Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Münafikun 63:1 – Meâric 70:44
İçindekiler
- Münafikun 63:1
- Münafikun 63:2
- Münafikun 63:3
- Münafikun 63:4
- Münafikun 63:5
- Münafikun 63:6
- Münafikun 63:7
- Münafikun 63:8
- Münafikun 63:9
- Münafikun 63:10
- Münafikun 63:11
- Teğabün 64:1
- Teğabün 64:2
- Teğabün 64:3
- Teğabün 64:4
- Teğabün 64:5
- Teğabün 64:6
- Teğabün 64:7
- Teğabün 64:8
- Teğabün 64:9
- Teğabün 64:10
- Teğabün 64:11
- Teğabün 64:12
- Teğabün 64:13
- Teğabün 64:14
- Teğabün 64:15
- Teğabün 64:16
- Teğabün 64:17
- Teğabün 64:18
- Talak 65:1
- Talak 65:2
- Talak 65:3
- Talak 65:4
- Talak 65:5
- Talak 65:6
- Talak 65:7
- Talak 65:8
- Talak 65:9
- Talak 65:10
- Talak 65:11
- Talak 65:12
- Tahrim 66:1
- Tahrim 66:2
- Tahrim 66:3
- Tahrim 66:4
- Tahrim 66:5
- Tahrim 66:6
- Tahrim 66:7
- Tahrim 66:8
- Tahrim 66:9
- Tahrim 66:10
- Tahrim 66:11
- Tahrim 66:12
- Mülk 67:1
- Mülk 67:2
- Mülk 67:3
- Mülk 67:4
- Mülk 67:5
- Mülk 67:6
- Mülk 67:7
- Mülk 67:8
- Mülk 67:9
- Mülk 67:10
- Mülk 67:11
- Mülk 67:12
- Mülk 67:13
- Mülk 67:14
- Mülk 67:15
- Mülk 67:16
- Mülk 67:17
- Mülk 67:18
- Mülk 67:19
- Mülk 67:20
- Mülk 67:21
- Mülk 67:22
- Mülk 67:23
- Mülk 67:24
- Mülk 67:25
- Mülk 67:26
- Mülk 67:27
- Mülk 67:28
- Mülk 67:29
- Mülk 67:30
- Kalem 68:1
- Kalem 68:2
- Kalem 68:3
- Kalem 68:4
- Kalem 68:5
- Kalem 68:6
- Kalem 68:7
- Kalem 68:8
- Kalem 68:9
- Kalem 68:10
- Kalem 68:11
- Kalem 68:12
- Kalem 68:13
- Kalem 68:14
- Kalem 68:15
- Kalem 68:16
- Kalem 68:17
- Kalem 68:18
- Kalem 68:19
- Kalem 68:20
- Kalem 68:21
- Kalem 68:22
- Kalem 68:23
- Kalem 68:24
- Kalem 68:25
- Kalem 68:26
- Kalem 68:27
- Kalem 68:28
- Kalem 68:29
- Kalem 68:30
- Kalem 68:31
- Kalem 68:32
- Kalem 68:33
- Kalem 68:34
- Kalem 68:35
- Kalem 68:36
- Kalem 68:37
- Kalem 68:38
- Kalem 68:39
- Kalem 68:40
- Kalem 68:41
- Kalem 68:42
- Kalem 68:43
- Kalem 68:44
- Kalem 68:45
- Kalem 68:46
- Kalem 68:47
- Kalem 68:48
- Kalem 68:49
- Kalem 68:50
- Kalem 68:51
- Kalem 68:52
- Hakka 69:1
- Hakka 69:2
- Hakka 69:3
- Hakka 69:4
- Hakka 69:5
- Hakka 69:6
- Hakka 69:7
- Hakka 69:8
- Hakka 69:9
- Hakka 69:10
- Hakka 69:11
- Hakka 69:12
- Hakka 69:13
- Hakka 69:14
- Hakka 69:15
- Hakka 69:16
- Hakka 69:17
- Hakka 69:18
- Hakka 69:19
- Hakka 69:20
- Hakka 69:21
- Hakka 69:22
- Hakka 69:23
- Hakka 69:24
- Hakka 69:25
- Hakka 69:26
- Hakka 69:27
- Hakka 69:28
- Hakka 69:29
- Hakka 69:30
- Hakka 69:31
- Hakka 69:32
- Hakka 69:33
- Hakka 69:34
- Hakka 69:35
- Hakka 69:36
- Hakka 69:37
- Hakka 69:38
- Hakka 69:39
- Hakka 69:40
- Hakka 69:41
- Hakka 69:42
- Hakka 69:43
- Hakka 69:44
- Hakka 69:45
- Hakka 69:46
- Hakka 69:47
- Hakka 69:48
- Hakka 69:49
- Hakka 69:50
- Hakka 69:51
- Hakka 69:52
- Meâric 70:1
- Meâric 70:2
- Meâric 70:3
- Meâric 70:4
- Meâric 70:5
- Meâric 70:6
- Meâric 70:7
- Meâric 70:8
- Meâric 70:9
- Meâric 70:10
- Meâric 70:11
- Meâric 70:12
- Meâric 70:13
- Meâric 70:14
- Meâric 70:15
- Meâric 70:16
- Meâric 70:17
- Meâric 70:18
- Meâric 70:19
- Meâric 70:20
- Meâric 70:21
- Meâric 70:22
- Meâric 70:23
- Meâric 70:24
- Meâric 70:25
- Meâric 70:26
- Meâric 70:27
- Meâric 70:28
- Meâric 70:29
- Meâric 70:30
- Meâric 70:31
- Meâric 70:32
- Meâric 70:33
- Meâric 70:34
- Meâric 70:35
- Meâric 70:36
- Meâric 70:37
- Meâric 70:38
- Meâric 70:39
- Meâric 70:40
- Meâric 70:41
- Meâric 70:42
- Meâric 70:43
- Meâric 70:44
Münafikun 63:1
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Onbir cami'dir.
Yani; (Abdullah b. Übeyy b. Selûl) ve emsali münafıklar sana geldiklerinde hile, hud'a ve enva-ı te'kidatla sözlerini tezyin ederek «senin elbette Allah'ın Resulü olduğuna biz şehadet ederiz» dediler ve onlar her nekadar hud'a ederlerse de Allahü Tealâ senin kendi tarafından kullarını irşad için gönderdiği Resulü olduğunu bilir ve cemi'-i esrara muttali' olan Allahü Tealâ münafıkların kalblerinde olan i'tikadlannm hilafını söyleyerek yalancı olduklarına şehadet eder. Zira imanın hakikati; kalbin lisana muvafık olmasıdır. Binaenaleyh; i'tikadlarmın hilâfına söylemek yalandan başka bir şey olmadığından onlar için fayda vermez, belki aynı zarardır. Evet! Sen Allah'ın Resulüsün demeleri hakikatta doğrudur fakat onların i'tikadmda yalandan başka bir şey olmadığından Cenab-ı Hak yalancı olduklarını beyan buyurmuştur ki «sizin söylediğiniz hakikatta doğru ise de siz kendi i'tikadınızca elbette yalancısınız» demektir.
Münafıkların hud'ası; kendi zuûmlarınca söyledikleri sözün yalan olduğunu bildirmemek ve hulûs-u kalple söylendiğine işaret için sözlerini bir çok edat-ı te'kidle söyledikleri gibi .şehadet lâfzını dahi ilâve ettiler. Çünkü şehadet; ansamimülkalp söylenen yerde isti'mâl olunur..
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makam her nekadar zamir makamı ise de münafıkların nifaklarını tasrih ve âleme karşı onları terzil ve kemâl-i mezemmetle zemmetmek ve yalana cesaretlerinin sebebi kalplerindeki nifakları olduğunu alenen beyan etmek üzere zamir mevziinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur.
Münafikun 63:2
Vacip Tealâ münafıkların şehadetlerihin yalan olduğunu beyandan sonra müminlere karşı imân ettiklerini ve doğru mümin olduklarını beyan sadedinde yapmış oldukları yeminleri mal ve canlarını vikaye için yapıp hakiki olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; işledikleri şey kötü ameldir.
Münafikun 63:3
Yani; bir takım te'kidatla şehadet suretinde yemin eden münafıklar yeminlerini kendi canlarını müslümanlarm kılıcından ve mallarını garâttan, çocuk ve kadınlarını esaretten kurtarmaya siper ve kalkan ittihaz ettiler ve bununla müslümanlar5 aldatmak istediler. Nefislerini yalandan ibaret olan yeminleriyle halâs edince nâsı Resulullah'a imandan ve Allahü Tealâ'ya itaattan ve küffar-la mücahededen ve sair umur-u hayriyeden men' etmeye çalıştılar. Zira; onların nifakları ve sair insanları tarik-ı İlâhî alan hayır yollardan men'etmeleri gibi amelleri gayet çirkin oldu. Onların şu kötü amellerinin sebebi; evvelen mü'minlere karşı imanlarını izhar edib mal ve canlarını kurtardıktan sonra kendileri gibi münafıkların yanlarında küfürlerini izhar ederek Din-i İslâmı ve Müslümanları istihza etmeleridir. Binaenaleyh; şu kötü amelleri üzerine taraf-ı İlâhî'den kalblerihe mühür basıldığında kalbleri kör olarak kapandığı ve hakkı görmez olduğu cihetle Kur'anı anlamaz, hak olan sözü duymaz ve nur-u Nübüvveti tanımaz bir hale geldiler. Çünkü; niyetleri daima kötülük olub iradelerini şerre sarf eder, hayrı aramaz, hayır yola gitmez ve iyi işten lezzet almaz olduklarından niyetleri ve iradeleri veçhüzere Allahü Tealâ amellerini halketmiş ve kalplerini kapatmıştır. Bunların amelleri zahirde yalan olan yemine mukârin olup kalbleri nifak ve küfürle dolu olduğundan alenen küfrünü izhâr eden kâfirlerden daha kötü olduklarına işaret için amellerini beyan akibinde gayet çirkin olduğu sarahaten beyan olunmuştur. Münafıklar her ne kadar küfür üzere sabitler ve ondan aynim amişlarsa da zahirde mü'minler gibi keli-me-i şehadeti getirip ehl-i imanın kıyafetini taşıdıklarından Ce-nab-ı Hak onları evvelen iman ve sonra küfürle tavsif buyurmuştur.
Vacip Tealâ'nm onların kalblerini mühürlemesi; onların kötü niyetli oldukları ve daima haktan i'raz etmek kasdında bulundukları cihetle batıl olan arzuları üzerine onları terketmekden ibarettir. Binaenaleyh; bunlar Allahü Tealâ'ya karşı ma'zur olamazlar. Yani «Yarabbi! Bizim iman etmediğimiz bizim kalbimizi mühürle-diğindendir. Eğer sen bizim kalbimizi mühürleyib, iktidarımızı elimizden almamış olsaydın biz de iman ederdik» diye i'tizar edemezler. Çünkü; bunların su-u niyetleri kalplerini Allah'ın halleri üzerine terketmek suretiyle mühürlemesine sebep olmuştur, yoksa Allah'ın mühürlemesi bunların su-u amellerine sebeb olmamıştır ki ftizara yol bulsunlar.
Bu âyetten anlaşıldığı veçhile insanların yeminlerini ağraz-ı fasidelerihe âlet etmeleri ve nâsı emr-i hayırdan men'eylemeleri mezmûm olduğu gibi günah irtikâb etmek kalbin kasavetine ve hakkı kabul etmemesine sebeptir.
Hulâsa; münafıkların âdetleri yeminlerini ağrâz-ı fâsidelerine alet ve nâsı hayır yollardan men'ettikleri ve binaenaleyh; amellerinin gayet çirkin olduğu ve bunun sebebi ise lisanlariyle ikrar edip kalbîerinde küfrü sakladıkları ve bu amelleri üzerine onları terkle Cenab-ı Hakkın kalblerini mühürleyib hakkı anlamaz hale geldikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Münafikun 63:4
Vacip Tealâ münafıkların kötü amellerinden bazılarını beyan dan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Nebiyy-i muhterem! Münafıkların cisimlerinde olan semizliği ve tenasüb-ü a'zayı, güzel suratlarım, zahirdeki kıyafetlerini gördüğünde teaccüb edersin ve bu halleri seni teaccübe sev-keder, söze başlarlarsa sözlerinde olan fesahat ve belagattan dolayı sözlerini dinlersin. Sanki onlar duvara dayanmış menfeattan âri ve içi boş ağaç parçasıdırlar. Zira; kalbîerinde iman olmadığından ağaç parçasından farkları yoktur. Binaenaleyh; onlar iltifata ve ikrama, sözlerini dinlemeye ve vücudlarmda olan güzellikten dolayı teaccübe şayan değillerdir. Onlar her işittikleri sesi kendi mazarratlarına dair bir söz zannederler. Hain olduklarından her zaman korku içinde rahatsız yaşarlar ve bir ses işittiklerinde kendi haklarında bir fenalık var zanniyle vücutlarına titreme arız olur, nefesleri daralır ve daima endişe içinde bulunurlar. Ey Resul-ü Ekrem! Onlar ancak senin kavi düşmanlarındır. Şu halde senin hazer üzere bulunmaklığın lâzımdır. Çünkü; korkak düşman çok zamanda sebepsiz hücum eder. Binaenaleyh; zahirine bakarak emin olmamak ve sözlerine bakarak aldanmamak lâzımdır. Ve onlar kalbîerinde olan nifak ve lisanlarında olan yalan sebebiyle aleyhlerine duaya müstehak olduklarından sen onların aleyhlerine dua et ve de ki «Allahü Tealâ onları ihlâk etsin, ne acayip iftira ederek yalan söy-leyib haktan ayrılıyorlar». Böyle demekle onların helaklerine duayı yerine getir ki, müstehak oldukları cezayı görsünler.
Münafıklardan (Abdullah b. Übey) ve (Muğbes b. Kays) ve (Cedd b. Kays) ve bunların emsali hakikatta güzel manzaraya ve tatlı söze maliktiler. Hatta (Abdullah b. Übey) kendi kavmiyle huzur-u risalete gelir, söz söyler ve söylediği sözler dinlenirdi. Cenab-ı Hak onların sözlerinin sahte olup dinlemeğe şayan olmadığını Resulüne beyan buyurmuştur.
Bu âyette her şahsın zahir haline bakarak gıbta etmemek ve her sözün zahirde tatlılığına aldanmamak, korkak olmamak, düşmanı düşman bilip ondan hazer etmek ve ehl-i İslama zararı meydanda olan kimselerin mazarratlarına dua etmek lâzım olduğuna delâlet vardır.
Münafıkların imandan ve sair menfaattan hâli olduklarına işaret için münafıklar mahlûkat içinden duvara dayanmış ağaç parçasına teşbih olunmuşlardır. Çünkü kusûb-u müsenned ; Dama kiriş olarak konamayan ve bir işe yaramaya1)}, duvara dayanmış ağaç parçasıdır ki, münafıklar ve kâfirler de aynı haldedirler. Zira; bunlar ağaç gibi asıl yaradılışlarında işe yaramak ve intifa' olunmak kabiliyetini haiz oldukları halde kütür ve nifakı irtikâb etmeleriyle menfaattan kesilmiş, kurumuş, çürümüş ve duvaija dayanmış ağaç parçasına benzedikleri beyan olunmuştur.
Münafikun 63:5
Vacip Tealâ münafıkların bazı ahvalini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onların cinayetleri zuhur ettiğinde mücerred nasihat kasdiyle Resulullah veyahut mü'minler tarafından «gelin kusurunuzdan tevbe ve i'tizar edin, Resulullah sizin için istiğfar etsin» denildiğinde onları, bu söz üzerine başlarım eğer, boyunlarını büker ve istiğfardan kibredici oldukları halde i'raz ederler görürsün. Ya Ekrem-er Rusül! Onlar için senin istiğfar edib etmemen kendileri için müsavidir. Çünkü; cinayetlerinden nedamet ederek istiğfarını arzu etmediklerinden Allahü Tealâ ebeden onları mağfiret etmez. Zira; Allahü Tealâ taattan çıkmış ve fıskla melûf olan kavmi hidayette kılmaz.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bunların hidayetten nasibedâr olamamaları; daire-i salâhtan tecerrüd ederek fısk u fücuru ihtiyar etmeleridir. Çünkü; müştak olan lâfzına hidayetden nasibleri olmamak hükmünü ta1-lik etmek; me'haz-ı iştikak olan fışkın hidayet olunmamaları hükmüne illet olmasını icab eder.
Şu halde bunların hidayetten mahrum olmalarının sebebi; kendilerinin fıskları ve irtikâb ettikleri günahlarıdır. Binaenaleyh; insan her zaman günahtan sakınmalı ki hidayetten nasibedâr olmalı ve Cenab-ı Hakkın eltâfmdan hissesine istihkak kesbine çalışmalıdır.
Hulâsa; insana hak yolunda vaki' olan nasihati dinlemek lâzım olup nasihat dinlemeyenlerin mezmûm ve sahib-i kusur olan kimsenin kusurunu i'tiraf etmesi elzem ve kusurunu i'tiraf etmek o kusurun affına sebep ve günahın insanın salâhına ve terekkiyat-ı ma'neviyesine mani' olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Münafikun 63:6
Vacip Tealâ münafıkların bazı ahvalini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onların cinayetleri zuhur ettiğinde mücerred nasihat kasdiyle Resulullah veyahut mü'minler tarafından «gelin kusurunuzdan tevbe ve i'tizar edin, Resulullah sizin için istiğfar etsin» denildiğinde onları, bu söz üzerine başlarım eğer, boyunlarını büker ve istiğfardan kibredici oldukları halde i'raz ederler görürsün. Ya Ekrem-er Rusül! Onlar için senin istiğfar edib etmemen kendileri için müsavidir. Çünkü; cinayetlerinden nedamet ederek istiğfarını arzu etmediklerinden Allahü Tealâ ebeden onları mağfiret etmez. Zira; Allahü Tealâ taattan çıkmış ve fıskla melûf olan kavmi hidayette kılmaz.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bunların hidayetten nasibedâr olamamaları; daire-i salâhtan tecerrüd ederek fısk u fücuru ihtiyar etmeleridir. Çünkü; müştak olan lâfzına hidayetden nasibleri olmamak hükmünü ta1-lik etmek; me'haz-ı iştikak olan fışkın hidayet olunmamaları hükmüne illet olmasını icab eder.
Şu halde bunların hidayetten mahrum olmalarının sebebi; kendilerinin fıskları ve irtikâb ettikleri günahlarıdır. Binaenaleyh; insan her zaman günahtan sakınmalı ki hidayetten nasibedâr olmalı ve Cenab-ı Hakkın eltâfmdan hissesine istihkak kesbine çalışmalıdır.
Hulâsa; insana hak yolunda vaki' olan nasihati dinlemek lâzım olup nasihat dinlemeyenlerin mezmûm ve sahib-i kusur olan kimsenin kusurunu i'tiraf etmesi elzem ve kusurunu i'tiraf etmek o kusurun affına sebep ve günahın insanın salâhına ve terekkiyat-ı ma'neviyesine mani' olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Münafikun 63:7
Vacip Tealâ münafıkların hallerinden diğer bazısını jeyâ mek üzere buyuruyor.
Ve zannederler ki kendileri fuka-ra-yı müslimine bir şey vermezlerse açlık ve ihtiyaç sebebiyle, Re-sulullah'm maiyyetinden dağılacak ve kimse kalmayacak. Halbuki herkesin rızkını veren Allahü Tealâ onları başka sebeple merzûk eder hiç kimse karışamaz. Çünkü; yerin ve göklerin hazinesi onundur. Binaenaleyh; fukaraya ağniyanm bir şey vermemesinden fukaranın müzayakaya duçar olmaları lâzım gelmez.
Münafıkların bu sözü kendi emsali münafıklara söylemeleri ihtimali varsa da muhacirinin fukarasını infak eden ensar-ı kirama söylemiş olmaları vukuata daha muvafıktır. Çünkü; münafıklar bâhil olmakla beraber Resulullah'a ve ashabına buğz u adavetlerine binaen fukara-yı ashabı beslemek şöyle dursun gizli ve aşikâr ihanetten geri durmazlardı. Binaenaleyh; muhacirinin fukarasını infak eden ensar-ı kiram olduğundan bu sözün onlara söylenmiş olması lâzım gelir.
Şu iki ihtimâlden hangisi olursa olsun münafıkların bu gibi sözler söyledikleri ve ifsâdâta çalıştıkları muhakkaktır. Zamanımızda bulunan münafıklar da ayni haldedir. Zira; âdat-ı İslâmiye-den olan cûd u sehayı ve an'anatımızdan olan misafirperverliği zemmetmek ve Avrupada fukaraya bizdeki gibi bakılmadığından bahsetmekten ve bu gibi kapısı açık misafirperver zevatın zihinlerini iğfale çalışmaktan hiç bir zaman hâli kalmazlar. Bununla beraber Avrupa'da eytam ve zuafa sandıkları olduğundan dahi bahsi-le kendi sözlerini kendileri nakzederler. Esasen bu sözleri hakiki bir tetkike müstenid olmayıp şunu bunu taklidle söylendiğinden bu gibi şeylere cür'et edenler sözlerindeki tenakuzu idrakten âciz ağzına ne gelirse söyler bir takım cüheladan ibarettir.
Hulâsa; münafıkların fukarayı infak edenlere ifsad tarikiyle «Siz Resulullah'm yanında bulunanlara infak etmeyin ki onlar dağılsın ve Resulullah yalnız kalsın» dedikleri, halbuki yerin ve göklerin hazineleri Allahü Tealâ'ya mahsus olub istediği kulunu istediği kadar merzûk ettiği ve münafıkların bu gibi hakayıkı bilmez bir takım cüheladan ibaret oldukları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Münafikun 63:8
Vacip Tealâ münafıkların ifsad suretiyle söyledikleri sözlerden bazılarını beyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; bu gibi bir takım hezeyanda bulunurlar.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile münafıkların kiyaset ve fehimlerinin azlığına işaret için Cenab-ı Hak onları bundan evvelki âyetde yani «anlamazlar» kavliyle zemmetmiş ve kemâl-i cehalet ve hamakatlarına işaret için bu âyette yani «bilmezler» kavliyle zemmetmiştir. Gerçi heı ikisi de zemmi müş'ir elfâzdan ise de zemmin rrîerci'leri başka baş kadir.
Mü'min olan kimse her zaman nur-u iman sayesinde izzetle muttasıf olduğundan mü'min nefsinde olan izzeti zillete tebdil etmeyerek izzet ve vekarım muhafaza edip Cenab-ı Hakkın tevfıkına teşekkür etmelidir. İzzet, Cenab-ı Hakka mahsus olduğu cihetle izzeti Cenâb-ı Haktan isteyib başka kapıdan aramamalıdır ve mü'-minler diyanetlerine kemâl-i ciddiyyetle riayet ettikleri surette Allah'ın inayeti ve nusreti mü'minlere mahsus olub kâfirlerle münafıklara tecavüz etmediğinden ehl-i iman için vazife; diyanete riayet ederek metanetlerini kaybetmemekle her şeyi, esbab-ı zahire! resine tevessülle beraber Allah'ın inayetinden beklemektir.
Bu sözleri münafıklar Benî (Mustalık) gazasında söylemidir. Çünkü; Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile âyetin se-beb-i nüzulü şöyledir : Benî Mustalık gazasında (Cehcah) isminde bir zati Hazret-i Ömer'in hizmetkârıydı ve (Sinan) isminde ensar-dan bir zat da münafıkların reisi (Abdullah b. Ubey b. Selûl) un hizmetkârı olup (Müreysf) isminde bir suyun başında her ikisinin suyu sen alacaksın ben alacağım diye niza'ları üzerine Cehcah Sinan'a bir tokat vurur. Sinan efendisi olan (Abdullah b. Selûl) e şikâyet edince Abdullah ensar-ı kirama hitaben «Muhammed (S.A.) in yanında bulunan fakir muhacirlere muavenet etmeyin, yiyecek ve giyecek vermeyin ki, onlar başından dağılsın ve Muhammed (S.A.) yalnız kalsın» dedi. Zira; (Cehcah) da muhacirdi (Ubey b Selûl) bu suretle şan-ı risalete ve ehl-i imana lâyık olmadık bir takım itale-i lisanda bulundu ve ashaptan (Zeyd b. Erkam) Abdullah'ın şu ifsadatıni ve fena sözlerini Resulullah'a haber vermesi üzerine Resulullah çağırıp suâl edince söylediğini inkâr ederek şiddetle yemin etmesi ile asha-b-ı Resulullah Zeyd hazretlerini tekzib ve münafıkı tasdik ettiler. Zeyd bu tekzibe dayanamadı. Cenab-ı Hakka kendinin ehl-i iman tarafından tasdik olunmasını tezarru' ve niyazda bulundu. Bunun üzerine Vacip Tealâ sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar âyetlerini inzal ile Zeyd'i tasdik ve münafıkı tekzib buyurdu. Bu âyetler nazil olunca (Abdullah b. Ubey) e «Senin hakkında şiddetli âyetler nazil oldu. Resulullah'a git senin için istiğfar etmesini istirham et» denildiğinde omuzunu silkerek boynunu döndürdü «Ve elbette Medine'ye dönünce aziz olanlar zelil olanları çıkarır» demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Bu âyetler nazil olunca Resulullah Zeyd hazretlerine «Ya gu-lâm! Allahü Tealâ seni tasdik etti» buyurmuşlardır.
Bazı rivayete nazaran Medine'ye gireceği vakit Abdullah'ın oğlu babasına i'tiraz ederek «Allah'a, Resulüne ve mü'minlere izzeti ikrar etmezsen seni öldüreceğim» demiş, babası da oğlunun ciddiyetini görünce elinden kurtulamayacağını anlayınca; izzetin Allah'a, Resulüne ve ehl-i imana mahsus olduğuna şehadetle canını kurtarmış ve Resulullah da (Ubeyy) in oğluna hayırla dua etmiştir. Çünkü; oğlu halis müslüman olup pederinin nifakına hiç bir veçhile razı değildi.
Hulâsa; münafıkların "Medine'ye dönünce yerli ve izzeti olanların yabancı ve zelil olanları elbette Medine'den çıkarır» dedikleri ve halbuki izzetin Allahü Tealâ'ya, Resulüne ve mü'minlere mahsus olduğu ve münafıkların kemâl-i. cehaletlerinden bu hakikati bilmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Münafikun 63:9
Vacip Tealâ münafıkların kötü hallerini tafsil üzere beyandan sonra ehl-i imanı tesliye ve münafıklara ta'riz olmak üzere buyuruyor,
Yani; ey ehl-i iman! Emval ü evlâdınızın muhabbeti ve onların işlerini tedbir sizi Allah'ın'rızasını tahsile vesile olan ibadet-i İlâhiye ve taât-ı Süphaniyeden ve din düşmanlarıyla mücahede ve sair amelleri işlemekten alıkoymasın ve şol kimseler ki, mal ve ev-lâd sebebiyle ibadeti ve bilhassa Allah'ı zikri terkederek ef alini emval ve evlâdının işlerine hasretti. İşte onlar ancak dünya ve âhi-rette zarar görücüdürler. Çünkü; sermaye-i aslolan Ömrünü bekası olmayan dünyanın değersiz umuruna sarfla baki ve ebedi olan âhi-aret ni'metlerine vesile olan ibadâtı ihmâl ettiği cihetle onlar için zarardan başka bir şey olamaz.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanın üzerine farz ve vacip olan ibadetin terkine sebeb olan meşguliyetin haram olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; farzı terket-mek haramdır binaenaleyh; onu terke badi olan ef'âl ve harekâtın da haram olacağı aşikârdır. Zira; sebebler ve vesileler için de me-kâsıdın hükmünü ahzedeceği kavaid-i fıkhiye iktizasındandır. O halde vacip olan ibadeti terketmek haramdır. Onun terkine vesile olan emval ve evlâd gibi şeylerle meşguliyet de haramdır ve bu hürmeti irtikâb edenlerin ebedi zarara duçar olacakları tabiidir. Zira; bakiyi faniye değişmişlerdir.
Amma ibadeti terke ve feraizi edaya mani' olmayan meşguliyet haram olmadığı gibi belki memduhtur. Çünkü evlâd ve emval; dünyanın zineti olup insanın hayatına ve dünyanın vakt-i merhu-nuna kadar i'marına hadim olduğu cihetle şeriatın beyanı veçhile ibadât-ı mefrûzayı terke sebeb olmayarak onlarla meşgul olmak ve onların umurunu temşiyet etmek de aynı ibadettir. Binaenaleyh; emval ve evlâdın umurunu tesviye etmek hüsrana sebeb değildir. Belki hüsrana sebeb olan; onların umuruyla meşguliyeti ibadât üzerine tercih ve bu sebeple ferâizi ihmâl etmektir. Yoksa vakt-ı muayyeninde borcu olan ibadâtını eda ile beraber onlarla meşguliyet, vazifesi dairesinde bir meşguliyet olduğu için memduh ve ni-yet-i hâlisaya mukârin olduğunda aynı ibadettir, Evlâd ve emval meşguliyeti dünya meşguliyetlerinin en ehemmiyetlisi olduğundan bunlarla meşguliyeti ihmâl etmek de caiz olamaz. Zira; bu evlâd ve onların maişetlerine âid olan emval ile meşguliyeti terkeden insan için dünyada vazife kalmaz ve ona muattaldan başka bir şey denmez. Şu halde meselenin ruhu; mal ve evlâtla meşguliyeti fera-iz-i diniyesi üzerine tercih ederek ibadeti terkedib etmemektir. Eğer bunları tercihle ibadeti ihmâl ederse zarar-ı ebediye duçar olacağında şübhe yoktur. Amma vazife-i diniye olan ibadeti terci-han eda ile beraber bunlarla meşguliyet; saadettir.
Hulâsa; her mü'minin emval ve evlâdının umurunu ferâiz-i diniye üzerine tercih etmesi caiz olmadığı ve onların umurunu tesviyeyi ibadeti edaya mani* saymamak lâzım ve ibadeti umur-u dünyaya tercihan eda etmek vacip olduğu, evlâd ü emvalin umuruyla iştigali ferâiz-i diniyyeyi edaya mani' addetmenin husran-ı ebediye sebeb olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Münafikun 63:10
Vacip.Tealâ emval ve evlâdın işlerini tedbiri ibadete tercih etmek caiz olmayıb zarardan ibaret olduğunu beyandan sonra emval üzerine terettüb edecek ticareti beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey mü'minler! Mal ve evlâdınızın âkibetini ve onların umurunu ibadet üzerine tercihinizde olan zararı bildiniz ve bundan evvelki âyetten anladınızsa mal ve evlâddan size verdiğimiz rızıktan muhtaç olan fukaraya verilmesi lâzım gelen zekâtını eceliniz hulul ederek ölüm alâmetleri gelib fezi' ve feryad bağrınıza çöküp de «Ya Rabbi! Ne olur az bir zaman müsaade ve yakın bir vakte kadar ecelimi te'hir etsen de rızanı tahsil için me'mur olduğum veçhüzere malımın zekâtını ve sair sadakalarını versem ve sâ-lihler zümresinden olsam» diye tazarru' etmeden evvel verin ki böyle mühlet istemeye hacet kalmasın. Zira; ölüm yakanıza yapıştıktan sonra yalvarmak ve Allah'tan Ömür istemek fayda vermez. Ölüm gelmeden evvel herkesin tedarikini yapması lâzımdır. .
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile ba'zı ulema bu âyetin münafıklar hakkında nazil olduğunu beyan etmişlerse de sahih olan mü'minler hakkında nazil olmuştur. Zira; ehl-i imandan kusur eden kimse ölümü görünce kusuruna nedamet ederek az bh zaman daha yaşayıp da geçirmiş olduğu amelleri tedarik etme*, ister, fakat ne fayda. Evet! Mü'min-i kâmil her türlü tedarikâtta bulunduğundan te'hirini istemez, istemezse de nefsini bir takım telvisâtla mülevves eden mü'min o telvisatını izale için azıcik bir vakit kendine müsaade olunup da tedarikâtta bulımmak ister. Hususan ehl-i sünnet i'tikadınca küçük günahlara azab olduğundan mü'min olmakla masun olmak lâzım gelmez ki kusurunu tedarik ve noksanını ikmâl için ölümünün te'hirini istemesin, elbette ister. Çünkü; kusur sahibi olanlara azab olub ölüm geldiğinde hali de ma'lûm olunca elbette kendine azıcık bir zaman müsaade olunmasını arzu etmekten hali kalmaz.
Bu âyette infak1a emir; vücub içindir. Zira emri mutlak zikrolunmuştur. Mutlak zikrolunan emrin vücub ifade ettiği kavaid-i usûliye iktizasındandır.
Hulâsa; Ölüm gelmeden evvel malının zekâtını vermenin vacip olduğu ve sadakât-ı mefrûzesini vermeyip de müsamaha edenlerin ölüm geldiğinde ölümlerinin bir müddet te'hirini arzu ettikleri fakat zamanı geçtiği için bu arzunun fayda etmeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Münafikun 63:11
Vacip Tealâ âhiret için tedariksiz olan kimselerin ölüm gelin ce mühlet isteyeceklerini beyandan sonra ecel geldiğinde asla te' hiri caiz olmadığım beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; herkes eceli gelmeden evvel başının çaresine ve geçmiş ibadetinin kazasına ve âhiret için tedarikine bakmalı ki faydasız zamanda çare aramaya muhtaç olmasın. Zira; ecel geldiğinde te'hiri mümkün değil ki çare arasın ve aramakta fayda olsun ve Allahü Tealâ hayr ü ger her işlediğinizi bildiğinden ilmi veçhile ceza verir. Bineanaleyh; hiç bir amel cezasız kalmaz.
Hulâsa; ecel geldiğinde hiç bir kimsenin eceli te'hir olunmadığı ve Allahü Tealâ'nm herkesin amelini bilib ona göre ceza vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Teğabün 64:1
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir, ünsekiz âyeti cami'dir.
Yani; Allahü Tealâ'nm büyüklüğüne lâyık olmayan noksanlardan semevat ve arzda bulunan cümle mahlûkat ve bütün zer-rat-ı cihan Allahü Tealâ'yı takdis ederler. Zira; bilûmum mülk Allah'a münhasırdır ve ondan başka hiç bir mülkün malik-i hakikisi ve mutasarrıfı yoktur ve her medh ü sena edicilerin medh ü senalarına müstehak ancak odur, onun gayri hakikat i'tibariyle medhe şayan bir kimse yoktur. Çünkü; bütün âlemlere ni'metini ihsan eden ve cümle ruh sahiplerinin rızkını veren odur. Onun gayri bir ihsan sahibi yok ki medh ü senaya müstehak olsun ve Allahü Tealâ her şey üzerine kaadirdir ve kudretinden hariç hiç bir şey yoktur ve kudret-i kâmile sahibidir. Binaenaleyh; bütün zerrat-ı cihan Allah'ın nekaisten münezzeh olduğunu Allah'ın kendilerinde hal-kettiği lisanlarıyla teşbih ve zikrederler. Yahut mahrukatın her birerlerinin yaratılışında olan acayip ve garaib vasıtasiyle Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmile sahibi olduğuna lisan-ı hâl ile delâlet ederler. Çünkü; mahlûkattan her birinin hilkatma nazar-ı dikkatle bakılınca akıllara hayret verecek nice yüzbinlerce sanayi'-i garibe mevcud olduğu görülür ve bu sanayi'-i garibenin her birisi birer lisanla teşbih vazifesini îfa etmekte olduğundan cümle mahlûkat gûna gün lisanlarla Allah'ı teşbih etmektedirler.
Vacip Tealâ hamd ü sena kendine mahsus olup cümle mahlû-kata malik ve her şeye kaadir olduğunu beyandan sonra şu da'vayı beyan ve isbat etmek üzere buyuruyor.
Ve cemi'-i kemalâta mebde* ve ilm ü irfana mahal kıldı. Sizi böyle güzel suret üzere icad edip ilm ü irfan sahibi kılınca Allahü Tealâ her şeye kaadir ve herkesin hamdine müstehaktır.
Teğabün 64:2
Vacip Tealâ insanları halkettiğini beyandan sonra onların iki kısma ayrıldıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde size lâyık olan; imanı ihtiyarla mü'min olup ibâdât-ı saireyle nefsinizi tezyin ederek ni'met-i îlâhî'yeye şükürle Allah'ın şâkir kulları zümresine dahil ve güzel cezaya nail olmak çarelerini aramaktır.
Bu Âyet-i Celile; insanların iki kısma münkasem olup üçüncü bir kısmı olmadığına delâlet eder. Zira insanları ikiye ayıran; ikti-sâb ettikleri sıfat-ı iman ve sıfat-ı küfürdür. Bu iki sıfattan başka üçüncü bir sınıf teşkil edecek sıfat yoktur. Zira; küfürle iman arasında başka bir sıfat yok ki o sıfatı ihtiyar edenler üçüncü bir kısım olsunlar.
İlm-i Kelâm'da beyan olunduğu veçhile i'tikadımızda bu minval üzeredir ki, insan ya mü'min ya da kâfir olur, bu ikinin haricinde üçüncü bir smıf yoktur ve olamaz. Binaenaleyh; âhirette dahi dar-ı mücazat ikidir kî, ya mü'min olup dâr-ı ni'met olan Cennet'e girer yâ kâfir olup dâr-ı nikmet olan Cehennem'e girer. Bu iki darın arasında üçüncü bir dâr-ı ceza yoktur. Çünkü; o darın vücudunu icab eder insanlarda başka sıfat yoktur ve olamaz ki, üçüncü bir dâr-ı ceza bulunsun.
Hulâsa; i'tikad cihetiyle insanlar iki kısım olub bir kısmının kâfir diğerinin mü'min olduğu ve bunların haricinde üçüncü bir kısım bulunmadığı ve Allahü Tealâ'mn insanların her amelini rüb bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Teğabün 64:3
Vacip Tealâ insanı halkettiğini beyanla kudret-i kâmile olduğunu isbat ettikten sonra insanın karar kıldığı arzı halkettij ve insanların suretlerini güzel kıldığını beyanla hamde müste] ve kudret-i tamme sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ âlem-i ulvî olan gökleri ve âlem-i süfli olan yer yüzünü hakka ve hikmete mukârin olarak gayet muhkei ve ukul-ü beşere hayret verir derecede sağlam, acîb ve garîb sanatlar üzerine şâmil olarak halketti ve sizin suretinizi zahirde tasvir etti ve gayet güzel kıldı ve bâtınınızı hilâfet-i Ilâhiyeye kabiliyetli ve ahlâk-ı îlâhiyeyle tehallûka lâyık ve evsaf-ı îlâhiyeyle ittisafa muvafık surette halketti. "Binaenaleyh; siz zübde-i kâinat ve hulâ-sa-i mevcudat ve nümune-i âlem olduğunuzdan uzun boylarınızda ve tenasüb-ü a'zada ve güzel manzarda mahlukat içinde en yüksek tabakada bulundunuz. Şu halde bu güzel vücudunuzu ve a'za-yı müdrikeniz olan göz, kulak, akıl ve saireyi Allahü Tealâ'ya ibadette ve bu ni'metlerin şükrünü edada isti'mâl etmelisiniz ki yevm-i kıyamette güzel suretiniz çirkinliğe tebeddül etmesin. Zira; yevm-i kıyamette merciiniz ancak zahir ve batınınıza muttali' olan Allahü Tealâ'nın huzur-u ma'nevisidir, başka merci' yoktur. Binaenaleyh; bu güzel vücudu rıza-yı İlâhî'ye sarfla rızânın hilâfına olan günahlara sarftan sakınmak lâzımdır ki bir takım çirkin günahlarla huzur-u İlâhî'ye varıp mahcub ve ni'met-i İlâhî'yeden mahrum olmamalısınız.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar içinde bir takım çirkin surette olanların çirkinlikleri kendi cinslerinden olan sair insanlara nisbetle olub hayvanat-ı sâireden her halde güzel surete malik oldukları cihetle o gibi çirkin suratlı insanlarla bu âyete suâl vârid olmaz. Zira; onlar her ne kadar kendilerinin emsali insanlara nisbetle çirkinlerse de mahlûkat-ı saireye nisbetle güzel manzaraya maliktirler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ insanların suretlerini güzel yarattığını bu âyette beyan buyuruyor. Halbuki şu adam insan olduğu halde çirkindir denilemez.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nın gökleri ve yeri hak ve hakikate mu-kârin olarak halkettiği ve insanları tasvir edib suretlerini gayet güzel kıldığı ve kıyamette mercii ancak onun huzuru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Teğabün 64:4
Vacip Tealâ cümle eşyaya malik olduğunu mahlûkatm küllisini halketmesiyle isbat ettikten sonra ilminin bütün eşyayı ihatasını beyanla dahi isbat etmek üzere buyuruyor.
Yani; bilinmesi şanından olan şeyler ister âlem-i ulvî olan göklerde ister âlem-i süflî olan yerde olsun ve gerek sizin gizlediğiniz veya alenen izhâr ettiğiniz amelleriniz olsun Cenab-ı Hak bunların cümlesini bilir. Çünkü; Allahü Tealâ kalblerde gizli esrarı bilicidir. Kalblerde gizli esrarı bilince ondan daha açık olan şeyleri bileceği evleviyetle sabit olur. Zira; ilminin bilmesinin şanından olan eşyanın cümlesine nisbeti müsavidir. Binaenaleyh; gizli ve aşikâr her şeye ilminin teallüku birdir, birbirinden farkı yoktur ve eğer müsavi olmasa tercih-i bilâ müreccah lâzımgelir. Şu halde aklı olan herkese lâyık olan; rıza-yı İlâhî'ye muhalif olan günahların cümlesinden kaçınmaktır. Çünkü; Cenab-ı Hak amelinin her zerresini bilir ve ona göre mücâzât eder.
Bu Âyet-i Celilede Allah'ın kullarını ibadete teşvik vardır. Zira; Allahü Tealâ'nın ilminin, amelinin her cüz'üne lâhik olduğunu bilen bir kimse elbette amelinin ziyade olmasına gayret eder ki sevabı çok olsun. Âyette âsileri tehdid de vardır. Zira; günahların her zerresini Vacip Tealâ'nın bildiğini ve ona göre ceza tertib edeceğini bilen bir kimsenin günahtan hnr etmesi lâzım gelir.
Teğabün 64:5
Vacip Tealâ her şeyin malik-i hakikisi ve herkesin hamdine ve medh ü senasına ehil olup mevcudatın cümlesinin halikı olduğunu beyanla ma'budün bilhak ancak kendi olub kendinden* başka ibadete müstehak bir kimse olmadığını beyandan sonra ubudiyeti terkederek Allah'ın gayri bir takım kötü eşyaya ibadet eden kâfirleri tekdir etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey hakkı inkâr edip irşad için gönderilen Resulü tasdik etmeyen kâfirler! Size sol kimselerin haberi gelmedi mi ki? Onlar taraf-ı ilâhimizden kendilerine gönderilen Nuh, Hud ve Salih (A.S.) gibi peygamberleri tasdik etmeyerek kâfir olmuşlardı onların haberini dinlemeniz ve onlardan ibret almanız lâzım değil mi? Zira; onlar sizden evvel kâfir oldular da bu dünyada ansızın helak olmak suretiyle küfürlerinin azabını tattılar ve onlar için âhirette künh ü hakikatini bilemediğiniz bir surette acıtıcı büyük azab vardır.
Bu âyette ehl-i Mekke'yi ve onlar gibi küfürde ısrar eden milletleri tehdit vardır. Çünkü; kendilerinin tutmuş oldukları yolun akıbeti vahini olduğu âlemde tecrübe olunmamış ve emsali geçmemiş bir şey değildir. Zira; kavm-i Nûh tarîk-ı küfrü ihtiyarla gark, kavm-i Hud ve kavm-i Salih ve sairenin rüzgârla ve zelzeleyle helak olundukları ma'lûm ve herkesin an'anâtla duyub işittikleri şeylerdir. Şu halde sonra gelenlerin evvel geçenlerin hallerinden ibret almaları lâzımken ibret almayarak onların tutmuş oldukları yolu tutmak ve akıbetinde olan felâketi görmemek hamakatten başka bir şey olmadığından Cenab-ı Hak bu gibi bâtıl yollara gidenleri tekdir buyuruyor.
Hulâsa; Kur'amn nüzulünden ve bizim peygamberimizin hissetinden evvel geçen ümmetlerin küfrü irtikâpları sebebiyle dünyada helak ve âhirette muazzeb olacaklarına dair haberlerden ibret almak lâzım olduğundan ibret almayanların tekdire şayan oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Teğabün 64:6
Vacip Tealâ Resullerine iman etmeyen milletlerin dünya ve âhirette muazzeb olduklarını beyandan sonra rnübtelâ oldukları azabın sebebini bevan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu kâfirlere dünya ve âhirette nazil olan azabın sebebi sol şeydir ki, onlara mu'zizât-ı bahire ve beyyinât-ı vâzıhayla nebiler gelib doğru yola da'vet ettiklerinde onlar mu'cizeye muârazâ etmek isteyip muârazadan âciz kalınca mugalata ederek kemâl-i hayret ve teaccüblerinden «bizim gibi beşer midir bize doğru yolu gösterecek ve bizi hidayette kılacak? Haşa beşer kendi gibi beşeri irşad edebilir mi? Elbette irşad edemez» dediler. Binaenaleyh; derhal enbiya-yı kiramı ve onların taraf-ı İlâhî'den getirdikleri şeriatlarım inkârla küfr.ü ihtiyar ve tekliflerini kabulden i'raz ettiler. İşte onların dünyada helaklerinin ve âhirette azablarının sebebi budur. Halbuki Allahü Tealâ onların imanlarından ve inkiyadların-dan müstağnidir. Çünkü; Allahü Tealâ her şeyden ganî ve her fi'-linde senaya müstehaktır, hiç bir kimseye, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; enbiyanın da'vetlerine icabetle iman edenlerin imanlarının faydası ve iman etmeyenlerin adem-i imadan zararı ancak kendilerine aittir. Cenab-ı Hakka hiç bir şey raci,' değildir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi "nin beyanları veçhile bu âyette azabın sebebini beyanla beraber iman etmeyen kâfirleri hamakatla itham vardır. Zira; taraf-ı İlâhî'den kendilerini irşad için gönderilen Resullerin mu'cizelerini, yoluyla tedkik edememek ve beşerin kendi gibi beşeri irşadının daha kolay olacağını idrak etmemek hamakattan başka bir şey değildir ve âyetin âhirinde Ce-nab-ı Hakkın her şeyden müstağni olduğunu beyanda kâfirleri tehdit vardır.
Vacip Tealâ bu âyette kâfirlere azabın üç sebebini beyan buyurmuşdur:
Birincisi; Beşeriyeti irşada münaji görmeleridir.
İkincisi; Küfrü ihtiyar etmeleridir.
Üçüncüsü; Enbiyanın da'vetlerinden yüzlerini döndü-rüb icabet etmemeleridir.
Bu üç sıfatın her birerleri yekdiğerine delil, lâzım ve melzûm kabilindendir. Çünkü beşeriyeti hidâyete münâfi görmeleri; küfürlerine ve küfürleri de da'veti kabulden ibrazlarına sebeptir.
Teğabün 64:7
Vacip Tealâ Resullerin da'vetlerine kâfirler icabet etmeyip küfürlerinde ısrar ettiklerini beyandan sonra âhireti ve Resulleri tarafından beyan olunan haşri inkâr ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Mekke müşrikleri öldükten sonra dirilmeyeceklerini alenen iddia ve i'tikad ettiler ve Resullerinin öldükten sonra dirilecekleri yolundaki beyanını reddederek şu i'tikâd-ı bâtıllarını meydana koymaktan ve elbette ba'solunmayacaklarmı iddiadan haya etmediler. Ya Ekrem-er Rusül! Sen onların şu bâtıl i'tikadla-rını reddetmek üzere de ki «Elbette siz öldükten sonra dirileceksiniz ve beni terbiye edip cümle kemalâta isal eden Rabbime yemin ederim ki elbette siz kabrinizden dirilip kalkacaksınız ve sonra mahşerde toplanıp birer birer sizin amelleriniz size haber verilerek her birinden suâl ve hesab olunup cezasını göreceksiniz. Şu kabrinizden kalkmanız, mahşere gitmeniz ve amelinizin birer birer haber verilib cezasını görmeniz size güç görünürse de bunlar Allahü Tealâ için pek kolaydır. Zira; Allahü Tealâ kudret-i kâmile sahibidir.
Ebüssuud Efendi'nin beyanı veçhile şu i'tikadm fesadına işaret için i'tikad-ı batılda isti'mal olunan kelimesi varid olmuştur.
Âyet-i Celilenin, haşrin vücuduna delâleti kafidir ve kâfirler öldükten sonra dirilmeyi ve mahşere cem'olup hesap ve ceza görüleceğini şiddetle inkâr ettiklerinden Cenab-ı Hak onların dirilip kabirlerinden kalkacaklarım ve amellerinin kendilerine birer birer haber verileceğini yemin ve edât-ı te'kitle beyan buyurmuştur.
Hulâsa; müşriklerin elbette ba'solunmayacaklarmı i'tikad ettikleri ve taraf-ı İlâhî'den Resulüne onların ba'solunacaklarını yemin ve edat-ı te'kidle beyan etmesini emir buyurduğu ve onlar ba's olunduktan sonra amellerinin kendilerine haber verileceği ve şu insanları öldükten sonra diriltmek ve amellerini haber vermek gibi şeylerin Allahü Tealâ için kolay olduğu bu âyetten müştefad olan fevaid cümlesindendir
Teğabün 64:8
Vacip Tealâ ümmet-i Muhammed'den evvel geçen ümmetlerin helaklerine sebep; iman etmemeleri ve haşri inkâr etmeleri olduğunu beyandan sonra ümmet-i Muhammed'e imanla emretmek üzere buyuruyor.
Yani: üraem-i sâlifeye nazil olan ukubet ve belâlar onların iman etmeyip kendilerine irşad için gönderilen peygamberlerini tekzib ettiklerinden neş'et ettiğini bundan evvelki âyetlerden anlayınca siz Allahü Tealâ'ya ve Resulüne ve Resulü üzerine inzal ettiğimiz Kur'ana iman edin ki, geçmiş ümmetlere gelen belâlar size gelmesin ve Allahü Tealâ sizin iman edip etmediğinizi, Kur'-anla amelinizi ve Kur'anın emr ü nehyine ne derecede i'tina edib amel ettiğinizi bilir ve cümlesinin mukabilinde müstehak olduğunuz cezayı verir.
Fahri ;Râzi, Ebussuud Efendi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Kur'anj !ile cehalet ve dalâlet karanlıkları zail olup temessük edenlerin hidayet yolunu bulduğuna işaret için Kur'an Nur ile tâbir olunmuştur. Çünkü; karanlık gecelerde insanlar yollarını nûr ve zıya ile bulduklarından Kur'an Nura teşbih edilmiştir.
Bu âyette iman olunması lâzım olan şeylerin cümlesi icmâlen zikrolunmuştur. Çünkü; Allah'a ve Resulüne imanla beraber Kur'ana iman zikroîununca bunların haricinde iman edecek bir şey kalmaz. Zira Kur'an; iman olunması lâzım olan her şeyi cami' olduğundan Kur'an'a iman eden cümlesine iman etmiş olur. Allah'a, Resulüne ve Kur'an'a iman etmenin farz-ı ayn olduğuna bu âyet delâlet ettiğinden âyet, muazzamât-ı i'tikâdiyenin cümlesini cami' ve her birine imanla âmirdir.
Ayetin âhirinde ehl-i imanı ibadete terğib ve ehl-i küfr ve isyanı da küfür ve isyandan tenfir vardır. Çünkü Cenab-ı Hakkın insanların her hallerini ve amellerini bildiğini beyan etmek; iyileri iyiliğe teşviki ve kötüleri de kötülükten tenfiri mütezammm olduğu zahirdir.
Teğabün 64:9
Vacibi Tealâ kullarının amellerinden haberdar olduğunu beyandan sonra haberdar olmasının eseri zuhur edeceği günü ve o günde zuhur edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani korkulacak şeylerin cümlesinden kurtulmak ve umduğu şeylerin hepsine nail olmaktır ki bundan daha büyük necat olamaz.
Yevm-i kıyamete yevm-i teğabün denilmiştir. Yani nâsın birbirini aldatmasının meydana çıktığı gün demektir. Çünkü; her mü'-minin Cchennem'de bir makamı olduğu gibi her kâfirin de Cen-net'te bir makamı olduğundan mü'minin Cehennem'deki makamı kâfire ve kâfirin Cennet'teki makamı mü'mine terkolununca kâfirin aldandığı zuhur ettiği cihetle o güne gabin günü denmiştir. Kezalik mü'minlerden amelde kusur edenler yüksek derecelerden mahrum oldukları cihetle amelde kusur etmeyip vazifesini bihakkın edâ ettiğinden derecat-ı âliyata nail olanlara nisbetle mağbûn addolunurlar. Zira; ayni isti'dadı haiz olduktan halde diğerlerinden geri kalmaktan ve bir takım ni'metlerden mahrum olmaktan daha ziyade aldanmak ve gabin olmaz. Şu halde iman edip de imanını güzel amelle tezyin eden kimsenin günahlarının kefaret olunup Cennet'e girmesi onun hakkında ni'met olduğu gibi iman etmeyip kâfir olmak veyahut iman edip de amel etmeyen mümin-i fasıkın rıza-yı Ilâhî'den ve niam-ı Sübhaniden mahrum olmaları gabinden başka bir şey olmadığında şübhe yoktur ve ni'rnete'nail olanların şu neyl-i vusulleri kendi haklarında büyük kurtuluştur.
Hulâsa; yevmi- İçtima1 olan yovm-i kıyamette Vacip Tealâ'nm insanları cem'edeceği ve o günde insanların aldandıkları cihetler zuhur edeceğinden o güne yevm-i teğabün denildiği ve iman edip amel-i salih işleyenlerin günahlarını Allahü Tealâ'nın affedip set-redeceği ve mü'min kullarını altından ırmaklar akar Cennetlere idhâl edeceği ve onların ebeden Cennet'te kalacakları ve günahın kefaret olunmasiyle Cennet'e girmenin insanlar için en büyük halâs olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüml esindendir.
Teğabün 64:10
Vâciff Tealâ ehl-i Cennet'in bazı ahvalini beyandan sonra kâfirlerin ihvaiini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; insanlar üzerine nazil olan belâyâdan ve arız olan havadisten ve zuhur eden hayr ü serden hiç bir şey kendi başına vu-cûd bulup meydana gelmez, ancak o şey Allah'ın iradesiyle vucûd bulur. Çünkü; her şeyi yaratan Allahü Tealâ olduğundan kul iradesini sarfettikten sonra o şeyin vucûd bulması ancak Allah'ın halketmesine ve izin vermesine bağlıdır. Binaenaleyh; bir kimse Allah'a iman ederse kendine isabet eden belâlara sabra ve ni'metlere şükre onun kalbini Allahü Tealâ hidayette kılar ki, fakr u faka, kaht u gala ve emraz u veba gibi belâya geldiğinde sabretmeye Allahü Tealâ onu muvaffak kılar ve kezalik ucuzluk, bolluk, sıhhat ve afiyet gibi ni'metlerin geldiği zaman şükretmeye muvaffak kılmakla kalbini nurlandırır. Zira; Allahü Tealâ herkesin imanını. küfrünü! ibadetini ve kabahatini bilir, ameline göre mücazat eder. Çünkü; ' Allahü Tealâ her şeyi bilicidir. Binaenaleyh; kullarının niyetlerine muvafık olarak ihsan eder ve bu cümleden olmak üzere iman eden mü'minin kalbini doğru yola sevketmekle mükâfat buyurur.
İnsana her ne isabet izn-i İlâhî ile olunca insan için nazil olan musibetlere keder etmekte bir fayda yoktur. Şu kadar ki insan daima işini şer'a tevfik ederek hareket eder ve esbaba tevessülde kötü şeylere sebepten sakınır ve himaye-i İlâhî'yeye iltica ederse bundan sonra gelecek belâyaya sabır ve rızâdan başka çare olamaz. Amma bazı belâyanm esbabına tevessül ederse meselâ birini öldürerek hapsolmak gibi bu surette nefsini levmetmek lâzımdır. Zira; hapsin sebebini kendi işlemiştir.
Hulâsa; insana her ne isabet ederse izn-i İlâhî ile olup izn-İ İlâhî haricinde hiç bir kimseye bir şey isabet etmediği ve Allahü Tealâ'ya iman eden kimsenin kalbini Allahü Tealâ'nm hidayette kıldığı yani doğru yola sevkedeceği ve Allahü Tealâ'nm her şeyi bilip ilminin muktezası veçhüzere muamele edeceği bu âyetten müstei'ad olan fovaid cümlesindendir.
Teğabün 64:11
Vâciff Tealâ ehl-i Cennet'in bazı ahvalini beyandan sonra kâfirlerin ihvaiini beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; insanlar üzerine nazil olan belâyâdan ve arız olan havadisten ve zuhur eden hayr ü serden hiç bir şey kendi başına vu-cûd bulup meydana gelmez, ancak o şey Allah'ın iradesiyle vucûd bulur. Çünkü; her şeyi yaratan Allahü Tealâ olduğundan kul iradesini sarfettikten sonra o şeyin vucûd bulması ancak Allah'ın halketmesine ve izin vermesine bağlıdır. Binaenaleyh; bir kimse Allah'a iman ederse kendine isabet eden belâlara sabra ve ni'metlere şükre onun kalbini Allahü Tealâ hidayette kılar ki, fakr u faka, kaht u gala ve emraz u veba gibi belâya geldiğinde sabretmeye Allahü Tealâ onu muvaffak kılar ve kezalik ucuzluk, bolluk, sıhhat ve afiyet gibi ni'metlerin geldiği zaman şükretmeye muvaffak kılmakla kalbini nurlandırır. Zira; Allahü Tealâ herkesin imanını. küfrünü! ibadetini ve kabahatini bilir, ameline göre mücazat eder. Çünkü; ' Allahü Tealâ her şeyi bilicidir. Binaenaleyh; kullarının niyetlerine muvafık olarak ihsan eder ve bu cümleden olmak üzere iman eden mü'minin kalbini doğru yola sevketmekle mükâfat buyurur.
İnsana her ne isabet izn-i İlâhî ile olunca insan için nazil olan musibetlere keder etmekte bir fayda yoktur. Şu kadar ki insan daima işini şer'a tevfik ederek hareket eder ve esbaba tevessülde kötü şeylere sebepten sakınır ve himaye-i İlâhî'yeye iltica ederse bundan sonra gelecek belâyaya sabır ve rızâdan başka çare olamaz. Amma bazı belâyanm esbabına tevessül ederse meselâ birini öldürerek hapsolmak gibi bu surette nefsini levmetmek lâzımdır. Zira; hapsin sebebini kendi işlemiştir.
Hulâsa; insana her ne isabet ederse izn-i İlâhî ile olup izn-İ İlâhî haricinde hiç bir kimseye bir şey isabet etmediği ve Allahü Tealâ'ya iman eden kimsenin kalbini Allahü Tealâ'nm hidayette kıldığı yani doğru yola sevkedeceği ve Allahü Tealâ'nm her şeyi bilip ilminin muktezası veçhüzere muamele edeceği bu âyetten müstei'ad olan fovaid cümlesindendir.
Teğabün 64:12
Vacip Tealâ her şeyi bildiğini beyandan sonra kendine ve Resulüne itaatin vücubunu ve itaattan i'raz edenlerin i'razUırından Resulüne bir zarar olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu vnzife-i tebliği ifa ettikten sonra sizin itaattan i'razınızdan Resulümüze bir zarar olmaz. Zira; vazifesini yerine getirdiği için üzerinde bir borç kalmamıştır ki zarar olsun. Adem-i itaatinizden mazarrat ancak size râci'dir.
Teğabün 64:13
Çünkü; her şeyin Halikı Allahü Tealâ olduğu için ona tefviz-ı umur etmek lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette Resul lâfzını Zat-i Ulûhiyetinden kinaye olan Nun-u azamete muzaf kılmakla Vacip Tealâ kâfirlere karşı Resulünün şanını i'lâ buyurmuştur. Çünkü Resulullah'm risaletini inkâr eden müşriklere karşı bizim Resulümüz diyerek Zatma muzaf kılıp kendinin gönderdiği Resulü olduğunu ve vazifesi ancak ahkâmını kullarına tebliğ olup tebliğ ettikten sonra kabul ve adem-i kabulden fayda ve zararın ancak müşriklere aid olduğunu ve kabul. etmedikleri takdirde Resulüne bir zarar olmadığını beyan buyurması; Resulullah hakkında pek büyük bir şeref olduğunda şüphe yoktur.
Hulâsa; Allah'a ve Resulüne itaatin vacip olduğu ve eğer itaattan i'raz ederlerse zararı ancak kendilerine aid olup Resulullah'a bir zarar olmayacağı ve Resulullah üzerine vacip olan; ancak ahkâmı tebliğ olup açık bir lisanla tebliğ ettikten sonra Resul üzerinde bir borç kalmadığı ve Ma'budün bilhak ancak Zat-i Ulûhiyeti olub ondan başka ibadete müstehak bir kimsenin bulunmadığı ve ehl-i imanın ancak Vacip Tealâ'ya tefviz-ı umur etmeleri lâzım olduğu ve Allahü Tealâ'dan başkasına tefviz-ı umur etmenin caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Teğabün 64:14
Vacip Tealâ müminlere lâzım olan tevekkülü beyandarjljsonra tevekküle mâni' olan esbaptan bazılarını beyan etmek üzere:
Yani; ey mü'minler' Sizin evlâdınızdan ve haremlerinizden bazıları umûr-u diniye ve umur-u dünyeviyenize müdahale suretiyle Allah'ın emrine itaattan ve nehyine içtinaptan sizi men'ettikleri cihetle sizin düşmanmızdır. Bu gibi evlât ve kadınların şerlerinden kaçınmak üzerinize vaciptir. Şu halde size düşman olan evlât ve ezvâcmızdan i'raz üzere bulunmalısınız ki, sizi dünyevi ve uhrevi menfeatlerinizden men'etmesinler. Yani onlara çok muhabbetiniz sizi bir takım hayrattan geri koymasın. Hazer etmek lâzım olmakla beraber evlâdınızdan ve zevcelerinizden size karşı vâki' olan kusurlarını affederek günahlarını setretmek suretiyle onlarla güzel muamele etmenizde beis yoktur. Zira; cümle esrarınızı bilen Allahü Tealâ sizin evlâdınıza ve zevcelerinize muhabbetinizden dolayı vaki' olan kusurlarınızı ve evlâd u ezvacımzm ba'zılarmm sizin ibadetinize mani' olduklarından dolayı onların günahlarını setredici ve cümlenize dünya ve âhirette ihsan edicidir. Bununla beraber emval ve evlâdınız size belây-ı azimdir. Zira; sizin kalble-rinize bunların muhabbetlerini koymakla şeytan bunları tezyin eder ve onlara muhabbetiniz sizi yüksek derecelerden geri bırakır. Şu halde siz onlara mağrur olmayarak büyük mertebelere istihkak kesbetmek çarelerini aramanız lâzımdır ki, onlara muhabbetiniz sizi Allah'a itaattan men'etmesin. Zira; evlâd ve ezvâca bakmayarak ibadete sür'at edenler için indallah büyük ecir vardır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; ashab-ı Resululiah'tan evlâd ve ezvâcma muhabbetinden dolayı hicret edemeyip bir müddet Mekke'de kaldıktan sonra hicret edince kendinden evvel Medine'ye hicret edenlerin bir çok mesail-i diniye öğrendiklerini görmesi ve hicretin teehhürüne sebeb olan evlâd ü iyaline itâb etmek istemesi üzerine bu âyet nazil olmuştur ki evlâd ü ezvâc ibadetin teehhürüne sebeb oldukları cihetle düşman olmuşlarsa da onlardan vâki' olan hatayı affetmenin de caiz olduğu beyan olunmuştur.
Gerçi mal, evlât ve ehl ü iyâl dünyanın ziyneti ve âlemin intizamının mihver-i lâyıkmda deveran etmesine en büyük hadimlerden ise de ana ve babasına itaat etmeyen evlâddan ve kocasına itaat etmeyen kadından daha ziyade insan için düşman olamaz. Çünkü; itaatsiz evlâd insanın gönlünü daima rencide ettiği gibi işini sekteye uğratmak ve malım itlaf etmek ve başkasının hukukuna tecavüz eylemek suretiyle o kimseden elem ve keder getirmek gibi maddi bir çok zararlara dahi duçar eder. Kezâlik ahlâksız kadın bir ev içinde yılandan daha kötüdür. Bunların dünyaca zararları yanında âhiretçe de zararları olacağında şübhe yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu gibi evlât ve ezvâcın insana düşman olduğundan dolayı şerlerinden hazer etmek lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Ancak şerlerinden ihtiraz lâzım olan evlât ve ezvâcm hepsi olmayıp bazıları olduğuna işaret için hazı manâsına olan min lâfzı varid olmuştur ki, ekserisinin iyi olduğuna da işaret olunmuştur. Çünkü; dünyanın vakt-i merhûnuna kadar i'marı insanlarla olup insanlar da tenasülle meydana geldiğinden her halde insanın husulü izdivaç muamelesine muhtaç olduğundan erkek ve dişinin yekdiğerine ihtiyac-ı beşeriyesine binaen nikâh meşru' kılınarak zevç ve zevce yekdiğerine rabtolunrnuş ve âlemin imarına beraberce çalışmak bir emr-i zaruri olmuştur. Binaenaleyh; zevcine itaatli kadın insanın yangarı mahrem-i esrarı, bütün kalbinin ve vücudunun istirahatına ve âhiret amelinin ziyade olmasına vesile olduğu cihetle bu vasıftaki kadın kocası için ayn-ı saadet ve ni'mettir. Kezalik hayırlı evlâd ve helâl mal insanın rahatı, gözünün nuru ve kalbinin sürürüdür. Binaenaleyh; Cenab~ı Hakkın bunlardan bazılarının düşman olduğunu beyan buyurması hepsi değil demektir. Amma haramdan hasıl olan veya İnsanı tuğyana sevkeden emvalin, sahibi hakkında belâ ve fitne olduğunda şübhe yoktur. Zira; yüzlerce misali her zaman görülmektedir.
Hulâsa; evlâdın ve ezvacın bazıları hayırsız olup insana düşman olduğundan onlardan hazer lâzım olduğu ve vaki' olan kusurların affında beis olmadığı ve Allahü Tealâ'nm kullarının kusurunu mağfiretle merhamet buyurduğu ve emval ü evlâdın fitne olduğu ve Allahü Tealâ'ya itaat edenler için Allahü Tealâ indinde büyük sevab olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Teğabün 64:15
Vacip Tealâ müminlere lâzım olan tevekkülü beyandarjljsonra tevekküle mâni' olan esbaptan bazılarını beyan etmek üzere:
Yani; ey mü'minler' Sizin evlâdınızdan ve haremlerinizden bazıları umûr-u diniye ve umur-u dünyeviyenize müdahale suretiyle Allah'ın emrine itaattan ve nehyine içtinaptan sizi men'ettikleri cihetle sizin düşmanmızdır. Bu gibi evlât ve kadınların şerlerinden kaçınmak üzerinize vaciptir. Şu halde size düşman olan evlât ve ezvâcmızdan i'raz üzere bulunmalısınız ki, sizi dünyevi ve uhrevi menfeatlerinizden men'etmesinler. Yani onlara çok muhabbetiniz sizi bir takım hayrattan geri koymasın. Hazer etmek lâzım olmakla beraber evlâdınızdan ve zevcelerinizden size karşı vâki' olan kusurlarını affederek günahlarını setretmek suretiyle onlarla güzel muamele etmenizde beis yoktur. Zira; cümle esrarınızı bilen Allahü Tealâ sizin evlâdınıza ve zevcelerinize muhabbetinizden dolayı vaki' olan kusurlarınızı ve evlâd u ezvacımzm ba'zılarmm sizin ibadetinize mani' olduklarından dolayı onların günahlarını setredici ve cümlenize dünya ve âhirette ihsan edicidir. Bununla beraber emval ve evlâdınız size belây-ı azimdir. Zira; sizin kalble-rinize bunların muhabbetlerini koymakla şeytan bunları tezyin eder ve onlara muhabbetiniz sizi yüksek derecelerden geri bırakır. Şu halde siz onlara mağrur olmayarak büyük mertebelere istihkak kesbetmek çarelerini aramanız lâzımdır ki, onlara muhabbetiniz sizi Allah'a itaattan men'etmesin. Zira; evlâd ve ezvâca bakmayarak ibadete sür'at edenler için indallah büyük ecir vardır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; ashab-ı Resululiah'tan evlâd ve ezvâcma muhabbetinden dolayı hicret edemeyip bir müddet Mekke'de kaldıktan sonra hicret edince kendinden evvel Medine'ye hicret edenlerin bir çok mesail-i diniye öğrendiklerini görmesi ve hicretin teehhürüne sebeb olan evlâd ü iyaline itâb etmek istemesi üzerine bu âyet nazil olmuştur ki evlâd ü ezvâc ibadetin teehhürüne sebeb oldukları cihetle düşman olmuşlarsa da onlardan vâki' olan hatayı affetmenin de caiz olduğu beyan olunmuştur.
Gerçi mal, evlât ve ehl ü iyâl dünyanın ziyneti ve âlemin intizamının mihver-i lâyıkmda deveran etmesine en büyük hadimlerden ise de ana ve babasına itaat etmeyen evlâddan ve kocasına itaat etmeyen kadından daha ziyade insan için düşman olamaz. Çünkü; itaatsiz evlâd insanın gönlünü daima rencide ettiği gibi işini sekteye uğratmak ve malım itlaf etmek ve başkasının hukukuna tecavüz eylemek suretiyle o kimseden elem ve keder getirmek gibi maddi bir çok zararlara dahi duçar eder. Kezâlik ahlâksız kadın bir ev içinde yılandan daha kötüdür. Bunların dünyaca zararları yanında âhiretçe de zararları olacağında şübhe yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu gibi evlât ve ezvâcın insana düşman olduğundan dolayı şerlerinden hazer etmek lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Ancak şerlerinden ihtiraz lâzım olan evlât ve ezvâcm hepsi olmayıp bazıları olduğuna işaret için hazı manâsına olan min lâfzı varid olmuştur ki, ekserisinin iyi olduğuna da işaret olunmuştur. Çünkü; dünyanın vakt-i merhûnuna kadar i'marı insanlarla olup insanlar da tenasülle meydana geldiğinden her halde insanın husulü izdivaç muamelesine muhtaç olduğundan erkek ve dişinin yekdiğerine ihtiyac-ı beşeriyesine binaen nikâh meşru' kılınarak zevç ve zevce yekdiğerine rabtolunrnuş ve âlemin imarına beraberce çalışmak bir emr-i zaruri olmuştur. Binaenaleyh; zevcine itaatli kadın insanın yangarı mahrem-i esrarı, bütün kalbinin ve vücudunun istirahatına ve âhiret amelinin ziyade olmasına vesile olduğu cihetle bu vasıftaki kadın kocası için ayn-ı saadet ve ni'mettir. Kezalik hayırlı evlâd ve helâl mal insanın rahatı, gözünün nuru ve kalbinin sürürüdür. Binaenaleyh; Cenab~ı Hakkın bunlardan bazılarının düşman olduğunu beyan buyurması hepsi değil demektir. Amma haramdan hasıl olan veya İnsanı tuğyana sevkeden emvalin, sahibi hakkında belâ ve fitne olduğunda şübhe yoktur. Zira; yüzlerce misali her zaman görülmektedir.
Hulâsa; evlâdın ve ezvacın bazıları hayırsız olup insana düşman olduğundan onlardan hazer lâzım olduğu ve vaki' olan kusurların affında beis olmadığı ve Allahü Tealâ'nm kullarının kusurunu mağfiretle merhamet buyurduğu ve emval ü evlâdın fitne olduğu ve Allahü Tealâ'ya itaat edenler için Allahü Tealâ indinde büyük sevab olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Teğabün 64:16
Vacip Tealâ emval, evlâd ve ezvacdan bazılarının insanlar hakkında belâ ve fitne olduğunu beyandan sonra bu gibi fitneye sebeb olan şeylerden kaçınmak ve sakınmak lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani1; malınız, evlâd ve ezvacmız, sizin için fitne olunca siz muktedir olduğunuz kadar onlarm şerrinden Allahü Tealâ'ya iltica edin. Binaenaleyh; nefsinizin vikayesini aramak ve onların şerriyle Allah'a asi olmaktan sakınmak üzerinize vaciptir ve bu gibi ma'si-yete sebeb olan şeylerden sakınmakla Allah'tan korkmak lâzımdır ve Allah'ın kitabında beyan ettiği vaaz u nasihatleri ve Resulünün irşâdatmı dinleyin ve emr ü nehyine itaat edin. Zira; dinlemek ve itaat etmek üzerinize vaciptir, size iaşesi lâzım olan kimselere ve sair muhtaç olan fukaraya infak edin ki, nefsiniz için hayır olsun. Yani şu infakla emre imtisal ederek nefsiniz için hayır olan şeyleri işleyin ki bir takım fitne ve fesat olan şeylerin şerlerinden halâs olasınız.. Zira; bir kimse ki emre imtisal ve nehiyden ictinab ve infakı lazım olanlara infakla nefsinin buhlünden kendini vikaye etti. İşte şu ahlâk-ı hamideyle müttasıf olanlar korktuklarından kurtulmak ve umduklarına nail olmakla fevz ü necat bulucudurlar. Çünkü; nefsin buhlünden ve daha sair habasetinden nefsini temizleyen kimseler elbette kerâmât-ı İlâhiyeye ve derecât-ı âliyâta nail olurlar.
Bu âyette ittika nın manâsı; Allah'tan korkmakla rıza-yı Ilâhî'nin hilâfına olan şeylerden nefsini muhafaza etmektir. Allah'tan korkunca onun kelâmını dinlemek ve itaat etmek lâzım olduğundan Cenab-ı Hak ittika ile emrettikten sonra dinleyin ve itaat edin buyurmuştur. Nefsini terbiyede emvali sarfın te'siri olduğu için infakla emretti ve infakm hayırlı olacağını beyan buyurduğu gibi nefsini şiddetle buhulden sakınan kimseleri felâhyâb olacaklarını da beyan buyurmuştur.
Hulâsa; insanların muktedir oldukları kadar ittikaya dikkat etmeleri vacip ve Allah'ın kelâmını dinleyip itaat etmek lâzım ve nefisleri için hayrolan emvalden infak etmenin ehem ve elzem olduğu ve bir kimse nefsinin buhlünden kendini vikaaye ederse felaha dâhil olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Teğabün 64:17
Vacip Tealâ infakla emrettikten sonra infakm faydalarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Allahü Tealâ'nm rızası için infak etmekten çekinmeyin. Çünkü muhtaç olanlara muavenet yolunda sarfedilen malın birine yediyüze kadar sevab verilecek olunca mümkün olduğu kadar sarf etmek lâzımdır ve aklı olan bir mü'min de bu gibi sarftan geri durmaz.
Karz hasen ; mü'minlerin birbirine, ihtiyacını defi-çin karşılığında bir menfaat gözetmeksizin ödünç verdikleri paraya denir. Allahü Tealâ'nm ihtiyacı olmadığı cihetle kullarının Cenab-ı Hakka karzan para vermesi mümkün ve mutasavver olmadığından bu gibi ayat-ı beyyinat ve ehadis-i Nebeviyatta Allahü Tealâ'ya karz-ı basenle murad; Fisebilillâh hayrat ve müberrâta sarfedilen paralara ve rıza-yı Bariyi tahsil için muhtaç olanlara ve asakiri İslâmiyenin teçhizatına ve diyanetti Islânnyenin kuvvet ve şevketine ve âlet-i harb gibi menâfi-i âmmeye aid olan şeylerden yalnız Allahü Tealâ'nın yoluna sarfedilen emvale karz-ı hasen denmiştir. Bu gibi rıza-yı Barî için sarfolunan emvalin ecrini kat kat fazla vereceğini ve bu vesileyle sarfeden kimsenin günahını mağfiret edeceğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Teğabün 64:18
Vacip Tealâ karz-ı hasen kabilinden olan sarfiyatın sevabını fazla fazla vereceğini beyandan sonra, sevabı vermek o sevaba sebep olacak ameli bilmeyi icab ettiği cihetle ilminin her şeye şâmil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Vacip Tealâ kendi rızası için sarfolunan emvalin ecrini ziyade vereceğini ve sarfeden kimsenin günahını mağfiret edeceğini beyan edince gerek ecri ziyade vermek ve gerek günahı mağfiret etmek ilme ve kudrete muhtaç olduğundan gizli ve aşikâr cümle amelleri bildiğini ve kendinin herşeye kaadir ve herkese gâlib izzet-i tamme ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu ve azıcık amele çok ecir vermek ve günahı mağfiret etmek gibi efâl-i İlâhî'yenin hikmetten hâli olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü hakîm olduğunu beyan etmek; her işinin hikmete muvafık olduğunu beyan etmektir.
Talak 65:1
Vacip Tealâ haremine talâk vermek isteyenlere talâk yermenin meşru' olduğunu ve ba'dettalâk tarafeyni zarardan vikaye için kadının iddetini saymak lâzım geldiğini beyandan sonra talâk üzerine terettüb eden bazı ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; aile arasında tehaddüs eden imtizacsızlığâ binaen, görülen lüzum üzerine taht-i nikâhınızda olan karınıza talâk verdiğinizde onların iddetlerini uzatmak ve nafakalarını vermemek gibi şeylerle onları zararlandırmaktan Rabbiniz olan Allahü Tealâ'dan korkun. Zira; o Ailahü Tealâ sizi ve kadınları kemâl-i terbiyeyle terbiye edip indinde cümleniz müsavi olduğu cihetle karının kocasını ve kocanın da karısını zar arlandırmasına razı olmadığından talâk verdiğiniz kadını ızrar ederseniz onun mukabilinde Allah'ın kahrından korkun ve o talâk verdiğiniz kadınları talâk vermeden evvel kendilerinin bulundukları evden iddetini ikmâl edinceye kadar çıkarmayın. Zira; iddetten evvel onları.bulundukları odalarından çıkarmak zulüm olduğundan o gibi zulümden tevakki etmek lâzımdır ve onlar da o evlerden çıkmasmlar, illâ şol zamanda çıksınlar ki talâk veren zevçlerine ve zevçlerinin diğer ailelerine, ev-lâd ü akrabalarına dil uzunluğu yapar ve bir takım açık ahlâksızlıkta ve kötü sözlerde bulunurlarsa işte o vakit ailenin rahatım-te'-min için çıkarlar ve çıkarılmaları da lâzımdır. Zira; aile arasında imtizacı bozacak ahlâk-ı fâsidede veya namusu haleldar edecek açık fuhşiyatta bulunmak suretiyle haneden çıkarılmasına istihkak kesbettiğinden bu gibi sebeblerle çıkarılması zulüm olmadığı cihetle bu gibileri iddetini ikmâl etmeden evvel evinden çıkaran zevçler nazar-ı şeri'de mes'ûl olmaz.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile talâk verilen kadınların iddetlerini ikmâl edinceye kadar zevcin hanesinde kendilerine mahsus olan odada ikamet etmek hukuk-u meşruaları olduğuna işaret için Cenab-ı Hak Odalar manâsına olan büyüt lâfzını hatunlardan ibaret olan zamire muzaf kılmış ve «onları evlerinden çıkarmayın ve onlar da çıkmasmlar» buyurmuştur.
Karı ve koca arasında zevciyet devam ettikçe zevciyetin hukukuna raiyet vacip olduğu gibi görülen lüzum üzerine vaki' olan talâk sebebiyle zevciyetin zevalinden sonra dahi aynı suretle iddetin hitâmına kadar riayet etmek vaciptir. Binaenaleyh; oturdukları evin başkasının malı olması yahut bir gaasıbm gasbetmesi veya evin yıkılması veya kadının ahlâksızlığı gibi çıkması için bir zaruret messetmedikçe çıkarmak haramdır ve lâkin şu beyan olunan şeyler gibi çıkmasını icab eder bir sebebe mebni çıkarsa indallah zevç mes'ûl olmaz.
Cenab-ı Hak bu âyette zevçle zevce arasında tefrika vukuunda her iki tarafa lâzım olan vezaifi beyanla tarafeynin hukukunu muhafaza ve her birinin ahar üzerine zulüm ve teaddisini men'etmis ve bu babda hukuku ihlâl etmenin gazab-ı İlâhî'ye sebeb olacağına işaret için âyetin evvelinde ittika ile emretmiştir ki bundan sonra gelecek ahkâma riayet lâzımdır. Eğer riayet olunmazsa azabm nüzulünden Ailahü Tealâ'ya iltica etmek elzemdir demeye işaret etmiş ve enva-ı ni'metîeri bilhassa hatunu vermekle insan için mümkün olan her kemale isal eden Zat-ı Ülûhiyeti olduğuna işaret için «Allah'a ittika edin O Ailahü Tealâ ki, sizin Rabbinizdir» buyurmuştur.
Hulâsa; talâk vermiş olduğu kadını iddeti bitinceye kadar evinden çıkarmamanın vacip olduğu ve eğer çıkarsa kadını istihkakından men'le zulmetmiş olacağı ve kadının da iddetini ikmâl etmeden çıkmaması lâzım olduğu ve kadında fuhşiyata cesaret veyahut aile arasında imtizacsızlığa sebeb olacak kötü ahlâk bulunursa çıkarılmasında beis olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Oniki] cami'dir.
Yani; ey Nebiyy-i Mükerrem! Sen ve senin ümmetinden her biriniz nikâh-ı şer'î ile kendinize mahsus olub, size bağlanmış .olan karınıza talâk vermek murad edip kayd-ı şer'î olan nikâhtan azad etmek ve râbıta-i ülfeti ortanızdan kaldırmak istediğinizde onların iddetlerinin zamanı olan taharetleri vaktinde tatlik edin ve beyninizde zevciyeti icab eden rabıtayı kaldırın ve tatlik ettiğiniz kadınların iddetlerini sayın ki iddetin ahkâmına riayet edesiniz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'm celâlet-i şan ve azamet-i mansıbına işaret için Cenab-ı Hak bu âyette evvelen Resulüne ve sonra ümmetine hitab etmiştir.
Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile zevcin hatuna talâk vermesi kadının hayızdan temizlendiği zamanda evli olup hayız vaktinde talâkın bid'at olduğuna işaret için Cenab-ı Hak talâkı id-detle takyid buyurmuş ve iddetin ahkâmına riayet etmek mutal-lâka olan kadından ziyade talâk veren zevç üzerine lâzım olduğuna işaret için kadınm iddetini saymayı kocasına emretmiştir. Çünkü; iddette hatunun nafakası ve süknâsı ve çocuğun zayi' olması,gibi şeylerden zarar görecek zevç olduğu cihetle iddeti sayanın dajizevc olması lâzımdır.
Hayız halinde talâk kadın hakkında zarar olduğundan o zamanda talâk bid'at olmuştur. Çünkü; hayız halinde talâk verildiğinde talâk kendisinde vuku' bulan hayız iddete mahsub olmadığından kadının iddetini dört hayızla ikmâl etmesi lâzım geldiği cihetle kadını şu zarardan sıyânet için Cenab-ı Hak taharet halinde talâk vermekle emretmiştir. Çünkü; İslâmiyette hiç bir kimsenin zararı tecviz olunan şeylerden değildir.
Bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Abdullah b. Ömer) hazretlerinin haremine hayzı halinde talâk vermesi olduğu mervidir.
Hulâsa; talâkın esası meşru' ve hâl-i taharette olması sünnet ve hâl-i hayızda olması bid'at olduğu ve talâkten sonra zevçle zevceden her biri yekdiğerini zarardan muhafaza için iddetin kemâl-i ehemmiyetle sayılması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.
Vacip Tealâ zevçle zevce beyninde vâki' olan talâkı ve talak üzere terettüb eden iddeti ve iddete riayeti ve iddet zamanında hatunun süknâsmı ve ikâmet ettiği evde iddetin hitâmına kadar hatun için oturmak lâzım olduğunu beyandan sonra şu beyan olunan ahkâma riayet etmeyenler haklarında vaki' olacak zararı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kadına talâk veren kimse! Şu talâk hakkında beyan olunan ahkâm-ı Ilâhi'ye kulları için Allahü Tealâ'nm şeriatında beyan ve ta'yin buyurup riayet edilmesini emrettiği hudud-u İlâ-hî'yedir. Binaenaleyh bu hududa riayet etmek; kullar üzerine vaciptir. Eğer bir kimse şu hududdan birini yerine getirmez ve hilafını işlerse muhakkak nefsine zulmetmiş olur. Ey talâka cesaret eden kimse! Sen talâktan sonra ne olacağını bilmezsin. Me'mûl ki talâktan sonra Cenab-ı Hak muhabbet halkeder ve aranızda ülfet hasıl olur da tekrar bir araya gelirsiniz. Şu halde talâkdan sonra kan kocanın yekdiğerinin kalbini kıracak muamelede bulunmaması lâzımdır.
Ebussuud Efendi ve Nisâbûrfnin beyanları veçhile Allah'ın ta'yin ettiği hududu tecavüz etmek kul için bir cinayet-i azîme olduğuna işaret zımnında Zamir mevziinde Budûd lâfzı îsm~i Zahir olarak varid olmuştur. Çünkü hudud lâfzını ism-i zahir olarak tekrar irâdm hikmeti; zulmün illetinin hududu tecavüz etmek olduğuna işarettir. Yani ahkâm-ı İlâhî'ye haricine tecavüz eden kimse kendi nefsine gadretmiş olur. Çünkü ahkâm-ı Iiâhfyeyi terketmek; dünyada felâketini ve âhirette nıücâzâtmı mucib olacağından nefsi için zulümdür.
Vacip Tealâ talâk verecek kimsenin çok düşünmesine işaret ve tenbih için yani "ileride ne olacağını bilmezsin. Şu halde ahkâma dikkat et ve çok düşün acele etme» buyurmuştur. Çünkü; çok zamanda talâktan sonra me'mûl ki, Allahü Tealâ muhabbet halkederek; beyninizde olan nefret ülfete tebeddül eder, aradan adavet kalkar yerine muhabbet gelir, bu gibi ahvâl her zaman görülmektedir. Binaenaleyh; gazab ve hiddet üzere talâk verenlerden nedamet etmeyen hemen yok gibidir. İşte şu esasa binaen talâk verecek kimsenin bir talâkla iktifa etmesi lâzımdır ki, icabında karısına dönerek iki talâkla zabtedebilsin.. Üç talâkı birden vermek kerahettir. Çünkü; talâka nedamet ederse hülleden başka çare kalmaz ve hülleyi de herkes kabul etmediğinden Ömrü oldukça nedamet ve tehassür üzere bulunur.
Bundan evvelki âyette beyan olunan ahkâm karı koca arasında hâsıl olan imtizacsızlıktan dolayı beyinlerinde tefrika vukuunda tarafeynin yekdiğerini ızrar etmemeleri ve istirahatlerini te'min eden ahkâma şamil olduğu cihetle gayet yüksek tabakadan' olduğuna işaret için yüksek dereceye ve uzak mertebeye delâlet eden
( tittî ) lâfziyle işaret olunmuştur. Çünkü bu sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar beyan olunan ahkâm; ahvâl-i içtimai-yeye ve bilhassa karı koca arasında vuku' bulacak ahvale müteallik olduğu cihetle ahkâm-ı şer'iyenin en yüksek tabakalanndandır. Zira insanın kendinden başfeasiyle muamelesi; esas itibariyle üçtür:
Birincisi; Allah'la kendi arasında cereyan eden. mua-mele-i ubudiyettir.
İkincisi; Kendi evlâdı, ailesi, baba ve anasıyla olacak muameledir.
Üçüncüsü; Ailenin haricinde akraba ve komşuları ve sair ebna-yı cinsiyle 'olacak muameledir.
İşte burada beyan olunan talâka müteallik mesâil-i aile arasında vuku' bulacak ahvalin ahkâmı ve esbab-ı istirahatlerini te'min için nazil olan kavaid-i ictimaiyeye müteallik olduğu cihetle en yüksek tabakayı teşkil eden ahkâm cümlesindendir. Hudud; Haddin Cem'idir: Hadd ; iki şey arasını ayıran ve birbirine karışmasına mani' olan süğura denirse de ahkâm-ı şer'iye helâli ve haramı birbirinden ayırdığı için denilmiştir.
Hulâsa; şu sûrenin evvelinden beri beyan olunan ahkâmın kulları için ta'yin olunan hudud-u Ilâhi'ye cümlesinden olduğu ve bu hududa riayet ehem ve elzem olduğundan riayet etmeyenlerin kendi nefislerine zulmetmiş olacakları ve talâk verecek olan kimsenin âkibette ne gibi şeyler zuhur edeceğini bilmediğinden talâk-da gayet ihtiyata riayet edilmesi lâzım olduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.
Talak 65:2
Vacip Tealâ bundan evvelki âyette talâk veren kimsenin nedâmeti halinde talâktan rucuuna işaret etmişti. Şimdi bu âyette ric'ati veya tefrikayı tafsil üzere beyan zımnında buyuruyor.
Zira; ric'ât veya firkata şahid bulundurmazsanız sonra aranızda niza' vâki' olub mes'ele mahkemeye aksettiği zaman halli müşkül olur. İşte şu eşkâlde vâki' olmamak için hakikati şâhidler huzurunda tesbit edin.
Yani; talâk verilen hatun iddetini ikmâle yaşlaştığı bir zamanda siz muhayyersiniz. İsterseniz ric'at. yani hatuna yaklaşmak veya lisanla «Ben haremimden vazgeçmem» demek gibi ilm-j fıkıhta bayan olunan esbaptan birisiyle vermiş olduğu talâktan nedametle baki kalan bir veya iki talâkla hatunu imsak edersiniz. Ancak seran lâzım gelen bilcümle hukukunu muhafaza etmek, eşya ve emtiasını vermek ve sudur eden talâka nedametle onların yıkılan gönüllerini ta'mir etmek şarttır. Yahut aranızda râbıta-i muhabbet ve alâ-ka-i ülfet kalmadığı surette nazar-ı şeri'de mu'teber olan; tatlîk ettiğiniz hatunlara eşyasını tamamen yermek ve iktidarınız nisbetinde yedinizde bulunan eşyalarından fazla mürüvvet ederek zarar,-landırmaksızm ayrılmaktır ki, sizde hakları kalmadığı gibi kalble-rinde olan hüzün ve elemleri ve sizden incinmeleri mümkün mertebe zail olsun.
Ric'at ve firkat suretlerinden herhangisi ihtiyar olunursa sizden adalet sahibi olan kimselerin huzurunda olsun ve mes'eleye onları şahid kılın ki ric'at ettiğiniz surette talâk verdiği hatunla tekrar birleşiyor diyerek herkesin zem ve ithamına ma'ruz kalma-yasmız ve ayrıldığınız surette beyninizde münazaaya meydan kalmasın. Çünkü; şahid olmadığı surette ric'at ederse herkes tarafından boşadığı hatunu yanında bulundurmakla zinayı ve haramı ir-tikâb ediyor diyerek itham olunduğu gibi firkat sureti şahidîer huzurunda olmasa kariyle kocadan birinin vefatiyle ölenin veresesi talâk vaki' olmadı ve aralarında zevciyet bakîdir diyerek irs da'va-sma kıyam etmekle niza' kapıları açılır ve tarafeyn o, nizam kat'ı için bir çok zararlar görür. Şâhidler de şehadet etmek icab ettiğinde onlara tevdi' olunan şehadeti lâyıkı veçhüzere muhafaza edip ledelhâcce rıza-yı Bârî için saklamayarak güzel edâ etmeleri vaciptir ki, hak yerini bulsun ve tarafeyn zarardan mahfuz kalsın. İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak şahidlere hitab ederek «Ey şâhidler! Siz şehadeti icabında Allahü Tealâ'nın rızası için ikame edin» buyurmuştur. Şu beyan olunan ahkâmla yevm-i âhirete ve Allahü Tealâ'ya iman eden kimseler mütenassih ve mütteız olurlar. Çünkü: Allah'a ve âhirete imanı olmayan kimse bu gibi ahkâma iltifat etmez ve ehemmiyet vermez ki mütteız olsun.
Bu âyette ecel ile murad; talâk verilen hatun için ta'yin olunan iddet müddetinin hitâmıdır. O müddet hitam bulunca zevcin hatunu imsak etmesi yani kemafissâbık zevcesi olmak üzere hanesinde alıkoymakla külliyen müfarekat etmek beyninde muhayyer olması; hatun bir veya iki talâkla tatlik olunub hiç olmazsa bir talâk bakî kalan hatunda olur, yoksa üç talâkla tatlik olunan hatunda zevcin asla alâkası kalmadığından o hatunda zevç muhayyer olamaz ve zevcin muhayyer olduğu hatunda bir veya i£i talâkı baki olmakla alâkası olduğu gibi talâkın da sarahaten talâk lâfziyle vuku' bulan talâk-ı ric'î olması şarttır.
Su tafsilât üzere talâkta ric'at mümkün olmakla beraber hatun iddetinî bitirmeden evvel zevç tarafından hatuna yakın olmak veya muamele-i zevciyenin mukaddem atından filen bir şey yapmak yahut lisanla «ben haremimden vazgeçmem» veya «talâktan ric'at ettim» gibi bir sözle ric'at etmek de lâzımdır. Amma bunlardan birini yapmaksızın hatun iddetini ikmâl ederse talâk, beynûnete inkılâb eder, zevcin ricatı fayda vermez. Binaenaleyh; hatunun re'-yine müracaatle iznini tahsile ve izin verdiği surette tecdid-i nikâha muhtaç olur. Bu surette hatun eğer izin vermezse zevcin alâkası kalmaz ve diğer bir zevceyle nikâhlanabüir. Şu halde beyinlerinde müfârakat hasıl olur ve yekdiğerine karşı münasebat-ı zevciye külliyen kesilir ve hukuk-u zevciyeye âid olan mes'uliyetten aralarında hiç bir şey kalmaz. İşte şu esaslara binaen gerek ric'atm ve gerek külliyen müfarekatın sahiciler huzurunda olmasını Cenab-ı Hak emrediyor ki münaaza vukuunda mes'eleyi şahidler hail ü fasletsinler ve şahidlerin de âdil kimselerden intihab edilmesini emir buyurmuştur ki tarafeynin birini iltizamla yanlış şehadet ederek hak zayi' etmesinler ve bu gibi işlerin mahkemelerde yoluyla hükmolunabilmesi ancak şahidlerin adalet ve insaflarına bağlı olduğundan Cenab-ı Hak gahidlere şehadetlerini Allahü Tealâ için eda ve ikame etmelerini emir buyurmuştur.
Şu beyan olunan ahkâmın gayet ehemmiyetli ve riayet lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu ahkâma riayet ve bu ahkâmı kabul edenlerin Allah'a ve -yevm-i âhirete iman edenler olacağını beyanla ahkâma riayet etmeyenlerin azab-ı îlâhî'ye müstehak olacaklarına da işaret etmiştir.
Hulâsa; talâk-ı ric'î ile mutallâka olan hatun iddetini bitirmeden evvel talâk veren zevcin ric'atle hatunu alıkoymak yahut ric'at etmeyip külliyen müfârekat etmek beyninde muhayyer, ric'at ve müfarekat mes'elelerini adaletle müttasıf şâhidler huzurunda yapmak lâzım ve şahitlerin de şehadeti hiç kimsenin hatırına bakmaksızın ancak Allah rızası için eda edip saklamamaları vacip ve bu ahkâma riayet edenlerin Allah'a ve yevm-i âhirete iman edenler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Talak 65:3
Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde bir çok ahkâmım beyandan sonra o ahkâma riayetle ittika edip hilafından ictinab edenlere mükâfat ihsan edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir kimse bundan evvel beyan olunan ahkâmın cümlesi-; ne riayet eder ve bid'at olan üç talâkı birden vermekten ve hatunu zararlandırmaktan ve iddeti içinde ikamet ettiği evden çıkarmaktan ve hudud-u İlâhî'yeyi tecavüzden . sakınmakla nefsini gazab-ı İlâhî'den muhafaza ederse o kimse için Allahü Tealâ korktuğu şeylerden ve bilhassa zevçle zevce arasında hâsıl olacak fitnelerden kurtulmasına sebeb ve mahall-i halâs halk ve esbab-ı imtizaç ve istirahatı te'minle her ikisini s.eadete îsâl ve batırma gelmeyen hayalinden geçmeyen yerden merzûk eder.
Yani; bir kimse başkasına arz-i ihtiyaç etmeyerek zat-ı ulûhı-yetine tefviz-i umur eder ve esbabını işledikten sonra Allah'a te-vekkül-ü tamla mütevekkil olursa onun her işinde-Allahü Tealâ kâfi ve kâfildir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ o kulunu başkasına muhtaç etmez. Zira; Allahü Tealâ kulları hakkında vâki'- olan takdirini mahalline muhakkak îsâl ve enirini infaz edicidir. Çünkü; Allahü Tealâ kullarının e-fâlinde ve şâir her şeyde bir mikdâr-ı muayyen takdir buyurmuştur. Her şey o mikdarı tecavüz edemez ve her şeyin kaabiliyetine ve istibdadına göre bir vakt-ı muayyeni ve ecel-i kafisi olduğundan hiç birisi o vakt-ı muayyenin ilerisine gidemez.
Fahrî;Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Avî b. Malik-üipşcaî) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Avf hazretlerinin oğlunu düşman esir etmesi üzerine huzur-u Resulullah'a gelerek oğlunun esaretinden ve fakr u ihtiyacından şikâyet edince Resulullah musibete sabır ve metanet ve Allah'a ittika ve kelime-i tayyibesine devam etmesini tavsiye buyurmuştu, Avf hazretleri emr-i Resulullah'a imtisâlen Resulullah'm nasihatini kabul ve kelime-i mezkûreye devam etti. Bir gün Avf'in oğlu düşmanı iğfal ederek yüz devesini ve diğer bir rivayette bir sürü koyununu ve bazı eşyasını iğtinam ederek gelip pederinin kapısını çaldı. Avf hazretleri kapıyı açıp da oğlunu bir çok emvâl-i ganimetle gelmiş görünce huzur-u Risalete gelerek oğlunun geldiğini ve bir çok emval-i ganimet getirdiğini söyledi ve oğlunun getirdiği emvalin kendine helâl olup olmadığını istiftâ etti. Resulul-lah o malın helâl olduğunu haber verince bu âyet-i celile nazil olmuştur. Yani demek oluyor ki (Avf b. Malik) in Allah'a ittika ve oğlunun esaretinden hâsıl olan hüzün ve eleme sabr ü tehammül ve kelirne-i tayyibesine devam etmesi üzerine Allahü Tealâ me'mûl etmediği cihetten emval-i ganimete nail kılmakla fukaralıkdan hasıl olan ihtiyacını defi' ve oğlunun esaretinden hâsıl olan gussa ve kederini onun kurtuluşuyla izâle ve oğlunu esir eden düşmanlara gaflet halketmekle oğlunu kendine kavuşturmasiyle gumûmunu surûra ve fakrını gınaya tebdil buyurarak korktuğu şeylerin cümlesinden kurtarıp umduğuna nail kılmıştır.
Şu vaad-i İlâhî cümle ehl-i takva hakkında câridir. Çünkü; i'tibar lâfzın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna olmadığından ittika sıfatı kimde bulunursa şu tebşirâta müstehak olur. Hatta Resulullah'm «Ben Kur'anda bir âyet bilirim ki nâs o âyeti ezber ederek devam etseler kâfi olur» buyurub bu âyeti tekrar be tekrar okuduğu; mervidir.
Hulâsa; ittika insanların korktukları şeylerin cümlesinden kurtulmasına ve hatırına gelmeyen cihetten merzûk olmasına se-beb olacağı ye Allahü Tealâ'ya mütevekkil olan kimsenin işlerine Allah'ın kâfi olduğu ve Allahü Tealâ'nm her emrini infaza kaadir olup bilfiil emrini infaz ettiği ve her şey için Cenab-ı Hakkın bir mikdar-ı muayyen takdir buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Talak 65:4
Vacip Tealâ kadınların hayız görenlerinin iddetini beyan bu-yurunca huzur-u risalette bulunan ashaptan (Müaz b. Cebel) «Ya Resulallah! Hayız erbabının iddetini bildik. Erbab-ı hayızdan olmayanların iddeti nedir?» ve diğer bir kimsenin dahi «sabiyye olanların iddeti nedir?» ve bir başkasının da «karnında çocuk olanların iddeti nedir?» demeleri üzerine su suâl olunan hatunların iddetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani;" elli ellibeş yaşını tecavüz etmekle hayızdan ve çocuktan ümidi kesilmiş me'yus ve yaşlı olan kadınlara ve henüz sinn-i rüş-de baliğ olmamış sabiyye olanlara talâk verip de iddetinde şekke-derseniz onların iddetleri eğer talâk ayın bidâyesine tesadüf ederse o ayın ibtidası ve ayın ortasına tesadüf ederse gün hesabiyle üç aydır. Ve üzerinde çocuk bulunan hatunlar gerek mutallaka olsunlar-ve gerek kocaları vefat etmiş olsun onların iddetleri üzerlerinde olan çocuğu doğuruncaya kadardır. Binaenaleyh; gerek çocuğu doğurması firkattan yani talâktan veya vefattan bir çok zaman veya az bir zaman sonra olsun vaz'ını müteakib diğer bîr kocaya varabilir. Çünkü iddetini ikmâlde i'tibar; çocuğun dünyaya gelmesi-nedir. Hamil zamanı gerek az gerek çok olsun. Zira iddetten mak-sad-ı aslî; nesebi zayi' olmaktan muhafaza ve hatunun rahminin evvelki kocasından kalma ulûk'tan hâlî olduğunu bilmektir ve bu maksat ise hamlini vaz'etmesiyle hâsıl olduğundan hamil sahibi olan hatunların iddetini beyanda vaz-ı hamilden başka bir müddet ta'yinine ihtiyaç görülmemiştir.
Hulâsa; yaşı elliyi geçtiğinden veya sahavetinden dolayı hayız sahibi olmayan hatunları kocaları boşadığmda iddetlerinin üç ay blub üzerinde çocuk olanların iddetlerinin o çocuğu doğuruncaya kadar jçjlduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Talak 65:5
Vacip Tealâ iddete müteallik bazı ahkâmını beyandan sonra, o ahkâma riayet edenlerin, mükâfatını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bir kimse ahkâm-ı İlâhî'yeye riayetle Allah'tan korkar ve ahkâmın hilâfına harekete cesaret etmezse Allahü Tealâ onun dünyevi ve uhrevi işlerinde kolaylık halkeder. Binaenaleyh; o kimse daima hayra muvaffak olur ve işlerinde asla suûbet görmez. İşte şu beyan olunan ahkâmı amel etmeniz için Allahü Tealâ size inzal etti ki o ahkâma göre işinizi tanzim edesiniz ve bir kimse ki Re-sulullah'ın da'vetine icabetle iman vo emr-i Resulullah'a imtisal ile ibadet ve ahkâma riayet etmek suretiyle ittika eder ve Allah'tan korkarsa Allahü Tealâ onun günahlarım affeder. Zira hasenat; sey-yiatı giderir ve Allahü Tealâ onun ameline mukabil sevabını büyütür ve ecrini kat ender kat vermekle büyük ihsan eder.
Bu âyette gerek insanın işlerinde suhulet görmesi ve gerek günahının affolunması ittika etmesine ta'lik olunmuştur. Çünkü ittika nın manâ-yı aslisi; muharremattan'çekinmek ve Allahü Tealâ'dan korkusuna- binaen günah işlememek ve emirlere imtisal etmektir. Şu halde evamire imtisal ve nevâhiden içtinâb etmek ayn-i ittika demektir ve bu sıfat-ı ittika kimde bulunursa o kimsenin sevabının büyük olacağı da vaadolunmuştur.
Hulâsa; ahkâm-ı İlâhî'yeye riayetle ittika eden kimsenin işlerinde Allahü Tealâ'nın kolaylık halkedeceği ve şu beyan olunan ahkâmın kulların ameli için inzal olunduğu ve bu ahkâmla amel etmek sebebiyle ittika edenlerin günahlarının kefaret olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vacip Teaiâ ittika edenlere büyük ecir olduğunu vaadettikten sonra ittikanm levazımından olan ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onların nafakası sizin üzerinize vaciptir.
Vacip Teaiâ ittika edenlere büyük ecir olduğunu vaadettikten sonra ittikanm levazımından olan ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; onların nafakası sizin üzerinize vaciptir.
Talak 65:6
Zira;
Binaenaleyh; o kimse fakr u zaru- korkmasın. Çünkü:
Talak 65:7
Zira;
Binaenaleyh; o kimse fakr u zaru- korkmasın. Çünkü:
Binaenaleyh; zorluk kolaylığa, mihnet rahata, zaruret vüs'ata ve darlık bolluğa tebeddül eder.
Vacip Tealâ bu âyette yedi nevi' hüküm beyan etmiştir : Birinci hüküm; İnsanların talâk verdikleri hatunları iddetini İkmâl edinceye kadar kendi hanelerinde oturtup onları evlerinden dışarı çıkarmak suretiyle daraltmamak ve zararlan-dırmamaktır. Çünkü talâk verilen hatunun iddeti; talâk veren zevc-den rahminde çocuk varsa zevcin çocuğunun nesebini muhafaza için haps-i nefsedip başka kocaya varmaması mücerred zevcin hukukunu muhafaza etmektir. Zevce zevcin menfaati uğrunda iddet beklediğinden onların oturacakları mahalli zevcin te'min etmesi vaciptir. Binaenaleyh; zevç gazabına tebaivyet ederek iddetini ikmâl etmeden evinden çıkarmak kadmı ızrar olduğundan haramdır. Zira; kendi menfaati mukabilinde haps-i nefisle zararlanan kadının zararına mukabil onun süknâsını ve nafakasını temin etmek lâzımdır. Çünkü menfaat; mazarret mukabilidir. Gerçi boşadığı bir kadını beslemek ve evinde oturtmak zevç için bir zararsa da nesebini muhafazadan ibaret olan menfaata mukabil bu zararı ihtiyar zaruridir. Kezalik iddetini ikmâl edinceye kadar haps-i nefsetmesi kadın için bir zarardır. Bu zarara mukabil nafakasını ve süknâsını zevcin temin etmesiyle bu zararın telâfi olunması kadın hakkında bir menfaattir. Binaenaleyh; zarar ve menfaat her ikisi de yalnız bir tarafa münhasır olmayıb her iki tarafın zararları mukabilinde menfaatleri ve kezalik menfaatleri mukabilinde zararları olduğu cihetle bu hükm-ü İlâhî ayn-i adalettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak insanlara ve bilhassa Şeriat-i Muhammediyeyi kabul eden ehl-i imâna hitab ederek «siz boşadığmız hatunları kudretiniz nisbetinde kendi oturduğunuz mahallerde oturtun ve onlar üzerine tazyikat icra etmek için onları evinizden çıkarmakla zararlandırraayın>j buyuruyor.
İkinci hüküm; Talâk verilen kadının üzerinde çocuk olmakla hamil sahibi olursa hamlini vaz'edinceye kadar onun nafakasının talâk veren kimse üzerine vacip olmasıdır. Çünkir, kadının hamlini vaz'edinceye kadar haps-i nefsetmesi mücerred zevcin menfaati için olduğu cihetle zevcin üzerine onun nafakası vacip olmuştur. Binaenaleyh; zevd bu nafakayı vermekle kadına hizmet etmiş olmayıp ancak çocuğunu muhafaza sebebiyle kendi nefsine hizmet etmiş olduğu cihetle nafakayı vermek, uhdesine terettüb eden vazifeyi yerine getirmekle kendini vebalden ve kadını da gadirden kurtarmakla ittika ve emr-i İlâhî'ye imtisal etmiş oluyor. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu gibi hâdiselerle mübtelâ olanlara hitaben «Eğer boşadığımz kadınlar hamil sahibi olurlarsa hamillerini vaz'edinceye kadar siz onların nafakasını verin» buyurmuştur.
Üçüncü hilkilm ; Eğer kadınlar doğurdukları çocuklarını emzirecek olurlarsa, çocuğu .emzirmesi mukabilinde ücretlerini vermeleri ve çocuğun terbiyesi hususunda ana, ve babanın istişare etmeleri ve ma'rufat dairesinde yekdiğerine emretmeleri vaciptir. Çünkü; talâk sebebiyle aralarında olan rabıta-i nikâh zail olunca boşanan kadın yabancı olduğundan emzirmesine mukabil ücrete müstehak ve ücret istemeğe hakkı vardır. Zira; çocuğun . iaşesi ve sair masarifi babası üzerine vaciptir. Çünkü; çocuğun nesebi pedere âid olduğundan nıeşekkati dahi pedere aittir. Binaenaleyh; kadın çocuğun anası olduğu cihetle meceânen emzirmesine cebrolunmaz ve ücret istemekten de men'olunamaz. Şu halde tarafeynin şer'a, akla ve âdet-i nâsa muvafık surette yekdiğerine emretmek, mülayim bulunmak ve rızalarım tahsil etmek lâzımdır ki yekdiğerini gazaplandırmak suretiyle çocuğun hukuku zayi' olup emr-i terbiyesi haleldar olmasın. Çünkü;.pederi nafakasını ve ücretini vermemekle çocuğun validesini ızrar etmek kasdederse anası da babasına kızarak çocuk hakkında merhametsizlik eder ve çocuğun terbiyesine ve emzirmesine dikkat etmez. Şu halde arada zayi olan çocuk ve çocuğun hukuku olur. İşte şu esasa binaen peder ve valide yekdiğerine karşı hüsn-ü muamelede bulunurlar ve herkes hakkına razı olur ve aharı zarardan vikaye ederse çocuğun rahatını te'min etmiş olurlar. Binaenaleyh;. Cenab-ı Hak bu gibi çocukların pederlerine hitab ederek «Eğer boşadığımz hatunlar çocuklarınızı emzirecek olurlarsa yabancı kadm gibi onların ücretlerini verin ve beyninizde ma'rufat veçhüzere istişare ve birbirinize mülâyemetie emredin» buyurmuştur.
Dördüncü hilk ilm ; Eğer çocuğun anası emzirmek mukabilinde ücretini pederin altından kalkamayacağı bir surette teklij eder ve söz dinlemeyerek suûbet göstermekte inad ederse zevç kudreti nisbetinde başka bir kadına emzirtmekte muhayyerdir. Zenginin serveti ve fakir olan kivısenin de kudreti nisbetinde infak etmesi vaciptir. Çünkü; ücretde tarafeyn yekdiğerinin kudretine riayet etmesi ve kudretleri nisbetinde teklifatta bulunması lâzımken kadının zevcin kudreti fevkinde teklifte bulunarak işi güçleştirmesi zevcin muhayyer olmasını icab ettiğinden zevç kudreti nisbetinde başka bir kadına münasib ücretle emzirtebilir. Zira Hak; babanındır, kadının bir şey demeye ve men'etmeye hakkı yoktur. Çünkü; emsalinden ziyade ücret istemekle hakkını iskat etmiştir. Binaenaleyh; çocuğun babası istediğine emzirtebilir. İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak bu gibi müşkülât ihdas edenlere hitab ederek «Eğer hatun tarafından fazla ücret istemekle güçlüğe tesadüf ederseniz o çocuğu anasından başka bir kadına emzirtebilirsiniz» buyurmuştur.
Beşinci hüküm; Zengin olan kimseye zenginliği nisbetinde ve rızkı dar olana da Allah'ın verdiği rızıh nisbetinde in-fakın vacip olmasıdır. Çünkü; herkes elinde bulunan mikdan yapar ve onun fevkinde bir şey yapamaz, aparsa da bir çok zahmetlerle yapabileceğinden Cenab-ı Hak herkesin hâline göre yapmasını beyan buyurmuştur. İnsanların halleri de ikiden hâlî olamaz ki Zengin veya Fakirdir. Binaenaleyh: Vacip Tealâ çocuğu emzirecek kadına ücret ve nafaka olarak verilecek şeyin verecek kimsenin haline göre olacağını beyan sadedinde «gmâ ve vüs'at sahibi olan kimse gınasından ve rizkı dar olup fakır olan kimse de Allah'ın o kimseye verdiği rızık nisbetinde infak etsin»' buyurmuştur.
Altıncı hükmüm ; beşinci hükmün illetidir ki Allahü Tealâ hiç bir nefse teklif etmez, illâ verdiği kudret nisbetinde tek* lif eder. Çünkü kudretin fevkinde teklif mümteni'dir. Zira; bir insana yapamayacağı bir şeyi teklif etmek abesten başka bir şey değildir. Meselâ fakır olub yevmiye kazancı beş kuruş olan bir kimseye «sen yevmiye yüz kuruş vereceksin» demenin faydasız bir şey olacağında şüphe yoktur. Çünkü; beş kuruştan başka bir şeye malik olmayan kimsenin yüz kuruş vermesi mümkün değildir. Binaenaleyh böyle bir teklif caiz olmadığından bu gibi teklif abesten başka bir şey olamaz. Zira bir faydayı müfid olmaz.
Yedinci hüküm; Vacip Tealâ]nın güçlükten sonra kolaylık halk etmesidir. Çünkü; ekseri ahvâlde insanlardan haddini bilmeyen ve kendinde varlık gören insanlara haddini bildirmek ve aczini i'tiraf ettirmek üzere Aliahü Tealâ insanların işlerinde güçlük halketmekle acizlerini ikrarla imtihan ettikten sonra o işte kolaylık halketmekle mesrur etmek âdet-i İlâhî'ye cümlesinden olduğuna bu cümle-i celileyle işaret buyurmuş ve fakir olanların fakr u zaruret müşkülâtından kurtulmakla servet, gına ve kolaylık rahatına nail olacaklarını beyan etmiştir. Binaenaleyh; fakir olanlar, zenginler gibi ziyadece mürüvvet edemediğine me'yııs olmasın. Zira fakrından sonra Aliahü Tealâ ona da gına verir ve arzusu veçhile infak eder demektir.
Hulâsa; kocaları tarafından talâk verilen kadınların talâk veren kimsenin kudreti nisbetinde iddetini ikmâl edinceye kadar onun evinde ikamet etmesi lâzım olduğu ve talâk veren kimsenin iddetini ikmâl etmeden kadını ikâmet ettiği evden çıkarmakla ızrar etmemesi ve talâk verilen kadın gebe olursa çocuğu doğurun-caya kadar nafakasının boşayan kimse üzerine vacip olduğu ve çocuğu emzirmek bedelinde kadının ücrete müstehak olduğu ve o ücreti vermenin peder üzerine vacip ve boşanan kadınla boşayan kocanın çocuğu emzirmek ve rahat ettirmek gibi çocuk hakkında menfaat olan şeyleri düşünerek istişarenin lâzım ve vacip olduğu ve eğer çocuğun anası emzirme karşılığında emsalinden ziyade ücret isterse zevcin başka bir kadına çocuğu emzirtmesine müsaade olduğu ve herkese kudreti nisbetinde emzirtmek vacip olub Aliahü Tealâ'nm her nefse kudretinin fevkmda bir şey teklif etmediği ve her zorluktan sonra Aliahü Tealâ'nm bir kolaylık halkedeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Talak 65:8
Tealâ zevçle zevcenin bir arada bulunmalarına ve bu ictima'dan sonra aralarındaki muhabbetin nefrete inkılâb etmesiyle vuku' bulan ayrılığa ve bu ayrılıktan sonra yekdiğerine karşı olan haklarına ve aralarından hasıl olan çocuğun nafakasına ve kadının iddetine ve ücretine müteallik ahkâmı beyandan sonra bu gibi ah-kâm-ı şer'iyeye riayet etmeyenler hakkında cereyan eden ve edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Şu halde :
Talak 65:9
Yani; çok karye ve belde ahalisi nefislerine ve şeytana uyarak hakikatte kendilerini yaratan ve terbiye edip nemâlandıran Rablerinin emrine ve kullarını irşad için taraf-ı İlâhî'sinden göndermiş olduğu Resullerinin emirlerine itaat etmeyerek isyan ederler. Onlar bu minval üzere isyan edince biz onları şiddetli hesapla muhasebe ve dünyada hatır u hayallerine gelmeyen ve emsali görülmeyen açlık, susuzluk, düşmanın kılıcı ve saire gibi büyük azapla azab ederiz. Binaenaleyh; o karye ahalisi günahlarının şiddetini ve azabını tadarlar ki bedenlerinden o azabı görmedik hiç bir yerleri kalmaz ve o gibi köylerin ahalisinin âkibet-i emirleri yani işlerinin sonu zarardan ibaret olmuştur ve onlar için âhirette Aliahü Teala şiddetli azap hazırlamıştır. Çünkü; Allah'ın ve Resullerinin emirlerine muhalefetin ve isyanın neticesi zarar olup, o zarar üzerine bir takım azaplar husule geldiği için onların âkibet-i emirlerinde, zarardan başka bir şey yoktur. Binaenaleyh; bu misilli karye ahalisini karşılayacak dünya ve âhirette azaptır ve azaptan başka bir şey göremezler.
Hesap ve azab-ı şedid âhirette olacaksa da bunların- olacağı muhakkak olduğuna işaret için Mazi sigası vârid olmuştur.
Emr-i İlâhî'den i'raz edip o emrin haricine çıktı demektir. Hesab-ı şedîd.ve azab bu emri kabulden i'raz üzere te-rettüb ettiğinden hesabın ve azabın illetidir ve kıyâs-ı takriri şöyledir : «Biz ehl-i karyeyi şiddetli muhasebe ederiz. Zira; eh]-i karye Rablerinin emirlerinden i'raz ettiler. Her kimseler ki Rablerinin emrinden i'raz edeler, biz onları şiddetli muhasebe ederiz. Binaenaleyh; ^jHl-i karyeyi biz şiddetli muhasebe ederiz» demektir.
Emsali görülmemiş herkesçe meçhul bir azapla azab ederiz demektir. Bu azabın sebebi de emr-i İlâhî'den i'raz etmektir ve kıyas-ı takriri şöyledir : .«Ehl-i karyeyi biz emsali görülmedik azapla azab ederiz. Zira; ehl-i karye Rablerinin emrinden çıktılar. Her kimseler ki Rablerinin emrinden çıkalar, onları biz emsali görülmedik azapla azab ederiz. O halde ehl-i karyeyi biz emsali görülmedik azapla azab ederiz» demektir. Kezalik amellerinin vebalini tatmak ve akibet-i emirlerinin zarar olmasının illeti de emr-i İlâhî'yi tecavüz etmektir.
Bu âyette Vacip Tealâ kendinin ve resullerinin emirlerinden i'raz edip emrin haricinde iş yapan ve emre itaat etmeyen ehl-i karye için beş suretle azab edeceğini beyan buyurmuştur :
Birincisi: şiddetli muhasebedir. Çünkü; muhasebenin şiddeti hesabın doğru olmamasından neş'et ettiği cihetle hesapta sıkıştırmak ayni azab olduğu gibi ileride muazzeb olacağına da delâlet ettiği cihetten de azaptır.
ikincisi; Emsali görülmedik azapla azab olunacaklarıdır. Zira!;]insan için Rabbisinin emrine itaat ve peygamberinin da'-vetine ipbet etmemekten daha büyük bir cinayet olmadığından en büyük ve kimsenin bilmediği azapla azab olunacaklarını beyan buyurmuştur.
Üçüncüsü ;. Elil-i karye kendi amellerinin vebalini tadacaklardır. Çünkü; emrin haricinde her ne izleseler şeriata muhalif olduğu cihetle o muhalif amelin şiddetini ve acısını elbette tadarlar.
Dördüncüsü; Akibet-i emirlerinin zarardan başka bir şey olmayıb ancak zarar olmasıdır. Çünkü; insan kendini halkedip cümle ni'metlere garkeden Rabbisinin ve O Rabbisinin kullarını irşad için gönderdiği resullerinin emirlerine itaat etmeyince o emirlerin haricinde her ne yapsa zarardan ibaret olur. Zira; gerek emr-i İlâhî, ve gerek emr-i Resul ayn-i menfeat olduğu cihetle onun hilâfında hareketinin elbette aynı mazarrat olacağında şübhe yoktur.
Beşincisi; Emr-i İlâhî hilâfında hareket edenlere âhirette Allahü Tealâ'nm şiddetli azap hazır hamasidir. Çünkü; Rabbi-sine isyan eden bir kimsenin dünya ve âhirette istihkakı azaptan başka bir şey değildir. Binaenaleyh her nereye gitse onu karşılayacak; züll ü meskenet ve azaptır.
Hulâsa; emr-i İlâhi'eten çıkan bir kavmin cezası şiddetli muhasebe ve emsali görülmedik azab olduğu ve o kavim fena işlerinin vebalini tadacağı ve işlerinin sonu zarardan ibaret olacağı ve onlar için şiddetli azabın hazırlandığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Talak 65:10
Vacip Tealâ emr-i İlâhî'ye karşı isyan edenlere vaki1 olacak azabı beyandan sonra o azaptan halâsın çaresini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; günahkârlar üzerine hesab-ı şedîd ve azab-ı medîd nazil olacak olunca ey akıl sahibi nıü'minier! Siz AUahü Teaiâ'ya isyan etmekten nefsinizi vikaye ve Allah'ın gazabından haşyet edin ve günahınız sebebiyle helak olmaktan korkun ve korkmanız lâzımdır. Zira; Allahü Tealâ menfaat ve mazarratınızı, dünyevi ve uhrevi halâsınızı size bildirecek Kur'anı inzal etti ki siz onunla amel ederek gazaptan kurtulasımz ve rahmete nail olasınız. Çünkü; Kur'an size yarayacak cümle ahkâmı beyan ettiğinden onunla amel etmek Allahü Teaiâ'ya ittikanın aynıdır. Binaenaleyh Kur'anla amel eden; uhdesine terettüb eden vazifem, ittikayı îfa etmiş olur ve size Allahü Tealâ Resul gönderdi, o Resul sizlere Allahü Tealâ'nm helâli ve haramı beyan eden âyetlerini tilâvet eder ki, ihlâs üzere iman edip salâh üzere amel edenleri zulmet-i küfürden nûr-u imana ve zulmet-i" şüpheden nur-u yakîne ve zulmet-i cehilden nur-u ilme çıkarmakla irşad etsin.
Bu âyette hitab ehl-i imana olduğu cihetle ittika ile mu-rad; küfürden başka günahlardan sakınviaktır. Çünkü ehli imanda küfürden ittika esasen hasıl olduğu için küfürden ittika ile emir onlar hakkında hâsılı tahsil olduğu cihetle bu makamda ittika; küfrün gayri günahlardan ittika edin demektir. Yani «imanınız sebebiyle küfürden ittika ettiğiniz gibi sair günahlardan da ittika edin>> manasınadır.
Akıl sahibi olan ehl-i imanın günahlardan elerinin vacip olmasıdır. Çünkü; ehl-i iman nasıl ki imanlan sebebiyle küfürden nefislerini vikaye ettilerse imanın mukta-zası sair günahlardan da nefislerini muhafaza etmeleri lâzımdır.
j/cinci hüküm; Allahü Tealâ'nın ehl-i imana ahkâmım beyan için Kur'anı inzal etmesidir. Çünkü; ehl-i imanın helâl ve haramı, cevaz ve adem-i cevazı bilmeleri muhkem bir kitab-la olabileceğinden kullarına lûtf u ihsan ve zikr-i cemil olan. Kur'anı, amel etmeleri için inzal ettiğini beyan etmiştir.
Üçüncü hüküm; Kur'anı nâsa tilâvet edecek Resul gönderdiğini beyan etmesidir. Çünkü.; taraf-ı îlâhî'sinden halkın menfaat ve mazarratım beyan için göndermiş olduğu kitabım halka tebliğ edecek bir vasıta lâzım olduğundan Cenab-ı Hak Resulüne tebliğa ve kitabının ahkâmını nâsa öğretmeye me'mur ettiğini' beyan buyurmuştur.
Dördüncü hüküm; Resulü göndermekten maksad-ı aslî O Resulün Kur'anı ta'lim etmesiyle ehl-i imanı zulümat-ı dalâletten nur-u hidayete çıkarmak olduğunu beyan etmesidir. Şu halde bu âyette kemâl-i tertibe riayetle beraber Vacip Tealâ insanın vazife-i asliyesini ve o vazifeyi îfaya lâzım gelen esbabı ve vazifeyi edadan maksadı beyan buyurmuştur. Çünkü insan için her şeyden evvel lâzım olan; emre tamamiyle imtisal ve nehiyden kemaliyle içtinaptan ibaret olan ittikadır. Zira; ittikanın maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi insanivher belâdan kurtaracağına işaret için Cenab-ı Hak her şeyden evvel ittika ile emretmiştir. İttikanın akıl sahibi olan mü'minlerde olması lüzumuna işaret için ittika ile emrini akü sahibi olan mü'minlere tevdh buyurmuştur. Bundan sonra ittikanın ahkâmını alacak ve ahkâmı mazbut olarak kalacak bir kitabın vücudu lâzım olduğundan Cenab-ı Hak ittikanın ahkâmını beyan eden Kur'an-ı Kerim'i insanlara inzal ettiğini beyan buyurmuştur. Kur'anı insanlara tebliğ ve ahkâmını beyan edecek bir Resulün vücudu lâzım olduğu cihetle insanlar üzerine ahkâmını açıktan beyan edici âyetlerini tilâvet eder Resul gönderdiğini beyan buyurmuştur. Resulün gayet büyüklüğüne ve şanına ta'zim lâzım olduğuna işaret için Resul lâfzı ta'zime delâlet eden tenvinle Nekre olarak vârid olmuştur. Kur'anı inzal etmek ve Resûlu göndermekten maksad; ehl-i imanı zulümat-ı cehilden nûr-u irfana çıolduğunu beyanla Kur'anın muktezâsiyle amel ve Resule !vâcip olduğuna işaret buyurmuştur.
Talak 65:11
Vacip Tealâ emr-i İlâhî'ye karşı isyan edenlere vaki1 olacak azabı beyandan sonra o azaptan halâsın çaresini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; günahkârlar üzerine hesab-ı şedîd ve azab-ı medîd nazil olacak olunca ey akıl sahibi nıü'minier! Siz AUahü Teaiâ'ya isyan etmekten nefsinizi vikaye ve Allah'ın gazabından haşyet edin ve günahınız sebebiyle helak olmaktan korkun ve korkmanız lâzımdır. Zira; Allahü Tealâ menfaat ve mazarratınızı, dünyevi ve uhrevi halâsınızı size bildirecek Kur'anı inzal etti ki siz onunla amel ederek gazaptan kurtulasımz ve rahmete nail olasınız. Çünkü; Kur'an size yarayacak cümle ahkâmı beyan ettiğinden onunla amel etmek Allahü Teaiâ'ya ittikanın aynıdır. Binaenaleyh Kur'anla amel eden; uhdesine terettüb eden vazifem, ittikayı îfa etmiş olur ve size Allahü Tealâ Resul gönderdi, o Resul sizlere Allahü Tealâ'nm helâli ve haramı beyan eden âyetlerini tilâvet eder ki, ihlâs üzere iman edip salâh üzere amel edenleri zulmet-i küfürden nûr-u imana ve zulmet-i" şüpheden nur-u yakîne ve zulmet-i cehilden nur-u ilme çıkarmakla irşad etsin.
Bu âyette hitab ehl-i imana olduğu cihetle ittika ile mu-rad; küfürden başka günahlardan sakınviaktır. Çünkü ehli imanda küfürden ittika esasen hasıl olduğu için küfürden ittika ile emir onlar hakkında hâsılı tahsil olduğu cihetle bu makamda ittika; küfrün gayri günahlardan ittika edin demektir. Yani «imanınız sebebiyle küfürden ittika ettiğiniz gibi sair günahlardan da ittika edin>> manasınadır.
Akıl sahibi olan ehl-i imanın günahlardan elerinin vacip olmasıdır. Çünkü; ehl-i iman nasıl ki imanlan sebebiyle küfürden nefislerini vikaye ettilerse imanın mukta-zası sair günahlardan da nefislerini muhafaza etmeleri lâzımdır.
j/cinci hüküm; Allahü Tealâ'nın ehl-i imana ahkâmım beyan için Kur'anı inzal etmesidir. Çünkü; ehl-i imanın helâl ve haramı, cevaz ve adem-i cevazı bilmeleri muhkem bir kitab-la olabileceğinden kullarına lûtf u ihsan ve zikr-i cemil olan. Kur'anı, amel etmeleri için inzal ettiğini beyan etmiştir.
Üçüncü hüküm; Kur'anı nâsa tilâvet edecek Resul gönderdiğini beyan etmesidir. Çünkü.; taraf-ı îlâhî'sinden halkın menfaat ve mazarratım beyan için göndermiş olduğu kitabım halka tebliğ edecek bir vasıta lâzım olduğundan Cenab-ı Hak Resulüne tebliğa ve kitabının ahkâmını nâsa öğretmeye me'mur ettiğini' beyan buyurmuştur.
Dördüncü hüküm; Resulü göndermekten maksad-ı aslî O Resulün Kur'anı ta'lim etmesiyle ehl-i imanı zulümat-ı dalâletten nur-u hidayete çıkarmak olduğunu beyan etmesidir. Şu halde bu âyette kemâl-i tertibe riayetle beraber Vacip Tealâ insanın vazife-i asliyesini ve o vazifeyi îfaya lâzım gelen esbabı ve vazifeyi edadan maksadı beyan buyurmuştur. Çünkü insan için her şeyden evvel lâzım olan; emre tamamiyle imtisal ve nehiyden kemaliyle içtinaptan ibaret olan ittikadır. Zira; ittikanın maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi insanivher belâdan kurtaracağına işaret için Cenab-ı Hak her şeyden evvel ittika ile emretmiştir. İttikanın akıl sahibi olan mü'minlerde olması lüzumuna işaret için ittika ile emrini akü sahibi olan mü'minlere tevdh buyurmuştur. Bundan sonra ittikanın ahkâmını alacak ve ahkâmı mazbut olarak kalacak bir kitabın vücudu lâzım olduğundan Cenab-ı Hak ittikanın ahkâmını beyan eden Kur'an-ı Kerim'i insanlara inzal ettiğini beyan buyurmuştur. Kur'anı insanlara tebliğ ve ahkâmını beyan edecek bir Resulün vücudu lâzım olduğu cihetle insanlar üzerine ahkâmını açıktan beyan edici âyetlerini tilâvet eder Resul gönderdiğini beyan buyurmuştur. Resulün gayet büyüklüğüne ve şanına ta'zim lâzım olduğuna işaret için Resul lâfzı ta'zime delâlet eden tenvinle Nekre olarak vârid olmuştur. Kur'anı inzal etmek ve Resûlu göndermekten maksad; ehl-i imanı zulümat-ı cehilden nûr-u irfana çıolduğunu beyanla Kur'anın muktezâsiyle amel ve Resule !vâcip olduğuna işaret buyurmuştur.
Vacip Tealâ ehl-i imanı ittikaya da'vetten sonra ittikanın hâsıl jıeticeleri beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allah'ın âyât-ı beyyinatmda beyan ettiği veçhile iman edip de riyasız ihlâs üzere amel eden kimseyi Allahü Tealâ Cennetler idhâl eder ki, o Cennet'lerin altından ırmaklar akar ve en-va'ı zevk u safayı cami'dir ve nefsin her istediği vardır. Amel-i sa-lihle beraber iman eden mü'minler ebedi zevk u safa içinde Cen-net'te kalıcılardır. Zira; Cennet'in ni'meti dâimdir. Dâim olan ni'-mete nail olan kimse ise o ni'metten mahrum olmaz. Mü'min kulunun rızkını Allahü Tealâ ne acayib güzel kıldı. Çünkü; Aîlahü Tealâ onları dünyada ibadet ve âhirelte sevabln merzuk kılmıştır ki bundan daha güzel nzık olamaz.
Bu âyette .Cenab-ı Hak Cennet'e girip zevk u safaya nail olmayı amel-i sâlihle beraber iman'a ta'lik buyurmuştur. Çünkü; amelden mücerred imanla mü'min olan kimse Cennet'e girer ve lâkin derecat-ı âliyata nail olamaz ve imandan âri olan amele i'tibar yoktur. Binaenaleyh hem Cennet'e girmek hem de büyük derecelere nail olmak amel-i sâlihle beraber iman sahibi olan mü'minlere müyesserdir. İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak altından ırmaklar çereyan eden köşkleri, sarayları, bağları ve bahçeleri amel-i sâlihle beraber iman eden kullarına vaadetmiş ve bu gibi kimselerin rızık-larmm gayet güzel olacağım da ilâve eylemiştir. Çünkü; Cennet'in ni'meticri tükenmez ve arkası kesilmez, her saatde her mü'min istediğini yer, istediğini giyer, istediği yerde gezer ve arzu ettiği kimseyle ülfet eder. Bundan daha ziyade güzel rızık olabilir mi?
Bu âyette Vacip Tealâ insanları imana ve amel-i salih işlemeye iki cihetle teşvik buyurmuştur :
Birincisi; Mü'min âmillere insanların seveceği ve gönlünün eğleneceği bol sularla altından nehirler cereyan eden Cen-net'lere idhâl edeceğini ve onların da o Cennetlerde ebedi kalacaklarını beyan etmesidir. Çünkü; böyle bir saadet-i ebediyeye sebeb olacak imana ve amele, cüzî aklı olanların sa'yedecekleri şüphesizdir.
ikincisi; İmanı ve amel-i sâîihi olan kimselerin -rızklarının gayet güzel olacağım beyan etmesidir. Zira; aklı olan kimsenin güzel rızkın esbabına sa'yedeceği tabiidir.
Hulasa; Allah'a imanla beraber amel-i sâlih-işleyen kimselerin Cennetlere dahil olacakları ve ebeden Cennet'te kalacakları ve o gibi kimselerin rızıklarını Allahü Tealâ'nın güzel kılacağı bu âyetten müstefad oian fevaid cümlesindendir.
Talak 65:12
Vacip Tealâ ehl-i imanı Cennet'e idhâl edeceğini ve rızıklarını gayet güzel kılacağını beyandan sonra istediği kulunu saadete îsâle kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ imanla beraber amel-i sâlih işleyen kimseleri Cennet'ine idhâl eder ve rızıklarmı güzel kılar. Zira; Allahü Tealâ sol Zat-ı Eceli ü A'lâ'dır ki, kudret-i kâmilesi icabı Zatına âid olan yedi sıfât-ı kadîmesi adedince yedi tabaka gökleri halket-ti, meleklerle ervâh-ı mücerredeye mesken kıldı ve âlem-i süflî olan arzdan gökleri adedi kadar yedi iklim olan arzı halketti ve Allahü Tealâ'nın her şeye kaadir olduğunu sizin bilmeniz için yerle gökler arasında kaza-yı İlâhfnin cereyanı üzere emr-i İlâhî nazil olur. Çünkü; semadan melek vasıtasiyle enbiyaya vahiy gelip kullara tebliğ olunduğu gibi Sema-yı ülyâdan Arz-ı süflaya Allah'ın emirleri her zaman nazil olur. Hatta yağan yağmurlar ve yerden hâsıl olan otlar, ağaçlar ve hayvanlar cümlesi emr-i İlâhî ile vucûd bulur ve kudret-i îlâhî'yeyle her birerleri hey'etleri ve isti'dadları veçhile halkolunur. Çünkü; âlem-i semadan yer yüzüne inen maddi ve manevi feyz u bereketten âlem-i süflî olan arz ve arzda bulunan mahlûkat isti'dad ve kabiliyetlerine göre müstefid olurlar. Binaenaleyh; semadan yağan yağmurlar sebebiyle yer yüzünde bir takım acaib ve garaibi cami' ve akıllara hayret verecek şeyler halkolunduğu cihetle yer yüzünün semaya merbut olduğu görülür.
Sema cihetinden yer yüzüne inen emirler, kaza ve kader mahlûkat hakkında daima zuhur edip durduğundan âlem-i süfliyat tebeddül ve tegayyüre ma'ruzdur ki her zaman herkesin gördüğü veçhile mahlûkattan bazıları hayata, diğer bazıları da memata, bazısı selâmete ve diğer bazısı helake mahkûm olur.
Allahü Tealâ'nın emrinin, kaza ve kaderinin şu minval üzere cereyan etmesi ve insanların bunların eserlerini gûna gûn acîb ahvâl üzere görmesi ve her gün bin türlü ahvâlin tebeddül etmesi; Allah'ın kudret-i kâmil esini ve kudretinden hariç bir şey olmadığını ve ilminin her şeyi ihata edip ilminden hâriç bir şey bulunmadığını sizin bilmeniz içindir. Yani bunların her birinden Al-3ah'm kudretini ve ilminin ihatasını insanlar istidlal etsinler için her birinin asarını hariçte göstermiştir.
Vacip Tealâ bu âyette eserden müessire istidlalin vacip olduğuna işaret buyurmuştur. Çünkü; göklerle yer kudret ve ilmin eseridir. Bunların halkolunması insanların Allahü Tealâ'nın her şeye kaadir ve ilmi her şeyi ihata ettiğini bilmeleri için olduğunu beyan etmek: eserden müessire istidlal lâzım olduğunu beyan etmektir. Çünkü; kudreti olmayan bir zat bu kadar cesamet sahibi olan gökleri ve yeri halk edemez. Kezalik ilmi olmayan bir kimse se-mavat ve arzı halkedemediği gibi onlarda olan sanayi'-i acibeyi icad edip meydana getirmesi mümkün olamaz. Zira; ilmi olmayan cahildir, kudreti olmayan âcizdir. Binaenaleyh; âciz ve câhilden bir şey sudur edemez. Halbuki Allahü Tealâ şu görülen asâr-ı ulviye ve süfliyeyi ve bunların aralarında olan bir çok mevcudatı meydana getirmiştir. Bunların her birinde olan sanayi'-i garibe kudretsiz ve ilimsiz olamayacağından mahlûkatın her zerresi Allahü Tealâ'nın ilmine ve kudretine açıktan delâlet eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âlem-i ulvide olan yedi yıldızdan her birlerinin te'siri yer yüzünde ayrı ayrı birer iklimde zuhur ettiğinden ve her iklime zuhuratı i'tibariyle ayrıca bir arz tabakası denmeye seza ve lâyık olduğundan yedi iklime yedi kat arz denmiştir. Binaenaleyh-; Cenab-ı Hak bu âyette «Allahü Tealâ yedi kat semayı ve onların misli arzdan da halketti» buyurmuştur ki sema yedi olduğu gibi arz da yedi demektir. Vacip Tealâ semanın arza; arzın da semaya adet cihetinden müşabehetleri olduğu gibi devam ve intizam cihetinden de yekdiğerine merbut olduğuna dahi onlar arasında emr-i îlâhî'nin nazil olduğunu beyanla işaret etmiştir.
Hulâsa; Allahü Teaiâ'nm yedi kat gökleri ve onların emsali yedi iklim yerleri halkettiği ve bunların aralarında emr-i İlâhî'nin gelip gidip cereyan ettiği ve bunları halketmekten maksadj Allahü Teaiâ'nın her şeye kaadir ve hei\şeyi ilmi ihata ettiğini insanların bilmesi için olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-
dendiü.
Tahrim 66:1
Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Oniki âyeti cami'dir.
Yani; ey nübüvvet sıfatiyle müttasıf olan Nebiyy-i zişan! Zevcelerinin rızalarını taleb ederek muktezay-ı hikmet Allahü Tealâ'-nın sana helâl.kıldığı ni'meti ve o ni'melin hürmetine dair nehy-i ilâhî varid olmaksızın niçin kendine haram kıldın? Halbuki cümle kullarının niyetine muttali' olan Allahü Tealâ kullarının kusurlarını setredici ve i'tizar edenlerin intizarlarını kabul ile lûtf u ihsan buyurucudur.
demektir.
Diğer bir rivayete nazaran sebeb-i nüzul şöyledir; ezvac-ı mu-tahharattan (Cahş) kızı (Zeyneb) (R.A.) nın hücresinde Resulullah bal şerbeti içmişti. Hazreti Âişe ve Hafsa (R.A.) ittifak ederek Resulullah'a «Ya Resulallah! Ağzında sakız kokusu vardır» demeleri üzerine Resulullah «Bal şerbeti içtim bir daha ağzıma bai koymayayım» buyurunca bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet:
Yani; Allah'ın helâl kıldığı şeyi sen haram kılma) demektir ki, yukarıda beyan olunduğu veçhile «sen nefsini o şeyle intifa'dan men'etme» demektir. Şu halde insanlar için Allah'ın helâl kıldığı şeyle intifa'dan insanın nefsini men'etmesi nazar-ı şeri'de makbul bir şey değildir. Hatta îmam-ı A'zam indinde, helâl olan bir şeyi insanın nefsine haram kılması, yemin olduğundan kefaret lâzım gelir. Şu halde helâl olan bir şeyi nefsine haram kılmak insan için bir cürüm oluyor ki, kefaretini vermekle o cürmün cezasını görmüş oluyor. Binaenaleyh; Allah'ın helâl kıldığı şeyle mümkün olduğu kadar intifa' etmek memduhtur ve nefsini onun intifamdan mahrum etmek de mezmumdur.
Hulâsa; Allah'ın kullarına helâl kıldığı şeyi bir kimsenin nefsine haram kılması caiz olmadığı ve hatta haram kılarsa îmam-ı A'zam indinde kefaret lâzım geldiği ve Allahü Tealâ'mn, kullarının kusurunu affederek i'tizar edenlere merhamet buyurucu olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tahrim 66:2
Vacip Tealâ helâl olan şeyle intifa'dan nefsini rnen'etmekten Resulünü zımnen nehyettikten sonra bu kabilden olan yeminlerin kefaretini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ sizin yeminlerinizin kefaretini vermekle o yeminle bağlanmış olduğunuz şeyi çözmeyi vacip kılmakla yemini meşru' kıldı ve Allahü Tealâ sizin yardımcınızda'. Binaenaleyh; her neye hükmederse onda elbette sizin menfaatiniz .vardır. Hatta yemininizden lâzım gelen hürmeti kefaretle kaldırmanızı emrinde de menfaat olduğu cihetle bu.emri size muavenetten başka bir şey değildir. Ve Allahü Tealâ sizin menfaatmıza muvafık olan şeyi bilir, ona göre hükmeder, hükmünde asiâ hata olmaz ve hükmü kulları hakkında menfaati mutazamrnmdır.
Vacip Tealâ bu âyette üç hüküm beyan etmiştir :
Birincisi; İnsandan vaki' olan yeminin tahlilini farz kılmasıdır. Yani yeminle insanın bağlamış olduğu şeyi çözmesini emretmiştir. Çünkü; insan bîr şeyi «işlerim" veya "işlemem» yahut bir şeyi «yerim» veya «yemem» diyerek yemin ettiğinde yeminle bağlanmıştır. İşte o bağın kefaretle çözülmesini Cenab-ı Hak emrediyor ki, yeminden halâs olsun. Mubah olan bir şeyi nefsine haram kılmak Imam-ı A'zam'a göre yemin olduğuna nazaran o yeminden hâsıl olan hürmeti kaldırmak ve o şeyi helâl kılmak kefaretle olduğundan Cenab-ı Hak kefaretle emretmiştir.
İkinci hüküm; Cenab-ı Hakkın kullarına yardımcı olmasıdır. Çünkü; Allahü Tealâ kullarının her işlerini bilip kendilerini yaratarak mükellef kıldığından dergâhına iltica edenlere inayetini esirgemez ve her şeyi halkeden Allahü Tealâ olduğu için kulun kulluk vazifesi; esbabına tevessülle beraber Allah'ın yardımına daima iltica etmektir. Zira; Cenab-ı Hak kullarının Mevlâsı, Muin ve nasırlarıdır.
Üçüncü hüküm; Vacip Tealâ'nın kullarının her hâllerini bilici ve ilminin icabı kullarının hâllerine muvafık hükme-dici olmasıdır. Zira; Cenab-ı Hak herkesin istihkak ve istibdadını bildiğinden herkesin istihkakına göre halkeder.
Tahrim 66:3
Tealâ Resulullah'm helâl olan bir şeyi nefsine haram kıldığını beyandan sonra şu haram kılmanın sebebini ve nasıl haram kılındığını ve vak'anm aslını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol vakti zikredin, hatırınızdan çıkarmayın ki sizin peygamberinizin zevcelerinden bazı olan Hafsa'ya esrar olarak peygamberiniz (S.A.) cariyesi (Mariye) yi nefsine haram kıldığını, Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) nın bu ümmete halife olacaklarını haber verip bu esrarı kimseye söylememesini tenbih ve tavsiye etmişti. Vakta ki (Hafsa) kemâl-i ferahından bu esrarı saklayamaya-v,\k Hazret-i Âişe'ye haber verince Allahü Tealâ Hafsa'mn, esrarı Hazret-i Âişe'ye haber verdiğini Resulüne bildirince Resulullah Hafsa'ya gazab ederek Âişe'ye haber verdiği esrardan bazısı olan Mariye'yi tahrim ettiği cihetini söylediğini Hafsa'ya bildirdi ve esrarın diğer kısmı olan hilâfet mes'elesini söylediğini Hafsa'ya bildirmekten i'raz etti. Vakta ki Resülullah Hafsa'ya sırrı ifşa ettiğini söyleyince Hafsa «Ya Resulallah! Bunu sana kim haber verdi?» dedi. Resülullah da her şeyleri bilici ve haber verici olan Al-lahü Tealâ'mn haber verdiğini Hafsa'ya söyledi. Bundan evvel beyan olunduğu veçhile Resülullah Hafsa'yı bu vak'a üzerine talâk-ı ric'î ile ve bir talâkla tatlik etmiş ve sonra Cıbril-i Emin'in beyanı üzerine ric'at edip kabul buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile habîr, alîm lâfzından daha ziyade manâya delâlet ettiğinden alîm lâfzından sonra habîr varid olmuştur. Çünkü alî m ; bilici demektir. Habîr ise bilici ve bildiğini haber verici demektir. Şu halde habîr lâfzında hem bilmek hem de bildiğini haber vennek olduğundan iki manâya delâlet eder. Binaenaleyh; habîrde alîmden daha ziyade manâ mevcuttur.
Hulâsa; iki kimse arasında vaki' olan esrarın başkasına haber verilmesinin nazar-ı şeri'de makbul olmadığı ve o esrarı söyleyen kimseyi itab caizse de itabın vacip olmadığı ve Allahü Tealâ'mn Resulüne bazı mugayyebatı haber verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tahrim 66:4
Vacip Tealâ Resulünün yeminini ve yemin üzre lâzım gelen kefareti ve Resulullah'm rızası hilâfına yemini haber veren Haf-sa'nm haber verdiğini Resulüne bildirdiğini beyandan sonra Resülullah tarafından Âişe ve Hafsa'ya vaki olan hitabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Âişe ve Hat'sa! Sizden sâdır olan günahtan hulûs-u niyyet ve samimiyyet üzerine Resulullah'a kemâl-i muvafakatınıza delâlet eder surette nedamet ve tevbeyle Resulullah'ı razı etmek hususunda dergâh-ı Ulûhiyete iltica ederseniz kalbiniz temizlenir ve üzerinize vacip olan şeyi işlemiş olursunuz. Zira; ResuluUah'ın razı olmadığı şeyi işlediğinizden kalpleriniz muhakkak haktan meyletti. Çünkü; siz Resulullah'm emanet ettiği esrarı izhar etmekle eza ettiğinizden kalb~i Resulullah'ı rencide ettiniz. Size vacip olan; emr-i Resulullah'a imtisal etmek iken bu imtisali terkinizden dolayı tevbeye muhtaç günah işlediniz. Şu halde tevbe ederseniz günahınız affolunur. Eğer birbirinizi arkalayarak Resulullah'm rızası hilâfına devam ederseniz bu devamınızla Resulullah'a bir zarar yapamazsınız. Zira; sizin birbirinize yardımınızdan sonra Allahü Tealâ, Cibril-i Emin, mü'minlerin sulehâsı ve melekler Resulullah'a her zaman ve her şeyde yardım ettikleri gibi bu hususta da yardım edicilerdir. Şu halde siz her ne kadar muhalefet etseniz Resulullah'a bir keder arız olmaz. Çünkü; Resulünün her umuruna mütevelli ancak Allahü Teaiâ'dır. Binaenaleyh; muhalefetinizin faydası yoktur.
İşte şu esasa binaen Resuİullah'ın şeriatıyla lâyıkı veçhüzere amel edenlere her nekadar muhalefet edenler olsa da Allahü Tealâ yardımcıları olduğundan muhalefet edenler mağlûp ve şeriatıyla âmil olanlar galiptir, gerektir ki onlar bihakkın şeriata yapışmış olsunlar. Binaenaleyh; her ne zaman hangi kavim ki şeriata dayanmış onlar galip olmuşlar ve şeriattan çıkan milletler zelil ve hakîr olarak muzmahil olmuş gitmişlerdir.
Hulâsa; Hazret-i Hafsa ve Âişe (R.A,) nın vaki' olan kusurlarmdan tevbeye daVet olundukları ve eğer birbirlerine yardımla muhalefette devam ederlerse muhalefetlerinden bir fayda göremeyecekleri ve zira; Allahü Tealâ'nm ve Cibril-i Emin'in ve evvel iman eden sulehâsmm ve sair meleklerin 'Resulullah'a yardımcı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tahrim 66:5
Vacip .Tealâ Hazret-i Aişe ile Hafsa'ya itabını beyandan sonra bilûmum ezvac-i mutahharata ta'riz etmek üzere buyuruyor.
Ve bu gibi zevceleri halketmek Cenab-ı Hakkın kudretine nisbetle gayet kolaydır. Binaenaleyh; size talâk vermekten Resulullah'a bir Heder arız olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette seyyiple bakiri zikir; vukuatı ayniyle beyan etmektir. Çünkü; o zamanda mevcud olan ezvac-ı mutahheratta her iki sınıftan da mevcud olduğundan tebdil vaki' olsa ayni surette olacağını beyanla geleceklerin gideceklerden hiç bir veçhile noksan /Olmayacağını ve bu vesileyle ResuluUah'ın kalb-i Nebevilerinin rahat olacağını beyan buyurmuştur. Seyyibatı zikir; makam-ı medihte zik rol un m ustur. Zira; bazı seyyip Resulullah indinde ahlâk-ı harnîde cihetinden bakirden daha ziyade makbul olabilir.
Ezvac-ı ınutahherat her ne kadar Resuluilah'a zevce olmak şerefiyle müşerrefe olduklarından o zamanda dünyada bulunan kadınların hepsinden hayırlı iseler.de kendilerinden vuku' bulan bazı kusur üzerine tatille olunmakla Resuluilah'tan ayrılınca o şerefin kendilerinde kalmayacağına göre onların bedelinde yerlerine gelecek kadınların daha hayırlı olacağında şübhe yoktur. Zira; mutal-laka olanlar Resulullah'a şeref-i zevciyetten mahrum olmuş ve yerlerine gelenler o şerefi ihraz etmiş oldukları cihetle ikinci gelenlerin hayırlı olacakları aşikârdır.
Bu âyette makam-ı medihte beyan olunan sıfatlarla murad; ezvaC'i mutahharata şu evsafı cami' olmaları lâyık ve bu evsafın kendilerinde bulunmasına gayret etmeleri lâzım olduğunu tavsiyedir. Yani «siz de böyle olmalısınız» demektir. Ezvac-ı mutahhara-tın »eğer Resulullah size talâk verirse» diyerek talâkları ta'lik olunmaktan Resulullah'in Hazret-i Hafsa'ya bilfiil talâk vermemiş olması lâzım gelmez. Çünkü; nıecmuunun talâkı muallâk olmaktan içinden bazısının mutaîlâka olmaması lâzım gelmez. Binaenaleyh; Hazrte-i Hafsa'nın talâkına dair beyanatın bu âyetteki ta'lika mü-nafatı yoktur.
Bu âyette beyan olunan sıfatların bütün kadınlarda bulunmasına işaret vardır. Çünkü; ezvac-ı mutahharat eshaptan oldukları cihetle bu ümmetin muktedabihleri olunca bu ümmetin kadınlarının da o sıfatta olmaları lâzım olduğunda şüphe yoktur.
Hulâsa; ResuluUah'ın hatunlarına talâk vermesi farz ve takdir olunsa çok zaman geçmeden onların yerlerine Cenab-ı Hakkın Resulüne daha hayırlılarını halkedeceği ve hayırlı kadınlar Resulullah'a muti' ve münkad, Allah'a ve Resulüne hulûs-u kalple mümine, geceleri namaza ve gündüzleri oruca devamlı, günahlarından tevbe eder âbide ve zahide olacakları ve enva'i hayrata sa'ye-der seyyip ve bakir her iki sınıftan da bulunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendır.
Tahrim 66:6
Vacip Tealâ Resulüne bazı umurda muhalefet edMleri tehdid ettikten sonra cümle ehl-i imanı tehdid ve nefislerini Cehennem'-den vikaye etmelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor.
lâfzı vikayeden emirdir ve nefsinizi, günahlardan sakının demektir. ( rM*l-5 ) Evlâd ü iyâl cümlesine şamildir. Evlâd ü iyali Cehennem ateşinden vikaye etmek; adâb-ı şer'iyeyle te'dib eylemek, ibadete ve enva'-ı hayrata onları sevkedip Allahü Tealâ'ya ubudiyetin yollarını öğretmek ve şer'an menhi olan ve caiz olmayan şeylerden onları men'etmekle olur.
Cehennem'in tuttuğu yani ateşi yakmak için ateşin Önünde yakılan geven ve çıra gibi kuru yanacak demektir. Hicare ; bazı eserlerde görüldüğü veçhile kibrit taşlarıdır. Zira; onlar iyi yandığı gibi harareti de yanmak şanından olan her şeyden ziyadedir. Şu halde Cehennem'in tutruğu kibrit taşiyle insanların cesedleri olacağını beyan; azabın şiddetine işaretle insanları günahlardan men'de mübalâğa vardır. Çünkü; tutruğu odun olan ateşle kibfit taşı olan ateş beyninde elbette fark çoktur. Cehennem üzerinde melekler vardır ki bazı ha-disi şerifte beyan olunduğuna nazaran o melekler ondokuzdur ve onlara Zebani denir, Cehennem işlerini görmeğe me'murdurlar. Bunun bu dünyada emsali hapishane müdürleridir. Amma onların maiyyetlerinde hizmetçileri bir çok melekler de bulunabilirler, meselâ hapishane müdürlerinin maiyyetlerinde gardiyanlar bulunduğu gibi. Gayet sert sözlü, ehl-i Cehennem'e huşu-netli ve acı söyleyici demektir. Ehl-i Cehennem'e her türlü azaba muktedirler, demektir ki kendilerine asla yumuşaklık, gülmek, lâtife etmek gibi şeyler arız olmadığı gibi kalplerinde ehl-i Cehennem'e asla merhamet yoktur, cisimleri gayet büyük ve kuvvetleri gayet acîptir. Hatta birisinin bir defada yetmişbin kişiyi birden Cehennem'e atmaya kudretleri kâfi olduğu bazı ehadis-i ce-lilede rivayet olunmaktadır. Bununla beraber zebaniler Allahü Tealâ'ya asla isyan'etmezler ve me'mur oldukları vazifeleri neyse onu devam üzere yaparlar ve vazifelerinden bir kimsenin şefaatiyle veya kendilerinin şefkat ve merhametleriyîe azıcık bir şeyde müsamaha etmezler ve Allah'ın gazabından korktukları için me'mur oldukları şeyleri işler ve onun haricine çıkmazlar.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bu âyet-i Celilede Cenab-ı Hak Cehennem'in ateşinin kuvvetini ve üzerinde olan meleklerin şiddetini beyanla insanları insafa ve kendi nefislerine merhamete da'vet etmiş, nefislerini ve evlâd ü iyallerini Cehennem ateşinden vikaye etmelerini emir ve tavsiye buyurmuştur.
Hulâsa cümle ehl-i imana lâzım olan vazife-i diniye; kendilerini ve evlâd ü iyallerini Cehennem azabına sebep olacak günahlardan sakınmak lâzım olduğu ve Cehennem'e memur olan zebanilerin ehl-i Cehennem'e asla. merhamet yüzü göstermeyecekleri ve o zebaniler Aliahü Tealâ'ya âsi olmayıp her neyle emrolunur-larsa onu yerine getirecekleri ve Cehennem ateşi şâir ateşlere nis-betle pek şiddetli olup onun yakacak odunu ise kibrit taşlarıyla insanların cisimleri olduğu bu âyetten istifade beklenen fevaid cümlesindendir.
Tahrim 66:7
Vacip Tealâ bilûmum ehl-i imana hi| tap etmek üzere buyuruyor.
Yani; hidayete îsâl için gönderilen Resullere iman etmeyip küfürde ısrar ve inad eden kâfirler! Cehennem ateşini gözünüzle görüp şübheniz kalmadığı günde i'tizar etmeyin. Zira; si? dünyada ancak amel ettiğiniz günahlarınızın cezasıyla cezalanıyorsunuz. Günahınızdan başka bir ceza ile cezalanmıyorsunuz ki. i'tizarımz kabul olunsun.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanian veçhile şeriatla amelin ve imanın, günahlara tevbenin ve i'tizarın mahalli dünya olup bu gibi amellerin mahalli olan dünyayı geçtikten sonra âhirette iman ve amel kabul olmadığı gibi güahlardan i'tizar dahi kabul olunmaz. Çünkü; âhiret dar-ı teklif olmadığından bunların hiç birinin mahalli değildir ve kâfirlerin ancak kendi küfürleri ve sair amelleri mukabilinde ceza görüp amellerinden ziyade azapla zulmolımmayacaklarma işaret için hasra delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü: burada ancak cezalarının amellerine göre olacağına ve amellerinden ziyade olmayacağına delalet vdev. Hulâsa; yevm-i kıyamette kâfirlerin itizarlarının kabul olunmayacağı ve cezalarının mikdarı ancak günahlarının mikdarında olacağı ve günahlarından zijrade ceza görmekle zulmolunm ayacakları bu âyetten .müstefad olan fevaid cünılesindendir.
Vacip Tealâ âhirette kâfirlerin i'tizar ve tevbelerinin kabul olunmayacağını beyandan sonra tevbenin ve i'tizarm mahalli olan dünyada tevbe etmelerini ehl-i imana emir ve tavsiye etmek üzere buyuruyor.
İnsana nasihat edici tevbe demektir. Çünkü nasihat; insanı ibadete terğib ve günahlardan men'et-mekten ibaret olduğu cihetle hakiki bir tevbede herhangi günaha tevbe etmişse tevbe eden kimsenin tevbesi o günahdan men'ettiği cihetle o tevbeye nasuh denir. Eğer tevbesinde sebat ederse o günahı bir daha işlemeye tevbesi daima mani' olur. Amma tevbe eder de sonra tevbeyi bozar ve tekrar günahı işlerse tevbe, nasuh olamaz. Zira; tevbesi nasihat etmiş olsaydı tevbe ettiği günahı tekrar işlemezdi. Halbuki işledi. Binaenaleyh; tevbesi nasuh olamadı.
Kefaret; tevbe sebebiyle günahın örtülüp o günahtan dolayı sahibinin ceza görmemesidir. Tevbe sebebiyle günahın affolunması fazl-ı İlâhî olup tevbenin kefareti mucib olmadığına işaret için tamaa delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Binaenaleyh; insanın korkuyla ümid arasında olması lâzımdır. Zira; tevbe edince tevbesinin kabulü muhakkak değildir kelimeşinin ifade ettiği rica manâsı Allah'ın kullarına aittir, yoksa Al-lüîıa Tealâ indinde her by muhakkak olduğundan Cenab-ı Hakkın ilmine nazaran hiç bir şeyde rica tasavvur olunmaz. Zira; ilm-i İlâhfde ve ind-i Sübhanîde her şey kafidir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'ya nisbetle kelimesi muhakkaka ve kullarına nisbetle ricaya delâlet eder.
Bu âyette Ebussuud Efendi'nin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile tevbeyle emr-i İlâhî; derhal insanın işlemiş olduğu günahtan tevbe etmesi vacip olduğuna delâlet eder. Zira mutlak olan emirde ilm-i usûlde beyan olunduğu veçhile asıl olan; fevren yani derhal vucup ifade etmektir. Şu halde bu âyette tevbeyle emr-i İlâhî bir şeyle mukayyed olmayıp bilâ kayd ü şart tevbeyle emrolunduğuna nazaran küçük ve büyük bir günah işleyen kimsenin derhal tevbe etmesi vacip olur, tevbeyi te'hir caiz olmaz. Binaenaleyh; günahı işledikten sonra tevbeyi te'hir ederse asıl günahı işlemekle günahkâr olduğu gibi tevbeyi te'hirinden dolayı ikinci bir günahla da günahkâr olur.
Tevbenin tamam elması; eğer tevbe Allah'la kulu arasında vaki' olan günahtan olursa o günahı terketnıek ve işlediğine pişman olmak ve bir daha işlememesine kemâl-i ciddiyetle niyet etmekle tevbe tamam olur. Amma işlenilen günah kul hakkına müteallik olursa hak sahibi olan kimseyle helâllaşmak tevbenin şeraiti cüm] esindendir. Bir çok günahı olan kimse o günahların bazısından tevbe etse kabul olur, diğerlerinden tevbe etmemesi bazısından tevbenin kabulüne mani' olmaz.
Her mükellef üzerine vacip olan, zaman fevt etmeden günahına tevbe etmektir. Çünkü; Müslim hazretlerinin (Ağser b. Yesar Müzem) den rivayetine nazaran Resulullah buyurmuştur.» Yani «Ey nâs! Allahü Tealâ'ya tevbe edin. Zira; ben bir günde yüz kere tevbe ederim» demektir. Resulullah'm bu kelâmında tevbeyle emir olduğu cihetle ümmetine tevbenin vacip olduğunu beyan ve kendileri ma'sum oldukları halde yevmiye yüz kere dergâh-ı Ülûhiyete müracaatlarını ümmetine ilânla tevbeye teşvik buyurmuşlardır.
Şu tafsilâta nazaran mana-yı âyet:
…
demektir.
Hulâsa; günahkâr olan kimseler üzerine zaman fevtetmeksizin tevbenin vacip olup günahm kefaretine ve Cennet'e girmeye sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir
Tahrim 66:8
Vacip Tealâ hulûs-u niyyetle tevbe edip tevbesinde sebat eden kullarım Cennet'e idhâl edeceğini beyandan sonra kullarını Cen-nef e koyacağı zamanı beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte ehl-i iman böyle demekle Cenab-ı Hakka niyaz ederler.
Hıziy ; bir kimseyi rüsva ve âleme karşı rezil ve mahcub etmektir. Nebi ile murad; Bizimi Peygamberimiz Muhammed alehissalâtü vesselam efendimizdir. «Allahü" Tealâ Nebisini hizyetmez» demek «yevm-i kıyamette şefaatini red ile âleme karşı mahcup etmez, belki dünyada dinini i'lâ ve şanını âli kıldığı gibi âhirette de şefaat-i âmmesini kabul ederek şanını âli kılar» demektir.
ehI-i imanın nurlarıyla murad; iman ve amellerinden hâsıl olan nurlarıdır. Nurlarının önlerinde ve sağ taraflarında sa'yetmesiyle murad; Yevm-i kıyamette yürüdüklerinde önlerinde ve durduklarında sağ taraflarında o 'nurun parlamasıdır. Ve bilhassa sırat üzerinde o nur onları saha-i sjslâmete çıkarmak için önlerinden yeder götürür.
Nurlarının itmamiyle tezarruun manâsı; münafıkların nurları sönüp karanlıkta kaldıkça mü'minler Allahü Teaâl'ya iltica ederek derler «Ey bizim Rabbimiz! Bizim nurumuzu itmam et, söndürüp bizi karanlıkta koyma ve bizim varacağımız yere kadar nurumuzu divam ettir ki nurla şadıman olarak varalım, karanlık içinde kalıp perişan olmayalım» demektir.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Hulâsa; yevm-i kıyamette Vacip Tealâ'nm Resulünü, şefaatini reddederek mahcup ve mü'minleri, günahlarını izharla rüsva etmeyeceği ve mü'minlerin nurlarının kendilerini saha-i selâmete çıkaracağı ve o günde mü'minlerin, nurlarını itmam ve günahlarının mağfiret olunması hususunda Cenab-ı Hakka iltica ile Cenab-ı Hakkın her şeye kaadir olduğunu beyan edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tahrim 66:9
Vacip Tealâ mü'minlerin tevbesini kabul ile Cennet'e idhâl edeceğini ve âhirette onları rüsva etmeyeceğini beyandan sonra mü'minler için kâfirler hakkında yapılacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyette hitap; bizim Nebimizedir ve Nebinin evvelinde bulunan (Elif lam); ta'zim ve tefhim için olduğundan «Ey Nebiyy-i muazzam! Sana hitap ederim» demektir. Kafirle murad; alenen küfrünü ilân eden kimse olup münafık sa kalbinde küfrünü saklayıp zahirde mü'min görilnen kimse olduğundan kâfirle münafık beyninde fark olduğu cihetle burada her ikisi de ayrı ayrı zikrolunmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu emr-i İlâhî Islâ-miyetin kuvvet bulup onlara müdârat zamanı geçtiğinde vaki' olmuştur. Kâfirler her denaeti irtikâb ettiklerinden gılzat ve huşunete şayan olduklarına işaret edilmiş ve ehl-i Cehennem oldukları cihetle Resulullah'm iltifatına müstehak olmadıkları beyan olunmuştur.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Hulâsa; kâfirlerle mücahedenin lâzım olduğu ve münafıklarla kâfirlerin mücahedede farkları olmadığı ve onlar için yumuşak bulunmak münasip olmayıp sert bulunmak icab ettiği ve onların yerleri Cehennem olup Cehennem'in ise en çirkin bir mahal olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tahrim 66:10
Vacip Tealâ kâfirlerin mahallerini beyandan sonra kâfirin mü'mine velev karabet suretiyle olsun münasebetinin faydası olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Hazret-i Nuh'un haremi (Vaile) ve Hazret-i Lût'un haremi (Vahile) ismindeydiler. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bunlar zahirde zevçlerine karşı ün an izhar ederler ve nifaklarını gizlerlerdi. Hatta Hazret-i Nuh'un haremi Nuh (A.S.) a haşa cinnet isnad eder ve mecnundur demekten çekinmezdi. Hazret-i Lût'un haremi (Vahile) ise Lût (A.S.) m müsafirlerini diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile kavminin sefihlerine ve cebâbiresine haber verirdi. Bunların her ikisi de zevçlerinin nasihatlerini dinlemezler ve gizli olarak hiyanetten de geri durmazlardı. İşte bunla-rm şu hıyanetleri üzerine vaki' ulan azab-ı İlâhî'den hiç bir şeyi zevçleri nübüvvet mertebesini haiz oldukları halde defedemedik-lerini beyanla Cenab-ı Hak zevciyet münasebetinin azabı defi'de fayda vermediğini misâl olarak kâfirlere beyan buyurmakla nesep ve sair karabetle bir mü'mine hatta bir nebiye münasebetin kâfirden azabı def*için fayda etmeyecğini beyan buyurmuştur.
Abdin Rabbisi indinde makbul olması; ancak salâhla olacağına işaret için Nuh ve Lût (A.S.) in bu âyetle salâhla muttasıl' olduklarım Cenab-ı Hak beyan buyurmuş ve Hazret-i Nuh ve Lût'un şanlarına ta'zim için ibâdı Vacip Tealâ Zatına muzaf kılmıştır. Kâfire şefaat caiz olmadığını ve şefaat edilse bile fayda etmediğini ve insanlar için en kuvvetli münasebet zevciyyet münasebeti olduğu halde, onun bile faydası olmadığını beyanla küfrün her türlü fe-vaide mani olacağını kâfirlere tefhim ve bu vesileyle küfürden vazgeçmek lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle tenbih buyurmuştur.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: jAllahü Tealâ Hazret-i Nuh'un haremi (Vaile) ve Hazret-i Lût'un haremi (Vahile) nin hallerini teşbih tarikiyle kâfirlerin hallerine misal olarak kâfirlere beyan buyurdu. Bu kadınlar kullarımızdan nübüvvet mertebesini haiz iki salih kulumuzun taht-ı nikâhında oldukları halde zahirde iman izhar ederlerse de batında nifaklarını gizlemekle hiyanetten geri durmadıkları cihetle o iki salih kullarımız bunların hiyanetleri üzerine terettüp eden azaptan azıcık bir cüz'ünü bile defedemediler. Çünkü küfür; her türlü menfeata mani'dir. Binaenaleyh; ta-raf-ı İlâhî'den vefatları zamanında onlara «Cehennem'e girenlerle beraber siz de girin» denildi) demektir ki âkibet mertebe-i Nübüvveti haiz zevatın zevceleri olmak fayda vermeyip küfürleri; onları ehl-i nardan kılmıştır.
Hulâsa; kâfirlerin mümine, hatta bir nebiye bile her ne veçhile olursa olsun münasebetlerinin onlara gelecek azabı defi'de faydası olmadığı ve Hazret-i Nuh ve Lût'un haremlerini bu mes'eleye misâl olarak Vacip Tealâ'nın kâfirlere beyan ettiği ve bu iki Nebinin kâfire olan haremlerinden Allah'ın azabından hiç bir şeyi defi'de muğni kılamadıkları ve âkibet onlara «Cehennem'e girenlerle beraber siz de girin» denildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tahrim 66:11
Vacip Tealâ Hazret-i Nuh ve Lût'un haremlerinin hallerini ve kâfirlerin hallerini temsil tarikiyle bilbeyan bu iki hatunun kâfire olmaları zevçlerinin nur-u nübüvvetlerinden istifadeye mani' olduğunu beyandan sonra kâfirin küfrünün mü'mine zarar vermeyeceğini Firavun'un haremi (Asiye) nin haliyle temsil ederek ehl-i imana beyan etmek üzere buyuruyor.
İki Nebinin haremlerinin ehl-i Cehennem olup kâfirlerle küfürde devam ettikçe ehl-i imana münasebetleri fayda vermediği gibi Firavun gibi bir kâfirin haremine mü'mine olduğundan dolayı Firavun'un küfrü aralarında münasebet-i zevciyyet olduğu halde zarar vermeyip ehl-f" Cennet olduğu ve bu vak'alarm her ikisi ma'-kûsen birbirine benzediğinden Cenab-ı Hak burada emsal olarak kâfirlere evvelkileri ve mü'minlere ikinciyi darb-ı mesel tarikiyle beyan etmiştir. Çünkü; Hazret-i Nuh'tan haremi (Vaile) nin küfrü sebebiyle fayda görmediği gibi Firavun'un küfründen haremi (Âsiye) (H.A.) da imanı sebebiyle zarar görmemiştir. Zira; garabette şu misaller birbirine münasiptir ve her iki misâl de hatunlar hakkında olduğu gibi birisi bir Nebinin mahreminde ve taht-ı nikâhında olduğu halde ehl-i Cehennem olmuş ve nur-u nübüvvetten asla istifade etmemiş, diğeri de bir kâfirin taht-ı nikâhında olduğu halde kendinin imanı sebebiyle zevci olan kâfirin küfründen zarar görmemiş ve ehl-i Cennet'ten olmuştur. Binaenaleyh; her ikisi de insanların ahvâl-i garibeleri cümlesindendir.
Firavun'un haremi Âsiye Firavun'un küfründen istikrah ederek «Ya Rab! Firavun ve onun amelinden ve kavm-i zalimden beni kurtar ve Cennet'te bana bir ev yap» diyerek Cenab-ı Hakka tazarru' etmiştir. Bu tazarruun vakti; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Âsiye'nin Hazret-i Musa'ya iman etmesiyle Firavun tarafından katline kıyam edildiği zamandır. Çünkü; Hazret-i Musa'nın mu'cizesini görünce Âsiye (R,A.) yüksek sesle açıktan iman etmesi üzerine Firavun irtidad etmesini Âsiye'ye emretmişse de Âsiye Firavun'un emrine itaat etmediğinden Firavun gazab ederek Âsiye'yi çarmıhla öldürmeye kıyam ettiği zaman Âsiye bu müna-catta bulunmuş ve Allahü Tealâ onun duası eseri olarak ruhunu kabzedip, çarmıhın acısını dbyurmamış ve ruhu kabzolunurken Cennet'te köşkünü göstermiş ve kemâl-i surûrla vefat etmiştir.
Şu rivayejt Hazret-i Âsiye'nin «beni Firavun'dan, amelinden ve kavm-i zalimden kurtar» diye dua etmesine ve duasının kabulü de me'mûl-ü kavi olmasına nazaran bu rivayetin doğru olması ihtimali vardır, lâkin kat'î bir hüküm verilemez. Yalnız kat'î olan hüküm; Âsiye'nin mü'mine olması ve «Ya Rab! Bana Cennet'te bir oda yap, Firavun'dan, amelinden ve zalim olan kavminden beni halâs et» diyerek istirhamatda bulunmasıdır. Amma şu istirhamın vakti ne zaman olursa olsun ona hüküm teallük etmez.
Necat; bir kimsenin fena olan bir şeyden kurtulmasıdır. Firavun ve kavminin amelleri fena olduğundan Âsiye o fena kavimden ve amellerinden kurtulmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmiştir.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: Kâfirin mü'mine münasebetinden fayda olmadığı gibi mü'minin kâfire münasebetinin de zararı olmadığını darb-i mesel olarak Allahü Tealâ Piravun'un haremini mü'minlere beyan etti. Yani günahkâr olan bir kimseye muti' olan kimsenin taatı fayda vermediği gibi muti' olan bir kimseye de başkasının günahı zarar vermez demektir. Binaenaleyh; beyinlerinde karabet-i nesebiye ve sebebiye olsa dahi zarar ve fayda etmeyeceğini ehl-i imana ve ehl-i küfre terğibi ve tehdidi müş-temil olarak şu iki darb-ı mesel ile Cenab-ı Hak son derecede açıklıkla beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; zikredin şol zamanı ve hatırınızdan çıkarmayın ki o zamanda Firavun'un haremi Rabbisine iltica ederek "Ey benim Rabbim! Kendi ind-i Ülûhiyetinde benim için Cennet'te bir ev ihsan et ki o evde ben rahat edeyim ve beni Firavun'dan, amelinden ve zalim kavmin şerrinden kurtar» demekle tazarru' ve niyazda bulundu. Çünkü; o zamanda Âsiye Firavun gibi bir kâfirin zevcesi olduğu halde onların kötü amelleri altında eziliyordu.
Asiye (R.A.) nın onların amellerinden razı olmadığına işaret için Firavun'dan kurtulmasına dua ederken amelinden kurtulmasını da duasına ilâve etmiştir. Ve yalnız Firavun'dan kurtulmakla iktifa etmeyip kavm-i zâlimden halâsına dua etmekle Firavun'un kavminin de Firavun gibi zalim olduklarına işarette bulunmuş ve Hazret-i Âsiye'nin şu duasını Kur'anda beyanla Cenab-ı Hak bir kadının kocası zalim olursa onun zalim olan kocasından kurtulmasına dua etmesi caiz olduğuna işaret buyurmuştur.
Hulâsa; mü'min olan bir kimse için, kâfire mukarenetinin zarar vermediği ve buna misâl olarak Firavun'un haremi Âsiye'yi Cenab-ı Hakkın beyan buyurduğu ve bir kimse Âsiye gibi zâlim elinde ve tazyik altında olsa münacatda bulunması lâzım olup münacatın faydadan hali olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Tahrim 66:12
Vacip Tealâ ehl-i imana darb-ı mesel olarak Firavun'un haremi Âsiye'nin halini beyandan sonra ikinci darb-ı mesel olarak Hazret-i Meryem'in halini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İsa (A.S.) m nübüvvetine mukaddeme olarak Hazret-i Meryem'in elinde bir çok harikuladeler zuhur etti.
Vacip Tealâ Meryem (R.A.) yi bu âyette üç sıfatla sena etmiştir :
Birincisi; Kemâl-i iffet ve ismet sahibi olması,
İkincisi-; Tasdiki vacip olan kelimat ve kitabların cümlesini tasdik etmesi,
Ücüncüsü : Âbidler zümresinden olmasıdır:
Şü iki darb-ı meselle Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherat dahi olduğu halde bilûmum kadınların bu sıfatlar üzere bulunup ahlâk-ı rezileden uzak olmaları lâzım olduğuna ve ricalden mahremi olmayan bir kimseyle görüşmek caiz olmadığına ve mahremleriyle hüsn-ü muaşeret, terbiye ve adabım muhafaza vacip, nifak, cenk ü cidal gibi şeylerden ihtiraz etmek lâzım olduğuna işaret ve tenbih etmiştir.
Mülk 67:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz âyeti camidir.
Zira; mülk-ü dünya ve mülk-ü âhiret cümlesi onun kudret-i ezeliyesiyle vücut bulmuş ve meydana gelmiştir. Binaenaleyh; zatı itibarıyla cümleden a'lâ olduğu gibi sıfatı itibarıyla dahi mahlûkatın kâffesinden eceli ü a'lâdır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bereket; ge-\ rek hissi ve gerek aklî birşeyin ziyadelenmesi ve fazlalanmasıdırl Şu halde bereket lâfzının manâ-yı lûgavîsi itibariyle Vacip Tealâ'^ ya isnadı caiz olmadığından manâ-yı lûgavîye lâzım gelen istiğnd manâsına nispet olunmuştur. Binaenaleyh; demeli
Vacip Tealâ cümle mahlûkattan müstağni oldu ve hiçbir şeye ihtiyacı yok demektir. Çünkü mahlûkattan istiğna; teâlî ve teâzum iktiza ettiği cihetle lâfzı Vacip Tealâ'nm herşeyden büyük olduğunu ifade eder. Şu istiğna manâsında mübalâğa maksud olduğundan tefâul babından sıygası varid olmuştur. Zira; Allah'ın kulları üzerine varîd olan envâ'-ı hayratı zaman be zaman tedriç suretiyle ziyadelenmesine delâlet etsin için bu sıyga vârid olmuştur. Çünkü;' zaman yenilendikçe nâs üzerine hayrat ve hayratın mutaallikaatmm yenilenmesi Vacip Tealâ'nm kemal-i azametine ve herşeyden müstağni olduğuna delâlet eder.
lâfzı kemalin gayesine ve azametin nihayesine delâlet ettiği için Vacip Tealâ'nm gayrıda isti'mâl olunmaz. lâfzının ifade ettiği ulviyyet ve cemi-i mâsivâdan istiğnayı ispat için ism-i mevsul olan lâfzına isnad olunmuştur. Çünkü; lâfzının sJİası lâfzıdır ki dünya ve âhirette cereyan eden umurun tasarrufu Cenab-ı Hakk'ın kudreti tahtında olmasına delâleti Vacip Tealâ'nm cümle mevcudattan müstağni olmasını ifade ettiğinden sıygasından müste-fad olan istiğnayı rün sılası yarıca ispat etmiştir. Şu halde sıla den müstefad olan ulviyyeti ispat için getirilmiş bir delildir, takriri şöyledir : «Allahü Tealâ mahlûkattan müstağnidir. Zira; Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki cümle mülk ve mülkün umuru yed-i kudretindedir. Her kimse ki cümle mülk ve umur kendi yed-i kudretinde ola, o cümleden âlî ve müstağnidir. O halde Allahü Tealâ cümleden âlî ve müstağnidir» demek olur.
Amma lâfzı esmâ-i hüsnadan birine isnad olun-saydışu ispat husule gelmezdi. Binaenaleyh; ism-i mevsul sılasıyla beraber lâfzından müstefad olan Cenab-ı Hakkın ül-viyyetini ispat için sevkolunmuş bir delil ve kaziyyedir.
Vacip Tealâ dünya ve âhiretin cümle 'mülkü kendi tasarrufunda olduğunu beyandan sonra dünya ve âhirette bilûmum mevcudatı kabza-i tasarrufunda tutan zat-ı ülûhiyeti herşeye kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Binaenaleyh; Allah'ın dilediği şeyle kudreti arasına hiç bir şey girip de o şeyin vücuduna mani olamaz. Şu halde Cenab-ı Hakkm hikmetinin iktizası üzere herşeyi îcâda kudreti kâfi olup îcâdına birşey hâil olamaz ki Cenab-ı Hak îcâddan âciz olsun.
Bu âyette lâfzı cemi-i mümkünata şâmil olduğu gibi bilhassa ef'âl-i ibada dahi şamil olduğundan Mu'tezile'nin «İnsanlar kendi ef'âlini icad eder» dedikleri sözleri gibi tabiatla bir-şeyin husulünü itikad eden tabüyyûnun sözleri de merduddur. Çünkü; bu ve bunun naziri âyetler herşeyin, Allah'ın kudretiyle olduğuna delâlet ettiği cihetle mevcudatın küllisi Allah'ın makdûru olduğuna delâlet eder. Şu halde bir kimse mümkünâttan herhangi •birşeyin tabiatla veya abdin te'siriyle hasıl olduğunu iddia etse makdurât-ı İlâhî'yeden birinin vücudunu Allah'ın gayrı bir zatın kudretine nispet etmiş olur. Bu ise kudretullaha mukavemet edecek bir kudretin vücudunu iktiza eder. Halbuki kudretullaha karşı bir kudretin vücudu bâtıldır. Vacip Tealâ'ya şey ıtlakı caiz olduğundan bu misilli âyetlerde zat-ı ülûhiyet aklen müstesnadır. Çünkü; aklen şey lâfzından Vacip Tealâ müstesna olmasa manâ-yı âyette Vacip Tealâ dahil olurdu, buysa batıldır. Zira; zat-ı İlâhînin hem kaadir hem de makdûr olması lâzım gelir. Binaenaleyh; bu misilli âyetlerde Vacip Tealâ'nm istisna-yı aklî ile müstesna olması zaruridir ve usul-ü fıkıhta beyan olunan tahsisat-ı akliye kaidesine de muvafıktır.
Bu cümle cümlesi üzerine ma'tuf ve onun
delilidir. Çünkü; dünya ve âhir et mülkü kabza-i kudretinde olmak herşeye kaadir olmakla olacağından bu âyet makabline delil makammda varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım :
…
demektir.
Mülk 67:2
Vacip Tealâ mülk-ü dünya ve mülk-ü âhiretin yed-i kudretinde olduğunu beyandan sonra mülkün ahkâmından ve kudretinin asarından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Vacip Tealâ insanların mevtini ve hayatını icad buyurdu ki size imtihan muamelesi buyursun ve hanginizin ameli ihlâsa daha ziyade mukarin olduğundan ziyade güzel olduğuna nazar etsin ve sahibine bildirsin ki herkes kendi meziyetini bilsin. Çünkü; kat'î olan ölümü bilip ölüm zamanı zenginle fakir, padişahla reâ-yâ, efendiyle köle müsavi olduğunu düşününce Cenab-ı Hakkın emr ü nehyine imtisal ederek amele sa'yettiği gibi amelin ziyade güzel olanını tercih eder veyahut muhakkakulvuku' olan ölümü unutur, fısk u fücurla meşgul olur. İnsanın her iki cihete hali müsait olduğundan ölümü gözü önüne koymakla Cenab-ı Hak insanlara imtihan muamelesi buyurur. İnsan nutfe ve toprak gibi eni-vat kabilinden olan madde-i asliyedendir ve o maddeye hayat ihsan etmekle Cenab-ı Hak insana imtihan muamelesi yapar. Zira; insanın ameli hayatına mütevakkıf olduğu cihetle hayata nail olunca hayatını mükellef olduğu a'mâle sarfedip etmemek ihtimaline binaen insanları enbiya-yı izam vasıtasıyla Cenab-ı Hakkın itaata daveti imtihandır. Binaenaleyh; bazıları bu davete icabet ederek îmanını izhar ve hayatını mükellef olduğu a'mâle sarf, bazıları da davete icabetten imtina' ederek küfrünü izhâr eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile zîruh olan mevcudatın cümlesinin aslı toprak ve nutfe gibi emvât kabilinden olduğu cihetle mevt takdim olunmuştur. Yahut mevtle murad; dim-yada ölüm, hayatla murad; âhirette bekaa olduğundan me|k takdim olunmuştur.
Mevt hayatın zıddı olarak bir sıfat-ı mevcude olmasına delâlet eder. Çünkü mevte icad manâsına olan halkın taalluk mesi; mevtin mevcut \>iv sıfat olmasını icab eder.
Hayat her kemalin ve lezzetin esası olmak itibarıyla insanlar hakkında nimet olduğu gibi mevt de dar-ı dünyadan dar-ı âhirete intikale vesile olduğu cihetle insanlar hakkında hayat gibi nimettir.
Mevtle hayatı icadın hikmeti; imtihan muamelesi olduğu âyette sarahaten beyan olunmuştur. Amelin ziyade güzel olanı; ihlâs üzere işlenilendir. -İmtihandan maksat; herkesin amelini kendine ve gayrılara bildirmesiyle cümlece malûm olması ve hiçbir kimsenin itiraza ve itizara mecali kalmamasıdır.
Bazıları ameli akılla, tefsir ederek demek «Sizin ' hanginizin aklı ziyade olduğunu imtihan için mevtle hayat halketti» demektir. Çünkü amel; akılla hasıl olup akıl ise teklifin mercii olduğu cihetle aklı ziyade olan kimsenin ameli ziyade olacağı şüphesizdir. Kezalik ameli ziyade güzel olan; haramdan ziyade sakınandır. Çünkü; haram olan şeylerden ziyadece sakınan kim-, senin ibadeti ziyade olacağı aşikârdır. Zira haramdan sakınmak; ayrıca bir amel ve ibadettir.
Vacip Tealâ iptilâyı zikirden sonra imtihanın neticesinde! a-hakkuk edecek a'mâlin cezasını tertibe kaadir olduğunu beyabıla âbidleri ibadete terğib ve âsîleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
Zira; herbirerleri hikem ve mesâlihe mutabık olup beyinlerinde asla eğrilik ve uygunsuzluk yoktur ve bahusus yedi kat gökleri birbirinin içinde ve fevkmda suret-i muntazamada halk buyurdu ki her-biri yekdiğerine mutabıktır ve nizam-ı aslisi üzere devam etmektedir.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile^ semâvâtm azametine ve hilkatma ta'zim için zamir mevziinde esma-i hüsnadan Rahman ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; zamirin mercii sebkettiği cihetle yerinde varid olsa manâca bir noksan olmazdı. Ancak ta'zim manâsı anlaşılmazdı. Semâvâtı bu intizam üzere halketmek rahmet-i İlâhî'ye eseri' lutf-u İlâhî olduğuna dahi işaret olunmuştur. Çünkü; Rahman isminin maddesi; merhamet olduğu cihetle fazl-ı İlâhî olduğuna işaret olunduğu gibi mah-lûkat-ı İlâhîye arasında tefavüt olmadığının sebebine dahi işaret olunmuştur. Yani «Semâ\âtın intizamında halel yoktur. Zira; merhamet ve lütuf sahibi olan Rahman Tealâ'mn mahlûkudur» demek olur.
Bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'mn fail-i muhtar ve kudret-i kahire sahibi olduğuna delâlet eder. Çünkü; göklerden herbirerleri siyak-ı vâhid üzere yaratılıp direksiz ve zincirsiz havada muallâk durması ve herbirerlerinin hal-i hazırda miktar-ı muayyeninden ziyade veya noksan olması mümkünken miktar-ı muayyen üzere bulunması kudret-i kahireye ve halikının fail-i muhtar olmasına delâlet eder.
Mülk 67:3
Vacip Tealâ göklerin yaratılışında tefavüt olmadığını, kamil ve kudret-i tâm sahibi olduğunu beyandan sonra şu te'kid etmek üzere buyuruyor.
Yani; semaya bir kere bakmakta hata olmak ihtimaline binaen belki tefavüt olmamasıyla hükmedemezsin veyahut hükmedersin de itimad etmezsin. Binaenaleyh; sen gözünü tekrar semaya doğru döndür, tekrar be tekrar bak ki intizamda şüphe kalmasın ve yakın tarikle semada yarık ve yırtık gibi bir ayıp ve noksan olmadığını bilesin ve haber verilen şeyde asla şüphe olmadığı bilinsin. Çünkü; insanın hüküm vereceği bir şeyi lâyıkı veçhüzere tetkik etmesi lâzımdır ki hükümde hata olmasın. Onun içindir ki hâkimlerin, hükümlerini kemâl-i tetkik üzere bina etmeleri ehem ve elzemdir. Zira; tetkik etmeden verilen hükümde hatadan selâmet olamaz.
Mülk 67:4
Yani: evvelki nazarına kanaat, etmeyerek göklerin intizamında ve yaratılışında halel var mıdır? diyerek şüphe edersen gözünü çok kere semaya döndür, bak ki semada delik, yırtık ve eğrilik gibi bir ayıp var mı? Teftiş etsin ki çok çok dönüp bakmaktan gözün yorulmuş olduğu halde aradığı aybı bulmak şöyle dursun bulmaktan pek uzak, zelil ve hakir olarak döner. Zira: çok bakmak yorgunluk verdiği gibi aradığı yarığı ve yırtığı bulmaksızın dönmek zelil ve hakir olmasını mucip olur. Şu halde semanın ayıptan salim olarak,bu intizam üzere devamı halikının kudret-i kamrosine ve ilminin kemaline delâlet eder.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile kerretcynle murad: çok kere dönüp bakmaktır, yoksa iki kere bakmaya münhasır değildir. Yani «Bir adam semaya ne kadar çok bakarsa baksın serna-rl:ı ayıp. noksan ve intizamında bir halel göremez, ancak gözü yorulur'- demektir!
Vacip Teaiâ göklerin bu kadar azamet ve cesametleriyle beraber yaratılış \fe intizamında asla halel olmamasını beyanla kudret-i kahiresini ispat ellikten Sonra Kuram dinleyenleri ve iman edenleri kemalivle ikna' etmek üzei'e
buyuruvor
Vacip Teaiâ -bu âyette yıldızinnn insanlar i.çin b-reok menl'a-atlarına işaret etmiştir. Çünkü serna-vı dünvavı tezvin erviizüncie insanların mescitlerle kubbelerini kandillerle tezyin etmelerine benzer. Şu halde mescitlerin kandilleri, mescitlerin ve insanların şerefi okluğu gibi sema-yı dünyanın yıldızları da dünya ve bilhassa dünyada bulunan insanlar için şereftir. Zira; mescitle yanan kandillerin ziyası itibarıyla menfaati insanlara ait olduğu gibi karanlık gecelerde yıldızların ziya itibariyle menfaati da insanlara aitt'r.
Hâzin'de beyan olunduğu veçhile »Yıldızların ziynet olması, bekaların? ve şeylan'a recmolması, zevalini icab ettiği cihetle ayetler beyninde münafat vardır» diyerek varid olan suâl merdudnur. Çünkü: şeytanlara reemolarak atılan; yıldızların şuleleridir, nefs-i yıldızlar rleğil ki ziynet olmaları semada sabit olmalarını ve şey-tan'a atılmaları zevallerini icab eder diyerek âyetler beyninde münafat var denilsin.
Ekser-i mafessirîr.in beyanlarına nazaran Resulullah risalei.ini izhar etmeden evvel şeytanlar birinci semaya çıkarak melekler arasında deveran eden havadisi işitmek ve yeryüzünde neşretmrk suretiyle birçok insanları idlâl ederlerdi. Vakta ki Cenab-ı Hak biz;:.i peygamberimizi resul olarak kullarını irşad için gönderinee >-]!f.hz-'ann şulesiyle, semaya çıkmak isteyen şeytanları tardetmişnı-. Zira: bizim peygamberimizin mucizelerinden bazısı gaipten h:î vermek olduğu cihetle şeytanlar semaya çıkmaktan, ve melek den aldıkları haberi nâs arasında neşretmekten mahrum kılım lardır ki nâsın zihnini tağlit ve emr-i nübüvveti teşviş etmek';.- t, mir-i îlâhîVeyi ahaliye tebliğde Resuluiiah'ı müşkülâta duçar meşinler. İşte bu misilli lesadattan Resulullah1! ve ümmetini muhafaza için Vacip Teaiâ semadan yıldızlar vasıtasıyla şeytanları tardla tebliği resuiühe ve. kabulü ümmetine kolaylaştırmıştır.
Amma hukemamn beyanjarı veçhile güneşin harareti mitinde yerden çıkan buharın semada ateş tabakasına tesadüfle (-masından hasıl olan ateş şulelerinin bizim peygamberimizden vel bulunması bizim nebimiz ba'solunduktan sonra bu misiMi a! parçalarının ve yıldızların şulelerinin şeytanları semadan tardiçin hasıl olmalarında bir mani yoktur. Zira: her ikisinin do rnoveuî olmasında maddi ve mane\'i bir mani yoktur. Binaenaleyh: ây-ii'c manâsı hukemânın beyanına münafi değildir.
Ateşin kavisi -/.-îvıfmı mahvetmek meydanda bir h:ıkikağu cihetle «şeytanlar ateşten halkolunduklarmdan yıldızların şu-leleriyle yanmazlar" diyerek irad olunan suâl varid olmaz. Zira; yıldızın şulesi kavî olduğundan şeytan'da bulunan zayıf ateşi yakacağında şüphe yoktur.
Şeytanların semaya çıkmak suretiyle birçoklarının helak olması diğerlerinin tama' ederek çıkıp helak olmalarına mani değildir. Zira günahları icabı Allahü Tealâ bir kavmin helakini murad edince o kavmin arzularına vasıl olacaklarına dair ümit vermekle helak olacakları mahalle sevkeder, götürür ve orada ihlâk eder. «Kaza gelince göz kör olur» düsturuna muvafık olan da budur.
Şeytanların semadan tardı emr-i nübüvvetin muhafazası için olmasından Fahr-i Alemin irtihaliyle şeytanların tardı hitam bulmak lâzım gelmez. Çünkü; Resulullah irtihal buyurmuşsa da kehânetin butlanına dair haberi kıyamete kadar bakî olduğundan kâhinlerin yalanlarını tervice medar olmamak ve haber-i nebinin zı-ya'dan muhafazasıyla ahkâmının kıyamete kadar bekası için tâife-i şeyâtînin semadan tardlarmm devamı ilâyevmilkıyam bakîdir.
Şeyâtînin meleklerin haberlerine vakıf olmalarından ehl-i İs-lâmın esrarına vakıf olarak kâfirlere ulaştırmaları lâzım gelmez. Çünkü; ehl-i İslâmla kâfirler arasında daima adavet mevcut olduğundan yeryüzünü umumi fesaddan ve ehl-i imanı düşmanlarının şerrinden muhafaza için umûr-u harpte Müslümanların esrarına vukuftan Cenab-ı Hak şeytanları menetmiştir, maslahata muvafık olan da budur.
«Vacip Tealâ geytan'ı niçin semaya çıkmadan evvel menetmi-yor da semaya çıktıktan sonra yıldızlar vasıtasıyla tardediyor?» şeklinde varid olan suâl de merduddur. Zira; Vacip Tealâ dilediğini işler ve murad ettiği şeyle hükmeder. Binaenaleyh; bizler bu misilli esrarın hikmetini tetkikle me'mur değiliz.
Mülk 67:5
Vacip Tealâ yıldızlar vasıtasıyla gökyüzünden şeytanları tard ettiğini beyandan sonra şeyâtîn için hazırlamış olduğu azabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şeyâtîn Allahü Tealâ'ya mahsus olan gayba muttali ol-| mak dâiyesinde ve cür'etinde olduklarından onlar için şu cür'etle-J rine mukabil Cehennem azabı hazırlanmıştır.' Çünkü Allahü Tea-| lâ'ya mahsus olan şeyde iştirak davasında bulunmak; iftira alâllahj olduğu gibi zararı umuma ait olduğu cihetle azab-ı Cehennem'in| onlar için hazırlanması irtikâb ettikleri günahın cezasıdır ve bu| makule fesada sa'yeden şeytanları semadan tardla yakmak dünya| ve âhirette muazzab olmalarına işarettir.
Mülk 67:6
Vacip Tealâ şeytanlara azab-ı Cehennem'in hazırlandığım be-| yandan sonra bilûmum kâfirlerin Cehennem azabıyia muazzab olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler ki onlar mürebbi-i hakîkîleri olan AllahüJ Tealâ'nm nimetlerini inkâr ederek küfrü ihtiyar ettiler. Onlar içiriş Cehennem azabı vardır. Çünkü; azabı icab eden küfür mevcut ol-j duğundan azab da mevcuttur ve ne çirkin mahal oldu Cehennemi Küfür azaba sebep olunca küfrü irtikâb eden şahıs ister insanlar-* dan ister şeytanlardan olsun her cümlesi muazzab olur. Çünküji müştak olarak kâfir üzerine terettüb eden azabın illeti me'haz-| iştikak olan küfür olunca küfür hangi nevi ve cinste ve hangi ferti te bulunursa azabın da orada bulunması lâzımdır. Binaenaleyh itibar: fiil-i küfredir, muazzab olan şahsın hüviyetine değildir. Zira: hüviyetin azapta methali yoktur, ancak itibar: amelintdir.
Mülk 67:7
Vacip Tealâ Cehennem azabını b\ riarmdan bazılarını bevan etmek buyuruyor.
Yani; ehi-i Cebennern'i Cehennenre koymak üzere taraf-ı Ila-hi'den zebanilere emroluııunca zebaniler onları Cehennemce atmak istedikleri zaman Cehennemiden merkebin sadası gibi gayet çirkin bir şada işitirler ki o şada onlar için azap üzerine azaptır. Zira: Cehennem azabı üzerine Cehennem'in kükremesi ve »ayet çirkin sesle bağırması ehl-i Cehennem'e dehşet ve hayret vereceğinden azapla beraber korkunun kendilerini ihata etmesi elbette azap üzerine azaptır. Ehl-î Cehennem Cehennem'e girdikleri zaman ateşin şiddetinden tencerenin kaynadığı gibi Cehennnem kaynar. Bu kaynamanın devam üzere olduğuna işaret, için istimrara delâlet eden m.iizcri sırasıyla varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beya-natmdanehr.
Vacip Tealâ Ceheıinem">in çirkin sadası olduğunu, ve ateşin şiddetinden tencere kaynar gibi kaynadığım beyandan sonra Cehennem'in üçüncü sıfatını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; eh!-i CeLetmem'i zebaniler Cehennem'e atınca Cehennem öyle kükrer ve tuğyan edor ki hayat şanından olan bir kimsenin gazap ve tehevvürüne benzeyen bir gazapla şiddetinden parça parça olmaya yaklaşır ve öyle şiddetli alevler püskürür ki orüar-dan ayrılan ateş parçaları keenne ayrı ayrı birer Cehennem olur. Binaenaleyh: Cehennem gazabından parça parça olmuş gibi görünür.
Fahri Râzi ve tîâzm'm beyanları veçhile gyi kelimesi hayal sahibi ulan. kimsenin Jıidde'Jeıuiiğî zaman kemal-i ya tabından koninin kaynavıtm neti resi olarak âb.oro, karşı şiddet l:har eden kimsenin evsajiu-dunsa da Cehennem'den sudr.r eden anva! canlı ohm kimselerden sudur eden ahvale benzediğinden gazap sahibi olan zatlardan sudur eden ahvalin Cehennemd'en zuhur edt-ceğine işaret için gayz kelimesi Celıennem hakkında dahi vârid ui-muşiur.
am gazabından parça parça oU
İnsanlarm esna-yi muhaveratın<U! dn bazı kimsenin gazabını beyan sırasında «FMiâı du-- denîr. Halbuki bilfiil parça parça olmak yoktur, belki parçalanmaya yaklaşiı demektir. Binaenaleyh: Ceheanenvin bilfiil par-çalanmayip" parça parça olmaya yaklaştığına işaret ıc/.v. ./ya/.'i::1 ıiıo. dolâlet eden lâfzı varid olmuştur.
Vacip Tejiâ ncls-ı Cehent ehl-i C('henneırı'in hriüni be\a
j. \ller nv •/.nm'dn naslan bîr cema-U Cchcnncni c atihrs: hem'in /cbunileri onlardan suâl ederek derler ki «liy 'eîıî-hem! Size a/.ah ı OhcnnoinMen korkutucu peygamber Yani; şeriattan çıkmış ve birçok günahları kendilerine âdet edinmiş âsîlerden bir cemaat Cehennem'e atılırsa Cehennem'in hazinedarları başlai'ma kakmak ve onları tekdir etmek suretiyle ehl-i Cehennem'e «Size Allah'ın ahkâmını beyan eden, âyetlerini okuyan ve şu müptelâ olduğunuz azaptan korkutucu resul gelmedi mi?» demekle onları terzil ederler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile resulün geldiği muhakkak olduğu halde «Gelmedi mi?» diye suâl etmek; gelen resule itaat lâzımken itaat etmediklerini başlarına çarpmak suretiyle onları tekdir içindir.
Bu âyet; resul gelmemiş olsaydı azap olunmayacaklarına delâlet eder. Çünkü; «Size resul gelmedi mi?" suâliyle onları tekdir etmek resul gelip de itaat etmediklerinden dolayı azab olunduklarını beyan etmektir. Binaenaleyh; resul gelmese ahkâma vakıf olmamakta ma'zur oldukları cihetle azab olunmayacaklarını beyan demek olur. Zira; resul gelmeyince furu-u a'mâlle mükellef değiller ki terkiyle muazzab olsunlar. Firak-ı dâlleden taife-i Mürcie'nin «Bu suâl kâfirleredir, ehl-i imana değildir» şeklindeki sözleri bâtıldır. Çünkü; ehl-i imandan Cehennem'e gidenler her ne kadar iman etmişlerse de fâsık olup imtisal etmedikleri emirlere ve iç-tinab etmedikleri nehiylere nazaran kendilerhie korkutucu resul gelmemiş gibi oldukları cihetle bu suâlin ehl-i imandan Cehennem'e giren fasıklara varid olması dahi caizdir. Zira; fasık fışkından dolayı Cehennem'e girince fıskettiği mesailde resulün sözüyle amel etmediği cihetle kendine peygamber gelmemiş gibi tekdire şayandır. Binaenaleyh; Mürcie taifesinin «Mümin fasık olsa dahi Cehennem'e girmez» dedikleri yanlıştır.
Mülk 67:8
Vacip Tealâ Cehennem azabını b\ riarmdan bazılarını bevan etmek buyuruyor.
Yani; ehi-i Cebennern'i Cehennenre koymak üzere taraf-ı Ila-hi'den zebanilere emroluııunca zebaniler onları Cehennemce atmak istedikleri zaman Cehennemiden merkebin sadası gibi gayet çirkin bir şada işitirler ki o şada onlar için azap üzerine azaptır. Zira: Cehennem azabı üzerine Cehennem'in kükremesi ve »ayet çirkin sesle bağırması ehl-i Cehennem'e dehşet ve hayret vereceğinden azapla beraber korkunun kendilerini ihata etmesi elbette azap üzerine azaptır. Ehl-î Cehennem Cehennem'e girdikleri zaman ateşin şiddetinden tencerenin kaynadığı gibi Cehennnem kaynar. Bu kaynamanın devam üzere olduğuna işaret, için istimrara delâlet eden m.iizcri sırasıyla varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beya-natmdanehr.
Vacip Tealâ Ceheıinem">in çirkin sadası olduğunu, ve ateşin şiddetinden tencere kaynar gibi kaynadığım beyandan sonra Cehennem'in üçüncü sıfatını beyan etmek üzere buyuruyor
Yani; eh!-i CeLetmem'i zebaniler Cehennem'e atınca Cehennem öyle kükrer ve tuğyan edor ki hayat şanından olan bir kimsenin gazap ve tehevvürüne benzeyen bir gazapla şiddetinden parça parça olmaya yaklaşır ve öyle şiddetli alevler püskürür ki orüar-dan ayrılan ateş parçaları keenne ayrı ayrı birer Cehennem olur. Binaenaleyh: Cehennem gazabından parça parça olmuş gibi görünür.
Fahri Râzi ve tîâzm'm beyanları veçhile gyi kelimesi hayal sahibi ulan. kimsenin Jıidde'Jeıuiiğî zaman kemal-i ya tabından koninin kaynavıtm neti resi olarak âb.oro, karşı şiddet l:har eden kimsenin evsajiu-dunsa da Cehennem'den sudr.r eden anva! canlı ohm kimselerden sudur eden ahvale benzediğinden gazap sahibi olan zatlardan sudur eden ahvalin Cehennemd'en zuhur edt-ceğine işaret için gayz kelimesi Celıennem hakkında dahi vârid ui-muşiur.
am gazabından parça parça oU
İnsanlarm esna-yi muhaveratın<U! dn bazı kimsenin gazabını beyan sırasında «FMiâı du-- denîr. Halbuki bilfiil parça parça olmak yoktur, belki parçalanmaya yaklaşiı demektir. Binaenaleyh: Ceheanenvin bilfiil par-çalanmayip" parça parça olmaya yaklaştığına işaret ıc/.v. ./ya/.'i::1 ıiıo. dolâlet eden lâfzı varid olmuştur.
Vacip Tejiâ ncls-ı Cehent ehl-i C('henneırı'in hriüni be\a
j. \ller nv •/.nm'dn naslan bîr cema-U Cchcnncni c atihrs: hem'in /cbunileri onlardan suâl ederek derler ki «liy 'eîıî-hem! Size a/.ah ı OhcnnoinMen korkutucu peygamber Yani; şeriattan çıkmış ve birçok günahları kendilerine âdet edinmiş âsîlerden bir cemaat Cehennem'e atılırsa Cehennem'in hazinedarları başlai'ma kakmak ve onları tekdir etmek suretiyle ehl-i Cehennem'e «Size Allah'ın ahkâmını beyan eden, âyetlerini okuyan ve şu müptelâ olduğunuz azaptan korkutucu resul gelmedi mi?» demekle onları terzil ederler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile resulün geldiği muhakkak olduğu halde «Gelmedi mi?» diye suâl etmek; gelen resule itaat lâzımken itaat etmediklerini başlarına çarpmak suretiyle onları tekdir içindir.
Bu âyet; resul gelmemiş olsaydı azap olunmayacaklarına delâlet eder. Çünkü; «Size resul gelmedi mi?" suâliyle onları tekdir etmek resul gelip de itaat etmediklerinden dolayı azab olunduklarını beyan etmektir. Binaenaleyh; resul gelmese ahkâma vakıf olmamakta ma'zur oldukları cihetle azab olunmayacaklarını beyan demek olur. Zira; resul gelmeyince furu-u a'mâlle mükellef değiller ki terkiyle muazzab olsunlar. Firak-ı dâlleden taife-i Mürcie'nin «Bu suâl kâfirleredir, ehl-i imana değildir» şeklindeki sözleri bâtıldır. Çünkü; ehl-i imandan Cehennem'e gidenler her ne kadar iman etmişlerse de fâsık olup imtisal etmedikleri emirlere ve iç-tinab etmedikleri nehiylere nazaran kendilerhie korkutucu resul gelmemiş gibi oldukları cihetle bu suâlin ehl-i imandan Cehennem'e giren fasıklara varid olması dahi caizdir. Zira; fasık fışkından dolayı Cehennem'e girince fıskettiği mesailde resulün sözüyle amel etmediği cihetle kendine peygamber gelmemiş gibi tekdire şayandır. Binaenaleyh; Mürcie taifesinin «Mümin fasık olsa dahi Cehennem'e girmez» dedikleri yanlıştır.
Mülk 67:9
Vacip Tealâ Cehennem'in hazinedarları tarafından ehl-i Cehennem'e îrad olunan suâli beyandan sonra ehl-i Cehennem'in bu suâle vermiş oldukları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cehennem'in zebanileri tarafından tekdir makamında ehl-i Cehennem'e varid olan suâle cevap olarak ehl-i Cehennem kemal-i hacâletle dediler ki «Evet! Bize dünyevî ve uhrevî menfaatimizi beyan edici ve Cehennem azabından korkutucu peygamber geldi. Fakat ne çare ki biz onları tekzib ettik ve halâsımızı te'min için getirmiş oldukları âyetleri inkâr ederek (Allahü Tealâ semadan size birşey göndermedi. Binaenaleyh; siz kendiniz uyduruyorsunuz. Şu halde siz olmadınız, ancak büyük dalâlette oldunuz) dedik ve onların davetlerini reddettik.»
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehl-i Cehennem'in şu cevapları kendi kusurlarını itiraf, hasretlerini izhar ve ellerinden kaçırdıkları saadetlere keder ve nedametlerini beyandır, enbiya-yı izam hazaratma dalâli nispet etmeleri kendi itikad-ı batıllarının hilâfına davet ettiklerindendir. Çünkü; insanların itikat noktasında kendilerini haklı gördükleri için kendi itikatlarının hilafını daima dalâlet addetmeleri âdetleridir. Binaenaleyh; enbiyanın davetlerini kendi akidelerine muhalif gördükleri için «Siz büyük dalâl içindesiniz» demeye kadar cür'et etmişlerdir.
Mülk 67:10
Vacip Tealâ hazene-i Cehennem'in suâline kâfirlerin verdikleri cevabın bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yanı: sol ehl-i iman ki Rabierini dâr-ı dünyada görmedikleri' halde anügıyab Rablerinden korkarlar. Binaenaleyh: Cenab-i Hak beşeriyetleri icabı kendilerinden sudur eden günahlarm. at'leder ve büyük sevap venr. Çünkü: Conah-ı. Hak imana mukabil ecir verir ve korkularına mukabil günahlarını'mağfiretle mükâfat bu-vurur. Allah'tan korku bütün iyiliklerin menşei olduğu cihetle bihakkın korku kendilerinde mevcut olan kimseler gizli ve aşikâr günahlardan kaçındıkları için ecr-i azîme nail olurlar ki bu dünyanın en büyük nimetleri onun yanında hiç kaldığından Vacip Tealâ Allah'tan korkanlara vereceği ecri büyüklükle tavsif buyurmuştur.
Vacip Tealâ'yı baş gözüyle görmek mümkün olmadığından Allahü Tealâ'ya iman, gaybî olduğu gibi Allah'tan korkunun dahi gaybî olduğuna işaret için korku, gaybla tavsif olunarak lâfzı varid olmuş ve gaipten korkmak ubudiyetin kemaline delâlet ettiği için bu misilli korkuya mükâfatı büyük olacağını beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarını ve ehl-i imanın mağfiretle rini beyandan sonra kâfirlere hitab etmek üzere :
sahiplerinin rağbetlerini arttırdığı gibi kötü amel- sahiplerinin korkularını arttıracağında da şüphe yoktur. Zira; Vâci£ Tealâ'nın bildiği gibi mücâzat edeceğini bilince zerre kadar aklı olan kimsenin! akıbetini düşünmesi zarurîdir.
Gizli olan şeylerin alenî olanlardan daha çok olduğuna işareti için bu âyette sır; cehir üzerine takdim olunmuştur. Zira her aşi-j kâr; kalpte gizli olan şeyden doğar. Çünkü; insan kalbinde gizlij olan şeyden bazısını izhar ederse de çokları kalbinde kalır, hiç! meydana çıkmaz. Yahut sırrı cehrüzerine takdim; kâfirlerin kaba-j hatlarını takdim kabilindendir. Zira; kâfirler Resulullah hakkında açıktan söylemedikleri şeyleri gizli söylerlerdi.
Hulâsa; alenî günahlardan sakınmak lâzım olduğu gibi gizli* günahlardan sakınmak dahi vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mülk 67:11
Vacip Tealâ hazene-i Cehennem'in suâline kâfirlerin verdikleri cevabın bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yanı: sol ehl-i iman ki Rabierini dâr-ı dünyada görmedikleri' halde anügıyab Rablerinden korkarlar. Binaenaleyh: Cenab-i Hak beşeriyetleri icabı kendilerinden sudur eden günahlarm. at'leder ve büyük sevap venr. Çünkü: Conah-ı. Hak imana mukabil ecir verir ve korkularına mukabil günahlarını'mağfiretle mükâfat bu-vurur. Allah'tan korku bütün iyiliklerin menşei olduğu cihetle bihakkın korku kendilerinde mevcut olan kimseler gizli ve aşikâr günahlardan kaçındıkları için ecr-i azîme nail olurlar ki bu dünyanın en büyük nimetleri onun yanında hiç kaldığından Vacip Tealâ Allah'tan korkanlara vereceği ecri büyüklükle tavsif buyurmuştur.
Vacip Tealâ'yı baş gözüyle görmek mümkün olmadığından Allahü Tealâ'ya iman, gaybî olduğu gibi Allah'tan korkunun dahi gaybî olduğuna işaret için korku, gaybla tavsif olunarak lâfzı varid olmuş ve gaipten korkmak ubudiyetin kemaline delâlet ettiği için bu misilli korkuya mükâfatı büyük olacağını beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarını ve ehl-i imanın mağfiretle rini beyandan sonra kâfirlere hitab etmek üzere :
sahiplerinin rağbetlerini arttırdığı gibi kötü amel- sahiplerinin korkularını arttıracağında da şüphe yoktur. Zira; Vâci£ Tealâ'nın bildiği gibi mücâzat edeceğini bilince zerre kadar aklı olan kimsenin! akıbetini düşünmesi zarurîdir.
Gizli olan şeylerin alenî olanlardan daha çok olduğuna işareti için bu âyette sır; cehir üzerine takdim olunmuştur. Zira her aşi-j kâr; kalpte gizli olan şeyden doğar. Çünkü; insan kalbinde gizlij olan şeyden bazısını izhar ederse de çokları kalbinde kalır, hiç! meydana çıkmaz. Yahut sırrı cehrüzerine takdim; kâfirlerin kaba-j hatlarını takdim kabilindendir. Zira; kâfirler Resulullah hakkında açıktan söylemedikleri şeyleri gizli söylerlerdi.
Hulâsa; alenî günahlardan sakınmak lâzım olduğu gibi gizli* günahlardan sakınmak dahi vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mülk 67:12
Vacip Tealâ hazene-i Cehennem'in suâline kâfirlerin verdikleri cevabın bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yanı: sol ehl-i iman ki Rabierini dâr-ı dünyada görmedikleri' halde anügıyab Rablerinden korkarlar. Binaenaleyh: Cenab-i Hak beşeriyetleri icabı kendilerinden sudur eden günahlarm. at'leder ve büyük sevap venr. Çünkü: Conah-ı. Hak imana mukabil ecir verir ve korkularına mukabil günahlarını'mağfiretle mükâfat bu-vurur. Allah'tan korku bütün iyiliklerin menşei olduğu cihetle bihakkın korku kendilerinde mevcut olan kimseler gizli ve aşikâr günahlardan kaçındıkları için ecr-i azîme nail olurlar ki bu dünyanın en büyük nimetleri onun yanında hiç kaldığından Vacip Tealâ Allah'tan korkanlara vereceği ecri büyüklükle tavsif buyurmuştur.
Vacip Tealâ'yı baş gözüyle görmek mümkün olmadığından Allahü Tealâ'ya iman, gaybî olduğu gibi Allah'tan korkunun dahi gaybî olduğuna işaret için korku, gaybla tavsif olunarak lâfzı varid olmuş ve gaipten korkmak ubudiyetin kemaline delâlet ettiği için bu misilli korkuya mükâfatı büyük olacağını beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarını ve ehl-i imanın mağfiretle rini beyandan sonra kâfirlere hitab etmek üzere :
sahiplerinin rağbetlerini arttırdığı gibi kötü amel- sahiplerinin korkularını arttıracağında da şüphe yoktur. Zira; Vâci£ Tealâ'nın bildiği gibi mücâzat edeceğini bilince zerre kadar aklı olan kimsenin! akıbetini düşünmesi zarurîdir.
Gizli olan şeylerin alenî olanlardan daha çok olduğuna işareti için bu âyette sır; cehir üzerine takdim olunmuştur. Zira her aşi-j kâr; kalpte gizli olan şeyden doğar. Çünkü; insan kalbinde gizlij olan şeyden bazısını izhar ederse de çokları kalbinde kalır, hiç! meydana çıkmaz. Yahut sırrı cehrüzerine takdim; kâfirlerin kaba-j hatlarını takdim kabilindendir. Zira; kâfirler Resulullah hakkında açıktan söylemedikleri şeyleri gizli söylerlerdi.
Hulâsa; alenî günahlardan sakınmak lâzım olduğu gibi gizli* günahlardan sakınmak dahi vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mülk 67:13
Yani; Halik Tealâ'nın birşeyi halketmesi ankasdm ve anihti-yarin olduğundan o şeyin künhünü, miktarını ve keyfiyetini bilmek icab eder. Binaenaleyh; halik mahlûkunu tamamıyla bilir.,Zira; cahilden birşey sudur etmez, etse bile maslahata muvafık olmaz. Şu halde halik icad ettiği şeyi etrafıyla bilir. Çünkü; o halik lâtiftir, dekaayık-ı eşyaya ve esrarına âlimdir, habîrdir, zira; haka-yık-ı eşyaya muttalîdir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âyette istifham; inkâr içindir, Nefy-i inkâr ise ispat olduğundan te'kid manâsını ifade eder. Şu halde vıaiıâ-yı nazım : i Halik mahlûkunu bilmez mî. elbette bilir j demektir. cümle-i haliyesi de inkarın manâsını t.e'kid eder.
"Fahri RâziYıin beyanı veçhile bu âyet; ei"âi-i ibadm Mâliki Vacip Tealâ olduğuna delâlet eder. Çünkü; { Jü- ) kelimesinin mef'ûl-ü mukadderi cümle mahlûka ta şâmildir. Cümle rnahiûkat içinde efâl-i îbâd dahi mevcuttur.
Cümle-i samye cümle-i ulanın delilidir ve takriri şöyledir: «AUahü Tealâ mahlûkatmı ve mahlûkatınm ahvalini bilir. Zira; Allahü Tealâ latif ve habîrdir. Her latîi' ve habîr olan halik, mahlûkunu bilir. Binaenaleyh; Aİİahü Tealâ mahlûkunu bilir» demektir.
Mülk 67:14
Yani; Halik Tealâ'nın birşeyi halketmesi ankasdm ve anihti-yarin olduğundan o şeyin künhünü, miktarını ve keyfiyetini bilmek icab eder. Binaenaleyh; halik mahlûkunu tamamıyla bilir.,Zira; cahilden birşey sudur etmez, etse bile maslahata muvafık olmaz. Şu halde halik icad ettiği şeyi etrafıyla bilir. Çünkü; o halik lâtiftir, dekaayık-ı eşyaya ve esrarına âlimdir, habîrdir, zira; haka-yık-ı eşyaya muttalîdir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âyette istifham; inkâr içindir, Nefy-i inkâr ise ispat olduğundan te'kid manâsını ifade eder. Şu halde vıaiıâ-yı nazım : i Halik mahlûkunu bilmez mî. elbette bilir j demektir. cümle-i haliyesi de inkarın manâsını t.e'kid eder.
"Fahri RâziYıin beyanı veçhile bu âyet; ei"âi-i ibadm Mâliki Vacip Tealâ olduğuna delâlet eder. Çünkü; { Jü- ) kelimesinin mef'ûl-ü mukadderi cümle mahlûka ta şâmildir. Cümle rnahiûkat içinde efâl-i îbâd dahi mevcuttur.
Cümle-i samye cümle-i ulanın delilidir ve takriri şöyledir: «AUahü Tealâ mahlûkatmı ve mahlûkatınm ahvalini bilir. Zira; Allahü Tealâ latif ve habîrdir. Her latîi' ve habîr olan halik, mahlûkunu bilir. Binaenaleyh; Aİİahü Tealâ mahlûkunu bilir» demektir.
Mülk 67:15
Vacip Teaiâ gizli ve açık herşeyi bildiğini beyanla kâfirleri îehdid ettikten sonra tehdidini ikaa kadir olduğunu beyanla dahi îehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani: Aîiahü Tenlâ gizli ve aşikâr horşeyi bildiği gibi kudreti dahi herzeye şâmildir. Çünkü; Aİİahü Tealâ şul zat-i eceli ü a'iâdır ki sizin menfaatiniz için arzı size itaatli yani; ziraat, Celâhat ve tiijîaç dikmek gibi her türlü mentaatmıza muvafık ve isli'mâünizc sâlih kıldı. Binaen-ileyh: arzın dağlarında. o\alarmda, etrat (i ek-n:ifında yürüyün ve istediğiniz vechüzere tasarruf edin, esbab-ı in-'-iia'dan her türlü sebeplere yapısın ve Allah'ın yeryüzünde iıalkei-tiyi rızkından yivin, «izin için mubahtır, şükrünü eda edin. Zira
öldükten "sonra herkesin mercii alçak huzur-u IlâhîMir. Akıbet herkesin mercii huzur-u ilâhî olunjca Allah'ın halkettiği nirne'lere şükrolanup uiunmadıguıdan. suâL olunacağı cihetle herkesin nail olduğu nimetin şükrünü eda etmesi lâzımdır
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Cenab-ı Hak arzın insanların istrmâlinc: sâlih olduğunu beyanla kudret-i tâmme sahibi olduğunu ilân buyurmuştur. Çünkü: arz şu bulunduğu hal üzere olmasa da demir, altın, gümüş ve buna mümasil ma'deniyaı-ı sulbe ^ibi sert olmuş olsaydı üzerinde gezmek, yatmak ve oturmak mümkün ol-madîüi gibi insanların hayatına hâçiim olan otlara ve ekinlere dahi sAiih olmazdı, yaz günleıinde gayet sıcak, kıs günlerinde gayet soğuk olacağı ciheti?1 üzerinde yasamak da mümkün olmazdı, eğer su gibi cıvık olsaydı insanlar için üzerinde karar etmek mümkün olamazdı. Şu halde ne seri, ne de yumuşak, ikisi arasında insanların kararma ve isti'maliıu- elverişli, halkolunarak istirahatlarını îo'min ve esbabına tevessülle mıhlarını tahsile vesile olması insanlar için büvük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu nimetin sükrür.ü eda vacip olduğuna ( buyurmuştur. nazm-i ceJiliy!e işaret
Bu âyette Aİİahü Tealâ insanlara arzdan intifa' lâzım olup muattal olmamalarını tavsiye etmiştir. Çünkü; «Arzı sizin isti'mâ-ünize şaiih kıldım. Ovalarında, dağlarında seyr ü hareket sizin için mubahtır, hasıl olan rızıkUm yiyin. 'Zira; sizin için helâldir-1 dernek Tenbel olmayın, çalısın. Muattal olmayın, intifa' edin ve Allah'ın halkettiği nimetUvU* teltvzüz edin- demektir. Dağlar, ovalara nis-uetie sert oldu.&ıı halae Jağlania yürümekle emretmek; arzın ke-mal-i itaatmdan kinayedir. Zira; sert olan dağlarda yürümek mümkün olunca sair mahallerinde yürümenin ve intifa' etmenin mümkün olacağı evioviyetle sabit olur.
Ebu.ssuıtd Efoiıdi'nm beyai'n veçhile bu âyette emirler ibaha içindir. Binaenaleyh: «Arz üzerinde yürümek ve hasıl olan ı U-n yemek mubahtır, vacip değildir» demek olur.
Ayetin eıimlo-1 ahîresi kâfirleri küfürden ve âsîîerf îsvatidln için varisi olrnuslur. Ynni «Arz üzerinde karanmi seyrüseferiniz ve rızıklarmdan yeyip içmeniz akıbet merdinizin huzur-u İlâhî olduğunu itikat üzere olmak lâzımdır» demektir.
Hulâsa; arzın insanlara kemal-i itaatla muti' ve insanların her türlü isti'mâllerine salih olduğu ve insanlar için arzın her tarafında seyrüseferle nimetlerinden müstefid olup muattal olmamak ve akıbet herkesin mercii huzur-u İlâhî olup ona göre tedarikâtta bulunup hareket etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mülk 67:16
Vâdp Tealâ arzın insanlara muti' olduğunu beyandan sonra bu kadar itaatla beraber âsîleri kahretmeye her vakit hazır olduğunu "beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey âsîler! Kuvvet ve kudreti, satvet ve mclekûtu semada mevcut olan Allahü Tealâ'nm sizi yere batırmasından emin misiniz? Sizi yere batırmca yer hareket eder ki size itaati kalmaz, aşağı yukarı hareket eder, sizi içine alır, mahveder.
Ayetin zahiri Vacip Tealâ'nm semada olmasını iş/âr ederse de Cenab-ı Hak mekândan münezzeh olduğu cihetle delâil-i akliyeye muvafık olarak te'vil olunur. Şöyle ki «Allahü Tealâ semada» demek «Allah'ın azabı semada»' demeklir. Çünkü; âsîlerin üzerine belâya ekseriya semadan indiğinden azabı, semada mevcut denmiştir. Yahut âyetin nüzulüne muhatap olan Araplar Allah'ın semada olduğunu itikad ettiklerinden «Si2in semada mevcut olduğunu itikad ettiğiniz Allah'ın azabından emin mi oldunuz?» demektir.
hareket eder demektir ki gazab-ı İlâhî zuhur edince yeryüzü insanlara itaattan çıkar, sağma, soluna, üstüne, altına hareket eder ve üzerinde bulunan insanları içme alır, helak eder. Bu da bizim gördüğümüz ve bildiğimiz zelzeleler demektir.
Hulâsa; arzın bu kadar itaatıyla beraber bir zaman gazab-ı İlâhî zuhur ederek arzın harekesiyle Cenab-ı Hakkın insanları yere batırmasından korku lâzım olup emin olmak caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mülk 67:17
Vâcîp Tealâ âsîleri yere batırmakla tehdid ettikten sonrj madan taş yağdırmakla azab edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; siz yere batmaktan korkmaz, emin misiniz? Yahut azabı semada mevcut olan Allahü Tealâ'nm sizin üzerinize helakinize kâfi taş yağdırmakla ahlâkinden de mi korkmazsınız ve nimetine şükrederek iman etmezsiniz? Haliniz böyle olunca siz yakında sizi inzar edici resulün nasıl doğru sözlü olduğunu ve inzar olunduğunuz azabın keyfiyetini bilirsiniz. Fakat o bilmeniz size menfaat vermez. Çünkü; herşeyin menfaat zamanı geçince onun varlığıyla yokluğu beraber olur. Binaenaleyh; azabın vukuundan sonra azabı bilerek korkmak o azabı defetmekte fayda vermez. Çünkü fayda verecek şey helak olmadan evvel resulü tasdik etmek ve azaptan korkmaktır, yoksa vukuundan sonra tasdik değildir.
Hulâsa; insanların günahlarına ceza olarak Cenab-ı Hakkın semadan taş yağdırmasından korkmaları lâzım olduğu ve bu misilli azapla helakten ' sonra onları azaptan korkutmak için gönderilen resulün hakka sadık olduğunu bilecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Mülk 67:18
Vacip Tealâ nimetin kadrini bilip şükretmek lâzım olduğu cihetle şükretmeyenleri tehdid eyledikten sonra tehdidini te'kid olmak üzere buyuruyor.
Zira; küfürde ısrar ettikleri surette ayn-ı azabımız onlara da vâki olacaktır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette deki zamiri Mekke müşriklerine râcidir. Onlardan evvel geçen ümmetlerle murad; kavm-i Nuh, Ad ve onların emsali helak olan ümmetlerdir. Hitaptan gaibe iltifat; kâfirleri iltifattan iskat içindir. Çünkü; hergün inkârları kabil olmayan mucizeleri inkârla Resulullah'ı tekzib etmeleri onları mertebe-i huzurdan derece-i süfliyete indirmiştir. şiddetle inkâr manâsını ifade ettiğinden geçmişlere vâki olan azabın gayet şiddetli ve garip bir surette vâki olduğuna delâlet eder ve kasemin, mercii de budur. Zira; ümem-i salifenin tekzipleri meşhur ve herkesçe malûm olduğundan onların peygamberlerini tekziplerini beyanda yeminle te'kide hacet yokken yeminle te'kid etmek azabm pek garip olduğuna işaret içindir. Bu âyette Resulullah'ı tesliye ve kavmini tehdidde mübalâğa vardır.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile hatır u hayale gelmeyen bir emr-i garip demektir. Buna nazaran manâyı
âyet:
…
demektir.
Hulâsa; evvel geçen ümmetlerin nebilerini tekzipleri sebebiyle helak oldukları gibi bu ümmetin de nebilerini tekzip ettikleri surette helak olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendiı
Mülk 67:19
Vacip Tealâ kemal-i ilmine ve kudretine delâlet eden bazı delilleri ve âsîlere envâ-ı azabı inzale kadir olduğunu beyandan sonra gözleriyle gördükleri bazı delâili beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Cenab-ı Hakkın, kâfirleri ihlâke ve onlardan ahz-ı intikama kudretini inkâr ederler de kuşları görmezler mi? O kuşlar ki onların üzerinde havanın ortasında kanatlarını açarlar, kemal-i sür'aUa uçarlar. Halbuki onların vücutlarının ağırlığına nazaran havada sebat edemeyip yere düşmelerini tabiatları icab ederken tabiatları hilâfında onları havada kimse tutamaz, ancak rahmeti bol olan Vacip Tealâ tutar. Zira; Vacip Tealâ herşeyi görücü ve bilici olduğundan onları görür ve kendilerine lâyık bir şekl-i mahsus ve hal-î garip üzere halkeder ve garip bir surette onları idare eder ve mahrukatından herbiri feyz ve kudretten istifadesi veçhile aldığı ders üzere hareket- eder. İşte şu esasa binaen kuşları havada uçacak bir liyakat üzere halkederek havada düşmeksizin uçmalarını vp uçarken kolaylık için kanatlarını açıp örtmeyi ilham ötmek ve kendilerine münasip cüsselerini ve o cüsselere münasip kanatlarını halketmek Allah'ın kudretine açık delildir. Şu halde vücutlarında olan siklet icabı yere düşmek şanından olan kuşları havada durduran ve durduracak sebepler halketmeye kadir olan Allahü Tealâ'nın zat-ı ülûhiyetine irrian etmeyen kâfirlerden intikamını almaya kadir olacağı evleviyetle sabit olur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kuşlar çok kere kanatlarını açarlar ve yorgunluk geldiğinde kanatlarını âni olarak örterler ki az bir zamanda dinlendirirler ve sür'atla uçmaya muvaffak olurlar ve azıcık kanatlarını örtmek daimi olmayıp merretenba'de-uhrâ yenilendiğine işaret için teceddüd ve istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; kulların ihtiyar-ı cüz'i-leriyle olan işleri Allah'ın mahlûku olduğuna açıktan delâlet eder. Çünkü; kuşların havada uçmaları fiil-i ihtiyaridir, bu fiil-i ihtiyarîlerini halkeden ve onları havada tutan zatın ancak Rahman Tea-lâ olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette hasırla beyan etmiştir. Binaenaleyh; Mu'tezile'nin kullar kendi ef âlini halkeder dedikleri sözleri merduddur.
Hulâsa; semada uçan kuşlara bakarak Vacip Tealâ'nın kudretini tasdik lâzım ve kuşları havada tutan ancak Vacip Tealâ olup Allahü Tealâ'nın herşeyi görücü ve bilici olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.
Mülk 67:20
Vacip Tealâ kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin güvendiği askerlerinin onlara yardıma kudreti olmadığını ve kâfirlerin ancak gurur içinde yaşadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirler! Siz Allah'ın kudretine delâlet eden kuşların havada acîb ve garîb surette uçtuklarına bakarak sîzi hakka davet eden resulün davetine icabet etmediniz, o halde şu işaret olunan askeriniz ve malınız mı size yardım edecek? Rahmeti bol olan Allahü Tealâ'nın gayrı askeriniz size yardım edebilir mi? Elbette edemez. Şu halde sizin Allah'ın gayrıdan bir yardım beklemeniz bâtıldır. Zira; imkânı yoktur. Binaenaleyh; kâfirler ojmadi, illâ şeytan'ın iğfalâtına aldanmakla gurur içinde yaşıyorlar.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyete ism-i işaret; onların güvendikleri askerlerini tahkire ve kâfir lâfzım izhar; onları küfürle zem ve gururları küfürlerinden neşet ettiğini beyana ve hitaptan gaybete iltifat; onların i'raza şayan olduklarına işaret içindir.
Esma-i hüsnadan Rahman lâfzını ihtiyar; kâfirlere nimet bilmediklerini beyanla ta'riz ve onları tekdir içindir. Çünkü; buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin evvel ve âhir itimad ettikleri iki şeydir: Birincisi; evlât ve etbâ'lan, asker ve mallarıyla hasıl olan kuvvettir. Bu kısımdan fayda olmayacağını v,enab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. İkincisi; ma'-bud ittihaz ettikleri putlarıdır.
Mülk 67:21
Vacip Tealâ putların da faydası olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Allahü Tealâ rızkın esbabından olan.yağmuru ve yağmurla hasıl olan otları ve ekinleri meneder, vermezse size bunları verecek kimdir, hangi ma'budunuz verebilecek ve hangisine şu bizim rızkımızı veriyor diyeceksiniz? Elbette diyemez ve hiçbirisine şu bizim râzıkımız diyerek işaret edemezsiniz. Zira; putlarınızdan hiçbirisi, değil bütün rızkınızı vermek, rızkınızdan bir zerresini bile icada kadir olmadığı meydanda bir hakikattir. Belki kâfirler hakkın zuhuruyla beraber tekebbür ve temerrüdde inat ve haktan uzak olmakta ısrar ettiler.
cidalde ısrar manasınadır. temerrüd ve tekebbür manasınadır. haktan uzak olmak manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım :
Mülk 67:22
Yani; oy kâfirler! Siz zahirde görülen âsâra ve esbab-ı âdiyeye bakar da müessir-i hakîkî olan Vacip Tealâ'ya isnad etmez tekebbür ve temerrüd eder, nazar edip görmez misiniz şol kimsenin halini ki o kimse zulmet-i cehalet ve envâ-ı dalâlet içinde yüzü üzerine düşmüş olduğu halde hayret ve dehşetle gideceği mahalli bilmeksizin körü körüne yürür. Bu suretle yürüyen kirnse mi matlubuna vasıl olur, yoksa ilm-i ma'rif'etle müzeyyen, gideceği mahalli şüphesiz bilir olduğu halde ayak üzerinde gözü görerek doğru yürüyen kimse mi matlubuna vasıl olur?
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet; kâfirle müminin hallerini beyan için bir darb-ı meseldir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette müminle kâfirin dünyadaki hallerini açık bir surette temsil buyurmuştur. Çünkü mümin; gözü görür; gideceği yolu bilir, cümle avâriz ve mevâniden salim olarak maksadına doğru giden kimseye benzer.' Kâfir ise alil» gözü görmez ve gideceği yeri bilmez, cahilane yüzüştü yuvarlanıp giden kimseye benzer. İşte şu esasa nazaran âyetin manâsı:
…
demektir.
Yahut âyet-i celile müminle kâfirin âhiretteki hallerini beyandır. Çünkü kâfirin küfründen dolayı âhirette hali; Cehennem/e yüzüstüno düşmüş olarak sürünerek gitmektir. Müminin haliyse ayak üzerinde doğru yürüyerek avarız ve mevâniden salim olarak Cennet'e gitmektir. Şu halde her iki tevcihe nazaran âyetin manâsı; kâfiri imana ve insafa davet ve mümini imanında sebat etmeye terğiplir.
Yahut âyetten maksat; âlimle cahil arasındaki farkı beyan ve hallerini temsil olup kâfiri cahile, mümini âlime teşbihtir. Çünkü; cahil cehlinden dolayı pek çok harekâtında birçok zararlara duçar olduğu gibi kâfir de küfründen dolayı her nefesinde âhiret için bin türlü zarar hazırlamaktadır. Müminin hali hatâdan salim olmakta âlimin haline benzer. Binaenaleyh insan için ulûm-u şer'iye tahsil etmek kadar bir saadet olamaz.
Mülk 67:23
Vacip Tealâ havada uçan kuşların halleriyle, kudret-i kahiresi-ni ispat ettikten sonra insanın acîb ve garîb halleriyle de kudret-i kahiresini ispat etmek üzere buyuruyor.
Halbuki
şu nimetlere bakarak herbirinin şükrünü eda etmek üzerinize vaciptir. Çünkü; Cenab-ı Hak kulağınızı verdi, hakkı duymak için, gözlerinizi verdi, hakkı görmek için. kalplerinizi verdi, hakkı bilmek için. Siz ise bunları şerre âlet ettiğinizden şükrünü eda etmediniz.» Zira her âzânm şükrü; o âzânm icadından maksad-ı aslî neyse ona sarfetmektir. Binaenaleyh; hilkatmdan maksad-ı .aslîye sarfolunmayan cismin şükrü eda olunmamıştır. Şu halde insan için Allah'ın ihsan ettiği bedenden her cüz'ünü mahalak pehino sarfetmek ve Allah'ın emrettiği şeylerde isti'mâl eylemek o bedenden maksad-ı aslîdir. Bunun hilâfında isti'mâl mazarrat ve ayn-ı azaptır. İnsanların bedenini Allah'ın razı olduğu işlerde isti'mâli gayet az olduğuna işaret için Cenab-ı hak gayet az şükrettiklerini beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ insana vermiş olduğu göz, kulak ve kalp gibi azalarla kudretini ispat ettikten sonra nefs-i insanın hilkatıyla dahi ispat etmek üzere biryuruyor:
Çünkü; sizi yeryüzünde halketti, iman ve a'mâl-i salihayla emrey-ledi, evâmir ve nevâhisini nebisi vasıtasıyla size tebliğ buyurdu ki herkes dünyada işlemiş olduğu amelinin cezasını âhirette görsün. Binaenaleyh; herkesin akıbet huzur-u İlâhi'ye cemolup cezasını göreceğini beyan buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu ve bundan evvelki âyetler haşr ü neşrin sıhhatini ve imkânını beyan için sevkolunmuştur. Zira; iptidaen icatla intihâen ölmüş vücudu ihya etmek imkânda müsavidir. Çünkü; evvelâ icada kâfi olan kudret intihâen iadeye dahi kâfidir. Şu halde insan öldükten sonra dirileceğini gözü önüne getirmeli ve amelini onun üzerine bina etmelidir.
Vacip Tealâ kâfirlerin inkâr ettikleri hai hasrı inkâr eden kâfirlerin kelâmlarını beyui'uyor.
Mülk 67:24
Vacip Tealâ havada uçan kuşların halleriyle, kudret-i kahiresi-ni ispat ettikten sonra insanın acîb ve garîb halleriyle de kudret-i kahiresini ispat etmek üzere buyuruyor.
Halbuki
şu nimetlere bakarak herbirinin şükrünü eda etmek üzerinize vaciptir. Çünkü; Cenab-ı Hak kulağınızı verdi, hakkı duymak için, gözlerinizi verdi, hakkı görmek için. kalplerinizi verdi, hakkı bilmek için. Siz ise bunları şerre âlet ettiğinizden şükrünü eda etmediniz.» Zira her âzânm şükrü; o âzânm icadından maksad-ı aslî neyse ona sarfetmektir. Binaenaleyh; hilkatmdan maksad-ı .aslîye sarfolunmayan cismin şükrü eda olunmamıştır. Şu halde insan için Allah'ın ihsan ettiği bedenden her cüz'ünü mahalak pehino sarfetmek ve Allah'ın emrettiği şeylerde isti'mâl eylemek o bedenden maksad-ı aslîdir. Bunun hilâfında isti'mâl mazarrat ve ayn-ı azaptır. İnsanların bedenini Allah'ın razı olduğu işlerde isti'mâli gayet az olduğuna işaret için Cenab-ı hak gayet az şükrettiklerini beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ insana vermiş olduğu göz, kulak ve kalp gibi azalarla kudretini ispat ettikten sonra nefs-i insanın hilkatıyla dahi ispat etmek üzere biryuruyor:
Çünkü; sizi yeryüzünde halketti, iman ve a'mâl-i salihayla emrey-ledi, evâmir ve nevâhisini nebisi vasıtasıyla size tebliğ buyurdu ki herkes dünyada işlemiş olduğu amelinin cezasını âhirette görsün. Binaenaleyh; herkesin akıbet huzur-u İlâhi'ye cemolup cezasını göreceğini beyan buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu ve bundan evvelki âyetler haşr ü neşrin sıhhatini ve imkânını beyan için sevkolunmuştur. Zira; iptidaen icatla intihâen ölmüş vücudu ihya etmek imkânda müsavidir. Çünkü; evvelâ icada kâfi olan kudret intihâen iadeye dahi kâfidir. Şu halde insan öldükten sonra dirileceğini gözü önüne getirmeli ve amelini onun üzerine bina etmelidir.
Vacip Tealâ kâfirlerin inkâr ettikleri hai hasrı inkâr eden kâfirlerin kelâmlarını beyui'uyor.
Mülk 67:25
ispat ettikten etmek üzere :
Zira; ilmim vukuunadır, zamanına değildir. Çünkü; vukuu muhakkaktır ve vukuunu beyan; sizi korkutmak için kâfidir. Zamanına hüküm taalluk etmez. Binaenaleyh; zamanına ilim; Aîlahü Tealâ'ya mahsustur.»
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin bu sözleri ehl-i imanı istihza etmek suretiyle söylenmiştir. Çünkü; zamanı malûm olmadığından vukuuna ihtimal vermedikleri cihetle istihzaya cür'et etmişlerdir. Vaadle murad; mutlaka azap olmak ihtimali varsa da yevrn-i kıyamet olmak âyet-i sabıkaya muvafıktır. Çünkü; bundan evvelki âyette haşrolunacakları beyan olunduğu cihetle bu ayette vaadie muradın kıyamet ve haşrolması yakışır.
Kâfirler «Resulullah kıyametin vukuunu bildiği gibi zamanını dahi bilir" itikadında olduklarından şu itikatlarını döndürmek için hasra delâlet eden lâi'z-ı şerifi varid olmuş ve kıyametin
zamanına ilim- ancak Allahü Tealâ'ya münhasır olduğunu itikad etmek umur-u lâzımeden olduğu beyan olunmuştur. Zira; Re-suiullah'a kıyametin vukuu vahyile bildirilmişse de zamanı bildi-rilmediğinden kıyametin zamanı ta'yin edilememiştir. Çünkü; vu-kuun muhakkak olması kâfirleri azaptan korkutmakta kâfidir. Bu cevapta kıyametin zamanını suâl edenleri tekdir de mevcuttur. Zira suâli lâzım olmayan şeyden suâl etmek; vazifesizlik olduğu gibi zamanın ta'yininde fayda olmadığını beyan etmekte dahi abesle iştigal ettikleri beyan olunmuştur. Resulullah'm vazifesi ancak inzar olup inzarı tecavüz etmediğini beyan için âyette ikinci cümle
edat-?, hasır olan lafzıyla varid olmuştur.
Resulullah'm inzarı vazıh ve zahir olup asla gizli birşey olmadığına işaret için varid olmuştur ki «(Benim hızarım açıktır, gizlisi yoktur» demek olur.
Mülk 67:26
ispat ettikten etmek üzere :
Zira; ilmim vukuunadır, zamanına değildir. Çünkü; vukuu muhakkaktır ve vukuunu beyan; sizi korkutmak için kâfidir. Zamanına hüküm taalluk etmez. Binaenaleyh; zamanına ilim; Aîlahü Tealâ'ya mahsustur.»
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin bu sözleri ehl-i imanı istihza etmek suretiyle söylenmiştir. Çünkü; zamanı malûm olmadığından vukuuna ihtimal vermedikleri cihetle istihzaya cür'et etmişlerdir. Vaadle murad; mutlaka azap olmak ihtimali varsa da yevrn-i kıyamet olmak âyet-i sabıkaya muvafıktır. Çünkü; bundan evvelki âyette haşrolunacakları beyan olunduğu cihetle bu ayette vaadie muradın kıyamet ve haşrolması yakışır.
Kâfirler «Resulullah kıyametin vukuunu bildiği gibi zamanını dahi bilir" itikadında olduklarından şu itikatlarını döndürmek için hasra delâlet eden lâi'z-ı şerifi varid olmuş ve kıyametin
zamanına ilim- ancak Allahü Tealâ'ya münhasır olduğunu itikad etmek umur-u lâzımeden olduğu beyan olunmuştur. Zira; Re-suiullah'a kıyametin vukuu vahyile bildirilmişse de zamanı bildi-rilmediğinden kıyametin zamanı ta'yin edilememiştir. Çünkü; vu-kuun muhakkak olması kâfirleri azaptan korkutmakta kâfidir. Bu cevapta kıyametin zamanını suâl edenleri tekdir de mevcuttur. Zira suâli lâzım olmayan şeyden suâl etmek; vazifesizlik olduğu gibi zamanın ta'yininde fayda olmadığını beyan etmekte dahi abesle iştigal ettikleri beyan olunmuştur. Resulullah'm vazifesi ancak inzar olup inzarı tecavüz etmediğini beyan için âyette ikinci cümle
edat-?, hasır olan lafzıyla varid olmuştur.
Resulullah'm inzarı vazıh ve zahir olup asla gizli birşey olmadığına işaret için varid olmuştur ki «(Benim hızarım açıktır, gizlisi yoktur» demek olur.
Mülk 67:27
Vacip Tealâ kıyametin zamanını bilmek isteyenlerin vukuunda tereddütlerini beyandan sonra kıyametin vukuunda hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; kalplerinde olan küfrün şeameti yüzlerine vurdu. Binaenaleyh; yüzleri çirkin oldu.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin zahiri geçmişten haber verdiği cihetle mev'ûd olan şeyin mutlaka onları ihlâk edecek azap olmasına delâlet ederse de mev'ûd olan şey; kıyamet olduğuna vo-zaran «Azabı gördükleri zamanda yüzleri çirkin olacak" demektir. Çünkü; vukuu muhakkak olan şeyin vâki ulnıuş çibi haber verilmesi âdettir,
Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lâfzının varid olması: yüzlerinin kötü olmasına sebep küfürleri olduğunu suret-i sârihada beyanla onlan zem içindir.
însanm müptelâ olduğu azabın ve acının eseri vücudunun her tarafında zahir olursa da yüzünde hüzün ve keder vücudunun her tarafından daha ziyade görüldüğü için âyette yalnız yüzlerinin çirkin olacağı beyan olunmuştur.
Vacip Tealâ azabı gördükleri zaman kâfirlerin yüzlerinin si yahlanıp kötü olacağım beyandan sonra Cehennem azabına müek kel olan melekler tarafından onlara yapılacak muameleyi ve söyle necek sözü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler duçar oldukları azabı görünce Allah'ın emriyle azaba me'mur olan melekler tarafından onlara hitaben denilir ki «Şu gördüğünüz azap; şol azaptır ki siz onu inkârınızdan dolayı istihza tarikıyla dünyada vukuunu taleb ederdiniz. İşte yokluğunu itikad ederek varsa oluversin dediğiniz azap budur» demekle kâfirleri tekdir ederler,
Resulullah azab-ı âhiretle onları korkutup imana davet ettiğinde onlar âhireti, hasrı ü neşri inkâr ederek «İnsan vefat ettikten' sonra dirilmez ve azap görmez. Varsa bir göreceği, bu dünyada görsün, azap gelecekse ve sözün doğruysa gelsin de görelim» derler. Ve bu sözü kendi itikatlarmca Resulullah'ı ilzam ederiz itikad-ı bâtıllarına binaen söylerlerdi. İşte dünyadaki bu itikad-ı bâtıllarını Cehennem'e girecekleri zaman onlara ihtar etmek tekdir olduğu cihetle yaralarına tuz ekmek kabilinden azap üzerine azaptır.
Mülk 67:28
Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette görecekleri azabı ve işitecekleri sözleri beyandan sonra onların dünyada ümitleri Resulullah'ı ve maiyetindeki ashabı helak olursa kendileri herşeyden kurtulup rahat etmeleri olduğundan bu ümitlerini reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; sen onlara de ki «Ey kâfirler! Reyiniz nedir? Bana haber verin. Allahü Tealâ beni ve maiyetimde olan müminleri öldürürse size ne gibi menfaat var yahut ecelimizi te'hirle bize lutf u merhamet buyurursa size ne gibi mazarrat var, söyleyin. Zira; siz küfrünüzde devam ederseniz bizim hayat ve memâtımızdan size ne kâr, ne de zarar.vardır, belki insaf eder, sözümü dinlerseniz hayatımdan size fayda vardır. Şu halde helakimize duâ edip beklemekte sizin için hiç fayda yoktur. Bunda bir fayda olmayınca acaba sizin gibi kâfirleri azab-ı elimden kim kurtarır? Çünkü; kâfirleri kes-bettikleri küfrün azabından kimse kurtaramaz."
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin azaplarına sebep olduğunu beyan ve küfürlerini tasrih etmekle zemmolmak üzere zamir mahallinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü; küfürlerini tasrihte «Siz kâfirsiniz. Kâfirler azaptan kurtulamaz» demek olduğundan ümitlerini kesip atmak vardır, buyuruyor.
Mülk 67:29
Vâcip Tealâ «Kâfirleri azaptan kim kurtaracak?» suâlini beyandan sonra bu suâle cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen hasımlarına söyle «Ey kâfirler! Siz bizim helakimize duâ edersiniz. Kullarını helakten ve azaptan kurtaracak Allahü Tealâ'dır. Zira; Allahü Tealâ kullarına merhamet buyurucu ihsan sahibidir. Binaenaleyh; biz onun vahdaniyetine iman ettik, sizin gibi küfretmedik ki sizin duanızın kabulüyle bizi ihlâk etsin, biz o Allahü Tealâ'ya itimad-ı tamla itimad ettik. Şu halde itimadımız ancak onadır, onun gayrıya değildir. Sizse Allah'ın gayrı putlarınıza, etbâ' ve a'vânmıza itimad ettiğiniz cihetle helakle duanızın eseri kendi nefsinizde zuhur eder. Binaenaleyh; nefsinizi siz.ve a'vânmız helakten kurtaramazsınız. Biz Rahman Tealâ'ya iman ve itimad edip sizin iman ve itimadınız olmayınca açık dalâlet içinde kimler olduğunu yakında bilirsiniz.»
Nisâhûrî'nin' beyanı veçhile kâfirlerin küfrü terkle lui.f-u İlâ-hi'ye mazhar olabilmelerine terğih için esınâ-i hüsnâ içinden Rahman ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü Rahman lâfzı ihsan edici manâsına olduğundan günahkar olanların günahlarından vazgeçince aff-ı İîâhi'ye nail olacaklarına delâlet eder. küfürde devam ettikçe dualarının eseri ancak kendilerinde zuhur edip gayra sirayet, etmeyeceğine işaret için Resulullah iman ve tevekkül-ü'tamla mü-dai'aa buyurmuştur. Yani -<Biz iman ve itimadınızla himaye-i İlâ-hi'yeye iltica etmiş vt? lutf-u İiâhî'ye mazhar olmuşuz. Sizse iman ve itimattan ârr olduğunuz cihetle merhamete şayan delilsiniz. TSinnonalevh: helak size racidir» demok olur.
Mülk 67:30
Vacip Tealâj tevekkülün lüzumunu beyandan sonra tevekkü lün lüzumuna delili beyan etmek üzere buyuruyor,
Çünkü; hergün susadıkça içip telezzüz ettiğiniz güzel sular yere batarsa yer altından o suyu size putlarınız mı getirecek? Elbette putlarınız getiremez. Şu halde niçin Allahü Tea-lâ'ya şirk edersiniz ve neden düşünmezsiniz de Allah'ın gayrıya Himad edersiniz?-
Bu âyetten maksat; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile inkârı mümkün olmayan ve hergün gözleriyle gördükleri bazı nimetlerle kâfirleri ilzam etmektir.
Kalem 68:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli camidir.
lâfzı müteşabihattandır, Eslâfm mesleği; "bu misilli raü-teşabihatın ilmini Allahü Tealâ'ya tefviz ederek aslına iman edip vasfından bahsetmemektir. Ancak bazı yoldan çıkmış olan fasıkla-rm kendi fikivierine muvafık te'villerine meydan vermemek üzere şeriata muvafık teVille iştigali ulema-yı müteahhirin münasip gördükleri için ahlâf-ı kiram bu misilli müteşabihatı te'vil etmişlerdir. Şöyle ki :lâfzı hu surenin ismidir ve kasemdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: ismiyle tesmiye edilen sûreye yemin ederim ki sen Rabbinin nimetini bilmez değilsin i demektir. Yahut lâfzı kalemin yazı yazdığı nurdan bir levhanın ismidir. Yahut mürekkep ve divittir. Yahut büyük bir midir. Veya Hz. Yunus'u- muhafaza eden balığın ismidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kale m le murad; gerek Levh~i Mahfuz'a mahsus olan kalem alsım ve gerekse bilcümle kitabette âlet olan kalem olsun kendisini yemine âlet etmeye şayandır. Zira; Levha mahsus olan kalem murad olunduğunda onun Al-lahü Tealâ indinde büyük kadri ve şan ü şerefi olduğundan kaseme âlet kılmakla ta'zime şayandır. Cins-i kalem murad olunduğunda insanların ihtiyaçlarını defe, dinlerini muhafazaya, işlerini tesviyeye ve asarını zayi olmaktan vikayeye hizmet ettiği cihetle kalemin faydası pek çok olduğundan yemine âlet olmaya şayandır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Cibril-i Emin'in Resulullah'a namazı ta'rif edip Resulullah da namaz kılmaya başlayınca Kureyş kabilesi Resulullah'a cinnet isnad etmeleri üzerine Cenab-ı Hak resulünde onların isnad ettikleri şeyin olmadığını beyanla kâfirleri tekzip ve resulünü tebrie buyurmuştur. Cenab-ı Hakkın Resulullah'a vermiş olduğu nimetler; nübüvvet, umuma risalet, lisanında fesahat, kemal-i akıl, cümle ayıplardan beraet ve kavmi arasında şerafettir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Ebussuud Efendrnin beyanı veçhile Resulullah'a insan için mümkün olan kemalâtm cümlesi verildiğine işaret zımnında tedricen kemalâta îsâl edici manâsına olan ism-i şerifi varid olduğu gibi Resulullah'ın şanına ta'zim ve teşrif için kelimesi muhatap olan zat-ı risalete muzaf kılınmıştır. Resulullah'a ihsan olunan nimetlerin ulviyette en yüksek tabakaya baliğ olduğuna işaret için nimet, Rab lâfzına muzaf kılınmıştır. Çünkü; nimetin, âlemleri envâ-ı nimetleriyle terbiye eden Rabb'imizin nimeti olması elbette o nimetin büyüklüğüne ve cümle nimetlerin fevkmda olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri şeyi nefyetmekle beraber bu davaya nimet-i İlâhfyenin inzımanayla kâfirleri red ve tekzip buyurmasıyla Resul'ünün bu gibi lâyık olmadık şeylerden berî olduğunu âleme ilânla şan-ı nebevilerini i'lâ ve kalb-i nebevilerini tesliye buyurmuştur. Çünkü; Re-sulullah'ta mevcut olan niam-ı diniye ve dünyeviye cümlesi zahirde görülür ve her gören Resulullah'ın envâ'-ı lütuf ve keramet ve ahlâk-ı merziyeyle muttasıf ve kâfirlerin şan-ı nebeviye lâyık olmayarak isnad ettikleri iftirlaradan berî olduğunu bilir. Şu halde gözlerin görüp kulakların duyduğu nimetleri zikir ve kâfirlerin açıktan yalancı olduklarını beyanla beraber davanın delil-i yakî-nîsi olan niam-ı zahirîyi zikir ederek kâfirlerin gayet cür'etkâr ve bedahete karşı yalan söylemekten çekinmez bir takım utanmaz kimseler olduklarını bildirmekle onların sözlerinde itimada şayan olmadıklarını beyan buyurmuştur.
Kalem 68:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli camidir.
lâfzı müteşabihattandır, Eslâfm mesleği; "bu misilli raü-teşabihatın ilmini Allahü Tealâ'ya tefviz ederek aslına iman edip vasfından bahsetmemektir. Ancak bazı yoldan çıkmış olan fasıkla-rm kendi fikivierine muvafık te'villerine meydan vermemek üzere şeriata muvafık teVille iştigali ulema-yı müteahhirin münasip gördükleri için ahlâf-ı kiram bu misilli müteşabihatı te'vil etmişlerdir. Şöyle ki :lâfzı hu surenin ismidir ve kasemdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: ismiyle tesmiye edilen sûreye yemin ederim ki sen Rabbinin nimetini bilmez değilsin i demektir. Yahut lâfzı kalemin yazı yazdığı nurdan bir levhanın ismidir. Yahut mürekkep ve divittir. Yahut büyük bir midir. Veya Hz. Yunus'u- muhafaza eden balığın ismidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kale m le murad; gerek Levh~i Mahfuz'a mahsus olan kalem alsım ve gerekse bilcümle kitabette âlet olan kalem olsun kendisini yemine âlet etmeye şayandır. Zira; Levha mahsus olan kalem murad olunduğunda onun Al-lahü Tealâ indinde büyük kadri ve şan ü şerefi olduğundan kaseme âlet kılmakla ta'zime şayandır. Cins-i kalem murad olunduğunda insanların ihtiyaçlarını defe, dinlerini muhafazaya, işlerini tesviyeye ve asarını zayi olmaktan vikayeye hizmet ettiği cihetle kalemin faydası pek çok olduğundan yemine âlet olmaya şayandır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Cibril-i Emin'in Resulullah'a namazı ta'rif edip Resulullah da namaz kılmaya başlayınca Kureyş kabilesi Resulullah'a cinnet isnad etmeleri üzerine Cenab-ı Hak resulünde onların isnad ettikleri şeyin olmadığını beyanla kâfirleri tekzip ve resulünü tebrie buyurmuştur. Cenab-ı Hakkın Resulullah'a vermiş olduğu nimetler; nübüvvet, umuma risalet, lisanında fesahat, kemal-i akıl, cümle ayıplardan beraet ve kavmi arasında şerafettir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Ebussuud Efendrnin beyanı veçhile Resulullah'a insan için mümkün olan kemalâtm cümlesi verildiğine işaret zımnında tedricen kemalâta îsâl edici manâsına olan ism-i şerifi varid olduğu gibi Resulullah'ın şanına ta'zim ve teşrif için kelimesi muhatap olan zat-ı risalete muzaf kılınmıştır. Resulullah'a ihsan olunan nimetlerin ulviyette en yüksek tabakaya baliğ olduğuna işaret için nimet, Rab lâfzına muzaf kılınmıştır. Çünkü; nimetin, âlemleri envâ-ı nimetleriyle terbiye eden Rabb'imizin nimeti olması elbette o nimetin büyüklüğüne ve cümle nimetlerin fevkmda olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri şeyi nefyetmekle beraber bu davaya nimet-i İlâhfyenin inzımanayla kâfirleri red ve tekzip buyurmasıyla Resul'ünün bu gibi lâyık olmadık şeylerden berî olduğunu âleme ilânla şan-ı nebevilerini i'lâ ve kalb-i nebevilerini tesliye buyurmuştur. Çünkü; Re-sulullah'ta mevcut olan niam-ı diniye ve dünyeviye cümlesi zahirde görülür ve her gören Resulullah'ın envâ'-ı lütuf ve keramet ve ahlâk-ı merziyeyle muttasıf ve kâfirlerin şan-ı nebeviye lâyık olmayarak isnad ettikleri iftirlaradan berî olduğunu bilir. Şu halde gözlerin görüp kulakların duyduğu nimetleri zikir ve kâfirlerin açıktan yalancı olduklarını beyanla beraber davanın delil-i yakî-nîsi olan niam-ı zahirîyi zikir ederek kâfirlerin gayet cür'etkâr ve bedahete karşı yalan söylemekten çekinmez bir takım utanmaz kimseler olduklarını bildirmekle onların sözlerinde itimada şayan olmadıklarını beyan buyurmuştur.
Kalem 68:3
Vacip Tealâ kâfirlerin Resul'üne vâki olan ta'nlarıni bu makamda beyan buyurduğu evsaf-ı selâseden ikincisini etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Nebiyy-i Mükerrem! Kaleme ve kalemin yazdığı satırlara yemin ederim ki senin nübüvvetini izhar ve risaletini halka tebliğ ve nâsı emr-i İlâhî'ye davetle şeriatını ta'lim ve onların sana lâyık olmadık birtakım iftiralarına sabır ve tahammülün için sana noksansız çok sevap vardır.
Resulullah'ın emr-i risalette tesadüf ettiği meşakkatlarm ecri gayet büyük olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvinle varid olmuş ve ecrin azametinden müstefad olan devamını sarahaten beyan için ecir, arkası kesilmemekle tavsif edilmiştir ki kâfirlerin ta'nları Resulullah'ı bu emr-i eelille iştigalden, mene demeyeceğine
işarettir.
Resulullah'm merzî-i İlâhî'ye muvafık sa'y ü gayretine tükenmez ecir olduğunu beyanla şeriatına tebâiyet eden âhad-ı ümmetine dahi tükenmez ecir olduğuna işaret olunmuştur.
İmam-ı Mücahid ve Mukatil'in beyanları veçhile bu âyette lâfzı minnetten alındığına nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir. Çünkü minnet; bir kimseye iyilik eden şahsın iyilik ettiği kimseye iyiliğini saymak ve başına kakmak manâsım mutazammin olduğundan minnetle olan nimet kederden salim olmaz. Ancak Resuhıllah'a verilen nimet yalnız Allah'ın lutfu olup ibad tarafından bir kimse vasıtasıyla olmadığından minnet rayihası yoktur. Binaenaleyh; ( üytjf- ) demek; «Sana verilen nimet bir kimse tarafından minnet sebebiyle olmadığından hüzün ve kederi mucip değil» demektir.
Kalem 68:4
Vacip Tealâ Resulullah'm evsâfından ikisini beyan buyurduk tan sonra üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resul-ü Muazzam! Sen ahlâk-ı azîme sahibisin. Zira; ahlâk-ı Kur'anla tahalluk ettiğin cihetle evvelin ve âhirinin ah-lâh-ı hamidesin! cami olduğundan cümle nâs indinde azamet-i şan sahibi olan bir ahlâka maliksin.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Aişe validemizden Resulullah'm ahlâkından suâl olunduğunda «Ahlâk Kur'andır» buvurmuşlardır. Kur'an bilcümle evvelin ve âhirinin ahlâk-ı hamide ve evsaf-ı cemilesini cami olduğu cihetle ahlâk-ı Resulullah azametle tavsif olunmuştur. Zira; enbiya-yı sabıkada yalnız ve yalnız ve ferden ferda bulunan ahlâk-ı merziyenin cümlesini Kur'an vasıtasıyla Resulullah camidir.
Bu âyet; bundan evvelki âyeti tefsir ve onun delili makamın-dadır. Çünkü bundan evvelki âyet; Kureyş kavminin Resulullah'a isnad ettikleri cinneti nefyetmiş ve bu âyet ise onu te'kid ve ispat eylemiştir. Şöyle ki «Ya' Ekrem-er Rusül! Sen mecnun değilsin. Zira; sen ahlâk-ı hamide ve ef'âl-i merziye sahibisin. Her kimse ki ahlâk-ı hamide sahibi ola, mecnun olmaz. Binaenaleyh; sen mecnun değilsin» demektir.
Buhl ü gazaptan ve muamelatta şiddetten taharrüz, işinde ve sözünde nâsa muhabbet izhar ve nâstan vâki olan kusuru affetmek, ukudât ve muâmelât-ı şer'iyede teshilât göstermek ahlâk-ı azîme cümlesindendir.
İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran huIk-u azim le murad; din-i mübîndir. Buna nazaran manâ-yı nazım:
…
demek olur.
Resulullah'm ahlâk-ı hamide üzere müstevli, me'mura nispetle âmir ve köleye nispetle mevlâ ve efendi menzilinde olduğuna işaret için kelimesi varid olmuştur. Çünkü kelimesi istilâya delâlet ettiği için Resulullah'm ahlâk-ı azîme üzerine istilâsına ve kuvvet-i kahiresiyle hakimiyetine delâlet eder. Çünkü ruh-u Resulullah; ervah-ı beşer içinde pek büyük ve yüksek derece sahibi olduğundan keenne kuvvetinden ervah-ı melâike cinsinden gibidir. Binaenaleyh; ahlâk-ı merziyenin cümlesine ruh-u Resulullah hâkim ve âmirdir.
Kalem 68:5
Vacip Tealâ resulünün ahlâk-ı azîme ve mekârim-i âliye sahi- olduğunu beyandan sonra Resulullah'a ta'neden müşrikleri (t d etmek üzere buyuruyor.
Yani; senin hulk-u azîm üzere olduğun cihetle kâfirlerin isnadından berî olduğun tahakkuk ettiyse yakında fitneye müptelâ olan hanginiz olduğunu sen bildiğin gibi senin hasmın olan kâfirler dahi bilirler. Ancak o vakitte bilmek onları azaptan kurtaramaz. Çünkü; belânın vukuundan sonra o belâyı bilmek belânın define fayda vermez. Nitekim gaza-yı Bedir'de Resulullah'a mecnundur diyen kâfirler kendilerinin mecnun olduğunu bildiler, lâkin onların o zamanda bilmeleri canlarını kurtarmamış tır. Zira; Bedir gazasında kâfirlerin hezimetiyle Resulullah'm nâs arasında mehabeti ve İs-lâmiyetin şevketi görülüp Resulullah'a mecnun diyenlerin bazıları katille ve diğerleri esaretle müptelâ olunca divaneliğin kimde olduğunu bildiler ve lâkin ne fayda! Giden geri gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meftun; mecnun manâsına ve manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Kalem 68:6
Vacip Tealâ resulünün ahlâk-ı azîme ve mekârim-i âliye sahi- olduğunu beyandan sonra Resulullah'a ta'neden müşrikleri (t d etmek üzere buyuruyor.
Yani; senin hulk-u azîm üzere olduğun cihetle kâfirlerin isnadından berî olduğun tahakkuk ettiyse yakında fitneye müptelâ olan hanginiz olduğunu sen bildiğin gibi senin hasmın olan kâfirler dahi bilirler. Ancak o vakitte bilmek onları azaptan kurtaramaz. Çünkü; belânın vukuundan sonra o belâyı bilmek belânın define fayda vermez. Nitekim gaza-yı Bedir'de Resulullah'a mecnundur diyen kâfirler kendilerinin mecnun olduğunu bildiler, lâkin onların o zamanda bilmeleri canlarını kurtarmamış tır. Zira; Bedir gazasında kâfirlerin hezimetiyle Resulullah'm nâs arasında mehabeti ve İs-lâmiyetin şevketi görülüp Resulullah'a mecnun diyenlerin bazıları katille ve diğerleri esaretle müptelâ olunca divaneliğin kimde olduğunu bildiler ve lâkin ne fayda! Giden geri gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meftun; mecnun manâsına ve manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım:
…
demektir.
Kalem 68:7
Vacip Tealâ Resulullah'a mecnun diyen kâfirlerin dünyada veya âhirette mecnunun kim olduğunu bileceklerini beyanla kâfirleri tehdid ve resulünü tesliyeden sonra o tehdidi ve tesliyeyi te'kid ve esbabını beyan etmek üzere buyuruyor..
Yani; ey Habibimî Seni envâ-ı rüşd ü hidayetle terbiye eden Rabbin saâdet-i dareyne îsâl için kullarına beyan buyurduğu doğru yoldan çıkanları ve doğru yolu kabulle matluba vasıl olacak ukalâyı herkesten ziyade bilir. Binaenaleyh; her iki fırkanın müs-tehak oldukları cezayı lâyıkı veçhüzere verir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile doğru yoldan çı-k anla murad; mecnundur ve ihtida edenler le murad; ukalâdır. Yani «Rabbin Tealâ doğru yoldan çıkan mecnun kâfirleri ve tarik-ı hakka sülük eden ukalâ-yı müminini de bilir, herkesin haline göre cezasını verir. Binaenaleyh; sen onların sözlerine mahzun olma» demektir.
Vacip Tealâ bu âyette kâfirleri tehdidini birkaç cihetten te'kid buyurmuştur. Çünkü; ve zamir-i fasıl olan kemâle ve ziyadeye delâlet eden ism-i tafdil sıygası te'kide delâlet ettiği gibi sebil lâfzının zatına muzaf kılınması da te'kide delâlet ettiği cihetle tehdidi envâ'-ı edat-ı tahkikla te'kid buyurmuştur ki kâfirleri terzil ve tahkir etmektir.
Rabb-ı Tealâ İslâm ve kâfir cümlenin Rabbisi olduğu halde yalnız Resulullah'a muzafla «Senin Rabbin» diyerek tahsis etmek; kâfirlerin Vacip Tealâ'yı Rab tanımadıkları cihetle mecnun olduklarına işaret olunmuştur. Su halde Allah'ın terbiyegerdesi olan bir nebiyy-i zişana mecnundur demekten daha ziyade cinnet olamaz. Binaenaleyh; «Senin Rabbin yoldan çıkanla doğru yola gideni bilir» demek «Mecnunu ve akıllıyı bilir» demektir.
Kalem 68:8
Vacip Tealâ Resulullah'm ve ashabının hidayette, kâfirlerin dalâlette olduğunu beyandan sonra hidayette olanların dalâlette olanlara itaatları caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Sen hidayette, onlar dalâlette olunca onlara itaat etme ve adem-i itaatta devam et, müdara etme. Zira onlar seni tekziple dalâlete devam edicilerdir.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Resulullah'm kâfirlere itaattan nehyinin illeti; onların Resulullah'ı tekzip etmeleri oldu-, ğuna işaret için zamir-i gâib mahallinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Zira; bu misilli makamda me'haz-ı iştikak olan masdarlarm hükme illet ve sebep olması âdettir. Binaenaleyh tekzip; adem-i itaata sebeptir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet;Resulullah'a salâbette devamla emirdir. Zira; kâfirler Resulullah'ı babalarının ve dedelerinin dinlerine davet ederler ve Resulullah da onları redle sala-bet-i diniye izhar ederdi. Şu halde onlara itaattan nehyetmek salâbette devamla emirdir. O zamanda düşmanların çokluğuna ve Müslümanların azlığına bakılmayarak metbû'umuz olan peygamberimize salâbetle emir ve onlara itaattan nehyetmek; Müslümanlar hakkında dahi ayn-ı emir ve nehiydir. Binaenaleyh Müslümanlar için vazife; hasımları kendilerinden adet cihetinden çok olsa dahi her yer.de salâbet-i diniyelerini izhar etmektir. Zira salâbet-i dini-yelerini izhar etmek; daima hasma galebe çalmaya medardır. Binaenaleyh; hasmın adet noktasından çokluğundan telâş etmeye mahal olmadığına âyette işaret vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak ehl-i hidayetin haline muvafık dünyada nusret ve âhirette yüksek dere-cât vaad buyurduğu gibi ehl-i dalâleti zillet ve âhirette ihanetle tehdit buyurmuştur. Binaenaleyh; ehl-i hidayetin hidayette devam ve salâbet-i diniyeye mülâzım olduğu müddet zarfında düşmandan telâşına mahal yoktur.
Kalem 68:9
Vacip Tealâ Resulünü kâfirlere itaattan nehyettikten sonra nehyinin sebeb ve illetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Seni tekzib eden kâfirlere sen itaat etme. Zira; onlar isterler ki keşke sen onlara mülayim bulunsan da onlar da sana mülayim bulunsalar ve sen onların teklifini kabul etsen de onlar da senin teklifini kabul etseler. Bu ise caiz olamaz. Zira; senin onlara teklif ettiğin şey rıza-yı İlâhî'ye muvafık olduğu cihetle kabul etmek onlar için ayn-ı menfaattir, lâkin onların sana teklifleri âdât-ı cahiliyenin idâmesi olduğu cihetle kabulü ayn-ı mazarrattır. Binaenaleyh; sen onlara mülayim bulunma. Zira; onlar sana mülayim görünmekle seni aldatmak isterler.
Bazı müfessirînin beyanı veçhile Mekke müşrikleri Resulul-lah'a iltifat etmek suretiyle dâvâ-yı nübüvvetten feragat ettiririz ümidinde bulunurlar. Ve bu ümitleri sebebiyle kemal-i mülâyemet gösterirlerdi. Lâkin emr-i dinde hakikat neyse onu söylemek vacip olup hilâf-ı hakikat birşey için mülâyemet caiz olmadığından Resulullah emr-i dinde tebligatını kemal-i metanetle icra ettiğinden kâfirler kendileri gibi Resulullah'm dahi müdahenesini arzu ederlerdi. Halbuki Resulullah'tan müdahene taleb etmek; muhali talep kabilindendi. Çünkü; Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin be-' yanları veçhile müdahene nin manâ-yı aslisi; hakikati setir ve hilafını izhar etmekle bir nevi hıyanetlikten ibaret olduğu cihetle Resulullah'tan müdahenenin vukuu muhaldi. İşte ulemanın sîret-i Resulullah üzere bulunması lâzım olduğundan ümeranın arzularına muvafakatla emr-i dinde müdahene edenlerin hiçbir zamanda mes'ûliyetten kurtulamayacakları şüphesizdir.
Vacip Tealâ Resul'ünün ahlâk-ı hamide sahibi olduğunu ve tarik-ı nübüvvetin ayn-ı hidayet ve kâfirlerin tarikinin ayn-ı dalâlet olduğunu beyandan sonra ahlâk-ı zemime sahiplerinin tanklarına itaattan nehyetmek üzere
Kalem 68:10
buyuruyor.
Yani; ey Resul-ü Mükerremi Haklı, haksız herşeye yemin etmek ve beynennas yalan söylemekle ma'ruf olan hakîr ve zelil kimselerin sözlerine inanma, onların reyleriyle amel etme ki onlar ahar kimseleri yüzlerinden ve arkalarından ayıplayıcı ve halk arasını ifsad için bir kavimden diğer kavme söz götürücü kimselerdir. Onlara itaat etme. Zira; bu misilli hakîr ve zelîl kimselere emniyet olmadığından sözlerine itimad olunmaz ve itaata şayan değillerdir.
Bu âyette her ne kadar hitap Resulullah'a ise de Resulullah'ı nehiy; ümmetini nehyolduğu cihetle ümmet-i Muhammed'in kâf-fesini nehiydir. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammed'in kâffesi batılı terviç için Allah'ın ismini kendi meramına âlet eden kimselere itaattan memnû'durlar. Zira metbû'u bir şeyden menetmek; ona tâbi olanları da menetmektir. Madem ki Resululiah yalancılara ve çok yemin edenlere itaattan menolundu, onun ümmetinin de memnu' olduğunda şüphe yoktur.
HaIIâf ; çok yemin edici demektir. Çok yemin eden kimse Allah'ın ismini kendi meramını tervice âlet ettiği cihetle kadr-i İlâhfyi takdir edemediğinden Cenab-ı Hak bu gibileri hakirlikle tavsif buyurmuştur ki kadr-i İlâhı'yi takdir edemeyenleri Allahü Tealâ nâs arasında hakir ve zelil kılar. Çünkü ceza; amele göre olur. Şu halde Allah'ın ismini hakir gören kimsenin kendisi hakîr olur. Binaenaleyh; yalancının nâs indinde kadri olmadığı gibi çok yemin edenlerin dahi kadri olmadığı her zaman görülen hallerdendir. Resulullah'ı tekzib edenlere itaattan nehiy; bilûmum kâfirlere şâmil olduğu halde umumuna itaattan nehiyden sonra hususi olarak şu ta'dad olunan evsaf-ı zemime sahiplerine itaattan nehiy buyurmuştur. Çünkü; küfürden sonra yalan ve çok yemin ve ifsad için nas arasında söz taşımak gibi evsaf-ı zemime insanlar için dünyevî ve uhrevî daima mazarrat îkaına sebep olduğundan bu sıfatları taşıyan kimselerin şerlerinden sakınmak her zaman lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu gibilere itaattan sarahaten nehyetmiştir. Zira; çok yeminin sahibine zararı olduğu gibi gayriyi aldattığı cihetle de herkese zarar îras eder. Kezalik bir kimseyi yüzünden ve arkasından ayıplayan kimsenin kendme zararı olduğu gibi ayıpladığı kimseye de eza eder, nas arasında koğuculuk ise umumi insanların rahatını selbettiği cihetle nas arasında ate'ş-i fitneyi alevlendirmektir. Şu halde bu evsafın cümlesinin zararı yalnız sahibine olmayıp âhara sirayet ettiğinden Cenab-ı Hak bunların sânına ihtimam lâzım olup hazer etmek cümle üzerine vacip olduğuna işaret için bunlara itaattan tekrar nehiy buyurmuştur.
İnsanlarda bu gibi evsafın vücudu nadiren bulunduğunda günahsa da çok kere vukuuyla âdet hükmünde olan daha ziyade mez-mum ve şerlerinden sakınmak elbette lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu evsafın cümlesini mübalâğa sıygasıyla irad buyurr muştur ki herkes bunlardan hazer üzere bulunsun.
Vacip Tealâ müşriklerin evsaf-ı mezmumelerinden bazılarını beyandan sonra diğer bazılarını beyan etmek üzere
Kalem 68:11
buyuruyor.
Yani; ey Resul-ü Mükerremi Haklı, haksız herşeye yemin etmek ve beynennas yalan söylemekle ma'ruf olan hakîr ve zelil kimselerin sözlerine inanma, onların reyleriyle amel etme ki onlar ahar kimseleri yüzlerinden ve arkalarından ayıplayıcı ve halk arasını ifsad için bir kavimden diğer kavme söz götürücü kimselerdir. Onlara itaat etme. Zira; bu misilli hakîr ve zelîl kimselere emniyet olmadığından sözlerine itimad olunmaz ve itaata şayan değillerdir.
Bu âyette her ne kadar hitap Resulullah'a ise de Resulullah'ı nehiy; ümmetini nehyolduğu cihetle ümmet-i Muhammed'in kâf-fesini nehiydir. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammed'in kâffesi batılı terviç için Allah'ın ismini kendi meramına âlet eden kimselere itaattan memnû'durlar. Zira metbû'u bir şeyden menetmek; ona tâbi olanları da menetmektir. Madem ki Resululiah yalancılara ve çok yemin edenlere itaattan menolundu, onun ümmetinin de memnu' olduğunda şüphe yoktur.
HaIIâf ; çok yemin edici demektir. Çok yemin eden kimse Allah'ın ismini kendi meramını tervice âlet ettiği cihetle kadr-i İlâhfyi takdir edemediğinden Cenab-ı Hak bu gibileri hakirlikle tavsif buyurmuştur ki kadr-i İlâhı'yi takdir edemeyenleri Allahü Tealâ nâs arasında hakir ve zelil kılar. Çünkü ceza; amele göre olur. Şu halde Allah'ın ismini hakir gören kimsenin kendisi hakîr olur. Binaenaleyh; yalancının nâs indinde kadri olmadığı gibi çok yemin edenlerin dahi kadri olmadığı her zaman görülen hallerdendir. Resulullah'ı tekzib edenlere itaattan nehiy; bilûmum kâfirlere şâmil olduğu halde umumuna itaattan nehiyden sonra hususi olarak şu ta'dad olunan evsaf-ı zemime sahiplerine itaattan nehiy buyurmuştur. Çünkü; küfürden sonra yalan ve çok yemin ve ifsad için nas arasında söz taşımak gibi evsaf-ı zemime insanlar için dünyevî ve uhrevî daima mazarrat îkaına sebep olduğundan bu sıfatları taşıyan kimselerin şerlerinden sakınmak her zaman lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu gibilere itaattan sarahaten nehyetmiştir. Zira; çok yeminin sahibine zararı olduğu gibi gayriyi aldattığı cihetle de herkese zarar îras eder. Kezalik bir kimseyi yüzünden ve arkasından ayıplayan kimsenin kendme zararı olduğu gibi ayıpladığı kimseye de eza eder, nas arasında koğuculuk ise umumi insanların rahatını selbettiği cihetle nas arasında ate'ş-i fitneyi alevlendirmektir. Şu halde bu evsafın cümlesinin zararı yalnız sahibine olmayıp âhara sirayet ettiğinden Cenab-ı Hak bunların sânına ihtimam lâzım olup hazer etmek cümle üzerine vacip olduğuna işaret için bunlara itaattan tekrar nehiy buyurmuştur.
İnsanlarda bu gibi evsafın vücudu nadiren bulunduğunda günahsa da çok kere vukuuyla âdet hükmünde olan daha ziyade mez-mum ve şerlerinden sakınmak elbette lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu evsafın cümlesini mübalâğa sıygasıyla irad buyurr muştur ki herkes bunlardan hazer üzere bulunsun.
Vacip Tealâ müşriklerin evsaf-ı mezmumelerinden bazılarını beyandan sonra diğer bazılarını beyan etmek üzere
Kalem 68:12
buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Gayet bahîl olup müstehak olan fukaraya kendi malından birşey vermediği gibi başkalarına da verdirmez, ahbabını, evlâdım, akrabasını imandan şiddetle men ve gayrüarın hukukuna envâ-ı zulmle tecavüz eder. zulmden çekinmez, günahın her nev'ini işlemekte akıbetin vehametini ve o günahtan hasıl olacak zararı düşünmez. Binaenaleyh; işlediği günahı bilâperva işler ve kalbi katı nasihat te'sir etmez ve hamakatın nihayet tabakasında olduğundan hayrı, şerri farketmez gibi bir takım çirkin sıfatlar kendisinde olan o kâfirin nesebi de meçhuldür. Şu gibi ahiâk-i zemime sahibi olan kimselere itaat etme. Zira; bu mezmum sıfatlar kendisinde bulunan kimselere itaat lâzım değildir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile şu açıklanan kötü sıfatların cümlesinden veled-i zina olmak daha kötü olduğuna işaret için sıfatı kelimesiyle diğerlerinden ayrılmıştır. Yani «Şu mezmum sıfatlardan sonra cümle insanların sevmediği ve kemal-i nefretle kaçtığı bir sıfatı dahi yardır ki o da veled-i zina olmasıdır. Çünkü; maye-i asliyesi olan nutfe habis olunca ondan hasıl olanın da habis olacağında şüphe yoktur. -Zira; habisten habis doğar. Çünkü; bozuk âletten bozuk iş çıkar, bozuk âlet sağlam iş çıkaramaz. Bazı rivayete nazaran-bu âyet (Velid b. Mugiyre) hakkında nazil olmuştur. Zira; Velid'in pederi, Velid on sekiz yaşma girdikten sonra nesebini dava etmiştir. Şu halde Velid her ne kadar zahirde Kureyş'ten ise de haki-katta Kureyş'ten değildir. Çünkü; veled-i zinadır. Hatta bu âyetin nüzulünden sonra Velid validesine «Muhammed (S.A.) benim hakkımda on sıfat zikretti. Dokuzunu kendimde buluyorum, fakat onuncusunu benim bilmem mümkün olamaz. Sen doğrusunu söyle, beni kimden aldın? Eğer doğru söylemezsen seni Öldürürüm» deyince validesi «Pederiniz inîn idi. Öldükten sonra malının başkasına gitmesinden korktuğum için bir çobanla ülfet ettim ve seni ondan aldım» dedi.
(Velid) herkesi envâ'-ı hayrattan menettiği gibi İslâmiyetten dahi menederdi. Çünkü; Velid oğullarını ve akrabasını İslama girmekten meneder, hatta «Eğer İslama girerseniz ben size ebediyen muğber olduğum gibi katiyen size menfaatta da bulunmamı' demekle tehdid ederdi.
Kalem 68:13
buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Gayet bahîl olup müstehak olan fukaraya kendi malından birşey vermediği gibi başkalarına da verdirmez, ahbabını, evlâdım, akrabasını imandan şiddetle men ve gayrüarın hukukuna envâ-ı zulmle tecavüz eder. zulmden çekinmez, günahın her nev'ini işlemekte akıbetin vehametini ve o günahtan hasıl olacak zararı düşünmez. Binaenaleyh; işlediği günahı bilâperva işler ve kalbi katı nasihat te'sir etmez ve hamakatın nihayet tabakasında olduğundan hayrı, şerri farketmez gibi bir takım çirkin sıfatlar kendisinde olan o kâfirin nesebi de meçhuldür. Şu gibi ahiâk-i zemime sahibi olan kimselere itaat etme. Zira; bu mezmum sıfatlar kendisinde bulunan kimselere itaat lâzım değildir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile şu açıklanan kötü sıfatların cümlesinden veled-i zina olmak daha kötü olduğuna işaret için sıfatı kelimesiyle diğerlerinden ayrılmıştır. Yani «Şu mezmum sıfatlardan sonra cümle insanların sevmediği ve kemal-i nefretle kaçtığı bir sıfatı dahi yardır ki o da veled-i zina olmasıdır. Çünkü; maye-i asliyesi olan nutfe habis olunca ondan hasıl olanın da habis olacağında şüphe yoktur. -Zira; habisten habis doğar. Çünkü; bozuk âletten bozuk iş çıkar, bozuk âlet sağlam iş çıkaramaz. Bazı rivayete nazaran-bu âyet (Velid b. Mugiyre) hakkında nazil olmuştur. Zira; Velid'in pederi, Velid on sekiz yaşma girdikten sonra nesebini dava etmiştir. Şu halde Velid her ne kadar zahirde Kureyş'ten ise de haki-katta Kureyş'ten değildir. Çünkü; veled-i zinadır. Hatta bu âyetin nüzulünden sonra Velid validesine «Muhammed (S.A.) benim hakkımda on sıfat zikretti. Dokuzunu kendimde buluyorum, fakat onuncusunu benim bilmem mümkün olamaz. Sen doğrusunu söyle, beni kimden aldın? Eğer doğru söylemezsen seni Öldürürüm» deyince validesi «Pederiniz inîn idi. Öldükten sonra malının başkasına gitmesinden korktuğum için bir çobanla ülfet ettim ve seni ondan aldım» dedi.
(Velid) herkesi envâ'-ı hayrattan menettiği gibi İslâmiyetten dahi menederdi. Çünkü; Velid oğullarını ve akrabasını İslama girmekten meneder, hatta «Eğer İslama girerseniz ben size ebediyen muğber olduğum gibi katiyen size menfaatta da bulunmamı' demekle tehdid ederdi.
Kalem 68:14
Vacip Tealâ şu beyan olunan evsaf-ı mezmumeyle nıuttasıf olan insan-ı leimin sözünü işitmekten ve iltifat etmekten nehyet-tikten sonra nehyin -illet ve sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Sen o kâfire itaat etmemekte devam etf Zira; o kâfir mal ve çok evlât sahibi olduğu cihetle Kureyş içindt hatırlı ve sözü dinlenenlerdense de sen bu cihete itibar etme. Zirai bunlar metâ'-ı dünya ve umur-u hasiseden olduğu cihetle erbab-ı akl ü iz'ân indinde bu gibi araz-ı dünyanın haysiyeti yoktur. BinaJ enaleyh; bu gibi a'râz-ı deniye sahiplerinin sözlerine inanmak vi itibar etmek lâzım gelmez. Bahusus şu kâfir yalancı ve sütü bo| zuktur", o kâfir üzerine bizim senin sıdkma ve bizim vahdaniyeti| mize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda evlâd ü emvaline mağrur olarak «Bu âyetler evvel geçen ümmetlerin yazmış oldukları kitaplarında bulunan satırlar ve yalanlardır» demekle cümlesini inkâr eder.
_Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet makablinden müstefad olan inkâra taalluk eder. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Malına güvenmek ve evlâdına dayanmak insanlarda âdet olduğundan çok kere insanların ita-attan çıkmasına sebep olur. Binaenaleyh; mal ve evlât sahibine malından ve evlâdından dolayı itaat lâzım gelmediğinden Cenab-ı Hak bu âyetle o gibilere itaati nehiy buyurmuştur. Çünkü; Velid ve emsali kâfirler dünyaca itibarlarına nazar ederek Resulullah'm ve ashabının kendilerine itaat etmesini istediklerinden Cenab-ı Hak dünyaca itibarına binaen o kâfire itaat lâzım olmadığını beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ bu âyette resulünün kadrini yükseltmiştir. Zira; Velid ve emsali Kureyş kâfirleri Resulullah'a iftira ederek esası olmadık bir sıfatla Resulullah'ı zemmetmelerine mukabil o zemme-denlerde gerçekten bulunan on sıfat-ı mezmumeyle zemmolun-muşlardır. Şu halde bir kere zemmeden kimseye ayrı ayrı on kere zemmolunacağma işaret vardır. Nitekim Resulullah'ı bir kere bereketle zikredene on sevap verildiği kütüb-ü şer'iyemizde malûmdur. Şu halde bir kere zemmedenin de on kere zemmolunacağmda şüphe yoktur.
Kalem 68:15
Vacip Tealâ şu beyan olunan evsaf-ı mezmumeyle nıuttasıf olan insan-ı leimin sözünü işitmekten ve iltifat etmekten nehyet-tikten sonra nehyin -illet ve sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Sen o kâfire itaat etmemekte devam etf Zira; o kâfir mal ve çok evlât sahibi olduğu cihetle Kureyş içindt hatırlı ve sözü dinlenenlerdense de sen bu cihete itibar etme. Zirai bunlar metâ'-ı dünya ve umur-u hasiseden olduğu cihetle erbab-ı akl ü iz'ân indinde bu gibi araz-ı dünyanın haysiyeti yoktur. BinaJ enaleyh; bu gibi a'râz-ı deniye sahiplerinin sözlerine inanmak vi itibar etmek lâzım gelmez. Bahusus şu kâfir yalancı ve sütü bo| zuktur", o kâfir üzerine bizim senin sıdkma ve bizim vahdaniyeti| mize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda evlâd ü emvaline mağrur olarak «Bu âyetler evvel geçen ümmetlerin yazmış oldukları kitaplarında bulunan satırlar ve yalanlardır» demekle cümlesini inkâr eder.
_Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet makablinden müstefad olan inkâra taalluk eder. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Malına güvenmek ve evlâdına dayanmak insanlarda âdet olduğundan çok kere insanların ita-attan çıkmasına sebep olur. Binaenaleyh; mal ve evlât sahibine malından ve evlâdından dolayı itaat lâzım gelmediğinden Cenab-ı Hak bu âyetle o gibilere itaati nehiy buyurmuştur. Çünkü; Velid ve emsali kâfirler dünyaca itibarlarına nazar ederek Resulullah'm ve ashabının kendilerine itaat etmesini istediklerinden Cenab-ı Hak dünyaca itibarına binaen o kâfire itaat lâzım olmadığını beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ bu âyette resulünün kadrini yükseltmiştir. Zira; Velid ve emsali Kureyş kâfirleri Resulullah'a iftira ederek esası olmadık bir sıfatla Resulullah'ı zemmetmelerine mukabil o zemme-denlerde gerçekten bulunan on sıfat-ı mezmumeyle zemmolun-muşlardır. Şu halde bir kere zemmeden kimseye ayrı ayrı on kere zemmolunacağma işaret vardır. Nitekim Resulullah'ı bir kere bereketle zikredene on sevap verildiği kütüb-ü şer'iyemizde malûmdur. Şu halde bir kere zemmedenin de on kere zemmolunacağmda şüphe yoktur.
Kalem 68:16
Vacip Tealâ kâfirlerin ahlâk-ı mezmumelerinden dolayı sözlerine itimad etmemek lâzım olduğunu beyandan sonra onların ce-za-yı sezalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu kötü sıfatlar kendilerinde bulunan kâfirin burnu üzerine ateşle dağlar alâmet yaparız ki o alâmetle ehl-i mahşer nazarında o kâfirin Resululiah'a eza eden kâfir olduğu herkesçe malûm olur. Yahut aIâmetle murad; kâfirin yüzünde siyahlıktır. Buna nazaran manâ-yı âyet;
…
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan alâmetin dünyada olması ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir ve bu âyetin eseri Bedir gazasında görülmüştür. Zira; Bedir gazasında (Velid) in burnu kılıçla yaralandı ve yaranın eseri ölünceye kadar kaldı. Şu halde bu âyet ileride olacak vukuatı haber verdiği için mucizedir. Ve o kâfire bir ardır ki hayvanatın bilinmesi için burnu üzerine konulan dağ gibi her nereye gitse bilinir, dünya ve âhirette kendinden ayrılmaz demektir, öylece de olmuştur.
Hortum; hınzır ve fil gibi insanın tab'an istikrah ettiği hayvanların burunları olduğundan insanın burnunda isti'mâli o insanı tahkir içindir. Çünkü insanın yüzü; azasının eşrefi olduğu gibi burnu yüksek olduğu cihetle daha şereflidir. Şu halde burnu tahkir; kemal-i ihanet ve mezellet içindir.
Kalem 68:17
Vacip Tealâ malına ve evlâdına mağrur olarak kâfirin nübüvveti inkâra cür'et ettiğini beyandan sonra malı ve evlâdı imtihan için ihsan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı Cennetle murad; Yemen'de San'a civarında bir bahçe sahipleridir. Çünkü; bunların pederleri sâlih bir kimse olduğundan bahçenin meyvesini devşireceğinde fukara ve mesakîne ilân ederek onların hukukunu vermekle nimetin şükrünü eda eder ve Cenab-ı Hak da bahçenin meyvesini çok verirdi. Vakta ki pederleri vefat edip bahçe evlâtlarına intikal edince onlar ittifak ederek, «Bizim iyalimiz çoktur, pederimiz gibi fukaraya bahçenin meyvesini dağıtmak muvafık değildir. Şu halde biz sabah olmaksızın geceden meyveyi devşirelim. Bir de sabahleyin görsünler ki bahçenin meyvesi devşirilmiştir" demekle yemin ederler. Onların bu yemin ve ahidleri üzerine küf-ran-ı nimetlerine mukabil Cenab-ı Hak bahçenin meyvesini yakar, bir harabezâr kılar. Çünkü; Allahü Tealâ insanlara bütün nimetleri iptilâ ve imtihan için verir ki tâatına sarfla şükrüne devam etsinler. Şu halde şükrü eda olunmayan nimet; her zaman zevale ma'-ruzdur.
İşte meşhur bahçe sahipleri nimetin şükrünü eda etmemek ve geceden devşirip kimseye göstermemek hilesini düşünerek geceden meyveyi toplamış oldukları halde elbette sabaha dahil olacaklarına yemin ettiler.
Yahut
…
Onun için Allahü Tealâ onları me'yus etmiştir.
Halbuki pederlerinin âdeti; meyveyi devşireceği zaman dellâla nida ettirip bir senelik erzakını kendisi için ayırarak bakîsini fukaraya terk ve bu vesileyle Allah'ın verdiği nimetin şükrünü eda etmekti. Allahü Tealâ da onun şükrüne mukabil her sene meyvesini bol bol ihsan ederdi. İşte bu bahçe sahiplerini imtihan buyurduğu gibi Cenab-ı Hak ehl-i Mekke'den Velid gibi nimet sahiplerini de imtihan buyurduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur.
Kalem 68:18
Vacip Tealâ bahçenin harab olmasının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onların küfran-ı nimet etmek üzere geceyle bağı bozmak için kurdukları dolaba ve düşündükleri hileye mukabil geceleyin bahçe üzerine inen azapla sabah vakti görüldü ki bahçe, üzümü bozulmuş bağ gibi olmuştu. Bütün bütün yaprağı ve sairesi yanmış, mahvolmuş bir harabezar olarak görülmüştü ki keenne nuru ve ziyası gitmiş, gecenin karanlığı gibi bir hal kesbetmiştir.
Azabın nüzulü ancak yemin edenlerin bahçelerine olup diğer komşularının bahçelerine olmadığına işaret için bahçeye râci olan zamir müfred olarak varid olmuştur. Âfetin âfet-i semaviye olup âfet-i arziye olmadığına işaret için istilâya, yari yukarı tarafa delâlet eden lâfzı ve bu âfet yemin üzerine terettüb edip mahiyetlerinden neş'et ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla keilmesi ve azabın geceyle nazil olduğuna işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü tâif gece gezen şeye denir.
İşte zamanımızda ve belki her zamanda bağlara ve bahçelere ve sair nimetlere inen azap ve âfetler nimet sahiplerinin şükrünü eda etmedikleri cihetle vuku bulan günahları üzerine terettüb ettiğine bu âyet-i celile açıktan delâlet eder. Binaenaleyh; insanların nail oldukları nimetin şükrünü kemal-i dikkatla edaya sür'at etmesi bir vazife-i diniyedir. Şu halde nail olduğu nimet üzerine gelen âfetin ancak kendi kusurundan neş'et ettiğini bilmek de ehem ve elzemdir.
Kalem 68:19
Vacip Tealâ bahçenin harab olmasının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onların küfran-ı nimet etmek üzere geceyle bağı bozmak için kurdukları dolaba ve düşündükleri hileye mukabil geceleyin bahçe üzerine inen azapla sabah vakti görüldü ki bahçe, üzümü bozulmuş bağ gibi olmuştu. Bütün bütün yaprağı ve sairesi yanmış, mahvolmuş bir harabezar olarak görülmüştü ki keenne nuru ve ziyası gitmiş, gecenin karanlığı gibi bir hal kesbetmiştir.
Azabın nüzulü ancak yemin edenlerin bahçelerine olup diğer komşularının bahçelerine olmadığına işaret için bahçeye râci olan zamir müfred olarak varid olmuştur. Âfetin âfet-i semaviye olup âfet-i arziye olmadığına işaret için istilâya, yari yukarı tarafa delâlet eden lâfzı ve bu âfet yemin üzerine terettüb edip mahiyetlerinden neş'et ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla keilmesi ve azabın geceyle nazil olduğuna işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü tâif gece gezen şeye denir.
İşte zamanımızda ve belki her zamanda bağlara ve bahçelere ve sair nimetlere inen azap ve âfetler nimet sahiplerinin şükrünü eda etmedikleri cihetle vuku bulan günahları üzerine terettüb ettiğine bu âyet-i celile açıktan delâlet eder. Binaenaleyh; insanların nail oldukları nimetin şükrünü kemal-i dikkatla edaya sür'at etmesi bir vazife-i diniyedir. Şu halde nail olduğu nimet üzerine gelen âfetin ancak kendi kusurundan neş'et ettiğini bilmek de ehem ve elzemdir.
Kalem 68:20
Vacip Tealâ bahçenin harab olmasının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onların küfran-ı nimet etmek üzere geceyle bağı bozmak için kurdukları dolaba ve düşündükleri hileye mukabil geceleyin bahçe üzerine inen azapla sabah vakti görüldü ki bahçe, üzümü bozulmuş bağ gibi olmuştu. Bütün bütün yaprağı ve sairesi yanmış, mahvolmuş bir harabezar olarak görülmüştü ki keenne nuru ve ziyası gitmiş, gecenin karanlığı gibi bir hal kesbetmiştir.
Azabın nüzulü ancak yemin edenlerin bahçelerine olup diğer komşularının bahçelerine olmadığına işaret için bahçeye râci olan zamir müfred olarak varid olmuştur. Âfetin âfet-i semaviye olup âfet-i arziye olmadığına işaret için istilâya, yari yukarı tarafa delâlet eden lâfzı ve bu âfet yemin üzerine terettüb edip mahiyetlerinden neş'et ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla keilmesi ve azabın geceyle nazil olduğuna işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü tâif gece gezen şeye denir.
İşte zamanımızda ve belki her zamanda bağlara ve bahçelere ve sair nimetlere inen azap ve âfetler nimet sahiplerinin şükrünü eda etmedikleri cihetle vuku bulan günahları üzerine terettüb ettiğine bu âyet-i celile açıktan delâlet eder. Binaenaleyh; insanların nail oldukları nimetin şükrünü kemal-i dikkatla edaya sür'at etmesi bir vazife-i diniyedir. Şu halde nail olduğu nimet üzerine gelen âfetin ancak kendi kusurundan neş'et ettiğini bilmek de ehem ve elzemdir.
Kalem 68:21
Vacip Tealâ bahçe sahiplerinin kötü niyetleri neticesi olarak geceleyin sahiplerinin haberleri olmaksızın bahçenin harab olduğunu beyandan sonra sabah vakti bahçe sahiplerinin hareketleriı beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte bahçe sahipleri böylece beyinlerinde kararlaştırdılar. Halbuki bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hak geceden meyvelerini mahvetti. Bahçeye gidecekleri zaman bunlar su-uniyetlerinin cezası olarak vâki olan musibetten haberleri olmadığı cihetle aralarında istişare suretiyle bağa gitmeyi ve ansızın meyvesini devşirmeyi konuştular ve alelacele bağın bozulmasında ve kimseye haber verilmemesinde ittifak ettiler.
Kalem 68:22
Vacip Tealâ bahçe sahiplerinin kötü niyetleri neticesi olarak geceleyin sahiplerinin haberleri olmaksızın bahçenin harab olduğunu beyandan sonra sabah vakti bahçe sahiplerinin hareketleriı beyan etmek üzere buyuruyor.
İşte bahçe sahipleri böylece beyinlerinde kararlaştırdılar. Halbuki bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hak geceden meyvelerini mahvetti. Bahçeye gidecekleri zaman bunlar su-uniyetlerinin cezası olarak vâki olan musibetten haberleri olmadığı cihetle aralarında istişare suretiyle bağa gitmeyi ve ansızın meyvesini devşirmeyi konuştular ve alelacele bağın bozulmasında ve kimseye haber verilmemesinde ittifak ettiler.
Kalem 68:23
Vacip Tealâ yekdiğerine tenbihleri veçhile kimseye duyurmak-sızm bahçeye gittiklerini beyan etmek1 üzere buyuruyor.
Zira; pederimizin zamanına kıyas olmaz. Mal az, sahibi çoktur. Fukaraya vermek muvafık değildir».
Kalem 68:24
Vacip Tealâ yekdiğerine tenbihleri veçhile kimseye duyurmak-sızm bahçeye gittiklerini beyan etmek1 üzere buyuruyor.
Zira; pederimizin zamanına kıyas olmaz. Mal az, sahibi çoktur. Fukaraya vermek muvafık değildir».
Kalem 68:25
Vacip Tealâ su tasavvur üzerine kuşluk vakti bağa gittiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Hard ; kasıd manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Yahut hard ; men' manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir. Yahut hard ; kıtlık seneye denir. Zira; kıtlık seneler insanları nimetten mahrum ettiği cihetle hard ıtlakma şayandır. Buna nazaran hardla murad; harab olan bağ olması muhtemeldir. Zira; harab olduğu cihetle sahiplerini meyvelerinden mahrum ettiğinden kıtlık olan seneye benzemiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Kalem 68:26
Sonra düşünüp bağın kendi bağları olduğunu bilerek fukarayı menetmek kasdettiklerinden dolayı Allahü Tea-lâ'mn, kötü niyetlerine ceza olarak bağı harab ettiğini bilince :
Kalem 68:27
Bağı böyle harap görünce derhal kendi su-uniyetleri neticesi âfete duçar olduğunu anlayarak dediler ki «Bu bizim günahımızın cezasıdır. Zira; biz fukarayı menedip nimetten mahrum etmek istedik. Allahü Tealâ da buna ceza olarak bizi bu nimetten mahrum etti. Çünkü;
dir. Yani amele mukabil olan ceza; amelin cinsinden olur. Binaenaleyh; biz fukarayı mahrum etmek istedik, Allahü Tealâ da bizi mahrum etmiştir» demekle,izhar-ı esef ettiler.
Kalem 68:28
Vacip Tealâ bahçe sahiplerinin âfetini görünce kusurlarını itiraf ettiklerini beyandan sonra aralarında vuku bulan muhaveratı hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar bu hal-i harabîye hayret edince içlerinden efdal ve rey ü tedbirde idraki ziyade olan biraderleri evvelki yapmış olduğu nasihatini dermeyan ederek nasihatim dinlemediklerini başlarına vurmak suretiyle «Ben.size Allahü Tealâ'ya teşbih ederek fukarayı menetmek üzere vâki olan ittifakınız üzerine terettüb eden günahınıza tevbe etmekle azaptan kurtulsanız daha iyi olur demedim mi?» dedi. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile diğer vârisler fukaranın istihkakını vermemeye karar verdiklerinde içlerinden yalnız âkil olan bu zat muhalefet ederek onlara «Bu ittifakınız hatadır. Zira; Allah'ın size vermiş olduğu nimetim ziyadelenmesine sebep olan şükürle Vacip Tealâ'yı nekaisten tenzih ve teşbihle meşgul olsanız hakkınızda daha iyi olur» şeklinde nasihatlarla onlara hatalarını ihtar etmişti. Onların bu nasihatları kabul etmediklerinden neş'et eden gazab-ı İlâhî'yi görünce nasihat dinlemeyenlerin hali böyle olup akıbet felâketten felâkete uğrayacağını âyet-i celile beyan buyurmuştur.' Şu halde bu zat her ne kadar onların hareketlerine razı olmadıysa da onlarla beraber mala müşterek olduğundan afetzede olmuştur. Çünkü dünyada âsîlerin kötülüğü muti olan kimselere dahi onlara yakın olduğundan dolayı dokunmak âdettir. Binaenaleyh; şu bîkusur olan zâtın dahi onlar arasında dûçar-ı hasar olması uzak değildir. Zira; «Kurunun yanında yaş da yanar» darbımeseli her zaman vukuata muvafıktır. Bu makamda tesbihle murad; inşaallah lâfz-ı şerifi olmak muhtemeldir. Zira; meşiyet-i İlâhî'yeye ta'lik etmek meşi-yetin haricinde bir şey olamayacağım ikrar olduğundan buna da Cenab-ı Hakk'ı nekaisten tenzih manâsmca teşbih ıtlakı caizdir ve âyetin evvelinde Cenab-ı Hak istisnayı terkle bahçe sahiplerini zem buyurması da burada tesbihle muradın inşaallah keli-
me-i tayyibesi olmasına delâlet eder. Zira; fukaranın hakkım ayırmadılar manâsına olduğu gibi inşaallah manâsına olmak ihtimali de olduğu mahallinde beyan edilmiş ve her iki manâca da bahçe sahiplerini zem olduğu dahi beyan olunmuştu.
Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda tesbihle murad; vuku bulan kusurdan tevbe manasınadır. Çünkü fukarayı sadakadan menetmek; bir günah olduğundan o günahın kaldırılması için aff-ı İlâhfye iltica etmekten başka çare olmadığını içlerinden âkil olan zatın nasihat suretiyle kendilerini haberdar etmesi bu manâya delâlet etmektedir.
Kalem 68:29
Vacip Tealâ içlerinden âkil olan zatm teşbih etmelerini evvelce kendilerine tavsiye ettiğini başlarına kakmak suretiyle tekrar ihtar ettiğini beyandan sonra onların bu ihtar üzerine sür'atla teşbihe başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; muhakkak olarak bizler zalimleriz» dediler.]
Yani; ortlarm içlerinden efdal olanı bu bağın harab olması, teşbih etmediklerinden neş'et ettiğini kendilerine beyan edince onlar «Biz mürebbi-i hakikimiz olan Rabb'imizin cemi-i nekaisten münezzeh olduğunu itikad eder ve bütün ef âlinde zulümden tenzih ederiz. Zira; biz fukaranın hakkını menetmeye niyet ederek pederimizin o güzel, mesleğini terkle kendimize ve fukaraya zulmeder olduk. Binaenaleyh; bağımızın harab olması bizim zulmümüzün neticesidir» demekle itiraf-ı kusur ettiler.
İmam-ı Hasan'in beyanına nazaran bu âyette tesbihle murad; namazdır. Çünkü; bağ sahipleri ehl-i salâttan olup namazı terk ve tekâsül etmeleri diğer günahlara sebep olduğundan içlerinden ehl-i salâh olan namazı terketmemelerini ara sıra tavsiye ederse de dinlemediklerinden namazla meşgul olmadıkları gibi fukaranın hakkını dahi men'i kasdetmelerine binaen Allahü Tealâ bağlarını harab etmekle onları insafa davet etmesi üzerine derhal namaza sür'atla teşbihe başlayarak itiraf-ı kusur ettiler. Lâkin ba'deha-rabülbasra.
Kalem 68:30
Vacip Tealâ bahçe sahiplerinin itiraf-ı kusur ettikten sonra aralarında konuştukları sözleri ve cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile biri diğerine «Bu hileleri sen öğrettin. Bu felâkete sen sebepsin», diğer birisi öbürüne «Fukaranın hakkını vermeyip buhletmeye bizi sen şevkettin», üçüncü birisi öbürüne «Fukaraya verirsek biz fakir oluruz demekle bizi korkuttun» gibi herkes kabahati üzerinden atmak istedi. Velhasıl «îşin kabahat olduğu anlaşılınca suça sahip olmaz» denildiği gibi «Bu kabahat sendendir, bendendir. Sen şunu dedin, ben bunu demedim» diye yekdiğerine kahretmek insanlarda âdettir. Çünkü kabahat; habaset olduğundan herkes saklamak ister. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı kusur etmek insanlarda her zaman âdettir.
Kalem 68:31
Vacip Tealâ itiraf-ı cürm ettiklerin i beyandan sonra bu cürümlerini pek büyük addettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar cürümlerinin kendi haklarında tuğyan olduğunu ikrar ettikten sonra tâib ü müstağfir olup tevbelerinin kabulünü ümid ederek dediler ki «Ümid ederiz ki Rabb'imiz evvelki bahçemizden daha hayırlısını bize ihsan eder. Zira; biz tevbemizle aff-ı Ilâhî'ye iltica ve ihlâsımızla rahmet-i İlâhî'yeye dehalet ve hatamızı itirafla lutf-u İlâhî'den istimdad ederek zat-ı ülûhiyetinden hayır isteriz, ümid ederiz ki yakında bizim için hayır halkeder, bizleri me'yus etmez». İşte bahçe sahipleri böyle demekle dergâh-ı ülûhiyete müracaat ettiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bahçe sahiplerinin şu müracaat yalnız dünya için olduğu cihetle onlar hakkında tevbe olmamak ihtimali varsa da ekser-i ulema indinde tevbe-i halîsa olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; âyetlerin şevki, elfazın beyanı, kusur sahiplerinin cürümlerini ikrarla tazarru ve niyazları, nefislerini zulüm. ve tuğyanla zemmetmeleri ve bundan sonra rahmet-i İlâhî'yeden ümitvâr olduklarını sarahaten beyan eylemeleri hulûslarına delâlet ettiği cihetle şu müracaatlarının tevbe olmasını te'yid etmektedir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile İbn-i Mesud Hazretlerinden rivayet de, tevbe olduğuna delâlet eder. Çünkü; İbn-i Mesud Hazretleri «Bu kavmin nefislerini ıslahla hâlis kullardan olduklarına binaen Allahü Tealâ'nın onların sıdk u hulûslarım bilince onlara evvelki bahçelerinden daha hayırlı bahçe ihsan ettiği bana baliğ oldu» buyurmuştur. İşte bu rivayet şu müracaatın tevbe olduğunu iş'âr ettiği gibi tevbenin kabulüne dahi delâlet eder.
Hulâsa; mal ve evlâdı Allahü Tealâ'nın insana imtihan için verdiği, eğer hayra sarfederse faydasını göreceği, şerre sarfederse akıbet helak olacağı, serden rücû'la tevbe ederse tevbesinin kabul olunacağı bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Kalem 68:32
Vacip Tealâ itiraf-ı cürm ettiklerin i beyandan sonra bu cürümlerini pek büyük addettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar cürümlerinin kendi haklarında tuğyan olduğunu ikrar ettikten sonra tâib ü müstağfir olup tevbelerinin kabulünü ümid ederek dediler ki «Ümid ederiz ki Rabb'imiz evvelki bahçemizden daha hayırlısını bize ihsan eder. Zira; biz tevbemizle aff-ı Ilâhî'ye iltica ve ihlâsımızla rahmet-i İlâhî'yeye dehalet ve hatamızı itirafla lutf-u İlâhî'den istimdad ederek zat-ı ülûhiyetinden hayır isteriz, ümid ederiz ki yakında bizim için hayır halkeder, bizleri me'yus etmez». İşte bahçe sahipleri böyle demekle dergâh-ı ülûhiyete müracaat ettiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bahçe sahiplerinin şu müracaat yalnız dünya için olduğu cihetle onlar hakkında tevbe olmamak ihtimali varsa da ekser-i ulema indinde tevbe-i halîsa olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; âyetlerin şevki, elfazın beyanı, kusur sahiplerinin cürümlerini ikrarla tazarru ve niyazları, nefislerini zulüm. ve tuğyanla zemmetmeleri ve bundan sonra rahmet-i İlâhî'yeden ümitvâr olduklarını sarahaten beyan eylemeleri hulûslarına delâlet ettiği cihetle şu müracaatlarının tevbe olmasını te'yid etmektedir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile İbn-i Mesud Hazretlerinden rivayet de, tevbe olduğuna delâlet eder. Çünkü; İbn-i Mesud Hazretleri «Bu kavmin nefislerini ıslahla hâlis kullardan olduklarına binaen Allahü Tealâ'nın onların sıdk u hulûslarım bilince onlara evvelki bahçelerinden daha hayırlı bahçe ihsan ettiği bana baliğ oldu» buyurmuştur. İşte bu rivayet şu müracaatın tevbe olduğunu iş'âr ettiği gibi tevbenin kabulüne dahi delâlet eder.
Hulâsa; mal ve evlâdı Allahü Tealâ'nın insana imtihan için verdiği, eğer hayra sarfederse faydasını göreceği, şerre sarfederse akıbet helak olacağı, serden rücû'la tevbe ederse tevbesinin kabul olunacağı bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Kalem 68:33
Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerin ahkâmını icmalen beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; nasıl ki şu bağ sahiplerinin günahları iktizası bağlarını harabetmekle ansızın onlara azab ettik. İşte Öylece Mekke ahalisine de azab ederiz. Ve âhiret azabı azab-ı dünyadan daha büyüktür. Eğer âsîler bilmiş olsalar günahlarından vazgeçerler, lâkin bilmedikleri için günahlarında devamla inad ederler.
Bu âyet bundan evvel geçen âyetlerin ahkâmına netice kabi-iindendir ve bu neticeyle Cenab-ı Hak Mekke ahalisini tehdit buyuruyor. Çünkü; mezkûr bağ sahiplerinin azabını beyandan sonra «îşte azab-ı dünya âsîler hakkında böylece ansızın gelir» demek «Ey Mekke ahalisi! Âsîlerin halini ve dünyada azaplarını gördünüz ya! Eğer siz de isyanınızda devam ederseniz size de bu dünyada böylece belâ ve azap gelir» demektir ve ilâyevmükıyam gelecek insanların cümlesine de bu hitap şâmildir. Binaenaleyh; bu gibi vesâyâdan herkesin hissemend olması lâzımdır. Zira; Kur'anda bu misilli geçmiş vak'aları beyandan maksat; herkesi insaf ve ibrete davet etmektir.
Kalem 68:34
Vacip Tealâ mücrimlerin hallerini beyandan sonra sâlih olan kimselerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; küfür ve sair günahlardan kaçınan kimseler için Rab'-lerinin hazinesinde hazırlanmış nimeti bol Cennetler vardır.
Ittika ; günahtan sakınmak, mütteki ; günahtan kaçıcı demektir. Bu makamda her günahtan sakınan kimselere şamil olduğuna işaret iiçn lâfzı istiğraka delâlet eden lam ile vârid olmuş ve günahtan sakınan müttekilerin şereflerine işaret için Rab ism-i şerifi müttekilere râci zamire muzaf kılınmış ve müttekilerin sevaplarının ziyadan mahfuz olduğuna işaret için mahfuziyete delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Çünkü Cennetlerin Rabb'imizin indinde olduğunu bildirmek, mahfuz olduğunu bildirmektir. Cennâtm tıaîme izafeti beyaniye olduğundan demek; ayn-ı nimet olan Cennet demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet nazil olunca kâfirler müminlere «Biz dünyada mal ve servet cihetinden sizden efdâliz. Binaenaleyh; âhirette de sizden efdal ve zengin olacağımızda şüphe yoktur» demişlerdi.
Kalem 68:35
Vacip Tealâ kâfirlerin bu sözleri üzerine onları red için buyuruyor.
Yani; ahlâk-ı faside sahipleri kendilerinin ahlâk-ı hamide sahiplerine müsavi olacaklarım mı itikad ederler? Biz ehl-i îslâmı ehl-i küfre müsavi kılar mıyız? Elbette müslimler mücrimler gibi olamaz. Çünkü; muti' olan kimsenin âsî olana Allah'ın in'âm ve ihsanında müsavi olması caiz olamaz. Zira; âbidin ibadetinin mükâfatını ve âsînin de isyanının azabını görmek ayn-ı adalet olduğundan bunun hilâfına müsavat ayn-ı zulümdür ve hikmet-i teklife muvafık olan da budur. Çünkü; kâfirlerin dedikleri gibi iyilerle kötüler arasında fark olmasa ibadetle teklifte bir fayda olmazdı. Binaenaleyh; elbette beyinlerinde fark olacaktır. Şu halde size ne gibi şey ânz oldu ki kendi arzunuza muvafık olan şeylerle hükmedersiniz, bu hükmü nereden alıyorsunuz? Deliliniz nedir ve böyle keyfinize göre hükümden korkmaz ve utanmaz mısınız, kâfirle mümin Allahü Tealâ indinde müsavi olur mu?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette mücrim; kâfir mukabilinde zikrolunduğu cihetle müsIim ; mümin-i fasıka
da şamildir. Çünkü mücrim; alelıtlak kâfir olduğundan fasık olan müminler mücrimden hariçlerdir. Binaenaleyh firak-ı dâlleden Mu'tezile'nin «Fasıklar mücrimde dahildir, Cennet'e giremez» dedikleri sözleri merduddur ve lâfzının Eliflâm ile vürudu istiğraka delâlet ettiği cihetle velev fasık olsun her ferd-i müslime şamildir. Çünkü fasık olan bir müminin kendisinde bilfiil sıfat-ı iman mevcut olan her şahsa müslim denildiği gibi o şahıs her ne kadar fasık olsa dahi mertebede kâfire müsavi olamaz. Zira; ehl-i iman nur-u imandan her vakit istifade eder, kâfir ise her vakit küfrünün cezasını görecektir. Binaenaleyh; mümin, fasık olsa dahi kâfir olmaz.
Kalem 68:36
Vacip Tealâ kâfirlerin «Biz dünyada rahat olduğumuz gibi âhirette dahi müminlerden ziyade rahat oluruz, hiç olmazsa müminlere müsavi oluruz» diyerek vermiş oldukları hükümlerin taaccübe şayan olduğunu ve kâfirin müslime müsavi olamayacağını beyandan sonra bu hükümlerinin ihticaca elverişli bir delile müs-tenid olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Âhirette müminlere müsavi olacağınızı kendi rey-i fasidinizle mi hükmediyorsunuz, yoksa sizin için kitap var da onda rnı okuyorsunuz, gönlünüzün istediğinin olacağını o kitaptan mı biliyorsunuz? Böyle elinizde bir senet olmadığı halde nasıl cesaret ediyor ve hüküm veriyorsunuz?
Tahayyür ; birşeyin hayırlısını alıp diğerini terketmek-tir. Bu makamda ise kâfirler dünyada mal ve şeref bizim olduğu gibi âhirette dahi herşeyin hayırlısı bizim içindir diyerek hükmettiklerini beyanla Vacip Tealâ onları tevbih buyuruyor. Elinde senet olmaksızın birşeye hüküm caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. Bilhassa akaid-i diniyede delilsiz hüküm hatadan halı olamayacağı cihetle asla caiz olamaz.
Kalem 68:37
Vacip Tealâ kâfirlerin «Biz dünyada rahat olduğumuz gibi âhirette dahi müminlerden ziyade rahat oluruz, hiç olmazsa müminlere müsavi oluruz» diyerek vermiş oldukları hükümlerin taaccübe şayan olduğunu ve kâfirin müslime müsavi olamayacağını beyandan sonra bu hükümlerinin ihticaca elverişli bir delile müs-tenid olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Âhirette müminlere müsavi olacağınızı kendi rey-i fasidinizle mi hükmediyorsunuz, yoksa sizin için kitap var da onda rnı okuyorsunuz, gönlünüzün istediğinin olacağını o kitaptan mı biliyorsunuz? Böyle elinizde bir senet olmadığı halde nasıl cesaret ediyor ve hüküm veriyorsunuz?
Tahayyür ; birşeyin hayırlısını alıp diğerini terketmek-tir. Bu makamda ise kâfirler dünyada mal ve şeref bizim olduğu gibi âhirette dahi herşeyin hayırlısı bizim içindir diyerek hükmettiklerini beyanla Vacip Tealâ onları tevbih buyuruyor. Elinde senet olmaksızın birşeye hüküm caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. Bilhassa akaid-i diniyede delilsiz hüküm hatadan halı olamayacağı cihetle asla caiz olamaz.
Kalem 68:38
Vacip Tealâ kâfirlerin «Biz dünyada rahat olduğumuz gibi âhirette dahi müminlerden ziyade rahat oluruz, hiç olmazsa müminlere müsavi oluruz» diyerek vermiş oldukları hükümlerin taaccübe şayan olduğunu ve kâfirin müslime müsavi olamayacağını beyandan sonra bu hükümlerinin ihticaca elverişli bir delile müs-tenid olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Âhirette müminlere müsavi olacağınızı kendi rey-i fasidinizle mi hükmediyorsunuz, yoksa sizin için kitap var da onda rnı okuyorsunuz, gönlünüzün istediğinin olacağını o kitaptan mı biliyorsunuz? Böyle elinizde bir senet olmadığı halde nasıl cesaret ediyor ve hüküm veriyorsunuz?
Tahayyür ; birşeyin hayırlısını alıp diğerini terketmek-tir. Bu makamda ise kâfirler dünyada mal ve şeref bizim olduğu gibi âhirette dahi herşeyin hayırlısı bizim içindir diyerek hükmettiklerini beyanla Vacip Tealâ onları tevbih buyuruyor. Elinde senet olmaksızın birşeye hüküm caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. Bilhassa akaid-i diniyede delilsiz hüküm hatadan halı olamayacağı cihetle asla caiz olamaz.
Kalem 68:39
Vacip Tealâ senetsiz ve delilsiz hükmetmek hatadan salim olmadığı cihetle kendi arzuları veçhüzere delilsiz hükmedenleri tevbih ettikten sonra diğer nevi'le tevbih etmek üzere buyuruyor.
Yani: ey müşrikler! Dünyada olduğu gibi âhirette dahi refah ve saadet üzere olacağınıza hükme cesareti nereden alıyorsunuz, .yoksa sizin için bizim üzerimizde yeminle te'kid olunmuş ve kıyamete kadar bakî ahid mi var ki, arzunuz veçhüzere hükmettiğiniz şeyin sizin olacağına dair bizden yemin mi aldınız ki hükmediyorsunuz, sizin elinizde hükme senet bizim yeminimiz mi var? Elbette yoktur. Zira;- arzunuz veçhüzere hükmettiğiniz şeylerin sizin olacağına dair biz sizi yeminle te'min etmedik ve böyle bir ahid de vermedik. Nasıl oluyor ki istediğiniz gibi hükmedersiniz halde hükmünüz bâtıldır.
Kalem 68:40
Vacip Tealâ kâfirleri istedikleri veçhüzere hükme cesaretlerinden dolayı birkaç cihetle tevbih ettikten sonra mücrimleri ilzam için bazı suâl irad etmesini habîbine emretmek üzere buyuruyor.
Ve ispatını hangisi deruhte edebilirse meydana çıksın da*görelim. Dünyadaki gibi âhirette de mesrur olacaklarını ispat etsin. Neyle edecek, elde delili nedir?
Zaîm ; kefil olan ve bir işi ıslaha me'mur edilen ve o iş üzerinde duran kimseye denir. Şu halde manâ-yı nazım :
…
demek olur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu suâl; kâfirleri ilzam ve iskât içindir. Zira; onların iddia ettikleri hükmün ispatı onlar için mümkün değildir. Çünkü kâfirler; kâfir oldukları halde âhirette müminden ziyade hayra ve keramete nail olacaklarına hükmettiler. Buysa nazar-ı şeri'de mümteni' olduğundan bu hükmün ispatına kefalet onlar için muhal olan birşeye kefalet kabilindendir.
Kalem 68:41
Vacip Tealâ kâfirlerin davalarına delil olmadığını beyandan sonra bu itikatta şeriklerinin olup olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; bu davada yalnızlar mı? Yoksa kendileriyle beraber bu davaya şerik olanlar da var mıdır? Eğer sözleri doğruysa şeriklerini getirsinler de görelim. Elbette getiremezler. Çünkü; âhirette kâfirle müminin müsavi olmasına onlar için aklen ve naklen delil yok ki getirebilsinler, delil olmadığı gibi böyle ma'kul olmayan bir davada onlara muvafakat eder hiç bir âkil de bulunmayacağına binaen Cenab-ı Hak onları âciz kılmak için şerikleri varsa getirmelerini emir buyurmuştur.
Yahut Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şürekâ ile murad; Allahü Tealâ'ya şerik itikad ettikleri putlardır. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet:
demektir.
Bu âyetler hiçbir veçhile onların bu davayı ispata kadir olamadıklarını ispat etmiştir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile onlar için kitap yok ki bu davayı o kitaptan ispat etsinler, Allahü Tealâ indinde bir ahidleri yok ki kâfirin mümine müsavi olacağını o ahid-le ispat ve te'min eylesinler. Ve bu davayı ispata onlar için bir kefil yok ki Allahü Tealâ bu hükme zâmin ve kefil olsun. Şu halde hiçbir veçhile bu davayı ispat için ellerinde ihticaca sâlih bir ve-sika yoktur ki o davayı ispata kadir olsunlar.
Kalem 68:42
Vacip Tealâ müşriklerin hiçbir veçhile davalarını ispata kadir olamadıklarını beyandan sonra âhirette vâki olacak rüsvalıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar müminlere âhirette müsavi veya efdal olacaklarını iddia ediyorlar. Sen her hakikatin meydana çıkacağı günü zikret. O günde onlar huzur-u İlâhî'de secdeye davet olunurlar, lâkin gözleri korkucu. yorulucu ve her taraflarını züli ü meskenet bürümüş olduğu halde onlar davet olundukları secdeye kadir olamazlar. Zira; o günün şiddetinden hayretler ve dehşetler içinde ne yapacaklarını bilemezler. Müminler ise nur-u imanla müstağrak ve kemal-i şevk u sürûrla meydana çıkar, Rab'lerine secde ederler.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sürür ve. gumûm gözde her azadan ziyade nümâyan olduğundan cümle azaya arız olan korku manâsına olan huşu* zikri cüz' irade-i kül kabilinden köre isnad olunmuştur ki cümle âzâya arız olan kederden kinayedir. Çünkü; gözlerde görülen korku ve züîl ü meskenet her âzânın korkusuna ve zül! ü meskenetine delâlet eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların secdeye davet olunmaları, tevbih, unf ü şiddet içindir, yoksa teklif için değildir. Zira ibadet; dünyaya mahsus olduğundan âhirette teklif yoktur.
O günün şiddet ve dehşeti son dereceye varacağına işaret için lâfzı ta'zime delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Ve kendilerinin tahassürleri ziyade olsun için bel kemikleri mafsal-sız, yeknesak üzere eğilmez, bükülmez tek bir kemik kılınmakla secdeye davete icabet kasdederlerse de kadir olamaz bir halde dehşet içinde kalırlar.
Hulâsa; her hakikatin meydana çıktığı gün ki yevm-i kıyamette müşriklerin secdeye davet olunup muktedir olamayacakları, gözleri korkucu ve her taraflarını züll ü meskenet kaplayıp ehl-i mahşer arasında rezil ve rüsvâ olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin dendir,
Kalem 68:43
Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette secdeye davet olunup secdeye muktedir olamayacaklarını beyandan sonra dünyada secdeye davet olunduklarım beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; müezzinin ezanı üzerine camie ve cemaata devamlarını meneder birşey bulunmazdı. İşte dünyada icabete muktedir oldukları halde icabet etmediklerine ceza olarak âhirette secdeye davet olunurlar ve lâkin terzil için kudretleri selbolunur, icabetin faydası olmadığı halde icabet etmek isterler. Ancak secdeye kudretleri olmadığından hasretleri tezayüd eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet namaza davet olunup da icabet etmeyenleri zem olduğu gibi cemaat-ı müslimîni terke-denler hakkında dahi vaîdi mutazarnmındır. Binaenaleyh; cemaata gitmenin vacip olduğunu beyan, eden fükahanm beyanlarına bu âyet delâlet eder. Amma ulema-yf Haneliye indinde cemaatla namaz kılmak vacip olmayıp sünnet-i müekkede olduğundan cemaatı terketmek azap icab etmezse de terkeden kimsenin zeminini mucip olur. Binaenaleyh; cemaata gitmeyenler şeriat nazarında mezmurn-lardır.
Kalem 68:44
Vacip Tealâ günahkâr olanları yevm-i kıyametin şiddetli korkuttuktan sonra kendi kahr u gazabıyla korkutmak üzere buyuruyor.
Yani; onların iman etmediklerinden keder etme, sen onları bize havale et. Zira; biz onlardan sana iman etmeyip Kur'am tekzip ettikleri için intikam almaya kâfiyiz. Binaenaleyh; düşmanların hallerinden mahzun olma. Çünkü; biz onların bilmedikleri cihetten onlara derece derece azap göndeririz. - Fahri Râzi'nin beyanı veçhile istidraç: her ne zaman günah işlerlerse Allahü Tealâ'nın nimetlerini çoğaltıp onların da o günaha istiğfarı ve nimete şükrü unutmalarıdır. Zira; günahlarına karşı nimetin gelmesini kendilerine bir iyilik zannederek tekrar günaha cesaret etmeleri derece derece azaplarını arttırmaktır ve onlar bu nimetin helaklerine sebep olacağını bilmeyerek günah üzerine günah işlemeleri azap üzerine azap olarak derece derece azapta yukarı çıkmaktır. Zira; Allahü Tealâ onlara iki cihetle azab eder. Çünkü; günahlarına azab ettiği gibi istiğfarı ve şükrü terket-tiklerine dahi azab eder. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Kalem 68:45
Vacip Tealâ kâfirler hakkında nimetin istidrac olduğunu beyandan sonra onlara mühlet verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; ben onların eceline müsaade eder, ömürlerini uzatırını ki günahları çok olsun. Zira; benim hileye benzeyen keydim gayet kuvvetlidir. Ben ihsan ederim. Onlar o ihsanı kendi haklarında hayır zannederler. Halbuki o ihsan sebeb-i helakleridir. İşte' onlar hakkında ihsanın sebeb-i selâmet olacağını zannederken sebeb-i helak olması hileye benzediği için ihsandan hile manâsma olan keydle tâbir olunmuş ve ihsanın helake sebebiyeti gayet kuvvetli olduğuna işaret için metanetle tavsif edilmiştir, günahkâr olanların i'tizara mecalleri olmasın ve helake istihkakları beyyine-i vâzıhayla olsun için dünyada onlara ömürle, malla, mansıp ve cahla müsaade edilmiş ve tâib ü müstağfir olacak çok zaman terkolunmuştur ki bir diyecekleri kalmasın. Halbuki keyd-i İlâhî'ye kimse vakıf olamaz ve hiçbir şey azab-ı İlâhî'ye karşı gelemez
Kalem 68:46
Vacip Tealâ istidrac olarak kâfirlere mühlet verdiğini beyandan sonra bu kadar mühlete karşı teklifi kabulden imtina etmelerini icab eder birşey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlara hasb eteni i İlâh tebliğ edip noksanlarını ikmalle doğru yola sevketmek üzere kendilerine vâki olan nasihatini inkâr mı ediyorlar, yoksa tebliğ mukabili ücret istediğini mi iddia ediyorlar da bu ücretten dolayı ahkâm-ı şer'iyeyi ağır görüyorlar? Halbuki onlardan ücret istemediğin için yalnız onların menfaatma olan tebliği kabulden kaçınmalarına bir sebep yoktur. Yoksa bir takım mugayyebatı biliyorlar da ona bakarak bulundukları ahvalin sevap olduğuna hükmederek yazıyorlar ve müminlerden kendilerinin efdal olduğuna hükmedip küfürlerinde inad ediyorlar ve hangi delillere istinad ederek kendilerinin müminlerden efdal olduklarına hüküm veriyorlar ve hangi özre bina ederek senin davetine icabetten imtina' eyliyorlar? Yoksa gaibe hüküm mü ediyorlar? Yahut ücret istedin de altından kalkamayacakları için mi ağır sınıyorlar? Bunlardan hiçbirisi olmadığı halde âhirette hu-zur-u İlâhî'de ne gibi ma'zeret beyan edeceklerdir?
Kalem 68:47
Vacip Tealâ istidrac olarak kâfirlere mühlet verdiğini beyandan sonra bu kadar mühlete karşı teklifi kabulden imtina etmelerini icab eder birşey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlara hasb eteni i İlâh tebliğ edip noksanlarını ikmalle doğru yola sevketmek üzere kendilerine vâki olan nasihatini inkâr mı ediyorlar, yoksa tebliğ mukabili ücret istediğini mi iddia ediyorlar da bu ücretten dolayı ahkâm-ı şer'iyeyi ağır görüyorlar? Halbuki onlardan ücret istemediğin için yalnız onların menfaatma olan tebliği kabulden kaçınmalarına bir sebep yoktur. Yoksa bir takım mugayyebatı biliyorlar da ona bakarak bulundukları ahvalin sevap olduğuna hükmederek yazıyorlar ve müminlerden kendilerinin efdal olduğuna hükmedip küfürlerinde inad ediyorlar ve hangi delillere istinad ederek kendilerinin müminlerden efdal olduklarına hüküm veriyorlar ve hangi özre bina ederek senin davetine icabetten imtina' eyliyorlar? Yoksa gaibe hüküm mü ediyorlar? Yahut ücret istedin de altından kalkamayacakları için mi ağır sınıyorlar? Bunlardan hiçbirisi olmadığı halde âhirette hu-zur-u İlâhî'de ne gibi ma'zeret beyan edeceklerdir?
Kalem 68:48
Vacip Tealâ mücrimlerin meslekleri sakîm olduğunu beyandan sonra bu sakîm mesleklerinden müteessir olmayıp sabretmesini resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yunus (A.S.) kavminin haline gazab ederek onların ara smdan çıkmakta acele etmesi üzerine eğer Rabbîsinden istiğfar gi bi bir nimet-i uzmâ tedarik etmese ve tevfik olmasaydı kendi zat tarafından nefsi levm ve zemmolunmuş olduğu halde menfaatta halî bir sahraya atılırdı, lâkin Cenab-ı Hak vâki olan zellesine is tiğfarı derhal tevfik buyurdu. Binaenaleyh; zat-ı nebevileri istiğ fara devamla nimet-i îlâhî'yeye müstağrak oldu.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette nimetle mura
Vacip Tealâ'nm Yunus (A.S.) a istiğfarı tevfik buyur maşıdır. Ş halde insanların ibadet ve tâatlan Allah'ın tevfikıyla olduğuna b âyet delâlet eder.
Bu âyette kelimesinden anlaşıldığı veçhile istiğf#| nimetinin Hz, Yunus'a vusulü onun menfaattan halî bir çöle atılmasına mani olmuştur. Çünkü; Zeuld'nın manâ-yı lûgavîsi birşeyin vücudu için ahar şeyin mümteni* olmasıdır. Şu halde bu makamda Yunus (A.S.) a nimetin vusulünden dolayı bir sahraya, atılması mümteni' olmuştur. Binaenaleyh bu makamda mezmum olmasının imtinâV, Yunus (A.S.) dan günah sâdır olmadığına delâlet eder. Amma istiğfarına gelince; evlâyı terkinden dolayıdır, yoksa günah sâdır olduğundan dolayı değildir. Çünkü; iyilerin hasenatı Cenab-ı Hakka mukarreb olanların seyyiâtı menzilindedir. Binaenaleyh; Hz. Yunus'un kavmi içinde karar edip durması vacip değil., belki evlâ ve efda! idi. İşte şu evlâyı terkederek çıkıp gitmesi günah değilse de mansıbı-ı nübüvvetin mertebesine nazaran günah gibi olduğundan istiğfarla telnt'i-i mâfât edilmiştir. Binaenaleyh;
Kalem 68:49
Vacip Tealâ mücrimlerin meslekleri sakîm olduğunu beyandan sonra bu sakîm mesleklerinden müteessir olmayıp sabretmesini resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.
Yani; Yunus (A.S.) kavminin haline gazab ederek onların ara smdan çıkmakta acele etmesi üzerine eğer Rabbîsinden istiğfar gi bi bir nimet-i uzmâ tedarik etmese ve tevfik olmasaydı kendi zat tarafından nefsi levm ve zemmolunmuş olduğu halde menfaatta halî bir sahraya atılırdı, lâkin Cenab-ı Hak vâki olan zellesine is tiğfarı derhal tevfik buyurdu. Binaenaleyh; zat-ı nebevileri istiğ fara devamla nimet-i îlâhî'yeye müstağrak oldu.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette nimetle mura
Vacip Tealâ'nm Yunus (A.S.) a istiğfarı tevfik buyur maşıdır. Ş halde insanların ibadet ve tâatlan Allah'ın tevfikıyla olduğuna b âyet delâlet eder.
Bu âyette kelimesinden anlaşıldığı veçhile istiğf#| nimetinin Hz, Yunus'a vusulü onun menfaattan halî bir çöle atılmasına mani olmuştur. Çünkü; Zeuld'nın manâ-yı lûgavîsi birşeyin vücudu için ahar şeyin mümteni* olmasıdır. Şu halde bu makamda Yunus (A.S.) a nimetin vusulünden dolayı bir sahraya, atılması mümteni' olmuştur. Binaenaleyh bu makamda mezmum olmasının imtinâV, Yunus (A.S.) dan günah sâdır olmadığına delâlet eder. Amma istiğfarına gelince; evlâyı terkinden dolayıdır, yoksa günah sâdır olduğundan dolayı değildir. Çünkü; iyilerin hasenatı Cenab-ı Hakka mukarreb olanların seyyiâtı menzilindedir. Binaenaleyh; Hz. Yunus'un kavmi içinde karar edip durması vacip değil., belki evlâ ve efda! idi. İşte şu evlâyı terkederek çıkıp gitmesi günah değilse de mansıbı-ı nübüvvetin mertebesine nazaran günah gibi olduğundan istiğfarla telnt'i-i mâfât edilmiştir. Binaenaleyh;
Kalem 68:50
Kavmine tekrar irsal buyurdu ve kavmi hakkında şefaatim kabul etti.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu vaka'dan Yunus (A.S.) henüz nübüvvetini izhar buyurmamıştı. Çünkü; âyet-i ûlâda beyan
olunan nimetin idraki üzerine-bu âyette ta'kihe delâlet eden Jâfzıyla tefri' olunması bu manâyı te'yid eder. Çünkü şu tevcihi beyan edenler içtiba ; nübüvvetle ihtiyar etmek manasınadır dediler. Buna nazaran manâ-yı nazım :
…
demektir. Şu tevcihe nazaran balığın karnında Yunus (A.S.) in misafir olarak kalıp mahpus olması enbiya-yı izam hakkında nübüvvetten evvel onların yedinde zuhur eden harikulade kabilindendir ki lisan-ı şeri'de bu misilli harikaya irhas denir. Lâkin ekser-i müfessirînin beyanları veçhile bu vak'a Hz. Yunus'un nübüvvetini izharından sonradır. Buna nazaran şu âyetteki dan müsteiad olan ta'kihin manâsı; vukuattan sonra tekrar ihtiyar etli demektir.
Bu âyette daki lâfzı manâsına olduğu cihetle salâh, Allah'ın halkıyla olduğundan ef'âl-i ibâd Allah'ın mahlûku olmasına delâlet eder. Binaenaleyh; Mu'tezile taifesinin «Kulun fiil-i ihtiyarîsi o kulun mahlûkudur)) dedikleri dâvalar diğer âyetlerle merdûd olduğu gibi bu âyetle dahi merduddur.
Kalem 68:51
Vacip Tealâ kâfirlerin ezalarına sabredip Yunus (A.S.) gibi acele etmemesini resulüne tavsiye ettikten sonra kâfirlerin Resulul-lah'a husumetlerinin derecesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Habibim! Sana iman etmeyen- kâfirler nur-u nübüvveti örtmeye sa'yedeıier. Buğz u adavetleri o dereceye gelmiştir ki gözleriyle seni mahvetmeye yaklaşmışlardır. Her ne /aman senden. Kur'am işitirlerse gözlerini sana dikerler ki keenne senin ayanını kaydırıp yere düşürmek isterler. Zira; onlar Kur'am işitince naz-mmın bediine, üslûbunun garaibine, fesahat ve belagatının aeaibi-ne, umum lisanlar üzerine terkibinin faik oJnnasına ve manâsının letafetine bakarlar. Âdeta hasetlerinden çıldıracak bir dereceye gelirlerse de hasetten başka birşey ellerinden gelmediğinden gizlice seni isabet-i ayınla öldürmek isterler. Binaenaleyh; kemal-i şiddet ve dikkatla gözlerini Resulullah'a dikerek, gözleriyle yıkmak . isterlerdi. Hatta Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Benî ; "Esed) kabilesi içinde gözünün isabeti tecrübe olunmuş kimseleri getirirler. Resulullah'a hususî baktırniardı. Fakat Allahü Tc-^alâ Resulünü bu gibi te'sirâttan .muhafaza buyurmuştur.
Ebussuud Ei'endi'nin ve Fahri Râzi'nin heyanlai'i veçhilo bu âyet; isabet-i ayna delâlet eder.. Zira; bazı nüfusun nüfus-.u Aharda te'sirine aklen bir mânı olmadığı gibi ahadis-i celilede isabet-i ayna delâlet eder. Zisa: Eesulullah'ın buyurduğu küi.üb-ü^thadisıe mezkûrdur. Yani Kİsabet-i.ayn reciUü kabre deveyi tencereye ithal eder» demektir. İmam-ı Hasan «Isu-bet-i aynın devası bu âyeti okumaktın.' buyurmuşlardır.
Mesabîhıe İbn-i Abbas Hazretlerinden snervi bir hadiste Re-sulullah : buyurmaş-tur. Yani «Isabot-i ayın haktır. Eğer kaderi sebkeder birşey olrauş olsaydı isabet-i ayın sebkat ederdi. Şu halde gözü isabet etti zanno-lunan kimseden gusül ta leb olunursa gusletsin ve suyunu versin ve isabet olunan kimse o suyla yıkansın*- demektir. İşte bu hadis-i şerif; isabet-i aynın vukuuna delâlet ettiği gibi devasını dahi beyan buyuruyor.
Bu âyeilc hor ne kadar kâfirlerin Resulu-Iah'a nazarları adavetlerindense.de nazar-1 dikkatlarını celbeden Kur'anı tahsinleri olduğu cihetle adavetleri isabet-i ayna mani olmadığından Cübbâi-nin «Bu âyet isabet-i ayna delâlet etmez» dediği davası merdud-dur. Çünkü Cübbaî «İsabet-i ayın; birşeyi güzel addetmekten neş'et eder. Halbuki kâfirlerin Resulullah'a nazarları husumetlerinden-dir. Binaenaleyh; gözlerinin te'siri olmaz» demiştir. Halbuki beyan olunduğu veçhile kâfirlerin nazarları Kur'anm fesahat ve belagatına hayretlerinden olduğu cihetle isabet edeceğinde ve bu âyetin isabet-i ayna delâletinde şüphe yoktur. Zira zetak ; kaymak ve düşmek manasınadır. Cenab-ı Hakkın Resulullah'a «Kâfirler senden Kur'anı işitince gözleriyle senin ayağını kaydırıp düşürmek isterler ve düşürmeye hemen yaklaşmışlardır» buyurması gözün isabetine delâlet-i vâzıhayla delâlet eder.
Yalnız nazarla iktifa etmeyip kalplerinde olan hasetlerini izhar ederek «Muhammed (A.S.) mecnundur. Zira; söylediği sözler cinnîlerin ilkaatîyledir» derlerdi ve şan-ı nübüvvete lâyık olmadık birtakım iftiralarda bulunurlardı.
Kalem 68:52
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'anı işittikçe başka muârazaya muktedir olamadıklarından Kur'ana «Bu kelâm mecnun kelâmıdır» demeye kadar cesaret ettiklerini beyandan sonra Kur'anm mecnun kelâmı olmayıp âlemleri.ıslah için taraf-ı İlâhî'den vahyolunan bir kelâm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey kâfirleri Siz Kur'ana «Mecnun sözüdür» demekle ta'n ediyorsunuz. Halbuki Kur'an sizin itikad-ı fasidiniz gibi insan sözü olmadı, ancak âlemlerin menfaat-i diniye ve dünyeviyelerini beyan eder zikr-i İlâhî oldu.
Bu âyet Kur'anm meziyyâtmı inkârla faydası yoktur diyen kâfirlerin itikatlarını döndürmek için edat-ı hasırla varid olmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kur'an; ayn-% hidayet ve rüşd olduğundan iktida eden bilûmum insanların mena-fiine kâfil ve şâmildir. Zira; ukul-ü beşere muvafık olan her mu-hassenatı camidir. Binaenaleyh; Kur'ana iktida edenler matlubuna vasıl olurlar ve iktida etmeyenler menafimden mahrumlardır.
Âyet-i celile işitenleri, kâfirlerin hallerinden taaccübe sevke-der. Çünkü; bu kadar büyük menfaatlara hadim ve bütün insanların saadetlerine kâfil olan kelâma mecnun kelâmıdır demek kadar taaccübe şayan birşey olamaz.
Hakka 69:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli iki âyeti camidir.
Yani; vukuu muhakkak ve sabit olan ve cümle hakların hakikati kendisinde zahir ve hakla bâtıl araları tefrik olunmakla ehl-i taatın sevaba ve ehl-i ma'siyetin azaba vasıl olacağı kıyamet günü hangi şeydir ve o günün künh il hakikatini sana kim bildirdi ve .kim bildirebilir? Zira; o günde vâki olacak dehşet ve azamet ukul-ü beşerin lâyıkıyla idrak edemeyeceği bir eırır-i azim olduğundan o günün mahiyet-i hakikiyepini sana kimse büdiremez. Çünkü; ukuî-ü beşer künhünü bilmekten âcizdir.
Fahri "Râzi'nin boyanma nazaran kıyametin vukua sabit ve vacip olduğundan hâkka denilmiştir. Zira hak ; vukuu muhakkak olan şeye denir. Yahut herseyin hakikati o günde, bilinip, bilinen şeylerin doğru ola^jjj^na binaen kıyamete hâkka denmiştir.
Hlbussuud Efendi'nin beyanFveçhile o günün şiddet ve dehşetine ve vâki olacak vukuatın büyüklüğüne işaret için zamir mevziinde ikinci hakka istıı-i zahir olarak vârid olmuştur.
Hakka 69:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli iki âyeti camidir.
Yani; vukuu muhakkak ve sabit olan ve cümle hakların hakikati kendisinde zahir ve hakla bâtıl araları tefrik olunmakla ehl-i taatın sevaba ve ehl-i ma'siyetin azaba vasıl olacağı kıyamet günü hangi şeydir ve o günün künh il hakikatini sana kim bildirdi ve .kim bildirebilir? Zira; o günde vâki olacak dehşet ve azamet ukul-ü beşerin lâyıkıyla idrak edemeyeceği bir eırır-i azim olduğundan o günün mahiyet-i hakikiyepini sana kimse büdiremez. Çünkü; ukuî-ü beşer künhünü bilmekten âcizdir.
Fahri "Râzi'nin boyanma nazaran kıyametin vukua sabit ve vacip olduğundan hâkka denilmiştir. Zira hak ; vukuu muhakkak olan şeye denir. Yahut herseyin hakikati o günde, bilinip, bilinen şeylerin doğru ola^jjj^na binaen kıyamete hâkka denmiştir.
Hlbussuud Efendi'nin beyanFveçhile o günün şiddet ve dehşetine ve vâki olacak vukuatın büyüklüğüne işaret için zamir mevziinde ikinci hakka istıı-i zahir olarak vârid olmuştur.
Hakka 69:3
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli iki âyeti camidir.
Yani; vukuu muhakkak ve sabit olan ve cümle hakların hakikati kendisinde zahir ve hakla bâtıl araları tefrik olunmakla ehl-i taatın sevaba ve ehl-i ma'siyetin azaba vasıl olacağı kıyamet günü hangi şeydir ve o günün künh il hakikatini sana kim bildirdi ve .kim bildirebilir? Zira; o günde vâki olacak dehşet ve azamet ukul-ü beşerin lâyıkıyla idrak edemeyeceği bir eırır-i azim olduğundan o günün mahiyet-i hakikiyepini sana kimse büdiremez. Çünkü; ukuî-ü beşer künhünü bilmekten âcizdir.
Fahri "Râzi'nin boyanma nazaran kıyametin vukua sabit ve vacip olduğundan hâkka denilmiştir. Zira hak ; vukuu muhakkak olan şeye denir. Yahut herseyin hakikati o günde, bilinip, bilinen şeylerin doğru ola^jjj^na binaen kıyamete hâkka denmiştir.
Hlbussuud Efendi'nin beyanFveçhile o günün şiddet ve dehşetine ve vâki olacak vukuatın büyüklüğüne işaret için zamir mevziinde ikinci hakka istıı-i zahir olarak vârid olmuştur.
Hakka 69:4
Vacip Tealâ kıyametin şiddetle vâki olacağını, o günde hakla batıl beynini tefrik olunacağını ve o günün hakikatim .ukul-ü beşerin idrakten âciz olduğunu beyandan sonra o güne iman etmeyenleri ve iman etmediklerinden dolayı kendilerine gelen azabı beyanla Mekke ahalisini tehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani ey ehl-i Mekke! Sizden evvel geçen Salih (A.S.) m ka'v-mi Semûd ve Hûd (A.S.) in kavmi Âd kıyameti inkârla peygamberlerini tekzib ettiler. Bu tekzipleri onların helaklerine sebep olmuştur. Onların nebilerini tekzipleri helaklerine sebep olduğu gibi sizin tekzibiniz dahi helakinize sebep olacaktır.
Fahri Râzi'nin ve Nısâbûrî'nin beyanları veçhile kıyametin ahvali nâsın kulaklarını döğdüğü için kıyametten döğücü manâsına olan kâria lafzıyla tâbir olunmuştur. Kıyametin şiddetini kemaliyle beyan ve manâsında korkutuculuğu izhar için zamir mevkiinde ism-i zahir varid olmuştur. Çünkü; hakka lâfzına râci zamirle yerinde demekle iktifa olunabilirdi, lâkin karia lâfzında olan korkutmak manâsı zamirde olamazdı.
Kur'anda carî olan adet; Ad kavminin kıssasını Semûd üzerine takdimken bu makamda Semûd'uıı kıssası gayet kısa bir su-rette beyan olunduğu cihetle Ad üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; şayet kısa olanı uzun olan üzerine takdim etmek âdettir.
Hakka 69:5
Vacip Tealâ Âd ve Semûd kavimlerinin nebilerini tekziplerini icmalen beyandan sonra onların tekzipleri neticesi olarak helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Salih (A.S.) m kavmi olan Semûd taifesi peygamberlerini tekziple kendileri için ta'yin olunan hududu tecavüz ederek tuğyan etmeleri sebebiyle hasıl olan büyük şada ile ihlâk olundular.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tâğiye ; onları ihlâk için hasıl olan büyük şada ki şiddet ve kuvvette haddini tecavüz ettiğinden helaklerine sebep olmuştur. Yahut tâğiyeyle murad; büyük yıldırımdır ki onların helakine sebep olmuştur. Yahut tağiyeyle murad; Salih (A.S.) in devesini itlafa sa'yeden bir tai-fe-i bağiyedir. Çünkü; içlerinden bir fırka-i tağiye deveyi itlaf için istişare ederek deveyi itlâla karar vererek itlaf ettiler. İşte Salih (A.S.) m kavmi bu fırka-i tağiyenin şeametleri sebebiyle ihlâk olunmuşlardır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
Çünkü; nebilerinin davetine icabet etmediklerinden Allahü Tealâ onları gayet soğuk ve şiddetli ve tahammül edemeyecekleri rüzgârla ihlâk eyledi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sarsar ; gayet soğuk ve soğukluğu o dereceye varmış ki dokunduğu yeri yakıcı demektir. Âtiye; şiddette nihayete varmış, ölçüsü, tartısı yok demektir. Âd kavminin helakine sebep olan rüzgâr âdetin hilâfına soğuklukta ve-çeklukta nihayete varmış ye esmekte dağları alt-üst edercesine şiddetli olduğuna işaret için rüzgâr gayet soğuk manâsına olan sarsar ve son derece haddini geçmek manâsına olan âtiyeyle tavsif olunmuştur. Çünkü; âdet üzere esmiş olsaydı helak olmazlardı. Binaenaleyh; onları ihlâk eden rüzgârda âdetin hilâfına bazı evsâf var ki onları ihlâk etmişi ir.
Hakka 69:6
Vacip Tealâ Âd ve Semûd kavimlerinin nebilerini tekziplerini icmalen beyandan sonra onların tekzipleri neticesi olarak helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Salih (A.S.) m kavmi olan Semûd taifesi peygamberlerini tekziple kendileri için ta'yin olunan hududu tecavüz ederek tuğyan etmeleri sebebiyle hasıl olan büyük şada ile ihlâk olundular.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tâğiye ; onları ihlâk için hasıl olan büyük şada ki şiddet ve kuvvette haddini tecavüz ettiğinden helaklerine sebep olmuştur. Yahut tâğiyeyle murad; büyük yıldırımdır ki onların helakine sebep olmuştur. Yahut tağiyeyle murad; Salih (A.S.) in devesini itlafa sa'yeden bir tai-fe-i bağiyedir. Çünkü; içlerinden bir fırka-i tağiye deveyi itlaf için istişare ederek deveyi itlâla karar vererek itlaf ettiler. İşte Salih (A.S.) m kavmi bu fırka-i tağiyenin şeametleri sebebiyle ihlâk olunmuşlardır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
Çünkü; nebilerinin davetine icabet etmediklerinden Allahü Tealâ onları gayet soğuk ve şiddetli ve tahammül edemeyecekleri rüzgârla ihlâk eyledi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sarsar ; gayet soğuk ve soğukluğu o dereceye varmış ki dokunduğu yeri yakıcı demektir. Âtiye; şiddette nihayete varmış, ölçüsü, tartısı yok demektir. Âd kavminin helakine sebep olan rüzgâr âdetin hilâfına soğuklukta ve-çeklukta nihayete varmış ye esmekte dağları alt-üst edercesine şiddetli olduğuna işaret için rüzgâr gayet soğuk manâsına olan sarsar ve son derece haddini geçmek manâsına olan âtiyeyle tavsif olunmuştur. Çünkü; âdet üzere esmiş olsaydı helak olmazlardı. Binaenaleyh; onları ihlâk eden rüzgârda âdetin hilâfına bazı evsâf var ki onları ihlâk etmişi ir.
Hakka 69:7
Yani; Allahü Tealâ Ad kavminin nebilerine itaat etmediklerinden dolayı onları ihlâk etmek murad edince gece ve gündüz hiç durmayıb esmek suretiyle sekiz gün rüzgâr göndermiş ve bu rüzgârla onları ihlâk etmiştir, sen o günlerde o kavmi yere serilmiş ve ölmüş görürsün.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile onîaun ihlâk olunduğu günler kışın nihayetine tesadüf ettiğinden Arap indinde o günlere (Berd-ül acûz) tâbir olur. Şu halde bu diyarlarda (berd-ül acûz) denilen günlerde, ekseri sonelerde kış şiddetle hükümfermâ olup meyveleri yakması onlann şeametinden bu ümmete ibret olmak üzere bir eser bırakılmış demek!iı
Zira- yere yıkılmış olan hurma ağaçlarında eser-i hayat ve nesv ü. nema olmadığı gibi bunlarda da eser-ı hayat yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların cenazelerini yıkılmış hurma ağaçlarına teşbih; vücutlarının cesametlerine işaret içindir. Hâvive ; içi boş manasınadır. Çünkü rüzgâr ağızlarından girip arkalarından çıkmak suretiyle içlerini boşalttığına işaret için kâviyevlts tavsif olunmuştur.
Elbette göremezsin.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran sekiz gün devanı eden fırtınanın sekizinci günü onlardan bir fert kalmaksızın öldükleri gibi cifelerinden bir tane kalmaksızın rüzgârın süpürüp hepsini denize döktüğü mervidir. Şu halde onlardan bir fert hayatta kalmadığı gibi cifelerinden de bir şahsın cîfesi meydanda kalmamış ve dünya yüzü onlardan temizlenmiştir. İşte âsî olan her kavmin akıbeti budur.
Hakka 69:8
Yani; Allahü Tealâ Ad kavminin nebilerine itaat etmediklerinden dolayı onları ihlâk etmek murad edince gece ve gündüz hiç durmayıb esmek suretiyle sekiz gün rüzgâr göndermiş ve bu rüzgârla onları ihlâk etmiştir, sen o günlerde o kavmi yere serilmiş ve ölmüş görürsün.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile onîaun ihlâk olunduğu günler kışın nihayetine tesadüf ettiğinden Arap indinde o günlere (Berd-ül acûz) tâbir olur. Şu halde bu diyarlarda (berd-ül acûz) denilen günlerde, ekseri sonelerde kış şiddetle hükümfermâ olup meyveleri yakması onlann şeametinden bu ümmete ibret olmak üzere bir eser bırakılmış demek!iı
Zira- yere yıkılmış olan hurma ağaçlarında eser-i hayat ve nesv ü. nema olmadığı gibi bunlarda da eser-ı hayat yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların cenazelerini yıkılmış hurma ağaçlarına teşbih; vücutlarının cesametlerine işaret içindir. Hâvive ; içi boş manasınadır. Çünkü rüzgâr ağızlarından girip arkalarından çıkmak suretiyle içlerini boşalttığına işaret için kâviyevlts tavsif olunmuştur.
Elbette göremezsin.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran sekiz gün devanı eden fırtınanın sekizinci günü onlardan bir fert kalmaksızın öldükleri gibi cifelerinden bir tane kalmaksızın rüzgârın süpürüp hepsini denize döktüğü mervidir. Şu halde onlardan bir fert hayatta kalmadığı gibi cifelerinden de bir şahsın cîfesi meydanda kalmamış ve dünya yüzü onlardan temizlenmiştir. İşte âsî olan her kavmin akıbeti budur.
Hakka 69:9
Vacip Tealâ kıyametin büyüklüğünü, inkâr -edenlerin hallerini beyandan sonra diğer münkirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Âd ve Semûd gibi birtakım âsî kimselerin inkırazından sonra zulüm ve udvanda hudud-u İlâhî'yi tecavüz eden birtakım taifeler geldiler ki onların zümresinden ve bilhassa meşhurlarından Firavun ve Firavun'dan evvel geçen ümmetler ve Lût (A.S.) m kavmi ki (Mü'tefik) denilen karyelerin ahalisi kıyameti inkâr ve Allahü Tealâ'ya şirketin ek gibi birtakım günahlarla geldiler ve akıbet ma'siyetleri sebebiyle helak oldular.
Miltejik ; Lût (A.S.) in karyesidir. Hâtıe ; kıyameti inkâr ve peygamberi tekzip gibi günahlardır. Firavun ve (î.'îü -tefik) ahalisi gibi kâfirlerin cümlesi bu gibi hataları irtikâb ettiklerinden dolayı helak olmuşlardır. Çünkü; cinayete cesaret edenlerin akıbet cezalarını görecekleri şüphesizdir,
Hakka 69:10
Vacip Tealâ Firavun'un ve kavm-i Lût'un günah işlediklerini icmâlen bevandan sonra onların günahlarının esasını tafsil etmek üzere buyuruyor.
Zira; onlar kendilerini irşad, menfaat-ı diniye ve dünyeviyelerine îsâl edici ve Rab'leri tarafından gönderilen Resûl'ün davetine icabetten imtina' etmekle âsi oldular. Binaenaleyh; bu isyanları üzerine Rab'leri onları şiddetle tuttu, ihlâk etti.
Bu âyet; hâtıenin isyan manâsına olduğuna delâlet eder. Zira; evvelki âyetin delili ve tefsiri manâsına olduğuna işaret içip, ) lafzıyla varid olmuştur. Yani «Onlar isyan ettiklerinden dolayı hata ile geldiler'-1 demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tabiye; ziyade ve şiddet manasınadır. Firavun'a nazaran resuI ie murad; Mûsâ (A.S.) ve Mü'tefike .ahalisine nazaran Lût (A.S.j dır. Resule âsî olanları terzil için resul P\,ab kelimesine ve Rab dahi onlara muzaf kılınmıştır ki «Kendi Rablerinin göndermiş olduğu peygambere isyan ettiler» demektir. Buysa onlar için ar ve ayıptır. Çünkü; kendi Rab'lerinin Resulüne isyan elbette şenaattir. Zira; Rabbisinin irşad için gönderdiği Resule isyan eden âsînin azıcık aklı olunca hacalet arız olmak muktezziyât-ı insaniyedendir.
Bunların muâhazesi diğer ümmetlerin muâbazesirıden ziyade ve şiddetli olduğuna işaret için muâhaze ziyade manâsına olan rAbiyeyle tavsif olunmuştur. Çünkü; gerek Firavun ve gerek Mü'tefike ahalisi isyanlarım arttırdıkça Allahü Tealâ onların azaplarını arttırdı. Bu âyetler kendinden evvel geçen âyetlere netice makammdadir ve takriri şöyledir: «Firavun ve emsali Rab'lerinin Resulüne âsî oldular. Zira; onlar hâtıeyle geldiler. Her kimseler ki hâtıeyle geleler, onlar Rab'lerinin Resulüne âsîlerdir. Binaenaleyh; Firavun ve emsali Rab'lerinin Rasulüne âsîlerdir» demektir. İkinci takrir de şöyledir : «Allahü Tealâ onları şiddetle ahzetti. Zira: onlar âsî oldular. Her kimseler ki âsî olalar. şiddetle ahzolu-nurlar. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları şiddetle ahzetmiştir» demektir.
Hakka 69:11
Vacip Tealâ Firavun ve emsalinin şiddetle muâhaze olunduklarını beyandan sonra muazzeb olan ümmetlerin bazılarının azabını aynen beyan etmek üzere buyuruyor
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile s uyun tuğyanı ; ölçüsüz, tartısız olması ve her yerleri ihata edip herşeyin fevkına çıkmasıdır. Çünkü; Hz. Nûb tufanından evvel ve sonra semadan bir damla su inmez, illâ sayısı ve hesabıyla inerdi. Amma Nuh tufanında sayı ve hesap yoktu. Cariyeyle murad; Hz. Nuh'un gemisidir. Su üzerinde yürüdüğü için cariye denmiştir. Dünya yüzünde mevcut olan insanlar Hz. Nuh'un gemisinde mahfuz kalanların sulbünde mevcut oldukları için pederleriyle beraber onlar da gemide götürüldüklerinden Cenab-ı Hak «Sizi gemide götürdük" buyurmuştur. Binaenaleyh «Bu âyette muhatab olan insanlar o zaman mevcut değillerdi» denilemez. Zira, kendileri aynen mevcut değillerse de gemide bulunan pederlerinin sulbünde mevcutlardı.
Bunları gemide götürmekten maksat; Hz.' Nuh'un vak'asmın sonra gelenlere vaaz u ibret olmasıdır. Çünkü; o vak'ada kâfirler küfründen dolayı garkoldular, müminler imanlarından dolayı necat buldular. Binaenaleyh; her zaman gelen insanlara bu vak'a bir ibret-i müessiredir. Şu halde bu vak'a; kâfirleri küfründen tenfir ve tehdidi ve müminleri imanlarının sebeb-i necatları olacağını tebşiri ve insanları imana terğibi mutazammmdır.
Vâiye ; birşeyi hıjzedici manâsına olduğundan kulak, vâiyeyle tavsif olunmuştur. Çünkü- bu gibi mühim vak'alar kulaklarla hıfzolunur. Şu halde manâ-yı âyet: |Hz. Nuh vak'asında sular ölçüsüz ve tartısız tuğyan eylediği zaman biz sizi Nuh (A.S.) m gemisinde götürdük. Mümin olan pederlerinizin imanları sayesinde size necat verdik ki o vak'a sizlere ibret-i müessire ve ders olsun, bu misilli mühim vak'aları hıfzedici kulaklar onu hıfzetsin de herkes nefsine insaf ederek iman etsin içindir, yoksa yalnız duymak ve dinlemekle iktifa etsinler demek değildir j demektir. Çünkü; âlemde vâki olan her vukuatta birçok hikmet ve maslahat olduğu gibi vukuat daima sonra gelenlere bir ders-i ibrettir. Binaenaleyh insanların tekemmülü; vukuattan mütehassıl tecrübelerle hasıl olduğu cümlece müsellem bir kaziyyedir. Şu halde Vacip Tealâ'nm insanlar üzerine göndermiş olduğu vukuattan her şahsm bin türlü ders alarak nefsini ıslaha çalışması vazif'e-i diniva ve insaniyesindendir.
Vacip Tealâ bu sûrenin bidayesinde kıyameti, kıyametin şiddetini ve kıyameti tekzib eden ümmetlerin bazılarının duçar oldukları azabı beyandan sonra kıyamette zuhur edecek bazı büyük vukuatı beyan etmek üzere buyuruvor.
Hakka 69:12
Vacip Tealâ Firavun ve emsalinin şiddetle muâhaze olunduklarını beyandan sonra muazzeb olan ümmetlerin bazılarının azabını aynen beyan etmek üzere buyuruyor
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile s uyun tuğyanı ; ölçüsüz, tartısız olması ve her yerleri ihata edip herşeyin fevkına çıkmasıdır. Çünkü; Hz. Nûb tufanından evvel ve sonra semadan bir damla su inmez, illâ sayısı ve hesabıyla inerdi. Amma Nuh tufanında sayı ve hesap yoktu. Cariyeyle murad; Hz. Nuh'un gemisidir. Su üzerinde yürüdüğü için cariye denmiştir. Dünya yüzünde mevcut olan insanlar Hz. Nuh'un gemisinde mahfuz kalanların sulbünde mevcut oldukları için pederleriyle beraber onlar da gemide götürüldüklerinden Cenab-ı Hak «Sizi gemide götürdük" buyurmuştur. Binaenaleyh «Bu âyette muhatab olan insanlar o zaman mevcut değillerdi» denilemez. Zira, kendileri aynen mevcut değillerse de gemide bulunan pederlerinin sulbünde mevcutlardı.
Bunları gemide götürmekten maksat; Hz.' Nuh'un vak'asmın sonra gelenlere vaaz u ibret olmasıdır. Çünkü; o vak'ada kâfirler küfründen dolayı garkoldular, müminler imanlarından dolayı necat buldular. Binaenaleyh; her zaman gelen insanlara bu vak'a bir ibret-i müessiredir. Şu halde bu vak'a; kâfirleri küfründen tenfir ve tehdidi ve müminleri imanlarının sebeb-i necatları olacağını tebşiri ve insanları imana terğibi mutazammmdır.
Vâiye ; birşeyi hıjzedici manâsına olduğundan kulak, vâiyeyle tavsif olunmuştur. Çünkü- bu gibi mühim vak'alar kulaklarla hıfzolunur. Şu halde manâ-yı âyet: |Hz. Nuh vak'asında sular ölçüsüz ve tartısız tuğyan eylediği zaman biz sizi Nuh (A.S.) m gemisinde götürdük. Mümin olan pederlerinizin imanları sayesinde size necat verdik ki o vak'a sizlere ibret-i müessire ve ders olsun, bu misilli mühim vak'aları hıfzedici kulaklar onu hıfzetsin de herkes nefsine insaf ederek iman etsin içindir, yoksa yalnız duymak ve dinlemekle iktifa etsinler demek değildir j demektir. Çünkü; âlemde vâki olan her vukuatta birçok hikmet ve maslahat olduğu gibi vukuat daima sonra gelenlere bir ders-i ibrettir. Binaenaleyh insanların tekemmülü; vukuattan mütehassıl tecrübelerle hasıl olduğu cümlece müsellem bir kaziyyedir. Şu halde Vacip Tealâ'nm insanlar üzerine göndermiş olduğu vukuattan her şahsm bin türlü ders alarak nefsini ıslaha çalışması vazif'e-i diniva ve insaniyesindendir.
Vacip Tealâ bu sûrenin bidayesinde kıyameti, kıyametin şiddetini ve kıyameti tekzib eden ümmetlerin bazılarının duçar oldukları azabı beyandan sonra kıyamette zuhur edecek bazı büyük vukuatı beyan etmek üzere buyuruvor.
Hakka 69:13
Çünkü; sûr üfürülünce onun şiddetinden yerler ve? dağlar yerinden oynar ve zaruri bir ıztırapla- hareket ederek kemai-i şiddetle birbirine çarpılmasından kırılır. Hatla eczaları muzmahü oiarak bütün âlem harab olmakla cümle âlem bir düz ova halini alır ki iniş, yokuş ve eğrilik gibi birşey kalmaz,
Ebussuud Efendi'ain beyanı veçhile nefhayia murad; alemiıı harabına sebep olan birinci nefhadır. BamiIle murad; yerlerin ve dağların yerlerinden kaldırılmasıdır. Çünkü hamlin esas manânı itibarıyla hır şeyin göiürülvıesiy\e de götürmek için yerinden kaldırılmak lâzım-geldiğinden zikr-i mel zum irade-i lâzım kabilinden olarak kaldırılmaktan hamille tâbir olunmuştur. Şu halde «Yerler ye dağlar hamlolundu» demek »Yerlerinden kaldırıldı» demektir.
Dekk ; vurmak ve çarpışmak manasınadır. Şu halde demek «Yerler ve dağlar sûrun sadâsının şiddetinden birbiriyle vuraştu ve çarpıştı- demektir ki bu çarpışmanın neticesi herbiri toz oiup dökülecektir.
Hakka 69:14
Çünkü; sûr üfürülünce onun şiddetinden yerler ve? dağlar yerinden oynar ve zaruri bir ıztırapla- hareket ederek kemai-i şiddetle birbirine çarpılmasından kırılır. Hatla eczaları muzmahü oiarak bütün âlem harab olmakla cümle âlem bir düz ova halini alır ki iniş, yokuş ve eğrilik gibi birşey kalmaz,
Ebussuud Efendi'ain beyanı veçhile nefhayia murad; alemiıı harabına sebep olan birinci nefhadır. BamiIle murad; yerlerin ve dağların yerlerinden kaldırılmasıdır. Çünkü hamlin esas manânı itibarıyla hır şeyin göiürülvıesiy\e de götürmek için yerinden kaldırılmak lâzım-geldiğinden zikr-i mel zum irade-i lâzım kabilinden olarak kaldırılmaktan hamille tâbir olunmuştur. Şu halde «Yerler ye dağlar hamlolundu» demek »Yerlerinden kaldırıldı» demektir.
Dekk ; vurmak ve çarpışmak manasınadır. Şu halde demek «Yerler ve dağlar sûrun sadâsının şiddetinden birbiriyle vuraştu ve çarpıştı- demektir ki bu çarpışmanın neticesi herbiri toz oiup dökülecektir.
Hakka 69:15
Çünkü; sûr üfürülünce onun şiddetinden yerler ve? dağlar yerinden oynar ve zaruri bir ıztırapla- hareket ederek kemai-i şiddetle birbirine çarpılmasından kırılır. Hatla eczaları muzmahü oiarak bütün âlem harab olmakla cümle âlem bir düz ova halini alır ki iniş, yokuş ve eğrilik gibi birşey kalmaz,
Ebussuud Efendi'ain beyanı veçhile nefhayia murad; alemiıı harabına sebep olan birinci nefhadır. BamiIle murad; yerlerin ve dağların yerlerinden kaldırılmasıdır. Çünkü hamlin esas manânı itibarıyla hır şeyin göiürülvıesiy\e de götürmek için yerinden kaldırılmak lâzım-geldiğinden zikr-i mel zum irade-i lâzım kabilinden olarak kaldırılmaktan hamille tâbir olunmuştur. Şu halde «Yerler ye dağlar hamlolundu» demek »Yerlerinden kaldırıldı» demektir.
Dekk ; vurmak ve çarpışmak manasınadır. Şu halde demek «Yerler ve dağlar sûrun sadâsının şiddetinden birbiriyle vuraştu ve çarpıştı- demektir ki bu çarpışmanın neticesi herbiri toz oiup dökülecektir.
Hakka 69:16
Çünkü; âlemin her cüz'ü terkibini kaybeder, intizamı kalmaz ve âlem-i uhrâya girer ve bu âleme ihtiyaç kalmaz, herşeyler o günde zuhur eder, hafi birşey bulunmaz.
İnşihak ; yarılmak, vahiye; gevşek, zayıf, kuvvetini kaybetmiş ve intizamı bozulmuş demektir. Binaenaleyh; sema yarılınca eczaları beyninde irtibat kalmaz. Şu halde kıyametin ne kadar dehşetli surette vuku bulacağına delâlet yönünden bu âyet kafidir. Çünkü; semanın bu kuvvetle yarılıp yırtılıp harab sına b£dî olacak vukuatın azametini düşünmek lâzımdır.
Hakka 69:17
Gökler harab olup yıkıldıktan sonra semada sakin olan meleklerin barınacak mahalleri kalmadığından semanın etrafına iltica ederler ve Rabbin Teaiâ'nm arş-ı azîmini o meleklerin üstünde Vacip Tealâ'nm sıfâta sübutiyesi adedince sekiz melek götürür.
Arşı götüren meleklerin suretlerinin ve keyfiyetlerinin ha katından bazı ulema bahsetmişlerde de bu misilli şeylerin kevfiy tinden bahiste amel ve itikat cihetinden bir fayda olmadığında] arşı götüren meleklerin keyfiyetinden bahse lüzum görülmemiş esasına itikadın lüzumunu beyanla iktifa olunmuştur.
Hakka 69:18
Vacip Tealâ alemin harab olacağım ve arş-ı a'lâyı meleklerin götüreceğini beyandan sonra o günde insanların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
Zira; Allahü Tealâ cümle amelinizi bildiği için meydana çıkmadık hiçbir amel velev zerre olsun kalmaz, hepsi meydana çıkar ve herkes kendi amelim bilir ve adalet üzere ceza verildiğini görür. Binaenaleyh; hiçbir ferdin itizara ve itiraza mecali kalmaz, müminlerin ahvali zuhur ederek sürurîarı tekemmül eder ve kâfirlerin ahvali zuhur ederek hüzün ve elemleri artar.
Ebussuud Efendi'nin bevam veçhile Vacip Tealâ herkesin a'malini bildiği halde o günde a'nmlin arz ve'muhasehe ulunmasm-daki hikmet; herkesin kendi ameline muttali' olup ve adaîet-i İlâ-hî'yeyi görüp bir diyeceği kalmamaktır, herkesin a'malini kendine göstermekle iyileri mesrur ve kötüleri mahcup etmektir. Yoksa Allahü Tealâ her esrarı bildiği için muhasebeye ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; bu muhasebeden fayda kullara aittir. Allahü Tealâ'-ya ait değildir. Bu âyette günah sahiplerini korkutmak vardır. Çünkü; Allahü Teaîâ'ya hiçbir şey gizli olmayıp herkesin ameli malûm olunca amel sahiplerinin kötü amellerinden riazer etmesi lâzımdır. Zira; çirkin amelin cezasını elbette göreceğini bilince onun hazer etmemesi hamakattan başka birsey değildir.
Hakka 69:19
Vacip Tealâ yevm-i kıyamette muhasebe için kulların arzolu-nacağım ve amellerinin kendilerine gösterileceğini beyandan sonra arzolunmalannm neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü kitabının sağ tarafından verilmesi; necatına alâmet olduğundan bu hale akrabasının derhal muttali' olup da ferahnak olmalarım arzu etmesine binaen hemen sürürünü ilâna mübaşeret eder ve der ki :
Hakka 69:20
Kusurlarım üzerine tekdir ve tevbih olunurum, âleme karşı rezil ve rüsvâ olurum derdi, lâkin aff-ı İlâhî'ye tesadüf edip lutf-u İîâhi'ye mazhar oleiurn. gelin, kitabımı, okuvun» demekle akrabasına .feıahmı bildirir.
Yahut manâ-yı âyet:
…
demektir.
Hakka 69:21
Vacip Tealâ sağ tarafından verilen kimsenin hesabına kavuştuğunu beyandan sonra bu hesap üzere nail olacağı derecâtmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; bu yaşayış kederden salim ve menfaati dâimdir.
Cennet-i Alâ'da yaşayış cemi' cihanda yaşayan kimsenin arzu ve rızasına muvafık olacağına işaret için rıza ile, tavsif olunmuştur. Halbuki rıza; o işenin sahibinin sıfatıdır. Yoksa nefs-i işenin sıfatı değildir. Lâkin işenin kemal-i rahata ve sahibinin bütün arzularına muvafık olduğuna işaret için sahibinin sıfatı olan rıza; nefs-i îşeye nispetle mecaz ihtiyar olunmuş ve Cennet'in mahalline bizim için bir ilm-i yakin yoksa da herhalde âlî bir mevkide ve yüksek bir mahalde olduğuna işaret için Cennet, ulviyyetle tavsif edilmiştir. Yahut Cennet'in her tarafı âlîyse de şu dirliğe nail olan kimsenin nail olduğu derece, ulviyyetle tavsif olunmuştur ki bu derecej^e nail olamayanların dereclerine nispetle âlî demektir.
O Cennet'in sahibinin razı olduğu şeylerden birisi de Cennet'in meyveleri, yiyecek kimsenin emrine tâbi olmasıdır. Binaenaleyh; ister oturarak, ister yattığı yerde ve isterse ayak üzerinde yiyebilir. Çünkü; onun keyfine tâbi olunca nasıl isterse o veçhü-zere isti'mâl eder, hatta hiç külfetsiz ağzına girmesini emrederse ağzına girer.
Hakka 69:22
Vacip Tealâ sağ tarafından verilen kimsenin hesabına kavuştuğunu beyandan sonra bu hesap üzere nail olacağı derecâtmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; bu yaşayış kederden salim ve menfaati dâimdir.
Cennet-i Alâ'da yaşayış cemi' cihanda yaşayan kimsenin arzu ve rızasına muvafık olacağına işaret için rıza ile, tavsif olunmuştur. Halbuki rıza; o işenin sahibinin sıfatıdır. Yoksa nefs-i işenin sıfatı değildir. Lâkin işenin kemal-i rahata ve sahibinin bütün arzularına muvafık olduğuna işaret için sahibinin sıfatı olan rıza; nefs-i îşeye nispetle mecaz ihtiyar olunmuş ve Cennet'in mahalline bizim için bir ilm-i yakin yoksa da herhalde âlî bir mevkide ve yüksek bir mahalde olduğuna işaret için Cennet, ulviyyetle tavsif edilmiştir. Yahut Cennet'in her tarafı âlîyse de şu dirliğe nail olan kimsenin nail olduğu derece, ulviyyetle tavsif olunmuştur ki bu derecej^e nail olamayanların dereclerine nispetle âlî demektir.
O Cennet'in sahibinin razı olduğu şeylerden birisi de Cennet'in meyveleri, yiyecek kimsenin emrine tâbi olmasıdır. Binaenaleyh; ister oturarak, ister yattığı yerde ve isterse ayak üzerinde yiyebilir. Çünkü; onun keyfine tâbi olunca nasıl isterse o veçhü-zere isti'mâl eder, hatta hiç külfetsiz ağzına girmesini emrederse ağzına girer.
Hakka 69:23
Vacip Tealâ sağ tarafından verilen kimsenin hesabına kavuştuğunu beyandan sonra bu hesap üzere nail olacağı derecâtmı beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; bu yaşayış kederden salim ve menfaati dâimdir.
Cennet-i Alâ'da yaşayış cemi' cihanda yaşayan kimsenin arzu ve rızasına muvafık olacağına işaret için rıza ile, tavsif olunmuştur. Halbuki rıza; o işenin sahibinin sıfatıdır. Yoksa nefs-i işenin sıfatı değildir. Lâkin işenin kemal-i rahata ve sahibinin bütün arzularına muvafık olduğuna işaret için sahibinin sıfatı olan rıza; nefs-i îşeye nispetle mecaz ihtiyar olunmuş ve Cennet'in mahalline bizim için bir ilm-i yakin yoksa da herhalde âlî bir mevkide ve yüksek bir mahalde olduğuna işaret için Cennet, ulviyyetle tavsif edilmiştir. Yahut Cennet'in her tarafı âlîyse de şu dirliğe nail olan kimsenin nail olduğu derece, ulviyyetle tavsif olunmuştur ki bu derecej^e nail olamayanların dereclerine nispetle âlî demektir.
O Cennet'in sahibinin razı olduğu şeylerden birisi de Cennet'in meyveleri, yiyecek kimsenin emrine tâbi olmasıdır. Binaenaleyh; ister oturarak, ister yattığı yerde ve isterse ayak üzerinde yiyebilir. Çünkü; onun keyfine tâbi olunca nasıl isterse o veçhü-zere isti'mâl eder, hatta hiç külfetsiz ağzına girmesini emrederse ağzına girer.
Hakka 69:24
Vacip Tealâ kitabı sağ canibinden verilen kimselerin istirahatını beyandan sonra onlara taraf-ı ilâhî'den. vârid olacak taltifi havı emri beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda emir; ehl-i Cen-net'i taltif ve ta'zim içindir. Binaenaleyh; yemek ve içmek ehl-i Cennet'in arzusuna tâbidir, vacip değildir. Çünkü; dar-ı âhiret dar-ı teklif olmadığından âhirette taraf-ı İlâhî'den gelen emirler vücub için değildir, Cennet'in nimetleri dünya nimetleri gibi eza vermez, hazma muhtaç olmaz, yiyen kimselere def-i tabii icab etmez. Bu manâya işaret için varid olmuştur. Çünkü; birşeyin külfetsiz ve zahmetsiz alması ve boğazdan kolaya geçmesidir. Eyyam-ı hnIiyeyle murad; dünyada geçmiş olan günlerdir. i\e murad; dünyada işlenilen güzel amellerdir. Gerçi amel Cennet'e girmeyi icab ettirmezse de ancak Cennet'te derecâtı icab eder ve bu âyet de bu manâya delâlet eder.
Hakka 69:25
Vacip Teala kitabı sağ canibinden) verilen, ehl-i Cennet'in bazı a'mâlini beyandan sonra defter-i a'mâli sol tarafından verilen kimselerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
.Çünkü dünyada birtakım kötü amellerle meşgul olup amelinin neticesi olarak amel defteri sol canibinden verilince kemal-i hacâletinden bu sözü söyler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet elem-i ruhanînin elem-i cismânîden daha ziyade te'sir ettiğine delâlet eder. Çünkü; defter-İ a'mâlinde günahlarım görüp ehM mahşer nazarında rüsvâ olunca-defteri eline verilip günahlarına herkes muttali' olmaksızın Cehen-nem'e gidip yanmasını tercih ederek bu sözü söyleyecektir ve hesabını bilmeksizin yanmasını hesabını bilmekten daha ehven görecektir. O halde hesabını görünce cümlesi aleyhine olduğunu bilmesinden arız olan azab-ı rûhânî Cehennem ateşiyle olan azab-ı cismânîden daha eşed olduğuna âyet delâlet eder.
Hakka 69:26
Vacip Teala kitabı sağ canibinden) verilen, ehl-i Cennet'in bazı a'mâlini beyandan sonra defter-i a'mâli sol tarafından verilen kimselerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
.Çünkü dünyada birtakım kötü amellerle meşgul olup amelinin neticesi olarak amel defteri sol canibinden verilince kemal-i hacâletinden bu sözü söyler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet elem-i ruhanînin elem-i cismânîden daha ziyade te'sir ettiğine delâlet eder. Çünkü; defter-İ a'mâlinde günahlarım görüp ehM mahşer nazarında rüsvâ olunca-defteri eline verilip günahlarına herkes muttali' olmaksızın Cehen-nem'e gidip yanmasını tercih ederek bu sözü söyleyecektir ve hesabını bilmeksizin yanmasını hesabını bilmekten daha ehven görecektir. O halde hesabını görünce cümlesi aleyhine olduğunu bilmesinden arız olan azab-ı rûhânî Cehennem ateşiyle olan azab-ı cismânîden daha eşed olduğuna âyet delâlet eder.
Hakka 69:27
Vacip Teala kitabı sağ canibinden) verilen, ehl-i Cennet'in bazı a'mâlini beyandan sonra defter-i a'mâli sol tarafından verilen kimselerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
.Çünkü dünyada birtakım kötü amellerle meşgul olup amelinin neticesi olarak amel defteri sol canibinden verilince kemal-i hacâletinden bu sözü söyler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet elem-i ruhanînin elem-i cismânîden daha ziyade te'sir ettiğine delâlet eder. Çünkü; defter-İ a'mâlinde günahlarım görüp ehM mahşer nazarında rüsvâ olunca-defteri eline verilip günahlarına herkes muttali' olmaksızın Cehen-nem'e gidip yanmasını tercih ederek bu sözü söyleyecektir ve hesabını bilmeksizin yanmasını hesabını bilmekten daha ehven görecektir. O halde hesabını görünce cümlesi aleyhine olduğunu bilmesinden arız olan azab-ı rûhânî Cehennem ateşiyle olan azab-ı cismânîden daha eşed olduğuna âyet delâlet eder.
Hakka 69:28
Vacip Tealâ kitabı sol tarafından verilen kimsenin o zamanda söyleyeceği sözlerinden bazılarını beyandan sonra sözlerinin bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âsîlerin amel defterleri sol taraflarından verilmesi üzerine teessüf ve tahassürlerini izhardan sonra Vacip Tealâ tarafından azaba me'mur olan meleklere hitaben denilir ki «Tutun o -âsîyi, bağlayın, sonra Cehennem'e atın ve Cehennem'de bir zincire bağlayın ki o zincirin miktarı yetmiş arşındır. Çünkü; birçok âsîler o zincirde bağlıdır. Binaenaleyh; bunu da o zincire takın» demekle âsîlerin cezalarını ta'yrn buyurur.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile arsa-î mahşerde hiçbir kimsenin gazab-ı İlâhî'den kurtulması mümkün olmadığı halde eşkiyanm bağlanması onlar için azap üzerine azap olacağı gibi kemal-i mezemmet ve rüsvâ olacaklarını beyanla onları tehdiddir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu gibi birçok âsîler, dünyada canilerin birçokları bir zincire takıldıkları gibi zincire dizilecek-lerine işaret için zincirin uzunluğu beyan olunmuş ve bu misilli'
âsîlerin azabı ancak zincirle olacağına işaret için silsile üzerine takdim edilmiştir. Yahut kıpırdanmaya mecali kalmasın için zincire sıkı sıkı sarılacağına işaret olmak üzere zincirin miktarı beyan olunmuştur.
Hakka 69:29
Vacip Tealâ kitabı sol tarafından verilen kimsenin o zamanda söyleyeceği sözlerinden bazılarını beyandan sonra sözlerinin bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âsîlerin amel defterleri sol taraflarından verilmesi üzerine teessüf ve tahassürlerini izhardan sonra Vacip Tealâ tarafından azaba me'mur olan meleklere hitaben denilir ki «Tutun o -âsîyi, bağlayın, sonra Cehennem'e atın ve Cehennem'de bir zincire bağlayın ki o zincirin miktarı yetmiş arşındır. Çünkü; birçok âsîler o zincirde bağlıdır. Binaenaleyh; bunu da o zincire takın» demekle âsîlerin cezalarını ta'yrn buyurur.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile arsa-î mahşerde hiçbir kimsenin gazab-ı İlâhî'den kurtulması mümkün olmadığı halde eşkiyanm bağlanması onlar için azap üzerine azap olacağı gibi kemal-i mezemmet ve rüsvâ olacaklarını beyanla onları tehdiddir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu gibi birçok âsîler, dünyada canilerin birçokları bir zincire takıldıkları gibi zincire dizilecek-lerine işaret için zincirin uzunluğu beyan olunmuş ve bu misilli'
âsîlerin azabı ancak zincirle olacağına işaret için silsile üzerine takdim edilmiştir. Yahut kıpırdanmaya mecali kalmasın için zincire sıkı sıkı sarılacağına işaret olmak üzere zincirin miktarı beyan olunmuştur.
Hakka 69:30
Vacip Tealâ kitabı sol tarafından verilen kimsenin o zamanda söyleyeceği sözlerinden bazılarını beyandan sonra sözlerinin bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âsîlerin amel defterleri sol taraflarından verilmesi üzerine teessüf ve tahassürlerini izhardan sonra Vacip Tealâ tarafından azaba me'mur olan meleklere hitaben denilir ki «Tutun o -âsîyi, bağlayın, sonra Cehennem'e atın ve Cehennem'de bir zincire bağlayın ki o zincirin miktarı yetmiş arşındır. Çünkü; birçok âsîler o zincirde bağlıdır. Binaenaleyh; bunu da o zincire takın» demekle âsîlerin cezalarını ta'yrn buyurur.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile arsa-î mahşerde hiçbir kimsenin gazab-ı İlâhî'den kurtulması mümkün olmadığı halde eşkiyanm bağlanması onlar için azap üzerine azap olacağı gibi kemal-i mezemmet ve rüsvâ olacaklarını beyanla onları tehdiddir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu gibi birçok âsîler, dünyada canilerin birçokları bir zincire takıldıkları gibi zincire dizilecek-lerine işaret için zincirin uzunluğu beyan olunmuş ve bu misilli'
âsîlerin azabı ancak zincirle olacağına işaret için silsile üzerine takdim edilmiştir. Yahut kıpırdanmaya mecali kalmasın için zincire sıkı sıkı sarılacağına işaret olmak üzere zincirin miktarı beyan olunmuştur.
Hakka 69:31
Vacip Tealâ kitabı sol tarafından verilen kimsenin o zamanda söyleyeceği sözlerinden bazılarını beyandan sonra sözlerinin bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âsîlerin amel defterleri sol taraflarından verilmesi üzerine teessüf ve tahassürlerini izhardan sonra Vacip Tealâ tarafından azaba me'mur olan meleklere hitaben denilir ki «Tutun o -âsîyi, bağlayın, sonra Cehennem'e atın ve Cehennem'de bir zincire bağlayın ki o zincirin miktarı yetmiş arşındır. Çünkü; birçok âsîler o zincirde bağlıdır. Binaenaleyh; bunu da o zincire takın» demekle âsîlerin cezalarını ta'yrn buyurur.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile arsa-î mahşerde hiçbir kimsenin gazab-ı İlâhî'den kurtulması mümkün olmadığı halde eşkiyanm bağlanması onlar için azap üzerine azap olacağı gibi kemal-i mezemmet ve rüsvâ olacaklarını beyanla onları tehdiddir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu gibi birçok âsîler, dünyada canilerin birçokları bir zincire takıldıkları gibi zincire dizilecek-lerine işaret için zincirin uzunluğu beyan olunmuş ve bu misilli'
âsîlerin azabı ancak zincirle olacağına işaret için silsile üzerine takdim edilmiştir. Yahut kıpırdanmaya mecali kalmasın için zincire sıkı sıkı sarılacağına işaret olmak üzere zincirin miktarı beyan olunmuştur.
Hakka 69:32
Vacip Tealâ kitabı sol tarafından verilen kimsenin o zamanda söyleyeceği sözlerinden bazılarını beyandan sonra sözlerinin bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âsîlerin amel defterleri sol taraflarından verilmesi üzerine teessüf ve tahassürlerini izhardan sonra Vacip Tealâ tarafından azaba me'mur olan meleklere hitaben denilir ki «Tutun o -âsîyi, bağlayın, sonra Cehennem'e atın ve Cehennem'de bir zincire bağlayın ki o zincirin miktarı yetmiş arşındır. Çünkü; birçok âsîler o zincirde bağlıdır. Binaenaleyh; bunu da o zincire takın» demekle âsîlerin cezalarını ta'yrn buyurur.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile arsa-î mahşerde hiçbir kimsenin gazab-ı İlâhî'den kurtulması mümkün olmadığı halde eşkiyanm bağlanması onlar için azap üzerine azap olacağı gibi kemal-i mezemmet ve rüsvâ olacaklarını beyanla onları tehdiddir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu gibi birçok âsîler, dünyada canilerin birçokları bir zincire takıldıkları gibi zincire dizilecek-lerine işaret için zincirin uzunluğu beyan olunmuş ve bu misilli'
âsîlerin azabı ancak zincirle olacağına işaret için silsile üzerine takdim edilmiştir. Yahut kıpırdanmaya mecali kalmasın için zincire sıkı sıkı sarılacağına işaret olmak üzere zincirin miktarı beyan olunmuştur.
Hakka 69:33
Vacip Tealâ âsîlerin azaplarını beyandan sonra azabın sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Velkİ âyetlerde beyan olunan envâ'-ı azabın en batarlara gelen suâle cevap olmak've azabm sebebini alenen beyanla âsîlere tenbih için Cenab-ı Hak buyurur ki o kimsenin azab olunmasına sebep; kuvve-i itikadiyesinin bozuk olma-sidir. Zira; o kimse azamet-i şan sahibi olan Allahü Tealâ'ya iman etmediği gibi kuvve-i ameliyesi de bozuktur. Zira; o kimse fukaraya taam yedirmez, yedirmeye rağbet de etmediği gibi başkalarım teşvik ve terğib de etmezdi. Yani kendi malından yedirmediği gibi gayrın yedirdiğine dahi razı olmazdı.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran kâfirlerin furû-u a'mâlle mükellef olduklarına bu âyette delâlet vardır. Zira fukaraya taam yedirmeye terğib etmemeyi iman etmemesi üzerine atıfla kâfirin azabına iman etmemesi sebep olduğu gibi/ taam yedirmem esinin de sebep olması; furû-u a'mâlden olan taam yedirmekle mükellef olmasına delâlet eder. Çünkü; mükellef olmasaydı taam yedirmemesi azabına sebep olmazdı. Halbuki taam yedirmeyi terketmesi bu âyette sebep olarak beyan olunmuştur. Binaenaleyh; kâfiri muâhaze için furû-u a'mâlle mükellef olduğuna âyette delâlet vardır. Fukaraya taam yedirmemek pek büyük cürüm olduğuna işaret için taam yedirmeye rağbet etmemek küfür üzere atfolunmuştur.
Bu âyette itikadın en kötüsü küfür olduğu gibi günahların en kötüsü de buhul olduğu beyan olunmuştur. Fukara ve mesakîne taam yedirmek ve suver-i saireyle muavenet, şîme-i İslâmiyeden olduğuna birçok nusûs-u Celile vardır. Bu âyet de o cümleden birisidir. Çünkü; taam yedirmeye kendinin rağbetini ve gayriyi ter-ğibi terketmesinden dolayı terkeden kimse zemmolunduğu gibi muazzap olmasının esbabından birisidir. Binaenaleyh; İslâm'ın büyükleri bu hususa pek çok ehemmiyet vermişler, pek çok medreseler, mektepler, imaretler ve zaviyeler gibi müessesât-ı hayriye meydana getirmişler ve bunlara pek büyük vakıflar yaparak varidat meydana koymuşlardır. Efrad-ı îslâmiye arasında misafirperverlik ve sair esbapla fukaraya muavenet etmek tahsin olunmuş bir âdet-i kadime-i İslâmiy edendir. Hatta ashab-ı izamdan (Ebüd-derdâ') Hazretlerinin ailesini, çorbayı çok pişirip fazlasını fukaraya ifâm etmeye teşvik ettiği ve »Cehennem zincirinin nısfını boynumuzdan imanla çıkardık ve nısf-ı aharını da it'âm-ı taamla çıkarmayalım mı?» buyurduğu mervidir. Çünkü bu âyetlerde zincirle Cehennemide azabın sebebi iki olduğu beyan olunmuştur ki birisi; iman etmemesi, diğeri de it'âm-ı taama terğib veya rağbet etmemesidir. Şu halde azaptan kurtulmaya yalnız iman sebep olamaz. Zira; furu-u a'mâle dahi müdâvemet etmek lâzımdır. Vâese-fâ ki bizim genç fikirlilerimiz ve Avrupavı taklide yeltenenlerimiz sahaveti zemle Frenklerin buhlünü tahsin ederek meziyât-ı İslâmi-ye'yi zemmetmek isterler. Çünkü; bu kabilden olanlar âdât-ı İslâ-miyenin muhassenâtını takdirden âcizlerdir ve esasat-ı İslâmiye-nin neden ibaret ve ne gibi meziyâtı cami olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; yani «İnsanı bilmediği şeyin düşmanıdır» fehvasınca İslâmiyeti bilmediklerinden İslâmiyete Hıris-tiyanlardan daha ziyade düşmanlıkla iftihar ederler.
Hakka 69:34
Vacip Tealâ âsîlerin azaplarını beyandan sonra azabın sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
Velkİ âyetlerde beyan olunan envâ'-ı azabın en batarlara gelen suâle cevap olmak've azabm sebebini alenen beyanla âsîlere tenbih için Cenab-ı Hak buyurur ki o kimsenin azab olunmasına sebep; kuvve-i itikadiyesinin bozuk olma-sidir. Zira; o kimse azamet-i şan sahibi olan Allahü Tealâ'ya iman etmediği gibi kuvve-i ameliyesi de bozuktur. Zira; o kimse fukaraya taam yedirmez, yedirmeye rağbet de etmediği gibi başkalarım teşvik ve terğib de etmezdi. Yani kendi malından yedirmediği gibi gayrın yedirdiğine dahi razı olmazdı.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran kâfirlerin furû-u a'mâlle mükellef olduklarına bu âyette delâlet vardır. Zira fukaraya taam yedirmeye terğib etmemeyi iman etmemesi üzerine atıfla kâfirin azabına iman etmemesi sebep olduğu gibi/ taam yedirmem esinin de sebep olması; furû-u a'mâlden olan taam yedirmekle mükellef olmasına delâlet eder. Çünkü; mükellef olmasaydı taam yedirmemesi azabına sebep olmazdı. Halbuki taam yedirmeyi terketmesi bu âyette sebep olarak beyan olunmuştur. Binaenaleyh; kâfiri muâhaze için furû-u a'mâlle mükellef olduğuna âyette delâlet vardır. Fukaraya taam yedirmemek pek büyük cürüm olduğuna işaret için taam yedirmeye rağbet etmemek küfür üzere atfolunmuştur.
Bu âyette itikadın en kötüsü küfür olduğu gibi günahların en kötüsü de buhul olduğu beyan olunmuştur. Fukara ve mesakîne taam yedirmek ve suver-i saireyle muavenet, şîme-i İslâmiyeden olduğuna birçok nusûs-u Celile vardır. Bu âyet de o cümleden birisidir. Çünkü; taam yedirmeye kendinin rağbetini ve gayriyi ter-ğibi terketmesinden dolayı terkeden kimse zemmolunduğu gibi muazzap olmasının esbabından birisidir. Binaenaleyh; İslâm'ın büyükleri bu hususa pek çok ehemmiyet vermişler, pek çok medreseler, mektepler, imaretler ve zaviyeler gibi müessesât-ı hayriye meydana getirmişler ve bunlara pek büyük vakıflar yaparak varidat meydana koymuşlardır. Efrad-ı îslâmiye arasında misafirperverlik ve sair esbapla fukaraya muavenet etmek tahsin olunmuş bir âdet-i kadime-i İslâmiy edendir. Hatta ashab-ı izamdan (Ebüd-derdâ') Hazretlerinin ailesini, çorbayı çok pişirip fazlasını fukaraya ifâm etmeye teşvik ettiği ve »Cehennem zincirinin nısfını boynumuzdan imanla çıkardık ve nısf-ı aharını da it'âm-ı taamla çıkarmayalım mı?» buyurduğu mervidir. Çünkü bu âyetlerde zincirle Cehennemide azabın sebebi iki olduğu beyan olunmuştur ki birisi; iman etmemesi, diğeri de it'âm-ı taama terğib veya rağbet etmemesidir. Şu halde azaptan kurtulmaya yalnız iman sebep olamaz. Zira; furu-u a'mâle dahi müdâvemet etmek lâzımdır. Vâese-fâ ki bizim genç fikirlilerimiz ve Avrupavı taklide yeltenenlerimiz sahaveti zemle Frenklerin buhlünü tahsin ederek meziyât-ı İslâmi-ye'yi zemmetmek isterler. Çünkü; bu kabilden olanlar âdât-ı İslâ-miyenin muhassenâtını takdirden âcizlerdir ve esasat-ı İslâmiye-nin neden ibaret ve ne gibi meziyâtı cami olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; yani «İnsanı bilmediği şeyin düşmanıdır» fehvasınca İslâmiyeti bilmediklerinden İslâmiyete Hıris-tiyanlardan daha ziyade düşmanlıkla iftihar ederler.
Hakka 69:35
Vacip Tealâ âsîlerin azaplarının sebeplerinden bazılarını beyandan sonra o sebeplerden hasıl olan neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyet-i celile; tertib üzere bundan evvelki âyetin neticeleridir. Çünkü; Allahü Tealâ'ya iman etmemek o günde kendi için yardım edecek bîr kimsesi olmamasının neticesidir ve takriri şöyledir: «Kâfir için yevm-i kıyamette yardım edecek bir dostu bulunmaz. Zira; kâfir Allahü Tealâ'ya iman etmedi. Her kimse ki Allahü Tealâ'ya iman etmedi, onun için yevm-i kıyamette dost bulunmaz.
Binanealeyh; kâfir için yevm-i kıyamette yardım edecek bir dost bulunmaz» demektir.
Ehl-i Cehennem'in yanmalarından hasıl olan irinden başka taam bulunmamak dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmemesinin neticesidir ve takriri şöyledir : «Kâfir için yevm-i kıyamette irinden başka taam bulunmaz. Zira kâfir; dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmedi. Her kimse ki dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmez, onun için âhirette irinden başka taam bulunmaz. O halde, kâfir için yevm-i kıyamette irinden başka taam bulunmaz» demektir.
Ehl-i Cehennem'in yanmalarından hasıl olan irinlere taam denmesi; kâfirleri-istihza içindir. Çünkü taam; yemek için hazırlanan şeydir. Sarı su ve irin ise yemeye salih olmayan şeydir.
Kâfir dünyada evlât ve etbâ'ma, akraba ve taallûkatma itimad ederek kibir ve gururuna binaen iman etmediği cihetle Allahü Tealâ âhirette güvendiği kimselerin hiçbirinden yardımcı vermez ve dünyadaki gururuna mükâfat olarak hakîr ve zelîl kılar, yar-dımcısız bırakır, dünyada kendisi tatlı ve tuzlu her nevi taamı yerken kalbinin katılığından neş'et ederek fukaraya merhamet etmeyip taam vermemesine mukabil olarak âhirette irinlerle taayyüş eder. Zira herkesin cezası; ameline göredir.
Hakka 69:36
Vacip Tealâ âsîlerin azaplarının sebeplerinden bazılarını beyandan sonra o sebeplerden hasıl olan neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyet-i celile; tertib üzere bundan evvelki âyetin neticeleridir. Çünkü; Allahü Tealâ'ya iman etmemek o günde kendi için yardım edecek bîr kimsesi olmamasının neticesidir ve takriri şöyledir: «Kâfir için yevm-i kıyamette yardım edecek bir dostu bulunmaz. Zira; kâfir Allahü Tealâ'ya iman etmedi. Her kimse ki Allahü Tealâ'ya iman etmedi, onun için yevm-i kıyamette dost bulunmaz.
Binanealeyh; kâfir için yevm-i kıyamette yardım edecek bir dost bulunmaz» demektir.
Ehl-i Cehennem'in yanmalarından hasıl olan irinden başka taam bulunmamak dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmemesinin neticesidir ve takriri şöyledir : «Kâfir için yevm-i kıyamette irinden başka taam bulunmaz. Zira kâfir; dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmedi. Her kimse ki dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmez, onun için âhirette irinden başka taam bulunmaz. O halde, kâfir için yevm-i kıyamette irinden başka taam bulunmaz» demektir.
Ehl-i Cehennem'in yanmalarından hasıl olan irinlere taam denmesi; kâfirleri-istihza içindir. Çünkü taam; yemek için hazırlanan şeydir. Sarı su ve irin ise yemeye salih olmayan şeydir.
Kâfir dünyada evlât ve etbâ'ma, akraba ve taallûkatma itimad ederek kibir ve gururuna binaen iman etmediği cihetle Allahü Tealâ âhirette güvendiği kimselerin hiçbirinden yardımcı vermez ve dünyadaki gururuna mükâfat olarak hakîr ve zelîl kılar, yar-dımcısız bırakır, dünyada kendisi tatlı ve tuzlu her nevi taamı yerken kalbinin katılığından neş'et ederek fukaraya merhamet etmeyip taam vermemesine mukabil olarak âhirette irinlerle taayyüş eder. Zira herkesin cezası; ameline göredir.
Hakka 69:37
Vacip Tealâ âsîlerin azaplarının sebeplerinden bazılarını beyandan sonra o sebeplerden hasıl olan neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
Bu âyet-i celile; tertib üzere bundan evvelki âyetin neticeleridir. Çünkü; Allahü Tealâ'ya iman etmemek o günde kendi için yardım edecek bîr kimsesi olmamasının neticesidir ve takriri şöyledir: «Kâfir için yevm-i kıyamette yardım edecek bir dostu bulunmaz. Zira; kâfir Allahü Tealâ'ya iman etmedi. Her kimse ki Allahü Tealâ'ya iman etmedi, onun için yevm-i kıyamette dost bulunmaz.
Binanealeyh; kâfir için yevm-i kıyamette yardım edecek bir dost bulunmaz» demektir.
Ehl-i Cehennem'in yanmalarından hasıl olan irinden başka taam bulunmamak dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmemesinin neticesidir ve takriri şöyledir : «Kâfir için yevm-i kıyamette irinden başka taam bulunmaz. Zira kâfir; dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmedi. Her kimse ki dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmez, onun için âhirette irinden başka taam bulunmaz. O halde, kâfir için yevm-i kıyamette irinden başka taam bulunmaz» demektir.
Ehl-i Cehennem'in yanmalarından hasıl olan irinlere taam denmesi; kâfirleri-istihza içindir. Çünkü taam; yemek için hazırlanan şeydir. Sarı su ve irin ise yemeye salih olmayan şeydir.
Kâfir dünyada evlât ve etbâ'ma, akraba ve taallûkatma itimad ederek kibir ve gururuna binaen iman etmediği cihetle Allahü Tealâ âhirette güvendiği kimselerin hiçbirinden yardımcı vermez ve dünyadaki gururuna mükâfat olarak hakîr ve zelîl kılar, yar-dımcısız bırakır, dünyada kendisi tatlı ve tuzlu her nevi taamı yerken kalbinin katılığından neş'et ederek fukaraya merhamet etmeyip taam vermemesine mukabil olarak âhirette irinlerle taayyüş eder. Zira herkesin cezası; ameline göredir.
Hakka 69:38
Vacip Tealâ kıyameti ve şedaidini, ehl-i imanın ve ehl-i küfrün kıyamette görülecek hallerini beyandan sonra insanlara âhire-tin ahvalini bildiren Kur'ana ta'zim etmek lâzım olduğunu beyan etmeıt üzere buyuruyor.
da bulunan lâfzı sıladır, nefiy manâsına değildir. Binaenaleyh; manâsı «Ben yemin ederim» demektir. Şu halde bu âyette bütün mevcudata yemin vardır. Çünkü cümle eşya; insanlara nispetle ikiden hali değildir : Ya görülür veya görülmez. İnsanların gördüğüne ve görmediğine yemin olunca halika, mahlûka, dünyaya, âhirete, ecsama, ervaha, inse, cinne, niam-ı zahire ve batmaya şâmildir.
Yahut lâfzı kasemi nefyiçindir. Zira; Kur'anm Re-sul-ü Kerim'in kavli olduğu zahir ve bahir olduğu için yeminle takviyeye hacet yoktur. Çünkü; ukalâ indinde zahir olan bir hakikat, yeminle te'yide muhtaç olmaz. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ResuI'le murad; Cibrü-i Emin'dir diyenler varsa da Resul 'le muradın Resulul-lah olmasını bundan sonraki âyetler te'yid ettiği cihetle ekser-i müfessirîn Resulullah (S.A.) Efendimiz olmasıyla tefsir etmişlerdir. Çünkü; bundan sonraki âyetlerde şair ve kâhin sözü olmadığı beyan olunmuştur. Zira; kâfirler şair ve kâhin olmakla Resulullah'ı tavsif ederler, Cibril-i Emin'i tavsif etmezler. Binaenaleyh; münkirlere karşı hem resulün risaletini beyan, hem de Kur'anı onların isnadından tebrie olmak üzere ResuIle muradın Resulullah olması tercih olunmuştur. Kur'an ; Allahü Tealâ'nın Levh-i Mahfuz'da izhar buyurduğu cihetle Allah'ın kelâmıdır. Levh-i Mahjuz'dan semaya ve semadan yeryüzüne indiği cihetle Cibril'in kelâmıdır. Nâsa tebliğ ve Kur'ana imana davet ve nâsa hitaben okuduğu cihetle Resulullah'm kelâmıdır. Şu halde Kur'ana «Allah'ın kelâmıdır, Cibril'in kelâmıdır, Resulullah'm kelâmıdır» demek sahih olur.
Hakka 69:39
Vacip Tealâ kıyameti ve şedaidini, ehl-i imanın ve ehl-i küfrün kıyamette görülecek hallerini beyandan sonra insanlara âhire-tin ahvalini bildiren Kur'ana ta'zim etmek lâzım olduğunu beyan etmeıt üzere buyuruyor.
da bulunan lâfzı sıladır, nefiy manâsına değildir. Binaenaleyh; manâsı «Ben yemin ederim» demektir. Şu halde bu âyette bütün mevcudata yemin vardır. Çünkü cümle eşya; insanlara nispetle ikiden hali değildir : Ya görülür veya görülmez. İnsanların gördüğüne ve görmediğine yemin olunca halika, mahlûka, dünyaya, âhirete, ecsama, ervaha, inse, cinne, niam-ı zahire ve batmaya şâmildir.
Yahut lâfzı kasemi nefyiçindir. Zira; Kur'anm Re-sul-ü Kerim'in kavli olduğu zahir ve bahir olduğu için yeminle takviyeye hacet yoktur. Çünkü; ukalâ indinde zahir olan bir hakikat, yeminle te'yide muhtaç olmaz. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ResuI'le murad; Cibrü-i Emin'dir diyenler varsa da Resul 'le muradın Resulul-lah olmasını bundan sonraki âyetler te'yid ettiği cihetle ekser-i müfessirîn Resulullah (S.A.) Efendimiz olmasıyla tefsir etmişlerdir. Çünkü; bundan sonraki âyetlerde şair ve kâhin sözü olmadığı beyan olunmuştur. Zira; kâfirler şair ve kâhin olmakla Resulullah'ı tavsif ederler, Cibril-i Emin'i tavsif etmezler. Binaenaleyh; münkirlere karşı hem resulün risaletini beyan, hem de Kur'anı onların isnadından tebrie olmak üzere ResuIle muradın Resulullah olması tercih olunmuştur. Kur'an ; Allahü Tealâ'nın Levh-i Mahfuz'da izhar buyurduğu cihetle Allah'ın kelâmıdır. Levh-i Mahjuz'dan semaya ve semadan yeryüzüne indiği cihetle Cibril'in kelâmıdır. Nâsa tebliğ ve Kur'ana imana davet ve nâsa hitaben okuduğu cihetle Resulullah'm kelâmıdır. Şu halde Kur'ana «Allah'ın kelâmıdır, Cibril'in kelâmıdır, Resulullah'm kelâmıdır» demek sahih olur.
Hakka 69:40
Vacip Tealâ kıyameti ve şedaidini, ehl-i imanın ve ehl-i küfrün kıyamette görülecek hallerini beyandan sonra insanlara âhire-tin ahvalini bildiren Kur'ana ta'zim etmek lâzım olduğunu beyan etmeıt üzere buyuruyor.
da bulunan lâfzı sıladır, nefiy manâsına değildir. Binaenaleyh; manâsı «Ben yemin ederim» demektir. Şu halde bu âyette bütün mevcudata yemin vardır. Çünkü cümle eşya; insanlara nispetle ikiden hali değildir : Ya görülür veya görülmez. İnsanların gördüğüne ve görmediğine yemin olunca halika, mahlûka, dünyaya, âhirete, ecsama, ervaha, inse, cinne, niam-ı zahire ve batmaya şâmildir.
Yahut lâfzı kasemi nefyiçindir. Zira; Kur'anm Re-sul-ü Kerim'in kavli olduğu zahir ve bahir olduğu için yeminle takviyeye hacet yoktur. Çünkü; ukalâ indinde zahir olan bir hakikat, yeminle te'yide muhtaç olmaz. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ResuI'le murad; Cibrü-i Emin'dir diyenler varsa da Resul 'le muradın Resulul-lah olmasını bundan sonraki âyetler te'yid ettiği cihetle ekser-i müfessirîn Resulullah (S.A.) Efendimiz olmasıyla tefsir etmişlerdir. Çünkü; bundan sonraki âyetlerde şair ve kâhin sözü olmadığı beyan olunmuştur. Zira; kâfirler şair ve kâhin olmakla Resulullah'ı tavsif ederler, Cibril-i Emin'i tavsif etmezler. Binaenaleyh; münkirlere karşı hem resulün risaletini beyan, hem de Kur'anı onların isnadından tebrie olmak üzere ResuIle muradın Resulullah olması tercih olunmuştur. Kur'an ; Allahü Tealâ'nın Levh-i Mahfuz'da izhar buyurduğu cihetle Allah'ın kelâmıdır. Levh-i Mahjuz'dan semaya ve semadan yeryüzüne indiği cihetle Cibril'in kelâmıdır. Nâsa tebliğ ve Kur'ana imana davet ve nâsa hitaben okuduğu cihetle Resulullah'm kelâmıdır. Şu halde Kur'ana «Allah'ın kelâmıdır, Cibril'in kelâmıdır, Resulullah'm kelâmıdır» demek sahih olur.
Hakka 69:41
Yani; ey kâfirler! Siz Kur'ana şair sözüdür' dersiniz. Halbuki Kur'an şairin sözü olmadı. Siz azıcık bir tasdikle bile tasdik edip iman etmezsiniz. Yahut manâ-yı âyet:
…
demektir. Çünkü; kâfirler bazı zamanda Kur'anm hak olduğuna iman ederler, lâkin bu iman yalnız kalplerinde olup istidlalle zahire çıkararak lisanlarıyla kalplerini te'yid etmeden az bir zamanda kalplerinden 'geçtiği için nazar-ı şeri'de bu misilli iman mu'teber değildir. Binaenaleyh; kâfirlere «Az bir zaman iman edersiniz» demek "İmanınızın sebatı olmadığından muteber değil" demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Araplar indinde alelekser nefy-i küllide isti'mâl olunduğundan bu makamda nefy-i külli manâsına alınarak «Hiç iman etmezsiniz» manâsına olmak evlâdır. Çünkü bu âyette muhatap Olanlar iman etmeyen küffar-ı Kureyş olduğu cihetle nefiy manâsına olup «Hiç iman etmezsiniz» demek «Azıcık iman edersiniz" demekten daha münasiptir.
Eğer Kur'anm cami olduğu hakayıki düşünseniz Kur'anm falcı sözü olmadığını bilir; iman da edersiniz. Çünkü; cadde-i şeriattan çıkmış birtakım eşkıya güruhundan ibaret olan kâhinlerin sözü olmasıyla hükmetmezdiniz. Zira; Kur'anm dünya ve âhiret saadetini cami olduğunu azıcık düşünen bir kimse kâhinden böyle bir kelâm sâdır olmayacağım bilebilir. Şu halde siz düşünmediğiniz için halâ kâhin sözü demekte devam ediyorsunuz.
Hakka 69:42
Yani; ey kâfirler! Siz Kur'ana şair sözüdür' dersiniz. Halbuki Kur'an şairin sözü olmadı. Siz azıcık bir tasdikle bile tasdik edip iman etmezsiniz. Yahut manâ-yı âyet:
…
demektir. Çünkü; kâfirler bazı zamanda Kur'anm hak olduğuna iman ederler, lâkin bu iman yalnız kalplerinde olup istidlalle zahire çıkararak lisanlarıyla kalplerini te'yid etmeden az bir zamanda kalplerinden 'geçtiği için nazar-ı şeri'de bu misilli iman mu'teber değildir. Binaenaleyh; kâfirlere «Az bir zaman iman edersiniz» demek "İmanınızın sebatı olmadığından muteber değil" demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Araplar indinde alelekser nefy-i küllide isti'mâl olunduğundan bu makamda nefy-i külli manâsına alınarak «Hiç iman etmezsiniz» manâsına olmak evlâdır. Çünkü bu âyette muhatap Olanlar iman etmeyen küffar-ı Kureyş olduğu cihetle nefiy manâsına olup «Hiç iman etmezsiniz» demek «Azıcık iman edersiniz" demekten daha münasiptir.
Eğer Kur'anm cami olduğu hakayıki düşünseniz Kur'anm falcı sözü olmadığını bilir; iman da edersiniz. Çünkü; cadde-i şeriattan çıkmış birtakım eşkıya güruhundan ibaret olan kâhinlerin sözü olmasıyla hükmetmezdiniz. Zira; Kur'anm dünya ve âhiret saadetini cami olduğunu azıcık düşünen bir kimse kâhinden böyle bir kelâm sâdır olmayacağım bilebilir. Şu halde siz düşünmediğiniz için halâ kâhin sözü demekte devam ediyorsunuz.
Hakka 69:43
Yani; Kur'an sizin dediğiniz gibi şair ve kâhin sözü değildir, belki âlemlerin Rabb'isi tarafından bilûmum kulların terbiyesi için Levh-i Mahfuz'dan sema-yı dünyaya ve sema-yı dünyadan yeryüzüne Cibril-i Emin vasıtasıyla indirilmiştir.
Bu âyette kâfirleri imana terğib vardır. Çünkü; esma-i hüsna-dan terbiye edici manâsına olan Rab ism-i şerifinin âleme muzaf olarak gelmesinde bütün âlemin yani küçük.ve büyük, az çok cümle zerrât-ı cihanın Rabb'isi olunca kâfirlerin "dahi Rabb'isi olduğu ev-leviyetle sabit olduğundan kendilerinin Rab'leri tarafından geldiği beyan olunduğu cihetle iman etmelerine terğip hasıl olmuştur. Zira; cümle âlemin mürebbisi tarafından gönderilen kitap elbette cümlesinin terbiyesine kâfi olacağı bedîhi olduğu cihetle bunların da terbiyesine kâfi olduğundan insaf ederek iman etmeleri lâzımdır denmeye işaret olunmuştur.
Hakka 69:44
Vacip Tealâ Kuranın haiz olduğu bazı evsafını ve zat-ı ülûhi-yet tarafından resulüne gönderilmiş yalandan ârî bir kitab-ı mün-zel olduğunu beyandan sonra o kitabın tebliğine memur olan zat-ı şerifin yalandan beri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Kur'ana ve Resul'ümüze itiraz eden kâfirler! Eğer bizim tarafımızdan Kur'anı tebliğe me'mur olan peygamber sizin dediğiniz gibi bizim kendisine vahyetmediğimiz halde yalan ve iftira olarak bizim namımıza kendi canibinden uydurmakla bazı sözleri size tebliğ edeydi biz onu kudretimizle ahzeder ve sonra cemi' idrakin raecma'ı ve hayatın medarı olan yürek damarını keserdik, lâkin o peygamber yalan söylemedi. Zira; yalandan ve sair günahlardan ma'sumdur. Ma'sum olan bir zattan bu gibi hallerin zuhu-ruysa muhaldir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile iftira manasınadır. Ancak iftira; esası olmayan bir şeyi âhara isnad olduğu cihetle külfetten halî olmadığına işaret için külfete delâlet eden tefa'ul babından kelimesi ve iftira olan sözleri tahkir için Arap indinde esassız ve iftira kabilinden olan sözlerde isti'mâl olunan akavîl kelimesi varid olmuştur. Yemin; kuvvet ve kudret manasınadır, Vetin ; kalpte bir damar ki kesildiği anda o damarın sahibi ölür. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bazıları yeminle mur.ad; Resulullah'ın kudretidir dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demek olur, bumanâ resul göndermekteki hikmete de muvafıktır. Çünkü; emr-i nübüvvette doğrunun yalancıdan ve yalancının doğrudan temeyyüz etmesi lâzımdır. Eğer nübüvvet davasıyla beraber Allahü Tealâ'ya iftira edenlerin yalanlarını kullarına karşı Allahü Tealâ izhar ederek yalancıları terzil etmemiş olsa da onlara müsaade etseydi nebi olanla olmayan arasında fark olmazdı. Binaenaleyh; kulların yalancıları tasdikte ma'zur olmaları lâzım gelir ve emr-i nübüvvetten maksat da muhtel olurdu. Halbuki maksadın muhtel olması bâtıldır. Binaenaleyh; enbiyadan yalan da bâtıldır.
Hakka 69:45
Vacip Tealâ Kuranın haiz olduğu bazı evsafını ve zat-ı ülûhi-yet tarafından resulüne gönderilmiş yalandan ârî bir kitab-ı mün-zel olduğunu beyandan sonra o kitabın tebliğine memur olan zat-ı şerifin yalandan beri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Kur'ana ve Resul'ümüze itiraz eden kâfirler! Eğer bizim tarafımızdan Kur'anı tebliğe me'mur olan peygamber sizin dediğiniz gibi bizim kendisine vahyetmediğimiz halde yalan ve iftira olarak bizim namımıza kendi canibinden uydurmakla bazı sözleri size tebliğ edeydi biz onu kudretimizle ahzeder ve sonra cemi' idrakin raecma'ı ve hayatın medarı olan yürek damarını keserdik, lâkin o peygamber yalan söylemedi. Zira; yalandan ve sair günahlardan ma'sumdur. Ma'sum olan bir zattan bu gibi hallerin zuhu-ruysa muhaldir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile iftira manasınadır. Ancak iftira; esası olmayan bir şeyi âhara isnad olduğu cihetle külfetten halî olmadığına işaret için külfete delâlet eden tefa'ul babından kelimesi ve iftira olan sözleri tahkir için Arap indinde esassız ve iftira kabilinden olan sözlerde isti'mâl olunan akavîl kelimesi varid olmuştur. Yemin; kuvvet ve kudret manasınadır, Vetin ; kalpte bir damar ki kesildiği anda o damarın sahibi ölür. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bazıları yeminle mur.ad; Resulullah'ın kudretidir dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demek olur, bumanâ resul göndermekteki hikmete de muvafıktır. Çünkü; emr-i nübüvvette doğrunun yalancıdan ve yalancının doğrudan temeyyüz etmesi lâzımdır. Eğer nübüvvet davasıyla beraber Allahü Tealâ'ya iftira edenlerin yalanlarını kullarına karşı Allahü Tealâ izhar ederek yalancıları terzil etmemiş olsa da onlara müsaade etseydi nebi olanla olmayan arasında fark olmazdı. Binaenaleyh; kulların yalancıları tasdikte ma'zur olmaları lâzım gelir ve emr-i nübüvvetten maksat da muhtel olurdu. Halbuki maksadın muhtel olması bâtıldır. Binaenaleyh; enbiyadan yalan da bâtıldır.
Hakka 69:46
Vacip Tealâ Kuranın haiz olduğu bazı evsafını ve zat-ı ülûhi-yet tarafından resulüne gönderilmiş yalandan ârî bir kitab-ı mün-zel olduğunu beyandan sonra o kitabın tebliğine memur olan zat-ı şerifin yalandan beri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Kur'ana ve Resul'ümüze itiraz eden kâfirler! Eğer bizim tarafımızdan Kur'anı tebliğe me'mur olan peygamber sizin dediğiniz gibi bizim kendisine vahyetmediğimiz halde yalan ve iftira olarak bizim namımıza kendi canibinden uydurmakla bazı sözleri size tebliğ edeydi biz onu kudretimizle ahzeder ve sonra cemi' idrakin raecma'ı ve hayatın medarı olan yürek damarını keserdik, lâkin o peygamber yalan söylemedi. Zira; yalandan ve sair günahlardan ma'sumdur. Ma'sum olan bir zattan bu gibi hallerin zuhu-ruysa muhaldir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile iftira manasınadır. Ancak iftira; esası olmayan bir şeyi âhara isnad olduğu cihetle külfetten halî olmadığına işaret için külfete delâlet eden tefa'ul babından kelimesi ve iftira olan sözleri tahkir için Arap indinde esassız ve iftira kabilinden olan sözlerde isti'mâl olunan akavîl kelimesi varid olmuştur. Yemin; kuvvet ve kudret manasınadır, Vetin ; kalpte bir damar ki kesildiği anda o damarın sahibi ölür. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bazıları yeminle mur.ad; Resulullah'ın kudretidir dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demek olur, bumanâ resul göndermekteki hikmete de muvafıktır. Çünkü; emr-i nübüvvette doğrunun yalancıdan ve yalancının doğrudan temeyyüz etmesi lâzımdır. Eğer nübüvvet davasıyla beraber Allahü Tealâ'ya iftira edenlerin yalanlarını kullarına karşı Allahü Tealâ izhar ederek yalancıları terzil etmemiş olsa da onlara müsaade etseydi nebi olanla olmayan arasında fark olmazdı. Binaenaleyh; kulların yalancıları tasdikte ma'zur olmaları lâzım gelir ve emr-i nübüvvetten maksat da muhtel olurdu. Halbuki maksadın muhtel olması bâtıldır. Binaenaleyh; enbiyadan yalan da bâtıldır.
Hakka 69:47
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah hakkında söyledikleri yalan olduğunu ve eğer onların dedikleri gibi Resulullah kendi indinden birşey icad ederek tebliğde bulunmuş olsaydı derhal öldüreceğini, farzımuhal olarak böyle birşey zuhur etmiş olsa Allah'ın muâhazesinden Resulullah'ı kimsenin kurtaramayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; Muhammed (A.S.) sizin dediğiniz gibi bizim üzerimize iftira etmez. Eğer iftira edecek olsaydı biz onu muâhaze ederdik, bizim muâhazemizden onu kurtaracak sizden hiç bir kimse yoktur. Kimin haddidir onu bizim elimizden alsın? Onu kurtarmak hiç kimsenin haddi değildir. Halbuki bizim muâhaza etmememiz iftira etmediğine ve söylediği sözlerin bizim vahyimizle olduğuna delâlet eder. Çünkü; iftira etmiş olsaydı bizim ahzedeceğimiz muhakkaktı ve biz ahzedince kurtaracak bir kimse yoktu. Halbuki bizim ahzetmediğimiz muhakkaktır. Binaenaleyh; iftira etmediği muhakkaktır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette siyak-ı ne-fiyde nekre olduğu cihetle cemi' manâsına olduğundan cemi' sıygasıyla vârid olmuştur. Binaenaleyh; manâ-yı âyet:
…
demektir.
Hakka 69:48
Vacip Tealâ Kur'anın iftira olmadığını beyandan sonra Kür' anın bazı menafiini beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey müşrikler! Sizin dediğiniz gibi Kur'an Muhammed (A.S.) m kendi indinden uydurduğu birşey değildir. Belki Kur'an; Allah'tan korkanlar için menfaat ve mazarratlarını bildirir ve se-beb-i necatlarını beyan eder ve taraf-ı İlâhî'den gelmiş bir mev'i-ze-i beliğadır.
Bu âyette Kur'ana iftiradır diyen kâinlere ta'riz vardır. Çünkü; »Kur'an mütlekilere vaazdır» demek »Ey kâfirler! Sizin gibi ittikadan behresi olmayanlar Kur'an'ın vaazından müstefid olamazlar" demektir. Şu halde âyette kâfirleri hem zem hem de teh-did vardır.
Hakka 69:49
Zira; dünyaya muhabbet ve riyasetini muhafaza kasdıyla Kur'anın hak olduğunu bildiği halde inkâr edenler mevcuttur. Halbuki Kur'ani tekzip; onların dünyada sebeb-i helak ve âhirette sebeb-i azapları olacaktır. Çünkü Kur'an; onu tasdik edenlerin sebeb-i necatları olunca tekzib edenlerin elbette sebeb-i felâketleri olacağı aşikârdır.
Hakka 69:50
Vacip Tealâ Kur'am inkâr edenlerin haklarında nedamet ve hasret olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
Çünkü; dünyada iman edenlerin gün be gün şereflerini arttırınca kâfirler üzerine gam ve gussa olduğu gibi âhirette Kur'ana iman eden müminlerin sevabını görünce kâfirlerin hasretlerini arttıracağı şüphesizdir. Fakat geçmiş olan bir-şeye tahassür fayda vermediğinden tahassürleri de kendileri için ayrıca bir azaptır.
Şu üç âyet münkirleri red için vârid olduğundan mükerrer edat-ı te'kidle varid olmuşlardır. Çünkü; münkirin inkârı ne kadar kuvvetli olursa onu reddedecek kelâmın da o nispette kuvvetli olması lâzım olduğundan edat-ı te'kitle ırâd olunmuştur.
Kur'anm müminler hakkında nimet, kâfirler hakkında hasuM olması Resulullah hakkında ayrıca nimettir.
Hakka 69:51
Vacip Tealâ şu nimetin şükrünü eda etmek için resulüne tc bihle emretmek üzere buyuruyor.
Zira; seni Resul olarak ihtiyar edip sana iman edenler aziz, etmeyenler zelîl olunca sen Rabb'in Tealâ'nm cemi' nekaisten münezzeh olduğunu lisanınla zikret ki sana verdisi nimetlerin şükrünü eda etmiş olasın.
Hakka 69:52
Vacip Tealâ şu nimetin şükrünü eda etmek için resulüne tc bihle emretmek üzere buyuruyor.
Zira; seni Resul olarak ihtiyar edip sana iman edenler aziz, etmeyenler zelîl olunca sen Rabb'in Tealâ'nm cemi' nekaisten münezzeh olduğunu lisanınla zikret ki sana verdisi nimetlerin şükrünü eda etmiş olasın.
Meâric 70:1
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk dört âyeti camidir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; müşriklerden (Nadr b. Haris) veya (Ebu Cehil) «Ya Rabbi! Eğer Muhammedi (S.A.) in dediği doğruysa bizim üzerimize azap gönder veyahut taş yağdır» demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet:
Meâric 70:2
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk dört âyeti camidir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; müşriklerden (Nadr b. Haris) veya (Ebu Cehil) «Ya Rabbi! Eğer Muhammedi (S.A.) in dediği doğruysa bizim üzerimize azap gönder veyahut taş yağdır» demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet:
Meâric 70:3
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk dört âyeti camidir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; müşriklerden (Nadr b. Haris) veya (Ebu Cehil) «Ya Rabbi! Eğer Muhammedi (S.A.) in dediği doğruysa bizim üzerimize azap gönder veyahut taş yağdır» demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet:
Meâric 70:4
Yani; miktarı elli bin sene raddesinde olan yevm-i kıyam» emr-i İlâhî'yi almak üzere melekler ve Cibril arş-ı a'lâya çıkarlar. Cibril-i Emin'in fazilet ve meziyetine işaret için melekler de dahi] olup onların cinsinden olduğu hakle ayrıca zikrolunarak ruh lâfzı melâike üzerine atfolunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın mekândan münezzeh olduğu delil-i kafiyle sabit olduğu cihetle mekâna delâlet eden kelimâtın her yerde münasip veçhile te'vili vaciptir. Binaenaleyh; bu âyette İâfzı arşa veya emr-i İlâhî'ye veya hükm-ü İlâhîye râci olmakla melekler arşa ya emri. veyahut hükm-ü İlâhî'yi telâkki etmek üzere çıkarlar demektir.
Elli bin sene takdir suretiyledir. Yani «Yevm-i kıyamette nâsm hesabıyla insanlardan en zeki ve muhasip kimseler meşgul olsalar elli bin senede nihayet bulur» demektir, yoksa muhasebe elli bin sene devamla o gün o miktar uzayacak demek değildir. Zira; Vacip Tealâ'mn, kulların muhasebesini dünya günlerinden bir günün nısfı mesabesi bir zamanda bitireceği mervidir. Bazıları da elli bin sene miktarı olmak kâfirlere mahsus olduğunu beyan etmişlerdir. Bugün, hesap gününe mahsus olduğu cihetle âhiretin nihayet bulacağına delâlet etmez. Zira; bu âyet; yevm-i kıyameti beyan eder, yoksa âhiretin mecmuu müddetine beyan için sevkolunmuş değildir ki âhiretin müddetini beyan olsun.
O günün müminler hakkında pek az bir miktar olduğuna bazı âyetler delâlet ettiği gibi (Ebu Said-ül Hudrî) Hazretlerinden mer-vî olan hadis-i şerif de delâlet eder. Çünkü; ashab-ı kiram tarafından «Ya Resulallah! O gün ne kadar uzun bir gündür?» denildiğinde Resulullah'm «Nefs-i Muhammediyem kudret-i İlâhî'yesinde olan Allahû Tealâ'ya yemin ederim ki o gün mümin hakkında elbette tahfif olunur. Hatta dünyada edâ ettiği farz namazından daha hafif olur^ buyurduğu mervidir. Şu halde bu âyette mezkûr olan uzun müddetin ehl-i imana şümulü yoktur.
Meâric 70:5
Vacip Tealâ kâfirlerin vâki olacak azaptan suâllerini beyan buyurdu ve lâkin bu suâl istihza tarikıyla olduğundan Resulullah'a arız olan hüzn ü elem üzerine Resul'ünü tesliye ve sabırla emretmek üzere buyuruyor.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile s abr–ı cem ille murad; ıztırap ve halecân-ı kalp şaibesi olmayan sabırdır ki onda kâfirlerin azabını isti'câl ve derhal vukuunu gözetmek dahi olmaz. Zira; azabın vukuunu isti'câl üzere gözetmek hüzünden halî olamayacağından ve ne zaman vâki olacak diyerek intizarda vakt-i merhunu gelinceye kadar ıztırap çekileceğinden Cenab~ı Hak Ha-bibine sabr-ı .cemille emretmiştir ki bunların cümlesinden vareste olsun.
Bu âyette Cenab-ı Hakkın resulüne sabırla emrinde düşmanlarının inkırazına beşaret vardır. Çfönkü; sabrın akıbeti selâmet olup selâmet ise düşmanlarının izmihlâliyle olacağından sabırla emir; beşareti mutazammmdır ve akıbet Bedir gazasında düşmanları helak olduklarından sabrın akıbeti olan selâmet görülmüştür, şu itibarla âyet gaipten haber olduğu cihetle mucizedir.
Kâfirler Resulullah'm beyan ettiği azabı, inanmadıkları cihetle uzak addetmişlerse de Cenab-ı Hak o azabın yakın olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; kudret-i İlâhî'yeye nispetle gayet kolay ve yakın olduğundan vakt-i merhunu gelince sebeb-i nüzulde beyan olunduğu cihetle bu azabı uzak addedenler ehl-i İslâm'ın kılıcıyla Bedir'de helak olmuşlardır. Şu beyan; azabın dünyada vukuuna nazarandır. Amma âhirette olduğuna nazaran o yakın olan azabın zamanı kıyamet günüdür.
Meâric 70:6
Vacip Tealâ kâfirlerin vâki olacak azaptan suâllerini beyan buyurdu ve lâkin bu suâl istihza tarikıyla olduğundan Resulullah'a arız olan hüzn ü elem üzerine Resul'ünü tesliye ve sabırla emretmek üzere buyuruyor.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile s abr–ı cem ille murad; ıztırap ve halecân-ı kalp şaibesi olmayan sabırdır ki onda kâfirlerin azabını isti'câl ve derhal vukuunu gözetmek dahi olmaz. Zira; azabın vukuunu isti'câl üzere gözetmek hüzünden halî olamayacağından ve ne zaman vâki olacak diyerek intizarda vakt-i merhunu gelinceye kadar ıztırap çekileceğinden Cenab~ı Hak Ha-bibine sabr-ı .cemille emretmiştir ki bunların cümlesinden vareste olsun.
Bu âyette Cenab-ı Hakkın resulüne sabırla emrinde düşmanlarının inkırazına beşaret vardır. Çfönkü; sabrın akıbeti selâmet olup selâmet ise düşmanlarının izmihlâliyle olacağından sabırla emir; beşareti mutazammmdır ve akıbet Bedir gazasında düşmanları helak olduklarından sabrın akıbeti olan selâmet görülmüştür, şu itibarla âyet gaipten haber olduğu cihetle mucizedir.
Kâfirler Resulullah'm beyan ettiği azabı, inanmadıkları cihetle uzak addetmişlerse de Cenab-ı Hak o azabın yakın olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; kudret-i İlâhî'yeye nispetle gayet kolay ve yakın olduğundan vakt-i merhunu gelince sebeb-i nüzulde beyan olunduğu cihetle bu azabı uzak addedenler ehl-i İslâm'ın kılıcıyla Bedir'de helak olmuşlardır. Şu beyan; azabın dünyada vukuuna nazarandır. Amma âhirette olduğuna nazaran o yakın olan azabın zamanı kıyamet günüdür.
Meâric 70:7
Vacip Tealâ kâfirlerin vâki olacak azaptan suâllerini beyan buyurdu ve lâkin bu suâl istihza tarikıyla olduğundan Resulullah'a arız olan hüzn ü elem üzerine Resul'ünü tesliye ve sabırla emretmek üzere buyuruyor.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile s abr–ı cem ille murad; ıztırap ve halecân-ı kalp şaibesi olmayan sabırdır ki onda kâfirlerin azabını isti'câl ve derhal vukuunu gözetmek dahi olmaz. Zira; azabın vukuunu isti'câl üzere gözetmek hüzünden halî olamayacağından ve ne zaman vâki olacak diyerek intizarda vakt-i merhunu gelinceye kadar ıztırap çekileceğinden Cenab~ı Hak Ha-bibine sabr-ı .cemille emretmiştir ki bunların cümlesinden vareste olsun.
Bu âyette Cenab-ı Hakkın resulüne sabırla emrinde düşmanlarının inkırazına beşaret vardır. Çfönkü; sabrın akıbeti selâmet olup selâmet ise düşmanlarının izmihlâliyle olacağından sabırla emir; beşareti mutazammmdır ve akıbet Bedir gazasında düşmanları helak olduklarından sabrın akıbeti olan selâmet görülmüştür, şu itibarla âyet gaipten haber olduğu cihetle mucizedir.
Kâfirler Resulullah'm beyan ettiği azabı, inanmadıkları cihetle uzak addetmişlerse de Cenab-ı Hak o azabın yakın olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; kudret-i İlâhî'yeye nispetle gayet kolay ve yakın olduğundan vakt-i merhunu gelince sebeb-i nüzulde beyan olunduğu cihetle bu azabı uzak addedenler ehl-i İslâm'ın kılıcıyla Bedir'de helak olmuşlardır. Şu beyan; azabın dünyada vukuuna nazarandır. Amma âhirette olduğuna nazaran o yakın olan azabın zamanı kıyamet günüdür.
Meâric 70:8
Vacip Tealâ yakın olan azabın zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o azabın vukuu Öyle bir günde olur ki o günün şiddetinden gökler erimiş bakır veyahut zeytinyağının tortusu gibi olur. dağlar bu kadar cesametleriyle beraber gûnâgûn renklerle atılmış yün parçaları gibi olur, herkes kendi haliyle meşgul olduğundan hiçbir akraba diğerinin halinden sormaya mecali olamadığından soramaz. Halbuki akrabaları onlara gösterilir, yoksa akrabalar birbirlerinin halinden soramadıkları göremediklerinden değildir, belki o günün şiddetinden herkesin kendi ameli meşguliyetine kâfi olduğu cihetle velev akrabası olsun gayrın halinden suâle vakti olmaz ki suâl etsin.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İhn ; çeşitli renkle atılmış ve boyanmış yündür. Dağların reng-i aslîleri beyaz, kırmızı ve siyah gibi renkler olduğu cihetle kıyamette atılmış yün parçaları gibi havada bulundukları zamanda muhtelif renklerde bulunacağından çeşitli renkle boyanmış ve atılmış yüne teşbih olunmuştur.
Akraba yekdiğerinin halinden soramayınca birisinden de şefaat isteyemez ve rıfkıla muamele de beklemez. Zira; herkesin kendi derdi başından aşkın olduğu cihetle hiçbir kimse diğerinden lütuf gözetemez. Çünkü; kendi derdine derman bulamayanın diğerinin derdine derman olamayacağı tabii birşeydir. Evet! Kıyamette bazı kimse diğerine şefaat eder, fakat suâl cevap bitip kendi kurtulduktan sonra aharına şefaat eder. Şu halde yevm-i kıyamette insanların yekdiğerine şefaatları olacaktır, lâkin şefaat edecek kimsenin başı selâmet olmak şarttır. Binaenaleyh; bu âyet şefaat hakkında olan âyetlere münafi değildir.
Hulâsa; kâfirlerin Resulullah'm beyan ettiği azaptan istihza tarikıyla suâl ettikleri ve taraf-ı İlâhî'den onlara nazil olacak azabı defedecek kimsenin bulunmayacağı ve Cenab-ı. Hakkın âlî makamlar sahibi olduğu ve o âlî makamlardan birisi de arş-ı a'lâ olup arş-ı a'lâya meleklerin, miktarı elli bin sene olan yevm-i kıyamette Al-lahü Tealâ'dan emir almak üzere çıkacakları ve kâfirlerin suâllerinden arız olan hüznü defetmek için Resulullah'm sabra devamı lâzım olduğu ve o azabı kâfirler uzak görüyorlarsa da Cenab-ı Hakkın gayet yakın gördüğü ve o azabın yevm-i kıyamette olacağı o yevm-i kıyametin dehşetinden semanın erimiş bakır ve dağların atılmış yün gibi olacağı ve o günde akrabalar birbirini gördükleri halde herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan yekdiğerinin halinden suâl edemeyeceği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Meâric 70:9
Vacip Tealâ yakın olan azabın zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o azabın vukuu Öyle bir günde olur ki o günün şiddetinden gökler erimiş bakır veyahut zeytinyağının tortusu gibi olur. dağlar bu kadar cesametleriyle beraber gûnâgûn renklerle atılmış yün parçaları gibi olur, herkes kendi haliyle meşgul olduğundan hiçbir akraba diğerinin halinden sormaya mecali olamadığından soramaz. Halbuki akrabaları onlara gösterilir, yoksa akrabalar birbirlerinin halinden soramadıkları göremediklerinden değildir, belki o günün şiddetinden herkesin kendi ameli meşguliyetine kâfi olduğu cihetle velev akrabası olsun gayrın halinden suâle vakti olmaz ki suâl etsin.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İhn ; çeşitli renkle atılmış ve boyanmış yündür. Dağların reng-i aslîleri beyaz, kırmızı ve siyah gibi renkler olduğu cihetle kıyamette atılmış yün parçaları gibi havada bulundukları zamanda muhtelif renklerde bulunacağından çeşitli renkle boyanmış ve atılmış yüne teşbih olunmuştur.
Akraba yekdiğerinin halinden soramayınca birisinden de şefaat isteyemez ve rıfkıla muamele de beklemez. Zira; herkesin kendi derdi başından aşkın olduğu cihetle hiçbir kimse diğerinden lütuf gözetemez. Çünkü; kendi derdine derman bulamayanın diğerinin derdine derman olamayacağı tabii birşeydir. Evet! Kıyamette bazı kimse diğerine şefaat eder, fakat suâl cevap bitip kendi kurtulduktan sonra aharına şefaat eder. Şu halde yevm-i kıyamette insanların yekdiğerine şefaatları olacaktır, lâkin şefaat edecek kimsenin başı selâmet olmak şarttır. Binaenaleyh; bu âyet şefaat hakkında olan âyetlere münafi değildir.
Hulâsa; kâfirlerin Resulullah'm beyan ettiği azaptan istihza tarikıyla suâl ettikleri ve taraf-ı İlâhî'den onlara nazil olacak azabı defedecek kimsenin bulunmayacağı ve Cenab-ı. Hakkın âlî makamlar sahibi olduğu ve o âlî makamlardan birisi de arş-ı a'lâ olup arş-ı a'lâya meleklerin, miktarı elli bin sene olan yevm-i kıyamette Al-lahü Tealâ'dan emir almak üzere çıkacakları ve kâfirlerin suâllerinden arız olan hüznü defetmek için Resulullah'm sabra devamı lâzım olduğu ve o azabı kâfirler uzak görüyorlarsa da Cenab-ı Hakkın gayet yakın gördüğü ve o azabın yevm-i kıyamette olacağı o yevm-i kıyametin dehşetinden semanın erimiş bakır ve dağların atılmış yün gibi olacağı ve o günde akrabalar birbirini gördükleri halde herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan yekdiğerinin halinden suâl edemeyeceği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Meâric 70:10
Vacip Tealâ yakın olan azabın zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; o azabın vukuu Öyle bir günde olur ki o günün şiddetinden gökler erimiş bakır veyahut zeytinyağının tortusu gibi olur. dağlar bu kadar cesametleriyle beraber gûnâgûn renklerle atılmış yün parçaları gibi olur, herkes kendi haliyle meşgul olduğundan hiçbir akraba diğerinin halinden sormaya mecali olamadığından soramaz. Halbuki akrabaları onlara gösterilir, yoksa akrabalar birbirlerinin halinden soramadıkları göremediklerinden değildir, belki o günün şiddetinden herkesin kendi ameli meşguliyetine kâfi olduğu cihetle velev akrabası olsun gayrın halinden suâle vakti olmaz ki suâl etsin.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İhn ; çeşitli renkle atılmış ve boyanmış yündür. Dağların reng-i aslîleri beyaz, kırmızı ve siyah gibi renkler olduğu cihetle kıyamette atılmış yün parçaları gibi havada bulundukları zamanda muhtelif renklerde bulunacağından çeşitli renkle boyanmış ve atılmış yüne teşbih olunmuştur.
Akraba yekdiğerinin halinden soramayınca birisinden de şefaat isteyemez ve rıfkıla muamele de beklemez. Zira; herkesin kendi derdi başından aşkın olduğu cihetle hiçbir kimse diğerinden lütuf gözetemez. Çünkü; kendi derdine derman bulamayanın diğerinin derdine derman olamayacağı tabii birşeydir. Evet! Kıyamette bazı kimse diğerine şefaat eder, fakat suâl cevap bitip kendi kurtulduktan sonra aharına şefaat eder. Şu halde yevm-i kıyamette insanların yekdiğerine şefaatları olacaktır, lâkin şefaat edecek kimsenin başı selâmet olmak şarttır. Binaenaleyh; bu âyet şefaat hakkında olan âyetlere münafi değildir.
Hulâsa; kâfirlerin Resulullah'm beyan ettiği azaptan istihza tarikıyla suâl ettikleri ve taraf-ı İlâhî'den onlara nazil olacak azabı defedecek kimsenin bulunmayacağı ve Cenab-ı. Hakkın âlî makamlar sahibi olduğu ve o âlî makamlardan birisi de arş-ı a'lâ olup arş-ı a'lâya meleklerin, miktarı elli bin sene olan yevm-i kıyamette Al-lahü Tealâ'dan emir almak üzere çıkacakları ve kâfirlerin suâllerinden arız olan hüznü defetmek için Resulullah'm sabra devamı lâzım olduğu ve o azabı kâfirler uzak görüyorlarsa da Cenab-ı Hakkın gayet yakın gördüğü ve o azabın yevm-i kıyamette olacağı o yevm-i kıyametin dehşetinden semanın erimiş bakır ve dağların atılmış yün gibi olacağı ve o günde akrabalar birbirini gördükleri halde herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan yekdiğerinin halinden suâl edemeyeceği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Meâric 70:11
Vacip Tealâ akrabaların birbirini görüp bildikleri halde yekdiğerinin halinden soramayacaklarını beyandan sonra suâl edemediklerinin sebebi; o günün insanlarda ikaa edeceği te'sirinden mü^| tevellit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her günahkâr kendinden sâdır olan günahların azabını ve kıyametin şiddetini görünce o günün azabından kurtulmak için oğlunu, haremini, biraderini ve ona her iyiliği lâyık görüp kendini dünyada kucaklarına alan kavm ü kabilesini ve yeryüzünde olan insanların cümlesini o azap bedelinde feda edip de sonra kendinin kurtulmasını ister, ezcân ü dil arzu eder. Lâkin o arzusu kendine fayda vermez. Çünkü; bir kimsenin günahına diğeri feda edilemez. Zira; o gün adalet-i îîâhî'yenin zuhur edeceği bir gün olduğundan herkes kendi günahının cezasını görür, aharın günahından mes'ûl olamaz ve hiçbir kimse kendi günahı bedelinde aharı fedaya muktedir olamaz. Binaenaleyh; o günah sahibi olan kimsenin bu misilli temenniyâtı muhali temenni kabilindendir.
Bu âyet-i celile o günde herkesin duçar olacağı müşkülâtı tasvir eder. Yani o günün müşkülâtını gören bir âsî nefsinin halâsı için herşeyi hatta en ziyade sevgili olan evlâdını, ahbabını, haremini ve biraderini fedaya âmâde olur fakat muktedir olamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesi istib'âda mevzudur. Çünkü; arzu olunan necat ve feda muhal olduğu cihetle bu misilli arzusuyla necatın gayet uzak ve muhal olduğuna işaret için, ıstib'âda mevzu olan lâfzı varid olmuştur.
İşte insanlara lâzım olan; tedariki mümkünken bu dünyada Allah'ın emrine imtisal ederek o günde kurtaracak esbaba tevessül etmektir. Zira; herşey zamanında gerektir, zamanı geçtikten sonra kurtulmak çaresini aramak fayda etmez.
Hulâsa; yevm-i kıyametin azabından kurtulmak için âsî olan kimsenin o azaba bedel oğlunu, haremini, kavm ü kabilesini ve cümle insanları feda edip de kendinin halâs olmasını arzu edeceği ve lâkin fayda vermeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Vacip Tealâ günah sahibi olan kimsenin azaptan kurtulmak için bütün dünyayı feda etmek isteyeceğini, lâkin fayda etmeyeceğini beyandan sonra bu misilli âsîlerin arzuları sarahaten reddolu-nacağını beyan etmek üzere :
Meâric 70:12
Vacip Tealâ akrabaların birbirini görüp bildikleri halde yekdiğerinin halinden soramayacaklarını beyandan sonra suâl edemediklerinin sebebi; o günün insanlarda ikaa edeceği te'sirinden mü^| tevellit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her günahkâr kendinden sâdır olan günahların azabını ve kıyametin şiddetini görünce o günün azabından kurtulmak için oğlunu, haremini, biraderini ve ona her iyiliği lâyık görüp kendini dünyada kucaklarına alan kavm ü kabilesini ve yeryüzünde olan insanların cümlesini o azap bedelinde feda edip de sonra kendinin kurtulmasını ister, ezcân ü dil arzu eder. Lâkin o arzusu kendine fayda vermez. Çünkü; bir kimsenin günahına diğeri feda edilemez. Zira; o gün adalet-i îîâhî'yenin zuhur edeceği bir gün olduğundan herkes kendi günahının cezasını görür, aharın günahından mes'ûl olamaz ve hiçbir kimse kendi günahı bedelinde aharı fedaya muktedir olamaz. Binaenaleyh; o günah sahibi olan kimsenin bu misilli temenniyâtı muhali temenni kabilindendir.
Bu âyet-i celile o günde herkesin duçar olacağı müşkülâtı tasvir eder. Yani o günün müşkülâtını gören bir âsî nefsinin halâsı için herşeyi hatta en ziyade sevgili olan evlâdını, ahbabını, haremini ve biraderini fedaya âmâde olur fakat muktedir olamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesi istib'âda mevzudur. Çünkü; arzu olunan necat ve feda muhal olduğu cihetle bu misilli arzusuyla necatın gayet uzak ve muhal olduğuna işaret için, ıstib'âda mevzu olan lâfzı varid olmuştur.
İşte insanlara lâzım olan; tedariki mümkünken bu dünyada Allah'ın emrine imtisal ederek o günde kurtaracak esbaba tevessül etmektir. Zira; herşey zamanında gerektir, zamanı geçtikten sonra kurtulmak çaresini aramak fayda etmez.
Hulâsa; yevm-i kıyametin azabından kurtulmak için âsî olan kimsenin o azaba bedel oğlunu, haremini, kavm ü kabilesini ve cümle insanları feda edip de kendinin halâs olmasını arzu edeceği ve lâkin fayda vermeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Vacip Tealâ günah sahibi olan kimsenin azaptan kurtulmak için bütün dünyayı feda etmek isteyeceğini, lâkin fayda etmeyeceğini beyandan sonra bu misilli âsîlerin arzuları sarahaten reddolu-nacağını beyan etmek üzere :
Meâric 70:13
Vacip Tealâ akrabaların birbirini görüp bildikleri halde yekdiğerinin halinden soramayacaklarını beyandan sonra suâl edemediklerinin sebebi; o günün insanlarda ikaa edeceği te'sirinden mü^| tevellit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her günahkâr kendinden sâdır olan günahların azabını ve kıyametin şiddetini görünce o günün azabından kurtulmak için oğlunu, haremini, biraderini ve ona her iyiliği lâyık görüp kendini dünyada kucaklarına alan kavm ü kabilesini ve yeryüzünde olan insanların cümlesini o azap bedelinde feda edip de sonra kendinin kurtulmasını ister, ezcân ü dil arzu eder. Lâkin o arzusu kendine fayda vermez. Çünkü; bir kimsenin günahına diğeri feda edilemez. Zira; o gün adalet-i îîâhî'yenin zuhur edeceği bir gün olduğundan herkes kendi günahının cezasını görür, aharın günahından mes'ûl olamaz ve hiçbir kimse kendi günahı bedelinde aharı fedaya muktedir olamaz. Binaenaleyh; o günah sahibi olan kimsenin bu misilli temenniyâtı muhali temenni kabilindendir.
Bu âyet-i celile o günde herkesin duçar olacağı müşkülâtı tasvir eder. Yani o günün müşkülâtını gören bir âsî nefsinin halâsı için herşeyi hatta en ziyade sevgili olan evlâdını, ahbabını, haremini ve biraderini fedaya âmâde olur fakat muktedir olamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesi istib'âda mevzudur. Çünkü; arzu olunan necat ve feda muhal olduğu cihetle bu misilli arzusuyla necatın gayet uzak ve muhal olduğuna işaret için, ıstib'âda mevzu olan lâfzı varid olmuştur.
İşte insanlara lâzım olan; tedariki mümkünken bu dünyada Allah'ın emrine imtisal ederek o günde kurtaracak esbaba tevessül etmektir. Zira; herşey zamanında gerektir, zamanı geçtikten sonra kurtulmak çaresini aramak fayda etmez.
Hulâsa; yevm-i kıyametin azabından kurtulmak için âsî olan kimsenin o azaba bedel oğlunu, haremini, kavm ü kabilesini ve cümle insanları feda edip de kendinin halâs olmasını arzu edeceği ve lâkin fayda vermeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Vacip Tealâ günah sahibi olan kimsenin azaptan kurtulmak için bütün dünyayı feda etmek isteyeceğini, lâkin fayda etmeyeceğini beyandan sonra bu misilli âsîlerin arzuları sarahaten reddolu-nacağını beyan etmek üzere :
Meâric 70:14
Vacip Tealâ akrabaların birbirini görüp bildikleri halde yekdiğerinin halinden soramayacaklarını beyandan sonra suâl edemediklerinin sebebi; o günün insanlarda ikaa edeceği te'sirinden mü^| tevellit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; her günahkâr kendinden sâdır olan günahların azabını ve kıyametin şiddetini görünce o günün azabından kurtulmak için oğlunu, haremini, biraderini ve ona her iyiliği lâyık görüp kendini dünyada kucaklarına alan kavm ü kabilesini ve yeryüzünde olan insanların cümlesini o azap bedelinde feda edip de sonra kendinin kurtulmasını ister, ezcân ü dil arzu eder. Lâkin o arzusu kendine fayda vermez. Çünkü; bir kimsenin günahına diğeri feda edilemez. Zira; o gün adalet-i îîâhî'yenin zuhur edeceği bir gün olduğundan herkes kendi günahının cezasını görür, aharın günahından mes'ûl olamaz ve hiçbir kimse kendi günahı bedelinde aharı fedaya muktedir olamaz. Binaenaleyh; o günah sahibi olan kimsenin bu misilli temenniyâtı muhali temenni kabilindendir.
Bu âyet-i celile o günde herkesin duçar olacağı müşkülâtı tasvir eder. Yani o günün müşkülâtını gören bir âsî nefsinin halâsı için herşeyi hatta en ziyade sevgili olan evlâdını, ahbabını, haremini ve biraderini fedaya âmâde olur fakat muktedir olamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesi istib'âda mevzudur. Çünkü; arzu olunan necat ve feda muhal olduğu cihetle bu misilli arzusuyla necatın gayet uzak ve muhal olduğuna işaret için, ıstib'âda mevzu olan lâfzı varid olmuştur.
İşte insanlara lâzım olan; tedariki mümkünken bu dünyada Allah'ın emrine imtisal ederek o günde kurtaracak esbaba tevessül etmektir. Zira; herşey zamanında gerektir, zamanı geçtikten sonra kurtulmak çaresini aramak fayda etmez.
Hulâsa; yevm-i kıyametin azabından kurtulmak için âsî olan kimsenin o azaba bedel oğlunu, haremini, kavm ü kabilesini ve cümle insanları feda edip de kendinin halâs olmasını arzu edeceği ve lâkin fayda vermeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.
Vacip Tealâ günah sahibi olan kimsenin azaptan kurtulmak için bütün dünyayı feda etmek isteyeceğini, lâkin fayda etmeyeceğini beyandan sonra bu misilli âsîlerin arzuları sarahaten reddolu-nacağını beyan etmek üzere :
Meâric 70:15
buyuruyor.
Yani; günah sahibi olan kimse arzu ettiği veçhile kurtulamaz. i Zira; Cehennem ateşi daima alevlenici ve etraf-ı a'zâ olan ellerin. " ayakların, başın ve yüzün etlerini ve derilerini söküp alıcıdır, Cehennem imana arkasını dönüp Resul'ün davetine icabetten i'raz edenleri ve ibadetten sarfmazarla müzahrefat-ı dünyeviyeden su-ret-i gayr-ı meşruada mal toplayıp saklayan ve hırs u emeline binaen Hakkullah olan zekâtını vermeyen kimseleri kendi tarafına çağırır, içine alır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cehennem, kâfiri kendi tarafına lisan-ı haliyle veyahut Cenab-ı Hakkın kendinde halkettiği lisanla çağırır yahut çağıran Cehennem'in zebanileridir.
Buna nazaran Cehennem veyahut zebanileri «Gel buraya yâ kâfir-!» diyerek çağırır yahut manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bu âyette ma'rifet-i İlâhî'yeden ve taat-ı sübha-niyeden i'raza işarettir. hırs ve emele işarettir ve dinin âfâtı da bunlardan ibarettir. Bu âyette imandan ve taat-ı İlâhî'yeden i'raz edenlerin Cehennem'in davetine ma'ruz kalacakları beyan olunduğu gibi mal cemedip hıfzedenlerin dahi- Ceheıınem'e ma'ruz kalacakları beyan olunmuştur. Gerçi helâlinden mal cemet-mefc meşru ise de o malın vâcibatmı eda etmemek ve lâzım gelen mahallere sarf etmeksizin hıfzetmek o malın hukukunu eda etmemek olduğu cihetle Cehennem'in davetine sebep olabilir. Amma veçh-i şer'î üzere mal kazanmak ve israftan sakınmakla beraber şer'an sarfı lâzım olan miktarını sarfederek fîsebilillâh infakla o malı müstehakkma ulaştıran kimse Cehennem'in davetine ma'ruz kalmayacağı gibi o mal Cehennem'e perde olarak sahibinin halâsına sebep olur.
ateşi alevle yanıcı Cehennem'in ismidir. şiddetle soyup çıkarıcı manasınadır. yüzün ve başın derileridir. Yahut eller ve ayaklar gibi etraf-ı a'zâdır. öyle değil manâsına âsînin arzusunu reddetmektir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Meâric 70:16
buyuruyor.
Yani; günah sahibi olan kimse arzu ettiği veçhile kurtulamaz. i Zira; Cehennem ateşi daima alevlenici ve etraf-ı a'zâ olan ellerin. " ayakların, başın ve yüzün etlerini ve derilerini söküp alıcıdır, Cehennem imana arkasını dönüp Resul'ün davetine icabetten i'raz edenleri ve ibadetten sarfmazarla müzahrefat-ı dünyeviyeden su-ret-i gayr-ı meşruada mal toplayıp saklayan ve hırs u emeline binaen Hakkullah olan zekâtını vermeyen kimseleri kendi tarafına çağırır, içine alır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cehennem, kâfiri kendi tarafına lisan-ı haliyle veyahut Cenab-ı Hakkın kendinde halkettiği lisanla çağırır yahut çağıran Cehennem'in zebanileridir.
Buna nazaran Cehennem veyahut zebanileri «Gel buraya yâ kâfir-!» diyerek çağırır yahut manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bu âyette ma'rifet-i İlâhî'yeden ve taat-ı sübha-niyeden i'raza işarettir. hırs ve emele işarettir ve dinin âfâtı da bunlardan ibarettir. Bu âyette imandan ve taat-ı İlâhî'yeden i'raz edenlerin Cehennem'in davetine ma'ruz kalacakları beyan olunduğu gibi mal cemedip hıfzedenlerin dahi- Ceheıınem'e ma'ruz kalacakları beyan olunmuştur. Gerçi helâlinden mal cemet-mefc meşru ise de o malın vâcibatmı eda etmemek ve lâzım gelen mahallere sarf etmeksizin hıfzetmek o malın hukukunu eda etmemek olduğu cihetle Cehennem'in davetine sebep olabilir. Amma veçh-i şer'î üzere mal kazanmak ve israftan sakınmakla beraber şer'an sarfı lâzım olan miktarını sarfederek fîsebilillâh infakla o malı müstehakkma ulaştıran kimse Cehennem'in davetine ma'ruz kalmayacağı gibi o mal Cehennem'e perde olarak sahibinin halâsına sebep olur.
ateşi alevle yanıcı Cehennem'in ismidir. şiddetle soyup çıkarıcı manasınadır. yüzün ve başın derileridir. Yahut eller ve ayaklar gibi etraf-ı a'zâdır. öyle değil manâsına âsînin arzusunu reddetmektir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Meâric 70:17
buyuruyor.
Yani; günah sahibi olan kimse arzu ettiği veçhile kurtulamaz. i Zira; Cehennem ateşi daima alevlenici ve etraf-ı a'zâ olan ellerin. " ayakların, başın ve yüzün etlerini ve derilerini söküp alıcıdır, Cehennem imana arkasını dönüp Resul'ün davetine icabetten i'raz edenleri ve ibadetten sarfmazarla müzahrefat-ı dünyeviyeden su-ret-i gayr-ı meşruada mal toplayıp saklayan ve hırs u emeline binaen Hakkullah olan zekâtını vermeyen kimseleri kendi tarafına çağırır, içine alır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cehennem, kâfiri kendi tarafına lisan-ı haliyle veyahut Cenab-ı Hakkın kendinde halkettiği lisanla çağırır yahut çağıran Cehennem'in zebanileridir.
Buna nazaran Cehennem veyahut zebanileri «Gel buraya yâ kâfir-!» diyerek çağırır yahut manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bu âyette ma'rifet-i İlâhî'yeden ve taat-ı sübha-niyeden i'raza işarettir. hırs ve emele işarettir ve dinin âfâtı da bunlardan ibarettir. Bu âyette imandan ve taat-ı İlâhî'yeden i'raz edenlerin Cehennem'in davetine ma'ruz kalacakları beyan olunduğu gibi mal cemedip hıfzedenlerin dahi- Ceheıınem'e ma'ruz kalacakları beyan olunmuştur. Gerçi helâlinden mal cemet-mefc meşru ise de o malın vâcibatmı eda etmemek ve lâzım gelen mahallere sarf etmeksizin hıfzetmek o malın hukukunu eda etmemek olduğu cihetle Cehennem'in davetine sebep olabilir. Amma veçh-i şer'î üzere mal kazanmak ve israftan sakınmakla beraber şer'an sarfı lâzım olan miktarını sarfederek fîsebilillâh infakla o malı müstehakkma ulaştıran kimse Cehennem'in davetine ma'ruz kalmayacağı gibi o mal Cehennem'e perde olarak sahibinin halâsına sebep olur.
ateşi alevle yanıcı Cehennem'in ismidir. şiddetle soyup çıkarıcı manasınadır. yüzün ve başın derileridir. Yahut eller ve ayaklar gibi etraf-ı a'zâdır. öyle değil manâsına âsînin arzusunu reddetmektir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Meâric 70:18
buyuruyor.
Yani; günah sahibi olan kimse arzu ettiği veçhile kurtulamaz. i Zira; Cehennem ateşi daima alevlenici ve etraf-ı a'zâ olan ellerin. " ayakların, başın ve yüzün etlerini ve derilerini söküp alıcıdır, Cehennem imana arkasını dönüp Resul'ün davetine icabetten i'raz edenleri ve ibadetten sarfmazarla müzahrefat-ı dünyeviyeden su-ret-i gayr-ı meşruada mal toplayıp saklayan ve hırs u emeline binaen Hakkullah olan zekâtını vermeyen kimseleri kendi tarafına çağırır, içine alır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cehennem, kâfiri kendi tarafına lisan-ı haliyle veyahut Cenab-ı Hakkın kendinde halkettiği lisanla çağırır yahut çağıran Cehennem'in zebanileridir.
Buna nazaran Cehennem veyahut zebanileri «Gel buraya yâ kâfir-!» diyerek çağırır yahut manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bu âyette ma'rifet-i İlâhî'yeden ve taat-ı sübha-niyeden i'raza işarettir. hırs ve emele işarettir ve dinin âfâtı da bunlardan ibarettir. Bu âyette imandan ve taat-ı İlâhî'yeden i'raz edenlerin Cehennem'in davetine ma'ruz kalacakları beyan olunduğu gibi mal cemedip hıfzedenlerin dahi- Ceheıınem'e ma'ruz kalacakları beyan olunmuştur. Gerçi helâlinden mal cemet-mefc meşru ise de o malın vâcibatmı eda etmemek ve lâzım gelen mahallere sarf etmeksizin hıfzetmek o malın hukukunu eda etmemek olduğu cihetle Cehennem'in davetine sebep olabilir. Amma veçh-i şer'î üzere mal kazanmak ve israftan sakınmakla beraber şer'an sarfı lâzım olan miktarını sarfederek fîsebilillâh infakla o malı müstehakkma ulaştıran kimse Cehennem'in davetine ma'ruz kalmayacağı gibi o mal Cehennem'e perde olarak sahibinin halâsına sebep olur.
ateşi alevle yanıcı Cehennem'in ismidir. şiddetle soyup çıkarıcı manasınadır. yüzün ve başın derileridir. Yahut eller ve ayaklar gibi etraf-ı a'zâdır. öyle değil manâsına âsînin arzusunu reddetmektir. Şu halde manâ-yı nazım:
…
demektir.
Meâric 70:19
Vacip Tealâ mal cemedip mahalline sarfetmeyerek hıfzedenlerin Cehennem'in davetine ma'ruz kalacaklarını beyandan sonra insanda bulunan bazı fena sıfatları beyanla Cehennem'e istihkakın esbabım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; küfran-ı nimet ve nisyan şanından olan insan, şiddetli hırs sahibi ve gayet az sabredicî olarak halkolundu ki o insana fakır ve hastalık gibi zarar isabet ettiğinde isabet eden zararı herkese ilân için şikâyet eder, bağırır, çağırır, sabredemez. O insana evlât ve servet ü saman gibi hayır isabet ettiğinde onu saklamakta şiddetle buhul ve imsak eder kimseye vermez. Hatta bir zerresinin bile ahar bir kimseye gittiğine razı olmaz.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile insan şiddet-i hırs ve kıllel-i sabır manâsına olan heIû ' sıfatı üzerine halko-lunduğundan bu sıfat insanda cibillî ve zarurî olduğu cihetle bunun tebdili mümkün olmadığından insanı zem, bu sıfat üzerine bulunduğundan değildir. Zira; Çeab-ı Hak kendi halkettiği sıfat üzerine kulunu zemmetmez. Çünkü; o sıfatı refi' ve izale etmek kulun elinde ve kudreti tahtında değildir. Binaenaleyh; insan vus'unda olmayan şeyle mükellef olamaz. Şu halde insanın zemmolunması; bu sıfat-ı zarûriyeden tevellüd eden; şikâyet, bağırmak, çağırmak ve buh] ü imsak gibi birtakım efâl-i ihtiyariye üzerinedir. Gerçi bu, ef âlin menşei insanda cibillî bir sıfatsa da bunları terketmek insan için mümkün olduğundan terketmeyen kimseleri Allahü Tealâ zemmetmiştir. Çünkü bunları terkle teklif; insanın vus'unda olan birşeyle tekliftir ki teklifin menşei zaruûri" ve cibillî olan hâ-let-i nefsaniye değildir, belki hâlet-i nefsaniyeden neş'et eden ef âl-i ihtiyariyedir.
Bu âyette insanın serden fezi1 ve feryad ve hayrı kemal-i arzuyla muhafaza ettiği' beyan olunmuştur ki hulâsası mazarrattan kaçmak, menfaatini aramak ve rahatı için çalışmaktır. Buysa bir emr-i meşru ve ma'kul olduğu cihetle zemmolunmamak lâzım gelir ki zemmolunmasmm sebebi; himmeti yalnız dünyaya masruf olduğundandır. Zira insan için lâzım olan; umur-u dünyaya umur-u âhireti de karıştırmak ve belki umur-u âhireti tercih etmektir. Binaenaleyh sırf dünyaya hasr-ı emel ederek âhireti unutanlar her zaman mezmûrnlardır.
Hulâsa; insanın çok hırs ve azıcık sabır üzere yaratıldığı ve bu sıfatın neticesi olarak hayır isabet ettiğinde şiddetle muhafazakâr olup âhara bir zerresini bile vermeye razı olmadığı ve şer isabet ettiğinde sabretmeyerek fezi' ve feryad etmek şanından olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Meâric 70:20
Vacip Tealâ mal cemedip mahalline sarfetmeyerek hıfzedenlerin Cehennem'in davetine ma'ruz kalacaklarını beyandan sonra insanda bulunan bazı fena sıfatları beyanla Cehennem'e istihkakın esbabım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; küfran-ı nimet ve nisyan şanından olan insan, şiddetli hırs sahibi ve gayet az sabredicî olarak halkolundu ki o insana fakır ve hastalık gibi zarar isabet ettiğinde isabet eden zararı herkese ilân için şikâyet eder, bağırır, çağırır, sabredemez. O insana evlât ve servet ü saman gibi hayır isabet ettiğinde onu saklamakta şiddetle buhul ve imsak eder kimseye vermez. Hatta bir zerresinin bile ahar bir kimseye gittiğine razı olmaz.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile insan şiddet-i hırs ve kıllel-i sabır manâsına olan heIû ' sıfatı üzerine halko-lunduğundan bu sıfat insanda cibillî ve zarurî olduğu cihetle bunun tebdili mümkün olmadığından insanı zem, bu sıfat üzerine bulunduğundan değildir. Zira; Çeab-ı Hak kendi halkettiği sıfat üzerine kulunu zemmetmez. Çünkü; o sıfatı refi' ve izale etmek kulun elinde ve kudreti tahtında değildir. Binaenaleyh; insan vus'unda olmayan şeyle mükellef olamaz. Şu halde insanın zemmolunması; bu sıfat-ı zarûriyeden tevellüd eden; şikâyet, bağırmak, çağırmak ve buh] ü imsak gibi birtakım efâl-i ihtiyariye üzerinedir. Gerçi bu, ef âlin menşei insanda cibillî bir sıfatsa da bunları terketmek insan için mümkün olduğundan terketmeyen kimseleri Allahü Tealâ zemmetmiştir. Çünkü bunları terkle teklif; insanın vus'unda olan birşeyle tekliftir ki teklifin menşei zaruûri" ve cibillî olan hâ-let-i nefsaniye değildir, belki hâlet-i nefsaniyeden neş'et eden ef âl-i ihtiyariyedir.
Bu âyette insanın serden fezi1 ve feryad ve hayrı kemal-i arzuyla muhafaza ettiği' beyan olunmuştur ki hulâsası mazarrattan kaçmak, menfaatini aramak ve rahatı için çalışmaktır. Buysa bir emr-i meşru ve ma'kul olduğu cihetle zemmolunmamak lâzım gelir ki zemmolunmasmm sebebi; himmeti yalnız dünyaya masruf olduğundandır. Zira insan için lâzım olan; umur-u dünyaya umur-u âhireti de karıştırmak ve belki umur-u âhireti tercih etmektir. Binaenaleyh sırf dünyaya hasr-ı emel ederek âhireti unutanlar her zaman mezmûrnlardır.
Hulâsa; insanın çok hırs ve azıcık sabır üzere yaratıldığı ve bu sıfatın neticesi olarak hayır isabet ettiğinde şiddetle muhafazakâr olup âhara bir zerresini bile vermeye razı olmadığı ve şer isabet ettiğinde sabretmeyerek fezi' ve feryad etmek şanından olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Meâric 70:21
Vacip Tealâ mal cemedip mahalline sarfetmeyerek hıfzedenlerin Cehennem'in davetine ma'ruz kalacaklarını beyandan sonra insanda bulunan bazı fena sıfatları beyanla Cehennem'e istihkakın esbabım beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; küfran-ı nimet ve nisyan şanından olan insan, şiddetli hırs sahibi ve gayet az sabredicî olarak halkolundu ki o insana fakır ve hastalık gibi zarar isabet ettiğinde isabet eden zararı herkese ilân için şikâyet eder, bağırır, çağırır, sabredemez. O insana evlât ve servet ü saman gibi hayır isabet ettiğinde onu saklamakta şiddetle buhul ve imsak eder kimseye vermez. Hatta bir zerresinin bile ahar bir kimseye gittiğine razı olmaz.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile insan şiddet-i hırs ve kıllel-i sabır manâsına olan heIû ' sıfatı üzerine halko-lunduğundan bu sıfat insanda cibillî ve zarurî olduğu cihetle bunun tebdili mümkün olmadığından insanı zem, bu sıfat üzerine bulunduğundan değildir. Zira; Çeab-ı Hak kendi halkettiği sıfat üzerine kulunu zemmetmez. Çünkü; o sıfatı refi' ve izale etmek kulun elinde ve kudreti tahtında değildir. Binaenaleyh; insan vus'unda olmayan şeyle mükellef olamaz. Şu halde insanın zemmolunması; bu sıfat-ı zarûriyeden tevellüd eden; şikâyet, bağırmak, çağırmak ve buh] ü imsak gibi birtakım efâl-i ihtiyariye üzerinedir. Gerçi bu, ef âlin menşei insanda cibillî bir sıfatsa da bunları terketmek insan için mümkün olduğundan terketmeyen kimseleri Allahü Tealâ zemmetmiştir. Çünkü bunları terkle teklif; insanın vus'unda olan birşeyle tekliftir ki teklifin menşei zaruûri" ve cibillî olan hâ-let-i nefsaniye değildir, belki hâlet-i nefsaniyeden neş'et eden ef âl-i ihtiyariyedir.
Bu âyette insanın serden fezi1 ve feryad ve hayrı kemal-i arzuyla muhafaza ettiği' beyan olunmuştur ki hulâsası mazarrattan kaçmak, menfaatini aramak ve rahatı için çalışmaktır. Buysa bir emr-i meşru ve ma'kul olduğu cihetle zemmolunmamak lâzım gelir ki zemmolunmasmm sebebi; himmeti yalnız dünyaya masruf olduğundandır. Zira insan için lâzım olan; umur-u dünyaya umur-u âhireti de karıştırmak ve belki umur-u âhireti tercih etmektir. Binaenaleyh sırf dünyaya hasr-ı emel ederek âhireti unutanlar her zaman mezmûrnlardır.
Hulâsa; insanın çok hırs ve azıcık sabır üzere yaratıldığı ve bu sıfatın neticesi olarak hayır isabet ettiğinde şiddetle muhafazakâr olup âhara bir zerresini bile vermeye razı olmadığı ve şer isabet ettiğinde sabretmeyerek fezi' ve feryad etmek şanından olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Meâric 70:22
Vacip Tealâ insanın hırs ve emel üzerine halkolunduğunu beyandan sonra bu sıfat-ı mezmumeden sekiz sınıfı istisna etmek üzere buyuruyor,
Yani; bütün insanlar hırs ve emel sahralarında helake müs-tehak olurlar. İllâ şöl kimseler ki canib-i ma'nevî-i İlâhî'ye tevec-cüh-ü tamla teveccüh ederek onlar devam üzere namazlarını eda edicilerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda devamla murad; evkaftan hiçbir vakitte namazı terketmemek ve namazın vakti geldiğinde namazdan başka birşeyle meşgul olmamaktır. Namaza devam edenler kabâyih-i sabıka olan hırs ve emel gibi sıfât-ı mezmumeden istisna olundular. Zira; namazın vakti gelince herşeyi terkederek kalbi gibi âzaşıyla dahi cânib-i ma'nevî-i İlâhî'ye teveccüh edip namazını edayı herşey üzerine tercih etmesi hırs ve emel gibi sıfât-ı mezmumeyi terkine delâlet eder. Çünkü; dünyaya muhabbeti olmuş olsaydı dünya umurunu terkle âhiret umurundan ibaret olan namaza sürat etmezdi. Su halde vaktini fevtetmeksizin namaza devamı şeriatın zemmedeceği derecede dünyaya muhabbeti, olmadığına delâlet ettiğinden namaza devam edenler âyet-i sabıkada beyan olunan sıfât-ı mezmumeden istisna olunmuşlardır. Namaza devam evsaf-ı memduhadan birçoklarım müstelzimdir. Zira; namaza devam eden kimsenin ihsan-ı İlâhî'den ve tekrîm-i sübhânîden az ve çok her neye nail olsa ona kanaatma, sabrına ve metanetine delâlet ettiği gibi Allahü Tealâ korkusuyla muttasıf olduğuna dahi delâlet eder. Zira; Allah'tan korkmasa vakit gelince fevtetmeksizin namaza koşmazdı.
Meâric 70:23
Vacip Tealâ insanın hırs ve emel üzerine halkolunduğunu beyandan sonra bu sıfat-ı mezmumeden sekiz sınıfı istisna etmek üzere buyuruyor,
Yani; bütün insanlar hırs ve emel sahralarında helake müs-tehak olurlar. İllâ şöl kimseler ki canib-i ma'nevî-i İlâhî'ye tevec-cüh-ü tamla teveccüh ederek onlar devam üzere namazlarını eda edicilerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda devamla murad; evkaftan hiçbir vakitte namazı terketmemek ve namazın vakti geldiğinde namazdan başka birşeyle meşgul olmamaktır. Namaza devam edenler kabâyih-i sabıka olan hırs ve emel gibi sıfât-ı mezmumeden istisna olundular. Zira; namazın vakti gelince herşeyi terkederek kalbi gibi âzaşıyla dahi cânib-i ma'nevî-i İlâhî'ye teveccüh edip namazını edayı herşey üzerine tercih etmesi hırs ve emel gibi sıfât-ı mezmumeyi terkine delâlet eder. Çünkü; dünyaya muhabbeti olmuş olsaydı dünya umurunu terkle âhiret umurundan ibaret olan namaza sürat etmezdi. Su halde vaktini fevtetmeksizin namaza devamı şeriatın zemmedeceği derecede dünyaya muhabbeti, olmadığına delâlet ettiğinden namaza devam edenler âyet-i sabıkada beyan olunan sıfât-ı mezmumeden istisna olunmuşlardır. Namaza devam evsaf-ı memduhadan birçoklarım müstelzimdir. Zira; namaza devam eden kimsenin ihsan-ı İlâhî'den ve tekrîm-i sübhânîden az ve çok her neye nail olsa ona kanaatma, sabrına ve metanetine delâlet ettiği gibi Allahü Tealâ korkusuyla muttasıf olduğuna dahi delâlet eder. Zira; Allah'tan korkmasa vakit gelince fevtetmeksizin namaza koşmazdı.
Meâric 70:24
Vacip Tealâ sıfât-ı mezmumeden istisna olunmayı icab eden evsaf-ı memduhadan birincisi olan namazı beyandan sonra ikincisi olan zekâtı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sıfat-ı mezmume olan hırs ve emel sebebiyle helak olan-lardan şol kimseler müstesnadır ki onların kendilerine mensup olan mallarından ihtiyacını açığa atarak isteyenler ve fakrını set-rederek kemal-i iffetinden istemeye tenezzül etmeyen ve bu sebeple ağniyanın atiyelerinden mahrum olan kimseler için hakk-ı muayyen vardır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette hfclc-ı maIûmla murad; ağniya üzerine farz olan zekâttır. Zira; sada-kaat içinde taraf-ı şeri'den muayyen olan hisse; zekâttır. Çünkü zekâttan başka sadaka, hisse-i muayyene değil, mal sahibinin re'yi-ne menuttur. İster az, ister çok verir, kimse karışamaz. Binaenaleyh; Allah'ın farz kıldığı zekâtı eda etmekle muhtaç olanları mesrur edenler; hırs ve emel arkasında dolaşmakla helak olanlardan müstesna kılınmışlardır.
İmam-ı Mücahid ve (Nehaî) gibi bazı zevat bu âyette hakk-ı maIûmla muradın alâtarikınnedib velistihbab verilen sadakalar olduğunu beyan etmişlerdir. Zira vacip olan zekâtı eda; borcunu eda olduğu cihetle sena icab etmediğinden Cenab-ı Hakkın bu zümreyi sena buyurması nafile olarak verilen sadaka olmasına delâlet eder. Hissenin malûm olmasına gelince; herkesin kendi malından muayyen bir vakitte fukaraya vermek üzere muayyen bir miktarı ayırdığından hisse-i maIûme denmiştir. Âyetin her iki surete de ihtimali olup iki suretin cem'inde mani olmadığından ikisi de murad olunabilir. Şu halde farz ve nafile olarak mallarından bir miktarını Allahü Tealâ'mn rızası için fukaraya verenler bu istisnada dahiller demektir.
Muhtaç olan kimselerin ihtiyacını deiiçin intak edenlerde ta-karrub-i ilallah olduğu gibi sıfat-ı mezmurne olan buhulden teberri etmekle beraber muhtaçların ihtiyaçlarını defi1 ve ebna-yı cinslerine merhamet ve şefkat etmek suretiyle nail oldukları nimetin şükrünü edaya muvaffak oldukları cihetle azab-ı ilâhî'den halâs olacaklarına bu âyet delâlet eder.
Meâric 70:25
Vacip Tealâ sıfât-ı mezmumeden istisna olunmayı icab eden evsaf-ı memduhadan birincisi olan namazı beyandan sonra ikincisi olan zekâtı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; sıfat-ı mezmume olan hırs ve emel sebebiyle helak olan-lardan şol kimseler müstesnadır ki onların kendilerine mensup olan mallarından ihtiyacını açığa atarak isteyenler ve fakrını set-rederek kemal-i iffetinden istemeye tenezzül etmeyen ve bu sebeple ağniyanın atiyelerinden mahrum olan kimseler için hakk-ı muayyen vardır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette hfclc-ı maIûmla murad; ağniya üzerine farz olan zekâttır. Zira; sada-kaat içinde taraf-ı şeri'den muayyen olan hisse; zekâttır. Çünkü zekâttan başka sadaka, hisse-i muayyene değil, mal sahibinin re'yi-ne menuttur. İster az, ister çok verir, kimse karışamaz. Binaenaleyh; Allah'ın farz kıldığı zekâtı eda etmekle muhtaç olanları mesrur edenler; hırs ve emel arkasında dolaşmakla helak olanlardan müstesna kılınmışlardır.
İmam-ı Mücahid ve (Nehaî) gibi bazı zevat bu âyette hakk-ı maIûmla muradın alâtarikınnedib velistihbab verilen sadakalar olduğunu beyan etmişlerdir. Zira vacip olan zekâtı eda; borcunu eda olduğu cihetle sena icab etmediğinden Cenab-ı Hakkın bu zümreyi sena buyurması nafile olarak verilen sadaka olmasına delâlet eder. Hissenin malûm olmasına gelince; herkesin kendi malından muayyen bir vakitte fukaraya vermek üzere muayyen bir miktarı ayırdığından hisse-i maIûme denmiştir. Âyetin her iki surete de ihtimali olup iki suretin cem'inde mani olmadığından ikisi de murad olunabilir. Şu halde farz ve nafile olarak mallarından bir miktarını Allahü Tealâ'mn rızası için fukaraya verenler bu istisnada dahiller demektir.
Muhtaç olan kimselerin ihtiyacını deiiçin intak edenlerde ta-karrub-i ilallah olduğu gibi sıfat-ı mezmurne olan buhulden teberri etmekle beraber muhtaçların ihtiyaçlarını defi1 ve ebna-yı cinslerine merhamet ve şefkat etmek suretiyle nail oldukları nimetin şükrünü edaya muvaffak oldukları cihetle azab-ı ilâhî'den halâs olacaklarına bu âyet delâlet eder.
Meâric 70:26
Vacip Tealâ sıfat-ı.mezmumeden istisnaiyet icab ederi «faf-ı memduhadan üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor.
işte bu tasdikleri sebebiyle sıfat-ı mezmumeden müstesnalardır.
Yani; hırs ve emel sebebiyle helak olmaktan halâs olanlar şo kimselerdir ki onlar cümle a'mâlin cezası görüleceği âhiret gününi tasdik ve a'mâl-i salihalarıyla şu itikatlarını teyid ederler. Çünkü âhirete iman eden Allahü Tealâ'mn emrettiği ibadâtını terkede mez. Zira; ibadeti işlemekte ecir ve sevap, terkinde azap ve ikâl olduğunu itikad edince menfaati mazarrat üzere- tercih eunek la zım olduğunu her âkil idrak edebilir ve bu makamda meth içi: varid olan lafzıyla vuku bulan meth-i İlâhî de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; medih yalnız itikat üzere terettüb etmeyip belki, amele mukarin olan itikat üzere terettüb ettiğinden âyette tasdikle murad; a'mâl-i salihayla te'yid olunan tasdiktir. Zira; yevm-i âhiret inanan kimse nefsini ibadete ve malını infaka sarfetmekten çekinmez. Binaenaleyh; hubb-ü dünya, hırs, emel ve buhul gibi evsaf-ı mezmumeden nefsini tebrie etmeyi kendi için bir vazife-i diniye bildiğinden Vacip Tealâ âhirete iman edenleri evsaf-ı mezmume sahibi olan insanlardan müstesna kılmıştır.
Meâric 70:27
Vacip Tealâ evsaf-ı mezmumeden müstesna olanların dördüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; insanın helakine sebep olan hırs ve emelin hariçte tev-lid ettiği ef'âl-i mezmumeyle helak olmaktan müstesna olanlar şol kimselerdir ki onlar behemehal kendilerinin kusurdan halî olmadıklarını bildikleri için Rablerinin azabından daima korkarlar. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile korku; iki şeyden te-vellüd eder : Birincisi; vacip olan ibadâtı terk, ikincisi; haram olan şeyleri irtikâb etmektir. İnsanın bu iki şeyden teberri edeceğine emniyeti olmadığından ya vacibin terkinden veya haramı irtikâbından dolayı azab-ı İlâhî'den daima korku üzere bulunmasını bu âyet beyan buyuruyor. Çünkü; insan her dakikasını a'mâl-i salihaya sarfetse bile Allah'ın azametine karşı her zaman gayet az görmesi elzemdir. Nasıl az görmesinler, nasıl korkmasınlar? Elbette korkmak lâzımdır.
Meâric 70:28
Yani; insanlar için lâyıkı veçhüzere vâcibatı eda ve muhârre-matı terkettiğine dair kendileri için kat'î bir delil ve kanaat mümkün olmadığından ve bunlarda elbette bir kusur etmek imkânı mevcut bulunduğundan Rablerinin azabından emin olamazlar. Binaenaleyh; daima havfüzere bulunmak lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bir kimse her ne kadar çok ibadet etse dahi azaptan emniyet üzere bulunmak lâyık olmadığına işaret için şu cümle-i mu'terize varid olmuştur ki azab-ı İlâhî'den herkesin her zaman korkması lâzım olduğunu tavsiye etmiştir.
Meâric 70:29
Vacip Tealâ sıfât-ı mezmume sebebiyle helak olanlardan müs tesna olanların beşincisini zikretmek üzere buyuruyor.
Cenab-ı Hak bedene ve mala müteallik olan furu-u a'mâl ve usul-ü itikada dair, emirlerine imtisal kabilinden bazı sıfat-ı mem-duhayı beyandan sonra nevâhîden içtinab kabilinden olan bazı sı- fat-i memduhayı bu âyette zikretmiştir. Çünkü avret mahallini haramdan hıfzetmek; menhiyattan içtinab olduğu cihetle ibadet olduğu gibi kudretini şer'an sarfı lâzım gelen helâline sarfetmesi dahi ayrıca bir ibadet olduğu -cihetle bunların da azaptan halâsına sebep olacağını beyan buyurmuştur.
Ezvac ; zevcin cem'i olduğu cihetle mülk-ü nikâhla kendilerinin malik oldukları hatunları demektir. «Mülk-ü yeminle malik oldukları cariyeleri» demek «Esbab-ı mülkten hangi 'sebeple malik olurlarsa olsunlar onların cariyeleri haremleri gibi kendilerine helâldir» demektir. Binanealeyh; onlarla izdivaç etmenin zemmi mucip olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
Meâric 70:30
Vacip Tealâ avret mahallini muharremattan muhafaza edenleri sena ettikten sonra helâline kanaat etmeyerek harama tecavüz edenlerin hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; zevceleriyle cariyeleri kendilerine helâl olup müsaade-i İlâhî'yeye mazhar olunca bunlardan maada harpm olan hatunlara avret mahallini göstermek isteyenler muharrematı irtikâpla kıbel-i seri'den iffet ve namusunu muhafaza için konulmuş olan ahkâm-ı şer'iye haricine çıkmışlardır. Çünkü; şeriat-ı Ahmediye herşeyin hilline veyahut hürmetine dair vazetmiş olduğu kavaid o şeyin etrafında duvar mesabesinde bir hadd-i şer'îdir. Binaenaleyh o kaideyi ileri geçmek; girilmesi memnu olan bir bağın duvarından içeri atlamak gibi olduğundan o şeyin hudud-u mevzuasını geçmiş olur. Şu halde vaz'olunan kanunu tecavüzle iffet ve namusunu dünyada lekedar ettiği gibi âhirette dahi azab-ı İlâhî'ye müstehak olacağına işaret için Cenab-ı Hak onlara ( jjjU^ ) buyurmuştur. Yani «Ancak onlar hududu tecavüz edip ileri geçiciler» demektir ki ka-nun-u İlâhî'nin ahkâmından harice çıkanların azaba istihkakları diğer âyetlerle dahi beyan olunmuştur.
Meâric 70:31
Vacip Tealâ avret mahallini muharremattan muhafaza edenleri sena ettikten sonra helâline kanaat etmeyerek harama tecavüz edenlerin hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor,
Yani; zevceleriyle cariyeleri kendilerine helâl olup müsaade-i İlâhî'yeye mazhar olunca bunlardan maada harpm olan hatunlara avret mahallini göstermek isteyenler muharrematı irtikâpla kıbel-i seri'den iffet ve namusunu muhafaza için konulmuş olan ahkâm-ı şer'iye haricine çıkmışlardır. Çünkü; şeriat-ı Ahmediye herşeyin hilline veyahut hürmetine dair vazetmiş olduğu kavaid o şeyin etrafında duvar mesabesinde bir hadd-i şer'îdir. Binaenaleyh o kaideyi ileri geçmek; girilmesi memnu olan bir bağın duvarından içeri atlamak gibi olduğundan o şeyin hudud-u mevzuasını geçmiş olur. Şu halde vaz'olunan kanunu tecavüzle iffet ve namusunu dünyada lekedar ettiği gibi âhirette dahi azab-ı İlâhî'ye müstehak olacağına işaret için Cenab-ı Hak onlara ( jjjU^ ) buyurmuştur. Yani «Ancak onlar hududu tecavüz edip ileri geçiciler» demektir ki ka-nun-u İlâhî'nin ahkâmından harice çıkanların azaba istihkakları diğer âyetlerle dahi beyan olunmuştur.
Meâric 70:32
Vacip Tealâ insanın zaafına lâzım olan evsaf-ı memduhayı beyandan sonra halkla olacak muamelede insaniyete lâzım gelen sı-fat-ı memduhayı beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şol kimseler sıfat-ı mezmume sebebiyle helakten müstesnalardır ki onlar gayrıları tarafından kendilerine bırakılan emanetleri ve nasla beyinlerinde cereyan eden ahid ve pazarlıklarını kemaliyle muhafaza ederler, asla gadr ü hıyanette bulunmazlar.
Emanetin birçok envâ'ı olduğuna işaret için bu âyette emanet lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü; kullarla Rableri arasında olur : Savın, salât, hac, zekât ve sair jeraiz-i İlâhî'ye gibi. İnsanlar arasında olur : Vedialar ve beyinlerinde cereyan eden gizli sözler gibi. Bunların cümlesini bihakkın muhafaza etmek vezaif-i diniyedendir. Zira Cenab-ı Hakka karşı emanâtı muhafaza etmek; uhdesine terettüb eden vazifeyi ve vâcibâtı. eda etmekle ubudiyete lâzım .gelen hizmeti eda etmiş olduğu gibi ahali kendi aralarında cereyan eden emânâtı muhafazayla yekdiğerinin ihtiyacını defetmek suretiyle dahi muamelenin hüsn-ü cereyanına ve âlemin intizamına hizmet etmiş olurlar, bu vesileyle beyinlerinde açıktan veya gizli vuku bulan pazarlıkları dahi muhafazayla vukû-u rnelhuz olan münazaayı katetmiş olurlar. İşte şu esasa binaen Vacip Tealâ emanâtâ ve ahde riayet edenleri sena etmiştir.
Vacip Tealâ nâsla olacak muameleden bazılarını sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şehadet; emanet kabilinden olduğu halde emânât içinde şehadetin ayrıca bir şeref ve meziyeti olduğuna işaret için şehadet, emânâttan sonra ayrıca zikrolunmuş-tur. Çünkü; şehadetin asayîş-i âleme taalluku itibariyle diğer emâ-nâta kıyas olunamaz. Zira; şehadeti saklamakla hukuk zayi etmek halk arasında muamelenin haleldar olmasına badi olduğundan şe-hadette hıyanet etmenin intizam-ı âlemi sektedâr edeceği tabii bir-şeydir. Binaenaleyh; şehadeti saklamanın mazarratı hem ashab-i hukuka ve hem de umuma ait olduğundan bihakkın şehadeti eda eden kimseler umumu mazarrattan vikaye eyledikleri gibi uhdelerine terettüb eden vazifelerini, yoluyla ifa ettiklerinden bu âyette helakten müstesna kılınmışlardır,
Şehadetin envâı çok olduğuna işaret için şehadet lâfzı bu âyette cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Binaenaleyh bu makamda şehadet; hukuk-u ibad hakkında hâkimler huzurunda olan şehadet-lere şâmil olduğu gibi kelime-i şehadete dahi şâmil olabilir. Binaenaleyh; mümin olan bir kimsenin lisanından keîime-i şehadeti saklamaması lâzımdır.
Meâric 70:33
Vacip Tealâ insanların helakine badi olan evsaf-ı mezmûmeden müstesna olanların evveli namaza devam edenler olduğu gibi âhiri de salâtı muhafaza edenler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar namazlarını kemâl-i ihtimam ve dikkatla eda ederler demektir.
Şu beyan olunan sekiz sınıf m. evvelinde namaza devam edenler ve âhirinde namazı muhafaza edenler beyan olunmuştur ki devamla muhafaza beyninde fark vardır. Zira devam; evkafından hiçbirini geçirmemektir. Amma muhafaza; abdest, setr-i avret ve kıbleye teveccüh gibi şerait-i hariciyesini, kıyam, kıraat, rükû' ve sücud gibi şerait-i dahiliyesini ifa etmek, fezâili ki mescidde cemaata devam eylemek, namazın vakti gelmezden evvel hazırlanmak, kalbini vesveseden ve masivallaha iltifattan boşaltmak, riya ve sum'a'dan içtinab etmektir. Hatta namazdan sonra oyun ve çalgı gibi maâsîden ihtiraz namazın muhafazasından ma'duddur.
Ebussuud Efendî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan sekiz sıfatın ihtilâfı zatın ihtilâfı menzilinde olduğuna ve her sıfatın birçok ahkâmı cami olup herbirûazamet-i şan sahibi olduklarına işaret için herbirinde ayrı ayrı ta'zime delâlet eden ism-i mevsul varid olmuştur ki hiç birisi aharına tetimme kabilinden kılınmamıştır. Zira; her birisi müstakil hüküm sahibi olduğundan âhara'teba-iyeti yoktur.
Meâric 70:34
Vacip Tealâ insanların helakine badi olan evsaf-ı mezmûmeden müstesna olanların evveli namaza devam edenler olduğu gibi âhiri de salâtı muhafaza edenler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onlar namazlarını kemâl-i ihtimam ve dikkatla eda ederler demektir.
Şu beyan olunan sekiz sınıf m. evvelinde namaza devam edenler ve âhirinde namazı muhafaza edenler beyan olunmuştur ki devamla muhafaza beyninde fark vardır. Zira devam; evkafından hiçbirini geçirmemektir. Amma muhafaza; abdest, setr-i avret ve kıbleye teveccüh gibi şerait-i hariciyesini, kıyam, kıraat, rükû' ve sücud gibi şerait-i dahiliyesini ifa etmek, fezâili ki mescidde cemaata devam eylemek, namazın vakti gelmezden evvel hazırlanmak, kalbini vesveseden ve masivallaha iltifattan boşaltmak, riya ve sum'a'dan içtinab etmektir. Hatta namazdan sonra oyun ve çalgı gibi maâsîden ihtiraz namazın muhafazasından ma'duddur.
Ebussuud Efendî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan sekiz sıfatın ihtilâfı zatın ihtilâfı menzilinde olduğuna ve her sıfatın birçok ahkâmı cami olup herbirûazamet-i şan sahibi olduklarına işaret için herbirinde ayrı ayrı ta'zime delâlet eden ism-i mevsul varid olmuştur ki hiç birisi aharına tetimme kabilinden kılınmamıştır. Zira; her birisi müstakil hüküm sahibi olduğundan âhara'teba-iyeti yoktur.
Meâric 70:35
Vacip Tealâ ehl-i imanın evsafını beyandan sonra onlar için hazırlanan lutf-u îlâhî'yi beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; şu sıfât-ı kâmileyle muttasıf olan zevat-ı kiram indallah Makbul olduklarından Cennet'ler içinde envâ-ı kerametle mükrem ve aksâm-ı nimetlerle mütenâ'imlerdir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu sıfatlarla mevsûf olan kimselerin şanlarının âlî ve mertebelerinin yüksek olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çünkü ism-i işarette kaide; işaret olunan zâtın haiz olduğu sıfat sebebiyle hüküm alınmaktır. Şu halde işaret olunan ehl-i imanın haiz oldukları sekiz sıfat sebebiyle Cennetlerde muhterem olarak karar etmek hükmünü aldıklarından kendilerine lâzım gelen ta'zime işaret için zikrolunmuştur.
Hulâsa insanları mehlekeye götüren hırs, emel ve sabırsızlık gibi sıfatlarla helak olanların helakinden kurtulmak; namazın vaktini geçirmeksizin eda etmek, fukaranın hakkı olan zekâtı malından ayırarak müstehakkma ulaştırmak, yevm-i âhireti tasdik etmek, Allah'ın azabından korkmak, avret mahallini haramdan muhafaza etmek, emanete ve ahdine riâyet etmek, hukuk-u ibadı zi'-ya'dan muhafaza için lâzım gelen şehadeti eda etmek, namazın erkân ve şeraitine dikkat ederek sünnet veçhüzere kılmak olduğu ve şu sıfatları cami olan kimselerin Cennet'te mükrem ve muhterem olacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Meâric 70:36
Vacip Tealâ müminlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerin bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Muhti sür'at edici ve boynunu uzatıcı, izin; fırka fırka olarak, cemaat demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke'de kâfirler fırka fırka sür'atla gelirler ve Resulullah'm etrafını çevirip, boyunlarım uzatarak Resulullah'm kelâmını dinlerler ve istihza tarikıyla «Eğer Resulullah'm dediği gibi bunlar Cennet'e girerlerse biz onlardan evvel gireriz» demeleri üzerine onların bu hallerini tasvir için âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bunların şu gelmeleri intifa' etmek kasdıyla olmadığı halde böyle sür'atla gelip kelâm-ı nebeviyi dinlemeleri taaccübe şayan bir hal olduğuna işaret için taaccübe delâlet eden ve istifhama mevzu olan lâfzı varid olmuştur.
Meâric 70:37
Vacip Tealâ müminlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerin bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
Muhti sür'at edici ve boynunu uzatıcı, izin; fırka fırka olarak, cemaat demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke'de kâfirler fırka fırka sür'atla gelirler ve Resulullah'm etrafını çevirip, boyunlarım uzatarak Resulullah'm kelâmını dinlerler ve istihza tarikıyla «Eğer Resulullah'm dediği gibi bunlar Cennet'e girerlerse biz onlardan evvel gireriz» demeleri üzerine onların bu hallerini tasvir için âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Bunların şu gelmeleri intifa' etmek kasdıyla olmadığı halde böyle sür'atla gelip kelâm-ı nebeviyi dinlemeleri taaccübe şayan bir hal olduğuna işaret için taaccübe delâlet eden ve istifhama mevzu olan lâfzı varid olmuştur.
Meâric 70:38
Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra «Cennet'e gireriz» diye ümitlerinin faydasız bir ümit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; kâfirler iman etmedikleri halde nimet sahibi olan Cennet'e herbirerleri a'mâl-i sâlihaya müsaraat etmeksizin girmek mi um id ederler? Bu ümitleri faydasızdır. Çünkü iman olmadığı için Cennet'e girmeleri memnû'dur. Amma müminler iman edip imanlarını a'mâl-i salihayla te'yid ve takviye ettiklerinden amellerinin semeresini görmek için Cennet'e girerler. Binaenaleyh; kâfirlerin <'E|er müminler Cennet'e girerse biz daha evvel gireriz» diyerek kendilerini müminlere-kıyas etmeleri bâtıldır. Çünkü; ehl-i küfür ehi-i imana hiçbir.zaman ve bir ferd-i âkil indinde kabil-i kıyas de^i(dir Kabil-i kıyas olmayan birşeyi kıyasa cüretin sefâhetten başka birşey olmadığına işaret için Cenab-ı Hak bu ümitte olan kâfirlerin ümitlerini istifham-ı inkârı ile red ve kendilerini tekdir etmiştir.
Meâric 70:39
Vacip Tealâ kâfirlerin bu ümijjrini kemal-i şiddetle reddetmek üzere buyuruyor.
Yani; onların itikatları bâtıldırTZira onlar zannettikleri gibi Cennet'e giremezler. Çünkü; biz onları Cennet'e lâyık olmadık ve lâyıkı veçhüzere eczasının terkibini bilmedikleri nutfeden halkettik ki mahalli taharet olan Cennet'e lâyık değildir. Şu halde esas-ı hilkat ve madde-i asliye itibarıyla cümle insanlar Cennet'e münasip olmamakta müsavilerdir. Lâkin insanlarda akl-ı kâmil sahibi olanlar evvelâ iman ve saniyen ibadetle nefislerini tathir etmek suretiyle Cennet'e liyakat kesbederler. Binaenaleyh; ehl-i iman imanları sebebiyle diğerleri üzerine tercih olunurlar. Ehl-i küfür ise nur-u imanla nefislerini tathir ve ma'rifet-i İlâhî'yeyle tezyin etmedikleri cihetle Cennet'e ve nimetlerine istihkak kesbedemezler. Şu halde küfrüzere ısrar ettikçe Cennet'e gireriz ümitleri abesten başka birşey değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin bundan evvelki âyetlerde beyan olunan haşre müteallik olan âyetlere merbut olması muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet:
…
demektir.
Hulâsa; hal ü şan kâfirlerin itikatları gibi olmadığı, zira; onlar meniden halkolunup iman ve ibadetle taharet kabul etmediklerinden Cennet'e lâyık olmadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Meâric 70:40
Vacip Tealâ insanın hilkat-ı asliyesine işaretle ba'sa işaret et tikten sonra münkirleri ihlâkle onlardan daha hayırlı nâsı icad et meye kadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âhireti inkâr eden kâfirlerin inkârları zikrolunan delillerle merdûd olunca cümle yıldızların doğduğu ve indiği mahallerin Rabbisine yemin ederim ki, biz onları ihlâkle onlardan daha hayırlı, imana esiah, din-i İslâmı kabule daha evfak kimseleri hal-ketmeye muhakkak kadiriz. Halbuki bu tebdili biz murad ettiğimizde hiç kimseye mağlûp olmaz, elbette murad ettiğimizi işleriz. Zira; irademize kimse mümanaat edemez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette tebdi ile murad; bazı kâfirlerin küfrünü imana tebdille Resulüne hayırlı tâbiler Meydana getirmek suretiyle olacağını ve bu tebdil de küffar-ı Mekke bedelinde Allahü Tealâ'mn muhacirini ve ensarı halketnıesiyle bilfiil vuku bulduğunu bazı müfessirîn beyan etmişlerse de bu tevcih o kadar makbul değildir. Zira âyette zahir olan; Mekke kavlini imana davet ve icabet etmedikleri surette onların tebdiline kudret-i İlâhî'yenin kâfi olduğunu beyanla kâfirleri tehdid inektir.
Bu misilli makamda lâfzı hükmü te'kid için zaid olarak geldiğinden her ne kadar kelâm nefiy suretindeyse de manâ müspettir. Yani «Ben yemin ederim» demektir. Araplar nazarında meşarik ve meğâribin şanları büyük olduğundan makam-ı tehdidde bunların Rabb'isine kasemle varid olmuştur.
manâsına olduğundan demek «Biz kimseye mağlûp değiliz, istediğimizi yaparız. İrademize kimse karşı duramaz» demektir.
Hulâsa; iman etmeyen kâfirlerden daha hayırlı bir kavmi halkla kâfirleri ihlâke Cenab-ı Hakkın kadir olduğu ve hiçbir kimseye mağlûp olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Meâric 70:41
Vacip Tealâ insanın hilkat-ı asliyesine işaretle ba'sa işaret et tikten sonra münkirleri ihlâkle onlardan daha hayırlı nâsı icad et meye kadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; âhireti inkâr eden kâfirlerin inkârları zikrolunan delillerle merdûd olunca cümle yıldızların doğduğu ve indiği mahallerin Rabbisine yemin ederim ki, biz onları ihlâkle onlardan daha hayırlı, imana esiah, din-i İslâmı kabule daha evfak kimseleri hal-ketmeye muhakkak kadiriz. Halbuki bu tebdili biz murad ettiğimizde hiç kimseye mağlûp olmaz, elbette murad ettiğimizi işleriz. Zira; irademize kimse mümanaat edemez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette tebdi ile murad; bazı kâfirlerin küfrünü imana tebdille Resulüne hayırlı tâbiler Meydana getirmek suretiyle olacağını ve bu tebdil de küffar-ı Mekke bedelinde Allahü Tealâ'mn muhacirini ve ensarı halketnıesiyle bilfiil vuku bulduğunu bazı müfessirîn beyan etmişlerse de bu tevcih o kadar makbul değildir. Zira âyette zahir olan; Mekke kavlini imana davet ve icabet etmedikleri surette onların tebdiline kudret-i İlâhî'yenin kâfi olduğunu beyanla kâfirleri tehdid inektir.
Bu misilli makamda lâfzı hükmü te'kid için zaid olarak geldiğinden her ne kadar kelâm nefiy suretindeyse de manâ müspettir. Yani «Ben yemin ederim» demektir. Araplar nazarında meşarik ve meğâribin şanları büyük olduğundan makam-ı tehdidde bunların Rabb'isine kasemle varid olmuştur.
manâsına olduğundan demek «Biz kimseye mağlûp değiliz, istediğimizi yaparız. İrademize kimse karşı duramaz» demektir.
Hulâsa; iman etmeyen kâfirlerden daha hayırlı bir kavmi halkla kâfirleri ihlâke Cenab-ı Hakkın kadir olduğu ve hiçbir kimseye mağlûp olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.
Meâric 70:42
Vacip Tealâ kıyameti inkâr eden kâfirleri ihlâkle onların makamında daha hayırlı bir kavim halketmeye kadir olduğunu beyandan sonra Resulünü tesliye ve küfrüzere inad eden kâfirleri nev'-i aharla tehdid etmek üzere buyuruyor.
Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Terket sen onları halleri üzerine. Zira; nasihat te'sir etmiyor, Bildiklerini işlesinler, birtakım iftira ve yalan gibi bâtıl sözlerine dalsınlar, bizim tarafımızdan nazil olan âyetlerle ve sair müftereyâtlarıyla oynasmlar sol güne kadar ki o gün onlara vaad olunmuştur. O güne tesadüf edinceye "kadar oynasın ve gülsünler, o gün gelince hakikati anlarlar, fakat fayda etmez.
Bu âyetin âyet-i kıtalle mensûh olduğu mervidir. Zira; kıtal âyeti nazil olduktan sonra kâfirler halleri üzerine terkolunmadılar, belki iman etmeyenler katlolundular. Bu âyet; kudret-i İlâhî'ye üzerine tefrf olunduğu cihetle kâfirlerin yolsuz muamelelerinden Resulullah'a arız olan hüzün ve kederi izâle için tesliyedir. Şu halde manâ-yı nazım;
Meâric 70:43
demektir.
Vacip,Tealâ evvelki âyette vaad olunduğu beyan olunan gü beyan etmek üzere buyuruyor.
Yani; onların vaadolundukları gün sol gün ki o günde emr-i İlâhî üzerine İsrafil tarafından ikinci defa olarak sûra üfürülmekle kabirlerinden kemal-i sür'atla çıkarlar. Keenne onların davet olundukları tarafa gidişleri dünyada ibadet için nasbetmiş oldukları putları taraf ma. gidişlerine benzer. Çünkü dünyada yaşadıkça âdetleri; derecelerinin yüksek olacağına ümid ederek ibadet için koydukları putlar tarafına kemal-i sür'atla gitmek olduğundan kabirden çıkıp mahşere gidişleri aynıyla dünyadaki hallerini andırır.
Hulâsa; kıyamette mahşere gelmek üzere vâki olan davete icabette' kâfirlerin gidişi dünyada ibadet için putları tarafına gitmelerine benzer bir gidişle gidecekleri bu âyetten müstefad plan fevaid cümlesindendir.
Meâric 70:44
Vacip Tealâ kâfirlerin kıyamette kabirlerinden kalkınca çağ-frkları tarafa birbirine müsabaka edercesine koşarak gideceklerini beyandan sonra o günde onların duçar olacakları sefaleti beyan etmek üzere buyuruyor.