Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Nebe' 78:1 – Târık 86:17

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Nebe' 78:1
  2. Nebe' 78:2
  3. Nebe' 78:3
  4. Nebe' 78:4
  5. Nebe' 78:5
  6. Nebe' 78:6
  7. Nebe' 78:7
  8. Nebe' 78:8
  9. Nebe' 78:9
  10. Nebe' 78:10
  11. Nebe' 78:11
  12. Nebe' 78:12
  13. Nebe' 78:13
  14. Nebe' 78:14
  15. Nebe' 78:15
  16. Nebe' 78:16
  17. Nebe' 78:17
  18. Nebe' 78:18
  19. Nebe' 78:19
  20. Nebe' 78:20
  21. Nebe' 78:21
  22. Nebe' 78:22
  23. Nebe' 78:23
  24. Nebe' 78:24
  25. Nebe' 78:25
  26. Nebe' 78:26
  27. Nebe' 78:27
  28. Nebe' 78:28
  29. Nebe' 78:29
  30. Nebe' 78:30
  31. Nebe' 78:31
  32. Nebe' 78:32
  33. Nebe' 78:33
  34. Nebe' 78:34
  35. Nebe' 78:35
  36. Nebe' 78:36
  37. Nebe' 78:37
  38. Nebe' 78:38
  39. Nebe' 78:39
  40. Nebe' 78:40
  41. Naziat 79:1
  42. Naziat 79:2
  43. Naziat 79:3
  44. Naziat 79:4
  45. Naziat 79:5
  46. Naziat 79:6
  47. Naziat 79:7
  48. Naziat 79:8
  49. Naziat 79:9
  50. Naziat 79:10
  51. Naziat 79:11
  52. Naziat 79:12
  53. Naziat 79:13
  54. Naziat 79:14
  55. Naziat 79:15
  56. Naziat 79:16
  57. Naziat 79:17
  58. Naziat 79:18
  59. Naziat 79:19
  60. Naziat 79:20
  61. Naziat 79:21
  62. Naziat 79:22
  63. Naziat 79:23
  64. Naziat 79:24
  65. Naziat 79:25
  66. Naziat 79:26
  67. Naziat 79:27
  68. Naziat 79:28
  69. Naziat 79:29
  70. Naziat 79:30
  71. Naziat 79:31
  72. Naziat 79:32
  73. Naziat 79:33
  74. Naziat 79:34
  75. Naziat 79:35
  76. Naziat 79:36
  77. Naziat 79:37
  78. Naziat 79:38
  79. Naziat 79:39
  80. Naziat 79:40
  81. Naziat 79:41
  82. Naziat 79:42
  83. Naziat 79:43
  84. Naziat 79:44
  85. Naziat 79:45
  86. Naziat 79:46
  87. Abese 80:1
  88. Abese 80:2
  89. Abese 80:3
  90. Abese 80:4
  91. Abese 80:5
  92. Abese 80:6
  93. Abese 80:7
  94. Abese 80:8
  95. Abese 80:9
  96. Abese 80:10
  97. Abese 80:11
  98. Abese 80:12
  99. Abese 80:13
  100. Abese 80:14
  101. Abese 80:15
  102. Abese 80:16
  103. Abese 80:17
  104. Abese 80:18
  105. Abese 80:19
  106. Abese 80:20
  107. Abese 80:21
  108. Abese 80:22
  109. Abese 80:23
  110. Abese 80:24
  111. Abese 80:25
  112. Abese 80:26
  113. Abese 80:27
  114. Abese 80:28
  115. Abese 80:29
  116. Abese 80:30
  117. Abese 80:31
  118. Abese 80:32
  119. Abese 80:33
  120. Abese 80:34
  121. Abese 80:35
  122. Abese 80:36
  123. Abese 80:37
  124. Abese 80:38
  125. Abese 80:39
  126. Abese 80:40
  127. Abese 80:41
  128. Abese 80:42
  129. Tekvir 81:1
  130. Tekvir 81:2
  131. Tekvir 81:3
  132. Tekvir 81:4
  133. Tekvir 81:5
  134. Tekvir 81:6
  135. Tekvir 81:7
  136. Tekvir 81:8
  137. Tekvir 81:9
  138. Tekvir 81:10
  139. Tekvir 81:11
  140. Tekvir 81:12
  141. Tekvir 81:13
  142. Tekvir 81:14
  143. Tekvir 81:15
  144. Tekvir 81:16
  145. Tekvir 81:17
  146. Tekvir 81:18
  147. Tekvir 81:19
  148. Tekvir 81:20
  149. Tekvir 81:21
  150. Tekvir 81:22
  151. Tekvir 81:23
  152. Tekvir 81:24
  153. Tekvir 81:25
  154. Tekvir 81:26
  155. Tekvir 81:27
  156. Tekvir 81:28
  157. Tekvir 81:29
  158. İnfitar 82:1
  159. İnfitar 82:2
  160. İnfitar 82:3
  161. İnfitar 82:4
  162. İnfitar 82:5
  163. İnfitar 82:6
  164. İnfitar 82:7
  165. İnfitar 82:8
  166. İnfitar 82:9
  167. İnfitar 82:10
  168. İnfitar 82:11
  169. İnfitar 82:12
  170. İnfitar 82:13
  171. İnfitar 82:14
  172. İnfitar 82:15
  173. İnfitar 82:16
  174. İnfitar 82:17
  175. İnfitar 82:18
  176. İnfitar 82:19
  177. Mütaffifin 83:1
  178. Mütaffifin 83:2
  179. Mütaffifin 83:3
  180. Mütaffifin 83:4
  181. Mütaffifin 83:5
  182. Mütaffifin 83:6
  183. Mütaffifin 83:7
  184. Mütaffifin 83:8
  185. Mütaffifin 83:9
  186. Mütaffifin 83:10
  187. Mütaffifin 83:11
  188. Mütaffifin 83:12
  189. Mütaffifin 83:13
  190. Mütaffifin 83:14
  191. Mütaffifin 83:15
  192. Mütaffifin 83:16
  193. Mütaffifin 83:17
  194. Mütaffifin 83:18
  195. Mütaffifin 83:19
  196. Mütaffifin 83:20
  197. Mütaffifin 83:21
  198. Mütaffifin 83:22
  199. Mütaffifin 83:23
  200. Mütaffifin 83:24
  201. Mütaffifin 83:25
  202. Mütaffifin 83:26
  203. Mütaffifin 83:27
  204. Mütaffifin 83:28
  205. Mütaffifin 83:29
  206. Mütaffifin 83:30
  207. Mütaffifin 83:31
  208. Mütaffifin 83:32
  209. Mütaffifin 83:33
  210. Mütaffifin 83:34
  211. Mütaffifin 83:35
  212. Mütaffifin 83:36
  213. İnşikak 84:1
  214. İnşikak 84:2
  215. İnşikak 84:3
  216. İnşikak 84:4
  217. İnşikak 84:5
  218. İnşikak 84:6
  219. İnşikak 84:7
  220. İnşikak 84:8
  221. İnşikak 84:9
  222. İnşikak 84:10
  223. İnşikak 84:11
  224. İnşikak 84:12
  225. İnşikak 84:13
  226. İnşikak 84:14
  227. İnşikak 84:15
  228. İnşikak 84:16
  229. İnşikak 84:17
  230. İnşikak 84:18
  231. İnşikak 84:19
  232. İnşikak 84:20
  233. İnşikak 84:21
  234. İnşikak 84:22
  235. İnşikak 84:23
  236. İnşikak 84:24
  237. İnşikak 84:25
  238. Büruc 85:1
  239. Büruc 85:2
  240. Büruc 85:3
  241. Büruc 85:4
  242. Büruc 85:5
  243. Büruc 85:6
  244. Büruc 85:7
  245. Büruc 85:8
  246. Büruc 85:9
  247. Büruc 85:10
  248. Büruc 85:11
  249. Büruc 85:12
  250. Büruc 85:13
  251. Büruc 85:14
  252. Büruc 85:15
  253. Büruc 85:16
  254. Büruc 85:17
  255. Büruc 85:18
  256. Büruc 85:19
  257. Büruc 85:20
  258. Büruc 85:21
  259. Büruc 85:22
  260. Târık 86:1
  261. Târık 86:2
  262. Târık 86:3
  263. Târık 86:4
  264. Târık 86:5
  265. Târık 86:6
  266. Târık 86:7
  267. Târık 86:8
  268. Târık 86:9
  269. Târık 86:10
  270. Târık 86:11
  271. Târık 86:12
  272. Târık 86:13
  273. Târık 86:14
  274. Târık 86:15
  275. Târık 86:16
  276. Târık 86:17

Nebe' 78:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk veyahut kırk bir âyeti camidir. Yani; -hangi şeyin mahiyetinden suâl ederler? Onlar bir büyük haberden suâl ederler ki o haber hakkında onlar ihtilâf ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile suâl edenler; kâfirlerdir. Zira; onlar istihza tarikıyla Resulullah'tan ve ashabından suâl ederlerdi Haber-i azimle murad; kıyamettir. Kıyamette kulların amelleri muayene olacağı ve herşey meydana çıkacağı cihetle haber-i azîm denmiştir. Kâfirlerden bazıları kıyametin aslını inkâr, bazıları aslını ikrarla keyfiyetinden bazı cihetlerini inkâr ederlerdi. İşte bu minval üzere aralarında ihtilâf ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur, Haber-i azîmle murad; Kur'an olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile vak'anm şanına ihtimam için evvelâ ibham, saniyen tesfir olunmuştur. Çünkü; de bulunan lâfzı kıyametten ve kıyametin haldkatından suâldir. Fakat kıyametten suâl olduğuna delâlet eder bir delil olmadığından tefsire muhtaç olduğu cihetle nazmıyla tefsir olunmuştur. Yahut nehe'-i azîmle murad; nübüvvet~i Resulullah'-tır. Zira. Resulullah'ın nübüvvet davası indelarap en büyük haberlerdendir. Onlar Resulullah'ın nübüvvetinden birbirlerine sorarlar ve herbirerleri birer gûııa söylemekle ihtilâf da ederlerdi. Cenab-ı Hak bu hali beyan etmek üzere bu âyeti inzal buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir.

Nebe' 78:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk veyahut kırk bir âyeti camidir. Yani; -hangi şeyin mahiyetinden suâl ederler? Onlar bir büyük haberden suâl ederler ki o haber hakkında onlar ihtilâf ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile suâl edenler; kâfirlerdir. Zira; onlar istihza tarikıyla Resulullah'tan ve ashabından suâl ederlerdi Haber-i azimle murad; kıyamettir. Kıyamette kulların amelleri muayene olacağı ve herşey meydana çıkacağı cihetle haber-i azîm denmiştir. Kâfirlerden bazıları kıyametin aslını inkâr, bazıları aslını ikrarla keyfiyetinden bazı cihetlerini inkâr ederlerdi. İşte bu minval üzere aralarında ihtilâf ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur, Haber-i azîmle murad; Kur'an olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile vak'anm şanına ihtimam için evvelâ ibham, saniyen tesfir olunmuştur. Çünkü; de bulunan lâfzı kıyametten ve kıyametin haldkatından suâldir. Fakat kıyametten suâl olduğuna delâlet eder bir delil olmadığından tefsire muhtaç olduğu cihetle nazmıyla tefsir olunmuştur. Yahut nehe'-i azîmle murad; nübüvvet~i Resulullah'-tır. Zira. Resulullah'ın nübüvvet davası indelarap en büyük haberlerdendir. Onlar Resulullah'ın nübüvvetinden birbirlerine sorarlar ve herbirerleri birer gûııa söylemekle ihtilâf da ederlerdi. Cenab-ı Hak bu hali beyan etmek üzere bu âyeti inzal buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir.

Nebe' 78:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk veyahut kırk bir âyeti camidir. Yani; -hangi şeyin mahiyetinden suâl ederler? Onlar bir büyük haberden suâl ederler ki o haber hakkında onlar ihtilâf ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile suâl edenler; kâfirlerdir. Zira; onlar istihza tarikıyla Resulullah'tan ve ashabından suâl ederlerdi Haber-i azimle murad; kıyamettir. Kıyamette kulların amelleri muayene olacağı ve herşey meydana çıkacağı cihetle haber-i azîm denmiştir. Kâfirlerden bazıları kıyametin aslını inkâr, bazıları aslını ikrarla keyfiyetinden bazı cihetlerini inkâr ederlerdi. İşte bu minval üzere aralarında ihtilâf ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur, Haber-i azîmle murad; Kur'an olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile vak'anm şanına ihtimam için evvelâ ibham, saniyen tesfir olunmuştur. Çünkü; de bulunan lâfzı kıyametten ve kıyametin haldkatından suâldir. Fakat kıyametten suâl olduğuna delâlet eder bir delil olmadığından tefsire muhtaç olduğu cihetle nazmıyla tefsir olunmuştur. Yahut nehe'-i azîmle murad; nübüvvet~i Resulullah'-tır. Zira. Resulullah'ın nübüvvet davası indelarap en büyük haberlerdendir. Onlar Resulullah'ın nübüvvetinden birbirlerine sorarlar ve herbirerleri birer gûııa söylemekle ihtilâf da ederlerdi. Cenab-ı Hak bu hali beyan etmek üzere bu âyeti inzal buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir.

Nebe' 78:4

Vacip Tealâ kıyametten, Kur'andan veya nübüvvetten suâl ve inkâr edercesine ihtilâf ettiklerini beyandan sonra onların inkârını reddetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler her ne kadar kıyameti inkâr ve istihza tarikıyla suâl ederlerse de hakikat-ı hal onların inkârları gibi değildir. Zira; onlar yakında kıyameti bilirler ve kıyametten sonra görecekleri cezayı ve muhasebelerini de bilirler. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile onların itikaadlarını red içindir. reddin illeti ve sebebidir. Ve inkâr edenleri tehdid için vârid olmuştur. Çünkü; herkes işlemiş olduğu günahlar üzerine cezanın terettüb edeceğini bilince günahının cezasını göreceği günden ve onun azabından korkması lâzımdır. zahirde tekrar zikrolunmuşsa da hakikatta tekrar yoktur. Zira birincisi; kıyamete, ikincisi; amellerinin cezasına masruftur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut evvel kâfirlere, sânî müminlere mahsustur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. dan müstefad olan reddi te'kid ve şiddetine işaret için iki kere zikrolunmuştur. Yani «Kıyamet bir emr-i haktır; onu defedecek birşey yoktur ve bir emr-i vâkidir; onda şüphe yoktur, bir emr-i kafidir; onda şekketmekie manâ yoktur. Şu halde haber verilen kıyamet günü onların dedikleri gibi yalan değildir» demek olur.

Nebe' 78:5

Vacip Tealâ kıyametten, Kur'andan veya nübüvvetten suâl ve inkâr edercesine ihtilâf ettiklerini beyandan sonra onların inkârını reddetmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirler her ne kadar kıyameti inkâr ve istihza tarikıyla suâl ederlerse de hakikat-ı hal onların inkârları gibi değildir. Zira; onlar yakında kıyameti bilirler ve kıyametten sonra görecekleri cezayı ve muhasebelerini de bilirler. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile onların itikaadlarını red içindir. reddin illeti ve sebebidir. Ve inkâr edenleri tehdid için vârid olmuştur. Çünkü; herkes işlemiş olduğu günahlar üzerine cezanın terettüb edeceğini bilince günahının cezasını göreceği günden ve onun azabından korkması lâzımdır. zahirde tekrar zikrolunmuşsa da hakikatta tekrar yoktur. Zira birincisi; kıyamete, ikincisi; amellerinin cezasına masruftur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut evvel kâfirlere, sânî müminlere mahsustur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. dan müstefad olan reddi te'kid ve şiddetine işaret için iki kere zikrolunmuştur. Yani «Kıyamet bir emr-i haktır; onu defedecek birşey yoktur ve bir emr-i vâkidir; onda şüphe yoktur, bir emr-i kafidir; onda şekketmekie manâ yoktur. Şu halde haber verilen kıyamet günü onların dedikleri gibi yalan değildir» demek olur.

Nebe' 78:6

Vacip Tealâ kıyameti inkâr edenlerin inkârlarını reddeltiken sonra kudret-i kâmilesine delâlet eden acâyib-i sanayimden ve ga-raib-i bedayiinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz kıyameti inkâr eden insanların ayakları altına döşek gibi arzı düşemedik mi? Ve üzerinde gezip maişetlerini toplayıp rahat etmezler mi? Dağları arzın karar ve sebatına sebep olacak derecede çivisi mesabesinde halketmedik mi? Arzı döşek ve dağları arzın çivisi olarak halketmek bizim kudret-i kaahiremize delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki kudretimiz tahtında dâhil olan kıyameti inkâra cesaret ederler? Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile mihad ; çocuğun yatması için yapılan beşiktir ki çocuk onda rahat eder, uyur. Şu halde arza mihâd dernek; teşbih tarikıyla «însanlarııı beşiği mesabesinde rahat edecekleri şey» demektir. de bulunan hemze hâd kılmadık mı? Elbette kıldıktakrir içindir ki «Biz arzı n demektir.

Nebe' 78:7

Vacip Tealâ kıyameti inkâr edenlerin inkârlarını reddeltiken sonra kudret-i kâmilesine delâlet eden acâyib-i sanayimden ve ga-raib-i bedayiinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz kıyameti inkâr eden insanların ayakları altına döşek gibi arzı düşemedik mi? Ve üzerinde gezip maişetlerini toplayıp rahat etmezler mi? Dağları arzın karar ve sebatına sebep olacak derecede çivisi mesabesinde halketmedik mi? Arzı döşek ve dağları arzın çivisi olarak halketmek bizim kudret-i kaahiremize delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki kudretimiz tahtında dâhil olan kıyameti inkâra cesaret ederler? Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile mihad ; çocuğun yatması için yapılan beşiktir ki çocuk onda rahat eder, uyur. Şu halde arza mihâd dernek; teşbih tarikıyla «însanlarııı beşiği mesabesinde rahat edecekleri şey» demektir. de bulunan hemze hâd kılmadık mı? Elbette kıldıktakrir içindir ki «Biz arzı n demektir.

Nebe' 78:8

Vacip Tealâ kudrei;~i kâmilesine delâlet eden acaib-i sanayiin] den bazılarım beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; bîr mayadan sizi erkek-ve dişi, uzun, kısa, beyaz, siyan güzel, çirkin olarak yarattık. Böyle bir maddeden mütenevvi' di r&tteansanlan.hh;!:,. kaadır olan zat-ı üiûhiyelin bundan daha : iay olan hasra kaaciiv -.'Ja-jağı der kârken nasıl oluyor ki hasrı inkâ-ra cür'et ve haher-i üvava olan kıyamette ihtilâf edersiniz? Uykunuzu hrirokH ve hissini'iûı kesilmesiyle sükûnetinize sb Kılmakla .rahalAİiî^i-te'mii"! etlik ki uyku vasıtasıyla vücuduna! inlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünydif ve uhrevi maişetinize sa'yederek betaet etmeyesiniz. Şu haldehatımz için uykunuzu halketmek kudret-i kâmilemize delâlet ederken uykuya benzeyen ölümle öldükten sonra hasra benzeyen uyanmak gibi kabirden kalkacağınıza niçin inanmaz ve inkâra cesaret edersiniz? Geceyi sizin için biz elbise makamında Örtü kıldık ki isteyen saklansın, kaçtığından kurtulsun. Çünkü gece; karanlığıyla bilcümle mevcudatı setrettiği gibi insanları da setrettiğinden gece insanlar için büyük bir nimettir. Binaenaleyh; bu nimeti halketmeye kaadir olan Vacip Tealâ insanları kabrinden kaldırmaya kadir olmaz mı? Ve gecede herkesin mahalline girip sükûnet üzere bulunup sabahleyin çıkıp işinin başına koşması kabirden çıkıp mahşere koşmasına benzemez mi? Gündüzü biz sizin maişetinizi tahsile mahal kılmadık mı? Şu halde gündüz sizin için ayn-ı menfaat değil mi ve bu nimetleri dünyada sizin için halketmeye kaadir olan Allahü Teaiâ kıyameti ve hasrı halka kaadir olmaz mı mahall-i maişet olan gündüzü halka kaadir olan Hallâk-ı Alem gündüze benzeyen Cennet'i halketmeye kaadir olmaz mı? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kesmek manasınadır ki insanların uykusu daimi olmayıp ihtiyaç miktarı uyuduktan sonra kesildiği için sübât denmiştir. Binaenaleyh; ihtiyaç miktarı uyku insan için menfaat-ı uzmâ olduğundan Cenab-ı Hak uykuyu nimet sırasında saymıştır. Amma ihtiyaçtan fazla uyku bir hastalık neticesi olduğu için mazarrattır.

Nebe' 78:9

Vacip Tealâ kudrei;~i kâmilesine delâlet eden acaib-i sanayiin] den bazılarım beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; bîr mayadan sizi erkek-ve dişi, uzun, kısa, beyaz, siyan güzel, çirkin olarak yarattık. Böyle bir maddeden mütenevvi' di r&tteansanlan.hh;!:,. kaadır olan zat-ı üiûhiyelin bundan daha : iay olan hasra kaaciiv -.'Ja-jağı der kârken nasıl oluyor ki hasrı inkâ-ra cür'et ve haher-i üvava olan kıyamette ihtilâf edersiniz? Uykunuzu hrirokH ve hissini'iûı kesilmesiyle sükûnetinize sb Kılmakla .rahalAİiî^i-te'mii"! etlik ki uyku vasıtasıyla vücuduna! inlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünydif ve uhrevi maişetinize sa'yederek betaet etmeyesiniz. Şu haldehatımz için uykunuzu halketmek kudret-i kâmilemize delâlet ederken uykuya benzeyen ölümle öldükten sonra hasra benzeyen uyanmak gibi kabirden kalkacağınıza niçin inanmaz ve inkâra cesaret edersiniz? Geceyi sizin için biz elbise makamında Örtü kıldık ki isteyen saklansın, kaçtığından kurtulsun. Çünkü gece; karanlığıyla bilcümle mevcudatı setrettiği gibi insanları da setrettiğinden gece insanlar için büyük bir nimettir. Binaenaleyh; bu nimeti halketmeye kaadir olan Vacip Tealâ insanları kabrinden kaldırmaya kadir olmaz mı? Ve gecede herkesin mahalline girip sükûnet üzere bulunup sabahleyin çıkıp işinin başına koşması kabirden çıkıp mahşere koşmasına benzemez mi? Gündüzü biz sizin maişetinizi tahsile mahal kılmadık mı? Şu halde gündüz sizin için ayn-ı menfaat değil mi ve bu nimetleri dünyada sizin için halketmeye kaadir olan Allahü Teaiâ kıyameti ve hasrı halka kaadir olmaz mı mahall-i maişet olan gündüzü halka kaadir olan Hallâk-ı Alem gündüze benzeyen Cennet'i halketmeye kaadir olmaz mı? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kesmek manasınadır ki insanların uykusu daimi olmayıp ihtiyaç miktarı uyuduktan sonra kesildiği için sübât denmiştir. Binaenaleyh; ihtiyaç miktarı uyku insan için menfaat-ı uzmâ olduğundan Cenab-ı Hak uykuyu nimet sırasında saymıştır. Amma ihtiyaçtan fazla uyku bir hastalık neticesi olduğu için mazarrattır.

Nebe' 78:10

Vacip Tealâ kudrei;~i kâmilesine delâlet eden acaib-i sanayiin] den bazılarım beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; bîr mayadan sizi erkek-ve dişi, uzun, kısa, beyaz, siyan güzel, çirkin olarak yarattık. Böyle bir maddeden mütenevvi' di r&tteansanlan.hh;!:,. kaadır olan zat-ı üiûhiyelin bundan daha : iay olan hasra kaaciiv -.'Ja-jağı der kârken nasıl oluyor ki hasrı inkâ-ra cür'et ve haher-i üvava olan kıyamette ihtilâf edersiniz? Uykunuzu hrirokH ve hissini'iûı kesilmesiyle sükûnetinize sb Kılmakla .rahalAİiî^i-te'mii"! etlik ki uyku vasıtasıyla vücuduna! inlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünydif ve uhrevi maişetinize sa'yederek betaet etmeyesiniz. Şu haldehatımz için uykunuzu halketmek kudret-i kâmilemize delâlet ederken uykuya benzeyen ölümle öldükten sonra hasra benzeyen uyanmak gibi kabirden kalkacağınıza niçin inanmaz ve inkâra cesaret edersiniz? Geceyi sizin için biz elbise makamında Örtü kıldık ki isteyen saklansın, kaçtığından kurtulsun. Çünkü gece; karanlığıyla bilcümle mevcudatı setrettiği gibi insanları da setrettiğinden gece insanlar için büyük bir nimettir. Binaenaleyh; bu nimeti halketmeye kaadir olan Vacip Tealâ insanları kabrinden kaldırmaya kadir olmaz mı? Ve gecede herkesin mahalline girip sükûnet üzere bulunup sabahleyin çıkıp işinin başına koşması kabirden çıkıp mahşere koşmasına benzemez mi? Gündüzü biz sizin maişetinizi tahsile mahal kılmadık mı? Şu halde gündüz sizin için ayn-ı menfaat değil mi ve bu nimetleri dünyada sizin için halketmeye kaadir olan Allahü Teaiâ kıyameti ve hasrı halka kaadir olmaz mı mahall-i maişet olan gündüzü halka kaadir olan Hallâk-ı Alem gündüze benzeyen Cennet'i halketmeye kaadir olmaz mı? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kesmek manasınadır ki insanların uykusu daimi olmayıp ihtiyaç miktarı uyuduktan sonra kesildiği için sübât denmiştir. Binaenaleyh; ihtiyaç miktarı uyku insan için menfaat-ı uzmâ olduğundan Cenab-ı Hak uykuyu nimet sırasında saymıştır. Amma ihtiyaçtan fazla uyku bir hastalık neticesi olduğu için mazarrattır.

Nebe' 78:11

Vacip Tealâ kudrei;~i kâmilesine delâlet eden acaib-i sanayiin] den bazılarım beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor, Yani; bîr mayadan sizi erkek-ve dişi, uzun, kısa, beyaz, siyan güzel, çirkin olarak yarattık. Böyle bir maddeden mütenevvi' di r&tteansanlan.hh;!:,. kaadır olan zat-ı üiûhiyelin bundan daha : iay olan hasra kaaciiv -.'Ja-jağı der kârken nasıl oluyor ki hasrı inkâ-ra cür'et ve haher-i üvava olan kıyamette ihtilâf edersiniz? Uykunuzu hrirokH ve hissini'iûı kesilmesiyle sükûnetinize sb Kılmakla .rahalAİiî^i-te'mii"! etlik ki uyku vasıtasıyla vücuduna! inlensin, gündüz işlerinize kemal-i kuvvetle devam edip dünydif ve uhrevi maişetinize sa'yederek betaet etmeyesiniz. Şu haldehatımz için uykunuzu halketmek kudret-i kâmilemize delâlet ederken uykuya benzeyen ölümle öldükten sonra hasra benzeyen uyanmak gibi kabirden kalkacağınıza niçin inanmaz ve inkâra cesaret edersiniz? Geceyi sizin için biz elbise makamında Örtü kıldık ki isteyen saklansın, kaçtığından kurtulsun. Çünkü gece; karanlığıyla bilcümle mevcudatı setrettiği gibi insanları da setrettiğinden gece insanlar için büyük bir nimettir. Binaenaleyh; bu nimeti halketmeye kaadir olan Vacip Tealâ insanları kabrinden kaldırmaya kadir olmaz mı? Ve gecede herkesin mahalline girip sükûnet üzere bulunup sabahleyin çıkıp işinin başına koşması kabirden çıkıp mahşere koşmasına benzemez mi? Gündüzü biz sizin maişetinizi tahsile mahal kılmadık mı? Şu halde gündüz sizin için ayn-ı menfaat değil mi ve bu nimetleri dünyada sizin için halketmeye kaadir olan Allahü Teaiâ kıyameti ve hasrı halka kaadir olmaz mı mahall-i maişet olan gündüzü halka kaadir olan Hallâk-ı Alem gündüze benzeyen Cennet'i halketmeye kaadir olmaz mı? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kesmek manasınadır ki insanların uykusu daimi olmayıp ihtiyaç miktarı uyuduktan sonra kesildiği için sübât denmiştir. Binaenaleyh; ihtiyaç miktarı uyku insan için menfaat-ı uzmâ olduğundan Cenab-ı Hak uykuyu nimet sırasında saymıştır. Amma ihtiyaçtan fazla uyku bir hastalık neticesi olduğu için mazarrattır.

Nebe' 78:12

Vacip Tealâ kudret-i kârnilesine delâlet eden nimetlerden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz sizin üzerinizde yedi kat gökleri halkettik ki onlar gayet muhkemdir. Zira; zamanın mürûruyla onlar müteessir olmaz, yaratıldıkları gibi durur, asla yarılmak ve yırtılmak gibi bir noksan ânz olmaz. Zelzeleler, fırtınalar olur, onlarda kafiyen tebeddül olmaz, biz o göklerin arasında güneşi âlemi parlatıcı bir çıra kıldık ki âlemi başka ziyaya muhtaç etmiyor, hararetiyle otlar, ekinler, meyveler kemaline bitip pişiyor, güneşten başka hararet istemiyor. Şu halde bu mevcudatın cümlesi Halik Tealâ'nm azametine açıktan delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki siz kıyameti, haşr ü neşri inkâra cesaret ediyorsunuz? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile semanın hilkatında âfete ma'ruz olmakla yıkılmak olmadığına işaret için varid olmuştur. yaratılışı gayet muhkem demektir. Vehhâc ; nurun ve hararetin mecmaı manasınadır ki şemsde ziya ile hararet her ikisi de mevcut demektir, hararetle ziyanın lüzumu kadar kemaline vasıl olduğuna işaret için mübalâğa sıygasıy-la vârid olmuştur.

Nebe' 78:13

Vacip Tealâ kudret-i kârnilesine delâlet eden nimetlerden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz sizin üzerinizde yedi kat gökleri halkettik ki onlar gayet muhkemdir. Zira; zamanın mürûruyla onlar müteessir olmaz, yaratıldıkları gibi durur, asla yarılmak ve yırtılmak gibi bir noksan ânz olmaz. Zelzeleler, fırtınalar olur, onlarda kafiyen tebeddül olmaz, biz o göklerin arasında güneşi âlemi parlatıcı bir çıra kıldık ki âlemi başka ziyaya muhtaç etmiyor, hararetiyle otlar, ekinler, meyveler kemaline bitip pişiyor, güneşten başka hararet istemiyor. Şu halde bu mevcudatın cümlesi Halik Tealâ'nm azametine açıktan delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki siz kıyameti, haşr ü neşri inkâra cesaret ediyorsunuz? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile semanın hilkatında âfete ma'ruz olmakla yıkılmak olmadığına işaret için varid olmuştur. yaratılışı gayet muhkem demektir. Vehhâc ; nurun ve hararetin mecmaı manasınadır ki şemsde ziya ile hararet her ikisi de mevcut demektir, hararetle ziyanın lüzumu kadar kemaline vasıl olduğuna işaret için mübalâğa sıygasıy-la vârid olmuştur.

Nebe' 78:14

Vacip Tealâ kudret-i kahiresine bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz rüzgârlar vasıtasıyla toparlanmış ve sıkışmış olan bulutlardan çok taneli ve dökülücü olan suyu inzal ettik ki o su vasıtasıyla yerden insanların gıdası olan taneleri ve hayvanların gıdası olan otları, insanların eğlencesi olan ve hayatlarına hizmet eden bağları, bahçeleri ve o bahçelerin birbirine karışmış ve altını gölgelemiş olan envâ'-ı. ağaçları çıkaralım. İşte şu nimetlerin cümlesi bizim kudret-i kâmilemize delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki kâfirler-hasrı inkâra cesaret ediyorlar? Şu halde bu kadar cesîm ve açık delilleri müşahede ettikleri halde kıyametin vukuunu inkâr, mücerret inat ve istikbardan başka birşey değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mu'srât ; sıkıştırıcı rüzgâr manâsmaysa da bu makamda rüzgâsın sıkıştırdığı bulut manasınadır. Çünkü; rahmet buluttan dökülür, rüzgârdan dökülmez. Seccâc ; şiddetle dökülen yağmurdur. Vacip Tealâ tanenin gıdada asıl olduğuna ve hayvanat-ı saire-nin insana nispetle muahhar bulunduğuna, bağ, bahçe ve meyveye ihtiyaç zaruri olmadığına işaret için evvelâ taneyi, saniyen otu ve üçüncü mertebede bostanları îrad buyurmuştur.

Nebe' 78:15

Vacip Tealâ kudret-i kahiresine bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz rüzgârlar vasıtasıyla toparlanmış ve sıkışmış olan bulutlardan çok taneli ve dökülücü olan suyu inzal ettik ki o su vasıtasıyla yerden insanların gıdası olan taneleri ve hayvanların gıdası olan otları, insanların eğlencesi olan ve hayatlarına hizmet eden bağları, bahçeleri ve o bahçelerin birbirine karışmış ve altını gölgelemiş olan envâ'-ı. ağaçları çıkaralım. İşte şu nimetlerin cümlesi bizim kudret-i kâmilemize delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki kâfirler-hasrı inkâra cesaret ediyorlar? Şu halde bu kadar cesîm ve açık delilleri müşahede ettikleri halde kıyametin vukuunu inkâr, mücerret inat ve istikbardan başka birşey değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mu'srât ; sıkıştırıcı rüzgâr manâsmaysa da bu makamda rüzgâsın sıkıştırdığı bulut manasınadır. Çünkü; rahmet buluttan dökülür, rüzgârdan dökülmez. Seccâc ; şiddetle dökülen yağmurdur. Vacip Tealâ tanenin gıdada asıl olduğuna ve hayvanat-ı saire-nin insana nispetle muahhar bulunduğuna, bağ, bahçe ve meyveye ihtiyaç zaruri olmadığına işaret için evvelâ taneyi, saniyen otu ve üçüncü mertebede bostanları îrad buyurmuştur.

Nebe' 78:16

Vacip Tealâ kudret-i kahiresine bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; biz rüzgârlar vasıtasıyla toparlanmış ve sıkışmış olan bulutlardan çok taneli ve dökülücü olan suyu inzal ettik ki o su vasıtasıyla yerden insanların gıdası olan taneleri ve hayvanların gıdası olan otları, insanların eğlencesi olan ve hayatlarına hizmet eden bağları, bahçeleri ve o bahçelerin birbirine karışmış ve altını gölgelemiş olan envâ'-ı. ağaçları çıkaralım. İşte şu nimetlerin cümlesi bizim kudret-i kâmilemize delâlet ettiği halde nasıl oluyor ki kâfirler-hasrı inkâra cesaret ediyorlar? Şu halde bu kadar cesîm ve açık delilleri müşahede ettikleri halde kıyametin vukuunu inkâr, mücerret inat ve istikbardan başka birşey değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mu'srât ; sıkıştırıcı rüzgâr manâsmaysa da bu makamda rüzgâsın sıkıştırdığı bulut manasınadır. Çünkü; rahmet buluttan dökülür, rüzgârdan dökülmez. Seccâc ; şiddetle dökülen yağmurdur. Vacip Tealâ tanenin gıdada asıl olduğuna ve hayvanat-ı saire-nin insana nispetle muahhar bulunduğuna, bağ, bahçe ve meyveye ihtiyaç zaruri olmadığına işaret için evvelâ taneyi, saniyen otu ve üçüncü mertebede bostanları îrad buyurmuştur.

Nebe' 78:17

Vacip Tealâ kıyametin ve hasrın vücuduna delâlet eden bazı delâili beyandan sonra yevm-i kıyametin ve ba'sm vukuunu haber vermek üzere buyuruyor. Yani; muhakkak olan kıyamet günü bir gündür ki o günle ilm-i ilâhî'de dünyanın müddeti tayin ve hakla batıl beyni tefrik olunur. İsrafil vasıtasıyla sûra üfürülür. Binaenaleyh; herkes kendi ameline göre bir levn ve renk üzere gelir ki güzel, çirkin, azaba müptelâ ve bazılarınız da selâmetle cemaat cemaat gelirsiniz. Çünkü; her nevi amel sahipleri birer fırka olarak geldiklerinden fevc fevc gelecekleri beyan olunmuştur, emr-i ilâhî üzerine sûra üfü-rülünce gökler yarılır ve o yarıklar göklerin kapıları mesabesinde 'olur, dağlar bu ağırlıkları ve cesametleriyle beraber yerlerinden kopar, havaya kalkar, savrulur, akıbet yok olur, gider. Yevm-i kıyamet bir gün ki o günle dünyanın müddeti tevkît olunduğundan yahut o günle helâikın ömrü nihayet bulduğundan, yahut Allahü Tealâ'nm kullarına vaad ettiği sevap ve azabın vakti veya fasl~ı hükûmât ve kat'-ı husumat için halkın içtivıaının vakti olduğundan o güne yevm-I fasI denmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bilcümle ulvî ve süfli ecsam cis-miyette müsavi olduğundan birinin üzerinde carî olan ahval diğerinin üzerinde de carî olur. Binaenaleyh; arz üzerinde yarılmak, yırtılmak, parçalanmak carî olduğu gibi göklerde dahi carî olur. Şu halde semanın yarılıp açılmasında ve bu âlemin harab olmasında şüphe yoktur, Cenab-ı Hakkın bu âlemi evvelâ icada ve saniyen tahribe kudreti kâfi olunca diğer bir âlem-i uhrâyı icada kudretinin şümulünde tereddüt olmaz. Hukukun faslı ve mahşerde sûrun üfürülmesi kabirden kalkıp mahşere cem'olmak için ise de fasl-ı hukukun sûra üfürülme-sinden muahhar olmasında bir mâni yoktur. Zira; zaman uzun olduğundan bidâyesinde sûra üfürülmek suretiyle nihayesinde fasl-ı hukuk olacağı Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette dağların akıbeti hakkında muhtelif ahvali beyan olunmuştur ve hepsinin cem'-i mümkündür. Tenakuz yoktur. Çünkü; evvelâ dağlar havaya kalkar, atılmış yün suretinde bulutlar gibi havada gezer, saniyen rüzgâr sa-vurur, kum gibi olur. Bundan sonra serab olur demek «Yok olur» demektir. Zira serap; yaz gününde düz ovalarda uzaktan su gibi ılgıt ılgıt görülür. Fakat o görülen mahalle varıldığında hiçbir şey bulunmaz, işte kıyamette dağların havaya kalkması ve kum gibi savrulması misilli halleri geçirdikten sonra akıbet yok olacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Nebe' 78:18

Vacip Tealâ kıyametin ve hasrın vücuduna delâlet eden bazı delâili beyandan sonra yevm-i kıyametin ve ba'sm vukuunu haber vermek üzere buyuruyor. Yani; muhakkak olan kıyamet günü bir gündür ki o günle ilm-i ilâhî'de dünyanın müddeti tayin ve hakla batıl beyni tefrik olunur. İsrafil vasıtasıyla sûra üfürülür. Binaenaleyh; herkes kendi ameline göre bir levn ve renk üzere gelir ki güzel, çirkin, azaba müptelâ ve bazılarınız da selâmetle cemaat cemaat gelirsiniz. Çünkü; her nevi amel sahipleri birer fırka olarak geldiklerinden fevc fevc gelecekleri beyan olunmuştur, emr-i ilâhî üzerine sûra üfü-rülünce gökler yarılır ve o yarıklar göklerin kapıları mesabesinde 'olur, dağlar bu ağırlıkları ve cesametleriyle beraber yerlerinden kopar, havaya kalkar, savrulur, akıbet yok olur, gider. Yevm-i kıyamet bir gün ki o günle dünyanın müddeti tevkît olunduğundan yahut o günle helâikın ömrü nihayet bulduğundan, yahut Allahü Tealâ'nm kullarına vaad ettiği sevap ve azabın vakti veya fasl~ı hükûmât ve kat'-ı husumat için halkın içtivıaının vakti olduğundan o güne yevm-I fasI denmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bilcümle ulvî ve süfli ecsam cis-miyette müsavi olduğundan birinin üzerinde carî olan ahval diğerinin üzerinde de carî olur. Binaenaleyh; arz üzerinde yarılmak, yırtılmak, parçalanmak carî olduğu gibi göklerde dahi carî olur. Şu halde semanın yarılıp açılmasında ve bu âlemin harab olmasında şüphe yoktur, Cenab-ı Hakkın bu âlemi evvelâ icada ve saniyen tahribe kudreti kâfi olunca diğer bir âlem-i uhrâyı icada kudretinin şümulünde tereddüt olmaz. Hukukun faslı ve mahşerde sûrun üfürülmesi kabirden kalkıp mahşere cem'olmak için ise de fasl-ı hukukun sûra üfürülme-sinden muahhar olmasında bir mâni yoktur. Zira; zaman uzun olduğundan bidâyesinde sûra üfürülmek suretiyle nihayesinde fasl-ı hukuk olacağı Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette dağların akıbeti hakkında muhtelif ahvali beyan olunmuştur ve hepsinin cem'-i mümkündür. Tenakuz yoktur. Çünkü; evvelâ dağlar havaya kalkar, atılmış yün suretinde bulutlar gibi havada gezer, saniyen rüzgâr sa-vurur, kum gibi olur. Bundan sonra serab olur demek «Yok olur» demektir. Zira serap; yaz gününde düz ovalarda uzaktan su gibi ılgıt ılgıt görülür. Fakat o görülen mahalle varıldığında hiçbir şey bulunmaz, işte kıyamette dağların havaya kalkması ve kum gibi savrulması misilli halleri geçirdikten sonra akıbet yok olacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Nebe' 78:19

Vacip Tealâ kıyametin ve hasrın vücuduna delâlet eden bazı delâili beyandan sonra yevm-i kıyametin ve ba'sm vukuunu haber vermek üzere buyuruyor. Yani; muhakkak olan kıyamet günü bir gündür ki o günle ilm-i ilâhî'de dünyanın müddeti tayin ve hakla batıl beyni tefrik olunur. İsrafil vasıtasıyla sûra üfürülür. Binaenaleyh; herkes kendi ameline göre bir levn ve renk üzere gelir ki güzel, çirkin, azaba müptelâ ve bazılarınız da selâmetle cemaat cemaat gelirsiniz. Çünkü; her nevi amel sahipleri birer fırka olarak geldiklerinden fevc fevc gelecekleri beyan olunmuştur, emr-i ilâhî üzerine sûra üfü-rülünce gökler yarılır ve o yarıklar göklerin kapıları mesabesinde 'olur, dağlar bu ağırlıkları ve cesametleriyle beraber yerlerinden kopar, havaya kalkar, savrulur, akıbet yok olur, gider. Yevm-i kıyamet bir gün ki o günle dünyanın müddeti tevkît olunduğundan yahut o günle helâikın ömrü nihayet bulduğundan, yahut Allahü Tealâ'nm kullarına vaad ettiği sevap ve azabın vakti veya fasl~ı hükûmât ve kat'-ı husumat için halkın içtivıaının vakti olduğundan o güne yevm-I fasI denmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bilcümle ulvî ve süfli ecsam cis-miyette müsavi olduğundan birinin üzerinde carî olan ahval diğerinin üzerinde de carî olur. Binaenaleyh; arz üzerinde yarılmak, yırtılmak, parçalanmak carî olduğu gibi göklerde dahi carî olur. Şu halde semanın yarılıp açılmasında ve bu âlemin harab olmasında şüphe yoktur, Cenab-ı Hakkın bu âlemi evvelâ icada ve saniyen tahribe kudreti kâfi olunca diğer bir âlem-i uhrâyı icada kudretinin şümulünde tereddüt olmaz. Hukukun faslı ve mahşerde sûrun üfürülmesi kabirden kalkıp mahşere cem'olmak için ise de fasl-ı hukukun sûra üfürülme-sinden muahhar olmasında bir mâni yoktur. Zira; zaman uzun olduğundan bidâyesinde sûra üfürülmek suretiyle nihayesinde fasl-ı hukuk olacağı Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette dağların akıbeti hakkında muhtelif ahvali beyan olunmuştur ve hepsinin cem'-i mümkündür. Tenakuz yoktur. Çünkü; evvelâ dağlar havaya kalkar, atılmış yün suretinde bulutlar gibi havada gezer, saniyen rüzgâr sa-vurur, kum gibi olur. Bundan sonra serab olur demek «Yok olur» demektir. Zira serap; yaz gününde düz ovalarda uzaktan su gibi ılgıt ılgıt görülür. Fakat o görülen mahalle varıldığında hiçbir şey bulunmaz, işte kıyamette dağların havaya kalkması ve kum gibi savrulması misilli halleri geçirdikten sonra akıbet yok olacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Nebe' 78:20

Vacip Tealâ kıyametin ve hasrın vücuduna delâlet eden bazı delâili beyandan sonra yevm-i kıyametin ve ba'sm vukuunu haber vermek üzere buyuruyor. Yani; muhakkak olan kıyamet günü bir gündür ki o günle ilm-i ilâhî'de dünyanın müddeti tayin ve hakla batıl beyni tefrik olunur. İsrafil vasıtasıyla sûra üfürülür. Binaenaleyh; herkes kendi ameline göre bir levn ve renk üzere gelir ki güzel, çirkin, azaba müptelâ ve bazılarınız da selâmetle cemaat cemaat gelirsiniz. Çünkü; her nevi amel sahipleri birer fırka olarak geldiklerinden fevc fevc gelecekleri beyan olunmuştur, emr-i ilâhî üzerine sûra üfü-rülünce gökler yarılır ve o yarıklar göklerin kapıları mesabesinde 'olur, dağlar bu ağırlıkları ve cesametleriyle beraber yerlerinden kopar, havaya kalkar, savrulur, akıbet yok olur, gider. Yevm-i kıyamet bir gün ki o günle dünyanın müddeti tevkît olunduğundan yahut o günle helâikın ömrü nihayet bulduğundan, yahut Allahü Tealâ'nm kullarına vaad ettiği sevap ve azabın vakti veya fasl~ı hükûmât ve kat'-ı husumat için halkın içtivıaının vakti olduğundan o güne yevm-I fasI denmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bilcümle ulvî ve süfli ecsam cis-miyette müsavi olduğundan birinin üzerinde carî olan ahval diğerinin üzerinde de carî olur. Binaenaleyh; arz üzerinde yarılmak, yırtılmak, parçalanmak carî olduğu gibi göklerde dahi carî olur. Şu halde semanın yarılıp açılmasında ve bu âlemin harab olmasında şüphe yoktur, Cenab-ı Hakkın bu âlemi evvelâ icada ve saniyen tahribe kudreti kâfi olunca diğer bir âlem-i uhrâyı icada kudretinin şümulünde tereddüt olmaz. Hukukun faslı ve mahşerde sûrun üfürülmesi kabirden kalkıp mahşere cem'olmak için ise de fasl-ı hukukun sûra üfürülme-sinden muahhar olmasında bir mâni yoktur. Zira; zaman uzun olduğundan bidâyesinde sûra üfürülmek suretiyle nihayesinde fasl-ı hukuk olacağı Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette dağların akıbeti hakkında muhtelif ahvali beyan olunmuştur ve hepsinin cem'-i mümkündür. Tenakuz yoktur. Çünkü; evvelâ dağlar havaya kalkar, atılmış yün suretinde bulutlar gibi havada gezer, saniyen rüzgâr sa-vurur, kum gibi olur. Bundan sonra serab olur demek «Yok olur» demektir. Zira serap; yaz gününde düz ovalarda uzaktan su gibi ılgıt ılgıt görülür. Fakat o görülen mahalle varıldığında hiçbir şey bulunmaz, işte kıyamette dağların havaya kalkması ve kum gibi savrulması misilli halleri geçirdikten sonra akıbet yok olacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Nebe' 78:21

Vacip Tealâ icmalen kıyametin ahvalini beyandan sonra kıyametin ahvali içinden Cehennem'in halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cehennem kulları gözetecek bir mahal oldu. Çünkü; Cehennem'in hazinedarları ehl-i Cehennemi gözettikleri gibi Cen-net'in hazinedarı da ehl-i Cennet'i beklerler. Zira sırat; Cehennem üzerinde olduğundan hiçbir kimse Cehennem üzerinden geçmemiş olmaz, elbette Cehennem üzerinden geçecektir. Binaenaleyh; zebaniler ehl-i Cehennem'i beklerler ki gelince Cehennem'e atsınlar, Cennet hademesi de ehl-i Cennet'i beklerler ki Cehennem'in alevinden ehl-i imanı korusunlar. Amma her kul kendi ameline göre geçer. Bazıları gayet seri', bazıları gayet ağır fakat er geç geçerler, geçemeyen düşer, lâyık olduğu azabı bulur, Cehennem tâğüere merci oldu ki onlar Cehennem'de ebeden yani ezmine-i gayr-ı mü-tenahiyede kalırlar. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hukup; bu dünyaya nispetle yetmiş bin veyahut seksen bin seneye denilirse de bu âyette ah k ap; cemi' sıygasıyla varid olduğundan nihayet bulacağına delâlet yoktur. Çünkü bir hukup gider, yerine diğer bir hukup gelir ve ilâgayrinnihaye böyle gider.

Nebe' 78:22

Vacip Tealâ icmalen kıyametin ahvalini beyandan sonra kıyametin ahvali içinden Cehennem'in halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cehennem kulları gözetecek bir mahal oldu. Çünkü; Cehennem'in hazinedarları ehl-i Cehennemi gözettikleri gibi Cen-net'in hazinedarı da ehl-i Cennet'i beklerler. Zira sırat; Cehennem üzerinde olduğundan hiçbir kimse Cehennem üzerinden geçmemiş olmaz, elbette Cehennem üzerinden geçecektir. Binaenaleyh; zebaniler ehl-i Cehennem'i beklerler ki gelince Cehennem'e atsınlar, Cennet hademesi de ehl-i Cennet'i beklerler ki Cehennem'in alevinden ehl-i imanı korusunlar. Amma her kul kendi ameline göre geçer. Bazıları gayet seri', bazıları gayet ağır fakat er geç geçerler, geçemeyen düşer, lâyık olduğu azabı bulur, Cehennem tâğüere merci oldu ki onlar Cehennem'de ebeden yani ezmine-i gayr-ı mü-tenahiyede kalırlar. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hukup; bu dünyaya nispetle yetmiş bin veyahut seksen bin seneye denilirse de bu âyette ah k ap; cemi' sıygasıyla varid olduğundan nihayet bulacağına delâlet yoktur. Çünkü bir hukup gider, yerine diğer bir hukup gelir ve ilâgayrinnihaye böyle gider.

Nebe' 78:23

Vacip Tealâ icmalen kıyametin ahvalini beyandan sonra kıyametin ahvali içinden Cehennem'in halini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Cehennem kulları gözetecek bir mahal oldu. Çünkü; Cehennem'in hazinedarları ehl-i Cehennemi gözettikleri gibi Cen-net'in hazinedarı da ehl-i Cennet'i beklerler. Zira sırat; Cehennem üzerinde olduğundan hiçbir kimse Cehennem üzerinden geçmemiş olmaz, elbette Cehennem üzerinden geçecektir. Binaenaleyh; zebaniler ehl-i Cehennem'i beklerler ki gelince Cehennem'e atsınlar, Cennet hademesi de ehl-i Cennet'i beklerler ki Cehennem'in alevinden ehl-i imanı korusunlar. Amma her kul kendi ameline göre geçer. Bazıları gayet seri', bazıları gayet ağır fakat er geç geçerler, geçemeyen düşer, lâyık olduğu azabı bulur, Cehennem tâğüere merci oldu ki onlar Cehennem'de ebeden yani ezmine-i gayr-ı mü-tenahiyede kalırlar. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hukup; bu dünyaya nispetle yetmiş bin veyahut seksen bin seneye denilirse de bu âyette ah k ap; cemi' sıygasıyla varid olduğundan nihayet bulacağına delâlet yoktur. Çünkü bir hukup gider, yerine diğer bir hukup gelir ve ilâgayrinnihaye böyle gider.

Nebe' 78:24

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'de kalacaklarını beyandan sonra ehl-i Cehennem'in me'kûlât ve meşrubatını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; şu ceza amellerine muvafık istihkaklarıdır ki ziyade ve noksan değildir. Yani bir cezayla cezalanırlar ki o ceza amellerine göredir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile harareti kesecek latif rüzgâr ve gölge ki mutlaka serinlik verecek şey demektir. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir.

Nebe' 78:25

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'de kalacaklarını beyandan sonra ehl-i Cehennem'in me'kûlât ve meşrubatını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; şu ceza amellerine muvafık istihkaklarıdır ki ziyade ve noksan değildir. Yani bir cezayla cezalanırlar ki o ceza amellerine göredir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile harareti kesecek latif rüzgâr ve gölge ki mutlaka serinlik verecek şey demektir. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir.

Nebe' 78:26

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'de kalacaklarını beyandan sonra ehl-i Cehennem'in me'kûlât ve meşrubatını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; şu ceza amellerine muvafık istihkaklarıdır ki ziyade ve noksan değildir. Yani bir cezayla cezalanırlar ki o ceza amellerine göredir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile harareti kesecek latif rüzgâr ve gölge ki mutlaka serinlik verecek şey demektir. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir.

Nebe' 78:27

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in azabını beyaı jtihkaklarmm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; bu azaba müstehak oldular. Yani; ehl-i Cehennem'in şu beyan olunan azaba istihkaklarının sebebi; onlar dünyada hava ve heveslerine tebaiyet ederek âhirete iman edip amelleri üzerine hesab olunacaklarını ümid etmediler ve bizim vahdaniyetimize ve âhirete delâlet eden âyetlerimizi şiddetle tekzib ettiler. Şu halde bunların âhireti inkârlarına ve âyetleri tekziplerine yakışan; Cehennem'de sıcak su içmek ve me'kûlât yerine ehl-i Cehennem'den akan irinleri yemektir. Çünkü; o günün vücudunu inkâr edenlere o günün en şiddetli azabını göstermektir. Binaenaleyh; Cehennem'de yanan kimsenin sıcak su içmesinden, ve diğer yananlardan akan ve şiddetli kokan irinlerini yemesinden daha ziyade azap tasavvur olunamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin âyetleri tekzipten başka birçok kabahatları olduğu halde âhireti inkârları her günahın başı olduğuna işaret için bu âyette onların azabına sebep; âhireti inkâr etmeleri olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete iman etmeyen bir kimse hayrata meyletmediği gibi münkerâtı işlemekten de çekinmez. Binaenaleyh; bu makûle kimseler şerrin küllisini işler, hayrın küllisini terkederler. Zira; serden zarar geleceğini ve hayırdan menfaat oiacağml itikad etmeyince onun için şer olan hayır, hayır olan ayn-i şer demektir. Şu halde âhireti inkâr ve âyetleri tekzib edenlerin kuvve-i nazariye'ki itikatları ve kuvve-i ameliye ki ameliyatları bozuk olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; ameli üzerine hesab olunacağını ümid etmeyen kimse envâ-ı kabayih ve münkerâtı işlemekten çekinmeyince ameliyatı tamamen ve âyetleri tekzib edince itikatlarının külliyen 'bozuk olduğunu ve bu verilen' cezanın amellerine tamamıyla muvafık olduğunu beyan buyurmuştur.

Nebe' 78:28

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in azabını beyaı jtihkaklarmm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; bu azaba müstehak oldular. Yani; ehl-i Cehennem'in şu beyan olunan azaba istihkaklarının sebebi; onlar dünyada hava ve heveslerine tebaiyet ederek âhirete iman edip amelleri üzerine hesab olunacaklarını ümid etmediler ve bizim vahdaniyetimize ve âhirete delâlet eden âyetlerimizi şiddetle tekzib ettiler. Şu halde bunların âhireti inkârlarına ve âyetleri tekziplerine yakışan; Cehennem'de sıcak su içmek ve me'kûlât yerine ehl-i Cehennem'den akan irinleri yemektir. Çünkü; o günün vücudunu inkâr edenlere o günün en şiddetli azabını göstermektir. Binaenaleyh; Cehennem'de yanan kimsenin sıcak su içmesinden, ve diğer yananlardan akan ve şiddetli kokan irinlerini yemesinden daha ziyade azap tasavvur olunamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin âyetleri tekzipten başka birçok kabahatları olduğu halde âhireti inkârları her günahın başı olduğuna işaret için bu âyette onların azabına sebep; âhireti inkâr etmeleri olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete iman etmeyen bir kimse hayrata meyletmediği gibi münkerâtı işlemekten de çekinmez. Binaenaleyh; bu makûle kimseler şerrin küllisini işler, hayrın küllisini terkederler. Zira; serden zarar geleceğini ve hayırdan menfaat oiacağml itikad etmeyince onun için şer olan hayır, hayır olan ayn-i şer demektir. Şu halde âhireti inkâr ve âyetleri tekzib edenlerin kuvve-i nazariye'ki itikatları ve kuvve-i ameliye ki ameliyatları bozuk olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; ameli üzerine hesab olunacağını ümid etmeyen kimse envâ-ı kabayih ve münkerâtı işlemekten çekinmeyince ameliyatı tamamen ve âyetleri tekzib edince itikatlarının külliyen 'bozuk olduğunu ve bu verilen' cezanın amellerine tamamıyla muvafık olduğunu beyan buyurmuştur.

Nebe' 78:29

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in amelde ve itikatta fesat üzere bulunduklarından Cehennem'e müstehak olduklarını beyandan sonra onların amellerinin keyfiyetini ve miktarını tafsil üzere zat-ı ülûhiyetinin malûmu olduğunu beyan etmek zımnında buyuruyor. Yani; verilen ceza onların amellerine muvafıktır. Zira; biz itikat ve amellerini ve sair herşeyi onları hıfzeden ve amellerini yazmaya müvekkel olan meleklerin kitaplarında veyahut Levh-i Mah-fuz'da yazmak ve sabit kılmak tarikıyla saydık ve zaptettik, Bina-enaleyh; amellerini yazmakta sehiv ü hata yoktur, vukuat aynıyla deftere alınmıştır ki verilen ceza tamamıyla amellerine mutabık tertib olunmuştur. Şu halde onlar için beyan olunan ceza elbette vuku bulacaktır. Zira; günahları birer birer sayılıp yazılınca onun üzerine terettüb edecek-ceza elbette vuku bulur. Çünkü; cezayı icab eden a'mâl-i kabiha aynıyla zaptolununca cezanın da aynıyla husul bulacağında şüphe yoktur.. Ebussuud Et'endi'nin beyanı veçhile bu âyet bundan evvelki âyetlerde beyan olunan cezaların vukuunu te'kid için getirilmiş bir cümle-i mu'terizadir. Çünkü cezayı vermek; o cezayı icab eden günahları bilmekle olacağından, bu cümle de Cenab-ı Hakkın o günahları bildiğini beyan için getirildiğinden elbette cezanın terko-lunmayacağmı beyan etmesi o cezanın vukuunu te'kid olmuştur, bu âyet-i celile Cenab-ı Hakkın ciiz'iyat-ı eşyayı bildiğine delâlet ettiğinden Vacip Tealâ'nm cüz'iyata ilmîni inkâr edenler tekfir olunur

Nebe' 78:30

Vacip Teaiâ ehl-i Cehennem'in azaplarını, o azapların amellerine muvafık olduğunu, amellerinin tafsilini bildiğinden cezanın amele tevafuk eylediğini beyandan sonra ahval-i .sabıka üzerine terettüb eden cezayı beyan ve kâfirlere tekdir suretiyle emretmek üzere buyuruyor. Yani ey âsîler! Siz âhirette hesabı İnkâr ve âyetleri îe:l<;zib edince envâ'-ı azabı tadınız. Zira; her ne zaman Cehennenı'den çıkmak için bir çare aramaya başlarsanız biz elbette azabınıza ziyadeyle mukabele ederiz. Çünkü; Cehennemiden kurtulmaca çare aramak zamanı geçmiştir. Fahri Eâzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ehl-i Cehennem üzerine Kur'anda en ziyade te'sir eden âyet bu âyettir ve Resulullah'tan rivayet de bu minval üzeredir. Çünkü ehl-i Cehennem her ne zaman Cehennem'den halâslarına çare arayıp, yalva-rırlarsa azaplarının ziyadelenmesini beyan etmek ve çare kapılarını kapamak; kemal-i m e 'y us iy etler ine delâlet eder. Zira; halâsa çare olmadığını ve çare aramanın da zarardan başka birşey tevlid etmeyeceğini beyandan daha ziyade bir azap olamaz. Şu halde verilen cezanın amele muvafık olduğunu beyandan sonra «Tadın azabı, size azabınızı ziyade etmekten başka birşey yok» demek" bir fetva ki tebdil etmek ihtimali olmadığından azabın şiddetine delâlet eder. Vacip Tealâ'nm ehl-i nâra tekellüm etmeyeceğini beyana müteallik olan âyetlere bu âyette «Tadın azabı» şeklinde vuku bulacak emir münafi değildir. Çünkü tekellüm etmeyeceğini beyan eden âyetten.maksat, ehl-i nara menfaat verir söz söylemeyecek demektir. Bu âyetteyse ihanet ve hakaret suretiyle emredeceği ve söz söyleyeceği beyan olunmuştur. Binaenaleyh; âyetler arasında tenakuz yoktur.

Nebe' 78:31

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cennet'in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; gönlün sevdiği, nefsin arzu ettiği, telezzüz ve rahat için hazırlanmış herşey mevcuttur. … Çünkü; haset ve birbirlerine buğz u adavet yok ki faydasız şeylerle meşgul olsunlar, celb-i menfaat ve def'-i mazarrat daiyeieri de yok ki yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla faaac ve aei -ı mazarrat, uaryeıerı ue yuis. vi yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla fahiş söz olmaz ki işitsinler. Şu halde istedikleri herşeye nail olurlar istemedikleri uirşey bulunmaz.

Nebe' 78:32

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cennet'in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; gönlün sevdiği, nefsin arzu ettiği, telezzüz ve rahat için hazırlanmış herşey mevcuttur. … Çünkü; haset ve birbirlerine buğz u adavet yok ki faydasız şeylerle meşgul olsunlar, celb-i menfaat ve def'-i mazarrat daiyeieri de yok ki yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla faaac ve aei -ı mazarrat, uaryeıerı ue yuis. vi yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla fahiş söz olmaz ki işitsinler. Şu halde istedikleri herşeye nail olurlar istemedikleri uirşey bulunmaz.

Nebe' 78:33

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cennet'in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; gönlün sevdiği, nefsin arzu ettiği, telezzüz ve rahat için hazırlanmış herşey mevcuttur. … Çünkü; haset ve birbirlerine buğz u adavet yok ki faydasız şeylerle meşgul olsunlar, celb-i menfaat ve def'-i mazarrat daiyeieri de yok ki yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla faaac ve aei -ı mazarrat, uaryeıerı ue yuis. vi yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla fahiş söz olmaz ki işitsinler. Şu halde istedikleri herşeye nail olurlar istemedikleri uirşey bulunmaz.

Nebe' 78:34

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cennet'in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; gönlün sevdiği, nefsin arzu ettiği, telezzüz ve rahat için hazırlanmış herşey mevcuttur. … Çünkü; haset ve birbirlerine buğz u adavet yok ki faydasız şeylerle meşgul olsunlar, celb-i menfaat ve def'-i mazarrat daiyeieri de yok ki yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla faaac ve aei -ı mazarrat, uaryeıerı ue yuis. vi yekdiğerine karşı yalan söylesinler, velhasıl Cennet'te fazla fahiş söz olmaz ki işitsinler. Şu halde istedikleri herşeye nail olurlar istemedikleri uirşey bulunmaz.

Nebe' 78:35

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerden bazılarını beyandan sonra o nimetlerin amellerine ceza ve Rab'lerinden ihsan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. ki herkesin atiyesi kendi a'mâli miktarıdır, a'mâlinden fazla veya noksan değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in nail olduğu nimetler amelleri mukabilinde vaad-i İlâhî üzerine terettüb ettiği ci-i hetle ceza Allahü Tealâ üzerine vermek vacip olmayıp atâ oldu-l ğundan atâ ile ceza beyninde münafat var denilemez. Çünkü; bir-j şey mincihetin ceza olduğu gibi o şeyin aynıyla ahar cihetten atiye olması caizdir. Yahut asıl amele mukabil verilen cezadır ve birden! ona veya yedi yüze kadar fazla verilen tafaddul ve atiyedir.

Nebe' 78:36

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerden bazılarını beyandan sonra o nimetlerin amellerine ceza ve Rab'lerinden ihsan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. ki herkesin atiyesi kendi a'mâli miktarıdır, a'mâlinden fazla veya noksan değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in nail olduğu nimetler amelleri mukabilinde vaad-i İlâhî üzerine terettüb ettiği ci-i hetle ceza Allahü Tealâ üzerine vermek vacip olmayıp atâ oldu-l ğundan atâ ile ceza beyninde münafat var denilemez. Çünkü; bir-j şey mincihetin ceza olduğu gibi o şeyin aynıyla ahar cihetten atiye olması caizdir. Yahut asıl amele mukabil verilen cezadır ve birden! ona veya yedi yüze kadar fazla verilen tafaddul ve atiyedir.

Nebe' 78:37

Vacip Tealâ kâfirlerin azabını ve müminlerin nail olacakları nimetleri beyandan sonra âsî olanlara azab etmeye, itaat edenlere nimet vermeye kaadir olduğunu beyan etmek üzere : Yani; ya Ekrem-er Rusül! Kullarına şu nimetleri veren Rabbin Tealâ semâ vatın, arzın aralarında olan mahlûkatın Rabbisi ve her cümlesine in'âm ve ihsan sahibidir. Çünkü; kullarına nimeti vermesine bir mani yoktur. Hergey kendinindir ve o günde cümle âlemin Rabb'isı huzurunda bilâperva söz söylemek hakkına kimse mâlik olamaz. Zira; cümlesi Allah'ın mernlûküdür. Hiçbir memlûkün maliki üzerine birgey davasına salâhiyeti olmadığı gibi söz söylemeye dahi malik ve müstehak olamaz. Amma müstehak olmayarak fazl-ı ilâhî kabilinden izin verilirse söyleyebilir Ve izin suretiyle söylemesinden söze malik olması lâzım gelmez. Çünkü; söze malik olsa elbette söylemeye hakkı olur, izne ihtiyaç olmazdı. Zira; herkes hakkını isti'mâlde hiçbir zaman gayrın izin vermesine muhtaç, olmaz. Şu halde ehl-i şefaatin şefaat hususunda Cenab-ı Hakka karşı hitaplarıyla bu âyete itiraz vârid olmaz. Çünkü; onların sözü izn-i İlâhî iledir, yoksa mâlik olduklarından değildir. Âyetteyse söz söylemezler denmiyor. .«Söze malik olmazlar» deniyor. Binaenaleyh; itiraz vârid değildir, Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bundan evvel zikrolunan ceza ve atîyede Vacip Tealâ müstakil olduğunu ispat için umumun Rabb'isi ve rahmet-i vâsia sahibi olduğu ve bu âyette rubûbiyetin ifade ettiği azameti takrir için hiçbir kimsenin söze malik olamayacağı beyan olunmuştur.

Nebe' 78:38

Vacip.Tealâ hiçbir kimsenin huzur-u Eâhî'de söz söylemeye malik olmadığını beyandan sonra bu manâyı takrir ve te'kid etmek üzere : Çünkü; vukuunda şüphe yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile melekler kuvvet ve kudrette mahlûkat-ı saireden ziyade oldukları halde o günün dehşeti ve ce-lâlet-i İlâhî'yenin heybeti karşısında hayran olup tekellüme kaadir olamayınca insanların kaadir olamayacakları evleviyetle sabit olur, o günde.herkes söz söyleyemez, ancak Allahü Tealâ'mn söylemesine izin verdiği, savap söyleyen kimseler tekellüm ederler. Yani izin olmayınca söylemedikleri gibi izin verildiği zamandaysa doğru. ve savap buğunu bildikleri sözü söylerler ki «Yanlış söz söylenmez» demektir. Yahut manâ-yı âyet: … demektir. Bazı kullarına izin vermek rahmet sıfatının eseri olduğuna işaret için esmâ-i hüsnâ iç/nden Rahman ism-i şerifi ve yevm-i kıyametin azamet ve fehamette ulüvv-ü derecesine işaret için bıCd-u mertebeye delâlet eden lâfzı varid olmuştur. O günde hukukun cümlesi hâsıl, bâtılın cümlesi zail olacağı cihetle yevm-i kıyamete yevm-i hak denmiştir. Çünkü; yevm-i kıyamet elbette vâki olup sabit olacaktır, her gizli olan şeylerin, o günde zuhur edeceğine binaen o güne gün demek lâyık ve müstehak olduğuna işaret için yevm-i hak denmiştir.

Nebe' 78:39

Vacip Tealâ kıyamet gününün sabit ve elbette vuku bulacâ'l gün olduğunu beyandan sonra o gün için tedarik lâzım olduğu-beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; kıyametin geleceğinde şüphe olmayınca herkesin kendi için o günde sefil olmamak üzere tedarikât-ı lâzime yapması lâzımdır. Binaenaleyh; azab-ı İlâhî'den ve fitne-i âhiretten emin olmak isteyen kimse a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı merziyeyle Rabbisine bir doğru yol tutar ve o yol sayesinde Rabbisine rücû' eder, mevlâsının rızasına vasıl olur. Şu halde cânib-i manevî-i ülûhiyet bu misilli kimsenin daima mercii olduğundan o kimse herşeyi Rabb'isine ar-zeder, her ne beklerse Rabb'isinden bekler, ne isterse ondan ister, Rabbi'si de ona muîn ve nasır olur, Biz Azimüşşân ey insanlar! Pek yakın olan kıyamet gününün azabından sizi muhakkak korkuturuz. Fahri Râzfnin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhle yevm-i âhiret elbette gelecektir, her gelecek de yakın olduğu cihetle kıyamet gününe ve âhiret azabına azab–ı karîb denilmiştir. Azab-ı karîble Vacip Tealâ'nın inzan; sûrenin evvelinden beri âhi-rete müteallik zikrolunan âyetlerle vâki olmuştur.

Nebe' 78:40

Vacip Tealâ azab-ı karîble kullarını korkuttuğunu beyandan sonra o yakın azabın gününü beyan etmek üzere buyuruyor. Gerçi kâfirin şu temennisi muâlse de muhali temennisi caizdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı rivayete nazaran hayvanat-ı saire de kıyamette haşrolunur. Birbirlerinden hakları alınıp kısas olunduktan sonra toprak olur, giderler. İşte o vakitte hayvanatın toprak olduğunu gören kâfir kendinin de onlar gibi toprak olup da ebeden muazzap olmamasını ister, lâkin bu arzu faydasızdır. Hayvanatın hasrından fayda; bilmukabele kısas olunmaktır, adalete muvafık olan da budur, yoksa bunların hasrı, ceza görmek için değildir. Zira kendilerinde teklifin medarı olan akıl olmadığından mükellef değillerdir. Amma bilmukabele kısası bilecek kadar idrake malik olduklarından idrak edecekleri miktarla iktifa olunur. Binaenaleyh; idrakin haricinde birşeyle bu dünyada mükellef olmadıkları gibi âhirette dahi azab olunmazlar.

Naziat 79:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiJlûrelerdendir. Kırk altı ayeti camidir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile su sıfatlar; meleklerin sıfatıdır-Zira; sıfatlardan anlaşıldığı veçhile bu sıfatlarla muttasıf olan meleklerin şerefine binaen Cenab-ı Hak bu meleklere yemin etmiştir. Çünkü; şerefli olan bazı mahlûkatına yemin etmek âdet-î îlâhrye-dendir. Yahut bu misilli makamda (Rab) kelimesi mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Naziat 79:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiJlûrelerdendir. Kırk altı ayeti camidir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile su sıfatlar; meleklerin sıfatıdır-Zira; sıfatlardan anlaşıldığı veçhile bu sıfatlarla muttasıf olan meleklerin şerefine binaen Cenab-ı Hak bu meleklere yemin etmiştir. Çünkü; şerefli olan bazı mahlûkatına yemin etmek âdet-î îlâhrye-dendir. Yahut bu misilli makamda (Rab) kelimesi mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Naziat 79:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiJlûrelerdendir. Kırk altı ayeti camidir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile su sıfatlar; meleklerin sıfatıdır-Zira; sıfatlardan anlaşıldığı veçhile bu sıfatlarla muttasıf olan meleklerin şerefine binaen Cenab-ı Hak bu meleklere yemin etmiştir. Çünkü; şerefli olan bazı mahlûkatına yemin etmek âdet-î îlâhrye-dendir. Yahut bu misilli makamda (Rab) kelimesi mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Naziat 79:4

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiJlûrelerdendir. Kırk altı ayeti camidir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile su sıfatlar; meleklerin sıfatıdır-Zira; sıfatlardan anlaşıldığı veçhile bu sıfatlarla muttasıf olan meleklerin şerefine binaen Cenab-ı Hak bu meleklere yemin etmiştir. Çünkü; şerefli olan bazı mahlûkatına yemin etmek âdet-î îlâhrye-dendir. Yahut bu misilli makamda (Rab) kelimesi mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Naziat 79:5

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiJlûrelerdendir. Kırk altı ayeti camidir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile su sıfatlar; meleklerin sıfatıdır-Zira; sıfatlardan anlaşıldığı veçhile bu sıfatlarla muttasıf olan meleklerin şerefine binaen Cenab-ı Hak bu meleklere yemin etmiştir. Çünkü; şerefli olan bazı mahlûkatına yemin etmek âdet-î îlâhrye-dendir. Yahut bu misilli makamda (Rab) kelimesi mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Naziat 79:6

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiJlûrelerdendir. Kırk altı ayeti camidir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile su sıfatlar; meleklerin sıfatıdır-Zira; sıfatlardan anlaşıldığı veçhile bu sıfatlarla muttasıf olan meleklerin şerefine binaen Cenab-ı Hak bu meleklere yemin etmiştir. Çünkü; şerefli olan bazı mahlûkatına yemin etmek âdet-î îlâhrye-dendir. Yahut bu misilli makamda (Rab) kelimesi mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Naziat 79:7

Mekke-i Mükerreme'de nazil olaiJlûrelerdendir. Kırk altı ayeti camidir Fahri Râzi'nin beyanı veçhile su sıfatlar; meleklerin sıfatıdır-Zira; sıfatlardan anlaşıldığı veçhile bu sıfatlarla muttasıf olan meleklerin şerefine binaen Cenab-ı Hak bu meleklere yemin etmiştir. Çünkü; şerefli olan bazı mahlûkatına yemin etmek âdet-î îlâhrye-dendir. Yahut bu misilli makamda (Rab) kelimesi mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım:

Naziat 79:8

Fahri Râzrnin beyanı veçhile râcije ; şiddetle hareket veyahut insanları korkutucu şiddetli savttır. Bu makamda ikisi de birîeşebilir. Çünkü; Kıyamette sûrun üfurülmesiyle yerlere ve göklere ânz oları zelzelenin ve şiddetli hareketlerin korkunç sadaları da olması zaruridir. Binaenaleyh râcite : şiddetli şada ile beraber büyük hareket demek olur. Râdife ; hareketi arza tühi olan göklerin harekelidir ki semanın harekesi arzın harekesin-&§T\ sonra ona tâbi olacağına delâlet eder. Vâeife; çokça kucu demektir. Buna nazaran manâ-yı nazını; " … demektir. İnsanların korkulan gözlerde sair azadan daha ziyade zahir olduğundan huşu' ve züll ü meskenet, gözlerine isnad olunmuştur. Zira; korkan kimse kemal-i dehşetle etrafına bakınır, gözünün içi dışına döner gibi olur. Binaenaleyh; gözün korkusu ve tezellülü diğer azalara delâlet ettiğinden göze nispet etmekle iktifa olunmuştur, yoksa gözler korkar da başka azalar korkmaz manâsına değildir.

Naziat 79:9

Fahri Râzrnin beyanı veçhile râcije ; şiddetle hareket veyahut insanları korkutucu şiddetli savttır. Bu makamda ikisi de birîeşebilir. Çünkü; Kıyamette sûrun üfurülmesiyle yerlere ve göklere ânz oları zelzelenin ve şiddetli hareketlerin korkunç sadaları da olması zaruridir. Binaenaleyh râcite : şiddetli şada ile beraber büyük hareket demek olur. Râdife ; hareketi arza tühi olan göklerin harekelidir ki semanın harekesi arzın harekesin-&§T\ sonra ona tâbi olacağına delâlet eder. Vâeife; çokça kucu demektir. Buna nazaran manâ-yı nazını; " … demektir. İnsanların korkulan gözlerde sair azadan daha ziyade zahir olduğundan huşu' ve züll ü meskenet, gözlerine isnad olunmuştur. Zira; korkan kimse kemal-i dehşetle etrafına bakınır, gözünün içi dışına döner gibi olur. Binaenaleyh; gözün korkusu ve tezellülü diğer azalara delâlet ettiğinden göze nispet etmekle iktifa olunmuştur, yoksa gözler korkar da başka azalar korkmaz manâsına değildir.

Naziat 79:10

Vâcip Tealâ kıyamette hasrı inkâr edenlerin kalpleri korkuca ve gözleri hakîr ve zelil olacağını beyandan sonra bu hallerin se-beb ve illetini beyan etmek üzere buyuruyor. İşte kâfirler böyle demekle öldükten sonra dirileceklerini suret-i kafiyede inkâr ederler. Yani; Resulullah (S.A.) Efendimiz kâfirlere dirilip kabirlerinden kalkacaklarını haber verince onlar derler ki «Biz halet-i ûlâmız olan hayat-ı asliyemize reddolunur muyuz? Bunun imkânı yoktur. Zira; insan ölüp kabre girince çürüyor, bu çürümüş kemiklere nasıl can gelir, yeniden nasıl bir insan olur? Olamaz. Çünkü; çürü- , toza toprağa karışmış yok olmuştur. Yok olan şeyi iade mümkün değildir». Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile kâfire; tarikat-ı asliye ve hâlet-i ûlâ demektir. Nahire ; çürümüş, içi boşalmış olan şeydir. Hasrı inkâr edenlerin şüpheleri; «Bizler şu cism-i mahsus üzere bulunuyoruz. Vefat ettiğimizde mizacımız bâtıl, terkibimiz fâsid olur ve eczalarımız toprağa karışır. Binaenaleyh; toprağa, suya ve havaya karışmış olan eczaların yek-diğerinden tefrik ve temyizi mümkün olamaz ki eczaları toparlansın, birbirine raptolsun da halet-i ûlâsı gibi bir insan olsun. Bunun imkânı yoktur» gibi safsatalarla hasrı muhal addederler. Onlarm bu şüphesine cevap olmak üzere «Her ne kadar insanın eczası ana-sır-ı muhtelifeye karışırsa da ilm-i İlâhîde yekdiğerinden mümtaz ve ayrıdır. Zira; herkesin eczasını olduğu yerde Cenab-ı Hak ayrı ayrı bilir. Binaenaleyh; cem'i ve yekdiğerine raptı mümkündür, her mümkünse kudret-i İlâhî'ye tahtmdadır. Şu halde çürümüş kemikleri cem'etmek ve hayat vermek de kudret-i İlâhî'ye tahtında dahildir, muhal değildir».

Naziat 79:11

Vâcip Tealâ kıyamette hasrı inkâr edenlerin kalpleri korkuca ve gözleri hakîr ve zelil olacağını beyandan sonra bu hallerin se-beb ve illetini beyan etmek üzere buyuruyor. İşte kâfirler böyle demekle öldükten sonra dirileceklerini suret-i kafiyede inkâr ederler. Yani; Resulullah (S.A.) Efendimiz kâfirlere dirilip kabirlerinden kalkacaklarını haber verince onlar derler ki «Biz halet-i ûlâmız olan hayat-ı asliyemize reddolunur muyuz? Bunun imkânı yoktur. Zira; insan ölüp kabre girince çürüyor, bu çürümüş kemiklere nasıl can gelir, yeniden nasıl bir insan olur? Olamaz. Çünkü; çürü- , toza toprağa karışmış yok olmuştur. Yok olan şeyi iade mümkün değildir». Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile kâfire; tarikat-ı asliye ve hâlet-i ûlâ demektir. Nahire ; çürümüş, içi boşalmış olan şeydir. Hasrı inkâr edenlerin şüpheleri; «Bizler şu cism-i mahsus üzere bulunuyoruz. Vefat ettiğimizde mizacımız bâtıl, terkibimiz fâsid olur ve eczalarımız toprağa karışır. Binaenaleyh; toprağa, suya ve havaya karışmış olan eczaların yek-diğerinden tefrik ve temyizi mümkün olamaz ki eczaları toparlansın, birbirine raptolsun da halet-i ûlâsı gibi bir insan olsun. Bunun imkânı yoktur» gibi safsatalarla hasrı muhal addederler. Onlarm bu şüphesine cevap olmak üzere «Her ne kadar insanın eczası ana-sır-ı muhtelifeye karışırsa da ilm-i İlâhîde yekdiğerinden mümtaz ve ayrıdır. Zira; herkesin eczasını olduğu yerde Cenab-ı Hak ayrı ayrı bilir. Binaenaleyh; cem'i ve yekdiğerine raptı mümkündür, her mümkünse kudret-i İlâhî'ye tahtmdadır. Şu halde çürümüş kemikleri cem'etmek ve hayat vermek de kudret-i İlâhî'ye tahtında dahildir, muhal değildir».

Naziat 79:12

Vacip Tealâ kâfirlerin ba's'i inkâr ettiklerini beyandan sonra Resulullah'ı ve ashabını istihza makamında söyledikleri sözlerini hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; inkâr ettiğimizden dolayı o nc at için bir tedarikâtta bulunmadığımızdan bizim hakkımızda bu rıc at ziyandan başka birşey değildir» demekle eğlence yaparlar.

Naziat 79:13

Vâcp Tealâ ba's'i inkâr edenlerin, gayet müşkül ve güç addettiklerinden nâşi inkâr ettiklerini beyandan sonra hasrın gayet kolay olduğunu ve onların zannettikleri gibi olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar kendi itikad-ı batülarmca öldükten sotıra tekrar dirilmeyi güç addetmelerine binaen inkârları üzerine Cenab-ı Hak onlara haşrm gayet kolay olduğunu beyanla cevap veriyor. Şu halde manâ-yı nazım: |Ey münkirler! Siz öldükten sonra tekrar dirilmeyi güç addedip müşkül zannetmeyin. Zira; o ric'at ve.kabirden kalkmak İsrafil'in sûra üfürmesinden hâsıl olan tek bir sadadan ibarettir. Çünkü; emr-i İlâhî üzerine israfil sûra üfürünce ondan hâsıl olan sadayı kabri üzerinde ot gibi bitmiş ve dikilmiş heykel olan insanlara haj^at gelerek, ansızın kendilerini bir beyaz arsa üzerinde eskisi gibi insan ularâK bulurlar} demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o beyaz arsa ; arsa-i mahşerdir. Çünkü sâhire. arz-ı beyzâ demektir. Sûrun üfü-rülmesiyle insanların toplanacağı arz; arzı mahşerdir. Arz-ı mahşerde bulunacak insanların uykusu olmayacağına binaen o arza sahire denmiştir. Yahut arsa-i mahşerin enginlik, yükseklik ve eğrilik olmaksızın düz ova olacağına binaen sâhire denmiştir.

Naziat 79:14

Vâcp Tealâ ba's'i inkâr edenlerin, gayet müşkül ve güç addettiklerinden nâşi inkâr ettiklerini beyandan sonra hasrın gayet kolay olduğunu ve onların zannettikleri gibi olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onlar kendi itikad-ı batülarmca öldükten sotıra tekrar dirilmeyi güç addetmelerine binaen inkârları üzerine Cenab-ı Hak onlara haşrm gayet kolay olduğunu beyanla cevap veriyor. Şu halde manâ-yı nazım: |Ey münkirler! Siz öldükten sonra tekrar dirilmeyi güç addedip müşkül zannetmeyin. Zira; o ric'at ve.kabirden kalkmak İsrafil'in sûra üfürmesinden hâsıl olan tek bir sadadan ibarettir. Çünkü; emr-i İlâhî üzerine israfil sûra üfürünce ondan hâsıl olan sadayı kabri üzerinde ot gibi bitmiş ve dikilmiş heykel olan insanlara haj^at gelerek, ansızın kendilerini bir beyaz arsa üzerinde eskisi gibi insan ularâK bulurlar} demektir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o beyaz arsa ; arsa-i mahşerdir. Çünkü sâhire. arz-ı beyzâ demektir. Sûrun üfü-rülmesiyle insanların toplanacağı arz; arzı mahşerdir. Arz-ı mahşerde bulunacak insanların uykusu olmayacağına binaen o arza sahire denmiştir. Yahut arsa-i mahşerin enginlik, yükseklik ve eğrilik olmaksızın düz ova olacağına binaen sâhire denmiştir.

Naziat 79:15

Vacip Tealâ haşir hakkında kâfirlerin inkârlarını beyandan sonra bu inkârdan resulünde hasıl oları hüzn ü kederi defi ve izale etmek üzere Hz. Mûsâ ile kavmi arasında vuku' bulan mübâhase-leri m akam-ı tesliyede beyan etmek zımnında buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlerin muamelesinden eza-lanıyorsun. Tahkik sana biraderin Mûsâ'nm kavmiyle vâki olan mübahasesinin haberi geldi şol vakitte ki o vakitte Tür dağında vâki (Tuva) isminde olan mübarek vadide Mûsâ (A.S.) m Rabb'isi Musa'ya nida etti. Şu halde Hz. Mûsâ kavminden vuku bulan yolsuz muameleye tahammül ederek akıbet düşmanlarına nasıl galip olduysa sen de kavminden vâki olan yolsuzluklara tahammül et ki akıbet düşmanlarına galip olasın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ ile Firavun'un vukuatını hikâyeden maksat; iki şeydir ; Birincisi ; Hesulullahh testiye ve sabra devamına tenbthtır. İkincisi; Resulullahhn kavmini tehdittir. Çünkü; Firavun Kureyş'ten daha kuvvetli olduğu halde Hz. Mûsâ nasıl galip ve Firavun nasıl mahv ü muzmahil olduysa Kureyş'e de Resulullah'm galip olacağını ve onların mabv u muzmahil olacaklarını beyandır.

Naziat 79:16

Vacip Tealâ haşir hakkında kâfirlerin inkârlarını beyandan sonra bu inkârdan resulünde hasıl oları hüzn ü kederi defi ve izale etmek üzere Hz. Mûsâ ile kavmi arasında vuku' bulan mübâhase-leri m akam-ı tesliyede beyan etmek zımnında buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlerin muamelesinden eza-lanıyorsun. Tahkik sana biraderin Mûsâ'nm kavmiyle vâki olan mübahasesinin haberi geldi şol vakitte ki o vakitte Tür dağında vâki (Tuva) isminde olan mübarek vadide Mûsâ (A.S.) m Rabb'isi Musa'ya nida etti. Şu halde Hz. Mûsâ kavminden vuku bulan yolsuz muameleye tahammül ederek akıbet düşmanlarına nasıl galip olduysa sen de kavminden vâki olan yolsuzluklara tahammül et ki akıbet düşmanlarına galip olasın. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ ile Firavun'un vukuatını hikâyeden maksat; iki şeydir ; Birincisi ; Hesulullahh testiye ve sabra devamına tenbthtır. İkincisi; Resulullahhn kavmini tehdittir. Çünkü; Firavun Kureyş'ten daha kuvvetli olduğu halde Hz. Mûsâ nasıl galip ve Firavun nasıl mahv ü muzmahil olduysa Kureyş'e de Resulullah'm galip olacağını ve onların mabv u muzmahil olacaklarını beyandır.

Naziat 79:17

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya vâdi-yi mukaddeste nida ettiğii yandan sonra o nidada vâki olan emrini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile abdüzerine ibadetten ve herşey-den evvel vacip olan ma'rifet-i İlâhî'ye olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira; Firavun herşeyden evvel Vacip Tealâ'yı ma'rifete davet olunmuş ve Allah'tan korkmanın Allah'ı bilmeye tevakkuf ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla-varid olmuştur. Yani «Ben sana Rabbini bildirirsem sen Rabbinin kahrından korkarsın. Eğer sen Rabbini bilmezsen azabından korkmazsın» demektir. Enbiyanın kulları irgad için gönderilmelerinden maksat; kulları hayır olan yollara sevketmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya herşeyden evvel hayr-ı mahzolan ma'rifet-i İlâhî'yeye Firavun'u davet etmesiyle emir buyurmuştur. Şu emr-i İlâhî'de Firavun gibi haddini kat kat tecavüz etmiş olan bir bâgiye gayet mülâyemetle tebliğ vardır. Zira makam-ı nübüvvet ve mertebe-i risalete münasip olan; mükâlemede velev düşmanla mükâleme olsun fevkalâde tatlılıktır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak gayet liynetle emretmiştir. İşte şu esasa binaen emribilma'ruf ve nehyianilmünkerle meşgul olan herkes için lâzım olan; tebligatta gayet yumuşak söylemektir. Zira; kötü söz her zaman zarar getirir, fayda getirmez. Bilâkis tatlı söz daima maksada îsâl o acı söz-se maksadı fevteder.

Naziat 79:18

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya vâdi-yi mukaddeste nida ettiğii yandan sonra o nidada vâki olan emrini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile abdüzerine ibadetten ve herşey-den evvel vacip olan ma'rifet-i İlâhî'ye olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira; Firavun herşeyden evvel Vacip Tealâ'yı ma'rifete davet olunmuş ve Allah'tan korkmanın Allah'ı bilmeye tevakkuf ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla-varid olmuştur. Yani «Ben sana Rabbini bildirirsem sen Rabbinin kahrından korkarsın. Eğer sen Rabbini bilmezsen azabından korkmazsın» demektir. Enbiyanın kulları irgad için gönderilmelerinden maksat; kulları hayır olan yollara sevketmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya herşeyden evvel hayr-ı mahzolan ma'rifet-i İlâhî'yeye Firavun'u davet etmesiyle emir buyurmuştur. Şu emr-i İlâhî'de Firavun gibi haddini kat kat tecavüz etmiş olan bir bâgiye gayet mülâyemetle tebliğ vardır. Zira makam-ı nübüvvet ve mertebe-i risalete münasip olan; mükâlemede velev düşmanla mükâleme olsun fevkalâde tatlılıktır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak gayet liynetle emretmiştir. İşte şu esasa binaen emribilma'ruf ve nehyianilmünkerle meşgul olan herkes için lâzım olan; tebligatta gayet yumuşak söylemektir. Zira; kötü söz her zaman zarar getirir, fayda getirmez. Bilâkis tatlı söz daima maksada îsâl o acı söz-se maksadı fevteder.

Naziat 79:19

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya vâdi-yi mukaddeste nida ettiğii yandan sonra o nidada vâki olan emrini beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile abdüzerine ibadetten ve herşey-den evvel vacip olan ma'rifet-i İlâhî'ye olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira; Firavun herşeyden evvel Vacip Tealâ'yı ma'rifete davet olunmuş ve Allah'tan korkmanın Allah'ı bilmeye tevakkuf ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla-varid olmuştur. Yani «Ben sana Rabbini bildirirsem sen Rabbinin kahrından korkarsın. Eğer sen Rabbini bilmezsen azabından korkmazsın» demektir. Enbiyanın kulları irgad için gönderilmelerinden maksat; kulları hayır olan yollara sevketmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya herşeyden evvel hayr-ı mahzolan ma'rifet-i İlâhî'yeye Firavun'u davet etmesiyle emir buyurmuştur. Şu emr-i İlâhî'de Firavun gibi haddini kat kat tecavüz etmiş olan bir bâgiye gayet mülâyemetle tebliğ vardır. Zira makam-ı nübüvvet ve mertebe-i risalete münasip olan; mükâlemede velev düşmanla mükâleme olsun fevkalâde tatlılıktır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak gayet liynetle emretmiştir. İşte şu esasa binaen emribilma'ruf ve nehyianilmünkerle meşgul olan herkes için lâzım olan; tebligatta gayet yumuşak söylemektir. Zira; kötü söz her zaman zarar getirir, fayda getirmez. Bilâkis tatlı söz daima maksada îsâl o acı söz-se maksadı fevteder.

Naziat 79:20

Vacip Tealâ Firavun'u irşad etmek üzere Hz. Musa'ya vermiş olduğu talimatı beyandan sonra emr-i İlâhî'ye imtisalen Mûsâ (A.S.) m gidip mucizesini izharla Firavun'u imana davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun topladığı asker ve sâhirlerine karşı kemal-ij kibr ü azametinden neş'et ederek dedi ki «Ben sizin en ulu ve yüksek Kabbinizim, benim fevkımda "sizin Rabbi'niz yoktur. Zira; siziı herşeyinizi ben tesviye ediyorum». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un bu.sözden maksadı? ben yerin ve göklerin halikıyım demek değildir. Zira her şahıs kendinin âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olmadığını bilir, bunu bilmeyen mecnûn olur. Mecnun ise bir nebiyy-i muazzam tarafından davet olunmaz. Halbuki Firavun Hz. Mûsâ tarafından davet olundu. Şu halde Firavun'un bu sözünden maksadı; «Ben sizi terkiye edici, ihsan verici ve emr ü nehyile sizi istediğim gibi kulla-nıcıyim» demektir. Çünkü; Firavun sâniî münkir dehrî olduğundan "Alemde insanlara emr ü nehyedecek bir kimse yok, ancak beı vanrn. Binaenaleyh; benden büyük bir kimse yok ki halk ona ibaet etsin. Şu halde en büyük ben olduğum cihetle bana ibadet et beleri lâzımdır» itikadında bulunduğundan gibi haline yakışmayan bir davaya cesaret etmiştir. Firavun rtıbûbiyot davasına cür'et ettiği halde şahsına lânel olunmuyor da Iblis'in böyle bir davaya cür'et etmediği halde şahsına îânet olunmasının hikmeti: âlemde evvel hilaf ve şikakı icad ve iptida küfre cesaret edenin İblis olmasıdır, Vacip Tealâ'nin za-tına karşı bilâvasıta küfrettiğinden şahsına lanet olunmuştur ve İblis ömründe bir defa kusurunu itiraf ederek Cenab-t Hakka tazar-ruda bulunmamıştır. Amma Firavun ve emsalinin küfrü enbiya-yı izam vasıtasıyla olduğu gibi bazan kusurlarını itiraf ettikleri de olmuştur. Binaenaleyh; şahsa lanet hususunda hiçbir kimse İblis'e kıvas olunmaz.

Naziat 79:21

Vacip Tealâ Firavun'u irşad etmek üzere Hz. Musa'ya vermiş olduğu talimatı beyandan sonra emr-i İlâhî'ye imtisalen Mûsâ (A.S.) m gidip mucizesini izharla Firavun'u imana davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun topladığı asker ve sâhirlerine karşı kemal-ij kibr ü azametinden neş'et ederek dedi ki «Ben sizin en ulu ve yüksek Kabbinizim, benim fevkımda "sizin Rabbi'niz yoktur. Zira; siziı herşeyinizi ben tesviye ediyorum». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un bu.sözden maksadı? ben yerin ve göklerin halikıyım demek değildir. Zira her şahıs kendinin âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olmadığını bilir, bunu bilmeyen mecnûn olur. Mecnun ise bir nebiyy-i muazzam tarafından davet olunmaz. Halbuki Firavun Hz. Mûsâ tarafından davet olundu. Şu halde Firavun'un bu sözünden maksadı; «Ben sizi terkiye edici, ihsan verici ve emr ü nehyile sizi istediğim gibi kulla-nıcıyim» demektir. Çünkü; Firavun sâniî münkir dehrî olduğundan "Alemde insanlara emr ü nehyedecek bir kimse yok, ancak beı vanrn. Binaenaleyh; benden büyük bir kimse yok ki halk ona ibaet etsin. Şu halde en büyük ben olduğum cihetle bana ibadet et beleri lâzımdır» itikadında bulunduğundan gibi haline yakışmayan bir davaya cesaret etmiştir. Firavun rtıbûbiyot davasına cür'et ettiği halde şahsına lânel olunmuyor da Iblis'in böyle bir davaya cür'et etmediği halde şahsına îânet olunmasının hikmeti: âlemde evvel hilaf ve şikakı icad ve iptida küfre cesaret edenin İblis olmasıdır, Vacip Tealâ'nin za-tına karşı bilâvasıta küfrettiğinden şahsına lanet olunmuştur ve İblis ömründe bir defa kusurunu itiraf ederek Cenab-t Hakka tazar-ruda bulunmamıştır. Amma Firavun ve emsalinin küfrü enbiya-yı izam vasıtasıyla olduğu gibi bazan kusurlarını itiraf ettikleri de olmuştur. Binaenaleyh; şahsa lanet hususunda hiçbir kimse İblis'e kıvas olunmaz.

Naziat 79:22

Vacip Tealâ Firavun'u irşad etmek üzere Hz. Musa'ya vermiş olduğu talimatı beyandan sonra emr-i İlâhî'ye imtisalen Mûsâ (A.S.) m gidip mucizesini izharla Firavun'u imana davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun topladığı asker ve sâhirlerine karşı kemal-ij kibr ü azametinden neş'et ederek dedi ki «Ben sizin en ulu ve yüksek Kabbinizim, benim fevkımda "sizin Rabbi'niz yoktur. Zira; siziı herşeyinizi ben tesviye ediyorum». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un bu.sözden maksadı? ben yerin ve göklerin halikıyım demek değildir. Zira her şahıs kendinin âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olmadığını bilir, bunu bilmeyen mecnûn olur. Mecnun ise bir nebiyy-i muazzam tarafından davet olunmaz. Halbuki Firavun Hz. Mûsâ tarafından davet olundu. Şu halde Firavun'un bu sözünden maksadı; «Ben sizi terkiye edici, ihsan verici ve emr ü nehyile sizi istediğim gibi kulla-nıcıyim» demektir. Çünkü; Firavun sâniî münkir dehrî olduğundan "Alemde insanlara emr ü nehyedecek bir kimse yok, ancak beı vanrn. Binaenaleyh; benden büyük bir kimse yok ki halk ona ibaet etsin. Şu halde en büyük ben olduğum cihetle bana ibadet et beleri lâzımdır» itikadında bulunduğundan gibi haline yakışmayan bir davaya cesaret etmiştir. Firavun rtıbûbiyot davasına cür'et ettiği halde şahsına lânel olunmuyor da Iblis'in böyle bir davaya cür'et etmediği halde şahsına îânet olunmasının hikmeti: âlemde evvel hilaf ve şikakı icad ve iptida küfre cesaret edenin İblis olmasıdır, Vacip Tealâ'nin za-tına karşı bilâvasıta küfrettiğinden şahsına lanet olunmuştur ve İblis ömründe bir defa kusurunu itiraf ederek Cenab-t Hakka tazar-ruda bulunmamıştır. Amma Firavun ve emsalinin küfrü enbiya-yı izam vasıtasıyla olduğu gibi bazan kusurlarını itiraf ettikleri de olmuştur. Binaenaleyh; şahsa lanet hususunda hiçbir kimse İblis'e kıvas olunmaz.

Naziat 79:23

Vacip Tealâ Firavun'u irşad etmek üzere Hz. Musa'ya vermiş olduğu talimatı beyandan sonra emr-i İlâhî'ye imtisalen Mûsâ (A.S.) m gidip mucizesini izharla Firavun'u imana davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun topladığı asker ve sâhirlerine karşı kemal-ij kibr ü azametinden neş'et ederek dedi ki «Ben sizin en ulu ve yüksek Kabbinizim, benim fevkımda "sizin Rabbi'niz yoktur. Zira; siziı herşeyinizi ben tesviye ediyorum». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un bu.sözden maksadı? ben yerin ve göklerin halikıyım demek değildir. Zira her şahıs kendinin âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olmadığını bilir, bunu bilmeyen mecnûn olur. Mecnun ise bir nebiyy-i muazzam tarafından davet olunmaz. Halbuki Firavun Hz. Mûsâ tarafından davet olundu. Şu halde Firavun'un bu sözünden maksadı; «Ben sizi terkiye edici, ihsan verici ve emr ü nehyile sizi istediğim gibi kulla-nıcıyim» demektir. Çünkü; Firavun sâniî münkir dehrî olduğundan "Alemde insanlara emr ü nehyedecek bir kimse yok, ancak beı vanrn. Binaenaleyh; benden büyük bir kimse yok ki halk ona ibaet etsin. Şu halde en büyük ben olduğum cihetle bana ibadet et beleri lâzımdır» itikadında bulunduğundan gibi haline yakışmayan bir davaya cesaret etmiştir. Firavun rtıbûbiyot davasına cür'et ettiği halde şahsına lânel olunmuyor da Iblis'in böyle bir davaya cür'et etmediği halde şahsına îânet olunmasının hikmeti: âlemde evvel hilaf ve şikakı icad ve iptida küfre cesaret edenin İblis olmasıdır, Vacip Tealâ'nin za-tına karşı bilâvasıta küfrettiğinden şahsına lanet olunmuştur ve İblis ömründe bir defa kusurunu itiraf ederek Cenab-t Hakka tazar-ruda bulunmamıştır. Amma Firavun ve emsalinin küfrü enbiya-yı izam vasıtasıyla olduğu gibi bazan kusurlarını itiraf ettikleri de olmuştur. Binaenaleyh; şahsa lanet hususunda hiçbir kimse İblis'e kıvas olunmaz.

Naziat 79:24

Vacip Tealâ Firavun'u irşad etmek üzere Hz. Musa'ya vermiş olduğu talimatı beyandan sonra emr-i İlâhî'ye imtisalen Mûsâ (A.S.) m gidip mucizesini izharla Firavun'u imana davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun topladığı asker ve sâhirlerine karşı kemal-ij kibr ü azametinden neş'et ederek dedi ki «Ben sizin en ulu ve yüksek Kabbinizim, benim fevkımda "sizin Rabbi'niz yoktur. Zira; siziı herşeyinizi ben tesviye ediyorum». Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un bu.sözden maksadı? ben yerin ve göklerin halikıyım demek değildir. Zira her şahıs kendinin âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olmadığını bilir, bunu bilmeyen mecnûn olur. Mecnun ise bir nebiyy-i muazzam tarafından davet olunmaz. Halbuki Firavun Hz. Mûsâ tarafından davet olundu. Şu halde Firavun'un bu sözünden maksadı; «Ben sizi terkiye edici, ihsan verici ve emr ü nehyile sizi istediğim gibi kulla-nıcıyim» demektir. Çünkü; Firavun sâniî münkir dehrî olduğundan "Alemde insanlara emr ü nehyedecek bir kimse yok, ancak beı vanrn. Binaenaleyh; benden büyük bir kimse yok ki halk ona ibaet etsin. Şu halde en büyük ben olduğum cihetle bana ibadet et beleri lâzımdır» itikadında bulunduğundan gibi haline yakışmayan bir davaya cesaret etmiştir. Firavun rtıbûbiyot davasına cür'et ettiği halde şahsına lânel olunmuyor da Iblis'in böyle bir davaya cür'et etmediği halde şahsına îânet olunmasının hikmeti: âlemde evvel hilaf ve şikakı icad ve iptida küfre cesaret edenin İblis olmasıdır, Vacip Tealâ'nin za-tına karşı bilâvasıta küfrettiğinden şahsına lanet olunmuştur ve İblis ömründe bir defa kusurunu itiraf ederek Cenab-t Hakka tazar-ruda bulunmamıştır. Amma Firavun ve emsalinin küfrü enbiya-yı izam vasıtasıyla olduğu gibi bazan kusurlarını itiraf ettikleri de olmuştur. Binaenaleyh; şahsa lanet hususunda hiçbir kimse İblis'e kıvas olunmaz.

Naziat 79:25

Vacip Tealâ Firavun'un rubûbiyet davasına kadar cesaret ettiğini beyandan sonra dünya ve âhiret azabıyla ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Firavun kendinde görmüş olduğu azamet ve kibr ü gururla rubûbiyet davasına kalkınca Allah ü .Tealâ onu dünyada suya garketmek ve âhirette Cehennem'e koymakla ta'zib eui. Şu manâya nazaran bu ayet; Firavun'un iman etmediğine delâîet eder. Binaenaleyh; bu âyete karşı Firavun'un imiin ettiğini dava edenlerin davaları sahih olamaz. Fahri Râzi ve Ebussuud Eienürnin beyanları veçhile bu âyette âhire ve ûIâ ile murad; Firavun'dan sudur eden iki kelime olduğunu İbn-î Abbas Hazretlerinden mervidir. İki kelimeden birisi yani «Sizin için benden başka bir ma-bud bilmiyorum- demektir. Diğeıiyse Ben sîzin büyük Rahbinizmv demektir ve bu iki keHme 'arasında kırK sene seçmiştir. Zira: evvelkini söylediğindi1 Cenab-ı Kak der nal ahzetmemiş, kırk sene sonra ikinciyi söyleyince ahzetmiştir ki kullarının kusurunu imhâl edip ihmal etmediğine dahi tenbih buyur-muştur. Buna nazaran manâ-yi âyet:

Naziat 79:26

Yani; Firavun'un şu cesareti ve iman etmemesi sebebiyle basma gelen belâda Allah'tan korkmak şanından olan kimseler için ibret vardır. Amma. Allah'tan korkmayan kimse hiçbir zamanda Imütenebbih olmaz ve ibret alınacak şeylerden de ibret almaz, Hz. Mûsâ ile Firavun beyninde cereyan eden mübâhesat fevkalâde câlib-i nazar-ı dikkat ve gayet müessir bir vak'a olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu'd-u mertebeye işaret olan ve la.'zime delâlet eden tenvinle lâfızlarını irad buyurmuştur. Çünkü; Hz. Musa'nın hakka davetine mukabil Firavun'un Allahü Tcalâ'ya karşı temerrüdü ve resulünü tekzibi üzerine-Firavun'un helaki ve Hz. Musa'nın mansur ve muzaffer olması enbiyayı tekzib edenlerin helakine tasdik edenlerin nebileriyle be'raber mansur olacaklarına suret-i kafiyede delâlet ettiğinden bu kıssanın mertebesi gayet büyüktür. Binaenaleyh; bu gibi vakalardan ibret almayanlar başka hiçbir şeyden ibret almazlar.

Naziat 79:27

Vacip Tealâ Firavun'un kıssasını beyanla kullarını insafa ve ıana davet ettikten sonra iman etmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor. Yani; ey âhirete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyen ve resulümüzü tasdikle necat bulmak istemeyen kâfirler! Bir kere düşünün, hilkat cihetinden ve öldükten sonra dirilmek noktasından siz mi daha muhkemsiniz, yoksa semanın yaratılışı mı daha muhkemdir? Elbette semanın icadı öldükten sonra sizin icadınızdan daha kuvvetlidir. Şu halde semayı halka kaadir olan Allahü Tealâ, öldükten sonra sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Ve. sizi ihya etmek semayı icad etmekten daha mı güçtür? Niçin bu cihetleri düşünmez de inkâr edersiniz? Görmüyor musunuz Allahü Tealâ semayı bu kadar cesameti ve yüksekliğiyle beraber nasıl bina etti ve ulüvv-ü irtifaını nasıl yukarı kaldırdı, nasıl akıllara hayret verircesine eczalarını birbirine bağladı, muntazam kıldı? Bu kadar yüksekliğiyle semayı kaldıran ve eczasını tesviye eden Allahü Tealâ sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Semanın gecesini şiddetle karanlıklaştırdı, o zulmet içinden gündüzünü çıkarttı, böyle karanlık geceleri, aydınlık gündüzleri halkeden hallâk, öldükten sonra sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Elbette kaadir olur. Şu halde akıl sahiplerinin bu gibi mühim delilleri düşünmesi lâzım değil mi? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile geceyle gündüz güneşin doğup batmasıyla hasıl olduğu cihetle her ikisi de semaya muzaf kılınmıştır. Çünkü; şemsin doğup batması semânın harekesiyîe vücut bulduğundan karanlık ve aydınlık semaya nispet olunmuştur, insanların ölümleri geceye, öldükten sonra dirilmeleri geceden sonra hasıl olan gündüze benzediği için Vacip Tealâ ba's'i ispatta geceyle gündüzü dermeyan buyurmuştur. Yani (.Ölüme benzeyen geceyi, hayata benzeyen gündüzü halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ insanı öldükten sonra ihyaya kaadir olmaz mı?» demektir. Bu âyet; semanın kürevî olmasına delâlet eder. Çünkü; kürevî olmasa semanın bazı ciheti bize yakın, bazı ciheti uzak, bazı ciheti düz, bazı ciheti eğri olur da hakikatta tesviye olmazdı. Halbuki Allahü Tealâ tesviyesini beyan buyurdu. Şu halde semanın kürevi olmasına delâlet vardır. Kürevî olmasıyla haymî olması beyninde itikatça bir zarar ve fark yoktur. Çünkü; her iki surette muhdes fail-i muhtarın icadına muhtaç olunca itikatta müsavidir ve Allahü Tealâ'nm binası semanın hadis ve fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder.

Naziat 79:28

Vacip Tealâ Firavun'un kıssasını beyanla kullarını insafa ve ıana davet ettikten sonra iman etmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor. Yani; ey âhirete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyen ve resulümüzü tasdikle necat bulmak istemeyen kâfirler! Bir kere düşünün, hilkat cihetinden ve öldükten sonra dirilmek noktasından siz mi daha muhkemsiniz, yoksa semanın yaratılışı mı daha muhkemdir? Elbette semanın icadı öldükten sonra sizin icadınızdan daha kuvvetlidir. Şu halde semayı halka kaadir olan Allahü Tealâ, öldükten sonra sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Ve. sizi ihya etmek semayı icad etmekten daha mı güçtür? Niçin bu cihetleri düşünmez de inkâr edersiniz? Görmüyor musunuz Allahü Tealâ semayı bu kadar cesameti ve yüksekliğiyle beraber nasıl bina etti ve ulüvv-ü irtifaını nasıl yukarı kaldırdı, nasıl akıllara hayret verircesine eczalarını birbirine bağladı, muntazam kıldı? Bu kadar yüksekliğiyle semayı kaldıran ve eczasını tesviye eden Allahü Tealâ sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Semanın gecesini şiddetle karanlıklaştırdı, o zulmet içinden gündüzünü çıkarttı, böyle karanlık geceleri, aydınlık gündüzleri halkeden hallâk, öldükten sonra sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Elbette kaadir olur. Şu halde akıl sahiplerinin bu gibi mühim delilleri düşünmesi lâzım değil mi? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile geceyle gündüz güneşin doğup batmasıyla hasıl olduğu cihetle her ikisi de semaya muzaf kılınmıştır. Çünkü; şemsin doğup batması semânın harekesiyîe vücut bulduğundan karanlık ve aydınlık semaya nispet olunmuştur, insanların ölümleri geceye, öldükten sonra dirilmeleri geceden sonra hasıl olan gündüze benzediği için Vacip Tealâ ba's'i ispatta geceyle gündüzü dermeyan buyurmuştur. Yani (.Ölüme benzeyen geceyi, hayata benzeyen gündüzü halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ insanı öldükten sonra ihyaya kaadir olmaz mı?» demektir. Bu âyet; semanın kürevî olmasına delâlet eder. Çünkü; kürevî olmasa semanın bazı ciheti bize yakın, bazı ciheti uzak, bazı ciheti düz, bazı ciheti eğri olur da hakikatta tesviye olmazdı. Halbuki Allahü Tealâ tesviyesini beyan buyurdu. Şu halde semanın kürevi olmasına delâlet vardır. Kürevî olmasıyla haymî olması beyninde itikatça bir zarar ve fark yoktur. Çünkü; her iki surette muhdes fail-i muhtarın icadına muhtaç olunca itikatta müsavidir ve Allahü Tealâ'nm binası semanın hadis ve fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder.

Naziat 79:29

Vacip Tealâ Firavun'un kıssasını beyanla kullarını insafa ve ıana davet ettikten sonra iman etmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor. Yani; ey âhirete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyen ve resulümüzü tasdikle necat bulmak istemeyen kâfirler! Bir kere düşünün, hilkat cihetinden ve öldükten sonra dirilmek noktasından siz mi daha muhkemsiniz, yoksa semanın yaratılışı mı daha muhkemdir? Elbette semanın icadı öldükten sonra sizin icadınızdan daha kuvvetlidir. Şu halde semayı halka kaadir olan Allahü Tealâ, öldükten sonra sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Ve. sizi ihya etmek semayı icad etmekten daha mı güçtür? Niçin bu cihetleri düşünmez de inkâr edersiniz? Görmüyor musunuz Allahü Tealâ semayı bu kadar cesameti ve yüksekliğiyle beraber nasıl bina etti ve ulüvv-ü irtifaını nasıl yukarı kaldırdı, nasıl akıllara hayret verircesine eczalarını birbirine bağladı, muntazam kıldı? Bu kadar yüksekliğiyle semayı kaldıran ve eczasını tesviye eden Allahü Tealâ sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Semanın gecesini şiddetle karanlıklaştırdı, o zulmet içinden gündüzünü çıkarttı, böyle karanlık geceleri, aydınlık gündüzleri halkeden hallâk, öldükten sonra sizi ihyaya kaadir olmaz mı? Elbette kaadir olur. Şu halde akıl sahiplerinin bu gibi mühim delilleri düşünmesi lâzım değil mi? Fahri Râzi'nin beyanı veçhile geceyle gündüz güneşin doğup batmasıyla hasıl olduğu cihetle her ikisi de semaya muzaf kılınmıştır. Çünkü; şemsin doğup batması semânın harekesiyîe vücut bulduğundan karanlık ve aydınlık semaya nispet olunmuştur, insanların ölümleri geceye, öldükten sonra dirilmeleri geceden sonra hasıl olan gündüze benzediği için Vacip Tealâ ba's'i ispatta geceyle gündüzü dermeyan buyurmuştur. Yani (.Ölüme benzeyen geceyi, hayata benzeyen gündüzü halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ insanı öldükten sonra ihyaya kaadir olmaz mı?» demektir. Bu âyet; semanın kürevî olmasına delâlet eder. Çünkü; kürevî olmasa semanın bazı ciheti bize yakın, bazı ciheti uzak, bazı ciheti düz, bazı ciheti eğri olur da hakikatta tesviye olmazdı. Halbuki Allahü Tealâ tesviyesini beyan buyurdu. Şu halde semanın kürevi olmasına delâlet vardır. Kürevî olmasıyla haymî olması beyninde itikatça bir zarar ve fark yoktur. Çünkü; her iki surette muhdes fail-i muhtarın icadına muhtaç olunca itikatta müsavidir ve Allahü Tealâ'nm binası semanın hadis ve fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder.

Naziat 79:30

Vacip Tealâ semanın hilkatim beyandan sonra arzın hilkatin^ beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ şu görülen cesamet ve ulviyet üzere semayı halkettikten sonra arz-ı insanların süknâsma elverişli bir surette döşedi, insanların kendilerine menfaat olsun için yerden kaynamak suretiyle sularını, yağmurlar vasıtasıyla otlarını, ekinlerini ve meyvelerini bitirdi ve çıkardı, dağları arz üzerinde kararlaştırdı ki yaz günlerinde insanlar yaylalar ittihazıyla rahat etsinler. °§eraek manasınadır. Bazı âyette semanın evvel yaratılmasına ve azı diğerinde arzın evvel yaratılmasına delâlet varsa da tevili okundur, münafat yoktur. Çünkü esah olan rivayet, arzın evvel atılmasıdır: Binaenaleyh; bu âyette «Semadan sonra arzı döşedi» demek "Arzı evvel yarattı, ba'dehu semayı yarattı, ondan sonra arzı döşedi» demektir. Şu halde semadan sonra olan. arzın döşen-mesidir, yaratılması değildir. Zira; arzı yaratmak başka, otlar, ekinler, ağaçlar ve madenler bitecek derecede arzı döşemek de yine başkadır. İste arzı şu minval üzere halketmeye. otlarını, yularını arzdan çikarm'tys kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra tekrar arzdan insanları çıkarmaya kaadir olmaz rm? Elbette kaadir olur. Zira; yer altından suları, kurumuş topraktan otlan çıkarmak- ölmüş insanları topraktan çıkarmaktan daha ko'lay değildir.

Naziat 79:31

Vacip Tealâ semanın hilkatim beyandan sonra arzın hilkatin^ beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ şu görülen cesamet ve ulviyet üzere semayı halkettikten sonra arz-ı insanların süknâsma elverişli bir surette döşedi, insanların kendilerine menfaat olsun için yerden kaynamak suretiyle sularını, yağmurlar vasıtasıyla otlarını, ekinlerini ve meyvelerini bitirdi ve çıkardı, dağları arz üzerinde kararlaştırdı ki yaz günlerinde insanlar yaylalar ittihazıyla rahat etsinler. °§eraek manasınadır. Bazı âyette semanın evvel yaratılmasına ve azı diğerinde arzın evvel yaratılmasına delâlet varsa da tevili okundur, münafat yoktur. Çünkü esah olan rivayet, arzın evvel atılmasıdır: Binaenaleyh; bu âyette «Semadan sonra arzı döşedi» demek "Arzı evvel yarattı, ba'dehu semayı yarattı, ondan sonra arzı döşedi» demektir. Şu halde semadan sonra olan. arzın döşen-mesidir, yaratılması değildir. Zira; arzı yaratmak başka, otlar, ekinler, ağaçlar ve madenler bitecek derecede arzı döşemek de yine başkadır. İste arzı şu minval üzere halketmeye. otlarını, yularını arzdan çikarm'tys kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra tekrar arzdan insanları çıkarmaya kaadir olmaz rm? Elbette kaadir olur. Zira; yer altından suları, kurumuş topraktan otlan çıkarmak- ölmüş insanları topraktan çıkarmaktan daha ko'lay değildir.

Naziat 79:32

Vacip Tealâ semanın hilkatim beyandan sonra arzın hilkatin^ beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ şu görülen cesamet ve ulviyet üzere semayı halkettikten sonra arz-ı insanların süknâsma elverişli bir surette döşedi, insanların kendilerine menfaat olsun için yerden kaynamak suretiyle sularını, yağmurlar vasıtasıyla otlarını, ekinlerini ve meyvelerini bitirdi ve çıkardı, dağları arz üzerinde kararlaştırdı ki yaz günlerinde insanlar yaylalar ittihazıyla rahat etsinler. °§eraek manasınadır. Bazı âyette semanın evvel yaratılmasına ve azı diğerinde arzın evvel yaratılmasına delâlet varsa da tevili okundur, münafat yoktur. Çünkü esah olan rivayet, arzın evvel atılmasıdır: Binaenaleyh; bu âyette «Semadan sonra arzı döşedi» demek "Arzı evvel yarattı, ba'dehu semayı yarattı, ondan sonra arzı döşedi» demektir. Şu halde semadan sonra olan. arzın döşen-mesidir, yaratılması değildir. Zira; arzı yaratmak başka, otlar, ekinler, ağaçlar ve madenler bitecek derecede arzı döşemek de yine başkadır. İste arzı şu minval üzere halketmeye. otlarını, yularını arzdan çikarm'tys kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra tekrar arzdan insanları çıkarmaya kaadir olmaz rm? Elbette kaadir olur. Zira; yer altından suları, kurumuş topraktan otlan çıkarmak- ölmüş insanları topraktan çıkarmaktan daha ko'lay değildir.

Naziat 79:33

Vacip Tealâ semanın hilkatim beyandan sonra arzın hilkatin^ beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ şu görülen cesamet ve ulviyet üzere semayı halkettikten sonra arz-ı insanların süknâsma elverişli bir surette döşedi, insanların kendilerine menfaat olsun için yerden kaynamak suretiyle sularını, yağmurlar vasıtasıyla otlarını, ekinlerini ve meyvelerini bitirdi ve çıkardı, dağları arz üzerinde kararlaştırdı ki yaz günlerinde insanlar yaylalar ittihazıyla rahat etsinler. °§eraek manasınadır. Bazı âyette semanın evvel yaratılmasına ve azı diğerinde arzın evvel yaratılmasına delâlet varsa da tevili okundur, münafat yoktur. Çünkü esah olan rivayet, arzın evvel atılmasıdır: Binaenaleyh; bu âyette «Semadan sonra arzı döşedi» demek "Arzı evvel yarattı, ba'dehu semayı yarattı, ondan sonra arzı döşedi» demektir. Şu halde semadan sonra olan. arzın döşen-mesidir, yaratılması değildir. Zira; arzı yaratmak başka, otlar, ekinler, ağaçlar ve madenler bitecek derecede arzı döşemek de yine başkadır. İste arzı şu minval üzere halketmeye. otlarını, yularını arzdan çikarm'tys kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra tekrar arzdan insanları çıkarmaya kaadir olmaz rm? Elbette kaadir olur. Zira; yer altından suları, kurumuş topraktan otlan çıkarmak- ölmüş insanları topraktan çıkarmaktan daha ko'lay değildir.

Naziat 79:34

Vacip Tealâ hasrın vukuuna delâlet eden sema ile arzın hilkatini beyandan sonra bilfiil kıyametin vukuunu bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; belâ-yı azim olan kıyamet günü geldiğinde insan çalışmakla husule getirdiği hayr u ser bilcümle a'mâlini defterinde görmekle hatırına get.inr. Çünkü: gaflet veyahut çok zaman geçmekle unuttuğu a'mâlini meleklerin yazmış olduğu defterde az, çok, küçük, büyük bilûmum amelini yazılmış görünce her birin i nerelerde işledi ve ne gibi maksada mebni işlemişse onları bilir ve o günde gözü olup görmek yanından olan kimseler için Cehennem meydanda görülür, .Biırı-^v.'iayh: o günde Cehennem'i görmedik kimse kalmaz. Çünkü; a'm.-":-! sal İha sahipleri görürler ki Cehen-aem'den halaslarından cioUo. s smurlnn aitsin, kolu amel sahipleri de go." . :er ki kederlen ziyadelerisin. HA?! nin beyanı veçhilt- Arap indinde ta-ı-jr-ın ievkmâa belâdır. Bin;-ü:nnievh demek; dahiye-i azime yani büyük belâ demektir. Kıyamet gürii bütün insanların, yerin ve göklerin helak olacağı bir gün olduğu için ondan daha büyük bir belâ olamaz. Bu âyette tdmw.e–i kübrâ ile murad; İsrafil'in siıra ikinci merrede üfürmesiyle hasıl olacak haşr ü neşrolmak ihtimali vardır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın tâmme-i kübrayı insanların, amellerini tahattur edeceği ve Cehennem'in herkese görüneceği gün olmasıyla tefsir ve tavsif buyurması bu ihtimali te'yid eder. Herhangi gün murad olunursa olunsun belâ-yı azîm denmeye şayan olduğundan insan için her işinde ve her zaman o günü hatırından çıkarmamaya işaret vardır. Zira o günde amelini hatırlayacağını ve Cehennem'in görüleceğim beyan etmek: insanların o gün için tedarik yapmalarını tenbih ve .tavsiyedir.

Naziat 79:35

Vacip Tealâ hasrın vukuuna delâlet eden sema ile arzın hilkatini beyandan sonra bilfiil kıyametin vukuunu bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; belâ-yı azim olan kıyamet günü geldiğinde insan çalışmakla husule getirdiği hayr u ser bilcümle a'mâlini defterinde görmekle hatırına get.inr. Çünkü: gaflet veyahut çok zaman geçmekle unuttuğu a'mâlini meleklerin yazmış olduğu defterde az, çok, küçük, büyük bilûmum amelini yazılmış görünce her birin i nerelerde işledi ve ne gibi maksada mebni işlemişse onları bilir ve o günde gözü olup görmek yanından olan kimseler için Cehennem meydanda görülür, .Biırı-^v.'iayh: o günde Cehennem'i görmedik kimse kalmaz. Çünkü; a'm.-":-! sal İha sahipleri görürler ki Cehen-aem'den halaslarından cioUo. s smurlnn aitsin, kolu amel sahipleri de go." . :er ki kederlen ziyadelerisin. HA?! nin beyanı veçhilt- Arap indinde ta-ı-jr-ın ievkmâa belâdır. Bin;-ü:nnievh demek; dahiye-i azime yani büyük belâ demektir. Kıyamet gürii bütün insanların, yerin ve göklerin helak olacağı bir gün olduğu için ondan daha büyük bir belâ olamaz. Bu âyette tdmw.e–i kübrâ ile murad; İsrafil'in siıra ikinci merrede üfürmesiyle hasıl olacak haşr ü neşrolmak ihtimali vardır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın tâmme-i kübrayı insanların, amellerini tahattur edeceği ve Cehennem'in herkese görüneceği gün olmasıyla tefsir ve tavsif buyurması bu ihtimali te'yid eder. Herhangi gün murad olunursa olunsun belâ-yı azîm denmeye şayan olduğundan insan için her işinde ve her zaman o günü hatırından çıkarmamaya işaret vardır. Zira o günde amelini hatırlayacağını ve Cehennem'in görüleceğim beyan etmek: insanların o gün için tedarik yapmalarını tenbih ve .tavsiyedir.

Naziat 79:36

Vacip Tealâ hasrın vukuuna delâlet eden sema ile arzın hilkatini beyandan sonra bilfiil kıyametin vukuunu bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; belâ-yı azim olan kıyamet günü geldiğinde insan çalışmakla husule getirdiği hayr u ser bilcümle a'mâlini defterinde görmekle hatırına get.inr. Çünkü: gaflet veyahut çok zaman geçmekle unuttuğu a'mâlini meleklerin yazmış olduğu defterde az, çok, küçük, büyük bilûmum amelini yazılmış görünce her birin i nerelerde işledi ve ne gibi maksada mebni işlemişse onları bilir ve o günde gözü olup görmek yanından olan kimseler için Cehennem meydanda görülür, .Biırı-^v.'iayh: o günde Cehennem'i görmedik kimse kalmaz. Çünkü; a'm.-":-! sal İha sahipleri görürler ki Cehen-aem'den halaslarından cioUo. s smurlnn aitsin, kolu amel sahipleri de go." . :er ki kederlen ziyadelerisin. HA?! nin beyanı veçhilt- Arap indinde ta-ı-jr-ın ievkmâa belâdır. Bin;-ü:nnievh demek; dahiye-i azime yani büyük belâ demektir. Kıyamet gürii bütün insanların, yerin ve göklerin helak olacağı bir gün olduğu için ondan daha büyük bir belâ olamaz. Bu âyette tdmw.e–i kübrâ ile murad; İsrafil'in siıra ikinci merrede üfürmesiyle hasıl olacak haşr ü neşrolmak ihtimali vardır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın tâmme-i kübrayı insanların, amellerini tahattur edeceği ve Cehennem'in herkese görüneceği gün olmasıyla tefsir ve tavsif buyurması bu ihtimali te'yid eder. Herhangi gün murad olunursa olunsun belâ-yı azîm denmeye şayan olduğundan insan için her işinde ve her zaman o günü hatırından çıkarmamaya işaret vardır. Zira o günde amelini hatırlayacağını ve Cehennem'in görüleceğim beyan etmek: insanların o gün için tedarik yapmalarını tenbih ve .tavsiyedir.

Naziat 79:37

Vacip Tealâ kıyameti beyandan sonra insanların iki kısım o duğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar iki kısımdan halî değildir. Zira; itikat cihetinin küfrü irtikâpla tuğyan ve amel cihetinden nefsine tebaiyetle dünyayı âhiret üzerine tercih ederse onun yeri ancak Cehennenı'-3İÎ", eğer itikat cihetinden Rabb'isinin huzuruna varacağını bilerek iman ve amel cihetinden nefsini arzuladığı şeylerden menederse onun yeri ancak Cennet'tir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tuğyan; itikatta fesada ve dünyayı âhir e t üzerine, ihtiyar da amelde fesada işaret olduğu gibi âyet-i saniyede Allah'tan k orku ; itikatta salaha ve nefsi arzusundan nehyetmek; amelde salâha işarettir. Şu halde tuğyanla dünyaya muhabbet ederek âhireti unutmak fesad-ı ahlâkın en nihayesi olduğundan cezanın en nihayesi olan Cehennemle cezalanacağı beyan olunduğu gibi Allah'tan korkmak ve-nefsi arzusundan menetmek hüsn-ü ahlâkın en yüksek tabakası olduğu cihetle mükâfatın en yüksek derecesi olan Cennet-i A'lâ onun makamı kılınmıştır. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu iki âyetin iki kardeş hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Uhud gazasında (Umeyr oğlu Ebu Aziz) küfür halinde olup onun biraderi Hz. (Mus'ab) İslâm olarak ashab içinde bulunduğu sırada küfürde ileri gitmiş olan biraderi (Ebu'Aziz)'i Mus'ab Hazretleri katledip kendisi de şehid oluncaya kadar Resulullahin muhafazasında bulunması üzerine bu âyetlerin nazil olduğu mervidir.

Naziat 79:38

Vacip Tealâ kıyameti beyandan sonra insanların iki kısım o duğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar iki kısımdan halî değildir. Zira; itikat cihetinin küfrü irtikâpla tuğyan ve amel cihetinden nefsine tebaiyetle dünyayı âhiret üzerine tercih ederse onun yeri ancak Cehennenı'-3İÎ", eğer itikat cihetinden Rabb'isinin huzuruna varacağını bilerek iman ve amel cihetinden nefsini arzuladığı şeylerden menederse onun yeri ancak Cennet'tir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tuğyan; itikatta fesada ve dünyayı âhir e t üzerine, ihtiyar da amelde fesada işaret olduğu gibi âyet-i saniyede Allah'tan k orku ; itikatta salaha ve nefsi arzusundan nehyetmek; amelde salâha işarettir. Şu halde tuğyanla dünyaya muhabbet ederek âhireti unutmak fesad-ı ahlâkın en nihayesi olduğundan cezanın en nihayesi olan Cehennemle cezalanacağı beyan olunduğu gibi Allah'tan korkmak ve-nefsi arzusundan menetmek hüsn-ü ahlâkın en yüksek tabakası olduğu cihetle mükâfatın en yüksek derecesi olan Cennet-i A'lâ onun makamı kılınmıştır. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu iki âyetin iki kardeş hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Uhud gazasında (Umeyr oğlu Ebu Aziz) küfür halinde olup onun biraderi Hz. (Mus'ab) İslâm olarak ashab içinde bulunduğu sırada küfürde ileri gitmiş olan biraderi (Ebu'Aziz)'i Mus'ab Hazretleri katledip kendisi de şehid oluncaya kadar Resulullahin muhafazasında bulunması üzerine bu âyetlerin nazil olduğu mervidir.

Naziat 79:39

Vacip Tealâ kıyameti beyandan sonra insanların iki kısım o duğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar iki kısımdan halî değildir. Zira; itikat cihetinin küfrü irtikâpla tuğyan ve amel cihetinden nefsine tebaiyetle dünyayı âhiret üzerine tercih ederse onun yeri ancak Cehennenı'-3İÎ", eğer itikat cihetinden Rabb'isinin huzuruna varacağını bilerek iman ve amel cihetinden nefsini arzuladığı şeylerden menederse onun yeri ancak Cennet'tir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tuğyan; itikatta fesada ve dünyayı âhir e t üzerine, ihtiyar da amelde fesada işaret olduğu gibi âyet-i saniyede Allah'tan k orku ; itikatta salaha ve nefsi arzusundan nehyetmek; amelde salâha işarettir. Şu halde tuğyanla dünyaya muhabbet ederek âhireti unutmak fesad-ı ahlâkın en nihayesi olduğundan cezanın en nihayesi olan Cehennemle cezalanacağı beyan olunduğu gibi Allah'tan korkmak ve-nefsi arzusundan menetmek hüsn-ü ahlâkın en yüksek tabakası olduğu cihetle mükâfatın en yüksek derecesi olan Cennet-i A'lâ onun makamı kılınmıştır. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu iki âyetin iki kardeş hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Uhud gazasında (Umeyr oğlu Ebu Aziz) küfür halinde olup onun biraderi Hz. (Mus'ab) İslâm olarak ashab içinde bulunduğu sırada küfürde ileri gitmiş olan biraderi (Ebu'Aziz)'i Mus'ab Hazretleri katledip kendisi de şehid oluncaya kadar Resulullahin muhafazasında bulunması üzerine bu âyetlerin nazil olduğu mervidir.

Naziat 79:40

Vacip Tealâ kıyameti beyandan sonra insanların iki kısım o duğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar iki kısımdan halî değildir. Zira; itikat cihetinin küfrü irtikâpla tuğyan ve amel cihetinden nefsine tebaiyetle dünyayı âhiret üzerine tercih ederse onun yeri ancak Cehennenı'-3İÎ", eğer itikat cihetinden Rabb'isinin huzuruna varacağını bilerek iman ve amel cihetinden nefsini arzuladığı şeylerden menederse onun yeri ancak Cennet'tir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tuğyan; itikatta fesada ve dünyayı âhir e t üzerine, ihtiyar da amelde fesada işaret olduğu gibi âyet-i saniyede Allah'tan k orku ; itikatta salaha ve nefsi arzusundan nehyetmek; amelde salâha işarettir. Şu halde tuğyanla dünyaya muhabbet ederek âhireti unutmak fesad-ı ahlâkın en nihayesi olduğundan cezanın en nihayesi olan Cehennemle cezalanacağı beyan olunduğu gibi Allah'tan korkmak ve-nefsi arzusundan menetmek hüsn-ü ahlâkın en yüksek tabakası olduğu cihetle mükâfatın en yüksek derecesi olan Cennet-i A'lâ onun makamı kılınmıştır. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu iki âyetin iki kardeş hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Uhud gazasında (Umeyr oğlu Ebu Aziz) küfür halinde olup onun biraderi Hz. (Mus'ab) İslâm olarak ashab içinde bulunduğu sırada küfürde ileri gitmiş olan biraderi (Ebu'Aziz)'i Mus'ab Hazretleri katledip kendisi de şehid oluncaya kadar Resulullahin muhafazasında bulunması üzerine bu âyetlerin nazil olduğu mervidir.

Naziat 79:41

Vacip Tealâ kıyameti beyandan sonra insanların iki kısım o duğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanlar iki kısımdan halî değildir. Zira; itikat cihetinin küfrü irtikâpla tuğyan ve amel cihetinden nefsine tebaiyetle dünyayı âhiret üzerine tercih ederse onun yeri ancak Cehennenı'-3İÎ", eğer itikat cihetinden Rabb'isinin huzuruna varacağını bilerek iman ve amel cihetinden nefsini arzuladığı şeylerden menederse onun yeri ancak Cennet'tir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tuğyan; itikatta fesada ve dünyayı âhir e t üzerine, ihtiyar da amelde fesada işaret olduğu gibi âyet-i saniyede Allah'tan k orku ; itikatta salaha ve nefsi arzusundan nehyetmek; amelde salâha işarettir. Şu halde tuğyanla dünyaya muhabbet ederek âhireti unutmak fesad-ı ahlâkın en nihayesi olduğundan cezanın en nihayesi olan Cehennemle cezalanacağı beyan olunduğu gibi Allah'tan korkmak ve-nefsi arzusundan menetmek hüsn-ü ahlâkın en yüksek tabakası olduğu cihetle mükâfatın en yüksek derecesi olan Cennet-i A'lâ onun makamı kılınmıştır. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu iki âyetin iki kardeş hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Uhud gazasında (Umeyr oğlu Ebu Aziz) küfür halinde olup onun biraderi Hz. (Mus'ab) İslâm olarak ashab içinde bulunduğu sırada küfürde ileri gitmiş olan biraderi (Ebu'Aziz)'i Mus'ab Hazretleri katledip kendisi de şehid oluncaya kadar Resulullahin muhafazasında bulunması üzerine bu âyetlerin nazil olduğu mervidir.

Naziat 79:42

Vacip Tealâ evvelâ kıyametin imkânını, saniyen vukuunu, üçüncü mertebede kıyametin ahval-i umumîsini, dördüncü mertebede insanların iki kısım olup birisinin ehl-i Cehennem, diğerinin ehl-i Cennet olduğunu beyandan sonra müşriklerin şu beyanat-ı beliğa karşısında aldıkları vaziyet ve hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. demek olur. Şu halde Resulullah enbiyanın âhiri olduğundan alâmet-i kıyametten ma'dud olduğuna bu âyet şu ikinci manâya nazaran delâlet eder.

Naziat 79:43

Vâcpi Tealâ kıyametin, ilmi kendi zatına münhasır olduğunu beyanla müşriklerin suâllerini reddettikten sonra reddın ıkıncı^r illetim beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya "Ekrem-er Rusülî Sen ancak kıyametin şiddetinden korkan kimseleri korkutursun, vazifen de budur. Binaenaleyh; kıyametin esasını beyandan sonra bu hususta vazifeniz bitmiştir. Şu halde zamanını ta'yin vazifen haricidir, ümmetine lâzım olan ise aslına iman etmektir, yoksa zamanından suâl etmek değildir. Kıyametin vakti ta'ym olunmadı. Zira; zamanını ta'yin amelde tekâsülü icab eder. Halbuki insana lâzım olan her vakit kıyamet günü için hazırlıkta bulunmaktır. Bu âyette Resulullah kıyametten korkan ve korkmayan her insanı korkutmak için ba'solunduğu halde «Sen korkan kimseleri korkutursun» buyurulmuştur. Çünkü; Resulullah'ın inzârından intifa' eden ancak korkanlar olduğu cihetle onlara tahsis olunmuştur ki diğerleri her ne kadar inzar olunur-larsa da korkmadıklan için intifa' etmedikleri cihetle keenne inzar olunmamış gibidir.

Naziat 79:44

Vâcpi Tealâ kıyametin, ilmi kendi zatına münhasır olduğunu beyanla müşriklerin suâllerini reddettikten sonra reddın ıkıncı^r illetim beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya "Ekrem-er Rusülî Sen ancak kıyametin şiddetinden korkan kimseleri korkutursun, vazifen de budur. Binaenaleyh; kıyametin esasını beyandan sonra bu hususta vazifeniz bitmiştir. Şu halde zamanını ta'yin vazifen haricidir, ümmetine lâzım olan ise aslına iman etmektir, yoksa zamanından suâl etmek değildir. Kıyametin vakti ta'ym olunmadı. Zira; zamanını ta'yin amelde tekâsülü icab eder. Halbuki insana lâzım olan her vakit kıyamet günü için hazırlıkta bulunmaktır. Bu âyette Resulullah kıyametten korkan ve korkmayan her insanı korkutmak için ba'solunduğu halde «Sen korkan kimseleri korkutursun» buyurulmuştur. Çünkü; Resulullah'ın inzârından intifa' eden ancak korkanlar olduğu cihetle onlara tahsis olunmuştur ki diğerleri her ne kadar inzar olunur-larsa da korkmadıklan için intifa' etmedikleri cihetle keenne inzar olunmamış gibidir.

Naziat 79:45

Vâcpi Tealâ kıyametin, ilmi kendi zatına münhasır olduğunu beyanla müşriklerin suâllerini reddettikten sonra reddın ıkıncı^r illetim beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ya "Ekrem-er Rusülî Sen ancak kıyametin şiddetinden korkan kimseleri korkutursun, vazifen de budur. Binaenaleyh; kıyametin esasını beyandan sonra bu hususta vazifeniz bitmiştir. Şu halde zamanını ta'yin vazifen haricidir, ümmetine lâzım olan ise aslına iman etmektir, yoksa zamanından suâl etmek değildir. Kıyametin vakti ta'ym olunmadı. Zira; zamanını ta'yin amelde tekâsülü icab eder. Halbuki insana lâzım olan her vakit kıyamet günü için hazırlıkta bulunmaktır. Bu âyette Resulullah kıyametten korkan ve korkmayan her insanı korkutmak için ba'solunduğu halde «Sen korkan kimseleri korkutursun» buyurulmuştur. Çünkü; Resulullah'ın inzârından intifa' eden ancak korkanlar olduğu cihetle onlara tahsis olunmuştur ki diğerleri her ne kadar inzar olunur-larsa da korkmadıklan için intifa' etmedikleri cihetle keenne inzar olunmamış gibidir.

Naziat 79:46

Vacip Tealâ kıyameti inkâr edenlerin o günde hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Mekke müşrikleri inkâr ettikleri kıyamet gününü gözleriyle gördüklerinde öyle zannederler ki dünyada yaşadıkları yaşlan ve sürdükleri demleri keenne bu inkâr ettikleri günün müddetine nispetle bir akşam veyahut bir kuşluk vaktidir. Çünkü; bir kimsenin me'yus olduğu zaman az bir zaman olsa bile me'yusiyeti icabı nihayesini beklediğinden gayet güç nihayet bulur. Kıyamet günüyse müddetinin uzun olmasıyla beraber kâfirler, itikatlarının hilâfına bin türlü ye's ü fütur içinde bulunduklarından onlar için o günün nihayesini görmek gayet uzak olacağından bu dünyada geçirdikleri vaktin onlara nispetle azıcık bir zaman addolunacağı beyan olunmuştur.

Abese 80:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk iki âye ti camidir. Yani; a'mâ olan (îbn-i Ümm-ü Mektum) un gelmesinden Resulullah (S.A.) Efendimiz yüzünü eğdi ve a'mânm sözünü dinlemekten i'raz etli.. Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile a'ma ile murad; Abdullah b Ümm-ü Mefctum'dur ki Hz. Hatice (R.A.) nın dayısı oğludur. Resulullah/m ikinci müezzini olup Re-sululİah gazaa teşrif buyurduğunda iki defa Medine'de makamına halife olarak terketmiştir, evvel hicret eden ashab-ı kiramdandır. Birgün Resulullah'm Kııreyş'in büyükleriyle mübâhase ve onları islâm'a davetle meşgul olduğu bir zamanda bu zat-ı şerif huzur-u risalete gelerek «Ya Rosulallah! Allah'ın sana bildirdiğini sen de bana bildir* der ve bu kelâmını tekrar tekrar iade ve ısrar eder. Ancak Resulullah ehem mi mühim üzerine tercih ederek Kureyş'in sanadîdiRİ imana davette devamla. (Abdullah b. Ümm-ü Mektum)'un sözüne cevap vermediği gibi Abdullah'ın bu ısrarını sevmediğini dahi belirterek yüzünü çevirdi. Zira: Abdullah evvelce İslâm olmuş, zaruri\a*;-i dirüyesini öğreniri iş ve kibar-ı ashap sırasına geçmişti. Halbuki huzur-u risalette bulunanlar henüz İslâm olmadıkları gibi İslâm oldukları, takdirde birçok kimselerin İslâmına da sebep olacaklarından Resulullah onları daveti îbn-i Mektum1 a iltifat üzerine tercih buyurmuştu. Lâkin bu tercihte zenginleri fukara üzerine takdim şaibesi olduğundan Resulullah'ın düşmanları tarafından ta'na bir vesile ittihaz etmek ihtimaline binaen Cenab-ı Hak resulüne bu âyeti inzalle herhalde fukaraya kemal-i hürmet lâzım ve ağniya üzerine fukarayı tercih ehem olduğunu ve o vakitte Resulullah'a ânz olan hali beyan buyurmuştur. İbn-i Ümm-ü Mektum'un âmâsı sebebiyle kemal-i şefkat ve atûfete muhtaç olduğuna işaret için ism-i sarihi terkolunarak a'mâ lafzıyla zikrolunmuştur. Kişinin candan sevdiğini ve seveni velev-se fakir ve alil olsun ağyar üzerine takdim ve tercih olunmak lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder velev.se o ağyar eşraftan ve ağ-niyadan olsun. Şu halde âyet-i celile hüsn-ü âdaba delâlet ettiği gibi (İbn-i Ümm-ü Mektum) Hazretlerinin ind-i ilâhî'de büyük bir kadri olduğuna dahi delâlet eder. Bazı ulemanın beyanına nazaran (İbn-i Ümm-ü Mektum)'un amasını zikirde huzur-u risalette bulunan sanadid-i Kureyg'e ta'riz vardır. Yani; «Ey Habibim! Yanında bulunan sanadidin her ne kadar gözleri varsa da ancak onlar hakkı görmekten mahrumlardır. Amma İbn-i Ümm-ü Mektum'un her ne kadar gözünde ama varsa da senin ahvalini nazar-ı itibara alıp nûr-u basiretle hakkı gördü, nübüvvetini tasdik etti. Binaenaleyh; onlardan daha ziyade hürmete şayan» demektir ki "Gözü olup da hakkı görmeyenler hakkı gören a'mâlardan daha kötüler» demektir.

Abese 80:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk iki âye ti camidir. Yani; a'mâ olan (îbn-i Ümm-ü Mektum) un gelmesinden Resulullah (S.A.) Efendimiz yüzünü eğdi ve a'mânm sözünü dinlemekten i'raz etli.. Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile a'ma ile murad; Abdullah b Ümm-ü Mefctum'dur ki Hz. Hatice (R.A.) nın dayısı oğludur. Resulullah/m ikinci müezzini olup Re-sululİah gazaa teşrif buyurduğunda iki defa Medine'de makamına halife olarak terketmiştir, evvel hicret eden ashab-ı kiramdandır. Birgün Resulullah'm Kııreyş'in büyükleriyle mübâhase ve onları islâm'a davetle meşgul olduğu bir zamanda bu zat-ı şerif huzur-u risalete gelerek «Ya Rosulallah! Allah'ın sana bildirdiğini sen de bana bildir* der ve bu kelâmını tekrar tekrar iade ve ısrar eder. Ancak Resulullah ehem mi mühim üzerine tercih ederek Kureyş'in sanadîdiRİ imana davette devamla. (Abdullah b. Ümm-ü Mektum)'un sözüne cevap vermediği gibi Abdullah'ın bu ısrarını sevmediğini dahi belirterek yüzünü çevirdi. Zira: Abdullah evvelce İslâm olmuş, zaruri\a*;-i dirüyesini öğreniri iş ve kibar-ı ashap sırasına geçmişti. Halbuki huzur-u risalette bulunanlar henüz İslâm olmadıkları gibi İslâm oldukları, takdirde birçok kimselerin İslâmına da sebep olacaklarından Resulullah onları daveti îbn-i Mektum1 a iltifat üzerine tercih buyurmuştu. Lâkin bu tercihte zenginleri fukara üzerine takdim şaibesi olduğundan Resulullah'ın düşmanları tarafından ta'na bir vesile ittihaz etmek ihtimaline binaen Cenab-ı Hak resulüne bu âyeti inzalle herhalde fukaraya kemal-i hürmet lâzım ve ağniya üzerine fukarayı tercih ehem olduğunu ve o vakitte Resulullah'a ânz olan hali beyan buyurmuştur. İbn-i Ümm-ü Mektum'un âmâsı sebebiyle kemal-i şefkat ve atûfete muhtaç olduğuna işaret için ism-i sarihi terkolunarak a'mâ lafzıyla zikrolunmuştur. Kişinin candan sevdiğini ve seveni velev-se fakir ve alil olsun ağyar üzerine takdim ve tercih olunmak lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder velev.se o ağyar eşraftan ve ağ-niyadan olsun. Şu halde âyet-i celile hüsn-ü âdaba delâlet ettiği gibi (İbn-i Ümm-ü Mektum) Hazretlerinin ind-i ilâhî'de büyük bir kadri olduğuna dahi delâlet eder. Bazı ulemanın beyanına nazaran (İbn-i Ümm-ü Mektum)'un amasını zikirde huzur-u risalette bulunan sanadid-i Kureyg'e ta'riz vardır. Yani; «Ey Habibim! Yanında bulunan sanadidin her ne kadar gözleri varsa da ancak onlar hakkı görmekten mahrumlardır. Amma İbn-i Ümm-ü Mektum'un her ne kadar gözünde ama varsa da senin ahvalini nazar-ı itibara alıp nûr-u basiretle hakkı gördü, nübüvvetini tasdik etti. Binaenaleyh; onlardan daha ziyade hürmete şayan» demektir ki "Gözü olup da hakkı görmeyenler hakkı gören a'mâlardan daha kötüler» demektir.

Abese 80:3

Vacip Tealâ Resulullah'm huzuruna a'mâ olan İbn-i Ümm-ü Mektum geldiğinde iltifat etmediğini beyanla iltifata şayan olduğuna işaret ettikten sonra Abdullah b. Ümm-ü Mektum'un iltifata şayan olduğunun sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sen ona iltifat etmeliydin. Çünkü; iltifat ettiğin cehele-i kefere, senin nasihatim işitseler dahi kabul etmediklerinden vaazm onlara menfaat yermez. Şu halde a'mâya iltifat ve onlar üzerine a'mâyı tercih evlâ idi. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesinden müstefad olan reca ve ümit Resulullah'a aittir. Yani «Ey Habibim! Senin vaazın ona menfaat vermekle onun nefsini temizlemesi me'mûldür. Ma'siyetten kaçınmak ve ibadete devamla nefsini tathir etmek me'mûl olduğunda iltifat lâzım olunca tathiri maktu' olduğunda iltifata şayan olacağı evleviyetle sabittir» demeye işaret için recaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bu âyette üstâza lâyık olan ta'lim; ilimle tilmizin tezkiyesini kasdetmesine ve tilmizin de taallümle nefsini tathir kasdetmesi lâzım olduğuna işaret vardır. Binaenaleyh; muallim ve müteallim her ikisinin de ilimle nefislerini tathir kasdetmeleri elzemdir, evvelce iman eden müminlerin noksanını ikmalle onların imanlarını takviye ve tahkim etmek yeniden İslâm'a dahil olacakların esbab-ı duhullerini aramaktan daha mühim olduğuna âyette delâlet ve işaret vardır. Çünkü; İbn-i Ümm-ü Mektum İslâm olduğu halde Re-sulullah'tan bilmediğini öğrenmek kasdıyla gelmiş ve sanadid-i Kureyş ise İslâm'a dahil olmaları için Resulullah davet buyurduğu halde Cenab-ı Hak Kureyş'i davetle meşgul olmak üzere a'mâya iltifatı Ve onun noksanını ikmali tercih buyurmuştur.

Abese 80:4

Vacip Tealâ Resulullah'm huzuruna a'mâ olan İbn-i Ümm-ü Mektum geldiğinde iltifat etmediğini beyanla iltifata şayan olduğuna işaret ettikten sonra Abdullah b. Ümm-ü Mektum'un iltifata şayan olduğunun sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sen ona iltifat etmeliydin. Çünkü; iltifat ettiğin cehele-i kefere, senin nasihatim işitseler dahi kabul etmediklerinden vaazm onlara menfaat yermez. Şu halde a'mâya iltifat ve onlar üzerine a'mâyı tercih evlâ idi. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesinden müstefad olan reca ve ümit Resulullah'a aittir. Yani «Ey Habibim! Senin vaazın ona menfaat vermekle onun nefsini temizlemesi me'mûldür. Ma'siyetten kaçınmak ve ibadete devamla nefsini tathir etmek me'mûl olduğunda iltifat lâzım olunca tathiri maktu' olduğunda iltifata şayan olacağı evleviyetle sabittir» demeye işaret için recaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bu âyette üstâza lâyık olan ta'lim; ilimle tilmizin tezkiyesini kasdetmesine ve tilmizin de taallümle nefsini tathir kasdetmesi lâzım olduğuna işaret vardır. Binaenaleyh; muallim ve müteallim her ikisinin de ilimle nefislerini tathir kasdetmeleri elzemdir, evvelce iman eden müminlerin noksanını ikmalle onların imanlarını takviye ve tahkim etmek yeniden İslâm'a dahil olacakların esbab-ı duhullerini aramaktan daha mühim olduğuna âyette delâlet ve işaret vardır. Çünkü; İbn-i Ümm-ü Mektum İslâm olduğu halde Re-sulullah'tan bilmediğini öğrenmek kasdıyla gelmiş ve sanadid-i Kureyş ise İslâm'a dahil olmaları için Resulullah davet buyurduğu halde Cenab-ı Hak Kureyş'i davetle meşgul olmak üzere a'mâya iltifatı Ve onun noksanını ikmali tercih buyurmuştur.

Abese 80:5

Vacip Tealâ Resulullah'm huzuruna a'mâ olan İbn-i Ümm-ü Mektum geldiğinde iltifat etmediğini beyanla iltifata şayan olduğuna işaret ettikten sonra Abdullah b. Ümm-ü Mektum'un iltifata şayan olduğunun sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sen ona iltifat etmeliydin. Çünkü; iltifat ettiğin cehele-i kefere, senin nasihatim işitseler dahi kabul etmediklerinden vaazm onlara menfaat yermez. Şu halde a'mâya iltifat ve onlar üzerine a'mâyı tercih evlâ idi. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesinden müstefad olan reca ve ümit Resulullah'a aittir. Yani «Ey Habibim! Senin vaazın ona menfaat vermekle onun nefsini temizlemesi me'mûldür. Ma'siyetten kaçınmak ve ibadete devamla nefsini tathir etmek me'mûl olduğunda iltifat lâzım olunca tathiri maktu' olduğunda iltifata şayan olacağı evleviyetle sabittir» demeye işaret için recaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bu âyette üstâza lâyık olan ta'lim; ilimle tilmizin tezkiyesini kasdetmesine ve tilmizin de taallümle nefsini tathir kasdetmesi lâzım olduğuna işaret vardır. Binaenaleyh; muallim ve müteallim her ikisinin de ilimle nefislerini tathir kasdetmeleri elzemdir, evvelce iman eden müminlerin noksanını ikmalle onların imanlarını takviye ve tahkim etmek yeniden İslâm'a dahil olacakların esbab-ı duhullerini aramaktan daha mühim olduğuna âyette delâlet ve işaret vardır. Çünkü; İbn-i Ümm-ü Mektum İslâm olduğu halde Re-sulullah'tan bilmediğini öğrenmek kasdıyla gelmiş ve sanadid-i Kureyş ise İslâm'a dahil olmaları için Resulullah davet buyurduğu halde Cenab-ı Hak Kureyş'i davetle meşgul olmak üzere a'mâya iltifatı Ve onun noksanını ikmali tercih buyurmuştur.

Abese 80:6

Vacip Tealâ Resulullah'm huzuruna a'mâ olan İbn-i Ümm-ü Mektum geldiğinde iltifat etmediğini beyanla iltifata şayan olduğuna işaret ettikten sonra Abdullah b. Ümm-ü Mektum'un iltifata şayan olduğunun sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sen ona iltifat etmeliydin. Çünkü; iltifat ettiğin cehele-i kefere, senin nasihatim işitseler dahi kabul etmediklerinden vaazm onlara menfaat yermez. Şu halde a'mâya iltifat ve onlar üzerine a'mâyı tercih evlâ idi. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesinden müstefad olan reca ve ümit Resulullah'a aittir. Yani «Ey Habibim! Senin vaazın ona menfaat vermekle onun nefsini temizlemesi me'mûldür. Ma'siyetten kaçınmak ve ibadete devamla nefsini tathir etmek me'mûl olduğunda iltifat lâzım olunca tathiri maktu' olduğunda iltifata şayan olacağı evleviyetle sabittir» demeye işaret için recaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bu âyette üstâza lâyık olan ta'lim; ilimle tilmizin tezkiyesini kasdetmesine ve tilmizin de taallümle nefsini tathir kasdetmesi lâzım olduğuna işaret vardır. Binaenaleyh; muallim ve müteallim her ikisinin de ilimle nefislerini tathir kasdetmeleri elzemdir, evvelce iman eden müminlerin noksanını ikmalle onların imanlarını takviye ve tahkim etmek yeniden İslâm'a dahil olacakların esbab-ı duhullerini aramaktan daha mühim olduğuna âyette delâlet ve işaret vardır. Çünkü; İbn-i Ümm-ü Mektum İslâm olduğu halde Re-sulullah'tan bilmediğini öğrenmek kasdıyla gelmiş ve sanadid-i Kureyş ise İslâm'a dahil olmaları için Resulullah davet buyurduğu halde Cenab-ı Hak Kureyş'i davetle meşgul olmak üzere a'mâya iltifatı Ve onun noksanını ikmali tercih buyurmuştur.

Abese 80:7

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve İbn-i Ümm-ü Mektum'un hallerine icmâlen işaretten sonra her birerlerinin hallerini ayri ayrı birer miktar tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Allah'a ve emrine ve senin vaazına ihtiyacı olmadığını gösteren; dünyasına mağrur sanadide malları ve itibarları İslâm'ın kuvvetine sebep olur zannıyla iltifat-ettin. Halbuki iman etmelerini sen ne kadar arzu etsen onlar bildiklerinden dönmez ve iman etmezler. Çünkü, senin sözünü derûn-u kalpleriyle dinlemezler. Halbuki onların iman etmemelerinde sana bir zarar yoktur. Zira senin üzerine vacip olan; benim emrimi onlara tebliğ etmektir. Şu vazifeyi yerine getirdikten sonra davete icabet edip menfaat görmek, icabet etmeyip mazarrat bulmak onlara atitir. Şu halde onların imanlarına kemal-i arzu ile iltifat edip İbn-i Ümm-ü Mektum'a iltifatı terketmeyi icâb eder bir hal yoktur. Amma şoi kimse ki Allah'tan korkar, ibadete sa'yeder olduğu halde sana geldi, sen ondan i'raz ettin, diğerlerine vaazla meşgul oldun. Halbuki hakka talih olan kimsenin istediğini yerine getirmek istemeyenlere söz söylemekten daha iyidir. Çünkü; talip söylenen sözün kadrini bilir, talip olmayanlara ne kadar nasihat olsa kadrini bilmez.

Abese 80:8

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve İbn-i Ümm-ü Mektum'un hallerine icmâlen işaretten sonra her birerlerinin hallerini ayri ayrı birer miktar tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Allah'a ve emrine ve senin vaazına ihtiyacı olmadığını gösteren; dünyasına mağrur sanadide malları ve itibarları İslâm'ın kuvvetine sebep olur zannıyla iltifat-ettin. Halbuki iman etmelerini sen ne kadar arzu etsen onlar bildiklerinden dönmez ve iman etmezler. Çünkü, senin sözünü derûn-u kalpleriyle dinlemezler. Halbuki onların iman etmemelerinde sana bir zarar yoktur. Zira senin üzerine vacip olan; benim emrimi onlara tebliğ etmektir. Şu vazifeyi yerine getirdikten sonra davete icabet edip menfaat görmek, icabet etmeyip mazarrat bulmak onlara atitir. Şu halde onların imanlarına kemal-i arzu ile iltifat edip İbn-i Ümm-ü Mektum'a iltifatı terketmeyi icâb eder bir hal yoktur. Amma şoi kimse ki Allah'tan korkar, ibadete sa'yeder olduğu halde sana geldi, sen ondan i'raz ettin, diğerlerine vaazla meşgul oldun. Halbuki hakka talih olan kimsenin istediğini yerine getirmek istemeyenlere söz söylemekten daha iyidir. Çünkü; talip söylenen sözün kadrini bilir, talip olmayanlara ne kadar nasihat olsa kadrini bilmez.

Abese 80:9

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve İbn-i Ümm-ü Mektum'un hallerine icmâlen işaretten sonra her birerlerinin hallerini ayri ayrı birer miktar tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Allah'a ve emrine ve senin vaazına ihtiyacı olmadığını gösteren; dünyasına mağrur sanadide malları ve itibarları İslâm'ın kuvvetine sebep olur zannıyla iltifat-ettin. Halbuki iman etmelerini sen ne kadar arzu etsen onlar bildiklerinden dönmez ve iman etmezler. Çünkü, senin sözünü derûn-u kalpleriyle dinlemezler. Halbuki onların iman etmemelerinde sana bir zarar yoktur. Zira senin üzerine vacip olan; benim emrimi onlara tebliğ etmektir. Şu vazifeyi yerine getirdikten sonra davete icabet edip menfaat görmek, icabet etmeyip mazarrat bulmak onlara atitir. Şu halde onların imanlarına kemal-i arzu ile iltifat edip İbn-i Ümm-ü Mektum'a iltifatı terketmeyi icâb eder bir hal yoktur. Amma şoi kimse ki Allah'tan korkar, ibadete sa'yeder olduğu halde sana geldi, sen ondan i'raz ettin, diğerlerine vaazla meşgul oldun. Halbuki hakka talih olan kimsenin istediğini yerine getirmek istemeyenlere söz söylemekten daha iyidir. Çünkü; talip söylenen sözün kadrini bilir, talip olmayanlara ne kadar nasihat olsa kadrini bilmez.

Abese 80:10

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve İbn-i Ümm-ü Mektum'un hallerine icmâlen işaretten sonra her birerlerinin hallerini ayri ayrı birer miktar tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Allah'a ve emrine ve senin vaazına ihtiyacı olmadığını gösteren; dünyasına mağrur sanadide malları ve itibarları İslâm'ın kuvvetine sebep olur zannıyla iltifat-ettin. Halbuki iman etmelerini sen ne kadar arzu etsen onlar bildiklerinden dönmez ve iman etmezler. Çünkü, senin sözünü derûn-u kalpleriyle dinlemezler. Halbuki onların iman etmemelerinde sana bir zarar yoktur. Zira senin üzerine vacip olan; benim emrimi onlara tebliğ etmektir. Şu vazifeyi yerine getirdikten sonra davete icabet edip menfaat görmek, icabet etmeyip mazarrat bulmak onlara atitir. Şu halde onların imanlarına kemal-i arzu ile iltifat edip İbn-i Ümm-ü Mektum'a iltifatı terketmeyi icâb eder bir hal yoktur. Amma şoi kimse ki Allah'tan korkar, ibadete sa'yeder olduğu halde sana geldi, sen ondan i'raz ettin, diğerlerine vaazla meşgul oldun. Halbuki hakka talih olan kimsenin istediğini yerine getirmek istemeyenlere söz söylemekten daha iyidir. Çünkü; talip söylenen sözün kadrini bilir, talip olmayanlara ne kadar nasihat olsa kadrini bilmez.

Abese 80:11

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve îhn-i Ümm-ü Mektum'un hallerini ve Resulullah'ın sanadide iltifatını beyandan sonra sana-didin iltifata şayan olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde kâfirler.onu anlamak ve iman etmek isteseler, derhal anlar imarı .'dener. Zira; açık bir yoldur ve o yola gitmekte bir mâni de »yoktur. Fahri Râzi'mn beyanı voçhite Vacip Tealâ Kuranı iki veçhile tavsif buyurdu . Birincisi ; mevza-i beliğ a olması, i kinci ,s\i ; isteyenin o mev'ızayla müttaiz olmasıdır. Zira o mev'ıza: acık ve zahir olup muğlak hiç bir meselesi yoktur. Binaenaleyh; murad eden derhal anlar, müşkülât çekmez. M elekleri- de iiç sıfatla tavsif buyurmuştur : Birine isi ; sefere olmalarıdır, yani mev'ızayı yazıcılar ve Allahü Tealâ ile enbiya arasında sefirler demektir. Çünkü sefere; söfir den alınırsa yazıcı, sefir den alınırsa elçi manasınadır. İkincisi: kiram olmalarıdır. Çünkü: melekler indallah mükerrem oldukları gibi Benî Âdem'e istiğfar etmekle ikram edicilerdir. Üçüncüsü : berere obualarıdır ki Allahü Tealâ'ya itaat ve müminlere ivilik edicilerdir. Vacip Tealâ Kuranın âyetlerinin mev'ıza-i beliğa olduğunu Levandan sonra o mev'ızayı kabul etmeyince insanların halleri ta-( ccübo savan olduğunu bev;ın!a zemmetmek üzere: Yaniç lanet olsun ve öldürülsün o insan-ı kâfire ki şeylerden hangi şey onun küfrüne ve itaat-ı İlâhî'yeden frazma sebep oldu. Halbuki o insan Allah'ın âyetlerini işitiyor, alâmetlerini görüyor, resulü tarik-ı hakka irşad ediyor ve çok lutuflarmı ve nimetlerini biliyor. Bunların cümlesi iman icâb ederken bilâkis bunların küfürleri taaccüb sânından olan kimseler için taaccüb etmeye şayandır. Bu âyette kelimesinden müstefad olan taaccüp us-lûb-u Arap üzere varid olmuştur ve bu taaccüp insanlara aittir. Çünkü; Vacip Tealâ'dan hakîkî taaccüp tasavvur olunmaz. Zira taaccüp; bir şeyin sebeb-i hafisini bilmeyen kimselerden tasavvur olunur. Vacip Tealâ ise herşeyi bildiğinden taaccüp tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; Kur'anda varid olan taaccüp kelimesi insanları taaccübe sevk içindir. insanın aleyhine duadır ve bu duâ gayet esna'dır. Çünkü; insanın katlolunması dünyada en şiddetli bir ukubettir. Âyet; envâ'-ı kabayih ve münkeratı irtikâb ettiklerinden envâ'ı- azabın en büyüğüne müstehak olduklarına ve kemal-i ga-zab-ı İlâhî'yeyi câlib olan küfran-ı nimette bulunduklarına delâlet eder. Duâ, âciz olan insanlara lâyık olduğu halde kaadir ü kayyûm olan Cenab-ı Hak'tan duâ insanlara ta'linı ve uslûb-u Arap üzere vârid olduğundandır. Yoksa hakikatta Vacip Tealâ'dan duâ değildir. Binaenaleyh manâ-yı nazım: … demektir ki bu âyet gayet kısa olmakla beraber kâfirler üzerine gazab-ı azîm ve zemm-i beliğa delalet eder.

Abese 80:12

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve îhn-i Ümm-ü Mektum'un hallerini ve Resulullah'ın sanadide iltifatını beyandan sonra sana-didin iltifata şayan olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde kâfirler.onu anlamak ve iman etmek isteseler, derhal anlar imarı .'dener. Zira; açık bir yoldur ve o yola gitmekte bir mâni de »yoktur. Fahri Râzi'mn beyanı voçhite Vacip Tealâ Kuranı iki veçhile tavsif buyurdu . Birincisi ; mevza-i beliğ a olması, i kinci ,s\i ; isteyenin o mev'ızayla müttaiz olmasıdır. Zira o mev'ıza: acık ve zahir olup muğlak hiç bir meselesi yoktur. Binaenaleyh; murad eden derhal anlar, müşkülât çekmez. M elekleri- de iiç sıfatla tavsif buyurmuştur : Birine isi ; sefere olmalarıdır, yani mev'ızayı yazıcılar ve Allahü Tealâ ile enbiya arasında sefirler demektir. Çünkü sefere; söfir den alınırsa yazıcı, sefir den alınırsa elçi manasınadır. İkincisi: kiram olmalarıdır. Çünkü: melekler indallah mükerrem oldukları gibi Benî Âdem'e istiğfar etmekle ikram edicilerdir. Üçüncüsü : berere obualarıdır ki Allahü Tealâ'ya itaat ve müminlere ivilik edicilerdir. Vacip Tealâ Kuranın âyetlerinin mev'ıza-i beliğa olduğunu Levandan sonra o mev'ızayı kabul etmeyince insanların halleri ta-( ccübo savan olduğunu bev;ın!a zemmetmek üzere: Yaniç lanet olsun ve öldürülsün o insan-ı kâfire ki şeylerden hangi şey onun küfrüne ve itaat-ı İlâhî'yeden frazma sebep oldu. Halbuki o insan Allah'ın âyetlerini işitiyor, alâmetlerini görüyor, resulü tarik-ı hakka irşad ediyor ve çok lutuflarmı ve nimetlerini biliyor. Bunların cümlesi iman icâb ederken bilâkis bunların küfürleri taaccüb sânından olan kimseler için taaccüb etmeye şayandır. Bu âyette kelimesinden müstefad olan taaccüp us-lûb-u Arap üzere varid olmuştur ve bu taaccüp insanlara aittir. Çünkü; Vacip Tealâ'dan hakîkî taaccüp tasavvur olunmaz. Zira taaccüp; bir şeyin sebeb-i hafisini bilmeyen kimselerden tasavvur olunur. Vacip Tealâ ise herşeyi bildiğinden taaccüp tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; Kur'anda varid olan taaccüp kelimesi insanları taaccübe sevk içindir. insanın aleyhine duadır ve bu duâ gayet esna'dır. Çünkü; insanın katlolunması dünyada en şiddetli bir ukubettir. Âyet; envâ'-ı kabayih ve münkeratı irtikâb ettiklerinden envâ'ı- azabın en büyüğüne müstehak olduklarına ve kemal-i ga-zab-ı İlâhî'yeyi câlib olan küfran-ı nimette bulunduklarına delâlet eder. Duâ, âciz olan insanlara lâyık olduğu halde kaadir ü kayyûm olan Cenab-ı Hak'tan duâ insanlara ta'linı ve uslûb-u Arap üzere vârid olduğundandır. Yoksa hakikatta Vacip Tealâ'dan duâ değildir. Binaenaleyh manâ-yı nazım: … demektir ki bu âyet gayet kısa olmakla beraber kâfirler üzerine gazab-ı azîm ve zemm-i beliğa delalet eder.

Abese 80:13

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve îhn-i Ümm-ü Mektum'un hallerini ve Resulullah'ın sanadide iltifatını beyandan sonra sana-didin iltifata şayan olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde kâfirler.onu anlamak ve iman etmek isteseler, derhal anlar imarı .'dener. Zira; açık bir yoldur ve o yola gitmekte bir mâni de »yoktur. Fahri Râzi'mn beyanı voçhite Vacip Tealâ Kuranı iki veçhile tavsif buyurdu . Birincisi ; mevza-i beliğ a olması, i kinci ,s\i ; isteyenin o mev'ızayla müttaiz olmasıdır. Zira o mev'ıza: acık ve zahir olup muğlak hiç bir meselesi yoktur. Binaenaleyh; murad eden derhal anlar, müşkülât çekmez. M elekleri- de iiç sıfatla tavsif buyurmuştur : Birine isi ; sefere olmalarıdır, yani mev'ızayı yazıcılar ve Allahü Tealâ ile enbiya arasında sefirler demektir. Çünkü sefere; söfir den alınırsa yazıcı, sefir den alınırsa elçi manasınadır. İkincisi: kiram olmalarıdır. Çünkü: melekler indallah mükerrem oldukları gibi Benî Âdem'e istiğfar etmekle ikram edicilerdir. Üçüncüsü : berere obualarıdır ki Allahü Tealâ'ya itaat ve müminlere ivilik edicilerdir. Vacip Tealâ Kuranın âyetlerinin mev'ıza-i beliğa olduğunu Levandan sonra o mev'ızayı kabul etmeyince insanların halleri ta-( ccübo savan olduğunu bev;ın!a zemmetmek üzere: Yaniç lanet olsun ve öldürülsün o insan-ı kâfire ki şeylerden hangi şey onun küfrüne ve itaat-ı İlâhî'yeden frazma sebep oldu. Halbuki o insan Allah'ın âyetlerini işitiyor, alâmetlerini görüyor, resulü tarik-ı hakka irşad ediyor ve çok lutuflarmı ve nimetlerini biliyor. Bunların cümlesi iman icâb ederken bilâkis bunların küfürleri taaccüb sânından olan kimseler için taaccüb etmeye şayandır. Bu âyette kelimesinden müstefad olan taaccüp us-lûb-u Arap üzere varid olmuştur ve bu taaccüp insanlara aittir. Çünkü; Vacip Tealâ'dan hakîkî taaccüp tasavvur olunmaz. Zira taaccüp; bir şeyin sebeb-i hafisini bilmeyen kimselerden tasavvur olunur. Vacip Tealâ ise herşeyi bildiğinden taaccüp tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; Kur'anda varid olan taaccüp kelimesi insanları taaccübe sevk içindir. insanın aleyhine duadır ve bu duâ gayet esna'dır. Çünkü; insanın katlolunması dünyada en şiddetli bir ukubettir. Âyet; envâ'-ı kabayih ve münkeratı irtikâb ettiklerinden envâ'ı- azabın en büyüğüne müstehak olduklarına ve kemal-i ga-zab-ı İlâhî'yeyi câlib olan küfran-ı nimette bulunduklarına delâlet eder. Duâ, âciz olan insanlara lâyık olduğu halde kaadir ü kayyûm olan Cenab-ı Hak'tan duâ insanlara ta'linı ve uslûb-u Arap üzere vârid olduğundandır. Yoksa hakikatta Vacip Tealâ'dan duâ değildir. Binaenaleyh manâ-yı nazım: … demektir ki bu âyet gayet kısa olmakla beraber kâfirler üzerine gazab-ı azîm ve zemm-i beliğa delalet eder.

Abese 80:14

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve îhn-i Ümm-ü Mektum'un hallerini ve Resulullah'ın sanadide iltifatını beyandan sonra sana-didin iltifata şayan olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde kâfirler.onu anlamak ve iman etmek isteseler, derhal anlar imarı .'dener. Zira; açık bir yoldur ve o yola gitmekte bir mâni de »yoktur. Fahri Râzi'mn beyanı voçhite Vacip Tealâ Kuranı iki veçhile tavsif buyurdu . Birincisi ; mevza-i beliğ a olması, i kinci ,s\i ; isteyenin o mev'ızayla müttaiz olmasıdır. Zira o mev'ıza: acık ve zahir olup muğlak hiç bir meselesi yoktur. Binaenaleyh; murad eden derhal anlar, müşkülât çekmez. M elekleri- de iiç sıfatla tavsif buyurmuştur : Birine isi ; sefere olmalarıdır, yani mev'ızayı yazıcılar ve Allahü Tealâ ile enbiya arasında sefirler demektir. Çünkü sefere; söfir den alınırsa yazıcı, sefir den alınırsa elçi manasınadır. İkincisi: kiram olmalarıdır. Çünkü: melekler indallah mükerrem oldukları gibi Benî Âdem'e istiğfar etmekle ikram edicilerdir. Üçüncüsü : berere obualarıdır ki Allahü Tealâ'ya itaat ve müminlere ivilik edicilerdir. Vacip Tealâ Kuranın âyetlerinin mev'ıza-i beliğa olduğunu Levandan sonra o mev'ızayı kabul etmeyince insanların halleri ta-( ccübo savan olduğunu bev;ın!a zemmetmek üzere: Yaniç lanet olsun ve öldürülsün o insan-ı kâfire ki şeylerden hangi şey onun küfrüne ve itaat-ı İlâhî'yeden frazma sebep oldu. Halbuki o insan Allah'ın âyetlerini işitiyor, alâmetlerini görüyor, resulü tarik-ı hakka irşad ediyor ve çok lutuflarmı ve nimetlerini biliyor. Bunların cümlesi iman icâb ederken bilâkis bunların küfürleri taaccüb sânından olan kimseler için taaccüb etmeye şayandır. Bu âyette kelimesinden müstefad olan taaccüp us-lûb-u Arap üzere varid olmuştur ve bu taaccüp insanlara aittir. Çünkü; Vacip Tealâ'dan hakîkî taaccüp tasavvur olunmaz. Zira taaccüp; bir şeyin sebeb-i hafisini bilmeyen kimselerden tasavvur olunur. Vacip Tealâ ise herşeyi bildiğinden taaccüp tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; Kur'anda varid olan taaccüp kelimesi insanları taaccübe sevk içindir. insanın aleyhine duadır ve bu duâ gayet esna'dır. Çünkü; insanın katlolunması dünyada en şiddetli bir ukubettir. Âyet; envâ'-ı kabayih ve münkeratı irtikâb ettiklerinden envâ'ı- azabın en büyüğüne müstehak olduklarına ve kemal-i ga-zab-ı İlâhî'yeyi câlib olan küfran-ı nimette bulunduklarına delâlet eder. Duâ, âciz olan insanlara lâyık olduğu halde kaadir ü kayyûm olan Cenab-ı Hak'tan duâ insanlara ta'linı ve uslûb-u Arap üzere vârid olduğundandır. Yoksa hakikatta Vacip Tealâ'dan duâ değildir. Binaenaleyh manâ-yı nazım: … demektir ki bu âyet gayet kısa olmakla beraber kâfirler üzerine gazab-ı azîm ve zemm-i beliğa delalet eder.

Abese 80:15

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve îhn-i Ümm-ü Mektum'un hallerini ve Resulullah'ın sanadide iltifatını beyandan sonra sana-didin iltifata şayan olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde kâfirler.onu anlamak ve iman etmek isteseler, derhal anlar imarı .'dener. Zira; açık bir yoldur ve o yola gitmekte bir mâni de »yoktur. Fahri Râzi'mn beyanı voçhite Vacip Tealâ Kuranı iki veçhile tavsif buyurdu . Birincisi ; mevza-i beliğ a olması, i kinci ,s\i ; isteyenin o mev'ızayla müttaiz olmasıdır. Zira o mev'ıza: acık ve zahir olup muğlak hiç bir meselesi yoktur. Binaenaleyh; murad eden derhal anlar, müşkülât çekmez. M elekleri- de iiç sıfatla tavsif buyurmuştur : Birine isi ; sefere olmalarıdır, yani mev'ızayı yazıcılar ve Allahü Tealâ ile enbiya arasında sefirler demektir. Çünkü sefere; söfir den alınırsa yazıcı, sefir den alınırsa elçi manasınadır. İkincisi: kiram olmalarıdır. Çünkü: melekler indallah mükerrem oldukları gibi Benî Âdem'e istiğfar etmekle ikram edicilerdir. Üçüncüsü : berere obualarıdır ki Allahü Tealâ'ya itaat ve müminlere ivilik edicilerdir. Vacip Tealâ Kuranın âyetlerinin mev'ıza-i beliğa olduğunu Levandan sonra o mev'ızayı kabul etmeyince insanların halleri ta-( ccübo savan olduğunu bev;ın!a zemmetmek üzere: Yaniç lanet olsun ve öldürülsün o insan-ı kâfire ki şeylerden hangi şey onun küfrüne ve itaat-ı İlâhî'yeden frazma sebep oldu. Halbuki o insan Allah'ın âyetlerini işitiyor, alâmetlerini görüyor, resulü tarik-ı hakka irşad ediyor ve çok lutuflarmı ve nimetlerini biliyor. Bunların cümlesi iman icâb ederken bilâkis bunların küfürleri taaccüb sânından olan kimseler için taaccüb etmeye şayandır. Bu âyette kelimesinden müstefad olan taaccüp us-lûb-u Arap üzere varid olmuştur ve bu taaccüp insanlara aittir. Çünkü; Vacip Tealâ'dan hakîkî taaccüp tasavvur olunmaz. Zira taaccüp; bir şeyin sebeb-i hafisini bilmeyen kimselerden tasavvur olunur. Vacip Tealâ ise herşeyi bildiğinden taaccüp tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; Kur'anda varid olan taaccüp kelimesi insanları taaccübe sevk içindir. insanın aleyhine duadır ve bu duâ gayet esna'dır. Çünkü; insanın katlolunması dünyada en şiddetli bir ukubettir. Âyet; envâ'-ı kabayih ve münkeratı irtikâb ettiklerinden envâ'ı- azabın en büyüğüne müstehak olduklarına ve kemal-i ga-zab-ı İlâhî'yeyi câlib olan küfran-ı nimette bulunduklarına delâlet eder. Duâ, âciz olan insanlara lâyık olduğu halde kaadir ü kayyûm olan Cenab-ı Hak'tan duâ insanlara ta'linı ve uslûb-u Arap üzere vârid olduğundandır. Yoksa hakikatta Vacip Tealâ'dan duâ değildir. Binaenaleyh manâ-yı nazım: … demektir ki bu âyet gayet kısa olmakla beraber kâfirler üzerine gazab-ı azîm ve zemm-i beliğa delalet eder.

Abese 80:16

Vacip Tealâ sanadid-i Kureyş'in ve îhn-i Ümm-ü Mektum'un hallerini ve Resulullah'ın sanadide iltifatını beyandan sonra sana-didin iltifata şayan olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Şu halde kâfirler.onu anlamak ve iman etmek isteseler, derhal anlar imarı .'dener. Zira; açık bir yoldur ve o yola gitmekte bir mâni de »yoktur. Fahri Râzi'mn beyanı voçhite Vacip Tealâ Kuranı iki veçhile tavsif buyurdu . Birincisi ; mevza-i beliğ a olması, i kinci ,s\i ; isteyenin o mev'ızayla müttaiz olmasıdır. Zira o mev'ıza: acık ve zahir olup muğlak hiç bir meselesi yoktur. Binaenaleyh; murad eden derhal anlar, müşkülât çekmez. M elekleri- de iiç sıfatla tavsif buyurmuştur : Birine isi ; sefere olmalarıdır, yani mev'ızayı yazıcılar ve Allahü Tealâ ile enbiya arasında sefirler demektir. Çünkü sefere; söfir den alınırsa yazıcı, sefir den alınırsa elçi manasınadır. İkincisi: kiram olmalarıdır. Çünkü: melekler indallah mükerrem oldukları gibi Benî Âdem'e istiğfar etmekle ikram edicilerdir. Üçüncüsü : berere obualarıdır ki Allahü Tealâ'ya itaat ve müminlere ivilik edicilerdir. Vacip Tealâ Kuranın âyetlerinin mev'ıza-i beliğa olduğunu Levandan sonra o mev'ızayı kabul etmeyince insanların halleri ta-( ccübo savan olduğunu bev;ın!a zemmetmek üzere: Yaniç lanet olsun ve öldürülsün o insan-ı kâfire ki şeylerden hangi şey onun küfrüne ve itaat-ı İlâhî'yeden frazma sebep oldu. Halbuki o insan Allah'ın âyetlerini işitiyor, alâmetlerini görüyor, resulü tarik-ı hakka irşad ediyor ve çok lutuflarmı ve nimetlerini biliyor. Bunların cümlesi iman icâb ederken bilâkis bunların küfürleri taaccüb sânından olan kimseler için taaccüb etmeye şayandır. Bu âyette kelimesinden müstefad olan taaccüp us-lûb-u Arap üzere varid olmuştur ve bu taaccüp insanlara aittir. Çünkü; Vacip Tealâ'dan hakîkî taaccüp tasavvur olunmaz. Zira taaccüp; bir şeyin sebeb-i hafisini bilmeyen kimselerden tasavvur olunur. Vacip Tealâ ise herşeyi bildiğinden taaccüp tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; Kur'anda varid olan taaccüp kelimesi insanları taaccübe sevk içindir. insanın aleyhine duadır ve bu duâ gayet esna'dır. Çünkü; insanın katlolunması dünyada en şiddetli bir ukubettir. Âyet; envâ'-ı kabayih ve münkeratı irtikâb ettiklerinden envâ'ı- azabın en büyüğüne müstehak olduklarına ve kemal-i ga-zab-ı İlâhî'yeyi câlib olan küfran-ı nimette bulunduklarına delâlet eder. Duâ, âciz olan insanlara lâyık olduğu halde kaadir ü kayyûm olan Cenab-ı Hak'tan duâ insanlara ta'linı ve uslûb-u Arap üzere vârid olduğundandır. Yoksa hakikatta Vacip Tealâ'dan duâ değildir. Binaenaleyh manâ-yı nazım: … demektir ki bu âyet gayet kısa olmakla beraber kâfirler üzerine gazab-ı azîm ve zemm-i beliğa delalet eder.

Abese 80:17

Vacip Tealâ kâfir olan insanın helake müstehak olduğunu beyandan sonra o tekebbürle küfreden insanı tahkiri takrir ve tesbit etmek üzere buyuruyor. Halbuki halkolunduğu madde-i asliyesini düşünse küfretmez. Bu makamda gerek e y yi kelimesiyle suâl, gerekse şey kelimesiyle ta'bir olsun küfran-ı nimet eden insanı tahkir içindir.

Abese 80:18

Vacip Tealâ kâfir olan insanın helake müstehak olduğunu beyandan sonra o tekebbürle küfreden insanı tahkiri takrir ve tesbit etmek üzere buyuruyor. Halbuki halkolunduğu madde-i asliyesini düşünse küfretmez. Bu makamda gerek e y yi kelimesiyle suâl, gerekse şey kelimesiyle ta'bir olsun küfran-ı nimet eden insanı tahkir içindir.

Abese 80:19

Vacip Tealâ şu suâle cevap olmak üzere buyuruyor. Yani; «Allahü Tealâ hangi şeyden yarattı?» suâline cevap olarak buyuruyor ki Allahü Tealâ insanı hakîr ve zelil olan bir damla meniden yarattı. Bunun üzerine cümle uzvunu, eşkâlini, âlâtmı ve heykelini tesviye buyurdu. Hatta a'zalar arasında ziyade ve noksan olmadığı gibi o insanın her uzvu kendi maslahatına muvafık ve ihtiyacını defa salih, erkeklik ve dişilik gibi her türlü levazımatmı takdir etti, validesinin rahminde lâzım olan terbiye ve neşv ü nemasını verdikten sonra rahimden dünyaya çıkacak yolunu kolay kıldı. Çünkü; rahmin ağzı kapalıyken açtı, başı yukarıdayken aşağı dönmeyi ilham etti, döndürdü, o kadar dar bir mahalden hayatına zarar gelmeksizin yol verdi, çıkardı, büyüttü, sonra enbiya-yı kiram ve kitapları vasıtasıyla hayır ve şer yollarını öğretti. Şu ta'dâd olunan nimetlerin cümlesine şükretmek icab ederken küfreden insanın haline taaccüp başka ne olur, bidayesinde böyle hakir bir meniden olduğu halde kendine şu gördüğü suret-i acibe ve kisve-i garibesini giydiren mün'iminc karşı tekebbür ve tecebbur eden insan haddini bilmediğinden dolayı lanetle dua ve mazarrata istihkakını beyandan başka ne olabilir? Binaenaleyh; cümie-i mücmelesiyle aleyhine beddua olunarak şiddetle gazab-ı İlûhî'ye müstehak olduğu beyan olunmuştur.

Abese 80:20

Vacip Tealâ şu suâle cevap olmak üzere buyuruyor. Yani; «Allahü Tealâ hangi şeyden yarattı?» suâline cevap olarak buyuruyor ki Allahü Tealâ insanı hakîr ve zelil olan bir damla meniden yarattı. Bunun üzerine cümle uzvunu, eşkâlini, âlâtmı ve heykelini tesviye buyurdu. Hatta a'zalar arasında ziyade ve noksan olmadığı gibi o insanın her uzvu kendi maslahatına muvafık ve ihtiyacını defa salih, erkeklik ve dişilik gibi her türlü levazımatmı takdir etti, validesinin rahminde lâzım olan terbiye ve neşv ü nemasını verdikten sonra rahimden dünyaya çıkacak yolunu kolay kıldı. Çünkü; rahmin ağzı kapalıyken açtı, başı yukarıdayken aşağı dönmeyi ilham etti, döndürdü, o kadar dar bir mahalden hayatına zarar gelmeksizin yol verdi, çıkardı, büyüttü, sonra enbiya-yı kiram ve kitapları vasıtasıyla hayır ve şer yollarını öğretti. Şu ta'dâd olunan nimetlerin cümlesine şükretmek icab ederken küfreden insanın haline taaccüp başka ne olur, bidayesinde böyle hakir bir meniden olduğu halde kendine şu gördüğü suret-i acibe ve kisve-i garibesini giydiren mün'iminc karşı tekebbür ve tecebbur eden insan haddini bilmediğinden dolayı lanetle dua ve mazarrata istihkakını beyandan başka ne olabilir? Binaenaleyh; cümie-i mücmelesiyle aleyhine beddua olunarak şiddetle gazab-ı İlûhî'ye müstehak olduğu beyan olunmuştur.

Abese 80:21

Vacip Tealâ insanın bîdayesinde hilkati nimet olduğunu beyandan sonra ölümün v^ .kabre riofnolıınmasının da nimet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani: Allahü Tealâ insanı halkedip mükellef kılıp dünyada nimetler verdikten sonra o inşam öldürür, öldürmek do insan için Cenab-ı Hakkın bir nimetidir. Zira ölüm; hayat-ı ebediyeye ulaşmasına sebep, erzel-i ömürden vikaaye. dar-ı mihnetten halâs, dar-ı sürür ve rahata vusulüne vasıtadır. Binaenaleyh ö|üm; insan için pek büyük bir nimettir. Sonra Cenab-ı Hak insanın kabre doi'no-lunmasını emreder ki hayvan1-; .--nrc gibi na'şı açıkta birakılma-yıp toprakh: setr.jlunması: insan içiv: -şükrana şayan l>ir ınınt'tıir. Kabre defnojunduktan som:) Aliahü 'i'eaiâ insanı istediği vakitte diriltir, kabrinden kaldırır, muhasebesini .^örüı\ ameline göre cezasını verir. A'mâl-i hayrıyesini zayi etmeyip güzel ceza vermek insan için şâyân-i şükran bir nimeL-i uzmâ olduğundan Vacip Tea-la insana vermiş olduğu nimetler sırasında la'dâ-1 buyurmuştur

Abese 80:22

Vacip Tealâ insanın bîdayesinde hilkati nimet olduğunu beyandan sonra ölümün v^ .kabre riofnolıınmasının da nimet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani: Allahü Tealâ insanı halkedip mükellef kılıp dünyada nimetler verdikten sonra o inşam öldürür, öldürmek do insan için Cenab-ı Hakkın bir nimetidir. Zira ölüm; hayat-ı ebediyeye ulaşmasına sebep, erzel-i ömürden vikaaye. dar-ı mihnetten halâs, dar-ı sürür ve rahata vusulüne vasıtadır. Binaenaleyh ö|üm; insan için pek büyük bir nimettir. Sonra Cenab-ı Hak insanın kabre doi'no-lunmasını emreder ki hayvan1-; .--nrc gibi na'şı açıkta birakılma-yıp toprakh: setr.jlunması: insan içiv: -şükrana şayan l>ir ınınt'tıir. Kabre defnojunduktan som:) Aliahü 'i'eaiâ insanı istediği vakitte diriltir, kabrinden kaldırır, muhasebesini .^örüı\ ameline göre cezasını verir. A'mâl-i hayrıyesini zayi etmeyip güzel ceza vermek insan için şâyân-i şükran bir nimeL-i uzmâ olduğundan Vacip Tea-la insana vermiş olduğu nimetler sırasında la'dâ-1 buyurmuştur

Abese 80:23

Vacip Tealâ şu nimetlere karsı insanın bulunduğu halin lâyık olmadığını bevan r-irnek üzere buyuruyor. Yani; hakkaa ki o insan Allah'ın emrettiği veçhüzere amelini kaza etmedi. Binaenaleyh; insanın bulunduğu hal insana lâyık değildir. Çünkü; devr-i Âdem'den beri insan niçbir zaman Allah'ın ona emrettiği şeyi lâyıkıyla kaza etmedi. Şu kadar ki insandan bazıları tevbe ve istiğfar etmekle cebr-i mafât edip Rızâ-yı Bâriye nail oldular, bazıları da olduğu halde ısrar üzere gittiler, onlar da gazab-ı Ilâhî'ye duçar oldular.

Abese 80:24

Vacip Tealâ insanın kendi nefsinde vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra insanın "haricinde ve etraf-ı âlemde vahdaniyete delâlet eden delillerini beyan etmek üzere buyuruyor. f Yani; insan yediği taama nazar-ı ibretle baksın ki o taamın yaratılışında ne kadar acib ve garîb sanatlar vardır. Bunların her-bir zerresi Vacip Teaiâ'nm vahdaniyetine delâlet ettiğinden küfürden vazgeçmekle Cenab-ı Hakka itaat etsin. Zira; o taam onun kendi liyakat ly la verilmiyor, belki cânib~i İlâhî'den lutf u ihsan olarak veriliyor ki o taamı yemekle hayatını muhafaza etsin, bedeni kuvvet bulsun ve ibadete devamla rıza-yı İlâhî'ye nail olsun da gazab-ı İlâlıî'den kurtulsun için kendine ihsan olunuyor. Bunları kemaliyle tefekkür edip, düşünmek lâzımdır. Çünkü; biz yoktan semadan yağmur sularını kemal-i şiddetle döker gibicesine dökeriz ve yeryüzünü yarar gibicesine yararız, otları ve ekinleri bitirir, insana taam kılarız ki o insan bunlara bakarak insafla iman etsin. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile semadan suyun dökülmesi ve arzın yarılması semanın erkek ve arzm dişi mesabesinde olduğuna işaret içindir. Bu âyette ve bundan sonraki âyetlerde beyan olunan delâil insanın hudûsundan sonra hayatına hadim olan şeylerdir ki insanın her saatta gördüğü ve bildiği şeylerdrc ve.binaenaleyh; inkâra mecali yoktur. Şu halde iman etmek lâzımdır ki i'ti-zarı kabul olunmaz.

Abese 80:25

Vacip Tealâ insanın kendi nefsinde vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra insanın "haricinde ve etraf-ı âlemde vahdaniyete delâlet eden delillerini beyan etmek üzere buyuruyor. f Yani; insan yediği taama nazar-ı ibretle baksın ki o taamın yaratılışında ne kadar acib ve garîb sanatlar vardır. Bunların her-bir zerresi Vacip Teaiâ'nm vahdaniyetine delâlet ettiğinden küfürden vazgeçmekle Cenab-ı Hakka itaat etsin. Zira; o taam onun kendi liyakat ly la verilmiyor, belki cânib~i İlâhî'den lutf u ihsan olarak veriliyor ki o taamı yemekle hayatını muhafaza etsin, bedeni kuvvet bulsun ve ibadete devamla rıza-yı İlâhî'ye nail olsun da gazab-ı İlâlıî'den kurtulsun için kendine ihsan olunuyor. Bunları kemaliyle tefekkür edip, düşünmek lâzımdır. Çünkü; biz yoktan semadan yağmur sularını kemal-i şiddetle döker gibicesine dökeriz ve yeryüzünü yarar gibicesine yararız, otları ve ekinleri bitirir, insana taam kılarız ki o insan bunlara bakarak insafla iman etsin. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile semadan suyun dökülmesi ve arzın yarılması semanın erkek ve arzm dişi mesabesinde olduğuna işaret içindir. Bu âyette ve bundan sonraki âyetlerde beyan olunan delâil insanın hudûsundan sonra hayatına hadim olan şeylerdir ki insanın her saatta gördüğü ve bildiği şeylerdrc ve.binaenaleyh; inkâra mecali yoktur. Şu halde iman etmek lâzımdır ki i'ti-zarı kabul olunmaz.

Abese 80:26

Vacip Tealâ insanın kendi nefsinde vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra insanın "haricinde ve etraf-ı âlemde vahdaniyete delâlet eden delillerini beyan etmek üzere buyuruyor. f Yani; insan yediği taama nazar-ı ibretle baksın ki o taamın yaratılışında ne kadar acib ve garîb sanatlar vardır. Bunların her-bir zerresi Vacip Teaiâ'nm vahdaniyetine delâlet ettiğinden küfürden vazgeçmekle Cenab-ı Hakka itaat etsin. Zira; o taam onun kendi liyakat ly la verilmiyor, belki cânib~i İlâhî'den lutf u ihsan olarak veriliyor ki o taamı yemekle hayatını muhafaza etsin, bedeni kuvvet bulsun ve ibadete devamla rıza-yı İlâhî'ye nail olsun da gazab-ı İlâlıî'den kurtulsun için kendine ihsan olunuyor. Bunları kemaliyle tefekkür edip, düşünmek lâzımdır. Çünkü; biz yoktan semadan yağmur sularını kemal-i şiddetle döker gibicesine dökeriz ve yeryüzünü yarar gibicesine yararız, otları ve ekinleri bitirir, insana taam kılarız ki o insan bunlara bakarak insafla iman etsin. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile semadan suyun dökülmesi ve arzın yarılması semanın erkek ve arzm dişi mesabesinde olduğuna işaret içindir. Bu âyette ve bundan sonraki âyetlerde beyan olunan delâil insanın hudûsundan sonra hayatına hadim olan şeylerdir ki insanın her saatta gördüğü ve bildiği şeylerdrc ve.binaenaleyh; inkâra mecali yoktur. Şu halde iman etmek lâzımdır ki i'ti-zarı kabul olunmaz.

Abese 80:27

Vacip Tealâ insanın taamının keyfiyet-i hilkatma ye yaratılışında hazırlanan esbab-ı garibeden yağmur sularının dökülmesine ve yerlerin yarılmasına işaretten sonra o sular sebebiyle yerden hasıl olan sekiz nevi nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. meyvelerin başına denildiği gibi yonca, tere ve maydonoz otlan gibi senede birkaç defa biçilip insanların ve hayvanların intifa' ettiği nimetlere dahi denir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile lâfzının üzüm ve sair zikrolunan nimetler üzerine atfolunması fâkiheyle muradın onların gayrı olan meyveler olmasına delâlet eder zira ma'tufun ma'tuiünaieyhe mugayir olması kavâid-i arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh fâkihe; dünya yüzünde mevcut olan meyvelerin cümlesine şamil olduğu cihetle bu âyette bilûmum meyveler zikrolunmuştur. Bu nimetleri zikirden maksat; Vacip Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan ve öldükten sonra diriltmeye1 kudretinin şümulünü insanın bilmesiyle düşünsün, sâniini bilsin, temerrüdden vazgeçsin ve kibr ü inadını terketsin de aczini bilsin ve insaf ederek iman etsin demektir.

Abese 80:28

Vacip Tealâ insanın taamının keyfiyet-i hilkatma ye yaratılışında hazırlanan esbab-ı garibeden yağmur sularının dökülmesine ve yerlerin yarılmasına işaretten sonra o sular sebebiyle yerden hasıl olan sekiz nevi nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. meyvelerin başına denildiği gibi yonca, tere ve maydonoz otlan gibi senede birkaç defa biçilip insanların ve hayvanların intifa' ettiği nimetlere dahi denir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile lâfzının üzüm ve sair zikrolunan nimetler üzerine atfolunması fâkiheyle muradın onların gayrı olan meyveler olmasına delâlet eder zira ma'tufun ma'tuiünaieyhe mugayir olması kavâid-i arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh fâkihe; dünya yüzünde mevcut olan meyvelerin cümlesine şamil olduğu cihetle bu âyette bilûmum meyveler zikrolunmuştur. Bu nimetleri zikirden maksat; Vacip Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan ve öldükten sonra diriltmeye1 kudretinin şümulünü insanın bilmesiyle düşünsün, sâniini bilsin, temerrüdden vazgeçsin ve kibr ü inadını terketsin de aczini bilsin ve insaf ederek iman etsin demektir.

Abese 80:29

Vacip Tealâ insanın taamının keyfiyet-i hilkatma ye yaratılışında hazırlanan esbab-ı garibeden yağmur sularının dökülmesine ve yerlerin yarılmasına işaretten sonra o sular sebebiyle yerden hasıl olan sekiz nevi nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. meyvelerin başına denildiği gibi yonca, tere ve maydonoz otlan gibi senede birkaç defa biçilip insanların ve hayvanların intifa' ettiği nimetlere dahi denir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile lâfzının üzüm ve sair zikrolunan nimetler üzerine atfolunması fâkiheyle muradın onların gayrı olan meyveler olmasına delâlet eder zira ma'tufun ma'tuiünaieyhe mugayir olması kavâid-i arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh fâkihe; dünya yüzünde mevcut olan meyvelerin cümlesine şamil olduğu cihetle bu âyette bilûmum meyveler zikrolunmuştur. Bu nimetleri zikirden maksat; Vacip Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan ve öldükten sonra diriltmeye1 kudretinin şümulünü insanın bilmesiyle düşünsün, sâniini bilsin, temerrüdden vazgeçsin ve kibr ü inadını terketsin de aczini bilsin ve insaf ederek iman etsin demektir.

Abese 80:30

Vacip Tealâ insanın taamının keyfiyet-i hilkatma ye yaratılışında hazırlanan esbab-ı garibeden yağmur sularının dökülmesine ve yerlerin yarılmasına işaretten sonra o sular sebebiyle yerden hasıl olan sekiz nevi nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. meyvelerin başına denildiği gibi yonca, tere ve maydonoz otlan gibi senede birkaç defa biçilip insanların ve hayvanların intifa' ettiği nimetlere dahi denir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile lâfzının üzüm ve sair zikrolunan nimetler üzerine atfolunması fâkiheyle muradın onların gayrı olan meyveler olmasına delâlet eder zira ma'tufun ma'tuiünaieyhe mugayir olması kavâid-i arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh fâkihe; dünya yüzünde mevcut olan meyvelerin cümlesine şamil olduğu cihetle bu âyette bilûmum meyveler zikrolunmuştur. Bu nimetleri zikirden maksat; Vacip Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan ve öldükten sonra diriltmeye1 kudretinin şümulünü insanın bilmesiyle düşünsün, sâniini bilsin, temerrüdden vazgeçsin ve kibr ü inadını terketsin de aczini bilsin ve insaf ederek iman etsin demektir.

Abese 80:31

Vacip Tealâ insanın taamının keyfiyet-i hilkatma ye yaratılışında hazırlanan esbab-ı garibeden yağmur sularının dökülmesine ve yerlerin yarılmasına işaretten sonra o sular sebebiyle yerden hasıl olan sekiz nevi nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. meyvelerin başına denildiği gibi yonca, tere ve maydonoz otlan gibi senede birkaç defa biçilip insanların ve hayvanların intifa' ettiği nimetlere dahi denir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile lâfzının üzüm ve sair zikrolunan nimetler üzerine atfolunması fâkiheyle muradın onların gayrı olan meyveler olmasına delâlet eder zira ma'tufun ma'tuiünaieyhe mugayir olması kavâid-i arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh fâkihe; dünya yüzünde mevcut olan meyvelerin cümlesine şamil olduğu cihetle bu âyette bilûmum meyveler zikrolunmuştur. Bu nimetleri zikirden maksat; Vacip Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan ve öldükten sonra diriltmeye1 kudretinin şümulünü insanın bilmesiyle düşünsün, sâniini bilsin, temerrüdden vazgeçsin ve kibr ü inadını terketsin de aczini bilsin ve insaf ederek iman etsin demektir.

Abese 80:32

Vacip Tealâ insanın taamının keyfiyet-i hilkatma ye yaratılışında hazırlanan esbab-ı garibeden yağmur sularının dökülmesine ve yerlerin yarılmasına işaretten sonra o sular sebebiyle yerden hasıl olan sekiz nevi nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor. meyvelerin başına denildiği gibi yonca, tere ve maydonoz otlan gibi senede birkaç defa biçilip insanların ve hayvanların intifa' ettiği nimetlere dahi denir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile lâfzının üzüm ve sair zikrolunan nimetler üzerine atfolunması fâkiheyle muradın onların gayrı olan meyveler olmasına delâlet eder zira ma'tufun ma'tuiünaieyhe mugayir olması kavâid-i arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh fâkihe; dünya yüzünde mevcut olan meyvelerin cümlesine şamil olduğu cihetle bu âyette bilûmum meyveler zikrolunmuştur. Bu nimetleri zikirden maksat; Vacip Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan ve öldükten sonra diriltmeye1 kudretinin şümulünü insanın bilmesiyle düşünsün, sâniini bilsin, temerrüdden vazgeçsin ve kibr ü inadını terketsin de aczini bilsin ve insaf ederek iman etsin demektir.

Abese 80:33

Vacip Tealâ kudret-i kahiresine delalet eden delilleri rj dan' sonra kıyameti ve ahval-i âhireti beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Ebussuud Ef endi'nin beyanları veçhile sahh ; şiddetle kulağa çarpmak manâsına olup sûrun sadası şiddetle insanların kulağına vuracağından o sayhaya sâhha denilmiştir. Bu âyette aşağıdan yukarıya gitmek vardır. Yani insan kıyametin şiddetini görünce dünyada kendine muin ve yardımcı olan sevgili kardeşinden firar eder, belki kardeşi şöyle dursun, kardeşinden daha sevgili dünyada bütün hâdiselerde kucağma sokulduğu ve envâ'-ı şefkatini gördüğü validesinden bile kaçar. Validesi şöyle dursun daha sevgili ve envâ'-ı nimetiyle perverde olup vücuduyla iftihar ettiği pederinden bile firar eder. Babası şöyle dursun kendi haremi ki dünyada ona cümle akrabasından ziyade muhabbet ederdi, ondan bile firar eder. Haremi şöyle dursun oğullarından ki onların muhabbeti herkesten çoktu onlardan da firar eder. Çünkü; bilir ki onların hiçbirinden fayda yoktur. Yahut bunlardan firarının sebebi; onlar haklarında vâki olan kusurlarından dolayıdır. Zira; onların herbirinin hakkını istemek korkusu vardır. Çünkü; kardeşi «Benimle güzel ünsiyet etmedin», anası, babası «Bizim hukukumuza riâyet etmedin», hatunu «Bana haram lokma yedirdin, hu-kuk-u zevciyemi yerine getirmedin», oğulları da «Bizi okutup irşad etmedin» diyerek herkes hakkını istemekten geri durmayacağını bildiğinden firara mecbur olur ki (— Hain olan korkak olur) fahvasmca dünyada âharm hukukuna hıyanet eden elbette âhirette kaçıcı olur. ,Bu âyette insanın yevm-i kıyamette cümle akrabasından firar edeceğini beyan, şefaata delâlet eden âyetlere münafi değildir^ Çünkü; firarın mevkii başka, şefaatin mevkii ve zamanı yine başkadır. Zira bu âyette beyan olunduğu veçhile firarın zamanı sûr üfürülüp herkes yeni hayat bulduğu zamandır. Şefaatin zamanı jise herkes mahşere cem'olup muhasebe görüldüğü zamandır. Bina-lenaleyh; ayetler arasında münafat ve tenakuz yoktur.

Abese 80:34

Vacip Tealâ kudret-i kahiresine delalet eden delilleri rj dan' sonra kıyameti ve ahval-i âhireti beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Ebussuud Ef endi'nin beyanları veçhile sahh ; şiddetle kulağa çarpmak manâsına olup sûrun sadası şiddetle insanların kulağına vuracağından o sayhaya sâhha denilmiştir. Bu âyette aşağıdan yukarıya gitmek vardır. Yani insan kıyametin şiddetini görünce dünyada kendine muin ve yardımcı olan sevgili kardeşinden firar eder, belki kardeşi şöyle dursun, kardeşinden daha sevgili dünyada bütün hâdiselerde kucağma sokulduğu ve envâ'-ı şefkatini gördüğü validesinden bile kaçar. Validesi şöyle dursun daha sevgili ve envâ'-ı nimetiyle perverde olup vücuduyla iftihar ettiği pederinden bile firar eder. Babası şöyle dursun kendi haremi ki dünyada ona cümle akrabasından ziyade muhabbet ederdi, ondan bile firar eder. Haremi şöyle dursun oğullarından ki onların muhabbeti herkesten çoktu onlardan da firar eder. Çünkü; bilir ki onların hiçbirinden fayda yoktur. Yahut bunlardan firarının sebebi; onlar haklarında vâki olan kusurlarından dolayıdır. Zira; onların herbirinin hakkını istemek korkusu vardır. Çünkü; kardeşi «Benimle güzel ünsiyet etmedin», anası, babası «Bizim hukukumuza riâyet etmedin», hatunu «Bana haram lokma yedirdin, hu-kuk-u zevciyemi yerine getirmedin», oğulları da «Bizi okutup irşad etmedin» diyerek herkes hakkını istemekten geri durmayacağını bildiğinden firara mecbur olur ki (— Hain olan korkak olur) fahvasmca dünyada âharm hukukuna hıyanet eden elbette âhirette kaçıcı olur. ,Bu âyette insanın yevm-i kıyamette cümle akrabasından firar edeceğini beyan, şefaata delâlet eden âyetlere münafi değildir^ Çünkü; firarın mevkii başka, şefaatin mevkii ve zamanı yine başkadır. Zira bu âyette beyan olunduğu veçhile firarın zamanı sûr üfürülüp herkes yeni hayat bulduğu zamandır. Şefaatin zamanı jise herkes mahşere cem'olup muhasebe görüldüğü zamandır. Bina-lenaleyh; ayetler arasında münafat ve tenakuz yoktur.

Abese 80:35

Vacip Tealâ kudret-i kahiresine delalet eden delilleri rj dan' sonra kıyameti ve ahval-i âhireti beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Ebussuud Ef endi'nin beyanları veçhile sahh ; şiddetle kulağa çarpmak manâsına olup sûrun sadası şiddetle insanların kulağına vuracağından o sayhaya sâhha denilmiştir. Bu âyette aşağıdan yukarıya gitmek vardır. Yani insan kıyametin şiddetini görünce dünyada kendine muin ve yardımcı olan sevgili kardeşinden firar eder, belki kardeşi şöyle dursun, kardeşinden daha sevgili dünyada bütün hâdiselerde kucağma sokulduğu ve envâ'-ı şefkatini gördüğü validesinden bile kaçar. Validesi şöyle dursun daha sevgili ve envâ'-ı nimetiyle perverde olup vücuduyla iftihar ettiği pederinden bile firar eder. Babası şöyle dursun kendi haremi ki dünyada ona cümle akrabasından ziyade muhabbet ederdi, ondan bile firar eder. Haremi şöyle dursun oğullarından ki onların muhabbeti herkesten çoktu onlardan da firar eder. Çünkü; bilir ki onların hiçbirinden fayda yoktur. Yahut bunlardan firarının sebebi; onlar haklarında vâki olan kusurlarından dolayıdır. Zira; onların herbirinin hakkını istemek korkusu vardır. Çünkü; kardeşi «Benimle güzel ünsiyet etmedin», anası, babası «Bizim hukukumuza riâyet etmedin», hatunu «Bana haram lokma yedirdin, hu-kuk-u zevciyemi yerine getirmedin», oğulları da «Bizi okutup irşad etmedin» diyerek herkes hakkını istemekten geri durmayacağını bildiğinden firara mecbur olur ki (— Hain olan korkak olur) fahvasmca dünyada âharm hukukuna hıyanet eden elbette âhirette kaçıcı olur. ,Bu âyette insanın yevm-i kıyamette cümle akrabasından firar edeceğini beyan, şefaata delâlet eden âyetlere münafi değildir^ Çünkü; firarın mevkii başka, şefaatin mevkii ve zamanı yine başkadır. Zira bu âyette beyan olunduğu veçhile firarın zamanı sûr üfürülüp herkes yeni hayat bulduğu zamandır. Şefaatin zamanı jise herkes mahşere cem'olup muhasebe görüldüğü zamandır. Bina-lenaleyh; ayetler arasında münafat ve tenakuz yoktur.

Abese 80:36

Vacip Tealâ kudret-i kahiresine delalet eden delilleri rj dan' sonra kıyameti ve ahval-i âhireti beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi ve Ebussuud Ef endi'nin beyanları veçhile sahh ; şiddetle kulağa çarpmak manâsına olup sûrun sadası şiddetle insanların kulağına vuracağından o sayhaya sâhha denilmiştir. Bu âyette aşağıdan yukarıya gitmek vardır. Yani insan kıyametin şiddetini görünce dünyada kendine muin ve yardımcı olan sevgili kardeşinden firar eder, belki kardeşi şöyle dursun, kardeşinden daha sevgili dünyada bütün hâdiselerde kucağma sokulduğu ve envâ'-ı şefkatini gördüğü validesinden bile kaçar. Validesi şöyle dursun daha sevgili ve envâ'-ı nimetiyle perverde olup vücuduyla iftihar ettiği pederinden bile firar eder. Babası şöyle dursun kendi haremi ki dünyada ona cümle akrabasından ziyade muhabbet ederdi, ondan bile firar eder. Haremi şöyle dursun oğullarından ki onların muhabbeti herkesten çoktu onlardan da firar eder. Çünkü; bilir ki onların hiçbirinden fayda yoktur. Yahut bunlardan firarının sebebi; onlar haklarında vâki olan kusurlarından dolayıdır. Zira; onların herbirinin hakkını istemek korkusu vardır. Çünkü; kardeşi «Benimle güzel ünsiyet etmedin», anası, babası «Bizim hukukumuza riâyet etmedin», hatunu «Bana haram lokma yedirdin, hu-kuk-u zevciyemi yerine getirmedin», oğulları da «Bizi okutup irşad etmedin» diyerek herkes hakkını istemekten geri durmayacağını bildiğinden firara mecbur olur ki (— Hain olan korkak olur) fahvasmca dünyada âharm hukukuna hıyanet eden elbette âhirette kaçıcı olur. ,Bu âyette insanın yevm-i kıyamette cümle akrabasından firar edeceğini beyan, şefaata delâlet eden âyetlere münafi değildir^ Çünkü; firarın mevkii başka, şefaatin mevkii ve zamanı yine başkadır. Zira bu âyette beyan olunduğu veçhile firarın zamanı sûr üfürülüp herkes yeni hayat bulduğu zamandır. Şefaatin zamanı jise herkes mahşere cem'olup muhasebe görüldüğü zamandır. Bina-lenaleyh; ayetler arasında münafat ve tenakuz yoktur.

Abese 80:37

Vacip Teaîâ kıyamette herkesin sevdiği kimselerden firar edeceğini beyandan sonra firarın sebebini beyan etmek üzere buyuruyor Yani; onlardan herbiri diğerinden firar eder. Zira; herkesin kendine göre şuğlü olur ki o şuğul kendine yeter. Binaenaleyh; gayrın şuğlüne bakmaya vakti olmadığından gayrın halini bilsin veya suâl etsin. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yani «O günde herkesin meşgalesi karabetin halini suâl etmekten men'eder» demektir.

Abese 80:38

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin bazı ahvalini beyandan sonra mükellef olan insanların iki kısım olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yüzlerinde olan ziyanın teheccüd namazının eseri olduğu Ibn-i Abbas Hazretlerinden mervîdir. Yahut abdestin eseridir. Yahut fîsebilillâh gazası sebebiyle yüzlerine arız olan toz, toprak mukabilinde Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette yüzlerini nurlandıracakiır.

Abese 80:39

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin bazı ahvalini beyandan sonra mükellef olan insanların iki kısım olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yüzlerinde olan ziyanın teheccüd namazının eseri olduğu Ibn-i Abbas Hazretlerinden mervîdir. Yahut abdestin eseridir. Yahut fîsebilillâh gazası sebebiyle yüzlerine arız olan toz, toprak mukabilinde Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette yüzlerini nurlandıracakiır.

Abese 80:40

Zira; dünyada irtikâb ettikleri küfrün siyahı yüzlerinde zuhur etmekle çehreleri çirkin olur ki işlemiş oldukları günahların icabı duçar olacakları azabı bildiklerinden hemen her taraflarını keder ihata eder ve bu kederin eseri başlıca yüzlerinde görüleceği için yüzleri zik-rolunmuştur. Binanealeyh; bu misilli kimseler gayet hakîr ve zelîl görünürler.

Abese 80:41

Zira; dünyada irtikâb ettikleri küfrün siyahı yüzlerinde zuhur etmekle çehreleri çirkin olur ki işlemiş oldukları günahların icabı duçar olacakları azabı bildiklerinden hemen her taraflarını keder ihata eder ve bu kederin eseri başlıca yüzlerinde görüleceği için yüzleri zik-rolunmuştur. Binanealeyh; bu misilli kimseler gayet hakîr ve zelîl görünürler.

Abese 80:42

Zira; onlar kuvâ-yı behimiye ve şehevaniyelerine tâbi oldukları için derekât-ı Cehennem'e duçar olan, yüzleri siyah eş-kiya kâfirler ve fâcirlerdir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların iki fırka olduğu bu âyette beyan olunması günah-ı kebire sahibinin kâfir olmasına delâlet etmez. Zira; bu âyette iki fırkanın beyan olunmasından üçüncü bir fırka ki mümin-i fâsıkın bulunmasına bir mani yoktur. Çünkü birinci fırka; gayet beşuş olan mümin-i kâmildir. İkinci fırka; gayet zelil, hakir ve mezellet her tarafını ihata etmiş olan kâfir-- dir. Bu ikisinin arasında bir fırka daha vardır ki onların yüzleri ne gayet beşuş, ne de onlar gayet zelillerdir ki işte onlar mümin-i fâ-sıklardır. Binaenaleyh; mümin-i fasıklar günahı miktarı azab olunduktan sonra ehl-i Cennet'tir.

Tekvir 81:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi âyeti hâvidir. Yani; şemsin ziyası sönerek kendi merkezinden çıkıp, semada! sıyrılarak kat kat parçaları durulduğu, yıldızlar yerlerinden kopu] yağmur taneleri gibi yere döküldüğü vakit her şahıs kıyamet içiı hazırladığı amelini bilir. Çünkü; o zaman herşey meydana çıkai saklı birşey kalmaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette yer ve gökler yıkılı; birbirine karışınca hiçbir şeyin diğerine raptı kalmadığından inti zamı bozularak herbirinin bir yere çarpılıp dökülmesi zaruri bir şeydir.

Tekvir 81:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi âyeti hâvidir. Yani; şemsin ziyası sönerek kendi merkezinden çıkıp, semada! sıyrılarak kat kat parçaları durulduğu, yıldızlar yerlerinden kopu] yağmur taneleri gibi yere döküldüğü vakit her şahıs kıyamet içiı hazırladığı amelini bilir. Çünkü; o zaman herşey meydana çıkai saklı birşey kalmaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kıyamette yer ve gökler yıkılı; birbirine karışınca hiçbir şeyin diğerine raptı kalmadığından inti zamı bozularak herbirinin bir yere çarpılıp dökülmesi zaruri bir şeydir.

Tekvir 81:3

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile dağların seyri; yerinden koparılmasıdır. İşar; karnında yavrusu on aylık devedir. Burada işarın zikri; Arabm en kıymetli malı olduğu halde o günde herkes kendi nefsiyle uğraşıp yüzüne bakan ve sahip çıkan olmadığını beyanla o günün şiddetine işaret içindir. Vuhû§la murad; kuşlar, kurtlar ve bilûmum hayvanattır ki o günün şiddetinden herbiri yekdiğerine arkadaş olmak için etraf-ı âlemden bir araya toplanırlar. Denizlerin tes-c ir i ; o günün dehşetinden kaynayıp ateş gibi olması yahut birbirine karışıp hepsinin bir deniz olması veyahut o günün hararetinden ateş haline gelip bir damla bile sularının kalmamasıdır. Şu altı alâmet dünyanın evvel tahrib olunduğu zamanda olmak ihtimali olduğu gibi kıyametin kıyamından sonra olmak ihtimali de vardır. Zira; lâfz-ı âyette bu iki ihtimalden birisini ta'yrne delâlet yoktur. Fakat bu altının mekân* bu dünyadadır. Bundan sonra zikrolunacak altının mevkii âhirettir.

Tekvir 81:4

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile dağların seyri; yerinden koparılmasıdır. İşar; karnında yavrusu on aylık devedir. Burada işarın zikri; Arabm en kıymetli malı olduğu halde o günde herkes kendi nefsiyle uğraşıp yüzüne bakan ve sahip çıkan olmadığını beyanla o günün şiddetine işaret içindir. Vuhû§la murad; kuşlar, kurtlar ve bilûmum hayvanattır ki o günün şiddetinden herbiri yekdiğerine arkadaş olmak için etraf-ı âlemden bir araya toplanırlar. Denizlerin tes-c ir i ; o günün dehşetinden kaynayıp ateş gibi olması yahut birbirine karışıp hepsinin bir deniz olması veyahut o günün hararetinden ateş haline gelip bir damla bile sularının kalmamasıdır. Şu altı alâmet dünyanın evvel tahrib olunduğu zamanda olmak ihtimali olduğu gibi kıyametin kıyamından sonra olmak ihtimali de vardır. Zira; lâfz-ı âyette bu iki ihtimalden birisini ta'yrne delâlet yoktur. Fakat bu altının mekân* bu dünyadadır. Bundan sonra zikrolunacak altının mevkii âhirettir.

Tekvir 81:5

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile dağların seyri; yerinden koparılmasıdır. İşar; karnında yavrusu on aylık devedir. Burada işarın zikri; Arabm en kıymetli malı olduğu halde o günde herkes kendi nefsiyle uğraşıp yüzüne bakan ve sahip çıkan olmadığını beyanla o günün şiddetine işaret içindir. Vuhû§la murad; kuşlar, kurtlar ve bilûmum hayvanattır ki o günün şiddetinden herbiri yekdiğerine arkadaş olmak için etraf-ı âlemden bir araya toplanırlar. Denizlerin tes-c ir i ; o günün dehşetinden kaynayıp ateş gibi olması yahut birbirine karışıp hepsinin bir deniz olması veyahut o günün hararetinden ateş haline gelip bir damla bile sularının kalmamasıdır. Şu altı alâmet dünyanın evvel tahrib olunduğu zamanda olmak ihtimali olduğu gibi kıyametin kıyamından sonra olmak ihtimali de vardır. Zira; lâfz-ı âyette bu iki ihtimalden birisini ta'yrne delâlet yoktur. Fakat bu altının mekân* bu dünyadadır. Bundan sonra zikrolunacak altının mevkii âhirettir.

Tekvir 81:6

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile dağların seyri; yerinden koparılmasıdır. İşar; karnında yavrusu on aylık devedir. Burada işarın zikri; Arabm en kıymetli malı olduğu halde o günde herkes kendi nefsiyle uğraşıp yüzüne bakan ve sahip çıkan olmadığını beyanla o günün şiddetine işaret içindir. Vuhû§la murad; kuşlar, kurtlar ve bilûmum hayvanattır ki o günün şiddetinden herbiri yekdiğerine arkadaş olmak için etraf-ı âlemden bir araya toplanırlar. Denizlerin tes-c ir i ; o günün dehşetinden kaynayıp ateş gibi olması yahut birbirine karışıp hepsinin bir deniz olması veyahut o günün hararetinden ateş haline gelip bir damla bile sularının kalmamasıdır. Şu altı alâmet dünyanın evvel tahrib olunduğu zamanda olmak ihtimali olduğu gibi kıyametin kıyamından sonra olmak ihtimali de vardır. Zira; lâfz-ı âyette bu iki ihtimalden birisini ta'yrne delâlet yoktur. Fakat bu altının mekân* bu dünyadadır. Bundan sonra zikrolunacak altının mevkii âhirettir.

Tekvir 81:7

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağfiret' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıklarından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalmasını isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve akrabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyunun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasından kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadında bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak toprağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.

Tekvir 81:8

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağfiret' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıklarından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalmasını isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve akrabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyunun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasından kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadında bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak toprağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.

Tekvir 81:9

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağfiret' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıklarından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalmasını isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve akrabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyunun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasından kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadında bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak toprağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.

Tekvir 81:10

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağfiret' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıklarından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalmasını isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve akrabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyunun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasından kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadında bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak toprağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.

Tekvir 81:11

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağfiret' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıklarından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalmasını isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve akrabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyunun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasından kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadında bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak toprağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.

Tekvir 81:12

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağfiret' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıklarından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalmasını isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve akrabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyunun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasından kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadında bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak toprağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.

Tekvir 81:13

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağfiret' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıklarından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalmasını isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve akrabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyunun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasından kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadında bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak toprağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.

Tekvir 81:14

Yani; şu beyan olunanlar vukua geldiği vakit her nefis âhiret için hazırladığı iyi ve kötü amelini bilir. Zira; o zaman; muhasebe zamanı olduğu için herşey meydana çıkar. Defterler ortaya atılıp saklı birşey kalmaz, ashab-ı hukuk hakkını ister. Cenab-ı Hak mağfiret' etmedikçe herkes günahı miktarı azap görür ve cezasını bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mev'ûde ; zaman-ı cahi-liyede Arapların âdetleri veçhile diri olduğu halde.fakr ü zaruret korkusundan veyahut büyüdüğünde âhara vermesini ayıp saydıklarından toprağa gömdükleri kız çocuklarıdır. Çünkü; kız çocuğu dünyaya gelince onlar sevmezlerdi. Binaenaleyh; hayatta kalmasını isterlerse ona yünden veya kıldan bir elbise giydirirler, dağda deve ve koyun güttürürlerdi, eğer öldürmek isterlerse boyu altı karış oluncaya kadar durdururlar, boyu altı karış ol unca dağda bir kuyu kazar, hazırlarlar, çocuğu validesine tezyin ettirirler ve akrabasına gidecek gibi hanesinden çocuğu alır, götürürler ve kuyunun başına varınca çocuğa «Kuyuya bak» deyip bakınca arkasından kuyuya atarlar ve üzerini toprakla örter, bırakır, gelirler ve «Melâike Allah'ın kızlarıdır. Bunlar da meleklere karışır» itikadında bulunurlardı. İşte yevm-i kıyamette bu misilli diri olarak toprağa gömülmekle öldürülen çocukların hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri suâl olunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu-vurmustur.

Tekvir 81:15

Vacip Tealâ kıyametin anvalini beyandan sonra kıyametin vukuunda mübalâğaya delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu yıldızlara, geceye ve sabaha yemin ederim ki Muhammed (A.S.) in size haber verdiği kıyamet, kıyametin ahvali, kehanet ve zan kabilinden değildir. Zira; Kur'anla haber veriyor. Kur'an; tahkik vahy-i İlâhî'yle enbiyâya gelen ve envâ'ı kerametle muttasıf olan Cibril-i Emiriin Muhammed (A.S.) a getirdiği kelâmdır. Binaenaleyh; yalan olmak ihtimali yoktur, haber verilen ahval-i kıyamet haktır ve vukuu muhakkaktır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hunnes ; insanlara görünmeyen gizli 'yıldızlardır. Yahut gündüz şemsin ziyası altında saklı olan yıldızlardır. Künnes ; geceyle mahallinde doğmakla zuhur eden yıldızlardır. Yahut hunne s gidip geri gelici, künnes ziyayı şems altında gizlenmesidir. Yahut umum yıldızların gündüz insanların gözlerinden gizli olduklarına hunnes ; geceyle her yıldızın kendi mevkiinde görünmesi sebebiyle künnes denilmiştir. Yahut hunnes ; uzaklaşan, künnes ; yaklaşan yıldızlardır. Velhasıl hunnes ve künnes; gizli ve aşikâr gidici ve gelici yûakzlardır. ( t£jb. ' ) yürüyücü, cereyan edici demektir ki yıldızlarda her zaman cereyan vardır. Şu halde herhangi manâ murad olunursa olunsun manâ-yı nazım: … demek olur. Asas ; ikbal ve idbar manâlarına gelirse de burada ikbal manâsı daha münasiptir ki gecenin karanlığının teveccüh edip gelmesidir. Bu itibarla • manâ-yı nazım.:

Tekvir 81:16

Vacip Tealâ kıyametin anvalini beyandan sonra kıyametin vukuunda mübalâğaya delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu yıldızlara, geceye ve sabaha yemin ederim ki Muhammed (A.S.) in size haber verdiği kıyamet, kıyametin ahvali, kehanet ve zan kabilinden değildir. Zira; Kur'anla haber veriyor. Kur'an; tahkik vahy-i İlâhî'yle enbiyâya gelen ve envâ'ı kerametle muttasıf olan Cibril-i Emiriin Muhammed (A.S.) a getirdiği kelâmdır. Binaenaleyh; yalan olmak ihtimali yoktur, haber verilen ahval-i kıyamet haktır ve vukuu muhakkaktır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hunnes ; insanlara görünmeyen gizli 'yıldızlardır. Yahut gündüz şemsin ziyası altında saklı olan yıldızlardır. Künnes ; geceyle mahallinde doğmakla zuhur eden yıldızlardır. Yahut hunne s gidip geri gelici, künnes ziyayı şems altında gizlenmesidir. Yahut umum yıldızların gündüz insanların gözlerinden gizli olduklarına hunnes ; geceyle her yıldızın kendi mevkiinde görünmesi sebebiyle künnes denilmiştir. Yahut hunnes ; uzaklaşan, künnes ; yaklaşan yıldızlardır. Velhasıl hunnes ve künnes; gizli ve aşikâr gidici ve gelici yûakzlardır. ( t£jb. ' ) yürüyücü, cereyan edici demektir ki yıldızlarda her zaman cereyan vardır. Şu halde herhangi manâ murad olunursa olunsun manâ-yı nazım: … demek olur. Asas ; ikbal ve idbar manâlarına gelirse de burada ikbal manâsı daha münasiptir ki gecenin karanlığının teveccüh edip gelmesidir. Bu itibarla • manâ-yı nazım.:

Tekvir 81:17

Vacip Tealâ kıyametin anvalini beyandan sonra kıyametin vukuunda mübalâğaya delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu yıldızlara, geceye ve sabaha yemin ederim ki Muhammed (A.S.) in size haber verdiği kıyamet, kıyametin ahvali, kehanet ve zan kabilinden değildir. Zira; Kur'anla haber veriyor. Kur'an; tahkik vahy-i İlâhî'yle enbiyâya gelen ve envâ'ı kerametle muttasıf olan Cibril-i Emiriin Muhammed (A.S.) a getirdiği kelâmdır. Binaenaleyh; yalan olmak ihtimali yoktur, haber verilen ahval-i kıyamet haktır ve vukuu muhakkaktır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hunnes ; insanlara görünmeyen gizli 'yıldızlardır. Yahut gündüz şemsin ziyası altında saklı olan yıldızlardır. Künnes ; geceyle mahallinde doğmakla zuhur eden yıldızlardır. Yahut hunne s gidip geri gelici, künnes ziyayı şems altında gizlenmesidir. Yahut umum yıldızların gündüz insanların gözlerinden gizli olduklarına hunnes ; geceyle her yıldızın kendi mevkiinde görünmesi sebebiyle künnes denilmiştir. Yahut hunnes ; uzaklaşan, künnes ; yaklaşan yıldızlardır. Velhasıl hunnes ve künnes; gizli ve aşikâr gidici ve gelici yûakzlardır. ( t£jb. ' ) yürüyücü, cereyan edici demektir ki yıldızlarda her zaman cereyan vardır. Şu halde herhangi manâ murad olunursa olunsun manâ-yı nazım: … demek olur. Asas ; ikbal ve idbar manâlarına gelirse de burada ikbal manâsı daha münasiptir ki gecenin karanlığının teveccüh edip gelmesidir. Bu itibarla • manâ-yı nazım.:

Tekvir 81:18

ResuIle murad; Cibril-i Emin'dir, Zira Cibril, Allah'ın en-biya-yı izam'a resulüdür. Cibril-i Emin kerametle tavsif olundu. Cibril-i Emin; Allah'ın kullarına ma'rifet, hidayet ve irşat gibi atâ-yânm en büyüğüyls ikram ettiği içirt kerim denmeye şayandır.

Tekvir 81:19

Vacip Tealâ Kur'anın resulün kelâmı olduğunu beyandan sonra o resulün evsaf ve mezayasmdan bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; enbiya-yı izamın kâffesine vahyile bu zat-ı şerif gelmiştir. Cibril-i Emin'in indallah câh ve mansıb sahibi olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyette Cibril'i altı sıfatla tavsif buyurmuştur ki onlar da risalet, keramet kuvvet, mekânet, itaat ve emanettir. Kuvvetle murad; şiddettir. Çünkü; Cibril'in kavm-i Lût'un karyesinin altını üstüne az bir zamanda döndürüvermek gibi umûr-u azîmeye kuvveti kâfidir. Mekin.; câh, mansıb ve kadr-i celil sahibi demektir. Muta'; melekler tarafından kendine itaat olunur ve re'yine inkıyad olunmuş demektir. arş-ı a'lâda kendine itaat olunur demektir. Emin; Allahü Te-Mlâ hıyanet ve hatayadan muhafaza ettiği için vahy-i İlâhVyi enbiya-yı kirama getirmekte emanetle muttasıf tır. Bu mar kamda mekân ve cihet manâsına değildir, belki teşrif ve ta'zim manasınadır. Bu âyette Cibril, Resulullah'a vahiy tankıyla Kur'anı getirip tebliğ ettiği için Kur'ana kavI-i Cibril denmiştir ki se-beb-i zahirîye binaendir, yoksa Kur'an hakikatta kelâmullahtır. Şu halde Cibril'e isnat; sebebine isnat kabilinden mecazdır.

Tekvir 81:20

Vacip Tealâ Kur'anın resulün kelâmı olduğunu beyandan sonra o resulün evsaf ve mezayasmdan bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; enbiya-yı izamın kâffesine vahyile bu zat-ı şerif gelmiştir. Cibril-i Emin'in indallah câh ve mansıb sahibi olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyette Cibril'i altı sıfatla tavsif buyurmuştur ki onlar da risalet, keramet kuvvet, mekânet, itaat ve emanettir. Kuvvetle murad; şiddettir. Çünkü; Cibril'in kavm-i Lût'un karyesinin altını üstüne az bir zamanda döndürüvermek gibi umûr-u azîmeye kuvveti kâfidir. Mekin.; câh, mansıb ve kadr-i celil sahibi demektir. Muta'; melekler tarafından kendine itaat olunur ve re'yine inkıyad olunmuş demektir. arş-ı a'lâda kendine itaat olunur demektir. Emin; Allahü Te-Mlâ hıyanet ve hatayadan muhafaza ettiği için vahy-i İlâhVyi enbiya-yı kirama getirmekte emanetle muttasıf tır. Bu mar kamda mekân ve cihet manâsına değildir, belki teşrif ve ta'zim manasınadır. Bu âyette Cibril, Resulullah'a vahiy tankıyla Kur'anı getirip tebliğ ettiği için Kur'ana kavI-i Cibril denmiştir ki se-beb-i zahirîye binaendir, yoksa Kur'an hakikatta kelâmullahtır. Şu halde Cibril'e isnat; sebebine isnat kabilinden mecazdır.

Tekvir 81:21

Vacip Tealâ Kur'anın resulün kelâmı olduğunu beyandan sonra o resulün evsaf ve mezayasmdan bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; enbiya-yı izamın kâffesine vahyile bu zat-ı şerif gelmiştir. Cibril-i Emin'in indallah câh ve mansıb sahibi olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyette Cibril'i altı sıfatla tavsif buyurmuştur ki onlar da risalet, keramet kuvvet, mekânet, itaat ve emanettir. Kuvvetle murad; şiddettir. Çünkü; Cibril'in kavm-i Lût'un karyesinin altını üstüne az bir zamanda döndürüvermek gibi umûr-u azîmeye kuvveti kâfidir. Mekin.; câh, mansıb ve kadr-i celil sahibi demektir. Muta'; melekler tarafından kendine itaat olunur ve re'yine inkıyad olunmuş demektir. arş-ı a'lâda kendine itaat olunur demektir. Emin; Allahü Te-Mlâ hıyanet ve hatayadan muhafaza ettiği için vahy-i İlâhVyi enbiya-yı kirama getirmekte emanetle muttasıf tır. Bu mar kamda mekân ve cihet manâsına değildir, belki teşrif ve ta'zim manasınadır. Bu âyette Cibril, Resulullah'a vahiy tankıyla Kur'anı getirip tebliğ ettiği için Kur'ana kavI-i Cibril denmiştir ki se-beb-i zahirîye binaendir, yoksa Kur'an hakikatta kelâmullahtır. Şu halde Cibril'e isnat; sebebine isnat kabilinden mecazdır.

Tekvir 81:22

Vacip Tealâ Cibril'in evsafını beyandan sonra peygamberimizin evsafını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey ehl-i Mekke! Muhammed (A.S.) hakkında sizin itikadınız bâtıldır. Çünkü; siz cehalet 've kemal-i gafletinize binaen cinnet isnad ediyorsunuz. Halbuki sizin sahibinizde eser-i cinnet yoktur. Bu âyetten maksat; ehl-i Mekke'nin «Kuran insan sözüdür» ve «Muhammed (S.A.) mecnundur» yollu sözlerini reddetmektir, yoksa Cibril'le bizim resulümüz arasında muvazene için sevkolun-mamıştır ki Mu'tezile'nin dediği gibi Cibril'in bizim peygamberimiz üzerine efdaliyetine delâlet etsin, delâlet etmez. Çünkü; Mu'-tezile «Bu âyette Cibril'in mezayasından altı sıfat zikrolunduğu halde Resulullah'm yalnız mecnun olmamasını beyanla iktifa olunması Cibril'in efdal olduğuna delâlet eder» dediler. Evet! Bu âyet Cibril'in peygamberimiz üzerine efdaliyetine delâlet ederdi, ancak beyinlerini muvazene için sevkolunmuş olsaydı. Halbuki muvazene için sevkolunmamıştır ki Cibril'in efdaliyetine delâlet etsin.

Tekvir 81:23

Vacip Tealâ Resulullah'm evsafından evsaf-ı aharını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; kendine haber verilen şeyleri erbabına verir, saklamaz. Bazı rivayete nazaran Cibril-i Emin'i suret-i asliyesi üzerine görmesini Resulullah'm arzu buyurması üzerine Cibril,. Cebel-i Hıra'da görünmesine muvafakat gösterdi. Ta'yin olunan vakitte Resulullah (Hıra) dağını teşrif buyurdu. Cibril-i Emin suret-i asliyesi üzerine semanın etrafından göründü ve Resulullah da gözleriyle gördü. ile kıraet olunduğunda bahîl manasınadır. Anıma ile kıraet olunduğunda muttehem manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Tekvir 81:24

Vacip Tealâ Resulullah'm kelâmı vahyolup sözünde töhmet olmadığını beyandan sonra Resulullah'm haber verdiği Kur'anm, şeytan'm sözü olmadığım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an ehl-i Mekke'nin dediği gibi semadan tardoiun şeytan'ın sözü olmadı. Eh]-i Mekke «Kur'am, semadan tardolunan şeytanların bazıları semaya giderek meleklerden çalıp getirdiklerini Muhammed (S.A.) e haber veriyorlar, Muhammed (S.A.) de bize haber veriyor» demişlerdi. Cenab-ı Hak onları red için Kur'amn, şeytan'ın sözü olmadığını beyan buyurmuştur.

Tekvir 81:25

Vacip Tealâ Resulullah'm kelâmı vahyolup sözünde töhmet olmadığını beyandan sonra Resulullah'm haber verdiği Kur'anm, şeytan'm sözü olmadığım beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an ehl-i Mekke'nin dediği gibi semadan tardoiun şeytan'ın sözü olmadı. Eh]-i Mekke «Kur'am, semadan tardolunan şeytanların bazıları semaya giderek meleklerden çalıp getirdiklerini Muhammed (S.A.) e haber veriyorlar, Muhammed (S.A.) de bize haber veriyor» demişlerdi. Cenab-ı Hak onları red için Kur'amn, şeytan'ın sözü olmadığını beyan buyurmuştur.

Tekvir 81:26

Vacip Tealâ resulünün ve Kur'anm hallerini beyandan sonra kâfirlerin gittikleri yolların dalâl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Gittiğiniz yol neresidir? Kur'anın ve resulümüzün yolu açık ve meydandayken sizin bunların hilâfına gittiğiniz yol yanlıştır. Bu yanlış yolda ne sebeple gidiyorsunuz? Bu âyet; kâfirleri tekdir ve tevbih için sevkolunmuştur. Çünkü; Kur'anın vahy olduğu ve indallah her cihetle emin olan Cibril'in getirdiği ve Resulullah'ta cinnet ve töhmet gibi birşey bulunmadığı ve Kur'anın, şeytan'm sözü olmadığı beyan olunduktan sonra onların halâ bunun hilâfına tarik-ı dalâlete gitmeleri tekdire şayandır. Bunun nazîri; hariçte cadde-i vâsiayı terkederek pürüzlü ve çıkmaz bir yola giden kimseye «Yol, şu açık caddedir. Sen bu açık caddeyi terkedip de nereye gidersin?» denir. İşte o kâfirlere de bunun aynı söz söylenir.

Tekvir 81:27

Vacip Tealâ Kur'anın yolu gayet doğru bir yol olduğundan onun haricinde gitmek dalâlet olduğunu beyandan sonra Kur'anın bütün âlemlere bir vaaz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an, nasihat kabul etmek şanından olan âlemler ve bilhassa istikamet etmek isteyenler için büyük bir nasihattir. Vacip Tealâ Kur'anın âleme nasihat olduğunu beyandan sonra âlem içinden hakkı aramak suretiyle istikamet etmek isteyenleri ayrıca zikretmiştir. Çünkü âlem içinden Kur'anla intifa' edenler; ancak hakkı arayanlardır. Zira; hakkı aramayanlar intifa' edemezler. Binaenaleyh; intifa' edeceklerin şanlarına ihtimam için Cenab-Hak âlemden sonra onları ayrıca zikir buyurmuştun.

Tekvir 81:28

Vacip Tealâ Kur'anın yolu gayet doğru bir yol olduğundan onun haricinde gitmek dalâlet olduğunu beyandan sonra Kur'anın bütün âlemlere bir vaaz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Kur'an, nasihat kabul etmek şanından olan âlemler ve bilhassa istikamet etmek isteyenler için büyük bir nasihattir. Vacip Tealâ Kur'anın âleme nasihat olduğunu beyandan sonra âlem içinden hakkı aramak suretiyle istikamet etmek isteyenleri ayrıca zikretmiştir. Çünkü âlem içinden Kur'anla intifa' edenler; ancak hakkı arayanlardır. Zira; hakkı aramayanlar intifa' edemezler. Binaenaleyh; intifa' edeceklerin şanlarına ihtimam için Cenab-Hak âlemden sonra onları ayrıca zikir buyurmuştun.

Tekvir 81:29

Vacip Tealâ istikameti dilemek Allah'ın dilemesine muvafı olması lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; sizin meşiyetinizin te'siri olmaz. Ancak Allahü Tealâ meşiyet eder ve sizin fiilinizi halkederse o zaman meşiyetinizin te'siri olur. Malûm olduğu üzere istikameti dilemek bir fiil-i hadistir. Her fiil-i hadisin halikı Allahü Tealâ olduğu için Allah'ın halkına ve iradesine mütevakkıftır. Binaenaleyh; kulun meşiyeti Allah'ın meşiyetine tevafuk etmedikçe kulun meşiyetiyle hiçbir şey vücut bulmaz. Çünkü; hayr ü şer, iman ve küfür, hidayet ve "dalâlet hepsi; irade-i İlâhî'yeye müsteniddir. İrade-i İlâhî'yenin haricinde hiçbir şey vücut bulmaz. Zira; abid irade eder, lâkin irade ettiği şeyi Allahü Tealâ murad etmeyince kulun iradesinin faydası olmadığı her zaman görülen ahvaldendir. Ancak irade-i İlâhî'ye abdin ef'âl-i ih-tiyariyesini irade etmesine tâbi olduğu cihetle abdin iradesinde Mecbur olması lâzım gelmez. Çünkü; kâfirin irade-i cüz'iyesini küfre sarfetmesi üzerine Allahü Tealâ küfrü halkettiği için kâfir küfrü Mikâbında mecbur olmaz, binaenaleyh; küfrü ihtiyarda ma'zur da olmaz

İnfitar 82:1

Mekke-i Mükerreme'de âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyât ve tertibi âlemin tahri-j bini, dünyanın fâni olduğunu ve tekâlifin munkatı' olacağı vakti, beyan olduğu gibi dünyanın tahribi âdeta bir konağın tahini mesabesinde olduğunu dahi beyan etmiştir. Çünkü; bir kimse yıkacak olduğu evin evvelâ damından başlar ki burada bunun gibi evvelâ semanın yarüacağı ve yıkılacağı beyan olunmuştur. Çünkü sema;| dünya ebniyesinin damı mesabesindedir. Dam yıkılınca tavanda olan tezyinatın yıkılacağı tabii birşey olduğundan tezyinat kabilinden olan yıldızların döküleceği beyan olunmuştur. Bundan sonra; denizlerin kaynayıp aradan mâni giderek herbiri yerinden oynaya-1rak cümlesi bir deniz olup asıl ebniye mesabesinde olan arzın altı it üstüne çevrilerek yıkılacağı beyan olunmuştur. Bu alâmetin cümlesi kıyametin vukuuyla vücut bulacaktır, İşte o vakitte her nefis ve her şahıs âlıirete takdim ettiği ar m âl ini ve tehir edip işlemediği; amelleri bilir. Hasrın evvelinde herkes ne vaptığmı bilecektir. Çünkü; herkes kabrinden kalkınca muti' olan kimseler saadet eserleri-'ı ni, âsî obanlar da şekaVet eserlerini icmalen görecekleri gibi amel1 defterlerinin kıraeti ve muhasebe zamanı amellerinin tafsilâtım dahi bileceklerdir.

İnfitar 82:2

Mekke-i Mükerreme'de âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyât ve tertibi âlemin tahri-j bini, dünyanın fâni olduğunu ve tekâlifin munkatı' olacağı vakti, beyan olduğu gibi dünyanın tahribi âdeta bir konağın tahini mesabesinde olduğunu dahi beyan etmiştir. Çünkü; bir kimse yıkacak olduğu evin evvelâ damından başlar ki burada bunun gibi evvelâ semanın yarüacağı ve yıkılacağı beyan olunmuştur. Çünkü sema;| dünya ebniyesinin damı mesabesindedir. Dam yıkılınca tavanda olan tezyinatın yıkılacağı tabii birşey olduğundan tezyinat kabilinden olan yıldızların döküleceği beyan olunmuştur. Bundan sonra; denizlerin kaynayıp aradan mâni giderek herbiri yerinden oynaya-1rak cümlesi bir deniz olup asıl ebniye mesabesinde olan arzın altı it üstüne çevrilerek yıkılacağı beyan olunmuştur. Bu alâmetin cümlesi kıyametin vukuuyla vücut bulacaktır, İşte o vakitte her nefis ve her şahıs âlıirete takdim ettiği ar m âl ini ve tehir edip işlemediği; amelleri bilir. Hasrın evvelinde herkes ne vaptığmı bilecektir. Çünkü; herkes kabrinden kalkınca muti' olan kimseler saadet eserleri-'ı ni, âsî obanlar da şekaVet eserlerini icmalen görecekleri gibi amel1 defterlerinin kıraeti ve muhasebe zamanı amellerinin tafsilâtım dahi bileceklerdir.

İnfitar 82:3

Mekke-i Mükerreme'de âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyât ve tertibi âlemin tahri-j bini, dünyanın fâni olduğunu ve tekâlifin munkatı' olacağı vakti, beyan olduğu gibi dünyanın tahribi âdeta bir konağın tahini mesabesinde olduğunu dahi beyan etmiştir. Çünkü; bir kimse yıkacak olduğu evin evvelâ damından başlar ki burada bunun gibi evvelâ semanın yarüacağı ve yıkılacağı beyan olunmuştur. Çünkü sema;| dünya ebniyesinin damı mesabesindedir. Dam yıkılınca tavanda olan tezyinatın yıkılacağı tabii birşey olduğundan tezyinat kabilinden olan yıldızların döküleceği beyan olunmuştur. Bundan sonra; denizlerin kaynayıp aradan mâni giderek herbiri yerinden oynaya-1rak cümlesi bir deniz olup asıl ebniye mesabesinde olan arzın altı it üstüne çevrilerek yıkılacağı beyan olunmuştur. Bu alâmetin cümlesi kıyametin vukuuyla vücut bulacaktır, İşte o vakitte her nefis ve her şahıs âlıirete takdim ettiği ar m âl ini ve tehir edip işlemediği; amelleri bilir. Hasrın evvelinde herkes ne vaptığmı bilecektir. Çünkü; herkes kabrinden kalkınca muti' olan kimseler saadet eserleri-'ı ni, âsî obanlar da şekaVet eserlerini icmalen görecekleri gibi amel1 defterlerinin kıraeti ve muhasebe zamanı amellerinin tafsilâtım dahi bileceklerdir.

İnfitar 82:4

Mekke-i Mükerreme'de âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyât ve tertibi âlemin tahri-j bini, dünyanın fâni olduğunu ve tekâlifin munkatı' olacağı vakti, beyan olduğu gibi dünyanın tahribi âdeta bir konağın tahini mesabesinde olduğunu dahi beyan etmiştir. Çünkü; bir kimse yıkacak olduğu evin evvelâ damından başlar ki burada bunun gibi evvelâ semanın yarüacağı ve yıkılacağı beyan olunmuştur. Çünkü sema;| dünya ebniyesinin damı mesabesindedir. Dam yıkılınca tavanda olan tezyinatın yıkılacağı tabii birşey olduğundan tezyinat kabilinden olan yıldızların döküleceği beyan olunmuştur. Bundan sonra; denizlerin kaynayıp aradan mâni giderek herbiri yerinden oynaya-1rak cümlesi bir deniz olup asıl ebniye mesabesinde olan arzın altı it üstüne çevrilerek yıkılacağı beyan olunmuştur. Bu alâmetin cümlesi kıyametin vukuuyla vücut bulacaktır, İşte o vakitte her nefis ve her şahıs âlıirete takdim ettiği ar m âl ini ve tehir edip işlemediği; amelleri bilir. Hasrın evvelinde herkes ne vaptığmı bilecektir. Çünkü; herkes kabrinden kalkınca muti' olan kimseler saadet eserleri-'ı ni, âsî obanlar da şekaVet eserlerini icmalen görecekleri gibi amel1 defterlerinin kıraeti ve muhasebe zamanı amellerinin tafsilâtım dahi bileceklerdir.

İnfitar 82:5

Mekke-i Mükerreme'de âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyât ve tertibi âlemin tahri-j bini, dünyanın fâni olduğunu ve tekâlifin munkatı' olacağı vakti, beyan olduğu gibi dünyanın tahribi âdeta bir konağın tahini mesabesinde olduğunu dahi beyan etmiştir. Çünkü; bir kimse yıkacak olduğu evin evvelâ damından başlar ki burada bunun gibi evvelâ semanın yarüacağı ve yıkılacağı beyan olunmuştur. Çünkü sema;| dünya ebniyesinin damı mesabesindedir. Dam yıkılınca tavanda olan tezyinatın yıkılacağı tabii birşey olduğundan tezyinat kabilinden olan yıldızların döküleceği beyan olunmuştur. Bundan sonra; denizlerin kaynayıp aradan mâni giderek herbiri yerinden oynaya-1rak cümlesi bir deniz olup asıl ebniye mesabesinde olan arzın altı it üstüne çevrilerek yıkılacağı beyan olunmuştur. Bu alâmetin cümlesi kıyametin vukuuyla vücut bulacaktır, İşte o vakitte her nefis ve her şahıs âlıirete takdim ettiği ar m âl ini ve tehir edip işlemediği; amelleri bilir. Hasrın evvelinde herkes ne vaptığmı bilecektir. Çünkü; herkes kabrinden kalkınca muti' olan kimseler saadet eserleri-'ı ni, âsî obanlar da şekaVet eserlerini icmalen görecekleri gibi amel1 defterlerinin kıraeti ve muhasebe zamanı amellerinin tafsilâtım dahi bileceklerdir.

İnfitar 82:6

Vacip Tealâ kıyametin vukuunu ve- âlemin harab olmasının keyfiyetini beyandan sonra kıyametin aklen mümkün olduğuna delâlet eden bazı delilleri bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ım !utf u keremine güvenerek seni aldatan ve sana günahları işleten hangi şeydir? Kerim olan Rabbin şol Allahü Tea-lâ'dır ki seni yarattı ve ^yokken var etti, senin azalarını müsavi ve , vücudunu mu'tedil kıldı ki onların cümlesi birbirine müsavidir. Binaenaleyh; bazısı uzun, diğeri kısa gibi noksan kılmadı her uzvun kendine münasip elan kuvveleri verdi. Çünkü; ellere tutmak, göz lere görmek, iisana söylemek, kulaklara duymak ve ayaklara yürü mek gibi adâlet-i tamıne üzerine halkoüiğmden azadan her cü2Î kendi vazifesiyle meşgul olup diğerinin vazifesine karışmıyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Toalâ'nın kerem sıt'atırj zikretmesi; kullarını taata terğib ,-ve günahtan meniçindir. Çünkü AHahü Tealâ'nın keremi; insan ne kadar ibadet ederse o kadar kereme nail olacağından kerem sıfatı erbab-ı aklı ibadete ve sa'y ü gayrete sevkettiği gibi kerem de adalet iktiza ettiğinden âsîlerden intikamını almak suretiyle âsîlerle mûtiler arasını tefrik edeceğini bildiğinden mahiyetten kaçmak icah ettiği cihetle Allah'ın keri olduğuna mağrur olarak günah işlemek hamakattan başka birşey olamaz. Binaenaleyh; geytan'ın insanları iğfal ettiği silâhlarından birisi de Cenab-ı Hakkın kerein sıfatıdır. Çünkü; şeytan insana «Sen işlediğini işle, arzunu terketme, korkma. Zira; Rabbin kerimdir. Kerim olan azıcık günah için azab etmez» demekle insanı mağrur eder ve aldatır. Şu halde mücerret kerem sıfatını düşünüp de kahr u gazap sıfatlarını hatırdan çıkarmak âkil şanı değildir. Vacip Tealâ bu âyette kerem, halk, tesviye ve ta'dil sıfatlarını zikirle rubûbiyet sıfatını takrir buyurmuştur. Çünkü rubûbiyete münasip olan keremdir, yaratmak, keremin delili makamında ve keremi ispat için sevkolunmuştur, takriri şöyledir: «Rabbin Tealâ kerimdir. Zira; seni halketti. Seni halkeden kerimdir. Binaenaleyh; Rabbin Tealâ kerimdir» demek olur. Çünkü; yoktan var etmek kerem cümlesindendir. Bu âyet-i celile; hasrın imkânına delâlet eder. Çünkü; insanları evvelâ şu suret üzere halkedip kadd ü kaametini bu minval üzere tesviye ve azasını lâyık olduğu veçhüzere ta'dil ve tanzim etmeye kaadir olan zat-ı ülûhiyetin, öldükten sonra ihya etmeye ka-adir olacağı evleviyetle sabit olur, insanın halkolunması abes değil, hikmete müptenidir, o hikmet ise insana ait olup Allahü Tealâ'ya ait değildir. Zira; Allah'a ait olsa Allah'ın gayrıyla intifa' etmesi lâzım gelir, buysa muhaldir. Zira; Cenab-ı Hak gayrıla intifâ'dan münezzehtir. Şu halde kullara ait -olan hikmetin mahall-i zuhuru dünya olamaz. Zira; dünya mahall-i iptilâ ve imtihandır. Binaenaleyh; o hikmetin mahall-i zuhuru dünyadan başka bir dardır. İşte o da dâr-ı âhirettir ve adalet de bunu iktiza eder. Zira; herşeyin tecellisi orada olacaktır.

İnfitar 82:7

Vacip Tealâ kıyametin vukuunu ve- âlemin harab olmasının keyfiyetini beyandan sonra kıyametin aklen mümkün olduğuna delâlet eden bazı delilleri bevan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ım !utf u keremine güvenerek seni aldatan ve sana günahları işleten hangi şeydir? Kerim olan Rabbin şol Allahü Tea-lâ'dır ki seni yarattı ve ^yokken var etti, senin azalarını müsavi ve , vücudunu mu'tedil kıldı ki onların cümlesi birbirine müsavidir. Binaenaleyh; bazısı uzun, diğeri kısa gibi noksan kılmadı her uzvun kendine münasip elan kuvveleri verdi. Çünkü; ellere tutmak, göz lere görmek, iisana söylemek, kulaklara duymak ve ayaklara yürü mek gibi adâlet-i tamıne üzerine halkoüiğmden azadan her cü2Î kendi vazifesiyle meşgul olup diğerinin vazifesine karışmıyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Toalâ'nın kerem sıt'atırj zikretmesi; kullarını taata terğib ,-ve günahtan meniçindir. Çünkü AHahü Tealâ'nın keremi; insan ne kadar ibadet ederse o kadar kereme nail olacağından kerem sıfatı erbab-ı aklı ibadete ve sa'y ü gayrete sevkettiği gibi kerem de adalet iktiza ettiğinden âsîlerden intikamını almak suretiyle âsîlerle mûtiler arasını tefrik edeceğini bildiğinden mahiyetten kaçmak icah ettiği cihetle Allah'ın keri olduğuna mağrur olarak günah işlemek hamakattan başka birşey olamaz. Binaenaleyh; geytan'ın insanları iğfal ettiği silâhlarından birisi de Cenab-ı Hakkın kerein sıfatıdır. Çünkü; şeytan insana «Sen işlediğini işle, arzunu terketme, korkma. Zira; Rabbin kerimdir. Kerim olan azıcık günah için azab etmez» demekle insanı mağrur eder ve aldatır. Şu halde mücerret kerem sıfatını düşünüp de kahr u gazap sıfatlarını hatırdan çıkarmak âkil şanı değildir. Vacip Tealâ bu âyette kerem, halk, tesviye ve ta'dil sıfatlarını zikirle rubûbiyet sıfatını takrir buyurmuştur. Çünkü rubûbiyete münasip olan keremdir, yaratmak, keremin delili makamında ve keremi ispat için sevkolunmuştur, takriri şöyledir: «Rabbin Tealâ kerimdir. Zira; seni halketti. Seni halkeden kerimdir. Binaenaleyh; Rabbin Tealâ kerimdir» demek olur. Çünkü; yoktan var etmek kerem cümlesindendir. Bu âyet-i celile; hasrın imkânına delâlet eder. Çünkü; insanları evvelâ şu suret üzere halkedip kadd ü kaametini bu minval üzere tesviye ve azasını lâyık olduğu veçhüzere ta'dil ve tanzim etmeye kaadir olan zat-ı ülûhiyetin, öldükten sonra ihya etmeye ka-adir olacağı evleviyetle sabit olur, insanın halkolunması abes değil, hikmete müptenidir, o hikmet ise insana ait olup Allahü Tealâ'ya ait değildir. Zira; Allah'a ait olsa Allah'ın gayrıyla intifa' etmesi lâzım gelir, buysa muhaldir. Zira; Cenab-ı Hak gayrıla intifâ'dan münezzehtir. Şu halde kullara ait -olan hikmetin mahall-i zuhuru dünya olamaz. Zira; dünya mahall-i iptilâ ve imtihandır. Binaenaleyh; o hikmetin mahall-i zuhuru dünyadan başka bir dardır. İşte o da dâr-ı âhirettir ve adalet de bunu iktiza eder. Zira; herşeyin tecellisi orada olacaktır.

İnfitar 82:8

Vacip Tealâ insanı halkettiğini beyandan sonra insanı dilediği suret üzere halkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor Yani; şol Rabbine mağrur olma ki o Rabbin Tealâ dilediği bir suret ki babana, anana veya akrabandan birinin suretine müşabih olarak vücudunu birbirine raptetti yahut hiçbirine benzemeyerek uzun, kısa, çirkin, güzel, erkek ve dişi olarak halketti ve cümle ayıplardan beri kıldı, bu suretle seni yaratmak kemal-i kudretine ve acîbüssan'a olduğuna delâlet etmez mi? Kemal-i kudret ise iptidaen îcada şâmil olduğu gibi intihaen iadeye şâmil olmaz mı?

İnfitar 82:9

Vacip Tealâ insanın mağrur olduğunu beyandan sonra guru fayda etmeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Halbuki kerem ve şükretmek, kıyameti ve yevm-i cezayı itikad ederek ibadet etmek ve kerem-i İlâhî'den hisseyab olmak icab ederken bilâkis isyan etmek itikad-ı bâtıl neticesidir.

İnfitar 82:10

Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra insanın her ameli Bekler tarafından yazılıp mahfuz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; vevm-i kıyameti tekzrb ederiz de amelimizde müsamaha olur zannetmeyin. Zira: yanınızda indallah mükerrem ve muazzez olan yazıcı rielekler vardır. Onlar sfc ne islerseniz havır ve ser cümlesini deftere yazarlar. Küçük, ftüyüty, az, çok hiçbir ameliniz defterin haricinde kalmaz. Zira; yazan mdleklei emin ve kerimdirler, işlediğinizi bilir, bildiklen veçhüzerc yazdıklarından ziyade ve noksan da olmaz. Fahri Razının beyanı veçhile Vacip Tenin bu âyette melehleri dört sıfatla sena buyurdu ki onlar da kerim, hafız. âlim ve kâtip olmalarıdır. Bu sıfatlarla ^anlarısia ':, zimie yazdıkları defterimi in melekleri tavsif; onların "ehemmiyetine işaret buyurmuştur. Zira; kuilarını-cez'..idiıduıır!-ık|oâzinı-ı umurdun olduğu için kullarının a'mâlini yazmak vazifesini şu evsafı haiz olan ekâbire tevdi" buyurmuştur. Çünkü her kulun'ehl-i Cennet veya ehl-i Ce-honnom olmasıyla hüküm; bunların defterleriyle sabit olacakından rnu'tebt-îr ve mevsuk olmaları ica'n eder. Binaenaleyh; onların hafız nhor.Um Azjvıuıv. Zira: nisyanla hüküm isabil olmaz. Meleklerin kerim olh-ıalon da -azmidir. Zira; hasis, hain w niürüvvetsiz olan kimsenin sehadetiyle büküm sabit olmaz. Kezaiik kâtip nlmalon da lâzımdır. Zira; bir şahsın ömrünün bidayetinden nihayesine kadar vuku bulan amelinin yazmaksızm zaptı mümkün olamaz. Bittabi âlim- olmaları lâzımdır. Çünkü; cahilin ancehlin şehadeti hükme medar olamadığı gibi ancehlin yazdığı yazıya da itibar olunmaz. Bu âyette dünyada hâkimlerin medar-ı hüküm olan evraka dikkat ve itinaları lâzım olduğu gibi şahitlerin şehadetlerine dahi ehemmiyet vermeleri lâzım olduğuna delâlet vardır. Çünkü; şu âyeue beyan olunan meleklerin 'evsafından kitabetten maadasının şahitlerde bilfiil bulunması lâzımdır. Kitabetde bilfiil bulunmazsa da hükmen bulunmak lâzımdır/ Çünkü kitabetten maksat; şüphesizce hâdise zaptolunmaktır, Şahidin şehadet edeceği meselenin de şüphesiz mazbutu olmak ehemm-i umurdandır. Meleklerin.yazmasmdaki hikmet: kullan iskât etmek, inkâr ve İ'tizar kapılarım kapamaktır. Zira; Conab-ı Hak kullarının muâ-endi defterleri üzerine bina edeceğinden kimsenin bir dı-naz ve dünyada'kulların muamelesi defterle, şahitle ol âhiretie dahi defterle ve şahitle olacaktır. Binaenaleyh: meleklerin yazması abes değildir. Meleklerin yazmasına memur oldukları; a'mâI ; efâl-i cevarihtir. Zira; a'mâl-i kalbiye merî ve mahsus olmadığından yazılması meleklere tevdi olunmamıştır. Çünkü; melekler gaibe muttali değillerdir. Yahut a'mâl-i kalbiye gaipse de Allah'ın bildirmesiyle bilirler ve yazarlar. Melekleri bizim görmememizden onların olmaması lâzım gelmez. Çünkü; ehl-i sünnet indinde ru'yetin şeraiti mevcut olsa bile birşeyi görmek vacip olmaz. Binaenaleyh; görmemekten mevcut olmaması lâzım gelmez. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile bazı itikatsızların «Biz görmediğimiz için melekler yoktur ve kullarının amelini Alîahü Tealâ bildiği için yazmakta fayda yoktur, meleklerin "ef'âl-i kalbi-yeye muttali' olmaları lâzım gelir. Halbuki gaibi Allahü Tealâ'dan başka bilen olmaz» diyerek irad ettikleri itirazları merduttur.

İnfitar 82:11

Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra insanın her ameli Bekler tarafından yazılıp mahfuz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; vevm-i kıyameti tekzrb ederiz de amelimizde müsamaha olur zannetmeyin. Zira: yanınızda indallah mükerrem ve muazzez olan yazıcı rielekler vardır. Onlar sfc ne islerseniz havır ve ser cümlesini deftere yazarlar. Küçük, ftüyüty, az, çok hiçbir ameliniz defterin haricinde kalmaz. Zira; yazan mdleklei emin ve kerimdirler, işlediğinizi bilir, bildiklen veçhüzerc yazdıklarından ziyade ve noksan da olmaz. Fahri Razının beyanı veçhile Vacip Tenin bu âyette melehleri dört sıfatla sena buyurdu ki onlar da kerim, hafız. âlim ve kâtip olmalarıdır. Bu sıfatlarla ^anlarısia ':, zimie yazdıkları defterimi in melekleri tavsif; onların "ehemmiyetine işaret buyurmuştur. Zira; kuilarını-cez'..idiıduıır!-ık|oâzinı-ı umurdun olduğu için kullarının a'mâlini yazmak vazifesini şu evsafı haiz olan ekâbire tevdi" buyurmuştur. Çünkü her kulun'ehl-i Cennet veya ehl-i Ce-honnom olmasıyla hüküm; bunların defterleriyle sabit olacakından rnu'tebt-îr ve mevsuk olmaları ica'n eder. Binaenaleyh; onların hafız nhor.Um Azjvıuıv. Zira: nisyanla hüküm isabil olmaz. Meleklerin kerim olh-ıalon da -azmidir. Zira; hasis, hain w niürüvvetsiz olan kimsenin sehadetiyle büküm sabit olmaz. Kezaiik kâtip nlmalon da lâzımdır. Zira; bir şahsın ömrünün bidayetinden nihayesine kadar vuku bulan amelinin yazmaksızm zaptı mümkün olamaz. Bittabi âlim- olmaları lâzımdır. Çünkü; cahilin ancehlin şehadeti hükme medar olamadığı gibi ancehlin yazdığı yazıya da itibar olunmaz. Bu âyette dünyada hâkimlerin medar-ı hüküm olan evraka dikkat ve itinaları lâzım olduğu gibi şahitlerin şehadetlerine dahi ehemmiyet vermeleri lâzım olduğuna delâlet vardır. Çünkü; şu âyeue beyan olunan meleklerin 'evsafından kitabetten maadasının şahitlerde bilfiil bulunması lâzımdır. Kitabetde bilfiil bulunmazsa da hükmen bulunmak lâzımdır/ Çünkü kitabetten maksat; şüphesizce hâdise zaptolunmaktır, Şahidin şehadet edeceği meselenin de şüphesiz mazbutu olmak ehemm-i umurdandır. Meleklerin.yazmasmdaki hikmet: kullan iskât etmek, inkâr ve İ'tizar kapılarım kapamaktır. Zira; Conab-ı Hak kullarının muâ-endi defterleri üzerine bina edeceğinden kimsenin bir dı-naz ve dünyada'kulların muamelesi defterle, şahitle ol âhiretie dahi defterle ve şahitle olacaktır. Binaenaleyh: meleklerin yazması abes değildir. Meleklerin yazmasına memur oldukları; a'mâI ; efâl-i cevarihtir. Zira; a'mâl-i kalbiye merî ve mahsus olmadığından yazılması meleklere tevdi olunmamıştır. Çünkü; melekler gaibe muttali değillerdir. Yahut a'mâl-i kalbiye gaipse de Allah'ın bildirmesiyle bilirler ve yazarlar. Melekleri bizim görmememizden onların olmaması lâzım gelmez. Çünkü; ehl-i sünnet indinde ru'yetin şeraiti mevcut olsa bile birşeyi görmek vacip olmaz. Binaenaleyh; görmemekten mevcut olmaması lâzım gelmez. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile bazı itikatsızların «Biz görmediğimiz için melekler yoktur ve kullarının amelini Alîahü Tealâ bildiği için yazmakta fayda yoktur, meleklerin "ef'âl-i kalbi-yeye muttali' olmaları lâzım gelir. Halbuki gaibi Allahü Tealâ'dan başka bilen olmaz» diyerek irad ettikleri itirazları merduttur.

İnfitar 82:12

Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra insanın her ameli Bekler tarafından yazılıp mahfuz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; vevm-i kıyameti tekzrb ederiz de amelimizde müsamaha olur zannetmeyin. Zira: yanınızda indallah mükerrem ve muazzez olan yazıcı rielekler vardır. Onlar sfc ne islerseniz havır ve ser cümlesini deftere yazarlar. Küçük, ftüyüty, az, çok hiçbir ameliniz defterin haricinde kalmaz. Zira; yazan mdleklei emin ve kerimdirler, işlediğinizi bilir, bildiklen veçhüzerc yazdıklarından ziyade ve noksan da olmaz. Fahri Razının beyanı veçhile Vacip Tenin bu âyette melehleri dört sıfatla sena buyurdu ki onlar da kerim, hafız. âlim ve kâtip olmalarıdır. Bu sıfatlarla ^anlarısia ':, zimie yazdıkları defterimi in melekleri tavsif; onların "ehemmiyetine işaret buyurmuştur. Zira; kuilarını-cez'..idiıduıır!-ık|oâzinı-ı umurdun olduğu için kullarının a'mâlini yazmak vazifesini şu evsafı haiz olan ekâbire tevdi" buyurmuştur. Çünkü her kulun'ehl-i Cennet veya ehl-i Ce-honnom olmasıyla hüküm; bunların defterleriyle sabit olacakından rnu'tebt-îr ve mevsuk olmaları ica'n eder. Binaenaleyh; onların hafız nhor.Um Azjvıuıv. Zira: nisyanla hüküm isabil olmaz. Meleklerin kerim olh-ıalon da -azmidir. Zira; hasis, hain w niürüvvetsiz olan kimsenin sehadetiyle büküm sabit olmaz. Kezaiik kâtip nlmalon da lâzımdır. Zira; bir şahsın ömrünün bidayetinden nihayesine kadar vuku bulan amelinin yazmaksızm zaptı mümkün olamaz. Bittabi âlim- olmaları lâzımdır. Çünkü; cahilin ancehlin şehadeti hükme medar olamadığı gibi ancehlin yazdığı yazıya da itibar olunmaz. Bu âyette dünyada hâkimlerin medar-ı hüküm olan evraka dikkat ve itinaları lâzım olduğu gibi şahitlerin şehadetlerine dahi ehemmiyet vermeleri lâzım olduğuna delâlet vardır. Çünkü; şu âyeue beyan olunan meleklerin 'evsafından kitabetten maadasının şahitlerde bilfiil bulunması lâzımdır. Kitabetde bilfiil bulunmazsa da hükmen bulunmak lâzımdır/ Çünkü kitabetten maksat; şüphesizce hâdise zaptolunmaktır, Şahidin şehadet edeceği meselenin de şüphesiz mazbutu olmak ehemm-i umurdandır. Meleklerin.yazmasmdaki hikmet: kullan iskât etmek, inkâr ve İ'tizar kapılarım kapamaktır. Zira; Conab-ı Hak kullarının muâ-endi defterleri üzerine bina edeceğinden kimsenin bir dı-naz ve dünyada'kulların muamelesi defterle, şahitle ol âhiretie dahi defterle ve şahitle olacaktır. Binaenaleyh: meleklerin yazması abes değildir. Meleklerin yazmasına memur oldukları; a'mâI ; efâl-i cevarihtir. Zira; a'mâl-i kalbiye merî ve mahsus olmadığından yazılması meleklere tevdi olunmamıştır. Çünkü; melekler gaibe muttali değillerdir. Yahut a'mâl-i kalbiye gaipse de Allah'ın bildirmesiyle bilirler ve yazarlar. Melekleri bizim görmememizden onların olmaması lâzım gelmez. Çünkü; ehl-i sünnet indinde ru'yetin şeraiti mevcut olsa bile birşeyi görmek vacip olmaz. Binaenaleyh; görmemekten mevcut olmaması lâzım gelmez. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile bazı itikatsızların «Biz görmediğimiz için melekler yoktur ve kullarının amelini Alîahü Tealâ bildiği için yazmakta fayda yoktur, meleklerin "ef'âl-i kalbi-yeye muttali' olmaları lâzım gelir. Halbuki gaibi Allahü Tealâ'dan başka bilen olmaz» diyerek irad ettikleri itirazları merduttur.

İnfitar 82:13

Vacip Tealâ hafaza meleklerinin ahvalini beyandan sonra olan insanların ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; insanın amelini melekler yazarlar: Yaa'mâli sâlih sahibi Cennet'tedir veya «'mâli seyyi' olur; sahibi Cehennem'dedir. Bu âyette beyan olunduğu veçhile insanlav; iki kısımdır. Binaenaleyh; herkesin hangi kısımdan-olduğuna dair bir derece zan husûli için amelini şeriat mehengine vurmalı.- Eğer şeriata muvafık görürse kism-ı evvelden ki iyiler zumresindendir, şeriata muhalif olursa kısm-ı sânı ve kötüler zumresindendir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; meleklerin yazmalarının neticesi ya sevap veya ikabdan ibaret olduğunu beyan için.sevkoiunmustUi. Cennet'te nimetlerin gayet azametli ve Cehenem'de azabın gayet şiddetli olduğuna işaret için lâfızları ta'zim ve şiddete delâlet eden tenvinle nekre olarak vârid olmuşlardır.

İnfitar 82:14

Vacip Tealâ füccarm Cehennem'e dahil olup, Cehennem'den *aip olmayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Cehennem'den çıkmazlar. Bu âyette âsîleri şiddetle korkutmak vardır. Çünkü; Cehennem'e girip de Cehennem'den gaybubet etmemek ebeden Cehennem'de kalmayı îcab ettiğinden fâcirlerin fısk u fücurlarından korkmaları lâzım gelir. Füccarla muradın küffar olduğuna Cehennem'den kaybolmayacakları delâlet eder. Çünkü; ehl-i iman velevse fâsık bile olsa cezası kadar muazzab olur, ba'de-hu Cehennem'den kaybolur, Cennet'e gider.

İnfitar 82:15

Vacip Tealâ füccarm Cehennem'e dahil olup, Cehennem'den *aip olmayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Cehennem'den çıkmazlar. Bu âyette âsîleri şiddetle korkutmak vardır. Çünkü; Cehennem'e girip de Cehennem'den gaybubet etmemek ebeden Cehennem'de kalmayı îcab ettiğinden fâcirlerin fısk u fücurlarından korkmaları lâzım gelir. Füccarla muradın küffar olduğuna Cehennem'den kaybolmayacakları delâlet eder. Çünkü; ehl-i iman velevse fâsık bile olsa cezası kadar muazzab olur, ba'de-hu Cehennem'den kaybolur, Cennet'e gider.

İnfitar 82:16

Vacip Tealâ füccarm Cehennem'e dahil olup, Cehennem'den *aip olmayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; Cehennem'den çıkmazlar. Bu âyette âsîleri şiddetle korkutmak vardır. Çünkü; Cehennem'e girip de Cehennem'den gaybubet etmemek ebeden Cehennem'de kalmayı îcab ettiğinden fâcirlerin fısk u fücurlarından korkmaları lâzım gelir. Füccarla muradın küffar olduğuna Cehennem'den kaybolmayacakları delâlet eder. Çünkü; ehl-i iman velevse fâsık bile olsa cezası kadar muazzab olur, ba'de-hu Cehennem'den kaybolur, Cennet'e gider.

İnfitar 82:17

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin şanına ta'zimle kullarını ibadete terğib etmek üzere buyuruyor. Zira; o günün dehşetini ve o günde olacak mihnet ve meşakkati sana kim bildirebildi ve seni kim haberdar etti? Bu makamda tekrar, o günün şanına ihtimam ve ta'zim içindir. Çünkü; o günde olacak vukuâtm azametini bu dünyada kıyas edecek hiçbir şey olmadığından istifham-ı inkârîyle varid olmuştur. Zira; bu dünyada o günün dehşetini İdrak nâsm dirayetinden hâriçtir. Her ne surette tasavvur olunursa olunsun dünyada onu tasvir edecek bir şey yoktur. Çünkü dünyada her ne kadar büyük vukuat tahayyül olunsa yevm-i kıyametin yanında hiç mesabesinde kalır.

İnfitar 82:18

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin şanına ta'zimle kullarını ibadete terğib etmek üzere buyuruyor. Zira; o günün dehşetini ve o günde olacak mihnet ve meşakkati sana kim bildirebildi ve seni kim haberdar etti? Bu makamda tekrar, o günün şanına ihtimam ve ta'zim içindir. Çünkü; o günde olacak vukuâtm azametini bu dünyada kıyas edecek hiçbir şey olmadığından istifham-ı inkârîyle varid olmuştur. Zira; bu dünyada o günün dehşetini İdrak nâsm dirayetinden hâriçtir. Her ne surette tasavvur olunursa olunsun dünyada onu tasvir edecek bir şey yoktur. Çünkü dünyada her ne kadar büyük vukuat tahayyül olunsa yevm-i kıyametin yanında hiç mesabesinde kalır.

İnfitar 82:19

Vâcip Tealâ yevm-i kıyametin azametini icmâlen beyandan o günü bir miktar ta'rif etmek üzere buyuruyor. Yani; yevm-i kıyamet bu dünyanın günlerine benzemez. Zira; bu dünyada insanlar velev arızî olsun bazı şeylere malik olurlar, birbirlerini himaye ederler. Binaenaleyh; akrabadan, evlâttan ve ahbaptan bu dünyada istifade olabilir. Fakat yevm-i kıyamet öyle bir gündür ki hiçbir şahıs diğer şahıs için birşeye malik olamaz. Zira o günde emir, Allah'a mahsus olduğundan Allah'ın emrinin haricinde hiçbir kimse birşey yapamaz. Ancak bu dünyada Allah'ın emri hilâfına birçok şeyler yapabilirler. Diğer nusus-u celilenin delâletlerine nazaran bu âyet izn-i İlâhî'yle mukayyeddir. Yani «İzn-i İlâhî olmadıkça malik olamazlar» demektir. Amma izn-i İlâhî olunca herşeye malik olurlar, birbirlerine şefaat ederler. Şu tevcî-hâta nazaran firak-ı dâlleden Mu'tezile'nin «Bu âyet şefaatin yokluğuna delâlet eder» dedikleri sözleri merduttur.

Mütaffifin 83:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil jflan sûrelerdendir. Otuz altı âyeti camidir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile tatfif ; Ölçü ve tartıda'azıcık birşeyi çalmaktır. Gerçi bu kadarcık şeyi çalmak nas indinde ehemmiyetsiz ve değersiz birşey ise de in-, dallan kadri büyük olduğundan bu gibi denaeti irtikâb edenlerin pek büyük azaba duçar olacakları beyan olunmuştur. Çünkü ölçek ve terazi; bilcümle Benî Âdemin muamelesinde mi'yar-ı aslî olduğundan âlemin intizamında üssülesas olduğu cihetle ,nazar-ı ilâhî'-de büyük bir ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh; kile ve terazide velev cüz'î bir şeyle muâmelât-ı nâsı ihlâl etmek âlemin intizamının esasını ihlâl etmek olduğundan bunu irtikâb edenler maddeten küçükse de manen pek büyük cinayet irtikâb etmiş oldukları cihetle azab~ı elimle azab olunacakları beyan olunmuştur. Çünkü; kusur zahirde küçükse de umumun muhtaç olduğu muamelede olduğu için pek büyük addolunması adalete muvafıktır. İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Re-sulullah Medine'ye hicret buyurduğunda Medine1 ahalisinde alırken tam almak, verirken noksan vermek âdet-i kerihesi vardı. Onun üzerine bu âyet-i celile nazil olup, Resulullah da tebliğ edince Medine ahalisi bunun filhakika kötü birsey olduğunu idrak ederek bu âdeti terkle muamelâtta adalete riâyete başlamışlardır. Resulullah (S.A.) Efendimiz buyurmuştur ki : Yani «Şu beş haslet: beş ukubete sebeptir: Birincisi; Bir kavim ki ahdini bozarsa. Allahü Tealâ o kavmü-zerine düşmanlarını musallat kılar, İkincisi; bir kavim ki Allah'ın inzal buyurduğu kitabın gayrıyla hükmederse o kavra içinde fakr u ihtiyaç zahir ve şayi olur. Üçüncüsü; bir kavim, ki onlarda zina zuhur ederse o kavmiçinde veba suretiyle ölüm zuhur eder. Zira; zinada insanın esası olan mâ-i hayatı telef olduğundan zânilerin manâda ırk-ı insanîyi izaya sarf-ı mesaî etmelerine mukabil Allahü Tealâ onları veba ile müptelâ kılar. Çünkü ceza; amel cinsindendir. Döv d, üncüsü; bir kavim ki onlar ölçekte noksan verirler. Allahü Tealâ onlardan otlan meneder ve kıtlıkla müptelâ kılar. Beşincisi; bir kavim ki zekâtlarını menederler. Allahü Tealâ onlardan yağmurunu hapseder, kuraklıkla .müptelâ olurlar» demektir.

Mütaffifin 83:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil jflan sûrelerdendir. Otuz altı âyeti camidir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile tatfif ; Ölçü ve tartıda'azıcık birşeyi çalmaktır. Gerçi bu kadarcık şeyi çalmak nas indinde ehemmiyetsiz ve değersiz birşey ise de in-, dallan kadri büyük olduğundan bu gibi denaeti irtikâb edenlerin pek büyük azaba duçar olacakları beyan olunmuştur. Çünkü ölçek ve terazi; bilcümle Benî Âdemin muamelesinde mi'yar-ı aslî olduğundan âlemin intizamında üssülesas olduğu cihetle ,nazar-ı ilâhî'-de büyük bir ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh; kile ve terazide velev cüz'î bir şeyle muâmelât-ı nâsı ihlâl etmek âlemin intizamının esasını ihlâl etmek olduğundan bunu irtikâb edenler maddeten küçükse de manen pek büyük cinayet irtikâb etmiş oldukları cihetle azab~ı elimle azab olunacakları beyan olunmuştur. Çünkü; kusur zahirde küçükse de umumun muhtaç olduğu muamelede olduğu için pek büyük addolunması adalete muvafıktır. İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Re-sulullah Medine'ye hicret buyurduğunda Medine1 ahalisinde alırken tam almak, verirken noksan vermek âdet-i kerihesi vardı. Onun üzerine bu âyet-i celile nazil olup, Resulullah da tebliğ edince Medine ahalisi bunun filhakika kötü birsey olduğunu idrak ederek bu âdeti terkle muamelâtta adalete riâyete başlamışlardır. Resulullah (S.A.) Efendimiz buyurmuştur ki : Yani «Şu beş haslet: beş ukubete sebeptir: Birincisi; Bir kavim ki ahdini bozarsa. Allahü Tealâ o kavmü-zerine düşmanlarını musallat kılar, İkincisi; bir kavim ki Allah'ın inzal buyurduğu kitabın gayrıyla hükmederse o kavra içinde fakr u ihtiyaç zahir ve şayi olur. Üçüncüsü; bir kavim, ki onlarda zina zuhur ederse o kavmiçinde veba suretiyle ölüm zuhur eder. Zira; zinada insanın esası olan mâ-i hayatı telef olduğundan zânilerin manâda ırk-ı insanîyi izaya sarf-ı mesaî etmelerine mukabil Allahü Tealâ onları veba ile müptelâ kılar. Çünkü ceza; amel cinsindendir. Döv d, üncüsü; bir kavim ki onlar ölçekte noksan verirler. Allahü Tealâ onlardan otlan meneder ve kıtlıkla müptelâ kılar. Beşincisi; bir kavim ki zekâtlarını menederler. Allahü Tealâ onlardan yağmurunu hapseder, kuraklıkla .müptelâ olurlar» demektir.

Mütaffifin 83:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil jflan sûrelerdendir. Otuz altı âyeti camidir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile tatfif ; Ölçü ve tartıda'azıcık birşeyi çalmaktır. Gerçi bu kadarcık şeyi çalmak nas indinde ehemmiyetsiz ve değersiz birşey ise de in-, dallan kadri büyük olduğundan bu gibi denaeti irtikâb edenlerin pek büyük azaba duçar olacakları beyan olunmuştur. Çünkü ölçek ve terazi; bilcümle Benî Âdemin muamelesinde mi'yar-ı aslî olduğundan âlemin intizamında üssülesas olduğu cihetle ,nazar-ı ilâhî'-de büyük bir ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh; kile ve terazide velev cüz'î bir şeyle muâmelât-ı nâsı ihlâl etmek âlemin intizamının esasını ihlâl etmek olduğundan bunu irtikâb edenler maddeten küçükse de manen pek büyük cinayet irtikâb etmiş oldukları cihetle azab~ı elimle azab olunacakları beyan olunmuştur. Çünkü; kusur zahirde küçükse de umumun muhtaç olduğu muamelede olduğu için pek büyük addolunması adalete muvafıktır. İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Re-sulullah Medine'ye hicret buyurduğunda Medine1 ahalisinde alırken tam almak, verirken noksan vermek âdet-i kerihesi vardı. Onun üzerine bu âyet-i celile nazil olup, Resulullah da tebliğ edince Medine ahalisi bunun filhakika kötü birsey olduğunu idrak ederek bu âdeti terkle muamelâtta adalete riâyete başlamışlardır. Resulullah (S.A.) Efendimiz buyurmuştur ki : Yani «Şu beş haslet: beş ukubete sebeptir: Birincisi; Bir kavim ki ahdini bozarsa. Allahü Tealâ o kavmü-zerine düşmanlarını musallat kılar, İkincisi; bir kavim ki Allah'ın inzal buyurduğu kitabın gayrıyla hükmederse o kavra içinde fakr u ihtiyaç zahir ve şayi olur. Üçüncüsü; bir kavim, ki onlarda zina zuhur ederse o kavmiçinde veba suretiyle ölüm zuhur eder. Zira; zinada insanın esası olan mâ-i hayatı telef olduğundan zânilerin manâda ırk-ı insanîyi izaya sarf-ı mesaî etmelerine mukabil Allahü Tealâ onları veba ile müptelâ kılar. Çünkü ceza; amel cinsindendir. Döv d, üncüsü; bir kavim ki onlar ölçekte noksan verirler. Allahü Tealâ onlardan otlan meneder ve kıtlıkla müptelâ kılar. Beşincisi; bir kavim ki zekâtlarını menederler. Allahü Tealâ onlardan yağmurunu hapseder, kuraklıkla .müptelâ olurlar» demektir.

Mütaffifin 83:4

Vacip Tealâ ölçekte ve tartıda hile edenleri tchdid etti sonra o hâle müptelâ olanları tevbih etmek üzere buyuruyor: Yani; şu terazi ve kileden hileyle bir miktar şey çalmak de-naetini irtikâb eden kimseler şiddeti ve meşakkati çok ve büyük bir gün için ba'solunup kabirlerinden kalkacaklarını zannetmezler mi? Öyle bir gün ki o günde herkes muhasebesinin görülmesi ve kendine bir hüküm verilmesi için âlemlerin Rabbisi huzurunda kaim olurlar. Binaenaleyh; baVı zannedenler bu gibi denâetin kendisinden sorulacağını zannederek terketmesi lâzımdır, nerede kaldı ki ba's'ı yakînen itikad edenler irtikâb etsinler. Şu halde bu makamda zan lâfzı; şu denâeti irtikâb edenlerin hallerini inkâr içindir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu denâeti irtikâb edenlerin bu vasıfla sair nâstan mümtaz olduklarına ve helakle hükümlerinin sebebi bu denâeti irtikâpları olduğuna, bunların şerri ve fesadı cümle fesatların fevkmda bulunduğuna işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak bu'd-u mera tibe mevzu olan ( *iÜjİ ) lâfzı varid olmuştur. Kile ve terazide noksan vermek gibi denâeti irtikâbtan şiddetle men'olmak için Vacip Tealâ zât-ı ülûhiyetinin âlemlerin Rabbisi olduğunu ve nâsın fasl-ı hukuk için kendi huzurunda safbeste kaim olacaklarını beyan buyurmuştur ki günah ne kadar küçük olsa da onun görüleceği mahkemenin gayet büyük olduğu, zâlimden mazlumun hakkı velevse hardal tanesi veya zerre kadar olsun ihmal olunmayıp alınacağına ve muhakemesinin görüleceğine işaret buyurmuştur. Fahri Râzfnin üstaz (Ebül Kasını Kuşeyrî) den naklen beyanına nazaran tam alıp noksan vermek yalnız kileye ve vezne münhasır değildir. Ayıbı meydana koymamak ve saklamakta dahi olur .ki insanın kendi ayıbını saklaması, gayrın ayıbını söylemesi aynı haldir. İnsaf ve intisafta dahi böyledir. Meselâ başkalarının intisa-fını ister, fakat kendi insaf etmez. Kezalik sohbette ve muaşerette dahi olur. Zira; herşeyde kendi haysiyetini, vakarını ve hakkını arayıp aynı meselede gayrın hukukuna ve haysiyetine riâyet etmemekten ziyade tam alıp noksan vermek olamaz. Velhasıl tatfif ki tam alıp noksan vermek maddiyatta carî olduğu gibi maneviyatta dahi carî olur. Şu halde ahlâkiyatta, âdâtta, ibadât ve.muâmelât-ı maneviyenin küllisinde carî olunca maddiyatta tatfif için beyan olunan azabın maneviyattaki tatfife dahi lâhik olacağı şüphesizdir. Vacip Tealâ kilede ve terazide noksan verenlerin hallerini be-mdan sonra bu halde olan kimseleri menetmek üzere buyuruyor. Çünkü; amel defteri işe yaramaz Cehennem'de olursa o defter sahibinin Cehen-nem'de olacağı evleviyetle sabittir. Defterin Cehennem'e atılması; sahibini tahkir ve istihfaf içindir. Yahut âyet; iptida-yı, kelâmdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu manâ siccinin Cehennem'de bir mahallin ismi olduğuna nazarandır. Amma siccîn ; gayet karanlık, dar hapishane manâsına olduğunda manâ-yı nazım : … demek olur ki defterin işe yaramayanlarını süflî mahallere atmak âdettir. Siccînin yedi kat yerin altı ve şeytanların meskeni olmak ihtimali dahi vardır ki bu manâ bazı ehadis-i şerifeye de muvafıktır. Çünkü; bazı rivayette «Müminin ruhu kabzolunduğun-da amel defteriyle beraber a'lâ-yı illiyyîne gider, kâfirlerin ruhu kabzoiunduğunda esfel-i safilîne gider» buyurulmuştur. Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile siccîn ; bir kitabın ismidir ki o kitapta şeytanlar, kâfirler, fâcirler ve fâsıkların amelleri yazılır ve ona divân-ı ser denilir. Zira yalnız şer yazılı olup hayır yazılmadığından divân-ı şer denmeye sezadır. Buna nazaran bu âyette kitap; kitabet manâsına olduğundan manâ-yı nazım şöyledir : … demektir.

Mütaffifin 83:5

Vacip Tealâ ölçekte ve tartıda hile edenleri tchdid etti sonra o hâle müptelâ olanları tevbih etmek üzere buyuruyor: Yani; şu terazi ve kileden hileyle bir miktar şey çalmak de-naetini irtikâb eden kimseler şiddeti ve meşakkati çok ve büyük bir gün için ba'solunup kabirlerinden kalkacaklarını zannetmezler mi? Öyle bir gün ki o günde herkes muhasebesinin görülmesi ve kendine bir hüküm verilmesi için âlemlerin Rabbisi huzurunda kaim olurlar. Binaenaleyh; baVı zannedenler bu gibi denâetin kendisinden sorulacağını zannederek terketmesi lâzımdır, nerede kaldı ki ba's'ı yakînen itikad edenler irtikâb etsinler. Şu halde bu makamda zan lâfzı; şu denâeti irtikâb edenlerin hallerini inkâr içindir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu denâeti irtikâb edenlerin bu vasıfla sair nâstan mümtaz olduklarına ve helakle hükümlerinin sebebi bu denâeti irtikâpları olduğuna, bunların şerri ve fesadı cümle fesatların fevkmda bulunduğuna işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak bu'd-u mera tibe mevzu olan ( *iÜjİ ) lâfzı varid olmuştur. Kile ve terazide noksan vermek gibi denâeti irtikâbtan şiddetle men'olmak için Vacip Tealâ zât-ı ülûhiyetinin âlemlerin Rabbisi olduğunu ve nâsın fasl-ı hukuk için kendi huzurunda safbeste kaim olacaklarını beyan buyurmuştur ki günah ne kadar küçük olsa da onun görüleceği mahkemenin gayet büyük olduğu, zâlimden mazlumun hakkı velevse hardal tanesi veya zerre kadar olsun ihmal olunmayıp alınacağına ve muhakemesinin görüleceğine işaret buyurmuştur. Fahri Râzfnin üstaz (Ebül Kasını Kuşeyrî) den naklen beyanına nazaran tam alıp noksan vermek yalnız kileye ve vezne münhasır değildir. Ayıbı meydana koymamak ve saklamakta dahi olur .ki insanın kendi ayıbını saklaması, gayrın ayıbını söylemesi aynı haldir. İnsaf ve intisafta dahi böyledir. Meselâ başkalarının intisa-fını ister, fakat kendi insaf etmez. Kezalik sohbette ve muaşerette dahi olur. Zira; herşeyde kendi haysiyetini, vakarını ve hakkını arayıp aynı meselede gayrın hukukuna ve haysiyetine riâyet etmemekten ziyade tam alıp noksan vermek olamaz. Velhasıl tatfif ki tam alıp noksan vermek maddiyatta carî olduğu gibi maneviyatta dahi carî olur. Şu halde ahlâkiyatta, âdâtta, ibadât ve.muâmelât-ı maneviyenin küllisinde carî olunca maddiyatta tatfif için beyan olunan azabın maneviyattaki tatfife dahi lâhik olacağı şüphesizdir. Vacip Tealâ kilede ve terazide noksan verenlerin hallerini be-mdan sonra bu halde olan kimseleri menetmek üzere buyuruyor. Çünkü; amel defteri işe yaramaz Cehennem'de olursa o defter sahibinin Cehen-nem'de olacağı evleviyetle sabittir. Defterin Cehennem'e atılması; sahibini tahkir ve istihfaf içindir. Yahut âyet; iptida-yı, kelâmdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu manâ siccinin Cehennem'de bir mahallin ismi olduğuna nazarandır. Amma siccîn ; gayet karanlık, dar hapishane manâsına olduğunda manâ-yı nazım : … demek olur ki defterin işe yaramayanlarını süflî mahallere atmak âdettir. Siccînin yedi kat yerin altı ve şeytanların meskeni olmak ihtimali dahi vardır ki bu manâ bazı ehadis-i şerifeye de muvafıktır. Çünkü; bazı rivayette «Müminin ruhu kabzolunduğun-da amel defteriyle beraber a'lâ-yı illiyyîne gider, kâfirlerin ruhu kabzoiunduğunda esfel-i safilîne gider» buyurulmuştur. Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile siccîn ; bir kitabın ismidir ki o kitapta şeytanlar, kâfirler, fâcirler ve fâsıkların amelleri yazılır ve ona divân-ı ser denilir. Zira yalnız şer yazılı olup hayır yazılmadığından divân-ı şer denmeye sezadır. Buna nazaran bu âyette kitap; kitabet manâsına olduğundan manâ-yı nazım şöyledir : … demektir.

Mütaffifin 83:6

Vacip Tealâ ölçekte ve tartıda hile edenleri tchdid etti sonra o hâle müptelâ olanları tevbih etmek üzere buyuruyor: Yani; şu terazi ve kileden hileyle bir miktar şey çalmak de-naetini irtikâb eden kimseler şiddeti ve meşakkati çok ve büyük bir gün için ba'solunup kabirlerinden kalkacaklarını zannetmezler mi? Öyle bir gün ki o günde herkes muhasebesinin görülmesi ve kendine bir hüküm verilmesi için âlemlerin Rabbisi huzurunda kaim olurlar. Binaenaleyh; baVı zannedenler bu gibi denâetin kendisinden sorulacağını zannederek terketmesi lâzımdır, nerede kaldı ki ba's'ı yakînen itikad edenler irtikâb etsinler. Şu halde bu makamda zan lâfzı; şu denâeti irtikâb edenlerin hallerini inkâr içindir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu denâeti irtikâb edenlerin bu vasıfla sair nâstan mümtaz olduklarına ve helakle hükümlerinin sebebi bu denâeti irtikâpları olduğuna, bunların şerri ve fesadı cümle fesatların fevkmda bulunduğuna işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak bu'd-u mera tibe mevzu olan ( *iÜjİ ) lâfzı varid olmuştur. Kile ve terazide noksan vermek gibi denâeti irtikâbtan şiddetle men'olmak için Vacip Tealâ zât-ı ülûhiyetinin âlemlerin Rabbisi olduğunu ve nâsın fasl-ı hukuk için kendi huzurunda safbeste kaim olacaklarını beyan buyurmuştur ki günah ne kadar küçük olsa da onun görüleceği mahkemenin gayet büyük olduğu, zâlimden mazlumun hakkı velevse hardal tanesi veya zerre kadar olsun ihmal olunmayıp alınacağına ve muhakemesinin görüleceğine işaret buyurmuştur. Fahri Râzfnin üstaz (Ebül Kasını Kuşeyrî) den naklen beyanına nazaran tam alıp noksan vermek yalnız kileye ve vezne münhasır değildir. Ayıbı meydana koymamak ve saklamakta dahi olur .ki insanın kendi ayıbını saklaması, gayrın ayıbını söylemesi aynı haldir. İnsaf ve intisafta dahi böyledir. Meselâ başkalarının intisa-fını ister, fakat kendi insaf etmez. Kezalik sohbette ve muaşerette dahi olur. Zira; herşeyde kendi haysiyetini, vakarını ve hakkını arayıp aynı meselede gayrın hukukuna ve haysiyetine riâyet etmemekten ziyade tam alıp noksan vermek olamaz. Velhasıl tatfif ki tam alıp noksan vermek maddiyatta carî olduğu gibi maneviyatta dahi carî olur. Şu halde ahlâkiyatta, âdâtta, ibadât ve.muâmelât-ı maneviyenin küllisinde carî olunca maddiyatta tatfif için beyan olunan azabın maneviyattaki tatfife dahi lâhik olacağı şüphesizdir. Vacip Tealâ kilede ve terazide noksan verenlerin hallerini be-mdan sonra bu halde olan kimseleri menetmek üzere buyuruyor. Çünkü; amel defteri işe yaramaz Cehennem'de olursa o defter sahibinin Cehen-nem'de olacağı evleviyetle sabittir. Defterin Cehennem'e atılması; sahibini tahkir ve istihfaf içindir. Yahut âyet; iptida-yı, kelâmdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Şu manâ siccinin Cehennem'de bir mahallin ismi olduğuna nazarandır. Amma siccîn ; gayet karanlık, dar hapishane manâsına olduğunda manâ-yı nazım : … demek olur ki defterin işe yaramayanlarını süflî mahallere atmak âdettir. Siccînin yedi kat yerin altı ve şeytanların meskeni olmak ihtimali dahi vardır ki bu manâ bazı ehadis-i şerifeye de muvafıktır. Çünkü; bazı rivayette «Müminin ruhu kabzolunduğun-da amel defteriyle beraber a'lâ-yı illiyyîne gider, kâfirlerin ruhu kabzoiunduğunda esfel-i safilîne gider» buyurulmuştur. Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile siccîn ; bir kitabın ismidir ki o kitapta şeytanlar, kâfirler, fâcirler ve fâsıkların amelleri yazılır ve ona divân-ı ser denilir. Zira yalnız şer yazılı olup hayır yazılmadığından divân-ı şer denmeye sezadır. Buna nazaran bu âyette kitap; kitabet manâsına olduğundan manâ-yı nazım şöyledir : … demektir.

Mütaffifin 83:7

Vacip Tealâ fâcirlerin amelleri siccînde yazılı olduğunu beyan dan sonra siccîn'in neden ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Siccînin. neden ibaret olduğunu bu dünyada sana hangi şey bildirebilir? Onun mahiyetini hiçbir şey bildiremez. Çünkü o siccîn; -bir kitaptır ki onda yalnız şer yazılı Olduğundan her gören onda-hayır olmadığını, bilir. İşte siccîn ; kâfirler, fâcirler ve fâsıkların amelleri yazılı olan bir kitaptır ki o kitapta^ sahibinin şekavetine delâlet eden rakamlarla alâmet olur. Nitekim tacirlerin kıymetini bildirmek üzere emtea üzerine rakam koyduğu gibi o defterler üzerine alâmet konur ve kıyamette sahibinin boynuna takılır. Binaenaleyh; onu her gören o alâmetten şekavet ve şer defteri olup hayır olmadığını bilir.

Mütaffifin 83:8

Vacip Tealâ fâcirlerin amelleri siccînde yazılı olduğunu beyan dan sonra siccîn'in neden ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Siccînin. neden ibaret olduğunu bu dünyada sana hangi şey bildirebilir? Onun mahiyetini hiçbir şey bildiremez. Çünkü o siccîn; -bir kitaptır ki onda yalnız şer yazılı Olduğundan her gören onda-hayır olmadığını, bilir. İşte siccîn ; kâfirler, fâcirler ve fâsıkların amelleri yazılı olan bir kitaptır ki o kitapta^ sahibinin şekavetine delâlet eden rakamlarla alâmet olur. Nitekim tacirlerin kıymetini bildirmek üzere emtea üzerine rakam koyduğu gibi o defterler üzerine alâmet konur ve kıyamette sahibinin boynuna takılır. Binaenaleyh; onu her gören o alâmetten şekavet ve şer defteri olup hayır olmadığını bilir.

Mütaffifin 83:9

Vacip Tealâ fâcirlerin amelleri siccînde yazılı olduğunu beyan dan sonra siccîn'in neden ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Habibim! Siccînin. neden ibaret olduğunu bu dünyada sana hangi şey bildirebilir? Onun mahiyetini hiçbir şey bildiremez. Çünkü o siccîn; -bir kitaptır ki onda yalnız şer yazılı Olduğundan her gören onda-hayır olmadığını, bilir. İşte siccîn ; kâfirler, fâcirler ve fâsıkların amelleri yazılı olan bir kitaptır ki o kitapta^ sahibinin şekavetine delâlet eden rakamlarla alâmet olur. Nitekim tacirlerin kıymetini bildirmek üzere emtea üzerine rakam koyduğu gibi o defterler üzerine alâmet konur ve kıyamette sahibinin boynuna takılır. Binaenaleyh; onu her gören o alâmetten şekavet ve şer defteri olup hayır olmadığını bilir.

Mütaffifin 83:10

Vacip Tealâ fâcirlerin amel defterlerinin neden ibaret olduğunu beyandan sonra o defterlerin sahipleri olan mükezzibînin helake müstehak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. işte vebalin en büyüğü: kıyameti tekzib edenlere mahsustur. Çünkü kıyameti itikat; diyanetin üssülesası, mesail-i itikadiyenin ve zaruriyat-ı di-niyenin temeli olup onu inkâr eden bütün zaruriyat-i diniyeyi inkâr etmiş olduğundan azabın en büyüğüne duçar olacağı şüphesizdir.

Mütaffifin 83:11

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti tekzib edenlerin helake müstehak olduklarını beyan ettikten sonra yevm-i kıyameti kimlerin tekzib ettiklerini ve tekzib edenlerin ne gibi sıfatla muttasıf olduklarını bovan eîmok ü/orc buyuruyor, Yani; yevm-i kıyameti tekzibe cesaret etmez, ancak haddine tecavüz eden ve'nazarında gaflet ve âbâ ve ecdadını taklitte ifrata' münhemik olar; ve öldükten sonra insanları ihyaya Allah'ın kudretini kâfi görmeyen-ve şehevat-ı nefsaniyesiyle meşgul bulunan günahkâr ve >_âlım gaddar tekzib eder ki; o zalim üzerine resulümüz vasıtasıyla bizim kudret-r kahiremize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda o günahkâr adam «Bu okunan evvel geçen ümmetlerin yazılmış yalanlarıdır ve eski kitaplarda yazılmış hikâyeler-'dirt> demekle sairlerini iğfal eder.

Mütaffifin 83:12

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti tekzib edenlerin helake müstehak olduklarını beyan ettikten sonra yevm-i kıyameti kimlerin tekzib ettiklerini ve tekzib edenlerin ne gibi sıfatla muttasıf olduklarını bovan eîmok ü/orc buyuruyor, Yani; yevm-i kıyameti tekzibe cesaret etmez, ancak haddine tecavüz eden ve'nazarında gaflet ve âbâ ve ecdadını taklitte ifrata' münhemik olar; ve öldükten sonra insanları ihyaya Allah'ın kudretini kâfi görmeyen-ve şehevat-ı nefsaniyesiyle meşgul bulunan günahkâr ve >_âlım gaddar tekzib eder ki; o zalim üzerine resulümüz vasıtasıyla bizim kudret-r kahiremize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda o günahkâr adam «Bu okunan evvel geçen ümmetlerin yazılmış yalanlarıdır ve eski kitaplarda yazılmış hikâyeler-'dirt> demekle sairlerini iğfal eder.

Mütaffifin 83:13

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti tekzib edenlerin helake müstehak olduklarını beyan ettikten sonra yevm-i kıyameti kimlerin tekzib ettiklerini ve tekzib edenlerin ne gibi sıfatla muttasıf olduklarını bovan eîmok ü/orc buyuruyor, Yani; yevm-i kıyameti tekzibe cesaret etmez, ancak haddine tecavüz eden ve'nazarında gaflet ve âbâ ve ecdadını taklitte ifrata' münhemik olar; ve öldükten sonra insanları ihyaya Allah'ın kudretini kâfi görmeyen-ve şehevat-ı nefsaniyesiyle meşgul bulunan günahkâr ve >_âlım gaddar tekzib eder ki; o zalim üzerine resulümüz vasıtasıyla bizim kudret-r kahiremize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda o günahkâr adam «Bu okunan evvel geçen ümmetlerin yazılmış yalanlarıdır ve eski kitaplarda yazılmış hikâyeler-'dirt> demekle sairlerini iğfal eder.

Mütaffifin 83:14

Vacip Tealâ kâfirlerin Kurana1 esâtir-ül evvelin dediklerini beyandan sonra bunların daha esna' "olan hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; onların tekzip ve cür'etleri mücerret günahkârlığa devamları değildir, belki onların kalpleri üzerinde günaha muhabbetin yer edip kararlaşması ve işledikleri günahların kalpleri üzerinde kir bağlamasıyla kalplerinin kör olması ve hakla batıl beynini tefrik edemez bir hale gelmesidir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ( öb ) galebe etti manasınadır ki işledikleri günahlar kalpleri üzerine galebe ettiğinden hakkı görmez bir hale getirdi demektir. Çünkü; işledikleri küfür ve sair günahların, ayna üzerindeki siyahlığın aynadan görmeye mani ve hâil olduğu gibi kalple hakkı görmeye mani olduğundan menafi-i dünyeviye ve uhreviyelerine irşâd eden âyetlere esatir demeye kadar cesaret etmişlerdir. Zira; insan her ne zaman bir günah işlerse kalbinin üzerine bir siyah nokta konur. Noktalar taaddüd ve tekeşsür ettikçe kalbin her tarafını ihata eder ki kalp, siyahla örtülmüş ve görülmez bir hale gelen ayna gibi olur, binaenaleyh; hakkı görmez bir hale gelir, bâtıl olan herşeye cür'et eder. Amma tevbe ve istiğfar ederse tevbe o siyahlık mesabesinde olan noktaları siler, basireti tekrar açılır. Vacip Tealâ"kâfirlerin kesbettikleri ma'siyetleri kalplerine galebe edip ma'siyete meleke hasıl olduğundan âyetleri inkâra cür'et ettiklerini beyandan sonra o günahların ru'yet-i İlâhî'yeye mani olduğunu beyan etmek üzere

Mütaffifin 83:15

buyuruyor. Çünkü; onlara bu söz azap üzerine-azaptır. Zira; inkâr ettikleri bir-şeyi gözleriyle gördükten sonra »İnkâr ettiğiniz şey işte budur, şimdi gördünüz ve inandınız mı?» demek onları tahkir ve terzil etmektir ki bu dünyada da aynıyla muamele cereyan eder. Meselâ, bir kimse bilmediği hakle birşeyi şiddetle inkâr ettikten sonra o şeyi görüp bildiğinde ahar bir kimse tarafından onu tekdir olmak üzere «İnkâr ettiğin şeyi gördün mü?" demek onun mahcubiyetine sebebiyet vermek ve evvelki inkârında hatasını tekrar etmektir.

Mütaffifin 83:16

buyuruyor. Çünkü; onlara bu söz azap üzerine-azaptır. Zira; inkâr ettikleri bir-şeyi gözleriyle gördükten sonra »İnkâr ettiğiniz şey işte budur, şimdi gördünüz ve inandınız mı?» demek onları tahkir ve terzil etmektir ki bu dünyada da aynıyla muamele cereyan eder. Meselâ, bir kimse bilmediği hakle birşeyi şiddetle inkâr ettikten sonra o şeyi görüp bildiğinde ahar bir kimse tarafından onu tekdir olmak üzere «İnkâr ettiğin şeyi gördün mü?" demek onun mahcubiyetine sebebiyet vermek ve evvelki inkârında hatasını tekrar etmektir.

Mütaffifin 83:17

buyuruyor. Çünkü; onlara bu söz azap üzerine-azaptır. Zira; inkâr ettikleri bir-şeyi gözleriyle gördükten sonra »İnkâr ettiğiniz şey işte budur, şimdi gördünüz ve inandınız mı?» demek onları tahkir ve terzil etmektir ki bu dünyada da aynıyla muamele cereyan eder. Meselâ, bir kimse bilmediği hakle birşeyi şiddetle inkâr ettikten sonra o şeyi görüp bildiğinde ahar bir kimse tarafından onu tekdir olmak üzere «İnkâr ettiğin şeyi gördün mü?" demek onun mahcubiyetine sebebiyet vermek ve evvelki inkârında hatasını tekrar etmektir.

Mütaffifin 83:18

Vacip Tealâ ölçekte ve terazide sirkat etmek denâetini ve sair günahları irtikâb edenlerin âkıbet-i hallerini beyandan sonra bu misilli,günahları irtikâb etmeyenlerin encam-ı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; iyilerin amel defterleri açık yazıyla yazılmış, her gören kimse onu okur, sahibinin fevz ü necata dahil olduğunu "bilir. Şu halde o kitapta sahibinin iyiliğine delâlet-eder alâmet olduğundan sahibinin ebeden mesrur olacağını ilân eder. Fahri Râzfnin ve TŞbussuud Efendi'ıvin beyanları veçhile iII yyvn : yedinci kat gök. yahut e;r.v-> ala veyahut J^evh-i tfahfuzdur. O kitabı hıfzeden ve cümle halâik huzurunda mazmununa şehadet eden meleklerin mukarrebun olmaları ehl-i imanın şanlarına ta'zim içindir. Zira; amel defterlerini hıfzeden meleklerin Ce-nab-ı Hakkın mukarreblerinden olması kitabın muhterem ve içinde olan amellerin rıza-yı Ilâhî'ye muvafık olmasına delâlet ettiğinden müminler için bundan büyük saadet olamaz ve kezalik şahitlerin de indallah mukarreb olması şehadetin hüsn-ü kabulüne vesile olacağından rütbelerinin balâter olduğuna delâlet eder. Yahut illyiyûn la murad; yalnız hayır yazılan defterdir ki onu gören onda hayır ve sahibinin makbul bir kul olduğunu bilir. Yahut sidre-i müntehâdır. Haiaza melekleri hergün yazmış oldukları iyi amelleri a'lâ-yı illiyyîne götürürler ve mukarreb olan meleklere teslim ederler. Onlar da muntazam deftere onu nakil ve o âlî makamda hıfzederler. Hatta kabrinden kalkıncaya kadar orada hıfzolunur, kabirden kalkınca herkesin defteri kendi boynuna takılır. Velhasıl bu âyette illiyyûnun yüksek bir mahal olduğunda ittifak olup ancak onun mahallini ta'ymcle ihtilâf vardır. Ayetten maksat; müminlerin amel defterlerinin şeref sahibi olan bir mahalde hıfzolunduğunu beyanla onların şerefini beyan etmektir. Çünkü amel defterinin âlî bir makamda hıfzolunması; sahibinin kadri âlî olduğuna delâlet eder.

Mütaffifin 83:19

Vacip Tealâ ölçekte ve terazide sirkat etmek denâetini ve sair günahları irtikâb edenlerin âkıbet-i hallerini beyandan sonra bu misilli,günahları irtikâb etmeyenlerin encam-ı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; iyilerin amel defterleri açık yazıyla yazılmış, her gören kimse onu okur, sahibinin fevz ü necata dahil olduğunu "bilir. Şu halde o kitapta sahibinin iyiliğine delâlet-eder alâmet olduğundan sahibinin ebeden mesrur olacağını ilân eder. Fahri Râzfnin ve TŞbussuud Efendi'ıvin beyanları veçhile iII yyvn : yedinci kat gök. yahut e;r.v-> ala veyahut J^evh-i tfahfuzdur. O kitabı hıfzeden ve cümle halâik huzurunda mazmununa şehadet eden meleklerin mukarrebun olmaları ehl-i imanın şanlarına ta'zim içindir. Zira; amel defterlerini hıfzeden meleklerin Ce-nab-ı Hakkın mukarreblerinden olması kitabın muhterem ve içinde olan amellerin rıza-yı Ilâhî'ye muvafık olmasına delâlet ettiğinden müminler için bundan büyük saadet olamaz ve kezalik şahitlerin de indallah mukarreb olması şehadetin hüsn-ü kabulüne vesile olacağından rütbelerinin balâter olduğuna delâlet eder. Yahut illyiyûn la murad; yalnız hayır yazılan defterdir ki onu gören onda hayır ve sahibinin makbul bir kul olduğunu bilir. Yahut sidre-i müntehâdır. Haiaza melekleri hergün yazmış oldukları iyi amelleri a'lâ-yı illiyyîne götürürler ve mukarreb olan meleklere teslim ederler. Onlar da muntazam deftere onu nakil ve o âlî makamda hıfzederler. Hatta kabrinden kalkıncaya kadar orada hıfzolunur, kabirden kalkınca herkesin defteri kendi boynuna takılır. Velhasıl bu âyette illiyyûnun yüksek bir mahal olduğunda ittifak olup ancak onun mahallini ta'ymcle ihtilâf vardır. Ayetten maksat; müminlerin amel defterlerinin şeref sahibi olan bir mahalde hıfzolunduğunu beyanla onların şerefini beyan etmektir. Çünkü amel defterinin âlî bir makamda hıfzolunması; sahibinin kadri âlî olduğuna delâlet eder.

Mütaffifin 83:20

Vacip Tealâ ölçekte ve terazide sirkat etmek denâetini ve sair günahları irtikâb edenlerin âkıbet-i hallerini beyandan sonra bu misilli,günahları irtikâb etmeyenlerin encam-ı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; iyilerin amel defterleri açık yazıyla yazılmış, her gören kimse onu okur, sahibinin fevz ü necata dahil olduğunu "bilir. Şu halde o kitapta sahibinin iyiliğine delâlet-eder alâmet olduğundan sahibinin ebeden mesrur olacağını ilân eder. Fahri Râzfnin ve TŞbussuud Efendi'ıvin beyanları veçhile iII yyvn : yedinci kat gök. yahut e;r.v-> ala veyahut J^evh-i tfahfuzdur. O kitabı hıfzeden ve cümle halâik huzurunda mazmununa şehadet eden meleklerin mukarrebun olmaları ehl-i imanın şanlarına ta'zim içindir. Zira; amel defterlerini hıfzeden meleklerin Ce-nab-ı Hakkın mukarreblerinden olması kitabın muhterem ve içinde olan amellerin rıza-yı Ilâhî'ye muvafık olmasına delâlet ettiğinden müminler için bundan büyük saadet olamaz ve kezalik şahitlerin de indallah mukarreb olması şehadetin hüsn-ü kabulüne vesile olacağından rütbelerinin balâter olduğuna delâlet eder. Yahut illyiyûn la murad; yalnız hayır yazılan defterdir ki onu gören onda hayır ve sahibinin makbul bir kul olduğunu bilir. Yahut sidre-i müntehâdır. Haiaza melekleri hergün yazmış oldukları iyi amelleri a'lâ-yı illiyyîne götürürler ve mukarreb olan meleklere teslim ederler. Onlar da muntazam deftere onu nakil ve o âlî makamda hıfzederler. Hatta kabrinden kalkıncaya kadar orada hıfzolunur, kabirden kalkınca herkesin defteri kendi boynuna takılır. Velhasıl bu âyette illiyyûnun yüksek bir mahal olduğunda ittifak olup ancak onun mahallini ta'ymcle ihtilâf vardır. Ayetten maksat; müminlerin amel defterlerinin şeref sahibi olan bir mahalde hıfzolunduğunu beyanla onların şerefini beyan etmektir. Çünkü amel defterinin âlî bir makamda hıfzolunması; sahibinin kadri âlî olduğuna delâlet eder.

Mütaffifin 83:21

Vacip Tealâ ölçekte ve terazide sirkat etmek denâetini ve sair günahları irtikâb edenlerin âkıbet-i hallerini beyandan sonra bu misilli,günahları irtikâb etmeyenlerin encam-ı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; iyilerin amel defterleri açık yazıyla yazılmış, her gören kimse onu okur, sahibinin fevz ü necata dahil olduğunu "bilir. Şu halde o kitapta sahibinin iyiliğine delâlet-eder alâmet olduğundan sahibinin ebeden mesrur olacağını ilân eder. Fahri Râzfnin ve TŞbussuud Efendi'ıvin beyanları veçhile iII yyvn : yedinci kat gök. yahut e;r.v-> ala veyahut J^evh-i tfahfuzdur. O kitabı hıfzeden ve cümle halâik huzurunda mazmununa şehadet eden meleklerin mukarrebun olmaları ehl-i imanın şanlarına ta'zim içindir. Zira; amel defterlerini hıfzeden meleklerin Ce-nab-ı Hakkın mukarreblerinden olması kitabın muhterem ve içinde olan amellerin rıza-yı Ilâhî'ye muvafık olmasına delâlet ettiğinden müminler için bundan büyük saadet olamaz ve kezalik şahitlerin de indallah mukarreb olması şehadetin hüsn-ü kabulüne vesile olacağından rütbelerinin balâter olduğuna delâlet eder. Yahut illyiyûn la murad; yalnız hayır yazılan defterdir ki onu gören onda hayır ve sahibinin makbul bir kul olduğunu bilir. Yahut sidre-i müntehâdır. Haiaza melekleri hergün yazmış oldukları iyi amelleri a'lâ-yı illiyyîne götürürler ve mukarreb olan meleklere teslim ederler. Onlar da muntazam deftere onu nakil ve o âlî makamda hıfzederler. Hatta kabrinden kalkıncaya kadar orada hıfzolunur, kabirden kalkınca herkesin defteri kendi boynuna takılır. Velhasıl bu âyette illiyyûnun yüksek bir mahal olduğunda ittifak olup ancak onun mahallini ta'ymcle ihtilâf vardır. Ayetten maksat; müminlerin amel defterlerinin şeref sahibi olan bir mahalde hıfzolunduğunu beyanla onların şerefini beyan etmektir. Çünkü amel defterinin âlî bir makamda hıfzolunması; sahibinin kadri âlî olduğuna delâlet eder.

Mütaffifin 83:22

Vacip Tealâ müminlerin amel defterlerine ta'zim olunduğunu beyandan sonra âhirette mertebelerine de ta'zim olunacağını etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'ya itaat, Kur'ana ye âhirete iman eden kimseler Cennet'e girince nimet-i İlâhî'yeye müstağrak olurlar ve o nimetler cümlesinden olan köşkler, saraj'lar ve kürsüler üzerinde oldukları halde taraf-ı İlâhî'den kendilerine ihsan olunan hurilere. gılmanlara ve sair nimetlere kemâl-i sürûrla bakarlar. Hatta Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran düşmanlarının Cehennem'de muazzap olduklarına dahi bakarlar. Çünkü; düşmanlarını azapta görmek kendilerine sürür verdiği gibi kendilerinin o misilli azaptan halâs olduklarını görmek sürür üzerine sürür olur.

Mütaffifin 83:23

Vacip Tealâ müminlerin amel defterlerine ta'zim olunduğunu beyandan sonra âhirette mertebelerine de ta'zim olunacağını etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ'ya itaat, Kur'ana ye âhirete iman eden kimseler Cennet'e girince nimet-i İlâhî'yeye müstağrak olurlar ve o nimetler cümlesinden olan köşkler, saraj'lar ve kürsüler üzerinde oldukları halde taraf-ı İlâhî'den kendilerine ihsan olunan hurilere. gılmanlara ve sair nimetlere kemâl-i sürûrla bakarlar. Hatta Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran düşmanlarının Cehennem'de muazzap olduklarına dahi bakarlar. Çünkü; düşmanlarını azapta görmek kendilerine sürür verdiği gibi kendilerinin o misilli azaptan halâs olduklarını görmek sürür üzerine sürür olur.

Mütaffifin 83:24

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in koltuklar üzerinde kendilerine bahşoîunan nimetleri seyir ve temaşa edeceklerini beyandan sonra ehl-i Cennet'in yüzlerinde âsâr-ı sürür ve beşâşet üzere olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Ky hitap şanından olan zat! Sen ehl-i Cermei'i görünce yüzlerinde beyazlık ve beşâşet gibi ehl-i nimetin yüzünde görülen alâmetleri görür ve onunla ehl-i nimet olduklarını bilirsin. Zira; bu dünyada ehl-i nimetin yüzlerinde servetin ve rahatın eseri malûm olduğu gibi âhirette dahi ehl-i Cennet'in yüzlerinde nimetin eseri görülür.

Mütaffifin 83:25

Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girdiklerinde yüzlerinde güzellik görüldüğü gibi bir şarâb-L hâlisten içirilirier ki o şarap gayet safî, hâlis ve berrak olduğu gibi içinde tabiata kerih gelecek veyahut mizacı ifsâd edecek birşey bulunmaz. Zira; o şarabın kemal-i nefasetinden ağzı mühürlü olup mum yerine onun mührü misk ü an-berdir veyahut içince âhiri misk rayihasına benzer bir râjâhayla hitam bulur. Yani içen içtikten sonra misk rayihasını duyar, yoksa dünya şarapları gibi karın ağrıtmak, ağız kokutmak ve baş döndürmek gibi birşeyler olmaz. Fahri Râzi'nin be^yani veçhile rahîk ; kendisinde asla karışık olmayan şaraptır. Mühürlü olması;,ehl-i Cennet'e ta'zim ve tekrinı içindir. Zira; ikram olunacak büyük kimselere takdim olunan şeyin ta'zim için mühürlü takdim olunması âdettir. O şarabı içen kimse, âhirinde misk râyihası gibi bir râyiha bulur. Vacip' Tealâ ehl-i Cennet'in şarabını beyandan sonra o rağbet etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cennet hakkında beyan olunan nimetler ve garap-. lar ebedî olup kemal-i safvetiyle beraber karışıktan ârî olduğu cihetle rağbet etmeye lâyıktır, binaenaleyh; ibadei-i İlâhî'yeye suVat ve tâât-ı sübhaniyeye miidavemet etmekle, bu nefis nimetlere rağbet ediciler rağbet etsinler, Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in nimetlerine ve şaraplarının ulüvv-ü mertebesine işaret için bu'd-u meraıibe mevzu olan lâfzı varid olmuştur. Tenâfüs ; silr'atla birşey e rağbet etmek, yahut müsabaka suretiyle amel etmektir. Çünkü; Cennet nimetlerinin nefaseti v^ ebediyeti malûm olunca insanla?.1! yekdiğerlerine karşı o nimetlere] nail olmaya vesile olan ibadete müsabaka etmeli ki o nimetlere müsabaka olsun.

Mütaffifin 83:26

Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girdiklerinde yüzlerinde güzellik görüldüğü gibi bir şarâb-L hâlisten içirilirier ki o şarap gayet safî, hâlis ve berrak olduğu gibi içinde tabiata kerih gelecek veyahut mizacı ifsâd edecek birşey bulunmaz. Zira; o şarabın kemal-i nefasetinden ağzı mühürlü olup mum yerine onun mührü misk ü an-berdir veyahut içince âhiri misk rayihasına benzer bir râjâhayla hitam bulur. Yani içen içtikten sonra misk rayihasını duyar, yoksa dünya şarapları gibi karın ağrıtmak, ağız kokutmak ve baş döndürmek gibi birşeyler olmaz. Fahri Râzi'nin be^yani veçhile rahîk ; kendisinde asla karışık olmayan şaraptır. Mühürlü olması;,ehl-i Cennet'e ta'zim ve tekrinı içindir. Zira; ikram olunacak büyük kimselere takdim olunan şeyin ta'zim için mühürlü takdim olunması âdettir. O şarabı içen kimse, âhirinde misk râyihası gibi bir râyiha bulur. Vacip' Tealâ ehl-i Cennet'in şarabını beyandan sonra o rağbet etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i Cennet hakkında beyan olunan nimetler ve garap-. lar ebedî olup kemal-i safvetiyle beraber karışıktan ârî olduğu cihetle rağbet etmeye lâyıktır, binaenaleyh; ibadei-i İlâhî'yeye suVat ve tâât-ı sübhaniyeye miidavemet etmekle, bu nefis nimetlere rağbet ediciler rağbet etsinler, Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in nimetlerine ve şaraplarının ulüvv-ü mertebesine işaret için bu'd-u meraıibe mevzu olan lâfzı varid olmuştur. Tenâfüs ; silr'atla birşey e rağbet etmek, yahut müsabaka suretiyle amel etmektir. Çünkü; Cennet nimetlerinin nefaseti v^ ebediyeti malûm olunca insanla?.1! yekdiğerlerine karşı o nimetlere] nail olmaya vesile olan ibadete müsabaka etmeli ki o nimetlere müsabaka olsun.

Mütaffifin 83:27

Vacip Tea,â Cen.et §arabınm diğer buyuruyor. Yani; rahîk denilen şaraba karıştırılan tesnîm isminde olan pınarın suyudur. O tesnim bir pınardır "ki ondan içenler dünyada vaktini zayi etmeyip mükellef olduğu vezaif-i diniyesini şeriatın beyanı veçhüzere eda etmekle Cenab-i Hakkın rızasını tahsil etmiş ve kurbiyet-i maneviye peyda ederek âhirete gitmiş olan kimselerdir. Zira tesnîm; makbul bir pınar olduğu için makbul olan kullar o pınardan içmek şerefine nail olurlar. Fahri Râzi'nih beyanı veçhile tesnîm; Cennet pınarlarının en şereflisidir. Cennetin gayet yüksek mahallerinden aktığı için tesnim denilmiştir.

Mütaffifin 83:28

Vacip Tea,â Cen.et §arabınm diğer buyuruyor. Yani; rahîk denilen şaraba karıştırılan tesnîm isminde olan pınarın suyudur. O tesnim bir pınardır "ki ondan içenler dünyada vaktini zayi etmeyip mükellef olduğu vezaif-i diniyesini şeriatın beyanı veçhüzere eda etmekle Cenab-i Hakkın rızasını tahsil etmiş ve kurbiyet-i maneviye peyda ederek âhirete gitmiş olan kimselerdir. Zira tesnîm; makbul bir pınar olduğu için makbul olan kullar o pınardan içmek şerefine nail olurlar. Fahri Râzi'nih beyanı veçhile tesnîm; Cennet pınarlarının en şereflisidir. Cennetin gayet yüksek mahallerinden aktığı için tesnim denilmiştir.

Mütaffifin 83:29

Vacip Tealâ Cennet'te müminlere vâki olacak ikramı beyandan sonra dünyada kâfirlerin müminleri istihzaları ve gülmeleri gibi fena muamelelerini ve âhirette o muamelenin aynıyla kendi aleyhlerine döneceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve böyle demekle kendilerinin hidayette olduklarım iddia ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zemmolunan (Ebu Cehil), (Velid b. Muğire) ve (Âs b. Vâil) gibi ekâbir-i müşrikindir. Çünkü onların (Ammar), (Suheyb) ve (Bilâl) gibi fukara-yı ashabın hallerine güldükleri ve istihza ettikleri zamanda âyetin nazil olduğu mervidir. Ekâbir-i müşrikin fukara-yı ashabı gördüklerinde göz ve kaslarıyla birbirlerine işaret ederek zemmederler, gülüşür-lerdi, bununla evlerine geldiklerinde bu zemleriyle meyve yemiş gibi telezzüz eder ve ehl-i iman için «Dalâlettedir» derlerdi. Bu âyet gözüyle kaşıyla zem ve gıybetin lisanla gıybet gibi olduğuna delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak kâfirleri gözleriyle kaslarıyla işaret ederek gıybet etmeleriyle zemmetmiştir. Eğer günah olmakta lisanla giybet gibi olmamış olsaydı kâfirleri bununla zem-metmezdi. Halbuki zemmetti, şu halde lisanla zemle gözüyle kaşıyla işaret suretiyle zem beyninde fark olmadığına âyet delâlet eder. Kâfirler âhire tin vücuduna itikad etmediklerinden âhirete1 itikad eden ve âhiret için sa'yeden ehl-i imanın dalâlette olduklarını pervasız söylerlerdi. Şu ta'n misilli zamanımızda bulunan düşüncesiz cehele-i avam ve dinle alâkası olmayan birtakım kimseler tarafından da mümin-i kâmillere vâki oluyor. Halbuki o humakaa kendi dalâletlerini müminlere isnad ediyorlar ve şu isnatlarından da haya etmiyorlar.

Mütaffifin 83:30

Vacip Tealâ Cennet'te müminlere vâki olacak ikramı beyandan sonra dünyada kâfirlerin müminleri istihzaları ve gülmeleri gibi fena muamelelerini ve âhirette o muamelenin aynıyla kendi aleyhlerine döneceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve böyle demekle kendilerinin hidayette olduklarım iddia ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zemmolunan (Ebu Cehil), (Velid b. Muğire) ve (Âs b. Vâil) gibi ekâbir-i müşrikindir. Çünkü onların (Ammar), (Suheyb) ve (Bilâl) gibi fukara-yı ashabın hallerine güldükleri ve istihza ettikleri zamanda âyetin nazil olduğu mervidir. Ekâbir-i müşrikin fukara-yı ashabı gördüklerinde göz ve kaslarıyla birbirlerine işaret ederek zemmederler, gülüşür-lerdi, bununla evlerine geldiklerinde bu zemleriyle meyve yemiş gibi telezzüz eder ve ehl-i iman için «Dalâlettedir» derlerdi. Bu âyet gözüyle kaşıyla zem ve gıybetin lisanla gıybet gibi olduğuna delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak kâfirleri gözleriyle kaslarıyla işaret ederek gıybet etmeleriyle zemmetmiştir. Eğer günah olmakta lisanla giybet gibi olmamış olsaydı kâfirleri bununla zem-metmezdi. Halbuki zemmetti, şu halde lisanla zemle gözüyle kaşıyla işaret suretiyle zem beyninde fark olmadığına âyet delâlet eder. Kâfirler âhire tin vücuduna itikad etmediklerinden âhirete1 itikad eden ve âhiret için sa'yeden ehl-i imanın dalâlette olduklarını pervasız söylerlerdi. Şu ta'n misilli zamanımızda bulunan düşüncesiz cehele-i avam ve dinle alâkası olmayan birtakım kimseler tarafından da mümin-i kâmillere vâki oluyor. Halbuki o humakaa kendi dalâletlerini müminlere isnad ediyorlar ve şu isnatlarından da haya etmiyorlar.

Mütaffifin 83:31

Vacip Tealâ Cennet'te müminlere vâki olacak ikramı beyandan sonra dünyada kâfirlerin müminleri istihzaları ve gülmeleri gibi fena muamelelerini ve âhirette o muamelenin aynıyla kendi aleyhlerine döneceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve böyle demekle kendilerinin hidayette olduklarım iddia ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zemmolunan (Ebu Cehil), (Velid b. Muğire) ve (Âs b. Vâil) gibi ekâbir-i müşrikindir. Çünkü onların (Ammar), (Suheyb) ve (Bilâl) gibi fukara-yı ashabın hallerine güldükleri ve istihza ettikleri zamanda âyetin nazil olduğu mervidir. Ekâbir-i müşrikin fukara-yı ashabı gördüklerinde göz ve kaslarıyla birbirlerine işaret ederek zemmederler, gülüşür-lerdi, bununla evlerine geldiklerinde bu zemleriyle meyve yemiş gibi telezzüz eder ve ehl-i iman için «Dalâlettedir» derlerdi. Bu âyet gözüyle kaşıyla zem ve gıybetin lisanla gıybet gibi olduğuna delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak kâfirleri gözleriyle kaslarıyla işaret ederek gıybet etmeleriyle zemmetmiştir. Eğer günah olmakta lisanla giybet gibi olmamış olsaydı kâfirleri bununla zem-metmezdi. Halbuki zemmetti, şu halde lisanla zemle gözüyle kaşıyla işaret suretiyle zem beyninde fark olmadığına âyet delâlet eder. Kâfirler âhire tin vücuduna itikad etmediklerinden âhirete1 itikad eden ve âhiret için sa'yeden ehl-i imanın dalâlette olduklarını pervasız söylerlerdi. Şu ta'n misilli zamanımızda bulunan düşüncesiz cehele-i avam ve dinle alâkası olmayan birtakım kimseler tarafından da mümin-i kâmillere vâki oluyor. Halbuki o humakaa kendi dalâletlerini müminlere isnad ediyorlar ve şu isnatlarından da haya etmiyorlar.

Mütaffifin 83:32

Vacip Tealâ Cennet'te müminlere vâki olacak ikramı beyandan sonra dünyada kâfirlerin müminleri istihzaları ve gülmeleri gibi fena muamelelerini ve âhirette o muamelenin aynıyla kendi aleyhlerine döneceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Ve böyle demekle kendilerinin hidayette olduklarım iddia ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zemmolunan (Ebu Cehil), (Velid b. Muğire) ve (Âs b. Vâil) gibi ekâbir-i müşrikindir. Çünkü onların (Ammar), (Suheyb) ve (Bilâl) gibi fukara-yı ashabın hallerine güldükleri ve istihza ettikleri zamanda âyetin nazil olduğu mervidir. Ekâbir-i müşrikin fukara-yı ashabı gördüklerinde göz ve kaslarıyla birbirlerine işaret ederek zemmederler, gülüşür-lerdi, bununla evlerine geldiklerinde bu zemleriyle meyve yemiş gibi telezzüz eder ve ehl-i iman için «Dalâlettedir» derlerdi. Bu âyet gözüyle kaşıyla zem ve gıybetin lisanla gıybet gibi olduğuna delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak kâfirleri gözleriyle kaslarıyla işaret ederek gıybet etmeleriyle zemmetmiştir. Eğer günah olmakta lisanla giybet gibi olmamış olsaydı kâfirleri bununla zem-metmezdi. Halbuki zemmetti, şu halde lisanla zemle gözüyle kaşıyla işaret suretiyle zem beyninde fark olmadığına âyet delâlet eder. Kâfirler âhire tin vücuduna itikad etmediklerinden âhirete1 itikad eden ve âhiret için sa'yeden ehl-i imanın dalâlette olduklarını pervasız söylerlerdi. Şu ta'n misilli zamanımızda bulunan düşüncesiz cehele-i avam ve dinle alâkası olmayan birtakım kimseler tarafından da mümin-i kâmillere vâki oluyor. Halbuki o humakaa kendi dalâletlerini müminlere isnad ediyorlar ve şu isnatlarından da haya etmiyorlar.

Mütaffifin 83:33

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra kâfirleri müminleriri hallerini teftişe memur olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Ve eb.14 .JsiSrua bekçi olarak da gönd^rilmediler. Binaenaleyh; her ne yapsalar vazifelerinin haricinde yaptıkları için kendileri mes'ûl ve rnu-azzap olurlar. Çünkü; vazifesinin gayriyi a meşgul ulan kimse her zaman meşguliyetinden ve mahcubiyetinden kurtulamaz. Şu halde kâfirler müminler hakkında ne deseler ve ne de yapsalar akıbet kendileri mes'ûl ve mahcuplardır.

Mütaffifin 83:34

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada müminlere güldüklerini ve halbuki müminlerin hallerini teftişe me'mur olmadıklarını beyandan sonra ahirette müminlerin kâfirlere güleceklerini beyan etmek buyuruyor. Zira: dünyada kâîiıier nimetlerine mağrur olarak yüksek h«.:-.ne?2rinde oturup fukara-yi müsliminin fakr u" ihtiyaçları sebebiyle? onlara nasıl gülmüşlerse ahirette nöbet müminlere gelir ve aynı hal ü^ere müminler de onlara öylece gülerler ve intikamlarını alırlar-. Binaenaleyh; müminlerin, onların hallerine sabretmeleri 1 azimdir. Çü'^kü akıbet; müminlerindir.

Mütaffifin 83:35

Vâcİp Tealâ kât'İJ'lere olacak muamelenin dünyada müminlere yaptıkları muamelenin cezası ve ona mukabil olduğunu beyan et-m^k iv/.efe buyuruyor. Zira; dünyada müminlere güldüler, ona mukabil ahirette ehl-f Cen-net'e gülünç olurlar, müminleri istihza ettiler, ona mukabil istihza olunurlar, velhasıl dünyada yaptıkları yolsuz rmaâmelenin aynını ahirette görürler. Bu âyetler ehl-i imanı tesliye için sevkolunmuştur. Çünkü; dünyada kâfirlerden gördükleri muameleyi ahirette kâfirlerin göreceğini vaadle Cenab-ı Hak ehl-i imana ta'zim buyuruyor. Zira; bir kimsenin hasmına ihanet ve ondan ahz-ı intikam o kimse için ayn-ı ta'zimdir. kelimesiyle istifham; bu makamda takrir içindir. Yani «Elbette kâfirler işledikleri ef âlin cezasını görecekler^ yanlarına kalmayacak" demektir.

Mütaffifin 83:36

Vâcİp Tealâ kât'İJ'lere olacak muamelenin dünyada müminlere yaptıkları muamelenin cezası ve ona mukabil olduğunu beyan et-m^k iv/.efe buyuruyor. Zira; dünyada müminlere güldüler, ona mukabil ahirette ehl-f Cen-net'e gülünç olurlar, müminleri istihza ettiler, ona mukabil istihza olunurlar, velhasıl dünyada yaptıkları yolsuz rmaâmelenin aynını ahirette görürler. Bu âyetler ehl-i imanı tesliye için sevkolunmuştur. Çünkü; dünyada kâfirlerden gördükleri muameleyi ahirette kâfirlerin göreceğini vaadle Cenab-ı Hak ehl-i imana ta'zim buyuruyor. Zira; bir kimsenin hasmına ihanet ve ondan ahz-ı intikam o kimse için ayn-ı ta'zimdir. kelimesiyle istifham; bu makamda takrir içindir. Yani «Elbette kâfirler işledikleri ef âlin cezasını görecekler^ yanlarına kalmayacak" demektir.

İnşikak 84:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, âyeti camidir. Yani; kıyametin dehşetinden gök yarılıp ve emr-i İlâhî'yi kemal-i itaatla dinleyip ve dinlemek hak ve lâyık olduğunda insan amelinin cezasını görür ve 3reryüzü bütün halâika vâsi' olsun ve hepsini ihata etsin için bolartılıp, içinde olan defineleri dışına attığında ve kendi herşeyden vareste olup halı kaldığında ve emr-i İlâhî'yi kemal-i inkıyadla dinleyip ve dinlemek de hak olduğunda insan kendi amelini görür ve ettiğini bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet; kıyametin ahvalini beyan için sevkolunmuştur. Çünkü inkişak; yarılmak manasınadır. Semanın yarılmasıysa kıyamette olacaktır. istimâ' edip dinlemek manasınadır. hak oldu ve lâyık kılındı demektir. Çünkü o günün dehşeti üzerine semanın yarılıp eczalarının dağıl- masında Allah'ın kudretinin te'sirine karşı semanın cirminde biri mümanaat olmayıp derhal yanlıvermesi keenne bir abdin efendi-J sinin sözünü kemal-i itaatla dinleyip her ne emrederse derhal emrini yerine getirmesine müşabihtir. Şu halde Allah'ın kudretinin^ eczaları tefrikte, i'dam ve ifna etmekte asla mümanaat olmadığına} ve her cismin bu hal üzere olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Arzın meddolunması; üzerinden dağların kalch rılmasıyla döşenip ve halkı ihata etmesi için gev.işletilmesidirİt Çünkü; nâsm hesab için arz üzerinde bulunması arzın evvelin vej âhirini ihataya kâfi arzında ve tülünde genişlemesini icab eder. : İçinde olanları ilk a a nın manâsı; defineleri ve mevtayı taşra atıp kendinin o sıkletten hatt kalmasıdır, İçinde olan şeylerin cümlesini dışarıya atıp haliyetülhâlî kalmasının külfete muhtaç olduğuna işaret için külfet manâsını ifade eden tefa'ul babından varid olmuştur. cümlelerini den birincisi; semaya, ikincisi; arza ait olduğun!} dan âyette tekrar yoktur. Zira; evvelkinin ve ikincinin mevzuları başka başka olduğu cihetle tekrar olamaz. Ayette cevab mukadderdir. Çünkü; cevap mukadder olursa herşeye ihtimali olduğundan insanları kıyametin ahvaliyle korkutmak daha ziyade olduğu cihetle cevap mukadder kılınmıştır. Şu halde manâ-yı nazım şöyledir : … demektir,

İnşikak 84:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, âyeti camidir. Yani; kıyametin dehşetinden gök yarılıp ve emr-i İlâhî'yi kemal-i itaatla dinleyip ve dinlemek hak ve lâyık olduğunda insan amelinin cezasını görür ve 3reryüzü bütün halâika vâsi' olsun ve hepsini ihata etsin için bolartılıp, içinde olan defineleri dışına attığında ve kendi herşeyden vareste olup halı kaldığında ve emr-i İlâhî'yi kemal-i inkıyadla dinleyip ve dinlemek de hak olduğunda insan kendi amelini görür ve ettiğini bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet; kıyametin ahvalini beyan için sevkolunmuştur. Çünkü inkişak; yarılmak manasınadır. Semanın yarılmasıysa kıyamette olacaktır. istimâ' edip dinlemek manasınadır. hak oldu ve lâyık kılındı demektir. Çünkü o günün dehşeti üzerine semanın yarılıp eczalarının dağıl- masında Allah'ın kudretinin te'sirine karşı semanın cirminde biri mümanaat olmayıp derhal yanlıvermesi keenne bir abdin efendi-J sinin sözünü kemal-i itaatla dinleyip her ne emrederse derhal emrini yerine getirmesine müşabihtir. Şu halde Allah'ın kudretinin^ eczaları tefrikte, i'dam ve ifna etmekte asla mümanaat olmadığına} ve her cismin bu hal üzere olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Arzın meddolunması; üzerinden dağların kalch rılmasıyla döşenip ve halkı ihata etmesi için gev.işletilmesidirİt Çünkü; nâsm hesab için arz üzerinde bulunması arzın evvelin vej âhirini ihataya kâfi arzında ve tülünde genişlemesini icab eder. : İçinde olanları ilk a a nın manâsı; defineleri ve mevtayı taşra atıp kendinin o sıkletten hatt kalmasıdır, İçinde olan şeylerin cümlesini dışarıya atıp haliyetülhâlî kalmasının külfete muhtaç olduğuna işaret için külfet manâsını ifade eden tefa'ul babından varid olmuştur. cümlelerini den birincisi; semaya, ikincisi; arza ait olduğun!} dan âyette tekrar yoktur. Zira; evvelkinin ve ikincinin mevzuları başka başka olduğu cihetle tekrar olamaz. Ayette cevab mukadderdir. Çünkü; cevap mukadder olursa herşeye ihtimali olduğundan insanları kıyametin ahvaliyle korkutmak daha ziyade olduğu cihetle cevap mukadder kılınmıştır. Şu halde manâ-yı nazım şöyledir : … demektir,

İnşikak 84:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, âyeti camidir. Yani; kıyametin dehşetinden gök yarılıp ve emr-i İlâhî'yi kemal-i itaatla dinleyip ve dinlemek hak ve lâyık olduğunda insan amelinin cezasını görür ve 3reryüzü bütün halâika vâsi' olsun ve hepsini ihata etsin için bolartılıp, içinde olan defineleri dışına attığında ve kendi herşeyden vareste olup halı kaldığında ve emr-i İlâhî'yi kemal-i inkıyadla dinleyip ve dinlemek de hak olduğunda insan kendi amelini görür ve ettiğini bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet; kıyametin ahvalini beyan için sevkolunmuştur. Çünkü inkişak; yarılmak manasınadır. Semanın yarılmasıysa kıyamette olacaktır. istimâ' edip dinlemek manasınadır. hak oldu ve lâyık kılındı demektir. Çünkü o günün dehşeti üzerine semanın yarılıp eczalarının dağıl- masında Allah'ın kudretinin te'sirine karşı semanın cirminde biri mümanaat olmayıp derhal yanlıvermesi keenne bir abdin efendi-J sinin sözünü kemal-i itaatla dinleyip her ne emrederse derhal emrini yerine getirmesine müşabihtir. Şu halde Allah'ın kudretinin^ eczaları tefrikte, i'dam ve ifna etmekte asla mümanaat olmadığına} ve her cismin bu hal üzere olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Arzın meddolunması; üzerinden dağların kalch rılmasıyla döşenip ve halkı ihata etmesi için gev.işletilmesidirİt Çünkü; nâsm hesab için arz üzerinde bulunması arzın evvelin vej âhirini ihataya kâfi arzında ve tülünde genişlemesini icab eder. : İçinde olanları ilk a a nın manâsı; defineleri ve mevtayı taşra atıp kendinin o sıkletten hatt kalmasıdır, İçinde olan şeylerin cümlesini dışarıya atıp haliyetülhâlî kalmasının külfete muhtaç olduğuna işaret için külfet manâsını ifade eden tefa'ul babından varid olmuştur. cümlelerini den birincisi; semaya, ikincisi; arza ait olduğun!} dan âyette tekrar yoktur. Zira; evvelkinin ve ikincinin mevzuları başka başka olduğu cihetle tekrar olamaz. Ayette cevab mukadderdir. Çünkü; cevap mukadder olursa herşeye ihtimali olduğundan insanları kıyametin ahvaliyle korkutmak daha ziyade olduğu cihetle cevap mukadder kılınmıştır. Şu halde manâ-yı nazım şöyledir : … demektir,

İnşikak 84:4

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, âyeti camidir. Yani; kıyametin dehşetinden gök yarılıp ve emr-i İlâhî'yi kemal-i itaatla dinleyip ve dinlemek hak ve lâyık olduğunda insan amelinin cezasını görür ve 3reryüzü bütün halâika vâsi' olsun ve hepsini ihata etsin için bolartılıp, içinde olan defineleri dışına attığında ve kendi herşeyden vareste olup halı kaldığında ve emr-i İlâhî'yi kemal-i inkıyadla dinleyip ve dinlemek de hak olduğunda insan kendi amelini görür ve ettiğini bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet; kıyametin ahvalini beyan için sevkolunmuştur. Çünkü inkişak; yarılmak manasınadır. Semanın yarılmasıysa kıyamette olacaktır. istimâ' edip dinlemek manasınadır. hak oldu ve lâyık kılındı demektir. Çünkü o günün dehşeti üzerine semanın yarılıp eczalarının dağıl- masında Allah'ın kudretinin te'sirine karşı semanın cirminde biri mümanaat olmayıp derhal yanlıvermesi keenne bir abdin efendi-J sinin sözünü kemal-i itaatla dinleyip her ne emrederse derhal emrini yerine getirmesine müşabihtir. Şu halde Allah'ın kudretinin^ eczaları tefrikte, i'dam ve ifna etmekte asla mümanaat olmadığına} ve her cismin bu hal üzere olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Arzın meddolunması; üzerinden dağların kalch rılmasıyla döşenip ve halkı ihata etmesi için gev.işletilmesidirİt Çünkü; nâsm hesab için arz üzerinde bulunması arzın evvelin vej âhirini ihataya kâfi arzında ve tülünde genişlemesini icab eder. : İçinde olanları ilk a a nın manâsı; defineleri ve mevtayı taşra atıp kendinin o sıkletten hatt kalmasıdır, İçinde olan şeylerin cümlesini dışarıya atıp haliyetülhâlî kalmasının külfete muhtaç olduğuna işaret için külfet manâsını ifade eden tefa'ul babından varid olmuştur. cümlelerini den birincisi; semaya, ikincisi; arza ait olduğun!} dan âyette tekrar yoktur. Zira; evvelkinin ve ikincinin mevzuları başka başka olduğu cihetle tekrar olamaz. Ayette cevab mukadderdir. Çünkü; cevap mukadder olursa herşeye ihtimali olduğundan insanları kıyametin ahvaliyle korkutmak daha ziyade olduğu cihetle cevap mukadder kılınmıştır. Şu halde manâ-yı nazım şöyledir : … demektir,

İnşikak 84:5

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, âyeti camidir. Yani; kıyametin dehşetinden gök yarılıp ve emr-i İlâhî'yi kemal-i itaatla dinleyip ve dinlemek hak ve lâyık olduğunda insan amelinin cezasını görür ve 3reryüzü bütün halâika vâsi' olsun ve hepsini ihata etsin için bolartılıp, içinde olan defineleri dışına attığında ve kendi herşeyden vareste olup halı kaldığında ve emr-i İlâhî'yi kemal-i inkıyadla dinleyip ve dinlemek de hak olduğunda insan kendi amelini görür ve ettiğini bulur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet; kıyametin ahvalini beyan için sevkolunmuştur. Çünkü inkişak; yarılmak manasınadır. Semanın yarılmasıysa kıyamette olacaktır. istimâ' edip dinlemek manasınadır. hak oldu ve lâyık kılındı demektir. Çünkü o günün dehşeti üzerine semanın yarılıp eczalarının dağıl- masında Allah'ın kudretinin te'sirine karşı semanın cirminde biri mümanaat olmayıp derhal yanlıvermesi keenne bir abdin efendi-J sinin sözünü kemal-i itaatla dinleyip her ne emrederse derhal emrini yerine getirmesine müşabihtir. Şu halde Allah'ın kudretinin^ eczaları tefrikte, i'dam ve ifna etmekte asla mümanaat olmadığına} ve her cismin bu hal üzere olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Arzın meddolunması; üzerinden dağların kalch rılmasıyla döşenip ve halkı ihata etmesi için gev.işletilmesidirİt Çünkü; nâsm hesab için arz üzerinde bulunması arzın evvelin vej âhirini ihataya kâfi arzında ve tülünde genişlemesini icab eder. : İçinde olanları ilk a a nın manâsı; defineleri ve mevtayı taşra atıp kendinin o sıkletten hatt kalmasıdır, İçinde olan şeylerin cümlesini dışarıya atıp haliyetülhâlî kalmasının külfete muhtaç olduğuna işaret için külfet manâsını ifade eden tefa'ul babından varid olmuştur. cümlelerini den birincisi; semaya, ikincisi; arza ait olduğun!} dan âyette tekrar yoktur. Zira; evvelkinin ve ikincinin mevzuları başka başka olduğu cihetle tekrar olamaz. Ayette cevab mukadderdir. Çünkü; cevap mukadder olursa herşeye ihtimali olduğundan insanları kıyametin ahvaliyle korkutmak daha ziyade olduğu cihetle cevap mukadder kılınmıştır. Şu halde manâ-yı nazım şöyledir : … demektir,

İnşikak 84:6

Vacip Tealâ kıyamette olacak vukuatı beyandan sonra i sa'yiriin semeresini göreceğini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; ey kâbil-i hitab olan insan! Muhakkak sen sa'y ve kes-betmekle kesbeder, hayr ü şer amel işlersin, ta ki ölüp Rabbiııe mülâki oluncaya kadar. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanla murad; cemi-i mükellefindir. Binaenaleyh; mümin ve kâfir cümlesi bu hitapla dahildir. Zira; cümlesi vefat edinceye kadar sa'y ü amelden geri kalmaz, her cümlesi çalışır, sa'yının neticesini görür. Hayır işleyen hayır, şer işleyen şer neticesini bulur. İnsanın, ömrünün bidayesinden nihayesine kadar sa'y ü amelden zahmet ve meşakkattan kurtulmayacağma ve bu hal vefat edip Rabbisine mülâki oluncaya kadar devam edeceğine ve vefattan sonra dünyanın zahmeti nihayet bulacağına işaret için intihâ-i gayete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Binaenaleyh; bu âyet; müminleri a'mâl-i salihaya teşvik, kâfirleri a'mâl-i seyyieden ve bilhassa küfürden tenfir içindir. Zira herkesin Rabbisinin hu-zur-u manevîsine varacağını ve amelinin cezasını göreceğini beyan etmek; âkil olan kimselerin düşünmesine ve a'mâl-i hayr iyeye sa'yedip hayır -cezasını görmeye terğib olacağında şüphe yoktur ki müminler hakkında dünya ahirete nispetle ana rahminin dünyaya nispeti gibidir. Binaenaleyh; öldükten sonrası imanla gidenler hakkında ayn-ı rahmet ve saadettir.

İnşikak 84:7

Vacip Tealâ insanların ölünceye kadar sa'yottikierini beyandan sonra insanların Rablerine mülâki olduklarında iki kısma ayrılacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; seyyiatla meşgul olan kimsenin sağ eli boynunda bağlı olup sol eli arkasına dönmüş olduğundan amel defteri arkasından sol eline verilince kendinin ehl-i Cehennem olduğunu bilir ve Ölümünü ister, helakine çağırır, fakat ne fayda! Cehennem'e girer, orada da helakini ister, lâkin helaki mümkün değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm kelâmında kelimesi vücuha delâlet eder. Yani «O kimsenin hesabı muhakkak olarak kolay görülür ve ehl-i Cehennem muhakkak olarak helakine çağırır» demektir. Hesabın kolay görülmesi yle murad; ameli Vacip Tealâ3ya arzoluraır. Eğer ibadetse sevap verilir ve eğer günahsa mağfiret olunur, geçüiveriür, asla şiddet olmaz, münakaşa da edilmez demektir. Binaenaleyh; bu misilli hesaba hesah-ı yesîr denilmiştir, bu manâyı Resulullab'tan rivayet olunan bir hadis-i şerif de te'yid eder. Çünkü. Resulullah (S.A.) Efendimiz diyerek riuâ buyurduğun-dan ezvac-ı mutahherattan huzur-u risalette bulunan Hz. Aişe (R.A.) validemiz «Hesab-ı yesîr nedir ya Resulallah?» diye suâl edince Resulullah : buyurmuşlardır. Yani «Ailahü Tealâ kulunun kitabına bakar, günahlarından geçer, amma şbl kimse ki hesabında münakaşa oldu, o kimse muhakkak helak oldu» demektir. Hesapta münakaşa; ((niçin bu günahı işledin, özrün var mı idi, varsa neydi?» demek gibi iv.ee ince suâl olunmaktır. Kulla Rabbisi arasında mükâlemenin cereyanı muhakkaktır. Bina-enaleyh; muhasebede münakaşa da muhakkaktır.

İnşikak 84:8

Vacip Tealâ insanların ölünceye kadar sa'yottikierini beyandan sonra insanların Rablerine mülâki olduklarında iki kısma ayrılacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; seyyiatla meşgul olan kimsenin sağ eli boynunda bağlı olup sol eli arkasına dönmüş olduğundan amel defteri arkasından sol eline verilince kendinin ehl-i Cehennem olduğunu bilir ve Ölümünü ister, helakine çağırır, fakat ne fayda! Cehennem'e girer, orada da helakini ister, lâkin helaki mümkün değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm kelâmında kelimesi vücuha delâlet eder. Yani «O kimsenin hesabı muhakkak olarak kolay görülür ve ehl-i Cehennem muhakkak olarak helakine çağırır» demektir. Hesabın kolay görülmesi yle murad; ameli Vacip Tealâ3ya arzoluraır. Eğer ibadetse sevap verilir ve eğer günahsa mağfiret olunur, geçüiveriür, asla şiddet olmaz, münakaşa da edilmez demektir. Binaenaleyh; bu misilli hesaba hesah-ı yesîr denilmiştir, bu manâyı Resulullab'tan rivayet olunan bir hadis-i şerif de te'yid eder. Çünkü. Resulullah (S.A.) Efendimiz diyerek riuâ buyurduğun-dan ezvac-ı mutahherattan huzur-u risalette bulunan Hz. Aişe (R.A.) validemiz «Hesab-ı yesîr nedir ya Resulallah?» diye suâl edince Resulullah : buyurmuşlardır. Yani «Ailahü Tealâ kulunun kitabına bakar, günahlarından geçer, amma şbl kimse ki hesabında münakaşa oldu, o kimse muhakkak helak oldu» demektir. Hesapta münakaşa; ((niçin bu günahı işledin, özrün var mı idi, varsa neydi?» demek gibi iv.ee ince suâl olunmaktır. Kulla Rabbisi arasında mükâlemenin cereyanı muhakkaktır. Bina-enaleyh; muhasebede münakaşa da muhakkaktır.

İnşikak 84:9

Vacip Tealâ insanların ölünceye kadar sa'yottikierini beyandan sonra insanların Rablerine mülâki olduklarında iki kısma ayrılacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; seyyiatla meşgul olan kimsenin sağ eli boynunda bağlı olup sol eli arkasına dönmüş olduğundan amel defteri arkasından sol eline verilince kendinin ehl-i Cehennem olduğunu bilir ve Ölümünü ister, helakine çağırır, fakat ne fayda! Cehennem'e girer, orada da helakini ister, lâkin helaki mümkün değildir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm kelâmında kelimesi vücuha delâlet eder. Yani «O kimsenin hesabı muhakkak olarak kolay görülür ve ehl-i Cehennem muhakkak olarak helakine çağırır» demektir. Hesabın kolay görülmesi yle murad; ameli Vacip Tealâ3ya arzoluraır. Eğer ibadetse sevap verilir ve eğer günahsa mağfiret olunur, geçüiveriür, asla şiddet olmaz, münakaşa da edilmez demektir. Binaenaleyh; bu misilli hesaba hesah-ı yesîr denilmiştir, bu manâyı Resulullab'tan rivayet olunan bir hadis-i şerif de te'yid eder. Çünkü. Resulullah (S.A.) Efendimiz diyerek riuâ buyurduğun-dan ezvac-ı mutahherattan huzur-u risalette bulunan Hz. Aişe (R.A.) validemiz «Hesab-ı yesîr nedir ya Resulallah?» diye suâl edince Resulullah : buyurmuşlardır. Yani «Ailahü Tealâ kulunun kitabına bakar, günahlarından geçer, amma şbl kimse ki hesabında münakaşa oldu, o kimse muhakkak helak oldu» demektir. Hesapta münakaşa; ((niçin bu günahı işledin, özrün var mı idi, varsa neydi?» demek gibi iv.ee ince suâl olunmaktır. Kulla Rabbisi arasında mükâlemenin cereyanı muhakkaktır. Bina-enaleyh; muhasebede münakaşa da muhakkaktır.

İnşikak 84:10

Vacip Tealâ defter-i a'mâli arkasından venftı kimseni! cehennem'e dahil olacağını beyandan sonra âhiretteki azabı dünya daki süruruna mukabil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ibâdât-ı İlâhî'yeyi eda ve feraiz-i sübhaniyeyi ifadan hasıl olacak meşakkat-lardan vareste, âhiretten gafil, mal, evlât ve serveti yolunda olduğundan onlarla iftihar ve telezzüz etmekle ruhanisi mesrurdu. Çünkü; Allah'tan korkmaz ve âhiretin vücudunu da itikad etmediğinden günahlardan çekinmezdi. Cenab-ı Hakkın huzuruna ba'soluna-cağma ve öldükten sonra bir daha rücû' olunmayacağına kanaat-ı tâmmesi olduğu cihetle bu itikad-ı bâtıl sayesinde ömrünü sürür üzere geçirdiğinden o azıcık süruru âhirette ebedî gumûm ve hu-mûma. tebeddül eder. Onun için daima helakini ister, lâkin fayda vermez. Bunun mukabili olarak müminin dünyada ibadet için çekmiş olduğu zahmetleri, Allahü Tealâ'dan ve âhiretten korkusuna binaen gumûm ve humûmu âhirette ebedî sürura tebeddül eder.

İnşikak 84:11

Vacip Tealâ defter-i a'mâli arkasından venftı kimseni! cehennem'e dahil olacağını beyandan sonra âhiretteki azabı dünya daki süruruna mukabil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ibâdât-ı İlâhî'yeyi eda ve feraiz-i sübhaniyeyi ifadan hasıl olacak meşakkat-lardan vareste, âhiretten gafil, mal, evlât ve serveti yolunda olduğundan onlarla iftihar ve telezzüz etmekle ruhanisi mesrurdu. Çünkü; Allah'tan korkmaz ve âhiretin vücudunu da itikad etmediğinden günahlardan çekinmezdi. Cenab-ı Hakkın huzuruna ba'soluna-cağma ve öldükten sonra bir daha rücû' olunmayacağına kanaat-ı tâmmesi olduğu cihetle bu itikad-ı bâtıl sayesinde ömrünü sürür üzere geçirdiğinden o azıcık süruru âhirette ebedî gumûm ve hu-mûma. tebeddül eder. Onun için daima helakini ister, lâkin fayda vermez. Bunun mukabili olarak müminin dünyada ibadet için çekmiş olduğu zahmetleri, Allahü Tealâ'dan ve âhiretten korkusuna binaen gumûm ve humûmu âhirette ebedî sürura tebeddül eder.

İnşikak 84:12

Vacip Tealâ defter-i a'mâli arkasından venftı kimseni! cehennem'e dahil olacağını beyandan sonra âhiretteki azabı dünya daki süruruna mukabil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ibâdât-ı İlâhî'yeyi eda ve feraiz-i sübhaniyeyi ifadan hasıl olacak meşakkat-lardan vareste, âhiretten gafil, mal, evlât ve serveti yolunda olduğundan onlarla iftihar ve telezzüz etmekle ruhanisi mesrurdu. Çünkü; Allah'tan korkmaz ve âhiretin vücudunu da itikad etmediğinden günahlardan çekinmezdi. Cenab-ı Hakkın huzuruna ba'soluna-cağma ve öldükten sonra bir daha rücû' olunmayacağına kanaat-ı tâmmesi olduğu cihetle bu itikad-ı bâtıl sayesinde ömrünü sürür üzere geçirdiğinden o azıcık süruru âhirette ebedî gumûm ve hu-mûma. tebeddül eder. Onun için daima helakini ister, lâkin fayda vermez. Bunun mukabili olarak müminin dünyada ibadet için çekmiş olduğu zahmetleri, Allahü Tealâ'dan ve âhiretten korkusuna binaen gumûm ve humûmu âhirette ebedî sürura tebeddül eder.

İnşikak 84:13

Vacip Tealâ defter-i a'mâli arkasından venftı kimseni! cehennem'e dahil olacağını beyandan sonra âhiretteki azabı dünya daki süruruna mukabil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ibâdât-ı İlâhî'yeyi eda ve feraiz-i sübhaniyeyi ifadan hasıl olacak meşakkat-lardan vareste, âhiretten gafil, mal, evlât ve serveti yolunda olduğundan onlarla iftihar ve telezzüz etmekle ruhanisi mesrurdu. Çünkü; Allah'tan korkmaz ve âhiretin vücudunu da itikad etmediğinden günahlardan çekinmezdi. Cenab-ı Hakkın huzuruna ba'soluna-cağma ve öldükten sonra bir daha rücû' olunmayacağına kanaat-ı tâmmesi olduğu cihetle bu itikad-ı bâtıl sayesinde ömrünü sürür üzere geçirdiğinden o azıcık süruru âhirette ebedî gumûm ve hu-mûma. tebeddül eder. Onun için daima helakini ister, lâkin fayda vermez. Bunun mukabili olarak müminin dünyada ibadet için çekmiş olduğu zahmetleri, Allahü Tealâ'dan ve âhiretten korkusuna binaen gumûm ve humûmu âhirette ebedî sürura tebeddül eder.

İnşikak 84:14

Vacip Tealâ defter-i a'mâli arkasından venftı kimseni! cehennem'e dahil olacağını beyandan sonra âhiretteki azabı dünya daki süruruna mukabil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ibâdât-ı İlâhî'yeyi eda ve feraiz-i sübhaniyeyi ifadan hasıl olacak meşakkat-lardan vareste, âhiretten gafil, mal, evlât ve serveti yolunda olduğundan onlarla iftihar ve telezzüz etmekle ruhanisi mesrurdu. Çünkü; Allah'tan korkmaz ve âhiretin vücudunu da itikad etmediğinden günahlardan çekinmezdi. Cenab-ı Hakkın huzuruna ba'soluna-cağma ve öldükten sonra bir daha rücû' olunmayacağına kanaat-ı tâmmesi olduğu cihetle bu itikad-ı bâtıl sayesinde ömrünü sürür üzere geçirdiğinden o azıcık süruru âhirette ebedî gumûm ve hu-mûma. tebeddül eder. Onun için daima helakini ister, lâkin fayda vermez. Bunun mukabili olarak müminin dünyada ibadet için çekmiş olduğu zahmetleri, Allahü Tealâ'dan ve âhiretten korkusuna binaen gumûm ve humûmu âhirette ebedî sürura tebeddül eder.

İnşikak 84:15

Vacip Tealâ kâfirin âhireti inkârım reddetmek üzere buyuruyor. Ceza ise ba's'm müteferriâtından olduğu cihetle elbette ba'solunup sevap veya ikab cezasını görecektir,

İnşikak 84:16

Vacip Tealâ ba's'm vukuunu beyan buyurduktan sonra ba's'm vücuduna delâlet eden delilleri ve o delillere karşı iman etmedikleri taaccübe sayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şafak vaktine, geceye, gecenin topladığı mahlûkata ve ziyası tarnam olduğunda kamere .yemin ederim ki siz bir menzilden sonra diğer bir menzile ulaşırsınız ki nutfeden mudğaya mudğadan cenine, ceninden hâl-i tufuliyete, hâl-i tufuliyetten delikanlılığa, delikanlılıktan kocalığa, kocalıktan mevte ve hal-i mevtten tekrar hal-i hayata intikal eder, gidersiniz. Hal böyle olunca nasıl oluyor ki bu halleri görüp bildikleri halde o kâfirler iman etmezler? Bu kadar delillerin vücuduyla beraber iman etmemeleri taaccübe şayan bir emr-i münkerdir. Çünkü; yemin edilen şafak, gece ve kamer cümlesi her zaman tagayyürâta ma'ruz olduklarından âlemin tagayyürâtma ve tagayyürât da akıbet fenaya gideceğine delâlet ettiği gibi kıyametin ve ba's'm vücuduna dahi delâlet eder. Zira; şafakların, gecelerin, ayların ve insanların bir halden hal-i uhraya tebdiiine kaadir olan Vacip Tealâ'nm insanların ba's'ma da kaadir olacağı aşikârken buna iman etmemekten daha ziyade hamakat olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin evvelinde âhiretten ba's'o-lunmak karinesiyle âyetin hükmünün âhirete mahsus olması ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … an şeylere yemin ederini ki ey insanlar! Siz her ne kadar hasrı inkâr ederseniz de elbette ba'solunacaksınız. Ve ba'solunduktan sonra birçok şiddetlere mülâki olursunuz. Zira; bir şiddetten sonra diğer bir şiddete ve bir mevkıt'tan sonra diğer bir mevkıfa, bîr amelin hesabını geçtikten sonra diğer bir amelin hesabına tesadüf edersiniz. Hatta ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e gidinceye kadar bu hal devam eder] demektir. ikinci hal evvelkine şiddetde mutabık ve muvafık olur demektir.

İnşikak 84:17

Vacip Tealâ ba's'm vukuunu beyan buyurduktan sonra ba's'm vücuduna delâlet eden delilleri ve o delillere karşı iman etmedikleri taaccübe sayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şafak vaktine, geceye, gecenin topladığı mahlûkata ve ziyası tarnam olduğunda kamere .yemin ederim ki siz bir menzilden sonra diğer bir menzile ulaşırsınız ki nutfeden mudğaya mudğadan cenine, ceninden hâl-i tufuliyete, hâl-i tufuliyetten delikanlılığa, delikanlılıktan kocalığa, kocalıktan mevte ve hal-i mevtten tekrar hal-i hayata intikal eder, gidersiniz. Hal böyle olunca nasıl oluyor ki bu halleri görüp bildikleri halde o kâfirler iman etmezler? Bu kadar delillerin vücuduyla beraber iman etmemeleri taaccübe şayan bir emr-i münkerdir. Çünkü; yemin edilen şafak, gece ve kamer cümlesi her zaman tagayyürâta ma'ruz olduklarından âlemin tagayyürâtma ve tagayyürât da akıbet fenaya gideceğine delâlet ettiği gibi kıyametin ve ba's'm vücuduna dahi delâlet eder. Zira; şafakların, gecelerin, ayların ve insanların bir halden hal-i uhraya tebdiiine kaadir olan Vacip Tealâ'nm insanların ba's'ma da kaadir olacağı aşikârken buna iman etmemekten daha ziyade hamakat olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin evvelinde âhiretten ba's'o-lunmak karinesiyle âyetin hükmünün âhirete mahsus olması ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … an şeylere yemin ederini ki ey insanlar! Siz her ne kadar hasrı inkâr ederseniz de elbette ba'solunacaksınız. Ve ba'solunduktan sonra birçok şiddetlere mülâki olursunuz. Zira; bir şiddetten sonra diğer bir şiddete ve bir mevkıt'tan sonra diğer bir mevkıfa, bîr amelin hesabını geçtikten sonra diğer bir amelin hesabına tesadüf edersiniz. Hatta ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e gidinceye kadar bu hal devam eder] demektir. ikinci hal evvelkine şiddetde mutabık ve muvafık olur demektir.

İnşikak 84:18

Vacip Tealâ ba's'm vukuunu beyan buyurduktan sonra ba's'm vücuduna delâlet eden delilleri ve o delillere karşı iman etmedikleri taaccübe sayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şafak vaktine, geceye, gecenin topladığı mahlûkata ve ziyası tarnam olduğunda kamere .yemin ederim ki siz bir menzilden sonra diğer bir menzile ulaşırsınız ki nutfeden mudğaya mudğadan cenine, ceninden hâl-i tufuliyete, hâl-i tufuliyetten delikanlılığa, delikanlılıktan kocalığa, kocalıktan mevte ve hal-i mevtten tekrar hal-i hayata intikal eder, gidersiniz. Hal böyle olunca nasıl oluyor ki bu halleri görüp bildikleri halde o kâfirler iman etmezler? Bu kadar delillerin vücuduyla beraber iman etmemeleri taaccübe şayan bir emr-i münkerdir. Çünkü; yemin edilen şafak, gece ve kamer cümlesi her zaman tagayyürâta ma'ruz olduklarından âlemin tagayyürâtma ve tagayyürât da akıbet fenaya gideceğine delâlet ettiği gibi kıyametin ve ba's'm vücuduna dahi delâlet eder. Zira; şafakların, gecelerin, ayların ve insanların bir halden hal-i uhraya tebdiiine kaadir olan Vacip Tealâ'nm insanların ba's'ma da kaadir olacağı aşikârken buna iman etmemekten daha ziyade hamakat olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin evvelinde âhiretten ba's'o-lunmak karinesiyle âyetin hükmünün âhirete mahsus olması ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … an şeylere yemin ederini ki ey insanlar! Siz her ne kadar hasrı inkâr ederseniz de elbette ba'solunacaksınız. Ve ba'solunduktan sonra birçok şiddetlere mülâki olursunuz. Zira; bir şiddetten sonra diğer bir şiddete ve bir mevkıt'tan sonra diğer bir mevkıfa, bîr amelin hesabını geçtikten sonra diğer bir amelin hesabına tesadüf edersiniz. Hatta ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e gidinceye kadar bu hal devam eder] demektir. ikinci hal evvelkine şiddetde mutabık ve muvafık olur demektir.

İnşikak 84:19

Vacip Tealâ ba's'm vukuunu beyan buyurduktan sonra ba's'm vücuduna delâlet eden delilleri ve o delillere karşı iman etmedikleri taaccübe sayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şafak vaktine, geceye, gecenin topladığı mahlûkata ve ziyası tarnam olduğunda kamere .yemin ederim ki siz bir menzilden sonra diğer bir menzile ulaşırsınız ki nutfeden mudğaya mudğadan cenine, ceninden hâl-i tufuliyete, hâl-i tufuliyetten delikanlılığa, delikanlılıktan kocalığa, kocalıktan mevte ve hal-i mevtten tekrar hal-i hayata intikal eder, gidersiniz. Hal böyle olunca nasıl oluyor ki bu halleri görüp bildikleri halde o kâfirler iman etmezler? Bu kadar delillerin vücuduyla beraber iman etmemeleri taaccübe şayan bir emr-i münkerdir. Çünkü; yemin edilen şafak, gece ve kamer cümlesi her zaman tagayyürâta ma'ruz olduklarından âlemin tagayyürâtma ve tagayyürât da akıbet fenaya gideceğine delâlet ettiği gibi kıyametin ve ba's'm vücuduna dahi delâlet eder. Zira; şafakların, gecelerin, ayların ve insanların bir halden hal-i uhraya tebdiiine kaadir olan Vacip Tealâ'nm insanların ba's'ma da kaadir olacağı aşikârken buna iman etmemekten daha ziyade hamakat olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin evvelinde âhiretten ba's'o-lunmak karinesiyle âyetin hükmünün âhirete mahsus olması ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … an şeylere yemin ederini ki ey insanlar! Siz her ne kadar hasrı inkâr ederseniz de elbette ba'solunacaksınız. Ve ba'solunduktan sonra birçok şiddetlere mülâki olursunuz. Zira; bir şiddetten sonra diğer bir şiddete ve bir mevkıt'tan sonra diğer bir mevkıfa, bîr amelin hesabını geçtikten sonra diğer bir amelin hesabına tesadüf edersiniz. Hatta ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e gidinceye kadar bu hal devam eder] demektir. ikinci hal evvelkine şiddetde mutabık ve muvafık olur demektir.

İnşikak 84:20

Vacip Tealâ ba's'm vukuunu beyan buyurduktan sonra ba's'm vücuduna delâlet eden delilleri ve o delillere karşı iman etmedikleri taaccübe sayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şafak vaktine, geceye, gecenin topladığı mahlûkata ve ziyası tarnam olduğunda kamere .yemin ederim ki siz bir menzilden sonra diğer bir menzile ulaşırsınız ki nutfeden mudğaya mudğadan cenine, ceninden hâl-i tufuliyete, hâl-i tufuliyetten delikanlılığa, delikanlılıktan kocalığa, kocalıktan mevte ve hal-i mevtten tekrar hal-i hayata intikal eder, gidersiniz. Hal böyle olunca nasıl oluyor ki bu halleri görüp bildikleri halde o kâfirler iman etmezler? Bu kadar delillerin vücuduyla beraber iman etmemeleri taaccübe şayan bir emr-i münkerdir. Çünkü; yemin edilen şafak, gece ve kamer cümlesi her zaman tagayyürâta ma'ruz olduklarından âlemin tagayyürâtma ve tagayyürât da akıbet fenaya gideceğine delâlet ettiği gibi kıyametin ve ba's'm vücuduna dahi delâlet eder. Zira; şafakların, gecelerin, ayların ve insanların bir halden hal-i uhraya tebdiiine kaadir olan Vacip Tealâ'nm insanların ba's'ma da kaadir olacağı aşikârken buna iman etmemekten daha ziyade hamakat olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin evvelinde âhiretten ba's'o-lunmak karinesiyle âyetin hükmünün âhirete mahsus olması ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: … an şeylere yemin ederini ki ey insanlar! Siz her ne kadar hasrı inkâr ederseniz de elbette ba'solunacaksınız. Ve ba'solunduktan sonra birçok şiddetlere mülâki olursunuz. Zira; bir şiddetten sonra diğer bir şiddete ve bir mevkıt'tan sonra diğer bir mevkıfa, bîr amelin hesabını geçtikten sonra diğer bir amelin hesabına tesadüf edersiniz. Hatta ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e gidinceye kadar bu hal devam eder] demektir. ikinci hal evvelkine şiddetde mutabık ve muvafık olur demektir.

İnşikak 84:21

Vacip Tealâ kâfirlerin bu kadar delillere karşı iman etmediklerini beyandan sonra Kur'an okunduğunda ' secde etmediklerini bevan etmek üzere buyuruyor. Yani: ne oldu o kâfirlere-ki bu kadar delâile karşı iman etmezler, onlar erbab-ı fesahat ve belagattan oldukları cihetle Kur'amn mu'ciz olduğunu bildikleri halde Kur'an okunduğunda tekebbür eder, secde etmezler. Fahri Kâzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü: birgün Resulullah (S.A.) Efendimiz secde âyetini okuyup ashabıyla beraber secde edince o makamda mevcut olan Kureyş süfehası ıslık çalmak ve ellerini birbirine vurmak suretiyle istihzada bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-vidir. îmam-ı A'zam secdenin vucûbur.a bu âyetle istidlâi etmiştir. Zira; fiil-i ResuluLlah'a ittibâ' vacip olduğu gibi âyetin sebeb-i nüzulüne nazaran Allahü Tealâ secdeyi terkeden kâfirleri zemmet-tniştir. Eğer secde vacip olmasaydı zem lâhik olmazdı. Şu halde menimin lûhuku; secdenin vücubuna delâlet eder. Yahut secieyîe murad; ibadettir. Su halde ibadet etmediklerinden dolayı safirler zem m olun muştur. Çünkü; Kur'amn mu'ciz olduğunu bilince Resulullah'm risaletine iman etmeleri lâzımken iman ve ibadet etmedikleri cihetle zemme şayandırlar. Sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile elleri birbirine çarparak şemâtet etmek âdet-i ca-hiliyeden kalma bir âdet-i kerihe ve âdâb-ı İslâmiyeye muhaliftir. Maatteessüf zamanımızda mecâlis ve mahafilde ehl-i İslâm da bu hastalığa müptelâdır.

İnşikak 84:22

Vacip Tealâ kâfirlerin secde etmediklerini beyandan soiSra Kur'anı tekzib ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. ler Kur'anı tekzib ederler. Halbuki Alîahü Teaîâ onların kalpleri] de sakladıkları küfr ü adaveti herkesten ziyade bilir.] Yani; îmanın vücubuna deliller her ne kadar açık ve zahirse de kâfirler âbâ ve ecdadlarmı taklid edip onların mezheplerini feda edemediklerinden ve Resulullah'a hased ettiklerinden ve iman ederlerse menfaat-ı düny ev iyelerinin zayi olmasından korktukları için iman etmezler, belki tekzib ederler, Allah Tealâ gizli adavet ve küfürlerini bildiğinden onların.cezasını verir. Zira; Vacip Tealâ bildiği şeyi ihmal etmez. Menfaatini, câh ve mansıbını muhafaza hırsı insanlarda her zaman bulunagelmiştir. Binaenaleyh; insanın kendi menfaatına mukabil umur-u âmme ve mühimmeyi feda ettiği her vakit görülmüş şeylerdendir.

İnşikak 84:23

Vacip Tealâ kâfirlerin secde etmediklerini beyandan soiSra Kur'anı tekzib ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor. ler Kur'anı tekzib ederler. Halbuki Alîahü Teaîâ onların kalpleri] de sakladıkları küfr ü adaveti herkesten ziyade bilir.] Yani; îmanın vücubuna deliller her ne kadar açık ve zahirse de kâfirler âbâ ve ecdadlarmı taklid edip onların mezheplerini feda edemediklerinden ve Resulullah'a hased ettiklerinden ve iman ederlerse menfaat-ı düny ev iyelerinin zayi olmasından korktukları için iman etmezler, belki tekzib ederler, Allah Tealâ gizli adavet ve küfürlerini bildiğinden onların.cezasını verir. Zira; Vacip Tealâ bildiği şeyi ihmal etmez. Menfaatini, câh ve mansıbını muhafaza hırsı insanlarda her zaman bulunagelmiştir. Binaenaleyh; insanın kendi menfaatına mukabil umur-u âmme ve mühimmeyi feda ettiği her vakit görülmüş şeylerdendir.

İnşikak 84:24

Vacip Tealâ kâfirlerin tekziplerini beyandan sonra onların cefasını beyan ^e müminlori o cezadan istisna etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlere acıtıcı azap vardır. Ancak onlardan tevbe ve istiğfar ederek imanla müşerref olup a'mâl-i saliha işleyenler o azaptan müstesnadır. Çünkü; onların tevbelerinin kabulüyle sair ehl-i iman arasına dahil olduklarından onlar gibi muamele olunurlar. Binaenaleyh; şâir ehl-i iman gibi onlar için de tükenmez sevap vardır.

İnşikak 84:25

Vacip Tealâ kâfirlerin tekziplerini beyandan sonra onların cefasını beyan ^e müminlori o cezadan istisna etmek üzere buyuruyor. Yani; kâfirlere acıtıcı azap vardır. Ancak onlardan tevbe ve istiğfar ederek imanla müşerref olup a'mâl-i saliha işleyenler o azaptan müstesnadır. Çünkü; onların tevbelerinin kabulüyle sair ehl-i iman arasına dahil olduklarından onlar gibi muamele olunurlar. Binaenaleyh; şâir ehl-i iman gibi onlar için de tükenmez sevap vardır.

Büruc 85:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmji âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bürûcla murad; rasatha-nelerce meşhur ve ilm-i nilcumda malûm ve gökte mevcut olayı on iki burçtur ki birinci semadadır. Onlarla yeryüzünde güz, yaz, bahar ve kış mevsimleri taayyün eder. Yahut burçlarla, murad; yıldızlardır. Onlar gizli olmayıp açık oldukları için burûc denmiştir. Semâda nice binlerce acayip ve garaibe delâlet eder san'at-lar mevcut.olup yeryüzünün mesaîmi semaya merbut olduğu cihetle semanın şerefine binaen Cenab-ı Hak semaya yemin etmiştir. Yevm-i mev'ûdla murad; kıyamet günüdür. Zira; kıyametin vukuu insanlara vaadolunduğu için yevmi mev'ûd denilmiştir. Yevm-i mev'ûdda semanın varılacağı ve yıldızlarının burçlarının mahv ü muzmahil olacağı cihetle yevm-i mev'ûdla sema arasında münasebete binaen yeminde ikisi birleşmiştir. Sâhitle murad; ibrımetive şehadet edecek nebi ve meşhûd la murad; o nebinir, ümmetidir. Yahut şahitle murad; ümmet-i Muham-med ve meşhüd la murad; sair ümmetlerdir. Zira; ümmet-i Muhammed yevm-i- kıyamette Kur'anda gördükleri veçhile diğer ümmetlerin lehine ve aleyhine şehadet edecekleriNcihetle ümmet-i Muha.mnw.cVc sakil diğerlerine meshûd denmiştir. Yahut ş ahit Vacip Tealâ, meşhûd ; mahlûkatıdır. Yahut şahit ". melekler, meşhut : mükellefindir. Çünkü; melekler mükellefinin amellerine şehadet edeceklerdir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet ashab-ı uhdûdun kimler olduğunu beyan hakkında mücmeldir ve bu mücmeli tafsil (Suheyh) Hazretlerinin Resulullah (S.A.) Efendimiz Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadisle sabit olur. Binaenaleyh: ekser-i müfessirîîi bu âyeti o hadisle tefsir etmişlerdir, hadisin meali de şöyledir: Zaman-ı sabıkta bir padişah kendine tâbi olanların Rabbisı olduğunu iddia ederdi, kendine mensup olan sâ-hir ihtiyarlamaya başlayınca vefat ettiği zaman yerinde kalacak bir kimse bulunmasını tasavvur ederek sihir öğrenmek üzere bir çocuğu o ihtiyar sâhire gönderdi. Çocuk sihir öğrenmek üzere gidip gelirken yol üzerinde mümin bir rahipten taallüme başlar ye rahipten aldığı feyz üzere iman eder ve zühd ü takva ile muttasıf ehi-i dil ve "erbab-ı kerametten mümüı-i kâmil" olur, hastaları tedaviye baslar ve tedavi edeceği hastalan imana davet şder, onlar da iman ederler.-Melik çocuğu ve ona tâbi olanları menetmek isterse de muvaffak olamayınca sahrada çukurlar kazdırır, içine ateşler yaktırır ve ateşin alevi semaya ser çektiği zaman kendine tâbi olmayan ehl-i imanı o çukurlara atar ve yakar, lâkin ehl-i imanı ateşe atınca Cenab-ı Hak ateşe varmaksızın onların ruhlarını kabızla ateşten halâs eder. Fakat melik ve ona tâbi olanları çukurlardan etrafa püsküren ateşlerle Cenab-ı Hak yakar. İşte bu suretle onları ihlâk etliğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh ashâb–ı nh düdla murad; o padişahla ana tâbi olanlardır Ehl-i Mekke indinde ashab-i uhdûdun ahvali malûm olduğundan Cenab-ı Hak onları bildikleri bir meseleyle tehdit, resulünü ve ashabını sabır ve tahammüle davetle tesliye buyurmuştur. Yani «Ey ehl-i Mekke! Nasıl ki ashab-ı uhdûd müminlere eza ederken kendi ezaları kendi aleyhlerine döndü. Siz de küfürde ve Müslümanlara ezada ısrar ederseniz müminler hakkında kurduğunuz dolaplar ve düşündüğünüz'hileler kendi ayağınıza dolaşır, ey müminler! Ashab-ı uhdûdun ezalarına sabreden Müslümanlar nasıl ki de-recâta nail oldularsa siz de sabrınız sebebiyle derecata nail olacaksınız- demektir. Vacip Tealâ ashâb-ı uhdûdun katlolunduklarını beyandan sonra katlolunduklannm keyfiyetine işaret etmek üzere

Büruc 85:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmji âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bürûcla murad; rasatha-nelerce meşhur ve ilm-i nilcumda malûm ve gökte mevcut olayı on iki burçtur ki birinci semadadır. Onlarla yeryüzünde güz, yaz, bahar ve kış mevsimleri taayyün eder. Yahut burçlarla, murad; yıldızlardır. Onlar gizli olmayıp açık oldukları için burûc denmiştir. Semâda nice binlerce acayip ve garaibe delâlet eder san'at-lar mevcut.olup yeryüzünün mesaîmi semaya merbut olduğu cihetle semanın şerefine binaen Cenab-ı Hak semaya yemin etmiştir. Yevm-i mev'ûdla murad; kıyamet günüdür. Zira; kıyametin vukuu insanlara vaadolunduğu için yevmi mev'ûd denilmiştir. Yevm-i mev'ûdda semanın varılacağı ve yıldızlarının burçlarının mahv ü muzmahil olacağı cihetle yevm-i mev'ûdla sema arasında münasebete binaen yeminde ikisi birleşmiştir. Sâhitle murad; ibrımetive şehadet edecek nebi ve meşhûd la murad; o nebinir, ümmetidir. Yahut şahitle murad; ümmet-i Muham-med ve meşhüd la murad; sair ümmetlerdir. Zira; ümmet-i Muhammed yevm-i- kıyamette Kur'anda gördükleri veçhile diğer ümmetlerin lehine ve aleyhine şehadet edecekleriNcihetle ümmet-i Muha.mnw.cVc sakil diğerlerine meshûd denmiştir. Yahut ş ahit Vacip Tealâ, meşhûd ; mahlûkatıdır. Yahut şahit ". melekler, meşhut : mükellefindir. Çünkü; melekler mükellefinin amellerine şehadet edeceklerdir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet ashab-ı uhdûdun kimler olduğunu beyan hakkında mücmeldir ve bu mücmeli tafsil (Suheyh) Hazretlerinin Resulullah (S.A.) Efendimiz Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadisle sabit olur. Binaenaleyh: ekser-i müfessirîîi bu âyeti o hadisle tefsir etmişlerdir, hadisin meali de şöyledir: Zaman-ı sabıkta bir padişah kendine tâbi olanların Rabbisı olduğunu iddia ederdi, kendine mensup olan sâ-hir ihtiyarlamaya başlayınca vefat ettiği zaman yerinde kalacak bir kimse bulunmasını tasavvur ederek sihir öğrenmek üzere bir çocuğu o ihtiyar sâhire gönderdi. Çocuk sihir öğrenmek üzere gidip gelirken yol üzerinde mümin bir rahipten taallüme başlar ye rahipten aldığı feyz üzere iman eder ve zühd ü takva ile muttasıf ehi-i dil ve "erbab-ı kerametten mümüı-i kâmil" olur, hastaları tedaviye baslar ve tedavi edeceği hastalan imana davet şder, onlar da iman ederler.-Melik çocuğu ve ona tâbi olanları menetmek isterse de muvaffak olamayınca sahrada çukurlar kazdırır, içine ateşler yaktırır ve ateşin alevi semaya ser çektiği zaman kendine tâbi olmayan ehl-i imanı o çukurlara atar ve yakar, lâkin ehl-i imanı ateşe atınca Cenab-ı Hak ateşe varmaksızın onların ruhlarını kabızla ateşten halâs eder. Fakat melik ve ona tâbi olanları çukurlardan etrafa püsküren ateşlerle Cenab-ı Hak yakar. İşte bu suretle onları ihlâk etliğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh ashâb–ı nh düdla murad; o padişahla ana tâbi olanlardır Ehl-i Mekke indinde ashab-i uhdûdun ahvali malûm olduğundan Cenab-ı Hak onları bildikleri bir meseleyle tehdit, resulünü ve ashabını sabır ve tahammüle davetle tesliye buyurmuştur. Yani «Ey ehl-i Mekke! Nasıl ki ashab-ı uhdûd müminlere eza ederken kendi ezaları kendi aleyhlerine döndü. Siz de küfürde ve Müslümanlara ezada ısrar ederseniz müminler hakkında kurduğunuz dolaplar ve düşündüğünüz'hileler kendi ayağınıza dolaşır, ey müminler! Ashab-ı uhdûdun ezalarına sabreden Müslümanlar nasıl ki de-recâta nail oldularsa siz de sabrınız sebebiyle derecata nail olacaksınız- demektir. Vacip Tealâ ashâb-ı uhdûdun katlolunduklarını beyandan sonra katlolunduklannm keyfiyetine işaret etmek üzere

Büruc 85:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmji âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bürûcla murad; rasatha-nelerce meşhur ve ilm-i nilcumda malûm ve gökte mevcut olayı on iki burçtur ki birinci semadadır. Onlarla yeryüzünde güz, yaz, bahar ve kış mevsimleri taayyün eder. Yahut burçlarla, murad; yıldızlardır. Onlar gizli olmayıp açık oldukları için burûc denmiştir. Semâda nice binlerce acayip ve garaibe delâlet eder san'at-lar mevcut.olup yeryüzünün mesaîmi semaya merbut olduğu cihetle semanın şerefine binaen Cenab-ı Hak semaya yemin etmiştir. Yevm-i mev'ûdla murad; kıyamet günüdür. Zira; kıyametin vukuu insanlara vaadolunduğu için yevmi mev'ûd denilmiştir. Yevm-i mev'ûdda semanın varılacağı ve yıldızlarının burçlarının mahv ü muzmahil olacağı cihetle yevm-i mev'ûdla sema arasında münasebete binaen yeminde ikisi birleşmiştir. Sâhitle murad; ibrımetive şehadet edecek nebi ve meşhûd la murad; o nebinir, ümmetidir. Yahut şahitle murad; ümmet-i Muham-med ve meşhüd la murad; sair ümmetlerdir. Zira; ümmet-i Muhammed yevm-i- kıyamette Kur'anda gördükleri veçhile diğer ümmetlerin lehine ve aleyhine şehadet edecekleriNcihetle ümmet-i Muha.mnw.cVc sakil diğerlerine meshûd denmiştir. Yahut ş ahit Vacip Tealâ, meşhûd ; mahlûkatıdır. Yahut şahit ". melekler, meşhut : mükellefindir. Çünkü; melekler mükellefinin amellerine şehadet edeceklerdir. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet ashab-ı uhdûdun kimler olduğunu beyan hakkında mücmeldir ve bu mücmeli tafsil (Suheyh) Hazretlerinin Resulullah (S.A.) Efendimiz Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadisle sabit olur. Binaenaleyh: ekser-i müfessirîîi bu âyeti o hadisle tefsir etmişlerdir, hadisin meali de şöyledir: Zaman-ı sabıkta bir padişah kendine tâbi olanların Rabbisı olduğunu iddia ederdi, kendine mensup olan sâ-hir ihtiyarlamaya başlayınca vefat ettiği zaman yerinde kalacak bir kimse bulunmasını tasavvur ederek sihir öğrenmek üzere bir çocuğu o ihtiyar sâhire gönderdi. Çocuk sihir öğrenmek üzere gidip gelirken yol üzerinde mümin bir rahipten taallüme başlar ye rahipten aldığı feyz üzere iman eder ve zühd ü takva ile muttasıf ehi-i dil ve "erbab-ı kerametten mümüı-i kâmil" olur, hastaları tedaviye baslar ve tedavi edeceği hastalan imana davet şder, onlar da iman ederler.-Melik çocuğu ve ona tâbi olanları menetmek isterse de muvaffak olamayınca sahrada çukurlar kazdırır, içine ateşler yaktırır ve ateşin alevi semaya ser çektiği zaman kendine tâbi olmayan ehl-i imanı o çukurlara atar ve yakar, lâkin ehl-i imanı ateşe atınca Cenab-ı Hak ateşe varmaksızın onların ruhlarını kabızla ateşten halâs eder. Fakat melik ve ona tâbi olanları çukurlardan etrafa püsküren ateşlerle Cenab-ı Hak yakar. İşte bu suretle onları ihlâk etliğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh ashâb–ı nh düdla murad; o padişahla ana tâbi olanlardır Ehl-i Mekke indinde ashab-i uhdûdun ahvali malûm olduğundan Cenab-ı Hak onları bildikleri bir meseleyle tehdit, resulünü ve ashabını sabır ve tahammüle davetle tesliye buyurmuştur. Yani «Ey ehl-i Mekke! Nasıl ki ashab-ı uhdûd müminlere eza ederken kendi ezaları kendi aleyhlerine döndü. Siz de küfürde ve Müslümanlara ezada ısrar ederseniz müminler hakkında kurduğunuz dolaplar ve düşündüğünüz'hileler kendi ayağınıza dolaşır, ey müminler! Ashab-ı uhdûdun ezalarına sabreden Müslümanlar nasıl ki de-recâta nail oldularsa siz de sabrınız sebebiyle derecata nail olacaksınız- demektir. Vacip Tealâ ashâb-ı uhdûdun katlolunduklarını beyandan sonra katlolunduklannm keyfiyetine işaret etmek üzere

Büruc 85:4

buyuruyor. Binaenaleyh; ateşin .alevi ansızın onlara ulaşmış ve yakmıştır. Halbuki onlar müminleri yakmak için işledikleri azab üzerinde hazırlardı. Yahut onlar müminlere işledikleri azaba padişah huzurunda şehadet ederler ve filân çukur kazmakta, filân odun getirmekte, filân ateş yakmakta ve filân da Müslümanları ateşe atmakta kusur etmediklerine ve padişahın emrine kemaliyle itaat ettiklerine yekdiğerine karsı şehadet ve herkes kendi fiiliyle iftihar ederdi. İşte o zaman helak olmuşlardır. Bu şehadetlerinden maksatları; padişaha kurbiyet peyda ederek muzahrefat-ı dünyeviyeye nail olmaktır. Bu gibi emel-i hasisi taşıyan hulûskârlar her zaman padişahlar huzurunda bulundukları ve insaniyete yakışmayan birtakım efâle cesaret ettikleri tarihle sabit olduğu gibi herkes kendi zamanında müşahede eder ve bu misilli insan suretinde canavarlardan, insan olanlar da nefret ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd; ehl-i iman için yakmış oldukları .ateşleri kendilerini yaktığı cihetle dünya ve âhi-rette hâib ü hâsir olmuşlardır. Bu âyette ashab-ı uhdûdun kasvet-i kalplerinin şiddetine ve ehl-i imanın imanlarında ciddiyetlerine delâlet vardır. Zira: ehl-i küfür kendi cinsleri insanları ateşe attıkları halde onları seyir için ateşin yamnda bulunup asla müteessir olmadıkları gibi müminler de kendilerine reva görülen ateşe bilâ-perva girip ehl-i küfre iltifat bile etmemişlerdir.

Büruc 85:5

buyuruyor. Binaenaleyh; ateşin .alevi ansızın onlara ulaşmış ve yakmıştır. Halbuki onlar müminleri yakmak için işledikleri azab üzerinde hazırlardı. Yahut onlar müminlere işledikleri azaba padişah huzurunda şehadet ederler ve filân çukur kazmakta, filân odun getirmekte, filân ateş yakmakta ve filân da Müslümanları ateşe atmakta kusur etmediklerine ve padişahın emrine kemaliyle itaat ettiklerine yekdiğerine karsı şehadet ve herkes kendi fiiliyle iftihar ederdi. İşte o zaman helak olmuşlardır. Bu şehadetlerinden maksatları; padişaha kurbiyet peyda ederek muzahrefat-ı dünyeviyeye nail olmaktır. Bu gibi emel-i hasisi taşıyan hulûskârlar her zaman padişahlar huzurunda bulundukları ve insaniyete yakışmayan birtakım efâle cesaret ettikleri tarihle sabit olduğu gibi herkes kendi zamanında müşahede eder ve bu misilli insan suretinde canavarlardan, insan olanlar da nefret ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd; ehl-i iman için yakmış oldukları .ateşleri kendilerini yaktığı cihetle dünya ve âhi-rette hâib ü hâsir olmuşlardır. Bu âyette ashab-ı uhdûdun kasvet-i kalplerinin şiddetine ve ehl-i imanın imanlarında ciddiyetlerine delâlet vardır. Zira: ehl-i küfür kendi cinsleri insanları ateşe attıkları halde onları seyir için ateşin yamnda bulunup asla müteessir olmadıkları gibi müminler de kendilerine reva görülen ateşe bilâ-perva girip ehl-i küfre iltifat bile etmemişlerdir.

Büruc 85:6

buyuruyor. Binaenaleyh; ateşin .alevi ansızın onlara ulaşmış ve yakmıştır. Halbuki onlar müminleri yakmak için işledikleri azab üzerinde hazırlardı. Yahut onlar müminlere işledikleri azaba padişah huzurunda şehadet ederler ve filân çukur kazmakta, filân odun getirmekte, filân ateş yakmakta ve filân da Müslümanları ateşe atmakta kusur etmediklerine ve padişahın emrine kemaliyle itaat ettiklerine yekdiğerine karsı şehadet ve herkes kendi fiiliyle iftihar ederdi. İşte o zaman helak olmuşlardır. Bu şehadetlerinden maksatları; padişaha kurbiyet peyda ederek muzahrefat-ı dünyeviyeye nail olmaktır. Bu gibi emel-i hasisi taşıyan hulûskârlar her zaman padişahlar huzurunda bulundukları ve insaniyete yakışmayan birtakım efâle cesaret ettikleri tarihle sabit olduğu gibi herkes kendi zamanında müşahede eder ve bu misilli insan suretinde canavarlardan, insan olanlar da nefret ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd; ehl-i iman için yakmış oldukları .ateşleri kendilerini yaktığı cihetle dünya ve âhi-rette hâib ü hâsir olmuşlardır. Bu âyette ashab-ı uhdûdun kasvet-i kalplerinin şiddetine ve ehl-i imanın imanlarında ciddiyetlerine delâlet vardır. Zira: ehl-i küfür kendi cinsleri insanları ateşe attıkları halde onları seyir için ateşin yamnda bulunup asla müteessir olmadıkları gibi müminler de kendilerine reva görülen ateşe bilâ-perva girip ehl-i küfre iltifat bile etmemişlerdir.

Büruc 85:7

buyuruyor. Binaenaleyh; ateşin .alevi ansızın onlara ulaşmış ve yakmıştır. Halbuki onlar müminleri yakmak için işledikleri azab üzerinde hazırlardı. Yahut onlar müminlere işledikleri azaba padişah huzurunda şehadet ederler ve filân çukur kazmakta, filân odun getirmekte, filân ateş yakmakta ve filân da Müslümanları ateşe atmakta kusur etmediklerine ve padişahın emrine kemaliyle itaat ettiklerine yekdiğerine karsı şehadet ve herkes kendi fiiliyle iftihar ederdi. İşte o zaman helak olmuşlardır. Bu şehadetlerinden maksatları; padişaha kurbiyet peyda ederek muzahrefat-ı dünyeviyeye nail olmaktır. Bu gibi emel-i hasisi taşıyan hulûskârlar her zaman padişahlar huzurunda bulundukları ve insaniyete yakışmayan birtakım efâle cesaret ettikleri tarihle sabit olduğu gibi herkes kendi zamanında müşahede eder ve bu misilli insan suretinde canavarlardan, insan olanlar da nefret ederler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd; ehl-i iman için yakmış oldukları .ateşleri kendilerini yaktığı cihetle dünya ve âhi-rette hâib ü hâsir olmuşlardır. Bu âyette ashab-ı uhdûdun kasvet-i kalplerinin şiddetine ve ehl-i imanın imanlarında ciddiyetlerine delâlet vardır. Zira: ehl-i küfür kendi cinsleri insanları ateşe attıkları halde onları seyir için ateşin yamnda bulunup asla müteessir olmadıkları gibi müminler de kendilerine reva görülen ateşe bilâ-perva girip ehl-i küfre iltifat bile etmemişlerdir.

Büruc 85:8

Vacip Tealâ ashab-ı uhdudun müminlere ezalarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor. Çünkü; onlar nazarında müminlerin Allahü Tealâ'ya iman etmelerinden başka bir kusurları yoktu. Ancak padişaha muhalefet ederek Allah'ın birliğini ikrar etmelerini haklarında büyük bir cinayet addederek dünya ve âhirette en şiddetli azab olan ateşe atmaya karar verdiler.

Büruc 85:9

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetini izzet ve hamîd olmak sıfatlarıyla tavsif buyuranca cümle kullarının her türlü senalarına müstehak ve herşey üzerine galip ye kahir olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; müminlerin iman ettikleri Allahü Tealâ herkese galip ve kahir ve her türlü senaya lâyık olduğu gibi yerin ve göklerin malikidir ki bunların ve bunlarda mevcut olan bilcümle mahlûka-j tın tasarrufu o Allahü Tealâ'ya mahsustur, başka bir kimsenin hiçbir şeyde methali yoktur. Halbuki Allahü Tealâ'nm ilmi herşeyt lâhiktir. İşte şu beyan olunan sıfatlarla muttasıf olan zat-ı latif imana müstehaktır. Ondan gayrı imana müstehak kimse yoktur. Şı halde nasıl oluyor ki böyle mülk ü melekût sahibi, ilmi herşeyt lâhik ve kudret-i kahiresiyle herkese galip olan zata imanı kâfirleı ayıp addediyorlar. Bu âyet Cenab-ı Hakkı methiçin sevkolunmuş ve Allah'ıı olduğunu ispat makamında,delildir, takriri şöyledir : «Allahü Tealâ aziz ve hamîddir. Zira; yerin ve göklerin mülkü Allahü Tealâ'ya mahsustur. Her kimse ki yerin ve göklerin mülkü ona mahsus ola, o zat aziz ve hamîddir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ aziz ve hamîddir», kezalik «Allahü Tealâ aziz ve hamîddir. Zira; Allahü Tealâ'nm ilmi herşeye lâhiktir. İlmi herşeye lâhik olan kimse aziz ve hamîddir. O halde Allahü Tealâ aziz ve hamîddir» demek olur.

Büruc 85:10

Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdun müminlerin imanlarını ayıp g düklerini beyandan sonra imam ayıp addeden kâfirlerin cezalar beyan etmek üzere buyuruyor. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile fitne yle murad; ateşle yakmaktır. Ancak bu makamda ashab-ı uhdûdun fitnesi muraddır ki o da evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile ateşle yakmaktır. Bu âyette beyan olunan azapların her ikisi de âhirette vâkidir. Şu kadar ki azab-ı Cehennem ]e murad; küfürleri sebebiyle olan azaptır. Azab-ı harîfla murad; müminleri yakmaları sebebiyle asıl azapları üzerine ziyade olan azaplarıdır. Yahut az ab -ı Cehennem; âhirettedir, azab-ı harîk ise dünyada müminler için hazırladıkları ateşte kendilerinin yanması-dır. Velhasıl iki nevi azap; iki cihetle günahkâr olduklarının neticesidir ki biri küfür diğeri ehl-i imana ezalarıdır. Hatta çukurlardan püsküren ateşler onların kendilerini yaktığı gibi hanelerini dahi yakmıştır. Şu manâya nazaran bu âyet ashab-ı uhdûdun katlolun-duklarmın keyfiyetini tefsirdir. Bu âyet kâfir ve kaatillorin tevbeleriniu kabulüne delâlet eder. Zira; azabın müminleri fitneye iikaa edip tevbe etmeyenlere olacağı beyan olunmuştur ki tevbe edenlere azabın olmayacağına işaret olunmuştur.

Büruc 85:11

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada ve âhirette azaplarını beyandan sonra müminlerin nail olacakları derecâtı beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; müminlere Cenab-ı Hakkın şu haberi müminlerden razı olduğuna delâlet eder. Mümin için Allah'ın rızasına nail olmaktan daha büyük bir nimet olamaz. Çünkü rıza-yı İlâhî; cümle metâlibin fevkmdadır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı uhdûd kıssası ve bilhassa şu âyet-i celiie küfrü ihtiyar etmesi üzerine bir kimse icbar olunduğunda kalbi imanında sabit olduğu halde kendini helakten kurtarmak için icbar eden kimseye karşı teklif ettiği küfrü zahirde ir-tikâb etmesine ruhsat-ı şer'iyeye binaen caizse de ancak zahirde küfrü irtikâb üzerine helakini tercih ederek helak olması efdâl olduğuna delâlet eder. Zira; ashab-ı uhdud kendilerini küfre icbar eden padişaha karşı imanlarında sebat ederek helaklerini ihtiyar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak onları sena buyurdu. Çünkü; azimet-i şer'iyeyle ameldir. Azimetle amel. ruhsatla amelden elbette evlâ ve efdaldir. Şu manâyı te'yid eder bir hadis-i şerif de vardır. Şöyle ki as-hab-ı Resulullah'tan iki kişi (Müseylemet-ü3 Kezzab) m eline düşerler. Onlara kendinin nebi olduğunu tasdik etmelerini teklif ve icbar eder. Birisi zahirde muvafakat eder, nefsini helakten kurtarır, diğeri teklifini reddeder, (Müseyleme) ova katleder. Bu haber Resulullah (S.A.) Efendimize vasıl olunca buyurur. Yani «Amma şol kimse ki onu Müseyleme terketti. Ö kimse ruhsatla amel etti. Ve armna şol kimse ki Müseyleme tarafından katlolundu. O.kimse faziletle amel etti. kolaylık onun içindim demek olur. İşte şu kelâm-ı nebeviden anlaşıldığı veçhile küfrüzere icbar olunan kimsenin imanda sebatla helak olması ruhsat üzere zahirde küfrü ihtiyar etmekten evlâdır.

Büruc 85:12

Vacip Teaîâ ehl-i imanı ifsad edenleri tehdid ve amel-i salih isleyenlere Cennet'ini vaad buvurduktan sonra evvelâ tehdidini ve saniyen vaadini te'kid buyurmak üzere buyuruyor. Yani; Rabbin Tealâ küfürde ısrar edenîeri muâhaze eder. Zira; âsîleri isyanlarıyla tutuşu gayet katı ve şiddetlidir. Binaenaleyh; onlardan ahz-ı intikam eder. Zira; evvelâ icad eder. Çünkü; kud-ret-i kâmilesi icada kâfidir. Saniyen öldükten sonra hâlet-i asliyesine iade eder. Zira; kahr u galebe sahibidir. Şu halde hem dünya hem de âhirette kullarının her türlü amellerine göre mücâzat eder. Nitekim ashab-ı uhdûdu da mücâzat etmiştir, Rabbin Tealâ itaat eden kullarım Cennet'e nail eder. Zira; tevbe ve istiğfar eden kullarının günahlarını setredici, tevbe ve nedamet eden kimselerin ihlâsına ve iyi kullarının itaatma muhabbet edicidir, arş-ı a'lânm sahibi zatında ve sıfatında cümleden ulu ve büyüktür. İstediği şeyi bilihtiyar işler ve hiçbir kimsenin karışmaya salâhiyeti yoktur. Çünkü; her ne islerse kendi mülkünde isler, her ne gibi âsâr sö-rürse bilihtiyar yalnız ondan sadır olmuştur. Binaenaleyh; sevdiği kullarını Cennet'e ithal eder, hiç bir kimse mani olamaz, düşmanlarını Cehennemce ithal eder. hiç bir kimse onlara yardım edip sesini çıkaramaz.

Büruc 85:13

Vacip Teaîâ ehl-i imanı ifsad edenleri tehdid ve amel-i salih isleyenlere Cennet'ini vaad buvurduktan sonra evvelâ tehdidini ve saniyen vaadini te'kid buyurmak üzere buyuruyor. Yani; Rabbin Tealâ küfürde ısrar edenîeri muâhaze eder. Zira; âsîleri isyanlarıyla tutuşu gayet katı ve şiddetlidir. Binaenaleyh; onlardan ahz-ı intikam eder. Zira; evvelâ icad eder. Çünkü; kud-ret-i kâmilesi icada kâfidir. Saniyen öldükten sonra hâlet-i asliyesine iade eder. Zira; kahr u galebe sahibidir. Şu halde hem dünya hem de âhirette kullarının her türlü amellerine göre mücâzat eder. Nitekim ashab-ı uhdûdu da mücâzat etmiştir, Rabbin Tealâ itaat eden kullarım Cennet'e nail eder. Zira; tevbe ve istiğfar eden kullarının günahlarını setredici, tevbe ve nedamet eden kimselerin ihlâsına ve iyi kullarının itaatma muhabbet edicidir, arş-ı a'lânm sahibi zatında ve sıfatında cümleden ulu ve büyüktür. İstediği şeyi bilihtiyar işler ve hiçbir kimsenin karışmaya salâhiyeti yoktur. Çünkü; her ne islerse kendi mülkünde isler, her ne gibi âsâr sö-rürse bilihtiyar yalnız ondan sadır olmuştur. Binaenaleyh; sevdiği kullarını Cennet'e ithal eder, hiç bir kimse mani olamaz, düşmanlarını Cehennemce ithal eder. hiç bir kimse onlara yardım edip sesini çıkaramaz.

Büruc 85:14

Vacip Teaîâ ehl-i imanı ifsad edenleri tehdid ve amel-i salih isleyenlere Cennet'ini vaad buvurduktan sonra evvelâ tehdidini ve saniyen vaadini te'kid buyurmak üzere buyuruyor. Yani; Rabbin Tealâ küfürde ısrar edenîeri muâhaze eder. Zira; âsîleri isyanlarıyla tutuşu gayet katı ve şiddetlidir. Binaenaleyh; onlardan ahz-ı intikam eder. Zira; evvelâ icad eder. Çünkü; kud-ret-i kâmilesi icada kâfidir. Saniyen öldükten sonra hâlet-i asliyesine iade eder. Zira; kahr u galebe sahibidir. Şu halde hem dünya hem de âhirette kullarının her türlü amellerine göre mücâzat eder. Nitekim ashab-ı uhdûdu da mücâzat etmiştir, Rabbin Tealâ itaat eden kullarım Cennet'e nail eder. Zira; tevbe ve istiğfar eden kullarının günahlarını setredici, tevbe ve nedamet eden kimselerin ihlâsına ve iyi kullarının itaatma muhabbet edicidir, arş-ı a'lânm sahibi zatında ve sıfatında cümleden ulu ve büyüktür. İstediği şeyi bilihtiyar işler ve hiçbir kimsenin karışmaya salâhiyeti yoktur. Çünkü; her ne islerse kendi mülkünde isler, her ne gibi âsâr sö-rürse bilihtiyar yalnız ondan sadır olmuştur. Binaenaleyh; sevdiği kullarını Cennet'e ithal eder, hiç bir kimse mani olamaz, düşmanlarını Cehennemce ithal eder. hiç bir kimse onlara yardım edip sesini çıkaramaz.

Büruc 85:15

Vacip Teaîâ ehl-i imanı ifsad edenleri tehdid ve amel-i salih isleyenlere Cennet'ini vaad buvurduktan sonra evvelâ tehdidini ve saniyen vaadini te'kid buyurmak üzere buyuruyor. Yani; Rabbin Tealâ küfürde ısrar edenîeri muâhaze eder. Zira; âsîleri isyanlarıyla tutuşu gayet katı ve şiddetlidir. Binaenaleyh; onlardan ahz-ı intikam eder. Zira; evvelâ icad eder. Çünkü; kud-ret-i kâmilesi icada kâfidir. Saniyen öldükten sonra hâlet-i asliyesine iade eder. Zira; kahr u galebe sahibidir. Şu halde hem dünya hem de âhirette kullarının her türlü amellerine göre mücâzat eder. Nitekim ashab-ı uhdûdu da mücâzat etmiştir, Rabbin Tealâ itaat eden kullarım Cennet'e nail eder. Zira; tevbe ve istiğfar eden kullarının günahlarını setredici, tevbe ve nedamet eden kimselerin ihlâsına ve iyi kullarının itaatma muhabbet edicidir, arş-ı a'lânm sahibi zatında ve sıfatında cümleden ulu ve büyüktür. İstediği şeyi bilihtiyar işler ve hiçbir kimsenin karışmaya salâhiyeti yoktur. Çünkü; her ne islerse kendi mülkünde isler, her ne gibi âsâr sö-rürse bilihtiyar yalnız ondan sadır olmuştur. Binaenaleyh; sevdiği kullarını Cennet'e ithal eder, hiç bir kimse mani olamaz, düşmanlarını Cehennemce ithal eder. hiç bir kimse onlara yardım edip sesini çıkaramaz.

Büruc 85:16

Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdu zikirle Resulûllah'ı ve ashabını tesliye ve kâfirleri tehdid ettikten sonra Firavun ve Semûd gibi daha evvel geçenleri zikirle dahi tehdit ve tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Ümem-i salifeden enbiya üzerine asker çekenlerin haberi elbette sana geldi ve onlardan en kuvvetli olan Firavun biraderin Mûsâ (A.S.) a ne kadar eziyetler etti ve akıbeti neye vardı, Semûd kavmi Salih (A.S.) a neler yaptı, akıbet onları nasıl muâhaze ettik. Şu halde senin kavminden sana ve ashabına vaki olan ezalara sen mahzun olma. Çünkü; biz onlardan intikamımızı alırız. Binaenaleyh; Mekke müşrikleri kavm-i Firavun ve Semûd gibi helake hazır olsunlar.

Büruc 85:17

Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdu zikirle Resulûllah'ı ve ashabını tesliye ve kâfirleri tehdid ettikten sonra Firavun ve Semûd gibi daha evvel geçenleri zikirle dahi tehdit ve tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Ümem-i salifeden enbiya üzerine asker çekenlerin haberi elbette sana geldi ve onlardan en kuvvetli olan Firavun biraderin Mûsâ (A.S.) a ne kadar eziyetler etti ve akıbeti neye vardı, Semûd kavmi Salih (A.S.) a neler yaptı, akıbet onları nasıl muâhaze ettik. Şu halde senin kavminden sana ve ashabına vaki olan ezalara sen mahzun olma. Çünkü; biz onlardan intikamımızı alırız. Binaenaleyh; Mekke müşrikleri kavm-i Firavun ve Semûd gibi helake hazır olsunlar.

Büruc 85:18

Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdu zikirle Resulûllah'ı ve ashabını tesliye ve kâfirleri tehdid ettikten sonra Firavun ve Semûd gibi daha evvel geçenleri zikirle dahi tehdit ve tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Ümem-i salifeden enbiya üzerine asker çekenlerin haberi elbette sana geldi ve onlardan en kuvvetli olan Firavun biraderin Mûsâ (A.S.) a ne kadar eziyetler etti ve akıbeti neye vardı, Semûd kavmi Salih (A.S.) a neler yaptı, akıbet onları nasıl muâhaze ettik. Şu halde senin kavminden sana ve ashabına vaki olan ezalara sen mahzun olma. Çünkü; biz onlardan intikamımızı alırız. Binaenaleyh; Mekke müşrikleri kavm-i Firavun ve Semûd gibi helake hazır olsunlar.

Büruc 85:19

Vacip Tealâ ashab-ı uhdûdu zikirle Resulûllah'ı ve ashabını tesliye ve kâfirleri tehdid ettikten sonra Firavun ve Semûd gibi daha evvel geçenleri zikirle dahi tehdit ve tesliye etmek üzere buyuruyor. Yani; ya Ekrem-er Rusül! Ümem-i salifeden enbiya üzerine asker çekenlerin haberi elbette sana geldi ve onlardan en kuvvetli olan Firavun biraderin Mûsâ (A.S.) a ne kadar eziyetler etti ve akıbeti neye vardı, Semûd kavmi Salih (A.S.) a neler yaptı, akıbet onları nasıl muâhaze ettik. Şu halde senin kavminden sana ve ashabına vaki olan ezalara sen mahzun olma. Çünkü; biz onlardan intikamımızı alırız. Binaenaleyh; Mekke müşrikleri kavm-i Firavun ve Semûd gibi helake hazır olsunlar.

Büruc 85:20

Vacip Teaiâ tehdidini te'kid etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; kudret-i kaahiresinden kurtulmak yoktur. Zira; her ne kadar sana ve ashabına eziyet ederlerse de onlar için azap her taraftan hazırlanmıştır. Çünkü; Allahü Tealâ'mn işlerini jjjata ettiği için amellerinin hiçbir zerresini bile ihmal etmez.

Büruc 85:21

Binaenaleyh; kadri âlîdir. Onların tekziplerinden \ Kur'ana bir noksan arız olmaz. Zira; tebeddül ve tagayyürden ma-! sundur. Şu halde Kur'an her ne ki haber verdiyse vâki olmuş ve 1 olacaktır. İşte şu esasa binaen kâfirler hakkında Kur'anın haber I verdiği şeylerin cümlesi vâki olacaktır.

Büruc 85:22

Binaenaleyh; kadri âlîdir. Onların tekziplerinden \ Kur'ana bir noksan arız olmaz. Zira; tebeddül ve tagayyürden ma-! sundur. Şu halde Kur'an her ne ki haber verdiyse vâki olmuş ve 1 olacaktır. İşte şu esasa binaen kâfirler hakkında Kur'anın haber I verdiği şeylerin cümlesi vâki olacaktır.

Târık 86:1

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On yedi âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gecede zuhur ettiği cihetle yıldıza târık denildiği gibi gecenin karanlığını deldiği ve havaya nafiz olarak maşrıktan doğduğu-ve semada yüksek olarak patladığı için sâkıp denmiştir. Bu âyette hâfızla murad; hafaza meleklerinden başka bir melektir. O meleğin vazifesi; muhafazadır ki muhafazasına memur olduğu şahsı şeytanın şerrinden hıfzeder. Yahut hâfızla murad; Allahü Tealâ'dtr. Zira; Allahü Tealâ her kulunu hıfzeder, ahvalini bilir ve cemi-i mena-fiini îsâl ve mazarratını defeder. Şu manâlardan hangi manâ murad olunursa olunsun âyetin hulâsası; Resulullah'ı tesliyedir. Yani «Ey Habibim! Kâfirlerden ahz-ı intikama acele etme. Zira; onların her-birinin üzerinde'gözetici bir melek vardır ki onların işlerini, söyledikleri sözlerini ve tuttukları mesleklerini bilir, hiçbir zerresini bile ihmal etmez. Binaenaleyh; onlar yakında mücâzat olunurlar, amellerinin cezasını görürler" demektir.

Târık 86:2

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On yedi âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gecede zuhur ettiği cihetle yıldıza târık denildiği gibi gecenin karanlığını deldiği ve havaya nafiz olarak maşrıktan doğduğu-ve semada yüksek olarak patladığı için sâkıp denmiştir. Bu âyette hâfızla murad; hafaza meleklerinden başka bir melektir. O meleğin vazifesi; muhafazadır ki muhafazasına memur olduğu şahsı şeytanın şerrinden hıfzeder. Yahut hâfızla murad; Allahü Tealâ'dtr. Zira; Allahü Tealâ her kulunu hıfzeder, ahvalini bilir ve cemi-i mena-fiini îsâl ve mazarratını defeder. Şu manâlardan hangi manâ murad olunursa olunsun âyetin hulâsası; Resulullah'ı tesliyedir. Yani «Ey Habibim! Kâfirlerden ahz-ı intikama acele etme. Zira; onların her-birinin üzerinde'gözetici bir melek vardır ki onların işlerini, söyledikleri sözlerini ve tuttukları mesleklerini bilir, hiçbir zerresini bile ihmal etmez. Binaenaleyh; onlar yakında mücâzat olunurlar, amellerinin cezasını görürler" demektir.

Târık 86:3

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On yedi âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gecede zuhur ettiği cihetle yıldıza târık denildiği gibi gecenin karanlığını deldiği ve havaya nafiz olarak maşrıktan doğduğu-ve semada yüksek olarak patladığı için sâkıp denmiştir. Bu âyette hâfızla murad; hafaza meleklerinden başka bir melektir. O meleğin vazifesi; muhafazadır ki muhafazasına memur olduğu şahsı şeytanın şerrinden hıfzeder. Yahut hâfızla murad; Allahü Tealâ'dtr. Zira; Allahü Tealâ her kulunu hıfzeder, ahvalini bilir ve cemi-i mena-fiini îsâl ve mazarratını defeder. Şu manâlardan hangi manâ murad olunursa olunsun âyetin hulâsası; Resulullah'ı tesliyedir. Yani «Ey Habibim! Kâfirlerden ahz-ı intikama acele etme. Zira; onların her-birinin üzerinde'gözetici bir melek vardır ki onların işlerini, söyledikleri sözlerini ve tuttukları mesleklerini bilir, hiçbir zerresini bile ihmal etmez. Binaenaleyh; onlar yakında mücâzat olunurlar, amellerinin cezasını görürler" demektir.

Târık 86:4

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. On yedi âyeti camidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gecede zuhur ettiği cihetle yıldıza târık denildiği gibi gecenin karanlığını deldiği ve havaya nafiz olarak maşrıktan doğduğu-ve semada yüksek olarak patladığı için sâkıp denmiştir. Bu âyette hâfızla murad; hafaza meleklerinden başka bir melektir. O meleğin vazifesi; muhafazadır ki muhafazasına memur olduğu şahsı şeytanın şerrinden hıfzeder. Yahut hâfızla murad; Allahü Tealâ'dtr. Zira; Allahü Tealâ her kulunu hıfzeder, ahvalini bilir ve cemi-i mena-fiini îsâl ve mazarratını defeder. Şu manâlardan hangi manâ murad olunursa olunsun âyetin hulâsası; Resulullah'ı tesliyedir. Yani «Ey Habibim! Kâfirlerden ahz-ı intikama acele etme. Zira; onların her-birinin üzerinde'gözetici bir melek vardır ki onların işlerini, söyledikleri sözlerini ve tuttukları mesleklerini bilir, hiçbir zerresini bile ihmal etmez. Binaenaleyh; onlar yakında mücâzat olunurlar, amellerinin cezasını görürler" demektir.

Târık 86:5

Vacip Tealâ her nefsiçin bir hafız olduğunu beyandan herkesin ameli mahfuz olunca insana lâzım olan bidaye-i nazar etmek ehem ve elzem olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; her insan üzerinde bir bekçi olunca her insan iptida-yı haline baksın da iptidaen meniden halka kaadir olan Allahü Tealâ'-nın o insanı öldükten sonra tekrar iadeye kaadir olduğunu bilsin ki âhirette me'yus olacağı kabahatları işleyip de hafız olan meleğe yazdırmasın, belki âhirette sürür verecek a'mâl-i saliha yazdırsın, insaf etsin, baksm ki ne gibi hakîr ve zelil şeyden haİkolundu. Zira babasının belinden anasının rahmine kemal~i şiddet ve telâşla dökülen hakir bir sudan yaratıldı. Bunu bilsin ve haddini tecavüz etmesin. Çünkü babanın bel kemikieriyle ananın göğüs kemikleri arasından çıkan meniden halkolunmuştur. Böyle hakir bir sudan halkolunan insanın evvelâ kendisini ve saniyen Rabbisini bilmesi lâzımdır. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet; insanın validesini ve pederinin her ikisinin suyundan halkolunduğuna delâlet eder ve ahadis-i celilede erkek ve dişi her ikisinin suyundan halkolunduğuna sarahat-ı kâfiye vardır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Resulullah (S.A.) Efendimiz «Erkeğin menisi galip olursa çocuğun babaya ve babanın akrabasına müşabeheti İziyade olur, ananın menisi galip olursa çocuğun anaya ve ananın akrabasına müşabeheti ziyade olur» buyurmuştur. İşte bu hadis-i şerif çocuğun her ikisinin suyundan halkcjlunduğuna açıktan delâlet eder. Şu halde bazıların «Teraible murad; babanın göğüs kemikleridir ve'çocuk yalnız babanın suyundan halkoiunur» dedikleri sözleri merduddur. Bu âyet; Terâible muradın kadının göğüs kemikleri olduğuna ve hatunun menisi göğsünden nazil olduğuna delâlet eder ve göğsünden nazil olduğu için hatunun şefkati ziyade olduğuna dair bazı eserler de mevcuttur.

Târık 86:6

Vacip Tealâ her nefsiçin bir hafız olduğunu beyandan herkesin ameli mahfuz olunca insana lâzım olan bidaye-i nazar etmek ehem ve elzem olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; her insan üzerinde bir bekçi olunca her insan iptida-yı haline baksın da iptidaen meniden halka kaadir olan Allahü Tealâ'-nın o insanı öldükten sonra tekrar iadeye kaadir olduğunu bilsin ki âhirette me'yus olacağı kabahatları işleyip de hafız olan meleğe yazdırmasın, belki âhirette sürür verecek a'mâl-i saliha yazdırsın, insaf etsin, baksm ki ne gibi hakîr ve zelil şeyden haİkolundu. Zira babasının belinden anasının rahmine kemal~i şiddet ve telâşla dökülen hakir bir sudan yaratıldı. Bunu bilsin ve haddini tecavüz etmesin. Çünkü babanın bel kemikieriyle ananın göğüs kemikleri arasından çıkan meniden halkolunmuştur. Böyle hakir bir sudan halkolunan insanın evvelâ kendisini ve saniyen Rabbisini bilmesi lâzımdır. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet; insanın validesini ve pederinin her ikisinin suyundan halkolunduğuna delâlet eder ve ahadis-i celilede erkek ve dişi her ikisinin suyundan halkolunduğuna sarahat-ı kâfiye vardır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Resulullah (S.A.) Efendimiz «Erkeğin menisi galip olursa çocuğun babaya ve babanın akrabasına müşabeheti İziyade olur, ananın menisi galip olursa çocuğun anaya ve ananın akrabasına müşabeheti ziyade olur» buyurmuştur. İşte bu hadis-i şerif çocuğun her ikisinin suyundan halkcjlunduğuna açıktan delâlet eder. Şu halde bazıların «Teraible murad; babanın göğüs kemikleridir ve'çocuk yalnız babanın suyundan halkoiunur» dedikleri sözleri merduddur. Bu âyet; Terâible muradın kadının göğüs kemikleri olduğuna ve hatunun menisi göğsünden nazil olduğuna delâlet eder ve göğsünden nazil olduğu için hatunun şefkati ziyade olduğuna dair bazı eserler de mevcuttur.

Târık 86:7

Vacip Tealâ her nefsiçin bir hafız olduğunu beyandan herkesin ameli mahfuz olunca insana lâzım olan bidaye-i nazar etmek ehem ve elzem olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; her insan üzerinde bir bekçi olunca her insan iptida-yı haline baksın da iptidaen meniden halka kaadir olan Allahü Tealâ'-nın o insanı öldükten sonra tekrar iadeye kaadir olduğunu bilsin ki âhirette me'yus olacağı kabahatları işleyip de hafız olan meleğe yazdırmasın, belki âhirette sürür verecek a'mâl-i saliha yazdırsın, insaf etsin, baksm ki ne gibi hakîr ve zelil şeyden haİkolundu. Zira babasının belinden anasının rahmine kemal~i şiddet ve telâşla dökülen hakir bir sudan yaratıldı. Bunu bilsin ve haddini tecavüz etmesin. Çünkü babanın bel kemikieriyle ananın göğüs kemikleri arasından çıkan meniden halkolunmuştur. Böyle hakir bir sudan halkolunan insanın evvelâ kendisini ve saniyen Rabbisini bilmesi lâzımdır. Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet; insanın validesini ve pederinin her ikisinin suyundan halkolunduğuna delâlet eder ve ahadis-i celilede erkek ve dişi her ikisinin suyundan halkolunduğuna sarahat-ı kâfiye vardır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Resulullah (S.A.) Efendimiz «Erkeğin menisi galip olursa çocuğun babaya ve babanın akrabasına müşabeheti İziyade olur, ananın menisi galip olursa çocuğun anaya ve ananın akrabasına müşabeheti ziyade olur» buyurmuştur. İşte bu hadis-i şerif çocuğun her ikisinin suyundan halkcjlunduğuna açıktan delâlet eder. Şu halde bazıların «Teraible murad; babanın göğüs kemikleridir ve'çocuk yalnız babanın suyundan halkoiunur» dedikleri sözleri merduddur. Bu âyet; Terâible muradın kadının göğüs kemikleri olduğuna ve hatunun menisi göğsünden nazil olduğuna delâlet eder ve göğsünden nazil olduğu için hatunun şefkati ziyade olduğuna dair bazı eserler de mevcuttur.

Târık 86:8

Vacip Tealâ insanın bidaye-i halini beyandan sonra nihaye-i halini beyan etmek üzere : Zira; herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan başkasına yardıma vakti olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile imtihan olunur demektir. İmtihanın manâsı; o günde insanın işlediği ameli kendine söylenir, meleklerin yazdığı deftere tatbik olunur. İnsan kendi a'mâ-line nazar eder, bakar ki cümlesi muvafıktır, içinden hangilerinin sevap, hangilerinin günah olduğunu bilir. Çünkü; insanın yaptığı işlerden bazısı zahirde iyi görülür, halbuki batında ayn-ı kabahat olur. Binaenaleyh; her şahsın amel defterinin kendi eline verilmesi, işe yarayan ve yaramayanın kendine bildirilmesi ve ameline az veya çok'sevap verildi veya azab olundu diyerek itiraza meydan bırakılmaması onun hakkında imtihandır.

Târık 86:9

Vacip Tealâ insanın bidaye-i halini beyandan sonra nihaye-i halini beyan etmek üzere : Zira; herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan başkasına yardıma vakti olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile imtihan olunur demektir. İmtihanın manâsı; o günde insanın işlediği ameli kendine söylenir, meleklerin yazdığı deftere tatbik olunur. İnsan kendi a'mâ-line nazar eder, bakar ki cümlesi muvafıktır, içinden hangilerinin sevap, hangilerinin günah olduğunu bilir. Çünkü; insanın yaptığı işlerden bazısı zahirde iyi görülür, halbuki batında ayn-ı kabahat olur. Binaenaleyh; her şahsın amel defterinin kendi eline verilmesi, işe yarayan ve yaramayanın kendine bildirilmesi ve ameline az veya çok'sevap verildi veya azab olundu diyerek itiraza meydan bırakılmaması onun hakkında imtihandır.

Târık 86:10

Vacip Tealâ insanın bidaye-i halini beyandan sonra nihaye-i halini beyan etmek üzere : Zira; herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan başkasına yardıma vakti olamaz. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile imtihan olunur demektir. İmtihanın manâsı; o günde insanın işlediği ameli kendine söylenir, meleklerin yazdığı deftere tatbik olunur. İnsan kendi a'mâ-line nazar eder, bakar ki cümlesi muvafıktır, içinden hangilerinin sevap, hangilerinin günah olduğunu bilir. Çünkü; insanın yaptığı işlerden bazısı zahirde iyi görülür, halbuki batında ayn-ı kabahat olur. Binaenaleyh; her şahsın amel defterinin kendi eline verilmesi, işe yarayan ve yaramayanın kendine bildirilmesi ve ameline az veya çok'sevap verildi veya azab olundu diyerek itiraza meydan bırakılmaması onun hakkında imtihandır.

Târık 86:11

Vacip Tealâ insanların iade olunacağını beyandan sonra insanların iade olunacağını haber veren Kur'anın hakla batıl beynini tefrik eder bir kitap olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; ciddiyetle nazil oldu. Binaenaleyh; her hükmü kafidir, oyuncak değildir, insanlar arasında olan muhâsse-matı faslı ayn-ı hakikattir, asla oyunla münasebeti yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile reci': yağmur manasınadır. Zira: yağmur yağar, sonra tekrar yağar ve yağmur sebebiyle hayır gelir, tekrar yağar, yine tekrar hayır gelir yahut rahmet denizden buiuta gider, buluttan döner, yere gelir, velhasıl yağmur, dönmek manâsına olan reci' denmeye şayandır. Sadi'; yarılmak manasınadır. Çünkü; gökten rahmet yağınca otlar, ekinler ve ağaçlar bitmekle yer yarılır, Neşv ü nema bulur, bereketler hasıl olur. Şu halde gök, baba' menzilinde arza feyzeder. arz da ana menzilinde birçok evlât doğurur. Binaenaleyh; her ikisi de insanlar için. büyük nimetlerdir. Çünkü; nimet-i dünya gökten yağmurun tekrar be tekrar yağmasına ve arzdan otların ve ekinlerin bitmesine mevkuftur. Yahut reci : semanın dönmesidir. Çünkü; sema deveran eder ve her devresinde, evvel hareket ettiği mahalle döner gelir, âdeta bir değirmen taşı gibi nereden hareket ederse devresini bitirir, yine aynı mahfile gelir, clevre-i sanivev^ baslar. Binaenaleyh semaya yani dönmek sahihi denmiştir.

Târık 86:12

Vacip Tealâ insanların iade olunacağını beyandan sonra insanların iade olunacağını haber veren Kur'anın hakla batıl beynini tefrik eder bir kitap olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; ciddiyetle nazil oldu. Binaenaleyh; her hükmü kafidir, oyuncak değildir, insanlar arasında olan muhâsse-matı faslı ayn-ı hakikattir, asla oyunla münasebeti yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile reci': yağmur manasınadır. Zira: yağmur yağar, sonra tekrar yağar ve yağmur sebebiyle hayır gelir, tekrar yağar, yine tekrar hayır gelir yahut rahmet denizden buiuta gider, buluttan döner, yere gelir, velhasıl yağmur, dönmek manâsına olan reci' denmeye şayandır. Sadi'; yarılmak manasınadır. Çünkü; gökten rahmet yağınca otlar, ekinler ve ağaçlar bitmekle yer yarılır, Neşv ü nema bulur, bereketler hasıl olur. Şu halde gök, baba' menzilinde arza feyzeder. arz da ana menzilinde birçok evlât doğurur. Binaenaleyh; her ikisi de insanlar için. büyük nimetlerdir. Çünkü; nimet-i dünya gökten yağmurun tekrar be tekrar yağmasına ve arzdan otların ve ekinlerin bitmesine mevkuftur. Yahut reci : semanın dönmesidir. Çünkü; sema deveran eder ve her devresinde, evvel hareket ettiği mahalle döner gelir, âdeta bir değirmen taşı gibi nereden hareket ederse devresini bitirir, yine aynı mahfile gelir, clevre-i sanivev^ baslar. Binaenaleyh semaya yani dönmek sahihi denmiştir.

Târık 86:13

Vacip Tealâ insanların iade olunacağını beyandan sonra insanların iade olunacağını haber veren Kur'anın hakla batıl beynini tefrik eder bir kitap olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; ciddiyetle nazil oldu. Binaenaleyh; her hükmü kafidir, oyuncak değildir, insanlar arasında olan muhâsse-matı faslı ayn-ı hakikattir, asla oyunla münasebeti yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile reci': yağmur manasınadır. Zira: yağmur yağar, sonra tekrar yağar ve yağmur sebebiyle hayır gelir, tekrar yağar, yine tekrar hayır gelir yahut rahmet denizden buiuta gider, buluttan döner, yere gelir, velhasıl yağmur, dönmek manâsına olan reci' denmeye şayandır. Sadi'; yarılmak manasınadır. Çünkü; gökten rahmet yağınca otlar, ekinler ve ağaçlar bitmekle yer yarılır, Neşv ü nema bulur, bereketler hasıl olur. Şu halde gök, baba' menzilinde arza feyzeder. arz da ana menzilinde birçok evlât doğurur. Binaenaleyh; her ikisi de insanlar için. büyük nimetlerdir. Çünkü; nimet-i dünya gökten yağmurun tekrar be tekrar yağmasına ve arzdan otların ve ekinlerin bitmesine mevkuftur. Yahut reci : semanın dönmesidir. Çünkü; sema deveran eder ve her devresinde, evvel hareket ettiği mahalle döner gelir, âdeta bir değirmen taşı gibi nereden hareket ederse devresini bitirir, yine aynı mahfile gelir, clevre-i sanivev^ baslar. Binaenaleyh semaya yani dönmek sahihi denmiştir.

Târık 86:14

Vacip Tealâ Kur'amn hakla batıl beynini tefrik ettiğinidan sonra Kuranın hakolmadığını isbata ve iptaline sa'yedenierin semeresiz kalacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlardan derhal ahzetmem ve bir miktar müsaade gösteririm ki cür'etlerini arttırırım. Şu halde Vacip Tealâ'nın onlara yapmış olduğu hile muamelesi onlara istidrac olarak mühlet vermesidir. Zira; onlar bu mühlete mağrur olurlar, Kur'ana ta'na cür'etleri artar ve âhiretçe azapları şiddetlenir. Yahut Cenab-ı Hakkın hile muamelesi; onların hilesini resulünden defetmektir. Çünkü; onlar Resulullah'ın dinini iptale sa'yet-tiler, ona mukabil Vacip Tealâ resulüne nusret verdi, onlar Kurarım nurunu söndürmeye çalıştılar, ona mukabil Cenab-ı Hak dinini âlî kılmakla nur-u Kur'anı âleme dağıttı. Velhasıl onlar ne kadar körîetmesine çalıştılarsa Allahü Tealâ o kadar parlattı, kuvvet verdi ve onları zaafa duçar etti ki akıbet makhûr ve münhezim oldular.

Târık 86:15

Vacip Tealâ Kur'amn hakla batıl beynini tefrik ettiğinidan sonra Kuranın hakolmadığını isbata ve iptaline sa'yedenierin semeresiz kalacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlardan derhal ahzetmem ve bir miktar müsaade gösteririm ki cür'etlerini arttırırım. Şu halde Vacip Tealâ'nın onlara yapmış olduğu hile muamelesi onlara istidrac olarak mühlet vermesidir. Zira; onlar bu mühlete mağrur olurlar, Kur'ana ta'na cür'etleri artar ve âhiretçe azapları şiddetlenir. Yahut Cenab-ı Hakkın hile muamelesi; onların hilesini resulünden defetmektir. Çünkü; onlar Resulullah'ın dinini iptale sa'yet-tiler, ona mukabil Vacip Tealâ resulüne nusret verdi, onlar Kurarım nurunu söndürmeye çalıştılar, ona mukabil Cenab-ı Hak dinini âlî kılmakla nur-u Kur'anı âleme dağıttı. Velhasıl onlar ne kadar körîetmesine çalıştılarsa Allahü Tealâ o kadar parlattı, kuvvet verdi ve onları zaafa duçar etti ki akıbet makhûr ve münhezim oldular.

Târık 86:16

Vacip Tealâ Kur'amn hakla batıl beynini tefrik ettiğinidan sonra Kuranın hakolmadığını isbata ve iptaline sa'yedenierin semeresiz kalacağını beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; onlardan derhal ahzetmem ve bir miktar müsaade gösteririm ki cür'etlerini arttırırım. Şu halde Vacip Tealâ'nın onlara yapmış olduğu hile muamelesi onlara istidrac olarak mühlet vermesidir. Zira; onlar bu mühlete mağrur olurlar, Kur'ana ta'na cür'etleri artar ve âhiretçe azapları şiddetlenir. Yahut Cenab-ı Hakkın hile muamelesi; onların hilesini resulünden defetmektir. Çünkü; onlar Resulullah'ın dinini iptale sa'yet-tiler, ona mukabil Vacip Tealâ resulüne nusret verdi, onlar Kurarım nurunu söndürmeye çalıştılar, ona mukabil Cenab-ı Hak dinini âlî kılmakla nur-u Kur'anı âleme dağıttı. Velhasıl onlar ne kadar körîetmesine çalıştılarsa Allahü Tealâ o kadar parlattı, kuvvet verdi ve onları zaafa duçar etti ki akıbet makhûr ve münhezim oldular.

Târık 86:17

Vacip Tealâ kâfirlere hile muamelesi yaptığını beyandan sonra resulüne de mühlet vermekle emretmek üzere buyuruyor. Zira; onların helaklerine az bir zaman kaldı. Binaenaleyh; sen telâş etme ve acele intikamlarını arzu ederek kendine zahmet terme. Zira; vakt-i merhûnu gelince biz onlardan ıramızı alırız Fahjri Râzi'nin beyanı veçhile az bir müddetle mu rad; ı/ejm-ı Bedir olmak ihtimali vardır. Zira; yevm-i Bedir'dd Mekke müşrikleri makhûr ve münhezim olmuşlardır. Yahut yevm-i kıyame&ir. Çünkü yevm-i kıyamet gelmek üzere olduğundan uzak olsa darli yakın sayılabilir. Bu âyette beyan-olunan mühlet kılıç âyetiyle mensuhtur. Zira; kılıç âyeti kat'îdir, mühlet yoktur.