Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Secde 32:1 – Yâsin 36:83
İçindekiler
- Secde 32:1
- Secde 32:2
- Secde 32:3
- Secde 32:4
- Secde 32:5
- Secde 32:6
- Secde 32:7
- Secde 32:8
- Secde 32:9
- Secde 32:10
- Secde 32:11
- Secde 32:12
- Secde 32:13
- Secde 32:14
- Secde 32:15
- Secde 32:16
- Secde 32:17
- Secde 32:18
- Secde 32:19
- Secde 32:20
- Secde 32:21
- Secde 32:22
- Secde 32:23
- Secde 32:24
- Secde 32:25
- Secde 32:26
- Secde 32:27
- Secde 32:28
- Secde 32:29
- Secde 32:30
- Ahzab 33:1
- Ahzab 33:2
- Ahzab 33:3
- Ahzab 33:4
- Ahzab 33:5
- Ahzab 33:6
- Ahzab 33:7
- Ahzab 33:8
- Ahzab 33:9
- Ahzab 33:10
- Ahzab 33:11
- Ahzab 33:12
- Ahzab 33:13
- Ahzab 33:14
- Ahzab 33:15
- Ahzab 33:16
- Ahzab 33:17
- Ahzab 33:18
- Ahzab 33:19
- Ahzab 33:20
- Ahzab 33:21
- Ahzab 33:22
- Ahzab 33:23
- Ahzab 33:24
- Ahzab 33:25
- Ahzab 33:26
- Ahzab 33:27
- Ahzab 33:28
- Ahzab 33:29
- Ahzab 33:30
- Ahzab 33:31
- Ahzab 33:32
- Ahzab 33:33
- Ahzab 33:34
- Ahzab 33:35
- Ahzab 33:36
- Ahzab 33:37
- Ahzab 33:38
- Ahzab 33:39
- Ahzab 33:40
- Ahzab 33:41
- Ahzab 33:42
- Ahzab 33:43
- Ahzab 33:44
- Ahzab 33:45
- Ahzab 33:46
- Ahzab 33:47
- Ahzab 33:48
- Ahzab 33:49
- Ahzab 33:50
- Ahzab 33:51
- Ahzab 33:52
- Ahzab 33:53
- Ahzab 33:54
- Ahzab 33:55
- Ahzab 33:56
- Ahzab 33:57
- Ahzab 33:58
- Ahzab 33:59
- Ahzab 33:60
- Ahzab 33:61
- Ahzab 33:62
- Ahzab 33:63
- Ahzab 33:64
- Ahzab 33:65
- Ahzab 33:66
- Ahzab 33:67
- Ahzab 33:68
- Ahzab 33:69
- Ahzab 33:70
- Ahzab 33:71
- Ahzab 33:72
- Ahzab 33:73
- Sebe' 34:1
- Sebe' 34:2
- Sebe' 34:3
- Sebe' 34:4
- Sebe' 34:5
- Sebe' 34:6
- Sebe' 34:7
- Sebe' 34:8
- Sebe' 34:9
- Sebe' 34:10
- Sebe' 34:11
- Sebe' 34:12
- Sebe' 34:13
- Sebe' 34:14
- Sebe' 34:15
- Sebe' 34:16
- Sebe' 34:17
- Sebe' 34:18
- Sebe' 34:19
- Sebe' 34:20
- Sebe' 34:21
- Sebe' 34:22
- Sebe' 34:23
- Sebe' 34:24
- Sebe' 34:25
- Sebe' 34:26
- Sebe' 34:27
- Sebe' 34:28
- Sebe' 34:29
- Sebe' 34:30
- Sebe' 34:31
- Sebe' 34:32
- Sebe' 34:33
- Sebe' 34:34
- Sebe' 34:35
- Sebe' 34:36
- Sebe' 34:37
- Sebe' 34:38
- Sebe' 34:39
- Sebe' 34:40
- Sebe' 34:41
- Sebe' 34:42
- Sebe' 34:43
- Sebe' 34:44
- Sebe' 34:45
- Sebe' 34:46
- Sebe' 34:47
- Sebe' 34:48
- Sebe' 34:49
- Sebe' 34:50
- Sebe' 34:51
- Sebe' 34:52
- Sebe' 34:53
- Sebe' 34:54
- Fatır 35:1
- Fatır 35:2
- Fatır 35:3
- Fatır 35:4
- Fatır 35:5
- Fatır 35:6
- Fatır 35:7
- Fatır 35:8
- Fatır 35:9
- Fatır 35:10
- Fatır 35:11
- Fatır 35:12
- Fatır 35:13
- Fatır 35:14
- Fatır 35:15
- Fatır 35:16
- Fatır 35:17
- Fatır 35:18
- Fatır 35:19
- Fatır 35:20
- Fatır 35:21
- Fatır 35:22
- Fatır 35:23
- Fatır 35:24
- Fatır 35:25
- Fatır 35:26
- Fatır 35:27
- Fatır 35:28
- Fatır 35:29
- Fatır 35:30
- Fatır 35:31
- Fatır 35:32
- Fatır 35:33
- Fatır 35:34
- Fatır 35:35
- Fatır 35:36
- Fatır 35:37
- Fatır 35:38
- Fatır 35:39
- Fatır 35:40
- Fatır 35:41
- Fatır 35:42
- Fatır 35:43
- Fatır 35:44
- Fatır 35:45
- Yâsin 36:1
- Yâsin 36:2
- Yâsin 36:3
- Yâsin 36:4
- Yâsin 36:5
- Yâsin 36:6
- Yâsin 36:7
- Yâsin 36:8
- Yâsin 36:9
- Yâsin 36:10
- Yâsin 36:11
- Yâsin 36:12
- Yâsin 36:13
- Yâsin 36:14
- Yâsin 36:15
- Yâsin 36:16
- Yâsin 36:17
- Yâsin 36:18
- Yâsin 36:19
- Yâsin 36:20
- Yâsin 36:21
- Yâsin 36:22
- Yâsin 36:23
- Yâsin 36:24
- Yâsin 36:25
- Yâsin 36:26
- Yâsin 36:27
- Yâsin 36:28
- Yâsin 36:29
- Yâsin 36:30
- Yâsin 36:31
- Yâsin 36:32
- Yâsin 36:33
- Yâsin 36:34
- Yâsin 36:35
- Yâsin 36:36
- Yâsin 36:37
- Yâsin 36:38
- Yâsin 36:39
- Yâsin 36:40
- Yâsin 36:41
- Yâsin 36:42
- Yâsin 36:43
- Yâsin 36:44
- Yâsin 36:45
- Yâsin 36:46
- Yâsin 36:47
- Yâsin 36:48
- Yâsin 36:49
- Yâsin 36:50
- Yâsin 36:51
- Yâsin 36:52
- Yâsin 36:53
- Yâsin 36:54
- Yâsin 36:55
- Yâsin 36:56
- Yâsin 36:57
- Yâsin 36:58
- Yâsin 36:59
- Yâsin 36:60
- Yâsin 36:61
- Yâsin 36:62
- Yâsin 36:63
- Yâsin 36:64
- Yâsin 36:65
- Yâsin 36:66
- Yâsin 36:67
- Yâsin 36:68
- Yâsin 36:69
- Yâsin 36:70
- Yâsin 36:71
- Yâsin 36:72
- Yâsin 36:73
- Yâsin 36:74
- Yâsin 36:75
- Yâsin 36:76
- Yâsin 36:77
- Yâsin 36:78
- Yâsin 36:79
- Yâsin 36:80
- Yâsin 36:81
- Yâsin 36:82
- Yâsin 36:83
Secde 32:1
SECDE SURESİ
Elif. Lâm. Mîm. Bu sûre, Elif. Lâm. Mîm süresidir.
Secde 32:2
Kitab'ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmesinde ibret alanlar nazarında
asla şüphe yoktur. Nitekim, o kitabın mucize olması, bizzat Allah'tan olduğunu göstermektedir.
Secde 32:3
'Onu Peygamber kendisi uydurdu'mu diyorlar? Yani, ”Kur'an'ı Rasûlüm Muhammed uydurdu" diyorlar. İnkarcıların bu sözünün, bâtıl olduğu son derece açık olması dolayısıyla Allah tarafından çirkin ve tuhaf addedilmiştir. Allahü teâlâ ardından, onların inkâra kalkıştıkları şeyin gerçeğini açıklamaya yönelerek şöyle buyurmuştur:
Aksine o, yani Kur’an,
senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş Araplardan müteşekkil
bir kavmi uyarman için Rabbinden gelen bir gerçektir. Çünkü Kureyş, belli karakterleri olan, dinden pek uzak ve ümmî bir millet olmalarından dolayı yol göstermeye çok muhtaç kimselerdi. İsmail (aleyhisselâm)'e gelince O, İsa (aleyhisselâm)'dan önce sadece kendi kavmine gönderilen ve ölümü ile peygamberliği son bulan bir peygamberdi.
Onları uyarman sebebiyle
umulur ki doğru yolu bulurlar. Yani tek Allah inancına ve samimi olmaya yönelmelerini temenni ederek onları uyanısın.
Bu ifadeden anlaşılıyor ki, peygamberin gönderilmesinden maksat, hak yolu tanıtmaktır. Buna göre her insan, kabiliyeti ölçüsünde doğru yolu bulur.
Secde 32:4
Gökleri, yeri yani göklerde ve arzdaki cisimleri
ve bunların arasındakileri bulutları, rüzgârları v.s'yi
altı günde (devirde) yaratan ki, dileseydi onları bir saatte bile yaratabilirdi. Fakat işlerde yavaş hareket etmeyi göstermek üzere onları altı günde yaratmıştır.
Sonra Arş'a selefin görüşünde olduğu gibi yüceliğine yaraşır bir tarzda
istiva eden Arş'a hükmeden
Allah'tır. O'ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Yani Allahü teâlâ'nın yolundan sapmanız durumunda size yardım edecek, şefaatte bulunacak ve Allah'ın azabından sizi kurtaracak hiç kimseniz yoktur.
Artık düşünüp öğüt almaz mısınız? Yani bu öğütleri işitip onlardan ders almaz mısınız?
Secde 32:5
Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. ”Tedbîr:"
İşleri düşünüp sonuçlarına bakmak demektir. Buna göre anlam şöyledir: ”Allahü teâlâ dünyanın işini, yeryüzüne eserleri inip duran melekler vb. semavî sebeplerle düzenleyip yönetmektedir.
Sonra (bütün bu işler) sizin saydığınız hesap ile bin yıl tutan bir günde yani uzun bir zaman dilimi içerisinde
O'na yükselir
Âyetteki asıl hedef, hadiselerin düzenlenmesi ile meydana gelişleri arasında uzun bir zaman geçtiğini beyan etmektedir. Öte yandan Allahü teâlâ'nın Me'âric Süresindeki ”...Miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselir." (Âyet: 4) âyetine gelince, O -bu ifade ile, Sidretu’l-Münteha ile arz arasındaki mesafeyi, bir de Sidre'ye tekrar dönüş süresini kastetmiştir. Melek bu mesafeyi, dünya günlerinden bir gün kadar bir müddet içinde katetmektedir. Bu durumda âyetteki ”ileyhi" (ona) zamiri, meleğin yerini tutar. Bu yer, Allahü teâlâ'nın meleğe, çıkmasını emrettiği yerdir.
Bazıları da şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ, mahlûkatın işlerini dünya günlerinin süresi içerisinde düzenler; kaza ve kader de gökten yere iner. Daha sonra bu işler ve düzenleme tekrar O'na döner. Nihayet amirlerin emri ve hakimlerin hükmü son bulur ve Allah, kıyamet günü emir vermede tek kalır ki o gün, bin yıl gibi bir süreye bedeldir. Çünkü âhiret günlerinden bir gün, dünya günleri hesabına göre bin yıl kadardır. Nitekim, Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Şüphesiz Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir." (Hac: 47) Buna göre ellibin yılın anlamı, kâfirler için zor geçmesi ve ellibin yıl kadar uzun gelmesi; mü'minlere az gelmesi ve dünyada farz bir namaz kılınıncaya kadar geçen süre kadar olmasıdır.
Mahşerde, ameller ve durumlar açısından şahıslara göre duraklar ve mevkiler vardır.
Secde 32:6
İşte O, şanı yüce olan, yaratma ve istiva ile nitelenen, gerçek anlamda dostluk, yardım ve kâinattaki işlerin planlanması ve idaresi kendisine ait olan Allah, insanlar için
görünmeyeni de kendilerine
görüneni de bilen, mutlak galip işlerini yerine getirmeye gücü yeten
ve kullarına karşı
merhamet sahibidir. Burada, Allahü teâlâ'nın faydalı şeyleri, mecburiyetten değil de lütuf ve ihsan olsun diye gözettiğine işaret edilmektedir.
Secde 32:7
Her şeyin yaratılışını güzel yapan O'dur. ”İhsan" kelimesi iki anlamda kullanılır: Birincisi, başkasına lütufta bulunmak; ikincisi de, işini güzel yapmaktır. Yani Allahü teâlâ her şeyin yaratılışını, varlığın kabiliyetinin gerektirdiği şekilde, hikmet ve maslahatın yönlendirdiği ölçüde, şekil ve mana bakımından güzel bir biçimde yapmıştır. Bütün varlıklar, şekilleri farklı, güzel ve daha güzel diye ayırıma tutulsa bile güzeldir. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Biz insanı en güzel biçimde yarattık." (Tin: 4)
İbn Abbas (radıyallahü anh): ”İnsan, yaratılışında güzeldir" demiştir.
Bazıları da şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ güzeli ve çirkini yaratmış; güzel görülen şeyler, ancak çirkin addedilen şeylerin karşısında güzel olur. Bu itibarla güzel, güzelliğinin ortaya çıkması için çirkine ihtiyaç duyunca kötünün çirkin olduğunu söylemek de bir nevî güzelliktir."
Ben, fakir derim ki: ”Şüphesiz Allahü teâlâ'nın her sanatı ve işi güzel olmasına rağmen O, güzelliğin yanında ve çirkinliği de yaratmış ve bu yaratma vasfı ile kendini överek şöyle buyurmuştur: ”Yaratan (Allah), yaratmayan (putlar) gibi olur mu?" (Nahl: 17) Fakat övgü yerinde Allahü teâlâ maymunların, domuzların, yılanların, akreplerin vb. çirkin ve zararlı varlıkların yaratıcısıdır ifadesi söylenmez. Doğrusu şöyle denir: O, her şeyin yaratıcısıdır. Çirkin olan, onun yaratılması ve var edilmesi değil, aksine güzel olanla karşılaştırılmasına oranla çirkindir, bizatihi çirkin değildir.
Ve ilk başta bütün mahlûkat arasından
insanı yani insanların babası Âdem (aleyhisselâm)'i
çamurdan yaratmıştır.
Secde 32:8
Sonra onun zürriyetini insanın sulbünden çıkarılan
nutfeden, hakir ve zayıf
bir sudan, meniden
üretmiştir. Zürriyet, insandan ayrılması ve üremesi dolayısıyla ”nesil" diye adlandırılmıştır.
Secde 32:9
Sonra onu şekillendirmiş, yani zürriyetini, rahimde organlarını tamamlayıp gerektiği şekilde o organlara şekil vererek düzenlemiş,
ona kendi ruhundan üflemiştir. Allahü teâlâ onu şereflendirmek, üstün bir varlık, şerefli bir mahluk olduğunu ve Rabbi ile münasebeti olan bir durumu bulunduğunu ortaya koymak için kendisine nisbet etmiştir. Bu sebeple şöyle denmiştir: ”Kendini
Ve Ey insanlar!
sizin menfaatiniz
için inen ve öldükten sonra yeniden dirilme ile tek Allah inancını dile getiren Kur'an âyetlerini duyasınız diye
kulaklar, yaratılışla ilgili görünen âyetleri görebilmeniz için
gözler ve anlayabilmeniz için
kalpler yaratmıştır. ”Efide", fuad kelimesinin çoğuludur. Fuâd, kalp demektir. Ancak yanıp tutuşma manası kasdedilirse kalbe fuâd denilir.
Hal böyle iken bu nimetlerin Rabbine
ne kadar az şükrediyorsunuz! Buradaki azlık ifadesi, olumsuzluk ve yokluk anlamındadır.
Âyet-i Kerime’de, söz konusu kişilerin belirtilen nimetlere ve o nimetleri veren Allah'a nankörlük etmeleri açıklanmaktadır.
Öyleyse akıllı kişi, nimetleri ve nimetleri vereni tanımalı ve şükretmek için gayret sarfetmelidir ki, başı boş olan kişilerden olmasın. O, içte ve dışta olan nimetlere, Allah'ın verdiği güç, kuvvet ve organlar gibi nimetlere şükreden kişilerden olduğu zaman Allahü teâlâ, ona şükrün karşılığını verir. Yani itaatini kabul eder; pek yüce bir toplum katında onu över, en güzel şekilde mükâfatlandırır. Bu mükâfat, cennetler ve cennetlerin dereceleri ile ebedî nimetlerden ibarettir.
Secde 32:10
Öldükten sonra yeniden dirilmeyi inkâr eden Ubey b. Halef ve buna benzer Kureyş kâfirleri,
'Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman... ”Dalle": Toprak ve kemik oldu, kayboldu ve görünmez oldu demektir. Su, sütün içinde kaybolduğu zaman ”dalle'l-ma ” denir. Buna göre mana şöyledir: ”Yok olup toprak olduktan ve yerin toprağı ile, ondan ayrılamayacak derecede karıştığımız ya da defnedilmek suretiyle o toprağın içinde kaybolduğumuz ve insanların gözlerinden uzak olduğunuz zaman,
gerçekten biz yeniden mi yaratılacağız?' Yani öldükten ve yok olduktan sonra yeniden varolacak ve ölmeden önce olduğumuz gibi hayatta mı olacağız?
derler.
Kâfirlerin bu inkârı tuhaftır. Nitekim onlar, ölümü kabulleniyor ve onu müşahede ediyorlar. Ancak öldükten sonra yeniden dirilmeyi inkâr ediyorlar. Bu sebeple âyetteki soru, ölüme değil, yeniden dirilmeye yöneliktir. Allahü teâlâ, onların yeniden dirilmeyi inkâr etmelerini açıkladıktan sonra kıyamet gününe ulaşmayı ve o gün karşılaşacakları korkuları inkâr etmeleri gibi daha belirgin ve daha kötü bir durumu açıklamaya geçerek şöyle buyurmuştur:
Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. Allah'a kavuşmak, kıyamet gününden ve Allah'a dönmekten ibarettir. Bunu inkâr eden, Allah'a, ona öfkeli bir halde kavuşurken onu kabul eden de ondan hoşnut bir halde kavuşur.
Secde 32:11
Hakkı açıklayarak ve inkarcıların bâtıl iddialarını reddederek
Rasülüm,
de ki: 'Size yani ruhlarınızı almaya ve ölüm sürelerinizi tesbit etmeye
vekil kılman ki ”tevkil;" güvendiğin kimseyi kendin adına tayin etmendir.
Ölüm meleği canınızı alacak, ”Teveffi": Bir şeyi tam olarak almak demektir.
"Sıhâh" isimli lügat kitabında müellif şöyle demiştir: ”Allah, ruhunu teslim aldı anlamında 'teveffâhu'l-lâh' denir. Vefat ise ölüm demektir. Melek de: Çeşitli şekillere girebilen nurânî ve lâtif bir varlıktır. Ölüm, hayata karşılık olarak yaratılan varlıkla ilgili bir özelliktir."
Buna göre anlam şöyledir: ”Azrail ruhlarınızı, bir şey bırakmadan tam olarak, yüzlerinize ve arkalarınıza vurmaktan daha fena ve daha kötü bir şekilde alır. Ya da ruhlarınızı, sizden birini terketmeden ve ecelleri gelen kişilerden kimseyi geri bırakmadan alır. Ölüm meleğinin kendisine gelince, Allahü teâlâ onun da canını alır. Âyet-i Kerime’de, kâfirlerin düşüncesi reddedilmektedir. Nitekim onlar, ölümün, varoluş gereği canlıda arız olan tabii hallerden olduğunu iddia etmişlerdir.
Sonra hesap ve muamele görmek üzere yeniden dirilmek suretiyle
Rabbinize döndürüleceksiniz.' İşte Allah'a kavuşmanın anlamı budur.
Bil ki Allahü teâlâ burada, ölüm meleğinin canı alanın kendisi olduğunu, başka bir yerde elçiler, yani melekler ve diğer bir yerde de Allahü teâlâ olduğunu bildirmiştir. Âyetler arasında çelişkili gibi görülen bu durumun açıklaması şöyledir: Ölüm meleği ruhları alır. Diğer melekler de onun yardımcılarıdır ve onun emrine göre hareket ederler. Allahü teâlâ ise ruhu çıkarır. O halde gerçek anlamda her işi yapan ve bütün varlıkların ruhlarım çekip alan Allahü teâlâ'dır. Ölüm meleği ile yardımcıları birer vasıtadır.
Secde 32:12
O günahkârların, ”Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman gerçekten biz yeniden mi yaratılacağız" (Secde: 10) diyenlerin
Rableri huzurunda Allah'a arzedildikleri yerde haya, üzüntü ve kederden dolayı
başları öne eğik halde: 'Rabbimiz! Gördük ve duyduk. Yani görenlerden, işitenlerden olduk ve bizim, görülen ve işitilen âyetleri idrak etme kabiliyetimiz hasıl oldu. Halbuki biz, daha önce bir şey idrak edemeyen kişiler idik.
Şimdi bizi dünyaya
geri döndür de söz konusu âyetlerin gerektirdiği şekilde
iyi amel yapalım. Artık kesin olarak inandık' diyecekleri zamanı bir görsen! Onlar sanki şöyle demek istemişlerdir: Artık biz tam olarak anladık. Halbuki daha önce hiçbir şey anlamıyorduk. Ayetteki ”Bir görsen" ifadesinin cevabı ise, ”fena bir iş görürdün" sözüdür.
Secde 32:13
Biz dileseydik elbette herkese hidayetini verirdik. Yani Biz şöyle deriz: ”İyi olsun, kötü olsun herkese başarı lütfetmek suretiyle iman ve amele sevkeden hidayeti verseydik onu, kazanç yeri olan dünyada verir ve âhirete tehir etmezdik."
Fakat: 'Cehennemi hem cinlerden yani şeytanlar ve cinlerin kâfirlerinden
hem de küfür ve isyanda İblise uyan onun yolunda giden
insanlardan bir kısmıyla dolduracağım' diye Benden kesin söz çıkmış, hükmüm sabit olmuş ve vaadim daha önce geçmiş
tır.
İbn Ata ise, âyetin anlamı hususunda şöyle demiştir: ”Biz dileseydik her kula hoşnutluğumuzu kazanması için başarı sağlardık. Fakat tercih işinin işlemesi için vaad ve tehditle ilgili kesin söz çıkmıştır."
Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber'in şu sözünde belirtildiği şekilde cenneti düşkün kimselerle doldurduğu gibi cehennemi de bedbaht kimselerle doldurur: ”Cennet ve cehennem birbiriyle tartışmışlar ve cehennem: 'Böbürlenenler ve azgınlar tarafından tercih edildim.' der. Cennet de: 'Ne oluyor ki bana sadece düşkün ve zayıf kimseler girmekledir?' dedi. Bunun üzerine Allah cehenneme: 'Sen Benim azabımsın ve seninle kullarımdan dilediğime azap ederim.' Cennete de: 'Sen Benim rahmetimsin. Bu yüzden sayende kullarımdan dilediğime rahmet ederim. Cennet ve cehennemden her birinin bende dolma hakkı vardır," buyurmuştur.
Secde 32:14
O gün onlara şöyle diyeceğiz:
'Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! ”Nisyan": İnsanın, emanet edilen şeyi korumayı terketmesi ve hafızasından silinmesidir. Allahü teâlâ'nın kınadığı nisyan (unutma), aslında kasıttan kaynaklanan nisyandır. İşte inkarcıların dünyevî lezzet ve bazlarla meşgul olmalarının bu korkunç güne kavuşmayı unutmalarının, o konuda düşünmeyi ve bütünüyle o güne hazırlanmayı terketmelerinin sebebi budur. Nitekim dünyanın bu lezzet ve bazlarına dalmak, âhireti hatırlamayı ve âhiret kapsamı içinde Allah'a kavuşmayı ve O'nun cezasıyla karşı karşıya gelmeyi unutturur ve onlara unutmayı musallat eder.
Doğrusu Biz de sizi unuttuk. Yani, sizi azabın içinde, tıpkı bütünüyle unutulan kişinin terkedilmiş olduğu gibi önemsemeyerek ihmal ettiklerinizden dolayı cezalandırmak için terkettik.
Yaptıklarınızdan, inkârlarınızdan ve günahlarınızdan
ötürü cehennemde
ebedî azabı tadın!'
Âyet-i Kerime’deki ”tadın" ifadesinin tekrarlanması, pekiştirmek, inkarcılara karşı olan öfkeyi ortaya çıkarmak için ve bir de söz konusu azabın sebebinin sadece belirtilen unutma olmadığını; aksine dünyada devam etmiş oldukları inkâr ve günahlarından ibaret başka sebepleri olduğunu bildirmek içindir.
Secde 32:15
Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki,
"Ey günahkârlar! Allahü teâlâ'nın eğer onlar, (dünyaya) geri gönderilirler se yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir." (En'am: 28) ifadesinde dile getirildiği şekilde iddia ettiğiniz gibi sizi dünyaya döndürsek yine de âyetlerimize inanmaz ve bu âyetlerin gereği olarak iyi amel yapmazsınız.
Bu âyetlerle kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan yani, âyetleri işitmemiş gibi böbürlenmeye devam edenlerin yaptığı gibi, iman ve itaate karşı kibirlenmeden Allah'ın azabından korkarak
secdeye kapanırlar ve Rablerini iman, amel vb. için başarılı kılmak gibi nimetlerinden dolayı
hamd ile tesbih ederler. O'na yakışmayan şirkten, yeniden varetme aczinden ve benzer şeylerden O'nu tenzih ederler.
Secde eden kişinin secde etmesi esnasında, secde âyetine uygun duâ etmelidir. Bu sebeple bu âyetle ilgili olarak şöyle duâ ederler:
"Allah'ım! Beni, senin için secde edenlerden, sana hamdederek tesbih edenlerden kıl. Emrine karşı büyüklük taslayan kişilerden biri olmaktan sana sığınırım."
Secde 32:16
Onlar, vücutlarını yataklardan uzak tutup Rablerine, O'nun gazabından, azabından ve ibadeti kabul etmemesinden
korkarak ve merhametini
umarak devamlı bir şekilde
yalvarırlar. Âyeti Kerime’de kastedilen, gece ibadetidir. Yani âyet, gece ibadetinde bulunanların durumu hakkında inmiştir. Şüphesiz farz namazın dışında en faziletli namaz gece namazıdır.
Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Rabbiniz iki kimseye şaşmıştır: Bunlardan birisi, yatağım, yorganını terkederek sevdikleri kimselerle ev halkının arasından ayrılarak namaza yönelen kimsedir. Allahü teâlâ, meleklerine hitaben: 'Kuluma bakın! Nezdimde olanı isteyerek ve katımda bulunan (azaptan) korkarak yatağını, yorganını bırakmış ve sevdikleri ile ev halkının arasından ayrılarak namaza yönelmiştir.' Diğeri ise, Allah yolunda savaşıp arkadaşlarıyla birlikte yenilen, bu yenilgisini ve yeniden vuruşmaya dönmesinde başına gelecekleri bildiği halde tekrar vuruşmaya dönen, nihayet şehit edilen kimsedir. Allahü teâlâ, meleklerine şöyle buyurur: 'Bu kuluma bakın! Nezdimde bulunan (mükâfatı) arzu ederek ve katımda olan azaptan korkarak vuruşmaya dönmüş ve nihayet şehit olmuştur ."
Yine hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Cennette, içlerinden dışları ve dışlarından içleri görülebilen bir takım köşkler vardır. Allah bunları, tatlı konuşan, yemek yediren, oruca devanı eden ve geceleyin insanlar uyurken namaz kılan kimseler için hazırlamıştır. ”
İbn Ravâha (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamberi övdüğü bir şiirinde şöyle demiştir:
Tanyeri ağarıp fecr-i sâdık yükseldiği sırada Resulullalı Kur'an okuyarak aramızda bulunuyor. O, bize sapıklıktan sonra hidâyet nurunu göstermiştir. Gönüllerimiz ona tereddütsüz inanmıştır, ne söyledi ise vâkidir. Müşriklere yatakları ağır gelirken
Hazret-i Peygamber yanını yatağından uzaklaştırarak gecelerdi.
Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmuştur: ”Allahü teâlâ önceki ve sonraki nesilleri topladığı zaman bir tellâl, herkesin duyabileceği bir sesle seslenir. Herkes o gün ikrama en lâyık olanları bileceklerdir. Sonra bu tellâl dönüp: 'Vücutlarını yataklardan uzak tutanlar kalksın' diye seslenir. Onlar da azınlık oldukları halde kalkarlar. Ardından: 'Bolluk ve darlıkta Allah'a hamdedenler kalksın' diye seslenir. Bunun üzerine onlar, azınlık olarak kalkarlar. Bunların hepsi cennete salıverilirler ve daha sonra diğer insanlar hesaba çekilir. ”
Bil ki gece ibadeti, yüce bir himmet eseri olup Allahü teâlâ'nın bir lütfudur. Bu lütuf kime yapılmış ise gece ibadetini yerine getirsin ve âdet haline getirilen gece zikrini hiçbir şekilde terketmesin.
Ebû Süleyman ed-Daranî şöyle demiştir: ”Gece ibadetimi yapmadan uyudum. Bir de ne göreyim bir cariye bana şöyle diyor: Ebû Süleyman! Sen uyuyorsun; Halbuki ben, beş yüz yıldan beri çadırda senin için yetiştiriliyorum."
"Âkâmü'l-Mercân" isimli eserde de şöyle denmektedir: ”İblis, Yahya (aleyhisselâm)'a görünmüş ve Yahya (aleyhisselâm) ona: 'Benden bir şey elde edebildin mi?' deyince İblis: 'Bir seferin dışında hayır. Sen, yemek üzere önüne yemek koymuştun. Ben o yemeği sana hoş gösterip durdum ve nihayet ondan arzu ettiğinden fazla yedin. Bu sebeple o gece, daha önce namaza kalktığın gibi kalkmadın. Bunun üzerine Yahya (aleyhisselâm) İblise: ”Ondan sonra artık yemekten hiç doymadım' deyince İblis de ona: 'Ben de artık senden sonra kimseye öğüt vermedim' demiştir."
Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan, maldan, çeşitli hayır ve iyilikler için
harcarlar. Bazıları şöyle demişlerdir: ”Bu ifade, farz ve nafile için genel bir ifadedir ve üç kısımdır: Zekât, sadaka ve başkalarını kendine tercihtir."
Secde 32:17
Dünyada iyi niyetle
yaptıklarına ve güzel anı ellerdeki samimiyetlerine
karşılık olarak, onlar yani vücutlarını yataktan kaldırmak, Allah'a yalvarmak ve infakla nitelenenler
için nice göz aydınlatıcı ve gönülleri rahatlatıcı
nimetler saklandığını hiç kimse, ne Allah'a yakın bir melek, ne de bir peygamber
bilemez. Nitekim hadis-i kudsîde şöyle geçmektedir: ”Allahü teâlâ şöyle buyurur: 'iyi kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayalinden geçmediği şeyler hazırladım! Size bildirilmeyen başka şeyler de vardır. Dilerseniz şu âyeti okuyunuz: 'Onlar için nice göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilmez." (Secde: 17) (5)
Secde 32:18
Öyle ya, dünyada
mü'min olan, fasık kimse gibi midir? Burada ”fasık" imandan çıkan anlamındadır. Çünkü Allah âyette, fasıkı mü'minin karşıtı olarak zikretmiş, cehennemde ebedî kalacağını da haber vermiştir. Cehennemde ebedî kalmayı sadece kâfir olan hak eder.
Bunlar âhirette şeref ve mükâfat konusunda
elbette bir olamazlar.
Rivayete göre bu âyet, Hazret-i Ali ve Velid hakkında inmiştir. Mü'min olan Hazret-i Ali'dir ve âyetin kapsamına onun gibi olanlar girmektedir. Kâfir ise Velid'dir ve ifadenin kapsamına, aynı özellikte olanlar da girmektedir. Bu sebeple Allah: ”Bunlar elbette bir olamazlar" ifadesini çoğul olara getirmiştir.
İbn Ata şöyle demiştir: ”İtaat ve iman nurları içinde bulunan, isyan ve sapıklık karanlıkları içinde olanla bir değildir."
"Keşfü'l-Esrâr" isimli eserde de şöyle geçmektedir: ”Kesin delille desteklenen ve üzerinde marifet güneşleri doğan kişi, yardımsız bırakılan ve mahrumiyetle damgalanan kimse gibi olur mu? Aynı seviyede olmazlar ve karşılaşmazlar."
Ey Süreyya yıldızı ile Süheyl yıldızını bir araya getirmeye çalışan Allah iyiliğini versin bu ikisi nasıl birleşir? Biri Şam tarafından yükselir, Diğeri ise Yemen tarafından.
Secde 32:19
İman edip de iyi amel yapanlara gelince, onlar için yaptıklarına yani dünyada yaptıkları iyi amellere
karşılık bir ikram olarak cennet konakları vardır. ”Me'vâ": Sığınılan yer demektir. Ayette cennet, ”me'vâ"ya izafe edilmiştir. Çünkü cennet, asıl konaklama yeridir. Dünya ise, şüphesiz göç edilen bir yerdir. Bu sebeple dünya, ”kantara" (köprü) diye adlandırılmıştır. Çünkü o, âhiret için bir köprüdür, yerleşilen bir yer değildir.
İbn Abbas'tan şöyle nakledilmiştir: ”Me'vâ Cennetinin tümü altındandır ve burası, sekiz cennetten biridir. Söz konusu cennetler:
Darü'l-Celâl, Darü'l-Karâr, Darü's-Selâm. Adn Cenneti, Me'va Cenneti, Huld Cenneti, Firdevs Cenneti ve Naîm Cenneti'dir."
Secde 32:20
İnkâr ve günahı tercih ederek
iman ve itaatten çıkanlara gelince, onların varacakları yer, mü'minler için cennet konakları iken onlar için
cehennemdir. Oradan çıkmak istedikleri her defasında geri çevrilirler bu ifadeden, cehennemde ebedî kalacakları anlaşılmaktadır. Gerçekten oradan çıkmak ve geri dönmek söz konusu değildir. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”...(Cehennemin) ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız." (İsrâ: 97) Böylece cehennemin ateşi sönmez. Yani cehennemliklerden, ”Ateşi yavaşladı" diyen için alevi oldukça artırılır.
Rivayet edildiğine göre ateşin alevi cehennemlikleri dövdükçe onun üst tabakalarına doğru çıkarlar ve nihayet kapıya yaklaşıp oradan çıkmak istediklerinde alev kendilerine vurur, ya da cehennem zebanileri onları kamçılarla döverler. Bu yüzden, yetmiş yıllık bir mesafe kadar cehennemin dibine doğru yuvarlanıp dururlar. Bu muamele, kendilerine devamlı olarak yapılır.
Ve kendilerine: Onları korkutmak, işlerini zorlaştırmak ve öfkelerini artırmak üzere: Dünyada sürekli olarak:
'Yalan saydığınız cehennem azabını tadın!' denir. Çünkü siz, cennet ve cehennem yoktur, diyordunuz.
Secde 32:21
En büyük azaptan yani âhiret azabından
önce, onlara yani Mekke halkına
mutlaka en yakın azaptan, dünya azabından
taddıracağız; bu azap, onların mü'minlere eziyetlerini had safhaya ulaştırdıkları zaman Hazret-i Peygamber'in bedduası ile yedi yıl kıtlığa maruz kalmalarından ibarettir. Söz konusu kıtlık sonucunda et, deri ve yanmış kemik bile yemek zorunda kalmışlardır. Her biri, açlıktan bulanık görür hale gelmişti. Yine onlar, dünyanın çeşitli sıkıntı ve dertleriyle karşı karşıya gelmişlerdi.
Olur ki dönerler. İnkâr ve günahlardan tevbe ederler.
Secde 32:22
Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan Kitap'la öğüt verildikten
sonra onlardan yüz çeviren, son derece açık olmalarına, iki cihan saadetini göstermelerine rağmen o âyetleri düşünmeyen, kabul etmeyen ve gereğince amel etmeyen
kimseden daha zalim kim olabilir?
Bu ifade aynen arkadaşına, camide namaz kılmamasını kendisine yakıştıramayarak, ”Camiye girmene rağmen orada namaz kılmadın, öyle mi?" demen gibidir. Yani O, bütün zalimlerden daha zalimdir.
Şüphesiz suçlulardan yani suçu basit de olsa suçlulukla nitelenen herkesten
öç alacağız. Hal böyle olunca bütün zalimlerden daha zalim ve bütün suçlulardan daha suçlu olanlardan nasıl öç alacağını düşününüz.
Secde 32:23
Yemin olun ki Biz Mûsa'ya Kitap Tevrat'ı
verdik. Sen Mûsa'nın
ona Kitaba
kavuşacağından şüphe etme. Şüphesiz biz ona Tevrat'ı verdik.
"Hazret-i Peygamber'in bu konuda hiç şüphe ve tereddüdü yokken bu tarz bir nehyin anlamı nedir?" dersen şöyle derim: ”Kâfirler, Hazret-i Mûsa'nın Kitaba kavuşmasından şüphe ettiklerinden dolayı bu ifade ile dolaylı olarak onlar hedef alınmışlardır. Çünkü o konuda şüpheleri olmasaydı Kur'an'a inanırlardı. Nitekim gerek Tevrat ve gerekse diğer semavî kitaplarda, Kur'an'ı doğrulayan deliller ve âyetler vardır. Kitabın verilmesi, ilk olan bir hadise değil ki ondan şüphe ediyorlar. ”...Eğer bunlar onları inkâr etselerdi derhal Biz, onları inkâr etmeyecek bir toplumu onlara vekil kılardık." (En am: 89)
Ve Biz onu yani Mûsa'ya verdiğimiz Kitab'ı
İsrail oğullarına sapıklıktan
doğru yola ileten bir rehber kıldık. Çünkü Tevrat onlara inmiş ve ona göre kulluk edenler de onlardır. Ayrıca Allahü teâlâ'nın: ”...De ki: Oyle ise Mûsa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitab'ı kim indirdi?" (En am: 91) ifadesindeki insanların bunlar olduğuna hükmedilmiştir.
Secde 32:24
İsrail oğulları, bütün iş ve durumlarda hakta
sabrettikleri ve Kitab'ın içindeki
âyetlerimize iyiden iyiye düşünerek
kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuz başarılı kılmamız
la Tevrat'taki prensipler ve hükümlerle halkı
doğru yola ileten ve her yönüyle kendilerine uyulan
rehberler tayin etmiştik. Yani onları, sabrettikleri zaman önderler kıldık. O halde sen, kavminden olan kâfirlerin, Kur'an hakkında şüphe etmekte oldukları gibi, o âyetlerin katımızdan olduğuna dair şüphe etme.
Âyet-i Kerime’de, Allahü teâlâ'nın Tevrat'ı İsrail oğullarına hidayet rehberi kılması sayesinde din ve dünya menfaatlerini elde ettikleri gibi Kur'an'ı da bu değerli ümmete hidayet rehberi kılmış ve o sayede ilâhî hükümlere ve hakikatlere vakıf olacaklarına işaret etmiştir. Gerçekten Allah, İsrail oğullarından yol gösteren önderler kıldığı gibi bu ümmetten de aynı şekilde kıymetli liderler kılmış, hatta her yönüyle onları hepsinden üstün tutmuştur. Bu sebeple daha üstün olan kimse, bütün değerleri korumaya en lâyık olan kimsedir.
Değerli zatlardan biri şöyle demiştir: ”Şeyh İbrahim eş-Şirazî'yi ölümünden sonra rüyamda gördüm. Üzerinde beyaz bir elbise ve başında bir taç vardı. Kendisine: 'Bu beyazlık nedir?' dediğimde bana: İtaatin şerefidir' dedi. 'Peki, bu taç neyin nesidir?' diye sorduğumda ise: 'İlmin yüceliğidir' diye cevap verdi."
Secde 32:25
Muhakkak ki Rabbin, din işlerinde
anlaşmazlık içinde bulundukları şeyler hakkında kıyamet günü aralarında yani peygamberlerle onları yalancı sayan ümmetleri arasında ya da müminlerle müşrikler arasında
hükmedecektir. O gün, hak yolda olanla bâtıl yolda olanı ortaya koyacaktır. Hüküm, yalnız O'na aittir; başkası ise hüküm veremez.
Secde 32:26
Kendilerinden önce yaşamış, halen yurtlarında gezip dolaştıkları ki Mekke halkı ticaretleri esnasında helak olan kimselerin diyarlarına ve yurtlarına uğruyorlar ve yok oluşlarının izlerini, evlerinin kalıntılarını müşahade ediyorlar. Bizim Âd, Semud ve Lût kavmi gibi
nice nesilleri helak edişimiz, onları doğru yola sevketmedi mi? Bu, Mekke kâfirlerini korkutmak için olan bir ifadedir. Yani onlar hâlâ gaflet içinde midirler, ilerde başlarına ne geleceğini bilmiyorlar mı?
Şüphesiz bunda yani helak etmede ve buna bağlı olan kalıntılarda, gören ve ibret alan herkes için
ibretler deliller ve öğütler
vardır. Hâlâ Allah'ın âyetlerini ve öğütlerini düşünerek öğüt alacak şekilde
kulak vermezler, inkâr ve yalanlamalarından, vazgeçmezler
mi?
Secde 32:27
Hiç görmediler mi? Biz suyu bütünüyle otu yok olmuş
kupkuru çorak yerlere ulaştırıyoruz da ki, suyu ulaştırmaktan maksat, suyu taşıyan bulutu sevketmektir. Çünkü Allahü teâlâ'ya nisbet edilen odur.
Bu ulaştırma ve ardından ifade edilen ekinleri çıkarma işi, hissedilmesinden dolayı bazıları, âyetteki görmeyi gözle gönne diye yorumlamışlardır. Nitekim âyetin sonundaki, ”görmüyorlar mı?" ifadesi de bunu gösteriyor. Ya da gömıekten maksat kesin olarak bilmektir. Buna göre anlam şöyledir: ”Şüphesiz suyu sevkettiğimizi bilmişlerdir."
Onunla yani sevkedilen bu su sayesinde o yerden
ekin çıkarıyoruz, ondan, o ekinden
hem hayvanları ekin saplan, yaprak ve onlara mahsus bazı hububat vb. yi,
hem de kendileri, insanların beslendiği ekin ve meyveleri
yiyor. Görmüyorlar düşünmüyorlar ve bunu O'nun birliğine, sonsuz kudretine ve lütfuna, ibadete lâyık olduğuna, zarar ve fayda vermeyen cansız varlıklar şöyle dursun; melek ve insan gibi yaratıklarından ortağı bulunmadığına delil getirmiyorlar
mı? Yine onlar, O'nun tekrar kendilerini yaratmaya ve diriltmeye gücü olduğunu bilmiyorlar mı?
Secde 32:28
'Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih ne zaman?' Yani hüküm, ya da yardım ve zafer ne zaman tahakkuk edecek
derler. Nitekim mü'minler, Mekke kâfirlerine, kıyamet gününü kastederek şöyle diyorlardı: ”Bizim, Allah'ın aramızda hükmedeceği bir günümüz var; ya da Allah bize müşriklere karşı fetih verecek ve aramızda hüküm verecektir." Mekke halkı, mü'minlerin bu sözünü duydukları vakit alelacele yalanlamak ve alay etmek için: ”Bu fetih ne zaman?" eliyorlardı.
Secde 32:29
Onları susturmak ve hakkı pekiştirmek için
de ki: Acele etmeyin ve alay etmeyin. Çünkü
'fetih gününde, kıyametin kopması ile şüphenin giderildiği gün, ya da düşmana karşı zafer kazanıldığı gün
inkarcılara imanları fayda vermez ve kendilerine mühlet tanınmaz', geciktirilmezler de.
Âyet-i Kerime’de kıyamet günü kasdediliyorsa, o takdirde o gün, vakit geçtiğinden dolayı iman, kâfire fayda vermez ve ona, ne azabın gelmesi, ne de özür beyan etme konusunda mühlet tanınmaz. Çünkü onun özür dilemesi söz konusu değildir. Yok eğer maksat, Bedir günü gibi zafer günü ise, ölüm halindeki imanı fayda sağlamaz. Çünkü onun imam, Firavun'un boğulma anındaki imanı gibi hayattan ümidini kesme durumundaki imanıdır. Böyle bir kimseyi savaşta öldürmekten asla geri durulmaz.
Secde 32:30
Artık onlardan yüz çevir yalanlamalarına aldırma
ve vaadimin doğruluğuna dayanarak onlara karşı zaferi ve helak olmalarını
bekle. Zaten onlar da sana karşı galibiyeti ve senden kurtulmaları için ölüm veya öldürme gibi felâketi, ya da kendilerinin helak edilmesini
beklemektedirler. Nitekim, söz konusu günü, acele istemeleri ve günahlar içinde yoğrulmaları, şüphesiz bu gidişattan kaynaklanan azabı bekliyorlar demektir. Gerçekten Allah vaadini tahakkuk ettirmiş, kuluna yardım etmiş, müminlere fetih lütfetmiş ve hepsinin beklentilerini vermiştir.
Allahü teâlâ'nın yardımıyla Secde Sûresi'nin tefsiri bitmiştir.
Ahzab 33:1
AHZAB SURESİ
Ey Peygamber! ”Nebi" (peygamber) kelimesi; faydası büyük olan, sayesinde bilginin ya da kanaatin oluştuğu haber anlamındaki nebe' kelimesinden türemiştir. Hazret-i Peygamber ”Nebi" olarak adlandırılmıştır. Çünkü o, Allah'tan selim akılların kabul edeceği şeyleri haber vermektedir. Ya da nebi kelimesi, yücelik anlamındaki ”nübüvvetten" türemiştir. Buna göre Hazret-i Peygamber, diğer insanlara olan üstünlüğünden dolayı, ”Ey Nebi" diye adlandırılmış olmaktadır. Allahü teâlâ Hazret-i Peygambere, ismiyle değil şerefini artırmak için,"Nebi" diye seslenmiştir. Yani, ”Ey Âdem!. Ey Nuh!, Ey Mûsa!, Ey İsa!, Ey Zekeriya!, Ey Yahya" buyurduğu gibi adıyla, ”Ey Rasûlüm Muhammed!" diye seslenmemışlir. Söz konusu ”Nebi" lâkabı, Hazret-i Peygamber'in yüceliğini gösteren değerli lâkaplardan biridir. Yine onun, bunun dışında birtakım isim ve lâkapları vardır. İsimlerin ve lâkapların çokluğu, kişinin şerefine işaret etmektedir.
Öte yandan, Hazret-i Peygamber'in, ”Rasûlüm Muhammed Allah’ın rasûlüdir..." (Fetih: 29) âyetinde olduğu gibi isminin açıkça belirtilmesi ise, insanlara onun Allah’ın rasûlü olduğunu bildirmek ve bu sayede ona inanmaları ile doğru inanca sahip olmalarını sağlamak içindir.
Ahdi bozma ve güvensizlik verme konusunda
Allah'tan kork, takva üzere olmaya devam et ve onu artır. Çünkü takvanın derecelerinde sınır yoktur. Âyetin bu ifadesi, ancak devama yorumlanmıştır. Şüphesiz bir şeyle meşgul olan kişiye, o şeyi yapması emredilmez. Meselâ oturan birine, ”otur!" denmez. Bu sebeple Allah, Hazret-i Peygambere takvayı, yüceltmek üzere emretmiştir.
İnkârını açıkça ortaya koyan
kâfir ve inkârını gizleyen
münafıklara boyun eğme. Yani dinine uymayan ve dinin aleyhinde sayılan hususlarda onlara itaat etmemeye devam et. Gerçekten Rasûlüllah inkarcılara ve münafıklara itaat etmiyordu ki, onlara boyun eğmesi yasaklansın. Fakat bu ifade ile onun tutumu pekiştirilmiş oldu. İtaat, boyun eğmedir. Bir şeye boyun eğme ise ancak o şey emredildikten sonra düşünülür. İtaatle ibadet arasındaki fark şudur: İtaat, ibadetten farklı olarak sadece emirle yapılan fiildir. İbadet ise öyle değildir.
İyi ve kötü olanları
elbette Allah çok iyi bilendir, bu sebeple sana ancak faydalı olanı emretmekte ve zararlı olandan nehyetmektedir;
hikmet sahibidir. O yüzden sadece yüce hikmetinin gereğiyle hükmetmektedir.
Ahzab 33:2
Takva hususunda, yaptığın ve yapmadığın bütün dinî konularda
Rabbinden sana vahyedilene uy. Yani Kur'an'a göre hareket et; inkarcıların görüşüne göre değil.
Şüphesiz Allah uyup uymama ile ilgili
bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Dolayısıyla yapıp yapmamanın mükâfat ve ceza olarak karşılığını verir. Teşvik ve uyandan ibaret olan bu ifade, hem Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'e, hem de mü'minlere olan bir hitaptır.
Ahzab 33:3
Allah'a güvenip dayan, bütün işlerini O'na havale et.
Vekil ve bütün işleri üstlenen
olarak Allah yeter.
Ahzab 33:4
Allah, bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi... ”Kalp," çam kozalağı şeklinde bir et parçası olup Allah onu insanın sol göğsünde yaratmış ve ilmin mahalli kılmıştır. Yani, Kurtubî'nin de belirttiği şekilde, Allahü teâlâ insan için, birinde inkâr, sapıklık, ısrar ve kararsızlığın; diğerinde de iman ve hidayetin yer aldığı iki kalp yaratmamıştır. Öyleyse münafıklara ne oluyor ki, gizlediklerini söylemiyorlar?
Rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir: ”Münafıklar, 'Rasûlüm Muhammed'in, bir kalbi bizimle, bir kalbi de ashabıyla olmak üzere iki kalbi varır.' diyorlardı. Bunun üzerine Allah onları yalanlamıştır."
Bazıları da şöyle demişlerdir: ”Araplar tecrübeli ve akıllı kişinin iki kalbi olduğunu iddia ederlerdi. Ayette bu, reddedilmektedir. Meseâ Araplar Cemil b. Ma'mer için, -'iki kalpli' diyorlardı. Çünkü o, Arapların en hafızalılarından, en dahilerinden ve insanlara ülkelerin yollarını en iyi gösterelerden biri olup Hazret-i Peygamber'e düşmandı. Ya o, ya da Cemil b. Esed şöyle diyordu: 'Göğsümde, iki kalp vardır ki, ben bunlarla anlarım. Bunlar, Rasûlüm Muhammed'in idrak ettiği kalbinden daha üstündür.' İnsanlar da onun bu iddiasında doğru olduğunu sanıyorlardı. Fakat Müşrikler Bedir savaşında yenilgiye uğrayıp dolayısıyla o da yenilgiye uğrayınca, bir pabucu elinde, diğeri ise ayağında olduğu halde kızgın taşlık bir yerde koşarken Ebu Sufyan ona rast gelmişti. O ise, pabucu elinde olduğunu fark etmeden: 'Pabucum nerede? Pabucum nerede?' diyordu. Bunun üzerine Ebu Süfyan ona: 'Pabuçlarından birisi elinde diğeri de ayağındadır' demiştir. İşte o zaman anlamışlardır ki, onun iki kalbi olsaydı elindeki pabucunu unutmazdı."
'Zıhar' yaptığınız eşlerinizi de ki, onlara: ”Siz bize, haram kılınması açısından, annelerimizin sırtları gibisiniz" diyordunuz. Buna göre zıhar; kişinin, hanımına: ”Sen bana annemin sırtı gibisin," denies idir. Zıhar, Câhiliyye döneminde boşanma usûlü idi. Ve o dönemin insanları boşanmış kadınlardan kaçındıkları gibi zıhar yaptıkları kadınlara da yaklaşmıyorlardı.
Anneleriniz yerinde tutmadı yani Allah, eşlik ve anneliği bir kadına vermedi. Nitekim anne, hizmet edilmeye değerdir ve ona başka türlü muamele yapılmaz. Halbuki insanın hanımı öyle değildir.
Ayetteki mesajdan maksat, Arapların, ”zıhar" dolayısıyla hanımın anne gibi sayıldığı, iddia ve âdetlerini redd ir. İslâm'da zıhar, kefaretin ödenmesine kadar kendilerine yaklaşmak haram olur. Bunun kefareti, kişinin bir köle azat etmesi; bu mümkün olmazsa Ramazan ayının dışında aralıksız iki ay oruç tutması -ki, bu süre içinde bayram günleri ve teşrik günleri gibi oruç tutmanın nehyedildiği günlerin bulunmaması gerekir. -Buna da gücü yetmezse altmış fakiri doyurması ya da bunların her birine, fitrede olduğu gibi yemeğin bedelini vermesidir.
Ve evlâtlıklarınızı da miras, mahremiyet ve soyda
öz oğullarınız olarak tanımadı. Yani Allah, evlât edinmekle öz oğula sahip olma hakkını bir adama vermedi. Çünkü evlât edinmek ârizî, öz oğula sahip olmak ise soyda asıldır. Ve ikisi yani ârizî olanla asil olan bir şeyde birleşmez.
Âyetin bu ifadesi, aynı zamanda Arapların, birinin evlâtlığını onun öz oğlu sayarak evlâtlarından erkeğin payı kadar ona miras ayırmalarını ve evlât edinenin, hanımını boşaması ya da ölümü halinde onu nikahlamasını haram kılmalarını reddetmektedir.
Öte yandan, bir insanda iki kalbin olmaması hususu, zıhar yoluyla eşin anne; evlât edinme yoluyla edinilen evlâtlığın da öz oğul olamıyacağınm dayandırıldığı bir esası oluşturmak için ortaya konmuş olabilir. Buna göre anlam şöyledir: ”Allah, zıtlığa sebep olmasından dolayı hiç bir kimseye iki kalp vermediği gibi -ki, her kalp, hem bütün güçlerin aslı olacak hem de olmayacaktır- eşi anne, evlâtlığı da öz oğul kılmamıştır." Yani bir kimsede iki kalbin bulunması mümkün olmadığı gibi, cahiliye halkı arasında geçerli olan hüküm ve esaslara göre eşin anne, evlâtlığın da öz oğul hükmünde olması da mümkün değildir.
Bunlar yani evlâtlığınız için, ”bu benim oğlumdur" demeniz -ki, bu ifade ile âyetin sadece son kısmına işaret edilmektedir. Çünkü sözün gelişinden kastedilen budur- sadece
sizin ağızlarınıza gelen sözlerinizdir. Onların gerçek payı yoktur. Öyleyse bu sözler, iddia ettiğiniz gibi evlât edinme hükümleriyle bağdaşmaz. ”Efvûh" ağız anlamındaki ”fem" kelimesinin çoğuludur. Allahü teâlâ'nın, sözü ağıza atfettiği her yerde yalana işaret edilmekte ve inancın bu söze uymadığı vurgulanmaktadır.
Allah ise gerçeği yani vakıaya uygun sözü
söyler, çünkü haktan ancak hak çıkar. O hak da, öz oğul dışındaki birinin, öz oğul gibi olmamasıdır.
Ve doğru yola hak yola
O eriştirir. Öyleyse sözünüzü bırakarak Allah'ın bu sözüne göre hareket ediniz.
Ahzab 33:5
Onları (evlât edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın.
Ve ”Zeyd b. Harise" deyin; başkalarını da bu şekilde babalarına nisbet edin.
Allah katında en doğrusu budur. Yani evlât edinilenlerin, babalarına nisbet edilmeleri, babalarının dışındaki kimselere nisbet edilmelerinden çok daha doğru ve adalete daha uygundur.
Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları yani onlardan Müslüman olanları
din kardeşleriniz ve dostlarınız olarak kabul edin. Din kardeşliğini ve dostluğunu dikkate alarak, ”Bu benim kardeşim; bu benim dostum" deyin.
Ebu Huzeyfe, Salim adındaki kölesini azat etmiş ve onu kendine evlâtlık edinmişti. İnsanlar ona Ebu Huzeyfe'nin oğlu Salim diyorlardı. Bu âyet inince ona, Ebu Huzeyfe'nin Mevlâsı Salim, demişlerdir.
Yasaklamadan önce ya da sonra, dil alışkanlığından veya unutmadan dolayı
yanılarak yaptıklarınızda size vebal, günah
yok;
İbn Atiyye şöyle demiştir: ”Söz konusu adlandırmanın hata ile nitelendirilmesi, ancak yasaklamadan sonra olmuştur. Hata ise, hedeften sapmak demektir."
Fakat kalplerinizin yasaklamanın ardından
bile bile yöneldiğinde günah vardır. Hadi s-i şerifte şöyle buyurmuştur: ”Babası olmadığını bile bile başkasının, babası olduğunu iddia eden kimseye cennet haramdır." (1)
Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. Hatayı bağışlar ve örter.
Ahzab 33:6
Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha değerlidir.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber Tebük seferine çıkmak üzere insanlara emir vermiştir. Bu emir üzerine bazı insanlar, ”Biz babalarımıza ve annelerimize danışacağız" deyince bu âyet inmiştir.
Gerçekten Hazret-i Peygamber, din ve dünya ile ilgili bütün işlerde mü'minlere kendilerinden daha ileridir. Buna göre Rasûlüllah onları bir şeye, nefisleri de başka bir şeye davet etmiş olsa nefislerinin isteği doğrultusunda hareket etme yerine Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in davetine icabet etmeleri elbette daha uygundur. Çünkü Hazret-i Peygamber onları, sadece kurtuluşa davet eder. Halbuki nefisleri kendilerini, helak ve yok oluşları söz konusu olan şeye davet eder. Nitekim Allahü teâlâ Hazret-i Yusuftan bahisle şöyle buyurmuştur: ”...Nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir..." (Yûsuf: 53) Buna göre Rasûlüllah, onlara kendi canlarından daha sevimli; emri, nefislerinin emrinden daha geçerli ve haklarından daha tercihe şayan olmalıdır. Canlarına acıdıklarından ziyade ona şefkat etmeleri ve yine canlarını onun uğruna vermeleri, tehlikeli durumlarda ve savaşlarda kendilerini ona feda etmeleri ve kendilerini davet ettiği her hususta ona uymaları gerekir.
Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Benimle sizin durumunuz tıpkı ateş yakan bir kimsenin durumu gibidir: Çekirgeler ve kelebekler o ateşe düşmeye başlamış, o ise onları oradan kovmaya çalışmaktadır, işte ben de sizi, ateşe düşmeyesiniz diye sımsıkı tutuyorum; Halbuki siz elimden kaçmaya çalışıyorsunuz?" Yine hadis-i şerife göre Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Sizden biriniz, ben kendisine, canından, evlâdından, malından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça gerçekten iman etmiş olmaz."
Hadisi Buharî ve Müslim, ”İslâm'da babası dışındaki birinin, babası olduğunu iddia eden..." ilâvesiyle tahric etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/738.
Eşleri, onların anneleridir. Yani saygı ve hürmet göstermenin farz ve evlenmenin haram olması konusunda onlar, tıpkı anneleri gibidirler. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Kendisinden sonra onun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olmaz." (Afazâb: 53) Fakat bunun dışında, o hanımlara bakmak, kendileriyle başbaşa kalmak, birlikte yolculuk yapmak ve miras konusunda, tıpkı yabancı kadınlar gibidirler. Bu yüzden onlara bakmak helâl değildir. Çünkü Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”...Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin." (Ahzâb: 53) Bu sebeple onlarla başbaşa kalmak, yolculuk yapmak doğru olmaz. Ve onlar müminlere mirasçı olmadıkları gibi mü’minlerde onlara mirasçı olamaz. Böylece bu annelik, Peygamber hanımlarını nikahlamanın haram kılınmasıyla sınırlanmıştır. Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Âişe: ”Biz kadınların anneleri değil aksine erkeklerin anneleriyiz" demiştir. Bazı Müfessirlerin, Peygamber hanımlarının -erkek olsun, kadın olsun- bütün mü'minlerin anneleri olduğuna dair görüşleri zayıftır.
Söz konusu haram kılınma işi belli bir alan için sabit olup Hazret-i Peygamber'in hanımlarının yakınlarıyla ilgili değildir. Meselâ onların kızları için, ”Mü'min erkeklerin kız kardeşleri" denmediği gibi, erkek kardeşleri ve kız kardeşleri için de, ”Mü'min erkeklerin dayıları ve teyzeleri" denmez. Bu sebeple İmam Şafiî: ”Zübeyr, Ebu Bekir'in kızı ve mü'minlerin annesinin kız kardeşi Esma ile evlendi" demiş, ”Mü'minlerin teyzesi ile" diye söylememiştir. Sonra Peygamber'in hanımlarıyla evlenmenin haram oluşu, Hazret-i Peygamber'e saygı duyulmasından ileri gelmektedir. Ona saygı göstermek ise dinî bir görevdir.
Akraba olanlar, Allah'ın Kitabı'nda yani Levh-i Mahfuzda veya indirilen Kuranda -ki, o da bu âyettir- yahut mirasla ilgili âyette, ya da Allahü teâlâ'nın: ”...Allah'ın size emri budur..." (Nisa: 24) buyruiduğu gibi, farz kıldığında
(miras konusunda) birbirlerine öteki mü'minlerden yani Ensardan
ve muhacirlerden daha yakındırlar.
Bu âyette, akraba olanların birbirlerine vâris olmak suretiyle kendilerine yabancı olanlardan daha yakın oldukları açıklanmaktadır. Nitekim Müslümanlar, İslâm'ın ilk yıllarında akrabalık yerine dindeki dostluk (muvâlât), kardeşlik ve hicret sayesinde birbirine mirasçı oluyorlardı. Yine o zamanlar, kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenen zümreye zekâttan pay ayrılıyordu. Daha sonra İslâmiyet güç kazanıp, Müslümanlar üstünlüğü elde edince bu hüküm kaldırılmış ve mirasçı olma akrabalığa bağlanmıştır.
Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız hariçtir. Dostlardan maksat, dost ve kardeş edindikleri kimseler; iyilik yapmaktan maksat da, malın üçte birini ya da ondan fazlası yerine azını vasiyet etmektir. Yani onlar, vasiyetin dışında her türlü iyiliğe lâyık kimselerdir. Fakat vâris için vasiyet söz konusu değildir. Başka bir ifade ile akraba olanlar, mirasa yabancılardan daha ziyade hak sahibidirler. Fakat yabancılar için vasiyette bulunmak, akraba olanlara oranla daha büyük önem arzeder. Çünkü vâris için vasiyet söz konusu olmaz.
Bunlar kitapta, Kur'ân'da
yazılı bulunmakta ya da Levh-i Mahfuzda tesbit edilmiş ve korunmuş durumda
dır.
Ahzab 33:7
Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmine hatırlat.
Hani Biz peygamberlerden söz almıştık; yani bütün peygamberlerden, kendilerine peygamberlik görevini verdiğimiz anda ilâhî buyrukları tebliğ etme ve hak dine davet etme sözünü aldığımız vakti unutma.
Senden, yani Ey Rasûlüm Muhammed! Senden özellikle bu sözü aldık.
Hazret-i Peygamber, en son gönderilmiş peygamber olmasına rağmen peygamberlerin en faziletlisi olduğunu ifade etmek ve değerini yüceltmek üzere âyet-i kerime’de öne alınmıştır. Hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: ”Ben, insanların efendisiyim. Övünmek yoktur. (4) Yani bunu övünmek için söylemiyorum.
4- Hadisi Tirmizî tahric etmiştir. Bu hadisin devamında, Hazret-i Peygamberin Allah nezdinde derecesinin büyüklüğüne işaret edilmektedir.
Peygamberlerin piri ve Tufandan sonraki ilk peygamber olan
Nuh'tan, İbrahim'den, Mûsa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da. Allahü teâlâ, peygamberler arasında özellikle bu peygamberleri dile getirmiş ve bundan, onların oldukça üstün, şeriat sahiplerinin meşhurlarından ve azim sahibi peygamberler olduklarının ortaya konması amaçlanmıştır.
(Evet) Biz onlardan peygamberlerden, peygamberliği tebliğ etmek ve emanetlerini yerine getirmek üzere
pek sağlam bir söz aldık. Bu söz, âyetin başında belirtilen sözün kendisidir. Ayetin sonunda tekrar edilmesinin amacı ise, niteliğini beyan etmek içindir.
Ahzab 33:8
Allah, doğrulara doğruluklarını sormak için bunu yaptı. Yani Allah, sözlerine sadık olan peygamberlere kavimlerine söylediklerini kıyamet günü sormak için bunu yapmıştır.
Kurtubî: ”Peygamberlere sorulacağına göre artık onların dışındakilerin durumunu siz düşünün" demiştir.
Kâfirler, peygamberleri yalancı sayanlar
için de can yakıcı bir azap hazırladı. Yani mü'minlere mükâfat, kâfirler için de can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
Ahzab 33:9
Ey iman edenler! Rivayet edilmiştir ki, Hazret-i Peygamber, Medine'ye hicret buyurduklarında Kurayza oğulları ve Nadir oğulları ile, aleyhine faaliyette bulunmamak, aksine kendi yanında bulunmak üzere sözleşme yapmıştır. Fakat bir Yahudi kabilesi olan Nadir oğulları sözleşmeyi bozmuşlardır. Nihayet Hazret-i Peygamber, bir durum için bazı dostlarıyla birlikte Nadir oğullarının yurduna gitmiş ve evlerinin birinin duvarına yakın bir yerde oturmuştur. Onlar da o durumdan yararlanmak üzere içlerinden biri, Hazret-i Peygamberin başına bir kaya parçası atarak onu öldürmek için evin damına çıkmıştır. Onların bu maksatlarının, vahiy yoluyla Hazret-i Peygambere iletilmesi üzerine hiç durmaksızın oradan ayrılarak Medine'ye dönmüştür.
Nadir oğulları, söz konusu sözleşmeyi bu şekilde bozunca, Allah Rasülû onlara Rasûlüm Muhammed b. Mesleme'yi göndererek kendilerinden Medine'yi terketmelerini istemiştir. Fakat reisleri Huyey b. Ahtab'ın inadından dolayı oradan çıkmayı kabul etmemişlerdir. Huyey, tıpkı Kureyş'in Ebu Cehil'i gibiydi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onlarla savaşmak üzere ashabıyla birlikte yola çıkmış ve altı gün kendilerini muhasara altında tutmuştur. Bu arada Allahü teâlâ onların kalplerine korku salmıştır. Onlar da Hazret-i Peygamberden, kendilerini öldürmemelerini isteyerek sürgüne razı olmuşlardır.
Bu karar üzerine bir kısmı Hayber'e gitmiş, bir kısmı da Şam ülkesinin Ezri'ât denen beldesine göç etmişlerdir. Yurtlarından bu sürülme işi tamamlanınca reisleri, kabilenin bazı büyüklerini yanına alarak Mekke'ye gitmiş ve Kureyş halkını Rasûlüllah ile savaşmaya teşvik edip onlara şöyle demiştir: ”Biz hepimiz sizinle birlikteyiz ve onun kökünü kazıyacağız." Kureyş halkı da onların, Hazret-i Peygamber'e karşı olan düşmanlıklarına dayanarak plânlarını uygun bulmuşlardır. İşte bu âyet, Hendek savaşı hakkında inmiştir.
Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Nimeti hatırlamak o nimetten dolayı şükretmek demektir. Yani, Allah'ın size yardım etmek suretiyle lütûfta bulunmasına şükredin.
Hani size ordular Kureyş, Catalan ve diğer gruplar
saldırmıştı da Biz onlara karşı kahhâr ismiyle gece
bir rüzgâr yani saba rüzgârını, ki, bu rüzgâr, doğu yönünden esmektedir. Nitekim hadis-i şerifte Şöyle buyrulmuştur: ”Saha rüzgârı sayesinde yardım gördüm. Âd kavmi de batı rüzgârı ile helak edilmiştir." (5)
5- Hadisi Buhari ”Sahih"inde tahric etmiştir.
Ve sizin göremediğiniz ordular, bin kadar melek
göndermiştik.
Rivayete göre Allahü teâlâ, bir kış gecesinde müşrikler üzerine soğuk bir rüzgâr göndermiş ve bu rüzgâr ordugâhlarına takılıp kalmış ve onları muhasara altına alarak toprakları yüzlerine savurmuştur.
Bu arada melekler, kendilerine verilen, emirle onlara ait çadırların kazıklarını sökmüşler, iplerini koparmışlar, ateşlerini söndürmüşler, kazanlarını devirmişler, kalplerine korku salmışlar ve ordugâhları istikametinde tekbir getirmişlerdir. Nihayet bu düşman ordusu tekbir ve kılıç sesini duyunca, ati aida ürkmeye başlayınca her kabile reisi kendi grubuna: ”Yanıma gelin!" diye seslenmiş; toplandıklarında ise, ”acele edin!" demiştir. Başlarına gelenin bir sihir olduğu hükmüne varmışlar, bunun sonucunda savaş olmadan yenilgiye uğramışlar ve ağır gördükleri eşyalarını terkederek gece geri dönmek zorunda kalmışlardır.
Allah da hendek kazma ve gerekli hazırlıkları plânlama konusunda
ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Bu sebeple onlara karşı size yardım etmiş ve sizi onların kötülüklerinden kurtarmıştır. Öyleyse bu üstün nimetlerden dolayı dille, kalp ve organlarla şükretmeniz gerekir.
Ahzab 33:10
Onlar hem yukarınızdan vadinin üst kısmından ve doğu tarafından ki, bu taraftan gelenler, Catalan oğulları ve Necid halkından onlara katılanlardır. Komutanları ise Uyeyne b. Hısın ile Amir İbnu't-Tufeyl idi. Yahudiler de onlarla idiler.
Hem aşağı tarafınızdan yani vadinin alt kısmından batı yönünden ki, o tarafta Kureyş ordusu ve onlara katılan muhtelif gruplar vardı. Komutanları ise Ebu Sufyan'dı.
Üzerinize yürüdükleri zaman, düşman sayısını ve gücünü fazla görmesinden dolayı
gözler yitmiş ve yürekler ağızlara gelmişti. O zaman Kureyş ordusuyla birlikte üç yüz at ve bin beş yüz deve vardı.
"Henâcır": Yutak; yemek ve içeceğin girdiği yer demek olan ”hançere" kelimesinin çoğuludur. Yani kalpler, korku ve kederden ötürü dil kökünün başına ulaşmıştır. Çünkü akciğer, aşırı korku ve üzüntüden dolayı şişer ve buna paralel olarak kalp yutağın üst kısmına doğru çıkar. Bu durum kalp çarpıntısı rahatsızlığında açıkça görülür.
Katade şöyle demiştir: ”Kalpler yerlerinden fırlama noktasına gelmiş, o kadar ki, dışarı fırlamaması için boğazlar daralmasaydı dışarı fırlardı."
Bazıları da şöyle demişlerdir: ”Kalpler nerede ise yutak kısmına ulaşıyordu. Çünkü kalp, yutağa kadar çıkınca insan ölür."
Buna göre bu sözde, aşırı korkudan kalplerin çarpmasından dolayı -gerçek anlamda kalpler yutaklara kadar ulaşamıyorsa da- bir benzetme vardır.
Bil ki, onlar iki açıdan korkuya kapılmışlardır: Birincisi; çeşitli gruplardan oluşan düşman kuvvetinden dolayı kendileri için korkmuşlardır. İkincisi ise; Kurayza oğullarının sözleşmeyi bozduklarından dolayı çoluk çocukları için endişe duymuşlardır.
Gerçekten inananlar, aşırı soğuk ve açlığa karşı tahammül göstermişlerdir. Nitekim Ashab-ı kiramdan bazıları şu hususu dile getirmişlerdir: ”Üç gün hiçbir şey tatmadan kaldık. Hazret-i Peygamber de açlıktan dolayı karnına taş bağlamıştı."
Ey imanlarını kayıtsız ve şartsız olarak ortaya koyanlar!
işte o anda Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz. Nitekim samimi ve ihlaslı olup korkmayanlar, Allah'ın dinini yüceltme hususunda vadini yerine getireceğini ya da kendilerinin imtihan edildiklerini zannederek savaşta sebat etmişlerdir. Bu sebeple onlar, Uhud savaşında olduğu gibi sarsılmaktan ve tahammül edememekten endişe etmişlerdir. Fakat kalpleri hasta olup uçurumun kenarında bulunanlar ve münafıklar -kendilerinden nakledildiği gibi- kötü zanda bulunmuşlardır.
Ahzab 33:11
İşte orada yani o korkunç zamanda, ya da ayakların kaydığı o kaygan zeminde
iman sahipleri sıkıntı ve korku ile
denemeden geçirilmiş, böylece samimi olan münafıktan, sebat eden de sebatsız olandan ayrılıp ortaya çıkmış
ve şiddetli bir sansıntıya uğratılmışlardı. Bunun neticesi olarak kalbinde iki yüzlülük hastalığı bulunanlar Medine'ye kaçmış, Hazret-i Peygamber'in yanında gerçek anlamda inanmış olanlar kalmışlardır. Bu mesaj, onların başlangıçtaki sarsıntılarını dile getirmiş ise de Allahü teâlâ sonunda sıkıntılarını hafifletmiş, nihayet kalplerindeki üzüntüleri yok olmuş ve huzur kaynakları fışkırmaya başlamıştır. Gerçekten Allahü teâlâ'nın, samimi kullara yönelik âdeti budur.
Ahzab 33:12
Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar,
inançları zayıflayanlar ki, şayet sen, ”münafık ile kalbinde hastalık bulunan kimse arasında ne fark vardır?" dersen şöyle cevap veririm: ”Münafık olan kimse, tereddütsüz olarak bir şeyi yalan sayan kimsedir. Kalbinde hastalık bulunan kimse ise Allahü teâlâ'nın hakkında şöyle buyurduğu kimsedir: ”İnsanlardan kimi Allah'a yalnız bir yönden ibadet eder. Kendine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de sıkıntıya uğrarsa çehresi değişir, (dinden yüz çevirir.)" (Hac: 11)
Öte yandan söz konusu hastalık, insana has orta çizgiden uzaklaşmaktır. Bu hastalık iki çeşittir: Bedenle ilgili olur, ruhla ilgili olur. Cehalet, korkaklık, iki yüzlülük ve ahlâki kötülükler gibi nefisle ilgili hastalıklardır. İki yüzlülük, inkarcılık ve bunlar gibi fenalıklar hastalığa benzetilmiştir. İfade edilen bu kötü niteliklere hastalık denmesi ya bütünüyle tasarrufa engel olan hastalık gibi faziletleri idrak etmeye mani olmasından, yahut Allahü teâlâ'nın: ”...Âhiret yurduna gelince, iste asd hayat odur." (Ankebut: 64) ifadesinde dile getirilen âhiret hayatını elde etmeye engel olmasından, ya da nefsin, hasta insanın bedeninin zararlı şeylere meyletmesi gibi bâtıl inançlara meyletmesinden dolayıdır.
Söz konusu olan bu münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar,
şöyle diyorlardı: 'Allah ve Rasûlü zafer ve dini yüceltme ile ilgili
meğer bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar!' Bu kimseler, ”Rasûlüllah" yerine onun ismini zikretmişlerdir. Fakat Allahü teâlâ Hazret-i Peygamberi bu ifade ile dile getirmiştir. Bu sözü söyleyenler ise, Muteb b. Kuşeyr ve ona uyanlardır.
Ahzab 33:13
Onlardan bir grup Evs b. Kayzî ve onun görüşüne katılanlar
da demişti ki,: 'Ey Yesrib'Iiler! ”Yesrib": Medine-i Münevere'nin adıdır. Rasûlüllah Medine için ”Yesrib" adının kullanılmasını nehy etmiş. ”O Taybe, ya da Tâbe ve Medine" diyerek bu lâfzı hoş görmemiştir. Çünkü ”Yesrib" kelimesi, genelde hoş olmayan şeyler için kullanılan ve kınama ifade eden ”Tesrîb" kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Bu sebeple Hazret-i Yusuf kardeşlerine şöyle demiştir: ”Lâ tesrîhe aleyküm'ül-yevme : 'Bugün sizi kınamak yok" (Yûsuf: 92) Münafıklar, Hazret-i Peygamber'e muhalefet etmek için, bu ismi kullanmış olabilirler. Allahü teâlâ da sözü, onların söylediği şekilde nakletmiştir.
Öte yandan Hazret-i Peygamber, hicret yurduna işaret ettiği zaman, ”Kanaatime göre o yer Yesrib olur" demesi ve benzeri ifadeleri Medine için ”Yesrib" adının kullanmasını, yasaklamadan önce idi.
Artık sizin için burada, düşmanların çokluğundan ve grupların galip gelmesinden dolayı
kalacak yer yoktur, haydi Medine'deki evlerinize
dönün!' Asıl maksatları ise, kaçışı emretmektir. Fakat sözlerine karşı ilgiyi artırmak ve kaçışlarının, kınanan bir kaçış olmadığını ortaya koymak için bu kaçışı dönüş olarak ifade etmişlerdir. Bununla birlikte iki yüzlülüklerinden ve kalplerindeki hastalıklarından dolayı insanları cihaddan alıkoymaya çalışmışlarsa da onlara sadece kendileri gibi olanlar uymuşlardır. Çünkü samimi mü'min, ancak Allah ve Rasûlü'nü tercih eder.
Bu mesajda, kıyamet gününe kadar bu ümmetin içinde bulunan fesatçıların ve bozguncuların durumuna işaret edilmektedir. Allahü teâlâ'dan, bizi doğru yolda yürütmesini, sarsılmadan hakkı ve sabrı tavsiye eden kişilerden kılmasını dileriz.
İçlerinden bir kısmı Harise oğulları ile Seleme oğulları
ise: 'Gerçekten Medine'deki
evlerimiz sağlam değil', düşman ve hırsız girebilir, bize izin ver ki, onları sağlamlaştırıp ordugâha dönelim,
diyerek Peygamber'den izin istiyordu. Bunun üzerine Rasûlüllah onlara izin veriyordu.
Halbuki evleri sakat değildi, aksine sağlam ve muhafazalı idi. İzin istemekle
sadece savaştan
kaçmayı arzuluyorlardı.
Ahzab 33:14
Eğer (evlerin) her yanından girilerek üzerlerine saldırılsaydı da, yani bütünüyle evleri açık olup kötülük ve fenalık isteyen herkes o evlere girseydi de,
o zaman, felâketin gelişi anında başka bir grup tarafından
kendilerinden fitne yani iman ve itaatin istenmesi yerine dinden dönme ve inkâra yönelme
istenseydi başlarına gelen felâket ve baskına aldırmaksızın
bu harekete katılırlar, onların bu isteğini yerine getirirler
ve şu anda yaptıkları gibi evlerin sakatlığı ve sağlamlığını sebep göstermeden
evlerinde sadece soru ve cevabın duyulacağı zaman kadar
pek az bir süre
kalırlardı. Bu tutum, onların İslâm'a karşı olan hiddetlerinden, Müslümanlara olan öfkelerinden, küfrü sevdiklerinden ve o küfür tarafına ihtirasla yönelmelerinden kaynaklanmaktadır.
Ahzab 33:15
Yemin olun ki, onlar yani Medine'deki evlerine dönmek üzere senden izin isteyen Harise oğulları ile Seleme oğullarından oluşan grup
daha önce, yani Hendek savaşından evvel meydana gelen Uhut savaşında düşmanın karşısında direnmeyip dağılmak istedikleri daha sonra, haklarında Al-i İmrân sûresinde geçen, konu ile ilgili âyetler indirilip tevbe ettikleri zaman
sırt çevirip savaştan
kaçmayacaklarına, düşmanı arkalarında bırakmıyacaklarına; yenilgiye uğranılacaklarına ve Uhut Savaşındaki tutumlarına benzer bir duruma düşmeyeceklerine
dair Allah'a söz vermişlerdi. Fakat Medine'ye geri dönmek üzere izin istemekle verilen söz bozulmuş oldu.
Allah'a verilen söz mesuliyeti gerektirir. Ya da kıyamet günü insana sorulur: Verdiği sözü yerine getirdi mi, yoksa getirmedi mi? Ona göre kendisine muamele edilir. Bu ifade bir tehditten ibarettir.
Ahzab 33:16
Ey Rasûlüm Muhammed! Onlara
de ki,: 'Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! Her insan, mutlaka ecelinin tayin edildiği vakitte ölecektir. İster yatakta, ister kılıç darbesiyle öldürülsün; farkeden bir şey olmaz. Faraza kaçış size fayda verip geciktirilmekten yararlansanız
o takdirde bile pek az yaşatılır, ya da çok az
bir zaman yararlandırılırsınız.'
Ahzab 33:17
De ki,: 'Allah size ölüm, yenilgi ve benzeri
bir kötülük dilerse O'na yani hükmüne
karşı sizi kim korur. Ya da size afiyet, yardım ve benzeri bir
rahmet dilerse (size kim zarar verebilir)? Onlar, kendilerine Allah'tan başka zararı kendilerinden giderecek
ne bir dost bulurlar, ne de bir yardımcı.'
Bil ki, bu âyetler bazı hususları vurgulamaktadır:
Birincisi, ölüm mutlaka olacaktır.
İkincisi, kaçış ömrü uzatmaz. Ecel ve rızkını değiştirmeye çalışan ve kendisi için takdir edilenin ortadan kaldırmasını uman kişiden daha kötü halde kim olabilir? Onu bu durumdan kimse kurtaramaz.
Üçüncüsü ise, Allah'ı dost ve yardımcı edinen -az olsun, çok olsun- arzu ettiğini elde eder. Çünkü Allah, lütfü çok olan dost ve yardımcıdır.
Ahzab 33:18
Allah, içinizden insanları Allah Rasülu ne yardım etmekten ve doğru yoldan
alıkoyanları -ki, bunlar kim olursa olsun münafıktırlar. -
ve Medine münafıklarından olan
yaranlarına, -ki, bu yâranlık, inkâr ve iki yüzlülüktedir.-
'bize katılın' diyenleri gerçekten biliyor. Bu ifade gösteriyor ki, onlar, bu sözü söyledikleri anda ordugâhtan ayrılmışlar ve düşmandan kaçarak Medine'ye doğru yönelmişlerdir.
Zaten bunların sadece pek azı savaşa gelir. Çünkü onlar, özür beyan ederler ve imkân buldukça geri kalırlar. Ya da müminlere, kendileriyle birlikte olduklarını inandırarak onlarla çıkarlar. Sadece mecburiyet karşısında pek az mücadele verdiklerini ve savaştıklarını görürsün. Bu durum, kaçışın olmadığı varsayıldığında olur.
Ahzab 33:19
(Gelseler de) size karşı yardımlaşmada, ya da Allah yolunda Müslüman fakirlere infak etmede
pek hasistirler. ”Eşihha" cimri anlamında olan ”şehih" kelimesinin çoğuludur. Ancak bu cimrilik, hırsla beraber olan ve âdet haline gelen cimriliktir.
Hele düşman
korkusu
gelip çattı mı, üzerine ölüm baygınlığı çöken kimse yani baygın halde olan kişinin can çekişme mücadelesi vermekten dolayı korku ve endişe ile sana sığınarak gözü dönmüş
gibi gözleri sağa sola
dönerek bu halde
sana baktıklarını görürsün. Korku gidince ve ganimetler toplanınca
ise, mala düşkünlük göstererek -ki, onlar, ganimet söz konusu olduğunda insanların en hırslıları ve savaş anında en korkaklarıdır.-
Sizi keskin dilleriyle incitirler. Yani size kötü söz söyleyerek eziyet ederler ve şöyle derler: ”Payımızı tam verin. Çünkü biz size yardım ettik ve sizinle savaştık. Sayemizde düşmanınızı yendiniz ve desteğimizle onlara galip geldiniz".
Onlar yani kötü sıfatlarla nitelenen bu kimseler, samimiyetle
iman etmiş değillerdir. Nitekim onlar, söylediklerinin aksini gizlemeye kalkışarak kâfirlerin en kötüleri ve Allah'ın kendilerinden en çok öfkelendiği kişiler olmuşlardır.
Bu yüzden Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu amellerinin bâtıl olduğunu ortaya koymuştur. Münafık olmaları yüzünden amelleri hep boşa çıkmıştır.
Bu âyetten anlaşılıyor ki, Allah katında değer ifade eden şey, imana dayalı olan ameldir. Aksi halde bu amel, tıpkı temelsiz bina gibi kabul edilir.
Bu boşa çıkarma işi
Allah'a göre kolaydır.
Ahzab 33:20
Bunlar, düşman birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Yani münafıklar, aşırı korkularından dolayı düşman birliklerinin yenilgiye uğramadıklarını sanarak Medine'ye kaçmışlardır. Bu birlikler, Hendek savaşında Hazret-i Peygamber'e karşı bir araya gelen Kureyş ve Gatafan'lılarla Yahudilerden. Kurayza ve Nadir oğullarından oluşan birliklerdir.
Müttefikler ordusu yine ikinci bir sefer Medine'ye
gelecek olsa, savaşmamak için
isterler ki, Medine'nin dışında
çölde göçebe Araplar içinde bulunsunlar da Medine tarafından gelen herkese
sizin haberlerinizi ve aleyhinize cereyan eden şeyleri
sorsunlar. Yani onlar, sizden uzak olmayı ve uzaktan sizinle ilgili haberleri sorup öğrenmeyi arzu ederler. Hendek'te söz konusu ikinci bir sefer Medine'ye dönmeyip
zaten aranızda olsalardı da savaş olsaydı gösteriş için, ayıplanmaktan endişe ederek
pek az savaşırlardı.
Ahzab 33:21
Mü'minler!
Yemin olun ki, Rasûlüllah'nde sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar yani Allah'ın mükâfatını ve âhiret nimetlerini arzu edenler, ya da Allah'tan ve âhiret gününden korkanlar, her zaman
ve her durumda
Allah'ı çok anan kimseler için güzel bir örnek vardır. Âyet-i Kerime’deki ”leküm" (sizin için) ifadesiyle, âyetin gelişinden müminlerin kastedildiği anlaşılmaktadır.
Ragıp İsfahanî şöyle demiştir: ”Usve" (örnek), kudve gibidir. Kudve de insanın, iyi veya kötü sahada birine uyma konusunda takındığı tavırdır. Bu sebeple ”Ona uydum" anlamında 'Teesseytu bili" denir. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Yemin olun ki, Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'de sizin için güzel bir haslet, savaşta sebat etmek ve zorluklara katlanmak gibi, izlenmesi gereken iyi bir metod ve örnek vardır." Nitekim Hazret-i Peygamber'in kaşının üstü yarılmış, dişi kırılmış, Uhud savaşında amcası Hazret-i Hamza şehit edilmiş ve çeşitli şekillerde eziyete maruz kalmıştır. Fakat buna rağmen direnerek hezimete uğramamış, sabretmiş ve sabırsızlığa düşmemiştir. Bu sebeple onun sünnetine uyun, ona destek olun ve ondan geri durmayın.
Öte yandan âyet-i kerime’de ”recâ" (umma) ifadesi ile devamlı itaate vesile olan ”Allah'ı çok atıma" ifadesi bir arada zikredilmiştir. İşte bununla Rasûlüllah (sallalahü aleyhi ve sellem)'a uymak gerçekleşir.
el-Hakim et-Tirmizî şöyle demiştir: ”Rasûlüllah'nde örneğin bulunması, onun izlenmesi, sünnetine uyulması, söz ve hareketlerde ona muhalefet etmekten kaçınılmasıdır."
Buna göre her mü'min, dileğinin gerçekleşmesi ve amelinin fayda vermesi için Hazret-i Peygambere uymak zorundadır. Böylece Allahü teâlâ, gönülde yer alan gayba iman için gerekli olan ümidi dile getirmiş ve bunu, gönlün ameli sayılan Allah'ı çok anma ile bir arada zikretmiştir ki, işin başında bulunan kişi, amel, ahlâk, nefis ve malla mücadele sahalarında sürekli olarak bunu izlemesi gerektiğini bilsin. Çünkü işi, başında sağlam tutmayan sonuçta kurtulamaz. Nefsinin kötü sıfatlarından arınıp temizlendikten sonra doğruluk, samimiyet ve teslimiyet gibi kendine güzel hasletler kazandırsın. Bu sayede bir yandan kalp düzeyinde Iütuflar, haller ve sıfatların tecellileriyle bu hareketin hazzını duyarken diğer yandan da nefis düzeyinde kazançlar, rütbeler ve fiillerin tecellileriyle aynı hareketin hazzını duyar. Hazret-i Peygambere uyarak ruh düzeyinde de yine aynı şeyler duyulur.
Ahzab 33:22
Mü'minler ise, düşman birliklerini yani Hendek savaşında Hazret-i Peygamber ve ashabıyla savaşmak üzere toplanan orduları
gördüklerinde: 'işte bu büyük deneme,
Allahın, ”Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin haslarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öylesine sarsıldılar ki,..." (Bakara: 214) âyetinde buyurduğu
ve Rasûlü'nün: ”Düşman birliklerini size karşı birleşmeleriyle iş zorlaşacak. Ama sonuç sizin lehinize ve onların aleyhinedir," diye bildirdiği ve yine onun: ”Düşman birlikleri, dokuz ya da on gün sonra üzerlerinize yürüyecektir" diye haber verdiği şekilde
bize vaadettiğidir; Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir yanı Allah ve Rasûlü'nün verdiği haberin doğru olduğu ortaya çıkmıştır."
dediler. Bu gördükleri,
ancak onların Allah'a ve O'nun vaadlerine olan
imanlarını ve O'nun emirleri ile hükümlerine
bağlılıklarını artırmıştır.
Ahzab 33:23
Samimiyetle
iman edenlerden, Rasûlüllah ile birlikte sebat etmek ve dini yüceltmek için savaşmak üzere
Allah'a verdikleri sözde duran nice erler vardır. Yani onlar, verdikleri sözü, yaptıkları işler sayesinde yerine getirmişlerdir. Söz konusu kişiler, Osman b. Affan, Talha b. Abdullah, Sa'id b. Zeyd b. Amr, Hamza, Mus'ab b. Umeyr, Enes b. Nadir ve diğerleridir (Allah onlardan razı olsun). Bunlar, Hazret-i Peygamber'le birlikte savaşa giderlerse sebat etmeye ve şehit oluncaya kadar savaşmaya söz vermişler, adakta bulunmuşlardır.
el-Hakîm et-Tirmizî şöyle demiştir: ”Gerçek erlik doğruluktur. Doğruluk sahasına girmeyen, erlik sınırından çıkmış olur."
Kimi, bu uğurda canını vermiş, ki, bu ifade doğru kimselerin durumunu açıklamakta ve onları iki kısma ayırmaktadır.
Nahb: Aslında yerine getirilmesi gereken adak demektir. Başka bir ifade ile insanın yapmaya karar verdiği ve kendisi için vacip kıldığı iştir. ”Kadâ nehbeh: Adağını yerine getirdi" demektir. Bu ifade, aynı zamanda ölen kişi için de kullanılır.
Çünkü ölüm, tıpkı her canlının boynunun borcu olan adak gibidir. Yani Hazret-i Hamza, Mus'ab b. Umeyr ve Enes b. Malikin amcası Enes b. Nadir el-Hazrecî el-Ensarî gibi, kimi adak sorumluluğundan kurtulmak için savaşarak şehit olmuş,
kimi de tıpkı Hazret-i Hamza, Talha ve diğerleri gibi sözünü yerine getirmeyi
(şehitliği) beklemektedir. Nitekim onlar, sözlerini yerine getirmeye karar vermişler ve bu sözün bir kısmını icra etmişlerdir. İcra edilen bölüm, bu âyet-i kerimenin inişine değin Hazret-i Peygamberle birlikte sebat ederek savaşmalarıdır. Geri kalan kısmını da icra etmeyi beklemektedirler. Bu da şehadet şerbetini içinceye kadar savaşmaktan ibarettir. Onların beklemekle nitelendirilmelerinde, şehit olmaya son derece istekli olduklarına işaret edilmektedir.
Onlar hiç bir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. Aksine sözlerine sadık kalarak gereğini, en güzel şekilde yerine getirmeye çalışmışlardır. Sözlerini yerine getirenlere gelince, onların durumu bellidir. Diğerleri ise bekler durumda olmaları, sözlerine sadık olmalarının en doğru şahididir.
Rivayet edilmiştir ki, Talha (radıyallahü anh). Uhud savaşında Hazret-i Peygamberle birlikte kalarak onu korumuş ve nihayet eli ile birlikte tam yirmi dört yara alnııştır. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Talha cenneti haketti" buyurmuş ve ona o gün: ”Hayırhah Talha (Talhatu'l-hayr)", Huneyn savaşında: ”Eli açık Talha (Talhatu'l-Cûd)", Tebük savaşında ise: ”Coşkun Talha (Talhatu'l-feyyz)" demiştir. Talha daha sonra Cemel Vakasında öldürülmüştür.
Âyet-i Kerime’de, ikiyüzlü olanlarla kalplerinde inanç rahatsızlığı bulunanlara dolaylı olarak kınama ifadesi yer almaktadır. Çünkü onlar, sözlerinde durmayarak ahidlerini değiştirirler.
Ahzab 33:24
Bu sebeple Allah, doğruları söz ve hareketlerindeki
doğruluklarına karşılık mükâfatlandırır;
"Keşf'u'l-Esrar" isimli eserde şöyle denmiştir: ”Allah doğru kimseleri, dünyada düşmana karşı ve bayrağı dalgalandırmak için imkân vererek ve yardım etmekle; âhirette ise güzel bir karşılık, iyi bir zemin lütfetme ve sürekli nimetler içinde bırakma yanında benzer durumda olanlara karşı üstün ve ön plânda tutarak mükâfatlandırır."
İki yüzlülere de azap etmeyi
dilerse yani tevbe etmezlerse -çünkü şirk asla bağışlanmaz.- söyledikleri sözler ve yaptıkları işlerden dolayı
azap eder veya tevbe ederlerse
tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah, tevbe edeni
çok bağışlayan, kusurlarını yok eden,
çok merhamet eden ona cennet ve mükâfat lütfeden
dir.
Ahzab 33:25
Allah, o inkâr edenleri yani düşman birliklerini -burada, yukarıda ifade edilen olayın kalan kısmına dönülmüştür.-Yani olaylardan cereyan eden etmiş ve Allah, o kâfirleri
hiçbir hayır yani bekledikleri galibiyeti
elde etmeden ki, Allah, bu ilâhî mesajda galibiyeti hayır diye adlandırmıştır. Çünkü sözkonusu inkarcılar nazarında bu galibiyet bir hayırdır. Bu sebeple hayır ifadesi onların kullanış ve iddialarına göre gelmiştir.
Öfkeleriyle ve üzüntüleriyle
geri çevirdi. Allah'(ın yardımı) savaşta şiddetli rüzgâr ve melekleri göndermek suretiyle
inananlara yetti. Allah her isteğini yerine getirecek kadar
güçlüdür her şeye karşı
mutlak galiptir.
Allahü teâlâ, bu ifadenin ardından, başka bir açıdan yeterliliğini dile getirerek şöyle buyurmuştur:
Ahzab 33:26
Allah, ehl-i kitaptan ki, bunlar Kurayza oğullarıdır. Medine Yahudilerinden olan bu zümre, Evs Kabilesi'nin müttefiki idiler. Evs'in o günkü reisi ise Sa'd b. Muaz (radıyallahü anh)'dı.
Onlara verdikleri sözü yerine getirmeyip Rasûlü'ne ve Müslümanlara karşı düşman birliklerine
yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku ve endişe
saldı; o kadar ki, Allahü teâlâ'nın buyurduğu şekilde kendilerinin öldürülmesi, çoluk çocuklarının esir edilmesi için teslim olmuşlardır.
Bir kısmını yani erkeklerini
ölduruyor, bir kısmını da eşlerini, ve çocuklarını, muhalefet etmeleri şöyle dursun, kendileri tarafından herhangi bir hareket olmadan
esir alıyordunuz.
Ahzab 33:27
Allah, onların yerlerine, çiftliklerine ve bahçelerine
yurtlarına, kalelerine ve evlerine
mallarına paralarına, eşya ve davarlarına
ve O'nun ilminde ve takdirlerinde bulunan, henüz
ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Tıpkı İran, Bizans ve kıyamet gününe kadar fethedilecek olan yerler ve mülkler gibi.
Bu mesajda, söz konusu yerlerin Müslümanlara kalması, mirasın vârislere kalmasına benzetilmiştir. Halbuki onlarla Müslümanlar arasında bir akrabalık, din birliği ve yakınlık yoktur. Allah onları Müslümanlar vasıtasıyla helak etmiş, mülklerini ve mallarını onlara ganimet kılmış ve o mallar, vârise kalan mal gibi kendilerine kalmıştır.
Allah'ın her şeye gücü yeter. Gerçekten siz, teslim aldığınız yerin size miras olarak verilmesiyle ilgili Allah'ın takdirlerinin bir kısmını gördünüz. Sonrasını buna göre mukayese ediniz.
Rivayet edilmiştir ki, Hazret-i Peygamber, Hendek savaşından döndüğü zaman öğle vakti idi. Öğle namazını kılarak Zeyneb'in evine girdi. Zeyneb, Hazret-i Peygamber'in mübarek başındaki yarığı yıkadı. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) atı üzerinde ve başında siyah sarığı ile gelerek şöyle dedi: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Silâhını bıraktın mı?" Rasûlüllah: ”Evel" dedi. Cebrail: ”Düşman sana karşı harekete geçtiğinden beri Allah'ın melekleri silâhlarını bırakmadılar. Allah sana, Kurayza oğullarının üzerine yürümeni emrediyor. Ben de benimle birlikte olan meleklerle onlara yöneliyorum. Hem kendilerini, hem de kalelerini sarsacağım."
Bu durum karşısında Rasûlüllah Bilâl’e, savaşabilecek insanlara ikindi namazını Kurayza oğulları yurdunda kılmaları gerektiğini duyurmasını emretti. Hazret-i Peygamber zırhını giydi ve miğferini taktı. Mübarek eline bir mızrak aldı ve kılıcını kuşanarak atına bindi. Etrafında ise silâhlı üç yüz kadar insan vardı. İbn Umm-i Mektüm'u da Medine'ye vekil bıraktı. Sancağı ise Hazret-i Ali'ye verdi. Bu sancak Hendek'te bulunduğu yerden henüz alınmamıştı.
Rasûlüllah, Hazret-i Ali'yi ashab-ı kiramdan bir kısmı ile birlikte önden gönderdi. Kendisi de, Necear oğullarından silâhlı bir gruba uğrayarak onlara şöyle buyurdu: ”Size uğrayan oldu mu?" Bunun üzerine şöyle dediler: ”Evet,
T
Dihye el-Kelbi (radıyallahü anh) uğradı. Bize, silâhlanmamızı emrederek: 'Şu anda Rasûlüllah size geliyor.' dedi. Hazret-i Peygamber de onlara: ”O Cebrail'di," buyurdular.
Hazret-i Ali, söz konusu kalelere yaklaşınca sancağı kale dibine dikti. Bu esnada Kurayza oğullarının, gerek Hazret-i Peygamber ve gerekse hanımları hakkında kötü sözler söylediklerini duydu. Müslümanlar ise susmayı tercih ederek, ”Aramızda savaş görülüyor" dediler. Öte yandan Hazret-i Ali, Rasûlüllah'nün gelmekte olduğunu görünce Katade el-Ensariye, sancağa sahip çıkmasını emrederek Hazret-i Peygamber'e yöneldi ve ona şöyle dedi: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Şu kötü kişilere yaklaşman doğru değil." Hazret-i Peygamber: ”Her halde onlardan benimle ilgili kötü bir şey duydun," buyurdu. Hazret-i Ali: ”Evet." deyince, Hazret-i Peygamber: ”Beni görselerdi hiçbir şey demezlerdi," buyurdu.
Rasûlüllah kalelerine yaklaşınca şöyle buyurdular: ”Ey maymun ve domuzların kardeşleri! (Nitekim Davûd (aleyhisselâm) zamanında Yahudilerin gençleri maymun, yaşlıları da domuz suretine büründürülmüşlerdir.) Allah sizi rezil etmiş ve size azabını indirmiştir. Bana küfür mü ediyorsunuz?" Bunun üzerine yemin etmeye ve ”Böyle bir şey söylemedik" demeye başladılar ve: ”Ey Kasım'ın babası! Sen kötü birisi değilsin," dediler.
Ashab-ı kiramdan bir topluluk, Hazret-i Peygamber'in, ”Hiç kimse ikindi namazını Kurayza oğulları yurdunun dışında kılmasın" sözüne uyarak ikindi namazını yolda vakti olunca durup kılmamışlar, yatsı namazının vaktinden sonraya bırakmışlar ve Kureyza oğullarının yurdunda kılmışlardır. Diğer bir kısmı ise, ”Kılalım; çünkü Rasûlüllah (sallalahü aleyhi ve sellem) bizden, namazı terketmeyi ve onu vaktinden sonraya bırakmayı talep etmemiş, bizi sadece hızlı hareket etmeye teşvik etmiştir" diyerek, bulundukları yerde ikindi namazını eda ederek yürümüşlerdir.
Öte yandan, Hazret-i Peygamber'in talimatını yorumsuz kabul edip namazlarını geciktirenleri bu hareketlerinden dolayı ne Allahü teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de kınamış, ne de Rasûlüllah azarlamıştır. İki gruptan her biri farklı yorum yapmış ve tercih ettiği görüşten dolayı mükâfat haketıniştir. Bu durum gösteriyor ki, müctehidlerden fıkhı meselelerde farklı görüş ortaya koyan, görüşünde isabet etmiş sayılır.
Ahzab 33:28
Durumu yüce olan ve Rahman olan Allah'tan haber getiren
Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Bu emir, onların serbest bırakılmaları konusunda kesinlik ifade etmektedir. Serbest bırakma işi zaten Rasûlüllah'nün hasletlerinden biriydi. Bu ilâhî mesajın geldiği dönemde Hazret-i Peygamber'in eşlerinin sayısı dokuzdur. Beşi Kureyşli ki, bunlar, Ebu Bekir'in kızı Âişe, Ömer'in kızı Hafsa, Ebu Sufyanin kızı Ümmü Habîbe, Ümmü Seleme ve Şevde el-Âmiriyye'dir. Dördü de Kureyş'in dışındandı. Bunlar ise Cahş'ın kızı Zeynep, Haris'in kızı Meymune, Huyey b. Ahtab'ın kızı Safiyye ve Haris'in kızı Cevriye'dir.
'Eğer dünya hayatını refahını, zevkini
ve süsünü istiyorsanız, size sunulana icabet edin; isteğiniz ve tercihiniz doğrultusunda iki hasletten birine yönelin;
gelin size mehrin dışında
bağışta bulunayım da sizi güzellikle zarar vermeden ve bidate kaçmadan
salıvereyim. Âyet-i Kerime’de, bağışta bulunmanın salıvermekten önce dile getirilmesi, cömertliğin ifadesidir. Aynı zamanda bu mesajla, söz konusu peygamber hanımlarının mazeretleri, işin başında ortadan kaldırılmıştır.
Ahzab 33:29
Eğer Allah'ı, Peygamber'ini yani Allah’ın rasûlüni, onunla birlikte olmayı, hoşnutluğunu -burada Allah'ın zikredilmesi, Hazret-i Peygamber'in O'nun katındaki yüceliğini ortaya koymak içindir.-
Ve âhiret yurdunu, dünyanın ve dünyada bulunan her şeyin, yanında hiçbir değer ifade etmeyen âhiret nimetlerini
diliyorsanız bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için güzel davranmalarına karşılık, iç yüzü ve kapsamı bilinmeyen
büyük bir mükâfat hazırlamıştır.' Âyetteki ”min" lâfzı beyan için gelmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber'in eşlerinin hepsi güzel davranan ve dünyadaki kadınların en üstün olanlarıdır. Allahü teâlâ bu ifadesiyle onların, kendi rızaları yerine Allah ve Rasûlünün rızasını tercih etmelerindeki güzel davranışlarını bildirmiştir.
Bu âyet indiği zaman Hazret-i Peygamber, işe ilk olarak Hazret-i Âişe'den başlamıştı. Hazret-i Âişe'ye olan muhabbeti daha çoktu. Ona bu âyeti okuması ve söz konusu durumdan kendisini haberdar etmesi üzerine Allah'ı ve Peygamberini tercih etmiştir.
Rivayet edilmiştir ki, Hazret-i Peygamber Hazret-i Âişe (radıyallahü anh)'ye şöyle demiştir: ”Şüphesiz sana bir emir hatırlatıyor ve arzu ediyorum ki, anne ve babana danışmadan bu konuda acele etmezsin." Şurası bir gerçek ki, Rasûlüllah,
Hazret-i Âişe'ye anne ve babasının kendisinden ayrılmasını emretmeyeceklerini biliyordu. Bunun üzerine Hazret-i Âişe: ”Ey Allah’ın rasûlü! Nedir o emir?" deyince Hazret-i Peygamber ona bu âyeti okudu. Hazret-i Âişe: ”Anne ve babama bu konuda mı danışacağım? Hayır. Ben Allah'ı, Peygamberini ve âhiret yurdunu tercih ediyorum," dedi.
Ardından diğer hanımlar da Hazret-i Âişenin tercihi doğrultusunda tercihlerini kullanmışlardır. Hazret-i Peygamber eşlerinin kendisini ve ebedî nimeti, geçici olana tercih ettiklerinden Allah onlara lütufda bulunmuş ve Hazret-i Peygambere başka biriyle evlenmesini haram kılarak daha sonra kaydedileceği şekilde şöyle buyurmuştur: ”Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, bunları başka hanımlarla değiştirmen sana helâl değildir. ” (Ahzâb: 52)
Ahzab 33:30
Ey Peygamber hanımları! Sözün onlara yöneltilmesi, kendilerine nasihate önem verildiğini belirtmek içindir. Onlara, gerek burada ve gerekse daha sonraki mesajlarda bu şekilde seslenilmesi, Hazret-i Peygamberle olan irtibatlarından kaynaklanmaktadır. Çünkü bu âyetlerin odak noktasını, Peygamber hanımlarıyla ilgili gelen hükümler oluşturmaktadır.
Sizden kim açık bir hayasızlık çirkinlikte had safhaya ulaşan açık bir kötülük
yaparsa, ki, bu büyük bir günahtır. Dendi ki, bu ifade Allahü teâlâ'nın şu sözü gibidir: ”Yemin olun ki, Allah'a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider." (Zümer: 65) Çünkü Peygamber'in eşlerinden bir hayasızlık, açık bir kötülük yapan yoktur.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Âyette kastedilen, baş kaldırmak ve kötü ahlâktır."“Fahişe": Çok çirkin söz ve hareket demektir. Buna göre İbn Abbas'ın bu tefsirinin anlamı şu olabilir. Peygamber hanımlarının şerefinden ve şahsiyetlerinin yüceliğinden ötürü onlardan meydana gelen ufak bir hata, özellikle Hazret-i Peygamber'in sıkıntı duymasına sebep olunca onlara nisbetle hayasızlık sayılır. Bu sebeple Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:
Onun azabı iki katma çıkarılır. Yani başkalarının azabının iki katı kadar azaba maruz bırakılırlar.
Bu, azabı iki kal vermek
Allah'a göre kolaydır. Onların Peygamber hanımları olmaları, Allah'ın ceza vermesine engel teşkil etmez. Aksine Hazret-i Peygamber'in hakkını korumak için O'nu bu işe davet eder.
"Şayet, Hazret-i Peygamber'in hanımlarına iki kat azap edilmesinin sebebi nedir?" denirse bunun cevabı şudur: ”Allah'ın onlara olan türlü nimetleri, diğerlerine oranla, daha çoktur. Her şeyden önce melekler inmek suretiyle odalanuda defalarca vahiy gelmiştir. Şüphesiz emre muhalefet etmeleri yüzünden cezalandırılmaları da en büyük ve en önemli bir hadisedir. Bu sebeple şöyle denmiştir: ”Bilerek Allahü teâlâ'ya karşı gelen kişinin cezası, bilmeyerek O'na karşı gelen kişinin cezasından daha fazladır. Hür olan birinin had cezası, köle olanın cezasından daha büyüktür. Yine bu hakikatten dolayı evli kimseye uygulanan hâd cezası bekâr olana nisbetle daha büyüktür."
Özetle, günahı işleyen kişinin büyüklüğüne oranla günah büyür. Günahın artışı ise, günahı işleyen kişinin şerefinin ve nimetin artışına bağlıdır. Buna göre, Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in tertemiz hanımları ve mü'minlerin anneleri dünyadaki hanımların en şereflileri olunca, bir günah işledikleri varsayılırsa bu günah, daha kötü, dolayısıyla daha kötü olan bir şeyin cezası da elbette daha şiddetli ve daha katmerli olur.
Ahzab 33:31
Sizden kim, Allah'a ve Rasûlü'ne boyun eğer itaate devam eder
ve yararlı iş yaparsa biri itaat ve takvadan, diğeri de kanaat ve iyi davranışla Rasûlüllah'nün hoşnutluğunu istemekten olmak üzere
ona mükâfatını iki kat veririz. Ayrıca Biz ona bu iki kat mükâfatına ilâveten cennette
güzel ve hoşnut olunacak
bir rızık hazırladık. Kendi sahasında güzel ve değerli olan her şeye ”kerim" denir.
Bu âyette, güzel rızkın gerçekte cennet nimetleri olduğuna işaret edilmektedir.
Ahzab 33:32
Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Yani siz, Hazret-i Peygamberle birlikte olmanız sebebiyle üstünlük ve şeref açısından kadınlar topluluğundan herhangi bir topluluk gibi değilsiniz.
Eğer Allah'ın hükmüne ve Peygamber'in hoşnutluğuna ters davranmaktan
sakınıyorsanız -ki, bu ifade, onların hayırlı olmalarının bir şartı ve onların üstünlüklerinin sadece Rasûlüllah ile olan ilgilerinden dolayı değil, ancak takva ile olduğunun bir açıklaması olabilir.-
Sözü yabancı erkeklerle konuşma anında
yumuşak söylemeyin, yani erkeklere ümit veren kadınların sözü gibi edalı, yumuşak sözle cevap vermeyin
ki, kalbinde hastalık, kötülük etme arzusu
bulunan kimse kötü ümide kapılmasın.
Buna göre kadının, yabancı erkeklerle konuştuğu zaman hoş sohbete koyulup tatlı söz söylemesi caiz değildir. Çünkü bu davranış, şehvet arzusunu kamçılar ve kötü ümide kapılmaya sebep olur. Bu sebeple töhmetten ve ümit vermekten uzak
ciddi ve münasip sözler söyleyin. Kadın gibi davranan kişinin yaptığı gibi, çalımlı ve edalı değil. Hastalık maddî felâketin sebeplerinden biri olduğu gibi zina da manevi felâketin sebeplerinden biridir. Zinaya götüren sebep ise, yumuşak davranmak ve teslimiyettir.
Ahzab 33:33
Ey Peygamber hanımları!
Evlerinizde oturun, -ki, bu hitap, her ne kadar Hazret-i Peygamber'in eşlerine yönelik ise de diğer hanımları da kapsamaktadır.- Kadınların
ilk cahiliyede olduğu gibi, açılıp saçıldığı gibi
açılıp saçılmayın. ”Teberruc": Süs ve güzellikleri, yani süslerin bulunduğu güzel yerleri erkeklere göstermektir. Bazıları ise âyete, ”çalımlı yürümeyin" diye mana vermişlerdir.
Denmiştir ki, ilk cahiliye döneminde yapılanları âhir zamanda yapan toplum, son cahiliye döneminin temsilcisidir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Cehennemliklerden iki sınıf insanı henüz görmedim. -Hazret-i Peygamber burada kendi dönemini kastetmektedir. Çünkü onun dönemi berraktır. Bu iki sınıf insan ise daha sonra ortaya çıkmıştır.- Kendilerinde sığır kuyruğu gibi kamçılar bulunup onlarla insanları döven bir zümre! Bir diğeri de, giyinmiş çıplak, erkeklere meyleden ve dikkatleri üzerinde toplayan, başlan Horasan develerinin eğilmiş hörgüçleri gibi birtakım kadınlar! O kadınlar cennete giremiyecekleri gibi kokusunu da alamayacaklardır. Halbuki cennetin kokusu beş yüz yıllık mesafeden alınabilir. ”
Bedenî itaatin aslı olan
namazı kılın, malınız varsa, malî ibadetlerin en üstünü olan
zekâtı verin, diğer emir ve yasaklar konusunda da
Allah ve Rasûlü'ne itaat edin. Ey Ehl-i Bey t!
Ehl-i Bey t'ten maksat, ister erkek ve isterse kadın olsun, peygamberliğe sahne olan evde bulunan ve kayıtsız şartsız Hazret-i Peygamber'in ailesi içinde yer alan kimselerdir! Bir diğer ifade ile Ehl-i Beyt ile Haşim oğullarından olup Hazret-i Peygamber'in ailesi içinde olduğu bilinen ev halkı kastedilmektedir.
Şüphesiz Allah sizden kusuru, kendinizi lekeleyen günahı
gidermek ve sizi günahların lekesinden
tertemiz yapmak istiyor.
Âyet-i Kerime’de, söz konusu hanımlara yönelik emir ve yasaklamanın sebebi dile getirilmektedir. Bu sebeple, ”Sizden" derken o hanımlarla birlikte başkalarını da bu hitabın kapsamı içine alarak hükmü genelleştirmiş, ”Ehl-i Beyt" ifadesiyle de hedefleneni açıklamıştır.
Öte yandan, gördüğün gibi bu âyet-i kerime, Peygamber hanımlarının Ehl-i Beyt'ten olduklarına dair apaçık bir delildir. Yine bu âyet, şia mezhebinin Ehl-i Beyt'i Fatıma, Ali ve onların iki oğlu Hasan ve Hüseyin'le (Allah onlardan razı olsun) sınırlamaları konusundaki düşüncelerinin bâtıl olduğuna hükmetmektedir.
Hazret-i Peygamber üzerinde, siyah sırmalı bir örtü olduğu halde bir sabah erken çıkmış ve bir yerde oturmuş. Falıma gelmiş, onu o örtünün altına almış; sonra Ali gelmiş, onu almış, daha sonra Hasan ve Hüseyin gelmiş, onları da onun altına almış; ve ardından: ”Ey ehl-i Beyt! Şüphesiz Allah, sizden kusuru gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. ” (Ahzâb: 33) mealindeki âyeti okumuştur.
Şia mezhebine mensup olanların Ehl-i Beyt konusundaki görüşlerinde bu olaya dayanmalarına gelince, söz konusu hadise, orada isimleri geçenlerin Ehl-i Beyt'ten olduklarına delil olduğu farzedilse, âyete muhalif olması yüzünden bu delil dikkate alınmaz.
Ahzab 33:34
Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti yani mucize olan ifadesiyle peygamberliğin doğruluğunu tescil eden Allah'ın açık âyetlerini ve çeşitli ilimlerle dinî hükümleri içeren hikmeti kendisinde toplayan Kur'an'ı
hatırlayın. İnsanlara öğüt ve nasihat yoluyla hatırlatın.
"Hikmet"m inanası Lokman Sûresinde geçmiştir.
Katâde, âyet-i kerime’de geçen âyetleri, Kur'an âyetlerine; hikmeti de hadis-i şerife yorumlamıştır. Hadis sırf hikmetten ibarettir.
Bu mesajla Peygamber hanımları, sorumluluklarını yerine getirmeye ve evlerinde Kur'an okumaya teşvik edilerek peygamberliğe sahne olan evin ve vahyin indiği yerin halkından olmaları yüzünden kendilerine lütfedilen nimetler hatırlatılmaktadır. Yine onlar, bununla Kur'an'ı ve ilâhî mesajları, şeriatın sınırlarını iyi kavramak için ezberlemeye ve onları tekrarlamaya teşvik edilmişlerdir.
Hitap, her ne kadar peygamber hanımlarına ait ise de başka hanımlar da bu ifadenin kapsamı içine girmektedir. Çünkü şeriat, Kur'an ve sünnete dayanmaktadır. Allah'ın koyduğu sınırlara O'nun farzlarına, emir ve yasaklarına dikkat etmek yine Kur'an ve sünnet sayesinde olurken, mü in in in dünya ve âhiret mutluluğuna ermesi de bu iki esasa bağlı olmakla mümkündür.
Şüphesiz Allah, bütün yaratıklarına
çok lütuf ve iyilik edendir, her şeyden
haberdar olandır. O, biliyor ve dinde uygun olan şeyleri plânlıyor. Bu sebeple emir buyurmuş ve bir takım yasaklamalar getirmiştir.
Rivayet edildiğine göre bir adam, Zeynelâbidin (radıyallahü anh)'in aleyhinde konuşmuş ve ona iftira etmiştir. Bunun üzerine Zeynelâbidin o adama: ”Şayet ben, senin söylediğin gibi isem Allah'tan mağfiret dilerim. Yok eğer dediğin gibi değilsem Allah'tan senin için mağfiret dilerim," demiştir. Bu durum karşısında adam kalkarak Zeynelâbidin'in başından öpmüş ve ona şöyle demiştir: ”Sana canını feda olsun. Sen, söylediğim gibi değilsin. Bu sebeple benim için af dile." Zeynelâbidin de: ”Allah seni affetsin" demiştir. Buna karşılık adam: ”...Allah, elçilik (görevini) kime vereceğini daha iyi bilir..." (En am: 124) âyetini okumuştur.
Yine Zeynelâbidin bir gün camiden çıkmış, bir adam da karşısına çıkarak ona hakarette bulunmuştur. Bunun üzerine herkes adamın üzerine çullanmış, Zeynelâbidin ise onlara: ”Bırakın adamı" diyerek yanına gitmiş ve kendisine şöyle demiştir: ”Allah'a yemin olsun ki, durumumuzla ilgili bir şey gizlemedim. Bir ihtiyacınız var mı? Yardım edelim." Bu ilgiden dolayı adam utanmış, Zeynelâbidin de, üzerinde bulunan nakışlı elbiseyi ona vererek bin dirhem kadar para verilmesini de emretmiştir. Bunun ardından adam, ”tanıklık ederim ki, sen, Hazret-i Peygamber'in çocuklarına mensup birisin" demiştir.
Ahzab 33:35
Allah'ın emrine uyan
Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, rivayet edilmiştir ki, Hazret-i Peygamber'in hanımları hakkında yukarıda geçen âyetler indiği zaman müminlerin hanımları şöyle demişlerdir: ”Bizimle ilgili ne inmiştir? Eğer bizde bir hayır olsaydı Allahü teâlâ bizden de bahsederdi." Bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiştir. Manası şöyledir: ”İslâm'a girenler, Allah'ın hükmüne boyun eğenler, işte onlar, -erkek olsun, kadın olsun-İslâmin emirlerine bağlı olanlar ve onun ahlâk anlayışı ile ahlâklanan kimselerdir."
Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, her iki gruptan doğrulanması gerekeni doğrulayanlar
itaate devam eden erkekler ve itaate devam eden kadınlar, niyet, söz ve hareketlerinde
doğru erkekler ve doğru kadınlar, günahlardan uzak durarak itaat için
sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, kalpleri ve diğer organlarıyla Allah'a saygılı olan
mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, zekât,
sadaka veren erkekler ve zekât,
sadaka veren kadınlar, farz olsun, nafile olsun
oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını haramdan
koruyan erkekler ve ırzlarını
koruyan kadınlar, kalpleri ve dilleriyle
Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar...
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ buradaki zikirle, namazların ardından, sabah-akşam ve yatakta yapılan zikri kastetmektedir."
İnsan, uykudan kalktığı ve sabah-akşam evinden çıktığı zaman Allah'ı zikreder. Aynı zamanda, faydalı ilimle, Kur'an okumakla ve duâ ile meşgul olmak, bu zikirden sayılır. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Kim, uykudan uyanıp hanımım da uyandırır ve ikisi birlikte iki rekât namaz kılarlarsa, Allah 'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar sınıfına kaydedilirler."
Mücahid'in de şöyle dediği nakledilmiştir: ”Kul, ayakta, oturarak ve yatarak Allah'ı zikretmedikçe Allah'ı çok zikreden kişilerden olamaz."
İşte Allah, itaatte bulunmaları sebebiyle
bunlar yani zikredilen on özelliği taşıyanların işledikleri küçük günahları
için -ki, bu günahlar, yapmış oldukları iyi amellerden dolayı bağışlanmıştır.-
Bir mağfiret ve itaatlerine karşılık
büyük bir mükâfat hazırlamıştır. O da cennettir.
Ahzab 33:36
Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, yani Rasûlüllah hüküm ve karar verdiğinde -ki, burada Allah'ın zikredilmesiyle, Hazret-i Peygamber'in durumunun yüceltilmesi ve onun bir işe hüküm vermesinin, aynı zamanda Allah'ın hüküm vermesi demek olduğunun bildirilmesi amaçlanmıştır. Nitekim, Hazret-i peygambere itaat etmek, Allahü teâlâ'ya itaat etmek demektir.-
İnanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Aksine kendi düşünce ve tercihlerini, Rasûlüllah'nün düşünce ve tercihine tabi kılmaları gerekir.
Rivayet edilmiştir ki, Hazret-i Peygamber, halası ve Abdülmüttalib'in kızı Ümeyme'nin kızı Zeyneb binti Calış'ı, evlâtlığı Zeyd b. Haris'e istemişti. Zeynep, beyaz tenli ve güzeldi. Zeyd ise siyah olduğundan Zeyneb onu istememiş ve Hazret-i Peygambere şöyle demiştir: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Ben senin halanın kızıyım ve Kureyş'in en ileri gelenlerine mensubum. Bu sebeple onu kendime reva göremiyorum." Aynı şekilde Zeyneb'in kardeşi Abdullah b. Cahş da bu işe razı olmamıştı. Bunun üzerine bu âyet inmiştir.
Her kim Allah ve Rasûlü'ne herhangi bir hususta
karşı gelir ve kendi görüşüyle hareket eder
se şüphesiz apaçık bir şekilde hak yoldan
sapmış ve dosdoğru yoldan ayrılmış
olur.
Ahzab 33:37
Ey Rasûlüm Muhammed!
Hani sen, Allah'ın, nimetlerin en yücesi olan islâm'a, Hazret-i Peygamber'e hizmet etmek ve onunla birlikte olmaya muvaffak kılmak suretiyle
nimet verdiği, senin de kendisine güzel terbiye ile, azad etmek ve evlât edinmekle - ki, sözü edilen kişi. Hazret-i Peygamber'in azatlısı Zeyd b. Harise (radıyallahü anh)'dir. Kölelerden ilk olarak Müslüman olan odur. Rasûlüllah hem onu, hem de oğlu Üsame'yi seviyordu.-
İkramda bulunduğun kimseye: 'Eşini yanında tut, onun durumu hakkında
Allah'tan kork' ve onu, kendisine zarar vermek için boşama!
diyordun. Yani bu sözü söylediğin anı hatırla!
Rivayet edildiğine göre bir önceki âyet indiği zaman Zeyneb ve kardeşi Abdullah, ”Ey Allah'ın Rasûlü! Biz, Zeyd'in bu evliliğine razıyız" demişlerdir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber Zeyneb'i Zeyd'e nikahlayarak mehrini vermiştir. Zeyd, bir süre sonra Hazret-i Peygamber'e gelerek ona şöyle demiştir: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Ben ondan ayrılmak istiyorum." Hazret-i Peygamber de ona: ”Ondan bir kötülük mü gördün?" deyince Zeyd: ”Allah'a yemin oksun ki, hayır. Ondan sadece iyilik gördüm. Fakat şerefinden dolayı bana büyüklük taslıyor ve sözleriyle beni üzüyor" demiştir.
Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan onların seni kınayıp ayıplamasından
çekinerek içinde gizliyordun. Halbuki yani Zeyneb'in senin hanımın olacağını sana bildirdiğimi biliyor ve bu durumu gönlünde gizliyorsun. Allah ise, sana olan vaadini gerçekleştirmek ve: ”...Biz onu sana nikahladık..." (Ahzâb: 37) buyruğu ile onun, senin eşin olduğunu ortaya koymak istiyor. Burada her ne kadar korkulacak bir durum söz konusu ise de
kendisinden asıl korkmana lâyık olan Allah'tır. Böylece Rasûlüllah, Zeyneb'in kendi eşi olacağına dair Allah'ın bildirdiği şeyi gizlemeye kalkışmasından ötürü yasaklanmıştır.
Hazret-i Âişe şöyle demiştir: ”Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem) vahiyden bir şey gizleseydi bu âyeti gizlerdi. Rasûlüllahne bu âyetten daha ağır gelen bir âyet inmemiştir."
Âyet-i Kerime'de, Hakkın yanında olmaya dikkat etmenin, halkın yanında olmaya dikkat etmekten çok daha doğru olduğuna işaret edilmektedir. Şüphesiz Allahü teâlâ'nın Hazret-i Peygamberle ilgili bu durumu açığa vurmasında pek çok hikmetler vardı. Her şeyden önce Hakkın yanında olmaya dikkat etmenin en büyük yararı, söz konusu olaydan dolayı bazı zayıf kişilerin sapmamasıdır.
Buna göre Hazret-i Peygamber'e, birinde Hak tarafını ve diğerinde halk tarafını gözetmenin söz konusu olduğu iki husus arzedikliği zaman, onun Hak tarafını gözetmeyi halk tarafına tercih etmesi gerekir. Çünkü Allahü teâlâ'nın hükümlerinden birinin icra edilmesinde ve emirlerinden birinin tebliğ edilmesinde pek çok hikmetler vardır. Nitekim yüce Mevlâ, söz konusu olayla ilgili şöyle buyurmuştur: ”... Müminlere bir güçlük ve sorumluluk olmasın." (Ahzâb: 37)
Zeyd, eşi Zeyneb
ile ilişkisini kesince yani Zeyd'in, eşine olan arzusu kalmayarak, ona olan ilgisi azalıp onu boşayınea ve iddeti (beklemesi gereken süre) sona erince
Biz onu sana nikahladık ki, bu ifadeden maksat, Hazret-i Peygamber'in Zeyneb'le evlenmesinin emredilmesidir. Ya da Allah Zeyneb'i herhangi bir nikâh akdi olmadan Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in eşi kılmıştır. Enes (radıyallahü anh)'in rivayet ettiği husus da bu ifadeyi kuvvetlendirmektedir. Nitekim Zeyneb, Hazret-i Peygamber'in diğer eşlerine karşı övünerek şöyle diyordu: ”Sizi velileriniz evlendirmiş, beni ise Allah yedi göğün üstünden evlendirmiştir." Bu da Peygamber'e ait özelliklerden biridir.
Rivayet edildiğine göre Zeyneb, iddetini doldurunca Hazret-i Peygamber Zeyd'e: ”Kendim için senden daha güvenli birini bulamıyorum. Zeyneb'i benim için iste." Rasûlüllah'nün bu isteği üzerine Zeyd şöyle demiştir: ”Ben hemen yola koyularak Zeyneb'in yanına gittim. Baktım ki, o hamurunu mayalıyor. Ona: 'Zeyneb! Müjde sana! Rasûlüllah sana talip' dedim. ”Buna çok sevinen Zeyneb: Rabbime danışmadan bir şey yapamam diyerek kalkıp mescidine gitti. ”Biz onu sana nikahladık" (Ahzâb: 37) âyeti inmiş, Rasûlüllah (sallalahü aleyhi ve sellem) da onu nikahlamış ve karı-koca olmuşlardır. Hazret-i Peygamber, onun için verdiği ziyafeti hiçbir hanımı için vermemiştir. Bir koyun kesmiş ve insanlara, günün geç saatlerine kadar ekmekle et ikram etmiştir.
Öte yandan, Zeyneb'in istenmesinde Zeyd'in elçi kılınması, kendisi için büyük bir sınav; imanının kuvvetine ve sağlamlığına apaçık bir delildir.
Ki evlâtlıkları, hanımlarıyla ilişkilerini kestikleri, yani eşlerine olan arzulan kalmayıp onları boşadıkları ve iddetleri bittiği
zaman onlarla evlenmek konusunda mü'minlere bir güçlük ve sıkıntı
olmasın. Gerçekten onlar için Rasûlüllah'nde güzel bir örnek vardır.
Hasan Basrî şöyle demiştir: ”Araplar, evlâtlığın eşinin haram oluşunu tıpkı öz oğlun eşinin haram oluşu gibi zannetmişlerdir. Halbuki Allahü teâlâ, evlâtlıkların hanımlarının onlarla karı koca hayatı yaşasalar bile kendilerini evlâtlık edinen kişiye haram olmadıklarını açıklamıştır. Öz oğlun durumu ise farklıdır. Çünkü öz evlâdın hanımı, nikâhın akdi ile babasına haram olur.
Allah'ın buyruğu yani var etmek istediği şey, mutlaka
yerine getirilir. Ona engel olmak mümkün değildir.
Süheylî, Zeyd'in adının Kuranda geçmesinin hikmetini şöyle açıklamıştır: ”Yüce Allah'ın: 'Onları (evlât edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın'" (Ahzâb: 5) buyruğu indiği zaman ona, Zeyd b. Rasûlüm Muhammed değil de Zeyd b. Harise denmeye başlanmış, dolayısıyla Hazret-i Peygamber'e mensup olma şerefinden mahrum bırakılmıştır. Allahü teâlâ onun bu hoşnutsuzluğunu bildiğinden, ashab-ı kiram arasından sadece onun adını Kur'ân'da zikretmek suretiyle kendisini şereflendirmiş ve adı artık mihrablarda okunur olmuştur."
Ahzab 33:38
Allah'ın Peygamber'e tıpkı Zeyneb'le evlenmesi gibi
takdir ettiği şeylerde ona bir güçlük yoktur. Bu Allah'ın öteden beri, gelmiş geçmiş peygamber
lere uyguladığı yasasıdır. Yani Allah, söz konusu güçlüğü gidermeyi, izlenen bir yol kılmış; gerek nikâh ve gerekse diğer hususlarda Peygamberlere geniş imkânlar tanımıştır. Hazret-i Davud'un yüz hanımı, üç yüz cariyesi vardı. Oğlu Hazret-i Süleyman'ın üç yüz hanımı, yedi yüz cariyesi vardı. Evlilik konusunda diğer peygamberler gibi Hazret-i Peygamber'e de büyük imkânlar verilmiştir.
Allah'ın emri, şüphesiz gereği gibi yerine gelmesi kesinlik kazanmış bir hükümdür.
Ahzab 33:39
O peygamberler ki, Allah'ın emirlerini duyururlar, Allah'la akıllı kullar arasında elçilik vazifesini yürütürler ve Allah'tan aldıkları haberi kula iletirler. Yaptıkları her şeyde
Allah'tan korkarlar özellikle peygamberliği tebliğ konusunda O'ndan sakınırlar. Bu yüzden ilâhî mesajlardan bir harf bile eksiltmezler
ve O'ndan başka kimseden korkmazlar. Yani peygamberler, bütün işlerin Allah'ın kaza ve kaderine bağlı olduğunu bildiklerinden yaratıklardan birinin, Allah'ın isteği ve dileği olmadan kendi başına onlara zarar verebileceğine ve eziyet edeceğine inanmazlar.
Allah, amellerinden dolayı kullarını
hesaba çeken olarak yeter. Bu sebeple kulun, Allah'ın kendisini hesaba çekmeden önce nefsini hesaba çekmesi; gerek evlilik konusunda, gerekse diğer konularda. Allah'ın hoşnutluğu ve hükmü doğrultusunda olduğunu bildiği zaman sadece Allah'tan korkması gerekir.
Ahzab 33:40
Rasûlüm Muhammed b. Abdullah b. Abdulmüttalip b. Haşim,
sizin erkeklerinizden hiçbirinin gerçek anlamda, neseb ve doğum itibariyle
babası değildir. Ki, onunla ve o kişi arasında, baba ile oğul arasında bulunan evlilik vb. ile ilgili yasaklama söz konusu olsun. Öte yandan tercih edilen görüşe göre İslâm'da, Hazret-i Peygamber'in babasının ve dedesinin adını bilmek şart değildir. Aksine O'nun şerefli adım bilmek yeterlidir.
Müfessirler şöyle demişlerdir: ”Hazret-i Peygamber, Zeyneb'in iddeti sona erdikten sonra onunla evlenince münafıkların dilleri uzamış ve şöyle demişlerdir: 'Nasıl olur da oğlunun hanımını kendine nikâhlar?' Nitekim, Arapların hükmüne göre bir çocuğu kendine evlât edinen kişinin nazarında o çocuk, verasette ve hanımı ile babasının evlenmesinin haram olması konusunda tıpkı öz oğlu gibiydi. Allahü teâlâ, bu hükmü değiştirmeyi dileyerek bu âyeti indirmiştir.
Fakat o, Allah’ın rasûlü ki, her Peygamber, aynı zamanda ümmetinin babasıdır. Lâkin bu babalık, gerçek anlamda değil; ümmetine acıyan, öğüt veren, ebedî hayatlarına vasıla olan, kendisine saygı gösterilmesi ve itaat edilmesi gereken kimse anlamındadır. Zeyd b. Harise de, Hazret-i Peygamberle aralarında baba-oğul ilişkisi olmayan erkeklerinizden biridir. Evlât edinmenin, yakınlık göstermenin ve özel olarak ilgilenmenin dışında başka bir hükmü yoktur.
Ve peygamberlerin sonuncusudur. İsa (aleyhisselâm)'nın Hazret-i Peygamberden sonra inmesi, onun peygamberlerin sonuncusu olmasına ters düşmez. Çünkü Hazret-i Peygamber'in peygamberlerin sonuncusu olmasının anlamı, kendisinden sonra hiç kimsenin peygamber olmamasıdır. Halbuki İsa (aleyhisselâm), ondan önce peygamber olanlardan biridir. İndiği zaman ise Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'in şeriatına bağlı, tıpkı onun ümmetinden biri gibi, kıblesine yönelip namaz kılan bir kimliğe sahip olarak iner. Ona ne vahiy gelir, ne de hüküm verilir. Doğrusu O, Rasûlüllah'nün temsilcisi olur.
Şayet sen, ”Rivayet edilmiştir ki, İsâ (aleyhisselâm) âhir zamanda indiği zaman haçı kıracak, domuzu öldürecek, kâfirlerden cizyeyi kaldıracak ve sadece İslâm'ı kabul edecek" dersen, cevap olarak şöyle derim: ”Bunlar, Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'in şeriatına ait hükümlerdendir. Fakat onların İsa (aleyhisselâm)'nın zamanında ortaya çıkacağı tayin edilmiştir."
Kısacası, Allahü teâlâ'nın: ”Peygamberlerin sonuncusudur" sözü, Hazret-i Peygamber açısından ziyadesiyle şefkati, ümmeti açısından ise saygıyı ifade etmektedir. Çünkü kendisinden sonra peygamber gelecek olan bir peygamber, nasihat ve açıklamaya dair bir şeyi unutabilir. Çünkü, unutulan hususun daha sonra telâfisi mümkündür. Fakat kendisinden sonra peygamberin gelmesi söz konusu olmayan peygamber, ümmetine karşı daha şefkatli ve her yönden onkıra daha iyi rehber olur.
Allah her şeyi hakkıyla bilir. Dolayısıyla peygamberlerin sonuncusu olmaya lâyık olanı ve durumu için gerekeni bilir. Bu hususu Ondan başkası ise bilmez.
İbn Kesir, bu âyetin tefsiri ile ilgili şöyle demiştir: ”Âyet, Hazret-i Peygamber'den sonra başka bir nebinin olmadığına dair bir delildir. Ondan sonra bir nebi olmadığına göre rasûl hiç olmaz. Çünkü risalet makamı, nübüvvet makamından daha özeldir. Nitekim her rasûl, aynı zamanda bir nebidir, ama her nebi, rasûl değildir. Bu konuda Allah Rasulü'nden gelen ve tevatür yoluyla nakledilen hadis-i şerifler vardır. Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'in kullara gönderilmesi, Allah 'ın onlara olan rahmetinin bir eseridir. Yine onun, nebilerin ve peygamberlerin sonuncusu olarak şereflendirilmesi ve onun şahsında İslâm dinini tamamlaması bu rahmetin sonucudur. Gerek Allahü teâlâ Kitab'ında, gerekse Hazret-i Peygamber mütevatir hadislerde, kendisinden sonra hiçbir peygamberin olmadığını bildirmişlerdir. Ki insanlar, Hazret-i Peygamberden sonra peygamberlik iddiasında bulunan her kişinin, olağanüstü şeyler gösterse, göz boyasa, çeşitli sihir ve tılsımlar gösterse bile pek yalancı, uydurukçu, deccal, sapık ve saptırıcı olduğunu bilsinler.
Ahzab 33:41
Ey iman edenler! Her zaman; gece-gündiiz, her yerde; karada, denizde, ovada, dağda ve her halükârda; hazarda, seferde, sıhhat ve hastalık durumunda, gizli ve açıkta, ayakta ve otururken
Allah'ı lâyık olduğu tehlil, tesbih, tekbir vb. ile
çok zikredin.
"Zikir": Bir şeyi zihinden geçirmek ya da dille ifade etmektir. Bu unutmaktan dolayı olan bir hatırlamadır ki, avamın durumu böyledir. Yahut zikir; sürekli zihninde olmak ve bellemektir. Bu hal, has kullara aittir. Nitekim o kullar için unutma, asla söz konusu değildir. Gerçekten onlar, kendilerini daima zikrettikleri varlığın, yani Allah'ın yanında hissederler.
Ahzab 33:42
Ve O'nu sabah akşam tesbih edin. O'nu, kendisine lâyık olmayan şeylerden tenzih edin. Buradaki buyruktan maksat şudur: Her zaman ve özellikle diğer vakitlere tercih edilen söz konusu iki vakitte O'nu tesbih edin. Hazret-i Peygamber'in aşağıdaki hadisinden anlaşılacağı üzere bu iki vakitte melekler hazır bulunur: ”Aranızda bazı melekler geceleyin, bazı melekler de gündüzleyin bulunur."
Allahü teâlâ, sabah namazının vaktinin girişi ile güneşin doğuşu arasındaki sürede rızıkları taksim eder, bereket indirir ve duaları kabul eder. Bu sebeple o mübarek saatler zarfında gafleti terketınek gerekir. Hadis-i Şerifte Şöyle buyrulmuştur: ”Kim, sabah namazını cemaatle kılar, sonra oturup güneş doğuncaya kadar Allahü teâlâ'yı zikreder daha sonra iki rekât namaz kılarsa onun, tamı tamına bir hac ve bir umrenin ecri kadar ecri olur."m Bu itibarla olgun ve üstün müminler, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar zikir için bir araya gelmeyi âdet haline getirirler. Hakikaten bu vakitte yapılan zikrin gönü le büyük etkisi vardır. Hatta bu zikir, Kur'an okumaktan daha iyidir. Nitekim; ”Şerhu'l-Mesâbîh" isimli kitapta kaydedildiği gibi Rasûlüllah'nün, ”sonra oturup Allah'ı zikrederse..." sözü bu hususu pekiştirmektedir.
Ahzab 33:43
Sizi karanlıklardan aydınlığaki, zulmet (karanlık), nurun (aydınlığın) karşıtıdır. Zulmetle; cehalet, şirk, günah vb. ifade edilmektedir. Yani sizi cehalet, şirk, günah, şüphe ve sapıklık karanlıklarından ilim, tevhid, itaat ve kesin iman aydınlığına
çıkarmak için rahmet eden, bağışlayan ve temize çıkaran
O'dur ve size istiğfar eden de, niyazda bulunan da
O'nun melekleridir. Âyetteki ”salât" (yusalli) kelimesinden, rahmet ve istiğfarı kapsayan mecazî anlam kastedilmiştir. ”Salât", mü'minler için hayırlı olan ve kendilerine yararı olan şeyleri istemek demektir.
Süddî'nin şöyle dediği nakledilmiştir: ”İsrail oğulları Mûsa (aleyhisselâm)'ya şöyle bir soru sormuşlardır: 'Rabbimiz salâtda bulunur mu?' Bu söz Mûsa (aleyhisselâm)'ya ağır gelmiş; Allahü teâlâ da ona: 'Benim salâtla bulunduğumu onlara söyle. Çünkü Benim salât im, öfkemi teskin eden rahmetim demektir' diye vahyetmiştir."
Öte yandan, Ebu Bekir b. Tan ir şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ'nın kulunu iman nuruyla süslemesi, başarılı kılması, doğruluk tacı ile yönlendirmesi, gönlünden saptırıcı arzuları, bâtıl istekleri gidermesi ve takdir edilen şeylerle hoşnut etmesi, O'nun rahmetinin bir sonucudur."
Âyet-i Kerime’de Allah: ”Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için" yerine ”sizi, Allah ve meleklerin karanlıklardan aydınlığa çıkarması için" buyurmamış, böylece meleklerin, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmalarını başa kakmamaları, ayrıca onların bu işe güçleri yetmediği ve sadece Allah'ın gerçek anlamda hidayete erdiren olduğu amaçlanmıştır.
Allah, mü'minlere karşı çok merhametlidir. O, ezelde Allah'a yakın olan melekleri yaratmadan önce de onlara merhametliydi. Bu sebeple müminlerin iyiliği için gerekeni yapmıştır. Allahü teâlâ, dünyada itaat vb. ye yönlendirmekte kullarına yönelik ilgisini açıkladıktan sonra âhiretteki ilgisini açıklayarak şöyle buyurmuştur:
Ahzab 33:44
Kendisine ölüm anında veya kabirlerden dirilme, ya da cennete girme anında
kavuştukları gün onlara yapılacak dirlik temennileri, 'Selâm' demek olacaktır. Allah'tan selâm, mü'minlere değer vermek, meleklerden ise cenneti müjdelemektir. Yahut da selâm: Allahü teâlâ'nın, ”... Melekler de her kapıdan onların yanına varacaklar; 'Sabrettiğinize karşılık size selâm olsun! diyeceklerdir." (Ra'd: 23,24) âyetlerinde olduğu gibi, mü'minlere iltifat etmek, ya da hoşa gitmeyen bütün şeylerden, afet ve sıkıntıdan kurtuluşlarını bildirmektir.
"Tahiyye": ”Hayyâ ke'l-lâh (Allah sana ömür versin)" demek suretiyle yaşama dileğinde bulunmaktır. Daha sonra, gerek dünya, gerekse âhiret hayatına vesile olması dolayısıyla her duâ ”tahiyye" (yaşama dileği) olarak kabul edilmiştir.
Allah onlara çok değerli güzel ve devamlı olan
mükâfat yani cennet nimetleri
hazırlamıştır. Bu ifade, Allahü teâlâ'nın inananlara, cennete girmelerinden sonraki engin rahmetinin izlerini ortaya koymaktadır.
Yine bu âyet, Allah'ın bu ümmete olan en büyük nimetlerinden biri ve onların diğer ümmetlerden daha üstün olacaklarım gösteren pek güzel bir delildir.
Ahzab 33:45
Ey Peygamber! Bu sesleniş, değer ve saygının ifadesidir. Çünkü şerefli olana, şerefli bir lâkapla seslenilir.
Biz seni hakikaten bir şahid, iman ve itaat edenlere cenneti müjdeleyen
bir müjdeci ve kâfirlerle günahkârları cehennemle uyaran
bir uyarıcı olarak gönderdik. ”Şehadet" (şahidlik): Gözün, ya da kalp gözünün müşahadesiyle elde edilen bilgiye dayanarak söylenen sözdür. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: ”Şüphesiz Biz seni büyüklüğümüz sayesinde kıyamet günü ümmetin için, hüküm vermede âdil şahidin sözünün kabul edildiği gibi, makbul bir şekilde eda edeceğin şahitliği takdir ederek gönderdik."
Ahzab 33:46
Allah'ın izni, kolaylaştırması
ile, yahut senin huyun ve görüşün doğrultusunda değil O'nun emriyle
O'na yani birliğini ve iman edilmesi gereken diğer sıfatlarını ve fiillerini kabullenmeye
bir davetçi ve nur saçan bir lâmba olarak (gönderdik.)
Bil ki, Allahü teâlâ Peygamberini bazı hususlardan dolayı lâmbaya benzetmiştir:
Birincisi: Onun sayesinde cehalet ve sapıklık karanlıklarında aydınlanılır ve karanlıkta ışık saçan lâmba ile doğru yola girildiği gibi, onun nuruyla doğru ve hidayet yollarına girilir.
İkincisi: Bir tek lâmbadan bin lâmba tutuşturulmasına rağmen o lâmbanın ışığından bir şey eksilmez. Ay ışığının güneşten kaynaklandığını, yine de güneş ışığının aynen kaldığını görmüyor musun? Şair ne güzel söylemiş:
O, fazilet güneşidir, diğerleri yıldızlar gibidir. Karanlıkta insanları o güneşin nurlarıyle aydınlatırlar.
Yani Efendimiz Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem) Allah'ın lütfuyla âlemler üzerine doğmuş bir güneş, peygamberler de o güneşten kaynaklanan nurları ortaya koyan aylardır. Bu nurlar, şu dünyada mevcut olan ilimler ve hikmetlerdir ki, bunlar, o güneşin ortaya çıkmasıyla kaybolurlar. Dini de, diğer dinleri geçersiz kılar.
Üçüncüsü: Hazret-i Peygamber tıpkı her yönden aydınlatan lâmba gibi bütün âlemleri her açıdan aydınlatmaktadır. Yine Hazret-i Peygamber, bütün ümmetini tıpkı kandil gibi her yönüyle aydınlatmaktadır. Fakat Ebu Cehil ve aynı nitelikte olup da ona tabi olanlar gibi, basireti kapalı kimseler müstesna. Bunlar onun nuruyla aydınlanmaz ve o nuru gerçek görmez. Nitekim Allahü teâlâ bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurur: ”...Onların sana baktıklarını görürsün, Halbuki onlar görmezler. ” (A'raf: 198)
Anlatıldığına göre Sultan Gazneli Mahmut Şeyh Ebu'l-Hasan el-Herkânî'nin huzuruna girerek bir saat oturmuş, daha sonra şeyhe hitaben şöyle demiştir: ”Ey Şeyh! Ebû Yezid Bestâmî hakkında ne dersin?" Şeyh: ”Kendisini görenin doğru yola girdiği bir adamdır," dedi. Sultan Mahmut: ”Bu nasıl olur? Ebû Cehil, Rasûlüllah'nü görmesine rağmen sapıklıktan kurtulamamıştır" deyince, Şeyh cevap olarak şöyle demiştir: ”O, Rasûlüllah'nü görmemiş, sadece Ebû Talib'in himayesindeki yelimi, Rasûlüm Muhammed b. Abdullah'ı görmüştür. Şayet Rasûlüllah'nü görseydi saadete kavuşmuş olurdu."
Dördüncüsü: Hazret-i Peygamber, yeryüzünden göklere, mülk âleminden melekût âlemine yükseltilmiş ve yaklaştırılmış; nihayet kalbinin kandili, melek veya peygamber vasıtası olmadan Allah'ın nuruyla nurlandırılmıştır. Bu konuda Mi'rac hadisesi senin için örnek olarak yeterlidir. Nitekim Hazret-i Peygamber, her gökte bir peygambere rastlamış, nihayet yedinci göğe ulaşmıştır. Orada ise Hazret-i İbrahim'i, Sidretü'l-Münteha'ya dayanmış bir halde bulmuştur. Oradan da Cebrail'le birlikte Sidre'nin son noktasına ulaşınca Cebrail Sidre'de kalmış, ardından Refref inmiş ve Hazret-i Peygamber ona binmiştir. Refref onu iki yay kadar yahut daha yakına götürdü. Burada Allahü teâlâ, kendisine nur lütfederek onu insanlara göndermiş ve şöyle buyurmuştur: ”...Gerçekten size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap gelmiştir." (Mâide: 15) Yine Allah ona, kendisine uyulmak suretiyle insanları Allah'a davet etmesine izin vermiştir. Gerçekten Hazret-i Peygamber'e hakkıyla itaat eden Allah'a itaat etmiş; ona biat edenler Allah'a biat etmiştir.
Öte yandan Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber'in nurunun ziyadeliği ve mükemmelliği dolayısıyla onu ”nur saçan" diye nitelemiştir. Nitekim bazı lâmbalar, gevşeklikleri yüzünden ışık vermezler.
Bazı kimseler de şöyle demişlerdir: ”Sirâc (lâmba) dan maksat güneş, ”münir'den (aydınlatandan) maksat ise aydır." Buna göre Allahü teâlâ. Hazret-i
Peygamberde güneş ve ay gibi iki vasfı toplamıştır. Yüce Mevlâ'nın şu âyeti de bu durumu vurgulamaktadır: ”Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir." (Furkan: 61) L
Deniyor ki,: ”Allahü teâlâ onu 'sirâc' diye adlandırmış, fakat ne güneş, ne ay, ne de yıldız diye adlandırmamıştır. Çünkü kıyamet günü, güneş bulunmadığı gibi, ay ve yıldız da bulunmaz. Ayrıca güneş ve ay bir yerden başka bir yere taşınmaz. Fakat sirâc (kandil, lâmba), böyle değildir. Allahü teâlâ'nın Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'i Mekke'den Medine'ye intikal ettirdiğini görmüyor musun?"
Ahzab 33:47
Allah'tan rütbe ve şeref konusunda diğer ümmetlerin iman edenlerden daha
büyük bir üstünlüğe sahip olduklarını ya da lütuf ve ikram sayesinde o ümmetlerin amellerinin karşılığı olan mükâfatlarından daha fazla mükâfatları bulunduğunu
mü'minlere müjdele ve ümmetinin durumunu gözet.
Rivayet edilmiştir ki, geçmiş ümmetler için bir iyiliğe karşı bir mükâfat; bu ümmet için ise on kat, hatta sınırsız mükâfat vardır.
Ahzab 33:48
Mekke'li
kâfirlere ve Medine'li
münafıklara itaat etme. Yani, onlara karşı muhalefete, itaatte bulunmayı ve uymayı terketmeye devam et. Böylece Allah, Hazret-i Peygamber'in davet emri konusunda o kâfir ve münafıklara yumuşak davranmasını yasak kılmış ve bu durumu, onlara itaat etmesini nehyetmekle birlikte söz konusu yasağı ve nefreti vurgulayarak kinaye yoluyla ifade etmiştir.
Onların eziyetlerine aldırma, yani davet ve uyarıdaki kararlılığından dolayı onların sana eziyet vermesine aldırma.
İbn Mesud’un şöyle dediği nakledilmiştir: Rasûlüllah (ganimetten) bir pay ayırmış; ensardan bir adam da: ”Bu, Allah'ın rızasının gözetilmediği bir taksimattır" demiştir. Bu söz, Hazret-i Peygamber'e iletilince yüzü kızararak şöyle buyurmuştur: ”Allah, kardeşim Mûsa'ya rahmet etsin. Şüphesiz O, bundan daha fazlasıyla eziyet görmüş ve sabretmiştir." (10)
10- Hadisi Buharı ve Müslim tahric etmişlerdir. Bkz. ed-Dürrul-Mensûr, 5/224.
Her işte, özellikle bu durum karşısında
Allah'a güven. Çünkü Allahü teâlâ size yeter ve sonuç senin lehinedir.
Allah her durumda işler kendisine havale edilen bir
vekil olarak yeter. Buna göre Allahü teâlâ'nın, kullarının menfaatlerini üstlendiğini ve her hususta onlara yeterli olduğunu bilen kimse, bütün işleri için Allah'ı yeterli görür; O'nu düşünür ve sadece O'na güvenir.
Nakledildiğine göre Haccac b. Yusuf, Mekke'de bulunduğu bir sırada Kabe'nin etrafında telbiye getiren ve telbiye esnasında sesini yükselten bir adamın sesini duymuştu. Haccac'ın talebi üzerine adam getirilince ona şöyle demiştir: ”Kimlerdensin?" Adam: ”Müslümanlardan biriyim." Haccac: ”Ben sana Müslümanlığı sormuyorum." Adam: ”Ya neyi soruyorsun?" Haccac: ”Ülkeni soruyorum." Adam: ”Yemen halkındanım." Haccac, kendi kardeşini kastederek adama: ”Rasûlüm Muhammed b. Yusuf’u nasıl bıraktın?" Adam: ”İri, cüsseli, iyi giyinen, iyi ata binen ve dolaşıp duran biri durumunda bıraktım." Haccac: ”Sana bunu sormadım." Adam: ”Neyi sordunuz?" Haccac: ”Hal ve gidişini sordum." Adam: ”Çok zalim, çok gaddar, insanlara itaat edip Allah'a isyan eden biri olarak bıraktım." Haccac: ”Onun benimle olan ilgisini bildiğin halde seni böyle konuşmaya sevk eden şey nedir?" Adam: ”Onun seninle olan ilgisini, benim Allah'la olan ilgimden daha mı üstün görüyorsun? Hakikaten ben, Allah'ın beytini (Kabe'yi) ziyarete gelen ve Peygamberini doğrulayan biriyim." Bunun üzerine Haccac susmuş ve cevap veremez olmuştur. Adam ise izin almadan ayrılmış ve Kabe'nin örtüsüne tutunarak şöyle demiştir: ”Allah'ım! Sana sığınır ve sana iltica ederim, yakın olan feraha kavuşturmanı, ezelî lütfunu ve güzel âdetini talep ediyorum." Allahü teâlâ adamı, Allah'a olan güveni sebebiyle Haccac'ın elinden kurtarmıştır.
Ahzab 33:49
Ey iman edenler! Mü'min kadınları nikahlayıp da, ki, nikâh, aslında cinsi ilişki kurmak anlamında olup daha sonra mecazî olarak akid yerine kullanılmıştır.
Ragıb İsfahanî ”Müfredat" isimli kitabında şöyle demiştir: ”Nikâhın aslı akiddir. Daha sonra istiare yoluyla cinsi ilişki yerine kullanılmıştır. Bu kelimenin önce cinsi ilişki için kullanılıp daha sonra istiare yoluyla akid anlamında alınması mümkün değildir. Çünkü cinsi ilişkiyi doğrudan dile getirmek çirkin addedildiğinden, bu anlamda kullanılan bütün kelimeler kinayedir. Ağıza alınmayacak sözü kastetmeyen kişilerin, çirkin saydıkları bir şeyin adını istiare yoluyla güzel saydıkları bir şey için kullanmaları mümkün değildir."
Allah, âyet-i kerime’de yer alan hükümde mü'min kadınlarla ehl-i kitap kadınların eşit olmasına rağmen sadece mü'min kadınları dile getirmiştir. Bu ifade ile Allah, mü'min erkeği, neslini düşünerek mümin kadınla evlenmesi ve günahkâr kadınlara yaklaşmaktan kaçınması için uyarmaktadır. Hal böyle olunca kâfir kadınların durumunu tasavvur edin. Mâide Süresindeki âyette, ehl-i kitaba mensup iffetli kadınların nikâh edilmeleri ile ilgili bu sûrenin beşinci âyeti, bunun haram olmayıp caiz olduğu bildirilmekte, bu âyette ise -müminlerin, iman eden kadınlarla evlenmelerinin daha iyi olduğu vurgulanmaktadır.
Denilmiştir ki, belli bir nitelikte olanlar, aynı nitelikte olanlara yönelirler.
Henüz dokunmadan yani kendileriyle cinsi ilişki kurmadan -lems (dokunma) cinsi ilişkiden kinayedir.-
Onları boşarsanız, ki, burada, nikâhtan önce boşamanın söz konusu olmadığına işaret edilmektedir. Çünkü Allahü teâlâ boşamayı nikâha bağlamıştır.
Bazı fakihler şöyle demişlerdir: ”Nikâh bir düğümdür ve bu düğümü talak çözer." Buna göre bir düğüm, henüz atılmadan nasıl çözülür? Ebu Hanife ise şöyle demiştir: ”Nikâhtan önce boşama her halükârda geçerlidir. Çünkü bu boşama, gerekli şartlan haiz bir boşamadır. Fakat kadın, velisi olmayan biri tarafından evlendirilirse o takdirde boş olmaz."“el-Bahru'l-Muhit" isimli tefsirde de böyle geçmektedir.
Öte yandan İmam Malik de şöyle demiştir: ”Şayet belli bir kadını, yahut bir kabileden ya da bir ülkeden birini tayin edip onu nikahladığı zaman boşama geçerli olur. Eğer bunlardan hiçbirini belirtmeden umumi ifade kullanırsa boşama gerçekleşmez."
Bunun yanında, cinsi ilişki kurmak mümkün olabilecek şekilde baş başa kalmanın hükmü, Ebu Hanife ve talebelerinin görüşü istikametindeki cinsi ilişki kurmanın hükmü gibidir. Geçerli olan halvet (başbaşa kalmak) ise, karı koca arasında cinsi ilişkiye engel olacak bir durum olmaksızın erkeğin kapıyı kapayıp nikâhlısıyla yalnız kalmasıdır.
Artık onlar için iddet saymanıza gün beklemenize
lüzum yoktur. Kadının iddeti, kadının evlenebilmesi için sona ermesi gereken günlerdir. İddet süresi, âdet gören kadınlarda âdet görmesine göre, adet görmeyen kadınlarda ise, ay hesabına göre tayin edilir. Burada iddetin erkeklere isnad edilmesi, iddetin onların hakkı olduğunu göstermektedir. Nitekim âyetteki ”Femâlekum" ifadesi bu durumu bildirmektedir.
Âyet-i kerime, kendisiyle cinsi ilişki kurmamış kadın için iddet söz konusu olmadığını göstermektedir. Çünkü onun rahimi temizdir. Bu sebeple dilerse hemen evlenebilir.
O halde onları faydalandırın. Yani onlara bir gömlek, bir başörtüsü ve bir dış elbiseden ibaret giyecek eşyası verin. ”Onları faydalandırın" hükmü nikâhın kıyılması esnasında kadının mihri tayin edilmemişse boşama anında bu eşyanın ona verilmesi vacip; mihir tayin edilmiş ise verilmesi müstehab olduğuna yorumlanmıştır.
Ve onları güzel bir şekilde zarar vermeden ve haklarını çiğnemeden
serbest bırakın. Burada, onları evlerinizden çıkarın, demek istenmiştir. Çünkü onlar adına sizin için bir iddete lüzum yoktur.
Âyetteki ”cemil" (güzel) lâfzının anlamı, boşamanın ani öfke yüzünden, veya başkasına boyun eğmekten, ya da birden üç talâkla olmamasıdır. ”Teşrih" (serbest bırakma) kelimesini sünnî talâk olarak tefsir etmek doğru değildir. Çünkü sünni talâk, kendisiyle ilişki kurulan kadın için söz konusudur. Halbuki burada sözü edilen kadının, kendisiyle cinsi ilişki kurulmamıştır. Bununla birlikte âyet-i kerime’de güzel ahlâka işaret edilmektedir. Yani mü'min kadınlarla evlenip onlara dokunmadan ayrılmayı tercih ettiğiniz, böylece kalplerini kırdığınız zaman, kendileri için iddet saymanıza lüzum yoktur. O halde ayrılış günlerinde ve başlarında, gönülleri ayrılmaya alışıncaya kadar sizden onlara bir hatıra olması için onları faydalandırın. Ve ayrılıktan sonra sadece hayırla anarak güzel bir şekilde onları serbest bırakın. Onlara verdiğiniz bir şeyi onlardan geri istemeyin; bir taraftan ayrılırken bir taraftan da mal yönünden kendilerine zarar vermeye kalkışmayın.
O halde mü'min, haksız yere, köpek de olsa, domuz da olsa birine eziyet vermemeli ve yarım hurma kadar bile olsa haksızlık etmemelidir. Eziyet ve haksızlıktan bir şey olmuş ise helâllik dilemek ve razı etmek gerekir. Bu zamanda, hanımlarını zarara sokarak boşayan, defalarca günaha giren ve anlaşmazlıkların ardından hanımlarından mal karşılığında ayrılan pek çok insanlar gördük. Sanki onlar, ölümden sonraki hayattan habersizdirler.
Ahzab 33:50
Ey Peygamber! Ücretlerini mehirlerini
verdiğin hanımlarını, ki, bu mehirlerin verilmesi, ya peşin verilmesi ya da, nikâh kıyılma anında tayin edilmesidir.
Allah'ın sana ganimet olarak verdiği yani savaşta ganimet olarak aldığın
ve elinin altında bulunan cariyeleri, ”fey'in''; sıkıntı olmadan elde edilen ganimet olduğu belirti İmiş ve gölge anlamındaki fey'e benzetilmiştir.
Fakihler şöyle demişlerdir: ”Kâfirlerin inallarından alınması helâl olan her şey fey'dir. Ganimet ise, müşriklerden savaşla alınan maldır." Buna göre cizye fey'dir; kendileriyle sulh yapılan kişilerin malları fey'dir, haraç da fey'dir. Çünkü bunların hepsi, Allah'ın müşriklerden alıp Müslümanlara ganimet olarak verdiği şeylerdir.
Seninle birlikte hicret eden ki, hicret, aslında başkasından ayrılmak ve onu terketmek olup küfür diyarından iman diyarına gitmek için kullanılmıştır. Yani seninle birlikte Mekke'den Medine'ye çıkan ve vatanlarını terkeden
amca kızlarını, hala kızlarını, yani Abdülınuttalib'in evlâtlarına mensup Kureyş kadınlarını,
dayı kızlarını ve teyze kızlarını ki, bunlardan maksat, Hazret-i Peygamber'in öz dayılarının ve teyzelerinin kızları değil, Abdu Menaf b. Zühre'nin evlâtlarına mensup Zühre oğullanılın kadınlarıdır. Çünkü Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in annesi Vehb'in kızı Amine'nin erkek kardeşi yoktu. Rasûlüllah'nün dayısı ve teyzesi olmadığına göre söz konusu bu dayı ve teyzeden maksat, annesinin aşiretidir.
Sana helâl kıldık. Hazret-i Peygamber'e akraba olan kadınların onunla birlikte hicret etmiş olmalarıyla kayıtlanmaları, ona kimlerin en lâyık olduğunu vurgulamak içindir.
Bir de kendisini Peygamber'e yani sana
hibe eden ki, burada sana verine Peygamber ifadesine geçiş, peygamberliğinin şerefinden dolayı bu hükmün sadece ona ait olduğunu bildirmek içindir.
Ve Peygamber'in de kendisini almayı yani mehirsiz olarak kendisine sahip olmayı
dilediği mü'min kadını, diğer mü'minlere değil, çünkü onun müminlere helâl kılınması, ancak mehir, ya da nikâhın kıyılması anında mehir tayin edilmemiş ise mehr-i misil ile gerçekleşir. Söz konusu mü'min kadın
sana mahsus olmak üzere onu da sana
(helâl kıldık). Bu kadın, mü'min kadınlardan hangisi olursa olsun. Müşrik kadın ise, kendini Hazret-i Peygamber'e hibe etse de ona helâl olmaz. Hazret-i Peygamberin bu mü'min kadını almayı istemesi de şarttır. Bu istek, nikâh akdindeki kabul yerine câridir. Çünkü kadının kendisini ona hibe etmesi evliliğin helâl olması için yeterli değildir. Ancak Hazret-i Peygamberin onu nikâhlamayı istemesiyle helâl olur.
Biz hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyelerinin hakları
hakkında mü'minlere neyi hangi hükümleri
farz kıldığımızı bildiririz. Bu, nikâh meselesi hakkında
sana bir zorluk olmaması içindir. Gerçekten evlilik ve hakları konusunda mü'minlere, Hazret-i Peygamber'e farz kılınmayan bazı hususlar farz kılınmıştır. Bunların Hazret-i Peygamber'e farz kılınmayışının sebebi ona ikram ve lütufta bulunmak içindir. Yani mü'minlere hanımları ve cariyelerinin haklan konusunda onlara farz kılınması gereken hususları bildirdik ve sana ikramda bulunmak üzere mehirsiz, velisiz ve şahitsiz evlilik gibi bazı hususları sana mahsus kıldık.
Allah, kaçınılması zor gelen şeyler için
çok bağışlayıcı, çok merhametli kullarına darlık vb. durumlarda genişlik lütfedici
dir.
Hazret-i Peygamber'in yanında, kendini ona hibe eden kadının olup olmadığı konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Nitekim İbn Abbas'ın şöyle söylediği nakledilmiştir: ”Rasûlüllah'nün yanında sadece nikâhı kıyılan kadın ya da cariye vardı." Diğer bazı kimseler de Hazret-i Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in yanında, kendisini ona hibe eden kadın olduğunu söylemişlerdir.
Ahzab 33:51
Onlardan dilediğini geri bırakır, yani Ey Rasûlüm Muhammed! Hanımlarından dilediğini geri bırakır, nöbete ve sıraya bakmaksızın yatağını terkeder,
dileğini de yine sıraya ve nöbete bakmaksızın
yanına alır ve onunla birlikte yatar
sın. Dilediğinle birlikte olmak senin elindedir ve tercih sana aittir. Yahut hanımlarından dilediğini boşar, dilediğini de yanında tutarsın. Ya da ümmetinin kadınlarından dilediğini bırakır, dilediğinle de evlenirsin.
Kendilerinden uzak durduğun, ric'i talâkla boşadığm
hanımlarından arzu ettiğini de tekrar yanına alabilirsin.
Bu yüzden söz konusu üç husustan dolayı
sana bir günah, kınama, azar ve darlık
yoktur.
Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyet, Peygamber'in hanımları arasındaki nöbet taksimatı hakkında inmiştir. Nitekim kadınları arasında taksimatta âdil davranmak. Hazret-i Peygamber'e vacibti. Fakat bu âyet inince bu mecburiyet ortadan kalkmış ve Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'e tercih hakkı verilmiştir. Bu da Hazret-i Peygamber'e ait hasletlerden biriydi.
Rivayet edildiğine göre Peygamber hanımları, nafakanın artırılmasını ve güzel elbiseler talep ettikleri zaman Rasûlüllah onlardan bir ay uzak kalmış, nihayet muhayyer bırakma âyeti (Ahzab: 28) inmiştir. Bunun üzerine onlar, Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in kendilerini boşamasından endişenelerek ona şöyle demişlerdir: ”Ey Allah'ın Nebisi! Bize, kendinden ve malından dilediğin kadar pay ayır ve bizi eski halimizde bırak."
Yine rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber, hanımlarının hiçbirini nöbet hakkından mahrum bırakmamış, bu alanda serbest bırakılmasına ve kendisine tercih hakkı verilmesine rağmen onlar arasında, Sevde'nin dışında eşit davranmıştır. Çünkü Şevde, nöbet hakkının verilmemesine razı olmuş ve gecesini Hazret-i Âişe'ye bağışlayarak Hazret-i Peygamber'e hitaben: ”Kıyamet günü hanımlarının arasında yer almam için beni boşama," demiştir.
Bu, söz konusu işin, senin isteğine bırakılması,
onların gözlerinin aydın olmasına, kendilerine yaptığın muameleye
üzülmemelerine ve hepsinin, senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur. Çünkü bu konuda hepsinin hükmü birdir.
Eğer sen, hanımlarının arasında eşit davranırsan senden bunu lütuf olarak kabul ederler. Şayet bir kısmını tercih edersen bunun da Allah'ın hükmü olduğunu bilirler. Bu yüzden gönülleri rahatlar; karşılıklı rekabet ve kıskanma yok olur. Şüphesiz onlar, bu ilâhî hükme razı olmuşlar ve Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'i, önerisiyle kabul ederek tercih etmişlerdir. Bunun için Allahü teâlâ Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'e o hanımlarını boş ayıp başkalarıyla evlenmesini haram kılınış ve onları mü'minlerin anneleri kılmıştır.
Allah, kalplerinizde olanı ve hatırınızdan geçenleri
bilir. Öyleyse onlara iyilik etmeye çalışın.
Allah, çok iyi bilendir; dolayısıyla ortaya koyduğunuzu da gizlediğinizi de bilir
cezada acele etmeyendir. Bu sebeple cezanın geciktirilmesine aldanmayın. Çünkü bu, mühlet vermektir; ihmal etmek değildir.
Ahzab 33:52
Bundan sonra yani dünya hayatı ile âhiret hayatı arasındaki tercihte serbest bırakılıp da seni tercih eden bu dokuz hanımdan
başka -ki, bu sayı senin evliliğinde en son sınırdır. Ümmetin için en son sınır ise dört hanımdır.-
kadınlarla yani Müslüman ya da ehl-i kitap bir kadınla
evlenmen, bunların hepsini ya da bir kısmını, meselâ birini bosayıp yerine başkasını nikahlamak suretiyle
başka hanımlarla değiştirmen, güzellikleri hoşuna gitse bile hiçbir şekilde
sana helâl değildir. Allahü teâlâ, Peygamber hanımlarının Rasûlüllah'nü ve âhiret yurdunu tercih etmelerinden dolayı onlara değer ve mükâfat takdir etmiş ve bu cümleden olarak Hazret-i Peygamber'i sırf kendilerine ait kılmış ve hanımlarını boşamasını yasaklamıştır.
Ancak elinin altında bulunan cariyeler hariç, başka kadınlar alamazsın. Burada cariyeler, kadınlardan istisna edilmiştir. Çünkü ”nisa" (kadınlar) kelimesi hem eşleri, hem de cariyeleri kapsamaktadır.
İbn Abbas şöyle demiştir: ”Hazret-i Peygamber, bu dokuz hanımdan İbrahim'in annesi Mısırlı Mariye'yi cariye olarak almıştır."
Allah, her şeyi gözetler. O'nun gaflet içinde ve habersiz olması düşünülemez. O'nun, ne bir hatırlatıcıya, ne de bir uyarıcıya ihtiyacı vardır. Öyleyse size neyi emretmiş ise onu gözetin ve çizdiği sınırı aşmaya kalkışmayın.
Ahzab 33:53
Ey iman edenler! Rivayet edildiğine göre müminlerden bazı kimseler Rasûlüllah'ın yemek vaktini bekliyor ve bu yüzden eve girip yemeğin hazırlanmasına kadar oturuyorlardı. Yemek yedikten sonra da çıkıp gitmiyorlardı. Buna Hazret-i Peygamber'in canı sıkılıyordu, işte bu yüzden bu âyet inmiştir.
Bir yemek için size izin verilmiş olması ve davet edilmeniz
dışında Peygamber'in evlerine, odalarına hiçbir şekilde
girmeyin; müsaade ile
(girdiğiniz vakit de) yemek vaktini ya da yemeğin hazırlanışını
gözetleyip durmayın. Bu âyetle, izin istemedeki edebe dikkat edilmesine, vaktin gözetilmesine ve saygı göstermenin gerekliliğine işaret edilmektedir.
Fakat davet edildiğiniz vakit yâni girmek üzere size izin verildiği ve yemeğe davet edildiğiniz zaman, ahlâki ölçüler içerisinde ve Hazret-i Peygamber'in huzuruna girme ile ilgili kaidelere riayet ederek onun evlerine
girin ve yemeği yeyince dağılın. Yemekten sonra söze dalmayın. Birbirinizin ya da Ehl-i Beyt'in sözünü dinlemeyi arzu ederek girip oturmayın. İhtiyacınızı görünce çıkın. Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in güzel ahlâkı, size engel olmasına ve onun çok haya sahibi olması, sizi kendisine sıkıntı vermeye sevketmesin.
Bu haliniz yani yemekten sonra söze dalmanız
Peygamber'i üzüyor, ki, bu üzüntüsü, evinin hem kendisine, hem de ailesine dar gelmesinden ve de gereksiz yere meşgul edilmesinden kaynaklanıyor,
fakat o sizden yani sizi çıkarmaktan
utanıyordu. Halbuki Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Dolayısıyla sizin çıkarılmanız haktır ve bu hakkın utanma hissinden dolayı terkedilmemesi gerekir. Bu sebeple Allahü teâlâ o hakkı terketmeyerek size Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in evinden çıkmanızı emretmiştir.
Ayette hakkı terketmeme yerine hakkı söylemekten çekinmemenin belirtilmesi, ”yeslahyi" ile ”la yestahyi" arasındaki müşakele sanatından yanı bu iki ifadenin birbirine benzemesinden kaynaklanmaktadır. Rasûlüllah, insanların en çok haya edeni ve mahrem sayılan yerlere bakmaktan en çok sakınanıydı.
"Haya": Hoş olmayan bir işin yapılması anında insanın yüzünde beliren değişikliktir.
Ragıb İsfahanı şöyle demiştir: ”Haya, kötülüklerden dolayı canın sıkılmasıdır." Ancak: ”Gerçekten Allahü teâlâ yaşlı Müslümana azap etmekten çekinir." (11) diye rivayet edilen hadis-i şerifteki ifadeden maksat, canın sıkılması ve daralması değil, o kişiye azap edilmemesidir. Söz konusu âyet-i kerime’de ise, ağır davranıp sıkıntı verenler eğitilmektedir.
11- Hadisi Ebu Davûd: ”Allahü teâlâ'nın, yaşlı Müslümana ikramda bulunması. O'nun ululuğundan kaynaklanmaktadır." ifadesiyle rivayet etmiştir.
Ahnef şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ'nın: 'Yemeği yiyince dağılın' sözü, işi ağırdan alanlar hakkında inmiştir." Buna göre misafirin ev sahibine sıkıntı vermeme, aksine kısa bir müddet oturması gerekir. Hastayı ziyaret edenin durumu da böyle olmalıdır. Çünkü hastayı ziyaret etmek anlık meseledir."
A'meş'e şöyle sorulmuş: ”Gözlerini zayıflatan nedir?" O da cevap olarak: ”İşi ağırdan alanlara bakmak" demiştir. Şair ne güzel söylemiş:
Ağır olan kimse bir kavmin yurduna girince
Orada oturanların göç etmekten başka çareleri yoktur.
Ağır davranan kişi ile oturmak ruhun sıtmaya yakalanmasıdır, denmiştir.
Yine dendiğine göre değerli zatların huzuruna giren akıllı kişiye yakışan, az konuşmak ve çabuk kalkmaktır. Gereğinden fazla oturmak ve vakitsiz gelmek ise ahmak kişinin belirtilerinden sayılır. Nitekim bir şâir şöyle demiştir:
Ey dostlar, nefislerinizi te'dib ediniz. Dinin bütün yolları âdâbtır.
Peygamber'in hanımlarından bir şey emanet vb.
istediğiniz zaman o şeyi
perde arkasından isteyin. Bu, yani istenilen şeyin perde arkasından istenmesi,
hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için nefsanî duygulardan ve şeytanî hayallerden uzak
daha temiz bir davranıştır. Nitekim erkek ve kadın, birbirlerini görmedikleri zaman kalplerinden kötü bir şey geçmez.
Öte yandan, ”Keşfu'l-Esrâr" isimli eserde şöyle denmiştir: ”Allahü teâlâ ashabı bu âyetle, alışılagelmiş âdetten şeriatı tanımaya, farz kılınan ibadete şevketmiş, sahabeden de olsa insanın yine insan olduğunu beyan buyurmuştur. Buna göre -erkek olsun, kadın olsun- kimse nefsinden emin olamaz. Bu sebeple Allahü teâlâ, aralarında mahremiyet bulunmayan erkekle kadının yalnız başına kalmasınlar diye dinde ilgili emri ağırlaştırmıştır. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: 'Erkekle kadın başbaşa kalınca üçüncüleri mutlaka şeytan olur." (12)
12- Hadisi Taberâni: ”Kadınlarla başbaşa kalmaktan sakın. Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, bir erkek bir kadınla yalnız hasına kalınca aralarına şeytan girer" ifadesiyle tahric etmiştir. Bkz. et-Terğîb ve't-Terhib, 3/39.
Öte yandan Hazret-i Ömer, yabancı erkeklere karşı Peygamber hanımları için perde konmasını arzu ediyor, bu konuda âyet inmesini temenni ederek şöyle diyordu: ”Sizinle ilgili olarak sözümü dinleseydi sizi hiçbir göz göremezdi." Hazret-i Peygamber'e de: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Huzuruna insanlardan iyisi de giriyor fenası da. Bu sebeple mü'minlerin annelerine örtüyü einreisen ya" diyordu. Bunun üzerine bu âyet inmiştir.
Yine rivayet edildiğine göre Hazret-i Ömer, Peygamber hanımları mescidde iken yanlarına gitmiş ve onlara: ”Örtünsenize! Çünkü sizin, diğer kadınlara oranla bir üstünlüğünüz vardır" demesi üzerine Zeyneb: ”Ey Hattab'ın oğlu! Vahiy evlerimizde indiği halde bizi kıskanıyor musun?" demiştir.
Hazret-i Âişe'nin şöyle söylediği kaydedilmiştir: ”Rasûlüllahnün hanımları geceleyin ihtiyaçları için dışarıya çıkıyorlardı. Ömer (radıyallahü anh) de Rasûlüllah'ne: 'Hanımlarını örtsene' demesine rağmen O, bunu yapmıyordu. Bir gece, akşam ile yatsı vakti arasında Şevde dışarı çıktı. O, uzun boylu bir kadındı. Ömer (radıyallahü anh), örtü âyetinin inmesini şiddetle arzu ederek: 'Şevde! Şüphesiz biz seni tanıdık' diye ona seslendi. Bunun üzerine söz konusu âyet inmiştir. Halbuki hanımlar, bu âyetin inişinden önce erkeklerin yanına çıkıyorlardı."
Sizin Allah'ın Rasûlünü üzmeniz yani o hayatta iken hoşuna gitmeyen, dolayısıyla onu üzen bir iş yapmanız
ve kendisinden vefatından, ya da ayrılışından
sonra onun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olmaz.
Çünkü bu davranış, onun saygınlığını dikkate almamak, hiçe saymaktır. Ayrıca o, baba; hanımları ise anneler sayılır. Diğer taraftan o hanımların, dünyada olduğu gibi âhirette de Hazret-i Peygamber'in eşleri olacağı belirtilmektedir.
Rivayet edildiğine göre Ümmu d-Derdâ (radıyallahü anh), kocası Ebu'd-Derdâ'nın ölümü anında ona hitaben: ”Dünyada sen beni anne-babamdan istedin ve onlar da seni benimle evlendirdiler. Âhirette ise kendim için ben seni isteyeceğim" deyince kocası da ona, ”öyleyse benden sonra evlenme" demiştir. Daha sonra Muaviye b. Ebi Süfyan ona evlilik teklifinde bulunmuş ise de o bu durumu kendisine ileterek onunla evlenmeyi reddetmiştir.
Öte yandan Huzeyfe (radıyallahü anh)'nin hanımına şöyle dediği nakledilmiştir: ”Cennette hanımım olmak istersen benden sonra evlenme. Çünkü kadın, son kocasına ait olur."
Başka bir rivayete göre ise Ümmü Habibe (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber'e hitaben şöyle demiştir: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Bizden bir kadın iki defa evlenip dokıy ısıyla iki kocası olursa âhirette bunlardan hangisinin olur?" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”O kadın, bunlardan kendine göre ahlâkı daha güzel olanı tercih eder." Ardından Rasûlüllah: ”Ümmü Habibe! Bil ki, güzel ahlâk, hem dünyada, hem de âhirette altındır" buyurmuştur.
Kısacası, ümmetin Hazret-i Peygamber'e her durumda gerek hayatında ve gerekse vefatından sonra saygı göstermesi ve hürmet etmesi gerekir. Şüphesiz kalplerde ona karşı olan saygı ve hürmet arttıkça o kalplerde bulunan iman nuru da o oranda artar.
Âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Talha b. Ubeydullah et-Teymî: ”Yemin olun ki, Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem) ölürse Âişe (radıyallahü anh) ile evleneceğim" demiş ve onun hakkında: ”Sizin Allah'ın Rasûlü'nü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olmaz" (Ahzâb: 53) âyeti inmiştir.
Hafız Suyutî şöyle demiştir: ”Talha ile ilgili bu rivayet üzerinde dikkatle durdum. Çünkü Talha, cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Dolayısıyla durumu, böyle bir sözü söylemekten uzaktır. Nihayet bu sözü söyleyenin, 'İnsânu'l-Uyûn' isimli eserde olduğu gibi adı, baba adı ve nesebi aynı olan başka bir Talha olduğunu gördüm."
Çünkü bu, yani Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'e eziyet verilmesi kendisinden sonra hanımlarının nikâhlanması.
Allah katında büyük bir günahtır ve korkunç bir iştir. Allahü teâlâ ardından tehdidi artırarak şöyle buyurmuştur:
Ahzab 33:54
Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in hanımlarını nikahlamak, edebe riayet etmemek, Rasûlüllah'ne karşı saygısızlık ve hürmetsizlik etmek gibi faydasız
bir şeyi dilinizle
açığa vursanız da, gönlünüzde
gizleseniz de şüphe yok ki, Allah, her şeyin dış ve iç yüzünü
gayet iyi bilmektedir. Bu sebeple işlediğiniz gizli-açık günahlardan dolayı sizi cezalandırır. Böylece Allah söz konusu hanımların nikahlanmasını ve buna benzer işlerin, ifadenin kapsamına girmesi için bu mesajını genelleştirmiştir.
Ahzab 33:55
Onlara (Peygamber hanımlarına) babaları, ki, bu âyet, perde arkasından konuşmaları gerekmeyen kişileri belirtmektedir.
Rivayet edildiğine göre örtü âyeti indiği zaman o hanımların babaları, çocukları ve yakınları: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Biz de mi perde arkasından konuşacağız?" demişlerdir. Bunun üzerine bu âyet inmiş ve perde olmadan mahrem olan kadınların yanına gitmeye izin verilmiştir.
Oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, işte bunlar, kendilerine mahrem olan o kadınların yüzlerine, başlarına, bacaklarına ve kollarına bakabilirler. Fakat baldırlarına bakamazlar. Yanlarına fazlaca girip çıkmaları gerektiğinden dolayı söz konusu erkeklerin bakmasına izin verilmiştir.
Öte yandan anıca ve dayı, anne ve baba yerinde olduğundan âyet-i kerime’de zikredilmemişierdir. Nitekim: ”...Senin ilâhın ve ataların ibrahim, ismail ve Is hakin ilâhı olan tek Allah'a kul lak edeceğiz..." (Bakara: 133) âyetinde amca olan İshak, ata yani baba diye adlandırılmıştır.
Kadınları, mü'min kadınlar ki, Müslüman kadın Müslüman kadına -göbekle diz kapağı arasındaki kısım hariç- bakabilir. Fakat ehl-i kitap kadınlarının, mü'min kadınların huzuruna girmeleri ve o mü'min kadınların, yanlarında soyunmaları caiz değildir. Ya da âyet-i kerime’de hem Müslüman kadınlar, hem de ehl-i kitap kadınlar kastedilmiş olabilir. Çünkü Allahü teâlâ ”kadınları" diye buyurmuştur. Buna göre Ehl-i kitap kadınların, aynı cinsten olduklarına göre yanlarına girmeleri helâl sayılır. Gerçekten Yahudi kadınlar ve diğer bazı kâfir kadınlar Hazret-i Peygamber'in hanımlarının huzuruna giriyorlardı. Fakat bu hanımlar örtünmüyor ve kendilerine örtünmeleri de emredilmiyordu. Bu, Ebu Hanife'nin, Ahmed b. Hanbel'in ve İmam Malikin görüşüdür.
Ve ellerinin altında bulunanları köle ve cariyeleri
hakkında bir günah yoktur. Buna göre kadının kölesi, kendisinin mahremi sayılmakta, iffetli olursa o kadının huzuruna girmesi ve tıpkı mahrem olan kimseler gibi ona bakması caiz olmakladır. Nitekim Hazret-i Âişe (radıyallahü anh), kölesinin kendisine bakmasını mubah kılmış ve Zekvan'a şöyle demiştir: ”Beni kabre koyduğun ve kabirden çıktığın zaman hürsün."
Öte yandan denmiştir ki, âyet-i kerime’de kastedilen sadece cariyedir. Buna göre kölenin hükmü, kadına yabancı sayılan erkeğin hükmü gibidir. ”Bahru't-Ulûm" da müellif şöyle demiştir: ”Bu hüküm, takva anlayışına daha yakındır. Çünkü kadının kölesi yabancı erkek gibidir. Bu köle ister cinsel arzusu yok edilmiş olsun, ister olmasın." Özellikle bizim zamanımızda Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) gibi kadınlar ve onun kölesi gibi köleler nerede? Ebu Hanife'nin görüşü budur. Cumhur fu kananın düşüncesi de bu istikamettedir. Buna göre kadının, kölesi ile birlikte hacca gitmesi ve yolculuk yapması caiz değildir. Ebu Hanife, kölenin kendisini şehvetten emin gördüğü zaman hanım efendisinin yüzüne ve ellerine bakmasını caiz görmüştür. Ancak bu bakışın caiz olması, mahremiyeti gerektirmez.
(Ey Peygamber hanımları!) Size emredilen örtü ile ilgili olarak
Allah'tan korkun, zikredilen erkeklerin dışında birinin sizi görmesinden sakının ve gücünüzün yettiği kadar tedbirli olun.
Şüphesiz Allah, her şeyi görmektedir. Hiçbir gizli söz ve hareket O'na gizli kalmadığı gibi mekânlar, zamanlar ve durumlar da O'nun ilminden uzak olmaz.
Ahzab 33:56
Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ederler. Bil ki, melekler, gözle görülmeyen varlıklardır. Yerde ve gökte bulunan bütün melekler, küçükleri ve Cebrail gibi büyükleri, istisnasız bu melekler içinde yer almaktadır. Sağlam bir kalbe sahip olan kişinin dikkatinden kaçmadığı gibi saygı değer makam genelleştirmeyi gerektirir.
"Peygamber'e salât ederler"den maksat kendisi için yararlı olan şeye ve faydalı olan işe önem verirler; şerefini ortaya koymaya ve durumunu yüceltmeye özen gösterirler. Bu da, Allah'tan rahmet, meleklerden duâ ve af dilemekle gerçekleşir.
Bazıları şöyle demişlerdir; ”Allah'ın salâtı rahmet, meleklerin salâtı af dilemek, insanların ve cinlerin salâtı ise rükû, secde ve duâ etmektir."
Bir kısım âlimler de şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ'dan olan salât, Hazret-i Peygamber için şeref ve yücelik, onun dışındakiler için rahmet anlamındadır. Allahü teâlâ'nın şu ifadesinde görüldüğü gibi rahmet genel, salât ise özeldir. ”İşte Rablerinden salavâtlar (mağfiretler) ve rahmet hep onlaradır." (Bakara: 157) Bu âyette rahmet, salât üzerine atfedilin iştir. Atıf, ise bu ikisinin farklı şeyler olduğunu ifade eder.
Ey mü'minler! Siz de ona salât edin, siz de buna özen gösterin. Çünkü bu, size daha çok yaraşır.
Ve tanı bir teslimiyetle ”Allahümme salli alâ Rasûlüm Muhammed in ve seli im" (Allah'ım! Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'e salât ve selâm kıl)" ya da ”Sallallahü aleyhi vesellem" (Allah'ın salât ve selâmı ona olsun) demek suretiyle
selâm verin.
"Allahümme salli alâ Rasûlüm Muhammedin ve sellim" ifadesinde ”Allahümme" lâfzı kullanılmış, onun yerine, ”Ya Rabbi ve yâ Rahman salli" (Ey Rabbim, ey Rahman! Salât et" lâfızları kullanılmamıştır. Çünkü ”Allahümme" lâfzı, uluhiyete delâlet eden ve ”lâ ilahe illallah" sözündeki İslâm'ın esası olan kapsamlı bir isimdir. Bu sebeple Hazret-i Peygambere salât getirirken bunun söylenmesi uygun olur. Yine bu ifadede ”Rasûlüm Muhammed" isini tercih edilmiştir. Çünkü bunun anlamı, sürekli övülen demektir. Böylece bu isim, övgü ve medih yerine uygun düşmüştür. Hazret-i Peygamber'in ”Âli'nden maksat ise, onun ümmetinden takva ehli kimselerdir. Bu kapsamın içine Haşim oğullan, Peygamber (sallalahü aleyhi ve sellem)'in hanımları ve diğerleri girmektedir. ”Allahümme salli alâ Rasûlüm Muhammedin" ifadesinin anlamı şudur: ”Dünyada dinini yüceltmek, davetini ortaya koymak, şeriatım yerleştirmek; âhirette de onu ümmetine şefaat etmeye yetkili kılmak, mükâfat ve ecrini artırmak, gerek ilk ve gerekse sonraki nesillere karşı üstünlüğünü açığa çıkarmak, bütün nebiler ve peygamberlerin önüne çıkarmak suretiyle Rasûlüm Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'e şeref ve yücelik lütfet."
Gerçek övgü, imkânlarımız dahilinde mümkün olmadığından bu konuda Allahü teâlâ'ya yönelmemiz emredilmiştir. Allahü teâlâ, bizim isteğimiz doğrultusunda Hazret-i Peygamber'e salât eder:
Hazret-i Peygambere selâm Allah'tan olsun
Çünkü benim selâmım onun kapısına lâyık değildir.
Şayet sen: ”Salâtın emredilmesinin faydası nedir?" dersen cevap olarak: ”Faydası, salât sevgisini ortaya koymaktır" derim. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Bana selâm veren her Müslümanın selâmını almak üzere Allah ruhumu bana geri verir." Bu hadisten çıkarılan sonuca göre Hazret-i Peygamber, berzahta yani ruhlar âleminde hayattadır. Çünkü gece veya gündüz ona selâm veren birinin olmaması mümkün değildir.
İmam Suyûtî ise bu konuda şöyle demiştir: ”Onun, işitmesinin ve selâm almasının mümkün olacağı şekilde ruhunun bedeniyle bağlantısı vardır. Bu durumda Hazret-i Peygamber, refîk-i a'lâ'da olup ruhunun bedeni ile ilgisi vardır. O kadar ki, selâm veren, bu ruh sahibine selâm verdiği zaman o ruh, ruhlar alemindeki yerinde iken onun selâmını alır."
Burada asıl yanlışlık, ortada bulunmayanla bulunanın mukayese edilmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim ruhun bir yerde meşgulken başka bir yerde olması mümkün olmadığına ve bilinen varlıklar türünden olduğuna inanmak tamamen yanlış bir inançtır. Şüphesiz Rasûlüllah, Mir'ac gecesinde Mûsa (aleyhisselâm)'yı ruhlar âleminde ayakta namaz kılarken görmüştür. Bu iki durum arasında herhangi bir tezat yoktur. Çünkü ruhların durumu bedenlerin durumundan farklıdır. Şayet ruhun letafeti ve nurlu tarafı olmasaydı kabirde ölünün üzerinde toprak, ya da tabut varken kalkması mümkün olmazdı. Halbuki hiçbir durum onun kalkıp oturmasına engel olmaz. İnsanın, dünyadaki bu halinden farklı olarak ruh yönünün ağır basması sayesinde cennetin sekiz kapısından birden aynı anda girmesinin mümkün olduğu sahih rivayetle sabittir.
Nakledildiğine göre Esma'î şöyle demiştir: ”Mehdi’nin Busra'nın minberinde şöyle dediğini işittim: ”Allah size bir emir vermiştir. O emirde önce kendisinden başlamış, ardından meleklerini zikrederek şöyle buyurmuştur: 'Allah ve Melekleri, Peygambere salât ederler...' (Ahzâb: 56) Görüldüğü gibi Allah Hazret-i Peygamber’i diğer peygamberler arasından tercih etmiş, ona salât etmeyi de ümmetler içinden size tahsis etmiştir. Öyleyse Allah'ın nimetine şükürle karşılık verin. Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamberin şerefini ve mevkini ortaya çıkarmak, ümmetini teşvik etmek üzere ona salât etmeye kendisinden başlamıştır. Allah'ın buna ihtiyacı olmamasına rağmen Allah Rasûlü'ne salât ettiği ne göre ümmetin ona salât etmesi pek yerinde bir davranıştır. Çünkü onlar Hazret-i Peygamber’in şefaatine muhtaçtırlar. Aynı zamanda bu davranış, meleklerin ve müminlerin salâtlarını pekiştirmektedir. Şâir ne güzel söylemiş:
Ey karanlıklar içerisinde kalan kimsenin duâsını kabul eden!
Ey hastalıkla zarar ve musibeti gideren
Benim zilletim ve meskenetim hakkında peygamberine şefaat yetkisi ver
Kusurlarımı ört, çünkü sen fazilet ve kerem sahibisin .
Diğer taraftan Ka'b b. Ucre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ'nın: '...Ey Müminler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin' (Ahzâb: 56) buyruğu indiği zaman Allah Rasûlü'ne giderek ona: 'Ey Allah'ın Elçisi! Sana selâm vermenin ne olduğunu biliyoruz. Sana salât etmek nasıl oluyor?" deyince Allah Rasûlü: ”Allahümme salli âlâ Muhammed’in ve alâ âl-i Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrahim'e ve alâ âl-i ibrahim, inneke hamîdün mecid. Ve bârik alâ Muhammed’in ve alâ âl-i Muhammed kemâ bârekte alâ İbrâhîm'e ve alâ âl-i ibrâhîm inneke hamîdün mecid." deyin, buyurmuştur."
Ahzab 33:57
Allah ve Rasûlünii incitenlere ki, Allahü teâlâ'yı gerçek anlamda incitmek mümkün değildir. Bu incitmenin anlamı şudur: ”Onlar, Allah'ın hoş lanmadığı şeyleri yaparlar, O'na iman etmeyi terkederek, emrine muhalefette bulunarak, kendi arzularına boyun eğerek, O'na evlât ve ortak nisbet ederek, Onun isimleri ve sıfatları konusunda aşırı giderek, tekrar yaratma gücünü yok sayarak ve zamana söverek O'nun hoşnut olmadığı şeyleri yaparlar."
Allah Rasûlü'ne de, ona şâir, sihirbaz, kâhin ve mecnun demekle ve Safiyye'yi nikâhlaması, hususunda ona dil uzatmakla. Uhud savaşında dişinin kırılması, mübarek yüzünün yaralanması, üzerine toprak atılması, sırtına pis şeylerin konması ve buna benzer fiili eziyetlerle incitirler.
Onlara,
Allah, dünvada ve âhirette lânet etmiş rahmetinden uzaklaştırmıştır. O kadar ki, her iki âlemde o rahmetten hemen hiçbir şey elde ede mez olmuşlardır.
Ve onlar için bununla birlikte özellikle âhirette başlarına gelecek
horlayıcı bir azap hazırlamıştır. Bu azap onların şeref ve gururu nu yok eder.
"Fethu'r-Rahmân" isimli eserde şu husus kaydedilmiştir: ”Hazret-i Peygambere sözlü ya da fiilî eziyette bulunmak, ittifakla haram kılınmıştır."
Fakihler de - Allah korusun- Müslümanlardan Allah Rasûlüne söven ki, şinin durumu hakkında farklı görüşler ileriye sürmüşlerdir: Ebu Hanife ve Şafiî şöyle demişlerdir: ”Hazret-i Peygambere sövmek, tıpkı dinden dönmek gibi küfürdür. O kişi tevbe etmezse öldürülür. İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel ise: ”O kimsenin, tevbesi kabul edilmeyerek öldürülür. Çünkü onun öldürül mesi, küfür açısından değil, had cezası açısındandır" demişlerdir.
Hazret-i Peygamber'e söven kişinin kâfir olmasına gelince, Ebu Hanife bu konuda şöyle demiştir: ”O kişi öldürülmez. Çünkü onun, içinde bulunduğu şirk sövmekten daha vahimdir. Lâkin kişi te'dib edilir ve ona belli bir ceza ve rilir." İmam Şâfiî de: ”Onunla yapılan ahde son verilir, hakim öldürmek, köle leştirmek, karşılıksız ya da fidye karşılığında salıvermekten birini tercih eder" demiştir. İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel ise: ”Müslüman olmazsa öldürü lür" demişlerdir. Öte yandan Hanbelî mezhebine mensup bir grup müctehid, Hazret-i Peygamber'e söven kişinin her halükârda öldürüleceği görüşünü tercih et miştir. Takıyyuddin İbnu Teymiye onlardan biridir ve şöyle demiştir: ”Doğru olan görüş budur." Allah'ın diğer peygamberlerine söven kişinin hükmii, Hazret-i Peygamber Efendimize söven kişinin hükmü gibidir.
Ahzab 33:58
Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, yapmadıkları bir şey den dolayı, eziyeti hak edecekleri bir suçlan olmadan
eziyet edenler bir önceki âyette geçen Allah ve Rasûlü'ne yapılan eziyetin mutlak olarak zikre dilip, bu âyette mü'minlere yapılan eziyetin ”yapmadıkları bir şeyden dolayı" ifadesi ile kayıtlanmıştır. Bunun sebebi Allah ve Rasûlü'nün incitilmesinin daima haksız yere olduğunu vurgulamaktır. Fakat müminlere yapılan eziyet ise haklı yere olabileceği gibi haksız yere de olabilir. Bu âyet, bütün mü'min erkek ve kadınlara yapılan her türlü eziyeti kapsamaktadır. Aynı zamanda bu âyet, Hazret-i Ali'yi inciten münafıkları, daha önce zikredilen ifk hadisesini -ki, bu hadisede münafıklar Hazret-i Âişe'yi Safvan es- Sehmı ile ilişki kurdu diye itham etmişlerdir. Ve kadınlar geceleyin su aramak ya da ihtiyaçlarını gidermek üzere dışarı çıktıklarında onları izleyen bazı günahkârlarla ilgili rivayet edilen hususları da içine almaktadır.
Şüphesiz bir iftira ve onlara karşı bir yalanla
apaçık bir günah yüklenmişlerdir.
Bil ki, Hazret-i Peygamber’in incinmesi Allahü teâlâ'nın incinmesinin hemen ardından getirildiği gibi, müminlerin incinmesi de Hazret-i Peygamberin incin mesinin hemen ardından getirilmiştir. Burada, Mü'minleri incitenin, tıpkı Hazret-i Peygamberi incitmiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i incitenin de Allahü teâlâ'yı incitmiş gibi olduğuna işaret edilmektedir. Aynı zamanda burada, Allah ve Rasûlü'nü incitenin dünya ve âhirette yalnızlığa itilmeyi ve laneti hakettiği vurgulanmış tır. Mü'mine eziyet edenin durumu da böyledir.
Rivayet edilmiştir ki, bir adam, Alkame (radıyallahü anh)'ye kötü söz söylemiş, Alkame de ona bu âyeti okumuştur.
Hazret-i Peygamber rüyasında, dillerinden asılan bazı insanlar görmüş ve bu durum üzerine Cebrail'e hitaben: ”Ey Cebrail! Bunlar kimdir?" demiştir. Cebrail: ”Bunlar, mümin erkeklerle mümin kadınlara suçsuz oldukları halde iftira edenlerdir," diye cevap vermiştir. Hadis-i kudside Allahü teâlâ şöyle bu yurmuştur: ”Benim bir dostuma eziyet eden, açıkça Bana savaş açmıştır." (14)
14- Hadisi Buhârî tahric etmiş olup uzun bir kudsi hadistir. Buhârî'nin ifadesi şöyledir: ”Kim Benim bir dostuma düşmanlık ederse ona karsı savaş ilân ederim..." Bkz. Câmiu’l-Usûl, 9/542.
Nakledildiğine göre Hazret-i Ömer, bir gün Kâbe'ye bakarak şöyle demiştir: ”Sen ne büyüksün ve şanın ne büyüktür! Fakat Allah katında mü'minin şanı senden daha büyüktür."
Füzeyl de (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: ”Allah'a yemin olsun ki, sebepsiz yere ne köpeğe, ne de domuza eziyet etmen sana helâl olmaz. Bu durumda bir Müslümana nasıl eziyet edebilirsin?"
Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kimsedir." (15)
Ahzab 33:59
Ey Peygamber! Hanımlarına ki, Hazret-i Peygamber vefat etiği zaman hanımlarının sayısı dokuzdu. Onlar Aişe, Hafsa. Ümmii Habibe, Ümmü Seleme, Şevde, Zeyneb, Meymûne, Safiyye ve Cüveyriye idi.
Kızlarına ki, bunlar da dört öz kızı olup hepsi Hazret-i Hatice'dendir. Zeyneb. Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma adlarındaki bu kızlardan Fatıma hariç gerisi Hazret-i Peygamber hayatta iken vefat etmişlerdir. Fatıma ise babasının vefatından sonra altı ay daha yaşamıştır.
Ve mü'minlerin hanımlarına (dışarı çıktıklarında) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Cilbâb: Başörtüden büyük ve gömlekten küçük bir örtüdür. Kadın, bu örtüyü başına dolar ve fazla olan kısmını göğüslerine doğru salıverir. Buna göre mana şöyledir: ”Sözkonusu kadınlar, bir ihtiyaç için evlerinden dışarı çıktıklarında o örtü ile yüzlerini ve vücutlarını örterler; tıpkı cariyeler gibi yüzleri ve vücutları açık olarak çıkmazlar ki, bazı densiz kimseler, onları cariyeler sanarak rahatsız etmesin."
Nakledildiğine göre Süddi şöyle demiştir: ”Kadın, gözlerinden birini açık bırakarak yüzünün tamamını kapatır."
Bu, ifade edilen örtünme,
onların tanınmalarını zinaya ve bir ön ceki âyette dile getirildiği gibi eziyet için hedef durumunda olan cariyeler ve şarkıcı kadınlardan ayrılmalarını
ve bu yüzden günahkâr kimseler tarafın dan hedef alınmak sûretiyle
incinmemelerini daha iyi sağlar.
Enes b. Malik (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Peçeli bir cariye Ömer (radıyallahü anh)’in ya nından geçerken kamçısını üzerine dokundurarak ona, 'ahmak! Hür kadınlara benziyorsun. Peçeyi at' demiştir."
Allah, daha önceki aşırılıkları ve örtüye ilgisizliği
çok bağışlayan ve kullarını
merhamet edendir. Bu sebeple onların her türlü fayda ve menfaat lerini gözetir.
Âyet-i kerimede söz konusu kadınlar, korunarak ve iffetli davranak ken dilerine dikkat etmeleri ve haklarını gözetmeleri için uyarılmışlardır. Aynı za manda âyet-i kerimede, bu kadınların değer ve üstünlükleri tescil edilmiştir. Buna göre Müslüman kadınların örtünmeleri ve iffetli olmaları gerekir. Onlar, bir ihtiyaç için gündüz dışarı çıktıkları zaman örtünmede, edepli ve ağırbaşlı titiz davranırlar ve dikkat çekici bir elbise ile çıkmazlar. Diğer taraftan, evin den parfümlü ve süslenmiş olarak çıkan, yani süslerini ve güzelliklerini er keklere gösteren kadın, zina eden kadının günahı kadar günah kazanır. Nite kim hadisi-i şerifte de böyle geçmektedir.
Hakikat ehline göre sâliha bir kadının alâmeti, güzelliği Allah korkusu, zenginliği, kanaati ve süsü de iffeti olması, kötülüklerden, fenalıklardan uzak durması ve töhmet altına girmekten kaçınmasıdır.
Deniyor ki, kadın, tıpkı güvercin gibidir. Kanatları gelişince uçar. Aynı şekilde adam hanımını güzel elbiselerle stislerse o hanını evde oturmaz.
Dünya, İslâm'ın ilk dönemi de dahil isyan ve günâhlardan uzak değildir. Gözünü yabancı kadına bakmaktan alıkoyan kimseye Allah merhamet etsin. Çünkü bakış, kalpte şehvetin doğmasına sebep olur. Şehvet de fitne olarak yeter.
Ahzab 33:60
Yemin olsun ki, iki yüzlüler, münafıklıklarından ve eziyet etmeye sebep olan iki yüzlülük tavırlarından,
kalplerinde hastalık bulunanlar, imanları zayıf olanlar veya günâh işlemekten, zina ve hayasızlıklara meylet mekten
ve şehirde bu iki grup içinde
kötü haber yayanlar -bu sonuncu grup, savaşa katılan müminler için, ”yenilgiye uğradılar, katledildiler" ve bu na benzer asılsız sözler söyleyerek Müslümanları tedirginliğe ve endişeye sevkediyorlardı.- Ayette geçen ”mürcifûn" kelimesinin kökü olan ”recf" şid detle sallanmak, sarsılmak demektir. Burada, yalan haber, bu vasıfla belirtil miştir. Çünkü yalan haber asılsız temelsiz bir şeydir.
Vazgeçmezlerse seni onlara musallat ederiz; sana, onlarla savaşmayı ve kendilerini sürgün et meyi, ya da sürgüne mecbur kalacakları şeyi emreder ve seni buna teşvik ede riz;
sonra orada, Medine-i Münevvere'de
senin yanında ancak az bir süre çoluk çocuklarıyla birlikte göç edinceye kadar bir müddet
kalabilir ler.
Ahzab 33:61
Hepsi de lanetlenmiş Allah'ın rahmetinden kovulmuş
olarak, yani ancak lânetlenmiş olarak yanında kalabilirler;
nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler. Yani söz konusu hallerinden vazgeçmezlerse o takdirde onlarla ilgili hüküm, ilâhi emir doğrultusunda onları yakalayıp öldür mektir.
Ahzab 33:62
Allah'ın geçmişlere uyguladığı yasası budur. Yani Allah bunu geçmiş ümmetler için bir yasa kılmış ve hikmet açısından izlenen bir yol tayin etmiştir. Bu yasa, iki yüzlü olanların ve yalan sözler yaymak suretiyle müminlerin durumunu zayıflatmaya çalışanların ele geçirildikleri yerde öldürülmelerinden ibarettir.
Allah'ın yasasında asla
bir değişme bulamazsın. Bu yasa, dinî prensiplerin odak noktasını oluşturan hikmet esasına daya lı olduğu için Allahü teâlâ onu değiştirmez. Ya da hiç kimsenin o yasayı değiştirmeye gücii yetmez. Çünkü Allah'ın dileği, şüphesiz bu yasanın değiştirilmemesidir.
Ahzab 33:63
İnsanlar sana kıyametin ne zaman kopacağını
soruyorlar.
"Saat": Bir zaman dilimi olup onunla kıyamet ifade edilmiş ve o gün hızlı hesap görüleceğinden dolayı saate benzetilmiştir. Nitekim Allah şöyle buyur muştur: ”...O, hesap görenlerin en çabuğudur." (En am: 62) Müşrikler, acele ci davranarak alaylı bir şekilde, hakka boyun eğmeksizin ve inkârla; Yahudi ler de, Allahü teâlâ'nın kıyametin kopma vakti ile ilgili bilgiyi, gerek Tevrat'ta ve gerekse diğer ilâhî kitaplarda gizli tuttuğunu bildiklerini kontrol etmek üzere Hazret-i Peygambere kıyametin vaktini soruyorlardı.
De ki,: 'Onun bilgisi Allah'ın katındadır. O bilgiye, Allah'a yakın bir melek, de, gönderilen bir peygamber de sahip olamaz.
Ne bilirsin, onun vaktini sana bildiren ne olabilir? Yani sana onu hiçbir şey bildiremez ve sen de onu bilemezsin.
Belki de zaman yakındır.' Ya da kıyamet yakın bir zamanda kopar.
Bu âyetle, aceleci davranan söz konusu kişilerin tehdit edilmesi ve hakkı kabul etmeyenlerin susturulması amaçlanmaktadır. Kötülerin değerli görül mesi, iyilere kıymet verilmemesi, ilmin azalması, bilgisizliğin çoğalması, zina ve kötülüğün yayılması, şarkıcı kadınların oynaması, içki içilmesi ve benzeri kötülükler, kıyamet alâmetlerinden sayılmıştır. Bunlar sahih hadisle sabittir.
Dikkat et! Kıyamet mutlaka kopacaktır.
Şüphesiz bütün yaratıkların ömrü kısa ve sınırlıdır.
Ahzab 33:64
Şüphesiz Allah, inkârcılara lânet etmiş onları şimdiki ve gelecekteki rahmetinden uzaklaştırmış
ve bununla birlikte
onlara -içinde ebedî kalacakları- âhirette katlanmak zorunda oldukları
çılgın bir ateş hazırlamıştır. Kendilerini koruyacak
ne bir dost, ne de kendilerinden azabı kaldıracak ve onları ondan kurtaracak
bir yardımcı bulabilirler.
Ahzab 33:65
Şüphesiz Allah, inkârcılara lânet etmiş onları şimdiki ve gelecekteki rahmetinden uzaklaştırmış
ve bununla birlikte
onlara -içinde ebedî kalacakları- âhirette katlanmak zorunda oldukları
çılgın bir ateş hazırlamıştır. Kendilerini koruyacak
ne bir dost, ne de kendilerinden azabı kaldıracak ve onları ondan kurtaracak
bir yardımcı bulabilirler.
Ahzab 33:66
Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: yani yüzleri cehennemde, tıpkı ateşte kızartılan ya da tencerede pişirilen ve kaynamadan dolayı hareket eden et gibi, bir taraftan diğer tarafa çevrildiği veya yüzleri güzelden çirkine döndürüldüğü gün:
'Keşke dünyada iken
Allah'a bize emrettiği ve nehyettiği hususlarda
itaat etseydik, Peygamber'e de bizi hakka davet etme sinde
itaat etseydik' de böyle bir azapla karşılaşmasaydık!
derler. On lar bu sözlerini, kaçırdıkları fırsatlardan pişmanlık duyarak dile getirirler. Yi ne onlar, kendilerini bu çıkmaza sevkedenlere kat kat azabın verilmesini, bir anlamda özür dileyerek şöyle derler:
Ahzab 33:67
'Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da on lar bize küfür ve şirki süslü göstererek
bizi yoldan saptırdılar' yani İslâm ve tevhid yolundan alıkoydular
derler. İnkârcılar bu ifadeleriyle ken dilerine küfrü telkin eden önder ve liderlerini kastedmektedirler. ”Reisleri miz" lâfzı özürlerini takviye etmek için dile getirilmiştir. Oysa söz konusu re isleri, küçümsenme ve hakaret edilme durumunda bulunmaktadırlar. Âyetteki ”kiiberâ (büyüklerimiz) ”kebîr" kelimesinin çoğuludur. Buradaki büyüklük ten maksat rütbe ve durum itibariyledir.
Ahzab 33:68
'Rabbimiz! Onlara iki kat azap, bize verilen azabın iki katını
ver ve onları büyük lânete uğrat.' Çünkü onlar hem saptılar, hem de baş kalarını saptırdılar. Bir kat azap, kendi başlarına doğru yoldan saptıklarından, bir kat azap da başkalarını bu yoldan saptırdıklarından dolayıdır.
Ahzab 33:69
Ev iman edenler! Siz de Allah Rasûlü'nü incitme konusunda
Mûsa'yı incitenler Karun, onun taraftarları ve İsrailoğullanndan beyinsiz bazı kimseler
gibi olmayın.
Bu âyetin, Zeyneb’in durumu ve daha önce de geçtiği gibi onunla ilgili duyulan dedikodular hakkında indiği söylenmiştir.
Rivâyet edildiğine göre Abdullah b. Mesud (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Allah Rasûlü ganimeti pay etmiş; bunun üzerine adamın biri: 'Bu, Allah rızasının gözetilmediği bir taksimattır' demiştir. Ben de Allah Rasûlü'ne gelerek bu du rumu kendisine ilettim. O, buna çok öfkelendi. Hatta öfkesini yüzünde hisset tim. Sonra şöyle buyurdu: ”Allah, kardeşim Mûsa'ya rahmet etsin. Yemin olsun ki, o, bundan daha büyük bir eziyete maruz bırakılmış, ama yine de sabır gös termiştir.'"
Nihayet Allah onu, hakkında
söyledikleri şeyden kusurlu olmak tan
temize çıkardı. O, Allah katında değerli, itibarlı ve gözde
biriydi.
Nasıl olur da kusur ve eksiklikle nitelendirilir?
İbn Abbas şöyle demiştir: ”O, Allah katında çok şanslı idi. O kadar ki, Allah'tan ne dilemiş ise ona vermiştir."
Âlimler, Hazret-i Mûsa'nın eziyet görmesinin sebebi konusunda farklı görüş ler ileriye sürmüşlerdir. Onlardan bir kısmı şöyle demiştir: ”Karun fahişe bir kadına, İsrail oğullarının toplu bulunduğu sırada: ”Ben Mûsa'dan zina yoluyla hamile kaldım" demesine karşılık külliyetli miktarda mal vermiştir. Bunun üzerine Allahü teâlâ, fahişe kadının kendisiyle Karun arasında plânlanan bu tuzağı itiraf etmesiyle Hazret-i Mûsa'nın suçsuzluğunu ortaya koymuştur. Allahü teâlâ, Kasas sûresinde beyan edildiği gibi, Karun'a yapacağını yapmış ve onu yerin dibine geçirmiştir."
Diğer bir kısmı ise bu konuda şu hususu dile getirmişlerdir: ”Hazret-i Mûsa haya sahibi biri olarak örtünmesinde çok titiz davrandığı için düşmanları ona bedeninde alaca hastalığı, ya da er bezlerinde şişkinlik var diye ithamda bu lunmuşlar, kusur atfetmişlerdir. Allah da onlara onun kusursuz olduğunu gös termiştir."
Rivâyet edildiğine göre İsrail oğulları bütünüyle çıplak olarak yıkanırlar ve birbirlerinin mahrem yerlerine bakarlarınış. Fakat Hazret-i Mûsa yalnız başına yıkanıyormuş. Bunun üzerine onlardan bazıları şöyle demişler: ”Allah'a ye min olsun ki, Mûsa'nın bizimle yıkanmasına sadece er bezlerinin şişkin olması engel oluyor." Hazret-i Mûsa bir defasında yıkanmaya gitmiş ve elbiselerini bir ta şın üzerine koymuştur. Taş, bu elbiselerle birlikte hareket etmiş, Mûsa da yı kandıktan sonra durumu farkedince çıplak bir halde: ”Ey taş! Elbiselerimi bı rak" diyerek taşın arkasından koşmuştur. Taş, İsrail oğullarının yanında dur muş, onlar da: ”Allah'a yemin olsun ki, Mûsa'da bir kusur yok" diyerek, onun durumunun dillerine doladıkları gibi olmadığını öğrenmişlerdir Hazret-i Mûsa el bisesini aldıktan sonra taşa vurmaya başlamış ve ona beş, altı veya yedi sefer vurmuştur."
Ahzab 33:70
Ey iman edenler! Allah'tan gerek O'nun haklarını ve gerekse kullarının haklarını gözetme konusunda
korkun, Allah'ın emirlerine boyun eğin, kullarına eziyet etmeyin
ve her hususta hakka yönelerek
doğru söz söyleyin. Bu mesajda hedeflenen, söz konusu kişilerin Zeyneb hakkında ge lişigüzel konuşmaktan menedilmeleridir. Nitekim dili korumak ve doğru söz söylemek, bütün hayırların temelidir.
Nakledildiğine göre Arap dili üzerinde mütehassıs büyük âlimlerden biri olan ve ”İbn Sikkît" olarak tanınan Yakub b. İshâk, bir gün Mütevekkil ile birlikte oturmuş ve bu arada Mütevekkil’in Mu'tez ve Müeyyed isimlerinde iki oğlu gelmiştir. Bunun üzerine Mütevekkil, Yakub b. İshâk'a: ”Bu iki oğlu mu mu daha çok seviyorsun, yoksa Hasanla Hüseyin’i mi? diye sorunca o da: ”Allah'a yemin olsun ki, Ali (radıyallahü anh)'nin hizmetçisi Kanber, hem senden, hem de iki oğlundan daha iyidir" diye cevap vermiştir. Bu söz üzerine Mütevekkil Yakub'u kastederek: ”Dilini kökünden koparınız" diye emir vermiş ve bu em rin yerine getirilmesi üzerine Yakub b. İshak o gece vefat etmiştir. İşin ente resan tarafı, bu hadiseden bir süre önce, dil sürçmesinin âfetleri konusunda Mu'tez ve Müeyyed'e şu şiiri okumuştur:
Gencin başına gelen dilinin sürçmesindendir.
Ayaklarının kaymasından dolayı değildir.
Sözde sürçmesi, gencin başım götürür.
Ayak sürçmesi de, zamanla iyileşir.
Ahzab 33:71
(Böyle davranmanız halinde) Allah işlerinizi düzeltir, iyi amel lere muvaffak kılar, ya da o amelleri kabul ederek, onlardan dolayı mükâfat vererek onları ıslah eder
ve gerek söz, gerekse hareketlerinizdeki doğrulu ğunuz sebebiyle
günâhlarınızı bağışlar. Burada, Allah'ın iyi amellere mu vaffak kıldığı kişinin günahlarının bağışlandığına işaret edilmektedir.
Kim Allah ve Rasûlü'ne söz konusu mükellefiyetlerin, içinde yer aldığı emirler ve yasaklar konusunda
itaat ederse her iki cihanda
büyük bir kurtuluşa ermiş olur. Dünyada övülen biri olarak yaşar ve âhirette mutlu olur. Ya da endişe duyulan her şeyden kurtularak emeline ulaşır.
Ahzab 33:72
Şüphesiz Biz, ki, âlimlere göre buradaki çoğul ifadesi, büyüklük ve ululuk anlamındadır. Nitekim hükümdarlar ve büyük kimseler kendilerin den bahsederken ”Ben" yerine ”Biz" lâfzını kullanırlar.
Emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de ki, ”emanet", hainliğin zıttıdır. Buradaki emanetten maksat, emanet edilen şeylerdir. Bu emanetler de üç mertebeye ayrılır:
Birincisi: Şer’i yükümlülükler ve gözetilen dinî işler. Bunlar emanet di ye adlandırılmıştır. Çünkü emanetin korunması gerekirken onların da varol ması gerekmektedir. Şer'î yükümlülükler emanet diye adlandırılmıştır. Çünkü bu emanetler, gözetilmesi gereken haklardır ki, Allahü teâlâ onları mükellefle re emanet bırakmış, kendilerini bu iş için güvenli görmüş, güzel bir şekilde itaat ve kulluk ederek söz konusu emanetlere sahip çıkmalarını farz kılmış, onları gözetmelerini, korumalarını ve haklarından herhangi birini ihlâl etme den yerine getirmelerini emretmiştir. Her şeyden önce bu emanetlerin başında akıl yer almaktadır. Nitekim insan, akıl sayesinde pek çok canlıdan üstün tu tulmuştur. Ardından tevhid, âhiret gününe iman, namaz, zekât, oruç, hac, cihâd, doğru sözlü olmak, fuzûlî şeylerden dili korumak, emanet bırakılan malları gözetmek, sözünde durmak, yasaklara dikkat etmek, namusu korumak ve diğer şer'î sorumluluklar gelmektedir.
Emanetin ikinci Mertebesi: Muhabbet, aşk ve ilâhî câzibe olup bunlar emanetin birinci mertebesinin meyvesi ve neticesidir.
Emanetin üçüncü mertebesi ise, vasıtasız olarak feyz-i ilâhîdir. Bu feyz-i ilâhî, vehbî olup kimse kendiliğinden elde edemez.
Şayet sen, ”âyette zikredilen gökler vs. cansızdır, cansız varlıklar da idrakten yoksundur; öyleyse emanetin onlara teklif edilmesinin anlamı nedir?" dersen şöyle cevap veririm: ”Bu konuda âlimlerin iki görüşü vardır:
Birinci görüş: Bu teklif etme işinin gerçek anlamda alınmasıdır ki, ehl-i sünnet mezhebine genel olarak nisbet edilen görüş budur. Çünkü onlar, bu gi bi âyetleri tevile kalkışmazlar. Aksine Mutezile mezhebine muhalefet ederek onları zahiri anlamlarında alırlar. Ayetin zahiri anlamda alınması konusunda iki husus dikkati çeker. Bunlardan biri ötekinden daha girifttir.
Birinci husus: Cansız varlıklar gerçek hayata sahiptir. Pek çok âyet-i ke rime bu durumu şöyle vurgulamaktadır: ”Görmedin mi ki, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, hayvanlar ve insanların bir çoğu Allah'a secde ediyor." (Hac: 18); ”Sonra buhar halinde olan göğe yö neldi, ona ve yer küreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. İkisi de: ‘İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet: 11); ”O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur..." (İsrâ: 44); ”...Her biri kendi duâsını ve tesbihini (öğrenip) bilmiştir." (Nur: 41) Öte yandan, rivayet edilmiştir ki, müezzinin ezan sesini duyan canlı ve cansız her şey ona tanıklık eder.
İkinci husus: Allahü teâlâ emaneti teklif ettiği zaman söz konusu cansız varlıklara akıl ve anlayışı vermiştir. Nitekim O, karıncaya, hıidhüd kuşuna, diğer kuş ve vahşi hayvanlara akıl ve anlayış vermiştir. İşte onlar, bu akıl ve idrak sayesinde hitabı işitmişler ve buna cevap vermişlerdir. Böylece Allah onları konuşturmuş ve kendilerine şöyle buyurmuştur: ”Koruma ve gözetme halinde mükâfat ve cennet; hile ve hiyanet halinde de ceza ve cehennem size ait olmak kaydıyla bu emaneti üstlenir misiniz?"
Onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve (sorumluluğundan) kork tular. Yani o emanetten ve onu üstlenmekten çekinerek şöyle demişlerdir: ”Ey Rabbimiz! Biz senin emrine amadeyiz. Mükâfat ve ceza da arzu etmiyo ruz." Onların bu sözlerinin amacı, karşı koymak ve muhalefet etmek değil, bi lakis emanetlerin hakkını yerine getirememekten, dolayısıyla azaba maruz kalmaktan korku ve endişe duymaktır.
İkinci görüş: Emanetin cansız varlıklara teklif edilmesi, farzetmeye ve temsil getirmeye yorumlanmıştır. Emanetin onlara arzedilmesiyle, kabiliyet lerine işaretle emanetin önemi belirtilmiştir. Bununla hedeflenen, bu emane te ne kadar değer verildiğini göklerin, yerin ve dağların onu kabullenmeleri arzusunu ortaya koymaktır. Onların o emaneti kabul etme kabiliyetlerinin olmadığı da, emanetten kaçınma ve korkma diye ifade edilmiştir. Bununla da, söz konusu emanetin durumunun yüceltilmesi ve değerinin artırılması amaçlanmıştır. Buna göre anlam şöyledir: ”Güç ve kuvvet timsali olan bu büyük kitlelere çok önemli olan o emanetin korunması teklif edilseydi, on lar da akıl ve idrak sahibi olsalardı bu teklifi kabul etmezler ve ondan çeki nirlerdi."
Bu emanet teklif edildiği anda
onu insan yüklendi. Buradaki insan dan maksat, belirli bir insan değil, insan cinsidir. Yani bu emaneti, bünyesi nin zayıflığına ve güçsüzlüğüne rağmen insan yüklenmiş ve üstlenmiştir. Çünkü yüklenme işi güçle değil, ancak gayretle olur.
Şüphesiz o insan. Rabbine isyanda bulunarak kendine karşı
çok zalim, çok cahildir. Çünkü o, emanete, sahip çıkmamış, hakkını gözetmemiş ve akibetinin iç yüzünü kavrayamamış tır.
"Zulüm": ”Bir şeyi ilgisi olmayan yere koymak; ”cehalet" ise, bilgisiz olmaktır. Cehalet, zayıf ve kuvvetli olmak üzere iki kısımdır. Az olan bilgi sizlik zayıf, katmerli bilgisizlik de kuvvetlidir. Bu derece cehalet içinde olan kişi, anlamadığını anlamaz. O, hem çok zalim, hem de çok cahildir.
Ahzab 33:73
Bunun sonucunda Allah, emaneti kabul edip yerine getirmeyen
münafık erkeklere ve münafık kadınlara, emanet konusunda haince davranan
ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap edecektir.
Ebussuûd tefsirinde şöyle demiştir: ”Yani insan, emaneti üstlenmiş ve bunun sonucu olarak Allah, o emaneti gözetmeyen ve itaatle karşılamayan bazı kimselere azap edecektir. Başka bir ifade ile, ”li yuazzibe ” deki lâm akıbet içindir. Buna göre mana ‘İnsanın söz konusu emaneti yüklenmesinin sonucu Allahü teâlâ'nın, emanetlere hıyanet eden ve itaatten bütünüyle ayrılan kimselere azap edecek olmasıdır,' şeklinde olur".
"Bahru'l-Ulûm"isimli tefsirde şöyle denmiştir: ”Emaneti teklif ettik ki, münafıkların münafıklığı, ortak koşanların şirki ortaya çıksın ve Allah onlara azap etsin."
Yine Allah, emaneti gözeten ve hakkını veren
mü'min erkeklerle mü'min kadınların tevbelerini kabul buyuracaktır. Allah, çok bağışla yan, çok merhamet edendir. Çünkü onların tevbesini kabul ederek kusurlarını ba ğışlamış ve itaatlerine karşılık onlara kurtuluş lütfetmiştir.
Allahü teâlâ'nın yardımıyla Ahzâb Sûresinin tefsiri sona ermiştir.
Sebe' 34:1
SEBE' SURESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur. 54 âyettir.
Hamd, her türlü övgü ve şükür
göklerde ve yerde bulunanların hepsi yani bütün varlıklar, yaratmak, yok etmek, hayat vermek ve öldürmek yönünden; varlık, mülk ve tasarruf açısından sadece
kendisinin olan Allah'a mahsustur. Bu sebeple hamcî, sadece O'na mahsustur. Başkasının bunda hissesi yoktur. Çünkü yaratan ve her şeye malik olan O'dur. Burada, kullara nasıl hamd edecekleri öğretilmektedir.
Âhirette de hamd O'na mahsustur. Bu ifade ile dünyevî hamdin Allah'a ait olduğu beyan edilmesinin ardından uhrevî hamdin de yine O'na ait olduğu bildirilmektedir.
Denilmiştir ki,; cennetlikler altı yerde Allah'a hamd edeceklerdir:
1. ”Ayrılın bir tarafa bugün ey günahkârlar!" (Yâsin: 59) diye seslenildiği zaman, mü'minler inkarcılardan ayrıldıklarında şöyle derler: ”...Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun." (Mü'minûn: 28)
2. Sırat köprüsünü geçtikleri vakit. O zaman şöyle derler: ”Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun..." (Fâtır: 34)
3. Cennet kapısına yaklaştıkları ve cennete baktıkları zaman şöyle derler: ”...Bizi buna kavuşturan Allah'a hamdolsun..." (A'raf: 43)
4. Cennete girdikleri ve melekler onları selâmla karşıladıkları vakit. O zaman derler ki,: ”Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir. Lütfuyla bizi gerçek ikamet evine (cennete) yerleştiren O'dur..." (Fâtır: 34,35)
5. Yerlerine yerleştikleri zaman. O vakit şöyle derler: ”Bize verdiği söz de sadık olan ve bizi dilediğimiz yerde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a hamdolsun..." (Zümer: 74)
6. Her yemekten sonra. O anlarda şöyle derler: ”Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur." (Fâtiha: 2)
O, din ve dünya işlerini sağlam yapan ve onları hikmet ve maslahatın gerektirdiği, şekilde plânlayan ve organize eden
hikmet sahibidir, her şey den haberdardır. Eşyanın iç yüzünü ve sırlarını çok iyi bilendir. Allahü teâlâ bunun ardından, her şeyden haberdar olduğunu beyanla şöyle buyurmuştur:
Sebe' 34:2
Yerin içine tohumlar, yağmurlar, hazineler, defineler, ölüler, haşe reler, hayvanlar ve benzeri şeylerden
gireni ve ondan çıkanı, yani inlerin den çıkan hayvanları, ekinleri, bitkileri, menba sularını, madenleri, mahşer anında ölüleri vs.yi,
gökten ineni yani melekleri, kitapları, hükümleri, rızıkları, bereketleri, yağmurları, kar, dolu ve çığı, kıvılcımları, yıldırımları
ve ona doğru yükseleni melekleri, tertemiz ruhları, buharları, dumanlan, duaları ve kulların amellerini
bilir. Burada Allahü teâlâ, ”göğe kadar" an lamına gelen ”ileyha" deyimini kullanmamıştır. Çünkü O'nun; ”...O'na ancak güzel sözler varır. Onları da Allah'a iyi amel yükseltir..." (Fâtır: 10) buyru ğu, varılan son noktanın gök değil, Allahü teâlâ olduğuna işaret etmektedir.
O, kendisine hamd edenleri ve O'nu dost edinenleri
çok merhamet eden, kusurlu olanları
çok bağışlayandır. Allahü teâlâ yaratma, hükümranlık, ta sarruf, ilim, rahmet, af vb. üstün sıfatlarla nitelendiğine göre yegâne hamd O'na mahsustur.
Rivayete göre Rifaa b. Rafi' (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Biz Allah Rasûlü ile birlikte namaz kılıyorduk. Efendimiz, başını rükûclan kaldırınca: ”Semi'allâhü limen hami deh" (Allah, kendisine hamd edenin sesini işitmiştir) dedi; arkadan bir adam da, ”Rabbenâ leke’l-hamd, hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh" (Rabbimiz! Hamd sana mahsustur. Biz sana, çok iyi olan ve kendisinden bereket umulan bir hamd ile hamd ederiz) dedi. Allah Rasûlü na mazı bitirince; ”Az önce konuşan kim?" buyurdular. Bunun üzerine adam: 'Ben,' dedi. Efendimiz de: ”Sözünü ilk önce yazmak için birbirleriyle yarışan otuz kiisür melek gördüm" buyurdular.
Sebe' 34:3
İnkârcılar: 'Kıyamet bize gelmeyecektir' dediler. Ayette kıya met, ”saat" diye ifade edilmiş ve kıyamet günü hesabın çabuk görülmesinden dolayı zaman dilimlerinden biri olan saate benzetilmiştir. İnkârcılar, ”bize" derken kendilerini değil, bütün insanları kastettikleri gibi ”gelmeyecektir" ifadesiyle de bütünüyle kıyametin olmadığını kastetmişlerdir.
De ki,: 'Hayır, öyle değil. Bu söz, onların sözlerini reddetmekte ve yok saydıkları kıyametin var olduğunu ortaya koymaktadır. Yani kıyametin gelmesi mutlaka vuku bulacaktır.
Gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki, o, saat,
mutlaka size gelecektir. Allahü teâlâ burada, kıyametin bilinmeyen şeylerden olduğunu vurgulamaktadır. Allah, bütün bilinmeyenleri bilendir.
Âyet-i kerimedeki yeminin faydası, inat edenlerin hiç bir özrü kalmadı ğının vurgulanmasıdır. Çünkü onlar Hazret-i Peygamber’in güvenli, yalandan ve yalan yere yemin etmekten uzak, nezih olduğunu biliyorlardı. Sadece büyük lük tasladıklarından dolayı onu doğrulamıyorlardı.
Göklerde ve yerde bulunan
zerre miktarı ki, ”zerre"', kırmızı kü çük karınca veya güneş ışınları arasında görülen toz tanesi demektir. Yani en küçük bir karınca, ya da toz tanesi katlar
hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz. O'nun ilminden uzak olmaz ve kaybolmaz.
Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık kitapta yazılı
dır.' Ki bu kitap, her şeyi gün yüzüne çıkaran Levh-i Mahfuz'dur. Her şeyin kitapta yazılmış olması, unutma korkusuyla değil, muhatapların âdetine göre cereyan etmiştir. Bir de, zaman geçse bile hiçbir şeyin kaybolmayacağını insanların bilmeleri içindir.
Sebe' 34:4
Ki Allah, inanıp iyi amel yapanları mükâfatlandırsın. Bu ifade, bir önceki âyette yer alan, ”mutlaka size gelecektir" sözünün maksadı ve kı yametin, niçin gelmesi gerektiğinin açıklamasıdır.
Onlar yani iman edip amel işleyen kimseler
için cliğer insanlar gibi yaptıkları hatalardan dolayı
bir mağfiret ve yorgunluğun, başa kakmanın sözkonusu olmadığı
güzel bir rızık vardır.
Sebe' 34:5
Kur'an
âyetlerimizi reddederek, kötüleyerek ve insanların bu âyet leri doğrulamasına engel olarak
hükümsüz bırakmak için yarışırcasına gayret sarfedenler iddia ve kanaatlerine göre bizden kaçacaklarını ve İslâma karşı olan plânlarının yeterli olacağını sananlar, bizi âciz bırakacakla rını zansebepler
var ya, işte onlar için iğrenç, kötü
ve acıklı bir azap vardır. Çünkü onlar, yeniden dirilmenin ve mahşerde toplanmanın olmadı ğım böylece kendileri için mükâfat ve cezanın olmayacağını sanmışlardır. ” Ricz" iğrenç, şirk ve putlar anlamındadır. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: ”İğrenç şeyleri terketmeye devam et." (Müddessir: 5) Allahü teâlâ bütün bunları ”ricz" (iğrenç şeyler) diye adlandırmıştır. Çünkü onlar, kişileri azaba sevketmektedir.
Sebe' 34:6
Kendilerine ilim verilenler, yani Rasûlüllah'ın ashabından ilim sahibi olanlar ve onları izleyen ümmetin âlimleri, ya da Abdullah b. Selâm gibi ehl-i kitap âlimlerinden iman edenler
Rabbinden sana indirilenin peygamberliğin, Kur'ân'ın ve hikmetin
gerçek olduğunu bilirler ve onun, mutlak galip ve övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna ilettiğini görürler. Bu da tevhidin ve takva elbisesine bürünmenin ta kendisidir.
Sebe' 34:7
İnkarcılar yemden dirilmeye inanmayan Kureyş kâfirleri Hazret-i Peygamberi kastederek alaylı bir şekilde birbirlerine hitaben
şöyle dediler: 'Size, ölüp toz ve toprak haline gelecek şekilde
paramparça olduğunuz ve vücutlarınız dağıldığı
zaman yeniden dirileceğinizi haber veren ve pek tuhaf şeyler anlatan
bir adam gösterelim mi? Onlar, bir adam ifade siyle alay etmeyi hedeflemişlerdir.
Sebe' 34:8
Acaba o, söylediği sözlerde
Allah'a iftira mı etmiştir; ki, bu ifade de inkarcıların sözüdür.
Yoksa kendisinde bu konuda onu vehme sevkeden ve gelişigüzel konuşturan
bir delilik mi var?'“İftira", insanın, yalanı kendiliğinden uydurmasıdır, yalan ise bazen insanın bir başkasını takliden olabilir. Allahü teâlâ, o inkarcıları tereddüde sevkeden durumu cevaplaya rak şöyle buyurmuştur.
Hayır, iddia ettikleri gibi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in if tira ve delilikle hiçbir ilgisi yoktur. O, bunların her ikisinden de uzaktır.
Ahirete inanmayanlar yeniden dirilip mahşerde toplanmayı inkâr edenler, âhirette
azapta ve dünyada ise doğru yoldan, hidayetten
uzak bir sapık lık içindedirler. Artık bundan kurtuluş ümit edilmez.
Kısacası âyet, onların gerçek deliliklerini ortaya koymaktadır. Azaba düşmekten ve bu azaba sevkeden sapıklıktan habersiz olmak, tam anlamıyla delilik ve akılsızlıktır. Çünkü anlayış ve idrakleri tam ve kâmil manada olsay dı gerçek durumu anlayarak sözkonusu kötü sözü söylemeye cüret edemeye ceklerdi.
Sebe' 34:9
Onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında bulunanı gör müyorlar mı? Yani onlar, cezayı gerektiren kötü şeyleri yapıp duruyorlar da kaçışları mümkün olmayacak şekilde kendilerini her yönden kuşatan gök ve yere bakmıyorlar mı? Gerçekten bu ikisi, o inkârcılar nerede olurlar ve ne reye giderlerse gitsinler, onların önlerinde ve arkalarında, sağında ve solunda bulunur. Ardından Allahü teâlâ, gök ve yer tarafından beklenen korkulu duru mu açıklayarak şöyle buyurmuştur:
Dilersek Karun'u yere geçirdiğimiz gibi
onları da suçlan gere ğince
yere geçirir, ya da üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Tıpkı Eyke halkı üzerine düşürdüğümüz gibi. Çünkü onlar, işledikleri suçlar sebe biyle bunu haketm işlerdi.
Gökten parçaların düşürülmesinin anlamı, Hazret-i Şuayb'ın kavmi olan Ey ke halkının üzerine düşürüldüğü gibi ateş parçalarının düşürülmesidir. Eyke halkı ormanları, bahçeleri ve bol ağaçları bulunan kimselerdi. Allahü teâlâ on lara aşırı bir sıcaklık göndermiş, onlar da bir bulut görerek gölgelenmek üzere o bulutun altına gelmişlerdi. Bu arada üzerlerine ateş yağdırılmış ve yanıp yok olmuşlardır.
Şüphesiz bunda göğün ve yerin, durup bakan kimseyi her yönden kuşatması ile ilgili belirtilen hususta, ya da zikredilenleri dile getiren vahyin okunmasında
(Rabbine) yönelen her kul için apaçık
ibret vardır.
Şüphesiz insan gök ve yeri, ya da zikredilen vahyi düşündüğü zaman kötülük yapmaktan vazgeçerek Allahü teâlâ'ya yönelir. ”İnabe" Allahü teâlâ'ya yönelmek, tevbe ve samimi olarak yapılan amelle O'na dönmektir. Âyet-i kerimede tevbe etmeye, Allah'a yönelmeye önemli ölçüde bir teşvik, ayrıca suç ve günahı engelleme vardır. Bu sebeple Allah'tan korkan kul, Allah'ın kahrından bir an bile emin olamaz. Gerçekten Allah, her şeye gücü ye tendir. Ve O, lütuf ve kahrı, âlemdeki her zerreye ulaştırır.
Sebe' 34:10
Yemin olsun ki, Davud'a gerek İsrailoğullarmdan olan peygamber lere, gerekse diğer peygamberlere karşı
tarafımızdan bir üstünlük ver dik. Nitekim bu durumu şu âyet de göstermektedir: ”O peygamberler ki, Biz onlardan bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık..." (Bakara: 253) Bu üstün lük, âyette ifade edildiği gibi dağların tesbih etmesi, kuşların emrine amade kılınması ve demirin yumuşatılmasıdır. Bunlar, ona mahsus mucizelerdir. Onun üstünlüğü bunlarla da sınırlı kalmaz. Aynı zamanda Allahü teâlâ ona
Zebur'u vermiş, lütuf ve ikram babında da şöyle buyurmuştur:"... Davud'a da Zebur'u verdik." (İsrâ: 55)
Davud (aleyhisselâm)'la Hazret-i Peygamberimiz arasındaki fark şudur: Davud'kı ilgili üstünlük ”fadlen" kelimesiyle nekre (belirsiz) olarak ifade edilmiş olup bir nevî üstünlük, demektir. Oysa Hazret-i Peygamber Efendimiz hakkında şöyle buyrulmuştur: ”...Allah'ın lütfü sana gerçekten büyük olmuştur." (Nisâ: 113) Bu radaki lütfün ”büyük" sıfatı ile nitelenmesi, bu lütuf ve üstünlüğün geniş kap samlı olduğunu göstermektedir.
'Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin' yani o tesbih ettikçe ardın dan siz de onun söylediğini tekrarlayarak tesbih edin
(dedik.) Kuşları da (onun emrine verdik.)
Kurtubî şöyle demiştir: ”Güzel ses, Allahü teâlâ'nın bir ikramıdır. Fakihlerin birçoğu okurken kelimenin yapısını bozacak ve ifadeyi doğru anlaşıl maktan uzaklaştıracak yanlış bir eda olmamak kaydıyla sesin güzelleştirilmesini ve nağme yapılmasını uygun görmüşlerdir. Çünkü bu tarz okuyuş, kalbin yumuşamasına ve korkunun harekete geçmesine vesiledir."
Ona demiri yumuşattık. Yani onu kendiliğinden mum ve hamur gibi yumuşak kıldık. Artık onu ateşte kızdırmadan ve çekiçle dövmeden elinde is tediği şekle sokmaktadır. Ya da diğer insanların gücüne göre mum nasılsa ona verdiğimiz güce göre onu da öyle yumuşak kıldık. Davud (aleyhisselâm) cüsseli değil idiyse de ona bedensel güç verilmiştir.
Sebe' 34:11
Ona uzun ve
Geniş zırhlar imal et, ki, bunları ilk olarak kullanan Hazret-i Dâvud Peygamber oldu. Oysa onlar önceleri dövülmüş demir levhaları halinde idi.
Âyet-i kerime, faziletli kişilerin sanat öğrenmelerine delildir. Sanatla meşgul olmaları kıymetlerini azaltması şöyle dursun, aksine değerlerini artı rır. Çünkü bu sayede tevazuları ve başkalarına muhtaç olmamaları hasıl olur. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Kişinin yediği en hayırlı şey, elinin emeği sayesinde yediği şeydir."
O zırhların halkalarını birbiriyle uyum sağlayacak şekilde
dokumasını ölçülü yap.' Bütün vaktini bunun için de harcama, yeterince güç ve kuvvetini artıracak seni koruyacak kadar yap, geri kalan vaktini ibadetle geçir. Daha sonrası için bu davranış daha uygundur.
Ey Davud hanedanı! Gelişigüzel gayelerden uzak
ivî amel yapın. Çünkü Ben, yapmakta olduklarınızı görüyorum. İçinizden amel yapanla rın amelini zayi etmem. Amelinize karşılık sizi mükâfatlandırırım, diye em rettik.
Bu mesaj, emrin sebebini, ya da emre uymanın gerekliliğini oıtaya koy maktadır.
Sebe' 34:12
Süleyman'a da sabah yani güneşin doğumundan zeval vakti ara sında, gün ortasına kadar olan süre içinde
gidişi insanların, hayvanların yürüyüşü ile
bir aylık mesafe, akşam yani gün ortasından geceye kadar olan sürede
dönüşü bir aylık mesafe olan rüzgârı saba rüzgârını
ver dik, emrine amade kıldık. Bu rüzgâr, binekli olan birinin iki aylık mesafesi ni bir günde katediyordu.
Dendi ki, Hazret-i Süleyman, bir gün, yürüyüşü esnasında mülkünü ve sahip olduğu hükümranlığın büyüklüğünü düşünmüş, bu arada rüzgâr da onun yay gısına doğru eğilmiş ve bunun üzerine Hazret-i Süleyman rüzgâra: ”Düzgün dur." demiştir. Rüzgâr da: ”Asıl sen düzgün dur. Çünkü düzgün durduğun sürece ben de düzgün dururum. Sen meyledersen ben de başka tarafa meylederim." İşte sırrın ve kalbin durumu da böyledir. Kalp sapma gösterince Allah da sır yaygısını ayrılık rüzgârı ile yok eder. ”...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..." (Ra'd: 11)
Hikâye edildiğine göre Buhara kentinde suculuk yapan bir adam, otuz yıl bir kuyumcunun evine su taşımıştır. Bu kuyumcunun oklukça güzel ve iyi bir hanımı varmış. Sucu âdeti üzere bir gün gelmiş ve cinsel hislerle o hanımın eline dokunmuştu. Hanım, kocası çarşıdan gelince ona şu soruyu yönelt miştir: ”Bugün Allahü teâlâ'nın rızasının zıddına ne yaptın?" Kocası: ”Bir şey yapmadım" demiş, hanımı ısrar edince şöyle demiştir: ”Bir kadın dükkânıma geldi. Yanımda bir bilezik vardı. Bu bileziği kadının koluna taktım. Teninin beyazlığı hoşuma gitti ve kolunu sıktım." Hanımı: ”Allahu ekber! Sucunun bugünkü hainliğinin hikmeti işte budur." demiş, kocası da: ”Hanım! Tevbe ettim, beni bağışla," demiştir. Ertesi gün sucu gelerek tevbe etmiş ve kadına: ”Hane sahibi! Ne olur beni bağışla. Çünkü beni şeytan saptırdı," demiştir. Bunun üzerine kadın şöyle demiştir: ”İşine bak! Hata, sadece dükkânda bulunan beyefendiden kaynaklanmıştır. Çünkü o, yabancı kadına dokunmak suretiyle Allah'la olan ilişkisini değiştirince hanımına yabancı erkeğin dokunması suretiyle Allah da onunla olan ilişkisini değiştirmiştir."
Ve onun için erimiş bakırı kaynağından akıttık. Allah, Hazret-i Davud için demiri yumuşattığı gibi Hazret-i Süleyman için de bakırı kaynağından akıtmış ve tıpkı suyun kaynaktan çıktığı gibi kaynağından çıkmıştır. Bu sebeple ”kaynak" tabiri kullanılmıştır.
Rabbinin izni, emri
ile -ki, âyetin devamı bunu göstermektedir-
cinlerden bir kısmı onun önünde yani Hazret-i Süleyman'ın huzurunda ve onun isteği doğrultusunda
çalışırdı. Onlardan, cinlerden
kim emrimizden saparsa Hazret-i Süleyman'a itaat etmekten aynlırsa ve isyan ederse
ona alevli azabı, âhiretteki cehennem azabını
tattırırız.
Süddi'den rivayet edildiğine göre Hazret-i Süleyman'ın elinde ateşten bir kamçı vardı. Cin ona isyan edince, göremeyecek şekilde ona bir darbe indirerek kendisini ateşle yakardı.
Sebe' 34:13
Onlar Süleyman'a köşklerden, ”mehârib", ”mihrâb" kelimesi nin çoğuludur. Mihrâb ise: oda, evin baş köşesi ve güzel yeri, imamın cami tle namaz kıldırdığı yer ve hükümdarın insanlardan uzak kaldığı yer, saray ve köşk demektir. Sözkonusu yerler, korunduğu ve onlardan dolayı mücadele edildiği için bu adla anılmıştır.
Heykellerden ”heykel": birinin veya bir şeyin cam, bakır, mermer vs. den şeklinin yapılmasıdır.
Bil ki, heykelciliğin haram oluşu Müslümanlıkla birlikte gelen bir hükümdür. Heykel yapmak, İslâm ümmetinden önce mubahtı. Fakat bu ümmete haram kılınmıştır. Çünkü Hazret-i Peygamber’in kavmi heykellere, yani putlara tapıyorlardı. Bu sebeple Allah Rasûlü, heykelcilikle uğraşmayı nehyetmiştir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Kim bir suret yaparsa o surete ruh üfleyinceye kadar Allah ona azap eder. O kişinin ona ruh üflemesi mümkün değildir" Bu hadis, ruhu olan bir varlığın sûretini yapmanın haram olduğunu göstermektedir. Fakat ruhu bulunmayan bir şeyi tasvir etmek, anlamsız şeyle meşgul olma yönü itibariyle mekruh ise de buna ruhsat verilmiştir.
Öte yandan Nisâbu'l-İhtisâb isimli eserde şöyle denmiştir: ”Evini, içinde resim ve heykellerin yer aldığı nakışlarla süsleyen kimse hesaba çekilir. Çünkü evde bulunan resim, meleklerin eve girmesine engel olur. Cebrail (aleyhisselâm) şöyle demiştir: ”Biz, içerisinde köpek veya resim bulunan bir eve gir meyiz" Ancak süsleme, resmin yer almadığı bir nakışla olursa bunda bir sakınca yoktur."
Büyük havuzlar gibi çanaklardan ve sabit taşınması güç, yerlerinden hareket ettirilemeyen
kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Bu hitaptan maksat, Süleyman (aleyhisselâm)'dır. Çünkü bu ifade onun kıssası arasında geçmiştir. Buradaki hitabın çoğul olması, tazim için olabileceği gibi Süleyman (aleyhisselâm)'ın evlâtları yanında kendisine uyanların hepsi, ya da ümme tinden şükredenler için de olabilir. Buna göre mana şöyledir: Ona veya onlara dedik ki,:
Şükredin. Yani size verdiği üstünlük ve diğer nimetlerden dolayı Allah'a şükrederek kulluk ve itaat edin! Çünkü nimet ortada olduğu gibi şükrün de ortaya konması gerekir.
Kullarımdan kalbi, dili ve organlarıyla çoğu vakitlerinde
gereği gibi şükreden pek azdır. Bu sebeple şükrün hakkını yerine getiremez. Gerçekten şükürde muvaffak olmak, başka bir şükrü gerek tiren bir nimettir. Bu sebeple şöyle denmiştir: ”Gereği gibi şükreden, şükür den âciz olduğunu görebilendir. İmam-ı Gazâlî de: ”Allahü teâlâ'nın nimetleri ne şükretmenin en güzel şekli, kişinin o nimetleri O'na isyan etmek için kullanmaması, aksine itaat için kullanmasıdır. Bu da Allah'ın tevfîki ile olur." demiştir.
Sebe' 34:14
Süleyman'ın ölümüne ve dünyadan ayrılmasına
hükmettiği miz zaman, ancak dayandığı
değneğini yiyen ağaç kurdu, onun öldü ğünü onlara farkettirdi. Ölü olarak
yere düşünce cinler iyiden iyiye, şüphe ve tereddüde mahal kalmayacak şekilde
anladı ki, iddia ettikleri gibi
gaybı bilselerdi o küçük düşürücü azap içinde kalmazlar, sıkıntılı tek lifler ve yaptıklan zor işler içinde bulunmazlar
dı.
Kısacası onların iddia ettiği gibi gaybı bilmiş olsalardı, Süleyman (aleyhisselâm)'ın ölümünü bilirler ve ardından bir süre daha yani ölü olarak yere düşünceye kadar onun sevk ve idaresinde bulunmazlardı. Fakat olan olunca âlim değil, cahil olduklarını anlamışlardır.
Sebe' 34:15
Yemin olsun, Allah'a yemin olsun
ki, Sebe' b. Yeşceb’in evlâtlarından olan
Sebe' kavmi için oturduğu yerlerde yani onların Yemen'de bulundukları kentte - ki, burası, San'a ile arasında üç günlük bir mesafe bulunan Me'rib'dir. Sebe'den maksat ise Neml sûresinde geçen Belkıs'ın ülkesidir. - Bu kavmin daha önceki ve sonraki durumlarının mülahazasıyla yaratanın varlığını, O'nun her şeye gücü yettiğini ve iyilik edenleri mükâfatlandıracağını, kötülük edenleri de cezalandıracağını gösteren apaçık
bir işaret vardır. Bu durumu ancak âlimler bilir ve ondan ancak akıllı kimseler ibret alır. Gerçekten Allah, söz konusu Sebe' kavmine, ilâhî lütuf gereği, ihsan ve ikramda bulunmuş, ardından nankörlükleri yüzünden ilâhî kahır gereği onları bu nimetlerden mahrum bırakarak yurtlarını harap etmiştir.
Sağlı sollu iki bahçe vardı. Söz konusu iki bahçeden maksat, sadece iki bahçe değil, iki bahçe kümesidir. Bir bahçe kümesi ülkelerinin sağında, di ğeri de solunda bulunuyordu. Bu iki bahçe kümesinden her biri, birbirine yakın bahçelerden oluştuğu için tıpkı tek bir bahçe gibiydi. Ya da onlardan herbirinin, biri evinin sağında, diğeri de solunda olmak üzere iki bahçesi vardı.
(Onlara:) 'Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na sizi rızıklandırma sından dolayı dille, kalple ve diğer organlarla
şükredin. Bu ifadeyi peygamberleri, kendilerine olan nimetin haklarını hatırlatmak için söylemiş ola bileceği gibi lisan-ı hal ile de söylemiş olabilir. Ya da bu mesaj onlara böyle bir sözün söylenmesini hakettiklerini açıklamaya yöneliktir.
İşte ülkeniz
hoş bir memleket ve size rızık olarak güzel şeyleri lütfeden, şükretmenizi talep eden Rabbiniz, kendisine şükredenlerin kusurlarını
bağışlayan bir Rab' dır
(denildi.)
"Hoş bir memleket" denmesinden maksat şudur : Yani o ülke verimsiz değil, aksine hoş ürünler yetiştirecek şekilde verimli, münbit bir yerdi. Ya da havası ve suyu güzeldi. Hatta havasının güzel olmasından dolayı orada sivri sinek, sinek, pire, akrep, yılan vb. insanlara zarar veren şeylerin bulunmadığı ifade edilmiştir. Bu sebeple o ülkede afetler ve hastalıklar yoktu.
İbn Abbas şöyle demiştir: ”Hava bakımından ülkelerin en güzeli ve en verimlisiydi. Kadın, başının üzerinde sepet olduğu halde komşusunun evine gitmek üzere evinden çıkıyor, hem yürüyor, hem de el işi ile uğraşıyordu. Bu arada elini hiç uzatmadan düşen değişik meyvelerle sepet doluyordu."
Birinin şöyle dediği hikâye edilmiştir: ”Hacca gitmek istedim ve bu amaçla 350 dirhem biriktirdim. Bu arada hamile bir kadın yanıma geldi ve bana: ”Şu evden yemek kokusu geliyor. Bebeğimin düşmemesi için ne olur o eve git de bana yiyecek bir şeyler getir" dedi. Bunun üzerine gittim ve evin sahibine durumu anlattım. Ev sahibi ağlayarak şöyle dedi: ”Benim çocukla rım vardır ve onlar bir haftadır yemek tatmadılar. Bugün kalktım ve ölü hay van eti getirdim. Onlar şu an onu pişiriyorlar. Zaruret içinde bulunduğumuz için bu bize helâl fakat sana haramdır. Bu sebeple ondan sana nasıl verebili rim?" Bu sözü ondan duyunca çok duygulandım ve söz konusu paramı ona vererek kendi kendime: 'Haccım budur. Allahü teâlâ bunu en güzel şekilde ka bul etsin.' dedim."
Sebe' 34:16
Fakat onlar yani Sebe' halkı vefalı olma yerine
yüzçevirdiler. Nimete nankörlük ederek intikama hedef oldular. Şükrü terkedip vaziyetlerini değiştirince, durumları altüst oldu.
İbn Abbas şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ onlara on üç peygamber gönder miştir. Peygamberler onları imana, itaate davet etmiş, kendilerine Allah'ın ni metlerini hatırlatmış ve Allah'ın azabıyla onları korkutmuşlardır. Fakat onlar, söz konusu peygamberleri yalancı sayarak şöyle demişlerdir: O'nun bize bir nimet olduğunu kabul etmiyoruz. Rabbinize söyleyin. Eğer gücü yeterse bu nimeti bizden alıkoysun."
Biz de üzerlerine Arim selini, engellenemeyecek derecede güçlü sel
gönderdik. Bu sel, sedlerini tahrip etmiş, bahçeleri, kaçamayan pek çok in sanı alıp götürmüş ve mallarını sular altında bırakmıştır. Böylece onlar, ülke içinde dağılmışlar ve örnek gösterilir olmuşlardır.
Onların söz konusu
bahçelerini, yenemeyecek derecede
bııruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik.
Müfessir Beyzavî şöyle demiştir: ”Âyette, ”biraz sedir ağacı" diye buyrulmuştur. Çünkü sedir ağacının yemişi, yenmesi hoş olan Arabistan kirazıdır. Bu sebeple bahçelere dikilmektedir."
Ebussuûd ise bu konuda şu hususu dile getirmiştir: ”Doğrusu sedir ağa cının iki türü vardır: Bir tülünün yemişi yenir ve yaprağından el yıkamada ya rarlanılır. İkinci türünün yemişi ise çok seıt olup asla yenmez. Bu ağaç sahra da yetişir. Âyet-i kerimede kastedilen ikincisidir. Sebe’ halkının ağaçları en iyi ağaçlardı. Fakat Allahü teâlâ onların kötü amelleri yüzünden bu ağaçlan faydasız hale getirmiştir."
Kısacası Allahü teâlâ meyve veren ağaçlarını yok etmiş ve yerlerine meyvesiz ağaçları bitirmiştir.
Sebe' 34:17
Nimete
nankörlük ettikleri için onları işte böyle cezalandır dık. Nimeti onlardan çekip aldık ve yerine zıddını koyduk. Ya da Allahü teâlâ onları, peygamberleri yalancı saymaları yüzünden cezalandırmıştır.
Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız? Yani Biz bu cezayı, ancak çok nankör olana, ya da inkârcıya veririz. Buradaki soru olumsuzluk anlamındadır.
Sebe' 34:18
Onlarla, yani ülkelerinin Yemen tarafında kalan bölgesiyle; sular, ağaçlar, meyveler, bolluk ve herkes için geniş hayat imkânlarıyla
kutlu kıl dığımız Şam bölgesindeki
kentler arasında, -ki, bu kentlerden maksat Filistin, Eriha, Ürdün vb. yerlerdir- yakınlıkları sebebiyle biri diğerinden
görünen artlarda gelen
şehirler varettik ki, bunlar, halkın görebileceği bir durumdadır, ya da yola nazır olup yolcuların görebileceği bir pozisyonda dır.
Ve bunlar arasında yürümeyi takdir ettik. Yani bu şehirleri yolcu ların durumuna uygun, birinin diğerine belli mesafede olacak şekilde kıldık. Denmiştir ki, bir şehirden sabahleyin yola çıkan, öğle vakti diğer şehre ulaşa rak orada dinlenir, bu şehirden öğleden sonra yola çıkan, diğer şehirde geceyi geçirirdi. Nihayet Şam'a ulaşıncaya kadar su ve azık taşımaya ihtiyaç duy mazdı. Bütün bunlar, kendilerine verilen türlü nimetlere yapılan ilâveler ve gerek hazarda, gerekse seferde o nimetlerin çoğaltılmasıydı.
Âyet-i kerime Sebe’ halkından bahseden bölümle bağlantılıdır. Burada söz konusu halka verilen çeşitli nimetler, onların ise bu nimetlere nankörlük etmeleri ve bu yüzden cezaya çarptırılmaları dile getirilmiş, ardından ilgili kıssaya ek olarak kendilerine, yolculuk ettikleri yerlere ve ticaret merkezleri ne yönelik verilen apaçık nimetler açıklanmıştır. Fakat tekrar tekrar anlatma da önemli ölçüde uyarı ve hatırlatma olduğu için olay bütünüyle bir arada zikredilmemiştir.
'Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde dolaşın.' Yani onlara, yararınız için söz konusu şehirlerde ne zaman dilerseniz, ister geceleri ve is terse gündüzleri halkın çokluğu sebebiyle hoşlanmadığınız şeylerden, düş manlardan, hırsızlardan ve yırtıcı hayvanlardan ya da açlık ve susuzluktan emin olarak dolaşın veya yolculuğunuz uzun sürse, hatta geceleri ve gündüz leri içine alan uzun bir yolculuk da olsa, güven içinde gezin
(dedik.)
Sebe' 34:19
Bunun üzerine: 'Ey Rabbimiz! Yolculuklarımızın mesafesini uzak kıl' dediler ve onlar Allah'a eş koşarak, şükrü terkederek, nimete değer vermeyerek ve peygamberleri yalancı sayarak ilâhı gazaba ve azaba hedef olunca
kendilerine yazık ettiler.
Müfessirler şöyle demişlerdir: ”Sebe" halkı nimetten dolayı şımarmış, rahat geçimden usanmış, refahtan bıkmış ve bu yüzden zorluğu ve yorgunlu ğu talep etmiştir. Nitekim îsrailoğullan da bıldırcın ve bal yerine sarımsak ve soğan istemişlerdi, Sebe' halkı şöyle demiştir: 'Bahçemizin yemişleri daha uzak olsaydı onları daha çok arzulardık.' Bu yüzden onlar, yolculukları esna sında bineklerine binsinler, yarılarına azık alsınlar ve gittikleri yerde fakirlere iyilik etsinler diye Allah'tan, bulundukları yerle Şam arasını kırsal alan ve çöl yapmasını talep etmişlerdir".
Biz de onları, Sebe' halkını daha sonrakilerin onların durumlarına şaşkınlıkla bakıp, akibetlerinden ibret alarak onlardan bahsetmeleri için
efsane yapıverdik. Onları darmadağın ettik. Artık bir araya gelmesi müm kün olmayan her grup için örnek gösterilir olmuşlardır. Bu maksatla şöyle denmektedir: ”Onlar Sebe' halkı gibi dağılmışlardır." Sebe' halkı kabileler ve gruplar halinde iken ülkenin her tarafına dağılmışlardır.
Şüphesiz bunda onlarla ilgili olarak zikredilen kıssada günahlara, boş arzu ve isteklere, sıkıntılara ve zorluklara karşı ve ibadetleri yapma hususun da
çok sabreden ve her zaman ve her durumda ilâhî nimetlerden dolayı
çok şükreden herkes için Allah'ın birliğini ve gücünü gösteren apaçık
ibretler kesin deliller ve büyük işaretler
vardır.
Sebe' 34:20
Yemin olsun ki, İblis, Sebe' halkının yersiz arzulara daldığını görünce
onlar hakkındaki zannını gerçekleştirdi. Onu doğru buldu.
İnanan bir zümrenin dışındakiler şirk ve günah konusunda
ona şeytana
uydular. Fakat mü’minler uymadılar. Bu mü'minlerin azınlık oluşları kâfirlere oranladır. Ya da âyetteki ”min" teb’ıziyye olup mü'minlerden bir grup ona uymadı, demektir ki, bunlar, samimi mü'minlerdir.
Sebe' 34:21
Oysa İblis’in onlar üzerinde bir nüfuzu vesvese vermek suretiyle bir tasallutu ve istilâsı
yoktu. Ancak âh ir ette inananı, şüphe içinde kalandan ayırdedip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik.) Yani İblis’in onlara tasallutu, sadece âhirete inananı şüphe ve tereddüt içinde olandan ayırıp cezayı gerektirecek, hali hazırdaki bilgimizden dolayı olmuştu. Şüphesiz Allah'ın bilgisi eskiye dayanır. Bazıları da burada sözü edilen bilginin ”ayırma" anlamında mecaz olduğunu söylemişlerdir. Buna göre anlam, ”Ahirete inananı, şüphe içinde olandan ayırmamız için..." şeklindedir.
Rabbin her şeyi gerektiği gibi
koruyandır.
Sebe' 34:22
Ey Rasûlüm Muhammed! Müşriklere, inançlarının bâtıl olduğunu oıtaya koy mak ve kendilerini âciz bırakmak için
de ki,: 'Allah'tan başka O'nun yeri ne
tanrı olduklarını ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın. Yani size fayda vermek ve zararı gidermek için Allah'ı bırakıp da taptıklarınız şeyleri çağırın. Eğer bu çağrınız yerinde ise belki size karşılık verirler. Bu ifadenin ardından Allahü teâlâ cevabın belli olduğunu hissettirerek gereken cevabı vermiş -ki, Allah boy ölçüşmeyi kabul etmez- ve onların durumunu açıklamak üzere şöyle buyurmuştur:
Onlar, hiçbir hususta
göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şe ye iyilik ve kötülüğe, fayda ve zarara
sahip değillerdir. Onların, yani tanrılarının
her ikisinde göklerde ve yerde yaratma, mülk ve tasarruf açı sından
hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah'ın onlardan putlarından, gökler ve yere ait işleri plânlamada kendisine destek sağlayacak
bir yardımcısı da yoktur. Kısacası, Allahü teâlâ yarattıklarına muhtaç değildir. Fakat onların tanrıları ise her şeyden âcizdir.
Sebe' 34:23
İddia etmekte oldukları gibi
Allah'ın huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati hiçbir şekilde
fayda vermez. Sade ce şefaati hak eden kişilere, Allah'ın izin verdiği kimselerin şefaati fayda ve rir. Bunların dışındakilere ise asla fayda vermez. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”...izni olmadan katında kim şefaat edebilir?..." (Bakara: 255) ”Şefaat": Birinin, başka biri için af ve lütuf talep etmesidir.
Nihayet onların yani şefaat edeceklerle kendilerine şefaat edilecek mü'minlerin
kalplerinden korku giderilince kendilerine şefaat edilecek ler
şöyle derler: İzin konusunda Rabbiniz ne buyurdu? Çiinkü onlar, şefa at iznine muhtaçtırlar ve O'nun emrine önem vermektedirler. Oysa kâfirler, şefaat dileme durumundan uzak ve kalplerinden korkunun giderilmesinden fersah fersah ötedirler. Böyle olunca kendilerine şefaat için nasıl izin verilir?
Denmiştir ki, kendilerine şefaat edilecekler izin isteme ve dilekte bulunma durumunda uzun bir süre beklerler. Nihayet kalplerindeki korku giderilip dileklerine kulak verileceği müjdesi ortaya çıkınca:
'Rabbiniz ne buyur du?' diye sorarlar. Bunun üzerine.
Onlar da: Yani şefaat edecekler de:
'Hak olanı buyurdu' derler. Bu hak, hak edenler için şefaat izninin verilmesidir. Şefaat edecekler, şefaat için doğrudan izin talebinde bulunacaklardır.
O, yücedir, büyüktür. Yani O, yücelik ve büyüklükte, hükümranlık, zat, sıfat, söz ve fiil açısından tektir. Bu sebeple O'nun izni olmadan insanların en şereflilerinden biri dahi konuşamaz. Gerçekten O, büyüktür. Her şey O'nun büyüklüğü yanında basit kalır.
Sebe' 34:24
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki,: 'Göklerden yağmur indirerek
ve yer den bitki bitirerek
size rızık veren kimdir?' Allahü teâlâ Hazret-i Peygambere müşrikleri ilâhlarının göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip olmadık larını ve rızık verenin sadece Allahü teâlâ olduğunu kabullenmeye sevkederek onları susturmasını emretmiştir. Zaten onlar bunu inkâr etmiyorlardı. Nitekim bu durumu dile getiren âyet-i kerimede şöyle buvurulmaktadır: ”De ki,: 'Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip olabilir?'... Onlar: 'Allah' diyeceklerdir." (Yunus: 31) Fakat onlar gereğini yerine getirme endişesiyle cevap vermede duraklamaları yüzünden Hazret-i Peygamber'e şöyle buyurulmuştur:
De ki,: 'Allah! size rızık veriyor! Çünkü onlara göre de bundan başka cevap yoktur.
O halde doğru yolda veya apaçık sapıklıkta olan ya biziz ya da sizsiniz' Yani Allah'ın birliğini, rızık verenin O olduğunu ve zatına mahsus gücünü kabullenip sadece O'na kulluk eden grupla; kullukta O'na cansız şeyleri ortak koşan gruptan biri, ya doğru yolda ya da apaçık sapıklık içindedir. Biraz önce geçtiği gibi kimin doğru yolda, kimin de sapıklıkta ol duğunu tayin eden bu veciz ifade, insaf prensiplerine uygun olarak cereyan ettiği için durumu açıkça belirtmekten daha vurgulu ve azılı hasmı susturmada etkilidir. Bu söz tıpkı arkadaşını tarif eden adamın şu sözü gibidir: ”Allah hangimizin yalancı olduğunu bilir."
Sebe' 34:25
De ki,: 'Bizim işlediğimiz suçtan ve kazandığımız küçük günah ve kusurlardan
siz sorumlu değilsiniz, biz de sizin işlediğinizden küfür ve büyük günahlarınızdan
sorumlu değiliz.' Aksine herkes kendi ameline karşılık hesaba çekilir. Nitekim her çiftçi, başkasının değil kendi ekinini toplar. Bu adalet açısından daha belirgin, tartışmaya gitmekten ve zor duruma düşmekten daha uzaktır. Çünkü bu ifadenin kapsamında inananlar için yanılma kastedildiği halde onlara suç işleme isnad edilmiş, inkarcıların amelleri de en büyük günahlardan ibaret olmasına rağmen onlara sadece işlediğiniz, yaptığınız tabiri atfedilmiştir.
Sebe' 34:26
De ki,: 'Rabbimiz kıyamet günü toplanma ve hesap anında
hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızda adaletle hükmedecektir. Bizim ve sizin durumunuz ortaya çıktıktan sonra doğru yolda olanları cennete, bâtıl yolda olanları ise cehenneme koymak sûretiyle bizi ayıracaktır.
O, en âdil hüküm veren, son derece girift meseleleri çözen, verilmesi gereken hükmü, kimin lehine ve kimin aleyhine hükmedeceğini
çok iyi bilendir.' Gerek bu durum, gerekse diğer durum ve hususlar O'na gizli kal maz.
Sebe' 34:27
De ki,: 'Allah'a eş koştuklarınızı bana gösterin. Bu emirle onla ra büyük hatalarının gösterilmesi ve görüşlerinin bâtıl olduğunun bildirilmesi amaçlanmıştır. Yani hangi sıfatla putlarınızı, ibadeti hak etmekle birlikte ben zeri olmayan Allah'a eş koştuğunuzu bana gösterin. Onlara niçin taptığınızı bana söyleyin. Onlar yaratabiliyorlar mı? Rızık verebiliyorlar mı? Bu ifade ile inkarcılar, delilin aleyhlerine sabit olmasından sonra daha çok susturulmuşlardır.
Hayır. Burada inananlarla inkârcıların mukayesesinin yersiz olduğu ortaya konduktan sonra o inkârcıların Allah'a eş koşmalarından men edildikleri belirtilmektedir.
Aksine yegâne galip ve eşsiz
hikmet sahibi olan an cak Allah'tır.' Nitekim Allah: ”O Allah tektir." (İhlâs: 1) buyurmuştur. Öy leyse en basit ve en zelil şeyler olan putlarınızın bu yüce rütbe ile ne ilgisi vardır?
Sebe' 34:28
Ey Rasûlüm Muhammed!
Biz seni esmeriyle siyahıyla
bütün insanlara ancak mü'minlere cenneti
müjdeleyici ve kâfirleri de cehennemle
uyarıcı ve korkutucu
olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler. Bu yüzden bilgisizlikleri onları muhalefete ve isyana sevkeder.
Âyet-i kerimede ”insanlar", müjde ve uyarı nimetleriyle peygamberlik nimetini bilmedikleri vurgulanarak iki defa zikredilmişlerdir. Gerçekten bu insanlar sözkonusu nimetler sayesinde Allah'ın kendilerine olan lütfunu tanı mazlar ve O'na şükretmezler. Çünkü akıl yalnız başına dünya ve âhiretle ilgili bütün işleri idrak edemez, zararlı ve yararlı şeyleri ayıramaz. Bu sebeple in sanlar; müjdelenmeye, uyarılmaya, peygamberler ve nebiler vasıtasıyla müşkil olan şeylerin izahına ihtiyaç duymuşlardır.
Âyet-i kerime Hazret-i Peygamber’in peygamberliğinin genel olduğunu ve onun herkese gönderildiğini göstennektedir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Altı şeyle peygamberlerden üstün kılındım: Bana az sözle çok mana ifade etme hasleti verilmiş, bir aylık yol kadar yerden düşmana korku salınmakla destek sağlanmış, ganimetler bana helâl kılınmış, benim için yer yüzü Temiz ve mescid sayılmıştır. Ben bütün insanlara gönderildim, ve peygamberlik benimle son bulmuştur." Bunu gösteren âyet-i kerime de şudur: ”Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ: 107) Bütün varlıklar bu hitabın kapsamı içine girmektedir. Allahü teâlâ; ”Fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Sebe': 28) sözü ile de insanların pek çoğunun ifa de edilen gerçeği bilmediklerine işaret etmektedir.
Sebe' 34:29
Aşırı cehaletlerinden ve sapıklıklarından dolayı Allah Rasûlü ile mü'minlere alaylı bir şekilde hitap ederek: Söylediklerinizin tahakkuku ve meydana gelişi konusunda
'doğru iseniz kendisiyle müjdelenen ve uyarılan
bu vaad yani cennet ve cehennem
ne zamandır?' derler.
Sebe' 34:30
De ki,: 'Size bir gün vaad edilmiştir ki, o gün yeniden dirilme günüdür.
Ondan yani bu vaadin aniden gelişi anında ondan
bir saat ne geri kalabilirsiniz, ne de öne geçebilirsiniz.' Bu ifadede bir tehdidin olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim aklen öne geçmenin mümkün görülmediği gibi geri kalmak da mümkün görülmemiştir.
Sebe' 34:31
İnkarcılar yani Kurevş kâfirleri
dediler ki,: Muhammed'e inen
Bu Kur'an'a ve bundan önce inen Tevrat ve İncil gibi yeniden dirilmeyi haber veren
kitaplara asla inanmayacağız.'
Ey Rasûlüm Muhammed! Ya da hitaba lâyık olan!
Sen yeniden dirilmeyi inkâr eden
bu zalimleri -çünkü onlar inkârı iman yerine koymuşlardır-
Rablerinin huzurunda hesap verme durumunda parmak uçlarında
dikilmiş, alı konmuş
birbirlerini suçlayarak söz atarlarken ve tartışmaya koyulurlarken
bir görsen! İfadenin, tasvirinden yetersiz kaldığı kötü ve çirkin bir durum görürsün.
Güçsüz sayılanlar ve ezilenler
büyüklük taslayanlara: Yani aşırı derecede kibirli olan, Allah'a ibadet etmeye, peygamberlerine indirilen âyetleri kabul etmeye tenezzül etmeyen, zayıf kimseleri taşkınlığa ve sapıklı ğa sevketmeye çalışan liderlere:
'Siz olmasaydınız, saptırmanız ve bizi iman etmekten alıkoymanız olmasaydı
biz elbette inanmış olacaktık', der ler. Yani siz iman etmemizi ve peygambere uymamızı engellediniz.
Sanki ”Büyüklük taslayanlar ne derler?" diye sorulur ve bunun üzerine şöyle buyurulur:
Sebe' 34:32
Büyüklük taslayanlar, güçsüz sayılanlara: Onları iman etmek ten alıkoyduklarını inkâr ederek ve bu durumu kendilerine ispat etmeye çalı şarak:
Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik ve alı koyduk? Biz size engel olmadık.
Aksine siz suç işliyordunuz', bu sebeple kendinizi imana ermekten alıkoydunuz ve taklidi tercih ettiniz
derler. Bu ifadede, dünyada bir kısmının diğer bir kısma uymasının âhirette düşman lığa ve birbirinden uzaklaşmaya sebep olacağına dair kâfirlere bir uyarı var dır.
Sebe' 34:33
Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslavanlara cevap vererek:
'Hayır. Gece gündüz (işiniz) hile ve tuzak kurmaktı. Yani doğrusu hile niz gece gündüz bize engel oklu ve bizi Allah'a oıtak koşmaya, günahlara şevketti.
Siz daima Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na ortak koşmamızı bi ze emrederdiniz' derler. Artık her iki grup
azabı gördüklerinde doğru yoklan sapmak ve saptırmak gibi yaptıkları kötü şeyleri, pişmanlığın kendile rine fayda vermediği bir zamanda ayıplanma endişesiyle
pişmanlıklarını içlerine atarlar ve birbirinden gizlemeye çalışırlar, ya da pişmanlıklarını or taya koyarlar ki, durumlarına uyan da budur. Nitekim burada geçen ”ısrâr" sözcüğü hem gizlemek, hem de açığa çıkarmak anlamlarına gelir.
Kıyamet günii
Biz de her iki gruptan dünyada kendilerine hak geldiği zaman onu inkâr eden
o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar takarız. Onlar ancak dünyada
yaptıklarının küfür ve günahlarının
cezasını çekerler. Onlar dünyada cin ve insan şeytanlarının teşvikiyle kendilerini bağlayıp imandan alıkoyunca, âhirette boyunlarına sözkonusu tasmaların takılmasını meşrû hale getirmişlerdir.
Sebe' 34:34
Biz hangi ülkeye bir uyarıcı halkını azapla uyaran bir peygamber
göndermişsek mutlaka oranın varlıklı kişileri: Yani bu ülkenin bü yüklük taslayan ve dünyada müreffeh bir hayat süren liderleri peygamberleri ne:
'Şüphesiz biz, iddianıza göre
sizinle gönderilen şeyleri tek Allah inancını ve imanı
inkâr ediyoruz' dediler.
Bu âyet-i kerime. Hazret-i Peygamberi teselli etmek için gelmiştir. Yani ”Ey Rasûlüm Muhammed! Geçmiş ümmetlerin zenginlerinin gidişatı böyledir. Bu sebeple kavminin ileri gelenlerinin tutumuna aldırış etme." Tekzibe herkesin iştirak etmesine rağmen bunun varlıklı kişilere mahsus bir özellik kılınması, ya onla rın uyulan kişiler olmasından, ya da tekzibe ve inkâra iten en büyiik etkenin, büyüklük taslamaya iten müreffeh yaşamanın olmasından kaynaklanmaktadır.
Sebe' 34:35
Varlıklı kâfirler, dünya saltanatı ve kendileri için deneme sayılan şeylerle övünerek fakir mü'minlere:
'Biz dünyada
malca ve evlâtça sizden
daha çoğuz, biz âhiretin var sayılması durumunda orada
azaba uğ ratılacak da değiliz' dediler. Çünkü dünyada değerli görülen, âhirette küçümsenmez.
Sebe' 34:36
Ey Rasûlüm Muhammed! Onlara cevap vererek
de ki,: 'Rabbim, mü'min olsun, kâfir olsun
dilediğine bol rızık verir ve sonsuz hikmetlere dayalı dileği gerektirdiği ölçüde -ister mü'min, ister kâfir olsun- dilediğinden de
kısar. İtaat ve itaatsizlikle ilgili olan mükâfat ve ceza işi ise bu durumla mukayese edilmez. Çünkü rızkın daraltılması, kişiye değer verilmediği anla mına gelmediği gibi genişletilmesi de kendisine değer verildiği anlamına gel mez. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Dünya, iyinin ve günahkârın kendisinden yararlandığı hazır bir mal, âhiret ise doğru bir vaad olup orada, hükümranlık elinde olan ve yüce olan Allah hükmeder."
Fakat insanların çoğu, gaflet içinde olanlar, rızkın bol verilmesinin ve kısılmasının hikmetini
bilmezler.' Zannediyorlar ki, rızkın bol verilme sinin sebebi şeref ve üstünlük, kısılmasının sebebi de zillet ve hafifliktir. Ve onlar, birincinin çoğu kez istidrac kabilinden; ikincinin ise deneme ve derece nin yükseltilmesi maksadıyla olduğunu bilmezler.
Sebe' 34:37
Ey insanlar!
Katımızda size yakınlık sağlayacak ne mallarınız, ne de evlâtlarınızdır. Fakat iman edip iyi amelde bulunanlar müstesna.
Yani mal ve evlâtlar hiçbirinizi Allah'a yaklaştırmaz. Fakat malını Allah yolunda harcayan, çocuklarına iyiliği öğretip hak yolda yetiştiren iyi mü'min hariç.
Ancak onlara, inanıp kulluk edenlere
yaptıklarına, iyi amellerine
karşılık kat kat fazlası vardır. Yani onların bir iyiliğine karşılık on kat, daha fazla ve yedi yüz kat derken sayılamayacak derecede karşılık vardır.
İşte onlar, yüksek makamlarda cennet köşklerinde hoş olmayan bü tün şeylerden ölüm, yaşlılık, hastalık, düşman vs. âfetlerden uzak
güven içindedirler.
İbrahim b. Edhem bir adama şöyle sormuştur: ”Uyku halinde iken bir gümüş parayı mı daha çok seversin, yoksa uyanık halde iken bir altın parayı mı?" Adam: ”Uyanık hakle iken bir altın parayı" diye cevap vermesi üzerine
İbrahim b. Edhem: ”Dünyada sevdiğin şey tıpkı uyku halinde sevdiğin gümüş para gibidir. Âhirette sevdiğin şey ise tıpkı uyanık halde sevdiğin altın gibi dir. Öyleyse ölüm için hayatını değerlendir," demiştir.
Hazret-i Ömer birgün Allah Rasülunün huzuruna, evine girmiş ve onu uyur halde bulmuştu. Hasır Hazret-i Peygamberin bir tarafına iz bırakınca Hazret-i Ömer ağlayarak şöyle demiştir: ”Ey Allah’ın rasûlü! Sen hasır üzerinde, İran ve Bi zans hükümdarları ise ipek döşekler üzerinde!" Bunun üzerine Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Ey Ömer! Onlar dünya hayatında peşin olarak kendilerine hoş şeyler verilen bir toplumdur. Biz de iyi şeyleri âhiret hayatına bırakılan bir toplumuz. Dünya, onların, âhiret de bizim olmasını istemez misin? Benim dünya ile olan ilişkimin örneği, tıpkı çok sıcak bir günde yola çıkan ve bir ağacın altında gölgelendikten sonra orayı terkedip giden bir yolcu gibidir." O halde insan için uygun olan, ölümsüz olanı alıp, ölümlü olanı bırakmaktır.
Öte yandan hikâye edildiğine göre bir hükümdar vezirlerinden birini diğerlerinden daha çok seviyormuş. Onlar da onu kıskanmış ve aleyhinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine hükümdar işin gerçeğini ortaya koymak üzere çe şitli süsler ve zînetlerle süslenmiş bir konakta onları ağırlamış ve ardından şöyle demiştir: ”Her biriniz konakta hoşuna giden şeyi alsın." Onlar da hoşu na giden mücevherleri ve eşyayı almışlar, fakat kıskanılan söz konusu vezir ise hükümdara: ”Benim hoşuma sadece sen gittin," diyerek onu tercih etmiş tir. İnsan, bu süslü dünyaya sadece imtihan için gelmiştir. O, tıpkı gelin gibi üzerine saçılan şeylere aldırış etmez. Şayet aldırış eder ve döner bakarsa onun düşüklüğünü ve aklının noksanlığını gösterir. Bugün fırsat günüdür, gelecek ise yolculuk için azık tedarik etme günüdür.
Sebe' 34:38
İnat ederek bizi âciz bırakacaklarını ve bizden kaçabileceklerini sanarak Kur'an
âyetlerimizi reddetmek, onlara saldırmak suretiyle
boşa çıkarmaya çalışanlara gelince işte onlar azapla yüz yüze bırakılacaklar dır. O azaptan uzaklaşamadıkları gibi güvendikleri şeyler de kendilerine fayda vermez.
Sebe' 34:39
De ki,: 'Rabbiın, denemek ve bir hikmet için
kullarından dile diğine bazen
bol rızık verir ve bazen de
kısar. Bu ifade tek bir şahısla ilgili, daha önce geçen aynı anlamdaki âyet ise iki ayrı şahısla ilgilidir. Bu sebeple burada bir tekrar söz konusu değildir.
Siz Allah için ne verirseniz O, onun yerine başkasını verir. Yani Allah'a itaat hayır ve iyilik yolunda ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir; dünyada ona mal verir, kana at verir, âhirete ise sevap ve çeşitli cennet nimetlerim verir. Öyle ise fakirlikten korkmayınız, dünyada ve âhirette Allah'ın lütuflarını elde etmeye çalışınız.
O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.' Başkası ise Allah'ın rızkını ulaştırmada sadece bir vasıtadır. Dolayısıyla gerçek anlamda rızık vermekle ilgisi yoktur. Allahü teâlâ herkese tükenmeyen hazinelerden lütfeder.
Bahru'l-Ulûm'da şöyle geçmektedir: ”Kulların yararına olan şeyleri yapmak en büyük itaat ve en şerefli ibadet olunca -ki, bu, peygamberlerin ve sâlih kulların görevlerinden biridir.- Allahü teâlâ onlara âyet-i kerimede bu yararlı hizmetlerin birini göstermiş ve onu teşvik etmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber de buna teşvikle ümmetine şöyle buyurmuştur: ”Bütün insanlar Allah'ın iyâli, yani bakımlarını üstlendiği kişilerdir. En çok sevdiği kişi ise aile fertleri için en faydalı olan kişidir."
el-Askerî şöyle demiştir: ”Hadisteki bu ifade mecazîdir. Allahü teâlâ kulların rızkını üzerine alıp tekeffül edince insanlar da tıpkı O'nun iyâli gibi addedilmişlerdir."
Hadis-i şerifte: ”Her iyilik bir sadakadır' buyurulmuştur. ”Her iyilik bir sadakadır" ifadesinin anlamı, infak etmenin malla sınırlı kalmaması demektir. Aksine mal, söz, iş, ilim ve dinî bilgiden müteşekkil her iyiliği içine alır. Allah'ın zâtı ile ilgili bilgi, bunların en üstünü ve en şereflisidir. Çünkü malların faydası bedenler için, dînî bilgilerin faydası ise kalpler ve ruhlar içindir.
Sebe' 34:40
O gün Allah, onların hepsini toplar, yani ”Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmine Allah'ın, büyüklük taslayanları, güçsüz sayılanları ve Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyleri toplu olarak biraraya getireceği günü hatırlat."
Sonra putlara tapan müşrikleri azarlamak ve iddia ettikleri gibi şefaatlerinden ümit lerini kesmek için
meleklere: 'Bunlar yani kâfirler, dünyada
size mi ta pıyorlardı?' der.
Sebe' 34:41
Melekler bu durumdan uzak olduklarını ifade ile:
'Sen yücesin, şirkten seni tenzîh ederiz,
bizim dostumuz onlar değil, sensin. Doğrusu onlar bilgisizliklerinden ve sapıklıklarından dolayı
cinlere, şeytanlara
tapıyorlardı. Allah'tan başkasına kullukta onlara boyun eğiyorlardı.
Ço ğu onlara yani cinlere ve ”Melekler Allah'ın kızlarıdır" şeklindeki yalan sözlerine
inanıyor, onlara uyuyor ve kendilerine şefaat edeceklerine dair ifadelerine aldanıyor
lardı' derler. Âyetteki ”ekser" (çoğu) kelimesi burada ”hepsi" anlamında olup bununla müşrikler kastedilmiştir ve bütün müşrik ler demektir. Bazı müfessirler ise şöyle demişlerdir: ”Çoğu ifadesi, hepsi an lamında değildir; bununla insanlar kastedilmiştir ki, insanların çoğu demektir."
Sebe' 34:42
Bugün yani mahşer günü
bir kısmınızın, putların
diğerleri nize, puta tapanlarınıza
bir fayda, ya da bir zarar vermeye gücü yet mez. Şefaat da edemez, azap da edemez. Çünkü o gün bütünüyle emir Allah'ındır. Nitekim âhiret yurdu hesap yurdudur. Allah'tan başka kimse insan ları hesaba çekemez.
Bu ilâhî mesaj da meleklere hitap cümlesindendir. Meleklerin, kâfirlerin kendilerine nisbet etmiş oldukları şeyden Allah'ı tenzih etmeleri anında ken dilerine söylenen sözlerin içinde yer almaktadır. Acizliklerini, kendilerine ta panların nazarındaki eksikliklerini ortaya koymak ve umduklarını bütünüyle boşa çıkaran durumları belirtmek üzere şahitler huzurunda onlara hitap edilir:
Biz inkâr etmek ve yalan -saymak suretiyle kendilerine yazık edip
zalim olanlara: İman ve tasdik yerine inkâr ve yalanlamada bulunanlara âhirette: Dünyada
'Yalanlamakta olduğunuz ve ısrarla yok saydığınız
ateşin azabını tadın.' Onunla karşı karşıya geldiniz ve böylece zannınız ve davanız boşa çıktı
deriz. Bu ifade, o gün meleklere söyleneceklerin an latılmasının ardından kullara söyleneceklerin Allah Rasûlü'ne anlatılmasından ibarettir.
Bil ki, cinlere tapan ve şeytanın dilediği gibi ona itaat eden kişinin azabı tıpkı İblis’in azabı gibi sürekli olur. Nefsinin dilediği şekilde ona boyun eğen kişi de günaha girmiştir. Ancak bunun azabı geçici olur. Arzularına uyan kimsenin ise hesabı zor olur.
Yahya (aleyhisselâm), büyük bir zat oluşuna ve bilerek bir hata yapmamasına rağmen ateşin azabından korkuyor, gece, gündüz ağlıyordu. Hal böyle iken gaflet içinde bulunan kimse günahlarının çokluğuna ve şeytan gibi bir düşma nı olmasına rağmen imanının zedelenmesinden nasıl emin olabilir? O halde her durumda Allahü teâlâ'dan başkasına meyletmekten tevbe etmeli, yakarmalı ve sabah akşam ağlamalı ki, ateşten kurtulması mümkün olsun.
Sebe' 34:43
Onlara Mekke müşriklerine Kur'an
âyetlerimiz tevhidin haki katine ve şirkin bâtıl oluşuna delâleti
apaçık olarak Hazret-i Peygamber’in diliyle ardarda
okunduğu zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e işaretle
demişlerdi ki,: 'Bu, sizi uzun bir süreden beri
babalarınızın taptıklarından, putlardan
çevirmek isteyen ve ortada ilâhî bir din olmadan kendiliğinden icad ettiği şeye uymanızı talep eden
bir adamdan başkası değildir. Buradaki ”bir adam" deyimi küçümsemeyi ve alayı ifade etmektedir. Çünkü Hazret-i Peygamber müşrikler arasında bilinen ve meşhur olan biriydi.
Âyet-i kerimedeki ”babalar" kelimesinin kendilerine değil de muhatap lara ”babalarınız" şeklinde söylenmesi, onlardaki ırkçılığı tahrik ederek şirk te karar kılmalarını sağlamaya ve tek Allah inancından nefret ettirmeye yöne liktir.
Ve yine: 'Bu Kur'an
da kapsadığı tevhid ve yeniden dirilme işi anlayışlarına uymadığı için Allahü teâlâ’ya isnad ederek kendisi tarafından
uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir' dediler. Onlar bu sözü inatlarından ve büyüklenmelerinden dolayı söylemişlerdir. Oysa onların bü yüğü Utbe b. Rabia Kur'an hakkında: ”Allah'a yemin olsun ki, o ne bir şiir, ne uydurma bir söz, ne de bir sihirdir" demiştir.
Hak, Kur'an
inkâr edenlere Allahü teâlâ tarafından
geldiğinde onu düşünüp taşınmadan hemen işitir işitmez onu yalan sayarak ve bile bile inkâr ederek
onun için: 'Bu apaçık bir büyüdür' ve bunun için bir şüphe söz konusu değildir
dediler. ”Sihir;" imsak vaktinden önceki birinci ay dınlıkla, imsak vaktinde oıtaya çıkan ikinci aydınlık arasındaki vakit için kul lanılan ”seher" kelimesinden alınmıştır. Seher aslında ışıkla karanlığın birbi rine karışmasıdır. Söz konusu seher vakti sabah aydınlığının karışmasıyla ge ce değil; göze güneş ışığı gelmediğinden dolayı da gündüz değildir. Aynı şe kilde sihirbazların yaptığı şey yok sayılacak derecede bâtıl değil; çünkü göz tereddüt edilmeyen bir şeyi farketmektedir. O, gerçekten hak olan bir şey de değil ki, bizzat var olduğu ortaya çıksın. Kısacası sihir, gözün gördüğü ve gö renin sandığı gibi bir şey değildir.
Sebe' 34:44
Oysa Biz onlara yani Mekke'li müşriklere
okuyacakları kitap lar vermemiş ki, bu ifade onların müşrik olduklarını göstermektedir. Nite kim âyet-i kerimede; ”Yoksa onlara bir delil indirdik de o delil, müşrik olma larını mı söylüyor?" (Rum: 35) diye buyurulmuş; bir diğer âyette ise şöyle ifade edilmiştir: ”Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı sarı lıyorlar?" (Zuhruf: 21)
Âyette ”kitaplar" lâfzının çoğul olarak getirilmesi, söz konusu şüphe için benzer delillerin olması gerektiğini vurgulamaktadır.
Ve senden önce de onlara kendilerini şirke çağıran ve şirkin terkedilmesi durumunda ceza ile uyaran
bir uyarcı göndermemiştik. Onların inancının bâtıl olduğu her yönüyle daha önce ortaya çıkmış, hal böyle iken bu sapık düşünceye nasıl sahip olmuşlardır?
Bu mesaj, onların cehaletini ve görüşlerinin basitliğini ortaya koymakta dır. Ardından Allahü teâlâ onları tehdit ederek şöyle buyurmuştur:
Sebe' 34:45
Kavmin Kureyş seni yalancı saydıkları gibi
onlardan öncekiler geçmiş ümmetler ve nesiller
de (peygamberlerini) yalancı saymışlardı. Oysa bunlar, onlara beden gücü, mal, evlât çokluğu ve uzun ömürden
verdiklerimizin onda birine bile erişememişlerdi. Böyle iken peygamberlerimi yalanladılar ama Beni inkâr (edişin sonu), köklerini kazımam ve yok etmem
nasıl oldu? Onların yanında bunlara da aynı şekilde kökleri ni kazıyacak azâbı vermeme engel olan nedir? Bu sebeple bunlar, benzer durumdan sakınsınlar.
Sebe' 34:46
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki,: 'Size tek bir öğüdüm vardır: Gösteriş ve taklit için değil
' Allah için ve O'nun rızası için Allah Rasûlü'nün mecli sinden ve yanında bulunan topluluktan
ikişer ikişer ve teker teker kalkmanız, ardından onun durumu hakkında
düşünmenizdir. (Anlayacaksı nız ki,) zannettiğiniz gibi
arkadaşınızda peygamberde kendisini peygamberlik davasına sevkeden
bir delilik yoktur.
Âyetteki ”kalkmanız..." şeklinde tercüme edilen ”kıyam"dan maksat ya ayağa kalkmaktır ki, hakikî manası budur. Ya da görevi yerine getirmek ve hakkı talep etmeye özen göster mektir.
İkişer ve teker şeklinde sınırlanmalarının faydası şudur: İki kişi insaflı olarak hakkı araştırıp arzu ederek Allahü teâlâ'ya yöneldiklerinde hidayete ererler. Bir kişi de boş arzulardan uzak olarak kendi kendine düşününce bu şekilde doğru yola yönelir. Fakat çokluk ise böyle değildir. Çünkü çoğu kez onların arasında insaf az, ihtilâf fazla olur ve öfke kendini gösterir. Bu tür toplumda sadece tercih edilen görüşün zaferi dinlenir.
O, kendisine karşı gelmeniz durumunda hakkı söyleyen bir dil ile
ancak çetin bir azabın âhiret azabının
öncesinde sizi uyarmaktadır.
Çünkü o, kıyamete yakın gönderilmiştir.
Sebe' 34:47
De ki,: Peygamberliği tebliğe karşılık
'ben sizden ne ücret istemişsem o sizin olsun. Benim ecrim ve mükâfatım
yalnız Allah'a aittir. Ben ancak dünya malı değil. Allah'ın mükâfatını talep ederim.
O, her şeye şahittir.' Dolayısıyla doğruluğumu, samimi niyetimi, davetimin Allah rızası için olduğunu ve buna dünya ve âhiret için bir çıkar karışmadığını bilir.
Sebe' 34:48
De ki,: 'Rabbiın, hakkı (ortaya) koyar. Yani kullarından diledi ğine vahiy gönderir veya bâtılı hak ile ortadan kaldırır ve yok eder.
O, Söz, iş veya benzeri bir şey olsun göklerde ve yerde varlıkların bilemediği
her türlü gizliyi en iyi bilendir.'
Âyet-i kerimede ”ğuyûb" (gizlilikler, bilinmeyenler) sözcüğü çoğul ola rak getirilmiştir. Çünkü Allah herkesin gizli yönünü, gönlünde olanları bildiği gibi kıyamet gününe kadar gelecek olan nesillerin kalplerinde olanları da bi lir. Yine âyet-i kerimede, farklı durumlardaki gizliliklerin bilgisine sahip ol duğunu ifade için, çok iyi bilen anlamında ”allâtn" sözcüğü getirilmiştir.
Nâbiğa'ya Müslüman olduğu zaman ”Muhammed! (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman mı ettin?" denmesine karşılık: ”Evet, iman ettim. O, Allah'ın kitabından üç âyetle bana galip geldi. Aynı kafiyede üç beyitlik bir şiir söylemek istedim. Fakat ”de ki,: Her türlü gizliyi en iyi bilen Rabbim, hakkı yerine koyar." (Sebe': 48) âyetini işitince âciz kaldım ve başaramadım. O zaman bunun, bir insan sözü olmadığını anladım," demiştir.
Sebe' 34:49
De ki,: 'Hak, İslâm ve Tevhid inancı
geldi; artık bâtıl, ne bir şey ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.' Yani şirk, hiç izi kalmayacak şekilde yok olup gitti. Çünkü yok olduğuna göre bir şeyi ortaya çıkarması, ya da geri getimıesi sözkonusu değildir. Artık bütünüyle yok olma konusunda örnek getirilir olmuştur.
İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye girdiği zaman Kabe'nin etrafında 360 put vardı, elinde bulunan bir sopa ile putlara vuruyor, bir taraftan da şu âyetleri okuyordu: ”Hak geldi, bâtıl yok oldu." (İsrâ: 81) ”De ki, hak geldi. Artık bâtıldan bir eser kalmadı, bir daha geri dönmez." (Sebe': 49)
Sebe' 34:50
De ki,: 'Eğer iddia ettiğiniz ve ”Atalarının dinini terkettiğin za man sapmış olursun!" dediğiniz gibi hak yoldan
saparsam, kendi aleyhime sapmış olurum. Sapmamın vebali bana aittir.
Eğer doğru yolda olursam, bu da Rabbim’in bana hikmet ve beyanı
vahyetmesiyledir. Çünkü doğ ru yola girmek O'nun tevfîki ve hidayeti sayesindedir.
Burada, sapıklığın kaynağının insanın kendi nefsi olduğuna işaret edil mektedir. Nefis kendi haline terkedildiği zaman ondan ancak sapıklık ortaya çıkar. Hidayet ise Allahü teâlâ'nın lütfundan kaynaklanmaktadır. Nefis onun kaynağı değildir.
Şüphesiz O, işitendir, yakın olandır.' Dolayısıyla doğru yolda olan ve sapmış olan herkesin sözünü ve işini, ne kadar gizli de olsa bilir.
Âyet-i kerimede, kişinin başkaları tarafından saptın İması vla sapmadığı na işaret edilmektedir. Gerçekten sapmış olan kişi, hidayetten yüz çevirmesi sebebiyle Allah'ın kendisinde sapıklığı var ettiği kişidir. ”...Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez..." (En'am; 164) Her koyun kendi bacağından asılir. Yani herkes başkasının işinden dolayı değil, kendi işinden dolayı muame le görür. İnsan, iyi amellerine ve güzel ahlâkına karşılık mükâfat görür, başkasının kötü amellerinden dolayı zarara uğramaz. Günahkâr insan da kötü amelinden dolayı ceza görür. Başkasının iyi amellerinden fayda görmez.
Sebe' 34:51
Ey Rasûlüm Muhammed! Ya da ey hitabı anlayan ve ona lâyık olan!
Onlar kâfirler
telâşa düştükleri ve ölüm ya da yeniden dirilme anında korktukları
zaman bir görsen! Korkunç bir durum görmüş olursun.
Artık onlar için Allah'ın azabından
kaçış ve bu kaçış veya korunmaya çalışmakla kurtuluş
yoktur, korktukları şey başlarına gelir ve
yakın bir yerden yani yerin üstünden altına
alınırlar. Ya da durdukları yerden cehen neme atılırlar.
Sebe' 34:52
Azabı gördüklerinde
'Ona yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e
inandık,' derler, - nitekim; ” ...Arkadaşınızda bir delilik yoktur." (Sebe': 46) âyetinde Hazret-i Peygamber'den sözedilmişti -
ama uzak yerden dünyadan kolaylıkla
(imana) kavuşmak onlar için nasıl mümkün olur? Çünkü iman, âhirete irtihal etmeleriyle onlardan uzak düşmüştür. ”Tenâvüş", elini ulaşabileceği bir şeye uzatmak demektir.
Bu mesajda iman etme fırsatı ortadan kalkıp yok olduktan sonra samimi olarak iman etmek isteyenlerin durumu, oldukça uzakta bulunan bir zarftan bir şey almak isteyen birinin durumuna benzetilmiştir ki, bu isteğin gerçekleş mesi mümkün değildir.
Sebe' 34:53
Halbuki daha önce, mükellef olma anında
onu yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı, ya da inkârcıları uyardığı çetin azabı
inkâr etmişlerdi. Tevbe kapısı kapandıktan sonra tevbe etmişler ve vasıtalar ortadan kalkınca pişman olmuşlardır. Onlar için sadece ziyan, pişmanlık, azap ve elem vardır.
Geride senden sonra ağlayacak gözler bırak
Geçen giizel günler tekrar geri dönmez.
Âyet-i kerimede hedeflenen şudur: İnsan yeryüzünde hayatta olduğu zaman bir şeye gücü yettiği gibi, toprağın altında ölü olduğu zaman buna gücü yetmez.
Gayba uzak bir yerden atıyorlar bilgileri olmadığı halde Allah Rasûlü, ya da azap hakkında konuşup duruyorlar
dı. Nitekim inkarcılar, ”Biz azaba uğratılmayacağız" diyorlardı. Aynı zamanda onlar Kur'an'nı şiir, sihir, uydurma ve yalan olduğunu ileri sürmüşlerdi. Belki de bu ifade onların bu alandaki durumlarını, bir şey görmediği halde görmüş gibi uzaktan atan bir kimsenin durumuna benzetmekten ibarettir. Zan la hareket etmekle ona kavuşulamaz.
Sebe' 34:54
Artık kendileriyle yani bu kâfirlerle
arzuladıkları şeyler imanın faydası ve cehennemden kurtulma
arasında perde çekilmiştir. Tıpkı bundan önce benzerlerine geçmiş ümmetlerin kâfirlerine
yapıldığı gibi. Çünkü onlar dünyada tevhid, yeniden diriline ve azabın gelmesi gibi iman edilmesi ve yakînetı kabul edilmesi gereken şeylerden
şüphe ve endişe içindeydiler. Kâfirlerin dünyadaki tutumları şüpheden ibaret olunca, âhirette yakînin yani tereddütsüz imanlarının kendilerine faydası olmaz. Çünkü bu iman, azabın görülmesinden ve sorumlu addedilme yeri olan dünyadan ayrıldıktan sonra gerçekleşmiştir. Böylece onlar bu âyet-i kerimede şüphe, inkâr ve bilinmeyen şeyler hakkında atıp tutmaktan dolayı yasaklanmışlardır.
Bu sebeple insan bir şeyi hemen inkâra yeltenmemeli, ancak delil, ya da görme sayesinde bildikten sonra inkâr etmelidir.
Allahü teâlâ'nın yardımıyla Sebe’ Sûresi'nin tefsiri sona ermiştir.
Fatır 35:1
FATIR SURESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur, 45 âyettir.
Gökleri ve yeri yaratan, daha önce benzeri olmadan yoktan var eden ki, İbn Abbas şöyle demiştir: ”Fâtır" kelimesinin anlamını, iki bedevî Arabın bir kuyu için yanımda tartışıncaya kadar bilmiyordum. Bu iki şahıstan biri diğerine, ilk olarak kuyuyu ben açtım anlamında, ”Ene feterhuhâ" diyor du. Müberred de, ”Fâtır, yaratan ve yoktan var eden demektir," demiştir.
Melekleri sahip oldukları farklı derecelere göre
ikişer, üçer, dörder ka natlı elçiler yapan ki,. Allah onları kendisi ile peygamberleri arasında vası talar kılmıştır. Böylece onlar, ilâhî mesajları peygamberlere vahiy yoluyla, ilham ve gerçek rüya ile tebliğ ederler. Yine onlar, bu kanatlan sayesinde gök ten yere inerler ve göğe çıkarlar. Kanatların fazla olması, bazı meleklerin di ğerlerine oranla kabiliyetlerinin daha mükemmel olduğuna işaret etmektedir. Buna göre anlam şöyledir: ”Bazı melekler iki kanatlı, bazılan üç kanatlı ve diğer bazıları da dört kanatlı olarak yaratılmıştır."
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber Mîrac gecesinde Cebrail (aleyhisselâm)’i altı yüz kanatlı olarak gömüştür. Bu kanatlardan ikisi doğudan batıya ulaşıyordu. Bu rivayet ve dörtten ziyade kanatla ilgili rivâvetler delâlet eder ki, Allahü teâlâ bu âyette sayısal olarak meleklerin kanatlarının özelliklerini kastetmemiş ve dörtten fazla kanatlarının olmayacağını da belirtmemiştir.
Öte yandan bazı büyükler şöyle demişlerdir: ”Kal bele meydana gelen şey, ya haktır ya da bâtıldır. Hak olan, ilim ve mağrifete bağlı olarak Allah'tan veya rûhânî bir melek tarafındandır. İnsanı itaate ve iyi olana sevkeden bu şeye ”ilham" adı verilir. Bâtıl olan ise ya nefsanîdir, ki, burada nefis rol oynadığından buna, hatıra gelen anlamında ”hâcis" adı verilir, ya da şeytanîdir, insanı günaha davet eden bu dürtüye de ”vesvese" denmiştir."
Allah'a hamdolsun. Yani bütün övgüler, başkasına değil, Allah'a mahsustur. Gerçek anlamda Allah'a harnd, zâtı ile kendini övmesi ise de bura da kullara nasıl hamd edecekleri öğretilmektedir.
O, yaratışta -ki, yarattığı, hangi varlık olursa olsun, ister melek ve isterse başka bir şey olsun- iradesi ve hikmetinin gereği olarak tarifi mümkün olmayan şeylerden
dilediğini çoğaltır. Bu sebeple kanatların sayısı konusunda meleklerin durumlarının farklı oluşu ile diğer varlıkların bazı özelliklerinin değişik olması, onların varlığının bir gereği değil, aksine Allah'ın dilemesinin ve O'nun hikmetinin bir gereğidir.
Âyet-i kerime, artırılarak verilen somut ve soyut özellikleri içine almak tadır. Vücut ve özellikle yüz güzelliği, gözlerin güzelliği, organların yerli ye rinde olması, dilin rahat ve kolay hareket edebilirliği, güzel saç ve güzel ses bunlardan birkaçıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber, sesi hoş olan biriydi. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Allahü teâlâ, sesi güzel birinin Kur'an okuyuşunu efendisinin şarkıcı bir cariyesini dinlemesinden çok daha fazla dinler." Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Kur'an'ı seslerinizle süsleyin." (2) Yani Kur'an'ın süsünü güzel seslerinizle ortaya koyun. Yoksa yaratanın sözü, yaratılanın sesi ile süslemesinden yücedir. Bir harf ilâve etmek, ya da bir harf eksiltmek suretiyle mana değişmedikçe sesi güzelleştirerek ve nağme yaparak okumaya müsaade edilmiştir. Ayrıca güzel yazı, keskin zekâ, yüksek akıl, cesaret ve güzel huyluluk ve buna benzer övülen pek çok haslet sözkonusu özelliklerdendir.
2- Hadisi Ebû Dâvud ve Nesâî tahrîc etmişlerdir. Hadiste kastedilen, Kur'an okurken düzgün ve tecvidli bir okuyuş ile sesi güzelleştirmektir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 2/454.
Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir. Bu ifade, dile getirilen hükmün ve Allah'ın dilediği kadar fazla vermeye olan gücünün dayanağıdır. Allahü teâlâ, gücünün her şeyi içine aldığım belirtmiştir. Yersiz istek ve arzu lardan kurtarmak, gaflet bataklığından çıkarmak, birçok nimetten biri sayılan bilme ve görme dairesine sokmak da bu güce dayanır. Bu sebeple ilâhî gücü hiçe sayan, bilerek inkâr etmiştir. İbrahim b. Edhem’in durumunu görmüyor musun? Nitekim Allah ona ilk olarak maddî lütuf güzelliği ile tecellî etmiş, makam ve saltanat vermiş, ardından da ona ikinci olarak manevî lütfü ile ih san ve ikramda bulunmuştur. Zira Allahü teâlâ onu gereksiz bağların hapsin den, kederlerden kurtarmış ve vuslatla şereflendirmiştir.
Hikâye edildiğine göre hükümdarın evlâtlarından biri olan İbrahim b. Edhem’in, ailesini, malını, makamını ve görevini terketmesinin sebebi şuydu: Bir gün avlanmak için çıkmış önce tilki aramış, ardından da tavşan aramaya koyulmuştur. Bu arama ve tarama esnasında kendisine aniden gelen bir ses: ”Bunun için mi yaratıldın? Yoksa sana bu mu emredildi?" demiş, İbrahim b. Edhem bu ses üzerine bineğinden inmiş ve bu arada bir çobana rastlamıştır. Çobanın yün kabanını alarak giymiş, karşılığında ona atı ile birlikte yanında bulunan eşyaları vermiş ve sonra çöle yönelmiştir. Daha sonra farklı bir kim liğe bürünmüştür.
Ve yine hikâye edildiğine göre Kirman hükümdarı Şeyh Kirmânî ava çıkmış ve uzun süre av arayıp durmuş, nihayet tek başına bir çölün içine düşmüştür. Bir de ne görsün, yırtıcı bir hayvana binmiş vaziyette bir delikanlı! Etrafında da yırtıcı hayvanlar var. Bunlar onu görünce kendisine yönelmişler, fakat delikanlı onlara engel olmuştur. Şeyh Kirmânî'ye yaklaşınca selâm vermiş ve ona şöyle demiştir: ”Ey Şah! Allah'tan uzak bu gaflet nedir? Âhiretini kenara bırakıp dünyan ile, Mevlâna hizmet yerine zevkin ve boş arzunla meşgulsün. Gerçek şu ki, Allahü teâlâ, kendisine hizmet etmede yararlanmak üzere sana dünyayı vernıiş; oysa sen onu O'ndan uzak bir meşguliyet için vasıta kılmışsın. Allahü teâlâ'nın dünyaya; ”Kim Bana hizmet ederse sen de ona hizmet et; kim de sana hizmet ederse onu hizmetinde kullan" diye ilham ettiği hususu sana ulaşmadı mı? Şeyh Kirmânî bu durumu görünce tevbe etmiş, bunun sonucunda büyük bir değişikliğe uğramıştır.
Fatır 35:2
Allah'ın insanlara rahmet hazinelerinden -hangi rahmet olursa olsun- nimet, sağlık, hikmet vs. olsun
açacağı herhangi bir rahmeti tutup, hapseden kimse
olamaz. Çünkü O'nun verdiğine engel olmak mümkün değildir.
O'nun tuttuğunu, alıkoyduğunu ve hapsettiğini
O'ndan yani O'nun tutmasından ve hapsetmesinden
sonra yine varlıklardan
salıverecek kimse
de yoktur. Çünkü O'nun tuttuğu ve alıkoyduğu bir şeyi vermek mümkün değildir.
O, üstündür, söz konusu açma ve tutma fiillerinin de yer aldığı bütün işlerden dilediğini yapacak kadar güçlüdür ve hiç kimse O'nunla yanşamaz; hikmetin ve maslahatın gerektirdiği kadar dilediğini yapan
hikmet sahibidir.
Muğîre b. Şu'be (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) namazın ardından şöyle eliyordu: ”Tek Allah'tan başka hiçbir tanrı yok, ortağı da yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nundur. O'nun her şeye gücü yeter. Allah'ım! Verdiğine kimse engel olamadığı gibi alıkoyduğunu da kimse veremez. Kıs met sahibine senden olan kısmeti fayda vermez. ” Ona ancak ameli ve itaati fayda verir. Bu sebeple akıllı insan, zorluk, sıkıntı ve yorgunluk olmadan rızkı kendisine gelinceye dek gayret sarfetmelidir.
Şeyh Ebû Ya'kub el-Basrinin şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Harem-i Şerifte on gün kadar aç kaldım. Kendimi güçsüz hissettim ve güçsüzlüğümü telâfi edecek bir şey bulabilirim diye vadiye çıkmayı içimden geçirdim. Bu nun üzerine çıktım, atılmış bir çanta buldum ve onu aklım. Bir de ne göreyim, bir adam geldi ve önüme oturdu. Yere bir çanta koydu ve bana: ”Bu sana ait tir" dedi. Ben de ona: ”Bunu ne diye bana verdin" deyince o: ”Bil ki, biz, on günden beri denizde idik. Gemi nerede ise batıyordu. Bunun üzerine her birimiz, Allah bizi kurtardığı taktirde bir şey bağışlamayı adadı. Ben de Allah'ın beni kurtarmasına karşılık karşıma ilk çıkan kişiye bunu bağışlamayı adadım. Sen karşıma ilk çıkan kişisin." Ona: ”Aç bakalım onu" dedim. O da onu açtı ve bir de ne göreyim, içinde pasta, badem ve şeker var! Bunun üzerine biraz ondan, biraz bundan aldım. Ardından bana: ”Gerisini benden çocuklarına bir hediye olarak götür," deyince onları aldım ve kendi kendime şöyle dedim: Rızkın sana on günden beri geliyor, sen ise onları vâdide arıyorsun. Allah'ım! Bize hayırlı kapı aç ve bizi, akıllı insanları rızıklandırdığın gibi rızıklandır. Şüphesiz sen bütün kapıları açansın."
Fatır 35:3
Ey insanlar! Ya da ey Mekke halkı!
Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Yani Allah'ın size verdiği nimetin hakkını bilerek, ibadet ve itaa ti onu verene ait kılarak nimete karşı görevinizi yapın. Bu nimet ister mal ve mevki gibi harici bir nimet olsun, ister sağlık ve kuvvet gibi bedensel bir nimet olsun; ya da akıl ve idrak gibi insanın iç âlemine yönelik bir nimet olsun, değişmez. Nimeti hatırlamak, o nimeti vereni hatırlamaya sevkettiği için Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:
Allah'tan başka size gökten yağmur indirmek
ve yerden bitki bitirmek suretiyle
rızık verecek bir yaratıcı var mı? Yani O'ndan başka hiçbir yaratıcı yoktur.
"el-Es’iletü’l-Müfhime" isimli kitapta şöyle geçmektedir: ”Bu âyette Mûtezileye karşı hangi delil vardır?" Bunun cevabı şudur: ”Allahü teâlâ kendisinden başka hiçbir yaratıcının olmadığını bildirmiştir. Oysa onlar: 'İşlerimizi biz yaratıyoruz' diyorlar."
O'ndan başka ilah yoktur. Allahü teâlâ uluhiyette, yaratmada ve rızık vermede tek olduğuna göre
nasıl oluyor da tevhidden şirke ve O'na itaatten putlara itaate
çevriliyorsunuz?
Fatır 35:4
(Ey Peygamberim!)
Eğer seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, senden önce de nice peygamberler yalancı sayılmıştır.
Bütün işlerin sonuçları
yalnız Allah'a döndürülür. O, sabrede ne sabrına göre, tekzib edene de tekzibine göre muamele eder.
Böylece Allah, bu âyetle Hazret-i Peygamber’i teselli etmeye ve sıkıntıya karşı direncini artırmaya işaret buyurmuştur. Hazret-i Peygamber, kendisinin kar şılaştığı zorlukların aynısını diğer peygamberlerin de karşılaştıklarını ve Allah için sabretmeleri sonucu Allah'ın onlara yettiğini bilince kendisine de ye teceğini bu vesile ile bilmiş olur.
Fatır 35:5
Ey insanlar! Allah'ın yeniden diriltmesi, mükâfat ve ceza ile ilgili
vaadi gerçektir. Ondan dönüş yoktur.
Sakın dünya hayatı sizi âhirete yönelik hazırlıktan ve âhiret hayatı için gayret sarf etmekten alıkoyup süsü ve cazibeli yönleriyle itaat ve ibadetten, hicret etmekten uzaklaştırmak suretiyle
aldatmasın Bu ifade ile insanların, dünyaya aklanmamaları için dikkatleri çekilmiştir. Bir hadis-i şerifte, ya da ashabın sözünde şöyle geçmektedir: ”Ey insan! Sürenin fazlalığı seni aldatmasın. Şüphesiz kaybetmekten endişe eden, almada acele eder."
Öte yandan el-Alâ' b. Ziyad'ın şöyle dediği nakledilmiştir: ”Rüyamda dünyayı çirkin, görmesi zayıf, cılız ve üzerinde her çeşit zinet bulunan bir ka dın gibi gördüm ve ona: 'Kimsin sen? Senden Allah'a sığınının' deyince o da bana şöyle dedi: 'Ben dünyayım. Şüphesiz senin sırrın. Allah'ın benden seni kendisine sığındırmasıdır. Altın ve gümüş paralan hak yolda infak etmekten uzak durma'".
Dünya âhiretin tarlasıdır. Akıllı kişiler dünya tarlasında tiirlü itaatleri ekerek hasat günii onları ganimet bilirler. Dünyanın âhiretin tarlası olduğunu bilmeyenler ise böyle değildir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Diinya, yurdu bulunmayanlar için bir yurt niteliğindedir. Aklı olmayan, dünya için mal biriktirir durur. ” (4)
4- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Beyhakî'de Şua'bu'l-İmân bölümünde: ”Dünya, yurdu bulunmayanlar için bir yurt ve miilkü olmayanlar için bir mülktür, Aklı olmayan, dünya için mal top lar durur" ifadesiyle tahrîc etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/116.
Ve aldatıcı (şeytan) da Allah'ın affına cömertliğine ve engin rahme tine
güvendirerek sizi aldatmasın.
Ayette geçen ”ğarur" (aldatıcı), mübalağa kipi olup şeytanın bir adı olmuştur. Çünkü şeytanın aldatmasının bir sınırı yoktur, o çok aldatıcıdır.
"Ğarûr: insanı aldatan mal, makam, şehvettir." Bu kelime ”şeytan" diye tefsir edilmiştir, acıdır. Aynı zamanda bu kelime ”dünya" olarak da deniyor ki, dünya aldatır, zarar verir ve ardından gelip mana şöyledir: ”Pek aldatıcı olan şeytan: 'Dilediğiniz gibi yaşayın, Allah çok bağışlayıcıdır, dolayısıyla bütün günahları bağışlar. Allah'ın sizin ibadetinize ve azap edilmenize ihtiyacı yoktur.' demek suretiyle günahlara bağımlı hale getirerek ve Allah adına mağfiret ümid ettirerek sizi aldatmasın.''
Evet, Allah'ın ne ibadetlere ne de azaba ihtiyacı vardır. Fakat bu beklenti ile günah işlemek, vücudun direncine güvenerek zehir yemeğe benzer. Gerçekten Allahü teâlâ müminler için pek cömert ise de, günahkârlara karşı azabı çetindir.
Fatır 35:6
Şüphesiz şeytan, sizin babanız Âdem'e zihinlerden silinmeyen bir iş yapması sebebiyle düşmanlığı eskiye dayanan
bir düşmanınızdır, siz de onu inancınız, işleriniz konusunda kendisine muhalefet ederek
düşman sayın. Her halükârda ondan sakının. Bu düşmanlık, sadece dille yeterli de ğildir. Aksine kalp ve bütün organlarla olmalıdır. Kişi, şeytanın düşmanlığına karşı ancak zikre sarılması ve sürekli Rabbinden yardım dilemesiyle güç ka zanır. Nitekim çoban köpeklerinin saldırdığı kişinin, çobana seslenmeden ba şından onları defetmesi güçtür. Oysa çoban, bir kelime ile o köpekleri kovar.
O, şeytan
kendi taraftarlarını Allah'tan yüz çeviren ve O'na itaat yeri ne başka şeylerle meşgul olan grubunu
ancak alevli ateş ehlinden olmaya çağırır.
Bu ifade ile hedeflenen, şeytanın, onların boş arzulara uymada ve dünyanın zevklerine yöneltmedeki maksadının, onların birtakım dünyevî menfaatlerini ve isteklerini karşılamak olmadığını, aksine onları çıkmaza sokmak ve hesaba katmadıkları sonsuz azabın içine atmak olduğu uyarısında bulunarak şeytanın düşmanlığını ortaya koymak ve ona itaat etmekten sakındırmaktır.
Fatır 35:7
İnkâr edenler iman edilmesi gerekirken küfürde sebat edip bunda ısrarlı olanlar
için kâfir olmalarına ve şeytanın davetine uymalarına karşı lık, peşin ve tehir edilen olmak üzere
çok çetin bir azap vardır. Peşin olan azabı dünyada görürler. Bu da, kalben ayrı düşmeleri, basiretlerinin ka palı olması ve düşünceleririn basit oluşudur. O kadar ki, tanrılarının putlar, arzular, dünya ve şeytanın olmasına razı olurlar. Tehir edilen azap ise, şiddetli ve çetin oluşunun gizli kalmadığı âhiret azabıdır.
İman edip iyi ameller sırf Allah rızası için imanlarının nurunu artıra cak ibadet
yapanlara da imanları ve şeytana düşman olmanın da yer aldığı iyi amellerine karşılık büyük
bir mağfiret - ki, bunun sonucunda dünya da günahları örtbas edilir. Eğer örtbas edilmese rezil olurlar. Âhirette ise sözkonusu günahları amel defterlerinden silinir. Bu da olmasa helak olurlar -
ve âhirette son derece
büyük bir mükâfat vardır. Bu mükafat, istenile nin yerine getirilmesi ve umulandan fazlasına erişilmesidir.
Denmiştir ki, Allah'ın, diğer kullardan farklı olarak tezyin ettiği sâlih kullar, tıpkı hükümdarın talimat verdiği şu askerler gibidir: ”Yarın benim huzuruma çıkmak üzere süslenin. Kim daha güzel süslenirse onun katımdaki değeri, diğerlerine göre daha yüksek olur." Ardından hükümdar, ülkesinin seçkin kişilerine ve sevdiklerine, askerlerde eşi bulunmayan bir zîneti, süsü gönderir. Bu kimseler hükümdarın verdiği zînetle süslendiklerinden, hükümdarın huzuruna çıkma anında askerlerden üstün gelirler. Allahü teâlâ da, tercihe yönelik özel bir başarı lütfetmesi sayesinde söz konusu mü'minleri iyi ameller de başarılı kılar, samimî itaatlerle süsler, güzel teveccühlerle bezer ve dünya da büyük mükâfatlarla, âhirette de övünülecek şeylerle diğerlerinden üstün tutar.
O halde Allah'ın kendine itaat ve ibadet yolunda istihdam edip çalıştırdığı kimse, Allah'a çok hamdetsin. Çünkü hizmet yoluna, hele özellikle bu zamanda girenler azdır; din kardeşlerinden aşk yoluna yönelenler de nadirdir. Allahü teâlâ'nın öyle kulları vardır ki, bu kulların kalplerinin yapıları üzüntüler, vatanları da aşk, sevgi ve itaattir.
Şu iki sevgiyle seviyorum, birisi hevâ
İkincisi ise sen buna lâyıksın zirâ
Hevâya bağlı sevgiye gelince
O, bir anış ki, senden başkasıyla beni meşgul eder.
Senin lâyık olduğun sevgi ise
Aramızdaki perdeyi kaldırmalıdır.
O ve bu sevgide bana medih yoktur.
Ragıb İsfahânî şöyle demiştir: ”Ğarûr: İnsanı aldatan mal, makam, şehvet ve şeytandan her biri demektir." Bu kelime ”şeytan" diye tefsir edilmiştir. Çünkü şeytan en kötü aldatıcıdır. Aynı zamanda bu kelime ”dünya" olarak da tefsir edilmiştir. Çünkü deniyor ki, dünya aldatır, zarar verir ve ardından gelip geçer.
Buna göre mana şöyledir: ”Pek aldatıcı olan şeytan: 'Dilediğiniz gibi hareket edin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, dolayısıyla bütün günahları bağışlar. Yine Allah'ın sizin ibadetinize ve azap edilmenize ihtiyacı yoktur." demek suretiyle günahlara bağımlı hale getirerek ve Allah adına mağfiret ümidi vererek sizi aldatmasın."
Evet, Allah'ın ne ibadetlere ne de azaba ihtiyacı vardır. Fakat bu beklenti ile günah işlemek, vücudun direncine güvenerek zehir yemeğe benzer. Gerçekten Allahu teâlâ mü'minler için pek cömert ise de, günahkârlara karşı azabı çetindir.
Fatır 35:8
Kötü işi kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, imanı ve iyi ameli tercih eclen kimseye benzer
mi? Yani iki ayrı zümrenin akibetlerinin farklı olduğu anlaşıldıktan sonra, şeytanın kendisine süslü gösterdiği inkâra dalan kimse, küfrü çirkin görüp ondan kaçman ve imanla iyi ameli tercih eden kimse gibi olabilir mi? Elbette olamaz.
Allah, dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini de doğru yola iletir. Yani Allah, ancak sapık lığı hoş gören ve tercihini bu yönde kullanan kişiyi saptırır ve düşük seviyeye indirir. Tercihini hidayet yolunda kullanan kişiyi de doğru yola iletir ve onu en üst seviyeye yükseltir.
Artık onlara üzülerek kendini harap etme.
Şüphesiz yukarıda zikredilenler, üzüntünün nehyedilmesine sebeptir. ”Zehâbü'n-nefs", ölümden kinayedir. ”Hasret" de, kaybedilenlerden dolayı aşırı üzüntü ve pişmanlık duymaktır. Âyet-i kerimede bu kelimenin ”heserât"
Fakat her iki sevgide de övgüler sanadır.
Allahü teâlâ'dan, kalplerimizi çeşitli ibadetlerle süslemesini ve bizi ecir leri büyük, mükâfatları fazla olan has kulları ile mahşerde bir araya getirmesini dileriz.
Kötü işi kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, imanı ve iyi ameli tercih eden kimseye benzer
mi? Yani iki ayrı zümrenin akibetlerinin farklı olduğu anlaşıldıktan sonra, şeytanın kendisine süslü gös terdiği inkâra dalan kimse, küfrü çirkin görüp ondan kaçman ve imanla iyi ameli tercih eden kimse gibi olabilir mi? Elbette olamaz.
Allah, dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini de doğru yola iletir. Yani Allah, ancak sapık lığı hoş gören ve tercihini bu yönde kullanan kişiyi saptırır ve düşük seviyeye indirir. Tercihini hidayet yolunda kullanan kişiyi de doğru yola iletir ve onu en üst seviyeye yükseltir.
Artık onlara üzülerek kendini harap etme.
Şüphesiz yukarıda zikredilenler, üzüntünün nehyedilmesine sebeptir. ”Zehâbü'n-nefs" ölümden kinayedir. ”Hasret" de, kaybedilenlerden dolayı aşırı üzüntü ve pişmanlık duymaktır. Âyet-i kerimede bu kelimenin ”heserât" şeklinde çoğul getirilmesi ise, Hazret-i Peygamberin onların durumlarına aşırı üzüntü duyduğunu, ya da üzüntü duymayı gerektiren kötü amellerinin çoklu ğunu göstermektedir. Buna göre anlam şöyledir: ”Her şeyin Allah'ın dilemesiyle olduğunu bildiğine göre o inkârcıların sapıklıklarından ve ısrarlı davranışlarından dolayı üzüntüye kapılma, yalanlamaları ve inkâr etmelerinden de kederlere kapılarak kendini harap etme. Şüphesiz sen onlara öğüt için elinden geleni yaptın ve böylece tebliğ sorumluluğundan kurtuldun. Artık bundan sonra senin için bir sıkıntı yoktur. Dünya ve âhirette sıkıntı, ancak onlar için vardır.
Allah, onların kötülüklerden
ne yaptıklarını bilir. Bu sebeple onlara, kötülüklerine karşılık kötü ceza verir. Onlar iyi göremedikleri için kö tü şeyleri güzel görseler de kötü şey asla güzel olmaz.
Fatır 35:9
Rüzgârları gönderip de -ki, bu ılizgârlardan kasıt güney, kuzey rüzgârları ile saba rüzgârıdır. Şüphesiz bunlar rahmet rüzgârlarıdır. Batı rüzgârları ise azap rüzgârlarıdır.-
Bulutları yağmur indirmek üzere gök ile yer arasında
harekete geçiren Allah'tır. Denmiştir ki, burada ifade edilen bulutlardan maksat, denizlerden ve arzdan yükselen buhardır.
Biz onları ölü bir bölgeye sürer, onunla yani buluttan yağan yağmurla
toprağa ölü münden, kurumasından
sonra hayat veririz, bitkilerle yeşil hale getiri riz. Ölü bölge de, kuraklıktan etkilenen ve üzerinde bitki bulunmayan yerdir. Allahü teâlâ söz konusu bulutları bu yere sevkederek ihtiyaç duyulan yağmuru yağdırır.
Allah, ”Bulutları ölü bir bölgeye süreriz" buyurmuş ve böylece bu işin kendisine ait olduğunu, her şeyin O'ndan kaynaklandığını ve vasıtaların sebep olmaktan öteye geçmediklerini göstermek üzere üçüncü şahıstan birinci şahsa geçiş yapmıştır. Yine Allah, ”Ölü bir bölge" ifadesiyle de su kaynaklarından mahrum olan bölgeleri kastetmiştir.
Ölülerin yeniden dirilmesi de böyle olacaktır. Yani mahşer günü ölülerin yeniden diriltilip kabirlerden çıkarılmaları, tıpkı müşahade ettiğiniz bu toprağa hayat verilmesi gibidir. Allah'ın gücünün yetmesi ve bu işin yerine getirilmesinin kolaylığı konusunda bu iki yaratma arasında hiçbir fark yoktur.
Âyet-i kerimede kâfirlerin yeniden dirilmeyi inkâr etmelerinden dolayı onlara delil getirilmiş, gözleriyle gördükleri toprağa hayat verilmesi örnek gösterilmiştir.
Ebû Rezîn el-Ukaylî'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: ”Dedim ki,: Ey Allah'ın Elçisi! Allah ölüleri nasıl diriltir? O şöyle buyurdu: 'Kuru bir vâdiden geçip ardından yeşerirken oradan hiç geçmedin mi?' Ben de,.,Evet, geçtim deyince: ‘lşte Allah ölüleri bu şekilde diriltir, yeniden dirilme de böyledir.' buyurdu."
Fatır 35:10
İzzet ve şeref isteyen kimse ki, Rağıp Isfahanı şöyle demiştir: ”İzzet, insanın yenilgiye uğramasına engel olan bir durumdur. 'Aziz'de, mağlup olmayıp galip gelen elemektir. Allah, peygamberi ve mü'minler için olan izzet, sürekli ve devamlı olan izzettir. Gerçek izzet ve üstünlük de budur. Kâfirlerin izzeti ise büyüklük taslamaktan ibarettir ki, aslında bu, zillettir."
Âyet-i kerimedeki bu ifadeden maksat, müşriklerin putlara tapmaları yü zünden üstünlük taslamalarıdır.
Bilsin ki, izzet, dünya ve âhiret izzeti
bü tünüyle ve sadece
Allah'ındır. O'ndan başka kimse buna sahip değildir. Yani bu üstünlük ve şerefi talep eden kimse, bu izzet ve şerefi Allah'tan. O'na itaat ederek ve O'ndan korkarak istesin, başkasından değil. Allahü teâlâ, ardın dan izzetin iman ve iyi amelle talep edileceğini açıklayarak şöyle buyurmuş tur:
O'na ancak güzel sözler yükselir. Buradaki güzel sözlerden kasıt, iz zetin talep edilme vasıtası olan sözlerdir. Açıkça görüldüğü gibi âyette. ”O'na" derken, sadece kulların amelleri için görevlendirilen meleklere değil. Allahü teâlâ'ya işaret edilmektedir. Çünkü dostunu üstün kılan ve arzu ettiğini doğrudan veren O'dur.
Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: ”Âyette geçen ”kelim' (sözler), duâyı, istiğfarı, Kur'an okumayı, Hazret-i Peygamber’in ”Sübhânellâh ve'l-hamdü lillâh velâ ilahe illallâhu vallâhu ekber" şeklindeki ifadesini ve buna benzer güzel sözleri içine almaktadır."
Onları da iyi amel yükseltir. Âyet-i kerimedeki ”yerfe'uh" daki zamirin hangi ismin yerini tuttuğu konusunda bazı farklı görüşler vardır:
Birincisi: bu zamirle güzel sözlere işaret edilmektedir. Çünkü amel, an cak tevhid inancı sayesinde kabul edilir. Yani tevhid kendi başına yükselir ve kabulüne vesile olması hasebiyle de iyi ameli yükseltir. Kâfirlere ait amelle rin şirk yüzünden reddedildiği ve boşa çıkarıldığını görmüyor musun?
İkincisi: sözkonusu zamir, iyi amelin yerini tutar. Nitekim amel, imanı sağlamlaştırır ve kuvvetleştirir. Yüksek dereceler de ancak onunla elde edilir. Tevhid, ancak itaat sebebiyle kabul edilir: isyanla fayda vermez. Yani cezaya engel olamaz.
Ebussuûd Efendinin Tefsirinde bu husus pek güzel şekilde ifade edile rek şöyle denmiştir: ”Ameller tıpkı yükselme vasıtaları olan basamaklar gibi dir. Amelden yoksun söz, yağsız çorba, yağmursuz bulut ve kirişi olmayan yay gibidir. ”Yerfe'uh", onu kabul eder demektir."
İbn Atıyye de şöyle demiştir: ”En çok tercih edilen söz budur. Bu şeref bu şekilde amele tahsis edilmiş olmaktadır. Çünkü amelde zorluk ve külfet vardır."
Kötülükleri tuzak yapanlara gelince hileleri yüzünden
onlar için dünya ve âhirette
çetin bir azap vardır. Bu azabın sınırı belli olma dığı gibi azap esnasında onların daha önce nasıl tuzak kurduklarına da bakıl maz.
Burada, güzel sözün ve iyi amelin durumu açıklandıktan sonra kötü sö zün, kötü amelin ve bunların sahiplerinin durumu ortaya konmaktadır. Söz konusu tuzaklar da Kureyş halkının Dâru'n-Nedve'de Hazret-i Peygamber ile ilgili kurdukları tuzaklar olup bunlar da hapsetmek, öldürmek ve sürgün etmekten ibaret üç şeyden birini ona reva görmeleridir. Nitekim Allahü teâlâ Enfal Sûresi'nde onların bu kararına işaretle şöyle buyurmuştur: ”Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları, veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çı karmaları için sana tuzak kuruyorlardı." (Enfal: 30)
Ve onların yani Allah Rasûlüne tuzak kurmak isteyen bozguncuların
tuzağı Allah'ın onlara tuzak hazırlamasının karşısında
bozulur, yok olur. Allahü teâlâ bu kimseleri, tuzaklarını yok ettikten sonra mahvetmiştir. Nitekim onları Mekke'den çıkararak hayatlarına son vermiş ve Bedir savaşın da öldürülmüşler, böylece Hazret-i Peygamber hakkında kurdukları üç tuzaktan birini aleyhlerine çevirmiştir. ”De ki,; Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar..." (İsrâ: 84)
Fatır 35:11
Allah sizi Hazret-i Âdem’in yaratılmasına bağlı olarak ilkin
toprak tan, ki, bu ifade yeniden dirilmenin ve mahşerde toplanmanın doğruluğuna işaret eden başka bir delildir.
Sonra meniden yarattı. ”Meni"; omurga kemikleri ile göğüs arasından çıkan -az olsun, çok olsun- arı bir sudur. Yani daha sonra sizi meniden yarattı. İnsanlığın atası olan Hazret-i Âdem’i topraktan, sonra onun bir nesli olarak üreme ve doğum yoluyla sizi de meniden varetti.
Sonra sizi çiftler erkek, dişi ya da sınıflar; kırmızı, beyaz ve siyah tenli
kıldı. Katâde şöyle demiştir: ”Birbirinize eş kıldı."
Bir dişinin gebe kalması ve doğum yapması hep O'nun bilgisiyledir, dilemesine bağlıdır. Yani O, gebe kalanın gebe kalması ve doğum yapa nın doğumu yapması ile ilgili her şeyi bilir. Bununla birlikte gebe kalınan ve doğum yapılan yeri, günlerini, saatlerini, bebeğin düşük mü, sağlıklı mı, erkek mi, kız mı olduğunu vb. durumları bilir.
Birinin ömrünün uzatılması da, ömründen azaltılması da mutlaka bir kitapta Levh-i Mahfuz'da veya Allah'ın bilgisinde ya da her insanın amel defterinde yazılı
bulunmaktadır. Ömür; bedenin hayatla mamur olma müddetine verilen addır. Uzun ömürlü birinin ömrünün kısalması mümkün değildir. Bu, dinleyenin anlayışına güvenerek ifadede gösterilen bir müsamahadan ibarettir. Âyetin manası, hiçbir kimsenin ömrü kısaltılmaz ki, kitapta olmasın, demektir. Ancak bunun manası hiçbirinin ömrü uzun iken kısaltılmaz anlamında değil, aksine ömrü baştan kısa kılınmaz ki, kitapta olmasın, anlamındadır.
Şüphesiz bunlar sözkonusu yaratma ve ardından ifade edilenler, akıllara durgunluk vermekle birlikte
Allah'a kolaydır. Çünkü Allah vasıtalara muhtaç değildir. Öldükten sonra yeniden diriltmek de böyle kolaydır.
Bil ki, âyet-i kerimede iki ömüre göre artma ve azalma, öğrendiğin anlamdadır. Çoğu kelâmcıların ve hatta âlimlerin çoğunun (cumhurun) görüşüne göre ömür, yani bir şahsın ömrü ne artar, ne de azalır. Denmiştir ki, bu alandaki artma ve azalma, Levh-i Mahfuz'da tespit edilen çeşitli sebepleredir. Faraza falan şahıs hacca giderse ömrü 60 yıl, değilse 40 yıl şeklinde yazılma sı gibi. Aynı şekilde sadaka verir ya da akrabayı ziyaret eder, sila-i rahim yaparsa ömrü 80 yıl, değilse 50 yıl gibi. Nitekim hadis-i şerif buna işaret etmiştir: ”Sadaka ve akrabayı görüp gözetme, ülkeleri imar eder ve ömrü artırır."
Öte yandan dendiğine göre ömrün azaltılmasından maksat, kişinin öm rünün geçmesi ve dolayısıyla kısalmasıdır. Nitekim amel defterine, ömrü şu kadar ve bu kadar yıldır diye kaydedilir. Ardından bunun altına, bir gün geçti, iki gün geçti diye yazılır. Nihayet kişi ömrünün sonuna gelir.
İbn Abbas da şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ her insana bir ömür biçmiştir. Nihayet o, bu ömrün sonuna ulaşır. Üzerinden gece ve gündüz geçtikçe buna paralel olarak ömrü de azalır."
Ve yine denmiştir ki,; ömrün azalması, Allahü teâlâ'nın rızasının dışında tüketilmesidir.
Fatır 35:12
İki deniz birbirine eşit olmaz. ”Bahr" (deniz); çok su ihtiva eden geniş bir yerdir. Geniş bir bilgiye sahip olan, ilimde otoriter olan kişi için de ”bahr" (derya) adı verilir. Kamus isimli sözlükte ise bu kelime şöyle tarif edilmektedir: Bahr, tatlı olsun, tuzlu olsun çok su demektir. Bazıları ise şöyle demişlerdir: ”Deniz, aslında tatlı su için değil, tuzlu su için kullanılır. Allahü teâlâ'nın ”İki deniz birbirine eşit olmaz" buyruğunda tatlı su, tuzu da ihtiva ettiği için deniz diye adlandırılmıştır. Nitekim güneş ve ay için ”iki ay" dendiği gibi.
Şu deniz
çok tatlı ve hoş,
susuzluğu giderici, içimi kolaydır. Şu da çok acı ve tuzludur boğazı yakar.
Haridetu'l-Acâib isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Deniz suyunun çok tuzlu olmasının, tatlılmaya ve kolay içilmeye müsait olmamasının hikmeti: Zamanla denizin bozulmaması ve bu bozulma yüzünden arzın zarar görmemesidir. Şayet deniz tatlı olsaydı aynı sonuç ortaya çıkardı. İnsanın, yere, gö ğe, âleme ve renklere baktığı gözünü düşünmez misin? Nitekim göz yuvarlağı göz yaşlarına batırılmış haldedir. Gözyaşı da tuzlu sudan ibarettir. Demek ki, göz yuvarlağı ancak tuzlu su ile korunmaktadır. Bu sebeple gözyaşı tuzlu ol muştur."
Tatlı ve büyük nehirlere gelince, onlar sürekli aktıklarından tadları ve kokuları değişmez. Bu değişme, ancak bir yerde durmasından kaynaklanır.
Ey insanlar! Tadları farklı bu iki denizin
herbirinden taze et balık
yersiniz ve özellikle tuzlu olanından
takmakta olduğunuz hanımlarını zın takındığı
süs eşyası inci ve mercan
çıkarırsınız. Burada balık, ko lay bozulduğu için taze diye nitelenmiştir. Bu yüzden balık, vakit geçirilme den taze olarak yenir. Yine burada, hanımlar erkekler için süslendiklerinden söz konusu süs eşyası erkeklerin imiş gibi takma işi onlara isnad edilmiştir.
(Allah'ın) lütfundan (nasibinizi) arayıp bu lütuftan dolayı
şükretmeniz ve Allah'ın nimetlerini bilmeniz, dolayısıyla hakkını yerine getirmeniz.
için gemilerin denizi yarıp gittiğini görürsün. Bu ifadede ”görürsün" hitabı tekil ve fakat bundan önceki hitaplar ise çoğuldur. Çünkü burada ki, hitap, sadece denizlerden istifade edenlere değil, aynı zamanda bu durumu görenlere de aittir.
Öte yandan Bahru'l-Ulûm'da şöyle geçmektedir: ”Allah'ın lütfunu ara maktan kasıt ticarettir. Çünkü ticaret, rızkın artmasının ve fazlalaşmasının en büyük vasıtasıdır."
Bil ki, Allahü teâlâ bu âyeti; gücünü göstermek, nimetlerini ortaya koy mak üzere dile gerilmiş, mü'min ve kâfir için tatlı deniz ile tuzlu denizi örnek göstermiştir. Bu iki deniz birbirine eşit değildir.
Fatır 35:13
Allah, gecenin bir bölümünü gündüze ilâve ederek
geceyi gün düze katar, böylece ilkbahar ve yaz mevsimlerinde olduğu gibi, gece kısalırken gündüz uzar. Sonbahar ve kış mevsimlerinde görüldüğü gibi, gündüzün bir bölümünü geceye ilâve ederek
gündüzü de geceye katar; güneşle ayı ise buyruğu altına alınıştır. Güneş ve ayın buyruk altına alınmasının anla mı, onları insanlar için faydalı hale getirmek demektir. Çünkü insanlar güneş le ayın hareketleri sayesinde yılların sayısını ve hesabı bilmektedirler. Gece nin gündüze, gündüzün de geceye katılmasının hikmeti de yine bu sayede öğ renilmektedir. Nitekim güneş ve ayın hareketleriyle vakitler değişmekte, pek çok faydanın ve önemli durumların bağlı olduğu dört mevsim ortaya çıkmak tadır.
Güneş ve ayın
herbiri yılın gün sayısına göre kendine mahsus gün lük belirli ve zorunlu hareketine uygun olarak devamlı bir şekilde
belirtil miş muayyen
bir süreye kadar akıp gider. Bu süre Allahü teâlâ'nın gü neş ve ayın hareketi için takdir ettiği süredir ve kıyamet günü ile son bulur. O zaman bunların dönüşü durur.
İşte bu eşsiz yapıyı ortaya çıkaran ve şanı yüce olan
Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. Yani ilâhlık, Rab olma, göklerde ve yerde bulunan şeylere sahip olma gibi vasıfları kendinde toplayandır. Öyleyse O'nu tanıyın, birleyin ve buyruğuna boyun eğin.
O'nu ve kentlisine ibadet etmeyi
bırakıp da taptıklarınız ise bir çekirdek zarına bile sahip değillerdir. Yani size çekirdek zarı kadar fayda vermeye güçleri yoktur. ”Kıîmîr"; tıpkı öıtü gibi çekirdeği kaplayan ince be yaz bir zardır. Bu azlığa, küçüklüğe ve basitliğe gösterilen bir örnektir. ”Nakîr" çekirdeğin üzerinde bulunan oyuk, ”fetîl" bükülmüş ip şeklindeki çe kirdek filizi de aynen böyle bir örnektir.
Fatır 35:14
Eğer onları yani putları yardım etmek ve zararı gidermek için
çağırsanız, çağrınızı işitmezler. Çünkü onlar cansızdır. Cansız olan bir şeyin, işitme kabiliyeti yoktur. Faraza
işitmiş olsalar bile size cevap vermez ler. Çünkü onların dili yoktur. Ya da faydadan bütünüyle âciz kaldıkları için arzunuza cevap veremezler. Şüphesiz kendine faydası dokunamayanın başkasına faydası nasıl dokunur?
Kıyamet günü de sizin onları Allah'a
ortak koşmanızı ve kendilerine ibadet ettiğinizi ”Siz bize tapmıyordunuz..." (Yûnus: 28) sözleriyle bile bile
inkâr ederler. Onlar, cahillikten ve aptallıktan dolayı putlara idrak kabiliyeti atfettiklerinden burada o putlara, insanlara isnad edilen işitme ve cevap verme isnad edilmiştir. Ayrıca âyette. Allah'tan başka tapılan cinler, insanlar ve putlar da kastedilmiş, böylece putlar, diğerlerine dahil edilmiş olabilir.
Ey Rasûlüm Muhammed! Bu gerçeği
sana, (hiç kimse) her şeyden haberdar olan Allah gibi haber veremez. İşlerin gizli taraflarından haberdar olan O'dur; başkaları değildir. Bu âyetle hedeflenen, söz konusu putların durumunu bütün açıklığıyla ortaya koymak ve inkârcıların tanrı kabul ettikleri şeylerin ilâhlıkla ilgileri olmadığını belirtmektir.
ez-Zevrakî şöyle demiştir: ”Habîr: işin inceliklerini çok iyi bilen kimse demektir. Ki bu incelikleri, bildirme ve haber verme olmadan başkasının bilmesi mümkün değildir."
Gazâlî de şöyle demiştir: ”Habîr: gizli haberler kendisinden uzak olma yan, dünyada ve ruhlar âleminde cereyan eden her şeyi, hareket halinde veya duran her bir zerreyi bilen ve bütün bunlardan haberdar olan kimse demektir."
Fatır 35:15
Ey insanlar! Siz kendiniz için ve size teklif edilen şeyler için
Allah'a çok
muhtaçsınız. Gerçekten her varlık, kendisini ilk olarak or taya koymak, yetiştirmek, ikinci olarak da hayatta bırakmak için yaratanına muhtaçtır. Sonra insan, O'nun zâtı, sıfatları ve fiilleri konusunda Allah'ın ke rem ve lütfuna muhtaçtır.
Mutlak manada
zengin ve övülmeye lâyık olan bütün varlıklara ni met veren ve nihayet bu nimet ve lütfuna karşılık o varlıklardan hamdi hakeden
ancak O'dur. Herkes O'na muhtaçtır. Çünkü hiç kimse kendi başına işini göremez, ancak yardımcılarla görebilir. Allah ise yardımcılara, diğer şeylere muhtaç değildir. Allah, ihtiyaç hissetmeyen zengindir.
Fatır 35:16
Allah dilerse sizi yeryüzünden
yok eder tıpkı varetmeye ve hayatta bırakmaya gücü yettiği gibi
ve yerinize
yeniden başkalarını ya ratır. Onlar sizin gibi olmazlar, bilakis itaati sürdürürler. Yeniden varedilen, kendileri gibi insan olur, ya da bilmediğiniz başka bir âlem yaratır. O takdirde varedilen kendi cinslerinden olmaz. Burada her iki durumda amaçlanan, unutkanlığa kapılmış insanlara olan öfkeyi ortaya koymak, aşırılıklarından ve günahlarından dolayı onları azarlamaktır. -
Fatır 35:17
Bu, yani onları yok edip başkalarını yaratma
Allah'a zor değil dir. Aksine O'na kolay ve basittir. Çünkü O'nun gücü her şeye yeterlidir. Bu sebeple herhangi bir şeye, ”ol" deyince, o şey duraksamadan ve direnmeden hemen oluverir. Şüphesiz Allah, geçmiş milletleri helak etmiş ve yerlerine başkalarını getirmiştir.
Buna göre akıllı ve mükellef olan kişinin Allah'a kulluk etmesi, O'na karşı gelmekten sakınması, rızasına muhalif bir şeye cüret etmekten uzak dur ması ve cansız varlıklardan daha fena bir duruma gelmemesi gerekir. Çünkü en şerefli varlık insandır.
Fatır 35:18
Kıyamet günü
hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez.
Aksine herkes kazanmış olduğu günahını çeker. Dünyada ise böyle değildir. Burada zorbalar dosta karşı dostu, komşuya karşılık komşuyu hesaba çeker ler. Allahü teâlâ'nın: ”Elbette onlar kendi yüklerini, kendi yükleriyle birlikte başkalarının yüklerini de yükleneceklerdir." (Ankebût: 13) buyruğuna gelin ce, bunun anlamı şudur: Onlar kendi sapıklıklarının günahları yanında saptır dıktan kişilerin de günahlarını yüklenirler. Bunların her ikisi onların günahla rıdır. Burada başkalarına ait günahlardan hiçbiri yoktur. Nitekim onların: ”Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim..." (Ankebût: 12) şeklindeki sözlerine karşılık Allahü teâlâ'nın: ”...Halbuki onların hiçbir günahını yüklenecek değillerdir." (Ankebût: 12) buyruğu ile kendilerini nasıl yalanladığını görmez misin?
Buradan, kıyamet günü mazlumların günahlarının zalimlere nasıl yükletildiği öğrenilmektedir. Her ne kadar görünürde zulme uğrayanın yükünün hafifletilmesi hasıl oluyorsa da aslında yüklenilen şey, zulmün cezasıdır. Söz konusu işi, ancak başkasıyla bağlantılı olan günahta cereyan eder.
Yükü günahları
kendine ağır gelen kimse -ki, yük, burada günah anlamındadır. Nitekim günah, kıyamet günü sahibine ağır geleceği ve dünya da sevaptan geri bıraktığı için ”yük" olarak adlandırılmıştır.-
Onu üzerin de bulunan günahların bir kısmını
taşımak üzere (birini) çağırsa, çağrıyı yaptığı kişi babası, annesi, çocuğu, kardeşi vb.
yakını dahi olsa yükünden ona bir şey yüklenmez. Çünkü o gün, onların herbirinin, başından aşacak işi ve kendisini âciz bırakacak yükü vardır.
Bu mesaj Allahü teâlâ'nın, ancak günahı bizzat işleyeni hesaba çekeceğini ve akrabadan imdat dilemenin takva sahibi kişilerin dışındaki kimselere fayda vermeyeceğini göstermektedir.
İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: ”Baba ve anne evlâtları ile karşılaşır ve ona şöyle derler: 'Yavrum! Bazı günahlarımı üstlen.' Evlât da: 'Buna gücüm yok; üzerimde bulunanlar bana yeter' der. Aynı şekilde adam hanımına yapışır ve ona: 'Dünyada ben senin beyindim' der ve onu iyice överek kendisine şunu söyler: 'Senin iyiliklerinin zerre miktarına muhtacım. Belki onun sayesinde gördüğün şu halden kurtulurum.' Bunun üzerine hanımı: 'İstediğin şey ne kadar basit! Fakat buna gücüm yok, çünkü senin korktuğun gibi ben de korkuyorum' der."
Ey Rasûlüm Muhammed!
Sen bu uyarınla
ancak ilâhî azabı ve ahiretin durumlarını
görmeden ya da insanlardan uzak başbaşa kalınca
Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları yani namazı gerektiği gibi kılan ve onu dikilen bir minare, göndere çekilen bir bayrak gibi yapanları
uyarırsın. Âyetin anlamı şöyle olmaktadır: ”Sen, her ne kadar bütün insanların uyarıcısı isen de senin uyarın ve dikkat çekişin ancak kavminden böyle kimselere fayda sağlar. Fakat bunların dışındaki azgınlara ve fesat ehline fayda vermez."
Âyet-i kerimede öncelikle korku ve namaz üzerinde durulmuştur. Çünkü korku ve namaz, açık ve gizli güzel amellerin esasıdır. Namaz dinin direği, korku ise sağlam inancın sembolüdür. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
"Gerçekten kişi ile şirk ve küfür arasında sadece namazı terketmek vardır."
Kim bu uyarıların etkisinde kalarak günahların kirlerinden
temizlenir ve itaat ederek halini düzeltir
se o, kendi yararına temizlenmiş olur. Çünkü bunun faydası ona aittir. Tıpkı günahlarla kirlenenin kendi zararına kirlendiği gibi. Tek ve toplu olarak
dönüş Allah'adır, başkasına değildir. Temizlenmelerinden dolayı onları en güzel şekilde mükâfatlandırır.
Fatır 35:19
Körle, gören bîr değildir. Bu ifade kâfir ve mü'min için bir benzetmedir. Şüphesiz mü'min, kurtuluş yolunu görüp o yola giren kimsedir. Kâfir ise böyle değildir. Körle, gören belli duyu açısından bir olmadıkları gibi aynı şekilde kâfirle mü'min iç idrak açısından da bir değildir. Kör, gözden; kâfir de basiretten mahrumdur. Aksine kâfir, hakkı idrak eden körden daha kötü bir durumdadır. Nitekim görme duyusu, bütün canlılar arasında müşterek bir duyu olduğu için pek dikkate alınmaz.
Fatır 35:20
Karanlıklarla aydınlık da. Bu, batıl ve hak için bir benzetmedir. Kâfir; küfür, şirk, cehalet, isyan ve batıl karanlığı içinde bulunmaktadır. Sağını, solunu görmez ve felâketlerden hiçbir şekilde kurtulması beklenmez.
Mü'min ise tevhid, ihlâs, ilim ve itaat aydınlığı ve nuru içindedir. Nereye giderse elinde mumlar ve kandiller vardır.
Batılın birden çok ve hakkın bir olmasından dolayı âyette karanlıklar çoğul, aydınlık ise tekil olarak getirilmiştir. Buna göre hak tektir ve o da tevhid inancıdır. Bu inanca sahip olan, sadece Allahü teâlâ'ya kulluk eder. Fakat batıl yollar çoktur. Bu yolda olanların kimi yıldızlara, kimi ateşe, kimi putlara, kimi de başka şeylere tapar.
Fatır 35:21
Gölge ve sıcaklık da böyledir. Bu ifade ise cennet - cehennem, mükâfat - ceza, rahatlık - zorluk için bir benzetmedir. ”Harûr": aslında geceleyin, bazen de gündüzün olan sıcak rüzgârdır. Yani gölgede gönlün rahat etmesi, sıcaklıkta zorluk ve gam bulunması açısından gölge ile sıcaklık bir olmadığı gibi mü'min için olan ve içinde gölge, rahatlık bulunan cennetle, kâfir için olan ve içinde aşırı sıcaklık bulunan cehennem aynı değildir.
Fatır 35:22
Dirilerle ölüler de bir değildir. Bu da, müminler ve kâfirler için daha belirgin bir benzetmedir. Bu sebeple ”bir değildir" ifadesi tekrarlanmış, iki grup arasındaki farkı ortaya koymak üzere ”dirilerle ölüler" şeklinde çoğul ifadeler tercih edilmiştir."Diri", hissetme gücü bulunan kişi, ”ölü" de bu gücü yok olan kişidir.
Buradaki benzetme yönü şudur: Mü'min, hayatından yararlanan kimsedir. Çünkü onun dışı zikir, içi de fikirdir. Kâfir ise tam tersine dışı atıl, içi de batıldır.
Cahil kimse elbisesine bakıp gururlanmasın Çünkü kendisi ölü, elbisesi de kefendir.
Bu sebeple asıl hayat, ruhların ve kalplerin hayatıdır. Bu hayat, hikmet ve marifetle sağlanır. Bunlarsız bedenlerin hayatının bir kıymeti yoktur. Çünkü böyle bir hayatta hayvanlarla müştereklik vardır.
Şüphesiz Allah, işittirmeyi ve uyarında yararlanmasını
dilediğine sözünü anlayacak ve öğüt alacak şekilde
işittirir. Elbette sen kabirlerdekilere işittiremezsin.
Bu ifade ile, küfürde ısrarlı olan kişiler ölülere benzetilmiş ve Hazret-i Peygamberin bu kişilerin iman etmelerinden tamamıyla ümidi kestirilmiştir. Allahü teâlâ kalbini mühürlediği kişileri, cevap vermeye güçleri yetmemesi konusunda ölülere benzetmiştir. Kabirlerde bulunanlar işitip cevap vermedikleri gibi, aynı şekilde kâfirler de işitmezler ve hakkı kabul etmezler.
Fatır 35:23
Sen sadece cehennem ve ceza ile
bir uyarıcısın. İşittirmek ise elbette senin görevlerinden değildir. Ölüler gibi olanların kalplerinin mühürlenmesinde senin elinde bir şey yoktur. Allahü teâlâ'nın: ”Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir." (Fâtır: 22) sözü yanında, ”Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis Allah dilediğine hidayet verir." (Kasas: 56) sözü ile yine Onun; ”...Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur..." (Âl-i İmran: 128) ifadesi ve diğer bazı ilahî mesajlar, ilâhlık makamını peygamberlik makamından ayırmaya yöneliktir. Böylece bu iki makam, ümmete karışık gelmesin ve dolayısıyla Allah yolundan, daha önceki bazı ümmetlerin sapmış oldukları gibi sapmasınlar. Nitekim önceki ümmetlere mensup bazı kimseler, ”Uzeyr Allah'ın oğludur" derken bazıları da, ”Mesih Allah'ın oğludur" demişlerdir. Söz konusu ilâhlık makamının peygamberlik makamından ayrılması, Allahü teâlâ'nın bu ümmete olan sonsuz rahmetinin ve üstün tevfikinin bir sonucudur.
Şayet sen; ”Hazret-i Peygamber Bedir savaşında kâfirlere ait cesetlerin kuyuya atılmasını emretmiş, ardından onlara adlarıyla seslenerek şöyle buyurmuştur: 'Rabbinizin size vaadettiğini gerçekten buldunuz mu? Şüphesiz ben, Rabbimin bana vaadettiğini gerçekten buldum.' Bunun üzerine Hazret-i Ömer: 'Ey Allah’ın rasûlü! Ruhları olmayan bu cesetlerle nasıl konuşuyorsun?' deyince Allah Rasûlü: 'Siz, benim söylediğimi onlardan daha fazla işitemezsiniz. Fakat onlar sadece cevap veremezler' buyurmuştur. Bu olay, Hazret-i Peygamber’in kuyuda bulunan ve ölü vaziyette olanlara işittirdiğini gerektirmektedir. Aksi halde bu sözün bir anlamı kalmaz" dersen şöyle cevap veririm: ”Allahü teâlâ söz konusu kuyuda bulunanları azarlamak, tahkir etmek, ceza ve pişmanlık vermek için Allah Rasûlu nün sözlerini işitmek üzere onları o zaman diriltmiştir. Yoksa ölü ölüdür, dolayısıyla bir şeyi işitmesi bahis konusu değildir.
Fatır 35:24
Biz seni hak ile yani hak din olan İslâm ile ya da Kur'an'la müminleri cennetle
müjdeleyici ve kâfirleri cehennemle
uyarıcı olarak gönderdik. Her ümmet ve her asırda yaşayanlar
içinde de onları uyaran
mutlaka bir uyarıcı bulunagelmiştir.
Âyet-i kerimede uyarı ifadesiyle yetinilmiştir. Çünkü peygamberin gönderilmesinde hedeflenen en önemli husus budur.
Keşfu'l-Esrâr'da şöyle geçmektedir: ”Âyet, hiçbir zamanın ilâhî mesajdan yoksun kalmadığını göstermektedir. İlk insan Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'dır ve evlâtlarına peygamber olarak gönderilmiştir. Daha sonra hiçbir dönem Allah'tan tebliğde bulunan bir peygamberden, ya da tebliğde onun yerine geçen bir nebiden uzak kalmamıştır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”insan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?" (Kıyamet: 36) Yani kendisine emredilmez ve yasaklanmaz halde mi?
Şayet bu âyetle; Allahü teâlâ'nın: ”O kitap sana, ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir." (Yasin: 6) sözünün arası nasıl bulunuyor? denilirse şöyle derim: Bir önceki âyetin anlamı şudur: 'Geçmiş her ümmete, inkârlarından dolayı kendilerini uyaran ve imanlarından dolayı müjdeleyen bir peygamber gönderilmiştir. Seni peygamber olarak gönderdiğim ümmetin müstesna.' Nitekim Allahü teâlâ'nın: ”Senden önce onlara bir (peygamber) uyarıcı göndermemiştik." (Sebe': 44) ifadesiyle ”Ataları uyarılmamış bir toplumu uyarman için" (Yasin: 6) ifadesi bu durumu vurgulamaktadır.
Denmiştir ki,: Köklerini kazıyan bir azapla helak olmuş her ümmetin helaki, ancak kendilerini uyarmak ve dikkatlerini çekmek üzere peygamber gönderilmesiyle aleyhlerine delilin sabit olmasından sonra olmuştur. Bu ikinci görüş, söz konusu âyetlerin arasının bulunmasına daha uygun düşmektedir.
Fatır 35:25
Eğer seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, onlardan öncekiler, peygamberlerine karşı gelen ümmetler
de yalanlamışlardı. Oysa peygamberleri onlara davalarının doğruluğunu ve peygamberliklerinin gerçek olduğunu vurgulayan apaçık
âyetler, mucizeler; Hazret-i Şît, Hazret-i İdris ve Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)’in sahifeleri gibi
sahifeler ve Tevrat, İncil ve Zebur gibi ihtiyaç duyulan hükümleri, delilleri, öğütleri, örnekleri, vaadleri, tehditleri vs. açıklayan ve hakkı ortaya koyan
nurlu kitap getirmişlerdi.
Fatır 35:26
Sonra Ben, inkârda sebat edip buna devam eden
kâfirleri türlü azaplarla
yakaladım. Beni inkâr (edişin sonu), ceza land irişim ve alt üst edişim
nasıl oldu?
Fatır 35:27
Ey Rasûlüm Muhammed! Ya da bu hitaba lâyık olan kişi!
Allah'ın gücü ve hikmeti sayesinde
gökten veya buluttan
su yağmur
indirdiğini görmedin, bilmedin
mi? Şüphesiz bu durumu bildin.
Biz onunla o su ile
renkleri farklı meyveler çıkardık. yani nar, elma, incir, üzüm vs. cinsleri farklı veya türleri farklıdır ki, bunların her birinin çeşitli türleri vardır. Nitekim üzümün elliden fazla türü olduğu gibi hurmanın da yüzden fazla türü vardır. Ya da sanlık, kırmızılık, yeşillik, beyazlık, siyahlık vs. durumları farklıdır.
Âyette ilâhî güç ve hikmetin kemalini bildiren eşsiz sanatın yer aldığı söz konusu meyveleri çıkarma fiiline önem verildiğini ortaya koymak için üçüncü şahıstan birinci şahsa geçiş yapılarak ”Diz çıkardık," buyrulmuştur. ”Ben" yerine ”biz" ifadesine dönüş de ibarede önemli bir vurgulamadır.
Dağlarda beyaz, kırmızı değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık.) ”Cuded": gerek dağda ve gerekse başka yerde olsun, farklı renge sahip olan yol anlamındaki cudde kelimesinin çoğuludur. Yani dağlarda, rengi dağ renginden farklı birtakım yollar ve patikalar vardır. Bundan, dağların değişik renklere sahip olduğu neticesi çıkmaktadır. Söz konusu beyaz ve kırmızı yolların değişik renklerde olması, koyuluk ve açıklıktadır. Hac yolunda ve benzer vesilelerle Arap diyarlarının dağlarını gören, bu değişiklikleri müşahede edebilir.
Ayette ”simsiyah" sözcüğü ”değişik renkler" ifadesinden sonra getirilmiştir. Çünkü simsiyah ifadesinden, bu renkte koyuluk ve açıklık gibi bir farklılığın bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Âyet-i kerime ile hedeflenen, ya meyve renklerinin farklı oluşu gibi, dağ yollarının renklerinin farklı olduğunu ortaya koymak, -ki, uzaktan dağ yollarının bir kısmını beyaz, bir kısmını kırmızı, bir kısmını da siyah olarak görürsün.- Ya da bizzat dağların renklerinin değişik olduğunu belirtmektir. Bunların her biri eşsiz gücü gösteren bir simgedir.
Fatır 35:28
İnsanlardan, at, katır ve merkep gibi
hayvanlardan ve deve, inek, koyun ve keçi gibi
davarlardan da yine böyle meyve ve dağların farklı olduğu gibi
türlü renklerde olanlar vardır. Tıpkı beyaz, kızıl ve siyah olduğu gibi.
Kulları içinde ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkarlar. Bu bölüm, Allahü teâlâ'nın: ”...Sen ancak görmeden Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın..." (Fâtır: 18) ayetini tamamlamaktadır. Allahü teâlâ, insanların mertebelerinin ve seviyelerinin farklı olduğunu beyan ettikten sonra onlardan kimin Ondan korktuğunu tayin etmiştir. Yani görmeden Allah'tan ancak Onun, üstün sıfatlarını ve güzel işlerini bilenler hakkıyla korkarlar. Çünkü korkunun dayanağı, korkulan şeyi tanımak ve durumunu bilmektir. Bu sebeple Allahü teâlâ'yı daha çok tanıyan Ondan daha çok korkar. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Allah'a arıdolsun ki, ben, Allah'tan en çok korkanınız ve O'ndan en çok sakınamzım." (7) Bu sebeple Allah, sonsuz gücünü gösteren işlerini dile getirdikten sonra Hazret-i Peygamberin, Rablerinden korkanları uyarmasını istemiş, inkarcıları -ki, onlar söz konusu ilimden uzaktırlar- uyarmaktan geri durmuştur.
7- Bu, Buhari ve Müslim’in zühd ve yalnızlığa çekilmek isteyen üç şahısla ilgili kıssa hakkındaki uzun bir hadisten bir bölümdür. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/250.
Şüphesiz Allah güçlüdür, korkanları
çok bağışlayıcıdır. Bu mesaj, Allahü teâlâ'nın sapıklığında ısrarlı olanı cezalandırdığını ve günahlarından tevbe edeni bağışlayacağını vurgulamakta ve böylece O'ndan korkmanın sebebini belirtmektedir. Böyle bir niteliğe sahip olandan korkmak, gerekir.
Buna göre müminin, insanların Allah'tan en çok korkan biri oluncaya kadar ilim tahsil etmesi için çalışması gerekir. Çünkü insanın ilmi arttıkça Allah'tan korkusu da artar.
Fatır 35:29
Allah'ın kitabını okuyanlar, yani Kur'an okumaya devam edenler ve içindekilerle amel edenler ki, amelsiz okumanın faydası yoktur,
namazı adabına ve şartlarına riayet ederek
kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır sahalarında
gizli ve açık nasıl rastlarsa o şekilde
sarfedenler, ki, burada infakta bulunan kişinin her zaman ve her durumda Allah yolunda vermesine teşvik vardır,
asla zarara uğramayacak bir ticaret, itaatle mükâfat elde etmeyi
umabilirler. Yani bu ticaret asla kesada uğramayacak ve zararla son bulmayacaktır. Bu ticaretin bu şekilde dile getirilmesi, kazanç ve zarar üzerinde kurulu bulunan diğer ticaretler gibi olmadığını vurgulamak içindir. Çünkü bu, fâni olanın karşılığında bakî olanı satın almaktır. En cömert olan Allah'tan umduklarının haber verilmesi ise, amellerine ulaşacaklarına dair kesin bir vaadden ibarettir.
Fatır 35:30
Çünkü Allah onların amellerine ve samimiyetlerine göre Kur'an okumak, namaz kılmak ve Allah için vermek gibi amellerinin
mükâfatlarını tam öder ve lütfundan kereminden ve rahmet hazinelerinden, amelleri esnasında hatırlarına gelmeyecek derecede dilediği kadar
onlara fazlasını da verir. Oysa onlar bunu hak etmemişlerdir. Doğrusu bu, sadece bir lütuf ve ikramdır. Allahü teâlâ yine lütfü sayesinde kıyamet günü onlara şefaat yetkisi verir ve böylece onlar, yakınlarından ve diğerlerinden cehennemlik olanlara şefaat ederler.
Çünkü O, kusurlarını
bağışlayandır, şükrün karşılığını bol bol verendir. Yani onları itaatlerinden dolayı mükâfatlandıran ve amellerinin karşılıklarını lütfedendir.
Fatır 35:31
Kitaptan, Kuran'dan
sana vahyettiğimiz, öncekileri doğrulayıcı inanç ve temel hükümler konusunda, daha önce peygamberlere indirilen semavî kitaplara uygun
olarak gelen gerçektir. Onda yalan ve şüphe yoktur.
Allah, kullarından haberdardır, görendir. Yani işlerinin gizli ve açık taraflarını ihata edendir. Bu ebeple senin durumlarında peygamberliğe ters düşen bir şey olsaydı diğer semavî kitaplara hükmeden ve sayesinde bunların doğru oldukları bilinen bu gerçek mucize sana vahyedilmezdi.
Fatır 35:32
Sonra yani sana vahyedilmesinin, ya da öncekilere ait kitapların ardından
kitabı, kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Büyüklüğümüz sayesinde ona malik kıldık ve bu Kur'an'ı tam bir lütuf olarak verdik. Gerçekten Allahü teâlâ bu seçkin kullarını diğer ümmetlere tercih etmiştir. Nitekim O, bu ümmetin peygamberini diğer peygamberlere tercih ettiği gibi kitapları Kur'an'ı da diğer kitaplara tercih etmiştir. Söz konusu zümreye bırakılan bu miras, sadece Kur'an'ı bütünüyle ezberleyenleri kapsamaz, aksine ondan bir bölüm ezberleyeni de içine alır.
Allahü teâlâ'nın buyurmuş olduğu gibi burada vârisler üç sınıftır:
Onlardan yani seçtiğimiz kullardan
kimi kitaba göre amel etmede
kendine zulmeder, ki, onun durumu Allah'a kalmıştır. Allah, ona ya azap eder, ya da tevbesini kabul eder. Nitekim Kurana gerektiği gibi özen göstermek ona varis olmanın bir zarureti değildir. Bununla ilgili olarak âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: ”Onların arasından da şu değersiz dünya malım alıp, 'Nasıl bağışlanacağız' diyerek kitaba vâris olan birtakım kötü kimseler geldi" (Araf: 169) Zulümle nitelenmekten uzak olmak, âyetteki söz konusu tercih için bir zaruret değildir.
Bil ki, zulüm üç kısımdır:
1- İnsanla Allah arasında cereyan eden zulüm. Bu zulmün en büyüğü inkâr, şirk ve iki yüzlülüktür.
2- İnsanla diğer insanlar arasında cereyan eden zulüm.
3- Kendisiyle nefsi arasında olan zulüm. el-Müfredât'da yer aldığına göre âyet-i kerimede kastedilen sonuncu zulüm şeklidir.
Bazıları da şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ, fasıkların çokluğundan, bir de zulmün cehalet ve yaratılış icabı boş arzulara meyletme anlamına geldiğinden dolayı zalimi önce zikretmiştir."
Ebu'l-Leys ise şu hususu dile getirmiştir: ”Ayette zalimin öne alınması ve hayır için yarışanın sonraya bırakılmasının sebebi, yarışan kendini beğenmesin, zalim de Allah'ın rahmetinden ümidini kesmesin diyedir."
Kimi orta yolu izler, çoğu kez kitaba göre hareket eder. Bununla birlikte bazı şeyleri birbirine karıştırdığı da olur.
Kimi de kendi başına değil
Allah'ın izniyle O'nun kolaylaştırması, başarı lütfetmesi ve hayır yapmaya imkân vermesiyle
hayırlar, iyi ameller
sayesinde öne geçmek için yarışır. Allah'ın sevabını, cennetini ve rahmetini elde etmeye çalışır.
Cafer es-Sadık (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: ”Allahü teâlâ, kendisine ancak kerem sıfatı sayesinde yaklaşıldığını ve bu yaklaşma ile ilgili tercihte zulmün etkili olmadığını bildirmek üzere, önce zalimleri zikretmiş ve ardından orta yolu izleyenleri dile getirmiştir. Çünkü onlar, korku ve ümit arasındadırlar. Sonunda da O'nun hilesinden hiç kimsenin emin olmaması için, öne geçmek üzere yarışanları zikretmiştir. Bunların hepsi kelime-i şehadetin hürmetine cennettedirler."
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Ömer minberden, ”Allah Rasûlü şöyle dedi, demiştir: One geçmek için yarışanımız öndedir; orta yolu izleyenimiz kurtulmuştur ve zalimimiz de bağışlanmıştır. ”(8)
8- Hadisi el-Ukaylî, İbn Merdeveyh ve Beyhakî tahrîc etmiştir. Bkz. ed-Dürru'l-Mensûr. 5/252,
Öte yandan Ebu Bekir b. Verrak şöyle demiştir: ”Allah onları insanların makamlarına göre bu şekilde sıralamaya tabi tutmuştur. Çünkü kulun halleri üçtür: Günah, ardından tevbe, ardından da yakınlıktır. Buna göre kul, günah işlediği zaman zalimler sınıfına girer. Tevbe ettiği zaman da orta yolu izleyenlerden olur. Tevbesi sahih, ibadet ve gayreti çok olduğu zaman ise yarışanlar zümresine girer.
İşte bu, hayırlar sayesinde yarışma, Allahü teâlâ'dan olan
büyük lütuftur. Buna ancak O'nun tevfîki ile ulaşılır. Ya da hu miras bırakma ve seçme işi bir fazilettir. Çünkü Kuran, ilâhî kitapların en üstünüdür. Merhamet edilen bu ümmet, de geçmiş bütün ümmetlerden daha faziletlidir.
Fatır 35:33
Bunlar, Adn Cennetlerine girerler. Orası bunlar için ikamet yeridir. Oradan ayrılmak da söz konusu değildir. Bu mesajda, yarışanlar dile getirilmiş, diğer iki gruptan söz edilmemiştir. Yine bu ifade, onların kesin olarak cennete girmekten mahrum olduklarını göstermiyor ise de burada, kusurlu davranışlarından dolayı bir uyarı ve yarışanların durumuna gelmek için gayret sarfetmeye teşvik vardır.
Ebu'l-Leys şöyle demiştir: ”Bir önceki âyetle bu âyetin tefsirinde, sözkonusu üç sınıfın hepsinin de mü'min olduğuna dair bir işaret vardır. Bu âyetin evveli şöyledir: ”Sonra kitabı... miras verdik" Allahü teâlâ bu ifadesinde üç gruba kitabı verdiğini bildirmiştir. Ardından gelen âyet ise şöyledir: ”Bunlar Adn Cennetlerine girerler." Allahü teâlâ burada, o iki grubun Adn Cennetlerine gireceklerini belirtmemiştir."
Orada o cennetlerde erkekleri olsun, kadınları olsun
altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Yani bazı altın bilezikler takınırlar. Denmiştir ki,: ”Onlar için altın ve gümüşün her ikisi de bir araya getirilir." Bu izah daha güzeldir. Ya da bazıları altın bilezikler -ki, bunlar Allah'a çok yakın kullardır- bazıları da gümüş bilezikler takınırlar. Bunlar da iyi kimselerdir. Ve yine onlar inci işlemeli altınla ve inci berraklığında altın takınırlar. Nitekim incinin ipe dizilme yolunun dışında aynı inciden bilezikler olduğu bilinen bir şey değildir.
Bahru'l-ulûm'da şöyle geçmektedir: ”Onlar, altın bilezikler ve inci bilezikler olmak üzere iki cins bilezik takınırlar. Bunu sağlamak Allah için kolay bir şeydir. Nice ahiret işi dünya işlerine uymaz. Bu iş de onlardan biridir."
Orada elbiseleri de ipektir. Fakat dünya ipeği gibi değildir. Dünyada isminin dışında aynısının bulunması mümkün değildir.
Fatır 35:34
Cennete girme anında Rablerinin kendilerine olan lütfundan dolayı O'na hamd ederek
şöyle derler: Cennete girmemizle
'Bizden tasayı gideren Allah'a hamd olsun. Bütün kemal sıfatlar, gücü tam olan Mevlâ'ya aittir. ”Hazen" ve ”hüzn" aynı anlamda olup yerin sertliği ve gamdan dolayı insanın içindeki sertlik demektir, Zıddı ferah, sevinç demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Lâ ilahe illallah diyenler için ne kalplerinde, ne yeniden dirilmelerinde, ne de mahşerde toplanmalarında bir ürkme yoktur. Sanki ben, kabirlerinden çıkıp yüzlerindeki toprağı silen ve: ”Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun" diyen Lâ ilahe illallah (kelime-i tevhidin) ehli ile birlikteyim." (9)
9- Hadisi Taberânî, İbn Ömer'den merfû olarak tahrîc etmiş, İbn Ebî Hatim de onu: ”Kabirlerinde ve yeniden dirilmeleri anında onlar için bir ürkeklik yoktur" ifadesiyle rivayet etmiştir. Bkz. Muhtasarı Tefsiri İbn Kesir, 3/149.
Doğrusu kötülük etmemizle birlikte bize iyilikte bulunan
Rabbimiz günahkârları
çok bağışlayan, geçmiş günahları bütünüyle örten, itaat edenlere de
şükrün karşılığını verendir. Onların mükâfatım bol bol verir. Allah'tan olan şükür, mükâfatlandırmak ve uygun karşılık vermektir.
Fatır 35:35
Bizi lütfuyla gerçek ikamet evine (cennete) ki, oradan başka tarafa gitmek yoktur. Oraya yerleşen, oradan ayrılmak istemez ve ondan böyle bir şey de talep edilmez.
Yerleştiren O'dur. Onu bu lütuf ve ikrama mecbur eden amellerimizden bir şey de yoktur. Şüphesiz iyilikler yine O'nun bir ihsanıdır, görevi değildir. Şu halde cennete girmek lütuf ve rahmet sayesinde olmakta, derecelerin dağıtımı ise ameller ve iyilikler dikkate alınarak yapılmaktadır.
Artık orada yani ikamet evinde
bize hiçbir zaman, dünyada olduğu gibi
ne bir bedeni
yorgunluk ve ağrı
dokunacak ne de orada bize bir usanç, gevşeklik
gelecektir.' Çünkü orada görev icra etmek ve çabalamak yoktur. Âyetteki ”nasab" ile ”lüğûb" arasındaki fark şudur: Nasab, meşakkat ve külfetin bizzat kendisidir. Lüg üb ise meşakkat ve külfetten dolayı organlarda meydana gelen yorgunluk ve gevşekliktir. Ebû Havyan, Lügûb, bedendeki yorgunluktan meydana gelir, demiştir. Şu beyit buna uygun düşmektedir:
O öyle yücedir ki, onun sahasına hiçbir hüzün inemez. Ona bir taş dokunsiı bile o taş sevinç duyar.
Fatır 35:36
Allahü teâlâ'nın varlığını, ya da birliğini bile bile
inkâr edenlere de günahların en büyüğü ve çirkinliklerin çirkini olan inkârlarına karşılık bilinen ateşe benzemeyen
cehennem ateşi vardır. Ölümlerine hükmedilmez ki, ölsünler ve azaptan kurtulsunlar.
Cehennem azabı da bir an bile
onlara hafifletilmez. Aksine ateşi yavaşladıkça alevi artırılır.
İşte Biz, küfürde ya da nankörlükte ileri giden
her inkarcıyı böyle feci bir ceza ile
cezalandırırız. Bundan daha hafif ve daha az bir ceza olmaz.
Fatır 35:37
Onlar yani inkarcılar
orada: 'Rabbimiz! Bizi ateşten
çıkar ve onun azabından kurtararak dünyaya geri gönder,
yaptığımızdan başka iyi amel yapalım' inkâr yerine iman ve isyan yerine itaat edelim,
diye feryad ederler. Gerçekten amellerin kabul edilmesi, imana bağlıdır. İnkarcılar ise daha önce yaptıklarını iyi amel sandıklarını hissettirerek iyi ameli, ”yaptığımızdan başka" diye kayda bağlamışlardır. Şu anda aksi ortaya çıkmıştır. Çünkü amelleri, boş arzular, istekler ve doğrulara muhalif olmaktan ibaretti.
(Onlara:) 'Size düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Bu ifade, Allahü teâlâ'nın dileklerine karşılık bir cevabı ve onlara olan bir ihtarıdır. Yani size düşünecek kimsenin düşüneceği kadar bir mühlet ve bir ömür, ya da bir zaman vermedik mi? Düşünecek kimsenin düşüneceği kadar bir süre demek; düşünen kimsenin, o süre içerisinde durumunu düşünme ve eksik de olsa halini düzeltme imkânına sahip olması demektir.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Allahü teâlâ, ömrünü altmış yaşına kadar uzattığı bir kişinin özrünü kaldırmış, özür dilemeye gerek bırakmamıştır." (10) Altmış yaşının tayin edilmesinin sırrı herhalde Hazret-i Peygamber’in söylediği şu söze dayanmaktadır: ”Ümmetimin yaşı altmışla yetmiş arasıdır. Bu yaşı aşanlar ise azdır."
Size uyarıcı da gelmişti. Buradaki uyarıcıdan maksat, Hazret-i Peygamberdir -ki, çoğu müfessirlerin görüşü de budur- ya da ona verilen Kur’an’dır.
Öyleyse tadın (azabı), zalimlerin inkâr ve şirkten dolayı kendilerinden azabı kaldıracak
bir yardımcısı yoktur' (denir.) Burada, onların dünyada uykuda olduklarına ve bu yüzden acı tatmadıklarına; öldükten ve yeniden dirildikten sonra tam olarak ayılarak azabı tadacaklarına işaret edilmektedir.
Fatır 35:38
Allah, göklerin ve yerin gaybını kulların bilmedikleri, farkında olamadıkları bütün şeyleri
bilendir. Hal böyle iken insanların durumlarından nasıl olur da habersiz kalır?
Doğrusu O, Allahü teâlâ
kalplerde olanları çok, iyi bilir.
Fatır 35:39
Sizi yeryüzünde halifeler yapan size orada tasarruf yetkisini veren, hakimiyet lütfeden ve yeryüzündeki faydalı şeyleri mubah kılan, ya da kendisine tevhid ve itaatle şükretmeniz için sizi daha önceki ümmetlerin yerine geçiren ve onların ellerinde bulunan dünya mallarına varis kılan
O'dur.
Sizden
kim kendisini halife tayin edenin emrine muhalefet etmek, hükümlerine boyun eğmemek ve kendi arzularına tabi olmak suretiyle halifelik nimetini
inkâr ederse inkârı yani nankörlüğünün vebali ve günahı
kendi aleyhinedir başkasına geçmez. Allah'ın rahmetinden kovulur, cezasını çeker.
İnkarcıların inkârı Rableri katında yalnız (kendilerine olan) gazabı artırır. İnkarcıların inkârı ziyandan başka bîr şey artırmaz. Ayetteki tekrar, hem ifadeyi pekiştirmekte, hem de inkârın başlı başına korkunç ve çirkin bu iki zararın her birine sebep olduğuna dikkat çekmektedir. Yine âyetteki ”maki" (gazap) ve ”hasar" (ziyan) kelimeleri, tazim için nekre olarak gelmiştir. Yani insanı oldukça gözden düşüren ve küçülten büyük bir gazap ve bütünüyle kötülük ve helake sevkeden büyük bir ziyan demektir.
Fatır 35:40
Onları susturmak için
de ki,: 'Allah'ı ve O'na kulluk etmeyi
bırakıp da taptığınız tanrılarınıza ve putlarınıza
hiç baktınız mı? Burada ”tanrılarınız" ifadesiyle tanrılar onlara nispet edilmiş ve ”benim ortaklarım" diye buyrulmamıştır. Çünkü onlar doğrudan putları Allah'a ortak koşmuşlar ve O'nun hiçbir ilgisi olmaksızın böyle bir ortaklık iddiasında bulunmuşlardır.
Haydi gösterin haber verin
bana! Nitekim görme, bakma ve bilgi, haberlerin kaynağıdır. Bu sebeple Allah haber vernie yerine gösterme sözcüğünü kullanmış ve tıpkı şöyle buyurulmuştur: ”Tanrılarınızdan bana haber verin ve gösterin bakalım!"
Onlar yerden hangi şeyi yani Allah'ın müdahalesi olmadan tek başlarına, yeryüzünün bölümlerinden hangi bölümü
yarattılar? Bu sorudan maksat böyle bir yaratmalım olmadığını ortaya, koymaktır.
Yoksa onların, göklerin yaratılmasında Allah ile
ortaklıkları mı var? Ki bu sayede, ilâhlıkta doğrudan bir ortaklık hak etsinler.
Yahut Biz onlara yani o tanrılara kendilerini ortaklar edindiğimizi ifade eden
bir kitap verdik de onların ortaklığına dair
ondaki açık
bir delile mi dayanıyorlar? Allahü teâlâ söz konusu ortaklık için dayanak sayılabilecek çeşitli, delilleri boşa çıkardıktan sonra onları bu anlayışa sevkeden durumu belirtmeye yönelerek şöyle buyurmuştur:
Hayır, o zalimler birbirlerine aldatmaktan, aslı olmayan batıldan
başka bîr şey vaadetmiyorlar. Bu vaad de onların, ”Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" sözlerinden ibarettir. Bu söz, sırf bir aldatmacadır ve bu sayede onların görüşlerinin basitliği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu ifade onlara dumurlarının, işlerinin kötü olduğunu ve akılsızlıklarını bildirmektedir. Bu sonuç, onların Allah'tan yüz çevirmelerinden ve O'ndan başkasına yönelmelerinden kaynaklanmaktadır.
Bu sebeple akıllı kişi, tevhid çınlayışını düzeltmeli, sağlamlaştırmak ve Allah'tan başka hiçbir yaratıcı tanımamalıdır.
Fatır 35:41
Şüphesiz Allah, gücü sayesinde
gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın yerlerinden yok olmasınlar
dîye tutuyor, koruyor.
Andolsıın ki, onların nizamı bir bozulursa yani kıyamet günü olacağı gibi göklerin ve yerin düzeni bir bozulur, yerlerinden ve merkezlerinden bir aynlırlarsa,
kendisinden, Allahü teâlâ'nın tutmasından
sonra hiç kimse onları tutama yerlerine getiremez.
Şüphesiz O, halimdir. Kâfirlerin suçlarının gerektirdiği cezayı vermede aceleci değildir, çünkü şirk sözünün vahametinden dolayı göklerin ve yerin yıkılır seviyeye gelmelerine rağmen onları yerinde tutmuştur. İnkarcılıktan dönen kimseleri de
çok bağışlayıcıdır. ”Halîm"; öfke karşısında kendini frenlemektir. Yani Allahü teâlâ kullarına hilim sahibinin kötü olan kimseye davrandığı gibi davranır.
İmam Gazali (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: ”Halîm; isyankârların isyanını müşahade eden ve emre muhalefeti gören, buna rağmen öfkenin hoplatmadığı, gazabın hemen harekete geçirmediği ve sonsuz bir gücü olmasıyla birlikte bu halin, kendisini çarçabuk intikam almaya sevketmediği kimsedir."
Fatır 35:42
Mekkeli müşrikler
bütün güçleriyle Allah'a and içerek ki, cahiliye halkı atalarına, putlarına vs. ye and içerlerdi. Fakat kesinkes, bütün güçleriyle yemin edince Allah'a yemin ederlerdi. Nitekim en-Nâbiğa bir beytinde bu hususu şöyle ifade etmiştir:
Yemin ettim, sende bir şüphe bırakmadım, Kişinin Allah'tan başka bir isteği yoktur.
Yani Allahü teâlâ hedeflerin en yücesi olduğu gibi O'na yemin etmek de yeminlerin en büyüğüdür.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber’in gönderilmesinden önce ehl-i kitabın kendi peygamberini yalancı saydıkları, Kureyş halkına ulaşmış ve bunun üzerine şöyle demişlerdir: ”Allah, Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin. Onlara peygamberler gelmiş, fakat onlar o peygamberleri yalancı saymışlardır."
Bunun üzerine Kureyş halkı yemin ederek
kendilerine Kureyş halkına
bir uyarıcı peygamber
gelirse, herhangi bir ümmetten Yahudiler, Hristiyanlar ve diğerlerinin her birinden
daha çok doğru yolda daha itaatli ve dinî açıdan daha istikametli
olacaklarına dair yemin etmişlerdi. Fakat kendilerine uyarıcı herkesten daha üstün, nebilerin ve peygamberlerin en şereflisi
gelince bu, uyarıcı ya da onun gelişi,
nefretlerinden hak ve hidayetten uzaklaşmalarından
başka bir şeyi artırmadı.
Fatır 35:43
Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslamak yani Allah'a karşı gelmek, O'na iman etmeye tenezzül etmemek
ve kötü tuzak kurmak (isliyorlar.)
Bahru'l-Ulûm'da şöyle denmiştir: ”Istikbâr", lâfız ve mana yönü itibariyle tıpkı ”isti'zâm" ve ”tcazzum" gibi ”tekebbür" (büyüklük taslama) anlamındadır."
Bazı büyükler şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ seni topraktan yaratmıştır. Dolayısıyla anne gibi olan yere karşı taşkınlık etmek sana yakışmaz."
Mehr (tuzak) ise, başkasını bir hile ile hedefinden saptırmaktır. İki kısımdır:
Övülen tuzak: Sayesinde güzel bir işin hedeflendiği tuzaktır ki, Allahü teâlâ'nın: ”Allah, tuzak kuranların en iyisidir." (Enfal: 30) sözü buna örnektir.
Yerilen tuzak: Sayesinde kötü bir işin hedeflendiği tuzaktır. Söz konusu âyet, bununla ilgilidir ve bu yüzden tuzak, kötü olarak tanımlanmıştır.
Buna göre mana şöyledir: ”Bu durum, onların sadece Hazret-i Peygamber'e engel olma, hatta onu öldürme ve yok etme ile ilgili kötü tuzaklarını artırmıştır."
Halbuki kötü tuzak ancak sahibini, tuzak kuram
kıskaca alır. Nitekim Bedir savaşında onları kıskaca almıştır.
Rivayete göre seleften bazıları şöyle demişlerdir: ”Tuzak kurmayın, tuzak kurana da yardım etmeyin. Şüphesiz Allah şöyle buyurur: ”Kötü tuzak, ancak sahibini kıskaca alır." (Fâtır: 43) Taşkınlık etmeyin ve taşkınlık edene yardımcı olmayın. Şüphesiz Allah şöyle buyurur: ” ...Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir..." (Yûnus: 23) Hazret-i Peygamber’in: ”Zalim olsun, mazlum olsun kardeşine yardım et." sözüne gelince, zalime yardım etme açısından bunun manası, kalbine vesvese veren İblis'e karşı ona yardım etmen ve zulüm konusunda şeytanın ona verdiği vesveseyi gidermek için destek sağlamalıdır. Tuzak kurmak ve aldatmak, iyi mü'minlerin ahlâkından değil, kâfirlerin ahlâkmdandır. Atasözlerinden birisi de şudur: ”Kim kardeşine kuyu kazarsa o kuyuya kendisi düşer." Kötülük, ancak kötülerin başına gelir.
Onlar öncekilere uygulanan yasadan yani Allah'ın geçmiş ümmetlerin inkarcılarına ve tuzak kuranlarına azap etmek suretiyle uyguladığı yasasından
başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın yasasında azap yerine rahmet ve mağfireti koymak suretiyle
ne bir değişme bulursun, ne de Allah'ın yasasında inkarcıların yerine, başkalarına azap etmek suretiyle
bir sapma bulursun.
Fatır 35:44
Onlar, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmek, geçmiş azgın ümmetlerin diyarlarının kalıntılarını müşahade etmek
için yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı? Yani Mekkeli müşrikler evlerinde oturup yeryüzünde gezmediler ve ticaret için Şam ve Yemen tarafına hiç gitmediler mi? Nitekim onlar, peygamberlerini yalanlayınca yok olup gitmişlerdir.
Halbuki onlar, yani Âd, Semûd ve Sebe' gibi kavimler,
bunlardan daha güçlü idiler ve ömürleri daha uzundu. Ama kendilerine ne uzun ömürleri fayda verdi, ne de çok güçlü oluşları yarar sağladı.
Ne göklerde ve ne de yerde bulunan insanlar ve diğer varlıklardan
Allah'ı âciz bırakacak bir şey yoktur. Böyle bir şeyin olması hiçbir yönden mümkün değildir.
Şüphesiz O, evrende bulunan ve var olacak olan her şeyi
çok iyi bilir ve çok güçlüdür. Bu sebeple onların bütün kötü amellerini bilmiş ve o amellerine karşılık kendilerine gereken cezayı vermiştir. Öncekileri cezalandırmaya gücü yetenin, bunları da, amelleri öncekilerin amelleri gibi olunca cezalandırmaya gücü yeter. Bu âyet, inkarcıların ibret alması için Allahü teâlâ'dan onlara olan bir öğüttür.
Bil ki, Allahü teâlâ kullarına mühlet vermiş ve onları ansızın yakalayıp halletmemiştir. Böyle yapmakla onların, Allah'a mağfiret ve ihsanın, yakalayıp intikam almaktan daha sevimli olduğunu görmeleri; şefkatini, iyiliğini, cömertliğini ve rahmetinin gazabından daha ön plânda olduğunu bilmeleri amaçlanmıştır. Yine kullar, ihsanla adaleti, lütufla kahrı, cemal sıfatı ile celâl sıfatını tanımadıkları zaman Allahü teâlâ onları dünya ve ahirette çeşitli sıkıntı ve azaplara maruz bırakır. Sıkıntı ve azap, mü'min hakkında bir arındırma, kâfir hakkında ise sırf bir cezadan ibarettir. Çünkü kâfir, arındırılacak kişilerden değildir. Zira temizleme ve arındırma, ancak inkârın dışındaki günahların kiri için etkili olur.
Allahü teâlâ bizi ve sizi gazabına, azabına ve cezasına sebep olan şeylerden korusun!
Fatır 35:45
Eğer Allah, bütün
insanları yaptıklarına, kazandıkları günahlara
karşılık hemen sorguya çekseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Buradaki canlıdan maksat, insanlardır. Çünkü yaptıklarının karşılığını görecek olan mükellefler onlardır. Nitekim âyetin devamı bu durumu kuvvetlendirmektedir. Veya insanlarla birlikte diğer canlılar da kastedilmiştir. Şüphesiz mükelleflere ait günahların uğursuzluğu yerdeki hayvanlara ve havadaki kuşlara kıtlık vs. sayesinde etki eder. Nitekim Allahü teâlâ Nuh (aleyhisselâm) zamanında gemide bulunanların dışındaki bütün hayvanları yok etmiştir. Buna, müşriklerin uğursuzluğu neden olmuş, böyle bir felâket onların yüzünden meydana gelmiştir.
Bazı âlimler şöyle demişlerdir: ”Bunun anlamı, hayvan insanın günahı yüzünden cezalandırılır demek değildir. Fakat hayvan insan için var edilmiştir. Böyle olunca o, kimin için yaratılmış ise onun yok edilmesinden sonra hayatta bırakılmasının bir anlamı yoktur."
Ama onları Allah için
belli bir süreye, kıyamet gününe
kadar erteler. Süreleri gelince (gereğini yapar). Şüphesiz Allah kullarını görmektedir. İşte o zaman kullarına amellerine göre muamele eder. İyiliğe mükâfat, kötülüğe de ceza verir.
Âyet-i kerimede Allahü teâlâ'nın hilim (cezalandırmada acele etmeme) sıfatı dile getirilmekte ve kullar hi lim sahibi olmaya yönlendirilmektedir. Şüphesiz hilim, âfetlerin örtüsü, ahlâkın da yemeklere tad veren tuzu hükmündedir. Bu sebeple irilim gerekli ve fakat yerinde olmalıdır. Nitekim bir beyitte şöyle denilmiş:
Görüyorum ki, hilim bazı yerlerde zillettir. Bazı yerlerde de sahibini efendi yapan izzettir.
Allahü teâlâ'dan, basiretimizi açıp manevî âleme yönlendirmesini, Halım adıyla bize iyi davranmasını, sonumuzu hayırlı yapmasını ve bizi, Allah'a selim bir kalp ile gelenlerden kılmasını dileriz.
Allahü teâlâ'nın yardımıyla Fatır Sûresinin tefsiri son bulmuştur.
Yâsin 36:1
YÂSÎN SURESİ
Yâ Sîn. Çoğu müfessirlerin de tercih ettiğine göre ” Yâsîn", bu sûrenin adıdır. Yani bu, Yâsîn Sûresi'dir.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine ve birçok müfessirin ifadesine göre ”Yâsîn"m anlamı Tay lehçesinde de ”Ey insan!" demektir ve bu insandan maksat, Allah Rasûlü'dür. İbnu'l-Hanefiyye bunun anlamının, ”Ey Rasûlüm Muhammed!" demek olduğunu belirtmiş ve bunu söylerken de şu âyete dayanmıştır: ”Sen doğru yol üzerine gönderilmiş peygamberlerdensin. ” (Yâsîn : 3)
Bilginlerden bir kısmı, Allahü teâlâ'nın hiç kimseye sûre başlarında bulunan mukâttaa harflerinin anlamını bilme imkânı vermediğini ileri sürerek şöyle demişlerdir: ”Bu harflerin anlamını sadece Allahü teâlâ bilmektedir. Biz bunların Kur'ân'ın kapsamı içinde olduğuna inanıyor, onlarla ilgili bilgiyi Allah'a havale ediyor, diğer âyetleri anladığımız kadar bu harfleri anlamıyorsak da Allah'ın buyruğuna boyun eğerek ve O'nun kelâmına saygı duyarak ibadet gayesiyle onları okuyoruz." (11)
Yâsin 36:2
Çelişkilerden, kusur ve her türlü değişikliklerden uzak
muhkem olan Kur'ân hakkı için... Bir âyette Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Elbette o Kur'an'ı biz koruyacağız." (Hicr: 9) Gerçekten Kur'an'ın ifade şeklini, üslûbunu muhkem hale getiren, anlamını ve muhtevasını güçlü kılan O'dur.
- Ya da âyetin anlamı, ”Hikmet dolu Kuran hakkı için" demektir. Yani, hikmeti içeren demektir. Şüphesiz Kuran, her hikmetin menbaı ve her öğüdün kaynağıdır.
Yâsin 36:3
Ey peygamberlerin en değerlisi ve hepsinin en üstünü!
Gerçekten sen, doğru yol üzerine gönderilmiş peygamberlerdensin. Yani sen, cennete ve manevî yakınlıkla hoşnutluğa ulaştıran tevhid ve ilâhî hükümler üzerinde bulunmaktasın.
Bu mesaj, inkarcıların Hazret-i Peygamber hakkındaki: ”Sen gönderilen bir peygamber değilsin; Allah bize peygamber göndermemiştir" sözlerinden ibaret olan inkârlarını reddetmektedir. Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber’in peygamberliğine dair bu şahitliği, şu âyeti kerimede işaret edilen hususun içinde yer almaktadır: ”...De ki,: Benimle sizin aranıza şahit olarak Allah ve Kitap (Kur ân) ilmine sahip olan yeter. ” (Ra'd: 43)
Allahü teâlâ yüce Kitab'ında Allah Rasûlu nün dışında hiçbir peygamberin peygamberliğine yemin etmemiştir. ”İnsânu'l-Uyûn" isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in özelliklerinden biri de, Allahü teâlâ'nın şu ifadesiyle onun peygamberliğine yemin etmiş olmasıdır: 'Yâsîn. Hikmet dolu Kuran hakkı için, sen gönderilmiş peygamberlerdensin."(Yâsîn: 1-3)
Şayet sen, ”Peygamberlerin doğru yol üzerine gönderildikleri bilindiğine göre âyette tekrar, ”Doğru yol üzerine" diye buyrulmasına ne ihtiyaç vardır?" dersen cevap olarak şöyle derim: ”Bunun faydası, 'Sen, gönderilmiş peygamberlerdensin' âyeti dolaylı olarak bu gerçeği ifade etse de açıkça şeriatın doğrulukla vasıflandırılmış olmasıdır. Böylece Allah, tek düzende bu iki niteliği bir araya getirmiş ve tıpkı şöyle buyurmuştur: ”Sen, sabit yol üzerine karar kılan gönderilmiş peygamberlerdensin. ”
Yâsin 36:4
Ey peygamberlerin en değerlisi ve hepsinin en üstünü!
Gerçekten sen, doğru yol üzerine gönderilmiş peygamberlerdensin. Yani sen, cennete ve manevî yakınlıkla hoşnutluğa ulaştıran tevhid ve ilâhî hükümler üzerinde bulunmaktasın.
Bu mesaj, inkarcıların Hazret-i Peygamber hakkındaki: ”Sen gönderilen bir peygamber değilsin; Allah bize peygamber göndermemiştir" sözlerinden ibaret olan inkârlarını reddetmektedir. Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber’in peygamberliğine dair bu şahitliği, şu âyeti kerimede işaret edilen hususun içinde yer almaktadır: ”...De ki,: Benimle sizin aranıza şahit olarak Allah ve Kitap (Kur ân) ilmine sahip olan yeter. ” (Ra'd: 43)
Allahü teâlâ yüce Kitab'ında Allah Rasûlu nün dışında hiçbir peygamberin peygamberliğine yemin etmemiştir. ”İnsânu'l-Uyûn" isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in özelliklerinden biri de, Allahü teâlâ'nın şu ifadesiyle onun peygamberliğine yemin etmiş olmasıdır: 'Yâsîn. Hikmet dolu Kuran hakkı için, sen gönderilmiş peygamberlerdensin."(Yâsîn: 1-3)
Şayet sen, ”Peygamberlerin doğru yol üzerine gönderildikleri bilindiğine göre âyette tekrar, ”Doğru yol üzerine" diye buyrulmasına ne ihtiyaç vardır?" dersen cevap olarak şöyle derim: ”Bunun faydası, 'Sen, gönderilmiş peygamberlerdensin' âyeti dolaylı olarak bu gerçeği ifade etse de açıkça şeriatın doğrulukla vasıflandırılmış olmasıdır. Böylece Allah, tek düzende bu iki niteliği bir araya getirmiş ve tıpkı şöyle buyurmuştur: ”Sen, sabit yol üzerine karar kılan gönderilmiş peygamberlerdensin. ”
Yâsin 36:5
Kuran,
güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın indirmesidir. ”indirme" sözüyle Kuran kastedilmiş, Kur'an bu kelime ile ifadclendirilmiştir. Dolayısıyla Kur'an bu kelime ile âdeta özdeşleşmiştir. Gerçekten Kur'an, kullarına muhtaç olmayan ve onlara çok merhamet eden Allah katından inmiş, O'nun rahmeti bu Yüce Kitab'ın indirilmesini gerektirmiştir.
Yâsin 36:6
Onunla, yani Kur anla, fetret devrinin uzun sürmesi nedeniyle yakın
ataları uyarılmamış ve ehl-i kitaptan olmayan,
bu yüzden de imandan, tevhide götüren delillerden ve yeniden dirilme ile ilgili delillerden uzak kalmış
gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarasın. Bu hususu, Allahü teâlâ'nın: ”...Senden önce onlara (yani Araplara) bir uyarıcı göndermedik" (Sebe': 44) âyeti ile ”Ümmiler arasından kendilerine âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen
O'dur. Halbuki onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler." (Cıım'a: 2) âyetleri vurgulamaktadır. Önceki atalarına uyarıcı gelmiş ve fakat yakın ataları olan Kureyş halkına gelmemişti. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Onlar bu sözü (Kur'ânı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? ” (Mü'minûn: 68)
Yâsin 36:7
Yemin olsun ki, söz, çoğunun yani uyarmakta olduğun Mekke halkının çoğunun
aleyhine gerçekleşmiştir. Artık onlar senin uyarmanla
iman etmezler.
Müfessirler, âyetteki ”.söz"den ne kastedildiği konusunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Bazıları ”söz"den maksadın, söz konusu kişilerin cehennemlik olduklarına dair Allahü teâlâ'nın hükmü olduğunu söylerken, bazıları da bunun azaptan kinaye olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre mana şöyledir: ”Çoğu azabı haketmiştir."
Müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre ise ”söz"den maksat, Allahü teâlâ'nın İblise söylemiş olduğu şu sözdür: ”Yemin olsun ki, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım." (Sad: 85) Buna göre söz konusu âyet, şu âyetle eş anlamlı olmaktadır: ”...Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur. ”(Zümer: 71) Gerçekten bu azap sözü, inkarcılardan onu gerektirecek bir durum olmadan, bir zorlama sonucunda değil; aksine kendi tercihleriyle inkârda direnmeleri, hatırlatma ve uyarıdan etkilenmemeleri sebebiyle gerçekleşir.
Yâsin 36:8
Biz, kahır ve celâl sıfatlarımızın gereği olarak
onların, Mekke halkının çoğunun
boyunlarına büyük ve ağır
birtakım kelepçeler taktık. Burada geçen ”ağlâl" kelimesi; işkence etmek için demir, ya da başka bir madenden yapılan ve elin boyun kısmına bağlandığı kelepçe, halka demek olan ”ğul" kelimesinin çoğuludur. Kuhistanî ise şöyle demiştir: ”Gul, eli boyun kısmına getiren ve başın hareket etmesine engel olan demir halka ve tasma demektir."
O halkalar çenelere kadar dayanmıştır. O kadar ki, boyunlarına kelepçe takılanlar, başlarını hareket ettiremedikleri gibi, sağa sola da bakamazlar.
Onun için kafaları yukarıya kalkıktır ve bakışları yere doğrudur.
Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: ”Âyet, geçmiş zamanı ifade ediyorsa da aslında âhirette söz konusu kişilerin başlarına geleceklere işaret edilmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: ”...Biz, inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar takarız..." (Sebe': 33)
Müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre âyet-i kerimede onların çoğunun, inkârda direnmeleri ve hakka yönelmemeleri konusundaki durumları, boyunlarına, çenelerine kadar varan kelepçeler takılan, bu yüzden kafaları yukarıya kalkık ve bakışları yere doğru olan kişilerin durumuna benzetilmiştir. Nerede ise onlar hakkı görmezler ve o yöne de bakmazlar. Ayrıca,"Kafalan yukarıya kalkıktır" mesajı, devenin durumuna bir benzetmedir.
Yâsin 36:9
Yine Biz, onlara öfkelendiğimiz ve boyunlarına halkalar geçirdiğimiz gibi
önlerinden bir sed, arkalarından da bir sed çektik ve bu sayede gözlerini perdeledik; artık göremezler. Bu başka bir temsildir. Yani dile getirilenlerle birlikte önlerinden büyük bir sed, aynı şekilde arkalarından da bir sed çektik ve bu sedierte gözlerini perdeledik. Bu yüzden hiçbir şey göremezler. Onların, bu korkunç iki sed arasında mahsur kalmaları ve bu yüzden gözlerinin perdelenmesiyle ilgili zikredilen hususlar, feci hallerinin ortaya konmasında, sapıklık ve cehalet çukuruna hapsedilmeleri, delillerle âyetleri düşünmekten mahrum kalmış olmaları konusunda yeterlidir.
Fahruddin er-Râzi şöyle demiştir: ”Âyetleri ve delilleri düşünmeye engel olan şeyler iki kısımdır:
Birincisi: Kendileriyle ilgili olan âyetleri düşünmeye engel olur. Bu engel, sahibini, kafası yukarıya kalkık, kendini göremez ve vücuduna bakamaz hale getiren halkaya benzetilmiştir.
İkincisi: Dış dünya ile ilgili olan âyetleri görmeye engel olur. Bu engelde, etrafı kuşatan sete benzetilmiştir. Çünkü sed le kuşatılmış olan, dış dünyayı göremez hale gelir. Bu yüzden bu durumda olan kişiye, tıpkı kafası yukarıya kalkık olup da iç dünya ile ilgili âyetler kendisine belirmeyen kimse gibi, dış dünya ile ilgili âyetler kendisine belirmez. Bu itibarla söz konusu her iki engelle denenen kimse, görmekten ve ibret almaktan tamamıyla mahrum kalır. Çünkü deliller ve âyetler çok olmakla birlikte bu iki sahaya (iç dünya ve dış dünya) münhasırdır. Nitekim Allahü teâlâ'nın: ”...Âyetlerimizi onlara hem dış dünyada, hem de kendi içlerinde göstereceğiz...." (Fussilet: 53) buyurmasının yan ıs ıra ”Biz, onların boyunlarına bir takım kelepçeler taktık. ”“ Önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed çektik."(Yasin: 8, 9) sözleriyle de bahis konusu edilenlerin, gerek iç dünyaları ve gerekse dış dünyaları ile ilgili âyetlere yol bulamadıklarına işaret edilmektedir."
"İnsânu'l-Uyûn ” isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Hazret-i Peygamber, hicret etmek üzere evinden çıkarken bir avuç toprak alarak kendisini öldürmek için evini kuşatan müşriklerin başlarına saçmış ve Yâsîn Sûresinin ilk dokuz âyetini okumuştur. Bunun sonucu olarak Allahü teâlâ onların görmelerini engellemiş ve böylece Hazret-i Peygamberi görememişlerdir."
Yâsin 36:10
Onları yani Mekke halkının çoğunu
uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Allahü teâlâ bu ölçüde kimi saptırırsa uyarı ona fayda vermez.
Nakledildiğine göre Ömer b. Abdülaziz (Allah ona rahmet etsin), Gay-Ian el-Kararî'yi huzuruna çağırarak kendisine şöyle demiştir: ”Gaylan! Bana iletildiğine göre sen kader hakkında gelişi güzel konuşuyormuşsun." Gavian: ”Ey müminlerin emiri! Onlar iftira ediyorlar." Ömer b. Abclülaziz: ”Yasin Sûresini baştan itibaren, 'Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar âyetinin sonuna kadar oku." Gay lan: ”Ey müminlerin emiri! Allah'a yemin olsun ki, sanki bu âyeti ilk defa okuyor gibiyim. Ey mü'minlerin emiri! Kader hakkında konuştuğum şeylerden tevbe ediyorum." Ömer b. Abdülaziz: ”Allah'ım! Eğer doğru söylüyorsa tevbesini kabul et ve onu doğru yolda sebat ettir, yok eğer yalan söylüyorsa ona merhametsiz birini musallat et ve kendisini mü'minlere ibret yap."
İfade edilmiştir ki, Hişam b. Abdulmelik, Gay lan el-Kararî'yi yakalamış, ellerini ve ayaklarını kesmiştir. Birisi de: ”Ben onu Şam'ın girişinde asılı olarak gördüm" demiştir.
Bu hadiseden anlaşıldığına göre Kaderiye mezhebine mensup olanlar, her kulun, kendi fiilini yarattığını iddia ederek inkâr ve günahların Allah'ın takdiriyle olmadığını ileri sürerler.
İmam el-Mutarrizî ise şöyle demiştir: ”Kaderiyyeye mensup olanlar, her işin Allah'ın takdirine bağlı olduğunu ileriye süren ve O'na kötü ve çirkin şeyleri atfeden cebrî bir anlayışa sahip kimselerdir. Allahü teâlâ bundan münezzehtir, yücedir."
Allahü teâlâ, uyarının fayda sağlamadığı kişileri anmasının ardından bu uyarıdan etkilenen kişileri belirterek şöyle buyurmuştur:
Yâsin 36:11
Sen ancak zikre düşünerek Kur'ân'a, ya da öğüt ve nasihate
uyan şeytanın peşinden gitmekde direnmeyen
ve görmeden Rahman ın cezasın
d an korkan kimseyi uyarabilirsin. O, cezadan ya da insanlardan uzak olması halinde Allah'ın rahmetine aklanıp durmaz. Allah'ın azabından korkar. Çünkü Allah, merhamet eden ve bağışlayan olduğu kadar, intikam alandır ve güç sahibidir. Hal böyle iken Allahü teâlâ'nın: ”Rablerinin azabına karşı emin olunmaz" (Mearic: 28) buyurmasından sonra O'nun gazabından ve azabından nasıl emin olunabilir?
İşte böylesini yani Kur'ân'a uyan ve Rahman'dan korkanı günahları için büyük
bir mağfiret ve iyi amellerine karşılık razı olunan
güzel bir mükâfatla müjdele. Bu mükâfat, cennettir ve orada Allah'ın, Kur'ân'a uyup ve O'ndan korkan kulları için hazırladığı nimetlerdir. Nitekim Kur'an'ı düşünmek ve öğütten etkilenmek, mağfirete vesile olan imana sevkeder. Çünkü Allahü teâlâ, dilediği kimsenin, şirk dışındaki günahlarını bağışlar. Allah'tan korkmak ise güzel mükafata sebep olan iyiliklere sevk eder. Nitekim Allahü teâlâ: 'Yaptıklarınıza karşılık olarak verir" (Vakıa: 24) buyurmuştur.
Yâsin 36:12
Şüphesiz ölüleri ölümlerinden sonra yeniden
ancak Biz diriltir ve onlara amellerine göre muamele eder
iz. İşte o zaman, müjdelenen insanlara olan ikram ve uyarılanlara karşı intikam tümüyle ortaya çıkar. Diriltme : Bir varlığı his ve hareket edebilecek şekilde canlı hale getirmektir. Ölü ise, ruhu alınan kimsedir.
Yaptıklarını iyiliklerini ve kötülüklerini
ve eserlerini yani öğrettikleri ilim, yazdıkları kitap, vakfettikleri mal, inşa ettikleri cami ve buna benzer diğer hayırlar gibi, geride bıraktıkları iyiliklerden müteşekkil eserlerini
yazarız. Levh-i Mahfuz'da saklarız. Âyetin devamı bu manâya delâlet etmektedir. Ya da onları elçilerimiz, yani insanların amellerini yazmakla görevlendirilen melekler yazar. Âyet-i Kerime'de, yazma işlemi diriltme işleminden önce olmasına rağmen ifadede sonraya bırakılmıştır. Çünkü burada yazma işinin kendisi hedef alınmamış, diriltme işi için dile getirilmiştir. Diriltmek ve yeniden var etmek olmasaydı yazmanın ne anlamı kalırdı.
Bazı müfessirler, âyette geçen ”eserler" ifadesi için, ”Onlar, camilere gidenlerin izleridir" demişlerdir. Bu ifadeden kasıt, her halde bu izlerin o eserlerden sayılmasıdır.
Rivayet edilmiştir ki,. Seleme oğullarından bir gurup ashabın evleri Mescid-i. Nebeviden uzak kalmış ve bu yüzden evlerini Mescid’in civarına taşımak istemişlerdir. Bunun üzerine Allah Rasûlü onlara: ”Seleme oğulları! Evlerinizi yerinde bırakın; Mescid'e gidiş-geliş adımlarınız yazılır" buyurmuş, Allahü teâlâ da şu âyeti indirmiştir: ”Yaptıklarınızı ve eserlerinizi yazarız. ”
Öte yandan evi camiye yakın olan kişi hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Şöyle ki, : O kişinin evine yakın camide kılması mı daha faziletlidir, yoksa daha uzaktaki bir camiye gitmesi mi? Fakihlerin bir kısmı, ”Uzaktaki camide kılmak, fazla adımlar sebebiyle elde edilen çok sevaptan dolayı daha faziletlidir" derken, bazıları da şöyle demişlerdir: ”Yakın camide kılmak daha faziletlidir. Çünkü hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Kişi, namazını ancak komşu olduğu camide kılmalıdır. (2) Bu sayede camiye olan komşuluk hakkı da ödenmiş olur. Şayet o kimsenin bulunduğu yerde cemaati bulunmayan bir mescid olur ve orada namaz kılmasıyla cemaat oluşursa onun bu mescidde namaz kılması daha faziletlidir. Çünkü bu icraatta, mescidi imar ve onu cemaatle ihya etme amacı vardır." Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Cemaatle namaz kılan bir kimsenin namazı, evinde veya dükkânında kıldığı namazdan yirmi beş kat daha faziletlidir."(3) Başka bir rivayette ise ”Yirmi yedi kat ” diye ifade edilmiştir. Zira günlük olarak kılınan farz namazların rekât sayısı on yedi; on da farzlara bitişik sünnet vardır. Böylece toplam yirmi yedi eder.
2- Hadisi Darakutnî ”Sünen" inde tahric etmiştir. Bkz. el- Fethu'l- Kebîr, 3/345.
3- Hadisi Buhari, Müslim, Ebu Davûd ve Tirmizi tahric etmişlerdir. Bkz. Câmi'u'l-Usul, 9/413.
Fıkıh mütehassıslarının çoğuna göre namazı cemaatle kılmak vacib; bir kısmına göre ise müekked sünnettir. Hadis-i şerife göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz niyet ettim ki, birine insanlara namaz kıldırmasını emredeyim de cemaatten geri kalmış kimseleri araştırıp evlerini yakayım." (4) Bu hadis, cemaatten geri kalan kimsenin evinin yakılmasının caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü bu davranış günah olsaydı, Hazret-i Peygamber’in buna tevessül etmesi caiz olmazdı. Çünkü o günahtır. Vacibin ya da müekked sünnetin terkinden dolayı evin yakılması caiz olunca, farzın terkinden dolayı ne olur, düşün! Hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: ”Karanlıkta mescidlere gidenlere kıyamet günü için tam bir aydınlığı müjdele. ”(5)
4- Hadisi Müslim ”Sahih" inde, ”...sonra cemaatten geri kalmış kişilerin evlerini başlarına yakıp yıkayım" sözleriyle tahric etmiştir. Bkz. Câmi'u'l- Usûl, 5/661. Bu konuda geniş bilgi için Bkz. Muhtasar Rûhu'l-Beyan Tefsiri, cilt: 1, sh: 64, dipnot:6
5- Hadisi Ebu Davûd, Tirmizi de ” Kitâbu's-salât" bölümünde tahric etmiştir. Bkz. Câmi'u'l-Usûl, 9/420.
Zaten Biz, ne olursa olsun
her şeyi ister insanın yaptığı bir iş, isterse başka bir şey olsun, olan ve olacak olan bütün şeyleri ortaya koyan
apaçık bir kitapta sânı yüce, olan ve olacak olan her şeyi, gösteren bir asılda; Levh-i Mahfuz'da
sayıp yaznıışızdır. Burada Levh-i Mahfuz, ”imam" diye adlandırılmıştır. Çünkü buna uyulmakta ve tabi olunmaktadır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Her insan topluluğunu imamlarıyla (önderleriyle) birlikte çağırdığımız günde..." (îsrâ: 71) Âyetteki ”sayıp yazma" ifadesinde teşvik ve tehdit vardır. Çünkü amelleri kaydedilen kişinin hiçbir durumda gaflet içinde bulunması doğru olmaz. Aksine her zaman, her yerde ve her durumda kendini kontrol etmesi gerekir.
Yâsin 36:13
Onlara şu şehir halkını örnek getir: Allahü teâlâ peygamberlerin efendisi Hazret-i Peygambere, Mekke'li müşriklere, söz konusu şehir halkının kıssasını hatırlatarak bu şehir halkından inkarcı olanların başlarına gelen felâketin bir benzerinin başlarına gelmemesi için onları uyarmasını emretmiştir. Buradaki örnek getirme, garib bir durumun, benzeri bir duruma tatbikidir. Mana şöyledir: ”Aşırı inkarcılık ve peygamberleri yalancı saymada ısrar etme hususunda şu şehir halkını, Mekke halkına örnek getir." Yani onların durumu ile bunların durumunun çakıştığını ortaya koy. Ayette bahis konusu edilen şehir, Bizans kentlerinden Antakya şehridir.
Hani onlara elçiler gelmişti. Yani Mekke halkına, İsa (aleyhisselâm)'nın elçilerinin Antakya halkına geliş vaktini hatırlat.
Yâsin 36:14
Hani onlara, şehir halkına
iki elçi Yahya ve Yunusu
göndermiştik. Söz konusu elçilerin gönderilmesi, Allahü teâlâ'nın emriyle olduğundan dolayı O'na nisbet edilmiştir. Çünkü bu elçiler aslında Allah'ın elçileriydi.
Derhal onları yalanladılar. Yani elçiler onlara gelip kendilerini hakka davet ettiler. Fakat onlar düşünmeden hemen o elçileri ilâhî davet konusunda yalancı sayarak, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın söylediğine göre onları dövdüler ve hapsettiler.
Biz de hemen bir üçüncü elçi ile havarilerin reisi Şem'un es-Sefâr'la
(onları) takviye ettik. Şem'un, Hazret-i İsa'nın göğe yükselmesinden sonra onun temsilcisiydi.
"et- Tekmile" isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Bu üç elçinin kimler olduğu konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır: Bir kısım bilgin, onların Allahü teâlâ'nın göndermiş olduğu peygamberler olduğunu söylerken, diğer bazıları da, Meryem oğlu İsa'nın söz konusu şehir halkına havarilerden göndermiş olduğu kimselerdir, demiştir. Hazret-i İsa bu elçileri Allah'ın emriyle onlara gönderdiğinden dolayı gönderme işi Allah'a nisbet edilmiştir."
Onlar: Hep beraber,
'Şüphesiz biz size gönderilen elçileriz' dediler. Böylece onlar, Antakya'lıların inkârının ardından sözlerini pekiştirdiler. Çünkü hepsinin sözü bir olduğundan dolayı ikisinin yalanlanması, üçünün de yalanlanması demektir.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i İsa, iki elçisini zorba hükümdara gönderince onlar kendisine ait birkaç koyunu gütmekte olan o şehir halkından bir adama, yani Habibu'n- Necear (aleyhisselâm)'a uğramış ve ona selâm vermişlerdir. Bunun üzerine Habibu'n- Necear onlara, ”Siz kimsiniz ” diye sorunca, kendilerinin İsa (aleyhisselâm)'nın elçileri olduklarını söyleyerek şöyle demişlerdir: ” Biz hastayı iyi eder ve Allah'ın izniyle anadan doğma körle alaca hastalığını iyi ederiz." Bunun üzerine Habibu'n -Naccâr bir türlü tedavi ettiremediği bir hastasını getirmiş; onlar da Allahü teâlâ'ya duâ edip üzerine ellerini gezdirdikten sonra Allah'ın izniyle o hasta sıhhatine kavuşarak ayağa kalkmıştır. Bunun üzerine
Habib hemen iman etmiş ve bu haber etrafa yayılmış ve pek çok kimse bunların elinde şifa bulmuştur.
Elçilerle ilgili haber, hükümdar Rum Buhnâtıs'a ulaşınca söz konusu elçileri istemiş, kendisine geldiklerinde ise durumlarını sormuş, onlar da şöyle demişlerdir: ” Biz İsa (aleyhisselâm)'nın elçileriyiz; seni tek ve bir olan Allah'a ibadet etmeye çağırıyoruz. Hükümdar da onlara: ” Tanrılarımızdan başka bir Rabbimiz mi var?" deyince: ” Evet, seni ve tanrılarını yaratandır," diye cevap vermişlerdir. Bu söze öfkelenen hükümdar, onları dövmüş ve hapsettirmiştir. Bu durum Hazret-i İsa'ya iletilince o da, söz konusu iki elçiye destek vermek üzere Şem'ûn'u üçüncü elçi olarak göndermiştir. Şem'ûn, durumu ve elçiliği farkedilmeyecek şekilde aynı şehre gelmiş, hükümdarın tebasıyla iyi bir diyalog kurmuş, onlar da buna alışmışlardır. Nihayet onlar durumu hükümdara iletmişler ve hükümdar da ona yakınlık göstermiştir.
Şem'ûn şeklen hükümdarın dinini tasvip ettiğini gösteriyor; hatta onunla birlikte putlarının bulunduğu yere gidiyor, görünüşte duâ ederek yakarışta bulunuyordu. Bu yüzden hükümdar onun kendi dininden olduğunu sanıyordu. Sonunda Şem'un, hükümdara şöyle demiştir: ”Öğrendiğime göre seni, tanrından başka bir tanrıya davet eden iki adamı hapsetmişsin. Sözlerini dinlemem ve senin adına kendileriyle tartışmam için onları çağırman mümkün mü?" Bunun üzerine hükümdar iki elçiyi çağırmıştır.
Elçiler geldiği zaman Şem'ûn onlara hitaben:
"Sizi kim gönderdi?" Elçiler: ”Her şeyi yaratan ve ortağı olmayan Allah." Şem'ûn: ”Özelliklerini söyleyin ve O'nu kısaca tanıtın, bakalım." Elçiler: ”O, dilediğini yapar ve dilediği gibi hükmeder." Şem'ûn: ”İddianızdaki deliliniz nedir?" Elçiler: ”Hükümdar ne arzu ederse," diye cevap vermişlerdir.
Bunun üzerine göz çukurları dahi belli olmayan bir çocuk getirilmiş. Elçilerin Allah'a duâ etmeleri sonucu çocuğun göz çukurları açılmış, çamuru fındık büyüklüğünde şekle sokarak göz çukurlarına yerleştirmişler ve bunlar göz şekline dönüşmüş, böylece çocuk görür hale gelmiştir. Hükümdarın bundan dolayı hayrete düşmesi üzerine Şem'ûn ona şöyle demiştir: ”Tanrından bunun bir benzerini yapmasını istesen de şeref senin ve tanrının olsa?" Hükümdar: ”Benim senden gizli bir sırrım yoktur. Bizim tanrı lanınız ne görür ne işitir; ne de fayda ve zarar verebilir."
Daha sonra hükümdar onlara şöyle demiştir: ”Burada yedi gün önce ölmüş bir çocuk var. Babası kaybetmiş olduğu bir malın peşinde; ailesi ise onun gelmesini bekliyor. Çocuğun defnedilmesi için benden izin istediler. Onlara, babası gelinceye kadar bu işi geciktirmelerini emrettim. ”Rabbiniz bu çocuğu tekrar hayata kavuşturabilir mi?" Elçiler: ”Evet," diye cevap vermişlerdir. Bunun üzerine hükümdar, ölen o çocuğun getirilmesini emretmiştir. Elçilerin açıkça, Şem'ûn'un da gizlice Allah'a dua etmeleri sonucu Allah'ın izniyle ölü canlanarak ayağa kalkmıştır. Bunun üzerine Şem'ûn şöyle demiştir: ”Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Hazret-i İsa'nın Allah'ın ruhu ve kelimesi, bunların da Allah'ın elçileri olduklarına şehadet ederim."
Hükümdar yine hayrete düşmüş, fakat Allah'a iman etme yerine inkâra devam etmiştir. Halkın bütünü elçilere işkence etmeyi ve onları öldürmeyi hedeflemiştir. Bu arada Şem'ûn'un durumu ve tutumu ortaya çıkmış, onu da diğerleriyle birlikte tutuklamaya karar vermişlerdir.
Yâsin 36:15
Onlar, Antakya halkı elçilere
dediler ki,: 'Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Sizde, iddia ettiğiniz elçilik vasfı yoktur. Bize karşı, elçiliğin bize değil de size verilmesini gerektiren bir üstünlüğünüz yoktur. Eğer Allah, insanlara elçilik gönderseydi onları insanlardan daha değerli bir sınıftan kılardı. İddialarına göre bu elçiler melek olurdu.
Rahman, herhangi bir şey, gökten bir vahiy ve bu vahyi tebliğ edecek bir peygamber
indirmedi. Siz nasıl elçi oldunuz? Size boyun eğmemiz neden gerekli olsun? Elçilik davasında
sadece yalan söylüyorsunuz.'
Yâsin 36:16
Elçiler de: Bizi yalancı saysanız da
'şüphesiz Rabbimiz bizim size elçi olarak gönderildiğimizi bilir. Böylece elçiler, Allah'ın bilgisini delil göstermişlerdir. Bu ifade, Allah'ın bilgisine karşı gelmekten dolayı onlar için bir uyarı niteliğinde olmasının yanı sıra vurgulamada yemin hükmündedir. Rabbimiz tarafından
Yâsin 36:17
bize düşen, ancak elçilik görevini, doğruluğuna şahitlik eden açık mucizelerle açıklayarak
apaçık bir tebliğdir.' Bu sorumluluktan kurtulduk. Sizi imana zorlayacak bir gücümüz yok. İman ederseniz ne âlâ. Aksi halde size azap iner
dediler. Burada, onların inkârının, Hakkın gerçekliğinin gizli oluşundan değil, sırf onların inadından ve cahiliye taassubundan kaynaklandığı dolaylı olarak ifade edilmiştir.
Yâsin 36:18
Şehir halkı: Dayanakları kalmayıp ileriye sürecekleri bir sebep bulamayınca cahillerin âdeti üzere:
'Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Çünkü o şehir halkı, her türlü kötülük ve vebali gerektirse bile şehvet ve arzularına uygun olan şeyleri temenni ediyorlar; iki cihan saadetine vesile olsa bile o arzulara uymayan her şeyi de uğursuz sayıyorlardı.
Eğer (bundan), bu sözünüzden
vazgeçmezseniz ve susmazsanız
andolsıın ki, sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka can yakıcı bir azap dokunur', yani size bir, iki taş atmakla yetinmez; aksine ölünceye kadar taşlamaya devam ederiz. Bu, can yakıcı bir azap sayılır. Yahut bizim taşlamamız yüzünden size mutlaka can yakıcı bir azap dokunur
dediler.
Bazı müfessirler taşlamayı, kötü söz söyleme diye tefsir etmişlerdir. O takdirde mana şöyle olur: ” Size kötü söz söylemekle yetinmeyiz. Aksine kötü konuşmamız bizi, sizi dövmeye ve duygusal acı vermeye sevkeder."
Yâsin 36:19
Elçiler Antakya halkına
şöyle cevap verdiler: 'Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Uğursuzluğunuzun sebebi biz değil, sizsiniz.
Bu uğursuzluk yanlış inancınız ve kötü amellerinizdir.
Bu uğursuzluk size öğüt verildiği için mi? Yani size, saadetinize vesile olacak şey için öğüt verildiğinden ve uyarıldığınızdan dolayı mı uğursuzluğa uğradınız; ya da size öğüt verilince mi taşlama ve işkence etme ile tehdide koyuldunuz?
Hayır, durum böyle değildir.
Siz aşırı giden ve haddi aşan
bir milletsiniz.' Bu yüzden iltifat edilmesi gereken kimseleri uğursuz saydınız ve onları tehdide koyuldunuz.
Yâsin 36:20
(Bu esnada) şehrin, Antakya'nın
öbür ucundan koşarak bir adam geldi ki, bu adam, bilinmeyen bir adam değil, Allahü teâlâ'nın katında bilinen biridir. Burada belirsiz bir adam olarak zikredilmesi, şanını yüceltmeye yöneliktir. Bu adamın evi şehrin girişinde, en uç kısmında bulunuyordu. Onun, şehrin bir ucundan gelişi, söz konusu elçilerin apaçık bir tebliğde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Öyle ki, çağrıları şehrin bir ucuna ulaşmış ve bunun sonucu olarak da bahsi geçen adam iman etmiştir. Bu adam Habibu'n -Neccâr'dır. Kent halkının putlarını yontmakla meşgul olduğu için bu adı almıştır.
Ve şöyle dedi: 'Ey kavmim! Size hak ile gönderilen
bu elçilere uyunuz! Habibu'n-Necear, kalplerini ısındırmak, nasihatini kabul etmeye doğru yönlendirmek, onlar hakkında iyiliğin dışında başka bir maksadı olmadığına ve kendisinin kötülük niyeti taşımadığına işaret etmek için halkına, ”Ey kavmim!" diye hitap etmiş, onları elçilere uymaya teşvik etmek için de ”elçiler" ifadesini kullanmıştır. Hakikaten o, aralarında günahlardan sakınan ve iyi ahlâk sahibi biri olarak tanınmıştı.
Yâsin 36:21
Nasihate ve elçilik görevini yerine getirmeye karşılık
sizden herhangi bir ücret ve mal
istemeyen bu kimselere uyun; çünkü onlar doğru yoldadırlar, din ve dünyanın hayrına ermişlerdir. Bu hayra erdiren Hak yolda olan kişi, elçi olmasa bile davetinde şüphe uyandıran biri değilse ona uymak gereklidir. O halde, hem elçi, hem de doğru yolda olan bu kimselere uymak nasıl gerekli olmasın?
Yâsin 36:22
Beni yaratana, çeşitli lütufları ve keremiyle beni yetiştirene
ne diye kulluk etmeyeyim ki,? Habibu'n - Necear burada, kendine nasihat etme gibi bir durum meydana getirmek ve öğüdünde samimi davranmak suretiyle irşadda hoş bir usûl uygulamış ve halkına, kendisi için tercih ettiğinin aynısını tercih ettiğini göstermiştir. Maksat, Yaratanlarına ibadet etmeyi terkedip başkasına tapmaya yönelmelerinden dolayı onları kınamaktır. Nitekim âyetin devamı da bu durumu haber vermektedir.
Siz de O'na döndürüleceksiniz. Bu, tehditde ileri gitmenin bir ifadesidir. Yani Ey kavmim! Yeniden dirilmenizden sonra hesap vermek ve ceza görmek üzere Allahü teâlâ'ya döndürüleceksiniz, başkasına değil. O, yine aynı usûlde kendine öğüt verme pozisyonunda sözlerine devamla şöyle demiştir:
Yâsin 36:23
O'nu yani beni yaratan Allah'ı
bırakıp da batıl
tanrılar putlar
edinir miyim hiç? Elbette edinmem. Ardından, Allah'tan başka tanrılar edinmediğinin sebebini ifade ile de şöyle demiştir:
Çünkü O çok merhamet edici Allah, eğer bana bir zarar dilerse o tanrıların şefaati bana fayda vermez. Şefaat hakları yok ki, fayda sağlasınlar. Yardım etmek ve destek sağlamak suretiyle
onlar beni zarardan ve sevimsiz şeylerden
kurtaramazlar.
Yâsin 36:24
İşte o zaman yani Allah'tan başka tanrılar edindiğim zaman
apaçık bir sapıklık içinde olurum. Çünkü fayda vermeyen ve zararı gideremeyen bir şeyi, her şeye gücü yeten ve her yönüyle fayda sağlayan yüce Yaratana ortak koşmak, bir nebze anlama kabiliyeti olan birine gizli kalmayacak derecede açık bir sapıklıktır.
Yâsin 36:25
Şüphesiz ben, sizi yaratan ve türlü nimetlerle sizi yetiştiren
Rabbiniz'e inandım, beni nasihatimde
dinleyin' ve sözümü kabul edin. Halkın, onun kulluk ettiği Rabbinin aynı zamanda kendilerinin de Rableri olduğunu bilmeleri ve ona kulluk etmeleri için, ” Rabbime inandım" yerine ”Rabbinize inandım" demiştir. Şayet o, ”Şüphesiz ben Rabbime inandım" deseydi belki de onlar o zaman: ”Sen Rabbine kulluk ediyorsun; biz de Rabbimize, yani putlarımıza tapıyoruz" derlerdi. Buradaki muhataplar inkarcılardır. Habibu'n-Necear onlara, din konusundaki kararlılığını ve kendisini öldürme tehditlerine aldırış etmediğini ortaya koymak için böyle hitap etmiştir.
Habibu'n-Neccâr nasihatini tamamladıktan sonra halk üzerine çullanmış ve onu ayaklarıyla çiğnemişler, nihayet bağırsakları dışarı çıkmış sonra da kuyuya atılmıştır. Bu görüş, İbn- Mes'ud (radıyallahü anh)'a aittir.
Suddî ise şöyle demiştir: ” Ölünceye kadar onu taşlamışlardır." Baştan ayağa bıçkı ile kesildiği de söylenmiştir. Bu mü'min zat, onlarla uzun uzadıya konuşmuş ve bu konuşma ile elçileri öldürmesinler diye kendilerini meşgul etmeye çalışmış ve sonunda: ”Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım ” demiş; inkarcı halk da hemen üzerine çullanarak onu şehit etmişlerdir.
Yâsin 36:26
Ona: 'Gir cennete!' denildi. Yani Habibu'n-Neecâr öldürüldüğü zaman diğer şehitler gibi cennete girmek suretiyle kendisine ikramda bulunmak üzere böyle söylendi.
O da, ki, bu ifade, onun durumunu dile getirmekten kaynaklanan bir sorunun cevabı niteliğindedir. Tıpkı şöyle sorulmuştur: ”Söz konusu bu değerli ikrama nail olunca ne söyledi? ” Cevap olarak dendi ki, : ”Halkı inkârdan tevbe ederek imana girmek suretiyle aynı ikramı elde etmeye sevketmek için durumunu bilmelerini temenni ederek şöyle demiştir:
Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan, cennette refah içinde bulunanlardan
kıldığını bilseydi!' dedi. O bu ifadesiyle, ölünceye kadar dini yüceltmek için onların dinine karşı mücadelesinin ve eziyetlerine karşı sabretmesinin hangi boyutta olduğunu vurgulamayı hedeflemektedir. Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmuştur: ”O, hem ölü, hem de diri olarak kavmine öğüt vermiştir." (6) Buna göre mü'min insanlara öğüt vermeli, onların taassubuna ve azgınlıklarına aldırmaınalı, hoşnut ve kızgın olmada farklı bir durum sergilememelidir.
Yâsin 36:27
Ona: 'Gir cennete!' denildi. Yani Habibu'n-Neecâr öldürüldüğü zaman diğer şehitler gibi cennete girmek suretiyle kendisine ikramda bulunmak üzere böyle söylendi.
O da, ki, bu ifade, onun durumunu dile getirmekten kaynaklanan bir sorunun cevabı niteliğindedir. Tıpkı şöyle sorulmuştur: ”Söz konusu bu değerli ikrama nail olunca ne söyledi? ” Cevap olarak dendi ki, : ”Halkı inkârdan tevbe ederek imana girmek suretiyle aynı ikramı elde etmeye sevketmek için durumunu bilmelerini temenni ederek şöyle demiştir:
Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan, cennette refah içinde bulunanlardan
kıldığını bilseydi!' dedi. O bu ifadesiyle, ölünceye kadar dini yüceltmek için onların dinine karşı mücadelesinin ve eziyetlerine karşı sabretmesinin hangi boyutta olduğunu vurgulamayı hedeflemektedir. Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmuştur: ”O, hem ölü, hem de diri olarak kavmine öğüt vermiştir." (6) Buna göre mü'min insanlara öğüt vermeli, onların taassubuna ve azgınlıklarına aldırmaınalı, hoşnut ve kızgın olmada farklı bir durum sergilememelidir.
Yâsin 36:28
Biz ondan, Habibu'n- Neccâr'ın öldürülmesinden
sonra kavminin, Antakya halkının
üzerine Bedir ve Hendek savaşlarında yaptığımız gibi onları helak etmek ve kendilerinden intikam almak için
gökten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de değildik. Doğrusu onlar için tarafımızdan bir meleğin çığlığı kâfi geldi. Kavmini helak etmek için gökten bir ordu indirmemiz hikmetimize uygun değildir. Çünkü her şey için bir sebep takdir etmişizdir. Bu sebeple bazı ümmetleri taşlar savuran kasırga ile, bazılarını çığlıkla, bir kısmını yerin dibine geçirmekle, bir kısmını da suda boğmak suretiyle yok ettik. (Ey Rasûlüm Muhammed!) Kavmine karşı galip gelmen için gökten ordu indirmeyi de sana ait özelliklerden biri olarak kıldık .
Âyet-i kerimede Antakya halkı küçümsenmiş ve helak edilişleri basite alınmıştır. Çünkü Allahü teâlâ, köklerinin kazınması için kuşların ve vahşi hayvanların kovulmasına memur edilen birinin bağırma sesini yeterli görmüştür. Aynı zamanda bu âyette Hazret-i Peygamber’in durumunun yüceliğine işaret edilmiştir Çünkü tek bir meleğin hafif bir çığlığı büyük bir toplumun helaki için yeterli olunca, Bedir ve Hendek savaşlarında gökten orduların indirilmesi Rasûlüllâh (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şanını yüceltmek ve değerini artırmak için olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yâsin 36:29
Antakya halkının yakasına yapışılması ya da cezalandırılması
sadece Cebrail tarafından atılan
bir çığlıkla oldu,
o kadar. Hemen sönüp gittiler, hissetmeyen ve hareket etmeyen ölüler oldular. Böylece onlar, hayatta olanın, hareket ve canlılıkta alevli ateş gibi olduğuna işaretle sönük ateşe benzetilmişlerdir. Ölü, tıpkı kül gibidir. Ateşin alevi sönüp de koru sönmediği zaman (noktalı ha ile) ”Hamedeti'n-nâru" deyimi kullanılırken, koru sönünce de (he harfi ile) ”Hemedeti'n-nâru" deyimi kullanılır. Söz konusu kişilerin helakinden sonra cesetlerinin ortada olduğunu daha iyi ifade etse de ikinci anlam için kullanılan kelime alınmamış, yani (he harfi ile) ”Hâmidûn" denmemiştir. Antakya halkı Habibu'n -Neccâr'ı öldürdükten sonra sevinçli ve mutlu olarak evlerine döner dönmez bu çığlık meydana gelmiş; böylece Allah, şehit dostları için gazaba gelerek onları hemen cezalandırmıştır. Yüce Allah'tan, gazabının ve azabının sebep olduğu felâketlerden bizi korumasını dileriz.
Yâsin 36:30
İnatla direnen
kullara yazıklar olsun! Sanki o ”Hasret (yazıklar olsun)" diye bağırmakta Allahü teâlâ da: ”İşte bu, senin geliş vaktin" demektedir. Ardından Allahü teâlâ onların helak oluş sebebini açıklayarak şöyle buyurmuştur:
Kendilerine hangi peygamber gelse, onunla alay etmeye kalkışıyorlardı. Bu alaya kalkışanlar, üzüntü duyanların bunlar adına üzüntü duymalarını hak edecek durumdadırlar. Hallerine melekler ve müminler acırlar.
Hasret: Muhataba açındığını ifade eden bir sesleniştir. Kaybolan bir şeyden dolayı çok üzülmek ve pişmanlık duymaktır. Fakat bu üzüntünün onlar için bir yararı yoktur. Giden gelmez, çünkü cevap veremez. Bunun yararı sadece muhatabı uyarmak ve uyandırmaktır. Böylece muhatap, bu sayede bu halin üzüntüye sebep olduğunu ve pişmanlık verdiğini zihnine yerleştirsin. Araplar, iş işten geçtiğini ve acınacak bir durum olduğunu vurgulamak için, ”Ya hasreten, ya acebaî" (Ne acınacak hal!) deyimlerini kullanırlar. Bu deyimler onlara göre sadece bir uyan niteliğindedir.
"Tefsiru'l-Uyûn" da şu sözler yer almaktadır: ”Allahü teâlâ'nın: 'Kullara yazıklar olsun' ifadesi, insanların peygamberleri alaya alma durumlarını göstermektedir. Yani kıyamet günü: 'Kâfirlere yazıklar olsun, ne acınacak haldedirler ' denir. Çünkü onlar, peygamberlerine iman etmemişlerdir. 'Kendilerine hangi peygamber gelse onunla alay etmeye kalkışmışlardır ' ifadesi de, söz konusu kimselere gelen üzüntü ve pişmanlığın sebebini açıklamaktadır."
Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Dünyada insanları alaya alanlara kıyamet günü cennet kapılarından biri açılarak onlara : ' Buyurun, buyurun!" denir. Bu kişilerden biri üzüntülü ve kederli olarak bu kapıya gelir gelmez kapı hemen üzerine kapatılır. Bu durum böyle tekrar edilir. Nihayet bir kapı açılarak davet edilir. Fakat o, ümitsizlikten dolayı bu davete icabet edemez." (7)
7- Beyhakî bu hadisi Hasenu'l-Basrî'den mürsel olarak rivayet etmiştir. Bkz. et-Terğîh, ve't-Terhîb 3/611.
Malik b. Dinar şöyle demiştir: ”Hazret-i Davud'a ait Zebur kitabında şunu okudum: Günahkârların yoluna girmeyenlere, hatalı davrananlarla oturup kalkmayanlara ve alay edenlerin alayına katılmayanlara müjdeler olsun!"
Yâsin 36:31
Görmüyorlar mı, Mekkeliler,
kendilerinden önce yukarıda zikredilenlerden ve diğerlerinden
nice kavimleri peygamberlerini yalanlamalarının yüzünden
helak ettik! Burada ibret almaları ve şirkten vaz geçmeleri gayesiyle Mekke'li müşrikler, geçmiş ümmetlerin gördükleri azabın aynı siy la tehdit edilmişlerdir. Yâni Mekkeliler, geçmiş asırlarda eski ümmetlerden ne kadar çoğunu helak ettiğimizi bilmediler mi?
Onlar artık kendilerine, bu müşriklere
dönemezler. Yani onlar öyle helak olmuşlardır ki, artık dünyaya geri dönemezler. Bundan dolayı müşrikler ibret almıyorlar mı? Onlar niçin hâlâ uyanmıyorlar? Helak olmuş bu kimselerin dönemiyecek şekilde yok olup gittikleri gibi aynı şekilde bunlar da helak olup yok olacaklar ve bir daha geri dönemiyeceklerdir.
Bazı müfessirler de şöyle demişlerdir: ”Onların dünyadan çıkışları, kendilerinden birinin, evinden çarşıya, ya da başka bir ülkeye çıkıp orada işini tamamladıktan sonra evine dönmesi gibi olmadığını görmüyorlar mı? Doğrusu bu çıkış, dünyadan nihaî bir ayrılıştır. Onların kendilerine dönememesi ise tüm olarak helak olmaları demektir."
Bu âyet-i kerime, öldükten sonra kıyamet gününden önce dünyaya geri dönecek kişilerin olduğunu iddia edenlerin bu iddialarını reddetmektedir. Nitekim İbn Abbas (radıyallahü anh)' dan nakledildiğine göre kendisine ”Bazı kimseler Ali (radıyallahü anh)'nin kıyamet gününden önce diriltileceğim iddia etmektedirler" denince o şöyle demiştir: ”Hanımlarını nikahlayıp ve mirasını taksim edince ne kötü bir toplum oluruz!" Yani o, dünyaya geri dönecek durumda olsaydı hayatta olacaktı. Oysa hayatta olanın ne hanımları nikah edilebilir ne de mirası paylaşılabilir. Nitekim fakihler şöyle demişlerdir: ”Bir kadına, kocasının vefat haberi gelir, iddetini bekler, evlenir ve ardından birinci kocası çıkıp gelirse o kadın bu kocaya ait olur. Çünkü söz konusu kadın, onun nikâhlısıydı ve ayrılma sebeplerinden bir şey ortaya çıkmamıştır. Bu durumda eski nikâh üzere bakidir. Fakat ikinci nikâhtan dolayı iddeti bitinceye kadar ona yaklaşmaz.
Rafizileri, ”Ali ve dostları dünyaya geri dönüp düşmanlarından intikam alacaklar ve yeryüzü, zulümle doldurulduğu gibi adaletle doldurulacaktır." sözlerinden dolayı inkarcı saymak lâzımdır. Çünkü bu söz, Kur'an ifadesine aykırıdır.
Yâsin 36:32
Elbette hepsi bütün insanlar hesap ve amellerinin karşılığını görmek için
huzurumuza getirileceklerdir. Bu âyet-i kerime, dünyaya dönüşün mümkün olmamasının belirtilmesinin ardından herkesin mahşerde toplanacağını beyan etmektedir. Gerçekten öldükten sonra yeniden dirilme, mahşerde toplanma, hesap ve bunun sonucuna göre muamele olmasaydı ölüm, ölü için bir rahatlık olurdu. Lâkin o, yeniden diriltilir ve hesaba çekilir. Bu hesap sonucunda samimi mü'min iltifata maznar olurken, kâfir ve münafık horlanır; üzülenler üzüntüye dalarlar. Bugün pişmanlık duymayan kullar için orası pişmanlık duyulacak yerdir.
Yâsin 36:33
Ölü kuru
yer onlar, Mekke halkı
için yeniden dirilme, mahşerde toplanma ve Allah'ın huzuruna çıkarılma konusunda büyük ve apaçık
bir delildir. Çünkü Biz onu canlandırdık yani yerde bulunan canlı organizmaları harekete geçirdik ve ilkbahar mevsiminde türlü bitkilerle o yerde güzellikler var ettik. Yeniden dirilme de böyledir. Şüphesiz Biz, yok olmuş ve dağılmış bedenleri ilkin yoktan var ettiğimiz gibi yeniden diriltip onlara hayat vereceğiz.
Ve oradan öğütülen
hububat çıkardık. Buradaki hububattan maksat, insan gıdası için olan pirinç, buğday, mısır vs. hububat cinsidir.
İşte onlar bunlardan, hububattan
yerler. Gerçekten besin maddesi ve geçim kaynağı olarak kullanılanların büyük kısmı hububattandır. Bu kaynak tükenince dengelerin bozulması yüzünden hayat son bulur.
"Şir'atü'l- İslâm" da şöyle denmektedir: ”Mümkün olabildiği kadar ekmeğe saygı duyulur. İnsanın yediği her bir lokma ekmekte altmış ayrı sanatkârın katkısı vardır. Onların ilki, rahmet hazinesinden ölçülü su alan Mikâil isimli melektir. Ardından bulutları sevkeden melekler gelir. Güneş, ay, yıldızlar, hava organizesiyle ilgili melekler yerdeki organizmalar, derken sonuncu olarak da fırıncı gelmektedir."
Kişinin Allahü teâlâ'nın nimetine tazim için yerdeki ekmek kırıntısını alması, ekmeğe karşı duyulan saygının bir ifadesidir. Ekmeğin üzerine ekmekle yenen bir katık kabının dışında başka bir şey konması doğru değildir. Bunun yanında parmaklarını ve bıçağı ekmekle sildikten sonra o ekmeği yerse bu silme işi mekruh olmaktan çıkar.
Yâsin 36:34
Biz, yeryüzünde nice hurma bahçeleri, üzüm bağları var ettik.
Şayet sen Allahü teâlâ, ”Yenen şeyler olması açısından, hububata ve üzümlere uygunluk sağlamak üzere neden hurmalar değil de hurma ağaçlan dedi. Hurmalar, üzümler ve hububat yenir; fakat hurma ağaçları yenmez" dersen cevap olarak şöyle derim: ”Çünkü hurma ağacının pek çok yararı vardır ve bir sanat eseridir. Nitekim yaprağından, meyvesinden ve çekirdeğinden istifade edilmektedir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber mümini hurma ağacına benzetmiştir."
Ve orada pınarlar kaynattık. Yani yer yüzünde su kaynakları yarattık.
Bil ki, ülkelerden nehirlerin ve pınarların ortaya çıkarması Allahü teâlâ'dan kullarına olan bir rahmettir. Çünkü her şeyin hayatı, yaşaması suya bağlıdır. Bahçeler su sayesinde güzellik kazanmakta ve verimli olmaktadır. Su kaynakları ya akıcıdır ya da akıcı değildir. Akıcı olan su kaynakları nehirlerdir. Nehirler, pınarlardan daha büyük ve daha geniştir. Nehirlerin, tıpkı Nil Nehri gibi kaynağı genel olarak belli değildir. Akıcı olmayan su kaynakları da kuyulardır. Dünyada pek çok kuyular ve pınarlar vardır. Bunların bir kısmı ek birtakım özelliklere sahiptir ve bu özellikler, dünyanın şaşılacak yönlerinden biri sayılır. Tıpkı maden suları, şifalı sular, taş düşüren veya göz ağrısını, cild vb. hastalıkları yok eden sular gibi.
Yâsin 36:35
Onun meyvesini ve elleriyle yaptıklarının ürünlerini yesinler.
Yani Biz, yeryüzünde hurma bahçeleri ve üzümler yarattık ki, bu bahçe ve hurma ağaçlarının ürünlerinden ve bu ürünlerden elde ettikleri manı Çillerden yesinler ve hukukumuzu yerine getirmek için şükretmeye devanı etsinler. Söz konusu ürünlerden elde ettikleri mamuller de meyve suyu, pekmez vb. şeylerdir. Ayetteki ”elleriyle" ifadesi kuvvetten kinayedir. Çünkü iş konusunda insanın en güçlü uzvu elidir. Bu sebeple el, genelde kinaye olarak dile getirilmiştir. Âyet-i kerime aynı zamanda, ”Onun ürünlerinden yesinler ki, bu ürünler, onların çalışmasıyla değil, Allah'ın yaratmasıyla olmuştur," şeklinde de anlaşılmıştır.
Hal böyle iken onlar şükretmezler mi? Burada, onların sayılan nimetlere şükretmemelerinin çirkinliği belirtilmektedir. Yani onlar, nimetlerden yararlanıyorlar da Allah'ı birlemek ve Ona hamdetmek suretiyle o nimetlere şükretmiyorlar mı?
Yâsin 36:36
Yerin yetiştirdiklerinden, ki, bundan maksat, yerde yetişen anılan ve anılmayan her şeydir.
İnsanların kendilerinden kadın -erkeği
ve henüz mahiyetini
bilemedikleri şeylerden -çünkü bu şeyleri ihata etmeye güçleri olmadığı gibi onların dünyevî ve dinî menfaatleriyle de bir ilgisi yoktur.-
bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.
"Tesbih etmek", inanç ve ifade yönünden kötü olan şeylerden uzak durmaktır. Yine tesbih etmek, Allahü teâlâ'nın gücünün eşsiz eserlerinden ve şükretmeyi gerektiren üstün nimetlerinden bir vesile ile zikredilenleri büyük görmektir ve onlara saygı duymaktır. Buna göre mana şöyledir: ”Varlık türlerini ve nevilerini var eden Allahü teâlâ'yı tesbih ederim." Yani O'nu, inanç ve amel yönünden lâyık olmayan şeylerden O'na has ve şanına uygun olarak tenzih ederim.
Bu ifade, Allahü teâlâ'nın kendisine yaraşmayan -kâfirlerin O'na ortak koşmaları gibi- her şeyden münezzeh ve uzak olduğuna dair bir hüküm, müminlerin bu ifadeyi söylemeleri, muhtevasına inanmaları, onu ihlâl etmemeleri ve ondan habersiz yaşamamaları için onlara bir telkin niteliğindedir.
Bazı müfessirler, âyetteki ”sûbhâne" kelimesinin tıpkı ”gufran ” sözcüğü gibi mastar olup onunla, kötü olan şeylerden bütünüyle uzak olma, ilgisi bulunmama anlamının kastedildiğini söylemişlerdir. Buna göre Allahü teâlâ zatı ile kendine uygun düşmeyen her şeyden özel bir biçimde uzaktır, demektir.
İbnu'ş-Şeylı şöyle demiştir : ”Allah'ı tenzih etmek, tereddütsüz iman anlamında kalp ile, bu inançla birlikte inandığım ifade güzel zikir anlamında dil ile ve bu ikisiyle birlikte iyi amel anlamında bütün organlarla tenzih etmeyi ihtiva etmektedir. Birincisi asıldır; ikincisi birincisinin ürünü ve üçüncüsü de ikincisinin ürünüdür. Çünkü insan bir şeye inandığı zaman bu inanç kalbinden diline, dilinden de organlarına geçerek hareketlerde kendini gösterir. Buna göre dil, kalbin tercümanı, organlar da dilin tercümanıdır."
Kurtubî, Allah'ın bütün çiftleri yaratması konusunda şöyle demiştir: ”Yani Allah, karada, denizde gökte ve yerde bulunan inalı lu kat türlerini var etti. Bu türler, meleklerin bilip insanların bilemediği yaratıklar da olabileceği gibi hiç bir varlığın bilemediği yaratıklar da olabilir. Denizde ve karada bin kadar canlı türü olduğu ve insanların bunların çoğunu bilmedikleri söylenmektedir."
"Bahru'l-Ulûm" da ise şöyle geçmektedir: ”Mana şöyle olabilir: O, insanların mahiyetini bilmedikleri bir takını yaratıklar var etti. Onlardan biri de ruhtur. Allahü teâlâ'nın herhangi birine ruhun hakikati konusunda bilgi verdiği bize intikal etmiş değildir."
Âyet-i kerimede, her varlığın mutlaka bir eşinin yaratılmış olduğuna işaret edilmektedir. Çünkü tek olma, Allahü teâlâ'nın en özel vasıflarından biridir. Nitekim Abdülaziz el-Mekkî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ bütün çiftleri yaratmış ve ardından şöyle buyurmuştur: 'O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.' (Şûra: 11) Ki bu sayede, eşyayı yaratan Allah'ın eşten münezzeh olduğu, her şeyin Allah'ın varlığına, birliğine ve sonsuz gücüne delil, teşkil ettiği belgelenmiş olsun." Nitekim Ebu’l-Atâha şöyle demiştir:
Allah için her hareket ettirmede ve
Durultmada sürekli bir şahit vardır.
Her şeyde, onun tek olduğunu
Gösteren bir alâmet vardır.
Yâsin 36:37
Onlar Mekke halkı
için sonsuz gücümüzü gösteren büyük
bir delil de karanlık
gecedir. Sanki, ”Nasıl bir delil olur?" diye sorulmuş ve bunun üzerine şöyle buyrulmuştur:
Biz ondan aydınlık olan
gündüzü sıyırırız yani gündüzü yok eder, yerine geceyi yerleştiririz. Buradaki sıyırma, hayvanın derisini soyma, ”sıyırma" sözcüğünden istiaredir. Havada bulunan, güneş ışınlarından ibaret olan ışıktan hiçbir şey bırakmayacak şekilde gölgesini bırakırız
da onlar ansızın
karanlıkta kalıverirler. Karanlığa girmenin dışında ellerinden bir şey gelmez. Aslında bu durum, ”Onlar hemen görüverirler" ifadesinin söyleneceği bir pozisyondur. Fakat gece üzüntü ve görememe zamanı; gündüz de sevinç, mutluluk ve görme zamanı olduğu için Allahü teâlâ, gündüzü geceden hemen çekip almasının ardından onları aniden gece ile karşı karşıya bırakmıştır, demektir. Çünkü sevinç zamanı uzun da olsa insana kısa; üzüntü süresi ise kısa da olsa uzun gelir. Nitekim şöyle denmiştir: ”Buluşma halindeki bir yıl, tıpkı bir uyuklama gibi kısa, ayrılık halindeki uyuklama da bir yıl gibi uzundur." Bu konuda bir şiirde şöyle denilmektedir:
Seni görmediğim, bir gün, bin ay gibidir. Seni görmediğim bir ay, bin yıl gibidir.
Bir şâir de şöyle demiştir:
Dünyanın sıkıntıları çoktur, tükenmez. Sana gelen sevinci ise, bayramlar gibidir.
Yâsin 36:38
Güneş de yörüngesinde akıp gitmektedir. İlâhi tecelliler ölçüşünce kâinat sahifesini varlık nuruyla aydınlattığı gibi, dünyayı aydınlatan, ışık veren güneş de onlar için bir delildir.
Âyet-i kerimeye farklı anlamlar verilmiştir:
Birincisi: Güneş, belli bir yere ve muayyen bir sınıra ulaşmak için akıp gider ve yıl sonunda o sınırda dönüşünü tamamlar. Buna göre ”müstekar" kelimesi, yolcunun yürümesini kestiği zamanki durak yerine benzetilmiştir.
İkincisi : Güneş, göğün ortasına gelinceye ve orada karar kıimcaya kadar akıp gider. Her ne kadar bu istikrarı, karar kılma söz konusu değilse de buradaki yavaş hareketi karar kılmaya benzetilmiştir.
Üçüncüsü: Güneş, akışında oniki burçtan her birinde karar kılacak şekilde akıp gitmekte, yazda en dikey noktadan, kışta en yatay noktadan seyretmektedir. Bu farklı seyirden dolayı dört ayrı mevsim ile dünyada bulunan canlıların geçim vasıtaları oluşmaktadır.
Dördüncüsü: O, her gün için takdir edilen doğuş ve batış noktalarına doğru akıp gider. Nitekim güneşin dönüşü için ona ait üç yüz altmış doğuş ve batış noktası vardır. Güneş, her gün bir doğuş noktasından doğar ve bir batış noktasından batar; bir sonraki yıla kadar bu doğuş ve batış noktasından ertesi yıla kadar ikinci bir sefer geçmez.
Denmiştir ki, güneş, kâinatın son bulmasına kadar akıp gitmesine devam eder. Yani dünyanın yıkılması anındaki, karar kılması ve hareketinin son bulması zamanına kadar döner durur. Nitekim Ebu Zer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Mescide girdim, Rasûlüllâh (sallallahü aleyhi ve sellem) orada oturuyordu. Güneş batınca bana şöyle buyurdu: 'Ey Ebu Zer! Bu güneş nereye gidiyor, biliyor musun?' Dedim ki, : 'Allah ve Rasûlü en iyi bilir.' O şöyle buyurdu: 'Güneş gidiyor ve Arşin altında secde ediyor; izin istiyor ve ona izin veriliyor. Secde edip de secdesinin kabul edilmeme, izin isteyip de ona izin verilmeme zamanı yakındır. Ve o zaman kendisine şöyle denir: ' Geldiğin yere dön! O da battığı yerden doğar. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurur: 'Güneş, yörüngesinde akıp gitmektedir." (Yasin: 38) (8) Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre güneşin yörüngesi Arş’ın altındadır. Buradaki secdeden maksat, boyun eğmedir. Bununla birlikte secde, gerçek anlamında da olabilir. Şüphesiz Allahü teâlâ'nın, güneşe, secde edebileceği hayat ve idraki vermesine gücü yeter. Nitekim buna benzer ifadeler dalia önce geçmiştir.
Büyüklerden birisi şöyle demişlerdir: ” Güneşin bir toplumun bulunduğu yerden batıp başka bir toplumun bulunduğu yerden doğması konusunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Nitekim bir yerde gece uzunken başka bir yerde kısa olur. Ekvatorda ise gece ile gündüz daima eşittir. Yer yüzü, tıpkı oval top gibi olup orta kısmı daha yüksektir. Bu sebeple insanlar, gece ve gündüzün eşit olduğu yerkürenin ortasındaki adaya ”Arz Kubbesi" adını vermişlerdir."
Şeyh Ebu Hamid (radıyallahü anh)'e, kutuplara yakın ülkelerde bulunan insanların nasıl namaz kılacakları sorulmuştur. Çünkü oradaki bazı bölgelerde güneş, akşam ve yatsı arasındaki vakit kadar bir süre batar ve ardından doğar. Şeyh Ebu Hamid bu soruya karşılık: ”Onlar, namazlarını ve oruçlarını kendilerine en yakın olan ülkeye göre ayarlarlar" diye cevap vermiştir. Çoğu fakihlere göre en doğrusu, onların gece ile gündüzü tahmin ederek saatlere göre bir ayarlama yapmalarıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber, yeryüzünde kırk gün kalacak olan Deccal'in meselesi hakkında şöyle buyurmuştur: ”Bir gün, bir sene; bir gün, bir ay ve bir gün, bir hafta gibidir ...Ona göre bir günü takdir edin."
İşte bu, akıl almaz hikmetlere dayalı olan, akılların ve zihinlerin kavramada güçlük çektiği güneşin bu eşsiz akıp gidişi,
aziz takdir edilen her şeye karşı gücü ile galip
ve alîm her şeyi bilgisiyle ihata etmiş
olan Allah'ın takdiridir. Takdir: Bir şeyin kemmiyyetini ortaya koymaktır. Allahü teâlâ'nın eşyayı takdir edişi iki şekilde olur:
Birincisi, güç ve kuvvet vermek suretiyle olur.
İkincisi ise, hikmetin gerektirdiği ölçüde o gücü miktar ve belli bir şekle göre tayin etmesidir. Tıpkı bir hurma çekirdeğinden elma ve zeytin ağaçları değil de hurma ağacının bitmesini takdir etmesi ve yine insan menisinden, diğer canlıların değil de, insanın oluşmasını plânlaması gibi.
İşte böylece Allah'ın takdiri iki türlüdür:
Birincisi, bir şey için bu, şöyle değil de böyle olması şeklinde hükmetmesi.
İkincisi ise, söz konusu şeye güç vermesidir.
Yâsin 36:39
Ay için de birtakım menziller yörüngeler
tayin ettik. Bu menziller, yirmi sekiz olup on iki burca bölünmüştür. Ay, her gece bu menzillerden birine uğrar. Bir günde o menzili ne geçer, ne de ondan geri kalır. Son menzile ulaşınca incelir ve hilâl şeklini alır. Hilâl, ay otuz gün olursa iki gece; yirmi dokuz gün olursa bir gece gözükmez.
Nihayet o ay, sonunda incelikte hilâl şeklini almasında ve sararmasında tıpkı
eski bir hurma salkımının sapı gibi olur. Nitekim hurma salkımının sapı eskiyip kuruyunca incelir, hilâl şeklini alır ve sararır. Böylece Allahü teâlâ ayı, ay sonunda bu üç açıdan eski ve kura bir hurma salkımı sapına benzetmiştir.
Yâsin 36:40
Aya erişmek güneşe düşmez. Şüphesiz ay, daha hızlı seyreder ve yörüngesinde dönerek yirmi sekiz menzilini bir ayda kateder. Güneş ise, aydan daha yavaş seyreder ve yörüngesinde dönerek on iki burca ayrılan menzilleri ancak bir yılda geçer. Dolayısıyla, seyri esnasında aya erişemez. Çünkü Allahü teâlâ güneşin seyrini ayın seyrinden daha yavaş kılmıştır. Nitekim güneş tam bir ışık kaynağıdır. Bu sebeple yavaş hareket edecek olsa bir şey üzerinde uzun süre kalarak onu kavurur ve yakar. Hızlı hareket edecek olsa bu sefer de bir bölgede, yerden bitki bitecek, ağaçlardan yaprak ve meyve oluşacak, meyve ve hububat olgunlaşıp buğday ve arpa cinsi kuruyacak kadar kalmamış olur. Şayet seyir esnasında aya yetişmiş olsa bir ay içinde hem yaz, hem de kış olur ve bu yüzden dört mevsime ait özellikler bozulur.
Âyetin anlamı şöyle de olabilir: ”Güneş, ışığı ve aydınlatması güçlü olmakla birlikte ayın etkileri ve faydaları konusunda ona erişemez." Nitekim güneş ve ayın her birine ait etki ve faydalar vardır. Dolayısıyla bu sahada biri diğerine kavuşamaz. Dediklerine göre meyveyi güneş olgunlaştırır, ay renklendirir ve yıldız tadını verir.
Âyete şöyle de mana verilebilir: ”Güneş, ay ışığı sahasında aya erişemez." Güneşin, gece doğmak ve ay ışığını yok etmek suretiyle herhangi bir süre içerisinde ayla birleşmesi doğru olmaz. Çünkü gecenin aydınlatılması aya, gündüzün aydınlatılması ise güneşe aittir. Şayet güneş, aya yetişecek olsa ayın ışığı ve aydınlatma özelliği yok olur. Bunun sonucunda gece de gündüze dönüşür.
Âyette olumsuzluk edatı, fiilin değil, ismin (güneşin) başına konmuştur. Bu, güneşin kendi başına hareket edemediğine, Allah'ın emrine boyun eğdiğine delâlet eder.
Gece de gündüzü geçemez ve ona ulaşması mümkün değildir. Gece gündüzden sonra gelir; onu takip eder ve yerine geçer. Bu hep böyle devam eder gider. Fakat biri diğerine müdahele etmez ve ikisi birleşmez; gece gündüz, gündüz de gece olmaz. Ancak Allah kâinatın nizam ve intizamını bozduğu, güneşin batıdan doğduğu ve ayla birleştiği zaman, yani kıyamet günü müstesna . Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”Güneşle ay biraraya getirildiği zaman" (Kıyâme: 9) Bu, kıyametin alâmetlerinden biridir.
Güneş ay ve yıldızlardan
her biri belli
bir yörüngede yıldızların yürüdüğü yedi yörüngeden birinde su yüzeyinde yüzen yüzücü gibi kolaylıkla
yüzerler, akıp giderler.
Nesefî şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ bu gök cisimlerine, insanlara ati edilen yüzme, geçme ve yetişme gibi fiiller nisbet etmiştir. Oysa onların hareketinde tercih hakları yoktur. Aksine onlar, emre amade kılınmış, dolayısıyla dönüşleri zorunludur, ihtiyari değildir."
Yâsin 36:41
Onlara yani Mekke halkına gücümüze dair büyük
bir delil de, zürriyetlerini ki, ”zürriyet," örf en küçükler ve büyükler için kullanılıyor ise de, aslında küçük çocuklar için kullanılan bir ifadedir. Bu deyim, bir hadis-i şerifte, ”zürriy etlerin, yani kadınların öldürülmesini nehyetmiştir" buyrulduğu gibi aynı zamanda kadınlar için de kullanılmaktadır. Yani ticaretleri için gönderdikleri büyük evlâtlarını ve onlarla birlikte başkalarını,
dolu gemiyle taşımamız, ya da birlikte olmak istedikleri çocuklarını ve hanımlarını götürmemiz
ve kendileri için bunun gibi develerden
daha nice binekler yaratmış olmamızdır. Çünkü develer, karadaki gemiler sayılır. Zürriyetin, onların birlikte olmak istedikleri güçsüz kişiler anlamında olması, bu zürriyetin gemide kalmasının daha zor ve onları orada tutmanın daha çok hayreti mucib olduğundan dolayıdır.
Âyet-i kerimede hedeflenen, Mekke halkına yeniden diriltmenin gerçek ve bunun mümkün olduğunu beyan ederek delil getirmektir. Allahü teâlâ buna ilk olarak ölü yeri canlandırmasını ve kendileri için geçim vasıtası kıldığını delil göstermiş, ardından da yine buna rüzgârların, denizlerin ve denizde akıp giden gemileri ve bu gemiler vasıtasıyla onların deniz ticareti yapmalarını ve birlikte olmayı düşündükleri çocuklarını ve eşlerini götürmelerini delil göstermiştir. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Onları karada ve denizde taşıdık..." (İsrâ:70)
Denilmiştir ki, âyet-i kerimede kastedilen gemi, ”Bizim gözetimimizde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap..."(Hûd: 37) âyetinde söz konusu olan Nuh (aleyhisselâm)îm gemisidir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olmaktadır: ”Biz, onlarla ve denizde yaşamayan birtakım hayvanlarla yüklü o gemi sayesinde zürriyetlerini, nesillerini kıyamet gününe kadar götüreceğiz. Bu olmasaydı insan oğlunun nesli veya soyu kalmazdı. Ve yine onlar için, şeklen bu gemiye benzer gemiler ve sandallar yarattık."
Gemilerin, insan yapısı olmakla birlikte Allahü teâlâ'nın yarattığı şeyler olarak telakki edilmesi, onların sadece Allahü teâlâ'nın insanlara güç vermesi ve ilham etmesi sayesinde ortaya koydukları sanat mahsulleri olduğundan değildir. Aksine gemiler, ”Bizim gözetimimizde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap..."(Hud: 37) âyetinde belirtildiği şekilde gemicilerin Allahü teâlâ'nın gücü ve hikmetine daha çok vâkıf oldukları içindir.
Bazı müfessirler, âyete verilen iki ayrı anlamdan ikincisinin daha açık olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü âyetteki, ”gemi gibi" ifadesinden deve kastedilmiş olsaydı, o takdirde söz konusu âyetle bir sonraki âyet arasında bir bağ olmaması gerekirdi. Oysa iki âyet arasında yani, ”Dileseydik onları suda boğardık" (Yâsîn: 43) âyeti ”gemi ” sözcüğü ile irtibatlıdır. Ancak âyet-i kerimede, deve ile gemi arasında olan tam bir benzerlikten dolayı, geminin bir türü imiş gibi onun yaratılmasına doğrudan temas edilmediği söylenerek bu itiraz reddedilir.
Yâsin 36:42
Onlara yani Mekke halkına gücümüze dair büyük
bir delil de, zürriyetlerini ki, ”zürriyet," örf en küçükler ve büyükler için kullanılıyor ise de, aslında küçük çocuklar için kullanılan bir ifadedir. Bu deyim, bir hadis-i şerifte, ”zürriy etlerin, yani kadınların öldürülmesini nehyetmiştir" buyrulduğu gibi aynı zamanda kadınlar için de kullanılmaktadır. Yani ticaretleri için gönderdikleri büyük evlâtlarını ve onlarla birlikte başkalarını,
dolu gemiyle taşımamız, ya da birlikte olmak istedikleri çocuklarını ve hanımlarını götürmemiz
ve kendileri için bunun gibi develerden
daha nice binekler yaratmış olmamızdır. Çünkü develer, karadaki gemiler sayılır. Zürriyetin, onların birlikte olmak istedikleri güçsüz kişiler anlamında olması, bu zürriyetin gemide kalmasının daha zor ve onları orada tutmanın daha çok hayreti mucib olduğundan dolayıdır.
Âyet-i kerimede hedeflenen, Mekke halkına yeniden diriltmenin gerçek ve bunun mümkün olduğunu beyan ederek delil getirmektir. Allahü teâlâ buna ilk olarak ölü yeri canlandırmasını ve kendileri için geçim vasıtası kıldığını delil göstermiş, ardından da yine buna rüzgârların, denizlerin ve denizde akıp giden gemileri ve bu gemiler vasıtasıyla onların deniz ticareti yapmalarını ve birlikte olmayı düşündükleri çocuklarını ve eşlerini götürmelerini delil göstermiştir. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Onları karada ve denizde taşıdık..." (İsrâ:70)
Denilmiştir ki, âyet-i kerimede kastedilen gemi, ”Bizim gözetimimizde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap..."(Hûd: 37) âyetinde söz konusu olan Nuh (aleyhisselâm)îm gemisidir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olmaktadır: ”Biz, onlarla ve denizde yaşamayan birtakım hayvanlarla yüklü o gemi sayesinde zürriyetlerini, nesillerini kıyamet gününe kadar götüreceğiz. Bu olmasaydı insan oğlunun nesli veya soyu kalmazdı. Ve yine onlar için, şeklen bu gemiye benzer gemiler ve sandallar yarattık."
Gemilerin, insan yapısı olmakla birlikte Allahü teâlâ'nın yarattığı şeyler olarak telakki edilmesi, onların sadece Allahü teâlâ'nın insanlara güç vermesi ve ilham etmesi sayesinde ortaya koydukları sanat mahsulleri olduğundan değildir. Aksine gemiler, ”Bizim gözetimimizde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap..."(Hud: 37) âyetinde belirtildiği şekilde gemicilerin Allahü teâlâ'nın gücü ve hikmetine daha çok vâkıf oldukları içindir.
Bazı müfessirler, âyete verilen iki ayrı anlamdan ikincisinin daha açık olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü âyetteki, ”gemi gibi" ifadesinden deve kastedilmiş olsaydı, o takdirde söz konusu âyetle bir sonraki âyet arasında bir bağ olmaması gerekirdi. Oysa iki âyet arasında yani, ”Dileseydik onları suda boğardık" (Yâsîn: 43) âyeti ”gemi ” sözcüğü ile irtibatlıdır. Ancak âyet-i kerimede, deve ile gemi arasında olan tam bir benzerlikten dolayı, geminin bir türü imiş gibi onun yaratılmasına doğrudan temas edilmediği söylenerek bu itiraz reddedilir.
Yâsin 36:43
Dileseydik onları suda boğardık. Yani onları gemiye bindirmekle birlikte dileseydik kendilerini denizde boğardık. Bu bir faraziyedir. ”...Bizden bir rahmet olmadan, onlar kurtulmazlardı..." (Yâsîn: 43-44) âyeti buna delildir.
O zaman boğulmaktan kurtarmak ve böyle bir hadise olmadan önce bu işe engel olmak için
ne onların imdadına koşan olur, ne de olay olduktan sonra bundan
kurtarılırlardı.
Yâsin 36:44
Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet (sonucu) ve bir süreye kadar dünyadan faydalanmaları için (kurtarıldılar.) Yani onlar, ancak tarafımızdan ortaya çıkan, imdada ve kurtarmaya sevkeden büyük bir rahmet sonucu kendileri için takdir edilen sürenin nihayetine kadar hayatlarına kavuşturulmuşlardır.
Âyet-i kerime, tabiatçıların, gemilerin tabiatın bir gereği olarak yükleri taşıdığını ve içi boş olan bir şeyin suda batmadığını iddia etmelerini reddetmektedir. Allahü teâlâ bunun böyle olmadığını ifade etmiş, dileseydi gemide olanları suda boğacağını belirtmiştir. Bu durum tabiatın bir gereği değildir. Şayet öyle olsaydı gemi için bir âfet ve batma söz konusu olmazdı.
Yâsin 36:45
Uyarı yoluyla
onlara: Mekke'li inkarcılara:
'Geçmişinizden ve geleceğinizden sakının, yani peygamberlerini yalancı sayan geçmiş ümmetlere inen azaptan korkun: iman etmemeniz halinde benzer azabın başınıza gelmesinden ve helak edilmenizden sonra âhirette sizin için hazırlanan azaptan sakının. Ya da manâ şöyledir: ”Önünüzde bulunan âhiretteki durumlardan korkun, ona göre amel edin; geride bırakmakta olduğunuz dünyadan da sakının ve ona aldanmayın." Böylece Allahü teâlâ inkarcıları iki şeyle korkutmuş; bunlardan biri geçmiş ümmetlerin başına gelen felâketler; ikincisi ise âhiret azabıdır.
Belki acınırsınız' acınmanızı umarak böyle yapınız, ya da açmasınız da bu kötü durumdan kurullasınız, diye böyle yapınız -ki, kurtuluş, ancak Allah'ın rahmeti sayesinde mümkündür-
dendiği zaman öğütten yüz çevirirler, daha fazla büyüklük taslarlar ve inat ederler. Ardından gelen âyet-i kerime de bu durumu vurgulamaktadır.
Yâsin 36:46
Onlara, bu inkarcılara Allahü teâlâ'nın eşsiz sanat eserlerini ve sayısız nimetlerini dile getiren, kabul edilmesi ve inanılması gereken bu âyetlerin de yer aldığı
Rablerinin âyetlerinden Peygamber’in doğruluğunu gösteren açık
bir âyet geldikçe yalan sayma ve alay etme tavırlarıyla
ondan hep yüz çeviregelmişlerdir Burada ifade edilen âyetlerden hem Kur'an âyetleri, hem de çeşitli mucizeler kastedilmiş olabilir. Yani onlara Allahü teâlâ'nın birliğini ve ilâhlıkta tek oluşunu gösteren âyetlerden bir âyet gelirse, bu âyetin ihtiva ettiği ve Allah'a imana sevkettiği doğru görüşü hemen terkederler.
Buna göre Allahü teâlâ'nın dinî meselelerde kendilerine derin anlayış ve isabetli görüş lütfettiği âlim ve fazıl müctehid imamlara ve ilmiyle âmil kimselere teslim olmak gerekir. Nice kimseler, kendilerinden daha bilgili olanlara fıkıh bilgisi aktarır. Nitekim nakledildiğine göre A'meş, bazı meseleleri Ebû Hanife'ye sormuş, Ebû Hanife de ona gereken cevapları vermiştir. Bunun üzerine A'meş, Ebu Hanife 'ye: ”Bunu nereden biliyorsun? Bu alandaki delilin nedir?"diye sormuş, Ebu Hanife de cevap olarak: ”Senden duyduğum hadisten biliyorum" diyerek kendisine rivayet ettiği hadisi ona anlatmaya başlamıştır. Bu esnada A'meş şöyle demiştir:"Ey fakihler zümresi! Sizler doktor, bizler de eczacı gibiyiz."
Ebû Hanife (radıyallahü anh)'nin: ”Allah Rasûlü'nden bize geleni baş tacı ederiz; ashab-ı kiramdan gelenin de bir kısmını alır ve bir kısmını terkederiz, tabiinden gelen ise, onlar beşer biz de beşeriz" sözüne gelince; bu söz, âlimlerin ihtilâfa düşmüş olduğu açık bir içtihat karşısında daha kuvvetli delil sıralamasında söylenen bir sözdür. Allahü teâlâ bazen hocada bulunmayan bazı bilgileri, Allah ve kullarla olan iyi ilişkisinden, hüsnü edebinden dolayı talebeye lütfeder. Kazanılan bilginin alâmetlerinden biri de bu bilginin akıl terazisine girmesidir. Kul için olan en büyük tuzak, kendisine ilim bahsedilmekle birlikte bilgisi ile amel etmekten mahrum bırakılması, ya da amelle rızıklandırılması ve fakat amelde ihlâstan mahrum bırakılmasıdır. Ey kardeşim! Bu durumu kendinde gördüğün, ya da başkalarından öğrendiğin zaman bil ki, o duruma razı olan onunla aklanmıştır.
Yâsin 36:47
Nasihat kabilinden
onlara: İnkarcılara:
'Allah'ın size verdiği rızıktan yani lütuf ve ikramı sayesinde size verdiği çeşitli malların bir kısmını ihtiyaç sahiplerine
infak edin' -ki, bu infak, belâyı savan ve fenalıkları gideren şeylerden sayılır.-
denildiğinde bu
inkarcılar Mekke'de bulunan ve Allah'a, öldükten sonra yeniden dirilmeye inanmayan, hiçbir şeye saygı duymayan ateistler,
inananlara kendileriyle ve sahip oldukları değerlerle alay ederek - ki, onlar şöyle diyorlardı: ”Allahü teâlâ dileseydi falanı zengin yapar, dileseydi onu üstün kılar ve yine dileseydi o şöyle şöyle olurdu"-iddianıza göre
'Allah dileseydi doyurabileceği bir kimseyi bize verdiğiniz öğüt sebebiyle mallarımızdan
biz mi doyuralım? Doğrusu siz hak yoldan uzak
apaçık bir sapıklıktasınız', hatalısınız. Çünkü siz bize Allahü teâlâ'nın dileğine muhalif şeyler emrediyorsunuz
dediler. Onlar bu sözleri, alayla söylemişlerdir. Çünkü inançsızlar, yaratanı inkâr ederler. Dolayısıyla onların bu sözleri inanca dayanmaz ve ciddiyetten uzaktır.
Âyet-i kerime, inkarcıların Allah'ın yarattıklarına şefkat göstermediklerini dile getirmektedir. Bütün dinî sorumluluklar iki hususa yöneliktir: Allah'ın emrine saygı duymak ve mahlûkata şefkat göstermektir. Söz konusu inkarcılar ise her ikisini de terketmişler ve cimri kimselere dayanak teşkil edecek bir yol izleyerek şöyle demişlerdir: ”Allah'ın mahrum bıraktığı kişiye bir şey vermeyiz. Allah dileseydi, onu zengin hale getirirdi." Evet, bu söz iman ve samimiyet sonucu söylenen bir söz olsaydı, faydalı olur, hatta kâmil manadaki imanın kaynağı olan gerçek tevhid inancı olarak tezahür ederdi. Fakat onlar taklit, inkâr ve inat yoluna girmişlerdir. Allah'ın doğru yola erdirmediği kimse için bir hidayet rehberi söz konusu olamaz.
Lokman, zenginlere uğradığında onlara şöyle dermiş: ”Ey nimet ehli! En büyük nimet vereni unutmayın!" Fakirlere uğradığında ise: ”İki defa aldanmaktan sakının" dermiş.
Nakledildiğine göre Hazret-i Ali şöyle demiştir: ”Şüphesiz mal, dünyanın ekini, iyi amel de âhiretin ekinidir. Allahü teâlâ bazı kavimler için her ikisini bir araya getirir."
Füzeyi de (Allah ona rahmet etsin ), ”Âhiret üstünlüğü isteyen, yoksul kimselerle birlikte otursun" demiştir.
Yâsin 36:48
Mekke'liler, inkâr ve uzak görme anlayışıyla Hazret-i Peygamber ve müminlere hitaben:
'Doğru iseniz (söyleyin bakalım!) Bu vaad kıyametin kopması, lie sap ve ceza
ne zaman?' derler. Bu vaadin yakın olmasını istemek, ya alay etmekten, ya da vaadin yakın olmasından dolayıdır. Kıyametin kopmasını hemen istemek ise, şüphesiz ilâhî daveti yalan saymaktan, öldükten sonra yeniden dirilmeyi ve mahşerde toplanmayı inkâr etmekten kaynaklanmıştır. Şayet doğrulamak ve kabullenmekten olsaydı, gerçekten onlara fayda sağlardı.
Yâsin 36:49
Mekke'li inkarcılar
çekişip dururlarken ansızın
kendilerini yakalayacak ve yeryüzünde bulunanların hepsine ulaşacak
bir tek çığlığı beklerler. İkinci bir çığlığa ihtiyaç duyulmaz. Bu çığlık, herkesin ölümü için olan sûra ilk üfürüştür. Yani inkarcılar, ticaretlerinde ve muamelelerinde çekişip dururlarken, dünya işleriyle uğraşırlarken ve gaflet içinde bulunurlarken birden bire kıyamet kopar. Bu sebeple kıyametin kopması ile ilgili alâmetlerin ortaya çıkmamasına aklanmasınlar ve kıyametin kopmayacağını iddia etmesinler. İbn Abbas'ın rivayetine göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: ”Kıyamet mutlaka kopacaktır. O zaman iki kişi alış veriş ederken elbiselerini yayarlar, fakat onları toplayamazlar. Kişi su havuzunu kullanıma hazır hale getirir; fakat ondan su alamaz. Adam eline geçen sütü alırsa da onu içemez. Kişi lokmasını ağzına alır fakat onu yiyemez. ”(9) Ardından, ”Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlığı beklerler" (Yâsîn: 49) âyetini okumuştur.
9- Hadisi, Buhari ”Fiten ve Eşrâtu's-sâlah Bölümü"nde, uzun bir hadis olarak tahric etmiştir. Bu kısım, hadisten bir bölümdür. Bkz. Câmi'u'l-usûl, 10/404.
Şayet sen, ”Onlar, söz konusu çığlığı beklemiyorlar, aksine kıyametin kopmasını ve bu çığlığı yok sayıyorlardı" dersen şöyle derim: ”Evet, doğrudur. Ancak onlar, 'Kıyamet ne zaman kopacak?' sözlerine dayanarak bunu bekleyen kişilerden sayılmışlardır. Çünkü, 'Filanla ilgili şey ne zaman gerçekleşecek?' diyen kimsenin sözünden, böyle bir şeyin gerçekleşmesini beklediği anlaşılır."
Yâsin 36:50
O anda onlar işleriyle de ilgili kısa bir kelime ile de olsa
ne bir vasiyette bulunabilirler, - ki, buna güçleri yetmediğine göre hakları yerine getirmek ve haksızlıkları telâfi etmek için ihtiyaç duyacakları zaman için, çok daha âciz kalırlar.-
ne de ailelerine kapılarının dışında olsalar bile
dönebilirler. Aksine o çığlık, ansızın onlara gelir ve bulundukları yerde ölürler. Aile; kişinin eş ve çocuklarıdır. Râğıb: Aileyi, sülâle anlamında almıştır. Bazen kişinin eşine de ehl (aile) denilir.
Bil ki, ölüm, insana çabucak geldiğinden dolayı insan, bütün emellerine ulaşamaz. Buna göre kul, kısa emellerle vaktini değerlendirmelidir. Ölüm döşeğinde iken vasiyette bulunan kişi, her ne kadar doymuş halde iken malını taksim eden kişi görünümünde ise de ölüm anında, güzel vasiyette bulunmak sünnettir. Vasiyette bulunmadan ölen kişi ise hatalı davranmıştır. İnsan, hasımlarının razı edilmesi, borçlarının ödenmesi, namazının ve orucunun fidyesinin verilmesi için vasiyette bulunur.
Allah bizi ve sizi, vakitlerini değerlendiren, geleceklerini düşünen ve çok iyi ameller yapan kimselerden kılsın!
Yâsin 36:51
Sûra üflenince ki, ”sûr" ; İsrafil’in üflediği boynuz gibi bir şeydir. Yani İsrafil, ölülerin canlanması için ikinci sûra üfley ince
birden bire hiç beklemeden
onlar kâfirler
kabirlerinden kalkıp Rablerine yani Rablerinin ve kesin olarak durumlarına hakim olan Allah'ın davetine kendi tercihleriyle değil, ”....hepsi toplanıp huzurumuza getirilirler." (Yâsîn: 53) âyet-i kerimesinin bir gereği, zorunlu olarak
koşarak gelirler. Buradaki nefha (üfleme) den kasıt, Allah'ın her canlının hayatına son vereceği birinci nefha değil, her ölüyü canlandıracağı ikinci nefhadır.
Şayet, ”O vakit, söz konusu çığlıktan ötürü dağlar yerle bir olacağından kabirler nasıl bulunur?" denirse, şöyle cevap verilebilir: ”Allahü teâlâ her ölünün parçalarını defnedildiği yerde bir araya getirerek o ölüyü oradan çıkarır."
Bahsi geçen çağrı ise, yeniden dirilmek için, ya da hesap vermek, mükâfat veya ceza görmek üzere Rablerinin huzuruna çıkmak için olan İsrafil’in çağrısıdır. Beyt-i Makdis’in, yeniden dirilme ve toplanma yeri olduğu doğrudur. Sûra üflenince birden bire hareket edilmesi, Allahü teâlâ'nın sonsuz, gücünü ve talep ettiği şeyin, zaman açısından iradesinden geri kalmadığını vurgulamaktadır.
Şayet, ”Allahü teâlâ başka bir âyette, '...Sonra ona bir daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakakalacaklardır." (Zümer: 68) buyururken burada '....Birdenbire onlar kabirlerinden kalkıp Rablerine koşarak gelirler' (Yâsîn: 51) buyurmuştur. Ayağa kalkmak, koşarak gelmekten farklıdır. Oysa her biri âyette, birdenbire anlamındaki ‘lzâ' edatı ile getirilmiştir. Böyle olunca her ikisinin aynı ve birlikte olması gerekmez mi?" denirse cevap olarak iki şey söylenebilir: ”Birincisi, ayağa kalkmak koşarak gelmeye engel değildir. Çünkü yürüyen kişi ayakta olur. Aynı zamanda bu bakmaya da engel teşkil etmez. İkincisi: Birbirini izleyen ve aralarında zaman farkı bulunmayan işler aynı sürede olmuş gibi telâkki edilir. Meselâ; ”hücum etti, geri döndü" denilir."
Yâsin 36:52
işte o zaman yani inkarcılar, kabirlerinden ilk çıkarılıp yeniden dirilmeleri anında kıyametle igili kendilerini kaplayan halin şiddetinden feryat ederek
'Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim çıkarıp diriltti?' Yani bizi uykumuzdan, ya da yatmakta olduğumuz kabrimizden kim kaldırıp diriltti?"
derler.
Şayet, ”Kâfirler, yeniden diriltilmeden önce kabirde uyuma halinde olduklarını bildirmektedirler. Bu durum, kabir azabını reddetmiyor mu?" denirse şöyle derim: ”Onlar, akıllarının karışıklığından dolayı uykuda olduklarını sanırlar. Ya da Allahü teâlâ iki nefha (sûra üfürme ) arasında onlardan azabı kaldırır. Tıpkı onlar belli bir derecede hafiflik hisseden ve uyku sayesinde sancıdan uzak duran hasta gibi, kabirlerinde yatıp uyumaktadırlar. Fakat ikinci nemadan sonra yeniden diriltilerek kıyametin kopmasını müşahede ettiklerinde feryat ederler, yok olup gitmeyi isterler."
Onlara: 'Bu, Rahmân'ın vaadidir. Yani yeniden diriltme, Allah'ın dünyada vadettiği bir vaaddir. Siz de inkarcı bir tavırla, 'Bu vaad ne zaman'?' demiştiniz.
Peygamberler doğru, bu vaadin gerçek olduğunu
söylemişlerdi' denir. Bu söz, ya melekler tarafından, ya da müminler tarafından söylenir. Burada, inkarcıların soru sorma metodundan olumlu düz cümle şekline dönülmüştür. Bununla, inkarcı tutumlarını kınama, bu vesile ile onları azarlama ve onları ilgilendiren, dirilten hakkındaki sorudan ziyade yeniden dirilme sorusunun olduğunu vurgulama amacı güdülmüştür. Sanki onlar şöyle derler: ”Sizi, ilâhî kitaplarında yeniden diriltme vaadinde bulunan ve size peygamberler gönderen Rahman yeniden diriltmiştir. Bu peygamberler, size bu konuda gerçeği söylemişlerdir. Bu dirilme, uyuyan kişinin yattığı yerden uyandırılması gibi düşündüğünüz bir dirilme değil ki, dirilteni soruyorsunuz. Bu dirilme, korku ve dehşet saçan en büyük dirilmedir."
Yâsin 36:53
Bu, söz konusu ikinci nefha, İsrafil’in sûra üflemesinden hasıl olan
bir tek çığlıktan başka bir şey değildir. Bunun, yeniden dirilme çığlığı olduğu da söylenmiştir. Söz konusu çığlık, İsrafil’in Beyt-i Makdis'te bulunan kayalık üzerinden söyleyeceği şu sözden ibarettir:"Ey çürüyüp dağılmış kemikler, parçalanmış mafsallar, dağılan organlar ve saçılan kıllar, saçlar! Her şeye şekil verip yaratan Allah, hüküm vermek üzere bir araya gelmenizi emrediyor. Toplanın ve büyüklerin büyüğü Allah'ın huzuruna gelin."
Hepsi, hemen bir an bile durmaksızın sorguya çekilmek ve hesap vermek üzere
huzurumuza getirilmiş olur. Burada, yeniden dirilme ve mahşerde toplanma ile ilgili açık olarak korku salınıyor. Kullara zor gelen bu şey, Allah için basittir. Çünkü Allah sebeplere baş vurmaya gerek duymaz. ”Onun işi, bir şeyi yaratmak istediği zaman sadece 'Ol' demektir ve o şey derhal oluverir." (Yâsîn: 82)
Yâsin 36:54
İnkarcılar, kendileri için hazırlanan azabı gördüklerinde onlara şöyle denir:
Artık bugün, kıyamet günü
kimseye ister iyi olsun, ister kötü olsun
hiçbir haksızlıkta bulunulmaz, mükâfatı azaltılarak, ya da cezası artırılarak zulme uğramaz.
Ancak dünyada
yaptıklarınıza inkâr ve isyanlarınıza, ya da işlediklerinize
karşılık alırsınız.
"Kimseye hiçbir haksızlıkta bulunulmaz" ifadesinde mü'minin emin olması; ”Ancak yaptıklarınıza karşılık alırsınız" ifadesinde ise kâfirin ümitsiz olması amaçlanmıştır.
Yâsin 36:55
Bugün yani kıyamet günü
cennetlikler -ki, bu söz, inkarcıların üzüntülerini ve pişmanlıklarını artırmak için o gün kendilerine söylenecek sözler arasında yer alır. Çünkü inkarcıların kötü durumlarının açıklanmasının ardından, düşmanları olan müminlerin iyi durumlarını ortaya koymak, o inkarcıların üzüntülerini artırır.-
nimetler içinde müreffeh bir hayat sürmekle meşguldürler. Devamlı olan nimetlerden yararlanırlar, büyük bir mülke kavuşurlar ve kendilerini oyalayan bir meşguliyetten zevk duyarlar. Onların meşguliyeti, haz duyma meşguliyeti olup, dünyadakilerin meşguliyeti gibi yorgunluğu bulunan bir meşguliyet değildir. Söz konusu bu meşguliyet, çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir:
Birincisi: Bakire olan Hurilerle cinsi ilişki kurmak. Nitekim hadi s-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”insana yemede, içmede ve cinsi temas kurmada yüz erkeğin gücü verilir. ” Ehl-i kitaptan bir adam, ”Yiyen ve içen kişinin elbette cinsel ihtiyacı olur, ” demiştir. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: ”Onların herhangi birinin bedeninden misk gibi ter fışkırır. Bu yüzden kamı çekilir ve zayıflar. ”
İkincisi: Güzel sesler ve hoş nameler duymak.
Üçüncüsü: Çalgı sesi dinlemek ve bakire olan hurilerin, yaprakların ve ağaçların sesini işitmek. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Cennette iri gözlü hurilerin toplandığı bir yer vardır. Onlar orada insanların benzerini duymadıkları bir sesle şarkı söylerler ve şöyle derler: 'Biz ölümsüzüz, yok olmayız. Biz güzeliz, sıkıntı duymayız. Biz hoşnutuz, öfkelenmeyiz. Bize ait olan, dolayısıyla bizim de ait olduğumuz kimselere müjdeler olsun!
Dördüncüsü: Cennetlikleri, cehennemliklerin içinde bulunduğu durum meşgul etmediği gibi, cehennemdeki yakınları da onları ilgilendirmez. Çünkü onlar, cennet ehlini ilgilendirmezler. Cennette bulunanlar, mutlu ve müreffeh hayatlarına bir halel gelmesin diye onlara aldırış etmezler ve onları hatırlamazlar.
Açıkça görüldüğü gibi söz konusu meşguliyetten maksat, içinde bulundukları türlü nimetler ve duydukları hazlardır. Bu nimetler ve hazlar, onların başka şeylerle uğraşmalarına engel olur.
Âyet-i kerimede, cehennemlikler için, yemek, içmek, evlenmek vb. nimetlerin bulunmadığına işaret edilmektedir. Çünkü bu nimetler, Allah'ın cemal sıfatlarının tecelli etmesinin bir sonucudur. Onlar ise böyle bir tecelliyi hak etmemişlerdir. Zira onların durumu, kahir ve celal sıfatlarının tecellisine uygundur. Günahkâr mü'minlerden cehenneme girenlere gelince, onlar orada, imanları sebebiyle azapları hafifletilmek için bazı vakitler uyurlar. Cehennem ateşinde azaba maruz kalsalar da orada ebedî kalmazlar. Bu sebeple bazen azapları hafifletilir. Günahkâr mü'minlere böyle bir ayrıcalığın tanınması yadırganmaz. Nitekim Kurtubî, bazı günahkâr kulların cehennemden çıkıncaya kadar orada uyuyarak vakit geçireceklerini ifade etmiştir. Buna göre onların azapları, bizzat cehenneme girmekten ibaret olur. Bu ise onlar için büyük bir azap ve zillettir. Şurası bir gerçek ki, hapishanede tutuklu bulunan kimse dövülerek, zincire vurularak ve benzer usûllerle işkence görmese de tutuklu olma hali kendi seviyesi ölçüsüne göre ona azap olur.
Yâsin 36:56
Onlar ve eşleri, ki, eşlerinden maksat, dünyadaki eşleri, veya iri gözlü huriler, ya da dünyadaki dostlarıdır. Bunların hepsi de aynı anda kastedilmiş olabilir. ”Eşleri" ifadesiyle, tek başına olmadıklarına işaret edilmiştir. Çünkü tek başına olan kimse, en üst makamlarda bile olsa yanında tanıdık kimselerden biri bulunmayınca yalnızlık hisseder.
Bu âyet ve devamı, mü'minlerin sevinç ve neşesini artıran meşguliyetlerinin mahiyetini açıklamaktadır. Yani onların meşguliyetleri ve müreffeh hayatlarının yanı sıra eşleri de vardır.
Onlar ve eşleri
gölgeler altında tahtlara kurulurlar. Tahtlara kurulmak, müreffeh bir hayat sürmeye ve işlerinin olmayışına delil sayılır. ”Tahtlar", diye terceme edilen ”erâik" kelimesi ”erîke" kelimesinin çoğuludur. ”Erike" gelin odasındaki koltuk, manasına gelir. Kumaşlarla ve perdelerle süslüdür. Eğer bu koltuk evin içersinde veya Kubbe'nin altında olmazsa, ona ”erîke" denmez. Yâni cennetlikler ve eşleri süslenmiş gelin odalarındaki koltuklara kurulurlar.
Şayet, ”Gölge, güneşin bulunduğu yerde olduğuna ve cennette olanların ne güneş, ne de dondurucu soğuk görmediklerine göre nasıl olur da onlar gölgelerde olurlar?" denirse cevap olarak şöyle derim: ”Söz konusu gölgeden maksat, cennet ehlinin gözlerini kamaştırmaması için Arşın nuruna karşı cennet ağaçlarının gölgesidir. Bu nur ve ışık, güneş ışığından daha güçlüdür."
Ragıb İsfahanı ” Müfredat" da şöyle demiştir:"Gölge ile üstünlük, izzet ve ferah da ifade edilmektedir. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: '...Ve onları koyu bir gölgeye yerleştiririz.' (Nisa: 57) Bu ifade, mutlu yaşantıdan kinayedir."
Fahruddin er-Razî de Nisa Sûresinde: ”Arap ülkeleri son derece sıcak olduğundan onlara göre gölge en büyük rahatlık vesilesidir" demiştir.
Yâsin 36:57
Orada (her çeşit) meyve onlar içindir. Bu ve ardından gelen ifade, onların cennette yararlandıkları yiyecek ve içeceklerin yanı sıra duydukları bedensel ve ruhsal zevkleri dile getirmektedir. Bir önceki âyette ise, dostluk toplantıları ile kutsal meclisleri ifade edilmiştir. Bütün bunlar cennetliklerin, içinde bulunduğu sevinç ve mutluluğun tamamlanmasını beyan etmeye yöneliktir. Yani onlar için cennette arzularının tamâmı ve her çeşit meyvelerden tarif edilemeyecek ölçüde büyük, güzel, hoş, olgun ve lezzetli meyveler vardır. Nitekim şöyle rivayet edilmiştir: ”O meyvelerden bir nar, tüm ev halkını doyurur."
Bu âyette, cennette açlığın söz konusu olmadığına işaret edilmektedir. Çünkü meyve yemek, açlığın verdiği acıyı dindirmek için değildir.
Bütün arzuları yerine getirilir. Yani Allah'tan kendileri için talep ettikleri her şey karşılanır. Ya da sevgi ve muhabbet sebeplerinden ne olursa olsun her arzuladıklarına kavuşurlar.
İbnu'ş-Şeyh şöyle demiştir: ”İstenmesi uygun olan bir şeyi talep etmelerine gerek yoktur. Çünkü arzuları talepten önce yerine getirilir."
Fahruddin er-Razî de şöyle demiştir: ”Ayetin inanası, onlar kendileri için bir şey talep ederler ve bu talepten sonra istekleri karşılanır, şeklinde değildir. Aksine onun manası, istekleri yerine getirilir, şeklindedir. Bunun için talepte bulunmaya gerek yoktur. Tıpkı birinin senden bir şey istediği zaman, ona; ' istemesen de bu senindir' dediğin gibi. Buna göre âyetteki ‘lddia' (yed-de'ûn) sözcüğü, temenni etmek anlamına gelmektedir."
Yâsin 36:58
Bağışlayıcı bir Rab olan Allah'tan onlara söz olarak selâm gelir. Yani onlara Allahü teâlâ tarafından melek vasıtasıyla, ya da vasıtasız olarak kendilerini daha çok yüceltmek üzere selâm verilir. Bu söz, bağışlayıcı bir Rab olan Allah'tan sâdır olmaktadır. O, emrine saygı duymaya lâyık olandır. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Cennetlikler, nimetler içinde bulunurken onlara bir nur gözükür. Bunun üzerine başlarını kaldırırlar, bir de ne görsünler! Allahü teâlâ üst taraflarından onlara bakıyor. Bu arada Allah şöyle buyurur: 'Ey cennet halkı! Size selâm olsun.' İşte bu O'nun, 'Bağışlayıcı bir Rab olan Allah'tan onlara söz olarak selâm gelir' sözüdür. Allah onlara bakarken onlar da Allah'a bakarlar. Hatta onlar, O'na baktıkları sürece hiçbir nimeti gözleri görmez. Nihayet Allah onlara görünmez olur; nuru ve bereketi bulundukları yerde kendileriyle kalır." (12)
12- Hadisi İbn Ebi Hatim tahric etmiştir.
Bazı müfessirler şu hususu dile getirmişlerdir: ”Allahü teâlâ yedi şeyi yedi uzva mükâfat olarak vermiştir; El için, ”Orada bir kadehi kapışırlar' (Tûr: 23): ayak için, 'Oraya selâmetle girin.' (Kaf Sûresi: 34); karın için, 'Afiyetle yiyin, için' (Tûr: 19); göz için, 'Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.' (Zuhrûf: 71); cinsel organ için, 'İri gözlü huriler' (Vakıa: 22); kulak için, '...onlara söz olarak selâm gelir.' (Yasin: 58); dil için, 'Onların dualarının sonu şudur: 'Hamd; âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." (Yûnus: 10)
Allahü teâlâ ardından şöyle buyurmuştur:
Yâsin 36:59
'Ayrılın bugün bir tarafa ey günahkârlar! Dönüş yerinize geçin. Alevli ateşte ve bu ateşin çeşit çeşit azabı ve alevi içinde olun.
Bu âyet gösteriyor ki, insanlar mahşerde toplandıklarında müminle kâfir, Müslümanla münafık birbirine karışır. Daha sonra her grup diğerinden ayrılır. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyrulur: ”Kıyametin kopacağı gün, işte o gün inkarcılar bir tarafa ayrılacaklardır." (Rûm: 14)
Âyette sözü edilen gün, kıyamet günü, hesap ve ceza günüdür. Cehennemde her inkarcının yalnız başına kalacağı ateşten özel bir yeri vardır ve bu yerin kapısı ateşle kapanır. Orada sonsuza kadar kalır; ne biri onu görebilir, ne de o başkasını. Yine o, mü'minin dostlarıyla bir araya geldiği gibi gelemez. Dostlardan ve yakınlardan uzak kalma azabı ise, en kötü azap ve en şiddetli cezadır.
Allahü teâlâ" orada, mü’minle kâfirin mahşerde bir araya geldiklerinde müminin kâfire karşı olan imtiyazlarına işaret etmiştir. Bunlar mü'minin yüzünün ak olması, kâfirin de kararması; mü'minin amel defterinin sağından, kâfirin ise solundan verilmesi: yine mü'minin tartısının ağır, kâfirin ise hafif gelmesi; mü'minin aydınlığı, kâfirin karanlığı; mü'minin rahatlıkla sırat köprüsünden ggeçmesi, kâfirin ayağının sırattan kayması vs. dir.
Yâsin 36:60
Ey Adem oğulları! Bu ifade ve devamı, inkarcıları kıyamet günü kınamak ve susturmak için, inananlardan ayrılmaları ile ilgili emirle Allahü teâlâ'nın: ”...Oraya girin ”(Yasin: 64) sözünün gereği cehenneme girmelerine dair emir arasında söylenen azarlama sözler arasında yer alır. Burada Adem oğullarından maksat, günahkâr kullardır.
Ben size, şeytana tapmayın, ki, şeytana tapmaktan kasıt, Allah'tan başkasına tapmak, kulluk etmektir. Çünkü doğrudan doğruya şeytana kimse tapmaz ve kimse şeytanın kulu olduğunu öne sürmüş değildir.(13)
Allah'tan başkasına kulluk etmek, şeytana kulluk etmek olarak ifade edilmiştir. Çünkü bu sapıklık, şeytanın emri yaldızlaması, onun teşviki ve vesvesesi sayesinde çağırdığı şeye boyun eğilmesiyle meydana gelmiştir. Bu yüzden şeytana itaat etmek ve ona boyun eğmek ibadete benzetilerek şeytana tapma diye tanımlanmıştır. Çünkü gerek itaat etmek ve gerekse boyun eğmek tazim ifade etmektedir. Bir de bunlar şiddetle sakınılması ve uzaklaşılması gereken şeyler olması yanında Allahü teâlâ'ya ibadetin karşıtı sayılmıştır.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Bir şeye itaat eden o şeye kulluk etmiş sayılır?" Âyet-i kerimede de şöyle buyrulur: ”Heva ve hevesini tanrı edinen kimseyi gördün mü?" (Câsiye: 23)
Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır; yaratılışta sahip olduğunuz değerden ve mükellef olduğunuz itaatten sizi alıkoymak istiyor
demedim mi? size tavsiye etmedim mi?!
Bu ifade şeytandan uzaklaşmanın bir gerekçesidir. Âyette ”demedim mi" diye terceme edilen kelimenin kökü olan ”Ahd" tavsiye etmek, yani faydalı olanı söylemektir. Burada maksat, Allah'ın kulları, Peygamberler vasıtasıyla yükümlü kıldığı şeylerdir.
İblis’in insanoğluna düşmanlığı şuna dayanmaktadır: Allahü teâlâ Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'e lütufta bulunduğu zaman. İblis kıskançlığından dolayı ona düşmanlık beslemiştir.
Akıllı insan hayır görse bile düşmanından bir şey kabul etmez. Çünkü onun tuzağından emin olamaz. Şüphesiz, öğüt verenin dayağı düşmanın selâmından daha hayırlıdır.
Âyet-i kerimede kastedilen, Allahü teâlâ'nın peygamberler vasıtasıyla onları sorumlu tuttuğu emirler ve yasaklardır. Bu emirler ve yasaklar kapsamı içinde şu âyetler de yer alır: ”Ey Âdem oğulları! Şeytan anne ve babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtmasın..." (A'raf: 27); ”...Şeytana tâbi olmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır." (Bakara: 208) Ve bu anlamda olan diğer âyet-i kerimeler...
Yâsin 36:61
(Ve demedim mi?) Sadece Bana kulluk edin. Yani ibadetle. Benim bir olduğumu kabul edin ve Bana kimseyi ortak koşmayın. Artık lezzet gününüz geçti.
Çünkü dosdoğru yol budur.' Burada, tevhid ve İslâm'dan ibaret olan Allahü teâlâ'ya kulluk etmeye işaret edilmektedir.
Yâsin 36:62
Şeytan sizden pek çok milleti saptırdı. Bu ifade, hazfedilen bir yeminin cevabıdır ve hitap, Adem oğullarınadır. Burada, onların suçlarının sadece ilâhî ahde vefasızlık olmadığı, aksine onunla birlikte şeytana uymaları yüzünden geçmiş ümmetlerin başına gelen felaketlerden ibret almamaları olduğu beyan edilerek dikkatler çekilmiştir. Yine burada, Mekke'li kâfirlerin de içinde yer aldığı sonraki nesiller kastedilmiştir. Bunlar, suçlarının kat kat olması dolayısıyla daha fazla azarlanmış ve korkutulmuşlardır.
Saptırma işinin şeytana atfedilmesi mecazîdir. Maksat ise, onun yoldan çıkarmasıdır. Buna göre mana şöyledir: ”Allah'a yemin olsun ki, şeytan, sizden pek çok insanı saptırmış ve bu yüzden başlarına korkunç felâketler gelmiştir. Bu felâketler ve azapların haberleri her tarafa yayılmış ve asırlar boyu izleri devamedegelmiştir. Şeytan, sizden pek çok cemaatleri saptırmasına rağmen nasıl olur da ona tapar ve emrine boyun eğersiniz?" Bu cemaatler, onun saptırması sonucu doğru yoldan ayrılmışlardır.
Bu durumu hiç düşünmüyor, anlamıyor musunuz? Yani azaba maruz kalmamanız için helak olanların yok oluş izlerini müşahade ederek hiçbir şey anlamadınız ve kavramadınız mı? ki, onların yaptıklarından uzak durmak suretiyle, azabı haketmeyesiniz.
Yâsin 36:63
İşte bu, dünyada peygamberler vasıtasıyla
size vadedilen cehennemdir. Söz konusu suçlular azarlanıp susturulduktan sonra cehennemle karşı karşıya geldiklerinde cehennemle görevli melekler tarafından onlara böyle hitap edilir.
Yâsin 36:64
İnkarcılığınıza karşılık bugün girin oraya! Bu buyruk, ibret verici bir ceza ve hor görmedir. Nitekim bir başka âyette de bu konuda şöyle buyrulur: ”Tad bakalım (azabı); çünkü sen kendince üstün ve şerefliydin." (Duhân: 49) Yani dünyada inkârda ısrarınızdan dolayı bugün girin oraya, onun hararetine ve çeşitli azaplara katlanın!
Âyette ”bugün" ifadesinin zikredilmesi, onların aşırı pişmanlıklarını ve üzüntülerini ön plâna çıkarmaktadır. Bu an ve bugün, size azap edilme vaktidir.
Yâsin 36:65
İşte o gün ağızlarını mühürleriz. Ağızı mühürlemekten maksat, konuşmasını engellemektir. Âyet-i kerimede, zikredilen kötü hallerinin, kendilerinden yüz çevirmeyi gerektirdiğini bildirmek için, birinci şahıstan üçüncü şahsa geçiş yapılmıştır. Burada Allahü teâlâ onların kötü durumlarını başkalarına aktarmaktadır. Onların bu durumu, ağızların mühürlenmesine sebep olduğunu îmâ etmektedir. Nitekim hitap cevap almak için yapılır. Oysa onların hiçbir cevabı kalmaz. Yani ağızlarını bir şey ifade edemez hale getirir ve onları konuşamaz duruma sokarız. Böylece ağızları mühürlenmiş gibi olur. Bunun üzerine organları işledikleri günahları itiraf ederler.
Kazandıklarını bize elleri onları konuşturmamız sayesinde
anlatır, ayakları da şahitlik eder. Yani bu dört uzuv, kazandıkları günahları dile getirirler. Burada kastedilen, bütün organlardır. Çünkü her organ, yaptığını itiraf eder.
Bazıları şöyle demişlerdir: ”İnkarcılara, 'Ey Adem oğulları! Şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır, demedim mi?' (Yasin: 60) buyrukluğu zaman onlar, bunu inkâr ederek şöyle derler: 'Rabbimiz Allah'a yemin olsun ki, biz müşrik değiliz; senden başka hiçbir şeye kulluk etmedik ve hiçbir kötülükte şeytana itaat etmedik.' Bunun üzerine ağızları mühürlenir ve organları günahlarını itiraf ederler."
Rivayete göre Enes (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Biz, Allah Rasûlü'niin yanında bulunuyorduk. O gülerek şöyle buyurdu: 'Niçin güldüğümü biliyor musunuz?' Dedik ki, Allah ve Rasûlü en iyi bilir. Bunun üzerine o, şöyle buyurdu: 'Kulun, Rabbi ile konuşmasına gülüyorum. Kul şöyle der: 'Ey Rabbim! Beni haksızlıktan kurtarmaz mısın?' Allahü teâlâ: 'Evet, kurtarırım.' Kul: 'Benim için ancak kendimden bir şahit uygun görürüm.' Allahü teâlâ: 'Bugün sana şahit olarak nefsin, bir de kâtip meleklerin şahitliği yeter.' Ardından ağzı mühürlenir ve organlarına şöyle talimat verilir: 'Konuşun!' Bunun üzerine organları, o kulun yaptıklarını dile getirir. Sonra konuşmakta serbest bırakılır. Bunun üzerine organlarına hitaben: 'Yazıklar olsun size! Ben sizi müdafa ediyordum, der." (14)
14- Hadisi Müslim, Nesaî ve İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir.
Organların yaptıklarını yine organların dile getirmesinin sırrı, günâhlara yardımcı olanın, aynı zamanda şahit olduğunun bilinmesine yöneliktir. Buna göre, kişinin Allahü teâlâ'dan başkasına iltifat etmemesi gerekir. Aksi halde orada başkasıyla olan dostluğu sebebiyle rezil olur.
Yâsin 36:66
Dileseydik yani müşrikleri, Mekke halkını dünyada cezalandırmak isteseydik
gözlerini büsbütün kör ederdik. Gözlerinin ışığını ve şekillerini yok ederek göz çukurları belli olmayacak şekle sokardık. Dolayısıyla gözleri, diğer organları gibi dümdüz hale gelirdi.
Bu sefer de bildikleri düz
yolda itişip kakışırlardı. Yarışmak ve her zaman gidip geldikleri geniş yola girmek isterler. Ama
Nasıl görebilirlerdi? Yani hedeflerine ulaşmak için yolu nasıl görebilirlerdi? Çünkü görmek için gözleri yoktur. Yâni göremezler. Bu, Mekke kâfirlerini, gözlerini kör etmekle tehdittir. Şüphesiz Allahü teâlâ Lût kavmine, Lût'u yalanladıkları ve misafirleriyle cinsel ilişki kurmak istediklerinde yaptığı gibi bu işi de yapmaya gücü yeter.
Yâsin 36:67
Dileseydik onları oldukları yerde oturdukları evlerde onları
farklı şekle sokardık, ki, ”mesh"; bir şeyin şeklini daha çirkin şekle döndürmektir. Bu şeklen canlılığını sürdürerek hayvan suretine döndürmek olabildiği gibi canlılığına son verilerek taş vb. cansız şeylere döndürmek de olabilir. Buna göre mana şöyledir: ”Onları mükellef olma makamından düşürmeyi ve insanlık kimliğinden soyutlamayı dileseydik. Mûsa'nın kavmine, yani İsrail oğullarına Davûd (aleyhisselâm) zamanında yaptığımız gibi kendilerini domuz ve maymunlara çevirerek, ya da taşlara ve kerpiçlere döndürerek suretlerini değiştirirdik."
Bazıları da âyetin anlamı konusunda şöyle demişlerdir: ”Onları ayakları üzerinde oturtur, kötürüm hâle getirirdik"
ne önlerine doğru
ileri gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye. Âyet-i kerime, inkarcıların inkârından ve yandaşlarının helak olmalarının kalıntılarını müşahede etmelerine rağmen ibret almamalarından dolayı onlara, âhirette ağızlarının mühürlenmesiyle verilen ceza gibi dünyada da söz konusu olan böyle bir cezayı hak ettiklerini ortaya koymaktadır.
Sanki şöyle buyrulmuştur: ”Anlatıldığı şekilde gözlerini kör etmek ve kendilerini farklı şekle sokmak suretiyle onları cezalandırmayı dileseydik bu şekilde cezalandırırdık. Fakat Bizi, tevbe edip iman etsinler diye bir süreye kadar onlara mühlet vermeye iten genel rahmet esasından hareketle kendilerini böyle bir cezaya çarptırmadık."
Yâsin 36:68
Dünyada
kime uzun ömür verirsek yaratılışını tersine çeviririz. Tenkis : Bir şeyi ters çevirmektir. Bu kelime, doğum esnasında bebeğin önce ayaklarının sonra da başının gelmesinde, hastalığın nüksetmesinde ve ömrün en kötü zamanına iletilmede kullanılan ”Neks" sözcüğü ile aynı köktendir. Buna göre mana şöyledir: ”Yaratılışını tersine çevirir, ilkin yarattığımızdan farklı şekle sokar ve böylece güçsüzlüğü devamlı artar, gücü azalır, bünyesi zayıflar, şekli ve sureti değişir. Nihayet durumu, vücud ve akıl zayıflığı ile anlayış ve idrak noksanlığında tıpkı çocuğun durumuna benzer hale gelir. Bir şâir şöyle der:
Ben kendimi hergün eksilir görüyorum. Oyle ki, eksilecek bir şey kalmayacak.
Bunu görüpte
hiç düşünmezler mi? Yaratılışı tersine çevirmeye gücü yetenin elbette gözleri kör etmeye ve farklı şekle sokmaya da gücü yeter.
Yâsin 36:69
Biz ona Peygambere
şiir öğretmedik. Bu ifade, müşriklerin Hazret-i Peygambere şair; söylediği sözlere de şiir demelerini reddetmektedir.
Araplara göre şiir, vezinli ve kafiyeli söz; şair de bu söz san'atı ile uğraşan kişidir. KâmûsicY. ”Şiir, manzum söze denilir. Çünkü onun vezin ve kafiye sebebiyle şerefi vardır. Bu özellikle vezinli söylenen sözdür. Tesadüfen vezinli gelen söze şiir denilmez. Hazret-i Peygamber’in mübarek sözleri bu kabildendir. Onlardaki vezin, kasdî olmadan rast gele denk gelmiştir. Rasûlüllahin bir savaşta, parmağına taş değip de katladığında söylediği şu sözler bu kabildendir:
Sen, ancak, kanayan parmaksın. Karşılaştığın şey Allah yolunda olmuştur.
Huneyn savaşında da şöyle demiş:
Yalan yok, ben Peygamberim. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum.
Efendimizin Hendek savaşındaki şu sözleri de bu kabildendir:
Allah'ın adıyla ve O'minia başladık.
Eğer O'ndan başkasına kulluk edersek bedbaht oluruz.
Seyyid Şerif Cürcanî ” Haşiyetul- Metali" isimli eserinde şöyle demiştir: ”Şiir, halka ve seçkin kişilere faydalı ise de insanlar bir şeye yönelme ve geri durma konusunda, gerçekten daha çok hayâle itaat ederler. Bu yüzden şöyle denmiştir: 'En güzel şiir, en çok uydurma olanıdır.' O sebeple doğru olan ve doğrulanmış olan Hazret-i Peygamberin şiirle meşgul olması, ona yakışmadığı gibi onu meslek edinmesi de doğru olmaz."
Yani Biz, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Kur'an'ı öğretmekle şiir öğretmedik. Çünkü sür, zorlanarak uydurulmuş söz, mesnedsiz, hayallere ve evhamlara dayalı sanatsal yaldızlı ifadelerdir. Bunun, insan sözüne benzemeyen, muhtelif hikmet ve parlak hükümlerle dolu, dünya ve âhiret mutluluğuna ulaştıran
Yüce Kuranla ne ilgisi vardır? Böyle iken durumlar onlara nasıl karışık gelerek zanlara bulaştılar? Allah kahretsin onları! Nasıl da Haktan döndürülüyorlar!
Âyet-i kerimede, Hazret-i Peygambere bilginin Allah katından verildiğine işaret edilmektedir. Şüphesiz Allah, ona önceki ve sonraki milletlere ait bilgileri öğretmiş ve fakat şiir öğretmemiştir. Çünkü şiir, İblisin okuduğu kitabı ve sözüdür.
Hem bu ona yakışmaz da. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şiir yakışmaz, kendisine kolay gelmez ve istese de hakkından gelemez. Peygamberi, şiir söylemek istese de hakkını veremez bir yapıda kıldık. Bu sebeple dili, şiiri veznine uygun olarak okumaya yatkın değildir. Şayet o, bir şâir olsaydı pek çok insan, getirmiş olduğu mesajların kendi uydurması olduğu konusunda şüphe ederdi. Çünkü şâirin san'atı söz düzmektir.
"İnsânu'l-Uyûn ” isimli eserde şöyle geçmektedir: ”Hasılı, itimada şayan hak ve sözlerin birleştiği nokta, Hazret-i Peygambere haram kılınan sadece vezin hedef alınarak ölçülü söz meydana getirmektir. 'Biz ona şiir öğretmedik' (Yasin: 69) âyetinde kastedilen husus budur. Şayet Hazret-i Peygamber'den vezinli söz çıktığı farzedilse bunda vezin hedeflenmediğinden dolayı bu söz, terim olarak şiir sayılmadığı gibi, yasaklanmış da değildir. Genel olarak Hazret-i Peygamber, misal vermek ya da sözü sahibine irca etmek üzere şiirden bir beyit okuduğu zaman onu vezinli olarak dile getirmezdi."
"Hem bu ona yakışmaz da" (Yasin: 69) ifadesinde açıkça kastedilen, onun peygamberliğinden ve lehçesinin selâmetinden dolayı şiir söylemesi doğru olmaz. Çünkü Allah katından kendisine bilgi aktarılan kişi sadece hakkı söyler. Bu durum, Hazret-i Peygamberin nazım ve nesir türü ifadeye muktedir oiduğuna ters gelmez. Hatta onun, iyi şiirden kötüsünü, yani vezinlisini vezinsiz olandan ayırt etmesi buna delildir. Bunu ayırt edebilen kimsenin ilahiyat ve felsefî konularda nazım türü ifadeye nasıl olur da gücü yetmez? Fakat bu güç, hayali ve yalanı vehmettiren, mutlak şiir ve şair lâfızlarından korunmak için bu alanda fiiliyata geçmeyi gerektirmez. Gerçekten Araplar, Hazret-i Peygamberin fesahat ve belagatını, hoş ifadesini, tatlı konuşmasını ve güzel anlatımını biliyorlardı.
Hulâsa, Şuarâ Sûresi'nin sonlarında geçtiği gibi, her güzel nitelik ve olgunluk Hazret-i Peygamberden alınmıştır. O, hikmeti, güzel ahlâktan sayılan bir davranışı, İslâm'a destek sağlama, Allah'a övgü, ya da Müslümanlara nasihati ihtiva eden şiiri severdi. En çok öfkelendiği söz ise yalan, çirkin ifade, hiciv vs.nin yer aldığı şiirdi. Allah Rasûlü, Hassan için mescidde bir minber koyar, Hassan da buraya çıkarak Allah Rasûlü'nü ve mü'minleri hicvedenleri hicvederdi, şeklindeki rivayete gelince, bu durum Allah'ın düşmanlarına karşı cihad kabilinden sayılmıştır.
Bu Kur'an,
ancak Allahü teâlâ'dan
bir öğüt insanlara ve cinlere yol gösterme
ve apaçık bir Kur'an semavî bir kitap ve hakkı batıldan ayıran
dır. Çünkü Kur'an, sadece bir öğütten ibaret değildir. Aksine öğütleri, hükümleri vs. ihtiva etmektedir. Bu hususun tekrarına gerek yoktur.
Yâsin 36:70
Tâ ki, diri olan, iyiyi kötüden ayırabilen, kalbini yaratılmış olduğu gayeye uygun olarak istihdam eden ve ilgisiz şeylerle zayi etmeyen akıllı ve anlayışlı
kimseyi -ki, gaflet içinde bulunan kimse ölü gibidir-
uyarsın ve verilen söz de yani, ” ...Yemin olsun ki, cehennemi insanlar ve cinlerle toptan dolduracağım." (Hûd: 119) âyeti gereğince azap sözü
kâfirlerin inkârda ısrar edenlerin
aleyhine gerçekleşsin. Çünkü şüphe ortadan kalkınca geride sadece inat ve ısrar etmek kalır. Bu sebeple söz, onların aleyhine tecelli eder.
Burada, inkarcıların diri olan kimsenin karşıtı olarak dile getirilmesi, onların marifet olarak bilinen yaşamanın kaide ve kurallarından uzak olduklarından dolayı gerçekten cenin gibi hareketsiz olduklarını belirtmeye yöneliktir.
Yâsin 36:71
Kudretimizle yapısını bizzat üslendiğimiz, hiç kimsenin müdahalesi ve ortaklığı olmadan
kendileri için ve faydalanmaları için
nice hayvanlar yarattığımızı Mekke'li müşrikler
görmediler mi?Yani, düşünmediler ve görme derecesinde yakinen bitmediler mi? Gördüler ve bildiler. Söz konusu hayvanlar, deve, inek, koyun ve keçi gibi yürüyüşlerinde hafiflik ve yumuşaklık bulunan hayvanlardır. At, katır ve merkep bu kapsama girmez. Çünkü bunların yere basmaları ağır ve şiddetlidir. Allahü teâlâ burada, kendisinin yarattığı madenler, bitkiler ve diğer hayvanlar arasından bu hayvanları özellikle anmıştır. Çünkü onlarda, devede olduğu gibi yaratılış orjinallikleri; inek, koyun ve keçide olduğu gibi pek çok faydalar söz konusudur. Bu sebeple
onlar, mâlik kılmamız sayesinde
bunlara yani bu hayvanlara,
sahip oldular, tasarruf hakkına mâlik oldular. Artık onlardan istedikleri gibi yararlanabilirler ve kendilerine bu konuda başkaları karışamaz.
Yâsin 36:72
Bu hayvanları onların emrine verdik. Bu sebeple oldukça güçlü ve kuvvetli olmalarına rağmen binmek, yük taşımak, diledikleri yere götürmek ve kesmek gibi kendilerinden istenen hiçbir şeyde onlara karşı gelemezler. Bu apaçık bir nimettir. O sebeple Allahü teâlâ binene, bu nimete şükretmesini ve: ”Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa buna biz güç yetiremezdik" ( Zuhruf: 13) mealdeki âyetle tesbih etmesini gerekli kılmıştır.
Onların bir kısmını binek olarak kullanırlar, bir kısmının da etini yerler. Yani, bir kısmının sırlından, bir kısmının da etinden faydalanırlar.
Yâsin 36:73
Onlarda, binek olarak kullanılan ve eti yenen hayvanlarda
kendileri için binmek ve yemekten başka deri, yün, tüy, kıl, doğurarak nesillerinin çoğalması ve toprağı öküzlerle sürme gibi
daha nice faydalar ve sütten
içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi? Yani, yararlandıkları söz konusu nimetleri görürler de bu nimetleri bahşeden Allah'ı birlemek suretiyle O'na şükretmezler ve ibadette ona ortak mı koşarlar?! Allahü teâlâ, onların kendisine şükretmesine vesile olsun diye nimetleri var etmeyi üstlenmiş, oysa onlar bu nimetleri nankörlüğe vasıta kılmışlardır.
Yâsin 36:74
Kendilerine bu kadar ikramda bulunulduğu halde yine
onlar, gücünde tek ve nimetiyle üstünlüğü sabit olan
Allah'ı bırakıp da başlarına gelen işlerde
kendilerine yardımları dokunur ya da kıyamet günü şefaat ederler
diye putlardan
bir takım tanrılar edindiler ve onları Allah'a kullukta ortak koştular.
Yâsin 36:75
Oysa tanrı edindikleri şeylerin, onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Bilakis onlar, yani müşrikler
ilâhları için cehennemde peşlerinde bulunan,
yardıma hazır askerlerdir. Bu sebeple onlar, için yakıt olmak üzere cehenneme sevkedildiklerinde onları teşyî ederler.
Rivayet edilmiştir ki, Allah'ın dışında tanrı edinilen putların her biri kendilerine uyanlarla birlikte getirilir ve onun askerleri imiş gibi cehennemde hazır bulunurlar. Bu tanrı, kendine kulluk edilmesini emreden bir şahıs olabildiği gibi, cansız bir cisim de olabilir.
Yâsin 36:76
Ey Rasûlüm Muhammed!
Onların sözleri seni üzmesin. Bu nehiy, her ne kadar zahiren onların sözlerine yönelik ise de aslında Allah Rasûlü'ne aittir ve onların sözlerinden etkilenmesini nehyelnıektedir. Yani. Allah hakkında
O'nun eşi ve çocuğu bulunduğuna ve senin yalancı ve şair olduğuna dair sözlerini işittiğin, eziyetlerinden ve kabalıklarından dolayı üzüldüğün zaman, ilmimin bütün durumlarını kuşatmasıyla, seni yalancı saymalarından ve Bana ortak koşmalarından dolayı onları cezalandıracağımdan teselli bul.
Çünkü Biz, onların gizlemekte olduklarını da açığa vurduklarını da biliyoruz. Bu ifade, söz konusu nehyin sebebini açıkça belirtmektedir. Yani Biz, engin ilmimiz sayesinde onların, kalplerinde gizledikleri yanlış inancı, düşmanlığı ve öfkeyi her yönüyle bildiğimiz gibi, dilleriyle açığa vurdukları küfür, Allah'a ortak koşma ve peygamberliği inkâr etme sözlerini de bütünüyle biliyoruz. Buna dayanarak gizli açık bütün suçlarından dolayı onları cezalandıracağız.
Âyette, Allahü teâlâ'nın gizli olan şeyleri bilmesinin, açığa vurulan şeyleri bilmesinden önce dile getirilmesi, O'nun ilminin her şeyi kuşattığını vurgulamaya yöneliktir. Sanki Allahü teâlâ'nın onların gizlemekte olduklarını bilmesi, açığa vurduklarını bilmesinden daha önde gelmektedir. Oysa gerçekte her ikisi de birdir.
Yâsin 36:77
İnsan görmüyor mu ki, Biz onu nutfeden, meniden
yarattık Bu söz, inkarcıların kendilerinde en açık delili görmelerinden sonra yeniden dirilmeyi inkâr etmelerinin batıl olduğu ortaya konmak için söylenmiştir. Daha önceki de ellerinde bulunup, tevhidi ve Müslüman olmayı gerektiren nimetleri müşahade etmelerinden sonra Allah'a ortak koşmaları bâtıllığını göstermek için söylenmişti.
Rivayet edildiğine göre Kureyş kâinlerinden Ubey b. Halef, Vehb b. Uzafe, Ebu Cehil, As b. Vail ve Velid b. Muğire'den müteşekkil bir grup, birgün bir araya gelmişlerdi. Ubey b. Halef onlara hitaben: ”Görmüyor musunuz ki, Muhammed, Allah'ın ölüleri dirilttiğini söylüyor" diyerek ardından şöyle demiştir: ”Lât ve Uzza'ya and olsun ki, gidip onunla bu konuda tartışacağım."
Bunun üzerine Ubey çürümüş bir kemik alıp bir taraftan onu eliyle ufaltıyor, bir taraftan da: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Allah bunu, ufalıp dağıldıktan sonra diriltecek, öyle mi?" diyordu. Hazret-i Peygamber de: ”Evet, seni ölümünden sonra yeniden dirilterek cehenneme sokacaktır" buyurmuştur. İşte onun, yeniden diriltilmeyi inkâr etmesinden dolayı kendisine cevap olmak üzere bu âyet inmiştir. Fakat âyet, öldükten sonra yeniden var olmayı inkâr eden her insana cevap sayılabilecek şekilde umumidir. Çünkü lâfzın umumiliği dikkate alınır; özel sebebe bakılmaz.
Buna göre âyetin anlamı şöyledir: ”Kim olursa olsun, yeniden dirilmeyi inkâr eden insan, düşünmez ve yakînen bilmez mi ki, Biz, onu nutfeden yarat tık".
Bir de bakıyorsun ki, açıkça hasım kesiliyor. Sanki şöyle buyrulmuştur: ”Onu en hakir ve en basit şeyden yarattığımızı görmez mi ki, ilk yaratılışı doğruluğuna ve gerçekleşmesine açıkça şahit olduğu her hususta, hemen bize hasım kesilir." Cahil ve gafil insanın hali budur. Şâirin şu sözleri ne kadar güzel:
Ben ona her gün atmayı öğretiyorum,
Kolu kuvvetlenince o beni atıyor.
Kâfiye dizmeyi öğrettiğim niceleri var ki, Bir kâfiye söylediğinde beni hicveder.
Yâsin 36:78
Ve kendi yaratılışını unutarak ki, Biz onu nutfeden yarattık. Yani ilkin yaratılışını, Allah'ın yeniden diriltmeye gücü yettiğinin delili olduğunu bilemeyen o konuda düşünmeyi terketmiştir. Oysa ilk yaratma ile öldükten sonra yeniden var etme arasında bir fark yoktur. Çünkü her iki yaratma da ölü ve cansız olan şeyleri canlandırmaktır.
Bize misal vermeye kalkışıyor. Yani söz konusu yeniden diriltme konusunda bize tuhaf bir kıssa anlatmaya koyuluyor. Bu kıssa, tuhaf ve akıldan uzak olmada tıpkı mesel gibidir. Yine bu kıssa, kemiklere can vermemizi inkâr ekmek ve buna olan gücümüzü yok saymaktır. Şüphesiz Allah için mümkün olan O'nun yeniden yaratma gücünü ve her şeye kadir olduğunu uzak görmek oldukça tuhaftır.
Ve: 'Şu çürümüş ve hayattan son derece uzak
kemikleri kim diriltecek?' diyor. Çünkü bu kemiklerin üzerinde ne deri, ne et, ne damar, ne de sinirler vardır.
Bu ifade, misal getirmekten kaynaklanan sorunun cevabı niteliğindedir. Sanki ”Hangi misali getirdi, ya da ne dedi?" diye sorulmuş, cevap olarak da şöyle dedi, denmiştir.
Yâsin 36:79
Ey Rasûlüm Muhammed! O inkarcı insana yaratılışı hakkında unuttuğunu hatırlatmak ve delil getirmek suretiyle işin gerçeğini ve doğru yolu göstermek suretiyle susturmak için kendisini azarlayarak
de ki, : 'Onları yani o kemikleri
ilk defa hiç bir şey değilken
yaratan diriltir. Çünkü Allah'ın gücü, değişmeye uğramadığı için nasıl idiyse öyledir.
O, yaratan Allah
her türlü yaratmayı bütün teferruatıyla
gayet iyi bilir. Her şahsın parçalanmış ve dağılmış bütün kısımlarını, organlarını ihata eden Allah, bu organların her birini, daha önceki plân üzere sahip olduğu kuvvetlerle birlikte yeniden yaratır.
"Bahru'l-Ulûm"da şöyle geçmektedir: ”Allahü teâlâ bütün yarattıklarını iyiden iyiye bilir. İnsanın dağılan kısımlarına, anahatiarı ve detaylarına ait hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Allahü teâlâ ölüleri diriltmek istediği zaman, onların esas kısımlarını bir araya getirir ve onlara ruhlarını iade eder. Böylece daha önce hayatta oldukları gibi yeniden hayata kavuşurlar. Bedenlerin, ruhların bir araya gelmesi ve ölülerin yeniden diriltilmesinin anlamı budur."
Bil ki, yeniden dirilmeyi inkâr edenlerin pek çoğu bu konuda ne bir delil, ne de bir şüphe öne sürmeyerek, sadece bunu inkâr etmekle yetinmişlerdir. Nitekim onlar âyet-i kerimelerde belirtildiği gibi şöyle demişlerdir: ”Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman yeniden mi yaratılacağız?.." (Secde: 10) ; ”Ölüp toprak ve kemik yığını haline geldiğimizde mi diriltileceğiz?" (Mü'minûn: 82) Yine onlardan: ”Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" (Yasin: 78) diyen kimse, diriltilmeyi uzak görerek bunu söylemiştir. Allahü teâlâ da onun bu düşüncesinin yanlış olduğunu şu sözüyle ortaya koymuştur: ”Yaratılışını unutur..." (Yasin: 78) Yani Biz onu topraktan, ardından molekülleri aynı olan meniden yarattık. Ardından da ona baştan ayağa değişik şekiller verdik. Bunlarla da yetinmeyerek vücud yapısından farklı olarak konuşma ve akıl lütfettik. Şayet bu inkarcılar, yeniden diriltilmeyi sadece akıllarına yatmamakla inkâr ediyorlarsa konuşan ve akıllı olan insanın, hayat için kendi başına asla dayanak teşkil etmeyen pis bir nütfeden yaratılmasını da uzak görseler ya! Öyleyse ne diye konuşmanın ve aklın, daha önce bulundukları vücuda iade edilmelerini uzak görüyorlar?
Öldükten sonra yeniden diriltilmeyi inkâr edenlerden şüphe ve tereddütlerini ortaya koyanlar da vardır. Gerçi bu şüphe, sonunda yine soyut bir akıl erdirememeye dönüşür. Söz konusu şüphe iki çeşittir:
Birincisi, insan yok olduktan sonra ondan bir şey kalmadığına göre, yok olanın tekrar var olacağına nasıl hükmedilir? Allahü teâlâ bu şüpheye şu ifadesiyle cevap vermiştir: ”De ki, onları ilk defa yaratan diriltir." (Yasin: 79) Yani, insan anılan bir şey değilken Allah onu yarattığı gibi, aynı şekilde kayda değer bir şey olarak ortada yokken yeniden diriltir.
İkincisi: Parçaları her tarafa yayılan ve bir kısmı yırtıcı hayvanların bedenlerinde, bir kısmı kuşların içinde, bir kısmı da evlerin duvarları arasında bulunan bir insanın bu parçalan nasıl bir araya getirilebilir? Bir de buna şu karmaşık mesele eklenebilir: Faraza insan insanı yese, yenen insanın parçaları onu yiyen insanın organları içinde bulunur. Bu durumda yiyen insan, parçaları bir araya getirilerek yeniden yaratılsa yenen insanın, organlarının teşekkül etmesi için parçaları kalmaz. Yok, eğer yenen kısımlar yenen insana geri verilerek yeniden diriltilecek olsa o takdirde yiyen insanın diriltilmesi için geride yeterince organları kalmaz. Allahü teâlâ bu şüpheyi de şu sözüyle geçersiz kılmıştır: ”O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir." (Yasin: 79)
Bunun izahı şudur: Yeme fiilini gerçekleştiren insanın içinde kendine ait aslî kısımlar yanında fazla olan kısımlar vardır. Aynı şekilde yenen insan da böyledir. İnsan insanı yediği zaman yiyen insana göre yenen insanın asli kısımları fazla kısımlar; yenen insana göre de yiyen insanın asli kısımları fazla kısımlar olur. Farzedilen bu yeme hadisesinden önce olan kısımlar toplanıp yiyen insana iade edilirken, yenen kısımlar da yenen insana iade edilir. Allah, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Dolayısıyla hem asıl olanı, hem de fazla olanı bilir. Bu sebeple yiyen insanın asıl kısımlarını topladığı gibi, yenen insanın asıl kısımlarını da toplar ve ona ruh üfler. Aynı şekilde birbirinden uzak olan yerlerde dağılan kısımları ise O'nun hikmet ve gücü sayesinde bir araya getirir.
Değerli zatlardan biri şöyle demiştir: ”İnkarcıların, kemiklerin ufalanmış ve dağılmış olduğunu ileri sürmelerinin iki dayanak noktası vardır: Birincisi, bedende bulunan parçaların birbirine karışması. Hal böyle iken Allahü teâlâ ufalmış ve tamamıyla kurumuş parçaları ayırması nasıl mümkün olur? Oysa hayat, vücudun bir miktar sudan müteşekkil olmasını gerektirmektedir. Allahü teâlâ birinci soruya, ”O her türlü yaratmayı gayet iyi bilir ” (Yasin: 79) sözü ile cevap vermiş, ikincisine de şu ifadesiyle işaret etmiştir :
Yâsin 36:80
Yeşil ağaçtan size ateş çıkaran O'dur. Yani sizin için ve yararınız için tıpkı kolay tutuşan ve yanan Merali ve Afâr ağaçlan gibi yeşil ağaçtan ateş çıkaran O'dur.
İşte siz ondan ateş yakıyorsunuz, (15) O ağaçtan ateş tutuşturuyorsunuz. Ateşin bu ağaçtan çıktığından şüphe duymadığınız gibi, aynı şekilde Allahü teâlâ'nın ölüleri diriltmesinden ve onları hesaba çekmek, mükâfatlandırmak ve cezalandırmak için kabirlerden çıkarmasından da şüphe duymamanız lazımdır. Çünkü o ateşe zıt belli bir oranda su bulunan yem yeşil ağaçtan ateşi çıkarmaya gücü olan Allah'ın yumuşak olup da kuruyan ve eskiyen bir şeyin yumuşaklığını iade etmeye daha çok gücü vardır. Bundan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâ, zıtları bir araya getiren yegâne bir varlıktır. O'nun, odunda su ile ateşi bir araya getirdiğini, dolayısıyla ne suyun ateşi söndürdüğünü, ne de ateşin odunu yaktığını nasıl olur da insan görmezlikten gelir?
15- Bu âyet-i kerîmeyi yirminci asırda şöyle inceleyeceğiz.: Biz bir ateşi hangi kimyasal faktörle tutuştururuz? Yani arzda ne olmasa hiçbir şeyi yakamayız?
Oksijen: Arzdaki yegane yanacak nesnedir. Peki oksijen nerden çıkar? Yalnız yeşil ağaçtan çıkar. Bütün jeofizikçiler müttefiktir ki, arzın atmosferindeki oksijen yeşil ağacın imalatıdır, işte âyet:
Yeşil ağaçtan oksijeni çıkaran O'dur, hep onunla yanmayı sağlıyorsunuz (tutuşturuyorsunuz), buyurmaktadır.
Asıl işin önemli yanı, yeşil ağacın oksijen yapmasıyla ölümden sonraki diriliş. Ancak bu açık bilimsel gerçekten yola çıkılarak, mahşerle ağacın oksijen yapımı arasında ilgi kurulabilir. Cenab-ı Hak 78'nci âyette bildirdiği kâfirin küstahlaşmasına karşı buyuruyor ki,:
Değil unufak olmuş kemik, bir canlıyı yaksan dahi, ben onu her an diriltiyorum, fakat sen fark etmiyorsun. Bunun sırrı yeşil ağaçtan çıkan hergün yaktığın oksijen olayında gizlidir.
Bir canlı yakılsa, kül artığı dışında onun temel yapısı, su buharı ile karbondioksit haline gelir. İşte bu karışım yaprağa gelince câmid (cansız) olan her iki madde yaprağa verdiğim hay sırrıyle şekere dönüşerek canlanır. Çünkü karbon artı değerli iken, karbondioksitte cansızdı. Fakat yaprak onu eksi değerli karbona çevirerek şeker yapar ki, DNA dediğimiz molekülün ona yapım tarzı bu yoldan geçer. Bir yerde (yeşil ağaçta) oksijen çıkıyorsa, orada cansızdan canlıya geçiş vardır.
Ey apaçık muhasım olan sersem! Önce hayatın bu sırrını öğren, ondan sonra ölüm, mahşer, dirilme konularına dil uzat.
İşte Ben, her cansızı yapraktaki hay sırrıyle canlıya çeviren Allah'ım, kemiği diriltmek mi benim için mesele?! Bkz. Yasin Sûresi Yorumu/Dr. Halûk Nurbaki (Naşir).
Yâsin 36:81
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Yani insanları ilk olarak yaratan, onlara yeşil ağaçtan ateş meydana getiren, koskoca gökleri yeri ve bunların arasında bulunanları valeden ve olağanüstü şeyler yapan yüce ve güçlü Allah, âhirette küçüklük ve basitlikte insanların benzerlerini yaratmaya ve oldukları gibi yeniden hayat vermeye kadir değil midir? Mantık, gökleri ve yeri yaratmaya kadir olanın, insanları yaratmaya daha çok kadir olduğuna hükmeder. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyrulur: ”Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük şeydir." (Mü'min: 57) ”Onların benzerleri"ndcn cennetlikler, genç ve parlak delikanlılar olurken; cehennemliğin ise, azı dişi, tıpkı Uhud Dağı veya buna benzer bir şekilde olur.
Et-Tîbî şöyle demiştir : ”Ayetteki 'Onların benzerleri' ifadesi muhataplardan kinayedir. Tıpkı, 'Senin gibiler cömert olur' dediğin gibi. Yani onları yaratmaya kadir değil midir? demektedir."
Cevap Allah tarafından verilmektedir:
Evet, kadirdir.
Evet anlamındaki ”belâ" sözcüğü, soru olumsuz ve cevap olumlu olduğu zaman kullanılır. Nitekim âyeti kerimede şöyle buyrulur: ”...Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' Onlar da, ”Evet, sen bizim Rabbimizsin' dediler..." (A'râf: 172)
''Müfredat''da ise şöyle geçmektedir: ”Belâ; olumsuz sorunun, 'ne'um' ise, olumlu sorunun 'evet' anlamında cevabıdır. Tıpkı, 'Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu?' Onlar da, 'evet' derler.' (A'râf: 44) gibi. Burada ne'am' yerine 'belâ' sözcüğü kullanılmaz. Çünkü 'Sende bir şey var mıdır?' diye sorulduğu zaman 'evet' anlamında 'belâ' sözcüğü getirilirse 'Hayır, yoktur' anlamına gelirken ne'am ' getirilirse 'Evet, vardır' anlamına gelir."
O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır. Yani O, onları yeniden yaratmaya kadirdir ve her şeyi çok iyi bilir.
Bazıları da şöyle demişlerdir : ”Yani mahlûkatı ve malumatı çok olan, ardanla yaratan ve bütün varlıkları bilendir."
Yâsin 36:82
O'nun işi, bir şeyi (yaratmak) istediği vakit sadece: 'Ol!' deinektir ve o şey derhal oluverir. Başka bir şeye bağlı kalmadan derhal oluverir. Bu ifade, Allahü teâlâ'nın emri sayesinde dilediği her şeyi itaat edilen bir âmirin, itaat eden bir memura emrettiğinde olduğu gibi anında var etmeye olan gücünün tesiri için bir temsildir.
Yâsin 36:83
Her şeyin mülkü elinde olan Allah münezzehtir, yücedir.
"Mülk" diye terce me edilen ”melekût" kelimesi ile, ”ceberut" ve ”rahamût" kelimeleri mastardırlar. Mübalağa için hepsine vav ve tâ harfi eklenmiştir.
Müfredât’da belirtildiğine göre: ”Melekût; Allah'ın mülküne mahsus olan demektir. Mülkde, bir şeye sahip olmak ve onda tasarruf edebilmek demektir."
Her şeyin mülkü kudreti dahilinde bulunan Allah'ı, inkarcıların O'na atfettikleri acizlikten ve noksanlıktan tenzih edin, tesbih edin. Allah hakkında söyledikleri noksanlık sıfatlarına şaşın.
Siz sadece öldükten sonra başkasına değil,
O'na döndürüleceksiniz. Dolayısıyla O size amellerinize karşılık muamele edecektir. Bu mesaj, Allah'a yakın olan kullara bir vaad, inkarcılar için de bir tehdittir.
Yasin Sûresi ve bu sûrenin okunmasının faziletine dair oldukça çok hadis-i şerifler vardır. Bunlardan birisi, ”Yâsîn Süresi'ni ölülerinize okuyun." (16) Bir diğeri de şudur: ”Her şeyin bir kalbi, özü vardır. Kur'ânın kalbi de Yâsîn'dir." (17)
16- Hadisi; Ebû Davud. İbn Mâce, Ahmed ve Hâkim rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 1/218.
17- Hadisi; Bezzâr, Tirmizi ve Dârimî Enes'ten rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 1/405.
Denmiştir ki, Yâsîn, Kur'ân'ın kalbi, yani özü kılınmıştır. Çünkü kitapların indirilmesinin en önemli hedefi, insanların öldükten sonra yeniden diriltileceklerini, hepsinin Allah'ın huzurunda toplanacaklarını, itaat edenlerin amellerine karşılık en güzel şekilde mükafatlandırılacaklarını ve suçluların onlardan ayrılıcaklarını beyan etmektedir. Bütün bunlar, bu sûrede en belirgin ve en mükemmel bir şekilde ifade edilmiştir.
Gazalinin şöyle dediği nakledilmiştir : ”Bu sûre, Kur'ânin kalbi sayılmıştır. Çünkü imanın sıhhati, yeniden diriltilmeyi ve mahşerde toplanmayı kabullenmekle mümkündür. Bu husus bu sûrede en belirgin bir şekilde belirtilmiş ve böylece söz konusu sûre, vücud için gerekli olan kalbe benzetilmiştir."
Denmiştir ki, kalp, bedenin âmiri, Yâsîn de diğer sûrelerin âmiridir ve onda her şey mevcuttur. Kalp, yüce mana âleminin yeri, üstün idrâk mahalli, bedenin ıslah ve fesadının vasıtası olması hasebiyle Yâsîn Sûresi buna benzetilmiştir. Çünkü bu sûre, İslâm inancının üç esasını kapsamaktadır. Bu esaslar, tek Allah inancı. Peygamberlik ve yeniden dirilmedir.
Allah'tan, bizi takva sahibi kulları arasında mahşerde bir araya getirmesini, tam bir teslimiyet ve kâmil manada bir imanla hayatımıza son vermesini ve O'na kavuşma anındaki ölüm sarhoşluğunu bizim için kolaylaştırmasını diliyoruz. O, ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.
Allahü teâlâ'nın yardımıyla Yâsîn Sûresinin tefsiri sona erdi.