Lafzullah

Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Mü'min 40:1 – Şûrâ 42:53

Müellif / kaynak: İsmâil Hakkı Bursevî; ihtisar: Muhammed Ali es-Sâbûnî (Türkçe çeviri)

İçindekiler
  1. Mü'min 40:1
  2. Mü'min 40:2
  3. Mü'min 40:3
  4. Mü'min 40:4
  5. Mü'min 40:5
  6. Mü'min 40:6
  7. Mü'min 40:7
  8. Mü'min 40:8
  9. Mü'min 40:9
  10. Mü'min 40:10
  11. Mü'min 40:11
  12. Mü'min 40:12
  13. Mü'min 40:13
  14. Mü'min 40:14
  15. Mü'min 40:15
  16. Mü'min 40:16
  17. Mü'min 40:17
  18. Mü'min 40:18
  19. Mü'min 40:19
  20. Mü'min 40:20
  21. Mü'min 40:21
  22. Mü'min 40:22
  23. Mü'min 40:23
  24. Mü'min 40:24
  25. Mü'min 40:25
  26. Mü'min 40:26
  27. Mü'min 40:27
  28. Mü'min 40:28
  29. Mü'min 40:29
  30. Mü'min 40:30
  31. Mü'min 40:31
  32. Mü'min 40:32
  33. Mü'min 40:33
  34. Mü'min 40:34
  35. Mü'min 40:35
  36. Mü'min 40:36
  37. Mü'min 40:37
  38. Mü'min 40:38
  39. Mü'min 40:39
  40. Mü'min 40:40
  41. Mü'min 40:41
  42. Mü'min 40:42
  43. Mü'min 40:43
  44. Mü'min 40:44
  45. Mü'min 40:45
  46. Mü'min 40:46
  47. Mü'min 40:47
  48. Mü'min 40:48
  49. Mü'min 40:49
  50. Mü'min 40:50
  51. Mü'min 40:51
  52. Mü'min 40:52
  53. Mü'min 40:53
  54. Mü'min 40:54
  55. Mü'min 40:55
  56. Mü'min 40:56
  57. Mü'min 40:57
  58. Mü'min 40:58
  59. Mü'min 40:59
  60. Mü'min 40:60
  61. Mü'min 40:61
  62. Mü'min 40:62
  63. Mü'min 40:63
  64. Mü'min 40:64
  65. Mü'min 40:65
  66. Mü'min 40:66
  67. Mü'min 40:67
  68. Mü'min 40:68
  69. Mü'min 40:69
  70. Mü'min 40:70
  71. Mü'min 40:71
  72. Mü'min 40:72
  73. Mü'min 40:73
  74. Mü'min 40:74
  75. Mü'min 40:75
  76. Mü'min 40:76
  77. Mü'min 40:77
  78. Mü'min 40:78
  79. Mü'min 40:79
  80. Mü'min 40:80
  81. Mü'min 40:81
  82. Mü'min 40:82
  83. Mü'min 40:83
  84. Mü'min 40:84
  85. Mü'min 40:85
  86. Fussılet 41:1
  87. Fussılet 41:2
  88. Fussılet 41:3
  89. Fussılet 41:4
  90. Fussılet 41:5
  91. Fussılet 41:6
  92. Fussılet 41:7
  93. Fussılet 41:8
  94. Fussılet 41:9
  95. Fussılet 41:10
  96. Fussılet 41:11
  97. Fussılet 41:12
  98. Fussılet 41:13
  99. Fussılet 41:14
  100. Fussılet 41:15
  101. Fussılet 41:16
  102. Fussılet 41:17
  103. Fussılet 41:18
  104. Fussılet 41:19
  105. Fussılet 41:20
  106. Fussılet 41:21
  107. Fussılet 41:22
  108. Fussılet 41:23
  109. Fussılet 41:24
  110. Fussılet 41:25
  111. Fussılet 41:26
  112. Fussılet 41:27
  113. Fussılet 41:28
  114. Fussılet 41:29
  115. Fussılet 41:30
  116. Fussılet 41:31
  117. Fussılet 41:32
  118. Fussılet 41:33
  119. Fussılet 41:34
  120. Fussılet 41:35
  121. Fussılet 41:36
  122. Fussılet 41:37
  123. Fussılet 41:38
  124. Fussılet 41:39
  125. Fussılet 41:40
  126. Fussılet 41:41
  127. Fussılet 41:42
  128. Fussılet 41:43
  129. Fussılet 41:44
  130. Fussılet 41:45
  131. Fussılet 41:46
  132. Fussılet 41:47
  133. Fussılet 41:48
  134. Fussılet 41:49
  135. Fussılet 41:50
  136. Fussılet 41:51
  137. Fussılet 41:52
  138. Fussılet 41:53
  139. Fussılet 41:54
  140. Şûrâ 42:1
  141. Şûrâ 42:2
  142. Şûrâ 42:3
  143. Şûrâ 42:4
  144. Şûrâ 42:5
  145. Şûrâ 42:6
  146. Şûrâ 42:7
  147. Şûrâ 42:8
  148. Şûrâ 42:9
  149. Şûrâ 42:10
  150. Şûrâ 42:11
  151. Şûrâ 42:12
  152. Şûrâ 42:13
  153. Şûrâ 42:14
  154. Şûrâ 42:15
  155. Şûrâ 42:16
  156. Şûrâ 42:17
  157. Şûrâ 42:18
  158. Şûrâ 42:19
  159. Şûrâ 42:20
  160. Şûrâ 42:21
  161. Şûrâ 42:22
  162. Şûrâ 42:23
  163. Şûrâ 42:24
  164. Şûrâ 42:25
  165. Şûrâ 42:26
  166. Şûrâ 42:27
  167. Şûrâ 42:28
  168. Şûrâ 42:29
  169. Şûrâ 42:30
  170. Şûrâ 42:31
  171. Şûrâ 42:32
  172. Şûrâ 42:33
  173. Şûrâ 42:34
  174. Şûrâ 42:35
  175. Şûrâ 42:36
  176. Şûrâ 42:37
  177. Şûrâ 42:38
  178. Şûrâ 42:39
  179. Şûrâ 42:40
  180. Şûrâ 42:41
  181. Şûrâ 42:42
  182. Şûrâ 42:43
  183. Şûrâ 42:44
  184. Şûrâ 42:45
  185. Şûrâ 42:46
  186. Şûrâ 42:47
  187. Şûrâ 42:48
  188. Şûrâ 42:49
  189. Şûrâ 42:50
  190. Şûrâ 42:51
  191. Şûrâ 42:52
  192. Şûrâ 42:53

Mü'min 40:1

MÜ'MİN SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 85 âyettir. Hâ. Mîm. kelimesi, sûrenin adıdır. Buna göre mana, bu sure Hâ Mim isimli sûredir, demek olur.

Mü'min 40:2

Kitabın indirilişi, bu indirilen kitap mutlak galip, hakkıyla bilen... Yüce Allah'ın sıfatları arasında ”mutlak galip, hakkıyla bilen" şeklinde bu iki sıfatın özellikle belirtilmesi, Kur'an'da bulunan ve Yüce Allah'ın mükemmel kudretine, sonsuz ve faydalı ilmine delâlet eden icaz ve çeşitli ilimler nedeniyledir.

Mü'min 40:3

Günahı bağışlayan... Bu ifade, Yüce Allah'ın sıfatlarından bir diğeridir. Burada Arapça dilbilgisi açısından insanın aklına şöyle bir soru takılabilir. Yukarıda geçen ”Allah" lâfzı marifedir. Buna sıfat teşkil eden ”ğâfiri'z-zenb" ifadesi, bir izafet tamlamasıdır. Şekil itibariyle izafet-i lâfziye olan bu tamlama nekredir. Oysa kural olarak sıfatla mevsufun ikisinin de ya marife, ya da nekre olması gereklidir. Burada mevsuf ”Allah" marife, sıfat olan ”ğâfîri'z-zenb" nekredir. Acaba bu kurallara aykırı olmuyor mu? Bu soruya cevap olarak deriz ki, buradaki izafet, lâfziye değil, hakikiyyedir. Çünkü günahların bağışlanması için özel bir zaman tayin edilmiyor. Zira Yüce Allah'ın sıfatları ezelîdir. Durmadan yenilenmekten ve herhangi bir zamanla kayıtlı olmaktan münezzehtir. Bu sıfatların meselâ burada günahların bağışlanması meselesinde olduğu gibi bağlı olduğu olayın sonradan olma durumuna göre daha sonra gerçekleşse bile aslı itibariyle yenilenme ve herhangi bir zamana kayıtlı olmaktan münezzehtir. Arapça açısından isnı-i fail ile - burada ğâfir kelimesi ile - sıfat-ı müşebbehe aksine süreklilik murad olunabilir. Âyet metninde geçen ”ğâfir" kelimesi örten, silen demektir. ”Zenb" ise günah demek olup ”zenebu'ş-şey" (bir şeyin sonu) manasına kıyasla sonunda insana zarar veren her fiile ”zenb" denilir. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah ”ğâfiri'z-zünûb" (günahları bağışlayan) şeklinde çoğul bir ifade kullanmamıştır. Tekil olan ”zenb" kelimesiyle tıpkı ”elhamdü lillah" ifadesinde olduğu gibi günah cinsi kastedilmiştir. Buna göre âyetin manası: ”Küçük büyük bütün günahları tevbeyle ve tevbesiz bağışlayan, onu işleyeni, buradaki büyük medih makamının gerektirdiği gibi, kıyamet günü rezil ve rüsvay etmeyen" demektir. Asilerin yaptığı tevbeyi kabul eden... Âyet metninde yer alan ”kabil" kelimesi lügatta kuyudan çıkan kovayı karşılayıp alan demektir. Yine ebeye de, dünyaya gelen çocuğu kabul etmesi münasebetiyle bu kelimeden türeyen ”kabile" ismi verilmiştir. Yine Arapçada filancanın özrünü, tevbesini vb. şeylerini kabul ettim denir. Âyet metninde geçen ”tevb" kelimesi tıpkı tevbe gibi mastardır. Manası bir şekilde günahı terketmek demektir. Tevbe, özür beyan şekillerinin en ilerisidir. Çünkü özür beyanı üç şekilde olur: Özür dileyen kimse ya ben bunu yapmadım der veyahut şu sebeple işledim der. Ya da işledim fakat kötü yapmışım vazgeçiyorum, der. Bu üç özür beyanının dışında bir dördüncüsü yoktur. İşte yukarıda saydığımız şekillerden üçüncüsünün adı tevbedir. Şeriatta bir terim olarak tevbe, çirkin olması nedeniyle günahtan vazgeçmek, yapmış olduğu kötü şeye pişman olmak, bir daha istememeye karar vermek, işlediği kusurlardan telâfi edilmesi mümkün olan varsa bunları yaparak telâfi etmektir. İşte bu dört unsur bir araya geldi mi tevbenin şartları tamamlanmış olur. Tevbe, Şeriatta kötü ve yasaklanmış olan bir fiili bırakıp dinde övülen ve kabul edilen şeye dönmek demektir. ”İstiğfar" işlenen nıasiyetin çirkinliğini gördükten sonra bağışlanmayı dilemek ve ondan vazgeçmektir. Tevbe, istiğfardan önceliklidir. İstiğfar yapılırken tevbe ettim, ya da hata etmişim bir daha asla işlemeyeceğim! Beni bağışla ya Rabbi, demedikçe âlimlerin görüş birliği ile tevbe sayılmaz. Âyet metninde ”ğâfir" (bağışlayan), ”kabil" (kabul eden) kelimelerinin arasına ”vav"ın getirilmesi günah işleyip tevbe eden zümre açısından günahların silinmesiyle tevbenin kabulünün aynı zatta birden gerçekleştiğini ifade etmek içindir. Mağfiret, günahların silinmesi demektir. Kabul, sözkonusu tevbeyi kabul edilmiş ve insana sevap kazandıran taat haline getirir. Tevbenin kabulü. Yüce Allah'ın sözkonusu tevbe dolayısıyla bunu yapana bir itaat yazması olayından kinayedir. Eğer böyle olmasaydı Yüce Allah tevbeyi kabul etmezdi. Çünkü Allahü teâlâ ancak itaat olan bir fiili kabul eder. Biz yukarıda ”ğâfir" kelimesiyle ”kabil" kelimesi arasına vav harfinin getirilmesinin sebebini, günahların silinmesi ile tevbenin kabulünün bir arada olduğunun ifade edilmesi için getirildiğini söylemiştik. Bu, bir ihtimaldir. Bir diğer ihtimale göre bu iki vasfın birbirine zıt olmasından dolayı getirilmiştir. Çünkü vav getirilmeseydi ”ğâfir" kelimesiyle ”kabil" kelimesinin bir olduğu, ikinci kelimenin sırf birinciyi açıklama ve tefsir etme için getirildiği zannedilebilirdi. Vav harfinin buraya getirilmiş olmasının bir başka ihtimali iki fiilin ikisinin de yerinin ve bağlandıkları kelimenin birbirinden farklı olmasıdır. Çünkü ”ğâfir" kelimesinin kökü olan ”ğafr" günah mevcut olmakla birlikte örtmek demektir. Bu ise büyük günahları işleyenlerden tevbe etmeyenler içindir. Çünkü günahına tevbe eden kimse günahsız gibidir. Kabul olayı ise günahlarına tevbe eden kişiler için sözkonusudur. Bu âyette günahın bağışlanmasının, tevbenin kabulünden önce zikredilmesi Yüce Allah'ın rahmetinin gazabını geçmiş olmasındandır. Âyet aynı zamanda Mutezile mezhebine de bir cevap mahiyetindedir. Çünkü buradan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâ günahları, kişi tevbe etmese bile bağışlayabilir. İsyan eden kullara azabı çetin, lütuf sahibi Allah tarafındandır. Yoksa kâfirlerin dediği gibi Muhammed’in uydurması değildir. Âyet metninde yer alan ”tavl" kelimesi lütuf ve ihsan demektir. Arapçada ”lilülânin alâ fülânin, tavlım" denilir ki, manası filancanın filan kişi üzerinde ihsanı ve lütfü var, demektir. ”Tavl" kelimesin aslı, kısalık anlamına gelen ”kısar" ın zıddı olan ”tûl" (uzunluk)dan türemedir. Çünkü herhangi bir şey uzun olduğu zaman onda mükemmellik ve fazlalık var, demektir. Tıpkı bir şey kısa olduğu zaman kendisinde noksanlık olduğu gibi. Arapçada zenginliğe de ”tavl" denir. Çünkü insan zenginlikle, fakir olsa ulaşamayacağı şeyleri elde eder. Tıpkı uzunluk ile kısa olsaydı ulaşamayacak olduğu şeylere ulaşabilmesi gibi. Buradaki mana ise Yüce Allah'ın günahkâr olan kimseye hakettiği cezayı vermemek suretiyle lütuf sahibi olmasının vurgulanmasıdır. Rahmet sıfatlarının arasında gazap yönünden bir tek sıfatın getirilmesi rahmetin, gazaba öncelikli ve ağırlıklı olduğuna delildir. Bazıları âyeti şöyle tefsir etmişlerdir: ”Allah'ın günahı bağışlaması ”Lâ ilahe illallah" diyenler içindir. Bunlar Allah'ın dostları ve kendine itaat edenlerdir. ”Tevbeyi kabul etmesi" şirk içindir. ”Azabının çetin olması" kendisini birlemeyen, tevhid ehli olmayan kimseler içindir. ”Lütuf sahibi olması" kendisini birlemeyen, tevhid ehli olmayan ve Lâ ilahe illallah demeyen kimselerden müstağni olması, onlara muhtaç bulunmaması demektir." O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde emirlerinde ve yasaklarında O'na itaat etmeye yönelmek gerekir. Âhirette Hakka dönüş ne başlı başına, ne de başkasıyla müşterek olmaksızın başkasına değil, sırf ve ancak O'nadır. O halde O, itaatkâr ve isyankâr herkesin yaptığına karşılığını verir. Bazı âlimlere göre: ”Günahı bağışlaması" tevbelerini kabul etmek suretiyle dostları için sözkonusudur. ”Tevbeyi kabul etmesi" ise dostlarına tevbede ihsanı nasib etmesi suretiyledir. Çünkü onlar Yüce Allah'ın lütuf sıfatlarının tecelli ettiği kimselerdir. ”Azabının çetin olması" imana gelmeyip tevbe etmeyenler için sözkonusudur. Çünkü bunlar da Yüce Allah'ın kahır sıfatının tecelli ettiği kimselerdir. ”Lütuf sahibi olması" bütün yaratıklarını yoktan var etmesi, hayat ve rızık vermesi dolayısıyla onların tamam madır. Yine ”Günahı bağışlaması"yaratıkların zalimleri için, ”tevbeyi kabul etmesi" orta halli yaşayanlar için, ”azabının çetin olması" bunların müşrikleri için ve ”lütuf sahibi olması" dinde ve hayırda önde olanlar içindir. Madem ki, Yüce Allah'ın rahmetinin gazabını geçmesi, kereminin bir kuralıdır. İşte burada lütuf sıfatlarını ifade eden isimler kahır sıfatını ifade eden isme baskın ve galip gelmiştir. Bir tane kahrını ifade eden sıfata mukabil üç tane lütfunu ifade eden sıfatı zikredilmiştir.

Mü'min 40:4

İnkâr edenler müstesna, hiç kimse Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaz. Âyet metninde yer alan kelimenin kökü olan ”cidal" kelimesi birisiyle tartışarak ve ona galip gelmeye çalışarak bir meseleyi görüşmek demektir. Fiilin aslı ”cedeltü'l-hable" ifadesinden türemedir. Bunun inanası ipin düğümünü sağlamca düğümledim, demektir. Birbiriyle tartışan iki kişi sanki birbirlerinin fikirlerini düğümlüyorlarmış gibi olmaktadırlar. Ebu'l-Âliye der ki,: ”Bu âyet-i kerime âyetlerle alay edenlerden biri olan el-Hâris b. Kays hakkında nazil olmuştur." Bu açıklamaların ışığı altında âyetin manası şöyle olur: İnkâr edenler müstesna, hiç kimse Allah'ın âyetleri hakkında bunlar birer sihirden, şiirden, geçmişlerin mitolojilerinden, ibarettir gibi sözlerle bu âyetleri geçersiz kılmak ve iptal etmek için birtakım bâtıl öncüller (bâtıl yargılar) kullanmak suretiyle Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaz. Allah'ın âyetlerini bâtıl yargılarla çürütmeye çalıştıklarını ”Bâtılla hakkı yoketmek için mücadele etmişlerdi," (Mü'min: 5) âyet-i kerimesinden anlıyoruz. Şu halde bu âyette mutlak olarak ifade edilen ”Allah'ın âyetleri hakkında tartışma" kavramı bundan sonra gelen beşinci âyette mu kay yed olarak ”Bâtılla hakkı yoketmek için mücadele etmişlerdi," şeklinde ifade edilmektedir. Şu halde bu âyetteki mutlak ifade, daha sonra gelen âyetteki mu kay yed ifadeye hamledilmiş ve bu tartışmanın bâtılla yapılmış olduğu irade olunmuştur. İman edenlere gelince, Allah'ın âyetleri hakkında ileri geri konuşmak bir yana, bu konuda hatırlarına en ufak bir düşünce kırıntısı bile gelmez. Buna karşılık âyetlerdeki anlaşılması zor olan bazı yerler, içlerinde taşıdıkları birtakım gerçekleri ortaya çıkarmak ve dalalet ve sapıklığa düşmüş olanların şüphelerini ortadan kaldırmak maksadıyla yapılan tartışmaya gelince, böylesi tartışma Allah yolunda cihad gibi itaat kırın içinde en büyüğüdür. Bu sebeple Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurur ki,: ”Kur'an hakkında tartışma inkâr sayılır." (1) Bu hadis-i şerifte tartışma anlamına gelen ”cidal" kelimesi elif laınsız sonu tenvinli olarak ifade edilmiştir. Bundan maksat tartışmadan tartışmaya fark olduğunu, çeşit çeşit tartışma olabileceğini ifade etmektir. Şu halde kişiye düşen inkârı ve mutlak tartışmayı bırakmasıdır ki, böylece hem Allah katında ve hem de insanların nezdinde mü'min, müslim ve doğru olsun. Asıl doğru ve eğri olmayan yol budur. Davet ve irşad bu yolladır. O halde bize düşen yapılan irşadı kabul etmektir. Böylesi bütün kulların üzerine gerekli bir vaciptir. Onların şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın. Âyet metninde geçen ”yağrur" kelimesinin kökü olan ”ğırra" kelimesi gaflet hali demektir. Buna göre âyetin manası şöyledir: Sen onların hakkında kâfir olma hükmü verildiğini öğrendiğine göre dünyada kendilerine mühlet verilmesi, yaz ve kış kervan yolculuğuna çıkarak kârlı ticaret yapmak için Yemen'e ve Şam'a gitmeleri, oralarda gezip dolaşmaları seni aldatmasın. Çünkü onlar çok yakın bir zamanda inkârları sebebiyle kendilerinden önce geçen ümmetlerin cezalandın İdi klan gibi cezalandırılacaklar.

Mü'min 40:5

Onlardan, Kureyşten önce Nuh kavmi ve bunlardan sonraki Nuh kavminden sonraki Âd, Semûd vb. Peygamberlere karşı biraraya gelen, onlara düşmanlık edip kendileriyle savaş eden topluluklar da yalanladılar. Yüce Allah âyet-i kerimede önce Nuh kavminden söz etmiştir. Çünkü yeryüzünde ilk Rasûl o idi. Zira Âdem (aleyhisselâm) sadece kendi evlâtlarına Peygamber olarak gönderilmişti. Bu peşpeşe gelen ümmetlerin içinden her ümmet kendi peygamberini... Arapça dilbilgisi bakımından zamirin sadece erkekleri ifade etmesi, kadınların buna dahil olmadıklarından değildir. Tersine tağlîb yoluyla kadınlar da bu zamirle kastedilmişlerdir. Yakalamaya esir alıp işkence yapmak üzere hapse koymaya azmetmişti. ”Azmetmek", kastetmek manasına Arapçada ”kasade" diye bir fiil daha vardır. Bu kasıt, duâ esnasında yönelme anlamınadır. Âyette geçen ”hem" kelimesi ise kalbin iyi veya kötü herhangi bir fiili daha yapmadan önce işlemeye karar vermesidir. Aslı ve hakikati asla olmayan bâtılla, hakkı yok etmek için bâtılla bunların yaptıkları gibi hakkında asla dönme ve sapmanın olmayacağı hakkı ortadan kaldırmak için mücadele etmişlerdi. Fethu' r-Rahman isimli eserde denir ki,: ”Bâtıl, sureti ve şekli olmakla birlikte her yönden manen yok olan şeydir. Bu yokluk, ya ehliyetin bulunmayışından kaynaklanır, ya da akde konu olan nesnenin yok oluşundan. Şarabı satışa sunmak ve küçük çocuğun satım muamelesi yapması gibi." Bunun üzerine Ben onları, peygamberlerini yakalama azimlerine ceza olarak helak etmek suretiyle kıskıvrak yakaladım. İşte Benim kendilerini cezalandırmış olduğum azabım nice imiş! (gör.) Onların diyarlarından geçtiğinde gördüğün üzere mahvolmalarına ve helak edilmelerine dair izler, bunlara bakanlara ibrettir. O halde onlarla aynı yolda birleşmeleri, aynı suça ortak olmaları sebebiyle işte bu Kureyş kâfirlerini de mutlaka cezalandıracağım. Nitekim buna bundan sonra gelecek olan âyet-i kerime işaret etmektedir.

Mü'min 40:6

Seni Böylece inkâr edenlere: Senin aleyhinde bir araya toplananlara, başaramadıkları bir şeye yeltenenlere: 'Onlar cehennemliktir' diye Rabbinin sözü gerçekleşmiştir. Çünkü onlar azabın en şiddetlisine ve en fecisi olan cehennem azabına lâyık olmuşlardır. Helak olmuş eski ümmetlerin yaptıkları gibi inatçı ve Hazret-i Peygamber'e karşı bir araya toplanmış kâfirler oldukları için cehennem ateşinden çıkamayacaklardır. Onlar en şiddetli olan öteki ceza çeşitlerini de daha çok hak etmişlerdir. Bütün bunları bir tek sebep bir arada toplar. O da kendilerinin cehennem ehli olmalarıdır. Yüce Allah bizleri ve sizleri gazabına sebep olacak fiillerden muhafaza buyursun. Rabbinin sözü tam gerçekleşti. Yüce Allah'ı yalanlayan, peygamberlerine karşı hakkı ortadan kaldırmak için bâtılla mücadele etmek suretiyle bir araya toplanan geçmiş ümmetlere azaba dair kazası ve hükmü nasıl sabit oldu ise bunlar hakkında da böylece gerçekleşmiştir. Buradaki inkâr edenlerden maksat Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) in kavminden kâfir olanlar, bir başka ifadeyle diğer helak olmuş eski ümmetler değil, Kureyş kâfirleridir.

Mü'min 40:7

Arş'ı yüklenen... ”Arş" bütün varlıkları kuşatan bir cisimdir. Kendisine Arş denmesi yüksek olduğundandır, ya da kaza ve kaderine dair ahkâmın oradan inmesi bakımından hükümdarların hüküm verirken oturduğu kürsüye benzediğindendir. Arşı dört melek taşır. Kıyamet günü geldiğinde arşı taşıyan melekler sekize çıkar. Nitekim ”...O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir." (Hakka: 17) âyet-i kerimesi buna işaret etmektedir. Ve bir de onun çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler. Rablerini azim olan şanına lâyık olmayan şeylerden bitip tükenmeyen nimetlerine hamd ederek tenzih ederler. Fethur-Rahman isimli eserde meleklerin şöyle tesbih ettiği yazılıdır: ”İzzet ve üstünlük sahibi Allah'ı tesbih ederim. Mülk ve melekût sahibi olan Allah'ı tesbih ederim. Asla ölmeyecek ve diri olan mülkün sahibi melik olan Allah'ı tesbih ederim. Meleklerin ve ruhun Rabbi olan Allah, her türlü kötü sıfattan ve her türlü noksanlıklardan münezzehtir, uzakttır." Bu âyet-i kerimede Yüce Allah tesbihi fiil kullanarak asıl, hamd olayını da hal (fiilimsi) olarak getirmiştir. Çünkü hamd, meleklerin içinde bulundukları durumun bir gereğidir. Oysa tesbih böyle değildir. Zira tesbihe Allah'ı lâyık olmadığı şeylerle vasıflayan ve niteleyen kimseye cevap sebebiyle ihtiyaç duyulur. O'na Rablerine kendi durumlarına uygun olan bir imanla iman ederler. Aslında yukarıda zikredilen şeyler iman ettiklerini belirtmeye ihtiyaç bırakmadığı halde iman etmiş olmalarının vurgulanması imanın faziletini ortaya koymak, imanlı olan kimselerin şerefini açıkça vurgulamak içindir. Şöyle bir tekerleme vardır: ”Şereflilerin vasıfları, vasıfların şereflileridir." Mü'minlerin de şefaate uğramaları için bağışlanmasını isterler: Burada işaret olunuyor ki, onlar, Âdemoğul kırının günahlarım bilmektedirler. Âyet aynı zamanda, aynı imanı paylaşmanın -insanlar ve melekler ayrı ayrı cinslerden gelinmiş olsa bile - birbirine nasihat ve şefkat etmenin gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Çünkü aynı imanı paylaşıyor olmak karşılıklı ilişkilerin en güçlüsü ve en mükemmelidir. Nitekim Yüce Allah bunu şöyle vurgular: ”Mü'minler ancak kardeştirler." (Hucurât: 10) Bu sebeple Fıkıh bilginleri şöyle söylemişlerdir: ”Jurnalcilik yapanları, zalimleri ve yol kesenleri öldürmek mubahtır. Onlarla çarpışmak - Müslüman bile olsalar - sevaptır. Çünkü İslâmın şartlarından birisi de Allah'ın yaratıklarına şefkat etmek, onların sevinçleriyle sevinmek, üzüntüleriyle üzülmektir. Oysa yukarıda sıralanan kişiler bunun aksinedir. Böylesi kişilerin kötülüklerinin hapis vb. yolla önlenmesi çok nadirdir." Derler ki, mükemmel bir mutluluk iki şeye bağlıdır: ”Allah'ın emrine tazim etmek ve O'nun mahlukatına şefkatli olmak. Birinci unsurun ikinciden öncelikli olması gerekir. Âyetin ”Rablerini hamd ile tesbih ederler. O'na iman ederler." (Mü'min: 7) bölümü Allah'ın emrine tazimde bulunmayı ”Müminlerin de bağışlanmasını isterler." (Mü'min: 7) bölümü de Allah'ın yaratıklarına şefkati vurgulamaktadır." Mücahid bu âyeti şu şekilde tefsir eder: ”Onlar Hârut ile Mârufun durumunu öğrendikleri, ya da ”...Onlar, bizler hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?..." (Bakara: 30) dedikleri andan itibaren Rablerinden mü'minlerin bağışlanmasını isterler. ” Râğıb der ki,: ”Allah'ın mağfireti" demek, kulunu, kendisine azap gelmesinden koruması demektir. ”İstiğfar" ise bunu sözle ve fiil ile talep etmek demektir. Çünkü sadece sözle yapılan istiğfar yalancıların yaptıkları iştir. Âyet-i kerimenin bu ifadesinden, meleklerin ihtiyaçları olmadığı için öncelikle kendi günahlarının bağışlanmasını istemeksizin mü'minlerinkinin bağışlanmasını taleple meşgul olmalarından, onların insanlardan daha üstün oldukları sonucu çıkarılamaz. Onların üstünlükleri sıradan ınü'ıninlere göredir. Ama insanların seçkinleri olan peygamberler mutlak olarak meleklerden daha üstündürler. Melekler, peygamberlerin günahlarının bağışlanmasını talep etme yerine, onlara kendilerini tazim için salât-u selâm getirirler." Ebu'l-Leys rahimehullah şu sözünü ne güzel söylemiştir: ”Bu âyet-i kerimede mü'minlerin faziletlerinin beyanı vardır. Çünkü melekler onlara duâ ile meşguldürler." et-Te'vîlâtü'n-Necmiyye'de işaret olunuyor ki, meleklere Allah'ı tesbih, hamd ve tazim emrolunduğu gibi, günahkâr mü'minler için duâ ve istiğfar etmeleri de emrolunmaktadır. Çünkü ”istiğfar" günahkâr olan kimse için yapılır. Melekler mü'minlere duâ ile meşgul olurlar ve onlar için kurtuluş, ardından da derecelerinin yükselmesi için duâ ederler. Nitekim âyetin devamı buna şu şekilde işaret ediyor: "Melekler 'Ey Rabbimiz! Sen, rahmetçe ve ilimce her şeyi kuşatmışsın. Bu ifadenin aslı: Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır, demektir. Ancak ifade bu asıl biçimden Yüce Allah'ın zâtı, rahmet ve ilim sıfatlarına son derece gark olduğu için çıkarılmıştır. Sanki Yüce Allah'ın zâtı her şeyi kuşatan rahmet ve ilimdir. Âyetin metninde rahmete öncelik verilmesi burada asıl maksadın o olmasından dolayıdır. O halde tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri bağışla... Âyetin başında yer alan ”fâ" kelimesi bu duanın yukarıdaki rahmetin ve ilmin genişliği olayından sonra yapıldığını vurgulamak için getirilmiştir. Çünkü âyetin manası şöyledir: ”İnkârdan ve günahlardan dönüp tevbe edeceğini ve iman, itaat yoluna tâbi olacaklarını bildiğin kimseleri bağışla." Burada meleklerin sadece tevbe eden ve hevâ ve arzularına uymaktan dönen kimselerin günahlarımı bağışlanmasını dileyeceklerine işaret vardır. Âyetin kalan kısmının manası ise: ”Doğru bir taleple ve saf halisane bir niyetle hak yola tabi olanları bağışla." Daha ağırlıklı olan ihtimal, âyetin bu son kısmında yapılan tahsisin, duanın rahmet ve ilimden sonra yapıldığını vurgulamak değil, tevbe ve Allah'ın yoluna gitmeyi teşviktir. Âcizane kanaatimize göre: Âsi ya mü'mindir, ya da kâfirdir. Kâfir ise, onun için mağfiret söz konusu değildir. Çünkü mağfiret mutlak olarak mü"minlere has bir şeydir. Melekler Yüce Allah'ın kendisine şirk koşulmasını affetmediğini bildiklerine göre müşrikler ifade dışı kalsınlar diye dualarını tevbe eden kişilere özel kılmışlardır. Onları cehennem azabından koru' (derler.) Âyet metninde yer alan kelimenin mastarı olan ”vikaye" insanı eziyet ve zarar veren şeyden korumak demektir. Şu halde âyetin manası: Sen onları cehennem azabından kora, demektir. Bu ifade pekiştirme olsun diye daha önce yapılan işaretten sonra aynı manaya getirilen açık bir ifadedir. Çünkü gufranın manası azabı düşürmektir. Burada işaret olunuyor ki, sırf kuru bir tövbeyle kurtuluş hasıl olmaz. Mutlaka bunun yanında tevbede sebatkâr olmak, riya ve gösterişin kirlerinden ameli kurtarmak, kalbi hevâ, heves ve bidat hırdan temizlemek de şarttır.

Mü'min 40:8

'Rabbimiz onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da, kendilerine vaadettiğin Adn Cennetlerine koy. Yüce Allah, ”Lâ ilahe illallah Muharnmedun Rasûlüllah" diyen kimseyi ya azap etmeksizin doğrudan doğruya, ya da isyanı kadar bir azap verdikten sonra Adn Cenneti'ne koyacağını vaadetmiştir. Her makamın kendine özel bir ameli vardır. İşlenen amel, daha özel ve daha yüksekse erişilen makam da daha yüksek ve dalia yücedir. Onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden genel olarak cennete girmeye elverişli bir salâh sahibi olanları her ne kadar bunlardan salâh itibariyle daha aşağı olsalar da bunları da çocuklarıyla birlikte cennete koy ki, böylece o çocukların sevinçleri tam, iç huzurları kat kat artsın. Burada işaret olunuyor ki, tevbe eden bir kimsenin bereketi babalarına, zevcelerine ve nesillerine ulaşır. Böylece onlar da bu tevbeyle cenneti ve nimetlerini elde ederler. Said b. Cübeyr der ki,: ”Mü'min cennete girince şöyle söyler: 'Nerede babam? Nerede çocuğum? Zevcem nerede?' Kendisine denilir ki,: 'Onlar senin gibi amel yapmadılar.' Bunun üzerine mü'min: 'Ben hem kendim ve hem de onlar için amel ediyordum,' der. Bunun üzerine: 'Onları da cennete girdirin,' denilir. Nitekim Yüce Allah buna şöyle işaret buyurur: ”îman eden ve soylarından gelenlerde imanda kendilerine tabi olanlar ( varya )! İşte Biz onların nesillerini de kendilerine kattık." (Tur: 21)" Bu âyet-i kerimede ”Onları .. koy." fiilinin daha önceki âyette yer alan ”koru" fiiline atfedilmesi ve iki fiilin arasına ”Rabbimiz" şeklinde nida edatının getirilmesi duâ, niyaz ve yardım esnasında yakarma sesinin mübalağalı yapılması içindir. Enes b. Malik (radıyallahü anh) rivayet ediyor: ”Kıyamet günü olunca Müslümanların çocuklarına ”kabirlerinizden çıkınız" diye çağında bulunulur. Onlar kabirlerinden çıkarlar. Kendilerine ”zümreler halinde cennete gidiniz" diye nida olunur. Çocuklar: ”Ey Rabbimiz! Ebeveynlerimiz bizimle birlikte mi?" derler. Kendilerine ikinci kez: ”Zümreler halinde cennete gidiniz" diye nida olunur. Çocuklar: ”Ebeveynlerimiz bizimle birlikte mi?" deyince Allahu teâlâ tebessüm buyurur ve der ki,: ”Ebeveynleriniz sizinle birlikte" ve her bir çocuk ebeveynine sıçrar, onların ellerinden tutarak kendilerini cennete koyarlar. Çocuklar o gün bahalarını ve annelerini sizlerin evlerinizdeki çocuklarınızı tanımanızdan daha fazla tanırlar."(2) 2- Bu haber Enes b. Malik'ten mevkuf olarak rivayet edilen bir haberdir. Haberin doğruluğuna delâlet eden şahitler ve seleften rivayet olunan haberler vardır. Bu konuda Yüce Allah'ın şu âyet-i kerimesi yeterlidir: ”İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tabi olanlar (varya)! işte biz onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik..." (Tur: 21) Şüphesiz aziz ve hakim olan Sensin. Azız, takdir ettiği kendisine imkânsız olmayan galip, hakim de sadece gözalıcı hikmetin gerektirdiği şeyleri yapan demektir. Vefa ile vaadini yerine getirme de bu cümledendir.

Mü'min 40:9

Bir de onları kötülüklerden koru. Onları, kıyamet günü kendilerini üzecek şeylerden muhafaza et. Kendilerinden cezaları savuştur. Çünkü bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Bir başka ifadeyle onları işledikleri kötü amellerin cezasından koru. Bu ifade, yukarıda özel olarak sıralanan birtakım cezalardan sonra genellik ifade eden bir ifadedir. Şu hakle onları, cehennem ve kabir azabından, kıyamet gününden, hesaptan, sorgudan, sırattan ve benzerinden koru. Yukarıdaki ifade, ya az önce değindiğimiz gibi tahsisten sonra gelen bir tamimdir, genellemedir; ya da kendilerine tâbi olan sâlihlere mahsustur. O gün, kıyamet günü Sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki, onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Çünkü azaptan muaf olan kimse, rahmete ermiş demektir. Ayetin yukarıdaki metninde geçen ”seyyiât" (kötülükler) ifadesiyle dünyadaki masiyetlerin kastedilmiş olması da mümkündür. Buna göre âyetin manası: Sen kimi dünyada günahlardan korursan muhakkak ki, âhirette onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Böylece melekler bunlar için sanki önce neticeyi, sonra da bunun sebebini talep etmiş olmaktadırlar. Mutarrıf der ki,: ”Allah'ın kullarının içinde mü'minlere en candan ve samimi olanları meleklerdir. Mü'minleri en aldatıcı olanları da şeytanlardır." Zikredilen bu rahmet ve koruma, en büyük kurtuluştur.' Gerisinde başka hiçbir tamahın ve arzunun olmayacağı en büyük zaferdir. Âcizane kanaatime göre: Bu büyük âyet-i kerimelerden ve şerefli meleklerin istiğfarından ortaya çıktı ki, insanın binası (mayası), yardımlaşmaya muhtaçtır. Çünkü insan en büyük emaneti taşıma yükünün altındadır. Şu halde insanın yolu, zor bir yoldur ve onun gibi hiç kimse yoktur. Sonra kurtuluşu talep eden kimsenin bu yoldan giderek ona erişmesi gerekir. Âhirette elde edilecek her mutluluğun tohumu dünyada iken atılır. Akıllı olan kimseye düşen, kendi nefsi için âhiret tarlasına önceden tohum ekmektir. Lokman rahimehullah der ki,: ”Ey oğulcuğum! Karınca senden daha hazırlıklı olmasın. Karınca kış bastırmadan yazın kışa hazırlık olarak yiyecek toplar." Kurbağanın biri karıncadan yiyecek ister. Karınca: ”Yazın bütün gün boyu yiyecek aramadın ve onu depolamayı kışa mı bıraktın," der. Sonuç olarak; kıyamet günü, dünyaya tekrar dönüş yolu kalmayacaktır.

Mü'min 40:10

İnkâr edenlere şöyle seslenilir: Âyet metninde geçen seslenme fiilinin mastarı olan"münâdât" ve ”nida" davet etmek ve sesi yükseltmek anlamınadır. Kâfirler cehennemde, kendilerine kötülüğü emreden ve kendilerini arzusu peşinden koştukları için orada ebedî azaba düşüren nefislerine buğzederler. Bir başka ifadeyle nefislerine o kadar buğzederler ki, sinirlerinden parmak uçlarını yerler. Nefislerine çok şiddetli kızarlar ve o derece de kınarlar. Bu hareketlerini orada bulunanların gözlerinin önünde yaparlar. İşte bu esnada cehennemin bekçileri olan melekler haktan uzak olduklarına dikkati çekmek için kendilerine uzaklardan seslenirler: 'Allah'ın sizlere kötülüğü emreden nefislerinize olan buğzu, sizin kendinize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür. Çünkü hatırlayın ki, dünyada iken peygamberler tarafından siz, imana davet ediliyordunuz da imanı kabul etmekten yüzçeviriyor, nefislerinize uyduğunuzdan onun arzularının peşinden koşarak Allah'ı ve onun tevhid inancını inkâr ediyordunuz.' Bu açıklamalara göre âyetin manası şöyledir: Yüce Allah'ı, inkâr etmek suretiyle dünyada gazaplandırdığınızda O'nun gazabı bugün sizin kendi nefislerinize olan buğzunuzdan ve gazabınızdan elbetteki daha büyüktür. Buradan anlaşılıyor ki, buğzun sebebi inkârdır. Sanki şöyle denmiş olmaktadır: Bunu hatırlayınız. Bu, dünyada ve âhirette buğzun sebebidir ve yakıp kahredici ateşe girmeye nedendir. Yüce Allah'ın buğzunun, kulun kendi buğzundan daha büyük olmasının sebebi, kulun buğzunun Allah'ınkinden alınmış olması ve onun buğzunun bir parçası bulunmasından dolayıdır. Zira Yüce Allah kulu işlediği suçtan dolayı cezalandırmış olmasaydı o kişi kendi nefsine buğzetmeyecekti ve çünkü cezaların en şiddetlisi Yüce Allah'ın kullarına olan gazabının ve buğzunun eseridir. Tıpkı en yüce nimetlerin onun kendilerinden hoşnut olmasının alâmeti olduğu gibi. Âhirette kâfir, Rabbinin kendi üzerine olan gazabını öğrenince kalbine bundan daha ağır bir şey yoktur. Artık ne ona fayda verecek ağlama ve ne de içinde bulunduğu problemi ortadan kaldıracak ve savuşturacak bir zenginlik vardır. Böyle bir kimseden yakarma da duyulmaz. Herhangi bir çare de beklenmez. Yüce Allah'tan affını ve ihsanını temenni ederiz. O, kendisinden başka herkese karşı bize yeterlidir.

Mü'min 40:11

Onlar: Yani kâfirler yukarıdaki şekilde kendilerine hitap edildiği zaman : 'Rabbimiz bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de bu sebeple günahlarımızı itiraf ettik. Özellikle öldükten sonra dirilmeyi inkârla ilgili, günahlarımızı itiraf ettik. İki defa öldürme ve iki defa diriltmenin çeşitli açıklamaları vardır: Bunlardan birincisi şudur: Peygamberler bizleri Allah'a ve âhiret gününe imana davet ettiler. Bizler Dehrîler gibi öldükten sonra hiçbir hayat olmadığına inanıyorduk. Onun için onların davetlerine katılmadık, bâtıl inancımıza ölünceye ve tekrar diril ip dünyada iken inkâr ettiğimiz öldükten sonra dirilme gerçeğini görünceye kadar devam ettik. Şimdi ise günahlarımızı itiraf ediyoruz. Bir daha hızlı veya yavaş cehennemden herhangi bir şekilde çıkmaya ya da amel yapmaya girip de azaptan kurtulacak olduğumuz yol var mıdır?' derler. Ya da dünyaya çıkmaya bir yol var mıdır ki, daha önce yaptığımız amellerden başkasını yapabilelim. Nitekim ”..Azabı gördüklerinde zalimlerin: 'Dönecek bir yol var mı?' dediklerini görürsün." (Şûra: 44) âyet-i kerimesi bunu vurgulamaktadır. İki defa öldürme ve diriltmeye getirilen ikinci açıklama ise şöyledir: Bunu söyleyenler birinci öldürme ile kendilerinin ölü iken yaratılmalarını kastetmiş olabilirler. Bu da ruhun üfürülmesinden önce ana rahmindedir. Nitekim ”Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi dirilten Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?" (Bakara: 28) âyet-i kerimesi buna işaret etmektedir. İkinci ölümleri de ecelleri geldiğinde öldürülmeleridir. Bu açıklama, öldürmenin herhangi bir şeyi hayattan yoksun bırakma anlamında olmasına göredir. Bunlar ilk diriltme ile de ana karnından dünyaya gelmeden önceki diriltmeyi kastetmektedirler. İki kere öldürme ve iki defa diriltme üzerine yapılacak üçüncü açıklama ise şöyledir: İki kere diriltmeden ikincisinden maksat, öldükten sonra gerçekleşen diriltmedir. Bundan kabirde azap olmayacağı, hayat ve ölüm bulunmayacağı anlamı çıkmaz. Bunlara değinmemelerinin sebebi kabir hayatının ne dünya, ne de âhiret hayatı gibi olmamasındandır. Tevatüren sabittir ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabir azabından Allah'a sığınmıştır. (3) Selef âlimleri de kabir azabı olacağı noktasında görüş birliği halindedirler. Hatta bunlardan birisi ”Kim de Ben'i anmaktan yüzçevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak..." (Tâhâ: 124) âyet-i kerimesindeki ”sıkıntılı hayat"ı kabir ile tefsir emişlerdir. Çünkü biz Allah'tan yiizçevirenlerin çoğunun dünya hayatlarının çok rahat olduğunu görmekteyiz. O halde bundan maksat kabir azabı olsa gerektir. Bu üçüncü açıklamaya göre iki öldürmeden ikincisi kabir hayatından sonraki öldürmedir. İki diriltme ise biri kabirde ve biri de dirilme esnasındaki diriltmedir ve bu onların durumlarına daha uygundur. 3- Kabir azabına dair hadisler çoktur ve meşhurdur. Bu hadisler Sahihayn'da, dört Sünen kitabında, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde ve başka kitaplarda yer almakladır. Bunlardan bir tanesi Buharı ve Müslim’in Hazret-i Âişe'den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: ”Ben Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in hiçbir namazdan sonra kabir azabından Allah'a sığınmamış olduğunu görmedim." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 11/166. Yapılan açıklama çeşitlerinden bir dördüncüsü ise: Öldürme ile kalplerin öldürülmesi ve nefislerin diriltilmesi, sonra da bedenlerin öldürülmesi ve yeniden diriltilerek canlandırılmasıdır.

Mü'min 40:12

(Onlara:)'Bunun sebebi şudur: Bu ifade onları umdukları şeylerin imkânsızlığını vurgulayan bir ifadedir. Kendilerine kötü amellerinin gerektirmiş olduğu şey beyan edilmektedir. Buna göre âyetin manası; çekmekte olduğunuz azabın sebebi şudur, demek olur. Dünyada tek Allah'a ibadete çağrıldığı zaman O'nun tevhidini inkâr ediyordunuz. Ona ortak koşulunca bunu tasdik ediyordunuz. Bu ifadeye hemen inanıyor ve peşinden koşuyordunuz. Burada gelecek zaman kipinin kullanılması bir olan Allah'a ibadeti reddederlerse şirke dönmüş olacaklarına dair bir uyarıdır. Nitekim şu andaki durumları da zaten öyledir. Artık hüküm haktan başkasıyla hüküm vermeyen, kendisine şirk koşulmaktan yücelerin yücesi Allah'ındır' (denilir.) Çünkü ne zatında, ne sıfatlarında ve ne de fiillerinde hiçbir şey O'nun misli gibi değildir. O, müşrike mağfiret olmayacağına hüküm vermiştir. Onun cezasının sonuna bir sınır çizilemez. Bu cezadan çıkış için sizlere asla yol yoktur. Âlimlerden birisi şöyle der: ”Haricilerin bir kolu olan Harûrîler ”Allah'tan başkasının hükmü yoktur," sözünü sanki bu âyet-i kerimeden çıkarmış gibidirler." Denir ki,: ”Haricilerin içinde Harûrîye fırkası vardır. Bunlar Küfe yakınlarındaki Harûrâ'da ortaya çıktıkları ve orada toplandıkları için bu ismi almışlardır. Hariciler Kûfe'nin zahidlerinden olan bir topluluktur. Kendileri Hazret-i Ali ile Hazret-i Muaviye arasındaki tahkim olayında Hazret-i Ali'ye itaat etmemişler, onların arasından ayrılmışlardır. Tahkim olayında Hariciler, Hazret-i Ali'ye, hüküm ancak Allah'ındır dediklerinde Hazret-i Ali: ”Söz doğru, fakat bununla kastedilen bâtıldır," demiştir. Hariciler on iki bin kişi idiler. Halifeliği inkâr ettiler. Bir arada toplandılar ve hilaf bayrağını çektiler ve kan döktüler, yol kestiler. Hazret-i Ali onların yanına gitti. Kendilerine bu yoldan dönmelerini emretti. Onlar da Hazret-i Ali'yi dinlemediler. Bağdat yakınlarında eski bir belde olan Nehrevan'da çarpışmayı tercih ettiler. Hazret-i Ali onları katletti, köklerini kazıdı. Aralarından çok az bir grup kurtulabildi. İşte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haklarında şu ifadeyi kullandığı kimseler bunlardır: 'Benim ümmetimden ahir zamanda bir topluluk çıkacak. Sizler onların kıldıkları namaza kıyasla kendi namazınızı, tuttukları oruçlarına oranla orucunuzu beğenmeyeceksiniz. Ancak bunların imanları köprücük kemiklerini yukarı geçmez.'“ (4) Kısacası Hariciler, itikadları bozuk olduğu için İslâm inanç sisteminde sapık fırkalardandırlar. Hakkın inkârı ve itikadın bozukluğu sebebiyle birçok memleketlerde halkın ekserisinin durumu kötü olur. Özellikle bu çağımızda durum böyledir. Akıllı olana düşen, Allah'ın ve O'nun Rasûlüniin davetine söz, amel, hâl ve itikatça uymaktır. O kişi ancak böylece isteğini elde eder ve cennete girer ve fırsat elden gittikten sonra durumunu telâfi etmek isteyenlerin durumuna düşmez.

Mü'min 40:13

Dinlerimizin maslahatlarını gözetmek için size âyetlerini kudretinin alâmetlerini, gerek nefislerinizde ve gerekse dış dünyada vahdetine delâlet eden delilleri gösteren, sizin için gökten bedenlerinizin menfaatlerini gözetmiş olmak için rızık, rızık sebebi olan yağmuru indiren O'dur. Çünkü dinlerin hayatına oranla hakka delâlet eden deliller, bedenlerin hayatına nispetle rızıklar mertebesindedir. Allah'a yönelenden başkası inkârdan vazgeçip Allah'a dönenden ve yaratılış kitabının sayfalarına koymuş olduğu deliller üzerinde düşünenden başkası ibret almaz. Bu göz alıcı âyetlerden ne ibret alır ve ne de gereğince amel eder. Oysa yaratılış kitabının sayfasına konulan söz konusu deliller Yüce Allah'ın mükemmel kudretine zahir ve batın her şeyi kuşatan ve ibadeti yalnız kendisine has kılmayı gerektiren nimetlerden ibarettir. Kim böyle değilse işte o kimse inatçıdır; o, öğüt ve ibret almaktan uzak olan bir kimsedir.

Mü'min 40:14

Madem ki, durum böyledir haydi bu kâfirlerin hoşuna gitmese de, sizin İhlasınız onları kızdırsa da ey mü'minler siz dini Allah'a gerek dininizde ve gerek taatınızda şirkten Allah'a dönmüş olmanızın ve O'na imanınızın gereği olarak O'ndan başkasına iltifattan uzak bir şekilde dinî Allah'a has kılarak O'na duâ edin. Allah'a kulluk edin Mutlaka bu meselelerde ihlâs şarttır. O halde Rabbin için halisane, gönül hoşluğuyla amel et. Çünkü O, hoştur ve ancak hoş olan şeyi kabul eder. Bir hadis-i şerif şöyledir: ”Âdemoğlu bütün nafakasından sevap elde eder. Ancak suya ve çamura koymuş olduğu şey bundan müstesnadır." (5) 5- Bu hadisi Tirmizî Habbab b. el-Eret hadisine benzer şekilde tahric etmiştir. Bundan maksat şudur: Âdemoğlu her türlü harcamasından sevaba erer. Ancak övünmek ve başkalarıyla boy ölçüşmek ve Allah'ın kullarına hakim olmak gayesiyle bina yapmışsa bu müstesnadır. Buna karşılık içinde oturmak ve kendini soğuktan sıcaktan korumak için ev yapmışsa bunda sakınca yoktur. Hadisin metni için bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/408. Bu hadis-i şerif ifade açısından her ne kadar mutlak ise de içinde bulunulan durum ve karineler hadisin anlamını daraltmakta ve tahsis etmektedir. Çünkü mescidlerin, düşmanın gözetlendiği ribatların ve ibadet mahallerinin yapılmasından bunu inşa eden kimse hiç ihtilâf olmaksızın sevaba erer. Burada kastedilen, kişinin bina yaparken sadece istirahatı, genişlemeyi, riyayı ve gösterişi kastetmiş olması durumudur. Durum bu olduğuna göre bina yapanın düşüncesi, arzusu ve maksadı işte bu sınırı aşmaz. Böyle bir kimsenin yapmış olduğu binanın herhangi bir semeresi ve âhirette sonucu yoktur. Çünkü o, bu yaptığı evin gerisinde başka bir şey kastetmiş değildir. Bu çeşit kasıtlar gelip geçici olup dünyadan âhirete geçmesi ve semere vermesi için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Şu halde bunun herhangi bir sevabı olamaz. Allahu teâlâ şöyle buyurur: ”Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir. Allah katındakiler ise hâkidir..." (Nahl: 96) Yüce Allah'tan umudumuz, bizleri mükemmel İhlasın feyzini alarak özel kullarından kılmasıdır.

Mü'min 40:15

O, dereceleri yükselten, Arapçada ”derece", ”menzile" gibidir. Fakat Râğıb'ın dediğine göre menzile'ye uzama değil de yükselme kastedilirse derece denilir. Çatının ve merdivenin derecesi dendiği gibi. Envâru'l-Meşârık'ta şöyle açıklanır: ”Derece kelimesi, basamak anlamına kullanıldığında çoğulu 'derec' gelir. Mertebe ve tabaka anlamında kullanıldığında da 'derecât' şeklinde çoğul yapılır. Alimler bu âyetin tefsirinde ihtilâf etmişlerdir. el-İrsâd'da şöyle tefsir edilir: ”Allahu teâlâ meleklerinin derecelerini yükseltendir. Bir başka ifadeyle O, meleklerinin merdivenlerini, oturdukları kürsüleri arşa kadar yükseltendir." Ebu'l-Leys’in tefsirinde ise şu şekildedir: ”Allah semaları halk edendir ve onları mutlak olarak birbirinin üstüne, bir tabakayı diğeri üstüne beş yüz yılda yükseltendir. O, dereceleri, dünyada tabakaları farklı farklı kılarak, âhirette de mertebeleri ve makamları birbirinden ayrı yaparak yükseltendir." Bazı âlimler ise şöyle tefsir etmişlerdir: ”O, âsilerin derecelerini onlara kurtuluş nasip ederek, itaatkârlarınkini sevap vererek, ihtiyaç sahiplerininkini ihtiyaçlarını yerine getirerek yükseltendir." Arş'ın sahibidir. Yani Allahu teâlâ ulvî ve süflî âlemi her köşesinden kuşatan büyük Arş'ın sahibidir. Arşinı, kudretinin azametini ortaya koymak için yedi semanın ve kürsînin üzerinde yaratmıştır. Kavuşma günüyle korkutmak için yani kıyamet günü insanları azaptan korkutmak için ya Allah'ın ya kendine vahyedilenin ya da ruhun korkutması için kullarından dilediğine bunlar Yüce Allah'ın kendi risaleti ve ahkamının kullarına tebliğ için seçtiği kimselerdir. Kıyamet gününden korkutulmasının sebebi o günün korkusunun ve korkunçluğunun uyarılmaya gerçekten lâyık olmasındandır. Âyet metninde kıyamet gününe ”yevme't-telâk" (kavuşma günü) denmesi, o günde ruhların cesetlerle, semadakilerin yeryüziindekilerle, ibadet edenlerin kendilerine ibadet olunanlarla, amel edenlerin amellerle, önce geçenlerin sonra gelenlerle, zalimlerin mazlumlarla, cehennemliklerin zebanilerle buluşup biraraya gelecekleri gün olduğu içindir. Kendi emrinden olan vahyi indirir. Âyette ”vahiy" ruh olarak ifade edilmiştir. Yani cesetlere göre ruh ne ise, kalplere göre gelen vahyi de o mertebeye indirir. Nasıl ki, ruh, vücutların hayatına sebeptir. Aynen bunun gibi vahiy de kalplerin hayatına sebeptir. Çünkü kalplerin hayatı ancak vahiy ile hasıl olan ilâhî bilgiler sayesinde olur. Şu halde âyet metninde ruh kelimesi vahiy anlamında istiare metoduyla kullanılmıştır. Çünkü kalp, vahiy ile yaşar. Zira bu sayede insanın kalbi cehaletten ve şaşkınlıktan çıkıp marifet ve gönül huzurluğuna geçer. Cebrail'e de ruh denmiştir. Çünkü Cebrail peygamberlere kalpleri yaşatacak şeyleri getiriyordu. İsa (aleyhisselâm)'ya ruh denmesi de aynı yaklaşıma bağlıdır. Çünkü o, Cebrail’in Hazret-i Meryem'e üfürmesinden yaratılmıştı. Allah'a izafe edilmesi ise Allah'ı tazim içindi. Şurası gerçek ki, Allah'ın dışında olan her şey ya cismanîdir, ya da ruhanîdir. Her iki kısım da Yüce Allah'ın emri altındadırlar. Âyet metninde yer alan ”min emrihi" ifadesi kendisiyle vahyin kastedilmiş olduğu ”ruh"u beyan etmektedir. Çünkü vahiy mükellefe yaptığı ve yapmadığı her konuda emir ve teşvik demektir. Bir başka ifadeyle vahiy, Yüce Allah'ın emrinden kaynaklanmakta ve O'nun emriyle başlamaktadır. ed-Dahhâk'e göre bu âyet-i kerimede yer alan ”ruh" kelimesi vahiy anlamına değil, Cebrail manasınadır. Buna göre âyetin manası: ”Allah kullarından dilediğine kendi emri için Cebrail’i gönderir" demek olur. Ve bu ifadeyle Yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Peygamberliğini kötü gören kimselere hitap etmiş olur.

Mü'min 40:16

O gün yani kavuşma günü olan kıyamet günü onlar meydana çıkarlar. Kabirlerinden çıkarlar, ya da apaçık ortadadırlar. Kendilerini örtecek ne bir dağ, ne bir tümsek veya ne de bina vardır. Çünkü yeryüzü o gün dümdüz olmuştur. Onların üzerinde de elbise yoktur. Çırılçıplaktırlar ve apaçık ortadırlar. Nitekim bir hadis-i şerif bunu şöyle ifade eder: ”insanlar yalınayak, çırılçıplak ve sünnetsiz olarak mahşerde toplanırlar." (6) 6- Yukarıdaki ifade Müslim, Nesâî ve Tirmizî'nin rivayet ettikleri şu hadisin bir parçasıdır: ”Sizler mahşere yalınayak ve sünnetsiz olarak gelirsiniz. Tıpkı ilk yaratmaya haşladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz..." Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/223. Onların bu kadar çok olmalarına rağmen kendileri dahil olmak üzere açık ve gizli, eski ve yeni bütün amelleri adına hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”(Ey insanlar) O gün (hesap için) huzura alınırsınız. Size ait hiçbir sır gizli kalmaz" (Hakka: 18) Onlar dünyada iken herhangi bir duvarın veya perdenin gerisine gizlendiklerinde Yüce Allah'ın kendilerini göremeyeceğini, yaptıkları amelin O'na gizli kalacağını zannediyorlardı. Oysa bugün böyle bir zannı asla beslemeyecekler. 'Bugün hükümranlık kimindir?' (denir. Hepsi:) Meydana çıktıkları ve durumlarının apaçık ortaya çıktığı o gün bir sesleme i: ”Bugün hükümranlık kimindir?" diye seslenir ve yine aynı seslenici kendisi şöyle cevap verir: 'Kahhar olan tek Allah'ındır' (derler.) Ya da bu cevabı mü'mini, kâfiri bütün mahşer halkı hep birden verirler. Çünkü onlar, kâfir de dahil olmak üzere Allah'ın vahdaniyetine dair zorunlu olan bilgiyi elde etmişlerdir. Fakat kâfir bunu pişmanlık ve iç yangısı biçiminde aşağılık duygusu ile söyler. Mü'min ise sevinçle ve lezzet duyarak haykırır. Çünkü mü'min hükümranlığın Allah'a ait olduğunu dünyada da söylüyordu. Buna takrir sorusu denilir. Burada şöyle bir soru insanın aklına gelebilir: Hükümranlık bütün zaman ve vakitlerde Yüce Allah'a ait olduğu halde acaba neden belli bir gün ile sınırlandırılmıştır? Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: Hükümranlık her zaman Yüce Allah'a aittir. Ne var ki, Allahu teâlâ bunu dünyada kullarına temlik etmiştir. Fakat kıyamet günü onların iddia edecek bir halleri yoktur. O gün hiçbir kimse ne mülk ve ne de hükümranlık iddia edemez. İşte bu sebeple ”Bugün hükümranlık kimindir?" denilmiştir. Bir başka izaha göre: ”Bugün hükümranlık kimindir?" şeklinde başlayıp devam eden soru ve cevap o gün sorulacak ve verilecek cevabı anlatmak için getirilmiştir. Çünkü o gün sebepler ortadan kalkacak, vasıtalar zail olacak, böylece herkes açık ve net olarak hükümranlığın Allah'a ait olduğunu, içinde bulundukları durumdan anlayacaklardır. Böylece sanki: ”Hükümranlık kimindir?" diye sorulmuş ve cevabı da onların içinde bulundukları atmosfer: ”Kahhar olan tek Allah'ındır" diye cevaplamıştır. Sebeplerin ortadan kalkması dedik. Çünkü sebepler olmasaydı o zaman kimse sebeplere sarılmayacak ve Yüce Allah'ın hükümran olduğunu kabul edip kuşku duymayacaktı. Halin gerçek durumuna gelince bu zaten daima bu gerçeği haykırmaktadır. Bazı âlimler burayı şöyle tefsir ederler: ”Soran da, bu soruya cevap veren de bir olan Allahu teâlâ'dır. Bu soru ve cevap bütün mahlukat yok olduktan sonra sorulup cevabı alınacaktır. Böylece Yüce Allah'ın sözüne başladığı ilk cümle bu soru ve cevap olacaktır."

Mü'min 40:17

Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bu cümle, ya yukarıda verilen ”Kahhar olan tek Allah’ındır," cevabının bir tamamlayıcı uzantısıdır, ya da o gün Yüce Allah'ın soru ve cevaptan sonra söyleyecek olduğu sözün anlatımıdır. Yani Yüce Allah, o gün, itaatkâr ve günahkâr her nefse işlemiş olduğunun karşılığını verecektir. Bugün sevabın eksiltilmesi ya da azabın çoğaltılması yoluyla haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çarçabuk görendir. Zira Allahu teâlâyı herhangi bir işi görmekten başka bir meşgale alıkoyamaz ve O, ne kadar çok olsa da bütün yaratıkların hesabını en kısa zamanda görür ve hakettikleri neyse çok hızlı olarak kendilerine ulaşır. Bu cümle yukarıda geçen ”Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir..." ifadesinin sebebini bildirmektedir. Çünkü bizzat bugünün kavuşma günü ve ortaya çıkına günü olması, belki bütün bunların, soruların cevabının herkese amelinin karşılığının verilmesinin uzak bir ihtimal olduğu zannmı uyandırabilir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet olunduğuna göre: ”Mahlukatın hesabı görülünce cennetlikler hemen kendilerini cennette bulurlar."

Mü'min 40:18

Ey Rasûlüm Muhammed! Yaklaşan gün hususunda onları, Mekkelileri uyar. Onları korkut. Âyet metninde yer alan ”âzife" kelimesi ”ezife el-emru" dan türeme olup manası ”yaklaştı" demektir. ”Âzife" den burada maksat, kıyamet günüdür. Zaten bu takdir ile müennes kılınmıştır. Bunun bir benzeri başka bir âyette ”ezifeti'l-âzife" (Necm: 57) şeklindedir. Manası ise ”kıyamet yaklaştı" demektir. Kıyamete ”âzife" denmesi yakın olmasından dolayıdır. Çünkü gelecek olan her şey, ümitsiz olan kimse süresini uzun görse bile, mutlaka yakındır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: ”Peygamber olarak gönderilen ben ve kıyamet şu iki (parmağım) gibiyiz. Kıyamet neredeyse beni az kalsın geçecekti." (7) 7- Hadisi Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Aslı Sahihayndadır. Bkz. Süyûtî, el-Fethu’l-Kebîr, 2/7. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu hadiste işaret etmiş olduğu işaret parmağıyla orta parmağıdır. Rasûlüllah demiş oluyor ki, benimle kıyamet arasında zaman, gecen zamana oranla orta parmağın işaret parmağına uzunluğu miktarı kadardır. Zaman bakımından yakınlık, kıyametin son derece yakın olduğunu anlatabilmek için mekân açısından yakınlığa benzetilmiştir. Sonra ”uzûf kelimesinin seçilmesi vaktin darlığına işaret etmekledir. Bu sebeple kıyamet ”saat" kelimesiyle de anlatılmıştır. Derler ki,: ”Allah'ın emri gelmiştir..." (Nahl: 1 ) âyetinde kıyametin yakınlığı ve zamanının darlığına dikkat çekilmek için fiil dili geçmiş zaman olarak getirilmiştir. Çünkü o anda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. O gün yürekleri ağızlarına gelmiştir. Çünkü o günün korkusundan yürekler yerlerinden fırlarlar ve boğazlarına yapışırlar. Artık yürekleri ne yapıştığı yerden geri döner -ki, rahata kavuşsunlar ve nefes alıp versinler- ve ne de yerinden çıkar -ki, ölüp de rahata ersinler.- Bazı âlimlere göre korkudan ciğerleri şişer ve böylelikle kalpleri boğazlarına dikilir. Yutkunmalarına gelince üzüntü ve sıkıntı ile dopdolu olarak sessizce bunları yutkunmaya çalışırlar. Bir başka ifadeyle onların konuşup da içlerindeki üzüntü ve korkuyu, yaşadıkları sıkıntı ve uzunlunun fazlalığından açıktan açığa dile getirmeleri mümkün değildir. ”Yürekleri ağızlarına gelmiştir" ifadesi duydukları şiddetli korkuyu ifade etmekte, ”... yutkunurken" ifadesi de konuşmaktan acizliklerini dile getirmektedir. Çünkü üzülen ve pişmanlıktan içi yanan kimse konuşabiliyorsa, derdini ve şikâyetini dile getirebiliyorsa birazcık hafiflik ve sükûnet sağlamış demektir. Buna karşılık şayet konuşamıyorsa ızdırabı büyük ve sıkıntısı çok demektir. Zalimlerin, kâfirlerin ne şefkat gösteren yakını, ne de sözü dinlenir şefaatçisi vardır. Âyet metninde yer alan ”yutâu" (kendisine itaat olunan) kelimesi, ”sözü dinlenilen ve şefaati kabul edilen" mânâsına mecazdır. Âyet-i kerime beyan ediyor ki, kâfir hakkında asla şefaat söz konusu değildir. Çünkü âyet onları kınamak üzere gelmiştir. ”Zalimler" ifadesi ”kâfirler" anlamında getirilmiştir. Zahire göre her ne kadar zalimler, kâfirlerden ve öteki isyankârlardan daha geniş bir tabir ise de burada kâfir anlamında kullanılmıştır. Böylece onların zulmü tescil edilmiş, herbirinin herhangi bir yakınının ve şefaati kabul edilecek şefaatçisinin olmayacakları tescil edilmiştir. Ve böylece sabit olmuştur ki,. Müslümanların âsilerinin hem yakınları ve hem de kendilerine şefkat eden şefaatçileri olacaktır. Bu şefaatçi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer gönderilmiş olan peygamberler, mukarrabîn olan veliler ve tüm meleklerdir.

Mü'min 40:19

Allah, gözlerin hain bakışını yani gözlerdeki hain bakışı, ya da gözlerin hıyanetini bilir, demektir. Bu taktirde ”haine" kelimesi afiyet gibi mastar anlamındadır. Nitekim şu âyet-i kerimede ”haine" kelimesi bu anlamda kullanılmıştır: ”... Onlardan daima bir hainlik görürsün..." (Mâide: 13) Hıyanet gizliden gizliye verilen sözü bozmak suretiyle hakka aykırı davranmak demektir. Bunun zıddı emanettir. Burada kasdolunan ise mahrem olmayan yabancı kadınlara istekle bakmaktır. İnsanın bakışı, sahih hadiste yer aldığı üzere İblis’in oklarından bir oktur. (8) Hadise göre birinci bakış, insanın lehinedir. Yani kişi bundan dolayı cezalandırılmaz. İkincisi ise, aleyhinedir. Bir haberde şu rivayet yeralır: ”Ey Ademoğlu! Birinci bakış senin, ama ikincisi değildir." (9) İkinci bakış kişinin lehine değildir. Çünkü ikincisinde kasıt vardır. Bu göz zinası kabilindendir. 8- Bu hadisi Taberanî rivayet etmiştir. Hakim de şu lâfızla rivayet eder: ”Bakış İblis’in oklarından zehirli bir oktur..." Bkz. et-Terğîb, ve't-Terhîb, 3/34. 9- Bu hadisi Ebû Davud Nikâh''ta, Tirmizî Edep 'te, Dârimî Rikâk bölümünde şu lafızla rivayet eder: ”Ey Ali! Bakışını anlarda yapma. Çünkü birincisi senin lehinedir. Ama ikinci bakış senin lehine değildir." Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/351. Ebû Osman der ki,: ”Gözün hıyaneti, kişinin gözünü haramlara bakmaktan sakınmaması, heva ve şehvetinin arkasından salıvermesidir." Ve kalplerin gizlediğini bilir. İnsanın içindeki sırları, iyilik veya kötülük olsun, bilir. Buradan sabit oluyor ki, kalplerin fiilleri Yüce Allah'a malûmdur. Aynı şekilde organların fiillerini de bilmektedir. Çünkü kalplerin gizlediği şeyler, bir başka ifadeyle gözlerin hıyaneti Allah nezdinde malûm olduğuna göre Yüce Allah diğer organların fiillerini haydi haydi bilir. Herhangi bir hâkim bu ilimde sözkonusu dereceye ulaşırsa suçlu ve mücrim olanların ondan daha çok ve daha fazla korkmaları gerekir. Yüce Allah'ın ”...kalplerin gizlediğini bilir" şeklindeki ifadesi uyarma emri için güçlü bir sebep bildirme makaınmdadır.

Mü'min 40:20

Allah hakla bütün iyi ve kötüler hakkında doğrulukla ve adaletle hükmeder. Çünkü mutlak olarak O, her şeye malik ve hâkimdir. Herhangi bir şeyle hüküm verdi mi bu mutlaka mükellefin hakettiği ve lâyık olduğu adaletin ve hakkın ta kendisi olur. Bu ifade mükellefi daha da korkutmaktadır. O'nu bırakıp taptıkları putlar ise hiçbir şeye hükmedemezler. Bu ifade puta tapan bu kimseleri alaya alan bir ifadedir. Çünkü cansız bir varlık hakkında hükmetme veya hükmetmeme ifadesi kullanılmaz. Şüphesiz Allah, hakkıyla işiten ve görendir. Bu ifade gözlerin hain bakışını bilmesini ve hakla hüküm vermesini destekleyen bir ifadedir. Çünkü onların söylediklerini işiten ve yaptıklarını gören kişi eğer bir şeye hüküm verirse hakla hüküm verir. Ayrıca bu ifade o kâfirlere yaptıklarına ve söylediklerine karşılık bir tehdit, Allah'ı bırakıp ibadet ettikleri şeyin haline bir tarizdir. Çünkü Allah'ın dışında çağırdıkları o nesneler bu iki sıfatı kendilerinde bulundurmaktan âcizdirler. O halde nasıl olur da mabud olabilirler? Yüce Allah âhiret ahvali ile kâfirleri aşırı biçimde korkuttuktan sonra âyetin devamında onları dünya ah valiyle de korkutmaya devam etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

Mü'min 40:21

Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, Mekke müşrikleri Şam'a ve Yemen'e yaptıkları ticaretlerinde yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerinin akıbetinin, kendilerinden önce Ad, Semtıd ve benzeri peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin âki betlerin in nasıl olduğunu görsünler! Onların yaşadıkları diyarlar Kureyş’in ticaret yolu üzerindeydi. Onlar, kuvvet, kudret ve çeşitli fiilleri yapabilme ve yeryüzündeki korunmuş kaleler ve sağlam şehirler gibi eserleri yönünden bunlardan daha üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları cezalandırdı. İnkârları ve yalanlamaları yüzünden helak etti. Onları Allah'tan, Allah'ın azabından koruyan ve muhafaza eden da olmadı.

Mü'min 40:22

Bunun sebebi, Allah'ın bu yakalamasının sebebi peygamberleri, kendilerine apaçık mucizeler ya da açık ahkâm getirdikleri halde bunları inkâr etmeleriydi. Ve peygamberleri yalanlamaları idi. Allah da kendilerini acilen tutup yakalayıverdi. Doğrusu O, kuvvetlidir, istediğini son derece yapabilme gücü vardır. Şirk koşanlara azabı da pek çetindir. Hiç kimsenin azabı O'nun azabı ile kıyas kınamaz. İşte yeryüzündeki şu bölgeler onların helak oldukları yerler ve şunlar da helak olduklarına dair eserlerdir. O halde onlar daha önce helak olanlara gelen azabın aynısının kendi başlarına gelmeyeceğinden de nasıl ve hangi biçimde emin olabiliyorlar? Âyet metninde yer alan ”el-kaviy" zatında, sıfatlarında ve fiillerinde kendisine asla zaaf bulaşmayan kimse demektir. Kaviy olana ne bitkinlik ve ne de yorgunluk gelir. Noksanlık, acizlik ve güçsüzlük O'nun tarafına uğramaz. Allahü teâlâ'nın kaviy olduğunu bilen kimse, kendi gücü ve kuvvetine aklanmaz, onları bir kenara bırakarak Yüce Allah'a döner.

Mü'min 40:23

Yemin olsun ki, Biz, Mûsa'yı mucizelerimiz, dokuz mucizemizle ve apaçık hüccetle âsâ, beyaz el gibi açık ve üstün delillerle Firavun, Haman ve Karun'a gönderdik. Burada genel olarak dokuz mucizeye işaret olunduktan sonra bir de ”apaçık hüccet" ten söz edilmesi, bu hüccetin durumunu tazim etmek içindir. Bu ifade has, yani özel anlam taşıyan bir kelimenin âm yani genel anlam taşıyan bir kelimeye atfı kabilindendir. Haman, Firavun'un veziridir. Burada Firavun'la Haman'ın özellikle zikredilmesi Mûsa'nın kendilerine gönderilmesinin bütün kavime gönderilmiş gibi olmasındandır. Çünkü onlar, Firavun ve vezirin yönetimi altında idiler ve bu iki kişiye tabi idiler. İnsanlar kendilerini yöneten hükümdarlarının dinine tabidirler. Burada Karun'un da özel olarak zikredilmesi, kendisinin malı ve hazinesi çok olduğu için hükümdar mesabesinde olmasındandır. Şüphesiz Karun'a gönderiliş, Firavun'a ve Haman'a gönderilişten daha sonradır. Çünkü Karun da İsrail oğullarından olup Mûsa'nın amca oğlu idi. Karun ilk başlarda Tevrat'ı gözeten ve mü'min olan bir kimseydi. Sonra zenginlik nedeniyle durumu değişti ve Samirî gibi münafık oldu ve böylece inkâr ve he lâkta Firavun ile Hânı an'a mülhak oldu. Onlar: 'Bu Mûsa'nın ortaya koyduğu mucizeler hakkında ve özellikle asası hakkında göstermiş olduğu harikulade durumlar dolayısıyla çok yalancı bir sihirbazdır,' dediler. Mûsa'nın Rabbinin elçisi olduğuna dair iddiası için ”çok yalancı" dediler. Âyet metninde yer alan ”kezzâb" âdeti, işi gücü yalan söylemek olan kişiye denir. Böyle bir kişi durmadan yalan söyler. Burada onlar Mûsa (aleyhisselâm) için ”sehhâr" (çok sihirbaz) dememişlerdir. Çünkü onlar Hazret-i Mûsa'yı bir tek sihirbaz görürken kendi sihirbazlarının daha becerikli olduğunu zannediyorlardı. Nitekim bu konuda şöyle diyorlardı: ”Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler." (Şuarâ: 37) Bu ifade, aynı zamanda Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı teselli etmekte ve Kureyş kabilesi içinde kendisinden daha güçlü ve kendine zaman itibariyle daha yakın olan kişinin âkibetini beyan etmektedir. ”Yemin olsun ki, Biz, Mûsa'yı mucizelerimiz ve apaçık hüccetle Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik." âyet-i kerimesiyle işaret olunuyor ki, Allahü teâlâ ihsanı ve fazlıyla o zamanlar yaratıkların içinde en üstün olan kişiyi yine yaratıklarının arasında en düşük olan kişiye gönderiyor. Kullarının arasında en özel olan kişiyi, düşük olan bu kimseye Allah'ın fazlı ve ihsaniyle halini düzeltmesi için çağrıda bulunmak üzere gönderiyor. Kul ise tabiatı düşük ve aklı yetersiz olduğu için buna yalanlama ile karşılık veriyor ve gelen kişiyi sihir ve büyü ile irtibat land iriyor. Allahü teâlâ hükmünü ve keremini ortaya koymak için bu kişiye hemen ceza vermiyor ve ona bedbahtlığı ortaya çıkıncaya kadar mühlet veriyor.

Mü'min 40:24

Yemin olsun ki, Biz, Mûsa'yı mucizelerimiz, dokuz mucizemizle ve apaçık hüccetle âsâ, beyaz el gibi açık ve üstün delillerle Firavun, Haman ve Karun'a gönderdik. Burada genel olarak dokuz mucizeye işaret olunduktan sonra bir de ”apaçık hüccet" ten söz edilmesi, bu hüccetin durumunu tazim etmek içindir. Bu ifade has, yani özel anlam taşıyan bir kelimenin âm yani genel anlam taşıyan bir kelimeye atfı kabilindendir. Haman, Firavun'un veziridir. Burada Firavun'la Haman'ın özellikle zikredilmesi Mûsa'nın kendilerine gönderilmesinin bütün kavime gönderilmiş gibi olmasındandır. Çünkü onlar, Firavun ve vezirin yönetimi altında idiler ve bu iki kişiye tabi idiler. İnsanlar kendilerini yöneten hükümdarlarının dinine tabidirler. Burada Karun'un da özel olarak zikredilmesi, kendisinin malı ve hazinesi çok olduğu için hükümdar mesabesinde olmasındandır. Şüphesiz Karun'a gönderiliş, Firavun'a ve Haman'a gönderilişten daha sonradır. Çünkü Karun da İsrail oğullarından olup Mûsa'nın amca oğlu idi. Karun ilk başlarda Tevrat'ı gözeten ve mü'min olan bir kimseydi. Sonra zenginlik nedeniyle durumu değişti ve Samirî gibi münafık oldu ve böylece inkâr ve he lâkta Firavun ile Hânı an'a mülhak oldu. Onlar: 'Bu Mûsa'nın ortaya koyduğu mucizeler hakkında ve özellikle asası hakkında göstermiş olduğu harikulade durumlar dolayısıyla çok yalancı bir sihirbazdır,' dediler. Mûsa'nın Rabbinin elçisi olduğuna dair iddiası için ”çok yalancı" dediler. Âyet metninde yer alan ”kezzâb" âdeti, işi gücü yalan söylemek olan kişiye denir. Böyle bir kişi durmadan yalan söyler. Burada onlar Mûsa (aleyhisselâm) için ”sehhâr" (çok sihirbaz) dememişlerdir. Çünkü onlar Hazret-i Mûsa'yı bir tek sihirbaz görürken kendi sihirbazlarının daha becerikli olduğunu zannediyorlardı. Nitekim bu konuda şöyle diyorlardı: ”Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler." (Şuarâ: 37) Bu ifade, aynı zamanda Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı teselli etmekte ve Kureyş kabilesi içinde kendisinden daha güçlü ve kendine zaman itibariyle daha yakın olan kişinin âkibetini beyan etmektedir. ”Yemin olsun ki, Biz, Mûsa'yı mucizelerimiz ve apaçık hüccetle Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik." âyet-i kerimesiyle işaret olunuyor ki, Allahü teâlâ ihsanı ve fazlıyla o zamanlar yaratıkların içinde en üstün olan kişiyi yine yaratıklarının arasında en düşük olan kişiye gönderiyor. Kullarının arasında en özel olan kişiyi, düşük olan bu kimseye Allah'ın fazlı ve ihsaniyle halini düzeltmesi için çağrıda bulunmak üzere gönderiyor. Kul ise tabiatı düşük ve aklı yetersiz olduğu için buna yalanlama ile karşılık veriyor ve gelen kişiyi sihir ve büyü ile irtibat land iriyor. Allahü teâlâ hükmünü ve keremini ortaya koymak için bu kişiye hemen ceza vermiyor ve ona bedbahtlığı ortaya çıkıncaya kadar mühlet veriyor.

Mü'min 40:25

İşte o (Mûsa), tarafımızdan kendilerine hakkı getirince: Burada kastedilen hak, Mûsa'nın elinde gerçekleşen mucizelerdir. Onlar bedbahtlıklarını tamamlamak için 'onunla beraber iman edenlerin, imanda ona tâbi olanların oğullarını öldürün, kadınlarım sağ bırakın' dediler. Bunu diyen Firavun ve onun kavminden fikir sahibi olan kimselerdir, ya da yalnız başına Firavun'dur. Çünkü o tek başına herkes mesabesindedir. Nitekim bu gerçeğe A'râf sûresinin: ”...Firavun: Biz onların oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakacağız..."(A'râf: 127) âyet-i kerimesinde de işaret olunmaktadır. ”Kadınlarını sağ bırakın" demek, kız çocuklarını diri bırakın ve onları öldürmeyin demektir. Bu açıklamalara göre âyetin manası şudur: Onları yeniden öldürün. Firavun'un yeniden demesinin sebebi bu emri Mûsa (aleyhisselâm)'nın dünyaya gelmesinden biraz önce yine vermiş olmasındandır. O zaman müneccimler (yıldıza bakanlar) Mûsa (aleyhisselâm)'nın doğumunun yaklaştığını haber vermişlerdi ve Firavun bu katliamı uzun zaman yapmıştı. Sonra İsrail oğullarının kökü kazınacak, hiç kimse kalmayacak ve ağır işler Kıptîlere kalacak korkusuyla vazgeçmişti. Daha sonra Mûsa (aleyhisselâm), Peygamber olarak gönderilip Firavun onun Peygamber olduğunu hissedince, kin ve nefretle bu katliamı yeniden yapar. Çünkü Firavun zannetmektedir ki, Mûsa, müneccimlerin ve kâhinlerin kendi saltanatının elinde yok olacağını haber verdikleri çocuktur. Ama kâfirlerin. Firavun ve kavminin tuzağı elbette boşa çıkar. Kendilerine hiçbir fayda vermez. Kaderde ne varsa gerçekleşmiştir. Denilmiştir ki,: ”Firavun, Mûsâ ve kavmini yok etmek istemiş, bunu gerçekleştirmek için ordusunu, adamlarını kullanmış, Allah'ın korumak istediği korunmuştur." Rivayete göre gencin birisi emreder ve yasaklar. Bunu duyan oranın hakimi kendisini yakalayıp bir yerde hapse tıkar ve orada ölsün diye bütün menfezleri tıkar. Bir kaç gün sonra hapse konulan genç hapisten çıkmış, bir bahçede görülür. Hakim kendisini getirtir ve sorar: ”Seni kim çıkardı?" Genç: ”Beni bahçeye koyan çıkardı," der. Hakim: ”Seni bahçeye kim koydu," deyince genç: ”Evden çıkaran," der. Hakim şaşar ve ağlamaya başlar. Ardından bu gence bir takım şeylerin verilmesini, bir ata bindirilerek önünde: ”Bu adam Allah'ın aziz kıldığı adamdır. Buranın hakimi kendisini değersiz bir kişi yerine koymak istedi ama bunu yapamadı. Sadece ona ikram ve ihtiramda bulunabildi," diye bağrılmasım emreder.

Mü'min 40:26

Firavun: yanında bulunan seçkin kişilere: 'Bırakın beni' dedi. Beni serbest bırakın, bırakın beni. 'Mûsa'yı öldüreyim. Çünkü ben biliyorum ki, saltanatımın selâmeti onu öldürmeye bağlıdır. Firavun Mûsa (aleyhisselâm)'yı öldürmeye karar verince yanında bulunan seçkin kişiler: ”Bu senin korktuğun kişi değildir. Çünkü bu kişi, ondan daha zayıf ve daha güçsüzdür. Bu olsa olsa bir sihirbaz parçasıdır," diyerek kendisine engel oldular ve sonra şöyle dediler: ”Eğer sen bunu öldürürsen insanları şüpheye düşürürsün ve halk senin kendisine delil getirmekten âciz kaldığını ve kılıçla çarpışmaya karar verdiğine inanırlar." Mel'un Firavun, Mûsa'yı öldürmesine bu kişilerin engel oldukları, onlar olmasaydı kendisinin onu mutlaka öldüreceği havasını vermişti. Oysa Firavun'u bu işten alıkoyan sadece kalbinde duymuş olduğu korkunç derecede korkuydu. Çünkü Firavun Mûsa (aleyhisselâm)'nın Peygamber olduğunu kesin olarak anlamıştı, fakat eğer onu öldürmeye kalksa kendisinin en kısa zamanda helak olacağından korkuyordu. (Kurtarabilirse) bana mani olması için kendini gönderdiğini iddia ettiği Rabbine yalvarsın. Firavun hem zahiren ve hem de Rabbine duâ eder diye bât inen Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm)'dan korkuyordu. Böyle olmasaydı ona hiç değer vermez ve bu şekilde konuşmazdı. Çünkü ben şayet kendisini öldürmezsem onun, dininizi değiştireceğinden, Bana (Firavun'a) ve putlara ibadetten ibaret olan inanmış olduğunuz dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.' Eğer o, dininizi tamamıyle değiştiremezse bu taktirde savaş ve fitne çıkarıp böylelikle dünyanızı fesada boğacağından korkuyorum. Âyet-i kerime işaret ediyor ki, Firavun kalbi kör olduğu için zannetti ki, Allahü teâlâ Mûsa'yı kendi gücü ve kuvvetiyle öldürmesi için kendine fırsat verir ya da kavmine bu fırsatı verir. Bilmedi ki, Allahü teâlâ, hem kendini ve hem de kavmini helak edecek ve Mûsa ile kavmini kurtaracak. Firavun dinin değiştirileceğinden ya da yeryüzünde fesat çıkarılacağından korkmuş, kendisinin ve kavminin helak olacağından ve durumlarının her iki dünyada da fesat olacağından korkmamıştı.

Mü'min 40:27

Mûsa da: Bu mel'unun kendisini öldüreceğine dair sözünü işittiğinde kavmine: 'Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, böbürlenip iman etmeyenden benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım,' dedi. Âyet-i kerimede Allah'ın diğer isimleri içerisinde özellikle ”Rab" kelimesinin zikredilmesinin sebebi arzulanan ve istenenin, muhafaza ve yetiştirilme olmasındandır. Çünkü Rab, terbiye eden, koruyan demektir. Rabbin, Mûsa'ya ve onlara izafe edilmesi Allahü teâlâ'ya sığınına ve O'na tevekkül etme hususunda Firavun'un da muvafık kalmasını teşvik içindir. Çünkü nefislerin ortaya çıkmasında duanın kabul olması için büyük bir tesir vardır. Zaten insanların beş vakit namazı, Cumayı, bayramları ve yağmur duası ile benzerleri için bir araya toplanmalarının asıl sebebi budur. Âyet metninde Firavun denilmeyip de ”mütekebbir" (kibirli) denmesi, bir başka ifadeyle Firavun'u da ve başka zorbaları da içine alan bir vasfın zikredilmesi, bu zorbalar ister Firavun'un kendi adamlarından olsun ister başkalarından olsun Allah'a her kibirliden sığınmak ve Allah'a karşı cüretin ve katılığın sebebine işaret etmek içindir. Bu sebep tekebbür, yani kibirlenme ve onu izleyen öldükten sonra dirilmeye inanmamadır. Yüce Allah bu âyet-i kerimede ”kibirli" yi, ”hesap gününe inanmayan" şeklinde nitelemektedir. Çünkü her katı kalpli ve kibirli olan kimsenin hamuru ve mayası budur. Onlar hakkı iptal etmek ve halkı tahkir etmek isterler. Fakat kibirli ve zorba olan bu kimseler eğer cezaya inanırlar ve hesap gününden korkarlarsa bu yaptıklarından vazgeçerler. Buna karşılık kibirlenme ile bir de öldükten sonra dirilmeyi inkâr bir arada bulunursa işte böylesi daha zalim ve daha azgın olur. Şu halde böyle bir kimseden Allah'a sığınmak daha uygun ve daha evlâ olur. İmamı Ebû Hanife (radıyallahü anh) hazretlerine sorulur: ”Hangi günahın insandan imanı alacağından korkarsın?" Ebû Hanife cevap verir: ”İman nimetine şükrü terk, âkibet korkusunu taşımamak ve Allah'ın kullarına zulüm günahlarından korkarım," der. Çünkü bu üç özelliği her kim taşıyacak olursa mutluluğu yakalayanlar müstesna bu dünyadan ekseriyetle kâfir olarak göçüp gider. Sonra kibir nefs-i emınârenin sıfatları içinde en beter olanıdır. Kibirin mutlaka insandan uzaklaştırılması şarttır. Firavun azgınlığından ve zorbalığından Mûsa (aleyhisselâm)'yı katletmeye karar verir. Bunun sebebi ise Mûsa'nın insanları saptıracağından ve yaptıkları bir takım tapınmaları ve âdetleri değiştireceğinden korku duyuyor olmasıdır. Bu tıpkı ”Firavun vaiz oldu" ve ”Tilki nasihatei kesildi" atasözlerindeki duruma benzer. İşte böylece Firavun'un nazarında dengeler alt üst olmuştur. Ona göre salâh, fesad; bozgunculuk da salâh haline gelmiştir. İşte bu sebeple Mûsa (aleyhisselâm), onun azgınlığından ve zorbalığından Yüce Allah'a yakarmış ve şöyle demiştir: ”Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım." Bu, bütün peygamberlerin ve nebilerin uyguladıkları bir yoldur. Allah'a sığınmak ve O'na iltica etmek peygamberlerin gittikleri yollardandır. Sahih olan bir hadis-i şerifte yer aldığına göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir kavimden korku duyduğu zaman şöyle söylerdi: ”Ya Rabbi! Bunların şerrinden Sana sığınırız ve Senin sayende onları boğazlarından tutup savuştururuz. ”

Mü'min 40:28

Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mü'min şöyle dedi: Mûsa (aleyhisselâm), Yüce Allah'a sığınıp O'nun ihsanına ve rahmetine dayanınca hiç şüphesiz Allahü teâlâ onu her türlü belâdan koruyacak, her çeşit arzusuna eriştirecek ve kendine yabancı bir kimseyi bahşedecekti. Bu yabancı kişi, söz konusu fitneyi yatıştırmada en uygun yolu seçerek onu savunacaktı. Nitekim bu âyet-i kerimede Yüce Allah bu gerçeği anlatmaktadır. Burada sözü edilen kişinin âyet metninde üç sıfatı sıralanmaktadır: Birincisi mü'min olması İkincisi Firavun ailesinden bulunması, Üçüncüsü de imanını gizlemesidir. Bu üç sıfattan öncelikle mü'min oluşu ifade edilmektedir. Çünkü iman, sıfatların içinde en şereflisidir. Âyetin ifadesiyle herhangi bir kimsenin ”âl"i akrabalık veya arkadaşlık, ya da dindaştık gibi bir sebeple çevresindeki özel kişilerdir ki, bunların yaptıkları işler dönüp dolaşıp bu kişiyi bulur. Burada sözü edilen mü'min kişi Firavun'un yakınlarından yani amcasının oğlu idi. Mûsa') ı: ”Ey Mûsa! ileri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyodar. Derhal (buradan) çık. İnan ki, ben senin iyiliğini isteyenlerdenim." (Kasas: 20) diye uyaran kişiydi. Nitekim bu daha önce geçmişti. Ya da bu kişi Firavun ile aynı dinden değildi. O, mü'mindi. Firavunla aynı dinden olmayınca Firavun'un âl’i olma vasfı da kalmaz. Ancak Firavun'un aşiretinden ise onun âl’i olur. İmanını gizleyen bu kimse bunu Firavun'dan ve onun adamlarından korktuğundan gizlemiyordu. Tersine sözü karşı tarafça kabul edilsin diye gizliyordu. Söz konusu bu kişi, Mûsa'nın gelmesinden sonra inanmıştı. Ya da Mûsa'dan önce inanmış ve inancını gizliyordu. Firavun'un Mûsa'yı öldürmek istediği haberini duyunca dedi ki,: 'Siz bir adamı herhangi bir delile dayanmadan zulmen 'Rabbim bir olan ve hiç ortağı olmayan Allah'tır' eliyor diye ya da dediğini beğenmediğiniz için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden apaçık mucizeler, müşahade ettiğiniz açık seçik mucizeler getirmiştir. Âyet metninde ”Rabbinden" denilmeyip de ”Rabbinizden" denilmesi şundan dolayıdır. Eğer onlar Mûsa'nın kendilerine Rablerinden mucize getirdiğini duyacak olurlarsa bu o konu üzerinde iyiden iyiye düşünmelerine, onu tanımalarına ve inattan vazgeçmelerine yolaçar. Çünkü herhangi bir şey herkesin Rabbi katından geliyorsa buna uymak ve tebliğ eden kişiye de insaf etmek gerekir. Urve b. Zübeyr anlatıyor: Abdullah b. Ömer radıyallahu anhüma'ya dedim ki,: ”Müşriklerin, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yapmış oldukları en ağır şey nedir, bana söz eder misin?" Abdullah dedi ki,: ”Ukbe b. Ebî Muayt Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kabe'de namaz kılarlarken O'nun üzerine doğru yürüdü, ridasının iki ucundan tutarak elbisesini Rasûlüllah'ın boğazına doladı ve sımsıkı boğazını sıktı ve O'na dedi ki,: 'Atalarımızın taptığı şeyi bize yasak eden sen misin?' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Aynen dediğin gibi', diye cevap verdi. Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) koştu ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın iki omzundan tutarak O'nun arkasında yer aldı ve Ukbe b. Ebî Muayt’i Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan uzaklaştırdı. Sonra: 'Siz bir adamı 'Rabbim Allah'tır' diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki O, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir' dedi. Bunu bağırarak söylüyor ve iki gözünden yaşlar akıyordu." (10) 10- Bu hadisi İbn Ebî Hatim ve Nesâî bu lâfızlarla rivayet etmişlerdir. Buharî ise Abdullah b. Amr b. el-As kanalıyla şu şekilde rivayet eder: ”Dedim ki,: Müşriklerin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yaptıkları en ağır şey nedir, bana söyler misin?.." Bkz. Muhtasar İbn Kesîr, 3/242. Burada beyan olunuyor ki,. Hazret-i Ebû Bekir’in Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı ilk üstlenmiş olduğu görev, Firavun ailesinden olup iman eden kişinin Mûsa'ya karşı ifa ettiği görevden çok daha ağırdır. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir, imanını açığa vuruyordu ve bu olay, Kureyş'ten bir grubun gözlerinin önünde olmuştu. İbn Atıyye tefsirinde babasından naklediyor. Babası Ebu’l-Fadl İbn el-Cevherî'yi minberde şöyle derken işitmiş. Ebu'l-Fadl el-Cevherî'den sahabenin faziletlerinden bahsetmesi istenince biraz başını öne eğmiş, sonra kaldırarak şöyle demiştir: "Sorma kişiyi! Sor kimmiş dostu? Her dost uyar dostuna, kimse dostu!" Yüce Allah'ın Peygamberine yâr ve yoldaş kıldığı onu ve ruhtan (Cebrail'den) vahiy almasını müşahadc etme şerefini bahşettiği bir topluluk hakkında ne takdir edersiniz? Yüce Allah, Firavun ailesinden imanını gizleyen bir mü'mini kendi ilâhî kitabında övdüğüne ve küfür meclislerinden birinde söylemiş olduğu bir sözden dolayı onun adını mushafkırında zikrettiğine göre acaba siz sahabe topluluğu hakkında ne düşünürsünüz? Firavun ailesinden imanını gizleyen o kişiyle Ömer b. el-Hattab'ı kıyaslayabilir misiniz? Hazret-i Ömer, Mekke'de kılıcını çekmiş şöyle diyordu: 'Allah'a yemin ederim ki, bugünden itibaren Allah'a gizlice ibadet etmeyeceğim.' Ömer’in kılıcı ile din ortaya çıkmadı mı?" Firavun ailesinden imanını gizleyen o kişi, daha sonra ihtiyatlı olmak için onlara delil getirmeye başlar. Bu delili, kat’i hükmünü verdikten sonra zan ihtimali biçiminde getirir ve Mûsa'nın öldürülüşünün iyi bir şey olmayacağını belirterek şöyle söyler: Eğer o, yalancı ise yalanı kendisinedir. Yalanının vebali ve zararı kendini aşmaz ki, bu zararı önlemek için kendini öldürmeye ihtiyaç duyulsun. Bir başka ifadeyle yalancı, yalanının zararı başkalarına bulaştığında ancak öldürülür. Meselâ insanları Allah'sızlığa çağıran zındık, ya da halkı bid'atına davet eden bid'atçı gibi. Oysa Mûsa insanları ortaya alınış olduğu dine zorla sürükleyemez. Çünkü insanların mizaçları bunu benimseyip kabul etmez. Ayrıca siz onun açıktan açığa konuşmasına ve dinini yaymasına engel olabilirsiniz. Eğer söylediklerinde doğru söylüyorsa ve siz de onu yalanlıyor ve bununla kötülük etmeyi tasarlıyorsanız sizi tehdit ettiğinin bir kısmı olsun size gelip çatar. Yani hepsi çatmasa bile hiç değilse bir kısmı gelir çatar. Bu bir kısımlık belâ da sizin helakiniz için yeterlidir. Burada ”bir kısım" ifadesinin zikredilmesi ”tehdit edilen şeyin tamamını" peşinden getirmesinden dolayıdır. Yoksa ”bir kısım" ın, ”tamamı" olduğundan değil. Buradaki ifade taassup içermeyen ve son derece insaftan kaynaklanan bir sözdür. Şüphesiz Allah haddi aşan âyet metninde yer alan ”müsrif", günahlarda haddi aşan, ya da haksız yere çok kan döken kişi demektir. Yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez. Buradaki ”kezzâb" kelimesi, peşpeşe yalan söyleyen kişi demektir. Bazı âlimlere göre ”kezzâb" Allah'a iftira atan kişi demektir. Çünkü Allah'a yalan isnadı, başka birine yalan isnadı ile bir değildir. Bu, imanını gizleyen kişi tarafından ileri sürülen bir başka delildir. Bu ifadenin delil oluşu, iki açıdandır: Birincisi: Eğer bir kişi haddi aşmış ve yalancı ise, Yüce Allah ona mucizelerini göstermez ve kendisini bu mucizelerle desteklemezdi. İkincisi: Eğer bu şahıs şayet yukarıdaki gibi haddi aşmış ve yalancı ise Allahü teâlâ ona yardım eti nez. Kendisini helak eder. Dolayısıyla sizin onu katletmenize ihtiyaç kalmaz. İmanını gizleyen bu mü'min kişi herhalde onlara birinci manaya göre öldürme kararlılıklarını gevşetmek için bu delillerini ileri sürüyordu ve onlara konuşurken bunu Firavıın'a üstü kapalı ifade ediyordu. Çünkü Firavun, günahsız erkek çocukları haksız yere katlettiği için haddi aşmış; ıılûhiyyet iddiasında bulunduğu için de yalancı olumuştu. Ve dolayısıyla Yüce Allah onu doğru yola ve kurtuluşun caddesine iletmez, tersine rezil ve rüsvay ederek kurduğu plânları yerle bir ederdi.

Mü'min 40:29

Ey kavmim! Bugün yeryüzünde, Mısır topraklarında İs ra il oğullar ma hâkim kimseler olarak hükümranlık ve saltanat sizindir. Bugünde size hiç kimse karşı koyamaz. Ama Allah'ın azabı bize gelip çatarsa, kim bize yardım eder?' Yani sizler işinize fesat bulaştırmayın. Hazret-i Mûsa'yı öldürmek suretiyle Yüce Allah'ın azabını üzerinize çekmeyin. Çünkü eğer bize Allah'ın azabı gelirse buna karşı bizleri hiç kimse savunamaz. Burada dikkat edilirse imanını gizleyen o mü'min kişi Firavun'un kavmini saltanat ve özel olarak yeryüzünde hakim olma unsurlarıyla sevindirmiş ve sonra Allah'ın azabının gelmesi dolayısıyla başlarına gelecek belâda kendini de onların arasına katmıştır. Bunu onların kalplerini tatmin etmek ve kendisinin onlara bir nasihatçi, kendilerini sevindiren şeyleri elde etme, zarar verenleri savuşturmaya çaba gösteren birisi olduğuna işaret etmek için yapmıştır. Kendi açısından çabası ise nasihatinden etkilenmeleri içindir. Firavun: Mücadeleden vazgeçmesi için kendisine yapılan nasihati işittikten sonra: 'Ben size kendi görüşümü söylüyorum. Fitneyi kökünden kazımak için doğru bulduğum onu öldürme görüşünü söylüyorum. Ve bu görüşümle yine size ancak doğru yolu gösteriyorum,' dedi. Firavun yalan söylüyordu. Çünkü şiddetli bir korku duyuyordu. Fakat dışarıya kendisini cesurmuş ve aldırmazmış gibi gösteriyordu. Eğer korkuyor olmasaydı, hiç kimseyle asla istişare etmezdi. Bazı âlimlere göre istişare, Firavun'un âdetiydi. Hatta bazı zamanlar Mûsa'nın sözünün tesirinden kalbi yumuşar ve imana meylederdi. Ardından karısı Âsiye'nin görüşüne başvurur o da iman etmesini, Mûsa'ya uymasını tavsiye eder, sonra veziri Hâmân'ın görüşlerine başvurur o da Firavun'u bu yoldan çevirirdi.

Mü'min 40:30

Firavun kavminden iman etmiş olan kişi, kavmine hitaben ve onlara nasihat ederek dedi ki,: 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için Mûsa (aleyhisselâm)'yı yalanlar, kendisine öldürme ve işkence gibi herhangi bir kötülük yaparsanız Nuh kavminin durumu ve azaba uğraması gibi, Ad kavminin kökünü kazıyan, kasıp kavuran fırtına azabı gibi, Semûd kavminin korkunç bir çığlıkla helak olması gibi ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi onlardan sonra gelen ve şehirleriyle birlikte altüst olup giden Eyke halkı ve benzerleri gibi toplulukların başlarına gelen bir akıbetten korkuyorum. Geçmiş milletlerin başlarına gelen büyük vakalardan korkunç azaplardan korkuyorum. Firavun ailesinden iman eden bu kişi, gerçekten büyük bir iş yapıyordu. Çünkü bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Cihadın en üstünü zalim bir sultanın karşısında hak ve gerçek olan sözü ifade etmektir," buyurmaktadır. (11) Bu gerçek sözü söylemenin, cihadın en üstünü olması, bu sözü söylemekten duyulan korku ve sultanın söyleyen kişiyi ezmesidir. Çünkü delil ve hüccetle yapılan cihad, kılıç ve mızrakla yapılandan çok daha büyüktür. 11- Hadisi İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve Taberanî rivayet ederler. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/208. Allah kullarına bir zulüm dileyecek değildir. Onun için onları aleyhlerine ileri sürülecek delil sabit olmadan helak edecek ve günahsız yere kendilerini cezalandıracak ve aralarındaki zalimi de intikam almadan salıverecek değildir.

Mü'min 40:31

Firavun kavminden iman etmiş olan kişi, kavmine hitaben ve onlara nasihat ederek dedi ki,: 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için Mûsa (aleyhisselâm)'yı yalanlar, kendisine öldürme ve işkence gibi herhangi bir kötülük yaparsanız Nuh kavminin durumu ve azaba uğraması gibi, Ad kavminin kökünü kazıyan, kasıp kavuran fırtına azabı gibi, Semûd kavminin korkunç bir çığlıkla helak olması gibi ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi onlardan sonra gelen ve şehirleriyle birlikte altüst olup giden Eyke halkı ve benzerleri gibi toplulukların başlarına gelen bir akıbetten korkuyorum. Geçmiş milletlerin başlarına gelen büyük vakalardan korkunç azaplardan korkuyorum. Firavun ailesinden iman eden bu kişi, gerçekten büyük bir iş yapıyordu. Çünkü bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Cihadın en üstünü zalim bir sultanın karşısında hak ve gerçek olan sözü ifade etmektir," buyurmaktadır. (11) Bu gerçek sözü söylemenin, cihadın en üstünü olması, bu sözü söylemekten duyulan korku ve sultanın söyleyen kişiyi ezmesidir. Çünkü delil ve hüccetle yapılan cihad, kılıç ve mızrakla yapılandan çok daha büyüktür. 11- Hadisi İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve Taberanî rivayet ederler. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/208. Allah kullarına bir zulüm dileyecek değildir. Onun için onları aleyhlerine ileri sürülecek delil sabit olmadan helak edecek ve günahsız yere kendilerini cezalandıracak ve aralarındaki zalimi de intikam almadan salıverecek değildir.

Mü'min 40:32

Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp cehenneme doğru kaçacağınız günden korkuyorum. Âyet metninde yer alan ”yevmu't-tenâd" (bağrışıp çağrışma günü)dan maksat, kıyamet günüdür. Çünkü o gün, bazıları yardım dileyerek âyetin ifadesiyle şöyle bağıracak: ”...Şimdi bizim şefaatçılarımız var mı ki, bize şefaat etsinler?"(A'râf: 53) Ya da bize yazıklar olsun. Keşke yok olup gitseydik, diye bağıracaklar. Nitekim âyetin diliyle şöyle bağırıp çağıracaklar: ”Vay halimize! Uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı? derler..." (Yâsîn: 52) ”...Bu nasıl kitap mış? Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsim sayıp dökmüş!..." (Kehf: 49) Ve o gün cennetlikler ve cehennemlikler nida edecekler. Bir başka ifadeyle cennet halkı cehennem halkına şöyle seslenecek: ”...Biz Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenilir. 'Evet,' derler..." (A'râf: 44) cehennemlikler de cennetliklere şöyle seslenirler: ”Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin..." (A'râf: 50) Sizi Allah'tan, Allah'ın azabından kurtaracak, muhafaza edip koruyacak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola, kurtuluş yoluna iletecek de yoktur. Firavun ailesinden iman eden kimse bu sözü, onların, Mûsa'nın söylediklerini kabul edeceklerinden ümidini kestiği zaman söylemiştir. Bu ayetlerde işaret olunuyor ki, Allahu teâlâ mükemmel kudretiyle şayet dileyecek olursa fazlı ve ihsanını ortaya çıkararak ölüden diri çıkarır. Tıpkı Firavun ailesinden, kalpleri küfürle ölü olan kâfirlerin arasından yüreği imanla dipdiri olan mü'min bir kişiyi çıkardığı gibi. Yüce Allah bunu, şu sözü gerçekleşsin diye yapar: ”Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik..." (Secde: 13) Yüce Allah, izzetini ve büyüklüğünü ortaya koymak dilediği zaman, Firavun ve kavmi örneğinde olduğu gibi Allah'ın apaçık âyetlerini göremesinler, göz alıcı delillerini işitemesinler diye kendilerine nasihat eden mü'min misali hükümdarların ve aklı başında kişilerin gözlerini kör, kulaklarını sağır eder. Bunu, bu âyetteki: ”Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur," sözünü gerçekleştirmek için yapar. Burada ”saptırma" fiili Yüce Allah'a isnad olunmuştur. Çünkü sapıklığı halk eden ve yaratan Allah'tır. Şeytan ve benzerleriyse sadece birer vesileden ve vasıtadan ibarettirler. ”Onu doğru yola iletecek yoktur," âyet-i kerimesi işaret ediyor ki, hidayete yöneltmek ve bunu tercih etmek kahhar ve bir olan Yüce Allah'a aittir. Eğer Âdem’in tercihi ve ihtiyarı olabilseydi doğru yolu tercih eder, o da bu yolu tutardı ve yine Nuh (aleyhisselâm)'un böyle bir seçim hakkı olsaydı Kenan'ı tercih eder, onu doğru yola iletirdi. İbrahim (aleyhisselâm)’in böyle bir ihtiyarı olsaydı babası Âzer için imanı tercih eder, babası da mü'min olurdu. Eğer Mûsa (aleyhisselâm)'nın böyle bir imkânı olsaydı bu gücünü kullanır. Firavun mü'min olurdu. Rasûl-i Ekrem Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)’in böyle bir imkânı olsaydı amcası Ebû Talib için bunu kullanır, o da imana gelirdi. Sonra Mûsa (aleyhisselâm) gibi birisi bir kavmin arasında bulunsun da onlar bu Peygamber vasıtasıyla doğru yolu bulamasınlar, şaşılacak şeydir. Çünkü hasta olan kimse balın tadını alamaz. Gözü kör olan güneşi göremez. Bütün bunlar mizacın kötülüğünden, durumun bozukluğundan ve yetenek kaybından ileri gelmektedir.

Mü'min 40:33

Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp cehenneme doğru kaçacağınız günden korkuyorum. Âyet metninde yer alan ”yevmu't-tenâd" (bağrışıp çağrışma günü)dan maksat, kıyamet günüdür. Çünkü o gün, bazıları yardım dileyerek âyetin ifadesiyle şöyle bağıracak: ”...Şimdi bizim şefaatçılarımız var mı ki, bize şefaat etsinler?"(A'râf: 53) Ya da bize yazıklar olsun. Keşke yok olup gitseydik, diye bağıracaklar. Nitekim âyetin diliyle şöyle bağırıp çağıracaklar: ”Vay halimize! Uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı? derler..." (Yâsîn: 52) ”...Bu nasıl kitap mış? Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsim sayıp dökmüş!..." (Kehf: 49) Ve o gün cennetlikler ve cehennemlikler nida edecekler. Bir başka ifadeyle cennet halkı cehennem halkına şöyle seslenecek: ”...Biz Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenilir. 'Evet,' derler..." (A'râf: 44) cehennemlikler de cennetliklere şöyle seslenirler: ”Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin..." (A'râf: 50) Sizi Allah'tan, Allah'ın azabından kurtaracak, muhafaza edip koruyacak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola, kurtuluş yoluna iletecek de yoktur. Firavun ailesinden iman eden kimse bu sözü, onların, Mûsa'nın söylediklerini kabul edeceklerinden ümidini kestiği zaman söylemiştir. Bu ayetlerde işaret olunuyor ki, Allahu teâlâ mükemmel kudretiyle şayet dileyecek olursa fazlı ve ihsanını ortaya çıkararak ölüden diri çıkarır. Tıpkı Firavun ailesinden, kalpleri küfürle ölü olan kâfirlerin arasından yüreği imanla dipdiri olan mü'min bir kişiyi çıkardığı gibi. Yüce Allah bunu, şu sözü gerçekleşsin diye yapar: ”Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik..." (Secde: 13) Yüce Allah, izzetini ve büyüklüğünü ortaya koymak dilediği zaman, Firavun ve kavmi örneğinde olduğu gibi Allah'ın apaçık âyetlerini göremesinler, göz alıcı delillerini işitemesinler diye kendilerine nasihat eden mü'min misali hükümdarların ve aklı başında kişilerin gözlerini kör, kulaklarını sağır eder. Bunu, bu âyetteki: ”Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur," sözünü gerçekleştirmek için yapar. Burada ”saptırma" fiili Yüce Allah'a isnad olunmuştur. Çünkü sapıklığı halk eden ve yaratan Allah'tır. Şeytan ve benzerleriyse sadece birer vesileden ve vasıtadan ibarettirler. ”Onu doğru yola iletecek yoktur," âyet-i kerimesi işaret ediyor ki, hidayete yöneltmek ve bunu tercih etmek kahhar ve bir olan Yüce Allah'a aittir. Eğer Âdem’in tercihi ve ihtiyarı olabilseydi doğru yolu tercih eder, o da bu yolu tutardı ve yine Nuh (aleyhisselâm)'un böyle bir seçim hakkı olsaydı Kenan'ı tercih eder, onu doğru yola iletirdi. İbrahim (aleyhisselâm)’in böyle bir ihtiyarı olsaydı babası Âzer için imanı tercih eder, babası da mü'min olurdu. Eğer Mûsa (aleyhisselâm)'nın böyle bir imkânı olsaydı bu gücünü kullanır. Firavun mü'min olurdu. Rasûl-i Ekrem Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)’in böyle bir imkânı olsaydı amcası Ebû Talib için bunu kullanır, o da imana gelirdi. Sonra Mûsa (aleyhisselâm) gibi birisi bir kavmin arasında bulunsun da onlar bu Peygamber vasıtasıyla doğru yolu bulamasınlar, şaşılacak şeydir. Çünkü hasta olan kimse balın tadını alamaz. Gözü kör olan güneşi göremez. Bütün bunlar mizacın kötülüğünden, durumun bozukluğundan ve yetenek kaybından ileri gelmektedir.

Mü'min 40:34

Firavun ailesinden inanmış olan mü'min kişi, yukarıdaki nasihatini yaptıktan sonra onlara azarlama tonuyla şöyle der: Ey Mısır halkı! Yemin olsun ki, Mûsa'dan önce İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub oğlu Yusuf da size açık deliller, apaçık mucizeler -ki, rüya tabiri küçük bir çocuğun onun suçsuz olduğuna dair yaptığı şahitlik gibi mucizeler bunların arasında yer almaktadır- getirmişti. Yusuf (aleyhisselâm), Mûsa (aleyhisselâm)'dan önce hükümdarın ölümünden sonra Kıptîlere gönderilmişti. Ve onun size getirdiği şeyler, hak din hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o ölünce, vefat edince: Onun peygamberliğini yalanlamaya, kendisinden sonra gelecek peygamberleri yalanlamayı da katarak 'Allah ondan sonra Peygamber göndermez' dediniz. Bu âyette işaret olunuyor ki, insanoğlunun mayasında zulüm ve cehalet vardır. Zulüm ve cehaletin galip geldiği bu tür insanlar, hiçbir peygambere iman etmezler ve onların hakka delil olarak getirdikleri hiçbir mucizeye inanmazlar. Bu, geçmiş ve daha sonra gelen insanların tabiatı, mizacı ve mayasıdır . Hidayete eren kimse Yüce Allah'ın ihsanı ve keremiyle ermiştir. Onların, Yusuf (aleyhisselâm)'un Peygamberliğine inanmayışları, fıtratlarında mevcut olan inkârlarının bir sonucudur. Yusuf (aleyhisselâm) vefat edince ondan sonra peygamberler geleceğini inkâr etmeleri de böyledir. Bütün bunlar kâfirlerin bedbahtlıklarının fazlalığından ileri gelmektedir. Bu tıpkı mü'minlerin kendi peygamberlerinden önce gelen peygamberlere iman etmelerinin mükemmelliklerinden kaynaklanması gibi bir şeydir. İşte Allah, o aşırı giden şüphecileri böyle, böylesine onlarda çirkin bir maya ve mizaç yaratmak suretiyle saptırır. Bunun sonucu olarak böyle bir kişi dininden şüphe eder, peygamberin mucizelerinden şüphe eder. Çünkü vehim ve taklid, kendisine galip gelmiştir.

Mü'min 40:35

Kendilerine gelmiş tutuna bilecekleri hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler, onları reddedip dil uzatanlar, gerek Allah yanında, gerekse iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.' Bilindiği üzere mühürü vuran Yüce Allah'tır. Üzerine mühür basılan da insanın kalbidir. Mühürün sebebi ise büyüklenme ve böbürlenmedir. Hükmüne gelince, böyle bir kalbin içinden inkârın, münafıklığın, doğru yoldan kaymanın ve sapıklığın çıkmaması; dışarıdan da imanın, İhlasın, doğru yolda yürümenin ve hidayetin girmemesidir. Bu durum da Yüce Allah'tan gelen en büyük cezadır. Aklı başında olan kişiye düşen kalbinin mühürlenmesiyle değil, göğsünün açılmasıyla sonuçlanacak sebeplere sarılmasıdır. İbrahim el-Havvâs der ki,: ”Kalbin devası ve ilâcı beştir: Üzerinde düşüne düşüne Kur'an okumak, karnını tıkabasa doldurmamak, geceleyin ibadet etmek, seher vakti Yüce Allah'a yakarmak ve sâlih kimselerle oturup sohbet etmektir." Hasan-ı Basrî der ki,: ”Bu kalplere Allah'ın zikrini konuşun. Çünkü onlar çok çabuk pas tutarlar. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah şöyle buyurur: ”Şüphesiz benim kalbim de paslanır ve ben her gün yüz kere Allah'tan istiğfarda bulunurum." (12) 12- Hadisi Müslim ”Zikir" bölümünde, Ebû Davud ”Vitir" de zikrederler. Bkz. Ebû Davud, Vitir, 26. Bu âyet-i kerime kibirlenen ve büyüklük taslayan kimseleri kınamakta ve kötülemektedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurur: ”Büyüklenenler ve kibirlenenler kıyamet günü bir zerre biçiminde haşrolunurlar. Yüce Allah'ın nezdinde hakir kimseler oldukları için herkes üzerlerine basar." (13) 13- Hadisi Ahmed b. Hanbel Müsned’inde, Tirmizî Sünen inde rivayet ederler. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/416. Çünkü büyüklenen ve kibirlenen kimsenin durumuna uygun olan biçini herkesçe anlaşılacağı üzere toz zerresi şekline sokulmaktır.

Mü'min 40:36

Firavun: kibirlenme ve böbürlenmede son derece ileri gittiği için semalara, yükselmeyi kastederek vezirine: 'Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, etrafı açık, bakan herkesin görebileceği, tuğladan örülmüş, yüksek bir bina yap. Nitekim bu tefsiri, Kasas süresindeki ”...Ey Human! Haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap..." (Kasas: 38) âyet-i kerimesi desteklemektedir. Bu sebeple kabirlerin Aynu'l-Maânî isimli eserde işaret olunduğu üzere, tuğlayla yapılmaları mekruh görülmüştür. Çünkü tuğlayı ilk yapan kimse Firavun olmuştur. Belki yollara, göklerin yollarına erişirim de... Burada ”göklerin yolları" ifadesi daha önce geçen ”yollar" kelimesini beyan etmektedir. Yolların önce kapalı ifade edilmesi, sonra da arkasından açıklanması yolların şanını yüceltmek ve bunu duyan kimseyi yolların ne olduğunu öğrenmeye teşvik etmektir. Mûsa'nın tanrısını görürüm! Yükseklere çıkarım da O'na bakarını. Doğrusu ben onu Mûsa'yı peygamberlik iddiasında yalancı sanıyorum', dedi. Bu yargı onun hakkında nakledildiği üzere böbürlenmesinin ve kibirlenmesinin bir sonucu ve gereğiydi. Nitekim aynı yargı Buhtu'n-Nasr tarafından da verilmiştir. Çünkü o da böbürlenmiş ve son derece azmış. Babil'de bir kule yapmaya kalkınıştı. Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi, bu aşırı bir biçimde süslü gösterildi ve bunun sonucu olarak kötü ameline öyle bir daldı ki, ondan bir daha asla vazgeçmedi ve yoldan, doğru yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı, mucizeleri ve âyetleri iptal etmek için kurmuş olduğu hile tamamen boşa çıktı. Bütün bu çabalar hüsranla ve helakle sonuçlandı.

Mü'min 40:37

Firavun: kibirlenme ve böbürlenmede son derece ileri gittiği için semalara, yükselmeyi kastederek vezirine: 'Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, etrafı açık, bakan herkesin görebileceği, tuğladan örülmüş, yüksek bir bina yap. Nitekim bu tefsiri, Kasas süresindeki ”...Ey Human! Haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap..." (Kasas: 38) âyet-i kerimesi desteklemektedir. Bu sebeple kabirlerin Aynu'l-Maânî isimli eserde işaret olunduğu üzere, tuğlayla yapılmaları mekruh görülmüştür. Çünkü tuğlayı ilk yapan kimse Firavun olmuştur. Belki yollara, göklerin yollarına erişirim de... Burada ”göklerin yolları" ifadesi daha önce geçen ”yollar" kelimesini beyan etmektedir. Yolların önce kapalı ifade edilmesi, sonra da arkasından açıklanması yolların şanını yüceltmek ve bunu duyan kimseyi yolların ne olduğunu öğrenmeye teşvik etmektir. Mûsa'nın tanrısını görürüm! Yükseklere çıkarım da O'na bakarını. Doğrusu ben onu Mûsa'yı peygamberlik iddiasında yalancı sanıyorum', dedi. Bu yargı onun hakkında nakledildiği üzere böbürlenmesinin ve kibirlenmesinin bir sonucu ve gereğiydi. Nitekim aynı yargı Buhtu'n-Nasr tarafından da verilmiştir. Çünkü o da böbürlenmiş ve son derece azmış. Babil'de bir kule yapmaya kalkınıştı. Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi, bu aşırı bir biçimde süslü gösterildi ve bunun sonucu olarak kötü ameline öyle bir daldı ki, ondan bir daha asla vazgeçmedi ve yoldan, doğru yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı, mucizeleri ve âyetleri iptal etmek için kurmuş olduğu hile tamamen boşa çıktı. Bütün bu çabalar hüsranla ve helakle sonuçlandı.

Mü'min 40:38

Firavun ailesinden o iman eden kimse: 'Ey kavmim', dedi. 'Siz bana sizlere göstermiş olduğum yolda uyun. Sizi doğru yola götüreceğim. Öyle bir yola ki, bu yolu tutan maksadına, doğru yola, hidayete, dinin ve dünyanın maslahatı için hidayet yoluna erişir. Âyetin bu ifadesi, üstü kapalı olarak değinmektedir ki, Firavun ”un ve kavminin tutmuş oldukları yol zulüm ve sapıklık yoludur. Ve yine işaret olunmaktadır ki, hidayet peygamberlere tabi olanlara verilmiştir.

Mü'min 40:39

Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir eğlencedir. Bir başka ifadeyle az ve basit bir yararlanmadır. Çünkü dünyadaki nimet çok çabucak kaybolur. Zira dünya bütünüyle bir andan ibarettir. Artık insanın ömrünü siz düşünün. Yani şayet senin kalbinde dünya muhabbeti ve onun nimetlerini talep varsa, doğru yola asla ulaşamazsın. Ama âhiret, ebedî ve içinde bulunanlarda devamlı olduğu için gerçekten kalınacak yurttur. Devamlı olan da, gelip geçici olandan daha iyidir. Bazı âlimler şöyle demişlerdir: ”Dünya fâni ve altın, âhiret de bakî ve kiremitten olsa yine de âhiret dünyadan daha hayırlıdır. O halde dünya fâni olan kiremit ve tuğladan, âhiret de bakî olan altından olduğuna göre nasıl olur da dünya, âhiretten daha hayırlı olabilir?" İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'dan rivayet olunduğuna göre: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birgün bir hasır üzerinde uyuyakalır. Uykusundan uyanınca üzerine yatmış olduğu hasır vücudunda iz bırakmıştır. İbn Mes'ud (radıyallahü anh): ”Ey Allahın Rasûlü! Keşke bize, yere sizin için bir şey sermemizi emretseydiniz de serseydik," deyince Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Benim dünya ile herhangi bir alışverişim yoktur. Ben ve dünya ancak bir ağacın altında inip gölgelenen, sonra da binitine binip yoluna devam eden bir yolcu gibiyiz, ” buyurur. (14) 14- Hadisi Tirmizi Zülul bölümünde rivayet eder ve sahih olduğunu söyler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/506.

Mü'min 40:40

Kim dünyada bir kötülük işlerse âhirette Yüce Allah'ın adaletinin gereği olarak onun kadar ceza görür. Kâfirin cehennemde ebedî kalması inkâra azmetmesine karşılıktır. Çünkü onun bu sapık itikadı ve inancı ebedîdir. Fâsık yani günahkâr olan mü'mine gelince onun cezası ebedî olmayıp belli bir süreyle kayıtlıdır. Zira fâsık mü'min, günahta ısrar ederek öylece kalmaya karar vermiş değildir. Âyet-i kerime aynı zamanda suçlara misline göre ceza tayin edileceğine işaret etmektedir. Kim de kadın veya erkek, Allah'a ve âhiret gününe inanmış mü'min olarak faydalı bir iş yaparsa bir başka ifadeyle yaptığı işte Yüce Allah'ın hoşnutluğunu ararsa, yani meşru olan işlerden birisini işlerse cennete girer. Burada kadın veya erkek diye iki cinsin zikredilmesi her iki cinsi de iyi işler yapmaya teşvik etmek içindir. Âyet-i kerimede ”iyi iş yapmak" temel cümlede yer alırken, iman olayı temel cümleye bağlı hal cümlesinde ifade edilmiştir. Bu, iman olmaksızın amele itibar edilmeyeceğine işaret olunmak için yapılmıştır. Zira Arapça dilbilgisi kurallarına göre hal cümleleri şart manası ifade ederler. Buna göre, amelin geçerli olmasının şartı iman olur. İşte onlar, bunları yapan kimseler, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir. Yüce Allah bu kimseleri cennetine koyacak, kendilerine çeşit çeşit meyveler ve lezzetli yiyecekler takdim edecektir. Hem de bunları yaptıkları amele göre takdir edip ölçmeden tam tersine kendisinden bir ihsan ve rahmet olmak üzere kat kat verecektir.

Mü'min 40:41

Ey kavmim! Firavun'un kavminden inanmış olan bu kimse, onlara acıdığından ve başlarına gelecek olan cezadan korktuğundan bu şekilde hitap etmiştir. Nedir bu hal? Ben sizi tevhide sarılmak suretiyle cehennemden kurtuluşa çağırıyorum, siz beni Allah'a şirk koşmak suretiyle ateşe çağırıyorsunuz. Burada hayretin odak noktası onların mü'min olan bu kimseyi ateşe çağırmalarıdır. Yoksa onun Firavun kavmini kurtuluşa çağırması değil. Sanki burada şöyle söylenmiştir: Ey kavmim, bana haber verin, nedir bu hal? Ben sizi hayra çağırırken, sizler beni şerre davet ediyorsunuz.

Mü'min 40:42

Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve hiç tanımadığım nesneleri ibadet ederken O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Âyette yer alan ”ilim"den maksat onun bilgisinin olmayışıdır. Bilmediği konu ise kinaye yoluyla Allah'a şirk ve ortak koştukları şeyin Rab olduğunu bilmemektir. Bu ifade tıpkı herhangi bir şeyi kendisini doğuran sebebi inkâr etmek suretiyle o nesneyi inkâr etme kabi ündendir. Bu âyet-i kerime işaret ediyor ki, ulûhiyyet iddiası için bu konuda bilgi veren bir delil ve burhanın olması şarttır. Ben ise sizi, hiçbir kimsenin kendisine denk olmadığı aziz -hiç kimse Yüce Allah'a denk değilken buna karşılık mahlûkat (yaratıklar) birbirine deliktirler- ve tevbe edip kendisine dönen kimseyi çok bağışlayan, günahkârları mağfiret etmeye, müşriklere de azaba kadir olan Allah'a davet ediyorum.

Mü'min 40:43

Gerçek şu ki, sizin beni kendisine ibadete ve Allah'a şirk koşmaya davet ettiğiniz şey, dünyada da âhirette de davet edemez. Sizlerin, kendisine ibadete davet ettiğiniz ilâhlarınız asla bu daveti yapamaz. Oysa mabud olarak tapılan şeyin insanları onlara peygamber göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle kendine ibadete çağırması gerekir. Oysa böyle bir durum putlar için tamamiyle geçersizdir. Çünkü putlar, dünyada başkalarını çağılamayan birer cansız varlıklardır. Âhirette de Yüce Allah onları konuşan bir canlı biçiminde yarattığı zaman kendilerine tapanlardan uzaklaşacaklardır. Âyetin manası böyle olabileceği gibi şu şekilde de olabilir: Sizin beni davet ettiğiniz şeyin kendine yapılan davetleri ve duaları kabul edecek bir durumu yoktur. Bir başka ifadeyle onlar ne dünyada bakî kalmak, sağlıklı olmak ve zenginlik vermek gibi duaları kabul edip bunları yerine getirebilirler, ne de âhirette kurtuluş nasip etine, dereceleri yükseltme ve benzeri duaları kabul edebilirler. Nitekim Yüce Allah bu gerçeğe şöyle işaret eder: ”Eğer onları (putları) çağırırsanız sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile size cevap veremezler..." (Fâtır: 14) O halde putların, insanların dualarını kabul etmeye kudretleri olmadığına göre nasıl olur da Rab olabilirler? Rab olabilmenin özelliklerinden birisi de duaları kabul etmek, ihtiyaçları yerine getirebilmektir. Dönüşümüz ölmek ve ruhların cesetlerden ayrılması suretiyle Allah'adır. Allah'a ortak koşmak ve kan akıtmak gibi sapıklık ve azgınlıkta aşırı gidenler de ateş ehlinin kendileridir. Oradan çıkamazlar.

Mü'min 40:44

Size söylediklerimi, nasihatlerimi yakında hatırlayacaksınız. Azabı gördüğünüzde bir kısmınız diğerine benim nasihatimden sözedecek. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Beni her türlü kötülükten koruması için işimi Allah'a havale ediyorum. Firavun'un kavminden olan inanmış kişi bu sözü, kendisine ölüm tehdidi yönelttikleri zaman söyler. Âyetin ifadesiyle ”tafvîd" takdir olunan neyse başa gelmeden bir işi Allah'a havale etmek demektir. Buna karşılık takdir olunan başa geldiğinde ise işi Allah'a havale etmeye ”teslim" denilir. Şüphesiz Allah kullarını çok iyi görendir.' O, haklıyı haksızdan ayırır ve her türlü kötü şeylerden kendine sığınanı ve tevekkül edeni korur.

Mü'min 40:45

Nihayet Allah, onların kurdukları tuzakların, kurdukları hilelerin, kendilerine karşı gelenlere yapmayı düşündükleri çeşitli azapların kötülüklerinden onu korudu. Firavun'un kavmini ise kötü azap, dünyada denizde boğulmak kuşatıverdi. Bıırada ”Firavun'un kavmi" denilip de bizzat kendisinin adının anılmaınası, kavmi anılınca artık kendisinin bir kez daha anılmasına ihtiyaç kalmadığından dolayıdır. Çünkü kavmi kötü azaba uğradığına göre, onlar içerisinden birisi olan kendisi, zorunlu olarak haydi haydi bu azaba uğramış olacaktır. Çünkü Firavun azaba uğrayan bu kavmin önderi, başkanları ve onları saptıran kişiydi. İşte bu, onların dünyadaki azaplarıdır. Bundan sonra gelen âyetlerde onların Berzah alemindeki azapları anlatılmaktadır.

Mü'min 40:46

Onlar, Firavun ve ailesi sabah akşam o ateşe sokulurlar. Burada ”sabah-akşamı" diye iki vaktin zikredilmesi ya tahsis ifade etmek içindir, -Bir başka ifadeyle onların ateşe sokuldukları vakit bu iki vakittir. Ama bu vakitlerin dışındaki durumlarını ancak Yüce Allah bilebilir- ya da tahsis için değildir, o zaman, sabah ve akşamın arasında kalan vakitlerde Firavun ve ailesinin başka bir ceza çeşidiyle azaplandırılmaları da mümkündür. Cezasız bırakılıp ferahlandırılmaları da ihtimal dahilindedir. Bir başka ihtimal de görecek oldukları bu cezanın ebedî olduğudur. Nitekim Yüce Allah Meryem Sûresinde bu konuya şöyle değinir: ”Ve orada, sabah-akşam kendilerine ait rızâları vardır" (Meryem: 62) Yani devamlı rızıkları vardır, demek olur. İbn Mes'ud (radıyallahü anh) der ki,: ”Firavun ailesinin ruhları siyah bir kuşun karnında günde iki kez ateşe sokulurlar. Kendilerine 'Ey Firavun ailesi! Bu sizin eviniz ve yurdunuzdur,' denilir." Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Sizlerden biriniz öldüğü zaman kendisine sabah-akşam kalacağı yer gösterilir. Eğer cennetlik ise cennetlikler arasında, cehennemlik ise cehennemlikler arasında kalacak olduğu yer gösterilir ve kendisine denilir ki,: Bu, Yüce Allah seni kıyamet günü diriltene kadar kalacak olduğun yerdir." (15) Hadiste ifade edilen bu durum kıyamet kopmayıp dünya devam ettiği sürecedir. 15- Hadisi Buharî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî rivayet ederler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 11/168. Kıyametin kopacağı ve ruhların bedenlere geri döneceği günde meleklere: 'Firavun ailesini azabın en çetinine, cehennem azabına sokun' (denilecek.) Çünkü cehennem azabı Berzah alemindeki çektikleri azaptan çok daha beterdir. Zira cehennem azabında ruh ve ceset birlikte olacaktır. Ruhun ve cesedin birlikte uğradığı azap, Berzah âleminde olduğu gibi sırf ruhun çektiği azaptan çok daha beter ve ağır olacaktır. Çünkü ölümden sonra ruhların cismânî ve maddî nimeti de, azabı da olmayacaktır. Ruhlar tekrar cesetlerinde dirilinceye kadar gördükleri nimet ya da azap manevî ya da ruhanî olacaktır. Bundan sonra cesetlere döndüklerinde maddeten ve manen azap görecekler, ya da nimete ereceklerdir. Berzah âleminde kişinin öldükten sonra görmüş olduğu yemek, uyku esnasında rüya gören kimsenin yediği yemeğe benzer. Nasıl ki, rüyalar derece derecedir. Uykusundan uyanan herhangi bir kimse yediği yemeğin tokluğunu, ya da içtiği içeceğin eserini duyarsa işte ölülerin durumu da böyle farklı farklıdır. Şehitler dünya hayatında olduğu gibi Rablerinin katında diridirler. Onların nimetleri maddî bakımdan nimetlenmeye yakındır. Âyetin manasını yukarıdaki gibi anlamak da mümkündür, şu şekilde anlamak da imkân dahilindedir: Firavun ailesini cehennem azabının en şiddetlisine koyun. Çünkü cehennem azabı çeşit çeşittir. Bazısı diğerinden daha şiddetlidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: ”Cehennemliklerin içinde azabı en hafif olan iki ayağına ateşten nalın giymiş, bunlardan dolayı beyninin içi kaynayan kişidir." (16) 16- Hadisi Müslim rivayet eder. Hadisin devamı şöyledir: ”Kişinin ayaklarına giymiş olduğu ateş ayakkabıdan, tenceredeki suyun kaynadığı gibi beyni kaynar ve bu azabın tesiriyle o kimse azapların en hafifini çektiği halde kendisinden daha şiddetli azap gören olmadığını düşünür." Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 1/382. Öte yandan bu âyet-i kerime, insanın ruhunun baki kalacağına ve kabir azabının olacağına delildir. Çünkü ateşe sokmaktan maksat, öldükten itibaren azap çektirmek demektir. Yoksa bundan gaye onların kıyamet günü ateşe sokulacakları değildir. Buna delil olarak âyetin devamında yer alan ”kıyametin kopacağı günde..." ifadeleridir. Bu azap emri, Firavun ailesi hakkında verildiğine göre başkaları hakkında da sabittir. Çünkü Firavun ailesiyle başka günahkârların cezalarının ayrı ayrı olacağı kanaatinde olan hiçbir âlim yoktur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kılmış olduğu hiçbir namazdan sonra kabir azabından Allah'a sığınma duasını terketmemiştir. (17) Bir rivayette şöyle yer alır: ”Kim insanlara eziyet etmekten elini çekerse, Yüce Allah'ın üzerine, ondan kabir azabının kaldırması hak olur." (18) 17- Hadisi Hazret-i Âişe'den Buharî ve Müslim rivayet ederler. Hazret-i Âişe hadisi şu şekildedir: ”Ben Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kıldığı hiçbir namazında kabir azabından Allah'a sığınmadığını görmüş değilim."Bkz. Câmiu'l-Usûl, 11/166. 18- Benim elimdeki mevcut kaynak eserlerde bu lâfızlarla bir rivayet görmüş değilim. Âlimler derler ki,: ”Kabir azabı Berzah azabıdır. Berzah azabının kabire nisbet edilmesi bu azabın çoğunlukla kabirde olmasından dolayıdır. Yoksa Yüce Allah'ın azap etmek istediği her ölü, Allah'ın istemiş olduğu bu azabı kabire konulsun veya konulmasın mutlaka görür. Kişinin asılması, denizde boğulması, hatta yanıp kül olması ve küllerinin havaya savrulması, durumu değiştirmez." İmamu'l-Harameyn der ki,: ”Herhangi bir kimsenin vücudu paramparça dağılsa, Yüce Allah o parçalardan birinde ya da hepsinde hayat halkeder ve ona sualini sorar. Kabirde azabın ve nimetin görülecek olduğu mahal, bütün Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüş birliğiyle ruh ve beden birliktedir." el-Yâfiî der ki,: ”Kişi ılliyyîn, ya da siccîn de ise nimeti ve azabı cesetler değil, ruhlar tadarlar. Kabirde ise ruh ve ceset ortaklaşa olarak azabı veya nimeti görürler." Fakih Ebu'l-Leys der ki,: ”Bence sahih olan insanın kabir azabını kabul etmesi ama nasıl olacağı hakkında meşgul olmamasıdır." Birisi öldükten sonra iyi bir durumda rüyada görülür. Sebebi sorulunca der ki,: ”Ben 'Lâ ilahe illallah' sözünü çok çok tekrar eder dururdum." Ey kardeşim, o halde sen de bu güzel ve hoş sözü durmadan tekrarla. Allahım âkibetimizi hayırlı ve güzel eyle.

Mü'min 40:47

Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmine, ister Firavun ailesi olsunlar, ister başkaları olsunlar Firavun kavminin birbirleriyle çekişmelerinden bahset. Sonra Yüce Allah onların çekişmelerini şu ifadelerle anlatır: Ateşin içinde birbirleriyle çekişirlerken dünyada makam ve mertebe itibariyle zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara: bâtıl yere kibirlenen başkanlarına, -burada ”küberâ" (büyükler) denilmeyip ”büyüklük taslayan" denilmiştir. Çünkü o meselede büyüklük onların sıfatı değildir.- dünyada iken 'Biz size uymuştuk. Yani her halükârda dünyada iken ardınızdan gitmiştik. Özellikle de bizi davet etmiş olduğunuz şirk koşma ve yalanlama hususunda sizlere uymuştuk. Şimdi ateşin birazını bizden savabilir misiniz?' derler. Acaba ateşin bir kısmını ve bir parçasını sizlere uymamız nedeniyle bizden kaldırabilir misiniz? Bizler dünyada iken sizin üzerinizdeki yükleri kaldırıyorduk.

Mü'min 40:48

O büyüklük taslayanlar ise: Hakka karşı böbürlenen kimseler ise: 'Doğrusu hepimiz bunun, ateşin içindeyiz. Sizlere nasıl faydamız dokunsun? Bunu becerebilsek kendimize faydamız olur. Şüphe yok ki, Allah kulları arasında her bir kişiye layık olduğu şeyi, vereceği hükmü verdi' derler. Ve Allah mü'minleri dereceleri farklı farklı olarak cennete, kâfirleri de tabakaları farklı farklı olarak cehenneme koydu. O'nun hükmüne hesap sorabilen yoktur, derler.

Mü'min 40:49

Ateşte bulunanlar, zayıflar ve kibirlenenlerin tamamı, azabın şiddetini tadınca ve hiçbir çareleri kalmayıp sıkıştıklarında cehennem bekçilerine: ateşte bulunanlara azap etmekle görevli meleklere: Bize şefaat etmek için 'Rabbinize duâ edin, bizden bir gün olsun dünyadaki günlerden birgün miktarı olsun azabı, ondan bir parçasını hafifletsin' diyecekler. Onların azabın bir parçasını çok kısa bir zaman miktarı hafifletmesini istemeleri, buna karşılık tamamen kaldırılması yönünde duâ etmemeleri, ya da kısa bir zaman içinde azabın çoğunun hafifletilmesini istemeleri, azabın tamamen kaldırılmasının imkânsız olduğunu bilmelerinden dolayıdır.

Mü'min 40:50

Onlar:, bekçiler: 'Size peygamberleriniz dünyada iken sürekli olarak açık açık deliller, içinde bulunduğunuz günahların ve inkârın kötü âkibetini gösteren apaçık hüccetler getirmediler mi?' Sizi bu konuda uyarıp da söz konusu delilleri getirmediler mi? derler. Bekçiler bu sözleriyle onları susturmayı ve duâ zamanını kaybettiklerini, böylece dualarının kabul sebeplerini elden kaçırdıklarını onlara azarlayarak belirtmişlerdir. Onlar da: 'Evet' derler. O peygamberler bize bu delilleri getirdiler de bizler yalan saydık. 'O halde mademki durum böyledir, kendiniz yalvarın,' derler. Çünkü dünyada iken böyle davranan kimselere duâ etmek bizim açımızdan imkânsız bir şeydir. Burada cehennemin bekçileri onlara, kendilerinin duâ etmelerini emrederken bu duanın kabul olacağına dair onlara bir ümit vermeyi istemiyorlar. Tam tersine böyle bir ihtimalden ümitlerini kesmeyi ve onların iç yüzlerini ortaya koymayı arzuluyorlar ve bunu şu sözleriyle açıkça ifade ediyorlar: Halbuki kâfirlerin kendileri için yalvarması boşunadır. Burada mastar olan ”duâ" kelimesi, faili olan kâfirlere muzaaf olmuştur. Buna göre âyetin manası, kâfirlerin kendi kendilerine duaları demek olur, ya da bu mastar mef'ulüne de muzaaf olmuş olabilir. Bu durumda ise âyetin manası, başkalarının, kâfirlerin azaplarının hafifletilmesi için yapacakları duâ boşunadır, demek olur. Her iki ihtimalde de yapılacak duâ kabul olunmaz. Çünkü onlar bu duayı kabul olunacak vaktinde yapmamışlardır. Âlimler, kâfirlerin duası kabul olunur demenin caiz olup olmadığı noktasında ihtilâf etmişlerdir. Cumhuru teşkil eden âlimler: ”Kâfirlerin yalvarması boşunadır" âyet-i kerimesi gereğince böyle söylemenin caiz olmayacağı kanaatine varmışlardır. Çünkü kâfir, Allah'a duâ etmez ve çünkü o, Allah'ı tanımaz. Zira kâfir, her ne kadar Allah'ı lâyık olmadığı şeylerle vasfettiğinde ikrar etmiş olsa bile bu ikrarını bozmuş olur. Hadiste rivayet olunan ”Mazlumun duası, kâfir bile olsa kabul olunur," şeklinde yer alan ifade imansız anlamda kâfir değil, nimete nankör anlamda değerlendirilmiş ve anlaşılmıştır. Buna karşılık bazı âlimler, Yüce Allah'ın, İblis’in ”Bana (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver." (A'râf: 14) şeklindeki duasına dayanarak bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Burada İblis insanların dirileceği güne kadar mühlet istemiş, hemen öldürülmemesini temenni etmiştir. Yüce Allah da kendisine cevap olarak ”Haydi sen mühlet verilenlerdensin." (A'râf: 15) buyurmuştu. İşte Yüce Allah'ın, İblis’in duasına bu şekilde cevap vermesi, onun duasını kabul anlamını taşır. Kâfirin duasının kabul olunabileceğini söylemek, buna göre caizdir. Duaları, putların ve benzerlerinin değil Yüce Allah'ın kabul buyurduğu sabit olduğuna göre Allah'ın tevhidini kabul etmek, itaatta ve O'na ibadette samimi olmak, kendisine muhtaç olunduğunu O'na arzetmek mutlaka şarttır. Zira Allah'tan başkası ne dünyada, ne de âhirette hiçbir fayda vermez. Cenabı Allah bizleri ve sizleri hidayete uyanlardan, heva ve hevesinden korunanlardan eylesin.

Mü'min 40:51

Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, onlara tabi olanlara hem dünya hayatında, hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. Âyetin metninde yer alan ve biz anlamına gelen ”nâ" kelimesindeki ”nun", azamet ifade eden ”nun"'dur. Ya da Yüce Allah'ın kendisine ”Biz" demesi sıfatları itibariyledir. Veyahut da bu sıfatların zuhur edip ortaya çıktığı şeyler açısındandır. Yüce Allah'ın dünya hayatında peygamberlerine ve onlara tabi olan mü'minlere yardımcı olması, onların eline apaçık delilleri vermesi, kendilerine zafer bahşetmesi, kâfirlerden köklerini kazıyarak, onları katlederek, esir alarak, ya da bundan başka cezalarla intikam alma fırsatını bahşetmesidir. Bu kuralı, peygamberlerin kendilerine tâbi olan mü'minlerle Yüce Allah'ın bir imtihanı olarak, bazen kâfirler karşısında yenilmeleri zedelemez. Çünkü itibar, işin akibetine ve çoğunlukla nasıl tecelli ettiğinedir. Ve yine zaman zaman meydana gelen yenilgiler, Uhud Savaşı'nda olduğu gibi peygamberin emrine uymamak ve mü'minlerin yaşadıkları bazı olaylarda olduğu gibi dünya arzusu, kendini beğenme ve gurur gibi bir takım arızî sebeplere dayanmaktadır. Ve yine Yüce Allah, düşmanlarından mutlaka öldükten sonra olduğu gibi belli bir süre sonra da olsa intikamını alır. Buna göre âyetin manası: Biz peygambere ve O'nun ardından giden mü'minlere dünyada ve âhirette mutlaka yardımcı oluruz, demektir. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah kıyamet gününü, ”şahitlerin şahitlik edecekleri gün" olarak ifade etmiştir. Bunu yardımın nasıl yapılacağım işaret etmek ve bunun önce geçenlerle, sonradan gelenlerin biraraya toplandıkları esnada peygamberlerin lehine, emirleri tebliğ ettiklerine ve kâfirlerin de bunu yalanladıklarına dair şahitlerin şehadetiyle yapılacağını işaret etmiştir. Burada sözkonusu olan şahitler, melekler ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinden olan mü'minlerdir. Nitekim Yüce Allah bu gerçeği şöyle dile getirir: ”İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasûlün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık..." (Bakara: 143)

Mü'min 40:52

O gün zalimlere özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz. Burada ifade edilen gün ile şahitlerin şahitlik edecekleri gün aynı gündür. Buna göre âyetin manası: Kâfirler bazen özür dileseler de onların kâfirliklerine karşı dilemiş oldukları bu özürleri kendilerine fayda vermez. Çünkü onların mazeretleri geçersizdir. Kendilerine: ”Alçaldıkça alçalırı orada! Bana karşı konuşmayın artık" (Mü'minûn: 108) denilecektir. Özürün fayda vermemesi kendilerine özür dilemeleri için izin verilmeyeceği anlamına da gelebilir. Bu şekilde düşünecek olursak ifade, hem kay Ulayıcının ve hem de kaydın olmadığı kabilinden olur. O gün hiçbir mazeret ileri sürülemez. Artık lanet de, rahmetten uzak kalış da onlarındır, kötü yurt da, cehennem de onlarındır. Mü'minler ise böyle değildir. Onlara kaldıkları yurtları fayda verecektir ve onlar Yüce Allah'ın rahmetine ve güzel yurda erişeceklerdir. Burada ”kötü yurt" denmesi cehennemin hararetinin çok şiddetli ve dibinin çok derin, zînet eşyasının demir, içeceğinin irin ve ağzından çıkacak olan sözün de ”...Daha var mı?" (Kâf: 30) olmasındandır. Zalimlerin en kötüsü de Yüce Allah'ın Lokman (aleyhisselâm)'dan hikâye ederken anlattığı gibi müşriklerdir. Zira Lokman (aleyhisselâm) şöyle der: ”...Doğrusu şirk büyük bir zulümdür.. ."(Lokman: 13) Müşriklerin içinde de en kötüleri münafıklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”Şüphe yok ki, münafıklar cehennemin en alt katındadırlar." (Nisa: 145) Çünkü onlar mü'minleri alaya alan kimselerdir. Şu halde aklı başında olan kişi zulümden kaçınmalıdır. Bunu ister Allah'a ortak koşmak ve günah işlemek suretiyle kendine yapmış olsun, isterse şeref ve haysiyete dokunmak, mal çalmak ve benzeri şekilde başkalarına yapmış olsun farketmez. İnsan zalimlerin ”Rabbimiz, bizi çıkar. (Önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım..." (Fâtır: 37) diyecek oldukları ve Yüce Allah'ın da ”...Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? Şimdi tadın (azabı!). Zalimlerin yardımcısı yoktur." (Fâtır: 37) diye cevap verecek olduğu o günden sakınmalıdır. Rivayete göre cehennemlikler o kadar şiddetli ağlarlar ki, sonunda göz yaşı yerine kan ağlamaya başlarlar. Bunun üzerine cehennem meleği Malik sorar: ”Bu ağlama ne kadar güzel bir ağlama, ama keşke dünyada olsaydı." Buradan anlaşılacak ki, özür dileme ve ağlamanın âhirette hiçbir faydası olmayacaktır. Şu halde aklı başında kimse dünyada iken pişmanlık duyarak durumunu düzeltip takvaya sarılarak âhirette rahat etmesi için dünyadaki kusurlarını telâfi etmeye baksın ve böylece peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlihlerle birlikte yüce derecelere ulaşmış olsun. Kim bu sıralanan kişilerin zümresine dahil olmak isterse, durumunu onların durumuna, yaşantısını da yaşantılarına uydursun. Çünkü Allah dünyalarında ve anketlerinde onlara yardım eder. Zira Allah'a ve peygambere itaat, kulu meramına ve duasını kabul edilen dualar sınıfına ulaştırır. Rivayete göre sahabilerden biri Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle sorar: ”Ya Rasûlallah! Sen cennette yüce derecelerde olacağına göre seni orada nasıl göreceğiz?" Bu soru üzerine Yüce Allah şu âyet-i kerimeyi indirir: ”Kim Allah'a ve Rasûle itaat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır." (Nisa: 69) Şu halde mutlaka Allah'a itaat şarttır. Şayet bu emre aykırı davranılmışsa tevbe kapısı da açıktır.

Mü'min 40:53

Yemin olsun ki, Biz Mûsa'ya, Mûsa b. Imrân'a sırf ihsanımızla hidayeti, kendisiyle doğru yolu bulacak olduğu mucizeleri veya sahifeleri ve şeriatleri verdik ve İsrail oğullarına, akıl sahipleri için, aklı sağlam olanlar ve bu akla göre amel edenler için, -yoksa akletmeyenler için değil. - bir öğüt, hatırlatma ve nasihat olarak ve doğruluk rehberi olan hidayet ve sapıklığı beyan eden kitabı miras bıraktık. Âyet metninde ”miras bırakma" fiili kullanılmaktadır. Gerçek miras bırakma, ancak mal ile ilgili olduğundan kelimeyi gerçek manasına almak imkânsızdır. Şu halde miras bırakma fiilinden mecazen verme manası kastedilmiş olmaktadır ve böylece işaret edilmektedir ki, peygamberlerin mirası ancak ve ancak ilimdir ve din konusunda hidayete götüren kitaptır. Buna göre âyetin manası şu şekilde olur: Biz Mûsa'dan sonra İsrailoğullarma Tevrat'ı bıraktık. Zira din ile ilgili olarak hidayet rehberi olan diğer şeylerin hepsi Mûsa (aleyhisselâm)'nın vefaatıyla yürürlükten kaldırılmışlardır. Âyet metninde yer alan ”hüdâ" (doğruluk rehberi), ”zikrâ" (öğüt) kelimeleri arasında fark vardır. Çünkü ”hüdâ", başka bir şeye delil ve rehber olan şey demektir. Bir şeyin hidayet rehberi olabilmesi için bilinen, sonra da unutulan bir şeyin zikredilmesi şart değildir. Buna karşılık ”zikrâ" böyle değildir. Tezekkür (hatırlama), tedebbür (iyiden iyiye düşünme) böyle değildir. Peygamberlerin kitapları içinde bu iki kısmın ikisi de vardır. Çünkü bazıları doğrudan doğruya bizzat kendileri doğruluk rehberidirler. Bazıları da daha önce geçen ilâhî kitaplardaki birtakım öğütleri ihtiva etmektedir.

Mü'min 40:54

Yemin olsun ki, Biz Mûsa'ya, Mûsa b. Imrân'a sırf ihsanımızla hidayeti, kendisiyle doğru yolu bulacak olduğu mucizeleri veya sahifeleri ve şeriatleri verdik ve İsrail oğullarına, akıl sahipleri için, aklı sağlam olanlar ve bu akla göre amel edenler için, -yoksa akletmeyenler için değil. - bir öğüt, hatırlatma ve nasihat olarak ve doğruluk rehberi olan hidayet ve sapıklığı beyan eden kitabı miras bıraktık. Âyet metninde ”miras bırakma" fiili kullanılmaktadır. Gerçek miras bırakma, ancak mal ile ilgili olduğundan kelimeyi gerçek manasına almak imkânsızdır. Şu halde miras bırakma fiilinden mecazen verme manası kastedilmiş olmaktadır ve böylece işaret edilmektedir ki, peygamberlerin mirası ancak ve ancak ilimdir ve din konusunda hidayete götüren kitaptır. Buna göre âyetin manası şu şekilde olur: Biz Mûsa'dan sonra İsrailoğullarma Tevrat'ı bıraktık. Zira din ile ilgili olarak hidayet rehberi olan diğer şeylerin hepsi Mûsa (aleyhisselâm)'nın vefaatıyla yürürlükten kaldırılmışlardır. Âyet metninde yer alan ”hüdâ" (doğruluk rehberi), ”zikrâ" (öğüt) kelimeleri arasında fark vardır. Çünkü ”hüdâ", başka bir şeye delil ve rehber olan şey demektir. Bir şeyin hidayet rehberi olabilmesi için bilinen, sonra da unutulan bir şeyin zikredilmesi şart değildir. Buna karşılık ”zikrâ" böyle değildir. Tezekkür (hatırlama), tedebbür (iyiden iyiye düşünme) böyle değildir. Peygamberlerin kitapları içinde bu iki kısmın ikisi de vardır. Çünkü bazıları doğrudan doğruya bizzat kendileri doğruluk rehberidirler. Bazıları da daha önce geçen ilâhî kitaplardaki birtakım öğütleri ihtiva etmektedir.

Mü'min 40:55

Şimdi sen sabret. Sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Peygamberlere yardım edileceğine dair Rabbinin vaadini ve Mûsa (aleyhisselâm)'ya yaptıklarımızı işitip duyduğuna göre artık sen müşriklerden görmüş olduğun eziyetlere sabret. Bu âyet-i kerime, cihada izin veren âyetle nesih olunmuş (yürürlükten kaldırılmış) değildir. Çünkü sabır her zaman hoşgörülen bir şeydir. Çünkü Allah'ın yardım edeceğine, İslâm dinini bütün dinlere üstün kılacağına, Mekke'nin fethine ve benzerlerine dair yardım vaadi gerçektir. Bundan dönülmesine asla ihtimal yoktur. Bazı zamanlar daha evlâ ve uygun olanı terketme biçiminde işlemiş olduğun birtakım ihmalleri telâfi etmek için Günahının bağışlanmasını iste. Çünkü Allahü teâlâ senin dinine yardımda ve onu bütün dinlere hakim kılmada sana yeter. Bazı âlimler âyeti böyle anlamamışlardır. Onlara göre Yüce Allah'ın bu emri, Peygamberinin derecesini artırmak ve kendisinden sonra gelen ümmetine bir örnek olması için yapılmış olan ibadete ve kulluğa çağrıdır. Başka bazı âlimlere göre âyetin manası öyle de değildir. Asıl mana şudur: Sen ümmetinin günahlarının bağışlanmasını iste. Ancak zahir olan şu ki, Yüce Allah, bu âyet-i kerimede neyi murad etmişse onu söylemektedir. Bizlerin peygamberler günah işlemekten masum oldukları için Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Zenb (günah) isnadında bulunmamız her ne kadar caiz değilse de Yüce Allah burada neyi söylemeyi murad etmişse onu söylemektedir. Akşam-sabah Rabbini hamd ile tesbih et. Allah'a hamdederek O'nu tesbih etmeye devam et, ya da ” Sübhânellâhi ve bihamdihî" sözünü tekrarlamaya devam et. Âyet metninde yer alan ”aşiyy ve ibkâr" (sabah, akşam) kelimeleriyle sadece bu iki vakit değil, bütün vakitlerde Alllah'ı tesbihe devam edilmesi kastolunmaktadır. Çünkü ”ibkâr" günün ilk saatlerinden yarısına kadar olan zamanı, ”aşiyy" kelimesi de günün yarısından ertesi günün ilk saatlerine kadar olan yarıyı ifade etmektedir. Böylece aşiyy ve ibkârın içine bütün vakitler dahil olmuş olur.

Mü'min 40:56

Allahü teâlâ katından kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında münakaşa edenler ve bunları inkâr edenler var ya! Allah'tan gelen kesin bir delil ile mücadele -bunu getirmek imkansız olmakla birlikte- ifade ediyor ki, din konusunda söz söyleyebilmek için mutlaka kesin ve net delillere dayanmak gerekir. Hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde asla yetişemeyecekleri bir büyüklükten başka bir şey yoktur. Bu âyet-i kerimede göğüs anlamına gelen ”sudur" kelimesi ile kalp ifade olunmuştur. Çünkü göğüs kalbin bulunduğu yerdir. Hasr yoluyla ifade edilmesinden anlaşılmaktadır ki, onların kalpleri, kibirden başka her şeyden mahrumdur. Bir başka ifadeyle onların kalplerinde ancak Hakka uymayıp böbürlenmek, fikir ve öğrenmekten büyüklenmek vardır. Ya da kalplerinde başkanlık, peygamber ve mü'minlerden önde olma düşüncesi vardır. Ya da onların kalplerinde haset ve zulümlerinden dolayı Ey Rasûlüm Muhammed, peygamberliğin sana değil, onlardan birisine gelmesi isteği vardır. Bu sebeple peygamberlik hususunda mücadele ediyorlar. Çünkü tartışma konusu odur. Ancak bunlar kibirlerinin gereği olan âyetleri defetme amaçlarına, asla ulaşamayacaklar. Çünkü Ben, o âyetlerin nurlarını bütün âleme yayıyorum. Ve senin değerini ve kadrini bütün yaratıkların üstüne çıkarıyorum. Ve sana senin için takdir etmiş olduğum önderliği ve peygamberliği veriyorum. Sen Allah'a sığın, O'na, kıskananların hilesinden ve sana zulmedenlerin zulmündan kurtuluşa ermek için sığın. Şüphesiz O, sizin sözlerinizi işiten ve fiillerinizi görendir. Bazı âlimlere göre münakaşa eden bu kimseler Yahudilerdir. Onlar, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle diyorlardı: ”Sen Tevrat'ta adı geçen bizim peygamberimiz değilsin. Tam tersine o, el-Mesîh b. Dâvud'dur ve Rasûlüllah'ın ortaya çıkan bir deccal (yalancı) olduğunu söylüyorlardı. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: ”Kıyamet, yalancı deccaller ortaya çıkmadıkça kopmayacaktır. Bunların sayısı otuza yakın olup hepsi de kendilerinin, Allah'ın elçileri olduklarını iddia edeceklerdir" (19) Bu kişiler insanları sapıtan önderlerdir. Deccallerden ve saptıran her türlü fitneden Yüce Allah'a sığınırız. 19- Hadisi Tirmizî Fiten bölümünde 2219 numarada, Ebû Dâvud, Melâhirn bölümünde rivayet ederler. Tirmizî bu hadis için Hasen, Sahih hadistir, der. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/390. Müfessirler derler ki,: ”Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında münakaşa edenler... ” âyet-i kerimesi her ne kadar Mekke müşrikleri hakkında inmiş ise de, âyetin manası geneldir ve bâtıl yere mücadele eden herkesi kapsamaktadır. Çünkü itibar, lafzın hususî iniş sebebine değil, kapsamış olduğu genel manayadır.

Mü'min 40:57

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, -bu ifade hakkı ispat için getirilmiş bir ifadedir ve âyet-i kerime, onların mücadele ettikleri en meşhur konuyu yani öldükten sonra dirilmeyi açıklamaktadır.- insanların ikinci defa yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Kudret açısından daha büyük bir göstergedir. Daha büyük ve zor olanı herhangi bir ana cevher ve madde olmaksızın yaratmaya kadir olan kimsenin, ondan daha hafifini yaratmaya da gücünün yetmesi gerekir. Mevcut unsur ve maddeden daha zayıf ve daha hakirini yaratmak haydi haydi mümkündür. O halde nasıl oluyor da Yüce Allah'ın, gökleri ve yeri yaratmış olduğunu itiraf ediyorlar; ama öldükten sonra dirilme günü yeniden yaratmayı inkâr ediyorlar. Fakat insanların çoğu kâfirler, yeniden yaratmanın, ilk yaratmadan daha kolay olduğunu bilmezler. Çünkü bakışlarında ve düşüncelerinde noksanlık vardır. Zira aşırı derecede gaflete gömülmüşler ve heva ve heveslerine uymuşlardır.

Mü'min 40:58

Körle gören, gafil ile basiret gözü açık olan... Âyetin metninde geçen ”âmâ" (kör) kelimesiyle, kalbi kör olup âyetleri göremeyen ve bunların vasıtasıyla hüküm çıkaramayan kimseler kastolunmaktadır. Yine âyetin ifadesiyle ”basîr" (gören) kelimesi ile de âyetleri görebilen ve bunlardan gerekli sonuçları çıkarabilen kimse kastedilmiştir. Nitekim şâir şöyle der: Ey Ülker yıldızı ile Süheyl’i evlendiren Bu nasıl nikâh Allah aşkına! Süheyl-i Yemânî gider Yemen'e Ülker doğrulur dosdoğru Şam'a. Yani nasıl ki, Ülker yıldızı ile Süheyl-i Yemânî birbirine eşit değildir, işte mü'minle kâfir, âlimle cahil de birbirlerine denk değillerdir. İnanıp iyi amellerde bulunanla Yüce Allah bu son ifadeyi bir önceki âyetin son kelimesi olan ”hasır" (gören) kelimesine yakın olduğu için öncelikle getirmiştir. Bu da belagat sanatının bölümlerinden birini teşkil eder. Bu ifadeyle kastolunanlar ise iyi olan kişilerdir, kötülük yapan bir olmaz. Buna göre âyetin manası: İyi amel işleyenle kötülük yapan, bir başka ifadeyle sâlih kul ile sâlih olmayan kimse bir değildir. Şu halde bu iki zümrenin birbirinden farkını ortaya koyacak farklı durumlarının olması şarttır. İşte bu farklı durum yeniden dirildikten sonra meydana gelecektir. Bu ifade, dirilmenin ve cezanın gerçek olduğuna dair bir başka delili teşkil etmektedir. Âyet metninde kötülük yapan kimse kelimesinin başına fazladan ”lâ" getirilmesi, söz uzayıp gittiği için iki zümrenin bir olmayacağına dair ifade edilen olumsuzluğu pekiştirmek içindir. Çünkü maksat kötü kimsenin iyi amel işleyenle bir olmayacağını ifade etmektir. Zira nasıl ki, iyi amel işleyen kimse kötü ile bir değildir, kötülerin layık olduğu hakirlik ve zavallılık da iyi amel işleyenler için söz konusu değildir. Aynen bunun gibi kötü olan kimse de iyi amel işleyen gibi değildir. İyi amel işleyenin lâyık olduğu fazilet ve keramet açısından ona denk değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz! Ey mücadele eden kâfirler! Sizler her ne kadar iyice düşünmenin gafletten daha hayırlı olduğunu ve bunların birbirine denk olmadığını, ayrıca iyi amelin, fasid ve bozuk amelden daha iyi olduğunu biliyorsunuz da yine de çok az düşünüyorsunuz, ya da hiç düşünmüyorsunuz. Âyet, hiç düşünmüyorsunuz anlamına da gelebilir. Çünkü bazen bir şeyin yokluğu, o şeyin azlığı söylenerek ifade olunabilir.

Mü'min 40:59

Kıyamet günü mutlaka gelecektir... Burada âyet, kıyametin gelmesini ”lam" harfiyle ”mutlaka" şeklinde pekiştirmektedir. Çünkü hitab edilen zümre kâfirlerdir. Bunda kıyametin gelişinde deliller ve alâmetler açık olduğu için hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu yani kâfirler buna inanmazlar. Bir şeyin hakikatine değil de sadece dış yüzüne baktıklarından dolayı bakış açılarının eksikliği ve maddî şeyleri anlama güçlerinin noksanlığı sebebiyle buna inanmazlar. Bu söz konusu inkâr ve yalanlama Yüce Allah'ın korumuş olduğu ve kalbine inayet nazarıyla baktığı kimseler bir yana, bütün nefislerin yapısı ve karakteridir. Rivayete göre sırat yedi köprüdür. Birinci köprüde yani köprülerin en zorunda kula, imanı sorulur. Bu köprü, köprülerin en önemlisi ve üzerinde durulamayacak en kayganıdır. Kul, eğer imanı getirebilmişse bu köprüden geçer. Buna karşılık getirememişse Esfel-i Sâfilîn'e yuvarlanır. İkinci köprüdeyse namazı sorulur. Üçüncüde zekâtı, dördüncüde de Ramazan orucu, beşinci köprüde haccı, altıncıda iyiliği emredip etmediği, yedincide de kötülüğü yasaklayıp yasaklamadığı sorulur. Eğer kul, bütün bunlara cevap verebilirse kurtulur. Veremezse cehenneme yuvarlanır. Dinin temeli, iman ve tevhiddir. Ardından bu temel üzerine öteki vacipler bina olunur. Malik b. Dinar (rahimehullah) der ki,: ”Basra'da bir topluluk gördüm. Cenaze taşıyorlardı, fakat aralarında cenazeyi teşyi eden hiç kimse yoktu. Kendilerine cenazenin durumunu sordum. Dediler ki,: 'Bu adam büyük günahkârlardandı.' Malik b. Dinar sözüne şöyle devam etti: ”Cenazenin namazını kıldım. Onu kabre indirdim. Sonra bir gölgeye çekildim, uykuya dalmışım. Rüyamda iki melek gördüm, semadan indiler, ölünün kabrini yardılar ve meleklerden birisi kabre indi. Sonra: 'Bunu, cehennemliklerden yaz. Çünkü organlarından hiçbirisi günahtan uzak kalmamış,' dedi. Diğer melek: 'Acele etme,' dedi. Sonra o da indi ve arkadaşına şöyle dedi: 'Ben bu kişinin kalbini yokladım ve onu imanla dopdolu buldum. Bu adamı kendisine rahmet olunanlardan yaz.'" İnsanın kalbi tevhid, Allah'a ve âhiret gününe imanla sâlih ve düzgün olunca Yüce Allah'ın, o kişinin işlemiş olduğu günahları bağışlayacağı umulur. Kıyamet günü hakkında şüpheye düşenler, bunun delilleri ve alâmetleri gayet net olduğu halde şüpheye düşüyorlar. Ama iman ve ıyân (yakîn) ehli olan kimseler ise kıyameti sanki önlerinde hazırmış gibi görüyorlar. ”Rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hârise'ye sorar: ”Ey Harise nasıl sabahladın?" Harise cevap verir: 'Gerçekten mü'min olarak sabahladım.' Rasûlüllah sorar: ”Ey Harise! Her sözün bir gerçeği vardır. Senin imanının gerçeği nedir?" Harise der ki,: 'Nefsimi dünyadan çektim, aldım. Dünyanın gündüzlerini susuz, gecelerini uykusuz geçiriyorum. Benim katımda dünyanın taşıyla altını bir oldu. Sanki ben cennetliklere bakıyorum. Onlar birbirlerini ziyaretle meşguller. Cehennem ehline bakıyorum. Bağıra bağıra ağlıyorlar ve Rabbimin arşına bakıyorum. Önümde sanki durmaktadır.' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Sen hakikati öğrenmişsin. Bundan ayrılma."(20) Yüce Allah'tan bizleri dünyada ve âhirette arzularına nail olan ve iyi amel işleyen sâlihlerden eylemesini dileriz.

Mü'min 40:60

Rabbiniz şöyle buyurdu: Ey insanlar! 'Bana duâ edin, Benim bir olduğuma inanın, Bana ibadet edin kabul edeyim. Size sevap vereyim. Burada ”kabul edeyim" kelimesini, size sevap vereyim şeklinde tefsir etmemiz, âyetin bundan sonra devamında gelen ”Çünkü Bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir" ifadesine dayanmaktadır. Çünkü Bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar Bana itaat etmeyip böbürlenenler aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.' Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat Yüce Allah'ın subûtî sıfatları olduğunu kabul ederler ve Allahu teâlâ'yı lâyık olmadığı şeylerden tenzih ederler. Onlar, Yüce Allah'a duâ ederler. Hiçbir mü'min yoktur ki, Allahü teâlâ'ya duâ etsin ve O'ndan herhangi bir şey istesin de Allahü teâlâ da ona, ya dünya da ya da âhirette vermesin. Bazen, duaların karşılığını âhirette verir. Yüce Allah, duâ eden kuluna şöyle söyler: ”Bu, senin dünyada iken talep ettiğin şeydi ve Ben onu senin için muhafaza ettim." Kul, karşılaşmış olduğu bu sevabı görünce, keşke Yüce Allah bana dünyada hiçbir şey vermeseydi, diye temenni eder. Duâlarm kabul olunduğu bir takım yerler vardır: Arafat ve orada vakfede geçen zamanlar duanın kabul edileceğinin umulduğu anlardır. Ve yine ibadet edilen bütün yerler ve bütün itaat saatleri, duaların kabul olunacağının umulduğu saatlerdir. Çünkü Allahü teâlâ kulunu emretmiş olduğu yerde görünce ondan hoşnut olur ve duasını kabul eder. Duanın bir takım edepleri vardır. Bunlar: Duaya başlarken tevbe etmek ve Allah'ı hamdetmek, O'nu övmek, ardından Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât-ü selâm getirmek ve helâl yemektir. Duanın kabulü için denenmiş panzehir budur. Ayrıca insanın kendinde güç ve kuvvet görmemesi, Allah'tan başkalarına sığınmayı terketmek, Yüce Allah'a hüsn-ü zan beslemek, bütün ilgisini O'na hasretmek, kalbinde Allahu teâlâ'yı daima hazır bulundurmak, çok duâ etmek, muhtaç olduğunu ortaya koymak da duanın kabulü için gerekli hareketlerdendir. Bütün bunlara rağmen mesele Yüce Allah'ındır. O, dilediğini yapar. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Yüce Allah'tan istediğinizde, avuçlarınızın içiyle isteyiniz. Yoksa elinizin sırtı ile değil. Duanızı bitirdiğinizde elinizi yüzünüze vurunuz. Yüce Allah'tan istenen şeyler arasında, O'ndan afiyet dilemekten daha güzel bir şey istenmemiştir"(21) Müstehap olanı duâ esnasında kişinin ellerini göğsü hizasına kaldırmasıdır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), İbn Abbas'ın rivayetine göre, o şekilde duâ ederdi. Efdal olanı iki avcunu açmak ve arasını aralık bırakmaktır. Duâ eden bir avcunu öbürünün üzerine koymaz. 21-Hadisi Ebû Davud, İbn Mâce, Taberânî ve Hakîm rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/118. Yüce Allah bizleri duâ eden, kendisine ihlâsla ibadet eden kullarından eylesin.

Mü'min 40:61

İçinde gündüzün meşakkatinden ve çilesinden dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için de gündüzü yaratan Allah'tır. Yüce Allah dinlenmek için geceyi yaratmıştır. Çünkü gece, serin ve rutubetli olduğu için insandaki harekete dair güçler zayıf olur. Zira gece, karanlık olduğu için duyuların sükûnuna yol açar. Böylece insanın nefsi, kuvveti, duyuları yapacak işleri azaldığı için istirahat eder. Gündüzü ise Yüce Allah, içinde her şeyin görüldüğü bir nesne olarak yaratmıştır. Ya da gören kimseler gündüz vasıtasıyla eşyayı görürler. Gündüz, hararetli ve sıcak olduğu için rızkım kazanmada insanın hareketlerini, güçlendirir. Görme fiilinin gündüze isnad olunmasında mübalağa vardır. Bazı âlimlere göre âyetin manası şöyledir: ”Yüce Allah içinde dinlenesiniz diye geceyi karanlık, gündüzü de etrafa yaydasınız, Yüce Allah'ın ihsanından arayasınız diye görücü olarak yaratmıştır. Burada gecenin karanlık olduğu, gündüzün aydınlık olma deliliyle hazfedilirken, gündüzün ”yeryüzüne dağılma ve yayılma" bölümü gece ile ilgili âyetin karînesiyle anlaşıldığından hazf olunmuştur." Şüphesiz Allah insanlara karşı geceyi ve gündüzü yaratmak suretiyle büyük lütufkârdır. Hiçbir fazilet Allah'ın lütfuna eşit ve denk de değildir. Fakat, insanların çoğu şükretmezler. Onlar, Allah'ın fazlına ve ihsanına karşı nimet vereni bilmedikleri ve nimetin bulunduğu yerlerden gafil oldukları için şükretmezler. Bir başka ifadeyle nimetin ne kadar değerli olduğunu bilmezler. Nimetin değerini onu ancak kaybettikleri zaman anlarlar. Bu tıpkı şuna benzer: -Allah korusun- Bazı kimseleri bazı zâlimler derin, kapkara bir kuyuya hapsederler. Hapse giren bu kişi temiz havanın kıymetini ve ışık nimetinin değerini işte o zaman anlar.

Mü'min 40:62

İşte O, ulûhiyeti ve Rab'lığı gerektiren fiilleri tek başına nefsinde bulunduran her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka tanrı yoktur. Burada birden çok haber (yüklem) mevcuttur. Bu yüklemlerden bir önceki, bir sonrakinin manasını tahsis etmekte (daraltmaktadır) ve bu yüklemler aynı zamanda ifade etmektedir ki, kâinatta mevcut olan her şeyi daha önce bir benzeri olmaksızın yoktan var eden Allahü teâlâ'dır. O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz? Özel olarak Allahu teâlâ'ya ibadeti bırakıp da O'ndan başkasına ibadete nasıl ve neden dolayı döndürülüyorsunuz?

Mü'min 40:63

Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, işte böyle döndürülür. İşte hiçbir dayanağı ve temeli olmayan böylesi tuhaf bir döndürülüşle döndürülür. Onlardan önce ya da sonra bütün inkarcılar da Allah'a ibadetten döndürülürler.

Mü'min 40:64

Yeri sizin menfaatiniz ve ihtiyaçlarınız için yerleşim alanı, yerleşim, sebat ve sükûn mekânı göğü de bir bina kılan, bir başka ifadeyle sizin üzerinizde göğü de yükseltilmiş ve bina edilmiş kubbe kılan Allah'tır. Ayetin metninde yer alan ”bina" kelimesiyle aynı kökten türeme olarak Arapların büyük çadırlarına ”ebniyetü'l-arab" denmiştir. ”Göğün bina kılınması" şu sebepledir: İnsan, semaya baktığı zaman onu sanki yeryüzü boşluğunun üzerine kurulmuş bir kubbe gibi görmektedir. İşte bu görünüş gözönüne alınarak söz konusu ifade kullanılmıştır. Size şekil verip de şekillerinizi güzel yapan... Bu ifade Yüce Allah'ın insanların nefislerine ilişkin ihsanı ve fazlını beyan etmektedir. Ayetin metninde ”feahsene" (güzel yaptı) fiilinin başındaki ”fa" harfi tefsir harfidir. Çünkü Allahü teâlâ'nın insanları belli bir şekle sokması ihsanın bizatihi kendisidir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)Tn şu hadis-i şerifinde de ”fa" harfi, aynı şekilde tefsir harfidir: ”Yüce Allah beni terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı." (22) Burada da ”ihsan" (güzel yapmak) ”terbiye etme'nin bizatihi kendisidir. Bu açıklamaların ışığı altında âyet-i kerimenin manasını verecek olursak şu şekilde deriz: Allah sizi en güzel biçimde yaratmıştır. Zira sizleri ayakta durabilen, cildi pürüzsüz, organları ve şekli birbiriyle uyumlu, her türlü işi ve her türlü mükemmelliği yapabilecek ve gerçekleştirebilecek şekilde yetenekli yarattı. 22- Hadisi Sem'ân İbn Mes'ud'dan Edebu'l-İmla'da şu şekilde rivayet eder: ”Rabbim beni terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı." Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/59. İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki,: ”Allahü teâlâ Ademoğlunu ayakta durabilen mutedil, yiyeceğini eliyle ağzına götürebilen bir yetenekte yarattı. Âdemoğlundan başkası ise yiyeceğini eliyle değil, ağzıyla alıp, yer. Allahü teâlâ ”...şu emin beldeye yemin ederim ki, Biz, insanı en güzel biçimde yarattık." (Tîn: 4) âyet-i kerimesinde işte bu manaya işaret etmektedir." Ve sizi lezzetli yiyecek maddelerinden temiz ve güzel şeylerle rızıklandıran Allah'tır. Bazı âlimler derler ki,: ”Temiz ve güzel şey" insanların hoş ve temiz buldukları değildir. Tanı tersine asıl temiz ve hoş olan Hak teâlâ'nın hoş ve güzel bulduğudur. Çünkü O, ”Temiz ve hoştur, ancak temiz ve hoş olanı kabul eder."(23) Yüce Allah'ın, kulundan kabul etmiş olduğu temiz ve hoş şey, kulun kazancından olup o da güzel sözdür. Bu söz ”Lâ ilahe illallah" sözüdür. Nitekim Yüce Allah bu konuya değinirken şöyle buyurur: ”O'na ancak güzel sözler yükselir, (ulaşır)." (Fâtır: 10) Kısacası hoş ve güzel şeyler çeşit çeşittir: Rızıkların hoş ve güzelleri vardır. Zikirlerin ve hallerin de hoş ve güzel olanları vardır. İşte Yüce sıfatlarla sıfatlanan ve zikrolunan Allah sizin ibadetinize lâyık olan Rabbinizdir. Alemlerin insan, cin ve bunların dışında diğer bütün mahlûkattan oluşan bütün âlemlerin Rabbi olan mâliki ve yetiştiricisi olan Allah münezzehtir. Herkes O'nun hükümranlığı altındadır. Zatında, vücudunda ve her türlü ahvalinde O'na muhtaçtır. İşte bu Allah zâtı ile kullukta kendisine herhangi bir ortağın olmasından münezzehtir ve mukaddestir. Çünkü bunca nimet arasında hiçbir şeyde O'nun şeriki ve ortağı yoktur.

Mü'min 40:65

O, daima diridir. O, zatıyla hakiki hayata sahip tek ilâhtıı;. Asla ölmez ve mahlûkatı öldürür. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Çünkü gerek zâtında, gerek sıfatlarında ve gerekse fiillerinde O'na benzeyen hiçbir varlık yoktur. O halde dinde ihlâslı ve samimi kişiler olarak gerek açık, gerek kapalı şirkten uzak, itaatınızda samimi kişiler olarak O'na duâ edin. Bütün kudret ve yaratma gücünün sadece O'nun elinde olması dolayısıyla O'na ibadet ve duâ edin. Her türlü övgü, hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Rabbinizin size olan nimetlerine ve size emretmiş olduğu bu duâ sebebiyle ihsanına hamd edin. İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki,: ”Her kim 'Lâ ilahe illallah' derse bunun ardından 'Elhamdü lillâhi rabbi'l-âlemin' (Hamd âlemlerin Rabbi Allah içindir.) desin."

Mü'min 40:66

Rivayete göre Kureyş kâfirleri Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Baban Abdullah'ın ve deden Abdülmuttalib’in dinine neden bakmıyorsun? Neden onların dinine tabi olmuyorsun?" diye sorar. İşte bu soru üzerine Yüce Allah şöyle buyurur: Ey Rasûlüm Muhammed! De ki,: 'Bana Rabbimden apaçık deliller gelince Rabbimden Kur'ânî âyetler gelince sizin, Allah'ı bırakıp o taptıklarınıza, putlarınıza kulluk etmem bana yasaklandı. Bu âyet-i kerimede ”yasaklanma", ”apaçık deliller gelince" yapılmaktadır. Çünkü Ehl-i Sünnete göre Şeriat gelmedikçe ne yasaklama ve ne de vücup vardır. Âyeti şu şekilde açıklamak da mümkündür: Rasûlüllah Şeriatten önce de aklen o putlara ibadet etmekten yasaklı idi. Çünkü ortada Yüce Allah'ın tevhidine dair güçlü deliller vardı. İşte bu aklî yasaklık Şeriatle pekiştirilmiş olmaktadır, ya da yasaklık her ne kadar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gibi gözüküyorsa da maksat O'nun dışmda başkalarıdır şeklinde bir açıklama yapmak da mümkündür. Ve bana âlemlerin Rabbine kendisine boyun eğerek ve dininde O'na ihlâslı olarak teslim olmam emredildi.'

Mü'min 40:67

Ey Âdemoğulları! Babanız Âdem’i topraktan yaratmış olması dolayısıyla Sizi topraktan, sonra meniden, yaratan O'dur. Bir başka ifadeyle ilk babanız Âdem’i topraktan yarattıktan sonra ayrı ayrı her birinizi meniden yaratan O'dur. Râğıb der ki,: ”Arapçada ”nutfe" saf su demektir. Bu kelimeyle erkeğin suyu, bir başka ifadeyle rahime bırakılan sırt omurgası suyu (sperm) kastolunmaktadır." Nitekim İbn Sina bir beytinde şöyle söyler: Fazla cima yapma, dikkat! Çünkü o, rahme akan suyudur hayat! Bu açıklamalara göre âyetin manası: Aslınız Âdem’i topraktan, sonra da sizi nesiller boyu nutfeden (spermden) yaratan O'dur. Ya da her birinizi topraktan yaratan O'dur. Bu mana her bir insanın meniden yaratılmış olması itibariyledir. Çünkü meni kandan oluşmaktadır. Kan ise hayvani ve bitkisel gıdalardan yapılır. Hayvani gıdalar sonunda mutlaka bitkisel gıdalara varır. Aksini düşünürsek o zaman hayvanların sonsuza dek teselsül etmesi gerekir. Bu da bâtıldır. Bitkiler ise ancak sudan ve topraktan meydana gelirler. O halde sonuç olarak meniden yaratılan her bir insan, topraktan yaratılmış olur. Sonra bir kan pıhtısından yaratan, Âyet metninde yer alan ”aleka" donmuş kan demektir. Çünkü meni ana rahmine düştükten kırk gün sonra bu şekle bürünür.(24) Sonra bebek olarak çıkaran, O'dur. Burada yer alan ”tıfl" körpe olan çocuk demektir. Ayrıca tıfl, her şeyin veya her doğan yavrunun küçüğüne denilir. Tıfıllık çağı, çocuğun çığlık atarak dünyaya geldiği andan, altı yaşın bittiği zamana kadar geçen süredir. ”Tıfl" kelimesi çoğul değil, tekildir. Âyetin manası böyle olabileceği gibi, bir başka ihtimale göre şöyle de olabilir: Sizlerden her birinizi daha sonra peyderpey büyümek üzere bebek iken ana karnından çıkaran O'dur. Sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, kuvvetçe ve akılca kemale erişmeniz için sizi yaşatan O'dur. Âyet metninde geçen ”eşüdd" hakkında Kamus'ta şöyle söylenir: ”Bu kelime kuvvet anlamına olup tekildir. Bu çağ, insanın on sekiz yaşıyla otuz yaşı arasındaki dönemdir. İnsan yirmi bir yaşma girince Arapçada 'eşüddüne girdi' denilir. Çünkü bu çağda insanın kemikleri sertleşir ve organları güçlenir." Sonra da ihtiyarlamanız için sizi yaşatan O'dur. Bir başka ifadeyle ihtiyarlık çağına erişebilmeniz için sizi yaşatan O'dur. Âyetin metninde geçen ”şüyûh" kelimesinin tekili olan ”şeyh", yaşı ilerlemiş kişiye denir. Ya da şeyh, elli veya elli bir yaşından günalan ve bu yaştan itibaren ömrünün sonuna veya seksen yaşına kadar yaşayan kimseye denir. Keşfu' l-Esrâr'da denir ki,: ”İnsanın vücudundaki kıllar ağarınca artık o kimse yaşlanmıştır. Buna karşılık çökme ve kocama çağına girince artık şeyh olmuştur." İçinizden kimi de daha önce eşüdd döneminden çıkıp şeyhlik çağına varmadan önce, ya da eşüdd döneminden önce öldürülmektedir. Tüm bunlar belirlenen bir süreye ulaşasınız... Muayyen ve sınırlı bir vakte kadar sizi yaşatan O'dur. Ki siz o vakti aşamazsınız. Bu vakit ölüm zamanıdır, ya da kıyamet günüdür. Ve aklınızı işletesiniz diyedir. Umulur ki, aklınızı kullanarak bir dönemden diğerine geçişinizde mevcut olan çeşitli hükümleri ve ibretleri aklen kavrarsınız ve bunlarla kuvvetleri ve kudretleri halkeden yaratıcının olduğu hükmüne varırsınız.

Mü'min 40:68

O, hem öldükten sonra dirilme esnasında ve rahimlerde olduğu gibi ölüleri dirilten, hem de ecellerinin geldiğinde ve sorgu sualden sonra kabirde dirileri öldürendir. O, herhangi bir işin olmasını dilediği zaman ol der, o da oluverir. Âyet metninde geçen ”kadâ" kelimesi takdir manasınadır. Burada ”takdir" kelimesi ile onun sonucu olan ”olmayı dileme" kasdolunmuştur. Buna göre âyet-i kerimede sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Allahü teâlâ herhangi bir şeyi takdir edip vücuda gelmesini dilediği zaman yalnız 'ol' der, o da meydana gelmesi için asla herhangi bir şeye dayanmaksızın oluverir. Diriltmenin ve öldürmenin hakikati aslında yoktan varetme ile ilgilidir. Fakat yoktan var olma, hayat olunca bunu ifade eden fiile diriltme denmektedir. Varlıktan yokluğa çevirme de, öldürme olduğuna göre bunu ifade eden fiilin adı da öldürme olmaktadır. Aslında ölüm ve hayatın gerçek yaratıcısı sadece Allahü teâlâ'dır. Yüce Allah'tan başka ne öldüren ve ne de yaşatan vardır. O, hayatın yaratıcısı ve hayatını dilemiş olduğu ne kadar varlık varsa onlara bunu verendir. Ve yine O, herhangi bir sebep dolayısıyla veya sebepsiz olarak dilediği varlıkta hayatı devam ettirendir. Yine bunun gibi Allahü teâlâ ölümü yaratan ve onu canlılardan dilediğine dilediği zaman ve şekilde herhangi bir sebeple veya sebepsiz verendir. Allahü teâlâ'nın yaşatan ve öldüren olduğunu bilen kişi hayata ve ölüme önem vermez. Tam tersine bütün her türlü durumda hayat ve ölüm elinde olan Yüce Yaratıcı'ya her şeyini havale etmiş ve O'na teslim etmiş olur.

Mü'min 40:69

Allah'ın âyetleri hakkında onları savmak ve iptal etmek uğrunda tartışanlara bakmadın mı? Nasıl döndürülüyorlar? Ey Rasûlüm Muhammed! Bu inatçı ve Allah'ın apaçık âyetleri hakkında mücadele eden kişilere bak. Bu apaçık deliller o âyetlere imanı gerektirirler ve kendileri hakkında mücadeleyi yasak ederler. Şimdi sen onların bu feci durumlarına ve bozuk düşüncelerine hayret et. Bak ki, bu Kur'anî âyetlerden nasıl çevriliyorlar. Bu âyetleri tasdik edecekken nasıl dönüyorlar da yalanlıyorlar. Oysa onlara iman ederek yönelmeye sevkeden bunca deliller ve onlardan yüzçevirmeye götürecek bir tane delil yokken nasıl da tasdik etmeyip yalanlıyorlar!

Mü'min 40:70

Onlar, Kitabı, Kur'an'ın tamamını ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi, öteki kitaplarımızı yalanlayanlardır. Onlar yakında yaptıkları tartışmanın ve yalanlamalarının iç yüzünü, cezalarını müşahede ettiklerinde anlayacaklardır. Bu cümle de başlıbaşına bağımsız ve tehdit için getirilmiş olan bir cümledir.

Mü'min 40:71

Boyunlarında demir halkalar la sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır. Âyet metninde yer alan ”ağlâl", ”ğull" kelimesinin çoğuludur. Arapçada ”ğull" insanın elinin ayağının bağlandığı şey, kelepçe anlammadır. Arapçada ”ğulle fulanun" denilir ki, manası filancanın boynuna halka, eline kelepçe vuruldu, demek olur. Yine âyetin metninde geçen ”â'nâk", ”unuk" kelimesinin çoğuludur. Buna göre âyetin manası elleri boyunlarına kelepçeli olarak sürüklenirler demek olur. Ve zincirler olduğu halde... Burada geçen ”selâsil", ”selsele" kelimesinin çoğuludur. Çünkü ”selsele" bir şeyi bir şeye bitiştirmek demektir. Zincir de halkaları birbirine bitişik olduğu için bu ismi almıştır. Sıcak suya sürüklenecekler, yani cehennem bekçileri kendilerini zincirlerle cehennem ateşiyle kızdırılmış suya sürükleyecekler demektir. Bu durumda suya sürüklenen bu kimseler sadece daha fazla hararetin şiddetini hissederler. Çünkü dünyanın ateşiyle kızdırılan şey, cehennem ateşiyle kızdırılalım yetmişte biri kadardır. Dünyanın ateşinin hararetine dayanılamadığma göre acaba cehennem ateşine nasıl dayanılacak! Âyet metninde ”hamım" (sıcak su) kelimesinin başındaki ”fi" harfi, suyun hararetinin onları her yönden kapladığına işaret etmektedir. Bu, tıpkı bir zarfın içindeki nesneleri kuşatması gibidir. Böylece onlar sanki kaynar suyun gözündedirler ve oraya sürüklenmişlerdir. Rivayet olunduğuna göre Ferezdak'ın karısı Nüvâr vefat eder. Hanımın cenazesine Basralıların ileri gelenleri katılırlar. Aynı cenazede Hasen el-Basrî de vardır. Hasan-ı Basrî, Ferezdak'a der ki,: ”Ey Ebâ Firâz! Bugün için ne hazırladın?" Ferezdak: ”Lâ ilahe illallah kelime-i şehadetini" seksen yıldır hazırlıyorum," der. Hanımı toprağa verilince Ferezdak onun kabri başında ayağa kalkar ve şu beyitleri okur: Bana afiyet vermezse, korkarım kahir sonrasından! Kabirden daha yakıcı ve daha dar olmasından! Kıyamet günü gelince bir sevkeden, bana, Sert mi sert... Herkesi sevkeder, acır mı Ferezdak'a! Âdemoğlu, mahvoldu eğer giderse nâr'â Ellerinde ve boynunda zincir, gözleri gömgök, o diyara! Ferezdak bu beyitleri okuduktan sonra ağlar ve orada bulunanları da ağlatır. Sonra da zincirlerle kaynar suya sürüklendikten sonra da ateşte yakılacaklardır. Ateş kendilerini her yönden kuşatmış olarak onunla yakılacaklardır. Âyetin metninde yer alan ”yüscerûn", ”seçere't-tennûr" dan türemiştir. Manası; ”O, fırını yakıtla doldurdu" demek olur. Cehennem ateşinin ortasında bulunan kimseleri bu ateş her yönden kuşatacaktır ve bütün vücutlarının içi ateşle dolu hale gelecektir. Böyle olan bir kimsenin ateşle yanması kaçınılmazdır. Böylece kâfirlerin cehennemde yanmaları en beliğ bir biçimde ifade olunmuştur. Çünkü onlar ateşin ortasında yanarlarken bir yandan da içleri ateşle doldurulmuştur. Bütün bu tasvirlerden maksat, kâfirlerin çeşitli azaplarla azap görecekleri ve bir azaptan diğer bir azaba nakledilecekleridir. İlâhî yâ Rabbî, bizi cehenneminden koru, bizler Sana sığınmaktayız.

Mü'min 40:72

Boyunlarında demir halkalar la sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır. Âyet metninde yer alan ”ağlâl", ”ğull" kelimesinin çoğuludur. Arapçada ”ğull" insanın elinin ayağının bağlandığı şey, kelepçe anlammadır. Arapçada ”ğulle fulanun" denilir ki, manası filancanın boynuna halka, eline kelepçe vuruldu, demek olur. Yine âyetin metninde geçen ”â'nâk", ”unuk" kelimesinin çoğuludur. Buna göre âyetin manası elleri boyunlarına kelepçeli olarak sürüklenirler demek olur. Ve zincirler olduğu halde... Burada geçen ”selâsil", ”selsele" kelimesinin çoğuludur. Çünkü ”selsele" bir şeyi bir şeye bitiştirmek demektir. Zincir de halkaları birbirine bitişik olduğu için bu ismi almıştır. Sıcak suya sürüklenecekler, yani cehennem bekçileri kendilerini zincirlerle cehennem ateşiyle kızdırılmış suya sürükleyecekler demektir. Bu durumda suya sürüklenen bu kimseler sadece daha fazla hararetin şiddetini hissederler. Çünkü dünyanın ateşiyle kızdırılan şey, cehennem ateşiyle kızdırılalım yetmişte biri kadardır. Dünyanın ateşinin hararetine dayanılamadığma göre acaba cehennem ateşine nasıl dayanılacak! Âyet metninde ”hamım" (sıcak su) kelimesinin başındaki ”fi" harfi, suyun hararetinin onları her yönden kapladığına işaret etmektedir. Bu, tıpkı bir zarfın içindeki nesneleri kuşatması gibidir. Böylece onlar sanki kaynar suyun gözündedirler ve oraya sürüklenmişlerdir. Rivayet olunduğuna göre Ferezdak'ın karısı Nüvâr vefat eder. Hanımın cenazesine Basralıların ileri gelenleri katılırlar. Aynı cenazede Hasen el-Basrî de vardır. Hasan-ı Basrî, Ferezdak'a der ki,: ”Ey Ebâ Firâz! Bugün için ne hazırladın?" Ferezdak: ”Lâ ilahe illallah kelime-i şehadetini" seksen yıldır hazırlıyorum," der. Hanımı toprağa verilince Ferezdak onun kabri başında ayağa kalkar ve şu beyitleri okur: Bana afiyet vermezse, korkarım kahir sonrasından! Kabirden daha yakıcı ve daha dar olmasından! Kıyamet günü gelince bir sevkeden, bana, Sert mi sert... Herkesi sevkeder, acır mı Ferezdak'a! Âdemoğlu, mahvoldu eğer giderse nâr'â Ellerinde ve boynunda zincir, gözleri gömgök, o diyara! Ferezdak bu beyitleri okuduktan sonra ağlar ve orada bulunanları da ağlatır. Sonra da zincirlerle kaynar suya sürüklendikten sonra da ateşte yakılacaklardır. Ateş kendilerini her yönden kuşatmış olarak onunla yakılacaklardır. Âyetin metninde yer alan ”yüscerûn", ”seçere't-tennûr" dan türemiştir. Manası; ”O, fırını yakıtla doldurdu" demek olur. Cehennem ateşinin ortasında bulunan kimseleri bu ateş her yönden kuşatacaktır ve bütün vücutlarının içi ateşle dolu hale gelecektir. Böyle olan bir kimsenin ateşle yanması kaçınılmazdır. Böylece kâfirlerin cehennemde yanmaları en beliğ bir biçimde ifade olunmuştur. Çünkü onlar ateşin ortasında yanarlarken bir yandan da içleri ateşle doldurulmuştur. Bütün bu tasvirlerden maksat, kâfirlerin çeşitli azaplarla azap görecekleri ve bir azaptan diğer bir azaba nakledilecekleridir. İlâhî yâ Rabbî, bizi cehenneminden koru, bizler Sana sığınmaktayız.

Mü'min 40:73

Kâfirler cehennemde yakıldıktan sonra onlara: Azarlama ve kınama tonu ile: 'Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar belki şefaatçi olur ümidiyle dünyada iken Allah'a ortak koştuğunuz putlar nerededir?' denilecek. Kâfirlere, işte bu ortaklara duâ edin de size şefaat etsinler ve yardımcı olsunlar denilecek. Bu ifade de onların görecekleri azabın bir çeşidi olmaktadır. Âyetin metninde: ”onlara... denilecek" şeklinde Türkçeye çevirdiğimiz ”Kile lehüm" kelimesinde dili geçmiş zaman kipi kullanılmaktadır. Böylece kendilerine yapılacak olan bu hitabın kesin olduğunun vurgulanması istenmiştir. Onlar da: Ortaklar, her ne kadar buralarda iseler ve helak olmamış olsalar da: 'Bizden gözlerimizden kayboldular. Burada âyetin iki manaya ihtimali vardır. Birinci mana budur ve bu durumda ifade ”Dalle el-mescide ve'd-dâra" (O, mescidi ve evi kaybetti, bulamadı) cümlesindeki gibi olur. Bunun manası mescid ve ev mevcut olduğu halde o, bunların bulunduğu yeri bilmiyor, demek olur. Arapçada insanın mevcudiyetini bildiği, fakat oraya gidecek yolu bilmediği her şey bu kabildendir. Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Kâfirler Allah'a koşmuş oldukları ortaklarla birlikte cehennemde bulunacaklarına göre nasıl olur da gözümüzden kayboldular? diyebilirler. Bu soruya cevap olarak deniliyor ki,: O ortakların, kâfirlerin gözünden kaybolmaları, cehhemde biraraya getirilmelerinden öncedir. Çünkü cehennemde çeşitli yerler, muhtelif tabakalar vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimeyle Enbiyâ Süresindeki şu âyet arasında herhangi bir çelişki kalmaz: ”Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz. ” (Enbiyâ: 98) İkinci ihtimale göre ise âyetin manası: O ortaklar şu anda bizim için birer kayıptırlar. Biz onlardan beklediğimiz ve umduğumuz şeyleri göremedik ve bulamadık, demek olur. Putlar her an cehennemde müşriklerle birlikte oldukları halde onların bekledikleri faydayı sağlayamadıkları için bu müşrikler böyle söylerler. Zaten bizim açımızdan açıkça ortaya çıktı ki, biz önceleri dünyada iken hiçbir şeye tapmıyormuşuz' diyecekler. Çünkü bugün bizim açımızdan ortaya çıktı ki, o ortaklar, kendilerine itibar edilecek şeyler değillermiş. Bu, tıpkı ”Onu bir şey zannetmiştim. Oysa o, hiçbir şey değilmiş" ifadesi kabilinden olur. İşte Allah kâfirleri böyle bu feci sapıklıkta ve müşriklerin taptıkları putların kayboluşunda olduğu gibi şaşırtır. Zira dünyada iken âhirette kendilerine fayda verecek herhangi bir amel ve inanca dair hiçbir şeye ulaşamazlar. Ya da ilâhları gözlerinden kaybolup gittiği gibi Allah, onları da putlarından uzaklaştırır. Öylesine ki, iki taraf istese bile, birisi diğerini bulamaz. 'Allah kâfirleri böyle şaşırtır"dan maksat, yasakladığı şeyler açısından onu korumaması, yardımcı olmaması, emrettiği şeyleri yapması, ya da yasakladığı hareketlerden vazgeçmesi hususunda kendisine gerekli desteği sağlamaması demektir. Ya da bu âyet-i kerime: ”Rabbimiz Allah hakkı için, biz ortak koşanlar olmadık." (En'am: 23) âyet-i kerimesi kabilindendir. Müşrikler şaşkınlıklarından ve huzursuzluklarından dolayı o gün korkup, yalan söylemeye kalkışacaklardır. Manası: İşte Allah onları başlarına gelenler hakkında böyle şaşırtır ve sonunda kendilerine fayda vermeyeceğini bile bile yalan söylemeye başvururlar.

Mü'min 40:74

Kâfirler cehennemde yakıldıktan sonra onlara: Azarlama ve kınama tonu ile: 'Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar belki şefaatçi olur ümidiyle dünyada iken Allah'a ortak koştuğunuz putlar nerededir?' denilecek. Kâfirlere, işte bu ortaklara duâ edin de size şefaat etsinler ve yardımcı olsunlar denilecek. Bu ifade de onların görecekleri azabın bir çeşidi olmaktadır. Âyetin metninde: ”onlara... denilecek" şeklinde Türkçeye çevirdiğimiz ”Kile lehüm" kelimesinde dili geçmiş zaman kipi kullanılmaktadır. Böylece kendilerine yapılacak olan bu hitabın kesin olduğunun vurgulanması istenmiştir. Onlar da: Ortaklar, her ne kadar buralarda iseler ve helak olmamış olsalar da: 'Bizden gözlerimizden kayboldular. Burada âyetin iki manaya ihtimali vardır. Birinci mana budur ve bu durumda ifade ”Dalle el-mescide ve'd-dâra" (O, mescidi ve evi kaybetti, bulamadı) cümlesindeki gibi olur. Bunun manası mescid ve ev mevcut olduğu halde o, bunların bulunduğu yeri bilmiyor, demek olur. Arapçada insanın mevcudiyetini bildiği, fakat oraya gidecek yolu bilmediği her şey bu kabildendir. Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Kâfirler Allah'a koşmuş oldukları ortaklarla birlikte cehennemde bulunacaklarına göre nasıl olur da gözümüzden kayboldular? diyebilirler. Bu soruya cevap olarak deniliyor ki,: O ortakların, kâfirlerin gözünden kaybolmaları, cehhemde biraraya getirilmelerinden öncedir. Çünkü cehennemde çeşitli yerler, muhtelif tabakalar vardır. Bu durumda bu âyet-i kerimeyle Enbiyâ Süresindeki şu âyet arasında herhangi bir çelişki kalmaz: ”Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz. ” (Enbiyâ: 98) İkinci ihtimale göre ise âyetin manası: O ortaklar şu anda bizim için birer kayıptırlar. Biz onlardan beklediğimiz ve umduğumuz şeyleri göremedik ve bulamadık, demek olur. Putlar her an cehennemde müşriklerle birlikte oldukları halde onların bekledikleri faydayı sağlayamadıkları için bu müşrikler böyle söylerler. Zaten bizim açımızdan açıkça ortaya çıktı ki, biz önceleri dünyada iken hiçbir şeye tapmıyormuşuz' diyecekler. Çünkü bugün bizim açımızdan ortaya çıktı ki, o ortaklar, kendilerine itibar edilecek şeyler değillermiş. Bu, tıpkı ”Onu bir şey zannetmiştim. Oysa o, hiçbir şey değilmiş" ifadesi kabilinden olur. İşte Allah kâfirleri böyle bu feci sapıklıkta ve müşriklerin taptıkları putların kayboluşunda olduğu gibi şaşırtır. Zira dünyada iken âhirette kendilerine fayda verecek herhangi bir amel ve inanca dair hiçbir şeye ulaşamazlar. Ya da ilâhları gözlerinden kaybolup gittiği gibi Allah, onları da putlarından uzaklaştırır. Öylesine ki, iki taraf istese bile, birisi diğerini bulamaz. 'Allah kâfirleri böyle şaşırtır"dan maksat, yasakladığı şeyler açısından onu korumaması, yardımcı olmaması, emrettiği şeyleri yapması, ya da yasakladığı hareketlerden vazgeçmesi hususunda kendisine gerekli desteği sağlamaması demektir. Ya da bu âyet-i kerime: ”Rabbimiz Allah hakkı için, biz ortak koşanlar olmadık." (En'am: 23) âyet-i kerimesi kabilindendir. Müşrikler şaşkınlıklarından ve huzursuzluklarından dolayı o gün korkup, yalan söylemeye kalkışacaklardır. Manası: İşte Allah onları başlarına gelenler hakkında böyle şaşırtır ve sonunda kendilerine fayda vermeyeceğini bile bile yalan söylemeye başvururlar.

Mü'min 40:75

Yüce Allah bizzat kâfirleri karşısına alarak onlara hitaben azarlamanın tonunu daha da artırmak için şöyle buyuruyor: Ey kâfirler Bu saptırma, sizin yeryüzünde, dünyada haksız olarak şımarmanızdan ötürüdür. ”Haksız olarak şımarma" Allah'a şirk koşmak ve azmaktır. Kamus'ta âyetteki ”tefrehûn" fiilinin kökü olan ”el-ferah" kelimesi için ”sürür" (sevinç), ”el-batar" (şımarma) anlamları verilmektedir. ”el-Batar", insanın azması, eşer ve nimete tahammülün azlığı demektir. ”el-Eşer" ise batar halinin daha fazlasıdır. Eşer, batardan daha ileri derecede bir şımarıklık ve azgınlığı ifade eder. ”el-Batar" ise ferahtan daha ilerideki bir sevinç halidir. el-Müfredat'ta denir ki,: ”el-Ferah, insanın kalbinin o anda duymuş olduğu bir lezzetten dolayı açılması demektir. Böyle bir sevinç haline, ancak Yüce Allah'ın ihsanı, rahmeti ve yardımı dolayısıyla duyulan sevinçlerde ruhsat vardır. ”el-Batar" ise insanın kendisine verilen nimetin hakkını yerine getirmede kusurlu davranması ve nimeti lâyık olmadığı yere harcaması dolayısıyla insanın başına gelen bir dehşet halini ifade eder." Ve aşırı derecede sevinip böbürlenmenizden ötürüdür. Âyetteki ”temrahûn" fiilinin aslı olan ”el-merah" kelimesi şiddetli bir sevinç, coşku ve genişlik duygusudur. Buna göre âyetin manası; sizlerin batar ve eşer durumunda çok aşırıya gitmiş olmanızdan ötürüdür, demek olur.

Mü'min 40:76

İçinde ebedî kalmak üzere âhirette, cehennemde ebedî kalışınız takdir edilmiş olarak cehennemin sizin için taksim edilmiş olan yedi adet kapılarından girin. Kibirlenenlerin dönüp gidecekleri yer ne kötüdür! Haktan yüzçevirmek suretiyle böbürlenenler için cehennem ne kötü bir kalış yeridir. Bu âyet-i kerime kibri kötülemektedir. Böyle bir hastalığın tedavisinin zıddı olan tevazu (alçak gönüllülük) ile yapılması şarttır. Bilge kişilerden birisi der ki,: ”Bir gün çölde ağacın biriyle ot, övünme yarışına girerler. Ot, ağaca karşı övünerek: Ben ondan daha hayırlıyım. Hiçbir an olsun Allah'a karşı gelmeyen hayvanlar beni yiyip karınlarını doyururlar, der. Buna karşılık ağaç; ben senden daha hayırlıyım. Benden meyveler yetişir ve bunu mü'minler yerler deyince, şeker kamışı araya girer ve tevazu gösterir. O şöyle söyler: Bende hiçbir hayır yoktur. Ne mü'minlerin yemesine elverişliyim, ne de hayvanlar için uygunum. Şeker kamışı böylesine tevazu gösterince Yüce Allah onu yükseltir ve her şeyden daha tatlı olan şeker maddesini onun içinde yaratır. Şeker kamışı, Yüce Allah'ın kendisinde yaratmış olduğu tatlılığı görünce kibirlenir. Bunun üzerine Yüce Allah, o kamıştan kamış başı türetir ve insanlar bunu alıp kendilerine süpürge edinirler ve onunla pislikleri süpürürler." Bilindiği üzere Firavun yeryüzünde azmış ve sonra Rab olduğunu iddia etmişti. Yüce Allah, bunun üzerine âyetin diliyle; ”Allah onu, (herkese ibret olarak) dünya ve âhiret azabıyla cezalandırdı." (Nâziât: 25) Yani dünyada suya garkedip boğarak, âhirette de yakarak cezalandırmıştır. Karun da mal çokluğuyla aynı şekilde azdı. Yüce Allah onu ve yurdunu yerin dibine geçirdi. Aynı şekilde İblis böbürlendi, Âdem'e secde etmekten kaçınınca Allah'ın laneti ebedî olarak onun üzerine tecelli etti. Kureyş kabilesi de mü'minlere karşı aynı şekilde azgınlık gösterdiler. Nihayet öldürüldüler ve leşleri zelil ve hakir bir biçimde bir kuyuya dolduruldu. İşte haksız yere böbürlenip kibirlenen bütün azgınların akıbeti kıyamete kadar böyle olacaktır. Çünkü böbürlenip kibirlenenlerden hiç kimse bu zamana kadar kurtulmamıştır ve kurtulamayacaktır.

Mü'min 40:77

Ey Rasûlüm Muhammed! Onun için sen kavminin bu mücadeleler ve diğerleri sebebiyle sana yaptıkları eziyetlere, onlar kendilerine hazırlanan azaba kavuşuncaya kadar sabret. Şüphesiz Allah'ın onlara azap vereceğine dair olan vaadi gerçektir. Haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. Onlara söz verdiğimiz azabın, katlin ve esir düşmenin bir kısmını ya sana gösteririz, yahut seni o azabı görmeden daha önce vefat ettiririz. Nasıl olsa onlar Bize döndürüleceklerdir. ”Nasıl olsa onlar Bize döndürüleceklerdir" ifadesi az yukarıda yer alan: ”Seni daha önce vefat ettiririz" ifadesinin cevabıdır. Buna göre âyetin manası: Onlar azabı görmeden önce seni vefat ettirsek bile nasıl olsa onlar kıyamet günü Bizden başkasına değil, sadece Bize döneceklerdir ve Biz de onları, amellerine karşılık cezalandırırız.

Mü'min 40:78

Rivayete göre Allah'ın âyetleri hakkında tartışanlar, Yüce Allah'ın Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ortaya koymuş olduğu mucizelere ek olarak, yerden su kaynağı fışkırtmak, bahçeler çıkarmak, göğe yükselmek ve benzeri başka mucizeler getirmesini teklif ederler. Oysa Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın elinde zuhur eden mucizeler, O'nun doğru söylediğine delâlet etmekte yeterlidir. İşte bu teklif üzerine Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi indirir: Yemin olsun senden önce de Ey Rasûlüm Muhammed! Senin peygamber olarak gönderilmenden önce de, ya da senin içinde yaşadığın zamandan önce de kavimlerine birçok peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, yani bunların arasında kıssalarını beyan ettiğimiz, isimlerini Kur'an'da sana verdiğimiz ve senin de tanıdığın kimseler var, sana bildirmediğimiz kimseler de var. Sana isimlerini vermediğimiz ve haberlerini iletmediğimiz kimseler de var. Kısacası hikâyeleri zikredilen peygamberler belirli sayıdadırlar. Bazı âlimlere göre peygamberlerin sayısı yüz yirmi dört bindir. Ebû Zer el-Gıfârî anlatıyor: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sordum: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Gönderilen nebilerin (Peygamberlerin) sayısı kaçtır?' Rasûlüllah cevap verdi: 'Yüz yirmi dört bindir.' Ben: Rasûl olanlar kaçtır,' deyince Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdiler: 'Hepsi üç yüz on üç.,"(25) 25- Hadisi Ahmed b. Hanbel Müsned'inde 5/178'de rivayet eder. Mevlâ Muhammed er-Rûmî, el-Mecâlis isimli eserinde der ki,: ”İmanın şartlarından birisi de peygamberlere iman etmektir. Peygamberlere imandan maksat, onların Yüce Allah'tandır diye haber verdikleri şeylerde doğru söylediklerini bilmek demektir. Çünkü Yüce Allah onları, kendi emrini, yasaklamasını ve tehdidini kullarına tebliğ etsinler diye göndermiştir ve onların doğru söylediklerine delâlet eden mucizelerle kendilerini desteklemiştir. Peygamberlerin ilki Âdem (aleyhisselâm) ve sonuncusu da Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'dır. Herhangi bir kimse geçmişteki peygamberlere iman ederse buradan anlaşılır ki, o kişi, onların şu anda değil, geçmişte peygamber olduklarına inanıyor demektir. Çünkü o peygamberlerin getirmiş olduğu şeriatler bakî değildir. Buna karşılık bizim peygamberimiz Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem)'ya imana gelince, O'nun şu anda peygamber olduğuna ve rasûllerin, nebilerin en sonuncusu olduğuna iman etmek gerekir. Herhangi bir kimse Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)Tn rasûl olduğuna iman eder de buna karşılık onun peygamberlerin sonuncusu olduğuna ve dininin kıyamete kadar yürürlükten kaldırılmayacağına iman etmezse böyle bir kimse mü'min olmaz. Öte yandan Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin sayılarının kaç olduğu belirtilmemiştir. Kur'an'da sadece bazı müfessirlerin ifade ettiklerine göre yirmi beş peygamberin adı zikrolunmuştur. Bunlar: 'Âdem, Nûh, İdris, Sâlih, Hûd, İbrahim, İsmail, İshak, Yusuf, Lût, Yakup, Mûsa, Harun, Şuayb, Zekeriyya, Yahya, İsa, Davud, Süleyman, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Eyyûb, Yunus ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir." (26) 26- Bkz. Eserimiz ”Peygamberlik ve Peygamberler" Bu eserimizde peygamber aleyhimü's-selâm efendilerimiz hakkında gayet açık ayrıntılar vardır. Peygamber olmayan bir kimsenin peygamber olduğuna, peygamberlerden birisi olan bir kişinin de peygamber olmadığına itikad etmek küfürdür. Ancak bu hüküm o kişinin peygamberliği, ya da olmadığı noktasında âlimler arasında görüş birliği varsa söz konusudur. Buna karşılık şayet söz konusu kişinin peygamber olduğu, ya da olmadığı noktasında ihtilâf varsa bu taktirde onun, peygamber olduğuna inanmayan veya peygamber olduğunu iddia eden kişi kâfir olmaz. Hakîm (bilge)lerden birisi der ki,: ”Mü'min olan bir kişinin, çocuklarına, hanımlarına ve hizmetçisine Yüce Allah'ın Kitabında zikretmiş olduğu peygamberlerin isimlerini öğretmesi gerekir ki, onlar böylece bu peygamberlere iman etsinler ve hepsini tasdik etsinler. Ayrıca kendilerine vacip olanın sadece Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman olduğunu zannetmesinler. Çünkü isimleri ister Kur'anda zikrolunsun, ister olunmasın bütün peygamberlere iman, mükellef olan kişiye vaciptir. Bu peygamberlerin arasında ismi anılarak belirtilen peygamberlere tafsili imanla, adı bilinmeyenlere de icmâlî imanla iman etmek şarttır. Peygamberlerin ilki Âdem, sonuncusu da Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Gerçek olan şudur ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir. İsa (aleyhisselâm)'ya gelince her ne kadar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sonra inse bile o, Hazret-i peygamberden önce mevcuttu ve semadan indirilinceye kadar da sağ ve diridir. İsa (aleyhisselâm) gökten indiğinde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)Tn şeriatine tâbi olup o şeriat üzerine çarpışacaktır. Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sonra hiçbir peygamber yaratılmayacaktır ve O'nun şeriati yeni bir peygamber gönderilerek yenilenmeyecektir. ”Ondan sonra hiçbir peygamber olmayacaktır." sözü işte bu yaklaşıma göre doğru bir sözdür. Şemail kitabında ve başka kitaplarda Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)Tn isimleri zikrolunurken ”el-âkıb" diye bir isim zikrolunur. Bunun anlamı kendisinden sonra hiçbir peygamber gelmeyen kişidir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ”el-âkıb; kendisinden sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceği kişidir" hadisindeki ”el-âkıb" dan maksat şeriati neshedilip, yürürlükten kaldırılmak suretiyle kendisinden sonra hiçbir peygamber gönderilmeyecek demek olur. ”O, ... peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb: 40) âyet-i kerimesinin manası da budur. Yani O, kendisiyle peygamberlik ve risaletin mühürlendiği, son bulduğu kişidir. Çünkü İsa (aleyhisselâm)'nın peygamberliği O'ndan öncedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliği, peygamberlikleri mühürlemiş, getirmiş olduğu şeriat de diğer şeriatleri sona erdirmiştir. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmaksızın kendisine teklif olunan herhangi bir mucizeyi kendiliğinden getiremez. Yani hiçbir peygamberin kendisine teklif olunan herhangi bir mucize getirmesi de doğru değildir, uygun da değildir. Çünkü mucizeler çeşit çeşit ve kol koldur ve bütün mucizeler Yüce Allah'tan birer hediye olup Allahü teâlâ kendi dilemesi nasıl gerektiriyorsa buna uygun olarak o mucizeleri peygamberler arasında bölüştürmüştür ve bunlar diğer taksim edilen şeylerde olduğu gibi büyük hikmetlere dayalıdır. Peygamberlerin bu mucizeler arasında herhangi birini tercih etme yetkileri yoktur ve kendilerine teklif olunan mucizeyi kendi başlarına getirmeleri mümkün değildir. Âyet-i kerime Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli etmektedir. Sanki Rasûlüllah'a şöyle söylenmiş olmaktadır: İsimleri ister zikrolunmuş olsun, ister zikredilmesin senden önce hiçbir peygamber yoktur ki, Yüce Allah kendisine âyetler ve mucizeler versin de kavmi bunların hakkında kendisiyle tartışmamış, inatla ve böbürlenerek onu yalanlamamış olsunlar da o peygamberler de sabredip sonunda zaferi kazanmamış bulunsunlar. O halde o peygamberler nasıl sabretmişse sen de sabret ve onlar nasıl zafere ulaşmışlarsa sen de öylece onu el-, de edersin. Allah' in dünyada ve âhirette azap emri gelince de peygamberlerle onları yalanlayanlar arasında hak ile hükmolunur haklı olanın üstün tutulması, şereflendirilmesi ile ve bâtılı savunanın helak edilip, azaplandırılmasıyla hükmolunur ve o zaman, Allah'ın emrinin geldiği vakit bâtılı seçenler, mutlak olarak bâtıla sarılanlar hüsrana uğrarlar. Helak olurlar, ya da onların hüsrana uğradığı açığa çıkar ve gerçekleşir. Âyet metninde yer alan ”hünâlike" aslında mekân ve yer bildiren bir kelimedir. Ancak burada istiare sanatı yapılarak kelime zaman için kullanılmıştır. ”Mubtılûn" kelimesi ise bâtıla sarılan kimseler demektir. İnat edenler ve peygambere birtakım mucizeler getirmesini teklif edenler bunların içerisine öncelikle girerler. Âyet-i kerimede Yüce Allah ”Ve o zaman kâfirler hüsrana uğrayacaklardır" dememiş, daha yukarıda bâtılın zıddı olan ”Hak" kelimesi geçtiği için bundan dolayı bâtılı seçenler ifadesi kullanılmıştır. Nitekim Burhânu' l-Kur'ân isimli eserde bu şekilde açıklanmıştır. Âyet-i kerime işaret ediyor ki, Yüce Allah'ın, ölüm ve azaba dair kazası ve emri gelmeden önce Allah'a dönmek gerekir. Çünkü O'nun azaba ve ölüme dair kazasıyla emri gelince artık sadece hüzünlenmek ve üzülmek olacaktır.

Mü'min 40:79

Allah kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır. Yani Yüce Allah, sizin için ve sizin maslahatınız için deveyi yaratandır. Âyetin metninde yer alan ”min" harficeri ibtidâu'l-gâye (başlangıç noktası) ifade etmek içindir. Buna göre âyetin manası: Allah başlangıçta binesiniz ve yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır, demek olur. Bu durumda hem binme, hem de yeme fiili hayvanların bütünü için geçerli olur. Ya da buradaki ”min" teb'îz (kısım bildirme) içindir. Bu taktirde de âyetin manası: Allah kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır, demek olur. Çünkü hayvanların yaratılmasındaki asıl maksat onlardan yararlanmadır. Hayvanlara binmek de yararlanmayla ilgilidir. Hayvanların etlerinin yenmesinin de menfaatlerden olması bu anlayışla çelişmez. Bu sebeple Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurur: ”İçinden taze et (balık) yemeniz ve takındığınız süs eşyasını çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur." (Nahl: 14)

Mü'min 40:80

Onlarda sizin için binmenin ve etini yemenin dışında, sütleri, tüyleri ve derileri gibi başka daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki arzulara onlara binerek ulaşırsınız. Yani onların sırtında yüklerinizi bir beldeden diğerine taşıma hususunda kalbinizdeki ihtiyacınızı elde etmeniz için hayvanları yaratandır. Hem onların karada develerin ve hem denizde gemilerin üstünde taşınırsınız. Bu âyet-i kerimenin bir benzeri; "Onları (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık," (îsrâ: 70) âyet-i kerimesidir. el-İrşad'da denir ki,: ”Herhalde bu âyet-i kerimede maksat, kadınların ve çocukların, develerin üstüne konulan hevdec (portatif çadır) ile taşınmasıdır. Herhalde develerin, hayvanlara binme özelliğinden ayrıca bir daha ayrılarak ifade edilmesinin sırrı bu olsa gerektir. Develerle gemilerin birarada ifade edilmesi, her iki binitin aralarında tam bir münasebetin olmasından dolayıdır. İşte bu ilişkiden dolayıdır ki, develere kara gemileri denmiştir. Yüce Allah burada ”alel-fulki" buyurmuş, ”... aileni ve iman edenleri gemiye yükle." (Hûd: 40) âyetinde olduğu gibi ”fi'l-fulki" dememiştir. Bunun sebebi ”aleT-fulki" ifadesinin, daha yukarıda geçen ”aleyhâ" ifadesiyle uygun olması ve birbirine denk düşmesi içindir. Çünkü hayvanlara yüklenen yükler, onların üzerindedir. Dolayısıyla gemi anlamına gelen ”fulk" kelimesinin başına da ”isti'lâ" kelimesi olan, ”alâ" harficeri getirilmiştir. Böylece üzerine yük vurulan develerle, üzerine yük yüklenen gemiler arasında bir ”müşâkele" (benzerlik) kurulmuştur." Müfessirlerden bazıları demişlerdir ki,: ”Burada ”enam" kelimesinden maksat, sekiz çift hayvandır. Bunlar; deve, sığır, koyun ve keçidir. Bu dört cins hayvanın sekize çıkarılması erkekli ve dişili olmaları itibariyledir. Bu sekiz sınıf hayvana binilmesinin ve bunların yenilmesinin manası, ”binme ve yeme" fiillerinin bunlara fert fert değil de, bütün olarak ilgili bulunmasıdır. Bu demek değildir ki, her iki fiil bu sekiz sınıf hayvanın her biri için geçerlidir. Tam tersine bazıları -koyunda olduğu gibi- sadece yenir, bazıları da -devede ve sığırda olduğu gibi- hem yenilir ve hem de binilir. ”Menfaat" bu hayvanların hepsinden elde edilir. Bunların üzerinde ihtiyaca ulaşılması hem sığır ve hem de deve açısından geçerlidir."

Mü'min 40:81

Allah size âyetlerini kudretinin kemalini, rahmetinin bolluğunu gösteren delillerini gösteriyor. Şimdi Allah'ın âyetlerinden hangisini inkâr edersiniz? Çünkü bütün âyetleri o kadar ortadadır ki, aklı olan bir kimsenin bunları toptan inkâr etmeye asla cesareti olamaz. ”Âyet" kelimesinin, Yüce Allah'ın ismine izafe edilmesi âyetlere ve delillere heybet kazandırmak ve bunları inkâr eden kişiye korku salmak içindir. HüccetüT-İslâm İmam Gazali der ki,: ”Çok tuhaf! Zengin bir adamın evine girersin, evini çeşit çeşit ziynetlerle süslenmiş görürsün. Oraya olan hayretin bitip tükenmez. Bütün ömrün boyu bu süsü ve ziyneti anlatır, güzelliginden bahsedersin. Buna karşılık (âlem) diye benzeri asla yaratılmamış büyük bir ev gözünün önünde durur, ondan bahsetmezsin. Kalbinle yönelmezsin ve içindeki acaiplikleri asla düşünmezsin. İşte bu hareket görmeyi engelleyen kalp körlüğünden ileri gelir."

Mü'min 40:82

Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, Kureyşliler yerlerinde oturdular da yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin helak edilmiş milletlerin sonu nasıl olmuş bir baksınlar? Ve ibret alsınlar. Yani Kureyşliler yeryüzünün orasına burasına gitmişler. Şam ve Yemen taraflarına ticaret için sefere çıkmışlar ve oralarda daha önceki yalanlayan milletlerin akıbetlerini ve bunların izlerini müşahede etmişlerdir. O halde onların azabının aynısının kendi başlarına gelmesinden sakınsınlar ve Ey Rasûlüm Muhammed seni yalanlamasınlar! Bundan sonra Yüce Allah, önce geçen milletlerin başlangıçta nasıl olduklarını ve akıbetlerinin nereye vardığını beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır: Onlar bu helak olan milletler bunlardan, senin kavminden sayıca daha çoktu, bedensel ve sayısal yönden kuvvetçe ve yeryüzündeki kendilerinden sonra geri kalan bina, köşk ve çalışma yerleri gibi eserleri bakımından da daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir. ”Kazandıkları şeyler ”den maksat, çalışıp çabalamaları, ya da mal, evlât ve asker biriktirme gibi çabalayarak elde ettikleri kazançlardır. İşte bu büyük güç kendilerine fayda vermek yerine sadece hayal kırıklığı ve hasar getirdiğine göre acaba bu fakir ve zavallı olan Kureyşlilerin durumu nasıl olacaktır?

Mü'min 40:83

Peygamberleri onlara apaçık belgeler, mucizeler ve apaçık deliller getirince onlar kendilerinde bulunan ilim ile ferahlayıp sunardılar. Onlar ”Kendilerinde bulunan ilim ile fer anlamışlar dır," âyetiyle anlatılan tıpkı: ”Her fırka kendilerinde olan ile böbürlenmektedir." (Rûm: 32) âyet-i kerimesi ile belirtilen anlamdır. Yani onlar bununla ferah ve sevinç gösterdiler. Peygamberlerin ilimlerini hakir gördüler. Burada ”ilim" den maksat, o kişilerin sapık inançları ve bâtıl şüpheleridir. ”Öldükten sonra dirilmeyeceğiz, bize azap edilmeyecek, kıyametin kopacağını zannetmiyoruz vb." gibi sözler onların sapık inançlarından sadece bazılarıdır. Bu bâtıl ve sapık inançlara, gerçeğe uymadığı halde ve ”cehalet" denilmesi daha uygun iken ”ilim" denilmesi kendileriyle alay etmek içindir. Çünkü bu sözler onların zanııma göre gerçekte birer ilimdir. Ya da onların ilimlerinden maksat birtakım el sanatları, yıldızlara bakma ve insanların karakter ve mizaçlarına dair olan ilimdir. Onlar, peygamberlerin ilimlerini küçük görürler ve akıl vasıtasıyla elde ettikleri ile yetinirlerdi. Sonra da şöyle söylerlerdi: ”Bizler doğru yolu bulmuş insanlarız. Bize doğru yolu gösterecek kimselere ihtiyacımız yoktur." Bir üçüncü ihtimal, buradaki ilimden maksat onlara gönderilen peygamberlerin ilmi olabilir. Bu taktirde ilim, onların peygamberlerinin ortaya koymuş olduğu ilim olur. Bu taktirde kâfirlerin yanlarında bulunan ilim ile ferahlayıp şımarmaları, peygamberlerin ilmine gülmeleri ve bunu alaya almaları demek olur. Bu son manayı âyetin Alaya aldıkları şey onları çepeçevre kuşatmıştır bölümü desteklemektedir. Yani onları alaya almalarının ve suçlarının akıbeti kuşatmış, başlarına gelmiştir, demek olur. er-Ravda da denir ki,: ”Haccac, Said b. Müseyyeb’in yanında namaz kılar. İbnu'l-Müseyyeb, Haccac'ın imamdan önce rükûdan başını kaldırdığını ve ondan önce secde yaptığını görür. Selâm verince Haccac namazını ve duasını bitirdiğinde onu elbisesinden çeker, sonra Haccac'a elini kaldırır ve der ki,: ”Ey hırsız ve ey ham! Sen namazı böyle kılıyorsun, öyle mi? Senin yüzüne vurmaya karar vermiştim!" Bu olay olduğunda Haccac hac yapıyordu. Daha sonra Şam'a döner ve Medine'ye vali olarak geri gelir. Medine'ye girer girmez derhal Said b. el-Müseyyeb’in ilim meclisine yönelerek doğruca mescide girer ve İbnu'l-Müseyyeb'e der ki,: 'Filanca günü o sözleri söyleyen sen miydin?' İbnu'l-Müseyyeb: 'O sözleri ben söylemiştim,' der. Haccac: 'İyi bir öğretmen ve terbiyeci olarak Allahü teâlâ sana hayır yazsın. O olaydan sonra her kıldığım namazda mutlaka senin o sözünü hatırlamışımdır. Şu halde mutlaka bilginin gereği neyse ona göre amel etmek gerekir.

Mü'min 40:84

Geçmiş ve peygamberlerini yalanlayan o milletler artık dünyada o çetin azabımızı gördükleri ve hayal kırıklığının zilletine düştükleri zaman: Mecburen ve ister istemez: 'Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri yani putları inkâr ettik' derler. Ayetin başında yer alan ”fâ" sırf takip için gelmiş bir harftir. Çünkü bir önceki âyet olan ”Peygamberleri onlara apaçık belgeler getirince ... ferahlayıp sunardılar. Alaya aldıkları şey onları çepeçevre kuşatacaktır" âyet-i kerimesinin manası, onların inkâr ettikleridir. Bu taktirde her iki âyetin toplam olarak manası şu olur: Onlar inkâr ettiler, kâfir oldular. Sonra bizim çetin azabımızı görünce iman ettiler.

Mü'min 40:85

Fakat çetin azabımızı gördükleri zaman ve ona düştüklerinde imanları artık normalde kabul olunması imkânsız olduğu için kendilerine bir fayda vermeyecektir. İmanlarının kabulü şunun için imkânsız hale gelmiştir: Çünkü onlar emredilen vakitte iman etmemişlerdir. Bu sebeple âyet-i kerimede ”lern yeku" denmiştir. Bunun manası imanları geçerli ve doğru olmadı demektir. Arapça dilbilgisi kuralları bakımından bu ifade ”imanlarının kendilerine bir fayda vermeyeceği"ni ifade eden ”lern yenfa'hüm iymânühüm" ifadesinden daha açık ve daha ileridir. Çünkü faydalı olan, insanın aksini yapmaya gücü ve kudreti varken, bunu yapmayıp da kendi tercihi ve isteğiyle sahip olmuş olduğu imandır. İnsan, azabın geldiğini açık seçik görünce artık imanın aksini yapmaya gücü ve kudreti kalmaz. Dolayısıyla bu andan itibaren sahip olduğu iman kendisine fayda vermez. Ye's halindeki imanın dünyada iken fayda vermemesi, bunun âhirette de fayda vermeyeceğine delildir. Allah'ın, kulları hakkında âdeti budur. İnsan azabı gördüğü ve açık seçik olarak onunla yüzyüze geldiğinde yapacak olduğu imanın kabul edilmeyişi, Yüce Allah'ın koymuş olduğu kanunu ve kulları hakkında geçerli olan âdetidir. Bu âdet tamamı inkarcı olan eski milletler hakkında Yüce Allah'ın âdetidir. Bir başka manaya göre Allah'ın eskiden beri yalanlayan milletler hakkında değişmez olan âdetinden, kanunundan kaçınınız demek olur. Ayette yer alan ”sünnet" kelimesi, metod, âdet, kanun ve tutum anlamına gelmektedir. Buna göre ”Allah'ın sünneti" demek, onun hikmetinin gerçekleşme biçimi demektir. İşte o zaman kâfirler hüsrana uğrayacaklardır. İbn Abbas'ın ifadesine göre âyetin manası: Allah'ın vahdaniyetine inanmayan ve ileride O'nun azabını göreceklerini yalanlayan kâfirler helak olmuştur. Zeccâc der ki,: ”Kafir her zaman hüsrana uğramıştır. Ancak kendileri, hüsrana uğradıklarını, azabı gördüklerinde farkedeceklerdir. O zaman onların kurtuluşları umulmayacaktır. Yeis halinde olan kimsenin imanı kabul olunmaz." Nitekim el-Cevhere'de şöyle denir: Azabı görünce kabul olmaz iman! Emre sarılmak gerekir, o zaman nasıl sarılsın insan. Yukarıdaki beyitte yer alan ”be's" kelimesinin aslı şiddet ve zarar demektir, be's hali ise azabın ayan beyan göründüğü ve ilâhî haberlerde yer alan vaadin ve tehdidin gerçekliğinin ortaya çıktığı zaman demektir. Ye's hali ise canın boğaza gelip insanın can çekiştiği, artık âhiret yurduna dair ahkâmın görüldüğü vakittir. Bu esnada insanın hissî kuvvetleri artık çalışmaz olur. Be's halinde iman ve tevbe birbirine eşittir. Çünkü Yüce Allah bu âyette: ”Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir" buyurmaktadır. Rahmet ümidi vaktinde olur. Buna karşılık ilahî tehdit açıkça ortaya çıkınca söz konusu vakit elden uçup gider. Artık bu durumda Allah'ın emirlerine sarılma tasavvur olunamaz ve o esnadaki iman insanın kendi iradesi ve seçimiyle olan iman olmaktan çıkar ve zorunlu iman haline gelir. Nitekim güneş batıdan doğunca insanların imanı kabul olunmayacaktır. Çünkü bu andaki iman da zarurî (zorunlu) bir iman olur. O bakımdan kendisine itibar olunmaz. Çünkü darda kalan kimsenin imanının, o sıkıntıdan ve helâktan kurtuluş gayesiyle yapılan bir iman olması mümkündür. Öylesine ki, söz konusu kişi o sıkıntıdan şayet kurtulsaydı eski alışkanlıklarına geri dönerdi. Âlimler derler ki,: ”İman ve itaati istemek, söz konusu isteğin mevcut olduğu anda fayda verebilir. Çünkü ancak o zaman bu iman, iman ve tâat olur. Dolayısıyla dünyevî bir tehdidin ortaya çıktığı andaki, iman ve pişmanlık âhirete dair tehdidin varlığı vaktinde olan iman ve pişmanlık gibidir. Bunların arasında hiçbir fark yoktur. Nasıl ki, birincisi fayda vermiyorsa, ikincisi de böyle fayda vermez. Boğulma esnasında Firavun'un ve benzerlerinin imanı yukarıda zikredilen zorunlu iman kabilindendir. Be's hali, aralarında hiç fark olmaksızın can çekişme hali gibidir. Can çekişme esnasında nasıl ki, iman kabul olmaz, be's halinde de işte durum budur. Meselâ Firavun'u ele alalım. Onun imanı boğulma esnasında kabul edilmemiştir. Çünkü bu iman, her ne kadar can çekişme durumundan önce bile olsa be's (şiddet, sıkıntı, azap) esnasında yapılmış bir imandı. Bu noktayı iyi anlamak gerekir. Çünkü insanın şaşırabileceği, ayağının kayabilecek olduğu hassas noktalardandır. Ruhun cesetten çekilip alındığı esnaya gelince fetva kitapları bu esnadaki imanın makbul olmadığını söylerler. Ye's halindeki tevbe ise bunun tam tersine tercih edilen görüşe göre makbuldür. Ye's halindeki iman tıpkı ağacın büyümesinin mümkün olmadığı anda dikilmiş ağaca benzer. Ye's halindeki tevbe ise iyi bir hava olduğunda kış mevsiminde meyve veren yere dikili ağaç gibidir. Tevbenin mutlak olarak kabul edildiğine delil: ”O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir." (Şûra: 25) âyet-i kelimesidir. Tevbe, mutlak olarak kabul olunur diyen âlimlerin bu görüşleri şu âyet-i kerimeyle çelişmektedir: ”Yoksa kötülükleri yapıp da, içlerinden birine ölüm gelip çatınca 'Ben şimdi tevbe ettim diyenler ile, kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur.' (Nisa: 18) Bağavî tefsirinde der ki,: ”Âsinin tevbesi ve kâfirin imanı ölümle burun buruna geldiklerinde kabul olunmaz." Bağavî'nin bu ifadeden maksadı, insanın ölümle yüzyüze gelmesi ve artık can çekişme durumuna geçmesidir. Yoksa meseleyi tahkik eden âlimlerin dediği gibi ölüm, tevbenin kabul edilmesine engel değildir. Tam tersine tevbenin kabulüne engel olan zorunlu bir biçimde Allah'a dair bilginin hasıl olduğu o ahvali müşahede anıdır. Yüce Allah'tan bizleri iman gücü ile desteklemesini, akıllarımızı Kur'an'ın nuru ile aydınlatmasını, hepimizin akıbetini hayırlara erdirmesini, bizlere hoşnutluğunu müjdeleyerek cümlemizi selâmet yurdu olan cennete dahil eylemesini dilerim. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır. Allah'ın yardımıyla Mü'min Sûresi'nin tefsiri sona erdi.

Fussılet 41:1

FUSSILET SÛRESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 54 âyettir. Hâ. Mîm. Bu ifade mahzuf (gizli) bir mübtedanm (öznenin) haberidir. (Yüklemidir.) Buna göre cümle şu şekildedir: Bu sûre Hâ. Mîm adında bir sûredir. Bu sûrede Kitap zikredilir ve Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişenlere cevap verilir. Allah'ın âyetlerine iman ve bunlar gereğince amel ve benzeri teşvikler vardır. Ya da cümlenin takdiri şu şekildedir: Bu harfler (Hâ. Mîm.), Rahman ve Rahîm olan Allah katından indirilmedir. Cebrail (aleyhisselâm) bunları Yüce Allah'ın katından indirmiştir.

Fussılet 41:2

(Bu sûre) Rahman ve Rahîm olan LİMah) katından indirilmiştir. Burada yer alan ”indirilmiştir" kelimesi yukarıdaki haberden sonra ikinci bir haber (yüklem) dir. Çünkü mastar olan ”tenzil" (indirmek) zikredilip, bununla ism-i meful (indirilmiş) kastedilmesi meşhurdur. Meselâ ”hâze'd-dirhemu darbu'l-emîri" denir ki, bunun mânâsı; bu dirhem emir tarafından basılmıştır, demek olur. Sûrenin indirilmiş olmasının anlamı Allahü teâlâ'nın onu Levh-i Mafûz'da yazmış olması, Cebrail'e bu kelimeleri korumasını emretmesi, sonra da Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indirmesi ve Cebrail’in onu peygambere vermesi demektir. Bu kelimelerin mânâsının ne olduğu Cebrail’in inmesi vasıtasıyla anlaşılınca işte bu olaya ”tenzil" (indirilme) ismi verilmiştir. Burada ”Rahman ve Rahîm katından" ifadesi, ”indirilme" fiiline bağlıdır ve bu ifade, ”tenzil" kelimesinin sonundaki tenvinin (iki ötre) ifade etmiş olduğu anlam, Yüce Allah'ın zâtının azametini pekiştirmektir. İndirilme fiilinin Rahman ve Rahîme nispet olunması Kuranın dinî ve dünyevî maslahatların odak noktası olduğuna işaret etmek ve onun Rabbani rahmetin gereğine göre vâki olduğunu vurgulamak içindir. Çünkü rahmeti bol olan Allah tarafından indirilen bir Kitab'ın bütün maslahatları hayata geçiren bir Kitap olması kaçınılmazdır.

Fussılet 41:3

Âyetleri, bilen bir kavim için kendi dilleri üzere inmiş olmasından dolayı mânâlarını bilen Arap kavmi için Arapça bir Kur'an olarak açıklanmış bir Kitap'tır. Burada yer alan ”kitaptır" ifadesi, bir diğer haberdir (yüklemdir.) Bu kelime ”keth" mastarından türeme olup mânâsı, bir araya getirmek demektir. Buna Kitap denmesi, içerisinde öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini biraraya getirmiş olmasından dolayıdır. ”Âyetleri... açıklanmış"tan maksat, âyetleri içinde emir, yasaklama, helâl, haram, vaad, tehdit, kıssalar ve tevhid beyan edilmiştir, demektir. er-Râğıp, ”(Bu sana indirilen) hikmet sahihi (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir Kitaptır." (Hûd: 1) âyeti hakkında der ki,; bu âyet ”...Biz bu Kitabı sana her şey için bir açıklama ve bir hidayet ve rahmet kaynağı olarak indirdik." (Nahl: 89) âyetine işaret etmektedir," der. İnsaf edip düşünen kimse bilir ki, insanların elinde, çeşitli ilimleri içinde toplayan Kur'an gibi bir Kitap yoktur. "Arapça Kur'an" ifadesi, medih, övgü ifade etmektedir. Yani âyetleri açıklanmış bu Kitapla ben Arapça Kur'an'ı kastediyorum, demektir. Ya da bu ifade ”Kitap" kelimesinden haldir. Bu taktirde Arapça Kur'an olarak açıklanmış bir Kitaptır demek olur. Kur'an Arapça değil, yabancı dildedir diyen kimse küfre girer. Çünkü bu ifade Yüce Allah'ın ”Arapça Kur'an" ifadesine aykırıdır. Kur'ân'ın içinde Arapça olmayan Arapçalaşmış kelimenin bulunması, onun Arapça Kur'an olma sıfatını değiştirmez. Çünkü itibar, ekseriye ve çoğadır. Meselâ ”kıstas" kelimesi böyle Arapçalaşmış yabancı bir kelimedir. Bu kelime Rumca olup mânâsı mîzan, terazi demektir. ”Siccîl" kelimesi de böyledir. Aslı Farsça olup Arapçalaştırılmıştır. Bir başka örnek ”salavât" kelimesidir. Bu kelime Arapçaya İbraniceden geçmiştir. İbranicesi ”salûtâ" dır. ”Rakım" kelimesi Rumca olup köpek manasınadır. ”Tür" ise Süryanice olup dağ manasınadır.(1)

Fussılet 41:4

(Bu Kitap) kendisini tasdik edip değerini bilene ve hakkını edâ edene cenneti müjdeleyici ve kendisini yalanlayanı, değerini bilmeyeni ve hakkını yerine getirmeyeni cehennem ateşi ile uyarıcıdır. Onların çoğu Kur'an kendi dillerinde inmiş olmasına rağmen onun üzerinde düşünmekten yüzçevirmiştir... Burada ”onlar" zamiriyle işaret edilenler, Mekke'lilerdir veya Araplardır ya da müşriklerdir. İleride gelecek olan ”...Ortak koşanların (müşriklerin) vay haline!" (Fussilet: 6) âyet-i kerimesi buna delâlet etmektedir. Artık düşünme ve tefekkür kulağıyla dinlemezler. Dinlemezler ki, Kur'an'ın değerinin yüceliğini anlasınlar da ona iman etsinler. Tevrat'ta Allahü teâlâ şöyle söylemektedir: ”Ey kulum! Benden utanmaz mısın? Zira sana bazı kardeşlerinden bir mektup geliyor ve sen yolda yürürken yoldan sapıyorsun. O mektubu okumak için oturuyor, okuyor ve harf harf üzerinde düşünüyorsun ki, içindeki hiçbir mânâyı kaçırmayasın diye. Bu da Benim Kitabımdır, onu sana indirdim. Kitabıma bak, orada sana nice sözler açıkladım ve nice sözleri tekrar ettim. Bunların uzunluğunu ve genişliğini düşünesin diye. Sonra sen Benim Kitabımdan yüzçeviriyorsun. Acaba Ben senin nazarında kardeşlerinin herhangi birisinden daha mı değersizim? Ey kulum! Herhangi bir kardeşin sana gelince bütün güleryüzünle ona yöneliyorsun. Söylediği söze bütün kalbinle kulak veriyorsun. Eğer biri konuşurda onu dinlemekten seni meşgul ederse, işaret ederek onu susturursun. Oysa işte Ben sana yöneliyorum, seninle konuşuyorum ve sen bütün kalbinle Benden yüzçeviriyorsun. Sen Beni kardeşlerinden herhangi birinden daha hakir mi kılıyorsun?"

Fussılet 41:5

Ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikleri imâna ve Kur'an'ın ahkâmına göre amele davet ettiği zaman onlar dediler ki,: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Burada yer alan ”ekinne" kelimesi, ”kinân" kelimesinin çoğulu olup içinde herhangi bir şeyin saklandığı, muhafaza edildiği örtü demektir. Buna göre müşrikler demiş oluyor ki,: ”Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kesif ve yoğun bir örtünün içindedirler. Bir başka ifadeyle bu örtü senin bizi davet ettiğin ve bize getirmiş olduğun şeyi anlamamıza engel oluyor." Burada müşrikler kalplerini, üzeri kendisini çepeçevre kuşatan bir örtüyle kuşanmış şeye benzetmektedirler. Artık üzeri kapalı olan bu nesneye hiçbir şey isabet edememekte ve böylece kendileri hakkı idrak etmekten ve buna inanmaktan uzaklaşmaktadırlar. Müftî Sa'dî der ki,: ”Bu âyet-i kerimede fi kelimesi gelirken, Kehf sûresinde 'alâ' kelimesi kullanılmıştır. (2) Çünkü bu âyet-i kerimede maksat, onların kabul etmeyişleri noktasında mübalâğa yapmaktır. 'Ekinne' öyle bir örtüdür ki, kalbin üzerini kuşatıp örttüğü zaman tıpkı bir zarfın, içindeki nesneyi kuşatması gibi sarar ve artık o nesneye herhangi bir şeyin ulaşması mümkün olmaz. İşte bu mübalağa 'alâ' kelimesinde yoktur. Sonra Kehf sûresinde ifade, azameti vurgulamak için sevkedilmiştir. Buna uygun olan da isti'lâ edatı olan 'ala harfinin getirilmesidir. ” 2- Müfessir, bu ifadesiyle, Kehf süresindeki şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: ”...Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyyen hidayete eremeyeceklerdir." (Kehf: 57) Kulaklarımızda da bir ağırlık, sağırlık vardır. el-Kâmus'ta denir ki,: ”Arapçada 'vakr', kulaktaki ağrılık ve işitme duyusunun tamamen gitmesi demektir." Müşrikler kendi işitmelerini ve kulak vermelerini sağır olan bir kulakla işitmeye benzetmişlerdir. Şu açıdan ki, kulakları hakkı kabul etmeyip dışarı atmakta ve hakkı işitmeye meyletmemektedir. Bizimle senin aranda büyük ve kalın bir perde, örtü bulunmaktadır. Bu perde ve kaim örtü bizim sana ulaşmamıza ve anlaşmamıza engel olmaktadır. Müşrikler burada kendilerinin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile olan durumlarını, aralarında büyük bir perde bulunan iki şeyin haline benzetmişlerdir. Bu perde o iki şeyden birinin diğerine bitişmesine, onu görmesine ve ona uyumlu olmasına mani olmaktadır. Müşrikler burada sadece üç azalarından sözetmektedir. Bunlar kalp, kulak ve gözdür. Bunlardan ”kalp" marifetin, bilginin yatağıdır. ”Kulak" ve ”göz" bilgi elde etmeye araç olan nesnelerin en güçlüsüdür. Bu üç organ şayet perdeliyse bu, perdenin bulunmasından daha güçlüdür. Böyle bir durumdan Allah'a sığınırız. O halde sen dinine uygun olarak istediğini yap, çünkü" biz de dinimiz gereğince yapıyoruz.'

Fussılet 41:6

De ki,: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Bir başka ifadeyle; sizin bir tek ilâhınız vardır. Ondan başka ilâhınız yoktur. Bu ifade müşriklerin söylemiş oldukları sözlere cevabı telkin etmektedir. Bir başka ifadeyle Rasûlüllah'a şöyle cevap vermesi bildirilmektedir: Ben sizin cinsinizden başka bir cinsten değilim ki, benimle aranızda bir perde ve uzaklık olsun ve bu uzaklık da sizin ”O halde sen istediğini yap, çünkü biz de yapıyoruz" ifadenizin işaret ettiği üzere amellerimizin ve dinlerimizin birbirinden ayrı olmasına yolaçsın. Tam tersine ben de sizin gibi bir insanım. Size emrolunan neyse bana da emrolunan aynı şeydir. Nitekim hepimize birden tevhid inancı haber verilmiştir. Hasan-ı Basrî (radıyallahü anh) der ki,: ”Allahü teâlâ Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a, ”Ben de ancak sizin gibi bir insanım" ifadesiyle tevazuyu (alçak gönüllülüğü) öğretmektedir. Bu sebeple Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hastaları ziyaret eder, cenazeye katılır, merkebe biner, kölenin davetini kabul eder giderdi. Kureyza ve Nadîr oğulları muharebesinde yuları ve semeri liften yapılmış bir merkebe binmişti." Artık O'na yönelin. Bu cümle de Rasûlüllah'a telkin edilen cümlelerdendir. Cümlenin başındaki ”fa kelimesi daha önce geçen ve vahdaniyeti ifade eden cümleden sonra bu tavsiyenin getirilmesi arasında bir sıralamayı ifade etmektedir. Çünkü vahdaniyet onların tevhid ve amellerinde ihlâsla Allah'a yönelmelerini gerektirir. Ayetin deyimiyle ”istikamet" bir tek cihet üzerinde devam etmek demektir. Taşıdığınız kötü inanç ve yaptığınız amellerden dolayı O'ndan mağfiret dileyin. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurur ki,: ”Dosdoğru olunuz, fakat bunu asla başaramayacaksınız." (3) Yani her şeyde sapmamacasma asla doğru olamazsınız. Ve yine: ”Beni Hûd ve benzeri sûreler kocattı." (4) buyurmuştur. Çünkü bu sûrede ”dosdoğru ol" emri vardır. Ortak koşanların vay haline!' Âyette geçen ”veyi" şiddetli azap demektir. Bu ifade, onları tevhide teşvik ettikten sonra şirkten kaçmdırmakta ve uzaklaştırmaktadır.

Fussılet 41:7

Onlar zekâtı vermezler. Zekâtın farz olduğuna iman etmezler ve onu vermezler. Âhireti öldükten sonra dirilmeyi, sevabı ve cezayı inkâr edenler de onlardır. Burada ”hum" (onlar) zamirinin bir cümlede iki kez ifade edilmesi te'kid, pekiştirme içindir. Bu son cümle, ”vermezler" fiili üzerine matuf olup, müşriklerin ikinci sıfatları olmaktadır. Birinci cümlenin fiil cümlesi, ikincisinin isim cümlesi olması zekât vermemenin durmadan yenilenmesinden, kâfirliğin de sürekli olmasından dolayıdır. (3) Şâfiîler derler ki,: ”Müşrikin müşrik olması ve zekâtı vermemesi dolayısıyla tehdit edilmesi gösteriyor ki, müşrik o haldeyken zekât verme emrine muhataptır. Çünkü muhatap olmasaydı zekât vermediği için âyette yer alan tehdide muhatap olmazdı. Madem ki, zekât verme emrine muhataptır, o halde müşrik İslamın diğer fer'î emirlerine de muhataptır. Çünkü müşriklerin sadece zekât vermeye muhatap olduklarını, diğer fürû ahkâmdan mes'ui olmadıklarını söyleyen âlim yoktur. Şu halde bütün fürû ahkâmı yapmadıkları için azap görürler." Bizim Irak'lı mezhep imamlarımız da (Hanefiler) bu kanaattedirler. Bu iki mezhebin dışında diğer âlimler müşriklerin bu gibi emirlerin vacip oluşuna itikadla muhatap oldukları, fürû ile ilgili ahkâmı uygulama vücûbiyeti altında olmadıkları kanaatine varmışlardır. Şu halde bu âlimlere göre onlar usul kitaplarında ayrıntılarıyla açıklandığı üzere farziyete inanmadıkları için azap göreceklerdir. Bizim mezhep âlimlerimizden, müşrikler önce Müslüman olmak şartıyla fürû ahkâmdan da sorumludur. Tıpkı bir Müslümanın önce abdest alarak namaz kılmaktan mes'ui olduğu gibi diyenler olmuştur. Ebussuûd tefsirinde der ki,: ”Yüce Allah müşrikleri, zekâtı vermemekle vasıflandırmıştır. Bunu zekâtı vermeme fiilinden kaçındırmak ve korkutmak için yapmıştır. Zira zekât vermemeyi müşriklerin sıfatlarından kılmış, ayrıca bu sıfatı âhireti inkâr etme sıfatıyla yanyana zikretmiştir. Çünkü görüleceği üzere zekât vermemenin peşinden ”Âhireti inkâr edenler de onlardır," buyurmuştur. Zekât, İslâmm köprüsüdür, kim o köprüyü geçerse kurtulur, geçmezse helak olur denilmiştir." İbnü's-Sâib der ki,: ”Müşrikler kâfir oldukları halde hac edip umre yapıyorlar, mallarının zekâtını ise vermiyorlardı."

Fussılet 41:8

Şüphesiz iman edip iyi iş yapanlar için başa kakılmayan bir mükâfat vardır. Yani kendilerinin başlarına kakılmayan bir mükâfat vardır. Bir başka ifadeyle Allah, iman edip salih amel işleyenin basma bu nimeti kakıp da onun bundan dolayı hoşnutluğunun bulanmasına yol açmaz, demektir. ”Minnet", aslında ağır bir nimet demektir. Bu nimeti veren kimse verdiği kişiden karşılığında herhangi bir ücret istemez. İşte bu kelime daha sonra başa kakma anlamında kullanılmıştır. Bir başka ifadeyle başa kakma anlamına gelen ”imtinân" nimeti saymak demektir. Yüce Allah'ın âhirette kullarına verecek olduğu bütün şeyler O'nun bir ihsanı ve ikramıdır. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'e göre Yüce Allah'ın kullarına verecek olduğu nimetlerden hiçbirisini vermesi, üzerine vacip değildir. Verilen nimetleri başa kakmak her ne kadar sahih ise de Allahü teâlâ bunu kendisinin bir ihsanı ve ikramı olarak yapmaz. "Gayru memnun" ifadesi, âhirette ardı arkası kesilmeyen mükâfat ve sevap anlamına da gelebilir. Ya da ”ğayru memnun" Yüce Allah'ın ”...Yalnız sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir." (Zümer: 10) âyet-i kerimesinde olduğu gibi hesapsız anlamına da gelir. Kâmus'ta denir ki,: ”Ecrun ğayrü memnun" demek hesapsız, ya da ardı arkası kesilmeyen mükâfat demektir.

Fussılet 41:9

De ki,: 'Gerçekten siz yeri iki günde yaratanı yeryüzünün varlık âlemine gelmesini takdir edeni, bir başka ifadeyle yeryüzü varlık âleminde yer alacak diye hüküm vereni inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? Bu ifade onların inkârlarını hoş görmeme ve çirkin olduğunu vurgulamadır. Fiilin başındaki ”lâm" harfi hoş görmemeyi pekiştirme ifade etmektedir. "İki gün" ifadesi Aynıı'l-Maânîye göre yavaş ve teenni ile hareket etmeyi öğretme amacı gütmektedir. Bunun yanında yaratılmış olan nesnelerin zayıf olabilecekleri yolundaki şüpheyi gidermeyi de amaçlamaktadır. Bu yaratılan şeyler, yokluktan varlık âlemine çıktıkları esnada meleklerin, bunların haber verilmesi esnasında da kulların ibret alması içindir. Oysa bütün mahlûkatı hiç süre geçmeksizin bir anda yaratması mümkündür. "Ortak koşma" fiili, inkâr etme fiiline atfedilmekte, aynı azarlama ve hoşgörmeme hükmüne dahil edilmektedir. ”Endâd' (ortaklar) kelimesinin çoğul yapılması gerçek hayattaki durum böyle olduğu içindir. Yoksa Allahü teâlâ'nın kınamasının sebebi ortakların birden çok olması dolayısıyla olduğundan değildir. ”O'na ortaklar mı koşuyorsunuz?" ifadesi Allah'a ilâhlardan birtakım ortaklar, benzerler vasfediyorsunuz. Oysa O'nun ortaklar bir yana bir tek ortağı bile yoktur, demek olur. Allahü teâlâ Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerin yaptıklarını iki noktadan hoş görmemesini emretmektedir: Birincisi, Allahü teâlâ'nın zâtını ve sıfatlarını tanımamaları sebebiyle inkâr etmeleridir. Nitekim onlar Allah'ı bir cisim gibi tasavvur ederek, karısı ve çocuğu olduğunu söyleyerek, ölüleri diriltemeyeceğini, insanlardan peygamber göndermeyeceğini ifade ederek inkâr etmişlerdir. İkincisi, Allahü teâlâ'nın ortakları ve benzerleri olduğunu söylemişlerdir. Ayette önce Allah'ın inkâr edilip, daha sonra O'na ortaklar koşmaya çalışmak bir çelişkidir. Aynı şekilde birinin diğerine zorunlu olarak atfedilmesi de aykırıdır. O, yeryüzünü iki günde yaratan azîmü'ş-şân âlemlerin Rabbidir.' Sadece yeryüzünün değil, bütün varlıkların yaratıcısı ve idare edicisidir. O halde yamuklarının içinde en değersizi nasıl olur da O'nun ortağı ve eşi olabilir?

Fussılet 41:10

O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, Burada yer alan ”revâsiye", sabit dağlar demektir. ”Min fevkihâ" ifadesi yeryüzünde sabit ve yükselen dağlar anlamında ”dağ" kelimesinin sıfatıdır. Dağlar yeryüzünde yükseltilmiştir ki, faydaları bunu araştıranlar için belli olsun ve onlara bakan, içlerindeki ilâhî kudrete delâlet yönlerini görebilsin. Çünkü aslında yeryüzünde sabit olan dağlar yeryüzünü bir tarafa meyletmekten korumazlardı. Eğer bunlar yerin altında herhangi bir odanın ortasındaki sütun, ya da yere çakılmış bir çivi gibi olsalardı ancak o zaman yeryüzünü meyletmekten korurlardı. Orada yeryüzünde hayrını çoğaltmak suretiyle bereketler yarattı. Çeşitli canlıları ve; onların yararlandığı çeşit çeşit bitkileri tohumdan veya başka yolla üretmek suretiyle yeryüzünün hayrını çoğalttı. Ve orada tam dört günde yerzünün gıdalarını takdir etti. Bu, soranlar için bir açıklamadır. Burada yer alan ”ekvât" kelimesi, ”kut" kelimesinin çoğuludur. Kût, insanı ölmekten koruyan ve vücudunu hayatta tutan rızık anlamınadır. Bu kelimeden türeme ”mukît" herkese rızkım verebilecek güçte plan demektir. Zemahşerî'nin belagatında: ”İzâ hassaltuki yâ kütü, hâne aleyye'd-dürrü ve’l-yâkutu" denmektedir. Mânâsı; Sen oldun mu ey kût (azık), Önemsiz bana inci ve yakut. Bu açıklamalara göre âyetin mânâsı şudur: Allahü teâlâ gelecekte yeryüzünde yaşayan çeşitli varlıkların kendilerine uygun olan rızıklarını hikmetinin gereğine uygun biçimde ve belirli bir miktarda var etmeye hükmetmiştir. Âyette yer alan ”akvâtehâ" (yeryüzünün azıkları) ifadesi, yeryüzünde yaşayanların rızıkları demektir. Bir başka ifadeyle Allahü teâlâ yeryüzünde yaşayanların rızıklarını takdir etti demek olur. Bazı âlimlere göre, Allah katında her mahlûkatın kendine mahsus bir rızkı vardır. Bu rızıklar Yüce Allah'ın katından inerek yeryüzünde mahlûkatın önüne çıkar. Bu öyle bir yerküredir ki, itaatkârlara mabed, gafillere de uyuklama yeri olarak yaratılmıştır. "Dört gün" ifadesi, yukarıda zikrolunan yeryüzüne dağları yerleştirme ve mahlûkatın rızkını takdir etme fiilleri ile ilgilidir. Yüce Allah yeryüzünün vücuda gelmesini -ileride geleceği üzere- iki günde, Salı ve Çarşamba günlerinde takdir etmiştir. ”Dört gün" denmesi yukarıda sayılan şeylerin tamamının dört gün içerisinde yaratıldığını belirtmek için söylenmiştir. Çünkü daha önce geçen iki günle sayı dört güne çıkmaktadır. Burada sanki şöyle söylenmektedir: Dağların dikilmesi, rızıkların takdir edilmesi ve yeryüzünde birtakım hayırların çoğaltılması, yeryüzünün iki günde yaratılmasından sonra kalan iki günde takdir olunmuştur. Yoksa bu sözü zahiri üzere yorumlamak mümkün değildir. Bir başka ifadeyle yeryüzünün iki günde yaratıldığını ve içindekilerin de dört günde meydana getirildiğini, böylece yaratılışın toplam olarak altı gün aldığını söylemek mümkün değildir. Çünkü sabittir ki, semalar da iki günde yaratılmıştır. O zaman bu hesaba göre yeryüzünün, içindekilerin ve semaların yaratılışının sekiz günü aldığını söylemek icab edecektir. Oysa gerçek bu değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de tekrar tekrar ifade olunduğu üzere bunların hepsi altı günde yaratılmıştır. ”Sevâen" kelimesi de katıldığında âyetin mânâsı; eksiği ve fazlası olmadan tam dört günde yeryüzünü yarattı ve gıdalarını takdir etti, demek olur. "Soranlar için" kelimesi gizli bir soruya bağlıdır. Yani yeryüzü ve içindekiler kaç günde yaratıldı diye yeryüzünün yaratılış süresini soranlar için, demektir. Buradaki ”soru", bilinmeyen bir şeyi sorup öğrenerek bilmeyi ifade etmektedir. Kelimenin başındaki ”lâm" ise beyan ifade etmektedir, ya da ”soranlar için" kelimesi, ”takdir etti" fiiliyle ilgilidir. Buna göre mânâ: ”Orada tam dört günde yeryüzünün gıdalarını soranlar için takdir etti," şeklinde olur.

Fussılet 41:11

Sonra duman halinde olan göğe yöneldi. Yüce Allah gıdaların takdirinin nasıl olduğunu beyan ettikten sonra bu noktadan itibaren yaratmanın nasıllığım beyana başlıyor. Önce yeryüzünün ve içinde bulunan canlıların beyan edilmesi, Yüce Allah'ın emrine muhatap olan kişilere itina göstermesinin ve kendileri daha yaratılmadan önce geçim vasıtalarının takdir edilmesinin kendilerini imana sevkedeceğinden ve inkârdan, azgınlıktan alıkoyacağından olsa gerektir. Âyetin deyimiyle ”istiva" eğriliğin zıddıdır. Arapçada ”istevâ el-ûdu" denir ki, odun dosdoğru oldu demektir. Ancak âyetin içinde yer alan bu kelime, burada yönelme anlamınadır. Buna göre âyetin mânâsı: Allah sonra iradesi ve dilemesiyle dosdoğru semaya yöneldi, onların yaratılışına benzeyen başka bir şeyi yaratma iradesi olmaksızın doğrudan doğruya semaya yöneldi demek olur. Arapçada herhangi bir kimse başka bir hedefe sapmaksızın doğrudan doğruya bir noktaya yöneldiğinde ”İstevâ ilâ mekâni keza ke's-sehmi'l-mursel" (Filan mekâna yayından çıkmış ok gibi yöneldi) derler. Burada ”sümme-sonra" ifadesiyle yukarımızda bulunan nesneleri yoktan var etmeye Yüce Allah'ın ne kadar önem verdiği de ortaya çıkmaktadır. ”Duman halinde olan" demek, sema duman halinde iken demektir. Âyette yer alan ”duhân" kelimesi hararetle birlikte havaya yükselen lâtif yeryüzü parçacıkları demektir. el-Müfredat'ta ”duhân" ateş alevine eşlik eden buhar ve duman demektir. ”Buhar", suların sathından yükselen ışık zerreleriyle birlikte havaya çıkan rutubetli su parçacıkları demektir. Buna göre âyetin mânâsı; sonra o duman halinde olan göğe yöneldi, demek olur. Bir başka ifadeyle ateşten yükselen duman gibi sayılan karanlık göğe yöneldi, demektir. Bu ifade teşbîh-i beliğ kabilinden bir ifadedir. Dumana sema denmesi, daha sonra alacak olduğu şekil itibariyledir. er-Râğıb, ”Duman halinde gök" ifadesi hakkında şöyle der: ”Sema tıpkı duman gibiydi. Böylece Yüce Allah işaret ediyor ki, sema henüz birbirini tutan dinamiklere kavuşmamıştı. Semanın ilk oluşumu kapkaranlık olunca ona duman ismi verilmesi uygun düşmüştür. Bu isim verilirken sema parçacıklarının birbirine bitişik olmaması ve duman gibi ışıksız ve darmadağınık parçalara sahip olması açısından dumana benzediği içindir. Çünkü dumanın da henüz terkip halinde bir biçimi yoktur." Bazı âlimlere göre: ”Duman halinde olan gök" tabirinden maksat, sudan yükselen duman, yani gök, duman gibi su buharıdır, demektir. Ona semaya ve yoktan varoluşunu ve içindekilerin varlık dünyasına gelişini takdir ettiği yerküreye: 'İsteyerek veya istemeyerek gelin,' dedi. Her biriniz muayyen bir şekilde takdir edilmiş bir vakitte bir tek oluşla meydana geliniz, dedi. Bu oluş Yüce Allah'ın iradesinin, onların meydana gelişlerine fiilî bir bağlantıyla ilgilenmesinden ibarettir. Âyet metninde yer alan ”tavan, kerhen" (isteyerek, istemeyerek) kelimeleri hal makamında olup mastardırlar. ”Tav"' isteyerek boyun eğmek demek olup ”kerh" ise bunun zıddıdır. Buna göre Yüce Allah onlara demiş oluyor ki,; ya boyun eğerek ve isteyerek, ya da istemeyerek gelin. Bir başka ifadeyle, bunu ister isteyin, isterseniz istemeyin demektir. Bu ifade Allahü teâlâ'nın kudretinin kesin oluşunu ve yer ile göğün bundan kaçınmalarının imkânsızlığını temsil yoluyla anlatan bir ifadedir. İşte Yüce Allah'ın kudretinin kesinliği ve yeryüzüyle göğün bundan kaçınamayacakları kendilerine istemek ve istememek şeklinde bir muhayyerlik verilerek ifade edilmiştir. Aslmda bu muhayyerlik, iradesi, seçimi ve tercihi olan akıllıların vasıflarındandır. Yeryüzü ve gökyüzü, iradesi ve tercihi olmayan cansız varlıklar kabilindendir. İkisi de: 'İstiyerek geldik' dediler. Bu ifadede yeryüzüyle gökyüzünün ilahî kudretten ne derece etkilendiklerini, kendilerine emrolunan emir gereğince ne kadar mükemmel meydana geldiklerini vurgulamaktadır. Ve yine bu ifade yeryüzüyle gökyüzünün mevcut durumlarının büyük ilâhî hikmete göre olduğunu anlatmaktadır. Çünkü ”tav"' (isteyerek) kelimesi bunu vurgulamakta, 'kerh" (istemeyerek) kelimesi de aksini işaret etmektedir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir. ”Tâiîn" kelimesi erkek ve akıllı olan varlıkların çoğul yapıldığı bir siğadır (kiptir.) Acaba âyet-i kerimede neden lâfız göz önüne alınarak ”Tâiateyni" ya da mânâ dikkate alınarak ”Tâiâtin" denmemiştir. Çünkü burada kastolunan ”semâvat" (gökler) ve ”aradûne" (yeryüzleri) dir. Bu soruya cevabımız şöyledir: Yeryüzü ve gökyüzü bu âyette hitap ve cevap makamında gelmektedirler. Bunlar akıllı olan kimselerin vasıflarıyla vasfedilince kendilerine aklı başında kimselere yapılan muamele yapılmış ve mânâları birden çok olduğu için çoğul yapılmıştır. Bunun benzeri Yusuf (aleyhisselâm)'un hikayesinde yer alan ve onun ağzından çıkan ”sâcidîne" ifadesidir. Nitekim Yusuf (aleyhisselâm) orada şöyle demekteydi: ”Bir zamanlar Yusuf, babasına demişti ki,: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken (sâcidîne) gördüm." (Yûsuf: 4) et-Te'vîlât en-Necmiyye'de şu ifadeler yer alır: ”Burada Yüce Allah işaret ediyor ki, mükemmel kudreti sayesinde malum olan gökyüzünü ve mâdûm (yok) olan yeryüzünü dile getirip konuşturmuştur. Bunu onlara yapmış olduğu: ”İsteyerek veya istemeyerek gelin" şeklindeki hitabını onlara işittirdikten sonra yapmış ve kendilerine ”İsteyerek geldik," cevabını verdirmiştir. Bu kelimelerin başta müennes lafzıyla zikredilmeleri müennes ve mâdûm (yok) oluşlarından, sonunda da müzekker lafzıyla ifade edilmeleri Yüce Allah'ın kendilerini diriltmesinden, onlara yok oldukları halde akıl vermesinden ve tıpkı akıllılar gibi ”İsteyerek geldik," sözleriyle cevap verdirmesinden dolayıdır."

Fussılet 41:12

Böylece onları iki günde yedi gök olarak yarattı. Bu âyet-i kerime, bir önceki âyette mücmel (özet) olarak belirtilen semanın yoktan varedilişini tefsir etmekte ve ayrıntısıyla açıklamaktadır. Görüleceği üzere bir önceki âyette bu mücmellik kendilerine emir verilmesi ve onların da cevabı şeklinde ifade olunmuştu. Buna göre âyetin mânâsı, Allahü teâlâ onları yedi sema halinde yarattı, demek olur. Ya da yedi sema cihetinden benzersiz bir yaratışla yarattı ve yaratılışlarını hikmetinin gereği olarak herhangi bir noksan olmaksızın ve deliksiz bir biçimde sapasağlam yaptı demek olur. ”İki gün" ifadesiyle kastedilen, iki gün ile takdir olunan vakitte demektir. Bu iki gün, Perşembe ve Cuma günleridir. Allahü teâlâ semaları Perşembe günü, semalardaki ayı, güneşi ve yıldızları Cuma günü yaratmıştır. Yüce Allah yeryüzünün ne kadar zamanda yaratıldığını ve yeryüzündeki varlıkların ne kadar zamanda yoktan var edildiğini, onların takdir edildiğini ifade ederken belirtmiştir. Şu halde tamamının yaratılışı Kur'an-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde işaret olunduğu üzere altı gündür. Ve her göğe görevini vahyetti. Bu cümle yukarıda geçen yarattı fiili üzerine atfedilmiştir. ”İyhâ" (vahyetmek), emir gibi yaratmaktan ibarettir. Önce geçen, yarattı fiili, nasıl vakitle kayıtlıysa bu da öyle kayıtlıdır. Buna göre âyetin mânâsı; Allahü teâlâ herbirinde mevcut olan melekleri, yıldızları ve diğer sayısını ancak Allah'ın bilebileceği cisimleri yarattı, dilediğini ortaya çıkardı ve herb irindeki canlılara emirlerini verdi. Kendilerine uygun olan mükellefiyetle onları mükellef kıldı, demek olur. Ve Biz yakın semayı kandillerle kandil gibi geceleyin ısıtan yıldızlarla donattık. Bakan kimse bütün bunların en alçak semada parladıklarını görecektir. Burada ”mesâbîh" kelimesinden maksat. Yüce Allah'ın semalarda sabit ve gezegen olarak yaratmış olduğu ışık veren bütün yıldızlardır. Çünkü biz bütün yıldızları tutuşturulmuş birer kandil gibi görmekteyiz. Bazılarına göre her semada ışık veren yıldızlar vardır. Bazılarına göre ise yıldızlar sadece dünya semasına mahsustur. Ve bozulmaktan da koruduk. Yani dünya semasını âfetlerden ve kulak hırsızlığı yapanlardan koruduk, demek olur. Kulak hırsızlığı yapanlardan maksat, bir şeyler dinleyip kaçmak üzere semaya yükselen şeytanlardır. Bunların ardından yıldızların ateşinden oluşan ve onlardan kopan alev atılır. Yoksa şeytanlara bizzat yıldızların kendisi fırlatılmaz. Çünkü yıldızlar kendi yörüngelerinde sabit cisimlerdir. Şeytanların ardından fırlatılanlar ise ateşten koparılmış birer alev parçasından ibarettir. Oysa geride kalan ateş kütlesi kendi hali üzere durmakta, miktarından hiçbir şey eksilmemektedir. İşte ayrıntılarıyla anlatılanlar bu azîz ve alîm olan kudreti sonsuz Allah'ın takdiridir. Çünkü Yüce Allah'ın her mahlûkat üzerinde sonsuz kudreti vardır. O'nun ilmi de sonsuzdur, her şeyi kuşatacak sonsuz bir ilme sahiptir. Âyet-i kerimede yeryüzünün yaratılmasıyla gökyüzünün yaratılması arasında bir tertip (sıralama) olduğuna dair bir işaret yoktur. Tertip sadece ”takdir" (gıdaları takdir etme) ile ”icâd" (yoktan var etme) fiili arasında vardır. "Yaratma" ve onun üzerine atfedilen üç fiil (dağların yerleştirilmesi, yeryüzündekilerin rızıklarının takdiri, sonra semaya yönelme) zahirî mânâlarına alınacak olursa bu taktirde önce yeryüzü ve içindekiler, sonra da gökyüzü ve içindekiler yaratılmış olur ve buna göre arada tertip (sıralama) mümkündür. Müfessirlerin ekserisi de bu görüşü benimsemişlerdir. Bakara süresindeki ”O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra semaya yöneldi..." (Bakara: 29) âyet-i kerimesi de bu görüşü desteklemektedir. Bazılarına göre yeryüzünün yaratılması semaların yaratılmasından daha öncedir. Fakat yeryüzünün elips haline getirilmesi ve içinde bulunanların yaratılması daha sonradır. Zira Yüce Allah: ”...Ondan sonra da yerküreyi döşedi (elips haline getirdi.)" (Nâziât: 30) buyurmaktadır. Tabi bu anlam, âyette geçen ”sümme" kelimesinin zaman açısından sonralık ifade etmesi takdirine göredir. Buna karşılık aynı kelime zaman açısından aralığı değil de daha aşağıdan daha yukarıya doğru bir yükselmeyi ve mertebe farklılığını ifade eder denecek olursa bu taktirde semaların yaratılışı yeryüzünün ve içinde bulunanların yaratılışından daha önce olmuş olur. Nitekim müfessirlerin ekserisi bu görüşe meyletmişlerdir. Bu durumda birinci şekilde olduğu gibi âyet-i kerimede bu iki unsurun yaratılışı arasında bir tertip olduğuna dair herhangi bir işaret yoktur. Şeyh Nîsâbûrî der ki,: ”Yüce Allah yeryüzünden önce semayı yarattı ki, kendi fiilinin mahlûkatın fiillerine benzemediği ve onların fiillerinin aksine olduğu bilinsin. Çünkü O, önce tavanı, sonra temeli yaratmıştır. Semayı kudretine ve mükemmel yaratmasına delâlet etsin diye direksiz yaratmıştır." Rivayete göre Allahü teâlâ Pazar ve Pazartesi günü yeryüzünün kütlesini yaratmış, Salı ve Çarşamba günü de dünyayı elips haline getirmiş ve içinde bulunanları yoktan var etmiştir. Gökteki ve içindekileri Perşembe günü yaratmıştır. Cuma günü ise günün en son anında Âdem’i yaratmıştır. Bu öyle bir andır ki, kıyamet de o anda kopacaktır. Cuma gününe bu ismin verilmesi mahlûkatın biraraya gelmesinden ve tamamlanmasından dolayıdır. Allahü teâlâ Cumartesi günü hiçbir şey yaratmayınca İsrail oğulları o gün İbnü'ş-Şeyh’in Havâşiye'sinde işaret olunduğu üzere çalışmayı bırakmışlardır. Bu açıklamayla Müftî Sadî'nin söylemiş olduğu: ”Burada bir kapalılık vardır. Çünkü o gün, belirli bir gün değildir," sözüne cevap verilmiş olur. İbn Atıyye der ki,: ”Kıssalardan ortaya çıkan şudur ki, Âdem’in yaratılmış olduğu Cuma gününden önce çok günler ve Cumalar geçmiştir. Yüce Allah'ın mahlûkatı yaratmış olduğu bugünler, günlerin ilkidir. Çünkü yeryüzünün, semanın ve güneşin yaratılmasıyla gün vücuda gelmiştir. Cuma gününün yaratılması konusunda bir hadis-i şerifte şu ifade yer alır: 'Cuma günü Yahudilere ve Hristiyanlara farzolunmuş bir gündür. Ancak onlar bugünü kaybetmişler, Allahü teâlâ sizlere Cuma gününü göstermiştir.' (6) Allah'ın Yahudilere ve Hristiyanlara farz kılması demek, şu demektir: Onlara Cuma gününe tazim etmek ve o günde kendilerini ibadete vermek emrolunmuştur. Fakat Yahudiler kendiliklerinden Cuma yerine Cumartesiyi tercih etmişlerdir. Çünkü onlar Yüce Allah'ın gökleri, yeri ve bu ikisi içindeki yaratıkları yaratmasından dolayı istirahate çekildiği yedinci gün olduğunu iddia etmişlerdir. Onlara göre Cumartesinin yedinci gün olması haftanın ilk gününün Pazar günü olması ve bugünün yaratılışın başlangıcı olmasından dolayıdır. Tercih edilen görüşe göre yaratılışın başlangıcı Pazar günüdür. Bazılarına göre haftanın ilk günü lügat itibariyle Pazar günüdür. Fakat örfe göre ilk gün Cumartesidir. Yani Fıkıh bilginlerinin yemin konusunda ve başka bölümlerdeki örflerine göre ilk gün Cumartesidir. Hristiyânlar kendi kafalarından Cuma gününe bedel olarak Pazar gününü seçmişlerdir. Onlar da Pazar gününün Yüce Allah'ın mahlûkatı yaratmaya başladığı ilk gün olmasına binaen böyle söylemişlerdir. Bu görüş daha uygundur. Bir merfû hadiste şu ifade yer alır: 'Cuma günü günlerin efendisidir ve Allah katında en büyüğüdür. Bugün, diğer günlere göre Ramazan ayının öbür aylara olan fazileti gibidir. (Cuma gününde bir an vardır ki, o anda dualar kabul edilir.) Cuma günü içinde duanın kabul buyrulduğu an, Ramazan ayındaki Kadir gecesi gibidir.'“ (7) Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: '"Leyletu'z-Zehrâ'da ve 'yevmu'l-Eğar'da (Zehra gecesi ve Eğar günü) bana çok salevât getiriniz. Çünkü salât-u selâmınız bana arzolunur ve ben de size duâ ederim, sizin için istiğfarda bulunurum ” (8) ”Leyletu'z-Zehrâ" tabirinden maksat Cuma gecesi, ”Yevmu'l-Eğar" teriminden maksat da Cuma günüdür.

Fussılet 41:13

Eğer onlar, Kureyş kâfirleri, bu beyandan yani göklerin, yeryüzünün, onların içinde bulunan cisimlerin yaratıldığına dair olan beyandan sonra imandan yüzçevirirlerse onlara de ki,: 'İşte sizi Âd ve Semûd'un başına gelen yıldırıma benzer bir yıldırıma karşı uyarıyorum' ve korkutuyorum. Âyet metninde dili geçmiş zamanın kullanılması (uyardım), uyarının gerçekleştiğine delâlet etmek içindir. Bu uyarı, uyarıcının varlığını göstermektedir. Âyet metninde yer alan ”saika" (yıldırım), yıldırım gibi etkisi çok şiddetli korkunç bir azap demektir. ”Saika" aslında gökten yere inen ve düştüğü yeri yakan ateş parçası (yıldırım) demektir. Burada istiare sanatıyla şiddetli azap anlamında kullanılmıştır. Şiddetli azapla yıldırım arasındaki benzerlik de şiddet ve korkunçluktur. Burada Yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: Onlara de ki,: İşte sizi Ad ve Semûd'un başına gelen yıldırım benzeri bir yıldırıma karşı uyarıyorum. Artık sizin hakkınızda üzerinize azabın indirilmesinden başka herhangi bir çare kalmamıştır. Bu öyle bir azaptır ki, sizden önce inatçılık eden ve bunda direnen, bunun yanında Yüce Allah'tan onu ve rızasını talep etmekten yüzçeviren kimselere inen azaptır. Onlar yalanlamada, inkârda ve inatçılıkta sizlerin selefinizdir. Sizler onların yoluna girdiniz ve helak olmakta da onlar gibi olacaksınız. Mukâtil der ki,: ”Âd ve Semûd kavmi amca çocukları idi. Mûsa ve Karun da amca çocukları idi. İlyas ve Elyesâ amca çocukları, İsa ve Yahya ise teyze oğulları idiler. Bu iki kabilenin burada özellikle zikredilmesi, Kureyşlilerin yazın ve kışın yaptıkları yolculuklarında geçtikleri yol üzerinde olmaları ve onların helaklerine dair izleri görmelerindendir."

Fussılet 41:14

Peygamberler onlara, önlerinden ve arkalarından gelerek: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin,' dedikleri zaman: Onları hafife alarak: 'Rabbimiz peygamberler göndermeyi dileseydi elbette melekler indirirdi. Onun için biz sizinle, sizin zannınıza göre gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz' size ve getirdiklerinize inanmıyoruz demişlerdi. Âyet-i kerimede ”rusül" (peygamberler) şeklinde çoğul ifade edildiğine göre zahir olan odur ki, bu ifade, tesniye (ikil) kelime yerine çoğul kullanılması kabilindendir. Çünkü Ad kavmine gelen Hûd, Semûd kavmine gelen de Salih (aleyhisselâm)'dir. "Önlerinden ve arkalarından gelerek" ifadesi ile kastedilen her taraflarından gelerek demektir. Çünkü bu peygamberler her türlü irşad ve nasihat metoduyla bunları irşad etmeye çaba sarfetmişler bazan yumuşak, bazan şiddetli olmuşlar, zaman zaman teşvik etmişler, zaman zaman onları korkutmuşlardır. Burada ”önlerinden ve arkalarından" ifadesinden maddî ciheti ve kendilerini her yönden kuşatan mekânları anlamamak gerekir. Ya da geçmiş zamanda kâfirlerin başına gelen olaylardan uyarıyı, gelecek zamanda da âhirette kendilerine hazırlanan cezadan kaçınmayı anlamak mümkündür. Bu ibare ile çokluk da kastedilmiş olabilir. Nitekim Nahl süresindeki: ”...Ona rızkı her yerden hol hol gelirdi..." (Nahl: 112) âyet, bunun benzeridir. Bu açıklamaya göre âyet-i kerimedeki ”rusül" (peygamberler) kelimesiyle, önce geçmiş ve sonra gelen peygamberler kastedilmiş olur. Ya da peygamberlerin etrafa göndermiş oldukları elçiler de kastedilmiş olabilir. Çünkü az önce de işaret olduğu üzere gelen peygamber sadece iki peygamberdir ve iki sayısında da çokluk özelliği yoktur. Bu peygamberler: ”Ey insanlar topluluğu! Allah'tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin," demişler, onlara bir olan Allah'a ibadeti emretmişlerdir. Onlar da ”Rabbimiz dileseydi elbette melekler indirirdi." Yani sizin yerinize melekleri gönderirdi ve bizi gelenler hakkında şüpheye düşürmezdi, bizde kendilerine iman ederdik, demişlerdir. Meleklerin peygamber olarak gönderilmeleri, indirilme yoluyla olduğu için âyet-i kerimede ”indirirdi" fiili kullanılmıştır. Rivayet olunduğuna göre Ebû Cehil, Kureyşin ileri gelenlerinin önünde açıktan açığa şöyle demiştir: ”Muhammed’in işi bizim kafamızı karıştırdı. Bize şiiri, kâhinliği ve büyücülüğü bilen bir adam bulun da onunla konuşsun, sonra Muhammed’in asıl iç yüzünü bize getirsin," demiştir. Bunun üzerine Utbe b. Rabîa der ki,: ”Vallahi ben şiir dinledim, kâhin ve sihirbaz da gördüm ve bu konuda bir bilgi sahibi oldum. Dolayısıyla bu mesele benim bilgim dışında olamaz. Ona beni gönderiniz." Bu tekliften sonra Utbe b. Rabîa Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelir ve der ki,: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Sen mi daha hayırlısın, Haşim mi? Sen mi daha hayırlısın, yoksa Abdu'l-Muttalib mi? Sen mi daha hayırlısın, yoksa baban Abdullah mı? O halde neden bizim ilâhlarımıza kötü söylüyor, bizi sapıtıyorsun? Eğer başkanlık istiyorsan sana bir sancak verelim bizim başkanımız ol. Eğer evlenmek istiyorsan sana Kureyş kızlarından seçecek olduğun on tane kadın verelim, nikahlan. Eğer malda gözün varsa sana yetecek kadar mal toplayalım," der. O bunları söylerken Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sessiz ve dinlemektedir. Utbe sözünü bitirince Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ey Ehu'l-Velîd! Sözün bitti mi?" diye sorar. Utbe; ”Evet" deyince Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”O halde dinle. Bismillâhirrahmânirrahîm ”Hâ. Mîm" diye Fussilet sûresini okumaya başlar ve Rasûlüllah birinci âyetten ”Eğer onlar yüzçevirirlerse de ki,: 'İşte sizi Âd ve Semûd'un başına gelen yıldırım benzeri bir yıldırıma karşı uyarıyorum'" âyet-i kerimesine kadar okur. Utbe elini Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ağzına koyarak ondan yakınları hakkı için susmasını diler ve sonra Rasûlüllah'ın görevi hakkında şaşkın bir vaziyette evine geri döner. Kureyşin yanına gitmez. Oysa Kureyşliler ondan gelecek haberi beklemektedirler. Utbe yanlarına gelmeyince derler ki,: ”Utbe'yi göremediğimize göre mutlaka dinini değiştirmiştir." Kalkıp Utbe'ye giderler ve derler ki,: ”Ey Utbe! Seni bizim yanımıza gelmekten alıkoyan şey, dinini değiştirmiş olmandır. Sen mutlaka dinini değiştirdin." Utbe bu söze çok kızar ve sonra şöyle söyler: ”Vallahi onunla konuştum. Bana öyle bir şeyle cevap verdi ki, Allah'a kasem ederim bu şiir değil, kâhinlik değil ve sihir değil. Âd ve Semûd kavminin başına gelen yıldırım ve ceza âyetine gelince ağzını tuttum ve yakınları hakkı için, daha okumamasını diledim. Bildiğiniz üzere Muhammed herhangi bir şey söyledi mi yalanlanmaz. İşte bundan dolayı başınıza azap geleceğinden korktum," der. Ancak orada toplananlar Bedir Savaşı'nda öldürülünceye kadar inkârlarında ısrarlı olurlar. Allahü teâlâ da nurunu tamamlamaktan ve dinini galip kılmaktan geri durmaz. Neticede onların istedikleri değil, Yüce Allah'ın istediği oldu.

Fussılet 41:15

Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Buradan itibaren gelecek olan tafsilat yukarıda kısaca ifade edilen olayların sonucu olunca âyetin başına ”fâ-i sebebiyye" getirilmiştir. Âd kavmi yeryüzünde büyüklük taslamış, insanlara büyüklük taslamaya hakları olmadığı halde böbürlenmiş, kendi nefislerinin kuvvetine meyletmişlerdir. Ve iri cüsselerinden kaynaklanan bu kuvvete aldanarak: 'Bizden daha kuvvetli kim var?' dediler. Âd kavminin her bir ferdinin uzunlusu on sekiz arşın idi. O derece kuvvetli idiler ki, içlerinden herhangi biri dağdan bir kaya parçası söküp onu istediği yere koyabiliyordu. Zannediyorlardı ki, bu güç ve kuvvetleri sayesinde azabı defedebilirler. Ancak bu kuvvetleri, başlarına belâları geldiğinde kendilerini hayal kırıklığına uğratmıştır. Allahü teâlâ kendilerine şu şekilde cevap vermektedir: Onlar kendilerini ve bütün eşyayı özellikle de gökler, dağlar ve benzeri kocaman cisimleri yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Yani onlar gafil mi oldular da müşahade ve ayan beyan görmeye benzer bilgiyle açıkça kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Bu âyet-i kerimede göklerin ve yeryüzünün değil de onların yaratılışlarının vurgulanması, kendilerinin güçlü ve kuvvetli oldukları yolundaki iddialarından dolayıdır. Yaratıcının kudreti, mahlûkatın gücünden ve kudretinden daha fazladır. Bu kaçınılmaz bir husustur. Onlar Bizim peygamberlere indirilen âyetlerimizi inkâr ediyorlardı. ”Cuhûd", bile bile inkâr etmek demektir. Buna göre âyet-i kerimede, onlar âyetlerimizin hakikatini ve gerçekliğini tıpkı emanet bırakılan kişinin kendine bırakılan emaneti inkâr etmesi gibi bile bile inkâr ediyorlardı, denmiş olmaktadır. Bu ifade onların çirkin sözlerine bir cevap olarak söylenmektedir. Buna göre âyetin mânâsı; onlar kendilerinde iki özelliği birarada bulunduruyorlardı. Bir yandan yeryüzünde böbürlenmeyi ve üstünlüğü arzu ediyorlardı. Bu, yaratıklara iyiliği terkederek, itaat çizgisinden çıkmak ve fasıklıktır. Öte yandan da Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Bu da küfürdür, hakka tazimi bir yana bırakmaktır. Böylece onlar hem fâsık ve hem de kâfir oluyorlardı. Bu iki sıfat bütün kötü sıfatların ana cevheri olunca şüphesiz Allahü teâlâ âyetinde buyurduğu üzere kendilerine azabını vermiştir.

Fussılet 41:16

Bundan dolayı Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde onların köklerini kazımak üzere soğuk bir rüzgâr gönderdik. Bu soğuk rüzgâr, soğukluğunun şiddetinden onları helak edip yakmıştır. Tıpkı ateşin sıcaklığıyla yakıp kavurması gibi. Arapçada ”sırr" soğuk demektir. Âyet-i kerimeyi, estiği zaman ses çıkaran rüzgâr şeklinde anlamak da mümkündür. ”Uğursuz günler" ifadesinde yer alan ”nahisât", ”nahise" kelimesinin çoğuludur. Mânâsı ”saide" (mutlu oldu) kelimesinin zıddıdır. Dahhâk der ki,: ”Allahü teâlâ Âd kavminden üç yıl yağmuru kesmiş ve yağmursuz olarak rüzgâr estirmiştir." Cabir (radıyallahü anh) der ki,: ”Allahü teâlâ herhangi bir kavme iyilik diledi mi onlara yağmur gönderir ve çok rüzgâr estirmez. Bir kavme de kötülük diledi mi onların yağmurunu keser, başlarına çok rüzgârı musallat eder." Buna göre âyetin mânâsı; içinde hayır namına hiçbir şey olmayan o uğursuz günde demektir. Bugünün uğursuzluğu şöyle olmuştur: Allahu teâlâ bu rüzgârları aynı biçimde ve aynı şekilde hiç gevşemeksizin ve ardı arası kesilmeksizin estirmiş ve Âd kavmini helak etmiştir. Yoksa müneccimlerin iddia ettikleri gibi bazı günler hattı zâtında uğursuz, bazıları da uğurlu demek değildir. Müneccimler iddialarını bu âyet-i kerimeye dayandırmışlardır. Oysa bu doğru değildir. Çünkü zamanın parçaları hattı zâtında birbirine eşittir. Parçalar arasında hiçbir fark yoktur. Fark sadece o parça ve dilimde meydana gelen itaat ve günahlara göredir. Cuma günü itaatkâr bir kimse açısmdan mutlu bir gün, hattı zâtında mutlu olsa bile isyankar açısmdan uğursuz bir gündür. Adamın biri el-Asmaî'nin yanında zamanın bozulduğundan söz eder. el-Asmaî der ki,: Uzayıp kısalsa da zaman Bozulmaz asla, bozulan insan! Şâirin biri de: Zamanı kötüleriz, oysa ayıp bizde Zamana bak, onda ayıp yok, ayıp bizde! der. Bu âyette ”azap" kelimesinin ”hızy" kelimesine izafe edilmesi (zillet azabı denilmesi), mevsûfun sıfata izafeti kabilindendir. Böylece mübalâğa mânâsı elde edilmek için mastarla tavsif yapılmıştır. Bir başka ifadeyle söylenmek istenen alçak ve değersiz azap demektir. Çünkü aslında zelil ve değersiz olan azaba uğrayanlardır. Yoksa azabın kendisi değildir. Âhiret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir, yani daha zelil kılıcıdır ve dünya azabından daha fazladır. Burada aslında rüsvay olan âhiret azabı değildir, bu sıfat o azabı gören kişinin sıfatıdır. Azabın rüsvay sıfatıyla sıfatlanması rüsvaylığm o sebeple meydana gelmesinden dolayıdır ve mecazîdir. Onlara hiçbir biçimde ne dünyada, ne âhirette azapları kaldırılmak suretiyle yardım da edilmez. Çünkü onlar Allahü teâlâ'ya ve dinine yardım etmemişlerdir. Müzminlere gelince onlar her ne kadar zayıf olsalar da Allahu teâlâ kendilerine yardım etmiştir. Çünkü onlar Allah'a ve dinine yardımcı olmuşlardır. Zayıfın yanında kuvvetlinin olması, kuvvetin yanında da zayıflığın olması ne kadar hayret vericidir! Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: ”Sizlere ancak içinizdeki zayıflar yüzünden yardım olunur" (9) Hadisin mânâsı; sizlere yardım edilmesi için duâ eden zayıflar yüzünden yardım olunur, demektir. Ad kavmine soğuk rüzgârla azap olunmasının sebebi, onların boylarının uzunluğu, vücutlarının iriliği, kuvvetlerinin fazlalığına güvenip de aldanmaları yüzündendir. Çünkü onlar zannetmişlerdi ki, insanın vücudu bu derece kuvvetli ve bu derece ağır olursa o kişi yerinde sabit kalır ve onu hiçbir belâ bastığı yerden söküp uçuramaz. İşte bu aldanıştan sonra Allahü teâlâ onların üzerine bir rüzgâr göndermiş, başlarına musallat etmiştir. Vücutları havadaki tüy gibi uçmuştur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüzgâr eserken iki dizi üzerine yere çöker ve şöyle derdi: ”Yâ Rabbi! Bu rüzgârı bize rahmet kıl, azap kılma. Allahım, onu bize ”riyâh" (rahmet) kıl, ”rıh" (azap) kılma." (lü) Rasûlüllah ”rıh" kelimesini tekil olarak kullanmakla Kur'anda geçen ”rıh" kelimelerinin ekserisinin azap mânâsına geldiğini ifade etmek istemiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”... O uğursuz günlerde soğuk bir rüzgâr (rıh) gönderdik." (Fussilet: 16) ve yine Yüce Allah: ”Âd kavminde de (ibretler vardır.) Onlara kasıp kavuran rüzgârı (rıh) göndermiştik." (Zâriyât: 41) buyurmaktadır. Ancak kelime bazan de rahmet mânâsına gelir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”...Hatta siz gemilerde bulunduğunuz o günlerde içindekileri tatlı bir rüzgârla (rıh) alıp götürdükleri ... zaman..." (Yûnus: 22) ”Rüzgârlar" anlamına ”riyâh" şeklinde çoğul gelen her yerde bu kelime sadece rahmet anlamınadır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüzgâr estiğinde, bir ses işittiğinde, gök gürültüsü duyup şimşek çaktığını gördüğünde şöyle duâ ederdi: ”Allahım! Bizi gazabınla katletme, azabınla helak etme. Bundan önce bize afiyet ver." Bir başka hadis-i şerifte de Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Rîh" (rüzgâr)a kötü söz söylemeyiniz. Hoşlanmadığınız bir durum gördüğünüzde deyiniz ki,: Yâ Rabbi! Senden bu rüzgârın hayrını ve içinde bulunan hayrı ona emrolunan emrin hayırlısını dileriz. Bu rüzgârın kötülüğünden, içinde bulunan kötülükten ve kendisine emrolunan kötü şeyden sana sığınırız."(12)

Fussılet 41:17

Semûd'a gelince, onlara doğru yolu gösterdik, Semûd ya kabile ismidir, ya da bir adam ismi olup bu adam Semûd kabilesinin en üst dereceden dedeleridir. Doğru yolu gösterdik anlamına olan ”hidayet" burada insanı arzulamış olduğu şeye ulaştıran unsuru göstermek anlamınadır. Bunun sonucunda ister arzulanan şey elde edilmiş olsun, ister elde edilmemiş olsun farketmez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”...Şüphesiz ki, sen doğru bir yolu göstermektesin." (Şûra: 52) Diğer taraftan hidayetin, insanı arzuladığı şeye kavuşturması her zaman şart değildir. Bir örnek vermek gerekirse Yüce Allah şöyle buyurur: ”...Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe: 37) Bu açıklamaların ışığı altında âyet-i kerimenin mânâsı; Biz onlara tekvînî (yaratılışa dair) âyetler (alâmetler) getirmek, peygamberler göndermek ve âyet-i şerifeler indirmek suretiyle hakkı gösterdik. Ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Tercih ettiler anlamına gelen ”istihbâb", insanın herhangi bir şey uğrunda çaba sarfetmesi, onu sevmesi demektir. Bu fiilin mef ûlüne ”alâ" kelimesiyle bağlanarak geçişli yapılması; tercih etmek, seçmek anlamına gelir. Buna göre denmiş olmaktadır ki, onlar basiret körlüğü demek olan dalâleti, hidayete; küfrü, imana; günahı da itaata tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden sapıklığı, küfrü ve inkârı işlemeleri yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı. Âyet metninde yer alan ”hım" mastar olup değersizlik ve zillet anlamınadır. Azabın bununla vasıflandırılması mübalâğa mânâsı elde etmek içindir. Buna göre âyette Yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: Onları alçaklığın bizatihi kendisi gibi olan alçaltıcı bir azabın belâsı ve felâketi çarpmıştır. Bu azaptan maksat Cebrail (aleyhisselâm)’in çığlığıdır. Burada yer alan ”saika" kelimesi alçaltıcı azaptır. Azabın yıldırıma benzetilmesi yukarıda beyan edildiği üzere şiddetinden ve korkunçluğundandır. Bazı âlimlere göre, buradaki ”saika" kelimesi, gökten inen yıldırım demektir. Buna göre âyet-i kerimede; böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden gökten inen bir yıldırım, yani ateş onları çarptı, helak etti ve yaktı demek olur. Böylece bir çeşidin cinse izafeti (tamlaması) kabilinden bir izafet olur ki, alçaltıcı azap cinsinden bir yıldırım çarptı demek olur. Bu öyle bir azap ki, azap görene alçaltıcılığın bizatihi kendisine rastlamış duygusu verir. Semûd kavminin Cebrail’in çığlığıyla cezalanması ise hakkı dinlememelerinden dolayıdır.

Fussılet 41:18

İnananları bu azaptan kurtardık, bunlar yani inananlar yüz on kişi idiler. Onlar Allah'a karşı gelmekten, şirkten veya Sâlih (aleyhisselâm)’in devesini kesmekten sakınıyorlardı. Âyet-i kerime işaret ediyor ki, cehennem ateşinden kurtuluşun sebebi, iman ve takvadır. Ve bunlar kalbin sıfatlarındandır. Kâfirin ise üzerine azap melekleri iner. Mü'mine gelince melekler onunla el sıkışırlar.

Fussılet 41:19

Allah'ın düşmanları ateşe hesap yerine sürülmek üzere toplandıkları gün hepsi biraraya getirilirler. Önceden âhirete intikal edenleri, sonradan gelenleri yetişsin, birbirlerine kavuşsunlar diye tutulurlar. Bu ifade cehennemliklerin çok olduklarını kinaye sanatıyla anlatmaktadır ve bu âyette, biraraya getirilme ve hapsolunmanın onlara ceza için yapılacağına dair işaret vardır. Âyet metninde yer alan ”haşr", herhangi bir topluluğu, bulundukları yerden çıkarmak, savaşa veya başka bir hedefe sevketmek üzere oradan ayırmaktır. Bu kelime, sadece topluluk hakkında kullanılır. Bu açıklamaya göre âyet-i kerimede: Ey Rasûlüm Muhammed! Ad ve Semûd kavminden yukarıda zikri geçen Allah düşmanlarının biraraya getirilip toplancakları günü, kavmine hatırlat, denmiş olmaktadır. Bir başka ifadeyle onlar o gün ateşe sürülmek üzere biraraya getirileceklerdir. Tıpkı: ”De ki,: Hem öncekiler, hem de sonrakiler belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır." (Vakıa: 49-50) âyet-i kerimesinde olduğu gibi. Bu mânâyı biraz sonra gelecek olan ”Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için azap, onlara da gerekli olmuştur." (Fussılet: 25) âyet-i kerimesi de, desteklemektedir. ”A'dâ" (düşmanlar) ifadesi onları kötülemek ve başlarına gelecek olan çeşit çeşit azabın sebebini ifade etmek için getirilmiştir. İşte Allah düşmanları hesap yerine sevkolunacaklardır. Çünkü biraz sonra işaret edilecek olan kulaklarının, gözlerinin, derilerinin, aleyhlerine şahitliği hesap yerinde olacaktır. Yoksa sorguya çekildikten, bunlara cevap verdikten ve cehenneme sevkedildikten sonra değil. ”Hesap yeri’nin ”nâr" (ateş) kelimesiyle ifade edilmiş olmasının iki ihtimali vardır. Bu ifadenin seçilmiş olması ya ateşin, onların mahşere gelmelerinin sonucu olduğuna ve ateşe girmek üzere bulunduklarına işaret etmek içindir, ya da onların hesaba çekilmeleri ateşin kenarında olacağındandır. Bu âyet-i kerimede Allah'ın emirlerine sarılmayan, yasaklarından kaçınmayan ve peygamberlerine uymayan kimsenin Allah'a iman ediyor ve O'nun vahdaniyetini ikrar ediyor olsa bile Allah düşmanı olduğuna işaret vardır.

Fussılet 41:20

Nihayet hepsi birden oraya ateşe geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri dünyada işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir. Kulakları aleyhlerine şahitlik edecektir. Çünkü onları kendi seçimleri ve istekleri olmaksızın Allah'a günah yolunda kullanmışlardır ve kulakları da işitmiş olduğu kötülüğe şahitlik edecektir. Âyet metninde, kulak kelimesinin tekil getirilmesi, bu kelimenin aslında mastar oluşundan dolayıdır. Gözleri, baktıkları harama; derileri de meşru olmayan şeye dokunmalarına şahitlik edecektir. Alimler derler ki,: ”Her organ, sahibinin yapmış olduğu fiili haber verecektir. Çünkü organlardan herbiri sadece kendi bildiği kötülükleri haber verecektir. Âyet metninde yer alan ”işledikleri şey", onların bütün kötü amellerinin ve çeşit çeşit inkârlarının, günahlarının tamamından ibarettir. Bu organların şahitliği Yüce Allah'ın, dili konuşturduğu gibi onları da dile getirmesi suretiyle olacaktır. Çünkü aklen düşünülecek olursa bu organların dile gelip konuşması insanın ağzındaki dilin konuşmasından çok daha fazla garip değildir. Nitekim Yüce Allah peygamberini desteklemek için ağacı, kızartılmış ve zehirlenmiş koyunu konuşturmuştur. Üstelik bu organlar kudret ve irade sıfatıyla birlikte hakikat, gerçek neyse onu konuşacaklardır." Rivayete göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün azı dişleri görülünceye dek güler, sonra sorar: ”Neden güldüğümü öğrenmek istemez misiniz?" Sahabe: ”Neden güldünüz ey Allah'ın Rasûlü", der. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Kulun kıyamet günü Rabbiyle mücadelesine hayret ettim, kul: 'Yâ Rabbi! Bana zulmetmeyeceğin vaadinde bulunmamış miydin der. Allahü teâlâ: 'Evet sana böyle vaadettim', buyurur. Kul: 'Ben kendi nefsimden başka şahit kabul etmem' deyince Allahü teâlâ: 'Ben ve Kirâmen Kâtibin melekleri şahit olarak yeterli değil miyiz,' buyurur. Kul: 'Yâ Rabbi! Sen beni zulümden kurtardın. Ben kendi aleyhime nefsimden başka şahit asla kabul etmem,' der. Yüce Allah bunun üzerine kulun ağızına bir mühür vurur ve artık organları dünyada yapmış olduğu fiilleri söylemeye başlar." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) der ki,: ”Kul organlarına; 'kahrolasınız, geberesiniz, ben sizin namınıza mücadele ediyordum' der." (13) Bu rivayete göre derilerden maksat, organlardır. 13-Hadisi Müslim, Nesâî, Bezzâr rivayet ederler. Bkz. Sâbûnî, Muhtasaru Tefsiri İbn Kesîr, 2/260.

Fussılet 41:21

Derilerine: Azarlamak üzere: 'Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?' derler. Derilere hitap edilirken akıllı olanlara ait çoğul kalıbının getirilmesi, bunların akıllılara mahsus olan soru ve cevap yerinde gelmesinden dolayıdır. İbn Abbas (radıyallahü anhüma) bu âyeti şöyle tefsir eder: ”Derilerin şahitliğinden maksat, cinsel organların şahitliğidir. Çünkü bu organlar deriden hâlî değildir. Allahü teâlâ haya sahibidir. Bunu açıkça değil, kinaye yoluyla ifade etmiştir. ”Derilerine niçin aleyhimize şahitlik ettiniz, derler" ifadesinde sorunun cinsel organa değil de deriye sorulması en uygun olanıdır. Onlar da bizim şahitlik ettiğimiz zina olayı en çirkin, en büyük suç ve rezaleti en çok getiren fiildir. Kulağın ve gözün şahitlik edeceği suçlar da neticede cinsel duygularla ilgilidir." Onlar da: 'Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. derler. Yani bizi O konuşturdu. İşlenen cinayeti beyana O muktedir kıldı. Biz de bizim vasıtamızla işlemiş olduğunuz kötü fiile şahitlik ettik ve onu gizleyemedik, derler. İlk defa sizi O yaratmıştır, yine O'na döndürülüyorsunuz,' derler. Çünkü sizi yeniden diriltmeye ve cezasına çarptırmaya kadir olan bir varlığın organlarınızı konuşturmasına şaşmamak gerekir. Celâleyn Tefsiri'nde, ”Sizi O yaratmıştır" ifadesi hakkında bunun, onların derilerine ait bir söz olmayıp Yüce Allah'ın haber vermesi olduğu, yazılıdır. Çünkü Allahü teâlâ bütün duyu organlarını özel bazı nesneleri kavramak için yaratmıştır. Meselâ kulağı, sesleri işitmek; tatma duyusunu, yenecek nesnelerin tatlarına bakmak; koklama duyusunu da, kokuların tadını almak için yaratmıştır. Fakat bu idrak ve kavrayış duyguların en ufak bir etkisi olmaksızın sırf Yüce Allah'ın algılama yeteneğini yaratması sebebiyledir. Dış dünyada bilfiil olmasa bile meselâ görme organının herhangi bir nesneye çevrilmesinden sonra Yüce Allah'ın bu organa ses işitme yeteneğini vermesi imkânsız bir olay değildir. Dil içinde aynı şeyleri söylemek mümkündür. Dil konuşmayı sağlamak için yaratılmıştır. Fakat Allahü teâlâ dilerse insanın bütün bedeni dil haline gelebilir. Bir hadis-i şerifte şu ifadeler yer alır: ”Müezzinin sesini işiten yaş ve kuru her şey kıyamet günü kendisine şahitlik edecektir." (14) Burada söz konusu olan şahitlik, sadece konuşma kabilindendir. Yoksa herhangi bir ilme ve şuura dayanmamaktadır. Kul, organlarının şahitliğinden çekinsin, ayrıca mekânın ve zamanın da aleyhine şahit olacağını gözden ırak tutmasın. 14-Hadisi Ebû Dâvud ve Nesâî rivayet ederler. Nesâî'nin lâfzı şöyledir: ”Müezzine sesinin ulaştığı yer kadar mağfiret olunur, yaş ve kuru her şey ona şahitlik eder." Nesâî rivayetine şunu da ekler: ”Onun kendisiyle birlikte namaz kılanların sevabı kadar sevabı olur." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/384. Alâ b. Ziyad'dan rivayet olunuyor. Der ki,: ”Dünya günlerinden gelen hiçbir gün yoktur ki, dile gelip de şöyle söylemesin: 'Ey insanlar! Ben yepyeni bir günüm ve ben kendi sürem içinde yapılan her şeye şahidim. Bugün benim güneşim batarsa kıyamete kadar bir daha size dönmeyeceğim."'

Fussılet 41:22

Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Âyette iki yerde geçen ”lâ" harfi olumsuz mânâyı pekiştirmek için zâid olarak getirilmiştir. Bu söz o gün Allahü teâlâ tarafından düşmanlara, azarlama ve kınama yollu bir ifade olup derilerinin verecek olduğu cevaba binaen söylenecektir. Buna göre şöyle söylenmiş olmaktadır: ”Sizler dünyada iken hayâsızlıkları işlerken organlarınız buna şahitlik eder korkusuyla fiillerinizden kaçınmıyordunuz. Çünkü organlarınız konuşmayan ve sessiz duran birer cisimlerden ibaretti. Sizler ileride nelerle karşılaşacağınızı hiç hesap etmiyordunuz. Oysa insanların gözünde rezil kepaze olmak korkusuyla duvarlar örüp, perdeler çekip gecenin karanlıklarına sığmıyordunuz. Dahası organların şahitliği bir yana öldükten sonra dirilmeyi ve amellere karşılık cezayı temelinden inkâr ediyordunuz." Burada mü'mine bir uyarı vardır. Mü'min bilmelidir ki, hangi halde ve durumda olursa olsun mutlaka bir gözetleyeni vardır ve nerede bulunursa bulunsun Allahü teâlâ onunla beraberdir. Âlimin biri şöyle der: ”Günah işlerken organlarının aleyhine şahitlik edeceğini hatırlamayan kimse günaha cüret eder. Buna karşılık o fiili işlerken bunu hatırlayan kimseye belki Yüce Allah'ın koruması ve yardımı yetişir de onu günah işlemekten ahkoyarlar." Gizli günahlara dair yaptıklarınızdan çoğunu gizli gizli işlerken Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. Âhirette Yüce Allah'ın bunları ortaya çıkarmayacağını düşünüyordunuz. İşte bu sebeple yaptıklarınıza cüret ettiniz. Yüce Allah'ın ”çoğunu" ifadesini getirmesinin sebebi onların Allah hakkındaki besledikleri zandan dolayıdır. Çünkü onlar Allah'ın gizli değil, açık günahları bileceğini iddia ediyorlardı. İbn Mes'ud (radıyallahü anh) anlatıyor: ”Kabe'nin örtüsüne bürünmüş duruyordum. Birden içeriye üç kişi girdi. Bunlardan ikisi Sakîf kabilesinden, birisi Kureyşliydi, ya da ikisi Kureyşli, birisi Sakîf kabilesinden idi. Göbekleri çok yağlı kalpleri idrakten az nasipli kişiler idiler. İçlerinden birisi dedi ki,: 'Görüyor musunuz, Allahü teâlâ bizim söylediklerimizi işitiyormuş.' Bir diğeri: 'Eğer açıktan söylersek işitir, fakat gizli söylersek işitmez,' dedi ve ben bunları Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlatınca Allahü teâlâ: 'Yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz,' âyet-i kerimesini indirdi. (15) İşte o esnada anlatılan hüküm, bu şekilde inanan kâfirlere özel bir hüküm olacaktır." 15- Bu hadisi Tirmizî Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet etmiştir. Hadisi Ahmet b. Hanbel Müsned'inde ve Müslim benzer ifadelerle nakletmişlerdir. Bkz. Muhtasaru Tefsiri ibn Kesir, 3/261.

Fussılet 41:23

Ey düşmanlar! Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya! İşte sizi o mahvetti. Allah'ın işledikleri günahı bilmeyeceği yolundaki zan onların zannından ibaretti. Yoksa Allahü teâlâ bütün külliyyâtı ve cüziyyâtı bilmektedir. Allah insanların açıkça işlediklerini bildiği gibi içlerindeki duygulardan ve sırlardan haberdardır. İşte bu zan onları mahvetmiş ve cehenneme sürüklemiştir. Ve sizi helak eden bu zannınız dolayısıyla ziyana uğrayanlardan oldunuz. Çünkü her iki dünyanın mutluluğunu elde etmeleri için kendilerine bahşedilen akıl gücü ve belli organlar onların iki dünyada da bedbaht olmalarına sebep olmuştur. Bunların âhirette bedbahtlık sebebi olması gayet açıktır. Dünyada bedbahtlığa sebep olmalarına gelince meseleye şöyle yaklaşmak gerekir: İnsana verilen bu akıl gücü ve organlar bu kişilerin kötü tercihleri sebebiyle kendilerini Allah ve sıfatları hakkında cehl-i mürekkebe, şehvetlerinin peşinden koşmaya ve günah işlemeye sevketmiştir. Bahru'l-Ulûm'da ”Ziyana uğrayanlardan oldunuz" ifadesi hakkında şu tefsir yapılır: ”Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve tam hüsrana uğrayanlardan oldunuz. Çünkü Allah hakkında kötü zan beslediniz. Allah'a kötü zan beslemek dünya sevgisi gibi büyük günahların en büyüklerindendir." Hasan-ı Basrî (rahimehullah) der ki,: ”Bazılarının arzuları ve istekleri, ilâhları olmuştur. Bunlar dünyadan göçüp gittiklerinde hiçbir iyilikleri yoktur. Bunlardan birisi diğerine, ben Rabbim hakkında iyi zan besliyorum der, fakat yalan söyler. Şayet iyi zan besleseydi iyi amel yapardı." Hasan-ı Basrî bu sözü söyledikten sonra ”Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya..." âyet-i kerimesini okur. Zan iki çeşittir. Bir zan çeşidi vardır ki, insanı kurtarır. Bu zan iyi bir itikad ve salih amelle birlikte olunca kurtarıcıdır. Bir diğer zan, da insanı helake götürür. Bu helak edici zan, iyi itikad ve iyi amele eşlik etmez. Şu halde sonuç olarak çalışmak, çabalamak şarttır.

Fussılet 41:24

Eğer ateş içerisinde azaba dayanabilirlerse onların yeri ateştir... Ateş, içinden asla kurtuluş olmamacasma onların ebediyyen kalacakları ve ikamet edecekleri yerdir. Bu sebeple onların dayanmaları ve sabretmeleri kendilerine fayda vermez ve eğer tekrar dönmek isterlerse memnun edilecek değillerdir. Burada yer alan ”yesta'tibû" kelimesi dönmeyi istemek demektir. Buna göre âyet-i kerimede, eğer onlar içinde bulundukları azaba dayanamadıklarından kendileri açısından sevimli olan bir şeye dönmek isterlerse, bu isteklerine cevap verilecek değildir. Şu halde onların dayanmaları ve sabırsızlıkları birbirine eşittir. Şu açıdan eşittir: Bu ikisi de onları kurtuluşa götürmeyecektir. Bunun benzeri İbrahim süresindeki şu âyet-i kerimedir: ”Şimdi sızlansak da, sabretsek de birdir. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur." (İbrahim: 21) Kamusta utbâ kelimesi hakkında bilgi verilir. Buna göre ”utbâ", rıza ve hoşnutluk demektir. Bu kelimeden türeme ”ista'tebe" ise ona hoşnutluk verdi demek olur. Müfredata göre ise ”a'tebtuhû" demek Kamusta olduğu gibi vermek anlamına değil, tam tersine onun rızasını ve hoşnutluğunu elinden aldım demektir.

Fussılet 41:25

Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de yani Biz dünyada kâfirlere insan ve cin şeytanlarından birtakım arkadaşları musallat ettik ve bunu takdir ettik ve o arkadaşlar kabuğun yumurtayı kuşattığı gibi kâfirleri kuşatmış, onlara hakim olmuştur. Onlar önlerinde, dünya işlerine ve şehvete uymaya dair ve arkalarında âhirete dair ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Süslü gösterdiler, çünkü onlara öldükten sonra dirilme, hesaba çekilme ve kötü şeylerle karşılaşma olmayacağı yolunda bir kanaat verdiler ve karşılarında sadece dünya hayatını gösterdiler. ”Onların önüne sofrayı serdim," cümlesinde olduğu gibi önlerine sadece dünya hayatını açtılar. Ahiret, dünya hayatından sonra geleceği için onu arkalarına almışlardır. Bu tıpkı herhangi bir şahıstan sonra gelen için ”Bu onun halefidir," cümlesine benzer. İşte varlık ve yaratılışı esas alan sıralamanın gerektirmiş olduğu anlayış budur. Bazı âlimlere göre ”önlerinde" kelimesiyle kastedilen âhirettir. Çünkü âhiret onların önlerindedir ve onlar âhirete doğru yönelmiş gitmektedirler. ”Arkalarında" ifadesiyle kastedilen de dünyadır. Çünkü dünyayı arkalarında bırakmaktadırlar. Cüneyt der ki,: ”İnsan nefsi hiçbir zaman hak ile barışık olmaz." İbn Atâ da: ”Nefis şeytanın arkadaşıdır, onun dostudur, işaret ettiği noktalarda arkasından giden yaranıdır. Nefis haktan ayrılan, ona aykırı davranan, hak ile barışık olmayan ve hakka uymayan nesnedir," der. Cinden, insandan bu kâfirlerin durumunda olduğu gibi küfür ve isyanda kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetler için hak olan söz, bunlar aleyhine de azap kelimesi, azabın gereği ve doğruluğu hak olmuştur. Azabın doğruluğu ve gerçekliği: ”Mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım." (Sâd: 85) âyet-i kerimesinde ve benzerlerinde ifade edilmektedir. "Ümmetler için" ifadesi hakkında bir başka ihtimalden sözedebiliriz. Buna göre âyet metninde yer alan ”fi", ”mea" manasınadır. Bu ifade, daha önce geçen ”Allah düşmanları" tabirinden maksadın kimler olduğu noktasında sarih ve açıktır. Buna göre Allah düşmanları bazılarının dediği gibi önceki gelip geçen ve sonra gelen kâfirler değil, Âd ve Semûd kavmidir. Çünkü onlar hüsrana düşenlerdi. Bu cümle onların neden azaba lâyık olduklarının sebebini bildiren bir cümledir. ”Onlar" zamiriyle işaret olunanlar öncekiler ve sonrakilerdir. Keşfu'l-Esrâr''da şu ifadeler yer alır: ”Allahü teâlâ bir kuluna hayır murad etti mi ona hayırlı arkadaşlar verir. Bu arkadaşları kendisine itaatta yardımcı olurlar, onu itaata davet ederler. Buna karşılık Yüce Allah herhangi bir kulu hakkında kötülük diledi mi ona da kötü arkadaşlar musallat eder. Bunlar onu korkunç şeylere sevkederler ve çağırırlar. Böylesi kötü arkadaşlardan birisi de şeytandır. Şeytan insana vesvese vererek musallat olur. Şeytandan kötüsü insana kötülüğü emreden nefs-i emmâresidir. Bu nefis insanı dünya hayatında hem kendinin ve hem de kulun helak olacağı şeylere çağırır. Yarın da kulun aleyhine kendisinin çağırmış olduğu fiilleri yaptı diye şahitlik eder." Allahü teâlâ'dan bizleri hüsrana uğrayanlardan değil de kazançlı çıkanlardan eylemesini, nefsimize, İblis'e ve diğer şeytanlara karşı bizlere yardım etmesini dileriz.

Fussılet 41:26

Müşriklerin başkanlarından olup da inkâr edenler: Kendi yandaşlarına ya da birbirlerine: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin. Onu dinlemeye gitmeyin. Okunurken gürültü yapın dediler. Burada geçen ”lağv", önemi ve değeri olmayan sözdür. Böylesi söz herhangi bir düşünce ve fikre dayanmaz. İnsanın ağzından ”lağâ" gibi çıkıverir. ”Lağâ", serçe ve benzeri kuş sesine denir. Bu açıklamaya göre onlar; Kur'an hakkında herhangi bir faydası olmayan boş sözler söyleyin ve hurafelerle yani abuk sabuk konuşmalarla, aslı astarı olmayan Rüstern ve İsfendiyar kıssaları gibi sözlerle karşı koyun, şiir söyleyerek ve alkış tutup ıslık çalarak Kur'an'ın sesini bastırmaya çalışın. Bunlarla sesinizi yükselterek Kur'an okuyanları şaşırtın, okumuş olduğu şeyi sasırsın. Umulur ki, onun okunuşunu bastırırsınız,' dediler. Böylece Kur'an okuyan okumasını bırakır, ona kulak veren de işitemez dediler. Onlar bu ifadeleriyle eziyet olsun diye okuyanı şaşırtmayı ve aklını karıştırmayı hedeflemişlerdir. Öte yandan eğer Kur'an'ı insanlar duyarsa buna iman ederler diye de korkuyorlardı. Bu duygu, Ebû Cehil ve arkadaşlarında baskın olan kanaat idi.

Fussılet 41:27

İnkâr edenlere elbette hiç kimsenin benzerini yapamayacağı şiddetli bir azabı tattıracağız yani Allah'a yemin olsun ki, bu lâfı söyleyenlere ve gürültü yapanlara, ya da bütün kâfirlere -ki, Kur'an okunurken gürültü yapanlar öncelikle buna dahildirler- şiddetli bir azabı tattıracağız. Hiç kimsenin benzerini yapamayacağı şiddetli azaba, âyet metninde kelimenin elif lamsız getirilmesi ve bir de sıfat eklenmesi delâlet etmektedir. Bu söz şiddetli bir tehdidi ifade etmektedir. Çünkü ”zevk" (tatmak) kelimesi az olan bir şeyi tatmak için kullanılır ve tadına bakılan şeyi deneme amacı güdülür. Az miktarda bir şey tadıldığmda bundan şiddetli bir azap duyulacaksa bundan ötesini bu az şeye kıyas etmek mümkündür. Ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız. Yani bizatihi en kötü olan amellerininin en kötüsüyle onları cezalandıracağız. Amelleri en kötü olunca bu amellerin cezası da cezaların en kötüsü olacaktır. İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre bu âyet-i kerimede yer alan ”şiddetli azap"tan maksat Bedir savaşı günüdür. ”Yaptıklarının en kötüsü" ise âhirette alacakları cezadır.

Fussılet 41:28

İşte bu zikrolunan ceza, Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Burada yer alan ”nâr" (ateş) kelimesi önce geçen ceza kelimesinin atf-ı beyanıdır, yani onu açıklamaktadır. Ya da bu kelime gizli bir mübtedanın (öznenin) haberidir (yüklemidir.) Bu taktirde âyetin mânâsı; zikrolunan bu ceza Allah düşmanlarının cezasıdır ve bu da ateştir, demek olur. Âyetlerimizi inkâr etmelerinden dolayı orada onlara ceza olarak ebedî kalacakları yurt vardır. Oradan asla başka bir yere intikal etmeleri söz konusu değildir. Bundan maksat içinde çeşitli tabakalar olan ateşte onlara özel bir kalacak yer vardır ve onlar ateşin içinde ebediyyen kalacaklardır, demektir ve onlar gerçek olan bizim âyetlerimizi inkâr ettiklerinden, ya da âyetlerimiz okunurken gürültü yaptıklarından dolayı ceza olarak bu ateşin içinde ebedî kalacaklardır. Burada ”cühûd" (inkâr) kelimesinin zikredilmesi, bunun gürültü yapmaya sebep olmasından dolayıdır.

Fussılet 41:29

Kâfirler zikrolunan azaptan dolayı cehennemde: 'Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de bizleri kışkırtarak yaptıklarımızı süslü göstermek suretiyle sapıklığa sevkeden cin ve insan şeytanlarını bize göster de onları, ayaklarımızın altına alalım, diyecekler. Çünkü şeytan kelimesi cin ve insana söylenebilir. Zira Yüce Allah En'am sûresinde şöyle buyurur: ”Böylece Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık..." (En'am: 112) Ve yine Yüce Allah: ”Pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden ... insanların ilâhına sığınırım." (Nâs: 6) buyurmaktadır. İnsan cinsinden şeytan Âdem’in oğlu Kabil'dir. O, haksız yere adam öldürme çığırım açmıştır. Cinlerden olan şeytan ise inkâr ve şirk çığırını açmıştır. ”Bizi saptıranlar" ifadesinin mânâsı bizim için inkâr ve günah çığırını açanlar demektir. Bu anlamı merfû olan şu hadis-i şerif de desteklemektedir: ”Zulmen öldürülen hiçbir Müslüman yoktur ki, onun kanından Ademoğlu Kabil'e de bir pay çıkmış olmasın. Çünkü adam öldürme çığırını ilk açan odur." (16) 16-Hadisi Tirmizî, Nesâî, ibn Mâce ve Ahmed b. Hanbel Müsned'inde (1/383) rivayet ederler. Hadisin aslı Sahihayn'dadır. Aşağılanmalardan hakir ve zelil olsunlar, diye onları ayaklarımızın altına alalım', kendilerinden intikam için onları ayağımızın altında çiğneyelim diyecekler. ”Aşağılanmalardan olsunlar" ifadesi onları cehennemin alt tabakasına indirelim, böylece kendilerinden intikam için en aşağı tabakada ve en şiddetli azabın içinde olsunlar şeklinde de anlaşılabilir.

Fussılet 41:30

Şüphesiz Allah'ın Rabliğini itiraf etmek, vahdaniyetini ikrar etmek için 'Rabbimiz Allah'tır' deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine Allahü teâlâ katından melekler iner. Bunlar karşılarına çıkan dinî ve dünyevî işlerde kalplerine ferahlık verirler. Duyacakları korkuyu ve üzüntüyü gönüllerine verecekleri ilhamla kendilerinden savuştururlar. Tıpkı kâfirlere kötü arkadaşlar musallat ederek kötü fiilleri süsledikleri gibi. Bu melekler yine ölüm esnasında, kabirde, tekrar dirilip kabirlerinden doğrulduklarında kendilerine müjdelerle inerler. Burada ”Rabbimiz Allah'tır," ifadesi ”Arkadaşım Zeyd'dir" cümlesinde olduğu gibi hasr ifade etmektedir. Yani Rabbimiz sadece Allah'tır demiş olmaktadırlar. ”Sonra dosdoğru yolda yürümeleri"nden maksat da Rabbimiz Allah'tır şeklindeki ikrarlarında sabit ve devamlı olmak, bu ikrarın gereği olarak ayaklarıyla ubudiyet yolunda kalben ve kalıp olarak yürümek, bu yolun dışma çıkmamaktır. Bu ”istikamet" kavramı içine, bütün ibadetlere ve itikada ölünceye kadar devamlı bir şekilde sarılmak da dahildir. İnsanın istikameti demek, doğru yoldan ayrılmaması demektir. Kişinin bütün faydanın ve zararın sadece Allah'tan geldiğini görmesi, Allah'tan başka hiç kimseden bir şey ummaması, O'ndan başka hiçbir şeyden korkmaması da istikamettendir. Süfyan b. Abdullah es-Sakafî'den rivayet olunur: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a dedim ki,: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bana yapışacak olduğum bir şey söyler misiniz?' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: 'De ki,: Rabbim Allah'tır, sonra dosdoğru ol.' Rasûlüllah'a tekrar sordum: 'Benim hakkımda korkmuş olduğunuz en kötü şey nedir?' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi dilini tuttu ve: 'Budur.' buyurdu." (17) 17- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, Nesaî, İbn Mâce rivayet ederler. İbn Mâce'nin lâfzı şöyledir: ”De ki,: İman ettim, sonra dosdoğru ol." Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 2/300. Hasan-ı Basrî bu âyet-i kerimeyi okuduğunda derdi ki,: ”Ya Rabbi! Sen bizim Rabbimizsin, bize istikameti nasip eyle." Onlara: Âhirette karşılaşacağınız şeylerden 'korkmayın, onları kötü görmeyin. Çünkü korku, bir üzüntü olup istenmeyen bir şeyin beklentisi içinde olmakla insana gelir. Geriye bıraktığınız aile fertleriniz ve çocuklarınız hakkında üzülmeyin, Çünkü Allahu teâlâ onların yerine bedel olarak size daha hayırlısını nasip eder ve cennette bundan daha çoğunu ve güzelini verir. Sizleri Müslüman olan aile fertleriniz ve çocuklarınızla biraraya getirir. Dünyada iken peygamberlerin diliyle size vaadolunan cennetle sevinin' derler. Bu müjde, onların üç noktada verecekleri müjdelerden birisidir. Sabit der ki,: ”Bize anlatıldığına göre kıyamet günü yeryüzü yarılıp da insanoğlu dirildiğinde mü'min, başucunda dikilmiş olan iki koruyucu meleğe bakacaktır. Bunlar kendisine: 'Korkma, üzülme, sana vaadolunan cennetle sevin. Çünkü bugün sen, benzerini asla göremeyeceğin şeyler göreceksin. Bugün asla korkma, çünkü bu korkunç şeyler senden başkası için murad olunmuştur,' diyeceklerdir."

Fussılet 41:31

'Biz dünya hayatında da, sizin dostlarmızız. Bu onlara dünyada verilen müjdedir, yani dünya işlerinizde biz sizin ycirdımcılarınızız, size hakkı ilham ederiz. Hayrınıza ve menfaatinize olanı size gösteririz. Buradaki ilhamdan maksat Allah'a itaata devam eden mü'minlerin hatırına bir fikrin getirilmesinden ibarettir. Bu ilham ve irşad, Yüce Allah'ın, melekler vasıtasıyla onları muvaffak kılması ve onlara yardım etmesi şeklinde olmaktadır. Âhirette de sizin dostlarınızız. Size şefaat ederiz. Sizleri ikramla karşılarız. Bunu kâfirlerle arkadaşları arasında meydana gelen düşmanlık ve tartışma başladığında yaparız. Büyük günahları çok bağışlayan küçük günahları da iyiliklere çeviren ve itaat eden mü'minlere derecelerini ve mertebelerini artırmak suretiyle merhameti bol olan Allah tarafından hazırlanmış bir rızık olarak orada âhirette sizin dışınızdaki düşmanlar için değil, yalnız sizin için canlarınızın çektiği çeşit çeşit lezzette her şey var ve istediğiniz temenni ettiğiniz her şey orada sizin için hazırdır.' Burada ”istediğiniz her şey" ifadesi, ”canlarınızın çektiği her şey" ifadesinden daha geniş kapsamlıdır. Çünkü istenilen her şeyin iştah çekici olması gerekmez. Meselâ hasta canının çektiği ve hastalığına zararlı olan şeyi istemez. Bütün bu açıklamaların ışığı altında sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Sizler konaklamış misafir gibi ne temenni ediyorsanız hepsi orada size verilecektir. Asıl ikramınıza gelince bunu canınızın çekmesi, ya da temenni etmeniz bir yana, hatırınızdan geçirmeniz ve aklınıza getirmeniz bile mümkün değildir.

Fussılet 41:32

'Biz dünya hayatında da, sizin dostlarmızız. Bu onlara dünyada verilen müjdedir, yani dünya işlerinizde biz sizin ycirdımcılarınızız, size hakkı ilham ederiz. Hayrınıza ve menfaatinize olanı size gösteririz. Buradaki ilhamdan maksat Allah'a itaata devam eden mü'minlerin hatırına bir fikrin getirilmesinden ibarettir. Bu ilham ve irşad, Yüce Allah'ın, melekler vasıtasıyla onları muvaffak kılması ve onlara yardım etmesi şeklinde olmaktadır. Âhirette de sizin dostlarınızız. Size şefaat ederiz. Sizleri ikramla karşılarız. Bunu kâfirlerle arkadaşları arasında meydana gelen düşmanlık ve tartışma başladığında yaparız. Büyük günahları çok bağışlayan küçük günahları da iyiliklere çeviren ve itaat eden mü'minlere derecelerini ve mertebelerini artırmak suretiyle merhameti bol olan Allah tarafından hazırlanmış bir rızık olarak orada âhirette sizin dışınızdaki düşmanlar için değil, yalnız sizin için canlarınızın çektiği çeşit çeşit lezzette her şey var ve istediğiniz temenni ettiğiniz her şey orada sizin için hazırdır.' Burada ”istediğiniz her şey" ifadesi, ”canlarınızın çektiği her şey" ifadesinden daha geniş kapsamlıdır. Çünkü istenilen her şeyin iştah çekici olması gerekmez. Meselâ hasta canının çektiği ve hastalığına zararlı olan şeyi istemez. Bütün bu açıklamaların ışığı altında sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Sizler konaklamış misafir gibi ne temenni ediyorsanız hepsi orada size verilecektir. Asıl ikramınıza gelince bunu canınızın çekmesi, ya da temenni etmeniz bir yana, hatırınızdan geçirmeniz ve aklınıza getirmeniz bile mümkün değildir.

Fussılet 41:33

Allah'a O'nu tevhide ve O'na itaata çağıran, kendisiyle Rabbi arasında iyi iş yapan ve: Müslümanlardan olduğu için sevinç duyduğundan, ya da İslâını bir din ve bir gidiş yolu seçtiğinden: 'Ben Müslümanlardanım' diyenden kimin sözü daha güzeldir? Çünkü îslâm dini olmaksızın hiçbir itaat makbul değildir. ”Ben Müslümanlardanım" ifadesinin İslâm dinini seçmek ve onu bir din olarak benimsemek mânâsına gelmesi, Arapçada ”hazâ kavlu fulânin" dendiğinde bu Mancanın mezhebidir, gittiği yoldur, anlamına gelmesinden dolayıdır. Çünkü kişi, mezhebi neyse onu konuşur. Bu âyet-i kerime aynı zamanda ”Ben inşâallah Müslümanım" diyen görüş sahiplerine de bir cevap teşkil etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ ”inşâallah" kaydını getirmeksizin ”Ben Müslümanlardanım" demekten bahsetmektedir. Kelâm âlimleri derler ki,: ”Herhangi bir kimse şüphe duyduğu için ”İnşâallah ben Müslümanım" derse hiç şüphesiz bir biçimde kâfir olur. Eğer bu sözü Allahü teâlâ'ya karşı bir edep ve her şeyi Allah'ın dilemesine havale etmek gayesiyle söylerse, ya da şu anda ve şu durumda değil de sonundan ve akıbetinden bir şüphe duyduğu için söylerse veya Allah'ın zikrinden bereketlenmeyi kastederek, ya da kendi nefsini temize çıkarmaktan kendi durumunu beğenmekten uzak kalmak için söylemişse bu taktirde caizdir. Fakat daha uygun olanı bu sözü söylememektir. Çünkü böyle bir söz o kişinin imanında kuşku duyduğu kanaatini uyandırır." Âyetin hükmü, (Allah'a davet, amel etmek ve Müslümanlardanım demek) ten ibaret olan güzel hasletleri kendisinde toplayan herkese genel ve şamildir. Âyet her ne kadar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında veya onun sahabeleri, ya da müezzinler hakkında nazil olsa da bu hasletleri kendinde toplayan herkese şamildir. Bir rivayete göre âyet, müezzinler hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar insanları namaza çağırırlar. Burada şöyle bir soru sorulabilir: ”Bu sûre baştan sonuna kadar Mekkî (Mekke'de nazil olmuş) bir sûredir ve bunda hiçbir ihtilâf yoktur. Ezan ise Medine'de meşru kılınmıştır. O halde bu âyet nasıl olur da müezzinler hakkında nazil olmuş olabilir?" Bizce âyet-i kerime önceden indirilmiş, hükmü daha sonraya ertelenmiştir, denilebilir. Kur'an-ı Kerim'de buna benzer nice âyetler vardır. İbn Hacer ve başka bazı âlimlerin kanaati budur. Bilindiği üzere davetin mertebeleri vardır: Birincisi, peygamberlerin davetleridir. Onlar insanları mûcizeleriyle, burhanlarla ve kılıçla Allah'a davet ederler. Âyet-i kerime işaret ediyor ki, peygamberlerin ve velilerin söyledikleri en güzel söz, mahlûkatı Allah'a çağrı sözüdür. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu çağrı için özel olarak gönderilmişti. Nitekim Yüce Allah Ahzab sûresinde bu gerçeğe şöyle işaret etmektedir: ”Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak (gönderdik.)" (Ahzab: 45,46) Yüce Allah bu âyette ”iyi iş yapan" buyurmaktadır. Bu şu demektir: Allah'a sözüyle çağırdığı gibi ameliyle de onlara örnek olarak çağırır. İkinci mertebe ise, âlimlerin davetidir. Âlimler de Yüce Allah'a sadece deliller ve burhanlar ileri sürerek çağırırlar. Âlimler üç kısımdırlar: Âlimun billâh (Allah'ı bilen), Âlimun biemrillâh (Allah'ın emrini bilen), Âlimun billâh ve biemrillâh (hem Allah'ı ve hem de Allah'ın emrini bilen.) Üçüncü mertebe ise, kılıçla davettir. Bu hükümdarların davetidir. Çünkü onlar, Allah'ın dinine girip itaat edinceye kadar kâfirlerle savaşırlar. Dördüncü mertebe ise, müezzinlerin namaza çağrılarıdır. Bu mertebe Allah'a davet mertebeleri arasında en zayıf olanıdır. Aslında ezanı teşkil eden kelimeler her ne kadar namaza davet kelimeleri ise de müezzinler bu şerefli lâfızları mânâsını kuşatacak şekilde zikretmemektedirler ve ezan okurken insanları Allah'a çağırdıklarını düşünmemektedirler. Eğer müezzinler vakıf malına iltifat etmezler (göz dikmezler), ezanın şartlarına zahiren ve batınen riayet ederler ve bununla sahih bir hedefi kastederlerse diğer davet ehli gibi olurlar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müezzinler hakkında şöyle buyurur: ”Müezzinler müminlerin namazlarında, oruçlarında, kurbanlarında güvendikleri emin kimselerdir. (Namaz, oruç ve kurban kesme vakitlerinde onlara güvenirler.) Allah'tan herhangi bir şey ister istemez Allah onlara verir. Müezzinin ezan okurken sesinin ulaştığı yer kadar kendisine mağfiret olunur." (18) Başka hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Müezzinler kıyamet günü insanlar arasında boyunları en uzun olan kimseler olacaktır,(19) Bu şu demektir: İnsanlar kıyamet günü çeşitli sıkıntılar içinde kıvranırlarken müezzinler efendi olacaklar, insanların içinde en çok sevaba ya da umuda sahip olacaklardır. Müezzinler kendilerine cennete girmelerine dair izin verileceği yolunda en çok ümidi taşıyan zümre olacaklardır. 18- Bu hadis müellifin muhtelif hadislerden biraraya getirdiği bir hadistir. Hadisi Tabarânî ve Beyhakî rivayet ederler. Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 3/250. 19- Hadisi Müslim, Ahmed b. Hanbel ve İbn Mâce rivayet ederler. Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 3/250. Fıkıh bilginleri derler ki,: ”Ezan dinleyen bir kimse eliyle, ayağıyla ve diliyle ne yapıyorsa bunlardan vazgeçer. Hatta mescid dışında Kur'an okuyorsa, Kur'an okumasına ara verir, mesciddeyse okumasını kesmez. Ezan dinleyen kimse müezzine icabet ile meşgul olur. Bunun vacip mi, müstehap mı olduğu noktasında âlimler arasında ihtilâf vardır. Bazı âlimlere göre ezan ve kamet esnasında müezzine icabet etmek vaciptir, diğerlerine göre müstchaptır. Ezanı dinleyen kimse ezandan sonra şu duayı okur: ”Allah'ım! Bu tam davetin ve kılınacak bu namazın Rabbi olan Allah'ım! Muhammed'e vesile, fazilet ve yüksek derece nasip et. Onu, vaadettiğin Makam-ı Mahmud'a yükselt." Özellikle akşam ezanından sonra ezanı duyanı kimse şöyle der: ”Ya Rabbi! Bu Senin gecenin gelişi, gündüzünün gidişi, davetçilerinin sesidir, beni bağışla." İslâm tarihinde ezanı ilk okuyan kimse Hazret-i Bilâl el-Habeşî olmuştur. Ezan ilk kez sabah ezanı ile meşru olmuştur. Hazret-i Bilâl, hayyaalassalâh ve hayyaalelfelâh'lardan sonra sabah ezanında ”essalâtu hayrun mine'n-nevm" (Namaz uykudan daha hayırlıdır) ilâvesini yapmış ve bunu iki kere okumuştur. Kameti ezanı okuyan kimse yapar. Onun izni olmadan başkası yapamaz. Cuma günü okunan ezanı ilk artıran kişi, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) olmuştur. O, çarşıda ticaret yapanlara haber verilsin ve mescide gelsinler diye ezanı ikiye çıkarmıştır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Hazret-i Ebû Bekir’in ve Hazret-i Ömer’in zamanlarında Cuma günü ezan, hatip minbere oturduğunda bir kez okunuyordu. İnsanlar duysun diye ezanı, yüksek sesle açıktan açığa okumak vaciptir. Bu sebeple ezanın yüksekçe bir yerde okunması sünnet olmuştur. Herhengi bir kimse sadece kendine ezan okuyorsa sesini kısabilir. Namazdaki tekbirlere gelince müezzin, imamdan uzakta bulunan cemaata tekbir seslerini duyurmak için sesini yükseltebilir. İmamın sesi, onlara tekbiri ulaştırmaya yeterli ise, müezzinin tekbirleri açıktan getirmesi mekruhtur.

Fussılet 41:34

İyilikle kötülük bir olmaz. Bu âyet-i kerime, kul ile Rabbi arasında cereyan eden güzel amelleri beyan etmektedir. Böylece Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerin eziyetlerine, sabra ve kötü sözlerine iyilikle mukabelede bulunmaya teşvik edilmektedir. Buna göre âyetin mânâsı; güzel haslet ve kötü özellik, ceza ve güzel akıbet bakımından birbirine eşit olmaz, demektir. Burada Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle söylenmiş oluyor: Eğer sen onların eziyetlerine ve cahilliklerine katlanır, onlardan intikam almaz, beyinsizliklerine aldırmazsan dünyada tazimi, âhirette de sevabı hakedersin. Onlar ise bunun tam tersini elde ederler. Onların bu kötülüğe atılmaları senin bu güzel sıfatlarla meşgul olmana engel değildir. Şayet burada yer alan ”hasene" (iyilik), ve ”seyyie" (kötülük) kelimeleri, iyilik ve kötülük cinsi olarak tefsir edilecek olursa âyetin mânâsı, iyilikler kendi arasında birbirine, kötülükler de kendi içinde yine birbirine eşit değildir, demek olur. Gerçekten de iyilikler kendi içinde tıpkı en düşüğü yoldaki zararlı maddeyi kaldırıp atmak olan imanın mertebelerine benzer. Kötülükler de yine büyük, küçük olmak bakımından kendi içinde derece derecedir. Bu âyette yer alan ikinci ”lâ" olumsuzluğu pekiştirmek için getirilmiştir. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. Bu âyeti kerime, iyiliğin güzel akıbetini beyan etmektedir. Burada denmiş oluyor ki, senin bazı düşmanların tarafından karşılaşmış olduğun bir kötülüğü savuşturulması en güzel olan iyilikle savuştur. Meselâ sana kötülük edene iyilik ederek savuştur. Çünkü kötülük yapana iyilik etmek onu bağışlamaktan daha güzeldir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu: ”Senden ilişkisini kesenle sen ilişki kur. Sana zulmedeni bağışla, sana kötülük edene de iyilikle mukabelede bulun." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kötülüğü iyilikle savuşturma konusunda önce kendisi bunu tatbik etmeden başka birisine emretmemiştir. Çünkü kötülüğü en güzeliyle savuşturan kimseye bundan daha aşağı bir araçla onu önlemek önemsiz ve hafif gelir. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Bu âyet-i kerime kötülüğü iyilikle savuşturmanın sonucunu beyan etmektedir. Buna göre burada denmiş oluyor ki, eğer böyle yaparsan karşına dikilen düşmanın sana şefkatle yaklaşan dostun gibi olur. Rivayete göre bu âyet-i kerime, Ebû Süfyan b. Harb hakkında nazil olmuştur. Ebû Süfyan ilk zamanlar Müslümanlara şiddetli bir düşmandı. Daha sonra Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'la arasında kurulan hısımlık nedeniyle bu düşmanlık yumuşadı, sonra da İslama girdi ve Müslüman olduğu için iyi bir dost ve akrabalık nedeniyle sıcak bir arkadaş haline geldi. el-Bakî der ki,: ”Burada Allahü teâlâ güzel ahlâkın kötü ahlâkla bir olmadığını beyan ediyor. Bizlere kötü ahlâkı bırakıp, iyi ahlâka sarılmamızı emrediyor. Ahlâkın en güzeli hilim sahibi olmaktır. Çünkü ancak bu sayede düşman, dost ve uzak, yakın olur. Kişi gazabını hilmi ile savuşturur, zulmü bağışlayarak, kötülüğünü de keremiyle önlerse bu taktirde karşısındaki düşmanı kazanır.

Fussılet 41:35

Buna, ancak sabredenler kavuşturulur. Bu özelliğe ve bu ahlâka bir başka ifadeyle kötülüğe iyilikle mukabele etmeye şanı sabır olan kimseler kavuşturulur. Çünkü bu mukabele huyu ve özelliği, insanı intikamdan alıkoyar. Buna, ancak nefsanî faziletlerden ve rûhânî kuvvetlerden büyük nasibi olan kimse kavuşturulur. Çünkü intikamla meşgul olmak ancak nefiste duyulan bir zaaftan kaynaklanır. Kısaca ifade etmek gerekirse bu, nefsi temizlemeyi gerektirir. Âyet-i kerimede sabreden kimseler bundan dolayı methedilmektedir. Burada yer alan ”haz" takdir edilmiş nasip demektir.

Fussılet 41:36

Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen onun şerrinden Allah'a sığın. Ona boyun eğme. Çünkü O, senin sığınmanı işitendir, niyetini bilendir. Âyet metninde yer alan ”nezğ" kelimesi ”nelıs" gibidir. Şeytanın vesvesesi herhangi bir hayvanı dürtmeye benzetilmiştir. Çünkü vesvese insanı kötülüğe sevkeder ve yapılmaması gereken şeyi yapmaya teşvik eder. Buna göre âyet-i kerimenin mânâsı eğer şeytandan sadır olan kötü bir düşünce seni dürtecek olursa ... demektir. Ya da şeytan sana vesvese verir ve kötülüğü iyilikle savuşturma yolunda sana verilen tavsiyeden seni çevirmeye kalkışır ve aksini yapmaya çağrıda bulunursa bu taktirde onun şerrinden kaçın, şeklindeki mânâya da ihtimal vardır. Kötülüğü iyilikle savuşturmayısın şeytanın dürtülerinden gösterilmesi, ifadeye daha bir uyarı ve daha fazla bir kaçındırma mânâsı katmaktadır. Bu âyet-i kerime işaret ediyor ki, velî olan kimsenin Allahü teâlâ'nın melerinden (cezasından) emin olmaması gerekir. Tam tersine şeytanın dürtülerinden daima kaçınma duygulan içinde olması gerekir. Böyle bir kimse, şeytanın vesveselerinden Allah'a sığınmak, o vesvesenin kalbine girmesine müsade etmemelidir. Kul, şeytanın dürtülerinden ve vesveselerinden ancak Allah'a samimi bir biçimde sığınmakla ve kulluğunda ihlâslı olmakla yakasını kurtarabilir. Allahü teâlâ şeytan için şöyle buyurur: ”Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur." (Hicr: 42) Kul, kendi gücü ve kuvvetinden ne kadar uzaklaşırsa Yüce Allah'ın huzurunda yakarmasıyla ve sığınmasıyla ne kadar samimi olursa Allahü teâlâ o oranda onu korumayı artırır ve şeytanı ondan o nispette uzak kılar. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Sizden, cinden ve meleklerden arkadaşı olmayan hiç kimse yoktur." Bu sözü duyan sahabe: ”Ya sizin ya Resûlallah" diye sorar. Rasûlüllah: ”Benim de, buyurur. Fakat Allahu teâlâ ona karşı bana yardımcı oldu ve o Müslüman oldu. Artık bana hayırdan başka bir şey emretmez buyurdu." (21) Bu hadis, Rasûlüllah'ın yanında bulunan cinnin Müslüman olduğunu ifade etmektedir.

Fussılet 41:37

Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir. İmam el-Merzûkî der ki,: ”Arapçada 'nehâr' ın zıddı deyi' (gece) dir. 'Yevm' in zıddı da 'leyle' dir. (Bu da gece anlammadır.) Burada denmiş oluyor ki, mahlukatın menfaatleri ve maslahatlarına sebep olacak biçimde gecenin ve gündüzün birbirini izlemesi, güneşin ve ayın da kendilerinden arzulanan biçimde Allah'ın emirlerine boyun eğmeleri, Allahü teâlâ'nın varlığına, vahdaniyetine, ilminin mükemmelliğine ve hikmetinin tamlığma delâlet eden en açık alâmetlerdendir. ” Eğer başkasına değil, Allah'a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de, aya da secde etmeyin. Çünkü onların ikisi de aynen sizin gibi Allah'ın emirlerine boyun eğdirilmiş yaratıkları arasındadır. Onları yaratan Allah'a secde edin. Buradaki ”onlar" zamiri yukarıda geçen gece, gündüz, güneş ve aya işaret etmektedir. İşte Allah'a ibadet etmek isteyenler sadece O'na secde edeceklerdir. Çünkü secde, ibadetin mertebeleri arasında en uç noktadır. Şu halde bunun sadece Allahü teâlâ'ya tahsis edilmesi şarttır. Her halde Arapların arasında yıldızlara ibadet eden Sâbiîler gibi güneşe ve aya secde edenler vardı ve bunlar onlara yaptıkları secde ile Allah'a secde ettikleri iddiasında idiler. İşte güneşin ve ayın Allah'a secdeye aracı kılınması yasaklanmıştır ve onlara sadece her türlü nesneyi yaratan Allah'a secde etmeleri emrolunmuştur. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Acaba insanlar secde ederlerken neden güneşin, onların kıblesi olması caiz değildir? Bu soruya cevabımız şöyledir: Çünkü güneş ışık veren, mertebesi yüksek bir cevherdir. Güneş yaratıkların durumlarının düzelmesinde yararı olan bir nesnedir. Eğer namazda kıble olmasına izin verilecek olsaydı, namaz kılanların ona yönelmeleri, onun bulunduğu tarafa doğru rükû edip secde etmelerine müsade edilecek olsaydı bazı kimseler bu rükû ve secdenin Allah'a değil, güneşe yapıldığı vehmine kapılırlardı. Belirli bazı taşlarda bu durum yoktur. Çünkü bu taşların kıble kılınması kendilerinin ilâh tanındığı kanaatini uyandırmaz.

Fussılet 41:38

Onlar eğer büyüklük taslarlarsa Allah'tan başkasına secde etmeme yolundaki verdiğin emre sarılmayarak büyüklük taslarlar ve bundan yüzçevirirler ve vasıta edinmeye kalkarlarsa...Bu ifade, Allah'a samimiyetle ve ihlâsla ibadet edenlerin sayısının az olduğunu göstermez. (Bilsinler ki,) Rabbinin yanında bulunanlar, Allah katındaki mukarreb melekler hiç usanmadan gece gündüz ve her vakit O'nu tesbih ederler. Onu şeriki ve ortağı olmaktan ve kendisine lâyık olmayan diğer şeylerden tenzih ederler. Meleklerin yanında Allah'a ihlâsla ibadet eden başka varlıklar olduğu halde sadece onların isminin ifade edilmesi çoklukları nedeniyledir. Ayette yer alan usanma fiilinin mastarı olan ”seâme" bıkıp usanmak demektir. İşte melekler Allah'a ibadet etmekten ve O'nu tespih etmekten usanmazlar ve bir an geri durmazlar. Çünkü meleklerin tesbihleri insanların solunum yapmaları gibidir.

Fussılet 41:39

Senin yeryüzünü kupkuru, hiç bitkisiz görmen de Allah'ın âyetlerindendir ve O'nun kudretine delâlet eden şeylerdendir. Burada yer alan ”hâşia" kelimesi istiare sanatıyla ”tezellül" (zelil olma) mânâsına kullanılmıştır. Yeryüzünün kuruluğu, hayır ve bereketten hâli oluşu, korkan, zelil olan, çırılçıplak ve zavallı vaziyette olduğu için kendisine değer verilmeyen bir şahsa benzetilmiştir. Biz onun üstüne suyu indirdiğimiz zaman bitkilerle harekete geçip kabarır ve şişer. Çünkü bitki topraktan çıkmaya yaklaştığı ve yeryüzüne yükseldiğinde şişer, sonra yarılır. Yeryüzü ölü halde iken zikrolunan nesnelerle ona can veren elbette ölüleri de öldükten sonra diriltir. Yeryüzünün canlandırılması demek, çeşitli bitkilerle güzelleştirilmesi demektir. O, her şeye kadirdir sonsuz kudret sahibidir; diriltmeye de kadirdir. Madem ki, bunları vaadetmiştir, o halde mutlaka yerine getirecektir. Can vermenin hikmeti, yapılanlara ceza ve mükâfat vermektir.

Fussılet 41:40

Âyetlerimiz hakkında onların yalan olduğunu veya sihir, ya da şiir olduğunu söyleyerek ileri geri konuşmak suretiyle onları tahrif ederek, bâtıl şekilde yorumlayarak doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar Bize gizli kalmaz ve Biz onları bu sapmaları nedeniyle cezalandırırız. Burada yer alan ”ilhâd' aslında mutlak olarak meyletmek, sapmak anlamınadır. Bu kelimeden türeme ”lahd" kelimesi içinde de bu mânâ gizlidir. Çünkü lahd, kabrin bir yanında bulunmaktadır. Sonra dil örfünde hakkı bırakıp bâtıla meyletmek anlanmında kullanılmıştır. Buna göre âyetin anlamı; âyetlerimiz hakkında doğruluğu bırakıp eğriliğe meyledenler, demektir. Bu beyandan sonra Yüce Allah onlara verilecek cezanın nasıllığı hakkında dikkatlerini çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: O halde yüzükoyun ateşin içine atılan mı daha iyidir, bunlar bütün çeşitleriyle kâfirlerdir yoksa kıyamet günü ateşten güvenle gelen mi? Bunlar da bütün tabakalarıyla mü'minlerdir. Mü'minlerin ateşe atılmaları mümkün iken kıyamet günü güven içerisinde gelmelerinin ifade edilmesi, onların kıyamet günü her türlü korkudan emin olacaklarını mübalâğalı bir şekilde vurgulamaktadır. Dilediğinizi yapın! İster yukarıda zikredilen ve sizi cehenneme sürükleyen ameli yapın, ister kıyamet günü güvenle gelmenize sebep olacak ameli yapın. Hangisini istiyorsanız onu seçin. Çünkü siz ancak kendi nefsinize zarar verirsiniz. Bu âyet-i kerime şiddetli bir tehdidi içermektedir. Şüphesiz O, yaptıklarınızı görmektedir ve size amelinize uygun olarak karşılığını verecektir.

Fussılet 41:41

Onlar, kendilerine zikir, Kur'an geldiğinde onu inkâr edcnlerdir. Bu Kur'an onlara geldiğinde, onu geldiği ilk anda üzerinde kafa yormaksızın ve düşünmeksizin küfür ve inkârla karşılamışlar, ince ince düşünmeden, tevilini öğrenmeden, hiç kafa yormaksızın açıkça belli olan gerçekleri yalanlamışlardır. Halbuki o zikir eşsiz bir Kitap'tır. Faydası çok, benzersiz bir kitaptır. Âyet metninde yer alan ”azız" kelimesi, zilletin zıddı olan ”ız" kelimesinden türemedir. Azîz bu mânâya geldiği gibi karşı konulması, iptali ve tahrifi imkânsız anlamına da gelir. Bu taktirde kelime ”galebe" mânâsına ”izzet" kökünden gelmiş olur. Kur'an-ı Kerim, her ne kadar kendisine sataşanların bâtıl sataşmalarından ve iptalcilerin fasid tevilinden uzak değilse de ona muhafaza garantisi getirilmiştir. Kur'an için her çağda kendini koruyan koruyucular takdir olmuştur. Bu koruyucular sapık görüşlü kimselerin görüşlerini gidermişler, fasid tevillerine cevap vermişlerdir. Bu Kur'an, Allahü teâlâ'nın kendisini koruması ile galiptir, kendine kötülük yapmaya kalkışanlara karşı koruyucusu çoktur. İbn Atâ der ki,: ”Kur'an azizdir, çünkü hiç kimse onun hakkının hakikatine erişemez. Zira Kur'an hem kendisi azizdir, hem kendisine indirilen Peygamber azizdir ve hem de buna muhatap olan Peygamber dostları ve seçkin dostları azizdirler.

Fussılet 41:42

Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. Yani Kur'ân'a bâtıl denilen nesne girmeye yol bulamaz. Hiçbir yönden Kur'ân'a erişmek için kendine yol bulamaz. Burada kitap, bâtılın hiçbir yönden kendisine girmeye imkân bulamaması açısından galip ve güçlü olan birinin koruması ile korunmuş olan kimseye benzetilmiştir. Onu koruyan kimse herhangi bir yönden düşmanının onun karşısına çıkmasına engel olur. Âyet metninde yer alan ”bâtıl" dan maksat ya da şeytandır. Şeytan Kur'ân'a bir eklenti yaparak, ya da bir eksiltmede bulunarak onu değiştiremez. Ya da daha önce geçen kitaplardan onu yalanlayacak bir şey gelmez. Kur'an'dan sonra da onun hükmünü iptal edecek, ya da yürürlükten kaldıracak herhangi bir kitap gelecek değildir. O, hikmet sahibi, mânâlarını değiştirmeye mani olan Rab, çok övülen Allah'tan indirilmiştir. Çok övülen demek, övülmeye lâyık olan her türlü mahlûkun her yerde lisan-ı hâl ve makâl ile (hâl dili, söz dili) övmüş olduğu bir Rabdır. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'dan rivayet olunuyor: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken işittim: ”Haberiniz olsun, ileride birtakım fitneler kopacaktır." Bu sözü duyunca Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a; o fitneden kurtuluş yolu nedir ey Allah'ın Rasûlü, diye sordum. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Allah'ın kitabıdır. Onun içinde sizden öncekilerin ve sonrakilerin haberi vardır. Aranızdaki çekişmelerin hükmü vardır. O, hak ile bâtılı ayıran bir sözdür. Asla bir şaka değildir, Kim Kur'an'ı böbürlenerek terkederse Allahü teâlâ onu mahveder, kim Kur'ân'ın dışında hidayet ararsa Allahü teâlâ onu saptırır. Kur'an Yüce Allah'ın sağlam ipidir. O, zikr-i hakimdir. O, sırât-ı müstakimdir. Bu yol (sırât-ı müstakim) sayesinde heva ve heves insanı sapıtmaz, diller Kur'an sayesinde karışmaz, âlimler ondan doymazlar ve Kur'an çok okunmakla eskimez. İçindeki acaip ve olağanüstü mucizeler bitmez. O öyle bir Kur'an'dır ki, cinler işittiklerinde ondan vazgeçemediler ve : ”...Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur'an dinledik de ona iman ettik." (Cin: 1-2) dediler. Kim bunu söylerse doğru söylemiş, kim de Kur'an'la amel ederse doğru yolu bulmuş ve kim de Kur'an'a göre hüküm verirse âdil olmuş, kim de Kur'an'a çağırırsa kendisine sırât-ı müstakim gösterilmiş olur. ”(22)

Fussılet 41:43

Sana söylenen senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Bu ifade Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşılaşmış olduğu kâfirlerin eziyetinden dolayı bir teselli ifadesidir. Burada Yüce Allah demiş oluyor ki,: Senin kavmine mensup kâfirlerce senin hakkında ve sana indirilen Kur'an hakkında söylenen sözler, senden önce geçen peygamberler ve semavî kitaplar hakkında da söylenmiştir. Onlar için de büyücü, kâhin, mecnun, mitoloji ve benzeri yakıştırmalar yapılmıştır. Elbette senin Rabbin hem peygamberlerine ve onlara iman edenlere mağfiret sahibi, hem de onlara ve kendilerine indirilen kitaba iman etmeyen peygamber düşmanlarına karşı acı bir azap sahibidir. Allahü teâlâ senden önce geçen peygamberlere yardımcı olmuş, onların düşmanlarından intikam almıştır. Aynısını senin düşmanlarına da yapacaktır. Bir âyet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurur: ”Yemin olsun ki, senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar yalanlamalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, son unda yardımımız onlara yetişti..." (En'âm: 34) Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, insanların birbirlerine karşı dillerini kesmek hikmetten değildir. Görüldüğü üzere Allahü teâlâ insanların dilini kendi zâtı hakkında ileri geri konuşmaktan alıkoymamıştır, hatta Allahü teâlâ hakkında onlar O'nun karısı, çocuğu vardır gibi ve benzeri ifadeler kullanmışlardır. Allah hakkında böyle söylerlerse diğer peygamberler, Rasûller, Allah dostları ve ona yakın veliler hakkında neler söyleyebileceklerini hesap etmek gayet kolaydır.

Fussılet 41:44

Eğer Biz onu, zikri yabancı dilden bir Kur'an yabancıların dilinde yazılmış, onların anlayabileceği bir Kur'an kılsaydık Kureyş kâfirleri diyeceklerdi ki,: 'Âyetleri tafsilâtlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Âyetleri tercüman olmaksızın bizim anlayacağımız bir dilde açıklanmalı değil miydi? Âyet metninde yer alan ”a'cemi", Arap bile olsa kendi diliyle maksadını fasih bir biçimde dile getiremeyen kişi demektir. Burada ”a'cemi" kelimesi yabancıların dilinde tertip edilmiş söz demektir. Böyle bir söz Araplar tarafından anlaşılmayan bir sözdür. Âyetteki bu ifade Kureyşin sırf inat olsun diye ”Kur'an yabancıların dilinde indirilmeli değil miydi" şeklindeki sözlerine cevap teşkil etmektedir. Burada yer alan ”levlâ" harfi, teşvik harfidir. Teşvik ifade eden harf -burada olduğu gibi- dili geçmiş zamanlı fiilin başına geldiğinde herhangi bir fiilin yapılmaması dolayısıyla kınamayı ve azarlamayı ifade eder. Arab'a yabancı dilden (Kitap) olur mu?' Âyetin mânâsı; eğer Biz onu yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık hoş görmeyecekler ve yabancı dille bir söz, Arap kavmine nasıl gönderilir? diyeceklerdi ve bu durum onların daha çok yalanlamalarına yol açacaktı. İndirilen Kitabın tamamını yabancı dilden kılsaydık bunun âyetleri ayrılmalı değil miydi, bir kısmı yabancıların anlaması için yabancı dilde, bir kısmı da Arapların anlaması için Arapça olarak ayrılmalı değil miydi diyeceklerdir, demektir. Bundan maksat, Allah'ın âyetleri onlara hangi şekilde gelirse gelsin mutlaka inatlarından dolayı takılacakları bir nokta bulacaklardır. Çünkü onlar hakkı aramıyorlar, onlar sadece heva ve heveslerine uyuyorlar, demektir. De ki,: 'O, zikir yani Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren, onlara hakkı işaret eden bir kılavuzdur ve gönüilerdeki şek ve şüpheye şifadır, ya da gönül darlığına şifadır. Çünkü Kur'an'da, okunmak suretiyle faydalanma, üzerinde düşünerek lezzet alma vardır. Ya da Kur'an, içinde bulunan hoş vaadler dolayısıyla kalplere şifadır. İnanmayanlara gelince onların kulaklarında bir ağırlık ve sağırlık vardır. O Kur'an, bunlara, inatçı kâfirlere karşı bir körlüktür. Bunun sebebi onların Kur'an'ı dinlemeye karşı sağır gibi davranmalarından, kendilerine göstermiş olduğu âyetlere kör tavrı almalarındandır. (Sanki) onlar, bu uzak kalanlar ve hakka karşı sağır, müşahade ettikleri apaçık âyetlere karşı kör gibi davrananlar uzak bir yerden çağrılıyorlardır.' Bu ifade onların Kur'an'ı kabul etmemelerini ve dinlememelerini canlandıran bir ifadedir. Burada onlar uzak mesafeden kendisine çağrılan ve bağrılan bir kişi gibi canlandırılmalardır. Bu kişi öyle bir yerdedir ki, onun bulunduğu yerdeki kimse o çağırıyı hemen hemen hiç duymaz. Dahhâk bu âyeti şöyle tefsir eder: ”Kıyamet günü onlara uzak bir mekândan en çirkin isimleriyle çağrılır. Bir başka ifadeyle onlara: Ey fâsık, ey münafık, diye hitap olunur ve bu onları azarlamak ve aşağılamak için en şiddetli bir ifade olur."

Fussılet 41:45

Yemin olsun Biz Mûsa'ya Kitabı verdik. Onda da ayrılığa düşüldü. Yani Allah'a yemin olsun ki, Biz ona Tevrat'ı verdik, onun hakkında ihtilâfa düşüldü. Tevrat'ı tasdik edenler olduğu gibi yalanlayanlar oldu. İşte sana vermiş olduğumuz Kur'an hakkında senin kavminin tutumu da böyledir. Aralarında Kur'ân'a inanan vardır, inanmayan mevcuttur. Kitaplar hakkındaki bu ihtilâf sadece senin kavmine mahsus olmayıp eski bir âdettir. Bu ifade Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı teselli etmek için getirilmiştir. Eğer Rabbinden yalanlayan senin ümmetin hakkında bir söz onların azabının tehir edileceğine ve aralarındaki hükmün kıyamet günü verileceğine dair vaad geçmiş olmasaydı aralarında dünyada geçmiş ümmetlerin inkarcılarına yapıldığı gibi bu yalanlayanların kökü kazınacak diye derhal hükmedilirdi. Nitekim Yüce Allah bu ümmetin cezasının tehir edileceğine dair şöyle buyurur: ”Bilakis kıyamet onlara vaadedilen asıl saattir..." (Kamer: 46) Bir başka âyet-i kerime ise şöyledir: ”Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor..." (Nahl: 61) İnkarcıların dünyada cezalarının hemen verilmemesi, ya yukarıda işaret olunduğu gibi bu konudaki bir vaadden dolayıdır, ya da onların köklerinin kazınmamasının sebebi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın rahmet peygamberi olmasındandır. Çünkü Mekke, peygamberlerin ve rasûllerin hicret yatağı, mukarreb meleklerin indikleri yerdir. Eğer böyle bir yerde inkarcıların kökü hemen kazınsaydı orası Âd ve Semûd kavminin diyarı gibi olurdu ve insanların kalplerinin hoşlanmadığı bir belde haline gelirdi. Oysa İbrahim (aleyhisselâm) Mekke hakkında şöyle duâ etmiştir: ”...Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl..." (İbrahim: 37) İşte bu mübarek ve güvenli haremin kötülerin köklerinin kazındığı bir yer olmaması ve onları gazabının sonuçlarından koruması Yüce Allah'ın hikmetinin bir gereğidir. Onlar, senin kavminin kâfirleri, onun, Kuranın hakkında derin bir şüphe, huzursuzluk doğuran ve kuşkuya düşüren bir şüphe içindedirler.

Fussılet 41:46

Kim kitaplara iman ederek ve onların gereğine göre amel ederek iyi bir iş yaparsa bu kendi lehinedir. Bu ameli ya da amelinden doğacak fayda başkasına değil, kendi nefsinedir. Kim de kötülük yaparsa onun zararı başkasına değil onun kendi aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir. Ki onlara yapmaması gereken şeyi yapsın. Tam tersine O, âdildir, ihsan sahibidir. Herkese ameline göre karşılık verir. Bir başka ifadeyle O, zulmetmekten münezzehtir. Nitekim Yüce Allah bu konuda şöyle buyurur: ”...Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez." (Kehf: 49) Bir kudsî hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: ”Ben kendime zulmü haram kıldım, o halde siz de birbirinize zulmetmeyiniz." (23) Zulüm, başkasının mülkünde tasarruf etmek demektir, ya da zulüm, düşmanlıkta haddi aşmak demektir. Bu da Allah hakkında muhaldir. Çünkü bütün âlem Yüce Allah'ın zaten mülküdür. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah şöyle buyurur: ”Herhangi bir kimse zalimin zalim olduğunu bile bile ona yardım etmek üzere kendisiyle birlikte yürürse İslâmdan çıkar. ”(24) ”İslâmdan çıkar" sözünden maksat, dinden irtidad (dönmek) değildir. Asıl çıkmaktan maksat, Allah'a ve O'nun Peygamberine itaat etmemek demektir. Bunun bir örneği de ”Aldatan bizden değildir," hadis-i şerifidir. 23- Bu hadisi Müslim Sahih'inde şu lâfızla rivayet eder: ”Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım. Onu aranızda da haram ettim, o halde birbirinize zulmetmeyiniz..." 24- Bu hadisi Taberânî el-Kebîr'inde Evs b. Şurahbil'den rivayet eder. Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 3/241. Aklı başında olan kimseye düşen, daima amel-i salih işlemeye koşmaktır. Özellikle zulmün ve fesadın yayıldığı, heva ve hevesin ruhlara ve nefislere baskın geldiği zamanda. Çünkü böyle zamanlarda hak üzere daim olmak daha efdal ve daha büyüktür.

Fussılet 41:47

Kıyamet gününün, kıyametin vaktinin bilgisi başkasına değil sadece O'na havale edilir. Çünkü o vakti Allah'tan başka hiç kimse bilemez. Kıyamet geldiği zaman iyi amel işleyenle kötülük yapan arasında hükmünü vererek birini cennete, diğerini cehenneme koyar. O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğunu yarıp çıkamaz. Hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Burada yer alan ”ekmâm", meyvenin yarılmadan önceki kabuğu demektir. Bazılarına göre ceviz, badem, fıstık ve benzeri meyvelerin dış kabuğu demektir. Kelime, ”kim" kelimesinin çoğulu olup meyveyi örten dış zarı ve kabuğu demektir. İnsanın elini kapatıp örten gömlek ve benzeri şeyin koluna da ”kümm" denir. Burada, meyvenin kabuğundan çıkması, herhangi bir kadının hamile kalması ve çocuğunu dünyaya getirmesi gibi hiçbir olay yoktur ki, Allah'ın her şeyi kuşatan ilmi, bu olayla birlikte bulunmasın. Allah'ın kuşatıcı ilmi, o olaya nasıl belirmişse, bu olay o şekilde meydana gelir. O, meyvenin kabuğundan çıkacağı anı, sayısını ve ne zaman olgunlaşacağını veya olgunlaşmadan bozulup çürüyeceğini, kadının hamile kaldığı vakti, hamilelik günlerinin sayısını, saatlerini, karnındaki yavrunun durumunu, organlarının eksik veya tam olacağını, erkek veya dişi, güzel veya çirkin olacağını ve bunun dışında başka özellikleri bilir. Çocuğun dünyaya geleceği zamanı ve buna ilişkin öteki ayrıntıları da bilir. Bir başka ifadeyle Allahü teâlâ kıyametin ne zaman kopacağım bilir. Herhangi bir kimseye kıyametin vakti sorulduğunda, bunun ilmini Allah'a havale etmeli ve Allah bilir, demelidir. Nitekim meyveye, bitkiye ve başka şeylere dair gelecek olayların bütün bilgisi, Allah'a havale olunur. Rivayete göre Mansur Devânikî ömrünün ne kadar olacağı meselesi üzerinde kafa yormaya başlar. Bir gece rüyasında bir şahıs görür. Bu şahıs elini denizden çıkarmış, ona beş parmağıyla işaret etmektedir. Mansur bu rüyasını âlimlere danışır. Ona ömründen ya beş yıl, ya beş ay kaldığını söylerler, ya da başka bir tevilde bulunurlar. Ebû Hanife ise der ki,: ”Bu rüyanın tabiri, Mefâtîhu'l-ğayb (bilinmezlerin anahtarı) beştir. Bunları Allah'tan başkası bilmez. Eğer sen bunları öğrenmek istersen öğrenmen mümkün değildir. Ebû Hanife bu görüşünü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ”Mefâtîhu'l-ğayb beştir" sözünden almıştır ve sonra şu âyet-i kerimeyi okur: ”Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez..." (Lokman: 34)(25) Bu noktadan kıyametin ne zaman kopacağını bilmekle meyvelerin çıkmasına dair bilginin neden birarada ifade edildiği ortaya çıkmış oldu. Çünkü meyvelerin çıkması yağmurların yağdırılması olayına dahildir. Zira yağmurla ve rüzgârlarla bitkiler biterler ve meyveler ortaya çıkarlar. Ey Rasûlüm Muhammed! Kavmine hatırlat Allah onlara: Sizin iddianıza göre: 'Ortaklarım nerede?' diye seslendiği gün: Bir başka âyette onların bu temelsiz iddialarına şöyle değinilmektedir: ”...Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede?" (Kasas: 62) Onlar '(Buna dair) bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz' derler. Sana haber verir, bildiririz çünkü bizler durumu gördüğümüzde onlardan uzaklaştık, diye cevap verirler. Allahü teâlâ'nın kendisine ortak koşulanları sorması azarlama içindir. Burada yer alan ”şehîd" kelimesi, ”şehadet" mastarından türemedir.

Fussılet 41:48

Böylece önceden yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır. Yani böylece müşriklerden dünyada iken ibadet ettikleri ilâhları uzaklaşmıştır, ya da onların faydasızlığı ortaya çıkmıştır. Artık onların ortada olmasıyla gözönünde olmaması bir hale gelmiştir. Kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır. Burada yer alan ”malus" kaçacak yer anlamınadır.

Fussılet 41:49

İnsan hayır istemekten, nimette genişlik talep etmekten, geçim sebeplerinde bolluk istemekten usanmaz. Âyetin mânâsı; insanoğlu kendisine hayır gelirken buna bir sınır koyup da ondan daha fazlasını istememezlik etmez. Asla onu talep etmekten bıkıp usanmaz. Bu âyet-i kerime işaret ediyor ki, insanoğlu hayır talep etme karakteri üzerine yaratılmıştır. Bu konuda ona usanma diye bir şey gelmez. Bu vasıf insan cinsine ait bir vasıf olup onların fertlerinin ekserisinin vasfıdır. Çünkü Allah'ın rahmetinden ümitsizlik ancak kâfirin yapacağı bir iştir ve Yüce Allah onu açıkça ifade edecektir. Fakat kendisine bir şer zorluk ve sıkıntı dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir. Allah'ın ihsanından ve rahmetinden aşırı biçimde ümidini keser. ”Kanûd" aşırı bir ümitsizlik demektir. Böyle bir ümitsizlik içinde olanın hal ve durumundan belli olur. Kişi zayıflar ve bitkin hale gelir.

Fussılet 41:50

Yemin olsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra Biz ona hastalıktan ve sıkıntıdan kurtarmak gibi katımızdan bir rahmet sıhhat ve geçim bolluğu tattırırsak: 'Bu benim hakkımdır, bu hayır bana, kendimde bulunan bir fazilet ve üstünlükten dolayı hak ettiğim için gelmiştir. Bunlar ebediyyen benim elimden çıkıp gidecek değildir. O, böyle söyler. Allahü teâlâ'nın o nimeti, kendisine şükür mü edecek, yoksa nankörlükte mi bulunacak diye denemek için verdiğini bilmez ve yine Allah isterse onu artık vermeyeceğinden gafil olur. Muhammed’in iddia ettiği gibi kıyametin kopacağını sanmıyorum, kıyametin kopması ve benim dirilmem gerçek olsa bile bu taktirde Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır' der. Yani kıyamet kopsa ve ben yeniden diri İsem bile yine kendim lâyık olduğum için iyi bir halde olurum. Ben inanıyorum ki, dünyada bana verilen nimetler, onlara lâyık olduğumdandır, âhiret nimetleri de böyledir. Çünkü âhirette bu nimetlerin veriliş sebebi yine mevcuttur. Bazı müfessirler: ”Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır, cümlesindeki ”daha güzel şey" ifadesini cennet olarak tefsir etmişlerdir ve bunu söyleyen kişi alay olsun diye söylemektedir," demişlerdir. Biz, inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz onların amellerini gerçek biçimleriyle ortaya çıkardığımız zaman bunların gerçek yüzünü onlara bildireceğiz ve onlar bu amellerin çirkin amel olduğunu ve bunların zillet doğuracağını yoksa kişinin ikram görmesine sebep olacak güzel ameller olmadığını göreceklerdir ve muhakkak onlara mahiyetini hiç kimsenin bilemeyeceği ve hiç kimsenin asla kurtulamayacağı ağır azaptan tattıracağız. Bu azap o kadar ağır bir azaptır ki, onları dört bir taraflarından kuşatır. Bu kimse, dünyada iken Allah'ın rahmetinden kovulma ve uzaklaşma azabı ile azap görüyordu. Fakat azabın tadını ve elemini almadığından Allahü teâlâ, gaflet uykusundan uyandıktan sonra yani öldükten sonra ona azabın tadını tattıracaktır. Nitekim dünya hayatının bir uykudan ibaret olduğunu Hazret-i Ali (kerremallahu veçhen) şöyle ifade eder: ”İnsanlar dünyada uykudadırlar, öldüklerinde uyanacaklardır." Bu âyet-i kerimede şöyle denmiş olmaktadır: O kâfirlerin Allah'tan ikram ve izzet göreceklerine dair itikadlarma ve inançlarına bedel olarak Yemin olsun ki, Biz onlara alçaltıcı büyük bir azap tattıracağız. Buradaki azap kelimesinin büyüklük ile vasıflanması azap görecek olan kimsenin bedeninin büyüklüğünden dolayı demek de mümkündür.

Fussılet 41:51

İnsana bir nimet verdiğimiz zaman o nimetin verilmesine şükretmekten yüz çevirir bu da kâfirin azgınlığının bir başka çeşididir. Allahü teâlâ ona bir nimet verdiğinde sanki daha önce hiçbir sıkıntıyla karşılaşmamış gibi bu nimet onu şımartır ve azdırır. Artık o, nimeti vereni unutur ve O'nun nimetine şükrü terketmek suretiyle nankörlük eder ve yan çizer, yani bir yanıyla değil, bütün benliğiyle şükürden uzaklaşır. Kibirlenmekten ve böbürlenmekten dolayı şükre ve itaate asla meyletmez. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yani şükürden yüzçeviren ve kibirlenen insana belâ ve sıkıntı gibi bir şer dokunduğu zaman artık o, geniş bir duâ sahibidir. Artık o çok duâ eder durur.

Fussılet 41:52

De ki,: 'Bana haber veriniz, eğer o Kur'an Allah tarafından ise siz de onu düşünmeden, delillerini araştırmadan, iman etmeyi gerektiren birçok deliller varolduğu halde inkâr etmişseniz o zaman uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?' Sizden daha sapık kim vardır? Çünkü Allah'ın katından indirilmiş olan bir şeyi bu öncekilerin hikâyeleridir, mitolojileridir gibi sözler söyleyerek ve benzeri iftiralar atarak inkâr eden kimse, Allah'a düşman olmuştur. Bir başka ifadeyle bu kimse Allah'ın düşmanı ve O'na muhaliftir. Hem de barışmamacasına uzak bir muhalif, dostluktan tamamen ayrı bir düşmandır. Şüphesiz böyle olan bir kimse son derece sapıktır. Bu âyet-i kerimede işaret olunuyor ki, kulun başına gelen bütün belâlar, sıkıntılar, zararlar ve sevinçler Allah kalındandır. Eğer kul bunları teslimiyet ve hoşnutlukla kabul eder, sıkıntı ve rahatlıkta, bollukta ve darlıkta mevlâsma şükrederek sabrederse işte bu kişi Allah'a yakın olan hidayete ermişlerden olur. Buna karşılık bu belâları inkârla ve bana yardım edilmedi diye sabırsızlıkla karşılarsa bu da Allah'tan uzaklaştırılmış, yolunu şaşırmış bedbahtlardan olur. Nasıl ki, ateş, odundan hiçbir parçayı geri bırakmaz, yakar kül ederse belâlar da vücuda zarar veren hiçbir şeyi geride bırakmaz. Aklı başında olan bir kimse, acaba dünyada rahatlığı nasıl umabilir? Dünya sıkıntı yurdudur, bir haberde ”Dünya müminin hapishanesidir ” denmiştir. Mü'min dünyada rahat edemez. Dünya hayatı azlıktan veya bir hastalıktan ya da zilletten uzak değildir. İnsanın en büyük rahatı âhirettedir. Kâfir dünyada ve âhirette kaybetmiştir. Kula düşen, doğru yol üzere yürümek, ayağının kaymasından ve Allahü teâlânın mekrinden her zaman korkmaktır.

Fussılet 41:53

Onlara, Kureyş kâfirlerine ufuklarda ve kendi nefislerinde Kur'an'ın hakikatine ve Allah katından indirildiğine dair âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun, Kur'an'ın veya Allah'ın, ya da tevhidin gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Açık ve seçik bir biçimde ortaya çıksın. Çünkü bu Kur'an şeriklerin ve ortakların yanından değil, Rahmanın katından indirilmiş hak bir kitaptır. Âyet-i kerimede yer alan ”âfâk", ”ufuk" kelimesinin çoğuludur. Âfâk, İnsanın dışındaki dış âleme denir. Âfâk denince bunun içine en küçük maddeden, arşa kadar bütün nesneler girerler. ”Enfüs" ise, insanın küçük âlem olan iç âlemidir ve bu küçük âlem her bir insanın kendi içinde mevcuttur. Âfâka dair âyetlerden maksat, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onlara haber verdiği ileride olacak olan Bizanslıların birkaç yıl içinde Acemlere galip geleceği gibi haberlerdir ve yine tarihçilerin tespit ettiği biçime uygun olarak geçmiş milletlerin başına gelen belâlardır. Bu olayları tarih kitapları kaydetmektedir ama Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmî olup okumamış, yazmamış ve hiç kimseden ilim öğrenmemiştir. Allahü teâlâ'nın Rasûlüllah'a ve halifelerine bahşetmiş olduğu fetihler dünyanın her bir yanını ele geçirme, doğuda ve batıdaki beldeleri istila etme, harikulade bir olaydır. Çünkü böylesi bir fetih ve galibiyet onlardan önce yeryüzünde bulunan hiçkimseye nasip olmamıştır. "Nefişlerindeki âyet"o, gelince, Mekkelilerin arasında meydana çıkan kıtlık, korkudur. Bedir savaşı günü başlarına gelen yenilgi fetih günü uğradıkları kati ve mağlubiyettir. Mekke'nin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan önce herhangi bir kimse tarafından fethedildiği haberi bize ulaşmamıştır ve yine Mekkelilerin öldürüldüklerini ve esir alındıklarını da duymuş değiliz. "Ufuklarda âyetlerimiz" ifadesi hakkında bazı müfessirler, göklerde ve yeryüzünde bulunan güneş, ay, yıldızlar ve bunların sebep olduğu gece, gündüz, ışık, gölge, bitkiler, ağaçlar ve nehirlerdir, demişlerdir. "Nefislerindeki âyetler" ise; Allahü teâlâ'nın insan vücudundaki çok hassas sanatı, göz kamaştırıcı hikmetidir. Ayrıca rahimlerin karanhklarındaki ceninin yaratılması, acaip organların meydana gelmesi ve birbiriyle birleşmesi de nef islerdeki delillerdendir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurur: ”Kendi nefislerinizde de öyle, görmüyor musunuz?" (Zâriyât: 21) Ufuklarda ve insanın nefsindeki bu âyetler daha önce meydana geldiği halde âyetin başında gelecek zaman ifade eden ”sın" harfinin getirilmesi, Allahü teâlâ'nın bu âyetleri insanlara peyderpey göstereceğinden ve bunların iç yüzleri hakkında onlara gün be gün daha fazla bilgi vereceğindendir. (26) Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? Rabbinin, Kuranın hakikatini beyan eden vaadettiği âyetleri göstermesi onlara yetmez mi? Allahu teâlâ'nın bütün eşyaya şahit olduğu onlara yetmiyor mu? Bu cümle onları azarlamak için getirilmiş yeni bir cümledir. Burada Allahü teâlâ onları Kur'an hakkındaki tereddütlerinden, Kur'ân'ın gerçek olduğuna dair inatla delil istemelerinden Allahü teâlâ'nın verdiği haberlerle yenilmemelerinden dolayı onları azarlamakta ve Rabbinin verdiği haber onlara yetmiyor mu diye onları kınamaktadır.

Fussılet 41:54

Dikkat edin. Onlar Mekke kâfirleri dirilerek ceza görmek için Rablerine kavuşma konusunda büyük ve şiddetli şüphe içindedirler. Çünkü onlar ölülerin vücutları parça parça, azaları ve organları darmadağın olduktan sonra yeniden dirileceklerini uzak bir ihtimal olarak görüyorlardı. Bilesiniz ki, O, her şeyi kuşatmıştır. Burada yer alan ”ihata", bir şeyi kemaliyle idrak etmek, kavramak demektir. Buna göre âyet-i kerimede denmiş oluyor ki,; bilesiniz ki, O, bütün her şeyi toptan ve en ince ayrıntısına kadar, zahirini ve batınını bilmektedir. O'na hiçbir şey gizli kalmaz ve O, kâfirleri inkârlarına ve kuşkularına karşılık hiç şüphesiz cezalandıracaktır. Allah'ın yardımıyla Fussılet Sûresi'nin tefsiri sona erdi.

Şûrâ 42:1

ŞURA SURESİ Hâ. Mîm.

Şûrâ 42:2

Ayn. Sîn. Kâf. Hâ. Mîm. Ayn. Sîn. Kâf. Bu iki blok harf grubu (Hâ. Mîm. Ayn. Sın. Kâf.) sûrenin ismidir. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim’in âyetlerinin yazılışı esnasında araları açılmış ve bunlar, (Hâ. Mîm.) birinci âyet, (Ayn. Sîn. Kâf.) ikinci âyet sayılmışlardır. Oysa ”Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.", ”Elif. Lâm. Mîm. Sâd.", ”Elif. Lâm. Mîm. Râ." âyetlerinde durum böyle değildir. Çünkü bu üç âyet grubu da bir âyettirler.

Şûrâ 42:3

Aziz ve hakîm olan Allah sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Yani bu sûredeki manalar gibi azîz ve hakîm olan Allah, diğer sûrelerde de sana vahyeder, senden önceki peygamberlere de kendi kitaplarında vahyeder. Seninle önceki peygamberler arasındaki benzerlik noktası tevhid prensibine davet ve insanlara hakkı göstermek, hem bu dünyada ve hem de öbür âlemde onların yararlarına olan şeyi göstermektir. Âyeti bu şekilde anlamak mümkün olduğu gibi şu şekilde anlamak da mümkündür. Bu sûrenin vahyedilişi gibi azîz ve hakîm olan Allah, sana diğer sûreleri ve öteki peygamberlere kendi kitaplarını da aynı şekilde vahyeder, yoksa başka bir vahiy şekli tercih etmez. Bu durumda Hazret-i Peygamber ile öteki peygamberler arasındaki benzerlik vahyin melek vasıtasıyla gelmiş olmasıdır. Âyet-i kerimenin metninde vahyetme fiili şimdiki zaman kipiyle ifade edilmiştir. Oysa söylenmesi gereken dili geçmiş zaman idi. Çünkü Hazret-i Peygamber'den öncekilere vahiy geçmişte kalmıştır. O halde bunun zorunlu sonucu olarak dili geçmiş zaman kipi kullanılmalı idi. Ancak şimdiki zaman kipinin kullanılması vahyin sürdüğüne ve zaman zaman yenilendiğine delâlet etme ve o vahyin aynısının yapılmasının, Yüce Allah'ın âdeti olduğunu vurgulamaktır.

Şûrâ 42:4

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Ulvî ve süflî âlemde neler varsa bunların yaratılması, mülkiyet hakkı ve bilgisi Allahu teâlâ'ya mahsustur. O şanı yücedir, uludur. Mülkü, kudreti ve hikmeti uludur. Ya da O, insanların akıllarının alamayacağı şekilde yücedir. Çünkü O'nun zâtı gibi hiçbir zât, sıfatları gibi hiçbir sıfat, ismi gibi hiçbir isim, fiili gibi hiçbir fiil yoktur. O, o kadar uludur ki, kendisinden başka her şeyin vasfı, adı anılınca çok küçük kalır. Bütün kullardan, peygamberlerden ve onlara varis olan âlimlerden uludur ve yücedir.

Şûrâ 42:5

Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak. Allah'ın azametinden, O'ndan korkularından ve tazimlerinden neredeyse gökler çatlayacak. Bu husus şu âyet-i kerimede de dile getirilmiştir: ”Eğer Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik muhakkak ki, onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün..." (Haşr: 21) ”Yukarılarından" ifadesi, göklerin çatlama noktasının o göklerin yukarısı cihetinden başlayarak onun altındaki tabakalara doğru devanı etmesini ifade eder. Burada söz konusu ifadenin özellikle getirilmesi mucizelerin en büyüğünün ve Allahu teâlâ'nın azametine, celâline en çok delâlet eden mucizenin gösterilen o yönden geliyor olmasından dolayıdır. O büyük mucizeler arştan, kürsîden, arşın etrafında tesbih, tahmîd, tekbir ve tehlilde bulunan meleklerin saflarından gelmektedir ve ayrıca o yönden mahiyetini ancak Allahu teâlâ'nın bildiği O'nun en büyük hükümranlığının izleri oradadır. Uygun olanı göklerin çatlamasının önce göklerin en yukarısından başlayarak bu yönden olmasıdır. Sonra semalar peşpeşe çatkıya çatlaya en aşağı tabakaya sıranın gelmesi gökte ne kadar sema varsa hepsinin birbirinin üstüne düşmesidir. Bazı âlimlere göre âyetin manası; gökler müşriklerin Yüce Allah'ın oğlu olduğu iddialarından dolayı neredeyse çatlayacaktır. Bu yaklaşımı Meryem süresindeki şu âyet-i kerime desteklemektedir: ”Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir. Rahmana çocuk isnadında bulunmaları yüzünden." (Meryem: 90-91) Yukarıdaki âyette özellikle göklerin çatlayacağının ifade edilmesi, semaların alt tabakadan itibaren de haydi haydi çatlayacağına işaret etmek içindir. Çünkü yeryüzünde müşriklerin ağızlarından çıkan Yüce Allah'a çirkin saldırı semaları yukarıdan çatlattığına göre, bunları en alt tabakadan da haydi haydi çatlatır. Bazı âlimlere göre semanın yukarıdan çatlaması oradan azabın inmesi içindir. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar Allahu teâlâ'yı kendisine lâyık olmayan şirkten, çocuk isnadından ve diğer cisimlerin sıfatlarından hamdederek tenzih ediyorlar ve yerdekiler için mü'minlere şefaat için mağfiret diliyorlar. Bu tefsiri ”Arşı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler, müminlerin de bağışlanmasını isterler..." (Mü'min: 7) âyet-i kerimesi desteklemektedir. Bu sûrenin anlamı mutlak olan bu âyeti, Mü'min süresindeki mukayyed olan âyete hamledilir, bir başka ifadeyle o âyetin manası gibi anlaşılır. Ya da mü'min ve kâfir için bağışlanmalarına yol açacak şefaat, ilham ve tâata yaklaştıracak vesileleri hazırlama gibi bağışlanmalarına vesile olacak çabayı göstererek onlar için mağfiret diliyorlar. Kâfirin iman etmesine, fasıkın tevbe etmesine tamah ederek cezalarının geri ertelenmesi duasında bulunuyorlar. Bu yaklaşım meleklerin bir başka yönden kâfirlere lanet etmesiyle çelişmez. Nitekim meleklerin kâfirlere lanet ettiklerini Bakara sûresinin şu âyetinde görmekteyiz: ”(Âyetlerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onların üzerinedir." (Bakara: 161) Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Orada dört parmak büyüklüğünde bir yer yoktur ki, bir melek alnını koyup Allah'a secde etmiş olmasın."(1) Onlar, Rablerine hamd ederler ve yerdekiler için mağfiret dilerler. Bu ifade gösteriyor ki, âyet-i kerimede meleklerden maksat, bütün semalardaki meleklerin hepsidir. 1- Bu ifade Buhârî ve Tirmizî'nin tahric ettikleri hadisin bir parçasıdır. Hadis-i şerif şu ifadelerle başlar: ”Eğer sizler benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız..." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/13. ; Mukâtil'e göre bu melekler, hamele-i arş (arşı taşıyan melekler) dir. Mukâtil’in bu tefsiri yaparken dayandığı delil Mü'min Sûresi'nin baş tarafındaki şu âyet-i kerimedir: ”Arşı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler, mü'minlerin de bağışlanmasını isterler. ” (Mü'min: 7) Bizce Mü'min süresindeki âyette iman edenler için arşın meleklerinin mağfiret dileyen melek olarak özellikle ifade edilmeleri, diğer meleklerin de mağfiret dilemeleriyle çelişmez. Çünkü bu sûredeki âyet-i kerime bütün melekler hakkında ve onların mağfiret dilemeleri hususunda mutlak bir âyet-i kerimedir. İyi bilin ki, Allah kendisine yönelenlerin günahlarını çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Allahü teâlâ onlara cennetini ve yakınlığını nasip edecek kadar rahmet sahibidir. Rahmetiyle Ademoğullarının bu kadar çok isyanı olmasına rağmen onlar için meleklerine mağfiret dilemelerini emretmektedir. Şirki ve büyük günahları işleyen kâfirlere her ne kadar âhirette azab etmek istese de bu dünyada azıklarını kesmemekte, sıhhatlerine ve dünyadan faydalanmalarına engel olmamaktadır. Acizane diyebiliriz ki,: Melekler her ne kadar mü'minler için mağfiret diliyorlarsa da mü'minler de onlara selâm vermektedirler. Namazda her teşehhüdde ”esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi's-sâlihîn" demekteyiz. Çünkü melekler, Yüce Allah'ın kendilerine emrettiğine karşı gelmezler ve kendilerine emrolunanı yaparlar. O halde asıl minnet her halükârda Yüce Allah'adır.

Şûrâ 42:6

Allah'tan başka dost, ortak ve eş edinenleri ibadet esnasında Allah'ın yanında bunları da ortak koşanları Allah daima gözetlemektedir. Onların ahvalini ve amellerini gözetlemekte, bunların hakkında bilgi sahibi olmaktadır. Allahu teâlâ bütün bunlardan habersiz değildir. Dolayısıyla onlara yaptıklarının karşılığını verecektir. Onların üzerine sadece bir olan Allahü teâlâ gözetçidir. Sen onlara vekil değilsin. Onların işi sana havale edilmiş değildir ki, sen onlardan sorumlu olasın ve onlar yüzünden ceza göresin. Senin bütün vazifen uyarmak ve ahkâmı tebliğ etmektir. Bu âyet-i kerime işaret ediyor ki, hevâ ve hevesine göre amel eden, kasten Allahu teâlâ'yı bırakan, ya da O'na verdiği ahdini bozan herkes şeytanı kendine dost edinmiştir. Çünkü o, onların emirlerini yerine getirmektedir ve onların fiilleri kendi tabiatlerine uygundur. ”Allah daima onları gözetlemektedir." Onların gizli ve aşikâr yaptıkları her hareketi gözetlemektedir. Dilerse onlara azap eder, dilerse bağışlar. Sen onların yaptıkları hareketlere engel olman için kendilerine vekil değilsin. Akıllı insana gerekli olan Allahu teâlâ dışında dostlar edinmemektir. Aksine tek başına Allah'ın sevgisi ve dostluğu ile yetinmelidir.

Şûrâ 42:7

Şehirlerin anası ve onun çevresinde bulunan Arap lan uyarman, Mekke halkını eğer inkâra devam ederlerse Allah'ın azabıyla korkutman için sana böyle Arapça bir Kur'an vahy et tik. Araplar her şeyin aslına ve özüne, âyetin ifadesiyle, ”um" (ana) derler. Mekke'ye ”Ummu'l-Kurâ" (şehirlerin anası) diye isim verilmesi, içinde Beyt-i muazzam ve Makam-ı İbrahim’in bulunmasından dolayı o beldeyi şereflendirmek ve yüceltmek içindir. İkinci bir neden de şu rivayetin varlığıdır: Yeryüzü, Mekke'nin altından itibaren yayılmaya başlamış ve böylece diğer şehirler bir anneye göre kızları gibi Mekke'nin etrafına doğru yayılmışlardır. Burada uyarma görevinin, şehirlerin anası Mekke ve Araplara yapılacağının ifade edilmesi, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Peygamberliğinin herkese genel oluşuna aykırı değildir. Çünkü özel olarak bir şeyi zikretmek ve o şey hakkında hüküm vermek, bunun dışındakiler için o hükmün geçersiz olmasını gerektirmez. Bazı âlimlere göre ”Mekke'nin çevresi" nden maksat, bütün yeryüzü halkının tamamıdır. el-Bağavî âyeti bu şekilde tefsir etmiş ve Mekke'nin çevresinden maksat, yeryüzündeki bütün beldeler ve şehirlerdir, demiştir. Ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle, kıyamet günüyle ve o günkü azapla onları Mekkelileri ve Mekke çevresindekileri korkutman için sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. Yani böylesine parlak, apaçık ve anlaşılan bir vahiy ile Kur'an'ı vahyettik. Ya da sana öyle vahyettik ki, bunda ne senin için, ne de kavmin için bir karışıklık yoktur. Burada kıyamet gününe ”toplanma günü" denmesinin sebebi, o günde öncekilerin, sonrakilerin, gök ve yer ehlinin, ruhların ve cesetlerin, amellerin ve bu amelleri yapanların bir araya geleceğinden dolayıdır. ”Asla şüphe olmayan toplanma günü" ifadesinden maksat, geleceğinde asla şüphe olmayan gün demektir. Bu, öyle bir gündür ki, nefsi ve zâtı asla şüpheli değildir. Çünkü uyarılmış olan ve bundan sonra amel eden kimselerin yaptıklarına mutlaka bir karşılık vermek şarttır. Cennetlik ve cehennemliklere, yaptıklarının karşılığını vermek kaçınılmazdır. Kâfirlerin bugünün geleceği üzerine şüphe duymalarına itibar olunmaz, ya da o gün, toplanma ve biraraya gelme konusunda hiç kuşku yoktur. Çünkü o gün, mutlaka toplanılacak ve bu gerçekleşecektir. (İnsanların) bir bölümü cennette, bunlar müminlerdir, bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir. Bunlar da kâfirlerdir. Burada cehenneme âyetin deyimiyle ”saîr" denmesi, alevlerinin tutuşmuş olmasından dolayıdır. Bu da onların mahşerde toplanmalarından sonra olacaktır. Çünkü insanlar önce mahşerde toplanacaklar, ardından hesaba çekildikten sonra dağılacaklardır. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); ”Allahu teâlâ cennet için yaratıklar yaratmıştır ve bunları, daha babalarının sulbünde iken cennet için yaratmıştır," buyurmaktadır. (2) Abdullah b. Amr b. el-Âs (radıyallahü anh) naklediyor: ”Birgün Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) elinde iki kitap olduğu halde bizim yanımıza çıktı. -Bir rivayete göre Rasûlüllah iki avcunu kapatmış ve yanında iki kitap olduğu halde çıkageldi.-'Bu iki kitabın ne kitabı olduğunu biliyor musunuz?' diye sordu. Bizler: Hayır yâ Rasûlüllah deyince Rasûlüllah sağ elindeki kitap için: 'Bu, âlemlerin Rabbinden gelen bir kitaptır. İçinde cennetliklerin, onların babalarının ve kabilelerinin ismi vardır. Bu isimlerden sonra cennetliklerin tamamı bu kitapta en son ferdine kadar yazılmıştır. Artık bunlara bir tek şahıs asla eklenmez ve eksiltilmez.' Sonra sol elindeki kitap için: 'Bu da âlemlerin Rabbinden gelen bir kitaptır. İçinde cehennemliklerin, onların babalarının ve kabilelerinin ismi vardır. Ardından da en son ferde kadar bütün cehennemlikler yazılıdır. Artık bunların arasına da ne bir ekleme, ne de bir eksiltme yapılmaz buyurdu. Sahabîlerden birisi dedi ki,: O zaman amel etmenin ne değeri kaldı yâ Rasûlallah? Rasûlüllah: 'Âmel ediniz, doğru yolu gösteriniz ve mutedil davranınız. Çünkü cennetlik bir kimse için cennet ehlinin ameli yazılmıştır. O, hangi ameli işlerse işlesin. Cehennemlik için de hangi ameli işlerse işlesin cehennemliklerin ameli yazılmıştır,' buyurdu. 'Sonra Rabbiniz kullarının işini bitirdi, diyerek ”Bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehenmdedir" âyet-i kerimesini okudu." (3) Şu hadis-i şerif aynen buna benzer: ”Bu din, kolay bir dindir. Kim dinini kolaylaşttrmaz, zorlaştırılsa mutlaka dini ona baskın gelir."(4) Hadisin manası şudur: Bu din, kolay amelleri içermektedir. Her kim tekellüfe kalkışır, ibadetlerinde ve üzerine aldıklarında daima zor olanları üstlenirse olabilir ki, bunları yapamayabilir ve üstlendiği bu ameller kendine baskın gelir. Orta yol, cennete giden yoldur ve insan kendinin cennetlik olduğunu bilse bile orta yolu bırakmamalıdır. 3- Hadisi Tirmizî Kader bölümünde 2142 no'da, Ahmed b. Hanbel Müsned’inde 2/167'de rivayet ederler. Hadisin isnadı hasendir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/108. 4- Hadisi Buhârî Rikâk: bölümünde (11/121) rivayet ederler. Bkz. Câmiu l-Usûl, 1/308.

Şûrâ 42:8

Allah dileseydi onları dünyada bir tek millet, hidayete ermiş, ya da sapıklığa düşmüş bir tek fırka ve cemaat yapardı. Âyet metninde yer alan ”onlar" zamiri, daha önceki âyette ”iki fırka" şeklinde işaret olunan bütün insanlardır. Fakat O, dilediğini rahmetine ve cennetine kavuşturur. Dilediğini de azabına ve intikamına çarptırır. Allahu teâlâ'nın, gerek cennete ve gerek cehenneme koyma dilemesi her iki zümrenin bunu hak etmesine tabidir. Rahmetin ve azabın farklı oluşunun zorunlu sonucu her iki yere girenlerin hallerinin de farklı olmasını gerektirir. Allahu teâlâ bütün insanları bir tek ümmet yapmayı dikmemiştir. Tam tersine onları iki fırka yapmıştır. Zalimlerin, müşriklerin ise işlerini üstlenecek, kendilerine fayda ve menfaat sağlayacak hiçbir dostu ve kendilerinden azabı savacak ve onları azaptan kurtaracak yardımcısı yoktur. Burada işaret olunuyor ki, azaba konuluş, Yüce Allah'ın tarafından değil, buna girenlerin kötü tercihleri gereğidir. Yüce Allah âyetin az öncesinde: ”O, dilediğini rahmetine kavuşturur" buyururken bunun tam karşıtı olarak ”Dilediğini de azabına koyar" demiyor. Tam tersine bu ifadeyi bir yana bırakıp ”Zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur," buyuruyor. Böylece tehditte mübalâğa unsuru canlandırılmış oluyor. Çünkü zalimlerin dostlarının olmayacağının ve kendilerine gelecek azabı savuşturacak bir yardımcılarının bulunmayacağının vurgulanması gösteriyor ki, onların azapta olacakları, malum ve bitirilmiş bir iştir. Öte yandan rahmet açısından aslî sebep zikrediliyor ve böylece insanların şükretmeye çaba göstermeleri hedefleniyor. Azap açısından ise zahirî sebep zikredilerek insanların inkârdan kaçınmaları sağlanmış oluyor.

Şûrâ 42:9

Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Yani bu şu demektir. Onlar, Allahu teâlâ'yı da aşarak putlardan ve başkalarından dostlar mı edindiler? Halbuki dost yalnız Allah'tır. Eğer onlar gerçek bir dost istiyorlarsa dost edinilmesi gereken gerçek dost Allah'tır. O'ndan başka hiçbir dost yoktur. O, hayır, şer; fayda, zarar her şeyi üstlenen dosttur. O, ölüleri diriltir, Yani ölüleri diriltmek O'nun şanındandır. Gökte ve yerde O'ndan başka ölüleri diriltebilecek mabud yoktur. Bu söz aslında İbrahim (aleyhisselâm)’in sözüdür: ”..İşte o zaman ibrahim: Rabbim hayat veren ve öldürendir, demişti..." (Bakara: 258) ve O, her şeye kadirdir. O, dost edinilmeye lâyıktır. Şu halde hiçbir şeye kadir olamayanları değil, sadece O'nu dost edinsinler.

Şûrâ 42:10

Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde dinî konulardan herhangi birinde kâfirler size muhalefet eder de birbirinizle anlaşmazlığa düşerseniz hüküm vermek Allah'a mahsustur. Allah'ın hükmü de haklı olanlara sevap yazmak, batıl fikri savunanlara ceza vermektir. Buradaki hükümden maksat, bir meselenin eğrisini doğrusundan ayırmak ve yapılanlara karşılığını vermektir. Buna göre müctehidler arasındaki ihtilâfı, bu âyetin hükmüne katmak caiz değildir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken ictihad etmek caiz değildir. et-Te'vîlâtün-Necmiyye'de şu ifadeler yer almaktadır: ”Burada Yüce Allah işaret ediyor ki, şer'î ve ilâhî konulardan herhangi birisinde âlimlerin ihtilâf etmesi durumunda hüküm Allah'ın kitabına, O'nun Peygamberi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetine, icmâ-ı ümmet'e ve kıyastan elde edilen şeylere başvurularak bulunacaktır. Ya da ilim ehline sorulacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”...Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun." (Nahl: 43) Şu halde onlar vehim ve hayal afetiyle karışmış ve sakatlanmış akıllara başvuramazlar. Çünkü böyle bir akılda nefsin ve şeytanın birtakım şüpheler katarak payları vardır. Tevhid noktasında en küçük bir şüphe, küfrü gerektirir. Hevâ ve hevesine uyanların, bid'atçılarm ve felsefecilerin Sırât-ı müstakimden ve bu derece dosdoğru olan dinden ayakları kayıp gitmiştir." İşte bu hâkim ve azîmu'ş-şan olan Allah, benim Rabbimdir ve mâlikimdir. Bütün işlerimde ve bu arada din düşmanlarının hilelerini savuşturmak konusunda başkalarına değil, sadece O'na dayandım ve O'ndan başka hiç kimseye değil, sadece O'na yönelirim. Önüme çıkan bütün zor işlerde O'na başvururum. Kâfirlerin kötülüklerine karşı korunmak ve onlara karşı bana yardım gibi meseleler işte bu zor işlerden bazılarıdır. Allah'a tevekkül, sürekli olan ve bir tek olgu olduğu için ”O'na dayandım" şeklinde dili geçmiş zaman kipi kullanmış, buna karşılık O'na dönme ise çeşitli ve durmadan manasının yenilenmesine göre yenilendiği için ”Ona yönelirim" şeklinde şimdiki zaman kipi getirilmiştir.

Şûrâ 42:11

O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Ulvî ve süfli kâinatın bütün ufuklarını yaratandır. Size kendinizden, cinsinizden eşler, kadınlar hayvanlardan da (kendilerine) kendi cinslerinden eşler yaratmıştır. Âyetin manası bu şekilde olabileceği gibi şöyle anlamak da mümkündür: O, hayvanlardan faydalanmanız için sizlere ikram olsun diye onları sınıf sınıf, cins cins yaratandır. Çünkü Arapçada, âyet-i kerimede yer alan ”zevç" kelimesi, sınıf manasına da kullanılır. Nitekim şu âyet buna örnektir: ”Ve sizlerde üç sınıf olduğunuz zaman." (Vakıa: 7) Bu âyet-i kerimeyi bir üçüncü ihtimal olarak şöyle de anlamak mümkündür: ... Hayvanlardan da dişili erkekli kendilerine eşler yaratmıştır. Çünkü dişi ve erkekten oluşan çifte, ”zevç" denir. Zevç, tek anlamına gelen ferdin zıddıdır. Ey insanlar! Bu suretle, bu tedbir (plânlama) sayesinde sizi çoğaltıyor. Hayvanlar da bu şekilde çoğalıyor. Âyetin ifadesiyle ”zer'", saçmak anlamına gelir. Zürriyyet ise insan ve cin nesline denir. Yüce Allah'ın seçmiş olduğu bu tedbir ve plânlama, insanları ve hayvanları, aralarında üreme olması için dişili ve erkekli yaratmaktır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Âyetteki ”misi", zâttan kinayedir. Araplar şöyle söylerler: ”Mislüke lâ yef alü keza" (Senin gibi birisi böyle yapmaz.) Bunu, söz konusu fiilin yapılmayacağını mübalâğa yoluyla ifade etmek için söylerler. Çünkü onun gibi birisinden böyle bir hareketin çıkamayacağını ifade edince, kendi zâtından gelemeyeceğini haydi haydi ifade etmiş olur. Bu cümlenin ifade edilmesi için o kimsenin dış dünyada herhangi bir benzerinin olması gerekmez. Tam tersine bir benzerin varsayılması yeterlidir. İşte bu ifade ve anlayış hiçbir benzeri olmayan hakkında da kullanılmıştır. Âyetin metninde yer alan ”şey"; mevcut demektir. Sîbeveyh'e göre ”şey", gerek mevcut, gerek mevcut olmayan bilgiye konu olabilen ve kendisinden haber vermek mümkün olan nesne ve kavramdır. Buna göre âyetin manası: Bu eşsiz plânlamanın da arasında bulunduğu işlerden herhangi birini gerçekleştirecek O'nun zâtı gibi bir zât yoktur. Çünkü O'nun zâtı, hiçbir açıdan kimsenin zâtına benzemez ve O'nun ismi gibi hiçbir isim yoktur. Nitekim bu konuda Yüce Allah: ”...O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun? (Asla benzeri yoktur.)" (Meryem: 65) buyurmaktadır. Yüce Allah'ın sıfatı gibi hiçbir sıfat da yoktur. Ancak ortada olanlar sadece bir söz uygunluğundan ibarettir. O işitendir, görendir. Öyle bir işitendir ki, her varlık, O'nun işitme sıfatıyla ortaya çıkar. Her işitilen şeyin sözlerini ve diğer şeylerini idrak eder. Öyle bir görendir ki, görmesiyle her varlığı idrak eder. İmam Gazâlî der ki,: ”Allah hakkında 'sem'" (işitme) bir sıfattan ibarettir. Bu sıfatla, işitilen şeylerin sıfatlarının kemâli, mükemmelliği açığa çıkar. O'nun hakında 'basar' (görmek) bir vasıftan ibarettir. Bu öyle bir vasıftır ki, kendisiyle görülebilen eşyanın sıfatlarının mükemmelliği ortaya çıkar. Kulun işitmesi eksiktir. Çünkü kul, yakın olanları işitir. Kulağının işitme gücünden uzakta olanları işitemez. Hatta bazan sesin yüksekliğinden işitme duyusu dumura uğrayabilir. Bu iki duygudan kulun nasibine düşen iki noktadır: Bunlardan birincisi: Kul bilmelidir ki, Allahü teâlâ işitir ve lisanı bunu muhafaza eder. İkincisi: Kul bilmelidir ki, Allahü teâlâ kendisine işitme duygusunu, kendi kelâmım, Peygamberinin hadis-i şerifini işitsin ve bunlardan yararlanarak Yüce Allah'ın yoluna ulaşabilsin diye yaratmıştır. Kul, işitmesini ancak bu uğurda kullansın diye yaratmıştır. Dolayısıyla çalgı aletlerini dinlemek haramdır. Kasıt olmaksızın ansızın kişinin kulağına çalgı sesi gelirse bunda bir günah yoktur. Fakat ona düşen, o çalgıyı duymamaya çaba göstermektir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) parmaklarını kulağının içine sokmuştur. Bir âlim der ki,: ”Çalgı âletlerini dinlemek günahtır. Bunların çalındığı yerde oturmak fısktır. Bunlardan lezzet duymak küfürdür." Bu ifade tehdit için söylenmiş bir ifadedir. Kulun gözü de yetersizdir, çünkü uzakları göremez, kendine yakın olan nesnelerin de iç yüzünü göremez. Görme olayından kulun nasibine düşen de iki tanedir. Birincisi; kul bilmelidir ki, kendisine verilen bu görme gücü, âfâkî (dış dünyaya ait) ve enfüsî (iç âleme dair) âyetlere baksın diye verilmiştir. İkinci olarak; bilmelidir ki, kendisi, Yüce Allah'ın gözünün önünde, kulağının dibindedir. Öylesine ki, kulunu hem görmekte ve hem de işitmektedir. Herhangi bir kimse, herhangi bir günahı işlemeye kalkışır da Yüce Allah'ın kendisini gördüğünü bilirse, ne kadar cesur ve ne kadar da zarardadır. Eğer Allah'ın, kendisini görmediğini zannediyorsa ne kadar küfre girmiştir." Keşfu'l-Esrârda denir ki,: ”Sonra Yüce Allah 'O, işitendir, görendir,' buyurmaktadır. Yüce Allah bu âyetin öncesinde ifade buyurduğu gibi kendisinin nasıl bir misli ve benzeri yoksa, sıfatlarının da olmadığı vehmine insanlar kapılmasınlar diye böyle buyurmuştur. Bu âyet-i kerime Allah'ın sıfatlarını ispat ederken, kendi zatının benzerinin olduğunu ortadan kaldırmaktadır. Tevhid inancının tamamı bu iki prensip arasındadır. Yani Allah'ı, herhangi bir mahlukata benzetmeksizin sıfatlarını kabul etmek ve sıfatlarını ortadan kaldırmaksızın herhangi bir mahlukata benzemediğini ifade etmek gerekir. Herhangi bir kimse Allah'ın sıfatları olmadığını söyler ve Allah'ı herhangi bir şeye benzetmekten korktuğu iddiasında bulunursa sıfatları ortadan kaldırmış olur. Yolun doğrusu Allah'ındır. Allahu teâlâ tesbihe (benzetmeye) değil, tenzihe (benzerinin olmadığını ifadeye) lâyıktır. Sıfatlarının olmadığım ve bir benzeri olduğunu söylemekle değil, sıfatlarının bulunduğunu söylemekle tarif olunur. Sınırlamaya değil, tevhide lâyıktır. Sıfatların mükemmelleriyle mevsuftur. Her türlü ayıp ve noksandan uzaktır. ”

Şûrâ 42:12

Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. ”Maklîd", anahtar anlamınadır. Çoğulu âyette yeraldığı gibi ”mekâlîd"dir. Burada anahtarlar kelimesiyle, kinaye sanatıyla hazineler kastedilmektedir. Buna göre; göklerin ve yerin hazinelerine kadir olan ve onları koruyan Allah'tır, demek olur. Bu ifade, söz konusu hazinelerin sadece Allah'ın elinde olduğunu ifade etmektedir. Çünkü hazinelere ancak elinde bunların anahtarını bulunduran kimseler girebilir ve onlar hakkında istediğini yapabilir. Dilediğine rızkı bol bol verir, genişletir dilediğinden de kısar daraltır. O, her şeyi bilendir. Her şeyi ilmiyle kuşatır. Yapması gereken neyse bunların hepsini yapar. Rızkı genişletmenin, kulun hayrına olduğunu bildiğinde bunu genişletir. Daraltma için de aynı şeyi söylemek mümkündür.

Şûrâ 42:13

'Dini ayakta tutun ve onda dinin temel prensiplerinde ayrılığa düşmeyin,' diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi, Allah size de din kıldı. ”Şerea", apaçık yol kıldı anlammadır. Buna göre âyetin manası: Ey Rasûlüm Muhammed ümmeti! Allahu teâlâ size tevhidi, İslâm dinini bütün şeriatlerin ve ahkâmın aslını (değişmez temel ilkelerini) bir yol olarak kıldı, demek olur. Burada yer alan ”tavsiye etmek", bir başkasına yapacak olduğu bir şeyi öğüt ve nasihatle birlikte takdim etmek demektir. Buna göre âyetin manası; ... Nuh'a emrettiğimi, sana vahyettiğimizi ... Allah size din kıldı, demek olur. Çünkü Arapçada ”tavsiye" kelimesi, bir şeyi pekiştirilmiş biçimde emretmek ve emredilen şey hakkında özen göstermek demektir. Âyet-i kerimede önce Nuh (aleyhisselâm)'un ismine yer verilmesinin sebebi, onun kendisine şeriat gelen peygamberlerin ilki olmasından dolayıdır. Çünkü Nuh (aleyhisselâm) kendisine helâl ve haramların vahyedildiği ilk peygamber, aynı şekilde analarla, kız kardeşlerle, kızlarla ve diğer mahrem olan kadınlarla evlenmenin haramlığının da vahyedildiği ilk peygamberdir. İşte bu hanımlık, Nuh (aleyhisselâm)'dan günümüze kadar gelmiştir. "Sana vahyettiğimizi" ifadesine gelecek olursak; Muhammed'e vahyettiğimizi size din kıldı demek olur. Âyet metninde diğer peygamberlerden bahsedilirken tavsiye etmek kelimesi kullanılırken Rasûlüllah hakkında ”îhâ" (vahyetmek) fiilinin kullanılması onun peygamberliğini açıkça vurgulamak içindir. Bu âyet-i kerimede beş adet peygamberin ismine yer verilmesi, onların büyük şeriat sahibi ve tabileri çok peygamberlerden oldukları içindir. Burada sanki şöyle bir soru sorulmaktadır: Bu peygamberler arasında ortak olan nokta acaba nedir? İşte bu soruya cevap olarak bu ortak nokta, Allah'ı tevhid etme, O'na itaat, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve insanı mü'min yapan diğer ilkelere inanmaktan ibaret olan İslâm dinini ayakta tutmaktır, denilmiş olmaktadır. Dini ayakta tutmaktan maksat, onun rükünlerini ayakta tutmak ve dini, içine herhangi bir sapıklık karışmasından muhafaza etmek, ya da dine devam etmek ve ona yönelmek demektir. Bu âyet-i kerimede: ”Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin," diye yapılan hitap Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetinedir. Bu, bütün kullara yapılmış bir tavsiyedir. Bilindiği üzere peygamberler dinin özünde ortaktırlar ve aynı şeyleri söylemişlerdir. Bütün peygamberler dini ayakta tutmuşlar, ona hizmet etmişler, insanları davet etmişler ve bu fiillerinden asla geri kalmamışlardır. İşte dinin özündeki peygamberlerin bu birliği ve aynı şeyi söylemeleri dolayısıyla Allahu teâlâ şöyle buyurur: ”Allah nezdinde hak din İslâm'dır..." (Âl-i İmran: 19) Burada Yüce Allah, peygamberden peygambere bir ayrım yapmamıştır. Onlar fürûda (detay ahkâm)da ve şer'î hükümlerde farklı şeyler söylemişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurur: ”...(Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik..." (Mâide: 48) Ümmetlerin farklılığından ve mizaçlarının değişikliğinden kaynaklanan bu ihtilâf, aynı zamanda peygamberlerin, dinin özünde aynı şeyleri söylemeleri ile çelişmez. Sonra Yüce Allah kullarına dini ayakta tutmalarını ve dinin etrafında biraraya gelmelerini emrediyor ve din hakkında ayrılığa düşmelerini yasak ediyor. Çünkü Allah'ın eli ve yardımı toplulukla birliktedir. Kurt ancak sürüden ve cemaatten ayrılıp kaçan koyunu kapar. Bilge olan kişilerden birisi ölürken oğullarına nasihatte bulunur. Onlara der ki,: ”Bana birer tane sopa getirin." Çocuklar bunu getirirler. Sopaları demet yapar ve onlara: ”Haydi bunu kırın," der. Çocuklar demetleri kiram azlar. Sonra sopaları birbirinden ayırır, der ki,: ”Sopaları alın, teker teker kırın." Bunun üzerine çocuklar onları kırarlar. Bilge kişi: ”İşte siz benden sonra böyle olacaksınız. Eğer biraraya gelirseniz sizi kimse yenemez. Şayet birbirinizden ayrılırsanız düşmanınız sizi kolaylıkla ele geçirip, helak edebilir." İşte dini ayakta tutanlar da bu uğurda biraraya gelirler ve tefrikaya düşmezlerse kendilerini hiçbir düşman altedemez. İnsan, kendi nefsinde dinini yaşarken de aynı durumdadır. Eğer bütün benliğini dini ayakta tutmaya verirse kendisini ne insan, ne de cin şeytanı vesvesesiyle yenemez. Çünkü iman ve melek, dini ayakta tutmakta kendine yardımcı olurlar. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) der ki,: ”Sakın tefrikaya düşmeyiniz. Çünkü cemaat, rahmettir, tefrika ise azaptır. Ey Allah'ın kulları! Birbirinizle kardeş olunuz." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmeden önce mutlak olarak kendisinden önce gelen şeriatle -Âdem’in ve başka peygamberlerin şeriatiyle-ibadet ederdi. Bazı âlimlere göre; en sahih olan görüş, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğinden önce, İbrahim (aleyhisselâm)’in şeriati üzere ibadet ettiğidir. Nihayet peygambere vahiy gelir, peygamberlik görevi verilir. Bütün imamların ittifakı ve icmâ-ı ümmet ile sabittir ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), kendi kavminin inançlarını taşımıyor, onların ibadetleri gibi ibadette bulunmuyordu. Fakat Ey Rasûlüm Muhammed! Tevhid inancı ve putlara ibadeti reddetmek gibi kendilerini çağırdığın şey Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Bu hüküm, onlara ağır ve zor geldi ve Peygamberin bu teklifini uzak bir ihtimal gördüler. Zira şöyle söylüyorlardı: ”Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu hu tuhaf bir şeydir." (Sâd: 5) Allah dilediğini (senin davet ettiğin) şeyde (dinde) biraraya getirir. O, (dine) yöneleni de doğru yola iletir. Âyet metninde yer alan ”ictibâ", seçerek biraraya toplamak anlamınadır. Buna göre âyetin manası: Allah biraraya getirmeyi dilemiş olduğu kimseleri, senin davet etmiş olduğun şey üzerinde toplar. Allah'ın dilemiş olduğu bu kimse ise kendisine davet olunan şeye tercihini yönelten ve onu bu yönde kullanan kimsedir. Ve Yüce Allah dinine yöneleni, irşadla, tevfikıyle ve lütuflarıyla doğru yola iletir. Âyetin manası bu şekilde olabileceği gibi, burada geçen biraraya getirme fiiliyle, doğru yola iletme fiillerinin tümleç zamirleri, her iki yerde de Allah'a râcî olabilir. Buna göre âyetin manası; Allahu teâlâ kullarından dilediği kimseleri kendi yeteneklerine göre katında toplar ve kendisine yöneleni de ona yardım ederek doğru yola iletir. Allah'ın, kulunu seçmesi demek, ona ilâhî bir feyz vermesi demektir. Böylece kul, herhangi bir çaba sarfetmeksizin çeşit çeşit nimetleri elde eder. Bu, peygamberler ve onlara yakın olan sıddîkler ve şehitler içindir. Âyet metninde yer alan ”enîbû" fiilinin mastarı olan ”inâbe" (Allah'a yönelme) tevbenin sonucudur. Eğer tevbe sahih bir tevbe ise Allah'a yönelme meydana gelir. Şu halde her zaman ve her durumda insanın gücü yettiği oranda bütün ibadetleri yerine getirmesi gerekir. Mü'minin günahmda bile mutlaka bir itaat vardır. Çünkü o, günahı işlerken, bunun günah olduğuna inanmaktadır. Bir de bu itaatıyla birlikte tevbe ve istiğfar ederse o zaman itaat üzerine itaat, ibadet üstüne ibadet yapmış olur. İçine kötü amel karışan itaatin karşılığı güçlü olur. Bu itaat yukarıda da işaret olunduğu üzere günahın günah olduğuna inanmadır. İman ise ibadetlerin en güçlüsü ve Allah katında en büyüğüdür. Çünkü iman, üzerine bütün ibadetlerin bina olunduğu ana temeldir. Bir kudsî hadiste şöyle buyrulur: ”Eğer kulum Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın, eğer bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Eğer Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak gelirim."(5) Her halükârda görüldüğü üzere mü'min itaattan ve ibadetten uzak olmaz. Salih amel, hataları siler. Çünkü kul, kötülükten dönüp Yüce Allah'a yönelirse Allahu teâlâ onun durumunu ıslah eder ve kaçırmış olduğu nimetleri ona iade eder.

Şûrâ 42:14

Onlar kendilerine ilim geldikten sonra sadece aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Yahudiler ve Hristiyanlar, kendilerine davet olunan din hususunda sadece aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler ve hiçbir vakit arzulanan biçimde o dine inanmadılar. "İlim geldikten sonra" ifadesi, ya ilim gelirken, ya da ilmin geldiği vakit demektir. İşte bu Yahudiler ve Hristiyanlar kendi kitaplarında gördükleri üzere Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Kur'ân'a dair hakikat delilleri ışığında müşahade ettikleri bu mucizenin gerçekliğini gördükten sonra ayrılığa düştüler, ya da Rasûlüllah'ın gönderileceğine dair bilgiyi elde ettikten sonra ayrılığa düştüler. Âyet metninde yer alan ”bağy", bir şeye haksız yere düşmanlık etmek demektir. Yani bunlar dünyanın malını, riyasetini, makamını, şöhretini arzulayarak ve yanlarında geçerli bir nedene dayanan şüphe olmaksızın sırf cahiliyyet taassubuyla düşmanlık olsun diye ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar, Allahu teâlâ'nın nezdinde belli olan bir vakte kadar Rabbinden bir söz, cezanın tehirine dair bir vaad geçmiş olmasaydı aralarında hemen hüküm verilirdi. Aralarında işledikleri cinayetin bir karşılığı olarak köklerinin kazınmasına dair olan hüküm hemen yerine getirilirdi. Allah nezdindeki malum vakit, kıyamet günüdür, ya da onların takdir edilmiş ömürlerinin sonudur. Onlardan sonra Kitab'a varis kılınanlar da onun hakkında Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler. Yani kendilerine kitap, bir başka ifadeyle Kur'an verilen müşrikler, Ehl-i Kitab'a kitapları verildikten sonra Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler. Âyet-i kerimede yer alan ”şek", iki zıt kavramın insanın nezdinde eşit olması demektir. Burada yer alan ”murîb", insanı endişeye sevkeden demektir. Bu sebeple müşrikler, tıpkı Ehl-i Kitab'ın iki grubu gibi (Yahudiler ve Hristiyanlar gibi) Kur'an'ın gerçek olduğunu öğrendikten sonra sırf azgınlık ve inat uğruna Kur'ân'a inanmazlar. Arapçada ”riybe" kelimesi, ruhun endişe ve huzursuzluk duyması demektir. Kuşkuya ”riybe" denmesi onun, insanın ruhunda endişe ve huzursuzluk vermesinden, gönül huzurunu ortadan kaldırmasındandır. Büyük bir ihtimalle âyetteki ”şekkin müriybin" ifadesi tıpkı ”cedde cidduhû" (çok gayret etti,) kabilindendir. Bu taktirde söz konusu ifade, derin bir şüphe, demek olur.

Şûrâ 42:15

İşte onun için yani zikrolunan tefrika ve derin şüphe dolayısıyla, dosdoğru olan ve yarışanların uğrunda yarışmasına lâyık bulunan dinin kendileri için kılınması dolayısıyla sen bütün insanları dine ve gereğince amel etmeye davet et. Çünkü onların tefrikaya düşmeleri, derin bir şüphe içinde olmaları, bu dinin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dili üzerine onlar için din olarak kılınması, O'na davete ve bu dinin ayakta tutulması emrine sebeptir. Burada hevâ ve hevesine uyanlarla, bid'atçilerin yetmiş küsur fırkaya ayrılacaklarına ve onların mezheplerini ortadan kaldırmak için sırât-ı müstakime davet edileceklerine işaret vardır. el-Bezzâziye'de denir ki,: ”Rivayet olunduğuna göre Îbnü'l-Mübarek, rüyada görülür. Kendisine sorulur: 'Rabbin sana nasıl muamele etti?' İbnu'l-Mübarek der ki,: 'Rabbim beni azarladı ve bana çıkıştı. Beni otuz sene durdurdu. Sebebi, birgün bid'atçinin birine hoşgörü ile bakmıştım. Bu sebeple Yüce Allah beni, sen din uğrunda Benim düşmanıma düşmanlık yapmadın diye kınadı,' der. O halde öğüt geldikten sonra zalimler güruhu ile oturanların hali acaba ne olacak?" Ve emrolunduğun, Yüce Allah katından sana vahy olunduğu gibi dinde ve Ona davette doğru oi. Buradaki ”doğru ol" ifadesinden maksat, dinde ve Ona davette sebatkâr ve devamlı ol demektir. Çünkü Rasûlüllah zaten, dinde doğru idi. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ”Hûd sûresi ve benzerleri beni kocattı" buyurur.(6) Buradaki hitap, dindeki küveti ve gücüne göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'adır. O, ümmetine zayıflıklarını dikkate alarak: ”Dosdoğru olunuz fakat buna gücünüz yetmez, ”(7) buyurmuştur. Yani siz bana emrolunan ”istikamete" güç yetiremezsiniz. Çünkü gerçek istikamete peygamberlerden başkasının gücü yetmez. Çünkü istikamet, insanın alışık olduğu âdetlerini terketmesi ve dosdoğru olarak Hakk'ın huzurunda durmasıdır. Onların yani müşriklerin çeşitli bâtıl heveslerine uyma. Müşrikler, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, ilâhlarını tazim etmesini arzuluyorlardı. Bir haberde şu ifadeler yeralır: ”Her şeyin bir âfeti vardır. Dinin âfeti de hevâ ve hevestir. ”(H) Ve de ki,: 'Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım, semadan indirilmiş kitaplara inandım, onların bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr edenler gibi değil. Ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. İleri gelenleriniz ve zayıflarınız arasında şeriatlerin ve ahkâmın tebliğ noktasında adaleti gerçekleştirmekle, mahkemelerde ve bana gelen uyuşmazlıklarda hüküm verirken aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Ya da ileri gelenlerinizle, zayıflarınız arasını eşit tutmakla emrolundum. Bu sebeple herhangi birinize özel bir emir, ya da yasaklama getirmem. Rivayet olunduğuna göre Davud (aleyhisselâm) şöyle der: ”Üç özellik vardır ki, kimde bulunursa o kurtulmuştur: Zenginken ve fakirken mutedil davranmak, hoşnut ve kızgınlık anında âdil olmak, gerek aşikare, gerek tek başına iken Allah'tan korkmak. Üç özellik de vardır ki, her kimde bulunursa onu mahveder: İnsana hakim olan cimrilik, ardından gidilen heves ve insanın kendi nefsini beğenmesi. Dört özellik vardır ki, kime verilmişse o kimseye dünya ve âhiret hayrı verilmiş demektir: Zikreden dil, şükreden kalp, sabreden beden ve mü'min olan kadın." et-Te'vîlât en-Necmiyye'de: ”'Aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum' ifadesi, şöyle açıklanmıştır. Hevâ ve hevesine uyanlarla Ehl-i Sünneti, bid'atı terkederek kitap ve sünnete sarılmak hususunda bir çizgiye getirmekle emrolundum. Böylece tefrika ortadan kalksın, ümmet bir noktada biraraya gelsin." Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Yani; Allah hepimizin yaratıcısı, işlerimizi üstüne alandır. Yoksa putlar, hevâ ve hevesler değildir. Bizim işlediklerimiz bize, ister sevap, ister ceza, amellerimizin karşılığı bize aittir, sizin işledikleriniz de sizedir. Biz sizin iyiliklerinizden istifade etmez, kötülüklerinizden de zarar görmeyiz. Sizinle bizim aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Burada yer alan ”hüccet", aslında burhan ve delil demektir. Âyetin ifadesiyle ”lâ hüccete beynenâ ve beynekum" demek, aramızda herhangi bir delil getirmeye gerek yoktur, demek olur. Bununla maksat, aramızda herhangi bir husumet yoktur demektir. Bilindiği üzere anlaşmazlığa düşen iki tarafın dava görmek için delil getirmeleri gerekir. İşte bu anlayış, lâzımın zikri melzûmun kastedilmesi kabilindendir. Buna göre âyetin manası: Bizim aramızda karşılıklı delil ileri sürmek ve tartışılabilecek herhangi bir konu yoktur, demek olur. Çünkü hak zuhur etmiş, ortaya çıkmıştır. Şu halde delil getirmeye hacet kalmamıştır. O halde yapılan muhalefet kuru bir inattan başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah hepimizi biraraya toplar. Dönüş de O'nadır.' Hükmünü vermesi için herkesin dönüşü O'nadır. İşte orada bizlerin de, sizlerin de hali ortaya çıkar. Bu âyet-i kerime sözlü delil getirmeye ihtiyaç kalmadığı için sözlü bir mütarekeye delâlet etmektedir. Çünkü müşrikler deliller vasıtasıyla onun doğruluğunu anlamışlardır. Onlar, hak ortaya çıktıktan sonra sırf inat olsun diye kâfirlik yapmaktadırlar. Dolayısıyla delil yönünden mağlup olmuşlardır. Artık bu aşamadan sonra ya kılıçtan geçirilecekler, ya da Müslüman olacaklardır. Bundan sonra zaten katlolunmuşlardır. Kula düşen, hak ortaya çıktıktan sonra onu kabul etmek ve Hakk'ın nuru ile aydınlanmış nasihatin arkasında yürümektir. Çünkü dönüş Allah'adır. Dünya gelip geçme yurdudur. Asıl biraraya gelinecek yer âhirettir. Dünya ayrılma ve yorulma yurdudur. Ölüm için hazırlık yapmak şarttır. Bu sebeple şu beyitleri söylemişlerdir: Allah'ın akıllı kulları var, bakarlar nazar-ı ibretten Boşv erdiler dünyaya, korktular fitneden. Bakınca dünyaya Midiler elbet, Dünya olmaz hiçbir canlıya memleket. Gördüler dünyayı, azgın derya - deniz Dediler: ”Kurtuluş gemisi salih amelimiz. ”

Şûrâ 42:16

Daveti kabul edildikten sonra Allah hakkında, Onun dini ve peygamberi hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında boştur. Zaildir, bâtıldır, hatta onların aslında hiç delilleri yoktur. Burada onların asılsız sözlerine ”hüccet" (delil) denilmesi, onların bâtıl zanlarına uygun olarak söylenmiştir. ”Daveti kabul edildikten sonra" demek, insanlar Allah'ın dinine girme yönündeki çağrıyı kabul ettikten ve hücceti ortaya çıktığı, delilleri apaçık olduğu için bu dine girdikten sonra demektir. Bunun ”isticâbe" (kabul etme) tabiriyle ifade edilmesi, onların Allah'ın dinine davet edilmesi itibariyledir. Âyet-i kerime işaret ediyor ki, onlar ”mîsâk" günü, (ahid alma günü) Yüce Allah kendilerine ”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunda, ”Belâ" sözüyle O'nun davetini kabul etmişlerdi. Sonra âlem-i ervahtan (ruhlar âleminden), alem-i ecsâme (cisimler âlemine) indirildiklerinde bu ikrarlarını ve sözlerini unuttular, mücâdele ve inkâra kalkıştılar. Oysa mü'minler verdikleri sözde ve tasdiklerinde sabit kaldılar. Onlar için hak ortaya çıktıktan sonra ona karşı gelmelerinden dolayı büyük bir gazap, yine onlar için şiddetli inkârlarına ve derin sapıklıklarına karşı çetin bir azap vardır. Mahiyeti bilinmeyen bu azap cehennem azabıdır.

Şûrâ 42:17

Kitabı, ilâhî kitapları ve hakların kendisiyle tartıldığı ve insanlar arasında adaletin sağlandığı mizanı, içindeki hükümlerde ve verdiği haberlerde hak olarak bâtıldan uzak olarak indiren Allah'tır. Ya da indirmiş olduğu inanç sistemini ve hükümleri hak olarak indiren Allah'tır. Allahu teâlâ mîzanı hak olarak indirdi ifadesini böyle anlamak mümkün olduğu gibi, ”bizatihi adaleti ve eşitliği indirdi" şeklinde anlamak da mümkündür. O, adaleti ve eşitliği, bunları ilâhî kitaplarda emrederek sağlamıştır. Bu durumda adalete mîzan isminin verilmesi herhangi bir nesneye onun aracının ve aletinin isminin verilmesi, kabilinden olur. Çünkü mîzan, adaletin aracıdır. Ne biliyorsun, belki de hak üzere konuşan kitabın, geleceğini haber verdiği kıyamet (saati) yakındır. Bu şu demektir; kıyamet gelmek üzeredir. Ey Rasûlüm Muhammed! O halde kitaba uy ve onun gereğince amel et. Amellerin tartılacak olduğu ve karşılığının verilecek olduğu o gün ansızın karşına çıkmadan önce adaleti uygulamaya devam et. Bu ifade insanların uzun emel beslemelerini yasaklamakta ve ecelin gelip çatacağı uyarısını yapmaktadır. Allahu teâlâ bizleri ve sizleri daima uyanık kılsın. Yukarıda yer alan ”Ne biliyorsun?" ifadesi, kıyametin durumu hakkında seni bilgi sahibi yapan nedir, demektir. Onun vukuu şiddetli olacaktır ve ne zaman olacağı gizlidir. Öyle bir kıyamet ki, hiç kimsenin aklı, mahiyetine erişemez. Bu ancak Bizden gelen bir vahiy ile anlaşılır. Râgıp der ki,: ”Verna edrâke" (Ne biliyorsun?) ifadelerinin Kur'an'da geçtiği her yerde ifade, şuna benzer şekilde devam etmiştir: ”Nedir o (Hâviye), bilir misin? Kızgın ateş." (Kâria: 10,11) ”Mâ yüdrîke" ifadesini, bu âyet-i kerimede olduğu gibi ”Ne biliyorsun, belki de kıyamet saati yakındır" ifadesi takip etmemiştir.

Şûrâ 42:18

Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler, bunlar, inkâr ederler ve alaya alırlar. Kıyametten korkmazlar, kıyamet ne zamanmış, derler. Keşke kopsa da hak neymiş karşımıza çıksa, hak, bizim üzerinde olduğumuz yol mu, yoksa Muhammed ve arkadaşlarının izledikleri yol mu, baksak? derler. Onlar kıyamete inanmayınca, kıyamette olacak olaylardan da korkmazlar. Onlar kıyametin kopacağını uzak gördüklerinden kopmasını talep ederler. ”Acele etmek" herhangi bir şeyi daha zamanı gelmeden önce istemek ve araştırmak demektir. Ona inananlar ise ondan korkarlar kıyamete özen göstermekle birlikte sevap beklentisi için ondan korkarlar. Çünkü mü'minler daima korku ve ümit arasında olurlar. Kıyametin çabuk kopmasını istemezler ve onun gerçek olduğunu bilirler. Kıyametin kesin bir biçimde mutlaka kopacağını bilirler. Bu âyet-i kerime de mü'minlerin ölümden sonra gelecek olan imtihan korkusuyla ölümü temenni etmeyeceklerine, söz konusu imtihana hazırlanacaklarına işaret vardır. Ama ölüm gelip çattığında da bunu kötü görmeyeceklerine de ayrıca işaret edilmektedir. Çünkü ölümü ancak cahil veya iştiyak sahibi yani Allah'a bir an önce kavuşmak için özlem duyan kimse temenni eder. İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar, mücadele edenler ve şüpheden kaynaklanan bir inatla geleceğini inkâr edenler derin haktan uzak bir sapıklık içindedirler. Âyetteki ”yumarüne" kelimesi ”şüphe" anlamındaki ”mirye" kökünden gelmektedir. Şüphe tartışmaya götürdüğü için o şekilde mana verilmiştir. Âyetin sonunda ”derin, yani haktan uzak bir sapıklık" denilmiştir. Çünkü kıyametin kopması eşyanın gözle görülmeyen, gözden uzak olan kaybolmuşlarına benzer. Çünkü öldükten sonra dirilme, ölmüş olan yeryüzünü ihya etmek gibidir. Herhangi bir kimse kıyametin kopacağım aklına sığdıramıyorsa ondan daha uzağını hiç sığdıramaz. Aslında uzaklık, sapık olan kimse için söz konusudur. Çünkü yoldan uzak olan odur. Dolayısıyla onun bu fiili, kendisine bir vasıf olmuştur. Buna göre âyetin manası: Kıyamet günü hakkında tartışanlar, uzak bir sapıklık içindedirler. Çünkü sapık olan kimse, ister yakın ister uzak olsun yolunu şaşırmıştır.

Şûrâ 42:19

Allah kullarına lütufkârdır. Onlara ihsan sahibidir. Her türlü lütfunu onlara akıtır. Bunun ne kadar olduğunu fikirler ve zanlar asla tahmin edemezler. Burada geçen ”lâtif, mübalâğa ifade etmektedir. Ayrıca kelimenin elif lamsız olması da, ikinci bir pekiştirme ifade eder. Rızıklandırmak dilediğini dilediği gibi rızıklandırır. Allah'ın lütfü, hikmetinin gereği olarak bütün kullarına dilemesi nasıl gerektiriyorsa o şekilde şamildir. Bu durum bütün ihsanının tüm kullarına olmasıyla çelişmez. O kuvvetlidir, son derece güçlüdür. Her şeye galip olandır. Allah'ın her şeye galip oluşu, bütün kullarına lütfunun genelliğine uygundur. Aslında kuvvet, bünyenin güçlü ve şiddetli yapısı demektir. Allahü teâlâ hakkında bünye gücü ve şiddetli yapı düşünülemeyeceğine göre bu, kudrete hamlolunmuştur. Çünkü kudret, kuvvetin sonucudur, güçlüdür. Kendisine asla galip olunamayacak derecede güçlüdür. Bu sıfat da dilediği kimselere, dilediği şeyi tahsis etmesme uygundur.

Şûrâ 42:20

Kim âhiret kazancını istiyorsa onun kazancını artırırız. Sevabını bire ondan, yedi yüze ve daha yukarısına kadar artırırız. Âyet metninde yer alan ”hars", aslında tohumu tarlaya atmak demektir. Tohumdan meydana gelen ekine de hars denilir. Hars kelimesi, istiare yoluyla amellerin semereleri ve sonuçları anlamında kullanılır. Çünkü amellerin sonuçları dünyada çalışarak, amel ederek elde edilir. Bu sebeple ”Dünya âhiretin tarlasıdır," demişlerdir. Bu açıklamaların ışığı altında âyetin manası: Kim amelleriyle âhiret sevabını isterse, onun bu kazancını artırırız, demek olur. Kim de amelleriyle dünya metaını, hoş şeylerini istiyorsa ona da dünyadan kendisine ayırdığımız ölçüye uygun olarak bir şeyler veririz. Dünya metaını isteyen kimseden maksat, kâfirdir, ya da münafıktır. Münafıklar savaşlarda mü'minlerle birlikte bulunuyorlardı. Fakat asıl amaçları ganimet elde etmekti. Âyetin bu hükmüne, bozuk amaçlı kimselerin tamamı dahildir. Âyet-i kerime delâlet ediyor ki, dünyayı arzu eden kimse dünyada bu muradına erişemez. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Kimin niyeti âhiret ise Allahu teâlâ onun yakasını biraraya getirir. Gönlüne zenginlik bahşeder ve dünya boyun eğerek ona gelir. Kimin niyeti de dünyayı elde etmek ise Allahu teâlâ, onun işini darmadağın eder. Kendisini kendisine fakir gösterir. Dünyadan elde edebilecek olduğu da sadece Yüce Allah'ın kendisine yazmış olduğundan ibarettir." Fakat onun âhirette hiçbir nasibi olmaz. Çünkü böyle bir kimsenin bütün yönelişi ve düşüncesi dünyaya takılmış, kalmıştır. Herkes neye niyet etmişse onu elde eder. Dolayısıyla böyle bir kimse tamamıyla âhiret sevabından mahrum olur. İmam er-Râgıp der ki,: ”İnsan dünya hayatında ekin eken bir kimse mesabesindedir. Kişinin ameli, ekinidir; dünyası ise ekin ektiği tarlasıdır. Ölüm anı, hasat zamanıdır; âhiret, harman yeridir. Kişi ancak ektiğini biçer, neyi hasad etmişse onu ölçeğe vurabilir." Hikâye olunduğuna göre, Belh şehrinde adamın biri kölesine buğday ekmesini emreder. Köle, buğday yerine arpa eker. Köleye emreden kişi, hasad zamanı arpayı görünce sebebini sorar. Köle: ”Buğday biter zannıyla arpa ektim," deyince efendisi: ”Ahmak adam! Sen hiç arpa ekip de buğday biçeni gördün mü?" diye sorar. Bunun üzerine köle: ”O halde sen, Allah'a isyan edip de O'nun rahmetini nasıl umabiliyorsun? Salih amel işlemeyip, boş ümitlerle nasıl aklanabiliyorsun?" der ve böylece köle efendisini gafletten uyandırır ve efendi tevbe eder, Yüce Allah'a döner. Harman yerinde nasıl ölçekler ve kantarlar var ise ve nasıl bekçiler, şahitler mevcut ise, âhiret de aynen böyledir. Nasıl ki, harman savrulur, iyi tanelerle otlar ve samanlar birbirinden ayrılırsa, âhirette de böyle iyi amellerle günahlar birbirlerinden ayrılacaktır. Her kim âhireti için çalışırsa ölçeği ve tartısında bereket bulur. Bu amelinden kendisine ebediyet azığı verilir. Kim de dünyası için çalışırsa çalışması boşa gider, ameli batıl olur. Dünya amelleri ilkbahar mevsimindeki hanzal (Ebû Cehil karpuzu) ağacı gibidir. Böyle bir ağacı diken kimse, ilkbaharda taze yaprakları görür ama hasat zamanı gelince hiçbir fayda elde edemez. Hasat ettiği nesneyi harmana döktüğü zaman hiçbir şeye ulaşmış olamaz. Âhiret amelleri ise, kışın çirkin görünen üzüm asması ve hurma ağacına benzer. Hasat zamanı geldiğinde bu ağaçlar nasıl kişiye fayda veriyor, kış azığı olarak depolanıyorsa işte âhiret hayatı da böyledir. Dünyanın süsleri, dıştan bakınca güzel ama içi pistir. Yüce Allah dünya ile gururlanmayı ve aldanmayı yasak etmiştir. O, şöyle buyurur: ”Sakın kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir." (Tâhâ: 131) Pislik, altın bir kap içinde bulunsa bile yine de pisliktir. Akıllı olan onu almaz. Dünya yaşlı bir koca karı gibidir. Kim onun ziynetiyle ve süsüyle övünürse ahmaktır. Akıllı olan, bakî ve salih amellerle âhireti elde etmeye bakmalıdır. Çünkü dünya ve içindekilerle birlikte her şey yok olacaktır ve fânîdir. Nitekim Arap şairi Lebid şöyle söylemiştir: Allah hariç, her şey -iyi bil- bâtıl, Her nimet bu dünyada -çaresiz- zail.

Şûrâ 42:21

Yoksa onların, müşriklerin şirk, öldükten sonra dirilmeyi inkâr, dünya için amel etmek ve seriate aykırı hevâ ve heveslere uygun diğer şeyler gibi Allah'ın izin vermediği şeyleri, teşvik etmek suretiyle, fasit dinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı var? Buradaki ”ortaklar" dan maksat, onların insan ve cinlerden olan şeytanlarıdır. Yoksa onların, inkâr ve isyanda kendilerine ortak olan, amellerini süsleyerek ve teşvik ederek kendilerine yardımcı olan şeytandan ortakları mı var? Bunlar yukarıda sıralandığı üzere şirk, öldükten sonra dirilme ve benzeri kötü amellerden başkasını bilmezler. Yüce Allah böylesi hareketlere izin vermekten ve bunları emretmekten münezzehtir. Âyet-i kerimede fasit olan yola da ”din" denilmesi, ”müşâkele" (benzerlik kurma) den dolayıdır. Çünkü bunların fasit yolları Yüce Allah'ın dinine karşılık olarak zikrolunmuştur. Böyle zikrolunması, müşâkelenin yanında onları alaya almak amacıyladır. Bazı müfessirler ”ortakları" ifadesiyle, onların putlarının kastedildiğini söylemişlerdir. Âyetin başındaki hemze ”inkâr" (hoş görmeme) ifade etmektedir. Allahü teâlâ müşrikler için bu bâtıl dini yapmadığına göre, aklı olmayan cansız bir varlık nasıl din meydana getirebilir? Eğer (amellerin kıyamet günü) ayrılması sözü, azaplarının tehirine dair daha önce verilmiş hüküm, ya da amellerinin kıyamet günü ayırt edileceği vaadi olmasaydı -fasl; hak ile bâtılı birbirinden ayıran hüküm demektir.- derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere âhirette can yakıcı bir azap elemi son derece şiddetli bir azap vardır.

Şûrâ 42:22

Ey gözü kıyamet günü görebilen kişi! O gün yaptıkları şeylerin vebali ve cezası, ister korksunlar, ister korkmasınlar şüphesiz bir şekilde başlarına gelirken, zalimlerin müşriklerin dünyada işlemiş oldukları kötü amelleri sebebiyle korkudan titrediklerini göreceksin. Müfti Sâdî der ki,: ”Âhirette durum, dünyadakinin tersi olacaktır. Dünyada emniyet ve güven içinde olanlar, âhirette korkacaklardır. Dünyada korkanlar da âhirette güven içinde olacaklardır." İman edip iyi işler yapanlar da şeriatın mükellefiyetini yerine getirenler de cennet bahçelerindedirler. Cennetin en hoş köşesinde ve en nezih yerindedirler. Çünkü ”Ravdâtu'l-Cennât"', cennetin en hoş köşesi demektir. ”Ravda", reyhan ve öteki çiçeklerle bezeli, hoş, geniş bir bahçe demektir. Rablerinin yanında onlara diledikleri çeşit çeşit lezzetli arzu ettikleri her şey vardır. İşte karşısında müminlerden başkasına verilmiş olan her türlü nimetin küçük kaldığı, ya da başından sonuna kadar bütün dünyanın hakir kaldığı büyük lütuf budur. Buradaki ifade, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti hakkındadır. Onun bizatihi kendisine gelince o, büyük nimete erecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: ”... Allah'ın lütfü sana gerçekten büyük olmuştur." (Nisa: 113)

Şûrâ 42:23

İşte bu, büyük lütuf Allah'ın iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği sevap dir. Yani Allahu teâlâ onlara Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'İn dilinde işte bunları müjdelemektedir. De ki,: 'Ben buna karşılık sizden, akrabalık sevgisinden başka bir ücret, bir fayda istemiyorum.' Rivayete göre müşrikler birgün toplantı yerlerinde biraraya gelirler. İçlerinden birisi: Görüyor musunuz, Muhammed yaptığı şeye karşılık bir ücret istiyor deyince bu âyet-i kerime nazil olur. Buna göre âyetin manası; De ki,: Benden önceki peygamberlerin, ümmetlerinden herhangi bir ücret istemedikleri gibi ben de sizlere yapmış olduğum tebliğ ve müjdelemeye karşılık herhangi bir ücret istemiyorum. Âyet metninde yer alan ”mevedde", Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgisi demektir. Yine burada geçen ”kurbâ", mastardır, manası akrabalık demektir. Rasûlüllah'a karşı sevgi, ona eziyeti bırakmak akrabalık gereğine göre davranmak demektir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) burada sevgiyi ücret olarak isimlendirmekte ve bu ücretten sevgiyi tıpkı ücretmiş gibi istisna etmektedir. Böyle bir istisna, Arapçadaki ifade edilen şu şiir kabilindendir: Onların hiç ayıbı yok, ayıpları tek; Kılıçlarının ağzı kırık, sebep; düşman öldürmek. (10) 10- Yani onlar öyle iyi kimseler ki, hiçbir kusurları yok, sadece bir kusurları var o da çok düşman öldürmekten dolayı kılıçlarının ağzı kırılmıştır. Bu da bir kusur değil kahramanlıktır. (Mütercim). Böyle bir açıklama yapmamızın sebebi, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yapmış olduğu peygamberlik tebliğme karşı cinsi ve çeşidi ne olursa olsun herhangi bir ücret talep etmesinin caiz olmayışıdır. Çünkü peygamberler ücret talep etmemişlerdir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise haydi haydi etmez. Çünkü o daha üstündür ve çünkü o, ücret talep etmeyeceğini şu ifadesinde açıkça belirtmiştir: ”Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum." (Sâd: 86) Çünkü tebliğ etmek, Yüce Allah'ın ”Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et..." (Mâide: 67) âyet-i kerimesi gereğince vacipti. Üzerine vacip olan bir görev için ücret talep etmek yakışmaz. Çünkü dünya metâı en değersiz şeylerdendir. O halde en değerli bir şey olan ilâhî bir vahyin tebliği karşılığında nasıl olur da ücret talep olunur. Çünkü ücret talep etmek, şaibe uyandırır. Bu da kesinlikle peygamberliğe aykırı bir husustur. Buna göre âyetin manası: Ben tebliğ görevim karşılığında sizden asla ücret istemem. Ancak sizden istediğim, akraba olmamız dolayısıyla beni sevmeniz ve bu sebeple eziyetten vazgeçip, düşmanlık etmemenizdir. Her nekadar bu, bana özel bir ücret ise de aslında ücret değildir. Çünkü ey Kureyş kabilesi! Aramızda akrabalık olmayan hiçbir kabile boyu yoktur. Madem ki, benim akrabalığım, sizin akrabalığınızdır; bu akrabalığımın gözetilmesi ve bana yapılan eziyetten vazgeçilmesi, hem şeriat açısından, hem örf ve âdet açısından ve hem de insanlık bakımından gereklidir. Ben, daha önce ister tebliğ yapmış olayım, isterse yapmayayım farketmez. Sizler sıla-i rahim âdetinizle ve akrabaları kötülüklerden korumakla övünüyordunuz. O halde aramızda akrabalık bağı, yukarıda zikredildiği gibi olduğuna göre neden bana eziyet ediyorsunuz? Âyetin manası bu şekilde olabileceği gibi, ”kurbâ" kelimesiyle Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sevgi bakımından yakın olanlar da kastedilmiş olabilir. Buna göre âyetin manası; ben sizden tebliğime karşı herhangi bir ücret istemiyorum. Bütün istediğim, bana sevgi bağlarıyla yakın olan kimseleri, sabit ve sağlam bir sevgiyle sevmenizdir. Rivayet olunduğuna göre bu âyet-i kerime nazil olduğu zaman Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a; sevmemiz gereken yakınların kimlerdir, diye sorulmuş. O da: ”Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin (radıyallahu anhüm) dir," demiştir. Kim bir iyilik işlerse Biz onun bu hususta, bu iyilik hususunda güzelliğini artırırız. Öyle bir iyilik daha yapmasına fırsat veririz ve bunda ihlâslı olmasını sağlarız. Güzelliğini öyle bir arttırırız ki, kul, kendi beşer gücüyle öyle bir iyiliğe asla ulaşamaz. Âyet metninde yer alan ”yakterif" kelimeşinin kökü olan ”karf" ve ”iktirâf", ağacın kabuğunu soymak, deve yavrusunun derisini yüzmek anlammadır. Daha sonra ”iktirâf kelimesi; gerek iyi, gerek kötü, herhangi bir şeyi kazanmak anlamına istiare sanatıyla kullanılmıştır. Ancak kelime daha çok kötülük kazanmakta kullanılır. Şüphesiz Allah günah işleyeni bağışlayan, itaat edenin yaptığı şükrün karşılığını sevap lütfederek ve daha fazlasını ihsan ederek, verendir.

Şûrâ 42:24

Yoksa onlar:, Mekke kâfirleri: 'Muhammed Allah'a karşı peygamberlik iddiasıyla ve Kur'an okuyarak yalan uydurdu' mu, derler? Burada sanki şöyle denilmiştir: Onlar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi birisine, Allah'a iftira ettiğini mi söylüyorlar? Oysa bu, günahların en büyüğü ve en çirkinidir. Allah dilerse senin kalbini de mühürler Bu ifade, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), şayet Allahü teâlâ'ya iftira etseydi Yüce Allah kesinlikle onu bundan menederdi, şeklindeki bir beyanla onların iddialarının bâtıllığma ve asılsızlığına bir delil mahiyetindedir. Şöyle ki,: Kur'an-ı Kerim’in Allahü teâlâ'ya iftira olduğu iddiası, onların, Yüce Allah'ın, Kur'an'ın Peygamberden ortaya çıkmasını dilemediği, tam tersine çıkmamasını arzu ettiği şeklindeki sözleridir. Böyle bir iddianın zorunlu sonucu da Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber’i bundan menetmesidir. Sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Şayet Kur'an-ı Kerim, Allahü teâlâ'ya iftira ise Yüce Allah, Kur'an'ın Peygamber tarafından tebliğ edilmemesini dilerdi ve O, şayet bunu dileseydi senin kalbini mühürlerdi de Kur'an'daki manalardan hiçbirisi senin hatırına gelmezdi. Ve Kurandaki harflerden bir tek harfi bile sen söyleyemezdin. Madem ki, meselenin içyüzü böyle değildir, tam tersine zaman aralıklarıyla vahiy gelmektedir. O halde buradan ortaya çıkıyor ki, Kur'an, Yüce Allah'ın kalındandır ve Allah bâtılı yok eder, sözleriyle hakkı ortaya koyar. Bu cümle başlıbaşına yeni bir cümle olup, daha önce geçen ”mühürler" fiiline matuf değildir. Rasûlüllah'ın, Yüce Allah'a iftira etmediğini ifade eden yeni bir cümledir. Nitekim âyet metninde açıkça yer alan Yüce Allah'ın ismi, bu cümlenin bir öncekine matuf olmadığına işaret etmektedir. Muzari sîgası (şimdiki zaman kipi), süreklilik ifade eder. Buna göre âyetin manası şöyledir: Yüce Allah'ın, bâtılı yok etmek, hakkı, vahyi ile ya da kazası ile ortaya koymak âdetindendir. Şayet Kur'an, onların iddia ettikleri gibi Yüce Allah'a bir iftira olsaydı O, Kur'an'ı yok eder ve ortadan kaldırırdı. Bu son âyet-i kerime, böyle anlaşılacağı gibi bunun, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a verilmiş bir vaad olması da mümkündür. Bu vaade göre Yüce Allah onların yürümüş oldukları, içinde bühtan ve yalanlamanın da bulunduğu bâtıl yolu ortadan kaldırır, Kur'an'ın üzerinde bulunduğu hakkı baki kılar. Ya da Yüce Allah bâtılı, müminlere yardımı hususunda engel olunamaz hükmüyle ortadan kaldırır. Şüphesiz O, kalplerde olanı bilendir. Bilir de onlara uygun olan ahkâmı ile, bâtılı silerek hakkı ortaya koyarak karşılık verir. Burada Yüce Allah ”zevâtu's-sudûr" buyurmamıştır. Çünkü kalpler kelimesiyle kalp cinsini kastetmiştir. ”Zât" kelimesi burada ”zf" kelimesinin müennesi olup, sahip anlamınadır. Buna göre âyetin manası, şüphesiz O, kalplerde yer eden ve gizli bulunan şeyleri bilendir, demek olur. Kalplerde bulunan ise, insanı birtakım şeyleri yapmaya sevkeden ve birtakım şeyleri yapmaktan da alıkoyan nişlerdir. Kalplerde bulunan duygular ve hislere ”sâhibetü's-sudûr" (kalplerin arkadaşı) denmesi, bunların kalplerden ayrılmamalarından ve oraya yerleşmiş bulunmalarmdandır.

Şûrâ 42:25

O, kullarının tevbesini neye tevbe etmişlerse bunu bağışlayarak kabul eden... Çünkü şayet tevbeyi kabul etmezse bu, kulları günaha teşvik anlamına gelir. İbn Abbas (radıyallahü anhüma) der ki,: ”Bu âyet-i kerimedeki hüküm mü'mine, kâfire, dosta ve düşmana herkese şamil ve geneldir. Bunların arasından her kim tevbe ederse Allahu teâlâ tevbesini kabul eder. ”Tevbe": Günahlardan pişman olmak suretiyle dönmek, ya da bir daha asla o günahlara dönmemeye azmetmek demektir." Şeyh Bûşencî der ki,: ”Tevbe, insanın, günah zikredildiği zaman kalbinde onun tadını almaması demektir." Kötülükleri şirk hariç büyük ve küçük günahları tevbe etmeseler bile sırf rahmetinin bir tecellisi ile veya bir şefaatçinin şefaati ile dilediği kimseler için bağışlayan -ki, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat mezhebi bu kanaattedir - ve yaptıklarınızı gerek hayır, gerek şer bilendir ve tevbe edene tevbesinin karşılığını veren, tevbe etmeyen kimseye ise hikmetlere ve maslahatlara dayalı dilemesinin gereğine göre hesap sormayandır.

Şûrâ 42:26

Allah, iman edip iyi işler yapanların dualarını kabul eder, Allah, kendisine duâ ettiklerinde salih mü'minlerin dualarını kabul eder, itaatlarına karşılık âhirette kendilerine sevap verir, lütfundan onlara kendisinden bir ihsan ve ikram olmak üzere istediklerinden fazlasını verir. Burada yer alan ”kabul etme" fiilinin faili yukarıda mana verildiği üzere Allah olabileceği gibi, iman edip salih amel işleyenler de olabilir. Bu durumda ”isticâbe", Allah'ın değil, onların fiili olur. Buna göre âyetin manası; onlar itaat etmek suretiyle Allahu teâlâ'ya uyarlar, O'nun çağrısını kabul ederler ve Allah da kendisinden bir ihsan olmak üzere onların hak ettikleri sevabı daha da artırır, demek olur. Allahu teâlâ, kulu kendisinden bir şey talep etmediği zaman onu mahrum eder. İsteklerine cevap vermez ve ona gazap eder. Ebû Hureyre (radıyallahü anh) der ki,: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Allahu teâlâ kendisinden bir şey talep etmeyen kimseye gazap eder, Allah'tan başka hiç kimse böyle bir davranışta bulunamaz" Bu nakil Bahru'l-Ulûm 'dan alınmıştır. Âcizane kanaatimiz: Buraya kadar söylenenlerin tamamı kabule şayandır, makbuldür. Çünkü bunlar gösteriyor ki, itaatkâr mü'minin Rabbine yapacak olduğu duası her halükârda makbuldür, fakat bundan her mü'minin yapacak olduğu duânm mutlaka kabul olunacağı sonucunu çıkarmamak gerekir. Çünkü bazı günahlar vardır ki, duânm kabulüne engel olur ve duânm reddine sebep olur. Meselâ insanın giydiği ve içtiği haram olduğunda, kalbinin gafil ve eğlence ile oyalanması halinde, duâ edenin başkalarına zulmetmiş olması ve üzerinde kul haklarının bulunması vb. durumlarda durum böyledir. Bizim bu görüşümüze Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Sa'd b. Ebî Vakkas'a vermiş olduğu şu cevap örnektir: Sa'd der ki,: Ya Rasûlüllah! Allahu teâlâ'ya duâ buyur da beni kurtulan kullarından eylesin. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Vücudunu helâlle besle, duan kabul olsun. Çünkü hangi karın olursa olsun içine haram bir lokma girdi mi, o kimsenin duası kırk gün kabul olunmaz" buyurmuştur. Yine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu hadisi de bizim görüşümüze delildir: ”İnsan uzun bir yolculuk yapar, saçı başı toztoprak içindedir. Elini yâ Rab, yâ Rab diyerek semaya kaldırır. Fakat yediği haram, içtiği haramdır, haramla beslenmiştir. Böyle bir kimsenin duası nasıl kabul olunsun?" Bu âyet-i kerimede yer alan ”fazlanın verilmesi" kavramı, cehenneme girmesi vacip olan kimseler açısından şefaatle ve Allahu teâlâ'nın cemalini görmekle tefsir olunmuştur. Çünkü cennet ve nimetleri mahluktur ve kendisi gibi bir mahluka mükâfat olarak verilecektir. Bu mahluk da, kulun amelidir. Allah'ın cemalini görmek ise ezelî ve kadîm olan Allah ile ilgilidir ve ancak kadîmin mukabelesi ile olur. O da Allah'ın ilâhî fazlıdır. Mü'minlere sevap ve fazlanın verilmesine karşılık kâfirlere gelince, onlara da çetin bir azap vardır.

Şûrâ 42:27

Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, rızıklarını geniş tutsaydı yeryüzünde azarlardı. İsyana kalkışırlardı. İnsanı frenleyen ve engelleyen unsurlardan birisi de istediğini bulamamasıdır. Âyet-i kerimenin manası böyle olabileceği gibi, Allah kullarına rızkı bol bol verseydi bir kısmı, diğer kısmına zulmederdi şeklinde olması da mümkündür. Çünkü zenginlik insanı azdıran ve şımartan bir unsurdur. Bir üçüncü mana olarak âyette yer alan ”bağy" kelimesini kibir şeklinde almak ve böylece manayı fesattan kinaye olarak düşünmek de mümkündür. Buna göre âyetin manası; Allah kullarına ... verseydi, yeryüzünde fesat çıkarırlardı, demek olur. İbn Abbas (radıyallahü anhüma) der ki,: ”İnsanların yeryüzünde azmaları demek, derece üstüne derece, binek üstüne binek, elbise üstüne elbise arzu etmeleri demektir. ” Âlimin biri der ki,: ”Allahu teâlâ çalışma olmaksızın kullarına rızık verseydi, onlar bütün güçlerini ve kuvvetlerini yeryüzünde fesat çıkarmaya yoğunlaştırırlardı. Bu sebeple Allahu teâlâ onları kazanç peşinde koşmakla meşgul etmiş ve böylece fesada yönelmelerini engellemiştir." Şâir ne güzel söyler: Gençlik, zenginlik, çalışmamak insanı ifsad eder, if sad. Rızkın geniş verilmesinin sonucunda azgınlaşmak, çoğunlukla meydana gelen bir durumdur. Bazan fakir de zalim veya kibirli olabilir. Ancak fakirlikle azgınlığın birlikte bulunması daha azdır. Çünkü fakirlik, çoğunlukla uysallık ve tevazuya yol açar. Zenginlik ile birlikte ise azgınlık daha çok bulunur. Çünkü zenginlik ekseriyette azgınlığa yolaçar. Bütün kulların rızıkları genişleyecek olursa o zaman azgınlık her yanı sarar, şu andaki mevcut olan durum, tersyüz olurdu. Fakat O, dilemesi neyi gerektiriyorsa onu dilediği ölçüde, ezelî takdire göre indirir, çünkü O, kullarından haberdardır, onları görendir. Onların gizlice çevirdikleri ve alenî işledikleri şeyleri ilmiyle kuşatandır ve bunun sonucu olarak onlardan herbirine, geçirdikleri her vakte karşılık olarak ne lâyıksa onu takdir edendir. Buna göre Allahu teâlâ ya fakir kılar, ya zengin kılar; ya vermez, ya verir; ya rızkı tutar, ya da yayar. Bütün bunlar O'nun ilâhî hikmetine göredir. Allahu teâlâ şayet onların hepsini zengin kılarsa onlar azarlar. Eğer hepsini fakir ederse helak olup giderler.

Şûrâ 42:28

O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra, ümitsiz bir duruma geldikten sonra yağmuru yağdıran ve rahmetini, yağmurun bereketlerini ve her şeyde tecelli eden menfaatlerini her tarafa dağlara, ovalara, bitkilere ve hayvanlara yayandır. Âyetin deyimiyle ”ğays", insanları kuraklıktan kurtaran yağmur demektir. Bu sebeple yağmurun sadece faydalı olanına ”ğays" denmiştir. Çünkü yine yağmur manasına gelen ”matar", bazan zararlı olabilir, bazan vaktinde yağmayabilir. Allahu teâlâ, yağmuru insanlar ümitlerini kesmeden de yağdırabilir. Bunun ”insanlar umutlarını kestikten sonra" şeklinde bir kayıt getirilmesi nimetin mükemmelliğini kullara hatırlatmak içindir. Çünkü ümidin tamamen kesilmesinden ve bir belâya dûçâr olunduktan sonra nimetin elde edilmesi, çok daha fazla bir ferahlanma vesilesidir. O halde bu, şükre daha çok lâyık olan bir durumdur. Fethu'r-Rahmân'da denir ki,: ”Allah, rahmetini yayar ifadesindeki rahmet, güneştir. Çünkü buradaki rahmet, birinci sırada sayılan yağmur rahmetinden başka bir şeydir. Şöyle ki,; bütün ümitler kesildikten sonra yağmurun gelmesi, güzel ve yerindedir. Ama yağmur devam edecek olursa usanç verir. İşte onun arkasından güneşin çıkması büyük bir nimettir. ” O, hakiki dosttur, övülmeye lâyık olandır. Maliktir, kullarına lütfunu vermeyi, rahmetini yaymayı üstüne alan yüce bir zattır.

Şûrâ 42:29

Gökleri, yeri böylesine yaratılışın harikalarını yansıtır biçimde yaratması ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O'nun delillerindendir. Yani O'nun kudret delillerindendir. Çünkü yeryüzü ve semaların bizzat kendileri, ya da sıfatlarıyla Yüce Allah'ın muazzam eseririe delâlet etmektedir. Âyet metninde yer alan ”besse", yaymak demektir. Bu ifade Yüce Allah'ın mevcut olmayan bir şeyi yoktan var ettiğine ve onu ortaya çıkardığına işaret etmektedir. Âyetin metninde yer alan ”dâbhe", canlı demektir ve bu canlı kavramına melekler de dahildir. Çünkü melekler de hareket ederler. Herne kadar yeryüzünde yürümüyor olsalar da semada uçarlar. Âyetteki ”dâbhe" kelimesinin manasının, yeryüzünde debelenen şeklinde olması da mümkündür. Çünkü birbirine komşu iki şeyden birisine sahip olana o iki şeyi nispet etmek mümkündür. Bir örnek vermek gerekirse Yüce Allah Kur'an-ı Kerim’inde ”İkisinden de inci ve mercan çıkar." (Rahman: 22) buyurmaktadır. Oysa inci ve mercan sadece tuzlu sudan çıkar. Meleklerin uçma özellikleri yanında, yürüme özelliklerinin olduğu da mümkün görülmüştür. Bu taktirde meleklerin de dâbhe olarak vasıflandırılmaları mümkündür. O, dilediği zaman ne zaman dilerse bunları hesaba çekmek üzere diri klikten sonra cesetleri hasretmeye biraraya toplamaya da kadirdir. Buna gücü yeter.

Şûrâ 42:30

Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Kazanmış olduğunuz günahlar yüzündendir. Burada ”eller" kelimesinin zikredilmesi, amellerin ekserisinin bunlarla yapılmış olmasındandır. Hayatta karşılaşılan bütün sıkıntılar, daha önce işlenmiş bir günah sebebiyledir. Bunun en asgarisi de taksirdir (ihmaldir.) Buradaki musibetten kasıt, hangi musibet olursa olsun farketmez. İster elem, ister hastalık, ister kıtlık, ister korku olsun, farketmez. Hatta herhangi bir ağaç parçasının tırmalaması, ayak kayması, bir damar seyirmesi ve bedendeki başka rahatsızlıklar hep musibettir. Musibet sadece bununla da kalmaz, insanın malında, aile efradında, çocuklarında da olabilir. İşlenen günahlara karşı uygulanan had cezası da bu kavrama dahildir. Nitekim âyetin devamındaki Allah çoğunu affeder. hükmünün içerisine, karşılığında had cezası koyulmayan şeyler de dahildir. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: ”Allahu teâlâ'nın kazası ancak duâ ile çevrilebilir, insanın ömrünü ancak iyilik artırır. Bir insan işlemiş olduğu bir günah sebebiyle rızıktan mahrum olur." (11) Duâ, belâların define, rahmetin celbine sebeptir. Tıpkı kalkanın, silahı defetmeye; suyun, yerden bitkileri çıkarmaya sebep olduğu gibi. 11-Hadisi Tirmizî ve Hâkim rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/361. Dahhâk der ki,: ”Herhangi bir kimsenin Kur'an'ı öğrendikten sonra unutması ancak işlemiş olduğu bir günahı sebebiyle olur. Kur'an'ı unutmaktan daha çirkin acaba hangi günah vardır?" Bunu söyledikten sonra ”Allah (günahlardan) çoğunu affeder" âyetini okumuştur. Evet Allah günahlardan bir çoğunu affeder ve bunlara ceza vermez. Yüce Allah'ın affı ve günahları bağışlaması olmasa, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmaz. Âyet-i kerime ibadet eden ve musibete uğrayan kimselerin kalbine teselli vermektedir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Uhrevî ve ebedî cezaları gerektiren günahlar ve masiyetler yüzünden size musibet gelecek olursa Biz bunları dünyevî ve fânî musibetler vererek telâfi ederiz. Böylece sizin işlemiş olduğunuz kötü şeylere karşılık olsun, kirlenmiş olduğunuz günahlardan sizleri temizlemiş bulunsun. Kula gelecek belâların sebepleri çoğalıp da kulun üstüne peşpeşe geldiği zaman kul, işlemiş olduğu kötü fiilleri üzerinde neden bunları işlediğine dair düşünsün ki, böylece birçokları affolmakla birlikte yaptıklarının karşılığını görmüş olsun. İşte o zaman isyanının ve günahlarının çokluğunu buna karşılık da Rabbinin kerem ve gufranını bildiği için üzüntü, kederi ve utanması artar.

Şûrâ 42:31

Yeryüzünde (O'nu) âciz bırakamazsınız, yeryüzünün istediğiniz köşesine kaçabildiğiniz kadar kaçsanız da hakkınızda takdir buyurmuş olduğu musibetlerden kendinizi kurtaramazsınız. Bir başka ifadeyle Allahu teâlâ sizi, bir belâ vererek denemek ve cezalandırmak istediğinde nerede olursanız olun, bundan kurtulamazsınız ve önüne geçemezsiniz. Kendinize gelecek azabı menetmeye gücünüz yetmez. Her şeyi azameti, büyüklüğü ve izzetiyle kuşatan Allah'tan başka bir dostunuz, sizleri musibetlerden koruyacak ve başlıbaşına işlerinizi üstüne alacak bir dostunuz ve sizden musibetleri savacak bir yardımcınız da yoktur. Bu âyet-i kerime, herkesi musîbet esnasında nereden geldi? diye nefis muhasebesi yapmaya ve bunun sonucu olarak nefsini helak olmaktan kurtarmak için hemen tevbeye koyulmaya davet etmektedir. İmam el-Vâhidî (rahimehullah) der ki,: ”Bu âyet-i kerime, Allah'ın Kitab'ındaki en umut verici âyettir. Çünkü Allahu teâlâ mü'minin günahını ikiye ayırmaktadır. Bir grubunu, kendilerine musîbet vererek bu musibeti günahlarına kefaret kılmakta, bir grubunu da dünyada affetmektedir. O, kerimdir, âhirette affından geri dönecek değildir. İşte bu, Yüce Allah'ın müminlere karşı âdetidir."

Şûrâ 42:32

Denizde dağlar gibi akıp giden gemi ler de O'nun (varlığının), vahdetinin, kudretinin, azametinin ve hikmetinin delillerindendir. Burada geçen ”a'lâm" kelimesi, ”alem" kelimesinin çoğulu olup dağ demektir. Alem, dağlar gibi yüksek olan her şeye mutlak olarak söylenir. Yoksa sadece yol bulmak üzere üzerine ateş yakılan dağa alem deniyor değildir.

Şûrâ 42:33

Dilerse O Allah, gemileri yürüten rüzgârı durdurur da onun üstünde kalakalırlar. Arapçada ”rekedeti's-sefînetü" denilir ki, manası, gemi kalakaldı ve durdu demektir. Buna göre âyetin manası; hoş rüzgârlarla denizlerde akıp giden gemiler, rüzgâr kesilince denizin yüzünde kalakalırlar ve artık yürüyemezler, hareket edemezler. Elbette bunda bazan yüzen, bazan da Yüce Allah'ın dilemesine göre denizin yüzünde kalakalan gemilerde, Allah'a itaat uğrunda belâlara karşı çok sabreden, Allah'ın nimetlerine bütün organlarını yaratılış amaçlarına uygun olarak kullanmak suretiyle çok şükreden herkes için büyük ve sayısız Allah'ın işlerine delâlet eden ibretler vardır.

Şûrâ 42:34

Yahut yaptıkları yüzünden onları helak eder, yani Allahu teâlâ dilerse rüzgârı durdurur, gemiler kalakalır, ya da rüzgârı estirir, bazılarını adaleti gereği batırır, bazı gemileri de yani içinde bulunan kimseleri de helak eder. Burada geminin içinde bulunanları değil de, gemilerin helak edilmesi şeklindeki ifade bir mübalâğa ve korkutma ifade etmek içindir. Bir başka ifadeyle burada gemilerin helak edilmesinden maksat, içinde bulunan kişilerin kazandıkları günahlar ve helak vesileleri dolayısıyla helak edilmeleridir. Bir çoğunu da affeder. Bir çoğunun da mallarını helak etmez. Çünkü âyetin manası; rüzgârı salıverir, bazı insanları helak eder, bir kısmını da kurtarır demektir.

Şûrâ 42:35

Böylece âyetlerimiz üzerinde tartışanlar kendilerine azaptan kaçacak bir yer olmadığını bilsinler. Bu âyet-i kerime mukadder bir illet (sebep) üzerine atfedilmektedir. Meselâ; böylece âyetlerimiz üzerinde tartışanlardan intikamını alsın ve Kur'an'ı yalanlayanlar, onu yeryüzünden silmek ve iptal etmek uğrunda çaba gösterenler kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler. Buna göre âyetin manası; Allah dilerse bir kavmi helak eder, bir kavmi kurtarır ve bir kavmi de uyarır. Burada yer alan ”mahîs" kaçacak yer anlamınadır. Nasıl ki, gemiler durduğunda, ya da fırtına estiğinde onların kaçacak yerleri yoktur. Aynen bunun gibi öldükten sonra dirilmenin ardından da O'nun azabından kaçacak yerleri yoktur. O halde Allah'tan başka zarar verici ve fayda vericinin olmadığını itiraf etmekten başka çare yoktur. İnsanın başına gelen ne varsa mutlaka O'nun tesiriyle gelir.

Şûrâ 42:36

Ey insanlar! Arzu ettiğiniz ve uğrunda yarıştığınız mal, geçim araçları ve evlât gibi size verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Bunlar dünya hayatının faydalanmış olduğunuz metâı ve menfaatidir. Siz bunlardan kısacık hayatınız boyunca faydalanırsınız, sonra bunlar ortadan yok olur ve kaybolur. Allah'ın yanında bulunanlar ise, âhiret sevabı ise, iman edenler, imanda samimi olanlar ve başkasına değil, Rablerine dayanıp güvenenler için sırf fayda verdiği için zâtı itibariyle daha iyi ve insanların ellerinde bulunanların aksine fânî ve zail olmadığı için zaman açısından daha süreklidir. Burada dünya rahatının birtakım rahatsızlıklardan uzak olmayacağına, bazı kimseler için böyle bir durum olmasa bile herkes açısından birtakım kederlerden uzak olmayacağına işaret vardır. Çünkü dünya rahatı çok çabuk zail olur ve kısa zamanda elden çıkar. Yüce Allah'ın katındaki vaad olunan sevap ise daha iyi ve bu az olan dünya nimetinden daha kalıcıdır. el-Havâşî es-Sadiyye'de der ki,: ”Bu âyet-i kerimede geçen lam harfi, beyan içindir. Yani daha iyi ve daha kalıcı söz konusu nimetlerin kim için olduğunu beyan ifade eden bir lam'dır." Bu gerçeği Ebu'l-Lelys tefsirinde şöyle açıklar: ”Allahu teâlâ âhiret sevabını açıkladıktan sonra bu sevabın kimlere verileceğini beyan ediyor ve buyuruyor ki,; ”iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir." Rablerine güvenmekten maksat, başlarına gelen herhangi bir hususta sadece Rablerine tevekkül edenler, işlerini sadece O'na isnad edenler ve sadece O'na itimad edip dayananlardır." Hazret-i Ali der ki,: ”Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) bütün malını tasadduk etmişti. Müslümanlardan bazıları bu tasadduk üzerine onu kınadılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Burada Yüce Allah âhiret sevabının, dünyadakinden daha hayırlı ve daha kalıcı olduğunu beyan etmekle birlikte bu sevabın birtakım sıfatlarla sıfatlanmış olan kimselere verileceğini beyan etmiştir ve bunları, iman ve tevekkül olarak burada zikretmiştir. Bunlardan sonra zikredilenlere gelince mü'min ve kâfir dünya metâmda eşittirler ve bundan faydalanırlar. Âhirete gittiklerinde Yüce Allah'ın katında olan şeyler mü'min için daha hayırlıdır. Dünya metâının fânî olduğunu bilen ve Yüce Allah'ın katındakinin daha hayırlı ve daha kalıcı olduğuna kesin olarak inanan kimse, dünyayı terkeder, âhireti tercih eder. İşte bu, Yüce Allah'ın, dilemiş olduğu kimseye verdiği ihsanıdır. ”

Şûrâ 42:37

Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan çirkinliklerden, ya da çok çirkin olan şeylerden kaçınırlar... Kâmus'îa, âyet metninde geçen ”fahişe" kelimesi için, bunun zina ve çok çirkin olan günahlar olduğu yazılıdır. Buna göre ”fevâhiş" (hayasızlıklar) kelimesinin, ”kebâir" (büyük günahlar) kelimesine atfedilmesi bir parçanın bir bütüne atfı kabilindendir. İşte böylece hayasızlığın ne kadar iğrenç ve çirkin olduğu vurgulanmış olur. Keşfu'l-Esrârd'a denir ki,: ”Bu âyet-i kerimede ”kebâir" kelimesi, ”ism" kelimesine muzâf (tamlanan) kılınmıştır. Çünkü insan büyük günahlardan kaçındığında küçük günahları bağışlanır. Nitekim Yüce Allah bu konuda şöyle buyurur: ”Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız küçük günahlarınızı örteriz." (Nisa: 31) Ragıp der ki,: ”Onlar büyük günahlardan ... kaçınırlar" âyetiyle, ”Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız" (Nisa: 31) âyet-i kerimesinde geçen büyük günahlardan maksadın, şirk olduğu söylenmiştir. Bunu söylerken ”...Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür." (Lokman: 13) âyet-i kerimesini delil olarak almışlardır. İbn Abbas der ki,: ”Büyük günah şirktir." İmam Râzî ise: ”Bu görüş bence zayıftır, çünkü âyette yer alan iman kelimesi bu ihtimali ortadan kaldırmaktadır," demiştir. Acizane kanaatimize gelince, iman kelimesi söz konusu ihtimali ortadan kaldırmaz. Çünkü imanla açık ve gizli şirkin ikisine de şamil olan mutlak şirkten kaçınma sağlanamaz. Tam tersine sadece açık şirkten kaçınma olur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) riyaya şirk demiştir. Zira o; ”Küçük şirkten sakınınız,11 buyurmuştur. Kızdıkları zaman da bağışlarlar. Burada yer alan ”ğadab" kelimesi, kalbin kanının harekete geçmesi ve intikam isteğidir. ”Mağfiret" ise burada bağışlamak, üzerinde durmamak, yapılana tahammül etmek ve öfkesini yutmaktır. Buna göre âyetin manası; onlar birisine öfkelendikleri zaman onu bağışlarlar, üzerinde durmazlar, yapılana tahammül ederler ve öfkelerini yutarlar, demektir.

Şûrâ 42:38

Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Bu âyet-i kerime ensar hakkında nazil olmuştur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları imana davet etmiş, onlar da samimi bir kalple Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın davetine uymuşlardır. Burada sadece namaz kılma fiilinin zikredilip meselâ zekât vermek, oruç tutmak gibi namaz dışındaki ibadetlerin zikredilmemesinin sebebi, kul ile iman arasındaki tek rabıtanın namaz kılma olmasından dolayıdır. Nitekim yine kul ile inkâr arasındaki tek bağlantı da namazı terketmektir. Bir kimse namazı kıldığı zaman iman etmiş ve dini ayakta tutmuş olur. Onu terkedince de inkâr etmiş, dinini yıkmış olur. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Kıyamet günü kulun hesaba çekilecek olduğu ilk şey namazıdır. Eğer namazı salih ise kurtuluşa ve felaha ermiştir. Şayet fasid ise hüsrana uğramış ve kaybetmiştir." Onların işleri, aralarında danışma iledir. Âyette yer alan ”şûra" kelimesi, danışma ve istişare etme demektir. Kelimenin aslı ”şûr" dur. Şûr, çıkarmak anlamına gelir. Şûraya bu ismin verilmesi herhangi bir meselede danışmaya katılan her bir kişinin, karşısındaki arkadaşına düşündüklerini çıkarıp ortaya koymasından dolayıdır. Buna göre âyetin manası; onların işleri danışma iledir. Onlar herhangi bir görüşü yalnız başlarına benimsemezler, o konuda müşavere ederler, biraraya gelirler, demektir. Hicretten önce ve sonra Müslümanlar böyle idiler. Herhangi bir mesele ile karşılaştıklarında biraraya gelir, birbirlerine danışırlardı. Bu onların, meselelerin akıbetini iyice düşünmelerinden ve derinlemesine kavramalarından ileri gelmekteydi. Bazı âlimlere göre bu âyet-i kerime, ifade ettiği genellik üzeredir. Yani onlar, hakkında vahiy olmayan dînî meselelerde kendi görüşleriyle amel etmezler, tam tersine fıkıh bilginleriyle müşavere ederler, demektir. Bazı âlimlere göre, onlar karşılaştıkları her meselede birbirlerine danışırlar, demektir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) der ki,: ”Müşavere ve danışma ne güzel bir muvâzene ve dengedir. Danışmadan kendi görüşüne göre hareket etmek ise ne kötü bir huydur." Demişlerdir ki,: ”Herhangi bir işe istihare ile başlayan, ardmdanda istişare yapan kimse alacağı kararda yolunu şaşırmaz." Kendilerine verdiğimiz rızıktan da, mallarından da hayır yolunda harcarlar. Kâfirin nifakının (harcamasının) herhangi bir değeri yoktur. Çünkü o, iman ederek ve itaatta bulunarak Rabbinin davetine uymamıştır. Onun yapacak olduğu hayır, kâfir oluşundan dolayı boşa gitmiştir. Sonra infak, sadece malda harcama yapmakla olmaz. Tanı tersine her türlü iyiliğe ve ihsana şamildir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Her iyilik sadakadır." (13) Hadiste yer alan ”maruf" kelimesi, Allahu teâlâ'nın, harcanmasına razı olduğu mal, hoşnutluğunun kazanıldığı söz ve fiillerdir. 13-Hadisi Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Hadisin son kısmı şöyledir: ”Kardeşini güler yüzle karşılaman da iyiliklerdendir." Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 2/329.

Şûrâ 42:39

Bir haksızlığa uğradıkları zaman yardımlaşırlar. Burada geçen ”bağy", zulüm, haddi aşmak demektir. Yine âyette geçen ”intişâr", yardım talep etmek demektir. Buna göre âyetin manası, onlar bir zulme ya da zalim tarafından düşmanlığa uğradıkları zaman ondan intikam alırlar. Yüce Allah'ın, kendilerine gösterdiği ve izin verdiği şekilde, zulmedenden kısasen haklarını alırlar, bu muayyen sınırı, mislîliği gözetme ilkesini aşmazlar. Oysa onların dışındakiler böyle değildir. İşte burada ”Onlar yardımlaşır" şeklindeki tahsisin manası budur. Âyetin bu ifadesi, onların cesaretle vasıflanmalarını ifade etmektedir. Bundan önce dînî ana faziletlerle uyanık kalmak, hilim ve cömertlik ile vasıflanmışlardı. Meseleyi biraz daha açarsak, zulüm onlara güçlü ve kuvvetli kişiler tarafından gelmektedir. Müslümanlar bu zalimlerden meşru biçimde intikam aldıklarında cesaretleri sabit olacak ve Allah'ın dini uğrunda sertlikleri ortaya çıkacaktır. Onlar meşru biçimde aldıkları bu intikamı fasıkların kendilerine hücumları dolayısıyla zillete düşmemek ve caniyi zayıflara cüret etmekten alıkoymak için alırlar. en-Nehâî (rahimehullah) bu âyet-i kerimeyi okuduğu zaman şöyle derdi: ”Onlar kendilerini zillete düşürüp de sefih ve değersiz kişilerin, üzerlerine atılmasından nefret ederlerdi." Şâir der ki,: Gelen zulme boyun eğmeyiz biz, ancak; Hariçtir köyün eşeği ve yere çakılı kazık Razı olur buna çürük iple bağlı hakir eşek Bir de başına balyoz yiyen kimsesiz kazık. Şiirin manası şudur: ”Kendisine yapılan zulme son derece hakir iki zavallıdan başka hiç kimse sabredemez. Bunlar da çürük iple boynu bağlı eşek ve başına durmadan vurulan, kimsenin merhamet etmediği kazık." Âyet metninde yer alan ”intişâr" (yardımlaşma ve intikam alma) mü'minlerin bağışlayıcı olma vasıflarıyla çelişmez. Çünkü hem bu, hem diğer vasıf insanın kendi nefsi açısından bir fazilettir. Arkadaşının açısından ise bu, kötü ve yasaklanmış bir şeydir. Af iki kısımdır: Birisi fitnenin yatıştırılmasma, caninin zulmünü bırakmasına sebep olan aftır. Afla ilgili âyet işte bu kısma ait bir aftır. Bu şekildeki bir tefsirle aradaki tenakuz ve çelişme ortadan kalkar. Herhangi bir kimse, Allah'ın emrine aykırı olmaksızın zalimden hakkını alırsa o kimse, itaat eden bir kimse olmuş olur.

Şûrâ 42:40

Bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Bu ifade yardımlaşmanın neden güzel hasletlerden olduğunu ortaya koymaktadır. Âyet metninde iki kez ”seyyie" (kötülük) ifadesi yer almaktadır. Oysa ikinci kötülük şer'an izin verilmiş meşru bir cezadır. İzin verilen her şey de kötü değil, tam tersine güzeldir. Şu halde meşru olan bu fiile kötülük denmesi, fiilin muhatab olan kimseyi üzmesinden dolayıdır, ya da meşru olan ikinci fiile kötülük denmesi müşâkele sanatı dolayısıyladır. Bu tıpkı Nahl Süresindeki şu âyette olduğu gibidir: ”Eğer ceza veresekseniz size yapılan işkencenin misliyle ceza verin..." (Nahl: 126) Bu takdirde âyette geçen ”seyyie" (kötülük), ”kasene" (iyilik) kelimesinin karşılığı ve zıddı olmuş olur. Âyet-i kerimenin manasına gelince; eğer sana bir kötülük yapılırsa yapılan kötülüğü aşmaksızm misliyle mukabele etmen gerekir, demektir. Hasan-ı Basrî der ki,: ”Herhangi bir kimse sana: 'Allah sana lanet etsin, ya da Allah seni rezil rüsvay etsin,' derse sen de ona 'Allah seni rezil rüsvay etsin, ya da Allah sana lanet etsin,' diyebilirsin. Bir kimse sana kötü lâf söylerse sen de ona zina kelimesi gibi had cezasını gerektirmeyecek biçimde kötü söz söyleyebilirsin, ya da hoş olmayan bir söz söyleyebilirsin. Yalan, iftira fiillerinde mukabele ve mislîlik cereyan etmez. Yani birisi sana karşı yalan ve iftirada bulunursa, sen de ona karşı yalan ve iftirada bulunamazsın." et-Tenvîr'de denir ki,: ”Birisi ey zinakâr der de karşısındaki muhatap, hayır zinakâr sensin derse her ikisine de had cezası (İffete iftira cezası) uygulanır. Buna karşılık birisi diğerine -meselâ- pis adam dese, karşıdaki muhatap da asıl sen pissin dese mislîlik cereyan etmiş olur." Kim kendine karşı suç işleyeni bağışlar kısası terketer ve kendisine saldıranı affeder ve yaptıklarına katlanarak barışı sağlarsa onun mükâfatı Allah'a aittir. Yani cezalarda gerekli olan, aşırılığa kaçmaksızın mislîliği gözetmektir. Bu da gerçekten zordur. Şu halde daha uygun olanı bağışlamak ve zulümde ısrarlı olmayarak aralarını düzeltmek, mümkünse barışı sağlamaktır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: ”Allahu teâlâ kendisine kötülük edeni bağışlayan kulunun ancak izzetini artırır." “Onun mükâfatı Allah'a aittir," ifadesi müphem olup vaadedilen şeyin ne kadar büyük bir vaad olduğunu haber vermekte, bilinen ve alışılagelen vaadi erden başka bir şey olduğunu vurgulamaktadır. Doğrusu O, kötülüğe ilk başlayan, intikam uğrunda aşırıya kaçan zalimleri sevmez. Kötülüğe misliyle mukabelede bulunmak meşru kılınmış, eşitlik şart koşulmuştur. Çünkü Cenab-ı Hak zalimleri sevmez. Rivayete göre Hazret-i Ebû Bekir, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında bulunurken münafıklardan birisi ona kötü söz söylemeye başlar. Hazret-i Ebû Bekir adama cevap vermez. Rasûlüllah sessiz bir biçimde gülümsemektedir. Sonra Hazret-i Ebû Bekir adama cevap verir. Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ayağa kalkar ve çeker gider. Hazret-i Ebû Bekir: ”Yâ Rasûlallah! Adam bana kötü söz söylediği sürece siz oturmakta idiniz. Adama cevap verdiğimde yerinizden niçin kalktınız?" diye sorar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurur ki,: ”Bir melek senin namına o adama cevap veriyordu. Sen cevap vermeye başlayınca melek uzaklaştı, şeytan geldi. Ben ise şeytanın bulunduğu bir mecliste bulunamam," buyurdu ve bunun üzerine: ”Kim bağışlar ve barışı sağlarsa onun mükâfatı Allah'a aittir" âyet-i kerimesi nazil oldu. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: ”Kıyamet günü olduğunda bir münâdi şöyle seslenir: insanları affedenler nerededirler? Şimdi Rabbinize geliniz ve mükâfatlarınızı alınız. Affeden her Müslüman için Allah'ın kendisini cennete koyması bir haktır.,"

Şûrâ 42:41

Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, zalimin kendine zulmünden sonra malî haklarında intikamını alır ve kısasen hakkını da alırsa artık onlara hakkını alanlara, kınamak ya da ceza vermek suretiyle yapılacak bir şey yoktur. Çünkü onlar kendilerine mubah olan haklarını alma fiilini kullanmışlardır.

Şûrâ 42:42

Ancak insanlara zulmedenlere, onlara zarar vermeye ilk kalkışanlara ya da intikam esnasında zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere orada büyüklenerek ve bozgunculuk çıkararak kibirlene kibirlene gezenlere ceza vardır. İşte zikrolunan bu zulmü ve haksız tecavüzü kendilerine sıfat edinen kimselere, zulümleri ve tecavüzleri sebebiyle acıklı azap vardır. O azap bunlaradır.

Şûrâ 42:43

Kim eziyete sabreder ve kendine zulmedeni affederse ondan intikam almaya kalkışmaz ve onu Allahu teâlâ'ya havale ederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) der ki,: ”Sabırsız olmak, sabırdan daha yorucudur." İşte bu haslet Allah katında iyi işlerden olması nedeniyle kulun, kendi nefsinde gerçekleştirmesi gereken hasletlerdendir. Burada geçen ”azm" kelimesi, insanın kalbinin herhangi bir şeyi yapmaya karar vermesidir. Âyet-i kerime, işaret olunduğu üzere bağışlamanın herhangi bir kötülüğe yol açmadığı yerlerle ilgilidir. Çünkü bağışlama mendup bir harekettir. Bazı durumlarda mesele tersine dönebilir. Bu taktirde bağışlamamak mendup olur. Böyle bir durum daha ziyade bir zulmü önlemeye ve eziyeti kökünden kazımaya ihtiyaç duyulan yerlerde söz konusudur. Rivayet olunur ki, adamın biri birisine el-Hasen (rahimehullah) 'ın meclisinde kötü söz söyler. Bu söze muhatap olan kişi öfkesini yutar, ter döker. Sonra ayağa kalkar ve bu âyet-i kerimeyi okur. el-Hasen der ki,: ”Bu adam âyeti vallahi iyi anlamış ve kavramış. Cahiller ise bu anlayış ve kavrayıştan yoksundurlar."

Şûrâ 42:44

Allah kimi saptırırsa, kimde hevâ ve hevesine uymaktan dolayı dalâleti, sapıklığı yaratırsa, ya da insanlara zulmetmek üzere onu serbest bırakırsa bundan sonra, onu yardımsız bıraktıktan sonra artık onun yardımını üstüne alacak hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zalimlerin: 'Dönecek bir yol var mı?' Dünyaya dönüş var mı? dediklerini görürsün. Burada ”görürsün" ifadesiyle hitab herkesedir. Zalimlerden maksat ise müşrikler ve Allah'a karşı gelenlerdir. İşte azabı görünce onlar, Allah'a itaat etmek amacıyla dünyaya dönüşü talep ederler, fakat bu istekleri kabul olunmaz.

Şûrâ 42:45

Ey bu manzarayı gören kişi! Ateşe arz olunurlarken onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. Kendilerine gelen zillet ve değersizlik sebebiyle hakir bir biçimde başlarını öne eğmiş, gizli gizli baktıklarını göreceksin. Âyet metninde yer alan ”tarf kelimesi, göz kapağını hareket ettirmek demektir. Bu ifadeyle kastedilen ”bakış"tır. Çünkü göz kapağı hareket ediyorsa bundan bakma sonucu çıkar. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Ateşe arz olunurlarken onların zilletten başlarını öne eğerek ateşten korkularından dolayı ona gizli gizli baktıklarını görürsün. İstenmeyen kötü şeylere bakan kişinin bakışı bu şekildedir. Sevmediği o şeye göz kapaklarını açarak bakamaz. Hoş ve sevimli bir şeye bakarken yaptığı gibi o nesneyi doya doya seyredemez. İnananlar ve Allah yolunda hakkıyla cihad edip Rablerinin hoşnutluğunu kazananlar da: 'İşte asıl ziyana uğrayanlar kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ebedî azaba maruz kılarak ziyana sokanlardır,' diyecekler. Burada yer alan ”hüsran" kelimesi, sermayenin eksikliği anlamınadır. Bu kelime hem insana, hem fiile nispet olunur. Sağlık, selâmet, akıl, iman ve sevap gibi değerli olan şeylere de hüsran nispet olunabilir. Hüsrana uğrayan kişi; Yüce Allah'ın apaçık hüsranı kendisine yazmış olduğu kişidir. Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah'ın zikretmiş olduğu bütün hüsran, bu son manayadır. Yoksa dünyevî işlerde ve insanların birbirleriyle ticaretlerinde uğradiktan hüsran değildir. İşte iman edenler, hüsrana uğrayanları bu durumda gördükleri zaman âyette geçen ifadeyi söylerler. Âyet metninde yer alan ”ehr kelimesi, karı-koca, çocuklar, köleler, cariyeler, akrabalar ve eş-dost olarak tefsir olunmuştur. Kesinlikle biliniz ki, zalimler, müşrikler âhirette ebediyete kadar sürekli bir azap içindedirler.

Şûrâ 42:46

Onların dünyada umdukları üzere kendilerinden azabı savmak için Allah'tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun kurtuluşa çıkan bir yolu yoktur.

Şûrâ 42:47

Allah'tan geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmeden önce, sizi peygamberinin dili ile imana çağırdığı zaman Rabbinize uyun. Çünkü o gün hiçbiriniz azaptan sığınacak bir yer bulamazsınız, azaptan kurtulacak bir yer de bulamazsınız. Yaptıklarınızı inkâr da edemezsiniz. Çünkü yaptıklarınız amel defterlerinizde yazılıdır. Organlarınız da aleyhinize şahitlik edecektir. Buradaki ”inkâr" dan maksat, onları azaptan kurtarmaya yarayacak inkâr demek olsa gerektir. Yoksa onlar, ”Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık." (Enam: 23) diyeceklerdir. İşte bu sebeple organları kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.

Şûrâ 42:48

Eğer yüzçevirirlerse, Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Bu ifade doğrudan doğruya Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yöneltilmiş bir ifadedir. Yani, onlar senin davetine uymazlar ve bundan yüzçevirirlerse Biz seni onların üzerine gözetleyici, onları hesaba çekici, amellerini muhafaza altına alıcı olarak göndermedik, demektir. Âyet-i kerime Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a teselli vermektedir. Sana düşen sadece duyurmaktır. Sana Peygamberlik görevini tebliğden başka vacip olan bir şey yoktur ve sen bunu yapmış bulunuyorsun. Onların yüzçevirmeleri artık seni üzmesin. Biz insana katımızdan bir rahmet sağlık, zenginlik ve güven, gibi nimetleri tattırdığımız zaman ona sevinir. Bu nimetler nedeniyle şımarır. el-Kâşifî der ki,: ”Şurası gerçektir ki, Allah'ın nimeti dünyada her ne kadar muazzam ise de âhiret saadetine kıyasla, denize oranla bir damla gibidir. Bu sebeple dünyada nimet verme ifade edilirken ”izâka" (tattırma) fiili kullanılmıştır. İnsanoğlu böylesine değersiz ve düşük miktarda dünya nimeti elde ettiğinde buna sevinir, kendini beğenmişlik ve kibre kapdır. Zanneder ki, bütün arzu ve isteklerini elde etmiştir. Bu sebeple âhiret mutluluklarına dair inancı zayıflar. Zayıflamasaydı insan, bakî olanı fânî olana tercih ederdi. Çünkü fânî olan, hem az ve hem de topraktan yapılmış tuğla, kiremit gibidir. Bakî olan ise hem çok ve hem de altın gibidir." Ama elleriyle yaptıkları yüzünden Allah'ın nimetlerine bizzat yaptıkları nankörlük ve isyan yüzünden başlarına bir kötülük hastalık, fakirlik ve kendilerini üzen korku gibi bir belâ gelirse işte o zaman insan pek nankördür. Nimete nankörlük eder. Nimete nankörlük; şükrünü eda etmeyerek onu örtmek demektir. En büyük nankörlük ise vahdaniyeti veya peygamberliği, ya da şeriati inkâr nankörlüğüdür. Buna göre âyetin manası şöyledir: İnsan son derece nankördür. Nimeti tamamıyla unutur, belâyı hatırlar, gözünde büyütür, sebebini düşünmez. Tam tersine bu belânın kendisine hak etmediği halde geldiği iddiasında bulunur. "Nimete nankörlük" özelliğinin insanların arasında günahkârlara ait bir özellik olmasına rağmen insan cinsine isnad edilmesi, nankörlük edenlerin çoğunlukta olmasındandır. Yani insan cinsi hakkında nimete nankörlük hükmünün verilmesi, fertlerinin ekserisinin bu sıfatı taşımasından dolayıdır. Âyet metninde ”ilâha" (tattırma) fiilinin nûnu, nûnu'l-azama (Biz) zamirine isnadıyla birlikte âyetin en başına ”izâ" getirilmesi, nimetin insanlara verileceğinin kesinliğine ve çokluğuna işaret etmek, dikkat çekmek içindir. Belâdan bahseden âyetin başına ”in" kelimesinin getirilmesi ve ”isabet" fiilinin, nimet verme fiilinde olduğu gibi Allah'a değil de kötülüğe isnad edilmesi ve belânın insanların amellerinin sonucu olduğu şeklinde bir açıklama yapılması belânın nadiren vukuuna işaret etmek içindir.

Şûrâ 42:49

Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Bütün âlemin mülkü sadece Allah'a aittir. O'ndan başka hiç kimse bu mülke malik olamaz. Burada tasarruf, nimeti taksim etme ve içinde yaşayanlara belâ verme sadece O'na aittir. Burada hayat sürenlerin nimete şükretme, belâlara sabretme, ezelî ahkâma teslim olma ve ondan hoşnut olma yükümlülükleri vardır. O, onların bildikleri ve bilmediklerinden dilediğini dilediği surette yaratır, dilediğine evlâtlardan kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Dilediğine kız çocukları verir, onların yanında erkek evlât vermez. Tıpkı Şuayb ve Lût (aleyhisselâm)'lara verdiği gibi. Âyette yer alan ”yehebu" kelimesinin mastarı ”hibe"; bir insanın mülkünü bir başkasına herhangi bir karşılık almaksızın vermesi demektir. ”Vehhâb" Allahu teâlâ'dır. Çünkü O, herkese kendi hakettiği oranda verir ve verdiklerine herhangi bir bedel istemez. Bu âyet-i kerimede Allahu teâlâ öncelikle kız çocuklarından sözetmiştir. Çünkü onlar neslin çoğaltılması için daha fazladırlar, ya da kız babalarının gönüllerini hoş tutmak için onlara öncelik verilmiştir. Çünkü kızların önce ifade edilmesi onlara bir şeref vermekte ve kalpleri kızlara alıştırmaktadır. Bu sebeple kızlar Yüce Allah'ın bağışlarından bir nesne olarak kılınmıştır. el-Kevâşi'de denir ki,: ”Bu âyet-i kerimede kızlara öncelik verilmesi onları toprağa gömenleri azarlamak içindir. Elif lamsız olarak nekre getirilmesi, onların zayıflıklarına işaret etmek ve böylece kendilerine merhamet olunmasını temin etmek ve kendilerine ihsanda, iyilikte bulunmak içindir." eş-Şir'a'da denir ki,: ”Ve kişi cahiliyyet ehline muhalefet etmek için kız çocuklarıyla ferahlık duyar. Çünkü cahiliyyet döneminde insanlar kız çocuklarını sevmiyorlardır. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); 'İlkin kız çocuğunun dünyaya gelmesi, kadının bereketindendir. (16) Yani herhangi bir kadının dünyaya getirdiği ilk çocuğu kız olursa bu, o kadının bereketindendir. Bir başka hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: 'Herhangi bir kimse bu kız çocuklarından çocuğu olmak suretiyle (ilâhî) imtihana tabi tutulursa ve kızlarına hoş davranırsa bu kızlar cehennem ateşine karşı ona perde olurlar.' (17) Yine Allahu teâlâ hiçbir kimsenin rolü ve müdahalesi olmaksızın dilediğine de erkek çocuğu bahşeder." 16- Hadisi İbn Asâkir, Vasile'den rivayet eder. Lâfzı şöyledir: ”Kadının ilkin kız çocuğu doğurması bereketindendir." Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 3/141.

Şûrâ 42:50

Yahut onları hem erkek, hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Âyet metninde yer alan ”zükrân", ”zeker" (erkek) kelimesinin çoğuludur. Buna göre âyetin manası; Allah o kişiye kız ve erkek çocukları bahşederek her iki sınıftan da çocuk verir, demektir. Dilediğini de kısır kılar da kadın çocuk doğuramaz, erkeğin de çocuğu olmaz. O, her şeyi bilendir, ilmi, olan ve olacak olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeye gücü yetendir. Kudreti her şeyin üstündedir ve O, hükmü ne ise ve maslahat hangi noktadaysa onu yapar. Bilindiği üzere insanın ya hiç çocuğu olmaz veya erkek çocuğu, ya da kız çocuğu veyahut da erkek ve kız karışık çocukları olur. Âyet-i kerimede bütün bu kısımlara yer verilmiştir. Buna göre âyetin manası; Allahu teâlâ kendi dilemesinin bir gereği olarak kullarının durumunu evlâtları açısından çeşitli kılmıştır. Dolayısıyla O, insanlardan bir kısmına erkek veya kızdan sadece birini verir. Bir kısmına her ikisini verir. Bir kısmını da kısır kılar, onlara asla çocuk vermez. Gerek erkek olsun, gerek kız çocuklar Yüce Allah'ın vermiş olduğu bağışlardan ve ihsanlardandır.

Şûrâ 42:51

Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yani Ey Rasûlüm Muhammed! İster peygamber olsun, ister olmasın beşer cinsinden birisiyle Yüce Allah vahyin dışında veya perde arkasından ya da bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyetmesinin haricinde konuşması mümkün değildir. Asıl itibariyle ”vahiy" hızlı bir işaretlemektir. Vahye ”vahiy" denmesi, süratinden dolayıdır.!; er-Râgıb der ki,: ”Allah'ın Peygamberlerine verilen ilâhî kelimelere vahiy denir." Vahiy ya kalbe vahyetmek suretiyle olur. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ”Rûhu'l-Kudüs benim kalbime üfledi" dediği rivayet olunmuştur. Ya ilhamla olur, nitekim Kasas sûresinin: ”Mûsa'nın anasına onu emzir... diye vahyettik (bildirdik.)" (Kasas: 7) âyet-i kerimesi buna örnektir. Ya da emrine amade kılmakla olur. Nitekim; ”Rabbin bal arısına dağlardan, ağaçlardan... kendine evler edin... diye vahyetti. (ilham etti.)..." (Nahl: 68) âyeti buna delildir. Ya da uykuda yapılır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Vahiy sona ermiş, arkası kesilmiştir. Artık geriye birtakım müjdeler, müminin rüyası kalmıştır. ” İşte bu çeşitlere, Yüce Allah'ın ”vahiy yoluyla" ifadesi işaret etmektedir. Bunun manası; Allah ona vahyeder ve ilham eder, kalbine Mûsa'nın annesine ilham ettiği gibi, İbrahim (aleyhisselâm)'e oğlunu boğazlamasını, Zebur'u da Davud'un kalbine ilham ettiği gibi ilham eder. Bu tefsir Mücahid'e aittir. Yüce Allah'ın perde arkasından vahyi, Peygamberin, kendisiyle konuşanı gömleksizin onun kelâmını işitmesi tarzındadır. Nitekim Allahu teâlâ Tuvâ vadisinde ve Tûr dağında Mûsa (aleyhisselâm) ile böyle konuşmuştur. Yahut bir elçi, meleklerden Cebrail veya başka bir melek gönderip izniyle emriyle ve buna imkân sağlamasıyla ona vahyetmeyi dilediğini vahyeder. Yani bu elçi gönderilmiş olduğu peygambere Allah'ın emriyle vahyetmeyi dilediğini vahyeder. İşte Allahu teâlâ ile peygamberleri arasında her zaman cereyan eden konuşma âdeti budur. Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) der ki,: el-Haris b. Hişam (radıyallahü anh) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sordu: ”Vahiy size nasıl geliyor?" Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdiler: ”Bazan bana zil sesi gibi gelir, bu hana en ağır gelen vahiydir. Cibril benden ayrılınca bana söylemiş olduklarının hepsini kalbimde ezberlemiş olurum. Bazan melek bir adam kılığına girer, benimle konuşur, söylediklerinin tamamını ezberlerim." Hazret-i Âişe der ki,: ”Ben çok şiddetli bir soğuk günde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vahiy geldiğini gördüm, vahiy sona erince kendine geldiğinde alnından ter fışkırırdı."(18) 18- Hadisi Buhârî, Sahih’inde Bed'ül-Vahy bölümünde rivayet eder. Bkz. Fethu'l-Bârî, 1/18. O, yücedir, mahlukların sıfatlarından yücedir. Allahu teâlâ ile kulları arasında yukarıda zikredilen şekillerin dışında herhangi bir görüşme cereyan etmez. Hakimdir. Allah'ın fiilleri hikmete göre cereyan eder. Bazan bir vasıta ile konuşur, bazan vasıtasız ya ilhanı yoluyla, ya da hitap ederek konuşur.

Şûrâ 42:52

İşte böylece diğer peygamberlerimize vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Bu ruh, insanların kalplerine, bedenlerdeki ruh mesabesinde olan, Kur'an'dır. Çünkü Kur'an kalpleri diriltir. Bir başka ifadeyle kalpler Kur'an vasıtasıyla hayat mesabesinde olan faydalı ilmi elde eder. Bu ilim, ölüm mesabesinde olan cehaleti yok eder. er-Râgıb der ki,: ”Kur'an-ı Kerime ruh denmesi, uhrevî hayata sebep olmasından dolayıdır. Bu hayat '...Âhiret yurduna (oradaki hayata) gelince işte asıl yaşama odur.' (Ankebut: 64) âyet-i kerimesinde anlatılan ve vasfedilen hayattır. 'Emrimizden' kelimesinin manası, Bizim emrimizden kaynaklanan ve doğan ruh demektir." Bazı âlimlere göre bundan maksat Cebrail'dir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vahyetmenin mânâsı Cebrail’i vahiy ile ona göndermek demektir. Sen vahiy gelmeden önce kırk yaşına kadar kitap nedir, iman nedir bilmezdin, Kitabda tafsilatıyla zikredilen imana dair ayrıntıları insanların aklı bilemez. Çünkü iman aklın ve düşüncenin tek başına bilebileceği bir husus değildir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın imanı bilmesi, üzerinde kesinlikle kuşku olmayan hususlardandır. Âlimler, peygamberlerin kendilerine vahiy gelmeden önce mü'min oldukları, Peygamberlikten önce kâfir olmaları bir yana, büyük günahlardan ve insanların nefretine yol açan küçük günahlardan masum oldukları noktasında, görüş birliği içindedirler. İbn Kuteybe der ki,: ”Araplar İsmail (aleyhisselâm)’in dininden kalma haccetme, sünnet olma, nikahlanma ya da eşini boşama, cünüplükten gusletme, akrabalık ve musaheret (damatlık ilişkisi) ile evlenilmesi haram olan kadınların haramlığı gibi birtakım ahkâmın kalıntılarını uygulamakta idiler. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ahkâmda onların yaptıklarını tatbik ediyor, Allah'a tevhid inancıyla inanıyor, Lât ve Uzza'dan nefret ediyordu." Fakat Biz onu, sana vahyettiğimiz ruhu kullarımızdan kabul etmesini ve üzerinde düşünmesini sağlayarak hidayetini dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. İşte doğru yola eriştirdiğimiz kişi tercihini ve seçimini Kur'an ile hidayete ermeye sarfeden kimsedir. Şüphesiz ki, sen doğru bir yolu, İs lamı diğer şeriatleri ve ahkâmı göstermektesin. Bu ifade Allahu teâlâ'nın hidayetini ve bunun nasıllığını belirtmektedir. Yani; sen bu nur ile hidayetini dilediğimiz kişilere o yolu göstermekte, onları hidayete erdirmektesin, demek olur. Burada yer alan ”sırâf (yol), eğriliği büğrülüğü olmayan, tam tersine doğru olan yol demektir.

Şûrâ 42:53

(O yol) yaratılışça ve mülkiyetçe göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Yol kelimesinin Allah'a izafe edilmesi ve ardından da ”göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yolu" diye vasıflanması, bu yolun önemini belirtmek, doğru olduğunu ifade etmek ve üzerinde yürünmesinin vacip olduğunu pekiştirmek içindir. Çünkü gökte ve yerdeki bütün mevcudatın yaratılışı, mülkiyeti ve onların üzerindeki tasarrufun tamamı Allahü teâlâ'ya ait olunca işte bu aidiyet o yolda yürünmesini en mükemmel bir biçimde vacip kılar. Dikkat edin! Burada yer alan ”ela kelimesi, bir şeye bakmak için hatırlatma ya da bir delile dikkat çekme ifade eder. Bütün işler yerde ve gökteki bütün işler kıyamet günü vasıtaların ve her türlü ilişkinin ortadan kaldırılması suretiyle sonunda başkasına değil Allah'a döner. Bu ifade, Sırât-ı Müstakîm'e girenlere bir vaad, ondan sapanlara da gizli ve kapalı olmaksızın açık bir tehdittir. Bahru'l-Ulûm’da denir ki,: ”Dünyada ve âhirette bütün yaratıkların işi Allah'a döner. Bütün bunca mahlûkatın işini sadece O, çekip çevirir. Hiçbir iş Allahü teâlâ'nın kazasının dışında yer alamaz. O, kıyamet günü kullarının arasında âdil bir hikmet ve kesin hükmüyle hüküm verir. ” Allah'ın yardımıyla Şûra Sûresinin tefsiri sona erdi.