Lafzullah

Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Neml 27:1 – Lukman 31:34

Müellif / kaynak: İsmâil Hakkı Bursevî; ihtisar: Muhammed Ali es-Sâbûnî (Türkçe çeviri)

İçindekiler
  1. Neml 27:1
  2. Neml 27:2
  3. Neml 27:3
  4. Neml 27:4
  5. Neml 27:5
  6. Neml 27:6
  7. Neml 27:7
  8. Neml 27:8
  9. Neml 27:9
  10. Neml 27:10
  11. Neml 27:11
  12. Neml 27:12
  13. Neml 27:13
  14. Neml 27:14
  15. Neml 27:15
  16. Neml 27:16
  17. Neml 27:17
  18. Neml 27:18
  19. Neml 27:19
  20. Neml 27:20
  21. Neml 27:21
  22. Neml 27:22
  23. Neml 27:23
  24. Neml 27:24
  25. Neml 27:25
  26. Neml 27:26
  27. Neml 27:27
  28. Neml 27:28
  29. Neml 27:29
  30. Neml 27:30
  31. Neml 27:31
  32. Neml 27:32
  33. Neml 27:33
  34. Neml 27:34
  35. Neml 27:35
  36. Neml 27:36
  37. Neml 27:37
  38. Neml 27:38
  39. Neml 27:39
  40. Neml 27:40
  41. Neml 27:41
  42. Neml 27:42
  43. Neml 27:43
  44. Neml 27:44
  45. Neml 27:45
  46. Neml 27:46
  47. Neml 27:47
  48. Neml 27:48
  49. Neml 27:49
  50. Neml 27:50
  51. Neml 27:51
  52. Neml 27:52
  53. Neml 27:53
  54. Neml 27:54
  55. Neml 27:55
  56. Neml 27:56
  57. Neml 27:57
  58. Neml 27:58
  59. Neml 27:59
  60. Neml 27:60
  61. Neml 27:61
  62. Neml 27:62
  63. Neml 27:63
  64. Neml 27:64
  65. Neml 27:65
  66. Neml 27:66
  67. Neml 27:67
  68. Neml 27:68
  69. Neml 27:69
  70. Neml 27:70
  71. Neml 27:71
  72. Neml 27:72
  73. Neml 27:73
  74. Neml 27:74
  75. Neml 27:75
  76. Neml 27:76
  77. Neml 27:77
  78. Neml 27:78
  79. Neml 27:79
  80. Neml 27:80
  81. Neml 27:81
  82. Neml 27:82
  83. Neml 27:83
  84. Neml 27:84
  85. Neml 27:85
  86. Neml 27:86
  87. Neml 27:87
  88. Neml 27:88
  89. Neml 27:89
  90. Neml 27:90
  91. Neml 27:91
  92. Neml 27:92
  93. Neml 27:93
  94. Kasas 28:1
  95. Kasas 28:2
  96. Kasas 28:3
  97. Kasas 28:4
  98. Kasas 28:5
  99. Kasas 28:6
  100. Kasas 28:7
  101. Kasas 28:8
  102. Kasas 28:9
  103. Kasas 28:10
  104. Kasas 28:11
  105. Kasas 28:12
  106. Kasas 28:13
  107. Kasas 28:14
  108. Kasas 28:15
  109. Kasas 28:16
  110. Kasas 28:17
  111. Kasas 28:18
  112. Kasas 28:19
  113. Kasas 28:20
  114. Kasas 28:21
  115. Kasas 28:22
  116. Kasas 28:23
  117. Kasas 28:24
  118. Kasas 28:25
  119. Kasas 28:26
  120. Kasas 28:27
  121. Kasas 28:28
  122. Kasas 28:29
  123. Kasas 28:30
  124. Kasas 28:31
  125. Kasas 28:32
  126. Kasas 28:33
  127. Kasas 28:34
  128. Kasas 28:35
  129. Kasas 28:36
  130. Kasas 28:37
  131. Kasas 28:38
  132. Kasas 28:39
  133. Kasas 28:40
  134. Kasas 28:41
  135. Kasas 28:42
  136. Kasas 28:43
  137. Kasas 28:44
  138. Kasas 28:45
  139. Kasas 28:46
  140. Kasas 28:47
  141. Kasas 28:48
  142. Kasas 28:49
  143. Kasas 28:50
  144. Kasas 28:51
  145. Kasas 28:52
  146. Kasas 28:53
  147. Kasas 28:54
  148. Kasas 28:55
  149. Kasas 28:56
  150. Kasas 28:57
  151. Kasas 28:58
  152. Kasas 28:59
  153. Kasas 28:60
  154. Kasas 28:61
  155. Kasas 28:62
  156. Kasas 28:63
  157. Kasas 28:64
  158. Kasas 28:65
  159. Kasas 28:66
  160. Kasas 28:67
  161. Kasas 28:68
  162. Kasas 28:69
  163. Kasas 28:70
  164. Kasas 28:71
  165. Kasas 28:72
  166. Kasas 28:73
  167. Kasas 28:74
  168. Kasas 28:75
  169. Kasas 28:76
  170. Kasas 28:77
  171. Kasas 28:78
  172. Kasas 28:79
  173. Kasas 28:80
  174. Kasas 28:81
  175. Kasas 28:82
  176. Kasas 28:83
  177. Kasas 28:84
  178. Kasas 28:85
  179. Kasas 28:86
  180. Kasas 28:87
  181. Kasas 28:88
  182. Ankebut 29:1
  183. Ankebut 29:2
  184. Ankebut 29:3
  185. Ankebut 29:4
  186. Ankebut 29:5
  187. Ankebut 29:6
  188. Ankebut 29:7
  189. Ankebut 29:8
  190. Ankebut 29:9
  191. Ankebut 29:10
  192. Ankebut 29:11
  193. Ankebut 29:12
  194. Ankebut 29:13
  195. Ankebut 29:14
  196. Ankebut 29:15
  197. Ankebut 29:16
  198. Ankebut 29:17
  199. Ankebut 29:18
  200. Ankebut 29:19
  201. Ankebut 29:20
  202. Ankebut 29:21
  203. Ankebut 29:22
  204. Ankebut 29:23
  205. Ankebut 29:24
  206. Ankebut 29:25
  207. Ankebut 29:26
  208. Ankebut 29:27
  209. Ankebut 29:28
  210. Ankebut 29:29
  211. Ankebut 29:30
  212. Ankebut 29:31
  213. Ankebut 29:32
  214. Ankebut 29:33
  215. Ankebut 29:34
  216. Ankebut 29:35
  217. Ankebut 29:36
  218. Ankebut 29:37
  219. Ankebut 29:38
  220. Ankebut 29:39
  221. Ankebut 29:40
  222. Ankebut 29:41
  223. Ankebut 29:42
  224. Ankebut 29:43
  225. Ankebut 29:44
  226. Ankebut 29:45
  227. Ankebut 29:46
  228. Ankebut 29:47
  229. Ankebut 29:48
  230. Ankebut 29:49
  231. Ankebut 29:50
  232. Ankebut 29:51
  233. Ankebut 29:52
  234. Ankebut 29:53
  235. Ankebut 29:54
  236. Ankebut 29:55
  237. Ankebut 29:56
  238. Ankebut 29:57
  239. Ankebut 29:58
  240. Ankebut 29:59
  241. Ankebut 29:60
  242. Ankebut 29:61
  243. Ankebut 29:62
  244. Ankebut 29:63
  245. Ankebut 29:64
  246. Ankebut 29:65
  247. Ankebut 29:66
  248. Ankebut 29:67
  249. Ankebut 29:68
  250. Ankebut 29:69
  251. Rum 30:1
  252. Rum 30:2
  253. Rum 30:3
  254. Rum 30:4
  255. Rum 30:5
  256. Rum 30:6
  257. Rum 30:7
  258. Rum 30:8
  259. Rum 30:9
  260. Rum 30:10
  261. Rum 30:11
  262. Rum 30:12
  263. Rum 30:13
  264. Rum 30:14
  265. Rum 30:15
  266. Rum 30:16
  267. Rum 30:17
  268. Rum 30:18
  269. Rum 30:19
  270. Rum 30:20
  271. Rum 30:21
  272. Rum 30:22
  273. Rum 30:23
  274. Rum 30:24
  275. Rum 30:25
  276. Rum 30:26
  277. Rum 30:27
  278. Rum 30:28
  279. Rum 30:29
  280. Rum 30:30
  281. Rum 30:31
  282. Rum 30:32
  283. Rum 30:33
  284. Rum 30:34
  285. Rum 30:35
  286. Rum 30:36
  287. Rum 30:37
  288. Rum 30:38
  289. Rum 30:39
  290. Rum 30:40
  291. Rum 30:41
  292. Rum 30:42
  293. Rum 30:43
  294. Rum 30:44
  295. Rum 30:45
  296. Rum 30:46
  297. Rum 30:47
  298. Rum 30:48
  299. Rum 30:49
  300. Rum 30:50
  301. Rum 30:51
  302. Rum 30:52
  303. Rum 30:53
  304. Rum 30:54
  305. Rum 30:55
  306. Rum 30:56
  307. Rum 30:57
  308. Rum 30:58
  309. Rum 30:59
  310. Rum 30:60
  311. Lukman 31:1
  312. Lukman 31:2
  313. Lukman 31:3
  314. Lukman 31:4
  315. Lukman 31:5
  316. Lukman 31:6
  317. Lukman 31:7
  318. Lukman 31:8
  319. Lukman 31:9
  320. Lukman 31:10
  321. Lukman 31:11
  322. Lukman 31:12
  323. Lukman 31:13
  324. Lukman 31:14
  325. Lukman 31:15
  326. Lukman 31:16
  327. Lukman 31:17
  328. Lukman 31:18
  329. Lukman 31:19
  330. Lukman 31:20
  331. Lukman 31:21
  332. Lukman 31:22
  333. Lukman 31:23
  334. Lukman 31:24
  335. Lukman 31:25
  336. Lukman 31:26
  337. Lukman 31:27
  338. Lukman 31:28
  339. Lukman 31:29
  340. Lukman 31:30
  341. Lukman 31:31
  342. Lukman 31:32
  343. Lukman 31:33
  344. Lukman 31:34

Neml 27:1

NEML SÛRESİ Tâ. Sîn. Bu sûre, ”Tâ sın" diye adlandırılmıştır. Bunlar, şanı yüce olan bu sûre, ulu olduğu bilinen Kur'an'ın ve apaçık icazı ve sağlamlığı açık olan kitabın âyetleridir. Âyette kitabın ”mübîn" olduğu belirtilmiştir. Bunun iki anlamı vardır. Birincisi ”apaçık", ikincisi ise ”açıklayan". Buna göre mânâ: ”Kitabın içindeki hikmet ve hükümleri açıklayan" şeklinde olur.

Neml 27:2

Kur'an-ı Kerim Mü'minler için bir hidayet rehberi ve müjdedir. Yani, onları doğru yola ileten ve müjdeleyendir. Zaten namaz kılan, oruç tutan kimseler doğru yolda olduklarına göre bunların doğru yola iletilmesinin anlamı, o yoldaki kararlılıklarını artırmak demektir. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”... İman edenlere gelince (bu sûre) onların imanlarım artırır..." (Tevbe: 124) Onlar için bunun müjdeleyici olmasına gelince, bu durum ise açıktır. Çünkü Kur an âyetleri onlara Allah'ın rahmetini ve hoşnutluğunu müjdelemektedir.

Neml 27:3

Namaz kılan, zekât veren rükünlerine ve şartlarına riayet ederek namazlarını eda eden; zekâtı hak edenlere verenler ve âhirete de kesin olarak iman eden, onun meydana geleceğini tasdik edip yakınen bilenler

Neml 27:4

Şüphesiz biz, âhirete inanmayanların öldükten sonra yeniden diriltilmeyi tasdik etmeyenlerin kötü işlerini kendilerine süslü gösterdik de... Yani Biz, onların kötü amellerini, insan tabiatının hoşlanacağı ve nefsin zevk duyacağı bir şekle getirdik. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Cehennem, cazip ve hoşgelen şeylerle kuşatılmıştır." O yüzden bocalar, şaşırır dururlar. ”Ameh" şaşkınlıktan dolayı bir işte tereddüt etmekdir.

Neml 27:5

İşte bunlar, küfür ve şaşkınlıkla nitelenenler, dünyada Bedir Savaşında olduğu gibi öldürülmek ve esir edilmek suretiyle kendileri için kötü bir azap bulunan kimselerdir. Sapıklığı hidayete tercih etmelerinden dolayı âhirette insanlar içinden en çok ziyana uğrayacaklar da onlardır. Bu sebeple onlar, cenneti ve cennet nimetlerini kaybetmişlerdir. ”Su (kötü)", insanı üzen ve kedere boğan her şeye denir.

Neml 27:6

Ey Rasûlüm Muhammed! Şüphesiz ki bu Kur'ân, sana hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından inkarcıların iddia ettiği gibi kendinden değil, Cebrail vasıtasıyle okunmak ve telkin edilmek suretiyle verilmektedir. Bir kimse, bir şeyi birinin telâffuzundan ve ağzından bellediği zaman ”telak-kal-Kelâme min ful ân" denir. Allahü teâlâ, her şeyi bilme vasfına sahip olarak bazı bilgiler vermek üzere şöyle buyurdu:

Neml 27:7

Hani Mûsa, ailesine şöyle demişti: Yani, Ey Rasûlüm Muhammed! Mûsa'nın, Tur vadisinde ailesine söylediği sözler var ya, işte o ânı kavmine hatırlat. Nitekim Mûsa, Medyen'de Şuayb'ın yanında on yıl kaldı, sonra hanımı Şuayb'ın kızı ile Mısır'a hareket etti. Karanlık ve çok soğuk bir gecede yolunu kaybetti. Bu esnada hanımına doğum sancıları geldi. Derken Tur tarafından Mûsa'ya bir ateş gözüktü. Bunun üzerine Mûsa hanımına, ”Burada kalın" dedi. 'Gerçekten ben bir ateş gördüm. Mukatil şöyle demiştir: ”Buradaki ateş nur demektir ki, bu da Allahü teâlâ'nın nurundun ibarettir." Gidip Size oradan yolla ilgili, yolun nerede kaldığına dair bir haber getireceğim, yahut orada bana yolu gösterecek birini bulamazsam o kocaman ateşten bir ateş koru alıp getireyim, umarım ki ısınırsınız.' Sıcaklığı ile soğuğu giderirsiniz. Âyette geçen ”şilıab" yanmakta olan ateşten yükselen alev, şifle demektir. ”Kabes" ise kor demektir.

Neml 27:8

Oraya ağaca geldiğinde Tur tarafından kendisine şöyle seslenilmişti: 'Ateşin bulunduğu yerde olan... O yer, Allahü teâlâ'nın şu ifadesinde belirtilen mübarek bir yerdir: ”... O mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından kendisine şöyle seslenildi..." (Kasas: 30) ve bereketli olan Şam toprakları içinde yer alan bu yerin çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Çünkü orası, peygamberlerin gönderildiği ve özellikle Mûsa'nın Allah'la konuştuğu bir yerdir. Bazı Müfessirler âyetteki, ”bûrik-mübarek kılınmıştır" ifadesini ”duaya" yorumlamışlardır; bir kısmı ise, ateşin çevresindekilerin melekler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre ortaya çıkan nur, hem o yeri hem de o nur içinde bulunan melekleri mübarek kılmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden sözü edilen işin fevkalâdeliğinden dolayı hayrete düşürmesi sebebiyle münezzehtir!

Neml 27:9

Ey Mûsa! İyi bil ki, Ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan güçlü, şüpheleri gidermeye muktedir ve yaptığını hikmetle eksiksiz bir plâna göre yapan Allah'ım!

Neml 27:10

Asanı at!' Yani, ateşin çevresindekiler mübarek kılınmıştır ve âsânı at diye seslenilmişti. "et-Te'vîlatun-Necmiyye"dc şu hususa işaret edilmiştir: ”Hakkın duyurusunu işiten ve O'nun cemalinin nurlarım müşahade eden, Allah'tan başka dayandığı her şeyi zihninden atar ve sadece Allah'ın lütfuna ve keremine dayanır." Mûsa (asayı atıp) onu hafif ve hızlı yılan gibi deprenir, çok çabuk hareket ettiğini görünce ki, Allah o büyük yılanı, hızlı hareket ve çeviklikte hafif ve sür'atli yılana benzetmiştir. Mûsa dönüp arkasına bakmadan geriye dönmeden kaçtı. Mûsa, bu işten bizzat kendisinin helak edilmesinin kastedildiğini zannederek korkuya kapılmıştır. Ona (dendi ki): 'Ey Mûsa! Bana güvenerek Benden başka birinden, ya da hiçbir şekilde korkma; çünkü Benim huzurumda peygamberler korkmaz. Şüphesiz bu ifade, peygamberlerden her halükârda korkunun kaldırıldığını vurgulamaktadır. Çünkü onlar, tamamen Allah'ın buyruklanyla meşgul olmaktadırlar. Dolayısıyle herhangi birinden korkmak hatırlarına gelmez.

Neml 27:11

Ancak, kim günah işlemek suretiyle kendine haksızlık eder, sonra yaptığı kötülüğü iyiliğe çevirir yani, günah işledikten sonra tevbe eder se, bilsin ki Ben tevbe edenleri çok bağışlayıcıyım, onlara çok merhamet edenim. Alimler, peygamberlerin günah işleyip işlememeleri konusunda farklı görüşler ileriye sürmüşlerdir. Nitekim Fahreddin er-Razî şöyle demiştir: ”Tercih ettiğimiz görüşe göre peygamberlerin, peygamberlikleri döneminde -küçük olsun büyük olsun- günah işlemiş olmaları söz konusu değildir. Onların, daha iyi olan bir şeyi terkedip iyi olanı yapmaları bizim küçük bir günahımız hükmündedir. Çünkü iyi kulların iyilikleri, has kulların kötülükleri mesabesindedir. Bil ki, has kulların kötülükleri diğer insanların kötülükleri gibi tabiî arzu ve istekten kaynaklanmaz. Has kulların günahları ancak, yorum farkından doğan hata sonucu meydana gelir. Bunun izahı şöyledir: Allahü teâlâ, marifet sahibi birini muhalefete düşürmek istediği zaman ona yoruma girişmeyi süslü göstermek suretiyle muhalefete düşmesine imkân verir. Çünkü marifet sahibi olan, yorum yapmaksızın, muhalefete düşmekten korkar. Ancak Allahü teâlâ, süslü gösterilmesinden, ya da yorumu sayesinde muhalefet durumuna düşene, kendisini bu duruma düşüren yorumun yanlışlığını gösterir. Nitekim Hazret-i Adem de böyle bir duruma düşmüş ve yoruma girişmesinden dolayı günaha sürüklenen olmuştur. İşte böyle bir durumda marifet sahibi kendi aleyhine isyana hükmeder. Halbuki, yorum şüphesinden dolayı bu duruma düşmeden önce günahkâr değildi.

Neml 27:12

Elini koynuna sok; Hazret-i Mûsa'nın, kol ve düğmeleri bulunmayan yünden bir cübbesi vardı ve mübarek eli de açıkta idi. Allahü teâlâ, gömlek yerine giydiği cübbesinin içine elini sokmasını emretti. Kusursuz alaca hastalığı ve benzeri bir illet olmadan bembeyaz parlak ve güneş ışınlan gibi ışınları olacak şekilde çıkacaktır. Yani, elini koynuna sokarsan bu özelliklerde çıkacaktır. Dokuz mucize ile ki, önceki âyette geçen asâ ve bu âyette belirtilen el de bunlara dahildir. Böylece dokuz mucize etmektedir. (1) 1- Dokuz mucize: Âsâ, beyaz el, Sina Dağı, tufan, çekirge, haşerat, kurbağa, kan ve denizin yarılmasıdır. Bkz. Â'raf, 7/107,108,133. âyetler ile diğer ilgili âyetler. Firavun ve kavmine Mısır halkına (git.) Çünkü onlar yoldan çıkmış küfür ve düşmanlığa meyletmiş bir kavim olmuşlardır.'

Neml 27:13

Âyetlerimiz Mûsa'nın getirmiş olduğu dokuz mucize onların gözleri önüne serilince: Eli parlak bir halde ortaya çıkınca: 'Bu, apaçık bir sihirdir' sihirli olduğu açıktır dediler.

Neml 27:14

Kalpleri ve gönülleri de bunlara sihir olmayıp Allah katından olduğuna tam bir kanaat getirdiği, yakînen bildiği halde... Ebu'l-Leys şöyle demiştir: ”Kalpleri, bu mucizelerin doğruluğunu kabul etmiştir. Çünkü onlar, her mucizeyi gördükçe Mûsa'dan imdat dileyerek kendisinden onu kaldırmasını talep etmişlerdir. Bunun üzerine Mûsa da o mucizeyi kaldırmıştır. Böylece onun, Allah'tan olduğu kendilerince de kanıtlanmış oldu." Nefsanî zülüm ve şeytanî kibirlerinden ötürü onları, ilâhi âyetler olduklarını bile bile dilleriyle inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak! Bu son da, onları dünyada suda boğmak ve âhirette yakmaktan ibarettir. ”Cuhûd" sırf inattan dolayı bile bile bir şeyi inkâr etmektir. Âyet-i Kerime’de, Kureyş kâfirleri için bir temsil söz konusudur. Çünkü onlar da bozguncu ve kibirli idiler. Firavun'u helak etmeye gücü yeten Allah, şüphesiz onun gibi olanı helak etmeye de gücü yeter. Buna göre akıllı insan, başkasının durumundan ibret alması, zulüm ve böbürlenmek gibi helake götüren vasıtaları terketmesi gerekir.

Neml 27:15

Yemin olun ki Biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim vermişizdir. Yani, onların her birine uygun dinî ilimler ve hükümlerden başka zırh yapımı, dağların tesbih etmesi, kuşlar ve hayvanların dilleriyle ilgili birtakım bilgiler verdik. Şüphesiz Allahü teâlâ, yedi kişiye yedi şey öğretmiştir: Hazret-i Âdem'e eşyanın isimlerini öğretmiş ve bu durum, Âdem'e secde edilmesine vesile olmuş; Hızır'a feraset ilmini öğretmiş, bunun neticesinde Hazret-i Mûsa ve Yuşa gibiler kendisine talebe olmuş; Hazret-i Yusuf'a rüya tabir edilmesi öğretilmiş ve bunun sonucunda ailesini ve ülkesini bulmuş; Hazret-i Davud'a zırh yapması öğretilmiş ve bu durum onun, liderliğe ve üstünlüğe ermesine vesile olmuştur. Öte yandan, Hazret-i Süleyman'a kuş dili öğretilmiş, bunun neticesinde Belkıs'ı bulmuş; Hazret-i İsa'ya kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiş ve bu durum, kötülükle ilgili töhmetin kendisinden uzak olmasına vasıta olmuştur. Nihayet Hazret-i Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'e şeriatı ve tevhidi öğretmiş ve bunun sonucunda o şefaat hakkını elde etmiştir. Onlar: Her biri, kendisine verilen ilimden dolayı şükrederek: 'Bizi, mü'nıin kullarının birçoğundan bize ilim vermesiyle üstün kılan Allah'a hamdolsun' dediler. Bu ifade, ilmin üstünlüğünü ve ilim ehlinin şerefini en açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu sebeple Hazret-i Davûd ve Hazret-i Süleyman Peygamberler, kendilerine verildiği halde başkalarına verilmeyen mülkü dikkate almaksızın ilimden dolayı şükrederek ilmi, üstünlüğün temeli saymışlardır. Söz konusu ifade aynı zamanda âlimleri, Allah'ın kendilerine lütfundan ihsan ettiği şeylerden dolayı O'na hamdetmelerine ve alçak gönüllü olmalarına teşvik etmektedir. "Fethu'l-Mevsilî" şöyle demiştir: ”Hastadan yiyecek, içecek ve ilâç alıkonduğu zaman o hasta ölmez mi? İşte kalp de ilim, düşünce ve hikmetten soyutlandığı zaman ölür."

Neml 27:16

Süleyman Davud'a vâris oldu. Yani, babasının ölümü ile birlikte ilim, peygamberlik ve saltanat, diğer çocuklara değil de ona intikal etti. Bu sayılanlar, mecazî olarak miras diye adlandırılmıştır. Çünkü gerçek miras mal için söz konusudur. Halbuki peygamberler, ancak insanın iç dünyası ile ilgili olgunluklara vâris olurlar. Onların nazarında malın ise hiçbir değeri yoktur. Ve övünmek, kibirlenmekten dolayı değil, sadece Allahü teâlâ'nın nimetini ilân ederek ki, Allah şöyle buyurmuştur: ”Rabbinin nimetine gelince, onu dile getir." (Duhâ: 11) dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi. Ayette, ”Bana" yerine ”Bize" diye belirtilmesi, siyaset gereği kralların âdetini gözetmekten kaynaklanmaktadır. ”Mantık:" Gönülde bulunan bir şeyi ifade etmek için kullanılan sözleri söylemektir. Aynı zamanda ağızdan çıkarılan sesler için de genelde ”mantık" diye tabir edilir. Bu sebeple güvercin ses çıkardığı zaman, ”Natakati'l-hamâme" denir. ”Tayr" ise, kanatlı olup havada uçan her şeye ad olan ”tâir" kelimesinin çoğuludur. Hazret-i Süleyman, karınca kıssasında geleceği gibi kuşlardan başka diğer canlıların da dilinden anlıyordu. Âyet-i Kerîmede, kuşların diğerlerine oranla üstün olmaları nedeniyle sadece kuş dili ifade edilmiştir. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Bize her kuşun, öttüğü zaman ne söylemek istediği öğretildi." Hikâye edildiğine göre Hazret-i Süleyman, ağaçta sakırdayıp başını ve kuyruğunu hareket ettiren bir bülbüle rast gelmiş ve yanındakilere hitaben: ”Onun ne söylediğini biliyor musunuz?" diye sormuş. Onlar: ”Allah bilir" deyince, Hazret-i Süleyman: ”Diyor ki: Yarım hurma yediğim zaman dünya ne olursa olsun, isterse yok olsun, benim için mühim değil," demiştir. Üveyik kuşu öttüğü zaman Hazret-i Süleyman onun: ”Keşke yaratılanlar yaratıl masalardı" dediğini bildirmiştir. Herhalde bu ötüşü, bir sıkıntıya katlanmasından ve kalbinin üzüntü duymasından olsa gerektir. Tavus kuşu ötünce yine Hazret-i Süleyman: ”O, ne ekersen onu biçersin diyor" demiştir. Hüdhüd öttüğü zaman o: ”Ey günahkârlar! Allah'tan bağışlanmanızı talep ediniz"; kırlangıç öttüğü zaman da: ”Hayır yapın ki karşılığını bulaşınız" diyorlar demiştir. Nitekim kırlangıç, insanların bulunduğu yere ulaşmak ve onlara yakın yere varmak için uzun mesafeleri kateder. Aynı zamanda Süleyman (aleyhisselâm), güvercin ses çıkardığı zaman, onun çok: ”Ey yüce Rabbim! Sen münezzehsin" diye söylediğini bildirmiştir. Horoz, meleği gördüğü zaman öter; eşek de şeytanı görmesi anında anı nr. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Kartal şöyle der: Ey insan! Dilediğin şekilde yaşa, sonun ölümdür." Ve bize her şeyden verildi. Burada, kendisine pekçok şeyin verildiğini kastetmiştir. Nitekim şöyle denmektedir: ”Herkes falancaya yöneliyor ve o her şeyi biliyor" sözünden, o kişiye yönelenlerin çokluğu ve ilminin zenginliği kastedilmektedir. Âyet-i Kerime’de belirtilmek istenen, Hükümranlık, peygamberlik, kitap, rüzgâr, cin ve şeytanların Hazret-i Süleyman'ın emrine verilmesi, kuş ve hayvanların dilinden anlaması ve çeşitli hayırlardır. Doğrusu bu kaydedilen öğretme ve verme işi apaçık, kimseye gizli kalmayan bir lü tuttur'. Allahü teâlâ'nın bir ihsanıdır. "el-Vesît" isimli tefsirde şöyle denmektedir: ”Hazret-i Süleyman, şükür ve hamdetmeyi dile getirerek: 'Bu, başkalarına verilenin üstünde açık bir ikramdır' demiştir." Nitekim Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: ”Ben insanlığın efendisiyim, övünmek yoktur." Yani, bu sözü şükretmek için söylüyorum, övünmek için değildir. İfade edildiğine göre Hazret-i Süleyman'a, Hazret-i Davud (aleyhisselâm)'a verilenler verilmiş, buna ilâveten de cin ve rüzgârlar emrine amade kılınmış ve kendisine kuş dilinden anlama kabiliyeti verilmiştir. Bu sebeple o dönemde, insanların yararlanabilecekleri fevkalâde teknik âletler yapılmıştır.

Neml 27:17

Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ki her cins yaratık kendi başına bir ordudur. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilemez..." (Müddessir : 31) Müteşekkil orduları Süleyman'ın hizmetine toplandı; ”Haşr" topluluğu yerinden çıkarmaktır. "Keşful-Esrâr" da şöyle denmiştir: ”Ordu anlamındaki ”cünd", çoğul getirilmemesine rağmen Allahü teâlâ bu âyette ”cunûd" şeklinde çoğul getirmiştir. Çünkü bu askerlerin cinsleri farklıdır." Yani, ordular sefere çıkmak üzere Hazret-i Süleyman için toplandılar. Nitekim Şam'dan itibaren Yemene kadar ona aitti. Bu sebeple sefere çıkmak istediği zaman emreder ve bu emir üzerine, orduları kitleler halinde toplanırdı. Hazret-i Süleyman'ın saltanatının çok güçlü olduğunu göstermek için âyette öncelikle cinler dile getirilmiştir. Çünkü cinler, çok hareketli olup onları toplamak ve emir altına almak çok güçtür. Hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevkediliyordu. ”vez':" Dağılmayı ve yayılmayı önlemek ve buna engel olmaktır. Yani, büyük bir ordunun düzeninde olduğu gibi, onların bir araya gelmesi, toplanması ve dağılmaması için hepsini alıkoydu. Rivayete göre Hazret-i Süleymanın ordugâhı yüz fersah uzunluğunda ve yüz fersah eninde idi. Cinler de ona bir fersah ebadında bir yaygı dokumuşlardı. O, bu yaygı üzerinde oturuyor ve etrafında da 600.000 kadar kürsü bulunuyordu. Kuşlar, onu güneşten korumak için kanatları ile gölgelendiriyor, saba rüzgârı bu yaygıyı bir aylık bir mesafeye götürüyor, böylece Hazret-i Süleyman, gökle yer arasında seyrediyordu. Yine naklediliyor ki Hazret-i Süleyman, bir çiftçinin yanından geçerken çiftçi kendi kendine şöyle demiştir: ”Gerçekten Hazret-i Davud'un ailesine büyük bir mülk verilmiştir." Rüzgâr bu sözü Hazret-i Süleyman'ın kulağına iletince binitinden inmiş çiftçiye kadar yürüyerek ona şöyle demiştir: ”Allah'ın kabul ettiği bir ”sübhânallah" sözü Davud'un ailesine verilenden daha değerlidir." Hazret-i Süleyman, Rasûlüllahin şehri olan Medine-i Münevvere'ye de uğramış ve şöyle demiştir: ”Burası, âhir zaman peygamberinin hicret yurdudur. Ona iman edene müjdeler olsun, ona tâbi olana müjdeler olsun ve ona uyana müjdeler olsun!"

Neml 27:18

Nihayet karınca vadisine üstten geldikleri zaman, bir karınca: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin. Nitekim karınca, Süleyman ve ordularının vadiye yöneldiklerini görünce kaçarak çığlığı ile diğer karıncaları uyarmıştı. Karınca anlamına gelen ”nemle" kelimesi, hem erkek hem de dişi karınca anlamına gelir. Dişi mi, erkek mi olduğu sözün gelişinden; erkek karınca, dişi karınca demekle anlaşılır. Fahreddin er-Razi'nin belirttiğine göre Katade Kfıfe'ye gelmiş ve insanlar yanına toplanınca onlara hitaben: ”Dilediğinizi sorun bakalım" demiştir. O esnada Ebû Hanife de orada bulunuyordu ki o, henüz küçük yaşta idi. Ebû Hanife: ”Sorun ona bakalım. Hazret-i Süleyman'ın karıncası erkek miydi, yoksa dişi miydi?" demiş. Soru Katadeye yöneltilmiş fakat cevap verememiştir. Bunun üzerine Ebû Hanife: ”O karınca dişi idi," demiştir. ”Bunu nereden öğrendin?" diye sorulunca da şöyle cevap vermiştir: ”Allah'ın kitabından, Onun ”kalet nemlenin" (Neml: 18) sözünden. Eğer karınca erkek olsaydı, ”kale nemletun" buyururdu. Şu halde, ”hamâme" (güvercin) ve ”şât" (koyun) kelimeleri gibi ”nemle" de erkek ve dişi için müşterek kullanılmaktadır. Erkek mi, dişi mi olduğu sözün gelişinden anlaşılır. Tıpkı, ”hamâme zeker" (erkek güvercin) ve ”hamâme unsâ" (dişi güvercin) gibi. Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezmesin!' dedi. Farkına varsalar elbette bunu yapmazlar. "Karınca, Hazret-i Süleyman'ı nasıl tanıyabildi?" dersen şöyle cevap veririz: Karıncaya, ona itaat etmesi emredilmşitir. Bu sebeple, kendisine itaat etmekle emredileni tanıması gerekir. Hatta karınca, bunun üstünde bir anlayışa sahiptir ve menfaatinin pek çoğunu bilir. Bu cümleden olarak karınca, tanenin bitip yeşermemesi için onu ikiye böler ve nemlenince de kurumak üzere deliğinden dışarıya, güneşe çıkarır.

Neml 27:19

(Süleyman) onun sözüne gülümseyerek... Yani, sözüne gülümseyerek başladı. Çünkü o, karıncanın tedbirli hareketine, uyarısına, hem kendi menfaatini hem de hemcinslerinin menfaatini bilmesine hayret etmiştir. Peygamberlerin gülmesi ise gülümsemeden ibarettir. Tabiatiyle insan, alışık olmadığı bir şeyi gördüğü veya duyduğu zaman hayrete düşer ve gülümser. Bazı Müfessirler şöyle demişlerdir: ”Hazret-i Süleyman gülmüştür. Gülmesinin görünen cephesi, karıncanın sözüne hayret etmesi ve görülmeyen cephesi ise, Allahü teâlâ'nın ona karıncanın sözünü anlama kabiliyetini lütfetmesine sevinmesi, şöhretli durumundan, takva ve şefkat konusunda ordularının durumundan mutluluk duy maşıdır." Allah'ın, ”Süleyman ve orduları farkına varmadan ” ifadesi, onların atlı ve yaya olduklarını göstermektedir. Dedi ki: 'Ey Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi... Bana ilim, peygamberlik, saltanat vb. yi lütfettiğin gibi babam Hazret-i Davud'a peygamberlik, dağlar ve kuşların kendisiyle birlikte tesbih etmesini, zırh yapmasını, demiri eritmesini ve benzeri şeyleri ve anneme de aynı inancı paylaşmayı lütfettin. Nitekim annesi, iyi ve temiz bir kadındı ve kendisine şöyle demişti: ”Yavrum! Geceleyin çok uyuma. Çünkü çok uyku kişiyi kıyamet günü fakir bırakır." Hazret-i Süleyman, anne ve babasına yapılan ikramın aynı zamanda kendisine yapılmış saydığım, dolayısiyle buna şükretmek gerektiğini dikkate alarak onları da dile getirmiştir. Ve şükür için bütünüyle hoşnut olacağın ve benden kabul edeceğin iyi iş yapmamı gönlüme getir. ”vez"' Daha önce geçtiği gibi, dağılmayı ve yayılmayı önlemek ve buna engel olmaktır. Yani, nimetine şükretmem için beni kendime hakim kıl ki, asla sana şükretmekten uzak kalmayayım. Nitekim nimet şükredildiği zaman yerleşir ve nankörlük ettiğinde de yok olur gider. : Müminlerin emiri Hazret-i Ali şöyle demiştir: ”Size, nimetin bir kısmı ulaşınca az şükretmekten dolayı tamamını kaçırmayın." Yani, sahip olduğu nimetlere şükretmeyen müstakbel nimetlerden mahrum kalır. Rahmetinle ki bir kimse cennete ameli ile değil, ancak Allah'ın rahmet ve lütfü sayesinde girer. Beni iyi kullarının arasına, cennete koy.' Bu kullar, peygamberler ve onlara her yönüyle tâbi olan kimselerdir.

Neml 27:20

(Süleyman) kuşları gözden geçirerek şöyle dedi: ”Tefekkııd:" Ortada olmayanı arayıp sormaktır. Nitekim, aramakla meşgul olan kişi, aradığının bir kısmını bulup bir kısmını bulamayabilir. Bu sebeple, söz konusu gözden geçirme işine ”tefekkud" adı verilmiştir. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Süleyman, kuşların durumunu öğrendiğinde Hüdhüd'ü görememiştir." Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Arada bir engel veya başka bir şey mi var? Yoksa kayıplara rai karıştı? ”el-Vesît" isimli tefsirde şöyle denmiştir: ”Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yani, Hüdhüd'e ne oldu ki onu göremiyorum? Araplar, 'Sana ne oldu?' anlamında 'Seni niçin üzüntülü görüyorum?' derler." Şu halde hükümdarların, ülkelerinde uyanık olmaları, iyi idare etmeleri ve maiyetinde bulunanların işlerini üstlenmeleri ve en küçük tebasını bile denetlemeleri gerekir. Nitekim Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm), en küçük kuşlardan olan Hüdhüd'ün durumunu gözden geçirmiş, ortada bir saat olmayışı bile gözünden kaçmamış ve tebasına karşı olan son derece şefkatinden dolayı kusur ve eksikliği kendisine atfederek, ”Hüdlıüd"e ne oldu ki onu göremiyorum" yerine, ”Bana ne oldu ki Hüdhüdu göremiyorum?" demiştir. Bu sözü ile Hazret-i Süleyman, idaresi altında bulunanların menfaatlerini gözetmeyi ve onları eğitmeyi hedeflemiştir. Hazret-i Süleyman, Hüdhüd'ün ortadan kaybolmasında geçerli bir özürü olmaması durumunda kendisini tehdit ederek şöyle demiştir:

Neml 27:21

Ya bana mazeretini beyan eden apaçık bir delil getirecek ya da mutlaka onu şiddetli bir azaba uğratacağım tüylerini yolup karıncaların onu yemesi için bu vaziyette güneşin, altına bırakacağım veya aynı cinsten olmayan kuşlarla bir kafese kapatacağını yahut hemcinslerinin ders alması için boğazlayacağım!' Bu ifade, ülkenin muhafazası ancak, üstün bir siyaset ve tam bir adalet anlayışı ile gerçekleştiğine işaret etmekledir. Hikâye edildiğine göre Hazret-i Süleyman Kudüs'teki Beyt-i Makdis'in inşaatını tamamlayınca hac için yola çıkmış ve Harem-i Şerifte dilediği kadar kaldıktan sonra Yemene gitmeye karar vermiştir. Hüdhüd de ona su rehberliği yapıyordu. Nitekim Hüdhüd, bardaktaki suyu gördüğü gibi yerin altındaki suyu da rahatlıkla görüyor, yakın mı uzak mı olduğunu anlıyor ve gagasıyle yeri eşeleyerek suyun yerini gösteriyordu. Bu arada şeytanlar da gelerek, kesilen hayvanın derisinin soyulduğu gibi toprağı altüst ederek suyu çıkarıyorlardı. İşte Hazret-i Süleyman Hüdhüdu bunun için arayıp sormuştu.

Neml 27:22

Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: 'Ben' dedi, 'senin bilmediğin bir şeyi her yönüyle öğrendim ve belledim. Nitekim Hazret-i Süleyman, konu edilen şeyi müşahade etmemiş, haberini ne cinlerden, ne de insanlardan almamıştı. Denirse ki, burada kötü bir hitap söz konusudur. Hazret-i Süleyman tahammül gösterir diye Hüdhüd ona böyle bir hitapta nasıl bulunur? Bunun cevabı şudur: ”Hüdhüd, bu ifadenin hemen ardından bir faydayı dile getirmiştir. Nitekim büyükler, faydanın bahis konusu olduğu bir sertliğe tahammül gösterirler." Hüdhüd. Hazret-i Süleyman için hizmet konumunda olduğuna işaretle şöyle demiştir: Sebe'den sana çok doğru tahkik edilmiş önemli bir haber getirdim. O bu ifadesinde, habercinin ancak kesin olarak bildiğini haber vermesi, özellikle krallar nazarında habercide aranan şartlardan biri olduğuna işaret etmektedir. Hazret-i Süleyman'ın, yakın bir yerde bulunmasına rağmen Be İki s't an haberi yoktu. O. San'a'da. Belkıs ise Ma'rib'de bulunuyordu ve aralarında üç günlük bir mesafe vardı. Nitekim Hazret-i Yakub'un da Yusuf un bulunduğu yerden haberi yoktu.

Neml 27:23

Gerçekten onlara Sebe'lilere hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkân kralların ihtiyaç duydukları atlar, ordu, mal vb. verilmiş... Değerli zatlardan biri şöyle demiştir: ”Hüdhüd, Belkıs'ın güzelliğini açıkça dile getirmemiştir. Çünkü o, bunun edebe aykırı olduğunu biliyordu." Ve durumuna veya onun gibi kralların tahtlarına kıyasla büyük bir tahta sahip olan... Belkis'ın tahtı seksen arşın uzunluğunda ve eninde olup ön kısmı altından yapılmıştı. Her tarafı kırmızı yakut ve yeşil zebercetle kaplı idi, üzerinde de uygun bir döşek vardı. Bir kadınla karşılaştım. Ki bu kadın, Ya'rib b. Kantatı neslinden Şurahbil'in kızı Belkıs'tır. Babası Yemen'in kralı idi ve ondan başka çocuğu yoktu. Belkıs, babasından sonra idareyi ele almış ve halk da kendisini tanımıştı. O ve kavmi ateşe tapıyordu.

Neml 27:24

Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini Allah'a ibadet edecekleri yerde ona taptıklarını gördüm. Şeytan, yaptıklarını kendilerine süslü, güneşe tapmalarını ve buna benzer çeşitli küfür ve isyanlarını güzel göstermiş de bundan dolayı onları doğru yoldan hak yoldan alıkoymuş. Onlar bunun için hidayete eremiyorlar.

Neml 27:25

Göklerde ve yerde ne olursa olsun gizleneni açığa çıkaran kalplerde gizlediğiniz ve diller ve organlarla açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesin diye (şeytan böyle yapmış.) Yani, Allah'a secde etmesinler diye şeytan onları hak yoldan alıkoymuştur. Bu, secde etmeyi terketmelerinden dolayı, onlara olan bir kınamadır. Onun için, bu âyet okunduğu zaman secde etmek vaciptir. Şüphesiz o, âyet-i kerime’de, ”açıkladığınız" ifadesini Allahü teâlâ'nın ilmine kıyasla bir şeyi gizlemekle açıklamak arasında bir fark bulunmadığına dikkat çekmek için zikretmiştir.

Neml 27:26

(Halbuki) O çok büyük Arş'ın sahibi olan Allah'tan başka tapı lacak yoktur.' Burada Arş, büyük olarak nitelendirilmiştir. Çünkü Arş, Allahü teâlânın yarattığı cisimlerin en büyüğüdür. İyi bilinmelidir ki, Belkısin tahtının büyüklüğü ile Allahü teâlâ'nın Arş'ının büyüklüğü arasında çok büyük bir farklılık vardır. Çünkü insan, Allah'ın Arşinı ancak ismen bilebilmekte ve onun dışında hakkında hiçbir bilgisi bulunmamaktadır.

Neml 27:27

(Süleyman Hüdhüd'e) dedi ki: Söylediğini 'doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Haber verdiğini elbette araştırıp doğruluk derecesini öğreneceğiz. Bu ifade gösteriyor ki, bir kişinin haberi meşhur ve mütevatir haber derecesine ulaşmaz. Bu sebeple böyle bir haberin üzerinde durup doğru mu, yalan mı olduğunu öğrenmek gerekir. Doğru olduğu anlaşılırsa kabul edilir, aksi halde kabul edilmez. Hazret-i Süleyman. Belkıs'a bir mektup yazmış ve mektubunda şöyle demiştir: ”Allah'ın kulu Süleyman b. Davûd'dan Sebe' Melikesi Belkıs'a: Bismillahirrahmanirrahim. Selâm, hidayete tâbi olanlaradır. Bundan sonra, bana karşı baş kaldırmayın ve bana Müslüman olarak gelin." Sonra mektubuna misk sürmüş, daha sonra da mektubunu, üzerini İsmuilahi'l-a'zâm (Allah'ın yüce adı)mn kazındığı mührü ile mühürlemiş ve öylece Hüdhüd'e vermiştir. Hüdhüd onu gagasıyle alması üzerine kendisine hitaben Hazret-i Süleyman şöyle demiştir:

Neml 27:28

Şu mektubumu götür, Hazret-i Süleyman mektup işinde, hakimiyeti altında bulunan güçlü cinleri değil de Hüdhüd'ü görevlendirmiştir. Çünkü onda, ilim ve hikmet emareleri görmüştür. Onu kendilerine bırak, yani, mektubu Belkıs ve kavmine bırak. Çünkü Hüdhüd: ”Onu ve kavmini buldum" ifadesinde, Belkısi kavmi ile birlikte zikretmiştir. Ebussuûd Tefsirinde şöyle denmiştir: ”Ayette 'kendilerine' diye çoğul ifade edilmiştir. Çünkü mektubun muhtevası, hepsini hak dine davet niteliği taşımakta idi." Sonra onlardan ayrılıp gizlenebileceğin ve verecekleri cevabı duyabileceğin bir yere biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına, birbirlerine ne söyleyeceklerine bak.' Rivayet edilmiştir ki, Hüdhüd, mektubu alarak Belkıs'a götürmüş ve onu, Ma'rib'deki sarayında uyur vaziyette bulmuştu. Nitekim Belkıs, yattığı zaman kapıları kapatıyormuş. Hüdhüd, bir aralıktan girerek, sırtüstü yatan Belkıs'ın boğazının üzerine mektubu attıktan sonra biraz geri çekilmiştir. Bel kıs, korku ile uyanmış, mektubun üzerindeki mührü görünce irkilmiş ve korkmuş; kuşların ona itaat etmesinden hareketle mektubu gönderenin kendisinden daha büyük bir kral olduğunu anlamıştı.

Neml 27:29

Belkıs, o anda kavminin ileri gelenlerine hitaben: ' Ey ileri gelenler! Bana çok önemli, muhteşem bir mühürle mühürlenmiş bir mektup bırakıldı' dedi. ”Mele';" Gözlere heybetli görünen ve kalplere saygı duygusu veren kavmin büyükleri ve ileri gelenleri demektir. İfade edildiğine göre Hazret-i Peygamber yabancılara mektup yazıyordu. Kendisine, onların sadece mühürlü mektupları kabul ettikleri söylenince o da kendisi için gümüşten bir mühür yaptırmış ve üzerine ”Rasûlüm Muhammed Allah'ın Elçisidir" ifadesini nakşettirmiştir. Aynı zamanda yüzük olarak kullandığı mührünü sol küçük parmağına takmıştı. Enes (radıyallahü anh) de bunu böyle rivayet etmiştir. Celâleyn Tefsiri'nde şöyle denmiştir: ”Kerîm, muhtevası güzel demektir." İbnu'ş-şeyh de, Şuara Sûresi'nin baş kısmında ”Kitabım Kerîm" için, ”Lâfzı ve manaları hoş, ya da kerîm şerefli demektir. Çünkü Mektup, besmele ile başlamıştır" der.

Neml 27:30

'Mektup Süleyman'dandır. Sanki kendisine, ”Mektup kimden ve içeriği nedir," diye sorulmuş o da, ”O, Süleyman'dandır" diye cevap vermiştir. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Buradaki bu besmele, tam bir âyet değildir. Halbuki, sûre başlarında bulunan besmeleler müstakil birer âyettir.

Neml 27:31

Bana karşı baş kaldırmayın zorba kralların yaptığı gibi kibirlenmeyin, teslimiyet göstererek mü'minler olarak bana gelin, dîye (yazmaktadır).' Katade şöyle demiştir: ”Peygamberler, bu şekilde uzun olmayan sözler yazıyorlardı."

Neml 27:32

Sonra Melike Belkıs: 'Beyler, ulular! Bu işimde bana fikir, fetva verin. Size aktardığım konuda bana cevap verin ve bu hususta uygun gördüğünüzü söyleyin. Belkıs, anların sorunları çözebileceklerini hissettirmek üzere cevap yerine, sıkıntılı durumlara cevap niteliği taşıyan ”fetva" tabirini kullanmıştır. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam' dedi. Yani işi, ancak hazır olduğunuz zaman ve görüşünüz istikametinde icra ederim. Bu, Belkıs'ın görüşünde ve plân yapmasında ona muhalif olmamaları için kalplerini yumuşatmaktan ibaret bir ifadedir. Aynı zamanda bu ifade, kişinin kendi bildiğine gitmemesi ve uygun olan bütün işlerinde başkalarına danışması gerektiğine işaret etmektedir. Özellikle krallar, ileri görüşlü kişilerden oluşan bir danışma kuruluna sahip olmalıdırlar ve bir işe ancak, onlara danışma sonucunda karar vermelidirler.

Neml 27:33

Onlar şöyle cevap verdiler: keyfiyet ve kemmıyet açısından 'Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Emir senin. Ne emredeceğini düşün taşın.', Belkıs, onların kendi güçlerini iddia ederek savaş meylinde olduklarını ve doğru yoldan ayrılacaklarını sezince Hazret-i Süleyman'ın durumundan habersiz oldukları için bu tür sözlerinin yanlışlığını ortaya koymaya başladı.

Neml 27:34

(Belkıs): 'Hükümdarlar bir memlekete ve bir şehre savaşmak üzere girdiler mi, hayatı felce uğratarak ve mallara zarar ve ziyan vererek orayı perişan ederler ve halkının ulularını büyüklerini ve değerlilerini öldürmek, esir etmek, sürgün etmek ve buna benzer çeşitli yollarla hakir hale getirirler. (Herhalde) Onlar da böyle yapacaklardır' dedi. Âyet-i Kerime’deki, ”Onlar da böyle yapacaklardır" ifadesi, daha önceki sözleri pekiştirmek ve hükümdarların sürekli olarak âdetlerinin böyle olduğunu vurgulamak için olabileceği gibi -ki bu durumda bu söz Belkısin sözünün bir devamı niteliği taşır- Allahü teâlâ tarafından Belkısin sözünü doğrulamak için de olabilir. Yani hükümdarlar, Belkısin söylediği gibi yaparlar.

Neml 27:35

'Ben (şimdi) onlara Süleyman ve kavmine elçi ile büyük bir hediye göndereyim de, bakayım, bekleyeyim elçiler yanından ne gibi bir cevap ile dönecekler'ki, durum ne gerektirecekse onu yapayım. Rivayet edildiğine göre Belkıs, Hazret-i Süleyman'a beş yüz hizmetçi, beş yüz cariye ve değeri yüksek inci ve yakutla bezenmiş bir taç göndermiş. Bilde bir mektup yazarak kavminin ileri gelenlerinden Münzir b. Amr adındaki bir şahsı, yanına yine kavminden ileri görüşlü ve akıllı bazı kişileri katarak göndermiş ve şöyle demiştir: ”Eğer bir kral ise hediyeyi alır ve geri çekilir, artık üzerimize gelmez. Eğer peygamber ise hediyeyi almaz ve o taktirde ülkemiz için onu güvenli göremeyiz" demiştir. Nitekim devam eden âyet şöyledir:

Neml 27:36

Belkıs tarafından gönderilen elçi Süleyman'a hediye ile gelince elçiye hitaben şöyle dedi: 'Siz bana basit bîr mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Gördüğünüz gibi Allah'ın bana verdiği, peygamberlik ve saltanat, size verdiği mal ve dünya menfaati nden daha iyidir. Dolayısıyla hediyenize ihtiyacım yok ve katımda onun bir değeri yoktur. Çünkü Allah bana en üstün makamı vermiştir. Cafer Sadık şöyle demiştir: ”Dünya, Allah katında, O'nun peygamberleri ve dostları nazarında en değersiz şeydir. Dolayısıyla onlar dünya ile ilgili bir şeye sevinmezler veya üzülmezler. Bu sebeple ne âlimin ne de akıllı insanın dünyanın geçici menfaatine sevinmesi doğru olmaz." Ama siz hediyenizle böbürlenirsiniz. Yani, siz sadece dünya hayatının görünen kısmını bildiğinizden dolayı size hediye verilmesiyle malınızın artışına sevinerek böbürleniyorsunuz.

Neml 27:37

Ey elçi! Onlara Belkıs ve kavmine hediyeleriyle dön. Bilsinler ki, din ehli dünya malına aldanmaz. Onlar müminler ve Müslümanlar olarak gelsinler; aksi halde kendilerine asla karşı koyaımyacakları ve mukavemet gösteremiyecekleri, ilâhî destek sayesinde cinlerden ve insanlardan oluşan ordularla şüphesiz gelir ve onları, üstün ve değerli kimseler iken hor ve hakir, sürgün yoluyla basit esirler olarak mutlak surette oradan Sebe'den ve Sebe' topraklarından çıkarırız.' Rivayet edildiğine göre elçiler. Hazret-i Süleyman'ın haberini Belkıs'a götürünce Belkıs şöyle demiştir: ”Şüphesiz onun bir hükümdar olmadığını ve ona bizim gücümüzün yetmediğini anladım. Bunun üzerine ben Süleyman'a, kavmimin ileri gelenleriyle durumunu görmek ve davet ettiğin dinini anlamak üzere sana geliyorum, diye haber gönderdim."

Neml 27:38

(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o kadının tahtını bana getirebilir?' Hazret-i Süleyman'a Belkısin teslimiyet göstereceği vahye Bu sebeple Hazret-i Süleyman, ona, Allahü teâlâ'nın özel olarak kendisine lütfettiği, büyük gücünü ve peygamberlik davasının doğruluğunu gösteren bazı fevkalâdelikleri göstermeyi arzu etmiş ve bu cümleden olarak Belkısin gelmesinden önce tahtının getirilmesini istemiştir.

Neml 27:39

Cinlerden bir ifrit: ”İfrit:" Azgın, kötü demektir. Kötü insan için de ifrit tabiri kullanılır. "Müfredat'da şöyle geçmektedir: ”Cinlerden olan ifrit şımarık ve kötü demektir. Bu ifade, şeytan anlamında istiare yoluyla insan için de kullanılır." 'Sen makamından kalkmadan idare meclisinden çıkmadan ki, orada günün yarısı kadar oturuyordu. Ben onu tahtı sana bu müddet zar linda getiririm. Gerçekten bu işe tahtı getirmeye ve onu taşımaya gücüm var ve içindeki mücevherat ve nefis şeyler için de güvenilir biriyim' dedi.

Neml 27:40

Süleyman bundan daha çabuk istiyorum dediği zaman kitaptan ilmi olan kimse ise: Bu şahıs, Asaf b. Barhiya olup çok doğru biriydi; ilâhî kitapları, okuyor ve İsm-i Azami biliyordu ki, bununla Allah'a duâ edilince Allah da o duayı kabul eder. Allahü teâlâ onu, Hazret-i Süleyman'a yardım ve işini organize etmesi için yaratmıştır. Âyet-i Kerime’de geçen ”kitaptan" maksat da Hazret-i Mûsa, Hazret-i İbrahim ve diğer peygamberlere indirilmiş olan herhangi bir kitaptır. 'Gözümü açıp kapamadan ben onu sana getirebilirim' dedi. "Tarf: Birşeye bakmak için göz kapaklarını açıp kapamaktır. Bu, hızlılıkta maksimum sınırdır ve bu konuda kullanılan bir deyimdir. Çünkü göz kapaklarını açıp kapamak arasında herhangi bir süre geçmemektedir. Kitaptan ilmi olan kimse getirip (Süleyman) onu yanıbaşına yerkşivermiş, göz açıp kapayıncaya kadar olan bir süre içinde önünde hazır ve sabit bir halde görünce: Süleyman, nimetten dolayı şükretmeye koyularak: 'Bu,' dedi, bu çok kısa süre içerisinde tahtın gelmesi, benim tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet olmadan Allahü teâlânın sırf bir lütfü olduğunu görmek suretiyle 'şükür mü edeceğim yoksa onda kendimin payı olduğunu görmek ve O'nun emrini yerine getirmede kusurlu davranmak suretiyle nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere haketınememe rağmen Rabbimin bana olan lütfundan ve ikramından dır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Çünkü şükür, mevcut nimete sahip olmak ve kaybolan nimeti ise yakalamaktır. Nankörlük eden de yani nimetin değerini idrak edemeyerek şükretmeyen ve o nimetin hakkını yerine getiremeyen de ki, nankörlüğünün zararı ona aittir. Bilsin ki, Rabbim müstağnidir, o şahsın şükretmesine ihtiyacı yoktur çok kerem sahibidir,' şükretmeye de lütfünü esirgemez ve azabını tehir eder. Âyet-i Kerime’de, kerametlerin ispatı konusunda iki açıdan delil vardır: Birinci olarak, cinlerden olan ifrit, Belkıs'ın tahtını Hazret-i Süleyman makamından kalkmadan önce getirebileceğini iddia ettiği zaman Hazret-i Süleyman onu inkâr etmemiş, aksine: ”Ben, bundan daha çabuk istiyorum" demiştir. Bu, cinlerden olan ifrit için mümkün olabildiğine göre Allahü teâlâ'nın bazı velî kulları için nasıl mümkün olmaz? İkinci olarak, kitaptan ilmi olan Hazret-i Süleyman'ın veziri Âsaf, peygamber değildi. Buna rağmen söz konusu tahtı, Kur'an'ın beyan buyurduğu gibi, Hazret-i Süleyman gözünü açıp kapamadan getirmiştir. Keramet: Bir şahıs tarafından, peygamberlik davası ile ilgisi bulunmaksızın harikulade olan bir şeyin ortaya konmasıdır. Gerçek imanla ilgisi olmayan kısmına ”istidrâc"; peygamberlik davası ile alâkalı olana ise ”mucize" denir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Nice saçı karışık tozlu ve eski elbiseli olduğu için kendisine önem verilmeyen öylesi vardır ki, Allah'a yemin etse Allah onun yeminini boşa çıkarmaz." (2)

Neml 27:41

(Süleyman devamla) dedi ki: 'Onun tahtını bilemiyeceği bir vaziyete sokun; getirin, ”Tenkir": Bir şeyi tanınmaz vaziyete sokmaktır. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Tahtın şekil ve görünümünü öyle değiştirin ki, tanınmaz hale gelsin." Bu talimat istikametinde şeytanlar, onun alt kısmını üst kısma getirmişler, üstüne, sahip olduğu kubbelerden daha müthiş bazı kubbeler daha yapmışlar ve kırmızı mücevherin yerine yeşili, yeşilin yerine ise kırmızıyı getirmişlerdir. Bakalım tanıyabilecek mi, ki o taktirde zekâsının keskinliği ortaya çıkar yoksa tanıyamayanlardan mı olacak? Bu taktirde de zekâsının düşüklüğü ortaya çıkar.

Neml 27:42

Melike Belkıs, tahtı Süleyman'ın yanında iken ona gelince: 'Senin tahtın da böyle mi?' dendi. Kendisinin olduğuna dair ona bir ipucu vermemek için, ”Bu senin tahtındır" denmemiştir. Bu durumda, tahtın değişikliğe uğratılınasında, akıl ölçüsünün denenmesinden ibaret olan asıl hedef kaybolurdu. O şöyle cevap verdi: 'Tıpkı o! Belkıs, tahtında, yapı olarak ayın ve fakat şekil olarak tanınmaz hale getirilmesinde yapılan değişiklikleri açıkladı. Bu durum, onun aklının mükemmelliğine delil teşkil etmektedir. Zaten bize daha önce buna delil teşkil eden âyetlerden önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik.'

Neml 27:43

Onu, Allah'tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhîd dinine girmekten) alıkoymuştu. Yani, daha önce Allahü teâlâ'ya kulluk yerine güneşe tapmış olması, onu bu durumdan alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkarcı bir kavimdendi. Yani, kendisi küfürde kök salmış bir toplumdandı. Bu sebeple aralarında iken hak dine girememişti. Nihayet Süleyman'ın hükümranlığına girdi ve müminlerin topluluğuna katılmış oldu. Rivayete göre Hazret-i Süleyman'ın emri ile Belkıs gelmeden önce geçeceği yol üzerine bir köşk inşa edilmişti. Köşkün avlusu billurdan yapılmış, altından su akıtılmış ve suya balıklar v.s. konmuştu. Hazret-i Süleyman da ortasına tahtını koymuş ve üzerine oturmuştu. Kuşlar, cinler ve insanlar da etrafına toplanmıştı.

Neml 27:44

Ona: 'Köşke gir!' dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı. Süleyman'ın tahtı önünde derin su olduğunu zannederek suya girmek istedi ve etekleri ıslanmasın diye bacaklarını sıvadı. Süleyman ona: ”Bacaklarını sıvama. 'Bu, su diye sandığın şey billurdan, yapılmış, cilâlı, şeffaf bir zemindir,' su değildir dedi. Melike bu mucizeyi de görünce dedi ki: 'Rabbim! Ben gerçekten güneşe tapmakla kendime yazık etmişim. Artık Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.' Yani, tıpkı Süleyman'ın teslim olduğu gibi ona tâbi olarak ve kendisine uyarak tevhid inancına bağlandım. Başka bir ifade ile o, Allah'a inandığı ve teslim olduğu gibi ben de Allah'a inandım ve O'na teslim oklum.

Neml 27:45

Yemin olun ki, Semud kavmine ki onlar, putlara tapan Araplardandı. Ortağı bulunmayan 'Allah'a kulluk edin!' (demesi için) kardeşleri yani kendi soylarından, kendilerince doğruluğu ve güvenli oluşu ile tanınan Salih'i gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler. Yani, hemen ayrılma ve çekişme ile karşı karşıya geldiler; bir zümre iman etti ve diğer zümre ise inkarcı oldu.

Neml 27:46

Salih inkarcı olan zümreye dedi ki: 'Ey kavmim! İyilik tevbe ki, azabın inişine kadar onu geciktiriyorsunuz, dururken niçin kötülüğü cezayı hemen istiyor, bizi tehdit ettiğin azabı getir diyor sunuz? Allah'tan mağfiret dilemeniz gerekmez mi? Belki size bağışlanma talebiniz kabul edilerek merhamet edilir.9 Dolayısıyla size azap edilemez. Halbuki bu talebiniz, azabın inmesi anında kabul edilemez.

Neml 27:47

Onlar da (cevaben) dediler ki: 'Senin ve beraberindekilerin yüzünden dininiz konusunda uğursuzluğa uğradık,' üst üste başımıza felâketler geldi. Nitekim onlar, kıtlığa maruz kaldılar ve: ”Bu kötülük, başımıza senin ve arkadaşlarının uğursuzluğundan geldi," dediler. Salih: 'Size çöken uğursuzluk kötülük (sebebi), Allah nezdindedir. Yani onun takdiridir veya yazılı bulunan amelin izdir. Doğrusu siz genişlikle darlığın yani, hayırla şerrin, musibetle ferahlığın birbirini izlemesiyle imtihana çekilen bir kavimsiniz' dedi.

Neml 27:48

O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı. Söz konusu şehir, Hicaz'la Şam arasında yer alan Hicr şehridir. Burası, Semud kavminin diyarı ve ülkesi idi. Dokuz kişi de, Salih kavminden azgın kişiler olup deveyi kesmeye koşuşan kimselerdi. Ve iyilik yönünde hiçbir şey yapmıyorlardı.

Neml 27:49

Salih'in durumu hakkında istişareleri esnasında Allah'a and içerek birbirlerine şöyle dediler: 'Gece gelip ona Salih'e ve ailesine baskın yapalım; onu ve ailesini öldürelim sonra da Salih'in velisine: 'Biz onun ailesinin tarafımızdan yok edilmesi şöyle dursun yok edilişi sırasında bile orada değildik, inanın ki söylediğimizi doğru soluyoruz' diyelim.

Neml 27:50

Onlar bu şekilde bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların plânlarını altüst ettik, bu tuzaklarını, helak olmalarına sebep kıldık.

Neml 27:51

Ey Rasûlüm Muhammed! Düşün işte, tuzaklarının sonucu nasıl oldu: Onları da gece baskınlarında kendileri ile birlikte olmayan milletlerini de toptan istisnasız yok ettik. Rivayete göre Hazret-i Salih'in namaz kıldığı bir mescidi vardı. Söz konusu kişiler deveyi kestikten sonra Salih onlara: ”Üç güne kadar helak olacaksınız" deyince onlar da birbirlerine: ”Salih, bizden üç güne kadar kurtulacağını iddia ediyor. Öyleyse biz, üç günden önce kendisinden ve ailesinden kurtulmaya bakalım," dediler. Daha sonra halkın huzuruna çıkarak şöyle demişlerdir: ”O, namaz kılmak üzere geldiği zaman onu öldürür ve sonra ailesine döner, onları da öldürürüz." İşte bu yüzden onlar çığlıkla helak olmuşlardır. Ansızın Salih'in karşısına çıkmak, isterlerken Allah onların karşısına çıkmıştır. Kavimlerinin çığlıkla helak edilmeleri, kendilerinin, söz konusu azgın kişileri, azgınlıkla ilgili şeylere çağırmalarıyla irtibatlıdır. Yani ceza, herkese ameli cinsinden gelmiştir.

Neml 27:52

İşte belirtilen haksızlıkları ve şirk gibi fenalıkları yüzünden çökmüş boş kalmış evleri! Bilen ve öğüt alan bir millet için elbette bunda haksızlıkları nedeniyle şaşkınlık veren helak edilişlerinde büyük bir ibret vardır.

Neml 27:53

İman edenleri Salih ve onunla birlikte olan mü'minleri ve sürekli olarak inkardan ve günahlardan sakınanları da kurtardık. Sakınınaları yüzünden kurtuluşa ermişlerdir. Nitekim onlar, dört bin kişi olup Salih kendilerini Hadramevt'e götürmüştür. Burası, Yemen şehirlerinden biridir.

Neml 27:54

Lût'u, Lût b. Haran'ı da peygamber olarak gönderdik. Kavmine öğüt verdiği zaman şöyle demişti: Bazıları da ”Lût" kelimesinden önce ”hatırla" anlamına ”üzkür" kelimesini var sayarak şöyle mana vermişlerdir: ”Lût, kavmini kötüleyerek onlara şöyle dediği anı hatırla." 'Bile bile hâlâ o hayasızlığı yapacak mısınız? ”Fahişe": Aslında çok kötü söz ve davranıştır. Ancak âyette homoseksüellik kasdedilmiştir. ”Tübsırûn" ise burada bilmek anlamındadır. Nitekim kalbin idrak gücüne ”basîre" ve ”basar" denir. Yani siz, homoseksüelliğin kötülüğünü çok iyi biliyorsunuz. Gerçekten bir kötülüğün kötü olduğunu bilen birinin o kötülüğü yapması, başkasınınkine oranla daha kötüdür. Ya da ”basar", gözün görmesi anlamındadır. Yani siz, birbirlerinizden göre göre bu işi yapıyorsunuz. Çünkü o homoseksüeller bu hayasızlığı açıklıyor ve onu gizlemiyorlardı. Bu sebeple tavırları daha da kötü olmuş oluyor.

Neml 27:55

Siz, illede kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Bu âyet, sözkonusu kişilerin yaptığı hayasızlığı ve cinsel ihtiyacı giderme vasıtasını açıklamaktadır. Aslında ”şehvet," nefsin istediği tarafa yönelmesidir. Doğrusu siz, cahillik eden bir kavimsiniz!' Çünkü bilginizin gerektirdiğini yapmıyorsunuz. Bu sebeple cahil bir kimsenin yaptığını yapanla cahil arasında bir fark yoktur.

Neml 27:56

Kavminin cevabı sadece: 'Lût ailesini Lût ve ona tâbi olanları memleketinizden Sedum'dan çıkarın; baksanıza onlar bizim yaptıklarımızdan veya çirkin şeylerden temiz kalmak isteyen insanlarmış!' demelerinden ibaret oldu. İbn Abbas'ın görüşüne göre onların bu sözü alay ifade etmektedir.

Neml 27:57

Bunun üzerine onu, Lût'u ve ailesini, iki kızım ülkeden çıkmalarını emretmek suretiyle kurtardık. Yalnız Vahile adındaki kâfir karısının azapta kalanlardan olmasını takdir ettik. Buna hükmettik. Çünkü o, Allah'ı inkâr etmişti.

Neml 27:58

Üzerlerine öyle bir yağmur çamurdan pişirilmiş bir çeşit taş yağdırdık ki... Ne kötü idi uyarılan fakat buna rağmen korkmayan ların yağmuru! İbn Atıyye şöyle demiştir: ”Bu âyet, fukahadan homoseksüellerin recm edilmeleri hükmüne varanlara kaynak teşkil etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ onlara, bu günahlarından dolayı taş yağdırmakla azap etmiştir. Maliki mezhebine göre homoseksüeller, evli olsun bekâr olsun recm edilirler. İmam Şafiî ve Ahmet b. Hanbel'e göre homoseksüelliğin hükmü zinanın hükmü gibidir; zina eden evli ise recm edilir, bekâr ise sopa cezası verilir. Ebû Hanife'nin görüşüne göre de, söz konusu kişilere tazir cezası verilir, hadd uygulanmaz. Halbuki, İmam Rasûlüm Muhammed ve Ebû Yusuf homoseksüelliği zina suçu gibi saymışlardır." "Şerhü'l Ekme" isimli kitapta şöyle denmiştir: ”Ebû Hanife, homoseksüelliği büyük bir günah addederek böyle bir görüşe varmıştır. Ona göre bu, cinayet ve zina suçuna verilen ceza gibi ceza verilecek bir suç değildir. Tazir cezası, ancak ortaya çıkan fitneyi yatıştırmaktan ibarettir. Yine Ebû Hanife, yalan yere yapılan yeminle ilgili olarak kefaret gerekmediğini söylemiştir. Çünkü onun cezası kefaretle giderilemez."

Neml 27:59

Ey Rasûlüm Muhammed! De ki: Bütün nimetlerinden ve bu cümleden olarak peygamberlerin ve nebilerin düşmanlarını helak etmesinden dolayı 'Hamd olsun Allah'a, selâm, güven ve kurtuluş olsun seçkin kıldığı kullarına. Ki, Allah onları insanların en iyisi kılmış ve kendilerini nübüvvet ve peygamberlik için seçmiştir. Söz konusu kişiler, âfetlerden emin olmuş ve cezalardan kurtulmuş peygamberler, nebiler ve Allah'ın seçkin kullarıdır. Bu âyette, Hazret-i Peygamber'in bir süre sonra da olsa, düşmanlarının helak edileceklerine işaret edilmekte, onun ve ashabının inkarcıların ellerinden kurtulup güven içinde olacaklarına temas edilmektedir. Allah mı kullarına daha hayırlı, faydalı yoksa O'na koştukları ortaklar putlar mı? Yani, yoksa putlar mı daha faydalıdır? Allah daha hayırlıdır, demektir. Hazret-i Peygamber bu âyeti okuduğu zaman şöyle derdi: ”Doğrusu Allah hayırlı, Bakî, daha ulu ve daha cömerttir." Bu ve gelen âyetteki soruların amacı itirafa zorlamak ve azarlamaktır.

Neml 27:60

Ortak koştukları putları mı hayırlı yoksa kâinatın esası ve faydaların kaynağı olan gökleri ve yeri yaratan, gökten size menfaatiniz için su yağmur indiren mi? Yani, her şeyi yaratan, kulları için daha hayırlıdır. Çünkü Biz onunla, o su sayesinde bir ağacını bile meyvesi şöyle dursun bitirmeye gücünüzün yetmediği imkânınızın olmadığı güzel güzel etrafı duvarlarla çevrili bahçeler bitirmişizdir. ”Hadîka": Etrafı çevrili ve içinde meyve ağaçlan bulunan bahçedir. ”Behçet" ise, güzel ve manzarası hoş demektir. Allah'la beraber başka bir tanrı mı var? Ki, ibadete ortak kılındığı sanılsın? Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden âdetleri haktan, tevhidden yüz çevirmek olan ve bâtıla, şirke bağlanan bir kavimdir. Nitekim inkarcılar, küfrü iman yerine ve şirki de tevhîd mahal line koyarak haksızlık etmişlerdir. Allahü teâlâ, başka yönden onları cevaptan âciz bırakmak için yine deliller getirerek tekrar şöyle buyurmuştur:

Neml 27:61

Eş koştukları putlar mı hayırlı, yoksa yer yüzünü insanlar ve hayvanlar için yerleşmeye elverişli kılan, aralarında faydalanacakları nehirler akıtan, onun için yer yüzünde bulunanları sarsmasına engel olacak, içlerinde madenlerin oluştuğu, pınarların aktığı ve bariz birçok faydanın bulunduğu sabit dağlar yaratan, tatlı ve tuzlu iki deniz arasına birbirine karışmasın diye engel koyan mı? Varlık âleminde ya da bu eşsiz şeyleri yaratmada Allah'ın yanında başka bir tanrı mı var? Doğrusu onların çoğu (gerçekleri) bilmiyorlar. Bu yüzden de, bütün açıklığına rağmen sahip oldukları şirk koşma anlayışının yanlışlığını anlayamıyorlar.

Neml 27:62

Ortak koştukları mı daha hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve insanın başındaki üzüntüyü sıkıntıyı gideren, ”mııztar: ” Hastalık, yoksulluk, borç, tutuklanma, zulüm vb. herhangi bir problemin Allahü teâlâ'ya sığınmaya, yalvarıp yakarmaya muhtaç ettiği kimsedir. Duâ etmede en önemli şey, samimi olmak, inancı şüphe illetinden arındırmak, tam bir tevbe ile Allahü teâlâ'ya yaklaşmak ve organları günah kirlerinden temizlemektir. Misvak kullanmak, iyi koku sürünmek, sonra abdest alıp kıbleye yönelmek, Allah'ı zikretmek, O'na senada bulunmak, ihtiyaçları arza ve duaya başlamadan önce namaz kılmak da bu cümledendir. Kişi bu anlayışla, yalvarmak ve yakarmak üzere ellerini açar ve omuz hizasına kadar kaldırır, böylece duası, kabul edilir bir duruma gelir. Bâyez id-i Bestâmî şöyle demiştir: ”Bir gece Allah'a duâ ettim. Bunun için elbise kolundan iki elimden birini çıkardım, diğerini ise aşırı soğuktan dolayı çıkarmadım. Uyuyunca rüyamda açık olan elimin nurla dolu, diğerinin boş olduğunu gördüm. Bunun üzerine dedim ki: ”Ey Rabbim! Bu niçin böyle?" Bana şöyle seslenildi: ”İstemek için çıkan el dolmuş, gizlenen ise mahrum kalmıştır." Sizden önceki ümmetlerin meskenlerine vâris olmak suretiyle sizi yer yüzünün hakimleri yapan mı? Nitekim, sizden olan her nesil, bir önceki neslin yerine geçer. Bunca nimetleri bütün insanlara sunan Allah'ın yanında başka bir tanrı mı var? O'nun nimetlerini ne az hatırlıyorsunuz!

Neml 27:63

Yoksa, karanın ve denizin karanlıkları içinde gecenin zifiri karanlığında size yıldızlar ve yerdeki işaretlerle yolu bulduran, hedeflerinize ulaştıran rahmetinin yağmurun önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Buna gücü yeten Allah'ın yanında başka bir tanrı mı var? Allah onların koştukları ortaklardan yaratıcı ve her şeye gücü yetenin yaratılan ve âciz olanla ortaklık kurmasından çok yücedir.

Neml 27:64

Yoksa, önce ilk defa yaratan, öldükten sonra yaratmayı tekrar eden yani, öldükten sonra yeniden dirilten ve sizi hem gökten, hem yerden rızıklandıran, size yağmur yağdıran, ekin ve bitkiler çıkaran mı? İnkarcılar, suyun indirilmesi ve bitkilerin bitirilmesi gibi deliller ortada iken yeniden dirilmeye inanmamalarıyla birlikte kendilerine ilk defa yaratılmaları ve daha sonra tekrar varedilmeleri konusu sorulmuştur. Akıl, ilk yaratmadan sonra yeniden yaratmanın mümkün olduğuna hükmeder. Onlar da ortada yokken varedildiklerini biliyorlar. Halbuki, ilk yaratılmalarından sonra yeniden varedilmeleri daha kolaydır. Bunu yapan Allah ile birlikte başka bir tanrı mı var? De ki: Davada 'doğru iseniz Allah ile beraber başka bir tanrının varolduğuna dair kesin aklî delilinizi getirin bakalım!' Allahü teâlâ, geçen âyetlerde tam bir güce sahip olduğunu bildirdikten sonra, gelen âyetlerde, yeniden dirilme ile ilgili meselelere bir geçiş olsun diye gaybın sadece O'nun bilgisi dahilinde olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur:

Neml 27:65

De ki: 'Göklerde olan melekler ve yerde bulunan insanlar ve cinler Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. İnsanlar ne zaman kabirlerden diriltileceklerini de bilmezler.'

Neml 27:66

Hayır; onların âhiret hakkındaki ilmi, yetersiz kalmıştır. "Kamus" adlı kitapta şöyle denilmiştir: ”Onların âhiret hakkında bilgileri yoktur, onunla ilgili her hangi bir bilgiye sahip değillerdir." Bu, güzel bir sözdür. Bu ifadenin hakikati şöyledir: Onların âhirete kavuşma hususundaki ilimleri sona ermiş, böylece âhireti bilmemektedirler. Allahü teâlâ, onların âhiret hakkındaki daha kötü bir durumu yani şaşkınlıklarını dile getirmeye intikal ederek şöyle buyurmuştur: Bilakis onlar bundan yani âhiret ve âhiretin gerçekleşmesinden, bir iş hakkında şaşırıp kalan ve bir delil bulamayan kimse gibi şüphe etmektedirler. Hayır, ondan yana kördürler, cahildirler. Basiretsizlikleri yüzünden nerede ise alâmetlerini de göremiyorlar. '"Arnim:" Kalp gözü köreimiş anlamındaki '"amin" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime, gözü kör anlamında da kullanılır. Kalbin körelmesi ise körlükten daha kötüdür. Basiretin kaybedilmesine oranla gözün kaybedilmesinin pek önemi yoktur. Çünkü, gözleri kör olup kalp gözü açık nice insanlar vadır. Öte yandan kâfirlerin, münafıkların ve gafil kimselerin durumu gibi gözleri gördüğü halde, kalpleri köreimiş nice kimseler vardır.

Neml 27:67

İnkarcılar, Mekke müşrikleri dediler ki: 'Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra gerçekten kabirlerden çıkarılacak mıyız? Hayır, bu olmaz.

Neml 27:68

Yemin olun ki, bu çıkarma ile ilgili tehdit bize yapıldığı gibi, daha önce yani Muhatnmecl'in tehdidinden önce çeşitli zamanlarda atalarımıza da yapılmıştır. Fakat yeniden diriltilmediler ve diriltilmeyecekler de. Bu, söz konusu tehdit öncekilerin yazdıkları ve uydurdukları masallarından başka bir şey değildir.'“Esâtîr", aslı, esası olmayan sözler, demektir.

Neml 27:69

Ey Rasûlüm Muhammed! De ki: Ey inkarcılar ve yalancılıkla itham edenler! 'Yeryüzünde Hıcr, Ahkâf ve benzeri yerleri gezin de, günahkârların, tekzip edenlerin tekzipleri yüzünden sonu nice oldu, bir bakın!' Düşünün ve ibret alın! Nitekim onlar, çeşitli cezalarla helak edilmişlerdir. Bu ifade inkarcıları, yalanlamaları yüzünden tehdit etmekte ve tekzip edenlere inen azabın benzerinin kendilerine inmesiyle korkutmaktadır.

Neml 27:70

Onların yalanlamaları ve inkarcılıkta ısrarları yüzünden tasalanma. Kurmakta oldukları tuzaklardan seni yok etmek için yaptıkları plânlardan ve insanları senin dininden alıkoymalarından ötürü sıkıntı duyma. Çünkü kötü tuzak ancak sahibini yakalar. Allah, seni insanlardan korur ve dinini gâlip getirir.

Neml 27:71

'Eğer verdiğiniz azap haberinde doğru söylüyorsanız bu vaad vaadedilen azap ne zaman?' derler.

Neml 27:72

De ki: 'Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin, azabın bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecek size ulaşacak tır. Nitekim, Bedir Savaşı'nın azabı onlara inmiştir. Geri kalan azapları ise âhiret gününe saklanmaktadır.

Neml 27:73

Şüphesiz Rabbin, bütün insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Söz konusu inkarcıların işledikleri günahlardan kaynaklanan cezalarını tehir etmesi de yine Allahü teâlâ'nın bir lütfudur. Fakat insanların çoğu nimetin hakkını bilmiyor ve şükretmiyorlar. Bilakis onlar, işin gerçeğini hiç bilmediklerinden dolayı azabı hemen acele istiyorlar.

Neml 27:74

Rabbin elbette onların sinelerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da açığa vurdukları sözlerini, ve fiillerini ve azabı hemen istediklerini de bilir. Âyet-i kerime, onların açıkladıklarından başka kötülükleri olduğunu ve Allahü teâlâ'nın hepsinden dolayı onlara muamele edeceğini bildirmektedir.

Neml 27:75

Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bulunmasın. ”Gaibe": Şiddet ve galebeye delâlet eden sıfatlardandır. Âyet-i Kerime’de tıpkı şöyle buyrulmuştur: ”Ne kadar kapalı ve gizli olursa olsun Yüce Allah her şeyi bilir ve kuşatır." Allahü teâlâ'nın bilgisine ve muşa hades ine göre görünen şey le görünmeyen arasında bir fark yoktur. O halde, müminin sinesinin selim olması: biri için gönlünde kin, kıskançlık ve düşmanlık gizlememesi gerekir. Nitekim, nakledilen bir hadi s-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Bu kapıdan ilk giren cennetliklerden biridir." Abdullah b. Selâm (radıyallahü anh) ilk giren oldu. Bunun üzerine Rasûlüllah'ın ashabından bazıları kalkarak bu durumu ona ilettiler ve dediler ki: ”Cennete girmeyi umduğun en sağlam amelini bize söyler misin?" Abdullah b. Selâm: ”Ben zayıf birisiyim. Kendisiyle cenneti umduğum en sağlam amelim, gönül selâmeti ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terketmektir," diye cevap vermiştir. Bu haberde iki husus vardır: Birincisi, Hazret-i Peygamber'in gaybı haber vermesi. Fakat bu vahiy vasıtası ve Yüce Allah'ın bildirmesiyle olmuştur. Çünkü gaybı bilmek ancak Allahü teâlâ'ya aittir. İkincisi de, gönül selâmetinin cennete girme vesilelerinden biri olmasıdır. Nitekim hadis-i şerifte Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Ashabımdan hiç birisi, birinden bana bir şey iletmesin. Çünkü ben, kalbi selim olarak size gelmek istiyorum" Gerçekten kişi, sadece kardeşinin menkibelerini dinlerse onun hakkında gönlü salim olur. Fakat, olsun olmasın kusurlarını işittiği zaman da onun hakkındaki düşüncesi değişir.

Neml 27:76

Doğrusu Rasûlüm Muhammed'e indirilmiş olan bu Kur'ân, İsrail oğullarına, cehaletleri yüzünden hakkında ihtilâf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır. Nitekim onlar, Hazret-i İsa ve Hazret-i Uzeyr peygamberlerin durumları, âhiretteki cismanî ve ruhanî haller ve cennet-cehennemin özellikleri hususunda ihtilâfa ve pek çok şey hakkında ayrılığa düşerek sonunda birbirine lanet etmişlerdir.

Neml 27:77

Ve o Kur'an, ister İsrail oğullarından ve isterse onların dışından oluşan kayıtsız, şartsız mü'minler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir. Burada, sadece mü'minler zikredilmiştir. Çünkü Kur’an’dan istifade eden onlardır.

Neml 27:78

Şüphesiz Rabbin, onların, ayrılığa düşen İsrail oğullarının arasında kıyamet günü kendi hükmünü hak ve adalete göre verecektir. O, mutlak galiptir, dolayısıyla hükmünü ve kararını kimse reddedemez, her şeyi bilendir.

Neml 27:79

O halde sen Allah'a güven ve onların vaadlerine aldırma Çünkü sen, apaçık hakikatin yolundasın. Bu yolda olan, Allah'ın korumasına ve yardımına güvenmeyi haketmiştir. ”Tevekkül": İşi Allah'a havale etmek ve O'nun dışındaki şeylerden yüz çevirmektir.

Neml 27:80

Bil ki sen, ölülere işittiremezsin. Şüphesiz onların ölüler gibi olması, kendileriyle yardımlaşma hırsını bırakmayı gerektirir. Nitekim söz konusu bu kişiler, okunan âyetlerden yararlanmamalarından dolayı ölülere benzetilmişlerdir. Şayet sen: ”Onlar bu âyette ölülere benzetildikten sonra takip eden âyetlerde körlere ve sağırlara benzetilmelerinin fazlaca bir faydası görülmüyor" dersen şöyle derim: ”Maksat, kalplerin benzetilmesidir, nefislerin benzetilmesi değildir. Çünkü insan, kalbinin küfür, nifak, dünya sevgisi vb. ile ölmesi yüzünden ölüler hükmünde olur." Yahya b. Muaz şöyle demiştir: ”Allah'ı tanıyanlar diriler ve onların dışındakiler de ölüler gibidir. Çünkü ruhun hayatı, ancak hakikî bilgi ile sağlanır." Arkasını dönüp haktan kaçmakta olan sağırlara da daveti herhangi bir işe olan çağrıyı duyuraınazsm. ”Summ": Sağır anlamında ”asamın" kelimesinin çoğuludur. ”Samern" ise, sağırlık, işitme duyusunu kaybetmektir. Hakka kulak vermeyen ve onu kabul etmeyen de sağıra benzetilmiştir. Yani sağır davet edenin yanı başında, kulağının dibinde olmasına rağmen daveti işitmediğine göre arkasında ve ondan uzak olunca nasıl duyabilir?

Neml 27:81

Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola, istenen şeye getirecek değilsin. Burada, doğru yola girmeme konusunda basiretini kaybedenler, körlere benzetilmiştir. Ancak sen, âyetlerimize iman edenlere onlara inanma durumunda olanlara hakkıyla duyurabilirsin ve onlar Müslüman olurlar, hakka boyun eğerler. Asıl olan, ezelî inayet ve daha önce Allah'ın ilminde mevcut olan ebedî mutluluktur. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber, minberinde ayağa kalkmış ve sağ avucunu kapatarak şöyle buyurmuştur: ”Bu, Allah'ın cennetlikleri, isimleri ve soytarıyla yazıp topladığı bir kitaptır. Ona ne ilâve edilir, ne de eksiltme yapılır." Daha sonra Hazret-i Peygamber sol avucunu kapatarak şöyle buyurmuştur: ”Bu, Allah'ın cehennemlikleri, hem kendi isimleri hem de babalarının isimleriyle yazıp topladığı bir kitaptır. Ona ilâve yapılmaz ve ondan birşey çıkarılmaz. ”

Neml 27:82

Onlar hakkındaki söz gerçekleştiği, yaklaştığı zaman, ”Vuku" kelimesi burada yaklaşmak anlamındadır. Nitekim Allahü teâlâ'nın, ”Allah'ın emri gelmiştir, yaklaşmıştır..." (Nâhl: 1 ) sözünde de aynı anlam ifade edilmiştir. Buna göre mana şöyledir: ”Sözün gerçekleşmesi ve muhtevasının meydana gelmesi yaklaştığı zaman..." Kur’an-ı Kerim’de bulunan ”vakaa" kelimesi genelde azap ve sıkıntılar konusunda gelmiştir. Yani, sözü geçen kıyametin alâmetleri belirdiği zaman bunlara yerden deceâl için istihbaratta bulunan, ve ismine cessâse denilen bir 'dabbe' çıkarırız ki bu, onlara insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler. Yani, edebî Arap diliyle konuşan söz konusu bu dabbe (canlı), o kâfirlere onların, kıyametin kopacağını haber veren Allah'ın âyetlerine inanmayacaklarını söyler. Nitekim hadi s-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Hazret-i İsa, inananlarda birlikte Kabe'yi tavaf ederken, altlarında bulunan yer, kandilinin sallandığı gibi sallanır; Safa tepesinin, sa'y edilen yere doğru olan kısmı yarılır ve oradan dabbe çıkar. Onun çıkışı ise ancak üç gün sonra gerçekleşir." Yine rivayete göre deccal her yüzyılın başında çıkar. Kıyamet kopmasına yakın da deceâl çıkar. Bunun üzerine Hazret-i İsa (aleyhisselâm) iner ve onu öldürür. Sonra da yer yüzünde kırk yıl kalır. Özetle, muhaddislerin (Hadis bilginlerinin) görüşüne göre sarı ırka mensup olanlar ki- onlar Frenklerdir- altı yıl içinde ortaya çıkınca yedinci yılda Mehdi gelir; sonra deceâl çıkar, derken Hazret-i İsa iner, daha sonra dâbbe çıkar ve sonunda da güneş batıdan doğar. Yine muhaddisler şöyle derler: ”Dâbbe çıktığı zaman, Hafaza (koruyucu) melekleri görevlerinden alıkonulur, mahlukatın mukadderatıyla ilgili olan kalemler kaldırılır ve bedenler amellere şahitlik eder. Bu tablo, dâbbenin çıkmasına ve güneşin batıdan doğmasına çok yakın bir zamanda gerçekleşir. Tevbe kapısı ise ancak güneş batıdan doğduktan sonra kapanır. Her şeyin bilgisi Allah katındadır.

Neml 27:83

O gün her ümmetin âyetlerimizi yalan sayanlarından bir cemaati toplayacağız. Yani, ”Ey Rasûlüm Muhammed! Her peygamberin ümmetinden âyetlerimizi yalan sayanlardan olmak üzere büyük bir cemaati toplayacağımız vakti kavmine hatırlat." Gerçeklen de hiçbir ümmet ve hiçbir asır Allah'ı inkâr edenlerden uzak kalmamıştır. Artık onlar bir arada tutulurlar ki, azarlama ve münakaşa mahallinde hepsi toplansın.

Neml 27:84

Nihayet hesap yerine geldikleri zaman Allahü teâlâ, yalan saymalarından dolayı kendilerini azarlayarak buyurur: 'Siz Benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız, yani, size bugüne kavuşacağınızı belirten âyetlerimizi, işin iç yüzünü öğrenecek şekilde düşünmeden yalanladınız, öyle mi? Yoksa onun dışında başka ne yapıyordunuz? Yani, onların bilgisizliklerinden, yalanlamak ve inkâr etmekten, bir de günahlardan başka hiçbir amelleri yoktur. İlim, iman ve itaat için varedilmelerine rağmen sanki sadece söz konusu işler için yaratılmışlardır.

Neml 27:85

Yaptıkları haksızlıktan Allah'ın âyetlerini yalanlamalarından ötürü söz, azap başlarına gelmiştir, azapla meşgul olmalarından ya da ağızları mühürlendiğinden dolayı özür dilemek için konuşamazlar. Bundan sonra Allahü teâlâ, Mekke kâfirlerine öğüt vermiş ve onlara delil getirerek şöyle buyurmuştur:

Neml 27:86

Uyku ve oturma sayesinde dinlensinler diye geceyi, karanlığı yarattığımızı ve gündüzü geçinme vasıtalarım elde etme yollarını görsünler diye aydınlık yaptığımızı görmediler, bilmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda, gece ile gündüzün nitelendikleri şekilde yaratılmasında, öldükten sonra yeniden dirilmenin doğruluğunu ve bunu belirten ayetlerin hakikat olduğunu gösteren pek çok ibretler vardır. Gerçekten gece ile gündüzün ardarda gelmesini düşünen, ufuklarda ölümü temsil eden gece karanlığının, hayatı temsil eden gündüz ışığıyla değiştiğini gören ve kendinde, ölümün bir benzeri olan uykunun, hayat gibi olan uyanma haline dönüşmesini müşahede eden, hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet vaktinin geleceğine ve Allahü teâlânın kabirlerde bulunanları dirilteceğine hükmeder. Ve yine Allah'ın bu tabloyu kendisine bir örnek ve söz konusu durumun gerçekleşeceğini gösteren bir delil kıldığına karar verir.

Neml 27:87

Sûra üfürüldüğü gün, ”Sûr": İsrafil (aleyhisselâm)'in, ölmek ve yeniden dirilip mahşerde toplanmak için üfleyeceği bir nevi borudur. Âyetin anlamı şöyledir: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmine, ikinci defa sûra üfleneceği günü yani, ruhların bedenlere geri dönmesi için İsrafil'in kıyamet günü sûra üfleyeceğini hatırlat." -Allah'ın diledikleri, peygamberler, veliler ve şehitler müstesna- göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır. Bu korku, mü'min olsun kâfir olsun yeniden dirilme ve mahşerde toplanma anında, korkunç şeyleri ve olağanüstü durumları görme yüzünden herkesi kaplar. Yaratıkların hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler. Yani, soru-cevap ve hesaba çekilmek için Yüce Allah'ın huzuruna gelirler.

Neml 27:88

O gün dağları görürsün de, onları yerinde durur, sabit sanırsın. Halbuki onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Yani, o dağları yerinde duruyor gibi görürsün. Halbuki onlar, rüzgârların hızlı yürüttüğü bulutun geçtiği gibi geçer dururlar. Nitekim büyük ve çok olan her şey, hareket edip gittiği halde bakan kişinin gözünde durur gibi gelir. (Bu) her şeyi sapa sağlam yapan Allah'ın san'atıdır. ”Sim"': Bir işi icat etmek: sanat demektir. Buna göre her san'at bir iş ve fakat her iş bir san'at değildir. Hayvanlara iş isnat edildiği gibi san'at isnat edilmez. ”Itkân ” ise, bir şeyi sağlam yapmaktır. Buna göre mana şöyledir: ”Allah, her şeyi sağlam yapmış ve gereğince bir şekle sokmuştur." Ey mükellef olanlar! Şüphesiz O, yaptıklarınızdan işlerinizin açık ve kapalı olan taraflarından haberdardır, bilendir.

Neml 27:89

Kim iyilikle kelime-i şehadet ve ihlâsla (ilâhi huzura) gelirse, ona daha iyisi o şehadet kelimesinden dolayı fayda ve sevap, yani cennet vardır. Kelime-i Şehadet, mutlak iyiliktir ve hatta iyiliklerin en güzelidir. Sözü edilen kişiye, değersize karşılık değerli, faniye karşılık ebedî ve bire karşılık on, hatta yediyüz iyilik verilir. Ve onlar iyiliklerle gelenler, sûra üfürüleceği o gün derecesi ölçülemeyen ve azabı müşahade etmekten kaynaklanan büyük korkudan da emin kalırlar. Bu müthiş korku, onlara gelmez ve kendilerine asla zararı dokunmaz. Göklerde ve yerde bulunanlara gelen korku ise sûra üfürülme anında, çeşitli felâketleri ve korkunç durumları görmelerinden kaynaklanan korkudur. Bu korkudan ise, hemen hemen hiçbir insan uzak kalamaz.

Neml 27:90

Kötülükle, kötülüklerin kötüsü olan şirkle gelen kimseler, yüzü koyun cehenneme atılırlar: Onlara: 'Ancak yaptıklarınızın şirkin karşılığını görmektesiniz' denir. Rivayet edildiğine göre ”Lâ ilahe illallah" (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur) sözü cennetin anahtarıdır. Anahtarın kapıyı açması için de dişleri olması gerekir. Bu dişler arasında yalandan, gıybetten uzak zikreden bir dil; hasetten, hainlikten arınmış ve huşu duyan bir kalp; haram ve şüpheden uzak bir karın ve hizmetle meşgul olup günahlardan arınmış organlar vardır.

Neml 27:91

(De ki:) 'Ben, sadece bu şehrin Rabbine boyun eğerek kulluk etmekle emrolundum. Ki O, burayı kutsal kıldı... Âyetteki ”belde" kelimesinden maksat Mekke-i Mükerreme'dir. ”Bu şehrin Rabbi" denmesi o şehrin şerefini ve saygınlığını artırmıştır. Allahü teâlâ bütün ülkelerin Rabbi olmasına rağmen bizzat ”bu şehrin rabbi" diye ifade edilmesi, müşriklerin. O'nun kendilerine olan nimetini bilmeleri içindir. İbâdet etmeleri gereken Allah şehirlerini, yeşilliğini mukaddes kılmış, bitkilerinin koparılmasını avının avlanmasını hoş görmemiş ve orada, ne suretle olursa olsun sapıklığa meyledilmesinın arzulanmasını yasaklamıştır. Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Şüphesiz Mekke'yi insanlar değil, Allah kutsal kılmıştır." (5) 5- Bu ifade, Buhari ve Müslim'de bulunan hadisten bir bölümdür. Yani onun mukaddes kılınması, şer'i bir içtihatla insanlardan değil, ilâhi bir emirle Allahtan kaynaklanmaktadır. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmine de ki: Allah tarafından bana, sadece O'na kulluk etmem ve ortak koşmamam emredildi. Öyleyse siz de O'na kulluk edin. Üstünlük ve şerefiniz bu kulluğa bağlıdır. Ve O'na ortak koşmayın. Şehrinizi mukaddes kılmak suretiyle O'nun üzerinizdeki nimeti sabit olmuştur. Ve her şey yaratına, mülk ve tasarruf açısından O'nundur. Bu hususla O'na hiçbir kimse eşlik edemez ve Bana Müslümanlardan. İslâm ve tevhid ümmeti üzerine karar kılanlardan, ya da Allah'a tam olarak teslim olanlardan olmam emredildi.

Neml 27:92

Ve Kur'an okumam da, (emredildi.)' Hakikatlerine vakıf olmayı hedefleyerek onu okumaya devam etmem de bana emredildi. Nitekim okuyucu, düşündükçe perde arkasında saklı yeni yeni manalar keşfeder. Bu yüzden âlimler ve hikmet sahibi kimseler Kur'an okumaktan doymaz. Onun için her gün Kur'an okumalısın. İlim tahsil edenlerin ve tasavvuf ehlinden bazılarının, Kur'an okumaktan daha önemli bir işle meşgul olduklarını iddia ederek yaptıkları gibi Kur'an okumayı terketme. Onların bu iddiası ise yalandır. Şüphesiz Kur'an, dünyada her ilmin esasıdır. Kur'an okuyanın mu shaft an sesli olarak okuması müstahaptır. Bu durumda dil, hareketinden payını, göz bakmaktan el de dokunmaktan nasibini alır. Bil ki, Hazret-i Peygamber'in ahlâkı Kur'an'dan ibaretti. Bu sebeple okuman esnasında Allah'ın, kullarını övdüğü niteliklere bak ve onları yap, ya da yapmaya azmet. Allah'ın yapılmasından dolayı kullarını yerdiği sıfatları da terket, ya da terketmeye azmet. Hiç şüphesiz Allahü teâlâ, bunu sana, ona göre amel etmen için bildirmiştir. Dolayısıyla bunu yaparsan olgun kişi olursun. Artık kim belirtilen ibadet, teslimiyet gösterme ve Kur'an okuma konusunda bana tabi olmak suretiyle doğru yola gelirse, yalnız kendisi için yola gelmiş olur. Doğru yola gelmesinin faydası ona aittir, başkasına değil. Kim de belirtilen hususlarda bana muhalefet etmek suretiyle saparsa onun için de ki: 'Ben sadece uyarıcılardanım'. Allah'ın azabını uyarma ve onunla korkutma sorumluluğundan kurtuldum. Bu sebeple o kişinin vebali bana ait değildir.

Neml 27:93

Ve şöyle de: En değerlisi peygamberlik ve Kur'an nimeti olan bana lütfettiği nimetlerden dolayı, 'Hamd Allah'a mahsustur. O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanımanın kendinize fayda vermediği bir zamanda Allah'ın âyetleri olduğunu tanıyacaksınız.' Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir. Yani, Rabbin, senin yaptığın iyiliklerden ve siz kâfirler, yaptığınız kötülüklerden, habersiz değildir. O, herbirinize ameline göre muamele eder. Allahü teâlâ, ağacı yaratıp onda meyveler varettiği gibi sizi ve yaptıklarınızı yarattığı halde işlerinizden nasıl habersiz olur? Mutlu ve bahtsız kişilerin hali O'na gizli kalmaz. O ancak bir hikmet ve sebepten dolayı mühlet verir, gafletten dolayı değil. Nakledildiğine göre İbrahim b. Ethem, bir gün saltanatına ve varlığına sevinmiş. Daha sonra rüyasında kendisine kitap veren birini görmüş ve o kitapta şunlar kaydedilmiştir: ”Geçici olanı ebedî olana tercih etme ve saltanatına aldanma, içinde bulunduğun durum vahim, keşke o durum olmasaydı. Onun için Allah'ın emrine koş." Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Rabbimizin bağışına ve cennete koşun..." (Âl-i İmrân: 133) Bunun üzerine İbrahim b. Ethem korku ile uyanmış ve şöyle demiştir: ”Bu, Allah'tan bir uyarı ve bir öğüttür." Hemen Allah'a tevbe etmiş; halktan ayrılarak Allahü teâlâ'ya itaate koyulmuş; nihayet sâdık veliler derecesine ulaşmıştır. Allahü teâlâ'nın yardımıyla Neml Sûresinin tefsiri bitmiştir.

Kasas 28:1

KASAS SURESİ Tâ. Sîn. Mîm. Bu ifade, yemine işaret etmektedir. Şöyle ki; ”Tâ" ile Yüce Allah'ın kuvvet ve kudretine, ”Sîn" ile sırrına, ”Mîm" ile de yaratıkların hepsine lûtfuna işaret etmektedir. Bunlardan başka birtakım gizli işaretler ve derin anlamlar ise daha önce geçmiştir.

Kasas 28:2

Bunlar, apaçık Kitab'ın mucize olduğunu gösteren belli âyetleridir.

Kasas 28:3

İman eden bir kavim için Mûsa ile Firavun'un heberlerinden önemli bir kısmını sana Cebrail vasıtasıyla peşipeşine, dosdoğru, içinde yalan bulunması mümkün olmayan gerçeği nakledeceğiz. Yani, Cebrail emrimiz gereğince sana bu haberleri nakleder. Âyette ”iman eden bir kavim içirt" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü ilâhî mesajdan faydalanan onlardır.

Kasas 28:4

Firavun, Mısır toprağında gerçekten azmış büyüklenmiş, zulüm ve düşmanlıkta son noktaya ulaşmış ve Mısır halkını parça parça etmiş, her istediği kötülük ve bozgunculukta kendisine uyan guruplar haline getirmiş ti. Onlardan, Mısır halkından bir zümreyi İsrail oğullarını güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Yani, onları ardarda öldürüyordu. İsrail oğullarının erkek çocuklarından doksan bin kadarını katletmiştir: kızları da hizmetçilik için hayatta bırakıyordu. Bu durum, bir kâhinin Firavun'a şöyle demesinden kaynaklanmıştır: ”İsrail oğullarından bir erkek çocuk dünyaya gelecek ve saltanatını ele geçirecek." Bu tutum, onun ahmaklığını ortaya koymaktadır. Çünkü kâhinin söylediği söz doğru olsaydı öldürme neye yarardı? Şayet yalan söylemiş ise bu icraata ne gerek vardı? Belli ki o, bozgunculardandı. Bozgunculukta kök salmıştı. Onun için pek çok kişiyi katletmeye cüret etti.

Kasas 28:5

Biz ise istiyorduk ki, o yerde güçsüz düşürülenlere onun işkencesinden kurtarmak suretiyle lütufta bulunalım, onları başkalarına hizmet eden teba durumunda iken dinî işlerde kendilerine uyulan önderler yapalım, Firavun ve kavminin mülkünde bulunan her şeye vâris kılalım.

Kasas 28:6

Ve o yerde Mısır ve Şam topraklarında istedikleri gibi tasarrufta bulunacak şekilde onları hâkim kılalım, Firavun ile onun veziri Hâmân'a ve ordularına, onlardan, o güçsüz görünenlerden çekinmekte oldukları şeyi gösterelim. Böylece, hükümdarlıklarının yok olmasından ve içlerinde doğan bir erkek çocuğun yüzünden helak olmaktan dolayı onu engellemeye çalışsınlar.

Kasas 28:7

Mûsa'nın annesine: Gizli tutabildiğin kadar 'onu emzir, ağlaması anında komşuların onu hissetmesi yüzünden kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize, Nil nehrine bırakıver... Büyüklerden biri şöyle demiştir: ”Onu korumaktan endişe duyduğun ve idare etmekten âciz kaldığın zaman korumamız ve idaremiz altında olması için onu Bize teslim et." Darlık ve sıkıntı duymasından korkup ayrılığına üzülme, çünkü Biz onu yakın zamanda, ustalıklı bir usulde ve emin olacağın şekilde tekrar sana geri vereceğiz ve onu yüce peygamberlerden biri yapacağız' diye ilham ettik. Vahyin aslı, hızla işaret etmek; ”ihâ" ise, gizlice bildirmektir. Vahyetmek, ya tıpkı Cebrail'in Hazret-i Peygambere belirli bir şekilde görünerek tebliğde bulunması gibi zatı görünen ve sözü işitilen bir melek vasıtasıyle olur. Veya Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm)'nın Allahü teâlâ'nın kelâmını işitmesi gibi görme olmaksızın sözün duyulmasıyla olur, yahut Hazret-i Peygamberin ”Cebrail kalbime yerleştirdi" diye buyurduğu şekilde kalbe yerleştirmek ya da Allahü teâlâ'nın, ”Biz Mûsa'nın annesine ilham ettik" buyurduğu gibi ilham etmek suretiyle olur. Mûsa'nın annesi Mûsa'ya hamile kaldığı zaman kendisinde karnının şişmesi, renginin değişmesi sütünün çıkması gibi herhangi bir hamilelik belirtisi ortaya çıkmamıştır. Bu, İsmailoğuilarma iütufta bulunmak üzere Yüce Allah'ın gizli tuttuğu bir iştir. Nihayet o, bir gözetleyen ve bir ebe olmadan Mûsa'yı doğurmuş; Firavun tarafından hamile kadınları kontrol etmek üzere görevlendirilen ne ebelerden birinin, ne de başkalarının haberi olmamış ve sadece Mûsa'nın kızkardeşi Meryem'in bilgisi olmuştur. Mûsa'yı annesi üç ay veya daha fazla emzirmiş, Firavun'un yeni doğan bebekleri ısrarla araştırması bu konuda yapılan kontrolleri artırması üzerine Mûsa'yı ziftlenmiş bir sandığa koyarak geceleyin Nü nehrine bırakmıştır.

Kasas 28:8

Nihayet Firavun'un ailesi onu yitik olarak aldı. Yani, annesi onu sandığa koyup nehire bıraktıktan sonra Firavun'un ailesi ve kaybolup gitmesinden korumak ve özenle bakmak üzere onu aldı. Sonunda o, kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Firavun ile Hânıân ve askerleri yaptıkları ve terkettikleri şeylerde bile bile hata ediyorlardı. Onlar bir taraftan Mûsa'nın yüzünden binlercesini öldürmüşler, diğer taraftan büyümesi ve sakındıkları şeyi başlarına getirmesi için onu yetiştirmeye başlamışlardır. "Hata", yan çizmek demektir. Hata olduğunu bile bile yapana ”hâtı"'; yaptığı şeyin hatâ olduğunu bilmeden yapana ”muhtr" denir ki, aslında bu, iyilik yapmak ister, fakat yapmak istediğinin hilâfına bir şey yapmış olur.

Kasas 28:9

Firavun'un karısı: Müzâhimin kızı Âsiye, sandıktan Mûsa çıkarılınca Firavuna: 'İkimizin de gözü aydın! -Çünkü ikisi de onu görünce sevmişlerdi.- Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur. Nitekim Âsiye, Mûsa'nın, başparmağını emmesini ve iki gözü arasındaki nuru görmüştü. Büyüklerden biri şöyle demiştir: ”Peygamberin ve velîlerin yüzleri ayna gibidir. Bunların nurundan hem mü'min hem de kâfir yararlanır." Ya da onu evlât ediniriz' dedi. Çünkü Mûsa evlât edinilmeye müsait idi ve zaten Firavun'un erkek çocuğu da yoktu. Halbuki onlar onu alıp evlât edinmeleri konusunda büyük bir yanılgıya düştüklerini sezemiyorlardı. İbn Abbas şöyle demiştir: ”Allah'ın düşmanı, Mûsa hakkında Âsiye'nin: ”Belki bize faydası dokunur" dediği gibi deseydi Allah ona fayda sağlayacaktı. Fakat o, Allahü teâlâ'nın takdir ettiği bahtsızlığından dolayı direnip durmuştur. Rivayet edildiğine göre, Firavun'un kavminden bazı azgın kişiler şöyle demişlerdir: ”Kanaatimizce bu, kendisinden sakınmak gereken biridir, senden korkarak denize atılmıştır. Bu sebeple onu öldür." Firavun da Mûsa'yı öldürmeye karar verince Âsiye şöyle demiştir: ”O, İsrail oğullarının çocuklarından değildir." Firavun tarafından kendisine: ”Bunu nereden biliyorsun?" diye sorulduğu zaman ise şöyle cevap vermiştir: ''İsrail oğullarının hanımları çocuklarına gerçekten acırlar ve onları öldürmenden korkarak gizlerler. Annenin çocuğunu kendi eliyle denize atması nasıl düşünülebilir?" Âsiye, Mûsa'nın üzerinde asalet nişanlarını görünce onun bu çocuğu bağışlamasını istedi ve bu yüzden Firavun, onu öldürmekten vazgeçti. Âsiye ona Mûsa adını verdi. Nitekim Hazret-i Mûsa'nın içine konduğu sandık su ile ağaç arasında bulunmuştu. Onların dillerinde suyun adı ”mu", ağacın ise ”sa" dır.

Kasas 28:10

Mûsa'nın annesinin yüreği, oğlunun Firavunun eline düştüğünü işitince kendisini saran korku ve şaşkınlıktan dolayı bomboş kalıverdi, aklı başından gitti. Eğer Biz, Allah'ın ona: ”... Biz onu tekrar sana geri vereceğiz..." (Kasas:7) sözü ile vadettiğine inananlardan, tastik edenlerden olması için onun kalbini sabır, sebat ve daha önce geçen vaadi hatırlatmakla pekiştirmemiş olsaydık, beşerî zaaftan ve aşırı ızdıraptan dolayı neredeyse işi Mûsa'nın kendi oğlu olduğunu meydana çıkaracaktı. Böylece sırrını ve onu Nil nehrine kendisinin altığını açıklayacaktı. Mûsa'nın yüzüne olan hasretinden dolayı artık kalbinde tahammül gücü kalmamıştı.

Kasas 28:11

Mûsa'nın annesi onun, Mûsa'nın ablasına: ki burada kardeşlik sevgisini vurgulamak üzere, kızı yerine. Mûsa'nın ablası denmiştir. 'Onun izini takip et' ve haberini izle dedi. O da, onlar Mûsa'nın durumunu öğrenmeye çalıştığının ya da ablası olduğunun farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi. Ona bakıyor ve fakat baktığını hissettirmiyordu.

Kasas 28:12

Biz daha önce onun süt annelerin sütünü kabulüne müsaade etmedik. Yani Biz, Mûsa'ya onu annesine geri vermeden önce süt annelerden hoşlanmama ve onlardan nefret etme duygusunu vererek süt annelerden emmesine izin vermedik. ”Merâdı"': Süt anne demek olan ”Murdı" kelimesinin çoğuludur. ”Murdı'a" ise, emzikli kadın demektir. Emmek, insan tabiatım değiştirir. Bu yüzden Şeyh Rasûlüm Muhammed el-Cuveynî evine girip oğlu imam Ebû'l-Me'âli'yi başkasından süt emerken bulunca hemen onu, emziren kadından alarak başaşağı çevirmiş, kanımı sıkıp ve parmağını ağı zina sokarak çocuğun emdiği sütü çıkarmış ve şöyle demiştir: ”Annesinin dışındaki birinin sütünü içmek suretiyle karakterinin bozulması yerine ölmesi bana daha kolay gelir." İmam Ebûi-Meâlî büyüyüp de münazarada bir zaafı olunca şöyle dermiş: ”Bu, söz konusu emmeden geriye kalan izlerdir." Bu konuda âlimler şöyle demiştir: ”Bir kadından emen kişinin, o kadının iyilik ve kötülük bakımından ahlâkından etkilenebileceği âdeti hâlâ geçerliliğini koruyor." Bunun üzerine ablası, onun meme kabul etmediğini, Firavunun ona önem verdiğini ve memesini kabul edecek birini aradıklarını görünce: 'Size, onun bakımını sizin namınıza üstlenecek, onu yetiştirecek hem de ona iyi davranacak, emzirmesinde ve bakımında kusur etmeyecek bir aile göstereyim mi?' dedi. Rivayet edildiğine göre Firavun'un adamları Mûsa'nın ablasına hitaben: ”Onun bakımını kim üstlenecek?" dediler. ”Annem" dedi. Firavun'un adamları: ”Annenin sütü var mı?" dediler. Mûsa'nın ablası: ”Evet, var. O, bebeği öldürülen bir kadındır ve en büyük arzusu emzirebileceği bir çocuk bulmasıdır," dedi. Firavun'un ona, Mûsa'nın bakımını üstlenebilecek kişiyi getirmesini emretmesi üzerine annesini getirdi. O sırada Mûsa, Firavun'un elinde ağlıyor, kendisi de onu oyalamaya çalışıyordu. Hemen, Mûsa'yı annesine verdi ve o, anne kokusunu alınca rahatladı ve memesini aldı. Bu durum karşısında Firavun, Mûsa'nın annesine: ”Sen onun nesi oluyorsun ki, memenden başka hiçbir memeyi kabul etmedi?" dedi. Mûsa'nın annesi: ”Ben, kokusu güzel, sütü iyi olan bir kadınım ve bana verilen her çocuk beni kabul eder" dedi. Firavun Mûsa'yı annesine verip kendisine bir ücret tayin etmiştir. Annesi de onunla birlikte aynı gün mutlu bir şekilde evine dönmüştür. Onlar, hergün için Mûsa'nın annesine ücret olarak bir dinar veriyorlardı. Mûsa'nın annesinin onu denize atması ile kendisine geri verilmesi arasında sadece çocuğun, annesinden uzak olarak tahammül edebilecek kadar bir süre geçmiştir. Sekiz gün meme kabul etmeden durdu, diyenin görüşü ise doğru değildir.

Kasas 28:13

Böylelikle Biz onu, Mûsa'yı çocuğunun ona ulaşmasıyla gözü aydın olsun, ondan ayrı düşmesiyle gam çekmesin ve Allah'ın onu geri vermesi ve peygamberlerden kılması konusundaki vaadinin gerçek olduğunu ve ondan, bir kısmını müşahade ederek, dönüş olmadığını bilsin diye annesine geri verdik. Fakat yine de Firavunun ailesinden pek çoğu Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu bilmezler. Mûsa'yı annesi, sütten kes inceye kadar yanında tutmuş, daha sonra Firavun ve Âsiye'ye geri vermiştir. Onlar da onu evlât edinerek himayelerinde büyütmüşler ve ellerinde yetiştirmişlerdir. Bir gün Mûsa, Firavun'un önünde sopa ile oynarken o sopayı kaldırmış ve Firavun'un başına vurmuş; bu darbe yüzünden Firavun kızmış, bunu uğursuz sayarak onu öldürmeye niyet etmiştir. Bunun üzerine Asiye: ”Ey Melik! Öfkelenme, daralma! Çünkü o, akıl etmeyen küçük bir çocuktur. Dilersen şu tasın içine bir kor, bir de altın koy ve bak, hangisini alacak? Firavun, böyie yapılmasını emretmiş ve Mûsa, altım almak için elini uzatınca, kendisiyle ilgili görevlendirilen melek, elini tutup kora doğru çevirmiş ve Mûsa da onu alarak ağzına atmış; sıcaklığını hissedince de alıp atmıştır. Bunun üzerine Âsiye Firavun'a: ”Ben sana, onun hiçbir şeyi akıl etmediğini söylememiş miydim," demiştir. Firavun, Mûsa'nın öldürülmesini emretmişken bundan vazgeçmiş ve Âsıye'yi doğrulamıştır. Dendiğine göre Mûsa'nın, peygamberliğinden önce dilindeki düğüm, ağzına almış olduğu bu korun izidir. Daha sonra bu düğüm, Taba sûresi âyet 27, 28'de geçen, ”Dilimden düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar" duâsıyla ortadan kalkmıştır.

Kasas 28:14

Mûsa. güçlü çağına erip ki bu çağ, on sekiz yaş ile otuz yaş arasıdır. Olgunlaşmca, kırk yaşına varıp kemâle erince Biz ona hikmet peygamberlik ve dinle ilgili ilim verdik. Yusuf la ilgili olarak da sadece; ”(Yusuf) erginlik çağına gelince..." (Yusuf: 22) buyrulmuştur. Çünkü ona Allahü teâlâ çocukluğunda, kuyuda iken vahyetmişti. Halbuki Mûsa'ya kırk yaşından sonra vahiy gelmiştir. Öte yandan âlimlerden büyük çoğunluğun görüşüne göre Peygamber Efendimiz, kırk yaşın başında peygamber olmuştur. Bir kısmına göre de bu yaş sınırı, her peygamber için geçerlidir. Bazıları ise peygamberler hakkındaki kırk yaş şartının dayanağı olmadığını ileri sürmüşlerdir. Çünkü İsa (aleyhisselâm), bir peygamberdir ve otuz üç yaşında iken göğe yükseltilmiştir. Yusuf (aleyhisselâm), on sekiz yaşında peygamber olmuş ve Yahya (aleyhisselâm) da erginlik çağına varmadan vahye mazhar olmuştur. İşte güzel davrananları bu davranışlarından dolayı Biz böylece Mûsa ve annesini mükâfatlandırdığımız gibi mükâfatlandırırız. Burada, Mûsa ve annesinin iyi davranışlarda bulundukları ve işlerini küçük yaşlarda iken bile sağlam yaptıkları vurgulanmaktadır. Kim, iyiler zümresine katılırsa Allah, onu en güzel şekilde mükâfatlandırır. Hikâye edildiğine göre bir kadın, akşam yemeğini yerken birisinin kendisinden yemek istemesi üzerine, kalkıp onun ağzına bir lokma vermişti. Bir zaman sonra çocuğunu bir yere koymuş, oradan da onu kurt kapmıştı. Bunun üzerine kadın: ”Ey Rabbim! Çocuğum!" diye haykırmış. Bu arada birisi kurdun boynunu vurarak kurdun ağzından incitmeden çocuğu çekip almış ve kadına: ”Bu lokma, senden yardım isteyen kişinin ağzına koyduğun lokmanın karşılığıdır" demiştir.

Kasas 28:15

Mûsa, Firavun'un sarayından gelip ahalisinin habersiz olduğu bir sırada, şehre girmenin alışılmış olmadığı bir vakitte şehre Mısır'a girdi. Firavun'un sarayı şehrin kenarında idi. İbn Abbas: ”Öğle sıcağında uyuma vaktinde girmiştir" dedi. Nitekim o vakitte yollar boştu. Orada, biri kendi tarafından, dinine tabi olanlardan ki, onlar İsrail oğullarıdır. Diğeri düşman tarafından dinine muhalif Mısırlılardan olan iki adamı birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından olan, düşmanına karşı ondan imdat diledi. Mûsa, güçlü ve kuvvetli biriydi. Mûsa da ötekine. Mısırlıya bir yumruk indirip ölümüne sebep oldu ve ardından pişmanlık duydu. 'Bu, öldürme şeytanın işidir. Burada iş, şeytana atfedilmiştir. Çünkü bu iş, şeytanın azdırmasından ve onun vesvese vermesinden kaynaklanmıştır. Bu, Hazret-i Mûsa'nın masum oluşuna zarar vermez. Çünkü Mısırlı'nın ölümü hataen olmuştu. Hazret-i Mûsâ bu ölümü şeytanın işi addederek zulüm diye adlandırmış ve Allah'a yakın kulların yolundan hareketle bu işten af dilemiştir. Söz konusu olay, peygamberlikten önce olmuştur. O, şeytan gerçekten saptırıcı, insan için apaçık bir düşmandır' dedi.

Kasas 28:16

Mûsa: 'Rabbim! Doğrusu hiçbir emir olmadan Mısırlıyı öldürmekle kendime haksızlık ettim. Beni, günahlarımı bağışla!' dedi, Allah da onu af dilemesinden dolayı bağışladı. Çünkü O, kulların günahlarını çok bağışlayan ve onlara çok merhamet edendir.

Kasas 28:17

'Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere Yemin olun, bağışlamak suretiyle bana olan ikramından dolayı sana yemin ederim ki, tevbe edip suçlulara bundan sonra asla arka yardımcı olmayacağım' dedi.

Kasas 28:18

Şehirde kendisinden dolayı Firavun'un adamlarından endişe ederek korku içinde, azık istemek ya da haber almak, hakkında söylenenleri ve o Mısırlıyı öldürenin bilinip bilinmediğini öğrenmek üzere (etrafı) gözetleyerek sabahladı. Bu ifade gösteriyor ki, şehre girme ve öldürme hadisesi, akşamla yatsı vakti arasında, insanların kendileriyle meşgul oldukları bir sırada olmuştur. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse, yani, bir gün önce öldürülen Mısırlıya karşı Mûsa'dan yardım talebinde bulunan İsrailli feryad ederek yine ondan, Mûsa'dan imdat diliyor. Mûsa ona dün bir Mısırlı bir kıptiye karşı yardım isteyen bugün de Firavun'un adamlarından diğerine karşı imdat dileyen İsrailliye dedi ki: 'Doğrusu sen besbelli bir azgınsın!' Çünkü sen, dün bir adamın öldürülmesine sebep oldun şimdi de bir başkasıyla döğüşüyorsun. Ben, senin yüzünden dün böyle bir duruma düştüm ve şimdi de beni başka bir uçuruma düşürmek istiyorsun.

Kasas 28:19

Mûsa, ikisinin de, Mûsa ve İsraillinin düşmanı olan adamı. Mısırlıyı yakalamak üzere elinden tutmak isteyince o adam İsrailli: ”Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın" sözü ile hitap ettiğinden ve ona karşı öfkelendiğini görmesinden hareketle Mûsa'nın kendisini yakalamak istediğini sanarak dedi ki: Ya da Mısırlı, sözlerinden bizzat kendisinin Mısırlıyı öldürdüğü şeklinde anlaşıldığını dikkate alarak şöyle dedi: 'Ey Mûsa! Öldürülen Mısırlıyı kastederek, dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyosun? Demek, insanlar arasında söz ve hareketle arabuluculardan olmak istemiyor ve zıtlaşmaya engel olmuyor da, bu yerde ille bir zorba olmayı arzuluyorsun sen!'“Cebbar": İşin sonunu düşünmeden dilediği şekilde vuran ve öldüren kişi demektir. Ayette belirtilen sözü Hazret-i Mûsa'ya söyleyen Mısırlı da olabilir. Sanki Hazret-i Mûsâ ile İsrailli'nin konuşmalarından Mısırlıyı öldürenin Hazret-i Mûsâ olduğımu anlamıştır. Adamın bu ifadede bulunmasının ardından söz yayılmış. Firavun ve kavmine ulaşmış ve böylece onlar, birgün önce meydana gelen cinayetin Mûsa tarafından işlendiğini anlamışlardır. Halbuki bunu sadece o İsraill biliyordu. Bunun üzerine Mûsa'yı öldürmeye karar vermişlerdir. Buna karşılık Firavun'un halkından, durumu Mûsa'ya haber vermek üzere bir mü'min ortaya çıkmıştır. Bu durumu Allahü teâlâ şöyle ifade etmiştir:

Kasas 28:20

Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak Mûsa'ya geldi ve şöyle dedi: 'Ey Mûsa! Firavun'un kavminden ileri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal bu şehirden çık! İnan ki ben sana çıkma talimatım vermekle senin iyiliğini isteyenlerdenim.'

Kasas 28:21

Mûsa kendisini arayanların, arkasından yetişmesinden ve yolda saldırıya uğramaktan korka korka (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı. 'Rabbim! Beni şu zalim kavimden kurtar' ve bana yetişmelerine engel olmak suretiyle beni koru! Dedi. Allah da duasını kabul ederek onu kurtarmıştır.

Kasas 28:22

Medyen'e doğru yöneldiğinde: Medyen, Kızıldenizin sahilinde bulunan Şuayb (aleyhisselâm)'ın şehridir. Burası Firavun'un idaresi altında değildi. Mısır toprakları ile arasında sekiz günlük bir mesafe vardı. Âyetin anlamı şöyledir: ”Mûsa, yüzünü Medyen'e doğru çevirip o istikamete yönelince..." Allah'a dayanarak ve samimi duygular içinde 'Umarım Rabbim beni doğru yola iletir' dedi. Hakikaten o, yolu bilmiyordu.

Kasas 28:23

Mûsa, Medyen suyuna varınca... Burası, şehrin kenarında, şehre üç mil kadar uzaklıkta bir su kuyu sudur. İbn Abbas şöyle demiştir: ”O, zayıf düşmesinden dolayı yemek için yeşillik türünden bir şeyler aramak üzere oraya gitmiştir." Orada, kuyunun kenarında ve civarında ( davarlarını) sulayan birçok insan buldu. Onların gerisinde alt kısmında bir yerde de, kuyuya gitmesinler diye koyunlarını (davarlarını) sudan meneden iki kadın, Şuayb'ın iki kızını gördü. Onlara: 'Derdiniz nedir?' Ne diye geri durup koyunlarınıza engel oluyor ve şu insanlar gibi doğrudan onları sulamıyorsunuz? dedi. Onlarda Dediler ki: 'Çobanlar sulayıp çekilmeden biz sulamayız; yani, erkeklerin içine sokulmaktan kaçınırız. Âdetimize göre çobanlar davarlarını sulayıp oradan ayrılmadıkları sürece biz davarlarımızı sulamayız. Bu işi, onlar ayrılıp gidince yaparız. Babamız Şuayb da çok yaşlıdır.' Bu sebeple çıkamıyor, zaruret icabı koyunları gütmeye ve sulamaya bizi gönderiyor.

Kasas 28:24

Bunun üzerine Mûsa, onlara acıyarak ve Allah'ın rızasını gözeterek onların davarlarını suladı. Rivayet edildiğine göre adamlar kuyunun üzerine ancak yedi, ya da on kişinin kaldırabileceği ağırlıkta bir taş koymuşlardır. Fakat Mûsa, yorgunluğuna, açlığına ve ayağındaki yaraya rağmen o taşı kaldırmıştır. Sonra oradan ayrılarak gölgeye çekildi ki orada bitkilerin gölgesi vardı. İşte aşırı sıcaktan dolayı bir ağacın gölgesine acıkmış halde oturdu. Ve: 'Rabbim! Doğrusu bana az olsun, çok olsun her indireceğin hayra muhtacım' dedi. Çoğu Müfessirler, onun bu durumunu dikkate alarak bu hayrı, yiyeceğe yorumlamışlardır. Hazret-i Mûsa, aç bir halde iken Allah'tan, yiyecek şeyler istemiş ve fakat insanlardan istememiştir. Söz konusu iki kız da bu durumu anlamış ve babalarına dönünce babaları onlara: ”Sizi acele ettiren şey nedir?" diye sormuş. Kızlar durumu şöyle anlattılar: ”İyi bir adam bulduk ve o adam bize acıyarak davarlarımızı suladı; sonra gölgeye çekilerek: 'Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım' dedi." Babaları: ”O, aç bir adamdır," dedi. Hemen kızlardan birine: ”Git ve onu bize davet et," dedi.

Kasas 28:25

Derken, o iki kızdan, babalarına dönmelerinin ardından biri, büyüğü utana utana kızların tavrına uygun bir şekilde yürüyerek ona geldi. Bir bedevi şöyle demiştir: ”Haya ağır bastığı sürece yüz, değerli ve dal, kabuğu soyulmadıkça güzeldir." 'Babam,' dedi, 'bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını mükâfatını vermek için seni çağırıyor.' Alimlerden biri şöyle demiştir: ”Mûsa, dağların arasında tedirgin ve yalnız olduğu için kadının davetine icabet etmiştir. Her ikisi yola koyulmuş, rüzgâr kadının elbisesini açınca Mûsa ona: ”Arkamdan yürü ve yolu bana tarif et" demiştir. O da arkaya çekilerek Mûsa'ya: ”Sağdan, soldan ve önünden..." derken Şuayb'ın evine gelmişlerdir. Bunun üzerine kız, hemen koşup babasına Mûsa'nın gelişini haber vermiş, Şuayb da eve girmesine izin vermiştir. Şuayb, o zaman çok yaşlı idi ve gözü kör olmuştu. Mûsa, ona selâm verince, o da selâmını alarak kucaklamış ve önüne oturtmuştur. Sonra yemeğe buyur etmiş, fakat Mûsa yemeği kabul etmeyerek şöyle demiştir: ”Bu yemeğin, davarları sulamanın bir karşılığı olmasından endişe ediyorum. Çünkü biz, peygamber soyundanız ve dinimizi dünyalık karşılığında satmayız." Nitekim Mûsa, Hazret-i Yakub'un soyundandı. Bunun üzerine Şuayb: ”Delikanlı! Allah'a yemin olsun ki hayır! Gerçekten bu bizim geleneğimizdir. Bize misafir gelen bu yemeği yer. Sonra, iyilik edene bir şey ikram edilirse onu alması haram değildir" demiştir. Mûsa, ona (Şuayb'a) gelip başından geçenleri anlatınca o: 'Korkma, o zâlim kavimden, Firavun ve kavminden kurtuldun' Onun, bizim topraklarımızda hükümranlığı yok ve biz onun idaresinde değiliz dedi. Hazret-i Mûsa, Firavunun yanında açık bir nimet içinde büyümüş, ancak Allah için hicret edip yolculuk ve vatan hasretine göğüs gerince, Allahü teâlâ ona, Şuayb'ın yanında o nimete karşılık açık ve gizli nimetler lütfetmiştir. Nitekim bir manzumede şöyle denilmiştir: Sefere çık ki terkettiğinin karşılığını bulasın Gayret et ki şerefin gayrette olduğunu hilesin Ormanı terketmezse av bulmaz aslanlar Yaydan çıkmazsa hedefe varamaz oklar. Bir başka manzumede de şöyle denilmiştir: Allah'ın ülkeleri alabildiğine geniştir. Allah'ın rızkı dünyada boldur. Zillet içinde oturanlara hemen söyle. Yeriniz da ısa yeryüzüne dağdın böyle.

Kasas 28:26

O iki kızdan biri: Mûsa'yı babasının yanına davet eden ve onunla evlenen büyük kız 'Babacığını! Onu Mûsa'yı ücretle çoban tut. Çünkü ücretle istihdam edebileceğin en iyi kimse, bu güçlü ve güvenilir adamdır' dedi. Rivayete göre Şuayb, kızına: ”Onun güçlü ve güvenilir olduğunu nereden biliryorsunuz?" diye sorması üzerine o da babasına, Mûsa'nın kuyunun üzerindeki taşı kaldırıp büyük kovayı çıkardığını, kendisini davet ettiği anda günahtan kaçınarak başını yere doğru indirip yüzüne bakmadığını ve bu şekilde ona daveti ilettiğini ve kendisine, arkasından yürümesini emrettiğini dile getirdi. Fakat o, âyete göre, Mûsa'nın sadece güçlü ve güvenli oluşunu belirtti. Çünkü o zaman bu iki özelliğe ihtiyacı vardı. Zira güç, duâvarlarını sulamak; güvenilir olma da, gözü korumak ve kendini muhafaza etmek için gerekli idi. Nitekim Hazret-i Yusuf da şöyle demiştir: ”Çünkü ben onları çok iyi koruyan ve pek iyi bilenim." (Yûsuf : 55)

Kasas 28:27

(Şuayb) Mûsa'ya dedi ki: 'Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikahlamak, seni onunla evlendirmek istiyorum. Âyette. ”Bana ...çalışmana karşılık" ifadesinden hareketle bunun mehir olmadığı anlaşılmaktadır. Gerçi, o dine göre, kadının velîsi için bu usulde bir mehir alması caizdi. Nitekim dinimize göre de belli bir süre için kızın koyunlarını gütmek şartı ile evlilik caizdir. Bilki, dinimizde mehir gereklidir ve mehir mal olmalıdır. Bu konuda Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Mallarınızla (mehillerini vererek) istemeniz size helâl kılındı..." (Nisa: 24) Mehir, evlenilen kadına teslim edilir, kadının hakkıdır, velîsinin değil. Nitekim âyet-i kerime'de: ”Kadınlara mehirlerini veriniz..." (Nisa: 4) buyrulmuştur. Şayet kadını Kur'an öğretmeye ya da bir yıl ona hizmet etmeye karşılık nikâhlasa bu nikâh geçerlidir, caizdir. Ancak Kur'an öğretme ve hizmet bir mal olmadığı için mehr-i ınisile gidilir. Eğer hizmet ve çalışmayı on yıla tamamlarsan artık o kendinden; benden kaynaklanan bir mecburiyetten değil, yoksa sana zorluk vermek istemem. Onun için müddet konusunda seni serbest bıraktım, inşallah iyi muamele etmek, hoş davranmak ve sözünü yerine getirmek hususunda beni iyi kimselerden bulacaksın. Buna göre Hazret-i Mûsa, o zaman otuz yaşında olmalıdır. Çünkü, on yılı tamamlayınca Mısır'a dönmüş ve yolda kendisine vahiy gelmiştir. Daha önce kendisine kırk yaşına basınca vahiy geldiği belirtilmişti. Kırk yaşında iken vahyin gelişi ise Allahü teâlâ'nın yüce peygamberler hakkındaki kanunudur.

Kasas 28:28

(Mûsa) dedi ki: 'Bu, hakkında benimle sözleştiğin ve bana şart koştuğun şey benimle senin arandadır. Ben, bana şart koştuğun şeyin dışına çıkmam ve sen de kendine şart koştuğun şeyin dışına çıkmazsın. Bu iki süreden çoğu olsun, azı olsun hangisini doldurursam doldurayım, o süre içinde hizmet etmek suretiyle sözü yerine getirirsem bana karşı haksızlık edilmiş olmaz. Yani, daha fazla kalmamı talep ederek sınırı aşmazsın. Ben de on yıldan fazla kalmayı talep etmediğim gibi sekiz yıldan daha azını da talep etmem. Söylediklerimize aramızda geçerli olan şartlara Allah vekildir,' gören ve gözetendir. Bu sebeple ikimizden birinin bu sözleşmeden dönmesine imkân yoktur. Bunun üzerine Şuayb, Medyen halkından inananları toplamış ve kızı Safurya ile onu evlendirmiş, buna karşılık Mûsa da eve girerek yerleşmiş ve on yıl süre ile Şuayb'ın hayvanlarını gütmüştü.

Kasas 28:29

Artık Mûsa aralarında şart koşulan süreyi doldurup ki, rivayete göre, iki sürenin en uzunu olan on yılı doldurmuştur. Ailesiyle, hanımı Safurya ile Mısır'a doğru yola çıkınca, -o gece karanlık ve soğuktu. Hanımı ise hamile idi ve onu, doğum sancıları alınış ve bu yüzden Mûsa, ateş yakmak istemiş, fakat ateş yanmayınca bu duruma üzülmüştür.- İşte o zaman Tûr tarafından bir ateş gördü. Mûsa ailesine: 'Siz yerinizde durup bekleyin, ben uzakta bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber -ki, onlar yolu kaybetmişlerdi- yahut ısınmanız için bir ateş, ucunda ateş olan kalın bir odun parçası getiririm' dedi. Böylece Mûsa ailesini sahrada bırakıp gitti. Ayette geçen ”testalûn" fiilinin kökü olan istilâ', ateşle ısınmak demektir.

Kasas 28:30

Oraya gördüğü ateşe gelince, o mübarek yerdeki vadinin Mûsa'ya göre sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi. ”Buk'a": Ağacı bulunmayan arazi parçası demektir ve âyette ”mübarek" diye nitelendirilmiştir. Çünkü Hazret-i Mûsa'nın peygamberliği orada başlamış ve Allah'ın ona hitabı orada olmuştur. 'Ey Mûsa! Bil ki Ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.' Yani Ben, sana seslenen ve seni isminle çağıran Allah'ım ve Ben, bütün yaratıkların Rabbiyim. Bu, Allahü teâlâ'nın Mûsa'ya olan ilk sözüdür. Bu söz, her ne kadar Tâhâ ve Neml sûrelerinde geçen ifadeden farklı ise de kastedilen mana bakımından uygunluk vardır.

Kasas 28:31

Ve: 'Asanı at!' (denildi.) Yani ona, ”asanı elinden at," diye seslenildi. Onu atınca harekete başlayan bir yılan oluvermiştir. Mûsa, asayı hızlı hareketinden ya da şekil olarak yılan gibi deprenir, hızlı hareket ettiğini görünce, korkuya kapılarak dönüp arkasına bakmadan kaçtı. 'Ey Mûsa! Beri gel, korkma. Çünkü sen korkulu şeylerden uzak emniyette olanlardansın' (buyuruldu). Peygamberler huzurumda korkmazlar. Şayet sen. ”Asasını yere atmasının faydası nedir?" dersen ben de cevap olarak şöyle derim: ”Asaya alışması ve Firavun'un huzurunda ondan korkmamasıdır. Firavun, onunla tartışmaya girince, asanın yılan şekline getirilmesi ve diğer mucizelerle Firavun susturulmuştur."

Kasas 28:32

'Elini koynuna cübbenin içine sok; ki yünden olan ve kolları sadece dirseklere kadar uzanan bu cübbeyi Mûsa gömlek yerine giyiyordu. Kusursuz, alaca hastalığı gibi illetsiz bembeyaz güneş ışınlan gibi ışınları olan ve ışıldar bir halde çıkacaktır. Korkudan yani korktuğun zaman, korkuya kapılan insanın yaptığı gibi yılandan korunmak için sol elini sağ kolunun altına sağ elini de sol kolunun altına sokmak suretiyle ellerini kendine çek. Yani korkuya kapılınca dayanmak ve kendine hakim olmak için böyle yap. İşte bu ikisi, asâ ve el Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. ve iki apaçık mucize Çünkü onlar yoldan çıkan zulüm ve düşmanlığa meyleden bir kavini olmuşlardır.' Ve bu yüzden, seni onlara bu iki mucize ile göndermeyi hakctmişlerdir (diye seslenildi.)

Kasas 28:33

Mûsa dedi ki: 'Rabbim! Ben onlardan Mısırlı olan onların kavminden birini, Firavun'un fırıncısını öldürmüştüm, karşılığında beni öldürmelerinden korkuyorum.

Kasas 28:34

Kardeşim Harun'un dili, benimkinden daha düzgündür. Nitekim Mûsa'nın dilinde, daha önce eline alıp ağızına atmış olduğu kor yüzünden bir düğüm vardı ki, düzgün konuşmasına engel oluyordu. Onu da hakkı özetlemek, kesin delili açıklamak ve şüpheyi söküp atmak suretiyle beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte Firavun ve kavmine gönder. Çünkü ben, onların beni yalancılıkla itham etmelerinden sözümü red etmelerinden ve davetimi kabul etmemelerinden korkuyorum.' Dilim ise delil getirme anında yeterli olamaz.

Kasas 28:35

Allah buyurdu: 'Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve onunla kuvvetlendireceğiz. Çünkü insan, pazusu ile elin güç kazandığı gibi kardeşi ile güç kazanır. Harun, o zaman Mısır'da bulunuyordu ve size öyle bir kudret, üstünlük vereceğiz ki, ”kudret" diye çevirdiğimiz ”sultanen" kelimesi için Cafer şöyle demiştir: ”Düşmanların kalplerine korku ve Allah dostlarının kalplerine ise muhabbet verilmesidir." Ayetlerimiz, mucizelerimiz sayesinde onlar gerek istila ve gerekse tartışma ile size erişemiyecekler. Yani mucizelerimizle sizi onlara musallat edeceğiz, ya da âyetlerimizle onlara engel olursunuz, dolayısıyla öldürmek veya kötülük etmekle size ulaşamazlar. Siz ve size tabi olanlar üstün geleceksiniz.' Siz ve size tâbi olanlar. Firavun ve kavmine karşı üstün geleceksiniz.

Kasas 28:36

Mûsâ onlara peygamberliğinin doğruluğuna delâlet eden apaçık âyetlerimizi getirince: Ey Mûsa! 'Bu, getirdiğin şey olsa olsa uydurulmuş daha önce benzeri yapılamayan bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini onların zamanında vuku bulmuş bir sihir işitmedik' dediler.

Kasas 28:37

Mûsa şöyle dedi: 'Rabbim, kendi katından kimin hidayet rehberi getirdiğini - ki bununla kendisini kasdediyordu - ve sonu cennet olan dünyanın akibetinin kime nasip olacağını en iyi bilendir. Gerçekten dünya, âhirete intikal etmek üzere bir uğrak yeri ve âhiretin tarlasıdır. Dünyanın mutlak akibeti, övülen akıbettir. Muhakkak ki, zalimler inkârlarından ve yalanlamalarından dolayı helak edilmeleri yüzünden iflah olmazlar.'

Kasas 28:38

Firavun: sihirbazları toplayıp mücadele için meydan okuyunca 'Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum. Dendiğine göre bu söz ile yine onun: ”Ben sizin en yüce Rabbinizim" demesi arasında kırk yıl geçmiştir. Yani, sizin benden başka yeryüzünde hiçbir tanrınız yoktur. Firavun, vezirine de hitaben: Ey Hâmân, haydi benim için çamur üzerine ateş yak ve tuğla imal et. İlk tuğla imal edip kullanan Firavun olmuştur. Bu sebeple, bana tuğla pişir dememiş, nasıl yapıldığını tarif ederek tuğla imalini emretmiştir. Bana yüksek bir kule yap. Belki Mûsa'nın tanrısını görürüm ve O'na bakarım. Doğrusu onu, Mûsa'yı benden başka bir tanrısı ve kendisinin de o tanrının elçisi olduğu iddiasında yalancılardan sanıyorum' dedi. Firavun bu sözü, kavmine karşı meseleyi karıştırmak ve havayı bulandırmak için söylemiştir.

Kasas 28:39

O ve askerleri, yer yüzünde Mısır ve komşu topraklarda haksız yere büyüklük tasladılar. İman etmediler ve hakka boyun eğmediler ve gerçekten yeniden dirilmek ve hesap vermek üzere Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. ”İstikhâr," bâtıl yere kibir izhâr etmektir. Tekebbür ise daha geneldir. Kibir ise, insanın kendisinin başkalarından üstün olduğunu zannetmesidir.

Kasas 28:40

Biz de onu ve askerlerini küfür ve azgınlıkta had safhaya ulaşmalarının ardından yakalayıp denize, Kızı İden iz'e atıverdik. Yani, onları suda boğarak cezalandırdık. Âyet-i Kerime’de, onları yakalayan ve cezalandıranın durumu yüceltilmekte ve yakalananların durumu tahkir edilmektedir. Nitekim, onlar, sayılarının fazla oluşuna rağmen tıpkı, avuca alınıp denize atılan taş parçaları gibi telâkki edilmişlerdir. Ey Rasûlüm Muhammed! Kalp gözü ile, bir bak, zalimlerin sonu nice oldu! O hale düşmekten kavmini sakındır.

Kasas 28:41

Onları Firavun ve kavmini ateşe çağıran yani ona götüren küfür ve ına'siyete götüren önderler, sapıkların kendilerine uyduğu önderler kıldık. Kıyamet günü onlar kendilerinden azap kaldırılmak suretiyle hiçbir şekilde yardım görmeyeceklerdir.

Kasas 28:42

Bu dünyada rahmetten uzaklaştırarak arkalarına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler, kovulmuşlar ve uzaklaştırılmışlar arasındadır. Bil ki, kibir, kendini beğenmekten kaynaklanır. Kendini beğenmek de güzelliklerin hakikatini bilmemekten doğar. Hakkı kabul etmemek de kibirden sayılır. Bir başkanlık elde etmekten dolayı kibirlenen kişinin bu durumu, karakterinin bozuk olmasına delâlet eder. Kim, kendisinin nelerden meydana geldiğini düşünür ve hayatının başını, sonunu ve ortasını bilirse noksanlığını da bilir ve kibirlenmeyi terkeder. Zenginlikten dolayı kibirlenen ise bu zenginliğin yok olacağını ve onun geçici olduğunu bilmelidir. Âyet-i Kerime’de Allahü teâlâ'nın, haksız yere büyüklenmeyi ifade eti nesi, yerine göre büyüklük taslamanın övülmüş olduğuna işaret etmektedir ki, iki taraf (inanan ve inanmayan güçler) arasında böbürlenmek ve çalımlı olmak bu kabildendir. Nitekim Hazret-i Peygamber Ebû Dücane'nin iki taraf arasında çalımlı yürüdüğünü görmüş ve şöyle buyurmuştur: ”Bu yürüyüş, hu yerin dışında Allah'ın öfke duyduğu bir yürüyüştür." Zenginlere karşı büyüklenmek de böyledir. Çünkü bu gerçek anlamda izzeti nefistir, dolayısıyle yerilmiş değildir.

Kasas 28:43

Yemin olun ki Biz, ilk nesilleri Nuh, Hûd, Salih ve Lût kavimlerini azapla' helak ettikten sonra Mûsa'ya -olur ki ihtiva ettiği öğütleri dinlerler, düşünürler diye- insanlar için apaçık deliller, hidayet rehberi ve rahmet olarak o Kitabı, Tevrat'ı vermişizdir. Ki, onunla amel eden Allah'ın rahmetini elde eder. ”Besâir": Kalbin, sayesinde idrak ettiği nur demek olan ”hasıre" kelimesinin çoğuludur. Basar da, gözün eşyayı algıladığı göz nuru demektir. Yani bu Kitap, İsrail oğullarının kalpleri için, nurlar niteliğindedir ki, o nurlarla hakikatleri görürler ve hakla bâtılı birbirinden ayırırlar. Çünkü kalpleri, anlama ve idrak, etmekten bütünüyle uzak kalarak körelmiştir.

Kasas 28:44

Ey Rasûlüm Muhammed! Mûsa'ya emrimizi vahyettiğimiz, bildirdiğimiz, kesin olarak kendisini peygamber kıldığımız ve Tevrat'ı verdiğimiz sırada, sen tayin edilen vaktin söz konusu olduğu ve Mûsa'nın, Rabbine seslendiği yer olan batı yönünde ki yerde, ya da Tûr dağının istikametinde bulunmuyordun ve o vahye şahit olanlardan değildin. Ki, tayin edilen vakitte Mûsa'ya verilen emirle ilgili meydana gelen, şeyleri görmüş olasın. Burada vurgulanmak istenen şudur: Bu olayın Hazret-i Peygambere iletilmesi, ancak vahiyle bilinebilen gayb haberlerini bildirmek suretiyle olmuştur. Nitekim Allahü teâlâ, bu hususu şu âyetiyie de takviye etmiştir:

Kasas 28:45

Bilakis Biz senin zamanınla Mûsa'nın zamanı arasında nice nesiller var ettik de, onların üzerinden uzun zamanlar geçti. İlâhî prensipler ve hükümler değişti ve durum, yeni bir dinin vazedilmesini gerektirdi. Bunun üzerine Biz sana valıyettik. Sen, onlara söz konusu kıssayı anlatan âyetlerimizi öğretmek üzere okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da Mûsa ve Şuayb'ın ikamet ettiği gibi ikamet edenlerden de değildin; fakat (bu âyetleri sana) ve sana tabi olanlara indiren Biziz.

Kasas 28:46

(Mûsa'ya) seslendiğimiz ve onu Firavun'a gönderdiğimiz zaman da, sen Tür'un yanında değildin. Aksine, senden önce kendilerine uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir kavmi uyarman için Hazret-i Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem) ile Hazret-i İsâ arasında 550 sene geçmiş olup bu müddet içerisinde peygamber gönderilmemiştir. Rabbinden sana ve insanlara bir rahmet olarak (anlatılanları dile getiren Kur'an'ı sana indirdik); umulur ki onlar düşünüp uyarılmakla öğüt alırlar.

Kasas 28:47

Mekke halkı bizzat kendi yaptıklarından küfür ve günahlarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde: 'Rabbimiz! Ne olurdu bize tarafından âyetlerle teyid edilen bir peygamber gönderseydin de onun vasıtasıyla gelen bu açık âyetlerine uysak ve onlara inananlardan olsaydık!' Yani, suçlarının cezasını gördükleri anda bu sözü diyecek olmasalardı (seni göndermezdik.) Fakat onlar böyle diyecekleri için bütünüyle mazeretlerini geçersiz saymak ve delilleri aleyhlerine çevirmek üzere seni gönderdik.

Kasas 28:48

Fakat onlara, Mekke halkına ve Arap kâfirlerine tarafımızdan emrimiz ve vahyimizle o hak Kur'an gelince: 'Mûsa'ya parça parça değil de bütün olarak verilen kitap gibi ona da Rasûlüm Muhammed'e verilmeli değil miydi?' diye kasıtlı olarak ve bir teklif olsun diye dediler. Peki, daha önce Mûsa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? Yani, bu gerçeği, hakkı inkâr ettikleri gibi daha Önce Mûsa'ya verilen kitabı da inkâr etmemişler miydi? Allahü teâlâ onların inkârlarının şeklini dile getirerek şöyle buyurmuştur: Onlar; Hazret-i Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem) ve Mûsâ (aleyhisselâm)'ya verilenler 'birbirini tastik etmek suretiyle destekleyen iki sihir!' demişler... Nitekim Kureyş halkı. Yahudilerin bayramına iştirak etmek üzere oluşturdukları bir heyeti Yahudi büyüklerine göndermişler ve onlara Hazret-i Peygamberin durumu hakkında birtakım sorular sormuşlardır. Onlar da bu heyete şöyle cevap vermişlerdir: ”Biz, Tevrat'ta onun nitelik ve özelliklerini görüyoruz." Söz konusu heyet dönüp Yahudilerin söylediklerini Kureyş halkına iletince, âyet'i-kerime de belirtilen bu sözü dile getirmişlerdir. - Ve şunu söylemişlerdi: 'Doğrusu biz bu iki kitaptan hiçbirine inanmıyoruz.' Bazıları da mana şöyledir demişlerdir: ”Kendileriyle aynı görüş ve düşüncede olan Kiptiler, Kur’an’dan önce Mûsa'ya indirilen kitabı inkâr etmemişler miydi? Nitekim onlar: 'Mûsa ve Harun, birbirine destek veren iki sihirbazdır, dolayısıyla hiçbirine inanmıyoruz' demişlerdi." Fakir de şöyle demiştir: ”Küfür milleti, tek bir millettir, kaidesi gereğince söz konusu küfrü, aynı düşünceyi paylaşan nesillere atfetmek her ne kadar doğru ise de bu durumda Kıptîlerin Tevratı değil, Hazret-i Mûsa'ya verilen mucizeleri inkâr etmiş olmaları gerekir. Çünkü Tevratın verilmesi, Kıptîlerin helakinden sonra olmuştur. Ancak Kur'an'ın ifadesi, burada kastedilen inkarcıların müşrikler olduğuna dair bir anlayışa ağırlık kazandırmıştır ki, Allahü teâlâ'nın şu ifadesi de bunu göstermektedir:

Kasas 28:49

Ey Rasûlüm Muhammed! Bu inkarcılara de ki: 'Eğer ikisinin farklı iki sihir olduklarına dair doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden sihir diye nitelediğiniz Tevrat ve Kur andan daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!'

Kasas 28:50

Eğer sana en doğru yolu gösteren kitabı getirme çağrına cevap veremezlerse ki, asla cevap veremiyeceklerdir bil ki onlar, asla tutarlılığı olmayan sırf kötü heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici açıklama ve delil olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir? Ondan daha sapık yoktur ve o, bütün şaşkınlardan daha şaşkındır. Burada, hidayet olmadan sadece hevâ ve hevese uymanın daha çirkin ve şaşkınlık olduğu vurgulanmıştır. Bazıları da şöyle demişlerdir: ”Gönlün arzu ettiği şey bazen hakka uygun olabilir. Bu sebeple söz konusu arzu ve heves, hidayetten uzak diye kayıtlanmıştır." Elbette Allah zalim kavmi doğru yola, kendi hevesine uymaya ısrar etmek ve apaçık hakkı gösteren âyetlerden yüz çevirmek suretiyle kendilerine haksızlık edenleri, dinine iletmez.

Kasas 28:51

Yemin olun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar, iman edip itaat etsinler diye, sözü (vahyi) onlara birbiri ardınca yetiştirmişizdir. Yani Kureyş'e hikmet gereği olarak hatırlatmanın devamı ve kendilerine daha etkili olması için Kur'an'ı âyet âyet, sûre sûre indirmek suretiyle onlara aralıksız söz söylemişizdir. Ya da onlara devamlı öğütler verdik, uyarılarda bulunduk ve kendilerine, Nuh kavmini şu şekilde, Hud kavmini bu şekilde ve Salih kavmini şu tarzda helak ettik diye bildirdik ki, belki öğüt alırlar ve kendilerinden öncekilere inen azabın benzeri, onlara inmesinden korkarlar.

Kasas 28:52

Ondan, Kuranın verilmesinden önce kendilerine kitap verdiklerimiz, Ehl-i kitaptan olan mü'minler ona sana indirilen Kurana da iman ederler.

Kasas 28:53

Onlara Kur'an okunduğu zaman: 'Ona Allahü teâlâ'nın kelâmı olduğuna inandık. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikatini bildiğinıiz gerçektir. Esasen biz daha önce indirilmeden evvel de Müslüman idik' derler. Nitekim onlar, Kur anin önceki kitaplarda yer aldığını biliyor ve Kur'ânın indirilmesinden önce de İslâm dininin mensubu bulunuyorlardı.

Kasas 28:54

İşte onlara, nitelikleri dile getirilenlere sabretmelerinden ve kendi kitapları yanında Kurana iman etmeye devam etmelerinden ve iki seriate göre amel etmelerinden ötürü âhiretteki mükâfatları bir defa kendi kitaplarına iman etmeleri ve bir defa da Kur’an’a iman etmelerinden olmak üzere iki defa verilecektir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Üç sınıf insana mükâfatları iki defa verilir: Cariyesi olup da onu iyi yetiştiren, güzel terbiye eden ve sonra onu evlendiren kişi; Allah'ın hakkını ve efendilerinin hakkını yerine getiren köle ve kendi kitabına inanıp sonra da Kur'ân'a inanan kişidir. Bu kişi için de iki defa mükâfat vardır. ” (2) 2- Hadisi Buharı ve Müslim, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den tahric etmişlerdir. Hadisi aynı zamanda Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve Nesâî rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/58. Bunlar kötülüğü iyilikle isyanı itaatle ve kötü sözü iyi sözle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da hayır yolda infak ederler.

Kasas 28:55

Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan, o boş sözden yüz çevirirler. Nitekim müşrikler, ehl-i kitaptan olan mü'minlere hakarette bulunuyorlardı ve onlara: ”Yazıklar olsun size! Eski dininizi terkettiniz" diyerek onlardan yüz çeviriyorlar ve kendileriyle karşılaşmak istemiyorlardı. Ve: Kendilerine hakaret edenlere: 'Bizim iyi davranışımızdan, aldırış etmememizden vesaireden ibaret işlerimiz bize, sizin boş sözden, ahmaklıktan ve benzeri şeylerden ibaret işleriniz size. Herkes, kendi amelinin karşılığını görür. Size selâm olsun. Buradaki selâm, selâm vermek anlamındaki selâmdan değil; güven, huzur, ayrılma ve vedalaşma selâmıdır. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) onlara karışmak, kendileriyle sohbet etmek ve ahlâk anlayışlarına göre hareket etmek istemiyoruz' derler.

Kasas 28:56

Ey Rasûlüm Muhammed! Sen insanlardan sevdiğini gerçek anlamda hidayete erdiremezsin; bütün gücünü sarfetsen ve tam bir gayret göstersen bile onu İslâm'a sokamazsın, fakat Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları, buna kendini hazırlayanları en iyi O bilir. Sadece hidayete kendini hazırlayan hidayete erebilir. Müfessirlerden ezici çoğunluğun tercihine göre bu âyet, Hazret-i Peygamberin amcası Ebû Talib b. Abdülmuttalib hakkında inmiştir. Buna göre âyetteki ”sevdiğin"âm maksat Ebû Talib olmaktadır. Rivayet edildiğine göre, Ebû Talip, ölüm döşeğinde iken Hazret-i Peygamber ziyaretinde bulunmuştur. Gerçekten Hazret-i Peygamber onun iman etmesini çok arzuluyordu. Hatta ona hitaben: ”Amca! Lâ ilahe illallah de ki, onunla Allah katında seni savunayım" demesine karşılık Ebû Talib: ”Yeğenim! Yemin olun ki, doğru söylediğini biliyorum. Fakat benim için ölümden korktu, denilmesinden hoşlanmıyorum. Şayet bu dedikodu, benden sonra senin için bir zillet ve noksanlığa sebep olmasaydı şahit olduğum şu aşırı isteğinden ve nasihatinden dolayı o sözü söyliyerek seni sevindirirdim" demiş ve Kelime-i Tevhidi söylemekten kaçınmıştır. Yine rivayet edildiğine göre, Ebû Talib, Keime-i Tevhid'i söylemekten imtina edince Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Senin için nehy edilmedikçe bağışlanmanı talep edeceğim." Bunun üzerine Allahü teâlâ şu âyeti indirmiştir: ”(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır; ne de inananlara." (Tevbe: 113)

Kasas 28:57

'Biz seninle birlikte doğru yola uyarsak yurdumuzdan atılırız' dediler. Hazret-i Peygamberle birlikte doğru yola uymak demek, dinde ve doğru yola girme konusunda Rasûlüllahne uymak demektir. Bu âyet-i kerime. Haris b. Osman b. Nevfel hakkında inmiştir. Nitekim Haris, Hazret-i Peygambere gelerek ona: ”Biz senin hak yolda olduğunu ve hiç yalan söylemediğini biliyoruz. Bununla birlikte bugün seni töhmet altında bırakıyoruz. Çünkü biz, sana uymamız ve Araplara muhalefet etmemiz halinde bizi yakalamalarından, Mekke ve Harem'den çıkarmalarından endişe ediyoruz. Onlar çoğunluk biz ise azınlığız; dolayısıyla onlara karşı direnenleyiz" demiştir. Allahü teâlâ da onların bu yersiz düşüncelerine karşılık şöyle buyurmuştur: Biz onları, yaratıklar tarafından değil kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin her taraftan, Mısır, Şam, Yemen ve İrak gibi yerlerden toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in duasından dolayı doğu ve batı bölgelerine ait meyvelerin hep Mekke'de toplandığını görürsün. Nitekim Hazret-i İbrahim şöyle duâ etmişti: ”...Meyvelerden onlara rızık ver." (İbrahim: 37) Diğer taraftan Allah, onları koruyup orada bulunan Kabe'nin saygınlığından dolayı yerlerini mukaddes ve güvenli kılmıştır. Onlar güven içinde iken Araplar o yerin etrafında savaşıp durmaktadırlar. Putperest olan bu insanlar bu durumda Kabe'nin saygınlığına tevhidin saygınlığını ilâve ettiklerine göre yurtlarından atılmaktan niçin korkarlar? Fakat onların, Mekke halkının çoğu bilmezler. Onlar cahil kimselerdir ve bunu kavramak için düşünüp taşınmazlar.

Kasas 28:58

Biz, refahlarına şımarmış nice memleketi yani durumları, tıpkı güven ve refah içinde olup nihayet nimet yüzünden azgınlaşan ve nankörlük içinde yüzen Mekke halkının durumu gibi olan nice ülke halkını helak etmişizdir. Onları mahvettik ve yurtlarını harap ettik. İşte yerleri! Gidiş gelişinizde gördüğünüz gibi haksızlık etmelerinden dolayı boş kalmıştır. Kendilerinden yok edilmelerinden sonra oralarda pek az bir süre oturulabilmiştir. Nitekim orada sadece gelip geçenler bir gün veya daha az ikamet ediyordu. Aynı zamanda yurtlarında, günahlarının uğursuzluğunun etkisi de kalmış olabilir. Bu sebeple daha sonrakilerden orada ikamet edenler pek az olmuştur. Çünkü uğursuz yerde kalmada hiçbir bereket yoktur. Onlara bu meskenlere Biz vâris olmuşuzdur. Çünkü onların ardından gelen olmamıştır. Bu ifade, muhataplara bir tehdit niteliğindedir.

Kasas 28:59

Rabbin, kentlerin anası (olan Mekke)de kendilerine hakkı dile getiren âyetlerimizi okuyan, onları buna uymaya teşvik eden, kötülüklerden sakındıran bir peygamber göndermedikçe o memleketleri helak edici değildir. Halkının daha anlayışlı ve daha üstün olması hasebiyle peygaınberier genelde şehir ve kasabalara gönderilmişlerdir. Peygamberlerin gönderilmesi; halkın: ”Ne olurdu bize bir peygamber gönder şeydin de, âyetlerine uy say dik..." (Kasas: 47) şeklindeki mazeretlerini ortadan kaldırmaya ve bu alanda gerekli delili pekiştirmeye yöneliktir. Zaten Biz şehir ve köyleri, kendilerini hakka davet eden ve onlara her halükârda doğru yolu gösteren bir peygamber göndermemizden sonra ancak halkı peygamberlerimizi yalanlamak ve âyetlerimizi inkâr etmekle zalim olan memleketleri azapla helak etmişizdir. Âyet-i kerime, zulmün helake sebep olduğunu göstermektedir. Bu sebeple şöyle denmiştir: ”Zulüm, hayata son vermekte ve bitkilere engel olmaktadır. Nankörlük de böyledir. Nitekim şöyle denmiştir: ”Nimetler, ehil kimselere yaraşır. Şerefli hanımlar da dengi olan kimselere lâyıktır. Şımarık kimseler ise nimete ehil kimseler değildir. Aynı şekilde rezil erkekler, iffetli hanımların dengi olamaz. Öte yandan nimet, şımarık ve büyüklük tıslayanlardan çekilip alınır ve fakat şükredenlerin gayretleri boşa çıkmaz; aksine durumları daha iyi olur. Şeyh Abdülvahid şöyle demiştir: ”Bir adada putlara tapan bir adam bulduk ve kendisine şöyle dedik: ”Putlar zarar ve fayda vermez, Allah'a kulluk et." Bunun üzerine adam: ”Allah nedir?" dedi. Biz de: ”Gökte Arş'ı ve yerde hükümranlığı bulunandır" dedik. Adam: ”Bu büyük emir nereden?" dedi. Biz de cevaben: ”O, bize değerli bir peygamber gönderdi. Peygamberlik görevini yerine getirince Allahü teâlâ ruhunu kabzetti. Bize de Allah'ın kitabını bıraktı", dedik. Sonra adama bir sûre okuyunca ağlamaya başladı, sonunda Müslüman oldu. Ona Kur'an'dan bazı şeyler öğrettik ve gece olunca yattık; o ise uyumuyordu. Abadana geldiğimiz zaman kendisine verilmek üzere bir şeyler topladık. Bunun üzerine adam: ”Putlara taptığım zaman benim rızkımı veren şu anda kendini tanımışken nasıl nzıksız bırakır?" dedi.

Kasas 28:60

Size verilen şeyler, ki burada Mekke kâfirlerine hitap edilmiştir dünya hayatının geçim vasıtası ve debdebesidir. Kişi ondan yararlanır ve kısa bir süre süslenir durur, sonra da yok olur. Allah katında olan sevap ise sizin için daha hayırlı çünkü, kederden uzak katıksız bir haz ve üzüntüden arındırılmış kâmil manada bir güzelliktir ve daha kalıcıdır. Çünkü bu ebedîdir. Hâlâ buna aklınız ermeyecek mi? Yani, bu açık buyruğu, düşünüp kavramıyacak mısınız? Daha iyi olanı alma yerine, daha kötü olanı tercih ediyor, küfür ve günahlardan meydana gelen sapıklığı, iman ve itaatten meydana gelen saadete tercih ediyorsunuz.

Kasas 28:61

Şu halde, kendisine iman ve itaatinden, dolayı güzel bir vaadde bulunduğumuz, ki bu vaad, cennettir ve cennet nimetleridir. Çünkü vaadin güzel olması, vaadedilen şeyin güzel olmasına bağlıdır. Ardından ona güzel vaade kavuşan kimse, (sırf) dünya hayatının geçici zevkini üzüntü ve yorgunluklarla dolu olarak yaşattığımız ve sonra kıyamet gününde hesap ve azap için huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir? Âyet-i Kerime’de, dünya ehli ile âhiret ehli arasındaki farklılık vurgulanmıştır. Yani, bu açık farklılık ortada iken, bu iki grup birbirine denk tutulur mu? Elbette tutulmaz. En yüce vaadle kendisine ikramda bulunulan mü'min, tehditle ve âhirette cehenneme atılma ile hor görülen kâfir gibi değildir. Kâfirin bu durumu dünyadaki bir saatlik şehveti karşılığıdır. Nitekim bazen bir saatlik bir şehvet, sahibini uzun zaman devam eden bir üzüntüye boğar. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Düşüncesi dünyadan ibaret olan kişiye Allahü teâlâ fakirliğini gözleri önünde tutar ve o kişiye dünyalık olarak ancak kendisine takdir edildiği kadarı gelir. Düşüncesi âhiret olan kişiye de Allah, kalbine zenginlik ihsan eder ve dünya boyun eğerek ona gelir. ” (3) Hikâye edildiğine göre, kendini Allah'a adamış birinin yanında, hac yolunda her gün taze ekmek görülüyormuş. Bu durum, kendisine sorulunca, dünyayı kastederek: ”Onu bana ihtiyar bir kadın getiriyor" demiştir. Dünyada sıkıntı ve dert içinde olan kişi, genişlik ve sevinç içinde olup da bununla beraber Allah'a ortak koşan kimseden daha hayırlıdır. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Dünyada iken son derece müreffeh olan biri kıyamet gününde getirilir ve cehenneme bir kere hatırdır ve sonra kendisine şöyle sorulur: ”Hiç hayır gördün mü? Sana hiçbir nimet geldi mi?" O da şöyle cevap verir: ”Rabbim! Yemin olun ki, hayır!" Bunun üzerine cennetliklerden olup da dünyada son derece sıkıntı içinde olan birisi getirilir ve bir defa cennete sokulduktan sonra kendisine şu sorulur: ”Ey Ademoğlu! Hiç sıkıntı gördün mü? Hiçbir derde uğradın mı?" O, cevaben şöyle der: 'Allah'a yemin olsun ki, hayır. Hiçbir sıkıntıya uğramadan ve hiçbir dert görmedim."(4)

Kasas 28:62

O gün Allah onları çağırarak: Yani, Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmine, Allahü teâlâ'nın kendilerine öfkelenmiş bir halde sesleneceği günü hatırlat. 'Benim ortaklarını olduklarını iddia ettikleriniz bana taptığınız gibi taptıklarınız hani nerede?' diyecektir. Bu sorunun onlara sorulması bir nevî azaptır. Çünkü verecek cevapları yoktur. Bu yüzden rezil olurlar ve bu bilgisizliklerini itiraf ederler.

Kasas 28:63

Ezelde haklarında azaba itilme hükmü gerçekleşen cehennemlik oldukları takdir edilen kimseler: 'Rabbimiz! Azdırdıklarımız şunlar. Biz nasıl azrnışsak, onları da böyle azdırdık. Yani, biz sapıklığa zorlanmadık; ancak hükmettiğin doğrultuda, hem kendimizi, hem de onları saptırdık. Dolayısıyla azgınlık ve sapıklık onlara aittir. Böylelikle onlar Allah için son derece edeple hareket etmeye dikkat ediyor ve: ”Bizi azdırdığın gibi biz de onları azdırdık" demiyorlar. Halbuki İblis, edebe riayet etmeksizin şöyle demişti: ”Rabbim! Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım." (A'râf: 16) (Onlardan) tercih ettikleri küfürleri, isyanları ve arzularından beri olduğumuzu sana arzederiz. Zaten onlar aslında bize tapmıyorlardı.' Ancak arzularına tapıyorlar ve şehvetlerine boyun eğiyorlardı, derler.

Kasas 28:64

Allah'tan başkasına tapan kişileri azarlayarak onlara hitaben: Sizi azaptan kurtarmak üzere: '(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınızı, putlarınızı çağırın!' denir, onlar da aşırı şaşkınlıktan dolayı çağırırlar; fakat kendilerine cevap verecek ve yardımda bulunacak güçte olmadıkları için cevap veremezler ve (karşılarında) vaadedilen azabı görürler ki, o azap onları kaplamıştır. Ne olurdu azabı defedecek bir çare bulsalardı, ya da dünyada iken doğru yola girselerdi bu azapla karşılaşmazlardı. Bazılarına göre âyetteki ”lev" temenni içindir. Buna göre âyetin manası: ”Onlar temenni ederler ki, sapıklar değil, hidayete erenlerden olsalardı."

Kasas 28:65

O gün Allah onları çağırarak: yani, Allah'ın kâfirleri, kahredici ve korkutucu bir üslupla seslendiği günü hatırla. Size gönderilen 'Peygamberlere Beni birlemeye ve Bana ibadete davet ettiği ve şirkten nehyettiği zaman ne cevap verdiniz?' diyecektir.

Kasas 28:66

İşte o gün onlara bütün haberler kapkaranlık görünmez ve ulaşılmaz olmuştur, aslında haberlere ulaşamayan onlardır ve mübalağa için böyle ters ifade edilmiştir. Onlar aşırı şaşkınlıktan ve hayrete düşmekten dolayı birbirine de cevap için soramayacaklardır.

Kasas 28:67

Fakat şirkten tevbe ederek, iman edip iyi amel yapan imanla iyi ameli birleştiren kimseye gelince o, kurtuluşa erenler Allah katında dileklerine nail olanlar ve korkulu şeylerden kurtulanlar arasında olmayı umabilir.

Kasas 28:68

Rabbin, yaratmayı dilediğini yaratır ve yarattığından dilediğini seçer. Yaratma elinde olduğu gibi her şeyde tercih de O'na aittir. Onların, müşriklerin ise seçim hakkı yoktur. O, yaratan, tercih eden, tek olan ve galip olandır. Şâir ne güzel söylemiş: Yaratanımızın seçtiğindedir hayır, Başkasınınki kötülükten başka nedir? Cüneyd şöyle demiştir: ”Seçme hakkı Allah'a ait olduğuna göre kulun tercih hakkı nasıl olur?" Allah, onların ortak koştuklarından birinin O'na karşı gelmesinden ve tercihiyle çakışan başka bir tercihin bulunmasından münezzehtir ve şanı yücedir.

Kasas 28:69

Rabbin, onların, peygambere düşmanlıkla ve müminlere kin beslemekle ilgili olarak sinelerinde gizlediklerini de peygamberliğe dil uzatma ve Kur ani yalanlama gibi dilleri ve organları ile açığa vurduklarını da bilir.

Kasas 28:70

İşte, ibadete lâyık olan Allah'tır. Ondan başka kulluk hakeden ilâh yoktur. Önünde de dünyada, sonunda da âhirette hamd O'nundur. Çünkü bütün nimetleri, şimdikileri ve gelecektekileri üstlenen O'dur. Mü'minler o'na dünyada lütlündan dolayı sevinç duyarak ve hamdetmekten zevk alarak hamdettikleri gibi âhirette de hamdederler. Yaratmasında ve tercihinde hüküm O'nundur. Üstün tutar, zelil kılar, yaşatır ve öldürür. Yani her şeyde geçerli olan hüküm O'na aittir; herhangi birinin müdahele hakkı yoktur. Ve yeniden diriltilmek suretiyle ancak O'na döndürüleceksiniz, başkasına değil.

Kasas 28:71

Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına de ki: 'Düşündünüz mü hiç: Bana söyleyin: Eğer Allah üzerinizde geceyi güneşi yerin altında tutmak ya da görülmeyen ufkun etrafında hareket ettirmek suretiyle ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, hiç gündüz olmasa Allah'tan başka size bir ışık hayatınız için yararlanacağınız aydınlığı getirecek tanrı kimdir? Hâlâ bu sözü ibretle işitmeyecek ve nihayet o söze boyun eğip gereğini yerine getirmeyecek misiniz?' Bu şekilde Allah'ın birliğini kabul etmiyecek misiniz?

Kasas 28:72

De ki: 'Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gecesi olmayan gündüzü güneşi gökyüzünün ortasında tutmak ya da yerin üstünde hareket ettirmek suretiyle ta kıyamet gününe kadar aralıksız devanı ettirse, Allah'tan başka, sürekli yolculuktan ve gündüz yorgunluğundan dolayı dinleneceğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Gören kimselere gizli kalmayan bu açık yaran siz hâlâ görmeyecek misiniz?' Bil ki, güneşin dairesel olarak döndüğü bazı yerler vardır ve oralarda güneş batmaz, Bu yerlerin gündüzü süreklidir ve güneşin aşırı sıcaklığından dolayı o yerlerde canlı yaşamadığı gibi bitki de yetişmez. Bazı yerlerde ise bunun aksi olur ve o gibi yerlerde devamlı gecedir. Dolayısıyla oralarda da canlı yaşamaz ve bitki yetişmez. Bu sebeple Allahü teâlâ, ardından şöyle buyurmuştur:

Kasas 28:73

Merhametinden ötürü Allah, sizin için geceyi ve gündüzü yarattı ki geceleyin dinlemesiniz, gündüzün ise O'nun lûtfundan değişik kazanç kapıları arayasınız ve Allahü teâlâ'nın yaptığı bu icraattan dolayı nimetine şükredesiniz. Şeyh Ebû Hamid’e, Moğolların ülkesinde (kuzey kutbuna yakın) nasıl namaz kıldıkları sorulmuştur. Çünkü orada güneş, akşam ve yatsı arasındaki vakit kadar bir süre batar ve tekrar doğar. O bu soruya şöyle cevap vermiştir: ”Orada bulunanlar, kendilerine en yakın ülkenin oruç ve namaz vakitlerine uyarlar." Fakihlerin çoğunluğuna göre tercih edilen hüküm şöyledir: Söz konusu bölgede yaşayanlar, gece ile gündüzü hesap ederek saatlere göre bir ayarlama yaparlar ve vakitleri takdir ederler. Nitekim Hazret-i Peygamber Deceâl ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: ”O, yeryüzünde kırk gün kalır. Bir gün bir yıl gibi, bir gün bir ay gibi ve bir gün de bir cuma kadar (sıkıntılı olacaktır)." (5) O zaman oruç ve namaz vakitleri takdir edilir.

Kasas 28:74

O gün Allah onları çağırarak: Yani, ”Ey Rasûlüm Muhammed! Allah'ın müşriklere sesleneceği günü hatırla." Onları azarlamak üzere: 'Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede?' diyecektir.

Kasas 28:75

(O gün) her ümmetten bir şahit yaptıkları iyilik ve kötülüklere şahitlik etmek üzere peygamberlerini çıkarır: O ümmete, Allah'ın ortağı olduğuna dair iddianızın doğruluğu konusunda: 'Kesin delilinizi getirin,' deriz. O zaman bilirler ki, hakikat il âhl ık Allah'a aittir O konuda hiçkimse O'na ortak olamaz ve dünyada uydurdukları bâtıl şeyler putların il âh lığı de kendilerinden kaybolup gitmişlerdir. Bil ki şirk koşmak, sadece açık olarak putlara tapmakla sınırlı kalmaz. Aksine ortak koşulan şeyler, hem açık, hem de gizli olabilir. Kiminin putu nefsi, kiminin de hanımı olur. Çünkü hanımını Allah'ı sevdiği gibi sever ve Allah'a itaat ettiği gibi ona itaat eder. Kiminin ise putu ticareti olur. Nitekim o kişi tamamıyla ticarete bağlanarak Allah'a itaati terkeder. Bütün bunlar kıyamet günü fayda sağlamaz. Hikâye edilmiştir ki, Malik b. Dinar (Allah ona rahmet etsin) namazda, ”iyyâke na'budu ve iyycıke ne stain" =( Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz) âyetini okuduğu zaman kendinden geçerdi. Bu durum kendisine sorulunca şöyle cevap vermiştir: ”Biz, ancak sana ibadet ederiz, diyoruz ve fakat nefislerimize tapıyoruz, isteklerine uyuyoruz. Öte yandan, ancak senden yardım dileriz, diyoruz; fakat başka kapılara müracaat ediyoruz."

Kasas 28:76

Karun, Mûsa'nın kavminden amcazadesi olup ona inananlardan idi de, sonra, zenginliği yüzünden durumu değişerek Samirinin münafık olduğu gibi münafık olmuş onlara karşı azgınlık etmişti., üstünlük taslayarak emri altında olmalarını istemiş Biz ona öyle hazineler, depo edilen mallar vermiştik ki, sandıklarının anahtarlarını, güçlü bir topluluk zor taşırdı. Ragıp Isfahanı şöyle demiştir: ”Kem.": Malı depo edip muhafaza etmektir. Nitekim, 'Hurmayı kapta muhafaza ettim' ifadesinde de bu kelime kullanılmaktadır." "Usbe": Topluluk demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Ayetteki ifadeye göre 'usbe, kırk kişi demektir. Karun'un hazinelerinin sayısı ise dört yüz bindi ve bu gruptan her biri on bin anahtar taşımakta idi." Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Anahtarları taşımak onlara ağır geliyor ve kendilerine zorluk veriyordu." Kavmi ona nasihat yoluyla demişti kî: Dünya zevkinden dolayı 'şımarma! Bil ki, Allah dünyanın süsü ile şımaranları sevmez. Çünkü dünya, Allah katında değersizdir. Ancak Allah, kulluğu yerine getirmekten hoşlanan ve âhiret saadetini talep edenleri sever.

Kasas 28:77

Allah'ın sana verdiği şeyden zenginlikten O'nun yolunda, fakirleri gözetme, akraba ziyaretinde bulunma, esirleri serbest bırakma alanlarında ve diğer hayır yollarında harcama yaparak âhiret yurdunu Allah'ın mükâfatım gözet; ama dünyadan da nasibini unutma. Bu da dünya sayesinde âhireti elde etmen, ya da dünyadan yeterince istifade etmenden ibarettir. Allah sana nimet bahşetmekle ihsanda bulunduğu gibi sen de Allah'ın kullarına iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Böylece Karan, zulüm ve azgınlığından nehyedilmiştir. Şüphesiz ki Allah, kötü işlerinden dolayı bozguncuları sevmez.' Aksine ıslah edicileri sever.

Kasas 28:78

(Karun) ise: Öğüt verenlere cevap olarak 'O mal, bana ancak kendimdeki Tevratla ilgili bilgi sayesinde verildi' demişti. Böylece Karun, bilgi sayesinde insanlardan üstün olmayı hakettiğini, mal ve rütbe ile değer kazandığını iddia etmiş, fakat Allah'ın lütuf ve ihsanını dikkate almamış ve bu yüzden helak olup gitmiştir. Kim, Karun gibi kibirlenme ve küfür yolunda bulunursa, işte bu şekilde günahlarının uğursuzluğu yüzünden helak olur. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki kâfir nesillerden, ondan nitelik ve nicelik açısından daha güçlü, ondan daha çok taraftarı ve Nemrut gibi daha çok malı olan kimseleri helak etmişti. Müfessirler şöyle demişlerdir: ”Burada Karun, gücüne ve malının çokluğuna aldanmasından dolayı Allahü teâlâ tarafından şaşkına çevrilmiş ve azarlanmıştır." Ayetin anlamı şöyledir: ”Karun Allah'ın, kendinden önceki nesillerden olan yandaşlarına ne yaptığını bilmiyor muydu ki, aklandığı şeye aklanıp durdu." Günahkârlardan helak edilmeleri anında özür dilemekte meşgul olmamaları için günahları sorulmaz. Hasan Basrî şöyle demiştir: ”Kıyamet günü bilgi edinmek üzere onlara soru sorulmaz. Çünkü Allahü teâlâ onların günahlarını bilir. Onlara ancak, susturmak ve azarlamak üzere soru sorulur."

Kasas 28:79

Derken (Karun), ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Denildiğine göre Karun, ömrünün son gününde cumartesi günü eğeri altından olan, boz bir katır üzerinde, kırmızı bir elbise ile çıkmış ve kendisine aynı kıyafet ile dört bin kişi eşlik etmişti. İsrail oğullarından, insanda mevcut mal ve mülk düşkünlüğü zaafından hareketle Dünya hayatını arzulayanlar: 'Keşke Karun'a verilen mal ve servet in benzeri bizim de olsaydı; hakikaten o, dünyalık olarak bol ve büyük kısmet sahibidir.' O ikram ve saygınlığın zirvesine ermiştir, dediler.

Kasas 28:80

Kendilerine âhiret ahvali ile ilgili ilim verilmiş takva ehli olanlar ise, Karun'a verilenleri temenni edenlere şöyle dediler: 'Yazıklar olsun size! İman edip iyi amel yapanlar için âhirette Allah'ın mükâfatı, temennide bulunduğunuz şeylerden daha hayırlıdır. Bu sebeple, O'nun mükâfatı ve nimetleriyle yetinmeksizin söz konusu dünya inalını temenni etmeniz size yakışmaz. Ona, bu değere ancak dünyanın ihtişamından ve cazibeliğinden uzak durarak itaate sabredenler kavuşabilir.'

Kasas 28:81

Nihayet Biz, isyanından ve şımarıklığından dolayı onu da, sarayını da, hazinelerini de yerin dibine geçirdik. Katade şöyle demiştir: ”Allah onu yere geçirmiş, o da kıyamet gününe kadar yere geçip duracaktır." Artık Allah'a karşı kendisine Karun'a, bu azabı gidermek suretiyle yardım edecek avanesi olmadığı gibi o, hiçbir şekilde kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildir.

Kasas 28:82

Daha dün, ona yakın zamanda onun yerinde ve durumunda olmayı arzu edenler: 'Demek ki, Allah sırf dilemesi ve hikmeti ile kullarından dilediğine rızkı çok da verir, az da verir. Şayet Allah bize temenni ettiğimizi vermemekle lütufta bulunmuş olmasaydı, Karun'u yerin dibine geçirdiği gibi bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkarcılar Allah'ın nimetine nankörlük edenler iflah olmaz' dolayısıyla O'nun azabından kurtulamazlar" demeye başladılar. Böylece onlar, lemennderindeki hatalarını anlamışlar ve bundan dolayı pişmanlık duymuşlardır.

Kasas 28:83

İşte âhiret yurdu! Haberini duyduğun ve niteliği sana ulaşan cennet! Biz onu yeryüzünde Firavun'un istediği gibi böbürlenmeyi, azgınlığı ve Karun'un istediği gibi bozgunculuğu, insanlara karşı zulmü ve düşmanlığı arzulamayan kimselere veririz. Övülen akibet, takva sahiplerinin söz ve hareketlerinde Allah'tan korkan kimselerin dir. Rivayete göre, Hazret-i Ali vali iken, çarşılarda dolaşır, yolunu kaybedenlere yol gösterir, zayıfa yadım eder, satıcı ve bakkala uğrar. Kur'an'ı açarak: ”işte âhiret yurdu!.." (Kasas: 83) mealindeki bu âyeti okur ve şöyle derdi: ”Bu âyet, valilerden ve mevki sahibi diğer insanlardan, âdil ve alçakgönüllü kimseler hakkında inmiştir." Yine rivayete göre Ömer b. Abdülaziz, ölünceye kadar bu âyeti tekrar edip duruyordu. Öte yandan Hazret-i Peygamber koyun sağar, merkebe biner, kölenin davetine icabet eder, fakir ve yoksullarla birlikte otururdu.

Kasas 28:84

Kim bir iyilik getirirse ona bundan her yönden daha üstün karşılık vardır. Dünyanın süsü ile âhiretin değerli şeyleri arasında gerçekte bir ilgi yoktur. Sonra Allah, bir iyiliğe karşılık on mükâfat verir. Bu mükâfatlardan biri hak edilmiş, dokuzu ise lütuf ve ihsandan ibarettir. Kim de şirk, gösteriş, cehalet ve benzeri bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler ancak yaptıkları kadar ceza görürler.Allahü teâlâ, kötülüğe karşılık verilen cezanın O'nun lütuf ve merhameti sayesinde artırılmadığını haber vermiştir. Ona adaletinin gereği olarak ceza verilecektir. Buna göre kul, nehy edilmiş olduğu şeylerden kaçınmalıdır. Çünkü her çeşit kötülük için, gerek dünyada ve gerekse âhirette uygun bir ceza vardır.

Kasas 28:85

(Rasûlüm!) Kur'an'ı okumayı, tebliğ etmeyi ve ona göre hareket etmeyi sana farz kılan Allah, elbette seni öldükten sonra dönülecek yere, herkesin imreneceği büyük makama döndürecektir. Burası, senin iyiliklerinden dolayı mükâfat açısından övülen bir makamdır. Çoğu Müfessirlere göre âyette belirtilen ”Dönülecek yer" Mekke'dir. Buna göre anlam şöyledir: ”O, seni ilk vatanın olan Mekke-i Mükerreme'ye döndürecektir." Rivayet edilmiştir ki, Hazret-i Peygamber, Ebû Bekir (radıyallahü anh)'le birlikte Medine'ye hicret etmek üzere mağaradan çıkınca yakalanma endişesi ile yolunu değiştirmiş ve bu durumdan emin olunca yoluna dönmüş ve Cuhfe'ye gelmiştir. Hazret-i Peygamber burada konaklayınca, Mekke'yi özlemişti. Çünkü Mekke, onun doğum yeri, vatanı, atalarının doğum yeri ve akrabasının bulunduğu yerdi. Bunun üzerine Cebrail inerek Efendimize şöyle demiştir: ”Mekke'yi özlüyor musun? Hazret-i Peygamber de ”Evet" diye cevap vermiştir. İşte bu yüzden Allahü teâlâ ona bu âyeti vahyetmiş, galibiyeti ve üstün gelmeyi müjdelemiştir. Yani, seni korkusuz açık bir şekilde Mekke'ye geri döndüreceğiz. Sonra Allahü teâlâ, daha önceki vaadini vurgulayarak şöyle buyurmuştur: De ki: 'Rabbim, kimin hidayetle geldiğini âhirette mükâfatı ve dünyada yardımı hakettiğini ve kimin de apaçık bir sapıklık içinde bulunduğunu en iyi bilendir.' Allahü teâlâ burada müşrikleri kastetmiştir. Âyet-i kerime, Allahü teâlâ'nın doğru yolda olana destek verdiğini ve sapan kimseyi de mahvettiğini göstermektedir. Her zorluğun bir kolaylığı vardır. Buna göre akıllı insan, Allah'ın rahmetinden ümidini kesmemelidir.

Kasas 28:86

Sen, Ey Rasûlüm Muhammed! Bu Kitabın sana indirileceğini ummuyordun. Bu ancak Rab binden bir rahmettir. Sana onu kendinden bir rahmet olsun diye indirmiştir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma! Aksine müminlerin destekçisi ve yardımcısı ol!

Kasas 28:87

Allah'ın âyetleri sana indirildikten ve okunduktan sonra, artık sakın onlar, kâfirler seni bu âyetlerden, onları okumaktan ve onlara göre hareket etmekten alıkoymasınlar ve sana engel olmasınlar. Bu mesaj, kâfirler onu atalarının dinine, putlarına saygı göstermeye ve sapık düşüncelerini tasvip etmeye davet ettikleri zaman gelmiştir. İnsanları Rabbine ibadet etmeye ve O'nu birlemeye davet et. Asla müşriklerden işlerine destek sağlamak suretiyle onlardan olma!

Kasas 28:88

Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! Burada nehyedilen şeyin, son derece çirkin olduğu bildirilmektedir. O kadar ki, asla ilgisi olmayan kişi bile o çirkin şeyden nehy edilmiştir. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O'nun zatından başka her şey insanlar ve hayvanlar helak olacaktır. Burada yüz anlamındaki ”vechehu ”den maksat Allah'ın zatıdır. Allahü teâlâ'nın varlığı zaruridir, fakat O'nun dışındakiler yok olmaya mahkûmdur. Yaratılanlar içinde geçerli olan hüküm O'nundur ve siz ancak gerçeğe ve adalete uygun hesabınız görülmek üzere O'na döndürüleceksiniz. Allahü teâlâ bizi mu’min ve vefakâr kimselerden eylesin ve mükâfatın verildiği yer olan cennete koysun! Gerçekten Allah, duayı işiten ve karşılığını verendir. Allah'ın yardımıyla Kasas Sûresinin tefsiri sona ermiştir.

Ankebut 29:1

ANKEBUT SURESİ Elif. Lâm. Mim. Elif. Allah'ın isminden; Lam, Lâtif isminden ve Mîm de Mecîd isminden birer remizdir, işarettir.

Ankebut 29:2

İnsanlar, davalarında imtihandan geçirilmeden, sadece: 'İman ettik' demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar? Yani, herhangi bir deneme ve sınama olmadan sırf, ”Allah'a inandık" demeleriyle kendi hallerine terkedileceklerini mi sandılar? Halbuki Allahü teâlâ, samimi olanı münafıktan, dinde sebat edeni tereddüt içinde olandan ayırmak ve gerçek anlamda iman edenlerin sabretmelerine karşılık üstün dereceler kazanmaları için hicret etmek, cihad etmek, nefsin yersiz isteklerine karşı koymak, cana ve mala gelen çeşitli felâketler gibi zor sorumluluklarla onları sınar. Âyet-i kerime, Mekke'de bulunan ve Müslüman olmalarından dolayı Kureyş kâfirlerinin eziyet ve işkence ettiği mü'min topluluk hakkında inmiştir. Bu inanmış zümrenin, eziyet ve işkenceden dolayı canlan sıkılıyordu. Bunun üzerine Allahü teâlâ onları bu âyetle teselli etmiştir. İbn Atıyye şöyle demiştir: ”Bu âyet, her ne kadar söz konusu grup hakkında inmiş ise de bu anlamı da Rasûlüm Muhammed Ümmeti hakkında hâlâ geçerli olup hükmü sonsuza kadar kalıcıdır."

Ankebut 29:3

Yemin olun ki, Biz onlardan yani bu ümmetten daha öncekileri de imtihandan geçirdik. Ki onlar, peygamberler ve onların iyi ümmetleridir. Bu deneme ezelî ilâhî bir kanundur. Nitekim, önceki ümmetler bu ümmetin maruz kaldığı sıkıntılardan çok daha kötü, değişik sıkıntı ve dertlere maruz kalmışlardır. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Sizden önce kişi alınır ve başına bıçkı konarak ikiye ayrılırdı da yine bu durum onu dininden döndürmezdi." Elbette Allah, doğruları bilecek, yalancıları da mutlaka bilecektir. Allahü teâlâ bu durumu bildiği halde bu bilmenin anlamı, ortaya çıkmadan önce onu bildiği gibi ortaya çıkması durumunda da aynen bilmesi demektir. Böylece Allah, bu sayede imanında samimi olanlarla, yalancı olanları ve yalana devam edenleri ortaya koymaktadır. Bu sebeple mana şöyledir denmiştir: ”Allah, mutlaka doğru olan kişiyi yalancıdan ayırıp ortaya çıkaracaktır." İbn Ata da şöyle demiştir: ”Genişlik ve darlık anlarında kulun doğruluk ve yalanı ortaya çıkmıştır. Kim, genişlik günlerinde şükreder, sıkıntılı günlerinde sabrederse o kişi doğru kimselerdendir; kim de genişlik günlerinde şımarır ve darlık günlerinde sabırsızlanırsa o da yalancı kişilerdendir."

Ankebut 29:4

Yoksa kötülükleri yapanlar inkâr edip günah işleyenler ki, ”yapma" fiili kalp ve organların işlerini kapsamaktadır. Bizden kaçabileceklerini ve Bizi âciz bırakacaklarını, dolayısıyla kötülüklerine karşılık kendilerini cezalandırmaya gücümüzün yetmiyeceğini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!

Ankebut 29:5

Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa, Allah'a kavuşmak, kıyametten ve Allah'a dönmekten ibarettir. Ayetin anlamı şöyledir: ”Allah'ın mükâfat veya cezasıyla karşılaşmayı bekleyen kişi iyi mükâfata vesile olan amelleri tercih ve kötü azaba sevkedenlerden de kaçınmaya çalışsın." Bilsin ki, Allah'ın bunun için tayin ettiği o vakit elbet gelecek mutlaka gerçekleşecek tir. kulların sözlerini işiten açık ve gizli durumlarını bilendir. O'na hiçbir şey gizli kalmaz. O halde, vakit geçmeden kulluğa ve amele koşunuz.

Ankebut 29:6

Cihad eden, Allah'a itaate sabretme konusunda nefsiyle mücadele eden, kılıcıyla kâfirlere karşı cihad eden ve vesveselerini gidermek suretiyle şeytana karşı koyan ancak kendisi için cihad etmiş olur. Çünkü cihadın faydası ona yöneliktir. "Cihad:" Düşmana karşı bütün gücünü kullanmaktır. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir. Dolayısıyla Allah, âlemlere muhtaç değildir. Öyleyse kulların itaatine ve cihad etmelerine ihtiyacı yoktur. Ancak Allah, cihadı onlara, iûtufta bulunmak ve bol mükâfat kazanmalarını sağlamak için emretmiştir. Ebu'l-Abbas şöyle demiştir: ”Ganî; gerek zatında, gerek sıfatlarında ve gerekse işlerinde hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan kimse demektir. Çünkü O'nda herhangi bir noksanlık bulunmaz ve bir kusur arız olmaz. Allahü teâlâ'nın ”Ganî" sıfatına sahip olduğunu bilen O'ndan başka hiçbirine dayanmaz ve her yönüyle O'na yönelir." "ihya" isimli eserde şu husus yer almıştır. ”Cuma namazının ardında şu duayı okumak müstehaptır: ”Ey Allah'ım! Ey zengin, övgüye lâyık, varlıkları ilk yaratan ve sonradan tekrar varedecek olan, esirgeyen ve kullarına çok bağlı olan Allah! Haram kıldığın şeylerden uzak durarak helâl kıldığın şeylerle yetinmemi, sana isyandan uzaklaşarak itaat etmemi ve sadece senin ikramınla yetinmemi lütfeyle!" Kim bu duaya devam ederse Allahü teâlâ, onu yaratıklarına muhtaç etmez ve kendisine, hesap etmediği yerden rızık verir.

Ankebut 29:7

İman edip iyi amel yapanların kötülüklerini elbette örteriz. Günahın ve kötülüğün örtülmesi, bilinmeyecek şekle gelinceye kadar gizlenmesi ve kapatılmasıdır. Bazıları da şöyle demişlerdir: ”Kötülüğün örtülmesi; iyilikle giderilmesi, yok edilmesi, örtülmesi ve o kötülük yüzünden hakedilen cezanın kaldırılmasıdır." Ve onlara, yaptıklarının daha güzeli ile karşılık yani, sadece amellerinin daha güzel karşılığı değil, bir amele karşılık on kat ya da daha fazla vererek amellerinin en güzel mükâfatını veririz. Bil ki Allah, insanın yaptığı her iyiliğin karşılığını verir ve o karşılığı Allah katında, O'na kavuştuğu zaman bulur. Sözkonusu iyiliğin faydası, görünürde başkasına yönelik ise de aslında bizzat kendisine yöneliktir. Nitekim İman edip iyi amel yapanları, muhakkak sâlihler içine katarız. Sahih-i Müslim'de Ebu Hureyre'den nakledilen bir hadis-i kudsîde Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey Ademoğlu! Hastalandım ; fakat beni ziyaret etmedin." buyurur. Ademoğlu: ”Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret ederim?" Allahü teâlâ: ”Bilmiyor musun ki falan kulum hasta oldu da sen, onu ziyaret etmedin? Bitmedin mi ki şayet onu ziyaret etseydin beni onun yanında bulacaktın," der. Allahü teâlâ şöyle buyurur: "Ey Âdemoğlu! Senden beni doyurmam istedim; fakat beni doyurmadın." Ademoğlu cevaben: ”Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirim?" der. Allahü teâlâ: ”Bilmiyor musun ki falan kulum senden kendisini doyurmanı istedi de sen onu doyurmadın. Bilmedin mi ki şayet onu doyursaydın bunu katımda bulacaktın?" buyurur. Allahü teâlâ şöyle buyurur: "Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, fakat bana su vermedin." Bunun üzerine Ademoğlu: ”Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirim?" Allahü teâlâ: ”Kulum falan senden su istedi; fakat sen ona su vermedin. Şayet ona su verseydin bunu katımda bulacağından haberin yok muydu?" buyurur.

Ankebut 29:8

Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını onlara iyi muamele etmesini tavsiye etmişiz emretmişiz dir. "Vessâ" (tavsiye etti) kelimesi ”emretti" demek olan ”emere" kelimesinin anlamındadır. Ona dedik ki: Eğer onlar seni, ilâlılığı hakkında bilgin olmayan bir şeyi, (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa ki, burada ilâhlığm red edilmesi, ilâhlık hakkında bilgi bulunmaması şeklinde ifade edilmiş ve bununla birinin, doğruluğunu bilmediği bir şeye tabi olmasının caiz olmadığının belirtilmesi amaçlanmıştır. Bâtıl olduğunu bilmediği şeyde durum böyle olursa kesin delil sayesinde bâtıl olduğunu bildiği şey hakkında durum nasıl olur? Onlara bu konuda itaat etme. Hadi s-i şerifte geçtiği gibi, Yaratana karşı gelme konusunda yaratıklara itaat edilmez. Öğretmen ve idareciye de, iyi olmayan yani, Allah'ın hoş görmediği şeyi emrettikleri zaman uyulmaz. Dönüşünüz sizden iman eden, eş koşan, anne-babasına iyi davranan ve onlara isyan edenlerin dönüşü ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber vereceğim. Yani, dünyada devamlı olarak yaptıklarınızı şahitler huzurunda ortaya çıkaracak, size bildirecek ve davranışlarınıza uygun olan karşılığı vereceğim. Rivayet edilmiştir ki, Sa'd b. Ebî Vakkas (radıyallahü anh) Müslüman olduğu zaman annesi Ebu Süfyanin kızı Hanine, ona şöyle demişti: ”Ey Sa'd! Yaptığın bu şey nedir? Ya mutlaka dinini terkedeceksin, ya da ölünceye kadar yiyip içmeyeceğim. Dolayısıyla sen, benim yüzümden ayıplanacak ve sana, anne katili denecektir." Sa'din annesi üç gün açlık grevine girmiş, nihayet açlık yüzünden sıkıntı ve darlığa düşmüştür. Bunun üzerine Sa'd şöyle demiştir: ”Allah'a yemin olsun ki, senin yüz tane canın olsa ve bunlar tek tek çıksa dinimden dönmem. İster ye, ister yeme." Annesi, Sa'din bu kesin tavrını görünce yemeğe başlamış; Allahü teâlâ da Sa'd'a annesine iyi davranmasını, onunla ilgilenmesini, şirk ve günah olmayan emirlerine itaat etmesini buyurmuştur.

Ankebut 29:9

İman edip iyi amel yapanları, muhakkak sâlihler zümresi içine katarızve onları, sahillerle birlikte mahşerde bir araya getiririz.

Ankebut 29:10

İnsanlardan öyleleri vardır ki, 'Allah'a inandık' derler; fakat Allahın durumu hakkında kâfirler o gibi kimselere, inançlarından dolayı işkence etmeleri yüzünden eziyete maruz kaldıkları zaman, insanların işkencesini şiddet ve korku yönüyle âhiretteki Allah'ın azabı gibi tutarlar. Yani, iki azabı eşit sayarlar; dünyadakinden korkarlar ve devamlı olup kesilmeyen âhiret azabını ihmal ederek dinlerinden dönerler. Halbuki Allah'ın azabının şiddetini ve O'nun azabının yanında insanların işkencesinin bir kıymeti olmadığını bir bilselerdi, dilim dilim kesilseler bile dinlerinden dönmezlerdi. "Ezâ:" İnsanın canına, bedenine ya da malına gelen zarardır. ”Fitne" ise: Denemek ve sınamak demektir. Gerçek olup olmadığım anlamak üzere altını ateşe koyduğun zaman, ”Fetentu'z-zeheb" dersin. Halbuki Rab binden bir yardım fetih ve mü'minlere ganimet gelecek olsa mutlaka: 'Doğrusu biz de sizinle beraberdik', dini konuda size tabiyiz. Öyleyse bizi ganimete ortak edin. derler. Sözü edilenler. Müslüman ladan imanları zayıf bazı kimselerdi. Bu kimseler kâfirler tarafından eziyete maruz kalınca onlardan yana tavır takınıyorlar ve bu durumu Müslümanlardan gizliyorlardı. Bunun üzerine Allahü teâlâ, şu sözü ile onlara cevap vermiştir: Acaba Allah, herkesin kalbindekileri samimiyet ve iki yüzlülüğü onlardan daha iyi bilen değil midir?

Ankebut 29:11

Allah, elbette O'na gönülden iman edenleri de iki yüzlüleri de bilir. Onların iki yüzlülükleri, kâfirlerin eziyetleri yüzünden olup olmaması arasında bir fark yoktur. Kalpte bulunan iman cevheri ile iki yüzlülük, ancak sabırla ya da dert ve sıkıntı anında sarsılma ile kendini gösterir. Âyet-i kerime, her Müslumanın Allah uğrunda sabretmesine dair bir uyarı niteliğindedir. Şüphesiz Mekke kâfirleri, Hazret-i Peygamberi çeşitli sıkıntılara maruz bırakıyorlardı. Fakat o, sabrediyordu. Aynı şekilde onlar Ashab-ı Kiram'a da eziyet ediyorlardı. Nitekim her kabile, kendilerinden Müslüman olanlara eziyet ve işkence ediyor; dinlerinden dolayı onları sıkıntıya sokuyorlardı. Bu eziyet ve sıkıntı, ya hapsetmek, dövmek ya da açlık, susuzluk vb. ile veriliyor, o kadar ki, işkence görenlerden biri aşırı dövülmekten dolayı oturamaz hale geliyordu. Öte yandan Ebu Cehil işkenceye teşvik ediyor, ünlü ve hatırı sayılır biri Müslüman olduğu zaman geliyor ve onu azarlayarak kendisine şöyle diyordu: ”Mutlaka görüşün altedilecek ve ünün azalacak, yani senin görüşüne itibar etmeyeceğiz ve sana değer vermeyeceğiz." Müslüman olan, ticaret erbabı ise ona: ”Allah'a Yemin olun ki, ticaretin kesada uğrayacak ve malın telef olacak," der ve eğer zayıf biri ise, işkence edilmesine teşvik ederdi. Bu yüzden bazı zayıf kimseler din yüzünden denemeye tabi tutulunca şirke yönelmişlerdir ki, bundan Allah'a sığınırız. Hazret-i Bilâl de Allah uğruna işkence görenlerden biriydi. Fakat o sadece, ”Allah bir, Allah bir" diyordu.

Ankebut 29:12

Kâfirler iman edenlere; yani Mekke kâfirleri, müminleri dinden döndürmeye meylettirmek için onlara hitaben: 'Bizim dinde izlediğimiz yolumuza uyun, günahlarınızı biz yüklenelim' yani, hesaba çekileceğiniz günahınız varsa biz adınıza günahlarınızı üstleniriz, derler. Bunun üzerine Allahü teâlâ şu ifadesiyle onlara cevap vermiştir: Halbuki onların bütün günahlarını yüklenmeleri şöyle dursun hiçbir günahını yüklenecek değillerdir. Gerçekten onlar, yüklenme davasında vaadettiklerini yerine getirebileceklerine dair kesinlikle yalan söylemektedirler.

Ankebut 29:13

Elbette bu sözü söyleyenler kendi yüklerini, işledikleri günahları, kendi yükleriyle birlikte nice başka yükleri kıyamet günü taşıyacaklar yani, hem sapmaktan hem de başkalarını saptırmaktan dolayı azap göreceklerdir. Saptırdıkları kişilerin günahlarından da herhangi bir eksilme söz konusu olmayacaktır. Çünkü sapıklığa davet eden kişi, kendisine uyanların günahlarını yüklenir. Aynı şekilde, hadis-i şerifte geçtiği gibi, kim kötü bir çığır açarsa... vebali ona aittir. Ve dünyada uydurup durdukları şeylerden başkalarını yalan söyleyip saptırdıklarından ve uydurdukları efsanelerden dolayı kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir. Bazi cahil kimseler de âyetin bu hükmüne girmektedir. Nitekim onlar, kendileri gibi olanlara hitaben, şunu yap; günahı boynuma olsun" diyorlar. Sonra âyet-i kerime’de günahlarının ”yük" olarak ifade edilmesi ile günahların son derece ağır olduğunun bildirilmesi amaçlanmıştır.

Ankebut 29:14

Yemin olun ki Biz, Nuh'u ki Allah korkusundan dolayı çok fazla ağlayıp sızlaması yüzünden ”Nuh" diye adlandırılmıştır. Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in yer yüzüne inişinden 1642 yıl sonra doğmuştur. Dünyada yaşayan bütün insanlardan ibaret kendi kavmine, tevhide ve hak yola davet için gönderdik de o, gönderildikten sonra dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)îın peygamberliğinin umumîliği ile Peygamberimiz Hazret-i Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin umumiliği arasındaki fark şudur: Hazret-i Peygamberimiz, hem kendi zamanında olanlara hem de kıyamete kadar gelecek nesillere gönderilmiş; Hazret-i Nuh (aleyhisselâm) ise sadece kendi zamanındaki bütün insanlara gönderilmiştir. "Am", tıpkı ”sene" gibi yıl demektir. Ancak ”sene", daha ziyade kıtlık ve kuraklık olduğu yıl için kullanılır. Bu sebeple kıtlık, ”sene" ile de ifade edilmektedir. ”Ânı" ise, genişlik ve bolluğun olduğu yıl için kullanılır. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Nuh, aralarında dokuz yüz elli yıl kalarak kavmini Allah'ın azabıyla korkutuyor. Fakat onlar ona aldırış etmiyorlar." Burada bu kıssanın anlatılmasından maksat, Rasûlüllah'nü teselli etmek ve kâfirlere karşı direncini artırmaktır. Belirtilen müddetin sonunda, onlar zulümlerini ve küfürlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi. Çünkü onlar, bu uzun süre zarfında hakka davet edene kulak asmamışlardır. ”Tufan", suyun her tarafı kuşatmasıdır. Nitekim o gün su, yeryüzünün her yanını kaplamıştır.

Ankebut 29:15

Fakat Biz onu, Nuh'u ve gemide bulunanları yani, onunla birlikte gemiye binen çocuklarını ve kendisine tabi olanları boğulmaktan kurtardık ki onlar, seksen erkek ve kadındı. Ve bunu gemiyi ya da kıssayı âlemlere daha sonrakilere, öğüt almaları için bir ibret ya da Allah'ın gücüne örnek gösterebilecekleri bir delil yaptık. Ebu'l-Leys şöyle demiştir: ”Nuh'un gemisi Hazret-i Peygamber'in peygamber oluşuna yakın bir süreye kadar Cûdi dağında kalmıştır. ” Fethu'r-Rahman" isimli eserde kaydedildiğine göre tufanla Hazret-i Peygamberin Mekke'den hicreti arasında 3974 yıl geçmiştir." Rivayet edilmiştir ki Hazret-i Nuh, kırk yaşının başında peygamber olmuş; kavmini dokuz yüz elli yıl dine davet etmiş ve tufandan sonra altmış yıl yaşamıştır. Bu süre zarfında insanlar çoğalarak etrafa yayılmışlardır. Hazret-i Nuh'un yaşı ise, bin ellidir ve en uzun ömürlü peygamber odur. Bu yüzden kendisine ”Peygamberlerin piri" denmiştir. Şâir şöyle demiştir: Bil ki dünya bulutun gölgesi gibidir. Bir an seni gölgeler, sonra yok olup gider. Dünya sana yönelince bununla sevinme. Senden yüz çevirip gidince de telaşa düşme. Öte yandan Hasan Basrî şöyle demiştir: ”Kıyamet günü sevap açısından insanların en faziletlisi uzun ömürlü mümindir." Ubey b. Halid'den rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber iki kişiyi kardeş yapmış; bunlardan biri Allah yolunda şehit olmuş, ondan bir hafta veya buna yakın bir zaman sonra da diğeri ölmüştür. Ashab-ı Kiram cenaze namazını kıldıktan sonra Hazret-i Peygamber onlara hitaben şöyle buyurmuştur: ”Ne söylediniz?" Ashab-ı Kiram: ”Allah'a, onu bağışlaması, ona rahmet etmesi ve arkadaşına kavuşturması için duâ ettik," demişler. Hazret-i Peygamber: ”Peki, bunun, arkadaşının ölümünden sonra fazla kıldığı namaz ve yaptığı amel nerede?" Ya da Hazret-i Peygamber şöyle demiştir: ”Ondan fazla tuttuğu oruç nerede? Nitekim söz konusu iki kişi arasında, gök ile yer arasındaki mesafeden daha uzak bir mesafe vardır. Ömrü uzun olup ameli iyi olana müjdeler olsun!" Daha önceki ümmetler için uzun sürede hasıl olan feyiz, fıtrî kabiliyetteki olgunluktan dolayı bu ümmet için kısa süre içinde oluşmaktadır. Bu sebeple kişinin, ilk nesillerin amellerini temenni etmesine gerek yoktur. Nitekim yetmiş yıl uzun ömür, yüz yıl ise tabiatıyla daha uzun ömürdür. Şu halde insan, uzun ömürle beraber nefs-i emmarenin kötülüğünden kurtulmayı temenni etmelidir. Çünkü, nefis düzelmediği zaman uzun ömür, insana fayda vermez.

Ankebut 29:16

Ey Rasûlüm Muhammed! Yemin olun ki, Biz seni göndermeden önce İbrahim'i de gönderdik. O kavmine ki, onlar Babil halkı idi ve Nemrut da onlardandı. Şöyle demişti: Sadece 'Allah'a kulluk edin ve O'na karşı gelmekten ortak koşmaktan sakının. Eğer hayır ve şerri bilmiş birini diğerinden ayırabilmiş olsanız bu ifade edilen ibadet ve takva sizin için küfür içinde bulunmanızdan daha hayırlıdır.

Ankebut 29:17

Siz Allah'ı bırakıp sadece birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Yani siz yalan söylüyor, putlara tanrılar adını veriyor ve onların Allah katında sizin şefaatçılarınız olduğunu iddia ediyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, size hiçbir rızık veremezler. O halde bütünüyle rızkı Allah katında arayın. Çünkü rızkı vermeye kadir olan yalnız O'dıır. Yalnız O'na kulluk edin ve ibadeti emellerinize ulaşmaya vesile kılarak nimetlerinden dolayı O'na şükredin. Başkasına değil, ölümle ancak O'na döndürüleceksiniz. O halde emrettiğimi yerine getirin.

Ankebut 29:18

Eğer Allah'a döndürüleceğinizi size bildirmem konusunda beni yalanlarsanız, bilin ki sizden önceki birçok milletler de yalanlamışlardır. Yani, tekzibinizden dolayı bana zarar veremezsiniz. Çünkü sizden önceki milletler de peygamberlerini yalancı saymışlardır. Fakat onların bu yalanlamalarının, o peygamberlere hiçbir zararı dokunmamış, ancak kendilerine zarar vermişlerdir. Peygambere düşen, yalnız açık bir tebliğdir.' Bu tebliğde şüphe yoktur ve onun tasdik edilmesi gerekir. Hazret-i Peygamber bu hususa işaretle: ”Ben tebliğ görevini icra ettim. Artık sizin tekzibinizin bundan sonra bana zararı olmaz ve herkes amelinden dolayı hesap verir" buyurmuştur.

Ankebut 29:19

Allah'ın, varlıkları ilk baştan nasıl yarattığını, (ölümden) sonra bunu tekrarlayacağını tekrar hayat vereceğini görmediler mi? Bu ifade, Mekke halkına hatırlatmada bulunmak ve açık delil olmasına rağmen ölümden sonra yeniden dirilmeyi yalanlamalarını çirkin addetmek üzere Hazret-i İbrahim kıssasının iki bölümü arasında bir ara cümlesidir. Âyetin anlamı şöyledir: ”Mekke halkı, Allah'ın ilk olarak bir varlığı herhangi bir madde olmadan nasıl yarattığını görmediler ve bütün açıklığı ile görme sayılabilecek ölçüde bilgi sahibi olmadılar mı? Şüphesiz belirtilen bu, yani, tekrar yaratma işi Allah'a kolaydır, onda hiçbir zorluk yoktur.

Ankebut 29:20

Ey Rasûlüm Muhammed! Öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere: De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah ilk baştan çokluklarına, şekil ve durumlarının farklılığına rağmen varlıkları nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah, bundan sonra (aynı şekilde) âhiret hayatını da yaratacaktır. Bu var edilme, müşahade ettiğiniz ilk var edilmeden sonra kabirlerden kalkış anındaki var edilmedir. Bu iki yaratılış, hiç yoktan yaratma, yeniden varlık âlemine çıkarma yönü itibariyle farklı iki yaratılıştır. Gerçekten Allah'ın her şeye gücü yeter. Çünkü gücü zatına mahsustur. Dolayısıyla ilk baştan yaratmaya gücü yettiği gibi tekrar yaratmaya da gücü yeter.

Ankebut 29:21

O, tekrar yarattıktan sonra dilediğine azap eder, ki onlar, âhiret hayatını inkâr edenlerdir. Dilediğini de esirger. Bunlar da âhiret hayatını doğrulayanlardır. Yeniden varedilmek suretiyle başkasına değil, ancak O'na döndürüleceksiniz. Bu durumda, yaptıklarınıza karşılık sizden dilediğine azap eder ve dilediğini esirger.

Ankebut 29:22

Siz, gizlenmek suretiyle ne geniş olan yeryüzünde ne de yeryüzünden daha geniş olan gökte -oraya yükselebilmeniz halinde- korunmak suretiyle (Allah'ı), aleyhinize olan hükmünü icra etmesinde âciz bırakamazsınız. Yani, yeryüzünde de olsanız, gökte de olsanız O'ndan kaçamazsınız. Şüphesiz O, size yetişir. Sizin için Allah'tan başka bir dost ve yardımcı yoktur.' Yani, getek yeryüzünde bel irerek ve gerekse gökten inerek başınıza gelen belâdan sizi kurtaracak ve dilemesi halinde onu sizden defedecek Ondan başka kimse yoktur.

Ankebut 29:23

Allah'ın âyetlerini yani, O'nun zatına, sıfatlarına ve işlerine işaret eden delillerini ve O'na kavuşmayı ki, söz konusu âyetler bu hususu dile getirmektedir. İnkâr edenler, işte onlar Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr etmekle nitelenenler Benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Yani, kıyamet günü o rahmetten ümitlerini keserler ve onlar için dert ve elem vermede ölçüsü takdir edilemeyecek kadar acıklı bir azap vardır.

Ankebut 29:24

Kavminin (İbrahim'e) cevabı ise: Yani Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) kavmine. ”Allah'a kuluk edin ve O'na karşı gelmekten sakının..." (Ankebût: 16) deyince kavminin cevabı birbirlerine: 'Onu, İbrahim'i öldürün, yahut yakın!' demelerinden ibaret oldu. Burada, Hazret-i İbrahim'in kavminin akılsızlıkları ve ahmaklıkları dile getirilmiştir. Nitekim onlar, kendilerini fikren susturana, öldürme ya da yakma tehdidiyle cevap vermişlerdir. İşte her yenilgiye uğrayanın âdeti böyledir. Onlar Hazret-i İbrahim'i ateşe attılar ama Allah onu ateşten, ateşi onun için serinlik ve esenlik kılarak yakmasından kurtardı. Doğrusu bunda, onun ateşten kurtulmasında iman eden bir kavim için çok açık ibretler vardır. Söz konusu ibretler, Allah'ın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i ateşin sıcaklığından koruması ve kısa süre içinde büyüklüğüne rağmen o ateşin söndiirülmesidir. Bu hadiseden de ancak bu alanda araştırma yapan ve o konuda düşünen mü'minler faydalanır.

Ankebut 29:25

Hazret-i İbrahim, kavmine hitaben dedi ki: 'Siz, dünya hayatında, dünyada kaldığınız süre içinde ortada herhangi bir delil olmadan sırf aranızdaki muhabbet uğruna birbirinizi sevmeniz ve putlara tapmak üzere bir araya gelip kaynaşmanız için Allah'ı bırakıp birtakım putları tanrılar edindiniz. Sonra kıyamet günü ise, dünyadan ayrıldıktan sonra işler alt üst olur; oradaki sevgi öfkelenmeye ve kaynaşma da lânetleşmeye dönüşür. Kinliniz, yani putlara tapanlar kiminizi putları tanımaz; kiminiz de kiminize lanet okur. Yani, sizden bir zümre diğer bir zümreye lanet eder ve onları kötüler. ”Lanet;" kızarak kovmak ve uzaklaştırmak anlamındadır. Tapanlar ve kendilerine tapınılanlar toptan hepinizin, varacağınız yer cehennemdir. Orası sizin sığınacak evinizdir, oradan asla ayrılamazsınız ve o yerden sizi kurtaracak hiç yardımcılarınız da yoktur.'

Ankebut 29:26

Bunun üzerine Lût ona iman etti. Sadece peygamberliğini ve kendisini davet ettiği tevhidi değil, bütün sözlerini doğruladı ve Hazret-i İbrahim, Lût ile amcasının kızı ve aynı zamanda kendisine inanmış olan hanımı Sâre'ye: 'Doğrusu ben kavmimi terkederek Rabbim'in bana emrettiği yer e hicret ediyorum. Şüphesiz O, her şeye galiptir, dolayısıyla beni düşmanlarımdan korur ve sadece hikmet ve faydanın bulunacağı şeyi yapan hikmet sahibidir' dedi. Kim ülkesinde Allah'a itaat edemezse, başka bir ülkeye gitsin.

Ankebut 29:27

Ona İsmail'den sonra kendi sulbünden bir çocuk olmak üzere yaşlı ve kısır olan Sâre'den İshak ve fazladan bir ikram olarak torunu Ya’kub'u lütfettik. Peygamberliği ve kitapları, onun İsmail oğulları ve İsrail oğullarının soyundan gelenlere verdik. Gerçekten onlardan pek çok peygamber gönderilmiş, Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'in soyundan bin peygamber çıkarmıştır. Böylece o, peygamberlerin şeceresi (kökeni) olmuştur. Onu bize hicreti karşılığında dünyada zamansız çocuk, mal ve iyi nesil lütfetmekle, aralarında peygamberliğin devam etmesi ve sonsuza kadar övülmesiyle mükâfatlandırdık; şüphesiz o, âhirette de sâlinler zümresin dendir. Çünkü onlar, peygamberler ve o peygamberlere uyanlardır. Bil ki, Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e bir çocuk lütfetmiştir. Anne ve babasına duâ eden iyi evlât, tıpkı vakıf mallar, okunan mushaflar, fayda sağlayan ağaçlar vb. gibi kesintiye uğramayan devamlı mükâfata, amel defterinin kapanmamasına vesiledir. Yine Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim'e, soyundan gelenlere peygamberlik vererek ikramda bulunmuştur. İyi evlâtlar ve her yönüyle tertemiz torunlar da, bu dünya hayatında insana olan Allah'ın yüce nimetleridir. Şâir ne güzel söylemiş: Allah'ın kullarına olan nimetleri çoktur, Onların en güzeli de iyi evlâttır.

Ankebut 29:28

Ey Rasûlüm Muhammed Lût'u da senden önce (gönderdik). O, şehirleri alt üst olup helak olan kavmine demişti ki: 'Gerçekten siz, çok çirkin olduğundan ve insan fıtratı ve tabiatındaki nefretten dolayı daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayasızlığı, son derece çirkin olan şeyi yapıyorsunuz. Siz, kötü tabiatınızdan dolayı bu işe yöneldiniz. Nakledildiğine göre, uzun zaman ve çok asırlar geçmesine rağmen Lût kavminden önce eşcinsellik hiç görülmemiştir.

Ankebut 29:29

Hâlâ siz, ille de erkeklere arkalarından yaklaşacak, yol kesecek yani, gelip geçenleri hayasızlık için hedef alıyorsunuz ve bu yüzden insanlar yolunuzdan geçmez olmuştur. Rivayet edilmiştir ki, onlar, eşcinsellik için çoğu kez garip kimselere musallat oluyorlar ve o kimseleri bu işe zorluyorlardı. Ve toplantılarınızda arkadaşlarınızla bir araya geldiğiniz yerde aldırış etmeden çirkinlikler yapacak mısınız?' Âyet-i Kerime’de, ”çirkinlikler" diye ifade edilen ”münker" dinin, çirkinliğine ve kötülüğüne hükmettiği herşey demektir. Burada ise iki husus vurgulanmıştır: Birincisi, toplantılarda açıkça erkek erkeğe cinsi ilişki kurmak ve sesli yellenmek; İkincisi ise, elbise düğmelerini çözmek, saz ve ney çalmak ve gelip geçenlerle alay etmek; İbn Abbas'a göre bir de taş atmaktır. Nitekim onlar yol üzerinde oturuyor ve herbirinin sahip olduğu kabın içindeki taşlarla yoldan geçen kişiyi taşlıyorlardı. Taş atanlardan isabet ettiren o kişiyi sahipleniyor ve yanında ne varsa ona el koyuyordu. Hem onu nikahlıyor, hem de onu üç altın borçlandırıyordu. Bir de onların, aralarında böyle hükmeden bir kadıları vardı. Hazret-i Lût, kavminin hayasızlıklarına karşı çıkınca onların cevabı ise, alaylı bir tavırla ona şöyle demelerinden ibaret oldu: Azapla bizi tehtid ettiğin konuda 'Doğru söyleyenlerden isen Allah'ın azabını getir bize!' Böylece onların cevabı sadece bu çirkin söz olmuştur.

Ankebut 29:30

(Lût:) onlardan ümidini kesince: 'Ey Rabbim! Hayasızlığı icad etmekle: Bozgunculuk yapan topluma karşı vaadedilen azabı indirmek suretiyle bana yardım eyle' dedi. Allah da duasını kabul etmiştir.

Ankebut 29:31

Elçilerimiz yani, Cebrail ile birlikte olan melekler, İbrahim'e müjdeyi ve fazladan birçoğunun ihsan edileceğine dair haberi getirdiklerinde Hazret-i İbrahim'e şöyle dediler: 'Biz Allah'ın emriyle bu ülke halkını helak edeceğiz. Buradaki ülkeden maksat, Sed um kentidir. Bu kent, Lût kavminin en büyük yerleşim bölgesidir. Çünkü oranın halkı inkâr etmek, peygamberleri yalanlamak ve çeşitli kötülüklerle zalim kimseler olmuşlardır.'

Ankebut 29:32

(İbrahim) elçilere dedi ki: 'Ama orada Lût var!' Bu durumda o kenti, nasıl yok edersiniz?" Melekler şöyle cevap verdiler: 'Biz orada kimlerin bulunduğunu senden daha iyi biliyoruz. Lût'un durumundan habersiz değiliz. Onu yani Hazret-i Lût'u ve ailesini ona tabi olan mü'minleri ki, onlar onun çocukları sayılır elbette kurtaracağız. Yalnız hanımı hariç. O, geride azap içinde kalacaklar arasındadır.'

Ankebut 29:33

Söz konusu elçilerimiz, Hazret-i İbrahim'in yanından ayrılmalarından sonra Lût'a gelince, Lût onlar hakkında kavmi kendilerine kötülük eder endişesiyle tasalandı. Çünkü Lût, onların melekler olduğunu anlamadı. Ancak o, güzel elbiseli ve iyi kokulu gençler, yakışıklı delikanlılar gördü ve onları insanlardan sandı. Ve onların durumunu ve işlerini organize etmeyi düşünmesi yüzünden takattan düştü. Onlara, çıkıp gitmelerini mi yoksa kalmalarını mı söyleyeceğine karar veremedi. Melekler, Lût'taki bu sıkıntılı hali görünce ona: Bizim yüzümüzden kavminden 'korkma ve hiçbir şeyden dolayı tasalanma! Çünkü biz seni de aileni de kavmine inen azaptan kurtaracağız. Yalnız hanımın hariç. O, geride (azapta) kalacaklar arasındadır' dediler.

Ankebut 29:34

'Biz şüphesiz bu memleket halkının yani, Sedum'un üzerine ki, orada 700 bin kişi bulunuyordu. Sürekli yoldan çıkmalarına karşılık gökten feci bir azap indireceğiz.'

Ankebut 29:35

Yemin olun ki Biz, ibret almada aklını kullanacak bir kavim için oradan, o ülkeden apaçık bir ibret nişanesi harabe olan yurtlarının kalıntılarını bırakmışızdır.

Ankebut 29:36

Medyen ehlin e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik) ve Şuayb davet metoduyla onlara: 'Ey kavmim! Yalnız Allah'a kulluk edin, âhiret gününe umut bağlayın, yani o günü ve o günde meydana gelecek değişik halleri bekleyedurun, yeryüzünde Medyen topraklarında ölçü ve tartıda hile yapmak suretiyle bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!' Haddi aşmayın dedi.

Ankebut 29:37

Fakat onu, Hazret-i Şuayb'ı yalancılıkla itham ettiler. Derken, kendilerini bir sarsıntı şiddetli bir deprem yakalayıverdi, nihayet evleri, üstlerine çöktü ve yurtlarında ya da evlerinde diz üstü ölü vaziyette çöke kaldılar. Bu durum, hakka davet edeni dinlemediklerinden dolayı olmuştur.

Ankebut 29:38

Hûd kavmi Âd ve Salih kavmi Semûd'u da (helak ettik). Ey Mekke halkı! Sizin için, onları helak edişimiz, oturdukları yerlerden Âd kavminin diyarı Yemende ve Semûd'un diyarı Hicir'de bulunan evlerin kalıntılarından tümüyle anlaşılmaktadır. Şeytan onlara inkâr ve günahlardan ibaret amellerini güzel göstererek onları hakka ulaştıran doğru yoldan çıkardı. Halbuki bakıp görebilecek akıllı, düşünüp delil gösterebilecek durumdaydılar. Fakat, hakkı bâtıldan ayırma konusunda akıllarından yararlanamayarak tıpkı hayvan gibi olmuşlardır.

Ankebut 29:39

Karun'u, Firavun'u, ve Hâmân'ı da (helak ettik). Yemin olun ki, Mûsa onlara apaçık deliller ve parlak mucizeler getirmişti de onlar yeryüzünde Mısır topraklarında hakkı kabul etmeyerek büyüklük taslanıışlardı. Halbuki (Allah'ın azabından) kaçabilecek değillerdi. Aksine Allah'ın emri onlara ulaşarak helak olmuşlardır.

Ankebut 29:40

Nitekim onlardan sözü edilenlerden her birini günahları yüzünden cezalandırdık: Kiminin, Âd'ın üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, ki, Cebrail onlara yönelik bir çığlık atmış ve bu yüzden kalpleri çatlamış, böylece ölüp gitmişlerdir. Kimini tıpkı Karun ve hazinesi gibi yerin dibine geçirdik, kimini de Nuh kavmi, Firavun ve kavmi gibi suda boğduk. Allah onlara yaptığından dolayı haksız yere ceza vermek suretiyle zulmetmiyordu, azabı gerektiren değişik küfür ve günahların devam etmesi yüzünden asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı. Allahü teâlâ bu âyet-i kerime ile Mekke halkına ve kendilerinden sonra kıyamete kadar gelecek nesillere, ibret alıp akıllarından yararlanmaları, haksızlıktan, eziyetten, büyüklük taslamaktan ve bozgunculuk yapmaktan kaçınmaları için öğüt vermiştir. Gerçekten iyilik, kurtuluş ve emele ulaşma bu öğüte bağlıdır. Fakat eğitim ve öğretim, ancak kabiliyetli kullara etki eder. Kur'an'ı Kerim ise tıpkı deniz gibidir. Onunla ancak insan gibi, kabiliyete sahip olan arınır; köpek, böyle bir nitelikten yoksun olduğu için arınamaz. Hikâye edilmiştir ki, şeyhlik taslay ani ardan biri değerli bir zata kırk yıl hizmet etmesi sebebiyle üstünlük iddiasında bulunmuş, bunun üzerine ariflerden biri şöyle demiştir: ”O değerli zatın, kırk yıl binmiş olduğu bir katırı vardı ve o vaziyette ölünceye kadar katır olarak kalmıştır." Yani, katır olması dolayısıyla kabiliyeti müsait olmadığı için kâmil insanın binmesi ona etki etmemiştir. Şeyhlik taslayan zat, bu cevap karşısında susup kalmıştır.

Ankebut 29:41

Allah'tan başka dost edinenlerin durumu, ki, buradaki dostlardan maksat, güven besledikleri putlar ve onların tuhaf vaziyetleridir. Kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Yani, onların durumu, örümceğin basit olarak yuvasını örmesindeki durumuna benzer; hatta ondan da daha basittir. Çünkü, örümcek yuvasının bir konumu ve faydası vardır. Âyet-i Kerime’de, putlara tapanların ve onları dost edinenlerin, onlardan fayda ve şefaat umarak onlara gönül verenlerin durumu, yuva edinen örümceğin durumuna benzetmek için, böyle somut bir tesbih yapılmıştır. Nasıl ki örümceğin yuvası, örümceği sıcak ve soğuktan, yağmur ve sıkıntıdan kurtaramaz ve en hafif bir rüzgâra karşı mukavemet gösteremez. İşte putlar da aynen böyledir. Bunlar, putperestlere fayda-zarar, iyilik ve kötülük veremez. Nitekim serabı yani uzaktan gördüğü parıltıyı su sanan, kısa bir süre sonra aldandığını anlar. Halbuki evlerin en mukavemetsizi, şüphesiz örümcek yuvasıdır. Ondan daha basit ve mukavemetsiz ev yoktur. Çünkü örümcek yuvasının temeli, duvarı ve tavanı yoktur ki, sıcak ve soğuğa engel olsun. Bu yüzden çabucak yıkılır ve yok olur. Keşke bilselerdi. O zaman bunun, onlara örnek olduğunu kesin anlarlar ve böylece bu tür bâtıl inançtan vazgeçerlerdi.

Ankebut 29:42

Allah, onların kendisini bırakıp da hangi şeye yalvarttıklarını taptıklarını şüphesiz bilir. Bu şeyin put olması, yıldız olması ya da cinlerden biri olmasıyla başka birşey olması arasında hiçbir fark yoktur. Bu şey Allah'a gizli kalmaz ve O, inkârlarından dolayı onları cezaya çarptırır. O, düşmanlarından intikam almada mutlak güç ve ceza ile, ıslah etmeyi terketmesi konusunda hikmet sahibidir. Kureyş'in cahilleri ve beyinsiz takımı: ”Rasûlüm Muhammed'in Rabbi sineği, sivri sineği ve örümceği örnek vermesinden sıkılmıyor" deyip buna güldükleri zaman Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ankebut 29:43

İşte Biz, bu ve benzeri örnekleri insanlar için veriyor anlamada güçlük çektikleri şeyleri kolay anlar hale getirmek için onlara bu örnekleri hatırlatıyor ve açıklıyor uz; fakat onları yani, o örneklerin güzelliğini ve yararını ancak âlimler derinlemesine bilgi sahibi olanlar anlayabilir. Bu âlimler, Allah'tan gelen mesajları anlayarak O'na itaat ederler ve öfkesinden sakınırlar. Âyet-i kerime, ilmin, akla göre daha üstün olduğunu göstermektedir. Çünkü bizden âlim olan, aynı zamanda akıllıdır. Fakat akıllı olan âlim olmayabilir.

Ankebut 29:44

Allah, gökleri ve yeri hak olarak hakkı gerçekleştirerek, hikmetleri ve menfaatleri gözeterek; ya da hakka bağlı, din ve dünya ile ilgili faydaları izleyerek yarattı. Çünkü gökler ve yer insanların yaşamaları ile ilgili her şeyi içermekle birlikte Allah'ın birliğine, kudretinin ve diğer sıfatlarının büyüklüğüne işaret eden delillerdir. Şüphesiz bunda, göklerin ve yerin yaratılmasında inananlar için O'nun işlerini vurgulayan bir alâmet vardır. Âyet-i Kerime’de bizzat mü'minler dile getirilmiştir. Çünkü bu mesajdan yararlananlar onlardır. Şu halde akıllı kişinin, Allah'ın marifet denizinden inci çıkarabilmesi için O'nun rahmetinin etkilerini ve eşsiz sanatını düşünüp taşınması gerekir. Hikâye edildiğine göre bir adam domuzlan böceğini görmüş ve şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ'nın bu böceği yaratmaktaki dileği nedir? Şekli mi güzel, yoksa kokusu mu güzel?" Allahü teâlâ da o kişiyi, doktorların tedaviden aciz kaldığı bir yaraya maruz bırakmış, derken birgün yolda bağırıp duran bir doktorun sesini işitmiş ve şöyle demiştir: ”O doktoru bana getirin, durumuma baksın." Oradakiler: ”Yolda bağırıp duranı ne yapacaksın? Halbuki mütehassıs doktorlar seni tedavi etmekten âciz kalmıştır." Adam: ”Ona benim ihtiyacım vardır," demiştir. Doktoru getirip yarasını görünce domuzlan böceğini istemiş ve orada bulunanlar da bu duruma gülmüşlerdir. Bunun üzerine hasta, daha önce söylemiş olduğu sözü hatırladı ve: ”İstenen böceği getirin. Adam işin gerçeğini anlamıştır." dedi. Sözü edilen böcek getirilerek yakılmış ve külü adamın yarası üzerine konmuş; Allahü teâlâ'nın izniyle yara iyileşmiştir. Bunun üzerine adam oradakilere: ”Şüphesiz Allah yaratıkların en değersizinin ilaçların en iyisi olduğunu bana bildirmek istemiştir." Bu hikâye ”ayatü'l-hayevân" isimli kitapta nakledilmiştir. Allahü teâlâ'nın hiçbir şeyi anlamsız yaratmadığı, aksine bütün yaratıkları belli bir gaye ve maksat için varettiği ortaya çıkmıştır. Bu hususu, insanın bilmesi ile bilmemesi arasında fark yoktur. Buna göre mü'mine yakışan, tefekküre dalması ve bu durumdan, basiret sahibi kişiler gibi eşyayı mahiyetine uygun olarak görebilecek dereceye yükselmesidir. Bazıları şöyle demişlerdir: ”Müşahade cihadın ürünüdür."

Ankebut 29:45

Ey Rasûlüm Muhammed! Sana vahyedilen, indirilen kitab'ı, Kur'an'ı okumakla Allah'a yaklaşmak, manalarını ve hakikatlerini hatırlamak, insanlara hatırlatmak ve onları Kur'an'ın hükümlerine ve ahlâk kurallarına göre hareket etmeye sevketmek için oku. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Ömer'e bir hırsız getirilmiş, o da elinin kesilmesini emretmiştir. Hırsız, hükümleri bilmediğinden dolayı Hazret-i Ömer'e: ”Elimi ne diye kesiyorsun?" diye sormuş. Hazret-i Ömer: ”Allahü teâlâ, Kitabinda emretmesinden dolayı," demiştir. Hırsız: ”O, emri bana oku," deyince Hazret-i Ömer eûzü-besmele çekerek: ”Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan (başkasına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah, izzet ve hikmet sahihidir." (Maide: 38) mealindeki âyeti okudu. Bunun üzerine hırsız: ”Allah'a yemin olsun ki, ben onu işitmedim. Eğer onu işitseydim hırsızlık yapmazdım," demişse de Hazret-i Ömer özrünü kabul etmeyerek elinin kesilmesini emretmiştir. Hazret-i Ömer, insanların Kur'an dinlemelerini sağlamak üzere teravih namazının cemaatle kılınmasını istemiştir. Ve namazı dosdoğru kıl, ona devam et. Şüphesiz şartlarına uyularak kılınan namaz, hayasızlıktan fenalıklardan ve kötülükten alıkor. "Münker": Kur'an ve sünnete göre, -söz olsun, hareket olsun- hoş görülmeyen şeydir. Bunun karşıtına ise ”ma'rûf denir. Nitekim rivayet edilmiştir ki, ensardan bir genç beş vakit namazı Hazret-i Peygamber'le birlikte kılıyordu ama her türlü kötülük de yapıyordu. Durum Hazret-i Peygambere iletilince: ”Şüphesiz namazı onu kötülüklerden alıkor" buyurmuştur. Hakikaten bu genç, çok geçmeden tevbe etmiş; durumu düzelerek zâfıid ashabın içinde yer almıştır. Öte yandan kaydedildiğine göre, Hazret-i İsa (aleyhisselâm): ”Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: 'Kulum Benden farzlar sayesinde kurtulur ve nafile ibadetlerle de Bana yaklaşır,'" demiştir. Allah'ı anmak, elbette en büyük (ibadet)tir. Yani namaz, diğer ibadetlerden daha büyüktür. Allahü teâlâ: ”...Hemen Allah'ı anmaya gidin ve alışverişi bırakın..." (Cum'a: 9) âyetinde buyurduğu gibi, sözü edilen âyet-i kerime’de de namazı ”zikir (anma)" diye ifade etmiştir. Bu ifade ile namazda ver alan Allah'ı anmak, kötülüklerden alıkoymada ve iyiliklere üstün tutulmasında esas teşkil ettiği içindir. Ya da buradaki zikirden maksat Allah'ı anmaktır. Buna göre mana şöyle olur: Allah'ı anmak, ibadetlerin en üstünüdür. Çünkü söz konusu anmanın mükâfatı yine anmaktır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Siz Beni (taat ve ibadetle) anın ki Ben de sizi anayım..." (Bakara: 152) Peygamber efendimiz (sallalahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: Ben, kulumun beni zannettiği gibiyim. O, Beni andığı zaman onunla birlikteyim. Beni kendi başına anarsa Ben de onu kendi başıma anarım. Şayet Beni bir topluluk içinde anarsa Ben de onu, Beni andığı topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım." Allah yapmakta olduğunuzu Allah'ı anmanızı ve diğer ibadetlerinizi bilir. O'na hiçbir şey gizli kalmaz ve ibadetlerinizden dolayı sizi en güzel şekilde mükâfatlandırır. Kendi yaptıklarım, Allahü teâlâ'nın yakınen bildiğini bilen bir kimse, günah ve kötülüklerden sakınarak sırları ve gizlilikleri bilen Allah'a yönelir.

Ankebut 29:46

Ehl-i kitap Yahudi ve Hristiyan la ancak en güzel şekilde zaafa sebep olmayacak usûlde sertliğe karşı yumuşaklıkla, öfkeye karşı İrilimle ve kargaşalığa karşı öğütle mücadele edin; içlerinden düşmanlık ve inat konusunda aşırı davranmakla zulmedenler müstesna. O zaman, söz ve mücadelede, katı olmak gerekir. Ve deyin ki: 'Hem bize indirilene, Kur'an'a hem de size indirilene, Tevrat ve İncil'e gerçekten samimiyetle inandık. Rasûlüllah, ehl-i kitabın, Tevrat'ı okuyup Müslüman olanlara Arapça olarak tefsir ettiklerini işitmiş ve şöyle buyurmuştur: ”Ehl-i kitabı ne doğru -layın ne de yalanlayın ve şöyle deyin: Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettik.'“ Böylece Hazret-i Peygamber, ehl-i kitabı doğrulamayı ve yalanlamayı nehyetmiştir. Çünkü onlar, kitaplarını tahrif etmişlerdir. Şayet söyledikleri şey, değiştirdikleri şeylerdense, onları doğrulamak bâtılı doğrulamak olur. Yok, eğer böyle değilse, onları yalanlamak hakkı yalanlamak olur. Bu sebeple, karışık olan işler ve bilgiler karşısında duraklamak gerekmektedir. O konuda caiz, ya da bâtıl olduğu hükmü verilmez. Nitekim selefin (Allah onlara rahmet etsin) tutumu böyle idi. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. İlâhi ıkta ortağı yoktur ve biz O'na teslim olmuşuzdur.' Sadece O'na itaat ediyoruz.

Ankebut 29:47

İşte sana bu eşsiz usûlde Kitab'ı yani, Kur'an'ı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Burada sözü edilenlerden kasıt, Abdullah b. Selâm ve ehl-i kitaptan aynı durumda olan kişilerdir. Ya da Rasûlüllah (sallalahü aleyhi ve sellem)'dan önce yaşayan ve müşahadelerine dayanarak Kur'an'ın nüzulünü doğrulayan kişilerdir. Nitekim Kuss b. Sa'îde, Varaka b. Nevfel ve diğer bazı kimseler bunlardandı. Şunlardan, Araplardan da ona Kur'an'a iman eden (nice) kimseler vardır. Ayetlerimizi yani, bize nisbet edilen büyük Kitab'ı ancak kâfirler, inkâra dalan ve inkârda ısrarlı olanlar bile bile inkâr eder. Bu anlayış, kâfirlerin, âyetlerin gerçeğini anlamaya yöneltme konusunda düşünmelerine mani olmaktadır.

Ankebut 29:48

Sen bundan yani Ey Rasûlüm Muhammed! Biz sana Kur'an'ı indirmezden önce ne indirilen kitaplardan bir kitap okur, ne de elinle onu, her hangi bir kitabı yazardın. Öyle olsaydı, yani okur-yazar kimselerden olsaydın bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı.

Ankebut 29:49

Hayır, o Kur'an, kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde yer eden ve yerleşen apaçık âyetlerdir. Bu âyetler, onların ezberlemiş olduğu bir kitaptan alınmış değildir. Nitekim hiç kimse o Kur'an'ı değiştirmeye gücü yetmez. Onun sinelerde korunması, Kur'an'ın özelliklerindendir. Öncekiler ise kitaplarını sadece yüzünden okuyorlar ve onları kapatınca da artık o kitaplarından bir şey bilmez oluyorlardı. Ancak peygamberler bu durumdan müstesnadır. Bazı rivayetlerde şöyle denmiştir: ”Yahudî ve Hristiyanlar, Kur'an'ı ezberlemek kadar hiçbir şeyden dolayı sizi kıskanmazlar." Öte yandan Ebû Umâme de şöyle demiştir: ”Allah, Kur'an'ı ezberleyen bir kalbe azabetmez." Hazret-i Peygamber ise şu hususu dile getirmiştir: ”Kurân'dan mahrum kalp, harap olmuş ev gibidir." Yine had is-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Bu Kur'an'ı belleyin. Rasûlüm Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a Yemin olunki, o Kur'an'ın unutulması, sahibi serbest bıraktığı zaman bağlı devenin kaçmasından daha çabuk olur." Diğer taraftan Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: ”Ümmetimin günahları bana arzedildi. Kur'an'dan bir âyet veya bir sûre belleme imkânı bahşedilen bir kimsenin sonra onu unutmasından daha büyük günah görmedim." "Unutma:" Kişiye, Mushaf'tan okuma imkânı kalmamasıdır. ”Künye" isimli eserde de böyle geçmektedir. İbn Uyeyne ise, kişinin kınanmasına ve günaha girmesine sebep olan unutma, Kur'an'a göre hareket etmeyi terketmek olduğu görüşündedir. Nitekim ”Lisânu'l-Arab" isimli kitapta ”nisyân" (unutma): terketmek anlamındadır. Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca..." (En'âm: 44) yani, terkedince demektir. Yine Allah şöyle buyurmuştur: ”Onlar Allah'ı unuttular. O'na itaati terkettiler; Allah da onları unuttu." (Tevbe: 67) Yani, kendilerine esirgemeyi terketti. Ayetlerimizi zikredildiği gibi olmasına rağmen ancak zalimler yani, kötülükte, büyüklük taslamada ve bozgunculukta haddi aşanlar bile bile inkâr eder. Rivayet edildiğine göre Hazret-i İsa (aleyhisselâm), havarilere şöyle demiştir: ”Ben gidiyorum. Size, kendiği linden konuşmayan hakkın ruhu faraklit yani Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem) gelecektir. O, hakkı duyunca size anlatır, hakka göre sizi idare eder ve size, olayları ve bilinmeyen bazı şeyleri anlatır. Ben, onu tasdik ettiğim gibi, o da beni tasdik eder. Şüphesiz ben size temsilleri getirdim, o da tevili getirerek her şeyi açıklar. ” Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın: ”Size olayları anlatır" sözünün anlamı şudur: ”Deccalın ortaya çıkması, dâbbenin belirmesi, güneşin batıdan doğuşu vb. gibi geleçekte ortaya çıkacak hadiselerdir." Öte yandan İbrahim Havas (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Kalbin ilâcı beştir: Düşünerek Kur'an okumak, yalnız kalmak, gece ibadet etmek, seher vakti Allah'a niyazda bulunmak ve iyi kimselerle oturmaktır." Allah bizi ve sizi iyilerden ve kurtulanlardan kılsın.

Ankebut 29:50

Kureyş kâfirleri: 'Ona, Hazret-i Rasûlüm Muhammed'e Rabbinden Hazret-i Salih'in dişi devesi, Hazret-i Mûsa'nın âsâsı ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın sofrası gibi mucizeler indirilmeli değil miydi?' dediler. De ki: 'Mucizeler ancak Allah'ın nezdinde O'nun kudretinde ve hükmünde dir. Onları dilediği gibi indirir. Elimde bir şey yok ki, teklif ettiğinizi size getireyim. Ben ise sadece bana verilen mucizelerle apaçık bir uyarıcıyım' ve Allah'ın azabıyla korkutucuyum. Hazret-i Peygamberin, önerilen mucizelere aldırış etmemesinin hikmeti şudur: Bu teklifin kabul edilmesi, bu alanda bitmeyen yeni tekliflere neden olur. Öte yandan, bu teklifle bulunanlar, kendilerini iman etmeye zorlayan mucizeler istemişlerdir. Hazret-i Peygamber, tekliflerini kabul etseydi, onlar bu imandan bir mükâfat hak edemezlerdi. İman etmemeleri durumunda ise kökleri kazınırdı. Halbuki bu tür ceza Hazret-i Peygamberin bereketi dolayısıyla bu ümmetten kaldırılmıştır. Ardından Allahü teâlâ, önerilerinin bâtıl oluşunu beyan etmek üzere şöyle buyurmuştur:

Ankebut 29:51

Her zaman ve her yerde kendi dilleriyle kendilerine okunmakta olan, hakkı dile getiren ve daha önceki semavî kitapları doğrulayan Kitab'ı sana indirmemiz, onlara yetmemiş, önerdiklerine ihtiyaç duyurmayan bir mucize olarak kâfi değil mi? Bu kitap, sabit olan ve yok olmayan bir mucize olarak kendileriyle birlikte devam etmektedir. Burada, o inkarcıların kalp gözlerinin körlüğüne işaret edilmiştir. Çünkü Kur'an gibi apaçık mucizeyi göremeyerek mucizeler talep etmişlerdir. Elbette, iman eden, hedefleri imarı olan ve önerilerde bulunan o kimseler gibi inat olmayan bir kavim için bunda şanı yüce olan ve sonsuza kadar devam edecek olan o Kitap'da rahmet, büyük bir nimet ve ibret hatırlatma vardır.

Ankebut 29:52

De ki: 'Benimle sizin aranızda cereyan eden şeyde şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa ki, dolayısıyla benim ve sizin durumunuzu bilir. Put, şeytan vb. gibi kendisine iman edilmesi caiz olmayan bâtıla inanıp her yönüyle iman edilmesi gereken Allah'ı inkâr edenler (var ya), işte ziyana uğrayacaklar âhiret le ilgili ticaretlerinde aklananlar onlardır.' Çünkü inkârı, imana tercih ederek doğuştan gelen fıtratlarına ve daha sonra işittikleri naklî delillere ters hareket etmişlerdir. Çünkü fıtratları ve bu deliller onların iman etmelerini gerektirir.

Ankebut 29:53

Senden, azabı çarçabuk istiyorlar. ”İstical": Vaktinden önce bir şeyi talep etmektir. Yani müşrikler, alaylı tavırlarıyla, ”Bu vaad ne zaman?" diyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir müddet, azabedilmeleri için belirli bir süre olmasaydı, ki bu süre kıyamet günüdür. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Aksine kıyamet, onlara vaadedilen asıl saattir..." (Kamer: 46) Nitekim Allahü teâlâ Hazret-i Peygambere, köklerini kazıyacak derecede kavmine azabetmeyeceğini vaadettiğinden azaplarını kıyamet gününe kadar geciktirir. Azap elbette onlara peşin gelip çatmıştı. Fakat yine de müddetin sona ermesi anında, onlar için tayin edilen o azap, gelişinin farkına varmadıkları bir sırada ansızın kendilerine mutlaka gelecektir.

Ankebut 29:54

Senden azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Halbuki en ağır azap olan cehennem ateşi kâfirleri mutlaka yakın zamanda kuşatacaktır. Çünkü, gelecek olan herşey, yakın demektir.

Ankebut 29:55

O gün azap, onları hem üstlerinden hem ayaklarının altından her yönden saracak ve Allah (onlara:) Dünyada, -azabı çarçabuk istemeniz de dahil- kötülüklere devam ederek: 'Yaptıklarınızı!! cezasını tadın' diyecektir.

Ankebut 29:56

Ey iman eden kullarım! Bu, kâfirlerden dolayı İslâm'ın kurallarını yerine getiremeyen bazı müminlerin, şereflerini yüceltmek için bir hitap olup onlara en emin kurtuluş yolunu göstermektedir. Şüphesiz Benim yeryüzüm, yarattığım ülkeler geniştir. Orada, darlık ve sıkıntıya düşmezsiniz. Şayet bulunduğunuz yerde Bana rahat ibadet edemezseniz, Rabbinize ibadet etme imkânına kavuşabileceğiniz başka ülkelere hicret edin. O halde o ülkelerde yalnız Bana kulluk edin.

Ankebut 29:57

Her can ki bu can, ister insan ve isterse başka varlığın canı olsun ölümü tadacak ölüm acısını hissedecek ve ayrılış üzüntüsünü yutkunup duracak tır. Sonunda Bize yani, hükmümüze ve muamelelerimize döndürüleceksiniz. Akıbeti böyle olan kişinin âhireti için azık hazırlaması, vatanından hicret etmeyi kolay ve vatan hasretine tahammül etmeyi basit görmesi gerekir.

Ankebut 29:58

İman edip iyi amel yapanları, ki din için hicret etmek de iyi amellerden sayılır şüphesiz onları, içlerinde ebedî kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan inci, zeberced ve yakuttan olan yüksek cennet köşklerine yerleştireceğiz. Allahü teâlâ, cennetin yüksek yerde, cehennemin alçak yerde ve köşklerden suya ve yeşilliklere bakmak daha iç açıcı ve daha haz verici olduğundan böyle buyurmuştur. Bu dünya hayatında böyle iyi amel yapanların, müminlerin mükâfatı ne güzeldir! Allahü teâlâ, ardından söz konusu mu nıinleri dile getirerek şöyle buyurmuştur:

Ankebut 29:59

Ki onlar, müşriklerin eziyetlerine, din için hicret etme sıkıntılarına ve diğer zorluklara ve meşakkatlere sabretmiş olup yalnız Rablerine dayanmaktadırlar. Yani, işlerinde sadece Allahü teâlâ'ya güvenmektedirler.

Ankebut 29:60

Nice canlı var ki, yani yer yüzünde hareket eden akıllı ve akılsız her canlı rızkını taşımıyor. Rivayet edilmiştir ki Hazret-i Peygamber, Mekke'de bulunan mum inlere Medine'ye hicret etmelerini emredince onlar: ”Geçimimizin olmadığı beldeye nasıl gideriz?" demişlerdir. Bunun üzerine bu âyet inmiştir. Ayetin anlamı şöyledir: ”Besine muhtaç nice hayvanlar, cılız duruşlarından dolayı azıklarını taşıy anlamaktadır." Nereye yönelirlerse onların da nerede olursanız sizin de rızkınızı Allah veriyor. Çünkü, her şeyin rızkı, vasıtalara bağlıdır ve bu vasıtaları valeden yalnız O'dur. Öyleyse hicret etmekten dolayı fakirlikten korkmayın. O, her şeyi işitir ve bilir. Dolayısıyla iç âleminizi de bilir.

Ankebut 29:61

Yemin olun ki onlara: Mekke halkına: Kullanıl menfaati için 'gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?' diye sorsan, ki güneş ve ay, devamlı ve buyruk altında hareket etmektedir. Mutlaka: Onları 'Allah' yarattı derler. Çünkü onlar için inkâra yol yoktur. O halde Allah'ın, söz konusu yaratma ve buyruk altında tutmada tek oluşunu itiraf etmeleriyle birlikte ilâhlıkta tek oluşunu itiraf etmekten nasıl çevrilip döndürülüyorlar? Bu mesajla hedeflenen, ilmin gereği olarak amel etmeyi terketmelerini kınamak, bu tutumdan dolayı azarlamak, susturmak ve hareketlerine şaşmaktır.

Ankebut 29:62

Allah, mü'min olsun, kâfir olsun kullarından dilediğine hikmetinin gereği olarak rızkı bol verir, daraltmayı dilediğine de kısar. Hasan Basrî şöyle demiştir: ”Allah, düşmanını kınayarak ona bol bol rızık verir ve dostuna da iyi nazarla bakarak kısar. İyi nazarla baktığı kişiye müjdeler olsun!" Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. Dolayısıyla rızkın bol bol verilmesine lâyık olanı bildiği gibi, kısılmasına lâyık olanı da bilir ve o kişinin rızkını kısar.

Ankebut 29:63

Yemin olun ki onlara: Arap müşriklerine 'Gökten su indirip onunla ölümünün kurumasının ve verimsizliğinin ardından yer yüzünü oradan ekin, bitki ve ağaç bitirmek suretiyle canlandıran kimdir?' diye sorsan mutlaka: 'Allah' canlandırır derler. Yani onlar Allah'ın, evreni yoktan vareden olduğunu kabul ederler. Hal böyle iken hemen hiçbir şeye gücü yetmeyen bazı yaratıkları O'na ortak koşarlar. İnkarcılara karşı en açık delilinden dolayı de ki: 'Hamd Allah'a mahsustur.' Fakat kâfirlerin çoğu hiçbir şey anlamıyor. Bu sebeple en düşük bir yaratık olan putu Allah'a ortak koşuyorlar. Verimli olmayan yere ”ölü yer" denir. Çünkü ölüden istifade imkânı olmadığı gibi, ölü yerden de istifade imkânı yoktur.

Ankebut 29:64

Bu dünya hayatı ki, âyette dünyanın küçümsendiğine işaret edilmektedir. Nasıl küçümsenmesin ki? Çünkü dünyanın. Allah katında sivrisineğin kanadı kadar bile değeri yoktur. Sadece insanı eğlendiren ve onu ilgilendiren şeylerden alıkoyan bir eğlence ve oyundan ibarettir. Allahü teâlâ, burada dünyayı iki sebepten dolayı eğlence ve oyuna benzetmiştir: Birincisi, eğlence ve oyun çabuk biter ve sürekli değildir. Bundan hareketle âyetin anlamı şöyledir: ”Süsleri ve cazibesiyle birlikte dünya yok olacak bir gölge gibidir. Onun devamlılığı söz konusu değildir. Bu sebeple kalbin onunla huzur bulması ve ona meyletmesi doğru olmaz." İkincisi, eğlence ve oyun akıllı ve basiretli kişilerin değil, çocukların ve ahmakların işidir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur, Yani cennet, ölüm ve faniliğin bulunmamasından dolayı gerçek hayatın yurdudur. ”Hayevân": Hayat sahibi, canlı demektir. Çünkü ”fe'alân" vezninde, hayat için gereken hareketlilik mevcuttur. Bu sebeple âyet-i kerime’de, mübalağanın gerekli olduğu bu yerde, ”hayât" kelimesine ”hayevân" kelimesi tercih edilmiştir. Keşke bilmiş olsalardı dünyayı âhirete tercih etmezlerdi. Çünkü dünyanın aslı başlangıçta kendisinde hayatın olmamasıdır. Sonra orada meydana gelen hayat geçici, süratle yok olucudur.

Ankebut 29:65

Kâfirler ticaretleri ve maksatları için gemiye bindikleri fırtınanın koptuğu, dalgaların oluştuğu ve suda boğulmaktan korktukları zaman, dini yalnız O'na has kılarak (ihlâsla) Allah'a yalvarırlar. Felâketleri kendilerinden savacak ancak O'nun olduğunu bildiklerinden Allah'tan başkasına yalvartmazlar. "Ihlâs"'tan maksat: Zaruret halinde yalvarıp yakarmaktır. Onlar dahi sonra sıkıntının bertaraf edilmesinin ardından gaflete ve inkâra devam etmeye yönelirler ve eski hallerine dönerler. İkrime şöyle demiştir: ”Cahiliye halkı gemiye bindikleri vakit putlarını da beraberlerinde götürürlerdi. Fırtına çıktığı zaman bu putları denize atarak yüksek sesle: 'Ey Rabbimiz, ey Rabbin üz!' diye duâ ederlerdi." Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir de bakarsın ki (Allah'a) ortak koşmaktadırlar.

Ankebut 29:66

Kendilerine verdiklerimize, denizde boğulmaktan kurtarmamıza şükretmeleri gerekirken nankörlük etsinler ve putlara tapmada birleşmek ve bu uğurda birbirlerini sevmek suretiyle sefa sürsünler bakalım! Ama yakında kıyamet günü bizzat gözleriyle azabı gördüklerinde bunun son ucunıı ve kötülüğünü bilecekler. -

Ankebut 29:67

Mekke halkı, çevrelerinde insanlar, Araplar kapılıp götürülürken, öldürülüp esir edilirken, (kentlerini) güvenli, soygun ve saldırıdan korunmuş, halkı her çeşit kötülükten emin kudsî bir yer yaptığımızı görmediler ve müşahade etmediler mi? Çünkü Araplar, bu kudsî yerin etrafında baskına ve soyguna maruz kalıyorlardı. Hakkın ortaya çıkmasından sonra hâlâ haktan uzak put ya da şeytan gibi bâtıla inanıp, şükretmeyi gerektiren Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? Nitekim onlar, Allah'a başkasını ortak koşuyorlar.

Ankebut 29:68

Tek ve Samed (8) olan 8- Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olan, demektir. Allah'a karşı ortağı olduğuna dair iddiada bulunarak yalan uyduran yahut kendine hak gelmişken inat yüzünden hiç duraksamadan o hakkı, Hazret-i Peygamber'i ya da Kur'an'ı yalan sayandan daha zâlimi kimdir? Yani o, bütün zâlimlerden daha zâlimdir. Âyetteki ”lemmâ" lafzıyla, inkarcılara hak geldiğinde tereddüt etmedenve hiç, düşünmeden, aksine duyar duymaz onu yalan saymaya kalkışmaları yüzünden ahmaklıkları vurgulanmıştır. Cehennemde kâfirlere yer mi yok? Yani, cehennemde kâfirlere yer olduğunu bilrnediler mi? Ki, bu cürette bulunmuşlardır. O halde, nefsin özelliklerinden olan isnatsız sözden, yalan vb. den kaçınmak, kalbin vasıflarından sayılan doğruluk gibi hasletler kazanmak gerekir. Hikâye edildiğine göre, İbrahim Havas, (Allah ona rahmet etsin), bir yere gitmek istediği zaman kimseye haber vermez ve gidişini bildirmezdi. Sadece su kabını alarak yola koyulurdu. Hamid el-Esvâr şöyle demiştir: ”Biz onunla mescidinde bulunduğumuz sırada ibrahim Havas, su kabını alarak yola koyuldu. Ben de onu takip ettim ve Kadisiye'ye geldiğimiz zaman bana dedi ki: ”Hamid! Nereye gidiyorsun?" Ben: ”Ey Efendim! Senin yola çıkmandan dolayı çıktım" dedim. Bunun üzerine İbrahim Havas: ”Allah'ın izniyle Mekke'ye gitmek istiyorum," dedi. Ben de: ”Allah'ın izniyle ben de Mekke'ye gitmek istiyorum," dedim. Birkaç gün sonra bize bir genç katıldı ve bizimle tam bir gün yürüdü. Fakat bu genç, Allah'a hiç secde etmiyordu. Durumu İbrahim'e ilettim ve dedim ki: ”Bu genç namaz kılmıyor." Bunun üzerine oturdu ve şöyle dedi: ”Ey çocuk! Niçin namaz kılmıyorsun? Halbuki namaz, sana haçtan daha çok gereklidir." Genç: ”Beyim! Bana namaz gerekli değil" dedi. İbrahim: ”Sen Müslüman değil misin?" dedi. Genç: ”Hayır," diye cevap verdi. İbrahim: ”Öyleyse nesin sen?" dedi. Genç: ”Hristiyanım. Fakat Hristiyanlıktaki gayretim, tevekküle (Allah'a dayanmaya) bağlı olmaktır. Nefsim, tevekkül haline çok bağlı olduğunu iddia etmişse de onu, Allah'tan başka bir varlığın bulunmadığı bu çöle çıkarmadıkça iddiasında doğru lamadım. Duygularımı kamçılıyor ve fikrimi deniyorum," dedi. Bunun üzerine İbrahim Havas kalkıp yürüdü ve bana şöyle dedi: ”Bırak onu, seninle birlikte gelsin!" Gence, bizimle yürümeye devam etti ve nihayet Merv'in ortasına kadar geldik. Bu arada İbrahim, pabucunu çıkararak onu su ile temizledi. Daha sonra oturdu ve gence hitaben: ”Adın ne?" dedi. Genç: ”Abdülmesih," diye cevap verdi. İbrahim Havas: ”Abdülmesih! Burası Mekke'nin yani, kutsal bölgenin girişidir. Allahü teâlâ sizin gibilerin buraya girmesini haram kılmıştır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Müşrikler ancak pisliktir. Onun için hu yıllarından sonra Mescid-i Harama yaklaşmasınlar.." (Tevbe: 28) Nefsinden ortaya çıkmasını arzu ettiğin durum (tevekküldeki kararlılık) ise senin için belli olmuştur. Mekke'ye girmekten uzak dur. Eğer biz seni Mekke'de görürsek kınar ve ayıplarız," dedi. Hamid şöyle demiştir: ”Biz onu bırakarak Mekke'ye girdik ve Arafat'a çıktrk. Orada otururken bir de ne görelim ki genç, ihramlı olarak dikkatle yüzlere baka baka geldi ve yanıbaşımızda durdu. Hemen İbrahim Havas'a sarıldı ve başını öptü." Bunun üzerine İbrahim Havas: ”Abdülmesih! Bu ne hal?" diye sordu. Genç: ”Durum farklı. Bugün ben, Mesih'in de kulu olduğu kimsenin (Allah'ın) kuluyum," dedi. İbrahim ona: ”Durumunu bana anlat bakalım,"dedi. Genç: ”Yerimde oturdum. Hac kafilesi gelince kalkıp ihramlı imiş gibi Müslümanların kıyafetine bürünerek şeklimi değiştirdim. Bir saat kadar bir süre gözüm Kabe'ye takıldı ve o anda, İslâm dininden başka bütün dinler, benden yok oldu gitti. Hemen Müslüman oldum ve boy abdesti alarak ihrama girdim. İşte ben, bu günümde seni arayıp duruyorum," dedi. Hamid dedi ki: ”İbrahim Havas bana baktı ve şöyle söyledi: 'Hamid! Hristiyanhkta doğru konuşmanın bereketine bak! Allahü teâlâ onu İslâm'a nasıl yönlendirerek hidayet nasip etti?" Yine Hamîd şöyle demiştir: ”Onunla arkadaşlık etmeye başladık, nihayet fakirler arasında öldü."

Ankebut 29:69

Ama Bizim uğrumuzda cihad edenleri ki ”cihad:" düşmanla mücadelede, elden geleni yapmaktır. Yani, ”uğrumuzda ve sadece Bizim için gayret edip bütün imkânlarını seferber edenleri..." ki burada ”mücahede" kelimesi kullanılmış, bununla açık ve gizli düşmanlar kastedilmiştir. Elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Yani, dinimize yardım konusunda müşriklere karşı cihad eden ve onlarla savaşanları şehitlik, af ve hoşnut olunacak yollara elbette erdireceğiz. Bir rivayette şöyle buyrulmuştur: ”Bildiğine göre amel edeni Allah bilmediğinin bilgisine vâris kılar. ” Hadis-i şerifte Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: ”Kim, Allah için kırk gün ihlasla hareket ederse, onda hikmet kaynakları kalbinden diline dökülür." (10) 10- Hadisi Ebu Nuaym ”Hilye"de Ebu Eyyûb el-Ensarî’den rivayet etmiştir. Bkz. el-Fethu'l- Kebîr, 3/125 Öte yandan âlimler şöyle demişlerdir: ”Mücâhede, müşahadeleri doğurur." Şayet biri, hindular ve filozoflar için, onların nefisle gereği gibi cihad ettiklerini, buna rağmen müşahede imkânlarının bulunmadığını söylerse cevap olarak şöyle deriz: ”Çünkü onlar cihada kalkıştılar ve cihad ettiler. Fakat onlar cihadın en büyük şartı olan Allah'ın: ”Bizim uğrumuzda" sözünü terketmişlerdir. Yine onlar, boş arzular, dünya, insanlara gösteriş, şan, şöhret, makam talebi, yeryüzünde haddi aşmak ve insanlara karşı büyüklük taslamak için cihad etmişlerdir. Allah için cihad eden ise, ilk olarak haramları terketmek, sonra şüpheleri terketmek, sonra gereksiz şeyleri terketmek ve daha sonra gönlü arındırmak üzere dünya ile ilgili bütün bağları kesmek suretiyle cihad eder." Şüphesiz Allah, yardım ve destek olmak, dünyada günahlardan korunmak, âhirette de mükâfatlandırmak ve bağışlamak suretiyle iyi davrananlarla beraberdir. Allah'ın yardımıyla Ankebût Sûresinin tefsiri sona ermiştir.

Rum 30:1

RUM SURESİ Elif. Lam. Mîm. Bunun tefsiri daha önce Bakara Sûresinde geçmiştir.

Rum 30:2

Rumlar, (Araplara) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar.

Rum 30:3

Rumlar, (Araplara) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. "Galebe"; yenmek, üstün gelmek ve istila etmek demektir. ”Rûm": Bilinen bir milletin adıdır. Rûm b. Yunan b. Yâfes b. Nûh (aleyhisselâm) oğulları da ilk Rumlardandır. ”En yakın" şeklinde çevirdiğimiz ”ednâ" kelimesi ise, bazan ”en az", bazan da ”en yakın" anlamında kullanılır. Burada ”en yakın" anlamını ifade etmektedir. Yani Arapların, Rumlara en yakın bulunduğu yerde. Çünkü Şam civarından ibaret bu yer, onlara göre bilinen yerdir. Ya da bu yer, Rumların Araplara en yakın bulunduğu bölgedir. Halbuki onlar, yani Rumlar, İranlılar karşısında bu yenilgilerinden sonra, İranlılara karşı galip geleceklerdir.

Rum 30:4

Birkaç yıl içinde. Burada ”birkaç" anlamındaki bid', üçle on arasındaki sayıları ifade eder. ”Kamus" isimli eserde ise, bunun, üçle dokuz arasındaki sayılar için kullanıldığı belirtilmektedir. İranlılar Rumları yenilgiye uğratıp ellerinden bazı topraklarını aldığı ve haber Mekke'ye ulaştığı zaman müşrikler sevinç duyarak Müslümanları üzecek davranışlarda bulunmuşlar ve şöyle demişlerdi: ”Siz ve Hristiyanlar kitap ehlisiniz. Biz ve İranlılar ise ümmiyiz. Nitekim İranlılar nıecusi idi. Kardeşlerimiz kardeşlerinizi yendi. Biz de sizi mutlaka yeneceğiz." Bu durum Müslümanları üzmüştü. Bunun üzerine (ve bu âyet nazil olunca) Hazret-i Ebû Bekir müşriklere hitaben: ”Allah asla sizi sevindirmez. Allah'a yemin olsun ki birkaç yıl sonra Rumlar İranlıları yenecektir," demişti. Buna karşılık Ubey b. Halef adındaki melun cevaben:"Yalan söyledin; öyleyse aramızda bir süre tayin et ve seninle bahse girelim" demiş, bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir onunla on deve karşılığında bahse girmiş ve süreyi de üç yıl olarak belirlemiştir. Hazret-i Ebû Bekir, bu durumu Hazret-i Peygambere bildirince Allah'ın Rasûlü (sallalahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Bid' (birkaç), 3 ila 9 yıl arasında bir süredir. Deve sayısını artır ve süreyi uzat." Bunun üzerine deve sayısını yüze, süreyi de dokuz yıla çıkardılar. Ubey, Hazret-i Ebû Bekir'in Medine'ye hicret etmek üzere Mekke'den çıkmasından endişe duyunca, Hazret-i Ebû Bekir'e gelerek bahse bağlı kalmasını istedi. Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir ona oğlu Abdurrahman'ı kefil gösterdi. Öte yandan Ubey Uhud'a çıkmak isteyince Hazret-i Ebû Bekir'in oğlu Rasûlüm Muhammed de ona gelerek bahse bağlı kalmasını istedi. Ubey de ona kefil gösterdi ve sonra Uhud'a çıktı. Nihayet Ubey, Hazret-i Peygamber'in mızrağından almış olduğu bir yara sonucu Uhud'dan döndükten sonra ölmüştür. Rumlar da İranlıları dokuzuncu yılın başında Bedir savaşına tesadüf eden günlerde bozguna uğratmışlardır. (Bu zaferin haberi, Hudeybiye günlerinde Hicaz'a ulaşınca) Hazret-i Ebû Bekir, Ubey'iu varislerinden söz konusu yüz deveyi alarak Hazret-i Peygamber'e götürünce, Peygamber ona hitaben: ”Onları fakirlere dağıt" buyurmuştur. Bu bahis, Yüce Allah'ın şu âyetle kumarı haram kılmasından önce olmuştur: ”... Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan uzak durun..." (Mâide: 90). Rum Sûresinin bu âyeti Hazret-i Peygamber'in peygamber oluşunun delillerinden biridir. Çünkü Allah'ın izniyle gaybı haber vermektedir. Önünde sonunda her zaman, yenilgiye uğradıkları ve galip geldikleri bütün zamanlarda, emir Allah'ındır. Yani onların başta yenilgiye uğramaları ve sonunda galip gelmeleri ancak Allah'ın emri ve hükmüyle olmuştur. Nitekim, âyet-i kerime’de şöyle buyrulmuştur: ”İşte böylece Biz, zafer günlerini insanların bazan bir kesimine, bazan da diğer kesimine nasip ederiz..." (Âi-i İmrân: 140) O gün, yani Rumların İranlıları yenilgiye uğrattığı ve Allahü teâlâ'nın vaadettiği galibiyetin gerçekleştiği gün mü'minler sevineceklerdir.

Rum 30:5

Allah'ın yardımıyla. O'nun, kitaplı olanı kitapsız olana karşı galip getirmesi, Müslümanların aleyhindeki gelişmelere sevinen Mekke kâfirlerinin öfkelendirmesi ve Rumları İranlılara üstün getirmesi, bunun müminlerin kâfirleri yenilgiye uğratmasının bir işareti olması dolayısıyla... Yardım, şerefli bir rütbe olması hasebiyle gerçek anlamda sadece mü'minlere aittir. Bazıları şöyle demişlerdir: ”Müminler, kâfirlerin gücünün kırılmasına neden olması dolayısıyla, onların birbirini öldürmelerine, tıpkı zalimlerin birbirini öldürmelerine sevindikleri gibi sevinirler." O, yani Allah, zayıf ve kuvvetli kullarından dilediğine yardım eder, mutlak güç sahibidir, Onu hiçbir şey âciz bırakamaz. Çok esirgeyendir. Bu yüzden yardım yapmak istediğine yardım eder.

Rum 30:6

Allah vaadetmiştir. ”Vaad": Faydalı bir şeyin, meydana gelişinden önce ortaya çıkacağını bildirmektir. Allah vaadinden dönmez. Çünkü O'na yalan isnad etmek mümkün değildir. Fakat insanların çoğu, cahilliklerinden ve Yüce Allah'ın tasarruflarını düşünmediklerinden, O'nun vaadinin doğruluğunu bilmezler. Bunlar, müşrikler ve münafıklardır.

Rum 30:7

Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Bu da, onların zevklerine ve arzularına uygun olan dünyanın manzaralarından ve bazlarından tanık oldukları şeylerden ibarettir. Yani onlar, dünyanın görünen basit şeylerini bilirler... Dahhâk da şöyle demiştir: ”Onlar, dünyada köşk yapmasını, nehirlere kanal açmasını ve ağaç dikmesini bilirler." Bir önceki âyette yer alan ve dini işlerdeki bilgisizliği belirten ”bilmezler" ifadesiyle, dünya işlerinin bilindiğini belirten bu âyetteki ”bilirler" ifadesi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü birinci ifade, bilgiden gereği gibi yararlanmamaktan kaynaklanan bir olumsuzluktur. İkincisi ise, bilginin gereksiz mecralara sev ked il mes inin ifadesidir. Nitekim insanın kışa ve yaza ulaşacağını kesin olarak bilmediği halde, kışla ilgili işlerini yazda ve yazla ilgili işlerini de kışta hazırlayıp, gerekli olmasına rağmen dünyada âhiretle ilgili işlerini düzene koyma konusunda kusurlu davranması, eksik bilgiden kaynaklanır. En yüce gaye ve en üstün ideal olan ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler. Onu hatırlarına getirmezler ve onun hakkında düşünmezler. Âyet-i Kerime’de gafil kimseler, idraklerini âhiret işlerini bilmeye oradaki durumlarım anlamaya değil de, idraklerini dünyada görünen ve hisse dayanan şeylere hasreden hayvanlara benzetilmişlerdir. - Bazıları ise şöyle demişlerdir: ”Âhiretten habersiz olan kimse, Allah'tan daha çok habersizdir. Allah'tan habersiz olan da kulluk edenler derecesinden düşmüş olur."

Rum 30:8

Kendi kendilerine, ibret olmaları, yüce yaratıcının varlığına ve birliğine delil göstermeleri için Allah'ın, gökleri, ulvî cisimleri yeri, süfli cisimleri ve ikisinin arasında bulunanları, varlıkları ve kuvvetleri ancak hak hikmet ve maslahata uygun olarak ve belirlenmiş bir süre için yarattığını... Yüce Allah'ın bu süreyi varlıkların hayatta kalması için belirlediğini, dolayısıyla bunun bir sonu olması gerektiğini ve bunun da kıyametin kopma vakti olduğunu hiç düşünmediler mi? "Düşünmek" yani, ”tefekkür," kalbin, istenilen şeye ulaşmak için, eşyanın mahiyeti konusundaki tasarrufundan ibarettir. Yani Mekke kâfirleri, dün ya hayatında dikkatlerini sadece görünen şeylere mi yönelttiler? Onlar iç âlemlerine, kalplerine yöne lip düşünmüyorlar ki Allah'ın gökleri, yeri ve iki sinin arasındakileri nasıl yarattığım bilsinler. Gerçekten Yüce Allah bu âyette, yaratıcı yerine yaratıkları düşünce alanı kılmıştır. Çünkü Allah, kalbte oluşan bir şekle göre nitelendirilmekten münezzehtir. Bu sebeple şöyle rivayet edilmiştir: ”Allah'ın nimetlerini düşünün; fakat Allah'ın zatını düşünmeyin." İnsanların çoğu, âhiretten habersiz olmaları ve âhireti tanımaya vesile olacak şeyleri düşünmekten yüz çevirmeleri dolayısıyla Rablerine kavuşmayı, yeniden dirilmek suretiyle O'nun hesabı ve muamelesiyle karşılaşmayı gerçekten inkâr etmektedirler. Dünyanın ebedî olduğunu ve belli bir süre sonra âhiret in başlamayacağını sanıyorlar.

Rum 30:9

Onlar, yani Mekke halkı yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin Ad ve Semûd gibi helak olmuş milletlerin başlangıcının ve sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Yani, gezip bakmak yerine, yerlerinde oturup öylece beklediler mi? Onlar, kendilerinden daha güçlü, yani dünya hayatından yararlanmada Mekke halkından daha ileri ve onlardan daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü ziraat, ekim yapmak, su bulmak ve maden çıkarmak için kazıp altüst etmişler, onu bunların, Mekke kâfirlerinin imar ettiklerinden kemiyet, keyfiyet ve zaman bakımından daha çok imar etmişlerdi. Yanı onlar yeryüzünü, ziraat yapmak, ağaç dikmek, bina yapmak ve imar sayılabilecek diğer birtakım işleri yaparak değişik şekillerde imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller ve mucizeler getirmişlerdi. Fakat onlar, gelen peygamberleri yalanlamışlar ve bu yüzden de Allah onları helak etmişti.- Zaten Allah, onlara kendilerine azap ve helak etmekle suçsuz olarak zulmedecek değildi, fakat onlar helaki gerektiren günahlara dalmaya cesaret etmeleri yüzünden kendi kendilerine zulmediyorlardı.

Rum 30:10

Sonra, peygamberlere indirilen Allah'ın âyetlerini ve o peygamberlerin elleriyle gerçekeleşen mucizeleri yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların âkibetleri çok kötü oldu. Cehennemdeki bu ceza, en kötü ve en ağır cezadır. Söz konusu âyetlerin özü şudur: Önceki inançsız milletler, peygamberlerini yalanlamaları, onlarla alay etmeleri ve diğer günahları yüzünden dünya ve âhirette azapla karşı karşıya bırakılmışlardır. Güçleri kendilerine fayda vermediği gibi, malları da azap ve helaklerine engel olamamıştır. Bu durum karşısında, sayı, güç ve bedensel kuvvet olarak onlardan daha aşağıda bulunan Mekke halkı hakkındaki kanaat ne olabilir?

Rum 30:11

Allah, önce dünyada yaratır. Burada meniden yaratılan insan kastedilmiştir. Ölümden sonra bunu yaratmayı tekrarlar. Yani insanlara âhirette hayat verir ve onları yeniden diriltir. Sonra da hep O'na hesap ve karşılık görmek üzere Allah'a döndürüleceksiniz, başkasına değil.

Rum 30:12

İnsanların tekrar yaratılmak ve Allah'a hesap vermek üzere döndürülecekleri vakit olan kıyametin kopacağı gün, günahkârlar şaşkın ve delil elde etmekten, ya da bütün iyiliklerden ümitleri kesilmiş bir halde, delili bulunmayanın sustuğu gibi susacaklardır. ”Kıyamet" diye çevirdiğimiz ”saat", bir zaman dilimidir. Âyette ise kıyamet anlamında kullanılmış; kıyamet hesabının çabuk görülmesi dolayısıyla, o zaman dilimine benzetilmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ”...Onlar vaadedildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada gündüzün sadece bir saati kadar kaldıklarını sanırlar..." (Ahkâf: 35) Burada ”susmak" şeklindeki çevirdiğimiz kelimenin mastarı olan ”İblâs" ise, aşırı ümitsizlikten doğan üzüntü demektir. ”İblis" kelimesi de buradan türemiştir. Kişi sustuğu ve delil bulunmadığı zaman ”eblese fülânün"“falan sustu, söyleyecek şeyi kalmadı" denir.

Rum 30:13

(Allah'a koştukları) ortaklarından, şefaat ümidiyle taptıkları putların içinden kendilerine kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını yani uydurdukları tanrılarını da inkâr edeceklerdir. Çünkü onlardan ümitlerini kesmişlerdir.

Rum 30:14

Kıyametin kopacağı gün, işte o gün hesap görüldükten sonra mü'minler cennete ve kâfirler de cehenneme gitmek üzere birbirlerinden ayrılacaklardır, asla bir araya gelmeyeceklerdir. Bu âyetle inkarcılara arka arkaya korku salınmıştır. Hasan Basrî şöyle der: ”Onlar her ne kadar dünyada bir araya gelmiş olsalar da, kıyamet günü birbirinden ayrılacaklardır. Mü'minler en üst mertebede, inkarcılar ise en alt tabakada olacaklardır." Yüce Allah, iki zümrenin durumunu ve birbirinden nasıl ayrılacaklarını şöyle bildirmiştir:

Rum 30:15

İman edip iyi işler yapanlara gelince, onlar cennette çok sevinirler. Burada ”cennet" diye tercüme ettiğimiz ”ravda", bitkisi, suyu ve güzelliği olan yer (bahçe) demektir. Âyette bu kelime ile cennet kastedilmiştir ve bizzat bu kelime zikredilmiştir. Çünkü Arapların gözünde bahçelerden daha güzel manzara ve daha hoş bir yer yoktur. Aynı zamanda bu ifadeyle maksadın daha kolay anlaşılması amaçlanmıştır. ”Sevinmek" anlamına gelen ”habr" ise âlim demektir. Nitekim insanların gönüllerinde âlim'in ilminin tesiri ile izlenen güzel hareketlerinin eserleri kalır. Mü'minlerin Emiri Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), şu sözüyle bu anlama işaret etmiştir: ”Âlimler sonsuza dek hayattadırlar. Kendileri olmasa da, kalblerde eserleri bulunur." Tahbir ise, kendisiyle sevinilen güzelleştirmedir.

Rum 30:16

İnkâr edenlere, sözü edilen gerçekleri dile getiren bu Kur'ân'daki âyetlerimizi ve âhiret buluşmasını yani, Öldükten sonra yeniden dirilmeyi yalan sayanlara gelince ki Yüce Allah âhiret buluşmasının, âyetlerin yalan sayılması ifadesi içinde yer almasına rağmen, önemine binaen bunu tekrarlamıştır. İşte onlar, inkâr edenler ve yalanlayanlar sürekli azap içinde bırakılacaklardır. Oradan asla çıkamazlar. "ihzar," zorla getirmek demektir. İnkarcıların azapla yüzyüze gelmeleri ancak zorlama ile olur. Yani onlar, mü'minlerin cennet bahçelerinde mutluluk duydukları sırada azapla karşı karşıya bırakılırlar. Böylece kendileri azap, pişmanlık ve felâket içinde bulunurlar. Mü'minler ise mutluluk ve sevinç içinde olurlar.

Rum 30:17

Öyleyse akşama ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda, akşam olduğunda ve sabah vakti girdiğinde Allah'ı tesbih edin. "Tesbih"; Allah'ı tenzih etmektir. Bunun aslı Allah'a ibadete hızla yönelmektir. Tesbih, söz, hareket, ya da niyetle yapılan ibadetlere şâmildir. Yani, ”Ey akıllı ve ileri görüşlü kişiler! Mükâfat ve nimetlerin, inanan ve amel eden müminlere; azap ve cehennemin de, yalanlayan kâfirlere ait olduğunu bilince, Allah'ı tesbih edin, şanına yakışmayan her şeyden O'nu tenzih edin."

Rum 30:18

Göklerde ve yerde gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde hamd O'na mahsustur. Yani, gökte olanlar ve yerde bulunanların hepsi sadece Allah'a hamdederler ve O'nu överler. O halde siz bütün vakitlerde, verdiği büyük nimetlerden dolayı Allah'a hamdedin. Burada Allah'ı tesbih etmek, O'na hamdetmekten önce zikredilmiştir. Çünkü O'nu, O'na lâyık olmayan şeylerden tenzih etmek, iyiliklerle övmekten önce gelir. Tesbih edilme vakitleri arasında hamdin de yer almasının amacı, bu vakitlerde hem hamdin hem de tesbihin yapılmasını ifade etmek içindir. Nitekim Allahü teâlâ'nın şu sözü de bu durumu bildirmektedir: ”Rabbine hamdederek O'nu tesbih et..." (Nasr: 3) Öte yandan Hazret-i Peygamber'in şu hadisi bu hususu vurgulamaktadır: ”Kim, sabaha kavuştuğu ve akşama ulaştığı zaman yüz defa 'Subhânallâhi ve bihamdihi' (Allah'a hamdederek O'nu tesbih ederim) derse deniz dolusu kadar da olsa günahları bağışlanır." (1) Yine bu konuda Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”iki söz vardır ki, bu sözler dile kolay, tartıda ağır ve Rahmana sevimli gelir: Subhânellâhi ve bihamdihi subhânellahi’l-azîm. ” Tesbih ve hamdin söz konusu vakitlere özgü kılınması, bu vakitlerde ortaya çıkan Allah'ın kudret alâmetlerinin ve rahmet hükümlerinin. O'nun tenzih edilmesini ve haindi hak ettiğini ifâde eden deliller olduğunu ve kesin olarak tesbih ve hamdedilmesi gerektiğini göstermeye yöneliktir. Bazıları, âyetteki tesbih ve hamdetme ifadelerini namazla yorumlamışlardır. Çünkü namaz bu iki ifadeyi de kapsamaktadır. ”Subhe" namaz demektir. ”Subhetu't-duhâ" (kuşluk namazı) denmesi de bundandır. Kur’an-ı Kerim'deki şu âyet-i kerime’de yer alan ”tesbih" kelimesi namaz anlamında alınmıştır: ”Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı..." (Sâffât : 143) Büyük Müfessirlerden biri olan Kurtubî, bu âyetteki ”tesbih edenler" ifadesini ”namaz kılanlar" diye tefsir etmiştir. İbn Abbas'ın şöyle söylediği nakledilmiştir: ”Âyet-i kerime, beş vakit namazı ve bu namazların vakitlerini ihtiva etmektedir. Tümsün; akşam ve yatsı namazı; tusbihûn; sabah namazı, 'Aşıyy: İkindi namazı; tuzhirûn ise, öğle namazıdır. Yani bu vakitlerde Allah için namaz kılın.

Rum 30:19

Allah, ölüden diriyi, meselâ meniden insanı, yumurtadan kuşu, kâfirden mü'mini, bozguncudan ıslâh edeni ve cahilden âlimi çıkarıyor, diriden de ölüyü, insandan meniyi, hayvandan yumurtayı ve aynı şekilde mü'minden kâfiri, ıslâh edenden bozguncuyu ve âlimden cahili çıkarıyor. Yeryüzünü ölümünün ardından canlandırıyor. İşte siz de kabirlerden canlı olarak hesap yerine böyle çıkarılacaksınız. Allah, ölümün ardından hayatı getirir. Kısacası, ilk yaratma ve sonradan tekrar varetme arasında Allah'ın kudreti açısından bir fark yoktur. Mukatil şöyle demiştir: ”Allah kıyamet günü iki nef’a (üfürme) arasında gökten hayat suyunu indirir ve ölülerin kemiklerine hayat verir. Bu, Allahü teâlâ'nın: İşte böyle çıkarılacaksınız' ifadesidir. Yerden bitkiler yağmurla bittiği gibi, insanlar da aynı şekilde kabirlerden tıpkı meni gibi yağmur sayesinde canlanır ve hayat bulurlar."

Rum 30:20

Ey insanlar! Sizi Âdem'in şahsında topraktan yaratması, ki Allah onu, hiç hayat kokusu almadan ve onunla sizin varlığınız ve nitelikleriniz arasında herhangi bir ilgi olmadan, nesillerinin yaratılması programına bağlı olarak yaratmıştır. Şüphesiz Allah, toprak gibi mütevazi, halim ve tahammüllü olması için insanı topraktan yaratmıştır. Halk: Parçaların bir araya getirilmesi ve bedenlerin bir düzen içinde oluşturulmasıdır. O'nun yani Allah'ın, öldükten sonra yeniden dirilmeye işaret eden delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan etten ve kemikten oluşan, akıllı ve konuşan birer insan olu verdin iz. Arapçada beşere; cildin görünen kısmıdır. Derinin saçlar arasından ortaya çıkması dikkate alınarak insana ”beşer" denmiştir. Bu isim, üzerlerinde yün ve tüy bulunan hayvanlar için kullanılmaz. Intişâru'n-nas: İnsanların ihtiyaçlarına yönelmeleri demektir. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Bundan sonra siz, birdenbire yer yüzüne dağılan birer insan oluverdiniz." Böylece ilk yaratılışınız, tekrar yaratılmaya delil teşkil etmiştir. Âyet-i kerimenin bu ifadesi. Hac Sûresinin başlarındaki Allahü teâlâ'nın şu sözünde açıklanan kısmın özetidir: ”Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphe içinde İseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra meniden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra hilkati belli-belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık." (Hac: 5) Yani, öldükten sonra yeniden dirilmekten şüphe duyuyorsanız, ilk yaratılışınıza bakın. Nitekim Biz yeniden diriltme konusundaki gücümüzü görmeniz ve iman etmeniz için, sizi kademeli bir şekilde yarattık. Nitekim şâir şöyle demiştir: Yaratıldım topraktan burundum ete-kemiğe Anlar oldum suali-cevabı iyiden iyiye Gün geldi tekrar oldum toprak Et de gitti kemik de gitti kaldım bir avuç toprak.

Rum 30:21

Kendileriyle sükûn bulmanız, onlara eğilim duyup ülfet kazanmanız için size, kendi cinsi nizden eşler yaratıp... Eşlerinizin aslı olan Havva'nın, Âdem'in kaburga kemiğinden yaratılması, sizin eşlerinizinde kendinizden yaratılmaları demektir. "Ezvâc" kelimesi ”zevç"in çoğuludur. Zevç, eş demektir. Kadın ve erkekten yani karı ve kocadan her birine zevç denir. Arapçada kadın için ”zevce" ifadesinin kullanılması fasih değildir. ”Zevee"nin çoğulu ”zevcat" şeklinde gelir. ”Kendinizden" demek, aynı zamanda başka cinsten değil, bizatihi kendi cinsinizden demektir. Bu anlam, âyete göre daha uygun düşmektedir. Nitekim aynı cinsten olmak, tanışıp kaynaşmaya; farklı olmak ise ayrılığa ve nefret duymaya sebep olur. Aranızda sizinle eşleriniz arasında daha önce birbirinizi tanımazken, ya da hısım ve akraba bağı olmadan sevgi ve merhamet koyması da... İbn Abbas şöyle demiştir: ”Sevgi büyüklere, merhamet de küçüklere aittir." O'nun yeniden dirilmeye ve daha sonraki hesaba işaret eden delillerindendir. Doğrusu bunda, yani ifade edildiği gibi kendilerinin topraktan yaratılmalarında, eşlerinin kendilerinden varedilmesinde, aralarında sevgi ve merhametin bahşedilmesinde Allah'ın sanatını ve işini iyi düşünen ve bundaki hikmet ve faydalan bilen bir kavim için büyük ibretler vardır. Yüce Allah bu âyeti, ”yetefekkerûn" (düşünürler) ifadesiyle bitirmiştir. Çünkü bu, sadece bilginlere özgü değildir. Aksine azıcık düşünme kabiliyeti olan kimseler de bunu idrak eder. Düşünme, yani tefekkür, tezekkürün altın dadır. Bu sebeple Kuranda ”tezekkür" (hatırlama) kelimesi sadece aklı selim sahipleriyle birlikte geçmektedir.

Rum 30:22

O'nun dile getirilen gerçeklere işaret eden delillerinden biri de, büyüklüğüne, yoğunluğuna ve kısımlarının çokluğuna rağmen, element siz olarak yani yoktan gökleri ve yeri yaratması, ki önceden bunları yoktan var etmeye gücü yeten sonra tekrar iade etmeye kadir olacağı daha açık olarak ortaya çıkar. Bu, âfâkî âyetlerdendir. Sonra Allah, insanın kendisiyle ilgili âyetlere işaret ederek şöyle buyurmuştur: Dillerinizin yani her sınıfa bir dil kazandırmak suretiyle dillerinizin Arapça, Farsça, Hinduca. Türkçe ve diğer diller ve renklerinizin değişik, beyaz, siyah, kırınızı vb. olmasıdır. Râgıb Isfahani şöyle demiştir: ”Dillerin farklı oluşu, konuşma ve nağmelerin değişik olduğuna işaret etmektedir. Her insanın, gözün farkettiği özel bir şekli olduğu gibi, kulağın ayırdığı bir nağmesi, sesi vardır. Bu sebeple keyfiyet yönü itibariyle her açıdan birbirine denk iki konuşma hemen hemen duyamazsın." Yine Ragıb Isfahanı insanların renklerinin farklı oluşu hakkında şöyle demiştir: ”Âyet-i Kerime’de, söz konusu renk çeşitlerinin, şekillerin farklı oluşundan kaynaklandığına işaret edilmektedir. Ki, insanların çokluğuna rağmen her insan, diğerlerinden farklı olarak özel bir şekle sahiptir. Bu durum, Allah'ın gücünün büyüklüğünü vurgulamaktadır. Yani renklerin farklı oluşu, organların hatlarına, şekillerine ve güzelliklerine işaret etmektedir. Nitekim ikizlerin, yapılarının, yapılarındaki maddelerin ve diğer durumlarının aynı olmasına rağmen birbirine son derece benzeseler bile farklı olduklarını görmez misin?" Şüphesiz bunda yani, daha önce ifade edilen göklerin ve yerin yaratılmasında, lisanların ve renklerin değişik olmasında bilenler için bizatihi büyük ve sayıca çok dersler vardır. Başka bir âyette de şöyle buyrulmuştur: ”Onları ancak bilenler anlayabilir." (Ankebût: 43) Âyette özellikle âlimler kaydedilmiştir. Çünkü onlar, düşünen ve sonuç çıkaran kişiler olup dünya malı ve zinetleriyie meşgul olan cahiller değillerdir. Yukarıda belirtilen konulan bilmek, ancak bilgi ile mümkün olunca Allahü teâlâ âyeti, ”li'l-âlimin" (bilenler için) ifadesiyle sona erdirmiştir.

Rum 30:23

Alışılmış olduğu şekilde geceleyin ve öğle uykusu gibi ihtiyaç halinde de gündüzün uyumanız yani, ölümünüze kadar hayatınızın devam etmesi için bedenlerinizin dinlenmesini ve meşguliyetinizin kesilmesini sağlayan uyumanız ve Allah'ın lütfunu geçiminizi gece, gündüz aramanız da O'nun kullarını âhirette hesaba çekmeye gücü bulunduğunun delillerindendir. Genel olarak uykunun geceleyin ve geçim peşinde koşma gündüzün isede her biri geceleyin ve gündüzün olabilir. Bu ilâhî mesajda, ölümden sonra hayatın olduğuna işaret edilmektedir. Çünkü bu hayat, uykudan uyanmanın ve geçim için dağılmanın bir benzeridir. Ayette gece, gündüzden önce zikredilmiştir. Çünkü gece, Mevlâ'ya hizmet için; gündüz ise halka hizmet içindir. Ayrıca peygamberlerin miraçları da gece olmuştur. Bu sebeple İmam Nîsabûrî ”gece, gündüzden daha faziletlidir" demiştir: Gerçekten bunda uyanıklıktan sonra küçük ölüm olan uykunun, uykudan sonra uyanıklığın yaratılmasında işiten yani sözü, öğüt verenden, uykudan kalkıp bedeni dinlenmiş, zinde ve kalbi nasihati bulandıran ve kabulüne engel olan şeylerden uzak olan kişinin işittiği gibi işiten bir kavim için ilâhî kudret ve hikmetlere, özellikle öldükten sonra yeniden dirilmeye dair birçok ibretler vardır. Burada, bu âyetleri düşünmeyenin uykuda olup, uyanık durumda olmadığına ve işitmeye ehil bulunmadığına işaret edilmiştir. "Burhânü'l-Kur'ân" isimli eserde müellif şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ âyeti, ”yesme'ûn" (işitirler) kelimesiyle sona erdirmiştir. Nitekim uykunun, hikmet sahibi olan Allah'ın yaratmasından kaynaklandığını, uykunun kaçması halinde onu hiç kimsenin geri getiremediğini ve geldiği zaman da ona engel olamadığını işiten kimse, uykunun bir yaratıcısı ve idare edeni olduğunu anlar ve bilir." Hâtib ise şöyle demiştir: ”Âyetteki ”esme'ûn'(işitirler) kelimesinin anlamı, Kitab'ın kendilerini davet ettiği hükümlere icabet ederler, demektir". Bil ki uykunun, ibadete engel olan gevşekliği giderecek kadarı, Allah'ın kullara olan lüffudur. Kişinin abdestli olarak uyuması uykunun adablarından biridir. İnsan sürekli olarak abdestli olabiliyorsa abdestli olsun. Yatağa girerken kıbleye yönelerek sağ yanı üzerine yatması müstehabtır. Diğer tarafına dönmek isterse dönebilir ve yattığı zaman şöyle duâ eder: ”Bismillâhillezî la yedurru maasmihî şey un fil-ardı ve lâ fissemâ' ve hüve's-semîu'l-alîm." (İsmi sayesinde yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremediği Allah'ın adıyla. O, her şeyi işiten ve bilendir.) (3) Allah Rasülü ise şöyle duâ ediyordu: ”Bismike Rabbî veda'tü cenbî ve bike erfeuhû in emsekte nefsi ferhamhâ ve in erseitefıâ fehfezhâ birna tahfezu bihî İbâdeke's-sâlihîn" (4) (Rabbim! İsminle yanımı yere koydum (yattım) ve onu senin için kaldırıyorum. Nefsimi alıkorsan ona merhamet et; salıverirsen iyi kullarını koruduğun gibi onu koru.) İnsan uykudan kalkınca da şöyle der: ”Elhamdü lil-lahillezî ehyâna ba'de mâ emâtena ve ileyhi'n-nüşûr." (Hayatımıza son verdikten sonra bize hayat veren Allah'a hamd olsun. Dönüş ancak O'nadır.)

Rum 30:24

Yine O'nun delillerindendir ki, size korku ve ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor. Âyetteki ”havf, korku vermek anlamındadır. Buna göre anlam şöyledir: ”Sizi, bilhassa karada bulunan yolcuları ve diğerlerini yıldırımla korkutmak ve bir de özellikle ekinleri, bağları, bostanları vb.'yi sulamak zorunda olanlara yağmur için ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor." Gökten su yağmur indirip ki, bu yağmur su molekülleri olup bu moleküller birleştiği ve soğuyarak ağırlaştığı zaman yere doğru iner. Ölümünün kurumasının ardından arzı onunla yani bu yağmur suyu sayesinde bitki ile diriltiyor. Doğrusu bunda, akimi kullanan Allah'ın delillerini anlayan bir kavim için (alınacak) dersler vardır. Allah'ın, yerin ölümünden sonra ona hayat vermeye gücü yettiği gibi, ölülere hayat vermeye ve kabirlerde olanları yeniden diriltmeye de elbette gücü yeter.

Rum 30:25

Göğün ve yerin O'nun buyruğu, iradesi ile takdir edilen belli bir süreye, kıyamet gününe kadar aynı şekilde durması da O'nun (varlığının) delillerindendir. Buradaki ”buyruk" ifadesi, Allah'ın eşsiz kudretim, O'nun vasıtalara ve sebeplere ihtiyacı olmadığını göstermektedir. Sonra sizi tayin edilen vaktin bitmesiyle ve siz kabirlerde iken, ”Ey ölüler! Çıkın bakalım" diyerek bir çağırdı mı ki, bu çağırma işini yapan İsrafil (aleyhisselâm)'dir. Nitekim İsrafil, son olarak sûra üfürdüğü zaman Beyt-i Makdis'teki kayalıktan insanları çağırır. Hemen topraktan kabirlerinizden durmaksızın çıkıverirsiniz.

Rum 30:26

Göklerde ki melekler ve yerde olanlar insanlar ve cinler yaratma, mülk ve tasarruf açısından hep O'nundur. Sadece Allah'ındır. Bu konuda hiçbir şekilde başkasının ortaklığı yoktur. Bu yüzden orada bulunanların hepsi O'na boyun eğmiştir. ”Kunût": İtaat etmek, boyun eğmek demektir. Buradaki itaat ve boyun eğmekten maksat, ibadetle ilgili değil, irade ile ilgilidir. Yani, Allah'ın kendileri için dilediği hayat, ölüm, öldükten sonra yeniden dirilmeye, sağlık, hastalık, izzet, zillet, zenginlik ve fakirliğe boyun eğerler; hiçbir hususta O'na karşı gelemezler.

Rum 30:27

İlkin varlığı dünyada yaratıp ki Allah, Âdem ve Havva'yı yaratmış ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretmiş, sonra ecellerinin bitmesiyle onların hayatlarına son vermiştir. Sonra bunu tekrarlayan yani, onları âhirette tekrar dirilterek kendilerine, daha önce oldukları gibi hayat veren O'dur. Bu tekrarlama, insanlara oranla ve asıllarınıza kıyasla O'nun için ilkten daha kolaydır. Gerek ilk ve gerekse öldükten sonra tekrar yaratına Allah nezdinde birdir. ”O'nun işi, bir şey yaratmak istediği vakit sadece 'Ol' demektir ve o şey derhal var olur." (Yasin: 82) İster ortada bir madde olsun, isterse olmasın, fark etmez. Böylece âyet, inkarcıların aralarındaki iddialara ve batıl inançlarına karşılık gelmiş oluyor. Yoksa ilkten yaratma Allah'a zor gelmiş değil ki onları, öldükten sonra tekrar yaratması daha kolay gelmiş olsun. Göklerde ve yerde bulunan en yüce sıfatlar yani, umûmî güç, tam hikmet ve diğer kemal sıfatlar ve en yüce nitelikler O'nundur. Allahü teâlâ'nındır. Nitekim Allah, oradaki konuşan varlıkların dilleri, konuşmayan varlıkların da lisân-ı halleriyle bilinmiştir. O, mümkün olanı ilk varetme ve tekrar yaratmada âciz olmayan mutlak güç ve işleri hikmetle maslahat prensiplerine uygun olarak uygulayan hikmet sahibidir. Âyet-i kerime, göklerin ve yerin Allah'ın birliğine ve kudretine dair delillerle dolu olduğuna işaret eder. Zunnûn Mısrî şöyle demiştir: ”Yolculuklarımın birinde yüzü güzel ve sesi hoş bir genç gördüm. Bu genç, sevgi ve aşktan doğan şaşkınlıktan âdeta yanmıştı. Sonra şu mısraları söylemeye başladı: Görmez oldum dünyayı ve süsünü Ruhum ayrılmaz senden, oldu arkadaş Uyku kalmaz gözümde hatırlayınca seni Gecenin evvelinden sabahın aydınlığına kadar Açılır kapanır bu gözler görür ancak seni. Kendisine selâm verdim ve selâmımı aldı. Bunun üzerine ona şöyle dedim: 'Sana yalnız kalmayı sevdiren, dostlardan ilgini kesen, vadilerde ve dağlarda seni aşka düşüren şey nedir?' Genç bana şöyle cevap verdi: 'Allah'a olan sevgim, beni aşka düşürdü; O'na olan arzum, beni heyecana düşürdü ve O'na olan vecdim ve aşkım beni yalnız bıraktı!' Sonra şöyle dedi: 'Ey Zunnûn! Mecnunların sözü hoşuna mı gitti?' Ben de ona; 'evet, Allah'a Yemin olun ki, bu hal, beni üzdü,' dedim. Daha sonra genç ayrılıp gitti ve fakat nereye gittiğini anlayamadım".

Rum 30:28

Ey Allah'a ortak koşanlar topluluğu! Allah size kendinizden size en yakın ve en belirgin işlerden, şirkin batıl olduğunu açıklayan bir örnek vermektedir: Bu âyet, putlara tapan ve ihramlı iken: ”Senin davetine icabet ediyoruz; kendisine ve sahip olduğuna malik olduğun bir ortağından başka ortağın yok" diyen Kureyş kâfirleri hakkında inmiştir. Allah bu örneği tasvir ederek şöyle buyurmuştur: Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, mal ve hizmetlerde ellerinizin altındaki kölelerinizden ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur musunuz? Böyle bir ortaklığa hiç razı olur musunuz? Size verdiğimiz mallarda onların da sizin gibi tasarruf etmesini ister misiniz? Aranızda birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da yani kölelerinizden de çekinir misiniz? Onların da müstakil olarak sizin gibi tasarruf etmesini ister misiniz? Ayetteki ”enfüseküm" ifadesinin anlamı burada, sizler gibi hür olanlar demektir. Nitekim Hucurat suresi on birinci âyetinde de bu ifade benzer manada kullanılmış: ”...Kendi kendinizi ayıplamayın..." buyrulmuştur. Âyetin manası: Sizler sahip olduğunuz mallarda kölelerinizin size ortak olmasına razı değilsiniz. Halbuki onlar, sizler gibi insanlardır. Hal böyle iken, Allah'ın yarattıklarını yani putları Allah'a nasıl ortak koşuyorsunuz? Siz onları ellerinizle yapıyorsunuz, sonra da onlara tapıyorsunuz. İşte Biz âyetleri, O'nun birliğiyle ilgili delilleri aklını kullanan böylece olayları ve misalleri düşünen bir kavim için böyle son derece açık seçik olarak açıklıyoruz.

Rum 30:29

Aksine haksızlık edenler, yani aklım kullanıp bir şey anlamayanlar bilgisiz olarak kötü arzularına uydular. Onlara herhangi bir şey engel olmaz. Halbuki âlim, arzusuna uyunca bilgisi, onu çoğu kez alıkor. Allah'ın saptırdığını kim hidayete erdirir? Yani kişi sapıklığı tercih ettiği için Allah'ın da onun hakkında sapıklığı yarattığı kişiyi hiç kimse doğru yola iletemez. Onlar, yani Allahü teâlâ'nın saptırdığı kişiler için yani müşrikler için kendilerini sapıklıktan kurtaracak ve O'nun âfetlerinden koruyacak yardımcılar da yoktur. Bil ki, ”hevâ'nın övüleni vardır, yerileni vardır. Yerilmiş olan hevâ dünyaya ve dünyanın geçici zevklerine yönelmektir. Âhirete ve âhiretteki mertebelere ve özellikle kalbi Allah'ın dışındaki şeylerden soyutlamak suretiyle O'na yönelmek ise övülen bir hevadır.

Rum 30:30

(Rasûlüm!) Sen yüzünü hanif olarak bâtıl dinlerden uzaklaşıp hak dine yönelerek dine yani, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Ki, bu fıtrat, İslâm dininden ibarettir. "Vech": Yüz demektir. Allahü teâlâ'nın, ”kendini Allah'a veren kimse..." (Lokman, 22) âyetinde olduğu gibi, bu kelime ile, bazen de kişinin kendisi kastedilir. "Din": Aslında itaat ve ceza demek olup istiare yoluyla şeriat için kullanılır. "Yüzü dine çevirmek"; dine yönelmek, doğru olmak ve dinin gereklerine önem vermek demektir. Nitekim gözle hissedilen bir şeye önem veren, o şeye dikkatle bakar ve ona yönelir. Buna göre anlam şöyledir: ”Müşriklerin durumu arzularına boyun eğmek ve hidayetten yüz çevirmekten ibaret olunca, 'sen Ey Rasûlüm Muhammed! Yüzünü sağa sola çevirmeksizin hak dine yani İslâm dinine çevir." "Fıtrat" ise; vezin ve anlam bakımından hilkat yani yaratılış demektir. Âyetteki ”fitrai ”Van maksat, arzulara tâbi olmaksızın ve şaytana aldanmaksızın tek Allah inancını ve İslâm dinini kabul etine kabiliyetidir. Gerçekten insanlar, yaratılmış oldukları fıtratla başbaşa bırakılmış olsalardı, bu fıtrat, onları hakka götürürdü ve bu yüzden onun yerine başka bir din tercih etmezlerdi. Kim saparsa şeytanların, insanların ve cinlerin saptırması yüzünden sapar. Nitekim hadisi kudsîde şöyle buyrulmuştur: ”Bütün kullarımı hanifler olarak yarattım. Şeytanlar ise onları dinlerinden alıkoyarak kendilerine, Bana başkasını ortak koşmalarını emretmişlerdir." Yine hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar. Anne ve babası ise onu ya Yahudi, ya Hristiyan ya da Mecûsî yapar. Nitekim hayvan, organları tam olarak doğar. O hayvanın burnunu kesik görüyor musunuz? Bunun anlamı şudur: ”Her doğan, yaratılışta ve varoluşta selîm fıtrat üzere ve dini kabul edebilecek bir yeteneğe sahip olarak doğar. Kendi haline bırakılsa dinde sebat eder ve ondan ayrılarak başka dine yönelmez. Çünkü bu dinin güzelliği gönüllere yerleşmiştir. İnsan ancak, beşerî âfetlerden ve taklitten dolayı ondan yüz çevirir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. Allah, bütün insanları tek Allah inancı üzere yaratmış, tevhid inancı ve saadet için koşan kişinin kalbini hak üzere tutmuş; batıl ve bedbahtlık için koşan kişinin kalbini de saptırmıştır. İşte eğriliği olmayan dosdoğru, yüzün kendisine çevrilmesi emredilen din budur. Fakat insanların çoğu, Mekke kâfirleri bunun doğruluğunu bilmezler. Düşüncesizliklerinden dolayı bu doğru yoldan yan çizerler.

Rum 30:31

Hepiniz, bu fıtrata bağlı kalın, O'na ve bütün emirlerine yönelerek O'na karşı gelmekten, emirlerine aykırı davranmaktan sakının, namazı vaktinde, şartlarını ve hukukunu dikkate alarak dosdoğru kılın; Allah'ın yaratmış olduğu fıtratı değiştiren müşriklerden olmayın. Ragıb İsfahanı şöyle demiştir: ”İkâme, bir şeyin hakkını tam olarak vermektir. Allahü teâlâ namazı emrettiği ve övdüğü yerde ancak ”ikâme" lâfzı ile emretmiş ve övmüştür. Bununla Allah, namazı şeklen edâ etmek değil, şartlarını harfiyyen yerine getirmenin hedeflendiğini vurgulamıştır."

Rum 30:32

Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın.) Bu farklı gruplardan her biri dinlerinin kaynağı kabul edilen önderlerine uyarlar. Dinlerini parçalamaları; farklı arzularına göre taptıkları şeyler hususunda ihtilafa düşmeleri demektir. (Onlardan) her fırka, sahip oldukları sapık din ile ve onun hak olduğunu sanarak böbürlenmektedir. Onlar ne hakla bunu yaparlar?

Rum 30:33

insanlar açlık, kıtlık, kuraklık, hastalık ve buna benzer bir darlığa uğrayınca başkasına yalvarmak yerine Rablerine yönelerek O'na yalvarırlar. Çünkü onlar, putların bir imkânı bulunmadığını ve kendilerinden bu darlığı Allah'tan başka hiçbirinin gidermeye gücü olmadığını bilirler. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet, kurtuluş ve afiyet -ki bu, genişlik, zenginlik, sıhhat ve benzeri şeyle olur.- tattırınca bakarsın ki onlardan bir grup Rablerine ortak koşup durmaktadırlar. Yani onlardan bir grup, kendilerine kurtuluş lütfeden Rablerine hemen ortak koşmaya yönelmektedir.

Rum 30:34

Kendilerine verdiklerimiz kurtuluş ve afiyet nimetin e nankörlük etsinler bakalım! Haydi, nankörlüğünüzden dolayı ölümünüze kadar biraz sefa sürün; ama yakında âhirette sefa sürmenizin sonucunu bileceksiniz! Azaba uğrayacaksınız.

Rum 30:35

Yoksa onlara kitap gibi açık bir delil indirdik de o delil, Allah kelâmında: ”Bu, bizim kitabımızdır; sizin hakkınızda gerçeği söylüyor..." (Câsiye: 29) diye buyrulduğu şekilde ilâhiık konusunda Allah'a ortak koşmak suretiyle müşrik olmalarını mı söylüyor? Hayır, onlara bir delil inmemiştir.

Rum 30:36

insanlara bir rahmet yani nimet, sağlık ve genişlik tattırdığımızda hamd ve şükrederek değil, şımararak ona sevinirler. Onları, dünya hayatı aldatmış ve dolayısıyla Allah'a kulluk etmekten yüz çevirmişlerdir. Şayet yaptıklarından günahlarının uğursuzluğundan ötürü başlarına bir felâket belâ ve darlıktan dolayı bir sıkıntı gelse, hemen Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşüverirler.

Rum 30:37

Görmediler ve müşahade etmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine, buna elverişli gördüğü kimseye genişletir, böylece onu dener, imtihan eder; dilediğine de daraltır. Onun sabredip etmeyeceğini dener, bununla imtihan eder. Onlar ne diye genişlikte şükretmezler ve darlıkta sabrederek mükâfat beklemezler? Şüphesiz bunda, belirtilen daraltma ve genişletme işinde imanlı bir kavim için ibretler vardır. Ki onlar, bununla Allah'ın eşsiz kudret ve hikmetine delil getirirler. Rasûlüm Muhammed b. Sabık şu mısraları söylemiştir: Tasarrufunda güçlü kuvvetli, görüşünde isabetli Nice kişiler var ki rızıktan mahrum elleri Nice kimseler de işlerinde pek zayıf amma Sanki denizden avuçluy orlar hesapsız nimetleri Bu da gösteriyor ki yaratıklar üzerinde mutlak Vardır Allah'ın nice sırları hikmetleri. Hikâye edildiğine göre âlimlerden birine: ”Alemin tek bir yaratıcısı olduğuna dair delil nedir?" diye sorulmuş, o da cevap olarak: ”Üç şey" demiştir: Akıllının zilleti, edibin fakirliği ve doktorun hastalığıdır. Buna göre kulların, kalplerini sadece Allah'a bağlamaları gerekir. Çünkü onları üzen şey, ancak Allah tarafından yok olduğu gibi kendilerini sevindiren şey de yine ancak Allah tarafından varolur. O halde O'nun kapısına başvurmak gerekir. Çünkü âciz birinin isteğine yine kendisi gibi âciz biri cevap veremez. Bu sebeple, mutlak Kadir olan Cenab-ı Hak'tan istemesi gerekir. İbrahim Ethem de şöyle demiştir: ”Fakirlik istedik; fakat zenginlikle karşılaştık. İnsanlar da zenginliği talep ettiler; fakat fakirlikle karşılaştılar. Buna göre bana gereken kalp huzurunu kazanmamdır. Nitekim Allah, rızık konusunda, güven ve tereddütsüz imanı emretmiştir. Bu sebeple emre uymak ve kalpten şüpheleri çıkarmak gerekir. Kendine rızık verenden şüphe eden yaratan'ından şüphe etmiş demektir." Hikâye edildiğine göre Mâruf Kerhî bir imama uymuş; namazdan sonra imanı kendisine şöyle bir soru yöneltmiştir: ”Ey Mâruf! Nerden geçiniyorsun?" Bunun üzerine Mâruf Kerhî şöyle cevap vermiştir: ”İmam! Arkanda kıldığını namazı yeni baştan kılmcaya kadar sabret, sonra cevap veririm" demiş, namazını iade ettikten sonra şöyle demiştir: ”Rızık verenden şüphe eden, yaratandan da şüphe eder. Katıksız imana sahip bir müminin, tereddüt içinde bulunan kimseye uyması caiz olmaz. Bu sebeple Allahü teâlâ: ”imanlı bir kavim için..." (Rûm: 37) diye buyurmuştur."

Rum 30:38

Ey kendisine bol rızık verilen kişi! O halde sen, akrabaya hakkını ver. Sıla-ı rahimde bulun, fakir iseler sadaka ver ve diğer iyiliklerde bulun. Yoksula ve yolda kalmışa da zekât, yardım ve misafirlik gibi haklarını ver. İyilikleriyle yalnız Allah'ın rızasını isteyenler için bu, yani onlara haklarını vermek, o hakkı yanında tutmaktan daha iyidir. İşte onlar kurtuluşa erenler, âhirette arzu ettiklerini elde edenler dir. Çünkü onlar, devamlı olan nimeti elde etmişlerdir. Hazret-i Ali şöyle demiştir: ”Mal, dünyanın mahsulü; iyi amel ise âhiretin mahsulüdür. Allahü teâlâ bazı kimselere her ikisini de vermiştir." Öte yandan Lokman Hekim, zenginlere uğrayınca: ”Ey nimet ehli! En büyük nimeti unutmayın;" fakirlere uğrayınca da: ”İki defa aldanmaktan sakının" dermiş. Yine Hazret-i Ali'nin şöyle söylediği nakledilmiştir: ”Allah, zenginlerin mallarında fakirlerin yiyeceklerini farz kılmıştır. Zengin vermediği ölçüde fakir aç kalır. Allah da bunu o gibi zenginlerden sorar."

Rum 30:39

İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz ve O'nun nezdinde bir değeri olmaz. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Allah faizi mahveder (faiz karışan malın bereketini giderir)..." (Bakara: 276) "Ribâ" (faiz); miktardaki fazlalıktır. Bu fazlalık, birinin yiyecek türünden bir şeyi ya da nakiti aynı cinsten fazlasıyla takas etmesidir. Buna ”Ribe'l-fazl" denir. Yahut bu fazlalık süreden dolayı olur. Yani yiyecek veya mucitten biri bir süre sonra verilmek üzere ziyadelik takdir edilerek takas edilmesidir ki buna ”Ribe'n-nesîe" denir ve her iki türü de haram kılınmıştır. Buna göre mana şöyledir: ”Muamele esnasında karşılık olmadan verdiğiniz herhangi bir fazlalık Allah katında artmaz." Allah'ın rızasını ve mükâfatını isteyerek verdiğiniz farz zekâta gelince, -ki arttığı ve nemalandığı için ”zekât" diye adlandırılmıştır. Gösteriş için verilmesi durumunda O'nun rızası ve mükâfatı söz konusu olmaz.- İşte zekâtı veren o kimseler, sevaplarını kat kat artıranlardır. Allahü teâlâ burada, ”kat kat arttıranlardır" buyurarak bu durumun sadece muhataplara ait olmadığına, aksine kıyamete kadar gelecek bütün mükellefler için genel olduğuna işaretle, fiil kipi olarak ikinci şahıstan üçüncü şahsa geçiş yapmıştır. Sehl şöyle demiştir: ”Ayette belirtilen kat kat artış, zekât vermekten değil, onunla Allah'ın rızasının istenmesinden kaynaklanmaktadır." Bil ki mal, insanın eline geçici olarak verilmiştir. Elinde bulunan bu malla kendini sürekli azaptan kurtaramayan kimseden daha ahmak kimse yoktur. Halbuki Allah. Allah yolunda infakta bulunan ve bu güzel davranışı ile sadece Allah'ın rızasını isteyene karşılığını vermeyi üstlenmiştir.

Rum 30:40

Allah, yalnız başına sizi hiçbir şey değilken yoktan vareden, sonra yaşadığınız ve dünyada bulunduğunuz sürece size rızık veren, sonra ecellerinizin gelişi anında hayatınızı sona erdiren, daha sonra da sûra son üfleme anında, dünyada yaptığınız iyilik ve kötülüklerden dolayı yaptıklarınızın karşılığını vermek üzere sizi (tekrar) diriltendir. Peki sizin ortaklarınız yani, Allah'ın ortakları olduklarını iddia ettikleriniz içinde bunlardan yani yaratma, rızık verme, öldürme ve hayat verme işinden birini yapabilecek var mı? Hiç kimse bu işlerden birini asla yapamaz. Allah, onların müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.

Rum 30:41

İnsanların bizzat karada ve denizde kendi işledikleri günahların uğursuzluğu yüzünden karada kuraklık, bitki azlığı, tarımda verimsizlik, hayvanlarda süt ve üreme noksanlığı, her şeyden bereketin kalkması, insanlar arasında veba hastalığının yayılması, fitnelerin ve savaşların çıkması ile buna benzer dertlerin ortaya çıkması ve denizde boğulma, yağmurun kesilmesi yüzünden denizdeki hayvanların karaya vurması ve dalgıçların inci bulamama gibi fesat yayıldı. Burada, kazanmak kul tarafından; takdir etmek ve yaratmak ise Allah'tan olduğuna işaret edilmektedir. İtaat, ufuklarda ışınları yayılan parlak bir güneş gibidir. Nimet de, aynen bu güneş gibidir; bereketleri bölgelere dağılır. Bu durum, Allahü teâlâ'nın lütfunun bir tezahürüdür. Günah ise tıpkı karanlık bir gece gibidir. Nasıl ki gece karanlığı etrafı kaplarsa, günahın uğursuzluğu da çevreye yayılır. Bu durum, Allahü teâlâ'nın kahrının bir tecellisidir. Karada ortaya çıkan ilk fesat, Kabil'in, kardeşi Habil'i öldürmesidir. Ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de üzerinde bulundukları şirkten ve günahlardan tek Allah inancına ve itaate dönerler. ”Zevk:" yiyecek bir şeyi ağızla tatmak demektir. Bu kelime azap için de çok kullanılmaktadır. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Allah, onların kötü işlerinden dolayı dünyadaki geçim vasıtalarını bozmuş, ki işledikleri günahların bir kısmının cezasını onlara tattırsın ve kendilerine sıkıntı, dert ve belâlarla azap versin." Allahü teâlâ âyet-i kerime’de ”yaptıklarının bir kısmını" diye buyurmuştur. Çünkü cezanın tamamı âhirettedir. Sahih hadis-i şeriflerde geçtiğine göre bir toplumda hayasızlık ve fuhşun ortaya çıkması ve yayılması, vebanın ve bir takım hastalıkların yayılmasına; ölçü ve tartıdaki sahtekârlık da kıtlığa, geçim sıkıntısına ve devlet başkanının zulmüne sebeptir. Zekâtı vermemek, yağmurun kesilmesine sebeptir. Nitekim hayvanlar olmasaydı o toplum fertlerine yağmur yağmazdı. Öte yandan, Allah ve Rasûlü'ne verilen sözden dönmek, düşmanın musallat olmasına; insanların ellerinden mallarını almak ve liderlerin Allah'ın kitabına göre hükmetmemesi de insanlar arasında dövüşmelere ve cinayetlere sebeptir. Faiz yemek ise, sarsıntılara ve depremlere neden olmaktadır. Bazı kimselerin zararları, herkese sirayet eder. Bu sebeple şöyle denmiştir. ”Kim bir günah işlerse bütün mahlukat: insanlar, hayvanlar ve vahşi yaratıklar kıyamet günü onun hasımları olacaklardır." Öyleyse tevbe, itaat ve kendini ıslah etmekle Allahü teâlâ'ya yönelmek ve O'na dönmek gerekir. Çünkü kurtuluş bundadır.

Rum 30:42

Ey Rasûlüm Muhammed! De ki Ey müşrikler! Yeryüzünde azap edilen ümmetlerin topraklarında gezip dolaşın da, daha öncekilerin yani, sizden öncekilerin âkibeti nice oldu, bir bakın! Çünkü onların çoğu müşrik idi. Yani, daha öncekilerin çoğu müşrik idi ve müşrik oluşları yüzünden helak olmuşlardır. Bu ifade, söz konusu kişilerin başlarına gelen felâket, aralarında şirkin yaygınlaşmasından kaynaklandığını, ya da onların çoğu şirk içinde ve azı da diğer günahlar içinde bulunduklarını göstermektedir. Müşrik oluşları ve günahları yüzünden azaba uğradıklarına göre Kureyş müşrikleri gibi olan diğerleri bu durumda ısrar etmeleri halinde aynı azabın başlarına gelmesinden sakınsınlar. "Nazara" fiili iki şekilde kullanılır. İnsan bir şeye gözü ile baktığı zaman ”nazara ileyhi" denir. Kalbiyle düşündü manasında ise ”nazara fihi" denir. Burada bu fiil mutlak olarak getirilmiştir, ne ”ileyhi" ne de ”fihi" ifadeleriyle kullanılmıştır. Bunun sebebi de öncekilerin eserlerini müşahede etmeye ve hallerini araştırmaya delâlet etmesi içindir.

Rum 30:43

Ey Rasûlüm Muhammed! Allah katında, dönüşü olmayan, hiç kimsenin red edemediği ve hiç kimseye imanın fayda vermediği bir gün, kıyamet günü gelmeden önce yüzünü dosdoğru ve hiçbir eğriliği olmayan dine. İslâm dinine çevir! Allah'ın ezelî iradesi ile kıyamet gününün geleceği sabit olduğu için o günü geri çevirmez. O, bunu vaadetmiştir ve vaadinden asla dönmez. O gün yani kıyamet günü Allah'ın, insanları hesaba çekmesinden sonra bölük bölük ayrılacaklardır. Bir grup cennete, diğer grup ise cehenneme ayrılır.

Rum 30:44

Kim dünyada Allah'ı inkâr ederse, inkârı kendi aleyhine olur. Yani, inkârının vebali ve cezası ona aittir. Bu ceza, ebedî cehennemdir. Allah rızası için iyi amel yapanlara ve tek Allah inancına bağlı kalarak samimi bir şekilde itaat edenlere gelince, onlar da cennetteki yerlerini sırf kendileri için hazırlarlar ve tefriş ederler.

Rum 30:45

Nitekim Allah, dünyada kendisine iman edip iyi amel yapanlara ki, iyi amel; Allahü teâlâ'nın hoşnutluğu ve rızasının gözetildiği iştir. kendi lütfundan karşılık verecektir. Onlardan herbirine amellerine göre muamele edecektir. Burada asıl hedef, müminlerin mükâfatlandırılmasır. Bu mükâfat, son derece belirgin bir şekilde ortaya konmuş ve bunun ilâhî bir lütuf olduğu ifade edilmiştir. Nitekim ehl-i sünnete göre mükâfatlandırma, Allah'a vacip değil, O'nun lütfunun eseridir. Yine âyette şu ifade ile diğer zümrelere verilecek cezaya işaret edilmiştir: Şüphesiz O, cezayı gerektiren gazabından ötürü kâfirleri sevmez.

Rum 30:46

Size rahmetinden tattırsın, emriyle rüzgârları sevkctmek suretiyle denizde gemiler yüzsün, ki gemiler rüzgârlar sayesinde gider ve rüzgârlar da Allah'ın emri ile hareket eder. Bu sebeple gemiler, hakikattae O'nun emri ile yüzmektedir. Lütfundan deniz ticaretini arayasınız ki, burada ticaret için deniz yoluyla seyahat etmenin caiz oluşu yer almaktadır. Ve Allah'ın nimetlerine şükredesiniz diye müjdeciler olarak rüzgârları yani kuzey, güney ve saba rüzgârlarını -ki bunlar, rahmet rüzgârlarıdır. Batı rüzgârı ise azap rüzgârıdır. Bu sebeple Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Allah'ım! Onu (rahmet) rüzgârları kıl; (azap) rüzgârı kılma."- Göndermesi de Allah'ın birliğinin ve kudretinin delillerindendir. Allahü teâlâ bu mesajın ardından, şükrünü gereği gibi yerine getirmeyenleri sakındırarak şöyle buyurmuştur:

Rum 30:47

Yemin olun ki, Biz seni kavmine gönderdiğimiz gibi senden öne kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık delille getirdiler. Yani, tıpkı senin kendi kavmine apaçık deliller getirdiğin gibi, her peygamber peygamberlik davasında doğru olduğuna dair kendine özgü açık deliller getirmiştir. Günaha dalanlarından intikam almışızdır. Yani söz konusu kavimler peygamberlerini yalanladılar. Biz de bu yüzden onları cezalandırdık ve helak ettik. Mü'minlere yardım etmek de Bize hak olmuştur. Onları düşmanlarının kötülüğünden ve başlarına gelen sıkıntılardan kurtarmak, eşsiz bir yardım ve büyük bir kurtarıştır. Bunun Allah'a hak ve gerekli oluşu, O'na vacip olduğu için değil, lütuf ve kereminin bir gereğidir. "Vesît" isimli tefsirde ise, bu yardımın Allah'a vacip olduğu kaydedilmiş ve Allah onu kendine vacip kılmıştır, denilmiştir. Bu ilâhî mesajda, mü'minler için intikam almanın onlara verilen değerin bir tezahürü olduğuna işaret edilmektedir. Çünkü mü'minler, Allah'ın kendilerine yardım etmesini haketmişlerdir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Kardeşinin ırzını koruyan her Müslümanı cehennem ateşinden uzak tutmak Allah'a haktır." m Öte yandan âyette, Hazret-i Peygamber'in sonuçta zafere ulaşacağı, kendisini yalanlayanlara karşı yardım göreceğine dair ona müjde verilmekte ve âkibetin, müminlerin olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü onlar, Allah'a karşı gelmekten sakınan kimselerdir. Bu sebeple Allah şöyle buyurmuştur: ”...Akibet, takva sahiplerinindir." (Kasas: 83).

Rum 30:48

O Allah ki, rüzgârları saba ve benzeri rahmet rüzgârlarını gönderir, bunlar yani, söz konusu rüzgârlar da bulutu kaldırır ve onu yerinden çıkarır. Derken, Allah onu dilediği gibi gökte bir günlük, veya iki günlük yahut daha az veya daha çok mesafeye güney tarafından yahut kuzey istikametinde topluca yayar ve bazen de parça parça eder; nihayet ilâhî emirle arasından yağmurun çıktığını görürsün. Allah dilediği kullarına yağmuru nasip edince bolluğun gelmesinden ve kuraklığın yok olmasından dolayı hemen sevinirler.

Rum 30:49

Halbuki onlar, kendilerine yağmur nasip olanlar daha önce, üzerlerine yağmur yağdırılmadan evvel, iyice ümitlerini kesmişlerdi.

Rum 30:50

Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak: Buradaki hitap, her ne kadar Hazret-i Peygamber'e yönelik ise de bütün mükellefler kastedilmiştir. Allah'ın rahmetinden maksat ise yağmurdur. Çünkü Allah, yağmuru, yaratıklarına rahmeti sayesinde indirmiştir. Buna göre mana şöyledir: ”Yağmurun bitkilere, ağaçlara ve değişik meyve ve çiçeklere olan etkilerine bir bak." Allahü teâlâ arzı, ölümünün kurumasının ardından yağmurunun eserleri sayesinde nasıl diriltiyor? Yani ölümünün ardından arza nasıl eşsiz bir hayat verildiğine bir bakın. Buradaki ”nazar" (bakış), Allah'ın kudretinin büyüklüğüne, rahmetinin genişliğine ve arzın kuruduktan sonra canlandırılmasının bir benzeri sayılan öldükten sonra yeniden diriltme işine dikkati çekmek içindir. Şüphesiz O, arza ölümünün ardından hayat vermeye gücü yeten ve yüce olan Allah, ölüleri de âhirette mutlaka diriltecektir. Şüphesiz bu yaratma, yapılarında canlı olma özelliği taşıyanları yaratması gibidir. Yeri diriltmesi de, bitkisel özelliğe sahip olan şeyleri diriltmesi gibidir. O'nun, her şeye gücü yeter. Dolayısıyla insanları ölümlerinden sonra kıyamet günü tekrar diriltmeye de gücü yeter. Bil ki, Allahü teâlâ, arzı kudretinin eserleriyle, fiil ve hikmetinin nurlarıyla süslemiş, böylece yeşilliği bitirmiş ve çiçekleri açtırmıştır. İsrail oğulları Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm)'ya, ”Rabbin boyar mı?" Diye sorunca şöyle cevap vermiştir: ”Evet meyvelerin ve güzel kokulu bitkilerin renklerini kırmızı, sarı ve beyaza boyar." Gökten yağmurun inişini görme anında, günahkârların sırat üzerindeki ağlamalarını hatırlamak gerekir. Râbia şöyle demiştir: ”Ezanı işitince, kıyamet günündeki tellâlı hatırlarım. Karları görünce, amel defterlerinin uçuştuğunu hatırlarım. Çekirgeyi görünce mahşeri hatırlarım." İbn Semmak, ilkbahar günlerinde dışarı çıktı ve ağaçların çiçeklerine bakarak şöyle haykırdı: ”Değişik nurlarla ağaçları nurlandıran Allah! Kalplerimizi de, seni zikirle ve sana güzel itaatle nurlandır." Bazı salih kişiler, ilkbahar günlerinde Allahü teâlâ'ya olan özlemlerinden dolayı ağlıyorlardı. Bir kısmı da ayrı düşmekten korkup ağlıyordu. Hikâye edildiğine göre Şeyh Şiblî bir gün evden çıkmış ve arkadaşları onu bir ağacın altında ağlarken bulmuşlardır. Kendisine niçin ağladığı sorulunca şöyle demiştir: ”Bu ağacın yanına geldim bir dalı kesildi. Kendi kendime: 'Ey nefsim! Haberin, olmadan hakla ilgin kesilirse ne yaparsın?' dedim." Bunun üzerine dostları oturup ağladılar.

Rum 30:51

Yemin olun, bir rüzgâr göndersek de ki, bu rüzgâr batı rüzgârı ve benzeri azap rüzgârıdır. Buna göre mana şöyledir: ”Allah'a yemin olsun ki, sıcak olsun soğuk olsun zarar veren bir rüzgâr göndersek de kâfirlerin ekinini bozsa ve bu rüzgârın etkisiyle onu yeşil iken sararmış kurumaya ve yok olmaya yüz tutmuş görseler, ardından hemen hiç duraksamadan ve geciktirmeden muhakkak nankörlüğe başlarlar. Yani kâfirlerin, Rablerine karşı güvenleri yoktur. Şayet kendilerine hayır ve bolluk gelse, bundan dolayı Allah'a şükretmezler ve O'na itaat da etmezler ve sevinmede aşırı giderler. Eğer hoşlanmadıkları en basit bir şey başlarına gelirse, sabretme yerine sabırsızlığa düşerler; nimetleri veren Allah'ı inkâra kalkışırlar ve bağışlanma dileğinde bulunarak O'na sığınmazlar. Fakat müminin durumu böyle değildir. Çünkü mü'min, nimet anında şükreder, sıkıntı anında sabreder, Allah'ın rahmetinden ümit kesmez ve gece gündüz o nimeti elde etmek için itaat ve istiğfar ile O'na sığınır.

Rum 30:52

Elbette sen ölülere yani niteliklerini belirttiğimiz kâfirlere duyuramazsın; öyleyse Ey Rasûlüm Muhammed! Onların, davetini kabul etmelerine tamah etme. Çünkü sen ölülere duyuramazsın. Kâfirler de, duyguları hakka karşı kapandığı için tıpkı ölüler gibidir. Ve onlar, Allah'ın kendisine iman etmeyeceklerini bildiği kimselerdir. Âyet-i kerime, hayatta olanların hayattan yararlanmadıkları zaman ”ölüler" diye adlandırdıklarını göstermektedir. Nitekim Hazret-i Ali şöyle demiştir: ”Mal biriktirenler, hayatta oldukları halde ölü sayılırlar. Fakat âlimler sonsuza dek hayattadırlar. Cesetleri yok olur ama eserleri insanlar arasında bakidir." Bil ki günahkârlık kalbin hastalığı olduğu gibi, inkâr da onun ölümüdür. Kalbi, inkâr yüzündün ölen kişinin kulakları tamamiyle sağır olmuş demektir. Bu yüzden öğüt ona asla fayda vermez. Günaha dalmakla kalbi hastalanan kişi de, tıpkı hasta gibi az işitir. Bu sebeple, işitmesi eski durumuna dönünceye kadar hastalığın giderilmesi için tedaviye muhtaçtır. Allahü teâlâ, ardından şu sözü ile başka bir benzetmeye işaret buyurmuştur: Arkalarını dönüp giden daveterden yüz çeviren ve ondan kaçan sağırlara da o daveti duyuramazsın. "Summ": Sağır demek olan ”asanım" kelimesinin çoğuludur. ”Samern"', işitme duygusunu kaybetmek demektir. Hakka kulak vermeyen ve onu kabul etmeyen, sağıra benzetilmiştir. Konuşmacıya yönelen sağır, ondan hiçbir şey duymasa bile bazen tavırları, ağız hareketleri, el ve baş işaretleriyle sözlerinden bir şeyler anlar. Fakat konuşmacıdan yüz çevirdiği zaman ondan hiçbir şey anlayamaz. Allahü teâlâ bu mesajın ardından şu ifadesiyle de başka bir benzetmeye işaret buyurmuştur:

Rum 30:53

Körleri de sapıklıklarından (vaz geçirip) doğru yola iletemezsin. Allahü teâlâ, inkarcıları, gerçek hedefi gözden kaçırdıklarından ya da kalplerinin körelmesinden dolayı ”körler" diye adlandırmıştır. Nitekim onlar, ölü hükmündeditler. Ölü, bir şey duyamadığı gibi bir şeyi göremez de. Böyle olunca doğru yolu nasıl bulabilir'? Ancak âyetlerimize inananlara Kuranın öğüt ve nasihatlerini duyurabilirsin de onlar teslimiyet gösterirler. Yani, Haktan kendilerine emredilenlere boyun eğerler. Çünkü onların iman etmesi, Allah'ın âyetleri hakkında düşünmeye ve onları kabule iter. Yani iman, kalbin hayatıdır. Kalp diri olunca onun kulağı, gözü ve dili olur.

Rum 30:54

Ey insanlar! Sizi güçsüz yani, meni, ya da topraktan müteşekkil zayıf bir asıldan yaratan, sonra başka bir güçsüzlüğün ardından ki bu güçsüzlük cenin ve çocukta mevcut olan güçsüzlüktür. Kuvvet veren ki bu kuvvet, bebeğe hareket etme, süt isteme imkânı veren ve ağlamak suretiyle kendinden sıkıntıyı gideren kuvvettir. Ve sonra ergenlik çağından sonraki başka bir kuvvetin ardından güçsüzlükki bu da yaşlılık güçsüzlüğüdür. Ve ihtiyarlık veren Allah'tır. Âyette belirtilen ”güçsüzlük" ve ”kuvvet" ifadelerinin her biri, farklı durum ve vaziyete işaret etmektedir: Bu sebeple Allahü teâlâ bu lâfızları nekre (belirsiz) sözcükler olarak getirmiştir. Nitekim nekre olan bir kelime mârife (belirli) olarak tekrar zikredilirse bir önceki nekre kelime kastedilmiş olur. Meselâ: Bir adam gördüm ve adam bana şöyle dedi, gibi. Ancak kelime, nekre olarak tekrarlanırsa öncekinden farklı bir kimse veya hal kastedilmiş olur. Bu sebeple İbn Abbas (radıyallahü anh): ”Muhakkak zorlukla birlikte bir kolaylık vardır. (Evet) zorlukla beraber bir kolaylık vardır." (İnşirah: 5-6) âyetleri hakkında şöyle demiştir: ”Bir zorluk, iki kolaylığı altedemez." Ragıp İsfahanî, bu sözü tesbit etmiş ve büyük Müfessirler de onu aynen izlemişlerdir. O, ardarda getirdiği güçsüzlüğün, kuvvetin, gençlik ve ihtiyarlığın da yer aldığı hallerden ve eşyadan dilediğini yaratır. Yani bu durum, gelişi güzel değil, aksine Allahü teâlâ'nın dilemesiyle olur. Varettiğini ve bahtlılarla bahtsızları hakkıyla bilen ve insanı bir halden diğer bir hale döndürmede üstün kudret sahibi olan ancak O'dur. Bazıları şöyle demişlerdir: ”Allah, güçlü olup gücünü, Allah'a kullukta sarfeden ya da güçsüz olup güçsüzlüğünden dolayı Allah'a karşı gelmekten sakınan kişiye merhamet etsin." Denildi ki, kişi altmış yaşını aşınca kuvvetten düşer, işten kalır, arzusu zaafa uğrar ve ecelle karşı karşıya gelir. Bu sebeple gençlerin, tembelliği terketmeleri ve gevşekliğe set çekmeleri gerekir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”İslâm'da saçı ağaran kişinin bu hali kendisine kıyamet günü bir nur olur." (9) Saçı sakalı siyaha boyamak, savaşa katılanların dışındakilere haramdır. Onlara ise, düşmanın gözünde daha heybetli olmaları için helâldir. Fakat kırmızıya ve sarıya boyamak müstehabtır. Allahü teâlâ insan için ihtiyarlığı yaratmamış olsaydı insan ihtiyarlamazdı. O'nun, ”dilediğini yaratır" buyruğu bu durumu vurgulamaktadır. Şâirin: Gece gündüz peşpeşe deveranı, Genci ihtiyar yaptı, ihtiyarı fâni demesi isnad-ı mecazî kabîlindendir. Yani hadiseleri, onları asıl meydana getiren Allah'a değil, sebeplerine isnad etmiştir. Ebû Zeyd bir defa aynaya bakmış ve: ”Saçlarım ağardı, kusurlarım gitmedi, gayıpta benim için ne var onu da bilmiyorum." demiştir. Şâir de şöyle demiştir: Yaşına bakmayıp dünyasını imar eden zavallı. Senin nice tuhaf işlerin var belli Vücudu harap olup göçüyor, yıkılıyorken Hâlâ binayı tamirle uğraşana ne demeli? Rivayet edildiğine göre Osman (radıyallahü anh), bir kabrin başında durunca ağlanmaktan sakalı ıslanırdı. Kendisine: ”Cennet ve cehennemi hatırlarsın, fakat ağlamazsın. Burada kime ağlıyorsun?" denilince o, şöyle cevap verdi: ”Rasûlüllah (sallalahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz kabir, âhiret menzillerinin ilkidir. Kişi oradan kurtulursa daha sonrası onun için daha kolay, kurtulamazsa daha sonrası onun için daha zordur. ” (10) Hikâye edilmiştir ki Hasan Basrî (Allah ona rahmet etsin), bir kabrin başında sesli ağlayan ve şöyle diyen bir kız gördü: ”Babacığım! Yatağını ben hazırlıyordum. Bu gece yatağını kim hazırladı? Babacığım! Seni ben yediriyordum. Bu gece seni kim yedirdi?" Buna benzer sözler. Bunun üzerine Hasan Basrî şöyle demiştir: ”Böyle söyleme; şöyle söyle: 'Babacığım! Seni kıbleye yönelik koyduk. Oradan çevrildin mi? Babacığını! Kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe mi, yoksa cehennem çukurlarından bir çukur mu oldu? Babacığım! İki meleğe doğru cevap verebildin mi, yoksa veremedin mi?" Bu sözler üzerine kız Hasan Basriye, ”Efendim! Sözleriniz ne güzel!" diyerek öğütlerini kabul etti. O halde, akıllı insan, ölümü hatırlamalı yolculuğun uzaklığını düşünmeli ve imanla, namaz, gece ibadeti vb. gibi amellerle âhirete hazırlanmalıdır. Amellerin en faziletlisi nefsi ıslah etmek, gıybet ve yalanı terketmek suretiyle insanlara eziyet vermemek ve ameli Allah rızası için yapmaktır. Bu da, ameli sürekli yapmak suretiyle tek Allah inancının güçlü oluşuna; amelin sürekli oluşu da, temiz bir kalp ile gece gündüz amelleri, tekrar etmekle olur.

Rum 30:55

Kıyamet koptuğu gün, kıyamet, ”saat" diye anlandırılmıştır. Çünkü kıyamet, dünyanın son saatinde kopacak; ya da aniden gerçekleşecektir. Bu yüzden saat, âhiretin bir adı olmuştur. Suçlular, kabirlerde sadece bir saat kadar kaldıklarına yemin ederler. Böylece onlar, kalış sürelerini unutkanlıktan, ya yalandan ya da tahminen az bulmuşlardır. Suçlular için sözü edilen kalışları, kabirler değil, dünyadaki kalışları olduğu da ileri sürülmüştür. Ancak bu kalışın, kabirlerde olması daha tercihe şayandır. Çünkü bu kalış, aşağıda belirtileceği gibi yeniden dirilme günü ile son bulmaktadır. Dünyada kalışları ise böyle değildir. İşte onlar dünyada, Allahü teâlâ'nın: ”Onlar, olanca güçleriyle Allah'ın, ölen bir kimseyi tekrar diriltmeyeceğine dair Allah'a yemin ettiler..." (Nahl: 38) âyetinde bildirdiği gibi yeniden diriltmeyi inkâr etmek ve onun tahakkuk etmiyeceğine dair yemin etmekle haktan böyle döndürülüyorlardı. Yani onlar, haktan ve doğruluktan alıkonuyorlar ve batıla, iftira ve yalana itiliyorlardı. Başka bir deyimle dünyada yalan söyledikleri gibi âhirette de yalan söylerler. Bil ki, Allahü teâlâ doğruluğu varetmiş ve doğruluğun gölgesinde iman ve ihlâs ortaya çıkmıştır. Öte yandan, yalanı yaratmış ve yalanın gölgesinde inkâr ve münafıklık belirmiştir. Doğruluktan oluşan iman, müminlerin kıyamet günü: ”Bize verdiği sözde sadık olan Allah'a hamdolsun..." (Zümer: 74); ”Bu Rahman'ın vaadidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!" (Yâsîn: 52) diye söylemelerini sağlar. Yalandan kaynaklanan inkâr da, o gün kâfirlerin: ”Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık." (Enam: 23) ; ”Sadece bir saat kaldılar" (Rûm: 55) ve benzeri yalanlar söylemelerini doğurur.

Rum 30:56

Dünyada meleklerden ve insanlardan kendilerine ilim ve iman verilenler inkarcılara cevap olarak ve yalanlarını reddederek şöyle derler: 'Yemin olun ki siz, Allah'ın yazısında Levh-i mahfuzda ezelî takdir, yani O'nun ilmi ve hükmü gereğince yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. Gerçekten bu süre bilinen hakiki bir saat değil, uzun bir süredir. Nakledildiğine göre dünyanın yıkılışı ile yeniden dirilme gününe kadar kırk vardır. Bu kırk, kırk saat, kırk gün veya kırk yıl olabilir. Ancak tercih edilen kırk yıl, ya da kırk bin yıldır. Kendilerine ilim ve iman verilenler, daha sonra o inkarcıları susturmak için yeniden dirilmenin gerçekleşeceğini -ki onlar bunu inkâr ediyorlardı- haber vererek şöyle demişlerdir: ”Yeniden dirilmeyi inkâr etmiş iseniz işte bugün inkâr ettiğiniz; ve dünyada iken size vaadedilen yeniden dirilme günüdür; yani inkârınızın batıl olduğu ortaya çıkmıştır. Fakat siz, aşırı cehalet ve basiretsizlikten dolayı dünyada onun hak olduğunu tanımıyordunuz.' Bu yüzden de alayla o günü istiyordunuz.

Rum 30:57

Artık o gün, yani kıyamet günü zulmedenlere Allah'a ortak koşanlara mazeretleri fayda vermez ve onlardan Allah'ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmez. Yani, dünyada davet edildikleri gibi tevbe ve kullukla kendilerine karşı olan öfkenin giderilmesi için gereğini yerine getirmeye davet edilmezler. Çünkü o zaman, tevbe de, kulluk da kabul edilmez. Aynı zamanda kaçırılan iman ve amel fırsatını elde etmek için dünyaya dönüş de mümkün değildir. Âyet-i Kerime’de, insan için beden ne ise, ölü için de kabir o olduğuna işaret edilmektedir. Gerçekten inkarcılar yeniden dirilme günü, dünyadaki geçici günlerini haşir sabahına kadar olan günlere nisbetle uzun da olsa- kısa görürler. Çünkü kabirdeki günleri uzundur. Bazı sadık kimseler şöyle demişlerdir: ”Dünya bir saatten ibarettir. O halde bu saati itaatle geçir." Öte yandan, ömrünü ibadetle geçiren bir insan, ölüm döşeğinde iken şöyle demiştir: ”Üzüntüm, hüzünler, kederler, hatalar ve günahlar diyarından dolayı değildir. Ancak benim üzüntüm, uyuduğum geceden, oruçsuz geçirdiğim günden ve Allah'ı zikretmekten uzak kaldığım saatten dolayıdır."

Rum 30:58

Yemin olun ki Biz, bu Kur'ân'da insanlar için her çeşit misali getirdik. Yani Allah'a yemin olsun ki Biz, onlara her durumu açıkladık ve kendilerine her şeyin niteliğini belirttik. Bu durumlar, zor anlaşılmada tıpkı misaller gibidir. Bunlar, düşünenin doğru yolu bulacağı ve bakanın ibret alacağı tevhid, mahşerde toplanma, peygamberin doğruluğu ve insanların din ve dünya işlerinde ihtiyaç duydukları diğer hususlar gibi meselelerdir. Şayet onlara bu misalleri dile getiren Kur’an âyetlerinden bir âyet getirsen inkarcılar aşırı inatlarından ve kalplerinin katılığından Hazret-i Peygamber ve müminlere hitaben kesinlikle şöyle diyeceklerdir: 'Siz ancak uydurukçularsınız'.

Rum 30:59

İşte bilmeyenlerin ilim tahsil etmeyip inandıkları hurafelere ve uydurdukları asılsız şeylerde ısrar edenlerin kalplerini inkârı tercih etmelerinden ötürü Allah böylece mühürler. Nitekim katmerli cehalet, hakkı anlamaya engel olur ve doğru olanı yalancı saymayı gerektirir.

Rum 30:60

Ey Rasûlüm Muhammed! Sen şimdi onların sözlü ve fiilî eziyetlerine sabret. Şüphesiz Allah'ın sana yardım ve dinini galip getireceği vaadi gerçektir. Onun yerine getirilmesi ve ona bağlı kalınması kaçınılmazdır. Âyetleri yalanlamalarından dolayı onlara iyice inanmamış olanlar, sakın seni sabırsızlıkla gevşekliğe ve üzüntüye sevketmesin! Seni rahatsız etmesin ve uyandırdıkları şüpheler yüzünden seni inancından vazgeçirmesin. Çünkü onlar, şüphe içinde olan sapıklardır. Bu yüzden onlara bu tür şeyler uzak görülmez. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber'in amcası Ebû Talip vefat ettiği zaman Kureyş, eziyetlerini had safhaya ulaştırdı. O kadar ki, ahmak kişilerden biri Rasûlüllah (sallalahü aleyhi ve sellem)'ın mübarek başına toprak saçma cüretinde bulundu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, toprak başında iken eve girdi. Kızlarından biri de yanına gelerek, bir yandan ağlıyor bir yandan ise başındaki toprakları gidermeye çalışıyordu. Rasûlüllah ise ona: ”Kızım! Ağlama! Şüphesiz Allah, haham korur" diyordu. Aynı şekilde ashabın hepsi eziyet görmüş, onlar ise sabretmişler ve neticede hedefe ulaşmışlardır. Böylece din, dünya ve âhiret yönüyle üstünlük onların olmuştur. Allah bizi ve sizi sabırlı ve dayanıklı kişilerden eylesin! Cihad ve İslâm dinine yardımda canımızı ve malımızı feda etmeye de muvaffak kılsın! Şüphesiz Allah, kerem sahibidir, cömerttir. Allahü teâlâ'nın yardımıyla Rûm Sûresinin tefsiri sona ermiştir.

Lukman 31:1

LOKMAN SURESİ Elif. Lâm. Mim. Yani bu sûre, Elif Lanı Mim süresidir. Bazı âlimler şöyle demişlerdir: ”el-Hurûfu-l-mukattaât (sûre başlangıç harfleri), sûre başları ve ibret hazinelerinin anahtarlarıdır." Buradaki bu üç harfle, Allahü teâlâ'nın, ”Ben Allah'ım; kemal sıfatlar benimdir ve bağışlama ve iûtufta bulunma bana aittir," sözüne işaret edilmektedir.

Lukman 31:2

İşte bu sûre ve âyetler, hikmet dolu ya da tahrif ve değiştirilmekten korunmuş, bozulmaktan ve bâtıl olmaktan korunmuş muhkem Kitab'ın âyetleridir.

Lukman 31:3

Güzel davrananlar, iyi amel yapanlar için sapıklıktan koruyacak bir hidayet rehberi ve azaptan koruyacak rahmet olmak üzere (indirilmiştir). Âyetteki ”Muhsin" (iyi davranan) kelimesi, sadece müminlerden övgü ile bahsedilen yerlerde geçmektedir. Kur'an'ın güzel davrananlara hidayet rehberi ve rahmet olarak tahsis edilmesi, onun başkalarını doğru yola iletmediğini göstermektedir.

Lukman 31:4

O kimseler, namazı dosdoğru kılarlar, bu ifade, ”Muhsin" diye tanımlananların niteliklerini belirtmekte ve onların yaptığı iyilikleri dile getirmektedir. Namazın ikâme edilmesi; namazın kılınması demektir. Kılmanın ”ikâme" kelimesiyle ifade edilmesi, namazın dinin direği olduğunu göstermektedir. "el-Müfredât" isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Bir şeyin ikâme edilmesi, o şeyin hakkının tam verilmesidir. Namazın ikâmesi ise, onu sadece şeklen kılmak değil, şartlarını tam olarak yerine getirerek kılmaktır. Zekâtı verirler yani şartlarına uygun olarak onu hak edenlere verirler. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Mallarınızı zekâtla koruyun; hastalarınızı da sadaka ile tedavi ediniz." Avamın (sıradan halkın) zekâtı, gönüllerini cimrilik pisliğinden temizlemek için her yirmi dinara karşılık yarım dinardır. (Yani kırkta bir veya %2,5'tur.) Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları (günahlardan) temizleyesin, onların (sevaplarını) artırıp yüceltesin.." (Tevbe: 103) Avamın cehennemden kurtuluşu, şeriata uygun olarak zekât vermek ve diğer dinî esasların gereğini yerine getirmekle mümkündür. Has kulların zekâtı ise, kalplerinin dünya sevgisi pasından arındırılması için malın hepsindendir. Ve onlar âhirete yani âhiret yurduna ve amellerden dolayı hesap görüleceğine de kesin olarak iman ederler. Yeniden var olma ve hesap konusunda şüphe etmezler. Ahir; son, sonuncu demektir. Âhirete de dünyadan sonra geldiği için bu isim verilmiştir. Âhiret, dünya yurdundan istikameti düzgün olarak Allah'a gelen kimseler için ikinci bir yurttur. Dünyadan çıkıp giden, âhirete intikal eder. Bu itibarla daha önce âhirete inanmış iken bu sefer ona kesin olarak iman eder. Şüphesiz dünya, karanlık cismânî örtülerden, âhiret ise nurlu ve rûhânî perdelerden müteşekkildir. O halde hak yolda yürüyen, görünen âlemden ruhlar alemine geçerek o perdeleri yok eder.

Lukman 31:5

İşte onlar, bu üstün niteliklere sahip olup ”muhsin" vasfında olanlar Rableri tarafından gösterilmiş doğru yol üzeredirler. O, bu kimselere yollarını gösterir ve o yolda onları muvaffak kılar. Ve onlar kurtuluşa erenlerdir. Her arzu edileni elde edenler ve istenmeyip kaçılan bütün şeylerden kurtulanlardır. Çünkü onlar, doğru olan inançla iyi ameli birleştirmişlerdir. "Felah", isteğini elde etmek ve emeline ulaşmak demek olup dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki çeşittir. Dünyevî olanı, dünya hayatının iyi oluşuna vesile olan mutluluğu elde etmektir. Uhrevî olanı ise, dört şeyden müteşekkildir: Ölümü olmayan ebedilik, fakirliği olmayan zenginlik, zilleti olmayan üstünlük ve cehaleti olmayan bilgidir. Bu sebeple: ”Asıl hayat, âhiret hayatıdır,"denilmiştir.

Lukman 31:6

İnsanlardan öyleleri var ki, herhangi bir ilmî delile dayanmadan insanları Allah yolundan yani, O'na ulaştıran hak dininden saptırmak ve alıkoymak, ya da sahte kitaplar sayesinde Hak'a erdiren Kitabini okumalarına mani olmak ki, başkasını saptıran aynı zamanda kendisi de sapmış olur.- Ve sonra onunla alay etmek için boş lafı satın alır. Onu tercih eder. O, satın aldığı ve tercih ettiği şeyi, ya da ticareti bilmemektedir. Çünkü boş sözü, Kur'an okumaya tercih etmiştir. "Lehve'l-hadîs" : Aslı olmayan sözler, boş efsaneler, komik lâflar ve anlamsız konuşmalar gibi insanı oyalayan ve işinden alıkoyan şeylerdir. "Hadîs" ise, az ya da çok söz için kullanılır. Çünkü söz, azar azar oluşur. Ebû Osman (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Allah'ın kitabından, Rasûlüllah'ın sözünden veya sâlih kulların davranışından başka her söz ”lehv" dir. Yani boş ve anlamsızdır." Çoğu Müfessirlere göre bu âyet, Nadr ibnü'l-Hâris hakkında inmiştir. Bu müşrik Bedir savaşının nihayetinde Müslümanlar tarafından öldürülmüştür. Rivayet edilmiştir ki Nadr İbnü'l-Hâris, ticaret için İran'a gitmiş. Kehle ve Diınne hikâyelerini, Rüstern ve İsfendiyaria ilgili haberlerle İran hükümdarlarına ait sözleri alıp getirerek Kureyş halkına toplantılarda anlatmaya başlamış ve şöyle demiştir: ”Rasûlüm Muhammed size Âd ve Semûdia ilgili haberleri anlatıyor; ben de size Rüstern ve İsfendiyar'ın haberlerini anlatıyorum," Kureyş halkı da onun bu sözünden hoşlanarak Kur'an dinlemeyi terk ediyordu. Bu yüzden âyetteki ”satın alma" gerçek anlamda meydana gelmiş olmaktadır. Çünkü Nadr, malı karşılığında, içinde boş söz ve bâtıl ifadeler bulunan kitapları satın almıştır. İşte onlar için yani boş sözü satın alıp insanları saptıranlar için, bâtılı hakka tercih etmekle hakkı küçümsediklerinden dolayı küçük düşürücü bir azap vardır.

Lukman 31:7

Ona, yani, sözü edilen satın alma işi ile uğraşana -ki bu ifade, âyetin Nadr Ibnüi-Haris hakkında indiğini göstermektedir.- Ayetlerimiz, yani Kitabimizin âyetleri okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, ki bunun durumu, işittiği halde o âyetleri işitmeyen kimsenin durumuna benzer. Bu mesajda, âyetleri işiten kimsenin yüz çevirmesinin ve büyüklük taslamasının tasavvur edilmediğine işaret edilmektedir. Çünkü bu âyetlerde, onlara yönelmeyi ve boyun eğmeyi gerektiren durumlar söz konusudur. Sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi yani durumu, kulaklarında işitmeye engel bir ağırlık bulunan bir kimsenin durumuna benzer halde büyüklük taslayarak ve gönlünü itaat etmekten, kulak vermekten alıkoyarak o âyetlere önem vermeksizin yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver. Ona, aşırı derecede elem veren azabın mutlaka kendisine geleceğini bildir. Âyet-i Kerime’deki müjdenin amacı, inkarcıları küçümsemektir. Allahü teâlâ, ardından müminlerin durumlarını şu ifadeyle dile getirmiştir:

Lukman 31:8

Şüphesiz âyetlerimize iman edip de iyi amel yapanlar, o âyetlerin gereğini yerine getirenler için, imanlarına ve amellerine karşılık, ki iman, kalben tasdik etmek olup sağlamlaşması ise iyi amelle mümkündür. Bu sebeple Allahü teâlâ, bu iki unsuru bir araya getirerek cenneti, iman ve amele karşılık kılmıştır. İçinde ebedî kalacakları nimet cennetleri vardır. Denilmiştir ki, ”Naim (nimet) cenneti," sekiz cennetten biridir. Sözü edilen sekiz cennetin isimleri şöyledir: Dâru'l-Celâl. Dâru's-Selâm, Dâru'l-Karâr, Adn Cenneti, Me'vâ Cenneti, Huld Cenneti, Firdevs Cenneti ve Naîm Cenneti'dir. Nitekim Vehb b. Münebbih İbn Abbas'tan bunu böyle rivayet etmiştir.

Lukman 31:9

Bu, Allah'ın bir vaadidir ve gerçektir. Yani Allah, nimet cennetlerini gerçek bir vaad olarak onlara vaadetmiştir. O, azizdir, hiç bir şey O'na galip gelemez ve dolayısıyla vaadini yerine getirmeye, ya da azabını tahakkuk ettirmeye kimse engel olamaz; hikmet sahibidir. Bu sebeple O, ancak hikmetin ve maslahatın gereğini yapar. Musikî İle İlgili Hükümler Bazı Müfessirler, geçen âyetteki ”Lehve'l-hadîs" den maksadın müzik olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu durumda âyetin anlamı, ”şarkıcı kadını satın alan" demek olmaktadır. Bu sebeple İman Malik: ”Bir kimse bir cariye satın alıp da şarkıcı olduğunu farkettiği zaman bu kusuru dolayısıyla onu geri verebilir," demiştir. Fıkıh kitaplarında şöyle denilmiştir: ”Halka şarkı söyleyen bir erkek, günah işlemek üzere, insanların bir araya gelmesine sebep olduğundan şahitliği kabul edilmez. Çünkü bu gibi kimseler yalandan kaçınmaz. Fakat, yalnızlığı gidermek ve üzüntüyü yok etmek üzere kendi başına şarkı söyleyenin şahitliği kabul edilir. Bundan dolayı onun güvenilir olma özelliği yok olmaz." Öte yandan, halka olsun, olmasın şarkıcı bir kadının şahitliği kabul edilmez. Çünkü onun, sesini yükseltmesi haramdır. Hazret-i Peygamber, kadının sesli olarak şarkı söylemesini yasakladığı için böyle bir kadın adalet derecesinden düşer, şahitliği kabul edilmez. Haclis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Şarkıcı kadınlara şarkı öğretmek, onları satmak ve satın almak helâl değildir; onların bedeli de haramdır.""'' Yine Hazret-i Peygamber, köpeğin ücretini ve çalgı âleti yapmaktan elde edilen kazancı yasaklamıştır. Mekhul ise şöyle demiştir: ”Kim, şarkı söylemek ve dans yapmak üzere dansöz bir cariyeyi satın alarak yanında tutar ve ölünceye kadar bu işi sürdürürse o kişinin cenaze namazını kılmam. Nitekim Allah (celle celalühü), ”insanlardan öyleleri var ki..." (Lokman: 6) diye buyurmaktadır. Diğer taraftan bir hadis-i şerifte Hazret-i Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz Allah, beni hidayet rehberi ve âlemlere rahmet olarak göndermiş ve bana, tanbur, ud ve ney gibi çalgı âletlerini, çengi ve cahil iye işlerini ortadan kaldırmayı emretmiştir. Rabbim, yüceliğine yemin ederek şöyle buyurmuştur: ”Kullarımdan biri kasden içkiden bir yudum içerse kıyamet günü ona o kadar irin içiririm. Bu kul, ister bağışlanan, isterse azap gören olsun. Fakat Benden korkarak o yudumu terkederse kıyamet günü ona mukaddes havuzdan içiririm." Ve yine haclis-i şerifte Rasûlüllah: ”Çalgı âletlerini kırmak ve domuzları öldürmek (yani onları yasaklamak üzere gönderildim" buyurmuştur. Diğer taraftan İbn Kemal şöyle demiştir: ”Mezamir" kelimesinden maksat, aslında boru vb. gibi kendisine üflenen âletlerin isimleri ise de genel olarak bütün müzik âletleridir. Hadis-i Şerifteki ”kırma" ifadesi, gerçek anlamda değil, nehyi pekiştirmek içindir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Kulaklarını şarkı-türkü ile dolduran kişiye kıyamet günü ruhanîlerin sesini dinlemek için müsaade verilmez." Bunun üzerine kendisine şöyle sorulmuştur: ”Ey Allah'ın elçisi! Ruhanîler kimdir?" Rasûlüllah şöyle cevap vermiştir: ”Cennetliklerin okuyucularıdır." Yani melekler, iri gözlü huriler ve diğerleri. Müfessirler şöyle demişlerdir: '"el-Vesîf isimli tefsirde geçtiği gibi âyetteki 'satın alma' kelimesi genel olarak değiştirme ve tercih etme olarak yorumlanıyorsa da eğlence, oyun ve çalgı âletlerini Kur'ân'a tercih eden herkes, bu âyetin kapsamı içine girmektedir." "en-Nisâb" isimli eserde müellif şöyle demiştir: ”İslâm idaresi altında bulunan gayrı müslimlerin çalgı âletlerini alenen satmaları ve açıkça müzik çalmaları yasaklanır." Bil ki Kur'an, sözlerin en doğrusu ve en tatlısı; onu dinlemek ve ona kulak vermek de Allah'tan rahmeti cezbeden unsurlardan olduğuna göre onu güzel sesle okumak müstehabtır. Çünkü bu tarz okuyuş, kalbin yumuşamasına ve korkunun harekete geçmesine vesiledir. ”Fethu'i-Karîb" isimli eserde olduğu gibi, İınam-ı Azam da aynı görüştedir. Ancak gelişi güzel uzatma ile kıraat sınırını aşmamak lâzımdır. Şayet okuyucu yanlış okur; bir harf ilâve eder, ya da bir harf eksiltirse bu okuyuş haram olur. Bunun yanında tanbur, ud ve diğer çalgı âletlerini dinlemenin haram olması konusunda farklı bir görüş yoktur. Fakat bazı âlimler şöyle demişlerdir: ”Oyun için olan çalgı âletlerinin haram oluşu, tıpkı içki ve zinanın haram oluşu gibi bizzat bu âletlerin kendisi değil, kullananlar için haramdır. Bu sebeple âlimler, gerek cihad için ve gerekse hac yolunda davulun çalınmasını bundan istisna etmişlerdir. Şayet davul, eğlence ve oyun için kullanılırsa haram olur. Eğlenceden uzak olunca haram olmaktan çıkar. "Avârifi'l-Mearif" isimli eserde müellif şöyle demiştir: ”Def ve saza gelince, -her ne kadar Şafiî mezhebinde bu ikisi hakkında bir tolerans var ise de- onları terketmek, ihtiyatla hareket etmek ve ihtilaflı şeylerden uzak durmak daha uygundur." Özellikle defin etrafında zil vb. olduğu zaman, ”el-Büstân" isimli eserde geçtiği gibi ittifakla mekruh olur. İhtilâf ise sadece makam ve nağmelerle okunan şiiri dinleme konusundadır. Şayet şiir, kadınları dile getirme, insanın vücut hatları ve belli uvuzlarının özellikleri konusunda olursa, nefsi ve şehveti harekete geçirdiğinden dolayı dindar kesimin bu amaçla bir araya gelmesi doğru değildir. Hele bu şiir, eğlence ve müzikle uğraşanlarla fesatçıların cemiyetlerinin alışageldikleri şekilde şarkı söyleme metoduyla söylenirse hiç yakışmaz. Müzik, ”el-eşbâh" isimler eserde felsefe, göz-boyacılık, astroloji, falcılık vb. gibi haram kılınan ilimlere dahil edilmiştir.

Lukman 31:10

O, Allahü teâlâ gökleri, yedi göğü, Kürsüyü ve Arşi, gördüğünüz üzere direksiz ya da görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı. Bil ki, göklerin ve yerin bu nizam üzerinde, herhangi bir düzensizlik ve bozukluk olmaksızın durması, ancak Yüce Allah'ın kudreti sayesinde olmaktadır. Sizi sarsmasın diye yere de sabit dağlar koydu. ”İlkâ": Bir şeyi karşılaşacağın ve göreceğin zaman atmak ve bırakmak demektir. ”Ravâsî" ise, sabit demek olan râsiye kelimesinin çoğuludur. Ayetteki ”ravâsî" kelimesinden maksat, sabit dağlardır. Çünkü bu dağlar yer yüzünde sabittir ve yer de onlar sayesinde sabit olmuştur. Allahü teâlâ, sabit dağları -her ne kadar yaratılan büyük cisimler ise de- önemsemeyerek ve sayıca az görerek, bir kimsenin eline alıp yere attığı taşlara benzetmiştir. Bu husus. Allah'ın büyüklüğünü tasvir etmekte ve kudretini dolaylı olarak dile getirmektedir. Çünkü zihinlere durgunluk verecek derecede büyük olan her iş, Allah'a kolaydır. Yani Allahü teâlâ arza, ”Ol" demiş, o da varolmuş ve yeryüzü haline gelmiştir. Bu yer, başlangıçta sallanır halde, iken dağlarla sabitleştirilmiş, fakat kimse onun neden yaratıldığını anlayamamıştır. Ve orada çokluğu ve farklı türleriyle her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden buluttan su, yağmur indirip bu su sayesinde orada yani arzda her hoş faydası çok çifti, türü bitirdik. Âyet-i Kerime’de, üçüncü şahıstan birinci şahsa geçiş, göklerin ve arzın durumuna çok önem verildiğinin bir göstergesidir. Bil ki -Allah, hepimizi O'nun varlıklarının olağanüstü durumu ve gücünün fevkalâdeliğini düşünmeye muvaffak kılsın- akıllı kişilerin akıllan, bitkiler, ağaçlar ve onların hayret verici yönleri, özellikleri, zarar ve faydaları konusunda yetersizdir, şaşkındır. Nasıl olmasın ki? Sen de o bitki ve ağaçların farklı şekillerim, değişik renklerini, hayrete düşüren yapraklarının şekillerini ve çiçeklerinin kokularını seyredip durmaktasın. Sahip oldukları renklerin her biri kısımlara ayrılmaktadır. Meselâ gül rengi, mor, altın sarısı vb. gibi renkler kırmızılıkta müşterek olmakla birlikte birbirinden farklıdır. Bununla birlikte kokuların eşsizliği, güzelliği, meyve, tane ve yaprak şekillerinin olağanüstülüğü konusunda hepsinin ortak yönleri vardır. Her birinin rengi, kokusu, tadı, yaprağı, meyvesi, çiçeği ve diğerine benzemeyen bir Özelliği vardır. Bunlardaki gerçek hikmeti sadece Allah bilir. İnsanın bu konuda bildikleri, bilmediklerine oranla tıpkı denizden bir damla gibidir.

Lukman 31:11

'İşte bunlar; zikredilen gökler, arz, dağlar, canlılar ve bitkiler Allah'ın yarattıklarıdır. Ey Müşrikler! Şimdi siz, O'ndan başkasının yani Allah'tan başka kullukta kendisine ortaklar edindiklerinizin ne yarattığını bana gösterin!' (de). Ki onlar, kullukta O'na ortak olmayı haketmiş olsunlar. Hayır, (gösteremezsiniz!) Doğrusu zalimler açık bir sapıklık içindedirler. Burada, inkarcıların susturulmasından, her yönüyle açık olan sapıklıklarını tescil etmeye yöneliş vardır. Yani onların haktan uzak oluşları açıktır, belirgindir. Bil ki şirk en büyük günah olduğu gibi tek Allah inancı da en büyük fazilettir. Şirkin ateşi olduğu gibi tevhidin de nuru vardır. Şirk ateşi, Allah'a ortak koşanların iyiliklerini yakarken; tevhîd nuru da Allah'ın birliğini kabul edenlerin kötülüklerini yakmaktadır. Tevhid, ibadetlerin en üstünü, Allah'ı zikretmek ise O'na en büyük yakınlıktır. Nitekim Allah'ı anmak, oruç ve namaz gibi diğer amellerin aksine zaman ve vakitlerle sınırlı değildir. Sapıklıktan kurtulmak, ancak tevhide yönelmek ve ibadeti, övgüye lâyık olan Allah'a ait kılmakla mümkündür. Kim, ”Lâ ilahe illallah" (Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur) der ve Allah'tan başka tapılan şeyleri inkâr ederse, malı ve kam haram olur. İhlas vb. den gizlediği şeyler için âhiretteki hesabı Allah'a aittir. Bu itibarla Allah'tan başka, bir şey yaratamayan ve mükâfat veremeyen birine kullukla yönelmenin bir anların yoktur. Öyleyse ey mü'minler! Allah'a koşunuz ki, iyi kulların bulunduğu yerlerde konaklayasınız.

Lukman 31:12

Yemin olun ki Biz Lokman'a hikmet verdik. Çoğu âlimlere göre Lokman, hikmet sahibi, tıp ilmine ve gerçek hikmete malik biriydi. Ondan nakledilen bazı hikmetli sözler şunlardır: ”Namazda iken kalbini koru, yemek esnasında boğazına dikkat et. Başkasının evinde olunca gözünü kolla ve insanlar arasında iken diline sahip çık. İki şeyi hatırla, iki şeyi de unut. Hatırlaman gereken iki şey; Allah ve ölümdür. Unutman gereken iki şey ise: başkasına iyilikte bulunman ve başkasının sana kötülük etmesidir." Lokmanın teninin siyah olması, hikmet sahibi olduğunu, peygamber olmadığını kuvvetlendirmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, ancak şekli güzel ve sesi hoş olan kimseyi peygamber göndermiştir. Bazı âlimler şöyle demişlerdir: ”Lokman peygamber değildi. Fakat o, çok düşünen ve derinlemesine bilgisi olan bir kuldu. O, Allah'ı; Allah da onu sevmiş ve ona hikmeti lütfetmiştir. Hikmet; dille doğruya isabet, kalp ile fikrî isabet ve organlarla hareket isabetidir. Konuşunca hikmetli söz söyler; düşününce hikmetli düşünür ve hareket edince de hikmetle hareket eder." Nitekim İmanı Râgıb şöyle demiştir: ”Hikmet, ilim ve hareketle hakka isabet etmektir. Allahü teâlâ'dan olan hikmet, eşyayı tanımak ve en sağlam şekilde onları meydana getirmektir. İnsandan kaynaklanan hikmet ise, varlıkları oldukları gibi tanımak ve hayır işlemektir." İşte bu âyet-i kerime’de Lokmanın, bu niteliklere sahip olduğu ifade edilmiştir. Hikmetle İlgili Bir Bölüm İmam-ı Gazâlî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: ”Her şeyi bilip de Allah'ı bilmeyen, hikmet sahibi diye adlandırılmayı hak etmemiştir. Çünkü o kişi, en yüce ve en üstün olan varlığı tanımamıştır. Hikmet, ilimlerin en yücesidir. İlinin yüceliği ise bilinenin yüceliği ölçüsüne göredir ve Allah'tan daha yüce kimse yoktur. Allah'ı tanıyan kimse, diğer ilimlerde anlayışı az, dili zayıf ve ifadesi kıt olsa bile o kişi, hikmet sahibidir. Allah'ı tanıyanın sözü başkasının sözünden farklı olur. Çünkü o, hemen elde edilecek faydaları gözetme yerine, sonuçta fayda verenleri gözetir. İnsanlar nazarında veciz sözler, hikmet sahibinin Allah'ı tanımasıyla ilgili hallerinden daha belirgin olduğu için insanlar her halde bu gibi veciz sözlere ”hikmet" demişlerdir. Bu sözleri söyleyene de ”hikmet sahibi (hakîm)" denilmiştir. Peygamberlerin ve hikmet sahibi kimselerin sözlerinden meşhur olan bazıları şunlardır: "Hikmet, Allah korkusudur."“Az ve yeterli olan, çok ve oyalayandan daha değerlidir."“Vera sahibi ol ki, insanların en çok ibadet edeni olasın. Takva sahibi ol ki, insanların en çok şükredeni olasın."“İnsanın başına gelen belâ dili yüzündendir."“Bahtiyar, başkasından öğüt alandır."“Kanaat, bitmeyen bir maldır."“Tereddütsüz bilgi tümüyle imandır."“Bu ve benzeri sözlere ”hikmet" ve bu sözleri söyleyene de ”hakîm" adı verilir. Nasıl ki, peygamberlik kulun çalışması ile kazanılan bir haslet değildir. Aksine Allahü teâlâ'nın bir lütfudur, dilediğine verir. Hikmet de hakîm kimselere Allah'ın bir lütfudur. O da sırf kulun çalışmasıyle elde edilemez. Ancak, hikmeti elde etmenin yolunu peygamberlerin öğretmesi ve Allahü teâlâ'nın vermesiyle elde edilir. Nitekim Hazret-i Peygamber, şu sözü ile hikmetin elde ediliş yolunu bize göstermiştir: ”Kim kırk gün Allah rızâsını gözetir, samimi olursa hikmet kaynakları kalbinden geçerek dilinde belirir." Kalp, vahyin indiği yer olduğu gibi hikmetin de indiği yerdir. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara: 269) Buna göre hikmetin kazançla değil, ilâhî lûtufla olduğu sabit olmuştur. Çünkü hikmet, makamla değil sözle ilgilidir. Filozofların ”hikmet" diye adlandırdıkları mantıklı sözler hikmet değildir. Bunlar, vehim ve hayal âfeti karmaşasından uzak doğru düşüncenin mahsulleridir. Yine bunlar, hem mü'min, hem de kâfir için olabilir. Fakat şüphelerden uzak olmaları pek azdır. Bu sebeple söz konusu filozofların delilleri ve anlayışları konusunda farklılıklar olmuştur." Öte yandan, ”Arâisu'l-Beyân" isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Hikmet üçe ayrılır: Kur anin hakikatlerinden ibaret Kur'an hikmeti; bilgiden ibaret iman hikmeti ve işlerde Hakkin san'at inceliklerini anlamadan ibaret burhan hikmetidir." Bazıları şöyle demişlerdir: ”Üç şey hikmetin işaretlerinden sayılır: Kendini, insanların seviyesinde, insanları da kendi seviyesinde görmek ve onlara kapasitelerine göre öğüt vermektir." Hüseyin b. Mansur da şöyle demiştir: ”Hikmet oklar, müminlerin kalpleri ise o okların hedefleridir." Yine bu konuda şöyle denmiştir: ”Hikmet, ilhamla vesveseyi birbirinden ayıran nurdur. Bu nur kalpte, düşünce ve ibretten oluşur. Düşünce ve ibret de üzüntü ve açlığın mirasıdır." Hikmet sahibi birisi ise şöyle demiştir: ”Bedenlerin azığı içecekler ve yiyecekler, aklın azığı ise hikmet ve ilimdir. Kula verilen en üstün şey, dünyada hikmet, âhirette de rahmettir. Beden için güzel koku ne ise ahlâk için hikmet de odur." Hazret-i Ali'de şöyle demiştir: ”Bu kalpleri dinlendirin ve onlar için hoş sözler arayın. Çünkü kalpler, bedenlerin yorulduğu gibi yorulur." İsa (aleyhisselâm) şöyle demiştir: ”Tane nerede biter?"“Yerde" diye cevap vermişlerdir. Hazret-i İsa: ”Hikmet de aynı şekilde, ancak yer gibi olan kalpte biter. Bu yer, suyun kaynağıdır," demiştir. Hikmet, Allahü teâlâ'nın Lokmana olan bir lütfü olunca ondan, şu ifadesiyle şükretmesini istemiştir: "Allah'a şükret' (dedik). Yani ona: ”Hikmet nimetinden dolayı Allah'a şükret" dedik. Çünkü o hikmeti sana Allah vermiştir. Allahü teâlâ'ya, nimetlerinden dolayı şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Çünkü, şükrün faydası, yine şükreden kişiye aittir. Bu da kendisine verilen nimetin devamı ve daha da artmasıdır. Rabbin in nimetine nankörlük eden de, nankörlüğünün vebali ona aittir ve bilsin ki Allah zengindir, ne ona, ne de şükrüne muhtaçtır; zatında, sıfatlarında ve işlerinde övgüye lâyıktır. Kullar, ister O'na hamd ve şükretsin, isterse nankörlük etsin, değişmez.

Lukman 31:13

Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki: Yani, ”Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmine Lokmanin, oğluna şöyle dediği anı hatırlat: 'Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Herhangi bir şeyi kullukta Allah'a denk tutma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.' Çünkü şirk, nimeti verenle, hiçbir fayda vermeyeni aynı ölçüde tutmaktır. Lokman oğluna, yerine getirmesi halinde mutlu olacağı şeyi tavsiye etmiştir.

Lukman 31:14

Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik, emrettik. Bu cümle, Lokmanin tavsiyeleri arasında bir ara cümlesidir ve tavsiyede yer alan şirkten nehyetmeyi pekiştirmektedir. Bu ifadenin ardından Allahü teâlâ, anneyi öne alarak ve anne-babanın hakkının büyüklüğünü vurgulayarak şöyle buyurmuştur: Çünkü annesi onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Nitekim cenin, annesinin karnında büyüdükçe annesinin sıkıntısı, onu doğuruncaya kadar artar. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. ” Fisal" çocuğu sütten kesmek demektir. Sütten kesme işi ise, doğumdan itibaren iki yılın sonunda olur. Şafiî'ye göre bu süre emme süresidir. Ondan sonra çocuğun emmesi ile süt kardeşlerin evlenmeleri haram olmaz. Yine Şafiî'ye göre çocuğu ihtiyacı kadar emzirmek vacip, iki yıla kadar emzirmek müstehab ve iki buçuk yıla kadar emzirmek ise caizdir. (İşte bunun için) Bana ve anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Yani biz ona: ”Bana şükret" dedik; ya da: ”Bana şükretmesi için tavsiyede bulunduk." Bu iki ifade arasındaki kısım, tavsiyeyi pekiştiren bir ara cümlesidir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber: ”Kime daha çok iyilikte bulunayım?" diye sorana: ”Annene, yine annene ve yine annene," ardından da: ”Sonra babana" diye buyurmuştur. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Bana şükret! Çünkü seni Ben yarattım ve İslâm'a yönelttim. Anne ve babana da şükret. Çünkü onlar da sana küçükken, bakmışlardır." Hakka şükretmek, O'nun ululuk ve yüceliğini tanımak; anne ve babaya şükretmek ise, onlara acımak ve saygı göstermektir. "Şerhu'l-Hıkem"de şöyle geçmektedir: ”Allah, kendine olan şükrü, anne ve babaya olan şükürle bir arada zikretmiştir. Çünkü onlar, mecazî anlamda varlığının kaynağıdır. Gerçek anlamda varlığının kaynağı ise Allah'ın lütfü ve keremidir. Bu itibarla gerçek nimet O'na ait olduğu gibi gerçek şükür de O'na aittir. Mecazî anlamda nimet başkasının olduğu gibi mecazî şükür de başkasına olur." Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”insanlara şükretmeyen Allah'a da şükretmez. ”(3) Dönüş ancak Banadır. Dolayısıyla şükründen ve nankörlüğünden dolayı sana muamele edeceğim. Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: ”Beş vakit namaz kılan Allah'a şükretmiştir. Bu beş vakit namazın ardından anne ve babsına duâ eden de anne ve babasına şükretmiştir."

Lukman 31:15

Eğer onlar seni, hakkında yani kulluğu haketme konusunda Allah'a ortak olmaya dair bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa... ”Mücâhede": Düşmana karşı bütün gücünü, imkânını kullanmaktır. Onlara, bana şirk koşma hususunda itaat etme. Yani anne ve babanın hizmetleri büyük ise de evlâdın, günah olan şeyde onlara itaat etmesi caiz olmaz. Onlarla dünyada dinin razı olduğu biçimde iyi geçin. Müslümanın, anne ve babasına --kâfir bile olsalar- bakması, iyilik etmesi, hizmetlerinde ve ziyaretlerinde bulunması dinî bir görevidir. Ancak kendisini inkâra yöneltmelerinden endişe ederse bu durumda onları ziyaret etmeyebilir. Anne ve babası Hristiyan iseler onları kiliseye götürmez, çünkü bu, günahtır. Ancak kiliseden eve götürür. Dinde Bana tevhid ve samimiyetle yönelenlerin yoluna uy. Böyle davrananlar olgun mü'minlerdir. Sonunda dönüşünüz, senin ve anne-babanın dönüşü Banadır. O zaman dönüşünüz anında size, yapmış olduklarınızı haber vereceğim. her birinizin yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını vereceğim. Söz konusu âyet, cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Sa'd b. Ebî Vakkas (radıyallahü anh) hakkında. Müslüman olduğu ve annesi, kendisinin dinden dönünceye kadar yiyip içmemek üzere yemin ettiği zaman inmiştir. Bil ki, tek Allah inancından sonra en önemli görev şüphesiz anne ve babaya iyilik ve itaatta bulunmaktır. Nakledildiğine göre bir adam Hazret-i Ömer'e gelerek şöyle demiştir: ”Annem yaşlandı ve onu elimle yediriyor, içiriyor ve ona abdest aldırıyorum. Bununla hakkını ödeyebilmiş miyim?" Hazret-i Ömer: ”Hayır" demiştir. Adamın, ”Niçin?" demesi üzerine Hazret-i Ömer: ”Çünkü o, zayıf anında yaşamanı dileyerek sana hizmet ediyordu. Sen ise onun ölümünü isteyerek ona hizmet ediyorsun" diye cevap vermiştir. Ata b. Yesar'in şöyle söylediği nakledilir: ”Bir topluluk yolculuğa çıkarak ”Berriyye" denen yerde konaklamış ve bu arada bir eşeğin anırmasını duymuşlardır. Bu anırma onları uykusuz bırakmış nihayet sabah olunca bakmışlar ve içinde yaşlı bir kadının bulunduğu bir kıl çadır görmüşlerdir. Bunun üzerine o yaşlı kadına: ”Biz bir eşeğin anırmasını işittik" deyince yaşlı kadın: ”O benim oğlumdur. Ve bana 'Eşek' diyordu. Ben de Allah'a, onu bir eşek yapması için duâ ettim. İşte bu yüzden o, her gece sabaha kadar anırıyor," demiştir. Âyet-i kerime, kâfir ve münafıklarla dost olmanın nehyedilmesini ve iyi kullarla dostluk kurulmasının teşvik edilmesini içermektedir. Çünkü yakınlaşmak ve beraber olmak, etkileyici; huy cezbedici ve hastalıklar bulaşıcıdır. Ki, bu yakınlaşma sayesinde onların kötü ahlâkı ve çirkin davranışları bulaşmasın. İbrahim Havas şöyle demiştir: ”Kalbin ilâcı beştir: Düşünerek Kur'an okumak, mideyi boş bırakmak, gece ibadet etmek, seher vaktinde Allahü teâlâ'ya yakarmak ve iyi kimselerle oturup kalkmaktır".

Lukman 31:16

'Yavrucuğum! Bu mesajla, Lokmanin tavsiyelerinin başında yer alan, Allah'a ortak koşmanın yasaklanmasının ardından arda kalan tavsiyelerinin anlatımına başlanmıştır. Yaptığın iş, kötülük veya iyilik ki, Mukatil şöyle demiştir: ”Lokmanin oğlu: ”Babacığım! Hiç kimsenin beni göremeyeceği yerde günâh işlesem Allah onu nasıl bilir?' deyince babası ona şöyle cevap vermiştir: 'Yavrucuğum! Bu günah bir hardal tanesi ağırlığınca olsa hile ve bu, son derece küçük olmasına rağmen bir kayanın en gizli ve muhafazalı yerinde, herhangi bir kayanın içinde veya uzak olması sebebiyle göklerde yahut uzunluğu ve genişliği dolayısıyla yerin içinde bulunsa, ki bazı tefsirlerde şöyle denmiştir: ”Yerin dibi gibi suflî âlemde olsa" yine de Allah onu (ortaya) getirir. ve ondan dolayı hesaba çeker. Çünkü kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür. Doğrusu Allah, ki bu da Lokman’in sözlerindendir. İşin in ce ve gizli noktalarını bilendir, dolayısıyla ilmi, her gizli olan şeye ulaşır. ”Lâtifin manalarından biri de, işlerin gizliliklerini bilen demektir. Allahü teâlâ'nın gizlilikleri bildiğini bilen kimse, kötü düşünce ve niyetlerden sakınır. Ve her şeyden haberdardır. ”Habîr" ise, işin inceliklerini çok iyi bilen demektir. Allahü teâlâ'nın her şeyi bildiğini bilen bir kimse, gösterişi ve baş kası na yapmacık hareketlerde bulunmayı terk ederek Allah için samimi olmaya çalışır. Nitekim yerde ve gökte hiçbir şey Allahü teâlâ'ya gizli değildir.

Lukman 31:17

Yavrucuğum! İbadetlerin en mükemmeli olan namazı nefsini, ilim ve inanç açısından ikmal ettikten sonra amel yönünden de ikmal etmek için dosdoğru kıl, yani namaza devam et. Çünkü ona devam etmen, seni hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Nitekim Allah namazı, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymakla vasıflandırmıştır. Bu hayasızlık ve kötülükten vazgeçmiş olan kimse şeklen namazda değilse de namazda sayılır. Bunlardan vazgeçmemiş olan kimse ise namazı şeklen kılsa da namazda sayılmaz. Oruç tutmak ve yemeyi içmeyi azaltmak, insan tabiatını ıslah etmek ve ahlâkı güzelleştirmek içindir. Fakat namaz, her kötülüğün sığınağı ve her boş arzunun kaynağı olan nefsi ıslah etmek içindir. Allah'ın, tapınılan boş arzudan daha çok gazaplandığı bir ilâh yoktur. İyiliği, dinen ve aklen güzel görülen şeyi emret, kötülükten dinen ve aklen çirkin olan şeyden vazgeçirmeye çalış ve başına gelen hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder ve özellikle iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalıştığın kişilerin eziyeti gibi sıkıntı ve dert lere sabret. ”Sabır": Gönlü, dinin yasak ettiği şeylerden alıkoymak ve ona engel olmaktır. Doğrusu bunlar, emir, nehiy ve sabır gibi zikredilen öğütler azmedilmeye değer işlerdir. ”Aim" ve ”azimet": Kesin olarak bir şeye karar vermektir. Azmedilmeye değer işler, şüphenin bulandırmadığı tereddüdün sarsamadığı işlerdir. Hazret-i Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem), duasında şöyle buyurmuştur: ”Allah'ım! Senden ralımetini gerektiren davranışları ve mağfireti kazandıracak gayretleri diliyorum." Yani, şüphesiz sahibinin bağışlanacağı amelleri yapmaya beni muvaffak kılınanı istiyorum. Azmedilmeye değer işler, aynı zamanda Allah'ın farz kıldığı ve kullarına kesin olarak emrettiği işlerdir. Burada, söz konusu itaatlerin önemine dair bir delil, İslâm'dan önceki şeriatta bulunan bu amellere bir teşvik ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan kimse, eğer emretmesi ve alıkoyması Allah rızası için ise bu hususta başına gelene sabretmesi gerektiğine dair bu ümmete bir açıklama vardır. Çünkü o kişinin başına gelen sıkıntı, Allah içindir.

Lukman 31:18

Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ki ”Tesaur": Yaratılıştan, hastalıktan ya da yaşlılıktan dolayı boynunun bir tarafa eğilmesi; ”te s'îr" ise, böbürlenerek yüzünü öteye çevirmektir. Buna göre anlam şöyledir: ”Alçak gönüllü olarak bütünüyle yüzünü insanlara çevir, onlardan yüzünü çevirme ve büyüklük taslayan kişilerin, insanları özellikle fakirleri küçümseyerek yaptıkları gibi yüzünün bir kısmını kapatma. Senin nazarında ve iyi muamele etmede zenginle fakir aynı seviyede olsun. Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. ”Merah:" Taşkınlık göstermek, böbürlenmek ve kendini beğenmek demektir. Yani, kendini beğenmiş, kibirli bir halde yürüme. Şüphesiz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez. "İhtiyâl": Üstünlüğü hayal ederek kibirlenmek demektir. Yani Allahü teâlâ, yürüyüşünde büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseden hoşnut olmaz, aksine ona öfke duyar. ”Fahr" ise, mal ve rütbe gibi maddi değerlerle övünmektir. ”Fahûr"da, uzun uzadıya iyi hasletlerini sayıp duran ve bu hasletlerden mahrum olanları düşük gören kişi demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Cahiliye döneminde bir adam, üzerinde yeni elbise olduğundan böbürlenip duruyordu. Bunun üzerine Allah yeryüzüne emretmiş, yeryüzü de adamı çekip almıştır. O, kıyamet gününe kadar yerin içine doğru gidip durmaktadır." Hikmet sahibi biri şöyle demiştir: ”Atınla böbürlenmiş isen güzellik ve beceriklilik onundur, senin değildir. Elbisen ve âletlerinle büyüklük taslamış isen güzellik o elbiselerinin ve âletlerinindir, senin değildir. Ecdadınla böbürlenmiş isen bil ki, fazilet onlardadır, sende değildir. Bütün bunlar dile gelseydi şöyle derlerdi: ”Bunlar bizim güzelliğimiz, meziyetlerimizdir. Halbuki sende bir güzellik yoktur. Öyleyse öğündüğün zaman, içinde bulunan bir meziyetle öğün, dışındakilerle değil. Dünyadan bir şey hoşuna gidince senin öleceğini ve onun kalacağını ya da her şeyin ölümlü olduğunu hatırla. Sana ait olan bir şey hoşuna gidince, eline geçtikten sonra kısa sürede elinden çıkacağını, Allah'a ve âhirete inanıyorsan, onun için, vereceğin uzun hesabı düşün." Hikâye edilmiştir ki, krallardan birine, kıymetli taştan mamul, mücevherlerle bezenen eşi görülmemiş bir bardak getirilmiş ve yanında bulunan hikmet sahibi birine: ”Bunu nasıl görüyorsun?" diye sormuş. Hikmet sahibi: ”Senin için meydana gelebilecek fakirlik ve musibet olarak görüyorum ”dedi. Kral: ”Nasıl olur bu?" deyince Hikmet sahibi: ”Şayet kınhrsa tamiri mümkün olmadığından senin için bir musibet olur. Çalınırsa ona ihtiyaç duyarsın. Halbuki sen, onun sana getirilmesinden önce musibet ve ona muhtaç olmaktan uzaktın," demiştir. Hikmet sahibinin dediği olmuş ve birgün bardak kırılmış, dolayısıyla kralın buna oldukça canı sıkılmış ve şöyle demiştir: ”Hikmet sahibi zat doğru söylemiştir. Keşke bu bardak bana getirilmemiş olsaydı!" Şâirlerden biri de şöyle demiştir: Dünya, tıpkı rüya gibi göreni, Bir saat rahatlatır, sonra yok olur gider.

Lukman 31:19

Yürüyüşünde tabiî ol. ”Kasd:" İfrat ve tefritin zıddıdır. Yani yürüyüşünde orta yolu tut, ne çok ağır ne de çok hızlı git, normal yürü ve tıpkı güçsüzlüklerini ortaya koymaya çalışan sahte zahid insanların yürüdüğü tarzda yürüme ki bunlar, gayretleri boşa çıkan gösteriş sahibi kimselerdir. Yine sen, ahlâksız kişilerin sıçrayarak yürüdüğü şekilde yürüme; ağır başlı ve alçak gönüllü ol. Hadiste şöyle geçmektedir: ”Hızlı yürümek, müminin heybetini giderir." Sesini alçalt. Yani sesini kıs; hitabetine ve konuşma durumunda, özellikle duâ ve yakarış anında sesini azalt. İncil'de Allahü teâlâ'nın Meryem oğlu İsa'ya tavsiyesi şöyledir: ”Kullarıma, Bana duâ ettiklerinde seslerini alçaltmalarını emret. Çünkü Ben, kalplerinde olanı işitiyor ve biliyorum." Ancak düşmanı vb. korkutmak için sesi yükseltmek bundan istisna edilmiştir. "Hülâsa" isimli eserde şöyle geçmektedir: ”İmam, namazda insanların ihtiyacından fazla sesini yükseltmez; aksi halde sıkıntı vermiş, olur. Fakat müezzinlerin, imama uyanlardan uzakta bulunanlara tekbiri ulaştırmak için seslerini yükseltmelerinde bir sakınca yoktur.. Çünkü bunda cemaat için fayda vardır. Şayet onlara imamın sesi ulaşırsa durum farklı olur. O takdirde müezzinin tekbir alması, dört nıezheb imamının ittifakına göre bid'attır, mekruhtur." İmam Nevevî, zikri sesli yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerle; zikri sessiz yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerin arasını şöyle bulmuştur: ”Gösterişten korkar ya da namaz kılanlar veya uyuyanlar rahatsız olursa bu durumda zikri gizli yapmak daha faziletlidir. Çünkü sesli zikirdeki amel daha çoktur ve onun faydası aynı zamanda dinleyenlere geçer. Sonra bu tarz zikir, zikredenin kalbini uyandırır, konsantre eder, kulaklarını açar, uykuyu kaçırır ve zindeliğini artırır. Hazret-i Peygamber namazda selâm verdikten sonra yüksek sesle şöyle duâ edermiş: ”Lâ ilahe iîlaîlahu vahdehû Lâ şerîkeleh. Lehül-Mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr." (Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. O, tekdir ve ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O, her şeye gücü yetendir.) Öte yandan Haccacin, kendisiyle birlikte oturanlara, en hoş sesin hangisi olduğunu sorması üzerine onlardan biri şöyle demiştir: ”Sesi güzel olup da geceleyin Kur'an okuyan bir okuyucunun sesinden daha hoş bir ses işitmedim." Haccac: ”Bu güzel" demiştir. Biri de: ”Eşimi doğum sancılan içerisinde bırakıp erken camiye yönelmişken bana birinin gelerek bir çocuğu müjdelemesinden daha ziyade hoşnut olduğum bir ses duymadım," demiş. Haccac: ”Ne kadar güzel!" demiştir. Şa'b b. Temimi ise şöyle demiştir: ”Hayır. Allah'a yemin olsun ki, aç olup sofranın hazırlanma sesini işitmekten daha çok zevk duyduğum bir ses asla duymadım." Buna karşılık Haccac: ”Beni Temim oğullan! Siz hep azık ve yemek sevgisini tercih edersiniz" demiştir. Şüphesiz seslerin en çirkini akl-ı selimin hoşlanmadığı, çirkinliğine hükmettiği en kötü ses merkeplerin sesidir.' Ebû'l-Leys şöyle demiştir: ”Merkep sesinin, gerek Araplar ve gerekse diğer insanlar arasında çirkin olduğu biliniyordu. Bununla birlikte merkebin dışındaki diğer bazı hayvanların seslerinin bu sesten daha çirkin olması muhtemeldir. Fakat Allahü teâlâ, insanlara çirkinliği bilinen söz konusu merkep sesini örnek vermiştir. Çünkü bu sesin -cehennemde olanların sesi gibi başı tiz, sonu ise peştir. O sesi işiten ondan tamamıyle nefret eder." Buna göre anlam şöyledir: ”İnsanlar seslendikleri ve konuştukları zaman onların en çirkin sesi, bir anlamda merkep gibi anıran kişinin sesidir. Yani seslendiği vakit tıpkı merkebin sesini yükselttiği gibi yükseltir." Burada, ihtiyaçtan fazla seslerini yükseltenler merkebe benzetilmiş ve sesleri de anırma örneği ile izah edilmiştir. Daha sonra söz, benzetme edatından arındırılarak istiare şeklinde ortaya konmuş, böylece Allah, onları merkepler; seslerini de anırma yapmıştır. Bu ifade, sesi gereğinden fazla yükseltmenin kınanmasında iyiden iyiye bir vurgulama ve böyle bir sesin Allah katında sevimli olan şeyler yerine çirkin addedilen şeylerden olduğuna dair bir uyarıdır. Diğer taraftan Süfyan es-Sevrî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: ”Merkep sesinin dışında her şeyin sesi tesbih addedilir. Halbuki merkepler, şeytanı gördükleri vakit arınırlar. Bu sebeple bu ses çirkin sayılmıştır." Hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: ”Merkeplerin anırmasını işittiğiniz zaman şeytandan Allah'a sığının. Çünkü onlar şeytanı görmüşlerdir. Horozların ötüşünü işitince de Allah'tan lütuf isteyin. Çünkü onlar, meleği görmüşlerdir. ”(7) Bu hadis-i şerifte, iyi kimselerin gelişi anında rahmetin indiği ve o anda duanın müstehab olduğu, günahkâr kimselerin gelişi anında da gazabın indiği ve bu durumda Allah'a sığınmanın müstehab olduğu belirtilmektedir. Nitekim ibn Melek'in. ”Şerhu'l-Meşârîk" isimli eserinde de böyle geçmektedir.

Lukman 31:20

Ey insanlar! Görmediniz bilmediniz mi Allah, göklerde bulunan yıldızları, gezegenleri, güneşi, ayı vb. ile Allah'a yakın olan melekleri -ki, Allah bütün bunları menfaatinizi ve istediğinizi elde etme vasıtaları kılmıştır.- Ve yerde olan her şeyi dağlan, sahraları, denizleri, nehirleri, hayvanları, bitkileri ve madenleri, onlardan dolaylı ve dolaysız yararlanma imkânı vererek size boyun eğdirdi, ”Tashîr": Bir şeyi, kendine mahsus gayesi doğrultusunda zorla sevketmek, ona boyun eğdirmektir. Gezegenlerin emre amade olması, Allahü teâlâ'nın onları yörüngelerinde döndürmesi sayesinde olmaktadır. Nitekim Allah, yıldızlar ve gezegenlerin her birine bir yörünge tayin etmiş, bir takım bağlar ve ilişkiler takdir etmiştir. Yine Allah onları zaman itibariyle kış, yaz, sonbahar, ilkbahar için: mekân itibariyle de maden, bitki, hayvan ve insan için yer âleminin organizatörleri kılmıştır. Yıldız ve gezegenlerin devamlı dönmesiyle çeşitli durumların ortaya çıkması, insanların yararları ve menfaatlerine yöneliktir. Meleklerin emre amade olması, Allahü teâlâ'nın sonsuz kudretinin ve hikmetinin bir gereğidir. Gerçekten Allahü teâlâ her grup meleği plânlanan değişik işler için görevlendirmiş ve yardımcı kılmıştır. Tıpkı güneş, ay, yıldızlar ve yörüngelerine yönelik görevlendirilen meleklerle bulut ve yağmur için görevlendirilen melekler gibi. İnsanların amellerini kaydeden melekler de aynı şekilde onlar için görevlendirilmiştir. Yine o meleklerden, insanların önlerinde ve arkalarında Allah'ın emriyle onları koruyan takipçiler vardır. Hatta rahimler için bile melek tayin edilmiş, erkeğin menisi rahime düşünce melek onu sağ eliyle, kadının yumurtası düşünce de onu sol eliyle alır ve Allah, birleştirilmesini emredince onları birleştirir. Bu konuda Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yaratmışızdır." (İnsan: 2) Yine Allah'ın, cennet ve cehennem için vekil tayin ettiği birtakım melekler vardır. Bunların hepsi, insanın faydası ve menfaati için vardır. Hatta cennet ve cehennem, insanları heveslendirmek ve korkutmak üzere onlara amade kılınmıştır. Nitekim o insanlar Rablerine, korku ve ümit içinde duâ ederler. Nimetlerini ki, aslında nimet, insanın haz duyduğu hoş hallerdir. Nimet, bu hoş hale götüren insanın tabiatına uygun lezzet veren işler için de kullanılır. Açık yani bu nimetler, şekil güzelliği, uzun boy, organların eksiksizliği; işitme görme, koku alma, tadına, dokunma ve konuşma gibi açık olan duyular; dilin zikri, rızık, mal, makam, hizmetçiler, evlâtlar, sağlık, afiyet, güven ve şöhret gibi hissedilen, müşahade edilen ve gizli yani ruhun bedene üflenmesi, onun akıl ve idrak sayesinde aydınlanması, nefsin düşük şeylerden arındırılması ve kalbin faziletlerle süslenmesi gibi aydınlanan ve fakat hissedilmekle birlikte müşahade edilemeyenler olarak size bolca verdi? Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Allah'ım! Yaratılışımı (bedenimi) güzelleştirdiğin gibi ahlâkımı da güzelle ştir. ” Yine de insanlar içinde, bilgisizce, ne peygamberlerden bir rehber ne de Allah'ın indirdiği aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında, O'nun birliği ve sıfatları konusunda tartışan kimseler vardır. Onlar şirke yönelirler ve iddia ederler ki, melekler Allah'ın kızları, putlar da Allah'ın ortaklarıdır. Bu kimseler, sırf taklit yüzünden mücadeleye koyulurlar.

Lukman 31:21

Allah, bu konuda şöyle buyurur: Onlara: Yani tartışanlara: 'Allah'ın, peygamberine indirdiğine apaçık Kur an'a ve bariz nura uyun', ona iman edin dendiği zaman: 'Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' derler. Bu ifade ile onlar, putlara tapmayı kastediyorlar. Allahü teâlâ onlara cevap olarak şöyle buyurur: Ya şeytan, onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse? Yani şeytan, kendilerini atalarının bağlı olduğu şirke çağırıyor idiyse, yine de onlara uyarlar mı? Evet, şeytan onları çağırdığı ölçüde ona yaklaşırlar.

Lukman 31:22

Kim işinde güzel davranarak o işi lâyık olduğu şekilde yerine getirir ki, bu, zatı ile ilgili güzellik için gereken vasfı ile ilgili güzelliktir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber, ”ihsan" kelimesini, ”Allah'ı görüyor gibi ibadet etmendir. Sen O'nu göremiyorsan da O seni görüyor." şeklinde açıklamıştır. Kendini Allah'a, işini O'na havale ederek ve bütünüyle kendisine yönelerek, malın çalışana teslim edildiği gibi teslim ederse gerçekten o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Yani o kişi, tutunu labilecek en sağlam vasıtalara ve kuvvetlere tutunmuştur. Bu, tevekkül ederek itaatle meşgul olan kişinin durumunu, dağın tepesine çıkmak isteyen ve bu amaçla ipten sarkmak üzere en sağlam halkalarına yapışan kimsenin durumuna benzetmeden ibarettir. Sonunda bütün işler, tevekkül edenin ve onun dışındakilerin işleri Allah'a döner, başkasına değil. O, tevekkül edeni en güzel şekilde mükâfatlandırır.

Lukman 31:23

(Rasûlüm!) İnkâr edenin inkârı seni üzmesin. Çünkü o, sana ne dünyada, ne de âhirette zarar veremez. Onların dönüşü başkasına değil ancak Bizedir. Allah'a dönüşün anlamı, Ondan başka hiçbir hakimin ve malikin bulunmadığı yere dönüş demektir. İşte o zaman, dünyada yaptıklarını, inkârlarını ve günahlarını azap ve ceza ile haber veririz. Allah, kalplerde olanı yani gönüllerde bulunan niyetleri şüphesiz çok iyi bilir. O, açık amellerden dolayı kişiyi hesaba çektiği gibi gizli amellerden dolayı da hesaba çeker.

Lukman 31:24

Onlara yani kâfirlere dünya menfaatleriyle biraz geçim sağlar, ya da az bir süre yararlandırırız. İnsanlar dünyadaki nimetlerden çok yararlansalar da neticede bu yok olacaktır. Bu sebeple devamlı olan âhiret nimetlerine oranla yok olan azdır. Sonra kendilerini âhirette zorla ağır bir azaba sevkederiz. Bu azap onlara, tıpkı ağır cisimleri kaldırmak gibi ağır gelir.

Lukman 31:25

Yemin olun ki onlara: Yani kâfirlere : 'Gökleri ve yeri; ulvi ve suflî varlıkları kim yarattı?' diye sorsan, işin son derece açık oluşundan dolayı mutlaka: Onları 'Allah (yarattı)' derler. Çünkü bunu kabullenmek zorunda kalmışlardır. De ki: Tevhidle ilgili delilleri, nerde ise kâfirlerin bile inkâr edemiyeceği şekilde ortaya koymasından dolayı Hamd de, 'Övgü de yalnız Allah'a mahsustur.' Ama onların çoğu bunu bilmezler. Bu sebeple, şirki terketmek ve yalnız Allah'a kulluk etmek suretiyle itiraflarının gereğini yapmazlar.

Lukman 31:26

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bu yüzden, oralarda Ondan başka ibadete lâyık olan yoktur. Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin yaratılmasından önce zatı ve sıfatlarıyle asıl müstağni olan ve zatında ve sıfatlarında övülmeye lâyık olandır. O'nu öven biri olmasa bile O, kendini över. Allahü teâlâ, varlığı ve zatının kemâli için hiçbir şeye muhtaç değildir. Âyet-i Kerime’deki ”huve" lâfzı hasr ifade etmektedir. Yani o, tek başına müstağnidir; Onunla birlikte müstağni, zengin olan kimse yoktur. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ” ...Allah zengindir; siz ise fakirsiniz..." (Rasûlüm Muhammed: 38) Âyet-i Kerime’de bazı hususlara temas edilmektedir. Şöyle ki: 1- İşi Allah'a havale etmek, Allah'a güvenmek, samimiyetle doğru yola girmek, Allah'ın dışında her şeyden yüz çevirmek ve Allah'a tevhid anlayışı ve itaatle yönelmek sonucun güzel olmasını gerektiren amellerdendir. Güzel sonuçtan maksat da cennet, Allah'a yakınlık ve vuslattır. Bunun gibi inkâr, şirk ve gösteriş de kötü akibetin sebeplerindendir. Kötü âkibetten maksat da cehennem, ağır azap ve ayrılıktır. Öte yandan, dinin hükümlerine sarılmak, gerçekten hakka bağlı kimseler için en sağlam kulptur. Çünkü bu kulp, diğer kulplar gibi kopmaz. Sonra, dünyanın ömrü sonsuz değildir. Onun da belli bir saati vardır. Öyleyse akıllı insan, az bir faydalanmaya aldanmamalı; aksine uzun güne hazırlık yapmalıdır. 2- Allahü teâlâ, ölçüleri tayin etmiş ve işleri plâna koymuştur. Her şey, iş ve durumlar O'nun kaza ve kaderine göre cereyan eder. Bu sebeple öğüt verenin zorlamadan, sadece tebliğ etmesi gerekir. Çünkü taş, cilalamak suretiyle ayna olmaz. 3- Allahü teâlâ insanları, kendilerinden kazanç temin etmek için değil, insanların kendisinden kazanç temin etmeleri için yaratmıştır. Bu sebeple itaat ve ibadetlerin faydası, Allahü teâlâ'ya değil, kullara yöneliktir. Çünkü O, âlemlere muhtaç değildir. Kullarının itaatlerinden yararlanmadığı gibi, günahlarından dolayı da zarar görmez. O, kullarına iman ve itaat nasip ettiği için onları minnet altında bırakmıştır. Fakat onlar, Müslüman olmak suretiyle O'nu minnet altında bırakmaları mümkün değildir. Allah, bizi ve sizi samimi kullarından eylesin ve bizi, sapa sağlam kalesi içinde muhafaza etsin!

Lukman 31:27

Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de yani enginliği ile büyük okyanus da ki, en büyük deniz budur. (Mürekkep olsa...) Bu âyet Yahudilerin: ”...Size, ancak az bir bilgi verilmiştir." (İsrâ: 85) âyeti hakkında Hazret-i Peygambere soru sordukları ya da sormak üzere Kureyş temsilcilerine emir verdikleri zaman onlara cevap niteliğinde inmiştir. Allahü teâlâ tarafından indirilmiş olan Tevrat, döneminin her türlü bilgisini içeriyordu. Yani Tevrat'taki bilgiye ek olarak insana verilen hikmet ve bilgi, Yahudilerin nazarında çok idiyse de Allah'ın ilim denizinden sadece bir damladır. Katade şöyle demiştir: ”Müşriklerin, 'Kur'âni oluşturan vahiy bitmek ve tükenmek üzeredir' demelerine karşılık söz konusu âyet inmiştir." Ve arkasından yani söz konusu denizin tükenmesinin ardından buna Çin denizi, Hint okyanusu, Umman denizi, Hazar denizi ve diğer denizler gibi yedi deniz daha eklense ve ona dökülse yine Allah'ın sözleri tükenmez. Yani söz konusu bu kalemler ve mürekkep biter de O'nun hikmetine ve ilmine bağlı oları şeyler bitmez. Şüphe yok ki Allah yücedir, O'nu hiçbir şey âciz bırakamaz, hikmet sahibidir. Bu sebeple hiçbir iş O'nun ilim ve hikmetinin dışına çıkamaz ve bu ilim ve hikmete dayalı sözleri de tükenmez.

Lukman 31:28

Ey insanlar! Sizin çok oluşunuzla birlikte yaratılmanız ve diriltilmeniz, kabirlerden çıkarılmanız ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Çünkü O'nu hiçbir şey meşgul etmez. Herkesin varedilmesi için irade ve kudretinin onlara yönelip ilgilenmesi yeterlidir. Az veya çok olsunlar, ”ol" demesiyle oluverirler. Mükatil ve Katade, Kureyş kafirlerinin şöyle dediklerini belirtmişlerdir: ”Allah, bizi kademeli bir şekilde (meni, kan pıhtısı, bir çiğnemlik et parçası ve etten) yarattı. Böyle olunca bir saat içinde yeni baştan bizi nasıl varedecek?" Bunun üzerine işte bu âyet inmiştir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir. Bazı şeyleri bilmesi, diğer bazı şeyleri bilmesine engel olmaz. Yaratması ve diriltmesi de böyledir. Bazıları şöyle demişlerdir: ”O, hayatta olanların ve ölülerin durumlarını görendir."

Lukman 31:29

Görme derecesinde güçlü bir şekilde bilmez misin ki Allah, gücü ve hikmeti sayesinde geceyi gündüze katmakta yani güneşin doğuş ve batış yerlerine göre yaz mevsiminde gece saatlerinden gündüz saatlerine ilâve ederek geceyi gündüzün içine sokmakta ve gündüzü geceye girdirmektedir. Yani güneşin doğuş ve batış yerlerine göre kış mevsiminde gündüz saatlerinden gece saatlerine katarak gündüzü geceye ilâve etmektedir. Güneşi ve ayı, emrine boyun eğdirmiştir. Güneşin ve ayın emre amade kılınması, tekrarı ve yenilenmesi olmayan bir iştir. Tekrar ve yenilenme ise ancak o işin eserlerinde olur. Bu hususu işaretle şöyle buyrulmuştur: Güneş ve ayın her biri Allahü teâlâ'nın, akıp gitmesi için takdir ettiği belli bir süreye, kıyamete kadar gün sayısınca devamlı olarak kendine has günlük zorunlu dönüş hareketine göre akıp gitmektedir. Hasan Basrî'den rivayet edildiğine göre güneş ve ayın hareketi ancak kıyamet günü son bulur. Allahü teâlâ onların akışlarını, yörüngelerinde kendilerine mahsus hareketlerinden: belli olan süreyi de dönüşlerinin son bulmasından ibaret kılınıştır. Yine Allah, güneşin dönüş süresini bir yıl, ayın da bir ay olarak tayin etmiştir. Buna göre âyet, güneşin emre amade kılınmasının hikmetlerini açıklamakta, gece ile gündüzden birinin diğerine nasıl gird irildiğini vurgulamaktadır. Bu da, güneş ile ayın günlük dönüşlerine göre meydana gelmektedir. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır, işin sırrını bilendir. Bu eşsiz san'atı ve yerli yerinde olan düzeni seyreden kimse, onların bir Yaratanin, olduğunu anlar, bundan gafil kalmaz.

Lukman 31:30

Yani Allah'ın ilminin genişliği, gücünün kapsamlı oluşu, sanatının harikulade oluşu ile ilgili anlatılanlar böyledir, çünkü sadece Alîalıın ilâhlığı haktır; iddia ettiklerinin değil. O'ndan başka taptıkları putlar ise hiç şüphesiz bâtıldır. Onlara tapmanın asla bir faydası yoktur. Gerçekten Allah, her şeyden çok yüce, çok uludur. Her şey, ululuğu yanında basit kalır. O'nun büyüklüğünü tanıyıp kendi büyüklüğünü unutan kişi, tevazu kulpuna yapışmış ve saygıyı korumuş olur. Bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Lukman 31:31

Size bir kısım âyetlerini tek oluşunun, ilminin, gücünün bazı delillerini ve hayret veren bir kısım şeyleri -ki, bu da görünürde gemide bulunan kimselerin kurtulmasıdır. Nitekim ticaret erbabına: ”Denizde gördüğün en çok hayret veren şey nedir?" diye sorulunca: ” Ondan kurtıılmamdır" diye cevap vermiştir. Göstermek üzere Allah'ın nimeti ve O'nun lütfü sayesinde ki, vasıtaları O hazırlamış ve suyu sizin için taşıma aracı kılmıştır, gemilerin denizde gittiğini açıkça görmedin mi? Şüphesiz bunda, gemiler ve denizle ilgili dile getirilen hususta, zorluklara karşı çok sabreden, dolayısıyla kendi yaratılışını ve diğer yaratıkları düşünerek kendisini yoran, Allah'ın nimetlerine çok şükreden herkes için, keyfiyet açısından büyük ve sayıca çok ibretler vardır. Sabır ve şükür, mü'minin özeli iklerindendir. İman, iki yarımdan müteşekkildir. Yarısı sabır, yarısı da şükürdür. Bil ki sabır, beden gücü ölçüşünce zorluklara katlanmaktır. Yine sabır, kendisinde fayda bulunan acı bir ilâç gibidir. Şükür ise, kalben nimeti tasavvur etmek, dil ile nimeti vereni övmek ve organlarla hizmette bulunmaktır. Ayette sabrın önce, şükrün de sonra getirilmesi, şükrün sabırdan daha üstün olduğunu göstermektedir. Çünkü sabreden, sabırsızlığım ortaya çıkarmamıştır. Fakat şükreden, sabredenin sabırsızlığa düştüğü sevinci ortaya koymuştur. Sıkıntılara, belâlara göğüs germede nefse hakim olmakla, ki, bu sabırdır, ona aldırış etmeme arasında pek çok fark vardır ki insan, bu belâları nimetlerden sayar. Bu ise şükürdür.

Lukman 31:32

Dağlar gibi dalgalar onları yani gemiye binenleri kapladığı zaman, dini, duâ ve itaati tamamen Allah'a has kılarak samimiyetle O'na yalvarırlar. Başlarına gelen aşırı korku halinden dolayı fıtrata karşı koyan boş arzu ve taklidin yok olması sebebiyle Allah'ın yanında başkasını anmazlar ve başkasından imdat dilemezler. Allah onları duâlarındaki samimiyetleri sebebiyle karaya çıkararak kurtardığı vakit, içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Yani ya Allah'ı birleyen mü'minler olurlar, ya da iyiden iyiye ders almamaktan dolayı inkârda orta yolu izlerler. Bazı Müfessirler şöyle demişlerdir: ”Mekke'nin fetih gününde Rasûlüllah (sallalahü aleyhi ve sellem) insanlara can güvenliği teminatı vermiş, ancak dört kişiyi hariç tutmuş, onlar hakkında şöyle buyurmuştur: ”Şayet o dört kişiyi, Kabe'nin örtüsüne yapışmış halde bulsanız bile onları öldürün! Söz konusu kişiler, İkrime b. Ebû Cehil, Abdullah b. Matal, Mekis b. Sübabe ve Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'dir." Bunlardan İkrime deniz yoluyla kaçmaya çalışırken kendisiyle birlikte olanlarla şiddetli bir fırtınaya yakalanmışlardır. Bunun üzerine gemidekiler: ”Allah'a samimiyetle yalvarırı. Çünkü tanrılarınız, size burada hiçbir fayda veremez" deyince İkrime de şöyle demiştir: ”Yemin olun ki, beni denizde ancak ihlâs ve samimiyet kurtarır. Karada da bu samimiyetin dışında kimse beni kurtaramaz: ”Allah'ım! Ben sana söz veriyorum. Şayet beni bu sıkıntıdan kurtarırsan Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'e gidip elimi onun elinin içine koyacak ve kendisini, mutlaka bağışlayan ve kerem sahibi olarak bulacağım." Bunun üzerine fırtına dinmiş ve İkrime Mekke'ye dönerek hak dine girmiş ve iyi bir Müslüman olmuştur. Zaten Bizim âyetlerimizi, ancak nankör gaddarlar. Allahü teâlâ'nın nimetlerine nankörlükte aşırı gidenler bile bile inkâr ederler. Burada inkarcı, iki kötü vasıfla nitelendirilmiştir. Nitekim bunlar, o kişide bulunan en kötü hasletlerdir. Hazret-i Peygamber de gaddarlığı ve aldatmayı münafığın alâmetlerinden saymıştır.

Lukman 31:33

Ey insanlar! Bu, mükelleflerin bütününe olan genel bir çağrı olmakla birlikte aslında Mekke kâfirlerine aittir. Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu sakınma, inkârdan, günahlardan ve Allah'ın dışındaki şeylerden kaçınmakla mümkündür. Ariflerden biri şöyle demişdir: Allahü teâlâ, insanları bazen fiilleriyle korkutur ve şöyle buyurur: ”..Fitneden sakının..." (Enfâl: 25) ; bazen sıfatlarıyla ki, şöyle buyurmaktadır: ”...O, acaba olanları Allah'ın görmekte olduğunu bilmedi mi?" (Alak: 14); bazen de zatı ile korkutarak şöyle buyurur: ”...Allah, kendisine (karşı gelmekten) sizi sakındırıyor." (Al-i İmran: 30) Ne babanın evlâdı, ne de evlâdın babası için bir şey ödeyemiyeceği bir günden, kıyamet gününden korkun. Yani baba, o gün çocuğu adına borçlarından bir şey ödeyemez, günahlarını üstlenemez ve ona kendi iyiliklerinden veremez. Âyet-i Kerime’de evlâtla, insana en yakın olan kişiye işaret edilmektedir. Kendisine en yakın olan için bir şey ödemesi mümkün olmadığına göre başkası adına ödemesi ise hiç mümkün değildir. Yine bu mesajda, babalan ve atalarıyla böbürlenenlerin ve aralarında iman ve iyi amel yönünden bir ilgi olmadan onların şefaatlerine güvenenlerin arzularının frenlenmesi söz konusudur. Ayrıca âyet-i kerime’de, başkalarını uyarmak üzere bizzat evlâtla baba dile getirilmiştir. Çocuğun, kendi babasına şefaati kabul edilmediğine göre ataları için hiç kabul edilmez. Şüphesiz Allah'ın mahşerde toplanma, cennet, cehennem, mükâfat ve ceza ile ilgili vaadi haktır, ondan dönüş yoktur. ”Vaad," hem hayır, hem de şer için; ”vaîd" ise, sadece şer için kullanılır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ki, dünya hayalından maksat, dünyanın zineti, süsü ve onunla ilgili arzulardır. Yani şu anda güven içinde oluşunuza aldanmayın. Çünkü yakın bir zamanda geleceğiniz için pişman olacaksınız. Ve şeytan, Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın. "Garûr:" Mal, şehvet ve şeytan gibi her şey demektir. ”Garûr"“şeytan" diye de tefsir edilmiştir. Çünkü şeytan, en kötü aldatıcıdır. Yani çok aldatıcı şeytan, sizi tevbe ve mağfiret ümidi verip günahlara karşı cesaretlendirmek, ölmeyi unutturmak, kıyametin hallerinden ve korkularından gafil olmaya şevket inek suretiyle kandırmasın. "Keşfu'l-Esrâr" isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Allah ile aldanmak, kötü ameline rağmen O'nun hakkında hüsnü zanda bulunmaktır." Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Akıllı kişi, nefsini kontrol altında tutan ve ölümden sonrası için amel eden; âciz kimse ise, nefsini arzularının peşinde koşturan ve Allah'tan, umulmadık kuruntular bekleyen kimsedir." Ne güzel ifade edilmiştir: Kurtuluş yoluna girmeden kurtuluş bekliyorsun, Bilmelisin ki gemi, kuru yerde gitmez. Âyet-i Kerime’de, İslâmiyeti ya da itaati ihmal edip başkasının iyiliğine güvenerek ondan yararlanmak isteyenin hevesini kırma söz konusudur. Gerçekten kıyamet günü müthiş bir gündür ve o günde evlât ilişkisi, kişiye fayda vermez. Hal böyle olunca bu ilişkinin dışındaki şeyler için ne düşünürsün?

Lukman 31:34

Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah katındadır. Kıyamet, ”saat" diye adlandırılmıştır. Çünkü o, dünyanın en son saatinde kopacaktır. Yani kıyametin kopma vakti hakkındaki bilgi, ardından meydana gelecek durumlar ve korkularla ilgili malumat O'nun katındadır. Bunu yalnız O bilmektedir. Bu sebeple hiçbir insan, hangi yılda, hangi ayda, gece ve gündüzün hangi saatinde kıyametin kopacağını bilemez. Allahü teâlâ kıyamet vaktini, ancak insanlar dikkat ve hazırlık içinde bulunsunlar diye gizli tutmuştur. Bedevî bir Arab'ın Hazret-i Peygambere şöyle sorduğu rivayet edilmiştir: ”Kıyamet vakti ne zaman?" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber kendisine: ”Kıyamet için ne hazırladın?" deyince o da cevap olarak şöyle demiştir: ”Hiçbir şey. Ancak ben, Allah ve Rasûlünü seviyorum." Hazret-i Peygamber: ”Sen sevdiklerinle birliktesin ” buyurmuştur. Yağmuru O yağdırır, yani O, takdir ettiği zaman içerisinde, öne almadan ve geciktirmeden, ilmi sayesinde tayin ettiği yere, bir hata ya da bir değişiklik olmadan yağmuru yağdırır. Ve o yağmurun ne zaman, nerede ve ne kadar yağacağını o bilir. İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: ”Bir yıl, diğer bir yıldan daha yağışlı geçmez. Fakat bir toplum günahlara dalınca Allah yağmuru başkalarına çevirir. Ancak hepsi günahkâr olursa o takdirde Allah yağmuru çöllere ve denizlere çevirir". Ve rahimlerde olanı O bilir. Yani cenini, erkek mi, kız mı, canlı mı cansız mı, organları tam mı, eksik mi, güzel mi, çirkin mi, mutlu mu, yoksa bedbaht mı, olduğunu O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yani meydana gelebilecek iyilik ve kötülüğü, uygun olan ve olmayan şeyi bilemez. İnsan, bazen hayra azmeder, fakat şer olanı yapar. Bazen de bunun tersi olur. İnsan, kendi kazancını bilme imkânı bulamayınca onun dışındaki bir şeyi, ona ait herhangi bir rehber olmadan bilmesi ise daha uzak görülür. Aynı şekilde yakınlığına rağmen yarın olacak şeyleri bilemeyince ondan sonra olacak şeyleri ise tabiatıyla bilemez. Yine hiç kimse ne zaman öleceğini bilemediği gibi, bir plânlama yapsa bile nerede, karada mı, denizde mi, ovada mı yoksa dağda mı öleceğini bilemez. Rivayet edildiğine göre ölüm meleği Süleyman (aleyhisselâm)'a uğramış, onunla birlikte oturan bir adama bakmaya başlamıştır. Bunun üzerine adam, Süleyman (aleyhisselâm)'a şöyle demiştir: ”Bu kim?" Süleyman (aleyhisselâm): ”Ölüm meleği" demiş. Adam: ”Sanki beni istiyor. Bu sebeple rüzgâra emret de beni alıp Hint ülkesine götürsün." Süleyman (aleyhisselâm) da adamın söylediğini yaptı. Bu durum karşısında ölüm meleği, Süleyman (aleyhisselâm)'a şöyle demiştir: ”Ona sürekli bakmam, hayretimden kaynaklanmıştır. Çünkü o, senin yanında olduğu halde bana, ruhunu Hindistan'da teslim almam emredilmiştir." Öte yandan, nakledilmiştir ki Ebû Hureyre, Medine'nin bazı kısımlarını dolaşmak üzere çıkmış, bir de ne görsün, kazılmakta olan bir kabir! Bunun üzerine o kabre yöneldi ve başında durarak: ”Bu kabir kimin?" dedi. ”Habeşli bir adama ait," dendi. Ebû Hureyre: ”Lâ ilahe illallah. Yaratılmış olduğu toprağa defnedilmek üzere yerinden ve göğünden alınmıştır. Arz da kıyamet günü şöyle der: ”Rabbim! Bana emanet ettiğin, işte budur." Şâir şöyle demiştir: Kişinin ölümü bir beldede takdir edilmişse Bir ihtiyaç zuhur eder, uçup gider oraya. Bunun faydası, kulun ölüme karşı uyanık olması, güzel itaatin yanında haksızlıktan kaçınması, borcunu ödemesi ve bulunduğu yerden yolculuğa çıkma anında olduğu kadar mukîm olma halinde de gerekli vasiyeti yapmasıdır. Çünkü o, arzın neresinde öleceğinin takdir edildiğini bilemez. Şâir şöyle demiştir: Yürüdük adım adım yazılmış kaderde Yazıldı mı kaderin yürürsün hu yerde Bizim için rızıklar dağılmıştır her yana Gideceksin oraya eğer gelmezse sana Kimin hakkında ölüm yazıldıysa bir yerde Orada ölecektir, ölmez o başka yerde. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır. Dolayısıyla eşyanın açık taraflarını bildiği gibi gizli taraflarını da bilir. Gaybın anahtarları beştir. Kim, bu beş bilinmeyen şeyden birini bildiğini iddia ederse Allahü teâlâ'yı inkâr etmiş sayılır. Nitekim cahil iye halkı, müneccimlerin bildiklerini iddia ederek onlara bu bilinmeyenleri soruyorlardı. Kehanette bulunan kişiyi, gaybı haber vermesi konusunda doğrulamak küfürdür. Bununla ilgili olarak Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Kâhine gelip söylediğini tasdik eden kimse, şüphesiz Allah'ın Rasûlüm Muhammed'e indirdiğini inkâr etmiştir." (10) 10- Hadisi Ahmed b. Hanbel ”Müsned"inde, Hakim ise ”el-Müstedrek"den tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/146. "Kâhin": Gelecekte olacak olan işleri haber veren ve sırları bildiğini iddia eden kişidir. Araplardan, işleri bildiğini iddia eden birtakım kâhinler vardı. Bunlardan, kendisine haber getiren cin danışmanı olduğunu ileri süren de vardı. ”Müneccim" de, gelecekle ilgili hadiseleri bildiğini iddia ettiği zaman tıpkı kâhin gibidir. ”Arrâf" (cinci) da, çalınan şeyi ve malın bulunduğu yeri haber veren kimsedir. Hadis-i şerifteki: ”Kâhinin söylediklerini tasdik eden" den maksat, onun verdiği bilgiyi doğrulamak üzere ona soru sormak haramdır. Gaybı bildiğine inanmak, kâhin hadisinde olduğu gibi küfürdür. Ancak insanın, böyle bir kimsenin durumunu anlamak ve işinin iç yüzünü ortaya koymak üzere doğruluğunu yalanından ayırabilecek bir durumda ise ona bazı şeyleri sorması caizdir. Gaybı bilmek, Allahü teâlâ'ya mahsustur. Gerek peygamberlerden ve gerekse veli kullardan, gaybı haber vermekle ilgili rivayet edilenler, ya vahiy yoluyla veya ilham ya da keşf yoluyla Allahü teâlâ'nın öğretmesiyle ortaya konmaktadır. Bu durum, gayb ilmine ters düşmez. Nitekim. Allahü teâlâ buna şu buyruğu ile işaret etmiştir: ”O, gaybı bilendir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz. Ancak (bildirmeyi) dilediği peygamberler bunun dışındadır." (Cin: 26-27) Bu gayb haberlerinden sadece Allah'ın bilmeyi kendisine mahsus kıldığı kısmına ise ne Allah'a yakın melek ulaşabilir, ne de gönderilen peygamber. Bu hususa şu ifadesiyle işaret buyurmuştur: ”Gaybın anahtarları Allah 'ın katındadır. Onun için gaybı ancak O bilir." (En'am: 59) Kıyamet hakkındaki bilgi de gayb haberlerindendir. Allahü teâlâ bu bilgiyi gizli tutmuştur. Fakat Hazret-i Peygamber, Deccal'ın çıkması, İsa (aleyhisselâm)'nın inmesi, Güneşin batıdan doğması ve buna benzer âhir zamanda ortaya çıkacak bi'datların ve boş arzuların yaygınlaşması gibi âhiret alâmetlerini açıklamıştır. Allahü teâlâ'dan, güven ve kurtuluş dileriz. Allah'ın yardımı ile Lokman Sûresinin tefsiri bitti.