Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Vakıa 56:1 – Cumua 62:11
İçindekiler
- Vakıa 56:1
- Vakıa 56:2
- Vakıa 56:3
- Vakıa 56:4
- Vakıa 56:5
- Vakıa 56:6
- Vakıa 56:7
- Vakıa 56:8
- Vakıa 56:9
- Vakıa 56:10
- Vakıa 56:11
- Vakıa 56:12
- Vakıa 56:13
- Vakıa 56:14
- Vakıa 56:15
- Vakıa 56:16
- Vakıa 56:17
- Vakıa 56:18
- Vakıa 56:19
- Vakıa 56:20
- Vakıa 56:21
- Vakıa 56:22
- Vakıa 56:23
- Vakıa 56:24
- Vakıa 56:25
- Vakıa 56:26
- Vakıa 56:27
- Vakıa 56:28
- Vakıa 56:29
- Vakıa 56:30
- Vakıa 56:31
- Vakıa 56:32
- Vakıa 56:33
- Vakıa 56:34
- Vakıa 56:35
- Vakıa 56:36
- Vakıa 56:37
- Vakıa 56:38
- Vakıa 56:39
- Vakıa 56:40
- Vakıa 56:41
- Vakıa 56:42
- Vakıa 56:43
- Vakıa 56:44
- Vakıa 56:45
- Vakıa 56:46
- Vakıa 56:47
- Vakıa 56:48
- Vakıa 56:49
- Vakıa 56:50
- Vakıa 56:51
- Vakıa 56:52
- Vakıa 56:53
- Vakıa 56:54
- Vakıa 56:55
- Vakıa 56:56
- Vakıa 56:57
- Vakıa 56:58
- Vakıa 56:59
- Vakıa 56:60
- Vakıa 56:61
- Vakıa 56:62
- Vakıa 56:63
- Vakıa 56:64
- Vakıa 56:65
- Vakıa 56:66
- Vakıa 56:67
- Vakıa 56:68
- Vakıa 56:69
- Vakıa 56:70
- Vakıa 56:71
- Vakıa 56:72
- Vakıa 56:73
- Vakıa 56:74
- Vakıa 56:75
- Vakıa 56:76
- Vakıa 56:77
- Vakıa 56:78
- Vakıa 56:79
- Vakıa 56:80
- Vakıa 56:81
- Vakıa 56:82
- Vakıa 56:83
- Vakıa 56:84
- Vakıa 56:85
- Vakıa 56:86
- Vakıa 56:87
- Vakıa 56:88
- Vakıa 56:89
- Vakıa 56:90
- Vakıa 56:91
- Vakıa 56:92
- Vakıa 56:93
- Vakıa 56:94
- Vakıa 56:95
- Vakıa 56:96
- Hadid 57:1
- Hadid 57:2
- Hadid 57:3
- Hadid 57:4
- Hadid 57:5
- Hadid 57:6
- Hadid 57:7
- Hadid 57:8
- Hadid 57:9
- Hadid 57:10
- Hadid 57:11
- Hadid 57:12
- Hadid 57:13
- Hadid 57:14
- Hadid 57:15
- Hadid 57:16
- Hadid 57:17
- Hadid 57:18
- Hadid 57:19
- Hadid 57:20
- Hadid 57:21
- Hadid 57:22
- Hadid 57:23
- Hadid 57:24
- Hadid 57:25
- Hadid 57:26
- Hadid 57:27
- Hadid 57:28
- Hadid 57:29
- Mücadele 58:1
- Mücadele 58:2
- Mücadele 58:3
- Mücadele 58:4
- Mücadele 58:5
- Mücadele 58:6
- Mücadele 58:7
- Mücadele 58:8
- Mücadele 58:9
- Mücadele 58:10
- Mücadele 58:11
- Mücadele 58:12
- Mücadele 58:13
- Mücadele 58:14
- Mücadele 58:15
- Mücadele 58:16
- Mücadele 58:17
- Mücadele 58:18
- Mücadele 58:19
- Mücadele 58:20
- Mücadele 58:21
- Mücadele 58:22
- Haşr 59:1
- Haşr 59:2
- Haşr 59:3
- Haşr 59:4
- Haşr 59:5
- Haşr 59:6
- Haşr 59:7
- Haşr 59:8
- Haşr 59:9
- Haşr 59:10
- Haşr 59:11
- Haşr 59:12
- Haşr 59:13
- Haşr 59:14
- Haşr 59:15
- Haşr 59:16
- Haşr 59:17
- Haşr 59:18
- Haşr 59:19
- Haşr 59:20
- Haşr 59:21
- Haşr 59:22
- Haşr 59:23
- Haşr 59:24
- Mümtehıne 60:1
- Mümtehıne 60:2
- Mümtehıne 60:3
- Mümtehıne 60:4
- Mümtehıne 60:5
- Mümtehıne 60:6
- Mümtehıne 60:7
- Mümtehıne 60:8
- Mümtehıne 60:9
- Mümtehıne 60:10
- Mümtehıne 60:11
- Mümtehıne 60:12
- Mümtehıne 60:13
- Sâff 61:1
- Sâff 61:2
- Sâff 61:3
- Sâff 61:4
- Sâff 61:5
- Sâff 61:6
- Sâff 61:7
- Sâff 61:8
- Sâff 61:9
- Sâff 61:10
- Sâff 61:11
- Sâff 61:12
- Sâff 61:13
- Sâff 61:14
- Cumua 62:1
- Cumua 62:2
- Cumua 62:3
- Cumua 62:4
- Cumua 62:5
- Cumua 62:6
- Cumua 62:7
- Cumua 62:8
- Cumua 62:9
- Cumua 62:10
- Cumua 62:11
Vakıa 56:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Doksan altı âyeti camidir.
Yani; ey Nebiyyi Zişân! Zikret şol günü ki o günde Rabb'in Tealâ tarafından mev'ud olan kıyametin büyük vukuatı vücûd bularak belay-ı azîme meydana gelip herkes indinde zuhur edince o vukuatı tekzib eder bir kimse bulunmaz. Çünkü; o günde vuku bulacak hareketi sebebiyle yüksek dağlar toz olup dünyanın her tarafı havada savrulduğunu, alî olanların sâfil, sâül olanların âlî olduğunu herkes görünce bunu inkâr ve tekzibe hiç kimsenin mecali olmaz, kıyamet hakkında vâki olan haberlerin cümlesini vukuat tasdik edince hiç kimsenin bir diyeceği kalmaz, kıyamet öyle dehşet ve heybetiyle zuhur eder ki dünyada kibredip kendini herkesten büyük addeden bir çok kimselerin dereceleri herkesten aşağı iner ve kendini hakîr görüp tevazu'la ibadet eden bir çok kimselerin mertebeleri yukarı çıkar. Binaenaleyh; o günde azizler zelîl zeliller azîz olur, herkes lâyık olduğu dereceyi bulur.
Kıyametin vukuu muhakkak olduğuna işaret için kıyametten Vakıa ile tâbir olunmuş ve kıyametin vukuu defaten vâki olacağına işaret için bir kereye delâlet eden vak'a lâfzı vârid olmuştur.
Vakıa 56:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Doksan altı âyeti camidir.
Yani; ey Nebiyyi Zişân! Zikret şol günü ki o günde Rabb'in Tealâ tarafından mev'ud olan kıyametin büyük vukuatı vücûd bularak belay-ı azîme meydana gelip herkes indinde zuhur edince o vukuatı tekzib eder bir kimse bulunmaz. Çünkü; o günde vuku bulacak hareketi sebebiyle yüksek dağlar toz olup dünyanın her tarafı havada savrulduğunu, alî olanların sâfil, sâül olanların âlî olduğunu herkes görünce bunu inkâr ve tekzibe hiç kimsenin mecali olmaz, kıyamet hakkında vâki olan haberlerin cümlesini vukuat tasdik edince hiç kimsenin bir diyeceği kalmaz, kıyamet öyle dehşet ve heybetiyle zuhur eder ki dünyada kibredip kendini herkesten büyük addeden bir çok kimselerin dereceleri herkesten aşağı iner ve kendini hakîr görüp tevazu'la ibadet eden bir çok kimselerin mertebeleri yukarı çıkar. Binaenaleyh; o günde azizler zelîl zeliller azîz olur, herkes lâyık olduğu dereceyi bulur.
Kıyametin vukuu muhakkak olduğuna işaret için kıyametten Vakıa ile tâbir olunmuş ve kıyametin vukuu defaten vâki olacağına işaret için bir kereye delâlet eden vak'a lâfzı vârid olmuştur.
Vakıa 56:3
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Doksan altı âyeti camidir.
Yani; ey Nebiyyi Zişân! Zikret şol günü ki o günde Rabb'in Tealâ tarafından mev'ud olan kıyametin büyük vukuatı vücûd bularak belay-ı azîme meydana gelip herkes indinde zuhur edince o vukuatı tekzib eder bir kimse bulunmaz. Çünkü; o günde vuku bulacak hareketi sebebiyle yüksek dağlar toz olup dünyanın her tarafı havada savrulduğunu, alî olanların sâfil, sâül olanların âlî olduğunu herkes görünce bunu inkâr ve tekzibe hiç kimsenin mecali olmaz, kıyamet hakkında vâki olan haberlerin cümlesini vukuat tasdik edince hiç kimsenin bir diyeceği kalmaz, kıyamet öyle dehşet ve heybetiyle zuhur eder ki dünyada kibredip kendini herkesten büyük addeden bir çok kimselerin dereceleri herkesten aşağı iner ve kendini hakîr görüp tevazu'la ibadet eden bir çok kimselerin mertebeleri yukarı çıkar. Binaenaleyh; o günde azizler zelîl zeliller azîz olur, herkes lâyık olduğu dereceyi bulur.
Kıyametin vukuu muhakkak olduğuna işaret için kıyametten Vakıa ile tâbir olunmuş ve kıyametin vukuu defaten vâki olacağına işaret için bir kereye delâlet eden vak'a lâfzı vârid olmuştur.
Vakıa 56:4
Vacip Tealâ kıyametin vukuunu beyandan sonra o günde vuku bulacak umur-u azîmeden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Nihayet mahşer kurulup herkes müstahak olduğu mertebesini bulur.
Yani; küre-i arz kemal-i şiddetle sallandığı zaman arz ve arz üzerinde bulunan bilcümle mahlukât yıkılır. Binaenaleyh dağlar, ovalar cümlesi ufacık zerrât gibi toz olur. Şu halde insanın güvendiği dünyanın akibeti bundan ibaret olunca insana lâzım olan; o günün dehşetini hatırından çıkarmıyarak vazife-i budiyeti yerine getirmenin ve ibadetinde kusur etmemenin çarelerini düşünmektir,
Ruccet ; şiddetli harekeyle sallandı, bilsset ; gayet ufacık tozlar gibi ufalandı adetâ kavut veya un gibi ezildi demektir. Heba; pencereden giren güneşin ziyası içinde görünen zerrâttır.dağılmış demektir. Şu halde manâ-yı âyet:
…
demektir
Vakıa 56:5
Vacip Tealâ kıyametin vukuunu beyandan sonra o günde vuku bulacak umur-u azîmeden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Nihayet mahşer kurulup herkes müstahak olduğu mertebesini bulur.
Yani; küre-i arz kemal-i şiddetle sallandığı zaman arz ve arz üzerinde bulunan bilcümle mahlukât yıkılır. Binaenaleyh dağlar, ovalar cümlesi ufacık zerrât gibi toz olur. Şu halde insanın güvendiği dünyanın akibeti bundan ibaret olunca insana lâzım olan; o günün dehşetini hatırından çıkarmıyarak vazife-i budiyeti yerine getirmenin ve ibadetinde kusur etmemenin çarelerini düşünmektir,
Ruccet ; şiddetli harekeyle sallandı, bilsset ; gayet ufacık tozlar gibi ufalandı adetâ kavut veya un gibi ezildi demektir. Heba; pencereden giren güneşin ziyası içinde görünen zerrâttır.dağılmış demektir. Şu halde manâ-yı âyet:
…
demektir
Vakıa 56:6
Vacip Tealâ kıyametin vukuunu beyandan sonra o günde vuku bulacak umur-u azîmeden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Nihayet mahşer kurulup herkes müstahak olduğu mertebesini bulur.
Yani; küre-i arz kemal-i şiddetle sallandığı zaman arz ve arz üzerinde bulunan bilcümle mahlukât yıkılır. Binaenaleyh dağlar, ovalar cümlesi ufacık zerrât gibi toz olur. Şu halde insanın güvendiği dünyanın akibeti bundan ibaret olunca insana lâzım olan; o günün dehşetini hatırından çıkarmıyarak vazife-i budiyeti yerine getirmenin ve ibadetinde kusur etmemenin çarelerini düşünmektir,
Ruccet ; şiddetli harekeyle sallandı, bilsset ; gayet ufacık tozlar gibi ufalandı adetâ kavut veya un gibi ezildi demektir. Heba; pencereden giren güneşin ziyası içinde görünen zerrâttır.dağılmış demektir. Şu halde manâ-yı âyet:
…
demektir
Vakıa 56:7
Vacip Tealâ kıyametin şiddetini beyândan sonra o günde hal-kın ahvâlini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette Vacip Tealâ sınıfın bazısı bazısından olduğu cihetle esnaftan ezvaçla ta'bîr buyurmuştur.
Vakıa 56:8
Vacip Tealâ kıyamette insanların üç sınıf olacağını icmâlen beyandan sonra üç sınıftan her birerlerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile eshab-ı meymene; kendi nefisleri hakkında daima hayır işlediklerinden yümn ü berekete nail olacakları cihetle ashab-ı meymene unvanını almışlardır. Çünkü meymene; yümn ü bereketten alındığı cihetle yümn ü berekete nâiİ olacaklara ashab-ı meymene itlakı sezadır. Ashab-ı meş'eme; dünyada daima kendi haklarında şer işlediklerinden defterleri sol taraflarından verilip haklarında zuhur edecek şeamet olduğu cihetle onlara ashab-ı meş'eme denmiştir.
Vaad-i İlâhî'ye kurbiyyetin dereceleri mütefavit olduğundan sâbikûnun kurbiyetlerini beyan diğerlerinin kurbiyetine mani olmaz. Çünkü; sabikun bilfiil kurbiyete nail olduğu zaman ashab-ı Yemin henüz arsa-i mahşerden Cennet'e yeni teveccüh etmiş olurlar ve diğer bir sınıfın derecesi daha geride olur. Ba'dehû onlar da kurbiyyete nail olurlar. Binaenaleyh; kurbiyyet yalnız sabikuna münhasır değildir.
Bu âyette sabikun'un nail olacakları derecelerin ukul-u beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için Sabikun'dan sabikun'la haber verilmiştir. Çünkü Sabikun'dan aynı sabikunla haber vermek; «Onların âhirette ahvalinden ve görecekleri nimetlerden bu dünyada haber vermek mümkün değil» demektir. Zira bir kimsenin hü-viyyet ve şahsiyyetini aynı şahsiyyetle tarif etmek; o kimseyi medh ü sena etmektir, bu gibi sena her lisanda câridir. Meselâ bir kimse hükümdarın ahvalinden sual eder. Diğer bir kimse de cevabında hükümdarın ahlâk-ı hamîdesini ve ahval-i mardiyyesini hükümdara lâyık şeceat ve celâdetini, ahaliye şefkat ve merhametini ve düşmanlara galebesini bertafsîl beyan etmek mümkün olmadığına işaret için «Hükümdar hükümdardır» demekle iktifa eder. Yani «hükümdarı, noksansız bir hükümdar olmakla tarif edebilirim» demektir. İşte âyette de. Cenab-ı Hak »Sabikun sabikundur» buyurmuştur ki onların şanlarına ta'zîm, meziyyet ve mertebe-i âliye sahibleri olduklarına işaret etmiştir.
Ehl-i Cennet için Cennet'ten maksat; nimetiyle tena'um olduğundan Cennât-ı naîme muzaf kılınmıştır. Bu âyette ehl-i tefsir bir çok manâ beyan etmişlerdir : Meselâ hicrette sabık olanlar Cennette sabıklardır. Yahut islâmı kabulde sebkat edenler rıza-yı İlâhî'ye sebkat etmişlerdir. Yahut salevât-ı hamseye devamda sebkat edenler Cennet nimetlerine nail olmakta sebkat etmişlerdir veyahut günahına tevbeye sebkat edenler kabulünde sebkat etmişlerdir.
Vakıa 56:9
Vacip Tealâ kıyamette insanların üç sınıf olacağını icmâlen beyandan sonra üç sınıftan her birerlerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile eshab-ı meymene; kendi nefisleri hakkında daima hayır işlediklerinden yümn ü berekete nail olacakları cihetle ashab-ı meymene unvanını almışlardır. Çünkü meymene; yümn ü bereketten alındığı cihetle yümn ü berekete nâiİ olacaklara ashab-ı meymene itlakı sezadır. Ashab-ı meş'eme; dünyada daima kendi haklarında şer işlediklerinden defterleri sol taraflarından verilip haklarında zuhur edecek şeamet olduğu cihetle onlara ashab-ı meş'eme denmiştir.
Vaad-i İlâhî'ye kurbiyyetin dereceleri mütefavit olduğundan sâbikûnun kurbiyetlerini beyan diğerlerinin kurbiyetine mani olmaz. Çünkü; sabikun bilfiil kurbiyete nail olduğu zaman ashab-ı Yemin henüz arsa-i mahşerden Cennet'e yeni teveccüh etmiş olurlar ve diğer bir sınıfın derecesi daha geride olur. Ba'dehû onlar da kurbiyyete nail olurlar. Binaenaleyh; kurbiyyet yalnız sabikuna münhasır değildir.
Bu âyette sabikun'un nail olacakları derecelerin ukul-u beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için Sabikun'dan sabikun'la haber verilmiştir. Çünkü Sabikun'dan aynı sabikunla haber vermek; «Onların âhirette ahvalinden ve görecekleri nimetlerden bu dünyada haber vermek mümkün değil» demektir. Zira bir kimsenin hü-viyyet ve şahsiyyetini aynı şahsiyyetle tarif etmek; o kimseyi medh ü sena etmektir, bu gibi sena her lisanda câridir. Meselâ bir kimse hükümdarın ahvalinden sual eder. Diğer bir kimse de cevabında hükümdarın ahlâk-ı hamîdesini ve ahval-i mardiyyesini hükümdara lâyık şeceat ve celâdetini, ahaliye şefkat ve merhametini ve düşmanlara galebesini bertafsîl beyan etmek mümkün olmadığına işaret için «Hükümdar hükümdardır» demekle iktifa eder. Yani «hükümdarı, noksansız bir hükümdar olmakla tarif edebilirim» demektir. İşte âyette de. Cenab-ı Hak »Sabikun sabikundur» buyurmuştur ki onların şanlarına ta'zîm, meziyyet ve mertebe-i âliye sahibleri olduklarına işaret etmiştir.
Ehl-i Cennet için Cennet'ten maksat; nimetiyle tena'um olduğundan Cennât-ı naîme muzaf kılınmıştır. Bu âyette ehl-i tefsir bir çok manâ beyan etmişlerdir : Meselâ hicrette sabık olanlar Cennette sabıklardır. Yahut islâmı kabulde sebkat edenler rıza-yı İlâhî'ye sebkat etmişlerdir. Yahut salevât-ı hamseye devamda sebkat edenler Cennet nimetlerine nail olmakta sebkat etmişlerdir veyahut günahına tevbeye sebkat edenler kabulünde sebkat etmişlerdir.
Vakıa 56:10
Vacip Tealâ kıyamette insanların üç sınıf olacağını icmâlen beyandan sonra üç sınıftan her birerlerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile eshab-ı meymene; kendi nefisleri hakkında daima hayır işlediklerinden yümn ü berekete nail olacakları cihetle ashab-ı meymene unvanını almışlardır. Çünkü meymene; yümn ü bereketten alındığı cihetle yümn ü berekete nâiİ olacaklara ashab-ı meymene itlakı sezadır. Ashab-ı meş'eme; dünyada daima kendi haklarında şer işlediklerinden defterleri sol taraflarından verilip haklarında zuhur edecek şeamet olduğu cihetle onlara ashab-ı meş'eme denmiştir.
Vaad-i İlâhî'ye kurbiyyetin dereceleri mütefavit olduğundan sâbikûnun kurbiyetlerini beyan diğerlerinin kurbiyetine mani olmaz. Çünkü; sabikun bilfiil kurbiyete nail olduğu zaman ashab-ı Yemin henüz arsa-i mahşerden Cennet'e yeni teveccüh etmiş olurlar ve diğer bir sınıfın derecesi daha geride olur. Ba'dehû onlar da kurbiyyete nail olurlar. Binaenaleyh; kurbiyyet yalnız sabikuna münhasır değildir.
Bu âyette sabikun'un nail olacakları derecelerin ukul-u beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için Sabikun'dan sabikun'la haber verilmiştir. Çünkü Sabikun'dan aynı sabikunla haber vermek; «Onların âhirette ahvalinden ve görecekleri nimetlerden bu dünyada haber vermek mümkün değil» demektir. Zira bir kimsenin hü-viyyet ve şahsiyyetini aynı şahsiyyetle tarif etmek; o kimseyi medh ü sena etmektir, bu gibi sena her lisanda câridir. Meselâ bir kimse hükümdarın ahvalinden sual eder. Diğer bir kimse de cevabında hükümdarın ahlâk-ı hamîdesini ve ahval-i mardiyyesini hükümdara lâyık şeceat ve celâdetini, ahaliye şefkat ve merhametini ve düşmanlara galebesini bertafsîl beyan etmek mümkün olmadığına işaret için «Hükümdar hükümdardır» demekle iktifa eder. Yani «hükümdarı, noksansız bir hükümdar olmakla tarif edebilirim» demektir. İşte âyette de. Cenab-ı Hak »Sabikun sabikundur» buyurmuştur ki onların şanlarına ta'zîm, meziyyet ve mertebe-i âliye sahibleri olduklarına işaret etmiştir.
Ehl-i Cennet için Cennet'ten maksat; nimetiyle tena'um olduğundan Cennât-ı naîme muzaf kılınmıştır. Bu âyette ehl-i tefsir bir çok manâ beyan etmişlerdir : Meselâ hicrette sabık olanlar Cennette sabıklardır. Yahut islâmı kabulde sebkat edenler rıza-yı İlâhî'ye sebkat etmişlerdir. Yahut salevât-ı hamseye devamda sebkat edenler Cennet nimetlerine nail olmakta sebkat etmişlerdir veyahut günahına tevbeye sebkat edenler kabulünde sebkat etmişlerdir.
Vakıa 56:11
Vacip Tealâ kıyamette insanların üç sınıf olacağını icmâlen beyandan sonra üç sınıftan her birerlerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile eshab-ı meymene; kendi nefisleri hakkında daima hayır işlediklerinden yümn ü berekete nail olacakları cihetle ashab-ı meymene unvanını almışlardır. Çünkü meymene; yümn ü bereketten alındığı cihetle yümn ü berekete nâiİ olacaklara ashab-ı meymene itlakı sezadır. Ashab-ı meş'eme; dünyada daima kendi haklarında şer işlediklerinden defterleri sol taraflarından verilip haklarında zuhur edecek şeamet olduğu cihetle onlara ashab-ı meş'eme denmiştir.
Vaad-i İlâhî'ye kurbiyyetin dereceleri mütefavit olduğundan sâbikûnun kurbiyetlerini beyan diğerlerinin kurbiyetine mani olmaz. Çünkü; sabikun bilfiil kurbiyete nail olduğu zaman ashab-ı Yemin henüz arsa-i mahşerden Cennet'e yeni teveccüh etmiş olurlar ve diğer bir sınıfın derecesi daha geride olur. Ba'dehû onlar da kurbiyyete nail olurlar. Binaenaleyh; kurbiyyet yalnız sabikuna münhasır değildir.
Bu âyette sabikun'un nail olacakları derecelerin ukul-u beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için Sabikun'dan sabikun'la haber verilmiştir. Çünkü Sabikun'dan aynı sabikunla haber vermek; «Onların âhirette ahvalinden ve görecekleri nimetlerden bu dünyada haber vermek mümkün değil» demektir. Zira bir kimsenin hü-viyyet ve şahsiyyetini aynı şahsiyyetle tarif etmek; o kimseyi medh ü sena etmektir, bu gibi sena her lisanda câridir. Meselâ bir kimse hükümdarın ahvalinden sual eder. Diğer bir kimse de cevabında hükümdarın ahlâk-ı hamîdesini ve ahval-i mardiyyesini hükümdara lâyık şeceat ve celâdetini, ahaliye şefkat ve merhametini ve düşmanlara galebesini bertafsîl beyan etmek mümkün olmadığına işaret için «Hükümdar hükümdardır» demekle iktifa eder. Yani «hükümdarı, noksansız bir hükümdar olmakla tarif edebilirim» demektir. İşte âyette de. Cenab-ı Hak »Sabikun sabikundur» buyurmuştur ki onların şanlarına ta'zîm, meziyyet ve mertebe-i âliye sahibleri olduklarına işaret etmiştir.
Ehl-i Cennet için Cennet'ten maksat; nimetiyle tena'um olduğundan Cennât-ı naîme muzaf kılınmıştır. Bu âyette ehl-i tefsir bir çok manâ beyan etmişlerdir : Meselâ hicrette sabık olanlar Cennette sabıklardır. Yahut islâmı kabulde sebkat edenler rıza-yı İlâhî'ye sebkat etmişlerdir. Yahut salevât-ı hamseye devamda sebkat edenler Cennet nimetlerine nail olmakta sebkat etmişlerdir veyahut günahına tevbeye sebkat edenler kabulünde sebkat etmişlerdir.
Vakıa 56:12
Vacip Tealâ kıyamette insanların üç sınıf olacağını icmâlen beyandan sonra üç sınıftan her birerlerini tafsil etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile eshab-ı meymene; kendi nefisleri hakkında daima hayır işlediklerinden yümn ü berekete nail olacakları cihetle ashab-ı meymene unvanını almışlardır. Çünkü meymene; yümn ü bereketten alındığı cihetle yümn ü berekete nâiİ olacaklara ashab-ı meymene itlakı sezadır. Ashab-ı meş'eme; dünyada daima kendi haklarında şer işlediklerinden defterleri sol taraflarından verilip haklarında zuhur edecek şeamet olduğu cihetle onlara ashab-ı meş'eme denmiştir.
Vaad-i İlâhî'ye kurbiyyetin dereceleri mütefavit olduğundan sâbikûnun kurbiyetlerini beyan diğerlerinin kurbiyetine mani olmaz. Çünkü; sabikun bilfiil kurbiyete nail olduğu zaman ashab-ı Yemin henüz arsa-i mahşerden Cennet'e yeni teveccüh etmiş olurlar ve diğer bir sınıfın derecesi daha geride olur. Ba'dehû onlar da kurbiyyete nail olurlar. Binaenaleyh; kurbiyyet yalnız sabikuna münhasır değildir.
Bu âyette sabikun'un nail olacakları derecelerin ukul-u beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için Sabikun'dan sabikun'la haber verilmiştir. Çünkü Sabikun'dan aynı sabikunla haber vermek; «Onların âhirette ahvalinden ve görecekleri nimetlerden bu dünyada haber vermek mümkün değil» demektir. Zira bir kimsenin hü-viyyet ve şahsiyyetini aynı şahsiyyetle tarif etmek; o kimseyi medh ü sena etmektir, bu gibi sena her lisanda câridir. Meselâ bir kimse hükümdarın ahvalinden sual eder. Diğer bir kimse de cevabında hükümdarın ahlâk-ı hamîdesini ve ahval-i mardiyyesini hükümdara lâyık şeceat ve celâdetini, ahaliye şefkat ve merhametini ve düşmanlara galebesini bertafsîl beyan etmek mümkün olmadığına işaret için «Hükümdar hükümdardır» demekle iktifa eder. Yani «hükümdarı, noksansız bir hükümdar olmakla tarif edebilirim» demektir. İşte âyette de. Cenab-ı Hak »Sabikun sabikundur» buyurmuştur ki onların şanlarına ta'zîm, meziyyet ve mertebe-i âliye sahibleri olduklarına işaret etmiştir.
Ehl-i Cennet için Cennet'ten maksat; nimetiyle tena'um olduğundan Cennât-ı naîme muzaf kılınmıştır. Bu âyette ehl-i tefsir bir çok manâ beyan etmişlerdir : Meselâ hicrette sabık olanlar Cennette sabıklardır. Yahut islâmı kabulde sebkat edenler rıza-yı İlâhî'ye sebkat etmişlerdir. Yahut salevât-ı hamseye devamda sebkat edenler Cennet nimetlerine nail olmakta sebkat etmişlerdir veyahut günahına tevbeye sebkat edenler kabulünde sebkat etmişlerdir.
Vakıa 56:13
Yani; Hz, Adem'den bizim Peygamberimize gelinceye kadar geçen enbiyanın ve ümmetlerinin adedi çok olduğundan onlardan sâbikun bu ümmetin sabıklarından daha çoktur. Onlar ve bunlar altından ve inciden yapılmış köşkler ve saraylar üzerinde karşı karşıya oturur muhabbet ederler, oturdukları kürsileri hem oturmalarına hem de dayanmalarına kâfi derecede vasi'dir. İstedikleri gibi otururlar, dayanırlar, asla sıkıntıları olmaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiya-yı sâbikanın adetlerine göre hey'et-i mecmuasına nazaran ümmetlerinin çok olması itibariyle her birinin ümmetinin çok olması lâzım gelmediğinden Resulül-lah'm «Benim ümmetim sair enbiyanın ümmetinden çok olur» buyurduğu hadis-i şerifi bu âyete muhalif olmaz. Çünkü; âyette beyan olunduğu veçhile her ne kadar bu ümmetin sabıkları ümern-i sâlifenin sabıklarından az ise de nefsinde bu ümmetin az olması lâzım gelmez. Zira; enbiyadan herbirinin ümmetine nisbetle bu ümmetin onlardan ad'âf-ı mudâaf çok olduğundan hadis-i şerifin mazmunu vakıa mutabıktır.
Vakıa 56:14
Yani; Hz, Adem'den bizim Peygamberimize gelinceye kadar geçen enbiyanın ve ümmetlerinin adedi çok olduğundan onlardan sâbikun bu ümmetin sabıklarından daha çoktur. Onlar ve bunlar altından ve inciden yapılmış köşkler ve saraylar üzerinde karşı karşıya oturur muhabbet ederler, oturdukları kürsileri hem oturmalarına hem de dayanmalarına kâfi derecede vasi'dir. İstedikleri gibi otururlar, dayanırlar, asla sıkıntıları olmaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiya-yı sâbikanın adetlerine göre hey'et-i mecmuasına nazaran ümmetlerinin çok olması itibariyle her birinin ümmetinin çok olması lâzım gelmediğinden Resulül-lah'm «Benim ümmetim sair enbiyanın ümmetinden çok olur» buyurduğu hadis-i şerifi bu âyete muhalif olmaz. Çünkü; âyette beyan olunduğu veçhile her ne kadar bu ümmetin sabıkları ümern-i sâlifenin sabıklarından az ise de nefsinde bu ümmetin az olması lâzım gelmez. Zira; enbiyadan herbirinin ümmetine nisbetle bu ümmetin onlardan ad'âf-ı mudâaf çok olduğundan hadis-i şerifin mazmunu vakıa mutabıktır.
Vakıa 56:15
Yani; Hz, Adem'den bizim Peygamberimize gelinceye kadar geçen enbiyanın ve ümmetlerinin adedi çok olduğundan onlardan sâbikun bu ümmetin sabıklarından daha çoktur. Onlar ve bunlar altından ve inciden yapılmış köşkler ve saraylar üzerinde karşı karşıya oturur muhabbet ederler, oturdukları kürsileri hem oturmalarına hem de dayanmalarına kâfi derecede vasi'dir. İstedikleri gibi otururlar, dayanırlar, asla sıkıntıları olmaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiya-yı sâbikanın adetlerine göre hey'et-i mecmuasına nazaran ümmetlerinin çok olması itibariyle her birinin ümmetinin çok olması lâzım gelmediğinden Resulül-lah'm «Benim ümmetim sair enbiyanın ümmetinden çok olur» buyurduğu hadis-i şerifi bu âyete muhalif olmaz. Çünkü; âyette beyan olunduğu veçhile her ne kadar bu ümmetin sabıkları ümern-i sâlifenin sabıklarından az ise de nefsinde bu ümmetin az olması lâzım gelmez. Zira; enbiyadan herbirinin ümmetine nisbetle bu ümmetin onlardan ad'âf-ı mudâaf çok olduğundan hadis-i şerifin mazmunu vakıa mutabıktır.
Vakıa 56:16
Yani; Hz, Adem'den bizim Peygamberimize gelinceye kadar geçen enbiyanın ve ümmetlerinin adedi çok olduğundan onlardan sâbikun bu ümmetin sabıklarından daha çoktur. Onlar ve bunlar altından ve inciden yapılmış köşkler ve saraylar üzerinde karşı karşıya oturur muhabbet ederler, oturdukları kürsileri hem oturmalarına hem de dayanmalarına kâfi derecede vasi'dir. İstedikleri gibi otururlar, dayanırlar, asla sıkıntıları olmaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiya-yı sâbikanın adetlerine göre hey'et-i mecmuasına nazaran ümmetlerinin çok olması itibariyle her birinin ümmetinin çok olması lâzım gelmediğinden Resulül-lah'm «Benim ümmetim sair enbiyanın ümmetinden çok olur» buyurduğu hadis-i şerifi bu âyete muhalif olmaz. Çünkü; âyette beyan olunduğu veçhile her ne kadar bu ümmetin sabıkları ümern-i sâlifenin sabıklarından az ise de nefsinde bu ümmetin az olması lâzım gelmez. Zira; enbiyadan herbirinin ümmetine nisbetle bu ümmetin onlardan ad'âf-ı mudâaf çok olduğundan hadis-i şerifin mazmunu vakıa mutabıktır.
Vakıa 56:17
Hizmetlerinde velev cüz'i bir şey hususunda olsun asla kusur etmezler, onlar herkesin amelinden halkolunduğu cihetle amele göre güzel yüzlü, tatlı sözlüdürler, bir siyak üzere bulunurlar, halleri asla tebeddül etmez. Çünkü; ölüm, hastalık ve kocalık gibi tebeddülatı mucib ahvalden masunlardır.
Bu âyette viIdân ile murad; hizmetçilerdir ve ehl-i Cennet'in ameline göre halkolunmuşlardır, yoksa bazılarının dedikleri gibi herkesin hal-i sebâvetinde vefat eden çocukları değildir. Çünkü; eğer murad bu olsaydı çocuğu vefat etmeyenlerin hizmetçisi olmamak lâzım gelirdi. Bu muna muhaliftir ki âyet Cennet'e olacağına delâlet eder. Bacıları da eîfal-i kefere olmasını beyan etmiş Çünkü; etfal-i kefere ehl-i a'râftan ehl-i nârdan veyahut ehl-i Cennet villeri muhteliftir. ise bâtıldır. Zira; âyetin umu giren her kimsenin hizmetçisi bu âyette vildân ile muradın;şlerse de bu da sahih değildir. veyahut babalarına tebeiyetle olduklarına dair ulemânın ka-
Ekvâb ; oluksuz ve kulpsuz billur kâselerdir. Ebârîk ; ibrikin cem'idir. İbrik; kulplu ve oluklu olan bardaktır. Keis ; içi şarap dolu kasedir. M aîn ; kaynar pınardır. Eğer sudan olursa ceryanı garîb değildir. Zira; suda ceryân âdettir. Amma sair şaraptan olursa ceryanı garîbtir. Çünkü; lezîz şarapta cereyan âdet olmadığından şarabın kaynar pınardan olması gara-ibten ma'duddur. Ve bu makamda maînin keis karînesiyle şaraptan cereyan eder pınar olması ağleb-i ihtimaldir.
Vakıa 56:18
Hizmetlerinde velev cüz'i bir şey hususunda olsun asla kusur etmezler, onlar herkesin amelinden halkolunduğu cihetle amele göre güzel yüzlü, tatlı sözlüdürler, bir siyak üzere bulunurlar, halleri asla tebeddül etmez. Çünkü; ölüm, hastalık ve kocalık gibi tebeddülatı mucib ahvalden masunlardır.
Bu âyette viIdân ile murad; hizmetçilerdir ve ehl-i Cennet'in ameline göre halkolunmuşlardır, yoksa bazılarının dedikleri gibi herkesin hal-i sebâvetinde vefat eden çocukları değildir. Çünkü; eğer murad bu olsaydı çocuğu vefat etmeyenlerin hizmetçisi olmamak lâzım gelirdi. Bu muna muhaliftir ki âyet Cennet'e olacağına delâlet eder. Bacıları da eîfal-i kefere olmasını beyan etmiş Çünkü; etfal-i kefere ehl-i a'râftan ehl-i nârdan veyahut ehl-i Cennet villeri muhteliftir. ise bâtıldır. Zira; âyetin umu giren her kimsenin hizmetçisi bu âyette vildân ile muradın;şlerse de bu da sahih değildir. veyahut babalarına tebeiyetle olduklarına dair ulemânın ka-
Ekvâb ; oluksuz ve kulpsuz billur kâselerdir. Ebârîk ; ibrikin cem'idir. İbrik; kulplu ve oluklu olan bardaktır. Keis ; içi şarap dolu kasedir. M aîn ; kaynar pınardır. Eğer sudan olursa ceryanı garîb değildir. Zira; suda ceryân âdettir. Amma sair şaraptan olursa ceryanı garîbtir. Çünkü; lezîz şarapta cereyan âdet olmadığından şarabın kaynar pınardan olması gara-ibten ma'duddur. Ve bu makamda maînin keis karînesiyle şaraptan cereyan eder pınar olması ağleb-i ihtimaldir.
Vakıa 56:19
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in telezzüz edeceği şeylerden bazılarını beyandan sonra Cennet şaraplarının dünya şaraplarına muhalif olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meyvenin ekli zaruri olmayıp arzuya tâbi olduğundan «İhtiyar ettikleri fâkihe var» denmiştir. Amma et gıda nevinden olduğu cihetle açlık zamanında ekli lâzım olduğundan «iştiha ettikleri kuş eti var» denmiştir. Çünkü iştiha; ihtiyardan kuvvetlidir.
Vakıa 56:20
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in telezzüz edeceği şeylerden bazılarını beyandan sonra Cennet şaraplarının dünya şaraplarına muhalif olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meyvenin ekli zaruri olmayıp arzuya tâbi olduğundan «İhtiyar ettikleri fâkihe var» denmiştir. Amma et gıda nevinden olduğu cihetle açlık zamanında ekli lâzım olduğundan «iştiha ettikleri kuş eti var» denmiştir. Çünkü iştiha; ihtiyardan kuvvetlidir.
Vakıa 56:21
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in telezzüz edeceği şeylerden bazılarını beyandan sonra Cennet şaraplarının dünya şaraplarına muhalif olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meyvenin ekli zaruri olmayıp arzuya tâbi olduğundan «İhtiyar ettikleri fâkihe var» denmiştir. Amma et gıda nevinden olduğu cihetle açlık zamanında ekli lâzım olduğundan «iştiha ettikleri kuş eti var» denmiştir. Çünkü iştiha; ihtiyardan kuvvetlidir.
Vakıa 56:22
Yani; ehl-i Cennet'in hariçte hizmet eder gılmânları olduğu gibi dahilde ve bilhassa döşekte telezzüzleri için arzularına muvafık evsaf-ı matlubeyi cami' huriler vardır ki o hurilerin gözleri gayet büyük, vücudları gayet beyazdır. Hatta güneş görmemiş saklı inciler gibi saf ve berraktır. Bunlar ehl-i Cennet'in amellerine mükâfattır.
Cennet'e girmek fazl-ı İlâhî ile ise de^ Cennet'te nimetlere nail olmak ve terfi-i derecât insanların kendi amellerinin cezası olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; her müminin âmâl-i sâli-haya çalışması lâzımdır. Çünkü büyük derecelere nail olmak; ancak amel sayesindedir. Amel mukabilinde ceza vermek Allahü Tealâ üzerine vacip değildir. Zira; abd her ne kadar çok amel işlese Allah'ın verdiği nimetin şükrünü edâ mümkün olmadığından amele göre ceza vermek de lütf u ihsandır. Binaenaleyh; mutezile'nin «Abdin ameli mukabilinde sevab vermek Allahü Tealâ üzerine vaciptir» yollu itikadları merduddur.
Vakıa 56:23
Yani; ehl-i Cennet'in hariçte hizmet eder gılmânları olduğu gibi dahilde ve bilhassa döşekte telezzüzleri için arzularına muvafık evsaf-ı matlubeyi cami' huriler vardır ki o hurilerin gözleri gayet büyük, vücudları gayet beyazdır. Hatta güneş görmemiş saklı inciler gibi saf ve berraktır. Bunlar ehl-i Cennet'in amellerine mükâfattır.
Cennet'e girmek fazl-ı İlâhî ile ise de^ Cennet'te nimetlere nail olmak ve terfi-i derecât insanların kendi amellerinin cezası olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; her müminin âmâl-i sâli-haya çalışması lâzımdır. Çünkü büyük derecelere nail olmak; ancak amel sayesindedir. Amel mukabilinde ceza vermek Allahü Tealâ üzerine vacip değildir. Zira; abd her ne kadar çok amel işlese Allah'ın verdiği nimetin şükrünü edâ mümkün olmadığından amele göre ceza vermek de lütf u ihsandır. Binaenaleyh; mutezile'nin «Abdin ameli mukabilinde sevab vermek Allahü Tealâ üzerine vaciptir» yollu itikadları merduddur.
Vakıa 56:24
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerinden bazılarım beyandan sonra Cennet'te fena söz olmayıp ancak selâm işitildiğini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; ehl-i Cennet Cennet'te nail oldukları nimetlerle telezzÜ2 ettikleri vakit manâsız ve faydasız söz işitmedikleri gibi birbirlerine «Günah işledin» demek gibi sözleri de işitmezler. Çünkü; Cennet'te günah yok ki yekdiğerini günahla itham ederek «Sen günah işledin» desinler. Zira; Cennet dâr-ı teklif olmadığından günah sözü söylenmez ki işitsinler. Ancak ehl-i Cennet Cennet'te birbirlerinin yekdiğerine selâmını ve meleklerin selâmlarını işitirler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile- selâm iki taraftan teâtî olunacağına işaret için selâm lâfzı iki kerte zikrolmuştur. Çünkü; selâir bu dünyada nasıl alınıp, verilirse âhirette dahi onun aynıdır. Binaenaleyh; gerek ehl-i Cennet'in birbirine, gerek meleklerin ehl-i Cennet'e selâmları iki taraftan olacağına işaret olunmuştur. Şu halde (Selâmünaleyküm) ve (Aleykümüsselâm) lâfızlarıyla yekdiğerine iltifatın Cennet'te dahi cereyan edeceğine âyet delâlet eder
Vakıa 56:25
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerinden bazılarım beyandan sonra Cennet'te fena söz olmayıp ancak selâm işitildiğini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; ehl-i Cennet Cennet'te nail oldukları nimetlerle telezzÜ2 ettikleri vakit manâsız ve faydasız söz işitmedikleri gibi birbirlerine «Günah işledin» demek gibi sözleri de işitmezler. Çünkü; Cennet'te günah yok ki yekdiğerini günahla itham ederek «Sen günah işledin» desinler. Zira; Cennet dâr-ı teklif olmadığından günah sözü söylenmez ki işitsinler. Ancak ehl-i Cennet Cennet'te birbirlerinin yekdiğerine selâmını ve meleklerin selâmlarını işitirler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile- selâm iki taraftan teâtî olunacağına işaret için selâm lâfzı iki kerte zikrolmuştur. Çünkü; selâir bu dünyada nasıl alınıp, verilirse âhirette dahi onun aynıdır. Binaenaleyh; gerek ehl-i Cennet'in birbirine, gerek meleklerin ehl-i Cennet'e selâmları iki taraftan olacağına işaret olunmuştur. Şu halde (Selâmünaleyküm) ve (Aleykümüsselâm) lâfızlarıyla yekdiğerine iltifatın Cennet'te dahi cereyan edeceğine âyet delâlet eder
Vakıa 56:26
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerinden bazılarım beyandan sonra Cennet'te fena söz olmayıp ancak selâm işitildiğini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; ehl-i Cennet Cennet'te nail oldukları nimetlerle telezzÜ2 ettikleri vakit manâsız ve faydasız söz işitmedikleri gibi birbirlerine «Günah işledin» demek gibi sözleri de işitmezler. Çünkü; Cennet'te günah yok ki yekdiğerini günahla itham ederek «Sen günah işledin» desinler. Zira; Cennet dâr-ı teklif olmadığından günah sözü söylenmez ki işitsinler. Ancak ehl-i Cennet Cennet'te birbirlerinin yekdiğerine selâmını ve meleklerin selâmlarını işitirler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile- selâm iki taraftan teâtî olunacağına işaret için selâm lâfzı iki kerte zikrolmuştur. Çünkü; selâir bu dünyada nasıl alınıp, verilirse âhirette dahi onun aynıdır. Binaenaleyh; gerek ehl-i Cennet'in birbirine, gerek meleklerin ehl-i Cennet'e selâmları iki taraftan olacağına işaret olunmuştur. Şu halde (Selâmünaleyküm) ve (Aleykümüsselâm) lâfızlarıyla yekdiğerine iltifatın Cennet'te dahi cereyan edeceğine âyet delâlet eder
Vakıa 56:27
Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yeminin halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dünya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.
TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna nazaran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâdetten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile olmaz her tarafı zahmetsiz yenir.
Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uzanır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından gölge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas hazretlerinden mervîdir.
Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahalle istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imtisal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.
Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dünyada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kimseye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.
Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cümle ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onunla amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zikirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunacağına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.
Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere malik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Vakıa 56:28
Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yeminin halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dünya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.
TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna nazaran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâdetten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile olmaz her tarafı zahmetsiz yenir.
Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uzanır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından gölge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas hazretlerinden mervîdir.
Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahalle istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imtisal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.
Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dünyada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kimseye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.
Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cümle ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onunla amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zikirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunacağına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.
Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere malik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Vakıa 56:29
Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yeminin halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dünya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.
TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna nazaran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâdetten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile olmaz her tarafı zahmetsiz yenir.
Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uzanır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından gölge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas hazretlerinden mervîdir.
Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahalle istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imtisal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.
Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dünyada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kimseye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.
Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cümle ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onunla amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zikirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunacağına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.
Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere malik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Vakıa 56:30
Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yeminin halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dünya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.
TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna nazaran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâdetten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile olmaz her tarafı zahmetsiz yenir.
Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uzanır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından gölge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas hazretlerinden mervîdir.
Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahalle istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imtisal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.
Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dünyada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kimseye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.
Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cümle ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onunla amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zikirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunacağına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.
Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere malik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Vakıa 56:31
Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yeminin halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dünya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.
TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna nazaran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâdetten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile olmaz her tarafı zahmetsiz yenir.
Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uzanır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından gölge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas hazretlerinden mervîdir.
Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahalle istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imtisal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.
Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dünyada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kimseye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.
Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cümle ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onunla amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zikirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunacağına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.
Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere malik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Vakıa 56:32
Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yeminin halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dünya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.
TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna nazaran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâdetten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile olmaz her tarafı zahmetsiz yenir.
Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uzanır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından gölge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas hazretlerinden mervîdir.
Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahalle istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imtisal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.
Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dünyada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kimseye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.
Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cümle ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onunla amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zikirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunacağına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.
Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere malik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Vakıa 56:33
Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yeminin halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dünya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.
TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna nazaran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâdetten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile olmaz her tarafı zahmetsiz yenir.
Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uzanır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından gölge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas hazretlerinden mervîdir.
Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahalle istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imtisal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.
Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dünyada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kimseye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.
Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cümle ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onunla amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zikirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunacağına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.
Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere malik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Vakıa 56:34
Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yeminin halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dünya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.
TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna nazaran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâdetten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile olmaz her tarafı zahmetsiz yenir.
Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uzanır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından gölge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas hazretlerinden mervîdir.
Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahalle istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imtisal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.
Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dünyada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kimseye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.
Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cümle ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onunla amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zikirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunacağına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.
Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere malik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Vakıa 56:35
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubat cihetinden mâlik olacakları nimetleri beyandan sonra menkûhât cihetinden dahi malik olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Kadınlar için bakir olmak ve kocasına ma-habbet etmek en ziyade bir meziyyet ve her şüpheden arî, tarafeynin yekdiğerine kargı mahabbetini câlib olduğundan Cenab-ı Hak Cennet-i âlâda bulunacak kadınları bekâret ve zevçlerine mahab-betle tavsif buyurmuştur.
kadınlardan kinaye olduğu cihetle zamiri, fürüş-ü merfuanın delâlet-i iltizâmiyeyle delâlet ettiği ka-dınlara irca olunmuştur.
Vakıa 56:36
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubat cihetinden mâlik olacakları nimetleri beyandan sonra menkûhât cihetinden dahi malik olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Kadınlar için bakir olmak ve kocasına ma-habbet etmek en ziyade bir meziyyet ve her şüpheden arî, tarafeynin yekdiğerine kargı mahabbetini câlib olduğundan Cenab-ı Hak Cennet-i âlâda bulunacak kadınları bekâret ve zevçlerine mahab-betle tavsif buyurmuştur.
kadınlardan kinaye olduğu cihetle zamiri, fürüş-ü merfuanın delâlet-i iltizâmiyeyle delâlet ettiği ka-dınlara irca olunmuştur.
Vakıa 56:37
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubat cihetinden mâlik olacakları nimetleri beyandan sonra menkûhât cihetinden dahi malik olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Kadınlar için bakir olmak ve kocasına ma-habbet etmek en ziyade bir meziyyet ve her şüpheden arî, tarafeynin yekdiğerine kargı mahabbetini câlib olduğundan Cenab-ı Hak Cennet-i âlâda bulunacak kadınları bekâret ve zevçlerine mahab-betle tavsif buyurmuştur.
kadınlardan kinaye olduğu cihetle zamiri, fürüş-ü merfuanın delâlet-i iltizâmiyeyle delâlet ettiği ka-dınlara irca olunmuştur.
Vakıa 56:38
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubat cihetinden mâlik olacakları nimetleri beyandan sonra menkûhât cihetinden dahi malik olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Kadınlar için bakir olmak ve kocasına ma-habbet etmek en ziyade bir meziyyet ve her şüpheden arî, tarafeynin yekdiğerine kargı mahabbetini câlib olduğundan Cenab-ı Hak Cennet-i âlâda bulunacak kadınları bekâret ve zevçlerine mahab-betle tavsif buyurmuştur.
kadınlardan kinaye olduğu cihetle zamiri, fürüş-ü merfuanın delâlet-i iltizâmiyeyle delâlet ettiği ka-dınlara irca olunmuştur.
Vakıa 56:39
Vacip Tealâ ashâb-ı yeminin nâü olacağı nimetleri beyandan sonra eshab-ı yeminden ümem-i salifeden ve ümmet-i Muhammed'-den olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Veyahut
…
Çünkü; ehl-i Cennet'in sülüs veya nısfı ümmet-i Muhammed'den olacağına dair ahadis-i celile mervîdir. Hatta Resulullah'm «Bana ümmetler gösterildi. Ben enbiyadan bazılarını bir racül, bazılarını iki veya üç racül ümmetle gördüm. Sonra bana bir cemaat-i azmıe gösterildi ben kendi ümmetim zannettiğimde Hz. Musa'nın ümmeti olduğu haber verildikten sonra diğer ufuka nazar edince dehşetli bir sevâd-ı azam gördüğümde bu senin ümmetindir» dediler buyurduğu ibn Abbas hazretlerinden mervîdir. İşte bu rivayet; ümmet-i Muhammed'in Cen-net'te her nebinin ümmetinden ziyade olacağına delâlet eder. Çünkü; dünyada Hesulüllah'dan ziyade çok ümmete malik bir nebî geçmediği meydanda bir hakikat olduğu cihetle Cennet'te dahi üm* metin her nebînin ümmetinden ziyade olacağında şüphe yoktur.
Vakıa 56:40
Vacip Tealâ ashâb-ı yeminin nâü olacağı nimetleri beyandan sonra eshab-ı yeminden ümem-i salifeden ve ümmet-i Muhammed'-den olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Veyahut
…
Çünkü; ehl-i Cennet'in sülüs veya nısfı ümmet-i Muhammed'den olacağına dair ahadis-i celile mervîdir. Hatta Resulullah'm «Bana ümmetler gösterildi. Ben enbiyadan bazılarını bir racül, bazılarını iki veya üç racül ümmetle gördüm. Sonra bana bir cemaat-i azmıe gösterildi ben kendi ümmetim zannettiğimde Hz. Musa'nın ümmeti olduğu haber verildikten sonra diğer ufuka nazar edince dehşetli bir sevâd-ı azam gördüğümde bu senin ümmetindir» dediler buyurduğu ibn Abbas hazretlerinden mervîdir. İşte bu rivayet; ümmet-i Muhammed'in Cen-net'te her nebinin ümmetinden ziyade olacağına delâlet eder. Çünkü; dünyada Hesulüllah'dan ziyade çok ümmete malik bir nebî geçmediği meydanda bir hakikat olduğu cihetle Cennet'te dahi üm* metin her nebînin ümmetinden ziyade olacağında şüphe yoktur.
Vakıa 56:41
Vacip Tealâ ashab-ı yeminin hallerini beyandan sonra ashab-ı şimalin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ashab-ı şimal'in havaları yanar ateş ve suları ma-i ha-mîm ki kaynar sudur. Hatta bir kere yutunca bağırsaklarını döker ve onlar yahmum isminde dumanla dolmuş karanlık içinde kalmış bir takım âsiler ki onlar daima muazzeb olurlar.
Eshâb-ı şimalin azablarının şiddetine işaret için onların azab-larmı beyan hakkında vârid olan elfâz, mübaleğa sigasiyle vârid olmuştur. Çünkü Semûm ; bir ateş ki bütün menfezlere sirayet eder. Hamım; bir su ki hararette son dereceye varmıştır. Yehmûm ; bir duman ki karanlık ve insanı bunaltıcıdır. O dumanın gölgesi sair gölgelere benzemez. Zira; gölgede memul olan serinlik olmadığı gibi menfeat da yoktur. Binaenaleyh; âyette azabın tertibine husn-ü riâyet vardır. Çünkü; ehl-i Cehennem hararetleri müşted olup nefes almak için hava arzu edince bir rüzgâra tesadüf ederler ki Semûm yani içinde ateş yanar rüzgârdır, şiddet-i azâb sebebiyle ciğerlerinin ateşini söndürmek için suya seyirtirler ve bir suya tesadüf ederler ki hamîmdir, yani kaynar sudur, bütün hararetlerini söndürmek için gölge ararlar, bir bölge bulurlar ki o da Yehmûm yani sıkıntılı dumandır. Yeh-mûm'un dumanla dolu Cehennemiden bir tabaka olduğu da mer-vidir. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile eshab-ı şimal'in bir azaptan kurtulmak için azabtan azaba atılıp halaslarına bir çare bulamayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vakıa 56:42
Vacip Tealâ ashab-ı yeminin hallerini beyandan sonra ashab-ı şimalin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ashab-ı şimal'in havaları yanar ateş ve suları ma-i ha-mîm ki kaynar sudur. Hatta bir kere yutunca bağırsaklarını döker ve onlar yahmum isminde dumanla dolmuş karanlık içinde kalmış bir takım âsiler ki onlar daima muazzeb olurlar.
Eshâb-ı şimalin azablarının şiddetine işaret için onların azab-larmı beyan hakkında vârid olan elfâz, mübaleğa sigasiyle vârid olmuştur. Çünkü Semûm ; bir ateş ki bütün menfezlere sirayet eder. Hamım; bir su ki hararette son dereceye varmıştır. Yehmûm ; bir duman ki karanlık ve insanı bunaltıcıdır. O dumanın gölgesi sair gölgelere benzemez. Zira; gölgede memul olan serinlik olmadığı gibi menfeat da yoktur. Binaenaleyh; âyette azabın tertibine husn-ü riâyet vardır. Çünkü; ehl-i Cehennem hararetleri müşted olup nefes almak için hava arzu edince bir rüzgâra tesadüf ederler ki Semûm yani içinde ateş yanar rüzgârdır, şiddet-i azâb sebebiyle ciğerlerinin ateşini söndürmek için suya seyirtirler ve bir suya tesadüf ederler ki hamîmdir, yani kaynar sudur, bütün hararetlerini söndürmek için gölge ararlar, bir bölge bulurlar ki o da Yehmûm yani sıkıntılı dumandır. Yeh-mûm'un dumanla dolu Cehennemiden bir tabaka olduğu da mer-vidir. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile eshab-ı şimal'in bir azaptan kurtulmak için azabtan azaba atılıp halaslarına bir çare bulamayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vakıa 56:43
Vacip Tealâ ashab-ı yeminin hallerini beyandan sonra ashab-ı şimalin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ashab-ı şimal'in havaları yanar ateş ve suları ma-i ha-mîm ki kaynar sudur. Hatta bir kere yutunca bağırsaklarını döker ve onlar yahmum isminde dumanla dolmuş karanlık içinde kalmış bir takım âsiler ki onlar daima muazzeb olurlar.
Eshâb-ı şimalin azablarının şiddetine işaret için onların azab-larmı beyan hakkında vârid olan elfâz, mübaleğa sigasiyle vârid olmuştur. Çünkü Semûm ; bir ateş ki bütün menfezlere sirayet eder. Hamım; bir su ki hararette son dereceye varmıştır. Yehmûm ; bir duman ki karanlık ve insanı bunaltıcıdır. O dumanın gölgesi sair gölgelere benzemez. Zira; gölgede memul olan serinlik olmadığı gibi menfeat da yoktur. Binaenaleyh; âyette azabın tertibine husn-ü riâyet vardır. Çünkü; ehl-i Cehennem hararetleri müşted olup nefes almak için hava arzu edince bir rüzgâra tesadüf ederler ki Semûm yani içinde ateş yanar rüzgârdır, şiddet-i azâb sebebiyle ciğerlerinin ateşini söndürmek için suya seyirtirler ve bir suya tesadüf ederler ki hamîmdir, yani kaynar sudur, bütün hararetlerini söndürmek için gölge ararlar, bir bölge bulurlar ki o da Yehmûm yani sıkıntılı dumandır. Yeh-mûm'un dumanla dolu Cehennemiden bir tabaka olduğu da mer-vidir. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile eshab-ı şimal'in bir azaptan kurtulmak için azabtan azaba atılıp halaslarına bir çare bulamayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vakıa 56:44
Vacip Tealâ ashab-ı yeminin hallerini beyandan sonra ashab-ı şimalin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ashab-ı şimal'in havaları yanar ateş ve suları ma-i ha-mîm ki kaynar sudur. Hatta bir kere yutunca bağırsaklarını döker ve onlar yahmum isminde dumanla dolmuş karanlık içinde kalmış bir takım âsiler ki onlar daima muazzeb olurlar.
Eshâb-ı şimalin azablarının şiddetine işaret için onların azab-larmı beyan hakkında vârid olan elfâz, mübaleğa sigasiyle vârid olmuştur. Çünkü Semûm ; bir ateş ki bütün menfezlere sirayet eder. Hamım; bir su ki hararette son dereceye varmıştır. Yehmûm ; bir duman ki karanlık ve insanı bunaltıcıdır. O dumanın gölgesi sair gölgelere benzemez. Zira; gölgede memul olan serinlik olmadığı gibi menfeat da yoktur. Binaenaleyh; âyette azabın tertibine husn-ü riâyet vardır. Çünkü; ehl-i Cehennem hararetleri müşted olup nefes almak için hava arzu edince bir rüzgâra tesadüf ederler ki Semûm yani içinde ateş yanar rüzgârdır, şiddet-i azâb sebebiyle ciğerlerinin ateşini söndürmek için suya seyirtirler ve bir suya tesadüf ederler ki hamîmdir, yani kaynar sudur, bütün hararetlerini söndürmek için gölge ararlar, bir bölge bulurlar ki o da Yehmûm yani sıkıntılı dumandır. Yeh-mûm'un dumanla dolu Cehennemiden bir tabaka olduğu da mer-vidir. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile eshab-ı şimal'in bir azaptan kurtulmak için azabtan azaba atılıp halaslarına bir çare bulamayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vakıa 56:45
Vacip 'Tealâ eshab-ı şimalin azablarından bazılarını beyandan sonra bu azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; eshab-ı şimal âhirette azab olunmazdan evvel'bu dünyada kemal-i gaflet ve şiddet-i inadlarmdan günah işlemeye hevesli ve ma'siyetten lezzet alırlar, işlerler, Tevhid'e muhalefetle şirk üzere İsrar ederlerdi. Ve kıyamete müteallik vahy-i İlâhî geldiğinde kendi aralarında âhireti istib'âd ederek «Biz Ölüp toprak ve çürümüş kemik olduğumuzda mı ihya olunup kabrimizden kalkacağız, bizler vefat ettikten sonra niı ba'solunacağız, bizden evvel geçmiş babalarımız da mı dirilecek?» diyerek âhireti ve haşri inkâr ederlerdi. İşte şu âyette beyan olunan ma'siyete münhemik olmaları, günah-ı kebireye İsrar etmeleri ve âhireti inkârları bundan evvelki âyette beyan olunan azablarma sebeptir. Binaenaleyh as-hab-ı şimalin şu azaba istihkakları; usul-ü itikadiyeden enbiyayı tasdik etmemelerinden ve Tevhid'e muhalefet edip şirketmelerin-den ve âhireti inkâr eylemelerinden neş'et ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ashab-ı şimalin günahlarının büyük olduğuna işaret için zenb bedelinde hins lâfzı vârid olmuştur. Çünkü Hins zenbîn fevkinde bir günahtır, büyük günaha devamlarını işaret için İsrar lâfzı varid olmuş ve devam ettikleri büyük günahın şirkolduğuna işaret için Hins lâfzı azamet ile tavsif olunmuştur, Çünkü hins; I büyük günah olduğu halde azametle tavsif etmek daha büyük olduğuna işarettir. Bunların âhireti inkârları gayet şiddetli olduğu- na işaret için istifham-ı inkarı varid olmuştur.
Mütref ; rahat edici ve dünyaca esbab-ı istirahatları mükemmel olan kimselerdir.
Şu halde eshab-ı şimali Vacip Tealâ'nm olmalarıyla zemmi; nail oldukları nimetlerin şükrünü edâ etmedik-i,lerine işarettir. Çünkü mütref; nimet sahibi olan kimse olunca nimet sahibi olmak zemmi icabeder bir şey olmadığı halde makam-ı zemde gelmesi elbette o nimetin şükrünü edâ etmediklerindendir.
Vakıa 56:46
Vacip 'Tealâ eshab-ı şimalin azablarından bazılarını beyandan sonra bu azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; eshab-ı şimal âhirette azab olunmazdan evvel'bu dünyada kemal-i gaflet ve şiddet-i inadlarmdan günah işlemeye hevesli ve ma'siyetten lezzet alırlar, işlerler, Tevhid'e muhalefetle şirk üzere İsrar ederlerdi. Ve kıyamete müteallik vahy-i İlâhî geldiğinde kendi aralarında âhireti istib'âd ederek «Biz Ölüp toprak ve çürümüş kemik olduğumuzda mı ihya olunup kabrimizden kalkacağız, bizler vefat ettikten sonra niı ba'solunacağız, bizden evvel geçmiş babalarımız da mı dirilecek?» diyerek âhireti ve haşri inkâr ederlerdi. İşte şu âyette beyan olunan ma'siyete münhemik olmaları, günah-ı kebireye İsrar etmeleri ve âhireti inkârları bundan evvelki âyette beyan olunan azablarma sebeptir. Binaenaleyh as-hab-ı şimalin şu azaba istihkakları; usul-ü itikadiyeden enbiyayı tasdik etmemelerinden ve Tevhid'e muhalefet edip şirketmelerin-den ve âhireti inkâr eylemelerinden neş'et ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ashab-ı şimalin günahlarının büyük olduğuna işaret için zenb bedelinde hins lâfzı vârid olmuştur. Çünkü Hins zenbîn fevkinde bir günahtır, büyük günaha devamlarını işaret için İsrar lâfzı varid olmuş ve devam ettikleri büyük günahın şirkolduğuna işaret için Hins lâfzı azamet ile tavsif olunmuştur, Çünkü hins; I büyük günah olduğu halde azametle tavsif etmek daha büyük olduğuna işarettir. Bunların âhireti inkârları gayet şiddetli olduğu- na işaret için istifham-ı inkarı varid olmuştur.
Mütref ; rahat edici ve dünyaca esbab-ı istirahatları mükemmel olan kimselerdir.
Şu halde eshab-ı şimali Vacip Tealâ'nm olmalarıyla zemmi; nail oldukları nimetlerin şükrünü edâ etmedik-i,lerine işarettir. Çünkü mütref; nimet sahibi olan kimse olunca nimet sahibi olmak zemmi icabeder bir şey olmadığı halde makam-ı zemde gelmesi elbette o nimetin şükrünü edâ etmediklerindendir.
Vakıa 56:47
Vacip 'Tealâ eshab-ı şimalin azablarından bazılarını beyandan sonra bu azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; eshab-ı şimal âhirette azab olunmazdan evvel'bu dünyada kemal-i gaflet ve şiddet-i inadlarmdan günah işlemeye hevesli ve ma'siyetten lezzet alırlar, işlerler, Tevhid'e muhalefetle şirk üzere İsrar ederlerdi. Ve kıyamete müteallik vahy-i İlâhî geldiğinde kendi aralarında âhireti istib'âd ederek «Biz Ölüp toprak ve çürümüş kemik olduğumuzda mı ihya olunup kabrimizden kalkacağız, bizler vefat ettikten sonra niı ba'solunacağız, bizden evvel geçmiş babalarımız da mı dirilecek?» diyerek âhireti ve haşri inkâr ederlerdi. İşte şu âyette beyan olunan ma'siyete münhemik olmaları, günah-ı kebireye İsrar etmeleri ve âhireti inkârları bundan evvelki âyette beyan olunan azablarma sebeptir. Binaenaleyh as-hab-ı şimalin şu azaba istihkakları; usul-ü itikadiyeden enbiyayı tasdik etmemelerinden ve Tevhid'e muhalefet edip şirketmelerin-den ve âhireti inkâr eylemelerinden neş'et ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ashab-ı şimalin günahlarının büyük olduğuna işaret için zenb bedelinde hins lâfzı vârid olmuştur. Çünkü Hins zenbîn fevkinde bir günahtır, büyük günaha devamlarını işaret için İsrar lâfzı varid olmuş ve devam ettikleri büyük günahın şirkolduğuna işaret için Hins lâfzı azamet ile tavsif olunmuştur, Çünkü hins; I büyük günah olduğu halde azametle tavsif etmek daha büyük olduğuna işarettir. Bunların âhireti inkârları gayet şiddetli olduğu- na işaret için istifham-ı inkarı varid olmuştur.
Mütref ; rahat edici ve dünyaca esbab-ı istirahatları mükemmel olan kimselerdir.
Şu halde eshab-ı şimali Vacip Tealâ'nm olmalarıyla zemmi; nail oldukları nimetlerin şükrünü edâ etmedik-i,lerine işarettir. Çünkü mütref; nimet sahibi olan kimse olunca nimet sahibi olmak zemmi icabeder bir şey olmadığı halde makam-ı zemde gelmesi elbette o nimetin şükrünü edâ etmediklerindendir.
Vakıa 56:48
Vacip 'Tealâ eshab-ı şimalin azablarından bazılarını beyandan sonra bu azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; eshab-ı şimal âhirette azab olunmazdan evvel'bu dünyada kemal-i gaflet ve şiddet-i inadlarmdan günah işlemeye hevesli ve ma'siyetten lezzet alırlar, işlerler, Tevhid'e muhalefetle şirk üzere İsrar ederlerdi. Ve kıyamete müteallik vahy-i İlâhî geldiğinde kendi aralarında âhireti istib'âd ederek «Biz Ölüp toprak ve çürümüş kemik olduğumuzda mı ihya olunup kabrimizden kalkacağız, bizler vefat ettikten sonra niı ba'solunacağız, bizden evvel geçmiş babalarımız da mı dirilecek?» diyerek âhireti ve haşri inkâr ederlerdi. İşte şu âyette beyan olunan ma'siyete münhemik olmaları, günah-ı kebireye İsrar etmeleri ve âhireti inkârları bundan evvelki âyette beyan olunan azablarma sebeptir. Binaenaleyh as-hab-ı şimalin şu azaba istihkakları; usul-ü itikadiyeden enbiyayı tasdik etmemelerinden ve Tevhid'e muhalefet edip şirketmelerin-den ve âhireti inkâr eylemelerinden neş'et ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ashab-ı şimalin günahlarının büyük olduğuna işaret için zenb bedelinde hins lâfzı vârid olmuştur. Çünkü Hins zenbîn fevkinde bir günahtır, büyük günaha devamlarını işaret için İsrar lâfzı varid olmuş ve devam ettikleri büyük günahın şirkolduğuna işaret için Hins lâfzı azamet ile tavsif olunmuştur, Çünkü hins; I büyük günah olduğu halde azametle tavsif etmek daha büyük olduğuna işarettir. Bunların âhireti inkârları gayet şiddetli olduğu- na işaret için istifham-ı inkarı varid olmuştur.
Mütref ; rahat edici ve dünyaca esbab-ı istirahatları mükemmel olan kimselerdir.
Şu halde eshab-ı şimali Vacip Tealâ'nm olmalarıyla zemmi; nail oldukları nimetlerin şükrünü edâ etmedik-i,lerine işarettir. Çünkü mütref; nimet sahibi olan kimse olunca nimet sahibi olmak zemmi icabeder bir şey olmadığı halde makam-ı zemde gelmesi elbette o nimetin şükrünü edâ etmediklerindendir.
Vakıa 56:49
Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin haşri inkâr ettikl sonra o inkârlarını reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Haşri inkârda şiddet gösteren eshab-ı şimale sen de ki «Ey kendilerinin ve pederlerinin öldükten sonra dirileceklerini inkâr eden kimseler! Ümem-i sâlife, ümmet-i Mu-hammed, babalar, evlâdlar, evvel geçenler, sonra gelenler velhasıl kâffesi dünyanın hitâmı olan kıyamet gününde ve malûm olan vakitte hepsi cem'olunacaklar ve haşrolunmadık hiç bir kimse kalmayacaktır ve cezasını görmek için herkes dirilecektir» demekle haşrin muhakkak olduğunu onlara beyan et.
Fahri Râzi'nin beyanı' veçhile münkirlerin ba'sı inkârlarına mukabil cem'olacaklarmı beyanla cevab gayet kuvvetlidir. Çünkü mîkât-ı malûmda cem'olmak; ba'stan sonra olduğu cihetle elbette yalnız ba'sla cevabtan daha kuvvetlidir, onların vakt-ı muayyende içtimâ edeceklerini beyan; bir çok acaibe işareti mütazammmdır. Çünkü; uzun müddet toprağın altında kalan erimiş ve çürümüş kemiklerden sarf-ı nazar değil ölü olmak hatta diri olduğu halde uzun müddet mahbus olsa bile yürümeye kudreti olamazken bir şada ile hepsinin birden bir anda mahşere içtimâ edivermeleri ga-raibtendir ve hiç birisinin bir mahalde unutulmaması ve herkesin ispat-ı vücut ^etmesi elbette ukul-ü beşere hayret verecek şeylerdendir.
Vakıa 56:50
Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin haşri inkâr ettikl sonra o inkârlarını reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Haşri inkârda şiddet gösteren eshab-ı şimale sen de ki «Ey kendilerinin ve pederlerinin öldükten sonra dirileceklerini inkâr eden kimseler! Ümem-i sâlife, ümmet-i Mu-hammed, babalar, evlâdlar, evvel geçenler, sonra gelenler velhasıl kâffesi dünyanın hitâmı olan kıyamet gününde ve malûm olan vakitte hepsi cem'olunacaklar ve haşrolunmadık hiç bir kimse kalmayacaktır ve cezasını görmek için herkes dirilecektir» demekle haşrin muhakkak olduğunu onlara beyan et.
Fahri Râzi'nin beyanı' veçhile münkirlerin ba'sı inkârlarına mukabil cem'olacaklarmı beyanla cevab gayet kuvvetlidir. Çünkü mîkât-ı malûmda cem'olmak; ba'stan sonra olduğu cihetle elbette yalnız ba'sla cevabtan daha kuvvetlidir, onların vakt-ı muayyende içtimâ edeceklerini beyan; bir çok acaibe işareti mütazammmdır. Çünkü; uzun müddet toprağın altında kalan erimiş ve çürümüş kemiklerden sarf-ı nazar değil ölü olmak hatta diri olduğu halde uzun müddet mahbus olsa bile yürümeye kudreti olamazken bir şada ile hepsinin birden bir anda mahşere içtimâ edivermeleri ga-raibtendir ve hiç birisinin bir mahalde unutulmaması ve herkesin ispat-ı vücut ^etmesi elbette ukul-ü beşere hayret verecek şeylerdendir.
Vakıa 56:51
Vacip Tealâ haşri inkâr edenlere Rasulullah tarafından verilen cevabın tetimmesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; dünyada inkâr ettiğiniz şeylerin cümlesini re'yelayn göreceksiniz ve her biriyle ayrı ayrı muazzeb olacaksınız.
Fahri Râzî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan azabın cümlesi haşirden sonra olacağına işaret için zamanen sonra olmaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bunların şu beyan olunan azablara dûçâr olmalarının sebebi; tarik-ı müstakimden çıkıp ru-sül-ü kiramı ve âhireti tekzibederek dalâleti irtikâb etmeleri olduğuna işaret için varid olmuştur.
Zekkûm; tadı acı, yakışılmaz derecede sıcak, râyihası fena, manzarası siyah, gayet çirkin, Cehennemide bir nevi meyvedir. Ehl-i Cehennem takatlarmm fevkinde açlığa mübtelâ olunca onu yerler, lâkin açlığa hiç faydası olmaz, zira gıda değildir, yedikçe azabları ziyadelenir yalnız azabla karınları dolar, karınları dolunca su içmek lâzım geldiğinden sıcak su içerler. Hararetleri arttığından hararet hastalığına tutulan devenin her ne bulursa içtiği gibi ne bulurlarsa içerler. Hîm ; insanın istiskasına benzer bir hastalığa tutulup harareti müşted olarak çok su içen deveye itlâk olunur. Şu halde teşbih hırs-ı şedîdle içmektedir. Nüzul; misafir için hazırlanan konuktur. Ehl-i Cehennem'in azablarma istihza için nüzul denilmiştir. Çünkü nüzul; müsafire ikram ve iltifat için hazırlanan misafirhaneye dendiğinden Cehennem ve azabı ile nüzulün münasebeti olmadığı halde ehl-i Cehennem'e "Cehennem sizin nüzülünüzdür» demek elbette tahkir içindir. Zira; misafirhanede ümid edilen ikramdır; yoksa azab değildir.
Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin âhirette dûçâr olacakları azabla-rın bazılarını beyandan sonra onların münkir-i ni'met olduklarını başlarına kakmak ve kudret-i kahiresiyle tasarruf kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere
Vakıa 56:52
Vacip Tealâ haşri inkâr edenlere Rasulullah tarafından verilen cevabın tetimmesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; dünyada inkâr ettiğiniz şeylerin cümlesini re'yelayn göreceksiniz ve her biriyle ayrı ayrı muazzeb olacaksınız.
Fahri Râzî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan azabın cümlesi haşirden sonra olacağına işaret için zamanen sonra olmaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bunların şu beyan olunan azablara dûçâr olmalarının sebebi; tarik-ı müstakimden çıkıp ru-sül-ü kiramı ve âhireti tekzibederek dalâleti irtikâb etmeleri olduğuna işaret için varid olmuştur.
Zekkûm; tadı acı, yakışılmaz derecede sıcak, râyihası fena, manzarası siyah, gayet çirkin, Cehennemide bir nevi meyvedir. Ehl-i Cehennem takatlarmm fevkinde açlığa mübtelâ olunca onu yerler, lâkin açlığa hiç faydası olmaz, zira gıda değildir, yedikçe azabları ziyadelenir yalnız azabla karınları dolar, karınları dolunca su içmek lâzım geldiğinden sıcak su içerler. Hararetleri arttığından hararet hastalığına tutulan devenin her ne bulursa içtiği gibi ne bulurlarsa içerler. Hîm ; insanın istiskasına benzer bir hastalığa tutulup harareti müşted olarak çok su içen deveye itlâk olunur. Şu halde teşbih hırs-ı şedîdle içmektedir. Nüzul; misafir için hazırlanan konuktur. Ehl-i Cehennem'in azablarma istihza için nüzul denilmiştir. Çünkü nüzul; müsafire ikram ve iltifat için hazırlanan misafirhaneye dendiğinden Cehennem ve azabı ile nüzulün münasebeti olmadığı halde ehl-i Cehennem'e "Cehennem sizin nüzülünüzdür» demek elbette tahkir içindir. Zira; misafirhanede ümid edilen ikramdır; yoksa azab değildir.
Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin âhirette dûçâr olacakları azabla-rın bazılarını beyandan sonra onların münkir-i ni'met olduklarını başlarına kakmak ve kudret-i kahiresiyle tasarruf kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere
Vakıa 56:53
Vacip Tealâ haşri inkâr edenlere Rasulullah tarafından verilen cevabın tetimmesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; dünyada inkâr ettiğiniz şeylerin cümlesini re'yelayn göreceksiniz ve her biriyle ayrı ayrı muazzeb olacaksınız.
Fahri Râzî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan azabın cümlesi haşirden sonra olacağına işaret için zamanen sonra olmaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bunların şu beyan olunan azablara dûçâr olmalarının sebebi; tarik-ı müstakimden çıkıp ru-sül-ü kiramı ve âhireti tekzibederek dalâleti irtikâb etmeleri olduğuna işaret için varid olmuştur.
Zekkûm; tadı acı, yakışılmaz derecede sıcak, râyihası fena, manzarası siyah, gayet çirkin, Cehennemide bir nevi meyvedir. Ehl-i Cehennem takatlarmm fevkinde açlığa mübtelâ olunca onu yerler, lâkin açlığa hiç faydası olmaz, zira gıda değildir, yedikçe azabları ziyadelenir yalnız azabla karınları dolar, karınları dolunca su içmek lâzım geldiğinden sıcak su içerler. Hararetleri arttığından hararet hastalığına tutulan devenin her ne bulursa içtiği gibi ne bulurlarsa içerler. Hîm ; insanın istiskasına benzer bir hastalığa tutulup harareti müşted olarak çok su içen deveye itlâk olunur. Şu halde teşbih hırs-ı şedîdle içmektedir. Nüzul; misafir için hazırlanan konuktur. Ehl-i Cehennem'in azablarma istihza için nüzul denilmiştir. Çünkü nüzul; müsafire ikram ve iltifat için hazırlanan misafirhaneye dendiğinden Cehennem ve azabı ile nüzulün münasebeti olmadığı halde ehl-i Cehennem'e "Cehennem sizin nüzülünüzdür» demek elbette tahkir içindir. Zira; misafirhanede ümid edilen ikramdır; yoksa azab değildir.
Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin âhirette dûçâr olacakları azabla-rın bazılarını beyandan sonra onların münkir-i ni'met olduklarını başlarına kakmak ve kudret-i kahiresiyle tasarruf kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere
Vakıa 56:54
Vacip Tealâ haşri inkâr edenlere Rasulullah tarafından verilen cevabın tetimmesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; dünyada inkâr ettiğiniz şeylerin cümlesini re'yelayn göreceksiniz ve her biriyle ayrı ayrı muazzeb olacaksınız.
Fahri Râzî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan azabın cümlesi haşirden sonra olacağına işaret için zamanen sonra olmaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bunların şu beyan olunan azablara dûçâr olmalarının sebebi; tarik-ı müstakimden çıkıp ru-sül-ü kiramı ve âhireti tekzibederek dalâleti irtikâb etmeleri olduğuna işaret için varid olmuştur.
Zekkûm; tadı acı, yakışılmaz derecede sıcak, râyihası fena, manzarası siyah, gayet çirkin, Cehennemide bir nevi meyvedir. Ehl-i Cehennem takatlarmm fevkinde açlığa mübtelâ olunca onu yerler, lâkin açlığa hiç faydası olmaz, zira gıda değildir, yedikçe azabları ziyadelenir yalnız azabla karınları dolar, karınları dolunca su içmek lâzım geldiğinden sıcak su içerler. Hararetleri arttığından hararet hastalığına tutulan devenin her ne bulursa içtiği gibi ne bulurlarsa içerler. Hîm ; insanın istiskasına benzer bir hastalığa tutulup harareti müşted olarak çok su içen deveye itlâk olunur. Şu halde teşbih hırs-ı şedîdle içmektedir. Nüzul; misafir için hazırlanan konuktur. Ehl-i Cehennem'in azablarma istihza için nüzul denilmiştir. Çünkü nüzul; müsafire ikram ve iltifat için hazırlanan misafirhaneye dendiğinden Cehennem ve azabı ile nüzulün münasebeti olmadığı halde ehl-i Cehennem'e "Cehennem sizin nüzülünüzdür» demek elbette tahkir içindir. Zira; misafirhanede ümid edilen ikramdır; yoksa azab değildir.
Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin âhirette dûçâr olacakları azabla-rın bazılarını beyandan sonra onların münkir-i ni'met olduklarını başlarına kakmak ve kudret-i kahiresiyle tasarruf kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere
Vakıa 56:55
Vacip Tealâ haşri inkâr edenlere Rasulullah tarafından verilen cevabın tetimmesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; dünyada inkâr ettiğiniz şeylerin cümlesini re'yelayn göreceksiniz ve her biriyle ayrı ayrı muazzeb olacaksınız.
Fahri Râzî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan azabın cümlesi haşirden sonra olacağına işaret için zamanen sonra olmaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bunların şu beyan olunan azablara dûçâr olmalarının sebebi; tarik-ı müstakimden çıkıp ru-sül-ü kiramı ve âhireti tekzibederek dalâleti irtikâb etmeleri olduğuna işaret için varid olmuştur.
Zekkûm; tadı acı, yakışılmaz derecede sıcak, râyihası fena, manzarası siyah, gayet çirkin, Cehennemide bir nevi meyvedir. Ehl-i Cehennem takatlarmm fevkinde açlığa mübtelâ olunca onu yerler, lâkin açlığa hiç faydası olmaz, zira gıda değildir, yedikçe azabları ziyadelenir yalnız azabla karınları dolar, karınları dolunca su içmek lâzım geldiğinden sıcak su içerler. Hararetleri arttığından hararet hastalığına tutulan devenin her ne bulursa içtiği gibi ne bulurlarsa içerler. Hîm ; insanın istiskasına benzer bir hastalığa tutulup harareti müşted olarak çok su içen deveye itlâk olunur. Şu halde teşbih hırs-ı şedîdle içmektedir. Nüzul; misafir için hazırlanan konuktur. Ehl-i Cehennem'in azablarma istihza için nüzul denilmiştir. Çünkü nüzul; müsafire ikram ve iltifat için hazırlanan misafirhaneye dendiğinden Cehennem ve azabı ile nüzulün münasebeti olmadığı halde ehl-i Cehennem'e "Cehennem sizin nüzülünüzdür» demek elbette tahkir içindir. Zira; misafirhanede ümid edilen ikramdır; yoksa azab değildir.
Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin âhirette dûçâr olacakları azabla-rın bazılarını beyandan sonra onların münkir-i ni'met olduklarını başlarına kakmak ve kudret-i kahiresiyle tasarruf kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere
Vakıa 56:56
Vacip Tealâ haşri inkâr edenlere Rasulullah tarafından verilen cevabın tetimmesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; dünyada inkâr ettiğiniz şeylerin cümlesini re'yelayn göreceksiniz ve her biriyle ayrı ayrı muazzeb olacaksınız.
Fahri Râzî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan azabın cümlesi haşirden sonra olacağına işaret için zamanen sonra olmaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bunların şu beyan olunan azablara dûçâr olmalarının sebebi; tarik-ı müstakimden çıkıp ru-sül-ü kiramı ve âhireti tekzibederek dalâleti irtikâb etmeleri olduğuna işaret için varid olmuştur.
Zekkûm; tadı acı, yakışılmaz derecede sıcak, râyihası fena, manzarası siyah, gayet çirkin, Cehennemide bir nevi meyvedir. Ehl-i Cehennem takatlarmm fevkinde açlığa mübtelâ olunca onu yerler, lâkin açlığa hiç faydası olmaz, zira gıda değildir, yedikçe azabları ziyadelenir yalnız azabla karınları dolar, karınları dolunca su içmek lâzım geldiğinden sıcak su içerler. Hararetleri arttığından hararet hastalığına tutulan devenin her ne bulursa içtiği gibi ne bulurlarsa içerler. Hîm ; insanın istiskasına benzer bir hastalığa tutulup harareti müşted olarak çok su içen deveye itlâk olunur. Şu halde teşbih hırs-ı şedîdle içmektedir. Nüzul; misafir için hazırlanan konuktur. Ehl-i Cehennem'in azablarma istihza için nüzul denilmiştir. Çünkü nüzul; müsafire ikram ve iltifat için hazırlanan misafirhaneye dendiğinden Cehennem ve azabı ile nüzulün münasebeti olmadığı halde ehl-i Cehennem'e "Cehennem sizin nüzülünüzdür» demek elbette tahkir içindir. Zira; misafirhanede ümid edilen ikramdır; yoksa azab değildir.
Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin âhirette dûçâr olacakları azabla-rın bazılarını beyandan sonra onların münkir-i ni'met olduklarını başlarına kakmak ve kudret-i kahiresiyle tasarruf kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere
Vakıa 56:57
buyuruyor.
Elbette kendi aczinizi bildiğinizden dolayı bizim halkettiğimizi ikrar ederisiniz. Şu halde evvelen nutfeden inşam halketmeye kaadir olan elbette âhirette dahi aynı insanı iadeye kaadir olur.
Vakıa 56:58
buyuruyor.
Elbette kendi aczinizi bildiğinizden dolayı bizim halkettiğimizi ikrar ederisiniz. Şu halde evvelen nutfeden inşam halketmeye kaadir olan elbette âhirette dahi aynı insanı iadeye kaadir olur.
Vakıa 56:59
buyuruyor.
Elbette kendi aczinizi bildiğinizden dolayı bizim halkettiğimizi ikrar ederisiniz. Şu halde evvelen nutfeden inşam halketmeye kaadir olan elbette âhirette dahi aynı insanı iadeye kaadir olur.
Vakıa 56:60
Tealâ hilkati beyandan sonra hilkatin levazımından olan mevti boyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; hem sizi emsalinize tebdile hem de bilmediğiniz bir surette sizi icada kaadiriz.
Yani; Biz kudretimiz ve ilm ü hikmetimiz iktizası beyninizde ecelinizi bir vakt-i muayyenle takyîd ve takdir ettik. Binaenaleyh; küçük, büyük, genç ve koca vakt-i muayyeni gelmeyince ölmek yoktur. Amma vakti gelince de bir dakika tehir olmaz elbette ölür, biz hiç bir kimseye karşı mağlûb ve âciz değiliz, kudret ve kuvvette Bize hiç bir kimse sebkedemez. Binaenaleyh; eceli gelince bizim tayin ettiğimiz vakitte ecelini bir dakika bile takdim veya tehire hiç kimse kaadir olamaz. Çünkü; irademiz cümlenin iradesine, kudretimiz cümlenin kudretine gâlibtir. Şu halde biz bir kimseye mağlûb olmayınca sizi emsalinize tebdile ve bilmediğiniz bir surette icada kaadiriz, vefatınızdan sonra da sizi hatır u hayalinize gelmeyen bir surette icada neden kaadir olmayalım? Elbette kaadiriz. Bunları bildiğiniz halde âhireti ve haşri neden inkâra cesaret edersiniz?
Vakıa 56:61
Tealâ hilkati beyandan sonra hilkatin levazımından olan mevti boyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; hem sizi emsalinize tebdile hem de bilmediğiniz bir surette sizi icada kaadiriz.
Yani; Biz kudretimiz ve ilm ü hikmetimiz iktizası beyninizde ecelinizi bir vakt-i muayyenle takyîd ve takdir ettik. Binaenaleyh; küçük, büyük, genç ve koca vakt-i muayyeni gelmeyince ölmek yoktur. Amma vakti gelince de bir dakika tehir olmaz elbette ölür, biz hiç bir kimseye karşı mağlûb ve âciz değiliz, kudret ve kuvvette Bize hiç bir kimse sebkedemez. Binaenaleyh; eceli gelince bizim tayin ettiğimiz vakitte ecelini bir dakika bile takdim veya tehire hiç kimse kaadir olamaz. Çünkü; irademiz cümlenin iradesine, kudretimiz cümlenin kudretine gâlibtir. Şu halde biz bir kimseye mağlûb olmayınca sizi emsalinize tebdile ve bilmediğiniz bir surette icada kaadiriz, vefatınızdan sonra da sizi hatır u hayalinize gelmeyen bir surette icada neden kaadir olmayalım? Elbette kaadiriz. Bunları bildiğiniz halde âhireti ve haşri neden inkâra cesaret edersiniz?
Vakıa 56:62
Yani; ey insanlar! Hasrı inkâra neden cesaret ediyorsunuz? Halbuki ibtidaen nutfeden sonra kan ve et parçasından halkolu-duğunuzu ve pederlerinizin belinden analarınızın rahminden dolaşarak nasıl yaratıldığınızı muhakkak bildiniz, bu minval üzere halk olunduğunuzda şüpheniz yoktur. Binaenaleyh; bu cihetleri düşünseydiniz haşri inkâra cesaret etmezdiniz. Çünkü; dünyaya geldikten sonra tufûliyetten sabâvete, sebavetten şebabete, şebabetten şeyhûhate doğru bir çok mesafe kat'ederek ecele doğru gitmek suretiyle bir çok ahval-i garibenin şahidisiniz, bu ahval-i garibe üzere sizi icada kaadir olanın neş'et-i uhrâda dahi icada kaadir olacağı evleviyyetle sabittir. Şu halde bu gibi ahvali halka kaadir olan Al-lahü Tealâ'nm neş'et-i uhrâyı halka kaadir odluğunu neden düşünmezsiniz?
Vakıa 56:63
Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra otların hilkatini beyanla haşri ispat etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey âhireti inkâr eden münkirler! Tarlayı nadas edip tohum olarak toprağa karıştırdığınız daneleri görmüyor musunuz? Haber verin bana ki o daneleri siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz mi bitiriyoruz? Her halde onu bitirmek bizim kudretimize münhasırdır. Binaenaleyh; sizin kudretiniz onu bitirmeye kâfi değildir. Zira; irâde-i İlâhiyemizin haricinde bir şey meydana gelmek imkânı olmadığından bizim irademiz o tohumların bitmemesine tealluk edince siz ne kadar bitmesine çalışsanız fayda etmez. Eğer istersek o daneler bittiğinde biz onu rüzgâr önünde savrulur kurumuş ot kılarız ki asla faydasını göremezsiniz. Bazı senelerde hâsılatın. da-nesiz sam çalgım olması kabildendir.
Hasılatın âfete uğradıj'idan müteessir ve müteessif olarak «Hasılatımız âfete uğradı, telef oldu, zararlandık, rızkımız kesildi ve intifadan mahrum olduk» demekten başka elinizden bir şey gelmez, böyle demeniz de bir fayda te'min etmez. Zira; hasılat âfete uğrayınca sizin için eseften ve açlıktan başka bir şey olmaz. Şu halde hasrı neden inkâr edersiniz. O daneleri yerden bitiren ve âfetten muhafaza eden Vâcibül Vücud olunca kabrinizderı sizi kaldırıp ihy| etmeye ve otlar gibi bitirmeye kaadir olmaz mı?
Tealâ haşre delâlet eden delâilden insanın yaradılışına ve birin ji mertebede insanın hayatına hadim olan me'külâtm bitirilmesine müteallik delâili zikirden sonra mertebe-i saniyede insanın hayatına hadim ve taamın hazmına medar olan suyun yaratılışını beyan etmek üzere büyültüyor.
Vakıa 56:64
Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra otların hilkatini beyanla haşri ispat etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey âhireti inkâr eden münkirler! Tarlayı nadas edip tohum olarak toprağa karıştırdığınız daneleri görmüyor musunuz? Haber verin bana ki o daneleri siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz mi bitiriyoruz? Her halde onu bitirmek bizim kudretimize münhasırdır. Binaenaleyh; sizin kudretiniz onu bitirmeye kâfi değildir. Zira; irâde-i İlâhiyemizin haricinde bir şey meydana gelmek imkânı olmadığından bizim irademiz o tohumların bitmemesine tealluk edince siz ne kadar bitmesine çalışsanız fayda etmez. Eğer istersek o daneler bittiğinde biz onu rüzgâr önünde savrulur kurumuş ot kılarız ki asla faydasını göremezsiniz. Bazı senelerde hâsılatın. da-nesiz sam çalgım olması kabildendir.
Hasılatın âfete uğradıj'idan müteessir ve müteessif olarak «Hasılatımız âfete uğradı, telef oldu, zararlandık, rızkımız kesildi ve intifadan mahrum olduk» demekten başka elinizden bir şey gelmez, böyle demeniz de bir fayda te'min etmez. Zira; hasılat âfete uğrayınca sizin için eseften ve açlıktan başka bir şey olmaz. Şu halde hasrı neden inkâr edersiniz. O daneleri yerden bitiren ve âfetten muhafaza eden Vâcibül Vücud olunca kabrinizderı sizi kaldırıp ihy| etmeye ve otlar gibi bitirmeye kaadir olmaz mı?
Tealâ haşre delâlet eden delâilden insanın yaradılışına ve birin ji mertebede insanın hayatına hadim olan me'külâtm bitirilmesine müteallik delâili zikirden sonra mertebe-i saniyede insanın hayatına hadim ve taamın hazmına medar olan suyun yaratılışını beyan etmek üzere büyültüyor.
Vakıa 56:65
Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra otların hilkatini beyanla haşri ispat etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey âhireti inkâr eden münkirler! Tarlayı nadas edip tohum olarak toprağa karıştırdığınız daneleri görmüyor musunuz? Haber verin bana ki o daneleri siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz mi bitiriyoruz? Her halde onu bitirmek bizim kudretimize münhasırdır. Binaenaleyh; sizin kudretiniz onu bitirmeye kâfi değildir. Zira; irâde-i İlâhiyemizin haricinde bir şey meydana gelmek imkânı olmadığından bizim irademiz o tohumların bitmemesine tealluk edince siz ne kadar bitmesine çalışsanız fayda etmez. Eğer istersek o daneler bittiğinde biz onu rüzgâr önünde savrulur kurumuş ot kılarız ki asla faydasını göremezsiniz. Bazı senelerde hâsılatın. da-nesiz sam çalgım olması kabildendir.
Hasılatın âfete uğradıj'idan müteessir ve müteessif olarak «Hasılatımız âfete uğradı, telef oldu, zararlandık, rızkımız kesildi ve intifadan mahrum olduk» demekten başka elinizden bir şey gelmez, böyle demeniz de bir fayda te'min etmez. Zira; hasılat âfete uğrayınca sizin için eseften ve açlıktan başka bir şey olmaz. Şu halde hasrı neden inkâr edersiniz. O daneleri yerden bitiren ve âfetten muhafaza eden Vâcibül Vücud olunca kabrinizderı sizi kaldırıp ihy| etmeye ve otlar gibi bitirmeye kaadir olmaz mı?
Tealâ haşre delâlet eden delâilden insanın yaradılışına ve birin ji mertebede insanın hayatına hadim olan me'külâtm bitirilmesine müteallik delâili zikirden sonra mertebe-i saniyede insanın hayatına hadim ve taamın hazmına medar olan suyun yaratılışını beyan etmek üzere büyültüyor.
Vakıa 56:66
Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra otların hilkatini beyanla haşri ispat etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey âhireti inkâr eden münkirler! Tarlayı nadas edip tohum olarak toprağa karıştırdığınız daneleri görmüyor musunuz? Haber verin bana ki o daneleri siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz mi bitiriyoruz? Her halde onu bitirmek bizim kudretimize münhasırdır. Binaenaleyh; sizin kudretiniz onu bitirmeye kâfi değildir. Zira; irâde-i İlâhiyemizin haricinde bir şey meydana gelmek imkânı olmadığından bizim irademiz o tohumların bitmemesine tealluk edince siz ne kadar bitmesine çalışsanız fayda etmez. Eğer istersek o daneler bittiğinde biz onu rüzgâr önünde savrulur kurumuş ot kılarız ki asla faydasını göremezsiniz. Bazı senelerde hâsılatın. da-nesiz sam çalgım olması kabildendir.
Hasılatın âfete uğradıj'idan müteessir ve müteessif olarak «Hasılatımız âfete uğradı, telef oldu, zararlandık, rızkımız kesildi ve intifadan mahrum olduk» demekten başka elinizden bir şey gelmez, böyle demeniz de bir fayda te'min etmez. Zira; hasılat âfete uğrayınca sizin için eseften ve açlıktan başka bir şey olmaz. Şu halde hasrı neden inkâr edersiniz. O daneleri yerden bitiren ve âfetten muhafaza eden Vâcibül Vücud olunca kabrinizderı sizi kaldırıp ihy| etmeye ve otlar gibi bitirmeye kaadir olmaz mı?
Tealâ haşre delâlet eden delâilden insanın yaradılışına ve birin ji mertebede insanın hayatına hadim olan me'külâtm bitirilmesine müteallik delâili zikirden sonra mertebe-i saniyede insanın hayatına hadim ve taamın hazmına medar olan suyun yaratılışını beyan etmek üzere büyültüyor.
Vakıa 56:67
Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra otların hilkatini beyanla haşri ispat etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey âhireti inkâr eden münkirler! Tarlayı nadas edip tohum olarak toprağa karıştırdığınız daneleri görmüyor musunuz? Haber verin bana ki o daneleri siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz mi bitiriyoruz? Her halde onu bitirmek bizim kudretimize münhasırdır. Binaenaleyh; sizin kudretiniz onu bitirmeye kâfi değildir. Zira; irâde-i İlâhiyemizin haricinde bir şey meydana gelmek imkânı olmadığından bizim irademiz o tohumların bitmemesine tealluk edince siz ne kadar bitmesine çalışsanız fayda etmez. Eğer istersek o daneler bittiğinde biz onu rüzgâr önünde savrulur kurumuş ot kılarız ki asla faydasını göremezsiniz. Bazı senelerde hâsılatın. da-nesiz sam çalgım olması kabildendir.
Hasılatın âfete uğradıj'idan müteessir ve müteessif olarak «Hasılatımız âfete uğradı, telef oldu, zararlandık, rızkımız kesildi ve intifadan mahrum olduk» demekten başka elinizden bir şey gelmez, böyle demeniz de bir fayda te'min etmez. Zira; hasılat âfete uğrayınca sizin için eseften ve açlıktan başka bir şey olmaz. Şu halde hasrı neden inkâr edersiniz. O daneleri yerden bitiren ve âfetten muhafaza eden Vâcibül Vücud olunca kabrinizderı sizi kaldırıp ihy| etmeye ve otlar gibi bitirmeye kaadir olmaz mı?
Tealâ haşre delâlet eden delâilden insanın yaradılışına ve birin ji mertebede insanın hayatına hadim olan me'külâtm bitirilmesine müteallik delâili zikirden sonra mertebe-i saniyede insanın hayatına hadim ve taamın hazmına medar olan suyun yaratılışını beyan etmek üzere büyültüyor.
Vakıa 56:68
Keşke teşekkür etseydiniz. Zira; münasib olan bu gibi nimetlere teşekkür etmektir. Çünkü; insanın hayatına hizmette meşrubatın me'külâttan farkı yoktur.
İşte bu gibi nimetlere teşekkür etmeyenleri Cenab-i Hak bu âyetle tekdir ve tevbîh etmiştir. Çünkü; insanın asla sa'yi karışmayan nimetlere şükretmemesi kabahatin en büyüğüdür. Suyun insanlara menfaati sayılmaz ve tükenmezse de içmek faydasının diğer faydalarına nisbetle ehem ve elzem olduğuna işaret için yalnız içmekte olan faydasını zikirle iktifa olunmuştur.
Vakıa 56:69
Keşke teşekkür etseydiniz. Zira; münasib olan bu gibi nimetlere teşekkür etmektir. Çünkü; insanın hayatına hizmette meşrubatın me'külâttan farkı yoktur.
İşte bu gibi nimetlere teşekkür etmeyenleri Cenab-i Hak bu âyetle tekdir ve tevbîh etmiştir. Çünkü; insanın asla sa'yi karışmayan nimetlere şükretmemesi kabahatin en büyüğüdür. Suyun insanlara menfaati sayılmaz ve tükenmezse de içmek faydasının diğer faydalarına nisbetle ehem ve elzem olduğuna işaret için yalnız içmekte olan faydasını zikirle iktifa olunmuştur.
Vakıa 56:70
Keşke teşekkür etseydiniz. Zira; münasib olan bu gibi nimetlere teşekkür etmektir. Çünkü; insanın hayatına hizmette meşrubatın me'külâttan farkı yoktur.
İşte bu gibi nimetlere teşekkür etmeyenleri Cenab-i Hak bu âyetle tekdir ve tevbîh etmiştir. Çünkü; insanın asla sa'yi karışmayan nimetlere şükretmemesi kabahatin en büyüğüdür. Suyun insanlara menfaati sayılmaz ve tükenmezse de içmek faydasının diğer faydalarına nisbetle ehem ve elzem olduğuna işaret için yalnız içmekte olan faydasını zikirle iktifa olunmuştur.
Vakıa 56:71
Vacip Tealâ insanın bakâsma hizmet eden me'kûlât ve batı zikirden sonra baka-yı insana hadim olan ateşi zikretmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile seçerle murad; çakmakla ateş çıkan ağaçtır. Çünkü; arapların adeti bu ağacı taşırlar ve şenliksiz çöllerde bu ağacı çakmakla ateş uyandırırlar, ihtiyaçlarım defe-derlerdi. Cenab-ı Hak bu ateş çıkan ağacı zikirle iki faydaya işaret buyuruyor ki birisi; Cehennem ateşini hatırlatmak, ikincisi; insanlara nimet olduğundan şükrünü hatırlatmaktır. Yahut ağaçla murad; mutlaka ateşin mâye-i asliyesi olan ağaçtır. Çünkü; ağaç olmazsa ateş de olmaz. Her hangi manâ murad olunursa olunsun ateşin aslı olan ağaç ve ağaçtan hâsıl olan ateş insan için pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu nimeti beyanla kullarına imtinân edip nimet sırasında ta'dâdla insanları bu nimetlerin şükrünü edaya davet buyuruyor. Çünkü; insan ateş olmasa gıdasının pek çoğunu ihzar edemez. Şu halde ateş hayat-ı insana hadim olan nimetlerin büyüğüdür.
İşte şu tafsilât üzere kuru topraktan yeşil ağacı, yeşil ağaçtan kızıl ateşi icada kaadir olan ^.llahü Tealâ Ölmüş insanların çürümüş kemiklerinde harareti ve hararet vasıtasiyle hayatı icad edip insanları ihyaya ve mahşere cenıetmeye kaadir olmaz mı? Elbette kaadirdir. Binaenaleyh; her âkilin haşri itikad edip âhiret tedarikine çalışması lâzımdır.
Bu âyette Vacip Tealâ icada delâlet eden elfaz içinden bedayi' ve garaibe delâlet eden inşa lâfzını zikretti. Çünkü; ağacı ve ağaçta ateşi halketmekte ukul-ü beşere hayret verecek nice yüzlerce garîb sanatlar vardır. Düşündükçe hayret etmemek elden gelmez.
Vakıa 56:72
Vacip Tealâ insanın bakâsma hizmet eden me'kûlât ve batı zikirden sonra baka-yı insana hadim olan ateşi zikretmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile seçerle murad; çakmakla ateş çıkan ağaçtır. Çünkü; arapların adeti bu ağacı taşırlar ve şenliksiz çöllerde bu ağacı çakmakla ateş uyandırırlar, ihtiyaçlarım defe-derlerdi. Cenab-ı Hak bu ateş çıkan ağacı zikirle iki faydaya işaret buyuruyor ki birisi; Cehennem ateşini hatırlatmak, ikincisi; insanlara nimet olduğundan şükrünü hatırlatmaktır. Yahut ağaçla murad; mutlaka ateşin mâye-i asliyesi olan ağaçtır. Çünkü; ağaç olmazsa ateş de olmaz. Her hangi manâ murad olunursa olunsun ateşin aslı olan ağaç ve ağaçtan hâsıl olan ateş insan için pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu nimeti beyanla kullarına imtinân edip nimet sırasında ta'dâdla insanları bu nimetlerin şükrünü edaya davet buyuruyor. Çünkü; insan ateş olmasa gıdasının pek çoğunu ihzar edemez. Şu halde ateş hayat-ı insana hadim olan nimetlerin büyüğüdür.
İşte şu tafsilât üzere kuru topraktan yeşil ağacı, yeşil ağaçtan kızıl ateşi icada kaadir olan ^.llahü Tealâ Ölmüş insanların çürümüş kemiklerinde harareti ve hararet vasıtasiyle hayatı icad edip insanları ihyaya ve mahşere cenıetmeye kaadir olmaz mı? Elbette kaadirdir. Binaenaleyh; her âkilin haşri itikad edip âhiret tedarikine çalışması lâzımdır.
Bu âyette Vacip Tealâ icada delâlet eden elfaz içinden bedayi' ve garaibe delâlet eden inşa lâfzını zikretti. Çünkü; ağacı ve ağaçta ateşi halketmekte ukul-ü beşere hayret verecek nice yüzlerce garîb sanatlar vardır. Düşündükçe hayret etmemek elden gelmez.
Vakıa 56:73
Vacip Tealâ insanın bakâsma hizmet eden me'kûlât ve batı zikirden sonra baka-yı insana hadim olan ateşi zikretmek üzere buyuruyor.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile seçerle murad; çakmakla ateş çıkan ağaçtır. Çünkü; arapların adeti bu ağacı taşırlar ve şenliksiz çöllerde bu ağacı çakmakla ateş uyandırırlar, ihtiyaçlarım defe-derlerdi. Cenab-ı Hak bu ateş çıkan ağacı zikirle iki faydaya işaret buyuruyor ki birisi; Cehennem ateşini hatırlatmak, ikincisi; insanlara nimet olduğundan şükrünü hatırlatmaktır. Yahut ağaçla murad; mutlaka ateşin mâye-i asliyesi olan ağaçtır. Çünkü; ağaç olmazsa ateş de olmaz. Her hangi manâ murad olunursa olunsun ateşin aslı olan ağaç ve ağaçtan hâsıl olan ateş insan için pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu nimeti beyanla kullarına imtinân edip nimet sırasında ta'dâdla insanları bu nimetlerin şükrünü edaya davet buyuruyor. Çünkü; insan ateş olmasa gıdasının pek çoğunu ihzar edemez. Şu halde ateş hayat-ı insana hadim olan nimetlerin büyüğüdür.
İşte şu tafsilât üzere kuru topraktan yeşil ağacı, yeşil ağaçtan kızıl ateşi icada kaadir olan ^.llahü Tealâ Ölmüş insanların çürümüş kemiklerinde harareti ve hararet vasıtasiyle hayatı icad edip insanları ihyaya ve mahşere cenıetmeye kaadir olmaz mı? Elbette kaadirdir. Binaenaleyh; her âkilin haşri itikad edip âhiret tedarikine çalışması lâzımdır.
Bu âyette Vacip Tealâ icada delâlet eden elfaz içinden bedayi' ve garaibe delâlet eden inşa lâfzını zikretti. Çünkü; ağacı ve ağaçta ateşi halketmekte ukul-ü beşere hayret verecek nice yüzlerce garîb sanatlar vardır. Düşündükçe hayret etmemek elden gelmez.
Vakıa 56:74
Vacip Tealâ haşri inkâr edenleri reddetmek üzere insanın hilkatini ve hayatını idâme eden rızkın envâını ve o rızkı yekdiğerine mezcile gıda-yı insaniyi husule getiren ateşi zikirle haşrin imkânını ispat ettikten sonra her mümini vazife-i ubudiyyete davet etmek üzere buyuruyor
Zira şu zikrolunan nimetlerin cümlesinin şükrünü edâ; teşbihle ta'zime muhtaçtır. Âyette teşbihle emir; Resulullah'a ise de Resulullah'a emir ümmetine de emir olduğundan cümle ehl-i iman Cenab-ı Hakka teşbih etmekle memurdur. Zira; şu beyan olunan nimetler Resulullah'a mahsus olmayıp herkese şâmil olduğundan onun şükrünü edadan ibaret olan teşbih de cümle müminlerin vazifesidir, Resulullah ümmetinin metbuu olduğu cihetle metbua emrin tâbia da emir olduğu kavâid-i usûl iktizasındandır.
Gerçi teşbih kalpte itikad ve lisanda zikirle olursa da yalnız itikadla iktifa olunmayıp lisanla da devam etmek lâzım olduğuna işaret için bu âyette isim lâfzı zikr olunmuş tur. Çünkü ismi zikir; ancak lisanla olur ve Allahü Tealâ'yı azametle tavsif; sıfât-ı sübû-tiyye ve Selbiye'yi camidir. Zira kemal-i azamet; sıfat-ı kemaliye-nin cemisinin sübutunu ve sıfat-ı Selbiye'nin cemisinden münezzeh olmasını icabeder.
Vakıa 56:75
Vâcip Tealâ vahdaniyyetine, kıyametin vukuuna ve haşrin vücudüne delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra kıyameti inkâr edenleri kasemle ikna etmek üzere buyuruyor.
Zira; o yemin, edilen yıldızların mevkileri kudret-i İlâhiyenin. azametine ve hikmetinin kemâline ve rahmetinin kesretine delâlet ettiğinden yemin edilen şey büyük olunca yeminin de büyük olacağında şüphe yoktur.
Yıldızların mevkileri yle murad; mağrib ve maşrıktır. Zira mağrib; yıldızların eserlerinin zevaline ve maşrık ise' eserlerinin zuhuruna delâlet ettiklerinden gerek mağrib ve gerek maşrık bir müessir-i hakikinin vücudüne delâlet eder. Yahut mevaki ile rnurad; yıldızların burçlarıdır. Yahut Beyzâvî'-nin beyanı veçhile nücûm ile murad; Kur'an ve mevakî ile murad; Kur'anın kulûb-u ibâddaki mevkileridir. Zira; yıldızlar insanların yollarını doğrultmaya ve ihtidalarına sebep olduğu gibi Kur'an da insanların dünyevî ve uhrevî menieatlarına ihtidaya sebep olduğu cihetle Kur'anın ahkâmına ve Kur'ana nücûm denilmiştir.
Bu âyette cümlesi münkirleri tevbih için getirilmiş cümle-i mu'terizadır. Çünkü manâ-yı âyet:
…
demektir. Bu makamda lâfzı zaide olduğundan demek manasınadır. Yahut mesele zahir ve meydanda olduğu için kaseme ihtiyaç olmadığını beyan zımnında lâfzı vârid olmuştur.
Vakıa 56:76
Vâcip Tealâ vahdaniyyetine, kıyametin vukuuna ve haşrin vücudüne delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra kıyameti inkâr edenleri kasemle ikna etmek üzere buyuruyor.
Zira; o yemin, edilen yıldızların mevkileri kudret-i İlâhiyenin. azametine ve hikmetinin kemâline ve rahmetinin kesretine delâlet ettiğinden yemin edilen şey büyük olunca yeminin de büyük olacağında şüphe yoktur.
Yıldızların mevkileri yle murad; mağrib ve maşrıktır. Zira mağrib; yıldızların eserlerinin zevaline ve maşrık ise' eserlerinin zuhuruna delâlet ettiklerinden gerek mağrib ve gerek maşrık bir müessir-i hakikinin vücudüne delâlet eder. Yahut mevaki ile rnurad; yıldızların burçlarıdır. Yahut Beyzâvî'-nin beyanı veçhile nücûm ile murad; Kur'an ve mevakî ile murad; Kur'anın kulûb-u ibâddaki mevkileridir. Zira; yıldızlar insanların yollarını doğrultmaya ve ihtidalarına sebep olduğu gibi Kur'an da insanların dünyevî ve uhrevî menieatlarına ihtidaya sebep olduğu cihetle Kur'anın ahkâmına ve Kur'ana nücûm denilmiştir.
Bu âyette cümlesi münkirleri tevbih için getirilmiş cümle-i mu'terizadır. Çünkü manâ-yı âyet:
…
demektir. Bu makamda lâfzı zaide olduğundan demek manasınadır. Yahut mesele zahir ve meydanda olduğu için kaseme ihtiyaç olmadığını beyan zımnında lâfzı vârid olmuştur.
Vakıa 56:77
Vacip Tealâ kasemin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; abdesti olmayan ve cünüb olan kimsenin Kur'ana yapışması günahtır.
Kur'an; âlemlerin her zerresini şey'en feşey'en terbiye eden Rabbül'alemîn tarafından nazil olduğu için Kur'an sihir ve kehânet değildir. Çünkü; bütün âlemi envai terbiyeyle her türlü menfeatla-rına isal eden Allahü Tealâ tarafından nazil olan Kur'an sihir ve kehanet olmaz.
Kur'an; dünyada ve âhirette kıraat olunduğu için Kur'an denilmiştir. Kur'ana müracaat edenlerin müşkülerini hallettiği için Kerîm denilmiştir. Hatta fakîh olan kimse nıesele-i fıkhiyyesini is-bat için müracaat ederse meselesini Kur'anla istidlal eder. Velhasıl hakîm hikmetini, edîb âdabını Kur'anla te'yîd ederler. Her kim hangi ihtiyaçla müracaat derse Kur'an o ihtiyacı defi' ve meseleyi hail ü fasleder. O halde; Kur'an unvanına lâyıktır. Yahut Kur'anı okumakla lisan ve dinlemekle kulak lezzet alıp yorulmadığı ve çok okumakla eskimediği ve tekrarla melal vermediği cihetle kerîm denmiştir. Her sözün büyüklüğü söyleyenin büyüklüğü ile ölçüldüğünden Kur'anın büyüklüğü Âlemlerin Rabb'ısı tarafından nazil olduğunu zikirle beyan olunmuştur.
Vakıa 56:78
Vacip Tealâ kasemin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; abdesti olmayan ve cünüb olan kimsenin Kur'ana yapışması günahtır.
Kur'an; âlemlerin her zerresini şey'en feşey'en terbiye eden Rabbül'alemîn tarafından nazil olduğu için Kur'an sihir ve kehânet değildir. Çünkü; bütün âlemi envai terbiyeyle her türlü menfeatla-rına isal eden Allahü Tealâ tarafından nazil olan Kur'an sihir ve kehanet olmaz.
Kur'an; dünyada ve âhirette kıraat olunduğu için Kur'an denilmiştir. Kur'ana müracaat edenlerin müşkülerini hallettiği için Kerîm denilmiştir. Hatta fakîh olan kimse nıesele-i fıkhiyyesini is-bat için müracaat ederse meselesini Kur'anla istidlal eder. Velhasıl hakîm hikmetini, edîb âdabını Kur'anla te'yîd ederler. Her kim hangi ihtiyaçla müracaat derse Kur'an o ihtiyacı defi' ve meseleyi hail ü fasleder. O halde; Kur'an unvanına lâyıktır. Yahut Kur'anı okumakla lisan ve dinlemekle kulak lezzet alıp yorulmadığı ve çok okumakla eskimediği ve tekrarla melal vermediği cihetle kerîm denmiştir. Her sözün büyüklüğü söyleyenin büyüklüğü ile ölçüldüğünden Kur'anın büyüklüğü Âlemlerin Rabb'ısı tarafından nazil olduğunu zikirle beyan olunmuştur.
Vakıa 56:79
Vacip Tealâ kasemin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; abdesti olmayan ve cünüb olan kimsenin Kur'ana yapışması günahtır.
Kur'an; âlemlerin her zerresini şey'en feşey'en terbiye eden Rabbül'alemîn tarafından nazil olduğu için Kur'an sihir ve kehânet değildir. Çünkü; bütün âlemi envai terbiyeyle her türlü menfeatla-rına isal eden Allahü Tealâ tarafından nazil olan Kur'an sihir ve kehanet olmaz.
Kur'an; dünyada ve âhirette kıraat olunduğu için Kur'an denilmiştir. Kur'ana müracaat edenlerin müşkülerini hallettiği için Kerîm denilmiştir. Hatta fakîh olan kimse nıesele-i fıkhiyyesini is-bat için müracaat ederse meselesini Kur'anla istidlal eder. Velhasıl hakîm hikmetini, edîb âdabını Kur'anla te'yîd ederler. Her kim hangi ihtiyaçla müracaat derse Kur'an o ihtiyacı defi' ve meseleyi hail ü fasleder. O halde; Kur'an unvanına lâyıktır. Yahut Kur'anı okumakla lisan ve dinlemekle kulak lezzet alıp yorulmadığı ve çok okumakla eskimediği ve tekrarla melal vermediği cihetle kerîm denmiştir. Her sözün büyüklüğü söyleyenin büyüklüğü ile ölçüldüğünden Kur'anın büyüklüğü Âlemlerin Rabb'ısı tarafından nazil olduğunu zikirle beyan olunmuştur.
Vakıa 56:80
Vacip Tealâ kasemin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; abdesti olmayan ve cünüb olan kimsenin Kur'ana yapışması günahtır.
Kur'an; âlemlerin her zerresini şey'en feşey'en terbiye eden Rabbül'alemîn tarafından nazil olduğu için Kur'an sihir ve kehânet değildir. Çünkü; bütün âlemi envai terbiyeyle her türlü menfeatla-rına isal eden Allahü Tealâ tarafından nazil olan Kur'an sihir ve kehanet olmaz.
Kur'an; dünyada ve âhirette kıraat olunduğu için Kur'an denilmiştir. Kur'ana müracaat edenlerin müşkülerini hallettiği için Kerîm denilmiştir. Hatta fakîh olan kimse nıesele-i fıkhiyyesini is-bat için müracaat ederse meselesini Kur'anla istidlal eder. Velhasıl hakîm hikmetini, edîb âdabını Kur'anla te'yîd ederler. Her kim hangi ihtiyaçla müracaat derse Kur'an o ihtiyacı defi' ve meseleyi hail ü fasleder. O halde; Kur'an unvanına lâyıktır. Yahut Kur'anı okumakla lisan ve dinlemekle kulak lezzet alıp yorulmadığı ve çok okumakla eskimediği ve tekrarla melal vermediği cihetle kerîm denmiştir. Her sözün büyüklüğü söyleyenin büyüklüğü ile ölçüldüğünden Kur'anın büyüklüğü Âlemlerin Rabb'ısı tarafından nazil olduğunu zikirle beyan olunmuştur.
Vakıa 56:81
Vacip Tealâ Kur'anı, Kerîm olmakla tavsif ettiğini ve tahriften masun olduğunu ve messetmenin ancak tâhir olanlara caiz olduğunu beyandan sonra Kur'anı tekzib edenleri tevbih ve tekdir etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu kulaklarınızla dinlediğiniz kelâm-ı İlâhîyi hakir bir şey addederek zahiriniz bir türlü "batınınız bir türlüdür. Onunla müdahene mi edersiniz? Halbuki kemal-i ta'zîmle irşadından intifa etmeniz lâzımken kelâm-ı İlâhîden rızkınızı onu tekzib etmek mi kılarsınız? Akil için kelâmullahtan rızkını; dünyevî ve uhrevî men-featını Öğrenmek ve envai hidayetiyle ihtida etmek ve cami olduğu ahkâmı teemmül ve tefekkürle amel etmek kılması muvafık-ı akl-ü hikmet iken aksini iltizam etmek kabihtir.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile rızkı tekzib ile murad; rızkın şükrünü edâ etmemektir. Çünkü; Allah'ın verdiği nimetin şükrünü edâ etmek herkes üzerine vaciptir. Şu vücubu terkeden elbette günahkâr olur, rızkı Allah'dan bilmek vaciptir. Binaenaleyh; Allah'ın verdiği rızkı gayrıya isnâd etmek küfürdür, küfür olduğunu (Yezid b. Halidil Cühenî) hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerif isbat eder. Şöyle ki Hudeybiye'de gece yağan yağmurdan sonra Resulullah ashabı ile beraber sabah namazını edâ akibinde cemaata teveccüh ederek «Rabbiniz ne buyuruyor bilir misiniz?» demesi üzerine eshab-ı kiram «Rabb'imizin dediğini Rabb'imizle resulü bilir» cevabmı verdiler, Resulullah »Allahü Tealâ buyuruyor ki kullarım sabaha dahil olunca bana mümin olanları olduğu gibi kâfir olanları da vardır. Amma mümin olanlar şol kimseler ki semadan yer yüzüne yağan yağmuru bizim fadl ü ihsanımızdan bilir, başka esbaba isnad etmez. İşte o kimse bana mümin yıldızlara kâfirdir, amma kâfir olan şol kimseler ki yağan yağmur lan yıldızlardan bilir. İşte o kimse yıldıza mümin bana kâfirdir.» buyuruyor dediğini müşarünileyh rivayet etmiştir. İşte bu hadis-i şerif; insanın nail olduğu nimetlerin cümlesini Allahü Tealâ'dan bilmesi ve onun ihsanı olduğunu itikad ve şükrünü edâ etmesi vacip olup aksini itikad eylemesi küfür olduğuna delâlet eder, aksini itikad edenler bu âyetle tevbih olunanlardır.
Müdhin ; yalancı olmak, sözün doğru olmadığını itikad ederek doğru gibi söyleyip işiten kimseyi inanmaya meylettirmek, doğru itikad etmediği şeyi doğru gibi göstermek ve mülâyemetle geçiştirmektir.
Vakıa 56:82
Vacip Tealâ Kur'anı, Kerîm olmakla tavsif ettiğini ve tahriften masun olduğunu ve messetmenin ancak tâhir olanlara caiz olduğunu beyandan sonra Kur'anı tekzib edenleri tevbih ve tekdir etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu kulaklarınızla dinlediğiniz kelâm-ı İlâhîyi hakir bir şey addederek zahiriniz bir türlü "batınınız bir türlüdür. Onunla müdahene mi edersiniz? Halbuki kemal-i ta'zîmle irşadından intifa etmeniz lâzımken kelâm-ı İlâhîden rızkınızı onu tekzib etmek mi kılarsınız? Akil için kelâmullahtan rızkını; dünyevî ve uhrevî men-featını Öğrenmek ve envai hidayetiyle ihtida etmek ve cami olduğu ahkâmı teemmül ve tefekkürle amel etmek kılması muvafık-ı akl-ü hikmet iken aksini iltizam etmek kabihtir.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile rızkı tekzib ile murad; rızkın şükrünü edâ etmemektir. Çünkü; Allah'ın verdiği nimetin şükrünü edâ etmek herkes üzerine vaciptir. Şu vücubu terkeden elbette günahkâr olur, rızkı Allah'dan bilmek vaciptir. Binaenaleyh; Allah'ın verdiği rızkı gayrıya isnâd etmek küfürdür, küfür olduğunu (Yezid b. Halidil Cühenî) hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerif isbat eder. Şöyle ki Hudeybiye'de gece yağan yağmurdan sonra Resulullah ashabı ile beraber sabah namazını edâ akibinde cemaata teveccüh ederek «Rabbiniz ne buyuruyor bilir misiniz?» demesi üzerine eshab-ı kiram «Rabb'imizin dediğini Rabb'imizle resulü bilir» cevabmı verdiler, Resulullah »Allahü Tealâ buyuruyor ki kullarım sabaha dahil olunca bana mümin olanları olduğu gibi kâfir olanları da vardır. Amma mümin olanlar şol kimseler ki semadan yer yüzüne yağan yağmuru bizim fadl ü ihsanımızdan bilir, başka esbaba isnad etmez. İşte o kimse bana mümin yıldızlara kâfirdir, amma kâfir olan şol kimseler ki yağan yağmur lan yıldızlardan bilir. İşte o kimse yıldıza mümin bana kâfirdir.» buyuruyor dediğini müşarünileyh rivayet etmiştir. İşte bu hadis-i şerif; insanın nail olduğu nimetlerin cümlesini Allahü Tealâ'dan bilmesi ve onun ihsanı olduğunu itikad ve şükrünü edâ etmesi vacip olup aksini itikad eylemesi küfür olduğuna delâlet eder, aksini itikad edenler bu âyetle tevbih olunanlardır.
Müdhin ; yalancı olmak, sözün doğru olmadığını itikad ederek doğru gibi söyleyip işiten kimseyi inanmaya meylettirmek, doğru itikad etmediği şeyi doğru gibi göstermek ve mülâyemetle geçiştirmektir.
Vakıa 56:83
Vacip Tealâ beyan olunan ahkâmı tekzibedenleri tevbibten sonra şu ahkâmdan mütteiz olmayanları ve akibetini düşünmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Şu halde sizden evvel vefat edenlerin o hallerinden ibret almanız lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet, haşri inkâr edenlerin davalarını ibtal için sevkolunmuştur. Çünkü; insanların zatları, yiyecekleri, giyecekleri ve içecekleri kudret-i İlâhiye altında olduğu tamamen beyan olunduktan sonra inad ve temerrüdleri bâtıl olduğu meydandadır
Vakıa 56:84
Vacip Tealâ beyan olunan ahkâmı tekzibedenleri tevbibten sonra şu ahkâmdan mütteiz olmayanları ve akibetini düşünmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Şu halde sizden evvel vefat edenlerin o hallerinden ibret almanız lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet, haşri inkâr edenlerin davalarını ibtal için sevkolunmuştur. Çünkü; insanların zatları, yiyecekleri, giyecekleri ve içecekleri kudret-i İlâhiye altında olduğu tamamen beyan olunduktan sonra inad ve temerrüdleri bâtıl olduğu meydandadır
Vakıa 56:85
Çünkü; biz hal-i sekerâtmda onun çektiği elemi ve üzerinde 'cereyan eden ahvali tamamiyle biliriz. Binaenaleyh; istersek ruhunu pek kolay istersek pek güçlük çektirerek alırız. Zira; cümlesi yed-i kudretimizdedir, istihkakı her ne ise onu noksansız veririz. Fakat siz bunların hiç birini idrâk edemezsiniz. Çünkü; ef âlimize cahilsiniz ve sekerât-ı mevtte onun üzerine nazil olan azabtan bir zerresini bile defa kaadir değilsiniz.
Vakıa 56:86
Vacip Tealâ meyyit-i muhtazırm bazı ahvalini beyandan ra haşri inkâr edenleri ilzam etmek üzere buyuruyor.
O ruhu, boğazına dayanıp çıkmak üzere bulunan kimse sizin indinizde ne kadar kıymettardır. Eğer muktedir olsanız bir nefesine dünya ve mâfîhâyı feda edersiniz, lâkin bir dakika bile te-ahhuruna kaadir olmazsınız. Şu halde hakikat sizin dediğiniz gibi değildir. Belki her şeyin mutasarrıf-ı hakikisi Allahü Zülcelâl'dir. Binaenaleyh; iman etmek ve haşr ü neşre inanmak lâzımdır.
Vakıa 56:87
Vacip Tealâ meyyit-i muhtazırm bazı ahvalini beyandan ra haşri inkâr edenleri ilzam etmek üzere buyuruyor.
O ruhu, boğazına dayanıp çıkmak üzere bulunan kimse sizin indinizde ne kadar kıymettardır. Eğer muktedir olsanız bir nefesine dünya ve mâfîhâyı feda edersiniz, lâkin bir dakika bile te-ahhuruna kaadir olmazsınız. Şu halde hakikat sizin dediğiniz gibi değildir. Belki her şeyin mutasarrıf-ı hakikisi Allahü Zülcelâl'dir. Binaenaleyh; iman etmek ve haşr ü neşre inanmak lâzımdır.
Vakıa 56:88
Vacip Tealâ haşri inkâr edenleri ilzam edecek bazı delâili ba -delbeyân insamn vefatından sonra câri olacak bazı ahvali beyan etmek üzere buyuruyor]
Çünkü dünyada görmüş olduğu meşakkatlarm cümlesinden halâs olmuştur. Zira; mümin-i kâmilin Cennet'te yerini görmeyince ve reyhan-ı Cennet'ten bir dal gelip onun. râyihasını koklamaymca ruhu kabzolunmayacağına dair müteaddit ehâdis-i celile vardır.
Bu âyette mukarrabîn ile murad; kalbinde itikad-ı hak, lisanında ezkâr-ı tayyibe ve a'zâsında a'mâl-i saliha olan kimselerdir. Çünkü insanın bihakkın ubûdiyyet noktasında bulunması; ancak pu üç şeyle olabilir. Bu üç şey de yekdiğerine bağlıdır.
Zira; kalbinde itikad-ı hak olmasa lisanda kalbe delâlet eden zikir i ceryan etmez ve lisanda zikr-i sadık olmasa kalpte itikadı ve li-; sanda zikri tasdik eder a'zâda a'mâl-i saliha olamaz. Şu halde a'mâl, | lisan-ı sadıka lisan-ı sadık da kalpteki itikad-ı hakka delâlet eder. * Binaenaleyh; her biri diğerinin tercümanıdır.
Vakıa 56:89
Vacip Tealâ haşri inkâr edenleri ilzam edecek bazı delâili ba -delbeyân insamn vefatından sonra câri olacak bazı ahvali beyan etmek üzere buyuruyor]
Çünkü dünyada görmüş olduğu meşakkatlarm cümlesinden halâs olmuştur. Zira; mümin-i kâmilin Cennet'te yerini görmeyince ve reyhan-ı Cennet'ten bir dal gelip onun. râyihasını koklamaymca ruhu kabzolunmayacağına dair müteaddit ehâdis-i celile vardır.
Bu âyette mukarrabîn ile murad; kalbinde itikad-ı hak, lisanında ezkâr-ı tayyibe ve a'zâsında a'mâl-i saliha olan kimselerdir. Çünkü insanın bihakkın ubûdiyyet noktasında bulunması; ancak pu üç şeyle olabilir. Bu üç şey de yekdiğerine bağlıdır.
Zira; kalbinde itikad-ı hak olmasa lisanda kalbe delâlet eden zikir i ceryan etmez ve lisanda zikr-i sadık olmasa kalpte itikadı ve li-; sanda zikri tasdik eder a'zâda a'mâl-i saliha olamaz. Şu halde a'mâl, | lisan-ı sadıka lisan-ı sadık da kalpteki itikad-ı hakka delâlet eder. * Binaenaleyh; her biri diğerinin tercümanıdır.
Vakıa 56:90
İşte eshab-ı ye-1 mîne böyle denmekle taltif olunur. Bu manâya nazaran ehl-i Cennet'ten ashab-ı yemin olanlar birbirlerine selâm ve merhaba hediy-ye ederler.
Yani; vefat eden meyyit yukarıda beyan olunan ashab-ı yeminden olursa onun için herşeyden selâmet vardır. Hatta taraf-ı İlâhî'den ona müjde olarak «Ey ashab-ı yeminden olan zat! Senin için emsalin olan ashab-ı yemîn taraflarından sana selâmlar vardır.» denilir. Yahut âyette hitab; Resulullah'adır. Çünkü eshab-ı yemin Cennet'e girip rahat edince Resulullah için endişe kalmaz ve o kimseyi rahatlaştırmak için telâş olmaz, buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Vakıa 56:91
İşte eshab-ı ye-1 mîne böyle denmekle taltif olunur. Bu manâya nazaran ehl-i Cennet'ten ashab-ı yemin olanlar birbirlerine selâm ve merhaba hediy-ye ederler.
Yani; vefat eden meyyit yukarıda beyan olunan ashab-ı yeminden olursa onun için herşeyden selâmet vardır. Hatta taraf-ı İlâhî'den ona müjde olarak «Ey ashab-ı yeminden olan zat! Senin için emsalin olan ashab-ı yemîn taraflarından sana selâmlar vardır.» denilir. Yahut âyette hitab; Resulullah'adır. Çünkü eshab-ı yemin Cennet'e girip rahat edince Resulullah için endişe kalmaz ve o kimseyi rahatlaştırmak için telâş olmaz, buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Vakıa 56:92
Çünkü; ehl-i Cehennem'in gıdaları zekkûmdur, zekkûmu yiyince hasıl olan harareti defetmek için içtikleri su, kaynar sıcak sudur. Zira; dalâleti irtikâblarına ve âhireti tekziblerine ceza olarak onlara müsa-firh an elerindeki ikramları bunlardır.
Vakıa 56:93
Çünkü; ehl-i Cehennem'in gıdaları zekkûmdur, zekkûmu yiyince hasıl olan harareti defetmek için içtikleri su, kaynar sıcak sudur. Zira; dalâleti irtikâblarına ve âhireti tekziblerine ceza olarak onlara müsa-firh an elerindeki ikramları bunlardır.
Vakıa 56:94
Çünkü; ehl-i Cehennem'in gıdaları zekkûmdur, zekkûmu yiyince hasıl olan harareti defetmek için içtikleri su, kaynar sıcak sudur. Zira; dalâleti irtikâblarına ve âhireti tekziblerine ceza olarak onlara müsa-firh an elerindeki ikramları bunlardır.
Vakıa 56:95
Yalan olmak ihtimali yoktur. Hal böyle olunca :
Vakıa 56:96
Zira; şu üç fırka hakkında beyan olunan ahkâm lutf-u İlâhfdir. Bu lutfa karşı teşekkür etmek lâzım olunca sen teşbih et ve Rabb'ini nekaisten tenzih et ki nimetin şükrünü edâ etmiş olasın.
Hadid 57:1
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. âyeti camidir.
Yani; gerek ruh sahibi olsun, gerek ruh sahibi olmayarak Ce-mâdat kabilinden olsun yerde ve göklerde mevcut olan cümle mah-lukat Allhaü Tealâ'ya teşbih ve nekaisten tenzih ettiler. Nasıl tenzih etmesinler, elbette tenzih ederler. Zira; o Allahü Tealâ ki herkese galip ve her şey üzerine kaadirdir, hiç kimsenin karşı koymaya iktidarı yoktur, her ne işlerse işi hikmete muvafıktır. Binaenaleyh; cümle mahlukatın vazifesi; ona teşbih etmektir. Çünkü; izzet, celâlet ve hikmet üzere iş işlemek ona mahsustur. Mahlukatta izzet olsa bile Allah'ın icadı ile olduğundan arazîdir, izzet-i zatî değildir.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile teşbihin manâsı; noksan olan şeyleri Allahü Tealâ'dan uzak addetmek, zatında, sıfatında, efâlinde, ahkâmında ve isimlerinde nekâisten tenzih etmektir. Binaenaleyh; akıl sahiplerinin teşbihi; Vacip Tealâ'yı lâyık olmadık şeylerden tenzih ederek noksan olan şeyleri Allahü Tealâ'ya isnad etmekten sakınmak, şerik ü na-zîrden, cisim ve araz gibi şeylerden münezzeh olduğunu kalble itikat etmek ve lisanla söylemektir. Amma akıl sahibi olmayan mevcudatın teşbihlerine gelince; her birinin, halikının kudret-i kahire ve sıfat-ı kâmile sahibi olup cemi' nevâkıstan beri olduğuna delâlet etmeleri onların teşbihidir. Çünkü teşbih; nekâisten münezzeh olduğunu isbat etmek olduğu cihetle mahlukatm her zerresi Vacip Tea-lâ'nın nekâisten münezzeh olduğunu isbatta kâfidir. Yahut onlardan her biri bizim anlayamıyacağımız bir lisanla söyler ve teşbih ederler, lâkin biz onun farkında olamayız. Şu halde semada olan ay, güneş, sair yıldızlar, melekler, yerde olan hayvanat, dağlar, taşlar, otlar, sular ve ağaçlar cümlesi Cenab-ı Hakk'a mutî ve her birerleri lisan-ı hal veyahut lisan-ı kaal ile teşbih ve Cenab-ı Hakk'ın azametine delâlet ederler. İşte şu delâlet; aynı teşbihtir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile tesbih'in bir vakt-i muayyeni olmayıp her zaman caiz olduğuna işaret için sûrelerin bazısında teşbih lâfzı mazi sigasiyle bazılarında müzari sigasıyle varid olmuştur. Şu halde Cenab-ı Hakk'a her şeyin inkiyadı ebedî olup bir vakitle mukayyed olmadığına delâlet eder. Binaenaleyh mükellef olan insan için mümkün olan; her vakitte Allahü Tealâ'ya teşbih etmek vazife-i diniyyedendir.
Teşbihin Allahü Tealâ'nın rızası için olması lâzım olduğuna işaret için tahsise delâlet eden lâm lâfzı ile varid olmuştur. Vacip Tealâ'yı zatında teşbih mahlukâttan hiç bir şeye benzetmemekle olduğu gibi sıfatında teşbih; cemi-i sıfât-ı kemâliyeyle tavsif ve sı-fât-ı nekâisten tenzih etmekle olur. Ef alinde teşbih ise her fiilinde tesiri tam olup o fiili halketmesi başka bir şeye muhtaç olmamak ve mahlukatm cümlesinde bizzat müessir olduğunu itikad etmekle olduğu gibi ahkâmında teşbih; ahkâm-ı şer'iyyenin cümlesi maslahat üzere müştemil olup hayr-ı mahızdan ibaret olduğunu tasdik etmekle olur.
Bu âyette Vacip Tealâ cümle eşyanın zat-ı ülûhiyyetini takdis ettiğini beyandan sonra teşbihe istihkakını beyan zımnında kendisinin azız ve hakim olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü Vacip Tealâ'ın azız olması; her şeyin kendine mutî olmasını icabeder. Cümle mahlukatm inkiyadı ise Allah'ın her şey üzerine galib olup herkesi daire-i itaatına almasıyla olduğundan Cenab-ı Hakk'ın izzet ve hikmetini beyan etmek; nekâisten münezzeh olduğunu beyandan ibaret olduğu cihetle izzet ve hikmetini beyan; teşbihe istihkakını beyan etmektir. Yani «Allahü Tealâ cümle eşyanın teşbihine müstehaktır. Zira; azîz ve hakimdir. Her kimse ki aziz ve hakîm ola, cümlenin teşbihine müstehaktır. O halde Allahü Tealâ cümlenin teşbihine müstehaktır» demek olur.
Vacip Tealâ her şeyin kendine teşbih ettiğini beyandan sonrj teşbihe lâyık olduğunu delil-i aharla beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; yerde, göklerde ve bilûmum mevcudatta icâd, i'dâm, onları terbiye ve sair hususatta tasarruf-u külli ve hakiki Allahü Tealâ'ya mahsustur. Gerçi Allah'ın gayrı kulların da bazı mevcudatta tasarrufları varsa da onların tasarrufu arızî olduğundan hakiki tasarrufa nisbetle hükmü yoktur. Binaenaleyh; dünya mülkü her zaman elden ele intikal etmekte olduğundan insanların mülkü daima zevale maruzdur ki elden ele gezer. Vacip Tealâ'nın mülkü ise eze-len ve ebeden sabittir, zeval ihtimali yoktur. Şu halde cümle mevcudatın malik-i hakikisi Allahü Tealâ olduğundan herkesin takdisine müstehaktır. Çünkü; hiç kimseye muhtaç değildir, herkes ona muhtaçtır.
Hadid 57:2
Vacip Tealâ her şeyin teşbihine müstehc Şâharla beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ nutfe gibi hayat eseri olmayan ve cemadât kabilinden olan şeylere can vermekle ihya eder, hayat şanından olan şeylerin canlarını almakla öldürür ve bunların cümlesine kud-ret-i tâmme ile kaadirdir. Çünkü; hayatı, mematı icada kaadirdir ki nutfelere can vererek ukalâdan kılıp, lisan verip söylettiği, bir takım ibâdâtla mükellef kıldığı gibi onları öldürüp tekrar sual ve cevab için ihya etmeye dahi kaadirdir. Binaenaleyh; cümle mahlu-katm teşbihine lâyık ancak odur, ondan başkası hiç bir kimse takdise lâyık değildir.
Hadid 57:3
Vacip Tealâ cümle mahlukatm teşbihine lâyık olduğunu diğer delil ile dahi isbat etmek üzere buyuruyor
Zira; gözle görülmekten münezzehtir.
…
2ira; gizli ve aşikâr cümlesi ind-i ülûhi-yetinde müsavidir.
Yani; Vacip Tealâ cümle eşyayı icad edip eşyanın her biri sonradan meydana geldiği için vücud-u İlânı her şeyden mukaddem ve ezelen mevcuttur. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'yı sebketmiş bir şey yoktur, Allahü Telaâ ezelen ve ebeden baki olup intihası olmadığından âhirdir. Çünkü; cümle eşya helak olur. Vacip Tealâ ise helakten münezzehtir. Zira; vücudu sabittir zevalden masundur. Binaenaleyh; cümlenin teşbihine müstehaktır, Vacip Tealâ'nm vü-cudüne cümle zerrât-ı cihan delâlet ettiği cihetle vücudunu inkâra mecal olmadığından zahir ve hakikatim havass-ı hamseden birisiyle idrâk etmek mümkün olmadığından bâtındır. Çünkü; künhünü ukul-ü beşer idrakten acizdir, Allah Tealâ her şeyi bilicidir. Binaenaleyh; ind-i İlâhfde gizli hiç bir şey yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile manâ-yı âyet:
…
demektir.
Vacip Tealâ semavât ve arza malik olduğunu beyandan sonra mal ikiy ye tinin bazı ahkâmını beyan etmek üzere
Hadid 57:4
buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hak şu görülen azamet ve.celâletiyle gökleri ve yeri altı gün miktarı bir zamanda halketti, bundan sonra cümle mahrukatı ihata eden arş-ı a'lâ üzerine galebe ederek her emrine itaat eder bir hale koydu.
Bazı erbab-ı tefsirin beyanı veçhile Vacip Tealâ mahrukatı bir günde, belki bir dakikada ve hatta ân-ı vahidde halketmeye kaa-dirken altı günde halkı kullarına teenniyi ta'lîm içindir, hilkatin pazar günü başlayıp Cuma günü nihayet bulduğu mervîdir. Arş-ı a'lâ mahlukâtm cümlesinden büyük olduğu halde arşı isti'lâ edince diğer mahlukâtı istilâ edeceği evleviyyetle sabit olduğundan arşa istilâsını beyan diğer mahlukâtı istilâsını beyanı müstelzim olduğu cihetle arş üzerine istilâyı beyanla iktifa olunmuştur, İsti'lâ; kahr u galebe manasınadır. Gerçi stevâmn manâyı lugavîsi; istikrar yani bir mekânda karar kılmak manâsına ise de istikrarı Cenab-ı Hakka isnad etmek mekân iktiza edip mekân ise Vacip Tealâ hakkında muhal olduğundan istevâ mecaz olarak istilâ manâsında istimal olunmuştur. Çünkü; istikrar manâsı murad olunsa manâ-yı nazım:
…
demek olur ki bu manâ Vacip Tealâ'nın bir mekâna ihtiyacını müstelzim olacağından muhali müstelzimdir. Zira; Vacip Tealâ emare-i hudûs olan ihtiyaçtan münezzehtir. Çünkü; Vacip Tealâ kadîm olduğu cihetle hadis olan arşa ihtiyacı muhaldir. Binaenaleyh; istevânm istilâ manâsına te'vili zarurîdir.
Şu mahlukâtı bu kadar cesametiyle beraber yoktan var eden zat-ı ülûhiyyet cümle mahlukâtm teşbihine müstehaktır. Zira; her cümlesinin halikı ve malik-i hakikisidir.
Vacip Tealâ arş üzerine istîlây-ı tâmmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ insanlar tarafından ekilen tohumların her bir danelerini ve ekilmeksizin hudâ-yı nâbit olarak kendi kendine biten otların tohumlarını arza duhulünü, o tohumlardan hasıl olan otların arzdan çıktığını, sair mahlukâttan arza giren ve çıkanı, yer yüzünden semâya çıkan buharı, insanların semâya doğru giden a'mâl-i salmalarını ve semadan yer yüzüne inen yağmurların her bir danelerini bilir. Binaenaleyh; ilminden hiç bir şey gaib olmaz. Zerrât-ı cihanın cümlesine ilmi lâhik olduğundan yağmurları lüzumu kadar inzal eder, herkesin ameline göre ceza ve sevab verir. Allahü Tealâ sizin a'mâlinizi ve işinizi bilir, nasıl bilmesin.
Zira; siz hangi mekânda olsanız ilmi sizden ayrılmaz, kudretinden hariç değil-siniz. Çünkü; yerde, gökte, karada ve denizde her nerecle olsanız Allah'ın ilmi ve kudreti size lâhiktır. Binaenaleyh sizin için lâyık olan; daima iyilik tarafına sa'y ile riza-yı İlâhî'yi aramaktır. Çünkü; Cenab-ı Hak herkesin ne gibi amel işlediğini her yerde ve her zamanda bilince insanlar çirkin amelden sakınmalıdırlar. Zira; Allahü Tealâ herkesin amelini bildiği gibi ceza verince ameli iyi olmalı ki mükâfatım dahi iyi görmeli. Şu halde âyet-i lilhli tââtı tâate terğib ve âsi olanları günahtan tenfîr eder.
Yani; Allahü Tealâ'nın ilmi her yerde sizinle beraber olunca her yerde iyi ve kötü amelinizin her cüz'ünü görücü ve ona göre amelinizin cezasını vericidir.
Basar; Vacip Tealâ'nın sıfât-ı sübutiyesindendir. Cenab-ı Hak her şeyi her zaman görür. Lâkin bizim gibi bir âlet vasıtasiyle değil, belki basar kendisinde bir sıfât-ı sabitedir
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ âyetiyle cemi' mümkinât ve kainata ma'bûd olduğunu ve bundan sonraki âyetle arş-ı a'lânın, semâvât ve arzın İlâhı ve hâliki olduğunu, bundan sonra ilminin ve kudretinin bizimle beraber olup bii an bile bizi nazarından uzak bulundurmadığını beyanla kendmi teşbih etmemizi davet etmiş ve teşbihe müstahak olduğunu ilân buyurmuştur.
Hulâsa; Vacip Tealâ yeri ve gökleri altı gün miktarı bir zamanda halk ve bundan sonra arş-ı a'lâ üzerine istilâ buyurduğu, arz içine giren ve çıkan, semâdan inen ve semaya çıkan her şeyi tamamiyle bildiği ve biz nerede olsak ilmi ve kudreti bizimle beraber olduğu ve a'mâlimizin cümlesini görüp amele göre ceza vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin dendir.
Hadid 57:5
Vacip Tealâ semâvât ve arzm mülkü kendine mahsus olduğunu beyandan sonra meselenin ehemmiyetine binaen te'kîd için tekrar ve âyetin âhirindeki hükme mukaddime olmak üzere buyuruyor.
Allah'ın gayrı hiç bir kimseye râci' olmaz. Zira; semavat ve arzda mutasarrıf-ı hakiki O'dur, onun gayrı değildir. Binaenaleyh; yerde ve gökte cereyan eden umurun cümlesi onun icad ve ifnâsıyla hasıl olduğundan cümle umurun mercii odur. O halde esbâb-ı vesâilden hiç bir şeye havadis isnad olunmaz. Çünkü; her şeyde müessir-i hakiki mülkün sahibidir. Zira; evvelen icad, saniyen, saniyen ifna, salisen tekrar ba's ve iade etmek suretiyle tasarruf- ona aittir.
Bu âyette cümle umurun Allahü Tealâ'ya râci olmasının delili ve illeti semavât ve arza malik olmasıdır ve takriri, kıyas mantıki üzere şöyledir : «Semâvât ve arzın cümle umuru Allahü Tealâ'ya râci'dir. Zira; Allahü Tealâ semâvât ve arzın malik-i hakikisidir. Her kimse ki semâvât ve arzm malik-i hakikisi ola, semâvât ve ar-zm cümle umuru ona râcidir. Binaenaleyh; semâvât ve arzm umuru Allah'a racidir.»
Hadid 57:6
Vacip Tealâ semâvât ve arzın umurundan Allahü Tealâ'ya râci olanlarından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ kış ve bahar günlerinde gecenin bazı eczasını gündüze idhâl etmekle günleri uzatır. Yaz ve güz günlerinde gündüzün bazı eczasını geceye idhal ederek geceleri uzatır ve gündüzleri kısaltır. Çünkü bilûmum hayvanâtın ve bilhassa insanların maişetlerine muvafık ve hikmet-i maslahata mutabık olan; geceyle gündüzün uzayıp kısalmasında olduğundan Cenab-ı Hak kullarının menfeatlarma muvafık olarak halk buyurmuştur, bazı yerlerde ifrat üzere uzun, bazı yerlerde tefrit üzere kısa olur, Allahü Tealâ sizin kalplerinizde olan gizli esrarınızı bilir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın huzurunda gizli işiniz olmaz ve her işiniz hayır ü şer cezasız kalmaz. Zira; amelinizin her cüz'ünü bildiğinden ilminin muk-tezası üzere muamele eder.
Hulâsa; hikmetinin icabı Allahü Tealâ'nın geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığı ve kalplerde olan esrarı bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hadid 57:7
Vacip Tealâ vahdaniyyetine ve cümlenin takdisine müstahak olduğuna delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra vahdaniyyetine imanın ve emr ü nehyine itaatin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bilûmum ef'âlinizi bilici olan Allahü Tealâ'ya, sizi irşâd için gönderdiği Resulüne iman ve imanın muktezası olan itaat-ı tâmmeyle itaat edin, Allah'ın kendi zat-ı ülûhiyyeti tarafından sizi halk kıldığı emvalden fukara, zuafâ ve eytâm ü erâmile infak edin ki fevz ü necat bulaşınız. Zira insanın helakten halâsı; enır-i İlâhî'ye itaatladır.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanın elinde bulunan malı hakikatta halik olan Allah'ındır. Kullarını o malda tasarruf için Allahü Tealâ kendi tarafından halk kıldı ki izn-i şer'îye muvafık olarak intifa etmek üzere ellerine teslim etti. Şu halde elinde bulunan malda tasarrufu vekilin tasarrufu gibi olduğundan malın sahibi ne emrederse ona itaat etmek lâzımdır. Binaenaleyh; malın sahib-i hakikisi olan Allahü Tealâ muhtaç olanlara infakla emredince o emre itaat lâzımdır. Çünkü kulun yedi; yed-i emânettir. Şu halde sahibinin emrettiği mahalle tevdii lâzım gelip muhalefet caiz değildir. Mülkün sahibi öyle emrediyor ve emri veçhüzere hareket etmek de kolaydır. Zira; gayrın malından o gayrın izniyle amel etmek elbette kolaydır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ kuluna ariyet suretiyle teslim etmiş ve tasarrufuna izin vermiş olduğu malının bir miktarını muhtaç olanlara infâk etmesini emredince muhalefet küstahlıktır. Şu kadar ki o malın hepsini infâk etmeyip kendinin ve evlâd ü iyâlinin nafakasının fazlasından bir miktarını infâk lâzım olduğuna işaret için bazısına delâlet eden lafzıyla vârid olmuştur.
Yahut insanların ellerinde bulunan malları kendilerinden evvel geçenlerden irs tariki veya suver-i saireyle intikal edip bu gün mutasarrıf olanlar dünkü geçenlere halef olduklarından emvale müstahlef ve insanlara halef denmiştir. Şu halde her mal sahibinin kendilerinden evvel geçenlere bakarak ibret almalarını ve onlardan nasıl intikal etmişse kendilerinden de o yolda intikal edeceğini düşünerek infak etmelerini Cenab-ı Hak emretmiştir. Şu infak ile murad; Vacip olan zekât ve fıtra olmak ihtimali varsa da lâfzın umumundan müstefad olan vacip ve nafile cümle hayrat ve müberrâta şamil olmaktır.
Hulâsa; Allah'a ve Resulüne imanın vacip ve Allah'ın kendilerini halife kılıp tasarrufuna izin verdiği maldan bir miktarım muhtaç olanlara infakm lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ iman ve infakla emirden bu emre imtisal edenlere büyük ecir vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; iman ve infakla emrolununca sizden şol kimseler ki iman ederek ihlâs üzere ef'âl ü akvâl ile imanlarını te'kîd ve tezyin ettiler, riya ve süm'a gibi mümine lâyık olmadık şeylerden beri oldular, ihlâs üzere ellerinde bulunan mallarından fukaraya infâk ettiler. Onlar için büyük ecir vardır. Çünkü; emr-i İlâhîye imtisal ettikleri cihetle vaad-i İlâhîye nail olacaklardır. Binaenaleyh; muhtaç olanlara infak eden kimse infak sebebiyle malına noksan arız olacak zannetmemelidir. Zira; noksan olmak şöyle dursun belki malı ziyadelenir. Çünkü Cenab-ı Hakkın infak üzerine vadetmiş olduğu büyük ecir; dünyevî ve uhrevî mecur olacağını vaadetmek olduğu cihetle her ikisine de şâmildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ecr-i kebir iman ve infakm mec-muuna vaadolunduğu cihetle yalnız imanla iktifa edip infâk etmeyenler için ecir olursa da büyük olamaz.
Hulâsa; imanla infak edenler için dünyevî ve uhrevî pek büyük ecir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hadid 57:8
Vacip Tealâ iman ve infakla emirden ve emre imtisal edenler için büyük sevap olduğunu beyandan scnra iman etmeyenleri tekdir etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey insanlar! Sizi imandan menedecek ne gibi bir mani arız oldu ki siz iman etmiyorsunuz. Sizin Resulünüz imanın lüzumuna delâlet eder aklî ve naklî delillerle Rabb'inize iman için sizi davet ediyor. İman etmeniz için vuku bulan davete icabet vacipken niçin iman etmiyorsunuz? Halbuki eğer inanırsanız Rabb'iniz iman etmeniz için sizden ahd ü nıisâk aldı. îman üzere vaad-i kavi verdikten sonra vadinizden niçin dönüyorsunuz?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette iman etmeyenleri iki cihetle tevbih buyurmuştur : birincisi; bir takım delâü~i kat'iyyeyle Resulün suret-i ciddiyede davet etmesidir. Çünkü; bir takım mucizâtla, tilâvet-i Kur'an ve ahkâmını beyanla vâki olan davete derhal icabet lâzımken icabet etmemek büyük bir kusur olduğundan tekdiri mûcibtir.
İkincisi; Cenab-ı Hakkın iman edeceklerine dair almı§ olduğu ahd ü misâktır. Çünkü; iman edeceğine ahdedip ikrar verdikten sonra o ikrarından dönmeyi icabeder bir şey olmadığı halde ikrarından dönmek; meziyyet-i insaniyyeye münafî olduğu cihetle tevbih icab eder. Halbuki ikrarında sebatını icabeden delâil meydanda iken o delâili nazar-ı ehemmiyete almayarak ikrarından dönmek elbette zemmi mûcibtir. Ahdüm isâk ile murad; Hz. Adem'in zahnndan zürriyetini çıkarıp «Ben sizin Rabb'iniz olmadım mz?» sualine cevabta verdikleri ahd ü misâk olduğunu söyleyenler varsa da Resulüllah'm davetini kabul icabeden delilleri ortaya koymak ve o delillere nazarın ahd il nıisâk olmasını ek-ser-i müfessirin beyan etmişlerdir. Çünkü iman icabeden delilleri ortaya koymak; o delillere nazar etmek şanından olan kimseler için öahd ü misâk mesabesindedir. Belki yeminle olan ahd ü misâktan daha kavidir. Maahazâ ikisi de mevcut olduğundan her ikisini murad etmekte bir mani yoktur.
Hadid 57:9
Vacip Tealâ iman etmiyenleri tevbih ettikten sonra iman edenleri küfür karanlığından iman aydınlığına çıkaracağım beyan et-mek üzere buyuruyor.
Yani; size imanla emreden Allahü Tealâ şol zattır ki o zat-ı ce-îilül-kadir sizi zulümât-ı cehilden nur-u ilme, zulümât-ı küfürden nur-u imana çıkarmak için kendi kulu olan Muhammed (A.S.) üzerine ahkâm-ı şer'iyyeye delâlet eden ayât-ı Kur'aniyyeyi inzal etti. Şu halde size münasib olan; o âyetlerin delâletlerinden istifade ederek zulümât-ı şirkten çıkmaktır. Halbuki Allahü Tealâ muhakkak ve elbette küfürden ve sair günahlardan esirgeyici ve irşâd için Resul gönderip doğru yolu size göstermekle merhamet buyurucudur. Çünkü; siz küfür içinde cehaletle perişan bir haldeyken kendi razı olduğu ahkâmını beyan için Resulünü gönderip dünyevî ve uh-revî menfaet ve mazarratınızı size öğretmek sizin için Rabbinizin merhameti ve lutfudur.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nm Resulü Üzerine Kur'anı inzalden maksad-ı aslîsi kullarını küfürden imana çıkarmak için olduğu, Al-lahü Tealâ Resul göndermek ve kitap inzal etmekle kullarını kötü şeylerden esirgeyici ve iyi şeyleri ihsanla merhamet buyurucu olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ iman ve infakla emredip iman etmeyenleri tevbih ettikten sonra infak etmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'ın size verdiği maldan siz niçin Allah'ın rızasını tahsil zımnında infak etmiyor ve infakmıza mani nedir ki infaktan kaçıyorsunuz? Eğer malınızın bekasını ümid ediyorsanız bu ümidiniz yanlıştır. Zira; göklerin, yerin, göklerde ve yerde olan mevcudatın mâlik-i hakikisi ve -vârisi Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; emvalinizde tasarrufunuz hâl-i hayatınızda arızî olduğu gibi vefatınızda ise asla alâkanız kalmayacağından fîsebîlillâh infâk sizin için hayırlıdır. Zira; vefatınızla meccânen kalmaktan ise hal-ı hayatınızda infak daha evlâ değil midir?
Vacip Tealâ iman ve infakla emredip iman etmeyenleri tevbih ettikten sonra infak etmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'ın size verdiği maldan siz niçin Allah'ın rızasını tahsil zımnında infak etmiyor ve infakmıza mani nedir ki infaktan kaçıyorsunuz? Eğer malınızın bekasını ümid ediyorsanız bu ümidiniz yanlıştır. Zira; göklerin, yerin, göklerde ve yerde olan mevcudatın mâlik-i hakikisi ve -vârisi Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; emvalinizde tasarrufunuz hâl-i hayatınızda arızî olduğu gibi vefatınızda ise asla alâkanız kalmayacağından fîsebîlillâh infâk sizin için hayırlıdır. Zira; vefatınızla meccânen kalmaktan ise hal-ı hayatınızda infak daha evlâ değil midir?
Hadid 57:10
Vacip Tealâ infak etmeyenleri tevbihten sonra Mekke'nin fethinden evvel infakm ba'del fetih infaktan hayırlı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; her şeyin kıymeti ihtiyaç nisbetindedir. Binaenaleyh; aç olan kimse indinde ekmeğin kıymeti, tok olan kimseye nisbetle daha ziyadedir. Zira; açm ihtiyacı şiddetlidir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile imanla beraber infak üzerine büyük ecri vaadettikten sonra infak edenlerin zamanları ve ahvali icabı derecelerinin farkını bu âyette beyan; ibadetin efdâlini aramağa teşvik içindir. Kıtalde yani muharebede infak başka zamanda infaktan ehem olduğuna işaret için kıtal, infak üzerine atfo-Ummuştur. Çünkü; infak olmadıkça muharebe olamaz. Zira; esliha, mühimmât-î harbiyye, efradın elbisesi, erzak, mekkâre ve nakliy-yât bunların cümlesi emvali sarfla hasıl olduğundan muharebenin rükn-ü mühimmi infaktır. Malını infakla beraber bedeniyle muca-hede edenlerin derecelerinin ulviyyetine ve mertebelerinin gayet büyüklüğüne işaret için bu'd-ü meratibe delâlet eden lafzıyla işaret olunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet islâmiyyeti sebkedenle-rin efdâl olduklarına delâlet eder. Zira; islâmiyyeti âleme onlar neşredip garîb olduğu bir zamanda i'lâsma çalıştıklarından, izzet ve kuvvetini onlar tanıttıkları için sairlerinden ziyade fazl u me-ziyyetleri olduğunda şüphe yoktur. Hatta Resulullah'm «Ashabıma sebbetmeyin. Zira; ashabımdan birinin bir ölçek miktarı infakına sizden birinizin Uhud dağının miktarı inf akınız muâdil olamaz.» buyurması da ashabın sair nâsdan efdâl olduğuna delâlet eder Âyetin Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olduğu mervî ise de itibar lâfzın umumuna olduğundan şu evsâf kendisinde bulunan kimselerin cümlesi bu faziletten hisseyâb olurlar.
Vacip Tealâ feth-i Mekke'den evvel infak edenlerle sonra infak edenler arasındaki fark-ı azîmi beyandan sonra her ikisine de Cennet vadettiğini beyan etmek üzere buyurdu.
Şu kadar ki Feth-i Mekke'den evvel iman edenlerle sonra iman edenler beyninde fark-ı azîm vardır.
Hulâsa; malından infak etmeyip buhledenlerin tevbihe şayan oldukları, semavât ve arzın mirası Allahü Tealâ'ya mahsus olup Mekke'nin fethinden evvel infakla beraber muharebe edenlerle fethinden sonra infakîa muharebe edenlerin dereceleri arasında büyük fark olduğu ve her iki sınıfa Allahü Tealâ'nın Cennet vadet-tiği ve kullarının her amellerinden haberdâr olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hadid 57:11
Vacip Tealâ her mü'mine Cennet vaadettiğini beyandan sonra Cennet'e nail olmanın bazı esbabım beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyet; hüsn-ü rıza ile infak etmeye nâsı terğib için sevkolunmuştur. Çünkü; dini i'lâ için muharebede infak ve fukara-yı müslimîne muavenet her zaman ağ-niyâ üzerine lâzımdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir kimse karzan diğerine vermiş olduğu para aynen onun eline gelip muavenette bulunduğundan dolayı sevabı fazla olduğu gibi fî sebilillah infak olunan malın fazlasıyla mükâfatını görüp zayi olmayacağına binaen bu misilli rızayı Bari için infak olunan mala karz denilmiştir. Karzın hasen olabilmesinin şartı; on'dur: Hüsn-ü rıza ile olmak, Allahü Tealâ'nın rizası için injak etmek, helâlinden ve malının makbulünden olmak, hal-i hayatında kendinin muhtaç olduğu zamanda ehil olan fukaraya vermek, mümkün mertebe gizli vermek, eza etmemek, riya karıştırmamak, verdiği her ne kadar çok olsa bile onu gayet az addetmek, nefsini aziz ve fukarayı zelil görmemektir. İşte şu evsafı haiz olan infak; karz-ı hasendir. Ancak bu evsafı haiz olmayan infak makbul olur ve sahibi de ecir alırsa da hasen olamaz, hasbeten lillâh infak eden büyük sevab alır ve o sevab ziyadesi ile olduğundan kerîm denilmiştir. Çünkü bu gibi ecir; sahibi için fevz ü necat ve bâis-i seâdet olduğundan kerim denmeye şayandır. Zira; sahibini korktuğu şeylerin cümlesinden halâs etmek suretiyle aynı keremdir.
Vacip Tealâ hüsn-ü rızası ile malını fîsebilillâh sarfeden kimseye büyük ve güzel ecir olduğunu beyandan sonra o ecrin zuhur edeceği günü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey nebiyy-i muazzam! Tebşirât kabilinden olarak şol günü hatıra getirmelidir ki o günde erkekleri ve kadınları onların in-fak ve sair ibadetlerinin ziyası önlerinde ve sağ taraflarında parlayarak onları Cennet'e alıp götürdüğünü görürsün. Onların nur-u iman ve ibadetle müşerref olarak görmek kendileri için bâis-i necat ve saadet olduğu gibi nebileri için de bâis-i sürür ve mefharettir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile 'ehl-i imanın amel defteri Önlerinden ve sağ taraflarından verileceğine binaen ibadet nurunun parlamasını beyanda bu iki cihet zikrolunmuştur. Herkesin nuru o günde ibadeti miktarıdır. Binaenaleyh; Resulullah «bazı müminin yevm-i kıyamette ziyası Medine'den Sana'ya kadar bir mesafeyi ihata ve bazılarının ziyası da hemen ayaklarının ucuna kadar im-tidad eder.» buyurmuştur. İşte bu hadis-i şerif de herkesin nuru ameli miktarı olacağına delâlet eder. Bu nura ihtiyaç; arsa-i mahşerde ye sırat üzerindedir.
Hadid 57:12
Vacip Tealâ ehl-i imanın ibadetlerinin nuru parlayacağını beyândan sonra o günde melekler tarafından nail olacakları iltifatı beyan etmek üzere buyuruyor.
Her türlü seâdete nail olmaktır. İnsan için bundan daha büyük felah olamayacağından şu duhule fevz-i azîm denmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâmil olan müminlerin yevm-i kıyamette kıyametin şiddetini görmiyeceklerine delâlet eder. Çünkü; onların nurlarının parlaması ve Cennetle tebşir olunmaları bilkülliye kıyametin mihnetinden kurtulduklarına delildir. Zira; Cennet'le tebşir olununca onlar için hiç bir endişe kalmaz ki şiddet görsünler.
Hadid 57:13
Vacip Tealâ yevm-i kıyamette ehl-i imanın halini beyandan sonra münafıkların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile ehl-i imanı nur-u iman ihata edince onlar o ziya ile Cennet'e berk-ı hâtıf gibi yürüyüş ettiklerinde kıyametin şiddeti ve nifak u susaklarının karanlığı içinde kalan o nüfus-u habîsenin her taraflarını zulmet ihata ettiği zamanı hatıra getirin ki işte o zaman ehl-i nifak müminlere yalvarırlar ve derler ki «Ey ehl-i iman! Nazar-ı inayetle bize nazar edin de biz de nurunuzdan bir miktar istifade edelim, sayenizde sayebân olalım, ağır gidin acele etmeyin de biz de size uyalım». İşte münafıklar böyle demekle ehl-i imandan merhamet ta-lebederler. Fakat şu recâdan asla fayda görmezler. Çünkü; herkesin ziyası kendi imanı ve amelinin nuru olduğu cihetle ancak kendişine mahsus olduğundan başkaları o nurdan istifade edemez. İşte o zaman taraf-ı İlâhî'den yahut müminler veya melekler tarafından münafıklara hitaben «Arkanıza yani dünyaya dönün a'mâl-i saliha işlemekle nur-ı İlâhî'nin esbabını arayın veyahut nurun taksim olduğu mahalden geldiniz, oraya dönün nuru oradan arayın» denilmekle onlara cevab-ı yeis verilir. Çünkü; onların nurdan istifadeleri mümkün değildir. Zira nûr amel-i salih ve itikad-ı sahih eseri olup münafıklarda ise bunlardan hiç birisi olmadığından onlar o nurdan istifade edemezler. Zira; ekmeyen biçmez ve çalışmayan bulmaz. Onlara «dönün de nur arayın» demek istihza içindir ki nâs arasında tahkir ve terzil olunsunlar. Dünyaya dönmeleriyle emir murad olduğu takdirde bu emir onları ta'cîz içindir. Çünkü; dünyaya dönmeleri muhal olduğundan muhal olan bir şeyle emir onları ta'zîb içindir. Onlar dünyada müminleri istihza ederlerdi. Ona mukabil olarak âhirette onlar da istihza olunurlar.
Vacip Tealâ münafıklara verilen cevap üzerine aralarında cereyan edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Vacip Tealâ kendine iman eden hâlis kullarını ziyafet-i rahma-niyyesine alarak rahmet deryasına müstağrak kılmakla taltif ve ehl-i ibâdeti nifak ve şikakla meşgul olan erbabı fısk u fücurdan temyiz eder ki erbab-ı fesadı kahr-ı İlâhi'si altında âh ü figâna dû-çâr eder. Çünkü; hâlis ile münafıkm makamlarını tefrik etmemek adalete münafîdir. Binaenaleyh; ehl-i imanı Cennet'le rahatgüzâr ve ehl-i nifakı Cehennem'de rahmetinden uzak kılmak ve azabına dûçâr etmekle tahkir ve terzil eder.
Hulâsa; münafıklar müminlerden nûr talebedince aralarına bir divar yani bir perde çekilip yekdiğerini göremez bir hale geleceği ve o divarda bir kapı olup müminlerin o kapıdan girecekleri ve kapının iç tarafı rahmetle dolu Cennet olup dış tarafında münafıklar kalarak orasının Cehennem ve aynı azab olacağı bu âyetten müsteiad olan fevaid cümlesindendir.
Hadid 57:14
Vacip Tealâ müminlerle münafıklar arasına çekilecek duvarı beyandan sonra o perdenin çekilmesini müteakib vâki olacak ahvâli beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; müminlerle münafıklar arasına duvar çekilince münafıklar müminlere tazarru ederek derler ki «ey ahkâm-ı İlâhiyyeye itaat eden müminler! Dünyada biz de sizinle beraber bulunmadık mı, ekmek yiyip su içmedik mi? Şu halde burada bizden niçin ayrılıyorsunuz ve biz neden zulümât ve azab içinde kaldık, sizin nail olduğunuz nimetlerden neden mahrum olduk?» Münafıkların böyle demeleri üzerine müminler cevap olarak «Evet! Dünyada siz de bizimle beraber bulundunuz ve lâkin siz müminlere husumet ve Resulullah'a buğz u adavet etmekle nefsinizi fitneye atarak ihlâk ettiniz ve ehl-i imanın inkırazını gözettiniz, din-i Muhammedîde şekkederek bir takım bâtıl emeller ve evham u hayâlât ölüm gelinceye kadar sizi mağrur etti. İşte şu ef'âlinize ceza olarak bütün nimetlerden mahrum olduğunuz halde zulümât içinde kaldınız» derler ve dünyada her ne kadar zahirde müminlerle beraber olsalar da batında ve itikad-ı amelde ayrı olduklarından dolayı âhiret-te ayrı düştüklerini beyan ederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ münafıkların Cehennem'e duhullerine dört sebep beyan buyurmuştur : Birincisi; küfür ve sair günahları işlemekle nefislerini ihlâle etmeleridir. İkincisi; Resulullahhn vefatı ve i&lâmın inkırazıyla nefislerinin halâsına intizar etmeleridir. Üçüncü-s ü ; Rasulullah'ın nübüvvetinde, kıyamette ve ahval-i âhirette şekketmeleridir. Dördüncüsü; tul-ü emelle mağrur olmalarıdır. Çünkü tul-ü emel; insana âhireti unutturur, kalbe kasavet verir, hırs ve tama'ı arttırır. Bunların cümlesi envai hayrattan mahrumiyyete ve azâb-ı Cehennem'e sebeptir.
E mr ull ah ile murad; ölüm olduğuna nazaran münafıklar şu beyan olunan evsaf-ı mezmumeye ölünceye kadar devam ettiklerine işaret için intihaya delâlet eden lâfzı vârid olmuştur.
Bu âyeti celile; uzun mesafenin, sadânın işitilmesine mani olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cennetle Cehennem arasında uzak mesafe odluğu halde ehl-i Cehennem ve ehl-i Cennet aralarında muhave|r^ı cereyan edeceğini bu âyetle Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur]
Vacip Tealâ münafıkları evham ü hayalâta düşüren kimler olduğunu! beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; ey münafıklar! Sizi bir takım evham ü hayalâtla aldatan ve iğfal eden şeytandır. Zira; şeytan size Allahü Telaâ'mn afv edici ve kerîm olduğunu beyan ederek «istediğinizi işleyin çünkü; Al-lah affeder.» demekle Allah'ın affına sizi mağrur etti. Garûr ile murad şeytandır. Çünkü şeytan; ilmine mağrur olarak Hz. Adem'e secdeden istinkâf ettiği için garûr denmiştir.
Vacip Tealâ ehl-i imanla münafıklar arasında cereyan edecek muhavereyi beyandan sonra yevm-i kıyamette onlardan azabın mündefi' olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; cümle esrarın meydana çıktığı kıyamet gününde günahlara fidye ve kefaret kabilinden olan iman ve tevbe sizden kabul olunmaz ki o tevbe sebebiyle azabtan kurullasınız, kezâlik şol kimselerden de kabul olunmaz ki onlar alenî kâfir olmuşlardı. Zira; o günde iman ve tevbe fayda etmez! Çünkü; teklif sakıttır. İman ve tevbe tekâlif kabilinden olup kıyamet günü ise tekâlifin zamanı değildir. Münafıkların küfrü gizli olup kâfirlerin küfrü alenî olduğundan her ikisi de kâfirler ise de yekdiğerine küfrü icrada mugayir olduğundan ikiden birini ahar üzerine atfetmek sahihtir. Binaenaleyh; kâfirin münafık üzerine atfolunmasından münafıkm kâfir olmaması lâzım gelmez.
Hadid 57:15
Şu halde sizin yardımcınız, r üs vay lığınız, muininiz ağlamanız ve çareniz ise ebeden İCehennem'de yanmanızdır. Çünkü; ef âliniz sebebiyle Ce-henem'e lâyıksınız, ahvaliniz ateşe liyakatinizi beyanda kâfidir. Binaenaleyh; sizin için hakiki bir yardımcı yoktur.
Hadid 57:16
Vacip Tealâ kâfirlerin ve münafıkların hallerini beyandan son-ıüminlerin ibadette tekasülleri üzerine itâb etmek sadedinde buyuruyor.
Yani; müminlere zikrullah ve Kur'an için kalplerinin korkacağı ve rikkat edeceği zaman gelmedi mi, halâ mı tekâsül üzere bulunacaklar? Halbuki tekâsül zamanı geçti, kalplerin haşyet edeceği zaman hulul etti. Çünkü; islâmiyyet takarrür ve delilleri tavazzuh eyledi. Tereddüde mahal kalmadı. Binaenaleyh kalplerin mutmain olarak çalışacağı ve haşyet üzere bulunacağı bir zamanda niçin haşyet üzere ibadete devam etmiyorlar?
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehl-i islâm Mekke'de ibadete pek ciddiyetle çalıştıkları halde Medine de o kadar çalışkan olmadıklarına binaen eski hal üzere çalışmalarım tenbih için bu âyet nazil olmuştur.
demektir. Fakat (İbn Mes'ud) hazretlerinin «İslâm olduğumuzla bu âyetin nüzulü arasında dört sene vardır» buyurduğu mervidir. Bu rivayete nazaran âyet müminler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; hicretten sonra ashâb-ı kiram kolaylıkla maişete ve rahata vasıl olunca bazı nafile ibadetlere fütur ve keselân arız olduğundan bu âyetle itâb olunmuşlardır. Ve âyetin âhiri de bu rivayeti teyîd eder.
Zikrullaha h'u§u'un manâsı; evamir ve nevahîye tamamiyle inkiyâd etmektir, Hak olan Kur'ana huşu 'un manâsı; mevâizine i'tinâ etmek ve ahkâmı ile âmil olmaktır.
| Bunların cümlesi kasâvet-i kalp neticesidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ümmet-i Muhammed'den evvelj kendilerine kitap verilen kimselerle murad; Yehûd ve Nasarâ^dvr Emedle murad; kendileriyle nebileri arasında müddetin uzamaM, sidir. Çünkü; nebinin vefatı sebebiyle nur-u nübüvvetin ziyası uza-f dıkça ümmette kasâvet-i kalp, atalet ve ibadette tekâsül çoğalır^ Yahut gafletle Ömürlerinin uzamayıdır. Çünkü; gaflet içinde ysşa-Ş-dıkça kasâvet-i kalp hâsıl olur. Yahut tul-ü emeldir. Bu sebeblöj kasâvet-i kalp çoğalır. Emed'le şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun kasâvet-i kalbe sebep olacağına işaret için sebebiy-i yete delâlet eden jâ lafzıyla vârid olmuştur.
İşte Cenab-ı Hak müddetin uzamasıyla kasâvet-i kalp hasıj olarak kitaplarının ahkâmından müteessir olmayıp şehevât-ı nef-? saniyelerinin galebesiyle ihtilâfa düşen veı ahkâmı tağyirle bir takim bid'atlar icad eden Yehûd ve Nasarâ gibi olmamalarını üm-met-i Muhammed'e bu âyetle tavsiye ve bu gibi bid'atlar icadına sebep ise zamanın uzaması olduğunu beyan buyurmuştur. Yani «zamanın uzaması kitabınızla amelinize mani olmasın. Binaenaleyh; kitabınıza inkıyadınıza, nebinize imanınıza ve dininize riayetinize devam edin, ümmet-i Musa ve İsâ gibi olmayın» demektir. Şu halde âyetin lâfzı haber ise de manâsı inşâ ve nehiydir.
Hadid 57:17
Vacip Tealâ kasavetle Ölmüş olan kalplerin Zikrullah'la ihya olunacağını beyandan sonra zikirle kalbin ihyasını yağmurla arzın ihyasına; teşbih etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet-i celîle; Ölmüş kalbin zikre devamla ihya olunacağını kuruduktan sonra yağmur sebebiyle ihya olunan arza teşbih için sevkolunmuştur. Şu halde nasıl ki Ölmüş arz raiimet sebebiyle ihya olunuyorsa kasavet sebebiyle kurumuş kalplejr1 rahmete benziyen Zikrullah'la hayat bulur. Kalbin hayatı ma'kulât kabilinden olduğu cihetle kalbin ihyasını arzın ihyasına teşbih ma'kulü mahsusa teşbih kabilindendir. Emvâtm ihyası da arzın ihyasına müşabihtir, bunların cümlesine delâlet eden âyetler taraf-ı İlâhî'den kullarına beyan olunmakla tarik-ı hakka irşâd olunmuştur, beyan oluna.n âyetler cümlesinden birisi de arzın ihyâ-sıdır. Bunların her birin:i beyan; insanların düşünmesi içindir. Çünkü aklı olan kimse için ].âzım olan; ayât-ı beyyinâtı düşünüp mevâ-izini kabul etmek ve âyetlerin işaretlerini anlayıp hikâyelerinden ibret almaktır.
Bu âyet; ehl-i imanı Zikrullah'a terğîb ve kasâvet-i kalpten] tenfîr etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ rahmetle kurumuş topraktan otları bitirip gûnâ gûn çiçekler ve meyveler halk ettiği gibi Zik-J rullah sebebiyle kalbte çiçeklerin envai mesabesinde türlü ibadet-j ler ve ihlâslar meydana getirir. Binaenale5rh; mümin olan kimseniii zikrin meyvesini toplamak için çalışması lâzımdır.
Hadid 57:18
Vacip Tealâ kalb-i insana tesir eden Zikrullah'ı beyandan sonara merhamet ve rikkat eseri olan ibadet-i mâliyyeye dahi terğiti etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sadaka ile murad; zekat gibi vacip olan, karz ile murad; nafile olandır. Şu halde gerek vacip ve gerek nafile sadakanın ecri iki kat olup gül ü gıştan, mihnet ü meşakkattan hali keremle muttasıf olacağını beyanla Vacip Tealâ ağniyâyı fukara ve zuafaya muavenetle ihtiyaçlarını defettirmek suretiyle rahatlarını temine teşvik etmiştir. Nafile; borç olmayarak yalnız ihsandan ibaret olduğu cihetle karz-ı hasene teşbih olunmuştur. Çünkü; insanların yekdiğerine karşı karzı borç olmayarak mücerret nruavenet-i içtimaiyye esasına mübteni olduğu gibi karz-ı hasen tâbir olunan nafile sadaka da aynı haldedir. Karzın hasen olmasına gelince; yukarıda beyan olunduğu gibi tay-yib veçhile olan maldan niyyeti hâlisa ile müstahak olan fukaraya vermektir. Ecrin iki kat olması; sadakayı malından ayırmakla uhdesine terettüb eden vazifeyi îfa ettiği cihetle ibadet olduğu gibi fukaranın ihtiyacını defetmek de ayrıca bir ibadet olduğundan her iki ibadet mukabilinde bir sadakanın ecri iki.kat olacağı beyan, olunmuştur.
Hadid 57:19
Vacip ÎTealâ müminlerle münafıkların hallerini beyandan sonra müminlerle kâfirlerin hallerini bevan etmek üzere buyürüyor
Yani; şol kimseler ki onlar Allah'ın vücudunu ve vahdaniyye-tini tasdik, kendilerini doğru yola sevk için gönderilen Resullerine iman, zahir-i bedenleriyle amelleri eda etmekle imanlarını te'kîd ve ihlâslarmı te'yîd ettiler. İşte onlar hakikatta kemal-i sadâkatla sâdıklardır. Çünkü; enbiyayı derhal tasdika müsaraat ve tekzibten ictinab ettiler, şu nebilerini tasdik edenlerin. Rab'ları indinde şehadetleri makbuldür. Binaenaleyh; huzur-u İlâhî'de her neye şehâdet etseler red olunmazlar. Çünkü; Allah'ın emirlerine imtisal ve ne-hiylerinden içtinabla adalet mertebesini ihraz ettiklerinden şehadetleri kabule şayandır, onların bu amellerine mükâfat olarak büyük Rab'ları indinde hazırlanmış ecir ve cânib-i ilâhî'den mev'ûd olan nûr vardır. Zira; muttasıf oldukları iman ve sadâkatin seme-ratmı toplamaya şayandırlar. Amma şol .kimseler ki onlar küfürle muttasıf oldular, cümle âyetleri tekzib ettiler. İşte onlar; Cehen-nem'e mülâzım ve musahiblerdir. Çünkü; onlar küfürleri ve tekzibleri sebebiyle ebedi Cehennem'de kalacakları cihetle daima Ce-hennem'e ^nusahîblerdir. Binaenaleyh; Cehennem'den ayrılmazlar. Hulâsa; Allah'a ve Resullerine iman edenlerin sadakat mertebesini ihraz ettikleri, makbulüşşehâde oldukları ve küfredenlerin Cehennem'e mülâzim olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ kâfir ve mümin insanların hallerini beyandan sonra kâfirlerin mağrur oldukları dünyanın halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Halbuki bunlardan hiç birinin kararı olmadığı cihetle sevinmeye değer bir şey değildir.
Hadid 57:20
Vacip Tealâ dünyanın bazı evsâfını beyandan sonra herkesçe malûm olan bir suret üzere dünyanın halini temsil etmek zımnında buyuruyor,
İşte insanın dünyada geçirmiş olduğu hayatın hali de böylecedir. Zira; bakâsı yok, zevali ise serî'-dir. Binaenaleyh; nimet-i İlâhiyyeyi münkir olan âsilerin müddet-i Ömürleri ve dünyada zevkiyâtla geçirmiş oldukları sefahat evvelinde revnaklı görünse de âhirinde kurumuş otlar gibi mahvolur hiç birinden fayda görmez. Çünkü; sermaye kabilinden olan ömrünü ticaret kabilinden olan a'mâl-i sâlihaya sarfetmedi ki fayda görsün, belki onun ömrü kendi hakkında vebalden başka bir şey olamaz.
Yani; hayat-ı dünyası lu'b ve lehivden ibaret olanların dünyada amelleri ve bâtıl olan. şeylere sa'y ü gayretleri heba olur, bu zarar u ziyanla da kalmazlar. Zira; onlar hakkında âhirette şiddetli azab vardır. Çünkü; bunlar görürler ki mağrur oldukları malları gitmiş, lezzeti kalmamış ve bütün sa'yleri heba olmuş. Artık onlar için ebeden hasretten başka bir şey kalmaz. Zira; malını Allah'ın gazab edeceği yerlere sarf ettiğinden onun için azab üzerine azab-tan başka bir şey olmaz.
Yani; Allahü Tealâ'ya itaat edenlerin günahlarını mahıv, ha-tîelerini setir ve rıza-yı İlâhî vardır ki o rızanın miktarını Allah'tan gayrı kimse bilmez.
Vacip Tealâ dünyanın halini beyandan sonra âhirette ahvali ikiye taksirn etmiştir ki insanlar için âhirette ya azab-ı şedîd ve yahut mağfiret-i rıdvan vardır. Bu ikiden başka bir şey olmayacağını Vacibül vücud suret-i kafiyede beyan etmiştir. Mağfiret ve rızanın kesret ve azametine işaret için mağfiret ile rıdvan, tazime delâlet eden tenvin ile varid olmuştur.
Vacip Tealâ dünyanın hâsılatı âhirette ya azab veyahut mağfiret olduğunu beyandan sonra hayat-ı dünyanın azıcık bir menfe-attan ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dünyaya itimad ederek ancak dünyaya sa'yedip âhiret-ten i'raz edenler için hayat-ı dünya azıcık dünya metamdan ibarettir. Çünkü dünya; hud'a ve yalan mahalli olduğundan yalan ve hile ile dünyaya sarılan ve güvenenler helake müstehak oldukları gibi izzet ve sürurdan ve envai nimetten mahrum olacakları şüphesizdir.
Fahri Râzi'nin (Sa'd b. Cübeyr) hazretlerinden rivayeti veçhile dünyanın mezmum olması; insanı âhiretten meşgul kılıp dere-cât-ı âhirete mani olduğu takdirdedir. Amma dünya, rıza-yı Ilâhî'yi tahsile ve âhireti talebe vesile olduğu takdirde memduhdur. Çünkü; ebedî bir hayata ve rahata vesiledir. Zira sebepler; mekasıdm hükmünü haiz olduğu cihetle âhirete vesile olan dünya âhiret hükmündedir. Binaenaleyh; eğer dünya Cennet'e vesile olursa Cennet gibi memduh, Cehennem'e vesile olursa Cehennem gibi mezmum olacağı şüphesizdir. Çünkü; lilvasâil hükmülmakasıddır. Yani; vesileler için maksatların hükmü vardır.
Hadid 57:21
Vacip Tealâ dünyayı ve dünyanın akibetini, âhireti ve âhiret üzerine terettüb edecek menfeat ve mazarratı beyandan sonra de-recât-ı âhirete terğib etmek üzere :
Yani; fıtrat-ı hidayet üzere sizi terbiye eden Rabb'inizden günahınızın af ve mağfiret olunmasının esbabını tahsile müsaraat edin ve bir Cennet'e müsaraat edin ki o Cennet'in bolluğu semavât ve arzın bolluğu gibidir, o Cennet şol kimseler için hazırlanmıştır ki o kimseler Allah'a ve Resullerine iman etmişlerdir. İşte o Cen-net'i tahsile sa'yedip, birbirinizle müsabaka edercesine sür/at edin ki haib ü hâsir olmayasınız.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mağfirete müsabaka ile murad; tevbe etmek, günahlardan kaçınmak ve ibadete çalışmak gibi mağfiret icabeden esbaba müsaraat etmektir. Çünkü gerek mağfiret, gerek Cennet'in her ikisine de nail olmak; cemi günahlardan sakınmak ve taâtın küllisi ile meşgul olmakla olur.
Her şeyin tülü arzından daha ziyade olduğundan Cennet'in vusatmda mübalega için arz zikr olunmuştur ki arzı semavât ve arz miktarı olan Cennet'in, tülü kat' ender kat fazla olacağına işaret edilmiştir. Mücerred imanı olan kimsenin taâtı olmasa dahi Cennet'e gireceğine bu âyet delâlet eder. Çünkü Cennet'in yalnız Allah'ın ve Resullerine iman edenler için hazırlandığını beyan sırasında yalnız imanm zikrolunup da tâatm meskût kalması Cennet'e duhulde mücerret imanın kâfi olacağına delâlet eder. Amma sair taatin terkinden dolayı ikab olunması, ba'del'ikâb Cennet'e girmesine mani değildir. Şu kadar ki iman üzere vefat etmek şarttır. Binaenaleyh; evvelâ iman edip de sonra imanı terkeden murtede âyet şamil olmaz.
Vacip Tealâ Cennet'e girmek fazl-ı İlâhî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu Cennet ve nimetleri ve Cennet'e girmek yalnız Allah'ın lütf u ihsanıdır. Binaenaleyh; dilediği kuluna verir. Zira; kuldan sebketmiş ve bu nimeti icâb eden bir şey bedelinde değildir. Şu halde kullarını Cennet'e koymak Allahü Tealâ üzerine vacip değildir. Belki mücerred inayet-i İlâhiyedir. Fakat bu inayet diğer âyetlerle de beyan olunduğu veçhile emrine imtisalle itaat eden kullarına vâki olur, yoksa âsilere inayet olmaz, belki âsilere ihanet olur. Şu halde nefs-i Cennet'e girmek amel mukabili değil fazl-ı îlâhî'dir, lâkin Cennet'te verilecek derecât amel mukabilidir. Binaenaleyh amel; mucib-i Cennet değilse de mucib-i derecât ve nimettir.
Fahri Râzi'nin beynaı veçhile Vacip Tealâ Cennet'te kullarına vereceği atıyyenin azametine işaret için kendisinin fazl-ı azîm sahibi olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; atiyyenin sahibi fazl-ı azîm ve ihsan-ı vâsi' sahibi olunca onun atiyyesi de kendisinin aza-metiyle mütenâsib olacağı tabiidir. Binaenaleyh; fazl-ı azîm sahibi olduğunu beyan; atıyyesinin büyüklüğünü beyanı müstelzimdi
Hadid 57:22
Vacip Tealâ mağfiret icabeden esbaba tevessülü emrettikten sonra her şeyin levh-i mahfuzda yazılı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; kaht u gala gibi yer yüzünde, hastalık, fakr u faka gibi nefsinizde olan musibetler olmadı, ancak o musibeti biz halketme-den daha evvel levh-i mahfuzda yazılıdır. Zira şu mesaibi yazmak; Allahü Teaiâ'nm ilmi dahilinde olduğu için kolaydır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yer yüzünde musibet; kaht u gala, yağmurların yağmaması, meyvelerin noksan olması, ağaçlan böcek yemesi, otların az bitmesi, rüzgârın hasılatı yakması, ekinleri don alması, tufan ve ^eyelâp gibi şeylerin vücud bulması, zelzele gibi afetlerle bazı beldelerin harabolması, açlık ve susuzluk gibi âfetlerin birbiri arkasında gelmesidir. Nufus-u beşerde musibet; hastalık, evlâdın ölümü, fakr u faka, evlâd ü iyalin itaat etmemesi ve bir takım günahlara cür'etle nefsini mehlekeye atmasıdır. İşte musibetlerin cümlesi halkolunmadan evvel ilm-i İlâhî'de dahil ve Levh-i mahfuzda yazılıdır, bunları vukuundan evvel yazmak Allahü Tealâ üzerine kolaydır.
deki zamir; arza ve enfüse râci olmak ihtimali varsa da musibete râci olmak evlâdır. Zira bu makamda maksud olan; musibettir. Çünkü «arzda ve enfüste musibet olmadı, illâ halkolunmazdan evvel kitapta yazıldı» demek «O musibet halkolunmadan evvel» demektir ki her halde arz veya enfüs halkolunmadan demekten evlâdır.
Hulâsa; yerde ve nufus-u beşerde vaki olan musibetlerin cümlesi vukuundan evvel Levh-i mahfuzda yazılı olup bunları yazmak ise Cenab-ı Hak üzerine gayet kolay olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ mesâibin cümlesi Levh-i mahfuzda yazıldığını beyandan sonra vuku bulmadan evvel cümle vukuatı yazmanın hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde geçmişe esef ve geleceğe ferah etmekte asla fayda yoktur. Çünkü; fevti mukadder olan şeyin elbette fevtolacağmı ve gelmesi mukadder olan şeyin elbette geleceğini bilen bir kimse geçene esef, geleceğe ferah etmez. Zira; esefte, sürür ve ferahta fayda olmadığını bilir ki gidecek olan şey esef etse de etmese de gider, gelecek olan şey de ferah etse ve etmese herhalde gelir çünkü; mukadderdir.
Hadid 57:23
Vacip Tealâ herkesin nail olduğu nimet sebebiyle fukara üzerine tekebbür icadedecek kadar ferah etmemesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bakası olmayıp her zaman zevale mağruz olan fât-ı dünyeviyyeye mağrur olarak iftihar edici kibredenlerin hiç birisini Allahü Tealâ sevmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile herşeyin mukadder olması; nasın rahatı içindir, Resulüllah'm kavl-i şerifi de bu manâyı teyid eder. Yani «Bir kimse kaderde olan sırr-ı İlâhî'yi bilirse onun üzerine musibetler kolay olur» demektir.
Bir kimsenin nail olduğu nimete ferah etmesi geçmişe esefinden daha kötü olduğunu beyan ve işaret için Allah'ın verdiği nimete iftihar eden kimseye mahabbet etmediğini beyan ferah akabinde varid olmuştur. Şurasını bilmeli ki şükürle beraber nimet üzerine ferah memduhtur. Zira mezmum olan ferah; kibirle beraber olan ferahtır. Yani mezmum olan ferah bir ferahtır ki haddini tecavüz ederek kibre bâdı olandır. Binaenaleyh; nail olduğu nimetin şükrünü eda ile beraber ferah mezmum değildir.
Hadid 57:24
Vacip Tealâ mütekebbir-i fahurun mahabbet-i İlâhî'yeye nail olamayacağım beyandan sonra mütekebbir-i fahurun bazı evsafını beyan!etmek üzere buyuruyor.
Ki buhl gibi sıfat-ı mezmûmede kendilerine bir takım arkadaşlar bulsunlar ki buhulden arız olacak ar yalnız kendilerine lâhik olmasın ve diğer bahiller arasında bunların da isimleri kaybolsun. Çünkü; «Belâ umumî olursa tayyib olur» fehvasınca herkesle beraber zemmo-. lunmak kendilerine o kadar tesir etmesin. Şu halde bunlar fukarayı dünya nimetinden mahrum etmeye çalıştıkları gibi ağniyâyi da âhiret nimetinden mahrum etmeye çalışırlar.
Vacip Tealâ bunların bunlunun zat-ı İlâhî'sine zarar verme yeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Allahü Tealâ bizatihi kullarının tâatmdan müstağnidir ki ibadetin menfeatı ve terkinden hasıl olan mazarrat ibâda ait olduğundan Cenab-ı Hakkın zatına nisbetle abdin ibadetinin vücudu ve ademi müsavidir. Binaenaleyh bâhilin buhlünden arız olacak ayıp; ancak bâhile aittir, Allahü Tealâ'ya bir şey râci1 olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bâhilin buhlünü bildiği halde bâhile malı ihsanında yine senaya lâyık ve hanide müstahaktır. Zira şan-ı ülûhiyete lâyık olan; rahmet kapılarını herkese açmak, nimet deryasını umum kullarına tamim ve bezlet-mektir. Amma o nimetten dünyevî ve uhrevî istifade edip etmemek abdin vazifesidir. Şu manâya işaret için Cenab-ı Hak kendinin gar nî ve hamîd olduğunu beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ buhlün mezmum olduğunu beyandan sonra cümle kullarını doğru yola sevk ve irşâd etmek üzere Rusül-ü kiramı gönderdiğini beyan zımnında buyuruyor.
Herkes hakkına razı olup gayrın hukukuna tecavüz etmesin, yekdiğerini noksan veya ziyade muamele
etmekle zararlandırmasm. Zira; dır. Yani «İslâmda ne bir taraftan, ne de iki taraftan zarar yok» demektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile gerek enbiyayı göndermek, gerek kitabı ve mizanı inzal etmek; cümlesi nâsm adaletle kaim muamele yapması içindir. Zira; enbiya halka' doğru yolu gösterir ve menfeatlarına irşâd ederler, kitap da menafi-i dünyeviyye ve uhreviyyeyi nâsa beyan, mîzan ise yekdiğerine ziyade ve noksanla tecavüzden muhafaza eder. Şu halde bunların hepsi halkın rahatım ve muamelâtta adaleti temine ve intizamı âlemin lâyıkı veçhüzere ceryanma hadimdir.
Bazı rivayete nazaran mîzan; evvelâ Hz. Nuh'a nazil olmuştur. Çünkü; Cibril-i Emin mizanla geldi, Hz. Nuh'a teslim etti ve kavminin mizanla muamele yapıp yekdiğerini ziyade veya noksan alış verişten himaye etmeleri lâzım olduğunu tavsiye etti.
Hadid 57:25
Vacip Tealâ kullarına ahkâmını tebliğ edecek Resullerini gönderdiğini ve ahkâmını beyan eder kitabını inzal ettiğini beyandan sonra ahkâmı tebliğe vasıta ve âlet olan kılıcın madde-i asliyyesi olan demiri inzal ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hakkı kabul etmeyen muannidlere hakkı kabul ettirmek için biz demiri inzal ettik. Zira cadde-i şeriattan çıkmışları ve din-i mübinden ayrılmışları hakka davet hususunda demirde mihnet-i azîme ve savlet-i şedide vardır. Çünkü; bütün alât-ı harbiyyenin top ve tüfek gibi edevât-ı nâriyenin cümlesi demirden olup cemi' sanayi' demire muhtaç ve cümle alât-ı smaat demirden hasıl olduğundan nâs için demirde bir çok menfeat vardır. Binaenaleyh; demirden intifa etmedik bir kimse olmayıp cümle nâsm intifa ettiğine işaret için nâs lâfzında bulunan elif lam, istiğraka mahmuldür. Çünkü insanın hey'et-i içtimâiyyesi dört şey ile kaim olur ki çiftçilik, terzilik, ev yapmak ve saltanattır. Bu dördün her birinin bir çok teferruatıyla beraber her birini bir sınıfın deruhte etmesiyle intizam-ı âlem husul bulur ve bunların hiç birisi demirsiz tamam olmayıp her biri demire muhtaç olduğundan cümle nâs demirden intifa etmektedir.
Bu makamda manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Hatta Hz. Âdem Cennet'ten yer yüzüne indiğinde beraberinde demirden mamul örs, kerpeden ile alet-i harpten topuz, elbise dikmek için iğne ve alet-i ziraatın mevcut olduğu mervidir.
kendi manâsına olduğuna nazaran demirin esbabı inzal olunduğu cihetle vârid olmuştur. Çünkü; demirin kendi nazil olmazsa da demir madeninin husulüne sebep olan rutubet ve rutubetten hasıl olan buhar, hararet ve burudetin cümlesi semâdan nazil olmuştur. Şu halde «Demiri inzal ettik» de-*1 mek «Demirin esbabını inzal ettik» demektir.
Vacip Tealâ demirde nâsm bir çok menfeatları olduğunu beyandan s|qnra demiri inzalden maksad-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor
Çünkü; emrine hiç kimse muhalefet edemez, dininden i'raz edenlerden ahz-ı intikama kudreti kâfidir, ihlâkini murad ettiği kimseleri derhal ihlâk eder.
…
Çünkü; Allahü Tealâ cümleye galip olup mülküne kimse iştirak edemez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan Rusül-ü kiram, kitap, mizan ve demir bunların cümlesi yekdiğerine merbut lâzım ve melzûm kabilinden mütenasiptir.. Çünkü Rusül-ü kiram; kanun-u İlâhfyi ve ahkâm-ı sübhaniyi Allah'ın kullarına tebliğe memurlardır. Lâkin ahkâmın mazbut olması ve Resulün vefatından sonra ümmetin elinde kalması için bir kitaba ihtiyaç olduğundan Resulün elinde kitap bulunması' lâzımdır. Çünkü kitab; kanun-u şeriatın ve ahkâm-ı diniyyenin düsturu, hudud-u şerîyyeyi cami' ve adi ü ihsan ile âmirdir. Bu kitabın emrettiği adaleti yerine getirmek ve nâsı zulümden vikaye etmek elde bir âlet-i tesâvînin bulunmasıyla olabileceğinden âlet-i müsavaat olan mizana ihtiyaç olduğu cihetle Cenab-ı Hak Rusül-ü kiram ve kitaplarıyla beraber mizam dahi inzal buyurmuştur. Gerek kitabın ahkâmını ve gerek mizanı tatbik ve halk arasında icraya muhalefet edenleri kabule mecbur etmek ancak kılıçla husul bulacağından Cenab-ı Hak de--miri icad buyurmuş, muannid ve münkirleri kılıçla yola getirmesini emretmiştir. Çünkü nâsm muamelesi; ya halik ile olur, onun tarîki kitaptır veya mahluktan ehl-i insafla olur, onun tariki mizandır yahut mahluktan hakkı kabuJ. etmeyen mütemerridlerle olur, onun tarîki kılıçtır. Zira nâsm hali; bu üçten hali değildir. Birinci kışı m,,;& sâbikun güruhudur ki onların muameleleri kitabullah iledir. İkinci kısım; muktasıdlardır ki onların muameleleri raîzan iledir. Üçüncü kısım; zalimlerdir ki onları hakka davet ve zulümden vazgeçirmek için kılıç lâzımdır, o da demirden hasıl olur. Velhasıl kitaba ve mizana itaat etmeyenleri te'« dîb için kılıcın bir emr-i mühim ve elzem olduğuna Cenab-ı Hak bu âyette işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; kılıcı isti'mâl reis-i hükümetin şanı olduğundan ahkâm-ı şer'iyyeyi kabulden imtina edenlerle mizanı adaleti haleldar eden zalimleri yola getirmek için kılıç isti'mâl edip halkı doğru yola sevketmek hükümet ve reisi üzerine vaciptir. Şu halde bu âyet-i celilede ulemâ ve ümerâ mertebelerine işaret vardır. Çünkü kitabın ahkâmını beyana ve naşı tebliğe memur; erbab-ı kitap olan ulemâdır ve ulemânın beyan ettikleri ahkâm-ı şer'iyyeyi kabulde temerrüd eden kefere, zaleme ve âsiler-e kılıç isti'mâl etmekle vazifedâr erbab-ı seyfolan ümerâ ve hükümdârândır ve kılıca ihtiyaç kitaptan sonra olduğuna işaret için kitap demir üzerine mukaddem olarak varid olmuştur.
Bu âyette kitap;, kuvve-i nazariyyeye, mizan; kuv-ve-i ameliyyeye ve demir, def-i mazarrat ve celb-i menfeata işarettir. Zira insan için evvelâ lâzım olan; i'tikad-ı haktan ibaret olan mesâlih-i ruhaniyedir. Saniyen gıdâ-yı cismaniyeye hadim olan muamelâtta adalete ve nimet-i İlâhiyeye şükür kabilinden olan ibadettir. Salisen def-i mazarrat ve celb-i menfeata riayettir. Binaenaleyh; âyette bu tertibe riayet olunmuştur.
Hulâsa; Vacip Tealâ'nm nâsı tarîk-ı hidayete ve itikad-ı hakka davet için Resuller gönderdiği, bu cihetle nâsm itizara mecalleri kalmadığı, nâsa dünyevî ve uhrevî menfeat ve mazarratlarını beyan eder kitabı, nâsm muamelede zulüm ve gadirden vikaaye ve hukuk noktasından tesavîyi temin için mizanı irizâl buyurduğu, nâs arasında adaleti temin ve muhalefet edenleri te'dîb için kılıcın esası olan demiri halk eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir
Hadid 57:26
Vacip Tealâ icmâlen rusül-u kiramı irsal ettiğini beyandan sonra bazılarını irsal ettiğini tahsisen beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; biz nâsı irşâd için Rasullerimizi ve bilhassa o rasuller içinden Hz. Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik, bu iki nebiye kemal-i ta'zîmimizden onlardan sonra nübüvveti onların zürriyetlerine ve nazil olan kitapları onların neslinden olan nebilere tevdi' ettik. İşte bu iki zâtın şanlarına ta'zîm için ayrıca zikrolunmuşlardır.
Şukadar ki Hz. Nuh'un kavmi içinde niza' ve ceng ü cidal çoğalıp tarik-ı haktan çıktıklarından tarik-ı müstakime sevkedecek mürşid-i kâmile muhtaç oldukları bir zamanda onları irşâd için Hz. Nuh'u ve şirk ü dalâlete sapıp putlara ibadete daldıklarından ıslah-ı ahvâle kemal-i ihtiyaçlarına binaen Hz. İbrahim'i Cenab-ı Hak lütf u ihsan olarak göndermiştir. Lâkin onlar mübtelâ oldukları maraz-ı ruhanîlerine nebileri tarafından vâki olan tedaviyi kabul ve hüsn-ü isti'mâl etmediklerinden âkibet helak olup gitmişlerdir. Çünküj enbiyânın gösterdiği tarîki kabul etmeyenlerin her zaman helake j mahkûm oldukları şüpheden âri bir hakikattir.
Vacip Tealâ kitabın ve nübüvvetin Hz. Nuh'la İbrahim (A.S.) m zürHyetine münhasır kılındığını beyandan sonra onların zürri-yetlerininin de iki kısma ayrıldıklarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; hidayet-i İlâhiyeyle mühtedî olanlar onların zürriy etlerinden bazılarıdır, hidayeti kabul etmeyip tarik-ı dalâleti ihtiyarla cadde-i savabtan çıkanlar onların zürriyetlerinden pek çoklarıdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; h<*r asırda dalâli ihtiyar edenlerin ihtida edenlerden daha çok olduğuna delâlet eder. Çünkü; Hz. Nuh'tan sonra dünya yüzünü ihata eden insanların cümlesi Nuh (A.S.) neslindendir. Bu âyette ise her iki nebinin neslinden pek az kimselerin ihtida ettiği ve çok kimselerin fısk u fü| curla me'lûf oldukları zikredilmiş ve dalâli ihtiyar edenlerin daif ma çok oldukları sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü; her asırda bunların neslinden başka kimse yoktur ve fâsık olanlar da çoktur
Vacip Tealâ ebül'enbiya olan Nuh ve İbrahim (A.S.) hazerâ? tını irsal ettiğini beyandan sonra onların arkasından gelen nebîlerj ve bilhassa İsâ (A.S.) m bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Hz. Meryem'in oğlu İsa (A.S.) m kemal-i safveti, ırkı-| nın necabeti ve tînetinin kemal-i tahareti neticesi ona imanla ittibej eden müminlerin kalplerinde birbirlerine karşı şefkat ve merhamet} koyduk, bu merhamet sebebiyle onlar birbirlerine gayet mahabbet-j li, teâvün ve tenâsur üzere bulundukları gibi umum halka karşı da hi mülayimlerdir. Hatta katili affederler, kendilerini döğeni döğ-mezler, söğene söğmezler, umum nâsa da merhametli bulunurlar. Ekseri nasarâ taifesinin mütevazı bulundukları da şu merhametin eseridir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Rehbaniyyet; ibadette ve riyazetta mubaleğa ederek dağ başlarında mağaralarda nâstan uzlet etmek, eski libas giymek, fitneden nefislerini ve dinlerini kurtarmak için tenha mahallerde ibadetle iştigâl etmektir. Rehbaniyyeti ihtiyarları vacip olmayıp nafile olarak iltizam ettiklerini beyan için kendilerinin icad ettikleri beyan olunmuştur. Hatta ibn Mes'ud hazretlerinden mervî olan bir hadis-i şerif de bu manâyı te'yîd eder. Çünkü; Resulullah «Benî İsrail 73 fırkaya ayrıldılar. Küllisi nârdadır, illâ üç fırka müstesnadır. Onlardan bir fırka Hz. İsa'ya iman, yardım ve uğrunda Allah'ın düşmanlarıyla şehit oluncaya kadar rnukatele ettiler. Diğer bir fırkanın mukateleye kudretleri olmadı, lâkin emr-i bil ma'rûf ve nehy-i anümünkerle meşgul oldular, diğer bir fırkanın gerek kıtal, gerek emr-i büma'rûfa iktidarları olmadığından dağlar başında uzletle ibadeti ihtiyar ettiler» buyurmuştur. İşte şu üçüncü fırka rehbaniyyeti icâd ve ihtiyar eden fırkadır. Çünkü; mülûk ve cebâbire Tevrat ve İncil'i tahrif ve tağyir edip ahkâm-ı şer'iyyeyi hevâ ve heveslerine uydurmak istedikleri zaman bu l'ırka-i nâciye dağlar başına çekilmeye mecbur olmuşlardır.
Hadid 57:27
Vacip Tealâ Rehbaniyyeti icad ettiklerini beyandan sonra icad-dan maklsatlarını beyan etmek üzere buyuruyor
Çünkü; biz farz kılmayınca Rehbaniyyet emr-i men-dubtur. Mendub olan şeyi işlemekten maksat ise hemen rıza-yı Bâ-rîyi aramaktır. Amma vacibi işlemekten maksat; hem rızayı taleb, hem de uhdesine terettüb eden borcundan kurtulmakla Allah'ın azabını defetmektir.
Vacip Tealâ rehbaniyyeti icaddan sonra riayet edemeyeı zemmetmek üzere buyuruyor.
Halbuki riayet etmeleri lâzımdı. Çünkü; kendileri iltizam etmişlerdi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; kulların fiili Allahü Tealâ'mn mahluku ve ibâdın meksûbu olduğuna delâlet eder. Zira; re'fet ve rahmetin Allah'ın mahluku olduğu beyan olunduğu gibi Rehbaniyyeti onların kendileri icad ettikleri dahi beyan olunmuştur. Bunun her ikisi de Allah'ın halkı ve onların kisbiyle olduğuna delâlet eder.
Bazı rivayete nazaran Hz. İsa'dan sonra ınülûk-ü zaman Tevrat'ı ve İncil'i tağyir ile kendilerine muhalefet eden ulemâyı katletmek kastetmeleri üzerine ulemâ dağlara ve mağaralara firarla ih-tiyar-ı uzlet etmişler ve mürur-u zamanla din-i İsa'dan rücû ederek bazıları "Yahudi, bazıları Muhammedi, bazıları da birer meslek-i ahar ittihaz etmişlerdir.
Vacip Tealâ Nasârâ'nm bazı ahvalini beyandan s edenlerin ecrini verdiğini beyan etmek üzere buyuruyoı
Çünkü; âhır zaman Peygamberinin bi'se-tinden sonra Rehbaniyyete i'tibar olmadığından iman edenler hem bi'setten evvelki Rehbaniyyetin hem de sonraki imanın ecrini aldılar. Amma iman etmeyenler dinlerinin muktezasmdan çıktıkları için Rehbaniyyetten de fayda görmezler. Çünkü ahir zaman peygamberine iman; din-i İsa'nın muktezasmdan olduğu cihetle onu terkettiklerinden fâsık olmuşlardır.
Hadid 57:28
Vacip Tealâ kavm-i İsa'dan iman edenlerin ecirlerini verdiği sonra ehl-i imana ittika ile emretmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Hz. İsa'ya iman edenler! Allah'dan korkun ve âhır zamanda gönderdiği Resulüne dahi iman edin ki rahmetinden size iki nasib versin, ^irs; birisi Hz. İsa'ya imanınıza diğeri de Hz. Muhammed'e imanınıza mükâfattır. Sizin için imanınız sebebiyle mis-kât-ı nübüvvetten müstefad olan nuru halketsin de o nur sebebiyle sıratın zulmetinde telâşsız yürüyesiniz veyahut imanınız sebebiyle sizi hidayette kılsın ki o nur-u hidayetle siz tarik-ı hidayete sülük edip doğru yola gidesiniz, bu vesileyle tevbelerintzi kabul ve günahlarınızı mağfiret ede. Zira; Allahü Tealâ günahları mağfiret ve tevbeleri kabul ile kullarına merhamet buyurucudur.
Hadid 57:29
Vacip Tealâ Resulüne imanla emrin hikmetini beyanla Benî İsrail'in nübüvvet bize münhasırdır dedikleri itikadlarım reddetmek üzere buyuruyor.
Fazlını istediğine verir ve hiç bir kimse karışamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kavlindeki lâ lâfzı zaittir. Şu halde manâsınadır. Çünkü bu âyet-i celile; Benî İsrail'in nübüvvet hakkında müb-telâ oldukları bâtıl itikadlarım reddiçin nazil olmuştur. Zira; onlar «Nübüvvet, risâlet ve kezâlik vahyin nüzulü bize mahsustur, bu fazileti Allahü Tealâ bize vermiştir, bizim gayrımız olan milletlere vermez, bununla bizi şerefyâb ederek bütün âlem üzeıine bizi tafdil etmiştir» itikadında bulunurlardı. İşte onların bu itikadlarını reddiçin Allahü Tealâ bu âyeti inzal buyurmuş ve demiştir ki «Biz Benî İsrail'in gayrı olan arap milletinden Hz. Muhammed'i Resul gönderdik ve cümle nasa Hz. Muhammed'e iman etmelerini emir ve bilhassa ehl-i kitaba iman ederlerse iki cihetle ecir vereceğimizi vaadettik, iman etmeyenleri azabla tehdid. eyledik, bundan maksat ehl-i kitab bilsinler ki onlar Allah'ın fazilet ve nimetlerini ve bilhassa nübüvvet, risalet ve şeriatı bir kavme tahsise kaadir değillerdir ve şunu da bilsinler ki fazıl ve nübüvvet; Allah'ın yed-i kudre-tindedir dilediği kavme ve o kavim içinden dilediği şahsa verir kimse itiraz edemediği gibi hiç bir kimse kendi kavmine veya kendi şahsına münhasır kılamaz. Çünkü; emânet Allah'ındır, istediği kuluna tevdi' eder. Zira Allah'ın fazlı büyüktür. Arap ve acemden her kimi isterse fazlını ona isal eder. «Bu gibi faziletler bir kavme münhasırdır» demek Allah'ın mülkünde tasarrufuna i'tiraz olduğundan haddini tecavüzden başka bir şey değildir.
Mücadele 58:1
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendin âyeti camidir.
Yani; ya Ekrem-er Rusülî Zevcinin zıhârmdan dolayı defaatla sana müracaat edip seninle konuşan ve sana danışmasına karşılık sen arzusu veçhile cevap vermeyince Allahü Tealâ'ya tazarru ve niyazla istika ve dua eden hâtûnun duâsmı muhakkak Allahü Tealâ kabul etti. Halbuki Allahü Tealâ onunla sizin konuştuğunuzu işitir. Zira Allahü Tealâ işitici ve görücüdür.
Fahri Râzi, Kazî, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet Sa'lebe'nin kızı Havle hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Havle'nin zevci Sâmit oğlu Evs birgün zevcesi namazını bitirince bazı teklifte bulunması üzerine Havle teklifi kabulden imtina' edince Evs gazab ederek hatuna «Sen bana validemin arkası gibisin» dedi. Meğer bu söz zaman-ı cahiliyede talâk olduğundan iftiraka sebep olduğunu bilince Evs Hazretleri bu sözüne nedamet etti ve haremine hitaben «Ben zannederim ki sen bana haram oldun» dedi. Bunun üzerine Havle (R.A.) derhal huzur-u nebiye gelip meseleyi istifta etti ve «Yâ Resulallah! Zevcim Evs beni aldığında ben genç, güzel, mal, etbâ' ve a'van sahibiydim. Şimdi malımı yedi, gençliğimi soldurdu ve yaşımı kocattı. Bugün beni zıhar etti. Bizim ikimizi cem'eder indinizde bir hükm-ü şer'î var mıdır?» dedi. Resulullah «Sen ona haram oldun» buyurunca Havle «Yâ Resulallah! Allah'a yemin ederim ki talâk lâfzuıı söylemedi ve zevcim bana cümle nâstan hayırlıdır ve çocuklarımın babasıdır. Çocuklarımı ona terketsem bakan olmaz. Zayi olurlar. Ben alsam maişetlerine mütekeffil olamam, açlıktan ölürler. Binaenaleyh; bu meseleye bir çare bul ya Resulallah!» deyince Resulullah «Benim zan-nım sen zevcine haram oldun ve bu meseleye dair bana birşey nazil olmadı» buyurmuşsa da Havle sükût etmediği gibi müracaatından da feragat etmeyerek «Yâ Resulallah! Tazarru ve niyaz eder ve fakr u fâkamı, bîkesliğimi ve çocuklarımın hallerini Allah'a ar-zederim» diye tazarrua başladı ve "Yâ Rabbi! Şikâyet ve tazarru ederim. Benimle zevcim arasını te'lif eder ahkâmını resulünün üzerine inzalle masum olan çocuklarıma merhamet buyur» diyerek hulûs-u kalple duâ etmesi üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurdu.
Havle hatun ensardan Kur'ana iman eden sahabe-i kiramdan-dır. Halktan kat'-ı ümid ederek dergâh-ı ülûhiyete iltica ettiğinden Cenab-ı Hak duasını kabul buyurmuştur. Binaenaleyh; mahlûktan kat'-ı ümid ederek dergâh-ı ülûhiyete iltica edenlerin diğerlerinden ziyade dualarının kabul olunacağına bu âyet delâlet ettiği gibi Havle'nin de ind-i İlâhîde kadrinin âlî olduğuna da delâlet eder.
Bu âyette Havle ile Resulullah arasında cereyan eden muhaverede âyetin nüzulüne intizar olunduğuna işaret için intizar manâsını ifadeeden kelimesi ve muhavere devam ettikçe Allahü Tealâ'nın ilmi müstemir ve sözlerinin her cüz'üne ilm-i İlâhî lâhik olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygası vâ-rid olmuştur. Ziyade-i mahâbete delâlet ve hükm-ü şer'îyi ülûhi-yet vasfıyla ta'İil ve hükmün kuvvet ve metanetine işaret içi âyette lâfza-i celâl iki defa zikrolunmuştur.
Mücadele 58:2
Vacip Tealâ muhavere eden hatunun muhaveresini beyandan sonra muhaverenin menşei olan zıharın hükmünü beyan ve min-veçhin zıhara cür'et edenleri zemmetmek üzere buyuruyor.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mezheb-ı Hanefî'de zıfiâr ; menkiihası olan haremini validesinin veya hemşiresinin, hala veya teyzesinin arkasına, karnına veya uyluğuna teşbih etmekten ibarettir. Zıhar cari olan hâtûnun zıhâr eden kimsenin men-' kûhası olması şarttır. Binaenaleyh; cariyesine zıhâr olmaz. Men-kûha /mımiyc uLsun müslime olsun, sâğire, bâliğa, mecnune veya âkile olsun, zifaf olunmuş veya olunmamış olsun cümlesi ahkâmda müsavi olup farkları yoktur ve şu beyan olunduğu veçhile haremini hurmet-i müebbedeyle kendine haram olanlardan birine teşbih haber kabilinden olduğu cihetle yalan olduğu gibi böyle lüzumsuz ve belki zararlı bir sözü âkil olan kimsenin söylemesinin aklen ve âde-ten, nazar-ı şeri'de münker ve yalan olduğunu beyanla Cenab-ı Hak bu gibi sözlere cür'et edenleri zemmetmiştir. İşte zaman-ı ca-hiliyede bir kimse "Sen bana anam gibi veyahut anamın arkası gibisin» demiş olsa onların itikaadmda o hâtûn valideleri gibi hurmet-i müebbedeyle haram olurdu. Cenab-ı Hak bu âyette onların itikatlarını reddetmiştir. Şu halde manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bu âyette lafzıyla hitap; kavnı-i Arabi ievbih ve âdetlerini takbih içindir. Çünkü zıhâr; hassaten ehl-i cahiliye yeminlerinden olup diğer akvamda olmadığından zıhardan lâzım gelen zem ancak onlara aittir. Şu halde âyet; zıhârın affa muhtaç bir hata ve istiğfara muhtaç bir günah olduğuna delâlet eder. Çünkü zıhârı beyan akîbinde Allah'ın afüvv ve gafur olduğunu beyan; affa muhtaç olan şeyin zıhâr olduğunu beyan etmektir.
Hulâsa; zıhâr edenlerin zıhâr sebebiyle haremleri anaları olmayıp ancak analarının onları doğuran hatunlar olduğu ve zıhâr edenlerin sözden merdûd ve hakikatta yalan olanı söyledikleri ve bu gibi sözlere nedamet edenleri Allah'ın af ve mağfiret edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ zıhârı beyandan sonra zıhârın vukuunda icab ettiği hürmetten halâsın çaresini beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette azad olunacak kölenin müslim, gayrı .müslim, sahîh ve gayrı sahih cümlesi caiz olduğuna işaret için lâfzı mutlak olarak vârid olmuştur. Kefaretin lüzumu; zıhârın şiâr-ı in-saniyeye yakışmaz bir cinayet olduğuna delâlet eder. Çünkü; insan hayvanat-ı saireöen nutukla mümtaz olduğundan daima insan sözünden mes'ûldür. Binaenaleyh Allah'ın halâl kıldığı haremini kendine haram kılmak; yemin eden kimsenin kendi hakkında cinayet olduğu gibi hatunun hukukuna dâhi tecavüz olduğu cihetle hatun hakkında büyük zulmetmiş olur. Hatta hatun hakkında zulmetmiş olduğundan zıhar eden kimse kefareti vermekten imtina' ederse hâkimüşşeri' hapseder, eğer hapisle de vermezse darpla kefareti vermeye icbar eder. Zira; hatunu hukukundan menetmek zulümdür. Zulmün ise ref'i vaciptir.
Vacip Tealâ şu kefaretin vaazolduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü kefaret; zıhann cinayet olduğuna delâlet eder. Kefaret ise o cinayete ödek olduğundan cinayeti irtikâba manidir. Vaaz ise muharrematı irtikâptan men'ettiği cihetle kefaret erbâb-ı cinayete ayn-ı vaazdır. Çünkü: cinayeti işlememesine sebeptir.
Hulâsa; zıhâr odip do nedamet öden kimsonin zcvcesiyle temas etmeden'kefaretini vermesi vacip olduğu ve eğer kefareti vermekten imtina' ederse hakimin cebretmesi lâzım geldiği ve kefaretin insanlara ayn-ı vaaz olduğu ve Allahü Tealâ'nın zıhan ve kefaretinin verilip verilmediğini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesimiendir.
Mücadele 58:3
Vacip Tealâ ziharm kefareti köle azad etmek olduğunu beyandan sonra köle azad etmeye iktidarı olmayanlar hakkında kefaretin ne yolda,tedarik olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor
Çünkü kefaret; bir hükm-ü şer'idir. Bu hükm-ü şer'î-yi kabul^ cemi-i ahkâm-ı diniyede Allahü Tealâ'ya iman ve bilû: mum evamir ve nevâhîde resulünü tasdik ve zaman-ı cahiliyede olan âdât ve rüsuma dair ahlâkınızı terketmeniz içindir.
Mücadele 58:4
Vacip Tealâ ziharm kefareti köle azad etmek olduğunu beyandan sonra köle azad etmeye iktidarı olmayanlar hakkında kefaretin ne yolda,tedarik olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor
Çünkü kefaret; bir hükm-ü şer'idir. Bu hükm-ü şer'î-yi kabul^ cemi-i ahkâm-ı diniyede Allahü Tealâ'ya iman ve bilû: mum evamir ve nevâhîde resulünü tasdik ve zaman-ı cahiliyede olan âdât ve rüsuma dair ahlâkınızı terketmeniz içindir.
Çünkü şu beyan olunan ahkâm; kulların ahvalini ıslah için inzal olunmuş kanunlardır. Bu kanunları kabul etmeyenler kâfirlerdir. Kâfirler için de elem verici azap vardır.
Tetâbü'; arası kesilmeksizîn iki ayı ikmal etmektir. Çünkü kefaretten maksat; zıhar gibi faydasız ve zararlı bir sözü söylemekle hâtûnun hukuk-u zevciyetini pâyimal etmekle hasıl olacak zulmü men'içindir. Bu men'de ceza şiddetle olacağından tetâbü' şart kılınmıştır. Zira; tetâbü'da tesir ziyadedir. Binaenaleyh; iki ayı ikmal etmeden arada bir gün fasıla verse yeniden başlaması" lâ-i zımdır. Çünkü; şart olan tetâbü' bulunmayınca meşrut olan kefaret olamaz. Şu halde zıhar eden kimsenin zıharma ceza olarak bir köle azad etmesi vacipken köleyi bulamayan kimsenin arasını kesmeden ve karısına temas etmeden evvel iki ay oruç tutması lâzımdır. Eğer kocalık veya hastalık gibi bir özre mebni oruca iktidarı olmazsa altmış fakirin karnını doyuracaktır. Vacip Tealâ kullarına lütuf ve ihsan olarak zıhann kefaretini her şahsın iktidarına göre vacip kılmıştır.
Bu âyette Vacip Tealâ hükmün lüzumu, imana vesile olacağı-l m beyan buyurmuştur. Çünkü; zaman-ı cahiliyede zıhar talâkın eşeddi olduğu cihetle telâfi kaabil olmadığından zıhar vâki olunca karı kocadan ebediyen ayrılırdı. Şu halde zıhardan lâzım gelen hürmeti kaldırmak ancak ahkâm-ı İslânıiyeden olduğu cihetle bu hükmün vacip olabilmesi âdât-ı cahiliyeyi terkle Allah'ı ve resulünü tasdik icab eder. Zira; bu hükme iman ve kabul için cahiliyede cari olan âdetin terki zaruridir.
Şu beyan olunan ahkâmın hudud-u İlâhiyeden olduğunu beyanla bu hududun haricinde kalanları tehdid olduğu gibi bu gibi hududu kabul, etmeyenlerin kâfir olduklarına dahi işaret olunmuş ve hududu kabul etmeyen kâfirlerin azaplarına illet de küfürleri olduğu beyan edilmiştir. Çünkü; azap hükmünün müştak olan kâfire ta'lik olunması iştikakın me'hazi olan küfrün illet olmasını icab eder.
İşte bu âyetlerin sebeb-i nüzulü olan (Havle) hatunun kocası olan (Evs) i Resulullah huzuruna çağırıp buyurdu ki «Seni, bu zıhar gibi fena sözü sövlemeve kim şevketti?» "Rvs cevabında "Sevtan şevketti, ya Resulallah! Bundan kurtulmanın çaresi var mıdır?» dedi. Resulullah bu hususta nazil olan şu dört âyeti okudu ve «Bir köle azadına kudretin var mıdır?» suâline (Evs) cevapta kudretinin olmadığını beyan edince Resulullah '(İki ay oruç tutabilir misin?» buyurdu. Evs yine cevaben «Ya Resulallah! Günde yemek yemez-sem gözüm yorulacak ve kendimi öleceğim zannederim» dedi. Resulullah iki defa âyette beyan olunan kefaretin üçüncü sınıfım beyanla ('Altmış! fakir karnı doyurabilir misin?» buyurunca (Evs) cevabımda «Ya Resulallah! Sen muavenet edersen doyururum» demesi üzerine Resulullah on beş ölçek hurma verdi. On beş ölçek de Evs Hazretleri kendi tedarik ederek altmış fakire taksimle zıha-rın kefaretini eda etti, İşte İslâmiyette en evvel vuku bulan zıharm kefareti budur. Gerçi (Evs) bir gazap üzerine birçok gönül endişesine duçar olarak meşakkat çekmişse de insanlarda cari olan mühim hâdisenin hükm-ü şer'îsinin taraf-ı İlâhî'den beyanına vesile olmuştur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile hudud-u İlâhî'yenin haricinde bulunmanın şiddetine ve gılzatına işaret için hududa itaat etmeyenlerden lafzıyla tâbir olunmuştur.
Vacip Tealâ zıharm ahkâmım beyandan sonra bu ahkâma etmeyenleri tehdid etmek üzere buyuniyor.
Mücadele 58:5
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ( Allah'a ve Resulüne adavet ve eza etmek ve meşakkat vermektir. Allah'a adavet; Allah'ın dostlarıyla muharebe ve dinine muhalefetle müminlere müvıanaat ve Resulullah'a muhalefetle eza ve itirazla meşakkata duçar etmektir. ( \j?S ) Xe-lü ve hakîr kılındılar ve lanet olundular demektir. Şu halde manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bu âyette ( J-JN ) ism-i mevsulünün tahkir için olduğuna sılası delâlet eder. Çünkü; Allah'a ve resulüne adavet edenlerin hakîr, ahmak ve söz anlamaz kimseler olacağı tabiidir. Bunların hamakatına işaret için âyâtı açıktan delâlet etmekten ibaret olan beyyinâtla tavsif etmiştir. Ayetleri inzal ettiğini beyan; mücerret adavet edenleri zem için sevkolunmuş bir cümle hâliyedir. Çünkü bu kadar açık âyetleri inkâr ederek âyetlerin nazil olduğu zat-ı şerifi tekzibe kalkışmak; onların habâset-i tıynetlerine delâlet eder.
Resulullah'a muhalefet edenlerin Resulullah'a ihanet kasdetmelerine binaen kabilinden onlara nazil olan azabın da ihanet edici bir azap olduğu beyan olunmuştur.
Mücadele 58:6
Vacip Tealâ emr-i İlâhîye muhalefet edenlerin rezil ve rüsvâ olacaklarım beyandan sonra o rüsvalığın zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; huzur-u İlâhîmden hiçbir şey kaybolmaz ki onların amelleri kaybolsun, elbette olamaz. Çünkü; ilm-i îlâhî küçük ve büyük, gizli ve aşikâr amellerinin her cüzüne lâhik oldHğu gibi melekler vasıtasıyla muntazam defterlere de yazılmıştır. Şu halde hiçbir zerresi kaybolmaz.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendfnin beyanları veçhile dünyada riyaset ve servet vasıtasıyla helakten kurtulanlar olabilirse de âhi-rette böyle şeylerin te'sir edemeyeceğine binaen cümlesi kabirlerinden kalkıp hiçbir istisna olmayacağına işaret için lâfzı varid olmuş ve cümlenin a'mâlinin kendilerine haber verileceği beyan olunmuş ve onların kemal-i fezahatl&rma ve rüsvâ olaca1*^-rına ve o rüsvalıktan utandıklarına binaen bir an evvel kendiltni-nin Cehennem'e gitmelerini arzu edeceklerine işaret için kendilerinden sudur eden günahların alâmeleinnâs haber verileceği beyan edilmiştir.
Bumda a'mâl; a'raz kabilindendir. «Allahü Tealâ nasıl haber verir?» şeklinde varid olan suâle cevap olmak üzere «Allahü Tealâ onların amellerini zaptederek haber vereceği» beyan olunmuştur. Gerçi onlar amellerini unuturlarsa da Allahü Tealâ o amellerin saat ve dakikasını, zaman ve mekânını ve vukuatın her türlü safâ-hatıyla haber vermesiyle onların i'tizara mecalleri olamaz. Zira; bilirler ki cümle kusur kendikrindendir ve duçar oldukları azap istihkaklarıdır. Binaenakyh; hasretleri ve nedametleri artmakla
Hulâsa; Allahü Tealâ'ya ve resulüne adavet edenlerin ümem-i sâîife gibi rezil ve rüsvâ olacakları ve halbuki ahkâm-ı ger'iyeyi ve tarik-ı hakkı açıktan beyan eder âyetleri inzal ettiği ve bilcümle nâsı kabirlerinden kaldırıp arsa-i mahşere cemedeceği günde ihanet edici azabın onlara lâhik olacağı ve o günde küçük, büyük bilûmum amellerini Allah'ın onlara haber vereceği ve amellerini Allah'ın adet tahtında dere ve zaptettiği ve onîarsa amellerini unutmuş bulunacakları ve Allahü Tealâ'nm ilmi herşeye hâzır olup ilminden hiçbir şey hariç kalmayacağı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ ilminin herşeye hâzır olacağını herşeye şehadetine delil makamında sonra buyuruyor.
Yani; Allahü Teal&'mn bilûmum mevcudat üzerine şahit olduğu uzak addolunur birsey değildir. Zira; ey Resul-ü Mükerrem! Sen bilmez misin? Allahü Tealâ göklerde olan bilûmum mevcudatı ve yerde olan bilûmum mahlûkatı elbette bilir. Çünkü; Allah'ın bütün mahlûkatta ef âli muhkem ve noksansız herşeyi hadd-i lâyıkmda muntazamdır. Böyle ef*âli muhkem ve noksansın olan zat-ı lâtifin ilmi elbette eşycnın her cüzüne îihik olur.
Mücadele 58:7
Vacip Tealâ semavat ve arada olan herşeye âlim olduğunu beyandan sonra herşey içinden insanın gizli addettiği şeyleri de bildiğini beyanla insanları hal-i salâha davet etmek üzere buyuruyor.
Onlar her nerede olurlarsa olsunlar ve hor nerede konuşurlarsa konuşsunlar, farkı yoktur. Zira;-Aliahü Toala her ne suretle olsa cümle esrarı bilir.
Yani; Allahü Tealâ üç veya bes kişi yahut daha ziyade veya noksan kimseler arasında vâki olan esrarı ve gizli sözleri bilir ve sonra dünyanın eceli münkazıye olup amellerin cezasını tertib için hazırlanmış olan yevm-i kıyamette onlara amellerini haber verir ki herkes amelini bilsin ve Allahü Tealâ'ya karşı hiçbir kimsenin bir diyeceği kalmasın ve Allahü Tealâ hakkında söyleyecek birşey bulamasınlar. Çünkü; insanlar fırsat düştükçe itirazdan vazgeçmez, ancak Aliahü Tealâ amellerinin her cüzünü haber verince amellerini kendileri bildikleri gibi cümle halâik da bildiğinden hiç kimsenin itiraza mecali kalmaz.
Hâzin'in beyanına nazaran bu âyette üçle bos zikroiunup da dört adedinin terkolunmasının hikmeti; Allahü Tealâ'nın tek adede muhabbetine işarettir. Çünkü: Resulullah ha-dis-i şerifinde AUahü Teaîâ'mn tek olan şeylere muhabbet ettiğini beyan etmiştir ve Resulullah'm da tek adede riâyet buyurdukları mervidir. Yahut müşaverede adedin tek olmasının lüzumuna işaret olunmuştur. Çünkü;, çift adette reyler müsavi olunca meselenin halli imkânsız olur. Amma tek adet olduğunda meselenin halli kolay olur. Çünkü; üç kişi arasında vâki olan müşaverede ikisi birer birer rey beyan ettiklerinde üçüncüleri hakem olmakla meseleye karar verebilir. Kezalik beş adedinde dördü ikişer ikişer birleştiklerinde beşincileri hakem olur. İşte şu maksada binaen mahkeme erkânında daima tek adede riâyet olunmaktadır. Yahut adedi tak-yid; âyetin sebeb-i nüzulü olan vak'anın üç kişi meyanmda vuku bulmasına mebnidir. Çünkü âyet; Resulullah hakkında gizli konuşan münafıklar için nazil olmuştur.
Vacip Tealâ herşeyi bildiği gibi insanların gayet gizli konuştuklarım da bildiğini beyandan sonra gizli sözden nehyolunan kimselerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu âyet; Yahudiler ve münafıklar hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar gerek huzur-u nebide ve gerek başka yerlerde ehl-i imanı gördüklerinde ezâ etmek üzere göz ve kaslarıyla işarep edip ehl-i îmana garip bir tavırla bakarak fısıltıyla konuştukları ve müminlerin de bunların hallerinden mahzun oldukları cihetle Resulullah müminlere karşı gizli konuşmaktan men' buyurmuştu. Lâkin onlar nehy-i Resulul-lah'ı dinlemeyerek nehyolundukları şeye avdet etmeleri üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmuştur.
Resulullah'ın bizzat nehyettiğini dinlemeyerek ısrar etmeleri taaccübe şayan olduğuna işaret için taaccübe delâlet eden hemze-i istifham varid olduğu gibi bunların avdetlerinin defeatla vuku bulduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur. Sebeb-i nüzule nazaran fısıltının menhî olmasının sebebi; gayra eza vermesidir. Çünkü gayra eza; zulümdür. Zulüm ise cemi' edyanda haramdır.
Bunların mahiyetlerinin pek büyük olduğuna işaret için ma'-siyet lâfzı Resulullah'a muzaf kılınmıştır. Çünkü; Resulullah'a ma'siyet, âhâd-ı nâsa ma'siyet gibi olmaz, elbette büyük olur. Re-sulullah'ı risalet unvanıyla zikretmek; bunların şenaatlarınm ziya-deliğine delâlet içindir.
Mücadele 58:8
Vacip Tealâ Yehûd ve münafıkların fena hallerinden bazüarı-eyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; münafıklar ve Yahudiler senin huzuruna geldikleri vakit sana bir selâm verirler ki, o selâm Allah'ın sana vermediği bir selâmdır. Çünkü; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Yahudiler hu-
zur-u Resulullah'a geldiklerinde selâm yerinde derlerdi. Sam; ölüm manâsına olduğundan manâsı «Ölüm senin üzerine olsun» demektir.
Ve bu sözü istihza yollu söylerlerdi.
Bu âyetlerin Yehûd ve münafıklar hakkında nazil olduğu mü-fessirîn beyninde meşhursa da bedelinde demek Yahudilerden vuku bulduğuna binaen âyetin bu fıkraları yalnız Yahudiler hakkında olsa gerektir. Çünkü; Resulul-lah'm aleyhine bu gibi hileyle duâyaxcür*et eden Yahudilerdir ve bu kelâmın onlara münhasır olması vukuata muvafıktır. İşte Ce-nab-ı Hak Yahudileri huzur-u risalette birkaç cihetle rüsvâ ediyor. Birincisi; Allah'ın izin yermediği bir sözle Resulullah'vn aleyhine dua ettiklerini âleme ilân buyurmuştur. İkincisi; onların kendi nefislerinde gizli söyledikleri sözlerini açığa vurmakla onları rüsvâ etmiştir.
Vacip Tealâ Yahudilerin bu sözlerinin cezasını tieyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar Resulullah'a sahte selâmla duâ edip dünyada kendilerine azap gelmediğini beyanla Resulullah'ın peygamber olmadığına istidlal etmelerine mukabil Cenab-ı Hak Cehennem azabıy-la mukabele buyuruyor. Yani onlar bu dünyada azap gelmediğinden kendi sözlerinin doğru olduğunu iddia ederler. Halbuki onlara âhiret azabı olan Cehennem kâfidir. Başka azaba hacet yoktur. Zira; onlar Cehennem'e dahil olurlar. Binaenaleyh; onların varacakları yerleri olan Cehennem ne çirkin mahaldir?
Hulâsa; Yahudilerin Resulullah'a Allah'ın izin vermediği bir sözle selâm verdikleri ve bu sözlerinden dolayı kendilerine azap gelmediği için Resulullah'ın peygamber olmadığını iddia ettikleri ve âhirette dahil olacakları Cehennem'in onlara kâfi ve Cehen-nem'in varılacak en ziyade çirkin bir yer olduğu bu âyetten fad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ Yahudi ve münafıkları gizli sözleriyle zemmettikten sonra gizli konuşulması caiz olan şeyleri beyan etmek üzere buyuruyor:
Yani; ey ehl-i iman! Fısıltıları sebebiyle Yehûd ve münafıklar zemmolundularsa siz fısıltınızda onların mesleklerine sülük edip de günah olan şeylerle ve başkasına zulme bâdı olacak tecavüzle ve ResulullarTa muhalefet ve itaatsizlikle ma'siyete dair olan şeylerle fısıltı yapmayın, belki envâ'-ı hayratı mucip ve envâ-ı mesûbatı câlib ve zulm ü udvânın zıddı ve müminlerin salâhını dâî olan iyilikle ve bilcümle günahlardan ve bilhassa Resulullah'a ma'siyetten sakınmaktan ibaret olan takvadan konuşun.
Aleni söylenmesi caiz olmayan şeyin gizli söylenmesi de caiz olmadığı ve bilâkis aleni söylenmesi caiz olan şeyin gizli söylenmesinin de caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; müminler iyilikle ve takva ile fısıltı yapabilirler. Çünkü; başkasının işitmesinden sakınacak birsey olmayınca gizli ve aşikâr her iki suretle konuşmakta beis yoktur. Zira; hiç kimseye zarar olmadığı gibi belki hayırla nasihat olduğu cihetle Vacip Tealâ kullarına bu gibi gizli sözlere müsaade buyurmuştur.
Hulâsa; günah, zulüm ve Resulüllah'a ma'siyetle fısıltının caiz olmadığı ve hayr-ı nıahzolan şeylerle fısıltının caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid.cümlesindendir,
Mücadele 58:9
Yani; ey müminler! Cümle günahlardan ve bilhassa başkasının hukukuna tecavüzden ve Resulullah'a muhalefetle isyanından sakının ve bu gibi günahlara dair fısıltı yapmak haram olduğu cihetle bunlardan kaçınmak üzerinize vaciptir. Zira; Allahü Tealâ'nm huzuruna cem'olunup hesap vereceksiniz. Binaenaleyh; huzur-u Tlâhî'ye varacağınızı aklınızdan çıkarmayın ve her vakit Allah'tan korkun.
Vacip Tealâ tenâcinin mezmum olan kısımlarını beyandan sonra o gibi mezmum fısıltıların nereden geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; günah, zulüm ve resule isyan gibi şeylerle fısıltı ancak şeytan'ın insanları iğva ve teşvikindendir ve şeytan'ın onları bu gibi fısıltılara teşviki, ehl-i imana keder vermek içindir. Çünkü;: İslâm'ın henüz kuvvet bulmadığı bir zamanda ehl-i imana göz kaş oynatarak düşmanların yekdiğeriyle fısıltıları müminleri huylandırır ve kendi aleyhlerine söylendiğini zanla müteessif olurlardı. Ve şeytan da bu halleri bildiğinden düşmanları fısıltıya sevke-derdi.
Mücadele 58:10
Vacip Tealâ şeytan'ın tahrikâtıyla düşmanların gizli konuşma-, larından müminlerin mahzun olduklarını beyandan sonra her ne kadar mahzun olurlarsa da mutazarrır olmadıklarını beyanla ehl-i imanı tesliye etmek üzere buyuruyor.
Zira; menfaat ve mazarrat cümlesi Allah'ın izniyledir. Allah'ın iradesinden hariç birşey yoktur ve bilhassa şeytan'ın ehl-i iman hakkında tasnîm ettiği zararlar dahi Allah'ın iradesi haricinde olmayınca hemen herkes işini Allah'a ısmarlasın.
Bu âyette irade-i İlâhiyenin dışında hiçbir kimseye zarar erişmeyeceği cihetle cemi-i umurunda ve her halinde cümle insanların ve bilhassa ehl-i imanın Allahü Tealâ'ya rapt-ı kalbetmesi tavsiye olunmuştur ve ehl-i sünnet itikadı da budur. Çünkü; herşeyin irade-i îlâhiyeye müstenid olduğu ve iradenin haricinde hiçbir şeyin vücut bulmadığı zaruriyât-ı diniyemizdendir.
Hulâsa; ehl-i imanı mahzun etmek için düşmanların gizli konuşmalarının menşei şeytan'ın vesvesesi olduğu, fakat şeytan'ın onlara zarar edemediği ve ancak izn-i İlâhiyle vâki olan zararların müstesna olduğu ve tefviz-i umur etmek isteyenlerin umurlarını Allahü Tealâ'ya ısmarlamaları lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mücadele 58:11
VâcıpTealâ meclislerde gizli konuşmak mezmum olup ekseriya şeytan'ın iğvasıyla olduğunu beyandan sonra alelekser gizli konuşmak meclislerde vuku bulduğundan meclislerde âdâb-ı insani-yeyi tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ehl-i iman! Dar olan meclislerde bir kimse tarafından «Genişletin meclisi» denildiğinde siz yüzünüzü eğmeksizin ve müşkülât göstermeksizin derhal meclisi genişletin ve hariçten gelen kimseye o mecliste yer verin ve meclisin füyuzatmdan onu da fay-dalandmn, mahrum etmeyin. Eğer siz taşradan meclisinize gelen kimseye yer vererek sekil görmezseniz Allahü Tealâ umum arzularınızda sizin üzerinize bolluk halkederek bütün darlıklarınızda bolluk ihsan eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; ashab-ı Resululîah kelâm-ı nebeviyi lâyıkıyla işitmeye ve mucibince amel etmeye gayet haris olduklarından herkes Resulullah'a yakın olmak arzusuyla meclisin ilerisine geçer ve bazı ihvanından yer açılmasını isteyenler olduğundan meclisin ilk safında bulunanların imtina1 etmesiyle arada hasıl olan gücenikliği kaldırmak ve yekdiğerine şefkat ve atûfetle muamele etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere bu âyet nazil olmuş ve insanlar arasında meclislerde hüsn-ü âdaba riâyetle emr ü ferman buyurulmuştur. Buv emir, sevilmedik bazı şeye tahammülün lüzumuyla emr-i mutazammındır. Çünkü; ashaptan tasavvuf ehli yünden ma'mul kisve giyerler ve bazı ağniya, mecliste bu gibi fukaraya temastan çekinirlerdi. Cenab-ı Hak bu âyeti nizalle huzur-u nebide cümlesinin müsavi olduğunu ve müminler beyninde tevazuun lüzumunu ve yekdiğerine riâyet ve hürmet etmek emr-i ehem ve birisinin diğer birinin ihtiyacını defetmesinin elzem ve bilhassa mecliste yekdiğerine yer göstermek ve azıcık dar oturmakla mümin biraderinin yerini genişletmesi meclisin âdabından olduğunu tavsiye etmiştir.
Ekseri ulema tefessüh, le muradı bir müminin diğerine hayır îsâl ve kalbine sürür ithâl etmesiyle tefsir edip yalnız meclîse hasretmediler ve şu tefsiri Resulullah'ın buyurduğu hadîs-i şerifi de te'yid eder. Yani
(Bir kul mümin biraderine muavenette daim oldukça Allahü Tealâ o kula muavenette daim olur) demektir. Şu halde âyetin manâsı :
Yani; mecliste darlık hissedilince «Meclisten çıkın» dendiğinde Allah'tan sevab ümid ederek hemen meclisten çıkın ve yerinizi başkasına terkedin ve meclisten çıkmanızı kendiniz için hakaret addetmeyin, hemen çıkın ki Allahü Tealâ sizden mümin olanların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yüce kılsın. Zira Allahü Tealâ sizin gizli ve aşikâr her amelinizi bilir ve amelinize göre cezasını verir. Şu halde emre imtisal ederek sizin çıktığınızı bilir ve şu tevazuunuza münasip sevap verir ve derecenizi âlî kılar ve emre imtisal etmeyip çıkmadığınızı da bilir ve ona göre de cezanızı verir.
Fahri Râzi'nin İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayeten beyanına nazaran manasınadır. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet:
…
demektir/ Yahut manâ-yı nazım:
…
demektir.
Bu âyette ehl-i ilmin sair ehl-i imandan ziyade bir şerefi olduğuna delâlet eder. Zira ehl-i iman zikrolunduktan sonra ehl-i iîmi onun üzerine atıfla ayrıca zikretmek onun fazilet ve mezivet sahibi olduğuna işaret içindir. Fakat iIim ve murad; amele mukarin olan ilimdir. Zira; amelsiz ilmin vebalden ibaret olduğunda şüphe yoktur.
Emre imtisal eden ehl-i imana ve ehl-i ilme verilecek derecenin azametini ve künh ü hakikatini bilmek Allahü Tealâ'ya mahsus olup ukul-ü beşerin idrakten âciz olduğuna işaret için derecât lâfzı ta'zime delâlet eden tenvhûe nekre olarak varid olmuştur.
Mücadele 58:12
Vacip Tealâ âdâb-ı meclise müteallik ahkâmı beyandan sonra ümmet tarafından peygambere vuku bulacak müracaatın ahkâm ve adabını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; sadakada fukara ve zuafânın ihtiyaçlarını te'minle kalplerini mesrur ettiğiniz gibi kendi kalplerinizi şeytan'm vesveselerinden ve hubb-u dünyadan taharette ziyadedir.
Bu âyette Vacip Tealâ Resulullah'ın şanına ta'zim buyurmuştur. Çünkü; Resuiullah'la konuşacak kimsenin konuşmadan evvel sadaka vermekle mükellef olması şan-ı risalete ta'zimdir ve sadakayla emir; fukaranın hatırım tatyib içindir. Çünkü; sadakada birçok menfaat olduğu gibi çok sözden dahi men' vardır. Zira; konuşacak kimsenin sözden evvel sadaka vermekle me'mur olması çok kimsenin konuşmasına manidir. Kezalik sadakayla emirde müminle münafık beynini tefrik vardır. Çünkü; mümin Resuiullah'a gizli sözünü arz etmeden evvel me'mur olduğu sadakayı verir, müna-fıksa sadakadan göz yummakla sözünü söyler ve nifakını izhar eder..
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü er-~bâb-ı ihtiyacın sözüyle Resulullah'ın evkat-ı mühimmelerini işgal etmeleridir. Çünkü; çok zamanda ResulullahHa konuşanlar sözü uzatarak, umur-u mühimmenin fevtine badi olmakla Resulullah'a ezâ ederlerdi. İşte bu gibi şahsî sözlerle Resulullah'm vaktini zayi etmemek için Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmuştur. Yakut münafıkları sahte münacatlarmdan men için bu âyet nazil olmuştur. Çünkü; münafıklar Resulullah'a takarrubla halka kendilerini büyük göstermek üzere Resulullah'la sık sık münacata devamla Re-sulullah'ı iz*âc ve rahatsız ederlerdi. îşte bu gibi iz'aeâttan Resulul-lah'ı muhafaza için bu âyet nazil olmuştur. Zira; münafıklar gayet bâhil oldukları cihetle sadakayla emrolununca münaeatı terkede-çekleri şüphesizdir. Sadakayla emrin vücub için olması zahirdir. Çünkü; emirden zahir olan vücuptur. Lâkin bu âyetin hükmü bundan sonra gelecek âyetle nesholunmuştur. Ancak neshin vakti ne-hardan bir saat sonradır veyahut on gün sonra nesholunmuştur. Binaenaleyh; bu âyetin hükmü on gün câri olmuştur. Hz. Ali «Kur'-anda bir âyet vardır ki benden evvel ve sonra hiç kimse amel etmemiştir. Zira bu âyet nazil olduğunda bir dinarım vardı. Onunla on dirhem aldım, her ne zaman ki Resulullahla münacat kasdet-tim, bir dirhem sadaka verdim. Badehu münaeat ettim. Dirhem tükendi» âyet de nesholundu» buyurmuştur. Bilâlüzum münacat vacip veya mendup olmadığından münacata ihtiyaç olmadığı eihet-İe sadaka vermeyenler zemmolunmazlar.
Bu âyette münacat için lâzım olan sadakanın miktarına gelince: Herkesin kudreti nispetindedir. Binaenaleyh; muayyen bir miktar yoktur ve lâfz-ı âyet de mutlaktır ki aza ve çoğa şamildir.
Vacip Tealâ sadakaya kudreti olmayan fukara için sadaka lâzım olmadığını beyan zımnında :
Yani; ey müminler! Eğer siz fakr u faka sebebiyle Resulul-lah'la münacatmızdan evvel sadaka edecek birşey bulamazsanız mahzun olmayın. Zira; Allahü Tealâ sadaka vermediğinizden dola-yi vâki olan kusurunuzu setredici ve bu kusurdan dolayı terettüb edecek azaptan sizi esirgeyicidir,
Mücadele 58:13
Vacip Tealâ münaeattan evvel sadaka vermek lâzım beyandan sonra sadakayı kullarının üzerinden kaldırdığını etmek üzere:
Yani; münacatmızdan evvel sadaka vermediğinizde namazı v§ zekâtı edâ, cemi-i evamir ve nevahide kemal-i ihlâsîa Allah'a ve resulüne inkıyad etmekle cebr-i mâfât edin. Zira; Allahü Tealâ hepsini bilir. Binaenaleyh; mümkün olduğu ve kudretinizin yettiği kadar itaatta bulunun ve üzerinize terettüb eden diğer vazifelerinizi ifada kusur etmeyin.
Bu âyette mükellef olanlardan herbirinin her münacatı için bir sadaka vermesi vacip olduğuna işaret zımnında lâf- j zı cemi* sıygasıylâ varid olmuştur. «Sadaka vermekten korkarsa- j nız namaza ve zekâta müsaraatîa ikame edin» demek «Sadaka vermemekte beis yok» demektir. Buysa vüeubun neshinden yani kalkmasmdâif ibarettir. Binaenaleyh bu âyet; bundan evvelki âyette beyan olunan sadakanın vücubunu neshetmiştir. Sadakanın vücu-bundaki hikmet; müminle münafık beynini tefrik olduğuna nazaran maksadın husulünden sonra hüküm nesholunmuş ve ihtiyaç kalmamıştır.
Mücadele 58:14
Vacip Tealâ münafıkların hallerini âleme ilân ve rüsvalıklarını suret-i aleniyede beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar birçok cinayetlerinden dolayı Allah'ın gazabına müstehak olan Yehûd kavmini dost ittihaz ederek musahabette bulunurlar ve beraber müminleri zemmederler ve zahirde sizden gibi görünerek Yehûd'la birleşirlerse de ne Yehûd'dan ve îıe de sizdendirler. Zira; hiçbirinize malolmazlar. Halbuki yalan olduğunu bilerek İslâmiyet davası üzerine yemin de ederler. Çünkü Müslümanları kandırmak için yalan söylemekten çekinmezler. Şu halde bu yeminleri onlara bir fayda te'min etmediği gibi Allah'ın azabından da birşeyi defedemez. Binaenaleyh; dünya ve âhirette hâib ve haşirlerdir. Bunların yalan üzerine devamlarına işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; münafıklardan (Abdullah b. Nebtel) Resulullah'la oturur ve huzur-u nebiden aldığı havadisi Yahudilere götürürdü. Birgün Resulullah'ın hücre-ri saadetinde huzur-u risaletine şeytan bakışlı bir adamın geleceği haber verildi. Ba'dehu gözleri gök bir erkelt geldi. Resulul-j lah «Bana niçin söversin?» demesi üzerine sövmediğine yemin etti! ve bu âyet de nazil oldu.
Münafıklar her zamanda hiçbir yöre malolmazlar. Çünkü; sabit bir itikatları olmadığından daima mütereddit ve hangi taraf ga-j lip olursa o tarafa temayül etmek suretini iltizamla vakitlerini geçirirlerdi. İşte zamanımızın münafıkları da aynı haldedir. Küfriyâtı tahsin eder, fakat ben kâfirim diyemez. Müslümanlığı zemmeder, ancak ben Müslüman değilim diyemez. Dışı ve ismi Müslüman gö-rünür. Halbuki kalbinde Islâmiyete buğzdan başka birşey olmadığı gibi cami ve kilisesi de yoktur, ayn-ı behaim gibi gezer.
Vacip Tealâ münafıkların bazı hallerini beyandan sonra oı için şiddetli azap hazırlandığını beyan etmek üzere :'
Mücadele 58:15
buyuruyor.
Yani; yalan yere yeminleri onları Allah'ın azabından kurtaramaz. Zira; cümle hallerini bilen Allahü Te*alâ onlar için şiddetii azap hazırlamıştır. Çünkü; habaset-i tıynetleri icabı âdet ettikleri nifak gayet kötüdür.
Vacip Tealâ bu âyette münafıkların Yahudilerle dostluklarını, ve ehl-i imanın esrarını Yehûd'a götürdüklerini beyanla münafıkların şerrinden hazer etmek lâzım olduğunu ehl-i imana tavsiye buyurmuş ve Islâmın esrarını münafıklara bildirmemenin- ehem olduğunu tenbih etmiştir. Çünkü; «münafıkların dostları sizin düşmanınız olan Yahudüerdir» demek «Esrarınızı onlara ifşa etmeyin, eğer ifşa ederseniz mesainiz boşa gider, akim kalır» demektir. Binaenaleyh; dostunu, düşmanını farketmek insan için büyük bir meziyettir.
Bu âyette istifham; taaccüp içindir. Çünkü; Allah'ın gazab ettiği bir kavmi dost ittihaz etmek taaccübe şayan bir haldir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette münafıkları dört cihetle zemmet-miştir. Birincisi; onlar sizden de Yehûd'dan da değil demek her. iki kavme karşı yalancılık ve riyakârlık ediyorlar demektir. İkincisi; yalan üzerine yemin etmek âdetleri olduğunu
beyan etmek zemmin nihayesidir. Üçüncüsü; cümle-i haliyesiyle bunlar her ne cinayet islerlerse ankasdın ve an ilmin işlerler, yoksa ancehlin vâki olan hatalardan değil demektir. Binaenaleyh; onlar her neye cür'et ederlerse inat ve istikbar üzerine cür'et ederler. Döfdüncü; bunların amellerinin pek çirkin olduğunu'beyan buyurmuştur ki zemmin nihayesine işaret etmiştir.
Mücadele 58:16
Vacip Tealâ münafıkların fena hallerinden diğer bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o münafıklar kendilerini ve mallarım muhafaza için yeminlerini nefislerine ve mallarına kalkan gibi bekçi ittihaz ettiler ve yalan yere yemin etmekten çekinmediler. Binaenaleyh; fe-saddan hali kalmayarak diğer insanları tarik-ı hak olan din-i Islama duhulden menettiler. Böylece kendileri hakka tâbi olmadıkları gibi tâbi olacaklara da mani olunca onlar için ahirette ihanet'edici azap vardır. Zira; yalan yeminle ism-i İlâhiyi istihfaf ettikleri için amellerine mukabil onların azabı kendilerini istihfaf edeceğine işaret zımnında Cenab-ı Hak azaplarını ihanetle tavsif buyurmuştur.
Bu âyette üç cümle vardır ve tertib üzere ilki ikinciye ve ikinci üçüncüye sebep ve delildir. Çünkü münafıkların azaplarına sebep; halkı hak yolundan menetmeleridir ve tarik-ı haktan menetmelerine sebep de yalan yere yemin etmeleridir. Çünkü avam-ı nâsı yeminleriyle kandırmak onları hakka ittibadan menetmektir. Şu halde mantıkça kıyasın takriri şöyledir : «Münafıklar için azab-ı mühin vardır. Zira onlar nâsı tarik-ı haktan menettiler. Her kimler ki naşı tarik-ı haktan menedeler, onlar için azab-ı mühin vardır. Binaenaleyh; münafıklar için azab-ı mühin vardır» demektir. İkinci kıyasın takriri de şöyledir, «Münafıklar nâsı tarik-ı haktan menettiler. Zira; onlar yalan yere yeminlerini kalkan ittihaz ederek nâsı kandırdılar. Her kimseler ki yalan yere yeminlerini kalkan ittihaz ederek nâsı kandıralar. Binaenaleyh; münafıklar nâsı haktan menettiler» demektir.
Bu âyette bazı ulemâ azab-ı şedidi azab-ı kabirle ve azab-ı mü-hini azab-ı âhiretle tefsir etmişlerdir. Buna nazaran âyette tekrar yoktur. Gerçi azabın her ikisini de azab-ı âhirete sarfetmekte de azabın birisi şiddet, diğeri ihanetle tavsif olunduğu cihetle tekrar mündefiyse de ancak azabın birini kabre diğerini âhirete sarf etmek sevk-ı nazma daha ziyade muvafık olduğundan bazı ulemanın tevcihi şâyan-ı tevcihtir.
Hulâsa; münafıkların yalan yere yemini kendilerine siper addettikleri ve yeminleriyle nâsı tarik-ı haktan meneyledikleri ve onlar için ihanet edici azabın mevcut olduğu bu âyetten müstefad olan fevald cümlesindendir.
Mücadele 58:17
Vacip Tealâ münafıklar için şiddetli ve ihanet edici azap olduğunu beyandan sonra onların malları ve evlâdı kendilerinden o azabı defe demeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; münafıklar mallarına ve oğlanlarına güvenirler. Halbuki malları ve evlâdı onlardan Allah'ın azabından hiçbir zerresini bile elbette def edemez. İşte şu evsaf -ı zemimenin sahibi olan münafıklar Cehennem ateşinin sahipleridir. Zira; onlar ebeden Cehen-nem'de kalıcılardır.
Münafıklardan azabın küçüğünden ve büyüğünden hiçbir zerresini defedemeyeceğine işaret için siyak-ı nefiyde gayet azlığa delâlet eden tenumle nekre olarak lâfzı varid olmuştur. Şu halde onlar için asla necat ümidi olmadığından çare-i necat Dİan ihlâs üzere imana tevessül etmeleri lâzımdır. Çünkü lutf-u İlâhiyi câlib olan a'malin esâsı; ihlâs üzere imandır. Binaenaleyh; iman olmadıkça Allah'ın lutfuna istihkak olamaz.
Mücadele 58:18
Vacip Teala münafıkların ashab-ı Cehennem'den olduklarını |lra Cehennem ateşinin zuhur edeceği günü beyan etmek üzere buyuruyor
Zira; onlar yalan söylemek üzere azmetmiş ve yalan söylemeyi âdet edinmiş birtakım kimselerdir ki bütün sözleri yalana münhasırdır, yalandan başka birşey bilmezler. Binaenaleyh; dünyada yalan söyledikleri gibi âhirette de huzur-u İlâhîde yalan söylemekten çekinmezler fakat fayda etmez.
Hulâsa; münafıkları Cenab-ı Hakkın müçtemian kabirlerinden kaldıracağı ve bu dünyada yalan yere yemin ettikleri gibi âhirette de yemin edecekleri ve kendilerinin itikad-ı hak üzere olduklarını zannettikleri ve halbuki onların ancak yalancı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mücadele 58:19
Vacip Tealâ münafıkların yalancı olduklarım beyandan sonra yalanı irtikâplarının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; münafıklar o derece mağrur oldular ki, bu dünyada yalan yeminle Müslümanız diyerek mallarını, canlarım kurtardıklarından âhirette de Öyle olacak zannıyla huzur-u İlâhî'de yalan yemine cür'et ederler. Binaenaleyh; hidayet-i îlâhî'yeye vesile olan zikrullahı unutturdu. İste şu evsafla mevsuf olan güruh-u eşkiya şeytanın askeridir. Agâh olun ve uyanık bulunun ki ey müminler! Şu şeytan'ın cemaatı ancak zarar edicilerdir. Binaenaleyh; kafiyen ticaretleri yoktur. Zira; bunların bütün hareketleri zararı intaç eder. Çünkü; ticaretin esbabı olan imana ve amel-i salihe teşebbüs yoktur.
Vacip Tealâ bu âyette münafıkları şeytan'm cemaatı olup ne-tice-i sa'yları zarar olduğunu beyanla tekrar zemmetmiştir. Çünkü; münafıkların ehl-i imana ihanete ve, fitne ilkasına dair dersi şey-tan'daıi aldıkları beyan olunmuştur.
Vacip Tealâ şeytan'm cemaatının hüsranda olduğunu beyandan sonra o hüsranın sebebini beyan etmek üzere buyuruycr
Mücadele 58:20
Yani; şol müfsitler ki onlar habâset-i tıynetleri icabı Allah'a ve resulüne ve Allah'ın kitabında beyan ettiği ahkâmına muhalefetle hudud-u İlâhiyeyi tecavüzle adavet ettiler. İşte şu adavet edenler Allah'ın en ziyade zelîl ve hakîr kıldığı cemaattandır. Zira; Allahü Tealâ Levh-i Mahfuzunda yazdı ve dedi ki «Ben ve benim kullarımı irşad için gönderdiğim resullerim elbette ve elbette düşmanlarına galiptir». Zira; Allahü Tealâ dostlarına yardımda kavî ve irade ettiği şey elbette vücut bulur bir uludur. Böyle kavî ve cümleye galip olan Allah'a ve resulüne muhalefet edenler elbette hakîr ve zelil olurlar.
Şu mücrimlerin cinayetlerini açıktan beyan etmek için ism-i mevsul varid olmuştur. Çünkü mevsulün sılası; daima o mevsulün hakikatim beyan ettiğinden şu zilletlerine illet ve sebebin Allah'a ve resulüne muhalefet olduğu beyan olunmuş ve bunların cinayetleri Allah'a muhalefet olduğu cihetle en ziyade zelil olacakları beyan edilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hakka muhalefet; elbette zilleti icab eder. Zira; iki hasımdan biri ne kadar kuvvetli olursa diğer zebun olanı da o kadar zayıf olduğundan Allah'ın kuvvet ve azameti gayr-ı mütenahi olunca âsîlerin zilletlerinin de gayrı müte-nahi olacağı tabiidir.
Allah'ın galip olacağını Levh-i Mahfuz'da yazması yemin mesabesinde olduğundan cevap ve te'kidle varid olmuştur ki gerek Levh-i Mahfuz'da yazılması, gerek Allah'ın ve resullerinin galebesi kat'î olduğuna işaret olunmuştur.
Hulâsa; Allah'a ve resulüne muhalefet edenlerin gayet zelil olacakları, Allah'ın ve-resullerinin galip olacaklarının Levh-i Mahfuz'da yazıldığı ve Allah'ın kavî ve azîz olduğu bü âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ muhalefet edenlerin lâyık oldukları cezalarını beyandan sonra onlara karşı müminlerin vazifelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; mümin olan kâfire lâyıkıyla muhabbet etmez, velevse o kâfir müminin babası, oğlu veya biraderi yahut kendi kavim ve kabilesi, akraba ve taallûkatı olsun. Zira; Allah'ın ve resulünün muhabbetine karşı hiç te'siri olmaz. Çünkü; müminin kalbinde iman yazılı ve sabit olduğundan kâfire muhabbete manidir.
Bu âyette mazmum olduğu beyan olunan muhabbetle murad; onlara nasihat ve hayır murad ederek derun-u kalpten muhabbet etmektir. Yoksa onlarla ihtilât etmeye ve dünyaca muamele yapmaya ve icab-i halde onlarla muaşerete şümulü yoktur. Binaenaleyh naram olan muhabbet; onları candan sevmek olduğundan elyevm lîsfci olan muamele değildir. Çünkü; dünya umurunda insanların Yekdiğerine karşı ihtiyaçları derkâr olduğu cihetle ihtiyaçlarını def hususunda İslâm, Hıristiyan tefrik olunmaksızın umur-u dünyada birbirleriyle muameleye müsade-i şer'iye vardır. Ancak zamanımızda görüldüğü veçhile bize zimmi gibi görünüp hakikatta bizimle muharib olan düşmana muavenetleri görüldüğü surette onlarla muâmele-i dünyeviyeyi kesmek alavere hususunda yanlarına yanaşmamak Müslümanların menfaatına daha muvafıktır. Çünkü; içimizde tebamız olan Hıristiyanlar Müslümanlardan kazandıklarını Müslümanlara atmak için kurşuna verdikleri gün gibi meydanda olduğu cihetle şu zamanda onlarla muameleye de haram denilebilir.
Bu âyette imanın kalpte olduğuna delâlet vardır. Binaenaleyh; ulema-yı kelâmdan mütekaddimîn imanın tasdik-ı kalbiden ibaret olmasına istidlal etmişlerdir. Buna nazaran ikrar-ı lisanî erkân-ı imandan hariç olduğu cihetle kalbinde imanı mevcut olan bir kimse lisanıyla ikrar etmeksizin vefat etse mümindir, lâkin lisanla ikrar vacip olup bu vacibi terkettiğinden günahkâr olur.
Binaenaleyh; kuvvet-i kalple müminler mansur ve muzaffer oldular.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ruh bu âyette kalp nuru veya Kur'an veyahut düşman üzerine nusret manâlarınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Çünkü; nur-u imanla münevver olan bir kalpten dm düşmanı olan kâfirin muhabbeti kalkınca Allahü Tealâ kuvvet-i kalp ve nur-u basiret sebebiyle nusretini ihsan etmekle ehl-i imanı takviye buyurmuştur.
Mücadele 58:21
Yani; şol müfsitler ki onlar habâset-i tıynetleri icabı Allah'a ve resulüne ve Allah'ın kitabında beyan ettiği ahkâmına muhalefetle hudud-u İlâhiyeyi tecavüzle adavet ettiler. İşte şu adavet edenler Allah'ın en ziyade zelîl ve hakîr kıldığı cemaattandır. Zira; Allahü Tealâ Levh-i Mahfuzunda yazdı ve dedi ki «Ben ve benim kullarımı irşad için gönderdiğim resullerim elbette ve elbette düşmanlarına galiptir». Zira; Allahü Tealâ dostlarına yardımda kavî ve irade ettiği şey elbette vücut bulur bir uludur. Böyle kavî ve cümleye galip olan Allah'a ve resulüne muhalefet edenler elbette hakîr ve zelil olurlar.
Şu mücrimlerin cinayetlerini açıktan beyan etmek için ism-i mevsul varid olmuştur. Çünkü mevsulün sılası; daima o mevsulün hakikatim beyan ettiğinden şu zilletlerine illet ve sebebin Allah'a ve resulüne muhalefet olduğu beyan olunmuş ve bunların cinayetleri Allah'a muhalefet olduğu cihetle en ziyade zelil olacakları beyan edilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hakka muhalefet; elbette zilleti icab eder. Zira; iki hasımdan biri ne kadar kuvvetli olursa diğer zebun olanı da o kadar zayıf olduğundan Allah'ın kuvvet ve azameti gayr-ı mütenahi olunca âsîlerin zilletlerinin de gayrı müte-nahi olacağı tabiidir.
Allah'ın galip olacağını Levh-i Mahfuz'da yazması yemin mesabesinde olduğundan cevap ve te'kidle varid olmuştur ki gerek Levh-i Mahfuz'da yazılması, gerek Allah'ın ve resullerinin galebesi kat'î olduğuna işaret olunmuştur.
Hulâsa; Allah'a ve resulüne muhalefet edenlerin gayet zelil olacakları, Allah'ın ve-resullerinin galip olacaklarının Levh-i Mahfuz'da yazıldığı ve Allah'ın kavî ve azîz olduğu bü âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ muhalefet edenlerin lâyık oldukları cezalarını beyandan sonra onlara karşı müminlerin vazifelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; mümin olan kâfire lâyıkıyla muhabbet etmez, velevse o kâfir müminin babası, oğlu veya biraderi yahut kendi kavim ve kabilesi, akraba ve taallûkatı olsun. Zira; Allah'ın ve resulünün muhabbetine karşı hiç te'siri olmaz. Çünkü; müminin kalbinde iman yazılı ve sabit olduğundan kâfire muhabbete manidir.
Bu âyette mazmum olduğu beyan olunan muhabbetle murad; onlara nasihat ve hayır murad ederek derun-u kalpten muhabbet etmektir. Yoksa onlarla ihtilât etmeye ve dünyaca muamele yapmaya ve icab-i halde onlarla muaşerete şümulü yoktur. Binaenaleyh naram olan muhabbet; onları candan sevmek olduğundan elyevm lîsfci olan muamele değildir. Çünkü; dünya umurunda insanların Yekdiğerine karşı ihtiyaçları derkâr olduğu cihetle ihtiyaçlarını def hususunda İslâm, Hıristiyan tefrik olunmaksızın umur-u dünyada birbirleriyle muameleye müsade-i şer'iye vardır. Ancak zamanımızda görüldüğü veçhile bize zimmi gibi görünüp hakikatta bizimle muharib olan düşmana muavenetleri görüldüğü surette onlarla muâmele-i dünyeviyeyi kesmek alavere hususunda yanlarına yanaşmamak Müslümanların menfaatına daha muvafıktır. Çünkü; içimizde tebamız olan Hıristiyanlar Müslümanlardan kazandıklarını Müslümanlara atmak için kurşuna verdikleri gün gibi meydanda olduğu cihetle şu zamanda onlarla muameleye de haram denilebilir.
Bu âyette imanın kalpte olduğuna delâlet vardır. Binaenaleyh; ulema-yı kelâmdan mütekaddimîn imanın tasdik-ı kalbiden ibaret olmasına istidlal etmişlerdir. Buna nazaran ikrar-ı lisanî erkân-ı imandan hariç olduğu cihetle kalbinde imanı mevcut olan bir kimse lisanıyla ikrar etmeksizin vefat etse mümindir, lâkin lisanla ikrar vacip olup bu vacibi terkettiğinden günahkâr olur.
Binaenaleyh; kuvvet-i kalple müminler mansur ve muzaffer oldular.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ruh bu âyette kalp nuru veya Kur'an veyahut düşman üzerine nusret manâlarınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Çünkü; nur-u imanla münevver olan bir kalpten dm düşmanı olan kâfirin muhabbeti kalkınca Allahü Tealâ kuvvet-i kalp ve nur-u basiret sebebiyle nusretini ihsan etmekle ehl-i imanı takviye buyurmuştur.
Mücadele 58:22
Vacip Tealâ ehl-i imana dünyada verdiği bazı nimetini beyandan sonra âhirette vereceği nimetlerini beyanla müminleri mak-sad-ı aksaya teşvik etmek üzere buyuruyor.
Yani; imanları sebebiyle Allahü Tealâ onları suyu çok köşklere, saraylara, bağlara ve bahçelere ithal eder ki o bağların ve bahçelerin altından ırmaklar akar ve bu kadar zevk u safa üzere onlar ebeden Cennet'te kalırlar ve Allahü Tealâ kusurlarını affetmek ve birçok nimetler vermekle onlardan razı olur ve görmüş oldukları lütuf üzerine onlar da Allahü Tealâ'dan razı olurlar. Rızayı İlâhî her mertebelerin fevkmda ve arzu edilen nimetlerin en büyüğü olduğuna işaret için bu âyette Cennet'e duhulü zikirden sonra tarafeynin yekdiğerinden razı olacakları zikrolunmuştur.
Vacip Tealâ müminlerin düşmanları olan kâfirlere muhabbeti terketmeleri üzerine Allahü Tealâ'nın müminlere ihsan etmiş olduğu dört mertebe ki imanlarının kalplerinde yazılı olmasından ve ruh ve nusretle te'yid etmesinden, Cennet'e ithal ve rızasına nail olmalarından ibarettir. Bunları zikirden sonra kâfirlere muhabbeti terki icab eden esbaptan diğer bazısını zikretmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Allah'ın dostu olmayan kâfirlere necat tecavüz etmez. Zira; onlarda sebeb-i necat olan iman yoktur.
Ehl-i imanın ulüvv-ü mertebesine işaret için bu'd-u meratibe
delâlet eden ( «ilîlj1 ) lâfzı var id olmuş ve bütün korktuklarından kurtularak umduklarına nail olmaktan ibaret olan fevz ü necat ve felahın müminlere münhasır olduğuna işaret için hasra delâlet eden zamir-i fasıl varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet-i celilenin (Hâtıb b. Ebû Beltea) hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Hâtıb) Resulul-lah'm Mekke'nin fethine hazırlandığım Mekke ahalisine ihbar etmeye teşebbüs etmiş ve yolda mektubu tutulmuştur.
Bu âyet-i celilenin hulâsası; ehl-i imanı kâfire muhabetten men ve zecretmektir, bu hükümde fasıklar da dahil olup onlara da muhabbet caiz değildir. Çünkü; fâsık fışkı sebebiyle Allahü Tealâ'-ya âsi olduğundan Cenab-ı Hak ona muhabbet etmez, belki buğze-der. Şu halde Allah'ın buğzettiği bir kimseye müminin muhabbeti muvafık olamaz.
Haşr 59:1
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi dört âyeti camidir.
Yani; semavat ve arzda bulunan cümle mahlukat Allahü Te-alâ'yı cemi-i nekaisten tenzih etti. Zira; Allahü Tealâ cümleye galip bir uludur, kullarının umurunu hikmet üzere tedbir eder. Binaenaleyh; cümle mahrukatın takdisine lâyıktır.
Yani; izzet ve hikmet sahibi olan Vacip Tealâ izzet ve hikmeti âsârı cümlesinden olarak Yehûd taifesinden Resulullah'a iman etmeyen kâfirleri evlerinden ve memleketlerinden ilk defada Şam'a ihraç etti.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile evveI-i ha§irle murad; birinci defada Şam'a tard ü teb'îd olunmalarıdır. İkinci defada Ceziretülarap'tan Yehûd'un tard ü teb'idleri Hz. Ömer zamanında vuku bulmuştur. Çünkü haşir, bir cemaatı bir mekândan diğer mekâna göndermektir.
Fahri Râzi, Kazı, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile kavl-i şerifine kadar bu âyetlerin sebeb-i nüzulü; (Zühre) nî Nadıyr) kabilesi huzur-u risalete gelerek ResuluUah'm leh ve aleyhinde bulunmamak üzere müsalaha akdettiler ve Bedir gazasında ResuluUah'm galip olduğunu görünce âhir zaman peygamberi olduğunu kendi aralarında tasdik etmişken Uhud gazasında Müslümanların mağlûp olduğunu görünce Resulullah'a adavet izhar ederek musalahayı bozdular. Hatta reisleri (Kâ'b b. Eşref) yanında kırk kişiyle gizlice Mekke'ye gitti ve müşriklerle Resulullah aleyhine ittifak akdetti ve bu ittifaklarını Cibril-i Emin Resulullah'a haber verince Resulullah evvelâ Kâ'b'm öldürülmesini emretti ve Kâ'b'm süt biraderi (Muhammed b. Mesleme) (Ayle) denilen mevkide Kâ'b'ı katledince Resulullah (Benî Nadıyr) kabilesini muhasara ve Medine'den çıkıp gitmelerini emretti. Onlar da harp tedariki görmek maksadına mebni on gün mühlet istediler ve münafıkların da «Korkmayın, biz size muavenet ederiz» demeleri üzerine onlardan da imdat bekliyorlardı. Resulullah yirmi bir Resulullah Medine'yi teşrif edince Medine'nin yakınında isminde bir karyede sakin Harun (A.S.) m neslinden (Begün muhasara etti. Münafıklardan imdat gelmedi ve Allahü Tealâ da kalplerine korku verdi ve her cihetten ümitleri kesildi, sulha tâlib olurlar, lâkin Resuîullah maslahatı onların Medine'den tardo-lunmalarmda gördüğü için Medine'den çıkmalarından başka bir-şeye razı olmadı. Onlar da terk-i diyara razı oldular, fakat Resulullah hanelerini ve akarlarını ve sair emval ve eşyalarını terketme-lerini ve ancak bir deveye ne yükleyebilirlerse onu götürüp başkasına el uztamamalarını ve âlât-ı harpten hiçbir şey almamalarını teklif etti. Onlar da şu şurûta razı olarak birer deveyle ne götüre-bildilerse onunla bazısı Şam'a ve birkaç aile de Hayber'e gittiler ve onların mallarını Resulullah muhacirine taksimle muhacirinin maişetlerini ensar-x kiram üzerinden kaldırdı. Çünkü; muhacirinin malları Mekke'de kaldığı için nafakaları ekseriya ensarın muâve-netiyle husule geliyordu. İşte şu minval üzere Yehûd'dan (Benî Nadıyr) in terk-i diyara mecbur olmaları üzerine vak'ayı tafsil etmiş ve ümmet-i Muhammed'e sermaye olmak üzere Cenab-ı Hak bu âyetleri inzal buyurmuştur.
Ceziretülarap'tan evvel tardolunan ehl-i kitaptan bunlar olduğu için evvel-ül haşir tâbir olunmuştur. Yahut haşr-ı sânı; kıyamet olduğundan buna evvel-i haşir denmiştir ve bu tevcih arz-ı Şam'ın arz-ı mahşer olmasına delâlet eden eserleri te'yid eder. Çünkü; evvel-i haşir Şam'a olunca evvelin ikincisinin de Şam'a olması zahirdir. Zira; evvelin sanisinin ancak o evvelin yerinde olması icab eder. ResuluUah'm Yahudilere Medine'den çıkın emrini verdiğinde Yehûd'un «Nereye çıkalım?» suâllerine cevapta buyurduğu da mervidir. Binaenaleyh; İbn-i Abbas Hazretleri «Bir kimse arz-ı mahşerin arz-ı Şam olacağında şüphe ederse bu âyeti okusun» buyurmuştur.
Bu âyet ehl-i İslâm'ın selâmeti için bir kavmin memleketlerinden tardolunmalarınm cevazına delâlet eder. Çünkü; evliya-yı umur maslahat-ı âmmeyi müfsid ve mülhidlerin tard u teb'îdinde görünce bilâtereddüd teb'îd ederler ve teb'îdleri ve şer'an caizdir. Zira; umumî menfaat için hususi mazarratın ihtiyar olunması kavaid-i şer'iyemiz iktizasındandır.
Haşr 59:2
Vacip Tealâ Yehûd'dan (Benî Nadıyr) in Medine'den ihracına işaretten sonra ihracın keyfiyetini ve onları ihraç etmenin ehl-i iman hakkında büyük nimet olduğundan nimetini ta'dad etmek üzere :
Yani; ey müminler! Yehûd'un kuvvet ve şevketlerine ve mallarının .kesretine ve kalelerinin metanetine bakarak onların Medine'den çıkıp gideceklerini zannetmediğiniz gibi zahir-i hale bakarak onların terk-i diyar edecekleri hatırınıza bile gelmezdi ve onlar da zannettiler ki kaleleri Allah'ın azabını meneder. Halbuki bu zanların cümlesi fasiddi. Zira; onların asla hatırlarına gelmeyen yerden Allah'ın belâsı ve emri onlara geldi. Binaenaleyh; zanları boşa gitti. Yahut ehl-i imanın zannetmediği cihetten Allah'ın nusreti ve inayeti geldi ki (Benî Nadıyr) Yahudilerinin gitmesiyle onların hilelerinden kurtuldular.
Zira; bu gibi haller ibrete şayandır.
Yani; onların zannetmedikleri cihetten Allah'ın kahrı geldi. Zira; mühim vak'alarda işlerini tedbir eden reisleri katlolununca kuvvetleri zaafa tebeddül etti ve şevketleri kırılmaya başladığı için Allahü Tealâ kalplerine korku ve telâş verdi. Binaenaleyh; emniyetleri bütün bütün selbolunduğundan kendi evlerini kendi elleriyle yıkmaya başladılar ve müminler de onlara muavenet olmak üzere evleri tahripte onlara yardım ettiler. Yahudilerin tahripten garazları; Müslümanlara kalmasın ve Müslümanların tahripten garazları ise onların saklanacakları haneleri bir an evvel izale olunsun ve gözleri önünde nice senelerdir yapıp yoğurdukları ve vücutlarındaki ruhları mesabesinde kıymetli olan hanümanlarını tahriple azaplarının ziyade olması ve İslâm'ın ulviyetini onlara göstermekti. Yahudiler metin kalelerine, mallarının çokluğuna, kuvvet ve kudretlerine istinad ederek ehl-i İslâmı hiçe sayarken ve ehl-i îslâm da kendilerinin zaafına bakarak Yehûd'clan tehaşi ederken birdenbire Cenab-ı Hakkın resulüne inayeti zuhur ederek zayıf sayılanların kavı ve kavî sayılanların zayıf olup ahvâl, ani olarak tebeddül ediverince basiret sahiplerinin bu ahvalden ibret almalarını ve meseleyi derin düşünüp sathi geçmemelerini Cenab-ı Hak ehl-i basirete tavsiye buyurmuştur. Çünkü; Yahudiler kuvvetlerine itimad ederken kuvvetin faydası olmadığını anladılar ve akıl sahibi olan bu vak'ayı gözüyle görünce bilsin ve görsün ki kuvvete itimadın faydası yokmuş. Binaenaleyh; kavı kuvvetine, zâhid zühdüne, âlim ilmine, ganî gınasına ve metbû' etbâ'ma itimad etmesin. Zira; Allah'ın gayrıya itimadda fayda olmadığını şu vak'a tamamıyla izah etmiştir.
Yahut ibretle emrin mercii; küfrün ve nakz-ı ahidle gadretmenin akıbetidir. Buna nazaran ibretle emrin manâsı «Ey müminler! Siz Yahudilerden ibret alın. Zira; Yahudiler Muhammed (A.S.) a küfürleriyle beraber ehl-i İslama nakz-ı ahidle gadretmek istediklerinden dünyada terk-i diyar ederek mallarını ve yurtlarını ehl-i İslama terke mecbur oldular. Binaenaleyh; gözüyle gören ve aklıyla idrak eden erbab-ı iz'ân bu vak'ayı göz önüne getirsin ve nakz-ı ahdin neticesi neye müncer olduğunu aklıyla düşünsün ki kendisi böyle akıbet fena netice verecek yolsuzluğa cesaret etmesin» demektir. Şu halde âyet; aklı ve iz'ânı olan kimsenin vukuattan ibret alması vacip olduğuna delâlet eder. Zira said olan kimse; gayrın halinden ibret alan kimsedir ve âkil olan da herşeyi bir ders-i ibret olarak kabul edendir.
Bu âyette beyan olunan vak'ada en ziyade ibret alınacak şey; Yehûd'un kendilerini hıfzeder ümidinde bulundukları ve fevkalâde itimad ettikleri hanelerini kendi elleriyle tahribe başlayıvermele-ridir. Bu hâdise kudret-i İlâhiyenin kemaline ve hikmet-i İlâhiye-nin metanetine pek büyük delildir ki en ziyade hami saydıkları evlerini kendi elleriyle tahrib etmeleri şayan-ı istiğraptır.
Müminlerin tahriplerine gelince; Yahudiler evlerini içeriden müminler de kalelerini dışarıdan tahrib etmişlerdir. Yahut Yahudileri tahribe şevke sebep müminler oldukları cihetle hem kendileri hem de müminler tahrib etmiş oldular.
Hulâsa; Allah'ın gayrıya itimadın 'faydası olmadığı, Allah'ın murad ettiği azaba hiçbir şeyin mani olamayacağı, küfrün ve nakz-ı ahdin neticesinin fena olduğu, insanların zannı hilâfına ahvalin derhal tebeddül ettiği ve akl ü basiret sahiplerinin bu gibi vakayi-den ibret almaları vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Haşr 59:3
Vacip Tealâ Yahudileri Medine'den ihraç ettiğini beyandan sonra eğer ihraç onlar hakkında mukadder olmamış olsa dünyada azap olunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o Yahudiler üzerine Allahü Tealâ terk-i diyar etmelerini ve vatanlarından uzak olacaklarını Levh-i Mahfuz'da yazmamış olsaydı elbette onları dünyada katil, esaret ve sair envâ'-ı azapla azab ederdi ve onlar için âhirette ateşle azap vardır. Lâkin Allahü Tealâ onlara azab-ı dünyevîyle azab etmedi. Zira; vatanlarından uzak olmalarını mukadder kılmıştı. Terk-i vatan ise diğer azaplara mukabil bir nevi azab-ı dünyevîdir ki, insanlar için kahren memleketlerinden tardolunmak kadar acısı unutulmaz bir azap olamaz. Çünkü; ölmüş olsa kurtulur, lâkin terk-i diyar etmek ölüm gibi değildir. Zira; ülfet ettiği şeylerin cemisini ve ömrünün hasılatı/. olan servet ve sairesini terkettiği cihetle herbirinin hatırasıyla;: günlerce muazzep olduğu gibi tab'-ı, beşere muhalif olan zillet veî hânümâmnı terketmek hatırdan çıkar bir hakaret değildir. Binaenaleyh; kahren vatandan tardolunmak cümle azaba mukabil oldu-?; ğuna bu âyet delâlet ettiği gibi bununla kalmayıp onlar için behe-i mehal âhirette azab olacağına dahi delâlet eder. Cila'; reza+i letle vatandan uzak kılınmaktır,
Haşr 59:4
Vacip Tealâ Yahudilerin müptelâ oldukları tard u teb'îdi beyandan sonra bu belânın bazı esbabım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yehûd'dan (Benî Nadıyr) kabilesinin terk-i vatan zil-£ letine ma'ruz kalmalarının sebebi; intikam sahibi olan Allahü Te4 alâ'nın ve Resulünün emirlerine muhalefet edip hükümlerine ita->i attan çıkmalarıdır. Eğer bir kimse Allah'a muhalefet ederse Allahü|' Tealâ ona azab eder. Zira; emrine muhalefet ederJere Allah'ın! azabı şiddetlidir.
Allah'a muhalefet Resuluilah'a muhalefeti müstelzim olduğundan âyetin ikinci fıkrasında resulüne muhalefet zikrolunmamıstır$".
Çünkü; Allah'a muhalefet resule ve resule muhalefet Allah'a muhalefeti müstelzimdir. Zira; resulün emri Allah'ın ve kezalik Allah'ın emri resulünün emri olduğu cihetle birine itaat diğerine itaatin ve birine muhalefet diğerine muhalefetin aynıdır. Âyet-i ce-lile her ne kadar Yahudiler hakkında nazil olup onların muhalefetlerini ve muhalefetleri üzerine terettüb eden cezayı beyan ediyorsa da Allah'a ve resulüne muhalefet eden âsilerin cümlesi hakkında ahkâmı cari olduğundan bilûmum insanları muhalefetten me-~~ nettiği gibi muhalefet edenlerin bu gibi belâlara müptelâ olacaklarını dahi beyan etmiştir.
Ebüssuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile tarik-ı bürhanî suretiyle maksada delâlet eder. Binaenaleyh; kıyas-ı mantıkîyi takrir şöyledir : «Yahudiler şu azaba müstehaklardır. Zira onlar Allah'a ve Resulüne muhalefet ettiler. Her kimseler ki Allah'a ve Resulüne muhalefet edeler, onlar azaba müstehaklardır. O halde Yahudiler şu azaba müstehaklardır» demektir.
Haşr 59:5
Vacip Tealâ Yahudilerin vatanlarından tard u teb'îdlerine karar verildiğini beyandan sonra karar-ı vâki üzerine Resulullah ve ashabı tarafından vuku bulan tazyikin rıza-yı İlâhî'ye muvafık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah ashabıyla beraber (Benî Nadıyr) in karyelerini muhasara etmek, hurmalarını kesmek, bostanlarını yakmak ve yıkmak suretiyle onları tazyika başlayınca Yahudiler «Yâ Muhammed (S.A.)! Sen davanda salâh rau-rad ederim derken şimdi fesada başladın. Rabbin Tealâ sana böyle mi emrediyor?»- demeleri üzerine ashap ihtilâfa başladılar. Bazıları ağaçların kesilmesi ve bazılarının da kesilmemesi cihetini ihtiyarla fikirler çarpışınca meselenin rıza-yı İlâhiye muvafık olduğunu beyan etmek ve ihtilâfa nihayet vermek üzere bu âyet nazil olmuştur..
Yahudilerin hurmalarının hepsi kesilmeyip belki bazıları olduğuna işaret için ba'za delâlet eden lâfzı varid olmuş ve ağaçları kesip kesmemenin her ikisi de müsaade-i şer'iyeyle olduğuna işaret için tahyire delâlet edne kelimesi varid olmuştur. Binaenaleyh; düşmanları tazyik ve hasretlerini tezyid için bağlarını ve bahçelerini yakmak ve yıkmak caiz olduğu gibi hali üzre terketmek de caizdir.
Bu âyetten istidlal ederek eimme-i Hanefiyenin içtihadı da bu minval üzeredir. Yani düşmanların şevketlerini kırmak ve cemaatlarını dağıtmak ve onlara azab etmek neye mütevakkıfsa onu işlemek meşrudur. Kâfirlerin bu gibi felâketlere müstehak olmalarının sebebi; kendi günahları olduğuna işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak lâfzı vârid olmuş ve şanla-rını tahkir için fıskla teşhir ve tescil (olunmuşlardır. Çünkü fısk ; tarik-ı haktan çıkmaktır. Tarik-ı haktan çıkanlar dünyada ve âhi-rette her türlü cezaya müstehaklardıir.
Haşr 59:6
Vacip Tealâ kâfirlere nazil oları azabı beyandan sonra onlardan alman emvalde muamelenin ne yolda olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; (Benî Nadıyr) Yahudilerinin mallarından Allah'ın resulüne iade ederek verdiği eşyanın kâffesi hassaten Resulullah1 indir. Binaenaleyh; Resulullah dilediği mahalle sarf ve istediği kimselere sadaka eder. Şu halde sizin müdahaleye hakkınız yoktur. Zira; siz o malı tahsil ve cem'etmek için at ve deveyle sür'at ederek gidip meşaKkat çekmediniz ve lâkin Allahü Tealâ resullerini dilediği kimselere musallat kılar, zahmetsiz ve meşakkatsiz onların mallarını ve yurtlarını resullerine teslim eder. Zira; Allahü Tealâ -resullerinin düşmanlarını kahr u ihlâke ve mallarını dostlarına red ve teslime, düşmanların kalplerine havf ve endişe ilkasına ve bunların emsali mümkün olan herşey üzerine kadirdir.
Bu. âyette Yehûd'un ellerinde bulunan mallarına bihakkın müs-tehak olmayıp küfürleri sebebiyle bigayrihakkm mutasarrıf olduklarına ve bihakkın Resulullah'a ve ehl-i İslama lâyık olduğuna işaret için red ve iade manâsına olan kelimesi varid olmuştur. Çünkü; Vacip Tealâ nâsı ibadet için halkettiği gibi nâsın ellerinde bulunan mallarını da ibadete vesile olmak için halkettiğinden âsilerin ve bilhassa kâfirlerin ellerinde bulunan malları bihakkın ı müminlere lâyık olup kâfirlerin1, ellerinde bulunması ibadete sarfo-lunmadığından dolayı ariyet vş bilâistihkak mutasarrıf olmuşlardır. Binaenaleyh; kâfirlerden aılarak müminlere teslimine red ve îâde denilmiştir. Sanki âsiler muti' olanların haklarını gasbetmişler de sonra sahibine iade olunmuş, gibidir.
(Benî Nadıyr) in terkettik'leri emvalin kâffesi Resulullah'a mahsus olduğuna işaret için umvıma delâlet eden ma-i şartiyye varid olmuş ve bu cümle-i şartiyeriin cezası kelâmda mukadderdir ki yani «Yehûd'un terkettiği emval ancak Resulullah'a mahsus olup başkasına tecavüz etmez» demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile cümlesi Yahudilerin mallarının Resulullah'a ı mahsus olmasına illet ve sebeptir. Çünkü; ashab-ı kiram (Benî Nadıyr) in Resulullah'a devrolu-nan emvali Hayber'den alman emval-i ganimete kıyasla muhasarada hazır olan guzat beyninde taksim olunacak zanmnda bulunmaları üzerine Çenab-ı Hak bu zanlarmın yanlış ve (Benî Nadıyr) in terkettiği emval, ganimet olmayıp Allah'ın resulüne atiyesi olduğunu ve emval-i ganimetler emval-i fey' beyninde fark bulunduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü emval-i ganimet; atla, deveyle uzak yola gitmek ve kafirlerle muharebe etmekle ve birçok zahmetlerle alınan emvaldir. Benî Nadıyr'in emvaline gelince; zahmetsizce hasıl oluvermiştir. Zira; yukarıda beyan olunduğu veçhile Benî Nadıyr'in karyeleri Medine'ye iki mil mesafede olup oraya gitmek için ashabın binite ihtiyaçları olmadığından ynya olarak gidiverdiler. Hatta Resulullah't an başka binitli yoktu, Resulullah bir deveye binmişti. Gerçi Benî Nadıyr muhasara ve onlarla cüz'i muharebe vuku bulmuşsa da az zaman içinde Allahü Tea-lâ'nm onlara korku ilkasıyla terk-i diyara razı olduklarından mukatele olmamış menziline tenzil olunarak onların metrukâtma fey' tâbir olunmuştur. Çünkü; kâfirlerin ellerinden harp ve darpla alınan emvale ganimet; ve meşakkatsiz alınan emvale fey' tâbiri ta'birat-ı şeriyedendir. İşte Benî Nadıyr'in emvali zahmetsiz ele geçtiğinden Cenab-ı Hakkın resulüne atiyesi olduğu cihetle tasarrufunu Resulullah'a tahsis buyurmuştur. Yani «Ey müminler! Siz Benî Nadıyr üzerine hücumunuzda sair gazalarda görülen zahmet gibi zahmet çekmediğinizden ve binite muhtaç olmadığınızdan onların metrukâtını taksime istihkakınız yoktur» demek olur. Ancak Resulullah muhacirinin ihtiyaçlarını nazar-ı dikkata alarak (Benî Nadıyr) in emvalini muhacirin beyninde taksim ve ensar-ı kiram üzerinden muhacirinin meşakkatlarmı kaldırmakla her iki sınıfa riâyet buyurmuştur. Yalnız ensardan üç kimse ki (Ebu Dü-câne) ve (Sehi b. Hanif) ve (Haris b. Samme) mn ihtiyaçlarına binaen onları da taksimde dahil ve müşterek kılmıştır.
Haşr 59:7
Vacip Tealâ ehi-i Kuranın terketmiş olduğu emvalin resulüne ait olduğunu beyandan sonra o gibi emvalin masrafını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; muharebesiz ve mukatelesiz kâfir olan karyeler ahalisinin her nevi emvalinden Allah'ın resulüne iade suretiyle ihsan ettiği emval-i fey'den evvelâ bir hissesi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Allah'ın hissesiyle Kâ;be-i Muazzama ve sair mesacid-i Islâmiye tamir olunur. Saniyen bir sehmi Resulullah'a mahsustur ki onunla Resulullah hal-i hayatında evlâd ü iyalinin nafakasını tedarik buyurur ve Resulullah'm vefatından sonra sehm-i nebevileri imam-ı zamana masruf olur yahut asakir-i İslâmiye ve hudut kalelerine sarfolunur. Allahü Tealâ'nm ve Resulünün hisselerinden sonra emval-i mezkûreden bir hissesi Resulullah'm akrabası (Abdülmutta-lib) ve (Hâşim) evlâdmadır ki Resulullah'a karabetti nesebiyeleri olanlara sarfolunur. Bundan sonra birer hisse yetimlere ve fakirlere ve züğürt yolculara sarfolunur. Şu minval üzere taksimin hikmeti; zaman-ı cahiliyede olduğu gibi sizden zenginler beyninde tedavül eder birşey olmamasıdır. Çünkü; zaman-ı cahiliyede bu gibi emvali zenginler servetine, eşraf şerefine ve erbab-ı mansıb mansıplarına istinad ederek taksim ederler ve ihtiyaç erbabını nazar-ı itibara almazlar ve haklarını zayi etmekle insanlar arasında intizamı muhafazaya yegâne hadim olan adaleti ihlâl ederlerdi. İşte şu âdet-i cahiliyeye ittibâ* olunmasın için Cenab-ı Hak Kuranda bizzat taksimle kullarına hakikati beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ'nm bu taksimi insanlar arasında yekdiğerinin hukukuna tecavüz etmemek ve herkesin hukukunun mahfuz olması ehem olduğunu beyan içindir. «Emval-i fey'in bir hissesi Allahü Tealâ'ya mahsus» demek «Mesalih-i muslinimden sedd-i süğura yani harp cephelerine ve nehirler açılmak suretiyle umumun inti-fâ'ma ve köprüler yapmak ve bunların emsali gibi menfaat-ı umu-miyeye sarfolunur» demektir, yoksa haşa Allah'ın ihtiyacı var da bir hisse de ona ayrılır manâsına değildir.
Bu âyet; bundan evvelki âyetin beyanı mesabesinde olduğundan edat-ı atıf terkolunmuştur. Çünkü; atıfta ma'tufla ma'tufuna-leyh beyninde mugayeret olmak lâzımdır. Binaenaleyh; burada mugayeret olmadığı için atıf terkolunmuştur.
Vacip Tealâ emval-i fey'in resulüne râci olduğunu ve Kuranda masrafını beyandan sonra her hususta ve bilhassa emvali taksim hususunda resulünün emir ve nehyine ittibâ' lâzım geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu manâ de bulunan emir manâsına olduğuna naza-randır. Amma vervıek manâsına olduğuna nazaran ma-nâ-yı âyet: |Ey müminler! Emval-i fey'in manâsını bildikten sonra sizin üzerinize vacip olan; resulünüz emval-i fey'den size her ne verirse derhal onu alın. Zira; hakkınız odur. Binaenaleyh; verdiği şeyi az görmek gibi birşeye cür'et ederek mücadeleye kalkışmayın. Çünkü taksim; Allah'ın emriyle Resulüne ait• olduğundan her ne verirse onu kabul ve sükût etmek vazifenizdir ve Resulünüz sizi her neden nehyederse nehyettiği şeyde her halde sizin için bir mazarrat olduğundan derhal onu ter-ketmeniz lâzımdır. Çünkü; Resulullah'm nehyi hikmetten halî olmadığı için hemen vakit fevtet-meksizin ondan vazgeçmek her mümin için bir vazife-i diniyedir ve Resulullah'a muhalefette Allah'tan korkun. Çünkü; muhalefet edenlere Allah'ın azabı şiddetlidir.
Kur'anda en ziyade mücmel ve müfid bilûmum ahkâmı cami olan âyetlerden birisi de bu âyettir. Çünkü bu âyet; kavlen ve fiilen emr ü nehyi resule şâmil olduğu gibi bütün menhiyat ve meraura-ta da şâmil olduğundan ahkâmı şer'iyeyi bu âyet tamamıyla camidir. Zira; dünyevî ve uhrevî insanların ahvaline müteallik bir hüküm olsun da emir veya riehyi resulden hariç olsun> olamaz. Binaenaleyh; elbette bunlardan birinin müştemilâtından olacağı aşikârdır. Çünkü; gerek Kur'anda, gerek hadîste beyan ve onlardan istin-bât olunan ahkâmın cümlesi bizlere zat-ı nebevilerinden geldiği için herbiri onun emr ü nehyinde dâhildir.
Gerçi bu âyet emval-i fey' hakkında nazil olmuşsa da itibar eî-fazın umumuna olup sebebin hususuna olmadığından sebeb-i nüzul plan emval-i fey'in ahkâmı da âyetin umumunda dahildir.
Hulâsa; Resulullah her ne emrederse onu tutmak ve her ne verirse taksimde ona razı olmak ve her neden nehyederse derhal ondan menhi olmak ümmeti üzerine vacip ve emr ü nehyine muhalefette Allah'tan korkmak ve nefsini azaptan sakınmak lâzım ve muhalefet edenlere Cenab-ı Hakkın azabı şiddetli olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Haşr 59:8
râcip Tealâ emval-i fey'in masrafını beyandan sonra o masraftan bazılarının haiz oldukları sıfatlarını beyanla şan ü şereflerini âleme ilân ve ihtiyaçları cihetinden emval-i fey'e istihkaklarım beetmek üzere :
!
Yani; emval-i fey'e müstehak olanlar beyan olunmuşsa da onların içinden en ziyade müstehak olanlar şol kimselerdir ki, onlar Mekke kâfirleri tarafından cebren ve kahren Mekke'den Medine'ye hicrete mecbur edilerek hicret ettiler ve dünyada rızık ve âhi-rette rıza-yı İlâhî'yi taleb eder oldukları halde memleketleri olan Mekke'den evlerinden ve mallarından ihraç olundular ve dinini tervîc ve i'lâ-yı kelimetullah etmekle Allah'a ve ahkâm-ı şer'iyeyi neşr ü ta'mim ve takviye hususunda bezl-i can ederek ResuFüne yardım ederler. İşte bunlar zahir ve bâtın îmanlarında sadık olanlardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ muhacirinin istihkaklarına illet ve sebep olmak üzere onlarda mevcut olan altı sıfatı beyan buyurmuştur : Birincisi; fakir olmaları, ikincis'i; muhacir olmaları, üçüncüsü; memleketlerinden ihraç olunmaları, dördüncüsü; dünyada rızık ve âhirette rıza taleb eylemeleri, beşincisi; Allah'a ve resulüne yardım etmeleri, altıncısı; imanlarında sadık olmalarıdır. Şu evsafın cümlesi onların şanlarına ta'zimi icab ettiğinden Cenab-ı Hak bunların emval-i fey'e istihkaklarının ziyade olmasına bu evsafı sebep olarak zikretmiş ve bu vesileyle şanlarını i'lâ buyurmuştur. Çünkü gerek fakır ve gerek diyarlarından cebren ihraçla hicret, maişete ihtiyaç hasıl eden esbaptandır. Bundan sonra hem emr-i dünyayı hem de emr-i âhireti arayıp muattal olmadıklarını ve bunun ikisini cemetmek kâmil olan kimselerin şanından olduğu cihetle şu sıfatın onlarda bulunduğunu beyanla şanlarına ta'zim buyurmuştur. Bundan sonra Resulullah'm ihtiyacı zamanında malları ve canlarıyla her nevi muavenette bulunduklarını beyanla meziyet-i merdâne sahipleri olduğunu ilân etmiş ve bunların hariçte görülen iş ve hareketleriyle imanlarında sadık oldukla-1 rmi beyanla şanlarını i'lâ buyurmuştur. Çünkü; imanlarında sadık olduklarını beyanla nifaktan ve nusretlerini beyanla buhl ü ceba-net gibi dena etten, rızık ve sevap taleb ettiklerini beyanla kesel ü ataletten tebrie etmekle şu evsafı haiz olan zevatı Cenab-ı Hak bizzat sena buyurmuştur.
Haşr 59:9
Vacip Tealâ muhacirinin bazı evsafını beyanla senadan sonra iı sena etmek üzere buyuruyor
Yani; şol kimseler ki onlar muhacirin hicret etmeden evvel Medine'yi kendilerine mekân ittihaz ederek, kararlaşmış mekân menzilinde sabit imanla iman ettiler. Onlar dindaşları olan ehl-i imandan kendi taraflarına hicret edenlere halisan liveçhillâh muhabbet eder ve muhabbetin eserini hariçte muhacirine muavenetle fiilen izhar ederler ve hicret eden mümin biraderlerine kemal-i muhabbetlerinden Resulullah'm muhacirine vermiş olduğu emval-i fey'den dolayı kendi nefslerinde haset, buğz u adavet gibi ahlâk-ı zemimeden birşey bulmazlar ve ensar-ı kiram muhacirine fart-ı muhabbetlerinden kendilerinin şiddetli ihtiyaçları olsa da onları kendi üzerlerine ihtiyarla takdim ve tercih ederler ve şol kimse ki, nefsinin hırs u tamamdan hıfzolunarak nefsine muhalefetle işti-hâsmdan menetti. İşte şu evsafı cami olup âdâb-ı mürüvvet ve uhuvveti muhafaza ederek fisebilillâh ihvanına yemek yedirip hanesinde oturtmakla ihtiyaçlarını defeden zevat-ı müşarünileyhim korktuklarından kurtulup umduklarına nail olmakla fevz ü necat buluculardır.
Bu âyette ensar-ı kiramın imanları sabit olduğuna işaret için iman lâfzı dar üzerine atfolunmuştur. Çünkü; ensar imanlarını kendilerine hami ve hafız kılarak vatan addettiler. İnsanın vatanı kendini muhafaza ettiği gibi onların imanlarının da kendilerini muhafaza ettiği beyan olunmuştur. Ensarm ulüvv-ü cenap ve ahlâk-ı hamide sahibi olduklarını beyan için Cenab-ı Hak her ikramın ve mürüvvetin esası olan muhabbetlerini beyandan sonra muhabbetlerinin eserini hariçte izhar ettiklerini beyan için muhacirin hakkında asla eser-i iğbirar ve buğz u haset gibi birşeyler göstermediklerini beyan buyurmuştur.
Muhacirine verilen emval-i fey'den ensarm hatırına ihtiyaç-j tan neş'et eden evsaf-ı zemimeden birşey gelmemiştir. Ensarm mu-j habebtlerinin hakiki olduğunu beyan için kendilerinin eşedd-i ih-tiyaçlariolduğu halde muhacirini kendi üzerlerine takdim ettiklerini beyan buyurmuştur. Çünkü; ensar-ı kiram muhacirleri her şeylerine müşterek kıldıkları gibi hatta haremi iki.olan birinin, rızasıyla tatlik ederek muhacirinden birine tezvic ettiği de mervi-dir. En nefis mallarında muhacirini kendilerine tercih ettikleri bu âyetin sarahatıyla beyan olundu ve âyetin sebeb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Zira sebeb-i nüzul; Benî Nadıyr tardolunünca Rasuluilah «Emvalinizde eskisi gibi muhacirini şerik kılarsanız emval-i fey'den size de hisse vereyim, isterseniz muhacirini malınıza karıştırmayın, emval-i fey'i yalnız onlara taksim edeyim» bu-yurunca «Malımızı da taksim ederiz, emvali fey'i de muhacirlere taksim ederiz, biz birşey almayız» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur.
Vacip Tealâ bundan evvelki âyette muhacirini altı- sıfatla sena buyurduğu gibi bu âyette dahi ensarı altı sıfatla sena buyurmuştur. Birincisi; imanlarım vatan mesabesinde tutarak kendilerine hami addetmeleri, i kincisi; muhacirine muhabbetleri, üçüncüsü ; muhacirine verilen atiyyeden haset ve buğz gibi nefisleriyıde birşey bulmamaları, dördüncüsü ;kendi ihtiyaçları olsa dahi muhacirini kendi üzerlerine tercih etmeleri, beşincisi; buhulden nefislerini muhafaza etmeleri, aItıncısı : su sıfatların eseri olarak dünya ve âhirette fevz ü necat bulmalarıdır.
Bu âyette fevz ü necata sebepten birisi de şuhtan nefsini vikaye olduğu beyan olunmuştur. Çi^nkü ş u h h ; bir hırs-ı şedidle buhut ki müptelâ olan kimseyi irükâb-ı mahârime kadar sevk ve ^buhlün en fenasını intaç eder bir hâlet-i ruhiye ve nefsiyedir. Binaenaleyh; böyle muharrematı irtikâba sebep ve esas olan şeyden nefsini muhafazaya muvaffak olan kimse elbette necat bulucudur.
Bazı ulema nefsi şuhhtan vikayeyi şöyle tefsir ettiler : Allah'ın nehyettiği şeyi almayan ve Allah'ın emrettiği şeyi vermekten çekinmeyen kimse nefsini şuhh denilen buhulden muhafaza etmiş olur. Bu manâyı Hz. Cabir'in Resulullah'tan rivayet ettiği bir ha-dis-i şerifi de te'yid eder. Resulullah buyurmuştur.
(Yani «Siz zulümden sakının. Zira zulüm; yevm-i kıyametin karanlıklarıdır ve siz hırsla buhlden çekinin. Zira hırsla buhul; sizden evvel geçenleri ihlâk etti. Çünkü buhul ve hırs; evvel geçen ümmetleri kanlarını dökmeye ve haranı olan şeyleri helâl addettir-meye kadar götürdü» demektir.) İşte bu hadis-i şerif şuhhun insan için mübîik bir maraz-'ı şedid olduğunu beyan etmiştir. Nefsi müh-lik olan şu marazdan nefsini vikaye eden kimsenin felah bulacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur, Binaenaleyh; şu müh-lik marazdan âkil olan kimsenin tevekkisi vaciptir.
Haşr 59:10
Vacip Tealâ evveiâ muhacirini ve saniyen ensârı sena ettikten sonra müminlerden imanla sebkedenlere muhabbet eden ehl-i imanı sena etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bizi ve cümle ehl-i imanı rahmetinle yarlığa ve bizlerden insanlık icabı sâdır olan günahlarımızı setret ve kalbimizde bilûmum müminlere karşı buğz halketme ki rabıta-i uhuvvete halel gelmesin ve ehl-i iman yekdiğerine karşı uhuvvetin icabatmı mu-muhafaza etsin» demekle duâ ederler.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet ashaptan sonra ilâyevmilkıyam gelen ehl~i imana şâmildir. Çünkü; «Ashaptan sonra gelenler» sözü, ilâyemilkıyam gelenlere şâmildir. Sonra gelenlerin ashaba ve ashaptan sonra gelip ve duâ eden kimseden evvel geçenlerin cümlesine ta'zîmle riâyete borçlu olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; ashaptan ve sair kendinden evvel geçen ehl-i imana buğzeden, bu âyetten hariç demektir. Zira; Allahü Tealâ ehl-i imanı bu sûrede üçe taksim buyurmuştur. Birinci mertebe; muhacirin, ikinci mertebe: ensar, üçüncü, mertebe ise bunlara tâbi olup ta'zim ve riâyetle duâ edenlerdir. Şu halde bir mümin muhacirinden veya ensardan olmazsa bu âyette taJrif olunduğu veçhüzere cümle ehl-i imana duâ ve kendinden evvel geçenlere muhabbet ve ta'zim edenlerden olur. Şu üç mertebeden birinde bulunamayanın elbette ehl-i iman merâtibinden hariç olacağı şüphesizdir. Binaenaleyh; ashaptan muhacir ve ensardan olmayan bir kimsenin bari üçüncü mertebede bulunan mümilerin zümresinden olmaya çalışması vazife-i diniyedendir. Sonra gelenlerin evvel geçenlere duâ etmeleri ve onların kadirlerini takdir ederek onlara ta'zim ve muhabbet etmesi kadirşinaslık ve onlardan bize müteselsilen gelen an'enât-ı diniye nimetine şükretmektir. Müminler için dualarında evvel geçen ihvan-ı dinlerini unutmamak ve münacatlarında kendilerine teşrik ederek münacat etmenin mürüvvet ve âdâb-ı uhuvvetten olmasına âyet delâlet eder.
Bu âyet-i celile; evvel geçenlere ta'zim ve muhabbet eden ve cümle ehl-i imana duâ ile meşgul olan müminleri meth ü sena için sevkolunmuştur.
Haşr 59:11
Vacip Tealâ müminlerin üç mertebe üzerine olduklarını ve herbirerlerinin haiz olduğu mahasin-i ahlâkiyeyi beyandan sonra ehl-i İslâm'ın mahasin-i ahlâkı meydanda olduğu halde kâfirlerle münafıkların aralarında cereyan eden fena hallerinin ve yalan söz-leriniiı.taaccübe şayan ahvalden olduğunu beyan etmek üzere :
Yani; Medine'de bulunan münafıklar Yahudilerle gizlice görüşürler, Resulullah aleyhinde konuşurlar ve gizli adavetlerini yekdiğerine anlatırlar ve münafıklar Yahudilere karşı yeminle te'minat verirler ve derlerdi ki «Eğer Muhammed (A.S.) ve ashabı tarafından siz vatanınızdan çıkarılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız. Zira; muhabbetinizden ayrılmayız, her nereye giderseniz biz de sizinle oraya gideriz. Korkmayın, sizi ve bizi Medine'den çıkarmak kolay değildir, sizin hakkınızda kıtal ve sair zararınıza dair her kim bize ne söylerse biz onun sözüne asla itaat etmeyiz. Eğer siz mukatele olunursamz elbette biz size yardım ederiz, asla sözümüzden dönmeyiz» derler ve bu gibi sahte sözlerle Yahudileri adavet-i Resulullah'a teşvik edip, kandırırlardı. Allahü Tealâ onların bu sözlerinin hep yalan olduğunu beyan buyurdu ve bu kadar yalana cür'etlerinin taaccübe şayan birşey olduğuna işaret için âyetin evvelinde taaccübe delâlet eden hemze-i istifhamla îrad buyurmuş ve demiştir ki «Ya Ekrem-er Rusül! Görmez ve bilmez misin şol münafıkların hallerini ki, onlar neler söylerler ve küfriyatta kendi kardeşleri olan ehl-i kitaptan kâfirleri nasıl mağrur ederler? Bu kadar sahte kandırış taaccübe şayan bir haldir.»
Münafıklarla Yahudilerin gizli sohbetleri ve küfürde iştirakleri olduğuna işaret için Cenab-ı Hak Yehûd'la münafıklara ihvan tâbir buyurmuştur. Bu haberlerinin cümlesinin yalan olduğunu vukuundan evvel haber vermek gaipten haber kabilindendir. Zira; şu mukaveleleri üzerine çok vakit geçirmeksizin (Benî Nadıyr) Medine'den çıkarıldıkları halde münafıklar bu sözlerinden hiçbirisinde sebat etmedikleri cihetle vukuat haber-i ilâhiye muvafık olarak zuhur etmiştir. Çünkü; münafıklar «Biz de sizinle beraber gideriz» dediler. Halbuki Yahudiler gittikleri halde onlar gitmediler ve yardım ederiz dedikleri halde yardım etmediler.
Haşr 59:12
Vacip Tealâ münafıkların yalancı oluklarına icmâlen şahadet ettikten sonra onların yalanlarını tafsil etmek üzere buyuruyor.
İşte mürûr-u zamanla görüldü ki ahval aynıyla Cenab-ı Hakkın haberi gibi zuhur etti. Çünkü; ihbarat-ı İlâhî'yede asla hilaf olmaz.
Haşr 59:13
Vacip. Tealâ münafıkların Yahudilere yardım edemediklerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey eemaat-ı müslimîn! Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki münafıkların kalplerinde sizin mehabetiniz kemaliyle yerleştiğinden sizden korkuları Allah'tan korkularından daha ziyadedir. Zira; Allahü Tealâ onların kalplerine sizin tarafınızdan korku ilkaa ettiği cihetle zahirde onlar Allah'tan korkar gibi görünürlerse de hakikatta ehl-i imandan daha ziyade korkarlar. Onların sizden daha ziyade korkularının sebebi; onların azaraet-i İlâhiyeyi hakkıyla bilip kadrini takdir edememleridir. Halbuki Cenab-ı Hak cümle eşyanın halikı olduğu cihetle ancak Allah'tan korkmak lâzımken münafıklar idrak edemediklerinden bilâkis Allah'ın kullarından Allah'tan ziyade korkarlar. Bu ise cehalet ve hamakattan başka bir-şey değildir.
Münafıkların korkuları yalnız korku olmayıp hüzün ve ıztırapla karışık şiddetli bir korku olduğuna işaret için yerinde varid olmuştur. Çünkü rehbe ; hüzün ve ızUrapla beraber şiddetli korkudur, yoksa yalnız korku değildir. Zira: ashab-ı izamın şecaat ve celâdetleri ve Resulullah'a kemal-i itaatları ve dinlerine son derece ihtimamları sebebiyle düşmanları olan münafıkların gözlerinde Cenab-ı Hak onları fevkalâde mehabetli gösterdiğinden münafıklar yalnız korkuyla kalmayıp belki korkuyla beraber ıztırab-ı elîm ve hüzn-ü tavil işinde bulunduklarına bu âyet delâlet eder.
İşte bu âyetten fehmolunduğu veçhile Du kadar korkunun menşei; ashab-ı Resulullahın kuvve-i maneviyeleri neticesi Allah'ın halkettiği mehabet sebebiyle düşmanlarına gayet ağır ve büyük görünmeleridir. Binaenaleyh; nusreti halkedecek olunca Cenab-ı Hakkın; düşmanları gözünde asakir-i Islâmiyenin mehabetini de halkedeceğinde şüphe yoktur.
Vacip Tealâ münafıkların ve Yahudilerin ashab-ı Resulullah'-tan korktuklarım beyandan sonra korkunun neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; birbirleriyle kavga ettiklerinde gazapları şiddetli olur. Şu halde onların zaaf u cebânetleri size karşıdır, yoksa kendi aralarında şecaatları vardır.
Vacip Tealâ münafıkların ve Yahudilerin ashab-ı Resulullah'-tan korktuklarım beyandan sonra korkunun neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; birbirleriyle kavga ettiklerinde gazapları şiddetli olur. Şu halde onların zaaf u cebânetleri size karşıdır, yoksa kendi aralarında şecaatları vardır.
Haşr 59:14
Reyleri aşla bir araya gelmez. Binaenaleyh; herbiri bir arzuda bulunurlar.
Yani; ey ehl-i iman! Allah'ın sizde halketmiş olduğu mehabet sayesinde münafıklar ve Yahudiler toplu oldukları halde açık mahalde sizinle muharebe edemezler, ancak kaleyle etrafı çevrilmiş köylerde veya duvar arkasında muharebe ederler. Zira; Allahü Tealâ onların kalplerine korku ilkaa ettiğinden açıkta muharebeye cesaret edemezler. Çünkü; kuvve-i maneviyeleri kırıktır. Binaenaleyh havf ve dehşet onların her taraflarım ihata ettiğinden kaçacak duvar arkası veya kale bedeni ararlar ki gazab-ı İlâhî'den kendilerini kale veya duvar muhafaza eder zannmda bulunurlar. Halbuki bu zanları fasiddir ve onların sizden korkuları kendilerinin zayıf olduklarından değildir. Belki Allah'ın onların kalplerine korku ilkaa ettiğindendir. Zira; onlar kendi aralarında ceng ü cidal ettiklerinden yekdiğerine karşı azapları şiddetli ve kuvvetlidir ve ilk defa gördüğünde sen onları müttefik zannedersin. Halbuki onların maksatları ve itikatları muhtelif olduğundan kalpleri perişandır. Binaenaleyh; sözleri bir araya gelmez, akıbette me'yus ve münhezim olurlar. Şu ihtilâflarının sebebi; onların menfaatlarmı bilmez fehimsiz bir kavim olmalarıdır.
Bu âyet ehl-i imanı muharebeye teşci' için sevkolunmuştur. Binaenaleyh Müslümanlara lâzım olan; daima Müslümanları düşmanları aleyhine teşci' ve muharebeye teşvik etmektir ve bilhassa çocuklara itikad-ı hakkı ve akaid-i İslâmiyeyi ve ilmihali öğretmekle beraber şecaat ve besaletten bahsederek büyütmek ve silâh kullanmasını ve muhafaza-i nefis ve müdafaa-i hukuk kaziyelerini öğretmek ve İslâmın nıezâyâsmdan bahsederek yetiştirmek vazife-i diniye-i İslâmiyedendir.
Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri dört şeyle zemmetmiştir : Birincisi; İslâmlara karşı korkak olup açıktan muharebeye cesaret edemeyerek kale veya duvar arkası aramalarıdır. İkincisi kendi aralarında birbirlerine buğzu adavetlerinin şiddetli olmasıdır. Üçüncüsü; zahirde toplu görünmekle beraber kalplerinin muhtelif olup reylerinin bir araya gelmemesidir. Dördüncüsü; bu hallerin cümlesine sebep menfaat ve mazarratlarını farketmez anlayışsız bir kavim olmalarıdır. Şu halde ehl-i imanın, kâfirlerin zemmolundukları sıfatların hilâfında açıktan muharebeye cesaretli ve kendi aralarında yekdiğerine muhabbet ve merhametli, kalpleri müttefik, reyleri toplu, menfaat ve mazarratları farkeder bir kavim olmaları lâzımdır ki kâfirlerde bulunan fena haller onlarda bulunmasın.
Haşr 59:15
Vacip Tealâ münafıkları ve Yahudileri dört şeyle zemmettikten sonra onların hallerini evvel geçenlerin hallerine teşbihle;, meseleyi kemaliyle izah etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yehûd'la ittifak eden münafıkların sıfatları yakın vakitte onlardan evvel geçen kâfirlerin sıfatları gibidir. Zira;,evvel geçenler küfürlerinin ve fesatlarının azabı olarak zelîl, hakîr, rezil ve rüsvâ olmayı bu dünyada nasıl tattılarsa bunlar da öylece tadarlar ve Bedir gazasında Kureyş kâfirleri nasıl kılıçtan geçtüerse bunlar da öylece kılıçtan geçerler ve âhirette onlar için acıtıcı azap vardır.
Bu âyet-i celile; evvel geçenlerin sonra gelenlere bir ders-i ibret olması lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; hiçbir zalim ve müfsit yoktur ki dünyada yapmış olduğu zulmün ve fesadın az çok cezasını görmesin. Elbette görür ve gördükleri de her zaman re'-yel'ayn müşahede olunmaktadır. Çünkü; batıl mesleğe sülük eden her ne kadar ilk defa parlak görünürse de akıbet elbette hakîr ve zelîl olduğu gibi âhirette ayrıca zulmün azabını göreceği de şüphesizdir. Zira; dünyada gördüğü azap zulmüne mukabil olamaz ve olamayacağından herhalde âhirette azabı bakidir. Binaenaleyh; her kavmin kendinden evvel geçen kavimlerin ve milletlerin hallerini ve her şahıs da kendinden evvel geçen eşhasın fena hallerini ve o hallerinin vermiş olduğu fena neticeleri nazarından uzak tutmaması ve .onlara bakarak halini ıslaha çalışması lâzımdır.
Haşr 59:16
Vacip Tealâ Yehûd ve münafıkların hallerini kendilerinden evvel geçen âsilerin hallerine teşbihle izah ettikten sonra şeytan'ın haline teşbihle bir kat daha izah etmek üzere buyuruyor
Yani münafıkların Yahudilere «Korkmayın, biz size muavenet ederiz. Eğer siz Medine'den çıkarsanız biz de sizinle beraber çıkarız» diyerek (Benî Nadıyr) Yahudilerini' isyana teşvik edip de sonra onlara zerre kadar muavenet etmemeleri şeytan'm insana «Kâfir ol. Ben sana her yerde ve her işinde yardım ederim ve düşmanlarına karşı dururum, istediğini işle» diyerek azdırıp kâfir olduktan sonra «Ben senden beriyim, zira ben Allah'tan korkarım» demesine benzer. Çünkü; şeytan'm iğvasma aldananların akıbet halleri nasıl vahim olursa münafıkların sözlerine aldanan (Benî Nadıyr) in akıbetleri de öylece vahim olmuştur. Zirar memleketlerinden ayrıldılar, mallarını terkettiler, dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ oldular ve hiçbir taraftan muavenet görmediler.
Bu âyette insanla murad; cins-i insandır. Şu halde şeytan'm iğfalâtına aldanan bütün insanlara şamil olur ve kâfir olan her şahsın zımnında bu makule insaniyet tahakkuk eder. Şeytan'ın bu gibi insanlardan teberrisi yevm-i kıyamette olacaktır. Yahut hal-i vefatlarındadır. Yahut insanla murad; Ebu Cehil olduğuna nazaran şeytan'm teberrisi Bedir gününde olmuştur. Çünkü; o gün şeytan Kureyş'i «Bu kadar kudret ve şevketinizle size galip olacak kimse yoktur» diyerek teşvik ettiği gibi aynı günde Kureyş mağlûp olunca «Ben sizden beriyim, zira; sizin görmediğiniz şeyleri ben görüyorum. Binaenaleyh; ben size yardım edemem" demiştir.
Haşr 59:17
Vacip Tealâ şeytanla iğfal ettiği kimselerin hallerini beyandan sonra akıbet hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insan şeytan'ın aldatmasıyla kâfir olduktan sonra onların her ikisinin akıbetleri; muhalled oldukları halde ebeden Cehennem'de kalmaktır. Zira; bunların her ikisi de zalimlerdir. Şu ceza; zalimlerin cezasıdır. Yani bunların Cehennem'de olmaları zalimlere ceza olduğundandır, yoksa bunlara mansus bir ceza değildir. Zira her zâlimin cezası; Cehennem'de muazzep olmaktır. Binaenaleyh bunlar da Cehennem'de muazzep olacaklardır.
Haşr 59:18
Vacip Tealâ Yahudilerle münafıkların hallerini şeytin' ve şeytan'a tâbi olanlara benzediklerini beyandan sonra zat-ı ülûhiye-tinden korkulmasını beyan etmek üzere buyuruyor!
Yani; ey müminler! Sizin imanınızın muktezası Allah'tan korkmaktır. Binaenaleyh; Allah'ın haram kıldığı şeylerden ihtiraz ederek müntakim olan zat-ı ülûhiyetten korkun ki Allah'ın azabından halâs olasınız ve akl ü idrakle halkolunan nüfus-u beşeriyeden her nefis yevm-i kıyamet için ne gibi amel hazırladı ve âhirete ne gönderdiyse ona baksın? Ve Allah'ın emrine muhalefetten içtinab etsin. Zira; Allahü Tealâ sizin küçük ve büyük, iyi ve kötü her amelinizi bilir ve amelinize göre ceza verir.
Bu âyette ittikanm ehemmiyetine binaen te'kid olmak için it-tika ile emir tekrar zikr olun muştur. Yahut ittika ile evvelki emir, vâcibatın edasına ve ikinci emir, menhiyatın terkine masruf olduğundan âyette tekrar yoktur.
Âhiret dünyaya nispetle yarınki güne müşabih olduğundan âhiretten yarın manâsına olan kelimesiyle tâbir olunmuş ve o günün azamet ve dehşetine işaret için kelimesi ta'zi-me delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur. Yani «Ya-rmki gün nasıl bir gündür ki, o günün ihata edeceği ahvali bugünde yani dünyada ukul-ü beşer idrakten âcizdir. Çünkü; dünyanın bidâyesinden nihâyesine kadar ins ü cin üzerine cereyan eden havadisin cümlesinin muhakemesi o günde görülecek, cezası o günde verilecek, ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem o günde birbirinden ayrılacak, ebedi sürür, gurur, humûm ve gumûm o günde vaki olacaktır. Binaenaleyh; o gün; ihata edeceği umura nazaran her günlerden büyüktür» demektir.
Haşr 59:19
Vacip Teaiâ müminlere ittika ile emrettikten sonra itltikamn levazımından olan bazı mesaili beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ehl-i iman! Siz gol kimseler gibi olmayın ki onlar Allah'ın zikrini, emr ü nehyini ve enir ü nehye lâzım gelen vazifeleri unuttular. Binaenaleyh; Allahü Tealâ da onlara kendilerince gayet kıymetli olan nefislerinin menfaat ve mazarratlarını unutturdu. Halbuki imanın icabı; hukuk-u İlâhiyeye riâyetle nefsini kahr-ı- İlâhiden kurtarmaktır. Binaenaleyh; bu hukuka riâyeti terkedenler birtakım menhiyatı irtikâpla nefislerini mehlekeden mehlekeye atarlar. Zira; nefsini bilen Rabb'isini bilir ve Rabb'ini bilen nefsini bilmiş ve riâyet etmiş olur. îşte bu makule nefsini zulümle ihlâk edenler hudud-u İlâhiyeden çıkmış birtakım cani ve fasıklardır.
Nefsini Allah'ın unutturması; menfaat verecek şeyi işitmez ve görmez bir halde nefsini Cehennem azabından kurtaracak şeyleri işlemeyerek mütemerridâne yaşamaktır. Bu gibi Allah'ın hukukunu unutmakla kendi nefislerini unutanlar cadde-i itaattan çıkmış ve fısk u fücurun kemâline varmış birtakım âsilerdir.
Vacip Tealâ fasıkların hallerine işaretten sonra ehl-i nârın ehl-i Cennet'e müsavi olmadığını beyan etmek üzere
Haşr 59:20
buyuruyor.
Yani; o zaman fısk u fücurla meşgul olmuş ve Allahü Tealâ'yi inkâra veya ahkâmım kabul etmemekle küfre cür'et ederek Cehen-nem ateşine istihkak kesbetmiş ve ateşinden ayrılmayacak derecede Cehennem'in musahiplerinden olanlarla ibadet ve taatla meşgul olup, kulluğunu bilmiş ve tarik-ı hakkı tutmuş olmasıyla Cennet'e istihkak kesbedip ebedi Cennet'te kalanlar ve Cennet'in musahipr leri müsavi olmaz. Zira; birisi nâr, diğeri ise nûr içindedir. Ve itaati sebebiyle dergâh-ı ülûhiyete kurbiyet peyda ederek atâyâ-yı İlâhiyeden hisseyâb olan ehl-i Cennet her istediklerine nail olucular ve her korktuklarından kurtulmak suretiyle necat buluculardır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'le ehl-i Cehennem birbirine müsavi olamazlar,
Haşr 59:21
Vâcip Tealâ Kuranın bazı ahkâmım beyandan sonra Kur'an-dan müteessir olmayan insanları tevbih etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Kur'anda o kadar te'sir vardır ki teessür şanından olmayan cesim bir dağ üzerine inzal edilmiş olsaydı o dağ Kur'anm ahkamıyla mükellef olmadığı halde müteessir olurdu. Binaenaleyh; ahkamıyla mükellef olan insanların Kur'andan müteessir olmayıp Allah'tan | korkmamaları kalplerinin büyük dağlardan daha katı olmasına delâlet eder. Buysa kemal-i cehalet ve hamakatlarından neş'et etme bir haldir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; Kur'anm ulüvv-ü şanını beyan, nesâyih ve mevâizinde olan te'sirin kuvvetini temsil için sevkolunmuştur.
Vacip Tealâ bu temsili açıktan beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Kur'anm; teessür şanından olmayan dağlara te'sir ede-! ceğine ve saireye dair durub-u emsali nisyân şanlarından olan in-jj sanlara biz beyan ederiz ki, onlar hilkat-ı asliyelerinde olan tezel-? lülü düşünsünler de ubudiyet mertebesinin neden ibaret olduğunu| bilsinler ve halkolunmalarmdan maksadın vazife-i ubudiyet oldu-f ğunu idrakte ibadetlerine devam etsinler.
Hulâsa; Kur'anm ahkamıyla dağlar mükellef olmadıkları de Kur'an kendilerine nazil olmuş olsa onların müteessir olup Allah'ın korkusundan yarılmaya müstaid olması Kur'an'm ahkamıyla mükellef olup da kasavet-i kalplerinden dolayı müteessir olmayan insanların hallerinin şayan-ı taaccüp olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir
Haşr 59:22
Vacip Tealâ Kur'anı azametle tavsif ettikten sonra sıfat olan Kur'anm azameti o sıfatı taşıyan mevsûfun azametine delâlet ettiği; cihetle mevsûfun azametini şerh ve izah etmek üzere buyuruyor
Yani; şu hakayıkı cami olan Kur'anı inzal eden Allahü Tealâ şol mevcud-u hakikidir ki kendinden başka ülûhiyete müstehak kimse yoktur, ancak cümle kulların ibadetlerine ma'bud odur, ondan başka ma'bud yoktur. Zira; o Allahü Tealâ ki hiss-i beşerden gaip olan ve hiss-i beşerle idrak ve müşahede olunan ecsam ve avarız cümle eşyayı bilir. Binaenaleyh; ilminden hiçbir zerre bile hariç değildir. O Allahü Tealâ ki dünyada herkese ve âhirette yalnız müminlere in'âmı boldur. Zira; âhiret nimetinden kâfirlerin nasibi yoktur.
Vacip Tealâ hakkında sıfatları sıfat-l mâdihâdır. Zira; azamet icab eden sıfât-ı kemaliyenin cümlesini cami olduğundan bu sıfatları kendine isnad; lâyıkına ve müstahak^ kına isnaddır. Amma nas hakkında tekebbür ve tecebbür sıfat-i zemdir. Zira; nâsın her hali acz ü meskenetten ibaret olduğundan ceberut ve tekebbür gibi büyüklüğe delâlet eden evsafı kendileri için iddiaya salâhiyetleri olmadığı cihetle onlar hakkında bu gibi iddialar noksan olur. Çünkü; nefislerine ne kadar kemâl isnad etseler yalanı iddia etmiş olacaklarından caiz olamaz.
Haşr 59:23
Vacip Tealâ Zât-ı Ülûhiyetini lâyık ve müttasıf olduğu evsafj la tavsif ettikten sonra nevâkısm cümlesinden beri olduğunu "beyaı etmek üzere buyuruyor.
Zira; Allahü Tealâ onh rın şerik ve nazır dedikleri şeylerin cümlesinden âli ve beridir.
Vacip Teaiâ müşriklerin olduğunu isbat etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ müşriklerin isnad ettikleri şeylerden nasıl beri olmasın? Elbette beridir. Zira; O Allahü Tealâ mahlûkatm cümlesini hikmetine muvafık icad edici ve eşkâl-i muhtelifeyle her birini diğerinden mümtaz surette yaratıcıdır ve mahlûkatm her birini mikdar-ı muayyenle takdir ettiği gibi o mahlûkun hâl ü şanına muvafık ve yaşayabileceği bir surete mutabık olarak her birini yerli yerine koydu. Binaenaleyh; Vacip Tealâ ehl-i dalâlin isnad ettikleri noksanların cümlesinden münezzeh ve müberrâdır.
Haşr 59:24
ki, o isimlerin her biri gayet güzel ve yüksek manâya ve sıfât-ı âliyeye delâlet eder ve o isimlerin eseri mahlûkat üzerinde zuhur eder. Götlerde ve yerde olan cümle mahlûkat cemi'-i nekaisden
Zira; mahlûkatm her bir ferdinin her zerresi nice yüzbinlerce ülviyyet-i İîâhiyeye delâlet ettiğinden Allah'ın isimlerinin eseri her birinde ayrı ayrı-zuhur ederek teşbih etmekte berdevamdırlar.
Hiç bir kimse tarafından müdafaa olmaksızın irade ettiği şeylerin her birini yerli yerince icra edicidir.
Mümtehıne 60:1
Yani; siz ehl-i küfre muhabbetinizi anlatacak mektubu ve es-rar-ı Resulullah'ı onlara göndererek dost ittihaz etmeyin ve onlarla evvelden sebketmiş dostluğunuz sebebiyle mektup göndererek» dostluğunuzu yenilemeyin demektir.
Bu cümle, kâfirlere dostluk izhâr eden ehl-i imam tekdir içinj-sevkolunmuş zemmi beyan eder bir cümledir.
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Onüç ayeti camidir
Yani; ey ehl-i iman! Vezâif-i imandan çıkarak bana adavet eden düşmanımı ve imanınızdan dolayı size husûmet eden düşmanınızı her biriniz dost tutmayınız. Zira; muktazay-ı iman dostluk şöyle dursun onlardan gayet uzak olmak lâzımdır. Çünkü; iki zıd bir yerde içtima' edemez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak imanı kâfirlere muhabbetten men'etmiştir. Ancak samimi dostluktan men'etmek zahirde alışverişten ve sair muamele-i dünyeviyeden men'etmeyi icab etmediğinden keyfiyet, kütüb-ü fıkhiyede beyan olunan kâfirlerle mü'minlerin muamelesi caiz olduğuna dair mesail bu âyete münafi değildir. Çünkü bu âyette nehiy olunan; hakiki muhabbettir. Alış verişte ve sair dünyaya müteallik olan hususat-ta hakiki muhabbet lâzım gelmediğinden ahz u i'tada onlarla ihtilât caizse de zamanımızda bilûmum kâfirlerin umur-u dünyada dahi Müslümanlara ihanet ve hiyânetleri zahir olduğundan zaruret nıes-setmedikçe onlardan bir şey almamak ve onlara para kazandırmamak her Müslüman üzerine lâzımdır.
Tefsir-i Hâzih'de beyan olunduğu veçhile bu âyet (Hatıb b. Ebi Bel'tea) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulullah Mekke üzerine gaza etmek tedarikine başladığı zaman Mekke'den Abdülmut-talib'in azadlı cariyelerinden (Sâre) isminde bir hatun Medine'ye gelmişti Mekke'ye avdet edeceğinde (Hâtib) Sâre'yi çağırarak Re-sulullah'ın Mekke üzerine gaza edeceğinden bahisle Mekke ehali-sinin hazer etmeleri tavsiyesini muhtevi, yazdığı, bir mektubu merkûmeye verdi ve on dirhem de ücret vererek Sâre'yi yolcu etmesi üzerine Cibril-i Emin vukuatı haber verince Resulullah hâl (Ali), (Ammar), (Talha) ve (Zübeyr) (R.A.) hazaratmı (Rav za-i Hâh) denilen yere gönderib Sâre'den Hâtib'in mektubunu alı kendini bırakmalarını emretti. Müşarünileyhim hazaratı da emr-f Resulullah'a imtisalen Sâre'yi ta'kible (Ravza-i Hâh) denilen mev-j ki'de merkûmeyi bulup mektubu isterler. Sâre'nin inkârı üzerinej her tarafını arayıb bulamayınca Hazret-i Ali'nin kılıcını çekib boy nunu vuracak olması üzerine Sâre mektubu saçının arasından çı karıp teslim eder. Mektubu huzur-u saadete getirirler. Resulullahj Hâtıb'a bu mektubu niçin yazdığını suâl edince Hâtıb «Ya Resulal lah! Müslüman olalı irtidad etmedim ve senin için hayır taleb et mekden geri durmadım. Ancak ben Kureyş içinde garib olub hısı ve akrabamı siyanet edecek bir kimsem bulunmadığından şu mek tub vesilesiyle onların muhabbetlerini celbedeyim ve bu münase betle akraba ve teallükatım şerlerinden halâs olsunlar için yazdım; maksadım bundan ibarettir, yoksa onlara yardım değildir, bilirim ki benim mektubum onlardan hiç bir şeyi def edemez. Zira; olacak olur muradullah yerini bulur geri kalmaz. Mektubtan garazım haşa size ihanet değildir, belki onlara zahirde bir sadakat göstermek-,, tir» dedi»ve Resulullah da onun sözünü tasdik edince bu Âyet-i Ce lile nazil olmuştur. Yani «benim ve sizin düşmanımız olan kâfir leri dost ittihaz etmeyiniz» demektir.
Bu âyet her ne kadar Hâtib'in ehl-i Mekke'ye karşı yazdığı mektub üzerine nazil olmuşsa da âyetin hükmü Hâtıp'la Mekke kâfirlerine mahsus- değildir, belki cümle müslümanlara ve kâfirlere şamildir. Zira i'tibar; elfazm umumunadır sebeb-i nüzulün hususuna değildir.
Vacip Tealâ kâfirleri dost tutmaktan nehyettikten sonra buîj nehyin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ehl-i Mekke muhakkak küfrü ihtiyar ettikleri cihetle si-j zin imanınız onların nazarında kusur görülerek gerek peygamberi-^ nizi ve gerek sizi kendi diyarınız ve vatanınız olan Mekke'den çıkarırlar. Şu halde onlar sizi, hak olan imanınızı ayıb addederek memleketinizden çıkarınca siz onların batıl olan küfürlerini cinayet addederek husumet etmek lâzımken nasıl oluyor da onlara muhabbet izhar ediyorsunuz?
Bu âyette Hak ile murad; Kur'an ve din-i İslâmdır. Yahut Resulullah'tır. Kâfirler bunların hepsine küfretmişler ve küfr ü dalâli terkle hak olan peygamberin getirdiği Kur'an'a iman eden-f leri imanlarından dolayı düşman saymışlar ve yurtlarından çıkar-j mışlardır. Küfürle iman pençe pençe daima çarpışmaktan hiç bir| zaman halı kalmamış ve ilâ yevmilkıyam da çarpışacaklardın BiH; naenaleyh; kâfirler müslümanlara husûmet ederek yurtlarından^ çıkarırlar ve her zaman da çıkarmak isterler. Müslümanların da dinlerini, ırz ve namuslarını ve memleketlerini muhafaza için onları düşman bilerek daima mukabele-i bilmisilde bulunmaları va-zife-i diniyeleri icabmdandır.
Vacip Tealâ kâfirleri dost bilmekden nehyin sebebi onların küfürleri ve ehl-i imanı imanlarından dolayı vatanlarından çıkarmaları olduğunu beyandan sonra rıza-yi îlâhî'yi arayanların ehl-i küfrü gizli ve aşikâr dost ittihaz etmemeleri lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ehl-i iman! Eğer siz dinimi terviç ve kelime-i tevhidi ilâ ve tarik-ı hak olan din-i İslâmı takviye ve rızamı taleb yolunda vatanınızdan mücadele için çıkarsanız düşmanınız olan kâfirlerle dostluğu terk etmek lâzımdır. Zira; onlarla kardeş geçinmek ve dost olmak lâyık değildir. Hâl böyleyken siz onlara muhabbetinizi gizler ve onlar tarafına meyledersiniz. Binaenaleyh; ben sizin gizlediğiniz muhabbetinizi ve izhar ettiğiniz her şeyi bilirim.
Bu âyette Vacip Tealâ fisebilillâh mücahede ve rızayı aramakla kâfirlere muhabbetin birleşmeyeceğini beyan buyurmuş, gizli ve aşikâr kâfirlere muhabbeti ve muhabbet eden kimseleri bildiğini beyanla muhabbetini saklayanları tehdid etmiştir. Çünkü fisebilillâh mücahede; ibadet ölub kâfirlere muhabbet ise kabahat olduğundan ikisinin bir yerde bulunması caiz olamaz.
Vacip Tealâ fisebilillâh mücahede etmek ve rıza-yı Barî'yi aramak için terk-i diyar eden kimselerin kâfirlere muhabbetleri lâyık olmadığını beyandan sonra bu gibi ef ali ihtiyar edenlerin dalâleti irtikâb etmiş olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; maksada ulaştıracak yolu terkle büyük hatada vaki' olmuş ve adalet-i İlâhî'yeyi bırakmıştır. Çünkü; Allah'ın nehyetmiş olduğu bir şeyi irtikâptan ziyade bir hata olamaz. Binaenaleyh; her akıl ve iz'an sahibi olan kimseye lâzım olan; Allah'ın nehyettiği şeyden sakınmak ve ihtiraz etmektir. Şu halde rıza-yı İlâhfye nail olmak; düşmanı düşman, dostu da dost bilmektir.
Mümtehıne 60:2
Vacip Tealâ ehl-i küfre dostluğun dalâlet olduğunu beyandan sonra dostlukta velev umur-u dünyada olsun asla fayda olmadığı gibi onların ehl-i imandan ellerini ve dillerini kesmeyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mü'minler! Gözünüzü açın, aldanmayın. Eğer onlar size bilfarz vettakdir zaferyâb olarak galib gelseler sizin için kalblerinde olan adaveti izhar ederler ve ahkâmını derhal icraya başlarlar. Binaenaleyh; ellerini katil ve darb gibi enva'-ı zulüm ve cefa ile, dillerini enva'-ı fuhşiyat ve kötü sözlerle uzatırlar. Şu halde sizin onlara muhabbetiniz ne ellerini, ne de dillerini sizden men'eder. Nasıl men'edebilir? Elbette edemez. Zira; onlar nefislerinde daima sizin dininizden rucu' ederek mürted olup küfürde onlarla kardeş olmanızı ez cân ü dil arzu ederler. Şu halde sizin küfrünüzü kemâl-i ciddiyyetle arzu edenler, kâfir olmadıkça size dost olmayacakları meydanda iken siz onlara nasıl oluyor ki dost olmak istersiniz.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette her şeyden evvel kâfirlerin düşündükleri, arzu ve emellerinin, mü'minlerin dinlerini terkle kâfir olmalarından ibaret olduğuna işaret için zaman-ı maziye delâlet eden lâfzı mazi sigasiyle vârid olmuştur. Çünkü mazi lâfzı; her ne kadar edat-ı şartla muzari' manâsını ifade ederse de zaman-ı maziye delâletinden halî kalmadığı cihetle kâfirler zaferyâb olsalar da olmasalar da şu arzudan hiç bir zaman vazgeçmezler demektir. Binaenaleyh; size daima adavet üzere bulunanlara siz her ne kadar muhabbet etseniz de hiç menfeatiniz olamaz.
Hulâsa; ehl-i' imanın her ne sebeb ve mülâhazaya mebni olursa olsun kâfirlere muhabbetleri kâfirleri adavetten vaz geçireme-yeceği ve fırsat buldukça kâfirlerin ellerini vurmaktan ve dillerini sövmekten çekmeyecekleri ve kâfirlerin gaye-i emelleri, ehl-i imanın irtidad edib kâfir olmaları olduğu ve kâfir olmadıkça hiç bir veçhile adavetten vazgeçmiy e çekleri ve müminlerin onlara muhabbetlerinin hiç faydası olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mümtehıne 60:3
Vacip Tealâ âyetin sebeb-i nüzulü olan (Hâtib) in mektubunu eshab-ı kiram tutub getirince Resulullah'm Hâtıb'a «Ya Hâtıp! Niçin böyle yaptın?» demesi üzerine Hâtıp «Bu mektuba cür'et etmesinin Mekke'de olan evlâd ve ahfadım, akraba ve teallükatım himaye etmek maksadına mebni olduğunu» i'tizai makamında beyan edince evlâdın ve akrabanın yevm-i kıyamette faydası olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mü'minler! Evlâd ve akrabanız esrar-ı Resulullah'ı keşfe sebeb olacak kadar kıymeti haiz değillerdir. Binaenaleyh; onları himaye sadedinde kâfirlere dostluk caiz olamaz. Zira; insanların a'malini tenkid için hazırlanan yevm-i kıyamette size onların asla menfeatleri olmaz. Çünkü; o günde Allahü Tealâ onlarla sizin beyninizi tefrik ve herkesin ameline göre mücazat eder. Şu halde evlât ve akrabanıza meyi ü muhabbetiniz sizi kâfirlerle dostluğa sevketmesin. Zira; Allahü Tealâ sizin cümle a'malinizi görür ve bilir ve hayr ü şer herkesin ameline göre ceza verir.
Bu âyette her ne sebebe mebni olursa olsun kâfirlere dostluk izhar edenleri son derecede tekdir vardır. Çünkü; evlâdı ve insana en yakm olan akrabayı himaye için dostluk caiz olmayınca başka esbaba mebnî dostluğun caiz olmayacağı evleviyetle sabit olur.
Bu âyet-i celile her ne kadar asr-ı seadette bulunan (Hâtıp) ve onun emsali mü'minlere hitab ise de ahkâmı her zamana ve her zamanda bulunan cümle mü'minlere şâmildir. Binaenaleyh; esrar-ı İslâmiyeyi düşmanlara faş eden kimselerin cümlesi bu âyetlerin hükmünde dahil ve her zaman cezaya müstehaktır. Zira;, ehl-i İs-lâmın mazarratına çalışan kimse fesada sa'y ile din-i İslâm aleyhine hıyanet ettiğinden cezanın en ağırına lâyıktır.
Hulâsa; akrabanın ve evlâdın yevm-i kıyamette faydası olmadığı ve evlâd ile baba ve akraba beynini Cenab-ı Hakkın yevm-i kıyamette fasledeceği ve her şahsın amellerini Vacip Tealâ'nın gö,-rüb bildiği ve ona göre ceza vereceği bu âyetten müstefad plan fe vaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ evlâd ve akrabayı himaye sadedinde olsa da kâfire dostluk caiz olmadığını beyandan sonra bu gibi işlerde İbrahim (A.S.) in iktidaya şayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; ey mü'minler! Sizin için iktidası lâzım olan; İbrahim (A.S.) la İbrahim (A.S.) in maiyyetinde bulunan ve din-i İbrahim'le mütedeyyin olan ehl-i imanın hasiet-i hamîdeleridir. Çünkü; onların ei'alî marzi-i İlâhî'ye muvafıktır. Binaenaleyh; sizin ef'alinizin de marzi-i İlâhî'ye muvafık olması İbrahim (A.S.) m ef aline mutabakatla olacağından İbrahim (A.S.) m fi'li size muk-tedabihtir.
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m ef'ali insanlara tarik-ı hasen olduğunu beyandan sonra İbrahim (A.S.) m ef'alinin neden ibaret olduğunu I beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; İbrahim (A.S.) da sizin için haslet-i hamide vardır şol zamanda ki, o zamanda onlar akraba ve teaîlükâtlarından ve onların ma'budlarından teberri ettiler. İşte şu teberrileri sizin için iktidaya şayan bir âdet-i hasenedir.
Bu âyette beyan olunan İbrahim (A.S.) m ve ashabının müşriklerden teberri etmekten ibaret olan hasletleri rıza-yı İlâhî'ye muvafık olduğundan Cenab-ı Hak ashab-ı Muhammed (A.S.) a di bu hasleti iltizam etmelerini tavsiye ediyor ki velev akrabadan olsun kâfiri esirgemek şöyle dursun kâfirden kaçmak ve onların ef'alini irtikâb etmemek lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; İbrahim ve ashabı, kendi kavim ve kabilelerinden, akraba ve teallükâtlanndan müşrik olduklarından dolayı ayrılıverdiler. Cenab-ı Hak da bunun iyi bir haslet olduğunu bize beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; bizim de bu hasleti iltizam etmemiz lâzımdır.
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in ve ashabının ikinci hasletlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) ve ashabı kâfir olan kavimlerine dediler ki «Ey kavmimiz! Biz sizin batıl ma'budlarımza küfrettik. Zira; onlara küfretmek ehem ve elzemdir, sizinle bizim beynimizde siz yalnız Allahü Tealâ'ya iman etmedikçe İlâ yevmilkıyam buğz u adavet zahir oldu. Binaenaleyh; aramızda ülfet ve ünsiyet etmek ihtimali yoktur. Zira; beynimizde münasebet-i kavmiye varsa da mu-nasebet-i diniye kalmamıştır ve münasebet-i diniye olmadıkça miı-nasebet-i kaviye ve karabet ülfete kâfi değildir. Çünkü; dini olmaj-yan iltifata şayan olamaz. İşte bizim sizinle âdetimiz budur, siz şerik ve nazîrden münezzeh olan Allahü Tealâ'ya iman edinceye kadar bu âdet devam edecektir». İşte Hz. İbrahim ve ashabı böyle demekle kendi akraba ve kavimlerinden alâkayı kesiverdiler. Binaenaleyh; ehi-i imana lâyık olan da budur ve muhabbetin avdetini imanlarına ta'lik ettiler ve «eğer Allah'a iman ederseniz o vakit adavet muhabbete ve buğz ülfete inküâb eder. Zira ülfetin sebebi; uhuvvet-i diniyedir. Binaenaleyh; uhuvvet-i diniye olmadıkça ülfete, münasebât-ı saire kâfi olamaz» demekle kendi kabilelerini i'tibardan ıskat ettiler.
Evet! Devr-i Adem'den beri insanları bir araya getiren ve hey'et-i ictimaiyeye intizam veren alâka-i diniyedir ve dinden başka her ne suretle olursa olsun hiç bir münasebet bir hey'et-i içtimaiye meydana getirerek insanları kitle-i vahide halinde tutamamıştır. Binaenaleyh; insanları bir araya getirecek ve bir gayeye sevkedecek ancak dindir. Şu halde rabıta-i diniyenin fevkinde bir rabıta olmadığından râbıta-i diniyesini ihlâl eden milletlerin her zaman münkariz olduğunu tarih isbat etmektedir. Çünkü din; insanları daima salâha sevkettiğinden mütedeyyin olan kavmin te-messük ettikleri din batıl olsa dahi hey'et-i mecmuayı bir kayıd altında bulundurup cümlesi o kayıtla mukayyed olduğundan o kay-de riayet ettikçe hey'et-i içtimaiye kuvvetini kaybetmediği cihetle daima toplu bulunur ve ta'kib ettiği gayeye vâsıl olur. Amma alâ-ka-ij diniyeye riayet kısaldıkça hey'et-i içtimaiye arasında rabıta çözülür ve tefrikalar husule gelir, efkâr dağılır, söz bir araya gelmez ve bu cihetle hey'et-i içtimaiye kuvvetini kaybeder. Ta'kib ettiği gayeye vasıl olamaz, âkibet felâketten felâkete sürüklenir ve en nihayet helak olarak âlemde nam ü nişanı kalmaz.
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in ve ashabının iktidaya şayan olan âdetlerini beyandan sonra iktidaya şayan olmayan bir sözünü beyan etmek üzere :
İşte bu sözü iktidaya şayan değildir. Zira; bu sözünde istiğfara lâyık olmayan kimseye istiğfar edeceğini vaadetmiş olduğundan bu sözüne iktida etmemek lâzımdır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) evvelce pederine istiğfarı vaadetmiş olduğundan şu vaadine binaen istiğfar edeceğini söylemiştir. Yahut bu vaad kâfire istiğfar nehyo-lunmadan evvel vuku' bulmuştur. İbrahim (A.S.) m şu «istiğfar ederim» sözü gerek vaadine binaen olsun, gerek kâfire istiğfarın nehyinden evvel olsun Cenab-ı Hak ümmet-i Muhammed'e «âdet-i İbrahim'in cümlesini kabul edin fakat kâfire istiğfarı; velevse pederi olsun kabul etmeyin» buyuruyor. Çünkü; ashab-ı Resulullah kâfire muhabbetten nehyolunmuştur. Şu halde İbrahim (A.S.) in pederine istiğfar edeceğini vaadetmesi, evvelden aralarında geçmiş olan bir vaadin îfâsmı beyan veyahut kâfire istiğfarın nehyinden evvel olduğu cihetle kendi hakkında- bir kusur teşkil etmez.
Mümtehıne 60:4
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in âdet-i hasenesine iktida olunmasını tavsiye ve yalnız kâfire istiğfarda iktida lâzım olmadığını beyandan sonra âdet-i hasene kabilinden İbrahim (A.S.) ve ashabının kâfirlere müdafaa hususunda Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini hikâye tarikiyle beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) ve ashabı kâfirlere adavetlerini açıktan beyan etmişler ve iman etmedikçe kâfirlerle ülfet edemeyeceklerini ve onların mesleklerinden beri olduklarını yüksek sesle ilân ettikten sonra Dünya ve Âhirette merciin ancak Vacip Tealâ olduğunu kalbleriyle i'tikad ettikleri gibi lisanlariyle da ikrar ettiler ve bununla maksatları; maddi ve ma'nevi düşmanlarına müdafaa olduğunu beyan zımnında dediler ki, «Ey bizi her şeyde kemalimize isal ve isti'dadımıza göre terbiye edici Rabbimiz! Dünyevi ve uhrevi cümle umurumuzu sana tefviz ettik, ancak senin emrine imtisal ve nehyinden ictinabla sana teveccüh ederek her cihetle necatımızı senden istedik ve ancak Âhirette de merciimiz sanadır, senden gayri iltica edecek bir kimse yoktur». Şu manâya nazaran bu söz İbrahim (A.S.) la ashabının Cenab-ı Hakka tezarru'larının keyfiyetini beyandır. Gerçi bu ilticanın, Vacip Tealâ'nın ümmet-i Muhammed'e de bu minval üzere münacat etmelerini ta'lim olması ihtimali varsa da bu ihtimâl zayıftır. Çünkü sevk-i kelâm; ibrahim (A.S.) m âdet-i hasenesinin ve o âdet-i haseneye iktidanm lüzumu hakkında olduğundan bu münacatta onun kelâmından ve âdeti cümlesinden olması daha münasiptir ve -bunda ümmet-i Muhammed'e iktida etmeleri tavsiye olunduğu cihetle ta'lim de hâsıldır. Binaenaleyh; başka tevcih ve ihtimâl dermeyan etmeye lüzum yoktur.
Mümtehıne 60:5
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m münacatından m etmek üzere buyuruyor.
Yani; İbrahim (A.S.) evvelki münacatma ilâve ederek esha-biyle .beraber dediler ki «Yarabbi! Kâfirleri bizim üzerimize musallat kılma ve bizi onlara fitne kılıb onların elleriyle bize azab etme ki, kendilerinin hak ve bizim bâtıl üzere olduğumuzu zannetmesinler* ve demesinler ki (bunlar hak üzere olsalardı muazzeb olmazlardı). Ve bizim beşeriyetimiz muktezası vâki' olan cümle kusurlarımızı affet. Zira Sen; herkese galipsin hiç bir kimse Sana karşı duramaz ve Sen cümle umurunda hâkimsin hükmüne karşı hiç bir kimse i'tiraz edemez ve i'tiraz etse hükmü olmaz. Binaenaleyh; Sana tefviz-i umur edenleri kurtarmak ve dua edenlere icabet etmek, âcizleri kavî ve kavileri âciz kılmak Sana mahsustur. Şu halde düşmanlarımıza bizi mağlûb ve onların elleriyle bizi helak etme ki, kâfirlere karşı zelil ve gülünç olmayalım ve :bu.vesileyle dinimize ta'netmesinler».
Vacip Tealâ ibrahim (A.S.) ve ashabının iktidaya lâyık güzel âdetleri olduğunu ve o güzel âdetlerinden ba'zılarını beyandan sonra o âdetlere iktidanm ümmet-i Muhammed için gayet hayırlı olduğunu beyan zımnında, bir takım te'kidatla tekrar tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; Allah'tan ve yevm-i Âhiret'ten korkmayan kimse âdet-i İbrahim'e iktida etmediğinden ondan intifa' edemez. Binaenaleyh; âdet-i İbrahim'den intifa' edecek kimseler ancak Allahı Tealâ'ya ve Âhirete iman edip Allah'ın ni'metinden ümidvar olar ve Âhiret'te derecata nail olacağını gözeten ehl-i imandır. Amme Allah'tan korkmayan ve Âhiret'e iman etmeyen ve bunlara ehem" miyet vermeyen kimseler âdet-i İbrahim'e iktida etmez ki intifa etsin.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i iman için âdet-i İbrahim'e iktidada bir çok faydalar olduğundan âdet-i İbrahim'i iltizam etmek ehem olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyetle iktidayx tekrar tavsiye buyurmuş ve ehemmiyetine binaen kasemle te'kid ve takviye etmiş ve bu güzel âdetlere iktida; Allah'a ve Âhiret'e imanın neticesi olduğunu da ilâve buyurmuştur.
Mümtehıne 60:6
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m güzel âdetlerine iktidanm güzel i'tikad neticesi olduğunu beyandan sonra iktida etmemenin kötü i'tikad neticesi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; millet-i İbrahim'in güzel âdetlerine uymakta bir çok faydalar olmasına binaen iktida edilmesi şiddetle tavsiye olunmuştur. Bu tavsiyeyi ehemmiyete almayıp da iktidadan istinkâf edenler olursa Allahü Tealâ onun iktidasından ganîdir. Yani onun ikti-dasına ihtiyacı yoktur ve iktida edenler hakkında da hamîddir. Yani onlara ihsanı boldur. Zira; sevdiği kuluna dilediğini ihsan eder esirgemez. Binaenaleyh; herkesin medh ü senasına lâyıktır,
Ebussuud Efendfnin beyanı veçhile bu âyette âdet-i İbrahim'e iktida etmeyerek kâfirlere muhabbet edenlere tehdid vardır. Yani kâfire adavet hususunda İbrahim (A.S.) m ve ashabının tutmuş oldukları meslek ashab-ı Muhammedin haline muvafık olub dünyevi ve uhrevi faydası kendilerine âid olduğu cihetle bu mesleği ihtiyar etmeleri tavsiye olunmuştur. Şu halde ister ihtiyar etsin ister etmesinler, zira menfeat ve mazarratı kendilerine râci'dir. Binaenaleyh; bildiklerini işlesinler. Çünkü; Allahü Tealâ onların iktidalarma muhtaç değildir. Onlar iktida etseler de etmeseler de her halde mahmud ve memduhdur. O halde isteyen kâfirlerle dostluğu terkedip Allahü Tealâ'ya dost olsun, isteyen de kâfirlere dostlukta devam etsin Allah'ın gazabına müstehak olsun. Herkesin iradesi kendi elindedir.
Mümtehıne 60:7
Vâcip Tealâ ehl-i imanı kâfirlere dostluktan nehyedince ehl-i iman kâfirlere şiddetle adavet etmişlerse de kâfirler içinde akraba ve evlâdı olanların derunları hüzünden hâli olamadığı cihetle Ce-nab-ı Hak akrabalarının iman etmeleriyle aralarında olan adavetin muhabbete inkilâb edeceğini beyanla ehl-i imanı tesliye etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ehl-i iman! Akrabanızdan olan kâfirlere adavetinizden mahzun olmayın. Zira; yakın vakıtta onların dini İslâmı kabul etmesiyle aranızda olan düşmanlık dostluğa inkilâb eder. Çünkü; adavet icab eden küfür zail olunca eski muhabbetiniz avdet eder. Mani' gidince memnun avdet etmesi kavaid-i şer'iye iktizasındandır. Allahü Tealâ adavet yerine muhabbet halketmeğe kaadirdir ve akrabanıza adavette şiddetinizden dolayı vaki' olan kusurlarınızı setredici ve emr ü nehyinde itaat edenlere ihsan edicidir.
Bu âyette Vacip Tealâ mü'minlerle akrabalarını İslâmiyette birleştireceği zamanın yaklaştığını beyanla kalblerinde olan hüznü izâle ettiği gibi mü'minleri zımnen şiddet-i adavetten de nehyet-mişdir. Yani «Adavet etmeli ve lâkin ifrat etmemeli» demektir. Zira; her şeyde ifrat mezmum olduğu gibi ileride bir yerde içtimai me'mûl olan kimseler hakkında adavette ifrat daha ziyade mezmumdur Çünkü; ileride birleştiğinde yekdiğerinden mahcub olmalarını icab eden şeyden sakınmak lâzımdır, Nasıl ki öyle de oldu. Zira; adavet olunan kâfirlerden çokları din-i İslama meyletmeye başladılar ve İslâmla ihtilât ederken Mekke'nin fethiyle (Ebu Süf-yan), (Haris) ve (Süheyl) gibi bir çok kimseler İslâm oldular, beyinlerinde adavet, muhabbete inkılâb ve hatta aralarında nikâh ve muamelât-ı saire cereyan etti ve ahvalin tebeddülüyle kalbleri yekdiğerine karşı muhabbetle doldu ve el ele baş başa vererek din-i İslama hizmetle Resulullah'a muni ve zahir oldular.
Bu sûrede kâfire muhabetten nehiy; adavetle emri mütezam-mındır. Bu âyette ise zımnen adavetten nehyolduğu cihetle zahirde tenakuz gibi bir şey anlaşılırsa da hakikatta tenakuz yoktur. Çünkü adavetle emir; asıl adavete raci'dir ki, kâfire adavet lâzımdır. Amma bu âyette nehyoian; şiddettir. Binaenaleyh; ileride birleşmesi me'mûl olanlara adavetin şiddetinden nehiydir. Şu halde şiddet ve ifrattan nehiy, aslından nehyi müstelzim olmaz. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Yani «kâfire asıl adavet lâzımdır ve lâkin onların içinde iman etmesi me'mûl olanlara adavette şiddet lâzım değil» demektir.
Mümtehıne 60:8
Vacip Tealâ bilûmum kâfirlerden alâkayı .kesmekle emirden sonra akraba ve evlâddan adavet ve mukateleye cesaret etmeyenlere ikram ve ihsan yoluyla sıla-i rahme ruhsatını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; Allahü Tealâ sizi şol kâfirlerle ihtilâttan men'etmez ki, onlar adavetlerini izhar ederek din hususunda sizinle mukateleye girişmediler ve sizi diyarınızdan sürüb çıkarmadılar. İşte bu misillilere ihsandan ve adaletden men'etmez. Zira; insanlar arasında adalet edenleri Allahü Tealâ sever. Çünkü; onlardan adalet ve ihsanınıza mani' olacak bir muamele vaki' olmamıştır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) m kerimesi Esma (R.A.) m validesi (Bint-i Abd-ül'uzza) müşrike olduğu halde bir çok hediy-yeyle kerimesi Esma'nın evine gelince Esma anasını evine almadığı gibi hediyyesini de kabul etmedi ve «Her ne kadar validem isen de Allahü Tealâ bizi müşriklerle ülfetten nehyetti. Binaenaleyh; Resulullah'tan istizan etmedikçe ben seninle ülfet ve muhabbet edemem» diyerek Resulullah'dan istizan etmesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran âyetin manâsı:
…
demek olur.
Yahut İbn-i Abbas'm rivayetine nazaran bu âyet (Huzâa) kabilesi hakkında nazil olmuştur. Zira (Benî Huzâa) Resulullah'la mukatele etmemek üzere musalâha akid ve ahidlerinde sebat ettiler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onlara ihsan etmiş ve haklarında adalete müsaade buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım:
Zira; dostluğu mevzi'-i lâyıkmm gayriye vaz'ederek bu hususta va-rid olan nehy-i İlâhî'nin haricine çıktılar. Her kimse ki nehyin hilâfına hareket ede, elbette zâlimdir. Binaenaleyh; mukateleye hazır olan kâfirlere dostluk eden mü'minler elbette zâlimlerdir.
Yani; size zarar etmeyen ve mukateleye hazır olmayan kâfirlere iyilikden Allahü Tealâ sizi nehyetmez. Belki şol kâfirlere iyilikten ve onlara dostluktan nehyeder ki onlar sizinle dininiz hakkında muharebe etti, vatanınızdan çıkardı ve çıkaranlara yardım etti. İşte bu makûle kâfirlere iyilikten Allahü Tealâ sizi nehyeder ve bu gibi kâfirlerle dost ol?nlar muhabbetlerini mahall-i lâyıkmm gayriye vazettiklerinden zâlimlerdir. Zira; kanun-u İlâhî'nin haricine çıktılar. Binaenaleyh; Allah'ın azabına müstehaklardır.
Hulâsa; ehl-i imana dini ve dünyevi zarar eden ve zarar etmesi melhuz olan kâfirlerle dostluk caiz olmadığı ve dostluk edenlerin zâlim oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ mü'minlerle mukatele eden ve etmeyen kâfirlerin ahkâmını beyandan sonra dâr-ı harpten dâr-ı İslama hicret eden hatunların ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mü'minler! Dar-ı harpten hicret edib imanlarını izhar ederek size gelen kadınları siz imtihan edin ve hallerini görün ki bakalım zann-ı galibiniz veçhüzere iman etmişler midir ve kalbleri lisânlarına muvafık mıdır? Yoksa sahte olarak kalblerinde küfrü gizleyib de yalnız lisanlarında mı imanı izhar ediyorlar? Nûr-u feraset ve imtihanla onların hallerine muttali' olun ki aldanmayası-nız ve hallerine göre muamele edesiniz. Maamafih esrarı kulûba muttali' olan Allahü Tealâ onların imanlarının hakiki olub olmadığını bilir. Şu halde imtihan sizin onların hakiki hallerine ıttılâı-nız içindir. Zira; Allahü Tealâ'nm imtihana ihtiyacı yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette imtihanla murad; Yemin olmak ihtimali vardır. Çünkü; îbn-i Ab-bas hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Resulullah, imanını izhar ederek hicret eden hatunlara, hicreti; zevcine buğzundan veya dünyaya hevesinden ve hicret ettiği memleketi kendi memleketinden daha ziyade sevdiğinden veyahut bir vukuat işlediğinden dolayı hicret etmeyib ancak Allah'a ve Resulüne muhabbetinden nâşi hicret ettiğine yemin teklif eder. Yemini kabul edenlerin imanlarının hakiki olduğunu bilir, onları kabul ederek dâr-ı küfre reddetmez ve yemini kabul etmeyenlerin imanlarının sahte olduğu anlaşıldığından onları reddedbrdi. İşte şu fi'l-i Resulullah delâlet eder ki imtihanla murad; Yerhindir.
Mümtehıne 60:9
Vacip Tealâ bilûmum kâfirlerden alâkayı .kesmekle emirden sonra akraba ve evlâddan adavet ve mukateleye cesaret etmeyenlere ikram ve ihsan yoluyla sıla-i rahme ruhsatını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; Allahü Tealâ sizi şol kâfirlerle ihtilâttan men'etmez ki, onlar adavetlerini izhar ederek din hususunda sizinle mukateleye girişmediler ve sizi diyarınızdan sürüb çıkarmadılar. İşte bu misillilere ihsandan ve adaletden men'etmez. Zira; insanlar arasında adalet edenleri Allahü Tealâ sever. Çünkü; onlardan adalet ve ihsanınıza mani' olacak bir muamele vaki' olmamıştır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) m kerimesi Esma (R.A.) m validesi (Bint-i Abd-ül'uzza) müşrike olduğu halde bir çok hediy-yeyle kerimesi Esma'nın evine gelince Esma anasını evine almadığı gibi hediyyesini de kabul etmedi ve «Her ne kadar validem isen de Allahü Tealâ bizi müşriklerle ülfetten nehyetti. Binaenaleyh; Resulullah'tan istizan etmedikçe ben seninle ülfet ve muhabbet edemem» diyerek Resulullah'dan istizan etmesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran âyetin manâsı:
…
demek olur.
Yahut İbn-i Abbas'm rivayetine nazaran bu âyet (Huzâa) kabilesi hakkında nazil olmuştur. Zira (Benî Huzâa) Resulullah'la mukatele etmemek üzere musalâha akid ve ahidlerinde sebat ettiler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onlara ihsan etmiş ve haklarında adalete müsaade buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım:
Zira; dostluğu mevzi'-i lâyıkmm gayriye vaz'ederek bu hususta va-rid olan nehy-i İlâhî'nin haricine çıktılar. Her kimse ki nehyin hilâfına hareket ede, elbette zâlimdir. Binaenaleyh; mukateleye hazır olan kâfirlere dostluk eden mü'minler elbette zâlimlerdir.
Yani; size zarar etmeyen ve mukateleye hazır olmayan kâfirlere iyilikden Allahü Tealâ sizi nehyetmez. Belki şol kâfirlere iyilikten ve onlara dostluktan nehyeder ki onlar sizinle dininiz hakkında muharebe etti, vatanınızdan çıkardı ve çıkaranlara yardım etti. İşte bu makûle kâfirlere iyilikten Allahü Tealâ sizi nehyeder ve bu gibi kâfirlerle dost ol?nlar muhabbetlerini mahall-i lâyıkmm gayriye vazettiklerinden zâlimlerdir. Zira; kanun-u İlâhî'nin haricine çıktılar. Binaenaleyh; Allah'ın azabına müstehaklardır.
Hulâsa; ehl-i imana dini ve dünyevi zarar eden ve zarar etmesi melhuz olan kâfirlerle dostluk caiz olmadığı ve dostluk edenlerin zâlim oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ mü'minlerle mukatele eden ve etmeyen kâfirlerin ahkâmını beyandan sonra dâr-ı harpten dâr-ı İslama hicret eden hatunların ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mü'minler! Dar-ı harpten hicret edib imanlarını izhar ederek size gelen kadınları siz imtihan edin ve hallerini görün ki bakalım zann-ı galibiniz veçhüzere iman etmişler midir ve kalbleri lisânlarına muvafık mıdır? Yoksa sahte olarak kalblerinde küfrü gizleyib de yalnız lisanlarında mı imanı izhar ediyorlar? Nûr-u feraset ve imtihanla onların hallerine muttali' olun ki aldanmayası-nız ve hallerine göre muamele edesiniz. Maamafih esrarı kulûba muttali' olan Allahü Tealâ onların imanlarının hakiki olub olmadığını bilir. Şu halde imtihan sizin onların hakiki hallerine ıttılâı-nız içindir. Zira; Allahü Tealâ'nm imtihana ihtiyacı yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette imtihanla murad; Yemin olmak ihtimali vardır. Çünkü; îbn-i Ab-bas hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Resulullah, imanını izhar ederek hicret eden hatunlara, hicreti; zevcine buğzundan veya dünyaya hevesinden ve hicret ettiği memleketi kendi memleketinden daha ziyade sevdiğinden veyahut bir vukuat işlediğinden dolayı hicret etmeyib ancak Allah'a ve Resulüne muhabbetinden nâşi hicret ettiğine yemin teklif eder. Yemini kabul edenlerin imanlarının hakiki olduğunu bilir, onları kabul ederek dâr-ı küfre reddetmez ve yemini kabul etmeyenlerin imanlarının sahte olduğu anlaşıldığından onları reddedbrdi. İşte şu fi'l-i Resulullah delâlet eder ki imtihanla murad; Yerhindir.
Mümtehıne 60:10
Vacip Tealâ hicret eden hatunların imtihan edilmelerini emrettikten sonra nühan üzre yapılacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Ne kadınlar kocalarına ve ne de kocaları kadınlarına helâl olur. Hiç birisi o birine helâl olmadığından beyinlerinde zevciyet muamelesi câri olamaz. Çünkü; ihtilâf-ı din sebebiyle firkat hasıl olduğundan her birerinin diğerinden intifa' etmesi haram olur.
Bu âyette cümleler ayrı ayrı manâya delâlet ettiğinden tekrar yoktur. Zira birinci cümle; ihtilâf-ı din sebebiyle nikâh-ı evvelin zevaline ve ikinci cümle de iddet bittikden sonra tecdid-i nikâhın caiz olmadığına delâlet ettiğinden cümlelerin ifadeleri başka başkadır. Binaenaleyh: zahirde tekrar gibi görülürse de hakikatta tekrar yoktur, belki ihtilâf-ı din sebebiyle hâsıl olan hürmetin şiddetine delâlette mübalâğadır. İmam-ı Şafii'ye göre iddetin inkızasiy-le firkat hasıl olduğundan iddeti bitmeden evvel zevci müslüman olursa onun zevcesidir. Zira; mâni' gidince memnu' avdet eder. Çünkü; ikisi de mü'min olduklarından aradan hürmet kalkar ve zevciyet avdet eder ve yekdiğerine helâl olur. Amma İmam-ı A'zam'a göre firkat, ihtilâf-ı dareynledir. Şu halde zevç mü'min olarak dar-ı İslâm'da zevceye iltihak etmedikçe hatun başka kocaya varabilir.
Mümtehıne 60:11
Yani; size muhaceretle gelib imanlarını izhar eden kadınların imanları tebeyyün edib onları hıfzettikden sonra zevçleri gelib o hatunlara sarfettikleri mehirlerini isterlerse, sarfettikleri mehri onlara vorin. Zira; hatundan göreceği menfaat mukabilinde mehir mazarratım ihtiyar etmişti. Beyinlerinde hâsıl olan firkat sebebiyle menfaat zail olunca mehri vermek suretiyle mazarratı izâle etmek adalete muvafıktır. Zira mazarrat; menfaat mukabilidir. Şu halde kadından göreceği menfaattan mahrum olunca mazarratını defetmemek adalete muhalif bir emr-i kabihtir. Binaenaleyh; mehri vermek hususunda vaki' olan emr-i İlâhî tarafeyn hakkında adaleti mutazammmdır.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Hudeybiye musalâhasmdan sonra (Haris) kızı (Sübey'a) namında bir hatun mümine olarak huzur-u Nebiye dehalet etti ve arkasından zevci geldi, Resulullah'tan karısının kendisine teslimini istedi ve dedi ki, «Ya Muhammed (S.A.V.) sen bizden firar edib gelen olursa reddedeceğini henüz yazısı kurumayan ahidnâmede şart kıldın. Şart gereğince haremimi reddetmeniz lâzımdır» demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Binaenaleyh; Re-sulullah «O şartın erkekler hakkında olub kadınların bundan müstesna olduğunu ve ancak sarf ettiği mehri istemeye hakkı bulunduğunu» beyanla mehrini verdi ve hatunu muhafaza ile,Hazret-i Ömer (R.A.) e nikâh etti. Şu vak'a Rasulullah Hudeybiye'den nak-letmeksizin vukua gelmiştir. Hudeybiye musalahası ise kâfirlerden Medine'ye her kim gelirse Rasulullah onu Mekke'ye iade etmek fakat Medine'den Mekke'ye geleni iade etmemek şartlarını cami' idi. Henüz Hudeybiye'den ayrılmadan Cenab-ı Hak bu şartın erkeklere mahsus olduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur
Vacip Tealâ dar-ı harpten İslâm olarak hicret eden hatunları muhafaza ve zevçleri tarafından onlara verilmiş olan mehrin iade olunmasını emrettikten sonra bu gibi kadınları nikâh etmekte bir mani' olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ehl-i ünan! Dar-ı harpten iman ederek size hicret eden kadınların zevçleri tarafından istenilen mehirlerini vermek şartiy-le onları nikâh etmekte sizin üzerinize günah yoktur. Zira; onların İslâmiyeti, dar-ı harpte kalan zevcleriyle kendilerinin beynini tefrik ettiğinden aralarında tefrika hâsıl olmakla dar-ı harpteki kocalarının bunlarla alâkaları kalmamıştır. Yalnız zevçlerinin onlara vermiş oldukları mehri istemeye hakları vardır. Onların taleb ettikleri mehri verdikten sonra sizin için onları nikâh etmek mubahtır ve dar-ı harpte küfrüzere kalan hatunlarınızın nikâhını elinizde tutmayın tatlik edin. Zira; onlar müşrike oldukları cihetle necis-tirler, mü'minler ise temizdir. Neeisle temiz beyninde zıddiyet olduğundan ikisinin bir yatakta bulunmaları caiz olamaz. Binaenaleyh; müslime olan bir kadın kâfire olan kocasına reddolunmadığı gibi kâfire olan kadın da mü'min olan bir kimsenin taht-ı nikâhında kalamaz.
Bu âyetten istidlal ederek İmam-ı A'zam hazretleri müslime olarak hicret eden hatun hâmil olmadıkça iddete bile lüzum görmeyerek derhal nikâhın cevazını ietihad etmişlerdir.
Bu âyet nazil olunca eshaptan bazıları Mekke'de müşrike olarak kalan hatunlarından vazgeçib alâkalarını kesmişlerdir. Çünkü; aralarında din rabıtası kalmayınca zevciyet rabıtasiyle intifa' etmek ihtimali kalmamıştır ki, nikâhım muhafaza etsin. Zira nikâhtan maksad; tarafeynin yekdiğerinden intifa etmesidir. Şu halde intifa' caiz olmayınca yalnız nikâhı tutmakta zarar vardır fayda yoktur.
Yani; imanı kabul etmeyerek dar-ı harpte kalan hatunlarmızdan kat'-ı alâka edince onlara vermiş olduğunuz mehri onları nikâh edenlerden istemek hakkınızdır ve kezalik kâfirlerin de imanı kabul edip dar-ı İslama iltihak eden hatunlara sarfetmiş oldukları mehirleri onları nikâh eden ikinci zevçten istemek haklarıdır. Çünkü; zevciyet alâkası kesilip menfeat ihtimali kalmayınca menfeat mukabilinde sarfolunan emvali alsın ki zevç zarar-ı külliye duçar olmasın ve menfeat zail olunca zarar da zail olsun ki, adalet yerini bulsun ve tarafeynin yekdiğerine karşı bir diyeceği kalmasın,
Vacip Tealâ iman ederek dar-ı İslama hicret eden ie dar-ı harpte küfr üzere kalan hatunların ahkâmını beyandan sonra o hükmü hulâsa olarak beyan etmek üzere buyuruyor.
Elbette hükmü hikmetten hali kalmaz. Binaenaleyh; sizin bu hükme itaatiniz vaciptir.
Hulâsa; dar-ı harpten dar-ı İslama imanını izhar ederek hicret eden hatunları imtihan etmek ve imtihandan sonra imanlarının hakiki olduğu anlaşılırsa dar-ı harbe ve kâfir olan zevcine red-detmeyip muhafaza etmek ve mü'nıine olan hatunla kâfir olan zevci yekdiğerine helâl olmamak ve hicret eden hatunun mehrini isterse kâfir olan zevcine vermek şartiyle o hatunu nikâhla almak caiz ve mü'min olan bir kimsenin müşrike karısını nikâhı altında tutmayıb talâk vermek ve talâk verdikleri kadınların mehrini onları nikâh eden kâfirlerden almak meşru' olduğu ve şu beyan olunan ahkâmın kâffesi bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Vacip Tealâ şu ahkâmı beyandan sonra kâfire olan hatunu nikâh eden kâfir" mehrini vermekten imtina' ederse onun hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mii'minler! Sizin zevcelerinizden dar-ı harpte kâfire olarak kalanların veyahut dar-ı İslâmdan dar-ı harbe kâfire olarak iltihak edenlerin mehrini onları tezevvüc eden kâfirler tarafından vermemekle velev cüz'i bir şey olsun sizi fevtedip de siz de onlara gaza ile galebe ettiğinizde emvâl-i ganimeti taksimden evvel onların zevcelerine mehir olarak verip de alamadıkları şeyin mislini verin ki zevç zarar-ı külliye uğramasın. Zira; zararın mümkin olduğu kadar izâle olunması lâzımdır; Çünkü; zevcesi gitti, bari vermiş olduğu mehri gitmesin ki onunla diğer bir zevce tedarik edebilsin ve siz şol Allahü Tealâ'dan korkun ki O Allah'a iman ettiniz. Zira îmanın muktezası; Allah'ın emrini yerine getirmektir.
Muhacirinin haremlerinden kâfirlere iltihak eden altıdır. Re-suîullah onların zevçlerine emvâl-i ganimetten mehirlerini vermiştir. Eğer ahidnamede erkekler gibi kadınların da iadesi dercolun-muş ise bu misilli mehrin verilmesi vaciptir ve eğer kadınların iadesi dercolunmamışsa mehri vermek menduptur.
Bu âyetin mensuh olub olmadığında ihtilâf vardır. Mensuhtur diyenlere nazaran elyevm btı âyetle amel vacip olmaz ve mensuh değildir diyenlere nazaran amel vaciptir. Lâkin bu zamanda amel mümkün olmadığından mensuh olması râcihtir.
Vacip Tealâ Hudeybiye musalâhası üzerine tehaddüs eden bazı hâdisenin ahkâmını beyandan sonra Mekke'nin fethi günü kadınların biatlerinin şartlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
BP
…
Yani; ey Nebiyy-i zîşân! Senin huzuruna biat için mü'mine olan kadınlar gelib seninle muahede ve cümle ahkâm-ı şer'iyeyi ve tekâlif-i İlâhiyeyi kabul ederlerse; şerik ve nazîrden münezzeh olan Allahü Tealâ'ya şirketmemek ve bigayr-i hakkin gayrın malını alarak hırsızlık yapmamak, evli veya, bekâr olsun zina etmemek, kız çocuklarını diri olarak veya sair suretle öldürmemek ve bir bühtan getirmemek kî o bühtan elleri ve ayakları arasında iftira olur, akim ve şer'in güzel addettiği şeyle sen emrettiğinde sana âsi olmamak üzere biat ederlerse sen de onlara biat ve onlarla muahede et ve biattan evvel geçmiş günahlarına onlar için istiğfar et. Zira; Allahü Tealâ şu minval üzere iman edip sana biat eden kullarının günahlarını mağfiret edici ve tevbelerini kabul ile onlara merhamet buyurucudur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Mekke'nin fetho-lunduğu gün Resulullah San'â üzerinde ve Hazret-i Ömer biraz aşağısında bulundukları bir zamanda bu âyet nazil olmuştur. O günde Resulullah'a biat eden kadınların adedinin dörtyüz elliyediye baliğ olduğu mervidir. Biatm keyfiyetinde bir çok rivayet mevcutsa da esah olan keyfiyet; biat sözüyle olub musafaha suretiyle olma* mıştır. Zira; Buharı ve Müslim hazaratmm ittifaklariyle Hazret-i Âişe «Resulullah'm eli malik olmadığı bir kadının eline değmemiş ve ResuluUah biati sözüyle yaptı» buyurmuşlar ve ekser müfessi-rin bu rivayeti tercih etmişlerdir. Çünkü ekser nususa muvafık olan; Hazreti Âişe'nin rivayetidir. Zira; Resulullah'm helâli olmayan bir kadına hiç bir' suretle messetmediğine dair rivayet pek çoktur. Şu halde bazı mütasavvıfanm hatunları irşad sadedinde ecnebiye olan hatunlara rabıta ünvaniyie teveccüh edeceğim diyerek temas etmesinin ve onlara mürşid sıi'atiyle bir takım yolsuz muamelede bulunmasının butlanında şüphe olamaz. Çünkü; o kimseyi ,her ne kadar büyük bir adam tasavvur etsek bile nübüvvet mertebesine vasıl olması ihtimali yoktur. Şu halde bir nebi için caiz olmayan bir şey o nebinin ümmeti için nasıl caiz olabilir? Elbette, caiz olamaz.
Bu âyette Ma'ruf ile murad; me'murat ve menhiyyat olduğuna göre matıâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut Ma'ruf ile murad; Bir musibetin isabetinde sabretmek ve kendi aleyhine dua etmemektir. Şu halde musibete sabretmemek, yakasını yırtmak, saçını başım yolmak ve aleyhine dua etmek isyandır, Ma'ruf; Kadınların mahremi olmayan bir kimseyle konuşmaması ve tenha mahalde bulunmamasıdır. Bunun hilâfına hareketleri isyandır.
Bu âyette zikrolunan şartlar kadınları terğib edecek mesailden olduğu cihetle tasrih olunmuştur. Binaenaleyh bunları zikretmek; diğer ahkâmda biata münafi olmadığı gibi belki salât ve zekât gibi muazzamat-ı diniyenin ve erkân-ı İslâmiyenin biatta zikrolunma-ması bunlara riayetin lüzumu meydanda bir hakikat olduğundandır. Çünkü; şu zikrolunan mesailde biat' lâzım olunca sair şeair-i Islamiyede biatm lâzım olacağı evleviyetle sabit olduğundan zikre hacet olmadığı cihetle zikrolunmamıştır.
Mümtehıne 60:12
Yani; size muhaceretle gelib imanlarını izhar eden kadınların imanları tebeyyün edib onları hıfzettikden sonra zevçleri gelib o hatunlara sarfettikleri mehirlerini isterlerse, sarfettikleri mehri onlara vorin. Zira; hatundan göreceği menfaat mukabilinde mehir mazarratım ihtiyar etmişti. Beyinlerinde hâsıl olan firkat sebebiyle menfaat zail olunca mehri vermek suretiyle mazarratı izâle etmek adalete muvafıktır. Zira mazarrat; menfaat mukabilidir. Şu halde kadından göreceği menfaattan mahrum olunca mazarratını defetmemek adalete muhalif bir emr-i kabihtir. Binaenaleyh; mehri vermek hususunda vaki' olan emr-i İlâhî tarafeyn hakkında adaleti mutazammmdır.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Hudeybiye musalâhasmdan sonra (Haris) kızı (Sübey'a) namında bir hatun mümine olarak huzur-u Nebiye dehalet etti ve arkasından zevci geldi, Resulullah'tan karısının kendisine teslimini istedi ve dedi ki, «Ya Muhammed (S.A.V.) sen bizden firar edib gelen olursa reddedeceğini henüz yazısı kurumayan ahidnâmede şart kıldın. Şart gereğince haremimi reddetmeniz lâzımdır» demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Binaenaleyh; Re-sulullah «O şartın erkekler hakkında olub kadınların bundan müstesna olduğunu ve ancak sarf ettiği mehri istemeye hakkı bulunduğunu» beyanla mehrini verdi ve hatunu muhafaza ile,Hazret-i Ömer (R.A.) e nikâh etti. Şu vak'a Rasulullah Hudeybiye'den nak-letmeksizin vukua gelmiştir. Hudeybiye musalahası ise kâfirlerden Medine'ye her kim gelirse Rasulullah onu Mekke'ye iade etmek fakat Medine'den Mekke'ye geleni iade etmemek şartlarını cami' idi. Henüz Hudeybiye'den ayrılmadan Cenab-ı Hak bu şartın erkeklere mahsus olduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur
Vacip Tealâ dar-ı harpten İslâm olarak hicret eden hatunları muhafaza ve zevçleri tarafından onlara verilmiş olan mehrin iade olunmasını emrettikten sonra bu gibi kadınları nikâh etmekte bir mani' olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ehl-i ünan! Dar-ı harpten iman ederek size hicret eden kadınların zevçleri tarafından istenilen mehirlerini vermek şartiy-le onları nikâh etmekte sizin üzerinize günah yoktur. Zira; onların İslâmiyeti, dar-ı harpte kalan zevcleriyle kendilerinin beynini tefrik ettiğinden aralarında tefrika hâsıl olmakla dar-ı harpteki kocalarının bunlarla alâkaları kalmamıştır. Yalnız zevçlerinin onlara vermiş oldukları mehri istemeye hakları vardır. Onların taleb ettikleri mehri verdikten sonra sizin için onları nikâh etmek mubahtır ve dar-ı harpte küfrüzere kalan hatunlarınızın nikâhını elinizde tutmayın tatlik edin. Zira; onlar müşrike oldukları cihetle necis-tirler, mü'minler ise temizdir. Neeisle temiz beyninde zıddiyet olduğundan ikisinin bir yatakta bulunmaları caiz olamaz. Binaenaleyh; müslime olan bir kadın kâfire olan kocasına reddolunmadığı gibi kâfire olan kadın da mü'min olan bir kimsenin taht-ı nikâhında kalamaz.
Bu âyetten istidlal ederek İmam-ı A'zam hazretleri müslime olarak hicret eden hatun hâmil olmadıkça iddete bile lüzum görmeyerek derhal nikâhın cevazını ietihad etmişlerdir.
Bu âyet nazil olunca eshaptan bazıları Mekke'de müşrike olarak kalan hatunlarından vazgeçib alâkalarını kesmişlerdir. Çünkü; aralarında din rabıtası kalmayınca zevciyet rabıtasiyle intifa' etmek ihtimali kalmamıştır ki, nikâhım muhafaza etsin. Zira nikâhtan maksad; tarafeynin yekdiğerinden intifa etmesidir. Şu halde intifa' caiz olmayınca yalnız nikâhı tutmakta zarar vardır fayda yoktur.
Yani; imanı kabul etmeyerek dar-ı harpte kalan hatunlarmızdan kat'-ı alâka edince onlara vermiş olduğunuz mehri onları nikâh edenlerden istemek hakkınızdır ve kezalik kâfirlerin de imanı kabul edip dar-ı İslama iltihak eden hatunlara sarfetmiş oldukları mehirleri onları nikâh eden ikinci zevçten istemek haklarıdır. Çünkü; zevciyet alâkası kesilip menfeat ihtimali kalmayınca menfeat mukabilinde sarfolunan emvali alsın ki zevç zarar-ı külliye duçar olmasın ve menfeat zail olunca zarar da zail olsun ki, adalet yerini bulsun ve tarafeynin yekdiğerine karşı bir diyeceği kalmasın,
Vacip Tealâ iman ederek dar-ı İslama hicret eden ie dar-ı harpte küfr üzere kalan hatunların ahkâmını beyandan sonra o hükmü hulâsa olarak beyan etmek üzere buyuruyor.
Elbette hükmü hikmetten hali kalmaz. Binaenaleyh; sizin bu hükme itaatiniz vaciptir.
Hulâsa; dar-ı harpten dar-ı İslama imanını izhar ederek hicret eden hatunları imtihan etmek ve imtihandan sonra imanlarının hakiki olduğu anlaşılırsa dar-ı harbe ve kâfir olan zevcine red-detmeyip muhafaza etmek ve mü'nıine olan hatunla kâfir olan zevci yekdiğerine helâl olmamak ve hicret eden hatunun mehrini isterse kâfir olan zevcine vermek şartiyle o hatunu nikâhla almak caiz ve mü'min olan bir kimsenin müşrike karısını nikâhı altında tutmayıb talâk vermek ve talâk verdikleri kadınların mehrini onları nikâh eden kâfirlerden almak meşru' olduğu ve şu beyan olunan ahkâmın kâffesi bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Vacip Tealâ şu ahkâmı beyandan sonra kâfire olan hatunu nikâh eden kâfir" mehrini vermekten imtina' ederse onun hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mii'minler! Sizin zevcelerinizden dar-ı harpte kâfire olarak kalanların veyahut dar-ı İslâmdan dar-ı harbe kâfire olarak iltihak edenlerin mehrini onları tezevvüc eden kâfirler tarafından vermemekle velev cüz'i bir şey olsun sizi fevtedip de siz de onlara gaza ile galebe ettiğinizde emvâl-i ganimeti taksimden evvel onların zevcelerine mehir olarak verip de alamadıkları şeyin mislini verin ki zevç zarar-ı külliye uğramasın. Zira; zararın mümkin olduğu kadar izâle olunması lâzımdır; Çünkü; zevcesi gitti, bari vermiş olduğu mehri gitmesin ki onunla diğer bir zevce tedarik edebilsin ve siz şol Allahü Tealâ'dan korkun ki O Allah'a iman ettiniz. Zira îmanın muktezası; Allah'ın emrini yerine getirmektir.
Muhacirinin haremlerinden kâfirlere iltihak eden altıdır. Re-suîullah onların zevçlerine emvâl-i ganimetten mehirlerini vermiştir. Eğer ahidnamede erkekler gibi kadınların da iadesi dercolun-muş ise bu misilli mehrin verilmesi vaciptir ve eğer kadınların iadesi dercolunmamışsa mehri vermek menduptur.
Bu âyetin mensuh olub olmadığında ihtilâf vardır. Mensuhtur diyenlere nazaran elyevm btı âyetle amel vacip olmaz ve mensuh değildir diyenlere nazaran amel vaciptir. Lâkin bu zamanda amel mümkün olmadığından mensuh olması râcihtir.
Vacip Tealâ Hudeybiye musalâhası üzerine tehaddüs eden bazı hâdisenin ahkâmını beyandan sonra Mekke'nin fethi günü kadınların biatlerinin şartlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
BP
…
Yani; ey Nebiyy-i zîşân! Senin huzuruna biat için mü'mine olan kadınlar gelib seninle muahede ve cümle ahkâm-ı şer'iyeyi ve tekâlif-i İlâhiyeyi kabul ederlerse; şerik ve nazîrden münezzeh olan Allahü Tealâ'ya şirketmemek ve bigayr-i hakkin gayrın malını alarak hırsızlık yapmamak, evli veya, bekâr olsun zina etmemek, kız çocuklarını diri olarak veya sair suretle öldürmemek ve bir bühtan getirmemek kî o bühtan elleri ve ayakları arasında iftira olur, akim ve şer'in güzel addettiği şeyle sen emrettiğinde sana âsi olmamak üzere biat ederlerse sen de onlara biat ve onlarla muahede et ve biattan evvel geçmiş günahlarına onlar için istiğfar et. Zira; Allahü Tealâ şu minval üzere iman edip sana biat eden kullarının günahlarını mağfiret edici ve tevbelerini kabul ile onlara merhamet buyurucudur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Mekke'nin fetho-lunduğu gün Resulullah San'â üzerinde ve Hazret-i Ömer biraz aşağısında bulundukları bir zamanda bu âyet nazil olmuştur. O günde Resulullah'a biat eden kadınların adedinin dörtyüz elliyediye baliğ olduğu mervidir. Biatm keyfiyetinde bir çok rivayet mevcutsa da esah olan keyfiyet; biat sözüyle olub musafaha suretiyle olma* mıştır. Zira; Buharı ve Müslim hazaratmm ittifaklariyle Hazret-i Âişe «Resulullah'm eli malik olmadığı bir kadının eline değmemiş ve ResuluUah biati sözüyle yaptı» buyurmuşlar ve ekser müfessi-rin bu rivayeti tercih etmişlerdir. Çünkü ekser nususa muvafık olan; Hazreti Âişe'nin rivayetidir. Zira; Resulullah'm helâli olmayan bir kadına hiç bir' suretle messetmediğine dair rivayet pek çoktur. Şu halde bazı mütasavvıfanm hatunları irşad sadedinde ecnebiye olan hatunlara rabıta ünvaniyie teveccüh edeceğim diyerek temas etmesinin ve onlara mürşid sıi'atiyle bir takım yolsuz muamelede bulunmasının butlanında şüphe olamaz. Çünkü; o kimseyi ,her ne kadar büyük bir adam tasavvur etsek bile nübüvvet mertebesine vasıl olması ihtimali yoktur. Şu halde bir nebi için caiz olmayan bir şey o nebinin ümmeti için nasıl caiz olabilir? Elbette, caiz olamaz.
Bu âyette Ma'ruf ile murad; me'murat ve menhiyyat olduğuna göre matıâ-yı nazım:
…
demektir. Yahut Ma'ruf ile murad; Bir musibetin isabetinde sabretmek ve kendi aleyhine dua etmemektir. Şu halde musibete sabretmemek, yakasını yırtmak, saçını başım yolmak ve aleyhine dua etmek isyandır, Ma'ruf; Kadınların mahremi olmayan bir kimseyle konuşmaması ve tenha mahalde bulunmamasıdır. Bunun hilâfına hareketleri isyandır.
Bu âyette zikrolunan şartlar kadınları terğib edecek mesailden olduğu cihetle tasrih olunmuştur. Binaenaleyh bunları zikretmek; diğer ahkâmda biata münafi olmadığı gibi belki salât ve zekât gibi muazzamat-ı diniyenin ve erkân-ı İslâmiyenin biatta zikrolunma-ması bunlara riayetin lüzumu meydanda bir hakikat olduğundandır. Çünkü; şu zikrolunan mesailde biat' lâzım olunca sair şeair-i Islamiyede biatm lâzım olacağı evleviyetle sabit olduğundan zikre hacet olmadığı cihetle zikrolunmamıştır.
Mümtehıne 60:13
Vacip Tealâ sûrenin evvelinde kâfirlere mü'minlerin dost olması muvafık olmadığını tavsiye buyurmuştu. Şimdi kelâmın bida-yesi nihayesine münasib olmak san'atına muvafık olarak sûrenin âhirinde dahi mü'minlerin kâfirlere dost olmamasını tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey ehl-i iman! Siz Allah'ın gazab ettiği Yehûd kavmiyle musâhabet edip dost olmayın. Zira; onlar peygambere iman etmediklerinden âhiretten me'yus oldular. Nasıl ki kabre gidenlerin geri gelmesi muhal olduğu cihetle kâfirler ashab-ı kuburdan me'yus oldularsa bunların da âhiret sevabından nasibedâr olmaları muhal olduğundan âhiret ni'metlerinden me'yus olmuşlardır. Zira; Yehûd kavmi Tevrat'ta şemail-i Resululiah'ı gördükleri ve Resulullah'ı şemailine muvafık olarak buldukları cihetle âhir zaman nebisi olduğunu bildikleri halde inkâr ettiklerinden âhirette muazzeb olacaklarında şübheleri yoktu fakat inad edib iman etmedikleri cihetle bittabi' âhiretten me'yus olmuşlardır ve sair kâfirlerin ekserisi âhirete iman etmediklerinden âhirette sevab beklemezler.
Bu âyeti- celilenin bazı fakr ü faka sebebiyle Yahudilerin bahçelerinin meyvelerinden ve sair servetlerinden müstefid olmak emeliyle Yahudilere dostluk edib ehl-i İslâmm ahvalinden Yahudilere haber veren mü'minler hakkında nazil olduğu mervidir. Şu halde Allahü Tealâ onları ve onların emsalini bu gibi çirkin şeyleri irtikâb etmekten nehyetmiştir. Şu sebeb-i nüzule nazaran AIIah ' in gazab ettiği kavim ile murad; Yahudi'ler- • dir ve sûrenin evvelinde (Hâtıb b. Bel'tea) tarafmdan Mekke müşriklerine yazılan mektub münasebetiyle Vacip Tealâ mutlaka kâfirler ve bilhassa Mekkelilerie dostlukdan nehyettiği cihetle sûrenin ahirinde Yahudilerden nehye sarfolunmak nazm~ı âyete daha muvafıktır ve Kur'anda gazab-ı İlâhî'nin ekseriya Yahudiler hakkında isti'mâl olunması da bu rivayeti te'yid eder. Amma gazab-ı İlâhî'nin bilûmum kâfirlere nazil olacağına ve sebeb-i nüzulün hususuna i'tibar olmayıb elfâzm umumuna i'tibar olunduğuna nazaran âyet, kâfirlerin hepsiyle dostluk caiz olmadığına delâlet eder.
Sâff 61:1
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Ondört âvidir.
Yani; semevat ve arzda bulunan cümle ınahlûkat Allahü Tea-lâ'nııi cemi' sıfat-ı kem aliyeyle muttasıf ye noksan sıfatların cümlesinden münezzeh olduğuna delâlet ve şehadet ettiler. Çünkü; AI-lahü Tealâ murad ettiği şeylerin cümlesine galib ve cemi' tedbir ve takdirinde işleri muhkemdir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'nın hiç bir fi'li bozulmaz. Çünkü; işleri her türlü hikmete muvafık olduğundan bilcümle avarıza mukavemet, eder ki hiç bir vecih ve be-haneyle işine tezelzül arız olmaz.
Vacip Tealâ'yı mevcudatın takdisi ve nevâkıstan tenzihi dâimi olduğuna işaret için Teşbih lâfzı Mazi sigasiyle vârid olmuştur.
Sâff 61:2
Vacip Tealâ mahlûkatm kendine tesbit ettiğini beyandan, sonra ehi-i imana lâyık olmayan bazı ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani imanın muktezasi; ahdi vefa etmekken yerine getiremeyeceğiniz ve ifa edemeyeceğiniz şeyi niçin söyler ve teahhüd altına girersiniz?
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; ashaptan bazıları «Allahü Tealâ'ya a'malin hangisi sevgili olduğunu bilmiş olsak işleriz» demeleri üzerine yevm-i Uhud'da Allahü Tealâ, ind-i ulûhiyetinde a'da-yı dinle muharebenin sevgili olduğunu beyan edince bu sözü söyleyenlerden bazıları düşmanla muharebeyi ağır görmeleri üzerine Cenab-ı Hak bu âyetle onları tekdir etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Şu halde insan için ifa edemeyeceği şeyi va'detmek her zaman mezmumdur ve yalan olarak yapmadığı bir şeyi yaptım ve söylemediği şeyi söyledim1 demek de bu.âyete dahil ve mezmumdur. Çünkü işlemediği bir şeyi işledim demek; ayıp olduğu cihetle bu gibi şeylere utanmadan cesaret etmek ve söylemek mürüvveti ihlâl eden yalan cümlesinden olduğu için ehl-i imana lâyık değildir. Binaenaleyh; vadet-tiği bir emr-i hayri terketmek mezmum olduğu gibi işleyemeyeceği bir şeyi vaad etmek de mezmumdur.
Hulâsa; yapmadığı ve yapamayacağı bir şeyi yaptım veyahut yapacağım demenin insan için lâyık olmadığı bu âyet'ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâff 61:3
Vacip Tealâ insanların işleyemeyeceği şeyleri vaadetmeleri rnezmum olduğunu beyandan sonra şu mezmumiyetin derecesini beyan etmek üzere buyuruyor.
şeyi söylemeniz indallah gazab yönünden
Yani; ey mü'minler! İşleyemeyeceğiniz şeyi işleyeceğiz diyerek vaadetmeniz indallah günah yönünden pek büyük oldu, Zira; insan için ahdini İfa etmek lâzım olduğundan îfa edeceğini vaade-dip de sonra o vaadi yerine getirmemek âr ve ayıptır ve indallah büyük günahtır.
Sâff 61:4
Vacip Tealâ gaza ederiz deyip de sonra gazayı kerih görenleri zem ve tekdir ettikten sonra gaza edenlere muhabbet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ muhakkak razı olur şol kimselerden ki, onlar din-i İlâhî'yi i'lâ ve kelime-i tevhidi neşr ü ta'mim için a'da-yı dinle mukatele ve bir hatt-ı hareket üzere ki yapılmış ve birbirine bağlanmış binalar gibi muhkem ve yekdiğerinden ayrılmaz bir halde safbeste olarak devam ederler ve zahirde bedenleriyle kireçle tahkim edilmiş duvar gibi yekdiğerine bağlı ve bâtında kalpleri kelime-i tevhid üzere ittifak etmiş çözülmez bir halde birbirlerine yardım etmekle şevketlerini muhafaza ederler. Binaenaleyh; bütün ehl*i iman muhkem yapılmış metin ve yıkılmaz bir kal'a mesabesinde olduklarından aralarında ihtilâf ve ihtilâl olmaksızın sözleri ve özleri bir olarak düşmanla mukatele ederlerse Cenab-ı Hakkı razı ve hoşnud edeceklerine bu âyet delâlet eder. İşte bu esasa binaen saff-ı kıtalden firar etmek cliyanet-i İslâmiyede büyük günahtır. Çünkü firar; kuvvet-i İslâmiyeyi ihlâl edib asakir-i İslâmiyenin bozulmasına ve düşmanın galebesine sebeb olduğundan rıza-yı îlâ-hî'ye muhaliftir. Binaenaleyh; saff-ı İslâmdan firar eden kimse âsî ve mücrimdir.
Hulâsa; muhkem ebniyeler gibi yekdiğerine merbut ve saff olarak fisebilillâh düşmanla muharebe edenlerin Allah'ın muhabbetine mazhar olacakları bu âyetten. müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâff 61:5
Vacip Tealâ a'dayı dinle muharebe edenlere muhabbet ettiğini beyandan sonra kıtali; terketmek erar-i Resulullah'a muhalif olduğu cihetle Resulullah'a eza olup gazab-ı İlâbî'ye bais olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen ümmetinden kıtali arzu etmeyenlerin hallerini biraderin Musa (A.S.) m kavminden emrine muhalefet ederek kıtali terkedenlerin hallerine kıyasla o zamanı hatırına getir ki senin ümmetin de onlardan ibret alsınlar ve Allah'ın Resalüne muhalefetin o resule eza olduğunu bilsinler ve zikret şol vakti ki o vakitte Musa (A.S.) kavmine hitaben «Ey kavmim! Bir takım müfteriyat isnad ederek emrime muhalefetle kıtali terketmek ve bir nevi' taama sebredemeyiz ve Allah'ı açıktan bize göster demek gibi vahi şeylerle bana niçin izâ ediyorsunuz? Halbuki kafi surette benim taraf-ı İlâhî'den sizin dünyevi ve uhrevi men-feat ve mazarratınızı beyan etmek ve sizin sebeb-i necatınız olacak doğru yolu size göstermek için gönderilmiş Resul olduğumu bilirsiniz. Şu halde emrime imtisal ve bana ta'zim etmeniz lâzımken niçin eza ediyorsunuz?» demekle kavmini insafa da'vet etti. Vakta ki kavm-i Musa nasihat dinlemeyerek doğru yoldan çıkınca Allah da onların kalblerini hakkı kabulden meyi ettirdi. Binaenaleyh; batıla meyletmekle dalalette kaldılar ve gazab-ı İlâhî'ye müs-tehak oldular. Zira; tarik-ı haktan çıkmış olan kimseleri matluba isal eder derecede Allahü Tealâ hidayette kılmaz. Çünkü; kul iradesini batıla sarfedince Allahü Tealâ kulun iradesi vechüzere hal-kettiğinden kulun ef'al-i ihtiyariyenin hiç birinde mecbur olması lâzım gelmez.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile fasıkların hidayetten mahrum olmalarının sebebi; ancak kendilerinin fışkı ve haktan meyle sebeb-i aslî de yine fıskları olduğundan dolayı zemmolunduklarma işaret için zamir mevkiinde lâfzı ism-i zahir olarak varid olmuştur. Enbiya-yı izama izanın azametine, akıbetinin vehametine ve en nihayet küfre badi ve azab-ı ebediye sebeb olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; enbiyanın emrine itaat etmeyerek isyanla ülfet eden kimseleri Allahü Tealâ sevmediğinden doğru yola sevketmeyeceğini beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; onlar doğru yola gitmeye niyet etmedikleri cihetle Allahü Tealâ onlar hakkında doğru yolu nasib etmez.
Sâff 61:6
Vacip Tealâ Hazret-i Musa'nın kavmine vâki olan sözünü beyanla emr-i Resule muhalefetin kötülüğünü beyandan sonra Hazret-i İsa'nın Benî İsrail'e hitaben sözlerini de beyanla akıbetin ve hâmetine tenbih etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Şol vakti tezekkür etmekle kavmin sana yapmış oldukları izâdan mahzun olma ki o vakıtta Meryem oğlu İsa (A.S.) Benî İsrail'e «Ey Benî İsrail! Ben size benden evvel nazil olan ve benim huzurumda bulunan Tevrat'ın ahkâmını ve taraf-ı İlâhî'den gelmiş bir kitab olduğunu tasdik edici olduğum halde Allah'ın Resulüyüm, dünyevi ve uhrevi menfaatinizi size beyan edeceğim ve ben sizi bir Resul ile tebşir ediciyim ki o resul benden sonra gelir ve ism-i şerifi Ahmed'dir» dedi ve bu sözüyle kendinin,Allah'ın resulü olduğunu kavmine tebliğ etti.
Resulullah'ın medh ü senası çok olduğu için ismi Ahmed olmuştur. Zira Ahmed'in manâsı; Hamd ü senası ziyade çok demektir. Binaenaleyh; nâsin lisanında Resulullah'ın senası sair enbiya-yı .izamdan daha çoktur.
Vacip Tealâ İsa (A.S.) in risalet daVasmı izhar edince kavmi, da'vasmda sadık olduğuna delâlet eder mu'cize taleb etmeleri üzerine İsa (A.S.) mu'cizesini getirince kavminin söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Halbuki İsa (A.S.) in onlara getirmiş olduğu mu'cizeleri ondan evvel geçen enbiya-yı kiram getirmemişlerdi. Lâkin kavminin şekavetleri ve kalblerinde olan kasavetleri bu sözü söylemeye onlara cesaret verdi ve mu'ci-zeye sihirdir demekten çekinmediler. Yahut bu âyet Hazret-i İsa'nın kelâmından olduğu halde bizim resulümüz murad olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım şöyledir :
…
demektir. Her ne kadar bu manâ muhtemelse de âyetin şevkine nazaran manâ-yı evvel zahir ve râcihtir. Çünkü; İsa (A.S.) m risalet da'-vasi üzerine kavminin mu'cize istedikleri zahirdir. Binaenaleyh kavminin talebi üzerine mu'cize getiren Hazret-i İsa'ya sâhirdir diyenlerin onun kavmi olması sevk-i kelâma daha münasiptir.
Sâff 61:7
Vacip Tealâ Hazret-i İsa'nın risalet da'vasını izhar ettiğini ve da'vasım te'yid için getirmiş olduğu mu'cizesine sihirdir diyerek iftira ettiklerini beyandan sonra bu gibi iftirada bulunanlardan daha ziyade zâlim olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Elbette böyle iftiraya cür'et edenden daha ziyade zalim olamaz. Çünkü; sebeb-i necatı olan İslama da'vet olunduğu halde da'vet eden zata ve o zatı gönderen Allahü Tealâ'ya iftira ettiği için her zâlimden ziyade zâlimdir.
Yani; insanlardan hangi insan ki hudud-u İlâhî'yenin haricine çıkmaktan ve haddini tecavüz etmekten daha ziyade zalim olabilir şol kimseden ki, o kimse kullarını irşad için Allah'ın gönderdiği resulü ,vasıtasiyle İslama da'vet olunduğu halde yalan olarak Allah'a iftira eder ve resulün getirdiği mu'cizeye sihirdir demekle nebinin da'vetine icabetten imtina' eder. Bu gibi küstahlığa cür'et edenden daha ziyade zâlim olabilir mi? Elbette olamaz. Çünkü mu'cizeye sihirdir demek; o mu'cizeyi getiren resulü tekzib olduğu gibi Allahü Tealâ'ya dahi iftiradır. Bunun her ikisi de zulmün niha-yesidir. Binaenaleyh; bu gibi zulmü irtikâb edenler hidayete vasıl olup doğru yolu bulamazlar. Çünkü; Allahü Tealâ zâlimlere hidayetini tevfik etmez. Zira; doğru yol aramaz ve iradelerini sarfet-mezler ki Allahü Tealâ onlara hidayetini haiketsin.
Sâff 61:8
Vacip Tealâ kâfirlerin mu'cizeye sihir diyerek iftira ettiklerini ve bu iftiraları sebebiyle ziyade zalim olduklarını beyandan sonra iftiradan maksadlarmı açıklamak üzere buyuruyor.
Yani kâfirlerin iftiradan ve tekzipten garazları; Allah'ın kullarını irşad için göndermiş olduğu şeriat nurunu ağızlarından çıkan batıl sözleriyle söndürmektir. Halbuki her şeye kaadir olan Allahü Teaiâ halkı menfaat ve mazarratına irşad eden şeriatmm ziyasını itmam eder, söndürmez, bu itmamı kâfirler isterse arzu etmesinler. Şu halde kâfirlerin sa'yleri boşadır. Çünkü; Allah'ın muradı her zaman onların muradlarma galiptir.
Bu âyette Nur-u Kur'anı sihir diyerek ibtâl etmek isteyenlerin hallerini, güneşi üfürükle söndürmek isteyenlerin hallerine teşbihle istihzaya işaret için Efvâh lâfzı varid olmuştur. Çünkü; kuvvet ve metanette cesim dağlar gibi sağlam olub yıkılmak ihtimali olmayan Kur'anın pek kolay söyleniveren bir sözle ibtalini. irade etmek üfürükle güneşin ziyasını söndürmeye çalışmaya benzediğin-
de şüphe yoktur. Binaenaleyh; bu gibi vahi emellerle uğraşmak hamakat ve belki de cinnettir. Şeriatın şanına ta'zim için şeriat-ı gai'radan Nurla tâbir olunmuştur. Zira Nur; herkesin hidayetine ve yolunu bulmasına sebeb olduğu gibi şeriat da temessük edenlerin hidayetine sebep ve vesiledir. Resulullah'm kâffe-i mükellefine meb'us olduğuna işaret için Şeriat manâsına olan Nur Allahü Tealâ'ya muzaf kılınmıştır. Çünkü şeriat; Allah'ın nuru olunca o .nurdan zıya almak isteyenlerin cümlesini ihata eder müstesnası olmaz. Binaenaleyh Resulullah'm şeriatı; cümle ins ü cirme şeriattır.
Sâff 61:9
Vacip Tealâ kâfirlerin nûr-u Kur'anı söndürmek istediklerini beyandan sonra Nûr-u Kur'andan ibaret olan din-i İslâmın sönme-yib bilcümle edyân üzerine gâlib ve zahir olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; dinini itmam etmek murad eden Allahü Tealâ şol Zat-ı Zülcelâldır ki, o Allahü Tealâ dinini rümle edyân üzerine izhar etmek ve gâlib kılmak hikmetine binaen ahir zaman peygamberini Kur'an ve sair mu'cizatla ve dini Hak olan millet-i îslâmiyeyle kullarını irşad için gönderdi velevse müşrikler bu dinin zuhurunu istemesinler. Din-i İslâmda nıücerred tevhid esas olduğundan kâfirler ve bilhassa tevhide muhalif şirkle ülfet eden müşrikler o dinin yer yüzünde intişarını arzu etmezler. Çünkü; i'tikadlarma muhaliftir.
Resulullah'a hased edenlerin başlıcası Kureyş müşrikleri olduğuna işaret için Resulullah'tan bahsolunan bu âyette dinin zuhurunu kerih görenlerin müşrik oldukları sarahaten zikrolunmuş-tur. Amma bundan evvelki âyette mutlaka şeriattan bahsolunup Resulullah'tan bahsolunmadığı cihetle şeriatı istemeyenlerin mutlaka kâfirler olduğu beyan olunmuştur. Çünkü şeriat; cümle nâs hakkında ni?met olup onu istemeyen elbette küfran-ı ni'met etmiş olduğundan varid olmuştur.
Sâff 61:10
Vacip Tealâ din-i İslâmm cümle edyân üzere zuhurunu beyandan sonra bu din-i mübinin tervicine mü'minleri terğib etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mü'minler! Din-i İslâmın edyan-ı saire üzerine galebe edeceğini size beyan ettikten sonra cümle ehl-i imana hitab ederim ki ey ehl-i iman! Sizi Cehennem azabındanskurtaracak bir amel ki o amel aynı ticarettir. Onun üzerine ben size delâlet edeyim ve haber vereyim mi? İşte sizi kurtaracak ticaret; sizin Allah'a ve Resulüne iman etmenizdir. Zira; iman olmayınca sizi hiç bir amel azaptan kurtaramaz, iman; sizin sebeb-i necat ve halâsınızdır ve sizi azaptan kurtaracak ticaretten diğer birisi de malınız ve canınızla düşmanlarınıza karşı mücahede etmenizdir. Zira; nâmus-u milliyye ve satvet-i İslâmiyeyi muhafaza ancak din düşmanlarını kahr u tenkil etmekle olacağından siz mücahede edin ki dünyada düşmanın kılıcından ve âhirette Cehennem azabından kurt İşte şu beyan olunan iman ve mücahede; bilirseniz sizi içi: lıdır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet ehl-i imanı mücahedeye teşvik etmiştir. İbadet; rıza-yı İlâhî'yi celbe vesile olduğu cihetle mukabilinde ivaz, ticarete benzediğinden amele Ticaret denmiştir. Binaenaleyh; tacir umur-u ticarette çekmiş olduğu zahmet ve meşakkat mukabilinde fakr u faka beliyyesinden kurtulduğu gibi âbid de ibadetinde görmüş olduğu külfet ve meşakkat mukabilinde rıza-yı İlâhî'ye vasıl olur ve azaptan kurtulur. Kezalik ticaret zahmetini çekmeyen kimse fakr u faka ve bir takım ihtiyaç altında ezildiği gibi iman ve mücahede zahmetini çekmeyen kimse de Allah'ın gazabı ve Cehennem azabı altında ezilir.
Bu âyette emre imtisâlin vücubuna şiddetle delâlet etsin için
emir makamında Cümle-i ihbariye varid olmuştur. Zira lâfzı manasınadır. Binaenaleyh imanla emir; imanda
sebatla emir olduğundan ehl-i imana imanla emir, hasılı tahsil denilemez. Gerçi emrolunan iman hâsıl ise de sebatla emir, hâsıl olan imanla emrin başkasıdır. Âyette ise emir, asıl imanla emir değildir. Belki hâsıl olan imanda sebat etmeleriyle emirdir.
Amma âyette hitab münafıklara veya Nasâra veya Yehûd'a olduğuna nazaran imanla emir hâsılı tahsil ile emirdir diyerek suâl asla varid olmaz. Çünkü; bu surette manâ-yı- âyet:
…
demektir.
Hulâsa; insana azab-ı elimden necat verecek amelin evvelen îman ve saniyen düşmanla mücahede olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâff 61:11
Vacip Tealâ din-i İslâmm cümle edyân üzere zuhurunu beyandan sonra bu din-i mübinin tervicine mü'minleri terğib etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mü'minler! Din-i İslâmın edyan-ı saire üzerine galebe edeceğini size beyan ettikten sonra cümle ehl-i imana hitab ederim ki ey ehl-i iman! Sizi Cehennem azabındanskurtaracak bir amel ki o amel aynı ticarettir. Onun üzerine ben size delâlet edeyim ve haber vereyim mi? İşte sizi kurtaracak ticaret; sizin Allah'a ve Resulüne iman etmenizdir. Zira; iman olmayınca sizi hiç bir amel azaptan kurtaramaz, iman; sizin sebeb-i necat ve halâsınızdır ve sizi azaptan kurtaracak ticaretten diğer birisi de malınız ve canınızla düşmanlarınıza karşı mücahede etmenizdir. Zira; nâmus-u milliyye ve satvet-i İslâmiyeyi muhafaza ancak din düşmanlarını kahr u tenkil etmekle olacağından siz mücahede edin ki dünyada düşmanın kılıcından ve âhirette Cehennem azabından kurt İşte şu beyan olunan iman ve mücahede; bilirseniz sizi içi: lıdır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet ehl-i imanı mücahedeye teşvik etmiştir. İbadet; rıza-yı İlâhî'yi celbe vesile olduğu cihetle mukabilinde ivaz, ticarete benzediğinden amele Ticaret denmiştir. Binaenaleyh; tacir umur-u ticarette çekmiş olduğu zahmet ve meşakkat mukabilinde fakr u faka beliyyesinden kurtulduğu gibi âbid de ibadetinde görmüş olduğu külfet ve meşakkat mukabilinde rıza-yı İlâhî'ye vasıl olur ve azaptan kurtulur. Kezalik ticaret zahmetini çekmeyen kimse fakr u faka ve bir takım ihtiyaç altında ezildiği gibi iman ve mücahede zahmetini çekmeyen kimse de Allah'ın gazabı ve Cehennem azabı altında ezilir.
Bu âyette emre imtisâlin vücubuna şiddetle delâlet etsin için
emir makamında Cümle-i ihbariye varid olmuştur. Zira lâfzı manasınadır. Binaenaleyh imanla emir; imanda
sebatla emir olduğundan ehl-i imana imanla emir, hasılı tahsil denilemez. Gerçi emrolunan iman hâsıl ise de sebatla emir, hâsıl olan imanla emrin başkasıdır. Âyette ise emir, asıl imanla emir değildir. Belki hâsıl olan imanda sebat etmeleriyle emirdir.
Amma âyette hitab münafıklara veya Nasâra veya Yehûd'a olduğuna nazaran imanla emir hâsılı tahsil ile emirdir diyerek suâl asla varid olmaz. Çünkü; bu surette manâ-yı- âyet:
…
demektir.
Hulâsa; insana azab-ı elimden necat verecek amelin evvelen îman ve saniyen düşmanla mücahede olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Sâff 61:12
Vacip Tealâ.inşanı azaptan kurtaracak amelin inffin ve mucanede olduğunu beyandan sonra o amel üzerine hâsıl olacak menfe-atleri beyan etmek üzere buyuruyor!
Yani; siz usûl-ü itikadınızda iman edip, füru'-u a'malinizde düşmanla mücahedeye devam ederseniz Allahü Tealâ sizin geçmiş günahlarınızı affeder ve günahlarınız sebebiyle sizi rüsva etmez, günahlarınızı affedince sizi Cennetlere koyar ki, o Cennetlerin altından ırmaklar akar ve sevilmeyecek şeylerin cümlesinden pak ve temiz, her türlü rahatı cami' ve enva'-ı zinetlerle müzeyyen meskenlere idhâl eder ki o meskenler ikamet mahalli olan Cennetlerdedir. İşte şu nimetlerin cümlesi Allah'ın kulları için büyük zaferdir ki abdiçin bunun fevkmda zafer olamaz. İmanın ve mücahe-denin güzel neticeleri şu zikrolunan ni'metler olunca aklı olan kimselerin bul nfmetlere vesile olacak amele çalışmaları lâzımdır.
Vacip1 Tealâ bu âyette iman Ve mücahede üzerine terettüb edeı üç şeyi ki:
Binincisi: Günahları mağfiret.
İkincisi: Cennetlere idhâl,
Üçüncüsü: Güzel konaklar vermektir.
Sâff 61:13
İşte bunları beyandan sonra dördüncü ihsanını beyan etme üzere buyuruyor
Çünkü; insanlarda Allah'ın nusretiyle bilâd-ı küfrü fethetmek kadar surûr verecek daha büyük bir şey olamaz. Zira nusret; Cenab-ı Hakk'ın kullarına inayeti ve nazarı eseri olduğu cihetle elbette sürûru muciptir. Binaenaleyh: nusret ve fütuhatın insanların daima muhabbet ettikleri bir şey
olduğuna işaret bu âyette ( \rx? ) istimrare delâlet eden mu-zari' sigasiyle varid olmuştur. Gerek nusret, gerekse neticesi olan fütuhat ehl-i iman için beşareti havi olduğundan âyetin hitamında Cenab-ı Hak ehl-i îmânı tebşir etmesini Resul'üne emretmiştir.
Ahiret ni'metlerinin şerefine işaret için Cenab-ı Hak bu âyette âhiret nimetlerinden ibaret olan mağfiret ve Cennet'e idhâl edeceğini ve Cennet-i Adnde güzel saraylar vereceğini beyandan sonra dünya ni'metinden ibaret olan nusret ve fütuhatı beyan buyurmuştur ki âhiret ni'metlerinin beyanını dünya ni'metlerini tyeyan üzerine takdim etmiştir.
Sâff 61:14
Vacip Tealâ nusret ve fütuhatla ehl-i imanı tebşir ettikten sonra nusretin Resulullah'a muavenetle husule geleceğini mü'min-lere tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Onlar gibi siz de Allah'ın, dinini ilâda Resulüne yardımcı olduğunuzu alenen söyleyin ve filen yardım edin ki imanınızın muktezasım yerine getirmiş olasınız. Çünkü imanın muktezası; iman ettiği resulün şeriatini neşr ü ilânda her mü'minin malı ve canıyla çalışmasıdır. İşte ashab-ı İsa (A.S.) bu vazifeyi yoluyla ifa etmek için çalıştıkları gibi Hazret-i Muhammed (A.S.) a iman edenlerin de din-i Muhammedîyi ilâ hususunda çalışmaları lâzımdır.
Havariyyun ile murad; Hazret-i İsa'nın hâlis ahbaptandır ki onlar nifak şaibesi olmaksızın iman ederek mal ve canlarıyla Hazretti İsa'ya yardım etmiş ve din-i İsa'yı neşr ü ilâna çalışmışlardır ve bunların ibtidaen oniki kişi oldukları mervidir. Bunlara Havâriyyun denilmesinin sebebi; Lekesiz mii'min olduklarıdır. Çünkü Havâriyyun; Hur'dan müştaktır. Hur da lekesiz beyaz manâsına ise de bu makamda hâlis beyazın ma-nâ-yı lâzimisi olan nifak şaibesinden âri lekesiz mü'minler demektir. Bunların san'atlarmm çamaşır yıkayıcüık olduğuna dair bazı rivayet varsa da zayıftır ve san'ata tealluk eder buraca bir hüküm olmadığından san'atlarmı tedkike de lüzum yoktur. Maksad; hulûs üzere iman ederek Hazret-i İsa'ya bihakkın yardım ettiklerini be-yanla ümmet-i Muharnmed'e «din-i Muhammedîyi neşr ü ilânda siz de onlar gibi çalışın» demektir.
Vacip Tealâ Havâriyyûnun İsa (A.S.) a iman ve yardım ettiklerini beyandan sonra Benî İsrail'in iki kısım olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; iki fırka oldular, beyinlerinde mukatele vuku' buldu ve ihtilâf uzadıkça uzadı.
Vacip Tealâ neticede iman edenlerin kâfir olanlara galebe ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; cemi' zamanda hak batıl üzerine galebe eder, ancak o hakkı lâyıkiyle isti'mâl etmek lâzımdır. Şu halde Hazret-i Muhammed'e iman eden mü'minlerin kâfirler üzerine galebe edecekleri şüphesizdir ve lâkin ehl-i imanın muktezay-ı imanları üzerine hareket etmeleri ve esbab-ı müdafaayı vakt ü zamanında yoluyla hazırlamaları düşmanlar üzerine galebenin cüm-le-i şerâitindendir. Çünkü; muktezay-ı iman üzere hareket etmedikçe eser-i iman zayıf olacağından düşmanın galebesi muhtemeldir. Esbab-ı müdafaada tekâsül gösterilirse kezalik yoluyle müdafaa edilemeyeceğinden düşmanın galebesi muhakkak gibidir ve nitekim galebe de ediyorlar. Zira; Cenab-ı Hak müsebbebatı esbaba talik buyurmuştur. Ef'âl-i ihtiyariyenin cümlesinde sebepsiz bir şey hâsıl olamaz. Şu halde gerek ma'neviyat ve gerek maddiyat her iki cihete de i'tina etmek elzemdir. Çünkü; içtimaiyatta mücerred ma'neviyatın veya yalnız maddiyatın te'siri olamaz. Binaenaleyh; teâlî ve terakkide her ikisi de lâzımdır.
Cumua 62:1
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Onbir ây^ti cami'dir.
Yani; yerde ve göklerde bulunan mevcudat ister ziruh isterse cemâdât kabilinden olsun cümlesi Allahü Tealâ'yı cemi'-i nekaisten tenzih eder. Zira bilûmum mahlukat; halikının cemi'-i sıfât-ı kemaliyeyle muttasıl ve sıfât-ı nekaisten münezzeh olduğuna delâlet eder. O Allahü Tealâ mevcudattan her birinin malik-i hakiki-sidir ve emarat-ı hudus ve imkândan ârî ve tâhirdir, her şey üzerine galebesi zahirdir ve âlemde câri olan ef'alinde emri muhkem ve her bir fi'li zahir ve bâtın yüzlerce hikmeti mütezammmdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu evsafın cümlesi Allahü Tealâ'nm vahid-î hakikî olduğuna delâlet eder. Çünkü; her cümlesinin Cenab-ı Hakka teşbihleri ve cümlesine malik olması ve noksan olan şeylerin cümlesinden beri olarak herkese gâlib ve ef âlinin hepsi hikmete muvafık olması vahdaniyete delâlet eder.
Cumua 62:2
Vâcip Tealâ vahdaniyetini etmek üzere buyuruyor,
Bu âyette Ümiyyîn ile murad; Kavm-i Arap Ur. Çünkü ümmi; Okuma yazma bilmeyen kimsedir. Resulûllah'ın bV setinden evvel kavm-i Arab akvam içinde en ziyade cahil bir kavim olduğundan ümmî denmiştir. Resul ile.murad; Bizivı Peygamberimiz Mu-hammeâ-ül Mustaja sallallahu Tealâ aleyhi ve sellem ejendimizdir. Çünkü; Resulullah onların kendi cinslerindendi ve içlerinde büyüdü, onların her-hajini bilir, onlar da Resulûllah'ın her halini bilirlerdi, okuma ve yazma bilmediklerinden her şeyleri cehalet üzere teessüs etmiş vahşi bir hâl ve dalâlet içinde yuvarlanıp gidiyorlardı. Bir mürşide son derecede muhtaç oldukları bir zamanda Cenab-ı Hak aleyhissalâtı vesselam efendimizi onlara gönderdi. İşte o Resul onlar üzerine Allah'ın gönderdiği Kur'anın âyetlerini okudu ve din-i Hakka da'vet etti, hakla batılı öğretti, helâl-ve haramı bildirdi ve onları küfr ü dalâlet gibi kötü şeylerden tathir etti ki i'tika-dı, ameli, zahiri ve batını cümle rezâilden onları temizledi ve-o Resul onlara menafiVi diniye ve dünyeviyelerini cami' olan Kur'anı ve Kur'anın havi olduğu meani ve hikmeti ta'Hm etti. Onların bu gibi ta'lim ve teallüme ihtiyaçları vardı. Bundan evvel i'tikatları gayet bozuktu. Çünkü; putlara tapar müşriklerdi, amelleri gayet çirkin olup nehb-ü garat, yağmacılık, vurub kırmak, cenk ü cidal, darb u şetim, kati ü itlaf gibi hunharlık ve enva'-ı rezalet ve zillet içinde yuvarlamb gidiyorlardı. İşte o vakit şiddet-i ihtiyaçlarına binaen Cenab-ı Hak lûtf u kereminden irşâd ve hâl-i salâha da'vet için Resulünü gönderdi ve o Resul de nur-u nübüvvetle onları tenvir etti. Az zaman içinde onlar âlemde en ziyade medeni bir kavim olub şeriat-ı Muhammediyeyi âleme neşr ü ta'mime başladılar ve dünyanın her tarafına şeriat sofrasını serdiler ve ahkânı-ı şeriattan her tarafı hissedar ettiler, âlemde emsali sebketmedik hârikalar meydana getirdiler ve şeriat sayesinde öyle bir hükümet meydana getirdiler ki ceziretülarap'tan zuhur ederek berk-ı hâtıf gibi az bir zaman içinde Asya ve Afrika kıt'alarını ve Avrupa'nın ba'zı aksamını ihata ediverdiler ve her belde adalet-i şeriattan nasibe-dâr oldu ve nur-u nübüvvetle tenevvür etti. Binaenaleyh; âlem şeriat zıyasiyle doldu ve herkes rahat neden ibarettir ve adalet nedir bildi.
Cumua 62:3
Vacip Tealâ Resulünü kavm-i Arab'a gönderdiğini beyandan sonra o Resulün Arabın gayri, sair ekvama dahi Resul olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; istediği kulunu istediği kavme gönderir, hiç kimsenin i'tiraza hakkı yoktur.
Cumua 62:4
Yani; Allahü Tealâ Arabın gayri milletlerde emr-i imanda ve ahkâm-ı şeriati kabul ettikleri takdirde Resulünü onlara dahi gönderir. Zira; iradesi herkesin iradesine gâlib ve işleri hikmeti mü-tezammın azîz ve hakimdir. Şu emr-i nübüvvet ise mücerred Allah'm fazl u ihsanıdır. Binaenaleyh; istediği kuluna verir ve dilediği kimselere irşad için o kulunu gönderir ve o kulunu diğerlerinden mümtaz kılar ve hiç kimsenin bir diyeceği olamaz. Zira; mülkünde mutasarrıftır ve gayrin i'tiraz hakkı yokdur. Çünkü; fazl-ı azîm sahibidir. Şu halde dünyada istediği şeyi istediği kuluna verdiği gibi âhirette de şeriatiyle âmil olanlarm amellerine göre sevab ve âmil olmayanlara günahları mikdarı ceza verir. Sen bunu neden böyle yapdm? demeye hiç kimsenin hakkı olmadığı gibi i'tiraz etse dahi faydası olmaz. Zira; ihsanın sahibi odur.
Hulâsa; Resulullah'm Arab'a meb'us Resul olduğu gibi imanda ve şeriati kabulde Arab'a tâbi olan. cümle ekvama dahi meb'us olduğu ve Allahü Tealâ'nm emrinde herkese gâlib ve ef ali hikmetten hâli olmadığı ve emr-i nübüvvet fazl-ı İlâhî olub istediği kuluna verdiği ve Allahü Tealâ'nm büyük ihsan sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Cumua 62:5
Vacip Tealâ nübüvvetin ihsan-ı İlâhî olub istediğine verdiğini beyandan sonra nübüvvet-i Muhammediyyeyi inkâr eden kâfirlere ta'riz etmek üzere buyuruyor
Çünkü; onlar evvelâ Tevrat'la amel edeceklerine ikrar verib teahhüd altına girdikleri halde sonra nakz-ı ahdederek Tevrat'la ameli terkettiler. İşte onların hâlleri; kitap yükünü götürüp de o kitaptan asla intifa' etmeyen merkebin hali gibidir. Çünkü; merkeb kitabı götürür ve lâkin içinde ne gibi ahkâm var onu bilmez ve amel etmez. Binaenaleyh; çekmiş olduğu zahmete mukabil asla fayda görmez. İşte Kur'ana ikrar verip de mûcib ve muktezasıyla amel etmeyenlerin hâlleri de ayni bu merkebin/hâli gibidir. Çünkü; Kur'anm ahkâmiyle amel etmedikleri cihetle verdikleri ikrarın ağırlığından başka menfeatleri yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhüe bu Ayet-i Celile her nekadar Tevrat'la amel etmeyen Yehûd kavmini zemmediyorsa da kendi kitabıyla amel etmeyen milletlerin cümlesini zemmetmiştir. Bilhassa Kur'an'a iman edip de amel etmeyen müslümanları daha ziyade zem vardır. Zira; darb-ı mesel her nekadar Yehûd hakkında vârid olmuşsa da Kur'anda vaki' olduğundan Kur'anla amel etmeyenlere «Siz de bu merkeb gibi olmakta Yehûd'dan geri değilsiniz» dernek manâsını müş'irdir ve bu suretle amel etmeyenlere ta'rizdir.
Vacip Tealâ kitabîariylo amei etmeyenleri merkebe teşbih ettikten sonra onların sıfatlarının gayet çirkin olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sol kimselerin halleri gayet fena oldu ki o kimseler Allah'ın vahdaniyetine inanmadılar ve Muhammed Aleyhissalâtü vesselamın nübüvvetinin sidkma delâlet eden âyetlere yalandır demekle nefislerine zulmettiler ve doğru yola gitmediler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ zâlim olan kavmi doğru yola sevketmez. Zira; zâlimler gerek kendileri ve gerek başkaları hakkında lâyık olmadık şeyleri işlediklerinden hîdayet-i İlâhî'yeye müstehak olamazlar. Çünkü hidayet; lûtf-u İlâhî olub lûtfa istihkak ise ubudiyet iktizası olduğu cihetle ubudiyet vazifesini lâyıkıyle edâ etmeyenler lûtfo-lan hidâyete mazhar olamazlar.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette temsiI den maksad; Allah'ın kitabıyla amei etmeyenlerin cehl ü hamakallerini izhar olub şeriatla amel etmeyenlerin hamakatta hayvanat içinden merkebe benzediklerini suret-i aleniyyede beyandır ve merkeb hamakatta cümle hayvanattan ziyade olduğundan bu makûle kimseleri temsilde merkeb varid olmuştur. Yahut hayvanat içinde merkeb cümlesinden ziyade zelil ve hakir olduğu cihetle kitaplarıyla amel etmeyenlerin züll ü hakaretini temsilde merkeb ihtiyar olunmuştur.
Yehûd taifesinin ihtida etmemelerinin sebebi; nefislerine ve başkalarına zulmetmeleri olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira bir hükmün müştak üzerine talik olunması; me'haz-i iştikak olan zulmün illet olmasını iş/ar eder. Çünkü: bu âyette onların adem-i ihtidası zâlim olmaları üzerine talik olunduğundan kaide-i mez-kûre zulmün illet olmasını icab eder. Binaenaleyh zulüm; onların dünyada adem-i ihtidalarına ve âhireî.te ebedi Cehennemide kalmalarına sebeb olmuştur.
Cumua 62:6
Vacip Tealâ zulümlerinden dolayı Yehûd'un hidayetten nasi-bedar olmadıklarım beyandan sonra onları da'vay-ı kâzibelerinde ilzam ve iskât etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resûl-ü Ekrem! Yehûd kavmini ilzam etmek üzere , bizim tarafımızdan vekâleten onlara de ki «Ey Yehûd! Sizin i'ti-kadınızca eğer sair nâsm dûnunda Allah'ın evliyası olduğunuzu daVa ediyorsanız ve eğer bu da'vanızda sadık iseniz Allah'ın dostlarına hazırladığı ni'metlorden hissedar olmak üzere ölümünüzü Allah'tan isteyin. Çünkü; Allah'ın dostlarına hazırladığı ni'metle-rine bir an evvel vasıl olmak ölümle olacağından her halde ölümünüzü istemelisiniz-ki, her türlü rahata nail olasınız. Zira; ölüm dâr-ı gururdan dâr-ı surûra ve dâr-ı mihnetten dar-ı rahata intikale vesile olduğundan şu vesile-i haseneye tevessül etmek için durmayıp ölümü istemelisiniz».
Bu Âyet-i Celile; Yehûd kavmini ilzam için inzal olunmuştur. Çünkü; onlar «biz Allah'ın dostlarıyız. Binaenaleyh; Cennet'te ni'-metler bizimdir. Sair nâs bu ni'metlere nail olamazlar. Zira; onlar Allah'ın dostları değillerdir)) diye bir takım asılsız da'valar serdet-mekle cühelâ-yı nâsı aldatırlardı. İşte Cenab-ı Hak onları bu âyetle imtihana da'vet edip buyuruyor ki «Ey Yehûd! Dediğiniz doğruysa ölümden kaçınmamanız ve hemen Ölümünüzü istemeniz lâzım gelri. Çünkü; âhiretten korkunuz yoktur. Doğru söylüyorsanız haydi ölümü isteyin». İşte Cenab-ı Hak Yahudilere bu suretle hi-tab etmekle da'valarmın yalan olduğunu nâsa ilân ediyor. Çünkü; onlar ebeden ölümü isteyemezler.
Cumua 62:7
Vacip Tealâ Yahudilerin ebeden ölümü istemeyeceklerini beadedinde buyuruyor.
Yani; her ne kadar Yehûd,kavmi «bizler Allah'ın oğulları ve dostlarıyız» iddiasında bulunurlarsa da bu da'valarmın mücerred yalan olduğunu bildiklerinden teklif olunan ölümü asla isteyemezler. Zira'; onlar kisb-i yedleri olarak bir çok günah gönderdiklerinden o günahların azabından korktukları cihetle değil ölümlerini istemek hatta ebeden dünyada kalmak isterler. Zira; kitablarm ahkâmını tağyir ve enbiya-yı izamı tekzib etmek gibi âlemde başka milletlerin cesaret edemedikleri bir takım külriyât ve cinayâta cür'et ettiklerinden kendileri için hazırlanan azabı bilirler. Binaenaleyh; o azaba serian varmalarına vesile olan ölümü istemezler. Yehûd kavminin ancak kendilerinin Allah'ın dostu olduklarını iddiaları da zulümdür ve şu iddialarında zâlimlerdir. Allahü Tealâ zâlimleri bilir ve herkesin ameline göre cezasını verir. Binanea-leyh; herkesin işlediği zulüm yanma kalmaz cezasını görür. Yehûd taifesi Allah'ın bildiğini ve herkese ameline göre ceza vereceğini bildiklerinden Ölümü isteyemezler. Çünkü; hainler korkak olurlar. Yehûd kavminin ise cinayetleri pek çok olduğundan ölümden sonra başlarına gelecek ukubetleri düşünerek ebeden ölmek istemezler.
Cumua 62:8
Vacip Tealâ Yahudileri ilzam için da'vaları doğruysa ölümü istemelerinin kendilerine teklif olunduğunu ve ebeden ölümü istemediklerini beyandan sonra onlar her nekadar ölümü istemezlerse de ölümün onları arayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Nebiyy-i muhterem! Korkularına binaen ölümü istemekten imtina' eden Yehûd kavmine sen de ki, «Ölüm şu şey ki işlediğiniz günahlarınız sebebiyle siz onu istemez ve ondan kaçarsınız. Halbuki muhakkak ölüm sizi bulur ve sizin firarınız asla fayda vermez. Çünkü; ölümden kurtulmuş ve kurtulacak bir ferd yoktur. Zira; herkes ölümün acısını, tadacaktır. Siz ondan kaçarsam; o sizden kaçmaz ve sizi arar bulur ve ölümden sonra mahşere sev-kolunarak hafi ve celi zahir ve bâtın cümle eşyayı bilici olan Al-lahü Tealâ'nm huzuruna reddolunursunuz. Cenab-ı Hak huzurunda sizin kitabları tağyirinizi benim Tevrat'ta olan evsafımı sakladığınızı ve sair günahlarınızı haber verir ve her birinin ayrı ayrı cezalarını görürsünüz. Şu halde hayra çalışmanız lâzımdır. Çünkü; öleceksiniz ve amelinizin cezasını da göreceksiniz. Binaenaleyh günahtan sakınmak ve çekinmek; ubudiyetin en büyük vazifesidir»
Cumua 62:9
Vacip Tealâ Yahudileri zemmettik riayetin lüzumunu tavsiye etmek üzere sonra Cuma namazına buyuruyor,
Yani; Cuma günü ezan okunduğunda Hatib tarafından okunan hutbeyi dinlemek üzere cami'-i şerife sür'atle gitmek ve dünya muamelâtım terketmek lâzımdır. Zira; hatibin vaaz u nasayihini hu-lûs-u niyyet, sükûnet ve vekârJa işitmek vaciptir. Binaenaleyh; umur-u dünyadan alış verişi bunun üzerine tercih ederek hutbeyi işitmeye çalışmazsanız günahkâr olursunuz. Zira alış veriş; kullarla muamele olup, hutbeyi dinlemekse Allah'la muamele olduğundan Allah'la muameleyi sairleri üzerine tercih etmek elbette lâzımdır. İşte şu tercih ve sürat bilirseniz sizin için hayırlıdır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cuma günü Cuma namazı için nâs içtima' üttikU'rindev o güne Cudı'u denilmiş ve Cuma namazının şerefine binaen o güne ayrıca bir şeref verilmiştir. İbtidaen eda olunan Cuma namazı Medine'de (Salim b. Avf) oğullarının hanesine edâ olunan Cuma namazıdır. Çünkü; rivayet-i mevsûkaya nazaran Resulullah Medine'yi teşriflerinde Rebiülev-velin onikinci isneyn günü (Küba) ya nazil oldu ve Cuma gününe kadar orada istirahatle mescid-i Küba'yı inşa buyurdu. Ba'dehu Cuma günü Medine'yi teşrifle (Salim b. Avî) oğullarının hanesinde halkı toplayıp Cuma namazını edâ ettiler. İşte İslâmiyette ilk kılınan Cuma namazı budur.
İnsanın gündüzleri meşguliyetinin en ziyade ehemmiyetlisi mu'amele-i ticariye olduğu için cbey'i terkedin» denilmiştir. Buna kıyasla namaza münafi olan her şeyi terketmek mükellef üzerine vaciptir. Çünkü; maişet için ehemmiyeti meydanda olan alış verişi namaz vakti terketmekle me'mur olunca sair muamelenin terkedi-leceği evleviyetle sabit olur.
Cuma namazı kütüb-ü fıkhiyede beyan olunan şeraiti cami' olan her mükellef üzerine farz-ı ayındır. Cuma namazına sa'y ile murad; sükûnet ve vekârla yürüyüb gitmektir. Re-sulullah'ın âdet-i nebeviyyeleri de böyleydi. Buharı ve Müslim'in beyanları veçhile (Ebû Hüreyre) (R.A.) Hazretlerinin rivayetiyle Resulullah : buyurmuştur. Yani «namaz için kameti işittiğinizde namazı edaya yürüyün, sekinet ve vekar üzerinize lâzımdır. Ve namaza ulaşmak için sekinet ve vekârınızı ihlâl eder derecede sür'at etmeyin, ulaşabildiğinizi imamla beraber edâ. edin, ulaşamayıp baki kalanı İmamın selâmından sonra ikmâl edin» demektir. Gerek hutbe ve gerek namaz her ikisi de Zikrullah üzerine müştemil olduğu cihetle bu âyette zikrullah ikisini de şamildir. İnsanlar için Cenab-ı Hakkın verdiği ni'metlerin şükrünü eda etmek lâzım olduğundan. Allahü Tealâ'nm verdiği vücud nf metinin şükrünü edâ etmeleri için «Cuma günü Cuma namazını vacip kılmakla o günü ümmet-i Muhammed hakkında bir yevm-i mübarek kılmıştır. Hatta taharet-i kâmileye ve sair şeraitine riayet ederek Cuma namazını edâ eden kimse için her iki Cuma arasında vaki' olan kusurlarına kefaret olacağına dair bir çok ehadis-i sahiha mevcuttur. Bu âyetle Cuma namazı farzol-duğundan bilâ özür terketmek caiz olamaz. Binaenaleyh; terkeden günahkâr olur.
Haftada bir gün farzolmasmdaki hikmet; herkes birbiriyle görüşüp barışsınlar, İslâmiyete âid mesaili konuşsunlar, yekdiğerin-den uzaklaşmasınlar, birbirini görmekle ülfet hâsıl olsun ve mü'-, minler daima kitle-i vahide halinde bulunsunlar, ahvâl-i âlemden ve bilhassa birbirlerinin halinden haberdar olsunlar.
Hulâsa; Cuma namazı için ezan okunduğunda Cuma namazım edâ ve hutbeyi dinlemek için sa'yetmek vacip ve o zamanda alış veriş vesaire gibi dünyaya müteallik muameleyi terketmek lâzım ve ilm ü' irfanı olanlar için bunun hayırlı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Cumua 62:10
Vacip Tealâ Cuma namazının vacip olduğunu beyandan sonra Cuma namazını edâ eden kimselerin vazifelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cuma günü size farz olan Cuma namazını şartlarına riayet ederek edâ edip de namazdan fariğ olunca ey mü'minler! İh-tiyacatımzı te'min ve hastalarınızı ziyaret, cenazelerinizi teşyi', ticaret ve sair hususatmızı temşiyet etmek, rızkınızı aramak için yeryüzüne ve etraf-ı arza dağılın ve ihsan sahibi olan Allahü Tealâ'nın lûtf u kereminden ve fazl u ihsanından rızkınızı arayın ve fazl-ı Ilâhfden rızkınızı aramak sizin için bir emr-i mubahtır, siz felahyab olub korktuğunuzdan kurtulmak ve umduğunuza nail olmak için her halinizde ve cümle zamanınızda ve bilhassa rızkınızı aradığınızda Allah'ı çok zikredin ki matlubunuza nail olasınız ve rızkınızda bereket bulaşınız.
Bu âyette intişar ve rızkı aramakla emir; ibaha içindir. Çünkü; Cuma namazı vaktinde alış verişin haram olduğunu beyandan sonra yer yüzüne dağılıp, rızık aramakla emrin ibâha için olması ka-vaid-i usûl iktizasındandır. Zira; bir şeyin hürmetini beyandan 'sonra varid olan emrin ibâha için olduğu ulema'-yı usuliyece mukarrerdir. Binaenaleyh; Cuma namazını edadan sonra yer yüzüne dağılıp, rızık aramak farz değil belki mubahtır. İbn-i Abbas hazretlerinin; »istersen Cuma namazından sonra mescidden çık, istersen otur, istersen ikindi namazına kadar nafile namaz kıl» buyurması da şu emirlerin ibâha için olmasına delâlet eder.
Hulâsa; Cuma namazını edadan sonra yer yüzüne dağılmak ve rızık aramak mubah ve felâhyab olmak için Allahü Tealâ'yı çok zikretmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Cumua 62:11
Vacip Tealâ Cuma namazının farz olduğunu ve namazı edadan ve ne yapmak lâzım geldiğini beyandan sonra rızık için n terketmek caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Medine'de kaht ü galanın en şiddetli zamanında Şanı; tarafından erzak yüklü (Dihyetülkelbi) nin kervanı geldi. Meğer o zamanda kervanı tabi ve el çıpmak ve birbirine elleri vurmak ile hasıl olan şakırtılarla karşılamak âdet olduğundan bir kısım ehali âdet-i belde üzerine ferah ve sevinçlerinden hasıl olan neş'e sebebiyle tabi ve alkışlarıyla kervanı karşılayınca EesuluUah'la beraber mescid-i şerifte Cuma namazında bulunan ahali mescidden dışarı koştular. Resulullah ise bir rivayete nazaran minberde ayak üzerinde hutbe okuyor ve diğer bir rivayette namaza başlanmış mihrapta bulunuyordu. Maîyyet-i Nebevilerinde yedi veya onbir, diğer bir rivayette oniki kişi kalmıştı. Bunlar meyanmda Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) da mescidde sebat edenlerdendi. İşte bu vak'a üzeri-ne âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâyı âyet:
…
demektir.
Bu âyette namazı bırakıp da kervanı ve onu karşılayan ehali-nin oyunlarını ve çalgılarını görmek üzere mescidden dışarı çıkan ehl-i imana itâb-ı İlâhî vardır. Hatta bunun üzerine Resulullah «Eğer mescidde olan cemaatin hepsi çıkmış olsalardı onlar üzerine semadan taş yağar ve bu dereleri ateş mahvederdi» buyurmakla namazı terkin hatay-ı azîm olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; bu âyetten anlaşıldığı veçhile insan her ne zaman Allah'ın gayriye i'timad ederse eli boş yüzü karadır. Çünkü Allah'ın gayriye i'timad etmek; daima zararı mucib olduğundan emr-i İlâhî'ye muhalif her ne yapsa elbette yüzüne çarpılır. Şu halde insanın her zaman tevekkülü Cenab-ı Hakka olmalı ki emeği boşa gitmesin.