Lafzullah

Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Saffat 37:1 – Zümer 39:75

Müellif / kaynak: İsmâil Hakkı Bursevî; ihtisar: Muhammed Ali es-Sâbûnî (Türkçe çeviri)

İçindekiler
  1. Saffat 37:1
  2. Saffat 37:2
  3. Saffat 37:3
  4. Saffat 37:4
  5. Saffat 37:5
  6. Saffat 37:6
  7. Saffat 37:7
  8. Saffat 37:8
  9. Saffat 37:9
  10. Saffat 37:10
  11. Saffat 37:11
  12. Saffat 37:12
  13. Saffat 37:13
  14. Saffat 37:14
  15. Saffat 37:15
  16. Saffat 37:16
  17. Saffat 37:17
  18. Saffat 37:18
  19. Saffat 37:19
  20. Saffat 37:20
  21. Saffat 37:21
  22. Saffat 37:22
  23. Saffat 37:23
  24. Saffat 37:24
  25. Saffat 37:25
  26. Saffat 37:26
  27. Saffat 37:27
  28. Saffat 37:28
  29. Saffat 37:29
  30. Saffat 37:30
  31. Saffat 37:31
  32. Saffat 37:32
  33. Saffat 37:33
  34. Saffat 37:34
  35. Saffat 37:35
  36. Saffat 37:36
  37. Saffat 37:37
  38. Saffat 37:38
  39. Saffat 37:39
  40. Saffat 37:40
  41. Saffat 37:41
  42. Saffat 37:42
  43. Saffat 37:43
  44. Saffat 37:44
  45. Saffat 37:45
  46. Saffat 37:46
  47. Saffat 37:47
  48. Saffat 37:48
  49. Saffat 37:49
  50. Saffat 37:50
  51. Saffat 37:51
  52. Saffat 37:52
  53. Saffat 37:53
  54. Saffat 37:54
  55. Saffat 37:55
  56. Saffat 37:56
  57. Saffat 37:57
  58. Saffat 37:58
  59. Saffat 37:59
  60. Saffat 37:60
  61. Saffat 37:61
  62. Saffat 37:62
  63. Saffat 37:63
  64. Saffat 37:64
  65. Saffat 37:65
  66. Saffat 37:66
  67. Saffat 37:67
  68. Saffat 37:68
  69. Saffat 37:69
  70. Saffat 37:70
  71. Saffat 37:71
  72. Saffat 37:72
  73. Saffat 37:73
  74. Saffat 37:74
  75. Saffat 37:75
  76. Saffat 37:76
  77. Saffat 37:77
  78. Saffat 37:78
  79. Saffat 37:79
  80. Saffat 37:80
  81. Saffat 37:81
  82. Saffat 37:82
  83. Saffat 37:83
  84. Saffat 37:84
  85. Saffat 37:85
  86. Saffat 37:86
  87. Saffat 37:87
  88. Saffat 37:88
  89. Saffat 37:89
  90. Saffat 37:90
  91. Saffat 37:91
  92. Saffat 37:92
  93. Saffat 37:93
  94. Saffat 37:94
  95. Saffat 37:95
  96. Saffat 37:96
  97. Saffat 37:97
  98. Saffat 37:98
  99. Saffat 37:99
  100. Saffat 37:100
  101. Saffat 37:101
  102. Saffat 37:102
  103. Saffat 37:103
  104. Saffat 37:104
  105. Saffat 37:105
  106. Saffat 37:106
  107. Saffat 37:107
  108. Saffat 37:108
  109. Saffat 37:109
  110. Saffat 37:110
  111. Saffat 37:111
  112. Saffat 37:112
  113. Saffat 37:113
  114. Saffat 37:114
  115. Saffat 37:115
  116. Saffat 37:116
  117. Saffat 37:117
  118. Saffat 37:118
  119. Saffat 37:119
  120. Saffat 37:120
  121. Saffat 37:121
  122. Saffat 37:122
  123. Saffat 37:123
  124. Saffat 37:124
  125. Saffat 37:125
  126. Saffat 37:126
  127. Saffat 37:127
  128. Saffat 37:128
  129. Saffat 37:129
  130. Saffat 37:130
  131. Saffat 37:131
  132. Saffat 37:132
  133. Saffat 37:133
  134. Saffat 37:134
  135. Saffat 37:135
  136. Saffat 37:136
  137. Saffat 37:137
  138. Saffat 37:138
  139. Saffat 37:139
  140. Saffat 37:140
  141. Saffat 37:141
  142. Saffat 37:142
  143. Saffat 37:143
  144. Saffat 37:144
  145. Saffat 37:145
  146. Saffat 37:146
  147. Saffat 37:147
  148. Saffat 37:148
  149. Saffat 37:149
  150. Saffat 37:150
  151. Saffat 37:151
  152. Saffat 37:152
  153. Saffat 37:153
  154. Saffat 37:154
  155. Saffat 37:155
  156. Saffat 37:156
  157. Saffat 37:157
  158. Saffat 37:158
  159. Saffat 37:159
  160. Saffat 37:160
  161. Saffat 37:161
  162. Saffat 37:162
  163. Saffat 37:163
  164. Saffat 37:164
  165. Saffat 37:165
  166. Saffat 37:166
  167. Saffat 37:167
  168. Saffat 37:168
  169. Saffat 37:169
  170. Saffat 37:170
  171. Saffat 37:171
  172. Saffat 37:172
  173. Saffat 37:173
  174. Saffat 37:174
  175. Saffat 37:175
  176. Saffat 37:176
  177. Saffat 37:177
  178. Saffat 37:178
  179. Saffat 37:179
  180. Saffat 37:180
  181. Saffat 37:181
  182. Saffat 37:182
  183. Sâd 38:1
  184. Sâd 38:2
  185. Sâd 38:3
  186. Sâd 38:4
  187. Sâd 38:5
  188. Sâd 38:6
  189. Sâd 38:7
  190. Sâd 38:8
  191. Sâd 38:9
  192. Sâd 38:10
  193. Sâd 38:11
  194. Sâd 38:12
  195. Sâd 38:13
  196. Sâd 38:14
  197. Sâd 38:15
  198. Sâd 38:16
  199. Sâd 38:17
  200. Sâd 38:18
  201. Sâd 38:19
  202. Sâd 38:20
  203. Sâd 38:21
  204. Sâd 38:22
  205. Sâd 38:23
  206. Sâd 38:24
  207. Sâd 38:25
  208. Sâd 38:26
  209. Sâd 38:27
  210. Sâd 38:28
  211. Sâd 38:29
  212. Sâd 38:30
  213. Sâd 38:31
  214. Sâd 38:32
  215. Sâd 38:33
  216. Sâd 38:34
  217. Sâd 38:35
  218. Sâd 38:36
  219. Sâd 38:37
  220. Sâd 38:38
  221. Sâd 38:39
  222. Sâd 38:40
  223. Sâd 38:41
  224. Sâd 38:42
  225. Sâd 38:43
  226. Sâd 38:44
  227. Sâd 38:45
  228. Sâd 38:46
  229. Sâd 38:47
  230. Sâd 38:48
  231. Sâd 38:49
  232. Sâd 38:50
  233. Sâd 38:51
  234. Sâd 38:52
  235. Sâd 38:53
  236. Sâd 38:54
  237. Sâd 38:55
  238. Sâd 38:56
  239. Sâd 38:57
  240. Sâd 38:58
  241. Sâd 38:59
  242. Sâd 38:60
  243. Sâd 38:61
  244. Sâd 38:62
  245. Sâd 38:63
  246. Sâd 38:64
  247. Sâd 38:65
  248. Sâd 38:66
  249. Sâd 38:67
  250. Sâd 38:68
  251. Sâd 38:69
  252. Sâd 38:70
  253. Sâd 38:71
  254. Sâd 38:72
  255. Sâd 38:73
  256. Sâd 38:74
  257. Sâd 38:75
  258. Sâd 38:76
  259. Sâd 38:77
  260. Sâd 38:78
  261. Sâd 38:79
  262. Sâd 38:80
  263. Sâd 38:81
  264. Sâd 38:82
  265. Sâd 38:83
  266. Sâd 38:84
  267. Sâd 38:85
  268. Sâd 38:86
  269. Sâd 38:87
  270. Sâd 38:88
  271. Zümer 39:1
  272. Zümer 39:2
  273. Zümer 39:3
  274. Zümer 39:4
  275. Zümer 39:5
  276. Zümer 39:6
  277. Zümer 39:7
  278. Zümer 39:8
  279. Zümer 39:9
  280. Zümer 39:10
  281. Zümer 39:11
  282. Zümer 39:12
  283. Zümer 39:13
  284. Zümer 39:14
  285. Zümer 39:15
  286. Zümer 39:16
  287. Zümer 39:17
  288. Zümer 39:18
  289. Zümer 39:19
  290. Zümer 39:20
  291. Zümer 39:21
  292. Zümer 39:22
  293. Zümer 39:23
  294. Zümer 39:24
  295. Zümer 39:25
  296. Zümer 39:26
  297. Zümer 39:27
  298. Zümer 39:28
  299. Zümer 39:29
  300. Zümer 39:30
  301. Zümer 39:31
  302. Zümer 39:32
  303. Zümer 39:33
  304. Zümer 39:34
  305. Zümer 39:35
  306. Zümer 39:36
  307. Zümer 39:37
  308. Zümer 39:38
  309. Zümer 39:39
  310. Zümer 39:40
  311. Zümer 39:41
  312. Zümer 39:42
  313. Zümer 39:43
  314. Zümer 39:44
  315. Zümer 39:45
  316. Zümer 39:46
  317. Zümer 39:47
  318. Zümer 39:48
  319. Zümer 39:49
  320. Zümer 39:50
  321. Zümer 39:51
  322. Zümer 39:52
  323. Zümer 39:53
  324. Zümer 39:54
  325. Zümer 39:55
  326. Zümer 39:56
  327. Zümer 39:57
  328. Zümer 39:58
  329. Zümer 39:59
  330. Zümer 39:60
  331. Zümer 39:61
  332. Zümer 39:62
  333. Zümer 39:63
  334. Zümer 39:64
  335. Zümer 39:65
  336. Zümer 39:66
  337. Zümer 39:67
  338. Zümer 39:68
  339. Zümer 39:69
  340. Zümer 39:70
  341. Zümer 39:71
  342. Zümer 39:72
  343. Zümer 39:73
  344. Zümer 39:74
  345. Zümer 39:75

Saffat 37:1

SAFFÂT SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 182 âyettir. Yemin olsun o saf bağlayıp duranlara. Âyetin başındaki ”vav" harfi kasem (yemin) içindir. ”Saffât" ise, saf bağlayıp duran topluluk anlamındaki ”sâffe" kelimesinin çoğuludur. ”Saff"; bir şeyi düzgün çizgi üzerine koymak, yerleştirmektir. Buna göre, namaz kılmak veya savaş için bir grubu sıraya sokup saf düzenine getirdiğin zaman ”Safeftu'l - kavme" dersin. Allahü teâlâ, ibadet için gökte saf halini alan meleklere; veya safları düzenleyen ve kendilerini saf haline getiren melek gruplarına, yani itaat ve hizmet pozisyonundaki saf düzenini organize eden meleklere yemin etmiştir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Meleklerin Rahleri katında saf durdukları gibi safa dursanıza! ”(Ashâb-ı Kiram) Bunun üzerine şöyle dedik: ”Melekler Rableri katında nasıl safa duruyorlar?" Hazret-i Peygamber: ”Ön safları tamamlıyorlar ve saf düzenine özen gösteriyorlar" (1) buyurmuştur. 1-Hadisi, Müslim ”Sahih"inde tahrici yanında; Ebu Davud ve Nesâî de tahric etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 5/615. Yahut da söz konusu melekler, gökte saf halinde bulunuyor ve Allahü teâlâ'yı tesbih ediyorlar. Onların, tıpkı namaz kılanların safa durdukları gibi safa durdukları bir takım mevkileri, makamları vardır. Bazı müfessirler, âyetin anlamı ile ilgili olarak şöyle demişlerdir : ”Havada kanat çırparak Allahü teâlâ'nın sevk ve idare ile ilgili emrini bekleyip duran meleklere yemin olsun." Ayetle ilgili başka yorumlar da yapılmıştır. Âyet-i kerimede, meleklerin şerefi -ki, Allah onlara yemin etmiştir- ve safların fazileti ortaya konmuştur.

Saffat 37:2

O sevk ve idare edenlere. Âyetteki ”zecr" kelimesi, aynı zamanda azarlamak ve engel olmak anlamına da gelir. Deveyi azarladığın zaman, ”Zecertu'l-ba'îre" tabirini kullanırsın. Buna göre âyet, ”Azarlamayı ve engel olmayı üstlenen meleklere" anlamındadır. Kulların kötülüklerden alıkonması, şeytanın vesvese ve saptırmasına engel olunması ifadelerinde de yine ”zecr" kelimesi kullanılmaktadır. Bazı müfessirler ise şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ burada, bulutları yağmur olmayan ülkeye sevk ve idare eden melekleri kastedmektedir."

Saffat 37:3

Şanı yüce olan zikri, Allah'ın âyetlerini ve peygamberlere indirilen kitaplarını okuyanlara; Allah'ı tesbih ve takdis ederek, Ona hamd ederek ve O'nu överek zikreden meleklere.

Saffat 37:4

Ey Mekke halkı! Hiç şüphesiz ilâhınız tektir. Hiçbir ortağı yoktur. Bu âyet-i kerime onlar hakkında inmiştir. Çünkü Mekkeliler hayret ifadesiyle şöyle diyorlardı: ”O, tanrıları tek bir tanrı mı yaptı?" Ey Mekkeliler! Öyleyse putları, dünyayı, boş arzuları ve şeytanı tanrılar edinmeyiniz. Bu son âyet, yeminin cevabıdır. Bu yeminin faydası, adına yemin yapılan şeyi yüceltmek, şerefini ortaya koymak ve Arap dilinde alışılageldiği şekilde yemine hedef olan şeyi vurgulamaktır. Kur'an da Arapça olarak ve Arapların konuşma üslûbuna uygun olarak indirilmiştir. "el-Vahid-Tek"; hiçbir şekilde parçası bulunmayan şey demektir. Buna göre Allahü teâlâ kendisini tek bir olarak vasıflandırınca bu ifade, ”Parçalarının ayrılması ve çoğalması mümkün olmayan varlık" anlamındadır. Nitekim söz konusu vahdetin, birliğin zorluğundan dolayı Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Allah, tek olarak anıldığı zaman, âhirete inanmayanların kalpleri nefretle çarpar. ” (Zümer: 45) İmam Gazali ( Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: ”Tek, parçalara ayrılmayan ve tesniyesi (ikili) olmayan demektir. Parçalara ayrılmayan; bölünmeyen tek bir cevher gibi olan şey demektir. Bu sebeple, parçası bulunmayan anlamında 'O tekdir' denir. Allahü teâlâ, zatında bölünme söz konusu olmayan tekdir. İkili olmayan ise, güneş örneğinde olduğu gibi, dengi bulunmayan demektir. Güneş, cisimlerden olması hasebiyle bölünebilir ve kendisi parçalara ayrılabilir ise de dengi yoktur. Varlık âlemi içinde bir varlık yoktur ki, o varlığın özelliklerini taşıyan başka bir varlık tasavvur edilmesin. Allahü teâlâ ise müstesna. Gerçekten Allah, her yönüyle tektir; ezelî ve ebedîdir." Nitekim bir şiirde şöyle dendiği gibi: Her şeyde Allah'a ait bir delil vardır. Ki bu delil, O'nun tek olduğunu göstermektedir. Tek olan Allah'ın adının hususiyeti, dünyaya yönelik sevginin kalpten uzaklaştırılmasıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber, duasında şöyle diyen birini dinlemişti: ”Allah'ım! Ben senden tek bir olan, yegane, samed olan, doğurmayan, doğmayan ve hiçbir şey dengi bulunmayan Allah adınla istiyorum." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: ”O kişi Allah'tan, O'nun yüce adıyla istemiştir. Ki bu adla dua edilince Allah, bu duayı kabul eder; talep edilince de verir. ”(2)

Saffat 37:5

O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Yani O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan varlıkların sahibi ve Doğuların da yani güneşin doğduğu yerlerin de Rabbidir. Söz konusu doğular 360 dır. Güneş her gün bu doğulardan birinden doğmaktadır. Doğulara uygun olarak batılar da farklılık arzeder. Âyette sadece doğular zikredilmekle yetinilmiştir. Yani doğular bu kadar olunca batılar da tabiatıyla bu kadar olmaktadır ve her gün güneş bunlardan birinden batmaktadır. Allahü teâlâ'nın: ”Hem iki doğunun Rabbidir, hem de iki batının Rabbidir" (Rahman: 17) ifadesine gelince, bu iki doğu ve batı, yaz ve kıştaki iki doğu ve iki batıdır. Yine Allahü teâlâ'nın, ”Doğu ve batının Rabbi'dir" (Müzzemmil: 73) sözünde O, yönü kastedmiştir. Nitekim doğu bir yön, batı da bir yöndür. Âyet-i kerimede Rab kelimesinin, ”Doğuların Rabbidir" şeklinde tekrarlanması, Rubûbiyet izlerinin doğularda tamamiyle ortaya çıkmasına ve bu izlerin her gün yenilenmesine yöneliktir.

Saffat 37:6

Gerçekten Biz, dünya göğünü size ve yere yakın olan göğü -ki, ”dünya"; daha yakın demek olan ”ednâ" kelimesinin müennesidir.- enteresan ve eşsiz bir süsle, yıldızlarla süsledik. Çünkü yıldızlar, kendi başlarına ve konumlan itibariyle süstür, kayda değer bir zinettir.

Saffat 37:7

Onu, azgın itaatten uzak ve hayırla ilgisi olmayan her şeytandan koruduk. Âyetteki ”hıfz" kelimesi, mana yönünden ”zinet" kelimesine atfedilerek tıpkı şöyle buyrulmuştur: ”Gerçekten biz, yıldızları gök için bir süs, kor fırlatmak suretiyle de bir koruyucu olarak yarattık."

Saffat 37:8

Onlar, en yüksekteki topluluğu dinleyemezler. Burada, en yüksekteki topluluktan kasıt, melekler veya onların ileri gelenleridir. Aslında âyette geçen ”Mele"' doldurmak kökünden gelmekte olup toplanıp bir araya gelen cemaat demektir. Görünüş itibariyle gözleri, azametleriyle de nefisleri doldururlar. Yükseklikle nitelenmiş olmaları da, en üst göklerde bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Cinler ve insanlar ise en alttaki topluluklardır. Çünkü onlar, yeryüzünde ikamet etmektedirler. Âyetin bu ifadesi, göğün şeytanlardan korunmasının belirtilmesinin ardından, onların durumunu izah etmeye yöneliktir. Bununla birlikte söz konusu koruma şekli ve bu esnada o şeytanların maruz kaldığı azap da vurgulanmıştır. Yani onlar, göğü araştıramadıkları gibi meleklere de kulak veremezler. Çünkü göğe çıkmaya yöneldikleri an her taraftan atılırlar.

Saffat 37:9

Kovulurlar. Onlar için dünyada kor fırlatma azabından başka âhirette ardı arkası kesilmeyen devamlı bir azap vardır.

Saffat 37:10

Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Âyette geçen ”hatf" hızla kapmak, almak demektir. Buradaki kapmaktan kasıt, meleklerin sözünü hırsızlama almak, dinlemektir. Yani, kulak hırsızlığı sayesinde meleklerin sözlerinden sadece bir sözü kapan şeytanın haricindeki şeytanlar grubu onların sözünü dinleyemez. Onu da parlak yakıcı bir ateş alevi takip eder. Bu ifadeden kasıt, gökte yıldız kayarken görülen alevdir. Âyet-i kerimede geçen ”Sâkıb" kelimesi, aydınlatan, ışığı ve aydınlatmasıyla isabet ettiği şeyi, nerede ise delen demektir. Söz konusu alev, sanki ışığı ile havayı delmekte, şeytanlara, kulak hırsızlığı için yükseğe çıktıkları zaman fırlatılmaktadır. Nitekim bu alevin ulaşıp yaktığı şeytanlar olduğu gibi, atmadan önce alevin ulaştıkları da vardır. Şeytan hedefe varmadan önce ona attığı da olur. Bazen onlara isabet etmesi, bazen de ondan kurtulmaları sebebiyle tamamiyle kulak hırsızlığından geri durmazlar. Ticaret için gemiyle seyahat eden kişinin durumu da böyledir. O, ya dalgaya tutulur, ya da tutulmaz. Bu arada şöyle denmesi doğru değildir: ”Şeytan ateşten yaratıldığından dolayı yanmaz." Çünkü şeytan saf ateşten değildir; tıpkı insanın saf topraktan olmadığı gibi. Sonra kuvvetli ateş, zayıf olanı istila edince onu yok eder. Ayrıca alevden kasıt, yıldızdan kopan ateş korudur; yıldızın kendisi değildir. Çünkü yıldız, semada kendi halinde olan bir kütledir. Filozoflar ise şöyle demişlerdir: ”Söz konusu alev, yükselen buharların bu yükselmesi ve dünya semasında ateşle temas etmesi anında havada oluşan ateş parçalarından müteşekkildir." Hakikat ehlinden bazı büyükler şu hususu dile getirmişlerdir: ”Gökle yer arasında bulunan Esir (3) olmasaydı, dünya semasındaki aşırı soğuktan dolayı canlı da, bitki de olmaz ve yeryüzünde maden bulunmazdı. Bu esîr, Allahü teâlâ'nın takdiriyle canlılık ortaya çıksın diye âlemi ısıtmaktadır. Ateşinde esası olan bu esîr, hava ile birlikte bulunur. Hava ise sıcak ve rutubetlidir. Havada bulunan rutubet, bu esîr'e temas edince, rutubetli hava, moleküllerinde tutuşarak hareket etmesinden dolayı esîre, tesir eder. Kuyruklu yıldızların ortaya çıkması da bundandır. Çünkü onlar yanıcı değil, yakıcı havadan ibarettirler. Aynı zamanda onlar, çabuk infilak etme özelliğine sahiptirler. Bunu incelemek istediğinde ateşin alevine bak. Hava, pervane sayesinde ateşe vurunca ondan gözle görülür çizgiler şeklinde alevler uçuşur, sonra bu alevler söner. Söz konusu yıldızlar da böyledir. Allahü teâlâ onları, yine O'nun buyurduğu gibi inkarcı cinlerden olan şeytanlar için atılacak şeyler yapmıştır." Katâde şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ yıldızları üç şey için yaratmıştır: Gök için bir süs, şeytanlar için taşlanacak şeyler ve yol bulmada rehber. Yıldızlarla ilgili olarak bunun dışında yorum yapan, bilgisi olmayan konuya karışmış olur. Bu sebeple hakkı isteyen kişinin, şeytanını tevhid ve irfan nuruyla taşlaması gerekir. Ki şeytan, onun kalbi etrafında dolaşmasın ve o kimse, kendi durumuyla ilgilenmesinde tıpkı en yüksekte bulunan melekler topluluğu gibi olsun."

Saffat 37:11

Şimdi onlara sor: Buradaki hitap, Hazret-i Peygamberedir. ”Onlar" ifadesinden de Mekke müşrikleri kastedilmiştir. Fetva, müşkil olan hükümleri açıklamaktır. Âyette ”sor" diye tercüme edilen ”istiftâ" kelimesi ise burada haber vermesini istemek anlamındadır. Nitekim bu kelime Kehf Sûresi'nin 22. âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Âyetin anlamı şöyledir: ”Onlar hakkında kimseden bir şey sorma." Yine âyet-i kerimede sormadan kasıt, soru sorma değil, aksine azarlamaktır. Buna göre anlam şöyledir: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke'li müşrikleri azarlayarak delil getirmeleri için onlara sor bakalım:" 'Yaratılışça kendileri mi daha çetin bünye bakımından daha sağlam; yoksa Bizim yarattıklarımız melekler, gök, yer ve bu ikisi arasında bulunanlar, doğular, yıldızlar, yakıcı alevler ve azgın şeytanlar mı?' Gerçekten Biz onları yani onların ataları olan Âdem’i bir cıvık, içinde kum taneleri olmayan yapışkan çamurdan yarattık. Âyet-i kerimede hedeflenen, âhireti isbat etmek, müşriklerin söz konusu hayatı mümkün görmemelerini reddetmektir. Bunun izahı şöyledir: Âhireti mümkün görmemek, ya maddenin yeniden meydana gelmeye müsait olmadığından olur -ki, onların asıl maddesi su ve topraktan müteşekkil cıvık çamurdur ve bu iki unsur ölümsüzdür ve daima birleşebilir.- ya da Yaratıcı'nın buna gücü olmamasıdır. Bu ise batıldır. Çünkü bu muazzam şeyleri yaratabilen, insanı da yaratabilir ve onu yeniden var edebilir. Özellikle ilk yaratılışları yapışkan çamurdan olan insanları da... O'nun gücü zatına mahsus olup değişikliğe uğramaz.

Saffat 37:12

Doğrusu sen onlara şaşıyorsun. Ama onlar seninle alay ediyorlar. Yani sen onlara sorma. Çünkü onlar, inat ediyorlar ve büyüklük taslıyorlar. Bu sebeple soru sorman kendilerine fayda sağlamaz. Sen, onlarla kendi anındaki farklı duruma bak. Ve yine sen, Allahü teâlâ'nın bu muazzam varlıkları yaratma gücüne, yeniden var etme kudretine, onların yeniden dirilmeyi inkâr etmelerine şaşıyorsun. Halbuki onlar, senin şaşmanı ve öldükten sonra yeniden dirilmeyi kabullenmeni alay konusu ediyorlar. Katâde şöyle demiştir: ”Allah'ın Nebisi, bu Kur'an indiği zaman ona ve insanların sapıklığına hayret etmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber, Kur'an’ı dinleyen herkesin iman edeceğini sanıyordu. Oysa müşrikler, Kuran'ı dinlediklerinde onunla alay ederek bir türlü iman etmemişlerdi. İşte Allah Rasûlü, bu duruma şaşmış, hayretler içinde kalmıştır. Bunun üzerine Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: Doğrusu sen onlara şaşıyorsun. Ama onlar (seninle) alay ediyorlar." "Teaccüb", bir şeyin sebebini bilmediği zaman insanda meydana gelen şaşkınlık halidir. Şaşkınlığın Allah'a atfedilmesi doğru değildir. Çünkü Allah, bilinmeyen şeyleri çok iyi bilir ve hiçbir gizlilik, bilgisi haricinde değildir. Bu sebeple Allahü teâlâ'nın sıfatında şaşkınlık, aşırı inkâr ve kınama anlamında olabilir. Nitekim bir kıraat şekline göre âyetteki ”acibte" şaşırdın yerine ”acibtu" (şaşırdım) diye okunmuştur. Söz konusu şaşkınlık, şu hadisi şerifte geçtiği gibi, tasvib etmek ve hoşnut olmak anlamına da gelebilir: ”Rabbin, eğlenceye meyli olmayan gençten hoşnut olur."(4) 4- Elimde bulunan kaynaklarda bu ifadeye rastlamadım. Her halde bu söz seleften birine aittir. Güneyde bu âyetle ilgili olarak soru sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: ”Allahü teâlâ hiçbir şeye şaşmaz; fakat burada Peygamberine eşlik ederek şöyle buyurmuştur: 'Ey Rasûlüm Muhammed! Onların seni yalanlamalarına şaşırıyorsan, asıl onların: 'Biz mi toprak olduğumuz zaman yeniden yaratılacağız?' demeleri şaşılıcak şeydir. ” (Râd: 5) Yani durum, senin söylediğin gibidir. Râgıb el-İsfehânî'nin ”el-Müfredât" isimli eserinde şöyle geçmektedir: ”Doğrusu sen onlara şaşıyorsun. Ama onlar (seninle) alay ediyorlar.' (Saffât: 12) Yani, yeniden dirilme konusunda tam bir bilgiye sahip olmandan dolayı onların bunu inkâr etmelerine şaşıyorsun. Oysa onlar, cehaletlerinden ötürü alay ediyorlar.

Saffat 37:13

Hatırlatıldıklarında yani onların alışkanlık haline gelen âdetleri şudur: Kendilerine her hangi bir öğüt verildiği zaman düşünmezler öğüt almazlar. Burada, onların Allah'ı hatırlamayacak kadar Onu tamamiyle unuttuklarına işaret edilmektedir. Bu sebepledir ki, Allahü teâlâ, kendilerine hatırlatıldığında ve bu yolla kendilerine öğüt verildiğinde düşünmezler ve öğüt almazlar.

Saffat 37:14

Öldükten sonra yeniden dirilmeyi dile getiren kişinin doğruluğunu gösteren bir mucize gördüklerinde de alaya kalkışıyorlar. Âyetteki ”yesteshirûn" kelimesindeki ”ta" ve ”sin" harfleri mübalağa ve te'kid içindir. Yani çok alay ediyorlar, alay etmede haddi aşıyorlar. Ya da buradaki ”sin" harfi talep ifade eder. Her biri diğerini alaya davet ediyor, demektir.

Saffat 37:15

Ve: 'Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir' diyorlar. Burada da, onların görmüş olduğu eşsiz âyetlere, mucizelere işaret edilmektedir.

Saffat 37:16

'Öldüğümüz, bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz yani bazı organlarımız toprak, bazıları da kemik olduğu zaman mı biz tekrar diriltileceğiz? Yani, biz tekrar diriltilmeyeceğiz. Buradaki sorudan, olumsuzluk kastedilmektedir. Ayette toprak kemikten önce zikredilmiştir. Çünkü çürüyen kısımlar toprağa dönüşmüştür.

Saffat 37:17

Önceki atalarımız da mı?' Yani evvelki atalarımız da mı yeniden diriltilecekler? Bu ifadeden asıl maksatları, atalarının daha önce yaşamasına dayanarak yeniden dirilmeyi daha çok uzak görmektir. Onların iddiasına göre, atalarının yeniden diriltilmeleri oldukça uzaktır, ihtimal dahilinde değildir.

Saffat 37:18

Onları azarlamak için de ki,: 'Evet, diriltileceksiniz. Hem de sizler çok aşağılanmış olarak.' Buradaki hitap, öncelikle onlara ve atalarınadır. Yani evet, siz hepiniz zelil ve çok aşağılanmış olarak diriltileceksiniz.

Saffat 37:19

Gerçekten o Sûr'a üfürülüş, tek bir haykırıştır başka bir haykırışa gerek yoktur. Yani Allahü teâlâ yeniden dirilmeyi emrettiği zaman hakikaten o, ikinci defa sûr'a üfürüş olan tek bir haykırıştır ki, onların derhal gözleri açılıverir. Yani onlar, derhal kabirlerinden diri olarak kalkarlar, hayretler içinde gözlerini açarlar veya daha önce oldukları gibi görür hale gelirler; ya da kendilerine yapılacak muameleyi beklerler.

Saffat 37:20

Dirilenler şöyle derler: 'Eyvah bizlere! Ey helakimiz, hazır ol! Bu senin hazır olma vaktindir. Bu, hesap günüdür.' Yani bugün, yaptığımız işlerden dolayı hesaba çekileceğimiz gündür. Gerçekten onlar, bu durumu o zaman yakinen bilirler. Çünkü onlar dünyada, öldükten sonra yeniden dirilip hesaba çekileceklerini ve yaptıklarının karşılığını göreceklerini duyuyorlardı. Tekrar dirilmekle karşılaşınca bunun doğru olduğunu görmüşlerdir. O anda melekler, azarlama ve susturma metoduyla kendilerine şöyle derler:

Saffat 37:21

Bu, işte sizin ısrarla yalan saydığınız ”bu yalandır, gerçekle ilgisi yoktur" diye söylediğiniz hüküm, ya da doğru yolda olanları, sapıklardan ayırt etme günüdür. Bunun üzerine Allahü teâlâ meleklere şöyle buyurur:

Saffat 37:22

Toplayın mahşere o zalimleri... Bunlardan kasıt müşriklerdir. Eşlerini, yani onlar gibi olan diğer müşrikleri, kâfirleri, münafıkları, isyankârları. Puta tapanı puta tapanlarla, yıldızlara tapanı yıldızlara tapanlarla, Yahudileri Yahudilerle, Hrıstiyanları Hrıstiyanlarla, ateşe tapanı ateşe tapanlarla ve değişik dinlere mensup olan diğer insanları da kendileri gibi olanlarla ve Allah'tan başka taptıklarını, putları ve tapınılan diğer şeyleri toplayan bu ifade onların pişmanlıklarını ve sıkıntılarını artırmaktadır. Ayetteki ”Eşlerini" ifadesinden, kendi dinlerine mensup hanımları, ya da şeytanlardan olan dostları kastedilmiş de olabilir. Bu durumda her inkarcı kendi şeytanı ile birlikte aynı durumda olur. Cehennemin yoluna sevkedin onları. Buradaki zamir, zalimlere, eşlerine ve onların taptıkları şeylere aittir. Yani onlara cehennemin yolunu gösterin ve kendilerini o yöne çevirin, demektir. Burada, onların küçümsenmesi söz konusudur. Denmektedir ki, âyet-i kerimede ”zâlim" ifadesi geneldir; hem kendine zulmedenleri, hem de başkalarına zulmedenleri kapsamaktadır. Bu sebeple her zâlim, kendine destek olanla, içki içen içki içenle, fuhuş yapan fuhuş yapanla, faizci faizciyle kısacası, herkes kendi yandaşıyla mahşerde bir araya gelir.

Saffat 37:23

Toplayın mahşere o zalimleri... Bunlardan kasıt müşriklerdir. Eşlerini, yani onlar gibi olan diğer müşrikleri, kâfirleri, münafıkları, isyankârları. Puta tapanı puta tapanlarla, yıldızlara tapanı yıldızlara tapanlarla, Yahudileri Yahudilerle, Hrıstiyanları Hrıstiyanlarla, ateşe tapanı ateşe tapanlarla ve değişik dinlere mensup olan diğer insanları da kendileri gibi olanlarla ve Allah'tan başka taptıklarını, putları ve tapınılan diğer şeyleri toplayan bu ifade onların pişmanlıklarını ve sıkıntılarını artırmaktadır. Ayetteki ”Eşlerini" ifadesinden, kendi dinlerine mensup hanımları, ya da şeytanlardan olan dostları kastedilmiş de olabilir. Bu durumda her inkarcı kendi şeytanı ile birlikte aynı durumda olur. Cehennemin yoluna sevkedin onları. Buradaki zamir, zalimlere, eşlerine ve onların taptıkları şeylere aittir. Yani onlara cehennemin yolunu gösterin ve kendilerini o yöne çevirin, demektir. Burada, onların küçümsenmesi söz konusudur. Denmektedir ki, âyet-i kerimede ”zâlim" ifadesi geneldir; hem kendine zulmedenleri, hem de başkalarına zulmedenleri kapsamaktadır. Bu sebeple her zâlim, kendine destek olanla, içki içen içki içenle, fuhuş yapan fuhuş yapanla, faizci faizciyle kısacası, herkes kendi yandaşıyla mahşerde bir araya gelir.

Saffat 37:24

Onları tutuklayın. Yani ”Ey melekler! Sırat köprüsünün üstünde müşrikleri alıkoyun. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.

Saffat 37:25

(Onlara:) 'Ne oldu size yardımlaşmıyorsunuz?' (denilir.) Yani yardımlaşmamanızın sebebi nedir? Dünyada iken iddia ettiğiniz gibi, azaptan kurtulmak için birbirinize niçin yardım etmiyorsunuz? Nitekim Ebu Cehil Bedir savaşında şöyle demişti: ”Biz yardımlaşan bir topluluğuz." Âyetteki sorunun, söz konusu zamana tehir edilmesinin sebebi şudur: Bu vakit, azabın yerine getirildiği, desteğe aşırı derecede ihtiyaç duyulduğu bir vakit ve yardımdan tamamiyle umudun kesildiği bir süreçtir. O gün, azarlama ve susturma daha etkilidir. Hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmuştur: ”Kıyamet günü kula dört şey sorulmadıkça ayakları kıpırdamaz: Gençliğini nerede geçirdiği, ömrünü hangi alanda tükettiği, malını nereden kazanıp nereye harcadığı ve ilmi sayesinde ne yaptığı sorulacaktır." (5) 5- Hadisi, Tirmizî ”Sanen"inde ”Bâbu sıfatı'l-kıyâme" bölümünde tahric etmiş ve hadis için ”Hasen-sahih hadis" tabirini kullanmıştır. Bkz. Câmi'u'l-Usûl, 10/436. Kıyamet gününe ait sorgu zordur, çetindir. Hata ve kusurları olan mü'minlere Allahü teâlâ rahmetiyle muamele ederek onları rezil etmez. Diğerlerine gelince, onlara şöyle buyrulur: ”...Hesap gören olarak bugün senin hakkında kendi nefsin yeter." (İsrâ: 14) Amel defterlerini okuduklarında ise onlara, ”Bunu yapan kişinin cezası nedir?" diye sorulur. Bunun üzerine onlar, ”Onun cezası cehennemdir" derler. Kendilerine: ”Öyleyse hükmünüz gereği girin oraya" denir. Nitekim Cebrail (aleyhisselâm) insan suretine bürünerek Firavuna gelerek ona: ”Efendisinin her türlü nimetlerle besleyip yetiştirmesine rağmen ona karşı gelen ve büyüklük taslayan bir kölenin cezası nedir?" diye sorunca Firavun: ”Onun cezası suda boğmaktır" şeklinde cevap vermiştir. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm): ”Öyleyse bana, bu hükmü ihtiva eden bir yazı ver" demiş; Firavunda ona bu fetvayı yazıp vermiştir. Firavunun suda boğulduğu gün Cebrail (aleyhisselâm) ilgili fetvayı çıkarmış ve ona: ”Kendi aleyhine verdiğin hükümle boğul git" demiştir. Âyet-i kerime, sırat köprüsünün gerçek olduğunu dile getiren kesin bir delildir. Bu köprü cehennemin üzerinde bulunan kıldan ince, kılıçtan keskin uzun bir köprüdür. Cennetlikler, bu köprüden geçer fakat cehennemliklerin ayakları ise buradan kayar. Ancak mu tezi le mezhebine mensup olanlar, sırat köprüsünün varlığını inkâr etmiş ve buna, söz konusu köprüden geçinenin mümkün olmadığını, mümkün olsa bile mü'minlere bir işkence olduğunu gerekçe göstermişlerdir. Onların bu reddine karşılık, Allahü teâlâ'nın sırat köprüsünden geçmeyi müminlere kolaylaştırmaya gücünün yettiği, hatta mü'minin onu şimşek gibi geçebileceği şeklinde cevap verilmiştir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Kıyamet günü âlim ve âbid yani Hakka tam manasıyla bağlı olan kimseler bir araya gelince âbid olan şahsa: 'Git; cennete gir ve yapmış olduğun ibadetten yararlan denir. Âlim olan zata ise: 'Burada dur ve sevdiğine şefaat et. Çünkü kime şefaat edersen şefaatin kabul edilir, ' denilir. ”(6) 6- Hadisi Beyhakî. Câbir'den merfu olarak,"Âlim ve âbid diriltilir..." sözleriyle rivayet etmiştir. Bkz. el-Münzirî, et-Terğîb ve't- Terhîb, 1/102. Yine bu konuda şöyle denmiştir: ”İlimle bir saat meşgul olmak, bütün geceyi ibadetle geçirmekten daha faziletlidir." Hele bu müzakere, Allah'ı tanımaya yönelik olursa... Oysa bu zamanda bununla meşgul olan azdır.

Saffat 37:26

Doğrusu, onlar bugün teslim olmuşlardır. Bir kimse, bir şeye boyun eğdiği, teslim olduğu zaman âyette geçen ”İstislâm" kelimesi kullanılmaktadır. Ayetin anlamı şöyledir: ”Onlar, acizliklerinin ortaya çıkması ve çıkış kapısının üzerlerine kapanması dolayısıyla çaresizlik içinde boyun eğmiş, teslim bayrağını çekmişlerdir. Her biri diğerini terketnıiş ve onu desteksiz bırakmıştır. Teslim olan çaresiz kalmıştır. ”Onlar, tıpkı gemileri parçalanıp denize düşen dost bir topluluk gibidirler. Nitekim, söz konusu kişilerin her biri, böyle bir felâket karşısında başkasını kurtarmak şöyle dursun, kendini bile kurtarmaktan âciz kaldığından arkadaşını ölüme terkeder. Oysa Allah için birbirini sevenlerin durumu bunun tam tersidir.

Saffat 37:27

Onlar, o zaman birbirlerine, tâbi olanlar veya inkarcılar, önder olanlara; ya da dostlarına dönüp düşmanlık ve tartışma tavrı içinde azarlama sorusuyla soruyorlar, münakaşa ediyorlar. Tıpkı şöyle denmiştir: ”Birbirlerine nasıl soruyorlar?" Bunun üzerine şöyle buyrulmuştur:

Saffat 37:28

Onlar yani tâbi olanlar önderlere, ya da inkarcılar yandaşlarına şöyle derler: 'Gerçekten siz bize dünyada sağdan geliyordunuz' güç ve zor kullanarak bizi sapıklığa, dalâlete zorluyordunuz. Biz de bu baskı ve zorluktan dolayı sizden korkarak size uyduk. Kötü işlerimizin çoğu bundan kaynaklanmaktadır. Yahut ”siz bize hak tarafından geliyor ve bizi ondan çeviriyordunuz; veya size güvendiğimiz açıdan bize yaklaşıyordunuz. Nitekim hak yolda olduğunuza dair bize yemin etmeniz dolayısıyla biz de sizi tastık ettik. Oysa siz bizi saptırdınız."“ Fethu'r-Rahman" isimli tefsirde de böyle geçmektedir.

Saffat 37:29

Ötekiler de: 'Doğrusu siz iman etmiş değildiniz' derler. Yani biz, baskı ile sizin iman etmenize engel olmadık. Aksine siz, imkân bulmanıza rağmen iman etmeyerek yüz çevirdiniz ve inkârı imana tercih ettiniz.

Saffat 37:30

'Bizim size karşı tercihinizi elinizden alacak bir otoritemiz güç ve kuvvetimiz yoklu. Fakat siz azgın bir kavim idiniz, sapıklığı tercih ederek onda ısrar ettiniz.

Saffat 37:31

Bu sebeple Rabbimizin sözü ki, bu söz, O'nun şu ifadesidir: "Yemin olsun, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi, dolduracağım." (Sâd: 85) Bize hak oldu, aleyhimize gerçekleşti. Mutlaka tehdit haberi gelen azabı tadacağız.

Saffat 37:32

Evet, biz sizi kışkırttık sapıklığa ve delâlete mecbur etmeden çağırdık: siz de sapıklığı hakka tercih ederek bizim bu çağrımıza uydunuz. Çünkü biz azgındık' ve bu azgınlığa devam edip gittik. Sizin, bizim gibi azgın olmanız için sizleri sapıklığa davet etmemizden dolayı bizi kınamayınız.

Saffat 37:33

O halde hepsi tâbi olanlarla kendilerine uyu lanlar o gün azaba sapıklıkta ortak oldukları ölçüde ortaktırlar.

Saffat 37:34

İşte Biz günahkârlara böyle şer'î hikmetin gerektirdiği şekilde yaparız. O da, azapta sapanlarla saptıranları cem'etmektir. Burada sözü edilenler müşriklerdir. Nitekim Allahü teâlâ'nın şu ifadesi de bunu doğrulamaktadır:

Saffat 37:35

Çünkü onlara davet ve telkin yoluyla: 'Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur' deyin, denildiği zaman, bu sözü söylemekten büyüklük taslarlar. Bil ki, ”Lâilahe illallah" (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur) sözü Kur'ân-ı Kerim’in iki yerinde geçmektedir: Biri bu sûrede, diğeri ise Muhammed Sûresinin şu âyetindedir: ”Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." (Muhammed : 19) Kuranda bu iki yerin dışında bu kelime-i Tevhîd üçüncü bir yerde yoktur. Bu lâfzın anlamı şöyledir: ”Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur ve gerçek anlamda mabûd sadece Allah'tır."

Saffat 37:36

Ve şöyle diyorlardı: 'Biz bir mecnûn şair için yani aklı başından gitmiş bir şairin sözünden dolayı tanrılarımızı terk eder miyiz?' Onlar, bu sözleriyle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i kastediyorlardı. Buradaki soru inkâr içindir. Yani biz, putlardan ibaret olan tanrılarımıza ibadet etmekten vazgeçmeyiz. Böylece onlar bu konuda yalan söylemişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamberi mecnûn ve şair olmakla itham etmişlerdir. Oysa onlar, onun en akıllı, en ileri görüşlü, en güzel sözlü ve her açıdan kendilerinden üstün olduğunu biliyorlardı.

Saffat 37:37

Doğrusu o, hakkı getirdi yani durum, şair ve delilik konusunda söyledikleri gibi değil, bilakis Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), tevhid inancından ibaret olan hakkı getirdi ve bütün peygamberlerin bu inancı getirdiklerini doğruladı. Onun getirmiş olduğu inanç sisteminde bütün peygamberler birleşmişlerdir. Dolayısıyla onun bu yüksek durumu ile şairlikle deliliğin ne ilgisi vardır?

Saffat 37:38

Allah'a şirk koştuğunuzdan, Peygamberi yalancı saydığınızdan ve büyüklük tasladığınızdan dolayı acı veren azabı elbette siz tadacaksınız. Daha önceki âyetlerde üçüncü şahıslardan söz edilirken burada birinci şahsa geçişin amacı, öfkenin doruk noktada olduğunu ortaya koymaktır.

Saffat 37:39

Ve sadece yaptıklarınızın cezasını göreceksiniz. Yani yapmış olduğunuz kötülüklerin karşılığı olan cezaya çarptırılacaksınız. İbnu'ş-şeyh şöyle demiştir: ”'Kerîm ve Rahîın olan, fayda ve zarardan münezzeh olan Allahü teâlâ nasıl olur da kullarına azap eder?' şeklindeki soruya bu âyetle cevap vermiştir." Buna göre âyetin izahı şöyledir: ”İlâhî hikmet, iyilik ve itaati emretmeyi, kötülüğü ve Allah'a karşı gelmeyi nehyetmeyi gerektirir. Emretmek ve nehyetmekteki hedef, ancak mükâfata teşvik etmek ve ceza ile korkutmak suretiyle yerini bulabilir. Âyet-i kerimede bu şekilde haber verilince, sözün doğruluğunu ortaya koymak üzere açıklamada bulunmak gerekir. İşte onlar, yukarıda ifade edilen sebeple azabın içine düşmüşlerdir." Buna göre akıllı kişi, kıyamet gününden ve azabından sakınmalı, inkârdan imana, şüpheden tereddütsüz hale, kibirden tevazuya, batıldan hakka, ölümlüden ölümsüze, şirkten tevhid inancına, riyadan ihlâsa yönelmelidir. Hazret-i Ali'ye, ”Mü'minin alâmeti nedir?" diye sorulmuş, o da şu dört şeydir, demiştir: Kalbini kibir ve düşmanlıktan temizlemesi, dilini yalandan ve gıybetten, temizlemesi, kalbini riya ve gösterişten alındırması, midesini de haram ve şüpheli şeylerden temiz tutmasıdır. En büyük kibir, kişinin imanın esası, zikirlerin en hayırlısı ve ihlâs ifadesi olan ”Lâilâhe illallah" sözüne karşı büyüklük taslamasıdır. Çünkü kul, bütün üst makamlara o sayede yükselir. Fakat bu, şartlarına ve esaslarına bağlı kalmak kaydıyla mümkün olur.

Saffat 37:40

Fakat Allah'ın samimi kulları müstesnadır. Yani siz, elem veren azabı mutlaka tadacaksınız. Fakat Allah'a gerçek anlamda bağlı olan kullar, o azabı tadmayacaklardır. ”Muhles", gerek dinde ve gerekse itaatle Allah'ın samimi kıldığı ve kendisi için tercih ettiği kimse; ”muhlis" ise, kulluğunu Allahü teâlâ'ya ait kılan ve başkasını bu kulluğa ortak etmeyen kişidir.

Saffat 37:41

İşte onlar için ibadetlerindeki samimiyetlerinden dolayı dengi bulunmayan ve tarifi mümkün olmayan, görünüşü güzel, tadı iyi ve kokusu hoş olması açısından özellikleri belli bir rızık vardır. Bunun açık olarak anlamı, o rızkın varlığı, kıymeti, güzelliği, lezzeti, kokusu ve vakti bellidir. Bu sebeple sabah-akşam, ya da devamlı olarak onu arzu etmişlerdir. Fakat dünyadakiler, cennette olduğu gibi rızıkları belli olmadığı için rızık konusunda sarsılıyor ve sıkıntıya düşüyorlar.

Saffat 37:42

Türlü meyveler... Cennet ehlinin rızkı tamamiyle meyveler olduğu için âyette sadece meyveler dile getirilmiştir. Burada, karın doyurmak için değil, sırf haz duymak üzere yenen şeyler kastedilmektedir. Çünkü cennette bulunanların azığa ihtiyaçları yoktur. Yaratılış itibariyle onlar bakidirler. Yine onlar, sağlam bir yapıya sahip olduklarından geçim kaynağına ihtiyaç duymaktan uzaktırlar. Dünyada bulunanlar ise öyle değildir. Çünkü yaratılış itibariyle dünyadakiler ölümlüdür. Bu sebeple vücutları zayıftır; dolayısıyla bakıma muhtaçtır. Bazıları şöyle demişlerdir: ”Meyveler, diğer yiyeceklerden sayılır. Bu sebeple onların dile getirilmesi ile diğer yiyeceklerin ifadesine gerek kalmaz." İşin açıkçası şudur: Meyvelerin zikredilmesi ile yetinilmesi, heveslendirmek ve teşvik etmek içindir. Çünkü çoğu Arap ülkelerinde, özellikle Mekke ve Medine'de türlü meyveler yoktur. Ve onlara O'nun katında hep ikramda bulunulur; zor durumda hiç kalmazlar. Bu ise, mükâfatların en büyüğü, en uygunu ve ideallerin en yücesidir. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ, cennet ehline ait rızkın özelliklerini dile getirmesi yanında, bu rızkın onlara saygı ve ikramla sunulduğunu belirtmiştir. Çünkü değer ve ikram anlayışı olmadan sadece doyurulmak, hayvanlara mahsustur." Yüce Allah, söz konusu kimselerin yiyeceklerini zikredince meskenlerinin durumunu da dile getirerek şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:43

Naîm Cennet'lerinde... Yani sadece nimetlerin bulunduğu cennetlerde...

Saffat 37:44

Karşılıklı tahtlar üzerindedirler. Âyette geçen ”sürür", üzerinde sevinçle oturulan taht anlamındaki ”serîr" kelimesinin çoğuludur. Çünkü bu taht, söz konusu nitelikte olursa pek değerli bir nimet sayılır. Karşılıklı anlamına gelen ”tekabül" ise, birbirinin yüzlerine bakmak demektir. Bu da sevinç ve ünsiyetin doruk noktasıdır. Veya tahtlar döner olduğu için birbirine arkadan bakmazlar, denmiştir. Allahü teâlâ, samimi kullarının yiyecek ve meskenlerini zikrettikten sonra içeceklerinin özelliklerini belirtmek üzere şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:45

Maîn Şarab'ından yani göze görünen şaraptan veya cennette yerden dışa doğru akan nehirden dolu bir kadehle onların etrafında dolaşılır. Gerçekten cennette, su akan nehirler gibi şarap akan birtakım nehirler vardır.

Saffat 37:46

Bembeyaz... Hatta süt renginden daha beyaz. Böylesi beyaz şarap, dünyada görülmemiş ve görülmeyecek de... Bu, hadis-i şerifte belirtilen ”hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği" nimetler cümlesindendir. İçenlere lezzet verir. Allahü teâlâ, söz konusu kadehi lezzetle nitelemesi, ya mübalağa içindir, -yani lezzetli, tatlı, iştah açıcı, hoş hatta lezzette tıpkı lezzetin ta kendisi olmuş bir kadehtir- ya da dünyadaki şaraplardan farklı olduğunu beyan etmek için onu lezzetle vasıflandırmıştır. Dünyada bulunan bütün şarapların ise lezzeti yoktur.

Saffat 37:47

Onda dünyadaki şarabın aksine ne zararlı bir sonuç var, - ki, dünya şarabında baş ağrısı, karın ağrısı ve aklın gitmesi gibi zararlı bir hal vardır.- ne de onlar, Allah'a bağlı olanlar, ondan cennet şarabından sarhoş olurlar. Yani, onda karın ağrısı, baş ağrısı, ateş ve saçmalamadan ibaret hiçbir kötülük yoktur ve onlar sarhoş olmazlar. "Bahru'l-Muhît" isimli tefsirde özet olarak şöyle geçmektedir: ”Dünyadaki şarapta sarhoşluk, akim gitmesi, düşmanlığın ve öfkenin ortaya çıkması, baş ağrısı, din ve dünya ile ilgili büyük zarar, kusma, altına kaçırmadan müteşekkil çeşitli zararlar vardır. Çoğu kez de vuruşmaya, vurmaya, fuhuşa, haksız yere adam öldürmeye sebep olur. Nitekim bu yolda olanlarda bu tür şeyler görülür. Oysa bunların hiçbiri cennet şarabında yoktur."

Saffat 37:48

Yanlarında bakışlarını kocalarından başkasına çevirmeyen ve kocalarına değer verdiklerinden dolayı onlar yerine başkalarını arzu etmeyen iri gözlü ve bedenleri güzel huriler vardır.

Saffat 37:49

Sanki onlar saklı yumurtalar gibidirler. Buradaki yumurtadan kastedilen, devekuşu yumurtasıdır. Âyette sözü edilen huriler, saflıkta ve sarımtrak toz vs. den korunan devekuşu yumurtasına benzetilmişlerdir. Çünkü bu renk, en güzel vücut rengidir. Yani, onlara hiç el dokunmamıştır. Zira, ellerin dokunduğu şey, kirli olur. Taberî şöyle demiştir: ”Sözlerin en uygunu şöyle denmesidir: Sözü edilen yumurta, kabuğuna bir şey dokunmadan önce kabuğun iç kısmında bulunan zarıdır. Çünkü o, korunmuştur. Yani o kabuğu soyulduğu zaman ortaya çıkan yumurtadır." Allahü teâlâ, bu âyetlerde beden ve ruhun haz duyduğu şeyleri dile getirmiştir. Bedenin haz duyduğu şey, meyvelerden, türlü nimetlerden, Arapların hiçbir şeyi daha fazla sevmedikleri şaraptan yararlanmak; arkadaşların sohbetinden ve güzellerin yüzüne bakmaktan hasıl olan zevkten istifade etmektir. Denmiştir ki, üç şey gözü aydınlatır: Yeşilliğe, akan suya ve güzel yüze bakmak.

Saffat 37:50

Derken birbirlerine dönüp sorarlar. Yani Allahü teâlâ'nın samimi kulları cennette içerler ve dünyada içme âdeti olduğu gibi içtikleri şey üzerinde konuşurlar. Yine onlar birbirlerine dönüp, üstünlükleri, iyilikleri, başlarına geleni ve dünyada neleri olduğunu sorarlar. Âyet-i kerimede onlardan, geçmiş zaman fiili kullanılarak bahsedilmiş olması, te'kidle bu işin mutlaka vuku bulacağını göstermek içindir.

Saffat 37:51

İçlerinden bir sözcü karşılıklı konuşmaları ve sohbetleri arasında şöyle der: 'Gerçekten dünyada benim bir arkadaşım birlikte oturup kalktığımız bir yakınım vardı.

Saffat 37:52

İmanımdan ve ahiret hayatını kabul etmemden dolayı bana şöyle derdi: 'Cidden sen iman edenlerden ve öldükten sonra yeniden dirilmeyi kabul edenlerden misin? Bunu beni kınamak için söylerdi.

Saffat 37:53

Öldüğümüz, bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz vakit biz gerçekten yeniden dirilecek, hesaba çekilecek ve cezalandırılacak mıyız?" Yani biz, yeniden hayata gelmeyecek ve cezalandırılmayacağız.

Saffat 37:54

Bu sözcü, sohbet ettiği kişilere dünyadaki arkadaşının sözünü naklettikten sonra: 'Siz cehennem halkına bir bakar mısınız?' Size öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan o arkadaşı göstereyim der. O bununla, nakletmiş olduğu sözün doğruluğunu ortaya koymayı hedeflemiştir. Bunun üzerine bu kişiler ona: ”Sen onu bizden daha iyi tanıyorsun. Bu sebeple ona sen bak" derler.

Saffat 37:55

Derken bakınır ve onu arkadaşını cehennemin ortasında görür. Eşit anlamına gelen ”sevâ" kelimesi, âyet-i kerimede ”orta" anlamına alınmıştır. Çünkü ”orta"nın, her yana olan mesafesi eşittir. İbn Abbas şöyle demiştir: ”Cennette, cennet ehlinin cehennemliklere baktığı ve birbirine bakıştıkları birtakım aralıklar vardır. Çünkü cennet ehli, cehennemliklerin azarlanmasından haz ve sevinç duyarlar. Şüphe yok ki, cennet yüksek tarafta, cehennem ise alçak taraftadır. Cennette bulunanlar, tıpkı üst katlarda ve odalarda bulunanların alt taraflarında bulunanlara baktıkları gibi, cehenneme ve cehennem ehline bakma hakları vardır."

Saffat 37:56

Sözcü, arkadaşını kötü bir durumda görünce ona hitaben ve halinden memnun olarak şöyle der: 'Allah'a yemin olsun ki, az kalsın sen beni de saptırmak suretiyle helak edecektin.

Saffat 37:57

Eğer Rabbimin hidayet etmek ve korumak suretiyle nimeti olmasaydı ben de bu tutuklananlardan olacaktım.' Âyette geçen ”ihzar" kelimesi ”Keşfü'l-Esrâr'da da belirtildiği gibi, sadece kötülük bahis konusu olduğu zaman kullanılır. Yani ben de azaba sevkedilenlerden olacaktım. Tıpkı sen ve senin gibilerin sevkedildiği gibi.

Saffat 37:58

'Biz ölmiyeceğiz, değil mi? Burada, Allah'ın büyük lütfundan ve devamlı olan nimetlerden hoşnutluk duyularak sohbet edilen kişilerle konuşmaya geçilmiştir. Çünkü cennette ebedî kalmayı dile getirmek, büyük bir hazdır. Âyetteki soruda hayret ifadesi vardır. Yani biz, refah içinde ebedî kalacağız ve hiç ölmiyeceğiz, değil mi?

Saffat 37:59

Dünyadaki ilk ölümümüzden başka... Bu ölüm, sorgu için kabirde dirilmeden sonraki süreyi de kapsamaktadır. Sözcü bu sözü, Allahü teâlâ'nın şu ifadesini doğrulamak için söylemiştir: ”Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar..." (Duhân: 56) Yani, dünyadaki ilk ölümün dışında cennette hiç ölmeyiz. Ve biz kâfirler gibi azaba uğratılacak da değiliz.' Azap, gerçekten her an ölümü temenni etmeyi gerektirdiği gibi, azaptan kurtulmak da büyük bir nimet olduğu için ondan bahsetmeyi gerektirmektedir. Nitekim, Hazret-i Ebu Bekir’in şöyle dediği nakledilmiştir: ”Ölüm, önceki halden daha kötü, sonraki halden ise daha iyidir."

Saffat 37:60

İşte bu, yani içinde bulunduğumuz nimet, ebedîlik ve azaptan kurtulmadan ibaret bu fevkalâde durum, büyük bir kurtuluştur mutluluktur ve arzu edilene kavuşmaktır. Bir damlanın okyanus karşısında ve bir tanenin kocaman bir harmanın yanında basit kaldığı gibi dünya ve onun içinde bulunanlar da o kurtuluş karşısında basit kalır.

Saffat 37:61

Çalışanlar, çabucak kaybolan ve değişik elemler, sıkıntılar ve baş ağrılarıyla karışık dünyevî kısmetler için değil, bunun için bu yüksek ideale kavuşmak için çalışsınlar, gayret sarfetsinler. Bir önceki âyette geçen ”İşte bu" ve ardındaki ifade, bizzat Allahü teâlâ'nın söylediği söz olabilir. Bu söz, Allah'a itaat etmek suretiyle O'nun mükâfatını talep etmek için bir teşviktir. Bu sebeple şöyle denebilir: ”Sıkıntılara katlananlar katlansın. Çünkü cennet, hoşa gitmeyen şeylerle; cehennem ise boş arzularla kuşatılmıştır." Kısacası, âbid ve arif kimselerden her birinin bu âyet-i kerimenin işaret ettiği şeyde payı vardır. Salih kimselerden biri kuşluk namazını yüz rek'ât olarak kılıyor ve şöyle diyordu: ”Bunun için yaratıldık ve bize bu emredildi. Allah'ın veli kullarının gayretleri ve itaatlerine karşılık bol ecir ve güzel mükâfattan dolayı hamd etmeleri yakındır." Salih kulların pek çoğunun can çekişme anında şu âyeti okudukları belirtilmiştir: ”Çalışanlar, bunun için çalışsın." (Sâffât: 61) Biz Allah'tan dünyada selim kalp, âhirette de devamlı nimet isteriz. Nakledildiğine göre Mûsa (aleyhisselâm) Rabbine: ”Cennetliklerden en alt derecede olan kimdir?" diye sormuş, bunun üzerine Allah şöyle buyurmuştur: ”Cennet ehlinin cennete girmesinden sonra gelen adamdır. Ona: ”Cennete gir" denir. O da: ”Ey Rabbim! İnsanlar yerlerini ve alacaklarını aldıktan sonra bu nasıl olur?" Bunun üzerine ona şöyle denir: ”Dünyadaki krallardan birinin sahip olduğu kadarına sahip olmana razı mısın?" O da: ”Ey Rabbim! Razıyım" der. Allahü teâlâ: ”Senin için bir bu kadar, bir o kadar ve bir o kadar daha vardır" buyurur. Beşinci defa o: ”Ey Rabbim! Razıyım" der. Yine Allah, ”Bunun yanında on katı kadarı ve gönlün arzu ettiği, gözün hoş gördüğü şeyler de senindir" buyurur. O da, ”Ey Rabbim! Razıyım" der. Mûsa (aleyhisselâm) bunun ardından: ”En üst derecede olan kimdir?" diye sorunca Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Onlar, makamlarını tayin ettiğim ve sonuca bağladığım kimselerdir. Onlar için gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayalinden geçmeyen nimetler vardır. ”(7) 7- Hadisi Müslim, Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel Muğire b. Şu'be'den merfu olarak tahric etmiştir. Bkz. Câmi'ul-Usûl, 10/533; Suyutî, el-Fethu'l- Kebir-2/150. Bu rivayette sözü edilenlerin her ikisi de kurtulmuştur. En üst dereceyi elde ederek kurtulmak ise büyük bir kurtuluştur. Dünyada çobanla sultanın bir olmadığını görmüyor musun? Aynı şekilde dünyadaki düşünceler ve gayeler farklılık arzeder. Buna bağlı olarak âhiretteki mertebeler de farklı olur.

Saffat 37:62

İkram olarak bu mu hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Burada sorudan hedeflenen, inkarcıları gösterilen delili kabullenmeye sevketmektir. Âyette geçen ”bu" ifadesiyle, cennet nimetlerine işaret edilmektedir. Bu üslûp, söz konusu inkarcıları alaya almanın en etkili yoludur. ”Nuzûl" ise, misafir için hazırlanan ziyafet ve ona yapılan ikramdır. ”Zakkum" da, yaprağı küçük, acı ve kokusu kötü olan bir ağacın adıdır. ”Gerçekten o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır" (Sâffât: 64) âyetinde nitelenen ağaç, ”zakkum" diye adlandırılmıştır. Âyetin anlamı şöyledir: ”Sonuç olarak neticesi haz, sevinç olan ve bilinen bir rızık mı hayırlı; yoksa neticesi üzüntü ve keder olan zakkum ağacı mı?"

Saffat 37:63

Gerçekten Biz onu, zalimler için bir fitne sıkıntı ve onlar için âhirette bir azap, ya da dünyada bir deneme yaptık. Çünkü onlar onun yüzünden denendiler ve sonunda haktan saptılar. Nitekim inkarcılar, bu ağacın cehennemde olduğunu duyunca, onun sayesinde dinleri konusunda fitneye maruz kalmış ve bunu Kur'ân'a, peygamberliğe hücum etmeye ve inkârda ısrar etmeye vasıta kılarak: ”Bu nasıl mümkün olur? Çünkü ateş, ağacı yakar" demişlerdir. Böylece onlar, ateşte yaşayan canlıyı yaratmaya gücü yeten Allah'ın, ateşin içinde ağacı yaratmaya ve onu yakmaktan korumaya daha çok gücü yettiğini idrak edememişlerdir.

Saffat 37:64

Gerçekten o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. Bu ağaç cehennemin dibinde bitmekte, dalları ise altlarına doğru yükselmektedir. Söz konusu ağacın asıl unsuru ateş olunca, diğer ağaçları yaktığı gibi ateş onu yakmaz. Suda üremeyen canlıların aksine orada üreyen balığın boğulmadığmı görmüyor musun? Âyet-i kerimenin bu ifadesi, belki de Ebû Cehil ve Kureyş’in ileri gelenlerine verilen bir cevaptan ve onların bilgisizliğini ortaya koymaktan ibarettir. Nitekim Ebû Cehil onlara: ”Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi zakkumla korkutuyor; oysa zakkum, kaymak ve hurmadan ibarettir" diyerek onları evine götürmüş ve cariyesine şu talimatı vermiştir: ”Bize zakkum ver." Cariye de onlara kaymak ve hurma getirmiştir. Bunun üzerine Ebû Cehil alaylı bir tavırla: ”Zakkumlanın! Bu, Muhammed’in sizi korkuttuğu şeydir," demiştir. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Gerçekten o, cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır."(Saffât: 64) Bu sebeple zakkum, şu cahil ve sapık kişilerin anladığı şey değildir.

Saffat 37:65

Tomurcukları çirkin ve korkunç oluşun son sınırında şeytanların başları gibidir. Çünkü insanlar nazarında ve onların inanışlarına göre şeytanın sureti, suretlerin en kötüsü ve en sevimsizidir. Buradan hareketle onlar, bir şeyi son derece kötü ve sevimsizlikle niteledikleri zaman, her ne kadar şeytanı görmeseler bile o şey için, ”Tıpkı şeytan gibi" tabirini kullanırlar. Güzellikte üstün olan da meleğe benzetilmiştir. Bu duruma işaretle Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Hâşâ bu, bir insan değil, yüce bir melektir." (Yûsuf: 31)

Saffat 37:66

Gerçekten onlar, ondan o ağaçtan ve tomurcuklarından yiyecekler her ne kadar onu sevmeseler de çok acıktıklarından, ya da değişik bir azap olsun diye onu yemeye zorlanmalarından dolayı karınlarını onunla dolduracaklar.

Saffat 37:67

Sonra onlar için bunun üzerine yani karınlarını doldurdukları o ağaçtan yeyip doyduktan ve bu sebeple çok susadıktan ve uzun bir süre su aradıktan sonra kızgın su ile karışık, yani iç organlarını parçalayacak ölçüde kızgın su ile karışık kan, cerahat ya da kinden müteşekkil bir içecekleri vardır.

Saffat 37:68

Sonra da dönecekleri yer, hiç şüphesiz cehennemdir; cehennemin alt tabakaları veya bizzat cehennemdir. Zakkum ve kızgın su ise, cehenneme girmelerinden önce onlara ikram olsun diye sunulur. Kızgın suyun cehennemin dışında olduğu ifade edilmiştir. Nitekim bu konuda Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”İşte bu, mücrimlerin yalanladıkları cehennemdir. Onlar cehennem ateşiyle kızgın su arasında dolaşırlar." (Rahman: 43, 44) Söz konusu kimseler, cehennemdeki yerlerinden ve ikametgâhlarından alınarak zakkum ağacına götürülürler ve ondan yerler. Daha sonra kaynar sudan içerler ve tıpkı devenin su mahallinden uzaklaştırıldığı gibi cehenneme götürülürler. Nitekim İbn Mes'ûdun okuyuşu da bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Ey insanlar! Allah'tan korkun ve Müslüman olarak ölün. Şayet zakkumdan bir damla damlatılsa dünyada bulunanların yiyeceklerini acı hale getirir. Yiyeceği ve içeceği zakkum olan ve onun dışında yiyecek başka şeyi bulunmayan kimselerin durumu nasıl olur; düşünün. ”(8)

Saffat 37:69

Çünkü onlar atalarını sapıklıkta buldular. Bu âyet, gerek onların ve gerekse atalarının hiçbir dayanaklarının olmadığı halde dini konuda atalarım taklid etmeleri yüzünden zikredilen değişik azapları hakettiklerini dile getirmektedir. Yani onları, hidayet yolundan sapmış ve hakkı aramaktan uzaklaşmış olarak bulmuşlardır. Oysa onların sağlam bir delili olması şöyle dursun; şüpheye müsait bir şeyleri de yoktur.

Saffat 37:70

Kendileri de zalim inkarcılar da onların izlerinde koşturuyorlar, atalarının hak üzere olduklarını, ya da batıl üzere bulunduklarını hiç düşünmeden onların izini takip ediyorlar. Kendileri sanki onların yolundan hızla gitmeye itiliyor ve teşvik ediliyorlar.

Saffat 37:71

Yemin olsun ki, onlardan, kavmin Kureyş'ten öncekilerin, geçmiş ümmetlerin çoğu sapmıştı. Onları İblis saptırmıştır. İblis’in onları saptırdığı, âyette yer almamıştır. Çünkü ifadede buna işaret vardır ve bu işaretle yetinilmiştir.

Saffat 37:72

Gerçekten Biz onlara yani onların çoğuna, sahip oldukları inancın batıl olduğunu açıklayan ve kendilerini bunun vahim sonucuyla uyaran uyarıcı peygamberler ve pek değerli nebiler gönderdik.

Saffat 37:73

Bak o uyarılanların akıbeti, korkunç ve feci hal ve helak ile uyarılan söz konusu kimselerin sonu nasıl oldu? Nitekim onlar, bu uyarıya kulak asmadılar ve uyarıcı peygamberlere dönüp bakmadılar. Ayetteki hitap, Hazret-i Peygambere olabileceği gibi, sözü edilen inkarcıların kalıntılarını görme imkânı bulabilen ve onlarla ilgili haberleri duyan herkesedir. Yani onlar, çok kötü bir şekilde helak olmuşlardır. Fakat Allahü teâlâ, samimi kullarını şu ifadesiyle onlardan istisna etmiştir:

Saffat 37:74

Ancak uyarı gereği Allah'ın iman ve amelde muvaffak kıldığı ihlâslı kulları müstesna. Yani onlar, geçmiş ümmetlerden kâfir olanların helak edildikleri şeyden kurtulmuşlardır. Allahü teâlâ bu âyet-i kerimede Hazret-i Peygamber’i, kendisinden önce geçmiş ümmetlere peygamberler gönderdiğini beyan ederek teselli etmiştir. Nitekim peygamberler, kavimlerini inkâr ve sapıklığın kötü sonucuyla uyarmışlar, fakat onlar bu uyarıya aldırmayarak inkâr ve sapıklıkta ısrar ederek peygamberlerini yalancı saymışlardır. Buna karşılık peygamberler, onların eziyetlerine sabır göstererek Allahü teâlâ'ya davete devam etmişlerdir. ”Ey Peygamber! Sen de onlara uy. Sana düşen sadece tebliğdir."

Saffat 37:75

Yemin olsun ki, Nuh Bize duâ etmişti de Biz de ne güzel icabet etmiştik. Bu âyet, bir yönden uyarıcı peygamberlerin güzel akibetini, uyarılan halkın da kötü sonucunu açıklamaktadır. Âyetin anlamı şöyledir: ”Yemin olsun ki, Nuh, -ki, o, ilk peygamberlerdendir- kavmini uzun süre imana davet etmiş; ancak bu davet, onların sadece nefret ve kaçışlarını artırdıktan sonra iman etmelerinden ümidini kesince Bize dua etmişti. Biz de onun duasını en güzel bir şekilde kabul ederek düşmanlarına karşı ona destek sağlamak ve bu düşmanlardan gerektiği şekilde intikam almak suretiyle onu emeline ulaştırdık. Âyetteki çoğul ifadesi, azamet ve yüceliği göstermektedir.

Saffat 37:76

Biz hem onu, hem de ehlini büyük dertten suda boğulmaktan veya uzun bir süre devam eden kavminin eziyetinden kurtardık.

Saffat 37:77

Ve onun neslini baki kalanlar kıldık. Şu duası gereğince de inkarcıları helak ettik: ”Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!" (Nuh: 26) Rivayet edilmiştir ki, Hazret-i Nuh'la birlikte gemide olanlar ölmüş, sadece evlâtları ve hanımları kalmıştı. Kıyamet gününe kadar nesilleri devam edecek olan onlardır. Katâde ise şöyle demiştir: ”Herkes Nuh'un neslidir. Onun Sânı, Hâm ve Yafes adında üç oğlu vardı. Sâm, Arapların, İranlıların, Rumların, Yahudilerin, Hristiyanların atası; Hâm, doğudan batıya kadar olan Sudanlıların, Pakistanlıların, Hintlilerin, Zencilerin, Habeşlilerin, Mısırlıların, Berberilerin ve daha başka milletlerin atasıdır. Yafes ise, Türklerin, Moğolların, Çinlilerin ve onların bölgesinde bulunan diğer halkm atasıdır."

Saffat 37:78

Hem de sonradan gelen ümmet lerde onun Nuh'un (namını) bıraktık.

Saffat 37:79

Meleklerden, insanlardan ve cinlerden müteşekkil, bütün âlemler içinde Nuh'a selâm olsun. Yani onu rahmetle anarlar ve bütün ümmetler onu sürekli olarak hayırla yad ederler.

Saffat 37:80

İşte Biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Yani, dualarını kabul ederek, geriye nesiller bırakarak, namlarının yayılmasını, âlemler içinde övgü ile anılmalarını sağlamak suretiyle tam anlamıyla mükâfatlandırırız. Gereği şekilde davrananları, daha az bir mükâfatla değil, hep böyle mükâfatlandıracağız. Bu âyette, Nuh (aleyhisselâm)'un iyi davranışından dolayı mükâfatlandırılması babında kendisine yapılan pek değerli ikramların sebebi belirtilmektedir.

Saffat 37:81

Gerçekten o, Bizim mü'min kullarımızdandı. Bu âyet, Nuh (aleyhisselâm)'un ibadetindeki samimiyeti ve imanının olgunluğu ile iyi davrananlardan olmasının sebebini ortaya koymaktadır. Yine bu âyet, imanın yüksek degerini ve şerefini belirtmekte, imana ve bu imandan hasıl olan mükâfata teşvik etmektedir. Peygamberlik, imandan daha şerefli olmasına rağmen, müminlerin değerini vurgulamak üzere burada özellikle iman zikredilmiştir.

Saffat 37:82

Sonra diğerlerini yani Nuh ve ehline düşman olanlarını -ki, onlar, onun kavminin bütün kâfirleriydi- suda boğduk.

Saffat 37:83

Şüphesiz ki, İbrahim de onun fırkasındandı. Yani o, Nuh'a tâbi olan ve dinin temel prensiplerinde ona uyandı. İbn Abbas'a göre o, Nuh'un dinine mensup olanlardan ve sünnetine bağlı olanlardandı. Veya o, Allah'ın dinine sabır gösterme ve inkarcılara karşı direnmede Nuh'u örnek alanlardan biriydi. Hazret-i Nuh ile Hazret-i İbrahim arasında Hûd ve Salih peygamberler vardı. Nuh ile İbrahim peygamberler arasında 2640 yıl vardır.

Saffat 37:84

Çünkü o, Rabbine tertemiz, kalp âfetlerinden arındırılmış bir kalp ile gelmiştir. Rabbine tertemiz bir kalp (kalb-i selîm) ile gelmesinin anlamı, Allah'a samimiyetle bağlı olması demektir. Benzetme ile sanki kalbini bağrına basarak getirmiştir. Zira kalp, bir yerden başka bir yere taşman şeylerden değil ki, götürülmüş; onunla birlikte gidilmiş olsun.

Saffat 37:85

O zaman babasına Azer b. Ba’ir b. Nâhûr'a ve puta tapan kavmine şöyle demişti: 'Siz nelere tapıyorsunuz?

Saffat 37:86

Allah'tan başka uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âyette geçen ”ifk" yalanın en kötüsüdür.

Saffat 37:87

Siz âlemlerin Rabbini ne sanıyorsunuz?' Siz başkasına taparken, O'nun sizden habersiz kalacağım, veya yaptığınız şeylerden dolayı sizi hesaba çekmeyeceğini mi sandınız? Yani böyle bir zan yok. O halde kesin olan nasıl olur?

Saffat 37:88

Derken İbrahim yıldızlara yani astronomiyi ilgilendiren ilim ve hesaplara bir baktı da... Şayet o, doğrudan yıldızlara baksaydı âyette, ”ile'n-nucûm" ifadesi yer alırdı. O zamanki toplum astronomiye oldukça ilgi duyuyordu. İbrahim (aleyhisselâm), kendisine karşı gelmesinler diye onlara inançlarına göre davrandı ve bunu bayramlarından, yani kendileriyle birlikte bayram yaptıkları yere gitmekten geri kalışına sebep göstererek:

Saffat 37:89

'Ben hastayım' dedi. ”Sukm", bedene mahsus bir hastalık demektir. ”Ben hastayım" ifadesiyle geçmiş zamana veya gelecek zamana, ya da şimdiki zamana işaret edilmiştir. Bazı kimseler ise âyetle ilgili şu yorumu yapmışlardır: Âyetin anlamı: ”Ben sizin muhalefetinizden ve putlara tapmanızdan dolayı hastayım," demektir. İbrahim (aleyhisselâm)’in bu ifadesi, dinini korumaya ve bunu kavmine kabul ettirmeye yöneliktir. İzz b. Abdisselâm şöyle demiştir: ”Söz, gaye ve hedeflere yöneliktir. Uygun olan hedefe, hem doğru hem yalan konuşarak ulaşmak mümkün ise, bu konuda yalan konuşmak haramdır. Fakat sadece yalan konuşarak ona ulaşılabiliyorsa o takdirde yalan konuşulabilir. (9) Bu hedefe ulaşmak mubah görülüyorsa tabi. Eğer maksada ulaşmak, mutlaka gerekli ise o durumda yalan söylemek de gerekli olur, vacib olur." 9- Yalan, düşman eline düşen esir gibi, ancak bilinen bir tehlikeyi önlemek için caiz olur. Bu durumda düşmanın kötülüğüne engel olmak için gerçek olmayan şey söylenebilir. "el-Es’iletu'l-Mukhame" isimli eserde şöyle geçmektedir: ”İnsanlardan, hile yapmak ve aldatmak üzere savaşlarda, hanımı razı etmede ve dargın kişilerin arasını bulmada yalan söylemeyi caiz görenler vardır. Doğrusu bu durumlarda da yalan söylemek caiz değildir. Çünkü yalan, bizatihi kötüdür. Dolayısıyla bizatihi kötü olan, şekillerin ve durumların değişmesiyle iyi olmaz. Bu durumlarda açıkça değil de teville ve dolaylı anlatımla caiz olur. Örnek olarak şu söylenebilir: Adam hanımını sevmediği zaman ona: 'Sen benim helâlim ve hanımım iken ve sana sahip olmuşken nasıl olur da seni sevmem?' diyebilir. Buna benzer ifadeler olabilir. Fakat hanımını sevmediği halde ona açıkça, 'Ben seni seviyorum' demesine gelince, bu ise bütünüyle yalan olur. Bu yalana ruhsat yoktur."

Saffat 37:90

Bunun üzerine onlar hastalık bulaşma korkusuyla arkalarını dönüp gittiler, kaçtılar.

Saffat 37:91

Derken gizlice onların ilâhlarına giderek alaylı bir tavırla putlarına: 'Yemez misiniz?' dedi. Nitekim onlar, bereketlensin diye putlarının yanına yemek bırakıyorlarmış.

Saffat 37:92

'Ne diye konuşmuyorsunuz', bana cevap vermiyorsunuz?

Saffat 37:93

Nihayet bir yolunu bulup üst taraflarından yaklaşarak onlara sağ eliyle bir darbe indirdi. Yahut çok kuvvetli vurdu. Çünkü sağ el, sol elden daha güçlü ve daha kuvvetlidir. Âletin gücü, sağlam ve kuvvetli hareketi gerektirir. İbrahim (aleyhisselâm)’in kavmi, bayramlarından putlar hanesine dönünce putlarının kırılmış olduğunu görmüşler ve bu işin failini soruşturmaları üzerine bu işi İbrahim (aleyhisselâm)’in yaptığını sanarak onun getirilmesini istemişlerdir.

Saffat 37:94

Derken onu getirmek üzere görevlendirilenler koşarak ona, İbrahim'e geldiler.

Saffat 37:95

İbrahim (aleyhisselâm)’i alıp götürdükten ve: ”Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ey ibrahim?" (Enbiyâ: 62) âyetinden ”Bunların konuşamıyacağını sen de biliyorsun." (Enbiyâ: 65) âyetine kadar belirtilen karşılıklı konuşmanın aralarında cereyan etmesinin ardından onlara hitaben Hazret-i İbrahim dedi ki,: 'Kendi yonttuklarınız putlar a mı tapıyorsunuz?

Saffat 37:96

Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da putları vs. yi Allah yaratmıştır.' Bu sebeple ibadete lâyık olan, yaratılan değil, bilakis Yaratandır. Her ne kadar putların şekilleri onlara ait ise de, asıl parçaları ve malzemeleri, Allah'ın yaratmasıyla olmuştur. Putlara şekil vermeleri ise, yine Allah'ın onlara güç vermesiyle olmaktadır. O'nun yaratması, kulların bir işi yaparken dayandıkları sebep ve vasıtalara bağlı değildir. Âyet-i kerimenin ifade ettiği anlamdan, -Ehl-i sünnetin söylediği gibi- kulların fiilleri, Allah'ın yaratması ve kulların kesbi, yani kazanması ile olur. Mükâfat ve ceza ise, bu kazanca bağlıdır.

Saffat 37:97

Onlar şöyle dediler: 'Haydi onun için bir yapı yapın da onu (oradan) çok kuvvetli yanan ateşe atın.' İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: ”İbrahim’in kavmi bu maksatla yüksekliği otuz, genişliği de yirmi arşın (Bir arşın yakaşık 50 cm.dir.) olan bir duvar yapmış; önünü de odunla doldurarak ateşlemiş, geçen âyette ifade edildiği şekilde İbrahim (aleyhisselâm)’i ateşe atmışlardır."

Saffat 37:98

Böylece ona bir tuzak kurmak istediler bir kötülük düşündüler. Bu tuzak, Hazret-i İbrahim’i ateşte yakmak istemeleridir. Hazret-i İbrahim, delille onları alt edip tartışmada susturunca, acizlikleri halka yayılmasın diye onun, putlarım kırmak suretiyle o putlara tuzak kurduğu gibi, onlar da ona tuzak kurmaya ve kendisini yok etmek için çare aramaya koyulmuşlardır. Bunun üzerine Biz de tuzaklarını boşa çıkarmak suretiyle onları daha alçak duruma düşürdük. Allahü teâlâ, ateşi İbrahim'e serin ve emin kılarak bu olayı onun üstünlüğü için parlak bir delil kılmıştır. Şayet sen, ”Neden Allahü teâlâ onu bizzat ateşle denemiştir?" dersen, cevap olarak şöyle derim: ”Çünkü her insan, tabiatıyla Allah'ın kahir sıfatının tezahüründen korkar. Allahü teâlâ ise ona, ateş güçlü de olsa O'nun izni olmadan hiçbir şeye zarar veremediğini göstermiştir. Bu olayda, düşmanlarım kahreden bir mucize vardır. Gerçekten Hazret-i İbrahim’in bu düşmanları ateşe, güneşe ve yıldızlara tapıyor ve onların Rubûbiyet niteliğine sahip olduklarına inanıyorlardı. Bu sebeple Allahü teâlâ onlara ateşin, ancak O'nun izniyle zarar verdiğini göstermiştir." Nakledildiğine göre Nemrut, ateşin İbrahim (aleyhisselâm)'e serin ve emin geldiğini görünce: ”Gerçekten senin Rabbin çok büyüktür; dolayısıyla kurbanlar adayarak O'na yaklaşalım" demiştir.

Saffat 37:99

İbrahim, Allah kendisini ateşten kurtardıktan sonra kavminden olup kendisinden ayrılanları azarlamak üzere onlara şöyle dedi: 'Ben Rabbime gidiyorum. Yani ben, Harran topraklarından veya Babil'den Rabbimin bana emrettiği yere Şam'a, ya da kendimi Allah'a ve ibadete vereceğim yere hicret ediyorum. O, beni yola istediğim hedef olan Şam'a veya dinim için uygun olan yere iletir. Bu âyet, küfür diyarından, dinî görevleri ve kulluğu yapma imkânı bulunan yere hicret etmeye esas teşkil eder. İlk hicret eden ise Hazret-i İbrahim'dir; Lût (aleyhisselâm) ile hicret ederek Kudüs'e gitmişlerdir.

Saffat 37:100

Ey Rabbim! Bana sâlih kimselerden (bir oğul) ihsan et.' Ayette kastedilen, tam anlamıyla sâlih bir evlâttır. Yani, davet ve itaatte bana destek olacak ve yalnızlıkta arkadaşlık edecek sâlih kimselerden birini bağışla, demektir. Bununla bir oğul kastetmektedir. Çünkü mutlak anlamda ”hibe" (ihsan etmek), bu maksat için kullanılır.

Saffat 37:101

Biz de ona yumuşak huylu bir oğul müjdeledik. Âyette geçen ”ğulâm" kelimesi, on yaşını geçen çocuk anlamındadır. Yaşı daha az olan çocuk için ”sabî" kelimesi kullanılır. ”Halım" de, işlerde acele etmeyen ve zorluklara katlanan kişi demektir. Allahü teâlâ bu âyette üç şeyi müjdelemiştir: Birincisi, bir oğul müjdelemiş; ikincisi, bu oğul hilim sıfatına sahip bir devreye ermiş ki, daha küçük yaşdaki çocuk için bu sıfat kullanılmaz. Üçüncüsü de, yumuşak huylu olmasıdır. Nitekim ergenlik çağma yakın bir dönemde babasının kendisini boğazlaması teklifine teslimiyet gösterdiği zaman, hangi hilim sıfatı onun bu hilim sıfatına denk olabilir?

Saffat 37:102

Oğlu, İbrahim’in yanında koşacak çağa gelince: Yani büyüyüp onunla birlikte işleri, ihtiyaçları ve menfaatleri için koşturacak duruma gelince, ki, o zaman oğlu on üç yaşında idi. 'Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı Allah için kurban ettiğimi görmekteyim. Yani bu manzarayı aynen, ya da tevil suretiyle müşahade etmekteyim. Denmiştir ki, bu rüyayı terviye günü (10) geceleyin görmüş ve kendisine sanki birisi şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ sana, bu oğlanı boğazlamanı emrediyor." 10- Terviye günü; kurban bayramı arefesinden bir gün önceki güne verilen addır. Artık bak, bu konuda ne düşünürsün?' dedi. İbrahim (aleyhisselâm), onunla kesin olan bu emir konusunda Allahü teâlâ'dan kendisine inen bu deneme ile ilgili emri bilmesi için istişare etmiştir. Ki, istişare sonunda sabırsızlık içinde ise tahammül göstersin; teslim olmuş ise emin olsun ve o emre boyun eğmek suretiyle ecir kazansın ve bu hareket, istişarede sünnet olsun. Çocuk da: 'Babacığım! Sana ne emredildiyse yap. Hazret-i İsmail, babasının sözünden, her halde kendisini rüyasında boğazlamasının emredildiğini görmüş olduğunu anlamıştır. Bu sebeple ”Sana ne emredildiyse yap." demiştir. O, peygamberlerin görmüş oldukları rüyaların hak ve gerçek olduğunu ve onların bu gibi şeyleri ancak emirle yaptıklarını biliyordu. Ancak kurban etme, her ikisinin tereddütsüz boyun eğmelerinin ihlâs ve samimiyetlerinin hangi boyutta olduğunu göstermek için -peygamberlere vahyin genelde uyanık halde gelmesine rağmen- uyanık halde değil de uyku halinde emredilmiştir. Nitekim şöyle demişlerdir: ”Vahiy açısından peygamberlerin rüyaları haktır." Peygamberlere Allah'tan vahiy, uyanık halde gelmektedir. Çünkü onların kalpleri hiç uyumaz ve gönüllerinin temizliğinden dolayı şeytanların onlar aleyhine bir yolu yoktur. İnşallah beni boğazlamaya ve Allahü teâlâ'nın hükmüne karşı sabredenlerden bulacaksın' dedi. O, Allah'tan gelen sıkıntılara karşı sabretmesi için O'ndan yardım dileyerek ”İnşallah" demiştir. Kim, dilemeyi Allah'a havale eder ve O'na yönelirse zor durumda kalmaz.

Saffat 37:103

Vaktaki onlar, İbrahim ve oğlu Allah'ın emrine teslim oldular ve boyun eğdiler, yani oğlu kendisini Allah'a adadı. Ki, Katâde şöyle demiştir: ”İbrahim, oğlunu; oğlu İsmail'de kendi nefsini Hakka teslim etmişlerdir." İbrahim oğlunu alnı üzerine yatırdı. O zaman onlar, Mina'daki kayalığın bulunduğu yerde, ya da bugün kurban kesilen mahalde bulunuyorlardı. Rivayet edilmiştir ki, İblis, Cemretü'l-Akabe'nin yanında Hazret-i İbrahim’in önüne çıkmış; İbrahim ona yedi taş atınca kaçmıştır. Daha sonra büyük cemrede önüne çıkmış, yine ona yedi taş atınca İblis kaçmıştır. Ardından Hazret-i İbrahim, Allah'ın emri gereğince yürümüş ve oğlunu boğazlamaya azmetmiştir. Hac esnasında cemrelere (şeytan taşlama mahallerine) taş atmak, bu olaya dayanmaktadır. Şeytan taşlamak, haccm vaciblerinden olup terkedildiği takdirde müctehid imamların ittifakıyla kurban cezası gerekir. Kulluğun adabını korumada çok hassas davranmaktan olacak ki, Hazret-i İsmail babasından, boğazlanma acısı karşısında hareket edip, bundan dolayı azar işitmesin diye ellerini ve ayaklarını sıkıca bağlamasını istedi. Daha sonra Hazret-i İbrahim, onu boğazlamaya karar verince Allah'ın emrine boyun eğerek teslim olmuş ve itaat etmiştir. Aşağıdaki beyitte ne güzel ifade edilmiştir: Sevgilinin eliyle hana zehir sunulmuş olsaydı Onun elinden bu zehir iyi gelirdi. Nitekim ”sevgilinin vurması iyi gelir" denilmiştir.

Saffat 37:104

Biz de ona şöyle seslendik: 'Ey İbrahim! Gerçekten sen rüyana emredileni yerine getirmeye azmetmek ve bu emirle ilgili ön hazırlıkları yapmakla sadakat gösterdin. Yani rüyada gördüklerini doğruladın ve rüyanı, boğazlamaya yönelerek somut şekle uygun hale getirdin. Denmiştir ki, Hazret-i İbrahim, bıçağı bütün gücüyle oğlunun boğazına defalarca sürtmesine rağmen yine de kesemedi. Ardından bıçağı ensesine koydu. Bu sefer de bıçak bir odun parçasına dönüşmüştür. Bir önceki âyette geçen ”Lemmâ"nm cevabı, olayın detaylı anlatımında ifadenin yetersiz olduğunu belirtmek için hazfedilmiş, kaldırılmış ve tıpkı şöyle buyurulmuştur: ”Anlatımı için ifadenin yetersiz kaldığı şeylerden olanlar oldu. Bu olan şeyler de, sıkıntı gelmesinden sonra bu sıkıntının giderilmesinden, hiç kimsenin sağlayamadığı başarının sağlanmasından ve İbrahim'le oğlunun büyük mükâfatları saklı olmakla birlikte üstünlüklerinin her tarafı kuşatmasından ibarettir." Arif kimselerden biri şöyle demiştir: ”İnsan, evlât sevgisiyle yaratılmıştır. Fakat Allah dostluğu rütbesi ve sevgi makamı, Hazret-i İbrahim’in kalbinden başkası ile olan bağını koparmasını gerektirdi. Bu sebeple ona, en çok sevdiği şeyi Allah yolunda feda etmesiyle kendisini denemek ve meleklere onun, Allah'ın dostu olduğunu ve hakkın dışında bir şeyi kabul etmediğini hissettirmek üzere oğlunu boğazlamasını emretmiştir. Aslında Hazret-i İbrahim'den istenen, oğlunu boğazlaması değil; sadece tabiî alışkanlığını terketmektir." Gerçekten Hazret-i İbrahim'e hak sevgisi galebe çalmış ve bu sevgi sonucunda Hak için babasından uzaklaşmış, oğlunu Allah yolunda boğazlamayı hedeflemiş ve Allahü teâlâ için bütün malını terketmiştir. Şüphe yok ki, Biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.' Âyet-i kerimede, Hazret-i İbrahim ile oğlunun iyi davranışlarından dolayı söz konusu sıkıntıdan kurtulmalarının sebebi belirtilmektedir.

Saffat 37:105

Biz de ona şöyle seslendik: 'Ey İbrahim! Gerçekten sen rüyana emredileni yerine getirmeye azmetmek ve bu emirle ilgili ön hazırlıkları yapmakla sadakat gösterdin. Yani rüyada gördüklerini doğruladın ve rüyanı, boğazlamaya yönelerek somut şekle uygun hale getirdin. Denmiştir ki, Hazret-i İbrahim, bıçağı bütün gücüyle oğlunun boğazına defalarca sürtmesine rağmen yine de kesemedi. Ardından bıçağı ensesine koydu. Bu sefer de bıçak bir odun parçasına dönüşmüştür. Bir önceki âyette geçen ”Lemmâ"nm cevabı, olayın detaylı anlatımında ifadenin yetersiz olduğunu belirtmek için hazfedilmiş, kaldırılmış ve tıpkı şöyle buyurulmuştur: ”Anlatımı için ifadenin yetersiz kaldığı şeylerden olanlar oldu. Bu olan şeyler de, sıkıntı gelmesinden sonra bu sıkıntının giderilmesinden, hiç kimsenin sağlayamadığı başarının sağlanmasından ve İbrahim'le oğlunun büyük mükâfatları saklı olmakla birlikte üstünlüklerinin her tarafı kuşatmasından ibarettir." Arif kimselerden biri şöyle demiştir: ”İnsan, evlât sevgisiyle yaratılmıştır. Fakat Allah dostluğu rütbesi ve sevgi makamı, Hazret-i İbrahim’in kalbinden başkası ile olan bağını koparmasını gerektirdi. Bu sebeple ona, en çok sevdiği şeyi Allah yolunda feda etmesiyle kendisini denemek ve meleklere onun, Allah'ın dostu olduğunu ve hakkın dışında bir şeyi kabul etmediğini hissettirmek üzere oğlunu boğazlamasını emretmiştir. Aslında Hazret-i İbrahim'den istenen, oğlunu boğazlaması değil; sadece tabiî alışkanlığını terketmektir." Gerçekten Hazret-i İbrahim'e hak sevgisi galebe çalmış ve bu sevgi sonucunda Hak için babasından uzaklaşmış, oğlunu Allah yolunda boğazlamayı hedeflemiş ve Allahü teâlâ için bütün malını terketmiştir. Şüphe yok ki, Biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.' Âyet-i kerimede, Hazret-i İbrahim ile oğlunun iyi davranışlarından dolayı söz konusu sıkıntıdan kurtulmalarının sebebi belirtilmektedir.

Saffat 37:106

Muhakkak ki, bu, ihlâslı olanın diğerlerinden ayrılmasına vesile olan açık bir imtihan ya da bariz bir sıkıntıy dı. Çünkü ondan daha zor bir şey yoktur. Baklî şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ bu olayın, görünmeyen yönüyle değil de, sadece görünürde bir imtihan ve sıkıntı olduğunu belirtmiştir. Çünkü gerçek anlamda bu hadiseden amaçlanan, manevî derecelere ulaşmak ve hakikat sırlarına ermektir. Bu ise Allah'a olan yakınlığı artıran en büyük değerlerden sayılır." Harirî de şöyle demiştir: ”Sıkıntı üç çeşittir: Allah'a karşı olanlar için intikam ve ceza; hak yolda olanlar için arınma ve kefaret; veli ve sadık kullar için ise bir çeşit imtihandır."

Saffat 37:107

Ve ona boğazlamak ve emredilen işi yerine getirmek üzere büyük, semiz, veya değeri büyük bir kurbanlığı çocuğunun yerine fidye verdik. Aslında fidye veren Hazret-i İbrahim'dir. Fakat âyette Allah, ”Biz ona fidye verdik" buyurmuştur. Çünkü kurbanlığı ona veren ve oğlunun yerine bu kurbanlığı kesmesini emreden O'dur. Allahü teâlâ bu kurbanlık karşılığında Hazret-i İbrahim’in neslinden olan bir peygamberi kurtarmış oldu. Bu peygamber, peygamberlerin efendisi Hazret-i Muhammed'dir. Nakledildiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: ”Bu kurbanlık Hâbil’in takdim edip de kendsinden kabul edilen kurbanlık idi ve cennette güdülüyordu. İşte İsmail, bu kurbanlık karşılığında kurtulmuştur." Boğazlanma kararı verilen Hazret-i İsmail mi, yoksa Hazret-i İshak mı olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Çoğu müfessirler, tefsirlerde (11) zikredilen çeşitli sebeplere dayanarak bunun, Hazret-i İsmail olduğu görüşündedirler. 11- Hafız İbn Kesîr, hadiseyi tefsirinde anlatmıştır. Olayın en belirgin tarafı şudur: ”Allahü teâlâ Hazret-i İsmail’in boğazlanması kıssasını zikredip hadiseyi detaylarıyla açıkladıktan sonra şöyle buyurmuştr: 'Ona, bir de salih kimselerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.' (Sâffât: 113) Bu ifade gösteriyor ki, boğazlanması düşünülen Hazret-i İsmail'dir, İshak değildir. Hadis-i şerifin şu ifadesi de bunu pekiştirmektedir: 'Ben iki kurbanlığın oğluyum.' Allah Rasûlü bu sözünde, Hazret-i İsmail ile babası Abdullah b. Abdülmuttalib’i kastetmiştir.

Saffat 37:108

Ve sonradan gelen ümmet ler arasında ona İbrahim'e (iyi bir ün) bıraktık.

Saffat 37:109

Selâm olsun İbrahim'e.

Saffat 37:110

İşte Biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Burada, Hazret-i İbrahim’in namının ümmetler içinde bakî bırakılmasına işaret edilmektedir. Yani, iyi davrananları işte bu şekilde, tam olarak mükâfatlandırırız. Bundan daha az bir mükâfat ise söz konusu değildir. Demek oluyor ki, Hazret-i İbrahim iyi davranan kimselerdendi. İfade edildiği gibi, kendisine yönelik olarak yapılan şeyler de iyi davranışına karşılık mükâfatlandırılmasından ibarettir.

Saffat 37:111

Şüphesiz o, her yönüyle imanda karar kılan mü'min kullarımızdandı. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ, iman davasında sadık mü'minlerden olması dolayısıyla Hazret-i İbrahim’i methetmiş ve övmüştür. Çünkü o, dünyaya ve geçici arzularına tapan sapıklardan değil, Allah'ın bizzat kendi dostluğuna ve sevgisine mazhar kıldığı kimselerdendir.

Saffat 37:112

Ona İbrahim'e bir de sâlih kimselerden bir peygamber olmak üzere yani peygamberliğine hükmedilen ve sâlih kimselerden olması takdir edilen Sâre'den olma İshak'ı müjdeledik. Ayette, ”sâlih kimselerden bir peygamber" denmesi, bu ifadenin vurgulanması ve asıl hedefin sâlih kimselerin safında yer almak olduğuna işaret edilmesi, peygamberliğin bizzat hem olgunluk, hem de olgunlaştırma anlamını kapsamasına yöneliktir.

Saffat 37:113

Biz, hem ona, evlâtları içinde İbrahim'e, hem de kendi soyundan olan gerek İsrail oğullarından ve gerekse diğer milletlerden, tıpkı Hazret-i Eyüp ve Şuayb gibi peygamberler çıkararak İshak'a bereketler verdik. Onlara din ve dünyanın bereketlerini lütfettik. Her ikisinin neslinden amelinde veya iman ve itaatle bizzat kendisine iyi davrananlar olduğu gibi, inkâr ve günahlarla açıkça nefsine zulmedenler de vardır. Âyet-i kerimede dikkatimiz çekilmektedir ki, söz konusu peygamberlerin evlâtları ve nesilleri arasındaki zulüm ve isyan, kendilerine bir kusur ve noksanlık getirmez. Çünkü kişi, kendi soyundan ve neslinden olanların yaptığıyla değil, bizzat kendisinin yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını görür. Nitekim Allahü teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: ”Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez..." (Fâtır: 18) Gerçekten soy, iyilik ve kötülükte, itaat ve isyanda etkili olmaz. Bu sebeple her yönüyle dindar olan bir kimsenin günahkâr; mü'min olanın da inkarcı evlâdı olabildiği gibi, bunun tersi de mümkündür. Âyet-i kerime, peygamber evlâtları olmakla övünen Yahudilerin arzularını ve heveslerini kesmektedir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Ey Haşim oğulları! İnsanlar bana amelleriyle gelirken, siz bana soylarınıza dayanarak gelmeyiniz." (12) Yani, insanların amelleriyle sizin soylarınız bir arada bulunmaz. Öyleyse bana amellerle gelin. Bu ifadeden maksat, insanlar amelleriyle geldikleri zaman, söz konusu kimselerin Hazret-i Peygamber’in huzuruna soylarıyla övünmelerinin çirkin olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim şâirlerden biri şöyle demiştir: 12- Bu ifade, Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî'nin tahric ettiği hadisten bir bölümdür. Tirmizî'nin lâfzı şöyledir: ”Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi cehennemden kurtarın. Şüphesiz ben, Allah'tan size ne bir fayda sağlamaya, ne de bir zarar vermeye malik değilim. Ey Abd-i Menaf oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın..." Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 3/404. Hazret-i Ali'nin soyundan gelmekle iftihar mı ediyorsun? idrarın aslı da temiz sudur. Kötü amellerin kirletmişse, Temiz nesebin faydası yoktur. Bir başka şâir de şöyle demiştir: Kişi, karakter olarak Bâhile Kabilesinden ise, Soyunun Haşimî kabilesinden olması fayda vermez. Bâhile Kabilesi, densizlikle tanınan bir kabiledir. Çünkü onlar, artık yemekleri ve ölü hayvanın kemiklerinin iliğini yerlermiş. Bu karakterde olan kimseler için, ”İnsanlar göçmüş; geriye maymunlar kalmış," atasözü vardır. Bunlar, insan olmadıkları halde insanlara benzemeye çalışıyorlar. Bu sebeple akıllı kişi, soy-sopa aldanmamalı ve hesap günü kendisine fayda veren şeyler için çalışmalı ve gayret sarfetmelidir. Nitekim Zeynelâbidîn şöyle diyordu: ”Ey Allah'ım! Açık olan şeylerimi insanların nazarında güzel göstermenden, gizli olan şeylerimi de çirkin göstermenden sana sığınırım."

Saffat 37:114

Yemin olsun ki, Biz, Mûsa ve Harun'a da lütufta bulunduk. Allahü teâlâ'nın sıfatlarından biri olan ”Mennân" sıfatı, hiçbir karşılık beklemeksizin veren ve lütfta bulunan demektir. Âyet-i kerimede geçen ve ”Mennân" kelimesinin de türediği ”menne" kelimesi, başkasına bir şey vermek anlamına geldiği gibi, verdiğini başa kakmak anlamına da gelir. Başa kakmak ise, Allah için değil, fakat insanlar için yerilen bir sıfattır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Allah sizi minnet altına bırakır." (Hucurât: 17) Âyetin anlamı şöyledir: ”Allah'a yemin olsun ki, Biz, Mûsa ve kardeşi Harun'a peygamberliğin yanında dinî ve dünyevî nimetler gibi başka şeyler de lütfettik."

Saffat 37:115

Hem onları, hem de kavimlerini, İsrailoğu Harını Firavun'ın işkence etmesinden ve Kıptî olan kavminin eziyeti gibi o büyük dertten kurtardık. Allahü teâlâ, burada belirtilen neticenin, sevimsiz şeylerden kurtarmak olunca, bunun ardından şu ifadesini getirmiştir:

Saffat 37:116

Onlara yani Mûsa, Harun ve kavimlerine yardım da yaptık. Bu sayede düşmanları Firavun ve kavmine karşı tam anlamıyla galip gelenler, onlar oldular. Oysa daha önce kavimleri, Firavun ve kavminin elleri altında baskıya maruz kalarak onlara esir ve mahkûm durumda idiler.

Saffat 37:117

Zikredilen bu neticenin ardından bir de kendilerine açık, beliğ, beyan ve anlatmada zirvede olan kitabı Tevrat'ı verdik. Bu kitap, din ve dünya iyilikleri için ihtiyaç duyulan ilimlerin tümünü kapsayan bir kitaptır. Bununla ilgili olarak Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Gerçekten Tevrat'ı Biz indirdik. Onda bir hidayet ve bir nur vardır..." (Mâide: 44) Allahü teâlâ Tevrat'ı açık, ifadeleri anlaşılır bir şekilde indirmiştir. Bu sebeple hükümlerinin açık olması ve helâlin haramdan ayrılması konusundaki mükemmelliği dikkate alındığında sanki o kitaptan, ihtiva ettiklerini açıklaması ve izah görevini üstlenmesi talep edilmiştir.

Saffat 37:118

Onlara bu kitap sayesinde, içinde bulunan ayrıntılı hükümler ve detaylı esaslarla doğruya ve hakka ulaştıran doğru yolu gösterdik.

Saffat 37:119

Sonra gelenler arasında da onlara (iyi bir nam) bıraktık.

Saffat 37:120

Mûsa ve Harun'a selâm olsun. Yani sonradan gelen ümmetler arasında bu ikisiyle ilgili iyi nam ve övgüyü bıraktık. Bu sebeple söz konusu ümmetler onları hayırla anıyor; ”Mûsa ve Harun'a selâm olsun," diyor ve onlara dua ediyorlar. Bu durum kıyamete kadar devam edecektir.

Saffat 37:121

İşte Biz, Mûsa ve Harun'un da içinde bulunduğu iyilik eden kimseleri, böyle tam bir mükâfatla mükâfatlandırırız. Noksan bir mükâfat ise söz konusu değildir.

Saffat 37:122

Gerçekten her ikisi de inanan kullarımızdandı. Allahü teâlâ burada, bir önceki âyette geçen ”ihsan" (iyilik etme) yolunun iman etmek olduğuna işaret etmektedir. İman, gayb mertebesi; ihsan ise müşahade mertebesidir. İnsan, beslenmesi açısından bitki; hissetmesi ve hareket etmesi açısından hayvan; şekil olarak da duvarda bulunan resim gibidir. İnsanın üstünlüğü ise konuşma, ilim, anlayış ve beşerî diğer olgunluklarladır. Bu sebeple rivayet edilen şu ifadede şöyle denmiştir: ”Ebu Bekr’in sizden üstün olması, çok oruç tuttuğu veya namaz kıldığı için değil, kalbinde bulunan bir sırdan dolayıdır." (13) Gerçekten Hazret-i Peygamber’in vefat ettiği günkü kararlılıkla hareketi ve diğer ashab-ı kiram gibi tereddüde düşmemesi, söz konusu bu sırrm bir sonucudur. Nitekim o gün minbere çıkarak, ”Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti..." (Al-i İmrân: 144) âyetini okumuştur. Bu sebeple onun imanı daha kuvvetli, kararlılığı daha fazla ve sezgisi daha üstündür.

Saffat 37:123

Doğrusu İlyas da İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerdendi. O, Mûsa'nın kardeşi Harun'un torunlarından Yasinin oğludur. Yaygın olan ve çoğunluğun kabul ettiği görüş budur.

Saffat 37:124

O vakit kavmine şöyle demişti: 'Siz Allah'tan, O'nun azabından korkmaz mısınız?

Saffat 37:125

En güzel Yaratan'ı, sizin de evvelki atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı, O'na kulluk etmeyi bırakıp da Ba'l'e mi tapıyorsunuz?' Yani ona tapmayın ve ondan hayır beklemeyin. Ba'l, Şam'da bulunan Bek halkına ait putun adıdır. Bu halkın bulunduğu yer, bugün Baalbek olarak bilinmektedir. Söz konusu put ise altındandı. Halk, bu puta aklanarak ona saygı duymuş ve tapınıştır. Âyet-i kerimede Allahü teâlâ'nın aynı zamanda onların atalarının da Rabbi olduğunun dile getirilmesi, söz konusu kimselerin görüşlerinin batıl olduğunu ortaya koymaya yöneliktir. Ayette geçen ”halk" kelimesi, yoktan var etmek, meydana getirmek demektir. Bu sıfat, Allah'tan başkası için tasavvur edilemez ki, Allah yaratıcıların en güzeli olsun. Buradaki ”En güzel Yaratanı" ifadesinin ”En güzel takdir edeni" anlamında olduğu da söylenmiştir. Veya putlarına ve iddialarına bakılarak tıpkı şöyle denmiştir: ”Farzet ki, burada icat edenler ve yaratanlar vardır. Onların yaratma anlayışları dikkate alındığında Allahü teâlâ bunların en güzel yaratan'ıdır.

Saffat 37:126

En güzel Yaratan'ı, sizin de evvelki atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı, O'na kulluk etmeyi bırakıp da Ba'l'e mi tapıyorsunuz?' Yani ona tapmayın ve ondan hayır beklemeyin. Ba'l, Şam'da bulunan Bek halkına ait putun adıdır. Bu halkın bulunduğu yer, bugün Baalbek olarak bilinmektedir. Söz konusu put ise altındandı. Halk, bu puta aklanarak ona saygı duymuş ve tapınıştır. Âyet-i kerimede Allahü teâlâ'nın aynı zamanda onların atalarının da Rabbi olduğunun dile getirilmesi, söz konusu kimselerin görüşlerinin batıl olduğunu ortaya koymaya yöneliktir. Ayette geçen ”halk" kelimesi, yoktan var etmek, meydana getirmek demektir. Bu sıfat, Allah'tan başkası için tasavvur edilemez ki, Allah yaratıcıların en güzeli olsun. Buradaki ”En güzel Yaratanı" ifadesinin ”En güzel takdir edeni" anlamında olduğu da söylenmiştir. Veya putlarına ve iddialarına bakılarak tıpkı şöyle denmiştir: ”Farzet ki, burada icat edenler ve yaratanlar vardır. Onların yaratma anlayışları dikkate alındığında Allahü teâlâ bunların en güzel yaratan'ıdır.

Saffat 37:127

Fakat onlar onu, İlyas'ı yalanladılar. Şüphesiz onlar da onu yalanlamalarından ötürü tutuklanacaklardır, cehenneme ve azaba sevkedileceklerdir. Onlar oradan uzaklaşamazlar, azapları da hafifletilmez. Çünkü tutuklanmak, örfen fenalığa delâlettir.

Saffat 37:128

Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesnadır. Burada, İlyas'ın kavminden onu yalanlamayanların olduğuna, dolayısıyla bunların azaba sevkedilmediklerine işaret vardır. Söz konusu bu kimseler, Allahü teâlâ'nın davet ve irşad gereği iman ve amelde başarılı kıldığı samimi kimselerdir.

Saffat 37:129

Biz ona, îlyas'a, sonradan gelenler, ümmetler içinde (güzel bir nam) bıraktık.

Saffat 37:130

îlyas'a selâm olsun. Yani söz konusu ümmetler, ona kıyamete kadar dua ederler ve ondan övgü ile bahsederler. Âyette geçen ”İlyâsîn" ile İlyas, tıpkı ”Tûr-i Sîna" ve ”Tûr-i Sînîn" gibi aynı anlamda olan iki kelimedir.

Saffat 37:131

İşte Biz îlyas gibi iyilik edenleri, böyle tam bir mükâfatla mükâfatlandırırız.

Saffat 37:132

Doğrusu o, mü'min kullarımızdandı. Buradaki zamir, îlyas'a aittir. Bu durumda İlyas ile İlyâsîn tek bir şahıs olmaktadır.

Saffat 37:133

Gerçekten İbrahim Halil’in kardeşi Harun'un oğlu Lût da kavmine gönderilen peygamberlerdendi. Bu kavim, Sedum halkı olup Lût'u yalanlayarak öldürmek istemişlerdir. Bunun üzerine o: ”Ey Rabbim! Beni ve ehlimi onların yapmakta oldukları kötülüklerden kurtar," demiştir. Allah da onu ve ehlini kurtarmıştır. İşte bu husus âyette şöyle buyrulmaktadır:

Saffat 37:134

Hani Biz onu ve bütün ehlini kurtarmıştık. Yani onu ve ehlini toptan kurtardığımız zamanı hatırla.

Saffat 37:135

Ancak bir koca karı geride azap içinde kalanlar arasında oldu. Bu kadın, onun hain karısıydı ve inkarcıydı. Lût'un şeriatına göre putperest kadınlarla evlenmek caizdi. Âyette yaşlı kadın, pek çok işlerden âciz kaldığından dolayı ”acûz" diye adlandırılmıştır.

Saffat 37:136

Sonra diğerlerini alt üst ederek ve üzerlerine taş yağdırarak helak ettik. Allahü teâlâ önce üzerlerine taş yağdırmış, bununla yetinmiyerek ardından da onları alt üst etmiştir.

Saffat 37:137

Ey Mekke halkı! Elbette siz ticaretiniz için Şam'a giderken sabahleyin onlara yani helak olmuş, Lût kavminin yurtlarına ve evlerine uğrar geçer ve başlarına gelen felâketin izlerini müşahade eder siniz. Çünkü Sedum, Şam yolu üzerinde bulunmaktadır. Âyette ise buna şöyle temas edilmiştir: ”O şehrin harabeleri bir yol üzerinde hâla durmaktadır." (Hicr : 76)

Saffat 37:138

Ve geceleyin de... Yani sabah akşam, her zaman uğrar geçersiniz. Burada sadece sabah akşam değil, günün yirmi dört saati kastetilmektedir. Artık bunu görüp ibret almak ve başlarına gelen felâketin aynısının başınıza gelmesinden korkmak üzere düşünmez ve akıl etmez misiniz? Sedum halkını inkârları sebebiyle helak etmeye ve köklerini kazımaya gücü yeten Allah, elbette Mekke kâfirlerini de helak etmeye ve köklerini kazımaya gücü yeter. Çünkü sebep ve tercih aynıdır. Hatta bunlar ötekilerinden daha da inkarcı ve yalancıdırlar.

Saffat 37:139

Şüphesiz Metta oğlu Zu'n-Nûn ve balığın yuttuğu, dolayısıyla balığın dostu anlamında ”Sâhibu'l-hût" diye adlandırılan Yunus da Semud kavminden geri kalanlarına gönderilen peygamberlerdendi. Bunlar, Musul topraklarında Dicle kenarındaki bölgede bulunan Ninova halkıydı. Hazret-i Yunus onlara gönderildiği zaman kırk yıl kendilerini tevhide davet etmiş, onlar ise putlara tapmaya devam ederek onu yalanlamış ve bu tutumlarını sürdürmüşlerdi. Bunun üzerine Hazret-i Yunus, aralarından çıkarak başlarına gelecek felâketle korkutmuştu. Daha sonra kavmi, bu felâket ve azabın işaretlerini görünce, doğrudan Allah'a dua ederek yakarışta bulunmuşlar; bu yalvarış ve bağış dileğiyle sahraya çıkmışlardı. Nidaları ise göklere yükseliyordu. Bunun üzerine Allahü teâlâ, onlardan azabı kaldırmış ve tevbelerini kabul etmişti. Oysa Yunus, onların yok olmalarını bekliyordu. Akşam olunca kavminin yanından gelen bir oduncuya durumlarını sormuş, oduncu da: ”Onlar iyi, sıhhat ve afiyetteler," diyerek Yunusa, yaptıklarını anlatmıştı. Yunus ise: ”Yalancı saydığım bir kavme bir daha dönmem" demiş, vahyi beklemeksizin onlardan çekinerek ve sıkılarak yurtlarından çıkmış ve deniz tarafına yönelmişti. Bu hususa şu âyet-i kerimede yer verilmektedir:

Saffat 37:140

Hani bir vakit insanlar, hayvanlar ve eşyalarla dolu olan gemiye kaçmıştı. Yani kaçtığı o zamanı hatırla. Âyette geçen ”ibâk" kelimesi, aslında kölenin efendisinden kaçışı demektir. Yunus'un, Rabbinin izni olmadan kavminden kaçışı, takındığı tavrın yanlış olduğunu tasvir etmek üzere mecaz yoluyla bu kelime ile ifade edilmesi yerinde olmuştur. Çünkü o Allah'ın kuludur. Nasıl olur da Allah'ın izni olmadan kaçar? Ve nereye kaçıyor? Oysa Allah onu kuşatmaktadır. Rivayet edildiğine göre Yunus, gemiye binip, gemi denizin ortasına gelince gidemez olmuş ve durmuştu. Bunun üzerine kaptanlar: ”Burada efendisinden kaçmış bir köle var. İşte geminin manifestosu! Geminin içinde kaçan bir köle olunca gemi gitmez" demişlerdir. Fahruddin er-Razî şöyle demiştir: ”Kaptanlar: 'İçinizde günahkâr biri vardır. Aksi halde rüzgâr olmadan ve açık bir sebep bulunmadan bu gördüğünüz şey olmaz,' demişlerdir. Tüccar kısım ise: 'Biz bu tür şeylerle karşılaştık. Ne dersiniz? Kur'a çekelim; kime kur'a çıkarsa onu denize atalım. Çünkü birinin suda boğulması, herkesin boğulmasından daha iyidir,' demişlerdir. Bunun üzerine üç sefer kur'a çekmişler ve her seferinde kur'a Yunus (aleyhisselâm)'a çıkmıştır." Bu hususa şu âyette yer verilmiştir:

Saffat 37:141

Kur'a çekti de mağlûplardan oldu.

Saffat 37:142

O, yasaklanmış bir halde iken büyük balık onu yuttu ve taşların tesbihini, duyacak kadar denizin altına indirdi. Rivayete göre Allahü teâlâ balığa: ”Ver onu bakalım! Zira onu, sana rızık olsun diye değil, sadece karnın onun korunma yeri olsun diye verdim. Bu sebeple onun ne kemiğini kır, ne de ondan bir parça kopar," diye ilham etmiştir. Yunus, balığın karnında kırk gün kalmıştır. Buna, hasta bir halde sahile atılmış olması delâlet etmektedir. (14)

Saffat 37:143

Şayet o, balığın karnında tesbih edenlerden olmasaydı, -ki, bu tesbih şu ifadeden ibarettir: ”Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum." (Enbiyâ: 87) ya da tesbih ederek ömrü boyunca Allah'ı çok zikredenlerden olmasaydı,

Saffat 37:144

dirilme, kıyamet gününe kadar onun, balığın karnında diri veya ölü olarak kalirdi. O takdirde balığın karnı kıyamet gününe kadar onun kabri olurdu. Fakat tesbih edenlerden olduğu için orada kalmadı. "el-Vesît" isimli tefsirde şöyle geçmektedir: ”Yunus, iyi ve Allah'ı zikreden bir kuldu. Balığın karnına düşünce Allahü teâlâ: 'Şayet o, tesbih edenlerden olmasaydı, dirilme gününe kadar onun karnında kalırdı.' (Sâffât: 143, 144) buyurmuştur." Firavun ise, azgın ve Allah'ı anmayı unutan bir kuldu. Suda boğulmaya başlayınca, 'İnandım; gerçekten İsrail oğullarının inandığından başka tanrı yoktur' dedi. (Yûnus: 90) Bunun üzerine Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Şimdi mi? Halbuki bundan önce isyan etmiştin." (Yûnus: 91) İmam Şafii'den de şu husus nakledilmiştir: ”Günahı gideren en güzel şey tesbihtir. Çünkü zikir, ceza ve azabı kaldırır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Şayet o, tesbih edenlerden olmasaydı..." (Sâffât: 143)

Saffat 37:145

Hasta balığın karnında kalmaktan kaynaklanan vücut zayıflığından dolayı rahatsız halde -ki, doğduğu saatte gücü olmayan bebeğin vücudu gibi olmuş; artık güneş sıcağına ve rüzgârların esişine tahammülü olmayacak derecede güçsüzleşmişti.- onu ağaçsız boş bir sahile attık. Âyette geçen ”nebz" kelimesi, önemsizliğinden dolayı bir şeyi atmak demektir, ”ara" ise, açık yer demektir. Binalardan ve gölge veren ağaçlardan yoksun boş yere bu ad verilmiştir. Yani Biz balığı, onu ağaç ve bitkiden yoksun boş yere atmak üzere götürdük.

Saffat 37:146

Ve ondan dolayı kendisini gölgelemek üzere yaprağı, her hangi bir gövdeye dayanmayıp yere doğru yayılmış halde olan kabak, karpuz vs. gibi geniş yapraklı bir bitki bitirdik. Allahü teâlâ onun için, altında kabak bitmesi dolayısıyla gölgelik olan bir bitki bitirmiştir. Bu bitki bitirme hadisesi, Yunus'un mucizesi gibidir. O, bu bitkinin altında gölgelenmiş, bitki de onu sineklerden korumak için yapraklarıyla kaplamıştır. Çünkü sinek, diğer otlara olduğu gibi ona konmaz. Yunus, şaşkın halde deniz onu kenara atınca, sinekler ona acı veriyordu. Bunun üzerine söz konusu bitki, yapraklarıyla onu örtmüştür.

Saffat 37:147

Onu yüz bine, hatta daha fazlasına peygamber gönderdik. Bu topluluk, daha önce kendilerinden kaçmış olduğu kavmidir. Âyette kastetilen, daha önce peygamber olarak gönderilmesidir. Yani kavminin arasından çıkmadan ve balık onu yutmadan önce onlara peygamber gönderilmiştir. Allahü teâlâ, önce onun peygamberlerden olduğunu bildirmiş, ardından onun yüz bine, hatta daha fazlasına peygamber gönderildiğini haber vermiştir. ”Hatta daha fazlasına" derken belirtilen bu fazlalık, bakan kişinin nazarına göredir. Yani kişi, söz konusu kalabalığa bakınca şöyle der: ”Onlar, yüzbin veya yüz yirmi bin kişidir." Bu sayı ile hedeflenen, onların çok olduğunu belirtmektir.

Saffat 37:148

Nihayet azabın inmesiyle ilgili alâmetleri gördükten sonra ona içtenlikle iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geri bıraktık ve dünya hayatından yararlandırdık. Söz konusu süre, Allah'ın kendilerine takdir etmiş olduğu süredir. Bu ifade, onlardan azabın ve cezanın kaldırılmasından kinayedir.

Saffat 37:149

Şimdi onlara sor: Yani Allahü teâlâ bütün kemal sıfatlara, azamet ve yüceliğe sahip, yaratmada ve ulûhiyette tek olduğuna göre, azarlayarak ve cehaletle suçlayarak Kureyş halkına ve bazı Arap topluluklarına sor bakalım. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: ”Allah cinlerle evlenmiş, onlardan melekler olmuş, bunlar da Allah'ın kızlarıdır. Bu yüzden melekler gözle görülmezler." Böylece bu zümre, Allahü teâlâ'ya evlât isnat ederek, bu evlâtların erkek değil, bilakis kız olduklarını iddia etmişlerdir. Hatta onlar, erkekleri kendilerine, kızları da Allahü teâlâ'ya ayırarak batıl bir taksimat yapmışlardır. Erkek çocuklarıyla övünüyor, kız çocuklarından ise nefret ediyorlardı. Bu sebeple kız çocuklarını öldürüyor veya diri olarak gömüyorlardı. Bu konuda Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Onlardan birine bir kız çocuk müjdelendiği vakit öfkesinden yüzü simsiyah kesilir." (Nahl: 58) 'Kızlar Rabbinin de oğullar onların mı?' Onlara göre kız çocuklar değersiz, erkek çocuklar ise değerlidir. Burada, Rablerine karşı kendileri için bir tercih söz konusudur. Azıcık aklı bulunan kişi, böyle düşünmez ve konuşmaz. Bu âyet, tıpkı şu âyet gibidir: ”Demek size erkek, Allah'a dişi; öyle mi? Öyleyse bu, çok insafsızca bir taksim!" (Necm: 21, 22) Allahü teâlâ, ardından onları başka bir şekilde susturmaya yönelerek şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:150

Yoksa Biz, mahlûkatın en şereflilerinden ve şekil itibariyle onlardan çok uzak olan melekleri dişi yaratmışız da onlar, o zaman şahit miydiler? Ki, söylediklerini öne sürüyorlar. Çünkü bu tür şeyler, ancak görerek bilinebilir. Akıl yoluyla bilinmesine ise imkân yoktur. Bu sebeple meleklerin dişi olduklarını söyleyen, onların yaratılmasına şahit olması gerekir. Meleklerin yaratılmasını görmedikleri halde onlara nasıl dişilik atfediyorlar? Onların, melekleri dişi saymaları, meleklerin değerini ve üstünlüklerini hiçe saymaları demektir. Bu ifadenin ardından Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:151

Haberin olsun ki, onlar, uydurmalarından, tamamiyle yalan konuşmalarından dolayı şöyle derler:

Saffat 37:152

'Allah doğurdu.' Yani onların bozuk görüşleri, sadece açık bir yalana ve çirkin bir iftiraya dayanmaktadır. Onların bu konuda hiçbir delilleri bulunmadığı gibi, kesin olarak şüpheleri de yoktur. Bu ifade ile Allahü teâlâ'ya şekil atfedilmekte ve O'na fanilik, ölüm izafe edilmektedir. Çünkü doğum, yok olmaya ve bozulmaya müsait varlıklara mahsustur. Elbette bunlar, o sözlerinde hiç şüphesiz açıkça yalancıdırlar.

Saffat 37:153

Allah, kızları oğullara tercih mi etmiştir? Yani O'nun, kızları oğullara tercih ettiğini, daha değersiz ve daha düşüğünü kabul ettiğini mi söylüyorsunuz?

Saffat 37:154

Size ne oluyor, bu meselede sizin yararınız nedir? Âlemlere ihtiyacı olmayan Allah'ın aleyhine, akl-ı selimin batıl olduğuna hükmettiği bu hükümle nasıl hükmediyorsunuz? Bu hükümden vazgeçin. Çünkü böyle bir hükme varmak haksızlıktır. Allahü teâlâ, önce onların tercihi istikametinde soru sormuş, ardından da iki cinsten üstün gördüklerini kendilerine, düşük gördüklerini de Allah'a ayırmalarından ibaret bu fasit hükme varmalarından dolayı hayretle soru sormuştur.

Saffat 37:155

Hiç düşünmez misiniz? Yani bunu düşünüyor da batıl olduğunu anlamıyor musunuz? Çünkü bunun batıl olduğuna her akıllı hükmettiği gibi, aptal dahi hükmeder. Allahü teâlâ bunun ardından, onları başka bir yolla susturmayı hedefleyerek şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:156

Yoksa sizin açık bir belgeniz mi vardır? Yani meleklerin Allah'ın kızları olduğuna dair gökten size inen açık bir deliliniz mi vardır? Böyle bir hükme varmak için ortada ya hissî ya da aklî bir delil bulunmalıdır. Bu iki delilin bulunmaması halinde ise naklî bir delile gerek vardır.

Saffat 37:157

O halde eğer sizbu hususta doğru iseniz, davranışınızın doğruluğunu belgeleyen kitabınızı getirin. Size, bu hükmün yer aldığı semavî bir kitap inmediğine göre, bu yalanda ne diye ısrar edip duruyorsunuz? Bu âyetin ardından Allahü teâlâ, onların cevap vermekten yoksun, muhatap olmaya değmez olduklarını, durumlarının onlardan yüz çevirmeyi ve suçlarını başkalarına aktarmayı gerektirdiğini belirtmek üzere hitapta üçüncü şahsa geçişle şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:158

Bir de O'nunla, Allah ile cinler arasında bir hısımlık uydurdular. Âyette geçen ”cinneh" kelimesi cin ve melekler topluluğu demektir. Fakat burada kastedilen, meleklerdir. (15) Cinler gözle görülmediği için ”cinneh" olarak adlandırılmışlardır. Anne karnında saklı bulunan bebeğe ”cenin" denmesi de bundandır. Akim perdelenmesi demek olan ”cunûn" (delilik) de yine aynı kökten gelmektedir. 15- Bu, bazı müfessirlerin görüşüdür. Doğrusu ”cinneh" kelimesinden maksat, insanların karşıtı olan cinlerdir. Buna göre âyette cinler kastetilmiş ve bununla, ”Allahü teâlâ cinlerle evlenmiş ve onlardan melekler doğmuştur." diyen müşriklere cevap verilmiştir. Müşrikler, söyledikleri gibi Allah'la melekler arasında bir akrabalık kurarak bununla, Allah'la melekler arasında bir cinsiyet birliği olduğu sonucuna varmışlardır. Yemin olsun cinler de bilirler ki, yani Allah'a yemin olsun kendileriyle Allah arasında bir hısımlık uydurmakla büyüklük atfettikleri cinler de bilirler ki, -burada asıl kastedilen, meleklerdir.- onlar inkarcılar cehenneme götürülecekler ve onunla azap edilecekler dir. Söz konusu hısımlığı uydurduklarından ve yalan konuşmalarından dolayı cehennemden uzaklaşamayacaklardır. Bu âyetin ardından Allahü teâlâ kendisini, onların uydurmuş oldukları yalandan tenzih ederek şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:159

Allah, onların isnad ettikleri vasıflardan, çocuk ve hısımlıktan münezzehtir. Yani Allah, kendisine yaraşır şekilde yüce olduğunu belirtmiş, ya da söz konusu vasıflardan kendisini tenzih etmiştir. Âyet-i kerimede, onların ahmakça sözlerine ve yanlış ifadelerine şaşılmış ve hayret edilmiştir.

Saffat 37:160

Fakat Allah'ın ihlâslı kulları, onlar gibi değildir. Yani müşrikler Allah'ı, zikredildiği tarzda nitelerken Allah'ın, lütfü sayesinde şüphe ve tereddüt çıkmazından kurtardığı ihlâslı kullar ise O'nu bu şekilde nitelemekten uzak durmuşlardır.

Saffat 37:161

Ey müşrikler! Gerçekten siz ve taptıklarınız, ki, bu taptıkları şeyler, onları saptıran şeytanlardır. Burada, sözün kapsamını tahkik etmeye çok önem verildiğini belirtmek için söz konusu müşriklere hitaba yönelme olmuştur.

Saffat 37:162

Evet sizler, O'na, Allah'a karşı kimseyi yoldan çıkaramazsınız. Yani O'nun kullarından hiçbirini, günahlara ve korkuya kaptırarak saptıramaz ve ifsat edemezsiniz.

Saffat 37:163

Ancak onlardan cehenneme girecek olan hariç. Allahü teâlâ, onun kötü tercihi sonucu inkârda ısrar ettiğini, dolayısıyla cehennemliklerden olduğunu bilir. Aldatan ve saptıranlar ise Allah'ın takdiriyle cehennemliklerden olmasına hükmedilen kimseyi saptırırlar. İhlâslı olanlara gelince, bunları bozamazlar ve saptıramazlar.

Saffat 37:164

Melekler şöyle derler: 'Bizden ki, burada meleklerin, kendilerine tapanları reddetmek üzere itirafı anlatılarak tıpkı şöyle buyrulmuştur: ”Allah'ın kızları kabul ederek kendilerine taptığınız melekler şöyle derler: Bizden herkes için belli bir makam vardır. Yani her birimizin bilgide, ibadette ve âlemde bazı işleri organize etme konusunda Allah'ın emrine uygun hareket etmede bir mertebesi vardır. O, bu mertebeye bağlı olup onu ne aşabilir, ne de ondan bir santim inebilir. Yine o, Allah'ın azametine ve heybetine boyun eğmek ve büyüklüğüne, yüceliğine saygı göstermek durumundadır." Âyette müşriklerin, meleklerin Allah'ın kızları olduklarına dair sözlerinin yanlış olduğuna dair bir uyarı vardır. Çünkü onların açık seçik olarak kulluklarını belirtmeleri, kulluğu kabul ettiklerini gösterir. Böyle olunca Allah ile onlar arasında cinsiyet nasıl söz konusu olabilir? İbn Abbas şöyle demiştir: ”Göklerde bir karış yer yok ki, onun üzerinde bir melek namaz kılmasın, tesbih etmesin. Doğrusu bütün kâinat, yalnız Allahü teâlâ'nın bildiği şekilde mamur edilmiştir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber, yalnız başına bulunma halinde bile olsa örtünmeyi ve çıplak halde erkeğin hanımıyla cinsi ilişki kurmamasını emretmiştir."

Saffat 37:165

İtaat durumunda ve hizmet sahasında saf bağlayanlar elbette biziz.

Saffat 37:166

Tesbih edenler, Allahü teâlâ'yı O'nun yüceliğine yaraşmayan bütün vasıflardan takdis edenler de elbette biziz.'

Saffat 37:167

Doğrusu onlar yani Kureyş halkı şöyle diyorlardı:

Saffat 37:168

'Eğer bizim de yanımızda öncekilerinkinden yani öncekilere ait kitaplardan, Tevrat ve İncil'den bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın samimi kulları olurduk.' Böylece yalnız Allah'a ibadet eder ve öncekilerin muhalefet ettiği gibi muhalefet etmezdik.

Saffat 37:169

'Eğer bizim de yanımızda öncekilerinkinden yani öncekilere ait kitaplardan, Tevrat ve İncil'den bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın samimi kulları olurduk.' Böylece yalnız Allah'a ibadet eder ve öncekilerin muhalefet ettiği gibi muhalefet etmezdik.

Saffat 37:170

Fakat onu inkâr ettiler. Yani onlar, daha önceki semavî kitaplara hakim olan Kur'ân-ı Kerim gelince, onu inkâr ederek, gerek onun ve gerekse Allah Rasûlü'nün hakkında söylediklerini söylediler. Artık ileride inkârlarının sonucunu ve büyük azaptan ibaret olan kötülüğünü bileceklerdir. Bu onlar için korkutucu bir haber ve tehdittir. Âyette, insanın herhangi bir aşağılama ve baskı olmadan cehennemin alt tabakasına ve iddialarının sonucuna katlanacaklarına işaret edilmektedir.

Saffat 37:171

Yemin olsun ki, elçilikle görevlendirilen her durumda ibadeti bize has kılan kullarımız kulluktaki ihlâs şerefine peygamberlik şerefini eklediğimiz kimseler hakkında şu sözümüz, vaadimiz geçmiştir: Yani Allah'a yemin olsun ki, bu sözümüz ezelde geçmiş veya Levh-i Mahfuz'da yazılmıştır. Zamana bağlı olan bu geçme hadisesi, sadece insana nisbetledir. Allah'a nisbet edilen bir iş ise anında olur. Allahü teâlâ, bu ifadenin ardından vaadini belirterek şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:172

'Elbette onlar mutlaka yardım göreceklerdir. Yardımsız bıraktığımız kimseler galip gelmedikleri gibi, yardım ettiklerimiz de mağlûp olmazlar. Allahü teâlâ, bunun ardından ifadeyi genelleştirerek şöyle buyurmuştur:

Saffat 37:173

Dünyada ve ahirette düşmanlarına karşı mutlaka galip gelecek olanlar, elbette bizim ordularımız, peygamberler ve onlara uyan mü'min kullar dır.' Bunların, bazı durumlarda yenilgiye uğradıkları görülse bile sonuç onlarındır. Çünkü hüküm, genele göredir. Nadir olan bir iş ise yok hükmündedir. Yenilgi, tıpkı Allah'ın emrine karşı gelmek, dünyaya meyletmek, kendini beğenmek, gururlanmak vs. gibi sebeplerle arızî olup, ilâhî desteğe engel teşkil etmez. Yardım ise sadece mümine yaraşan değerli bir makamdır. Kâfir olanlara gelince, onların durumu da galip gelmek suretiyle kendilerini doğru yolda sanarak helake götürülmelerinden ve yardımsız bırakılmasından ibarettir. Bazı kimseler şöyle demişlerdir: ”Allahü teâlâ, bu yardımla bilinen yardımı değil, aksine delili kastetmiştir. Çünkü hak, batıldan kılıçla değil, delille ayrılır. Bu ifade ile Allahü teâlâ, söz konusu delilin değişik devirler ve asırlardaki ümmetlere karşı peygamberlere ait olduğunu kastetmiştir." Hasan-ı Basrî ise şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ bu yardımla delili değil, bizzat bu yardımın kendisini kastetmiştir." Hasan-ı Basrî daha sonra:"Hiçbir savaşta bir peygamberin öldürüldüğü haberi bana ulaşmadı" demiştir. Hasan-ı Basrî bu ifadesiyle, savaşa memur edilen kimsenin, bu işe memur edilmeyenin aksine mutlaka yardım gördüğünü kastetmiştir. Bu izah, Allahü teâlâ'nın, ”...Haksız yere peygamberleri öldürdüklerinden..." (Bakara: 61) ifadesi ve buna benzer ifadelerle söz konusu âyet ve benzeri âyetlerin arasını bulmaktan ibarettir. Sözün özü, yardım gören ve galip gelenler ihlâslı kullardır. Çünkü galip ve azîz olan yüce Mevlâ'ya dayanan kimse yardım görür; galip ve muzaffer olur. Düşmanları ise yenilgiye uğrar, mağlûp olurlar. Allah'tan başkasına dayanan ve özellikle taşlardan yapılmış surlara ve kalelere sığınan, yenilgiye uğrar, mağlûp ve perişan olur.

Saffat 37:174

Onun için bir müddet -ki, bu müddet, savaştan geri durma süresidir.- onlardan yüz çevir. Yani yardım ve galibiyetin sana ve sana uyanlara olduğunu bildiğinde Mekke kâfirlerinden yüz çevir ve eziyetlerine sabret.

Saffat 37:175

Öldürme ve esir olmak gibi başlarına gelen pek kötü hal ve feci ceza durumu karşısında onları gözetle; olacak olan şeyleri o vakit görecekler. Ayette geçen ve gelecek zamanı ifade eden ”sevfe" sözcüğü, bir şeyi uzak göstermek değil, burada sözü edilen kimselerin tevbe edip iman etmeleri için bir uyarı niteliği taşımaktadır. Çünkü sakıncalı görülen bir şeyi uzak göstermek, korkutmaya engel olan bir şey gibidir. "Görecekler" anlamındaki bu âyet indiği zaman Mekke'li inkarcılar, aşırı bilgisizliklerinden dolayı aceleci bir tavırla alaylı bir şekilde: ”Bu azap ne zaman gerçekleşecek?" demeleri üzerine aşağıdaki âyet inmiştir:

Saffat 37:176

Çabucak azabımızı mı istiyorlar? Yani tekrarlanan bu tehditin ardından çabucak azabımızı mı istiyorlar? Buradaki soru, inkâr ve hayreti ifade etmektedir. Yani çirkin sayılan bu işe hayret ediniz! Tevrat'ta şöyle geçmektedir: ”Bana mı aldanıyorlar, yoksa bana karşı cür'et mi ediyorlar?"

Saffat 37:177

Fakat o vaadedilen azap, onların sahalarına, açık alanlarına, bahçelerine ve yakınlarına indiği vakit, tıpkı o bir ordu gibi onları yenmiş ve develerini ansızın evlerinin önüne çöktürmüştür. O uyarılmışların yani azapla uyarılan ve onu yalanlayan, neticede iman etmeyenlerin sabahı ne kötüdür! Bu ifade, ordunun sabahleyin saldırmasından istiaredir. Nitekim onların saldırısı sabahleyin çok olduğu için, gece de olsa bu saldırıya ”sabah" admı vermişlerdir.

Saffat 37:178

Yine sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

Saffat 37:179

Onları gözetle; yakında göreceklerdir. Bu ifade, Hazret-i Peygamber için tesellinin ardından bir teselli, yeniden dirilmenin olacağına dair vurgulamanın ardından bir vurgulama ve Hazret-i Peygamber’in, tanımı ve izahı mümkün olmayan sevimli, değişik şeyleri göreceğine, inkarcıların ise sevimsiz, zararlı ve farklı şeyleri göreceklerine dair bir bildiridir.

Saffat 37:180

İzzet sahibi Rabbin onların yakıştırdıklarından münezzehtir. Bu hitap Hazret-i Peygamber'edir. Yani, ”Ey Rasûlüm Muhammed! Seni yetiştiren, mükemmel hale getiren, izzet sahibi ve mutlak galip olan Rabbini, müşriklerin O'nun büyüklüğüne yakışmayan evlât, eşler, ortaklar ve bundan başka azabı acele istemelerinin delâlet ettiği gibi, onlara karşı sana olan yardımın terk edilmesinin de içinde yer aldığı bazı şeyleri yakıştırmalarından tenzih et." İzzet Allah'a mahsus olduğu için O'na izafe edilmiştir. Sanki ”O, izzet sahibidir, izzet sadece ona mahsustur," denilmiştir. Yahut da izzet Allah'ın, peygamberlerden ve diğerlerinden aziz kıldıkları kimseler içindir. İzzet ve üstünlük, mahlûkat arasmda cereyan eden bir hadisedir. Bu sıfat, her ne kadar Allahü teâlâ'nın dışında da geçerli bir sıfat ise de, O'nun hakimiyeti altındadır ve O'na bağlıdır. Bu sebeple Allah, ”...Dilediğini aziz edersin..." (Âl-i İmrân: 26) buyurduğu gibi o sıfatı dilediğine verir.

Saffat 37:181

İlâhî mesajları ümmetlere tebliğ eden ve onların ihtiyaç duyduğu dinî ve dünyevî meseleleri kendilerine açıklayan peygamberlere selâm olsun. ”Selâm" bütün sevimsiz şeylerden kurtuluş ve her arzulanan şeye kavuşma demektir. Söz konusu peygamberlerin ilki Hazret-i Âdem, sonuncusu ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Âyetteki ”selâm olsun" ifadesi, daha önce sadece bazı peygamberlerden söz edilmiş ise de bütün peygamberleri kapsamaktadır. Çünkü her birini zikretmek, sözün uzamasma sebeptir.

Saffat 37:182

Hamd ise âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Şeyh İzzeddin şöyle demiştir: ”'Elhamdülillâh" ifadesi, Allahü teâlâ'nın bütün zât ve sıfatlarına yönelik kapsamlı bir ifadedir. Alîm, kadîr, semi' (işiten) ve basîr (gören) gibi, subûtî sıfatların her biri bu ifadenin kapsamı içindedir. Bu sebeple biz, bildiğimiz bütün üstünlükleri ve idrak ettiğimiz bütün yücelikleri 'hamd' sayesinde ortaya koyabiliyoruz." Öte yandan Ebussuud şöyle demiştir: ”Bu ifade, Allahü teâlâ'nın bütün selbî sıfatlarının vurgulanmasının ardından, O'nun subûtî sıfatlarıyla nitelenmesine bir işaret; bu sıfatları izleyen ve peygamberlerine pek değerli kerametler, din ve dünya ile ilgili faziletler sunmasının ve onlarla kendilerine uyanlara Allah'a hamd etmeyi gerektiren gizli-açık her türlü nimetleri bol bol vermesinin de yer aldığı üstün fiiller için de bir izahtır. Yine bu ifade, Allahü teâlâ'nın vaadettiği yardım ve galibiyetin gerçekleştiğine dair bir vurgulamadır. Bundan asıl hedef ise, mü'minlerin Allah'ı nasıl tesbih edip hamd edeceklerine, kendilerine din ve dünya ile ilgili faziletlerin akışında Allah ile kendileri arasında vasıta olan peygamberleri hayırla nasıl anacaklarına dair onları uyarmaktır. Allah'a hamd edilmesiyle ilgili ifadeler arasında, 'Peygamberlere selâm olsun şeklindeki ifadenin yer alması, her halde bu sûre-i celilenin Allah'a hamd sözü ile sona ermesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü burada, Allahü teâlâ'nın onlara başarı lütfetmesi, hamd etmeyi gerektiren nimetler cümlesinden olduğuna işaret vardır." Bazı kimseler şöyle demişlerdir: ”Kâfirlerin helak edilmesinden, mü'minlerin kurtarılmasından, her hal ve durumdan dolayı Allah'a hamd olsun. Yani Allah, her durumda övgüye lâyıktır." Rivayete göre Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Kıyamet günü arzu ettiği mükâfata kavuşmak isteyen kimse, başkalarıyla birlikte oturduğu yerde son söz olarak, 'Sübhane Rabbike' den(16) itibaren üç âyeti okusun." 16- İbn Hâtem hadisi ”men ehabbe" yerine aynı anlamdaki ”men serrehû" lâfzıyle rivayet etmiştir. Bkz. ed-Düırü'l-Mensûr, 5/295. İnanan insan, oturduğu yerden kalkmadan önce iki şeyle durumunu düzeltebilir: Birincisi, ifade edilen âyetle bol mükâfat talep etmek suretiyle; ikincisi ise, Hazret-i Peygamber’in şu sözünde işaret ettiği gibi, kefaretle olur: ”Kim, bir mecliste oturur ve orada anlamsız sözler sarfeder de ardından kalkmadan önce, 'Allah'ım! Seni her türlü noksanlıklardan tenzih eder ve sana hamd ederim. Senden başka hiçbir ilâhın olmadığına şehadet eder, senden mağfiret diler ve sana tevbe ederim' derse günahları bağışlanır." (17) Bu ifadede, gıybet gibi kul hakkı ile ilgili olmayan küçük günahlar kastetilmektedir. Buna göre akıllı kişinin, oturduğu yerde gaflet içinde olmaması, aksine yalnızlığını gidermek için Rabbini zikretmesi, günahlardan arınması, kendini süsleyecek, arındıracak ve yüceltecek ifadelerle sözlerine son vermesi gerekir. Allahü teâlâ'nın yardımıyla Sâffât Sûresi'nüı tefsiri sona ermiştir.

Sâd 38:1

SAD SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 88 âyettir. Sâd Yani bu, Sâd Süresidir. Nitekim buna benzer daha önce geçen âyetlerde de aynı tefsiri yapmıştık. eş-Şa'bî der ki,: ”Yüce Allah'ın her kitapta bir sırrı vardır. Kur'an'daki sırrı da sûrelerin başlarındaki harflerdir." Şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki,... Ayetin Arapça metninde yer alan ”vav" harfi yemin harfidir." Yine âyette yer alan ”zikir" kelimesi şeref ve şan demektir. Ya da bu kelime öğüt ve nasihat anlamına da gelebilir. Birinciye göre mânâ ”Şerefli Kur'an" anlamına gelirken ikinciye göre ”içinde öğüt ve nasihat olan Kur'an" demek olur. Ya da din konusunda ihtiyaç duyulan ahkâm ve şeriatlerin ve bunların dışında peygamberlerin kıssalarının, geçmiş milletlerin haberlerinin vaad ve tehditlerin zikredildiği Kur'an demek olur. Mekkelilerin ileri gelenlerinden

Sâd 38:2

inkâr edenler iddia ettiklerinin aksine bir gurur ve muhalefet içindedirler. Âyet metninde yer alan ”izzet" hakkı kabul etmeyip gururlanma, böbürlenme demektir. Aslında böylesi bir izzet değil zillet ve düşüklüktür. Buna göre âyetin manası şöyle demek olur: ”Onlar hakkı ve imanı kabul etmekten yüz çevirip gurur ve şiddetli bir taassub içindedirler." Ayetin metnindeki ”şikak" kelimesi Allah'a muhalefet ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a büyük bir düşmanlık demektir. Zaten onlar bu sebeple boyun eğmemektedirler.

Sâd 38:3

Onlardan önce, nice milletleri helak ettik. Yani bunlardan önce muhalefet ve hakkı kabul etmemeleri sebebi ile geçmiş birçok milleti helak ettik. Ve azabımızın ve intikamımızın başlarına geldiği zaman bundan kurtulmak amacıyla imdat dileyerek veya tevbe ve istiğfar ederek çığlıklar kopardılar. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi. Yani o zaman yok olma, kaçma, kurtulma zamanı değildi. Çünkü yapılan tevbe ve istiğfar ve imdat dileme tevbe kapısı kapandıktan sonraki ye's halinde idi. Ayetin orijinal metninde geçen ”lâte" kelimesi ”leyse"ye benzeyen ”lâ"dır. Sonuna pekiştirme ifade etsin diye müenneslik ”ta" sı getirilmiştir. Tıpkı rubbe ve sümme kelimelerine eklendiği gibi. Bu kelime, zamanda olumsuzluk bildirmeye mahsus bir kelimedir. ”Menas" kelimesi kaçma ve kurtulma demektir. ”Nâsa" fiili kurtulmak için kaçmak anlamınadır.

Sâd 38:4

Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Yani Mekke kâfirleri aralarından bir uyarıcının, yani kendi cinslerinden olan Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çıkıp kendilerini yüce Allah'ın azabı ile korkutmasına şaştılar. Şaşmaları şuradan kaynaklanıyordu: Onlar diyorlardı ki,: Muhammed zahirî ve batınî ahlâkça, nesepçe, şeklen ve biçim olarak sizinle birdir, aynıdır. O halde nasıl olur da böyle yüce bir makama sizin aranızdan O gelebilir? Buna şaşıyorlardı da yontulmuş taşın ilâh olacağına şaşmıyorlardı. Bu açık bir çelişki idi. İşte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumuna şaşınca O'nu sihirbazlık ve yalancılıkla damgaladılar. Ve kâfirler: Allah'ın Rasûlü olduğunu ve Kur'an'ı Allah'ın indirdiğini söylemekle 'bu pek yalancı, gösterdiği harikulade mucizelerle bir sihirbazdır,' dediler. Yüce Allah, âyet metninde yalancı anlamına gelen ”kâzib" kelimesinin yerine ”kezzâb" kelimesini, âyet sonlarındaki ses uyumunu gözetmek için getirmiştir.

Sâd 38:5

'O tanrıları bir tek tanrı mı yapmış? Âyetin başındaki hemze inkâr ve o ihtimalin uzak olduğunu bildirmek içindir. Âyet metnindeki ”âlihe" kelimesi ”ilâh" kelimesinin çoğuludur. Aslında çoğul getirilmemesi gerekirdi. Zira gerçekte Allah'tan başka hiçbir mabud yoktur. Fakat Araplar birden çok mabudlar olduğuna inandıkları için tanrılar, ilâhlar diye bunu çoğul kullanmışlar ve âyetin tabiri ile ”âlihe" demişlerdir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: ”Muhammed kendi zannı ile ilâhları bir tek ilâh mı yapmış? Onların ilâh olmadıklarını ileri sürerek bunu bir tekine mi vermiş? Halbuki onlar bir tek ilâhı tanrılar yaptıklarını bilmiyorlardı." Doğrusu bu tuhaf bir şeydir' dediler. Âyet metninde geçen ”ucab" kelimesi acayip, tuhaf anlammadır, ancak bu kelime acîb kelimesinden daha fasih ve daha güzeldir. Nitekim bunun örneği de vardır. Yüce Allah Nuh Sûresi'nde: ”Bunlar da büyük hileler, büyük desiseler kurdular" (Nuh: 22) buyurmaktadır. Bu örnek âyette ”kebir" yerine ”kübbâr" kelimesini kullanmıştır ki, sonsuz derecede büyük demektir. Buna göre bizim konumuz olan âyetin manası, son derece tuhaf demek olur. Zira onun söylediği bu zamana kadar babalarımızın üzerinde görüş birliği ettiklerinin tersinedir, demiş olmaktadırlar.

Sâd 38:6

Onlardan ileri gelenler: Yani Kureyş kabilesinden ileri gelenler kastedilmektedir. Bunlar Ebu Talip’in arabuluculuk yaptığı toplantıdaki yirmibeş kişidir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine vermiş olduğu cevapla onları susturduktan ve onun kendi dinini bütün dinlere üstün kılmaktaki kararlılığını ve şaşmaz iradesini gördükten, buna bağlı olarak da Ebu Talib’in zikredilen biçimdeki arabuluculuğundan ümitlerini kestikten sonra: 'Yürüyün, kendi yolunuzda yürüyün ve yol alın. Bu adamın konuşmasından her hangi bir fayda çıkmayacak. Tanrılarınıza bağlılıkta direnin. Yani tanrılarınıza yapılan işitmiş olduğunuz tenkitlere katlanarak onlara ibadet etmekte sebat gösterin. Şüphesiz istenen budur,' diyerek kalkıp yürüdüler. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'de tevhid, ilâhlarımızı tanımama ve bizim içinde bulunduğumuz durumu çürütmeye dair görmüş olduğumuz bu tutum, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından yerine getirilmek istenen ve uygulanmak istenen bir durumdur. Onu bu konuda hiçbir şey yolundan çeviremez, hiçbir duygu eğip bükemez. Ne ağızdan çıkan herhangi bir söz fayda verir ve ne de bu konuda herhangi bir hoşgörüsünün olacağı umulabilir. O halde onun görüşlerinden vazgeçeceği hakkındaki ümidinizi artık bırakınız. İlâhlarınıza kesin bir biçimde ibadet etmekten alıkonulmuş olmamanız size yeter. O halde buna sabrediniz. İlâhlarınız hakkında duyduğunuz tenkitlere, kötü sözlere tahammül ediniz. Onların demek istediği şu olmaktadır: ”Bütün bunlar bize karşı yapılmak istenen bir hile ve komplodur."

Sâd 38:7

'Biz bunu, onun söylemiş olduğu tevhidi son dinde de işitmedik. Yani babalarımızda görmüş olduğumuz son dinde, Kureyş dininde de görmedik. Çünkü bu din daha önce geçen dinlerin sonuncusudur. Bu ancak bir uydurmadır. Yani bu onun kendi yanından uydurmuş olduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Âyetteki ”in" olumsuzluk ifade eden ”ma" manasınadır.

Sâd 38:8

Bizler insanların önde gelenleri, eşrafı, en yaşlıları ve malı, yardımcıları en çok olanları iken zikir aramızdan ona mı indirildi?' dediler. Bu sözden maksatları Kur'an'ın yüce Allah'ın katından indirilmiş bir zikir olmasını inkârdır. Bu çeşit bâtıl ve boş sözler Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı, aralarından yetişen bir kişi olarak peygamberlik şerefini elde etmesi ve kendilerinin de bundan mahrum kalmaları dolayısıyla kıskandıklarının bir delilidir. Onlar sadece dünya menfaatine bakmışlar, bu bakışları ve yaptıkları mukayese ile hataya düşmüşlerdir. Birinci açıdan meseleyi ele alacak olursak gerçek şeref, dışardaki değil insanın ruhundaki taşımış olduğu faziletlerdedir. İkinci açıdan ise Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nefsini kendileri ile mukayese etmeleri temelsiz bir mukayesedir. Zira O erkeklerin en mükemmeli, yaratıkların en üstünüdür. Onlarla bir olması nasıl mümkündür? Hayır, onlar zikrim yani Kur'an veya vahiy hakkında taklide meyletmeleri, gerçek ne ise onun bilgisine götüren deliller üzerinde düşünmekden yüz çevirmeleri sebebi ile şüphe içindedirler. Hayır, azabımı henüz tatmadılar. Yani, hayır onlar henüz Benim azabımı tatmadılar. Onu tattıklarında gerçek durum ne imiş göreceklerdir. Bu ifade onlara bir tehdittir. Bu tehdit şöyledir: ”Onlar Benim azabımı tadacaklar ve bu azap, onları tasdikin ve inanmanın fayda vermeyeceği bir zamanda tasdike zorlayacaktır." Buna göre mânâ şöyle olur: ”Onlar Benim azabımı tatsalardı ve onun elemini duysalardı inkâra yönelmezlerdi." Bu mânâya rivayet edilen şu haber de delâlet etmektedir: ”İnsanlar uykudadırlar. Öldüklerinde uyanacaklardır."

Sâd 38:9

Yoksa aziz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ayetin orijinal metninde yer alan ”em" kelimesi ”bel" manasına olup ”yoksa" demektir. Âyetin başındaki hemze inkâr ifade eden soru hemzesidir. Âyette yer alan ”hezâin"“hızâne" kelimesinin çoğuludur. Bu açıklamalardan sonra âyetin manası şöyledir: ”Yoksa yüce Allah'ın rahmet hazineleri onların yanında mı ki, diledikleri gibi tasarrufta bulunsunlar da onu dilediklerine versinler ve dilediklerinden de çevirsinler? Buna bağlı olarak o hazineleri kendi görüşlerine göre kontrolleri altına alsınlar ve peygamber olmak için aralarındaki asilzadelerden birisini seçsinler." Bu şu demektir: Peygamberlik Yüce Allah'ın bir ihsanıdır. Yüce Allah onu kullarından dilediğine ihsan eder ve buna hiçbir kimse engel olamaz. Çünkü O azizdir. Yani mağlup olmayan galiptir ve çünkü O dilediğine dilediği şeyi bağışlayabilecek lütufkâr olan Allah'tır.

Sâd 38:10

Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Yani yoksa bütün ulvî ve suflî âlemlerin hükümranlığı onların elinde midir ki, ilâhî konularda söz ediyorlar ve izzet ve kibriya sahibi Rabbin kendisine özel olarak seçmiş olduğu ilâhî takdire müdahale etmeye, onu kontrol altına almaya çalışıyorlar? Öyleyse göklerin yollarında yükselsinler. Âyette yer alan ”irtika" kelimesi yukarı çıkmak, yükselmek demektir. Yine âyette yer alan ”sebeb" kelimesi kendisi vasıtası ile yukarıya doğru çıkılan ip demektir. Buna göre mana şöyle olur: ”Eğer onların sözü geçen bir hükümranlığı varsa, o halde arşa yükselme vasıtası olan merdivenlere çıkıp yükselsinler ve böylece âlemin idaresini ele alsınlar, diledikleri kimseye de vahiy indirsinler." Âyetin bu ifadesi, onları alaya almakta zirveye çıkmış bir ifadedir.

Sâd 38:11

Onlar çeşitli derme-çatma gruplardan oluşmuş bir ordudur. İşte şurada bozguna uğratılacaklardır. Âyetin orijinal metninde yer alan ”cünd" kelimesi savaş için hazırlanmış bir topluluk, yani ordu demektir. O kelimeden soma gelen ”ma" kelimesi azlık ve küçümseme ifade eden fazladan getirilmiş bir harftir. Tıpkı ”ekeltü şey'en ma" ifadesinde olduğu gibi. Bu cümlenin manası: ”azıcık bir şey yedim" demektir. Âyette yer alan ”hünâlike" kelimesi üç kelimeden meydana gelen birleşik bir kelimedir. Birincisi yakın bir mekâna işaret manası taşıyan ”hünâ" kelimesidir, ikincisi ”lam" harfi olup pekiştirme ifade eder. Üçüncüsü ise ”kâf harfi dir ki, bu da karşıdaki kişiye hitap etmekte kullanılır. Bu açıklamalardan sonra âyetin manasını vermek gerekirse şöyle diyebiliriz: ”Onlar peygamberlere karşı bir araya gelmiş kâfir ordusu gibidirler. Çok yakın bir zamanda yenilecekler, kırılıp geçirileceklerdir. O halde sen onların söylediklerine aldırma. Ağızlarından saçma sapan çıkan sözlere önem verme. Yani ne bu kâfirlerin ellerinde bir delilleri vardır ve ne de putlarının zarar ve fayda vermeye imkânları vardır. Bu olmadığı gibi onların kendilerine fayda sağlamaya ve gelecek zararı savuşturmaya yetecek hiçbir güçleri de yoktur."

Sâd 38:12

Onlardan önce Nuh kavmi yani Ey Rasûlüm Muhammed, senin kavmin olan Kureyş kavminden önce Nuh kavmi, Nuh'u yalanladılar. Nuh (aleyhisselâm) onları yüce Allah'a ve O'nu tevhide (birlemeye) dokuz yüz elli sene davet etti. Ad kavmi Yani Hud kavmi Peygamberlerini, hemen kazıklar sahibi Firavun da Mûsa (aleyhisselâm)'yı yalanladılar. Âyette yer alan ”evtad" kelimesi ”vetea" kelimesinin çoğulu olup yere dikilen direk ya da ahşaptan yapılmış duvar demektir. Buna göre ”kazıklar sahibi Firavun" demek, sağlam ve sabit mülkü olan Firavun demek olur. Çünkü dört yüz yıl her hangi bir muhalifi olmaksızın hükümranlık Firavun'un elinde kalmıştır.. Aslında kazık, çadırı ayakta tutmak için kullanılan bir nesnedir. Çadır ipleri yere çakılmış kazıklara bağlanmak suretiyle kurulduğuna göre bu kazıklar çadırı ayakta tutan araç olmuş olurlar. İşte daha sonra bu ifade hükümranlığın sağlamlığına ve iktidarın köklü olması anlamına istiare sanatı olarak kullanılmıştır. Âyeti şu şekilde anlamak da mümkündür: ”Kazıklar sahibi Firavun" demek nüfusu fazla kalabalık sahibi Firavun demektir. Onlara böyle isim verilmesinin sebebi ülkeyi ve iktidarı sıkıca ellerinde tutmaları dolayısıyladır. Adeta halk binayı ve çadırı ayakta tutan kazıklar gibi birbirlerine sıkıca kenetlenmişlerdir. Bir hadisi şerifte: ”Bir mü'min diğer mümin için bir parçası diğer parçasına sıkıca kenetlenmiş bina gibidir" buyrulmuştur.(1) 1- Hadisi Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesaî rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethul Kebir 3/251. Nasıl ki, bir binayı teşkil eden parçalar birbirine kenetlenmiş olarak ayakta durabiliyorsa, mü'min de dinine ve dünyasına dair işlerde ancak din kardeşinin yardımı ile güçlü olup ayakta durabilir demektir. Firavun'un taraftarının çokluğuna delil olarak İsrail oğulları hakkında Kur'an'ın ifadesi ile kendisinin söylemiş olduğu şu söz bize yeterlidir: ”Esasen bunlar, sayıları az, bölük-pörçük bir cemaattir." (Şuara: 54) Halbuki İsrail oğullarının savaşçılarının sayısı altıyüz bin civarında bulunuyordu. Bütün bu açıklamaların yanında âyette yer alan ”evtad" (kazıklar) kelimesinin istiare yoluyla değil de gerçek manasına da kullanılmış olması mümkündür. Çünkü rivayete göre Firavun'un demirden kazıkları varmış. Bunlarla insanlara işkence edermiş. Firavun birisine öfkelendiğinde onu yere sırtüstü yatırıp uzatır sonra iki elini, iki ayağını ve başını yere çakmış olduğu kazıklara bağlarmış. Semud, Semud; Salih (aleyhisselâm)’in kavmidir. Salih peygamber onlara mucize olarak dişi bir deve getirmiş, kavmi peygamberini yalanlamış ve deveyi kesmişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah onları helak etmişti. Lût kavmi Mücahid der ki,: ”Lût kavmi dörtyüz bin evden oluşmakta idi. Bunlar peygamberleri Lût (aleyhisselâm)'u yalanladılar. Yüce Allah da onları helak etti." Ve Eyke halkı da Eyke halkı ağaçlık ve ormanda yaşayan Şuayb (aleyhisselâm)'ın kavminden bir topluluktur. ”Eyk" demek birbirine girmiş sık ağaçlar demektir. Bazı âlimlere göre ”Eyke" bir yerleşim biriminin adıdır. Peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da birleşen topluluklardır. Çeşitli derme-çatma grupların, yani Kureyş’in kendi aralarında gösterildiği yukarıdaki adı geçen zümreler peygamberlerine karşı birleşen topluluklardı.

Sâd 38:13

Onlardan önce Nuh kavmi yani Ey Rasûlüm Muhammed, senin kavmin olan Kureyş kavminden önce Nuh kavmi, Nuh'u yalanladılar. Nuh (aleyhisselâm) onları yüce Allah'a ve O'nu tevhide (birlemeye) dokuz yüz elli sene davet etti. Ad kavmi Yani Hud kavmi Peygamberlerini, hemen kazıklar sahibi Firavun da Mûsa (aleyhisselâm)'yı yalanladılar. Âyette yer alan ”evtad" kelimesi ”vetea" kelimesinin çoğulu olup yere dikilen direk ya da ahşaptan yapılmış duvar demektir. Buna göre ”kazıklar sahibi Firavun" demek, sağlam ve sabit mülkü olan Firavun demek olur. Çünkü dört yüz yıl her hangi bir muhalifi olmaksızın hükümranlık Firavun'un elinde kalmıştır.. Aslında kazık, çadırı ayakta tutmak için kullanılan bir nesnedir. Çadır ipleri yere çakılmış kazıklara bağlanmak suretiyle kurulduğuna göre bu kazıklar çadırı ayakta tutan araç olmuş olurlar. İşte daha sonra bu ifade hükümranlığın sağlamlığına ve iktidarın köklü olması anlamına istiare sanatı olarak kullanılmıştır. Âyeti şu şekilde anlamak da mümkündür: ”Kazıklar sahibi Firavun" demek nüfusu fazla kalabalık sahibi Firavun demektir. Onlara böyle isim verilmesinin sebebi ülkeyi ve iktidarı sıkıca ellerinde tutmaları dolayısıyladır. Adeta halk binayı ve çadırı ayakta tutan kazıklar gibi birbirlerine sıkıca kenetlenmişlerdir. Bir hadisi şerifte: ”Bir mü'min diğer mümin için bir parçası diğer parçasına sıkıca kenetlenmiş bina gibidir" buyrulmuştur.(1) 1- Hadisi Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesaî rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethul Kebir 3/251. Nasıl ki, bir binayı teşkil eden parçalar birbirine kenetlenmiş olarak ayakta durabiliyorsa, mü'min de dinine ve dünyasına dair işlerde ancak din kardeşinin yardımı ile güçlü olup ayakta durabilir demektir. Firavun'un taraftarının çokluğuna delil olarak İsrail oğulları hakkında Kur'an'ın ifadesi ile kendisinin söylemiş olduğu şu söz bize yeterlidir: ”Esasen bunlar, sayıları az, bölük-pörçük bir cemaattir." (Şuara: 54) Halbuki İsrail oğullarının savaşçılarının sayısı altıyüz bin civarında bulunuyordu. Bütün bu açıklamaların yanında âyette yer alan ”evtad" (kazıklar) kelimesinin istiare yoluyla değil de gerçek manasına da kullanılmış olması mümkündür. Çünkü rivayete göre Firavun'un demirden kazıkları varmış. Bunlarla insanlara işkence edermiş. Firavun birisine öfkelendiğinde onu yere sırtüstü yatırıp uzatır sonra iki elini, iki ayağını ve başını yere çakmış olduğu kazıklara bağlarmış. Semud, Semud; Salih (aleyhisselâm)’in kavmidir. Salih peygamber onlara mucize olarak dişi bir deve getirmiş, kavmi peygamberini yalanlamış ve deveyi kesmişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah onları helak etmişti. Lût kavmi Mücahid der ki,: ”Lût kavmi dörtyüz bin evden oluşmakta idi. Bunlar peygamberleri Lût (aleyhisselâm)'u yalanladılar. Yüce Allah da onları helak etti." Ve Eyke halkı da Eyke halkı ağaçlık ve ormanda yaşayan Şuayb (aleyhisselâm)'ın kavminden bir topluluktur. ”Eyk" demek birbirine girmiş sık ağaçlar demektir. Bazı âlimlere göre ”Eyke" bir yerleşim biriminin adıdır. Peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da birleşen topluluklardır. Çeşitli derme-çatma grupların, yani Kureyş’in kendi aralarında gösterildiği yukarıdaki adı geçen zümreler peygamberlerine karşı birleşen topluluklardı.

Sâd 38:14

Onların hepsi peygamberleri yalanlamaktan başka bir şey yapmadılar. Yani yukarıda adı geçen topluluklardan her biri kendisine gönderilen peygamberi yalanladı. ”Hepsi peygamberleri" ifadesinde çoğul kelime yine çoğul kelime ile karşı karşıya getirilince buradan her bir topluluğun kendisine gönderilen peygamberi yalanladığı anlaşılır. Nitekim bunun dilde örneği vardır. Meselâ ”topluluk binitlerine bindi" cümlesinde her bir ferd kendi hayvanına bindi demek olur. Buna göre âyetin manası şöyle olur: O topluluklardan her biri, kendi peygamberlerini yalanlamış olduklarına hükmedilmiştir. Bu yüzden kendilerine azabım hak oldu. Yani onlardan her birine ilgili yerde ayrıntısıyla açıklanan çeşit çeşit cezalardan benim azabım hak oldu ve sabit oldu, demektir.

Sâd 38:15

Bunlar da... Bu kelime ile işaret olunan Mekke kâfirleridir. Ayrıca böyle bir kelimenin seçilmiş olması onların hakir olduklarını vurgulamak ve durumlarını aşağılamak içindir. Ancak iki süt sağımı arasındaki zaman kadar bile gecikmesi olmayan... Âyet metninde yer alan ”fevâk" iki süt sağımı aralığı demektir. Çünkü dişi devenin sütü sağılır sonra kısa bir süre memelerine süt dolması için yavrusunun emmesine izin verilir. Ardından bir kez daha sağılır. Bir ses beklemektedirler. Yani yukarıda adı geçen ve inkâr edip yalanladıkları için helak olup giden o toplulukların benzeri olan bu kâfirler iki süt sağımı kadar bile gecikmesi olmayan bir sesi, Sûr'a ikinci kez üfürülüşü beklemektedirler. Yani onlarla kendilerine hazırlanmış olan feci cezanın başlarına gelmesi arasında sadece bir tek Sûr'a üfürülme sesi vardır. Çünkü cezaları âhirete ertelenmişti. Zira Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında dururken hak etmiş oldukları köklerinin tamamen kazınması cezası gözleri kamaştırıcı hikmetlere dayalı olan sünneti ilâhiyeye, yani yüce Allah'ın takib etmiş olduğu metoda aykırıdır. Nitekim Yüce Allah, bunu Enfal Sûresi'nde şöyle dile getirmektedir: ”Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azab edecek değildir..." (Enfal: 33) "iki süt sağımı kadar bile gecikmesi olmayan" demek Sûr'a üfürülme zamanı geldiğinde bu ses, iki süt sağımı kadar bile geri kalmayacaktır demektir. Nitekim yüce Allah Araf Sûresi'nde: ”...Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler" (Araf: 34) buyurmaktadır. Bu örnek âyette yer alan ”saat" kelimesi çok kısa bir an, zaman dilimi demektir. Her iki âyette Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kalbine teselli vermekte, kalbini Mekke kâfirlerini düşünmekten uzaklaştırmaktadır. Bundan amaç onların yalanlamaları dolayısı ile içinde sıkıntı duymaması ve kâfir oldular diye hüzünlenmemesidir. Çünkü Rasûlüllah'ın kavmi nasıl kendisini yalanlamışlarsa yukarıda zikri geçen topluluklar da peygamberleri o şekilde yalanlamışlardı ve onlar sayıca ve askerce daha güçlü idiler. Ama topladıkları taraftarları ve kuvvetleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. O halde Kureyş’in durumu da aynıdır.

Sâd 38:16

'Rabbimiz! Onların dualarının nida, yani yakarma şeklinde gösterilmesi ne kadar alay ettiklerine dikkat çekmek içindir. Onlar sanki çok istedikleri ve içten gelerek yakardıkları için böyle duâ etmektedirler. Bizim payımızı hesap gününden önce hemen ver' dediler. Bu sözü cezalarının âhirete ertelendiğini duydukları zaman alay etmek ve dalga geçmek için söylemişlerdir. Söyleyen de en-Nadr bin el-Haris'tir. Bu zat onların şeytanlarmdandı. Kur'an'ın ifadesi ile: ”Ey Allah'ım bu kitap senin katından gelmiş bir gerçekse üzerimize gökten taş yağdır" (Enfal: 32) diyen kişi idi. Âyet metninde yer alan ”kıtt" kelimesi bir parça şey demektir. Buradaki mânâsı ise hisse, pay demektir. Çünkü pay ve hisse bir parça ayrılmış, bölünmüş şey demektir. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olmaktadır. ”Rabbimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bizi tehdit etmiş olduğu azaptan olan hissemizi ve payımızı peşin olarak ver. Onu başlangıcı Sûr'a üfürüldüğü zaman çıkacak olan ilk çığlık olan hesap gününe erteleme." Sehl et-Tüsterî der ki,: ”Ölümü ancak üç sınıf insan temenni eder: Ölümden sonrasını bilmeyen adam, Allah'ın kaderinden kaçan kişi, yüce Allah'a kavuşmayı aşk derecesinde seven Allah dostu."

Sâd 38:17

Ey Rasûlüm Muhammed! Onların söylediklerine sabret. Çok yakın bir zamanda Yüce Allah, sana olan yardımını indirecek, oniara istemiş olduklarını (yani istedikleri azabı) verecektir. Şah el-Kirmanî der ki,: ”Sabır üçtür: Şikâyeti terketmek, Allah'tan gelene samimiyetle razı olmak ve kazayı, takdir-i ilâhiyi tatlı bir kalble kabul etmek." Eskiden inayetimize mazhar olmuş olan güçlü kulumuz Yakup (aleyhisselâm)'un oğlu Yahuda'nın torunu Davud'u hatırla. Davut'la Mûsa (aleyhisselâm) arasında 569 yıl vardır. Davud (aleyhisselâm), Mûsa (aleyhisselâm)'nın şeriatını tatbik etmiş ve yüz yıl yaşamıştır. Ayetin orijinal metninde yer alan ”üzkur" kelimesi kalben zikir demek olur ki, manası ”hatırla" demektir. ”Güçlü" demek şiddetli kuvveti olan, yani dinde kuvvet sahibi olan dinin bütün mükellefiyetlerini ve meşakkatlerini göğüsleyen demektir. Bilinmeli ki, Yüce Allah önce Davud (aleyhisselâm)'un dindeki gücünden söz etmiş sonra da ezelî takdiri gereğince küçük bir hatasından, ardından da daha önce geçen inayeti gereğince Davud'un tevbesinden bahsetmiştir. Yüce Allah, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sabra tahammüllü olması ve tutmuş olduğu istikamet makamından ayağının kaymaması için Ona Davud (aleyhisselâm)'un durumunu ve itaat konusundaki gücünü hatırlamasını emretmiştir. O, hep Allah'a yönelirdi. Âyet metninde yer alan ”evvab" kelimesi ”dönmek" anlamınadır. Yani Davud (aleyhisselâm), Yüce Allah'a çok çok dönen, O'nun hoşnutluğunu arayan, Yüce Allah'ın çirkin gördüğü şeyleri bırakıp sevdiği şeylere dönen bir kuldu. Bu son cümle Davud (aleyhisselâm)'un kuvvet sahibi olmasının sebebini bildiren bir cümledir. Ve ayrıca bu cümle kuvvet sahibi olmasından maksadın bedenî kuvvet değil din konusundaki kuvveti olduğuna da delildir. Çünkü Davud (aleyhisselâm)'un Yüce Allah'ın hoşnutluğuna dönmesi bedenî kuvvetinin olmasını gerektirmez. Onun bir gün oruç tutup bir gün yemesi ibadet konusundaki güçlülüğünün göstergesidir. Davud (aleyhisselâm), gecenin ilk yarısında uyur, son yarısının üçte ikisini ibadetle geçirir, üçte birinde de uyurdu. Bu şekil el- Meşarik isimli eserde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu ifadesine de uygun düşmektedir: ”Yüce Allah'a en sevimli oruç Davud (aleyhisselâm)'un orucudur. O bir gün oruç tutar bir gün yerdi. Yüce Allah'a nafile namazların içinde en sevimli namaz Davud (aleyhisselâm)'un namazıdır. O, gecenin yarısına kadar uyur kalan yarısının üçte ikisini ibadetle geçirir, üçte birinde uyurdu." (2) Bu çeşit bir ibadetin daha sevimli olması şundandır. İnsanın nefsi, gecenin üçte ikisini uykuyla geçirirse bu daha hafif ve ibadet konusunda insanı daha canlı ve daha diri kılar.

Sâd 38:18

Doğrusu Biz, akşam yani günün sonunda ve işrak vakti yani gündüzün başlangıcında. İşrak vakti güneşin doğduğu, parladığı ve ışınlarının duru olduğu vakittir ki, kuşluk vaktidir. ”İbn Abbas (radıyallahü anh) rivayet ediyor: Bana Ebu Talib’in kızı Ümmü Hâni haber verdi ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethi günü onun yanına girer ve abdest suyu rica eder (Kendisine istediği su getirilir) ve abdest alır. Bir başka rivayete göre Rasûlüllah Ümmü Hâninin evinde boy abdesti alır sonra sekiz rekât kuşluk namazı kılar ve der ki,: ”Ey Ümmü Hâni bu namaz işrak namazıdır. ”(3) 3- Hadisi Buharî buna benzer ifadelerle rivayet etmiştir. Bazı âlimler der ki, kuşluk namazı işrak namazından başkadır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu ifadesi bunu göstermektedir: ”Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturup Yüce Allah'ı zikreder ve arkasından iki rekât namaz kılarsa kendisine tam bir hac ve umre sevabı yazılır."(4) 4- Hadisi Tirmizî Enes'ten merfu olarak rivayet etmiştir. Hadisin isnadı hasendir. Bkz. Camiu'l-Usul, 9/401. Bu namaz, el-Mesabih şerhinde yer aldığı üzere işrak namazıdır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hadisi de bunu göstermektedir: ”Evvâbîn namazı, kumların sıcaklığından deve yavrularının ayakları yandığı kuşluk vaktindedir." (5) 5- Hadisi Müslim ve İmam Ahmed müsnedinde rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethul Kebir 2/195. Sahih-i Müslim ve Tercemesi, Sofuoğlu, 2/389. Hadisin manası şudur: Kuşluk namazı deve yavrusu güneşten kızgınlaşmış yerde güneşin hararetini hissettiği zaman kılınır. Bu hadisi şerifte Müslümanların anlatılan zamanda kuşluk namazını kılmaları dolayısı ile medihlerine bir işaret vardır. Çünkü güneş yükselip de sıcaklık arttığı zaman insanların nefsi istirahat etmek ister. İşte yüce Allah'ın zikri ile ülfet etmiş olan Allah'a dönen kimselerin kalblerine Allah'tan başka her türlü arzudan yüz çevirme fikri ve duygusu gelir. Onunla beraber tesbih eden dağları ve... Bu ifade Davud (aleyhisselâm)'un faziletini beyan etmektedir. Davud (aleyhisselâm), dağların tesbihini özel bir şekilde kendisinin kerameti ve mucizesi olarak duyar ve anlardı. Dağların Davud (aleyhisselâm) ile birlikte tesbih etmeleri mecazi bir mana değil hakikidir. Fakat bu tesbih ediş özel bir biçimdedir. Onun bunu duyması da insan aklının anlayışı dışında, garip bir şekildedir. Bu duyma ve anlama Davud (aleyhisselâm)'un mucizelerinden ve kerametlerindendir. Toplu halde kuşları... Buradaki kuş kelimesinden maksat havada uçan bütün kanatlı hayvanlardır. Onun emri altına vermiştik. Yani ona boyun eğdirmiştik. Dağlar Davud (aleyhisselâm) ile birlikte Yüce Allah'ı tazim ve tekbirde bulunuyorlardı. Âyet metninde dağlar için ”tesbih eden" denilip de ”tesbih edici" denmeyişinin sebebi dağların Yüce Allah'ı ân be ân durmadan tesbihlerini yenilediklerine işaret etmek içindir. ”Toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik" ifadesinden maksat, her yönden ve köşeden gelip toplanan kuşları onun emri altına vermiştik, demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki,: ”Davud (aleyhisselâm) tesbih ettiği zaman dağlar tesbihine uyarlar ve onlar da tesbihle mukabelede bulunurlar, kuşlar onun yanında kümelenirler ve tesbih ederlerdi. İşte bu, kuşların toplanması idi." Her biri yani dağların ve kuşların her biri ona yani Davud'a dönücü idi. Tesbihe dönücü idi. Bir başka ifade ile Davud (aleyhisselâm) tesbihe başlayınca dağlar ve kuşlar onunla birlikte tesbih ediyorlardı. Bazı âlimler derler ki,: ”O" zamiri ile kastedilen Allah'tır. Buna göre âyetin manası şöyle olur. Davud (aleyhisselâm)'dan, dağlardan ve kuşlardan her biri Allah'a dönücü idi, yani Allah'ı tesbih ediyorlar ve tekrar tekrar bu tesbihlerini yeniliyorlardı. Rivayet olunur ki, Allahu Zülcelâl, Davud (aleyhisselâm)'a vermiş olduğu güzel sesi, yaratıklarından hiç kimseye vermemişti. Davud (aleyhisselâm)'un nağmeleri dağlara ulaştığı zaman bunun lezzetinden dağlar titrer, zikir ve tesbihine eşlik ederlerdi. Kuşlar da Davud'un sesinden çıkan nağmeleri işittiklerinde ona eşlik ederek ötmeye başlarlardı.

Sâd 38:19

Doğrusu Biz, akşam yani günün sonunda ve işrak vakti yani gündüzün başlangıcında. İşrak vakti güneşin doğduğu, parladığı ve ışınlarının duru olduğu vakittir ki, kuşluk vaktidir. ”İbn Abbas (radıyallahü anh) rivayet ediyor: Bana Ebu Talib’in kızı Ümmü Hâni haber verdi ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethi günü onun yanına girer ve abdest suyu rica eder (Kendisine istediği su getirilir) ve abdest alır. Bir başka rivayete göre Rasûlüllah Ümmü Hâninin evinde boy abdesti alır sonra sekiz rekât kuşluk namazı kılar ve der ki,: ”Ey Ümmü Hâni bu namaz işrak namazıdır. ”(3) 3- Hadisi Buharî buna benzer ifadelerle rivayet etmiştir. Bazı âlimler der ki, kuşluk namazı işrak namazından başkadır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu ifadesi bunu göstermektedir: ”Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturup Yüce Allah'ı zikreder ve arkasından iki rekât namaz kılarsa kendisine tam bir hac ve umre sevabı yazılır."(4) 4- Hadisi Tirmizî Enes'ten merfu olarak rivayet etmiştir. Hadisin isnadı hasendir. Bkz. Camiu'l-Usul, 9/401. Bu namaz, el-Mesabih şerhinde yer aldığı üzere işrak namazıdır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hadisi de bunu göstermektedir: ”Evvâbîn namazı, kumların sıcaklığından deve yavrularının ayakları yandığı kuşluk vaktindedir." (5) 5- Hadisi Müslim ve İmam Ahmed müsnedinde rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethul Kebir 2/195. Sahih-i Müslim ve Tercemesi, Sofuoğlu, 2/389. Hadisin manası şudur: Kuşluk namazı deve yavrusu güneşten kızgınlaşmış yerde güneşin hararetini hissettiği zaman kılınır. Bu hadisi şerifte Müslümanların anlatılan zamanda kuşluk namazını kılmaları dolayısı ile medihlerine bir işaret vardır. Çünkü güneş yükselip de sıcaklık arttığı zaman insanların nefsi istirahat etmek ister. İşte yüce Allah'ın zikri ile ülfet etmiş olan Allah'a dönen kimselerin kalblerine Allah'tan başka her türlü arzudan yüz çevirme fikri ve duygusu gelir. Onunla beraber tesbih eden dağları ve... Bu ifade Davud (aleyhisselâm)'un faziletini beyan etmektedir. Davud (aleyhisselâm), dağların tesbihini özel bir şekilde kendisinin kerameti ve mucizesi olarak duyar ve anlardı. Dağların Davud (aleyhisselâm) ile birlikte tesbih etmeleri mecazi bir mana değil hakikidir. Fakat bu tesbih ediş özel bir biçimdedir. Onun bunu duyması da insan aklının anlayışı dışında, garip bir şekildedir. Bu duyma ve anlama Davud (aleyhisselâm)'un mucizelerinden ve kerametlerindendir. Toplu halde kuşları... Buradaki kuş kelimesinden maksat havada uçan bütün kanatlı hayvanlardır. Onun emri altına vermiştik. Yani ona boyun eğdirmiştik. Dağlar Davud (aleyhisselâm) ile birlikte Yüce Allah'ı tazim ve tekbirde bulunuyorlardı. Âyet metninde dağlar için ”tesbih eden" denilip de ”tesbih edici" denmeyişinin sebebi dağların Yüce Allah'ı ân be ân durmadan tesbihlerini yenilediklerine işaret etmek içindir. ”Toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik" ifadesinden maksat, her yönden ve köşeden gelip toplanan kuşları onun emri altına vermiştik, demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki,: ”Davud (aleyhisselâm) tesbih ettiği zaman dağlar tesbihine uyarlar ve onlar da tesbihle mukabelede bulunurlar, kuşlar onun yanında kümelenirler ve tesbih ederlerdi. İşte bu, kuşların toplanması idi." Her biri yani dağların ve kuşların her biri ona yani Davud'a dönücü idi. Tesbihe dönücü idi. Bir başka ifade ile Davud (aleyhisselâm) tesbihe başlayınca dağlar ve kuşlar onunla birlikte tesbih ediyorlardı. Bazı âlimler derler ki,: ”O" zamiri ile kastedilen Allah'tır. Buna göre âyetin manası şöyle olur. Davud (aleyhisselâm)'dan, dağlardan ve kuşlardan her biri Allah'a dönücü idi, yani Allah'ı tesbih ediyorlar ve tekrar tekrar bu tesbihlerini yeniliyorlardı. Rivayet olunur ki, Allahu Zülcelâl, Davud (aleyhisselâm)'a vermiş olduğu güzel sesi, yaratıklarından hiç kimseye vermemişti. Davud (aleyhisselâm)'un nağmeleri dağlara ulaştığı zaman bunun lezzetinden dağlar titrer, zikir ve tesbihine eşlik ederlerdi. Kuşlar da Davud'un sesinden çıkan nağmeleri işittiklerinde ona eşlik ederek ötmeye başlarlardı.

Sâd 38:20

Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet yani eşyanın durumuna dair bilgi ve eğer amele dair ise gereğince amel etme ve bu hikmeti anlaşılır bir şekilde beyan etmek için güzel konuşma vermiştik. Bazı âlimler derler ki, âyette geçen ”güzel konuşma"dan maksat meselenin gerçek yüzünü açığa vurmak, davaları çözüme bağlamak, herhangi bir kuşku şüphe karışmaksızın kesin bir bilgi ile hüküm vermek demektir. O zaman bu uyuşmazlığa düşen davacı ile davalının arasını hakkı bâtıldan ayırmak sureti ile bulmak manasınadır.

Sâd 38:21

Sana davacıların haberi ulaştı mı? Buradaki soru taaccüp, hayret ve o haberin içeriğini dinlemeye teşvik ifade etmektedir. Böylece söz-konusu haberin hiç kimseye gizli kalmayacak ilginç bir haber olduğuna işaret edilmek istenmiştir. Mabede tırmanıp, yani Davud (aleyhisselâm)'un içerisinde Rabbine itaatle meşgul olduğu eve tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. Davud (aleyhisselâm)'un onlardan korkmasının sebebi içerisinde bulunduğu odanın kilitli olması idi. Kendisi içeride ibadet ediyordu. Ansızın normal durumun aksine Davud'un yanına indiler ve onun korkusunu gidermek için bizden 'korkma biz biri diğerinin hakkına tecavüz eden iki davacıyız yani bizler birbirine haksızlık eden iki davacıyız, aramızda hakka, adalete göre hükmet, haksızlık etme, hüküm verirken haddi aşma, dediler. Hasımlar bunu kendilerine hoş davranmasını istemek için söylemişlerdi. Haddi aşan hangimiz ise onu girmiş olduğu zulüm yolundan çevirerek ve adaletin yolunu göstererek bize doğru yolu, hak yolun ortasını göster' dediler.

Sâd 38:22

Sana davacıların haberi ulaştı mı? Buradaki soru taaccüp, hayret ve o haberin içeriğini dinlemeye teşvik ifade etmektedir. Böylece söz-konusu haberin hiç kimseye gizli kalmayacak ilginç bir haber olduğuna işaret edilmek istenmiştir. Mabede tırmanıp, yani Davud (aleyhisselâm)'un içerisinde Rabbine itaatle meşgul olduğu eve tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. Davud (aleyhisselâm)'un onlardan korkmasının sebebi içerisinde bulunduğu odanın kilitli olması idi. Kendisi içeride ibadet ediyordu. Ansızın normal durumun aksine Davud'un yanına indiler ve onun korkusunu gidermek için bizden 'korkma biz biri diğerinin hakkına tecavüz eden iki davacıyız yani bizler birbirine haksızlık eden iki davacıyız, aramızda hakka, adalete göre hükmet, haksızlık etme, hüküm verirken haddi aşma, dediler. Hasımlar bunu kendilerine hoş davranmasını istemek için söylemişlerdi. Haddi aşan hangimiz ise onu girmiş olduğu zulüm yolundan çevirerek ve adaletin yolunu göstererek bize doğru yolu, hak yolun ortasını göster' dediler.

Sâd 38:23

Onlardan biri şöyle dedi: 'Bu dinde ya da arkadaşlık açısından kardeşimdir. Böyle bir kimseye kardeş diye isim verilmesinin sebebi arkadaşına yapmış olduğu şeyin ne kadar çirkin olduğunu beyan etmek içindir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Âyetin metninde geçen ”na'ce" kelimesi ”koyun" demektir. Bazen bu kelime ile ”kadın" manasının ifade edildiği de olur. Böyle iken 'onu da bana ver.' Yani o bir tek koyunu da benim mülkiyetime ver, ona ben bakayım ve ben yedireyim, dedi ve tartışmada beni yendi.' Yani onunla yaptığımız tartışmada bana reddedemiyeceğim deliller getirmek sureti ile üstün geldi dedi. İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki,: ”Âyetin manası şudur: Tartışmada benden daha güçlü ve daha kuvvetli oldu dedi."

Sâd 38:24

Davud: 'Yemin olsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle yani senden koyununu taleb etmek sureti ile kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Bu ifade gizli bilyemin edatının cevabıdır. Bununla Davud (aleyhisselâm) taraflardan birinin bir sürüye sahip olduğu halde diğerinin bir tek koyununa tamah etmesinin ne kadar çirkin olduğunu ağır bir biçimde vurgulamayı kastetmiştir. Davud (aleyhisselâm), bu sözü ya davalı olan tarafın davacının iddiasını itiraf etmesinden sonra ya da davacının iddiasında doğruyu söylediğini kabul ederek söylemiştir. Yoksa uyuşmazlığa düşen taraflardan birisini karşı tarafı dinlemeden hemen tastik etmenin imkânı yoktur. Bir hadisi şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Sana aralarında hüküm vermen için birbiri ile anlaşmazlığa düşmüş iki kişi geldiği zaman karşı tarafı dinlemeden birisi lehinde hüküm verme."(6) 6- Hadisi İmam Ahmed, Hakim ve Beyhakî rivayet etmişlerdir. Hadisin son kısmı şöyledir: ”Birinciyi dinlediğin gibi karşı tarafı da dinlemedikçe hüküm verme, çünkü böyle yaparsan hangi hükmü vereceğin ortaya çıkmış olur." Bkz. el-Fethul Kebir 1/100. Doğrusu ortakçıların çoğu, yani mallarını birbirine karıştıran ortakların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Yani ortak olanların çoğu arkadaşlık ve ortaklık hakkını gözetmeksizin birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Yalnız onların aralarından iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Çünkü onlar haddi aşıp tecavüz etmekten ve düşmanlıktan kaçınırlar. Bunlar da pek azdır' dedi. Yani bunlar azdır. Davud kendisini denediğimizi anladı. Davud (aleyhisselâm) kendisinin hükmüne başvurulduğu ibadetgâhında meydana gelen şeyleri anladı ve bunları kendisini imtihan etmek ve denemek için yaptığımızı farketti. Yapmış olduğu davranışın günah olduğunu anladı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı. Âyeti şu şekilde anlamak da mümkündür: Ve Rabbinden mağfiret dileyerek, namaz kılarak secdeye kapandı. Bu durumda namazın bir parçası olan rükû zikredilmiş ve bununla o fiillerin tamamı olan namaz - mecazen - kastedilmiş olur. ”İbn Abbas (radıyallahü anh) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Sâd Sûresi'ndeki secde ile şükür secdesinde şu duayı okuduğunu bizlere rivayet eder: ”Ya Rabbi benim için bu secde ile katında bir mükâfat yaz. Bu secdeyi senin katında benim için azık kıl. Bunun sebebi ile bir günahımı kaldır. Kulun Davud'un secdesini kabul ettiğin gibi benim secdemi de kabul et. ” (7) 7- Hadisi Tirmizî Sünen'inde rivayet eder ve bu hadisin bir de hikâyesi vardır. Bkz. Cem'ul-Fevaid, 1/146. Ve tevbe edip Allah'a yöneldi. yani Davud (aleyhisselâm) zelle (küçük hatalar) kabilinden olan bütün aykırı hareketlerinden tevbe ile Allah'a yöneldi.

Sâd 38:25

Sonra bu tutumundan dolayı, tevbe ve istiğfar ettiği için onu bağışladık. Şüphesiz yanımızda onun için yani Davud için bir yakınlık ve ikram ve güzel bir gelecek vardır. Ve cennete güzel bir dönüş vardır.

Sâd 38:26

Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. yani sana peygamberliği ikram ettik ve seni kullara halife yaptık. Âlimlerden biri der ki,: ”Öğüt ve nasihat verenin vaazı esnasında Yüce Allah'ı gözetmesi, O'nun yasaklarını çiğneme kabilinden her türlü hareketten kaçınması gerekir. Yahudi tarihçilerin Davud ve Yusuf (aleyhisselâm) örneklerinde olduğu gibi peygamberlerin hatalarını dile getirmekten kaçınmaları gerekir. Yüce Allah peygamberleri övüp dururken ve onları seçmiş iken söz konusu tarihçiler onların küçük hatalarını anlatır. Üstelik felâketin en büyüğü bu ifadelerin Kur'an tefsirinde yer alması ve tefsirciler şöyle şöyle söylerler diye ifadelerde bulunulmasıdır. Oysa bütün bu nakledilen ifadeler Yüce Allah'ın gazap etmiş olduğu bir kavimden (Yahudilerden) nakledilen çürük teviller ve zayıf isnatlardır. Onlar, Yüce Allah hakkında, kitabında bizlere hikâye etmiş olduğu sözleri söyleyen kimselerdir. Vaaz ve nasihat meclisinde bunları dile getiren her vaize Yüce Allah ve melekleri buğz ederler. Çünkü bu sözler, öyle sözlerdir ki, kalbinde hastalık olan âsiler bunları, kendilerine tutunacak birer bahane olarak alırlar ve derler ki, peygamberler bu tip bir hataya düştüğüne göre ben kim oluyorum? İşte buradan ortaya çıkıyor ki, insanlara nasihat eden kimsenin Yüce Allah'ı zikretmesi ve O'nun zikrini tazim etmesi Allah'ın peygamberlerine ve ümmetin âlimlerine saygıda kusur etmemesi gerekir. Ayrıca insanları cennete teşvik edip cehennemden kaçındırması Yüce Allah'ın huzurunda durma esnasındaki korkuları hatırlatması gerekir. Eğer böyle yaparsa bütün nasihat meclisi rahmet olur." Bu açıklamalardan sonra âyetin manasına dönecek olursak: ”Ey Davud Biz seni yeryüzünün mülküne halife yaptık. Yeryüzü sakinlerinin arasında hakem kıldık ya da seni yeryüzünde hükmü geçerli bir kişi kıldık" demek olur. Davud (aleyhisselâm)'dan önce peygamberlik onun kabilesinde, hükümranlık da başka bir kabilenin elinde idi. Yüce Allah Davud (aleyhisselâm)'a ikisini birden vermiştir. O kulların işlerini Yüce Allah'ın emrine göre yürütmekte idi. Davud (aleyhisselâm)'un dışında hiçbir peygamberin halife olduğuna dair herhangi bir nas gelmemiştir. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Yani Yüce Allah'ın hükmü ile hükmet. Çünkü halifelik kesin bir biçimde bunu gerektirir ve Allah'ın hükmü tam adalettir. Hakim O'nun hükmü ile âdil olur. Heva ve hevese uyma. Yani din ve dünya işlerinde hüküm verirken ve bunun dışında her türlü işte nefsin arzusuna ve isteğine uyma. Sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Yani heva ve heves ya da bunlara uymak Yüce Allah'ın gerek tekvini (yaratılışa dair) ve gerekse teşriî olarak hakkı göstermek üzere dikmiş olduğu alâmetleri kaybetmene yol açar. Yüce Allah'ın yolundan sapan herkes şeytanın yoluna düşer. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır. Bu cümle daha önce geçen heva ve hevese uyma yasağının, şayet bu yasağa uyulmazsa akıbetinin ne olacağının beyan edilmesi sureti ile bir sebep bildirme cümlesidir. Yüce Allah'ın yolundan sapma, hesap günü unutulmayı gerektirdiğine göre, insanlar arasında adaletle hükmetmeme, heva ve hevese uyma şiddetli azabın gelmesine bir sebep teşkil etmektedir.

Sâd 38:27

Göğü, yeri ve ikisi arasındaki yaratılmış şey leri Biz boş yere yaratmadık. Yani Biz onları herhangi bir hikmete dayalı olmaksızın boş yere yaratmadık. Tam tersine ilmin odak noktası, âhiret gününü ve o günkü hesaba çekilmeyi ve cezayı hatırlatması için yarattık. Çünkü dünya hayatı bazen duru, bazen bulanık olur. Bu kaçınılmazdır. Bu iki durumdan her biri ahiretteki rahatı ve tehlikeyi bizlere hatırlatır. Bu, yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasındaki şeyleri Yüce Allah'ın inayetinden ve göz kamaştırıcı hikmetinden uzak olarak boşuna yaratmış olmamız inkar edenlerin zannıdır yani Mekke kafirlerinin zannıdır. Çünkü onlar her ne kadar Yüce Allah'ın yaratıcı olduğunu ikrar etseler de alemin yaratılışının sebebi olan cezanın olmadığına inanmaları sebebi ile sebebin sonucunu da zorunlu olarak boş saymış olmakta ve buna inanmaktadırlar. Vay, madem ki zanları budur o halde şiddetli helak o inkar edenlerin ateşteki haline olsun! Yani onların zanları ve inkarlarının sonucu olarak ateş sebebi ile vayolsun onların haline! Şu halde hakkı hak olarak ve batılı batıl olarak görmek zahiren ve batınî olarak ceza gününün azığını hazırlamak şartır. Çünkü kurtuluş, nimet ve en üst dereceden lezzetler ancak böyle elde edilecektir.

Sâd 38:28

Yoksa Biz, iman edip de iyi işler yapanları, yoksa Biz yeryüzünde mü'min ve muslih olanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yani yeryüzünde inkar ederek ve günah işleyerek bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Yani bu iki zümreyi birbiri ile eşit tutmayacağız demektir. Kafirlerin zannettiği gibi yeniden dirilme ve yapılan amellerin karşılığını görme boş olsaydı Yüce Allah'ın katında iyi işler yapanla bozgunculuk yapanın durumu birbirine eşit olurdu. Bunların ikisini birbirine eşit tutan sefih olur. Oysa Yüce Allah, sefih olmaktan münezzehtir. Çünkü iman ve salih amelle Yüce Allah, mü'minleri yücelerin en yücesine çıkarırken, kafirleri de aşağıların en aşağısına indirir. Yoksa (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız? Yani yukarıdaki gibi takva sahiplerini ahirette sevap verme bakımından günahkarlarla bir tutmayacağız demektir. Bilindiği üzere Yüce Allah her iki zümreyi dünya hayatından yararlanma bakımından eşit tutmuştur. Hatta kafirler bu bakımdan mü'minlerden daha da şanslıdır. Çünkü dünyanın Yüce Allah'ın katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur. Fakat Allah ahiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayanlara tahsis etmiştir. Onlar Yüce Allah'a ve O'nun emrine boyun eğen samimi mü'minlerdir. İnsanoğlu heva ve hevesi bırakıp hidayete yükselince, günahtan vazgeçip takva mertebesine çıkınca mükafatını bol bol alacaktır. Kur'an-ı Kerim bütün mutlulukların ve hayırların kaynağı olduğu için Yüce Allah, önce bunu anlatmış sonra da içindeki maslahatın ve menfaatin ne olduğunu şimdi gelecek âyetlerle beyan etmeye başlamıştır:

Sâd 38:29

Sana bu mübarek kitabı, yani iman edip ahkâmı ile amel edenlere din ve dünya açısından faydası çok olan bu kitabı, âyetlerimi düşünsünler yani bu kitabı âyetleri üzerinde sağlam bir fikir yapısı ile düşünsünler ve zahirinin taşımış olduğu çok yüce ve uygun mânâları öğrensinler, bir başka ifade ile manaları üzerinde kafa yorsunlar ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik. Yani vehim hastalığından ve kininden uzak olan aklı başında bulunan kimseler bunlardan öğüt alsınlar diye bu kitabı indirdik. ”Aklı olanlar öğüt alsınlar diye" ifadesinin genel kullanılmasından anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk'ın kelâmından maksat sadece lâfızlarını ezberlemek değil, üzerinde kafa yormak, düşünmek ve öğüt almaktır. Hasan-ı Basrî (radıyallahü anh) der ki,: ”Bu Kur'an-ı Kerim’i mânâlarını tevil etme bilgisi olmayan köleler, çocuklar okumuş, harflerini ezberlemiş, içinde yer alan emir ve yasakları ihmal etmişlerdir. Hatta içlerinden birisi şöyle der: 'Allah'a yemin ederim ki, ben Kur'an'ı okudum. Ve hiçbir harfini atlamadım.' Oysa bence yemin ederim ki, bu kişi Kur'an'ın tamamını atlamıştır. Üzerinde Kur'ân'a dair bir iz görülmemektedir. Ne ahlâkında ve ne de amelinde Kur'an'ın her hangi bir etkisi görülmemektedir. Allah'a yemin ederim ki, böyle bir kimse Kur'an'ın harflerini ezberlemiş, içindeki yasakları ihmal etmiştir. Vallahi bunlar ne hikmet sahibidirler ve ne de takva ehlidirler. İnsanların arasında Yüce Allah bu gibilerin sayısmı çoğaltmasın. Kur'an âyetlerinin sadece zahirini okuyan kimse, sağmal koyunu olup da sütünü sağmayan; doğurgan bir kısrağa sahip olup da bundan at üretmeyen kişiye benzer. Yüce Allah gösteriş yapmak için Kur'an okuyan sefihlerden bizleri muhafaza buyursun. Bizleri ve sizleri aklı olanlardan eylesin."

Sâd 38:30

Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Yani Davud (aleyhisselâm)'a kendisine bağışlanmış olan Süleyman (aleyhisselâm)'ı verdik. O ne güzel bir kuldu. Süleyman (aleyhisselâm) peygamberlik ve halifelik makamına uygun, yetenekleri dolayısı ile ne güzel bir kuldu. Doğrusu o, Allah'a yönelirdi. Yani o dünyevî bir sebeb olmaksızın kulluğun samimiyeti ile Allah'a yönelirdi ya da o her türlü durumda nimet içinde iken şükürle, sıkıntı ve zorda iken sabırla Allah'a yönelirdi.

Sâd 38:31

Akşama doğru Âyetin metninde yer alan ”aşiyy" kelimesi öğlen vaktinden günün sonuna kadar olan sürenin adıdır, kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken süratli koşu atları sunulmuştu. Yani Süleyman (aleyhisselâm)'a üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken süratli koşu atları sunulduğu zaman yapmış olduğu hareketi hatırla. Rivayet olunduğuna göre Süleyman (aleyhisselâm) bir gün öğle namazını kıldıktan sonra kürsüsüne oturur, kendisi cihad etmek istemektedir. O arada bu sözü geçen atların kendisine sunulmasını ister. Atlar kendisine sunulurken atların güzelliklerine şaşa kalır. Ve nihayet güneş batar. Süleyman (aleyhisselâm) virdini, yani o zaman diliminde okumuş olduğu zikrini unutmuştur. Öte yandan kavmi kendisinden çekinmiş ve zikri olduğunu hatırlatmamışlardır. Süleyman (aleyhisselâm), unutması ve yaptığı yanlışlık sebebi ile kaçırmış olduğu zikirden dolayı üzülür, atları geri ister ve yüce Allah'a yaklaşmak ve O'nun hoşnutluğunu elde etmek için onları keser. Bu hareketi ile Yüce Allah'ın farizası karşısında dünya malına önem vermemeyi murad etmektedir.

Sâd 38:32

Süleyman: 'Gerçekten ben Rabbimin zikrinden (uzaklaşıp) mal sevdasına düştüm' dedi. Süleyman şöyle dedi: ”Rabbimin zikri yerine at sevdasını getirdim. Onu Rabbimin zikri yerine koydum. Oysa benim gibi bir kimseye gerekli olan Rabbimin zikri ve O'na itaatle meşgul olmak idi." Süleyman (aleyhisselâm) bu sözünü, güneş batarken namazı bırakıp atlarla meşgul olduğunu itiraf etmek, buna pişman olduğunu dile getirmek ve daha sonra atları red edip kesme hareketine de bir ön giriş yapmış olmak için söylemiştir. Nihayet (Güneş) perdenin arkasına gizlenince (batınca): 'Onları tekrar bana getirin' dedi. Yani o atları tekrar bana geri getirin dedi. Bacaklarını ve boyunlarını kesmeye başladı. Atları Süleyman (aleyhisselâm)'a geri getirdiler. Fakirlere ve miskinlere yapmış olduğu hareketin keffareti olarak etlerini dağıtmak üzere atların bacaklarını ve boyunlarını kesmeye başladı.

Sâd 38:33

Süleyman: 'Gerçekten ben Rabbimin zikrinden (uzaklaşıp) mal sevdasına düştüm' dedi. Süleyman şöyle dedi: ”Rabbimin zikri yerine at sevdasını getirdim. Onu Rabbimin zikri yerine koydum. Oysa benim gibi bir kimseye gerekli olan Rabbimin zikri ve O'na itaatle meşgul olmak idi." Süleyman (aleyhisselâm) bu sözünü, güneş batarken namazı bırakıp atlarla meşgul olduğunu itiraf etmek, buna pişman olduğunu dile getirmek ve daha sonra atları red edip kesme hareketine de bir ön giriş yapmış olmak için söylemiştir. Nihayet (Güneş) perdenin arkasına gizlenince (batınca): 'Onları tekrar bana getirin' dedi. Yani o atları tekrar bana geri getirin dedi. Bacaklarını ve boyunlarını kesmeye başladı. Atları Süleyman (aleyhisselâm)'a geri getirdiler. Fakirlere ve miskinlere yapmış olduğu hareketin keffareti olarak etlerini dağıtmak üzere atların bacaklarını ve boyunlarını kesmeye başladı.

Sâd 38:34

Yemin olsun Biz Süleyman'ı imtihan ettik ve denedik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik. Sonra o tevbe edip (Rabbine) döndü. Bu olay şöyle olmuştu: Bir gün Süleyman (aleyhisselâm) ”Bu gece yetmiş ya da yüz kadını dolaşacağım. Yani onlarla cinsi münasebette bulunacağım. Her bir kadın Allah yolunda cihad edecek bir süvari dünyaya getirecek" demiş, fakat ”inşaallah" dememişti. Sonra o gece Süleyman (aleyhisselâm) kadınları dolaşır ve dolaştığı kadınlardan sadece birisi hamile kalır; o da yarım çocuk doğurur ve çocuğun ebesi bu cesedi Süleyman (aleyhisselâm)'ın tahtının üzerine bırakır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur ki,: ”Süleyman (aleyhisselâm) inşaallah deseydi o çocukların tamamı süvari olarak Allah yolunda cihad ederlerdi." Süleyman (aleyhisselâm), ”inşaallah" dememişti ve bunu söylemeyi Yüce Allah'ın muradı yerine gelsin diye unutmuştu. Buna göre Süleyman (aleyhisselâm)'nın imtihanı, yetmiş ya da yüz kadını dolaşacağım demesi ve inşaallah dememesi olmuştur. ”Cesetin tahtının üzerine bırakılması" demek sözü edilen yarım çocuk cesedinin tahtının üzerine bırakılması demektir. ”Dönmesi" ise Yüce Allah'a yapmış olduğu hatadan dolayı dönmesi demektir. Hatası ise böylesine önemli bir meselede inşaallah demeyi terketmektir. Bilindiği üzere Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ruhu, ashab-ı kehfi ve Zülkarneyn’i sorarlar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Yarın gelin size haber vereyim" der. Fakat inşaallah demez. Bunun üzerine kendisine vahyin gelmesi günlerce kesilir ve sonra: ”Allah'ın dilemesine bağlamadıkça; ‘İnşaallah' demedikçe hiçbir şey için 'bunu yarın yapacağım' deme" (Kehf: 23) Âyeti kerimesi nazil olur.(9)

Sâd 38:35

(Süleyman): 'Rabbim! Beni bağışla. Rabbim benim durumuma yakışmayan yapmış olduğum hatayı bağışla. Bana benden sonra kıyamet gününe kadar yaratıklardan kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Yani sadece bana mahsus bir hükümranlık ver. Bir hadisi şerifte şu ifadeler yer alır: ”Cinlerden bir ifrit dün gece namazımı bozmak için bana hücum etti. Ve Yüce Allah bana fırsat verdi. Onu yakaladım ve bu ifriti mescidin direklerinden bilisine hepiniz göresiniz ve Medine çocukları onunla oynasınlar diye bağlamak istedim. Ancak kardeşim Süleyman (aleyhisselâm)'nın 'bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver' şeklindeki duasını hatırladım ve ümitsiz olarak bu niyetimden vazgeçtim." (10) 10- Hadisi Buharı, Müslim ”Kitabü'l-Mesâcid" bölümünde tahric etmişlerdir. Bkz. Camiu'l-Usûl, 11/399. Şüphesiz sen bütün nimetleri bağışta bulunansın' dedi.

Sâd 38:36

Bunun üzerine Biz de istediği yere kastettiği ve gitmesini istediği yerlere ve bölgelere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, yani onun duasına bir karşılık olarak yumuşak, hoş, kimseyi incitmeyen saba rüzgârını ona boyun eğdirdik. Bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları... Şeytanlar Süleyman (aleyhisselâm)'a dilemiş olduğu köşkleri ve timsalleri yapıyorlardı ve bunlar Süleyman (aleyhisselâm) için Şam'da, Yemen'de büyük binalar ve muazzam köşkler bina etmişlerdir. Sonra bu şeytanlar denizin dibine dalıyorlar oradan inci, mücevher ve zinet eşyası çıkarıyorlardı. Demir halkalarla bağlı diğerlerini onun emrine verdik. Yani başka azgın şeytanları da onun emrine verdik de Süleyman (aleyhisselâm) bazılarını bazılarıyla zincire vurdu ve onları kötülük yapmaktan bozgunculuk çıkarmaktan alıkoymak için demirlerle bağladı.

Sâd 38:37

Bunun üzerine Biz de istediği yere kastettiği ve gitmesini istediği yerlere ve bölgelere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, yani onun duasına bir karşılık olarak yumuşak, hoş, kimseyi incitmeyen saba rüzgârını ona boyun eğdirdik. Bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları... Şeytanlar Süleyman (aleyhisselâm)'a dilemiş olduğu köşkleri ve timsalleri yapıyorlardı ve bunlar Süleyman (aleyhisselâm) için Şam'da, Yemen'de büyük binalar ve muazzam köşkler bina etmişlerdir. Sonra bu şeytanlar denizin dibine dalıyorlar oradan inci, mücevher ve zinet eşyası çıkarıyorlardı. Demir halkalarla bağlı diğerlerini onun emrine verdik. Yani başka azgın şeytanları da onun emrine verdik de Süleyman (aleyhisselâm) bazılarını bazılarıyla zincire vurdu ve onları kötülük yapmaktan bozgunculuk çıkarmaktan alıkoymak için demirlerle bağladı.

Sâd 38:38

Bunun üzerine Biz de istediği yere kastettiği ve gitmesini istediği yerlere ve bölgelere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, yani onun duasına bir karşılık olarak yumuşak, hoş, kimseyi incitmeyen saba rüzgârını ona boyun eğdirdik. Bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları... Şeytanlar Süleyman (aleyhisselâm)'a dilemiş olduğu köşkleri ve timsalleri yapıyorlardı ve bunlar Süleyman (aleyhisselâm) için Şam'da, Yemen'de büyük binalar ve muazzam köşkler bina etmişlerdir. Sonra bu şeytanlar denizin dibine dalıyorlar oradan inci, mücevher ve zinet eşyası çıkarıyorlardı. Demir halkalarla bağlı diğerlerini onun emrine verdik. Yani başka azgın şeytanları da onun emrine verdik de Süleyman (aleyhisselâm) bazılarını bazılarıyla zincire vurdu ve onları kötülük yapmaktan bozgunculuk çıkarmaktan alıkoymak için demirlerle bağladı.

Sâd 38:39

'İşte bu, Yani Süleyman (aleyhisselâm)'a biz şöyle dedik: Bu sana vermiş olduğumuz büyük hükümranlık, üstünlük, senden başka hiç kimseye verilmeyen yönetimin altına alma yeteneği Bizim, Bizden başkasının vermeye gücünün yetmediği sana özel bağışımızdır. İster ver, bundan istediğin kimseye ver, ister tut, ya da dilediğin kimseye verme. Hesap yoktur' dedik. Yani verdiğinde de vermediğinde de senin için her hangi bir sorumluluk yoktur. Çünkü bu konuda tasarruf yetkisi mutlak olarak sana verilmiştir. el-Hasen der ki,: ”Yüce Allah kime bir nimet vermisse bunun mutlaka o kişi üzerinde bir sorumluluğu vardır. Süleyman (aleyhisselâm) bundan müstesnadır. O verirse sevaba giriyor, vermezse günaha girmiyor ve sorumlu olmuyordu. Bu özellik ona mahsustu. "Hesap yoktur" ifadesini, bu hesapsız olarak bizim bağışımızdır. Hesab edilemez, şeklinde anlamak da mümkündür.

Sâd 38:40

Doğrusu onun için Bizim katımızda bir yakınlık yani dünyada büyük bir hükümranlıkla birlikte âhirette yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır. Orası da cennettir.

Sâd 38:41

Kulumuz Eyyûb'u da an. el-Kurtubî der ki,: ”Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'a sadece üç kişi iman etmiştir. Eyyûb (aleyhisselâm) doksan üç yıl hayat sürmüştür." Âyetin metninde yer alan ”Eyyûb" kelimesi ”abd" (kul) kelimesine atfı beyandır. O, Rabbine: 'Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk meşakkat ve eziyet yani elem ve hastalık ve bunlara benzeyen çeşitli sıkıntılar verdi' diye seslenmişti. Yani Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm) sıkıntı içinde ve muhtaç olduğunu ifade eden bir dille Yüce Allah'a böyle yakarmıştı.

Sâd 38:42

'Ayağını yere vur. Eyyûb (aleyhisselâm) yakarıp duâ ettiği zaman ona bu şekilde seslenmiştik. Hastalık süresi son bulunca ona ”ayağını yere vur" diye seslenmiştik. O da ayağını yere vurdu ve yerden bir su gözesi çıktı. Ona şöyle dedik: İşte yıkanacak yani yıkanacak olduğun ve içilecek soğuk bir su' (dedik) yani içecek olduğun bir su dedik. Bu suyu içeceksin ve içindeki hastalıklar iyi olacak. Bu seslenişten sonra Eyyûb (aleyhisselâm) sözkonusu suyla yıkanır ve ondan içer. Böylece yakalanmış olduğu hastalık gider ve sağlığına kavuşmuş olarak ayağa kalkar. Bir elbise giyer ve eski güzelliği tekrar geri gelir.

Sâd 38:43

Bizden bir rahmet, Bizim katımızdan büyük bir rahmet ve kendilerine hatırlatman için olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık. Eyyûb (aleyhisselâm)'un hastalığını giderdik. Kendisine ailesini bağışladık. el-Hasen şöyle der: Yüce Allah ailesini helak ettikten sonra tekrar diriltmiştir. ”Hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık" tan maksat Eyyûb (aleyhisselâm)'un daha önceki çocuklarının bir katı daha fazladan kendisine ihsan edilmiştir.

Sâd 38:44

'Eline bir demet sap al da onunla vur. Yeminini bozma' (dedik). Eyyûb (aleyhisselâm)'a: ”Bir eline bir demet ot ya da benzerini al onunla karına vur yemininde durmazlık etme. Çünkü böyle yaparsan yeminini yerine getirmiş olursun" dedik. Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm) hastalığı esnasında karısına: ”Allah'a kasem ederim ki, hastalığımdan iyi olursam sana yüz sopa vuracağım" diye yemin etmişti. Çünkü karısı onun uzun süren hastalığı esnasında canının sıkıldığını ortaya koymuştu. Yüce Allah peygamberi Eyyûb (aleyhisselâm)'u iki çeşit günahtan korumak istemiştir. Bunlar zulüm ve yeminini bozmaktır. Bunun yanında Yüce Allah kadının kocasına karşı yapmış olduğu iyiliklerin sevabı zayi olmasın istemiş, iyiliğe kötülükle karşılık vermeyi murad etmemiştir ve yine Yüce Allah Eyyûb (aleyhisselâm)'un karısının bereketi sebebi ile kıyamete kadar ümmetlere bu ruhsatı vermeyi murad etmiştir. Gerçekten Biz onu başına, ailesine ve malına gelen belâlar hususunda sabırlı bulduk. O Eyyûb (aleyhisselâm) ne iyi kuldu. Daima Allah'a yönelirdi. Eyyûb (aleyhisselâm) görüldüğü üzere bu şekilde nitelenmiş fakat, günahlarından Allah'a yönelirdi, denmemiştir. Çünkü Eyyûb (aleyhisselâm)'un başına gelen belâ, imtihan kabilindendi. Allahü teâlâ iki kulunu eşit tutup aynı şekilde övmüştür. Bunlar Süleyman (aleyhisselâm) ile Eyyûb (aleyhisselâm)'dur. Onların her ikisi hakkında da: ”O ne iyi kuldu. Daima Allah'a yönelirdi" buyurmuştur. (Bkz. Sâd: 30 ve 44). Bunlardan birine yani Süleyman (aleyhisselâm)'a nimet vermiş, o da bu sebeple şükretmiş, diğerine yani Eyyûb (aleyhisselâm)'a ise hastalık vermiş, o da buna sabretmiştir.

Sâd 38:45

Kuvvetli ve basiretli, İnayet ehli olan özel kullarımız İbrahim’i, İbrahim’in oğlu İshak'ı ve İshak'ın oğlu Yakub'u da an. Bu ifade bâtıl içinde yüzen cahillere bir tariz, yani üstü kapalı sataşma anlamı taşımaktadır ve onların âhirete yönelik amel yapmamaları, Yüce Allah'ın dini konusunda basiret sahibi olmamaları sebebi ile gözleri kör ve birer kötürüm gibi olduklarına işaret vardır. Ve yine onların çaba göstermeyi ve deliller üzerinde düşünmeyi, ellerinde imkân olduğu halde terketmeleri dolayısı ile kendilerine bir azarlama niteliği taşımaktadır.

Sâd 38:46

Çünkü Biz onları özellikle yani çünkü Biz onları muazzam ve içine her hangi bir pislik karışmamış saf bir özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Yani onlara verdiğimiz özellik, kendilerine daima âhiret yurdunu hatırlatan bir özelliktir. Ve bu özellik onlarda âhiret yurdundan başka bir düşünceyi bırakmaz. Âyet metninde geçen ”yurt" (dar) kelimesi herhangi bir sıfatla nitelenmemiştir. Bundan maksat âhiret yurdudur. Bu ifade ile gerçekte yurdun, âhiret yurdu olduğuna, dünyanın ise sadece âhiret yurduna bir geçit olacağına işaret edilmiştir.

Sâd 38:47

Doğrusu onlar Bizim katımızda seçkin, iyi kimselerdendir. Yani onlar hayırda seçkin kimselerdi.

Sâd 38:48

İbrahim (aleyhisselâm)’in oğlu İsmail’i, İsmail (aleyhisselâm)’in zikri, yani anılması hem babasından hem de kardeşinden ayrı olarak yer almışır. Bununla onun anılmasında, asıl gaye olan sabır konusundaki asilliğine işaret edilmektedir. Zira İsmail (aleyhisselâm), Allah yolunda boğazlanmak için kendisini teslim etmişti. Ya da İsmail (aleyhisselâm)’in ayrıca zikredilmesi daha fazla tazime lâyık olduğunun vurgulanması içindir. Çünkü İsmail (aleyhisselâm) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dedelerindendir. el-Yesa'yı, İlyas (aleyhisselâm) kendi yerine, el-Yesa (aleyhisselâm)'yı İsrail oğulları üzerine vekil bırakmıştı. Sonra da peygamber kılınmıştır. Zülkifl’i de an. Zülkifl bir lâkaptır. Bir rivayete göre el-Yesa ve Zülkifl birbirleri ile kardeş idiler. Zülkifl vakti ile ölen sâlih bir adamın amelini üstlenmişti. Her gün yüz rekât namaz kılardı. Bu sebeple Yüce Allah onu güzel övgülerle anmıştır. Hepsi de yani bu peygamberlerin hepsi de iyilerdendir. Yani iyilikleri ile tanınmış meşhur kimselerdi. Bu âyetler Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı teselli etmekte, içindeki sıkıntıları gidermektedir. Çünkü peygamberler itaatte kendilerini yordukları, âfet ve belâlar karşısında taş gibi güçlü olup birer üstün kişiler olarak düşmanlarından gelen her türlü eziyete ve belâlara sabırlı olduklarına ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), bütün peygamberlerden daha üstün olduğuna göre bunlara, yani bu niteliklere haydi haydi lâyıktır. Daha üstün olan, kendisinden daha aşağıdaki mertebede bulunan kimselere oranla daha dayanıklı ve daha sabırlı olur. Çünkü onun mertebesi böylece tam olmuş ve yüceliği ortaya çıkmış olur.

Sâd 38:49

İşte bu, yani peygamberlerin hayatlarından söz eden bu âyetler, onlar için bir şereftir, güzei bir zikirdir. Bu peygamberler sözkonusu zikirle ebediyyen anılacaklardır. Nitekim yüce Allah Zuhruf sûresinde şöyle buyurur: ”Doğrusu Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür." (Zuhruf: 44) İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şöyle söylediği rivayet olunur: ”Bu, daha önce gelip geçen peygamberlerin zikridir ya da bu Kur'an-ı Kerim’in içinde, olmuş olayların ve peygamberlerin zikri vardır. Onların başlarından geçen hikâyeler yer almaktadır. Bundan amaç bütün bunlardan ibret almak ve onların sürmüş oldukları hayata uymaktır." Doğrusu Yüce Allah'ın dışında her şeyi bir yana bırakıp sadece Allah'tan korkan muttakiler için güzel bir akıbet vardır: Dünyada iyi bir zikir ve anılmanın yanında âhirette de güzel bir dönüş yeri vardır:

Sâd 38:50

Kapıları kendilerine açılmış Adn Cennetleri vardır. Bu cümle güzel dönüş yerini beyan eden bir cümledir. Sözlükte ”Adn" ikamet etmek anlamınadır. Ebu Said el-Hudrî (radıyallahü anh), Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: ”Yüce Allah Adn Cennetini kendi elleri ile bina etmiştir. Orayı altın ve gümüşten kerpiçlerle bina etmiştir. Duvarlarının sıvasını miskten, toprağını zaferandan ve çakıllarını da yakuttan yapmıştır. Sonra cennete hitaben konuş demiştir. Cennet de: ”Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir," demiştir. Melekler de: ”Hükümdarların durağı olan ey cennet sen ne hoşsun" demişlerdir." Cennetlikler oraya vardıkları zaman cennetin kapılarını kendilerine açılmış bulacaklar ve herhangi bir güç sarfederek kapıyı açma ihtiyacını duymayacaklar. Bunun yanında kapının açılması için boyun eğme zilletini ve izin isteme külfetini hissetmeyecekler. Melekler kendilerini saygıyla, güleryüzle ve ikramla karşılayacaklar. Onlara: ”Sabrettiğinize karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun sonu cennet ne güzeldir," diyeceklerdir.

Sâd 38:51

Onlar koltuklara yaslanıp kurularak yani cennette rahat içinde olanların oturduğu şekilde oturarak orada birçok meyveler yani çeşit çeşit meyveler isterler. Sadece meyve istemelerinin ifade edilmiş olması onların bu isteklerinin beslenmek amacıyla değil sırf meyve yemek ve bundan lezzet almak olduğuna işaret etmek içindir. Ve içecekler isterler. Yani cennette içecek şeyler isterler. Bazı âlimlere göre bu cümlenin manası: ”Çeşit çeşit içecekler isterler" demektir.

Sâd 38:52

Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan yani onların yanında gözlerini sadece eşlerine dikmiş, onlardan başka hiçbir kimseye bakmayan bir yaşıtyaşça, vücutça birbirine akran güzeller vardır. Ya da kocaları ile aynı yaşta olup ne daha büyük ve ne de daha küçük olmayan güzeller vardır. Sahih bir hadiste şu ifadeleri görüyoruz: ”Cennetlikler cennete vücutları tüysüz, bıyıkları yeni terlemiş, gözleri sürmeli ve otuzüç yaşında olarak gireceklerdir. Her bir erkeğin iki eşi olacak ve her bir eşin yetmiş kat elbisesi olup hu elbiselerden bacağının içindeki ilikleri görüleceklerdir. ”(12)

Sâd 38:53

Ey muttakiler! Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dili ile işte hesap günü için size vaad olunan şeyler bunlardır. Yani melekler onlara der ki,: ”Size hazırlanmış olan bu sevap ve nimet hesap günü içindir. Çünkü hesap, mükâfata ulaşmanın sebebidir."“Size vaad olunan şeyler" ifadesini şu şekilde anlamak da mümkündür: Bu vaadedilen şey hesap ve ceza gününde olacaktır.

Sâd 38:54

Şüphesiz bu zikrolunan çeşit çeşit nimetler ve ikramlar, Bizim verdiğimiz rızıktır. Bizim size bahşetiğimiz insanımızdır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur. Yani ebediyyen bu ihsana kesilmek, yok olmak, son bulmak yoktur. İbn Abbas der ki,: ”Cennette hiçbir şey bitip tükenmeyecektir. Yenilen meyvesinin hemen yerine aynısı gelecek, yenilen hayvanın ve kuşunun yerine aynı hayvan ve kuş canlı olarak gelecektir. Şu halde akıllı olanın fani, gelip geçici lezzetten yüz çevirmesi Allah'a ve O'nun peygamberine itaat etmeye yönelmesi gerekir."

Sâd 38:55

Bu böyle! Yani buraya kadar anlatılanlar yukarıda zikretmiş olduğumuz muttakiler hakkındadır. Bazı tefsirciler şöyle demişlerdir: ”Burada yer alan ”bu" ifadesi herhangi bir yazarın eserinin bir bölümünü bitirip birinci bölümden ayrı bir diğer bölüme başladığı zaman kullanmış olduğu ifade kabilindendir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Buraya kadar şöyle şöyle olan olayları aklında tut ve şimdi gelecek olan ifadeleri bekle." Azgınlara da yani Yüce Allah'a karşı azgınlık eden ve peygamberleri yalanlayanlara da kötü bir gelecek vardır, âhirette kötü bir dönüş yeri vardır.

Sâd 38:56

Onlar cehenneme gireceklerdir. Yani onlar, kıyamet günü cehenneme girip de oranın müthiş hararetini hissederler. Fakat onlar bu günü kendileri için hazırlamışlardır. Orası yani cehennem ne kötü bir kalma yeridir. Ayetin orjinal metninde yer alan ”mihad" kelimesi uyuyan kimsenin yatağından istiare yapılmıştır. Çünkü cehennemde yatak ve istirahat olmayacaktır. Cehennemin yatağı ateş, yorganı da ateş olacaktır.

Sâd 38:57

İşte bu kaynar su, kaynamanın zirvesine ulaşmış su ve irindir. Cehennemliklerin vücutlarından akan irindir. Bu da çok şiddetli soğuktur. Ateşin sıcaklığı cehennemlikleri nasıl yakacaksa bunun soğuğu da öyle yakacaktır. Mü'minler meyvelerle, içeceklerle nimetlenirken kâfirler de kapkaynar su ve buz gibi irinlerle azap göreceklerdir. Onu tatsınlar. Yani bu azabı tatsınlar.

Sâd 38:58

Buna benzer yani şiddet ve çirkinlikte buna benzer daha türlü türlü, çeşit çeşit başkaları da vardır. Başka azap da vardır. Âyet metninde ”türlü türlü" denilmekle her bir günahın değişik bir cezası olduğuna işaret vardır. Tıpkı ektikleri her tohumun kendisine uygun bir meyvesi olduğu gibi.

Sâd 38:59

İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur. Ayetin manası şudur: Cehennemin bekçileri, azgınların başkanlarına, cehenneme girdikleri zaman saptırmış oldukları kendilerine tâbi olan kimselere işaret ederek derler ki,: ”İşte bunlar inkârda, sapıklıkta kendi arzuları ile ve tercihleri ile size nasıl tâbi olmuşlarsa cehenneme girmede de zorunlu olarak sizlere uyacak olan bir topluluktur. Şimdi sizlerin ardından gelenlere bakınız. Aranızda herhangi bir yardımlaşma yoktur. Birbirinize olan sevginiz kopmuş ve düşmanlığa dönüşmüştür." Onlar rahat yüzü görmesin. Yani onlar bir genişlik ve rahatlık yüzü görmesinler ya da hayatlarında rahatlık ve mesken genişliği, buna benzer başka rahatlık yüzü görmesinler. Kısaca söylemek gerekirse onlara hiçbir ikramda bulunulmayacaktır ve onların yaşantıları, evleri geniş olmayacak, tersine dar olacaktır. Arapçada ev sahibi kendisine misafir olarak gelen kimseye: ”Merhaba" der. Bunun manası geniş bir beldeye geldin demektir. Tersi de âyetin ifadesinde olduğu gibi ”la merhaba''dır; ki, ”rahat yüzü görme" demektir. Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir. Yani onlar kötü amelleri ve cehennemi hak etmeleri sebebi ile mutlaka oraya gireceklerdir.

Sâd 38:60

Liderlere uyanlar kendileri hakkında söylenen sözü işittikleri zaman: ”Ey önderlerimiz! 'Hayır asıl siz rahat yüzü görmeyin. Siz cehennemin bekçilerince bize söylenene çok daha fazlası ile lâyıksınız. Çünkü sizler kendi sapıklığınız yanında bizleri de sapıttınız. Onu bize siz sundunuz. O azabı veya cehenneme girmeyi siz sundunuz, buna siz sebep oldunuz, bizi oraya siz düşürdünüz, bizi oraya sürükleyecek sapık inançları, kötü amelleri sunarak bunları gözümüzde süsleyerek ve bizleri de teşvik ederek buna siz sebep oldunuz. Ne kötü bir yerdir' yani cehennem ne kötü bir yerdir derler.

Sâd 38:61

Yine onlar: Liderlere uyanlar onlarla çekişmeyi bir tarafa bırakarak ve Yüce Allah'a yakararak: 'Rabbimiz! Bunu, bu azabı ya da bu cehenneme girmeyi bizim önümüze kim getirdi ise onun ateşteki azabını iki kat artır' derler. Bu iki kattan birisi sapıklıklarına karşılık, diğeri de bizleri sapıtmalarına karşılıktır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz buyururlar ki, : ”Her kim kötü bir çığır açarsa bu çığırın günahı ve kıyamet gününe kadar o çığırda yol alan ve amel eden kimselerin günahı onun üzerinedir. ”(13) Buna, hem adam öldürüp hem zina eden bir kâfirle, kâfir olup bunları yapmayan bir başka kâfiri örnek olarak verebiliriz. Bu iki kâfirin kâfirlik günahları eşittir. Fakat adam öldürüp zina edenin ayrıca kötü amelinin fazla olması dolayısıyla azabı birinciye göre kat kattır. Şu halde aklı başında olan kimsenin nefsini ıslah etmesi, kötü ahlâkı, çirkin vasıfları bir yana bırakarak onu temizlemesi, kötü arkadaşlara uyup da aldanmaması gerekir. Çünkü onlar yarın bütün sevgileri ve dostları bir tarafa bırakarak birbirlerinden kopacaklardır. Hiç kimseye selîm kalp, faydalı ilim ve sâlih amelden başka hiçbir şey fayda vermeyecektir.

Sâd 38:62

İnkarcılar, Ebu Cehil vb. azgınlar derler ki,: 'Kendilerini (dünyada iken) kötülerden saydığımız kimseleri (burada) niçin görmüyoruz? Yani nedir bizim halimiz ki, dünyada iken kendilerini kötülerden saydığımız kimseleri burada göremiyoruz. Bu ifadeleri ile Müslümanların fakirlerini kastederler. Onlar Suheyb er-Rumî, Bilâl el-Habeşî, Selman el-Farisî, Habbab, Animar ve bunlardan başka muhacirlerin fakirlerinden olan diğerleri olup onları hakir görürler ve alay ederek kendilerine aramızdan Allah'ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı diye dalga geçerlerdi. Bu gibi kimseleri ”kötüler" diye nitelemeleri ya hiçbir hayırları, faydaları olmayan alt tabaka, hakir kimseler manasını kastetmeleri ya da bu fakirler kendilerinin dinlerinden olmadıkları için onların gözünde kötü olmalarındandır.

Sâd 38:63

Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?' Âyetin mânâsı şudur: Biz onlara hangi hareketi yapmıştık? Onları alaya mı almıştık yoksa hakir görüp tahkir mi etmiştik? Önderler bu ifadeleri ile kendilerini kınamak ve yapmış oldukları her iki fiili uygun görmemek istemişlerdir. Âyetin manası bir de şu şekilde olabilir: Onlar bizden daha hayırlı oldukları halde biz bunu bilmiyormuşuz. Ve kendilerini dünyada alaya aldık. Hatta hakir gördüğümüzden onları görmedik bile.

Sâd 38:64

Onların durumuna dair anlatılan işte bu cehennem ehlinin tartışması, önderlerin ve onlara uyanların aralarındaki tartışma, şüphesiz bir gerçektir. Meydana geleceği kesindir.

Sâd 38:65

Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke müşriklerine de ki,: 'Ben sadece bir uyarıcıyım. Ben sadece Yüce Allah'ın katından gelen uyarıcı peygamberim, sizi uyarıyorum. İnkârınıza ve günahlarınıza verecek olduğu azaptan kaçınmanızı istiyorum. Ve yine de ki,: Ne zatında, ne sıfatlarında ve ne de fiillerinde asla çokluğu ve ortaklığı kabul etmeyen tek ve kahhâr olan Allah'tan başka var olan hiçbir ilâh yoktur. O halde O'ndan başka sığınacak yer ve kaçacak bir kucak yoktur.

Sâd 38:66

O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların bütün yaratıkların Rabbidir. Yani bütün âlemlerin mâliki olan Allah'ın ortağı olması nasıl düşünülebilir? O hiçbir işinde mağlup olmayan üstündür. Ve yine O, günahkârlardan intikam almaya gücü yetendir. İzzet ve güç, Allah'a mahsustur ve sadece O'nun vasıtası ile güçlü olunabilir? Çok bağışlayıcıdır.' Tevbe edip sâlih amel işleyenleri çok bağışlar, günahlarını örter ve yok eder. Bir hadiste şöyle haber verilir: ”Bir kul 'ya Rabbi beni bağışla dediğinde Yüce Allah buyurur ki,: Benim kulum bir günah işlemiş ve kendisinin günahları bağışlayan ve günahlar dolayısıyla hesaba çeken bir Rabbinin olduğunu bilmiş, şahit olunuz ki, Ben onu bağışladım."(14)

Sâd 38:67

De ki,: 'Bu Kur'an ve Kur'an'ın size haber vermiş olduğu tevhid'e, peygamberliğe, kıyametin haberlerine, dirilmeye, cennete, cehenneme vb. şeylere dair vermiş olduğu haber büyük bir haberdir, çok büyük bir olaydır.

Sâd 38:68

Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Onun üzerinde düşünmüyorsunuz ve Kuranı, sapık olmanız, cahillikte ileriye gitmiş olmanız dolayısı ile yalan sayıyorsunuz. Bunun için böylesine muazzam bir kitaba iman etmiyorsunuz. Oysa Kur'an'ın tamamı ile alınması, güzelce gönül hoşluğuyla kabul edilmesi ve ona inanılması kurtuluşa sebeptir. Kur'an'ı yalan saymak ise helak olmak demektir.

Sâd 38:69

Onlar orada tartışırken, onlar Âdem (aleyhisselâm) hakkında birbirlerine başvurup ve Yüce Allah: ”Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara: 30) dediği zaman ”Yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun" (Bakara: 30) şeklinde eski ilâhî kitaplarda yer aldığı üzere tartışırlarken benim Mele-i A'la hakkında ”Mele-i A'la", meleklerdir. Hiçbir bilgim yoktu. Yani daha önce bu konuda benim hiçbir bilgim yoktu. Eski kitaplarda yer alan bu tartışmayı ne duymuş ve ne de her hangi bir kitaptan okumuş değildim. Şu halde bu bilginin sadece vahiy yoluyla elde edilmesinden başka bir yol düşünülemez. Yani ben peygamber olmasaydım onların tartışmalarını ve çekişmelerini sizlere haber veremezdim.

Sâd 38:70

Ben peygamber olduğu apaçık delillerle Yüce Allah'ın katından gönderilen bir uyarıcı olduğum için, bir peygamber olduğum için gayba dair haberler bana vahyolunuyor.'

Sâd 38:71

Rabbin meleklere demişti ki,: Ey Rasûlüm Muhammed! İzzet ve celâl sahibi Rabbin mukarrabîn meleklerine şöyle dediği zamanı hatırla: 'Ben ileride muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.

Sâd 38:72

Onu tamamlayıp yani onu insan suretinde ve beşerin yaratılışı biçiminde şekle soktuğum zaman, ya da bazı özelliklerini değiştirmek suretiyle bedeninin parçalarını yarattığım, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman yani onun hazırlığını tamamlayıp da benim emrimden ibaret olan yaşamasına vesile olacak olan ruhu verdiğim zaman... İmam Gazzalî der ki,: ”Gerçekten ruh iki çeşittir: Birisi ”hayvanı" ruhtur ki, bu doktorların ”mizaç" diye isim verdikleri ruhtur. Bu ruh insanın bedeninde dolaşan mutedil buharımsı, lâtif, ince bir cisimdir ve bu ruh bedenin zahirî ve cismanî gücünü taşıyan ruhtur. Bu ruh bedenin yok olması ile yok olur. Ölümle ortadan kalkar. İkinci ruh, ise ”ruhanî'dir. Nefsi natıka dedikleri bu ruhtur. Bu ruh için lâtife, akıl ve kalp de denir. Bütün bu lâfızlar aynı mânâya gelir. Bu ruhun, nefsin hayvanî güçleri ile ilişkisi vardır. İşte böylesi bir ruh, bedenin yok olması ile yok olmaz. Öldükten sonra da varlığına devam eder." Derhal ona secdeye kapanın'. Yani halifeliğe lâyık olduğu için Âdem'e secdeye kapanınız. Bu söz konusu secde selâmlama ve saygıda bulunma kabilindendir. Çünkü ibadet kabilinden Allah'tan başka hiçbir kimseye secde etmek caiz değildir. Ne bu ümmette ve ne de geçmiş ümmetlerde caiz olmamıştır. Geçmiş ümmetlerde selâmlama kabilinden yaygın iken İslâm dini bu âdeti ortadan kaldırmıştır.

Sâd 38:73

Bunun üzerine bütün melekler içlerinden hiçbiri geri kalmamak üzere toptan kimse kimseden geri kalmayacak şekilde aynı anda hep birden secde ettiler. Yani Yüce Allah Âdem’i çamurdan yarattı. Sonra insan biçimine koydu. Ardından ona ruhu üfürdü ve melekler ona secde ettiler.

Sâd 38:74

Yalnız İblis secde etmedi. Çünkü o büyüklük tasladı ve kendini büyük gördü, Yüce Allah'ın ilminde ezelî ve ebedî olarak kâfirlerden oldu.

Sâd 38:75

İblis, secde etmekten kaçındığı zaman Allah: Ona: Ey İblis! İki elimle yarattığıma, kendisine şeref vermek üzere özel olarak kendi elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden ve secde etmemeye çağıran nedir? Hakkın olmadığı halde böbürlendin mi? Yoksa, üstün olmayı ve yüceliği hak eden yücelerden misin?' dedi.

Sâd 38:76

İblis: kendisinin secde etmesine engel olan nesneyi söylemek üzere: 'Ben ondan hayırlıyım. Yani ben Âdem'den daha üstünüm dedi ve neden daha hayırlı olduğunu beyan etmeye başladı: Beni ateşten yarattın. Onu çamurdan yarattın' dedi. Bu sözün mânâsı şudur: Eğer Âdem ateşten yaratılmış olsa idi ona secde etmezdim. Çünkü o zaman benimle eşit olurdu. Şu halde benden daha aşağı olana nasıl secde ederim. Çünkü o, çamurdan yaratılmıştır. Ateş, çamurdan üstündür ve toprağı yer. Şu halde üstün olanın daha aşağı olana secde etmesi güzel değildir. Bunun emredilmesi nasıl güzel olur? İşte böylece İblis, bunun kendine ait bir şeref olduğunu zannetti. Şerefin, Yüce Allah'a itaat etmek suretiyle kazanılacağını bilmedi. Mel'un İblis üstünlüğü, madde ve unsur cihetine bağlamakla hata etti. Üstünlüğün fail cihetinden geleceğini gözden kaçırıp ayağı, doğru yoldan kaydı. Nitekim bu gerçeği Yüce Allah'ın: ”İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir?" (Sâd: 75) ifadesi bizlere haber vermektedir. Âdem’in üstünlüğü aynı zamanda ”İçine de ruhumdan üfür düğüm zaman" (Sâd: 72) ifadesi ile Yüce Allah'ın vurguladığı üzere biçim itibari ile de idi. Meselenin asıl özü ve ana cevheri olan gaye açısından bakacak olursak, Yüce Allah'ın Bakara Sûresi'nde: ”Allah Âdem'e de bütün isimleri öğretti." (Bakara: 31) âyetinde ifade edildiği gibidir. Bu sebeple Yüce Allah meleklere Âdem’in yeryüzünde halifeliğin temeline dair meseleleri onlardan daha iyi bildiği ortaya çıkınca ve onun, başkalarında olmayan bazı özelliklerinin bulunduğu anlaşılınca Yüce Allah meleklere, ona secde etmelerini emretti. İki şeyden birisinin diğerine göre asıl itibari ile daha üstün olması, fakat kendisine tercihe şayan olmasını engelleyen bir takım niteliklerin eklenmiş olması mümkündür. Nitekim İblis örneğinde böyle olmuştur. Çünkü İblis’in aslına kibirlenmek, hased etmek, kendini beğenmek, isyan etmek gibi düşük bir takım arazlar gelmiştir. Ve böylece lanete uğramıştır. Âdem (aleyhisselâm)’in durumu ise bunun tam tersidir.

Sâd 38:77

Kahrı ve izzeti ile Allah: Ey İblis! 'Çık oradan yani cennetten veya meleklerin arasından sen artık kovulmuş birisisin. yani her türlü hayırdan ve ikramdan taşla ya da gök taşlarıyla kovulmuş birisisin.

Sâd 38:78

Din gününe kadar yani ceza ve ukubet gününe kadar lanetim senin üzerinedir,' buyurdu. Yani gazabımla birlikte rahmetimden uzaklaştırmam senin üzerinedir, buyurdu. Bu, şu demektir. Dünyada lanet senin üzerinedir. Bu ifadeden İblise lanetin âhiret günü kesileceği anlamı çıkmaz. İblis’in kovulması, kibrinden nefsine bakıp kendisinden sonra yaratılmış olan bütün yaratıkları, ben ondan daha hayırlıyım diyerek kendine kıyaslamasından idi.

Sâd 38:79

İblis: 'Ey Rabbim! O halde ceza için kabirlerinden tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver' dedi. Yani beni kovulmuş kıldın. O halde bana mühlet ver ve beni kıyamet gününe kadar öldürme dedi. Buradaki ”tekrar diriltilecekleri güne kadar" ifadesinde kastedilen Âdem ve onun zürriyetidir. İblis bu duası ile Âdemoğlunu saptırmak ve onlardan intikamını almak için bir genişlik ve ölümden tamamıyla kurtulmayı dilemiştir. Çünkü dirilme gününden sonra artık ölüm diye bir şey yoktur. Fakat duası kabul olunmamış ve muradına erememiştir.

Sâd 38:80

Allah: 'Haydi sen Allah'ın takdir ettiği ve mahl tıkatın yok olması için tayin ettiği bilinen güne kadar, bu süre birinci üfürülme anıdır. Yoksa İblis tarafından arzu edilen dirilme anı değildir. Mühlet verilenlerdensin' buyurdu. Yani sen ezelde hikmet gereği eceli geriye bırakılmış olan melekler ve benzeri mahlukatın zümresindensin buyurdu.

Sâd 38:81

Allah: 'Haydi sen Allah'ın takdir ettiği ve mahl tıkatın yok olması için tayin ettiği bilinen güne kadar, bu süre birinci üfürülme anıdır. Yoksa İblis tarafından arzu edilen dirilme anı değildir. Mühlet verilenlerdensin' buyurdu. Yani sen ezelde hikmet gereği eceli geriye bırakılmış olan melekler ve benzeri mahlukatın zümresindensin buyurdu.

Sâd 38:82

İblis: 'Senin mutlak kudretine yemin olsun ki, yani senin kahrına ve mutlak hükümranlığına yemin ederim ki,... Bu âyeti kerime A'raf Sûresi'nde geçen: ”İblis dedi ki,: Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım." (A'raf: 16) âyeti ile çelişmez. Çünkü Allah'ın İblis’i azdırması kudretinin ve izzetinin eserlerinden birisi, kahrının ve hükümranlığının ahkâmından bir hükümdür. Onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana hepsini mutlaka azdıracağım' dedi. Yani yemin olsun Âdemoğlunun zürriyetini, günahları kendilerine güzel göstererek, kafalarına şüphe ve kuşku sokarak azmalarına sebep olacağım. Ancak Allah'ın kendine itaat için ihlâsa erdirdiği ve azgınlıktan korumuş olduğu kulları müstesnadır. Yada kalblerini halis kılan, amellerini riya şüphesinden uzak olarak Allah için yapan kulların müstesna hepsini mutlaka azdıracağım, demek olur.

Sâd 38:83

İblis: 'Senin mutlak kudretine yemin olsun ki, yani senin kahrına ve mutlak hükümranlığına yemin ederim ki,... Bu âyeti kerime A'raf Sûresi'nde geçen: ”İblis dedi ki,: Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım." (A'raf: 16) âyeti ile çelişmez. Çünkü Allah'ın İblis’i azdırması kudretinin ve izzetinin eserlerinden birisi, kahrının ve hükümranlığının ahkâmından bir hükümdür. Onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana hepsini mutlaka azdıracağım' dedi. Yani yemin olsun Âdemoğlunun zürriyetini, günahları kendilerine güzel göstererek, kafalarına şüphe ve kuşku sokarak azmalarına sebep olacağım. Ancak Allah'ın kendine itaat için ihlâsa erdirdiği ve azgınlıktan korumuş olduğu kulları müstesnadır. Yada kalblerini halis kılan, amellerini riya şüphesinden uzak olarak Allah için yapan kulların müstesna hepsini mutlaka azdıracağım, demek olur.

Sâd 38:84

Allah: 'Doğrusu... Bu âyet: ”Doğru söz benim yeminimdir. Ya da doğru söz benim sözümdür," şeklinde anlaşılabilir. Nitekim Hûd Sûresi'nde: ”Bu, senin Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir..." (Hûd: 17) âyeti de bunun gibidir, -ki, Ben hep doğruyu söylerim- yani Ben gerçekten başka bir şey söylemem.

Sâd 38:85

Mutlaka sen Yani senin cinsinden olan şeytanlar ve onlardan Âdemoğlunun zürriyetinden kendi tercihlerini kötüye kullanarak azgınlıkta ve sapıklıkta sana uyanların hepsi ile cehennemi dolduracağım' buyurdu yani bunların hiçbirini dışarıda bırakacak değilim. Aklı başında olan kimsenin güzel terbiye ile edeplenmesi, cehennemde şeytanla birlikte olmamak için onun adımlarını takip etmemesi gerekir. Ebu Mûsa el-Eş'arî'nin şöyle dediği rivayet olunur: ”Sabah olunca İblis askerlerini etrafa yayar, onlara der ki,: 'Kim bir Müslümanı sapıtırsa ona bir taç giydireceğim.' Askelerinden birisi İblise der ki,: 'Ben filancayı saptırıp karısını boşatacağım.' İblis: 'Yeniden evlenebilir,' der. Bir diğeri: 'Ben filancayı saptırıp anne ve babasına, ya da onlardan birisine asi olmasına sebeb olacağım,' der. İblis: 'Ama anne ve babasına tekrar iyilik yapmaya başlaması muhtemeldir' der. Bir diğer asker: 'Ben filancayı şaşırtıp içki içmesine neden olacağım,' der. İblis: 'Sen hoşuma giden büyük bir iş yaparsın' der. Bir başkası: 'Ben filancayı şaşırtıp zina etmesine sebeb olacağım,' der. İblis: 'Sen iyi bir iş yaparsın' der. Bir başkası: 'Ben filancayı şaşırtıp adam öldürmesine sebeb olacağım' der. İblis: 'Sen, evet sen çok büyük bir iş yapıyorsun. Benim en büyük arzumu, en mükemmel hoşnutluğumu sen elde ediyorsun. Çünkü adam öldürmek en beteri ve en büyüğüdür,' der." (15) 15- Bu hadis burada mânâ itibari ile rivayet olunmuştur. Hadisi Müslim Sahih’inde, Ahmed bin Hanbel Müsnedinde rivayet ederler. Ahmed’in rivayeti şu şekildedir: ”İblis tahtını suyun üzerine koyar. Sonra adamlarını etrafa salar. Kendisine mertebe itibari ile en yakın olan, çıkardığı fitne en büyük olandır. . . İçlerinden birisi gelir ve der ki,: Şöyle şöyle yaptım. İblis: Sen bir şey yapmamışsın, der. Bir başkası gelir ve der ki,: Ben filanca kişinin karısı ile boşanmasına yol açtım. İblis bunu kendisine yaklaştırır ve der ki, sen ne iyisin..." Bkz. el-Fethu'l Kebîr, 1/284.

Sâd 38:86

Ey Rasûlüm Muhammed! Müşriklere de ki,: 'Buna karşılık yani size getirmiş olduğum Kur'ân'a karşılık veya vahyi tebliğ etmeme ya da peygamberlik görevimi eda etmeme karşılık ben sizden hiçbir ücret, dünya malı istemiyorum fakat size ücretsiz olarak bildiriyorum ve ben olduğumdan başka türlü görünenlerden de değilim. Yani ben durumumu bildiğiniz üzere olduğundan başka türlü görünmeye çalışan kimselerden değilim ki, yalan yere peygamber olduğumu iddia edeyim ve Kuranı kendi kafamdan uydurmaya çalışayım. Bu âyeti kerime yapmacık, olduğundan başka türlü görünmeyi yasaklamaktadır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ben ve ümmetimin sâlih kimseleri yapmacıklıktan, olduğundan başka türlü görünmekten uzağız." (16) Bir başka hadisi şerifte Rasûllüllah şöyle buyurur: ”Ben ve ümmetimin muttaki olan kimseleri olduğundan başka türlü görünmekten münezzehiz." 16- Hadisi ed-Deylemî ve İbn Asakir rivayet etmişlerdir. Bkz. ed-Dürru'l-Mensur, 5/321. Abdullah bin Mes'ud der ki,: ”Ey insanlar bir şey bilen kimse bunu söylesin. Bir şey bilmeyen ise: 'Allah en iyi bilir,' desin. Bir kimsenin bilmediği bir şey için: 'Bunu Allah en iyi bilir' demesi onun ilim erbabı olduğuna alâmettir. Çünkü Allahü teâlâ peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: ”Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim" diye tavsiyede bulunmuştur. (17)

Sâd 38:87

O, ancak âlemler için, insan ve cinlerin tümü için bir öğüttür. Yani Yüce Allah'tan bir öğüttür. Şereftir, ebedî bir zikirdir.

Sâd 38:88

Ey müşrikler! Onun verdiği haberi yani Kur'an'ın vermiş olduğu vaad, tehdit ve benzeri haberleri, ya da Kur'an'ın verdiği haberin doğru ve gerçek olduğunu bir zaman sonra yani öldükten sonra ya da bilginin hiçbir fayda vermeyeceği kıyamet günü çok iyi öğreneceksiniz.' Allah'ın yardımı ile Sâd Sûresi'nin tefsiri bitti.

Zümer 39:1

ZUMER SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 75 âyettir. Bu kitabın Kur'an'ın ve Kur'an'dan da özellikle bu sûre-i şerifenin indirilişi izzet ve hikmet sahibi Allah'ın karındandır. Yoksa müşriklerin: ”Muhammed Kur'an'ı kendi kafasından uydurmuştur" şeklinde dedikleri gibi başkası tarafından indirilmiş değildir. Bazı âlimlere göre âyetin mânâsı şudur: Kitabın indirilişi Allah karındandır. O halde kitaba kulak veriniz, onun gereğince amel ediniz. Çünkü o aziz bir kitaptır ve aziz olan Rabbin katından aziz olan bir kula aziz olan bir meleğin dili ile yine aziz ve değerli olan bir ümmet hakkında indirilmiştir.

Zümer 39:2

Şüphesiz Biz kitabı sana hak olarak indirdik. Yani kitabın içinde ne varsa hepsi haktır, gerçektir. Üzerinde hiçbir şüphe yoktur. Ve kesin bir biçimde gereğince amel edilmesi gerekir. O halde sen de dini, Allah'a has kılarak O'na kulluk et. Yani amelini ve itaatini âlemlerin Rabbine has kılarak samimi davran.

Zümer 39:3

Dikkat et! Şirkten arınmış halis din yalnız Allah'ındır. Yani din O'nun hakkıdır ve O'nun kılmış olduğu vaciplerden oluşmuştur. ”Hâlis din yalnız Allah'ındır" demek, kul Allah'a olan itaatim yalnız O'na has kılmalıdır, demektir. Hasan şöyle der: ”Hâlis din İslâm dinidir. Çünkü İslâm'ın dışındaki diğer dinler şirkten hâlis değillerdir ve bu dinler Yüce Allah'ın emretmiş olduğu dinler değillerdir. Allahü teâlâ sadece İslâm dinini kabul edecektir. Ebû Hureyre (radıyallahü anh) rivayet ediyor: Adamın birisi gelir ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a der ki,: ”Ey Allah'ın Rasûlü ben biraz sadaka vermek istiyorum. Bunu verirken Yüce Allah'ın rızasını ve insanların da övgüsünü almak istiyorum." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cevap verir: ”Kudreti ile yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, içinde Allah'a şirk koşulan hiçbir ameli O kabul etmez." Bundan sonra Rasûlüllah: ”Dikkat et hâlis din yalnız Allah'ındır" âyetini okur.(l) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir başka hadisi şerifte şöyle buyurur: ”Allahü teâlâ buyurur ki,: Herhangi bir kimse, içine Benden başkasını da katmış olduğu bir amel yaparsa o amelin tamamı o kimseyedir ve Ben onun amelinden uzak olurum ve Ben şirkten en çok müstağni olanım." (2) Yüce Allah, ancak kendisine has olarak yapılan ameli kabul eder. İçine zerre kadar riya karışan ameli kabul etmez. Onu bırakıp bir takım dostlar edinenler, Allah'tan başkasını rab kabul edip onlara ve putlara tapanlar ve ibadeti sadece Allahü teâlâ'ya has kılmayanlar (derler ki,): 'Onlara, O dostlara, yani putlara kulluk ettiğimiz hususların hepsinde bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.' Kendilerine gökleri ve yeryüzünü kimin yarattığı sorulduğunda ”Allah" diyorlardı. ”Neden putlara tapıyorsunuz?" diye sorulduğunda: ”Onlara bizi sadece Allah'a yaklaştısmlar diye tapıyoruz," diyorlardı. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde kimisinin tevhid inancına inanıp kimisinin de Allah'a şirk koşarak aralarında ayrılığa düştükleri ve her bir zümrenin kendi inandığının daha doğru olduğunu iddia ettiği din konusunda aralarında hüküm verecektir. Yani dini sırf Allah'a has kılmayanlar ile bunların hasımları olan dini sırf Allah'a has kılanlar arasında hüküm verecektir. Ve bunun hükmü, tevhid erbabını cennete, müşrikleri de cehenneme koymak olacaktır. Şüphesiz Allah yalancı yani yalana batmış ve inkarcı kimseyi küfre alabildiğine dalan kimseyi doğru yola iletmez. Yüce Allah böyle bir kimseyi, hidayete ve istenmeyen şeylerden kurtuluş arzulanan şeyleri elde etme yolu olan hakka iletmez. Çünkü yalan ve inkâr basireti yok eder, hidayete uygun değildir. Çünkü bu iki özellik, sapıklığa dalma, azgınlıkta devam etme dolayısıyla aslî fıtratta değişiklik yaparlar. Onların yalancılıkları şundan ileri geliyordu: Onlar bazı dostları hakkında: ”Bunlar Allah'ın kızları ve oğludur," diyorlardı ve yine ilâhların kendilerine şefaatçi olacağını ve kendilerini Allah'a yaklaştıracağını söylüyorlardı. İnkârları ise bu dostlara tapmaları ve gerçek nimet vereni unutarak nimete nankörlük etmelerinden dolayı idi. Çünkü insanoğlu kendini ve âlemleri yaratanı, yoktan var edeni tanıma yetenekleri ile yaratılmıştır. İnsanın tabiatının ve mayasının gereği, kendini yaratana ibadet etmektir. Kendini yaratana yaklaşmak, Allah'ın insanları yaratmış olduğu fıtratın yani mayanın özelliklerindendir. Fakat fıtrattan gelen bu marifete ve tabiatın gereği olan bu ibadete itibar yoktur. Çünkü o, Allah'tan başkasını Allah'a ortak koşmakla kirlenmiştir. Çünkü Allah'a ortak koşmak, nefsin faaliyetlerinden ve onun heva ve hevesine uymaktan kaynaklanmaktadır. Oysa asıl itibar edilmesi gereken samimi ve katıksız tevhidden kaynaklanan marifettir. Bu marifetin emarelerinden birisi de peygamberlerin davetini kabul etmek, peygamberlere ve kendilerine indirilen kitaplara inanmak, heva ve hevese aykırı davranmak; keyfine uygun değil, tam tersine şeriata uygun biçimde ibadet etmek, Yüce Allah'ın kendilerine farz kıldığı farzları eda ederek O'na yaklaşmak, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnet olarak yaptığı nafile sünnetleri yerine getirmek ya da o sünnetlerin benzeri nafile ibadetlerde bulunmaktır. Bugün çeşitli tabakalardan herkes kendi inandığı din ve mezhebin gerçek olduğunu iddia etmektedir. Yüce Allah dünyada ve âhirette onların arasında hükmünü verecektir.

Zümer 39:4

Eğer Allah Müşriklerin ”Allah bir evlât edinmiştir" şeklinde iddia ettikleri gibi bir evlât edinmek istese idi, elbette yarattıklarından yani yarattığı mahlûkat cinsinden dilediğini seçerdi. Dilediği kişiyi evlât edinir ve seçerdi. Ne Meryem’i, ne İsa'yı ve ne de Uzeyr’i özel olarak evlât edinmez, başka bir cins yaratır, yarattığı cinsden daha üstün ve daha şerefli bir cins yaratır ve onu evlât edinirdi, fakat bunu mümteni olduğu için yapmıyor. Mümteni olan şeylere kudret ve irade ilgilenmez. O'nun bütün yaptığı kullarından dilediği kimseleri seçmesi ve onları kendi zatına yaklaştırmasıdır. Nitekim bunu, bazı melekler ve bazı insanlar arasından seçerek yapmıştır. Yüce Allah buna şu âyetinde işaret eder: 'Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da..." (Hace: 75) Bu sebeple evlât edinme yerine seçme ifadesi kullanılmıştır. O münezzehtir, yani Yüce Allah bizatihi bundan ve onların iddia ettiği gibi dost ve evlât edinmekten münezzehtir. O, bir ikincisi olmayan -çünkü çocuk babasından sonra ikincidir. Onun cinsinden ve benzeridir.- Tek Kahharlığı her hangi bir cinsi ve benzerliği hiçbir şekilde kabul etmeyen ve kahhar olan Allah'tır.

Zümer 39:5

Allah gökleri ve yeri ve bu ikisi arasındaki bütün varlıkları hak ile yarattı. Doğru olarak bir takım hikmetleri ve maslahatları taşıyan biçimde yarattı. Yoksa bâtıl ve boşuna yaratmadı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Yani gündüzü de gecenin üzerine örtüyor. Bazı âlimlerin açıklamasına göre geceyi kısaltıp gündüzü uzatması, âyetin deyimi ile Allah'ın ”tekvi-n'"dir. Yüce Allah bu ifadesi ile güneşin hareketine, doğduğu yerlerin değişimine, geceyle gündüzün uzayıp kısalmasına işaret etmektedir. Buna göre mânâ: Gece ve gündüzün her birini diğerine örtüyor. Sanki bir elbise üzerine bir diğerini sarar gibi geceyi gündüze, gündüzü de geceye sarıp sarmalıyor, demek olur. Ya da Yüce Allah sarığın dürümleri nasıl birbirini takip edip üstüste geliyorsa gece ile gündüzü de birbirinin peşine getirmek sureti ile adeta onları üstüste duruyor, demek olur. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Yani onları ilâhî emrine boyun eğdirmiştir. Onlardan her biri belli bir süreye kadar belli bir müddete kadar akıp gider. Kendi burçlarında yol alırlar. Ayette yer alan ”belli bir süre" den maksat her gün ya da her ay aldıkları biçimin sonuna kadar, demektir. Veya artık hareketlerinin kesilecek olduğu kıyamet gününe kadar, demek olur. Bütün bunlar Ademoğlunun menfaati içindir. Dikkat et! Biliniz ki, bir olan O, azizdir her şeye kadir ve her şeye üstündür ve bu sebeple âsî olan kullarına ceza vermeye de gücü yeter. Ve çok bağışlayıcıdır. Bu sebeple insanları cezalandırıp da bu göz kamaştırıcı yaratıklarından rahmetinin eserini ve bunların herkese şâmil olan menfaatini çekip almaz. İmam Gazalî (radıyallahü anh) Allah'ın ”gaffar" sıfatı hakkında der ki,: ”Gaffar iyilikleri ortaya çıkarıp çirkin şeyleri örten demektir. Günahlar bu çirkin şeylerden olup Yüce Allah bu dünyada üzerlerine perde çekerek, âhirette de cezasını vermeyip affederek bunları örter." Kulu üzerinde örtmüş olduğu ilk şey, gözlere çirkin gelen çirkin yerleri karın boşluğu içinde örtülü ve kapalı bırakıp dışını güzel yaratmasıdır. Kulun pislik ve necaset bulunan içi ile, temiz ve güzel olan dışı arasında ne büyük bir fark vardır. O halde insanın dışı neleri gösterirken içinde neler gizlidir bir bakmalı. Yüce Allah'ın ikinci örtmesi de şudur: İçinden geçen kötü şeyleri ve çirkin fiilleri yapma iradesini kalbinde sır olarak saklamış ve hiç kimse başkasının içinden geçen şeyleri öğrenme imkânı elde edememiştir. Eğer insanlar karşısmdakilerin akıllarından geçenleri, içlerinde taşımış oldukları hıyanet, aldatma ve başkalarına kötü zan besleme gibi duyguları öğrenebilselerdi, herkes birbirine kin duyardı. Dahası karşısındakini öldürmeye, ortadan kaldırmaya çabalarlardı. Şimdi dönüp bakmalı, Yüce Allah insanın içinden geçen sırları ve duyguları nasıl örtüyor ve kapatıyor? Üçüncüsü ise, aslında insanı herkesin gözünde rezil ve rüsvay etmesi gereken günahlarını bağışlamış olmasıdır. Allahü teâlâ insan imanlı olarak ölürse, günahlarının çirkinliğini iyi amellerinin sevabı ile örtmek için kötülükleri iyiliklerle değiştireceğini vaad etmiştir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Herhangi bir mü'min diğer bir müminin ayıbını örterse Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter." (3) Din kardeşini gıybet eden, onun ayıplarını araştıran, kötülüğe yatkın bulunan kimseler Peygamber Efendimizin yukarıdaki anlatımından uzaktırlar. Hadisde anlatılan kimse, Allah'ın mahlûkatı arasında sadece güzel şeyleri yayan kimsedir. Hiçbir yaratık mükemmellikten ve eksiklikten, güzellikten ve çirkinlikten uzak değildir.

Zümer 39:6

Ey bütün insanlar! O Yani Allahü teâlâ sizi bir tek nefisten yarattı. O nefis Adem (aleyhisselâm)dir. Sonra ondan da eşini yarattı. Yani bu bir tek nefsin cinsinden eşini yarattı da böylece onları çift yaptı. Ve böylece nefsini tek iken çift hale getirdi. Yüce Allah mutlak olarak böyle bir yaratmada tektir. O halde kendisinin bilinmesi ve hiçbir ortak koşmadan O'na ibadet edilmesi gerekir. Sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Yani takdir etti ve sizin için taksim etti. Ya da âyetin mânâsı şöyledir: Yüce Allah yağmur ve benzeri gökten inen bir sebeb ile sizin için erkek ve dişi olmak üzere sekiz eş hayvan meydana getirdi. Bunlar; deve, sığır, koyun ve keçidir. Koyun cinsinden dişi ve erkek olmak üzere iki, keçiden, deveden ve sığırdan da dişili erkekli iki olmak üzere sekiz eş takdir edip yaratmıştır. At, katır ve eşek bu hayvanlardan değildir. Sizi de annelerinizin karınlarında yani rahimlerinde üç karanlık içinde, bunlar; karın, rahim ve rahim içindeki rü şey min karanlıklarıdır. Bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışa (çeşitli safhalardan geçirerek) varanyor. Yani insanın anne karnında yaratılışını çeşitli merhalelerden geçirerek bütün vücut organları düzgün bir canlı olarak yaratıyor. İlkin bir nutfe (sperm) iken sırası ile spermden kan pıhtısına, kan pıhtısından uzuvları belirsiz et parçasına, sonra uzuvları belirli olan canlı et parçasına, ardından kemiksiz ete, sonra da kemiğe bürünmüş olan et parçasına ve son olarak da bütün organları yerli yerinde bir canlıya çevirerek yaratıyor. Buna benzer başka bir âyeti kerimede Yüce Allah şöyle buyurur: ”Oysa sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır." (Nuh: 14) İşte fiilleri sayılan şanı büyük Rabbiniz Allah budur. Yani yukarıda zikredilen merhalelerden geçirerek sizi yetiştiren, ibadetinizi sırf kendisine hâs kılmanız gereken mâlikiniz Allah'tır. Dünyada ve âhirette mülk O'nundur. O'ndan başka hiçkimsenin herhangi bir şekilde bu konuda O'na ortaklığı yoktur. O'ndan başka tanrı yoktur. O'ndan başka mâbud yoktur. Böyle iken nasıl oluyor da (O'na kulluktan) çevriliyorsunuz? Nasıl ve hangi düşünce ile O'na ibadet etmekten vazgeçip putlara tapmaya döndürülüyorsunuz? Oysa Allah'a ibadet etmeye dair gerekli olan her şey ve O'na götürecek sebepler mevcut iken, O'na ibadetten alıkoyacak hiçbir engel tamamiyle mevcut değil iken, Allah'a ibadeti bırakıp da O'ndan başkasına, ortada herhangi bir sebep yok iken ve buna engel bir çok neden var iken nasıl oluyor da ibadete dönüyorsunuz? Sadece aklî deliller bile, Allah'dan başkasına ibadetin bâtıl olduğuna hüküm vermekte yeterlidir. Bu aklî delillere şer'î deliller de katılmış iken nasıl oluyor da putlara tapıyorsunuz? O halde Yüce Allah'ın kapısına dönmek şarttır ve kaçınılmazdır. Çünkü gerçek nimeti veren odur. Kulluk O'na aittir. Çünkü O yaratıcıdır. Ebu Said el-Harraz der ki,: ”Kulluk üç çeşittir: Gerçek biçimi ile Allahü teâlâ'ya vefalı olmak, şeriatta Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uymak ve ümmetin topluluğuna samimiyetle bağlanmak." Bil ki, ibadet, Yüce Allah'ın Zâriat Sûresi'nde buyurduğu gibi her şeyin yaratılışının ana gayesidir. Nitekim Yüce Allah ilgili âyette: ”Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriat: 56) Muaz (radıyallahü anh)'dan rivayet olunuyor: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a dedim ki,: Ey Allah'ın Rasûlü, bana öyle bir amel bildir ki, onu işlediğimde beni cennete soksun, cehennemden uzaklaştırsm. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Büyük bir meseleyi sordun. Gerçekten bu, Yüce Allah'ın muvaffak kılıp kolaylaştırdığı kimseler için kolaydır. Allah'a İbadet edecek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacaksın. Namaz kılacaksın, zekâtını vereceksin, Ramazan orucunu tutup Allah'ın beytini hac edeceksin," buyurdular: Sonra şöyle devam ettiler: ”Sana hayrın kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır, sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi günahı söndürür ve son olarak gecenin karanlığında namaz kılmaktır," buyurdular. Bundan sonra Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Korku ile ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için) vücutları yataklarından uzak kalır" (Secde: 16) âyeti kerimesini okudu, daha sonra şöyle buyurdu: ”Sana meselenin başını, ana bel kemiğini ve zirvesini söyleyeyim mi? Meselenin başı Islâmdır, bel kemiği namazdır, zirvesi ise cihaddır," buyurdular. Sonra: ”Sana işin ana cevherini ve özünü haber vereyim mi?" buyurdu. Dedim ki,: ”Evet ya Rasûlallah! ”Bunun üzerine Rasûlüllah dilini göstererek: ”Buna sahih ol" buyurdular. Dedim ki,: ”Ey Allah'ın Peygamberi! Biz konuştuklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?" Buyurdu ki,: ”Allah iyiliğini versin. İnsanları yüzüstü ya da burunları üstüne cehenneme sürükleyen dillerinden başka nedir?" (4) 4- Hadisi Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethul Kebir, 3/18.

Zümer 39:7

Yüce Allah'ın yukarıda zikredilen çeşit çeşit nimetlerini gördükten, imanı ve şükretmeyi gerekli kılan büyük ve muazzam işlerini öğrendikten sonra O'nu eğer inkâr ederseniz... Burada Mekkelilere hitabedilmektedir, ancak daha ağır basan ihtimale göre bu hitap, tıpkı Yüce Allah'ın İbrahim Sûresi'nde yer alan şu: ”Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz bilin ki, Allah gerçekten hamdedilmeye lâyıktır." (İbrahim: 8) ifadesinde olduğu gibi bütün insanlaradır. Şüphesiz Allah size muhtaç değildir ve âlemlere de muhtaç değildir. O halde bilin ki, Allahü teâlâ sizin imanınıza ve şükrünüze muhtaç değildir. İmansız olmanızdan ve şükretmemenizden etkileniyor da değildir. Bununla beraber O, kullarının inkârına razı olmaz. Yani Onun kullarının kâfir oluşuna razı olmayışı sizin menfaatiniz ve size rahmet olarak zararınızı savmak içindir, yoksa kendisi bundan zarar gördüğü için değildir. Burada Yüce Allah'ın ”kullarının" deyip de ”sizin" dememesi yukarıdaki hükmün mü'minlere ve kâfirlere teşmil edilmesi ve kâfirlerin de O'nun kulu olduklarını ifade içindir. ”Rıza", gazabı terketmek demektir. Yüce Allah'ın kulu olarak nitelemesi O'nun kâfirlere kızmadığı anlamına gelmez. Çünkü kâfire gazab ettiği için ona cehennemi hazırlamıştır. Ve yine bu ifadeden irade etmediği sonucu da çıkmaz. Çünkü irade kavramında, rıza kavramındaki iyiliği isteme yoktur. Zira Yüce Allah hayrı ve şerri irade eder. Fakat inkâra ve fasıklığa razı olmaz. Çünkü rıza çirkin fiillere değil, güzel fiillere aittir. Ehl-i sümıet âlimlerinin kanaati budur. Eğer şükrederseniz Yüce Allah'a iman eder ve O'nun vahdaniyetini kabul ederseniz sizin için bundan hoşnut olur. Bu âyetin mânâsı şudur: Yüce Allah şükre ve imana sizin için ve sizin menfaatiniz için razı olur. Yoksa kendisinin bundan yararlandığı için razı oluyor değildir. Zira iman ve şükür sizlerin dünyada ve âhirette mutluluğu elde etmenize sebeptir. Hiç bir günahkâr diğerinin günahını çekmez. Günahı çeken hiç bir nefis başka bir kişinin günahını ve masiyetini üstlenmez. Nihayet hepinizin dönüp gidişi Rabbinizedir. Yani öldükten sonra dirilmek suretiyle dönüşünüz Rabbinizedir. O'ndan başkasına değildir. İşte o esnada, O vakit yaptıklarınızı O size haber verir. Yani dünyada iken yapmış olduğunuz inkâr veya iman bütün amellerinizi size haber verir. Ve buna karşılık size sevap veya ceza ile karşılık verir. Çünkü O, kalblerde olan her şeyi hakkıyla bilendir. Yani kalblerin derinliklerinde olan şeyleri çok iyi bilendir. O halde kalbin derinliklerinde olanı bildiğine göre, dışa vurduğunuz zahirî amellerinizi nasıl bilmez? Bu âyeti kerime inkârın ve azgınlığın zararmm yine kâfirlere döneceğine delildir. Nitekim şükrün ve imanın faydasının da şükür ve iman edene döneceğine delil olduğu gibi. Yüce Allah âlemlere muhtaç değildir. Nitekim bir kutsî hadiste, Allah'ın âlemlerden müstağni oluşu, şu şekilde yer alır: ”Ey kullarım! Sizin dünyaya ilk gelenleriniz ve sonra gelenleriniz beşer cinsinden olanlarınız ve cinler tümünüz içinizden en muttaki olan bir kimsenin kalbinden daha muttaki bir kalbe sahib olsanız bu, benim mülküme hiç bir şey katamaz, Ey kullarım! Dünyaya ilk gelenlerinizden en son geleninize kadar tümünüzün insanların ve cinlerin tümünün kalbi içinizden en günahkâr olanın kalbi gibi olsa bu, benim mülkümden hiçbir şeyi eksiltemez. - Hadisin sonu şu şekilde biter -"Herhangi bir kimse bir iyilikle karşılaşırsa Allah'a hamdetsin, bundan başka bir şeyle karşdaşırsa sadece kendi nefsini kınasın. ”(5) Gerçekten şükür, hoşnutluğa sebeptir. Nitekim Yüce Allah: ”...Eğer şükrederseniz sizin için bundan hoşnut olur..." (Zümer: 7) Şükrün şerefli bir şey olması dolayısı ile peygamberlerine şükretmeyi emretmektedir. Nitekim Hazret-i Mûsa'ya: ”...Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol." (A'raf: 144) diye emretmiştir. Peygamberler şükrün faziletini bildikleri için şükretmeye atılmışlar ve koşmuşlardır. Rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gece namaz kılmaktan iki ayakları şişince Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) O'na der ki,: ”Yüce Allah Senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamadı mı?" Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu soruya şöyle cevap verir: ”Ben çok şükreden bir kul olmayayım mı?"(6) Bu hadisi şerif gece kalkıp namaz kılmanın ne kadar faziletli olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gece namaz kılmayı Allah'ın nimetine şükür olarak nitelemiştir. Cenabı Allah bizleri ve sizleri sâlih, sâdık, sözünde, fiillerinde ve durumlarında samimi kullarından eylesin. Fâsıklardan, yalancı ve riyakârlardan eylemesin. Amin.

Zümer 39:8

İnsanın başına bir sıkıntı gelince Fakirlik, hasta olmak ya da benzeri bir kötü duruma düşünce Rabbine yönelerek yani Yüce Allah'a tevbe, samimiyyet ve ihlâsla yönelerek bu sıkıntıyı ortadan kaldırması için O'na yalvarır. İnsanın başına bir sıkıntı geldiği zaman korkması, boyun eğmesi, Rabbine korkusunu arzetmesi O'nun huzurunda yalvarıp yakarması tabiatının gereğidir. Sonra ona katından bir nimet verince yani Yüce Allah sonra insana büyük bir nimet verip sıkıntısını giderince, içine düştüğü o belayı kaldırıp durumunu düzeltince ve iyileştirince önceden yani nimet verilmesinden önce yalvarmış olduğunu unutur. Yani gidersin diye daha önce yalvarmış olduğu sıkıntıyı unutur. Nitekim Yüce Allah: ”...Fakat Biz ondan sıkıntısını kaldırınca sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü Bize duâ etmemiş gibi geçip gider." (Yunus: 12) âyeti kerimesinde de aynı şeye değinmektedir. Ya da âyetin manası şöyledir: Sonra ona katından bir nimet verince daha önce duâ ettiği ve yalvarıp yakardığı Rabbini unutur. Bu sebeple Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh)'a şöyle demişti: ”Rahat zamanında Yüce Allah'ı tanı ki, sıkıntıya düştüğün zaman O da seni tanısın."(7) 7- Bu ifade Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Abdullah b. Abbas'a nasihatta bulunmuş olduğu hadisi şerifin bir parçasıdır. Bu hadisin baş tarafı şöyledir: ”Ey Delikanlı! Ben sana bir takım kelimeler öğreteceğim. Allah'ı gözet ki, O da seni gözetsin..." Hadisi Ahmed, Tirmizî ve Hâkim rivayet etmişlerdi. Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 3/400. Böylece insanları tevhidden ibaret olan Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler ibadette bir takım ortaklar koşar yani tekrar putlara tapmaya geri döner. Ey Rasûlüm Muhammed! Bu sapan ve saptıran kişiyi tehdit etmek üzere durumunu ve ilerideki akıbetini beyan etmek için de ki,: 'İnkârınla biraz eğlenedur yani azıcık bekleyedur. Çünkü sen âhirette muhakkak cehennem ehlindensin.' Yani cehenneme gireceklerden ve sürekli olarak orada azap göreceklerdensin. Sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Sen Benim emretmiş olduğum imanı ve itaati kabul etmekten kaçındığına göre Allah'ın cezasını tatman için bu nimetleri terketme işi sana lâyıktır.

Zümer 39:9

Yoksa o, geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden... Bu âyetin manası şöyledir: Taş yürekli sert kâfir mi durum itibari ile ve akıbetçe daha hayırlıdır, yoksa meşhur olan rivayete göre Hazret-i Osman b. Afvan mı daha hayırlıdır? Nefsini tezkiye edip süsleyen herkes âyetteki bu ifadeye dahildir. Âyetin metninde ”secde etme" hareketinin ”kıyamda durma" hareketinden önce zikredilmesi, secdenin daha fazla ibadet niteliği taşımasından dolayıdır. Burada secde ve kıyamda durmaktan maksat namaz kılmakdır. Namaz kılma fiilinin secde ve kıyamda durma hareketleriyle ifade edilmesinin sebebi bunların namazın en büyük rükünlerinden olmalarından dolayıdır. Âyetin metninde yer alan ”kaim" kelimesi namazda uzun süre kıyamda durmak anlamınadır. Âhiretten çekinen sanki: ”O kişinin namazda ibadet etmesinin sebebi nedir?" diye bir soru sorulmakta ve bu soruya: ”Öldükten sonra dirilmeye iman ettiği için âhiret azabından çekinmektedir," diye cevap verilmektedir. Ve Rabbinin rahmetini yani mağfiretini ya da cennetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? Çünkü o kimse Rabbinin rahmetini, mağfiretini ya da cennetini dilemektedir. Yoksa kâfirin yaptığı gibi sadece dünyanın zararından kaçınmakta ve hayrını ummakta değildir. Bu âyeti kerime gösteriyor ki, mü'minin ”korku" ile ”ümit" arasında olması gereklidir. Mü'min Rabbinin rahmetini O'nu tanıdığı ve iman ettiği için umarken, amelindeki kusurundan dolayı azabından da çekinir. Ümit haddi aşınca ”emin olmaya" dönüşür. Korku ise haddi aşınca ”ümitsizlik" olur. Bunların her ikisi de küfürdür. Sonra âyeti kerime gece namazına teşvik etmektedir. Eşlem kabilesinden Rabia b. Kâ'b (radıyallahü anh) der ki,: ”Ben Rasûlüllah (aleyhisselâm)'la bir gece beraber oldum. O'na abdest suyunu ve ihtiyacı olan şeyleri getiriyordum. Bana dedi ki,: 'İste.' Ben de: ”Cennete seninle arkadaş olmayı isterim," dedim. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bununla birlikte başka isteğin var mı?' diye sordu. Ben de: Sadece bu, dedim. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): 'O halde sen de çok secde ederek kendinle, ilgili olarak bana yardımcı ol,' buyurdu."(8) Hadisteki ”çok secde ederek" ifadesinden maksat ”çok namaz kılarak" demektir. Hakkı beyan etmiş olmak, ilmin ve amelin şerefini vurgulamak için De ki,: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Yani yukarıda zikredilen ibadet eden kimse gibi amellerin gerçek yüzünü bilip de gereğini yapan kimse ile onları bilmedikleri için bir kâfir gibi bilgisizliğinin ve sapıklığının doğrultusunda amel edenler bir olur mu? Özet olarak âyetin manası şudur: Kendisinde bilginin hakikati ve gerçeği bulunanla bulunmayan bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri hakkıyla öğüt alır. Yani bu apaçık beyanlardan ancak her türlü sakatlıklardan ve kuruntulardan uzak olan akıl sahipleri öğüt alır. Bu âyeti kerimede ilmin fazileti beyan edilmekte ve amel etmeyen âlimler tahkir edilmektedir. Bunlar Yüce Allah'ın katında cahil kimselerdir. Zira ibadet eden kimseler akıl ve sağlam bir anlayış sahibi olarak gösterilmektedir. Bir hadisi şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”İlim öğrenmek her Müslümana farzdır" buyurmaktadır.(9) İmam Gazali İhyasında der ki,: ”Her Müslümana farz olan ilmin ne olduğu hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. Kelâm âlimleri bu ilmin Allah'ın tevhidi kendisi ile kavranıldığı O'nun zatı ve sıfatları kendisi ile bilindiği için kelâm ilmi olduğunu söylemişlerdir. Fıkıh âlimleri ise ibadetler, helâl ve haram kendisi vasıtası ile bilindiği için bu ilmin fıkıh ilmi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Tefsırciler ve hadisçiler ise bütün ilimlere ulaştırdığı için bunların kitap ve sünnet olduğunu söylemişlerdir. Kısacası her bir zümre kendi meşgul olduğu ilim dalının vacip olduğunu ifade etmiştir. Doğru olan insanın öğrenmeye muhtaç olduğu her dini ilmin farz olduğudur. Bunun içine tevhid ilmi dahil olduğu gibi fıkıh hadis vb. ilimler de dahildir." Hadis metninde yer alan ”her Müslümana" ifadesi, gerek erkek gerek kadın her mükellefe demektir. Kastedilen ise insanın bilmemesinin caiz olmadığı ilimlerdir. Dil ile şehadet getirmek, kalb ile ikrar etmek ve öldükten sonra tekrar dirilmenin hak olduğuna ve benzeri şeylere inanmak ve sonra ibadetlerle ilgili bilinmesi gerekli şeylerin bilgisi ile alış veriş gibi yaşamanın kurallarına ait meselelerin bilgisi buna dahildir. Şer’i bir mesele ile meşgul olan herkesin bunun ilmini öğrenmesi farzdır. Kalbin tevekkül, inabe, huşu ve rıza gibi durumlarının bilgisi de buna dahildir. Ve yine cömertlik, cimrilik, korkaklık, cesaret, kibir, tevazu, iffet, açgözlülük, israf, pintilik vb. ahlâk ilimlerini bilmek de farzdır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Faydası olmayan ilimden sana sığınırım" demiştir. Burada kasdedilen ilim, kişiyi yasaklanan şeylerden alıkoymayan, emredilen hususlara götürmeyen ilimdir. ”

Zümer 39:10

Söyle: 'Ey inanan kullarım! Rabbinizden korkun. Yani Rabbinize karşı duymuş olduğunuz takvada sabit olun. Çünkü inkârdan ve şirkten uzak olarak takvanın elde edilişi imanladır. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Rabbinize itaat ederek, O'na karşı günah işlemekten kaçınarak azabından ve gazabından korkunuz. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Yani bu dünyada ihlâs ile iyi ameller işleyenlere iyilik vardır. İyi amellerin başı da kelime-i şehadettir. Çünkü kelime-i şehadet iyiliklerin en başında gelir. İşte böyle davrananlara âhirette mahiyeti bilinmeyen büyük bir sevap ve ikram vardır. Bu iyilik, cennet ve Allah'ın cemalini müşahadedir. Çünkü iyiliğin karşılığı iyiliktir. "iyilik yapmak" diye tercüme edilen ve âyet metninde yer alan ”ihsan" kelimesi Allah'ı görüyormuşçasına O'na ibadet etmektir. Sen O'nu görmüyorsan da O seni görmektedir. Kimin ameli çirkinse âhiretteki mükâfatı güzellik olmayacaktır. Allah'ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Herhangi bir kimseye, kendi vatanında ihsanda bulunması, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmesi ve takva üzere hareket etmesi zor geliyorsa, bu konuda zorluklarla karşılaşıyorsa, peygamberlerin ve sâlih insanların yolundan giderek bunun mümkün olabileceği yere hicret etsin. Çünkü her ne olursa olsun böyle bir kimsenin görevlerini ihmal etmesinde sığınacak olduğu bir mazereti yoktur. Bu âyeti kerime, içinde günahların, Allah'a isyanın zuhur ettiği bir yerden hicret etmeyi teşvik etmektedir. Ancak sabredenlere yani dinlerini yaşamak üzere sabredenlere, eziyetler karşısında dinini terketmeyip onun çizmiş olduğu sınırlara riayet edenlere, çeşitli belâlar ve işkenceler karşısında dininin hakkını gözetmekte kusur etmeyenlere -ki, bu eziyet ve belâların içinde ailesinden ve vatanından hicret etmek de vardır- sabretmelerine karşılık sayısız ve hesapsız bir şekilde mükâfatları hesapsız ödenecektir.' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a soruldu: ”İnsanlar içerisinde belâsı en şiddetli olan kimdir?" Rasûlüllah: ”Peygamberlerdir, sonra onlara en yakın olanlar, ardından da bunlara en yakın olanlardır. Bir kimse dinine göre belâya uğrar. Dinine ne kadar sıkı sıkıya bağlıysa uğradığı belâ o oranda şiddetli olur. Dininde ne derece incelik varsa o oranda belâya uğrar. Günahlarından arınıp yeryüzünde günahsız olarak yürüyünceye kadar kula belâ gelmeye devam eder. ”(10) buyurmuştur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Yüce Allah'tan herhangi bir kula kendi ameli ile erişemeyeceği bir makam tahsis edilince, Yüce Allah bu kulu vücudunda veya malında ya da çocuğunda imtihan eder, sonra da vermiş olduğu bu belâya karşılık onu sabretmeye davet eder. Nihayet daha önce ona tahsis etmiş olduğu makama onu ulaştırır." Ve yine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”En büyük mükâfat büyük belâlarla birlikte olur. Yüce Allah herhangi bir topluluğu sevdiği zaman onları imtihan eder. Kim hoşnut olursa hoşnutluk kazanır. Kim kızarsa kızgınlık elde eder" (12)

Zümer 39:11

Rivayete göre Kureyş kâfirleri Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a der ki,: ”Bizim yaptığımız ibadete karşı mücadeleye seni zorlayan sebeb nedir? Babalarının dinine ve kavminin ileri gelenlerine bakmaz mısın? Lat ve Uzza'ya ibadet ediyorlar. Sen de bu dine gir." İşte bu teklife karşılık Yüce Allah buyurdu ki,: "Ey Rasûlüm Muhammed! Müşriklere de ki,: Yüce Allah'ın katından: 'Bana, dini Allah'a hâlis kılarak, O'na kulluk etmem emrolundu. Yani ”...De ki, bana sadece Allah'a kulluk etmem ve O'na ortak koşmamam emrolundu..." (Râ'd: 36) âyetinde ifade edildiği üzere ibadeti sadece hak olan mabuda sunarak, onun dışında hiçbir kimseyi kastetmeyerek, riya ve şirkten uzak bir biçimde ibadeti sadece Allah'a hâlis kılarak kulluk etmem emrolundu.

Zümer 39:12

Böylece bu ümmetin içinden bana Müslümanların ilki olmam emrolundu.' Yani dünyada ve âhirette onların en önlerinde gelen kişi olmam emrolundu. Çünkü dinde en önde gelen kişi olmak, ancak dininde ihlâs ile mümkün olur. Bu açıklamanın ışığı altında âyetin manası şudur: Bana kendi zamanımda yaşayan insanlar arasında İslâm'a ilk giren kişi olmam emrolundu. Çünkü bütün peygamberler, kendisinden önce Müslümanlar olsa da kendi zamanında yaşayanlar arasında Müslümanlıkta ve babalarının dinine uymamaya çağırmada önde gelenler olmuşlardır.

Zümer 39:13

De ki,: İhlâsı terkederek şirkinize meyletmek sureti ile 'Rabbime karşı gelirsem doğrusu büyük günün azabından korkarım.' Yani kıyamet gününün azabından korkarım. O gün, içinde günahın ve kişinin kötü halinin büyüklüğüne göre muazzam bir korku ve korkunç bir belâ dolayısıyla büyük bir gündür. Bu âyeti kerime, mübalağa yoluyla günahtan kaçındırmaktadır. Çünkü derecesi bu kadar büyük olmakla birlikte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) isyan ettiği takdirde bu kadar korkarsa ümmetin diğer fertleri haydi haydi daha fazla korkacaklardır.

Zümer 39:14

De ki,: 'Ben dinimde her türlü şüphe, kir ve pislikten uzak olarak ihlâs ile ancak emredildiğim şeylerde Allah'a ibadet ederim. Yoksa ne doğrudan doğruya müstakil olarak ve ne de şirk koşmak sureti ile O'ndan başkasına ibadet etmem.

Zümer 39:15

Siz de O'ndan başka ibadet etmeyi dilediğinize tapın.' Bu, şu demektir. Yani ben Allah'ın bana emrettiği şeylere sarıldım. Ey kâfirler siz ise ibadet etmeyi dilediğiniz şeylere ibadet edin. Buradaki emir ”...dilediğinizi yapın! Şüphesiz O, yaptıklarınızı görmektedir." (Fussılet: 40) âyeti kerimesinde olduğu gibi tehdit ifade etmektedir. el-İrşad isimli eserde şöyle denilmektedir: ”Bu âyet gayet açık bir biçimde onlara Yüce Allah'ın ne derece gazab ettiğini göstermektedir. Başlarına Allah'ın cezası gelmesi için sanki O'ndan başkasına ibadet etmeleri yasaklanmamakta, tersine emrolunmaktadır. Müşrikler Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: ”Ey Rasûlüm Muhammed babalarının ve dedelerinin dinine karşı gelmek sureti ile hüsrana uğradın", deyince Yüce Allah (celle celalühü) da şöyle buyurdu: De ki,: 'Gerçekten hüsrana uğrayanlar yani insanın düşündüğü, ilgi gösterdiği şeyi zayi etmesi ve kendisi için gerekli olanları itlaf etmesinden ibaret olan tam hüsran kıyamet günü, sapmak ve inkârı tercih etmek sureti ile hem kendilerini hem de sapmak ve kendileri için inkârı tercih etmek sureti ile ailelerini ziyana sokanlardır.' Yani kendilerini ve ailelerini herhangi bir eşya gibi zayi edip telef edenlerdir. Çünkü onlar kendilerini ve ailelerini ebedî azaba maruz bırakmışlar ve onları ötesinde daha büyüğü olmayan helâka sürüklemişlerdir. Bilesiniz ki, bu hüsran apaçık hüsrandır. Zira cenneti cehennemle, cennetin derecelerini cehennemin aşağılık mertebeleri ile değiştirmişlerdir.

Zümer 39:16

Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar var. Ayetin manası şöyledir: Hüsrana uğrayanların üstünde kat kat, üstüste yığılmış ateşten ”zulel" (gölgelikler) vardır. Bu kelimeden maksat da cehennemin ateşinden ve o ateşin dumanından oluşmuş tabakalar ve onları kuşatıcı bir ateş duvarı vardır, demek olur. Ateşe, âyetin ifadesi ile gölgelik denmesi, onun yoğunluğundan ve çokluğundandır. Çünkü bu ateş, cehennemliklerin yukarılarına bakmalarına engel olur. Bu ifade onların cehennemde ne kadar kötü bir durumda olacaklarına işaret etmekte ve kendilerini alaya almaktadır. Çünkü gölgelik, gölgelenmek ve serinlenmek için kullanılan bir araçtır. Ve özellikle Hicaz bölgesi gibi sıcak topraklarda kullanılır. Gölgelik bizatihi ateşten yapılmış olursa çok daha sıcak ve o gölgeliğin altına sığınanlar çok daha fazla gam ve keder duyarlar. "Altlarında da tabakalar var" ifadesinden maksat, ateşin onları tıpkı ”...Biz zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır..." (Kehf: 29) ifadesinde olduğu gibi onları her yönden kuşatmıştır. Âyet metninde yer alan ”duvarları" kelimesinden maksat, cehennemin çadırı onları kuşatmıştır demektir. Burada kendilerini kuşatmış olan cehennem ateşi daha önce Kehf sûresinde geçtiği üzere çadıra benzetilmiştir. Bu âyetin bir benzeri de Ankebut Sûresi ile A'raf Sûresi'ndeki şu iki âyeti kerimedir: ”...O günde azap onları hem üstlerinden hem ayaklarının altından saracak..." (Ankebut: 55), ”Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır." (A'raf: 41) İşte Allah kullarını Kur'an-ı Kerim'de iman etsinler diye bununla bu çok şiddetli azapla korkutuyor. Ve tehdit âyetleri ile onları korkutuyor ki, kendilerini sokacak olduğu cehennemden kaçınsınlar. Zikrolunan azap, kâfirler için hazırlanmıştır. Bu ifade, Yüce Allah'tan mü'minlerin korkup da itaat etmek ve tevhid inancına sarılmaları için sevkedilmiştir. Ey kullarım! Benden korkun. Benim gazabıma sebep olacak şeylerden kaçının. Bu ifade, Yüce Allah tarafından yapılmış bir nasihattir ve son derece lütuf ve rahmet taşımaktadır. Âyetten anlaşılmaktadır ki, Yüce Allah cehennemi, kullarını cennete sevketmek üzere bir kamçı olarak yaratmıştır. Zira yaratılmış her ne varsa bunların tamamı bir hikmeti ve maslahatı, yani menfaati sağlamaktadır.

Zümer 39:17

Tağuta kulluk etmekten kaçınıp yani her türlü sapıklığın önderi olan kimseden, putlardan, Allah'tan başka ibadet edilen her türlü şeyden, ehl-i kitabın azgınlarından ve sapıklarından ve şeytandan uzaklaşıp bunlara kulluk etmekten kaçınıp... Çünkü, Allah'tan başkasına ibadet etmek, şeytana kulluk etmek, demektir. Çünkü, bunu emreden ve allayıp pullayıp süsleyen şeytandır. Allah'a yönelenlere Allah'tan başkasından tam manasıyla yüz çevirip bütün benliği ile O'na yönelenlere dünyada vahiy yoluyla peygamberlerin dilinde ya da ölüm anı gelip çattığında ve bundan sonra dirilme esnasında meleklerin dilinde en büyük hoşnutluk ve sevaba dair müjde vardır. Tağuttan kaçınmaktan maksat, tağutu inkâr etmek demektir. Allah'a dönmek ise, Allah'a iman etmektir. Nitekim Yüce Allah bu konuda Bakara sûresinde şöyle buyurur: ”...O halde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa kapmayan sağlam kulpa yapışmıştır..." (Bakara: 256) Yukarıki âyette önce tağuttan kaçınmanın ifade edilmesi, sonra da Allah'a dönmekten söz edilmesi tıpkı tağutun inkâr edilmesinin imandan önce zikredilmesi meselesinde olduğu gibi kelime-i tevhide uygun düşmesi içindir. Çünkü ”lâ ilahe illallah" (Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur) kelime-i tevhidinde de önce bütün ilâhların varlığı ortadan kaldırılmış, sonra Yüce Allah'ın uluhiyeti ifade edilmiştir.

Zümer 39:18

Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. Bu âyeti kerime söz konusu müjdenin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dilinden olacağını açıkça ifade etmektedir. Bu müjde dünyadaki müjdedir. Meleğin yapacağı müjdelemeye gelince bu müjdeleme âhirette olacaktır. Nitekim Yüce Allah Yunus sûresinde buna şöyle değinmektedir: ”Dünya hayatında da, âhirette de onlara müjde vardır..." (Yunus: 64) Kısaca ifade etmek gerekirse, âhiret müjdesi, dünya müjdesinin sonucudur. Dünya müjdesini hak eden ve buna lâyık olan kimse âhiret müjdesini de hak eder. Rivayete göre bu âyeti kerime Hazret-i Osman b. Affan. Abdurrahman b. Avf, Sa'd, Said, Ta Iha ve Zübeyir haklarında nazil olmuştur. Bu kişiler Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'e durumunu sormuşlar, o da iman ettiğini söylemiştir. Bunun üzerine adı geçen kimseler iman etmişlerdir. Bu açıklamaların ışığında âyetin manası şöyle olur: Ebu Bekir'den dinleyip de sözün en güzeli olan ”Lâ ilahe illallah" (Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur) sözüne tâbi olan ve buna uyan kullarımı müjdele. Âyetin manası şu şekilde de olabilir: Gerek Kur'an gerek başka bir şey olmak üzere mutlak olarak sözü dinleyip de bunun en güzeli olan Kur'ân'a iman ederek ve salih amel işleyerek uyan kullarımı müjdele. Çünkü Yüce Allah Kur'an hakkında ”...Allah sözün en güzelini . . .indirdi..." (Zümer: 23) buyurmaktadır. Bütün sözlerin içinde en güzeli Yüce Allah tarafından söylenen veya Allah için ifade edilen ya da Yüce Allah'a götüren sözdür. Bir örnek vermek gerekirse maktulun velisi, katilin kanını taleb eder. Yani kısas edilmesini isterse bu güzeldir. Ama katili kısas etmekten affeder diyet almaya razı olursa bu daha güzeldir. Kötülüğe misliyle mukabele etmek güzeldir. Fakat misli ile bile olsa mukabele etmeyip affetmek ve bağışlamak en güzelidir. Bir kimse bir şey satarken tartısında ya da ölçüsünde kılı kılına eşit davranırsa bu güzeldir. Fakat verdiği malı biraz daha fazla verip terazinin kefesini ağır bastırırsa bu daha da güzeldir ve yine bir kişi kendisine verilen selâmı ”ve aleykum selâm" diye alırsa bu güzeldir ama ”ve aleykumü's-selâm ve rahmetti İlahi ve barekâtuhu" şeklinde alırsa bu en güzelidir. Söz konusu âyetin benzeri, A'raf sûresinde Yüce Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya hitap ettiği şu sözleridir: ”(...Ve dedik ki,): Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret..." (A'raf: 145) Bir başka âyet de bu sûremizde ileride gelecek olan şu âyeti kerimedir: ”...Rabbinizden size indirilenin en güzeline tabi olun." (Zümer: 55) Kur'an'ın tamamı güzeldir. En güzel olma kavramı bunu alan ve gereğince amel edene göredir. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler yani hak dine ve bu dinin güzellikleri ile vasıflanmaya ilettiği kimseler, güzelliklerle vasıflı kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır. Yani vehim hastalığının bulaşmasından heva ve hevesin çekim ve cazibesinden kurtulmuş olan ve hidayete lâyık olan akıl sahipleri başkaları değil, onlardır. Bu ifade gösteriyor ki, hidayet, Yüce Allah'ın fiili ve insan nefsinin de bunu kabul etmesi ile elde edilir. Bir başka ifade ile kulun kesbinin, hidayetin kazanılmasında normal olarak bir payı vardır.

Zümer 39:19

Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın? Yani Yüce Allah'ın katından hakkında sapıklık hükmü gerçekleşmiş ve hakkında azap hükmü sabit olmuş kimseyi sen mi kurtaracaksın? Bu söz konusu hüküm Sâd süresindeki şu âyeti kerimedir: ”...Mutlaka sen ve sana uyanların hepsi ile cehennemi dolduracağım." (Sâd: 85) Bu açıklamaya göre âyetin manası şöyle olur: Ey Rasûlüm Muhammed! İnsanların hal ve durumlarına sen mi maliksin? Yüce Allah'ın adaleti gereği kâfirlerden birisi hakkında azap hükmü sabit olduğu zaman onu sen mi kurtaracaksın?

Zümer 39:20

Fakat bugün şirkten, günahlardan, hatalardan şehvetlerden, heva ve hevese tapmaktan dolayı Rablerinden korkanlara -Yüce Allah bu gibi kimseleri cehennemden kurtarmıştır. İşte bu gibi kimselerin takvalarına karşılık- üst üste yapılmış köşkler vardır. Yüce Allah burada beyan ediyor ki, bu gibi kimselere naim cennetlerinde, kâfirlerin cehennemdeki düşük derecelerine mukabil, üstün dereceler vardır. Yukarıda anlatılan bu köşkler sağlamlık ve kuvvetli lik bakımından yeryüzüne yapılmış evler gibidirler. Altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Yani gerek alçak gerek yüksek bu köşklerin altlarından alçaklığına ve yüksekliğine bakılmaksızın dört nehir akar. Bu, Allah'ın verdiği sözdür. Yani onlara bu köşk ve evlerin sözünü veren Yüce Allah'tır. Allah verdiği sözden caymaz. Çünkü sözden caymak bir eksikliktir. Bu da Yüce Allah açısından imkânsızdır. Ebu Said el-Hudrî (radıyallahü anh) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: ”Cennetlikler aralarındaki faziletteki farktan dolayı kendi üzerlerinde köşklerde kalanları doğu ve batı ufkundaki yıldızı gördükleri gibi görürler. ” Sahabeden bazıları sordular: ”Ey Allah'ın Rasûlü, bu mertebeler peygamberlerin mertebeleridir. O dereceleri hiç kimse elde edemez değil mi?" Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Hayır, kudreti ile yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, Allah'a inanan ve peygamberleri tastik eden kimseler o mertebelere erişirler," buyurdu." (13) Bir başka hadisi şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Cennete giren kimse nimete erer. Mutsuz ve bedbaht olmaz. Giydiği elbiseler eskimez ve gençliği sona ermez." (14)

Zümer 39:21

Ey bakan kişi! Allah'ın yukarıdan bir su, yağmur indirip de onu yerdeki kaynaklara yerleştirdiğini, yağmuru indirip de bu suyu yerdeki kaynaklara kattığını ve vücudumuzdaki damarlar misali gözelere ve kaynaklara koyduğunu görmedin mi? Bu ifade, kaynakların mekânını beyan etmektedir. Yine söz konusu ifade, kaynak sularının yağmur suları olduğuna, yeryüzünde tutularak sonra yerden azar azar çıktığına işaret etmektedir. Sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler çıkardığını buğdaydan, arpadan ve bunun dışında diğer şeylerden çeşit çeşit ekinler çıkardığını, görmedin mi? Yani Yüce Allah'ın buğday, arpa ve benzeri sınıf sınıf ekinler çıkardığım, ya da renk renk çeşitli tatlarda ekinler bitirdiğini görmedin mi? Sonra onlar kurur da yani sonra bittiği yerden kuruması tamamlanınca sapsarı olduklarını görürsün. Yeşil ve taptaze iken artık kuruduğu için sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da Allahü teâlâ onu kuru bir kırıntı yapar. Sonra da sanki dün yerinde yokmuş gibi parça parça kırıntı yapar. Şüphesiz ayrıntılarıyla zikredilen bunlarda akıl sahipleri için sakatlık ve hastalık şaibesinden uzak olan aklı sahipleri için büyük bir öğüt vardır. Bu öğüt onlara durumun gerçek yüzünü hatırlatmak içindir. Onlar böylece dünya hayatının durumunu hatırlarlar ve hızla gelip geçtiğini, tıpkı her yıl müşahade etmiş oldukları bitkilerin durumu gibi süratle sona ereceğini hatırlarlar da dünyanın güzelliğine aklanmazlar, fitnelerine kapılmazlar.

Zümer 39:22

Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa yani Allah kimi gönlü geniş ve İslâm'ı benimsemeye hazır olarak yaratır da böylece aslî fıtratı üzere kalır, daha sonra edinmiş olduğu bir takım alışkanlıklarla değişmemiş bulunursa o Rabbinden büyük bir nur üzerinde değil midir? Burada ”Rabbinden bir nur" dan maksat kulun kâinata dair ve vahiy yoluyla indirmiş olduğu âyetleri müşahade esnasında kendisine kaynayıp gelen lütfü ilâhî ve bu âyetlerle hakka ulaşmasına yardım demektir. İşte böyle bir kimse göğsü kasvetlerle dolan Yüce Allah'ın yaratmış olduğu fıtratı kendi kötü tercihi ile değiştirmesi dolayısıyla kalbi daralan ve bu sebeple üzerine azgınlığın ve sapıklığın kara bulutları çöken kimse gibi midir? Üzerine böyle kara bulutlar çöküp de yukarıda işaret olunan âyetlerden tamamiyle yüz çevirip bunlardan ibret almayan ve bunları ganimet bilmeyen kimse gibi midir? Nitekim bu gerçeğe Yüce Allah: ”Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır." (Enam: 125) âyeti kerimesinde işaret etmektedir. Bu açıklamalara göre âyetin manası şöyle olur: Bir nur üzerinde olan kimse, karanlıkta bulunan kimse gibi değildir. Nur ile karanlık, ilim ile cehalet birbirine eşit olmadığı gibi bu ikisi de birbirine eşit değildir. Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! Bunun manası da şöyledir: İsmi zikredildiğinde kalblerin açılması ve huzur bulması gerekirken kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. Bir başka ifade ile onların yanında Allah'ın zikri geçip âyetleri anıldığında onlar bu sebeple tiksinirler ve kalpleri kasvetle dolar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”Kalblerinde hastalık (kâfirlik ve münafıklık) olanlara gelince onların da inkârlarını büsbütün artırır..." (Tevbe: 125) Yukarıdaki âyetin manası ya açıklandığı gibidir ya da şu şekilde olabilir: Allah'ın zikrini kabul etmemekten kalbleri katılaşmış olan kimselere yazıklar olsun. Malik bin Dinar (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet olunur: ”Herhangi bir kul kalp katılığı gibi bir cezadan daha büyüğüne çarpmış değildir. Yüce Allah herhangi bir topluluğa gazap etti mi onlardan rahmeti çeker alır." İşte bunlar yani kalp katılığı ile nitelenen bu uzak kimseler, apaçık bakan herkes için sapıklık olduğu besbelli bir sapıklık, haktan uzaklık içindedirler. Rivayet olunur ki, bu âyeti kerime nazil olduğu zaman: ”Bu nasıl olur ey Allah'ın Rasûlü? diye sorarlar. Yani kalblerin açılması ne demektir, diye sorarlar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Nur kalbe girince kalp açılır ve genişler', buyurur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tekrar sorarlar: 'Bunun alâmeti nedir?' Rasûlüllah cevap verir: 'Ebediyet yurduna dönmek, dâru'l-gurur olan (dünya)dan uzaklaşmak, ölüm gelmeden önce onun için hazırlık yapmaktır.'“(b)

Zümer 39:23

Allah sözün en güzelini... ”Sözün en güzeli," Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an-ı Kerim’in güzelliğinin sonu yoktur. İfadelerindeki güzelliğe, manalarındaki tatlılığa tayin edilecek bir sınır yoktur. Kur'an-ı Kerim, bütün peygamberlere ve nebilere nazil olmuş kitapların içinde en güzeli, en mükemmeli, en çok ahkâm bulunduran kitaptır. Ve yine fesahati ve bu noktadaki mucizesi ile sözlerin en güzelidir. Çünkü o Allah'ın kelâmıdır. Tamamı doğru olduğu için ve başka sebeplerden dolayı ezelî bir kitaptır. Âyette Kur'an-ı Kerime ”söz" denilmesi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in onu kavmine söylemiş olmasından, Rabbinden nazil olan şeyleri haber vermiş olmasındandır. Böyle olması Kur'an'ın mahlûk olduğuna, ezelî olmayıp sonradan olduğuna delâlet etmez. Arap larda ”söz" denildiği zaman bundan ”haber"anlaşılır. Birbiriyle uyumlu, içindeki âyetlerin manaları doğruluk ve sağlamlıkta birbiriyle ahenkli, hakkı ve doğruyu haber vermede, mahlûkatın menfaatlerini hayatlarında ve akıbetlerinde gözetmede ahenkli, fesahat yönünden lâfızları birbiriyle uyumlu. İfadelerinin dizilişi icaz (bir benzerini getirmekten âciz kılma) yönünden birbirine denk ve tekrarlanan bir kitap olarak indirdi. ”Tekrarlanan" diye Türkçeye çevirdiğimiz ”mesânî" kelimesi, tekrar tekrar okunan ve tekrar edilen demektir. Çünkü içindeki kıssalar, haberler, ahkâm, emirler, yasaklar, vaadler, tehditler ve öğütler tekrar etmekte, tekrar tekrar ifade edilmektedir. Ya da âyetleri tekrar edilmekte çünkü kıraat esnasında tekrarlanmaktadır. Ve Kur'an peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in dili ile: ”O çok tekrar edilmekle eskimez."(16) Nitelendiği üzere hiç kimse onu okurken usanmaz. Hadiste Kur'an'ın tekrar edilmekle eskimeyeceği ifadesinin manası ise - insanların sözlerinin tersine- Kur'an'ın okunmasından ve işitilmesinden alman lezzetin ve güzelliğin, onu okuyanların tekrar tekrar okumaları, işitenlerin tekrar tekrar dinlemeleri ve mütefekkirlerin bunun üzerinde tekrar düşünmelerinden dolayı bu güzelliklerin ve tadın ortadan kalkmaması demektir; ya da Kur'an asırlar boyunca tekrarlanır, eskimez ve ortadan kalkmaz. Zamanla yok olan, ortadan kalkan başka şeyler gibi Kur'an zamanla yok olup gitmez. Kur'an için tekrar edilen bir kitaptır demek mümkündür. Çünkü Kur'an içinde bulunan faydalar ve yararlar Rasûlüllah’ın ifade buyurduğu gibi: ”Kur'an'ın içindeki hayret verici şeyler hiçbir zaman son bulmaz." (17) Bir durumdan diğerine yenilenir, tekrar eder. (Tekrar edilen) şeklinde yer alan ”mesaniye" kelimesi ”tekrar etmek" fiilinden türemiş olacağı gibi, ”sena" (övmek) fiilinden de türemiş olabilir. Bu takdirde Kur'an-ı Kerim kendisini okuyanı, öğreteni ve gereğince amel edeni övmeye götürecek bir takım unsurların ebediyete kadar olacağına işaret emiş olur. Bu açıdan Yüce Allah Kur'an-ı Kerimi. ”Kerem" yani değerli ve ”Mecd" yani şerefli vasıflarıyla nitelemiştir. Nitekim Yüce Allah ”Şüphesiz bu korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'an'dır" (Vakıa: 77) ve ”Hakikatte o Levh-i Mahfuzda bulunan şerefli Kur'andır." (Buruc: 21 ) buyurur. Buraya kadar âyetin orjinal metninde yer alan ”mesaniye" kelimesini ilk olarak ”tekrar edilen" ikinci olarak ”övgüye layık" olarak açıklanılş okluk. Bir üçüncü manası da şudur: Belagatı ve icazı dolayısıyla övülmüş Kur'an'dır. Hatta Araplardan birisi diğerine: Onun fesahatma secde etmez misin? demiştir. Rabblerinden korkanların onun etkisinden derileri ürperir, derken hem derileri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. Bu şu demektir; Rablerinden korkan bu kimselere Allah'ın rahmeti, mağfiretinin herkesi kuşattığı anlatılınca bedenleri ve ruhları yumuşar. Duydukları korku ve titreme kaybolur; içlerindeki huşu ümide, korku isteğe dönüşür. Âyet metninde açıkça ”rahmet" söylenmeyip de ”Allah'ın zikri" denmesi rahmetin önemini vurgulamak içindir ya da Allah'ın adı anıldığında rahmetin hatıra gelmesinden dolayıdır. İşte bu durumu açıklanan kitap, Allah'ın dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. ”Allah'ın dilediği" den maksat, muttaki olan mü'minlerdir. Nitekim Yüce Allah ”0, muttakiler için bir yol göstericidir" (Bakara: 2) buyurmaktadır. Yüce Allah muttakileri doğru yola, kulun kendisinin yeteneklerini ve gücünü hidayet yoluna çevirmesi suretiyle iletir. Kulun gücünü ve yeteneklerini kitabın içindeki gizli delilleri ve Yüce Allah'ın katından gelen kâinat delilleri üzerinde düşünmesini sağlamak suretiyle çevirmektedir. Allah kimi de saptırırsa yani Allah kimde de sapıklığı yaratırsa, kudretini ve gücünü onu yok edecek noktaya çevirerek tam manasıyla hakka götürecek yoldan saptırarak, vaadinden ve tehdidinden tanı olarak etkilenmemesini sağlayarak, kendisinde sapıklığı yaratırsa artık ona yol gösteren olmaz. Sapıklığın çukurundan kendisini kurtaracak bir yol gösteren olmaz.

Zümer 39:24

Kıyamet gününde yüzünü şiddetli azaptan şiddetli ve feci azaptan korumaya çalışan kimse, (bundan emin olan kimse gibi) midir? Âyet metninde yer alan ”ittika" (korumak) bir insanın kendine zarar verecek şeyleri savmak için kendi nefsini koruması demektir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Er önemli organı olan yüzünü kıyamet gününde şiddetli azaptan korumaya çalışan kimse -ki, bu kâfirdir - bundan emin olan kimse gibi midir? "Kâfirin yüzünü feci azaptan korumaya çalışması" bütün korkunç ve istemediği şeylerden kendisini koruyacak olan elinin boynuna bağlı olacağından dolayıdır. Söz konusu azaptan emin olacak kimse ise mü'mindir. Ona istemediği herhangi bir şey gelmeyecektir. Hiçbir şekilde o kendini korumaya muhtaç olmayacaktır. İnkârı ve kâfirliği, imanın, yalanlamayı tasdikin, isyanı itaatin yerine koyan ve yapan zalimlere: 'Kazandığınızı tadın' denilir. Yani cehennemin bekçileri tarafından onlara: Dünyada iken devamlı olarak kazanmış olduğunuz küfrün, yalanlamanın ve günahların vebalini tadın, denilir.

Zümer 39:25

Onlardan öncekiler yani Mekke kâfirlerinden önce gelip geçmiş ümmetler yalanladılar da yani onlar, senin kavmin, seni nasıl yalanladıysa peygamberlerini o şekilde yalanladılar da farkına varmadıkları bir yerden lıiç hesaba katmadıkları bir yönden azabın ve kötülüğün geleceğini hiç akıllarına getirmedikleri bir cihetten kendileri emniyet ve huzur içinde refaha dalmış yaşarlarken onlara her bir ümmet için takdir olunmuş olan azap çattı. ”Farkına varmadıkları bir yerden" ifadesinin manası şudur: Onlar kendilerini güven içinde hissederlerken, azabın gelip çatacağından gaflet halinde bulunurken azap kendilerine gelip çattı. Azabın en şiddetlisi de beklenmeyen ve süpriz olarak gelen azaptır.

Zümer 39:26

Bu suretle Allah dünya hayatında onlara rezilliği ve küçüklüğü tattırdı. Bir başka ifade ile bunu yemeğin tadına bakan bir kimsenin hissettiği gibi hisseliler. Âyet metninde ”dünya hayatında" denilmesi bu rezilliğin tadına varıldığı yerin beyan edilmesi içindir. Söz konusu rezillik, biçimlerinin değiştirilmesi (insan kılığından, domuz, maymun biçimine sokulmaları gibi), yerin dibine batırılmaları, suda boğulmaları, katledilmeleri, esir alınmaları, bulundukları yerden sürgün edilmeleri ve buna benzer çeşitli cezalardır ki, bu ceza, en hafif bir cezadır. Kendilerine hazırlanmış olan âhiret azabı daha şiddetli ve sürekli olduğu için dünya azabından daha büyüktür. Eğer bilselerdi. Yani eğer bilmek onların şanından olan bir husus olsaydı bunu bilirler ibret alırlar, Allah'a ve O'nun peygamberine isyan etmezler, kendilerini azaptan kurtarırlardı. Şu halde aklı başında olan bir kimseye düşen, cehennemin azabından kurtulmak için Rabbine tevbe ve inabe ile dönmekdir. Ariflerden birisi der ki,: ”Dünyada kalacağın kadar dünyan, için âhirette kalacağın oranda da âhiretin için çalış. Yüce Allah'a olan ihtiyacın kadar Allah için amel et. Cehenneme götürecek amelleri cehennem ateşine dayanabileceğin miktarda yap." Yaratılıştan zaten zayıf olan insanoğlu için cehennem ateşine dayanmak mümkün olamayacağına göre böyle bir kimse, cehennemden uzaklaştıracak cennetlere ve en yüce makamlara ulaştıracak kurtuluş yolunu tutması gerekir.

Zümer 39:27

Yemin olsun ki, Biz öğüt alsınlar diye bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik. İnsanın dinî işlerinde muhtaç olduğu her türlü örneği verdik. Yani insanlara beyan ettik, kendilerine acaip haberleri, tuhaf kıssaları anlattık. Bütün bunlardan maksat öğüt ve ibret almalarıdır.

Zümer 39:28

O, pürüzsüz yani hiçbir şekilde üzerinde ihtilâf olmayan, çelişki kusur ve herhangi bir eksiklik bulunmayan Arapça bir Kur'an'dır. Belki sakınırlar. Bu da verilen misallerin ikinci sebebini teşkil etmektedir. Çünkü Kur'an'da insanlara örnekler verilmesinden amaç, nasihat ve ibret almalarıdır. Buna göre âyetin manası şöyle olur: İnsanlar takva ehlinin yaptığı gibi amel etmeleri, onlar gibi Allah'ın sınırlarını korumaları, vermiş olduğu misallerden ibret almaları için kendilerine örnekler verdik.

Zümer 39:29

Allah, geçimsiz efendileri olan bir adam ile yani Yüce Allah, üzerinde birçok kimsenin ortak olduğu ve çeşitli işlerinde her birinin bir tarafa çektiği bir kimseyi, müşrik için; yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı tevhid ehli için misal olarak verir. Yalnız bir kişiye bağlı olan bu adamın bağlı olduğu şahıs bir tek kişi olup sahip olduğu işi üzerinde kendisinden başka kesinlikle hiç kimsenin sözü geçerli değildir. Bu ikisi eşit midir? Bunların durumları ve nitelikleri birbirine eşit midir? Yani; eşit değildir. Kısacası kâfir olan kimse, şaşkın, kafası karışık bir köle gibidir. Çünkü o çeşitli ilâhlara yani kendilerinden hiçbir hayır gelmeyecek putlara tapmaktadır, hatta kendilerinden bir hayır çıkmayacağı gibi kâfirin aşağıların en aşağısına düşmesine de sebep olacaktır. Tıpkı kendilerinden asla hiçbir menfaatin gelmeyeceği, birbiriyle anlaşamayan istekleri farklı olan birçok efendiye hizmet eden bir kölenin durumu gibi. Mü'min ise, bir diğer köle gibidir. Bu kölenin durumu yerli yerindedir. Aklı dağınık değildir. Zira kendisini yüceliklerin en yüce mertebesine ulaştıracak olan bir tek Rabba ibadet ve kulluk etmektedir. Tıpkı kendisinden hoşnut olduğu ve bol bağışlarla devamlı yardım gördüğü bir tek efendiye hizmet eden köle örneğinde olduğu gibi. Hamd Allah'a mahsustur. Zira Allah delil getirerek münakaşaya son vermiş, böylece kendilerine üstün gelmiş ve onlara misal vermek suretiyle bu ikisinin eşit olmayacağını beyan etmiştir. Fakat onların çoğu bilmezler. İnsanların çoğu -ki, bunlar müşriklerdir- apaçık olduğu halde bunları bilmezler ve şirkin, sapıklığın çukurunda cahilliklerinin aşırılığı yüzünden kalırlar.

Zümer 39:30

Muhakkak sen de öleceksin onlar da ölecekler. Yanı sizin tümünüz ölümlüsünüz. Ölüm hepiniz için geçerlidir. O halde birinin ölmesini beklemenin ve düşmanın başına gelene sevinmenin hiçbir manası yoktur. Dahası bu, cehaletin ta kendisidir. Şair der ki,: Her musibete sabret, Dayan, bil ki, insan, değildir ilelebed. Musibetin vesveseleri gelince başına, Hatırla, senin musibetine uğradı Muhammed.

Zümer 39:31

Sonra şüphesiz siz de kıyamet günü her şeyinizin sahibi olan Rabbinizin huzurunda davalaşacaksmız. Ve sen onlara şu şekilde delil getireceksin: Ben benimle gönderilmiş olan ahkâmı ve öğütleri sizlere tebliğ ettim. Hakka çağırma konusunda tam manasıyla çaba sarfettim. Onlar ise inad ettiler, daveti kabul etmediler, faydasız bir takım mazeretler ileri sürdüler. Meselâ: ”Ey Rabbimiz biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar" (Ahzab: 67), ya da: ”Hayır, sadece biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izinde gidiyoruz" (Zuhruf: 22) dediler. Bir hadisi şerifte şu ifadeler yer alır: ”insanlar arasındaki davalaşma devam eder gider. Hatta ruh ile ceset de birbiri ile davalaşır. Ceset der ki,: 'Ben sadece atılmış cansız bir kütük mesabesinde idim. Hiçbir şey yapamazdım.' Buna karşılık ruh şöyle cevap verir: 'Ben sadece rüzgârdan ibaret bir şeyim. Hiçbir şey yapamam.' Ruh ile cesede iki gözü kör olanla kötürüm olan örnek verilir. Gözleri görmeyen kişi kötürümü taşımakta, o da gözü ile görmeyene yolu göstermektedir. Görmeyen ise kötürümü iki ayağı ile taşımaktadır. ” Bir başka hadisi şerifte şöyle buyurulur: ”(Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sorar): 'Müflis kimdir?' Sahabîler cevap verirler: 'Bizim anlayışımıza göre müflis parası pulu, malı mülkü olmayan kimsedir.' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurur ki,: 'Benim ümmetimin müflisi kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla gelen fakat aynı zamanda birisine kötü söz söylemiş, bir diğerinin iffetine iftira etmiş, bir başkasının malını yemiş, bir diğer kişinin kanım akıtmış olarak gelen kişidir. Bunlardan birisine yaptığı iyiliklerden hakkı verilirken, bir diğerine de aynı şekilde verilir, iyilikleri, üzerinde ödemesi gereken borçlar tamamlanmadan bitince, alacaklıların günahları alınır ve bu kişiye yüklenir. Böylece o yüklenmiş olduğu bu günahlarla cehenneme atılır.'"

Zümer 39:32

Allah'a karşı yalan uyduran, Allah'a ortak koşarak ve oğlu olduğunu iddia ederek yalan uyduran ve kendisine gelen gerçeği yani Hakkın ve doğruluğun ta kendisi olan Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in getirmiş olduğu gerçeği yalan sayandan daha zalim kimdir? Yani böyle bir kimse zalimlerin en zalimidir. İşte böyle bir gerçek Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in dili üzerine geldiğinde o zalim kişi bunu yalan sayar. Yani böyle bir gerçeği, daha geldiği ilk anda ve ilk duyduğu esnada üzerinde hiç düşünmeden ve kafa yormadan yalanlar. Kâfirlerin yeri cehennemde değil mi? Yani cehennem, yukarıda adı geçen ve yalanlayan yalancıların ve bunlardan başka diğer kâfirlerin kâfirliklerine ve yalanlamalarına karşılık olarak makamları ve kalacakları yerdir.

Zümer 39:33

Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya... Bu ifade ile kastedilen Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O'nun ardından giden müminlerdir. Nitekim bunun bir benzeri şu âyeti kerimedir: ”Yemin olsun Biz Mûsa'ya belki onlar yola gelirler diye kitabı verdik..." (Mü'mimin: 49) İşte bu âyette de kastedilen Mûsa (aleyhisselâm) ve kavmidir. İşte sakınanlar rağbet edilecek şeylerin en yücesi olan takva ile vasıflı olanlar onlardır. Doğrulukla ve tasdik etmekle nitelenmiş olanlardır. Bu âyeti kerime bize gösteriyor ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Yüce Allah'ın katından getirmiş olduğu gerçekleri tasdik etmekte ve onları kabul etmektedir. Nitekim Yüce Allah bu gerçeği şu şekilde ifade eder: ”Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti." (Bakara: 285)

Zümer 39:34

Onlar için yani muttakiler için dünyada güzel amellerine karşılık olarak Rabbleri yanında diledikleri her şey vardır. Sadece cennette değil, âhirette menfaatin temini ve zararlı olan şeylerin giderilmesine dair diledikleri her şey vardır. Sadece cennette değil âhirette vardır çünkü günahlarının bağışlanması en büyük korkudan ve kıyametin diğer korkularından emniyet ve güven içinde olmak gibi şeyleri daha cennete girmeden isteyeceklerdir. Çünkü bütün bunlar cennete girmeden önce olacaktır. Derler ki,: Cennet nimetine dair en kapsamlı ifade: ”Onların istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey cennettedir." (Zuhruf: 71) ifadesidir. Âhiret azabına dair en kapsamlı ifade ise: ”Artık kendileri ile arzu ettikleri şey arasına perde çekilmiştir..." (Sebe: 54) âyetidir. İşte bu, yani diledikleri her şeyin olması iyilik edenlerin mükâfatıdır. Güzel amel işleyenlerin mükâfatıdır.

Zümer 39:35

Böylece Allah, onların yaptıkları en kötü hareketleri bile örtecek... Yani Yüce Allah kötü amellerini örtmek için onları mükafatlandırmıştır. Böylece o kötü ameller, hiç yapılmamışa döner, ya da Yüce Allah, günahlarını ortadan kaldırır, kendilerini hesaba çekmez. Veya Yüce Allah, zararların giderilmesi, sevinçli şeylerin meydana gelmesine dair diledikleri her şeyi onlara vad etmiştir. Bundan gaye, bu vadin gereği olarak işlemiş oldukları en kötü ameli örtmek ve bağışlamaktır. Bunun da amacı zararlarını ortadan kaldırmaktır. Ve yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlarını verecektir. Yani onlara sevabı, kendi katından bir ihsan ve kerem olarak işlemiş oldukları amellerin en güzeli ile hesab edilerek verecektir. Âyet metninde yer alan ”yaptıkları en kötü hareketler" ile ”yaptıklarının en güzeli" ifadelerindeki tanılama en iyiyi ve en kötüyü belirtmek amacıyla yapılmamıştır. Tam tersine yapılanların kötü ise en kötü olduğu, iyilik ise en güzeli olduğunu vurgulamak ve açıklamak için getirilmiştir. Burada bir hareketin diğerinden daha iyi ve dalia kötü olduğu, gözönüne alınmış değildir. Asıl itibar edilen yüceler yücesi olan Allah'ın lütuf ve keremine göre mutlak fazlalık ve ziyadeliktir. Yüce Allah en ufak bir iyiliği de çok sayacak ve karşılığını çok sevapla mükâfatlandıracak kadar kerem sahibidir. Yüce Allah'ın kötü hareketleri örtmesi ve en güzel mükâfatı vermesine sebep doğruluktur. Doğruluk aslında çalışıp çabalamakla elde edilen bir şey olmayıp Allah vergisi olan şeylerdendir. Her ne kadar doğruluğun etkisinin meydana gelmesi kulun fiiline bağlı ise de ve her ne kadar sözde, fiilde, vaadde ve azimde cereyan ediyor olsa da kulun çaba göstermesine bağlı değildir. Tersine Allah vergisidir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Muaz (radıyallahü anh)'a der ki,: ”Ey Muaz, dininde ihlâslı ol ki, azıcık amel sana yelsin." (19)

Zümer 39:36

Allah kuluna kâfi değil midir? Yani Allahü teâlâ kulu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Kendisine düşmanlık eden kimselere karşı kâfidir ve O'na yardım edecektir. Bu âyet, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı teselli etmektedir. Cafer es Sâdık (radıyallahü anh) der ki,: ”Zenginlerin fakirlere alçak gönüllü davranmasından daha güzel bir davranış görmedim. Bundan da güzeli fakirin Yüce Allah ile yetinerek O'nun gözetmesi ve her şeye yeterliliğine dayanarak zenginden yüz çevirmesidir." Müşrikler seni O'ndan başkaları ile yani Allah'ı bırakıp da tanrılar edindikleri putlarla korkutuyorlar ve diyorlar ki,: Sen o tanrıları ayıplıyorsun, oysa onlar sana kötülük edebilirler. Seni öldürebilir veya delirtebilir ya da organlarına zarar verebilirler. Allah kimi saptırırsa yani Allah kimi doğru yoldan ve sağlam anlayıştan saptırıp da Allah'ın kendisine kâfi geleceğinden ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı koruyacağından gafil olur, kendisine asla fayda ve zarar veremeyecek şeylerden korkarsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur. Onu herhangi bir hayra iletecek bir rehber yoktur.

Zümer 39:37

Allah kime hidayet ederse, yani Allah kimi sırât-ı müstakimine eriştirirse artık onu saptıracak yoktur. Böyle birisini gayesinden çevirecek kimse yoktur. Ya da tutmuş olduğu yolunu zedeleyecek ve kendisine kötülük edecek birisi yoktur. Çünkü Yüce Allah'ın fiilini kimse engelleyemez. İradesinin karşısına kimse dikilemez. Allah, mutlak güç sahibi galip, kendine ibadet edeni aziz kılacak şiddetli kuvvet sahibi ve dostları için düşmanlarından intikam alıcı değil midir? Yani O, intikam alıcı ve azizdir.

Zümer 39:38

Yemin olsun ki, onlara: Yani seni tanrıları ile korkutan şu müşriklere: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan Yani âlemin ifade olunduğu bu iki cinsi (yeri ve göğü) kim yoktan var etti diye sorsan, elbette 'Allah'tır' derler. yani elbette onları Allah yaratmıştır derler. Çünkü Yüce Allah'ın yaratıcılık sıfatındaki tekliğine deliller gayet açıktır. Bu âyet, fıtrî imanın insanın mayasında mevcut olduğuna işaret etmektedir. Nitekim Yüce Allah Rûm sûresinde: ”Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir..." (Rûm: 30) buyurmaktadır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ”Dünyaya gelen her çocuk fıtrat üzere doğar," (20) buyurur. 20- Bu ifade Şeyhayn’ın ve Ebu Davud'un şu lâfızla rivayet ettikleri hadisin bir bölümüdür: "Dünyaya gelip de fıtrat üzere doğmayan hiçbir çocuk yoktur. Sonra ebeveyni (anne-baba) onu Yahudi, Hristiyan veya mecusi yaparlar..." ; Bkz. el Fethu'l-Kebir 3/122. Onları susturmak için de ki,: 'Öyleyse bana haber verin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız O'nun verdiği zararı giderebilirler mi? Ayette yer alan ”Eferaeytüm=gördünüz mü" ifadesi ”bana haber veriniz" anlamınadır. Böylece bilginin kaynağı olan görmek mecazen haber vermenin sebebi kılınmıştır. Âyet metninde yer alan ”zarar" hastalık, geçim darlığı ve sıkıntı gibi her çeşit ”kötü hal" dir. Yine âyetin metninde yer alan soru ”inkâr" (öyle olduğunu kabul etmeme) manasınadır. Bu açıklamaların ışığı altında âyetin manası şu şekilde olur: Ulvî ve süfli âlemin yaratıcısının Allah olduğunu gerçekten anladıktan sonra bana ilâhlarınız hakkında haber veriniz. Şayet Allah bana bir zarar vermek isterse onlar benden bu zararı giderip, savabilirler mi? Yani onlar bu zararı önleyip ortadan kaldıramazlar. Yahut Allah bana bir rahmet dilerse, Allah bana fayda, sağlık, zenginlik ya da bunların dışında herhangi bir menfaat ve fayda vermek dilerse onlar O'nun bu rahmetini önleyebilirler mi?' Onlar bana gelecek bu yararları önleyebilirler mi? Tabi ki, bu rahmetleri önleyemezler ve bana gelmesine engel olamazlar. Sanki Yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: Bu cansız eşya ile nasıl Allahü teâlâ'ya ortak koşmaktasınız? Bu hayattan, bilgiden, kudretten, güçten ve yaratma kudretinden yoksun olan eşyaları nasıl olur da Allah'a ortak koşarsınız? Bundan utanmaz mısınız? Ey Rasûlüm Muhammed! De ki,: 'Bana Allah yeter. Yani Yüce Allah tutmuş olduğum bütün işlerimde hayırlı olanları bana vermek ve kötü olanları savmak hususunda yeterlidir. Tevekkül edenler O'ndan başkasının Yüce Allah'ın kudreti altında olduklarını bildikleri için asla O'ndan başkasına değil ancak O'na güvenip dayanırlar.' O halde kulların Rabbi olan Yüce Allah'a tevekkül etmek, O'na teslim olup boyun eğmek şarttır. Çünkü Yüce Allah'a itaat etmek ve O'na tevekkül etmek helak edici noktalardan kurtuluşa sebeptir.

Zümer 39:39

De ki,: 'Ey kavmim! Siz bulunduğunuz hal üzere takınmış olduğunuz düşmanlık hali üzere çalışın. Doğrusu ben de çalışacağım. Yani ben de gücümün yettiği kadar bulunduğum hal üzere kalacağım. Benim halim gitgide güçlenecek ve günden güne zafere ereceğim. Kötü amelleri dolayısıyla kendisini rezil edecek azap kime gelecek ki, bu azap dünya azabıdır. Onun düşmanlarının rezil olması, galip geleceğine delildir. Yüce Allah ona yardım etmiş, düşmanlarına azap etmiştir ve onları Bedir savaşı günü rezil etmiştir. Kime sürekli azap inecek yaptığı fiillerden dolayı kime azap inecek yakında bileceksiniz.' Bu sürekli azap, azap görenden ayrılmaksızın ebediyete kadar sürecek, ardı arkası hiç kesilmeyecektir. İşte bu, âhiret azabıdır. Buna göre âyetin manası şöyle olmaktadır: Sizler bâtıl üzere olmanız sebebiyle helak olanlarsınız. Bizler ise hak üzere olmamız sebebi ile kurtuluşa erenlerdeniz. Yakında bizim kârlı çıkacağımız, sizin de hüsrana uğrayacağınız açığa çıkacak. Bizlerin fazlalığı, sizlerin de noksanlığı ortaya çıkacak. Ve Yüce Allah sizlere bunun hesabını soracak; ancak cevap veremeyeceksiniz. Size azap edecek, hiçbir şefaatçiniz olmayacak. Sizleri helak edecek ve hiçbir çığlık atamayacaksınız.

Zümer 39:40

De ki,: 'Ey kavmim! Siz bulunduğunuz hal üzere takınmış olduğunuz düşmanlık hali üzere çalışın. Doğrusu ben de çalışacağım. Yani ben de gücümün yettiği kadar bulunduğum hal üzere kalacağım. Benim halim gitgide güçlenecek ve günden güne zafere ereceğim. Kötü amelleri dolayısıyla kendisini rezil edecek azap kime gelecek ki, bu azap dünya azabıdır. Onun düşmanlarının rezil olması, galip geleceğine delildir. Yüce Allah ona yardım etmiş, düşmanlarına azap etmiştir ve onları Bedir savaşı günü rezil etmiştir. Kime sürekli azap inecek yaptığı fiillerden dolayı kime azap inecek yakında bileceksiniz.' Bu sürekli azap, azap görenden ayrılmaksızın ebediyete kadar sürecek, ardı arkası hiç kesilmeyecektir. İşte bu, âhiret azabıdır. Buna göre âyetin manası şöyle olmaktadır: Sizler bâtıl üzere olmanız sebebiyle helak olanlarsınız. Bizler ise hak üzere olmamız sebebi ile kurtuluşa erenlerdeniz. Yakında bizim kârlı çıkacağımız, sizin de hüsrana uğrayacağınız açığa çıkacak. Bizlerin fazlalığı, sizlerin de noksanlığı ortaya çıkacak. Ve Yüce Allah sizlere bunun hesabını soracak; ancak cevap veremeyeceksiniz. Size azap edecek, hiçbir şefaatçiniz olmayacak. Sizleri helak edecek ve hiçbir çığlık atamayacaksınız.

Zümer 39:41

Şüphesiz Biz bu kitabı, Kur'an'ı sana, insanlar için yani insanların menfaati için indirdik. Çünkü Kur'an insanların hayatlarında ve âhirette maslahatlarının dayanağıdır. Hak olarak indirdik. Yani o kitabı indirmekte haklı olarak indirdik ya da bu kitabı hak üzere indirdik. Kitapta ne varsa hepsi haktır, doğrudur. Üzerinde hiç kuşku yoktur ve kesinlikle gereğince amel edilmesini gerektirir. Ve içindekilerle amel etmek suretiyle artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir, bu yolu seçmekle bizzat kendisi faydalanır. Kim de kitabın gereğince amel etmeyerek saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Kendi aleyhine sapmış olur, çünkü sapıklığının vebali sadece kendi aleyhinedir. Sen onların üzerinde vekil değilsin. Yani onları doğru yola zorlamak için onların üzerine vekil tayin edilmiş değilsin. Senin görevin sadece tebliğ etmektir ve sen tam olarak tebliğ ettin. Bir hadisi şerifte şu ifadeler yer alır: ”Ben ve ümmetim ateş yakan sonra da kelebeklerin ve pervanelerin o ateşin içine düşmesi misali gibiyiz. Ben sizleri ateşlen kurtarmak için size yardım etmeye çalışırken sizler ona atılmaktasınız." (21) Yani ben sizleri ateşten uzaklaştırmak için tutarken sizler şiddetle ateşe gidiyorsunuz. 21- Hadisi Buharı. Müslim, Tirmizî birbirine yakın lâfızlarla rivayet etmişlerdir. Bkz Camiu'l-Usul, 1/287. Bir başka hadisi şerifte ise şöyle buyurulmaktadır: ”Allah'ın benim (vasıtam)la gönderdiği hidayet ve ilim, bol yağmura benzer. (Bu yağmur hazan öyle) bir toprağa düşer ki, bu toprak suyu kabul eder de çayır ile bol ot yetiştirir. Bir kısmı da çorak olur, suyu (üstünde) tutar da Allahü teâlâ, halkı onunla faydalandırır. Ondan (hem kendileri) içerler, (hem hayvanlarını) suvarırlar, ekin ekerler. (Bu yağmur) diğer bir çeşit toprağa daha isabet eder ki, düz ve kaypaktır. Ne suyu (üstünde) tutar, ne çayır bitirir. Allah'ın dinini anlayıp da Allah'ın benim (vasitam)la gönderdiği (hidayet ve ilimden) faydalanan ve bunu bilip (başkasına) bildiren kimse ile (bunu duyduğu zaman kibrinden) başını (bile) kaldırmayan ve Allah'ın benimle göndermiş bulunduğu hidayetini kabul etmeyen kimse böyledir. ” (22) Şu halde ilmi ile amel eden ve bunları öğreten âlimin ilmi, verimli bir toprağa düşen yağmur mesabesindedir. İlmi ile amel etmeyen ve başkalarına bunu öğreten âlimin ilmi ise, çorak olup üzerinde suyu tutan toprak parçasına düşen yağmur gibidir. Hidayeti hiç kabul etmeyen kimseye gelince, suyu hiç tutmayan ve hiçbir yeşillik ve bitkiyi bitirmeyen toprak gibidir. Böyle toprak parçasında nasıl ki, su da bulunmaz ve ot da bitmez, işte kâfir ve cahil de böyledir. Ne ilmi vardır, ne de ameli. Ne kendine hayrı vardır, ne de başkasına yararı.

Zümer 39:42

Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da yani Yüce Allah insanların ruhlarını bedenlerinden kabzeder. Ruhların bedenlerle olan gerek zahirî, gerek bat mî ilişkilerini ve tasarruflarını keser. Bu işlem, ölüm esnasında gerçekleşir. Böylece bedenin duyusu ve hareketi ortadan kalkar. İnsanın bedeni kuru bir tahta gibi kalır. Aklı, imanı ve bilgisi ruhla birlikte gider. İşte bu, bedenin vefatıdır. Yüce Allah, ölmeyen nefisleri de uykularında öldürür. Bir başka ifade ile ruhun bedenle olan ilişkisini ve beden üzerindeki zahirî ve batını tasarruflarım (her türlü hareketi) kesmek suretiyle uykusunda öldürür. Uyuyan kimse solunum faaliyetini sürdürür ve hayvani ruhu kaldığı için hareket eder. İnsani ruhu ortadan kalktığı için aklı çalışmaz. Temyiz yeteneği işlemez. Ölümüne hükmettiği canı tutar. Yani ölülerin canlarını Yüce Allah kendi katında alı koy ar ve onları bedenlerine geri çevirmez. İşte bu, ruhların bulunmuş olduğu berzah âleminde olur. Ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Bu muayyen vakit, ölmesi için belirlenen vakittir. Bunu Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu hadisi destekler: ”Sizlerden herhangi biriniz yatağına girdiği zaman elbisesinin iç kısmı ile yatağına çarpıp tozunu alır gibi yapsın. Çünkü orda kendisinden önce neyin olduğunu bilemez. Sonra şöyle desin: 'Senin isminle ey Rabbim yanımı yatağa koydum ve Senin adınla onu kaldıracağım. Eğer ruhumu alırsan ona merhamet eyle. Eğer (almaz da) salıverirsen onu sâlih kullarını koruduğun şeylerle muhafaza et.'" (23) 23-Hadisi Buharı, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Bkz. Camiu’l-Usul 4/266. Burada işaret olunuyor ki, hayattan asıl gaye, salâha (kurtuluşa) ermektir. Bunun dışındaki şeylerin salâha vesile olarak kabul edilmesi gerekir. Şüphe yok ki, bunda yukarıda zikredilen iki çeşit can almada, birincisinde canın alınmasında, diğerinde de salıverilmesinde düşünecek bir kavim için Yüce Allah'ın kudretinin, hikmetinin kemaline, rahmetinin her şeye şamil olduğuna delâlet eden hayret verici ibretler vardır. Ruhların bedenlere bitişmesinin keyfiyeti ölüm anında olduğu gibi bazen tamamiyle öldürülmesinin o asilliği üzerinde düşünenler için ibretler vardır. Ruhun tutulması ve bırakılmaması, öldükten sonra devam eder. Bedenlerin yok olması ile ruhlar yok olmaz. Ruhlarla birlikte olan mutluluk ve sıkıntı da yok olmaz. Yüce Allah ruhları, uyku anında olduğu gibi, bedenlerinden geri bırakır. Ve onları ecelleri gelinceye ve nefesi son buluncaya kadar bir zamandan diğerine salıverir, bırakır. İşte bu olaylara bakan kimseler buradan anlarlar ki, böylesi olaylara kadir olan birisi yeniden diriltmeye de kadirdir. Bir kutsi hadiste şöyle buyrulur: ”Mü'min kulumun ruhunu kahzetmedeki tereddüdüm kadar yapmış olduğum hiçbir şeyde tereddüt etmedim. O kulum ölümden hoşlanmaz, Ben ise onu üzmekten hoşlanmam." (24)

Zümer 39:43

Yoksa onlar Allah'tan başkasını Allah'ın izni olmaksızın, Allah'ın katında kendilerine şefaat edecek şefaatçılar mı edindiler? Bunların şefaatçi edindikleri putlardır. Bu âyeti kerime, Mekkeliler hakkında nazil olmuştur. Mekkeliler, putların Allah katında kendilerinin şefaatçisi olduğunu iddia etmekteydiler. Yüce Allah onların bu iddialarını hoş görmeyerek buyurdu ki,: Yoksa Kureyşliler Allah'tan başkasını şefaatçılar mı edindiler. De ki,: 'Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi?' Ey Rasûlüm Muhammed, müşriklere de ki,: Putları şefaatçılar mı ediniyorsunuz? Onların hiçbir şeye gücü yetmese ve hiçbir şeye akıl erdiremezlerse de mi? Üstelik ne Allah katında şefaat edebilirler ve ne de sizlerin kendilerine ibadet ettiğinizi anlayabilirler. İbadetin ve şefaatin makbul olanı Yüce Allah'ın emri ile olanı ve şeriata uygun biçimde O'nun peygamberi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uyularak yapılanıdır. Çünkü kulu perdeleyen heva ve hevesi ile tabiatıdır. Peygamberler heva ve hevesi ortadan kaldırmak için gönderilmişlerdir. Böylece kulların hareketlerinin ve hareketsizliklerinin Yüce Allah'ın emri ile olması, nefsin ardından gidilerek heva ve hevese uyularak değil peygamberlerin ardından gidilerek yapılması hedeflenmişti.

Zümer 39:44

Onları susturduktan ve hakkın gerçekleşmesi ve yerini bulması için zikrolunan sebeplerle cahilliklerinin ortaya konulmasından sonra de ki,: 'Bütün şefaat Allah'ındır. Yani şefaata malik olan Allahü teâlâ'dır. Hiçbir kimse herhangi bir şefaate kadir değildir. Fakat şefaat edilecek kişi hoşnut olunmuş birisi olursa ve şefaat edecek olana da izin verilmiş bulunursa bu müstesnadır. Ancak burada her iki unsur da mevcut değildir. Göklerin ve yerin ve her ikisinin içinde bulunan yaratıkların hükümranlığı O'nundur. Allahü teâlâ'nındır. Hiç kimse O'nun izni ve rızası olmadıkça O'nun hiçbir işi hakkında, konuşamaz. Sonra kıyamet günü O'na döndürüleceksiniz.' Yoksa ne başlıbaşına ne de kendisine ortak olarak başka hiç kimseye döndürülmeyeceksiniz. Şu halde O'nun gazabından sakınınız. Azabından korkunuz. O gün, tevhid ehlinin kârı ne kârdır! Müşriklerin zararı da ne zarardır! Yaratıkların dünyadaki övünmeleri on şeyedir. Bunların hiçbiri de kıyamet günü fayda verecek değildir: Birincisi: Mal ile övünmektir. Eğer mal herhangi bir kimseye fayda verseydi Karun'a fayda verirdi. Yüce Allah Karun hakkında: ”Nihayet Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik..." (Kasas: 81) buyurmaktadır. İkinci övünç kaynağı: Çocuktur. Şayet çocuk herhangi bir kimseye fayda verseydi İbrahim (aleyhisselâm)’in babası Azer'e fayda verirdi. Yüce Allah şöyle buyurur: ”Ey ibrahim bundan vazgeç..." (Hud: 76) Üçüncüsü: Güzelliktir. Eğer güzellik fayda verseydi Rum halkına fayda verirdi. Çünkü güzelliğin onda dokuzu onlara verilmişti. Yüce Allah şöyle buyurur: ”Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün)..." (Âl-i İmrân: 106) Dördüncüsü: Şefaattir. Eğer şefaat fayda verseydi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a fayda verir O da iman etmesini istediği kimseleri doğru yola iletirdi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurur: ”Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Bilâkis Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir..." (Kasas: 56) Beşincisi: Hiledir. Hile fayda verseydi kâfirlere kurmuş oldukları hileleri faydalı olurdu. Halbuki Yüce Allah şöyle buyurur: ”...Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur." (Fâtır: 10) Altıncı övünç kaynağı: Fesahat, yani güzel konuşmaktır. Fesahat fayda verseydi Araplara fayda verirdi. Halbuki Yüce Allah şöyle buyurur: ”Ruh (cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün Rahmanın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler..." (Nebe': 38) Övünç noktalarından yedincisi: izzettir. İzzet herhangi bir kişiye fayda verseydi Ebu Cehl'e faydalı olurdu. Halbuki Yüce Allah şöyle buyurur: ”Tat bakalım, hani sen kendince üstündün, şerefliydin!" (Dulıân: 49) Sekizinci övünç kaynağı: Dostlardır. İnsanın dostları insana faydalı olsaydı bu dostlar fasık dostlarına faydalı olurlardı. Oysa Yüce Allah buyuruyor ki,: ”O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler..." (Zuhruf: 67) Dokuzuncu övünç kaynağı: İnsanın ardından giden, kendisine tabi olanlardır. Bir insana tabi olanlar kendine fayda verselerdi başlarındaki başkanlarına fayda verirlerdi. Halbuki Yüce Allah şöyle buyurur: ”işte o zaman (görecekler ki,) kendilerine uyulup arkalarından gidenler uyanlardan hızla uzaklaşırlar..." (Bakara: 166) Onuncu övünç noktası: Hasep yani soydan gelen şereftir. Eğer şeref faydalı olsaydı Yakup (aleyhisselâm), Yahudilere faydalı olurdu. Çünkü Yahudiler Yakııb (aleyhisselâm)'un evlâdıdırlar. Halbuki Yüce Allah şöyle buyurur: ”Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler..." (Mümtehine: 3)

Zümer 39:45

Müşriklerin tanrıları ile değil Allah, tek olarak anıldığı zaman, âhirete inanmayanların yürekleri burkulur, kıyamet gününe inanmayanların kalbleri bundan nefret eder. Bu ifade onların çirkin durumlarını son derece açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Ama Allah'tan başkası anıldığı zaman yanı putlar tek başlarına ya da Allah'ın adı ile birlikte anıldığı zaman hemen yüzleri güler. Ferah duyarlar. Putlara son derece bağlı olduklarından ve hakkı unutmuş olmalarından dolayı yüzlerinde bir sevinç görülür. Allah'ı tanımayan her kalb, Allah'ın zikri ile barışık olmaz, onunla ferah duymaz ve hakkın meskeni olamaz. Buradan anlaşılır ki, Allah'ı zikreden kimsenin Yüce Allah yoldaşı olur. Allah'tan başkasını zikredenin ise arkadaşı şeytandır. Akıllı olana düşen. Allah'ın zikrinden geri kalmamak ve onun zikri ile sevinç duymaktır. Allah O'nunla birliktedir ve yardımcısıdır.

Zümer 39:46

Ey Rasûlüm Muhammed! De ki,: Ey Allah'ım! 'Ey gökleri ve yeri yaratan, ey göklerin ve yerin halikı gizliyi de aşikârı da bilen Allah! Ey kullarının bilmediğini bilen ve gördükleri her şeyden haberdar olan Allah! Âyetin manası şudur: Ey Rasûlüm Muhammed, insanları dine davet ederken şaşırıp kaldığında ve onların inad ve karşı koymada ileri gitmelerinden dolayı için sıkıldığında duâ ile Allah'a sığın. Çünkü her şeye kadir olan O'dur. Her hâli ve durumu tamamiyle bilen O'dur. Kullarının arasında, yani benimle kavmim arasında ve yine diğer kullar arasında din hususunda ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sadece Sen vereceksin.' Yani her inatçının kabul edeceği, her karşı koyanın boyun eğeceği hükmü Sen vereceksin. Bu hüküm, dünya ya da âhiret azabıdır.

Zümer 39:47

Eğer yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet gününde azabın fenalığından kurtulmak için elbette bunları feda ederlerdi. Yani dünyadaki ne kadar mal ve azık varsa bunların tamamı o zulmedenlerin olsaydı, bütün bunları nefislerini şiddetli azaptan kutrarmak için fidye olarak verirlerdi. Zaten fidye olarak kabul edilmemekle birlikte kıyamet günü hiçbir mal da olmayacaktır. Bu ifade çok şiddetli bir tehdit ve kurtuluşa erme umutlarını tamamen kesicidir. Çünkü, kıyamet gününde yeryüzü dolusu ve bir o kadar daha malları olsa da azaptan kurtulmak için bütün bunları fidye olarak verseler, kendilerinden kabul edilmez. Oysa bu dünyada verecekleri zerre kadar hayır ve bir lokma sadakaları, azıcık tevbe ve istiğfarları kabul olur. Nitekim âhirette kanlı gözyaşları ile ağlayıp tevbe etseler bile ağlamaları dolayısıyla merhamet olunmayacaklardır. Oysa bugün bir damla göz yaşı birçok günahlarını silmeye yeterlidir. Halbuki onlar için Allah tarafından hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır. Yani kıyamet günü dünyada iken hiç hesaba katmadıkları, başlarına geleceklerini hiç düşünmedikleri çeşit çeşit azaplar karşılarına çıkacaktır.

Zümer 39:48

Onların kazandıkları kötülükler kötü amelleri ya da amel defterleri kendilerine gösterildiği zaman amelleri, kazançları açığa çıkmış, alaya aldıkları şey kendilerini sarmıştır. Başlarına gelmiş, kendilerine isabet etmiş, alaylarının vebali, hilelerinin cezası kendilerini kuşatmıştır. Onlar Kitapla, Müslümanlarla, öldükten sonra dirilmekle, azapla ve benzeri kavramlarla alay ediyorlardı.

Zümer 39:49

İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bize yalvarır. Yani müşrikler hastalık, fakirlik ve benzeri kötü hallerle karşılaştıkları zaman zikretmekten tiksinmiş oldukları zâta yani Allah'a bunu gidermesi için duâ ederler. Sonra kendisine tarafımızdan bir ihsan olmak üzere nimet verdiğimiz vakit: 'Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir' der. Yani bu elimdeki, inalın kazanç yollarını bilmem sebebi ile bana verilmiştir, der. Hayır o nimet, insana bir imtihandır meşakattır, şükür mü edecek yoksa nankörlük mü yapacak diye denemek için verilmiştir. Fakat çokları nimet vermenin bir mühlet ve imtihan olduğunu bilmezler.

Zümer 39:50

Bunu yani bu sözü onlardan öncekiler de söylemişti. Onlar, nimetin kendilerini azdırdığı ve bu nimetlerin zahirine bakarak aldanan kişilerdir. Söylemiş oldukları söz ise Yüce Allah'ın ifadesiyle: ”O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. ” (Zümer: 49 ve Kasas: 78) Ama dünya malından kazandıkları şeyler ve biriktirdikleri mallar onlara fayda vermedi. Yani biriktirdikleri nimetler azaplarını ve cezalarını kendilerinden savmadı ve bunlar kendilerine hiç fayda vermedi

Zümer 39:51

Bunun için yaptıklarının fenalıkları başlarına geldi. Yaptıkları kötü amellerin cezası, işlemiş oldukları şeylerin karşılığı başlarına geldi. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Onlar kendilerine verdiğimiz nimetlerin kendilerinin Bizim katımızda değerli olmaları nedeniyle olduğunu zannettiler. Oysa gerçek böyle değildi. Çünkü onlar azaba uğradılar. Malları kendilerine fayda vermedi. Bu tıpkı Yahudilerin: ”Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz..." (Mâide: 18) şeklindeki sözlerine benzer. Yüce Allah da sevgilisi ve habibi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitaben şöyle der: ”...De ki,: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor?.'" (Mâide: 18) Yani şerefli ve Allahü teâlâ'ya yakın olan kimseye Cenabı Allah azap etmez. O ancak hain, alçak ve değersiz kimseye azap eder. Ey Rasûlüm Muhammed! Bunlardan da seninle aynı asırda yaşayan müşriklerden de zulmedenlerin işledikleri kötülükler başlarına gelecektir. Zulmedenlerin işledikleri inkâr ve isyan onların başlarına geldiyse bunlarınkine de gelecektir. Ve nitekim gelmiştir de. Çünkü yedi yıl kuraklık çekmişler en büyükleri Bedir savaşı günü katledilmiştir. Bu hususta dünyada ve âhirette azabın kendilerine ulaşması hususunda Allah'ı âciz bırakamazlar ve kaçmakla o azaptan kurtulamazlar.

Zümer 39:52

Bilmiyorlar mı ki, bunu söylerken bilmiyorlar mı, ya da gaflet içinde yüzüp bilmiyorlar mı ki, Allah, rızkı dilediğine bol bol verir, rızkını geniş tutmak istediğine bol bol verir. Dilediğinden de kısar. Rızkını kısmayı ve daraltmayı dilediği kimsenin rızkını da bu konuda biçkim senin en ufak bir müdahalesi olmaksızın kısar. Nitekim kimsenin müdahale edemeyeceği yedi yıl rızıklarını kesmesinden, yedi yıl da bol bol vermesinden bellidir. Şüphesiz bunda sözü edilen rızkın bol bol verilmesi ve kısılmasında inanan bir kavim için bütün olayların Yüce Allah'tan geldiğine ve olduğuna delâlet eden ibretler vardır. Çünkü bu ibretler vasıtası ile bunların manalarına erenler inanan müminlerdir. Bu âyetlerde bir takım faydalar ve nükteler vardır. Bunlar : a- İnsanın nefsinin özelliklerinden birisi de şiddet, sıkıntı ve belâ sırasında Yüce Allah'a duâ etmek mecburiyetinde kalmasıdır. Ancak darda kalarak Allah'a böyle bir dönüşe itibar yoktur. Çünkü Yüce Allah bu şiddet ve belâdan kurtuluşu nasib ettiği zaman öyle bir kişi Allah'tan yüz çevirir, nimetine nankörlük eder ve der ki,: ”O bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi." Asıl geçerli olan rahatlık anında Allah'a yapılan dönüş ve tanımadır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Rahatlıkta iken Allah'ı tanı ki, sıkıntıda iken seni tanısın," (25) b- Nimete ermiş kimselerin çoğu, nimetten gelecek fitneyi ve sebeb olacağı kötü akıbeti ve onun insanı azdırabileceğini bilmezler. Nimetle aldanmak insanın kalbini katılaştırır. Gafletin insanı bürümesine ve nimetle huzur duymasına, âhireti ve mevlâsını unutmasına yol açar. Vuku bulan olaylara bakan kimse anlar ki, bütün âlemdeki herkesin üzerinde cereyan eden olaylar hikmete ve maslahata göre olmaktadır.

Zümer 39:53

Ey Rasûlüm Muhammed! De ki,: 'Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Kendi nefisleri aleyhine çok günah işleyerek, büyük günahları ve fuhşiyatı yaparak cinayet işlemekte aşırı giden kullarıma de ki,: Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah'ın önce mağfiretinden, ikinci olarak da ihsanından ümitsizliğe düşmeyiniz. Ümitsizliğe düşmek mahrumiyetin delilidir. Bunun delili de yüzün kararmasıdır. Allahü teâlâ tevhid nurunun kalbde mevcut olması şartı ile bütün günahları bağışlar. Şayet tevhid nuru kalbde kalmazsa böyle bir kimse şu âyetin hükmüne girer: ”Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz..." (Nisa: 48) Allah'ın rahmetinden ümidi kesmek, musibetlerin en büyüğüdür. Yüce Allah kendisinden bir ihsan olarak ölüm anına kadar kullarına mühlet vermiştir. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Burada sanki şöyle bir soru sorulmuştur. Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin yasak edilmesinin sebebi nedir? Bu soruya: ”Çünkü Allah bütün günahları bağışlar," şeklinde cevap verilerek yasaklığın sebebinin bu âyet olduğu ifade edilmiştir. Böylece Yüce Allah'ın ya tam olarak azap ederek ya da hiç azap etmeksizin bir süre sonra bile olsa dilediği kimseleri affedeceğini vurgulamak için söz konusu soruya bu âyetle cevap verilmiştir. Bu âyet, çok bile olsa. Yüce Allah'ın günahları bağışlayacağının vadidir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurur ki,: ”Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar ve O günahlara aldırmaz, çünkü O bağışlayıcıdır, rahmet sahibidir. ” (26) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir başka hadisi şerifte şöyle buyurur: ”Allah'ım, eğer bağışlarsan çok kimseyi bağışla. Senin hangi kulun ufak tefek günah işlememiştir?" (27) "Af" ile ”mağfiret" arasındaki farka gelince af; Yüce Allah'ın: ”...iyilikler kötülükleri giderir..." (Hûd: 114) ifadesinde işaret olunduğu üzere silmek, yok etmek anlamına gelir. Ve yine af, değiştirmek anlamını da taşır. Nitekim Furkan Sûresi'nde buna şöyle işaret olunur: ”...Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir..." (Furkan: 70) Bundan sonra ”mağfiret" yani Yüce Allah'ın bütün günahları neden bağışlayacağının, açıklaması olarak şöyle buyuruluyor: Şüphesiz ki, O Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Bunlardan birinci ifade yani ”çok bağışlayan" ifadesi, cezayı gerektiren şeylerin silineceğine işaret etmektedir. Buna karşılık ikinci vasıf (çok merhamet eden vasfı) Yüce Allah'ın sevap ile ihsanda bulunacağına işaret etmektedir. Her iki kelimenin girmiş olduğu kalıbın mübalâğa ifade etme kalıbı olması, kulların işledikleri günahların çokluğundan, bağışlanacak ve rahmete erecek kimselerin çok olmasındandır. Âyet metninde yer alan ”zünub" (günahlar) kelimesinin ”elif-lâm'lı gelmesi genellik ve umumilik ifade etmek içindir. Yine âyette geçen ”cem'an" (bütün) kelimesi de pekiştirme ifade etmek içindir. Buna göre sanki Yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: Bütün günahları bağışlarım. Hiçbirini dışarıda bırakmam. Bütün günahları affederim, hiçbirini afsız bırakmam. Sizin çok günahlarınız, emrime aykırı davranışlarınız varsa Benim de sizin hakkınızda ezelî bir inayetim vardır. İmam Ahmed bin Hanbel’in Müsned'inde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın azadlı kölesi Sevban'dan rivayet edilen şöyle bir hadis yer alır: Rasûlüllah buyurur ki,: ”Bu âyet bana, dünyanın içindeki her şeyle birlikte benim olmasından çok daha sevimlidir."(28) Yani bütün dünya malına sahip olmaktansa böyle bir âyet bana daha sevimlidir. Bunun sebebi şudur: Yüce Allah kullarından aşırı gidenlere ihsanda ve lütufta bulunmuş ve kendilerine bütün günahlarını bağışlayacağına söz vermiştir. Geniş rahmetinden ümit kesmelerini yasak etmiştir. Bu âyeti kerime herkesin bütün günahlarının bağışlanacağına delâlet etmemektedir. Tam tersine âyet Yüce Allah'ın, günahlarını bağışlamayı dilediği kimselerin bütün günahlarının bağışlanacağına işaret etmektedir. Bu âyette, başka âyetlerde geçen tevbenin emredilmesi, âsilere azap edileceğinin önceden takdir edilmesi, amelde ihlâslı olunması emri ve azap tehdidi arasında herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü Yüce Allah şirki ancak tevbe ve Kendine dönme durumunda bağışlayacaktır. Bunun dışındaki küçük ve büyük günahları dilediği kimse için tevbe ile ve tevbesiz bağışlayabilir. Ancak tevbesiz, bütün günahkârları değil dilediği kimseleri bağışlayacaktır. Rivayete göre İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) bu ”Allah bütün günahları bağışlar" âyeti kerimesini ”dilediği kimselerden bütün günahları bağışlar" şeklinde okumuş, mutlak ifadeyi (bütün günahlar) mukayyede (dilediği kimselerin günahları) hamletmiş ve o kayıtla anlamıştır. Çünkü O kendi mülkünde sadece dilediğine mükâfat verir. Ehli sünnete göre, şirk müstesna, günahların bağışlanması için tevbe etmek şart değildir. İster küçük ister büyük günah olsun farketmez. Buna işaret eden birçok rivayet vardır. Rivayete göre Yüce Allah kıyamet günü mü'minlerin içinden bazı asilere şöyle söyler: ”Dünyada iken senin günahlarını örttüm. Bugün de onları bağışlıyorum." Bu ve benzeri haberler mağfiretin, tevbe etmeden de gerçekleşeceğini gösterir. Şirkle öbür günahlar arasındaki farka gelince: Kâfir af edilmeyi ve günahlarının bağışlanmasını taleb etmez. Çünkü o küfre dalan kişidir. Kâfirlikten daha öteye günah yoktur. Ebû Hureyre (radıyallahü anh)'den rivayet olunuyor. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğunu işittim: ”Yüce Allah rahmeti yüz parçaya bölmüştür. Bunların doksan dokuz parçasını kendine saklamış, bir parçasını yeryüzüne indirmiştir. İşte bu bir parçadan yaratıklar birbirlerine merhamet ederler. Hatta herhangi bir hayvan yavrusunu emzirirken onu ezmemek için ayağını bu rahmet dolayısıyla kaldırır. ” (29) 29- Hadisi Buharî, Müslim ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Bkz. Camiu'l-Usul, 4/520. Bu haber, Müslümanlara mükemmel bir ümit ve müjde taşımaktadır. Çünkü bu dünyada bir tek rahmet dolayısıyla zahirî ve batini bunca nimet meydana geldiğine göre âhiret yurdunda yüz rahmetle nice nice nimetlere erilir.

Zümer 39:54

Ey kullarım! Size dünyada ve âhirette azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün' Yani günahlardan tevbe etmek suretiyle Rabbinize dönün. O'na karşı samimi olun Ameli sırf O'nun için yapın, sonra size yardım edilmez. Sonra Allah'ın azabı gelmeden önce tevbe etmezseniz, onun başınıza gelmesi engellenmez. Ayetin son kısmından anlaşılan bu hitabın kâfirlere olduğudur. Bu açıklamaların ışığı altında âyetin manası şöyledir: Ey insanlar şirkten imana dönünüz. Tevhidi Allahü teâlâ'ya samimi bir biçimde yapınız. Tevbe ile bu âyette yer alan ”inabe" (dönme) arasında fark vardır. Tevbe eden kimse Allah'a cezadan korktuğu için döner. İnabe yapan ise O'ndan haya ettiği, utandığı ve Rabbine iştiyak duyduğu için döner.

Zümer 39:55

Siz rahmetimizden dolayı farkında olmadan, duyularınızla geleceğini hissedip de tedbirini alamadan ve gerekli hazırlığı yapamadan ansızın... Âyetin metninde yer alan ”bağte" kelimesinin açıklaması için Râğıb der ki,: ”Bu kelime insanın hiç beklemediği bir yerden herhangi bir şeyin süpriz olarak karşısına çıkmasını ifade eder." Başınıza azap gelmeden önce, belâ ve ceza gelmeden önce... Buradaki başa ansızın gelecek azaptan maksat, ölüm olabilir. Çünkü ölüm âhiret azabının başlangıç noktasıdır. Âhiret azabının yolu ölümden geçer. Rabbinizden size indirilenin en güzeline tâbi olun.' Yani Kurana tabi olun. Nitekim bu sûrenin 23. âyetinde de durum aynı idi. Orada Yüce Allah: ”Allah sözün en güzelini...indirdi," buyuruyordu. ”Rabbinizden size indirilenin en güzeli"nden maksat ruhsatlar değil de azimetler de olabilir. Bir başka ihtimale göre indirilenin en güzeli inabe (Allah'a dönmek) ve itaatta sürekli olmak gibi daha salim olanı ve kurtuluşa daha lâyık olanı da kastedilmiş olabilir. Hasan-ı Basrî bu âyetin manasını şöyle anlamıştır: ”Allah'a itaata yapışınız. O'na âsi ve günahkâr olmaktan kaçınınız. Çünkü size indirmiş olduğu şeyler üç çeşittir: Kaçmasınız diye çirkin şeyler, tercih edesiniz diye güzel şeyler ve almakla ya da almamakla üzerinizde herhangi bir günahın olmayacağı bu ikisinin ortası olan şeyler zikredilmiştir ki, bu sonuncusu mubahlardır."

Zümer 39:56

Kişinin: 'Allah'a karşı işlediğim kusurlardan dolayı bana yazıklar olsun! ”Allah'a karşı"dan maksat, Allah'a itaat, O'nun hakkını yerine getirmek ve çizmiş olduğu yolda yürümektir. Râğıb der ki,: ”Âyetin metninde yer alan ”cenb" kelimesi organ anlamına ”cariha"dır. Çoğulu da ”cunub"tur. Sonra organ anlamına gelen bu kelime organın yan tarafı anlamında istiare yoluyla kullanılmıştır. Tıpkı diğer organların sağ ve solunun, sağ taraf ve sol taraf anlamına kullanıldıkları gibi." Bazı âlimlere göre, bu kelime, Arapçada ”cenbul hait" ve ”canibul hait ” ifadelerinden türemiştir. Mânâsı duvarın yanı demektir. Buna göre âyette yer alan ”cenbullafı" ifadesi, Yüce Allah'ın bize çizmiş olduğu şeriatı hakkında işlediğim aşırılıklardan dolayı yazıklar olsun demek olur. Aşırılık olarak tercüme edilen kelime ihmal ve kusur anlamınadır." Râğıb bu kelimenin ve karşıtının manasını şöyle açıklar: ”İfrat bir şeyde aşırı gitmektir. Tefrit ise geri kalmak, ihmal etmektir." "Ya hasret a" kelimesinin aslı ”ya hasretî"dir Araplar: Ya Hasreti veya lehfetî ve ya hasretâ ve ya lehfetâ ve ya hasretâye ve ya lehvetâye şeklinde bu kelimeleri kullanmaktadırlar. Böylesi kelime, Arapçada yardım dilemek için çağrıda bulunurken kullanılır. Orada geçen ”hasret" kelimesi elden kaçan ve yitirilen bir şeye üzüntü ve pişmanlık ifade eder. ”Bana yazıklar olsun" diye içi yanan kişinin işlemiş olduğu ihmale kendini sevk eden cahilliği ortaya çıkmıştır. Bazıları der ki,: ”Hasret insanın kendisinden artık ayrı kaldığı bir şeye üzülmesi, teessüf etmesidir." Gerçekten ben alay edenlerdendim.' Buranın manası da şöyledir: Ben dünyada iken Allah'ın dini ile ve o dine inananlarla alay edenlerden idim. Böylece kusur işledim. Katâde der ki,: ”Onlar sadece Allah'a itaati kaçılmadılar, onlar Allah'a itaat edenlerle üstelik alay ettiler."

Zümer 39:57

Veya: 'Allah bana hidayet verseydi yani hakkı gösterseydi elbette şirkten, günahlardan sakınanlardan olurdum' diyeceği... Bir haberde şu ifadeler yer alır: ”Cehenneme girip de cenneteki makamını görünce: ”Allah bana hidayet verseydi elbette sakınanlardan olurdum" demiyecek hiç kirnse yoktur, işte bu durum o kimse için bir hasret, iç yangısı vesilesi olur."

Zümer 39:58

Yahut, ayan beyan ve müşahade ederek azabı gördüğünde: 'Keşke benim için bir kez dönmeye imkân bulunsa da inanç ve amelde iyilerden olsam' (diyeceği için Allah'a dönün, O'na karşı samimi olun.) ”Kişinin Allah'a karşı işlediğim kusurlardan..." diye başlayan âyetler, daha yukarıda geçen Allah'a dönmeyi ve O'na samimi olmayı ve Kur'ân'a uymayı emreden fiillerin sebep bildiren mef'ûlü (tümleci)dür. Kişi anlamına gelen ”nefs" kelimesinin elif lamsız getirilmesi böyle söyleyeceklerin bütün kişilerin hepsi olmamasından dolayıdır, ya da bütün herkesi kuşatması için çokluk ve geneli ik ifade etsin diyedir. Buna göre mana şöyle olur: Kişinin, ”Allah'a karşı işlediğim kusurlardan... bana yazıklar olsun..." diyeceğinin hoş olmaması nedeniyle size emredilen şeyleri yapınız. Âyet metninde yer alan ”gerçekten ben alay edenlerdendim" şeklindeki ifadeden sonra gelen ”veya" kelimesi, kişinin ya yukarıdaki ifadeyi veya daha sonraki ifadeyi söyleyeceğine işaret etmektedir. Böylece bu ifadelerin faydasız sebep bildirme olduğu vurgulanmakta ve şaşkınlık ifadesi olacağı ifade edilmektedir. Alimler derler ki,: ”Bazı cehennemlikler: ”Bana yazıklar olsun" derken, bazıları da: ”Keşke...bir kez dönmeye imkân bulunsa da iyilerden olsam" diyecektir.

Zümer 39:59

Hayır sana âyetlerim hidayet sebebi olan Kur'an âyetleri gelmişti de âyet metninde yer alan ve hayır manasına gelen ”belâ" kelimesi olumsuz bir cümlenin olumlu cevabını vermek için kullanılır. Sanki insanoğlu şöyle söylemektedir: Şayet Allah bana hidayet verseydi elbette sakınanlardan olurdum. Ama bana hidayet vermedi. Bu söze karşılık Yüce Allah da hayır Ben sana hidayet verdim, diye cevap vermiş olmaktadır. O gün insanoğlu dünyaya dönmeyi ve güzel amel işlemeyi temenni edecektir. Fakat heyhat zamanı geçmiş, süre sona ermiştir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti ”kad caet ki," şeklinde müennes olarak okumuştu. Daha sonra gelen âyetleri de böyle okumuştur. Bu takdirde yapıları bütün hitab insanın nefsine yapılmış olmaktadır. Çünkü nefis kelimesi Arapçada müennestir. İnsanın nefsine hitab edilerek şöyle denilmiştir: Sen onları yalan saymış, bunlar Allah'tan değildir demiş, kibirlenmeye kalkmış, iman etmekten yüz çevirerek böbürlenmiş, böylece kâfirlerden olmuştun. O âyetleri inkâr etmiştin. Bir izaha göre de âyetin manası şöyledir: ”Hayır sana" peygamberlerden, mucizelerinden, kitaplardan, onların içindeki hikmetli sözlerden, öğütlerden, taşımış oldukları sırlardan, hakikatlerinden ve içlerindeki ince manalardan oluşan ”âyetlerim gelmişti de sen onları yalan saymış, kibirlenmeye kalkmış" onlara uymaktan ve şartlarını yerine getirmekten böbürlenmiş ”kâfirlerden olmuştun." Yani Yüce Allah'ın sana vermiş olduğu nimetleri inkâra kalkmıştın. Peygamberlerin varlığı, kitapların indirilmesi, mucizelerin gösterilmesi verilen bu nimetlerdendir.

Zümer 39:60

Kıyamet gününde Allah hakkında O'nu şanına lâyık olmayan şeylerle, meselâ çocuğu olduğu, karısı ve ortağı bulunduğu şeklinde nitelemek suretiyle yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Ayetin manası şöyledir: Onların yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün ya da uğradıkları şiddet veya kafalarında taşıdıkları cehalet karanlığı sebebi ile onları kara yüzlü görürsün. Burada işaret olunuyor ki, kıyamet günü insanların yüzü kalplerinin renginde olacaktır. Yalancı kalbler yalanın karalığı ve karanlığı sebebi ile kapkara olacak, yüzleri kalblerinin rengini alacaktır. Yusuf bin el-Hüseyin der ki,: ”Kıyamet günü en şiddetli azabı görecek olanlar, Allah'a iftira edip O'nun hakkında kendisinde olmayan şeyleri iddia eden ya da kendini olduğundan farklı gösterenlerdir." İmandan ve itaattan kibirlenenler için cehennemde bir karargâh mı yoktur?

Zümer 39:61

Allah şirkten ve günahlardan, yani cehennemden korkan ve çekinen takva sahiplerini kurtuluşa erdirir. Yani Yüce Allah onları kibirlenenlerin karargâhından kurtarır ve istemiş oldukları cennete kavuşturur. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar. Bu cümle de Allah'ın kurtuluşa erdireceği kimselerin bir başka durumları ve hallerini ifade etmektedir. Söz konusu ifade onların cenneti elde ederken daha önce azap görmemiş, üzüntü duymamış olduklarını ifade etmektedir. Sanki şöyle denmiş olmaktadır: Onların bedenlerine hiçbir eziyet dokunmayacak, kalblerine de hiçbir hüzün gelmeyecektir. Âyetin manasını şu şekilde anlamak da mümkündür: Yukarıda işaret olunduğu üzere kurtuluş sebepleri olan takva üzere olmaları dolayısıyla onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar. Kurtuluşun sebebi olan takvaya, kurtuluş denmesine gelince, bu takdirde maksat, fenalığın dokunmamasının ve üzüntünün devam etmeyeceğini ifade etmek değil, asıl maksat sevincin sürekli olacağını ifadedir. Bu âyette takvaya teşvik vardır. Çünkü takva kurtuluşa sebeptir. Takva sebebi ile cehennem der ki,: ”Geç ey mü'min çünki senin nurun benim ateşimi söndürdü." Takva nedeniyle yaratıklar muttaki leiden korkarlar. Örnek vermek gerekirse Bizans'ın Hazret-i Ömer'e göndermiş olduğu elçilerini gösterebiliriz. Bizans elçisi halife Hazret-i Ömer’in huzuruna girince kendisini bir korku ve titreme alır. Yüce Allah'tan cümlemizi ihlâs ehli kullarından eylemesini dileriz.

Zümer 39:62

Allah gerek hayır, gerek şer, gerek iman, gerek küfür her şeyin yaratıcısıdır. Fakat icbar ederek yaratıcısı değildir. Tam tersine o fiilleri kazanan kişilerin onların sebeplerine sarılması suretiyle yaratıcısıdır. et-Te'vdat en Necmiyye isimli eserde denir ki,: ”Kulların fiilleri ve bütün hareketleri bu kapsama dahildir. Allahü teâlâ'nın kendisi ve kelâmı ise buna dahil değildir. Çünkü bir kural vardır. Hitab eden, sözü konuşan hitabın içine dahil değildir ve çünkü Allahü teâlâ bütün her şeyi ”kün" (ol) sözü ile yaratır." O her şeye vekildir. Onların üzerinde nasıl diliyorsa öyle tasarruf eder. ”Vekil", herhangi bir işi üstüne alan ve onu tamamlamaya kefil olan demektir. Allahü teâlâ kullarının menfaatlerini ve maslahatlarını sağlamaya kefil olandır. Her türlü işlerinde onlara kâfidir. Allah'ın vekil olduğunu bilen kimseye bu bilgisi her türlü işinde yeter. Bu bilgiye sahip olan kimse Allah'ın tak dirini bir yana bırakarak plânlamada bulunmaz ve sadece O'na tevekkül eder.

Zümer 39:63

Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Âyetin orjinal metninde geçen ”mekâlid" kelimesi anahtar anlamına gelen ”miklâd" kelimesinin çoğuludur. Buna göre âyetin manası şudur: Ulvî ve süfli bütün hazinelerin anahtarları Yüce Allah'ındır. Bu âlemler üzerinde O'ndan başka hiç kimse tasarrufta bulunamaz. Hazret-i Osman (radıyallahü anh) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bu âyetteki ”mekâlid" (anahtarlar) kelimesinin manasını sorar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) der ki,: ”Bunun tefsiri yani göklerin ve yerin anahtarları şu duadır: Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah en büyüktür. O'nu tesbih eder, O'na hamdederim, Allah'tan mağfiret dilerim. Ulu ve azim olan Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur. İlk O'dur, son O'dur. Zahir O'dur. Bâtın O'dur. Hayır O'nun elindedir. O yaşatır, O öldürür. O her şeye kadirdir" (31) Bu açıklamalara göre âyetin manası şöyle olur: Yukarıda zikri geçen duâ ifadeleriyle Yüce Allah birlenir. Ve Allah'a tazim edilir. Bu kelimeler, yeryüzü ve göklerdeki hayırların anahtarlarıdır. Kim bunları okursa o hayırları elde eder. Bir rivayette Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediği bizlere nakledilmektedir: ”Yeryüzünün hazinelerinin anahtarları bana verildi. Ve bunlar bana teklif edildi. Ben: Hayır, bazan aç kalmayı bazan tok kalmayı tercih ederim dedim. Bu, şu demektir: Yüce Allah'ın lütfü ve kahrının hazinelerinin anahtarları kendisinden başka kimsenin elinde değildir. O en âdil hüküm verendir ve anahtar O'nun elindedir. Dilediği kimselere lütfunun hazinelerini açar ve O'nun katından hikmet pınarları, güzel ahlâk mücevherleri çıkar. O dilediğine kendi nefsinde kahrının hazine kapılarını açar ve orada hile, tuzak pınarları ile çeşit çeşit kötü vasıflar fışkırır. Gerek nefislerde ve gerekse dış âlemlerde bulunan tekvini (yaratılışa dair), ve tenzîlî (vahiyle indirilmiş) olan Allah'ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar hüsrana uğrayanlardır. Öyle bir hüsrana uğrayanlardır ki, ondan daha ağırı ve ilerisi yoktur. Çünkü bu inkarcılar, cezayı sevaba tercih etmişlerdir. Gönüllerinin kapısını küfür ve nifak anahtarları ile açmışlardır. Yüce Allah'tan bizleri ticaretinde hüsrana uğrayanlardan değil ticareti kârlı çıkanlardan eylemesini dileriz.

Zümer 39:64

De ki,: 'Ey cahiller bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?' Bu âyetleri müşahade ettikten sonra ey cahiller sizler bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz? ”Emrediyorsunuz" ifadesi parantez arası niteliğinde bir ifade olup onların bu müşahadeden sonra Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Allah'tan başkasına kulluk etmesini emrettiklerini göstermektedir. Onlar zekâlarının hiç çalışmaması sebebi ile Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: ”Sen bizim ilâhlarımızı tanı, biz de senin ilâhına inanalım" demişlerdi.

Zümer 39:65

Şüphesiz sana da senden öncekilere de, senden önceki peygamberlere de şöyle vahyolunmuştıır: 'Yemin olsun farzedelim ki, varsayalım ki, Allah'a ortak koşarsan işlerin mutlaka boşa gider yani Benim katımda her ne kadar şerefli ve değerli olsan bile yaptığın amellerin sevabı boşa gider ve amelinin boşa gitmesi sebebi ile yapmış olduğun ticarette hüsranda kalanlardan olursun. Buradaki hitabın tekil olarak getirilmesi, söz konusu ifadenin her bir peygambere ayrı ayrı söylenmiş olması itibarı iledir. Ve bu ifade ”faraza, varsayalım, ki," şeklinde gelen bir ifadedir. Bunun gayesi, peygamberleri gayrete getirmek, kâfirlerin ümidini kesmek ve şirkin ne kadar çirkin ve son derece iğrenç olduğuna işaret etmektir. Bir de bunun gayesi Allah'a şirk koşulmasının, bunu yapması hemen hemen, mümkün olmayan bir kimseye yasak edilmesi ve onlar böyle bir fiili işlerlerse böyle bir ceza göreceklerine göre, onların dışındakilerin durumu nice olur bunu vurgulamak içindir. İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki,: ”Bu âyeti kerime Yüce Allah'ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i terbiye ve başkalarını da tehdit için getirmiş olduğu bir âyettir. Çünkü Yüce Allah peygamberini kendisine şirk koşmaktan ve kâfirlere yağ çekmekten korumuştur." Burada amellerin boşa çıkarılması, inkâr üzere ölme ile kayıtlanmamıştır. Sebep olarak iki ihtimal düşünülebilir. Ya bu hüküm o müşriklere mahsustur. Çünkü Arap müşriklerinin Allah'a ortak koşmaları çok daha beter ve çok daha çirkindir. Ya da bu ifade küfür üzere ölmekle kayıtlıdır. Nitekim Bakara sûresinde bu mesele küfür üzere ölmekle kayıtlıdır. Söz konusu âyeti kerimede Yüce Allah şöyle buyurur: ”...Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de boşa gider." (Bakara: 217) O halde yukarıdaki, yani bu sûredeki âyeti kerime Bakara süresindeki kâfir olarak ölme kaydı ile kayıtlıdır. İmam Safîye göre, kâfirliğin bizzat kendisi amelleri gidermcz, boşa çıkarmaz. Asıl amelleri boşa çıkaran kâfir olarak ölmektir. Fakat Safinin dışındaki âlimlere göre, bizzat kâfir olmak amelleri giderir. Kişi ister kâfir olarak ölsün, ister ölmesin. Müfredaftd denir ki,: ”Amellerin boşa çıkması çeşit çeşittir: Bunlardan birisi: Yapılan amellerin dünyevî olması ve antrete hiçbir faydasının bulunmamasıdır. Nitekim Furkan sûresinde buna şöyle işaret olunmaktadır: ”Onların yaptıkları her bir işi ele alırız. Onu saçılmış zerreler haline getiririz. (Değersiz kılarız)." (Furkan: 23) İkincisi ise, yapılan amellerin uhrevi (âhirde dair) ameller olması, ancak bunu işleyen kimsenin söz konusu ameli ile Allah'ın rızasını elde etmeyi kastet merniş olmasıdır. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyrulur: ”Kıyamet günü kişi getirilir ve kendisine sorulur: 'Neyle meşguldün?' Soruya muhatap olan: 'Kur'an okumakla diye cevap verir. Kendisine denir ki,: 'Sen filanca kişi Kur'an okuyor densin diye okuyordun' ve daha sonra cehenneme atılması emrolunur ” (33) 33- Burada hadis mealen rivayet olunmuştur. Yukarıdaki kimse cehennemin kendileriyle tutuşturulacak olduğu üç kişiden birisidir. Hadisi Müslim, Nesaî rivayet etmişlerdir. Tirmizî'nin rivayeti şöyledir: ”Kıyamet günü hakkında hüküm verilecek ilk kişi. . ." Bkz. el -Münziri et-Terğib ve't-Terhih, 1/61. Üçüncü ihtimal buradaki amellerin sâlih amel olması fakat o amellere karşılık kendisinden çok daha fazla kötülüklerin bulunmasıdır. İşte terazinin hafif gelmesi deyimiyle işaret olunan da budur. ”Hüsranda kalmak" ifadesinin ”amellerin boşa gitmesi" ifadesine atfedilmesi sonucun sebebe atfedilmesi kabi ündendir.

Zümer 39:66

Hayır, yalnız Allah'a kulluk et. Bu ifade, müşriklerin emirlerine bir cevap ve reddir. Şöyle denmiş olmaktadır: Kâfirlerin sana, kulluk et diye emrettikleri şeye ibadet etme. Tam tersine eğer kulluk edersen Allah'a et. Burada, şart cümlesi (eğer kulluk edersen) hazfedilmiş (gizlenmiş) ve meful (tümleç) onun yerine getirilmiştir. Ve Allah'ın sana verdiği nimetlere şükredenlerden ol.' Bunun kapsamı içinde tevhid ve kulluk etmek vardır. Bunların yanında senin çalışıp çaba göstermenle değil, sadece Allah'ın lütfü ve keremi ile meydana, gelen peygamberlik nimeti de mevcuttur. Şükür üç dereceye ayrılır: Birincisi sevilen şeylere şükürdür. Bu noktada Müslümanlara Yahudiler, Hristiyanlar ve mecusiler de ortaktır. İkincisi sevilmeyen şeylere şükürdür. Böylesi şükür eden kimse cennete ilk çağır alacak kişidir. Çünkü cennetin çevresi sevilmeyen şeylerle çevrilmiştir. Üçüncüsü ise nimeti verenden başka hiç kimseyi müşahade etmemektir. Böyle bir kimse nimeti ve şiddeti müşahade etmez. O, Allah'ın hükmüne ve kazasına razı olur. Aklı başında olan kimse Allah'a yönelmeye ve sağa, sola iltifat etmeksizin (dönmeksizin) sadece O'na dönmeye çaba gösterir. Abdullah bin Abbas ve Abdullah bin Mes'ud (radıyallahü anh)kırdan rivayete göre bir Yahudi âlimi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a getirilir. Âlim der ki,: ”Ey Rasûlüm Muhammed Allah'ın kıyamet günü semaları bir parmağına, yeryüzünü bir başka parmağa, dağları bir parmağına, suyu toprağı ağacı bir başka parmağa, bütün yaratıkları da bir diğer parmağına koyacağını, sonra Allah onları sallayarak: Gerçek melik Benim, nerede (dünya) kralları, diyeceğini biliyor musun?" Yahudi âlimin bu ifadesine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) teaccüb ettiği için güler ve bunun üzerine şimdi tefsirini yapacağımız âyeti kerime nazil olur."(34)

Zümer 39:67

Onlar Allah'ı lâyık olduğu şekilde tazim etmediler. Âyet metninde yer alan ”kadr" kelimesi Kamus 'da da işaret olunduğu üzere ”tazim" manasınadır. Bu açıklamadan sonra âyetin manası şudur: Allah'ı lâyık olduğu şekilde tazim etmediler. Çünkü Allah'a, şan-ı azîm ine lâyık olmayacak şeyleri ortak koştular. Arapçada ”kadera'ş-şey'e kaddera hû" ifadesi takdir anlamına da gelir. Eğer âyetteki ifadeyi takdir manasına alırsak o zaman mana şöyle olur: Onlar Allahü teâlâ'nın azametini kendi nefislerinde hakkıyla takdir edip bilmediler. Râğıb, Müfredat isimli eserinde der ki,: ”Onlar Allahü teâlâ'nın asıl mahiyetini bilmediler ve O'nu hakkıyla tanımadılar. Allah'ı lâyık olduğu vasıflarla nitelemediler. O'nu hakkıyla tazim etmediler. Her kim Allah'ı bir şekil ile vasıflarsa ya da ihmale yönelirse en ideal caddeden sapmış ve en güzel yoldan kaymış olur." Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun tasarrulundadır. Âyette yer alan ”cemian" (bütün) kelimesi Arapça dilbilgisi açısından lâfız itibari ile hal, fakat mana açısından pekiştirme ifade etmektedir. Bu sebeple tefsir âlimleri derler ki,: ”yeryüzü" kelimesinin ”bütün" şeklinde pekiştirme ile söylenmesi, yeryüzünde yedi yerin bulunmasındandır; ya da kastedilen yeryüzünün göze görünen, görünmeyen, orta tabaka, bütün tabakalarının kastedilmiş olmasındandır. Âyet metninde yer alan ”kabz" kelimesi el-Müfredat'ın söylediği üzere bir şeyi bütün avucu ile eline almak demektir. Meselâ kılıcı veya başka bir şeyi kabzetmek demek onu avucunun içine almak demektir. İşte bu ifade istiare yoluyla her ne kadar avuç, göz önüne alınmamış bile olsa bir şeyi tasarrufuna almak anlamına kullanılmıştır. Nitekim ”evi filancadan kabzettim" denir ki, inanası, evimi tasarrufum altına aldım, demektir. Yüce Allah burada ”bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır" buyurmakla bütün yeryüzünün O'nun mülkiyeti altında olduğuna, kulun mülkiyetinin olamayacağına işaret etmektedir. Meselâ bir kimsenin diğerine: ”Bu şey senin elindedir," demesi, senin mülkündedir anlamınadır. Halbuki o kimse bunu bizzat eline alınış değildir. Şu halde âyetin manası, bütün yeryüzü, hiçbir rakibi olmaksızın Allah'ın mülkünde ve tasarrufu altındadır. Orada, mülk sahiplerinin kendi mülkleri üzerinde tasarruf ettikleri gibi tasarruf eder, demek olur. Bütün yeryüzü bunca büyüklüğüne rağmen Yüce Allah'ın kudretine oranla ancak bir tek kabza mahiyetindedir. Bu ifade Yüce Allah'ın azametinin büyüklüğüne, kudretinin mükemmelliğine. Yüce Allah'ın saltanatı ve büyüklüğü karşısında büyük büyük fiillerin son derece değersiz oluşuna işaret etmektedir. Öte yandan burada, âlemin yıkılıp tahrip edilmesinin Allah açısından son derece basit bir şey olduğu misal verilmek ve hayal ettirilmek suretiyle vurgulanmaktadır. Misal verilirken ne hakikaten ve ne de mecazen avuç kavramına itibar edilmeyecektir. Nitekim el-İrsad vb. eserlerde de aynı şekilde açıklanmaktadır. Âyetin devamı da bu şekilde anlaşılacaktır. Yüce Allah devamında buyuruyor ki,: Gökler O'nun kudret eli ile bir araya getirilip durulmuş olacaktır. Âyette yer alan ”matviyyât"“tavaytuşşey'e tayyen" ifadesinden gelmektedir, manası, bir şeyi bir şeye kattım demektir. Bir başka ihtimale göre âyetin manası, gökler O'nun kudret eliyle helak olacaktır, demektir. Bu takdirde ”matviyyât" kelimesi ömrün geçmesi anlamına gelen ”tayy" mastarından türemiş olur. Arapça'da: ”Tavallahu umrahu" denir ki, manası, Allah onun ömrünü dürdü, sona erdirdi, demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki,: ”Yedi gökler ve yedi yeryüzü Yüce Allah'ın elinde sizlerin elinizde bulunan hardal tanesi gibidir." Bir âlim der ki,: ”Bu âyet müteşâbih âyetlerdendir. Tefsire ve tevile kalkışmaya imkân yoktur. Ancak bunlara iman etmek Yüce Allah'ın işaret ettiği üzere gereklidir. İlgili âyette Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: ”İlimde yüksek payeye erişenler ise: 'Ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler." (Âl-i İmran: 7) (35) O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. Yani kudreti ve azameti bu olan birisi onların şirk koşmalarından ve koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir.

Zümer 39:68

Sûr'a üflenince, Buradaki üflenmekten maksat bütün canlıların öldürülmesine mahsus olan birinci üfleniştir. Ölülerin dirilmesi için olan ve biraz sonra ifade edilecek ikinci üfleniş buradaki üflenişin birinci üfleniş olacağına karinedir, delildir. Âyette yer alan ”nefh" (üfürmek) bir şeye rüzgâr liflemek demektir. Arapçada ”nefeha bi femihi" ifadesi ağzından rüzgâr çıkardı anlamınadır. Kur'an'da geçen ”nefh" kelimesi beş çeşittir: Birincisi Cebrail (aleyhisselâm)’in Meryem (aleyhisselâm)’in gömleğinin yakasına üfürmesidir. Nitekim Yüce Allah bu gerçeğe şöyle değinmektedir: ” Irzını koruyan o kızı da yad et ki, Biz ona ruhumuzdan üflemis, kendisini de oğlunu da âlemlere ibret kılmıştık." (Enbiya: 91) ”Ruhumuzdan ona üflemistik" ifadesinin manası, emrimizle Cebrail gömleğinin yakasından üflemişti, demektir. Bir kadını, Cebrail’in üflemesi ile hamile bırakan ve karnında çocuk yaratan Allah'ı tesbih ederim. İkincisi Meryem oğlu İsa'nın çamura üfürmesidir. Buna da Yüce Allah şöyle değinmektedir: ”...Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, o da iznimle kuş olmuştu..." (Mâide: 1 10) Hazret-i İsa'nın üfürmesi ile çamuru kuş şekline sokan Allah'ı tesbih ederim. Üçüncüsü ise Yüce Allah'ın Hazret-i Âdem’in yaratıldığı çamura üfürmesidir. Bu gerçek de şu âyetle ifade olunmaktadır: ”Onu tamamlayıp içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman derhal ona secdeye kapanın." (Sâd: 72) Yani ruha onun içine girmesini ve ona bağlanmasını emrettim. Eti dile getirip konuşturan, yağ parçasına görme özelliği veren, kemiğe işitme duyusu balı seden, kendisinden bir ruh ile cesedi dirilten Allah'ı tesbih ederim. Dördüncüsü ise Zülkarneyn’in ateşteki demire üflemesidir. Cenabı Hak bu olayı şöyle anlatır: ”'Bana demir kütleleri getirin.' nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca) 'üfleyin (körükleyin) ' dedi..." (Kehf: 96) Demir parçasını Zülkarneyn’in üfürmesi ile ateşe çeviren Allah'ı hamdederim. Beşincisi de İsrafil (aleyhisselâm)’in Sur'a üfürüşüdür ki, bu da konumuz olan Zümer sûresinin 68’inci âyetinde ”sûra üflenince..." şeklinde ifade edilmiştir. Bir tek üfürüşle kandilin sönmesi gibi, bir üfürüşle ruhları cesetlerden çıkaran ve bir üfürüşle ateşi yakan Allah'ı tesbih ederim ve bir üfürüşle ruhları bedenlere iade eden Allah'ı tesbih ederim. Bütün bunlar Yüce Allah'ın tam mükemmel kudretine birer delildir. "Sûr", Yüce Allah'ın İsrafil (aleyhisselâm)’in ağzına vermiş olduğu nurdan bir boynuzdur. Allah'ın diledikleri müstesa olmak üzere bunlar Cebrail, İsrafil, Mikâil ve ölüm meleğidir. Bunlar daha sonra öleceklerdir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi düşüp ölecektir. Arapçada ”saika er-raculü" denir ki, manası korktu ve bayıldı anlamınadır. Hatta bayılanın bazen korkudan ölmesi de mümkündür. İşte bu ifade çoğunlukla ölme anlamında kullanılmaktadır. Buna göre âyetin manası, sûr'a üfürülünce korkudan ve sesin şiddetinden ölüp yere yıkılacaklardır, demek olur. Müstesna olan melekler de ölünce Yüce Allah'ın mülkünde bir tek canlı insan, cin, melek ve başka hiçbir yaratık kalmayacaktır. Sadece Kahhar olan Yüce Allah kalacaktır. Ölüm herkes için geçerli bir kuraldır. Zira canlı olarak birisi kalsaydı Yüce Allah'ın ”Bugün hükümranlık kimindir?" (Mü'min: 16) sorusuna cevap verecek ve ”Kahhar olan tek Allah'ındır" (Mü'min: 16) diyecekti. Bu âyette geçen ”sak" ile. Neml sûresinde geçen ”Sur'a üfürüldüğü gün - Allah'ın diledikleri müstesna - göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır." (Neml: 87) ”Feza"' kelimesi arasındaki farka gelince fark şudur: Şüphesiz ölmek manasına olan ”sa'k", korkup dehşete kapılmak anlamındaki ”feza" dan başkadır. Bayılmak manasına olan da böyledir. Çünkü her korkan mutlaka bayılmaz. Sonra ona bir daha üflenince, bu üflenme birincinin biçiminde ikinci liflenmedir bir de ne güresin, onlar bütün yaratıklar ayağa kalkmış bakıyorlar! Ayette yer alan ”kıyam" kelimesi Arapçada ”kâim" kelimesinin çoğuludur. Buna göre mânâ, bir de ne göresin, onlar kabirlerinden kalkmışlar ayakları üzere dikilmişlerdir, ya da durmaktadırlar. Arapçada kıyam, ”durmak ve bulunduğu yerde şaşkınlıktan donup kalmak" anlamınadır. ”Bakıyorlar" ifadesi, yani şaşırmış kimseler gibi gözlerini etrafa çeviriyorlar anlamına, ya da kendilerine yapılacak şeyi bekliyorlar, manasınadır. Bazı âlimler şöyle anlatırlar: ”Onlar semanın ve yeryüzünün nasıl değiştiğine, kendilerini hesaba çağıran davetçinin nasıl çağırdığına, annelerinin ve babalarının kendilerine olan şefkatlerinin nasıl kaybolduğuna ve kendi başlarının telâşına nasıl düştüklerine bakarlar." Hasımlarının kendilerine ne yapacağına bakarlar. Bir hadisi şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Kabirden dirilip ilk kalkacak olan kişi benim." (36) 36- Bu hadis Tirmizî'nin Sünelimde tahnc ettiği hadisin bir parçasıdır. Hadisin baş tarafı: ”Ben kıyamet çünü âdemoğlunun efendisiyim. . ." şeklindedir. Bkz. Camiu'l-Usûl, 8/526. Meleklerin içinde ilk diriltilecek olan sur'a üfürmesi için İsrafil isimli melektir. Arşın gölgesi altında gölgelenecek olan ilk kişi durumu sıkışık olan borçluyu sıkıştırmayıp ona mühlet veren ve borcu silen alacaklı olacaktır. Havzın başına ilk gelecek olanlar bu ümmetin fakirleriyle Allah için birbirlerini sevenler olacaklardır. Kıyamet günü ilk kez elbise giydirilecek olan kişi İbrahim (aleyhisselâm)dir, çünkü o ateşe çırılçıplak atılmıştı. Ateşten elbise ilk giydirilecek olan kişi İblis'tir. İnsanlar arasında sonuca bağlanacak ilk dava, kan akıtmak (adam öldürmek) davaları olacaktır. Yüce Allah'ın insanı ilk sorguya çekecek olduğu konu namazıdır. Kadınlar ilkin namazlarından ve kocalarından hesaba çekileceklerdir. Kıyamet günü kula ilk sorulacak şey nimettir. Kendisine şöyle sorulacaktır: Senin vücudunu sağlıklı kılmadım mı? Seni soğuk su ile suya kandırmadım mı? Teraziye konulacak ilk nesne güzel ahlâk olacaktır. Kulun terazisine koyulacak ilk şey çoluğu çocuğuna yaptığı nafaka harcamaları olacaktır. Âdemoğlunun vücudunda şahitlik edecek olan ilk organı uyluğu ile avucu olacaktır. Birbiri ile hasım olup mahkemeleşecek olanlar komşulardır. Kıyamet günü ilk şefaati peygamberler, sonra âlimler, sonra da şahidler yapacaklardır. Bu ümmetin arasından cennete ilk girecek kişi Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) olacaktır. Hakkın kendisine selâm verip musafaha edeceği ilk kişi Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) olacaktır. Zenginlerden cennete girecek ilk kişi aşerei mübeşşereden olan (cennetle müjdelenen on sahabi arasından) Abdurrahman bin Avf olacaktır. (37) 37- Yukarıdaki biçimde herhangi bir hadisi şerif varid değildir. Burada müfessirın yaptığı çeşitli hadisi şeritlerin baş tarafından almış olduğu ifadeleri biraraya getirme ve derlemeden ibarettir. Meselâ: ”Kıyamet günü ilk elbise giydirilecek İbrahim'dir" ve ”kabirde kula sorulacak ilk soru namazı hakkındadır. . ." şeklindeki hadisler örnek olarak gösterilebilir. el-Medarik'de, müfessir der ki,: ”Bu âyet gösteriyor ki, sûr'a iki kez üfürülecektir. Birincisi bütün canlıları öldürmek, ikincisi de diriltmek için olacaktır. Cumhura göre ise sur'a üç kez üfürülecektir. Birincisi korku vermek içindir. Nitekim Yüce Allah: ”Sur'a üfürüldüğü gün - Allah'ın diledikleri müstesna - göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır..." (Neml: 87) buyurmaktadır. İkincisi ölüm için, üçüncüsü de yeniden dirilmek içindir. Şayet: üfürüime, iki kez ise, bu takdirde yer alan ”sa'k" kelimesinin manası ”ölüp yere yıkılırlar" olur. Eğer sur'a üç kez üfürülecekse manası ”bayılıp yere yığılırlar" şeklinde olur. Bu takdirde bu üçüncü üfürülüş bazı âlimlerin kanaatlerinde olduğu gibi kıyamet günü yeniden diri klikten sonra meydana gelir." Sa'd el-Müftî der ki,: ”Hadislerin zahirine göre sûr'a dört kez üfürülecektir. Bunlardan ikisi öldükten sonra diriltmek için olup Yâsîn sûresinde zikredilmiştir. Bir üfürülüş korku ve dehşet vermek için olup bunu duyanlar bayılacaklardır. Dördüncüsü de yeniden uyanmak ve kendine gelmek içindir." "Harîdetü'l-Acâib" isimli eserden anlaşıldığına göre, korku ve dehşet üfürülüşü bu üfürülüşlerin içinde ilki olacaktır. Çünkü kıyamet alâmetleri geldiği zaman Allahü teâlâ Sûra liflemekle görevli meleğe korku ve dehşet üfürüşünü üfürmesi ni, buna devam etmesini ve uzatmasını emreder. Sûrun üfürülüş sesi hergün biraz daha gitgide artacaktır ve böylece bütün yaratıklar dehşete düşecekler, ana şehir merkezlerinde bir araya gelecekler, çobanlar güttükleri hayvanları bırakacak, yırtıcı ve vahşi hayvanlar sûrun sesinden dehşete düşmüş olarak gelecek ve insanlara karışacaklardır. Sonunda yeryüzü ve gökyüzü olduğu halden daha değişik bir hale bürünecektir. Korku ve dehşet üfürülüşü ile sûra ikinci kez üfürüime arasında kırk yıl olacaktır. Yüce Allah, yaratıkları diriltmeyi dilediği zaman gökten yere yağmur yağacak ve yeryüzü canlanıp titreşecek, yağmur yağmasına devam edecek sonunda bütün yeryüzünü yağmur kaplayacaktır. Bundan sonra bütün cesetler kuyruk sokumundaki kemikten diriltilecektir. Kuyruk sokumundaki bu kemik insanın ilk yaratılan organı olup yaratılış ondan başlamış ve ondan başlayarak yeniden gerçekleşecektir. Söz konusu kemik, nohut büyüklüğünde olup hadislerde yer aldığı üzere insanın çüriimeyecek olan parçasıdır. Bütün yeryüzü bir kitabın sayfası gibi dümdüz olacaktır. Sonra Yüce Allah İsrafil’i diriltecek ve o Beytü'l Makdis’in taşından yapılmış olan sür'a üfürecek, bu sesin üzerine ruhlar ortaya çıkacaklardır. Ruhların arı vızıltısı gibi sesleri olacak, titreyen cesetleri dolduracaklardır. Sonra her bir nefis Yüce Allah'ın bildirmesi sayesinde kendi cesedine gidecektir. Hatta vahşi hayvanlar, kuşlar ve her ruh sahibi kendi cesedine gidecektir ve bütün herkes ayağa kalkmış bakacaktır. Sonra Yüce Allah onlara dilediğini yapacaktır.

Zümer 39:69

Yeryüzü, Rabbinin nuru ile... Buradaki ”nur", insanların önüne gelen ve etrafa yayılan muayyen bir ışıktır. Aydınlanır, yani kıyamet arasâtı aydınlık ve ışıklı olur. Yeryüzü Rabbinin nuru ile, yani O'nun uygulayacağı adaletle aydınlanır. Burada adalet yerine istiare sanatı ile ”nur" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü yeryüzünün her tarafını aydınlatan ve hakları ortaya çıkaran adalettir. Bu tıpkı zulme karanlık anlamına gelen zulmet isminin verilmesi gibidir. Bir hadisi şerifte: ”Zulüm kıyamet günü karanlıklardır," buyurulmaktadır.(38) Yani zulmün şiddeti, onu işleyenin uğrayacağı şiddete ve sıkıntıya sebeptir. Ya da zulüm gerçekten zalimin karanlıklarda kalmasına sebeptir. Böylece mü'minlerin nurları önlerinde ve sağlarında giderken zalim yolunu bulamaz. Âyetteki ”nur" kelimesinden maksat adalet olduğu için Allah'ın ismi ”yeryüzü" kelimesi yerine kullanılan zamire muzaaf olmuştur. Yani ”Rabbinin nuru" ifadesi ”yeryüzünün Rabbinin nuru" şeklindedir. Çünkü yapılan bu izafet ancak yeryüzünde yayılan hüküm ve adalet sayesinde oranın aydınlanması kastedildiğinde güzel olur. Ya da âyetin manası, yeryüzü kıyamet günü, Allah'ın oradaki nuru ile aydınlanır. Dünyada olduğu gibi aydınlatıcı bir takım araç ve gerecin vasıtalık etmesine ihtiyaç yoktur, demek olur. Buna göre böyle bir nur ile değişmiş olan yeryüzünün çehresi güneş, ay ve bunların dışında başka aydınlatıcı cisimler olmaksızın aydınlanır. Bu sebeple yani bu mana dolayısı ile nur, Allah'ın adına izafe edilmiş olur. Kitap konulur, yani hesap ve ceza konulur. Bu ifade Arapçada ”va-daa el muhasib kitabet münasebeti beyne yedeyhi" (muhasebeci muhasebe defterini önüne koydu) ifadesi gibidir, ya da kitap'îm maksat amel defterlerinin onları bizzat işleyen kimselerin bazılarının sağ, bazılarının sol elinde olmasıdır. Çoğul yerine cins ismi olan (el-kitab) bir isimle yetiniimiştir. Çünkü her bir kimsenin müstakil ve bağımsız ayrı bir kitabı (amel defteri) vardır. Peygamberler ve ümmetlerin lehlerine ve aleyhlerine meleklerden ve müminlerden şahitler getirilir. Bu ifade işaret ediyor ki, peygamberler ve şahitler hüküm, yargı ve hesaba çekilmek için çağırıldıklarına göre acaba milletlerin, isyankârların ve günahkârların hali nice olur? Ve aralarında kulların aralarında hakkaniyetle, adaletle hüküm verilir. Sevapları azaltılarak, cezaları artırılmak sureti ile vaded ildiği gibi, onlara asla zulmedilmez. Âyeti kerime adaletle başladığı gibi, zulüm edilmeyeceği ifadesi ile bitmektedir.

Zümer 39:70

Mükellef olan herkes ne yaptıysa, karşılığı tastamam verilir. herkese yaptığı iyiliğin, kötülüğün, itaatin ve günahın karşılığı tastamam verilir. Allah onların yaptıklarını en iyi bilendir. Allah onların yaptıklarını şahitlerden daha iyi bilendir. Çünkü O, fiillerin yaratıcısıdır. Kulların fiillerinden hiçbir şey cenabı Allah'tan gizli kalmaz. Allah şahitleri sadece kulların aleyhine olan delilini pekiştirmek için çağırır. İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki,: ”Kıyamet günü olunca Allahü teâlâ yeryüzünü başka bir biçime sokar. Yeryüzünün genişliğini ve uzunluğunu işte şu kadar artırır. Yaratıkların; itaatkârının ve günahkârının ayağı yere basınca Yüce Allah onlara kelâmını işittirir ve der ki,: Benim kâtiplerim açıktan açığa yaptıklarınızı yazıyorlardı. Fakat gizlemiş olduğunuz şeyleri bilmiyorlardı. Ben ise sizin gizlediğinizi de, dışa vurduğunuzu da biliyorum. Bugün ben dışarıya vurduğunuz ve içinizde gizlediğinize uygun olarak sizi hesaba çekeceğim. Sonra aranızdan dilediğim kimseleri bağışlayacağım." Şeyh İzzüddin bin Abdüsselâm der ki,: ”Ekseri âlimlere göre kulun içinden geçeni meleklerin bilmesine imkân yoktur. Şüphesiz hafaza melekleri Levhi Mahfuzun bekçilerinin kendilerine söyleyip yazdırmasını isterler. Ve böylece kulun zahirde işlemiş olduğu bütün fiilleri ve içinden geçen azmi öğrenmiş olurlar. Fakat insanın içinden geçen sırların içinde Allah'tan başkasının bilemeyeceği sırların bulunması da mümkündür. Kıyamet günü gelince Allahü teâlâ: 'Levh-i Mahfuz nerede?' diye sorar. Bu soru üzerine Levh-i Mahfuz getirilir. Onun şiddetli bir sesi vardır. Yüce Allah sorar: 'Tevrat'tan, Zebur'dan, İncil'den ve Furkan'dan senin üzerine yazdıklarım nerede?' Levh-i Mahfuz der ki,: 'Ya Rabbi onları Ruhiı'l-Emin benden aldı.' Bunun üzerine Ruhiı'l-Emin getirilir. Getirilirken tir tir titremede, iki bacağı birbirine çarpmaktadır. Yüce Allah sorar: 'Ey Cebrail Levh-i Mahfuz senin Benim kelâmımı ve vahyimi aldığını ve naklettiğini iddia ediyor, bu doğru mudur?' Cebrail: ”Evet ya Rabbi,' der. Yüce Allah sorar: 'Onlar hakkında ne gibi bir işlem yaptın?' Cebrail cevap verir: 'Tevrat'ı Mûsa'ya, Zebur'u Davud'a, İncil’i İsa'ya, Kur'an'ı da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaştırdım. Her peygambere peygamberlik görevini tebliğ ettim. Her sahile sahibi peygambere sahifelerini verdim. O anda Ey Nuh!' diye bir çağrı yapılır. Nuh (aleyhisselâm) göğsü litreye titreye, bacakları birbirine çarpa çarpa getirilir. Allahü teâlâ sorar: 'Ey Nuh, Cebrail senin gönderilmiş peygamberlerden olduğunu iddia ediyor.' Nuh: 'Doğru söylüyor ya Rabbi.' Allahü teâlâ sorar: 'Kavminin arasında ne yaptın?' Nuh Cevap verir: 'Gece gündüz onları davet ettim fakat benim davetim onların kaçmalarından başka bir işe yaramadı.' Birden: 'Ey Nuh kavmi! diye bir çağrı duyulur ve Nuh kavmi bir tek zümre halinde getirilir. Yüce Allah der ki,: 'Bu Nuh'tur. Size peygamberlik mesajının ulaştığını iddia ediyor.' Bunun üzerine Nuh kavmi: 'Ya Rabbi bize Nuh hiçbir şey tebliğ etmedi,' der. Sonra peygamberliği inkâr ederler. Allahü teâlâ Nuh'a sorar: 'Ey Nuh bunların iddialarına karşılık elinde delilin var mı?' Nuh (aleyhisselâm) der ki,: 'Evet ya Rabbi. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmetidir.' Nuh kavmi der ki,: 'Bu nasıl olur? Biz onlardan önce geçen ümmetiz. Onlar ümmetlerin en sonuncusu.' Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) getirilir. Yüce Allah buyurur ki,: 'Ya Muhammed, bu Nuh seni şahit gösteriyor.' Bunun üzerine Rasûlüllah, peygamberlik görevini tebliğ etti diye Nuh'a şahitlik eder ve: ”Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar diye Nuh'u kendi kavmine gönderdik" (Nuh: 1) âyetinden başlayarak sûrenin sonuna kadar okur. Allahü teâlâ Nuh kavmine: 'Sizin aleyhinize hak vacip oldu. Azap hükmü kâfirlerin aleyhine gerçekleşti,' buyurur. Ve sonra emreder, amelleri tartılmaksızın, hesapları ortaya koyulmaksızın bir tek zümre halinde cehenneme atılırlar. Diğer ümmetlerin hepsine de bu şekilde yapılır. Çünkü Kur'an-ı Kerim onlardan ve durumlarından söz etmiştir. Haberde varid olduğuna göre adamın birisi Allahü teâlâ'nın huzurunda durur." Yüce Allah: ”Ey kötü kul. Sen günahkâr ve âsi idin," der. Kul: Hayır vallahi ben yapmadım," der. Kendisine Senin aleyhine delil var," denilir ve kendisi ile görevli hafaza meleklerine emrolunur. Kul: ”Bana iftira ediyorlar," der. Bu sefer organları aleyhine şahitlik eder ve emrolunur, cehenneme atılır. Cehenneme atılan bu kul, organlarını kınamaya başlar. Onlar: 'Biz bunları kendi irademizle söylemedik. Bizi her şeyi konuşturan Allah söyletti," derler.(39) İşte zaman, mekân ve benzerleri öyle şahitlik ederler. Kurtuluş, Allah'tan başkasını bir yana bırakarak, O'nun zikri ile ve O'na itaatla meşgul olmaktadır.

Zümer 39:71

O inkâr edenler önderleri ile birlikte bölük bölük cehenneme sürülür. ”Zümer", ”zümre" kelimesinin çoğulu olup az bir topluluğun adıdır. Kelime ”zenıir" den türemiştir ki, manası sestir. Çünkü topluluk sessiz olmaz. Buna göre mana şöyle olur: İnkâr edenler bizim tarafımızdan hesapları görüldükten sonra bölük bölük cehenneme sürülürler. Bu sürülme, şiddetle ve kendilerine değer verilmeksizin yapılır. Ve bu durumda bölük bölük, birbirinin peşisıra sapıklıkta ve kötülükteki derece ve tabaka farklılığı uyarınca gruplar yapılarak cehenneme sürülürler. Ve cehennem, onları asık bir yüzle karşılar. Tıpkı onların, emirleri, yasakları, emredenleri ve yasaklayanları asık bir yüzle karşıladıkları gibi. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır. Cehenneme girsinler diye cehennemin yedi kapısı açılır. Nitekim Yüce Allah buna şöyle işaret eder: ”Cehennemin yedi kapısı vardır..." (Hicr: 44) Cehennemin onların geliş vakitlerine kadar kapalı tutulmasının faydası ise, cehennemi korkunç kılmak ve ateşini tutuşturmaktır. Şöyle denmiştir: ”Cehennemlikler tıpkı hapis mahkûmları gibi cehennemin kapısını kapalı bulacaklar, orada kapı açılana kadar dikilip bekleyeceklerdir. Bu, kendilerini azarlamak ve değerlerini düşürmek içindir. Bu, ruhanî azap kabilindendir ki, cismani azaptan çok daha beterdir. Onların kapının yanında durmaları, kendileri açısından azabın hemen verilmesinden daha evlâdır. Bu görüşü şu nokta pekiştirir: Kâfirin şiddet, sıkışıklık ve korku içinde ayakta durması uzayınca der ki,: ”Ya Rabbi beni cehennemin içinde bile olsa biraz rahatlat." Bekçileri onlara: Azarlamak, daha acıya gark etmek ve elem vermek için...derler. Ayette geçen ”hazene" kelimesi ”hâzin" kelimesinin çoğulu olup hazinenin ve içinde bulunan şeylerin muhafızı demektir. Burada ise maksat cehennemin bekçileri ve zebanileridir. Onlar cehennemliklere azap etmekle görevli meleklerdir. 'Size içinizden sizin gibi Adem olan kendi cinsinizden kendilerine başvurmanız, sözlerini anlamanız kolay olsun diye Rabbinizin âyetlerini okuyan -bundan maksat Allah'ın peygamberlere indirdiği âyetlerdir.- Ve bugüne yani bu vakte kavuşacağınızı ihtar eden sizi bu hususta korkutan peygamberler gelmedi mi?' derler. O vakitten maksat kıyamet günü değil cehenneme girecekleri andır. Ayetin böyle anlaşılması gereklidir. Çünkü âyetteki ”izafeti lâmiye" kıyamet gününün sırf kâfirlere mahsus olduğunu ifade eder. (Oysa kıyamet günü sırf kâfirlere mahsus değildir. Bu sebeple bu radaki günü, kıyamet günü değil, cehenneme giriş anı olarak almak doğru olacaktır.) Ayrıca Arapçada ”yevm" ve ”eyyam" kelimeleri şiddet ve sıkıntı anları için çok kullanılır. Bu sebeple âyette yer alan ”yevm" kelimesi vakit anlamına alınmıştır. Bu âyeti kerime şeriat gelmeden herhangi bir kimsenin mükellef tutulamayacağına delildir. Zira kâfirlerin azarlanmalarına hep peygamberin gelmesi, kitabın tevdi edilmesi sebep gösterilmiştir. Onlar: 'Evet geldi!' derler. Evet bize peygamberler geldi, bize Allah'ın âyetlerini okudular. Bizi uyardılar, derler. Böylece onlar kendilerine peygamber geldiğini, ikrarın ve itirafın hiç fayda vermeyeceği bir zamanda itiraf ederler. Ama azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur, vacip olmuştur. Bu söz Yüce Allah'ın İblise söylediği şu sözdür: ”Mutlaka sen ve sana uyanların hepsi ile cehennemi dolduracağım."(Sâd: 85) Onlar bu itiraftan sonra: ”Bizler İblise tâbi olanlardandık. Peygamberleri yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmedi, siz sadece yalancısınız dedik," derler.

Zümer 39:72

Onlara: 'İçinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin, orada ebedî kalacağınız takdir edilmiş olarak girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötü' denilir. Burada, diyenin kim olduğu kapalı bırakılarak söylenen sözün korkunç bir söz olduğu vurgulanmıştır. ”Kibirlenenlerin yeri ne kötü" ifadesinin manası, iman ve itaat etmekten kaçınan kibirlenenlerin yeri ne kötü, demektir. ”Kibirlenenler" manasına gelen ”el-mütekebbirîn" kelimesinin başındaki ”elif - lâm" cins ifade eder. Ancak bunun cins ifade etmesi hakkı kabul etmeyerek böbürlenmeleri dolayısıyla cehennemde yer alacaklarına işarete engel değildir. Çünkü onların cehenneme girmeleri, azap hükmünün önceden geçmiş olmasıdır. Azap hükmü ise onların üzerine böbürlenmeleri, inkâr etmelerine binaen verilmiştir. Şu halde onların böbürlenmeleri ve diğer kötü fiilleri hep önceden geçen azap hükmünün birer sonucudur. Burada âsilerin iki sınıf olduklarına işaret vardır: Bir sınıf böbürlenenlerdir ki, bunlar ısrarcı olanlar, İblis’in peşinden gidenlerdir. Bunlar cehennemde ebediyyen kalacaklardır. Bir diğer sınıf ise mütevazidirler. Bu grup tevbe edenler ve Adem (aleyhisselâm)'e uyanlardır. Bunlar kurtuluşa ererler. İşte bu delil bile ortaya çıkarıyor ki, şirkten sonra, kibirden daha büyük bir günah yoktur. Hatta şirk bile kibirden kaynaklanır. Nitekim Yüce Allah bu konuda şöyle buyurur: ”...O (iblis) yüz çevirdi ve büyüklük tasladı ve böylece kâfirlerden oldu." (Bakara: 34) Bu ifade şu hadisi kutsideki ifadeyi desteklemektedir: ”Kibriya Benim ridamdır. Azamet izanındır. Kim bu iki hususta Benimle boy ölçüşmeye kalkışırsa onu cehenneme atarım."m Bu sebeple Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez." Birisi sorar: İnsan elbisesinin ve ayağındaki ayakkabısının güzel olmasından hoşlanır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cevap verir: ”Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir, hakkı tanımayarak azmak ve insanları küçümsemektir." (41) Yani kibir, Yüce Allah'ın emirlerinde ve yasaklarmda hakka riayet etmemek, insanları küçük görmek ve ayıplamaktır. Bu hadis sözkonusu huyları çirkin ve ağır göstermek için varid olmuştur. 41-Hadisi Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî rivayet ederler. Bkz. İbnü’l-Esîr, Camiu'l-Usûl 10/614.

Zümer 39:73

Rabblerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük fazilette ve bulunduğu tabakanın yüceliğindeki çeşitli mertebelerine göre çeşitli zümreler halinde cennete sevk edilir. bu sevkediliş hesaptan öncedir. Ya da hesaptan biraz sonradır. Biraz sonra oluşu âyetin daha öncesinde yer alan ”Yeryüzü, Rabbinin nuru ile aydınlanıp kitap konulur."(Zümer: 69) ifadesi ile uyumludur. Müslümanları sevkedenler ise Yüce Allah'ın emri uyarınca meleklerdir. Melekler onları yormadan ve bitkin hale getirmeden, tam tersine sevinç ve neşe ile değerlerini artırmak ve şereflendirmek üzere sevkederler. Bundan amaçları kendilerini bir an önce keramet yurduna ulaştırmaktır. Burada ”sakınanlar" dan maksat şirkten kaçınanlardır. Onlar cennetin avamı, yani orta tabakasıdır. Bunların üzerinde Yüce Allah'ın haklarında: ”O gün cennet, takva sahiplerine yaklaştın lir." (Şuara: 90) buyurduğu kimseler vardır. Bunların da üzerinde haklarında: ”Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah'ın huzurunda topladığımız..." (Meryem: 85) buyrulan kimseler vardır. Cennete sevkedilenlerle cennetin kendilerine yaklaştırıldığı zümreler arasında fark vardır. Aslında sevk edilenler zalimlerdir. Cennetin kendilerine yaklaştırıldığı kimseler ise orta yolu tutanlar ve daha önce geçen vefa sahibi kimselerdir. Oraya varıp da kapıları açıldığında, kendilerine bekleme yorgunluğu gelmesin diye cennetin sekiz kapısı açıldığında... Çünkü ferah ve sevinç yurdu olan cennet kapıları, misafirlerin ve gelen konukların suratına kapanmaz. Çünkü bu kapılar, kerem kapısıdır. Eğer cennetlikler cennete geldiklerinde cennetlerin kapıları kendilerine açılacak ifadesi Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: ”Cennetin kapısını ilk açacak olan benim."(42) ifadesi ile çelişmiyor mu? diye sorulacak olursa, cevap olarak deriz ki,: Cennetliklerin oraya ulaşmasından önce cennetin kapılarının açılması Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in onların açılmasına dair yapmış olduğu duâ sebebiyledir. Şayet Rasûlüllah önceden böyle bir duâ yapmış olmasaydı cennetin kapıları açılmazdı. Sonra Rasûlüllah'ın bu duası nedeniyle hesap bitinceye kadar cennetin kapıları açık kalacaktır. Hesaptan ve sırattan sonra cennetlikler oraya geldiklerinde Rasûlüllah'ın daha önce yapmış olduğu duasının bereketi ile kapıları açık bulacaklardır. Bir hadisi şerifte Rasûlüllah şöyle buyurur: ”Cennetin kapısını ilk çalacak olan kişi benim. Cennet, ben ve ümmetim bölük bölük, sırayla oraya girmedikçe diğer ümmetlere yasak olacaktır. Acizane kanaatimize göre, cennetin kapısının ilk açılması ve ilk vurulması, cennete öncelikle kimin gireceğine dair bir misal ve canlandırma olsa gerektir. Bunun dışında başka bir yoruma bizce ihtiyaç yoktur. Cennetin kapılarının sekiz, tane olduğu hadislerle bilinmektedir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle der: ”Cennetin sekiz kapısı vardır, iki kapısı arasındaki mesafe süvarinin gidişiyle yetmiş yıldır. Kapının iki kanadı arasındaki mesafe ise Mekke ile Basra arasındaki mesafe kadardır. ”m Bazıları cennetin kapısının sekiz tane olduğu, ”sekiz vavı" ile bilinir, demişlerdir. Ancak sekiz vavı düzenli değildir. Bu va via ilgili olarak Tevbe sûresinin sonunda açıklama yapılmıştır."5' Bazı âlimlere göre cehennemin kapısının yedi, cennetin kapısının sekiz olmasının sebebi şudur: ”Cennet Allahü teâlâ'nın fazlı ve ihsanıdır. Cehennem ise adalelinin gereğidir. Fazl ve ihsan adaletten daha üstündür. Cennet rahmetin, cehennem ise gazabın eseridir. Rahmet önceliklidir ve gazaba üstündür." Bekçileri cennetin bekçisi ”rıdvan" ve diğer melekler onlara: Cennete girdikleri esnada müttakilere: 'Selâmet size! Her türlü kötü şeylerden ve elemlerden kurtuluş size! Âyetteki bu ifade, selâm sözü değil bir haber vermedir. Tertemiz geldiniz, isyanın kirinden temiz oldunuz, ya da size mubah kılınan nimetlerden dolayı gönlünüz hoş oldu. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya,' derler. Yani girin cennete derler. Girin fiilinin başındaki ”fa" harfi onların temiz olmalarının cennete girmelerine ve ebediyeti kazanmalarına sebep olduğuna işaret etmektedir. Bu temizlik, ister af edilmek suretiyle, ister azap görmüş olmak şeklinde olsun farketmez. Çünkü her ikisi de onların hem zahirlerini hem batınlarını temizleyicidir. Zahirlerini güzelce ikrar ettikleri ve bedenî amel işledikleri için; batınlarını da niyetleri ve inançları güzel olduğu için temizlemiştir.

Zümer 39:74

Onlar: 'Bize verdiği sözde sadık olan yani cennete girmeye dair bize vermiş olduğu sözünü gerçekleştiren... demektir. Bu sözlerden birisi: ”Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun." (Fatır: 34) âyeti kerimesidir. Sehl der ki,: ”Bunların içinde, verdiği sözde sadık olduğu için Allah'a hamdedenler olduğu gibi, her türlü durumda hamde lâyık olduğu için hamdedenler de vardır. Bu ikinci grup birincilerin bilmedikleri nimetleri bildiklerinden hamdederler, bu bakımdan bu hamd birinciden daha ileridir." Ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a hamdolsun. Hamdolsun demek, bütün hamdler Allah'a mahsustur demektir. Âyetin orjinal metninde yer alan ”arz" dan maksat istiare yoluyla cennetin toprağı olup orada kalacakları mekânı kastetmektedir. Böylesi bir mekânın miras bırakılması; verilmesi; amelleri dolayısıyla kendilerine bırakılması ve temlik edilmesi demektir. Ya da orada tasarruflarına imkân verilmesi demektir. Tıpkı vârisin, vârisçi olduğu malın eline verilmesi gibi. ”Dilediğimiz yerinde oturacağımız" ifadesine gelince, ”netehevveu" fiili ”mebaet"ten türemedir. Bunun manası da konaklama yeri demektir. Arapçada ”bevvettu lehu mekânen" denilir ki, manası o kimseye bir mekân ve yer hazırladım, düzenledim demektir. Buna göre âyetin manası, bizim her birimiz başkasının cennetinde değil, Allah'ın geniş cennetinde dilediği mekânda oturdu, demek olur. Üstelik cennette manevî makamlar vardır. Ve Tefsir-i Kebirde söylendiği gibi cennete gelenler o makamlardan alıkonulmazlar. İslâm hakimlerinden (Bilge kişi) birisi der ki,: ”Cennet iki çeşittir. Cismanî cennetler, ruhanî cennetler. Cismanî cennetler ortaklığa tahammül etmezler, fakat ruhanî olanlara gelince, bu cenneti bir kişinin elde etmesi, diğerlerinin de elde etmesine engel değildir." Fenarî'nin Fatiha Sûresinin tefsirinde şu ifadeleri vardır: ”Bil ki, cennet iki çeşittir: Maddî cennet, manevî cennet. İnsan aklı bunların her ikisini de idrak edip kavrar. Tıpkı âlemin de lâtif ve kesif, gayb ve şehadet âlemi olması gibi. Mükellef ve muhatab olan nefsin elde ettiği nimet vardır. Nefis bu nimeti nazarı vasıtası ile kazanmış olduğu marifet ve ilimlerden alır ve yine lezzet ve şehvetlerden elde ettiği nimetler vardır. Nefsin hayvanî tarafı maddî güçleri kanalıyla bunları elde eder. Bu nimetler yeme, içme, nikahlanma, giyinme, kokular ve hoş nağmeler, memeleri yeni tomurcuklanmış kadınlardaki maddî güzellikler, güzel yüzler, çeşit çeşit renkler, ağaçlar ve nehirlerdir. Bütün bunları duyu organları nefsi natıkaya aktarırlar. Ve nefis bunlardan lezzet alır. Böylece maddî cennet, cisim gibi; aklen kavranan ise ruh gibi olur. Bu sebeple ona Yüce Allah ”darul hayevân" (yaşama yurdu) diye isim vermektedir.(46) Bunun sebebi o hayatın yaşanacak hayat olmasından, yaşayanların da hem madden hem de manen nimeti tadacak olmalarındandır. Cennet de içindekiler açısından nimeti son derece tadılacak bir yerdir ve yine içindeki kişilerce doldurulması taleb edilecektir. Bu ifade, cennetin genişliğine ve ihtiyaç oranında içine girecek kişilerin artırılacağına işarettir, ancak hiç kimse başkasının yerine girmeyecektir." 46- Müellif (radıyallahü anh) burada Ankebut sûresinin 64. âyeti olan ”Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Âhiret yurduna (oradaki hayata) gelince işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!" (Ankebut: 64) işaret etmektedir. Fethu'r-Rahman isimli eserde denir ki,: ”Rivayet olunur ki, Muhammed ümmeti ilkin cennete girecek ve cennette dilediği yerde konaklayacak, sonra diğer ümmetler girecektir." İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş!' derler Yani mükâfatları olarak cennet ne güzelmiş derler. Büyüklerden birisi der ki,: ”İşlenen hiçbir farz, hiçbir nafile, hiçbir hay ilişi ve bir haramın terki mekruhun işlenmemesi yoktur ki, karşılığında cennette oraya girecek kimsenin erişecek olduğu özel bir nimet olmasın. Üstünlük çeşitli mertebelerde olacaktır. Bunlardan birisi yaş itibari iledir. Fakat bu itaatta ve İs lamda olacaktır. Dolayısıyla yaşı büyük olanla küçük olan şayet aynı derecede amel işlemişlerse büyük olan küçükten öncelikli ve üstün olacaktır. Bir başka üstünlük zaman açısındandır. Ramazanda, Cuma gününde, Kadir gecesinde ve Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amel diğer zamanlarda yapılan amellerden dalia büyüktür. Bir başka ölçü mekândadır. Buna göre Mescid-i Haram'da kılınan namaz, Medine Mescidi'ndeki namazdan daha faziletlidir. Mescid-i Nebevî'deki namaz da Mescid-i Aksa'daki namazdan daha üstündür. Mescidi Aksa'daki namaz, diğer mescitlerdeki namazlardan daha faziletlidir. Bir başka ölçü haller itibari iledir. Buna göre cemaatle kılınan namaz, bir kişinin tek başına kıldığı namazdan daha faziletlidir. Bir diğer ölçü bizzat amelin kendisi bakımındandır. Çünkü namaz, yoldaki zararlı bir şeyi kaldırmaktan daha faziletlidir. Bir başka ölçü bir tek ameldedir. Buna göre akrabalarına tasaddukta bulunan, onlara sılai rahim yapan ve sadaka veren kimse daha faziletlidir ve yine Ehli Beyt'ten ileri gelen birisine hediye veren kimse başkasına hediye verenden ve ihsanda bulunandan daha üstündür. İnsanların içinde aynı zamanda bir çok ameli yapanlar vardır. Meselâ böyle bir kişi oruç tutarken, ya da sadaka verdiği zaman kulağını, gözünü ve elini o ibadetleri yaparken gereken ne ise oraya sarfeder. Hatta sade oruç tutarken, sadaka verirken değil, namaz kılarken de bir takım fiilleri yapar ve yapılmayacakları terkeder. İşte böylece aynı anda bir çok yönden ecir ve sevap kazanır ve böylece bu ibadetleri yapmayan kimselere üstünlük elde eder." Yüce Allah'tan bizleri de sâlih amelleri bir arada yapanlardan ve güzel amellere koşanlardan eylemesini dileriz.

Zümer 39:75

Ey Rasûlüm Muhammed! Kıyamet günü Yüce Allah kendilerini dirilttikten sonra melekleri görürsün ki, Rablerini hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Âyetin metninde yer alan ve ”...den" manasına gelen ”min" kelimesi burada fazladan getirilmiştir. Ya da kuşatmanın başlangıç noktasını bildirmek için getirilmiştir. Arapça'da ”haffû havlehu hufûfen" denilir ki, manası, kuşattı, çevreledi demektir. Yani meleklerin Arş in etraflın çevirdiklerini, kuşattıklarını görürsün demek olur. ”Rahlerini hamd ile tesbih ederek" cümlesi hal cümlesidir. Yani melekler Rablerini lâyık olmadığı sıfatlardan tenzih ederek ve O'nu hamd ederek, celâl ve ikram vasıfları ile zikrederek Arş'ın etralinı kuşatmışlardır. Bir başka ifade ile melekler :"Subhanallahi ve bi-hamdihi" diyerek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Âcizane kanaatimize göre; nasıl ki, Arşin etralinı melekler tesbih ederek ve hamdederek kuşatıp tavaf ediyorlarsa müminler de Allah'ı zikrederek ve şükrederek Kabe'yi tavaf ederler. Artık aralarında yani mahlûkatın arasında adaletle hükmolunmuş bazıları cehenneme, bazıları cennete atılarak adaletle hükmolunmuş; ya da melekler arasında fazilet derecelerine göre her biri kendi mertebesine ko -nulmak suretiyle aralarında adaletle hükmolunmuş... Meleklerin tümü her ne kadar günah işlemeyen masum yaratıklar ise de, aralarında amellerinin farklılığı oranınca sevapta farklılık, üstünlük ve daha üstünlük vardır. Tıpkı mertebece insanlara gönderilen peygamberler, ümmetin fertlerine nasıl üstün iseler işte meleklerin peygamberleri ve elçileri de diğer meleklere üstündürler. Ve: 'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun,' denilmiştir. Yani aramızda hak ile hüküm veren, bizim kelâmımızı hakkı ne ise o mertebeye in diren âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun, denilmiştir. Bunu diyenler ya mü'minlerdir, ya da meleklerdir. Denilmiştir ki,: ”Onların içinde her bir zümre Hamd, bize bahşetmiş olduğu nimete karşılık âlemlerin Rabbi olan Allah'adır, der. Mü'minler Allah'a kendilerine bahşetmiş olduğu ihsana karşılık hamdederlerken kâfirler de adaletine hamdederler. Bu sebeple buradaki sözü kimin söylediği belirtilmemiştir.(47) Allah'ın yardımıyla Zümer Sûresi'nin tefsiri bitti.