Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Zuhruf 43:1 – Feth 48:29
İçindekiler
- Zuhruf 43:1
- Zuhruf 43:2
- Zuhruf 43:3
- Zuhruf 43:4
- Zuhruf 43:5
- Zuhruf 43:6
- Zuhruf 43:7
- Zuhruf 43:8
- Zuhruf 43:9
- Zuhruf 43:10
- Zuhruf 43:11
- Zuhruf 43:12
- Zuhruf 43:13
- Zuhruf 43:14
- Zuhruf 43:15
- Zuhruf 43:16
- Zuhruf 43:17
- Zuhruf 43:18
- Zuhruf 43:19
- Zuhruf 43:20
- Zuhruf 43:21
- Zuhruf 43:22
- Zuhruf 43:23
- Zuhruf 43:24
- Zuhruf 43:25
- Zuhruf 43:26
- Zuhruf 43:27
- Zuhruf 43:28
- Zuhruf 43:29
- Zuhruf 43:30
- Zuhruf 43:31
- Zuhruf 43:32
- Zuhruf 43:33
- Zuhruf 43:34
- Zuhruf 43:35
- Zuhruf 43:36
- Zuhruf 43:37
- Zuhruf 43:38
- Zuhruf 43:39
- Zuhruf 43:40
- Zuhruf 43:41
- Zuhruf 43:42
- Zuhruf 43:43
- Zuhruf 43:44
- Zuhruf 43:45
- Zuhruf 43:46
- Zuhruf 43:47
- Zuhruf 43:48
- Zuhruf 43:49
- Zuhruf 43:50
- Zuhruf 43:51
- Zuhruf 43:52
- Zuhruf 43:53
- Zuhruf 43:54
- Zuhruf 43:55
- Zuhruf 43:56
- Zuhruf 43:57
- Zuhruf 43:58
- Zuhruf 43:59
- Zuhruf 43:60
- Zuhruf 43:61
- Zuhruf 43:62
- Zuhruf 43:63
- Zuhruf 43:64
- Zuhruf 43:65
- Zuhruf 43:66
- Zuhruf 43:67
- Zuhruf 43:68
- Zuhruf 43:69
- Zuhruf 43:70
- Zuhruf 43:71
- Zuhruf 43:72
- Zuhruf 43:73
- Zuhruf 43:74
- Zuhruf 43:75
- Zuhruf 43:76
- Zuhruf 43:77
- Zuhruf 43:78
- Zuhruf 43:79
- Zuhruf 43:80
- Zuhruf 43:81
- Zuhruf 43:82
- Zuhruf 43:83
- Zuhruf 43:84
- Zuhruf 43:85
- Zuhruf 43:86
- Zuhruf 43:87
- Zuhruf 43:88
- Zuhruf 43:89
- Duhan 44:1
- Duhan 44:2
- Duhan 44:3
- Duhan 44:4
- Duhan 44:5
- Duhan 44:6
- Duhan 44:7
- Duhan 44:8
- Duhan 44:9
- Duhan 44:10
- Duhan 44:11
- Duhan 44:12
- Duhan 44:13
- Duhan 44:14
- Duhan 44:15
- Duhan 44:16
- Duhan 44:17
- Duhan 44:18
- Duhan 44:19
- Duhan 44:20
- Duhan 44:21
- Duhan 44:22
- Duhan 44:23
- Duhan 44:24
- Duhan 44:25
- Duhan 44:26
- Duhan 44:27
- Duhan 44:28
- Duhan 44:29
- Duhan 44:30
- Duhan 44:31
- Duhan 44:32
- Duhan 44:33
- Duhan 44:34
- Duhan 44:35
- Duhan 44:36
- Duhan 44:37
- Duhan 44:38
- Duhan 44:39
- Duhan 44:40
- Duhan 44:41
- Duhan 44:42
- Duhan 44:43
- Duhan 44:44
- Duhan 44:45
- Duhan 44:46
- Duhan 44:47
- Duhan 44:48
- Duhan 44:49
- Duhan 44:50
- Duhan 44:51
- Duhan 44:52
- Duhan 44:53
- Duhan 44:54
- Duhan 44:55
- Duhan 44:56
- Duhan 44:57
- Duhan 44:58
- Duhan 44:59
- Câsiye 45:1
- Câsiye 45:2
- Câsiye 45:3
- Câsiye 45:4
- Câsiye 45:5
- Câsiye 45:6
- Câsiye 45:7
- Câsiye 45:8
- Câsiye 45:9
- Câsiye 45:10
- Câsiye 45:11
- Câsiye 45:12
- Câsiye 45:13
- Câsiye 45:14
- Câsiye 45:15
- Câsiye 45:16
- Câsiye 45:17
- Câsiye 45:18
- Câsiye 45:19
- Câsiye 45:20
- Câsiye 45:21
- Câsiye 45:22
- Câsiye 45:23
- Câsiye 45:24
- Câsiye 45:25
- Câsiye 45:26
- Câsiye 45:27
- Câsiye 45:28
- Câsiye 45:29
- Câsiye 45:30
- Câsiye 45:31
- Câsiye 45:32
- Câsiye 45:33
- Câsiye 45:34
- Câsiye 45:35
- Câsiye 45:36
- Câsiye 45:37
- Ahkaf 46:1
- Ahkaf 46:2
- Ahkaf 46:3
- Ahkaf 46:4
- Ahkaf 46:5
- Ahkaf 46:6
- Ahkaf 46:7
- Ahkaf 46:8
- Ahkaf 46:9
- Ahkaf 46:10
- Ahkaf 46:11
- Ahkaf 46:12
- Ahkaf 46:13
- Ahkaf 46:14
- Ahkaf 46:15
- Ahkaf 46:16
- Ahkaf 46:17
- Ahkaf 46:18
- Ahkaf 46:19
- Ahkaf 46:20
- Ahkaf 46:21
- Ahkaf 46:22
- Ahkaf 46:23
- Ahkaf 46:24
- Ahkaf 46:25
- Ahkaf 46:26
- Ahkaf 46:27
- Ahkaf 46:28
- Ahkaf 46:29
- Ahkaf 46:30
- Ahkaf 46:31
- Ahkaf 46:32
- Ahkaf 46:33
- Ahkaf 46:34
- Ahkaf 46:35
- Muhammed 47:1
- Muhammed 47:2
- Muhammed 47:3
- Muhammed 47:4
- Muhammed 47:5
- Muhammed 47:6
- Muhammed 47:7
- Muhammed 47:8
- Muhammed 47:9
- Muhammed 47:10
- Muhammed 47:11
- Muhammed 47:12
- Muhammed 47:13
- Muhammed 47:14
- Muhammed 47:15
- Muhammed 47:16
- Muhammed 47:17
- Muhammed 47:18
- Muhammed 47:19
- Muhammed 47:20
- Muhammed 47:21
- Muhammed 47:22
- Muhammed 47:23
- Muhammed 47:24
- Muhammed 47:25
- Muhammed 47:26
- Muhammed 47:27
- Muhammed 47:28
- Muhammed 47:29
- Muhammed 47:30
- Muhammed 47:31
- Muhammed 47:32
- Muhammed 47:33
- Muhammed 47:34
- Muhammed 47:35
- Muhammed 47:36
- Muhammed 47:37
- Muhammed 47:38
- Feth 48:1
- Feth 48:2
- Feth 48:3
- Feth 48:4
- Feth 48:5
- Feth 48:6
- Feth 48:7
- Feth 48:8
- Feth 48:9
- Feth 48:10
- Feth 48:11
- Feth 48:12
- Feth 48:13
- Feth 48:14
- Feth 48:15
- Feth 48:16
- Feth 48:17
- Feth 48:18
- Feth 48:19
- Feth 48:20
- Feth 48:21
- Feth 48:22
- Feth 48:23
- Feth 48:24
- Feth 48:25
- Feth 48:26
- Feth 48:27
- Feth 48:28
- Feth 48:29
Zuhruf 43:1
ZUHRUF SÛRESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur, 89 âyettir.
Hâ, Mîm. Sûre, bu harflerle isimlendirilmiştir.
Zuhruf 43:2
Apaçık Kitab'a, Kur'ân'a
yemin olsun ki, kendilerine indirilenlere, dilleri ve kullandıkları üsluplarla indirildiğinden apaçıktır. Yahut da ”mühîn" kelimesi, açıklayan anlamında olup mana: ”Sapık yollardan, hidayet yolunu seçip gösteren, din hususunda da ihtiyaç duyulan her şeyi açıklayan bir kitaptır," şeklinde olur. İçinde birçok faydalar bulunan kitaptaki nimetini yüceltmek için O'na yemin etmiştir.
Zuhruf 43:3
Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık. Biz bu kitabı Arap dili ve lügatıyla indirip Arapça bir Kur'an kıldık. Yabancı bir lisanla indirmedik. Arapça Kur'an'ı anlamanız, içindeki ince düzeni ve yüksek manayı kavramanız, kapsadığı beşerin gücünü aşan canlı örneklere vakıf olmanız ve O'nun içinde bulunan nimetin hakkını bilerek, bütünüyle özürleriniz kesilsin diye onu Arapça yaptık. Eğer onu Arap lügatından başka bir dille indirseydik O'nu anlamazdınız.
Zuhruf 43:4
O, şu kitap
katımızda bulunan Ana Kitap'ta Levh-i Mahfuzda
mevcut tur. O Levh-i Mahfuz semavî kitapların aslıdır. Zira semavî kitapların hepsi Levh-i Mahfuz'da, peygamberlerin yanında olduğu gibi sabit olup, oradan alınarak çoğaltılmıştır.
Yüce, kitaplar arasında yüksek değeri, şerefi vardır
ve hikmet dolu bir kitaptır. Çok hikmetlidir, yahut muhkem olup başka bir kitapla nesh ve değişikliğe uğratılamaz.
Zuhruf 43:5
Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an’la uyarmaktan vaz mı geçelim? Yüce Kur'an'ın büyüklüğünü açıkladıktan, ve onu düşünüp, iman etmeleri ve gereğince amel etmeleri için, onların kendi dilleriyle indirildiğini vurguladıktan sonra, durumun bunun aksine olabileceğini reddettikten sonra ”sizi Kuranla uyarmaktan vaz mı geçelim?" yani sizi ihmal edip Kur'an'ı sizden uzaklaştıracak mıyız? Emri, nehyi, vaadi ve tehdidi terk mi edeceğiz? Günahlara aşırı olarak ısrarlı bir şekilde daldığınız için, bu haliniz her ne kadar küfür ve delâlet üzerinde ölünceye kadar başı boş bırakılmanızı, sonra da ebedî azapta kalmanızı gerektirse de, biz rahmetimizin genişliğinden böyle yapmayız. Aksine sizi, güvenilir bir peygamber göndermek, apaçık bir kitap indirmek suretiyle hakka hidayet ederiz.
Katâde şöyle dedi: ”Allah'a yemin olsun ki, şayet Kur'an, bu ümmetin öncekileri O'nu inkâr ettikleri zaman kaldırılmış olsaydı helak olurlardı. Fakat Allahü teâlâ rahmetiyle muamele etti ve Kurân-ı Kerîm’i yirmi küsur sene içerisinde indirmeye devam etti."
Zuhruf 43:6
Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik. Geçmiş asırlarda önceki ümmetlere birçok peygamberler gönderdik.
Zuhruf 43:7
Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı. Kendilerini hak dine davet eden peygamberlere karşı ümmetlerin tutumu daima; yalanlamak, alaya almak olmuştur. Onun için kavminin seni yalanlamasından ve alaya almasından etkilenip üzülmen gerekmez. Çünkü musibet yaygınlaştığında hafifler.
Zuhruf 43:8
Onun için Biz, kuvvetçe bunlardan daha güçlü olanları da helak ettik. Bu aşırı giden kavimden, Kureyşlilerden daha güçlüleri de yok ettik. Bu, peygamber (aleyhisselâm) için bir vaad, onlar için de öncekilerin başına gelenle tehdittir. Önceki ümmetleri ”daha çok güçlü"lükle vasfetmesi, onlar bu haldeyken verilen helak cezasının, bunlar için evleviyetle olabileceğini bildirmek içindir.
Nitekim öncekilerde örneği geçmiştir. Kur'an'da birçok kere onların örnek olabilecek kıssaları zikredilmiştir. Bunlar: Nuh, Âd, Semûd kavimleri ve diğerleridir. Âyette, insan nefsinin zalimliği ve cahilliğinin aşırılığına, Allah'ın da (celle celalühü) lütuf ve kereminin kemaline, Rabliğinin faziletine işaret vardır. Çünkü onlar her ne kadar kötü özelliklerini açığa vurmada, peygamberlerini alaya alıp küçümsemekle çirkin ahlâklarını göstermede aşırı gitseler, hatta onları yalanlayıp öldürmek için seferber olsalar da yine onlar gibi her asırda yaşayan kitlelerde, kendilerine nasihat eden, Allah'a davet eden, onları hidayete yönelten peygamberlerin vârisleri olan muttaki âlimlere karşı aynı şekilde öncekilerin yaptığı gibi yapsalar da Allahü teâlâ onlardan lütuf ve keremle rahmetini kesmemiş, peygamberler gördermiş, kitaplar indirmiş, onları katına çağırmış af ve mağfiretle nimetlendirmiştir. Allahü teâlâ, lütfunun büyüklüğünden kullarını edeplendirmek ve korkutmak için, bâtılda ısrarla devam eden bazı zorbaları da, sonradan gelen insanlar onlardan ibret alsınlar diye helak etmiştir.
Zuhruf 43:9
Ey Rasûlüm!
Yemin olsun ki, onlara: Kavmin olan Kureyşe:
'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye yani yükseklerdeki ve alt tabakalarda ki, cisimleri, kim yarattı diye
sorsan; yaratıcıyı itiraf ederek:
'Onları şüphesiz hükmünde ve mülkünde çok
güçlü olan, yarattıklarının bütün hallerini
her şeyi çok iyi bilen Allah yarattı' derler.
Zuhruf 43:10
O Allah,
size yeri beşik kılmış, yeryüzünde yerleşmeniz için onu size beşik gibi yaymıştır.
Ve
doğru gidesiniz diye o yolları tutarak maksatlarınıza ulaşmanız için veya o yollar üzerinde düşünerek, gerçek hedef olan tevhide ulaşabilesiniz diye
yeryüzünde size yollar yaratmıştır. Din ve dünya işlermiz için yaptığınız seferlerde gideceğiniz yolları yaratmıştır.
Zuhruf 43:11
Gökten bir ölçüye göre suyu indiren O'dur. Bu suyu kullara ve ülkelere faydalı olup zararlı olmayacak bir ölçü ve miktarda indirmiştir.
Biz onunla, bu suyla
ölü memlekete hayat veririz, bütünüyle bitki ve üremeden boş olan, yeri diriltiriz. Memlekette üremenin yok olması, bedenden hayatın yok olmasına benzetilmiştir.
Burada Cenab-ı Hakkın ”Ben" demeyip de ”Biz diriltiriz" demesi, diriltme işinin son derece önemli bir şey olduğunu ortaya koymakta ve bu işin büyüklüğüne işaret etmektedir.
İşte siz de böylece gerçekte yerden bitkinin çıkartılması olan bu diriltme örneği gibi
çıkarılacaksınız. Kabirlerinizden diri olarak çıkarılacaksınız. İnsanların diriltilmesinin ölü bir memleketin diriltilmesine benzetilmesi, mutlak olarak Allahü teâlâ'nın gücüne ve hikmetine delâlet ettiği gibi, aynı şekilde O'nun kıyamete ve diriltmeye de kadir olduğuna delâlet etmektedir.
Yerden bitkileri çıkarmayı diriltme ile, diriltmeyi de çıkarma ile ifade etmek bitkilerin durumunun büyüklüğüne, diriltme işininde basitliğine işaret vardır. Bu da delillendirmenin doğruluğuna hükmedilmesi içindir.
Zuhruf 43:12
O bütün çiftleri yaratmış yani her çeşit mahlukatı yaratmıştır. Hiçbir şey O'nun yaratmasından ve yoktan var etmesinden dışarıda kalmaz.
İbn Abbas (radıyallahü anhümâ)'dan rivayet olunduğuna göre: ”Çiftler: sınıflar, nevilerdir: Tatlı-ekşi, beyaz-siyah, erkek-dişi gibi şeylerdir."
Denildi ki,: ”Allah'ın (celle celalühü) dışındaki her şey çifttir: Üst-alt, sağ-sol, ön-arka, geçmiş-gelecek gibi."
Ve sizin için, karada ve denizde
bineceğiniz gemiler, denizde yüzen gemiler
ve hayvanlar develer ve dört ayaklı hayvanlar
varetmiştir ki, onların sırtına binesiniz, gemilerin ve hayvanların sırtlarına, üzerlerine çıkasmız
sonra da üzerlerine yerleşince Rabbinizin üzerinizde olan
nimetini hatırlayarak: Bineklerin üzerine çıktıktan sonra, nimeti itiraf edip büyüklüğünü düşünerek kalplerinizle Rabbinizin nimetini anlarsınız, sonra da dillerinizle o nimetler için hamdedersiniz. Buna hayret ederek şöyle derdiniz:
'Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Bunlara boyun eğdirmeye güç yetiremezdik. Bizim bu hayvana ve gemiye yaklaşıp onları zaptetmeye güç ve kuvvetimiz yoktur. Kudretiyle, hikmetiyle bunu bizim hizmetimize boyun eğdireni noksan sıfatlardan tenzih, kemal sıfatlarla muttasıf olarak tesbih ederiz. İşte bu, Allahü teâlâ'nın nimetlerini hatırlamanın kemalidir. Zira kendisine nimet verilen kimse, nimeti elde etmekteki acziyetiyle beraber, nimeti itraf etmezse onun değerini, nimet verinin de hakkını bilmez.
Zuhruf 43:13
O bütün çiftleri yaratmış yani her çeşit mahlukatı yaratmıştır. Hiçbir şey O'nun yaratmasından ve yoktan var etmesinden dışarıda kalmaz.
İbn Abbas (radıyallahü anhümâ)'dan rivayet olunduğuna göre: ”Çiftler: sınıflar, nevilerdir: Tatlı-ekşi, beyaz-siyah, erkek-dişi gibi şeylerdir."
Denildi ki,: ”Allah'ın (celle celalühü) dışındaki her şey çifttir: Üst-alt, sağ-sol, ön-arka, geçmiş-gelecek gibi."
Ve sizin için, karada ve denizde
bineceğiniz gemiler, denizde yüzen gemiler
ve hayvanlar develer ve dört ayaklı hayvanlar
varetmiştir ki, onların sırtına binesiniz, gemilerin ve hayvanların sırtlarına, üzerlerine çıkasmız
sonra da üzerlerine yerleşince Rabbinizin üzerinizde olan
nimetini hatırlayarak: Bineklerin üzerine çıktıktan sonra, nimeti itiraf edip büyüklüğünü düşünerek kalplerinizle Rabbinizin nimetini anlarsınız, sonra da dillerinizle o nimetler için hamdedersiniz. Buna hayret ederek şöyle derdiniz:
'Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Bunlara boyun eğdirmeye güç yetiremezdik. Bizim bu hayvana ve gemiye yaklaşıp onları zaptetmeye güç ve kuvvetimiz yoktur. Kudretiyle, hikmetiyle bunu bizim hizmetimize boyun eğdireni noksan sıfatlardan tenzih, kemal sıfatlarla muttasıf olarak tesbih ederiz. İşte bu, Allahü teâlâ'nın nimetlerini hatırlamanın kemalidir. Zira kendisine nimet verilen kimse, nimeti elde etmekteki acziyetiyle beraber, nimeti itraf etmezse onun değerini, nimet verinin de hakkını bilmez.
Zuhruf 43:14
Şüphesiz ki, biz Rabbimize döneceğiz,' diyesiniz. Ölümle döneceğiz demektir. Burada, sefer halindeyken yolcunun temas halinde bulunduğu şeyi düşünmesinin, üzerinde bir hak olduğunu hatırlatma vardır. Böylece yolcu bundan, Allahü teâlâ katına intikal olan büyük yolculuğu hatırlar ve bütün işlerini bu yolculuktaki yaptığı gözlem üzerine bina eder. Başka bir şey düşünmez ve ona ters düşen şeyleri terk eder.
Yolculuğun zaruretinden olarak; bir vasıtaya binip yola çıkmasının hac, akrabayı ziyaret, ilim talebi gibi meşru bir iş için olması gerekir. Aynı zamanda yolculuğun bazı tehlikeleri ve korkulu yönleri de vardır. Hayvana binen yolcunun, hayvanın tökezlemesi veya azgınlaşıp, hırçınlaşmasından emin olmayıp bu şekilde helak olması; gemiye binenin de, geminin parçalanmasından, alabora olmasından, dolayısıyla boğulup ölmesinden emin olmaması gibi. Bundan dolayı yolcunun bir lâhza da olsa Allah (celle celalühü)'dan gafil olmayıp, O'nun huzuruna çıkmaya hazırlıklı olması gerektiği gibi, ölümün kendisine terliğinin bağından daha yakın olduğunu ve teneffüs ettiği her nefesinin de son nefes olabileceğinin idrakinde olması gerekir.
Ebu Rabiâ'nın oğlu Ali'den rivayet olunduğuna göre: ”O Ali (radıyallahü anh)'yi binerken gördü, Ali (radıyallahü anh), binmek için ayağını koyduğunda: ”Bismillah (Allah'ın adıyla)" dedi. Bineğe çıkıp yerleştiğinde: ”Elhamdülillah (Bütün hamdler Allah'adır)" dedi. Sonra da: ”Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis edriz. Yoksa biz buna güç yetiremezdik. Şüphesiz ki, biz Rahibimize döneceğiz." ( Zuhruf: 13-14) dedi. Sonra üç defa hamdetti, üç defa tekbir getirdi, sonra: ”Sen'den başka ibadete lâyık yoktur. Ben nefsime zulmettim, beni affet! Zira Sen'den başka günahları affedici yoktur." dedi ve sonra güldü. Kendisine: ”Ey mü'minlerin emiri! Seni ne güldürüyor?" denildiğinde şöyle dedi: ”Ben Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizi böyle yaptığım gibi yaptığını ve söylediğim gibi söylediğini, sonra da güldüğünü gördüm." Biz de: ”Ey Allah'ın peygamberi! Niçin güldün?" diye sorduğumuzda şöyle buyurdu: ”Rabbimiz azze ve celle kulu: ”Senden başka ibadete lâyık yoktur. Ben nefsime zulmettim, beni affet, zira Senden başka günahları affedici yoktur," dediğinde sevinir ve şöyle buyurur: ”Kulum Benden başka hiçbir varlığın günahları affedemeyeceğini bildi." (1)
Zuhruf 43:15
Onlar, Allah'ın
kullarından bir kısmını, O'nun bir parçası kıldılar. Bunu yapanlar. Araplardan bir takım kabilelerdir. Şöyle dediler: ”Allah (celle celalühü) cinlerle evlendi ve melekler doğdu." Bazıları da şöyle dedi: ”Âyet Benî Muleyh'e reddiyedir. Zira onlar, 'melekler Allah'ın kızlarıdır,' dediler. Mü leyli Huzâa kabilesinden bir kolun adıdır." Burada ”kılmak"; bir şeyle hükmetmek ve ona inanmak anlamındadır. ”Kullar"dan kasdolunan ise, meleklerdir.
Müşrikler, melekleri dişi kabul edip, Allah'a ait bir parça saydılar. Bunu da kızlar olarak tefsir ettiler.
Carullah der ki,: ”Parçayı, 'dişi' diye tefsir etmek, tefsirlerin ortaya koyduğu bidatlardandır. Arapçada böyle bir mana olduğunu iddia etmek ise uydurulmuş bir yalandır..."
Bu fakir de der ki,: ”Cüz yani parça aslında dişi manasına gelmez. Ancak lügatçılar bunu âyetten alarak söylemişlerdir. Çünkü bu, âyette 'dişi' diye tefsir edilen 'çocuk' manasınadır. Çocuğa parça denmesi ise onun, babasından bir cüz olmasından dolayıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz: 'Fâtima bendendir' yani benden bir parçadır, buyurmuştur."
Âyetin manası ise: Müşrikler inanıp hükmettiler. Allahü teâlâ'ya çocuk isnad ettiler. Bu çocuk Allah'ın kullarından olan meleklerden dediler. Yine melekler Allah'ın kızlarıdır dediler. Bunu dilleriyle itiraf edip, kalpleriyle de göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inandıktan sonra, nasıl oluyor da O'nun çocuğu olduğunu söylüyorlar. Doğum ancak cisim özelliklerindendir, Allah (celle celalühü) ise bütün cisimlerin yaratıcısıdır.
Bu âyette, onların cahilliklerine hayret edilmekte ve onların akıllarının eksikliğine dikkat çekilmektedir. Zira onlar Allah'ı (celle celalühü) yaratıkların özellikleriyle vasfetmişlerdir. Âyette bir diğer işaret de çocuğun babasının kulu olmayacağına, meleklerin ise Allah'ın kulları olduğunadır. Böyleyken kızlar nasıl oluyor da kul olabiliyorlar?!
Gerçekten insan apaçık bir nankördür. Nankörlüğü açık olup çok aşırı gider veya nankörlüğünü çekinmeden ortaya koyar. Bunun için de bunları söylerler. Allahü teâlâ'yı onların vasfettiklerinden tenzih ve takdis ederiz.
Zuhruf 43:16
Yoksa Allah,
yarattıklarından kızları kendisine alıp da oğulları size mi ayırıp seçti? Yoksa Allah (celle celalühü) yarattıklarından iki sınıfın en aşağısı olan kızları kendisi için alıp da, iki sınıfın en üstünü olan erkekleri size mi seçti? Farzedin ki, siz çocuk cinsini, ondan münezzeh olan Allahü teâlâ'ya uzaklığı ve imkânsızlığı açık olmakla beraber isnat etmeye cesaret ettiniz; sizde biraz akıl, bir nebze olsun haya yok mudur ki, Allahü teâlâ'nın iki sınıftan en üstün ve hayırlısında, kendisi yerine sizi tercih ederek size verdiğini, kendisine ise en kötü ve alçağını bıraktığını iddia etmeye cesaret edebiliyorsunuz. Bu şekilde ifade edilmesinin sebebi; onlara göre kızlar çocukların en kötüleriydi, bunun için de onları diri diri toprağa gömüyorlardı. Eğer Allah (celle celalühü) kızları kendisine alıp erkekleri kullarına vermiş olsaydı, kulun durumunun Allah'tan (celle celalühü) daha kâmil ve üstün olması gerekirdi ki,; bunu normal akıl kabul etmemektedir.
Zuhruf 43:17
Onlardan biri, Rahmân'a isnad ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, o müşriklerden birisine, Allahü teâlâ'ya denk ve uygun görerek isnat ettiği çocuğun doğumu haber verildiğinde,
hiddetlenerek gam ve kederle dolu olduğu hade
yüzü simsiyah kesilir. Müjdelendiği şeyden dolayı yüzü simsiyah oluverir. Yüz siyahlığının, istememeyi ifade için olması da mümkündür. İşte bu müşriklerin özelliklerindendir. Onlar Allah'ı tanımazlar, O'nun lütfunun, gözüken kahrının altında gizli olduğundan gafildirler. Tevhid ehli ise; müjdeyi nasıl olursa olsun Allah'tan geldiği gibi alır, kabullenirler.
Zuhruf 43:18
Süs içinde yetiştirilen, durumu, süs içinde terbiye olunmak olup, kendi işini tek başına yüklenmekten âciz olan kızları mı isnat ediyorlar?
Müftü Sa'dî şöyle dedi: ”Sanırım takdir, böyle büyük bir iş yapmaya cüret edip isnat ettiler."
Fakat, çekişme ve savaşta genellikle insanın uzaklaşamadığı tartışmada, mücadelede, hasımlaştığı kimseye karşı
yetersiz kalan(kızlar)ı mı (Allah'a isnat ediyorlar?) Onlar erkeğin kadir olduğu gibi, aklının noksanlığından, görüşünün zayıflığından dolayı delilini göstermeye ve iddiasını isbat etmeye güç yetiremez. Bu genelde böyledir, yoksa kadınlardan erkekten daha üstün fesahat sahibi kimseler de vardır.
Ahnef şöyle dedi: ”Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), Hazret-i Osman (radıyallahü anh), Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin sözlerini tam olarak dinledim. Ancak Allah'a (celle celalühü) yemin ederim ki, Hazret-i Âişe'den (radıyallahü anha) daha güzel konuşanını görmedim."
Zuhruf 43:19
Onlar Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların önceden bahsi geçen küfürlerinin, başka bir küfrü de içerdiğini beyan ederek onları korkutmaktadır. O diğer küfürleri de; Allah (celle celalühü) katında en değerli olan ve kulların en üstünlerinden sayılan, varlıkları görüş yönünden en noksan, sınıf olarak da en hasis varlıklara benzetmeleridir. Halbuki çocuk, babasının kulu olamaz. Onun için burada, onların ”melekler Allah'ın kızlarıdır" sözünü yalanlama vardır.
Acaba meleklerin yaratılışlarını mı görmüşler? Allahü teâlâ onları yaratırken hazır bulunup dişiliklerine şahit mi oldular da, onların dişiliğine hükmediyorlar? Bu ancak görmekle bilinebilir.
Burada cahillikleri vurgulanıp onlarla alay edilmektedir. Onlar bunu sadece babalarından işitmişlerdir, onlar da yalancı cahillerdir.
Âyet müneccimleri ve birçok işlerde göz boyayan hikmetçileri de yalanlamaktadır. Çünkü onlar kısır akıllarıyla gayba hükmetmeye yeltenmişlerdir.
Katip İ'mad şöyle dedi: ”582. hicri senesinde bütün ülkelerdeki müneccimler Şaban ayında 6 yıldızın terazi burcunda toplanmasıyla fırtına felâketi olup dünyanın yok olacağı üzerinde birleşerek bununla Rum ve Acem krallarını korkuttular. Onlar da mağaralar kazmaya başlayıp oralarda su ve erzak depolayarak hazırlandılar. Müneccimlerin Âd kavmini helak eden fırtına gibi rüzgârın olacağını tayin ettikleri gece gelince biz sultanın yanında oturuyorduk, mumlar da yanıyor hiç hareket etmiyordu. Biz o gece kadar durgun bir gece görmedik."
Onların bu şahitlikleri yazılacak bu şahitlikleri amel defterlerinde bulunacaktır. Melek, onların melekler aleyhindeki şahitliğini yazacaktır.
Ve sorguya çekileceklerdir. Kıyamet gününde şehadetlerinden sorgulanacaklardır. Bu bir tehdittir.
Müftü Sa'dî şöyle dedi: ”Müstakbel ifadesinin kullanılması, onların söylediklerinin yazılmasından önce tevbe etmeye yönelmelerini sağlamak içindir."
Âyette, Allahü teâlâ'nın kullarına mühlet verdiğine, affın ihsanın O'nun için yok etmekten, intikam almaktan daha sevimli olduğunu kullarının görmeleri, küfür ve isyanlarından tevbe edip dönmeleri için dünyadayken ansızın onları yok etmediğine işaret vardır.
Zuhruf 43:20
Ve dediler ki,: 'Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık.' Onların küfürlerinden başka bir türü beyan etmektedir. Meleklere tapan müşrikler şöyle dediler: ”Eğer Rahman, bizim meleklere tapmamızı istememiş olsaydı bizi onlara tapmaktan menederdi, biz de tapmazdık." Bu söyledikleriyle, yaptıklarının hak olup Allahü teâlâ tarafından razı olunduğunu ve onların bunu, kötülüğünü kabul etmekle beraber Allah'ın dilemesiyle yaptıklarını vurgulamak istiyorlar. Onların bu bâtıl sözleri iki temele dayanıyor: Birincisi, meleklere tapmaları Allah'ın dilemesiyle olmaktadır. İkincisi, Allah tarafından razı olunduğuna göre tapmak gerekmektedir. Onlar ikincide hata etmişlerdir. Şöyle ki,; dilemenin ne olursa olsun her iki taraf için de olması mümkün olan şeyler arasında rızaya ve kızmaya itibar etmeksizin tercih yapmaktan ibaret olduğunu bilememişlerdir. Bunun için Allah'ın şu sözüyle cahillikleri ortaya konmuştur:
Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onların bunu, mutlak dileme ile değil, razı olma dilemesiyle yaptıklarını söylemelerinin bir dayanağı yoktur. Zira her şeyin mutlak iradeye bağlı olduğunu ifade eden sayılamayacak kadar çok âyetler vardır.
Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Fakir (müellif) şöyle söylüyor: ”Dilemenin" Allah'a isnadı mü'minden sadır olursa iman ve tevhiddir. Yoksa küfür ve şirktir. Çünkü bu isnad inattan, asabiyetten ve işin hakikatini bilmemezlikten kaynaklanmış olur ki, buna itibar edilmez."
Bundan sonra onların nakil cihetinden de hiçbir dayanaklarının olmadığını isbata geçilerek şöyle denildi:
Zuhruf 43:21
Yoksa Biz onlara bundan önce bir kitap verdik de... Kur'an veya Rasûlden önce yahut iddialarından önce onların Allah'tan başkasına tapma ve meleklerin de O'nun kızları olduğuna dair olan iddialarının doğruluğunu belirten bir kitap verdik de
ona mı sarılıyorlar, dayanıyorlar?
Zuhruf 43:22
Hayır! Onlar: 'Sadece biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, etrafında birleşilmiş bir din üzerinde bulduk.
Biz de onların izinde gidiyoruz,' derler. Aklî ve naklî bir delil getiremediler. Aksine kendileri gibi cahil olan babalarını taklit etmekten başka dayanaklarının olmadığını itiraf ettiler.
Burada ”delilsiz olarak başkasının sözünü kabul etmek" demek olan taklit, kötülenmektedir.
Zuhruf 43:23
İşte böyle! Senden önce hangi memlekete uyarıcı göndermişsek delil getirmedeki acziyetlerinde, taklide sarılmalarında olduğu gibi onlara Allah'ın azabından kavmini korkutan bir peygamber gönderdiğimizde
mutlaka oranın varlıklıları, zorbaları:
'Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine, yollarına ve yaptıklarına
uyarız,' derlerdi. Âyet, taklidin onlar arasında eski bir sapıklık olduğunu, geçmişlerinin de ondan başka bir dayanaklarının olmadığını açıklıyor.
Âyetteki sözü, sadece varlıklılara tahsis etmesi, refah içinde yaşamanın ve serbestlikten hoşlanmanın onların araştırmayı bırkakıp taklide yönelmelerine sebep olduğunu izah içindir. Varlıklılardan kastolunan; zenginler dünyadaki nimetin ve yaşama genişliğinin kendilerini azdırıp âhiret nimetini unutturduğu liderlerdir. Bunların içine, şehvetlere dalan, dinin gereksinimlerinden olan düstur ve kanunlardan nefret duyanların hepsi girer.
Akıllı kimsenin doğruluk üzerine olanların izlerini takip etmesi ve kesin ilim erbabı gibi anketini kazanması gerekir.
Zuhruf 43:24
Babalarını taklit hastalığına kapıldıklarında ümmetlerine uyarıcı olarak gönderilenlerden her biri:
'Ben size babalarınızı üzerinde bulduğunuz doğruluktan hiçbir nasibi olmayan sapıklık içinde bulduğunuz halden,
dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı yine babalarınızla olursunuz?
deyince dediler ki,: 'Doğrusu biz seninle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.' Her millet kendi uyarıcısına: ”Biz, seninle gönderilen şeyi, bizim üzerinde bulunduğumuz dinden daha doğru olsa da inkâr ediyoruz. Babalarımızın dininde sebat edeceğiz, ayrılmayacağız" dediler.
Burada, inkâr ve sapıklıkta babalarını taklit etmekte ısrarlı olduklarını itiraf, uyarıcının da onların bu hususta düşünüp araştırma yapmalarından ümidini kesmesini, tespit vardır.
Zuhruf 43:25
Biz de onlardan intikam aldık. Çünkü onların esaslı bir özürü kalmamıştır.
Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu? Bahsedilen milletlerden yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bak ve kavminin seni yalanlamasından dolayı üzülme. Çünkü Allah onlardan ”intikam alıcı", ”kahredici", ”yakalayıcı" isimleriyle öç alacaktır.
Ali (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Mutlu kimse başkasından ibret alandır."
Zuhruf 43:26
Bir zaman İbrahim..., Ey Rasûlüm Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)! İbrahim’in ateşten çıktıktan sonra söylediği sözün zamanını kavmin olan Kureyşe hatırlat ki, Azer ismiyle meşhur olup put yapan
babasına ve kavmine şöyle demişti: 'Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Kavmi, delil kullanma yolunu tutsunlar diye veya illa taklit etmeleri gerekiyorsa genelde delil peşinden gitmeleri için, o sağlam delile sarılmıştır. Ayetin manası; ben sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağım, demektir.
Zuhruf 43:27
Ancak beni yaratan müstesnadır. Fakat beni yaratandan uzaklaşmam. Ben yalnız O'na ibadet ederim.
O, beni doğru yola iletecektir.'
O, beni doğru yol üzerinde daima sabit tutacaktır.
Zuhruf 43:28
O bu sözü, İbrahim (aleyhisselâm): ”Ben sizin taptıklarınızdan uzağım Ancak beni yaratan müstesnadır. O, beni doğru yola iletecektir." sözünü bir ifade olarak bıraktı. Zira bu, Allah'tan başka ibadete lâyık ilâh yoktur, demektir.
Ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, bu sözü, Allahü teâlâ'nın haber verdiği gibi zürriyetine vasiyet ederek bırakmıştı. ”Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti, Yakup da..." (Bakara: 132)
Bahsedilen söz, ateşten çıktıktan sonra söylediği sözdür. Bu miras bırakma çocuklar büyüdükten sonra olmuş, onlar arasında her nesilde Allah'ı birleyen bulunmuş, kıyamete kadar da O'nun birliğine ve tekliğine çağrı devam edecektir.
Belki dönerler. Bu sözü, ardından geleceklere ve ona tabi olacaklara devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, onlardan şirk koşmakta olanlar Allah'ı bir kabul edenlerin duasının bereketiyle bu hak dine dönerler.
Zuhruf 43:29
Doğrusu bunları da, umduğu olmadı ama ben bunlardan yani Mekkelilerden peygamberle aynı zamanda yaşayanları da
atalarını da ömürlerini uzatmak ve nimet vermek suretiyle geçindirdim. Onlar da bu verilen mühlete aldanarak şehvetler içine gömüldüler ve tevhid sözünü unuttular.
Kendilerine hak Kur'an-ı Kerim
ve onu açıklayan bir peygamber peygamberliği açık olan, onu parlak mucizelerle destekleyen yahut tevhidi apaçık deliller ve âyetlerle izah eden bir peygamber
gelinceye kadar geçindirdim.
Zuhruf 43:30
Fakat kendilerine hak gelince: Yani kendilerini içinde bulundukları gafletten uyandırmak ve tevhide çıkarmak için hak gelince inkârlarım arttırıp azdılar ve önceki küfürlerine hakkı inkâr edip onunla alay etmeyi de ekleyerek şöyle dediler:
'Bu hak ve Kur'an
bir büyüdür. ”Büyü"; bâtılı hak suretinde göstermektir.
Biz onu tanımıyoruz,' dediler. Kur'an'a büyüdür diyerek inkâr ettiler.
Zuhruf 43:31
Ve Mekkeliler
dediler ki,: 'Bu Kur'an iki şehirden yani Mekke'de Mahzum kabilesinden Velid b. Muğîre, Taifte Sakif kabilesinden Urve b. Mes'ud gibi makam ve mal yönünden
bir büyük adama indirilseydi olmaz mıydı?' Onlar bu ağır sözü, onun Kur'an oluşunu itiraf ettikten sonra adı geçen liderlerine değil de Peygamber Efendimize indirilmesini çekemediklerinden söylemediler. Aksine onun Kur'an olmadığını vurgulamak için söylediler. Onlara göre, eğer Kur'an olsaydı bu iki adamdan birine inmesi gerekirdi. Zira itikatlarına göre peygamberlik yüce bir makam olduğundan ona ancak mevki ve mal yönünden yüksek bir yere sahip olan kimse lâyık olabilirdi. Fakat onlar büyüğün, ancak Allah'ın büyülttüğü, dünya ve âhirette kadrini yücelttiği kimse olabileceğini, yoksa insanların büyülttüğü kimsenin olamayacağını idrak edemediler. Onlara göre nice büyük kimse vardır ki, Allah katında hakirdir. Aksi de aynı şekilde onlara göre nice hakir kimse vardır ki, o da Allah katında büyüktür. Allahü teâlâ rahmetini dilediğine tahsis eder, peygamberliğini de kime vereceğini ancak O, bilir.
Zuhruf 43:32
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Bu itirazda onların cahillikleri vurgulanarak tutarsızca hükmetmelerinden hayret edilmektedir. Rahmetten, peygamberlik kastedilmiştir. Yoksa peygamberlik ve elçi gönderme anahtarları onların elinde de onu diledikleri kimseye onlar mı veriyorlar?
Dünya hayatında birtakım maslahatlara ve hikmetlere dayanan irademizin getirdiği paylaştırmayı yaptık. Onların paylaştırma işini düzenlemekten âciz kalacaklarını, Bizim için ise bunun kolay olduğunu bildiğimizden dolayı bu işi onlara yüklemedik ve
onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Onların geçim sebeplerini Biz paylaştırdık. Geçimlik, insanın gıdalanması, bedenini sağlıklı olarak ayakta tutmasını sağlayarak yaşadığı şeydir. Geçim, canlılara özel bir yaşam olup bu da hem helâli hem de haramı kapsar. Hulâsa onların rızıklarını aralarında Biz paylaştırdık. Peygamberlikten daha kolay olmasına rağmen onlara bırakmadık, kaldı ki, din işini onlara bırakalım. Rızık meselesinden daha üstün ve büyük olan peygamberlik seçimini nasıl olur da onlara bırakabiliriz?
Birbirlerine iş gördürmeleri için birtakım ihtiyaçlarında birbirlerini kullanmaları için zenginler servetleriyle ücret vermek, fakirler de çalışmak suretiyle işlerini gördürürler. Böylece biri malıyla, diğeri de çalışmasıyla birbirlerine geçimlik sebebi olurlar ve dünyanın düzeni tamamlanır. Bu şekil paylaştırma, servet sahibinin kemalinden sıkıntılının da eksikliğinden dolayı değildir.
Kimini ötekine derecelerle hikmetinin gerektirdiği şekilde zayıf-kuvvetli, fakir-zengin, hizmetçi-efendi, lider-halk gibi farklı derecelerle rızıkta ve diğer yaşam koşullarında
üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, peygamberlik ve onu takip eden dünya ve âhiret saadeti,
onların biriktirdikleri şeylerden, o inkarcıların toplamakta oldukları geçici dünya metamdan
daha hayırlıdır. Büyük, bu yüce rahmetle rızıklandırılan kimsedir, yoksa büyüklük, zannettikleri gibi hakir ve alçak şeyleri toplamakta değildir.
Zuhruf 43:33
Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olma (tehlikesi) bulunmasaydı, eğer kâfirleri dünya sevgisiyle nimet ve genişlik içinde görüp bunu onlarda bir üstünlük sanarak insanların birleşip küfürde tek bir ümmet olmayı arzulamaya meyletmeleri endişesi olmasaydı
Rahmân'ı inkâr edenlerin Allahü teâlâ'nın diğer bir âyette: ”...İşte onlar yaratılmışların en şerlisidir." (Beyyine: 6) buyurduğu gibi onlar da yaratılmışların en kötüsü ve alçağı olduklarından
evlerinin gecelemek için yapılmış girişi tek taraftan olan binalarının
tavanlarını ve çıkacakları, yükseklere ve terasa çıkabilecekleri
merdivenleri gümüşten yapardık.
Zuhruf 43:34
Evlerinin... Evlerini tekrar zikretmesi, konunun daha çok açıklık kazanması içindir.
Kapılarını ve üzerine yaslanacakları, dayanacakları
koltukları da üzerine oturulan her şeyi
(hep gümüşten yapardık.)
Zuhruf 43:35
Ve onları zinetlere boğardık. Yani her türden değerli, nakışlı süslere ki, altın da şu âyette geçtiği gibi zînettir: ”...Yahut senin altından bir evin olsaydı..." (İsrâ: 93)
Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Detaylı özellikleri anlatılan bütün bu evler ancak dünya hayatında faydalanılan macera ve pişmanlıktan başka hiçbir sürekliliği olmayacak olan şeylerdir.
Âhiret ise, hiçbir açıklamanın yeterli olamayacağı çok çeşitli nimetleriyle beraber
Rabbinin katında, Allah'ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur. Küfür ve isyanlardan sakınanlar içindir.
Eğer şöyle denilirse: Allahü teâlâ'nın açıkladığı gibi kâfire nimetlerin kapılarını açarsa bu, insanların küfürde birleşmelerine neden olur, öyleyse insanların İslâmda toplanmalarına sebep olabilecek bu şeyi Müslümanlar için niçin yapmadı? Cevap şudur: Çünkü insanlar böyle bir durumda İslâmda sadece dünya menfaatini elde etmek gayesiyle toplanırlardı. Bu ise ancak münafıkların imanıdır. Bundan dolayıdır ki, hikmet gereği Müslümanların hali sıkıntılı kılınmıştır. Böylece İslama giren herkes delile tabi olarak, Allah'ın rızasını arzulayarak girmiştir. Böyle olduğundan sevabı büyük olmuştur. Çünkü kişinin sevabı ihlâsına ve niyetine göredir.
Terğîb şerhinde şöyle söylenmiştir: ”Eğer denilirse ki,; Allahü teâlâ'nın peygamberi için fakirliği seçmesinde ve onun da (sallallahü aleyhi ve sellem) o fakirliği şu sözünde belirttiği gibi kendisi için arzulamasındaki hikmet nedir? ”Eğer ben dileseydim Rabbime duâ ederdim, O da bana kral, Kisra ve Kaysere verdiği gibi verirdi." Cevabı birçok yönden şöyle olur:
Birincisi; o eğer zengin olsaydı birtakım topluluklar ona dünyalık arzusuyla iman ederlerdi. Onun için Allahü teâlâ ona fakirliği seçti ki, ona tabi olmak isteyen herkes âhireti arzulayarak tabi olsun.
İkincisi; denilmiştir ki, Allahü teâlâ'nın ona fakirliği seçmesi, fakirlerin gönülleri hoş olsun ve her fakir fakirliği ile zenginin lehine olan şeylerle avunduğu gibi teselli bulsun diyedir.
Üçüncüsü; denildi ki, onun fakirliği Allah katında dünyanın ne kadar basit olduğunun bir göstergesidir. Nitekim Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Eğer dünyanın Allah katında bir sivrisineğin kanadı ağırlığında değeri olsaydı hiçbir kâfire oradan bir yudum su içirmezdi."(2)
2- Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Tirmizî şöyle dedi: Hasen garip hadistir.
Dünyanın Allah katında basit olmasının manası, dünyanın bizatihi gaye olması için değil asıl gayeye ulaşılmasında bir yol olarak Allahü teâlâ tarafından yaratılmış olmasıdır. Allah orasını sefer ve deneme diyarı kılmıştır. Yoksa yapılanların karşılığının verileceği ikamet diyarı yapmamıştır.
Zuhruf 43:36
Rahmân'ı zikretmeyi görmezlikten gelene... ”Zikir'den murad Kur'andır. Rahmana nispet edilmesi, onun Allah'tan umuıfıî bir rahmet olduğuna işarettir. Ayetin manası, kim körlük yaparak Kur'an'dan yüzçevirirse, yahut dünya hayatının debdebesiyle aşırı bir şekilde meşgul olmak suretiyle geçici şehvetler ve saadetler içine dalarak Rahmanın zikrinden uzak durursa
yanından ayrılmayan devamlı bir şekilde ona vesvese verip aldatmaya çalışan, ona hidayet yerine körlüğü, güzellik yerine de çirkinliği süsleyen
bir şeytanı musallat ederiz. Onu, ona yakıştırırız, kabuğun yumurtayı kuşattığı gibi onu kuşatıp sarar.
Zuhruf 43:37
Şüphesiz bu şeytanlar, herbiri körlük yapanlara musallat edilen bu şeytanlar
onları doğru yoldan Kur'ân'ın çağırdığı, tutulması gereken apaçık yoldan
alıkoyarlar, arkadaşlık yaptıkları kimselere engel olurlar da
onlar da kendilerinin yani şeytanların
doğru yolda olduklarını sanırlar. Yoksa onlara tabi olmazlardı. Yahut körlük yapanlar kendilerini hidayet üzere doğru yolda sanırlar. Çünkü şeytanların doğru yolda olduğuna inanmak, kendilerinin de aynı şekilde doğru yolda olduklarına inanmalarını gerektirir. Zira tuttukları yolları aynıdır.
Zuhruf 43:38
Nihayet o Bize geldiğinde, şeytanlarla dostluk yaparak, yüzçevirerek, bâtıl belâsında yaşamaya devam edenler nihayet kıyamet günü herbiri arkadaşıyla Bize geldiğinde
arkadaşı şeytana hitabederek:
'Keşke benimle senin aranda dünyada
doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı! Doğu ile batı birbirlerinden uzaklaşsaydı da seni tanımasaydım!
Ne kötü arkadaşmışsın,' der. Sen dünyada ne kadar kötü arkadaşmış sın, bugün de ne kötü dostsun.
Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Kâfir diriltildiği zaman şeytanlardan olan arkadaşıyla eşleştirilir ve meleğin cennete girinceye kadar mü'mini bırakmadığı gibi o da ateşe varıncaya kadar onu bırakmaz."
Zuhruf 43:39
Zulmettiğiniz için dünyada o şeytanlara inkâr ve isyanlarda uyarak kendinize zulmettiğiniz için
bugün (pişmanlık) size hiçbir fayda vermeyecektir. Bu, o zaman Allah tarafından onlara azarlama ve serzeniş olarak söylenecek olan sözün hikâyesidir. Yani bugün onların dünyadayken sizden uzak olmalarını temenni etmeniz size hiçbir fayda vermeyecektir.
Şüphesiz ki, bu azapta ortaksınız. Çünkü sizin hakkınız, dostunuz olan şeytanlarınızla beraber dünyada sebebinde ortak olduğunuz gibi şimdi azapta da ortak olmanızdır. Şu manada olması da caizdir; sizin gibi dünyadaki dostlarınızın da azap olunması, sizin öfkenizi yatıştırmayacaktır. Her ne kadar onlara şu sözünüzle: ”Ey Rabbimiz onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden kov" (Ahzâb: 68) ve benzerleriyle öfkenizi yatıştırmak için beddua etseniz de yatıştıramayacaksınız.
Zuhruf 43:40
(Ey Rasûlüm!)
Sağırlara sen mi işittireceksin? Kalp kulağını yitirmiş kimseye işittiremezsin.
Yahut körleri, gözlerini kaybetmişleri
ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin? Apaçık sapıklıkta olduğu herkese aşikâr olanı ve Allah'ın ezelî ilminde sapıklık üzerine öleceği belirlenmiş olanı sen mi doğru yola erdireceksin?
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kavmini davette kendini yoruyordu. Onlar ise gördükleri peygamberlik nişanelerine karşı körlüklerini, Kur'an'ın açıklamalarına karşı da sağırlıklarını arttırıyorlardı. Bunun üzerine bu âyet indi. Âyet onların sapıklığa gömülmelerinden ve inkârlarında direnmelerinden sonra hâlâ onları doğru yola götürebilmeye peygamberin gücünün olabileceğini hayretle inkâr etmektedir. Öyle ki, onların hayatları, sağırlıklarına yakın bir körlük olmuştu. Peygamber de sanki onları yola getirecekmiş gibi ısrarla davet ediyordu.
Zuhruf 43:41
Biz seni alıp götürsek de, senin ve müminlerin kalbindeki öfkeyi söndürmek için onlara yapacağımız azabı sana göstermeden önce senin ruhunu alarak öldürsek de
yine onlardan intikam alırız, kesinlikle dünya ve âhirette öç alırız.
Zuhruf 43:42
Yahut onlara vaadettiğimiz azabı sana gösteririz. Yahut biz onlara vaadettiğimiz azabı, sana göstermek istersek gösteririz.
Çünkü Bizim onlara gücümüz yeter. Bizden kaçamazlar. Onlar bizim güç ve kuvvetimiz altındadır.
Âyette, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayattayken veya öldükten sonra Allah'ın, onu inkâr edenlerden ve düşmanlarından intikam alacağı, O'nun onlardan Bedir'de olduğu gibi bir vasıtayla veya Ebû Bekir (radıyallahü anh) zamanında olduğu gibi vasıtasız olarak öç almaya kadir olduğu belirtilerek teselli edilmektedir. Nitekim bir hadiste: ”Allahü teâlâ bir ümmet hakkında hayır istediğinde o ümmetin peygamberini onlardan önce öldürüp alır ve onu onlar için bir öncü, faydalanılacak sevap azığı yapar. Bir ümmet için de azabı isterse peygamberi hayattayken hoşnut olması için gözünün önünde ona isyan edip yalanladıklarından onları helak ederek azaplandırır," buyurulmuştur.
Dediler ki,; ”Peygamberimizden başka bütün peygamberler ümmetlerinin azabını gördüler. Ancak Allahü teâlâ Peygamberimize ikram olsun diye ümmeti hakkında ona hoşnut olacağından başka bir şey göstermedi ve şiddetli belâlarla azabı sonraya bıraktı."
Zuhruf 43:43
Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Sen sana vaadedilen şeyi hemen versek de veya onu âhirete tehir etsek de Kur'an'a, hükümlerine riayet ederek sımsıkı sarıl.
Şüphesiz sen, doğru yoldasın. Eğriliği olmayan dosdoğru tevhid yolunda, İslâm dilimdesin.
Zuhruf 43:44
Şüphesiz bu Kur'an yani sana vahyolunan Kur'an, özel olarak
sana ve, genel olarak da
kavmine yani ümmetine
bir öğüttür, büyük bir şereftir. Nitekim bir hadiste şöyle gelmiştir: ”Her şeyin öğündüğü bir şerefi vardır. Benim ümmetimin öğündüğü güzelliği ve şerefi de Kur'andır." Kavimden maksat, Mücahid’in söylediği gibi ümmettir. Bazıları da Kureyşten olan kavmine bir öğüttür, dediler. Zira şöyle denilmiştir: Bu yüce kitabı Allah onlardan bir adama indirdi, sonra da peygamberini kavmiyle beraber aynı yerde topladı ve dedi ki,:
Yakında (ondan) sorguya çekileceksiniz. Kıyamet gününde hakkını eda edip etmediğinizden, tazimde bulunup bulunmadığınızdan, onunla rızıklamp rızıklanmadığmızdan ve bütün milletler içinde sizin içinizden gönderilme hususiyetine şükredip etmediğinizden sorguya çekileceksiniz.
Zuhruf 43:45
Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor. Anlamı, onların ümmetlerine ve din bilginlerine sor. Sorulan şeyin elçilerin ağızlarından çıkanın aynısı olduğuna, yoksa onların ümmetlerinin ve bilginlerinin kendi kendilerine söyledikleri şeyler olmadığına dikkat çekmektedir.
Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar yapmış mıyız? Onların milletlerinden bir millette Bizim putlara tapmaya dair bir hükmümüz geldi mi acaba? Maksat, peygamberlerin tevhid inancında birleştiğini şahit tutarak, kendisinin icad ettiği bir bid'at olmadığına dikkat çekmektedir. Ancak böyle olsaydı ona düşman olunur, yalanlanırdı. Zira bu tür sonradan icad edilip getirilen şeyler yalanlamaya ve muhalefete götüren en kuvvetli unsurlardır.
İbn Şeyh şöyle dedi: ”Sorgulama karmaşıklığı gidermek içindir. Yoksa Allah'ın Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan şüphe etmiyordu. Hitap onadır ama kastolunan başkasıdır."
Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Bu âyet indiğinde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki,: 'Onda şüphe, eden ben değilim, onu soran da ben değilim.'
Zuhruf 43:46
Yemin olsun Biz Mûsa'yı âyetlerimizle Peygamberliğinin doğruluğuna delâlet eden dokuz mucizeyle
Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına göndermiştik de... Kavminin büyüklerine, ileri gelenlerine göndermek, alt tabakada olanlara da göndermektir. Çünkü onlar ileri gelenlere tâbi olurlar.
Mûsa onlara:
'Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rabbinin size
elçisiyim' demişti.
Zuhruf 43:47
Mutlu olmaları, azgınlıklarını bırakıp faydalanmaları için
onlara âyetlerimizi getirince bunlara, bu âyetlere
gülüvermişlerdi. Onlarla alay etmişler ve ilk gördükleri anda yalanlamışlar, içeriğini düşünmemişler, zulmederek, kibirlenerek: ”O büyü ve hayaldir" demişlerdi.
Zuhruf 43:48
Onlara gösterdiğimiz her bir âyet, mucizelerden her biri
diğerinden daha büyüktü. Azabın daha büyük olması için, önceki mucizeden daha büyüktü. Mealde ”diğerinden" diye tercüme ettiğimiz bölüm âyette ”uhtihâ" şeklinde geçmektedir. ”Uht" kız kardeş demektir. Mucizelerden birbirinin kardeşi diye bahsedilmesi; doğrulukta birleşmeleri ve her birinin diğerine benzemesi yakını ve dostu misali olmasındandır. Maksat, onların hepsini büyüklüğün doruğu ile vasfetmektir.
(Doğru yola) dönsünler diye içinde bulundukları inkârdan dönmeleri için
onları azaba uğrattık. Onları kuraklık, tufan, çekirge, kan, vb. belâlarla cezalandırdık.
Bu âyetler Mûsa (aleyhisselâm)'nın doğruluğunu ifade eden mucizeler ve deliller, kâfirler için de kötülüklerden men ettirici bir azap olmuştur. Allah'ın kulluğuna, ancak felâket ve şiddet zincirleriyle çekilmek suretiyle gelmek, insan karakterinin cahilliğindendir.
Zuhruf 43:49
Bunun üzerine Firavun ve kavmi, beşerî güçlerin azaba dayanmaktan daraldığı her defasında
dediler ki,: 'Ey büyücü! Sana verdiği ahd sebebiyle bizim için Rabbine duâ et. Onlar bu hallerinde bile, duâsıyla azabın kaldırılmasını istedikleri zaman, aşırı kibirlerinden, ahmaklıklarından veya aşırı şaşkınlıklarından, ona büyücü demeye alıştıklarından sürçü lisan ederek; ”ey büyücü" diye haykırdılar.
Hasan-ı Basrî'den rivayet olundu ki,: ”Onlar bunu alay ederek söylemişlerdir."
Ayette geçen ”ahid" esasen; tavsiye etmek, bir şeyi korumak, bir şeyi her halinde takip edip gözetmek manalarına gelir. Buradaki mana; Allah'ın sana verdiği, peygamberlik ahdiyle veya senin duanı hemen kabul edeceğine, yahut doğru yola girenlerden azabı kaldıracağına dair sözüne binaen bizden azabı kaldırması için, Rabbine duâ et, demektir.
Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.' Senin duanla azap bizden kaldırıldığı taktirde kesinlikle iman edeceğiz. Bu vaadlerini, duâ etmesi şartına bağladılar. Onun için de peygamberliğe, gerçek olması kaydıyla değindiler ve ”senin Rabbine" dediler, ”Rabbimize" demediler. Çünkü O, iman ettikten sonra ancak Rableri olabilir. Zira onlar Firavun'un Rab olduğunu söylemektedirler.
Zuhruf 43:50
Fakat Biz onlardan Mûsa (aleyhisselâm)'nın duâsıyla
azabı kaldırınca sözlerinden dönüverdiler. Hemen gecikmeden ahdi bozuverdiler. İnkârlarına dönerek üzerinde ısrarla devam ettiler. Sözlerini bozunca da lanetlendiler. İleride geleceği gibi boğulmak, onların lanetlenmelerinin izlerindendir.
Akıllı kimsenin ahdine vefa göstermesi gerekir.
Zuhruf 43:51
Firavun kendisi veya seslenmesini emrettiği biri vasıtayla
kavmine seslendi. Toplandıkları bir yerde onların arasında durarak, azabın onlardan kaldırılmasından sonra iman etmelerinden korkarak
ve kibirlenerek
şöyle dedi: 'Ey kavmim! Mısır mülkü -Mısır uzunluğu ve genişliği 40'ar fersah ölçülerinde bir yerdir, Fethu'r-Rahman isimli kitapta: ”Mısır, Nil boyunca İskenderiye'den Asvan şehrine kadar yerin ismidir." Asvan, Mısır'ın Saîd bölgesinde (güneyde Sudan sınırına yakın olan bölge) bir şehir-
ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Köşkümün altından veya emrimle akıp giden su ırmakların sahibi ben değil miyim? Hariydetü'l-Acâib isimli kitapta: ”Dünyada Nil nehrinden daha uzun bir nehir yoktur," denilmektedir.
Hâlâ bu hali
görmüyor musunuz? Bununla mülkünün büyüklüğünü kastediyordu. Firavun bu nehirleri gücüyle kendisinin akıttığını iddia ediyordu.
Zuhruf 43:52
Yoksa ben, bu mülk ve genişlikle...Üstünlüğün sebeplerini ve hayırlılığının esaslarını saydıktan sonra sanki şöyle dedi: ”Sizin yanınızda benim daha hayırlı olduğum sabit oldu mu? ”
Kendisi zayıf hakir
ve neredeyse sözünü anlatamayacak, dilindeki tutukluktan dolayı sözünü açıklayamayacak
durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim? Bu halde bulunan kimse nasıl olur da peygamberliğe, elçiliğe lâyık olabilir? Firavun, bu sözüyle, Hazret-i Mûsa'nın, hükümdarlık şahsiyetinden ve sayesinde güç bulup kuvvetlendiği siyasetten yoksun olduğunu kastetmektedir. Nitekim Kureyşliler de böyle demişti: ”Bu Kur'an iki şehirden bir büyük adama indirilseydi olmaz mıydı?" (Zuhruf: 31)
Bu, hattı zatında erkeklerin vasıflandığı fasihlik ve etkili konuşma hallerine işarettir. Peygamberlerin hepsi fasih ve etkili konuşma kabiliyetine sahipti. Firavun bu sözünü Mûsa'ya, dilinde küçükken ateş korunun değmesi sonucu oluşan tutukluktan dolayı onu insanların gözünden düşürmek için iftira olarak söylemiştir. Bu tutukluk da Mûsa (aleyhisselâm)'dan kaybolmuştur. Nitekim ”Ey Mûsa! Muhakkak ki, istediğin sana verildi." (Tâhâ: 36) âyeti buna delildir.
Konumuz olan âyet, kim Allah'tan başka bir şeyle şereflenme yoluna gittiyse onun ölümü ve helakinin onunla olduğuna işaret ediyor. Nitekim Firavun da Mısır'ın hükümdarlığı ve Nil ırmağının emriyle aktığını söyleyerek üstünlük taslamasından dolayı helaki bunda olmuştur. Aynı şekilde kim bir kimseyi küçük gördüyse o, ona musallat edilmiştir. Nitekim Firavun, Mûsa'yı küçümsemiş; onu konuşması, fakirliği ve dilinin tutukluğuyla ayıplayarak ben daha hayırlı değil miyim demesinden dolayı Allahu teâlâ Mûsa'yı ona musallat edip helakini onun ellerinden yapmıştı.
Zuhruf 43:53
Ona altın bilezikler verilmeli madem ki, Mûsa (aleyhisselâm) elçilik sözünde doğru, niçin onu benim halimden daha hayırlı kılacak olan mülkün anahtarlarını Allah ona atıp vermedi? Altın bileziklerin atılıp verilmesi, anahtar gibi olan mülkün yani hükümdarlığın sebeplerinin verilmesinden kinayedir. Zira onlar bir adamı emir yaptıklarında liderliğinin bilinmesi ve hükümdarlığına alâmet olsun diye onu altın bileziklerle süsleyip boynuna da altından bir kolye geçirirlerdi.
Veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?' Mûsa'nın yanında devamlı onunla beraber olup görevinde ona yardım edecek, destekleyecek, onu tasdik edip doğruluğuna şahitlik yapacak melekler bulunmalı değil miydi?
Zuhruf 43:54
İşte böylece Firavun kavmini hafife aldı, sözle onları hafife alıp onlardan itaatına hafiflikle devam etmelerini istedi. Firavunun karmaşık, hakla batılı birbirine karıştıran bu söylediklerinden maksadı, selim akıl sahiplerinin kabul edip boyun eğmediği hususlarda hafif akla sahip olan bunların ona boyun eğmesidir. O onların kendi emirlerini yerine getirirken cisimlerinin ağır olduğunu kastetmemişti. Veya ozonların hülyalarım hafife aldı. Yani batıl karmaşık birtakım şeylerle iftira edebilecek kadar hülyalarını hafife aldı.
Onlar da ona boyun eğdiler. Aşırı sapıklıklarından ve cahilliklerinden onlara emrettiği şeyde hemen itaat ettiler.
Çünkü onlar yoldan çıkmış kimselerdi. Bunun için de hemen bu azgın fasığa boyun eğdiler.
Zuhruf 43:55
Böylece Bizi öfkelendirdiklerinde Firavun ve kavmi isyan ve inatta aşırı giderek Bizi çok fena kızdırdıklarında -Allah'ın kızması, rızasının aksidir veya intikam almayı dilemesi yahut tehdidini yerine getirmesi veya acıklı şekilde cezalandırması, şiddetle yakalaması, yahut nimeti kaldırarak azaplandırmasıdır.-
Onlardan intikam aldık, onlara intikamımızı ve azabımızı çabuklaştırmayı istedik.
Keşfü'l-Esrâr kitabında, ”onlara cezamızı, azabımızı indirdik," denilir.
Ve hepsini suda boğduk. Kendisine itaat edileni, boyun eğenlerin de hepsini, hiçbirini sağ bırakmaksızın denizde boğarak helak ettik.
Zuhruf 43:56
Onları, sonradan gelecekler için bir ibret ve örnek kıldık. Onları kendilerinden sonra gelecek ve onların yoluna girecek kâfirler için de bir ibret ve öğüt yaptık. İbret almazlarsa onların da başına bu tür azap gel ir. Yahut onlardan ”sizin örneğiniz Firavun ve kavminin misali gibi" denilerek örnekler verilecek acayip bir hikâye yaptık.
Zuhruf 43:57
Meryemoğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca... Bu misâli, Abdullah b. Zib'arî Sehmî vermişti. Bu, Kureyşli şair sahabi Abdullah'ın babası Müslüman olmadan önce Kureyşlilerin azgınlarındandı. Bunu Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ”Siz ve sizin Allah'tan başka idabet ettiklerinizin hepsi cehennem odunudur." (Enbiya: 98) söylemesini iptal etmek gayesiyle bir ölçü ve örnek kullanmak için vermiştir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti Kureyşe okuduğunda onlar bundan çok gücenmişler, onlara ağır gelmiş, sinirlenmişler ve İbn Zib'arî tartışmak gayesiyle şöyle demişti:
"Bu hüküm sadece bizim ilâhlarımız için mi, yoksa bütün ümmetler için de geçerli mi?" Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurdu:
"Bu siz ve sizin batıl ilâhlarınız ve bütün ümmetlerin batıl ilâhları için geçerlidir." Bunun üzerine İbn Zib'arî şöyle dedi:
"Kabe hakkı için ben seninle mücadele ediyorum, Hristiyanlar Mesih'e, Yahudiler Uzeyr'e, Benî Melih kabilesi de meleklere ibadet etmiyorlar mı? Eğer onlar da ateşe atılacaklarsa biz de ilâhlarımızla onlarla beraber ateşte olmaya razıyız."
Bunun üzerine onun kavmi sevinip güldüler ve sesleri yükselmeye başladı.
Senin kavmin hemen bu misâlden dolayı
bağrışmaya başladılar. Rasûlüllah'ın bu örnek karşısında tutulup kaldığını zannederek sevinçlerinden, hoşnutluklarından şamata ve gürültüleri yükseldi ve onlar:
Zuhruf 43:58
'Bizim mabutlarımız mı hayırlı, yani sana göre, zira onlara göre ilâhları İsa'dan daha hayırlıdır.
Yoksa o mu?' dediler. Her halükârda o ateşte olduğuna göre bizim de ilâhlarımızla beraber ateşte olmamızda bir beis yoktur.
Rivayet olunduğuna göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Zib'arî'ye şöyle cevap vermiştir: ”Hayret kavminin lügatini nasıl bilmezsin?! Sen ”mâ" nın akılsız varlıklar için kullanıldığını anlamadın mı?" Bu hadis-i şerifte ”mâ'nın akılsız varlıklar için kullanıldığı açıklanmaktadır. (Enbiya sûresinin 98. âyetindeki ”ve mâ ta'budûne: ”Sizin taptıklarınız" dan maksat da putlardır.)
Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. ”Cede! = Tartışmak"; hasmı maksadından, kendi sözünün doğruluğunu ispat, başkasınınkini iptal ederek vazgeçirmektir. Bu, insafla hakkı ortaya koymak için yapılırsa, ittifakla caizdir. Onlar bu misali sana sadece tartışmak, münakaşa etmek için vermişlerdir. Yoksa hakkı aramak, açıklaman ile de ortaya çıktıktan sonra ona boyun eğmek için vermemişlerdir.
Büyüklerden biri şöyle dedi: ”Eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'sizin ilâhlarınız İsa'dan daha hayırlı' demiş olsaydı, putlarınızın ibadete lâyık olduğunu kabul etmiş olacaktı. Eğer, 'İsâ (aleyhisselâm) sizin ilâhlarınızdan daha hayırlıdır', deseydi, İsa'ya ibadetin caiz olacağını söylemiş olurdu. Eğer 'onlardan hiçbiri hayırlı değil' deseydi İsa (aleyhisselâm)'dan hayrı kaldırmış olacaktı. Onlar bu soruyu, onunla mücadele etmek için ortaya atmışlardı, yoksa öğrenip faydalanmak için sormamışlardı. Nitekim Allah da onların tartışmasının faydalanmak için olmadığını ancak insan nefsinin mücadelesi için olduğunu beyan etmiştir."
Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur. Batılda şiddetle mücadele eden, husumet, tartışma ve muhalefet etme karakteriyle yaratılmışlardır. Çünkü onlar Allah'ın şu sözünden: ”Allah'tan başka ibadet eddikleriniz de..." (Enbiyâ: 98) maksadın, durumun da göstermesiyle putlar olduğunu biliyorlardı. Fakat İbn Zib'arî sözün zahirinden umumîlik ifade edebileceğini görünce tartışmaya meydan buldu. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte : ”Hidayet üzerinde bulunan bir kavim, ancak kendilerine tartışma (kabiliyeti) verildikten sonra saptı" buyurdu, sonra şu âyeti okudu: ”Bunu sana ancak tartışmak için söylediler."
Zuhruf 43:59
O, sadece Meryem’in oğlu İsa (aleyhisselâm) ancak
kendisine nimet verdiğimiz ikramımızla kendisine peygamberlik verdiğimiz veya babasız yaratmakla ninıetlendirdiğimizdir. Yoksa o, Allah'ın oğlu değildir. Zira kul, putlar gibi efendi ve ilâh olamaz.
Ye İsrailoğullarma örnek kıldığımız bir kuldur. Yaygın misâller gibi onun zikrinin de haklı olarak yayılması acaip bir iştir.
Bazı büyükler ”Ve İsrail oğullarına örnek kıldığımız bir kuldur" âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: ”Bizim kendilerini de nimetlendirmemizi arzulayarak kulluğumuza koşmaları için ibret alacakları bir öğüttür."
Zuhruf 43:60
Biz eğer dileseydik, eğer biz dileyip taktir etmiş olsaydık
elbette sizden Havva'nın Âdem (aleyhisselâm)'den, İsa'nın da babasız olarak yaratıldığı gibi âdet olmadığı ve doğurma özelliğine sahip olmayan insan türünün erkekleri olmanızla beraber sizden
yeryüzünde yerinize geçecek, sizden sonra gelen, bıraktığınız çocuklarınız gibi yerinizi alıp halifeler olacak
melekler yaratırdık. Onların vazifeleri gökte tesbih ve takdis etmekle beraber, sizin yapmakta olduğunuz işleri de görmeye başlarlardı. Ancak Rabbani gücün karşısında, durumları bu mesabede olanların ibadet olunmaya lâyık oldukları, yahut Allah'a doğum yoluyla bağlılıkları nasıl düşünülebilir? Yani melekler sizin gibi cisim ve cisim olduklarından dolayı doğum yoluyla yaratılmaları muhtemeldir. Zira cisimler birbirlerine benzerler. Öyleyse bir asla dayanmadan yaratılmaları mümkün olduğu gibi, cisimlerden herbiri için caiz ve mümkün olan şey diğerleri için de mümkündür. Kadîm sıfatıyla muttasıf her şeyi yaratan Allah, bu gibi uygunsuzluk nisbetlerden yücedir. Allah'ın ”Biz eğer dileseydik" sözü, İsa (aleyhisselâm) örneği şeylerin, Allah'ın gücünü gösteren, hiç olmamış yeni tür işlerden olmadığını, Allahü teâlâ'nın bundan daha ilginç, eşsiz; meleklerin erkeklerden doğurulması gibi işleri de yapmaya kadir olduğunu tesbit etmek içindir. Âyet, aynı zamanda meleklerin mabutluk derecesinden aşağıda bulunduklarına dikkat çekiyor.
Zuhruf 43:61
Şüphesiz ki, o, İsa (aleyhisselâm) son zamanda inmesiyle
kıyametin ne zaman kopacağının ilmidir. Kıyametin kopmasının alâmetlerinden biri olup, onun belirmesiyle kıyametin kopmasının yakın olduğu bilinir. İlim olarak isimlendirilmesi; ilmin onunla meydana gelmesinden dolayıdır. Sanki o kıyametin yakınlaşmış olduğu bilgisinin bizzat kendisidir. Yahut İsa (aleyhisselâm)'nın babasız olarak yaratılması veya kıyamette olacak olan olaylardan kâfirlerin en çok inkâr ettiği öldükten sonra diriltilmeyi teşkil eden, onun ölüleri diriltmesi de kıyametin ne zaman kopacağının bilgisi olabilir. Nitekim bir hadiste: ”İsa (aleyhisselâm) Havran ile Gür arasında Kudüs'te bir tepe üzerinde, üzerinde hafif kırmızı iki elbise, saçları yağlanmış elinde bir mızrak olduğu halde iner. Ve o mızrakla deccali öldürür. Sonra da, insanlar sabah namazındayken -bir rivayette de ikindi namazındayken- Beytü'l-Makdis'e gelir, imam geri çekilir.
Ama İsa (aleyhisselâm) onu öne geçirir ve arkasında Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şeriatı üzererine namaz kılar, sonra da domuzu öldürür, haçı kırar, sinagogları- kiliseleri yıkar ve kendisine inananlar dışındaki Hristiyanları öldürür."
Bir hadiste de: ”Peygamberler inanç esaslarında bir, şeriatlarında ise farklı, kardeştirler. Ben İsa (aleyhisselâm)'ya sahip çıkmada başkasından daha lâyıkım, benimle onun arasında hiçbir peygamber yoktur. Ve o indiğinde ilk olarak haçı kıracak, domuzu öldürecek, İslâm uğrunda savaşacak ve sinagoklarla kiliseleri yıkacaktır. ” (5)
5- Hadisin bir kısmını Seyhan (Buharî ve Müslim) tahric etti. Bkz. Camiul-Usûl, 8/523.
Diğer bir hadiste de: ”Sizin içinizde Meryem’in oğlunun âdil bir hakim olarak inmesi yaklaştı. O haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve zamanında İslâmdan başka bütün dinler yok olacaktır. ” (6)
6- Buharî ve Müslim tahric etti. Bkz. Camiu'l-Usûl, 10/327.
Hadisin sonundaki cizyeyi kaldırmaktan murad, kâfirlerden onun alınmasının kaldırılıp, İslâmdan başka hiç bir şeyin kabul edilmemesidir. Nevevî böyle açıklamıştır.
Artık ondan hiç şüphe etmeyin, onun vuku bulacağından hiç şüphe etmeyin
ve Bana uyun. Benim doğru yoluma, şeriatime ve elçime tabi olun.
Bu sizi kendisine çağırdığım
dosdoğru bir yoldur. Doğruya ulaştırıcı yoldur.
Zuhruf 43:62
Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Şeytan sizi Benim yoluma tabi olmaktan engelleyip çevirmesin.
Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Düşmanlığı açıktır. Zira sizin babanızı cennetten çıkarıp, belâya hedef yapmıştır.
Zuhruf 43:63
İsa, açık delillerle, açık mucizelerle veya İncil âyederiyle yahut şeriat hükümleriyle
geldiği zaman demişti ki,: 'Ben size hikmet getirdim, size öğretmek için İncil veya şeriatı getirdim
ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını din işleriyle alâkalı şeyleri
size açıklamak için geldim. Öyleyse bana muhalefet etme hususunda
Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Allah'tan getirdiğim hususlarda bana boyun eğin. Zira bana itaat, Hakka itaattir. Allahü teâlâ buyurdu ki,: Kim elçiye itaat ederse muhakkak ki, Allah'a itaat etmiş olur..." (Nisa: 80)
Zuhruf 43:64
Muhakkak ki, Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin, öyleyse ibadeti ve tevhidi sadece O'na tahsis edin. Bu, İsa (aleyhisselâm)'nın onlara itaat etmeleri için emretmekte olduğu tevhid inancı ve şeriat hükümleri ile kulluk etmeleri hususlarının açıklamasıdır.
İşte bu tevhid ve şeriat hükümleri ile amel edip kulluk etmek,
doğru yoldur.' Bu yolu tutan sapıtmaz.
Zuhruf 43:65
Ama aralarından kendilerine gönderildiği Yahudiler ve Hristiyânlar arasından
çıkan gruplar, birbirleriyle ihtilâfa düştüler. ”Hizip = Grup"; insan topluluğu demektir. Gruplaşan topluluklar ihtilâfa düştüler. Bu ihtilâftan murad, onların İsa (aleyhisselâm)'dan 300 sene sonraki ihtilâfıdır. Yoksa hayattayken olan ihtilâf değildir. Çünkü onlar bunu, İsa göğe kaldırıldıktan sonra ihdas ettiler. Yahudiler ve Hristiyânlar İsa (aleyhisselâm) hakkında gruplaştılar ve Yahudiler şöyle dediler: ”Annesi zina etti, o da zina çocuğudur." Bazı Hristiyânlar: ”İsa Allah'tır," bazıları ise ”Allah'ın oğludur," diğer bazıları da ”Allah, İsa ve annesi ilâhtırlar ve üçün üçüncüsüdür," dediler. Allah, zalimlerin söylediklerinden yücedir. Başka bir grup da ona küfredip peygamberliğini inkâr etmiş, iftirada bulunup onu öldürmek istemişlerdi.
Zalim müşrikler hakkında Allahü teâlâ şöyle buyurdu:
Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline! O, kıyamet günü olup, azabı acı olan gündür.
Zuhruf 43:66
Onlar farkında değillerken bütün insanların amellerine göre cezalandırılacağı
kıyamet gününün kendilerine ansızın dünya işleriyle meşgul oldukları ve o kıyameti inkâr eder oldukları halde beklemedikleri, hazırlıklı olmadıkları bir zamanda
gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Kıyamet kesin olarak onlara geleceğinden sanki onlar onu bekliyor haldeydiler. ”Bağteten" kelimesi, bir şeyin hesap etmedikleri bir yerden kendilerine ansızın gelmesini ifade eder. Âyette ”Onlar farkında değillerken" diye vurgulaması, ”ansızın" sözünün tam olarak bu ifadeyi içermemesindendir. Çünkü bir şeyin ansızın gelmesi onun vuku bulacağının farkına varılması ve hazırlıklı olunmasıyla beraber olabilir. Ama bu vurgulama yapıldıktan sonra ihtimal ortadan kalkmış oluyor, kastolunan da budur.
Akıllı kimseye, azabı acı birgün olan ölüm günü gelmeden önce bütün günahları bırakıp hepsinden tevbe etmesi gerekir. Çünkü bu günde azap melekleri zalimlerin üzerlerine inerler ve onların pis ruhları bedenlerinden çıkıncaya kadar çok şiddetli bir şekilde onlara azap ederler.
Zuhruf 43:67
O gün, kıyametin onlara geldiği günde
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, çünkü dünyada onların dostlukları Allah rızası için olduğundan aynı şekilde kalır. Hatta dostluğun neticesi olarak sevabı ve yüksek dereceleri gördüklerinde aralarındaki dostluk daha da artar. Birbirlerine, doğruluktan, ciddiyetten ve çalışkanlıktan gördükleri eser miktarınca yardım eder, beraber olup destekçi olurlar. Onda Allah'ın razı olmayacağı bir şey gördüğünde o da dostunda onun bulunmasından razı olmaz. Ondan hoşnut görünmez, aksine ona yumuşaklıkla güzel bir şekilde nasihat eder. Yapmakta olduğu yanlışı bırakıp doğruya döndüğünde de ona karşı olan güzel dostluğunu ve gerçek sevgisini göstermeye devam eder.
Dost olanlar, mutlak olarak dünyada veya dünya işlerinde birbirlerini sevenler bile
birbirlerine düşman kesilirler. Aralarındaki dostluğu ve sevgiyi sağlayan bağlantıların kesilip bunların azaba sebep olduğunu anladıktan sonra düşman olurlar.
Zuhruf 43:68
Ey âyetlerimize inanan ve Müslüman olan, yüzlerini samimiyetle Bize yönelten, kendilerini bütünüyle Bizim itaatımıza teslim eden
kullarım! ”Kul" sözcüğünün ”kullarım" şeklinde Allah'a izafe edilmesi, bunun sadece muttaki mü'minlere mahsus olduğunu ifade eder. Kıyamet gününde müttakilere, gönüllerini hoşnut etmek ve şereflendirmek için ”Ey kullarım" denilir.
Mukâtil'den rivayet olunduğuna göre: ”Allah (celle celalühü) insanları tekrar dirilttiği zaman, herkes korku içerisinde olur. Bu esnada birisi: ”Ey kullarım!" diyerek haykırır ve bütün yaratıklar ümitle başlarını kaldırırlar. Sonra ”inanan" sözünü eklediğinde batıl dinlerin tabileri başlarını zilletle aşağı eğerler."
Bugün size korku yoktur, kötü şeylerle karşılaşmadan dolayı,
sizler üzülmeyeceksiniz de. Müttakî olmayanların üzülüp korktukları gibi siz fırsatların elden gitmesinden dolayı üzülmeyeceksiniz.
Zuhruf 43:69
Ey âyetlerimize inanan ve Müslüman olan, yüzlerini samimiyetle Bize yönelten, kendilerini bütünüyle Bizim itaatımıza teslim eden
kullarım! ”Kul" sözcüğünün ”kullarım" şeklinde Allah'a izafe edilmesi, bunun sadece muttaki mü'minlere mahsus olduğunu ifade eder. Kıyamet gününde müttakilere, gönüllerini hoşnut etmek ve şereflendirmek için ”Ey kullarım" denilir.
Mukâtil'den rivayet olunduğuna göre: ”Allah (celle celalühü) insanları tekrar dirilttiği zaman, herkes korku içerisinde olur. Bu esnada birisi: ”Ey kullarım!" diyerek haykırır ve bütün yaratıklar ümitle başlarını kaldırırlar. Sonra ”inanan" sözünü eklediğinde batıl dinlerin tabileri başlarını zilletle aşağı eğerler."
Bugün size korku yoktur, kötü şeylerle karşılaşmadan dolayı,
sizler üzülmeyeceksiniz de. Müttakî olmayanların üzülüp korktukları gibi siz fırsatların elden gitmesinden dolayı üzülmeyeceksiniz.
Zuhruf 43:70
Siz ve inanmış
eşlerinizle
ağırlanmış olarak cennete giriniz. Yüzlerinizde eseri gözüken bir memnuniyetle veya süslendirilerek giriniz.
Zuhruf 43:71
Onların etrafında, inanan kulların etraflarında cennete girmelerinden sonra, çocukların ve genç hizmetçilerin elleriyle
altın tepsiler dolaştırılır.
"Sıhaf geniş kaplar, tepsi demektir. Mücahid şöyle dedi: ”Ağızlan yuvarlak kaplar." Süddî de bunun: ”Kulpları olmayan kaplar olduğunu söyledi."
Kasdolıman yiyeceklerle dolu tepsilerdir.
Ve kadehler dolaştırılır. İçinde çok çeşitli içecekler bulunan altından kadehler dolaştırılır.
Orada cennette
canların istediği, yemek, içmek, evlenmek, giyinmek ve binmek gibi canın çekip arzuladığı çok çeşitli lezzetler vardır.
"el-Es’lletü'l-Mukhame" isimli bir kitapta şöyle dendi: ”Allah cennet ehline canlarının çekip arzuladığı, istedikleri bütün her şeyi verecek mi? Canları şeriatın yasakladığı şeylerden birini arzu etese durum nasıl olur?" Cevap âyetin manasıdır. Çünkü cennet nimetinin hepsi, canların çekip arzu ettiği şeylerdir. Orada canların çekip arzulamadığı, ulaşamadığı şeyler yoktur." Ancak denildi ki,: ”Allah cennet ehlini, yasaklanmış veya alçak şehvetten muhafaza buyurur."
Gözlerin hoşlandığı her şey vardır. Gözlerin bakmakla lezzet duyduğu, görmekle parladığı şeyler vardır.
Müftü Sadî şöyle dedi: ”Gözlerin lezzet aldığı şeylerden biri de Cenab-ı Hakkın yüzüne bakmaktır."
Cafer şöyle dedi: ”Gözlerin hoşlanıp, lezze duyduğu şeylerle, canların çekip arzuladığı şeyler arasında çok büyük fark vardır. Zira cennette bulunan nimet, arzulanan şeyler, lezzetler, gözlerin hoşlanıp lezzetlendiği şeylerin yanında denize batırılan bir parmak mesabesindedir. Çünkü cennetin şehvetleri yaratılmış olduğu için onun sonu ve sınırı vardır, ancak ebedîlik yurdunda gözlerin lezzetleri böyle değildir. Çünkü gözler, sonu ve sınırı olmayan bakî yaratıcının vechine bakarak lezzetlenirler."
Keşfü'l-Esrâr'dıı şöyle denilmiştir: ”Bu, Kur'ân'ın öz ifadeli çok manalar içeren sözlerindendir. Çünkü o bu iki sözcükte, yaratılmışların hepsi o iki lâfızdaki manayı tafsilâtlı olarak cem etmek için toplanmış olsaydılar yine de bu mânâyı ifade edemezlerdi."
(Ey mü'minler!) Siz orada ebedî kalacaksınız. Bu iltifat şereflendirmek içindir. Ölümsüz olarak, çıkmaksızın daima orada kalacaksınız. Eğer kalıcılık ve süreklilik olmasaydı, yaşantı gamlı, sevinç, arzu ve lezzet eksik olurdu. Nimetlerden tam bir istifade olmadığı gibi, korku ve hasretler de yok olmazdı. Nitekim dünya bunun aksine fâni olduğundan, yaşantısı kederle karışık, faydası da zararla içiçedir.
Zuhruf 43:72
İşte bu, bahsedilen cennet,
yaptıklarınıza karşılık dünyada yaptığınız sâlih amellerden dolayı
size miras olarak verilen cennettir. Ona mirasçı kılındınız ve bu şekilde size verildi. Bundan maksat; cennete girmenin sırf Allahü teâlâ'nın lütfü, keremi ve rahmetiyle olduğu, derecelerin paylaştırılmasının ise yapılan güzel ameller sebebiyle, oradaki ebedîliğin de kötü işler yapmamaya göre olduğudur. Burada amelin karşılığı mirasa benzetildi; çünkü çalışan kimse, işin karşılığını hak etmiş, iş bitmiştir, karşılığı ise çalışanla beraber kalmıştır. Sanki iş, miras bırakan; karşılığı-ücreti ise, bırakılan miras gibi olmuştur.
Zuhruf 43:73
Orada sizin için cennette yiyecek ve içeceklerden başka
bol bol meyveler vardır. Çeşitlerine ve sınıflarına göre çok bol meyveler vardır. Meyveler insanın en çok hoşuna giden, en çok lezzet aldığı, tabiatına ve cismine en uygun besin maddeleri olduğu için özellikle zikredilmiştir.
Onlardan yersiniz. Çokluğundan dolayı bazısını fırsat buldukça yersiniz. Geri kalanları ise devamlı ağaçların üzerinde bulunurlar. Cennette meyvesiz bir ağaç görülmez. Cennetteki ağaçlar sürekli olarak meyvelerle süslenmiş vaziyettedirler. Nitekim bir hadiste: ”Bir kimse cennet meyvelerinden birini koparırsa onun yerinde aynısı biter," buyrulmuştur.
Burada, meyve olarak yedikleri her şeyin gıdalanmak için olmadığına işaret vardır. Orada tuvalete gitme ihtiyacı olmadığı için gıda alma ihtiyacı da yoktur. Nimetlenmenin, yiyeceklerle, içeceklerle ve giyeceklerle geniş bir şekilde, Kur'an'da çok yerde tekrarlaması, insanların yokluk ve sıkıntılı bir yaşama içinde olmalarından dolayıdır. Böylece onların arzuları hareketlendirilip, şevklenmeleri hedeflenmiştir.
Zuhruf 43:74
Şüphesiz ki, suçlular, suçta kökleşmiş kimseler ki, âyetlerde, inananlardan bahsedildikten sonra zikredilmeleri onların kâfirler olduğunu belirtiyor.
Cehennem azabında ebedî kalacaklardır. Mü'minlerin âsilerinin azabı, cehenneme girmeleri halinde sürekli devam etmeyip, kesilecektir, ancak kâfirlerin cehennemdeki azapları kesilmez.
Zuhruf 43:75
Onlardan azap hafifletilmeyecektir. Onlardan azap kaldırılmadığı gibi azaltılmaz da.
Onlar orada, azapta
tamamen ümitsizdirler.
Kurtulmaktan, rahattan ve cezaların hafifletilmesinden ümitlerini kesmişlerdir. Ayetteki ”Müblisûn" kelimesinin mastarı olan îblâs, şiddetli ümitsizlikten dolayı insanda meydana gelen üzüntüdür.
Zuhruf 43:76
Bu azabı vermekle
Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar zalim kimselerdi. İnkâr ve isyan etmekle onlar kendilerini ebedî azaba çarptırmış oldular.
Zuhruf 43:77
Onlar (cehennem bekçisine): 'Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi (ölümle) bitirsin' diye seslenirler. Yani bizi öldürsün de rahata kavuşalım. Rabbine bizi yok etmesi için duâ et, derler.
Mâlik de: Onlar Mâlike seslendiklerinde o da onları zelil ve alçak kılmak için bin sene sonra onlara cevap verir. Zira cevabı geç vermek onlar için daha üzüntü vericidir.
'Siz böyle kalacaksınız' der. Ebedî olarak azapta kalacaksınız, ölmek suretiyle veya başka bir şekilde size kurtuluş yoktur. Bundan sonra eşek anırması gibi bağırırlar.
Zuhruf 43:78
Yemin olsun ki, Biz size hakkı getirdik. Dünyada elçiler göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle hakkı getirdik. Bu, Allah (celle celalühü) tarafından Mâlik’in cevabını te'yid edici ve onların orada kalma sebeplerini açıklayıcı olarak onlara azarlama ve kınama hitabıdır.
Fakat çoğunuz haktan ne tür hak olursa olsun
hoşlanmıyorsunuz. Kabul etmiyorsunuz. Ona sarılıp tâbi olmada nefsi ve azaları yormak olduğu için ondan kaçıyorsunuz. Haktan maksat, ya bilinen hak olup tevhiddir veya Kur'an'dır. Hepsi kerih görüyorlar, ondan hoşlanmıyorlardı.
Zuhruf 43:79
Yoksa,(müşrikler) bir işe kesin karar mı verdiler? Yoksa Mekkeli müşrikler Allah’ın rasûlüni aldatma ve ona tuzak kurmak hususunda işlerini sağlam tutup karar mı aldılar?
Doğrusu Biz de kararlıyız. Bizim hilemiz gerçektir, hayal değil veya onlar hilelerini şekil olarak sağlamlaştırdıkları gibi Biz de gerçek olarak onlara karşı karar alırız. Allah'ın (celle celalühü) diğer bir âyette de buyurduğu gibi: ”Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar inkâr edenlerdir. ” (Tûr: 42) Onlar, meclislerinde birbirleriyle gizli konuşuyor, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında istişarede bulunuyorlardı.
Fethu'r-Rahman'da şöyle denilmiştir: ”Darun-Nedve'de toplanıp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in öldürülmesi işini görüştükleri gibi..."
Zuhruf 43:80
Yoksa onlar, Bizim kendilerinin sırlarını -burada sırdan maksat, birbirlerine anlattıkları tuzaklarıdır, çünkü onlar hakkı açık olarak yalanlıyorlardı-
ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Aralarında övünerek ve istişare şekiinde yaptıkları konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar?
Hayır öyle değil, Biz bunları görüyoruz ve işitiyoruz.
Yanlarındaki elçilerimiz, onların yaptıkları işleri kontrol altında bulunduran, her gittikleri! yerde onlarla beraber olan elçilerimiz
yazmaktadır. Onlardan sadır olan | bütün işleri ve sözleri ki,; onların sırlı, gizli konuşmaları da bunların içinde yazılmaktadır. Sonra kıyamet gününde bunlar onlara gösterilecektir. Onların gizledikleri meleklere gizli kalmıyorsa, sırrı, fısıltıyı ve her şeyi bilen Allah'a ; nasıl gizli kalabilir?
Yahya b. Muaz er-Razî (radıyallahü anh)'den rivayet olundu: ”Kim insanlardan günahlarını gizleyip, onları, göklerde ve yerde kendisine hiç bir şeyin gizli kalmadığı Allah'a gösterirse, muhakkak ki, O'nu, görenlerin en basiti yapmış olur ki, bu da münafıklık alâmetlerindendir. ”
Zuhruf 43:81
Kâfirlere
de ki,: 'Eğer Rahmân'ın bir çocuğu olsaydı, melekler Allah'ın kızlarıdır, dediğiniz gibi faraza bir çocuğu olsaydı
elbette ben ona kulluk edenlerin ilki olurdum.' Bu çocuğa kulluk edenlerin, onu yüceltenlerin ve ona itaat edenlerin ilki olurdum. Çünkü peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ı insanlar arasında en çok tanıyan, O'nun hakkında caiz olanı ve olmayanı en iyi bilen, O'nun hukukuna en iyi riâyet edendir. Sizin sandığınız gibi eğer kesin bir delille Allah'ın çocuğu olsaydı, Allah'ı yüceltmek açısından ona ilk ta'zim ve itaatta bulunan ben olurdum. Çünkü O'na itaata ve tazime çağıran, bu hususta ilk olur, önde bulunur.
Zuhruf 43:82
Göklerin ve yerin Rabbi, Rabbin isiminin, cisimlerin en büyüğü ve kuvvetlisi olan ve yere göklere nisbet edilmesi, bunların ve içindeki bütün yaratılmışların nerede olurlarsa olsunlar Allah'ın hükümdarlığının ve Rabliğinin altında olduğuna dikkat çekmek içindir. Hal böyleyken bunlardan bir şeyin nasıl olur da yüce olan Allah'ın bir parçası olduğu zannedilebilir?
Arş'ın da Rabbi olan Allah, onların vasıflandırmalarından yücedir, münezzehtir. Onların vasfettiği çocuktan münezzehtir. Öyleyse bu büyük cisimlerin Rabbini tesbih edin. Çünkü böyle bir Rablik, bütün yaratılmışlara tesbihini gerektirir ve O Rabbi, kâfirlerin vasfettiği cisimlerin özelliklerinden olan bütün vasıflardan tenzih edin.
Zuhruf 43:83
Sen bırak onları, apaçık olan bu delili dinledikten sonra hakka boyun eğmeyen o kâfirleri bırak.
Kendilerine söz verilen güne, senin dilinle söz verilen kıyamet gününe
kavuşuncaya kadar gözleriyle görünceye kadar yalanlarına,
batıla dalsınlar. Oynaya dursunlar. Dünyalarında oynasınlar. Çünkü onların söyledikleri sözler ve yaptıkları işler cahillikten olup bir oyundan ibarettir. Âyetteki ”yehûdû" kelimesinin mastarı olan ”havd"suya dalmak demektir. İstiare yoluyla bir işe girişmek anlamında kullanılır. Bu kelime Kur'an'da genelllikle kötü görülen bir işe girişmek anlamında kullanılmıştır. ”Laib" ise maksatsız yapılan işler demektir.
Dediler ki,: ”Lezzet, tat olmayan her oyun batıl, abes; tat ve lezzet var ise oyundur."
İnkâr edenler kıyamet günü gelince yaptıklarını ve kendilerine yapılacak olanı bilirler. Çünkü onların inkâr ettikleri, ölüm günü değildir. Çünkü onlar ölüm gününde şüphe etmiyorlardı. Ancak ölüm günü, seleften bazılarından: ”Kim ölürse muhakkak ki, onun kıyameti kopmuştur," şeklinde rivayet edildiği gibi, kıyamet ile bağlantılı olduğundan, onların batıla dalmalarına ve oynamalarına kıyamet günüyle sqn verilecektir.
Âyette onların Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerden olduğu ve ebedî olarak bulundukları halden dönmeyecekleri belirtilmektedir. Yine âyette Allah'ın mahlukatı çeşitli sınıflarda yarattığına işaret vardır ki, onlardan bir kısmını cennet için yaratmış olup, cennete iman etmekle, sâlih amel işlemekle, seriate boyun eğmekle ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tâbi olmakla hazırlanırlar. Bir kısmını da cehennem için yaratmış olup, onlarda ateşe, daveti reddetmekle, inkârla, bildikleri halde küfretmekle hazırlanırlar. Bu ateşi, oyuna, eğlenceye meyleden, kendisine faydası olmayan işlere dalan, hayvanlaşmış nefis tabiatı için uygun görmüştür.
Behlül'den nakledildiğine göre şöyle dedi: ”Bir gün ben Basra sokaklarında dolaşırken bir gurup çocuğun ceviz ve fıstıklarla oynadığını, başka bir çocuğun da onlara bakarak ağladığım farkettim ve kendime: Bu çocuk, çocukların ellerinde bulunan oyuncaklardan, kendisinin de oynayacağı bir şeyin bulunmamasının hasretini çekiyor olmalı diyerek ona şöyle dedim: 'Çocuğum seni ne ağlatıyor, sana da ben çocuklarla oynayacağın ceviz ve fıstıklar alayım, sen de oyna.' Çocuk başını kaldırıp şöyle dedi: 'Ey aklı kıt olan, biz oyun için yaratılmadık.' Ben de: 'Ey çocuğum! Öyleyse niçin yaratıldık?' dedim. O da: 'İlim öğrenmek ve ibadet etmek için,' diye cevap verdi. Sonra ben: 'Allah seni mübarek kılsın. Bunları nereden öğrendin?' dedim. Şöyle dedi: 'Allahü teâlâ'nın şu sözünden: ”Sizi sadece bos yarattığımızı ve sizin gerçekten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mü'minûn: 115)
Zuhruf 43:84
Gökteki ilâh da, meleklerin kendisine ibadet ettiği, göğün O'nunla ayakta durduğu, ancak kendisi o göğün içinde bir mekânda bulunmayan ilâh da,
yerde ki, ilâh da O'dur. İnsanların ve cinlerin yeryüzünde kendisine ibadet ettiği, bütün tanrıların ilâhı da O'dur. Yeryüzü ehlinin ihtiyaçlarını O'ndan başka karşılayacak yoktur. Yeryüzü O'nunla kâimdir. Ama O'nun içinde bir yerde bulunmamaktadır. Gerçek ibadete lâyık ilâh O'dur. En'am sûresinde, üçüncü âyetteki Allah (celle celalühü)'ın sözü de böyledir: ”O, göklerde ve yerde tek Allah'tır..." Yani O, varlığı vacip olan göklerde ve yerde ibadete lâyık tek ilâhtır.
O, her işi hikmetiyle yapan, her şeyi bilendir. Çünkü O, hikmetin ve ilmin kemali ile muttasıf, il anlığa sadece kendisinin lâyık olduğu ilâhtır. O dünya ve içindekilerin işlerini hikmetle gören, ezelden ebediyete kadar bütün hallerini çok iyi bilendir.
Zuhruf 43:85
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Çocuktan ve ortaktan yücedir. Yok olmaktan ve bir yerden bir yere intikal etmekten de münezzehtir. O'nu zikretmek berekete, şükretmek de nimetin artmasına sebep olur. Göklerle yerin arasındakilerden maksat, ya hava gibi devamlı olarak bulunan şeyler, ya da kuşlar ve bulutlar gibi bazı vakitler bulunan varlıklar kastedilmiştir.
Kıyamet saatini bilmek de O'na mahsustur. Kıyametin kopacağı vakti de O'ndan başka hiç bir kimse bilmez.
Yaptıklarınızın karşılığı verilmesi için
siz O'na döndürüleceksiniz. Öyleyse onu karşılama hazırlığına önem verin.
Bazı büyükler şöyle dedi: ”Siz İsteyerek ve zorunlu olarak O'na döndürüleceksiniz; saadet ehli O'na isteyerek, arzu ederek, sevgi ve kulluk mütevaziliği ile dönecekler. Bedbahtlar ise ölümle, zincirlerle, kelepçelerle yüzleri üzerine zorunlu olarak döndürüleceklerdir. ”
Zuhruf 43:86
İnkâr edenlerin
Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar şefaat edemezler. Sandıkları gibi Allah katında şefaata güçleri yetmez.
Ancak bilerek Hak'ka, Tevhide basiretle, iyi bilerek, ihlâsla
şahitlik edenler müstesna.
Zuhruf 43:87
Yemin olsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, putlara tapanlara ve tapılanlara kendilerini kimin yarattığım, yokluktan varlığa kimin çıkardığını sorsan
elbette: 'Allah' diyecekler. Çok aşikâr olmasından, inkâr edilmesinin zorluğundan böyle diyeceklerdir. Çünkü insan Allah'ı tanıması için yaratılmış, tabiatı buna göre düzenlenmiştir. Bu Allah'ı tanımasından dolayı, Allahü teâlâ ona ikramda bulunmuştur. Diğer şeylerin bilinmesindeki durum ise, peygamberlerinin davetini kabulüyle onlara tâbi olmada muvaffak olunmalarıyla ve onların ahlâklarıyla ahlâklanmalarıyla doğru orantılıdır.
O halde (Allah'a ibadetten) nasıl çevriliyorlar? Bütün her şeyin Allah (celle celalühü) tarafından yaratıldığını itiraf etmekle beraber, o Allah'a ibadet etmek yerine başkalarına tapmaya nasıl döndürülüyorlar? Onların fıtratında Allah'ı tanıma duygusu olduğu halde inkâr etmelerinden hayret duyulduğu belirtilmektedir.
Zuhruf 43:88
(Allah) kıyametin ne zaman kopacağını da bilir
onun (Hazret-i Muhammed’in): 'Ey Rabbim, muhakkak ki, onlar yani Kureyş senin onlara getirmiş olduğun dine
iman etmezler,' dediğini de (bilir).
Zuhruf 43:89
(Ey Rasûlüm!) Şimdilik sen onlardan yüz çevir. Onları davet etmekten yüz çevir ve onların iman etmesinden ümidini kes
ve '(size) selâm olsun' de. Benim işim sizden ve dininizden kurtulmak, uzak olup terketmektir. Burada emrolunan onlara selâm ve tahıyyede bulunmak değildir. Aksine onların şeytanî işlerinden uzaklaşıp İbrahim (aleyhisselâm)’in sözü gibi ültimatom vermektir: ”ibrahim, selâm sana dedi, Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim..." (Meryem: 47)
Yakında onlar bilecekler. Gecikse de elbette hallerini öğrenecekler. Bu onlar için bir tehdit, Allah'ın Rasûlü için de bir tesellidir.
Akıllı kimseye, ölüm vaktinin gelmesiyle fırsat kaçmadan önce halini düzeltmesi, davete bir an evvel icabet etmesi gerekir. İşte kurtuluş ve başarı da bundadır.
Allah'ın yardımıyla Zuhruf Sûresi'nin tefsiri tamamlandı.
Duhan 44:1
DUHAN SURESİ
Hâ. Mîm. ile yemin ederim -ki, ”Hâ. Mîm"den maksat, bu sûre veya Kur'ân'ın tamamıdır.
Duhan 44:2
Apaçık olan Kitab'a... Bu kitap Araplara, kendi dil ve üsluplarıyla indirildiği için, onlara anlamları apaçık olan Kur'an'a ki, yahut dalâlet yolları arasından hidayet yolunu aydınlatan, din konusunda ihtiyaç duyulan her şeyi açıklayan kitaba
yemin olsun ki,...
Duhan 44:3
Biz onu, apaçık kitap olan Kur'an'ı
mübarek bir gecede indirdik. Bu gece Kadir gecesidir. Allahü teâlâ Kur'an'ı Levh-i Mahfuz'dan birinci kat semada bulunan Beytü'l-İzze'ye Ramazan ayı içindeki Kadir gecesinde bir defada topluca indirdi. Sonra da yirmi üç yıl içinde parça parça Peygambere indirildi. Kur'ân'ın Peygamber Efendimize de Kadir gecesinde indirilmeye başlandığı anlaşılmaktadır.
Kur'ân'ın geceleyin indirilmesinin hikmeti ise; gecenin gizli yakarışlar zamanı, bağışların indiği, rahmanî tecellilerin açığa çıktığı, kerametlerin görüldüğü zaman olmasından dolayıdır. Geceleyin kalbler Allah'ın zikri için boşalır.
Bu geceyi bereketle vasıflandırması; Kur'an'ın inişinin dinî ve dünyevî bütün faydaları beraberinde getirmesinden, yahut o gecede meleklerin ve rahmetin inmesinden, duaların da kabul edilmesinden dolayıdır. Yoksa zaman birimleri, nicelik ve nitelikleri yönünden birbirlerine benzerler. Hangi birimlerinin, aynı özelliğe sahip olan diğer birimlerine üstün ve şerefli olduğunu bilip ayırmak zordur. Buna aynı şekilde mekânların üstünlüğünü de kıyaslayabilirsin. Üstünlük ancak zatmdaki daha sonra olan bir özellikten olabilir.
Şeyh Sadrettin şöyle dedi: ”Zamanların ve mekânların, kötülüklerin yok olmasında, iyilik tarafının ağır basmasında, etkili olmasında, günahların affolunup, sevapların katlanmasında büyük rolü vardır. Nitekim bir hadiste: Allah Arafat'taki insanların günahlarını bağışlamış, onların hayır ve serlerine kefil olmuştur. Bunun için arefe günü Allah dünya semasına mekândan münezzeh olarak tecellî eder' buyurmuştur. Bunun gibi Ramazan ayının, Zilhicce'nin onuncu gününün, Şaban ayının yarısındaki gecenin faziletleri üzerine, Mescid-i Haram'daki namazın yüz bin kere, Mescid-i Nebevî'deki namazın bin kere, Mescid-i Aksâ'da kılınan namazın ise beş yüz kere daha faziletli olduğuna delâlet eden hadisler varid olmuştur. Bütün bunlar, zamanların ve mekânların üstün olduğuna delâlet etmektedir."
Denildi ki,: ”Allahü teâlâ peygamberleri ve ümmetleri birbirlerine karşı üstün yaptığı gibi ayları, günleri ve vakitleri de birbirinin arasında üstün yarattı. Böylece nefisler ve kalpler onlara saygıda, hürmet için harekete geçip yarışsınlar. Ruhlar o vakitleri ibadetle ihya etmek için şevklensin ve bütün yaratılmışlar onların faziletinden elde etmeyi arzulasın. Ancak sevapların bunların bazısında daha çok katlanması ise sırf Rabbinin lütuflarındandır: '...Bu Allah'ın dilediğine verdiği lütfudur...'" (Mâide: 54)
Şüphesiz Biz uyarıcıyızdır. Onu indirmemiz, Bizim azaptan korkutucu ve uyarıcı olmamızdandır.
Duhan 44:4
Her hikmetli iş, hikmetimiz gereğince
katımızdan verilmiş bir emir ile o gecede ayrılır. Bu geceden, gelecek senedeki aynı geceye kadar, bedbahtlık ve saadet dışında, kulların rızıkları, ecelleri, bütün işleri sağlam ve muhkem bir şekilde ayrıntılı olarak yazılır.
Denildi ki,; ”Bu işlerin yazılmasına Levh-i Mahfuz'da Berat gecesinde başlanır ve Kadir gecesinde bitirilir. Sonra rızıkların yazıldığı dosya Hazret-i Mîkâil (aleyhisselâm)'e; savaşlar, depremler, yıldırımlar, yere batırıp garketmelerle ilgili dosya Hazret-i Cebrail (aleyhisselâm)'e; musibetlerle ilgili dosya da ölüm meleğine teslim edilir. Öyle ki, adamın birisi çarşıda gezer, diğeri evlenir, çocuğu olur ama ismi ölecek kimseler arasına alınmıştır. O ise başına geleceklerden habersizdir."
Nitekim bir hadiste: ”Muhakkak ki, benim rahmetim öfkemi geçmiştir," buyurulmaktadır. İşte bu gecede gökten hikmetle verilen her emirde sene boyunca olacak olan olayların ayırımı; hayır-şer, sıkıntılar-rahatlıklar, zafer-yenilgi, bolluk-kuraklık şeklinde ayrıntılı bir şekilde yapılmaktadır.
Duhan 44:5
Her hikmetli iş, hikmetimiz gereğince
katımızdan verilmiş bir emir ile o gecede ayrılır. Bu geceden, gelecek senedeki aynı geceye kadar, bedbahtlık ve saadet dışında, kulların rızıkları, ecelleri, bütün işleri sağlam ve muhkem bir şekilde ayrıntılı olarak yazılır.
Denildi ki,; ”Bu işlerin yazılmasına Levh-i Mahfuz'da Berat gecesinde başlanır ve Kadir gecesinde bitirilir. Sonra rızıkların yazıldığı dosya Hazret-i Mîkâil (aleyhisselâm)'e; savaşlar, depremler, yıldırımlar, yere batırıp garketmelerle ilgili dosya Hazret-i Cebrail (aleyhisselâm)'e; musibetlerle ilgili dosya da ölüm meleğine teslim edilir. Öyle ki, adamın birisi çarşıda gezer, diğeri evlenir, çocuğu olur ama ismi ölecek kimseler arasına alınmıştır. O ise başına geleceklerden habersizdir."
Nitekim bir hadiste: ”Muhakkak ki, benim rahmetim öfkemi geçmiştir," buyurulmaktadır. İşte bu gecede gökten hikmetle verilen her emirde sene boyunca olacak olan olayların ayırımı; hayır-şer, sıkıntılar-rahatlıklar, zafer-yenilgi, bolluk-kuraklık şeklinde ayrıntılı bir şekilde yapılmaktadır.
Duhan 44:6
Rabbinden bir rahmet olarak Biz peygamberler göndermekteyiz.
Biz Kur'an'ı indirdik, çünkü âdetimiz, rahmetimizi onların üzerine yaymak için peygamberleri kullara kitaplarla göndermektir.
Şüphesiz ki, O, işitendir, hakkıyla bilendir. Duyulabilecek her şeyi işitir. Bilinebilecek her şeyi de hakkıyla bilir. O'na kulların sözlerinden, yaptıklarından ve hallerinden hiçbir şey gizli kalmaz. Bu O'nun Rabliğini tasdik etmektir. Zira ”Rablik", bu yüce özellikler kimde varsa O'nun hakkıdır.
Duhan 44:7
Eğer kesin olarak inanıyorsanız... Eğer siz bir şeye inanıyorsanız bu, aşırı derecede açık olmasından inanmanıza daha lâyıktır. Yahut eğer siz gerçeği istiyorsanız
bilin ki, Allah göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.
Duhan 44:8
O'ndan başka ilâh yoktur. Çünkü O'ndan başka yaratan yoktur.
Hem diriltir, hem öldürür. Gözlemlendiği gibi kudretiyle cansızlarda hayatı oluşturur. Canlılarda da ölümü yaratır. Yani bu, gözle görmeye benzeyen apaçık bir bilgiyle bilinir. Görülen o ki,; gözlem sonuçla alâkalıdır. Zira bilinen, diriltme ve öldürmedir. Gözlenen ise, diride hayatın belirtisi, ölüde de ölümün belirtisidir.
Sizin de Rabbiniz... O, sizin Rabbiniz, yaratıcınız ve rızıklandırıcınızdır.
Önceki atalarınızın da Rabbidir.
"et-Te'vîlâtü'n-Necmiyye"de denir ki,: ”Bunun mânâsı, O, Hazret-i Adem’in, çocuklarının ve yukarıdaki ataların Rabbidir."
Denildi ki,: ”Babamız olan Hazret-i Âdem'den önce bin Âdem'den fazla kimse geçti."
Duhan 44:9
Fakat onlar, şüphe içinde Allahü teâlâ hakkında anlatılanlara, O'nun göklerin, yerin ve ikisi arasındaki bulunanların Rabbi olduğunu kabullenmelerinde inançlı olmayıp
eğlenip duruyorlar. Söylediklerini kabullenerek ciddi bir şekilde söylemezler. Aksine alay ve eğlenceyle karışık söylerler.
Bazıları şöyle dedi: ”Şüphe edenleri ve münafıkları eğlenmekle vasfetmesi, onların tereddütlerinden, din hususundaki şaşkınlıklarından, dünya ile meşgul olup onun süsüne aldanmalarından dolayıdır."
Şeyh Fethu'l-Mevsılî de şöyle dedi: ”Çölde daha buluğ çağına ermemiş dudaklarını hareket ettirerek yürüyen bir çocuk gördüm ve ona selâm verdim. Selâmımı aldı. Ona: 'Ey çocuk nereye gidiyorsun?' dedim. O da: 'Allah'ın Beytu'l-Harâm'ına.' diye cevap verdi. 'Dudaklarını neden hareket ettiriyorsun?' dedim. 'Kur'an okuyorum' dedi. Ben de: 'Sen daha mükellef kılınmadın. ' dedim. 'Ölümün yaşça benden daha küçük olanları alıp götürdüğünü gördüm.' diye cevap verdi. 'Adımların kısa yolun ise uzundur' dedim. Şöyle dedi: 'Benim üzerime düşen adımlarımı atmak, Allah'a ise ulaştırmaktır.' Ben: 'Senin azığın ve bineğin nerede?' dedim. 'Azığım inancımdır, bineğim de ayaklarımdır.' diye cevap verdi."
Duhan 44:10
Artık sen, Ey Rasûlüm Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)! Mekke kâfirleri için bekle,
göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle. Açık olup şüphe duyulmayan bir dumanı, yahut o günde gelecek olan Allah'ın vaadini gözetleyip bekle. Şiddetli kuraklık olup, açlığın yaygınlaşması ”duman" ismiyle ifade edildi. Buna göre anlam; onlar için açlığın şiddetleneceği günü bekle. Öyle ki, aç olan kimse, kendisiyle gök arasında ya gözünün zayıflığından veya kuraklık zamanında yağmurların az, tozların çok olmasından dolayı hava karardığından dumana benzer bir şey görür. Nitekim bunun için kurak seneye, kül yılı (âmu'r remâde) dedikleri gibi tozlu yıla da (es-senetü'l-gabrâ') denir. Anlaşıldığı üzere tozlu yıl, toprakta hiçbir bitkinin bitmediği ve rüzgâr estiğinde kül gibi toprak saçtığı yıla denilmektedir. Yahut Arapların bir şeyi sebebine nispet ettikleri şeyle adlandırıldıklarından böyle denilmiştir.
Kureyş peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yaptıkları işkencede aşırı gidince onlara beddua edip şöyle buyurdu: ”Allah'ım! Mudar kabilesine karşı cezanı şiddetlendir ve onlara Yusuf (aleyhisselâm)'un seneleri gibi kıtlık seneleri göster." Yusuf (aleyhisselâm)'un senelerinden maksat yedi kıtlık senesidir. Allahü teâlâ da onun duasını kabul etti ve onları kuraklık felâketine çarptırdı. Hatta o derece ki, İaşeleri, derileri, kemikleri, kan ve deve tüyü karışımı olan şeyleri ateşte kızartarak yiyorlardı. Adam açlıktan gökyüzü ile yer arasında duman görüyordu. Biri ile konuşuyor, onun sözünü işitiyor, ama dumandan gözünün önündeki perdeden onu göremiyordu.
Duhan 44:11
O duman bütün
insanları saracaktır. Bu duman onları saracak ve bütün yönlerden onları kuşatacaktır.
Bu elem verici bir azaptır. Bu açlığın ve dumanın elem verici bir azap olduğunu söyleyerek Ebû Süfyan ve onunla beraber bir grup Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gittiler ve Allahü teâlâ'ya ve akrabalığa and vererek şöyle dediler: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Senden Allah hakkı ve yakınların hürmetine bizim için yağmur dilemeni istiyoruz." Onlar için duâ edip bu azap onlardan kaldırıldığı taktirde ona iman edeceklerine söz verdiler. Aşağıdaki âyet bu hususu belirtir:
Duhan 44:12
(Onlar): 'Rabbimiz bizden azabı kaldır. Açlığı veya duman azabını
Doğrusu biz artık inanıyoruz' (derler.)
Duhan 44:13
Nerede onlarda öğüt almak? Onların sözüne ve azabın kaldırılmasını istemelerine bir cevap olup, onları, inanma vaadlerinde yalanlamaktadır. Kastolunan ise onlar nasıl öğüt alırlar? Veya nereden öğüt alırlar da azabın onlardan kaldırılması halinde inanacakları vaadiyle konuşurlar? Yani onlar öğüt alıp inanmazlar.
Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti. Onlar bundan daha büyük, öğüt almayı ibret almayı gerektiren delilleri görmüşlerdi. Öyle ki, onlara çok büyük mevkiye sahip bir elçi gelmiş, sağır ve sert dağları harekete geçirecek şekilde apaçık olan delilleri ve etkili mucizeleri göstererek onlara hak yollarını açıklamıştı.
Duhan 44:14
Sonra ondan yüzçevirdiler ve: Kendisine yönelip inanmalarını gerektiren büyük şeyleri gördükten sonra o elçiden yüzçevirdiler ve bununla da yetinmeyerek onun hakkında:
'Bu öğretilmiş bir delidir,' dediler. Bazen Sekîf kabilesinden birinin kölesi olan ve ismi Addas veya Ebû Fekhe veya Cebr yahut Yesar olan A-rap olmayan birinin ona öğrettiğini söylediler, bazen de ona delidir dediler. Yahut onlardan bazıları ”öğretilmiş" diyorlardı, öbürleri de ”delidir" diyorlardı. Vasıfları bu olan bir kavmin öğüt ve nasihatten etkilenmesi beklenebilir mi? Ancak onların misâli, acıktığında havlayan, inleyen, doyduğunda azgınlaşan bir köpek gibidir.
Duhan 44:15
Muhakkak ki, Biz azabı, şüphesiz ki, Biz Peygamberin duâsıyla üzerinizdeki azabı, yağmur yağdırarak
birazcık kaldıracağız. Bu (az kaldırmak) onların tabiatlarının ne kadar çok kötü olduğuna delildir. Onlar kendilerinden azabın biraz kaldırılmasıyla küfre dönerlerse, bütün olarak kaldırılması halinde daha aşırı olarak inkâra yöneleceklerini göstermektedir. Yahut âyetin mânâsı; ömürlerinden geriye kalan az bir zaman zarfinda onlardan azabı kaldıracağız.
Ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz. Bunun peşinden hemen içinde bulunduğunuz kibir, haddi aşma, küfürde ısrar etme halinize dönersiniz ve bu durumunuzu unutursunuz.
Gerçekten de böyle olmuştur. Allahü teâlâ peygamberin duâsıyla onlardan azabı kaldırmış, onlar da hemen daha önceki kibir ve inatlarına dönmüşlerdi. Çünkü huylarının bozukluğu ve tabiatlarının eğriliği, hemen vaatlerine muhalefet etmelerini, ahitlerini bozmalarım -Allahü teâlâ'nın gemiye binenkimseyi karaya ulaştırıp kurtardığında takındığı tavrı açıkladığı örnekte olduğu gibi- engel kalktığında şirk koşmaya dönmesini gerektirmektedir.
Duhan 44:16
Fakat Biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kıyamet günü
kesinlikle intikamımızı alırız. Çünkü Allahü teâlâ onları dünyada açlık ve dumanla cezalandırmış, sonra Bedir savaşı gününde onlara ölümü ve esirliği tattırmıştı. Bütün bunlar basit azaptır. Büyük azap ise, kıyamet günü geldiğinde onları şiddetle yakalayıp almakla başlayacak ve dünyadakine benzemeyecektir.
Allahü teâlâ'dan bizi azabından ve cehenneminden korumasını, rızasına ve nimetine kavuşturacak yola ulaştırmasını diliyoruz.
Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: ”Dumandan murad, kıyamet alâmetlerinden olup, kıyamet kopmadan önce gökten gelecek. Kâfirlerin kulaklarından girip başlarını, kebap olmuş, kızartılmış baş haline çevirecek; mü'min ise bu durumdan sadece nezle olacaktır. Bütün yeryüzü, içinde ateş tutuşturulmuş ancak dumanın çıkacağı bir deliğin bulunmadığı ev gibi olacaktır."
Bir hadiste: ”Kıyamet alâmetlerinin ilki, duman, Isa (aleyhisselâm)'nın inmesi ve Aden çukurundan çıkıp insanları mahşere, yani Şam ve Kudüs'e sürükleyecek olan ateştir," buyurulmuştur. Huzeyfe (radıyallahü anh) dumandan bahsederken âyeti okudu ve şöyle dedi: ”Doğu ile batı arasını kaplayıp, kırk gün kırk gece kalacaktır. Mümine nezle gibi bir şey olacak, kâfir ise sarhoş gibi olup burun deliklerinden, kulaklarından ve dübüründen duman çıkacaktır."
Huzeyfe b. Üseyd el-Gıfârî (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Biz aramızda konuşurken Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi gördü ve: 'Ne konuşuyorsunuz?' dedi. Biz de: 'Kıyameti konuşuyoruz' dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: 'Kıyamet, kendisinden önce birtakım alâmetler görülmedikçe kopmayacaktır. Ve dumanı, deccalı, dâbbe'yi, güneşin batıdan doğmasını, Meryem oğlu Isa (aleyhisselâm)'nın inmesini, Ye'cüc ve Me'cüc'ü, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç yerde yer batmasını, sonuncu olarak da Yemen'den, insanları mahşere kovalayacak olan ateşin çıkmasını zikretti.'"(2)
2- Hadisi Müslim, Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etti. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/405.
Bu alâmetler, gerçek olarak peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in haber verdiği gibi gözükecektir. Müfessirlerin bu sözüne göre kıyamet alâmetlerinden olan dumanın; ”Rabbimiz bizden azabı kaldır..." âyetinden: ”Muhakkak ki, biz azabı birazcık kaldıracağız" âyetine kadar olan kısmın yorumu şöyledir; Duman geldiğinde onunla azaba uğratılan kâfirler ve münafıklar acı içinde kıvranıp feryad ederek şöyle derler: ”Rabbimiz, bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz." Allah da kırk gün sonra onlardan azabı kaldırır. Azap kalkar kalkmaz da hemen beklemeksizin gerisin geriye dönerler. Kıyamet alâmetlerinin gözükmesi, teklifin kesilmesini gerektirmediği gibi inanmanın sıhhatine de zarar vermez. Kıyamet alâmetinin sürekli olması da gerekmez.
Bazı müfessirler şöyle dedi: ”Dumandan maksat; kıyamet gününde onlar kabirlerinden çıktıklarında olacak olandır." Buna göre ondan, gerçek mânâsı ve o mânânın gerektirdiği şeylerin kastolunduğu da ihtimal dahilindedir. Çünkü kıyamet korkusunun dehşetinden göz kararır. Öyle ki, hiçbir şeyi göremez, ancak üzerine karanlığın çöktüğü, her tarafına dumanın dolduğu halde gözlerini dolaştırır. Buna göre mânâ şöyle olur: Onlar ”Ey Rabbimiz azabı üzerimizden kaldır." Yani bizi döndür de salih ameller işleyim, derler. Allah da ”Biz azabı kaldıracağız." Yani eğer Biz azabı kaldırır, sizi oraya döndürürsek, yapmakta olduğunuz küfür ve yalanlamaya tekrar dönersiniz. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurdu: ”Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir." (En'âm: 28)
Bu üç tefsirden ilk tefsir, âyetin siyak ve sibakına daha uygundur.
Duhan 44:17
Yemin olsun ki, onlardan Mekke kâfirlerinden
önce Firavun'un kavmini de imtihan ettik. Kıptîleri de denedik. Yani imtihan eden kimsenin yaptığı gibi Biz de onlara Mûsa (aleyhisselâm)'yı, bakalım iman edecekler mi diye gönderdik ki, böylece gizli halleri açığa çıksın. Onlar da inanma yerine küfrü seçtiler. Yahut onlara mühlet vermekle, rızıklarını bollaştırmakla onları fitneye düşürdük.
Ve onlara kerim bir peygamber gelmişti. Allahü teâlâ katında değerli olan Mûsa (aleyhisselâm) gelmişti. Yani o Allah katında birçok ikramlara müstehak oldu. Veya mü'miniar nazarında kerim olan, yahut kendi zatında kerim vasfı taşıyan bir peygamber gelmişti. Çünkü Allahü teâlâ'nın gönderdiği her peygamber nesep olarak en üstün, soy olarak da en şereflidir. Buna göre, kerim; sevilen, medhedilen özellik anlamındadır.
Bazıları da: ”Mûsa (aleyhisselâm) Allah'la konuştuğu ve O'nun sözünü vasıtasız olarak duyduğu için ”kerim" denilmiştir," dedi.
Âyette Allah'ın, Firavun ve kavmini, içine düştükleri felâketle, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine ders kıldığına, bu ümmetin onlardan ibret alıp, onların inkârlarında ısrar ettikleri gibi ısrar etmemeleri, doğru yola dönmeleri, Peygamberlerinin çağrısına yönelerek getirmiş olduğu her şeye, inanmaları gerektiğine ve böylece onların başına gelen felâketin kerim bir elçi kendilerine geldikten sonra onlara da isabet etmemesi için verilmiş bir örnek olduğuna işaret vardır.
Duhan 44:18
(Onlara dedi ki,:) 'Allah'ın kullarını bana bırakın. İsrail oğullarını bana bırakıp teslim edin ve onları atalarının vatanı olan Şam'a götürmem için benimle gönderin. Onları köleleştirip işkence etmeyin. Yani ben size Allah'tan, Allah'ın kullarını bana bırakmanız ve teslim etmenizi istemek için geldim.
Buna göre teslim etmek inanmaktan sonra gelmektedir. Nitekim diğer bir âyette şöyle demişlerdi: ”... Mutlaka sana inanacağız ve muhakkak Israiloğullarını seninle göndereceğiz." (A'raf: 134) Yine bunun gibi Nuh (aleyhisselâm) oğluna: ”Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma." (Hûd: 42) demişti. Yani inan ve bin. Zira binen ancak inanan kimseydi, binmek imandan kaynaklanmaktaydı.
Bazı müfessirlere göre de âyetin mânâsı: ”Ey Allah'ın kulları! Davetimi kabul edip iman ettikten sonra bana gelin," şeklindedir.
Çünkü ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Vahyinde, elçiliğinde güvenilir, mucize davasında doğru birisiyim. Burada İsrail oğullarımn Firavun ve kavminin elinde Allah'ın bir emaneti olduğuna işaret vardır. Öyleyse onların Mûsa (aleyhisselâm)'ya güvenilir olduğu için teslim edilmeleri gerekirdi. Ancak onlar bu emanete hıyanet ettiler. Allah da onları bundan dolayı azabıyla yakalayıp aldı.
Duhan 44:19
Allah'a karşı ululuk taslamayın. Allah'a karşı, vahyini ve elçisini küçümsemek, kullarını da zelil kılıp hafife almak suretiyle böbürlenmeyin.
Çünkü ben size O'nun katından
apaçık bir delil getiriyorum. İnkâr edilmesine yol bulunmayan, açık delil mahiyetinde mucizeler getiriyorum.
Duhan 44:20
Ben, beni taşlamanızdan, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a sığındım. O'na dayandım, O'na iltica ettim. Zira sizin şerrinizden, beni taşlamanızdan koruyacak O'dur. Yahut bana vurmak suretiyle veya o sihirbazdır gibi sözlerle sövüp ezada bulunmanızdan, yahut beni öldürmenizden O'na sığındım.
Denildi ki,: ”Mûsa (aleyhisselâm) onlara: 'Allah'a karşı ululuk taslamayın,' dediğinde onu öldürmekle tehdit ettiler. O da böyle söyledi."
Duhan 44:21
Eğer bana inanmazsanız, hiç değilse benden ayrılın.' Aklın gereğine karşı büyükleniyor, beni doğru lamıy orsanız hiç olmazsa benden uzakdurun, benim aleyhimde de, lehimde de olmayın. Bana elle olsun, dille olsun bir eza ve kötülükte bulunmayın. Bu, sizi davet eden kimseden size bir karşılık ve hüküm değildir.
"Ayrılmak" terkedip uzaklaşmaktan kinayedir. Yoksa bundan bedenle ayrılmak kastedilmemiştir.
Mutezilenin son dönem büyüklerinden Kâdî Abdu'l-Cebbar şöyle dedi: ”Kur'an'da 'ayrılma' (îtizal) lâfzının zikredildiği her yerde kasdolunan bâtıldan ayrılmaktır. Böylece 'ayrılmak' ismi bizim için bir medih olmuştur."
Ancak bu iddia, Allah'ın şu sözüyle bozulmaktadır: ”Eğer bana inanmazsanız, hiç değilse benden ayrılın." Çünkü buradaki ayrılmaktan kasıt, inanmaktan uzaklaşmaktır. Yoksa küfür ve bâtıldan uzaklaşmak değil.
Allahü teâlâ bu âyette zıtlardan uzaklaşmanın vacip olduğunu haber vermektedir. Öyleyse kişinin haktan değil, ne tür olursa olsun bâtıldan uzaklaşması gerekir.
Duhan 44:22
Nihayet o (Mûsa) Rabbine: Onu yalanlamalarından sonra:
'Bunlar, bu kiptiler
suç işleyen toplumdur.' Onlar küfürlerinde ve nevalarının peşinde gitmekte ısrar eden bir topluluktur. Sen onların durumunu daha iyi bilmektesin, öyleyse onlara lâyık oldukları muameleyi yap
diye niyazda bulundu.
Duhan 44:23
(Allah): 'O halde kullarımı geceleyin yola çıkar. Allahü teâlâ onun bu duasını kabul ederek: Ey Mûsa! İsrail oğullarıyla geceleyin, düşman uyurken, Mısır'dan yola çıkıp gidin.
Çünkü takip edileceksiniz' (buyurdu.) Firavun ve ordusu, geceleyin çıkıp gittiğinizi öğrendiklerinde, sizi öldürmek için takip edecekler.
Duhan 44:24
'Denizi, Kızıldenizi, -meşhur olan, anlaşılan budur.- Veya Nil nehrini
açık durgun halde bırak. Onu açılmış olduğu halde bırak, Firavun ve kavminin senin peşinden geleceklerinden korkma. Yahut denizi geçtikten sonra, kapanması için ona sopan ile vurmadan olduğu şekilde sakin, durgun olarak, halini değiştirmeden bırak ki, kiptiler girsinler ve sonrada Allah onu onların üzerine kapatıversin.
Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.' Firavun, nehirlerin, köşkünün altından akmasıyla ve bahçelerinin ağaçlarıyla övündüğünden, cezası da yaptığı işin cinsinden aynı olarak başına geldi. İşte bunun için Allahu teâlâ Mûsa'ya (aleyhisselâm) kara tarafına değil de deniz tarafına yürümesini emretmişti. Yoksa bütün noksanlıklardan münezzeh olan Allah (celle celalühü) düşmanı karadada, kıptîlerden önce gelmiş birçok kâfirlere yaptığı gibi, yok etmeye kadirdir.
Duhan 44:25
Onlar geride nice, Mısır'da çok şeyler bıraktılar;
bahçeler,
Râşid'den Asvan'a kadar uzanan bir mesafede çok ağaçlı bahçeler bırakmışlardı ki,; bu iki yer arasındaki mesafe yirmi günlük yürüyüş olarak takdir ediliyordu. Mûsa (aleyhisselâm) Allah'ın emriyle denizi durgun bırakmıştı. Böylece Firavun ve kavmi arkasından denize girip boğulmuş ve arkalarında birçok bahçeler bırakmışlardı.
Ve pınarlar bırakmışlardı. Su kaynayıp çıkan pınarlar. Belki bundan kasdolunan; Nil'den ayrılıp akan ırmak kolları olabilir. Zira Mısır'da su kuyuları ve pınarları bulunmamaktadır.
Duhan 44:26
Nice ekinler, birçok renkte yiyecekler ve çeşitli ürünler... Çünkü onlar bol, verimli, bereketli, sulak arazide yerleşmişlerdi. Araplar gibi değillerdi.
Ve güzel konaklar. Süslenmiş çardaklar ve çok güzel evler.
Duhan 44:27
içinde zevk ve sefa sürdükleri, refah içinde zevklenerek sefasını sürdükleri
nice nimetler (bırakmışlardı.) Refah içinde parlak bir hayat bırakmışlardı.
Denilir ki,: ”Nice nimet sahibi vardır ki, sefasını süremez." Yani nice mal sahibi vardır ki, ona sefa olmaz.
Duhan 44:28
İşte böylece o nimetleri bu şekilde onların ellerinden çekip alarak
Biz de onları başka bir topluma miras bıraktık. Bunların miras bırakılması demek; onları malik kılacak şekilde bırakılması ve onların bu nimetler üzerinde, vârisin, kendine kalan mirastaki tasarrufu gibi, tasarruf edebilme hakkına sahip olmasıdır. Yani Biz kıptîlerin mallarını onalara akraba olmayan, din veya velayet cihetinhdende onlara hiçbir yakınlığı bulunmayan bir topluluğa bıraktık. Bu topluluk da onların ellerinde köle olup, hizmetçilik yapan İsrail oğullarıydı. Allah kıptîleri helak etmiş, ülkelerini, mülklerini ve mallarını da onlara miras olarak bırakmıştı.
Denildi ki,: ”Bu kendilerine miras bırakılan topluluk, İsrail oğullarından başka bir kavimdir. Çünkü onlar Mısır'a dönmemişlerdir."
Katâde şöyle dedi: ”Meşhur tarihlerde onların Mısır'a döndüğü ve oraya hükmettikleri hiçbir şekilde rivayet olmamıştır."
Buna cevap olarak: ”Tarih kitaplarına itibar edilemez. Zira içlerinde birçok yalan vardır. Allahü teâlâ'nın sözü daha doğrudur, denilir. Nitekim şâirlerin İsrail oğullarımn oraya mirasçı olduklarını belirten şiirleri nakledilmiştir."
Müfessirler şu âyetin: ”...Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar..." (A'râf: 129) tefsirinde şöyle dediler: ”Sizi Mısır topraklarında veya mukaddes topraklarda hâkimler kılacaktır." Yine Allahü teâlâ'nın: ”Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (Yahudileri) de yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldı..." (A'râf: 137), âyeti hakkında da şöyle dediler: Yani Şam topraklarıdır. ”Yerin doğu taraftarıyla, batı tarafları" ise, yerin doğu ve batı yönleri olup oralara Firavunlardan ve Filistin'deki zorba kavimlerden olan Amal ikadan sonra, İsrail oğulları Tih çölündeki dolaşmaları bittikten sonra mâlik oldular ve o yörelere yerleştiler. Bu konuda müfessirlerin sözleri tutarsız oldu. Bazen bu yerin, Mısır diyarı olduğunu bazen de Şam diyarı olduğunu söylediler. Ancak açık olarak gözüken ve anlaşılan ikincisinin doğru olmasıdır. Çünkü akla ilk gelen iman edenler kendilerinin oraya hâkim kılınmasıdır. Yoksa çocuklarının değil. Mısır'a ise çocukları vâris olmuştu. Çünkü orası Davud (aleyhisselâm) zamanında fethedildi. Bu yerin hem Şam diyarı, hem de Mısır diyarı olması da mümkündür. Bu halde ezilenlerden murad da onların kendisi ve çocukları olur. Çünkü oğullara, babalarına nisbet edilen şey nisbet edilir. Allah en iyi bilir.
Duhan 44:29
Gök ve yer, onların ardından ağlamadı. Araplar, içlerinden önemli ve büyük mevki sahibi birisi öldüğünde, arkasından gök ve yer ağladı, derlerdi. Yani, onun ölümünden dolayı felâketin halka yayıldığını, ardından herkesin, hatta gök ve yerin bile ağladığını kastederlerdi. Arkasından gök ve yer ağlamadı dediklerinde de; onun ardından, şeref ve mevki sahiplerine olduğu gibi hüzün ve teessürün olmadığını kastederler.
Bu âyette de kâfirlerle ve onların haliyle eğlenip hafife alma ifadesi vardır. Çünkü onların bu halleri, kaybı çok büyük ve ağır olup da ardından gök ve yer ağladı denilen kişilerin hallerine aykırı düşmektedir.
Bazıları da şöyle dedi: ”Bu söz; -gök ve yerin ağlaması- gerçektir. Bunu Peygamberimizden rivayet edilen şu hadis desteklemektedir. ”Her mü'min için gökte iki kapı vardır. Bir kapıdan rızık çıkar, bir kapıdan da onun ameli girer. Mü'min öldüğünde ise onu kaybetmekten ardından ağlar." Sonra şu âyeti okudu: ”Gök ve yer onların ardından ağlamadı." Diğer bir hadiste de: ”Mü'minin ardından, yeryüzünde namaz kıldığı yer, ibadet ettiği yer ve amelinin çıktığı göğe yükseldiği yer ağlar."
Rivayet olundu ki,: ”Kâfir öldüğünde, bundan gök ve yer ehli, ülkeler ve kullar rahatlık duyar, ardından da yer ve gök ağlamaz."
Bazıları şöyle dedi: ”Gökler ve yer âsilerin, dalâlette olanların ve egoistlerin ardından ağlamazlar. Gök kendisinden oraya hiçbir itaati, güzel ameli çıkmamış olan kimsenin ardından, yer de kendisi üzerinde Allah'a isyan eden kimsenin ardından nasıl ağlasınlar? Onlar ancak itaat eden kimselerin arkasından ağlarlar."
Onlara helak vakitleri geldiğinde
mühlet de verilmedi. Ek bir zaman verilmedi, veya âhirete kadar ertelenmedi. Aksine azapları dünyada hemen verildi. Birincisinin yani onlara ek bir zamanın verilmemesinin sebebi; çünkü insanın ömrü sayılı nefeslerden ibarettir. Bu nefesler tükendiğinde ertelemeye imkân kalmamış olur. İkincisinin yani âhirete kadar ertelenmemesinin sebebi ise; çünkü onlar dünya ve âhiret azabının her ikisine de müstehaktırlar. Dünya azabına müstehak olmaları, açık olarak dış görünüşleriyle davetçiye eziyet edip azabı hemen arzu etmekle meşgul olduklarından; âhiret azabına müstehak olmaları ise, iç halleriyle yalanlayarak Allah'a karşı harp ettiklerinden dolayıdır.
Mü'minlerin âsîlerinin durumu ise bunun aksinedir. Çünkü onlar herhangi bir günah işlediklerinde, onlara tevbe etmeleri için mühlet verilir, amel defterlerine hemen yazılmaz ve acele olarak da dünyada cezalandırılmazlar. Çünkü Allah(celle celalühü) günahların çoğunu affeder, bazı felâketleri de günahlara keffaret kılar. Cezayı âhirete de ertelemez, onlara, Allah'a hamd olsun, geniş rahmet vardır.
Fakat mü'mine, ümmetlerin akıbetlerinden ibret alıp, bütün hallerde Allah'a itaat etmesi, çamurun ıslahı için değil, dinin ihyası için çalışıp çaba göstermesi gerekir. Yardım ise Allah (celle celalühü)'tandır.
Duhan 44:30
Yemin olsun Biz, İsrail oğullarını, Kıptîleri denizde boğmak suretiyle Ya'kub'un çocuklarını
O alçaltıcı azaptan kurtardık. Yani Firavun'un onları köleleştirmesinden, oğullarını öldürüp, kadınlarını ve kızlarını hizmetçi olarak kullanmasından ve onları ağır işlerde çalıştırmasından kurtardık.
Duhan 44:31
Firavun'dan. Firavun'un işkencesinden, yahut onun tarafından gelebilecek, ulaşabilecek her eziyetten.
Şüphesiz ki, o aşırı gidenlerden zulüm ve düşmanlıkla kendilerine karşı hata edenlerden, küfür ve isyanda da haddi aşanlardan
bir zorbaydı. Kibirli, kâfirlerin ve zorbaların, küfür ve zorbalıkta en şiddetlisiydi.
Burada, Firavun ve onun gibi zorbalıkta ve haddi aşmada ileri giden Nemrud gibilerini kınama, mü'mine eziyet eden kimseyi de Allah'ın helak ve zelil kılacağını, O'nun alçalttığı kişiyi de kimsenin yükselemeyeceğine dair açıklama vardır.
Düşmanın ellerinden kurtarmak, Allah'ın sevdiklerine karşı büyük nimetlerindendir. Zira; hür bir kimse için, düşmanları karşısında ezilmek dünya musibetlerinden ve zorluklarındandır. Allahu teâlâ bir kimsenin dünya ve dininde yükselmesini istediğinde onun başına belâlar verir, sonra da onu kurtarır.
Duhan 44:32
Yemin olsun ki, Biz onları, İsrail oğullarını
bilerek, onların seçilmeye lâyık olduklarını bilerek, onların suçlarını ve işlemiş oldukları muhalefetlerini bildiğimiz halde, onları imtiyazlı kıldık. Bu halleri bizim ezelî ilmimize tesir etmedi. Çünkü işlenen günahlar korumayı, gözetlemeyi etkilemez. İşte Ya'kub (aleyhisselâm)'un oğullarının durumu bu kabildendir. Çünkü Yusuf (aleyhisselâm)'a yaptıkları kuyuya atmak ve benzeri suçlarıyla beraber, Allah (celle celalühü) onları bir kavle göre peygamberlikle görevlendirdi. ”Bilerek" ifadesinin anlamının onların bilgisinden ve üstünlüklerinden dolayı, şeklinde olması da mümkündür.
Alemler üzerinde imtiyazlı kıldık. Zamanlarındaki milletlere üstün kıldık.
Gerçekte bu Muhammed ümmeti, her yönden bütün ümmetlerden daha hayırlıdır. Zira; ümmetlerin daha hayırlı olması, eğer peygamberlerinin mucizelerine bakarak ise, Allahü teâlâ bizim peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) öncekilere verdiği her şeyi vermiştir. Yok eğer bir zaman zarfında ümmetlere gönderilen peygamberlerin çokluğuna göre ise, gene İsrail oğullarının peygamberleri gibi olan bizim âlimlerimiz daha çok ve fazladu-.
Duhan 44:33
Onlara içinde açık bir imtihan bulunan... Yüce bir nimet veya onların nasıl davranacaklarını görmesi için açık bir imtiyaz bulunan...
Keşfu'l-Esrar'da: ”Onların imtihanı bolluk ve felâketlerle olmuş; bollukta şükretmeleri, felâkette de sabretmeleri istenmiştir", denir. Sevdiği, razı olduğu amellere muvaffak kılan ancak Allah'tır.
Ayetlerden mucizelerden
verdik. Denizin yarılması, bulutların gölgelendirmesi, kudret helvasının ve bıldırcın kuşunun indirilmesi v.s. gibi, onlardan başka hiçbir millette görülmeyen mucizelerin büyüklerinden verdik.
Duhan 44:34
Bunlar (müşrikler) Yani Kureyş kâfirleri, çünkü konu onlar hakkındadır. Firavun ve kavminin kıssası ise, sadece onların dalâletde ısrarla devam ettiklerine delil olması ve onların başına da, Firavun ve kavminin başına geldiği gibi azabın inmesinden sakındırmak içindir.
Diyorlar ki,:
Duhan 44:35
'İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Onlara, hayatlarının sonunun ve bu sondan sonrasının iki şey yani ölüm, sonra da diriltmek olduğu haber verilince, bunu her işin ilk ölümle biteceğini söyleyerek inkâr ettiler. Yani, her işin bitişi ve sonu ancak dünya hayatını yok eden ilk ölümden ibarettir, bundan sonra herhangi bir dirilme yoktur.
Biz diriltilecek değiliz. Ölümden sonra diriltecek değiliz. Bu sözden maksatları, ölülerin diriltilmesini ve kabirlerinden çıkmalarını inkâr etmektir.
Duhan 44:36
Eğer doğru söylüyorsanız... Vaadettiğiniz kıyametin kopacağı ve ölülerin diriltileceğinde doğruysanız, yani; diriltme, kabirden çıkartılma eğer mümkün ve akla uygun ise, o taktirde, vaadinizin doğruluğunu ispatlamak için bize hemen ölmüş olan atalarımızı diriltin.
Denildi ki,: ”Onlar Müslümanlardan Allah'a duâ ederek Kusay b. Kilab'ı kabrinden onlara çıkarmasını istiyorlardı. Çünkü niyetleri onunla istişare etmek, ona ölüm ve sonrası hallerinden sormaktı. Bu, hayattayken önemli işlerinde ve felâketlerde kendisine danıştıkları bir kimseydi."
Âyette, kendisine duyguların hakim olduğu kimsenin ancak görme duyusu organlarıyla inanabileceğine işaret vardır. Bunun için de onlar, diriltilmeyi ve kabirlerden çıkartılmayı gözleriyle görmediklerinden inkâr ettiler.
Ve;
atalarımızı diriltmek suretiyle
geri getirin' de onları gözlerimizle görelim ve ölümden sonraki olaylar hakkında onlardan bilgi alalım, dediler.
Duhan 44:37
Bunlar mı daha hayırlı... Onların sözüne reddiye ve tehdittir.
Yani; Kureyş kâfirleri, helak sebeplerine karşı savunmada kullanılan, güç ve kuvvet bakımından daha mı hayırlıdırlar,
yoksa Tubba' kavmi. -Tııbba'. Kureyşlilerin tanıdığı Yemen krallarından birisidir. Onu, yakın zamanda geçmesinden dolayı zikretmiştir.-
ile onlardan öncekiler mi? Yani Tubba' kavminden öncekiler mi? Öncekilerden maksat ise; Âd, Semûd ve onlar gibi, şiddetli güç sahibi inatçı her zorbadır. Âyetteki soru, bunların daha güçlü olduklarını ispat edip vurgulamak içindir.
Biz onları yok ettik, Tubba' kavmini ve onlardan öncekileri,
çünkü onlar suçlu idiler. Suç ve günahlara dalıp, helâka müstehak olmuşlardı. Bu onların helak edilmelerinin nedenini ortaya koymaktadır. Böylece onlar şiddet ve güçlerinin büyüklüğüne rağmen suçlarından dolayı helak edildiklerine göre, onların suçta ortakları olan, onlardan güç ve kuvvette daha zayıf bulunan Kureyş kâfirlerinin helak edilmesinin daha kolay olduğu bildirilmektedir.
İyi bil ki,; Tubba', Yemen krallarına verilen unvandır. Bu unvan krala ancak, Yemen'de Hımyer ve Hadramevt bölgelerine hâkim olduğunda verilirdi. Hımyer, Yemen'de, Sana'nın batısında bir bölgedir. Hadramevt de Yemen'de bir bölge ve kabile adıdır. Tubba' cahiliyye devrinde, İslâmdaki halife mevkiinde sayılıyordu.
Duhan 44:38
Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Bunların yaratılmasında sağlam, gerçek bir hedef, övgüye şayan bir gaye olmaksızın oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
Duhan 44:39
Biz onları ancak hak olmak üzere yarattık. Yahut, Biz onları herhangi bir sebepten dolayı değil, ancak iman, itaat, öldükten sonra diriltmek ve amellerin karşılığı olan bir hak, gerçek sebebiyle yarattık.
Fakat onların çoğu, Mekke kâfirleri, gafletlerinden ve düşünmemelerinden dolayı işin bu şekilde olduğunu
bilmiyorlar. Dolayısıyla öldükten sonra diriltilmeyi, amellerin karşılığının verileceğini inkâr ediyorlar.
Âyet, haşrin varlığına delildir. Eğer diriltilme olmayıp, amellerin karşılığı verilmemiş olsaydı, bu yaratılanların hepsi boşuna olurdu. Çünkü Allahü teâlâ onları ve hayatlarını düzenleyecek sebepleri yaratmış, sonrada onları iman ve taatlerle mükellef kılmıştı ki, itaat eden ile isyan eden ayrılıp seçilsin. Birincisi yani itaat erenler Allah'ın lütfuna ve ihsanına mazhar olsun, ikincisi yani isyan edenler de O'nun adaleti gereği cezasına ve azabına çarptırılsın. Dünyada ise bunlar olmaz. Zira dünyada yaşama müddeti kısadır. Faydalarına da çeşitli zorluklar ve zararlar karıştığından gerekli önem verilmez. Bunun için öldükten sonra diriltme ve amellerin karşılığının verilmesi, herkesin yaptığını bulması için gereklidir.
Âlemin, yaratılmasının hikmeti, yapılanların karşılığının verilmesidir. Eğer, amellerin karşılığı kâfirlerin söylediği gibi verilmemiş olsaydı, o takdirde, Allah katında mü'min ile kâfirin durumları bir olurdu ki, bu da imkânsızdır.
Anlatıldığına göre adamın birisi, osurgan ve domuzlan böceği görmüş ve: ”Allah'ın bunu yaratmadaki maksadı ne acaba? Şeklinin güzelliğinden mi yoksa kokusunun hoşluğundan mı?" demiş. Bunun üzerine Allah ona bir yara vermiş. Doktorlar onu tedavi etmekten âciz kalmışlar ve sonunda tedavisinden ümidini kesip bırakmışlar. Bir gün sokak içinde bağırarak gezen falcılardan bir doktorun sesini işitti ve onu bana getirin durumuma bir baksın dedi. Oradakiler: ”En iyi doktorlar seni tedavi etmekten âciz kaldılar, sıradan bir falcıyı ne yapacak" dediler. O, onu getirin, diye ısrar edince getirdiler. Gelip yarayı gördüğünde bir domuzlan böceği getirilmesini istedi, oradakilerin hepsi güldüler. Hasta hemen daha önce söylediği sözünü hatırladı ve istediği şeyi getirin, zira o adam bilgilidir, dedi. Böcek getirildiğinde onu yakıp külünü yarasının üzerine koydu ve Allah'ın izniyle iyileşti. Bunun üzerine adam orada bulunanlara: ”Allahü teâlâ bana yaratıklarından en bayağı ve âdi olanının en kıymetli ilâç olduğunu öğretmek istedi," dedi.
Duhan 44:40
Şüphesiz ki, hüküm günü, Hakkın bâtıldan ve haklının haksızdan, ayrılacağı, yaratıklar arasında baba ile oğlu, koca ile hanımı arasında hüküm verileceği kıyamet gününde...
Bazıları şöyle dedi: ”Hüküm günü; her çalışkan ile yaptığı işinin ayrılacağı, bunun ihlâslı ve doğruluğunun isteneceği gündür. Kimin niyeti ve yaptıkları doğru bulunursa, bu ondan kabul edilir ve mükâfatlandırılır. Kimin de yaptığı doğru çıkmazsa, yaptıkları onun üzerinde üzüntü olarak kalır."
Hepsinin bir arada buluşacağı bir gündür. Yaratıkların buluşacağı vakittir.
Duhan 44:41
O gün, dostun, akrabalardan ve diğer dostlardan herhangi birisinin
dosta hiçbir faydası olmaz. ”Mevlâ" (dost) kelimesi belirsiz olarak getirilmiş olup efendi, köle, azad edilmiş köle, arkadaş, amca oğlu vb. akrabalar, komşu, anlaşmalı müttefik kimse, oğul, amca, bir yere sonradan yerleşen, ortak, kızkardeşin oğlu, velî, Rab, yardımcı, nimet veren, kendisine nimet verilen, seven, tâbi olan ve evlilik yönünden akrabaları içerisine alır, bunların her birine ”mevlâ" denir ve bunların hiç birisinin o günde hiç bir şekilde yardımı olmaz. Dostların, birbirlerine şefaatçi olmak suretiyle azaptan kurtarmada bir faydaları olmazsa, birbirleriyle dostluğu olmayan kimselerin hiçbir faydası olmaz. Bu yalnız kâfirler için geçerlidir.
Onlar yardım da görmezler. Onlara inen azabı engelleyemezler ve onlara başkasının şefaatçi olmasını da sağlayamazlar.
Duhan 44:42
Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Onu affetmekle, hakkındaki şefaati kabul etmekle merhemet ettiği kimseler böyle değildir. Bunlar da müminlerdir.
Şüphesiz O, üstündür. Kâfirler gibi azabını dilediği kimselere yardım etmez.
Merhametlidir. Mü'minler gibi merhamet etmeyi dilediği kimselere de çok acıyıcıdır.
Âyette kıyamet gününde temiz, iyi kimselerle, kötü kimselerin arasının ayrılacağına, dostun dosta, yardımcının yardımcıya, sevgilinin sevgiliye, yakının yakına, şeyhin de müridine eğer iyiliği, amel diyarı olan burada elde etmemişlerse, hiçbir şekilde faydasının olmayacağına işaret vardır. Onlar orada kötülüğü, kir ve pası defedip, iyiliği, temizliği elde etmek için hiçbir yardım göremezler. Ancak Allah'ın merhamet edip de dünyada kalbini temizlemeye muvaffak kıldığı kimse müstesnadır. Nitekim Allah (celle celalühü) şöyle buyuruyor: ”Ancak Allah'a temiz bir kalp ile gelenler o günde fayda bulur." (Şuarâ: 89)
Şüphesiz ki, üstün olan O'dur, dilediğini kalp temizliği ile şerefli yapar. Çok merhametlidir, dilediğine de merhamet eder.
Anlatıldığına göre iki kardeş vardı, bunlardan birisi öldüğünde diğeri onu rüyasında görür ve ona halini sorar. O da: ”Kardeşim dünyada kim kör ise âhirette de kör olmaktadır," der. İşte bu onun tevbe edip doğru yola dönmesine, hatta sâlih, kemal sahibi kimselerden olmasına neden olmuştu.
İyi bil ki,; ilim ve amelden maksat, nefsi temizlemek ıslah etmektir. Bu temizlik oluştuğunda sâlih amelin sevabı, parlak güzel bir bedenin üzerinde kıymetli bir elbise gibi durur. Eğer bu temizlik olmamış ise o zaman sâlih amel, çirkin beden üzerinde bir süs gibi kalır. Kim de dünyada nefsinin çirkinliklerini yok etmek suretiyle kendini güzelleştirirse, kıyamet günü de iç ve dış güzelliklere sahip olarak güzel bir şekilde gelir. Yoksa sadece dış güzellikle gelir ki, o da yapmış olduğu sâlih amelin sevabıdır. Öyleyse şunu iyi bil ki, daha vakit varken çalışmak gerekir.
Duhan 44:43
Şüphesiz ki, zakkum ağacı. ”Zakkum" : Cehennemde biten bir ağaç olup, cehennemliklerin yiyeceğidir.
Ayını'l-Meanî kitabında: ”Zakkum cehennemin altında bir ağaç olup en üstüne kadar yükselir. Ancak kökü diptedir. Tuba ağacının cennette yüksekte olduğu gibi."
Keşfü'l-Esrâr'da: ”Zakkum ağacı, dünya ağaçları şeklindedir. Ancak ateştendir. Zakkum onun meyvesidir. Bu çok tiksinilerek yenilen bir meyvedir." denilmiştir. Yine denildi ki,: ”Her ağır gelen yiyeceğe zakkum denir."
Lâfız burada alay etme tarzında kullanılmıştır. Nitekim: ”...Onları elem verici bir azapla müjdele." (Âl-i İmran: 21) âyetinde de tebşir (müjdelemek) onlarla alay etmek için kullanılmıştır. Çünkü elem verici azap, gerçekte müjde olmaz. Çünkü Allahü teâlâ zakkum ağacını (Saffât: 64)'de geçtiği gibi cehennemin dibinden çıkartmakla vasfetmiştir.
Duhan 44:44
Günahkârların yemeğidir. Çok günah işlemiş kimselerin. Bunların kâfirler olduğuna önceki ve somaki âyetler delâlet eder.
Duhan 44:45
Maden eriyiği gibi... Yani zeytinyağı tortusu gibidir. Yüzüne yaklaştırıldığında, yüz derisi akıverir. Maden eriyiğine benzetilmesi, siyah kalın tortu şeklinde olmasındandır.
Bazıları şöyle dedi: ”Maden eriyiği, eriyinceye kadar ateşte bekletilen, demir, kurşun ve tunç gibi madenlerin eriyiği türündendir. Yiyeceğin bakır ve tunç gibi maddelerin eriyiklerine benzetilmesi sıcaklığının şiddetini ifade etmek içindir. Yoksa kaynadığını ifade etmek için değil. Bu yiyecek, kâfirlerin
karınlarda kaynar.
Duhan 44:46
Sıcak suyun kaynaması gibi. Sıcaklığı son haddine ulaştığında sıcak suyun fokurdaması gibi, ki, mide bundan tiksinir, istemez. Nikekim bir hadiste: ”Ey insanlar! Allah'tan hakkıyla sakınıp korkun, zira zakkumdan bir damla yeryüzüne damlatılacak olsa, dünyadakilerin yiyeceklerini acıtır. Kaldı ki, yiyeceği zakkum olan kimsenin hali nasıldır?" (5) buyurulmaktadır.
5- Hadisi Tirmizî, Sıfatu Cehennem bölümünde rivayet etmiş ve hadisin ”hasen sahih" olduğunu söylemiştir. Bkz. Camiu'l-Usûl, 10/516.
Âyette, günahkârın heva putuna kulluk edip, hırs ağacını diken, sonra da dünyada nefsin arzu ettiği şekilde tatlı nefsânî şehvet meyvelerini yetiştiren kimse olduğuna ve bunun âhiretteki yiyeceğinin, vasıfları yukarıda bilidirilen zakkum olduğuna işaret vardır.
Duhan 44:47
'Tutun onu. Bu hitap, kıyamet gününde zebanileredir. Onlara: ”Günahkârları yakalayın," denir. Hemen onları başlarından ve ayaklarından yakalarlar.
Cehennemin ortasına sürükleyin. Şiddetli ve sert bir şekilde onu sürükleyerek götürün.
Duhan 44:48
Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün.' Dökmek yukarıdan aşağıya doğru olur, azap ise dökülmez, çünkü akıcı maddelerden değildir. Gerçekte sanki başlarının üzerinden kaynar su dökülmektedir. Ki bu da azap çeşitlerinden birisidir.
Duhan 44:49
(Ve deyin ki,:) 'Tat bakalım. Bu alçaltıcı, rüsvay edici azabı tat bakalım.
Hani sen (kendince) kavminin yanında
üstündün, şerefliydin! Yani ona bu sözleri, kendini üstün ve şerefli sanmasına binaen, alay edip, başına kakarak söyleyin. Ki, bunun anlamı da onun alçak ve zelil olduğudur.
Nakledildiğine göre Ebû Cehil Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle dedi: ”Mekke'nin iki dağı arasında benden daha üstün ve şerefli kimse yoktur. Allah'a yemin olsun ki, senin de, Rabbinin de bana bir şey yapmaya gücü yetmez."
İşte âyet ona ve onun gibilerine tehdit olarak inmiştir. Şaşılacak bir tavırdır ki,; Ebû Cehil, Allah'ı yüceltmek için O'nun adına yemin ediyor, sonra da O'nun gücünü, kudretini inkâr ediyor. Halbuki Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) O'ndan başka hiçbir ilâha duada bulunmuyordu. Söylenilen bu söz, küfrün şaşkınlığından, cahilliğin ve enaniyet taassubunun sonucundadır. Nitekim gene onlar: ”...Gökten üzerimize taş yağdır" demişlerdi. (Enfâl: 32)
Ayetteki ”tat" sözcüğünde, onun dünyada da azap gördüğünü ancak gaflet uykusundan, perdenin yoğunluğundan, azabın acısını tadamadığma işaret vardır. Ama öldüğünde uyanacak, kendi nefsine yaptığı zulmün acısını tadacaktır.
Duhan 44:50
İşte bu azap,
o şüphelenip durduğunuz şeydir.' Dünyada, şüphelenip durduğunuz veya hakkında boş yere tartıştığınız şeydir. Bu şüphe ancak şeytanın vesveselerinden, nefsin fısıltılarından olup, bunların defedilip, gönül sıfatı olan yakîn ile vasıflanılması gerekir. Gene şunlar da bu şüphe türündendir: Kur'an'ın bazı hükümlerini ve emirlerini inkâr edip, önemsemeden günahlarda ısrar etmektir. Eğer bir kimse kasden namazı terkeder, kaza etmeye de yellenmezse ve Allah'ın cezasından korkmazsa kâfir olur. Çünkü Allah'ın cezasından emin olmak küfürdür.
Duhan 44:51
{Müttakîler ise hakikaten} küfreden ve isyanlardan sakınan, mü'minler ve itaat edenler
güvenilir bir makamdadırlar. Kalınacak bir yerdedirler. ”Makam" aslında ayakta durma yeri demektir. Daha sonra mutlak olarak yer anlamında kullanılmıştır. Hatta oturulan yere de makam denilir. Burada kalan, âfetlerden ve bırakılıp gitmekten emniyettedir. Güven, korkunun zıddıdır. ”Emin" de güvenilir kimse demektir.
Zemahşerî başka bir yöne işaret etmiştir. O da, emîn kelimesi, hiyânetin zıddı olan emanet kökünden gelmektedir. Aslında emîn (güvenilir) kelimesi yerin sıfatı değil, o yerde bulunanın sıfatıdır. Yani emin olan yer değil, o yerde bulunandır. Burada istiare sanatı yoluyla sanki korkulu bir yerde kalan kimsenin karşılaşacağı zorluklardan dolayı hüzünlü olacağı anlatılmak istenmiştir. Yahut bu bir kinayedir. Çünkü vasıf, kalanın yeri için sabit olunca, onun için de geçerli olmuş olur.
Nitekim şöyle demişlerdir: ”İzzet elbiselerinin arasında, cömertlik de abasının altındadır."
Duhan 44:52
Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Bunlar, kalınacak güveni lir yerlerin şerefine, içinde bulunan hoş yiyeceklere ve içeceklere delâlet etmesi için zikredilir. Pınarlardan maksat, akıp giden nehirlerdir.
Duhan 44:53
İnce ipekten ve parlak atlastan giyerek... Atlas; ipek çeşitlerinin en değerli sidir. Gerçekte ipek iki çeşittir. Bir çeşidi; ipek ne kadar ince olursa o kadar iyi ve nefis olur. Diğer çeşidi ise; ne kadar ağır ve ibrişimi çok olursa o kadar nefis ve güzel olur. ”Sündüs" ince ipek, ”istebrak" ise kaim olan ipektir.
Bana göre; ipek Allah'a yakın kılınanların giyeceği, atlas ise iyilerin giyeceğidir. Bunu, yakın kılınanların içeceğinin cennette saf bir pınar olan ”tesnim" olması, iyilerin içeceğinin ise, bir kokuyla karışımı yapılmış halis bir içecek olması göstermektedir.
Atlas anlamındaki ”istebrak" lâfzı, Arapçalaşmış yabancı bir terimdir. Yabancı bir terimin, Arapça olan Kurana gelmesi caizdir. Çünkü bu türden olan terim, Arapça terimler gibi kullanılarak Arapçalaştığında yabancı olmaktan çıkmış olur. Bunun üzerine kim, ”Kur'an yabancı bir dildendir" derse kâfir olur. Çünkü bu Allah (celle celalühü)'ın şu sözlerine ters düşer: ”Biz onu Arapça bir Kuran olarak indirdik." (Yusuf: 2) Ancak Kur'an'da yabancı kelimeler vardır diyenin durumuna bakılır. Eğer Kur'an'da Arapçalaştırılmak yoluyla yabancı kelimenin bulunduğunu söylerse doğrudur. Ama Arapçalaştırılmadan vardır derse yanlış olur.
Karşılıklı otururlar. Birbirlerine ısınmak, ünsiyet kurmak için meclislerde birbirlerinin yüzlerini görecek şekilde karşılıklı otururlar. Oturdukları divanlar onlarla beraber döndüklerinden birbirlerinin ensesine bakamazlar. Bu şekilde olması aralarında ünsiyetin tam oluşması içindir.
Bazıları şöyle dedi: ”Birbirlerine öfke ve hasedlikle sırt çevirmeden, sevgiyle yönelerek otururlar. Çünkü Allah, cennete girdiklerinde göğüslerinden kini söküp almıştır."
Duhan 44:54
İşte böyle! Bunun yanısıra, durumları böyleyken
Biz onları iri gözlü hurilerle eşlendiririz. Böylece bazen dostlarının ünsiyeti ve karşılaşmasıyla, bazen de iri gözlü hurilerden olan kadınlarla beraber olup oynaşmakla zevklenirler.
el-Müfredât’da denildi ki: ”Kur'an'da 'zevvecnâ hüm huran' (Onları hurilerle evlendiririz.) lâfzı gelmedi. Çünkü orada bu dünyadaki gibi nikâh yoktur." Bunun sebebi de söyle açıklanmıştır: Cennette evlilik akdi yoktur. Çünkü bunun faydası helâl kılmak içindir. Cennet ise haram ve helâl, mükellef kılma diyarı değildir. ”Hûr", beyaz anlamındaki ”havra" kelimesinin çoğuludur, ”îyn" ise ”ayna" kelimesinin çoğulu olup iri gözlü demektir. Buna göre Huri, bembeyaz, tertemiz kadınlar olup, beyazlıklarından, renklerinin safiliğinden gözler hayran kalır. İri, güzel gözlüdürler. Gözlerinin beyazı çok beyaz, siyahıda çok siyahtır. Kiprikleri ince olup gözleri ceylan gözüne benzer. Ceylan gözü Âdemoğullarında yoktur, ama istiare sanatıyla bazı gözler benzetilir. Hurilerin, dünya kadınları veya başka kadınlar olduğu hususunda ihtilâf edildi.
Hasan (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Onlar dünya kadınları olup Allah (celle celalühü) onları tekrar değişik bir surette yaratır."
Ebû Hureyre (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Onlar dünya kadınlarından değildirler."
Duhan 44:55
Orada güven içinde (canlarının çektiği) her meyveyi isterler. Ne olursa olsun, onları üzecek her şeyden, özellikle bu meyvelerin tükenip kesilmesinden, çok almaktan zarar vermesi ve kalbin perdelenip körelmesinden emindirler. Meyvelerden canlarının çekip arzu ettiklerinin getirilmesini emredip isterler. Bu meyvelerden hiçbiri, bir mekâna veya zamana özel değildir. Dünyada ise böyle birarada bulunmazlar. Yani dünya meyveleri her yerde her zaman bulunmaz, onlar için belirli zamanlar vardır ki bu zamanlardan önce veya sonra bulunmazlar.
Görünüşte iri güzel gözlü hurilerle beraber olup, canlarının çektiği nimetlerle'zevklenirler. Ama kalpleriyle de Allah'a (celle celalühü) yönelmiş olurlar.
Duhan 44:56
İlk tattıkları ölüm dışında, orada, cennette,
artık ölüm tatmazlar. Ancak ilk ölüm ki, onu da cennete girmeden önce tatmışlardır. Onların razı olunan hayatları, ebedî hayatla iç içedir. Cehennem ehlinin ise rızaya uygun bir hayatı yoktur, onlar cehennemde ölmeyeceklerdir. Dirlik yüzüde görmeyeceklerdir.
Denilmiştir ki; ”Cennette on şey yoktur: İhtiyarlık, uyku, ölüm, korku, gece, gündüz, karanlık, sıcaklık, soğuk, çıkmak."
Ayetteki istisnanın, bitişik, muttasıl istisna olması da mümkündür. O zaman maksat, ölümü tatmanın kesinlikle olmayacağını belirtmek olur. Sanki şöyle denmiştir: Onlar, cennette ölümü tatmayacaklardır. Ancak ilk ölümün tadım ileride tatmak hariç önceki ölümün tadını sonra tatmak ise mümkün değildir. Özellikle yaşama yurdu olan cennette hiç olmaz. Öyleyse bu, bir şeyi, muhal olan bir şeye bağlamak kabilindendir. Bu ifade tarzı şu âyetteki ifade gibidir: ”Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin." (Nisa: 22) Anlatılmak istenen; onlar cennette kesinlikle ölümü tatmayacaklardır. Aynı bunun gibi, babalarının geçmişte evlendikieriyle kesinlikle evlenmezler.
Allah oniarı cehennem azabından korur. Yani onları ateşten korur, onu onlardan uzaklaştırır.
Duhan 44:57
(Bunlar) Rabbinden bir lütuftur. Müttaıkîlere, zikredilen cennet nimetlerinden verilmesi ve cehennem azabından kurtarılması, Allahu teâlâ'dan bir lütuf ve bahşiştir. Yoksa eksik, sakat amellerinin karşılığı değildir.
Ehl-i sünnet, kulun cehennemden kurtularak, cenneti ve nimetlerini kazanmasının hepsinin ancak Allah'ın (celle celalühü) lütfü ve ihsanı ile olabileceğine bu âyeti delil göstermektedir. Bunlardan hiçbirini yapmak O'na vacip değildir. Söz konusu nimetlere kavuşmak Allah'ın lütfuyia olduğuna göre, istihkak sahibi olmak da kalkmış olur. Öyleyse bütün iyilikler, müttakîlere Allah (celle celalühü)'tan bir lütuftur. Zira onları başta lütfuyia yaratmış, kazanma sebeplerinden de çıkarmıştır. Çünkü kazanmak bile bir lütuftur; eğer olgunlukların kazanılması, kerametlerin elde edilmesi için güç yaratılmamış olsaydı, kul bunlara ulaşmaya yol bulamazdı. Nitekim bir hadiste: ”Sizden hiç bir kimseyi ameli cennete sokamaz, ateşten de koruyamaz. Hatta beni bile, ancak Allah'ın rahmetiyle olursa müstesna." (6) Yani bende cennete ancak Allah'ın rahmetiyle girebilirim. Yoksa amelimle değil. Bundan maksat, amelin değerini küçümsemek değil, aksine onunla gururlanmaktan sakındırmak ve onun ancak Allah'ın lütfuyia tamamlanabileceğini izah etmektir.
6- Hadisi burada manâsıyla nakletmiştir. Metni ise; ”Sizden hiçbiriniz ameli ile cennete giremez. Sende mi? denildiğinde: Evet ben de, ancak Allah beni rahmetiyle ve lütfuyia bürüyüp kuşatmıştır." Müslim, Camiu'l-U'sûl, 1/307.
İbn-i Melek şöyle dedi: ”Hadiste ehl-i sünnetin mezhebinin doğruluğuna delâlet; Mu'tezilenin, cennete sadece amel ile girilebilir tarzındaki inançlarının yanlışlığına da delil vardır."
Allahü teâlâ 'nın şu sözü: ”Yapmış oluduğumız iyi işlere karşılık cennete girin." (Nahl: 32) ve benzerleri ise hadisin mânâsına ters değildir. Çünkü âyet, amelin cennete girmeye sebep olduğunu açıklamaktadır. Hadiste nefyedilcn ise amelin bizzat neden ve gerektiriri âmil olmasıdır.
Denildi ki: ”Cennete girmek Allah'ın rahmetiyle, derecelerin paylaştırılması yapılan güzel amellerle, ebedî kalmak da niyetlerle olur. Bu üç makamdır. Bedbahtların diyarına yani cehenneme girmek de aynı şekilde Allah'ın adaletiyle, azap tabakasına yapılan kötü amellerle, orada ebedî olmak da niyetlerle olur. Gerçekte, ebedî olan bu azabı muhalefetlerinden, başkaldırmalarından dolayı haketmişlerdir. Nitekim, ebedî saadet de hakka muvafakat edip kabul etmekle kazanılmıştır. Eğer ateşe giren âsiler emirlere muhalefet etmeselerdi Allah da onlara şeriatın hükmüne göre azap etmezdi."
Allah'tan bize, bütün Müslümanlara sâlih amelleri yapmaya muvaffak kılmasını ve bize hayayı ihsan etmesini niyaz ediyoruz.
İşte büyük kurtuluş budur. Bunun ötesinde kurtuluş yoktur. Çünkü bu bütün serlerden pak olup, her isteğe nail olmaktır. Müfredat'da belirtildiği gibi ”fevz", selâmetle zafere ulaşmaktır.
Fakîr (müellif) de şöyle der: ”Ölüm de bu kurtuluşa vesile ve kapı olduğundan: 'Ölüm mü'mine hediyedir.' buyrulmuştur. Ölüm her ne kadar bir yönden yok olmak olsa da, diğer yönden kurtuluştur. Bunun için denilmiştir ki: Ölüm herkes için hayırlıdır; mü'mine hayırlı olması; onun sebebiyle, bulunduğu hapisten kurtulup cennet bahçelerindeki daimî nimetlere ulaşmasındandır. Âsi kimseye hayırlı olması ise; dünyada ona mühlet verilmesidir. Bu mühlet verme onların isyanlarının ve günahlarının artmasına sebep olur. Nitekim bunu Allah şöyle bildiriyor: '...Onlara ancak günahlarını artırmaları için fırsat veriyoruz...' (Âl-i İmran: 178) Bu da azabın artmasına neden olur."
Duhan 44:58
Biz onu (Kur'an'ı) senin dilinle kolaylaştırdık, senin dilinle indirmekle apaçık olan Kitabın anlaşılmasını kolaylaştırdık
ki düşünüp ibret alsınlar. Kavmin onu anlayıp düşünsünler ve gereğince amel etsinler diye. Bunu yapmadıkları taktirde:
Duhan 44:59
Artık sen gözetle. Artık sen onların başına gelecek olan kaderlerini bekle. Çünkü bunları görmekte inananlara ibret, müttakîlere öğüt vardır.
Şüphesiz onlar da gözetlemektedirler. Onlar senin başına felâketlerin gelmesini beklemektedirler. Fakat bu sana zarar vermez. Çok yakında sennin ümitlerin tahakkuk edecek, onların ümitleri ise boşa çıkacaktır. Yahut, sen sevabı bekle, onlar ise cezayı beklemektedirler. Çünkü kötülük eden işlediği kötülüğün cezasını bekler. Âyette birçok faydalar vardır:
Bunlardan birincisi; Allahü teâlâ 'nın Kuranın kolaylaştırıldığını açıklamasıdır. Kolaylaştırma zorlaştırmanın tersidir. Diğer bir âyette şöyle buyurulmuştur: ”Doğrusu biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. ” (Müzzemmil: 5) İki âyetin arasında görünüşte tezatlık vardır. Cevabı şöyledir: Kur'an diller için kolay, mükelleflere zor gelen sorumluluklar kapsaması açısından ağırdır. Şüphesiz ki dille okumak, yaşamaktan daha kolaydır. Bununla ilgili bir espiri anlatılır: Zenginlerden birisinin oğlu hastalanır. Ona; kurban kes, böylece belki Allah oğluna şifa verir, derler. O da: Hayır, Kur'an okuyacağım, der. Bazı arifler bunun üzerine şöyle der: ”Kur'an'ı seçmesi onun dilinde olmasından, kurbanı kesmekten yüz çevirmesi de kalbinde olmasındandır. Çünkü mal sevgisi kalpte yerleşmiş olup çıkartılması zordur.
İkinci fayda: Allahu teâlâ ”senin dilinle" buyurdu. Bununla sözünü onlara eğer vasıtasız olarak duyursaydı, dayanamayıp hepsinin öleceğine işaret etmiştir.
Cafer es-Sıddık (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Eğer kolaylaştırılmasaydı, yaratıklardan hiçbiri, Kur'an'dan bir harfi bile okumaya güç yetiremezlerdi. Zira o ezelî ve ebedî olan Allah'ın kelâmıdır, buna nasıl güç yetirebilsinler?"
İbn-i A'ta'da şöyle dedi: ”Kullarından dilediğinin diline okunması kolaylaştırılmış olup, bir an bile onu okumaktan usanmazlar, kullarından dilediğine de onu okuma kapısı kapatılmış olup, bir an bile onu hatırlayamazlar."
Üçüncü fayda: Bazı Mu'tezilîler ”düşünüp ibret alsınlar" sözünü, Allah'ın bütün herkesten imanı istediğine, hiçbir kimseden küfrü istemediğine delil olarak kullanmışlardır. Kendilerine şöyle cevap verilmiştir: ”Düşünüp ibret alsınlar" sözü sebep ifade etmektedir. Mânâ: Kavmin onu anlayıp ibret almasını istedi, olur. Veya düşünüp ibret almaları, öğüt almaları sonra da onlardan azap kaldırıldıktan sonra vaad ettikleri imanı yerine getirmeleri için kolaylaştırılmıştır. Mutezilenin yaptığı gibi dilemek şeklinde mânâ verilmesi yanlıştır. Çünkü dilemek, kesinlikle dilenen şeyin olmasını gerektirir.
Dördüncü fayda: Hadiste vârid olduğu gibi, ferahlığı, kurtuluşu beklemek ibadettir. Çünkü bu imandandır.
Bu sûrenin fazileti hakkında sahih hadisler gelmiştir. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: ”Kim Cuma gecesi Hâ. Mîm. Duhân sûresini okursa affolunmuş olarak sabahlar."0' Gene Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Kim bir gecede Duhân suresini okursa, yetmiş bin melek sabaha kadar onun için af diler, ”(8) buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu iki hadisi Ebû Hureyre (radıyallahü anh) rivayet etmiştir.
Birincisini Tirmizî nakletmiştir. Ebû Ümâme (radıyallahü anh) şöyle dedi: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle söylediğini işittim: ”Kim Hâ, Mîm, Duhân'ı Cuma gecesi veya Cuma günü okursa Allah ona cennette bir ev bina eder." Ev, geceleyin insanın sığınağı olduğundan, Kuran okumakta da genellikle istirahatı terkederek gecenin ihyası gerçekleştiğinden, sanki cennette evin bina edilmesi, istirahatı terketme pahasına geceleyin yapılan okumanın karşılığı olmuştur. Böylece mükâfatda yapılan amelin cinsinden verilmiş olmaktadır. Hadiste geçen ”Cuma günü okumak" geceye yorumlanmıştır.
Rızasını kazanmaya, âyetlerini okumaya, beyanatlarının hakikati ile amel etmeye muvaffak kılan ancak Allah'tır. İnayetine lâyık olanlara yardım eden de O'dur.
Allahu teâlâ'nın yardımıyla Duhân Sûresi'nin tefsiri tamamlanmıştır.
Câsiye 45:1
CÂSİYE SÛRESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur, 37 âyettir.
Hâ. Mîm. Yani bu surenin adı Hâ. Mîm'dir.
Câsiye 45:2
Kitabın içinde sûrelerin ve özellikle bu sûreyi edilenin bulunduğu Kuranın
indirilişi azız ve hakîm olan Allah tarafındandır. Bu ifade gösteriyor ki kitap yani Kur'an, haktır ve gerçektir.
Yine âyet metninde yer alan ”el-azîz" kelimesi Kuranın muciz olduğunu yani kimsenin benzerini getiremeyeceğini, benzerini getirme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanacağını ifade etmektedir. ”el-Hakîm" kelimesi ise Kur'anın içinde kesin hikmetler olduğuna ve başkaları tarafından yürürlükten kaldırılmayıp aksine kendi kendisini nesh edebileceğine delâlet etmektedir. Ayrıca bazı karşıtların iddia ettiği gibi bir şiir veya kehanet ya da benzerini getirmenin mümkün olabileceği Rasûlüllah tarafından uydurulmuş bir takım sözler olmadığına işaret etmektedir. Yine bu ifade, Kur'anın Rüstern İsfendiyar ve başkalarının kıssaları gibi eskilerin uydurdukları bir takım mitolojiler, uydurma hikâyeler olmadığını göstermektedir.
Şu halde insan, Kur'an'ın değerini bilmeli ve kalbini onunla doldurmalıdır.
Câsiye 45:3
Şüphesiz göklerde ve yerde yani bunların yaratılışında ve yıldızlar, dağlar, denizler vb. Yüce Allah'ın kudretinin nişaneleri olan şeylerin yaratılışında
inananlar için âyetler vardır. Yani tasdik eden kimseler için Yüce Allah'ın Rab olduğunu gösteren canlı deliller, tevhid ehli için ilâhî deliller vardır.
Burada özellikle mü'minlerin isimlerinin anılması, bu deliller ve canlı şahitlerden onların yararlanmaları sebebi iledir. Çünkü onlar yaratılmışlara bakarak yaratıcıya ve yoktan var edilmiş olan şeylere göz atarak, bunun yapıcısına gitmekte ve onun vahdaniyetine inanmaktadırlar. Zaten bu da imamn ilk kapısı olmaktadır. Bu sebeple iman ”iykaıı"a (kesin olarak görüyormuşçasına iman) takdim edilmiş, önce getirilmiştir.
Bu âyette ”muzaf"ın (tamlanan) getirilmeyerek ”göklerde ve yerde... ”şeklinde söylenmesi daha sonra gelecek âyette de bu muzafın getirilerek ”sizin yaratılışınızda..." şeklinde zikredilmesinin sebebi şudur: Gökler ve yeryüzü birer yaratılmış mahluk olsalar bile yaratıklardan hiçkimse onların yoktan var edilişlerini görmemiş, buna şahit olmamışlardır. Nitekim bu gerçeğe Yüce Allah: ”Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de bizzat kendilerinin yaratılışına şahit tuttum" (Kehf: 51) buyurarak işaret etmiştir.
İnsanın ve onun yaratılışına dahil olan diğer canlıların yaratılışları ise böyle değildir. Çünkü bunların yaratılışları vasıtası ile ilk kez nasıl yaratıldıkları çıkarılabilir ve yine onların yaratılışları, üreyip çoğalmaları müşahade edilebilir. Şu halde bu canlılarda yaratılmış olma niteliği yer ve göklerden dalia belirgin olmaktadır.
Câsiye 45:4
Sizin yaratılışınızda yani sizin nutfe (sperm)den yaratılışınızda, sonra yaratılış tamamlanıncaya kadar kan pıhtısından başlayarak çeşitli merhaleleri aşıp yaratılışınızın tamamlanmasında
ve yeryüzünde yaydığı canlılarda... Bunun mânâsı şudur: Sizin yaratılışınızda ve Yüce Allah'ın yeryüzüne yayıp dağıtmış olduğu çeşit çeşit şekil ve biçimlerde sayısız olarak yaratmış olduğu hayvanlarda ibret verici işaretler vardır. Burada Yüce Allah'ın adının zikredilmeyerek zamir getirilmesi az önce yukarıda zikredilmiş olmasındandır.
Eşyaya bulunduğu hal üzere bakarak
Kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır. ”Yakın" marifet, dirayet ve benzeri durumlardan daha ileri derecede bir bilgi mertebesidir. ”Yakîn" ile ”iman" arasında çok fark vardır. İmanın aslı, yakîndir. Bu sebeple Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yakîni şu sözleri ile istemiştir: ”Allah'ım senden kalbimi kaplayan iman ve sonu inkâr olmayan yakîn istiyorum."
Yüce Allah, yukarıdaki âyette üçüncü âyette ifade ettiği gibi ”inananlar için" demeyip tersine ”kesin olarak inanan bir toplum için" demekle birincilere göre bu ikincilerin az olduklarına işaret etmektedir, ikan mertebesinin insanların yaratılışlarına bakılarak sağlanacağı ifade edilmiştir. Çünkü ondan daha öncesi âfâkm yani dış âlemin yardımıyla iman olup bu da insanın dışındadır. Bu ikincisi ise nefislerin vasıtası ile elde edilen imandır ki, insanın iç âlemindedir. İşte bu, imanın en özel derecelerindendir. Çünkü insan, imanını âfâkî mertebede (dış dünyadaki alametlerle) tamamlayacak olursa, nefislerin müşahadesi mertebesinde bir imana yükselmiş olur. Yakînin mükemmelliği birinci mertebede değil bu son mertebede ve derecededir. Çünkü bir insanın kendi iç alemindeki gerçekleri bilmesi kendi dışındaki şeyleri bilmesinden çok daha güçlüdür. Zira bu ikinci durumda insanı yalanlayacak hiçbir şey yoktur. Bu sebeple ”zaruri bilgi" (zorunlu olarak elde edilen bilgi) istidlali, yani dış dünyadaki alâmetlerin yardımı ile elde edilen ilimden çok daha güçlüdür.
Yeryüzündeki canlıların yaratılışının insanın yaratılışına katılması bütün bunların tamamının yaratık cinsi olmaktaki ortak noktaları dolayısıyladır. Alimin biri der ki: ”Her hangi bir kul, yeteneğindeki güzelliğe zahiren ve batini olarak iyice dikkat edip bakarsa ve en güzel biçimde yaratıldığını gözleyecek olursa, boyunun poşunun düzgünlüğünü, biçiminin ve gidişinin güzelliğini, aklının mükemmelliğini ve her şeyi birbirinden ayırmadaki tam yeteneğini görecek olursa ve vücut organlarında kendine mahsus özellikleri müşahade edip sonra da diğer hayvanların vücutları, organları, yünleri ve karakterleri üzerinde adamakıllı düşünecek olursa, o zaman insanoğlunun anlama, akıl, her şeyi birbirinden ayırdetme sonra da iman etme hususunda cinlerden üstün olduğunu; emaneti yüklenme, eşyanın isimlerini öğrenme ve Allah'ın yeryüzünde halifesi ve mukarrabin meleklerin secde ettiği bir yaratık olduğunu, ardından bu faziletlerin ve menkıbelerin yalnız kendine mahsus olduğunu görürse, kesin olarak anlar ki, Yüce Allah onları şerefli kılmış ve birçok yaratıktan üstün tutmuştur.
Câsiye 45:5
Gecenin ve gündüzün değişmesinde yani gecenin ve gündüzün peşpeşe gelmesinde ya da onların uzunluk ve kısalık bakımından birbirinden farklı olmasında veya gecenin karanlık, gündüzün aydınlık olmasında
Allah'ın gökten indirmiş olduğu rızıkta yani yağmurda ki, yağmur rızka sebebtir. Yağmur kavramının rızık kelimesi ile ifade edilmesi, yağmurun Yüce Allah'ın kudretine ve rahmetine bir delil olduğuna dikkatleri çekmek içindir.
Ve ölümünden sonra yani yeryüzünün kuruyup hayat belirtilerinden uzaklaşmasında, üzerinde bitki bitirme kuvvetinin yok olmasında, meyve ağaçlarının meyvesiz kalmasından sonra yerden çeşit çeşit ekinler, meyveler ve bitkiler çıkarmak sureti ile
yeri onunla diriltmesinde, rüzgârları estirmesinde aklım kullanan bir toplum için dersler vardır.
Bu âyette yağmurla ıslanan yeryüzü, doğumun ve gelişmenin başlangıcı olmaları bakımından canlıların ruhuna; ayrıca bu rutubetin yok olması da ruhun gidip cesedin ölmesine benzetilmektedir. Âyette ”rüzgârın estirilmesi" demek rüzgârın bir yönden diğer yöne gönderilmesi, bir durumdan bir başka duruma çevrilmesi demektir. Çünkü rüzgârın doğudan eseni olduğu gibi batıdan, güneyden ve kuzeyden eseni vardır. Yine sıcak, soğuk faydalı ve zararlı rüzgârlar vardır.
Normalde önce rüzgâr esip sonra yağmur yağdığı halde âyet metninde rüzgârın esmesinin yağmurun yağmasından daha sonra ifade edilmiş olmasının sebebi: Ya rüzgârın da başlıbaşma ayrı bir delil olduğunu vurgulamak içindir. Çünkü kâinattaki durum gözetilecek ve buna göre ifade edilecek olsa idi belki de rüzgârların estirilmesi ve ardından yağmurun yağmasının bir tek delil ve alâmet olduğu kanaati uyanabilirdi. Ya da rüzgârın esmesi, sırf yağmurun meydana gelmesi için bir delil olmadığından tersine hem yağmur ve hem de gemilerin denizlerde yol alması olayında olduğu gibi başka yararlarının da bulunmasından dolayıdır.
"Dersler" şeklinde Türkçeleştirilen ”âyât" kelimesi, buraya kadar geçtiği üç yerde de elif lamsız olarak getirilmesinin sebebi, nicelik ve nitelik olarak bu ders ve ibretlerin şerefinin vurgulanması içindir. Bilgiyi kabul etmek için hazır olan yüce akıldır. İnsanın bu güç sayesinde elde ettiği bilgiye akıl denir. Bu sebeple Emiri'l-Mü'minîn Hazret-i Ali kerremallahu veçhen der ki: ”Akıl iki çeşittir: Matbu ve mesmu'. (Matbu: insanın kendisinden kaynaklanan, Mesmu' ise, duyu organları ile elde ettiği demektir.) Matbu akıl, mesmu' yoksa bir fayda sağlamaz. Tıpkı insanın gözünün nuru yoksa güneşin bir anlam ifade etmediği gibi. İşte yüce Allah'ın ”...Fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir." (Ankebût: 43) âyeti kerimesinde kastedilen bu akıldır.
Kâfirlerin akılsızlıkla kınandıkları her yerde işaret olunan birinci değil ikinci akıldır. Buna karşılık aklı olmadığı için kuldan mükellefiyetin kaldırıldığı her yerde kasdedilen akıl ise birinci akıldır. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Gündüzün ve gecenin değişmesinde akıl gözleri ile bakan ve bunlardan ibret alan toplum için dersler vardır. Çünkü görülen şeyler bunları yaratan bir yaratıcının olduğuna, O'nun muazzam bir kudreti ve hikmeti olduğuna çok açık delildir.
Ayette, akıllı olan kimselerin zikredilmesinin sebebi, bu delillerin, işaretlerin ve derslerin ancak akıl sayesinde kavranabileceğindendir. Her halde burada sadece aklın zikredilmesi ve iman ile ikandan sonra getirilmesinin sebebi şudur: Bu son delil, hem gökyüzünde hem yeryüzünde ve hem de bunların arasındadır. İnsanın aklının bütün bunları anlama gücü ve iman ve ikan mertebelerini elde etme fonksiyonu vardır.
Bu âyette Yüce Allah'ın dinî ilimleri bir yandan kesbî kılıp deliller yardımıyla destekleneceğine, bir yandan da vehbî kılıp canlı şahitlerle tahkik edileceğine işaretler vardır. Bunlara basiret gözü ile bakmayan kimsenin ayağı, sıratı müstakimden kayar ve cehennem azabına düşer. Bu gün böyle bir kimse şaşkınlık ve taklit içinde bocalarken âhirette ebedî ceza ile tehdit edilmektedir.
Yüce Allah bizi ve sizleri delil ve şahitlerden istifade edenlerden eylesin ve bizleri bütün inkarcı ve kâfirlerin körlüğünden muhafaza buyursun. Çünkü O, birdir ve tektir.
Câsiye 45:6
İşte sana gerçek olarak Cebrail vasıtası ile
okuduğumuz bunlar, sûrenin başından beri okuduğumuz Kur'an âyetleri, kâinatın yaratılışına dair alâmetlere ve delillere işaret eden
Allah'ın âyetleridir.
"Bunlar" şeklinde tercüme edilen" tilke" kelimesinin yukarıda zikredilen delillere işaret etmesi mümkündür. Buna göre mana şöyle olur: Yüce Allah'ın Vallığına, birliğine, kudretine, ilimine ve hikmetine işaret eden bu delilleri sana okuyoruz. Yani onlara delâlet eden ilâhî nazmı okuyoruz.
Artık Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra âyette önce Allahü teâlâ 'nın adının zikredilmesi O'na tazim içindir. Arapçada buna benzer örnekler vardır. Meselâ: Zeyd ve onun cömertliği hoşuma gitti, şeklinde kurulan cümlede asıl maksat, Zeyd'in cömertliği hoşuma gitti, demektir. Ancak isminin açıkça zikredilmesi ona saygı içindir. Bir örnek de âyetten vermek gerekirse: ”Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Rasûlü'ne, onun akrabalarına...aittir." (Enfâl: 41) Bu âyette de Yüce Allah'ın isminin zikredilmiş olması tıpkı yukarıdaki gibi O'na tazim içindir.
Hangi söze ve hangi habere
inanacaklar? Yani semavî kitapların arasında Kur'an-ı Kerim, muciz ve gözkamaştırıcı bir kitaptır. Bu kitaba inanmadıklarına göre ondan sonra hangi kitaba inanacaklardır? Yani bu kitaptan başka bir kitaba inanmazlar.
Bazıları demişlerdir ki; âyetin mânâsı şudur: Kur'an Yüce Allah'ın en son kitabı, Hazret-i Muhammed de peygamberlerinin sonuncusudur. Eğer ona iman etmezlerse, Kur'andan sonra bir başka kitap ve bir başka peygamber gelmeyeceğine göre hangi kitaba inanacaklardır?
Bu âyeti kerimede işaret ediliyor ki, imanın kalbte doğması, ancak Allah'ın yardımıyla, onu kalblerde yazması ile ve müminlere delilleri işaretleri göstermesi ile mümkündür. Eğer bunlar olmayacak olursa mantıkî ve aklî bir takım delillerle imanın kalbte doğması mümkün değildir.
İbn Abbas'ın rivayet ettiğine göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sahabelere sorar: ”Mahlukatın içinde imam en hayret verici olan size göre kimdir?" Sahabe cevap verir: ”Meleklerdir." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Melekler her şeyi açık seçik gördüklerine göre neden iman etmesinler?" Sahabe: ”Peygamberlerdir" der. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Peygamberlere Cebrail gökten emirleri indirip dururken nasıl olurda iman etmezler?" Sahabe: ”O halde senin sahabelerindir," derler. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Sahabelerim bunca gördükleri gerçekler dururken nasıl olur da iman etmezler? Bence imanı en hayret uyandıran insanlar benden sonra gelip beni görmedikleri halde bana iman eden, beni görmedikleri halde tasdik eden kimselerdir. İşte onlar benim kardeşler imdir," buyurur.(1)
Bu hadisi şerifte işaret olunuyor ki kalpte doğan bir takım delil ve şahitlere dayalı olan iman dış dünyadaki bazı delillere dayalı olan imandan daha üstündür. Her birinin makamı ve mertebesine göre bir üstünlüğü vardır. İman ve tevhid ehli mutlak olarak bağışlanmıştır.
Câsiye 45:7
Vay haline, her yalancı... Âyetin orjinal metninde yer alan ”effak" kelimesi yalancı demektir. ”ifk" bulunması gerektiği (gerçek) biçimden başka şekle çevrilmiş her şeye denir.
Ve günahkâr kişinin! ”Esim" kelimesi, günahı çok olan demektir. Tıpkı Arapçada ”âlim" kelimesinin ilmi çok anlamına gelmesi gibi.
Câsiye 45:8
O, Allah'ın kendisine okunan âyetlerini işitir de... Bu cümle, yukarıda geçen yalancı kişinin bir diğer sıfatıdır. ”Allah'ın âyetleri"naen maksat Kur'an âyetleridir. Çünkü dinleme olayı onlar için söz konusudur. ”Okunan âyetler" ifadesindeki okumadan maksat da yine Kur'an âyetleridir.
Sonra işitmiş olduğu Allah'ın âyetlerine iman etmekten, onların dile getirmiş olduğu hak ve gerçeklerle alay ederek, kendi kafasındaki bâtıl inanışları beğenerek boyun eğmekten
büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi direnir. İnkârına kararlı olarak devam eder. Bir başka ifade ile durumu, onları hiç duymamış kimselerin durumuna benzer. Söz konusu kimse, o âyetleri kabul etmemesi, bunlardan yararlanmaması noktasında bunları hiç duymamış kimseye benzetilmiş olmaktadır.
En-Nadr b. el-Hâris b. Abduddâr -ki daha sonra katledilmişti- Rüstern ve İsfendiyar hikâyeleri gibi Acem hikâyeleri ve kıssaları satın alır ve bunlar vasıtası ile insanların Kuranı dinlemelerine engel olurdu. İşte bu âyet kendisini ve kendi yolunda giden kimseleri, içinde bulundukları kötülük ve fesat dolayısıyla uyarmak için gelmiştir. Âyetin mânâsının, bütün şer ve fesat üzere olanları kuşattığını da anlamaktayız.
Âyet metnindeki ”sonra" kelimesi, bütün herkesin boyun büküp baş eğmesi gereken âyetleri duyup işittikten sonra bu ısrarlı oluş ve büyüklük taslamanın, bütün bunlardan sonra artık olmaması gerektiğini vurgulamak içindir.
Onu acı bir azap ile müjdele! Yani onu, direnmesi ve büyüklük taslaması sebebi ile acı bir azap ile müjdele, demektir. Burada azap kelimesinin müjde fiili ile kullanılması, bir istiare sanatı yapıldığına delildir. Haber verilen şey hakkında bir sevinç uyandıran olayı bildirmek anlamına gelen müjdeleme kelimesi, istiare sanatıyla bunun tam zıddı olan azabın bildirilmesi için kullanılmıştır. Böylece uyarı, müjdeleme kavramına alay etmek ve küçümsemek kabilinden katılmıştır. Bu yaptığımız açıklama, müjdeleme kavramından bilinen sevinçli bir haberi verme manasına alınırsa geçerlidir. Buna karşılık kelimeyi asli mânâsında almak da mümkündür. Müjdeleme kelimesi Arapçada sözlük açısından işittiği zaman insanın yüzünde değişiklik meydana getiren herhangi bir haber demektir. Bu durumda haber, sevinçli bir haber, olabileceği gibi üzüntü verici haber de olabilir.
Câsiye 45:9
O, âyetlerimizden bir şey öğrendiği zaman yani Bizim âyetlerimizden herhangi bir kısmı ona ulaştığı ve bunların âyetlerimizden olduğunu öğrendiği zaman... Yoksa ”âyetlerimizi nasılsa o şekliyle bilip öğrendiği zaman" demek değildir. Çünkü o, bu ifadeden uzaktır.
Onlarla, âyetlerin tamamı ile
alay eder. Yani sadece iş itmemekle kalmaz, tersine onları alaya alınacak birer nesne yerine koyar. Nitekim en-Nadr b. el-Hâris böyle idi. O, âyetleri alaya almış Acemlerin hikâye ve kıssaları ile onların karşısına dikilmişti. Bundan amacı sade insanlara bu âyetlerin herhangi bir hakikati ve gerçekliği olmadığını göstermekti. Nitekim Ebû Cehil de böyleydi. O, halka tereyağı ve hurma yedirmiş ardından: ”Buyrunuz! Zakkum yeyiniz. Muhammed'in sizi tehdit etmiş olduğu zakkum işte budur" demiş. Kuranda yer alan zakkumu tereyağı ve hurma olarak almıştı.
Yukarıda belirtilen günahları sebebi ile
onlar için... Burada ”onlar" zamiri ile bütün yalancılara işaret olunmaktadır. Çünkü onların tamamı yukarıda zikredilen çirkin hareketleri taşıyarak aynı niteliktedirler. İfadenin çoğul olarak getirilmesi bütün yalancıların bu kavrama girmeleri sebebi iledir. Nitekim daha önceki zamirler, her bir kişi tek tek kastedildiği için tekil olarak getirilmişti.
Alçaltıcı bir azap vardır. Onları zelil kılacak, kuvvetlerini ve izzetlerini yok edecek bir azap vardır. Burada azap kelimesinin ”alçaltına" sıfatı ile sıfatlanması Allah'ın âyetlerini alaya almaları, büyüklük taslamaları fiiline karşılıktır.
Câsiye 45:10
Önlerinde de cehennem vardır. Yani cehennem önlerindedir. Çünkü onlar kendilerine hazırlanmış olan şeye doğru yönelmişlerdir. Âyeti ”cehennem arkalarındadır" şeklinde anlamak da mümkündür. Çünkü onlar cehennemden yüzçevirmekte, dünyaya yönelmektedirler. Âyetin orjinal metninde yer alan ve ”ön", ”arka" şeklinde Türkçeye çevrilen ”vera" kelimesi insanın önden ya da arkadan örttüğü, kapattığı yön demektir.
Kazandıkları şeyler de yani malları ve çocukları
Allah'ı bırakıp edindikleri dostlar da yani Allah'ı bırakıp taptıkları putlar da
onlara hiçbir fayda vermez. Yani onlardan hiçbir azabı savmaz. Âyeti şu şekilde anlamak da mümkündür: Kazandıkları mallar ve çocuklar onlardan azabı savmada en küçük bir yarar sağlamazlar.
Burada Allah'ı bırakıp edindikleri dostlar yani putlar kısmı, kazandıkları mal ve evlât kısmına atfedilmekte ve araya ”nefiy" yani ” olumsuzluk" edatı getirilmektedir. Oysa putların faydasızlığı, malların ve çocukların faydasızlığından çok daha belirgin ve açıktır. Buna rağmen bu ifadenin başına olumsuzluk edatının getirilmesi, onların yanlış ve bozuk inançlarından dolayıdır. Zira onlar putların kendilerine şefaat edeceğini umuyorlardı. İşte bu ifadede kendilerine bir alay söz konusudur.
Nasıl ve nice olduğu bilinmeyen
büyük azap önlerindeki cehennem de
onlaradır.
Câsiye 45:11
İşte bu Kur'an
bir hidâyettir yani bu Kur'an hidâyetin zirvesindedir. Sanki bu Kur'an eşittir hidayet demektir. Hidayetin ta kendisidir. Arapçada bunun örneği vardır. Nitekim ”Zeydun adlım" denilir ki, Zeyd adeta adaletin kendisidir demek olur.
Rabblerinin âyetlerini Kur'an'ı
inkâr edenlere gelince onlara en kötüsünden elem verici bir azap vardır. Yani şiddetli bir azap vardır. Bu âyette bir takım işaretler mevcuttur: Bu işaretlerden birisi şudur: Bazı insanlar kendilerine okunduğu zaman zahiren Allah'ın âyetlerini işitirler, ancak batını bir kulak verme ile işitmezler. O âyetlerden gafil olduğu ve dönüp bakmadığı için sağırmış gibi olurlar. İşte böylesi kimselere hakkı kabul etmekten yüz çevirdikleri, âyetlerin gereğince amel etmedikleri için elîm, acıklı bir azap vardır. Kalp huzuru olmaksızın Allah'ın âyetlerini işitip okuyan kimseler de böyledir. Herhangi bir kimse o âyetleri hak kulağı ile dinlese, tevhidin nuru ile görmeye çalışsa, her iki dünyanın da azığını elde etmiş ve her iki makamın da izzetini ve şerefini yakalamış olur.
Âyette yer alan bir başka işaret ve nükte de şudur: İslâm âlimi herhangi bir ilmî meseleyi söylediği zaman insana düşen bunu kabul etmek, inatla karşılamamak, ortada sağlam bir destek ve isnat olmaksızın o ifadeyi tevil etmeye .kalkışın amaktır.
Âyetin taşıdığı bir başka nükte de şudur: Kur'an hidayettir. Fakat inkarcılara değil, kabul edenlere hidayettir. Kur'an'ı kabul eden perişan olmaktan ve cehenneme gitmekten kurtulur. İnkar eden büyük bir azaba uğrar ve o azapta hakir ve zelîl olur.
Câsiye 45:12
Allah (o yüce varlıktır) ki, sizler gemilere bindiğinizde
emri izni
gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve ticaret yaparak denizlerin dibine dalıp inci, mercan gibi denizin zenginliklerini elde ederek
fazlım aramanız için ve şükredesiniz diye yani bunca nimetleri veren Allah'ın vahdaniyetini ikrar etmek sureti ile şükredesiniz diye... Yüzeyini düz yaratarak ahşap gibi batıcı, dibe çökücü maddeleri yüzdürerek buna karşılık suyuna ve dibe dalmayı engellemeyerek
denizi sizin emrinize vermiştir. Çünkü Yüce Allah şayet denizin yüzeyini düz olmayıp da kimi yerlerini tümsek, kimi kısımlarını çukur yaratsa idi gemiler denizde yüzemiyeceklerdi. Yine suda kaldırma gücünü yaratmasa ve ahşap ve benzeri şeyler suyun üzerinde yüzemeyip dibe çöküp batsaydı yine gemilerin suda yol alması mümkün olmayacaktı. Yüce Allah denizi, dibine dalmak mümkün olmayacak şekilde yani sıvı değil de katı bir şekilde yaratmış olsa idi, bu takdirde de dibe dalmak sureti ile elde edilen zenginliklere sahip olmak mümkün olmayacaktı.
Câsiye 45:13
O, göklerde ve yerde ne varsa göklerdeki ve yerdeki bütün varlıkları sizlerin menfaatlerinize sunmak sureti ile
hepsini kendi katından size boyun eğdirmiştir. Göklerde ve yerde bulunan bütün bu varlıklar Allah tarafından yaratılmış ve insanların istifadesine sunulmuştur.
"Fethurrahman" isimli eserde belirtildiğine göre bütün nimet verme olayları, Allah'ın fazlından ve ihsanındandır. Çünkü hiçbir kimse bu nimetleri bizzat kendisi hak edebilmiş değildir. Tam tersine Yüce Allah insanlara nimet vermeyi cömertliğinin bir sonucu olarak kendisine vacip kılmıştır.
Âyet metninde yer alan ”hepsini" şeklinde tercüme edilen ”cem'an" kelimesi ya göklerde ve yerde ne varsa tüm olarak, demektir, ya da ifadeyi pekiştirmek için getirilmiştir.
Elbette bunda yani zikredilen büyük olaylarda Allah'ın yaratmasındaki göz alıcı güzellikleri
düşünen bir toplum için yaratıcının varlığına, sıfatlarına delâlet eden büyük
ibretler vardır. Çünkü bu kimseler bütün bu gerçeklere bakarak Yüce Allah'ın nimetlerini, bunlardaki incelikleri kavrarlar, o nimetlere şükretmeye muvaffak olurlar. Bir hadisi şerifte şu ifadeler yer almaktadır: ”Şeytan sizden herhangi birinize gelir ve : 'Gökleri kim yarattı', diye sorar. Soruya muhatab olan kimse, 'Allah' diye cevap verir. Şeytan tekrar sorar: 'Yeryüzünü kim yoktan var etti?' Soruyu dinleyen kimse, 'Allah' diye cevap verir. Şeytan tekrar sorar: Allah'ı kim yarattı?' İçinizden herhangi biriniz böyle bir durumla karşılaşırsa: 'Amentü billahi ve rasûlihi yani ben Allah'a ve onun peygamberine iman ettim,' desin." (2)
2- Bu hadisi İmam Buharî rivayet etmiştir. Müslim aynı hadisi şu lâfızlarla ifade eder: ”Şeytan gelir ve sorar: 'Şunu kim yarattı, şunu kim yoktan var etti?' Bu sorularını sorup en sonunda 'Rabbini kim yarattı' der. İşte Şeytan bu soruya geldiği zaman soruya muhatab olan kimse Allah'a sığınsın ve uyanık olsun." Bu hadisin sahihayn da ve Ebû Davud'da başka rivayetleri de vardır. Bkz. Camiu'l-Ahkâm, 5/56.
Bilinmeli ki tefekkür etmek ibadetlerin en üstünü ve en efdalidir. Çünkü kalbin yaptığı amel, nefsin amelinden daha yüce ve daha üstündür.
Bu âyeti kerimede işaret olunuyor ki gökler, yeryüzü ve bunların içinde bulunan neler varsa tamamı insan için yaratılmıştır. Çünkü bunların varlığı insanın varlığına tâbidir. Aslında Yüce Allah'ın, meleklerini Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'e secde ettirmiş olması bu konu için yeter de artar bile. Çünkü bu her şeyin insanın emrine verildiğinin en son noktasıdır. İnsanoğlu göklerde ve yeryüzündekilerden çok daha şereflidir. Bir örnek vermek gerekirse Allahü teâlâ herhangi bir meyveyi yaratmak istediğinde onun ağacını yaratır ve o ağacı meyve vermeye elverişli kılar. İşte içindeki varlıkları ile şu âlem de bir meyve ağacı mesabesindedir. Bu ağacın meyvesi insanoğludur. Bu mananın büyüklüğünden dolayı Yüce Allah: ”Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır" ifadesini kullanmaktadır. Bunun manası şudur: Bu manalarda kalbi imanın ve irfanın nuru ile aydınlanmış olan bir toplum için insanoğlunun şerefini ve mükemmelliğini gösteren ibretler ve deliller vardır. Çünkü kalbini imanın ve irfanın nuru ile aydınlatanlar sağlam bir fikirle düşünmektedirler.
Câsiye 45:14
İman edenlere söyle: 'Allah'ın günlerinin geleceğini um may anları bağışlasınlar. Ayette geçen ”yeğfirû" şimdiki zaman kipi, ”igfirû" bağışlayınız anlamınadır. Tıpkı ”iman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar...." (İbrahim: 31) âyetinde olduğu gibi. Burada da ”yukîmû-namaz kılarlar" fiili ”ekîmû-namaz kılınız" anlamında kullanılmıştır.
el-Keşşaf'ın müellifi ez-Zemahşerî der ki: ”Alimler şimdiki zaman kipinde olan namaz kılmak fiilinin ”namaz kılsınlar" mânâsına gelmesini caiz görmüşlerdir ve bu da 'söyle' fiilinin tümleci olur."
Bazı âlimler derler ki: ”Şimdiki zaman kipinde olan fiilin basma gelen ve mânâsını emir manasına çeviren lam harfini getirmemek caizdir. Çünkü âyetin başında yer alan 'söyle" emri onun yerine geçer. Buna karşılık âyet böyle emirle başlamasa idi, ona cevap olarak gelen fiilin başında emir lamı olmaksızın şimdiki zaman kipi ile başlaması Arap grameri açısından doğru olmazdı."
"Allah'ın günlerinin geleceğini ummamak" ifadesindeki ”ummak" aslında bir insanın temenni ettiği ve sevdiği bir şey hakkında kullanılır. Burada mecazen beklemek ve korkmak mânâsında kullanıldığı söylenmiştir. Bu açıklamalardan sonra âyetin mânâsı şu şekilde olur: İman edenlere söyle, Allah'ın günlerinin geleceğini beklemeyen ve o günde Cenab-ı Hakkın geçmiş ümmetler içerisindeki düşmanlarına hazırladığı azaplardan korkmayanları bağışlasınlar, hoş görsünler. Ayetin orijinal metninde yer alan ”eyyâ mu ilah-Allah'ın günleri" ifadesi, Arapların ”eyyamu'l-Arap" ifadeleri gibidir. Eyyamü'l-Arap demek Arapların büyük tarihi olayları demektir.
Bazı âlimler âyette yer alan ”Allah'ın günlerini" şu şekilde anlamışlardır: İman edenlere söyle: Allah'ın müminlere sevap vermek için belirlediği ve kurtuluş günü olarak vaadettiği vakitlerin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Gün kavramının Allah'a izafe edilerek tamlama yapılması, ”beytullah" yani Allah'ın evi kabilindendir.
Bu âyeti kerime, Müslümanlara savaş yapmaya izin veren âyetten önce nazil olmuştur. Daha sonra savaşın meşru kılınmasıyla hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Çünkü bu sûre bütün âlimlerin görüş birliğine göre Mekke'de nazil olmuştur. Ancak el-Maverdî bu âyeti kerimeyi istisna etmiş Mekke'de değil, Medine'de nazil olduğunu şu ifadelerle belirtmiştir: ”Bu âyet Medine'de Hazret-i Ömer hakkında nazil olmuştur." el-Maverdî bu görüşünü İbn Abbas ve Katâde (radıyallahü anh)'ye dayandırır. Bunun sebebi şudur: Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e Gifar kabilesinden birisi kötü söz söyler. Hazret-i Ömer o adamı dövmeye karar verince hakkında bu âyeti kerime nazil olur. el-Kâmus'da gıfar kelimesi ile ilgili olarak şu satırları görüyoruz: Benî Gıfar yani Gıfaroğulları, Ebu Zer el-Gıfarî'nin kabilesidir.
Bazı âlimlere göre âyet münafıkların başkanı Abdullah bin Ubey'in söylemiş olduğu sözler üzerine nazil olmuştur. Olay şöyle cereyan etmiştir. Müslümanlar Benî Müstalık gazvesinde bir kuyııbaşını tutarlar. Kuyuya müreysî' kuyusu denir. Abdullah ibn Ubeyy kölesini o kuyudan su çekmek üzere gönderir. Ancak köle gecikir. Daha sonra gelince Abdullah bunun sebebini sorar. Köle cevap verir: ”Ömer'in kölesi kuyunun bir tarafına oturmuştu. Peygamberin, Ebû Bekir'in ve Ömer'in su kablarını doldurmadıkça kimsenin su çekmesine izin vermedi." Bunun üzerine İbn Ubeyy bizimle bu kişilerin durumunu şu atasözü çok güzel açıklıyor: ”Köpeğini besle seni yesin" der. Bu ifadeyi Hazret-i Ömer duyunca Abdullah bin Ubey'ye hücum etmek üzere kılıcını kuşanır.
İşte bunun üzerine Yüce Allah:
Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır âyetini indirir. Bu açıklamaya göre âyetin mânâsı şöyle olur: İman edenlerin o kimseleri bağışlamalarının emredilmesi Yüce Allah'ın kıyamet günü sadece bazı toplulukları değil, hangi topluluk olursa olsun tamamını, dünyadaki yaptıkları güzel amellerinin karşılığını onlara vereceği içindir. Bu güzel amellerin içinde kâfirlerin ve münafıkların yaptıkları eziyetlere sabretmek, öfkesini yutarak ve onlardan karşılaşmış olduğu kötü hareketlere tahammül ederek onlardan yüz çevirmek de vardır.
Yukarıda âyet metninde yer alan ”toplum" kelimesi ile kâfir toplumun kastedilmiş olması da mümkündür. O takdirde ”yaptığına göre" ifadesi yaptığı kötülüklere göre cezalandıracaktır demek olur ki, bu kötülüklerin arasında yukarıda zikri geçen kötü sözler de mevcuttur. Âyette toplum anlamına gelen ”kavm" kelimesinin elif lamsız getirilmesi onları tahkir etmek içindir.
Ayetin mânâsı şöyle de olabilir: Müminlere söyle, müşriklere ve münafıklara kötülük etmekten kaçınsınlar. Onların cezalarını bizzat kendileri vermesinler. Çünkü Allah kıyamet günü, yaptıkları kötülüğe denk ve mükemmel bir ceza ile onları cezalandıracaktır. Bu mânâya biraz sonra gelecek âyeti kerime de işaret etmektedir. Sonra Kur'an'da ”kesb" kelimesi çoğu zaman kâfirlerin kazancı anlamında kullanılmaktadır. Kelimenin bu mânâda kullanılması da âyetin yukarıdaki mânâda olduğuna bir delildir.
"Allah onları cezalandıracaktır" ifadesinin mânâsı, Allah onları Bedir savaşı ve benzeri olaylarda olduğu gibi zamanı gelince cezalandıracaktır, anlamına da gelebilir.
Bu âyeti kerime bize gösteriyor ki herhangi bir mümin, inkârda ısrarlı oldukları için bağışlanmaları mümkün olmayan kimselerden olsalar bile suçlu olan kimseleri bağışlayacak olursa, ilâhî ahlâk ile ardaklanmış bir mü'min olur. Sonra Yüce Allah her toplumu, yaptıkları iyilik ve kötülüğe göre ya hem dünyada ve hem de âhirette ya da sadece âhirette cezalandıracakla
Câsiye 45:15
Kim iyi iş yaparsa... İyi iş anlamındaki ”amel-i sâlih", Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan şeylerdir. Faydası
kendinedir. Yani bu söz konusu sâlih amelin faydası ve sevabı onu yapanadır. Ve kendisine dönecektir.
Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Yani yaptığı kötülüğün zararı ve cezası kendinedir. Hemen hemen hiçbir amel bunu yapandan başkasına sirayet etmez.
Sonra Rabbinize, başkasına değil işlerinizin malikine
döndürüleceksiniz. Sonra Rabbinize ölümle döndürüleceksiniz ve O, iyi olsun, kötü olsun, yaptığınız amellerinize karşılığını verecektir. O halde O'nun huzuruna çıkmaya hazır olunuz.
Bu âyeti kerime sâlih amel işlemeye teşvik etmekte ve kötü amel işlemekten kaçındırmadadır. Suçlu olan kimseleri affetmek, bağışlamak birinci grup amellerdendir. Böyle yapan kimse, Yüce Allah'ın sıfatları ile sıfatlanmış demektir. İkinci grup ameller ise günah ve zulümdür. Bu şekilde hareket eden kimse şeytanın sıfatları ile sıfatlanmış olur. İyi olan kimselerin zümresinden olan kimse cennettedir. Günahkârlar ise cehennemdedir.
Câsiye 45:16
Yemin olsun ki Biz, Israiloğullarma kitap, yani Tevrat'ı verdik. Herhalde uygun olanı buradaki kitap kelimesini sadece Tevrat değil Zebur'u İncil'i de içine alması için kitap cinsi olarak anlamak daha uygundur. Zira Hazret-i Mûsa, Davud ve İsa (aleyhisselâm), İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilmişlerdi.
Hüküm Yani nazarî ve amelî hikmet, ilimde derinlemesine anlayış verdik. Ya da içlerinden birisi hükümdar olduğunda insanlar arasında uyuşmazlıkları çözme yeteneği verdik.
Ve peygamberlik verdik. Başka milletlerde olmayacak kadar çok peygamber gönderdik. Çünkü İbrahim (aleyhisselâm) peygamberlik şeceresi ağacı idi.
Onlara kudret helvası ve bıldırcın gibi lezzetli yiyeceklerden oluşan
güzel rızıklar verdik ve onları âlemlere üstün kıldık. Çünkü onlardan başkalarına vermediğimiz denizin yarılması, bulutların onları gölgelemesi vb. şeyleri onlara ihsan ettik.
Şu halde bundan onların, başkalarına dince ve sevap açısından üstün tutulmuş oldukları anlamı çıkarılamaz. Ya da ”Onları âlemlere üstün kıldık." ifadesinden maksat onların zamanındaki âlemlere üstün kıldık demektir. Çünkü onların zamanında âlemlerde Allahü teâlâ 'ya onlardan daha sevimli ve daha şerefli hiçbir kimse yoktu.
Câsiye 45:17
Onlara din konusunda açık deliller ve karşısındakini âciz bırakıcı mucizeler
verdik.
Bazı âlimlere göre bu delillerden maksat, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamber olarak gönderileceğinin ve onun hakkında kendilerine açıklanan şeyleri bilmeleri, Hazret-i Peygamberin Tihame'den (Mekke'den) Yesrib'e hicret edeceğini bilmeleri ve yardımcılarının Yesrib halkı olacağı hakkındaki bilgileridir.
Ama onlar kendilerine onun hakikati hakkındaki
ilim geldikten sonra evet bu ilim geldikten sonra söz konusu bilgiyi, ihtilâli giderici bir unsur olarak kullanma yerine, ihtilâli kökleştirici olarak kullandılar.
Aralarındaki çekememezlik yüzünden yani onun hakkındaki şüphelerinden dolayı değil, tersine aralarındaki düşmanlık ve kıskançlık yüzünden
ayrılığa düştüler. Yani aralarında bu noktada beliren görüş ayrılığı, kendilerine ilim geldikten sonra meydana geldi.
Şüphesiz Rabbin din konusunda
ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü hesaba çekmek ve ceza vermek sureti ile
aralarında hüküm verecektir.
Câsiye 45:18
Sonra da seni din konusunda bir şeriat, yüce bir yol
üzere kıldık. Sen ona, şeriatın ahkâmını kendi üzerinde ve başkaları hakkında hiçbir hükmünü aksatmaksızın uygulamak sureti ile
uy.
Bazı âlimler derler ki: ”Âyetin mânâsı şudur: Biz bütün peygamberlerin arasında bir takım hoş şeyleri yalnız sana ihsan ettik. Sen bunları bil, tanı. Bazı hakikatleri sırf sana özel kıldık. Bunları idrak et. Sana gidilecek yol çizdik. Buna uy. Sana şeriatler verdik, buna uy, onu bırakıp başka şeylere bakma. Senden başkasına uymaya muhtaç olma. Şayet Hazret-i Mûsa ve İsa (aleyhisselâm) sağ olsalardı onlar için sana oymaktan başkası caiz olmayacaktı."
İmam Cafer es-Sadık der ki: 'Din konusunda şeriat' demek Allah'ın çizmiş olduğu sınırları aşmamak ve yardımın Yüce Allah'tan geldiğine inanmaktır."
Bilmeyenlerin isteklerine uyma. Yani cahillerin görüşlerine ve şehvetlerinden kaynaklanan sapık inançlarına uyma. Bunlardan maksat Kureyş'in başkanlarıdır. Onlar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: ”Atalarının dinine dön, çünkü onlar senden çok daha faziletli idiler," derlerdi.
Câsiye 45:19
Gerçekten onlar Allah'a karşı eğer kendilerine uyarsan Allah'ın sana vermek istediği azaba karşı
sana hiçbir fayda vermezler. Yani peşlerinden gidecek olursan Allah'ın senin hakkında dilemiş olduğu azaptan hiçbir zerresini senden savamazlar.
Âlimlerden biri demiştir ki: ”Âyetin mânâsı şudur: Şayet Allah sana bir nimeti vermeyi murad ederse hiç kimse buna engel olamaz. Eğer bir fitneyi vermeyi isterse yine bunu da senden hiç kimse çeviremez. Şu halde düşünceni hiçbir yaratığa bağlama. Vicdanınla ve kalbinle Bizden başkasına yönelme. Bize güven ve Bize tevekkül et."
Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Onun için onlarla dostluk eden ve kendilerine uyan ancak onlar gibi zalim olan kişilerdir. Çünkü zalimlerin birbirlerinin dostu olması, birbirlerine katılmaları aynı kategoriden kişiler oldukları içindir.
Allah da kendilerine örnek olduğun
takva sahiplerinin dostudur.
O halde sen bulunduğun durum üzere devam et. Takva ve seriate bağlanman, onun dışındaki şeylerden tamamen yüz çevirmen şeklindeki tutumuna devam et.
Bazı âlimler derler ki; ”Yüce Allah'ın onlara 'zalim' ismini vermesinin sebebi onların, her şeyi lâyık olmadığı yere koymuş olmalarındandır. Müminlere 'muttaki' denmesinin sebebi ise onların böyle bir duruma düşmekten kaçınmış olmaları, bütün her noktada Allah'ı kendilerine dost seçmiş olmalarındandır."
Câsiye 45:20
Bu Kur'an,
insanlar için basiret nurları, çünkü Kur'an'da yer alan dinin ve şeriatın sembolleri kalblerdeki basiret nurları mesabesindedir. Sanki onlar ruh ve hayat mesabesindedir. Kur'an'dan uzak olan bir kimse, gözünü ve basiretini kaybetmiş demektir. Böyle bir kimse, ölü ve herhangi bir hissî hayatı olmayan cansız varlık gibidir.
Basiret nurlarının Kur'an'a izafe edilmiş olması Kur'anın parçaları itibari iledir. Bunun benzeri En'âm sûresi 104. âyette de vardır. Nitekim Yüce Allah orada: ”(Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler verilmiştir" buyrulmaktadır. Bu âyetteki basiretten maksat Kur'an ve Kur'an âyetleridir. Bir başka örnek âyet de İsrâ sûresindedir. Orada, Yüce Hak, Mûsa (aleyhisselâm)'ya verilen dokuz mucizeden söz ederken şöyle buyurur: ”(Mûsa Firavuna): Pekâlâ biliyorsun ki dedi, bunları birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi." (İsra: 102) Âyet metninde geçen ”besair" kelimesi insanın kavramları algılamasına vasıtalık eden nurdur. Nitekim insanın gözünün de bir nuru vardır. Ve onunla eşyayı görmektedir.
Biz yukarıda âyette yer alan ”bu" kelimesi ile Kur'an in kastedildiğini söylemiştik. Aynı kelime ile ”seriate uyma" nın kastedilmiş olması da mümkündür. Bu durumda insanlar için ”basiret nurları" seriate uyma kavramına yüklenmiş olmaktadır. Sanki şöyle denilmiş olmaktadır. Seriate uymanın tamamı basiret nurları ve rahmettir.
Kesin olarak inanan bir toplum için yani işleri güçleri dinde yer alan gerçeklere kesin olarak inanan bir toplum için rahmettir, demek olur. Burada âyet şu mânâya da gelebilir: Bu, Kur'an veya şeriat basiret nurları vasıtası ile yakîn makamına ermeye hazır olan bir toplum için hidâyet ve rahmettir. Basiret nurları parladığı zaman onların sayesinde hak ve bâtıl ortaya çıkar. Şu halde sana düşen Kur'an âyetlerininin üzerinde iyice düşünmek ve âlimlerden olman için nuranî basiretlerden yararlanmaktır. Bu, delâlet çukurundan kurtarıcı bir
hidayet ve büyük bir
rahmettir. Ve Y'üce Allah'tan gelen tam ve mükemmel bir nimettir. Çünkü dünya ve âhiret mutluluklarının tamamını elde etmek ancak bununla mümkün olur.
Câsiye 45:21
Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımız sandılar?
Ayetin orjinal metinde yer alan ”em" kelimesi ”bel" manasınadır. Kelime, bir beyandan diğer bir beyana geçmek, yani intikal etmek için kullanılır. Hemze ise bu gibi kimselerin inanıp iyi ameller işleyen kimselerle bir tutulacaklarını sanmalarını inkâr yani hoş olmadığım göstermek içindir. Bu inkârın ifade ediliş biçimi de böyle olacağını yani bir tutulacaklarını sanmayı yadırgama, hoş görmeme ve azarlama mahiyetinde ve biçimindedir. Yoksa böyle olacağını inkâr ve bir tutulmayacaklarını ifade biçiminde değildir. ”İctirah" kelimesinin mânâsı kazanmak demektir. Bu kelimeden türeme kazanıcı özellikteki organlara ”cevarih" denmiştir.
el-Müfredanâ denir ki: ”Av yapan köpeklere, parslara ve kuşlara Arapçada carina denmektedir. Bunun çoğulu da cevarih gelir. Bu hayvanlara aynı kelimeden türeme 'cevarih' denmesi iki sebebe dayanmaktadır: Ya parçalayıcı, yırtıcı olmalarından ya da kazanıcı özelliklerindendir. İnsanın kazanıcı vücud organlarına da cevarih denmesi yukarıda zikredilen iki özellikten birisi sebebiyledir."
Burada işlenen ”kötülük"ten maksat inkâr ve isyanlardır. Yani durumları bu kadar kötü iken onları hüküm ve değer verme açısından güzel ameller işleyen sadık müminlerle bir mi tutacağımızı, ikram ve derecelerini yükseltme açısından aynı muameleyi mi yapacağımızı sandılar?
Bu açıklamaların ışığı altında âyetin mânâsı şöyle olur: Onlar ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini o müminlerle eşit tutacağımızı mı sandılar? Asla hiç bir açıdan onlar müminlerle bir olamazlar. Çünkü müminler imanın ve itaatin izzetindedirder. Sağlıklarında imanın ve itaatin şerefini taşırlar. Ölümlerinde ise Yüce Allah'ın rahmetinde ve hoşnutluğundadırlar. Bu sebeple Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescitte ”Ashab-ı Sufleyi" görünce: ”Hayat, sizin hayatınızdır. Ölüm sizin ölümünüzdür" buyurmuştur.(3)
3-Meşhur ve sabit olan, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu sözü Ensar'a söylediğidir: ”Hayat sizin hayatımzdır, ölüm sizin ölümünüzdür." Bu hadisin uzunca bir hikâyesi vardır. İmam Müslim el-Cihad babında ve İmam Ahmed Müsned'inde 3 /528 zikrederler.
O kötülük işleyenler ise, hayatlarında inkârın ve isyanın zilleti içindedirler. Ölümlerinde ise, Allah'ın laneti ve ebedî azabı içindedirler.
Kureyş'in kâfirleri derlerdi ki: ”Kıyametin kopması durumunda âhirette bizim durumumuz müminlerden daha güzel olacaktır. Nitekim Kur'anin ifadesi ile: 'Biz malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak da değiliz (Sebe: 35) Çünkü dünyada güçlü ve kuvvetli olan âhirette de güçlüdür" demişlerdi.
Bazı âlimler âyetten maksadın; kâfirlerin hayatlarında ve sağlıklarında mü'minlerle bir oldukları gibi ölümlerinde de eşit olduklarını inkârdır, demişlerdir. Çünkü kötülük işleyenlerle iyilik yapanlar hayatlarında ve sağlıklarında nzıklanmak ve sıhhat içinde olmak bakımından birdirler. Onlar asıl, ölümlerinde birbirlerinden farklı olacaktır, görüşündedirler.
Ne kötü hüküm veriyorlar. Yani onların verdikleri bu hüküm ne kötüdür. Veya hüküm verdikleri şey ne kötüdür.
Rivayet olunduğuna göre Temim ed-Darî bir gece makamı İbrahim'de namaz kılmaktadır. Namazdaki kıraatinde bu âyeti kerimeye gelince, ağlamaya başlar ve sabaha kadar âyeti tekrar eder.
Rivayet olunduğuna göre el-Fudayl (radıyallahü anh) bu âyeti kerimeye gelince âyeti tekrar etmeye başlar, ağlar ve der ki: ”Ey Fudayl! Keşke sen, bu iki zümreden hangisi arasındasın, bir bilebilseydin? Çalışmayan kimseler amel edenlerin sevabını ummazlar. Korkaklar da kahramanların makamına tamah etmezler. Cahil, âlimin sevabını, uyuyan da geceleri ibadetle geçirenin sevabını ummaz. İnsanın çalıştığı oranda ecri ve sevabı artar, eksikliği oranında değeri düşer. ”
Bazı eski kitaplarda şöyle yazılıdır: ”Yüce Allah'ın bir görevlisi vardır. Her gün şöyle seslenir: Elli yaşına gelenler hasat zamanı yaklaşmış ekindirler. Ey Altmışlıklar! Haydi hesap vermeye gelin, ey Yetmişlikler! Neleri yaptınız ve neleri yapmadınız? Ey Seksen yaşındakiler! Sizlerin herhangi bir mazeretiniz kalmamıştır. Keşke mahlukât yaratılmamış olsaydı, onlar yaratıldığı zaman keşke niçin yaratıldıklarını bilselerdi. Biraraya gelip işlediklerini hatırlasalardı. İyi bilin ki kıyamet gelmiştir. Hazırlığınızı yapınız ve tedbirinizi alınız."
Denilmiştir ki: ”Yüce Allah bir kulu günahın zilletinden, taatın izzetine çıkarmak istediği zaman ona yalnızlığı sevdirir, kendisini kanaatkârlık vererek müstağni kılar, nefsinin ayıplarını kendisine gösterir. Kendisine bunlar nasip edilen kimseye dünyanın ve âhiretin bütün iyilikleri verilmiş demektir. Yüce Allah itaatkârla fâsık olanı birbirinden ayırdığı gibi itaatkârları da kendi arasında derecelere ayırmıştır. İtaat ve niyetlerde derecelendirmeler olduğu için makamlar ve dereceler de birbiri arasında farklı farklıdırlar. Bu sebeple cennetliklerden bazıları bazılarını dünyadan semadaki yıldızın görüldüğü gibi (uzaklarda) görürler."
Ubeyd bin Halid (radıyallahü anh) rivayet ediyor: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kişiyi birbiri ile kardeş yaptı. Bunlardan birisi Allah yolunda öldürüldü. Diğeri de ondan bir hafta veya buna yakın bir zaman sonra cuma günü, ya da benzeri bir günde öldü. Namazını kıldılar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sordu: 'Ne dediniz?' Dediler ki: 'Yüce Allah'tan kendisini bağışlamasını, merhamet etmesini ve arkadaşına kavuşturmasını diledik, bunun için Yüce Allah'a duâ ettik.' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: 'Onun (ilk ölenin) namazından sonra, arkadaşının (sonra ölenin) namazı nerede? Onun amellerinden sonra arkadaşının amelleri nerede?' Ya da Rasûlüllah şöyle dedi: 'Onun oruçlarından sonra arkadaşının oruçları nerede? Çünkü her ikisinin arasında yeryüzü ile gökyüzünden daha fazla uzaklık vardır.'“ (4)
4- Hadisi Ebû Davud el-Cihadda, Nesaî el-Cenâiz'de, İmam Ahmed, el-Müsned 4/500'de rivayet etmişlerdir.
Bazı rivayetlerde şu ifadeler yer alır: ”Ölenler artık daha amel edemeyeceklerine üzülürler. Hatta öyle duruma gelirler ki kendilerine verilen bir selâmı almaya ve onun sevabına bile hasret kalırlar."
O halde akıllı bir kimse daha öncekilerin hasretinden yani onların durumuna düşüp iç yangısından ve ayrılığın acısından sakınsın. Önce geçenlerin hasretine gelince onlar kabirlerinden doğruldu klan, itaatkâr olan kimseler en üstün nurları elde ettikleri ve Allah'a yakın olan faziletliler kendilerinden öne geçirildiğinde geride kalanlar mahrumların arasında yer alırlar. Ayrılığın acıklı oluşuna gelince bu da şu demektir: Yüce Allah yaratıklarını bir makamda topladığı zaman bir meleğe emreder. Melek şöyle seslenir: ”Ey insanlar ayrılınız. Çünkü Allah'tan korkan müttakiler kurtuluşa ermişlerdir." Nitekim Yüce Allah bunu Kuranın diliyle şöyle ifade eder: ”Ayrılın bir tarafa bugün ey günahkârlar." (Yâsîn: 59) Bu emir üzerine çocuk anne ve babasından, koca karısından, seven sevgilisinden ayrılır. Kimisi tazim olunarak nimet bahçelerine, cennete götürülürken; kimisi zincire vurulmuş olarak cehennem azabına sevk olunur.
Büyüklerden birisi şöyle der: ”Vefat ettikten sonra rüyamda Ebıı İshak eş-Şîrâzî'yi gördüm. Üzerinde beyaz bir elbise, başında tac vardı. Ona sordum: 'Nedir bu beyaz?' Dedi ki: 'Bu itaatin şerefidir.' 'Peki bu tac nedir?' diye sordum. Dedi ki: 'Bu ilmin izzetidir.'
Ebû Bekir el-Verrak'dan rivayet olunur ki: ”Dört şeyi taleb ettik ve bunları dört şeyin içinde bulduk: Yüce Allah'ın hoşnutluğunu ona itaatte, geçimdeki genişliği kuşluk namazında, dinde selâmeti dilimizi muhafazada, kalbin nurunu gece namazında bulduk. Şu halde vakit elden çıkıp gitmeden bunları yakalamaya bak. Çünkü zaman kesici bir kılıç gibidir. ”
Câsiye 45:22
Herkes gerek iyilik gerek kötülük
kazancına göre karşılık görsün diye... Şöyle ki bu âlemin yaratılışının hikmeti, amellerin karşılığının görülmesidir. Çünkü kâfirlerin dediği gibi eğer amellerin karşılığı olmasaydı itaatkâr ile isyankâr bir olurdu. Şu halde ceza yani karşılık, itaatin ve isyanın sonucudur. Bunlar âlemin varlığına bağlıdırlar. Zira mükellefiyet ancak bu dünyada gerçekleştirilebilir.
Allah gökleri ve yeri hak ile yani hak sebebi ile ve hakkın ortaya çıkması için
yaratmıştır. Varlık bâtılı ortadan kaldırır.
Onlara yani ”herkes" ifadesi ile işaret olunan o kimselere iyilik edenin sevabında eksiklik yapmak, kötülük edenin cezasını da daha fazla arttırmak suretiyle
zulmedilmez. Ehli sünnet nezdinde mevcut olan bir kurala göre bu zulüm olmadığı halde böyle bir şeye zulüm denmesi Yüce Allah'ın lütfunun genişliğinin zikredilen amellerden ne kadar münezzeh olduğunu beyan etmek, vurgulamak içindir. Bunun vurgulanması için Yüce Allah'ın fiili, kendisinden çıkması asla mümkün olmayan zulüm mesabesine indirilmiştir.
Bu âyeti kerime haber veriyor ki, amellerin mükâfatı verilirken kâfirle mü'minin eşit tutulması cehalet ve beyinsizliktir. Oysa Yüce Allah âlemi hak ile yani yerli yerinde yaratmıştır. Yoksa boşuna tedbirsizce yaratmamıştır. İşte bununla itaatkâr olan âsi olanlardan ayırt edilir. Şu halde herkese yaptığı amele göre zulüme kaçmadan, cehalet olmaksızın adalet hudutları dahilinde faziletle karşılığını vermek şarttır. Öyle ise insan, ameli sâlih işlemeye koyulmalıdır. Özellikle de tevhid ve Allah'ı zikre koşmalıdır. Çünkü insanların ve cinlerin yaratılmasından hedeflenen marifet, ancak bunlarla elde edilir.
Derler ki: ”Ebû Cehil Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı sadece Abdulmuttalib'in ve Ebû Talib'in yetim torunu ve yeğeni olarak görmüştür. Eğer ona Allah'ın elçisi ve âlemlerin Rabbinin sevgilisi gözüyle baksaydı bunu anlayacak ve hemen ona iman edecekti."
Câsiye 45:23
Hevâ ve hevesini tanrı edinen... ”Hevâ", insanın kötü nefsinin arzulamış olduğu şeye denir.
eş-Şa'bî der ki: ”Nefsin isteklerine 'hevâ' denmesi, insanı cehenneme götürmesi nedeniyledir."
Âyeti kerime, hidâyeti bırakıp da insanın nefsinin isteklerine boyun eğmesinin ne kadar şaşılacak ve hayret edilecek bir şey olduğunu ifade etmektedir. Nefsinin isteklerine uyan kimse, sanki onun kulu ve kölesi gibi olmuştur. Yani âyetin mânâsı şöyledir: Hevâ ve hevesini tanrı edinen kimseye baktın da onu gördün mü? İşte bu hayreti gerektirecek bir durumdur. Şâirin biri şöyle söyler:
Hevânın nun'u gidince Hevâ kalır. Her hevâ'nın esiri, Hevân'ın esiridir.
Beyitte geçen ”hevân" aşağılık, hakirlik demektir.
Bir diğeri şöyle der:
Nefsin arzularına karşı gel, onu hoşnut etme Nefsini kızdırırsan süslenirsin
Arzularına daha ne kadar boyun eğeceksin. Biliyor musun düşmanını arzuluyorsun sen.
Ve Allah'ın, (durumunu) bilerek saptırdığı... Âyeti iki türlü anlamak mümkündür. Birincisi: Yüce Allah'ın durumunu, sapıklığını ve aslî fıtratım değiştirdiğini bilerek saptırdığı kimseyi gördün mü? İkincisi: ”..Tevrattan bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler..." (Bakara: 89) ve ”...Ama onlar kendilerine ilim geldikten sonra...ayrılığa düştüler..." (Câsiye: 17) âyetlerinin ifade ettiği gibi hevâ ve hevesini tanrı edinen, hidâyet yolundan bile bile inat ederek sapan ve Allah'ın kendisini saptırdığı kimseyi gördün mü? demektir.
Vaaz ve nasihatlerden etkilenmeyecek ve hakkı duymayacak şekilde
kulağını ve, Allah'ın âyetleri ve yapılan uyarılar üzerinde düşünmeyecek ve hakkı anlamaz biçimde
kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de görmeyi ve ibret almayı engelleyen
perde çektiği kimseyi gördün mü? Âyetin orjinal metninde yer alan ”ğışâve" kelimesi, insanın gözünü perdeleyen, görmesine, idrak etmesine engel olan bir nesne demektir. Bu kelimenin âyet metninde elif lamsız getirilmesi çeşit bildirmek ve tazim ifade etmek içindir.
Bazı âlimler şöyle demişlerdir: ”Yüce Allah böyle bir kimsenin kulağını mühürlemiş, kendisini hitabını işitmekten mahrum kılmıştır. Kalbini mühürlemiş muradını anlamaktan mahrum olmuştur. İki gözünü mühürlemiş yarattığı eşyada kudretinin izlerini görmesine mani olmuştur. Artık böyle bir kimse hakkı göremez. ”
Şimdi onu Allah'tan sonra yani hidâyeti görmesini engellemesi ve onun da dalâlet içinde devam etmesi sebebiyle Allah'ın kendisini saptırmasından sonra
kim doğru yola eriştirebilir? Yani böyle bir kimseyi hiçbir kişi hidâyete erdiremez.
Hâlâ ibret almayacak mısınız? Ey insanlar bakıp da öğüt almayacak mısınız, düşünmeyecek misiniz? Hidayete Allah'tan başka hiç kimsenin mâlik olmadığını öğrenmeyecek misiniz? Ya da hâlâ öğüt almayacak mısınız?
Bu âyeti kerime işaret ediyor ki, filozoflar, dehriler, tabi atçı lar ve şeriatın kanununa uymayan ilim adamlarının eğitimi sayesinde riyazat ahkâmını tam olarak yerine getirmeyen, nefsinin arzularından tümüyle soyunup çıkmayan, tam tersine küfür ve sapılığın önderlerinin peşinden giden, onların ortaya attıkları aklî şüpheler ardından gidip onları birer kesin delil kabul edenler şeytanın tuzağına düşmüştür ve şeytan onu arzularının yuları ile yakalamış, nefsinin isteklerinin çölünde saptırmıştır. Belki de onu aklını tasfiye etmek, fikrini selâmete eriştirmek adına şehvetlerini terke ve riyazata çağırır. Böylece ona hakikati idrak ettiği hissini verir ki, kendisini şüphelerin çukurunda helak etsin. Her türlü sapıklık içinde şaşırtsın, bütün uzak yollarda saptırsın. Böyle birinin zararı, kârından çok fazladır. Noksanı, elde ettiğinden daha çoktur. Onlar haktan uzak bir sapıklık içindedirler. Zannederler ki, kendileri doğru yoldadırlar. Oysa onlar sapıklıkları içinde dolaşmaktadırlar. Yularları hevâ ve heveslerinin elindedir. Onlar hilebaz kimselerdir. Hiç hissetmedikleri yerden yavaş yavaş helake götürüleceklerdir.
Câsiye 45:24
Sapıklıklarında ve yoldan çıkmışlıklarında son derece ileri gitmiş olmaları sebebi ile öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden Kureyşli kâfirler ve Arapların müşrikleri
dediler ki: 'Hayat yani içinde bulunduğumuz hayat
ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız yani dünya hayatında bize ölüm de gelir hayat da. Bunun ötesinde başka hiçbir hayat yoktur.
Keşfu'l-Esrar isimli eserde anlatıldığına göre bu sözler, ”insanlar tıpkı ot, çerçöp gibidirler" görüşünde olan zındıkların görüşüdür.
"Yaşarız" ifadesinin ”ölürüz" ifadesinden daha sonra getirilmesinin sebebi, ses uyumu bakımından bir nevi ”fasıla" gözetilmiş olmasındandır. Bir diğer sebebi de Arapçada ”vav" harfinin mutlak cem yani çoğul ifade etmesi, tertip şartının olmamasıdır. Buna göre ”ölürüz ve yaşarız. ” ifadesi, bu tertipde anlaşılmayacak, Dünyadaki gerçek duruma uygun olarak yaşarız ve ölürüz şeklinde anlaşılacaktır. Müşriklerin ”ölürüz ve yaşarız" ifadesi ile ”tenasuh'ii da kastetmiş olmaları mümkündür. Çünkü puta tapanların ekserisinin inancı tenasühtür.
er-Râgıb der ki: ”Tenasüh nazariyesini kabul edenler, şeriatın ifade ettiği biçimi ile öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kimselerdir. Onlar ruhların bir vücuttan diğer vücuda sonsuza kadar yani başka vücutlara sonsuza dek intikal ettiğini iddia ederler."
et-Ta'rifât'ââ şöyle söylenir: ”Tenasüh araya herhangi bir zaman dilimi girmeksizin ruhun bir cesetten ayrıldıktan sonra aralarındaki kopmaz bağ sebebi ile hemen başka bir cesede girmesinden ibarettir."
Bizi ancak zaman helak eder.' Yani bizi ancak zamanın geçişi helak eder, demektir. ”Dehr": Kâinatın yaratıldığı andan yok olacağı ana kadar geçen zaman dilimi demektir. Daha sonra uzun süre ve müddetler dehr kelimesi ile ifade edilmiştir. Dehr, zamanın aksine bir mana ifade eder. Çünkü zaman, az olan süreye denilebileceği gibi uzun müddete de denir.
Bizi ancak zaman helak eder diyenler, insanın helak olmasında asıl etkenin günlerin ve gecelerin geçmesi olduğunu iddia ederler. Ölüm meleğini ve Yüce Allah'ın emri ile ruhları aldığını inkâr ederlerdi. Meydana gelen olayların sebebi olarak defni ve zamanı görürlerdi. Zamana kötü söz söylerler, kınarlar ve ondan şikâyetçi olurlardı. Nitekim yazdıkları şiirler bu gerçekleri bizlere yansıtmaktadır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Dehr'e (zaman) sövmeyiniz. Çünkü Yüce Allah, dehrdir," (5) buyurarak yasaklamıştır. ”Allah dehrdir" demek yani olayları meydana getiren zaman değil, bizzat Allah'tır, demektir.
5- Hadisi îmam Müslim Sahih'inde merfu olarak Ebu Hureyreden rivayet eder.
Bazı âlimler derler ki: ”Zamana hayret eden ey âlim! Gadrinden dolayı zamanı kınama, çünkü o emir alan bir memurdur. Zaman kendisine emredene bağlıdır. Nice zengin kâfir vardır ki, bu zenginliği inkârını kat kat artırır. Bir dirheme mâlik olmayan nice mü'min de vardır ki, fakirliği imanını kat kat artırır. ”
Bu hususta hayatın sadece bu dünyada olduğu, hayatın ve ölümün sebebinin zaman olduğu hususunda
onların hiçbir bilgisi de yoktur ki bunu akla ya da naklî bir delile dayandırmış olsunlar.
Onlar sadece zannederler. Yani onlar öyle bir toplulukturlar ki, gidebilecekleri en ileri nokta genelde sarılabilecekleri herhangi bir delil olmaksızın zannetmek ve taklit etmektir. İşte onların kendi canları hakkındaki bozuk inançları budur.
Müminlere gelince onlar nasi ara sarılırlar ve yakîn yani kesin bilgi yolunu tutarlar. Zan ve tahmin ortamını aşarlar. Sûrî ve manevî haşri kabul ederler. Yani beş duyu ile hissedilebilen haşri, sıratı, cenneti, cehennemi kabul ederler. Aklen bilinenlerle, duyularla elde edilenleri bir arada bulundurmak, kudret açısından maddî nimet ve azaptan, yeme, içme, nikâh ve giymekten çok daha büyük bir kudret ister. Ve bu ilâhî mükemmellik açısından çok daha mükemmel ve tamdır. İşte peygamberlerin ve onlara inanan mü'minlerin inancı, itikadı budur. Onlar gibi itikad eden kurtuluşa erer. Böyle yapmayan helak olur. Bu inancın ve tevhidin zorunlu sonuçlarından birisi de her olayı azîz ve hamîd olan Yüce Allah'a dayandırmaktır. Çünkü her şeyde asıl müessir, etken O'dur. Bu sebeple rüzgâra sövmek yasak edilmiştir. Çünkü rüzgâr bir meleğin elindedir. Ve melek de Yüce Allah'ın elindedir. Bütün tasarruflar sonunda Yüce Allah'da düğümlenir.
Anlatılır ki Haccac Abdullah es-Sakafî'yi, Enes b. Mâlik (radıyallahü anh)'e göndererek kendisini yanına çağırır. Abdullah, Enes'e: ”Mü'minlerin emiri çağırıyor, davetine uy" der. Enes: ”Allah onu zelil kılsın. Çünkü azîz, Allah'a itaati nedeniyle Allah'ın azîz kıldığı kimsedir. Zelil ise, günahı dolayısıyla zelil kıldığıdır." Sonra Enes b. Mâlik gelen elçiyle kalkar ve Haccacin yanına vardığında der ki: ”Bizi çağıran sen misin?" Haccac: ”Evet" der. Sonra: ”Neden sordun?" diye ekler. Enes b. Malik: ”Çünkü sen Rabbine âsi birisisin. Peygamberinin sünnetine aykırı hareket ediyorsun. Allah'ın düşmanlarını azîz, dostlarını zelil kılıyorsun," der. Bunun üzerine Haccac: ”Seni en kötü biçimde katlederim," der. Enes b. Mâlik: ”Bunun senin elinde olduğunu bilseydim sana tapardım" der. Sonra sözüne devam eder: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bir duâ öğretti ve buyurdu ki: 'Kim her sabah bu duayı okursa ona hiçbir kimse zarar veremez.' Yani böyle bir kimseye ne zehir ne sihir ve ne de zalim sultan zarar veremez. Ben bu sabah bu duayı okudum" der. Haccac: ”O duayı bana öğret" der. Enes der ki: ”Sen ve ben sağ olduğumuz sürece o duayı sana öğretmekten Allah'a sığınırım." Haccac: ”Onu salıverin gitsin," der. Daha sonra Haccac'a bunun sebebini sorarlar. Der ki: ”Enes'in iki omuzunda kocaman ağızlarını açmış iki büyük aslan gördüm. ”
Bu haber bize gösteriyor ki, etki ve tesir, her şeye kadir olan Yüce Allah'ın elindedir. Yoksa sultanın ve vezirin elinde değildir. Tesirin ve etkinin Allah'ın dışında sebepler ve vesilelerde görünmesi bir göz yanılmasından ibarettir.
Daha sonraları Enes b. Mâlik (radıyallahü anh) öleceği sırada hizmetçisine: ”Senin benim üzerimde hizmet hakkın var," der ve duayı hizmetçisine öğretir. Şöyle söyler: ”Bismillahirrahmanirrahim, isimlerin en hayırlısı Allah'ın adı ile.
Yerde ve gökte isminin yanında hiçbir şeyin zarar vermeyeceği Allah'ın adıyla. O işiten ve bilendir." (6)
Enes b. Mâlik Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hizmet eden hizmetçilerden biriydi ve Rasûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) on yıl hizmet etmiş idi. Sonra Hazret-i Ömer'in halifeliği zamanında Basra'ya göçmüş birisi idi. Basra'da sahabe neslinden en son vefat eden Hazret-i Enes'tir. Vefatı Hicrî 93 tarihinde olmuştur. Öldüğünde yaşı 103 idi. Hadis rivayetinde meşhur altı sahabeden birisidir.
Câsiye 45:25
Onlara yani ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenlere
açıkça âyetlerimiz okunduğu zaman: İçinde öldükten sonra dirilme gerçeği de bulunan, hakkı dile getiren ve söylediği şeylere delâleti apaçık olan âyetlerimiz okunduğu zaman, ya da onu beyan eden âyetlerimiz okunduğu zaman, demektir. Bu âyetlerimize örnek olarak: ”De ki onları ilk defa yaratmış olan diriltecek." (Yâsîn: 79) âyeti ile ”...Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir..." (Fussilet: 39) âyetidir. Ve başka birçok âyet vardır.
İşte onlara âyetlerimiz okunduğu zaman inad ederek ve bir karşı teklif olarak öldükten sonra dirileceğimiz hususunda:
'Doğru sözlü iseniz atalarımınızı getirin,' yani onları canlandırın ve kabirlerinden diriltin
demelerinden başka delilleri yoktur. Yani öldükten sonra dirilme meselesine karşı koyacakları başka hiçbir delilleri yoktur. Bir başka ifade ile ancak delil olması imkânsız olan bu bâtıl ve geçersiz sözü söylemekten başka delilleri yoktur. Çünkü delil, kesinlik ifade eden şeye denilir.
Âyet metninde onların böylesine geçersiz sözlerine delil denilmiş olması iki sebebe dayanabilir. Ya bu sözü delil diye ileri sürdükleri içindir ki bu durumda kendileri ile alay edilmiş olur. Ya da delil olamayacak, delilin tam zıddı olan bir sözle delil arasındaki ziddiyet bağlantısı sebebiyledir, bu durumda da bir mübalâğa yapılmış ve delil olmayacak bir şeye mübalâğa edilerek delil denilmiş olur. Arapçada bunun benzeri ”onların arasındaki selâm acı verici bir darbedir" sözüdür. Yani Yüce Allah'ın onların geçersiz sözüne delil demesi, kendilerinin asla delillerinin olamayacağını beyan etmek içindir. Çünkü bütün delili bu görüşden ibaret olan kimsenin asla hiçbir delili yok demektir. Tıpkı ilk karşılaştığında yaptığı ilk hareket, karşıdaki kimseye acı verici bir darbe olan kimsenin karşısındaki kişiyle aralarında asla selâm diye bir şeyin olmaması gibi. Böyle bir ifade üslubuyla ancak böyle bir mânâ kastedilir. Sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Onlara apaçık âyetlerimiz, okunduğu zaman bütün yaptıkları, delil olmayan bir şeyi, delil olarak ileri sürmekten ibarettir.
Câsiye 45:26
De ki: İlk başta
'Allah sizi diriltir, sonra eceliniz geldiği zaman
öldürür. Yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi sizler zamanın rolü ile yaşıyor ve ölüyor değilsiniz.
Sonra dirildikten sonra
sizi kıyamet gününde yaptıklarınızın karşılığını vermek için
bir araya toplar. Bunda şüphe yoktur. Yani sizi biraraya toplayacağında hiçbir şüphe yoktur. Çünkü ilk başta yoktan var etmeye gücü yetenin, daha sonra yeniden bir daha diriltmeye de gücü yeter.
İlâhî hikmet, herkesin yaptığının karşılığını görmesi için biraraya toplanmayı hiç kuşkusuz gerekli kılmaktadır. Mucizelerle doğrulanmış olan vaad de kesin olarak bunun olacağını göstermektedir. ”Ölmüş atalarının geri getirilmesi" teşriî hikmete aykırı olduğu için bunun yerine getirilmesi imkânsızdır.
Fakat insanların çoğu bilmezler.' Fakat çoğu insanlar bilmezler. Çünkü onlar unutkan ve gafildirler. Şâir der ki:
Cahillik ölümden önce ölümdür, Vücutları kabirden önce kabirdir.
İlimle dirilmeyen ölüdür, Dirilme günü dirilişi yoktur.
Aklı başında olan bir kişinin uyanık olması ve Rabbine kesin bir inançla inanması, kitabı ve içindeki hükümleri tasdik etmesi şarttır. Gayba iman etmenin güçlüğü nedeniyle insanların çoğu inanmama çukuruna yuvarlanmışlardır. Berzah ve yeniden dirilme kapılarının kapalı olması dolayısıyla çok münakaşalar yapılmış ve çok inkâr olmuştur.
Câsiye 45:27
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Yani göklerin ve yerin mutlak mülkü ve orada tam tasarruf Allah'ındır. Göklerle yer arasındaki her şey Yüce Allah'a aittir.
Bu ifade, yukarıdaki âyette Allah'ın öldükten sonra diriltmeye dair kudretini belirttikten sonra her şeye kadir olduğunu dile getiren bir ifadedir.
Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün bâtıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır. Bu âyetin mânâsı şudur: Kıyametin kopacağı ve ölülerin dirileceği gün var ya o gün hüsrana uğrayacaklardır, demektir. Ölülerin dirilecek olduğu gün kıyametin kopacağı günün bir parçasıdır. Çünkü kıyamet günü geniş bir gündür. Onların hüsranlarının ortaya çıkması dirilecekleri gün olduğu için, kıyametin kopacağı günden maksat da budur. Ayetteki ”batıla sapmak", bâtılı işlemek, gerçeği olmayan söz söylemek demektir. Burada bundan maksat, hakkı gerçek olarak kabul etmeyenler, öldükten sonra dirilmeyi asılsız kabul edenlerdir. Bâtıla sapanların hüsrana uğramalarından maksat, hüsranlarının o gün ortaya çıkması demektir.
Câsiye 45:28
Mü'mini ve kâfiri bir araya gelmiş
her ümmeti o günün korkusundan ve korktuğu için sakin ve huzurlu olmayarak bizzat gözlerinle
diz çökmüş görürsün. O gün herkesin diz çökmesi korkusundandır. Hiçbir kimse sorguya ve hesaba çekilirken oturmasından huzur duymayacaktır.
İbn Abbas (radıyallahü anh) bu âyeti tefsir ederken ”diz çökmüş" ifadesini ”bir araya gelmiş" şeklinde anlamıştır. Yani her ümmet bir diğeri ile karışmaz demektir.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Diz üstü çökmek, kâfirlere lâyık bir harekettir. Çünkü müminler kıyamet günü korku duymayacaklarına göre neden diz üstü çöküyorlar? Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: Emniyet içinde olan kimse bu gibi durumlarda, kendisinin huzur ve emniyete hakkı olduğu ortaya çıkana kadar bâtıla sapanlarla aynı ortamı paylaşabilir.
Her ümmet... ”Her ümmet" ifadesinin bir daha tekrar edilmesi, âyetin bu noktasının tehdit ve sert ifadeleri gerektiren yer olmasındandır.
Kendi kitabına çağrılır: Yani her ümmet kendi amel defterine çağrılır. ”Ümmetin kitabı" ifadesi, ümmetle kitap arasındaki ilişki dolayısıyla mecazî bir ifadedir. Çünkü onların amelleri bu kitaplarda yazılıdır.
Bu ifadede, kulların âciz olduklarına Allah'ın ezelde kendi haklarında yazmış olduğu hususlarda herhangi bir güç ve kuvvetlerinin olmadığına, dünyada ve âhirette insanlara ancak durumlarına göre Allah'ın takdir edip yazmış olduğu şeylerin isabet edeceğine, başlarına geleceğine işaret vardır. Şu halde onların yaptıkları fiiller ancak Allah'ın takdirine göredir.
'Bugün size yaptıklarınızın karşılığı verilecektir. Yani onlara böyle söylenir. Kimin ameli iman etmiş olmak ise, Yüce Allah onu cennetle mükâfatlandırır. Yaptığı amel şirk ve inkâr olanları ise cehennemle cezalandırır.
Câsiye 45:29
Bu, size karşı gerçeği söyleyen yani sizin aleyhinize herhangi bir fazlalık ya da eksiklik olmaksızın şahitlik eden
kitabımızdır. Bu cümleler de yukarıda kendilerine söylenen cümlelerin arasındadır. Her ümmetin kitabı, Yüce Allah'ın emriyle yazıldığı için kitap kelimesi isim tamlaması yapılarak Yüce Allah'a izafe edilmiş ”kitabımızdır," denilmiş, böylece kitabın ne kadar büyük bir kitap olduğu ve ne kadar korkunç olduğu vurgulanmıştır. Eğer bu nükteler gözetilmemiş olsaydı, daha önce olduğu gibi kitap kelimesi ümmet kelimesine izafe edilir ”bu ümmetin kitabıdır" denilirdi.
Çünkü Biz dünyada gerek güzel, gerek kötü, gerek büyük, gerek küçük amellerinizi,
yaptıklarınızı kaydediyorduk'. Bu cümle, yaptıkları amellerden hiçbir şey eksik kalmaksızın tümünün bir kitapta toplanarak onlara neden hitap edildiğinin sebebini ifade etmektedir. Yani âyetin mânâsı şu olur: Çünkü Biz meleklerden, yaptığınız amelleri yazmalarını istiyorduk. Yani meleklere amellerinizi yazmalarını ve onları sizlere isbat etmelerini emrediyorduk.
Şu halde kula düşen, ecel gelmeden derhal elini çabuk tutmak, tedbirini almaktır. Çünkü ömür bitecek ve her şey altüst olacaktır. Yüce Allah bizleri ve sizleri hoşnutluğunun vesilelerine ve emri ile hidayetini kabule koşanlardan eylesin.
Câsiye 45:30
Ümmetlerin içinden
inanıp iyi işler yapanlara gelince... Bu ifade, daha önce geçen ifadenin ayrıntısını verme mahiyetindedir.
Rabbleri onları rahmetine cennetine
sokar. Çünkü ”duhûl-girme" fiili, rahmet çeşitleri arasında cennete girmede hakiki mânâda kullanılır. ”Rahmetine sokma", bir şeye bulunduğu halin ismini verme kabilinden mecazdır. Buna göre cennet rahmet mahalli olduğu için, cennete rahmet denmiş olmaktadır.
İşte apaçık kurtuluş budur. Kendisinden öte başka hiçbir kurtuluşun olmadığı kurtuluş budur. Çünkü cennet çeşit çeşit rahmetin tecelli edeceği yerdir.
Câsiye 45:31
Ama inkâr edenlere gelince onlara: 'Ayetlerim size okunmuş,
yani azarlama ve hiddetle paylama kabilinden onlara denilirki: Size peygamberlerim gelmedi mi? Size âyetlerim okunmadı mı?
Siz de iman etmekten
büyüklenip suçlu bir toplum yani işi gücü suç işlemek olan bir toplum
olmuştunuz değil mi?' (denir.) Kendisine peygamberlerin hitabı ulaşmayan kimse, sırf aklı olduğu için mükellef değildir. Böyle bir kimse inanmamış olsa mazur olur. İtikad etmekten gafil olup nihayet bu hal üzere ölse yahut şirke itikat etse kendisine herhangi bir davet ulaşmamışsa mazurdur. Çünkü itibar edilecek asıl ölçü, akıl değil, daveti işitmedir. Sonra dâr'ul-harpde yaşayan dâr'ul-İslâma hicret etmemiş bir Müslümanın ahkâmı bilmemesi mazerettir. Buna göre daru'l-harpte yaşayan böylesi bir Müslüman belli bir süre namaz kılmamış, oruç tutmamışsa ve herhangi bir daveti işitmemiş ise bu namazım ve orucunu kaza etmesi gerekmez. Çünkü daru'l-harp, İslâm ahkâmının bilinmesine ve yayılmasına elverişli bir yer değildir. Daru'l-İslamda Müslüman olan zımmî böyle değildir. Onun kılmadığı namazları farz olduğunu bilmese bile kaza etmesi gerekir. Çünkü daru'l-İslâmda yaşayan böylesi bir zımmî İslâm ahkâmını sorabilme imkânına sahiptir. Bu imkânı kullanmayıp sormaması kendi eksikliğidir, mazeret sayılmaz.
Câsiye 45:32
'Allah'ın vaadi aşağıda gelecek olan meselelere dair vaadi
gerçektir, mutlaka olacaktır.
Kıyamet gününde yani Allah'ın vaadettiklerinin en meşhuru olan kıyamet gününde, bu günün meydana geleceği hususunda
şüphe yoktur.' Çünkü bu günü, doğru sözlü kimse haber vermektedir ve çünkü bu günün geleceğine dair bir çok delil vardır,
dendiği zaman: Ey öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfir ve zındıklar! İnkârınızın aşırılığından:
'Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz yani bunu garip karşılayarak kıyamet de neymiş,
sadece zan ve tahminde bulunuyoruz demiştiniz. Bu ifadenin dış görünüşüne bakılırsa bir şey yine kendisinden istisna edilmektedir.
"Fethurrahman" isimli eserde buranın tefsiri yapılırken şöyle söylenir: ”Bizim şüphe ve zandan başka itikadımız yoktur."
Kıyametin olabileceği hakkında
kesin bir bilgi elde etmiş değiliz,' demiştiniz. Her halde bunlar ”hayat ancak hu dünyada yaşadığı mı zdır..." (Câsiye: 24) diyen kimseler değildir. Bunların arasında yeniden dirilme ve kıyameti kabul etmeyenler de vardı. İşte daha önceki Câsiye sûresinin 24. âyetinde zikredilenler bunlardır. Yine aralarında bu konuda Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan kıyametin kopacağının doğruluğuna dair işitmiş oldukları birçok delilden dolayı şüphe içinde olanlar vardı. İşte onlar da bu âyette zikredilenlerdir.
Aklı başında olan kimseye düşen, Yüce Allah'ın haber verdiği meselelerde şüpheyi zihninden temizlemek ve kesin olarak bunlara inanmaktır. Şüphesiz, sözü Allah'tan daha doğru olan hiçbir kimse yoktur. Allah'ın, gönülden kabul eden ve inanan mü'minlere olan vaadi, felah ve sevinç kaynağıdır. Müminler her ne kadar kıyametten ve kıyametin korkulu anlarından korkuyorlarsa da Allah'ın geniş rahmetini ummaktadırlar. Allah'ın bu rahmetinin mükemmelliğini ancak kıyametin kopmasıyla göreceklerdir. Çünkü cennete girme, cennetin derecelerini ve nimetlerini elde etme hep kıyametin kopmasına bağlıdır.
Yakîn yani kesin bilginin dereceleri vardır. Anlaşılır ki, tasdik ne kadar güçlü olur, emirlere uyma ne kadar tavizsiz olursa yaklaşma o oranda gerçekleşir. Buradan kâfirlerin ve inkarcıların ne kadar uzak ve ne kadar Allah'a ayrı düştükleri anlaşılmış olur. Bu durumdan yaratıcı olan Allah'a sığınırız.
Câsiye 45:33
Yaptıklarının kötülükleri yani kötü amelleri, çirkin ve korkunç şekliyle
onlara yani âhirette kâfirlere
görünmüş, onlar amellerini çirkin ve korkunç suretiyle görmüşler ve akıbetinin vahimliğini müşahade etmişlerdir. Bundan maksat, şirk ve nefislerin meyletmiş olduğu, arzuladığı, güzel gördüğü günahlardır. İşte bu şirk ve günahlar kıyamet günü çeşitli amellere göre çirkin bir biçimde ortaya çıkacaktır. Âhirette onlar için meyve verecek olan her şey dünya tarlasına kötü amelleri ile ekmiş oldukları ekinlerdir. ”Yaptıkları kötü ameller" den bunların cezalarının kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü kötülüğün karşılığı kötülüktür. Şu halde, cezaya, sebebi olan amelin ismi mecazen verilmiş olmaktadır.
Karşılık ve cezadan
alay edip durdukları şey onları kuşatmıştır,
onları kuşatmış başlarına gelmiştir. Âyetin orjinal metninde geçen kuşatma anlamına gelen ”hâka" fiili kötü şeylerde kullanılır. Aynı kelimeden türeme ”hayk", insanı kuşatan kötü fiilleri demektir.
Câsiye 45:34
Hak katından
denilir ki: Dünyada:
'Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi yani bugüne hazırlanmayı terk ettiğiniz ve buna aldırmadığınız gibi...demektir. Bundan kasıt, iman ve sâlih amel işlemektir.
"Kavuşmak" fiilinin ”bugün" kelimesine izafe edilmesi, mastarın zarfına izafesi demektir. Buna göre mânâ şöyle olur: Sizler bu gününüzde Allah'a kavuşmayı ve yaptıklarınızın karşılığını vermesini unuttunuz. Bu ifade ile onların dünya tarlasında unutma tohumunu ektikleri âhirette de unutulma meyvesini toplayacaklarına işaret edilmiş olur.
Biz de bugün yani kıyamet günü
sizi unuturuz. Sizleri, unutulmuş kimselerin terk edildiği gibi azapta bırakır, terk ederiz. ”Sizi" mânâsını ifade eden zamirde, onlar, azapta bırakılmaları durumlarına aldırış edilmemesi şeklinde unutulmuş bir şeye benzetilerek istiare-i mekniyye yolu ile istiare sanatı yapılmıştır. İstiare yapıldığının kanıtı ise unutmadır.
Yeriniz varıp döneceğiniz yer ve mekânınız
ateştir, cehennemdir.
Yardımcılarınız da yoktur. Yani içinizde hiçbirinizin sizi cehennemden kurtaracak bir tek yardımcısı yoktur.
Câsiye 45:35
Bunun, bu azabın
sebebi, sizin Allah'ın âyetlerini alaya almanız onlara, düşünmek ve kabul etmek suretiyle kulak vermemeniz
ve dünya hayatının sizi aldatmasıdır.' Sizler dünya hayatından başka hiçbir hayat olmadığını zannettiniz.
Artık bu gün oradan çıkarılmayacaklardır. Yani ateşten çıkarılmayacaklardır. Buraya kadar ”siz" şeklinde hitap edilirken burada ”onlar" şeklinde ifadenin değiştirilmesi, artık kendilerinin durumlarının değersizliği nedeniyle hitap mertebesinden düşürüldükleri içindir. Ya da hitap makamından nakledilerek ateşe götürülmelerindendir.
Ve onların Rablerini
hoşnut etmeleri de istenmeyecektir. Yani onlardan zamanı geçirdikleri için itaat ederek Rabblerini hoşnut etmeleri istenmeyecektir. Bu ifade işaret ediyor ki, Yüce Allah samimi kullarına bazı âyetlerini göstermiştir. İnkarcılar bu âyetleri gördükleri zaman, her zaman âdetleri olduğu üzere onları alaya almışlardır ve dünya hayatı kendilerini aldatmıştır. Zira Yüce Allah'ın nasihatini kabul etmemişlerdir. Çünkü Allah ”...Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın..." (Lokman: 33) buyurmuştu. Bugün onlar cehennemden çıkarılmayacaktır. Çünkü hırs ve şehvet adımlarıyla girmişlerdir ve onlardan iman ve ameli sâlih adımlarıyla cennete dönmeleri hususunda Allah'ı hoşnut etmeleri de istenmeyecektir.
Câsiye 45:36
Hamd, özel olarak
göklerin Rabbi, yerin Rabbi, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Yani hamd, ruh, vücut, zat ve sıfat gibi bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Şu halde .hanide O'ndan başka hiç kimse lâyık değildir. Bu âyette ”Rab" kelimesinin tekrar edilmesi pekiştirme ve bütün bu unsurlar bakımından Yüce Allah'ın Rab oluşunun asıl olduğuna işaret etmek içindir.
Câsiye 45:37
Göklerde ve yerde ululuk yalnız O'nundur. Yani azamet, kudret, saltanat ve izzet izleri, alâmetleri ve ahkâmı yerde ve gökte ortaya çıktığı için yalnız O'nundur. ”Gök ve yer" kelimeleri zamirle ifade edilecekken bunların kendilerinin getirilmesi Yüce Allah'ın ululuğunu tazim etmek içindir.
O, yenilmeyen
azizdir, takdir ettiği ve belirlediği her hususta
hakimdir. O halde O'na hamd ediniz. Bir başka ifade ile, çünkü hamd O'na mahsustur ve O'nu büyük tanıyınız, çünkü ululuk O'na aittir. O'na itaat ediniz çünkü O, her şeye galiptir. Yaptığı bütün şeylerde muazzam bir hikmet vardır.
Kim Allah'tan başkasına güvenerek kendini güçlü görürse Allah onu zelil kılar. Yüce Allah'ın: ”(Ve deyin ki:) Tat bakalım hani sen kendince üstündün, şerfliydin!" (Duhân: 49) âyetinde ifade edilen anlam da budur. Kim kibirlenir, büyüklenirse Yüce Allah'la çekişiyor demektir. Yüce Allah şöyle buyurur: ”Benimle çekişen bir kimseyi cennete koymam gerekmez." İnsanlara merhamet edene Allah merhamet eder. İşte Allah'ın yapacağı budur. Bir kutsi hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: ”Kibriya benim ridamdır, azamet izanındır. Kim bu ikisi hususunda Benimle çekişirse onu cehenneme atarım" (7)
Bu son iki âyette, ”hamd etmek" ifadesinin ”kibriyâ" yani ululuktan önce getirilmesi işaret ediyor ki, hamd edenler, Allah'a hamdettikleri zaman bilmeleri gerekir ki, Yüce Allah verdiği nimetlere lâyık olarak onların dilleriyle zikretmiş oldukları hamdden çok yüce ve çok uludur. Hatta o hamd edenlerin hamdlerinden çok ulu ve yücedir. Yüce Allah, sıfatları hususunda her hangi bir kimsenin kendisine ortak olmasından münezzehtir. O'ndan başka hiçkimsenin azameti olmadığına göre bu nasıl tasavvur olunabilir? Tam tersine O'ndan başkalarının şiarı, azamet ve kibriyâ ile sıfatlı olmak bir yana tam tersine son derece küçük olmak ve O'na muhtaç bulunmaktır. Yüce Allah'ın dışındakiler bakımından kibir, yasaklanmış kötü ahlâkın en çirkinidir. Yüce Allah, mahlukatı bakımından kötü olan sıfatlar bir yana, onlar için mükemmel olan sıfatta kullarına ortak olmaktan çok yüce ve münezzehtir.
Yüce Allah bakımından ”daha âlim daha kadir" şeklindeki üstünlük bildirme (ism-i tafdil) kipi bir kıyaslama değil, aşırı mübalâğa, hiçkimsenin kendisine ortak olmasının tasavvur olunamayacağı mutlak mükemmellik durumuna işaret eder.
Allah'ın yardımıyla Câsiye Sûresi'nin tefsiri bitti.
Ahkaf 46:1
AHKAF SURESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur, 35 âyettir.
Hâ. Mîm. Bu sûrenin adı ”Hâ. Mim" dir.
Ahkaf 46:2
Kitabın Yani bu sûreyi ve diğer sûre-i celileleri kapsayan Kur'an'ın
indirilmesi azîz ve hakîm olan Allah tarafındandır. Allah'tan olan bir şey de haktır, doğrudur. Bir âyette: ”...Kim Allah'tan daha doğru sözlü olabilir?" (Nisa: 122) buyrulmaktadır. Azîz olan bir varlık tarafından gönderilen Kur'an, lâfzı ve manâsıyla bütün kitaplara üstündür. Hakîm olan Allah'ın yaptıklarında tam bir hikmet vardır. Çünkü Allah (celle celalühü) ancak, kendisinde maslahat olan şeyi yapar. Nitekim Allah (celle celalühü) şöyle buyurmuştur:
Ahkaf 46:3
Biz, gökleri, yeri bunlarda bulunanları, bunlarda bulunanların parçalarını ve onlardaki düzeni
ve aralarındakileri ateş, hava, bulut, yağmur, çeşitli kuşlar ve benzeri yaratıkları
ancak hak ile sahih bir maksat ve tam bir hikmetle
ve belirli bir süre için her şeyin kendisinde son bulacağı kıyamet gününe kadar takdir edilen bir süre için
yarattık. Yeryüzünün ve göklerin mükellefler için yerleşim yeri olarak yaratılması, onların amel etmeleri ve kıyamet günü karşılığını almaları içindir. Boş yere değildir. Çünkü kâinatta ne varsa hepsi bir hikmete dayanır.
Âyet-i kerime, tüm yaratıkların ancak Allah'ı tanımaları için yaratıldıklarına işaret etmektedir. Âyet, ayrıca âlemin yok olacağına işaretle bir öğüt ve sakındırma içermektedir. Yani denilmektedir ki: ”Ey insanlar! Sizinle neyin muradedildiğine ve niçin yaratıldığınıza bakınız. Kul, ilim ve irfanı ile büyüklenmesin. Şüphesiz, her ilim sahibinin üstünde bir bilen vardır. Her sınır için, bir son vardır. İşler, vakitleri ve zamanları ile çevrelenmiştir."
İnkarcılar, Mekkeli müşrikler,
uyarıldıkları kıyamet günü ve o günün tehlikeleri ile ilgili olarak korkutuldukları
şeyden yüz çevirmektedirler. İman ve amelle ona hazırlanmayı terketmişlerdir. Âyet-i kerime, uyarıldıkları şeyden yüz çevirmelerinin küfür olduğuna işaret etmektedir. Bir kimse kardeşine ”Allah'tan kork" dediğinde, karşıdaki cevaben: ”Sen işine bak. Bunu bana sen mi söylüyorsun?" dese en büyük günahlardan birini işlemiş olur.
Rivayete göre; Harfin Reşid ordusu ile birlikte giderken bir Yahudi: ”Allah'tan kork!" demiş. Harun Reşid, Yahudinin bu sözünü duyunca, Allah'ın ismine saygı için atından inmiş ve askerleri de inmişler.
Ahkaf 46:4
Azarlamak ve susturmak için kâfirlere
De ki: 'Allah'ı bırakıp da taptığınız putları, yıldızları ve başka
şeyleri görüyor musunuz? Yeryüzünde ne yaratmışlar bana göstersenize! Haber verin. Hani onlar tanrı idiler ya! Allah'tan ayrı olarak bunlar tek başlarına yeryüzünün hangi parçasını yaratabildiler? Size ne oluyor? Tanrılarınızın durumunu bana haber verin bakalım!
Yoksa onların göklerde, göklerin yaratılmasında, mülkiyet ve idaresinde, Allah'la
ortaklığı mı var? ki siz, onların ibadete ehil olduklarını zannediyorsunuz. Şüphesiz, herhangi bir şeyin varlığında hiçbir açıdan katkısı olmayan bir şeyin diri ve akıllı bile olsa, ibadete ehil olmakta hiçbir hakkı yoktur. O halde cansız varlıklar nasıl ibadete ehil olabilirler ki?
Eğer iddianızda
doğru söylüyorsanız, bundan önce indirilmiş bir kitap yani, tek Allah inancını bildiren, şirki iptal eden, dininizin sıhhatine delâlet eden, Kurandan önce -ki tüm semavî kitaplar Kur'anin dediklerini söylemektedirler-
veya öncekilerin bilgilerinden kalan, o putların ibadete müstehak olduklarına şahitlik eden
bir bilgi artığı varsa onu bana getirin. Ama, iddianızı isbat eden, aklî ve naklî bir delil yoksa sizin doğru laldan sayılmanız mümkün değildir. Çünkü onun sıhatine delâlet eden bir delil şöyle dursun; aksine delâlet eden, iddianızın asılsızlığını gösteren aklî ve naklî bir çok delil vardır.
Bu cümle, onların aklî bir delil getirmekten âciz olduklarını ortaya koyan ifadeden sonra, naklî bir delil getirmekten de âciz olduklarını beyan etmektedir. Yani, bana, iddianızı doğrulayacak ilâhî bir kitap getirin, denilmiştir.
Âyet-i kerime işaret etmektedir ki: Allah'tan başka ibadet edilen; nefis, şeytan ve başka şeylerin hiçbir şeye güçleri yetmez. Şüphesiz, yaratıcı Allah'tır. Tesir ondandır. Kalpler onun elindedir. İstediği gibi çevirir. İsterse hakta tutar, isterse bâtıla saptırır. Allah'tan başkasına ibadet için aklî ve naklî hiçbir delil yoktur. Akıl sahiplerinden hiç kimse, bunu caiz görmemiştir.
Ahkaf 46:5
Allah'ı O'na duayı ve ibadeti
bırakıp da, kendisine kıyamete kadar cevap vermeyecek şeylere tapandan daha sapık kim vardır? O, tüm sapıkların en sapığıdır. Çünkü her şeyi işiten, muktedir olan, dualara karşılık veren, her şeyden haberdar olan yaratıcılarına ibadeti bırakıp; kendi yaptıkları, işitemeyen, gücü yetmeyen, karşılık vermeyen putlara tapıyorlar.
Oysa onlar, o putlar
bunların tapmalarından, duâ eden müşriklerin duâ ve tapınmalarından
habersizdirler. Çünkü onlar, aklı olmayan cansız varlıklardır. Nasıl karşılık versinler ki?! Onların tapındıkları şeylerin, melekler gibi canlılar oldukları farzedilirse, o zaman bu cümle şöyle anlaşılır: ”Onlar, itaat eden boyun eğen kullardır. Kendi halleriyle meşguldürler." Putlar, cansız varlıklar oldukları halde, onlar için aklı olan varlıklara ait zamirler kullanılmıştır. Çünkü onlar, karşılık vermemek, gafil olmak gibi nitelemelerle akıllılar gibi telâkki edilmişlerdir.
Ahkaf 46:6
insanlar kıyamet koptuğunda
haşrolundııkları zaman...
"Haşr", bir araya toplanmak demektir. İnsanları sığınaklarından çıkartıp, onları savaşa veya başka bir şeye zorlamak anlamına geldiği de söylenmektedir. Bu kelime, sadece topluluklar için kullanılır. Kıyamete, ba's günü, neşir günü denildiği gibi haşr günü de denilir.
(Putlar) onlara, kendilerine tapanlara
düşman kesilirler. Onlara fayda değil zarar verirler.
Onların kendilerine tapınmalarını da inkâr ederler. O putlar, kendilerine tapanların tapındığını, lisânı halleri ile veya sözle yalanlarlar. Rivayete göre, Allah (celle celalühü) putlara hayat verir. Onlar, o putperestlerin ibadetinden uzak dururlar ve ”Onlar aslında kendi nefis ve nevalarına taptılar," derler. Çünkü Allah'a ortak koşmayı nefisleri emretmiştir. Bunun bir benzeri de şu âyettir: ”Ve onların ortakları:'Siz bize ibadet etmiyorsunuz,' diyecekler." (Yunus: 28)
Ahkaf 46:7
Onlara, kâfirlere; harama, helâle, haşre ve neşre delâletleri
âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, o küfredenler, kendilerine hak gelince yani ilk geldiğinde hiç düşünmeden
onun için: 'Bu apaçık bir büyüdür' derler. Onun aslı olmayıp, bâtıl bir sihir olduğunu söylerler. Kur'an'ı bir sihir saydıklarına göre, onun haber verdiği; öldükten sonra dirilme, hesap ve cezayı da inkâr etmiş olurlar. Böylece eşekten daha cahil bir hale düşerler. Çünkü, Allah korusun, küfür, cehaletten kaynaklanır.
Ahkaf 46:8
Veya: 'Onu kendisi uydurdu' derler? Yoksa o Kur'an'ı Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) uydurdu da, yalan olarak Allah'a mı isnad etti diyorlar? Onların bu sözleri kabul edilemez ve şaşılacak bir şeydir. Çünkü Kur'an mucizedir, beşer takatinin sınırı dışındadır. O halde onu, Allah Rasûlü nasıl söyleyip uydurabilir?
Biliniz ki, her türlü sihir ve iftira, küfürdür. Ama Allah'a iftira sihirden daha beterdir.
De ki: Faraza:
'Eğer onu ben uydurdumsa, Allah'tan bana (gelecek şey için) sizin hiç gücünüz yetmez. Yani Allah'ın azabını benden savmaya muktedir olamazsınız. Çünkü o zaman Allah'ın beni cezalandıracağında hiç şüphe yoktur. Öyleyse yalan yere Allah'a nasıl iftira edebilirim? Kendimi, kurtuluşu olmayan cezaya nasıl atabilirim?
O, sizin yaptığınız taşkınlıkları, Kur'an'ı ve âyetlerini küçümseyip zemmetmelerinizi
çok iyi bilir. Kurana dil uzatmak, onu bazan sihir, hazan iftira (uydurma) olarak isimlendirmektir.
Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. Benim doğrularıma ve tebliğ ettiğime, sizin ise yalanlayıp inkâr ettiğinize şahitlik eder. Bu ifade, onların taşkınlıklarına karşılık cezaî bir tehdittir.
O, bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Bu, iman edip tövbekar olanlar için bağışlanma ve rahmetle vaaddir. Onların cüretlerinin büyüklüğüne rağmen
Allah'ın onlara karşı yumuşaklığının ifadesidir.
Bu ifadeler gösteriyor ki, kişi, içini ve dışını her türlü kir ve pisliklerden temizlemelidir. Bunun yolu da, insanların en hayırlısı olan Hazret-i Peygamber'e uymaktır. Sihirle kerametin arası, ancak bu uyumla ayırdedilebilir.
Nitekim bir bilgin şöyle demiştir: ”Sihir: Fasıklarm, zındıkların ve şer'î hükümleri kabullenmeye, sünnete uymaya yanaşmayan kâfirlerin ellerinde görünür. Veliler ise, sünnete, ahkâm-ı şer'iyyeye ve onun adabına uymakta en üst derecelere ulaşanlardır."
Ahkaf 46:9
De ki: 'Ben peygamberlerin ilki değilim. ”İlk" diye tercüme ettiğimiz, ”bid" kelimesi, ”benzeri görülmeyen şey" anlamındadır. Kâfirler, Hazret-i Peygamber'den acâip mucizeler istiyorlar, sırf inat ve kibir olsun diye, gayba ait sorular soruyorlardı. Bunun üzerine Rasûlüllah onlara: ”Ben peygamberlerin ilki değilim." Yani ”beşere gönderilen ilk peygamber değilim," demekle emrolundu. Rasûlüllah sanki şöyle diyordu:"Allah (celle celalühü) benden önce birçok peygamber gönderdi. Onların hepsi; Allah'ın kullarını, Rablerini birlemeye ve O'na itaata çağırmak konusunda ittifak halindeydiler. Ben, onların davet ettikleri şeyden başka bir şeye çağırmıyorum. Aksine ben, ihlâsla Allah'ı birlemeye ve sadâkatle ona kulluğa çağırıyorum. Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim. Ben, onların yapamadıklarını yapma gücüne sahip değilim ki, sizin her istediğinizi yapayım. Sizin gaybe ait sorduğunuz her soruya cevap vereyim. Benden önceki peygamberler, ancak Allah'ın kendilerine verdiği mucizeleri gösterebiliyorlardı. Kavimlerine ancak Allah'ın vahyettiği şeyleri haber veriyorlardı. Öyleyse sizi, benden önceki peygamberlerin davet ettikleri şeye çağırdım diye beni niçin yadırgıyor, inkâr ediyorsunuz? Allah'ın bana vermediği şeyleri benden yapmamı nasıl bekliyorsunuz?"
Bana ve size ne yapılacağını bilmem. İleride başımıza ne geleceğini, dünyada benim ve sizin işlerinizin sonunun ne olacağını bilmem. Peygamberlerin kimi, meşakkatlerden uzak olmuş, kimi vatandan hicret etmekle imtihan edilmiş, kimi de çeşitli fitnelere mâruz kalmıştır. Milletler de aynıdır. Onlardan kimi yere batırılarak, kimi üzerlerine taş yağdırılarak, kimi hayvan suretine çevrilerek, kimi rüzgârla, kimi gürültü ile, kimi denizde boğularak, kimi de başka şekillerde helak edilmişlerdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); kendisine ve onlara bu suretlerden hangisinin uygulanacağını, kendisinden ve onlardan kimin yardıma uğrayıp üstün geleceğini bilmediğini ifade etmiştir. Daha sonra Allah (celle celalühü) Rasûlüne vahyederek, onun ve müşriklerin durumunu haber verdi. Ona hicret etmesini emretti. Ona cihadı emretti, dininin bütün dinlere üstün geleceğini haber verdi. Onun, düşmanlarına hakim olacağım ve düşmanların kökünü kazıyacağını bildirdi.
Denildi ki; Hazret-i Peygamber'in bilmediğini söylediği şey, detay bilgilerdir. Yani şöyle demiştir: ”Ben, dünyada ve âhirette size ve bana ne yapılacağını detaylı olarak bilmiyorum. Çünkü ben gaybı bilmem." Genel anlamda ne olacağını ise biliyordu. Çünkü Allah'ın ordusu üstündür. İyilerin dönüp varacakları yer cennet, kâfirlerinki ise cehennemdir.
Ebussuud şöyle der: ”Bu konuda söylenilenlerin en uygunu ve açığı şudur: Ayetin başındaki olumsuzluk edatı olan 'ma ; peygamberliğe ait görevlerden, dünyevî olaylardan bilgisi dışında olanlardır. Âhirette olacak olanlar değildir. Çünkü âhirete ait şeyleri bilmek, peygamberlik görevlerindendir. O konuda, her iki tarafa da ne yapılacağını ayrıntılı bir şekilde bildiren vahiy gelmiştir."
Âyeti kerime, kaderiyecilerin ve bâtıl mezheplere mensup olanların görüşlerinin yanlış olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onlar, Allah'ın iyileri incitmesi aklen mümkün değil derler. Ama bu caiz değildir. Eğer bu caiz olsaydı, iyilerin en büyüğü olan Allah Rasûlü: ”Kesinlikle biliyorum ki ben, Allah'ın Rasûlüyüm. Günahtan masumum. Şüphesiz o beni bağışlar," derdi. Oysa o böyle dememiş, ”Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum," demiştir. Böylece, emrin Allah'ın emri, hükmün de O'nun hükmü olduğu, O'nun kullarına dilediğini yapabileceği ve yaptığından dolayı sorumlu olmadığı bilinsin istemiştir. Âyetin gerçek anlamı, gayba ait bilgiye sahip olmadığını ifade etmektedir.
Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Yani ben, ancak bana vahyolunanı yaparım. Bu söz, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yaptıklarının sadece kendisine vahyolunan şeyler olduğu anlamındadır.
Ben apaçık bir uyarıcıdan başka birisi değilim.' Bana vahyedilene göre, sizi Allah'ın azabından, açık mucizelerle korkuturum.
Bu ifade işaret ediyor ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir tebliğci olarak gönderilmiştir. O hidayete erdirici değildir. Hidayete ancak Allah, dilediklerini ulaştırır. Gaybı bilmek de sadece Allah'a mahsustur. Peygamberlerin ve velîlerin bunları haber vermesi ise vahiy, ilham ve Allah'ın öğretmesiyledir. Hazret-i Peygamberin kıyamet alâmetlerini, âhir zamanda olacak olan olayları, bidat ve yanlış fikirlerin yayılacağını, bazı şahısların durumlarını haber vermesi de yine bu kâbildender. Meselâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün: ”Şu kapıdan ilk girecek olan kişi cennetlik biridir," buyurmuş, o esnada Abdullah b. Selâm girmiş. Rasûlüllah'ın ashabından insanlar hemen kalkıp durumu ona haber vermişler. ”Bize, cennete girmeyi umduğun en sağlam amelini söyle," demişler. O da: ”Ben zayıfım. Cenneti umabileceğim en sağlam amelim, kalp temizliği ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terketmemdir," demiştir.
Ahkaf 46:10
De ki: Ey kavmim!
'Bana haber veriniz; şayet bu bana vahyedilen Kur'an gerçekten
Allah katındansa sizin iddia ettiğiniz gibi sihir veya uydurma değilse...
Keşfu'l-Esrar'da denildiğine göre: ”Buradaki şayet anlamındaki 'in' şüphe ifadesi için değildir. Şuayb (aleyhisselâm)in kendisine; 'Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden çıkaracağız,' demelerine karşılık; 'Şayet biz istemesek de mi?' (Araf: 88) demesi de böyledir. Buradaki, 'şayet' anlamındaki 'lev' de şüphe için değildir. Cümle içerisinde bir bağlama edatıdır."
Ve siz onu inkâr ediyorsanız Allah'ın hâline ve kendilerine gelen Tevrat sebebiyle vahyin sırlarına vakıf olan
İsrâiloğullarından şanı yüce
bir şahit, onun Tevrat'taki mevcut mânâları içeren Kuranın
bir benzerine... Bunlar, Tevrat'taki, Kur'an'a uygun olan; tek Allah inancı, cennet vaadi, cehennem tehdidi ve benzeri şeylerdir. Bu konular Tevrat'ta aynen Kurandaki gibidir. Nitekim Allah (celle celalühü): ”O şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır. ” (Şuarâ: 196) buyurmuştur.
Buradaki ”benzer" diye tercüme ettiğimiz, ”misi" kelimesinin, sıla olduğunu söyleyenler de vardır. O zaman anlam: ”Bir şahit onun Allah katından olduğuna şahitlik etti," şeklinde olur.
Şahitlik edip iman etmiş olduğu halde ”iman etti" kelimesinin başındaki ”fâ" harfi, İsrâiloğullarından olan şahidin, Kur'an'a imâna koştuğuna işaret etmektedir. Âyetin anlamı şu şekilde birleştirilir: Kur'an'ın, Hakk'ı haber veren vahiy olduğu, beşer kelâmı olmadığı bilinince
siz kibirinize yediremiyorsanız... Âyette, şartın cevabı düşmüştür. Âyetin anlamı şu şekildedir: ”Bana haber veriniz! Eğer o, Allah katındansa, buna İsrâiloğullarının en bilgini şahitlik etmiş ve tereddüt etmeden inanmışsa, buna rağmen siz iman etmeyip kibirlilik gösterirseniz, sizden daha sapık kim olabilir?" Şu âyet-i kerime, bu anlayışa işaret etmektedir: ”De ki: Haber veriniz. Eğer O (Kur'an) Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr ederseniz, o zaman (haktan) uzak bir ayrığı lığa düşenden daha sapık kim olabilir?" (Fussilet: 52)
Şüphesiz Allah gerçekleri kabul ve teslim edeceği yerde, inkâr eden
zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.' Onların zalimlikle nitelenmesi, hükmün gerekçesine işaret etmesi içindir. Allah'ın onları hidayete erdirmemesi, açık delillere rağmen onların inat etmeleri ve zulümleri sebebiyledir. Bu ifade, onlar için hiçbir mazeretin söz konusu olmadığına işaret etmektedir. Çünkü bir iddianın doğruluğuna şahit bulunduğu zaman, husûmet son bulur, dava sonuçlanır.
Âyette adı geçen şahit, Abdullah b. Selâm'dır. Yahudilerden Tevrat'ı en iyi bilendi. Asıl adı, 'Husayn'dı. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine Abdullah ismini verdi. Bu zat, Hazret-i Peygamberin Medine'yi teşriflerini duyunca ona geldi, mübarek yüzüne baktı. Onun, bir yalancı yüzü olmadığını anladı. Düşündü ve onun beklenen peygamber olduğuna kanaat getirdi. Efendimize: ”Sana üç şey soracağım, onları ancak bir peygamber bilebilir," dedi ve şunları sordu:
1- Kıyamet alâmetlerinin ilki nedir?
2- Cennet ehli ilk önce hangi yemeği yiyecektir?
3- Çocuk, annesine mi yoksa babasına mı benzer?
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) soruları şöyle cevapladı:
- ”Kıyamet alâmetlerinin ilki, insanları, doğudan batıya toplayacak olan bir ateştir.
- Cennet ehlinin ilk yiyeceği yemek balık ciğerinin fazla kısmıdır.
- Çocuk, eğer erkeğin menisi üstün olursa babaya, kadınınki üstün olursa anneye benzer. ”
Abdullah bu cevaplan alınca: ”Şehâdet ederim ki, sen hak peygambersin," dedi. Ayağa kalktı ve ekledi: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Şüphesiz Yahudiler iftiracı bir kavimdir. Eğer sen beni onlara sormadan önce benim Müslüman olduğumu duyarlarsa, senin yanında bana iftira edip, kötülerler."
Rasûlüllah o zatı bir yere sakladı. Sonra Yahudiler Rasûlüllah'a geldiler. Efendimiz onlara: ”Size göre Abdullah nasıl bir adamdır?" dedi. ”O, en hayırlımızdır ve en hayırlımızın oğludur. Efendimizdir ve efendimizin oğludur. En bilginimizdir ve en bilginimizin oğludur," dediler. Rasûlüllah: ”Eğer Abdullah Müslüman olursa ne dersiniz?" buyurdu. ”Onu böyle bir şey yapmasından Allah'a sığındırırız," dediler. Bunun üzerine Abdullah çıkıp: ”Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlüh" dedi. Bu sefer Yahudiler: ”En kötümüz ve en kötümüzün oğlu" deyip onu küçümsediler. Abdullah: ”İşte benim korktuğum bu, Yâ Rasûlüllah! Onlardan sakın," dedi.
Sa'd b. Ebî Vakkas (radıyallahü anh) şöyle der: ”Ben, Rasûlüllah'ın yer yüzünde hiçbir kimse hakkında 'o cennetliktir' dediğini duymadım. Abdullah b. Selâm bundan istisnadır. ”Bir şahit şahitlik etti," âyeti onun hakkında indi." (1)
1- Hadisi Buhârî ve Müslim, ”Abdullah b. Selâmın faziletleri" babında tahrîc ettiler. Bu eserlerde hadisin başka rivayetleri de vardır. Bunlarda Abdullah b. Selâmla ilgili uzun bir kıssa vardır. Bkz. Camiu'l-Usûl, 9/81.
Âyet-i kerime, hem genel hem de özel Allah'ın lütfü bir başarıya işaret etmektedir. Genel başarı Allah'a, Rasûlü'ne ve onun getirdiklerine imana muvaffak olmak, özel başarı da meşru olan bilgi ile amel etmeye muvaffak olmaktır. O ilim, Allah'ın seni öğrenmeye teşvik ettiği ilimdir. Amel, ister farz olsun ister nafile olsun eşittir. Amelin, mücâhedenin ve riyâzâtm hedefi kalbi temizlemek, ilâhî ahlâkla ahiâklanmak ve ilmin zevkine ulaşmaktır. İnkâr ve kibirlilik, rüsvaylık ve mahrumiyetin aslı olduğu gibi, Allah'a ve peygamberlere iman da asılların aslıdır. İnkarcıların en hafif cezası bereketten mahrumiyettir.
Ebû Türâb en-Nahşebî şöyle der: ”Kalp, Allah'tan uzak kalmaya alıştığı zaman ona sertlik arkadaş olur."
Ahkaf 46:11
İnkâr edenler, Mekkeli kâfirler aşırı kibirliliklerinden dolayı
inananlar için dediler ki: Bu söz karşılıklı konuşma şeklinde değildir. Nitekim ”ona ulaşmada onlar bizi geçemezlerdi" denilmiştir.
'Eğer o Hazret-i Muhammed'in getirdiği Kur'an ve din
hayır hak
olsaydı, ona ulaşmada onlar bizi geçemezlerdi.' Şüphesiz yüce işler, düşük kişilerin ellerinin ulaşabileceği şeyler değillerdir. Onlar, fakirler, yabancılar ve çobanlardır. Onlar bu sözü, dînî liderliğin, dünyevî sebeplerle ulaşılabilen şeylerden olduğu zannıyla söylemişlerdir. Oysa o, nefsânî kemâlât ve rûhânî melekelerle elde edilir. Kaynağı da, aşağılık dünyanın yaldızlarından yüz çevirmek, tümüyle âhirete yönelmektir. Şüphesiz onu elde eden, tümüyle elde eder. Mahrum olan için de, ondan hiçbir nasip yoktur.
Ben fakir derim ki: Böyle bir yerde en uygunu şöyle denilmesidir: ”Şüphesiz dînî liderlik Allah'ın fazlıdır. Onu dilediğine, Metsiz ve sebepsiz, verir. Kabiliyet de Allah'ın bir vergi sidir."
Onlar bununla, Kur'an'la, iman ehlinin hidayet bulduğu gibi
hidayeti kabul etmedikleri için dediklerini dediler. Müslümanların hayırlı olamıyacaklarını söylemekle yetinmeyecekler:
'Bu Kur'an
eski bir yalandır' diyecekler. Nitekim onun için ”bu eskilerin uydurmasıdır" (En'am:25) da diyorlardı. Onlar Kuranın özünü bilemediler ve O'na düşman kesildiler. Çünkü insanlar, bilmediklerine düşmandırlar. Hasta olan tatlı suya, acı der. Şüphesiz onların bu tavrı, katıksız bir sapıklık ve cehalettir. Böyle diyeceklerine, hidayet veren Allah'tan hidayet istemeliydiler.
Ahkaf 46:12
Ondan, Kurandan
önce de Allah'ın dininde, uyulan
bir rehber ve ona inanıp gereğince amel edenler için
rahmet olarak Mûsa'nın kitabı vardı. Bu söz. Kur'an için dedikleri: ”Bu eski bir yalandır" sözünü red ve onun asılsızlığının ifadesidir. Kur'ân'ın, Mûsa'nın kitabını doğrulayıcı oluşu, kesinlikle gerçekliğinin ifadesidir. Mânâ şöyle anlaşılır: Onlar Mûsa'nın kitabına inananları ehli ilim ve bu Peygamberi sözüne uyulacak bir hakem kabul ettikleri halde, nasıl oluyor da, onu ve diğer ilâhî kitapları doğrulayan bu kitap hakkında böyle diyebiliyorlar?
Hakkında ileri geri konuştukları
Bu Kur'an
da zalimleri korkutmak için, iyilik yapanlara da müjde olarak, indiği milletin Arap olmasından dolayı
Arap diliyle indirilmiş rehber ve rahmet olan Mûsa'nın kitabını veya kendisinden önceki tüm ilâhî kitapları
doğrulayıcı bir kitaptır.
Yahudiler ve Hristiyanlar da zalimlerdendir. Çünkü Yahudiler: ”Üzeyr, Allah'ın oğludur", Hristiyanlar da: ”îsâ Allah'ın oğludur" dediler. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Tevrat'taki ve İncirdeki anılan niteliklerini değiştirdiler. Sözleri yerlerinden oynattılar. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) onlar için bir uyarıcı, tüm peygamberleri ve ilâhî kitapları kabul edenleri de müjdeleyicidir. Korkutma, cehennem ve ebedî ayrılıkla; müjde de, cennet ve sonsuz vuslatladır. Bu yüzden âyette müjdenin ”iyilik edenler için" olduğu belirtilmiştir. Aslında ihsan: Allah'a, O'nu görürcesine ibâdet etmektir. Görme (şühûd) tahakkuk edince, erme (vasi) da tahakkuk eder. Aynı şey aksi için de söz konusudur. Allah'ın fazlından biz onu istiyoruz.
Akıllı olan kişinin, şühûd mutluluğuna ermesi ve müjde ehlinden olması için hak yolda çalışması gerekir. İhlâslı âlimlerin ve Allah'ın sâlih kullarının hareket tarzı böyle olmuştur.
Ahkaf 46:13
'Rabbimiz Allah'tır' deyip, sonra da dosdoğru yaşayanlara yani ilmin hülâsası olan tevhidle, amelin son noktası olan dînî konularda istikametin arasını birleştirenlere
korku yoktur. Âyetteki ”sümme" (sonra) kelimesi amelin derecesindeki tedriciliğe ve hidayetin tevhide bağlı olduğuna işaret eder. İbnü Tâhir bu cümle ile ilgili olarak şöyle der: ”Daha önce ikrar etmiş oldukları tevhid inancı üzere devam eden, Allah'tan başka nimet sahibi görmeyen, O'na başkasını ortak koşmayan ve istikamet yolunda sebat edenler..."
Onlar sevdiklerinin yok olması yüzünden
üzülmeyeceklerdir de. Bundan maksat, onların üzühnemelerinin devamlılığını ifadedir.
Ahkaf 46:14
Onlar, anılan iki yüce nitelikle nitelenenler
cennet ehlidirler. İlmî ve amelî iyiliklerinden
yapmakta olduklarına karşılık olarak orada ebediyyen kalacaklardır.
Te'vîlâtu'n-Necmiyye adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Bu âyet işaret ediyor ki; onlar, gönüllerinde imanın istikamet bulmasından sonra, ”Rabbimiz Allah'tır" derler. Sonra organları ile şeriat erkânı üzere, nefislerini de tezkiye ve hak ahlâkı ile ahlâklanmakla tarikat adabı üzere eğiterek istikamet buldular. Önce imanın istikameti ile 'Rabbimiz Allah'tır' dediler, sonra da nef isleriyle rükünleri edaya istikamet buldular."
Ahkaf 46:15
Biz insana, ana ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Onları gözetmesini emrettik.
Annesi onu zahmetle taşıdı. -Bebek ana kanımda kaldıkça ağırlığı arttı.-
ve zahmetle doğurdu. Onun taşınması karnında taşıma süresi
ile sütten kesilmesi otuz aydır. -burada maksat azamî emzirme süresidir.- Onun için birçok sıkıntılara katlandı.
Bu ifade, hamileliğin asgarî sûresinin altı ay olduğuna delildir. Çünkü: ”Emzirmeyi tamamlamak isteyen için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler." (Bakara: 233) âyeti gereğince, anılan otuz aydan, iki yılı emzirme için çıkınca hamilelik için geriye altı ay kalır. Doktorların, hamileliğin asgari haddi için öngördükleri süre de budur. Emzirme süresi iki yıldır. Bu, Ebû Yusuf ve Muhammed'in görüşüdür. Bir çocuk, doğmundan sonraki iki yıl içerisinde bir kadının memesini emse, o kadın, çocuğun süt annesi olur. O esnadaki kocası da süt babasıdır.
Nihayet o, olgunluk çağına erip -olgunluk yaşına ermesi; kuvvetinin, aklının ve temyiz gücünün sağlamlaştığı döneme ulaşmasıdır. Olgunluk çağı, gençlikle yaşlılık arasındaki dönemdir.-
Kırk yaşına varınca... Hiçbir peygamberin kırk yaşından önce gönderilmediği söylenmiştir, ama bu görüş zayıftır. Çünkü Hazret-i İsâ ve Hazret-i Yahya kırk yaşından önce peygamber olmuşlardı.
İbnu'l-Cevzî: '"Kırk yaşından önce hiçbir peygamber gönderilmemiştir' sözü uydurmadır. Çünkü Hazret-i İsâ peygamberdir ve gökyüzüne otuz üç yaşında iken çıkartılmıştır. Peygamberlerin en az kırk yaşında olmaları şartı asılsız bir sözdür," der.
Der ki: ”Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimetine şükretmemi... Buradaki nimetten maksat, din ve İslâm nimetidir. Şüphesiz bu en büyük nimettir. Kul, kendisine verilen nimetle, ana-babasına verilenine şükrü birleştirir. Çünkü, ebeveyne nimet, evlâda nimettir.
Ve senin razı olacağın iyi amelde bulunmamı bana ilham et. İyi amel, Allah'ın kabul edeceği amellerdir. O da, beş vakit namaz ve diğer tâallerdir. ”İyi" diye tercüme ettiğimiz ”sâlih" kelimesinin sonundaki tenvin, tazim içindir. Kulun, Allah'ın razı olduğu amelleri, ancak O'nun irşad ve yardımı ile işleyebileceğine işaret etmektedir.
Neslim içerisinde benim için, iyiliği devam ettir. Yani, salâhı benim neslimde sürdür, onlar arasında köklü kıl. Âyet-i kerime, son mânâya işaret etsin diye, ”eslaha" fiili ”fî" harfi cerri ile kullanılmıştır. Aslında, o olmadan da kullanılması caizdir. ”Nitekim başka bir âyette ”fî'"siz olarak : ”ve eslahnâ le hû zevcehû: Eşini de ona (doğum yapmaya) uygun kıldık." (Enbiyâ: 90) buyurulmaktadır.
Sehl bu cümleyi şöyle açıklamıştır: ”Zürriyyetimi benim için hayırlı halef, kendin için de gerçek kul eyle."
Muhammed b. Ali'nin izahı da şu şekildedir: ”Şeytanı, nefsi ve gayri meşru arzuları ondan uzak tut."
Bu âyet işaret ediyor ki; babaların sâlih oluşları, çocuklarının da salâhına, iyi olmalarına sebep olur.
Şüphesiz ben senin razı olmadığın veya beni, seni anmaktan alıkoyan şeylerden
sana döndüm ve nefislerini sadece sana tahsis edip
sana teslim olanlardanım.'
Ahkaf 46:16
İşte bunlar... Maksat, insandır. Tüm insan cinsi kastedildiği için çoğul kullanılmıştır. ”Anılan bu üstün niteliklerle nitelenenler" demektir. İster vacip olsun ister nıendûb
yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz...
Mubahlar iyi olsa da bu hükmün altına girmezler, karşılığında sevap verilmez.
Bir başka görüşe göre: ”En iyi" anlamındaki ”ahsen" kelimesinin, ”yaptıkları" anlamındaki ”mâ arniliî'ye izafesi, sıfatın mevsûfuna (niteleyenin nitelenene) izafesi kabilindendir. O zaman mânâ, ”güzel amellerini kabul edeceğimiz..." şeklinde anlaşılır.
Bu ifade, kulların ”iyi amellerinin" kabul edilmeyeceğine delâlet etmez. Aksine onların tüm amellerinin Allah katında fazlı gereği ”en iyi" olduğuna işarat eder.
ve işledikleri
günahlarından tövbe etmeden
vazgeçeceğimiz... yani onlar, o günahları yüzünden cezalandırılmazlar.
Hasan-ı Basrî (radıyallahü anh) şöyle der: ”Günah işleyen, karşılığını görür. Bu, Allah (celle celalühü)'ın, aşağılamak istediği kişiler içindir. İkram etmek istediklerinin günahlarından ise vazgeçer."
Cennetlikler arasında olan kimselerdir. Yani onlar, cennet ehli arasında ve onların yolunda düzenlenmiş bir haldedirler.
(Bu) onların peygamberlerin diliyle
vaadolundukları dosdoğru bir söz vermedir. Bu vaad; Allah'ın, ”amellerini kabul ederiz, günahlarından vazgeçeriz..." şeklindeki vaadidir. Bu, Allah'tan onlara bir ihsan ve ikram sözüdür.
Âyet-i kerime işaret ediyor ki, ana-baba çocuğunu terbiye ettiği, besleyip büyüttüğü için, onların hakkına riayet edip saygı göstermek gerekir. Allah'ın hakkına riayet edip O'na saygı göstermek ise daha önce gelir. Çünkü Allah'ın kulu üzerindeki hakkı, Rablik (ilâhiık) hakkıdır. Onu var eden Allah'tır.
Ulemâdan birisi de şöyle demiştir: ”Âyet delâlet ediyor ki: Anne hakkı daha büyüktür. Çünkü Allah ebeveyni birlikte anmış, sonra anneyi özellikle zikretmiştir. Çocuğu sebebiyle onun katlandığı birçok meşakkati beyan etmiş, hamileliği, doğurması ve emzirmesi esnasında karşılaştığı zorlukları belirtmiştir. ”
"Fethurrahman" adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Allah (celle celalühü) evlâtlara, annelerinin yaptığı iyilik ve hizmetleri saymışır. Bu âyette, anne dört kez, baba ise bir defa anılmıştır. ”Ana babasına" sözünde ikisini birlikte zikretmiş sonra anneyi, çocuğu taşıma, doğurma ve emzirme -ki bunu ”sütten kesme" sözüyle ifadelendirmiştir- kelimeleri ile anmıştır."
Bu izah, Rasûlüllah'm; iyiliğin dörtte üçünün anneye, dörtte birinin babaya ayrıldığını bildirdiği hadisine uygun düşmektedir. Bir adam: ”Yâ Rasûlallah! Ben kime iyilik edeyim?" demiş. Efendimiz: ”Annene" buyurmuş. Adam: ”Sonra kime?" demiş. Rasûlüllah: ”Annene" demiş. Adam tekrar: ”Sonra kime?" demiş, Rasûlüllah yine ”Annene" buyurmuş. Adam dördüncü kez ”Sonra kime?" deyince Allah Rasûlü: ”Babana" karşılığını vermiştir. (2)
2- Hadisi, Ebû Davud ve Tirmizî tahrîc ettiler. Buradaki söz Tirmizi'nin...
Evliyadan birisi olan İbrahim el- Havvâs şöyle der: ”İsrâiloğullarının Tin denilen mıntıkasında idim. Aniden benimle birlikte yürüyen bir adam gördüm, şaşırdım. Sonra bana, onun Hızır (aleyhisselâm) olduğu ilham edildi. Kendisine: -'Allah hakkı için söyle, sen kimsin?' dedim. O: 'Ben, kardeşin Hızır'ım' dedi. Sonra: 'Sana bir şey sormak istiyorum,' dedim. O da: 'Sor,' dedi. Sonra ben: 'Şafiî hakkında ne dersin?' deyince buna cevaben: 'O, cihanın direklerindendir,' dedi. Yine ben: İmâmu's-sünne (Sünnet bilgini) Ahmed b. Hanbel hakkında ne dersin?' diye sordum. O: 'O, sıddîk bir adamdır,' dedi. Sonra ben: 'Bişr b. el-Hâris için ne dersin?' diye sorunca: 'Kendisinden sonra eşi gelmeyecek birisi,' cevabını verdi. Ben yine: 'Seni ben hangi vesileyle gördüm?' diye sordum. O: 'Annene karşı olan iyi muamelenle,' cevabını verdi."
Bir adam savaşa gitmek konusunda Hazret-i Peygamber'e danışmak için efendimiz'in yanına geldi. Efendimiz adama: ”Annen var mı?" diye sordu. Adam: ”Evet" dedi. Rasûlüllah: ”Öyleyse ondan ayrılma. Şüphesiz cennet onların ayakları altındadır," buyurdu.
Ahkaf 46:17
Kendisini imana çağırdıkları zaman
ana ve babasına: Ebeveynine âsi, Allaha karşı günahkâr her kul, bu hükmün altına girer.
'Of size! ”Öf" bir kimsenin, karşıdakinin sözünü beğenmediği ve onu azarlamak istediği zaman söylediği bir sözdür.
Benden önce nice nesiller gelip geçtiği halde, benden önce birbiri peşine nesiller geçip onlardan hiçbiri tekrar diriltilmediği halde
beni (kabrimden) çıkartılmakla mı yani ölümümden sonra diriltilmekle mi
tehdit ediyorsunuz?'' diyen kimseye (karşı) onlar, Allah'a yalvarırlar Allah'tan ona yardım etmesini ve imanı nasib etmesini isterler
ve: 'Yazıklar olsun sana! Bu, aslında helak olması için bir bedduadır. Fakat burada, gerçek anlamda helak değil, onu imana teşvik muradedilmiştir.
İman et. Öldükten sonra dirilmeyi ve topraktan çıkartılmayı tasdik et.
Allah'ın öldükten sonra diriltmek konusundaki
vaadi şüphesiz gerçektir.' Onda hiçbir şüphe yoktur, derler. Çünkü vaade muhalefet bir kusurdur. Allah'ın ondan tenzih edilmesi gerekir.
O ise ana-babasını yalanlayarak:
'Bu sizin, Allah'ın vaadi dediğiniz şey,
öncekilerin kitaplarında uydurdukları asılsız
masallardan başka bir şey değildir.' Onun aslı asdarı yok
der.
Ahkaf 46:18
İşte onlar, bu bâtıl sözleri söyleyenler,
cinlerden ve insanlardan, kendilerinden önce gelip geçmiş topluluklar arasında, haklarında (azapla ilgili) söz sabit olmuş kimselerdir. Bu söz: ”Cehennemi seninle ve sana uyanların hepsiyle dolduracağım," (Sâd: 85) âyetindeki tehdittir.
Şüphesiz onlar ve sözü edilen topluluklar
hüsrana uğrayanlardır. Şeytana uymak suretiyle, aslî fıtratlarını kaybetmişlerdir.
Ahkaf 46:19
Anılan iki guruptan
herkesin yaptıklarına, iyi ve kötü amellerine
göre karşılığını görecekleri
mertebeleri vardır. Aslında mertebe, mükâfat derecelerinden yüce derecelerdir.
Bu, kendilerine hiçbir haksızlık edilmeyerek sevapları eksiltilmeden ve azapları artırılmadan
Allah'ın onlara amellerinin karşılığı)nı tam ödemesi içindir.
Âyet-i kerimede, ana-babasına ”öf" diyenler kınanmaktadır. Bu, onları azarlayanların da aynı şekilde hüsran ehlinden olduğunun kanıtıdır. Hüsran, imandaki eksikliktir. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur: ”Cennetin kokusu beş yüz yıl uzaklıktaki bir mesafeden hissedilebilir. Ama onu, babasına itaat etmeyenler ve sılayı rahmi kesenler alamazlar. '"41
Denildiğine göre: ”Ana-babadan birisinin hakkını gözetmek diğerini üzer de, her ikisinin hakkını aynı anda gözetmek mümkün olmazsa, saygı ve ta'zim konusunda baba tercih edilir. Çünkü neseb ondandır. Hizmet ve ikram konusunda ise anneye öncelik verilir. Şöyle ki: O ikisi aynı anda içeri girseler, baba için ayağa kalkılır. Her ikisi de bir şey isterse, annenin isteği öncelikle karşılanır." Menbeu'l-Adâh adındaki eserde böyle denilmektedir.
Ana-babanın, çocuklarını, kötü muamele ve eziyet ederek itaatsizliğe itmemeleri, iyilikte onlara yardım etmeleri gerekir. Hazret-i Peygamber'in ”Allah, çocuğuna iyilik yapması için yardım eden babaya rahmet etsin," buyurduğu rivayet edelmiştir. Bunun anlamı: Onu kötü muamele ile itaatsizliğe itmeyen, demektir.
Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: ”Bir kimsenin, ana-babası hayatta iken evlenmemesi onun akıllılığındandır. Çünkü olur ki onlardan birisi, eşi sebebiyle evlâdından razı olmaz. Bu yüzden o günaha girer."
Ahkaf 46:20
İnkâr edenler ateşe arzolundııkları gün yani ateşle azabedildikleri gün, demektir. Arz, mecazî olarak azabetme anlamında kullanılmıştır. Meselâ, ”Esirler öldürüldüler" anlamında olmak üzere ”esirler kılıca arzolundu" denilir. Böyle olmasaydı, kendisine arzedilen şeyin his sahibi olması gerekirdi. Ateş ise his sahibi değildir. Bu cümlenin; ”ateş onlara arzolunur, onlara cehennem ve cehennemdeki yerleri arzolunur" anlamında olduğu da söylenir. Bu, insanlar cehenneme atılmadan öncedir.
Ama gerçek şu ki; âhiretin ateşi şuur ve idrak sahibidir. ”O gün cehenneme, doldun mu?' deriz. O: Daha fazla var mı? der." (Kaf: 30) âyeti buna delildir. Cehennem mü'mine: ”Ey mü'min! Geç. Senin nurun ateşimi söndürdü," der. Bu da onun idrak sahibi olduğunu gösterir.
Onlara: 'Siz bütün zevkleri dünya hayatında harcadınız. Dünya haz ve lezzetlerinden sizin için yazılanları aldınız.
Onlarla safâ sürdünüz. Artık bundan sonra ondan bir şey kalmadı. Ayetteki, ”zevkler" diye tercüme edilen ”tayyihât" kelimesinin izafesi umum ifade eder.
Bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan yani, sürekli fışkınız ve kibiriniz sebebiyle Allah'ın taatinden çıkmanızdan
dolayı, alçaltıcı, içerisinde zillet ve rüsvaylık bulunan
bir azap göreceksiniz,' (denilir.)
Âyet-i kerime, zalimlere karşı gösterilen kibirde olduğu gibi, haklı olarak gösterilen kibirin kınanmayacağına delildir.
Allah (celle celalühü) âyette söz konusu edilen azabı iki sebebe bağlamıştır:
Bunlardan birincisi: Hak dini kabulde ve Muhammed (aleyhisselâm)'e imandan kibirlilik göstermektir. Bu kalbin günahıdır.
İkincisi: Emirleri terk, yasakları yapmak suretiyle olan isyan ve fısktır. Bu da, organların günahıdır. Kalbin günahı, tesir açısından, organların günafundan daha büyük olduğu için, önce anılmıştır.
Âyet bildiriyor ki: Dünyadan ve dünya zevklerinden olan hazzın tümünü almak, cehennemliklerin özeli iklerindendir. Akıl ve temyiz sahibi her mü'mill in, peygamberlerin efendisine ve onun sâlih ashabına uyarak bundan kaçınması gerekir. Onlar, âhiret sevabını umarak dünyadaki lezzetlerden uzak durdular.
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre: O, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hasır üzerinde uyurken yanına girdi. Hasır onun iki yanında iz bırakmıştı. Ömer ağladı. Rasûlüllah: ”Ey Ömer! Niçin ağlıyorsun?" buyurdu. Hazret-i Ömer: ”Kisrâ'yı, Kayseri ve onların içinde bulundukları dünyayı düşündüm. Sen âlemlerin Rabbi'nin elçisisin. Hasır iki yanında iz yapmış," dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Onlar, lezzetleri dünya hayatında peşin verilmiş toplumlardır. Biz ise, lezzetimiz âhirete bırakılanlarız."(5) buyurdu.
5- Hadisi; Buhârî, Müslim ve Tirmizî tahric ettiler. Bunun, uzun bir hikâyesi var. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 2/407.
Âişe (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Muhammed ailesi, Rasûlüllah vefat edinceye kadar iki gün üst üste arpa ekmeğinden doymamıştır. Ondan sonra ihdas edilen ilk bid'at, doymaktır." (6)
6- Hadisi, Buhârî ve Müslim, bu (son) ilâve ”ondan sonra ihdas..." bölümü olmadan tahric etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/683.
Yine Hazret-i Âişe şöyle der: ”Bizim üstümüzden, bir iki ay hiç ateşimiz yanmadan geçerdi. Yediğimiz, su ve hurmadan ibaretti. Şu kadar var ki Allah bize, Ensar'ın kadınlarını ihsan etti. Onlar hayırlı kadınlardır. Bazen bize süt ikram ederlerdi." (7)
7- Hadis, Buhârî ve Müslim'de müteaddid rivayetlerle mevcuttur. Müslim'deki Âişe'den gelen bir rivayete göre; o, Urve'ye şöyle demiş: ”Ey kızkardeşimin oğlu! Biz hilâle bakardık, sonra yine hilâle yine hilâle bakardık. İki ayda üç hilâl görürdük. Rasûlüllah'ın odalarında hiç ateş yanmazdı." Urve der ki: ”Teyze, neyle yaşıyordunuz?" dedim. ”İki siyahla; su ve hurmayla. Ancak Rasûlüllah'ın Ensar'dan komşuları vardı. Onların develeri vardı. Rasûlüllah'a onların sütlerinden gönderirlerdi. Biz de onu içerdik." dedi. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/683.
Câbir b. Abdullah şöyle demiştir: Hazret-i Ömer, elimde bir parça et gördü. ”Bu ne ey Câbir?" dedi. ”Canım et çekti, onu satın aldım," dedim. ”Sen canının her çektiği şeyi satın alır mısın? Ey Câbir! 'Siz bütün zevklerinizi dünya hayatında harcadınız,' âyetinden korkmuyor musun?" dedi.
Ebû Hureyre (radıyallahü anh) şöyle der: ”Suffe ashabından yetmiş kişiyi gördüm.
Onların hiçbirisinin üzerinde gömlek yoktu. Ya bir peştemai ya bir örtü vardı. Onu boyunlarına bağlarlardı. O kumaştan bazısı bacaklarının yarısına, bazısı topuklarına kadar ulaşıyordu. Peştemali kısa olanlar, avret yerinin görünmesi endişesiyle, iki tarafını eliyle tutarlardı. ”
Ahkaf 46:21
Ey Rasûlüm Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)! Mekkeli kâfirler için, Hûd (aleyhisselâm)'un kavminin halinden ibret almaları için
Âd'ın kardeşini Hûd (aleyhisselâm)'u
hatırla. Âd'ın kardeşinden maksat, din bak imandan değil, nesep açısından onlardan biri demektir. Nitekim aynı anlamda olmak üzere; ”Ey Arabın kardeşi!" denilir.
Hani o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların, elçilerin
gelip geçtiği sonradan gelenler, öncekilerin uyarılarına göre hareket edilmesini te'kîd ediyorlardı.
Ahkâf bölgesindeki kavmini: ”Ahkâf, bir yer adıdır. Bu kelime, ”Hıkf'ın çoğuludur. Hıkf: Uzun ve yüksek, eğri büğrü kum yığını mânâsına gelir.
Bazı âlimlere göre Âd, ilkbaharda yola çıkan direkler ashabı (göçebe, çadırları olan)'dırlar. Rüzgârlar çıkıp ağaçlar sallanmaya başladığında evlerine dönerlerdi. Onlar İrem Kabilesi'ndendi. Yemende, Umman ile Aden arasında, Şıhr denilen yerde, deniz sahilinde, denize bakan kumlar arasında oturuyorlardı. Kimileri ise onların. Umman ile Mehre arasında yaşadıklarını söylerler.
Fethurrahman'da şöyle denilmektedir: ”Bu görüşlerin sahih olanı şudur: Âd ülkesi Yemen'dedir. Onların İrem (şehrinde) sütunlar vardı. Ahkâf, hıkf ın çoğuludur. Hıkf, eğri büğrü uzunca kum dağıdır. Bu tepeler daha çok çöllerde, kumlu yerelerde olur. Çünkü bu tepeyi rüzgâr yapar."
'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Kuşkusuz ben, size büyük bir günün azabının gelmesinden korkuyorum,' diye uyarmıştı. Yani milletine; Hûd'un, milletini şirkin sonucu ve büyük azap ile korkuttuğunu söyle. Ondan önceki ve ondan sonraki peygamberler de, milletlerini aynı şekilde uyarmışlardı. Yine onlara, şirk koşmanız ve tevhidden uzaklaşmanız sebebiyle korkunç bir günün azabından korktuğunu söyle. O büyük gün, onların üzerine azabın indiği gündür.
Ahkaf 46:22
Onlar: 'Sen bizi tanrılarımızdan, onlara ibadetten, kendi dinine
çevirmek için mi geldin? Bu olacak şey değil.
Haydi, vaadettiğin azabın ineceğinde
doğru söyleyenlerdensen, tehdit ettiğin şeyi büyük azabı
başımıza getir,' dediler.
Ahkaf 46:23
Hûd
dedi ki: 'İlim yani azabın ineceği vakti veya içerisinde bunun da bulunduğu tüm eşyayı bilmek
ancak, sadece
Allah katındadır. Azabın ne zaman ineceğini ben bilmem. Onun gelmesinde de benim herhangi bir katkım yok. Onu sadece Allah bilir. Takdir edilen vakti geldiğinde de onu size getirir.
Ben, içerisinde şirke son vermediğiniz takdirde, hemen azabın ineceğini bildirmek de bulunan peygamberlik görevlerinden,
size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum. Ama sizi cahil bir millet olarak görüyorum.' Çünkü benden, peygamberlerin görevi olmayan azabı indirmemi ve vaktini tayin etmemi istiyorsunuz. Eğer kişinin tam bir aklı ve olgun bir bilgisi olsa nevasına tâbi olmaz, Mevlasına kulluk eder.
Bilginlerden birisi şöyle demiştir: ”Senin ilk görevin mabudu tanıman, sonra da ona kulluk etmendir. Sen, isimlerini ve zatî sıfatlarını bilmediğin, kendisi için mutlaka gerekli olanı ve imkânsız olanı bilmeyen bir varlığa nasıl ibadet edebilirsin? Olur ki onun sıfatlarından, gerçeğe aykırı bir şeye inanırsın. O zaman da ibadetin boşa gider. Aynı şekilde, emrolunduğun şekilde yapabilmen için şer'î görevlerini, terketmek için de yasakları bilmen gerekir. Yine senin, hâlleri, ahlâkı; kıskançlık, gösteriş, kendini beğenme, büyüklenme, mal ve makam sevgisi ve benzeri kötü huyları bilmen gerekir ki onlardan kaçmasın. Tevekkül, kanaat, rızâ, teslimiyet, yakînî iman ve benzeri güzel ahlâkı da bilmelisin ki onlarla bezenesin."
Ahkaf 46:24
Onu vadilerine doğru yayılan bir bulut halinde gördükleri zaman: Yani vaadolundukları azap gelip de onu vadilerine yönelmiş bir vaziyette gördüklerinde... Buluta ”arız" denilmiştir. Çünkü o, ufukta veya gökyüzünde genişlemesine yayılır.
'Bu, bize yağmur yağdıracak, yağmur getirmiş
bir buluttur,' dediler.
Rivayet edildiğine göre: Âd kavmi üzerine, Muğîs denilen vadilerinden siyah bir bulut çıktı. Onlara uzun süreden beri yağmur yağmıyordu. Onu görünce sevinçle ve bir müjde kabilinden yukarıdaki sözü söylediler.
Hûd dedi ki:
'Hayır, mesele sizin zannettiğiniz gibi değil.
Bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. Azaptır.
O, içerisinde acı verici azap bulunan bir rüzgârdır.
Ahkaf 46:25
O, Rabbinin emriyle her şeyi, onlardan müşrik olanların canlarını ve mallarını
mahveder.' Allah'ın dilemesi olmadan hiçbir şey hareket etmediği ve durmadığı için ”Rabbinin emriyle" denilmiştir. Allah her şeyin Rabbi olduğu halde, ”Rab" kelimesi, ”rüzgâr" kelimesine izafe edilmesinden maksat, onun büyüklüğüne, hareketinde Allah'ın emrine bağlı olduğuna işarettir. Yani bu, yıldızların tesiri ile değildir. Azap etmek için, daha baştan Allah'ın kudreti ile başlayan bir olgudur.
Bunun üzerine onlar, azaptan dolayı,
evlerinden başka hiçbir şev görünmez bir hâle geldiler. Yani rüzgâr aniden patladı ve onları helak etti. Onlar, evlerinin harabelerinden başka hiçbir şey göremez hale geldiler.
Biz günahkâr milleti işte böyle köklerinin kazındığı bu korkunç azap gibi bir azapla
cezalandırırız. Âyet, Hazret-i Peygamberi yalanladıkları için işledikleri suça karşılık Mekkelileri tehdit etmektedir. Allah (celle celalühü), Âd Kavmi'nin rüzgârı gibi bir rüzgarı Mekkeliler üzerine de göndermeye muktedirdir. O halde ondan kaçınmak gerekir. Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'den rivayet edildi ki: Hazret-i Peygamber farklı bir rüzgâr estiği zaman, yüzünün rengi değişir, içeri girer, dışarı çıkar, önünü döner, arkasını döner (yani telaşlanıldı. Bunun sebebini sorduğumda: ”Ne biliyorsunuz? Belki de o, Allah'ın 'onu bir bulut halinde gördükleri zaman...' buyurduğu rüzgârdır," dedi. Yağmur yağınca da kendisinden korku giderdi.(8)
Ahkaf 46:26
Ey Mekkeliler!
Yemin olsun ki Biz onlara, Âd Kavmine,
size vermediğimiz imkânlar verdik. Zenginlik, rahatlık, uzun ömür ve diğer tasarruflarda onları muktedir ve mâlik kıldık.
Onlara kulak, gözler ve kalpler verdik. Ta ki onları yaratıldıkları maksada uygun olarak kullansınlar. Onlardan herbiriyle, nitelenen çeşitli nimetleri bilsinler. Onlarla nimet veren Allah'ın sânını takdir edebilsinler. Şürkrüne devam etsinler.
Âyette göz ve kalp çoğul kelimelerle ifade edildiği halde, kulak tekil olarak getirilmiştir. Herhalde buna sebep, onunla sadece sesin algılanabilmesi dir. Gözle ise, bir kısmı bizzat, bir kısmı vasıtalı olmak üzere çok şeyler algılanabilir. Kalp de her şeyi algılar. Kalp diye tercüme edilen ”Fuâd" kalbin daha özel bir bölümüdür. Göğüste kalp ne ise, kalpte ”Fuâd" da öyledir.
Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri onlara hiçbir şeyde fayda vermedi. Çünkü kulaklarını, vahyi ve Rasûlüllah'ın öğüdünü dinlemekte kullanmadılar. Gözleriyle, dünya sabitelerinde dikilen kevnî âyetleri görmediler. Kalplerini, Allah'ı tanımakta kullanmadılar.
Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar, onlara inanmıyorlar
dı. ”Eğer doğru söyleyenlerdensen bize vaadettiğin şeyi getir" diyerek, alay yoluyla acele istedikleri azaptan,
Alay ettikleri şey de onları çepeçevre kuşattı.
Âyet, ibret almaları için Mekkelileri korkutmaktadır. Kulak, göz ve kalbin, tevhidi elde etme araçları olduğuna işaret etmektedir. Kalbe yönelik olan tüm teklifler kulak yoluyla olduğu için, önce kulak zikredilmiştir. İşitileni tasdike en büyük şahit olması hasebiyle ikinci olarak göz zikredildi. Ayrıca ibret alma ve tefekkür gözle olur.
Bütün dinî yükümlülüklerin hedefi, kalbin selâmetidir. Öyleyse aklı olan insan, hakkı dinlemeli, dinlediği ile ahlâklanmalı, tüm organlarıyla dinî yükümlülüklerine bağlanmalı, gücünün yettiğince mendupları yapmalı, yasaklanan haramlardan kaçınmalı, mekruhlardan sakınmalı, mubahlarda israfa dalmamalidir. Kul, hesaba çekileceği vakit gelmeden kendi kendini hesaba çeksin. Elle ve başka bir şeyle zulmetmekten kaçınması vacip olduğu gibi, zalimlere yardımdan kaçınması da vaciptir. İdarecilerden birisi, yanında tutsak olan bir bilginden, mektubu mühürlemek için mum vermesini istemiş. O da: ”Önce bana kitabı ver. İçinde ne olduğuna bakayım," demiş. Onlar, zalimlere yardımdan işte böyle kaçınırlardı.
Allah'ın haramlar ve helâllerden bahseden âyetlerini ikrar ve tasdik eden kimse, amelleri terke nasıl cüret edebilir? Onlarla nasıl alay edebilir? Allah'ı bir bilip tasdik etmek, asılların aslıdır.
Ahkaf 46:27
Ey Mekkeliler!
Yemin olsun Biz çevrenizdeki, Semûd'un Hicri -Hicr, onların yurtlarıdır- ve alt üst olan Lût Kavminin şehirleri gibi
ülkeleri helak ettik. Burda maksat, o ülkelerin halkıdır. Âd Kavmi de bu hükme dahildir. Çünkü onlar da helak olmuş ve evleri yıkılmıştır.
Belki içerisinde bocalayıp durdukları küfür ve isyanlardan
dönerler, dönsünler
diye âyetleri delilleri ve muhtelif ibret vesilelerini
tekrar tekrar açıkladık. Çünkü bu âyetler tevhid ve taate dönme sebepleridir.
Ahkaf 46:28
Allah'ı bırakıp da, kendilerine yakınlık sağlamak için edindikleri tanrılar, onlara yardım etselerdi ya! Yani kendileriyle, Allah'a yaklaşmayı umdukları tanrıları onlara yardım edip, azaptan kurtarsa ya onları! Çünkü müşrikler: ”...Biz onlara, ancak bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz..." (Zümer: 3) ”...Onlar, Allah katında bizim şefaatçilerimiz..." (Yunus: 18) diyorlardı. Bu ifade, onlarla bir nevi alaydır.
Ama hayır, onlar kendilerinden kayboldular. Bu ikinci bir alaydır. Yani sanki, onlara yardım etmemeleri, kayboluşları sebebiyledir. Ya da onlar yok oldular. Yani onlardan tümüyle yok oluşları ortaya çıkmıştır.
Bu, ilâhlarının yok olması ve yardım edememeleri
onların yalanları yani, onları ilâh edinmelerinin eseri ve şirk koşmalarının sonucu
ve uydurup durdukları şeydir. Yani Allah'a karşı iftiralarının veya Allah'a iftira etmekte oldukları şeyin eseridir.
Âyet işaret ediyor ki, sebepler ve vesileler iki çeşittir:
1- Allah'ın, kulun kendisine ulaşmaya vesile edinmesine izin verdiği şeyler: Peygamberlerin getirdikleri vahiyler ve taatler bu kabildendir. Bunlar, hidayet sebepleridir. Nitekim Allah (celle celalühü) bir âyette ”O'na vesile arayınız." (Mâide: 35) bir başka âyette de: ”Sadıklarla birlikte olunuz." (Tevbe: 119) buyurmuştur.
2- Allah'ın izin vermediği vesileler: Putlara tapmak ve benzeri şeyler de bu kabildendir. Bunlar, âyetlerin bildirdikleri üzere hevâ ve hevesin sebepleridir. Ayrıca Allah (celle celalühü), kul; tesirin sebeplerle değil, kendisinden olduğunu bilsin de yakınlaşsın diye sebepler dolayısıyla değil, sebeplerin yanında yapar.
Ahkaf 46:29
Kavmine hatırlat.
Hani Biz, bir vakit
cinlerden Kur'an dinlemeleri takdir edilmiş olan
bir gurubu, Kur'an dinlemeleri için sana yöneltmiştik. ”Gurup" diye Türkçeye çevirdiğimiz ”nefer" kelimesi, ” on kişiden daha az olan topluluk" demektir. Râğıb, bu kelimenin: ”Savaşa çıkma gücüne sahip olan erkekler topluluğu" anlamında olduğunu söyler.
Cin, bize görünmeyen yaratıklardandır. Onlar, üç çeşittir:
1- Hayırlılar; bunlar meleklerdir.
2- Şerliler; onlar şeytanlardır.
3- Ortada olanlar; bunlar da cinlerdir. İçlerinde iyi olanlar da, kötü olanlar da vardır.
Onlar, onun okunması esnasında Kuranın
huzuruna geldiklerinde birbirlerine: 'Susun' konuşmayı kesip onu dinleyin
dediler. Bu söz; cinlerin de, insanlar gibi boş ve fuzuli şeylerle de meşgul olduklarına işaret etmektedir.
Kur'an'ın okunması bitince, uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.
Yani, Kur'an'a inandılar, duyduklarını kabul ettiler ve uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler. Onların bu nitelikle dönmeleri, Hazret-i Peygamberin elçileri olmalarını gerektirmez. Çünkü bir şahsın peygamber veya birisi tarafından elçi olmadan da uyarıcı olması caizdir. Cinler açısından uyarıcılık, peygamberlik dışında bir niteliktir.
Rivayet edildi ki: Cinler kulak hırsızlığı yaparlardı. (Gizlice dinlerlerdi.) Gökyüzü onlara kapatılıp, alevlerle taşlandıklarında: ”Bu, yeni bir olaydan ötürü oluyor," dediler. Nusaybin cinlerinin ileri gelenlerinden yedi veya altı kişilik bir gurup, liderleri ile birlikte kalkıp yola çıktı. -Nusaybin, Rabia mıntıkasında bir yerdir. Orasınm Suriye'de veya Yemen'de bir yer olduğu da söylenmiştir.- Tihâme'ye kadar vardılar. Sonra, Ukâz Panayırı'nın yanındaki, Nah le Vadisine geçtiler. Orada, Rasulüllah'la karşılaştılar. Onu gece yarısı kalkmış namaz kılar bir vaziyette buldular. O tek başına idi veya yanında sadece azatlı kölesi Zeyd b. Harise vardı.
Bir başka rivayete göre Rasûlüllah sabah namazı kılıyordu. Çünkü o zaman Hazret-i Peygamber iki rekât yatsı, iki rekât de sabahleyin namaz kılmakla memurdu. Bu sabah namazı. Miraç Gecesi farz kılınan beş vaktin birisi olan sabah namazı değildi. Çünkü, alevler atılarak cinlerin gökyüzünden haberler almasına engel olmak, vahyin ilk yıllarında idi. Miraç gecesi ise bu olaydan yıllarca sonradır.
Cinler anılan gecede, Rasûlüllah'ın okuduğu Kur'an'ı dinlediler. Efendimiz, ”Tâhâ" sûresini okuyordu. Bu olay, Hazret-i Peygamber, İslâm'a yardımlarını ve muhaliflerine karşı koymalarını istemek için gittiği ama olumlu cevap alamadığı, üstelik ayak takımlarım üzerine salıp şiddetli acılar verdikleri, ayakları kan revân içinde kalıncaya kadar taşlattıkları Tâif Seferi'nden sonra olmuştu. Hazret-i Peygamber, Tâif te bir ay on gün kaldı. Onları İslâm'a davet etti. Sonra bir kaç gün de Nahle'de kaldı. Mekke'ye girmek istediğinde Zeyd: ”Kureyş seni çıkarmışken, yani senin çıkmana sebep olmuşken -sen onlardan yardım istedin, yardım etmediler- onların yanına nasıl gidersin?" dedi.
Rasûlüllah: ”Ey Zeyd! Allah, gördüğün şey için bir çıkış ve ferahlık verecektir. Şüphesiz Allah, dinine yardım edecek ve onu üstün kılacaktır" buyurup, Hirâ Dağına doğru yürüdü. Bedir Savaşı'ndan yedi ay kadar önce, Müslüman olmadan ölen, Mut'ım b. Adiye haber gönderdi. Ona: ”Ben senin emanınla Mekke'ye girmek istiyorum," dedi. O şahıs, Rasûlüllah'ın bu isteğini kabul etti. Efendimiz de Mekke'ye yöneldi. Sonra Mut'ım ve oğulları -ki onlar altı veya yedi kişi idiler- silâhlanıp çıktılar. Mescid-i Harâm'a geldiler. Mut'ım hayvanının üzerinde ayağa kalkıp: ”Ey Kureyş! Ben Muhammed'e eman verdim. Kimse ona eziyet etmesin," diye bağırdı. Sonra Rasûlüllah'a haber gönderip, girmesini söyledi. O da girip, Mescid'e gitti. Mescid'i tavaf edip namaz kıldı. Sonra evine yöneldi. Mut'ım ve oğullan da, Hazret-i Peygamberle birlikte, tavaf ettiler. Eman verdikleri kişiyi korumak, Arapların âdeti idi. Bu yüzden Ebû Süfyan: ”Senin eman verdiğine, biz de eman verdik?" demişti.
Cinlerin o gece Rasûlüllah'a uğrayıp Kur'anı kerim dinlemelerini Hazret-i Peygamber hissetmedi. Allah (celle celalühü) onların Kur'an dinlediklerini haber verdi. Rasulüllah'la Mekke'de defalarca bir araya geldiklerini bildirdi. İşte bu bir araya gelmelerden birisi de şu olaydır: Cinlerden yedi kişilik bir grup Nahle denilen yerden, davetçiler olarak kavimlerinin yanına geldiler. Sonra, kavimlerinden yüz veya on iki bin kişilik bir toplluk halinde Mekke'ye Hazret-i Peygamber'in yanına uğradılar. Mekke kabristanının bulunduğu Hacun'a kadar vardılar. Bu gruptan birisi Rasûlüllah'a gelip; ”Kavmim Hacım'a geldi. Seninle görüşmek istiyorlar" dedi. Rasûlüllah gecenin bir saatinde görüşmek üzere onlara randevu verdi. Ashabına dönerek: ”Ben, bu gece cinlere Kur'an okumak ve onları uyarmakla emrolundum. Kim benim peşimden gelir?" dedi. Bu sözü üç kez tekrarladı. Abdullah b. Mesûd'un dışında herkes başını önüne eğip sustu. Abdullah ise Hazret-i Peygamber'le birlikte kalktı.
Hadisenin devamını Abdullah şöyle anlatır: ”Hacûn mevkiine, Mekke'nin en yüksek yerine kadar gittik. Efendimiz ayağıyla benim önüme bir çizgi çizdi. ”Ben dönünceye kadar buradan çıkma. Çıkarsan kıyamet gününe kadar beni bir daha göremezsin," dedi. - Bir rivayete göre: ”bazılarının seni alıp götürmeyeceklerinden emin olamam" dedi.- Sonra oturup, cinlere ”Ikra' bismi rabbike" veya ”Rahman" Sûresini okudu. Bir ara şiddetli bir gürültü duydum. Efendimizin başına bir şey gelmesinden korktum. Sonra Rasûlüllah bana: ”Bir şey gördünmü?" diye sordu. ”Evet, Sûdan'lı Zuttî'ler gibi kara kara adamlar gördüm" dedim. ”Onlar Nusaybin cinleridir" buyurdu. ”O ara şiddetli bir gürültü duydum. Senin, bastonunla yere vurup 'oturun dediğini duyana kadar, başına bir şey gelmiş olmasından korktum," dedim. Rasûlüllah: ”Cinler, içlerinde öldürülen birisi hakkında beni hakem tayin ettiler. Ben de aralarında adaletle hükmettim" buyurdu.
Ahkaf 46:30
Kavimlerine döndüklerinde:
Şöyle dediler: 'Ey Kavmimiz! Kuşkusuz biz, Mûsa'dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden, yani tevhide ve tasdike davette, peygamberlik ve âhıretin hakikatinde, ahlâkı temizlemek ve benzerî şeylerde Tevrat'a ve diğer ilâhî kitaplara tıpa tıp uyan
hakka doğru inançlara
ve doğru yola ileten hiçbir eğri yönü olmayan -ki o şerîat ve sâlih amellerdir-
bir kitap dinledik.
Âyette cinlerin: ” Mûsa'dan sonra" demeleri; onların önce Yahûdî iken sonra Müslüman olmalarından dolayıdır.
Denilmiştir ki, bu, Varaka b. Nevfel'in Cebrail için: ”Bu, Allah'ın Mûsa'ya indirdiği namustur," demesine benzer. Doğru izanda budur.
Varaka hakkında şöyle demişlerdir: ”O Hristiyan olduğu halde Hazret-i Mûsa'yı andı. Buna sebep, Hazret-i Muhammed'in peygamberliğini kesin bir dille ifade etme isteğidir. Çünkü Cebrail'in Hazret-i Mûsa'ya indiği konusunda Yahudiler ile Hristiyanlar arasında görüş birliği vardır. Hazret-i İsa'ya indiği konusunda ise aynı ittifak mevcut değildir. Çünkü Yahudiler onun peygamberliğini kabul etmiyorlardı. Varakanın böyle demesinin sebebi olarak şu ihtimal de ileri sürülmüştür: Hristiyanlar, Tevrat hükümlerine tâbi oluyorlar, ona müracat ediyorlardı. Ya da, Hazret-i İsa'nın şeriatı, Hazret-i Mûsa'nın şeriatını tasdik edici idi, onu neshedici değildi.
Tevrat, kendisinden önceki kitapların aksine, kanunlar ve hükümler içeren ilk kitaptır. Öncekilerse sadece Allah'a imanı ve onu bir tanımayı içermekte idiler. Bu yüzden onlara ”suhuf=sahifeler" denilmiştir. Onlara ”kitap" denilmesi mecaz yoluyladır. Kur'an-ı Kerim de ahkâm ve kanunları içerdiğine göre, ilâhî kitapların tümü bu iki kitabın; Kur'an ve Tevrat'ın hükmünde oldular. Bu yüzden, Hazret-i Mûsa'yı özellikle zikrettiler. Bu ifadede, iki kitabın şeref ve yüceliğine işaret edilmiştir.
Ahkaf 46:31
Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun. ”Davetçi" den maksat, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)'dir. Ya da, Kitap'tan dinledikleri şeyi kasdetmişlerdir. Çünkü o Kitap doğruya iletici olduğu gibi, Allah'a çağırıcıdır da.
O'na iman edin. Ta ki, Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın. Onlar, sırf Allah hakkı olan günahlardır. Kul hakları ise, imanla bağışlanmaz. Ancak, hak sahiplerinin rızaları ile bağışlanır. Bir zımmî (gayri muslini tebea) Müslüman olsa, Müslüman olmakla onun kul hakları bağışlanmaz. Aynı şekilde, hak mâlî ise, Harbî (gayri mü slim olan yabancı) Müslüman olunca o hak bağışlanmaz.
Kâfire ve hayvanlara zulmetmenin günahı daha şiddetlidir. Çünkü, zulmeden, Müslümana ettiği zulme karşılık, ya hakkı nisbetinde hasmının günahını yüklenir. Ya da onun iyiliklerinden alınıp hak sahibine verilir. Kâfire iyilik verilmez, hayvanın alınacak günahı yoktur. İyilikleri alınıp kendisine verilmesine de ehil değildir. Öyle olunca, bunlara zulmeden kişi için, ceza görmekten başka yol yoktur.
Ve sizi kâfirler için hazırlanan
acı bir azaptan korusun.' O, cehennem azabıdır.
Ahkaf 46:32
Kim Allah'ın davetçisine uymazsa (bilsin ki) yeryüzünde kaçıp kurtularak
(Allah'ı) âciz bırakacak değildir. Yeryüzünün köşelerine kaçsa, çukurlarına girse bile kurtulamaz.
Onun, Allah'tan başka dostları yoktur. Bu, kendi kendine kurtuluşunun imkânsızlığının belirtilmesinden sonra, başkaları vasıtasıyla kurtulmanın da imkânsız olduğunun beyanıdır.
Onlar davetçiye uymamakla nitelenenler,
apaçık bir sapıklık içindedirler. Sapıklık içinde oldukları, kimseye gizli değildir. Çünkü, durumu böyle olanı kabulden imtina etmişlerdir. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur: ”Dün gece, benimle melekler arasında geçeni size haber vereyim mi? Benim başımın ve ayaklarımın yanında,-sağımda solumda durup hatırımı sordular. Dediler ki: 'Ey Muhammed! Gözlerin uyuyor, kalbin uyumuyor. Dediğimizi anla.' Birisi: 'Muhammed için bir temsil getirin, dedi. Bir başkası şu temsili getirdi: 'Muhammed'in durumu, ev yapıp, davet edecek davetçi gönderen bir adama benzer. Kim davetçiye uyarsa eve girer, oradakilerden yer. Davetçiye uymayan, eve girmez ve evdekilerden yemez, işte Muhammed davetcidir. Kim ona uyarsa cennete girer. Uymayansa cennete giremez ve oradakilerden yiyemez." (9)
9- Bu, Tirmizî'nin ”emsal" de rivayet ettiği uzunca bir hadisin bir bölümüdür. Ahmed b. Hanbel de Müsnedde, 3788 numarada tahric etmiştir. Buhârî'deki lâfzı şöyledir: ”Rasûlüllah uyurken, melekler kendisine geldiler. Bir kısım 'O uyuyor' dedi. Bir kısmı, 'gözler uyuyor, kalp uyanık' dedi..." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 8/541.
Âyet açıkça işaret etmektedir ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tüm insanlara ve cinlere gönderilmiştir. Ondan önce hiçbir peygamber bu iki guruba gönderilmemişti. Süleyman (aleyhisselâm) da cinlere gönderilmemişti. Ama cinler onun emrine verilmişlerdi.
Sahih olan şu ki, sevap işleme ve cezalandırılma bakımından cinler de aynen insanlar gibidirler. Çünkü onlar gibi mükelleftirler. Bu sûredeki: ”Herkesin yaptıklarına göre mertebeleri vardır,"(Ahkâf: 19) lâfzı celîli buna delâlet eder.
Ahkaf 46:33
Onlar görmediler mi ki... Buradaki görmek, kalp gözüyle görmektir. Yani düşünmediler mi ve ayan beyan görüldüğü gibi bilmediler mi ki, hiçbir örnek almadan ilk defa
gökleri ve yeri yaratan, onları yaratırken yorulmayan ya da ondan âciz olmayan
Allah, ölüleri diriltmeye de kadirdir.
Rivayete göre, ilerlemiş yaşına rağmen Kisâî'yi nahiv (Arap grameri) öğrenmeye sevkeden olay şudur: Kisâî bir gün yoruluncaya kadar yürür. İstirahat etmek için bir gurubun yanına oturur ve başına hemze getirmeden ”Uyyîtü=yoruldum" der. Oradakiler: ”Sen hatalı konuşuyorsun, bizimle oturma ” derler. Kisâî: ”Peki 'yoruldum' demek için nasıl söylemek lâzım?" der. Oradakiler, başına hemze getirerek: ”U'yîtü" derler ve eklerler, ”Ama eğer bir işte çaresiz ve âciz kaldığını ifade etmek istersen, uyîtü dersin." Kisâî hemen kalkar ve kendisine nahiv öğretecek birisini sorar. Ona Muâz'ı tavsiye ederler. Muâz'ın tüm bildiklerini öğreninceye kadar hiç yanından ayrılmaz.
Sonra da Basra'ya Halil b. Ahmed'in yanına gider.
Evet, şüphesiz O'nun her şeye gücü yeter. Bu, Allah'ın genel anlamda kudretinin tasdikidir. Aynı zamanda, buradaki özel hüküm için de delildir. Allah'ın her şeye gücü yettiğine göre ölüleri diriltmeye de gücü yeter. Çünkü ölüleri diriltmek de ”her şey" kavramına dahildir. Allah'ın gücü sadece bazı şeylere münhasır değildir.
Ahkaf 46:34
Kâfirler ateşe arzolunacakları gün, yani ateşle azabolunacakları gün kendilerine:
'Bu görmekte olduğunuz azap
gerçek değil miymiş?' siz onu yalanlıyordunuz
(denir.) Bu, onları susturma ve dünyada iken Allah'ın vaad ve tehdidi ile alay ettikleri, ”biz azabedilecek değiliz" dedikleri için onları kınamadır.
Onlar da: 'Rabbimiz hakkı için evet, o gerçekmiş' derler. Buradaki Rab, Allah'tır. Dünyadaki gibi, onu itiraf edince kurtulacaklarını ümit ettikleri için, cevaplarını yeminle kuvvetlendirirler.
Allah (celle celalühü) veya cehennemin bekçisi:
'O halde dünyadaki
küfrünüz sebebiyle (şimdi) azabı tadın.' Yani bir yiyeceğin tadına bakanın onu hissettiği gibi hissedin
buyurur. Buradaki emir, onları küçümsemek ve Allah'ın vaad ve tehdidini dünyada inkâr ettikleri için azarlamak için kullanılmıştır.
Biliniz ki: Ölüm nasıl hiç kimsenin şüphe etmediği biçimde gerçekse, ölümden sonraki hayat da öyledir. İnkâr edenin inkârına itibar edilmez. Çünkü o, cehaletten dolayıdır. Allah onu, uykudan sonra uyanmaya benzetmiştir.
Ahkaf 46:35
(Ey Habibimî) Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Kâfirlerin işinin sonu, bu anılan olduğuna göre, karar ve sebat sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi, kâfirler tarafından sana gelen belâlara sabret. Çünkü sen de o peygamberlerdensin.
Ülüi-Azm peygamberler: Yerleştirmek için çaba harcadıkları şeriatı olan, meşakkatlere katlanmakta ve onları kınayanlara düşmanlıkta sabredenlerdir. Onların meşhurları: Nuh, İbrahim, Mûsa, İsa ve Muhammed aleyhimüsselâmdır. Birisi, onları nazım halinde şöyle dile getirmiştir:
Ulü'l-Azm peygamberler: Nuh, Azer'in oğlu Halil (ibrahim), Mûsa, İsa ve sevgili Muhammed (aleyhisselâm)'dir.
Onlar, Mekke kâfirleri
için azap konusunda
acele etme. Şüphesiz azap, onların başına inmek üzeredir. Hayvani arzularının tatmini ile, büyük azaba hazırlanmaları için, onlara mühlet ver. Çünkü Ben onlara biraz mühlet veriyorum. Sanki Rasûlüllah biraz rahatsızlık duydu da, onlardan imana gelmeyenlere azabın inmesini istedi. Bu yüzden sabretmek ve aceleciliği bırakmakla emrolundu.
Sanki onlar, kendilerine vaadedilen azabı gördükleri gün, (dünyada) ancak gündüzün bir saati, kısa bir müddet
kadar kaldıklarını ve nimetlerinden o kadarcık yararlandıklarını
sanırlar. Azabın şiddetini ve sürenin uzunluğunu görünce, başlarına gelen şeyin korkusu onların dünyadaki kalış sürelerini unutturur. Ayrıca, geçmiş zaman uzun zaman olsa bile çok kısa görünür. Hatta hiç yok gibi gelir.
Bu size verilen öğüt,
bir tebliğdir. Köle sopayla dövülür, hüre işaret yeter.
Hiç fâsıklar güruhundan, öğüt dinlemeyenlerden veya taâte yanaşmayıp yoldan çıkanlardan
başkası helak edilir mi?
Bu terimler, sırf birer tehdit ve açık bir uyarmadır. Allah'tan bizi muhafaza etmesini ve selâmet istiyoruz.
Allah'ın yardımıyla Ahkâf Sûresi'nin tefsiri sona erdi.
Muhammed 47:1
MUHAMMED SURESİ
Medine devrinde nazil olmuştur, 38 âyettir.
İnkâr edenlerin ve Allah'ın yolundan yani İslâm'dan ve hak yola girmekten
yüz çevirenlerin... Bu mana: ”saddû" fiilinin, ”sudûd" mastarından olduğuna göredir. Ama ”sadden" mastarından geldiği düşünülürse o zaman âyet: ”İnsanları Allah'ın yolundan alıkoyanlar" şeklinde anlaşılır ki, onlar, Bedir Savaşı günü, askerlere yemek veren azgın müşriklerdi. Onlar, Hazret-i Peygamber'e ve Müslümanlara olan düşmanlıklarını göstermek için müşrik ordusuna yemek vermişlerdi. Bu izaha göre, ”ve saddû an sebili ilah" cümlesi, bundan önceki ”İnkâr edenler" cümlesinin ifade ettiği genel manayı tahsis etmektedir. Ama, uygun olanı, onun da tüm kâfirlere şâmil olduğunu kabul etmektir.
Amellerini, Allah boşa çıkarmıştır. Onları iptal etmiş, zayi etmiş, hiç yapılmamış gibi tesirsiz kılmıştır. Bunun anlamı: Allah'ın, o amellerin geçersizliğine hükmetmesidir. Onların sılayı rahim, misafire ikram, esirleri serbest bırakma ve benzeri iyi hareketlerinin, imanları olmadığı için hiçbir etkisi yoktur. Allah (celle celalühü) onların Rasûlüllah'a tuzak kurmak ve doğru yoldan çevirmek için yaptıklarını da, Rasûlü'ne yardım etmek ve dinini bütün dinlere üstün kılmak suretiyle boşa çıkarmıştır. Bu izah şu âyete uygun düşmektedir: ”İnkâr edenlere gelince, onların hakkı helaktir. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır." (Muhammed: 8) Yine bu, ”kâfirlerle karşılaştığınız zaman..." diye başlayan dördüncü âyetin anlamına uygundur.
Muhammed 47:2
İman eden ve iyi amel işleyenlerin... Bu ifade, muhâcir'lerden, ehli kitaptan ve başkalarından tüm inanıp sâlih amel işleyenlere şamildir. Aynı şekilde tüm ilâhî kitaplara inanmayı da içerir.
Ve Rableri tarafından hak olarak -hak bâtılın zıddıdır-
Muhammed'e indirilene iman edenler... İman, Rasûlüllah'tan önce indirilen kitapları da içerdiği halde, sadece Rasûlüllah'a indirilene imanın anılması onun şanının yüceliğine işaret içindir. Ayrıca bu ifade, diğer inanılması gerekenler yanında Kuranın yüceliğine dikkat çekmektedir. Çünkü hepsinde aslolan odur. Bu yüzden o ”hak" kelimesi ile kuvvetlendirilmiştir.
Kötülüklerini Allah örtmüş ve durumlarını düzeltmiştir. Yani onların günahlarını, imanla ve sâlih amellerle gizlemiş, dindeki ve dünyadaki durumlarını muvaffak kılmak ve ebedileştirmek suretiyle ıslah etmiştir. ”Durum" diye tercüme edilen ”bâl" kelimesi, aslında kendisi için üzülünen şey anlamına gelir. Ayrıca, insanı kuşatan hâle de ”bâl" denilir.
Muhammed 47:3
Bu amellerin iptali, günahların örtülmesi ve durumların düzeltilmesi,
inkarcıların bâtıla, şeytana
uymaları, küfür ve imandan yüz çevirmeleri;
iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka uymaları Kitap'a inanmaları ve sâlih amel işlemeleri
sebebiyledir. Allah insanlara misallerini işte böyle eşsiz bir güzellikle
anlatır. Yani her iki gurubun hallerini, dikkate değer özelliklerini -ki onlar; öncekilerin bâtıla uymaları, mahrumiyet ve hüsranları, sonrakilerin de hakka uyup kurtulmalarıdır- anlatır. Bir hadiste şöyle büyütülmüştür: ”Allah'ım bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı ihsan et. Bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan kaçınmayı nasîbet." (1)
1- Bu: Kendisiyle duâ edilmesi müstehap olan, Rasûlüllah'tan gelen dualardandır. İbnü'l-Esîr Câmiu'l-Usûlün dördüncü cildinde, Hazret-i Peygamber'in hadislerindeki duaları toplamıştır. O esere Bkz. 4/138.
"Hak" kelimesine birkaç değişik mana verilmiştir. Bunlar:
1- Bir şeyi, hikmetin gereğine uygun olarak yaratan. Bu anlamdan dolayı, Allahü teâlâ hakkında, ”hüve'l-hak- O haktır" denilmiştir.
2- Hikmetin gereğine uygun olarak bulunan, yaratılan şey. Bu anlamda olmak üzere, ”Allah'ın tüm yaptıkları haktır," denilir. ”Ölüm haktır, öldükten sonra dirilmek haktır," gibi sözlerimiz de bu manadadır. Tüm varlıklar, bu terim altına girerler. Çünkü Allah'ın yaptıklarında abes bulunamaz. Bazı şeylerin ”bâtıl" oluşu, hakiki değil, izafîdir. Şeytan bile böyledir.
3- Kendi içerisinde tutarlı olan bir şey hakkındaki inanca da, hak denilir. ”Falanın öldükten sonra dirilmeye, sevap, ceza, cennet, cehenneme dair inancı haktır," dediğimizde bu manada kullanmış oluruz.
4- Gerektiği gibi olan. Olması gereken vakitte gerektiği gibi bulunan söz ve hareket haktır. ”Sözün haktır, yaptığın haktır," gibi sözler bu kabildendir.
Bâtıl, bütün bu manalarda hakkın zıttıdır. İman haktır. Çünkü Allah'ın emrettiği şeylerdendir. Küfür bâtıldır. Çünkü Allah'ın yasakladığı şeylerdendir. Tüm sâlih amelleri ve yasaklan buna kıyaslayınız.
İman: Allah'a kesinlikle ortak koşmamaktır.
Sâlih amel: Sırf Allah için olan ameldir. Büyükler, tüm güçlerini buna sarfederlerdi. Çünkü Allah'ın rızasına uygun olan şey, dünya ve âhiret saadetinin anahtarıdır.
Hazret-i Mûsa: ”Yâ Rabbi! En âciz kul kimdir?" diye sormuş. Cenabı Hak şu karşılığı vermiştir: ”Amel etmeden cenneti, duâ etmeden rızkı isteyendir." Hazret-i Mûsa devamla: ”Hangi kulun en cimridir?" diye sorunca Allah: ”Yedirme gücü olduğu halde, isteyene yedirmeyen, din kardeşine selâmı kıskanandır," buyurmuştur.
İnfâk etmek ve yedirmek ancak Allah'ın rızası isteğiyle olursa muteberdir. Bilindiği gibi Kureyşliler, Bedir Savaşı'nda askerlerine yemek yedirdiler. Ama bunun bir faydası yoktur. Çünkü o, Allah yolunda değil, şeytanın yolundaydı. Öyle olunca amelleri boşa gitti. Aynı şekilde, mutlak anlamda, malı sarfetmemek de cimrilik sayılmaz. Cimrilik, hak sahibine malı vermemektir. Nitekim Allah (celle celalühü) bir âyette şöyle buyurmuştur: ”Allah'ın sizi başına diktiği mallarınızı, sefihlere (aklı ermezlere) vermeyiniz..." (Nisa: 5) Bu âyette Allah, insanları, harcamlması gereken yerlerin dışından sakındırmıştır. Hayırda ise israf olmaz.
Bid'atçilerin amelleri de bâtıldır. Çünkü onlar, doğru yoldan sapmışlardır. Onlar yaptıkları şeylerin iyi olduğunu zannetseler de böyledir. Nasıl ki iman, sünnet ve tâat en iyi şeylerse, küfür, bid'at ve isyan da en çirkin şeylerdir. Hak'ka uymak, hak ehline uymakla mümkün olur. Çünkü onlar, hakkı gerçekleştirmekte ve ona yol göstermekte peygamberlerin vârisleridir. Hak ehline uyan, hidayete ermiş, bâtıl ehline uyan da sapılmıştır.
Muhammed 47:4
Kâfirlerle (savaşta) karşılaştığınız zaman... Durum anlatıldığı gibi olunca, yani kâfirlerin amelleri boşa gidip mahrum bırakıldıklarına, mü'minlerin durumları düzelip kurtuluşa erdiklerine göre ve siz de ey mü'miniar savaşta kâfirlerle karşılaştığınız zaman
hemen boyunlarını vurun. Yani öldürün. Onları öldürmeyi, en kötü şekilde tasvir etmek için öldürme, ”boyun vurma" sözüyle ifade edilmiştir. Boyun vurmak, boynu kesmek, bedenin en yukarıdaki ve en şerefli organı olan kafayı uçurmaktır. Ayrıca gazilere, öldürmenin en kolayını göstermek için de böyle denilmiştir.
Nihayet onları mecalsiz bir hale getirdiğinizde, onları çok öldürüp savaşı şiddetlendirdiğinizde ya da öldürmek ve yaralamakla onlara baskın gelip, kalkamıyacak hale getirdiğinizde
bağı sıkı tutun. Onları esir edip tutun. Esir alma, iyice savaştıktan sonra olur.
Sonra harp sona erince... ”Evzârahâ: Harp ağırlıkları": Savaş için mutlak gerekli olan silâh ve binek gibi alet ve edevattır. Savaş bitince demektir.
Onları ya karşılıksız olarak ya da fidye ile salıverin. ”Menu" Devlet başkanının, düşmandan alınan esiri, hiçbir şey almadan karşılıksız salıvermesidir. ”Eida" da, devlet başkanının, düşman esirini, karşılığında mal veya bir Müslüman esir alarak salıvermesidir.
Şeyh Radî bu âyetle ilgili olarak şöyle der: ” 'Bağı sıkı tutmak'imi maksat, ya öldürmek ya köleleştirmek ya da karşılıklı veya karşılıksız salıvermektir. Devlet başkanı, buluğa ermiş olan esirlere bu dört şeyden birini uygulamakta muhayyerdir. Bu muhayyerlik, İmam Şafiî'ye göre el'ân sabittir. Bize göre, 'Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.' (Tevbe: 5) âyetiyle neshedilmiştir. Ulemanın dediğine göre, bu âyet Bedir Savaşından sonra inmiş, sonra neshedilmiştir. Bugün için esirlerle ilgili hüküm, ya öldürmek veya esir etmektir."
Dürr' adındaki eserde şöyle denilir: ”Onlar fidye karşılığı bırakılıp, memleketlerine dönmelerine izin verilmez. Çünkü esiri, dârü'l-harbe göndermek, savaşta Müslümanlara karşı onların gücünü artırmaktır. Düşmana silâh satmak nasıl mekruhsa, bu da mekruhtur."
Karşılıksız salıvermeyi İmam Şafiî kabul etmez.
Bir karşılıkla serbest bırakmaya gelince, Hanefî âlimlerine göre, henüz savaş bitmeden mal karşılığı serbest bırakmak caizdir. Bir Müslüman esire mukabil serbest bırakmak caiz değildir. Savaş bittikten sonra, mal karşılığı salıvermek caiz olmaz. Müslüman esir karşılığında salıvermek ise, İmam Ebû Hanife'ye göre caiz değildir. Muhammed'e göre caizdir. Ebû Yusuf tan ise, her iki görüşe uygun iki ayrı görüş rivayet edilmiştir.
Mücâhid'in: ”Bugün artık karşılıklı veya karşılıksız salıverme yoktur. Ya Müslüman olurlar, ya da boyunları vurulur," dediği rivayet edilmiştir.
Hazret-i Ebû Bekir'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Altından bir borç karşılığında istenseler de serbest bırakmam." Hazret-i Ebû Bekir'e bir esiri fidye karşılığı salıvermesini isteyerek mektup yazdılar. O ise: ”Onu öldürün. Müşriklerden bir adam öldürmem benim için şundan şundan daha iyidir," dedi.
Hazret-i Peygamber de, Mekke fethi günü, Mekke'yi ele geçirdikten sonra, Kabe'nin örtüsüne yapışan İbnü'l-Ahtal'ı öldürmüştü. Alıtal bir esir gibiydi.
"Sonra harp ağırlıklarını atınca" cümlesi, İmam Şafiî'ye göre, yukarıda adı geçen dört şeyden (öldürme, köleleştirme, karşılıkla salıverme, karşılıksız salıverme) birisi veya hepsi için gayedir. Buna göre şöyle anlamak gerekir: ”Müşriklerin hiçbir kuvveti kalmayıp, savaşamaz hale gelinceye kadar onlar hiçbir surette bu halde bırakılmazlar."
İmam Ebû Hanife'ye göre âyette söz konusu olan harp, Bedir Harbi'dir.
Âyet metninde geçen ”Hatta" kelimesi, karşılıksız veya karşılıklı salıverme için sınırdır. Bu anlayışa göre de mana şöyle olur: ”Bedir Savaşına katılan müşrikler silahlarını bırakınca, onlar ya karşılıksız ya da fidye ile salıverilirler." Eğer harbi, genel anlamda savaş cinsine hamledersek cümle, boyun vurma ve sıkı tutma için gaye olur yani sınır olur, bitim noktası olur. O zaman da âyet şöyle anlaşılır: ”Müşriklerin hiçbir gücü kalmayıp da savaş ağırlıklarını atıp son buluncaya kadar onları öldürmeye ve esir etmeye devam edin." Kü für bulunduğu müddetçe, savaş da olacaktır.
İşte (emir) budur. Böyle yapınız.
Eğer Allah dileseydi onlardan savaştan başka türlü de
intikam alırdı. Yere batırma, deprem, kasırga, denizde boğma, toplu ölüm gibi başka helak sebepleriyle onların köklerini kazır ve intikam alırdı. Ayrıca onlardan intikam alınmasının Bedir Savaşı'nda olduğu gibi melekler vasıtasıyla olması da caizdir.
Ama O, böyle dilemedi,
sizi birbirinizle sınamak için böyle yaptı. Size savaşmayı emretti. Kendileri ile cihad edip de, vaadi gereği büyük sevabı elde etmeniz için sizi kâfirlerle sınadı. Bir kısmının küfürden dönmeleri için, azaplarını sizin ellerinizle hemen vermek üzere kâfirleri sizinle sınadı.
Allah, kendi yolunda öldürülenlerin, Bedirde, Uhud'da ve diğer savaşlarda şehid olanların
amellerini asla boşa çıkarmaz. Karşılığını verir.
Muhammed 47:5
Allah onlara dünyada işlerin en iyisine, âhirette de sevaba
hidayet verir, durumlarını günahtan korumak, hayırlara muvaffak etmek suretiyle
iyileştirir. Âyette murâdedilen anlam şudur: Allah onları kesinlikle uhrevî maksatlarına ulaştırır. Cihadla ve şehitlikle Allah'a karşı yaptıkları amellerinden dolayı hasımlarına karşı üstün kılarak durumlarını iyleştirir.
Muhammed 47:6
Onları, özelliklerini dünyada iken
kendilerine tanıttığı böylece iştiyakla arzuladıkları veya herbirinin kendi yerini bileceği ve bulacağı kadar bildirdiği
cennete koyar. Sanki kişi, yaratılalı beri orada eğleşmektedir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Herbiriniz cennetteki evini dünyadaki evinden daha çok tanır. ” (2)
2- Hadisi Buhârî: ”Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onlardan biri evini daha iyi bilir..." şeklinde bir lâfızla tahric etmiştir. Câmiu'l-Usûl, 10/549.
"Tanıttığı" diye ifade ettiğimiz ” arrafehâ" kelimesi el-Müfredât adındaki eserde: ”Onlar için güzelleştirdi ve süsledi" manası verilmiştir.
Bir kısım âlimler de : ”Sınır koydu, ayırdı, sınırlarını belirledi ” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü cennetliklerin herbirinin yeri sınırlanmış ve ayrılmıştır."
Şehitlerin faziletlerinden birisi şudur: Cennete giren hiçbir kimse, dünyada ne varsa hepsi verilse bile, cennetten çıkmayı istemez. Şehitler bu hükmün istisnasıdırlar. Çünkü onlar, Allah'ın kendilerine olan izzet ve ikramlarını görünce defalarca dünyaya dönüp, ilkinde olduğu gibi tekrar tekrar şehid olmayı isterler. Şehidin, daha önce işlemiş olduğu Allah hakkına dair bütün günahları bağışlanır. Şehitlik onların hepsinin üstünü örter. Bir hadisi şerifte Şöyle buyurulmaktadır: ” Şehidin, borcunun dışındaki bütün günahları bağışlanır."
Hadiste geçen borçtan maksat: Gasp, malı haksız yere yemek, kasden adam öldürmek, kasden yaralamak ve benzeri kul haklarıdır. Gıybet, söz taşıma, iftira ve benzeri günahlar da bu kabilden sayılır. Çünkü bu hakların affı için mutlaka hak sahibi tarafından alınmaları gerekir.
Kurtubî şöyle der: ”Sahibini, cennetten alıkoyacak olan borç, yeterli mal bırakılıp da ödenmesi için vasiyet edilmeyen veya borçlunun ödeme gücüne sahip olduğu halde ödemediği ya da zaruri bir ihtiyacı olmadığı halde alıp kimseye söylemeden öldüğü borçtur. Zaruri bir ihtiyacından ötürü alıp da yeterli mal bırakmadan ölen borçluyu ise, ister şehit olsun ister başka biri Allah cennetten alıkoymaz. Onun yerine öder ve alacaklarını razı eder. Nitekim Hazret-i Peygamber bu konuda şöyle buyurmuştur: 'Geri ödemek niyetiyle insanlardan borç alan kişinin borcunu Allah öder. Telef etmek (ödememek) maksadıyla borç alanı ise, Allah telef eder. '“(4)
Âyeti kerime, büyük ve küçük cihada teşvik etmektedir. Onu bir düşman öldürürse şehid olur. Nefs-i emmâreye, şeytana ve kâfirlere karşı savaşmakta Allah'ın yardımını dileriz.
Muhammed 47:7
Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a Allah'ın dinine ve Rasûlü'ne
yardım ederseniz, düşmanlarınıza karşı
Allah da size yardım eder ve fethi müyesser kılar. Savaş alanlarında veya hacda
ayaklarınızı sabit kılar.
Bil ki yardım iki türlüdür:
Birincisi: Kulun yardımıdır. Bu, dinin delillerini izah, anlamayanların şüphelerini gidermek, hükümlerini, farzlarını, sünnetlerini, helâlini, haramını ve onlarla ameli izah etmek, sonunda da Allah'ın adını yüceltmek için çalışmak ve savaşmakla olur. Bu da ya bizzat savaşarak, veya mücahidlerin bayrağı altında toplanarak onların kalabalığını artırmak suretiyle olur, ya da din düşmanlarını altetmek, Müslümanların zaferi, kâfirlerin rüsvay olması için: ”Ey Allah'ım! Dine yardım edenlere sen de yardım et. Dine karşı gelenden yardımını kes," diye duâ etmekle olur. Bundan sonra da, nefsine karşı Allah'a yardım ederek en büyük cihadı yapar. Nefsini yere çalar, öldürür. Öyle ki, nefsânî arzulardan eser kalmaz.
İkincisi: Allah'ın yardımıdır. Bunun yolu da şudur: Peygamberler gönderir, kitaplar indirir, deliller ve mucizeler gösterir. Cennete ve cehenneme götüren yolları açıklar. Büyük ve küçük cihadı emreder. Hevâsına uyarak değil, Allah'ın rızasını ve dinini düşmanlarının dinine üstün olmasını, Allah'ın adının yücelmesini isteyerek çalışana yardım eder.
Muhammed 47:8
İnkâr edenlere gelince, onların hakkı helaktir. ”Helak" diye tercüme ettiğimiz ”la's" kelimesi: Sürçmek, düşmek, uzaklık, şer ve yıkılmak manalarına da gelir.
Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Muhammed 47:9
Bu, helak ve amelleri boşa çıkarmak,
onların Allah'ın indirdiklerini yani Kur'an'daki önceki alışkanlıklarına ve kötüyü emreden nefsin arzularına ters düşen, tevhidi emreden hükümleri
beğenmemeleri sebebiyledir. Onun için
Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Allah (celle celalühü) bu ifadeyi, Kur'an'ı inkârın bunu gerektirdiğini bildirmek için tekrar etmiştir. Kur'an'ı inkâr, amellerin boşa çıkmasına sebep olur. Burada söz konusu olan onların iyi amelleri: Kabe'yi tavaf, Mescid-i Harami imar, misafire ikram, acı çekenlere ve mazlumlara yardım, yetimlerin ve fakirlerin elinden tutmak ve benzeri iyilik ve hareketleridir. Bunlar, Kureyş kâfirleri açısındandır. Kıyamete kadarki diğer tüm kâfirleri bunlarla kıyasla.
Muhammed 47:10
Onlar, kâfirler
yeryüzünde yürümediler mi? Hep evlerinde mi oturdular? Şam, Yemen ve Irak taraflarına gitmediler mi?
Kendilerinden öncekilerin Ad, Semûd, Sebe' ahalisi gibi peygamberlerini yalanlayan ümmetlerin
sonlarının nasıl olduğuna baksalar ya. Onların ülkelerindeki kalıntılar, onların haberlerini anlatırlar.
Allah onların kökünü kazımıştır. Bu, sözün gelişinden akla gelen bir soruya cevaptır. Sanki ”Onların sonları ne olmuş?" diye sorulmuş ve cevap olarak: ”Allah onların kendilerinin, ailelerinin ve mallarının kökünü kazıdı," denilmiştir. Bu hikâyeleri geçen
kâfirlerin hakkı da onun benzeridir.
Yani bu kâfirlerin sonu veya cezası da önceki kâfirlerin sonu gibi olacaktır.
Onların cezalarının birkaç katı değil, tam onlarınki kadardır.
Muhammed 47:11
Bu, önceki milletlerin başına gelen azabın, şimdiki kâfirlerin de başına gelecek olması, -kimi bilginler ”bu"ndan maksadın; müminlerden yardım gören muzaffer kişiler; kâfirlerden ise aşağılanmış kökleri kazınanlar olduğunu söylerler-
Allah'ın iman edenlerin, imanları sebebiyle açıkta ve gizlide düşmanlarına karşı
yardımcısı olmasından, inkâr edenlerin ise yardımcısı bulunmadığından dolayıdır. Yani küfürleri sebebiyle, onların başına gelen azabı savacak yardımcıları yoktur.
Ayette ”yardımcı" diye tercüme ettiğimiz ”mevlâ" kelimesi ile, burada yardım murâdedilmiştir, ubudiyet (kulluk) değil. Çünkü gerçekte tüm yaratıklar, Allah'ın kullarıdırlar. Nitekim bir âyette: ”Sonra onlar gerçek sahipleri (mevlâları) olan Allah'a götürülürler..." (En'am: 62) buyrulmaktadır. Burada ”mevlâ" mâlik ve yaratıcı anlamındadır.
Ayetin manasının: Her ne kadar gerçek sahip ve yaratıcıları Allah ise de, putlara taptıkları için ”inançlarına göre mevlâları yok" şeklinde olması da muhtemeldir.
Denildiğine göre, Kur'an-ı Kerim'deki en umut verici âyet budur. Çünkü Allah: ”Zahidlerin, âbidlerin mevlâsı" dememiş, ”iman edenlerin mevlâsı" buyurmuştur. Mü'min, âsî bile olsa, inananlar zümresine dahildir.
İki türlü ordu vardır. Bunlar: Duâ ordusu ve savaş ordusu. Savaş ordusu nasıl ki, din ve takva sahasındaki güçlü erleri sebebiyle muzaffer olur, Allahü teâlâ 'nın lütuf ve keremlerinden mahrum olmazsa, duâ ordusu da aynıdır. Görünüşleri ve dünyalıklarında zayıf olan erleri sebebiyle duaları kabul edilir. Allah'ın kapısından kovulmazlar. Nitekim bir hadiste Hazret-i Peygamber: ”Şüphesiz, zayıflarınız sebebiyle yardım edilirsiniz," (5) buyurmuştur.
5- Hadisi Buhârî ve Nesâî, ”Siz ancak zayıflarınız sebebiyle rızıklandırılır ve yardım edilirsiniz" lafzıyla tahric etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/677.
Şeyh Sa'dî şöyle der: ”Kâfirler ancak putlar ve tâğût gibi, aslı olmayan şeylere taparlar. Bundan dolayı yardım görmezler. Mü'minler ise gerçek varlığa. Allah'a taparlar. Bu yüzden, sıkıntılarında Allah onlara yardım eder. Aynı şekilde, kâfirler kalelere ve silâha sığınırlar. Müminler ise güçlü ve kuvvetli olan, bütün kapıları açan Allah'a güvenirler. Onun için Allah her durumda onların yardımcısıdır."
Rivayet edildi ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir savaştan sonra bir ağacın altında tek başına oturuyordu. Bir müşrik silâhla üzerine saldırdı ve :"Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ”Allah" dedi. Müşrik yere düştü. Kılıcı Rasûlüllah alıp: ”Şimdi sen söyle bakalım. Seni benden kim kurtaracak?" dedi. Müşrik: ”Hiç kimse," cevabını verdi.(6) Sonra da Müslüman oldu.
Yardım eden Allah, bizi yardım görenlerden eylesin. Amin.
Muhammed 47:12
Şüphesiz Allah, iman edip sâlih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Bu, Allah'ın müminlere olan yardımının ve âhirette vereceği nimetlerin beyanıdır.
İnkâr edenler ise dünyada
zevkü safâ içerisindedirler. Kısa bir süre dünya nimetlerinden yararlanırlar, yaşarlar. Sonlarından gafil ve hırslı bir şekilde
hayvanların otlaklarında ve ahırlarında, kesileceklerinden habersiz bir şekilde
yedikleri gibi yerler. ”Enam" kelimesi deve, sığır, koyun ve keçi gibi hayvanlar için kullanılır.
Onların varacağı sığınıp kalacakları
yer ateştir.
Kuşeyrî şöyle der: ”Hayvanlar, nereden bulduklarına aldırmadan önlerine geleni yerler. Kâfir de böyledir. Yediğinin haramdan mı, helâlden mi olduğuna bakmaz. Aynı şekilde hayvanlar, hiç öğün tanımadan devamlı yerler. Kâfirler de öyle oburdurlar. Hazret-i Peygamber bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: 'Kâfir yedi mideye yer, mü'min ise tek bir mideye yer: (7) Hayvan yerken gaflet içerisindedir. Kim yerken, Rabbini unutursa, onun yemesi hayvanın yemesi gibidir."
Haddâdî de şunları söylemiştir: ”Mü'minle kâfirin yemesi arasındaki fark şudur: Mü'minin yemesinde şu üç şey mutlaka bulunur: İstemekten çekinmek, edepli davranmak, bir sebebe bağlı olarak yemek. Kâfir ise arzusu için ister, şehveti için yer, yaşantısı gaflet içindedir."
"Mü'min ihtiyaç için azıklanır, münafık süslenir ve ihtiyaç fazlasını alır. Kâfir ise faydalanır, vermez," denilmiştir. Yine denilmiştir ki: ”Bir kimsenin hedefi yemekse kıymeti kendisinden çıkan kadardır."
Özetle denilebilir ki: Kâfirlerin karınları ve şehvetleri dışında bir kaygıları yoktur. Âhiret tarafını hiç mühimsemezler. Onlar günlerini küfürle ve günahlarla telef ederler. Dünyada hayvanlar gibi yeyip içerler. Mü'minler ise, Allah yolunda tâatle çalışırlar. Riyâzat ve mücahede ile meşgul olurlar. Öyleyse Allah'ın onlara üst derecede cennetler ihsan etmesi kuşkusuzdur. Hazret-i Peygamberin şu sözünün sırrı burada kendini göstermektedir: ”Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir." m
Mü'min, dünyanın zindan, nimetlerinin geçici olduğunu bilince, nefsini Allah'a tâate hapseder. Sonu da devamlı olan nimetler ve cennetler olur. Kâfir âhireti inkâr ettiği için dünyada zevk ve safâ ile vakit geçirir. Ona da âhirette hapis ve cehennemden, zakkum yemekten başka bir şey kalmaz. Büyükler çok az bir gıdaya kannat ederlermiş. Allah'tan, bizleri korumasını ve gözetmesini isteriz.
Muhammed 47:13
Seni yurdundan. Mekke'den
çıkaran, çıkmana sebep olan
şehir ahâlisin
den daha kuvvetli nice şehir ahâlisi
var ki, Biz onları helak ettik. Âyetteki ilk şehir, -bu, tercümede sonraki anılandır- diğerinin zayıf olması hasebiyle helake daha yakın olduğunu ifade etmek üzere şiddet ve kuvvetle nitelenmiştir. Ayrıca, işledikleri cinayet sebebiyle, helaki öncelikle hakettiklerine işaret için Mekkeliler, Rasûlüllah'ı çıkartmakla nitelenmişlerdir.
Onların hiçbir yardımcısı da yoktur. Bu cümle, onların kendiliklerinden kurtulamayacaklarının beyanından sonra, yardımcılar vasıtasıyla da azaptan kurtulamayacaklarını beyan etmektedir.
İbn Abbas ve Katâde şöyle demişlerdir: ”Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) Mekke'den hicret için mağaraya çıktığı zaman Mekke tarafına döndü: ”Sen Allah'ın en sevdiği beldesin. Eğer beni müşrikler çıkarmasaydı senden çıkmazdım," buyurdu.'" Bunun üzerine bu âyet indi. Bu durumda âyet, Medenî âyetler arasına girmiş Mekkî bir âyet olmaktadır.
Muhammed 47:14
Rabbi tarafından açık bir delil üzere oları kişi, şer ve diğer günahlar gibi
kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve bundan ötürü sapık
nevalarına uyan, bu yollarının doğruluğuna delâlet eden bir delil şöyle dursun, şüphe bile bulunmayan çeşit çeşit sapıklıklar içinde yüzen
kimseler gibi midir? Durum böyle değil. İşlerinin sahibi ve Rabbi tarafından parlak ve açık bir delil üzere olan kişi, kötü ameli kendisine güzel gösterilen gibi olamaz. Yani hidayet üzere olanla, dalâlette olan eşit değildir.
Muhammed 47:15
Müttakîlere vaadedilen cennetin durumu şudur: İmanın ve sâlih amelin takva olduğuna işaret için mü'minlere, müttakîlcr denilmiştir. Takva; dinî görevleri tümüyle yapmak, günahlardan sonuna kadar kaçınmaktır. Âyetin anlamı şöyledir: Mü'minler için vaadedilen cennetin durumu ve hayrete düşüren özelliği, size okunacak olan âyette duyacaklarınızda.
Orada, vaadedilen cennette, ne kadar uzun süre durursa dursun, tadı ve kokusu
bozulmayan sudan ırmaklar... Dünyadaki sular ise böyle değildir. Çünkü dünyadaki su, kabında veya bir yerde uzun süre kaldığı zaman bozulur. Ayrıca o, aynı araziden çıkmasına ve oraya bitişik olmasına rağmen tadı farklıdır. Bazen o su, hilkatinde kötü olan bir kokuyla veya kaynağındaki ya da mecrâsmdaki arızî bir bir sebeple bozulur.
Tadı değişmeyen, dünyadaki sütlerde olduğu gibi ekşimeyen
sütten ırmaklar... Bundan maksat, cennetteki süt ırmaklarının kendiliğinden bozulmamalarıdır. Ama onlar, değişmesini arzularsa değişir.
İçenlere lezzet veren kendisinde hoşlanılmayan tat ve koku bulunmayan lezzetli
şaraptan ırmaklar... ”Şarap": İnsanı sarhoş eden üzüm sırasıdır. Ya da tüm sarhoş eden içkilere şarap denilir. Cennetteki şarapta, dünya şarabında olduğu gibi sarhoş etme endişesi yoktur. O, sadece bir lezzettir.
Ve süzme içerisinde mum ve arı pisliği bulunmayan, Allah'ın saf olarak yarattığı
baldan ırmaklar vardır. Bal, arı salyası diye tarif edilir.
Hazret-i Ali, dünyayı tahkir babında şöyle demiştir: ”İnsanın dünyadaki en üstün elbisesi bir kurdun salyası (ipek), en iyi içecekleri de arının dışkısı (bal şerbeti) dır."
Bu ifadelerde, temsil yoluyla dünya içeceklerinin en lezzetlileriyle cennete üstün bir şekilde teşvik vardır. Çünkü bu sayılanlar, bolluk ve süreklilik özelliklerinin yanı sıra, değerlerini düşüren ve bulandıran şeylerden soyutlanmış olarak, bildiğimiz içeceklerin en değerlileridir. Allah (celle celalühü), bu nimetleri sayarken önce su nehirlerini andı. Çünkü bunlar, Arap topraklarının tamamen yabancısı olduğu ve Arapların son derece ihtiyaç duydukları şeylerdir. Bu nehirlerin suyu bozulmadığı için, ”bozulmayan" diye nitelenmiştir. Süt az olduğu için, onun nehirlerde akması son derece gariptir. Bu yüzden, ikinci olarak süt anılmıştır. Şarap pahalı olduğu için üçüncü olarak anılmış, en azı ve en şereflisi olduğu için de son olarak bal zikredilmiştir.
İbni Abbas: ”Cennette olan şeylerin dünyada, isimlerinden başka bir şey yoktur, ” der.
Onlar, müttakîler
için orada, vaadedilen cennette, yukarıda adı geçen nehirlerin yan ıs ıra
her çeşit meyve, azalmayan ve tükenmeyen her sınıf veya çift meyve -bu cümleden, çift anlamının anlaşılması; ”İkisinde de her çeşit meyveden çift çift vardır." (Rahman: 52) âyetinden istifade iledir-
ve Rablerinden büyük bir
bağışlama da vardır. Allah onlara geçmiş günahlarını aynıyla ve izleriyle silerek lütufta bulunur. Öyle ki artık bu günahları sebebiyle, sonuçta cezalandırılacaklarından veya kınanacaklarından korkmazlar.
Âyetin bu bölümündeki, bağışlanmanın Arapçası olan"mağfiratün" kelimesi, belirsiz olarak gelmiş ve bunun Allah tarafından olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu, te'kîd ifade etmektedir. Aslında bağışlanma, cennetten önce olur. Burada murâdedilen mana şudur: ”Bağışlamanın verdiği ve sebep olduğu nimetler..."
Hiç bu, Allah'ın vaadi gereği cennette ebedî kalacak kişi, alevi sönmeyen, esiri kurtarılamayan, garibinin yalnızlığı giderilmeyen ”Ateş, onların yeridir" âyetinde belirtildiği üzere,
ateşte ebedî kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar sudan içirilenler gibi olur mu?
Denilmiştir ki: ”Onların, yüzleri ateşte kızardığı, başlarının derisi ayrıldığı ve kaynar suyu içtikleri zaman bağırsakları parçalanır ve dünürlerinden dışarı çıkar."
Ey Kahhâr olan Allah'tan gafil olan kişi! Şu benzetmeye bak. Hiç soğuk ve tatlı olan içecekle, acı ve kaynar olan su bir mi? Eğer insan sıcak bir eşek ahırına hapsedilse, oraya tahammül edemez. Bu onun ölümüne sebep olur. Harareti her türlü hararetin üstünde olan, cehenneme hapsedilen kişinin hali nice olur? Çünkü o cehennem, Kahhâr olan Allah'ın gazabıyla ateşlenmiştir. Böyle bir kaynar sudan içirildiğinde onun hali ne olur? O, dünyadaki tüm soğuk içeceklerin söndüremiyeceği bir hararettir. Öyleyse, sonu cehennem ve kaynar su olacaksa, dünya nimetlerine aldanmamak lâzımdır.
Muhammed 47:16
Onlardan, münafıklardan
seni dinleyenler de var.
Münafıklar, Hazret-i Peygamber'in meclisine gelip, konuşmasını dinliyorlardı. Ama kendilerinden bir gevşeklik olarak, ona yeterince itina göstermiyorlar ve yeterince gözetmiyorlardı.
Sonuçta, senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilmiş olanlara: Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas ve Ebu'd-Derdâ gibi bilgin sahâbilere:
'O, az önce ne söyledi?' derler. Bu, öğrenmek maksadıyla sorulmuş bir soru şeklinde ise de aslında alay yolludur.
Onlar, hayır tarafına hiç dönmedikleri için
Allah'ın kalplerini mühürlediği, sadece kendi bâtıl
hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir. Bu yüzden, yaptıkları hayırsız işleri yaptılar. Ayette geçen ”tabea" mühürledi, ”tâbi"' da mühür demektir. Râgıb, tab' bir şeye şekil verilmesidir. Sikke ve paranın basılması gibi. Bu bakımdan bu, yine aynı anlamda olan ”hatm" kelimesinden daha umûmi ”nakş" kelimesinden de daha husûsî mânâ ifade eder.
Muhammed 47:17
Doğru yola girenlere gelince, ki onlar mü'minlerdir.
Allah tevfik ve ilhamla
onların hidayetlerini artırmış, günahlardan
nasıl sakınacaklarını ilham etmiştir. Yani onlarda takvayı yaratmış veya sakınacakları şeyi açıklamıştır.
Muhammed 47:18
Onlar, münafıklar ve kâfirler,
kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka neyi bekliyorlar? Yani onlar, eski milletlerin durumlarını, kıyametin gelmesi ile ilgili haberleri, o zaman olacak büyük şeyleri düşünmüyorlar. Bizzat kıyametin ansızın gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar.
Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir. Bu, kıyametin ansızın geleceğinin sebebidir. Mutlak anlamda gelişinin değil. Yani, onu hatırlamayı gerektiren şeylerden, bizzat kıyametin kendisinin gelmesinden başka gözetilen birşey kalmadı ki onu beklesinler. Çünkü onun alâmetleri geldi ama başlarını kaldırıp bakmadılar. O halde kıyametin gelişi şüphesiz ansızın olacaktır. Burada kıyametin alâmetlerinden maksat: Hazret-i Peygamber'in gönderilişi ve ümmetinin son ümmet oluşudur. Onun gönderilişi, dünyanın sonunun yaklaştığına delildir.
Artık bu onlara geldiği zaman, düşünüp anlamaları neye yarar? Artık düşünmeleri yararsızdır, bunun kendilerine bir faydası yoktur. Şu âyet de aynı manayı ifade etmektedir: ”O gün insan yaptıklarım hatırlar ama bu hatırlama neye yarar?" (Fecr: 23) Yani kıyamet geldiğinde hatırlamalarının faydası yoktur.
Meklıûl, Huzeyfe'den şöyle rivayet etmiştir: ”Hazret-i Peygambere 'Kıyamet ne zaman?' diye soruldu. Rasûlüllah şu cevabı verdi: ”'O konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir. Ama onun alâmetleri vardır. Bu alâmetler şunlardır: Çarşılar yakınlaşacak, yağmur olacak ama bitki bitmeyecek, fitne yayılacak, fahişelerin çocukları görülecek, mal sahibine saygı gösterilecek, fasıklann camilerde sesleri yükselecek, yanlış yolda olanlar hak yolda olanlara hakim olacak.'" (10)
10- Hadisi Taberânî şu lâfızla rivayet etmiştir: ”Yağmurun artması, bitkinin azalması, okuyucuların çoğalması, fakiklerin azalması kıyametin yakınlığıudandır..." Müellifin anlattıkları, kıyamet alâmetlerinin çeşitli hadislerdcki müteaddit rivayetlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Fethu'l-Kebir, 3/140; ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/50.
Bir hadisi şerifte belirtildiğine göre Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: ”Emanet kaybedildiğinde kıyameti bekle." Kendisine: ”Emanet nasıl kaybedilir?" diye soruldu. ”İşler ehli olmayanlara verildiği zaman kıyameti bekle," cevabını verdi. (11)
Kelbî, kıyamet alâmetlerinin şunlar olduğunu söyler: ”Malın, ticaretin ve yalancı şahitliğin artması, akraba ziyaretinin kesilmesi, cömertliğin azalması ve kötülerin çoğalmasıdır."
Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Siz ancak azdıran bir zenginlik veya unutturan bir fakirlik yahut bozan bir hastalık veya bunatan bir ihtiyarlık yahut çabuk gelen bir ölüm veya deccalı -o beklenen en kötü gâihtir- veya kıyametten başka bir şey mi bekliyorsunuz? Kıyamet, daha büyük bir musibettir ve daha acıdır."(12) İnsanın kıyameti, ölümüdür. Öyle ise ölmeden önce, ölümden sonrası için hazırlık yapsın.
Muhammed 47:19
O halde bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Saadetin mihverinin tek Allah'a inanmak ve ona itaat etmek; mutsuzluğun sebebinin de Allah'a ortak koşmak ve isyan olduğunu bildiğine göre, tek Allah inancına ve onun gereği ile amele devam et. Bu, ”Bize doğru yolu göster" (Fatiha: 6) âyeti gibidir ki anlamı: ”Bizi doğru yol üzere sabit kıl," demektir.
İlim, amelden önce zikredilmiştir. Buna sebep, O'nun üstünlüğünü ve Allah'ın birliğini bilmek başta olmak üzere bilginin, meziyyet bakımından eşsizliğine dikkat çekmektedir. Çünkü, Allah'ın tek olduğunu bilmek, herkesin ilk vazifesidir. İlim, marifetten daha üstündür. Onun için âyette ”fa lern- bil ki" denilmiş, ”fa'rif-tam" denilmemiştir. Çünkü insan bazen bir şeyi tanır ama tam anlamıyla bilemez. Fakat bir şeyi iyice bilir, kühnüne vakıf olursa onu tanır. Allah'ın ulûhiyetini bilmek, sıfatlarını bilmek kabilindendir. Çünkü ulûhiyet sıfatlardan birisidir. İnsana, Allah'ın hakikatini bilmesi lâzım değildir. Zaten bu imkânsızdır.
Nefsin kemali olan tevhidin husulü, karşılık vermeyi gerektiriri olduğu için, Allah (celle celalühü) kişiye kendi nefsini olgunlaştırdıktan sonra başkalarını da olgunlaştırmasının gerekli olduğunu öğreterek -ki böylece kulların yaratılış gayesi olan kulluk hasıl olur- şöyle buyurmuştur:
Hem kendi günahın, hem de erkek ve kadın mü'minler için bağış dile. Yani Allah'tan bağışlamasını iste. Hazret-i Peygambere nisbet edilen günahtan maksat, efdal olanı terketmesidir. Onun yüce mevki sine itibarla, buna günah denilmiştir. Nitekim, iyilerin haseneleri, Allah'a yakın kullar için seyyie (kötü işler) dir. Ayrıca bu ifade ile Allah Rasûlü tevazua, nefsini yenmesine ve gücü yettiğince amele devam etmeye teşvik edilmiştir.
Erkek ve kadın mü'minler için bağış dilemesinden maksat, ümmeti için duâ etmesi ve onları, bağışlanmalarını gerektirecek amellere teşvik etmesidir. Çünkü onlar, Peygamber yanında buna en lâyık olanlardır. Zira onların yaptıkları hayırların bir misli de Rasûlüllah'adır. Çünkü hayra delâlet eden kişiye, o hayrı yapan kimsenin ecrinin benzeri vardır.
Âyet-i kerime mü'minlerin günahlarının çokluğundan dolayı istiğfara ne kadar çok muhtaç olduklarına işaret etmektedir. ”İstiğfar": Bağış ve günahın örtülmesini dilemek demektir. Bu ya günah işlemekten korunmakla olur. O zaman bunun manası, günaha girmekten korunmak ve muhafaza edilmek olur. Ya da günahın cezasını çekmekten korunmakla olur. O zaman da bunun mânâsı af ve günahın silinmesini istemek olur.
Bu âyet. Kurandaki en umut verici âyetlerdendir. Çünkü Allah (celle celalühü) bunu Rasûlü'ne emretmiştir. O halde onu kabul edeceğinde hiçbir şüphe yoktur. Zira eğer Allah, bu duayı kabul etmeyi dilemeseydi, böyle emretmezdi.
Allah dünyada rızık temini ve ticaret için gezip tozduğunuz
dolaşıp durduğunuz yeri de bilir, âhirette
kalacağınız yeri de. Şüphesiz oralar sizin kalaca ğınız yerlerdir. Allah size ancak, dünyada ve âhirette hayırlı olanları emreder. Öyleyse onun emrine uymaya çalışın. İki âlemde de mühim olan odur. Şu kutsi hadis de buna işaret etmektedir: ”Eğer yedi kat semâ ve Benden başka oralarda bulunanlar, yedi kat arz'da ve Benden başka oralarda oturanlar terazinin bir kefesinde, Lâ İlahe İllallah da diğer kefesinde olsa, Lâ Ilâhe illa Hah cümlesi onlara ağır basardı."
Şu da bilinmeli ki: Hazret-i Peygamberin peygamberliğine şehadet olmadan tek Allah inancı fayda vermez. Yani sadece ”Lâilâhe illallah" deyip, ''Muhammedü'r-Rasûlüllah'' dememek fayda vermez. İki kelime arasında tam bir ittifak vardır. Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için bağış istemekte, iyiliğin (hasenenin) fazlalaşmasını elde etme vardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) günde yetmiş kez -bir rivayete göre yüz kez- müminler, özellikle şehitler için istiğfar eder, kabirleri ziyaret edip, ölüler için bağış dilerdi.
Âyet-i kerimeden anlıyoruz ki kişi, istiğfara önce kendisinden başlamalıdır. Başkası için duâ eden kişi, onu duaya kendisinden daha muhtaç görmemelidir. Aksi halde, gurura kapılır. Bu yüzden duâ edenin önce kendisi için, sonra başkaları için duâ etmesi emredilmiştir. Allah'ım! Bizi bağışlananlardan kıl!
Muhammed 47:20
İnananlar: Vahyi arzulayarak, cennet ve şehitlik ya da zafer ve ganimet nimetlerinden dolayı cihadı isteyerek: Cihadı emreden
''bir sûre indirilmeli değil miydi?' derler. Fakat açıkça ve savaşın gerekliliğini ifade eden, başka hiçbir şeye ihtimali olmayan
hükmü açık bir sûre indirilip de içerisinde savaş zikredilince...
Katâde: ”İçerisinde savaş anılan her sûre muhkemdir, neshedilmemiştir," der.
Kalplerinde hastalık bünyelerinde zayıflık veya kalplerinde nifak -doğrusu bu manadır. O zaman maksat zahirî iman olur-
olanların, ölüm korkusuyla baygınlık geçiren bir kimsenin baktığı gibi sana baktığını görürsün. Yani onların gözleri, korkudan ve sızlanmaktan, kendisine ölüm gelip çattığında melekleri görüp dehşete düşen birisinin yaptığı gibi dehşetle açılır.
Âyet-i kerime işaret ediyor ki, ölümü ve cihadı Allah'a kavuşma aşkıyla karşılamak imanın işaretlerindendir. Ölümü kötü görmek gibi, cihadı da kötü görmek küfrün alâmetlerindendir.
Yazık onlara! ”Evlâ" kelimesi ism-i lafdil olup ya yakın olmak anlamında ”veîy" kelimesinden ya da dönmek anlamındaki ”âle" kelimesinden türemiştir. Birinci duruma göre mânâsı, onlara istemedikleri şeyin gelmesi için bedduadır. İkinci duruma göre ise, işlerinin hoş görülmeyen bir şekle dönüşmesi için beddua olur.
Râğıb, burada geçen ”evlâ" kelimesi ile ilgili olarak şöyle der: ”Bu, bir tehdit ve korkutma kelimesidir. Onunla, helake yaklaşan kişiye hitap edilir ve yaptığından uzak kalmaya teşvik edilir. Ya da bu kelime ile bir felâketten kurtulan kişiye seslenilir ki, bir daha o şeye girişmesin. Bu kelime çoğunlukla tekrarlanarak kullanılır. Sanki bununla işinin sonunu düşünmeye teşvik edilir. Tâ ki sakındırılan kişi dikkatli olsun."
Muhammed 47:21
(Onlara düşen:) İtaat etmek ve güzel söz söylemektir. Yani Allah'ın ve Rasûlü'nün emrine itaat ve emrolundukları cihada icabet konusunda güzel söz söylemektir. Ya da âyetten maksat: Tâat ve iyi söz söylemek kendileri için daha hayırlıdır. Üçüncü bir izah da; âyetin, onların sözünün hikâyesi anlamında oluşudur. Übey'in kıraati de bunu destekler: ”Tâat ve güzel söz derler." Yani biz bununla emrolunduk, derler. Nisa süresindeki şu âyet de buna benzer: ”Başüstüne elerler. Ama yanından ayrılınca onlardan bir kısmı gece, senin dediğinden başkasını kurar..." (Nisa: 81)
Cihad hususunda
iş ciddileşince ve cihad farz kılındığı zaman yani cihad etmeye kesin olarak söz verdikleri zaman cihada olan hırslarını bildiren sözlerinde
Allah'a sadakat gösterselerdi kendileri için yalandan, nifaktan ve savaştan geri durmaktan
daha hayırlı olurdu. Âyet işaret ediyor ki, bu, kendilerinden ”Bir sûre indirilmeli değil miydi?" sözü nakledilenlerinin tümüne şamildir. Onlardan maksat da, kalplerinde hastalık olanlardır.
Muhammed 47:22
Demek siz iş başına gelirseniz, insanların işlerini üstlenir, onlara emîr, vali, hakim olursanız
yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaksınız ve akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Ey kalplerinde hastalık olanlar! Sizden beklenen bu. Siz bunu mülk hırsıyla ve dünyaya karşı olan ihtirasınızdan dolayı yapacaksınız. Sizin, her türlü kötülük ve fesadı uzaklaştırmak, hayır ve salâhı elde etmekten ibaret olan cihadla emrolunduğunuz zaman, dünyaya karşı hırsınızı ve din konusundaki zaafınızı gören kişi, sizden işte bunu bekler. Oysa sizden beklenen bu tür kötülükler değildir. Siz itaat ve güzel söz söylemekle emrolundunuz.
Muhammed 47:23
İşte onlar Allah'ın kendilerini lanetlediği, rahmetinden uzaklaştırdığı, kötü seçimlerinden dolayı hakkı duymayanlar kıldığı,
sağırlaştırdığı ve gözlerini, kendi nefislerinde ve evrende bulunan delilleri görmeyip gözlerini
kör ettiği kimselerdir.
Âyette ”kulaklarını sağır ettiği" denilmeyip ”sağırlaştırdığı" denildi. Çünkü kulağın gitmesi, duyma özelliğinin de yok olmasını gerektirmez. Öte yandan ”körleştirdiği" denilmeyip, ”gözlerini kör ettiği" denildi. Çünkü gözlerin olmayışı, görmemeyi daha doğrusu bilmemeyi gerektirmez.
Muhammed 47:24
Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? ”Düşünmek" diye tercüme ettiğimiz ”tedebbür" kelimesi aslında, işlerin neticesine, sonucuna bakmak, demektir. Buna göre âyette murâdedilen mana şudur: Kur'an'ı, içerisindeki öğütleri ve sakındırmaları araştırıp gözden geçirmiyor lar mı? Bunu yapsalar da, mahveden günahları işlemeseler ya.
Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var? Oralara neredeyse hiçbir söz ve öğüt ulaşmıyor.
Âyette, kâfirler, önce düşünmemekle, sonra da kalplerinin hiçbir düşünce ve fikri kabul etmeyecek şekilde kilitli olmasıyla yasaklanmışlardır. Bu, soru şeklinde ifade edilse de, sözün gelişi, onların öyle olduklarını belirtmektedir. ”Kalpler" nekre (belirsiz) olarak getirilmiştir. Bunun iki sebebi olabilir:
1- Onların halinden korkutmak, işlerinin fesat ve cehalette olduğuna işaretle durumlarının çirkinliğini ifade etmektir. Buna göre sanki, ”durumları bilinmeyen, katılıkta ne kadar oldukları takdir edilemiyen kalpler..." denilmiştir.
2- Maksat, onlardan sadece münafıkların kalpleridir. Onun için nekre olarak gelmiştir.
"Kilitler"in kalplere izafe edilmeleri, onlar için, bilinen ve demirden yapılan kilitlerden başka, durumlarına özel kilitlerin olduğuna işaret içindir. Çünkü onlar küfür kilitleridir, açılmazlar.
Muhammed 47:25
Gerçekten hidayet, açık alâmetler ve mucizeler
kendilerine açıkça belli olduktan sonra, gerisin geriye eskiden içerisinde oldukları
küfre dönenler var ya, ki onlar, kalplerinde hastalık ve diğer çirkin fiil ve haller olduğu, şeklinde nitelenen münafıklardır. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber'i inkâr etmişlerdir.
Şeytan onları sürüklemiş, onlar için musibetlere gidişi kolaylaştırmış
ve onları uzun emellere düşürmüştür. Onların arzu ve emellerini artırmıştır. Bunun: ”Allah onlara mühlet verdi, cezalandırmakta acele etmedi," anlamında olduğu da söylenmiştir.
Muhammed 47:26
Bu, dinden tekrar küfre dönmeleri
onların, anılan münafıkların,
Allah'ın indirdiğini beğenmeyenlere: Yani Kur'anin, Allah tarafından olduğunu bildikleri halde sırf kıskançlıklarından ve kendilerine gelmesine tamahlarından dolayı, Hazret-i Peygambere inmesini hoş görmeyen Yahudilere:
'Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz' demeleri sebebiyledir. Buradaki bazı işler, şu âyette işaret edilen şeylerdir: ”Münafıkların, ehli kitaptan inkarcı olan dostlarına: 'Eğer siz yurdunuzdan çıkarılır sanız, biz de sizinle birlikte çıkarız. Size karşı hiç kimseye itaat etmeyiz. Savaşa tutuşursanız, size yardım ederiz,' dediklerini görmedin mi? Allah onların yalancı olduklarına şehadet eder." (Haşr: 11)
Haşr süresindeki bu âyette söz konusu olan ehli kitap, münafıklara arka çıkan ve onları dost edinen Benû Kureyza ve Nadir Yahudi (eridir. İtaat etmemeyi işaret ettikleri ”bazı şeyler" ile, küfürlerini açığa vurmak, savaştan önce işlerini fiilen açıklamak ve memleketlerinden çıkartılmalarıdır. Çünkü onlar, zaruri bir ihtiyaç zuhur etmedikçe, bunu yapmaktan kaçınıyorlardı. Çünkü kendilerini inanmış göstermekte bir takım dünyevî menfaatler vardı.
Oysa Allah, onların gizlediklerini yani Yahudilere gizlice söylediklerini
biliyor.
Muhammed 47:27
Melekler onların yüzlerine ve arkalarına demirden coplarla
vura vura canlarını alırken, halleri nice olacak? Yani onlar hayatlarında birtakım hileler yapıyorlar. Azrail ve yardımcıları bu şekilde canlarını alırken bakalım ne yapacaklar? Meleklerin, onları döverek canlarını almalarından maksat, onların en çirkin ve korkunç şekilde ruhlarının alındığını tasvirdir.
İbni Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilir: ”Günah işlemekte olan birisinin canını melekler ancak yüzüne ve sırtına vurarak alırlar."
Muhammed 47:28
Bu korkunç öldürme,
onların küfür ve isyandan
Allah'ı öfkelendiren şeylere uymaları ve O'nun rızasına (sebep olacak şeyleri) yani Allah'ın razı olduğu tâat ve imanı
beğenmemelerinden dolayıdır. Çünkü onlar imandan sonra tekrar küfre dönmüşlerdir. Yahudilerle yaptıkları muamele ile tâatten çıkmışlardır.
İşte bu yüzden
Allah da onların mü'minken yaptıkları veya daha sonraki iyiliklerini -ki bunları mü'minken yapsalardı kendilerine fayda verecekti-
amellerini boşa çıkarmıştır. Küfür ve isyan, amellerin boşa çıkmasına, azap ve cezaya sebep olur.
İmam Gazali şöyle demiştir: ”Fâcirin yani günahkâr bir kimsenin ruhu alınırken, ıslak yünden şişin çekilip çıkartıldığı gibi çekilir. Öyle ki o kimse, karnına diken doldurulduğunu zanneder. Sanki canı bir iğne deliğinden çıkartılır gibi olur. Gökyüzü, yer üzerine çöker de o, ikisi arasında kalmış gibi olur."
Ka'b b. Ahbâr'a ölüm sorulmuş o da şu cevabı vermiştir: ”O, insanın karnına sokulmuş dikenli bir ağaç dalını, güçlü kuvvetli bir adamın şiddetle çekip çıkartması gibidir. O, parçaladığını parçalar, bıraktığını bırakır. Tam ölüm anı geldiğinde melekler, cehennem ateşiyle zehirlenmiş zehirli bir hançer saplarlar. Nefis kaçar ve dışarıda büzüşür. Melek onu, insan suretinde ama bir arı kadar ve civa gibi titrer bir vaziyette eline alır. Azap melekleri olan zebanilere verir. İşte bu, tacir ve kâfirin durumudur. İtaatkâr müminin durumu ise bunun tam aksinedir. Çünkü o, razı olunanlardandır."
Meymûn b. Mehrân şöyle demiştir: ”Tâifte İbni Abbas'ın cenazesine iştirak ettim. Cenaze, namazının kılınması için musallaya konulduğunda, beyaz bir kuş gelip kefenin üstüne kondu, sonra içine girip kayboldu. Bir daha bulunamadı. Kabrin üzeri düzeltilince, bir ses duyduk, ama kimseyi görmedik. O ses, şu âyeti okuyordu: 'Ey mutmain olmuş ruh! Hoşnut etmiş ve hoşnut olmuş olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına karış ve cennetime gir: (Fecr: 27-30)"
O halde aklı olan kişi, ölüme hazırlanmalı, hiç vakit kaybetmemelidir.
Muhammed 47:29
Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, münafıklar -çünkü nifak, şüphe ve benzeri şeyler gibi kaibî bir hastalıktır-
Allah'ın, kinlerini asla açığa çıkarmıyacağmı mı sandılar?
"Kin": Birisine karşı gönülde düşmanlık besleyip, intikam için fırsat gözlemektir. Âyetin anlamı şudur: Yoksa o, kalplerinde Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenler, Allah'ın onların kinlerini açığa çıkarmayıp, işlerinin gizli kalacağını mı zannettiler? Hayır, bu hemen hemen hiç ihtimali olmayan bir durumdur. ”Edgân", ”dığn" kelimesinin çoğuludur. Kin anlamındadır. Kin de, kalpte düşmanlık beslemek ve intikam almayı beklemek demektir.
Muhammed 47:30
Eğer Biz dilersek, onları sana gösteririz. delillerle sana öğretiriz.
Sen de onları şahıs şahıs
yüzlerinden, yüzlerine koyduğumuz alâmetlerle
tanırsın.
Hazret-i Enes şöyle der: ”Bu âyetten sonra, münafıkların hiçbir şeyi Hazret-i Peygamber'e gizli kalmadı. Onları simalarından tanırdı. Biz bir savaşta idik, aramızda dokuz tane münafık vardı. Halk onlardan şüphe ediyordu. Bir gece onlar uyudular. Sabahleyin kalktıklarında her birinin suratında nifak alâmeti vardı."
Yemin olsun ki, sen onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Üslup diye tercüme ettiğimiz ”lâhn" kelimesi; içerik, mana anlamlarına da gelir. Ya da sözü, ta'riz ve tevriye yönüne çekmesidir. Bundan dolayı, konuşurken hata eden kişiye, sözü, olması gereken şekilden ayrıldığı için ”lâhin" denilir. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştıır: ”Belki bazınız delil getirirken sözü diğer bazınızdan daha fazla çeşitli cihetlere götürür... ”(13)
Muhtâr'da şöyle denilmektedir: ”Lâhn" i'rabdaki hata, ”lâhan" ise akıllılık, beceri anlamındadır. Hadisteki ”bazınız delilinde daha lâhndır" sözü ”daha becerikli, daha hünerli" manasınadır.
İbni Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Âyette kastedilen sözden maksat: Onların: 'İtaat edersek bizim için ne sevap var, demeleri; isyan edersek ne ceza var, ' dememeleridir."
Allah yaptıklarınızı bilir de, kasdınıza göre size karşılık verir. Bu müminler için bir vaaddir ve durumlarının, münafıkların durumlarının aksine olduğunu bildirmektir.
Âyet-i kerime işaret etmektedir ki, yanlış ve bozuk zanlar, kalp hastalıklarındandır. Onlar, Allah'ın, bozuk inançlarına muttali olmayacağını ve Peygamberine bildirmeyeceğini zannettiler. Ama gerçek onların zannettikleri gibi değil. Aksine Allah onları rüsvay etmiş, gizlediklerini haber vererek açığa çıkarmıştır.
Muhammed 47:31
Yemin olsun ki Biz sizi savaşı emretmek ve benzeri güç yükümlülüklerle
imtihan ederiz. Bu, bilgi edinmek maksadıyla değil, bilgilendirmek kabilindendir. Ya da, azabı göstermekte daha iyi olsun diye, size imtihan eden gibi muamele ederiz.
Tâ ki içinizden cihad edenleri ve savaşın güçlüklerine karşı
sabredenleri fiilen
bilelim ve haberlerinizi açıklayalım. Yani yaptıklarınızla ilgili haberleri ortaya dökelim de onların iyisi kötüsü açığa çıksın. Çünkü haber, haber verilen şeye göredir. Haber verilen şey, iyi ise haber de iyi, kötü ise haber de kötüdür.
Muhammed 47:32
Şüphesiz inkâr edip insanları
Allah yolundan Allah'ın rızasına ulaştıran İslâm dininden
saptıranlar, men edenler
ve kendilerine -onlar, Kurayza ve Nadir Yahudileridir. Ya da Bedir Savaşı'nda yemek veren Kureyş'li liderlerdir-
doğru yol Rasûlüllah'ın nitelikleriyle ilgili olarak Tevrat'ta gördükleri ve Rasûlüllah'a inen âyetler ve gösterdiği mucizelerden
açıkça belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler muhalefet edip, düşmanlık gösteren, böylece Rasûlüllah'tan ters tarafta olanlar, küfürleri ve saptırmalarıyla
Allah'a hiçbir zarar veremezler. Karşı gelmek suretiyle Rasûlüllah'a da zarar veremezler.
Allah onların yaptıklarını, Allah'ın dinini iptal etmek ve Hazret-i Peygamber'i sıkıntıya sokmak için kurdukları tuzaklarını
boşa çıkaracaktır. İstedikleri kötülüğe ulaşamazlar. Onlar için olacak olan, Kurayza Yahudilerinin ve Bedirde yemek veren Kureyşlilerin başına geldiği gibi ölüm ve Nadîroğullarının başına geldiği gibi vatanlarından sürgündür.
Muhammed 47:33
Ey iman edenler! İman ve şeriat konularında
Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. O konuların hiç birinde Allah'a ve Rasûlüne karşı koymayın.
Amellerinizi boşa çıkarmayın. Onlar amellerini, küfür, riya, nifak, başa kakma eziyet, kibir ve benzeri şeylerin boşa çıkardığı gibi, siz de boşa çıkarmayın.
Bu ifade, Mutezile ve Hâricî'lerin iddia ettikleri gibi, tâatlerin büyük günahlar sebebiyle boşa çıktığına delil değildir. Bu mezheplere mensup olanların çoğu, bir tek büyük günahın bile bütün tâatleri boşa çıkaracağı görüşündedirler. Öyle ki, ömür boyu ibadet eden birisi bir damla şarap içse sanki hiç ibadet etmemiş gibi olur.
Âyetten anlaşıldığına göre, Allah'ın emri ve Rasûlü'nün sünnetine aykırı olarak yapılan amel ve tâatin hiçbir değeri yoktur. Çünkü böyle bir amel, kişinin tabiatındandır. O da zulmânîdir. Şeriat ise nûrânîdir ve insanın tabiatındaki zulmü gidermek maksadıyla gelmiştir. Şeriata dayanan amelin bir semeresi, kişiyi tabiatının karanlığından çıkartıp, hakkın aydınlığına ulaştırmaktır. O halde şeriata sarıl ve tâate devam et. Şeriata aykırı davranmaktan ve ihmalden sakın.
Muhammed 47:34
Şüphesiz Allah'ı ve Rasûlü'nü
inkâr eden ve insanları
Allah yolundan, rızasına ulaştıran yoldan
saptıran, sonra da kâfir olarak ölenlere, hayatı son bulanlara
gelince, Allah onları âhirette
katiyyen bağışlamayacaktır. Çünkü onlar kâfir olarak ölmüşlerdir. Öldükleri hal üzere haşrolunurlar. Her ne kadar bu âyet, Bedir Savaşı'nda öldürülen ve leşleri Kuleyb Kuyusuna atılan kâfirler hakkında inmişse de, içerdiği hüküm, kâfir olarak ölen herkese şamildir.
Muhammed 47:35
Sakın gevşemeyin... Bu anlamı veren fiilin başındaki ”fâ" ya, ”fayı fasîha" denilir. Cümleye şu manayı verir: ”Okunan âyetlerde, Allah'ın onların düşmanı olup, amellerini boşa çıkaracağı ve günahlarını bağışlamıyacağı açığa çıkınca sakın gevşeklik gösterip, zaafa düşmeyin."
Ve siz üstünken -Kelbî'nin izahına göre, bazı vakitlerde onlar galip de gelseler son söz sizin olduğunda, kâfirleri hemen
barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Şüphesiz mü'minlerin üstün olmaları ve Allah'ın iki cihanda onlarla bir, onların yardımcısı olması zillet ve boyun eğmekten kaçınmanın en başta gelen gereklerindendir. Şu aşağıdaki cümlede anlatıldığı üzere, amellerin karşılığının hiç eksiltilmeden verilmesi de, aynı şeyi gerektirir:
O, sizin amellerinizi asla zayi etmeyecektir. Ehli sünnet itikadına göre, ameller sevabı gerektiriri olmamakla beraber, amellerin zayi edilmeyeceği hükmü, insanlar tarafından değer verilen can ve malın telefi için kullanılan ”vetr" kelimesi ile, ”len yetıre=zayi etmez" denilmesi, Allah'ın inananlara olan lütfunun fazlalığını; sevap vermemeyi en büyük hakların telef ve zayi ayarında göstermek içindir. Bir kudsî hadiste Allah (celle celalühü) şöyle buyurmuştur: ”Ey kullarım! Onlar sizin amellerinizdir. Onları sizin için kaydediyorum. Sonra onları size tam olarak vereceğim. Artık kim hayır bulursa, Allah'a hamdetsin. Kim de başka bir şey bulursa, sadece kendisini kınasın." (14) Yani amellerinizin karşılığı, sizin için Benim katımda muhafaza altındadır. Sonra onları tam olarak size vereceğim.
14- Bu, Müslim'in Sahilimde tahric ettiği uzunca bir kutsî hadisin bir bölümüdür. Başı: ”Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım..." şeklindedir.
Ebû Zer (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den Allah (celle celalühü)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: ”Ben zulmü kendime haram ettim. Onu kullarıma da haram ettim. O halde birbirinize zulmetmeyiniz." Allah zulümden ve amellerin eksiltilmesinden münezzeh olduğuna göre kul nefsini hoş tutsun. Çünkü Allahü teâlâ cömertlerin cömertidir. Kendi fazl ve keremi ile kula, istediğinden fazlasını verir.
Ebul-Leys rahimehullah tefsirinde şöyle der: ”Âyet-i kerime şuna delildir: Müslümanlar müşriklerden daha güçlü oldukları zaman barışa yanaşmamalıdırlar. Çünkü bu, cihadın terkidir. Ama daha güçlü konumda değillerse o zaman barış yapmalarında mahzur yoktur. Çünkü Allahü teâlâ : 'Eğer onlar barışa meylederlerse sen de ona yanaş...' (Enfâl: 61) buyurmuştur."
Bir başka bilgin de şunları söylemiştir: ”Bu âyet, Müslümanları kâfirlerden barış istemekten nehyetmektedir. Bu yüzden, bazı âlimler bunun, Hazret-i Peygamber'in Mekke'ye sulhla değil, savaşla girdiğine delil olduğunu söylemişlerdir. Çünkü o, barış yapmaktan nehyedilmiştir."
Haddâdî de, Nisa sûresinin tefsirinde şöyle demiştir: ”Müslümanların savaşacak güçleri olduğu zaman kâfirlerle sulh yapmaları ve onlardan bir tek ferdi bile cizye almadan küfrü üzere bırakmaları caiz değildir. Ama onlara mukavemetten âciz olurlar, canları ve nesilleri açısından kâfirlerden korkarlarsa, o zaman onlardan cizye almadan, sulh yapmaları caiz olur. Çünkü barıştan men edilmesinin sebebi, güçtür. Sebep ortadan kalkınca, yasak da kalkar."
Bilginlerin çoğunluğuna göre Mekke, sulh yoluyla değil, zorla fethedilmiştir. Çünkü çatışma olmuştur. Eğer sulh yoluyla alınmış olsaydı Hazret-i Peygamber: ”Ebû Süfyan'ın evine giren güvendedir..." buyurmazdı.
Muhammed 47:36
Dünya hayatı basiretli olanların yanında
bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Boştur ve kandırmacadır. Ona itibar edilmez, ömrü, çok kısa bir süreyle sınırlıdır. Eğlence diye tercüme ettiğimiz ”lehv"; insanı, önem verdiği ve kendisini ilgilendiren şeylerden alıkoyan şeydir. Bu söz işaret etmektedir ki, başından sonuna, dünya ve dünyadakilerin gerçek anlamda varlığı söz konusu değildir. Bunlar arızî, yok olucu şeylerden ibarettir. Allah ise ezelî ve ebedîdir.
Ey insanlar!
Eğer iman edilmesi gereken şeylere
iman eder, küfürden ve günahlardan
sakınırsanız, Allah sizin mükâfatınızı verir. İmanınızın takvanızın ve yarışanların kendisi için yarıştığı sâlih amellerinizin sevahini verir.
Âyet, kalıcı olan âhireti istemeye teşvik etmekte, geçici olan dünyayı istemekten de iğrendirmektedir.
O, sizden mallarınızın, maişetinizi karşılamaktan âciz kalacağınız ölçüde, tamamını
da istemez. Onun istediği, malınızın küçük bir bölümü; kırkta biridir. Bunu fakirlerinize gönül hoşluğu ile verin.
Muhammed 47:37
Eğer sizden onları, mallarınızı
isteyip de tümünü talep ederek
sizi zorlasaydı, cimrilik yapardınız, vermezdiniz.
O da Allah (celle celalühü)
sizin bütün kinlerinizi açığa çıkarırdı. Şüphesiz Allah, insanoğlunun, kendisinden malını isteyene karşı buğz beslediğini bilir.
Muhammed 47:38
Ey, ”Allah sizden isteseydi ” hitabına maruz kalan muhataplar:
işte siz, Allah yolunda harcamaya çağrılanlarsınız. Bu ifadede, büyük bir azarlama ve onların durumunu tahkir vardır. Allah yolunda harcama; savaştaki harcama, zekât ve diğer sadakalara şamildir.
İçinizden kimi cimrilik ediyor. Ama, cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. Şüphesiz Allah yolundaki harcamasının faydası ve cimriliğinin zararı kendisine döner.
Allah zengindir, size de, sizin sadakalarınıza da muhtaç değildir.
Siz ise fakirlersiniz. Allah'a ve O'nun yanındaki hayırlara muhtaçsınız. O'nun size emrettiği şeyler, onlardaki faydalara muhtaç olduğunuz içindir. Eğer emre uyarsanız kendi lehinize, uymazsanız kendi aleyhinizedir.
Cüneyd: ”Fakirlik kulluğa, zenginlik Rabliğe yakışır," demiştir.
Eğer siz imandan, takvadan, Allah'ın davet ettiği ve kendi yolunda harcamanızı teşvik ettiği şeylerden
yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir millet getirir. Yani sizi helak eder, yerinize başka milletler yaratır.
Sonra da onlar imandan, takvadan ve Allah yolunda harcamaktan yüz çevirmekte
sizin gibi olmazlar. Aksine, onlara rağbet eden kişiler olurlar.
"Yüz çevirirseniz" sözü, Kureyşlilere yöneliktir. Yerlerine getirilecek olanlar da Medineli Ensâr'dır. Şu âyet-i kerime de bu kabildendir: ”Eğer bunlar, onları inkâr etselerdi, Biz derhal onları inkâr etmeyecek bir toplumu onlara vekil bırakırdık." (En'am: 89)
İlk hitabın tüm Araplara, yerlerine getirilenlerden maksadın da Arap olmayanlar ve İranlılar olması muhtemeldir. Nitekim bir rivayete göre; Rasûlüllah'a, bu âyetteki ”kavm/millet" soruldu. O esnada Selrnân Fârisî yanında oturuyordu. Onun uyluğuna vurup: ”Bu ve kavmi," dedi. Devamla: ”Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki eğer iman Süreyya Yıldızı'na asılı olsa, Farslılardan bir takım insanlar onu alırdı,'" buyurdu. Bu hadisten anlaşıldığına göre; âyetteki ”torn"den maksat, Müslüman olan İranlılardır. Hadis ayrıca onların faziletine de delâlet etmektedir.
Allah'ın yardımıyla Muhammed Sûresinin tefsiri sona erdi.
Feth 48:1
FETİH SURESİ
Medine devrinde nazil olmuştur, 29 âyettir.
Fetih sûresi yirmi dokuz âyettir. İhtilafsız Medine'de nazil olmuştur. Hudeybiye senesinde, Rasûlüllah Mekke'den dönerken inmiştir.
Medine'de inmemişse nasıl Medenî olur? şeklinde bir itiraz gelirse şu cevabı veririz: Medenî; terim olarak Hicretten sonra inen sûrelere denir. İster Medine'de insin, ister başka bir yerde insin farketmez. Hicretten önce inen sûrelere de Mekkî denilir.
Doğrusu Biz sana apaçık durumu açık veya hak ile bâtılı ayıran
bir fetih ihsan ettik. Bir yeri fethetmek, zorla veya sulh yoluyla ele geçirmektir. Buradaki fetihten maksat, Mekke'nin fethidir. Bu Hazret-i Enes'den rivayet edilmiştir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye'den ayrıldığında bu fetihle müjdelenmiştir. Henüz gerçekleşmemiş olan fetihten, sanki olmuş gibi geçmiş zaman kipi ile bahsedilmesi, müjdeyi kuvvetlendirmek ve onun kesinlikle meydana geleceğini vurgulamak içindir. Ayrıca bu, haberi veren Allahü teâlâ 'nın şanının yüceliğine de işarettir.
Râğıb el-Isfahânî bu âyetle ilgili olarak şöyle der: ”Biz sana fetih ihsan ettik" ifadesi, kimi âlimlere göre Mekke fethine hastır, kimilerine göre ise Rasûlüllah'a müyesser olan bütün ilim ve hidayetler içindir. Bu hidayet ve ilimler, günahların bağışlanmasına sebep olan sevaplara ve onun makam-ı mahmud'una vesiledir."
Bazı âlimler de, buradaki apaçık fetihten maksadın, Hudeybiye'de Kureyş'le yapılan sulh anlaşması olduğunu söylemişlerdir.
Bu anlaşma, bir memleketin ele geçirilmesi olmadığına göre örfen fetih değildir. Kapalı bir şeyin açılması olmadığına göre dil açısından da fetih değildir. Üstelik Müslümanlar Hudeybiye'de, Mekke'ye gitmekten alıkondular, orada kurban kesip tıraş olarak ihramdan çıktılar. Öyleyse bu nasıl zafer diye isimlendirilebilir? şeklinde itirazlar varid olmuştur. Bu itirazın cevabı şudur: Müşriklerle yapılan anlaşma sözlük anlamı itibariyle bir fetihtir. Çünkü bu anlaşma, Müslümanlar Hudeybiye'ye vardıkları zaman kapalı ve imkânsızdı. Ne zaman ki iş, Rıdvan biatına geldi ve müşrikler Müslümanların birliğini, cihad ve savaştaki kararlılıklarını anladılar, işte o zaman zaafa düştüler, korktular ve anlaşma istemek zorunda kaldılar. Böylece, Müslümanların onlara karşı üstünlüğü tahakkuk etmiş oldu. Bununla birlikte bu sulh, daha önce kapalı olan birtakım şeylerin de açığa çıkmasına sebep oldu. Meselâ, müşrikler, bu sulh sebebiyle Müslümanlarla bir araya geldiler, onların sözlerini duydular. Gönüllerinde İslâm yeşermeye başladı. Çok kısa bir süre zarfında bir çok insan Müslüman oldu, Müslümanların sayısı arttı. Hatta denildiğine göre, o sene içerisinde, daha önce Müslüman olanların sayısı kadar, belkide daha fazla insan İslama girdi. Bu sulh sayesinde, Hazret-i Peygamber diğer Araplarla ilgilenme fırsatı buldu. Onlarla savaştı. Bir çok yeri fethetti. Hayber'in fethi özellikle kayda değer. Müslümanlar ganimetler elde ettiler. O sene, Rumlarla İranlılar arasında büyük bir savaş oldu. Bu savaşta Rumlar, İranlıları mağlup ettiler. Bu, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)'in peygamberliğinin delillerindendir. Çünkü daha önce Efendimiz, bu galebenin bir kaç sene -üç ile dokuz sene arası- içerisinde meydana geleceğini vaadetmişti.
Sonuç, Rasûlüllah'ın vaadettiği gibi oldu ve onun dediği gibi çıktı. Efendimizin ve müminlerin ehl-i kitabın mecûsilere karşı zafer kazanmalarından dolayı sevinmeleri de bir nevi fetihtir. Bunların dışında, Allah'ın bir takım yüce fetihleri ve büyük nimetleri olmuştur.
Feth 48:2
Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlar.
Rasûlüllah'ın günahlarının bağışlanması, fethin sonucudur. Çünkü fetih, Rasûlüllah'ın Allah'ın ismini yüceltmek uğrunda savaşın meşakkatlerine göğüs germesi ve savaşın tehlikelerini göze alması neticesinde meydana gelmiştir.
Rasûlüllah'ın gelmiş ve gelecek günahlarından maksat, terki evlâ olan şeyleri yapmasıdır. Bunların ”günah" diye isimlendirilmesi, Efendimizin yüce makamına göredir. Çünkü iyilerin hasenatı, Allah dostları için seyyiât sayılır. Peygamberlerin istiğfarları, bizim günahlarımız gibi, gerçek günahlardan dolayı olmaz. Onlar bizim aklımıza göre çok basit olan şeylerden dolayı istiğfarda bulunurlar. Çünkü bizim, onların makamını anlamamız mümkün değildir. O halde, onların günahlarını, kendi günahlarımız gibi değerlendirmemiz caiz değildir. Allah'ın kullarını dünyada ve âhirette muahaze etmesi, onlar için bir nevi temizlik ve rahmettir. Peygamberler açısındansa bu koruma ve muhafazadır.
Sana olan nimetini tamamlar. Bu, dini yüceltip hakim kılmakla ve Rasûlüne verdiği diğer dünyevî ve uhrevî nimetlerle olur.
Ve seni doğru yola iletir. Aslında hak yol, doğru yol fetihten önce de var idiyse de, daha sonra hak yolların açıklığı ve melodi arının doğruluğu, eskiden olmadığı şekilde ortaya çıktı.
Feth 48:3
Ve Allah sana şanlı bir zaferle yardım eder. Yani o yardımda şan ve güç vardır.
Fethu'r-Rahman adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Şanlı yardım, düşmana galebe çalınan, ona hakim olunan yardım ve zaferdir. Şanlı olmayan yardım ve zafer ise, Müslümanların korunduğu ve düşmanın sadece kovulduğu yardım ve zaferdir."
Bu âyetteki yardımdan maksat, elde edilen zaferdir. O da Mekke fethinden sonra gelen, Hevâzin kabilesi ve diğerlerine karşı Rasûlüllah'ın elde ettiği zaferler ile, Kisrâlara ve Kayserlere karşı ümmetinin elde ettiği zaferlerdir.
Feth 48:4
O, imanları kat kat artsın diye, yani akidedeki derinlik ve nefislerindeki tam güvenden ibaret olan kesin imanları daha da kesinleşsin ve kuvvetlensin diye...
Mü'minlerin kalplerine güven indirendir. Bu, Allah'ın mü'minlere fetihten önce vermiş olduğu huzur ve sebatın ifadesidir. Onlar, umre için yola çıkmış az bir topluluk oldukları için, sulhtan önce korku içinde idiler. Düşman ise, güçlü ve savaşa hazırlıklı idi. Buna rağmen müminler sebat ettiler ve Allah'ın fazlı ile ölüme biat ettiler.
Âyeti kerimenin ”imanları kat kat ..." diye terceme edilen bölümünde ”imanları ile birlekte ..." anlamına gelecek bir ”mea: birlikte" kelimesi vardır. Burada, anılan kelimenin gerçek anlamı olan ”beraber, birlikte" kastedilmemiştir. Çünkü gerçekte olan, kesin imanı, kesin imana eklemek değildir. Zira birbirinin aynı değerde olan iki şeyin yanyana bulunması anlamsızdır. Doğrusu, yakîn (kesin) imanın bir önceki duruma göre daha kuvvetli hâle gelmesidir.
Asıl güven (sekînet). Allah'ın birliğine ve âhirete olan imanlarına ilâveten, imanlarının artması için Peygamberin getirdiği şeriatın tamamına inanmalarıdır.
İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre: ”Rasûlüllah'ın ilk getirdiği, tek Allah inancı, sonra namaz, sonra zekât, sonra hac daha sonra da cihaddır. Nihayet ”...Bu gün size dininizi ikmal ettim..." (Mâide: 3) âyeti ile şeriat tamamlanmış ve imanları kat kat artmıştır. Çünkü o zaman imanın artması, ahkâmın artması ile oluyordu. Bu gün ise, imanın kendisi azalıp eksilmez. Çok amel işlemekle nuru artar ve kuvvetlenir."
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. ”Ordu": savaş için hazırlanan topluluktur. Âlemin tüm orduları sadece Allah'a aittir. Dilediği şekilde işlerini yönetir. Bazen birbirine musallat eder, bazen de aralarında barış meydana getirir. Bunları, hikmet ve maslahatlara dayanarak dilemesinin gereğine göre yapar. Âyetin izahı şöyledir: Müşriklerin, Rasûlüllah’ı umre yapmaktan men etmeleri, Allah'ın ordularının azlığından ve ona yardım etmemesinden değildir. Allah'ın bildiği ve dilediği bir sebepten dolayıdır.
Fethu'r-Rahmân'da şöyle denilmektedir: ”Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Eğer dinine, sizin dışınızda birileriyle yardım etmek istese, bunu yapar. O halde Allah'a güvenmek gerekir. Allah her zayıfın yardımındadır, her âcize yeter."
Bir başka bilgin de şöyle demiştir: ”Allah sana ne musallat ederse, O'nun ordulanndandır; nefsini musallat ederse, seni kendi nefsinle helak etmiş demektir. Organlarını musallat ederse, organlarını yine kendi organlarınla helak eder. Eğer nefsini kalbine musallat ederse, kalbin seni faydasız arzularına ve şeytana tabi olmaya götürür. Kalbini nefsine ve organlarına musallat ederse, nefsi edeble kınar ve taate mecbur eder. Onu kullukta ihlâsla süsler."
Allah her şeyi bilendir, takdir ve tedbirinde
hüküm ve hikmet sahibidir. Bu âyetteki ”kâne" kelimesi, süreklilik bildiren ”mâzâle" anlamındadır. Allah'ın bu özelliklerinin geçmişteki muayyen bir vakte has olmayıp, tüm zamanlarda sürekli olduğuna işaret etmektedir.
Feth 48:5
(Bu lütuflar) mü'min erkeklerle mü'min kadınları, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koymak... Bu cümleler, daha önce geçen Allah'ın tedbir ve tasarrufunun işaret ettiği mânâya bağlıdır. Bu durumda denilen şudur: Allahü teâlâ : Mü'minler Allah'ın nimetini bilsinler ve O'na şükretsinler de cennete girsinler diye, onları kâfirlere musallat etti.
Ve onların günahlarını örtmek içindir. Bu, ikinci âyetteki, ”böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar" cümlesinin mukabilidir. Yani Allah günahları, müminleri cennete sokmadan önce örtülü tutar, açığa çıkarmaz. Taki onlar cennete günahlardan temizlenmiş bir vaziyette girsinler...
İşte bu, cennete sokma ve günahları gizleme
Allah katında büyük bir kurtuluştur. ”Kurtuluş" diye terceme ettiğimiz ”fevz" kurtuluşla beraber zafer anlamındadır. ”Allah katında" sözünün anlamı da O'nun ilmi ve takdirinde demektir.
Feth 48:6
(Ayrıca bunlar) Allah hakkında kötü zan besleyen -bu, aşağıdaki her iki grubun da özelliğidir-
münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve Allah'a ortak koşan kadınlara azap etmek içindir. Münafıklar Medinelilerden, Allah'a ortak koşanlar da Mekkelilerdendir.
Bu grupların Allah hakkında kötü zan beslemeleri; Rasûlüne Allah'ın yardım etmemesi, onların Mekke'ye fatih olarak, Medine'ye de salimen döneni iyecekleri tarzındaki düşünceleridir. Bu, 12. âyette gelecek olan ”Aslında siz, Peygamberin ve mü'minlerin ailelerine bir daha dönemiyeceklerini zannetmiştiniz. ” sözüne benzer.
Bu münafık ve kâfirlerin çarptırıldıkları azap: Mü'minlere yardım edilmek suretiyle onların başına gelen öfke musibetidir.
Âyette, münafıkların müşriklerden daha önce anılmalarının sebebi, onların azaba daha çok müstehak olduklarına delâlet etmesi içindir. Münafıklardan çoğuna, Hazret-i Peygamberle birlikte savaşa gitmek ağır gelmiş ve savaşa gitmemişlerdir. Daha sonra, kalben samimi olmadıkları halde dilleri ile özür dilemişlerdir.
Kötülük onların üzerine inmiştir. Yani Müslümanlar hakkında zannettikleri ve onlar için bekledikleri şey kendilerini kuşatacak ve onları çevreleyecektir. Bir başkasına gelecek değildir. Allah onların zanlarının yalan olduğunu ortaya koymuş ve mü'minler için zannettikleri şeyi kendilerine çevirmiştir. Öyleki ondan kaçınmaları ve bir daha zafer yüzü görmeleri mümkün değildir. Bu, şu âyeti kerimede belirtilen hususa benzemektedir: ”Bedevilerden öylesi var ki, harcayacağım angarya sayar ve sizin başınıza belâların gelmesini bekler. Oysa o kötülük kendi başlarınadır." (Tevbe: 98)
Ebussuüd, ”kötülük onların üzerine inmiştir" âyetinin, Müslümanlar hakkında istediklerinin, kendileri için olmasını isteyen bir beddua olduğunu, bunun Yahudilerin sözlerinden sonra gelen: ”Hay, dediği yüzünden eli bağlanası..!" (Mâide: 64) âyetine benzediğini söyler.
Âyette ”inmiştir" diye terceme ettiğimiz ”dâire" kelimesi aslında merkezi kuşatan çizgi demektir. Sonra bir musibete uğrayan kişiyi kuşatan belâ anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olmaktadır: ”Kötülük onları, dairenin bir şeyi veya bir kimseyi kuşattığı gibi çepe çevre kuşatır, artık ondan kurtulmanın çaresi yoktur."
Allah onlara gazabetmiş, lanetlemiş ve kendilerine cehennemi hazırlamıştır. Allah'ın onlara olan gazabı: onlar için âhirette ceza dilemesi, dünyada da şirk ve nifak üzere olmalarıdır. Allah'ın laneti de; rahmetinden kovmasıdır.
Son iki fiil arasında ”vav" harfinin kullanılışı, bunların her birinin müstakil birer tehdit olup, birbirine tâbi olmadıklarım göstermektedir. Yani Allah'ın onları lanetlemesi, kendileri için cehennemi hazırlaması değildir. Bunların her biri, ayrı ayrı cezalardır.
Orası yani cehennem
ne kötü dönüş yeridir.
Feth 48:7
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah azizdir. Çok güçlü ve kuvvetlidir. Her şeye gücü yeter.
Hüküm ve hikmet sahibidir. Yaptığını sadece hikmet ve iyiliğin gereği olarak yapar.
Burhanü'l-Kur'an adındaki eserde şöyle denmektedir: ”Daha önce (4. âyette) 'Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir diye geçmişti. Bunun, Allah'ın güven indirmesi ve mü'minlerin imanlarının artması ile ilgili olduğu, konunun ilim ve hikmet konusu olduğu, bu yüzden 'her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi' şeklinde ifade ettiği, burasının ise azap ve öfke ile ilgili olduğu için makama uygun olarak güç, kuvvet, galebe ve hikmet ile ifadelendirilmiştir."
Allahü teâlâ cennetteki her bir dereceye mukabil, cehennemde de yüz dereke (kötülükte derece) yaratmıştır. Her bir tabakada özel bir grup vardır. Onlar için Allah'ın gazabından özel acılar vardır. Bu işle görevli melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşır.
Allah'ın öfkesinden ve azabından kendisine sığınırız, ondan nimetlerini ve sevabını isteriz.
Feth 48:8
Şüphesiz Biz seni ümmetine yani tasdik edenin tasdikine, yalanlayanın da yalanlamasına şehadet eden, âdil şahidin sözünün makbul olduğu gibi kıyamet günü Allah katında, ister lehlerine olsun, ister aleyhlerine sözü makbul olan
bir şahit, -"Rasülün de sizin üzerinizde şahit olması için.. (Bakara: 143) âyeti bu anlama işaret etmektedir.- taatı karşılığında sevabı ve cenneti
bir müjdeleyici ve günahtan dolayı da azap ve ateşle
bir uyarıcı olarak gönderdik.
Hazret-i Peygamber'in özellikleriyle ilgili olarak Tevrat'ta şöyle denilmiştir: ”Ey Peygamber! Şüphesiz Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik." (Ahzâb: 45) Yani sen Benim kulumsun. Peygamberimsin. Ben seni mütevekkil (güvenen) diye adlandırdım. Sen kötü kalpli, kaba, yolda sokakta bağırıp çağıran, iyiliğe kötülükle mukabele eden birisi değilsin. Aksine sen affeden, bağışlayan birisin.
Allahü teâlâ onun vasıtasıyla sapık milletleri ”La ilahe illallah" diyerek düzeltinceye, o sözle kör gözleri, sağır kulakları ve kapalı kalpleri açıncaya kadar Rasûlünün ruhunu kabzetmeyecektir.(1)
Feth 48:9
Allah'a ve Rasûlüne iman edesiniz. Hitap, Hazret-i Peygamber'e ve ümmetinedir. Önce sadece Hazret-i Peygamber'e iken sonra genelleştirilmiş ve ümmete de tevcih edilmiştir. Çünkü önce geçen, ”seni... gönderdik" hitabı sadece Rasûlüllah'a yöneliktir. Bu: ”Ey Peygamber! Kadınları boyadığınız zaman." (Talâk: 1) âyetindeki hitaba benzemektedir. Burada da önce Hazret-i Peygamber'e hitab edilmiş, daha sonra da müminlere şamil olacak şekilde genelleştirilmiştir.
Bu âyet, Hazret-i Peygamberin de kendi peygamberliğini tasdik etmesinin gerekliliğine işaret etmektedir. Nitekim Rasûlüllah'ın: ”Ben, Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuma şahitlik ederim," buyurduğunu bildiren bir çok haber vardır.
Âyetteki hitabın sadece ümmete yönelik olması da caizdir. Önceki hitap Rasûlüllah'a hasken, sonrakinin nasıl ümmete yönelik olabileceği sorulursa şöyle cevap verilebilir: Bir toplumun liderine yöneltilen hitap, o toplumun tümüne yöneltilmiş sayılır. O halde, sadece Peygamber'e seslenilerek tüm tâbilerine hitap edilmiş olması caizdir. Çünkü maksat onların işitmesidir.
O'na destek olasınız, yani dinine ve Rasûlüne destek olmak suretiyle, Allah'a destek olunuz.
Müfredat'id, destek olmak diye terceme ettiğimiz ”ta'zir" kelimesinin, saygıdan dolayı yardım anlamında olduğu söylenmektedir.
Bazı âlimler ise bunun, ”men etmek, korumak" mânâsında olduğunu söylerler. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Onlar, Allah'ın dinini ve Rasûlünü korurlar da düşmanlar ona karşı güç bulamazlar.
O'na saygı gösteresiniz... O'nun tüm kemal sıfatları ile muttasıf ve tüm noksanlıklardan münezzeh olduğu inancıyla O'nu büyük sayıp, saygı gösteresiniz
ve sabah akşam günün başında ve sonunda veya devamlı olarak
O'nu tesbih edesiniz diye. Allah'ı lâyık olmayan şeylerden tenzih edesiniz. Allah'a ortak, çocuk ve yaratıkların diğer özelliklerini nisbet etmek caiz değildir. Ya da buradaki tesbihten maksat duâ ve nafile namazdır. Kamus'da tesbihin, namaz anlamında olduğu, belirtilir ve: ”Eğer Allah'ı tesbih edenlerden (namaz kılanlardan) olmasaydı..." (Saffât: 143) âyetinde de tesbihin namaz mânâsına geldiği söylenir.
İbn Abbas'tan, buradaki ”sabah akşam" dan maksadın; sabah, öğle ve ikindi namazı olduğu rivayet edilmiştir.
Aynü'l-Meânî adındaki eserde de ”sabah" diye terceme ettiğimiz ”bükraten" in sabah namazı, akşam diye terceme ettiğimiz ”asilen" in de diğer dört vakit namaz olduğu söylenmektedir. Bu durumda âyet, farz namazların hepsine şamil olmaktadır.
Bazı tefsir âlimleri, ”O'na destek olasınız ve O'na saygı gösteresiniz" cümlesindeki ”O" nun, Hazret-i Peygamber olmasının caiz olduğunu söylerler. Ancak bu delilsiz bir iddiadır. Çünkü ”O'nu tesbih edesiniz" cümlesindeki ”O" kesinlikle Allah'tır. Bu iddiaya göre, zamirlerin mercileri farklı olur. Söz konusu görüşün sıhhati farzedilirse; Hazret-i Peygamber'e destek olma ve saygı göstermeden maksat, açıkta ve gizlide sünnetine uymak olur.
Feth 48:10
Muhakkak sana biat edenler, Ağacın altında, Kureyş'lilerle savaşmak üzere seninle ahidleşenler. Âyette ahidleşme, ”mubayaa" şeklinde ifadelendirilmiştir. Bu, mâlî mübadeleye, yani malı mala değiştirmeye benzetilerek söylenmiştir. Çünkü bu işlerden her ikisi de karşılıklı bir değişimi içermektedir. Bu biatta Müslümanlar, müşriklerle savaşmak üzere Rasûlüllah'a taat ve sebatı kabullenmişler, Hazret-i Peygamber de onlara sevap ve Allah'ın rızasını vaadetmiştir.
Ensardan bazıları Akabe biatında: ”Konuş ya Rasûlüllah! Kendin ve Rabbin için istediğini al," dediler. Buna karşı Rasûlüllah: ”Rabbim için, O'na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi kendisine eş koşmamanızı; kendim için de, canlarınızı, oğullarınızı ve karılarınızı savunduğunuz gibi beni savunmanızı şart koşuyorum," buyurdu. İbn Revâha: ”Bunu yaparsak bize ne var?" dedi. Rasûlüllah: ”Sizin için cennet var," karşılığını verdi. Bunun üzerine Ensar: ”Satış kâr etti. Artık biz bu satışı bozmayız ve bozulmasına razı olmayız," dediler.
Ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Yani sana biat edenler, Allah'a biat etmiş gibidirler. Sanki onlar canlarını cennet karşılığında Allah'a satmışlardır. Nitekim bir âyette Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: ”Allah müminlerden mallarını ve canlarını onlara cenneti (vermek) karşılığında satın almıştır. ” (Tevbe: 111) Çünkü Rasûlüllah'a biat etmekten maksat, Allah'ın rızasıdır, O'nun emir ve yasaklarına uyacaklarına dair verdikleri sözü kuvvetlendirmedir.
Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Yani sanki biat anında Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Te'kidde mübalağa için, benzetme edatı hazfedilrniştir. Burada ”el"in anılması, biat esnasında Müslümanların Hazret-i Peygamber'in elini tutmuş olmalarından dolayıdır. Çünkü Araplar sözleşme ve ahidlcşmelerde böyle yaparlardı.
Bu ifadede mü'minlerin ellerinin üstünde olan Rasûlüllah'ın elini tazim vardır. Zira onun eli, Allah'ın eli şeklinde ifadelendirilmiştir. Nitekim, Hazret-i Peygamber orada olmayan Hazret-i Osman için, biat ettiği zaman onun şanını yüceltmek için, kendi sağ elini sol elinin üstüne koymuştur. Çünkü Rasûlüllah'ın eli Hazret-i Osman'ın yerine konulmuştur. Bu yüce mevkiye ashab içinden, başka hiç kimse ulaşamamıştır. Bu olayda Hazret-i Osman'ın bulunmaması, kendisi için bulunmasından daha hayırlı olmuştur. Şu kudsi hadis bunu desteklemektedir: ”Kulum Bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet Ben onu severim. Onu sevdiğimde de işittiği kulağı, tuttuğu eli olurum." (2)
Âyetin anlamı: ”Allah'ın kuvveti ve yardımı, onların kuvvet ve yardımlarının üstündedir," şeklinde de anlaşılmıştır. (3)
Sanki şöyle denilmiştir: Ey Rasûlüm Muhammed! Allah'ın sana olan yardımına güven. Ashabının yardımına ve sana yardım ve sebat konusundaki biati arına değil.
Kimi âlimler de ”el"in iki yerde ihsan ve iyilik anlamında olduğunu, buna göre âyetin: ”Allah'ın imana ve Rıdvan biatına hidayet konusunda olan nimeti, onların yaptıkları biattan daha üstündür," mânâsına geldiğini söylerler. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: ”Aksine sizi imana muvaffak kıldığı için Allah sizi minnet altında bırakır." (Hucurât: 17)
Süddî'de şöyle der: ”Onlar Rasûlüllah'ın elini alıp ona biat ederler. Allah'ın eli, yani bu biati bozulmaktan koruması da onların ellerini üstündedir. Nitekim iki kişi alım satım akdi yapmak için birbirlerine ellerini uzattıkları zaman üçüncü birisi aralarına girer ve elini onların elleri üzerine koyup, akid tamam oluncaya kadar ellerini tutmaya devam eder. Taraflardan birisinin elini kendine çekipde akid tamamlanmadan ayrılmasına engel olur, İşte üçüncü şahsın elini öbürlerinin elleri üzerine koyması, bu satım sözleşmesini korumaya sebep olur. Bunun için Allahü teâlâ : Allah'ın eli onların elleri üzerindedir,' buyurmuştur. Yani onları korur ve aracının alış veriş yapanların sözleşmeyi bozmalarını engellediği gibi biat edenlerin biati bozmalarım engeller."
O halde kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur.
"Ahdi bozmak" diye terecme ettiğimiz ”neks" kelimesi, aslında ip ve benzeri bir şeyi çözmek anlamındadır. Ahdi bozmak anlamında istiare yoluyla kullanılmıştır. Yani: Kim ahdini ve biatini bozar, onun kesinliğini ve sağlamlığım yok ederse zararı kendisine döner. Çünük ahdi bozan başkası değil, kendisidir.
Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir ecir verecektir. O ecir, cennet, cennette Allah'ın rızası ve O'nun cemalini görmektir. Ahdi bozmaktan maksadın, başlangıçda ahid yapmamak ve yapıldıktan sonra bozmak olması da muhtemeldir. Câbir (radıyallahü anh)'den rivayet edilen şu haber bu anlayışı desteklemektir: ”Biz Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'la ağacın altında, ölümüne ve kaçmamak üzere, Rıdvan biatini yaptık. İçimizden sadece Cidd b. Kays bîat etmedi. O, münafıktı. Devesinin koltuğu altına gizlendi, biata çağrıldığında insanlarla birlikte yürümedi."
Abdurrahman b. Avf b. Mâlik el-Eşcaî (radıyallahü anh) şöyle der: ”Biz, yedi veya sekiz ya da dokuz kişi Rasûlüllah'ın yanında idik. ”Rasûlüllah'a biat etmiyor musunuz?" buyurdu. Biz ona daha yeni biat etmiştik. ”Ya Rasûlüllah! Biz sana biat etmiştik," dedik. Efendimiz tekrar: ”Rasûlüllah'a biat etmiyor musunuz?" dedi. Bunun üzerine ellerimizi uzatıp: ”Sana ne üzere biat edeceğiz?" dedik. ”Allah'a kulluk etmeye, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamaya, beş vakit namazı kılmaya, itaat etmeye -bu arada bir kelimeyi gizlice söyledi- ve insanlardan istememeye," dedi. Bilâhare o gruptan bazılarını gördüm; birisinin kamçısı düşerdi de kendisine vermesi için kimseden istemezdi.(4)
Ubade b. Sâmit'ten gelen bir rivayet de şöyledir: ”Babam, babasından naklen şöyle haber verdi: Rasûlüllah'a darlıkta ve bollukta, hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız her şeyde tam itaat etmek, işlerde mücadele etmemek, nerede olursak olalım hakkı söylemek ve Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamak üzere biat ettik."(5)
Biat, el tutmak suretiyle olur. Bu, erkeklere nisbetledir, kadınlara değil. Çünkü bir rivayette şöyle denilmektedir: ”Kadınlar Resûlülahin yanında toplandılar ve el tutarak ona ahid yapmak istediler. Hazret-i Peygamber: ”Ben kadınlarla tokalaşmam. Ama benim bir kadına sözüm yüz kadına sözüm gibidir, buyurdu ve onlara sözle biat etti." (6)
Akabe gecesinde yetmiş iki erkek ve iki kadın Rasûlüllah'a biat ettiler. Kadınlarla biatta tokalaşılmadı. Onlar elini tutmak isteyince buna mani oldu ve: ”Gidiniz, sizinle biat ettim" dedi.
Bir hadiste: ”Hacer-i esved yer yüzünde Allah'ın sağ elidir, ” buyurulmaktadır. (7)
Diğer bir rivayet şu şekildedir: ”Kabe'nin rüknü, Allah'ın yer yüzündeki sağ elidir. Onunla, sizden birinizin kardeşiyle tokalaştığı gibi, kullarıyla tokalaşır. ”
es-Sehâvî şöyle der: ”Hacca ve umreye giden kişi için Hacer-i esvedi öpmek gerekince, o sanki kralın eli gibi olur. En yüce örnek Allah içindir. Aynı şekilde, kral kendisiyle tokalaşana hediye ve ahid verdiği gibi Hacerü'l-esved'e dokunana da Allah katında ahid vardır."
Feth 48:11
Yakında, bedevilerden geride kalmış olanlar sana diyecekler ki: Âyetin başındaki ”sin" harfi gelecek zamana delâlet eder. ”Geride kalmış olanlar" diye terceme ettiğimiz ”el-muhallefûn" aslında, geride bırakılanlar anlamına gelir. Bu kelimenin fiili olan ”hallefe" geride bıraktı, demektir. Meselâ, ”ağırlıklarını geride bıraktılar" anlamına gelmek üzere ”hallefû eskâlehüm" denilir.
"Arab", Hazret-i İsmail'in evlâdına verilen addır, ”el-e'râb" ise, çölde yaşayan insanlar için özel isim olmuştur. Kamus'da şöyle denilmektedir: ”el-Arab" kasaba ve şehirlerde oturanlardır, ”el-e'râb" ise çöllerde yaşayanlardır. Bunun çoğulu ”eârib" gelir."
Muhtaru's-Sıhah'ta da şöyle denilir: ”Arab, insanlardan bir nesildir. Bu nesle mensup olanlara Arabî denilir. Bunlar, kasaba ve şehirlerde yaşayanlardır. E'râb da bu nesilden, sırf çölde yaşayanlardır. Bunlara mensup olanlara da e'râbî denilir. E'râb, Arab'ın çoğulu değildir.
Burada söz konusu olan bedeviler: Gıfâr, Müzeyne, Cüheyne, Eşca' ve Eşlem bedevileridir. Hazret-i Peygamber, umre yapmak için Hudeybiye senesinde Mekke'ye gitmek isitediği zaman Kureyş'lilerin kendilerine saldırmalarından ve Kabe'ye sokmamalarından endişe ettiği için, Medine'deki Arapları ve bedevileri kendisi ile birlikte sefere çıkmaya çağırdı. Ama bunlar davete uymayıp, Rasûlüllah'tan geri kaldılar. Hazret-i Peygamber ihrama girdi ve savaşmak niyetinde olmadığını göstermek için yanında kurbanlık götürdü. Anılan kabileler, Rasûlüllah'la yola çıkmaktan ağır davrandılar ve: ”Onunla, Medine'de evinin dibinde savaşan ve ashabını öldüren bir kavme karşı mı gideceğiz? Onlarla mı savaşacağız?" dediler.
Allahü teâlâ Rasûlüne. Medine'ye vardığında onların bir mazeret beyan edip
'Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. diyeceklerini vahyetti. Yani diyeceklerdi ki: ”Biz kimseyi korumak ve kimsenin menfaat ve maslahatı için geri kalmış değiliz."
"Mal": insanın malik olduğu her şeydir. Altın, gümüş, buğday, ekmek, hayvan, elbise, silâh ve benzeri şeylerdir. Gönüller kendisine meylettiği için bunlara mal denilmiştir.
Telvîh'de mal şöyle tarif edilmektedir: ”Mal, insanın tabiatının kendisine meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirilen şeydir." Bir başka tarif de şudur: ”İnsanoğlunun maslahatı için yaratılan ve hakkında cimri davranılan şeydir."
Buradaki ”aile"den maksat, kişinin sülâlesi ve akrabalarıdır.
Bizim bağışlanmamızı isteyiver.1 Seninle çıkamadığımız için, Allah'tan bizi bağışlamasını iste. Çünük biz senden, keyfi olarak değil bir zarurete binaen geri kaldık.
Onlar, kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler Bu, onların mazeret beyanlarını ve bağış istemelerinin yalan olduğunu belirtmektedir. Yani Allahü teâlâ bu âyetle, onların sözleri altında gizli olan ”Biz de gerçek anlamda müminleriz. Günahlarımızı itiraf ediyoruz," sözlerini yalanlamakta, olanaları geride bırakan şeyin şüphe ve nifaktan başka bir şey olmadığını bildirmektedir.
Ey habibim! Onlar yalan yanlış sözlerle sana mazeret beyan ettiklerinde,
de ki: 'Allah size bir zarar gelmesini yani korumak ve bir zarar gelmesini önlemek için geri kaldığınız ailenizin helakini ve mallarınızın telef olmasını gerektiren bir zarar
dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse, O'na karşı kim, sizin için bir şeye güç yetirebilir?' Yani Allah sizin için bir zarar dilerse, kim sizi Allah'ın irade ve kazasından korur da menfaat verebilir? Ve Allah sizin için mallarınızı ve ailelerinizi korumak konusunda bir fayda dilerse kim size zarar verebilir? O halde, malı ve aileyi korumak bahanesiyle Peygamber'den geri kalmaya ne hacet?
Hayır Allah yapmakta olduğunuz her şeyden haberdardır. Yani mesele, dediğiniz gibi değil. Allah yaptığınız tüm amelleri bilir. Rasûlüllah'tan geri kalmanız da bu kabildendir.
Her kim Allah'ın emrine itaat etmez, Rasûlüne uymayı terkeder ve rahat isteyerek oturursa, bu âyetin hükmü altına girer, zarar ve belâdan da kurtulamaz. Çünkü Allahü teâlâ savaş olmadan da istenilmeyen şeyleri kullara ulaştırmaya muktedirdir. O halde kişi, sadık olamah, ihlâsla çalışmalı ve Allah'a güvenmelidir. Çünkü kurtuluş bundadır.
Feth 48:12
Ey geride kalmış olanlar!
Aslında siz, Rasûlüllah'ın ve onunla birlikte olan ve sayıları bin dört yüz olan
mü'minlerin, müşrikler tümüyle köklerini kazıyıp da
ailelerine bir daha asla dönmeyeceklerini sanmıştınız. Onlarla birlikte olduğunuz taktirde, onların başına gelenin sizinde başınıza geleceğinden korkmuştunuz. İşte sizin geri kalmanız, ileri sürdüğünüz asılsız mazeretlerden dolayı değil, bundan dolayı idi.
Bu sizin gönüllerinize hoş göründü de yani onu kabullendiniz, onları umursamadan kendi durumunuzla ilgilendiniz.
Kötü zanda bulundunuz. Bu zandan maksat, ya önceki zandır. Onları kötülemek ve kötülüklerini tescil etmek için tekrarlanmıştır. Çünkü aksi halde, bir şeyin yine kendisine atfedilmesi olur. Ya da önceki ve başkası tüm kötü zanlara şamildir. Rasûlüllah'ın peygamberliğinin sahih olamadığı yolundaki zan da bu cümledendir. Çünkü onun sıhhatine kesin inanan kişi, onun öldürülmesi v.s. gibi düşüncelerin yanına yaklaşmaz. Zannı bu şekilde genellendirdiğimiz zaman, tekrar endişesi kalmaz.
Ve helake mahkum bir topluluk oldunuz. Yani Allah'ın azabına ve gazabına müstehak oldunuz. Buna göre âyetteki ”bur" helak olan anlamında ”bâir" kelimesinin çoğuludur. Ya da âyetin mânâsı; siz içiniz ve kalbiniz bozulmuş bir topluluk oldunuz, şeklinde olur.
Müfredat'da denir ki: ”Bevâr, aşırı kesâd manasınadır. Aşırı kesâd, fesada yani bozulmaya götürünce, 'bevâr', helak anlamında kullanılmıştır.
Âyetin bu bölümü işaret ediyor ki, savaşta öleceğini veya yaralanacağını ya da istemediği bir musibetle karşı karşıya geleceğini zanneden ve bu yüzden savaştan geri duran kişi helak olmuştur. Şeytan onun gönlünü istila etmiş, ona şehitler için hazırlanan âhiret hayatını tercih etmesin diye dünya hayatını süslü göstermiştir.
Feth 48:13
Kim bu geride kalanların yaptığı gibi
Allah'a ve Peygamberine inanmazsa bilsin ki Biz kâfirler için çılgın bir azap, alev alev yanan kudurmuş bir ateş
hazırlamışızdır. Çılgın azap anlamındaki ”saîr" kelimesi, korkutmak ve onun çılgınlığının ölçüsü kavranamayacak derecede şiddetli olduğuna delâlet etmesi için nekre (belirsiz) getirilmiştir.
Feth 48:14
Göklerin ve yerin ve oralardakilerin
mülkü Allah'ındır. Onların hepsinde dilediği gibi tasarruf eder.
O bağışlamayı
dilediğini bağışlar, -bu O'nun lütfundandır- azap etmeyi
dilediğine azap eder. Bu da O'nun adaletinin gereğidir. O'nun bağışlama ve azabının olup olmamasında kimsenin etkisi olmaz.
Bu ifade, onların Rasûlüllah'tan bağışlanmalarını istemelerinin faydasız olduğunu göstermektedir.
Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Ancak, hikmeti bağışlanmasını gerektirenlerden başkasını bağışlamaz. Onlar da kendisine ve
Rasûlüne inananlardır. Kâfirlerin bağışlanmalarını ise, asla dilemez. Bu âyet, Ahzâb sûresi'ndeki şu âyetin benzeridir: ”Çünkü Allah, sadâkat gösterenleri sadakadan sebebiyle mükâfatlandıracak, münafıklara -dilerse- azap edecek yahut da tevbelerinin kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Ahzâb: 24) Yani tevbe etmezlerse ve Allah azap etmeyi dilerse, münafıklara azap edecektir. Çünkü şirk asla bağışlanmaz. Ama tevbe ederlerse Allah tevbelerini kabul eder. Zira Allah kabul ederse, bir tek tevbe ile tüm ömrün günahlarını bağışlar. Onlardan her birine karşılık bir sevap ve hasene verir. Ebû Hureyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Şüphesiz Allahü teâlâ mü'min kulunun tevbesine, binitini kaybedip sonra bulan kimsenin ve susuz kimsenin suya kavuşmasından daha çok sevinir. Bir kimse Allah'a nasûh tevbesiyle tevbe ederse, Allah onun yazıcı meleklerine ve yeryüzünde yaşadığı yere hatalarını ve günahlarını unutturur."
Feth 48:15
Siz ganimetleri almak için gittiğinizde geri kalanlar: 'Bırakın biz de peşinize düşelim' diyeceklerdir. Bunu siz, size vadedildiği üzere Hayber ganimetlerini almak için gittiğinizde söyleyeceklerdir. Siz, sulh yaparak Mekke'den herhangi bir ganimet almadan dönmenize mukabil, Hayber'in ganimetleri size tahsis edildi. İşte onlar sizinle Hayber'e gidip, Hayber'lilerle savaşmak isteyeceklerdir.
Onlar, Allah'ın Hudeybiye'de hazır bulunanlara tahsis ettiği Hayber ganimetine ortak olmak suretiyle
Allah'ın sözünü değiştirmek isterler.
Hazret-i Peygamber, hicretin altıncı senesi Zilhicce ayında Hudeybiye'den döndü. Altıncı yılın kalan günlerini ve yedinci yılın Muharrem'inin ilk günlerini Medine'de geçirdi. Sonra Hudeybiye'ye iştirak edenlerle birlikte Hayber savaşını yaptı ve orasını fethetti. Bir çok ganimet ele geçirdi. Onları Allah'ın emrettiği şekilde Hudeybiye'de bulunanlara verdi.
Buradaki ”Allah'ın sözü"nden maksat, Hayber ganimetinin sadece Hudeybiye'de bulunanlara ait olduğu tarzındaki vaadidir. ”...Benimle ebediyyen çıkamayacaksınız ... de" (Tevbe: 83) âyetindeki sözü değildir. Çünkü bu âyet Tebuk seferiyle ilgilidir.
De ki: 'Siz asla bizim peşimize düşemezsiniz. Yani peşimize takılmayın. Buradaki olumsuz ifade, yasaklamak içindir.
Ebu'l-Leys bu âyetin: ”Siz Hayber seferinde bizim arkamıza ancak ganimetten bir payınızın olmaması şartıyla takılabilirsiniz..." şeklinde anlaşılması gerektiğini söyler.
Allah daha önce yani siz Hudeybiye'den ayrılırken
böyle buyurmuştur.5 Bunun üzerine onlar: Bu yasaklamayı duyduklarında müminlere:
'Hayır siz bizi çekemiyorsunuz,' yani bu yasak, Allah'ın hükmü değildir. Siz, ganimette size ortak olmamızı kıskanıyorsunuz
diyeceklerdir. Aksine onlar, pek az anlayan kimselerdir. Âyette ”analama" mânâsı, ”fıkh" kelimesi ile ifade edilmiştir.
Rağıb bu kelimeyle ilgili olarak şöyle der: ”Fıkh: ğaib olanı bilmeye, şahit olan ilimle ulaşmaktır. Fıkıh, ilimden daha özeldir. Terim olarak fıkıh da, şeriatın hükümlerini bilmektir."
Onların ”az anlamaları'ndan maksat, dünya işlerindeki bilgileri ve anlayışlarıdır. Bu, aynı zamanda dinî konulardaki anlayışsızlıklarının ve koyu cehaletlerinin nitelenmesidir.
Hazret-i Ali şöyle der: ”İnsanların en değersizi, bilgisi en az olanıdır."
Bil ki ilim, ehliyle birlikte olmakla artar. Münafıklar Rasûlüllah'la beraber olmaktan ve sohbetten geri kalınca, Allah onları bilgisizlik ve anlayışsızılıkla niteledi. O halde bildikleri ile amel eden âlimlerle oturup kalkmak gerekir. Böylece dünya geri plânda kalır, âhirete rağbet artar.
Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”Tavaf esnasında, çok ibadet etmekten bitkin düşen orta yaşlı birisini gördüm. Elindeki bastonuna dayanarak tavaf ediyordu. Memleketini sordum: ”Horasan," dedi. Sonra bana: ”Bu yolu kaç günde alıyorsunuz?" dedi. ”İki veya üç ayda," dedim."Her yıl haccetmiyor musunuz?" diye sordu. Ben de ona: ”Sizinle Kabe arasında ne kadar mesafe var?" dedim."Beş senelik yol," diye cevap verdi. ”Vallahi bu, Allah'ın açık bir fazlıdır. Sâdık bir sevgidir," dedim. Bunun üzerine adam güldü ve şu mısraları terennüm etti:
Sana evi uzak bile olsa, onunla senin arana, Örtüler ve perdelerde girse sevdiğini ziyaret et.
Uzaklık onu ziyaretine mani olmasın. Şüphesiz seven, sevdiğini ziyaret eder.
Âyeti kerime işaret ediyor ki: Dünya kıskançlıkların olabileceği bir yerdir. Kıskançlık, nefsin en düşük işlerindendir. Bir hadiste şöyle buyurulur: ”Birbirinizi kıskanmayınız, müzayede de haksız fiyat arınmayınız, birbirinize buğzetmeyiniz, düşmanlık yapmayınız. Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz. (8)
8- Bu, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Muvattâ'da rivayet ettikleri hadisin bir bölümüdür. Hadisin baş tarafı şu şekildedir: ”Zandan kaçınınız.. Çünük zan, en yalan sözdür. Suçları araştırmayın, tecessüs etmeyin, haksız rekabet etmeyin, birbirinizi kıskanmayın..." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 6/523.
Feth 48:16
Bedevilerden geride kalmış olanlara de ki: Allah onları tekrar tekrar kınamak için aynı adla anmıştır. Şüphesiz Rasûlüllah'ın sohbetinden geri durmak en büyük kabahattir.
'Siz yakında çok kuvvetli yani savaşta güçlü
bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Bu kavim, yalancı Müseyleme'nin kavmi olan Benû Hanife'dir. Ya da maksat, onlar ve dinden çıkan diğer kavimler veya müşriklerdir.
Ya onlarla savaşırsınız, ya da Müslüman olurlar. Bu, mukadder bir soruya cevaptır. Sanki: ”Niçin çağrılacağız?" diye bir soru sorulmuş ve: ”Bu iki şeyden yani savaşmak veya Müslüman olmalarından birisi için" denilmiştir. Arap müşrikler ve mürtedlerin dışındakiler ise, Müslüman olduklarında olduğu gibi, cizye vermeyi kabul ettiklerinde de savaştan kurtulurlar. O halde âyetteki ”çok kuvvetli kavim" den maksat, mürtedler ve ister Araplardan olsun ister yabancılardan, müşriklerdir. Çünkü anılan bu iki zümrenin dışındakiler için -ki onlar ehl-i kitap ve mecûsîlerdir- olan hüküm farklıdır. Onlarla Müslüman oluncaya kadar savaşılacak diye bir hüküm yoktur. Aksine onlardan cizye kabul edilir. Mürtedler, Arap ve acem müşrikler ise bunun hilâfınadır. Onlardan cizye kabul edilmez. Ancak bu görüş, İmam Şâfî'ye aittir.
Ebû Hânife'ye göre ise: Arap olmayan müşriklerden de, ehl-i kitap ve mecûsîlerden olduğu gibi cizye alınabilir. Müslüman olmaları veya savaşmaları dışında bir yol olmayanlar Ebû Hânife'ye göre Arapların müşrikleri ve mürted (dinden çıkan kimse)lerdir.
Âyet, Hazret-i Ebû Bekir'in halifeliğine delildir. Çünkü bu geride kalanları kuvvetli bir kavimle savaşmaya sadece Hazret-i Ebû Bekir davet etmiş, başka hiç bir halife davet etmemiştir. Allah bir kişiye kendine itaati vacip kılmışsa, o, gerçek anlamda imam (halife) olur. O halde Hazret-i Ebû Bekir gerçek imamdır.
Kuvvetli kavimlerden maksadın, İranlılar ve Romalılar olduğunu söyleyenler de olmuştur. O zaman 'Müslüman olmalarından ” maksat, boyun eğmeleridir. Çünkü Romalılar Hristiyan, İranlılar Mecûsî idiler. Dolayısıyla onlardan cizye kabul edilmesi caizdir. Bu anlayışa göre âyet, Hazret-i Ömer'in halifeliğine delil olur. Çünkü anılan ülkelerle savaşan ve insanları onlarla savaşmaya çağıran Hazret-i Ömer'dir.
Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir. O mükâfat, dünyada ganimet, âhirette cennettir.
Ama önceden Hudeybiye'de
döndüğünüz gibi dönerseniz, davetten yüz çevirirseniz
sizi acı verici bir azapla cezalandırır.' Çünkü suçunuz katlanmış olmaktadır.
Sözlerin gelişinden anlaşılıyor ki: Rasûlüllah (aleyhisselâm) onlara: ”Bizim peşimizden gelemezsiniz" buyurduktan sonra, onlardan nifaktan dönenlerin tevbelerini kabul edildiğinin belirtilmesine ihtiyaç vardır. İşte Allahü teâlâ Rasûlüllah'ın vefatından sonra, onları kuvvet sahibi bir kavimle savaşmaya davet edileceklerini belirtmek suretiyle, tevbe edenin tevbesinin kabul edileceğine işaret buyurulmuştur. Onlardan kim, o günün halifesinin davetine uyar ve düşmana karşı savaşırsa onun tevbesi kabul edilir ve ona güzel ecir verilir. Eğer bu imtihan olmasaydı, onlar nifaklarına devam ederlerdi.
Feth 48:17
Köre vebal yoktur, savaştan geride kalmasından dolayı günah yoktur. Çünkü o kanadı kırık kuş gibidir. Kendisini öldürmek isteyene karşı koyamaz. Teklif, gücün yetmesine bağlıdır.
Allahü teâlâ, savaştan geri duranlara vaadini beyan ettikten sonra, zayıflarda ve özürlülerde vebalin olmadığını bildirdi. ”Vebal" diye terceme ettiğimiz ”el-harac"m aslı, bir şeyin toplandığı yer demektir. Günaha haraç dendiği gibi sıkıntıya da haraç denilir.
Topala vebal yoktur. E'rac =“Topal": tek veya iki ayağı sakat demektir. İki ayağı olmayandan onları yıkama mükellefiyeti kalkınca, cihad nasıl kalkmasın?
Hastaya vebal yoktur. Çünkü onun gücü yoktur. Sayılan bütün taifelerden vebalin kaldırılışı, onların durumunu önemsemek ve ruhsat dairesini genişletmek içindir.
Kim anılan emir ve yasaklarda açıkta ve gizlide
Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de taatten
yüz çevirirse onu da miktarı bilinemeyen
acı verici bir azapla cezalandırır.
Feth 48:18
Yemin olsun ki Allah, o ağacın altında sana biat ederlerken...
O ağaç, ”semra" veya ”sidra"dır. Onların biatları, Kureyş'le savaşmaya ve kaçmamaya söz vermeleridir.
Mü'minlerden razı olmuştur. Kulun Allah'tan razı olması, takdirin gereği olarak meydana gelen şeylerden hoşnutsuzluk duymamasıdır. Allah'ın kuldan razı olması da, onu emrine uyar ve yasağından kaçınır halde görmesidir. Burada söz konusu olanlar, biatleri zikredilenlerdir. Bunlar, sahih kabul edilen görüşe göre 1400, diğer bir rivayete göre de 1500 kişidirler. Anılan biat, bu âyette ”Rıdvan biati" diye ismlendirilmiştir.
Kalplerindekini bilmiş, çünkü Allah'ın onlardan razı oluşu, onların Rasûlüllah'la biat ettikleri esnada, gönüllerindeki sadâkat ve samimiyeti bilmesine bağlıdır.
Kendilerine güven indirmiş yani onları yürekli kılmak suretiyle yada sulh ile huzurlu ve öz güvenli yapmıştır.
Ve onları pek yakın bir fetihle, Hayber'in fethi ile
ve elde edecekleri ganimetlerle mükafatlandırmıştır. Yani onları, Yahudilerden -memleketlerini fethetmenin yanısıra- elde edecekleri bol miktarda bahçe ve taşınmaz mallarla mükafatlandırmıştır.
Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir. Hükümlerinde ve yargılarında hikmetin gereğine göre davranır.
İbnu'ş-Şeyh şöyle der: ”İşinde hikmet sahibidir, mü'minler için zafere ve ganimete, Hayber'liler için de hezimet ve esarete hükmetmiştir."
Feth 48:19
Yemin olsun ki Allah, o ağacın altında sana biat ederlerken...
O ağaç, ”semra" veya ”sidra"dır. Onların biatları, Kureyş'le savaşmaya ve kaçmamaya söz vermeleridir.
Mü'minlerden razı olmuştur. Kulun Allah'tan razı olması, takdirin gereği olarak meydana gelen şeylerden hoşnutsuzluk duymamasıdır. Allah'ın kuldan razı olması da, onu emrine uyar ve yasağından kaçınır halde görmesidir. Burada söz konusu olanlar, biatleri zikredilenlerdir. Bunlar, sahih kabul edilen görüşe göre 1400, diğer bir rivayete göre de 1500 kişidirler. Anılan biat, bu âyette ”Rıdvan biati" diye ismlendirilmiştir.
Kalplerindekini bilmiş, çünkü Allah'ın onlardan razı oluşu, onların Rasûlüllah'la biat ettikleri esnada, gönüllerindeki sadâkat ve samimiyeti bilmesine bağlıdır.
Kendilerine güven indirmiş yani onları yürekli kılmak suretiyle yada sulh ile huzurlu ve öz güvenli yapmıştır.
Ve onları pek yakın bir fetihle, Hayber'in fethi ile
ve elde edecekleri ganimetlerle mükafatlandırmıştır. Yani onları, Yahudilerden -memleketlerini fethetmenin yanısıra- elde edecekleri bol miktarda bahçe ve taşınmaz mallarla mükafatlandırmıştır.
Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir. Hükümlerinde ve yargılarında hikmetin gereğine göre davranır.
İbnu'ş-Şeyh şöyle der: ”İşinde hikmet sahibidir, mü'minler için zafere ve ganimete, Hayber'liler için de hezimet ve esarete hükmetmiştir."
Feth 48:20
Allah size, takdir edilen vakitlerinde
elde edeceğiniz daha birçok ganimetler vaadetmiştir. Bunlar, Müslümanların kıyamete kadar alacakları ganimetlerdir.
Bunu, Hayber ganimetini
şimdilik (peşin) vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir. Onlar, yetmiş bin kişi olan Hayber'liler ve Bend Esed ile Gatafanlılardır. Çünkü bu iki kabile Hayber'e yardım için gelmişlerdi. Ama bir gün Allah onların kalbine korku saldı, onlar da kaçıp gittiler.
Ta ki bu ganimetleri size peşin verişi ve ganimet elde etmeniz için, insanların ellerini sizden çekmesi
mü'minlere bir işaret olsun da, Rasûlüllah'ın, Hudeybiye'den dönelken kendilerine ganimetler vaadetmesindeki ve Mekke'nin fethi ile ilgili haberindeki sadâkatini bilsinler. Mekke'nin fethiyle ile ilgili vaadi Mescid-i Harama gitmeleridir.
Bu âyetin anlamının: ”Ganimeti peşin vermek ve insanların elini çekmek konusunda yaptıkarı, kendileri için işaret olsun diye" şeklinde anlaşılması da mümkündür.
Ve Allah sizi bu işaretlerle
doğru yola iletsin. Doğru yoldan maksat, Allah'ın fazlu keremine güvenmek, yaptıkları ve yapmadıkları her şeyde ona tevekkül etmektir.
Hayber, Medine yakınlarında meşhur bir kaledir. Burası birçok çiftlikleri, hurma bahçeleri ve kaleleri olan büyük bir şehirdir. Medine ile Hayber arası sekiz konaklık bir mesafedir. Her bir konak dört fersah, her fersah üç mildir. (Bu duruma göre Medine-Hayber arası yaklaşık 180 km. dir.)
Hazret-i Peygamber Hudeybiye'den dönünce, bir ay yani Zilhicce ayının kalanı ile, yedinci yılın Muharrem ayının bir kısmında Medine'de kaldı. Sonra, Hudeybiye'de kendisi ile birlikte olanları, beraber savaşmak üzere çağırıp. Hayber'e doğru yola çıktı. Hudeybiye seferine gitmeyip geride kalanlar, ganimet elde etme umuduyla, Rasûlüllah'a gelip onunla birlikte savaşa katılmak istediler. Bunlara Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu karşılığı verdi: ”Benimle ancak cihad için olursa çıkınız, ganimet için çıkmayınız, yani ganimetten bir şey alamazsınız." Sonra bir tellâla emredip, bunu ilân ettirdi. Hayber savaşına. Rasûlüllah'la birlikte, hanımlarından Ümmü Seleme de katılmıştır. Rasûlüllah Hayber'e yaklaşınca -ki bu sabah vakti idi- kürekleri ve küfeleri ile çalışmaya çıkan işçilerini gördü. İşçiler: ”Muhammed ve büyük bir ordu," deyip korkuyla kalelerine kaçtılar. Aslında onlar, Rasûlüllah'ın kendileri ile savaşacağım zannetmiyorlardı.
Hazret-i Peygamber'in ordusunda on bin savaşçı vardı. Rasûlüllah: ”Al la hu ekber. Hayber'in hali harap. Biz bir kavmin sahasına indiğimiz zaman, korkutulanların sabahı kötü olur," buyurdu. Önce onların Netat kalesine saldırdı. Hurmalarının kesilmesini emretti. Müslümanlar dört yüz hurma ağacını kestiler. Sonra kesmelerini yasakladı. Hazret-i Peygamber yedi gün kaledekilerle savaştı. Bu süre zarfında sancağı verdiği kişiden geri almadı. Sonunda: ”Yarın sancağı Allah'ı ve Rasûlünü seven birisine vereceğim. Onu da Allah ve Rasûlü sever. Allah onun eliyle fethi nasibedecek," buyurdu. Hazret-i Ebû Bekir. Hazret-i Ömer ve Kureyş'ten bazı sahabeler onun kendilerine verileceğini umdular. Ama Rasûlüllah, Hazret-i Ali'yi çağırdı. Onda bir göz rahatsızlığı vardı. Efendimiz Ali'nin gözlerine tükürüğünü sürdü. Sonra sancağı verdi.
Hazret-i Ali: ”Onlara karşı ne üzere savaşacağız? Ya Rasûlallah!" diye sor du. Peygamber (aleyhisselâm): ”Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Rasûlü olduğuma şehadet etmeleri üzerine. Eğer bunu yaparlarsa kanlarını ve mallarım kurtarmışlardır," buyurdu. Ali'ye demirden olan zırhını giydirdi. Kılıcı zülfikârı beline bağladı ve kaleye çevirdi ve: ”Allah'ın senin vasıtanla bir adama hidâyet vermesi senin için kırmızı develerden daha hayıradır," buyurdu. (9) Kırmızı develerden maksat, Allah yolunda vereceği kıymetli develerdir.
Sonra Allah'ın, Rasûlü ve mü'min kulları için olan zaferi nasib oldu. Hayber kalelerinin hepsi fethedildi. Müslümanlar Hayber'lilerin ganimetlerini aldılar. Allah Rasûlü onları Hayber'den sürdü. (10)
10- Kaynaklarda belirtildiğine göre Hazret-i Peygamber Hayber'lileri sürmek isteyince onlar çiftçilikte mahir olduklarını ileri sürerek, arazileri ününün bir bölümü karşılığında işlemek üzere Hayber'de kalmayı teklif ettiler. Rasûlüllah'da bu teklifi kabul etti. Hayber'liler Hazret-i Ömer dönemine kadar böylece kaldılar. Hazret-i Ömer, Yahudileri Hayber'den sürdü ve arazileri hak sahiplerine dağıttı. Bkz. Ebû Yusuf, Haraç, 220; Buhârî, el-Hars ve'l-Müzâraa, 8/11; Müslim, Müsakât; 2/4 (Mütercim.)
Feth 48:21
Size, henüz güç yetiremediğiniz, ama Allah'ın sizin için kuşattığı yani takdir edip sizi malik kıldığı ya da sizin fethiniz için koruyup başkalarının almasına engel olduğu
başka ganimetler de vardır. Bu ganimetler, Huneyn savaşındaki Hevâzin ganimetleridir. Çünkü Müslümanlar, Hudeybiye senesine kadar buralara güç yetirebilmiş değillerdi. Onlara ancak Mekke'nin fethinden sonra güç yetirebildiler. Onda hezimetin tekrarı olduğu için, Allah o ganimetleri ”güç yetirebilmekle" nitelemiştir.
"Allah'ın kuşattığın"dan maksadın bir görüşe göre ”sizin fethiniz için koruduğu" olduğunu belirtmiştik. Bu anlayışa göre Müslümanların fethettiği bütün yerler bu ifadenin altına girer.
İbn Abbas (radıyallahü anh), İstanbul'un, Romanın, Amûriye'nin, Medâin'in Anadolu'nun ve Suriye'nin fethinin bunlardan olduğunu söylemiştir.
Râğıb, ”Kuşatma" diye terceme ettiğimiz ”ihatâ" kelimesinin iki mânâ ifade ettiğini söyler:
Buna göre birincisi; cisimlerde söz konusudur. ”Falan yeri kuşattım" denilmesi gibi. Bu anlamda olmak üzere, koruma karşılığında da kullanılır. ”Allah her şeyi kuşatıcıdır." (Nisa: 126) âyetinde bu mânâyadır. ”Her yönden onu koruyucudur" demektir. Yine bu anlamda ”men etmek" karşılığında da kullanılır. ”De ki; Etrafınızın kuşatılması hariç, onu hana mutlaka get ireceği neze dair..." (Yûsuf: 66) âyetinde de bu mânâyadır.
İkincisi: Bilmek anlamındadır. ”...Şüphesiz Allah her şeyi ilmen kuşatmıştır." (Talâk: 12) âyetinde bu anlamda kullanılmıştır. Bir şeyi ilmen kuşatmak: Onun varlığını, cinsini, miktarını, keyfiyetini, yapılış gayesini, yaratılmasını, onunla ve ondan olan her şeyi bilmektir. Böyle bir bilgi de sadece Allah'a aittir. Şu âyette başkalarının bunu bilemeyeceğini belirtmiştir: ”Bilakis onlar, ilmini kavrayamadıkları (ihata edemedikleri) şeyi yalanladılar..." (Yûnus: 39)
Allah her şeye muktedirdir. Çünkü Allah'ın kuvveti O'nun zatı iledir. Bazı şeylere has değildir.
Feth 48:22
Eğer kâfirler yani Mekke kâfirleri ya da Hayber'lilerin dostları olan Benû Esed ve Ğatafan
sizinle savaşsalardı sulh yapmasalardı,
mutlaka arkalarına dönüp de kaçacaklardı. Yani savaş olmadan hezimete uğrayacaklardı. Çünkü arkaya dönmek hezimete uğramaktan kinayedir.
Sonra da ne kendilerini koruyacak
bir dost, ne de kendilerine yardım edecek
bir yardımcı bulacaklardı.
Feth 48:23
Allah'ın öteden beri süregelen kanunu budur. Yani peygamberlerin galebe çalması, geçmiş ümmetlerde de cereyan eden eski bir sünnettir. Nitekim bir âyette: ”Allah cihette Ben ve elçilerim galip geleceğiz diye yazmıştır." (Mücadele: 21) buyurulmaktadır.
Allah'ın kanunun da galebenin peygamberlerden başkasına geçmesi yolunda
asla bir değişiklik bulamazsın.
Feth 48:24
O, sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, âdet, zafer kazananın düşmanını bırakmayıp kökünü kazımak olduğu halde
Mekke'nin ortasında onların yani Mekke kâfirlerinin
ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Onların el çekmesinden maksat, kendi memleketlerinde olmalarına ve sayılarının çokluğuna rağmen, ailelerini ve çocuklarını korumak sadedinde mü'minlerden kaçmaya; Müslümanların el çekmelerinden maksat da onları bırakıp geri dönmeye sevkedilmeleridir.
Bu âyette, Cenab-ı Allah'ın ellerini çektiğini bildirdiği müşrikler, seksen kişi idiler. Tenim tarafında, Rasûlüllah'tan haberdar oldular. Sabah namazında iken ansızın onu yakalamayı ve ashabı öldürmeyi kurdular. Fakat Hazret-i Peygamber, onları yakaladı ama hepsini serbest bıraktı.
Mekke'nin ortasından maksat, Hudeybiye vaadisidir. Çünkü oranın bir bölmü Harem'dendir.
Allah yaptıklarınızı savaşmanızı, onları önce hezimete uğratışınızı. Rasûlüne itaati, sonra Müslümanları korumak ve haremi şerifi ta'zim için onlardan el çekmenizi
hakkıyla görendir. Hepsini bilendir. O'na hiçbir şey gizli kalmaz, size bütün bunların karşılığını verecektir.
Ulemadan birisi şöyle demiştir: ”O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra" âyetinden murad, fetih gününde sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, demektir.
İmam Ebû Hanîfe bu ifadeyi. Mekke'nin sulh yoluyla değil, zorla fethedildiği görüşüne delil tutmuştur. Sûrenin, fetihten önce inmiş olmasının bu iddiaya ters düşen yönü yoktur. Çünkü bu ileride olacak haberleri bildirmektedir. Nitekim sûrenin, ”Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik" anlamındaki bu sûrenin ilk âyeti de bu kabildendir.
İmam Ebû Hanife'nin bu iddiasına, bir yere karşı zafer elde etmenin sulhla da başka bir şeyle de mümkün olduğu söylenerek karşı çıkabilir. Nitekim Zemahşerî: Fethin, bir beldeyi sulh yoluyla veya zorla, savaşla veya savaşsız elde etmek olduğunu söylemiştir.
Bahm'l-Ulûm'da da şöyle denilmektedir: ”'Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik' âyeti Mekke'nin zorla fethedildiğine delildir. Çünkü fetih' kelimesi mutlak kullanıldığı zaman, ancak zorla fethedilen yerler anlaşılır."
Aynü'l-Meânî'deki konu ile ilgili ifadeler de şu şekildedir: ”Mekke Şafiî'ye göre sulh yoluyla alınmıştır. Ama biz savaşla alındığını söylüyoruz. Rasûlüllah'ın ashabına: ”Onları kılıçla ekin biçer gibi biçin" buyurması buna delildir. Çünkü bize göre Arap müşrikler ya Müslüman olurlar veya öldürülürler. Bunların dışında bir seçenek yoktur."
Mekke'nin fethi olayı özelle şöyledir: Fetih Hicretin sekizinci yılının Ramazan ayında olmuştur. Kureyş'lilerin. Rasûlüllah'la aralarındaki sulhu bozmaları fethe sebep olmuştur. Bu olay şöyledir: Benû Bekir Kabilesinden bir adam, Rasûlüllah'! hicveden bir şiir yazdı ve onu şarkı haline getirdi. Bunu, Müslüman olan Huzâa Kabilesinden bir genç duydu. Ona vurup başını yardı. Bu, iki aşiret arasına düşmanlık soktu. Kureyş, Huzâa'ya karşı Benû Bekir'e yardım etti. Onlara karşı bir gece baskını düzenleyip, yirmi kişiyi öldürdüler. Ancak bu olay, Kureyş'in reisi Ebû Süfyan'ın bilgisi dışında olmuştu. Haber kendisine ulaşınca şöyle dedi: ”Eşim Hind bana hoş olmayan bir rüya gördüğünü haber verdi. O, Hacım tarafından akıp gelen bir kan görmüş, vallahi Muhammed bizimle savaşacak."
Mekke'lilerde bundan hoşlanmadılar. Huzâa'lı Amr b. Salim kalkıp Medine'ye geldi. Olayı Rasûlüllah'a anlattı. Rasûlüllah, gözleri yaşlı bir vaziyette: ”Yardım edileceksin ey Amr b. Salim! Hüzâa bendendir, ben de onlardanım," dedi.
Hazret-i Âişe: ”Görüyor musun? Kureyş seninle kendileri arasındaki anlaşmayı bozmaya cüret ediyor," dedi.
Hazret-i Peygamber: ” Allah'ın dilediği bir şey için anlaşmayı bozuyorlar," buyurdu. Hazret-i Âişe: ” Hayırdır," dedi. Rasûlüllah: ” Hayırdır", buyurdu.
Kureyşliler, anlaşmanın bozulmasına pişman olunca, sözleşmeyi kuvvetlendirmesi .ve süreyi uzatması için Ebû Süfyan'ı gönderdiler. Ebû Süfyan Hazret-i Peygamber'e gelip, sulh konusunda onunla konuşunca, Efendimiz: ”Biz süremiz ve sulhumuz üzere duruyoruz," buyurdu. Ebû Süfyan'ın isteğini kabul etmedi. Ashabından da kimse kabul etmedi.
Ebû Süfyan Mekke'ye dönüp, hadiseyi anlattı. ”Vallahi bana yüz vermedi, ashabı da ona uydu. Kavminin Muhammed'e itaat ettiği kadar hiç bir kavmin kralına itaat ettiğini görmedim," dedi.
Öte yandan Rasûlüllah Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer'le Mekke'ye yürüme konusunda istişare etti. Meseleyi başkalarından gizledi. Hazret-i Ebû Bekir: ”Onlar senin kavmin, ya Rasûlüllah!" deyip, Mekke üzerine yürümeme taraftarı olduğuna işaret etti. Ömer ise: ”Onlar küfrün başıdırlar. Senin sihirbaz ve yalancı olduğunu iddia ettiler," dedi. Onların Rasûlüllah için söyledikleri her şeyi hatırlattı. ”Vallahi, Mekke'İller boyun eğmedikçe, Araplar boyun eğmez." dedi. Rasûlüllah'ı Mekke üzerine yürümeye teşvik etti.
Bu esnada Rasûlüllah: ”Ebû Bekir, ibrahim gibidir. Allah için o sütten daha yumuşaktır. Omer ise Nuh gibidir. O Allah yolunda taştan daha serttir. İş, Ömer'in dediğidir" dedi, sırrın gizli kalmasına işaret etti. Ashabına, hazırlanmalarını emretti. Çöldeki ve Medine'nin çevresindeki tüm Müslümanlara haber gönderdi. Onlara: ”Allah'a ve âhiret gününe inanan, Ramazanda Medine'de hazır olsun," diyordu. Müslümanlar Medine'ye gelince Rasûlüllah: ”Allah'ım! Casusları ve haberleri Kureyş'ten al. Ta ki onların memleketlerinde ansızın karşılarına dikilelim," diye niyaz etti. Ramazanın onuncu günü yola çıktı. Askerin sayısı on bin idi. Ensarın ve Muhacirlerin tamamı orduda idi. Bu yolculukta, Hazret-i Peygamber orucunu bozdu, ashabına da bozmalarını emretti. Emrine muhalefet edenlerin emrine âsi sayılacaklarını söyledi. Çünkü hava sıcaktı ve düşmanla savaşmak için güce ihtiyaçları vardı. Kadid'de Rasûlüllah bayrakları ve sancakları kabilelere verdi. Sonra Mekke'ye bir konak mesafedeki Meni Zahran'a kadar yürüdü. Allahü teâlâ Rasûlü nün duasını kabul edip, tüm haberleri Kureyş'lilerden gizledi. Onun geldiğini bilmediler. Bu, Peygamber'in savaşa kalkışmamaları için, Kureyş'lilere karşı bir merhameti idi.
Hazret-i Peygamber'in emri ile sahabiler on bin ateş yaktılar. Muhafızlığa, Hazret-i Ömer'i tayin etti. Rasûlüllah'ın amcası Abbas kısa bir süre önce Müslüman olmuş ve ailesiyle birlikte Mekke'den ayrılmıştı. Efendimiz onunla Cuhfe'de karşılaştı. Kureyş haber toplaması için Ebû Süfyan'ı görevlendirmişti.
Kendisine: ”Eğer Muhammmed'i görürsen bizim için eman al" dediler. Ebû Süfyan, Merri Zahran'a geceleyin varınca ”Hiç bu geceki kadar ateş görmedim." dedi. Onunla Hazret-i Abbas arasında dostluk vardı. Abbas'la karşılaşınca, Abbas onun elinden tuttu, eman almak için Rasûlüllah'a götürdü. Vardıklarında Efendimiz: ”Ey Abbas! Onu çadıra götür, sabah olunca getir" buyurdu. Sabahleyin gelince, Rasûlüllah Ebû Süfyan'a Müslüman olmasını teklif etti. Ebû Süfyan bir an durakladı. Bunun üzerine Abbas: ”Vah sana! Boynun vurulmadan önce Müslüman ol, Allah'tan başka ilâh olmadığına. Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet et," dedi. Allah kendisine hidayet verdi, o da Hakka şehadet ederek Müslüman oldu. Sonra da: ”Ya Rasûlüllah! Ne dersin Kureyş savaşınayıp, ellerini çekerlerse emniyette olurlar mı?" dedi.
Rasûlüllah: ”Evet, kim ellerini savaşmaktan çeker, evine kapanırsa o güvendedir," buyurdu. Abbas: ”Ya Rasûlüllah! Ebû Süfyan övünmeyi sever, Ona da bir paye ayır," dedi.
Rasûlüllah: ”Evet kim Ebû Süfyan'ın evine girerse güvendedir, kim mescide girerse güvendedir. Kim kapısını kapatırsa güvendedir. Kim silâhını atarsa güvendedir," buyurdu.
Hazret-i Peygamber bu emandan bir kaç kişiyi istisna etti. Kabe'nin örtüsüne sarılmış bir halde bile bulunsa onların öldürülmelerini emretti. Çünkü, Kabe asileri korumaz, kendisine had (ceza) gerekli olandan cezayı engellemez. İbn Hatal, öldürülmesi emredilenlerdendi. O ve benzerleri, Rasûlüllah'a en çok eziyet eden azgın zorbalardı. Hazret-i Peygamber onlardan Müslüman olanları affetti. Küfründe ısrar edenleri öldürttü.
Hazret-i Peygamber Abbas'a: ”Ebû Süfyan'ı, vadinin dar bir yerinde tut, ordu geçerken görsün," buyurdu. İlk geçen Benû Süleym kabilesinden Hal id b. Velid idi. Sonra her bir kabile sırayla sancaklarıyla geçtiler. Nihayet Ensar ve Muhacirlerle birlikte Hazret-i Peygamber geçti. Hazret-i Ömer: ”Ağır olun, ta ki arkanız önünüze ulaşsın," diyordu. Ebû Süfyan: ”Sübhanellah! Ey Abbas! Bunlar kim?" dedi. Abbas: ”Bu, Ensarın arasında Hazret-i Peygamberdir. Onların başında Sa'd b. Ubâde var. Bayrak onda," dedi. Ensar dört bin kişi idi. Bunların beş yüzü atlı idi.
Ebû Süfyan şöyle devam etti: ”Bunlara karşı kimsenin gücü, takati yetmez. Ey Abbas! Bu gün kardeşinin oğlunun saltanatı büyük oldu." Abbas:
"O saltanat değil peygamberliktir," karşılığını verdi.
Hazret-i Peygamber Halid b. Velide Arap kabilesinden bir grupla Mekke'nin aşağı tarafından girmesini emretti ve: ”Sizinle sav aşmayanla savaşmayınız" buyurdu. Kureyş savaşmaları için bazı insanlar toplamıştı. Halid onlarla karşılaşınca girmesini engellemek istediler ve onu oka tuttular. Halid arkadaşlarına: ”Kendinizi müdafaa ediniz ve onların oklarına karşılık veriniz", dedi. Kureyş ten öldürülen öldürüldü, kalanlar da bozguna uğradı. Halid, bu şekilde Mescid-i Haram'ın kapısına kadar geldi. O gün Hazret-i Peygamber: ”Bana Safada ulaşıncaya kadar, onları ekin biçer gibi biçin," buyurdu.
Hazret-i Peygamber Cuma günü sabahı erkenden, terkisinde Üsame b. Zeyd olduğu halde Kusvâ adındaki devesinin üzerinde Mekke'ye girdi. Başına siyah bir sarık sarmıştı. Allah'ın Mekke fethini müyesser kıldığını ve Müslümanların çokluğunu görünce, Allah için tevazu göstererek başını devesinin üzerine doğru eğmişti. Sonra şöyle dedi: ”Allah'ım! Gerçek hayat âhiret hayatıdır. ”
Âişe radıyellahu anhâdan şöyle rivayet edilmiştir: ”Rasûlüllah fetih günü Mekke'ye Kedâ denilen yerden girdi. Mekke'ye girmek için önce gusletti. Fetih sûresini okuyarak yürüdü. Kabe'nin yanına gelince devesinin üzerinde Kabe'nin etrafında yedi kez döndü. Muhammed b. Mesleme devenin yularını tutuyordu. Hizasına gelince Hacerü'l-esved'i elindeki eğri çubuk ile selâmlıyordu. Rasûlüllah, ashabına şeklini öğretmek için tavafı deve üzerinde yaptı. (Yürüyerek yapsa idi insanlar onu göremezlerdi.) Daha sonra Makam-ı İbrahim'de iki rekât namaz kıldı." O gün makam, kapının yanında Kabe'ye bitişikti. Sonra şimdiki Makam-ı İbrahim diye bilinen yere çekildi.
O gün, Kabe'nin içinde, dışında ve üstünde 360 put vardı. Bunlardan her biri bir Arap kabilesine aitti. Hu bel putların en büyüğü idi, akikten yapılmıştı. Rasûlüllah elinde bir sopa ile geldi. Onunla putlardan her birine vurmaya başladı. Her put yüzüstü yere yıkılıyordu. Hazret-i Peygamber: ”De ki hak geldi, bâtıl yıkıldı, zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur." (İsrâ': 81) diyordu. Ali'ye emretti, o da Kabe'nin üstüne çıkıp oradaki putları kırdı. Bilâl'i Kabe'nin anahtarını getirmesi için Osman b. Ebî Talha'ya gönderdi. Gelince Kabe'nin içine girip iki rekât namaz kıldı ve her tarafında duâ etti. Kabe'de, içlerinde. Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail, Hazret-i Meryem ve meleklere ait olanları da bulunan bir çok resim vardı. Hazret-i Peygamber'in emriyle Ömer bunların hepsini imha etti.
Fetih günü, Allah Rasûlü Safâ'ya oturdu. İnsanlardan biat aldı. Büyük küçük, kadın erkek herkes gelip Müslüman olmak üzere ona biat etti. İnsanlar grup gurup Allah'ın dinine girdiler.-Rasûlüllah yirmi yıldır kendisine eza edenleri affetti, onların bağışlanmaları için duâ etti. Şöyle buyurdu: ”Ey insanlar! Allahü teâlâ Mekke'yi, gökleri ve yeri yarattığı günden itibaren Harem kıldı. O, kıyamete kadar da Haremdir. Allah ve âhirete inanan hiç bir kimsenin orada kan dökmesi, orada ağaç kesmesi helâl olmaz. O, benden önce kimseye helâl değildi, benden sonra da kimseye helâl olmayacak. Şu anın dışında benim için -de helâl değil.. Sizden burada olan olmayana tebliğ etsin." (11)
11-Hadisin aslı, bu rivayetin benzeri olarak Buhârî ve Müslim'dedir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/286.
Rasûlüllah fetihten sonra Mekke'de on sekiz veya on dokuz gün kaldı. Bu müddet zarfında namazlarını kasrederek seferi kıldı. Sonra Hevâzîn ve Sakife yürüdü. Mekke'ye yirmi bir yaşındaki Attâb b. Üseyd'i vali tayin etti. İnsanlara namaz kıldırmasını emretti. Fetihten sonra Mekke'de cemaatle namaz kıldıran ilk emir odur. Muaz b. Cebel'i de insanlara fıkıh ve sünneti öğretmesi için öğretmen olarak bıraktı. Bununla, yerine adam bırakma olayı başlamış oldu. Günümüze kadar uygulama böyle devam etmiştir.
Feth 48:25
Onlar, yani Kureyşliler,
inkâr edenler, sizi Mescid-i Haram'dan ve bekletilen hedy (kuban)lerin yerine ulaşmasını engelleyenlerdir. Yani sizin Mescid-i Haram'ı tavaf etmenize ve hedylerinizin yerlerine ulaşmasına mani olanlardır.
Hedy, hediyye kelimesinin çoğuludur. Mescid-i Haram'a armağan edilen hayvanların özel ismidir. En düşüğü koyun, ortası sığır, en üstünü de devedir.
Kurbanların yerlerinden maksat, kesilme malalleridir. Ebû Hanîfe bu âyetle istidlal ederek, hacca veya umreye gitmekte iken her hangi bir özre binaen yola devam edemeyen kişinin (muhsarın) göndereceği kurbanın kesilme yerinin Harem bölgesi olduğunu söylemiştir. Çünkü Hudeybiye'nin bir kısmı Harem'dedir.
Ayette murâd edilen mânâ şudur: ”O kurbanların, bilinen yerlerine ulaşmasını engelleyenler... -Kurban yerleri hacılar için Mina, ihrama girip engellenen umreciler için ise Safâ'nın yanıdır.-"
İmam Safiye göre ihsâr kurbanının (hac veya umre için ihrama girip bir mazerete binaen yola devam edilememesi halinde ihramdan çıkabilmek için kesilmesi gereken kurban) Harem'de kesilmesi şart değildir. Kişinin mahsur kaldığı yerde kesilmesi caizdir.
Âyette Allah Taâlâ Mekke kâfirlerinin cezayı üç şey sebebiyle hakettiklerini beyan etmiştir. Bunlar:
a- Kalplerindeki küfürleri,
b- Müslümanların umrelerini tamamlamalarını engellemeleri, c- Kurbanların yerlerine ulaşmasına mani olmaları.
Onlar bu çirkin işleri sebebiyle aslında öldürülmeyi veya savaşı haketmişlerdi. Ama Allahü teâlâ Mekke'deki güçsüz Müslümanları korumak için her iki grubun elini yekdiğerinden çekmiştir. Böylece o güçsüz Müslümanlar Mekke'den çıkabilirler. Ya da, Müslümanlar Mekke'ye, oradaki mü'min erkek ve mü'min kadınlara eza vermeden oraya girebilirler. Nitekim âyetin devamındaki şu ifadeler buna delâlet etmektedir:
Eğer (Mekke'de) karışık oldukları için kendilerini
henüz tanımadığınız mü'min erkeklerle mü'min kadınları, bunlar Mekke'de yaşayan ve imanlarını gizleyen yetmiş iki Müslümandı.
Bilmeyerek, onları tanımadan
ezmek suretiyle, yani onlara hücum edip, helak etmek suretiyle... Çünkü ayaklar altında ezmek, helak etmeyi gerektirir. Rasûlüllah'ın: 'Allah'ım, tepelemeni (helak etmeni) Mudar üzerinde şiddetlendir," şeklindeki duası bu mânâdadır.
Onların yüzünden vebal onları öldürmekten dolayı keffaret veya diyetin vacip olması gibi bir sıkıntı ve zorluk ya da onlara karşı bir üzüntü ve kâfirlerin kınamasına, araştırma eksikliğinden dolayı günah
altında kalmayacak olsaydınız (Allah savaşı önlemezdi). Yani ellerinizi onlardan çekmezdi. Bu âyette şartın cevabı hazf edilmiştir. Bu hazif, Mekke kâfirlerine karşı Allah'ın gazabına delildir. Sanki şöyle denilmiştir: ”Eğer mü'minlerin hakları olmasaydı, kâfirlere anlatılmayacak derecede, benzeri olmayan şeyler yapardı."
Allah, dilediklerine rahmet etmek için... Onlar, can emniyeti dahil dünyalık rahmetten mahrum olan müminlerdir, kâfirlerin ellerinde zayıf durumda idiler. Bunlar uhrevî rahmetten tümüyle mahrum değil idiyseler de, gerektiği şekilde ibadetlerini icra edemiyorlardı. Bu yüzden ibadetlerini mükemmel bir biçimde yapmaları imkânına kavuşmaları, onların uhrevî rahmete nail olmalarıdır.
Böyle yapmıştır. Yani, ellerini onlardan çekmiştir. Ta ki, fethe götüren bu el çekme ile, engelsiz olarak hem dünyevî hem de uhrevî açıdan geniş olan rahmetine erdirsin.
Eğer onlar, iki grup
seçilip ayrılmış olsalardı, Biz onlardan küfredenleri, savaşanların öldürülmesi ve çocuklarının esir edilmesi suretiyle
muhakkak elem verici bir azaba çarptırırdık. Bu cümle, kendisinden önceki cümlenin mânâsını tasdik eden müstakil bir cümledir.
Feth 48:26
Mekke'li
Kâfirler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirdikleri sırada idi ki,
Müfredat adındaki eserde: ”İnsanda gadab kuvvetinin yanılıp çoğaldığı zamanki haline ”hamiyyet (taassup)" denilmektedir. Çünkü gadap (öfke) kalpteki kanın taşması, ısınması ve galeyanıdır. ” denmektedir.
"Cahiliyye taassubu"undan maksat ya cahiliyet döneminin, yani Rasûlüllah'a peygamberlik gelmeden önceki dönemin taassubu ya da maksat, cehaletten kaynaklanan taassuptur. Çünkü cehalet, kişinin doğruyu anlamasına engel olur.
Zührî, müşriklerin taassubundan maksadın; Rasûlüllah'ın peygamberliğini kabulden ve bir işe besmele ile başlamaktan kaçınmaları veya Müslümanların Mekke'ye girmelerini engellemeleri olduğunu söyler.
Mukâtil'in bu konudaki görüşü de şöyledir: ”Mekke'liler dediler ki: 'Müslümanlar bizim çocuklarımızı ve kardeşlerimizi öldürdüler. Sonra da yanımıza giriyorlar. Araplar, onların bize rağmen girdiklerini söylerler. Lat ve Uzza'ya yemin ederiz ki onlar yanımıza (Mekkek'ye) giremiyecekler.' İşte onların gönlüne giren bu düşnceler cahilyye taassubudur."
Allah, Rasûlüne ve mü'minlere sükûnet ve güvenini yani sebat ve vakarı
indirdi. Onlar, kâfirler gibi düşünmediler. Onlarla sulh yaptılar, onlarla anlaşma metnini onların istedikleri gibi yazdılar.
Onları takva sözü yani şehadet kelimesi
üzerinde durdurdu. Bu zorlama ve baskı şeklinde bir durdurma değil, lütuf ve ikram kabilinden bir durdurmadır. Şehadet kelimesi, ”takva"yd izafe eddilmiştir. Çünkü şehadet, takvanın sebebidir. Zira kişi takva ile şirkten ve cehennemden korunur. Çünkü takvanın aslı, cehennemden korunmaktır. İşte bu kelimeye itibarla, Allahu teâlâ Kur'an'ın bir çok yerinde bu ümmeti ”müttakîler" diye nitelemiştir.
Hasenü'l-Basrî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Takva sözü, ahde vefa demektir. Çünkü müminler, kâfirlerin ahdi bozdukları ve Müslümanların müttefikleri ile savaş yaptıkları zaman, ahidlerine vefa göstermişlerdir." Bu izaha göre mânâ: ”Onları müttakilerin sözü üzerine durdurdu" diye anlaşılacaktır. Bu durumda, ”söz": Sulhun zımmında bulunan ahid, ”onları durdurmak" da; onları sulh ve sulhe vefada durdurmak anlamında olmaktadır.
Arap dil bilimcilerinin belirttiklerine göre ”kelime-söz" bazen tek bir lâfızda kullanılır ama onunla birbiri ile irtibatlı bir çok kelâm (söz) anlamı kastedilir. Meselâ bir kasidenin tamamına, kelime denilir. İşte kelime-i şehadet bu kabildendir. Radîy şöyle demiştir: ”Mecazi olarak kaside ve cümleye kelime denilir. Meselâ bir şiir için, kelimetü şâir- şairin sözü ifadesi kullanılır. ”Rabbinin kelimesi tamam oldu..." (En'am: 115) âyetindeki kelime de bu kabildendir.
Kelime Arap dilcilerine göre, yaralamak anlamına gelen keim kökünden türemiştir. Kelime ile kökü olan keim arasmdaki ilgi, sözün kalbe etkisidir.
Buradaki ”takva sözü"nden maksat, takvanın hakikati ve keyfiyetidir. Çünkü hakikat, şahsî ve maddî eklerden soyutlanmış şeydir. Allahü teâlâ Müslümanlara, yaratılışın aslındaki safiyete, sonradan katılan eklerden tam anlamıyla soyutlanmaya ve yakîni iman gücüne ermeleri için takvanın hakikatini yüklemiştir.
Zaten onlar buna pek lâyık ve ehil kimselerdi. Yani Allah'ın takdiri ve ilminde onlar buna fazlasıyla lâyık ve muttasıftırlar. Kâfirlerden daha çok lâyıktırlar.
Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Yani bilinebilen türden her şeyi en iyi şekilde bilir. Her şeyin hakkını bilip hak sahiplerine verir. Müslümanların takvaya her ümmetten daha çok lâyık oldukları da Allah'ın bilgisi dahilindedir.
Feth 48:27
Yemin olsun ki Allah, Rasûlünün rüyasını doğru çıkardı. Yani ona doğru rüyalar gösterdi. Bu rüyadan maksat, sûrenin başında geçen, Rasûlüllah'ın Hudeybiye'ye çıkmadan önce gördüğü rüyadır. O rüyaya göre Hazret-i Peygamber ve ashabı, başlarını traş etmiş veya kısaltmış vaziyette güven içerisinde Mekke'ye girdiler. Rasûlüllah bu rüyayı ashabına anlattı. Onlar sevindiler, neşelendiler ve o yıl içerisinde Mekke'ye gireceklerini zannettiler. Fakat giriş gecikince bazı münafıklar: ”Vallahi traş olmadık, saçlarımızı kısaltmadık, Mescid-i Haram'ı da görmedik" dediler. Bunun üzerine bu âyet indi.
Âyet, rüyanın hak olduğunun, mutezile ve kelâmcıların cumhurunun zannettikleri gibi bâtıl olmadığının delilidir. Bir hadis-i şerifte: ”Sâlih rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür," (12) buyurulmaktadır.
Âyetteki ”hak" yani rüyanın doğru çıkmasından maksat, sahih maksada ve imanda samimi olanlarla mütereddit olanların arasını ayırmaktaki hikmete uygun olmasıdır. Ya da, bu rüyanın karışık hiçbir aslı esası olmayan rüyalardan olmadığı kastedilmektedir. Çünkü Rasûlüllah'ın gördüğü, Allah'ın takdir ettiği vakitte mutlaka gerçekleşir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. O vakitte ertesi yıldır.
Âyetteki ”hak" kelimesinin Allah'ın isimlerinden olan ”Hak" veya bâtılın zıddı olan ”hak" olup yemin anlamında kullanıldığı, sonraki cümlenin de, yeminin cevabı olduğu da caiz görülmüştür.
İnşaallah siz düşmanlardan
güven içinde, başlarınızı yani saçınızın tamamını
traş etmiş ve saçınızın bir kısmını
kısaltmış olarak, yani bazınız saçını traş etmiş, geri kalanlarınız da kısaltmış olarak. Âyette traş, saçların uçlarının kesilmesi anlamındaki kısaltmadan önce anılmıştır. Çünkü ihramdan çıkarken, traş olmak, kısaltmaktan daha efdaldir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mina'da başını traş etmiş, bir tarafının saçlarını Enes b. Mâlik'in annesi olan Ümmü Süleym'in kocası Ebû Talha'ya vermiştir. Enes'in sülâlesi, aralarında saçları hediye olarak birbirlerine verirlerdi. Kadınların başlarını traş etmeleri ise müsledir,(13) haramdır. Erkeklerin sakallarını traş etmelerine benzer.
13- Müsle, insanın kulak, burun ve benzeri yerlerini keserek cezalandırmak, işkence etmektir. (Mütercim.)
Korkusuzca yani ondan sonra kimseden korkmadan
mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Bu cümle mahzuf bir yemine cevaptır. ”Vallahi ertesi yıl, Mescid-i Harama gireceksiniz," takdirindedir.
Âyeti kerimede Allahü teâlâ Müslümanların Mescid-i Harama girecekleri vaadini kendi dilemesine bağlamıştır. Yani ”inşallah" demiştir. Bunu, vaadlerinde böyle demelerini kullarına öğretmek için yapmıştır, Allah, vaadinin tahakkukundan şüphe ettiği için değil. Zira O, bu tür şeylerden münezzehtir. Bu izah, Sa'lebinin şu sözleri ile aynı mânâdadır: ”İnsanlar bilmedikleri konularda inşallah desinler diye, Allahü teâlâ bildiği şeylerde inşallah demiştir."
Bu ifadede ayrıca, onların Mekke'ye girmelerinin kendi güç ve kuvvetlerinden dolayı değil, Allah'ın dilemesine bağlı olduğuna işaret vardır. Ya da maksat, bazı müminlerin ölüm, başka yerde olma ve benzeri sebeplerden dolayı oraya giremeyeceklerine işaret vardır.
Haddâdî'de şöyle der: ”Bazen teberrüken gerçeği ifade için de inşallah denilir. 'Allah inşallah seni bağışladı' sözü bu kabildendir. İnşaallah ben mü-'minim' demeyi doğru bulan kimse için bu âyet delil olmaz. Çünkü bu sözle, halihazırda olan imanından haber verilmektedir. Burada, inşallah demek muhaldir." Aynü'l-Meânıde de böyle denilmektedir.
Rivayet edilir ki Hazret-i Peygamber, kabristana girdiği zaman, ”Esselâmu aleyküm ey kabir ahalisi! İnşallah biz ele sizlere katılacağız," derdi. Dirilerin ölülere katılacakları kesin olmasına rağmen, teberrüken inşallah dedi. Bir görüşe göre de Rasûlüllah iman üzere ölerek size katılacağız anlamında böyle demiştir.
Allah sizin bilmediğinizi bildi de yani gösterdiği doğru rüyanın peşinde, onun doğruluğuna şehadet eden şeyi yapmayı gerektiren, sizin bilmediğiniz hikmeti fiilen bildi. O yüzden
bundan önce yani Mescid-i Haram'a girme konusunda gösterdiği şeyin tahakkukundan önce
size yakın bir fetih nasibetti. O, Hayber'in fethidir. Rasûlüllah'ın rüyasından on beş gece sonra gerçekleşmiştir. Bu fethin gerçekleşmesinin gelecek zaman için kullanılan edatlara bağlı kalınmadan ifadelendirilişi, Rasûlüllah'ın rüyasının aynen dediği gibi doğru olduğuna delâlet etmesi ve müminler için bir alâmet olması içindir.
Feth 48:28
O, Allahu teâlâ,
bütün dinlerden üstün kılmak için, yani hak olanlardan zamanın değişmesi ile değişen bazı hükümleri neshetmek, bâtıl olanların bâtıl olduğunu göstermek ya da Müslümanları, diğer din mensupları üzerinde üstün kılmak suretiyle hak dini diğer muhtelif dinlere galip ve üstün kılmak için
Peygamber'ini hidayetle yani Allah'tan başka ilâh olmadığı inancından ibaret olan tevhidle
ve hak din ile İslâmla
gönderendir. ”Hak"; sabit, diğer dinleri nesneden ve ortadan kaldıran, anlamındadır.
Allahü teâlâ vaadini yerine getirdi. İslâm dini karşısında mağlup olmadık hiç bir din bırakmadı. O bölgede Müslüman veya Müslümanların zimmetinde olmayan hiç bir fert kalmadı. Sen nice kalabalık ülkelerin fethedildiğini, güçlü kralların altedildiğini görüyorsun ki bunlarla, Allah'ın gücünü kuvvetini anlarsın.
Âyeti kerimede, vaadolunan fetih ve mü'minlerin nefislerine, daha başka ülkeleri de fethedeceklerini, daha başka bölgelere de galip geleceklerini yerleştirmek konusunda başka bir te'kid de vardır. Az önce de işaret edildiği üzere, Allah bu vaadini gerçekleştirmiştir.
Vaadettiği şeylerin kesin olarak gerçekleşeceğine veya mucizeler göstermek suretiyle Hazret-i Muhammed'in peygamberliğine -kâfirler şehadet etmese de-
şahit olarak Allah yeter.
İbn Abbas'ın (radıyallahü anh) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Allahu teâlâ'nın şu âyetle Hazret-i Muhammed'in peygamberliğine şahitlik etmiştir.
Feth 48:29
Muhammed Allah'ın Rasûlüdür. Yani hidayet ve hak dini ile gönderilen bu peygamber, Allah'ın Rasûlü Muhammed'dir.
Onunla yani Rasûlüllah'la
birlikte olanlar da kâfirlere karşı aslanın avına karşı olduğu gibi
çetin, kendi aralarında ise babanın evlâdına olduğu gibi
merhametlidirler. Onlar dinlerine karşı çıkanlara şiddet ve salâbet, dinlerine muvafakat gösterenlere de yumuşaklık ve merhamet gösterirler. Nitekim bir başka âyette de: ”Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönse de (bilinsin ki) yakında Allah öyle bir topluluk gönderir ki Allah onları, onlar da Allah'ı severler; müminlere karsı alçak gönüllü, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler," (Maide: 54) buyurulmaktadır.
Eğer âyet-i kerimede sadece ”kâfirlere karşı çetin" ibaresi ile yetinilse idi, Müslümanların kötü kalpli katı varlıklar oldukları hissi verilebilirdi. Bu yüzden peşinden ”kendi aralarında merhametlidirler" cümlesi getirildi.
Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Namaza devam ettikleri için sen onları rükû ve secde ederlerken görürsün.
Onlar Allah'tan lütuf ve rızasını yani sevap ve rızasını
isterler. Onların secde izinden nişanları alâmetleri
yüzlerinde sabit
dir. Bir şeyin eseri (izi), varlığına delâlet eden şeydir. Müfredat'ta böyle tarif edilmektedir.
İşte bu, üstün özellikler
onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Mü’minlerin özellikleri, farklılıklarını te'kid ve iyice anlaşılması için tekrar edilmiştir. Tevrat, Hazret-i Mûsa'nın kitabıdır. İncil ise Hazret-i İsa'nın kitabıdır. Din ortadan kalkıp kaybolduktan sonra, yeniden ortaya çıkdığı için bu ad verilmiştir.
Onlar, filizini yani dallarını
yarıp çıkarmış, git gide onu o filizi
kuvvetlendirerek kalınlaşmış, ince iken kalın hale gelmiş
gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler Tohumdan ilk çıkan ekin anne, ondan dallanıp ayrılan da evlât ve filiz yerindedir.
"Filiz" diye terceme ettiğimiz ”şat'ehû" kelimesi için Müfredat'da ”Ekinin dalları, ondan çıkıp, iki tarafından ayrılan şeyler" denilmektidir
ki bu, ekincilerin de hoşuna gider. Yani kuvvetli oluşu, kesafeti, kalınlığı, güzel görüntüsü ve uzun boyu ile onları sevindirir.
Allahü teâlâ bu benzetmeyi, îslâmın ilk günlerinde azken günbegün insanları şaşırtacak derecede çoğalan, güçlenen, işleri günbegün ivme kazanan Müslümanlar için yapmıştır.
"Allahü teâlâ Peygamber'in ashabını, nasıl filizini çıkaran bir ekine benzetti? Niçin onları atlara ve meyve veren büyük ağaçlara benzetmedi?" gibi gereksiz sorular variddir. Bu sorulara şöyle cevap verilir: Çünkü Rasûlüllah'ın ashabı, zayıf olarak çıkan sonra büyüyüp filiz veren ve çoğalan ekin gibi, ilk başta gayet azdılar. Sonra artıp, çoğalmaya başladılar. Zira ekin ekilir ve hasat edilir. Müslümanlar da aynıdır. Onlardan bazıları ölür, sonra yerlerine başkaları gelir. Büyük ağaçlar ise böyle değiller. Onlar uzun seneler oldukları halde kalırlar. Ayrıca bir tek tohumdan bir sürü başak çıkar. Ekinin dışında böyle bir şey yoktur.
İnsanların amelleri gelişip çoğaldığı gibi, bedenleri de çoğalır. Meselâ Hazret-i Hüseyin'le birlikte tüm ailesi öldürülmüştü. Sadece küçük olduğu için, oğlu Zeynelâbidin Ali (radıyallahü anh) kurtulmuştu. Allahü teâlâ onun sulbünden bir çok pâk, temiz nesil meydana getirdi.
(Bu benzetme), onlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir. ”Öfkelendirmek" diye terceme ettiğimiz ”ğayz" kelimesi en şiddetli öfke anlamındadır. O, kalpteki kanın kaynamasından dolayı insanın hissettiği hararet, diye ifade edilmektedir. Yani Allah Mekke müşriklerini Arap olan ve Arap olmayan kâfirleri öfkelendirmek için onları büyüyen ve kuvvetlenen ekin gibi yaptı.
Allah, onlardan inanıp iyi amel işleyenlere mağfiret ve büyük mükâfat vaadetmiştir. Kâfirler, Müslümanların dünyadaki izzet ve şereflerinin yanısıra, onlar için âhirette hazırlanan şeyleri işitince, son derece öfkelendiler.
Ben fakir derim ki: Kâfirlerin bakış açıları, mücadele ettikleri ve kıskançlık duydukları dünyalıklara hastır. İnanmadıkları âhiret gününde mü'minler için hazırlanan şeyler onları nasıl öfkelendirmez?
Allah'ın yardımıyla Fetih Sûresi sona erdi.