Lafzullah

Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Vakıa 56:1 – Sâff 61:14

Müellif / kaynak: İsmâil Hakkı Bursevî; ihtisar: Muhammed Ali es-Sâbûnî (Türkçe çeviri)

İçindekiler
  1. Vakıa 56:1
  2. Vakıa 56:2
  3. Vakıa 56:3
  4. Vakıa 56:4
  5. Vakıa 56:5
  6. Vakıa 56:6
  7. Vakıa 56:7
  8. Vakıa 56:8
  9. Vakıa 56:9
  10. Vakıa 56:10
  11. Vakıa 56:11
  12. Vakıa 56:12
  13. Vakıa 56:13
  14. Vakıa 56:14
  15. Vakıa 56:15
  16. Vakıa 56:16
  17. Vakıa 56:17
  18. Vakıa 56:18
  19. Vakıa 56:19
  20. Vakıa 56:20
  21. Vakıa 56:21
  22. Vakıa 56:22
  23. Vakıa 56:23
  24. Vakıa 56:24
  25. Vakıa 56:25
  26. Vakıa 56:26
  27. Vakıa 56:27
  28. Vakıa 56:28
  29. Vakıa 56:29
  30. Vakıa 56:30
  31. Vakıa 56:31
  32. Vakıa 56:32
  33. Vakıa 56:33
  34. Vakıa 56:34
  35. Vakıa 56:35
  36. Vakıa 56:36
  37. Vakıa 56:37
  38. Vakıa 56:38
  39. Vakıa 56:39
  40. Vakıa 56:40
  41. Vakıa 56:41
  42. Vakıa 56:42
  43. Vakıa 56:43
  44. Vakıa 56:44
  45. Vakıa 56:45
  46. Vakıa 56:46
  47. Vakıa 56:47
  48. Vakıa 56:48
  49. Vakıa 56:49
  50. Vakıa 56:50
  51. Vakıa 56:51
  52. Vakıa 56:52
  53. Vakıa 56:53
  54. Vakıa 56:54
  55. Vakıa 56:55
  56. Vakıa 56:56
  57. Vakıa 56:57
  58. Vakıa 56:58
  59. Vakıa 56:59
  60. Vakıa 56:60
  61. Vakıa 56:61
  62. Vakıa 56:62
  63. Vakıa 56:63
  64. Vakıa 56:64
  65. Vakıa 56:65
  66. Vakıa 56:66
  67. Vakıa 56:67
  68. Vakıa 56:68
  69. Vakıa 56:69
  70. Vakıa 56:70
  71. Vakıa 56:71
  72. Vakıa 56:72
  73. Vakıa 56:73
  74. Vakıa 56:74
  75. Vakıa 56:75
  76. Vakıa 56:76
  77. Vakıa 56:77
  78. Vakıa 56:78
  79. Vakıa 56:79
  80. Vakıa 56:80
  81. Vakıa 56:81
  82. Vakıa 56:82
  83. Vakıa 56:83
  84. Vakıa 56:84
  85. Vakıa 56:85
  86. Vakıa 56:86
  87. Vakıa 56:87
  88. Vakıa 56:88
  89. Vakıa 56:89
  90. Vakıa 56:90
  91. Vakıa 56:91
  92. Vakıa 56:92
  93. Vakıa 56:93
  94. Vakıa 56:94
  95. Vakıa 56:95
  96. Vakıa 56:96
  97. Hadid 57:1
  98. Hadid 57:2
  99. Hadid 57:3
  100. Hadid 57:4
  101. Hadid 57:5
  102. Hadid 57:6
  103. Hadid 57:7
  104. Hadid 57:8
  105. Hadid 57:9
  106. Hadid 57:10
  107. Hadid 57:11
  108. Hadid 57:12
  109. Hadid 57:13
  110. Hadid 57:14
  111. Hadid 57:15
  112. Hadid 57:16
  113. Hadid 57:17
  114. Hadid 57:18
  115. Hadid 57:19
  116. Hadid 57:20
  117. Hadid 57:21
  118. Hadid 57:22
  119. Hadid 57:23
  120. Hadid 57:24
  121. Hadid 57:25
  122. Hadid 57:26
  123. Hadid 57:27
  124. Hadid 57:28
  125. Hadid 57:29
  126. Mücadele 58:1
  127. Mücadele 58:2
  128. Mücadele 58:3
  129. Mücadele 58:4
  130. Mücadele 58:5
  131. Mücadele 58:6
  132. Mücadele 58:7
  133. Mücadele 58:8
  134. Mücadele 58:9
  135. Mücadele 58:10
  136. Mücadele 58:11
  137. Mücadele 58:12
  138. Mücadele 58:13
  139. Mücadele 58:14
  140. Mücadele 58:15
  141. Mücadele 58:16
  142. Mücadele 58:17
  143. Mücadele 58:18
  144. Mücadele 58:19
  145. Mücadele 58:20
  146. Mücadele 58:21
  147. Mücadele 58:22
  148. Haşr 59:1
  149. Haşr 59:2
  150. Haşr 59:3
  151. Haşr 59:4
  152. Haşr 59:5
  153. Haşr 59:6
  154. Haşr 59:7
  155. Haşr 59:8
  156. Haşr 59:9
  157. Haşr 59:10
  158. Haşr 59:11
  159. Haşr 59:12
  160. Haşr 59:13
  161. Haşr 59:14
  162. Haşr 59:15
  163. Haşr 59:16
  164. Haşr 59:17
  165. Haşr 59:18
  166. Haşr 59:19
  167. Haşr 59:20
  168. Haşr 59:21
  169. Haşr 59:22
  170. Haşr 59:23
  171. Haşr 59:24
  172. Mümtehıne 60:1
  173. Mümtehıne 60:2
  174. Mümtehıne 60:3
  175. Mümtehıne 60:4
  176. Mümtehıne 60:5
  177. Mümtehıne 60:6
  178. Mümtehıne 60:7
  179. Mümtehıne 60:8
  180. Mümtehıne 60:9
  181. Mümtehıne 60:10
  182. Mümtehıne 60:11
  183. Mümtehıne 60:12
  184. Mümtehıne 60:13
  185. Sâff 61:1
  186. Sâff 61:2
  187. Sâff 61:3
  188. Sâff 61:4
  189. Sâff 61:5
  190. Sâff 61:6
  191. Sâff 61:7
  192. Sâff 61:8
  193. Sâff 61:9
  194. Sâff 61:10
  195. Sâff 61:11
  196. Sâff 61:12
  197. Sâff 61:13
  198. Sâff 61:14

Vakıa 56:1

VAKI’A SURESİ Kıyamet koptuğu zaman. Yani kıyamet koptuğu ve meydana geldiği zaman. Kıyametin kopması sûra ikinci kez üfürüleceği zaman olacaktır. İşte bu esnada kelimelerle ifade edilemeyecek çok korkunç olaylar meydana gelecektir. Yüce Allah kıyameti âyet metninde!'Vakıa" kelimesiyle ifade buyurmuştur. Bu kelimenin seçilmesi kıyametin meydana geleceğinin kesinliği nedeniyledir. Vakıa kelimesi, tıpkı ”sâhha", ”tâmme", ”âzife" kelimeleri gibi kıyametin isimlerindendir.

Vakıa 56:2

Onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur. Ayetin manası şudur: Kıyamet koptuğu esnada Yüce Allah'ı yalanlayacak ve ona ortak koşarak çocuğu ve karısı bulunduğunu iddia ederek iftira edebilecek, kendisinin ölüleri diriltemeyeceğini ileri sürecek herhangi bir kimse olmayacaktır. Çünkü o zaman her bir kişi inanacak, doğruyu söyleyecek, tasdik edecektir. Oysa bugün insanların çoğu yalan söylemekte ve yalanlamaktadır. Ya da âyetin manası şu şekilde de olabilir: Kıyametin vukû'u ya da kopacağı hakkında herhangi bir yalan yoktur. Tam tersine kıyamet hakkında gelen bütün haberler haktır, doğrudur, üzerinde herhangi bir kuşku yoktur.

Vakıa 56:3

(O) kıyamet, birtakım kimseleri alçaltıcı, başkalarını da yükselticidir. Görüldüğü gibi âyet metninde kıyametin alçaltma niteliğinin yükseltme niteliğinden önce zikredilmesi, kıyametin korkunçluğunu iyice vurgulamak içindir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şöyle rivayet, olunur: ”Kıyamet dünyada yüksek olan birtakım insan topluluklarını alçaltacak buna karşılık düşük durumda olan kimseleri de yükseltecektir. ”

Vakıa 56:4

Yer şiddetle sarsıldığı... Âyet metninde yer alan ”rec" kelimesi, herhangi bir şeyi sarsmak, sallamak anlamına gelir. Bu kelimeden türeme ”recrece" kelimesi, çalkantı anlamına gelir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Yeryüzü, üzerinde bulunan binalar ve dağlar yerle bir olacak şekilde şiddetle sarsıldığı zaman içindekileri dışarıya atmadıkça sarsıntısı sükûnet bulmayacak, işte o zaman kıyamet, bazı kimseleri yükseltici bazılarını da alçakladır.

Vakıa 56:5

Dağlar paramparça olduğu yani dağlar darmadağın edilip karıştırılmış kavut misali olduğu zaman demektir. Âyet metninde geçen ”busset" kelimesi, ”besse es-sevika" kelimesinden türemedir ki, Arapçada bu ifade kavut karıştırmak anlamında kullanılır. Yine bu kelimeden Arapçada ”besise" kelimesi türetilmiştir ki bu, herhangi bir madde ile karıştırılmış ve azık edilmiş kavut anlamına gelir. Ayetin manası şöyle de olabilir: Dağlar sevkedilip yerlerinden yürütüldüğü zaman. Ayetin bu manaya da muhtemel olmasının sebebi metinde geçen ”busse" fiilinin dağılmak parçalanmak anlamı yanında davar sürüsünü sevketmek anlamına da gelmesinden dolayıdır.

Vakıa 56:6

Dağlar darmadağın edilmesi ya da yerlerinden yürütülmesi sebebiyle etrafa yayılan ve dağılan toz haline geldiği... Âyet metninde geçen ”hebâen" kelimesi, toz demektir. Toz, atların ayaklarını yere vurduklarında yerden havaya kalkan ince nesneler ya da herhangi bir delikten içeri dolan güneş ışınlarında görülen zerreler demektir. Veya ”heba" kelimesi, ateşin alevinden sıçrayan kıvılcımlar demektir. Ya da rüzgârın havada uçuşturduğu yapraklar anlamına gelir.

Vakıa 56:7

Ve sizler de... Burada ”sizler" kelimesiyle hitap edilenler ya hem geçmiş ümmetler ve hem de şu anda yaşayan ümmetlerdir, bu durumda şu anda yaşayan ümmetler geçmiş ümmetleri de ”tağlib" kabilinden kapsamına alır, ya da bu hitab sadece şu anda mevcut bulunan ümmetlere aittir. Üç sınıf olduğunuz zaman. Bu üç sınıftan ikisi cennette ve biri de cehennemde yer alacaktır. Ve her sınıf bulunduğu yer itibariyle ya da anılma açısından diğer sınıfla birliktedir. Böylece ister tek, ister çift olsun bir sınıf olacaktır.

Vakıa 56:8

Sağdakiler, o sağdakiler ne mutludurlar. Soldakiler, o soldakiler ne bedbahttırlar. Burada Yüce Allah, üç sınıfı ayrıma tabi tutmaktadır. Aslında âyette yer alan ”mâ" kelimesi ”mâhum" demektir. Yani onların halleri ve sıfatları nedir? Maksat bu âyeti dinleyen kimseyi iki toplumdan bir grubun içinde bulundukları yüceliği; diğer grubun da içinde buunduğu korkunçluğu anlatarak hayrete düşürmektir. Sanki şöyle denmektedir. Onların durumunun nasıl olduğunu bilmiyorsun. Öyleyse bil ve hayrete düş. Sağdakiler son derece iyi bir durumda iken soldakiler çok kötü durumdadırlar. Sağdakiler, iyi yerde olanlardır. Soldakiler ise, kötü yerde olanlardır. Yüce Allah bu ifadeyi, Arapların sağ tarafta bereket olduğunu kabul etmelerinden ve sol tarafı da uğursuz saymalarından almıştır. Nitekim şöyle söylenir: ”Filanca benim sağımdadır." Araplar bu ifadeyi o kimsenin söyleyen kişi yanında iyi bir mertebede olduğunu ifade etmek için kullanırlar. Filanca benim için soldadır dendiğinde bununla da o kimsenin, söyleyen kişi açısından düşük bir mertebede olduğunu ifade edilmiş olur. Böylece sağ ve sol yön ile bir kimsenin konuşan kişi açısından mertebesinin yüceliği ya da aksine düşüklüğü ifade edilir. Ya da sağdakiler ve soldakiler kavramı şu anlama da gelebilir. Sağdakiler yani amel defterleri sağdan verilecek olanlar. Soldakiler ise amel defterleri kendilerine soldan verilecek kimselerdir. Ya da sağdakiler kıyamet günü arşın sağında bulunacak olanlar ve cennetin yolunu tutacak olanlar, soldakiler ise arşın solunda yer alıp cehenneme sürüklenecek kimseler demektir. Bir başka ihtimal sağdakiler yümn yani bereket sahibi olanlar, soldakiler ise uğursuz kimselerdir. Çünkü mutlu olan kimseler kendi nefislerine karşı Allah'a itaat etmek suretiyle bereket getiren kimseler, bedbahtlar ise günah işlemek suretiyle kendilerine uğursuzluk getiren kimselerdir.

Vakıa 56:9

Sağdakiler, o sağdakiler ne mutludurlar. Soldakiler, o soldakiler ne bedbahttırlar. Burada Yüce Allah, üç sınıfı ayrıma tabi tutmaktadır. Aslında âyette yer alan ”mâ" kelimesi ”mâhum" demektir. Yani onların halleri ve sıfatları nedir? Maksat bu âyeti dinleyen kimseyi iki toplumdan bir grubun içinde bulundukları yüceliği; diğer grubun da içinde buunduğu korkunçluğu anlatarak hayrete düşürmektir. Sanki şöyle denmektedir. Onların durumunun nasıl olduğunu bilmiyorsun. Öyleyse bil ve hayrete düş. Sağdakiler son derece iyi bir durumda iken soldakiler çok kötü durumdadırlar. Sağdakiler, iyi yerde olanlardır. Soldakiler ise, kötü yerde olanlardır. Yüce Allah bu ifadeyi, Arapların sağ tarafta bereket olduğunu kabul etmelerinden ve sol tarafı da uğursuz saymalarından almıştır. Nitekim şöyle söylenir: ”Filanca benim sağımdadır." Araplar bu ifadeyi o kimsenin söyleyen kişi yanında iyi bir mertebede olduğunu ifade etmek için kullanırlar. Filanca benim için soldadır dendiğinde bununla da o kimsenin, söyleyen kişi açısından düşük bir mertebede olduğunu ifade edilmiş olur. Böylece sağ ve sol yön ile bir kimsenin konuşan kişi açısından mertebesinin yüceliği ya da aksine düşüklüğü ifade edilir. Ya da sağdakiler ve soldakiler kavramı şu anlama da gelebilir. Sağdakiler yani amel defterleri sağdan verilecek olanlar. Soldakiler ise amel defterleri kendilerine soldan verilecek kimselerdir. Ya da sağdakiler kıyamet günü arşın sağında bulunacak olanlar ve cennetin yolunu tutacak olanlar, soldakiler ise arşın solunda yer alıp cehenneme sürüklenecek kimseler demektir. Bir başka ihtimal sağdakiler yümn yani bereket sahibi olanlar, soldakiler ise uğursuz kimselerdir. Çünkü mutlu olan kimseler kendi nefislerine karşı Allah'a itaat etmek suretiyle bereket getiren kimseler, bedbahtlar ise günah işlemek suretiyle kendilerine uğursuzluk getiren kimselerdir.

Vakıa 56:10

Önde olanlar öndedirler. Yukarıda sıralanan üç sınıftan üçüncüsü bunlardır. Yüce Allah bunları anlatmayı, hallerinin güzel oluşlarını beyan ile birlikte olması için sona bırakmıştır. Âyet metninde geçen ”sâbikûn" kelimesinin türemiş olduğu ”sebk" kelimesinin anlamı, yürüyüşte öne geçmek demektir. Kelimenin asıl manası bu iken daha sonra başka şeylerde de öne geçmeyi ifade etmesi için mecaz yoluna gidilmiştir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Önde olanlar durumları herkesçe bilinen ve iyilikleri belli olan kimselerdir. Hak ortaya çıktığı zaman herkesden önce iman edip itaat etmek suretiyle herkesi geçen bunlardır. Burada önde olmak ve öne geçmekten maksat, zaman itibariyle öne geçmektir. Ya da önde olanlardan maksat, dinî kemâlâtı ve yakînî faziletleri elde etmekte başkalarını geçenlerdir. Buna göre önde olmaktan maksat, şerefçe önde olmak demek olur. Nitekim er-Râgıb şöyle söyler: ”Sebk" kelimesi, faziletleri yakalamak anlamında istiare yapılır. Buna göre ”önde olanlar öndedirler," ifadesinin manası, Yüce Allah'ın sevabına ve cennetine sâlih ameller işleyerek öne geçenler demektir.

Vakıa 56:11

İşte onlar, yani bu yüce vasıfla anlatılan o kimseler, yakınlaştırılmış olanlardır. Yani işte onlar, arş-ı azîme dereceleri yakınlaştırılmış, mertebeleri yüceltilmiş, tertemiz nefisleri Allah katındaki manevî mertebelere yüceltilmiş olan kimselerdir. Ben fakîr (müellif) derim ki: Bu anlam, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu ifadesinden anlaşılmaktadır: ”Yüce Allah'tan istediğiniz zaman ondan Firdevsi taleb ediniz. Çünkü Firdevs, cennetin en ortası ve en yüce makamıdır. Firdevsin üzerinde Yüce Rahmanın arşı bulunmaktadır ve cennet ırmakları oradan kaynamaktadır." (1) Bu ifadeden anlaşılıyor ki Firdevs, cennetin tavanı olan arşa yakınlığı sebebiyle Allah'a yaklaştırılmış olan kimselerin makamıdır. Burada Yüce Allah: ”İşte onlar yaklaşan kullardır" demiyor. Çünkü onlar Rablerinin kendilerini yaklaştırması suretiyle öndedirler. Yoksa kendi nefislerinin yaklaşması ile değil. Burada bu kimseler hakkında, büyük bir ihsanın olduğuna da işaret vardır. ”...Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir." (Bakara: 105) 1- Bu hadisi imam el-Buharî Kitabıı'l-Cihaa' ve't-Tevhid'inde zikretmiştir. Hadisin baş tarafı şöyledir: ”Cennette yüz derece vardır. Yüce Allah onları kendi yolunda cihad eden kimseler için hazırlamıştır. Her iki derece arasında gökle yeryüzü kadar mesafe vardır. Allah'tan bir şey istediğiniz zaman..." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/491.

Vakıa 56:12

Naîm cennetlerindedirler. Yani onlar nefislerinin çektiği şeylerden istifade ederek ebedilik cennetinde nimetler içinde yüzmektedirler.

Vakıa 56:13

Birçoğu öncekilerden yani onlar sayılara sığımaz derecede önce geçen ümmetlerdendir. İşte onlar Hazret-i Âdem'den Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kadar gelip geçmiş olan ümmetlerdir. Bu tefsir, ”öncekiler" ifadesi ile peygamberlerden başkalarının kastedilmesi varsayımına göredir. Âyet metninde yer alan ”sülle" kelimesi, ”sel" kelimesinden türemedir. Bunun mânâsı da kırmak demektir. Daha önce geçen ümmetler çok olmakla birlikte, insanoğlunun tamamına oranla kesilmiş, koparılmış bir parça gibidirler. Râgıb der ki: ”Sülle" kelimesi, bir kenara toplanıp yığılmış olan yün demektir. Bu sebeple Araplar koyuna ”sülle" demişlerdir. Bu toplanma ve bir araya gelme itibarı ile ”sülle" toplumu anlatmakta, yani birçokları anlamına gelmektedir.

Vakıa 56:14

Birazı da sonrakilerdendir. yani birazı da bu ümmettendir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: ”Benim ümmetim diğer ümmetlerden çok olacaktır." (2) hadis-i şerifi ile çelişmemektedir. Yani hadisin manası: Benim ümmetim diğer ümmetlerden daha çok olacaktır. Çünkü geçmiş ümmetlerin öncekilerinin bu ümmetin öncekilerinden daha çok olması, bu ümmetin fertlerinin onların fertlerinden daha çok olmasına engel değildir. 2- Bu hadisin aslı Sahihayn'dadır ve hadisin aslı şöyledir: ”Ben cennet halkının yansını teşkil etmenizi umarım. Sizler şirk koşanlar arasında ancak siyah öküzün derisinde beyaz kıllar me sähe sinde siniz." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/187

Vakıa 56:15

Mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Âyet metninde geçen ”mevdûne" kelimesi inci ve yakutlarla işlemeli altından örülme demektir. Ya da ”mevdûne" zırh örgüsü gibi yakın dizilmiş demektir ki kelime daha sonra, sıkı bir şekilde dokunmuş her şey için istiare yoluyla kullanılmıştır.

Vakıa 56:16

Üzerlerinde karşılıklı olarak yaslanırlar. Âyet metninde yer alan ”tekabül" kelimesi, Naîm Cennetlerinde bulunan mü'minlerin cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde karşı karşıya olduklarını anlatmaktadır. Bu ”Karşı karşıyahk" ya bizzattır ya da ilgilenmek ve sevgi göstermek suretiyledir. Yani söz konusu mü'minler tahtlar üzerine kurulmuşlar ve onlara yaslanmaktadırlar. Bir başka ifadeyle, onlar, padişahların istirahat esnasında oturdukları gibi, birbirlerine karşı karşıya bulunmakta, hiçbir kimse diğerine, yüzü yerine kafasının arkasına bakmamaktadır. Bu niteleme, onların ne kadar güzel biçimde yaşadıklarını, ahlâklarının ve edeplerinin ne kadar temiz olduklarını anlatan bir ifadedir.

Vakıa 56:17

Çevrelerinde içerken ve başka faliyetlerde bulunurken kendilerine hizmet için ölümsüz, sonsuza dek genç olarak kalan, gençlik ve tazelikleri asla değişime uğramayan gençler dolaşır. Âyet metninde yer alan ”vildan" kelimesi, Arapçada ”velid" kelimesinin çoğuludur. Gençlerin hizmeti, yaşlıların hizmetinden daha yararlı ve faydalıdır. Söz konusu hizmetlilerin sürekli gençlik ve tazeliklerini korumaları ve bunun asla değişime uğramaması kendilerinin sonsuza dek kalmak üzere yaratılmış olmalarındandır. Sonsuza kadar kalmak üzere yaratılan bir kimse, değişikliğe uğramaz. Söz konusu gençler cennette mü'minlere sadece hizmet için bulunmaktadırlar. Bunun dışında başka bir amaç asla söz konusu değildir. Huriler ise, hem hizmet ve hem de kendilerinden yararlanmak için vardırlar. Bazı âlimler şöyle demişlerdir: ”Âyette yer alan 'gençler''den maksat ne sevap elde edecekleri herhangi bir güzel amelleri ve ne de cezalanacakları kötü amelleri bulunmayan dünya halkının çocuklarıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle ifade buyrulmaktadır: 'Kâfirlerin çocukları cennet halkının hizmetçileridir.' Âyet metninde yer alan ”vildan" kelimesi, ”müşriklerin çocuklarının cennet halkının hizmetçileri olduğu" yolunda görüş sahibi olan İmam Azam Ebu Hanife'nin görüşünün isabetli olduğuna delildir. Çünkü cennette doğum olayı da ve çocuk doğurma hadisesi de yoktur.

Vakıa 56:18

Kaynağından doldurulmuş kadeh, yani pınarlardan akan şaraplardan doldurulmuş kadeh, ibrikler ve mücevherlerden ve altınlardan yapılmış testilerle... Âyet metninde geçen ”ehârik" kelimesi, ibrik kelimesinin çoğuludur. İbrik, kulpu ve emziği olan duruluğundan rengi pırıl pırıl parlayan bir kaptır. Bu yaklaşıma göre âyetin manası şöyle olur: Maîn kaynağından doldurulmuş kadeh, kulpları, emzikleri olan ibrikler ve testilerle... Âlimler derler ki: ”Testi, hem su ve hem de başka şeyler doldurulmak içindir. İbrik el yıkamak, kadeh ise şarap içmek içindir. Âyet metninde 'testilerle' demek yani kulpu ve emziği olmayan kaplarla demektir. Testi, ağzı geniş, emziği olmayan kap demektir. Ki onlardan şarap içen kimse hangi köşesinden içmek isterse istesin herhangi bir engelle karşılaşmaz. Şu halde o, içmek için eline almış olduğu bu kabı, o durumundan başka bir duruma ve konuma çevirmeye muhtaç olmaz." Yüce Allah aynı âyette, şarabın maîn kaynağından doldurulmuş olduğunu ifade ederken bize âhiret şarabının dünya şarabı gibi meşakkatle ve birtakım metodlarla çıkarılan ayrıca kaplarda biriktirilen bir içecek olmadığını, tam tersine içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ...vardır." (Muhammed: 15) ifadesinde de yer aldığı gibi nehir gibi akan miktarı çok bir içecek olduğunu haber vermektedir. Bu âyette yer alan ”ke's" kelimesi, kadeh demektir. Fakat içinde şarap varsa ”ke's", şarap yoksa buna ”kadeh" denmektedir. Yine âyette ”maîn" kelimesi geçmektedir ki bu da ”meane el-mâu" cümlesindeki meane'den türemedir. ”Meane el-mâu" demek, su aktı demektir. Ya da bu kelime ”muayene" diye ifade edilen bir fiilden türemedir ki ”muayene", bir kimsenin bir şeyi teşhis edip bizzat belirlemesi anlamına gelir. Buna göre bunun anlamı şöyle olur: Pınar suyu gibi nehirlerde akan ve insanın gözüyle görmüş olduğu ayan beyan kaynaktan doldurulmuş şarap demektir. Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: ”Yüce Allah bu âyette ibrikler ve testiler kelimesini çoğul olarak kullanırken acaba kadeh kelimesini neden tekil yapmıştır. Bu soruya cevap olarak denilir ki: ”Bu ifade içenlerin âdetleri göz önüne alınarak sarfedilmiş bir ifadedir. Çünkü onlar şarabı çeşitli kaplarda yapmakta ve birtek kadehle içmektedirler. ”

Vakıa 56:19

Ondan başları ağrıtılmaz. Burada ”sad'“ kelimesi cam ve demir gibi sert ve katı cisimlerde meydana gelen yarık anlamınadır. İşte baş ağrısı kelimesi, bu kelimeden istiare yoluyla elde edilmiştir. Çünkü bu kökten türeyen suda', insanın başında ağrı nedeniyle meydana gelen yarılma demektir. Şimdi âyetin buna göre manasını verecek olursak: Onların şarabı içmeleri nedeniyle kendilerine dünya şarabında olduğu gibi herhangi bir baş ağırı sı gelmez. Gerçek olan şudur ki, onların şaraptan kaynaklanan baş ağrıları olmaz. İbn Abbas (radıyallahü anhüma) der ki: ”Şarabın dört özelliği vardır: 'Sarhoşluk, baş ağrısı, kusma ve idrara çıkma.' Cennet şarabında bu özelliklerin hiçbirisi yoktur. Tam tersine cennet şarabı, sırf lezzet olup herhangi bir eziyet ve zarara yol açmaz." Ve akılları giderilmez. Yani onlar sarhoş olmazlar. Bir başka ifadeyle akılları başlarından gitmez, ya da onların şarapları tükenmez. Âyetin bu son anlama gelmesi, ”yunzefûne" kelimesinin aklı ya da içkisi tükendi anlamına da gelmesinden dolayıdır. Tükenme ve kalmama, ya akıl için söz konusudur ki, insanın aklını tüketmesi ve yok etmesi dünya şarabının kusurlarındandır, ya da tükenmek ve kalmamak içilen nesne için sözkonusudur. İçilen nesnenin kalmaması dostluğu ve birlikteliği zedeler.

Vakıa 56:20

Beğendikleri meyveler... Arapçada ”tehayyertu eş-şey'e" denir ki bunun manası, bir şeyin daha iyi olanını aldım, demektir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Onlar o meyvelerin en iyisini ve bunca çeşit arasında en üstününü alırlar. Aslında o meyvelerin hepsi de iyidir. Bu yirminci âyet, bundan önceki on dokzuncu âyete atfedilmiştir. Buna göre iki âyetin birden manası şöyle olur: Çevrelerinde gençler kendilerine meyve sunarak dolaşırlar. Buradaki meyve, sağlığı korumak için değil sırf lezzet almak için yenilen şeylerdir. Çünkü cenettekiler hastalanmazlar. Bundan sonra Yüce Allah, katıkların en birincisi ve başta geleni olan etten söz edecektir. Araplar bol bol deve eti yerlerdi. Araplar nezdinde etlerin en hoşu olan kuş eti değerliydi. Onlar kuş etinin padişahların nezdinde olduğunu işitirlerdi. Bunun için kendilerine kuş eti verileceği vadolunmuş ve şöyle buyurulmuştur:

Vakıa 56:21

Canlarının çektiği kuş etleri. Yani canları nasıl çekerse ister kızartılmış, ister pişirilmiş kuş etlerini zorda kaldıklarından ya da zorlandıklarından değil, tam tersine iştah duyduklarından canları çektiği için yerler. ''' el-Es'iletu'l-Mukhame''de şu ifadeler yer alır: ”Yüce Allah 'beğendikleri meyveler ve canlarının çektiği kuş etleri' (Vakıa: 20, 21) diyerek iki lâfzı neden birbirinden farklı olarak kullanmaktadır? Yani meyve için 'beğenme' fiili kullanılırken kuş eti için 'canın çekmesi fiili neden kullanılmıştır? Bu soruya cevabımız şudur: Meyveler yenmek için olduğu gibi bakmak ve koklamak için de olabilir. Ama kuş etinin bazı parçalarının iştah kabartması, diğer parçalardan farklıdır." Yemek ve içmekten sonra cinsel birleşmeden daha çekici bir fiil olmadığı için Yüce Allah bundan sonraki âyette şöyle buyurmaktadır:

Vakıa 56:22

(Orada) iri gözlü huriler (vardır). Âyet metninde geçen ”hurun îyn" kadınlar demektir. ”Hür", havra kelimesinin çoğuludur. Havra beyaz demektir. Ya da havra, gözünün beyazı çok beyaz, karası da çok kara demektir. Âyet metninde yer alan ”îyn" kelimesi ayna kelimesinin çoğulu olup manası, iri ve güzel gözlü kadın demektir.

Vakıa 56:23

Saklı inciler gibi. Yani insanların ellerinin değmediği, gözlerinin görmediği sedefler içinde saklanmış inciler gibi demektir. Ya da duruluğu ve paklığı, kirletici ve zararlı şeylerden korunmuş inciler gibi demektir. Yüce Allah mü'minleri âhirette elde edecekleri mükâfatı güzellik ve durulukla nitelediğine göre bu ifade, onların amellerinin de aynı şekilde güzel ve temiz olduğunu göstermektedir. Çünkü karşılık, yapılan amelin cinsindendir. Bu sebeple Yüce Allah, şimdi gelecek olan âyette şöyle buyurur:

Vakıa 56:24

Yaptıklarına karşılık olarak. Yani bütün bunlar kendilerine, dünyada iken yapmış oldukları sâlih amellerine bir karşılık olarak yapılır. İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey değildir. Âhirette elde edilecek mertebeler yapılan amellerin miktarına göre taksim edilmiştir. Ama bizatihi cennete girme herhangi bir kimsenin ameli ile değil, Yüce Allah'ın ihsanı ve rahmeti iledir. Cennete girmeyi, lezzetli etten yemeyi, hoş şaraptan içmeyi ve hurilerden yararlanmayı isteyen ve uman kimse, Rabbinin rızasını tercih eder.

Vakıa 56:25

Orada boş bir söz yani bâtıl söz ve itibar edilmeyecek sözler ve başka şeyler gibi günaha sokan bir şey işitmezler. Yani orada günah denebilecek herhangi bir şey işitmezler. Bir başka ifadeyle kendilerine günaha girdiniz ve günah işlediniz denmez. ”Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır ne de günaha girme." (Tur: 23) Ayrıca bu tür saçmalıkları işitmek de yoktur. Âyet metninde geçen ”te'sim" kelimesi, ”ism" kelimesinden türeme olup sevaptan alıkoyan fiiller demektir. Bu kelimenin çoğulu ”âsâm" şeklindedir.

Vakıa 56:26

Yalnız bir söz (işitirler. O da) 'selâm selâm'dır. Kendilerinin selâmı işitmelerinin manası ise, onların cennette selâmı aralarında yaymaları demektir. Yani onlar ardarda selâmlaşıyorlar demek olur. Ya da âyeti şu şekilde de anlamak mümkündür: Cennette selâm veren ve selâm alan sadece verirken ya da alırken karşı tarafın selâmını işitir. Bu âyet-i kerimede, önce geçen ve yaklaştırılmış olan kimselerin bulundukları cennetlerin, orada bulunanların yaşantılarını bulandıracak ve gölgeleyecek her türlü olumsuzluklardan uzak olduğuna da işaret vardır. Ve yine bu âyet-i kerimede, onların bulundukları bu cennetin, insanı üzücü ve kederlendirici muamelelerden uzak olduğuna, orada bulunan cennet sakinlerinin sadece Hak teâlâ ile birlikte olacaklarına ve sadece Hak teâlâ'dan işiteceklerine ve Hak teâlâ'nın kedilerine her türlü eksikliklerden ve âfetlerden uzak olan ”selâm" ismiyle tecelli edeceğine de işaret vardır.

Vakıa 56:27

Sağdakiler... Bu ifade, yukarıda Yüce Allah tarafından kısaca yapılan taksimin şimdi açıklamasına geçme mahiyetindedir. Söz konusu ifadelerle Yüce Allah önce geçenlerin ne durumda olduklarım ayrıntısıyla anlattıktan sonra onların hoş ve iyi olan durumlarını anlatmaya geçmektedir. O sağdakiler ne mutludurlar.Yani sağda yer alan bu kimselerin üstün nitelikleri ve mükemmel güzel amelleri dolayısıyla hangi hayırların ve bereketlerin içinde olduklarını sen bilemezsin.

Vakıa 56:28

(Onlar) dikensiz kiraz. Yani onlar dikensiz kiraz ağacındadırlar. Bu ağaç dünyadaki kiraz ağacının aksine dikensiz bir ağaçtır. Çünkü dünyadaki ”sidr" yani kiraz ağacı dikenli yaratılmıştır. Oysa cennetin kiraz ağacı dikensizdir. Sanki bu ağacın dikenleri kesilmiş ve yerinden sökülmüştür. Âyet metninde yer alan ”sidr" ve bizim de kiraz ağacı diye tercüme ettiğimiz bu ağaç ”nebk" ağacıdır. Nebk, sidr ağacının meyvesi olup Arap larca bilinen ve sevilen bir meyvedir. Araplar bu ağacın yapraklarından çöven yaparlar.(4) 4- Burada kiraz diye tercüme ettiğimiz bu ağaç, Türkiye'de bildiğimiz kiraz ağacı değil Arabistan kirazı denilen ağaçtır. (Çev.) el-Müfredât'da şu ifadeyi görüyoruz: ”Sidr, gıdası ve besleme değeri az olan bir ağaçtır. Dikeni budanır ve gölgelik olarak kullanılır. İşte bu ağaç, cennetin gölgesini ve nimetini ifade etmek için bir sembol olarak getirilmiştir."

Vakıa 56:29

Meyveleri tıklım tıklım muz ağacı... Meyveleri sıvama birbirine geçmiş ağacın altından en zirvesine kadar üstüste tıklım tıklım olup gövdesinde meyvesiz ve çıplak hiçbir nokta bulunmayan ağaçtır. Bu ağaç, muz ağacıdır. Muz ağacının büyük yaprakları ve serin gölgesi olur.

Vakıa 56:30

Uzamış gölgeler. Yani uzamış kıs almayan, şafağın sökmesi ile güneşin doğması arasında olduğu gibi birbirinden farklılık göstermeyen gölgeler. Arapçada hiç kesilmeyen bir şeyi ifade etmek için âyet metninde geçen ”memdüd" kelimesi kullanılır. Hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Cennette öyle bir ağaç vardır ki, binitli bir kimse gölgesinde yüz yıl yürür de gölgesi kesilmez." (5) 5- Bu hadisi İmam Buharı, Red'ul-Halk bölümünde sıfatıı ehlîl-cenne kısmında, İmam Müslim, Tirmizî, benzer kelimelerle rivayet ederler. Cûmiu'I-Usıû, 10/503. Keşfu'l-Esrar'da şöyle söylenir: ”Ayette yer alan gölge kelimesinin sırf muhafaza anlamına gelmesi de mümkündür. Meselâ Arapçada 'filanca filancanın gölgesindedir' denir ki manası onun koruması altında demektir. Çünkü cennette güneş yoktur ki, gölge olacağı da tasavvur olunsun." Biz âcizane bu görüşe katılamıyoruz. Aksine bize göre oradaki gölgeden maksat: ”İnanıp iyi işler yapanları da içinde ebediyyen kalmak üzere girecekleri, altından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır. Ve onları koyu (tatlı) bir gölgeye koyarız." (Nisa: 57) âyetinde ifadesini bulduğu üzere rahat ve huzur demektir. Çünkü insan gölgede ancak istirahat etmek ve rahat bulmak için oturur. Araplar kendi beldelerinde gölgenin az, güneşin hararetinin baskın olması sebebiyle gölgede oturmayı tercih ederlerdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu hadisi de bu kabildendir: ”Sultan, yeryüzünde her mazlumun varıp sığınacak olduğu Yüce Allah'ın gölgesidir." (6) Yani her mazlum, devlet başkanı olan sultanın âdil davranması durumunda rahat eder ve huzur bulur. ”Allah onun gölgesini uzatsın" şeklindeki söz de bu kabildendir ki, bu sözün manası, Allah onun adaletinin ve şefkatinin gölgesini o derece uzatsın ki, istirahatın ve huzurun etkisi bütün herkese ulaşmış olsun, demektir. 6- Hadisi Deylemî Müsned-ü'l-Firdevs'te rivayet etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/171.

Vakıa 56:31

Çağlayarak akan sular. Yani nerede ve ne şekil isterlerse istedikleri şekilde kendilerine herhangi bir zahmet çekmeden akıtılan su ya da herhangi bir kuyudan çıkmaksızın hiç kesilmeden yeryüzünde akıp giden ve dökülen su. Suyun çok akıtılmasından maksat, ya suyun herhangi bir yere veya herhangi bir biçim ve şekle mahsus olmamak üzere açıktan açıağa görülmesi demektir ya da akması demektir. Arapların sularının ekserisi kuyulardan ve göl gibi su birikintilerinden elde edilmekteydi, akar suları yoktu. Onlar suya ancak kova, su kabı gibi herhangi bir şeyle ulaşabilirlerdi. Bu sebeple kendilerine bol bol akan hatta canın çekmesine bağlı olarak havada akacak derecede bol akacak olan su vadolunmuştur.

Vakıa 56:32

Dünya meyveleri gibi herhangi bir vakitte tükenmeyen, herhangi bir biçimde kendilerini almak isteyenlere, koparıp almak isteyenin uzak oluşu, satın alacak paranın bulunmayışı, ağacın dikenli oluşu ve bu sebeple toplamak isteyene eziyet vermesi, bahçeye girmeyi engelleyen duvarın bulunması ve buna benzer başka sakıncalar nedeniyle yasaklanmayan nev'ine ve cinsine göre birçok meyveler arasında...

Vakıa 56:33

Dünya meyveleri gibi herhangi bir vakitte tükenmeyen, herhangi bir biçimde kendilerini almak isteyenlere, koparıp almak isteyenin uzak oluşu, satın alacak paranın bulunmayışı, ağacın dikenli oluşu ve bu sebeple toplamak isteyene eziyet vermesi, bahçeye girmeyi engelleyen duvarın bulunması ve buna benzer başka sakıncalar nedeniyle yasaklanmayan nev'ine ve cinsine göre birçok meyveler arasında...

Vakıa 56:34

Ve yükseltilmiş yani değeri yüksek ya da kabartılmış veya divanlar üzerine konarak yükseltilmiş döşeklerdedirler. Âyet metninde geçen ”furuş" kelimesi, ”firaş" kelimesinin çoğuludur. Firaş, yere yayılan ve serilen nesnenin adıdır. Buna göre cennettekiler yükseltilmiş yataklarda ve döşeklerde olacaklardır. Bazı âlimlere göre burada geçen ”furuş" kelimesi, kadınlar anlamına gelir. Çünkü yatak, elbise, izar (peştemal) kelimeleri kinaye yoluyla kadın anlamına kullanılabilir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kelimeyi bu manada kullanmıştır: ”Çocuk doğmuş olduğu yatağa aittir." Bu hadiste Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) firaş kelimesini kinaye yoluyla kadın anlamına kullanmıştır. Buna göre kadınların yükseltilmesi demek, onların koltuklar üzerinde kurulmuş olmaları demek olur. Nitekim Yüce Allah'ın bundan sonra gelecek olan âyeti de bu manaya işaret etmektedir.

Vakıa 56:35

Gerçekten Biz o (kadın)ları yepyeni bir yaratılışla yarattık. Âyetin manası şudur: Gerçekten Biz, o kadınları ortaya çıkarırken ve yeniden hayata iade ederken doğum olayı olmaksızın yepyeni bir yaratılışla yarattık. Ortaya çıkarma meselesini ele alacak olursak onların ortaya çıkarılışları huriler in ki gibidir. Çünkü hurileri de Yüce Allah, cennette herhangi bir doğum olayı olmaksızın yaratmıştır. Yeniden iade meselesine gelince bu da tıpkı ihtiyar kocakarı olarak ruhları alınmış dünya kadınlarında olduğu gibidir. Yüce Allah, yaşlanan bu kadınları öbür dünyada aynı yaşıt olarak yaratacaktır. Kocaları yanlarına her geldiğinde kendilerini bakire olarak bulacaktır. Bu gerçek, şimdi gelecek âyet-i kerimede ifade edilmektedir:

Vakıa 56:36

Kendileri birer kocakarı iken onları eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık. Âyet metninde yer alan ”ebkâr" kelimesi, bakire anlamına gelir. Bu kelime Arapçada ”bikr" kelimesinin çoğuludur. Kelimenin mastarı bekârettir. er-Râgıb der ki: ”Arapçada 'bukra demek, günün ilk saatleri demektir. Günün bu ilk saatleri diğer anlarından daha önce olduğu için bu kelimeden acele etme manası çıkarılmıştır. Her acelesi olan kimseyi ifade etmek için bu kelimeden türeme ”bekkera" fiili kullanılmıştır. Bekâreti giderilmemiş olan kadına ”bikr" denmesi, böyle olmayan yani dul olan kadına nisbetledir. Çünkü kadınların bakire olanı öncelikle tercih edilir." Bazı âlimlere göre ”onları.... bakireler kıldık" âyet-i kerimesi, bu kadınların dünya kadınları olduğuna işaret etmektedir. Çünkü kadınların dünyada bakire olarak yaratıldıkları malumdur ve onlar cennet hurilerinden daha üstün ve daha güzel olacaklardır. Çünkü dünya kadınları dünyada hurilerin aksine sâlih ameller işlemişlerdir. el-Hasen (radıyallahü anh)'den rivayet olunuyor: ”Âmiroğullarından ihtiyar bir kocakarı, Hazret-i Âişe'nin evinde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a rica eder: 'Ey Allah'ın rasûlü, Yüce Allah'a beni cennete koyması için duâ buyrunuz.' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cevap verir: 'Ey ümmü fidan, cennete kocakarılar giremez: Kocakarı ağlaya ağlaya geri döner. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Ona haber veriniz kendisi o gün ihtiyar kocakarı olmayacaktır,' buyurur.(7) Sonra Rasûlüllah bu âyet-i kerimeyi okur. Âyet metninde yer alan ”urb" kelimesi, ”arub" kelimesinin çoğuludur. Manası kocasına çok düşkün ve onun haklarını en güzel biçimde yerine getiren kadın demektir. Kelimenin türediği kök a'rebe olup açıkladı anlamına gelir. Buna göre arûb, kocasına olan sevgisini ifade eden nazlı ve güzel kadın, demektir. el-Mufredat'da kelime açıklanırken ”imraatun arubetun" ifadesini kullanır ve bunu, hali ve durumu ile iffetini ve kocasına sevgisini ifade eden kadın demektir, diye açıklar. Bazı tefsir kitaplarında bu âyet-i kerime, kelimenin başka bir mastardan türetilmesine muhtemel olması nedeniyle eşlerine düşkün değil de, sözleri ile sevgilerini beyan eden ve yaşıt bakireler kıldık, olarak ifade edilmiştir. Âyet metninde yer alan ”etrâh" kelimesi, ”tirh" kelimesinin çoğuludur. Bunun manası aynı günde doğan ve aynı yaşta olan demektir. Şu halde söz konusu kadınlar, otuz üç yaşında birbirlerine yaşları eşit olarak yaratılacaklardır. Kocaları da kendileri gibi olacaktır. Boyları, babaları Âdem'in boyuna denk olmak üzere altmış arşın olacaktır ve onlar tüysüz, gözleri sürmeli birer genç olarak yaratılacaklardır. En güzelleri ayın on dördündeki güzelliğinde birer ay parçası gibi olurken en sonuncusu da gökyüzündeki parlak yıldız gibi güzel olacaktır. Kocası, kendi yüzünü karısının yüz aynasında, karısı da kendi yüzünü kocasının yüzünde görecektir. Tükürme ve sümkürme gibi şeyler olmayacaktır. Ve bunun dışındaki kötü şeyler kendilerinden uzak olacaktır.

Vakıa 56:37

Kendileri birer kocakarı iken onları eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık. Âyet metninde yer alan ”ebkâr" kelimesi, bakire anlamına gelir. Bu kelime Arapçada ”bikr" kelimesinin çoğuludur. Kelimenin mastarı bekârettir. er-Râgıb der ki: ”Arapçada 'bukra demek, günün ilk saatleri demektir. Günün bu ilk saatleri diğer anlarından daha önce olduğu için bu kelimeden acele etme manası çıkarılmıştır. Her acelesi olan kimseyi ifade etmek için bu kelimeden türeme ”bekkera" fiili kullanılmıştır. Bekâreti giderilmemiş olan kadına ”bikr" denmesi, böyle olmayan yani dul olan kadına nisbetledir. Çünkü kadınların bakire olanı öncelikle tercih edilir." Bazı âlimlere göre ”onları.... bakireler kıldık" âyet-i kerimesi, bu kadınların dünya kadınları olduğuna işaret etmektedir. Çünkü kadınların dünyada bakire olarak yaratıldıkları malumdur ve onlar cennet hurilerinden daha üstün ve daha güzel olacaklardır. Çünkü dünya kadınları dünyada hurilerin aksine sâlih ameller işlemişlerdir. el-Hasen (radıyallahü anh)'den rivayet olunuyor: ”Âmiroğullarından ihtiyar bir kocakarı, Hazret-i Âişe'nin evinde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a rica eder: 'Ey Allah'ın rasûlü, Yüce Allah'a beni cennete koyması için duâ buyrunuz.' Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cevap verir: 'Ey ümmü fidan, cennete kocakarılar giremez: Kocakarı ağlaya ağlaya geri döner. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Ona haber veriniz kendisi o gün ihtiyar kocakarı olmayacaktır,' buyurur.(7) Sonra Rasûlüllah bu âyet-i kerimeyi okur. Âyet metninde yer alan ”urb" kelimesi, ”arub" kelimesinin çoğuludur. Manası kocasına çok düşkün ve onun haklarını en güzel biçimde yerine getiren kadın demektir. Kelimenin türediği kök a'rebe olup açıkladı anlamına gelir. Buna göre arûb, kocasına olan sevgisini ifade eden nazlı ve güzel kadın, demektir. el-Mufredat'da kelime açıklanırken ”imraatun arubetun" ifadesini kullanır ve bunu, hali ve durumu ile iffetini ve kocasına sevgisini ifade eden kadın demektir, diye açıklar. Bazı tefsir kitaplarında bu âyet-i kerime, kelimenin başka bir mastardan türetilmesine muhtemel olması nedeniyle eşlerine düşkün değil de, sözleri ile sevgilerini beyan eden ve yaşıt bakireler kıldık, olarak ifade edilmiştir. Âyet metninde yer alan ”etrâh" kelimesi, ”tirh" kelimesinin çoğuludur. Bunun manası aynı günde doğan ve aynı yaşta olan demektir. Şu halde söz konusu kadınlar, otuz üç yaşında birbirlerine yaşları eşit olarak yaratılacaklardır. Kocaları da kendileri gibi olacaktır. Boyları, babaları Âdem'in boyuna denk olmak üzere altmış arşın olacaktır ve onlar tüysüz, gözleri sürmeli birer genç olarak yaratılacaklardır. En güzelleri ayın on dördündeki güzelliğinde birer ay parçası gibi olurken en sonuncusu da gökyüzündeki parlak yıldız gibi güzel olacaktır. Kocası, kendi yüzünü karısının yüz aynasında, karısı da kendi yüzünü kocasının yüzünde görecektir. Tükürme ve sümkürme gibi şeyler olmayacaktır. Ve bunun dışındaki kötü şeyler kendilerinden uzak olacaktır.

Vakıa 56:38

Biz onları sağdakiler için yarattık.

Vakıa 56:39

Birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir. Yani onlar öncekilerden ve sonrakilerden meydana gelmiş bir ümmettirler. Said b. Cübeyr, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet ediyor: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün bizim yanımıza dışarı çıktı ve dedi ki: ”Geçmiş ümmetler bana gösterildi. Yanında bir kişiyle geçen peygamber, beraberinde iki kişi olarak geçen ve yine beraberinde en çok on kişi kadar bir grupla geçen peygamberler gördüm. Yanında on kişiye varmayacak grup olmayan peygamber ve yanında hiç kimse olmayan peygamberler gördüm. Bu arada bütün ufku kaplamış birçok karartılar gördüm. Bana denildi ki: 'Şöyle ve şöyle bak.' Ben de baktım, bütün ufku kaplamış karaltılar gördüm. Bana denildi ki: 'İşte bunlar, senin ümmetindir ve bunlarla birlikte yetmiş bin kişi sorgusuz sualsiz cennete girecektir'" (8) 8-Hadisi Buhârî, Müslim rivayet etmişlerdir. Tirmizî'nin rivayeti bundan daha uzuncadır. Bu hadisin birçok rivayetleri olup onları Buhârî ve Müslim zikrederler. Bkz. İbnu'l-Esîr, Câmiu'l-Usûl, 7/571.

Vakıa 56:40

Birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir. Yani onlar öncekilerden ve sonrakilerden meydana gelmiş bir ümmettirler. Said b. Cübeyr, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet ediyor: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün bizim yanımıza dışarı çıktı ve dedi ki: ”Geçmiş ümmetler bana gösterildi. Yanında bir kişiyle geçen peygamber, beraberinde iki kişi olarak geçen ve yine beraberinde en çok on kişi kadar bir grupla geçen peygamberler gördüm. Yanında on kişiye varmayacak grup olmayan peygamber ve yanında hiç kimse olmayan peygamberler gördüm. Bu arada bütün ufku kaplamış birçok karartılar gördüm. Bana denildi ki: 'Şöyle ve şöyle bak.' Ben de baktım, bütün ufku kaplamış karaltılar gördüm. Bana denildi ki: 'İşte bunlar, senin ümmetindir ve bunlarla birlikte yetmiş bin kişi sorgusuz sualsiz cennete girecektir'" (8) 8-Hadisi Buhârî, Müslim rivayet etmişlerdir. Tirmizî'nin rivayeti bundan daha uzuncadır. Bu hadisin birçok rivayetleri olup onları Buhârî ve Müslim zikrederler. Bkz. İbnu'l-Esîr, Câmiu'l-Usûl, 7/571.

Vakıa 56:41

Soldakiler... Bu ifade kâfirlerin durumlarını ayrıntısıyla anlatmaya ve ele almaya başlama mahiyetindedir. Bu kimselerin kâfirler olduklarını Yüce Allah'ın: ”Âyetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir. Cezaları, kapıları üzerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir." (Beled: 19, 20) âyetinden anlamaktayız. O soldakiler ne bedbahttırlar. Kıyamet günü onların başlarına gelecek olan kötü şeyleri ve ne kadar sıkıntıya düşeceklerini sen bilmezsin.

Vakıa 56:42

İnsanın içine işleyen ateş rüzgârı ve kaynar su içinde, yani onlar, insanın iliklerine kadar işleyen cehennem ateşinin harareti içindedirler. Bu hararet insanın vücudunu yakar ve ciğerine işler. el-Kâmus'tu der ki: ”Sıcak ve hararetli rüzgâr çoğunlukla gündüzün olur. Harur ise, gece esen hararetli rüzgâr demektir. Bazen gündüz de esebilir. 'Kaynar su' ya gelince bu, harareti ve sıcaklığı son derece fazla olan bir sudur."

Vakıa 56:43

Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar. Âyet metninde geçen ”yahmûm" kelimesi, duman ve her ne olursa olsun kapkara olan şey demektir. Âcizane kanaatimize göre, bu âyet-i kerimede çağımızda yaygın olarak kullanılan sigaranın içilmemesine bir uyarı da mevcuttur. Çünkü sigara içildiğinde onu kullananın tepesine doğru bir duman yükselir ve gölge gibi olur. Üstelik sigaranın daha birçok fesadı ve kötülüğü de vardır. Ancak burası onların sıralanacak olduğu uygun yer değildir. Yüce Allah'tan bu illete tutulmuş olanlara afiyetler dileriz. Çünkü o, salim tabiatlı insanların hoş görmediği, tiksindiği nesnelerdendir. Ve sigara, tefsirlerde bilindiği üzere haramdır.

Vakıa 56:44

Ki öteki gölgeler gibi ne serin, ne de faydalıdır. Yani kendisine sığınan kimseye, cehennemin hararetinden kurtarmak üzere faydalı değildir. Böylece Yüce Allah gölgeden dolayı herhangi bir rahatlığın olmayacağını ifade buyurmuştur. Demek oluyor ki Yüce Allah, o kara dumana gölge ismini vermiş sonra da o gölgenin soğukluk ve serinlik sağlama ve faydalı olma gibi vazifelerinin olmadığını ifade etmiştir. Bu ifade, soldakileri hafife alma ve alay etme manası taşımaktadır ve kendilerinin karşıtlarının cennette elde ettiklerinin aksine serinletici ve faydalı bir gölgeye lâyık olmadıklarını ifade etmektedir.

Vakıa 56:45

Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahate dalmışlardı. Yani onlar kötü azap içinde oldukları anlatılmadan önce, dünyada, çeşit çeşit yiyecekler, içecekler, hoş meskenler ve şerefli makamlar gibi türlü türlü nimetler içinde şehvetlerine dalmışlardı. Şu halde bu nimetlerin tam tersiyle burada azaplanmaları kaçınılmazdır.

Vakıa 56:46

Büyük günah olan şirk üzerinde direnir dururlardı. Âyet metninde yer alan ”hins" kelimesini Araplar şöyle kullanırlar: ”Beleğel-ğulamu el-hinse" yani çocuk buluğ çağına erişti, günahından dolayı sorumlu tutulma vaktine erişti, demektir. Yine bu kelimeden türeme Araplar ”hanese fi yeminini" derler ki bunun manası, yemininde sadık kalmadı ve onu bozdu demektir. Bazı âlimlere göre ”hins" kelimesi, bu âyet-i kerimede yalan anlamına gelir. Çünkü: ”Onlar bütün güçleriyle: 'Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez' diye Allah'a yemin ettiler..." (Nahl: 38) Âyet-i kerimesinin de ifade ettiği gibi şirk koştukları halde Allah'ın adına yemin ediyorlardı. Âcizane kanaatimize göre, Yüce Allah'ın şu ifadesi de buna işaret eder:Yüce Allah buyuruyor: ”Sonra siz ey sapıklar, yalanlayıcılar." (Vakıa: 51) Soldakilerin azabı anlatılırken sağdakilerin sevap sebepleri zikredilmeni iştir. Yani onlar daha önce Allah'a şükrederlerdi ve boyun eğerlerdi, denmemiştir. İşte bir grubun azabının sebebi belirtilirken öbür grubun sevabının sebebinin anlatılmamasının sebebi, bu sevabın Yüce Allah'ın ihsanından kaynaklandığına dikkatleri çekmek ve söz konusu sevabı, hiçbir itaatkârın taatı ve şükredenin şükrünün hak edemeyeceğine bir uyarı, Allah'ın vereceği cezanın ise âdil olduğuna dikkati çekmektir. Çünkü azaba uğrayan, çektiği cezanın sebebini bilmeyecek olursa zulme uğradığını, ortada bir zulüm olduğunu zannedebilir.

Vakıa 56:47

Ve şirkleriyle birlikte son derece azgın ve inatçı olmaları yüzünden diyorlardı ki: 'Biz öldükten, toprak ve kemik haline geldikten sonra yani vücudumuzun et ve deri gibi bir kısım parçalan toprak olurken diğer kemik gibi başka kısımları da çürüyüp un gibi ufalmış hale geldikten sonra mı diriltileceğiz? Âyet metninde müşriklerin sözleri bize aktarılırken ”toprak" kelimesinin ”kemik" kelimesinden önce zikredilmesi bu meseleyi uzak bir ihtimal olarak görmelerini ifade etmekte, asıl unsur olmasından ve toprağın çürümüş vücut parçalarından dönüşerek bu hale gelmesinden dolayıdır. Biz mi diriltileceğiz? Yani biz mi ikinci defa diriltileceğiz? Çünkü onlar öldükten sonra yeniden diriltilmeyi inkâr etmektedirler.

Vakıa 56:48

Önceki atalarımız da mı?' Yani onlar da mı diriltilecekler?

Vakıa 56:49

Onların inkârlarına bir cevap ve hakikati yerli yerine koymak üzere de ki: 'Öncekiler ve aralarında sizler ve babalarınız olmak üzere sonrakiler belli bir günün belli vaktinde toplanacaklardır.' Âyet metninde ilk olarak ”önceki ümmetlerin" zikredilmesi, müşriklere cevapta mübalâğa ifade etmek içindir. Çünkü onların babalarının dirileceğini inkârları, kendi dirilmelerini inkârlarından daha şiddetlidir. Tabii ki bunun yanında ilkin öncekilerin sonra da sonrakilerin zikredilmesi, dünyaya gelmelerindeki tertibe uymak içindir. Onlar öldükten sonra dünyanın ömrünün vakte bağlandığı ve Yüce Allah'ın katında belli ve malum olan belirlenmiş bir günde ki, bu gün, kıyamet günüdür, toplanacaklardır. Âyet metninde geçen ”mîkat" kelimesi, herhangi bir şey için belirlenmiş bir zaman demektir ki, o şey, o zamanda son bulur ya da o belirlenmiş zaman diliminde başlar. Kıyamet günü öyle bir zaman dilimidir ki, dünyanın ömrü, o ana erişir ve o anın ilk parçasında son bulur. Mîkat kelimesi, belirlenmiş ve sınırlanmış vakit demektir. Bu kelime, istiare yoluyla mekân için de kullanılır. Meselâ ”mevâkit el-ihram" denir ki, bunun manası, Mekke'ye girmek isteyen kimsenin ihrama girmeksizin ileriye adım atamayacağı ve geçemeyeceği hudutlar ve sınırlar demektir.

Vakıa 56:50

Onların inkârlarına bir cevap ve hakikati yerli yerine koymak üzere de ki: 'Öncekiler ve aralarında sizler ve babalarınız olmak üzere sonrakiler belli bir günün belli vaktinde toplanacaklardır.' Âyet metninde ilk olarak ”önceki ümmetlerin" zikredilmesi, müşriklere cevapta mübalâğa ifade etmek içindir. Çünkü onların babalarının dirileceğini inkârları, kendi dirilmelerini inkârlarından daha şiddetlidir. Tabii ki bunun yanında ilkin öncekilerin sonra da sonrakilerin zikredilmesi, dünyaya gelmelerindeki tertibe uymak içindir. Onlar öldükten sonra dünyanın ömrünün vakte bağlandığı ve Yüce Allah'ın katında belli ve malum olan belirlenmiş bir günde ki, bu gün, kıyamet günüdür, toplanacaklardır. Âyet metninde geçen ”mîkat" kelimesi, herhangi bir şey için belirlenmiş bir zaman demektir ki, o şey, o zamanda son bulur ya da o belirlenmiş zaman diliminde başlar. Kıyamet günü öyle bir zaman dilimidir ki, dünyanın ömrü, o ana erişir ve o anın ilk parçasında son bulur. Mîkat kelimesi, belirlenmiş ve sınırlanmış vakit demektir. Bu kelime, istiare yoluyla mekân için de kullanılır. Meselâ ”mevâkit el-ihram" denir ki, bunun manası, Mekke'ye girmek isteyen kimsenin ihrama girmeksizin ileriye adım atamayacağı ve geçemeyeceği hudutlar ve sınırlar demektir.

Vakıa 56:51

Sonra siz... Burada hitap Mekkelilere ve onların benzeri olan diğer kimseleredir. Ey haktan ve hidayetten sapıklar, öldükten sonra dirilmeyi yalanlayıcılar!

Vakıa 56:52

Elbette siz öldükten sonra dirilip mahşerde toplanıp cehenneme girdikten sonra bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. Bu ağaç manzarası çirkin, tadı acı, dokunduğu zaman yakan, kokusu çok iğrenç bir ağaçtır. Bu ağaç, Kur'an'da lanetlenen ağaçtır.

Vakıa 56:53

Karınlarınızı açlığın şiddetinden dolayı ya da zorla ondan, söz konusu bu ağaçtan dolduracaksınız. Onların karınlarını bu ağaçtan dolduracaklarını ifade eden âyet-i kerimede azaplarının artacağını ve büyük bir azap göreceklerini ifade niteliği vardır. Yani sizden hiçbiriniz sade yeme ile yetinmeyeceksiniz. Nitekim tıpkı yeminini bozmak için herhangi bir şeyi yiyen kimsenin yetinmediği gibi tam aksine sizler bu ağaçtan karınlarınızı doldurmak üzere zorlanacaksınız yani sizden her biriniz karnını bunlarla dolduracaktır.

Vakıa 56:54

Üstüne de yani zakkum ağacının üstüne de, bir başka ifadeyle, zakkkum ağacını yedikten sonra hiç beklemeksizin size baskın gelen hararetiniz nedeniyle son derece kaynar sudan içeceksiniz.

Vakıa 56:55

Hem de susamış develerin içişi gibi. Bu, daha önceki âyetin tefsiri gibidir. Yani sizin bu içmeniz normal ve âdet haline getirdiğiniz bir içiş olmayacaktır. Tersine tıpkı susamış develer gibi içeceksiniz. Buradaki ”hım" kelimesi, huyâm hastalığına yakalanmış deve demektir. Bu hastalık öyle bir hastalıktır ki istiskâ hastalığına benzer. Bu hastalığa yakalanan hayvan suyu içer içer fakat ölünceye kadar ya da çok şiddetli bir hastalığa tutuluncaya dek suya kanmaz. Âyetin manası buna göre şöyle olur: Yüce Allah kendilerine açlık verir. Ve sonra içlerini bir ateş alevi sarar. İşte bu açlık duygusu ve iç yangısı, kendilerini erimiş maden gibi olan zakkumdan yemeye iter. Zakkumla karılarını doldurduklarında ki bu ağaç son derece kızgın ve acı bir ağaçtır, Yüce Allah kendilerine bir susuzluk verir. Bu susuzluk da onları içlerini paramparça edecek olan kızgın ve kaynar sudan içmeye iter. İşte bu sebeple suyu, susamış develerin içtiği gibi içerler. Bu ifadede de, ne kadar çok azap göreceklerinin beyanı vardır. Yani mana şu demek olur: Ey sapıklar, sizin orada içmeniz, çok pis kokulu ve kaynar suyu içen kimsenin içmesi gibi olacaktır. Böyle bir suyu çok azap verici ve elem verici bulan kimse, onu içmekten kaçınacaktır. O halde sizin oradaki içişiniz bildiğiniz içişin aksine olacaktır. Çünkü sizler orada bu kaynar sudan içmeye mecbur bırakılacaksınız. Tıpkı istiska hastalığına benzer olan huyam hastalığına yakalanıp da içip içip suya kanmayan devenin içmesi gibi.

Vakıa 56:56

İşte din gününde yani ceza gününde onlara ziyafet yani onlara ikram olmak üzere hazırlanmış ziyafet ve yiyecekleri şey budur. Yani yukarıda anlatılan zakkum ve kaynar sudur. İşte bunlar, azap olarak karşılaşacakları ilk şeylerdir. Madem ki ceza günü karşılaşacakları ziyafet budur ve madem ki durum böyledir, ateşe atılıp da orayı yurt edinip orada tam manasıyla yerleştikten sonraki hallerinin ne olacağını artık tahmin edebilirsiniz. Bu ifadede Yüce Allah'ın hiç kapalı olmayan bir alaya alması mevcuttur. Nitekim Yüce Allah: ”...Onlara elem verici bir azabı müjdele." (Tevbe: 34) ifadesinde de aynı şey mevcuttur. Çünkü cehennemde onlara hazırlanacak olan şeyler kendilerine ikram olsun diye değildir.

Vakıa 56:57

Sizi Biz yarattık. İnanmanız gerekmez mi? Yani yaratmayı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden ey kâfirler, inanmaz mısınız? Çünkü ilk başta benzersiz olarak yaratmaya kadir olan, öldükten sonra yeniden yaratmaya da gücü yeter.

Vakıa 56:58

Bana söyleyin öyleyse döktüğünüz meniyi. Yani kadınların rahimlerine çocukların ana unsuru olan döktüğünüz ve attığınız menileri bana söyleyin. Âyet-i kerimede yer alan, ”efereeytum" kelimesi, bana haber verin, söyleyin anlamınadır.

Vakıa 56:59

Onu siz mi yaratıyorsunuz? Yani o meniyi kadınların karınlarında gerek erkek gerekse dişi olarak her organı düzgün, tastamam bir insan biçiminde yaratıp takdir eden siz misiniz? Yoksa herhangi bir şeyin etkisi olmaksızın onu yaratan Biz miyiz?

Vakıa 56:60

Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Yani sizlerin her birinize ölümü taksim eden ve her bir kişinin ölüm vaktini büyük hikmetlere dayanan dilememize uygun olarak belli bir vakit ile sınırlayan Biziz. Onların içinde bir kısmı daha küçük yaşta ölürken, bir kısmı yaşı ilerlemiş ve ihtiyarlamış iken ölür. Ve Biz önüne geçilebilecekerden değiliz. Yani Biz bunu yapmaya kadiriz.

Vakıa 56:61

Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim. Sizleri gidermemizi ve yerinize sizlere benzeyen başka yaratıklar getirmemizi hiçbir kuvvet Bize üstün gelerek önleyemez. Arapçada ”sebaktuhu ala keza" denilir ki manası, ona galib geldim demektir. Yine Arapça da ”galebe fulanun Manen aleş-şey'i" denir ki manası, filanca filan kimseden ona baskın gelerek bir şeyi aldı demektir. Ve sizi benzerini bilemeyeceğiniz bir durumda yani yaratılışta ve biçimde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik.) Hasan-ı Basrî (rahimehullah)'a göre âyetin anası şöyledir: ”Şayet sizler bizim rasûllerimize inanmayacak olursanız sizden öncekileri hayvan şekline çevirdiğimiz gibi, sizleri de domuz ve maymun haline getiririz. Yani Biz, sizlerin yerine benzerlerinizi getirmekten ve sizleri şu biçimlerinizden başka biçimlere sokmaktan âciz değiliz."

Vakıa 56:62

Yemin olsun ilk yaratılışı bildiniz. Bu ilk yaratılıştan maksat, onların nutfeden yani spermden yaratılmaları, ardından kan pıhtısı ve sonra da bir parça et haline gelmeleridir. Bazı âlimlere göre bu ilk yaratılıştan maksat, Hazret-i Âdem'in topraktan yaratılmasıdır. O halde düşünsenize. O halde bütün bunlara gücü yeten kimsenin diğer yaratılışa da kesin biçimde kadir olacağını düşünmez misiniz? Çünkü ikinci yaratılış, yaratma itibariyle daha azdır. Zira gerekli malzeme mevcuttur, bir araya gelecek parçalar hazırdır ve daha önce böyle bir örnek geçmiştir. Bu âyet-i kerime, aynı zamanda meseleleri birbirine kıyas yapmanın yerinde olacağına da delildir. Çünkü Yüce Allah onları, ikinci yaratılışı birinci yaratılışa kıyas etmedikleri için cahillikle vasıflandırmaktadır. Madem ki meseleleri birbirine kıyas etmemek cahilliktir, şu halde kıyas yapmak ilim demektir ve ilim kabilinden olan her şey de yerinde ve geçerlidir.

Vakıa 56:63

Şimdi Bana ektiğinizi yani yere ekmiş olduğunuz taneleri, o taneyi ektiğiniz toprağı sulama ve benzeri yaptığınız çalışmaları haber verin. Âyet metninde geçen ”hars" kelimesi, tohumu toprağa atma ve ekin ekmek için toprağı hazırlamak demektir.

Vakıa 56:64

Onu siz mi bitiriyorsunuz? Yani onu siz mi yerden çıkarıp yavaş yavaş büyüyüp gelişerek son olgunluğuna gelinceye kadar gelişmesini siz mi tamamlıyorsunuz? Yoksa bitiren Biz miyiz? Gerçek şu ki, onu bitiren siz değilsiniz, Biziz. Âyet metninde geçen ”zer"' kelimesi, bitkiyi bitirmek demektir. Bunun gerçek mahiyeti insan fonksiyonuyla değil ilâhî sebeplerle olur. Bu sebeple ekin ekmek işi, onlara nisbet edilirken; ekilen ekini yerden bitirme vasfını Yüce Allah, onlardan alarak kendine nisbet etmiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse: Ekin ekmek onların işidir. Çünkü insanların bunu tercih etmelerinin ekinde bir rolü vardır. Oysa bitirme işi, sırf Yüce Allah'ın fiilidir. Çünkü bir başağı ya da taneyi bitirmede kulun tercihinin ve isteğinin herhangi bir rolü yoktur. Eğer kula ekini bitirme fiili nisbet olunuyorsa bu, kulun ekinin yerden bitirilmesine neden olan çabaları sebebiyledir. Bu âyet-i kerimede, ekinin yerden bitirilmesi nimetine karşı şükretmeleri için nimetin hatırlatılması niteliği de vardır. Sonra âyet-i kerimede şöyle bir hüküm çıkarma da vardır: Ekini yerden bitirmeye gücü yetenin, insanları da yeniden diriltmeye gücü yeter. Nasıl ki tane, topraktan bitip çıkıyorsa ve nasıl ki insanın sperm tohumu ana rahminde bitiyor ve ortaya çıkıyorsa işte insanoğlu da kabirde kuyruk sokumundaki o çekirdek kemikten böylece bitecektir.

Vakıa 56:65

Dileseydik onu yani ekini çerçöp yapardık da. Âyet metninde geçen ”hutam" kelimesi ”heşm" gibi herhangi bir maddenin kırıntısı demektir. Buna göre mana şöyle olur: Biz dileseydik o ekini yerden bitirdikten ve ürünlerini toplamak ve bir araya getirmek üzere tamah ettiğiniz bir hale getirdikten sonra kupkuru çerçöp yapardık. Bu sebeple şöyle geveler dururdunuz: Yani o ekini en güzel haliyle gördükten sonra bunun ardından müşahede edeceğiniz kötü hali nedeniyle şaşardınız, ya da o ekin uğruna yaptığınız çalışmalar ve masraflarınızdan dolayı pişman olurdunuz. Veyahut o ekin sebebiyle işlemiş olduğunuz günahlara pişman olur ve ondan tevbe ederdiniz. Âyet metninde yer alan ”tefekkuh" kelimesi, çeşitli meyveleri atıştırmak anlamınadır. İşte bu fiil, sözleri ağızda geveleme anlamına istiare olarak kullanılmıştır.

Vakıa 56:66

'Biz borç altına girdik. Yani ektiğimiz ekine harcadığımız şeylerden dolayı borç altına girdik, diye geveler dururdunuz. Âyet metninde yer alan ”ğarame" kelimesi, bir insanın zimmetinde ve üzerinde olmayan bir şeyi üstlenmesi demektir. Veya bu âyet şöyle de anlaşılabilir: Bizler rızkımızın helak olması nedeniyle mahvolduk, diye geveler dururdunuz. Ya da işlemiş olduğumuz günahların uğursuzluğu nedeniyle mahvolduk, diye gevelerdiniz.

Vakıa 56:67

Daha doğrusu biz mahrum kaldık,' (derdiniz.) Yani rızkımızdan mahrum kaldık, derdiniz. Ya da bizler nasipsiziz, bizim nasibimiz, bahtımız ve talihimiz olsaydı ekinlerimiz bozulmazdı, diye geveler dururdunuz.

Vakıa 56:68

İçmekte olduğunuz tatlı suya ne dersiniz? Suyun birçok faydaları varken, bu kadar özelliği içinde tatlı olma özelliğinin zikredilmesi ve bu özelliğiyle ifade edilmesi, suya yönelik amaçlar içerisinde en önemli özelliğinin içilme özelliği olmasından dolayıdır.

Vakıa 56:69

Buluttan onu siz mi indirdiniz? Bazı âlimlere göre âyetteki ”buluttan" maksat, suyu tatlı olan beyaz buluttur. Yoksa onu kudretimizle birlikte indiren Biz miyiz?

Vakıa 56:70

Dileseydik onu içilmesi mümkün olmayan derecede tuzlu yapardık. Şükretmez misiniz? Bütün bu anlatılan yiyecek ve içeceklere karşılık onu ihsan eden yaratıcıyı tevhid ederek, emirlerine boyun eğerek şükretmez misiniz? Ya da o suyu tatlı kılmamıza karşılık şükretmez misiniz?

Vakıa 56:71

Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi yani tutuşturduğunuz ve ”zinad"dsin çıkardığınız ateşi. Araplar iki odunu birbirine sürterek ateş elde ederlerdi. Bu odunlardan üstte olana ”zind" altta olana ”zinde" derlerdi.

Vakıa 56:72

Zinadın ana maddesi olan onun ağacını siz mi yarattınız? Bu zinad ağacı, merh ve afar isimli ağaçlardır, nitekim Yâsîn sûresinde sekseninci âyette geçmiştir. Yoksa onu kudretimizle yaratan Biz miyiz?

Vakıa 56:73

Biz onu bir ibret yani zinadın ateşini cehennemin ateşini hatırlatması için yarattık. Şöyle ki, o ateşe yaşama ve hayat sürmenin sebeplerini bağladık ki ona baksınlar ve tehdid edildikleri cehennem ateşini hatırlasınlar. Ya da Biz onu bir öğüt ve nasihat, ayrıca cehennem ateşinden bir numune olarak yarattık. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivayet olunan şu hadis bu mânâyı desteklemektedir: ”Ademoğlunun yakmış olduğu şu ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş parçada bir parçasıdır. ”(9) Bazı âlimlere göre mânâ şu şekildedir: ”Biz onu yeniden diriltme meselesinde açıklama ve öğretmek için yarattık. Çünkü yaş olan bir nesneden ateş çıkarmaktan daha göz kamaştırıcı ve hayret uyandırıcı bir şey yoktur. ” Aynu'l-Meânî isimli eserde denir ki: ”Bu âyet kabir azabını inkâr edenlere karşı bir delildir. Şöyle ki, ağaç içerisinde bulunan ateş, ağacı yakmamaktadır." Ve çöl yolcularına menfaat olarak yarattık. Yani menfaat ve geçimlik olarak çünkü ateş taşımak, insana meşakkat veren bir şeydir. Burada çöl yolcularının özellikle anılması, onların ateşe daha çok muhtaç olmalarından dolayıdır. Çünkü çöl yolcuları yırtıcı hayvanları kaçırmak, soğuktan korunmak, elbiselerini muhafaza etmek, yemeklerini pişirmek için ateşe muhtaçtırlar. Oysa yolcu olmayanlar ya da herhangi bir beldeye misafir olarak konaklayanlar zinaddan yani Arap çakmağından ateş yakmak zorunda kalmazlar.

Vakıa 56:74

O halde ulu Rabbinin adını tesbih et. Her ne kadar inkarcılar inkâr ederse etsin, bunca nimetlere şükretmek için onun ismini zikrederek tesbih et. Ya da onu zikrederek tesbih et. Burada Rabbin zikrinden maksat, Kur'an okumaktır.

Vakıa 56:75

Yemin ederim. Âyet metninde yer alan ”lâ" kelimesi. ”Böylece kitap ehli Allah'ın lütfundan hiçbir şey elde edemeyçeklerini bilsinler..." (Hadîd: 29) âyet-i kerimesinde olduğu gibi manayı pekiştirmek, söze kuvvet vermek için getirilmiştir. Yıldızların yerlerine yani yıldızların düştükleri yerlere ki buralar onların battıkları noktalardır. Yemin için yıldızların battıkları noktaların seçilmesi, onların batmalarında eserlerinin ortadan kalkmış olmasından ve hiç değişmeyen sürekli bir müessirin bulunduğunu göstermesinden dolayıdır. (10) Ya da yıldızların battıkları anın, teheccüd namazı kılanların ve Yüce Allah'a yalvarıp yakaranların bu ibadetlerini yapmak üzere harekete geçtikleri an ve Allah'ın rahmetinin ve hoşnutluğunun üzerlerine inmiş olduğu vakit olması nedeniyledir. Ya da yıldızların yerlerinden maksat, onların yörüngeleri ve gökyüzünde dönerken izledikleri yollar demektir. İşte bunda, Yüce Allah'ın kudretinin eşsiz büyüklüğüne, hikmetinin ifadelerle anlatılamayacak derecede mükemmelliğine delil vardır. 10- Bu âyette uzaydaki ”kara delikler'e işaret edildiği yorumu, günümüz ilim araştırmaları ışığında yapılmaktadır. Geniş bilgi için Bkz. Kur'an'ın Harika Mesajları-1, Dr. Haluk Nurbaki s: 135. (Naşir). Bazı âlimler şöyle demişlerdir: ”Âyet metninde yer alan ”yıldızlar" kelimesinden maksat, Kur'ân'ın yıldızlarıdır. Onların yerlerinden gaye ise, o yıldızların indiği yerlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anhüma) da bu kanaattedir. ”

Vakıa 56:76

Bu, yukarıda zikredilen yemin, bilirseniz, gerçekten büyük bir yemindir. Çünkü yeminde Yüce Allah'ın kudretinin eşsiz büyüklüğüne, hikmetinin mükemmelliğine, rahmetinin bolluğuna ve çokluğuna işaret vardır. Onun rahmetinin gereklerinden birisi de kullarını kitap indirmeksizin başı boş bırakmamaktır.

Vakıa 56:77

Şüphesiz bu değerli bir Kur'an'dır. Âyette geçen ”kerîm" kelimesi, Kur'ân'ın sıfatı olup faydası çok olan bir kitaptır, demektir. Çünkü bu kitap insanların düzgün bir hayat sürmeleri ve öbür dünyada hayatlarının güzellik içinde olması için önemli ilimlerin prensiplerini ve ana ilkelerini kapsamaktadır. Yine bu kitap, güzeldir ve kendi cinsinden diğer kitaplar içinde hoşnut olunmuş kitaptır, ya da bu kitap, Yüce Allah'ın katında değerli bir kitaptır. Bazı âlimler derler ki: ”Bu kitap, kerim bir kitaptır çünkü en yüksek ahlâkı, yüce işleri ve şerefli fiilleri göstermektedir." Bazı âlimler ise şöyle demişlerdir: ”Bu kitap değerli bir kitaptır, çünkü yüce bir yaratıcının katından kerim melekler vasıtasıyla yaratıkların en şereflisine indirilmiştir."

Vakıa 56:78

Korunmuş bir kitaptadır. Yani mukarrabûn olan meleklerin dışında diğer bütün yaratıklara karşı korunmuş bir kitaptadır. Bir başka ifadeyle o meleklerden başka o kitaba hiç kimse bakamaz. Ki bu kitap, Levh-i Mahfuz'dur.

Vakıa 56:79

Ona ancak tam bir biçimde temizlenmiş olanlardan başkası el süremez. Bu ifade, ya yukarıda geçen kitap kelimesinin ikinci bir sıfatını oluşturmaktadır. Bu takdirde ”tam bir biçimde temizlenmiş olanlar"âm maksat cismanî, her türlü bulanıklıklardan ve günah kirlerinden münezzeh olan meleklerdir. Ya da bu, Kur'ân'ın sıfatıdır. Buna göre mana mutlak olarak hadesten temiz olanlar demek olur ki, âyetin manası şekil itibariyle olumsuz olsa bile anlam bakımından yasaklama olur. Buna göre mana şöyle olur: Kur'an'a hades gibi cünüplük, abdestsizlik ve benzeri her türlü pisliklerden temizlenmiş olanlardan başkasının el sürmesi uygun değildir. Fıkıhta şu hüküm yer alır: Hades-i asgar denilen abdestsizlik halinde bulunan kimsenin mushafa el sürmesi caiz değildir. Ancak Mushafa yapışık olmayan deriden ya da benzeri şeylerden yapılmış kendi cildinden ayrı kabı ile tutmak ve dokunmak caizdir. Çünkü Kur'ân'ın kabına dokunmak gerçekte Kur'an'a dokunmak sayılmaz. Sahih olan görüşe göre, Kur'an'a bitişik olan dış kabı yani Kur'an'a şiraze ile ciltlenmiş ve bitiştirilmiş olan kab böyle değildir. Çünkü o mushaftan sayılır. Yani mushafa tabidir. Bu görüş Kur'an'a saygıya en yakın olan görüştür. Kur'an'a elbisenin yeni ile el sürmek mekruh görülmüştür. Çünkü elbisenin yeni onu giyen kimseye tabidir. Dolayısıyla bu o kişi ile Kur'an arasında bir engel teşkil etmez.

Vakıa 56:80

Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bu cümle de Kur'ân'ın bir diğer sıfatıdır. Buna göre mana, Kur'an Yüce Allah'ın katından indirilmiştir, demek olur.

Vakıa 56:81

Şimdi siz ey Mekkeliler bu yüce ve saygı gösterilmeyi gerekli kılan sıfatları belirtilmiş olan sözü mü ki bu söz, Kur'an-ı Kerim'dir. Yüce Allah, Kur'an'ı ”söz" diye nitelemektedir. Çünkü Kuranda işlerin haberleri ve sözleri mevcuttur. Küçümsüyorsunıız? Âyet metninde yer alan bu son kelime, meseleyi idare etmek, hoş tutmak ve ciddiyeti terkedip bir yana bırakmak anlamına gelir. Buna göre âyetin manası, siz bu sözü mü hafife alıyorsunuz ve hakir görüyorsunuz? demek olur. Tıpkı herhangi bir kimsenin tutmuş olduğu bir işte idare-i maslahatçılık yapması gibi ki, böyle bir kişi, tutmuş olduğu işi hafife aldığı için onu hafiften ele alır ve ciddiyetle yapışmaz.

Vakıa 56:82

Rızkınıza karşı (şükrü), yani rızkınızın şükrünü... Burada rızıktan maksat, Kur'an nimetidir. Onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz? Yani size o rızkı verene karşı yalanlamayı şükür yerine mi koyuyorsunuz? Ya da rızkınızın şükrünü, onu yıldızlara nisbet etmek suretiyle Yüce Allah'ın katından geldiğini yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?

Vakıa 56:83

Can boğaza dayandığı zaman... Bu âyette yer alan ”levlâ" kelimesi, onların acizliklerini ortaya koyma amacıyla teşvik için getirilmiş bir kelimedir. ”Hulkûm" kelimesi ise, yemek borusu demektir. Keşfu'l-Esrar'da bunun nefes borusu olduğu, yemek borusunun ise ”bulum" adını taşıdığı zikredilmektedir. Buna göre mana şöyle olur: Nefis, yani ruh ya da her birinizin nefsi ve ruhu hulkuma dayandığı ve çıkmaya yüz tuttuğu zaman.

Vakıa 56:84

O zaman siz yani ey ölmek üzere olan arkadaşının başında bulunan sizler! Arkadaşınızın can çekişmekte iken çektiği sıkıntıya bakar durursunuz. Ve sizler o esnada kendisine acırsınız, kendisini helak olmaktan kurtarmak için ne kadar çok istekte bulunursunuz.

Vakıa 56:85

Biz ona yani can çekişmekte olan kimseye ilim, kudret ve tasarruf bakımından sizden daha yakınız. Çünkü siz onun durumundan ancak çekmiş olduğu sıkıntının izlerinden müşahede edebildiklerinizi bilmektesiniz. Oysa o sıkıntının gerçek mahiyetini nasıl ve niceğiliği sebeplerini bilmeksizin sadece gördüğünüz kadarını bilmektesiniz. Ve o sıkıntının en küçük bir parçasını kaldırmaya gücünüz yetmez. Oysa Biz, onun içinde bulunduğu durumun bütün ayrıntılarını, ilmimizle ve kudretimizle üstlenmekteyiz. Ya da onun ruhunu alacak olan ölüm melekleri ile durumu kontrol etmekteyiz. Ama siz göremezsiniz. Sizler Bizim işlerimizi bilmediğiniz için ona ne yapıldığının gerçek mahiyetni idrak edip bilmezsiniz. Bu âyette yer alan ”la tubsirûne" ifadesi ”basar" kelimesinden değil de ”basiret" kelimesinden türemedir. Yüce Allah'ın ifadesine, tefsir etme bakımından en yakın ifade şudur: Sizler Bizim onu sizlerden daha iyi bildiğimizi anlayamazsınız.

Vakıa 56:86

Madem ki siz ceza görmeyecekmişsiniz... Bu âyetin manası iki türlü anlaşılabilir: Birincisi, madem ki siz rabbi olmayan, mâliki bulunmayan zelil kimseler değilsiniz. Bu durumda fiil, hükümdar halkını yönetti ve kendine boyun eğdirdi, anlamındaki ”dane es-Sultan raiyetehu" cümlesinde olduğu gibi ”dañe" fiilinden türemiş olur. Buna göre âyetin manası, madem ki siz boyun eğen kimseler değilsiniz... şeklinde olur. İkincisi ise, madem ki siz ceza görmeyecekmişsiniz anlamına da gelebilir. Çünkü dîn kelimesi, ceza manasına da gelir.

Vakıa 56:87

İtikadınızda ve inancınızda şayet doğru kimselerseniz, onu geri çevirsenize! Yani o çıkan canı yerine gerisin geri çevirsenize. Ölülerinizin çıkmış olan ruhlarını bedenlerine geri çevirsenize. Bu durumda fiil, geri çevirmek ve döndürmek manasına gelir ki âyetin manası şöyle olur: Şayet sizler. Bizim sizleri yarattığımızı tasdik etmemenizden ortaya çıktığı gibi, herhangi bir rabbe boyun eğen kimseler değilseniz çıkan ruhu boğaza gelip dayandığında gerisin geriye döndürsenize. İşte bunu yapamadığınıza göre biliniz ki, bu mesele, sizden başka birisinin elindedir. İşte o, Yüce Allah'tır. O'na iman ediniz.

Vakıa 56:88

Fakat eğer o, yakın olanlardan ise... Bu ifade ile Yüce Allah, ölüm esnasında kişinin durumunu açıkladıktan sonra ölümden sonraki hâlini anlatmaya başlamaktadır. Yani ölmüş olan kimse mukarrabînden ise, ki onlar, üç sınıf kimsenin en üstün olanlarıdır.

Vakıa 56:89

Ona rahatlık, istirahat vardır. Âyetteki bu kelime, rahmet kelimesi ile de tefsir olunmuştur. Çünkü rahmet, rahmet olunan hayata sebeptir. Güzel bir rızık... Âyet metninde yer alan ”reyhan" kelimesi, güzel bir rızık demektir. Ya da bu kelime, koklanan şey anlamına da gelir. Ebu'l-Âliye der ki: ”Mukarrabînden olan hiçbir kimse, cennet reyhanından bir kısmı getirilip de onu koklamadıkça bu dünyadan ayrılmayacaktır. Reyhanı kokladıktan sonra ruhu alınacaktır." ez-Zeccâc'a göre buradaki reyhandan maksat, cennet halkına selâm demektir. Naîm Cenneti vardır. Yani nimetlere sahip cennet vardır.

Vakıa 56:90

Eğer o sağdakilerden ise... Yüce Allah 10. âyette geçen ”öncekiler"i burada ”mukarrabîn", yani ”yakın olanlar" kelimesiyle ifade etmiştir. Çünkü onların vasıfları yücedir. Sekizinci âyette geçen ”Ashâbu'l-Yemîn'i de burada aynı ifade ile belirtmiştir. Çünkü onlar için daha önce diğer iki zümre hakkında belirtildiği gibi durumlarını ifade eden herhangi bir vasıf ve niteleme geçmiş değildir. Âyet metninde yer alan ” yemîn" kelimesi, nimet ve saadet anlamında istiare yoluyla kullanılmıştır.

Vakıa 56:91

'(Ey sağdaki) sana sağdaki kardeş lerinden selâm olsun.' Ölürken ve ondan sonra onlar sana selâm ediyorlar. Bu selâm ölmekte olan kimseye cennetlik olduğuna dair bir işarettir. Ebu'ssuud, tefsirinde der ki: ”Bu ifade Yüce Allah katından bazılarının bazılarına selâmını haber verme niteliğindedir. ”

Vakıa 56:92

Ama yalanlayıcı sapıklardan ise... Bunlar soldaki kimselerdir. Yüce Allah daha önce onların durumlarını açıklarken: ”Sonra siz ey sapıklar, yalanlayıcılar!" (Vakıa: 51) buyurduğu gibi burada da durumlarını aynı ifade ile belirtmiştir. Yüce Allah bu ifadeyi, kendilerini kötülemek ve uğramış oldukları azabın sebebini vurgulamak için yapmaktadır ki bu sebep, onların öldükten sonra dirilmeyi yalanlamaları, haktan ve hidayetten uzak, sapıklık içinde bulunmalarıdır.

Vakıa 56:93

İşte (ona da) kaynar sudan bir ziyafet vardır. Daha önce ayrıntısı ile açıklandığı gibi zakkumu yedikten sonra bu suyu içecektir.

Vakıa 56:94

Ve cehenneme atılış vardır. Yani cehenneme konuluş vardır. Bazı âlimler derler ki: ”Âyetin manası, cenenmemde ikamet, çeşit çeşit azaplarla sıkıntılar vardır, demek olur." Bazı âlimlere göre ise, bundan maksat, kişinin kabirde görecek olduğu ateşin sıcaklığı ve dumanıdır.

Vakıa 56:95

Şüphesiz bu sûre-i kerimede anlatılan şey, kesin gerçektir. Âlimlerden bazıları derler ki: ”Âyetin manası kesin olan hak demektir. Yani üzerine herhangi bir değişikliğin ve değişmenin gelmeyeceği değişmez kesin gerçektir. ”Yakîn" demek, insanın gönlünün ve kalbinin kani olduğu, içten benimsemiş olduğu ilim ve bilgi demektir. Ki buna ”berdu'l-yakîn" denilir. Berdu'l-Yakîn demek, gönül huzurunun hasıl olduğu yani insanın huzur-u kalb ile benimsediği, şüphesinin ve tereddütlerinin zail olduğu bilgi demektir. Burada maksat, kesin gerçek demektir."

Vakıa 56:96

Öyleyse ey Muhammed, Ulu Rabbinin adını tesbih et. Bu sûre-i kerimenin içinde ayrıntısıyla anlatılan şeylerin gerçek yüzü, Yüce Allah'tan, şanına lâyık olmayan şeylerin tenzih edilmesini gerektirir. Ki bunlar, ona şirk koşmak, hakkı haykıran âyetlerini yalanlamak, gibi şeylerdir. Ebû Osman (kuddise sirruhu) der ki: ”Âyetin son kısmının manası şudur: Senin ümmetine, sünnetine yapışmayı muvaffak kılmamızdan dolayı şükretmek için Rabbinin adını an." Fethu'r-Rahmân'da denir ki: ”Bu ifade kâfirlerin sözlerinden ve dünyaya mahsus diğer işlerden kaçınmayı, âhiret işlerine yönelmeyi, Yüce Allah'a ibadete ve O'na duaya yönelmeyi gerektiren bir ifadedir." Rivayet olunur ki, ”öyleyse ulu Rabbinin adını an," âyet-i kerimesi nazil olduğu zaman Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bu âyeti rükü'unuzda okuyunuz" buyurmuştur. ”Yüce Rabbinin adını tesbih et," (A'lâ: 1) âyet-i kerimesi nazil olduğu zaman Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bu âyeti secdelerinizde okuyun" buyurmuştur. (11) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda rükuunda: ”Sübhane rabbiyel azim: Ulu Rabbimi tesbih ederim", secdesinde ise ”sübhane rabbiyel a'lâ: Yüce Rabbimi tesbih ederim," derdi. 11- Hadisi İmam Ahmed b. Hanbel, Ebıı Davud ve İbn Mâce Ukbe b. Amir el-Cühenî'den rivayet etmişlerdir. Bkz. Muhtasar-u Tefsir-i İbn Kesîr. 3/441. Adı geçen tesbihlerin namazdaki hükmü hakkında müctehid imamlar ihtilâf etmişlerdir. İmam Ahmed der ki: ”Bu tesbihleri okumak vaciptir, bir kimse namazda kasten bunu okumaz ve terk ederse namazı bozulur. Eğer yanılarak söylememişse sehiv secdesi yapar." İmam Ahmed'e göre vacip olanı bu tesbihlerin bir kere söylenmesidir. Mükemmelin en alt sınırı ise üçtür. Ebu Hanife ve İmam Şafii'ye göre söz konusu tesbihleri okumak sünnettir. İmam Malike göre ise vacip ve farz sayılmaması için hiç bırakmadan devamlı okunması mekruhtur. Âyet metninde geçen ”isim" kelimesi, cins manasınadır. Yani maksat, Rabbinin isimlerini an, demek olur. ”Azîm" kelimesi, ise Rabbin sıfatıdır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurur ki: ”Her gece Vakıa Süresi'ni okuyan kimseye asla fakirlik gelmez." (12) Bu hadis sahihtir. Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur: ”Vakıa Sûres i'ni okumaya devam eden kimse asla fakir düşmez." İbn Atiyye der ki: ”Bu sûrede kıyametten söz edilmekte, insanların âhiretteki nasiplerinden ve paylarından haber verilmektedir. Bunu anlamak da başlı başına bir zenginliktir ve bu anlayışın olduğu yerde fakirliğe yer yoktur. Herhangi bir kimse, sûredeki gerçekleri kavrayacak olursa kendisini hazırlama ile meşgul olacaktır. ” İmam el-Gazâlî rahimehullah Minhâcu'l-Âbidîn'de der ki: ”Rızık yönünden sıkıntı ve fakirlik esnasında bu sûrenin okunması meşrudur ve bu konuda Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan ve sahabelerden bizlere haberler gelmiştir. Hatta İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) çocuklarına dünyalık bir şey bırakmadığı için kınanınca şöyle demiştir: 'Onlara Vakıa sûresini bıraktım.'" Hilâl b. Yesar Mesruk'tan rivayet ediyor: ”Öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini bilmek, cennettekilerin ve cehemıemdekilerin haberlerinden haberdar olmak, dünyanın ve âhiretin haberlerini öğrenmek isteyen kimse, Vakıa sûresini okusun." Allah'ın yardımı ve muvaffak kılmasıyla Vakıa Sûresi'nin tefsiri bitti.

Hadid 57:1

HADÎD SURESİ Medine devrinde nazil olmuştur, 29 âyettir. Göklerde ve yerde olanlar Allah'ı tesbih ederler. Tesbih, amel, söz ve inanç yönünden kendisi için münasip olmayan şeylerden Allah'ı tenzih etmektir. Allah, İsrâ sûresinin başında ”sübhane" diyerek mastarla başladı. Çünkü mastar asıldır. Hadîd, Haşr ve Sâf sûrelerinde ”sebbeha" diyerek mazi (geçmiş zaman kipi) ile başlandı. Çünkü mazi, iki zamanın en eskisidir. Cuma ve Teğâbün sûrelerinde ise ”yüsebbihu" diyerek muzarî (şimdiki zaman kipi) ile başladı. Daha sonra A'lâ sûresinde ”sebbih" diyerek emir kipiyle başlar. Böylece bu kelimenin bütün yönlerini kuşatmak ister. Burada Allah, kullarına bütün vakit ve zamanlarda tesbihin devam etmesi gereğini öğretmektedir. Özetle: Mazi ve muzarî kipleri, delâlet ettikleri belirli zaman mefhumundan sıyrılmış ve birbirlerine tercih durumu olmadığı için bütün zamanlarda tesbihin gerekliliğine işaret edilmiştir. Varlıklar, yokluktan varlık âlemine çıktıklarından beri bütün vakitlerde Allah'ı tesbih etmektedirler. Tesbihleri belirli bir vakte has olmamış geçmişte daima tesbih etmişler, gelecekte de durmadan tesbih edeceklerdir. Hadisi şerifte şöyle buyruldu: ”En faziletli söz dörttür. Sübhanellah, elhamdülillah, lâ ilahe illallah, Allahu ekber. Hangisiyle başlasan zarar vermez." (1) 1- Hadisi, Ahmed b. Hanbel Müsned'de rivayet etti. Bkz. Suyûtî, el-Feth. 1/212. Hazret-i Ali'ye ”sübhânellah" tan sorulunca şöyle dedi: ”Bu, Allah'ın kendisi için seçtiği bir kelimedir." "Göklerde ve yerde olanlar"d'an maksat, canlı cansız bütün yaratıklardır. Âyette, akıllılar için kullanılan ”men" edatı yerine akılsızlar için olan ”mâ" lafzıyla gelmesi, çoğunluğa itibarladır. Gerçi âlimlerin çoğu ”mâ" lâfzının akıllılar ve akılsızların hepsini içine aldığı görüşündedirler. Her şeyin tesbih etmesinden maksat, hâl ve kâl, yani tabiî olarak ve dil ile tesbih etmeleridir. Hasan-ı Basrî (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Evlerde sizinle birlikte olanların tesbihi size gizli olmasaydı yerinizde duramazdınız." Anlaşılan odur ki, gökler ve yerdeki bütün zerrelerin ve içlerinde bulunan melek, güneş, ay, yıldızlar, insan, cin, hayvanlar, bitkiler ve cansızların herbirinin haddizatında hayatı, anlayışı, idraki, tesbihi ve hamdi vardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuşlardır: ”...O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız..." (İsrâ:44) O, güçlüdür, hakimdir. Kudret ve saltanatı içinde galiptir. O'na hiçbir şey engel olamaz. Karşı çıkamaz. Lütfü ve takdiriyle hikmet sahibidir. Maslahat ve hikmetin gereği dışında hiçbir şey yapmaz.

Hadid 57:2

Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Göklerde ve yerde ve aralarındaki varlıklar üzerinde, var etme, yok etme ve bilip bilmediğimiz diğer tüm hususlarda tam tasarruf ve yetki Allah'ındır. "Allah'ın mutlak hükümranlığı sonsuz olduğu halde, burada hükümranlık sonlu olan göklere ve yere nasıl nisbet edilir?" dersen, ben fakir de şöyle derim: ”Göklerin ve yerin bir zahiri vardır. Varlık âleminde halihazırda gözüken bu durum sonludur. Çünkü bu, cisim ve şekil kabilindendir. Bir de bunların gözükmeyen, sırları ve gerçekleri elle tutulmayan bâtını (içyüzü) vardır ki, bu durum sonsuzdur. Zira bu, melekût ve manâ âlemindendir. Mülkün (hükümranlığın) Allah'a izafe edilmesi mutlaktır. Mülk ve melekût de bunun içine girer. Gerçekte bunlar sonsuzdur. Bilmez misin ki, zahirde Kur'an âyetleri sayılı olduğu halde, Kur'an-ı Kerim, sırlar, konuşulan konular yönünden sahili olmayan uçsuz bucaksız bir deniz ve hayret uyandıran şaşılacak yönleri tükenmeyen bir kitaptır. Buradaki mülk (hükümranlık) hakiki mülktür. İleride açıklanacağı gibi, insanların mülkü (hükümranlığı) ise mecazidir. Diriltir, öldürür. Bu, hükümranlık hükümlerinin bazılarını açıklayan başlangıç cümlesidir. Yani ölülere, menilere ve yumurtalara can verir. Canlıları öldürür. Diriltmek ve öldürmek, bir şeyi diri ve ölü kılmaktır. Bazen hidâyet ve sapıklık yerine mecazen kullanılır. Nitekim şu âyette bu manada kullanılmıştır: ”Ölü iken diriltip, kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkmayan kimse gibi midir? (En'am:122) O, her şeye kadirdir. Hikmet ve iradesi gereği, öldürme ve diriltme işi de kadir olduğu şeylerdendir. ”Kadir" mübalağa kipi olduğundan, kudreti tam olan manasınadır.

Hadid 57:3

O ilktir. Zat ve sıfatları itibariyle diğer varlıklardan öncedir. Çünkü onların başlangıcı ve yaratıcısıdır. İlk ve önce olmak, zat itibariyle olup zaman yönünden değildir. Çünkü zaman da sonradan olmadır. Sondur. O, mahlûkat son bulduktan sonra da bakîdir. Mahlûkatın son bulması; ya gerçekten veya kendisini devam ettiren şeye bakılmaksızın zatı itibariyledir. Çünkü mümkün olan bütün varlıklar var oluş sebeplerine bakılmazsa yok hükmündedir. Zahirdir. Çokluğun varlığı O'nun açık delillerindendir. Bâtındır. Gerçekten gizlidir. Akıl O'nun mahiyetini idrak etmenin yanına yaklaşamaz. Allah'ı gerçek manada ancak Allah bilir. O, her şeyi bilicidir. Gizli, açık hiçbir şey onun ilminin dışında değildir. ”Alîm" mübalağa kipi olup, Allahü teâlâ 'nın her şeyin gizlisini ve açığını tam olarak bildiğine delâlet eder. Bu âyet hakkında şu şekilde başka yorumlar da vardır: O ilktir, sebepler O'ndan başlar. O sondur, neticeler O'nda son bulur. Yani birbirinden meydana gelen varlıklar zincirine baktığında Cenab-ı Hakkı bu zincirin başlangıcı ve sonu olarak görürsün. Sebepler zinciri O'ndan başlar. Neticeler zinciri O'nda son bulur. Bundan dolayı şöyle söylendi: Geminin düzgün gitmesi konusunda rüzgâra güvenme. Çünkü bu fiillerin birliği hakkında şirk, işlerin içyüzleri hakkında ise cehalettir. Alemin mahiyeti olduğu gibi kendisine görülen kimse bilir ki, rüzgâr da kendiliğinden hareket etmez. Onun ilk hareket ettiriciye varıncaya dek hareket ettiricileri vardır. ”Zahirdir" her şeye galiptir. ”Bâtındır" her şeyin içyüzünü bilir. Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir: ”Rasûlüllah'ın kızı Fâtıma, babasının yanına girip ondan bir hizmetçi istedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: 'Sana bundan daha hayırlısını göstereyim mi? Şöyle duâ edersin: Ey Yedi göğün ve yüce arşın Rabbi Allah'ım! Bizim ve her şeyin Rabbi, Tevrat'ı, incil'i ve Kur'an'ı indiren, taneyi ve çekirdeği yaran, her şeyin idaresi elinde olan! Her şer sahibinin şerrinden sana sığınırım. Sen ilksin. Senden önce hiçbir şey yoktur. Sen sonsun. Senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen zahirsin, senin üstünde hiçbir şey yoktur. Sen bâtınsın (gizlisin), sana gizli hiçbir şey yoktur. Benim borcumu öde ve beni fakirlikten kurtarıp zengin yap." (2) Bu hadiste, ”zâhir'den galip, ”bâtın" dan ise eşyanın içyüzünü bilen manası kastedilmiştir. Yani O, her şeye galip gelir. O'na ise hiçbir şey galip gelemez. 2- Müslim, hadisi şu lâfızlarla rivayet etmiştir; ”Hazret-i Fâtıma, bir hizmetçi istemek üzere Rasûlüllah'a geldi. İşten şikayet etti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Sana hizmetçiden daha hayırlısını göstereyim mi? Otuz üç defa sühhânellah, otuz üç defa elhamdülillah, otuz üç defa Allahu ekber dersin..." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/251. Hadisin pek çok başka rivayetleri de vardır. Fakat bunlar, Hazret-i Fâtıma'nın hizmetçi istediği tarzında değildir. Allah'ın, ”O, evveldir" sıfatının manası hakkında: ”Varlık âleminde hiçbir şey O'nu geçmemiştir," denirse bu konuda: ”O, başkasına muhtaç değildir. O, kendi kendine yeterlidir," diyenlerin görüşleri de aynı olmaktadır. Allah'ın zahir ve bâtın sıfatları için, evvel ve âhir sıfatlarında olduğu gibi birbirinin mukabili iki sıfattır denemez. Denildiki: ”Zahir, bizim açık bilgimize işaret eder. Çünkü yaratılış (fıtrat), insan nereye bakarsa baksın Allah'ın var olduğunu görmeyi gerektirir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ”Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O'dur..." (Zuhruf:84) Bunun için filozoflardan biri şöyle dedi: ”Allah'ı bilmek isteyen kimse, yanında olan şeyi dışarlarda aramak için dolaşan kimseye benzer. Bâtın ise, O'nu gerçek manada bilmeye işarettir." Ayrıca denildi ki: ”O, âyetleriyle zahir, zatıyla bâtın (gizli)dır. O, her şeyi kuşatması ve idrak etmesiyle zahir, tam kavraması açısından bâtındır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ”Gözler O'nu kavrayanım. O ise, bütün gözleri kavrar..." (En'am: 103) Tirmizî şöyle dedi: ”O telif (bir araya getirme) yönünden ilk, teklif (yükümlü kılma) yönünden sondur. İn'ânı (nimet verme) yönünden ilk, itmam (tamamlama) yönünden sondur. İkramda ilk, ilham da sondur." Usûl ehlinden birisi şöyle dedi: ”Bu sıfatlar, başkasına benzemeyi yok etmek için mübalağa tarzında söylenmiştir. Çünkü ilk olan son olmaz, zahir olan bâtın olmaz. O, ilktir. Sondur. Zahirdir, bâtındır demekle, yaratılan ve yapılan hiçbir şeye benzemediğini haber vermiş olmaktadır."

Hadid 57:4

O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'ı istilâ edendir. Kâmil kudreti ve sonsuz hikmetiyle gökleri ve yeri âhiret günlerinden veya dünya günlerinden altı gün içinde yaratmıştır. İbn Atıyye şöyle dedi: ”En doğru olan, dünya günlerinden altı gündür. İlki pazar, sonu cumadır." "İstiva, istilâ manasınadır." (3) Yani Allah, Rahman sıfatıyla bütün varlıkları kuşatmıştır. Çünkü ”istevâ" fiili ”alâ" harfi cerriyle geçişli olduğunda ”istilâ" manasına, ”ilâ" harfi cerriyle geçişli olduğunda ise ”intiha" manasına gelir. Bu, ya bizzat veya idare cihetiyle olur. 3- Bu konuda doğru olan selefin görüşüdür. Allah, arşı üzerinde şanına lâyık şekilde yerleşti. Bu, temsil, tesbih ve ta'til olmaksızın böyledir. Sıfatlarla ilgili bütün âyet've hadisler hakkında da durum aynıdır. Nasıl bildirilmişse biz öylece inanırız. Allah'ı herhangi bir şeye de benzetmeyiz. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Hazine, define, ölü ve tohum gibi şeyleri bildiği gibi, bir yerde kaybolup başka bir yerde kaynayan, yağmur gibi yere giren şeyleri de bilir. ”Vülûc", dar yere (boğaza) girmek demektir. Münasebet adlı eserde dendi ki: ”Vülûc, kapalı bir şeye tamamen girmektir." Allah yerden çıkan altın, gümüş, bakır ve diğer cevherleri, bitkileri, hayvanları, suları ve kıyamet günü çıkacak olan hazineleri ve ölüleri bilir. Gökten inen kitapları, melekleri, kazaları, yıldırımları, yağmur ve karları bilir. Ayrıca oraya çıkan amelleri yazan melekleri, duaları, bahtiyar ruhları, buharları, dumanları da bilir. Yeryüzünde nerede olursanız O sizinle beraberdir. Bu, Allah'ın ilminin insanları tamamen kuşattığına dair bir temsildir. Nereye gitseler O'nun gözetiminden çıkamayacaklarını tasvirdir. Hadisi şerifte şöyle buyruldu: ”Kişinin imanının en üstün derecesi, nerede olursa Allah'ın, kendisiyle beraber olduğunu bilme'sidir. ”(4) 4- Hadisi Taberânî, el-Kebîr'de; Ebû Nuaym, Hilye'de tahric ettiler. İbaresi şöyledir: ”İmanın en üstünü, nerede olursan Allah'ın seninle birlikte olduğunu bilmendir."d-Fetlıu'l-Kebîr, 1/208. Allah, yaptıklarınızı görür. Buna göre size gereken ceza ve mükâfatı verir. Bu, Allah'ın ilminin onların amellerini kuşattığını ifadeden ibarettir. Görmenin, amellerin yaratılmasından sonra olması, bu amellere verilecek cezanın kastedilmiş olması itibariyledir. Bu da ilmin, bilinene tâbi olması açısındındır. Yoksa denildiği gibi, yaratıklar ilme delildir. Yaratıklarla ilmin varlığına delil getirilir. Delil, delil getirilen şeyden öncedir, tarzındaki görüş açısından değildir. Âyette, gafilleri uyarma, uyanıkları gayrete getirme, onları âlemlerin Rabbi Allah'tan korkma ve utanmaya teşvik vardır. Ayrıca amellerinin gözetildiğine, iyi ve kötü oluşlarına göre karşılık göreceklerine dair işaret vardır.

Hadid 57:5

Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. İkinci âyette de geçen bu cümle, te'kid için tekrarlanmış ve şu âyete girizgâh yapılmıştır: Bütün işler ancak O'na döndürülür. Bütün işler ister tek başlarına, isterse toplu olarak sadece ve yalnız Allah'a döndürülürler. Başkasına değil. Öyle ise işlerin Allah katında en güzel ve en düzgünleriyle O'na kavuşmaya hazırlan. Bundan dolayı ilkinde(Hadîd:2) ”Diriltir, öldürür" ifadeleriyle; burada ise âhirette bütün mahlûkâtın ona döndürülüp Allah'ın onları cezalandıracağı veya mükâfatlandıracağı ifadeleriyle birlikte zikredilmişlerdir.

Hadid 57:6

Geceyi gündüze katar ”Hac" katmak demektir. Yani geceyi gündüze katınca gündüz en uzun olduğu on beş saata ulaşır, gece de en kısa olduğu dokuz saate iner. Gündüzü de geceye katar. Mevsimlerin değişmesine, güneşin doğuş ve batış durumlarına göre gece en uzun olduğu on beş saate ulaşır, gündüz de en kısa olduğu dokuz saate iner. Gece ve gündüzün toplamı daima yirmi dört saattir. O, kalplerde olanı bilicidir. Kalplerdeki en gizli sır ve inançları en ince şekilde bilir."Alîm" mübalâğa ifade eder. Cenab-ı Hak burada, açığa çıkardıkları amellerini bildiğini belirttikten sonra, gizledikleri şeylere de vakıf olduğunu belirmektedir.

Hadid 57:7

Allah'a ve Rasûlü'ne îman edin. Size sarf yetkisi verdiği şeylerden harcayın. Rivayete göre bu âyet, Tebük Savaşı hakkında nazil olmuştur. Aynü'l-Meani de şöyle dendi: ”Âyet muhtemelen zekât ve Allah yolunda harcama konusunda nazil olmuştur." Anlam şöyledir: Allah sizi gerçekten bu mallara sahip olmaksızın bu konuda sadece sarf yetkisi vererek kendisine vekil yapmıştır. Ellerindeki mal ve rızıkları bu tarzda ifade etmiştir. İşin gerçeğini ortaya koymak ve onları harcamaya teşvik için böyle söylemiştir. Çünkü bu malların gerçekte Allah'ın olduğunu, kendisininse, Allah'ın gösterdiği yerlere sarfetmek üzere sadece bir vekil bulunduğunu bilen kimse kolay harcar. Âyet şöyle de anlaşılabilir: Allah sizi, ellerindekilerini size miras bırakmak suretiyle önceki milletlere halife yaptı. Onların hallerinden ibret alın, çünkü bu mallar onlardan size intikal etti. Sizden de, sonrakilere intikal edecektir. Öyleyse bu konuda cimrilik etmeyin. Şâir şöyle dedi: Malın hakkında insanların şu sözü sana yeter: Bu mal daha önce filan kimsenindi meğer. Başkasının olup yine başkasına dönecek olan malların mutlaka hayır yolunda harcanması gerekir. Nasıl ki sahibi izin verdiğinde başkasının malını sarfetmek kolaysa, nasıl olsa elden çıkacak olan malın da sarfedilmesi öylece kolay olmalıdır. Sizden, inanıp da emrolundukları şekilde harcayan kimselere büyük mükâfat vardır. Emredildikleri tarzda harcamaları sebebiyle büyük ecir vardır. Fethürrahman adlı eserde şöyle dendi: ”Burada Hazret-i Osman'a işaret vardır. Dünya durdukça âyetin hükmü de devam etmekte ve bu gibi şeylere teşvik etmektedir."

Hadid 57:8

Peygamber sizi, Rabbinize iman etmeye çağırdığı halde niçin Allah'a inanmıyorsunuz? Allah'a iman etmeyişinizin gerçek sebebi nedir? Bu, inanılacak şey kesin olduğu halde, inanmama sebebini inkâr için gelmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sizi imana çağırdığı, deliller ve mucizelerle sizi uyardığı halde iman etmemekteki mazeretiniz nedir? Delilsiz davet bir fayda sağlamaz. Şayet bir kimse delil getirmeyen bir davetçinin çağrısına uymazsa kınama ve azarlanmayı hak etmez. Halbuki O, sizden kesin söz almıştı. ”Mîsak", yemin ve sözle sağlamlaştırman akit, demektir. Mevsîk bundan türeme isimdir. Yani Allah sizden, peygamber sizi imana çağırmadan önce iman edeceğinize dair söz almıştı. Bu söz alma işi, imana götüren dellileri ortaya koymak ve düşünme kabiliyeti vermek tarzındaydı. Bazı âlimlere göre ise bu söz alma, Cenab-ı Hak'kın, insanları küçük karınca gibi zerreler halinde Âdem (aleyhisselâm)'in sulbünden çıkardığı ve: ”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği günde olmuştur. Şayet inanıcı iseniz. Hangi gerekçe ile inanmış olursanız olun. Zira inanma gerekçesinin ötesinde başka gerekçe yoktur. Aynü'l-Meânîdz şöyle dendi: ”Şayet verdiğiniz sözü tasdik edici iseniz." Fethü'rrahman'da ise: ”Şayet başladığınız durumda iseniz?" şeklinde tefsir edildi.

Hadid 57:9

Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Cebrail vasıtasıyla kulu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, emir-nehiy, haram-helâl konusunda apaçık âyetler gönderdi ki: Ey Muhammed ümmeti veya ey kullar! Allah, bu âyetler vasıtasıyla sizi, küfür, şirk, şüphe ve cehalet karanlıklarından iman, tevhid, yakîn ve ilim aydınlığına çıkarır. Doğrusu Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Zira önünüze aklî deliller koyduktan sonra ayrıca da peygamber gönderip, âyetler indirerek sizi iki cihan mutluluğuna erdirmektedir. Bilginlerden birisi şöyle dedi: ”Allah, vahiy nurunu yaymakla çok şefkatli, beşerî nefs karanlığını yok etmekle pek merhametlidir."

Hadid 57:10

Göklerin ve yerin mirası Allah'ın olduğu halde, Allah yolunda niçin sarfetmiyorsunuz? Gösterdiği yerlere sarfetmede siz O'nun vekili olduğunuz halde, gerçekte Allah'ın olan malı, O'nun rızasını kazanmak için sarfetmenize engel nedir? Bazıları, ”Allah yolunda" sözünü ”Allah için" diye tefsir ettiler. Evet bu mallardan size bir şey kalmayacağı, yaratıklar yok olunca her şey Allah'a kalacağı halde, size ne oluyor ki Allah yolunda harcamıyorsunuz? Durum böyle olunca, ilerde karşılığı ele geçecek tarzda bu malları harcamak, elde tutmaktan daha hayırlıdır. Aksi halde zaten bedava ve faydasız şekilde elinizden çıkacaktır. Râğıb şöyle dedi: ”Neticede her şey kendisine döneceği için Allah kendisini vâris olarak niteledi." Ebu'l-Leys de şöyle dedi: ”Âyette miras kelimesi zikredildi. Çünkü Araplar biliyordu ki, kişinin terk ettiği şey miras olur. Allah da onlara, aralarında kullandıkları ifade ile hitap etti." Ey müminler topluluğu! İçinizde fetihten önce harcayan ve savaşan kimseler daha sonra harcayıp savaşanlarla bir değildir. Rivayet edildi ki, sahabeden bir cemaat bol miktarda sadaka verdi. Öyle ki, insanlar onlar hakkında şöyle dediler: ”Bunların sevabı daha önce Allah yolunda harcayan herkesin sevabından daha fazladır." Bunun üzerine, Mekke fethinden önce yapılan harcamaların daha faziletli olduğunu açıklamak üzere bu âyet nazil oldu. Çünkü Mekke fethi, hicret gereğini ortadan kaldırdı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyurdular: ”Mekke fethinden sonra hicret yoktur. Ancak cihad ve niyet vardır." Cumhura göre fetihten maksat, Mekke fethidir. Şa'bî'ye göre ise fetihten maksat Hudeybiye anlaşmasıdır. Fetih sûresinin tefsirinde de geçtiği gibi, bu anlaşma da bir fetihtir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sancağı altında düşmanla savaşanlar da böyledir. Yani fetihten önce infak edip savaşanlarla, fetihten sonra infak edip savaşanlar sevap yönünden bir değildir. Berikilerin derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlarmkinden daha üstündür. Yani fetihten önce infak edip savaşanlar, İslâm'a ilk giren ensâr ve muhacirlerdir. Onların Allah katındaki değerleri daha yücedir. Derecenin yüceliği, sahibinin de yüceliği demektir. ”Derece", rütbe ve tabaka demektir. Çoğulu ”derecât"dır. Şayet derece, basamak manasına kullanılır ise o zaman çoğulu ”derec" gelir. Fetihten öncekilerin üstün olmaları, İslâm'ın izzet, Müslümanların ise güç kazanmalarından önce savaşmış ve mal harcamış olmalarından, yani malla, canla yardıma son derece ihtiyaç duyulan bir sırada bu fedakârlıkları yapmış olmalarındandır. Fetihten sonra fedakârlıkta bulunanlar ise. İslâm'ın güçlenip, insanların akın akın ona girmesinden, malla, canla savaşma ihtiyacının azalmasından sonra bunu yapmışlardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öncekilerin üstünlüğünü şöyle açıklamıştır: ”Sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın tasadduk etse, onların (ilk Müslümanların) infak ettiği bir müd (832 gr.) hatta yarım müd sadaka sevabını alamaz." Kamus'da denildi ki: ”Müd: Bir ölçektir ki, iki veya bir onda üç rıtl, veya normal bir insanın bir avuç dolusu ağırlığıdır. Eli uzatmak (med)tan dolayı bu ölçeğe müd denmiştir." Allah hepsine de en güzel olanı (cenneti) vadetmiştir. İki guruptan her birine sevap yani cennet vadetmiştir. Sadece ilklere değil... Fakat cennetteki dereceler farklıdır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Açığım da gizlisini de bilir ve O'na göre size karşılık verir. Münasebât adlı eserde şöyle dendi: ”Amellerin değeri ancak niyetlere bağlı olduğu için üstünlüğün takdiri de ancak ilimle olur. Allah burada iyi niyete teşvik ve kusurdan sakındırmak için ”yaptıklarınızdan, yani zaman içerisinde yapmakta olduklarınızdan haberdardır" buyurdu. O, her zaman yapmakta olduğunuz şeylerin içini dışını en iyi şekilde bilir ve niyetlere karşılık verir. Kelbî şöyle dedi: ”Bu âyet, Ebû Bekir Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında inmiştir. Burada, Ebû Bekir'in üstünlüğü ve önceliği konusunda açık ve seçik bir işaret vardır. Çünkü o, ilk Müslüman olan kişidir." Rivayet edildiğine göre Ebû Umâme, Amr bin Abese'ye şöyle dedi: ”İlk dört Müslümanlardan birisi olduğunu neye göre söylüyorsun?" Amr şöyle cevap verdi: ”Ben insanları sapıklık üzere görüyor, putları bir şeye değer bulmuyordum. Mekke haberlerinden söz eden bir adamı işitince hayvanıma binip onun yanına vardım. O'na: 'Sen kimsin?' dedim. 'Peygamberim.' dedi. 'Peygamber ne demektir?' diye sordum. Cevaben: 'Allah'ın elçisi demektir,' dedi. 'Peki Allah seni niçin gönderdi?' dediğimde, 'Allah'ı bir tanıyıp, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak, putları kırmak ve akrabalarla ilgilenmek için,' dedi. Ben: 'Bu konuda seninle birlikte kimler var?' dedim. O da: 'Bir hür, bir de köle var,' dedi. Baktım ki yanında Ebû Bekir ve Bilâl var. O zaman ben de İslâm'a girdim ve kendimi dördüncü Müslüman gördüm ”(6) Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayet edildiğine göre, Müslümanlığını ilân eden ilk kimse Hazret-i Ebû Bekir idi. İbn Mes'ûd şöyle dedi: ”Müslümanlıklarını ilk açıklayanlar şunlardır: Hazret-i Peygamber, Ebû Bekir, Ammâr, annesi Sümeyye, Suhayb, Bilâl ve Mikdâd. Hazret-i Ebû Bekir, İslâm için ilk savaşan, nerede ise ölecek derecede darbe yiyinceye dek kâfirlerle zıtlaşan kişidir."

Hadid 57:11

Kim Allah'a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir. ”İkraz", gerçekte bedelini almak üzere bir malı vermektir. Harcamada halisane davranmaktır. Yani en değerli malı ve en faydalı yönü araştırmak ve inalı, Allah için vermektir. Buna göre mana şöyledir: Kim malını, karşılığını Allah'tan umarak Allah yolunda harcarsa, bir nevi Allah'a borç vermiş kimse gibidir. "Karz"dan maksat, sadakadır da denmiştir. Başka bir yorum da şudur: Aslında karz, ”karaza's-sevbe bil mikraz" yani elbiseyi makasla kesti sözünde olduğu gibi kesmek demektir. Daha sonra kişinin, mallarından kesip ayırdığı ve karşılığını iade etmek şartıyla ayn olarak verdiği şeye ”karz" denmiştir. Mana şöyledir: Allah'a kim güzel yani helâl ve temiz bir mal verir? Zira Allah sadece temiz ve helâli kabul eder. Kim Allah'a ödünç verirse Allah ona lütuf olarak kat kat verir. Ayrıca ona değerli bir mükâfat da vardır. Kendisine kat kat verilen bu karşılığa ilâve olarak verilen bu ”değerli mükâfat", bizzat çok güzel ve çok değerlidir. Kat kat olmasa bile yarışmaya değer. Bir de kat kat olunca ne kadar yarışmaya değer olduğunu siz düşünün. Rivayet edildi ki, bu konuda âyet nazil olunca Ebû Dahdah, sahip olduğu bütün malların yarısını Allah yolunda sarf etti. Öyle ki, altıyüz hurma ağacı olan bahçesini bile tasadduk etti. Sonra hanımı Ümmü'd-Dahdâh'a gelip:"Ben Rabbimc biat ettim ve bahçemi tasadduk ettim" deyince o da: ”Çok kârlı bir alış veriş,"dedi. Rasûlüllah da şöyle buyurdu: ”Ebû Dahdah için cennette nice iri salkımlar vardır. ”(7) Âlimlerden birisi şöyle dedi: ”Allah onlardan ödünç istedi. Şayet onlarda kişilik olsaydı, Allah istemeden, değil malı kendilerini bile verirlerdi. Çünkü kul ve sahip olduğu her şey Mevlâsınındır. Bu gölge varlığı feda ederlerse Allah katında hakiki varlığı elde ederler. Böyle yapan kimse için. Allaha doğru yol alması ve onun yüce kapısının eşiğine yönelmesi nisbetinde mükâfat vardır."

Hadid 57:12

Mü'min erkeklerle mü'min kadınları, önlerinden ve sağlarından nurları koşarken gördüğün gün... Onları, kıyamet günü sırat üzerinde iman ve itaat nurları koşarken gödüğün anı hatırla. "Say", koşma ile yürüme arasındaki gidiştir. İyi veya kötü işteki ciddiyeti ifade için de kullanılır. Fakat daha ziyade güzel işler için kullanılır. ”Eymân", organ manasındaki yemin'in çoğuludur. Maksat sağ taraftır. ”Beyne", sa'y'ın zarfıdır. Ebu'l-Leys şöyle dedi: ”Nûr önlerinde, sağlarında ve sollarında olur. Fakat sol zikredilmedi." Fethu'rrahman da şöyle denilmektedir: ”Cenab-ı Hak özellikle 'önlerini' zikretti. Çünkü insanın, ışığa muhtaç olduğu yön, ön taraftır. Sağ tarafı da değer vermek için özellikle zikretti. Ön ve sağın zikredilmesiyle bütün yönler zikredilmiş oldu." Keşfu'l-Esrârâa ise şöyle dendi: ”Cennet yolu sağdadır ve mü'minlerin istikametidir. Cehennem yolu ise soldadır ve cehennemliklerin yoludur. Hadisi şerifte şöyle buyrulmaktadır: ”Ben havzımın (havz-ı kevser) başında iken : 'Bu tarafa gelin,' diye çağırırım. Bir takım insanlar sol tarafa doğru yönelirler ve benden uzaklaşırlar. Ben yine: 'Bu tarafa gelin,' diye çağırırım. Fakat denilir ki: 'Bunlar senden sonra dinde neler icad ettiler sen bilmezsin.' Ben de: 'Helak olsunlar,' derim. 'Bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir' (denilir.) Müslüman erkek ve kadınlarla karşılaşan melekler şöyle derler: ”Bugün müjdelendiğiniz şey cennettir, veya müjdeniz, cennete girmektir." Belirtilen nûr ve müjde, ebedî cennetlerle birliktedir. İşte büyük kurtuluş budur. Bütün istediklerini elde ettikleri için bundan öte bir hedef yoktur.

Hadid 57:13

Münafık erkek ve kadınlar mü'minlere: İnanılması gereken şeylere tam manasıyla inanan mü'minlere: 'Bizi bekleyin, derler. Bu sözü: Kendileri yaya, mü'minler ise şimşek gibi kendilerini cennete uçuran binekler üzerinde onları geçince söylerler. Yahut da mana: ”Bize bakın," demektir. Çünkü mü'minler münafıklara bakarlarsa, yüzleriyle onlara dönmüş olacaklarından münafıklar onların yüzündeki nurla aydınlanmış olacaklardır. Hamza ”Enzırûnâ" şeklinde okudu. O takdirde ”Bize mühlet verin," demek olur. Çünkü münafıkların onlara yetişmeleri için mü'minlerin yavaş gitmeleri bir bakıma mühlet verme demektir. Nurunuzdan faydalanalım', aydınlanalım ve o aydınlık içinde sizinle birlikte yürüyelim dedikleri gün... ”İktibas"; çıra gibi, tutuşturmak maksadıyla büyük ateş kütlesinden bir ateş parçası almak demektir. Râğıb şöyle dedi: ”Kabes: Alınan bir parça alev, iktibas da bu alevi istemek demektir. İstiare yoluyla, ilim ve hidayet isteme manasına da kullanılır." Bazıları da şöyle dedi: ”Nâr ve nûr aynı kökten gelmektedir. Görmeye yardımcı olan yaygın ışık demektir. Ekseriya aynı manaya gelirler. Ancak nâr (ateş), dünyada ihtiyaç duyanlar için, nûr ise hem dünyada hem âhirette herkes için gereklidir. Bundan dolayı ”nûr" için iktibas (ışık talebi) tabiri kullanıldı. ”Nurunuzdan faydalanalım" sözü için: ”Nurunuzdan bir alev ve çerağ alalım," yorumu da yapıldı." Denildi ki: ”Allah amelleri nisbetinde mü'minlere sırattan geçebilecekleri bir nûr, münafıklara da kendilerini aldatmak için bir nûr verir. Şu âyet bunu ifade etmektedir: 'Halbuki Allah onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir.' (Nisa: 142) Onlar aydınlık içinde yürürlerken Allah onlara bir karanlık ve rüzgâr gönderip münafıkların ışıklarını söndürecektir. Şu âyet bunu belirtmektedir: ”...O gün Allah, peygamberi ve iman edip onunla beraber olanları utandırmaz. Onların nurları, önlerinden ve yanlarından koşar da: 'Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla...' derler." (Tahrîm:8) Mü'minler bunu, münafıkların nuru söndürüldüğü gibi kendilerinin nuru da söndürülür korkusuyla söylerler. Kelbî şöyle dedi: ”Münafıklar mü'minlerin nurundan istifade etmek isterler. Fakat edemezler. Mü'minler onları geride bırakınca karanlık içinde kalırlar ve onlara: 'Bizi bekleyin. Nurunuzdan faydalanalım' derler." Onlara: 'Ardınıza dönün de ışık arayın,' denilir. ”Arasât meydanına dönün de ışık isteyin. Zira ışık oradan elde edilir." Veya ”dünyaya dönün de iman ve sâlih amellerle nûr arayın," denilir. Rivayet edildiğine göre, Ebû Ümâme el-Bâhilî şöyle dedi: ”Kullar kıyamet günü sıratın yanında iken onları birden karanlık kaplar. Sonra Allah, nuru kulları arasında taksim eder. Mü'minlere verir de kâfir ve münafıklar mahrum kalırlar. Âmâ, görenin nurundan istifade edemediği gibi, münafık ve kâfir de müminin nurundan faydalanamaz. Bunun üzerine mü'minlere: 'Bizi bekleyin. Nurunuzdan faydalanalım' derler. Mü'minler de şöyle cevap verirler: 'Ardınıza dönün de ışık arayın.' Dönerler fakat bir şey bulamazlar. Çünkü aralarına bir sur çekilmiştir"(9) 9- Bu haberi, İbn Kesîr tefsirinde daha geniş zikretmiş (3/449) ve İbn Ebû Hâtim'in tahric ettiği söylenmiştir. Âyetin anlamı şöyle de olabilir: Eli boş olarak dönün, bizden uzaklasın ve başka nûr arayın. Mü'minler, arkalarında nûr olmadığını bildikleri halde sırf onları hüsrana düşürmek için böyle söylerler. Yahut da onlara hakaret olsun diye arkalarındaki zifiri karanlığı aydınlık olarak ifade ederler. Nihayet onların arasına, kapısının içinde rahmet, dışında azap olan bir sur çekilir. Yani müminlerle münafıklar topluluğu arasına bir sur çekilir. Sur yapma işi, el ve âletlere ihtiyaç duyuğu için ”darp" ifadesi kullanıldı. Nitekim çekiçlerle, kazıklarla vurmayı gerektirdiğinden çadır kurma işine de ”darbu'l-hayme" denildi. ”Sur": Cennet ve cehennem arasındaki duvardır. Şehrin surları demek, şehri kuşatan duvarlar demektir. Bazıları ise şöyle dedi: ”O, cennetliklerle cehennemlikler arasında bir duvardır. Orada A'râf halkı bulunur, cennet ve cehennem halkına bakarlar. Orası ölümün boğazlandığı yerdir. İki taraf halkı da onu görür." Bu surun bir kapısı vardır ki oradan mü'minler girer. Aralarındaki bu sur, ikinci durumda yani cennete girmelerinden sonra olur. Yoksa daha önce olmaz. Kapının veya surun içi, cennet tarafına baktığı için rahmettir. Dışı ise cehennem tarafına baktığından azaptır. Âlimlerden biri şöyle dedi: ”Bu sur, Beyt-i Makdis'in doğu surudur. İçinde mescidi vardır ki o rahmettir. Dış tarafı ise azaptır. Oraya cehennem vadisi denir. Beyt-i Makdis'teki rahmet kapısı olarak adlandırılan kapı hakkında Ka'b şöyle derdi: Burası: Cenab-ı Hak'kın, 'Kapısının içinde rahmet, dışında azap olan bir sur çekilir' buyurduğu kapıdır. Yani cehennem vadisi olarak bilinen yer surun yeridir." İbn Atıyye ise: ”Sur hakkındaki bu görüş doğruluktan uzaktır. Aslında surdan maksat A'râftır," demektedir. Ben fakir ise diyorum ki: İşareti bilen kimse için bu görüş doğruluktan uzak değildir. Rivayete göre Ubâde, Beytü'l-Makdis'in doğudaki sûru üzerine çıktı ve ağladı. Birisi ona: ”Seni ağlatan nedir, ey Ebu'l-velîd?" deyince şu cevabı verdi: ”Rasûlüllah bize burada cehennemi gördüğünü haber verdi." Hadisi şerifte şöyle buyruldu: ”Beyt-i Makdis, mahşer (toplanma) ve menşer (dağılma) yeridir." (10) Cehennem vadisi olarak bilinen yerin bizzat a'râf surunun yeri olması mümkündür. Fakat bu sadece Allah'ın bileceği tarzda olur. Çünkü kıyamet günü yeryüzü başka bir yeryüzü olacaktır. İbadet yerlerinin cennete katılacağı bir gerçektir. Buna göre Mescid-i Aksâ'nın cennetten, dışının cehennemden olması ve aralarında da bir surun bulunması uzak bir görüş değildir. 10- Hadisi, İbn Mâce ve Taberânî rivayet etmiştir. Hadisin tamamı şöyledir: ”Oraya gidin, orada namaz kılın. Zira oradaki bir namaz, başka bir yerdeki bin namaz gibidir ”Bkz Fethu'l-Kebîr, 2/9.

Hadid 57:14

Münafıklar onlara: 'Biz sizinle beraber değil miydik?' diye seslenirler. Sanki, ”Onlar sur çekildikten ve azabı gördükten sonra ne yaparlar?" sorusu soruldu da cevaben şöyle denildi: Münafıklar surun gerisinden mü'minlere: ”Dünyada biz sizinle beraber değil miydik," diye seslenirler. Bununla namaz, oruç, nikâh ve miras gibi aşikâr olan işlerde mü'minlerie beraber olduklarını belirtmek istiyorlardı. Mü'minler de derler ki: 'Evet ama siz kendinizi mahvettiniz. Münafıklık sebebiyle kendinizi mahvu perişan ettiniz. Fitnenin nefse nisbet edilmesi, meyil ve şehvetin nisbet edilmesi manasınadır. ”Şeytan sizi fitneye düşürmesin..." (A'râf:27) âyetinde şeytana nisbet edilmesi ise, vesvesenin nisbet edilmesi anlamındadır. ”Allah buyurdu: 'Senden sonra biz kavmini fitneye düşürdük..:" (Tâhâ:85) âyetinde, fitnenin Allah'a nisbet edilmesi de, yaratmanın O'na nisbet edilmesi manasınadır. Zira sapıklığı yaratmak onlar için bir fitnedir. (Mü'minleri) gözlediniz, yani mü'minlerin felâketini gözlediniz. ”Terabbus" gözlemek, beklemek demektir. Mukâtil şöyle dedi: ”Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i gözlediniz ve: 'O pek yakında ölür, biz de ondan kurtuluruz,' dediniz. Bu kötü bir vasıftır. Çünkü hak ve hayır vasıta ve aracılarının ölümünü istemek en büyük kabahat ve suçlardandır. Haddizatında kendilerinden istifade edilmek, sohbetlerinden yararlanılmak için onların uzun ömürlü olmaları arzu edilmelidir." Şüpheye düştünüz. Din, peygamberlik veya kıyamet günü hakkında şüpheye düştünüz. Ve kuruntular sizi aldattı. ”Emânî" boş şeyler demektir. İslâm'ın durumunun kötüye gitmesini istemek de bu boş şeylerdendir. Aynü'l-Meâni'de şöyle dendi: ”Şeytanın hileleri sizi aldattı." Ebû'l-Leys ise, dünyanın bâtıl şeyleri sizi aldattı, diye tefsir etti. O çok aldatan (şeytan) sizi Allah hakkında bile şaşırttı. Şeytan sizi, kerim olan Allah hakkında: ”O, cömerttir, bağışlayandır, azap etmez" diyerek aldatır. Katâde şöyle dedi: ”Allah, kendilerini cehenneme alıncaya dek şeytanın aldatması altındadırlar." Müfredatta şöyle dendi: ”Şeytan, şehvet, mal ve makam gibi insanı aldatan her şeye ”ğarûr" denir. Burada ise şeytan diye yorumlandı. Zira şeytan, dünya ile aldatanların en kötüsüdür. Dünya aldatır, zarar verir, sonra da geçer gider" denilmiştir. Nihayet Allah'ın emri ölüm gelip çattı.

Hadid 57:15

Bugün sizden ve inkâr edenlerden fidye kabul edilmez. Ey münafıklar! Sizden, azabı defetmek için vereceğiniz herhangi bir fidye kabul edilmez. Fidâ, insanın mal ve can gibi, harcadığı şeylerle musibetten korunması demektir. Yani, sizden ne bir diyet ve ne de yerinize bir başkası kabul edilir. Açıkça ve gizlice kâfir olanlardan da kabul edilmez. Burada insanların üç kısım olduğuna işaret vardır: İçiyle dışıyla hâlis mü'min, dışıyla mü'min içiyle mü'min olmayan münafık, içiyle ve dışıyla kâfir olan., Varacağınız yer ateştir. Dönüş yeriniz orasıdır. Asla başka yere döndürülmezsiniz. Size yaraşan odur. İşlediğiniz geçmiş günahlar sebebiyle bu ateş, efendinin kölesi üzerindeki tasarrufu gibi sizin üzerinizde tasarruf yapıyor. Yahut da, o size en münasiptir. ”Mevlâ", fazla harflerin hazfiyle ”evlâ" kelimesinden türemedir. Gerçek anlam şudur: Bu yer, sizin için, en münâsip yer, denilen yerinizdir. Veya siz, ateşi gerektiren şeylere dünyada nasıl hükmediyor idiyseniz bu ateş de size bugün öyle hükmetmektedir. Cehennem ne kötü dönüş yeridir!

Hadid 57:16

İman edenlerin, Allah'ı anma ve O'ndan inen gerçek sebebiyle kalplerinin huşu içinde olma zamanı daha gelmedi mi? ”Enâ" fiili, bir şeyin vakti geldi, yaklaştı anlamınadır. ”Huşu" ise, boyun eğmek, yumuşamak demektir. Buna göre âyetin manası: Kalplerinin, Allah'ın zikri için yumuşayacağı, onunla tatmin olacağı, gevşeklik göstermeksizin, süratle emirlerine uyup, yasaklarından kaçınacakları vakit henüz gelmedi mi? Âlimlerden birisi şöyle dedi: ”Şayet burada 'zikir'den maksat Kur'an-ı Kerim değilse anlam şöyle olur: 'Allah anıldığı zaman kalplerinin incelip yumuşama vakti gelmedi mi?' Çünkü Allah'ı zikretmek, kalplerin yumuşaması için bir sebeptir. 'O'ndan inen gerçek', Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an için huşu: Tam olarak O'nun emir ve yasaklarına riayet etmek, içindeki hükümleri yerine getirmek için çabalamaktır. Daha önce zikredilen ve bundan sonra da zikredilecek olan Allah yolunda harcama emri de bu Kur'an hükümlerindendir." Rivayete göre: Mü'minler Mekke döneminde daha gayretliydiler. Medine'ye hicret ettiklerinde rızık ve nimetlere kavuştular ve kalbî hassasiyetlerini biraz kaybettiler. Âyet bunun üzerine nazil oldu. İbn Mes'ûd'dan şöyle rivayet edildi: ”Müslüman olmamızla bu âyetle azarlanmamız arasından sadece dört yıl geçmişti." İbn Abbas (radıyallahü anh)'tan da şöyle nakledildi: ”Allah mü'minlerin gönüllerini biraz yavaşlamış buldu da, Kur'an'ın inmeye başlamasından on üç sene sonra onları kınadı." Hasan-ı Basrî (radıyallahü anh) ise şöyle dedi: ”Onlar Kur'an'ı sizden daha az okudukları halde Allah onların kalplerini gerilemiş buldu. Siz Kur'an'ı çok okumanıza rağmen aranızda ortaya çıkan günahlara bir bakın da halinizi görün." Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Maksat, kendilerinden kötü şeyler nakledilen Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmaktan sakmdırmaktır. Onların üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlarla peygamberleri arasında zamanlar, ömürler ve emeller geçti de kendilerine katılık ve duygusuzluk hakim oldu. Tevrat ve İncil'i okuyup dinlediklerinde hasıl olan korku kayboldu. Kalpleri taş gibi hatta daha da katılaştı. ”Kasvet", kalp katılığıdır. Şehvetlere uymakla meydana gelir. Çünkü şehvetle saflık, temizlik bir arada olmaz. Onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Dinlerinin hududundan çıkmış, fazla kasvet ve katılık sebebiyle kitaplarındaki şeyleri tümüyle reddetmişlerdir. Buradan da anlaşılıyor ki, işin başında itaat ve huşu olmazsa sonunda bu hal, yoldan çıkmaya götürmektedir. Rivayet edildiğine göre, İsa (aleyhisselâm) şöyle demiştir: ”Allah'ı zikir dışında fazla söz söylemeyin, aksi halde kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah'tan uzaktır. Kendinizi efendiler yerine koyup kulların günahlarını gözetmek yerine, kullar yerine koyup kendi günahlarınıza bakın. İnsanlar, hastalar ve sağlıklılar olarak iki kısımdır. Sıkıntılı olanlara acıyın, sıhhatten ötürü de Allah'a hamdedin. ”

Hadid 57:17

Bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltiyor. Katılıktan sakındırmak, itaata teşvik etmek için, katı kalpleri, zikir ve Kur'an okumakla diriltme, ölü toprağı yağmurla diriltmeye benzetilmiştir. Akledersiniz diye gerçekten size delilleri açıkladık. İçindekileri düşünüp, gereğince amel eder ve iki cihan saadetine erersiniz diye size bu dellileri açıkladık. Zikredilen bu âyetler de bu delillerdendir.

Hadid 57:18

Doğrusu sadaka veren erkek ve kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere (mükâfatları) kat kat artırılır ve onlara değerli bir mükâfat vardır. Karz-ı Hasen (güzel borç), hoş olan şeyi, sadakaya müstehak olan kimseye iyi niyet ve gönül hoşluğuyla vermektir. Buradan da anlaşıldığı gibi, makbul olan, samimiyetle verilen sadakadır. Âyette tekrar yoktur. Çünkü Allah'a güzel bir ödünç verenler ifadesiyle sadaka veren erkek ve kadınlar ifadesi aynı şey değildir. Sadaka vermek mutlak, ödünç vermek ise ihlâsla mukayyeddir. Hadisi şerifte şöyle buyruldu: ”Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin ve çok tevbe edin. Zira ben cehennemliklerin çoğunu sizden görüyorum. ” (11) Bu hadiste kadınların sadaka vermeye daha muhtaç olduklarına işaret vardır. 11- Bu, Müslim, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî'nin rivayet ettiği uzunca hadisin bir bölümüdür. Bkz. Fethu'l-Kebîr, 3/403. Müslim, Câbir (radıyallahü anh)'in şöyle dediğini rivayet etti: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le birlikte bayram namazı kıldım. Ezansız ve kametsiz olarak hutbeden önce namaza başladı. Sonra Bilâl'e dayanarak doğruldu. Allah'tan korkmayı emretti. O'na itaate teşvik etti. Erkeklere va'zu nasihat ettikten sonra kadınlara da va'zu nasihat etti ve şöyle dedi: 'Sadaka verin. Zira çoğunuz cehennem odunusunuz.' Kadının birisi: 'Neden, Ya Rasûlallah?' deyince, Efendimiz: 'Zira siz çok lanet ediyor ve kocalarınıza nankörlük yapıyorsunuz.' Bunun üzerine zinetlerini, sadaka olarak Bilâl'in sergisi içine koymaya başladılar. Öyle ki, büyük bir miktar toplandı. Rasûlüllah onları fakir Müslümanlara dağıttı." (12) 12- Hadisin aslı Buhârî ve Müslim'dedir. Bu, Müslim'in rivayetinden bir kısmıdır. Sadakanın sevabı onlara kat kat verilir. Ayrıca onlara, memnuniyet ve ilgi duyulan değerli bir mükâfat vardır.

Hadid 57:19

Allah'a ve peygamberlerine inananlar (var ya), onlar Rableri katında sözü-özü doğru olanlar ve şehitlik mertebesine erenlerdir. Onlar, yüce mevki ve mertebe sahibi olmakla meşhur sıddîkler ve şehitler makamındadırlar. Onlar tasdikte öne geçen ve Allah yolunda şehit olanlardır. Fethu'rrahman'da şöyle dendi: ”Sıddîk, çok doğru söyleyen kişinin sıfatıdır. Bunlar bu ümmetten sekiz kişidirler ve zamanlarında İslâm'a ilk girenlerdir: Ebû Bekir, Ali, Zeyd, Osman, Talha, Zübeyr, Sa'd ve Hamza, dokuzuncuları ise Ömer b. Hattab'dır. Her ne kadar Ömer kırkıncı Müslümansa da, malum samimiyeti sebebiyle Allah onu da bunlar arasına kattı." Denildi ki, şehitlerin de üç derecesi vardır: Birincisi: Düşmana karşı savaşırken şehit olan ki, bunun derecesi en yüksektir. İkincisi: Abdestli iken ölen, cuma gün ve gecesinde ölen, doğum yaparken ölen, gurbette ölen, karın ağrısından, taun hastalığından, yıkıntı altında kalmaktan dolayı ölen, yangın ve boğulma sebebiyle ölen kimseler gibi musibet ve belâ sebebiyle ölenler. Üçüncüsü: Bu âyette genel olarak söylenen mü'minler. Büyüklerden biri şöyle dedi: ”Âyetin manası şudur: Onlar, Allah ve peygamberlerinin haber verdiği her şeye inanıp, tasdik etmede ileri giden, Allah'ın birliğine şehadet eden, kıyamet günü ümmetlerin imanla lehinde veya aleyhinde tanıklık eden kimselerdir." Onların ücretleri ve nurları vardır. Kendileri için vadedilen ücret ve nûr vardır. Büyüklerden biri şöyle dedi: ”Ücret, ancak kazanma yoluyla elde edilir. Kazanç dışında Hak teâlâ'nın sana verdiği ise nûr ve hediyedir. Ona ücret denmez. Bundan dolayı: ”Onların ücretleri ve nurları vardır" dendi. Çünkü ücretleri, kazandıkları şeyler; nurları da Allah'ın kendilerine bu kazançtan dolayı hibe ettiğidir. Böylece ücret müstakil olmamakta ikramla bir arada bulunmaktadır. Ücrette hak etme durumu vardır. Önceki bir amelin kula verilen karşılığıdır. Ecir, ancak nurla beraber olduğu zaman tamam olur. Bu, nerede olursa olsun ilâhî yardımın kulla beraber olması için böyledir. Kulun ücretli (ecir) olarak isimlendirilmesi de işaret etmektedir ki, itaat ve kendinden sadır olan fiillerde kulun da bir payı vardır. Ücret de bu paydan dolayıdır. inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemlik olanlardır. Bu kötü sıfatlarla sıfatlanmış olanlar, hiç ayrılmamak üzere cehennemde kalacaklardır. Bu da gösteriyor ki, ebedî cehennemde kalmak sadece kâfirlere hastır. ”Ashâhu'l-cahîm" yani cehennem ehli tabiri bunu ifade etmektedir. Çünkü sohbet (beraberlik) ifadesi, örfe göre devamlılık ifade eder. Küfürden maksat, Allah'ı inkâr etmektir. Bu Allah'a iman etmenin karşıtıdır. ”Âyetleri yalanlamak"tmı murad ise, peygamberlerin ellerindeki ilâhî âyetleri yalanlamaktır. Bu âyetleri yalanlamak, peygamberleri yalanlamak demektir. Bu da imanın ve peygamberleri tasdik etmenin karşıtıdır. Bu âyette onların iki kötü sıfatla sıfatlanması vardır. Onlar ise, inkâr ve yalanlamaktır.

Hadid 57:20

Bilin ki, dünya hayatı... Maksat dünya yurdundaki hayattır. Ölümden önceki her şey ”dünya" dır. Ölümden sonraki her şey de ”âhiret"ûv. Ancak bir oyun, yani boş yere oyuncunun kendini yorduğu gibi, sizin de kendinizi yorduğunuz boş bir amel, oyalanma âhiret amellerinden sizi alıkoyan ve nefislerinizi oyaladığınız değersiz şeyler, bir süs, kendileriyle süslendiğiniz binek ve elbise gibi şeyler, aranızda bir öğünme soy-sop gibi şeylerle çalım satma... ”Fahr", mal ve makam gibi, insanın dışındaki şeylerle öğünme demektir. Müfredatta belirtildiğine göre, her değerli şeye ”fâhir" denir. Ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Yani âlet edevatlarla malları ve çocukları çoğaltmadır. Dendi ki, dünya hayatı çocukların oyunu gibi bir oyun, kadınların süsü gibi bir süs, akranların övünmesi gibi bir övünme, tüccarların biriktirmesi gibi bir biriktirmeden ibarettir. Hazret-i Ali, Ammar'a şöyle dedi: ”Dünya için gam çekme. Çünkü dünya altı şeyden ibarettir: Yenilen, içilen, giyilen, koklanan, binilen, nikâhlanılan şeyler... En değerli yiyeceği baldır. O, bir sinek tükrüğüdür. En değerli içeceği sudur. Onda bütün canlılar ortaktır. En değerli giyeceği ipektir. Onu da bir böcek örer. En değerli kokusu misktir. O da ceylan kanındandır. En değerli bineği attır. Üstünde insanlar öldürülür. En değerli nikâhlı kadındır. O da sidik yolunda bir sidik yoludur." Hadisi şerifte Efendimiz şöyle buyurdu: ”Dünya ile benim ne ilgim var? Dünya ile benim ilgim bir yolcunun haline benzer ki, o yolcu sıcak bir günde bir ağaç gölgesinde gölgelenir. Sonra orasını terkedip yoluna devam eder." (13) 13- Hadisi, Tirmizî, Zühd kitabında 2387 numaralı hadis olarak tahric etmiş ve sahih saymıştır. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/506. Tıpkı bu, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir. ”Gays" ihtiyaç dayulan yağmur demektir. Sular azalıp kuraklık olduğu zaman insanlar onu isterler. Gays, sadece faydalı yağmur için kullanılır. ”Matar" ise genel manada yağmur demektir. Âyette geçen ”küffâr" çiftçiler demektir. Ezherî'nin dediğine göre Araplar çiftçiye kâfir derler. Çünkü tohumunu toprakla örter. Zaten lügatta küfr, örtmek demektir. Kâfire kâfir denmesi, hakkı bâtılla örtmesinden ötürüdür. İnsanları örttüğü için kabre, kefr denir. Araplar bu manada şunu da söylerler: ”Küfür ehli, kubur ehlidir." Geceye de, cisimleri örttüğü için kâfir denir. Yahut da küffârdan maksat Allah'ı inkâr edenlerdir. Çünkü onlar dünya zinetine çok düşkündürler. Mü'min ise hoş bir şey gördüğü zaman, aklı ona değil de onu yaratanın kudretine takılır ve kudretten hoşlanır. Kâfirin aklı ise, güzel gördüğü şeyin ötesine geçemez de o meyil içinde kaybolur gider. Sonra o bitki kurur da, sen onun sapsarı olduğunu görürsün. Yani yer veya gökten gelen bir musibetle parlak ve yeşil iken kuruyup gider. Güzel ve parlak halinden sonra sen onu sararmış görürsün. ”Sararır" demedi de ”sen onun sapsarı olduğunu görürsün" dedi. Çünkü sararmak kurumakla birlikte olur. Buradaki maksat ise, ayrıca sararmış halde görülmesidir. Nihayet çer çöp olur. Çer çöp diye ifâde ettiğimiz ”hutâm" kelimesi ile ilgili olarak Kâmus'da dendi ki: ”Hatm, kırmak demektir. Veya sadece kuru olan şeyler için kullanılan bir kelimedir." Âyet, dünya işlerinin değersizliğini ifade etmektedir. Değersiz olan dünya işleri, kendileriyle istikbaldeki kurtuluşa enlemeyen işlerdir. Bunların hayalî şeyler olduğu temsil yoluyla anlatılmaktadır. Yani bunların gerçeği yoktur. Hazret-i Ali şöyle demiştir: ”İnsanlar uykudadır. Öldükleri vakit uyanırlar." Dünyanın faydası az, elden çıkması çabuktur. Akıllı kimseler onunla yetinmek, huzur bulmak şöyle dursun, ona meyil bile göstermezler. Bu âyette, zikredilen bitkilerle dünyanın geçici ve faydasız haline temsil getirilmiştir. Aslında dünya hayatının süsü, Allah'ın süsüdür. Fakat bu, niyete göre değişir. Bu süs tabiî olarak sevilir. Şer'an yasak olmamasına rağmen insan o süse bizzat meylederse o, dünyanın süsü olur ve bundan dolayı kınanır. Ama Rabbinin emir ve müsadesiyle yönelirse Allah'ın süsü olur ve bu meyilden dolayı övülür. Çünkü Allah'ın emri ve bu emre bağlı her şey önemlidir. Dünya hayatı ise oyun, oyalanma, süs ve övünmedir. İnsanın böyle şeylerle övünmesi, bunların mahiyetini bilmemesinden dolayıdır. İşte bu, kınanma sebebidir. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Dünyaya yönelip de onunla âhireti kazanmayanlar için çetin bir azap vardır. Âyette mağfiret ve rızadan önce azap zikredildi, çünkü azap açıkça belirtilen dünya hallerine dalmanın sonuçlarındandır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Evet orada, dünyadan yüz çevirip dünyayı âhirete hatta sadece Allah'ın rızasını kazanmaya vasita yapanlar için büyük bir mağfiret ve ölçülemiyecek büyüklükte bir rıza vardır. Burada iyi niyetin faziletine ve mubah olan şeyi ibadete dönüştüreceğine işaret vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden ibarettir. Dünya hayatı, cam ve çömlek gibi şeylerden yapılan ve çabucak kırılıp dökülen mallar gibidir, însan önce onlara meyleder. Fakat eline alıp da kullanmak isteyince kırılıp yok olur.

Hadid 57:21

Rabbinizden bir bağışlanmaya, Allah'a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşun. Meydanda rakiplerini geçen yarışçılar gibi, büyük bir mağfirete, tevbe ve sâlih amel gibi mağfiret sebeplerini kazanmaya koşun. Bu mağfiret Allah'ın vadettiği mağfirettir. Yoksa amelin kendisi mağfireti sağlamaz. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), dualarında şöyle derlerdi: ”Allah'ım! Senden mağfiretini sağlayan şeyleri isterim." Yani Allah'ın izniyle, sahibini affettiren şeylere muvaffak kılmanı isterim. Ayrıca genişliği, birbirleriyle bitişik oldukları farzedildiğinde yedi kat gök ve yedi kat yer genişliğinde olan cennete koşun. Cennetin genişliği böyle olursa ya uzunluğu ne kadar olur? Çünkü her şeyin uzunluğu, genişliğinden daha fazladır. Bu cennet, Allah'a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmıştır. Bu da gösteriyor ki, Ehl-i Sünnet'in de dediği gibi cennet, şu anda yaratılmıştır ve mevcuttur. Sadece iman, cennete girebilmek için kâfidir. Çünkü burada iman ile birlikte başka bir şey şart koşulmamışır. Fakat yüksek derecelere ulaşmak, amellerle olmaktadır. Burada bir diğer husus da şudur: Peygamberlerine iman, onların getirdikleri ilâhî kitaplara iman ve bu kitapları gereğine uygun yaşamakla tamam olmaktadır. İşte bu, Allah'ın lütfudur ki, onu dilediğine verir. Yani vaadedilen mağfiret ve cennet Allah'ın lütfudur. Karşılıksız ikramdır. Mutezilenin iddia ettiği gibi zorunlu bir veriş değil, ikram ve ihsan şeklinde bir veriştir. Allah büyük lütuf sahibidir. Bundan dolayı, sonsuz olan böyle bir lütfü dilediğine bahşeder. Bu ifadeden maksat, büyüklerin lütfunun da büyük olduğuna dikkat çekmektir. Ayrıca, cennete ancak Allah'ın lütfuyia girilebileceğine işaret etmektir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Dostum Cebrail yanımdan biraz önce çıktı ve söyle dedi: 'Ey Muhammed! Seni hak üzere gönderen Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın kullarından bir kul, etrafı denizle çevrilmiş bir dağ başında beş yüz sene Allah'a ibadet etti. Allah onun için dağın altından tatlı bir su kaynağı ve her gün meyve veren bir nar ağacı çıkardı. Akşam olunca aşağıya iner abdest alır ve bu narı koparıp yer. Sonra namaza durur ve Rabbinden, secde halinde iken canını almasını isterdi. Ayrıca Allah'ın onu secde halinde iken diriltmesi için cesedine toprak veya başka bir şeyin tesir etmemesini de Allah'tan diledi. Cenab-ı Hak da böyle yaptı. Biz inip çıktığımızda ona uğrar ve onu hep secde halinde buluruz.' Cebrail, devamla şöyle dedi: 'Biz Levh-i Mahfuzdan gördük ki, o zat kıyamet günü diriltilip Cenab-ı Hakk'ın huzuruna getirilecek ve Allahü teâlâ onun için şöyle diyecek: Kulumu rahmetimle cennete koyun. O kul da: Ya Rabbi! Amelimle koyun, deyince Allah da şunu söyleyecek: Benim kuluma olan nimetimle, onun amelini mukayese edin. Ölçerler ve sadece göz nimeti, onun beş yüz senelik ibadetinden fazla gelir. Geri kalan nimetlerin karşılığı olacak ibadet bulunmaz. Bunun üzerine Allahü teâlâ şöyle buyurur: Kulumu cehenneme atın. Cehenneme doğru sürüklenir ve kul: Aman Ya Rabbi! Beni rahmetinle cennete koy, diye bağırır. Cenab-ı Hak da: Onu bana getirin, der. Kul, Allah'ın huzuruna getirilir ve Hak teâlâ ona: Sen yokken seni kim yarattı? diye sorar. Kul da: Ya Rabbi! Sen, der. Cenab-ı Hak: Bu yaratma işi Benim rahmetimle mi, yoksa senin amelinle mi oldu? deyince kul: Elbette Senin rahmetinle, der. Hak teâlâ: Peki sana beş yüz sene ibadet etme gücünü kim verdi? diye sorunca, kul: Sen verdin, Ya Rabbi! der. Cenab-ı Hak: Peki seni denizin ortasındaki dağa indiren, tuzlu sudan tatlı su çıkaran ve senede bir defa meyve verdiği halde her gece meyve veren nar ağacını sana bahşeden kimdir? Benden, secdede iken canını almamı istedin. Bütün bunları kim yaptı? deyince, kul: Sen yaptın Ya Rabbi! dedi. Cenab-ı Hak bunun üzerine şöyle buyurdu: Bütün bunlar rahmetim sayesindedir. Yine rahmetimle seni cennete koyuyorum.',m

Hadid 57:22

Yeryüzünde olan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce o, bir kitapta yazılmış olmasın. "Musibet" atıcılıkta kullanılan bir ifadedir. ”Ok isabet etti" dendiği zaman, hedefe tam olarak vardı, demektir. Sonraları, sıkıntı ve belâ için kullanılır oldu. Yani, karanlık, ekin ve meyvelerdeki âfet gibi yeryüzünde meydana gelen; açlık, düşman tehlikesi, çocuk ölümü, dert ve hastalık gibi kendi başınıza gelen şeylerdir. Nefisleri veya musibetleri yahut da yeryüzünü yaratmadan önce Allah'ın ilminde veya Levh-i Mahfuz'da bütün bunlar yazılı idi. ”el-Ber'ü" yaratmak, ”el-Bâriu"yaratıcı demektir. Rabi' b. Salih el-Eslemî şöyle dedi: ”Said b. Cübeyr'in yanına vardım. Kendisini öldürmek isteyen Haccac'ın yanına getirilmişti. Kavminden bir adam ağlayınca Said:'Niye ağlıyorsun?' dedi. Adam: 'Senin başına gelen şeye ağlıyorum' deyince, Said şöyle seslendi: 'Sakın ağlama, zira bunun olacağı Allah tarafından malumdu. Sen şu âyeti işitmedin mi?: Yeryüzünde olan ve sizin basınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, bir kitapta yazılmış olmasın. (15) 15- Bu haberi, İbnü ebi Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir Rabi' b. Ebû Salih'ten rivayet etmişlerdir. Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/177. Ravza' adındaki eserde şöyle dendi: ”Haccac ölünce rüyada görüldü ve: 'Allah sana ne yaptı?' dendi. O da: 'Öldürdüğüm her kişiye karşılık bir kere, fakat Said b. Cübeyr'e karşılık yetmiş kere beni öldürdü' dedi." Âyet-i kerime işaret etmektedir ki:Yeryüzünde cereyan eden her olay ve kulların yaptığı her iş, daha meydana gelmeden önce detaylı olarak Levh-i Mahfuz'da yazılıdır. Böylece melekler de delil getirsinler ki, olaylar daha vücuda gelmeden Allah onları biliyor, günah işleyeceklerini bildiği halde onları yaratıyor, rızık ve ümit veriyor. Ve yine onlar Allah'ın hilmini anlasınlar, ayrıca da bu günahlardan sakınsınlar ve kendilerini günahlardan koruyup ibadetlere muvaffak kıldığı için O'na şükretsinler. Âyet, olaylar olmadan önce Cenab-ı Hakk'ın onları bildiğine de delâlet etmektedir. Aksi hade Levh-i Mahfuz'da yazması mümkün olmazdı. Doğrusu bu, Allah'a kolaydır. Her ne kadar çokluklarına rağmen bunları bir kitapta yazmak kullara zor ise de Allah, zaman ve hazırlığa muhtaç olmadığı için O'na kolaydır.

Hadid 57:23

Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayınız. ”Esâ", ”alime" babından olup, üzülme manasınadır. Yani bolluk, mal, sıhhat ve afiyet gibi dünya nimetlerinin elinizden çıkmasına üzülmeyesiniz ve verdiğimiz bu nimetlerle de şımarmayasımz diye bunları bir kitapta tesbit edip yazdığımızı size haber verdik. Çünkü bir kimse, her nimet ve musibetin kader neticesi olduğunu bilirse kaybettiğine fazla üzülmez, elde ettiğine de fazla sevinmez. Çünkü Allah bunların pek yakında yok olmasını da takdir edebilir. Hikmet sahibi kişilerden birine şöyle denildi: ”Ey bilge kişi! Nasıl oluyor ki, kaybettiğine üzülmüyor, elde ettiğine sevinmiyorsun?" O da şöyle cevap verdi: ”Elden çıkan, düşünmekle geri gelmez. Elde edilen de sevinmekle devam etmez. Üzüntü gideni geri getirmez, sevinç de yok olanı yaklaştırmaz." İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Yaktığını yakan ve bıraktığını bırakan bir ateşe dokunmam, olmayan bir iş için 'keşke olsaydı' dememden daha sevimli gelir bana.", Ayetten maksat, Allah'ın emrine teslim olmayı engelleyen üzüntüyü ve böbürlenmeye götüren sevinci ortadan kaldırmaktır. Zaten peşinden hemen şöyle buyurmuştur: Çünkü Allah, kendini beğenip, böbürlenen kimseleri sevmez. Çünkü dünyalıklarla sevinen ve onlara değer veren, mutlaka onlarla övünür ve çalım satar. ”Muhtâl", kibirli, kendini beğenmiş demektir. ”Huyalâ"dan gelmektedir. O da, kendinde insanların dikkatini çeken bir faziletin varlığını hayal etmekten doğan kibirlenmedir. Ata binen herkes mutlaka kibirlenir, dendiği için ”hayl" yani at lâfzı da buradan gelmedir. Bahru'l-Ulûm'da şöyle dendi: ”Muhtâl, gurur, kibir sahibi demektir. Tahsis edilmiş umumi lâfızlardandır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şu hadisi buna delildir: ”Allah'ın sevdiği ve buğzettiği kibir vardır. Sevdiği kibir, sadaka verirken duyduğu sevinç ve düşmanla karşılaşırken hissettiği güvendir. Buğzettiği kibir ise, günah ve azgınlıktaki pervasızlıktır." (16) 16- Hadisi Ebû Davud, cihad bölümünde; Nesâî, zekât bölümünde; Ahmed b. Hanbel ise Müsned'inde (5/62) zikretmiştir. Buna göre âyetin manası: Allah, dünyalık sebebiyle büyüklenen, insanlara çalım satan kimseleri sevmez. Âyet, insanların, sevinçli ve üzüntülü hallerde dengeli hareket etmesi gereğine işaret etmektedir. Şayet mutlaka sevinecekse, şımararak değil, Allah'ın ikramına şükür olarak sevinsin. Eğer mutlaka üzülecekse, şikâyet ederek değil, Allah'ın kazasına sabrederek üzülsün. Kuteybe b. Said şöyle dedi: ”Arap kabilelerinden birine vardım. Bir de baktım ki, ortalık sayısız deve ölüleriyle dolu. Tepe üzerinde yün eğiren bir adam gördüm ve vaziyeti sordum. Dedi ki: 'Bu develerin hepsi benimdi, fakat onları bana veren şimdi geri aldı,' dedi ve şu dörtlüğü söyledi: Hayır, Yemin olsun ben O'nun kullarından bir kulum sadece. Kişi hayatta sıkıntı ve dertlerin hedefidir böylece, Develerimin, ağıllarında olması beni sevindirmez elbette, Farketmezdi elbet, başıma gelen bu kaza gelmese de. Hikâye edildiğine göre, Süleyman (aleyhisselâm) zamanında bir kuş vardı. Güzel bir şekle ve sese sahipti. Birisi kuşu bin dirheme satın aldı. Başka bir kuş gelip onun kafesi üzerinde bağırdı ve uçtu. Kafesteki kuş ise hiç ses çıkarmadı. Sahibi, kuşun sessizliğini Süleyman (aleyhisselâm)'a şikâyette bulundu. Süleyman (aleyhisselâm), kuşu getirmesini istedi. O da getirdi. Süleyman (aleyhisselâm) kuşa dedi ki: ”Sahibinin senin üzerinde hakkı vardır. Seni çok pahalıya aldı, niçin sustun?" Kuş da şöyle cevap verdi: ”Ey Allah'ın peygamberi! Sahibime söyle, kalbi benden soğuşun. Ben kafeste oldukça asla ötmeyeceğim." Süleyman (aleyhisselâm) sordu: ”Niçin?" Kuş, cevap verdi: ”Benim feryadım vatan ve çoluk-çocuk hasretindendi. Fakat bu gelen kuş bana dedi ki: Bu adam seni sesin güzel olduğu için hapsediyor. Sus ki kurtulasın." Süleyman (aleyhisselâm) kuşun söylediklerini sahibine aktardı. Bunun üzerine adam: ”Ey Allah'ın peygamberi! Bu kuşu salıver. Ben onu sesi için seviyordum" dedi. Süleyman (aleyhisselâm), o adama bin dirhem verdi ve kuşu salıverdi. Kuş uçtu ve şöyle seslendi: ”Beni güzelce yaratan, havada uçuran, sonra kafese koyan Allah'ı tesbih ederim." Süleyman (aleyhisselâm) şunu ilave etti: ”Kuş feryatta iken kafesten kurtulmadı. Ne zaman ki sabretti, işte o zaman kurtuldu. Bu sayede de adam ona gönül vermekten kurtuldu." Burada nefsanî sıfatlardan uzaklaşmaya işaret vardır. Kul, nefs anî sıfatları yok edince sıkıntıdan kurtulur. Sükûnet âlemine ve kader sırrını bilmeye ulaşır.

Hadid 57:24

Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Onlar, mallarını tutarlar ve Allah'ın hakkı olan sadakaları ondan ayırıp vermezler. ”Cimrilik", verilmesi gerekeni vermeksizin, kazancı saklamak demektir. ” Cimrilik iki kısımdır: Birincisi, kendi mallarında cimrilik; diğeri ise, başkalarının mallarında cimrilik... Bu en ziyade olan cimriliktir. Zaten Müfredat'ta da belirtildiği gibi: ”Onlar cimrilik edip başkalarına da cimriliği emrederler." âyeti bunu ifâde ediyor. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Seleme oğulları'na: ”Efendiniz kim?" deyince onlar da: ”Cedd b. Kays'tır. Biz onu cimri görüyoruz" dediler. Rasûlüllah da: ”Cimrilikten daha beter bir hastalık var mıdır? Sizin efendiniz, cömert olan beyaz Amr b. Cemuh'tur," buyurdu. Diğer bir hadiste de şöyle buyurdular: ”Kokusu beş yüz senelik mesafeden duyulşa bile şu dört kişi cennetin kokusunu duyamazlar. Cimri, koğucu, alkolik ve ana-babaya âsi kimse. ” Kim yüz çevirirse, şüphesiz ki Allah müstağnidir, hainde lâyıktır. Yani kim harcamaktan geri durursa, Allah onun harcamasına muhtaç değildir. Zaten Allah bizzat övülmeye lâyıktır. Şükretmemek ona zarar vermediği gibi, nimetlerinden bir şeyle ona yönelmek de fayda vermez. Burada bir tehdit ve mal harcamanın, harcayan kişinin menfaatine olduğuna işaret vardır. Ayrıca, kim Allah'a yönelmeyip, o yolda harcamaktan geri durursa bilsin ki, Allah zatı itibariyle onun yönelmesine muhtaç olmadığı gibi, sıfatları itibariyle de zaten övülmeye lâyıktır. Kulun ona yönelmesi veya ondan yüz çevirmesi Allah'a fayda sağlamaz, zarar vermez. Zira zarar ve fayda vermek, başkasının değil sadece Allah'ın elindedir.

Hadid 57:25

Yemin olsun ki, peygamberlerimizi açık belgelerle gönderdik. Peygamberleri. Ebu'ssuud'un tefsirinde de belirttiği gibi, kendilerini en doğru yola yönlendirmeleri için ümmetlere gönderdik. Yani apaçık mucizelerle gönderdik. Ve insanlar adaleti yerine getirsinler diye beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Gerçeği açıklamak, işin doğrusunu ayırdetmek için bütün kitapları indirdik. Bunu pratik ve teorik gücü tamamlamak için böyle yaptık. Kitaplarla birlikte inmek meleklerin, kitapları insanlara indirmek (tebliğ) peygamberlerin işidir. ”Mizan"dan gaye, insanların alış-verişlerinde kullandıkları ölçüdür. Kimse kimseye haksızlık yapmasın, alırken ve verirken aralarında adaleti gözetsinler diye bunları indirdik. Mizanı (ölçü-tartı âleti) insanlar yapar. Gökten inme değildir. İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir: ”Üç şey Adem (aleyhisselâm)'le birlikte inmişin Haceru'l-Esved ki, indiğinde kardan daha beyazdı. Mûsa'nın asası ki cennetteki mersin ağacındandı. Boyu on arşın idi. Bir de demir." Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Hasan-ı Basrî'ye göre, demiri indirmekten maksat, yaratmaktır. Nitekim şu âyette de aynı şey söz konusudur: ”Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi." (Zümer:6) Yani yaratıp meydana getirdi. Diğer yandan Allah'ın hükümleri, takdir ve emirleri gökten iner. Bir başka âlim dedi ki: ”Biz demiri madenlerden çıkardık. Çünkü adalet ancak idare ve otorite ile sağlanır. Otorite, vasıtalara ihtiyaç duyar, âletler de demire muhtaçtır. Demirin aslı sudur. O da gökten iner. Demirdeki büyük kuvvetten maksat, kendisiyle savaşılmasıdır. Yahut da kuvvetten gaye harp silâhlarıdır. Çünkü harp âletleri ancak demirden yapılır. Demirde insanlar için başka faydalar da vardır: Bıçak, balta, saban, iğne vs. Her sanat ya demirdendir veya demirden bir âletle yapılır." Bu, Allah'ın, dinine ve peygamberlerine görmeksizin yardım edenleri meydana çıkarması içindir. Yani bu, Allah'ın, düşmanlarıyla savaşta kılıç, ok ve diğer silâhları kullanmak suretiyle dinine ve peygamberlerine yardım edenleri ortaya çıkarması içindir. İbn Abba s'a göre; ”görmeksizin ”den maksat, Allah'ı görmeden onun dinine yardım etmeleridir. Çünkü itaat edilen şeyi görmeksizin itaat etmekle, ancak sevap ve övgü kazanılır. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür. Helak etmek istediğini helak etme kuvvetine mâliktir. Başkasının yardımına ihtiyaç duymayacak derecede güçlüdür. Onlara cihadı emretmesi, ondan faydalanmaları ve sevaba nail olmaları içindir. ”Kuvvet", bünyenin sağlam, dayanıklı ve sert olmasıdır. Zaafın zıddıdır. Allah için kuvvet, kudret manasınadır. O da canlının, iradesiyle bir şeyi yapma veya yapmama imkânı bulduğu sıfatıdır, ”izzet" ise her şeye galip geline demektir. Zerrûkî (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Kavi (kuvvetli) demek, fiillerinde, sıfatlarında ve zatında zaaf gelmeyen, yorgunluk ve gevşeme göstermeyen, yapma ve yıkmada acizlik ve kusur tanımayan demektir."

Hadid 57:26

Yemin olsun ki Biz, Nuh'u ve İbrahimi gönderdik. Biz Nuh'u, Kabil'in çocukları olan kavmine peygamber olarak gönderdik. O ikinci ata durumundadır. İbrahim'i de kendi kavmi olan Nemruda ve beraberindekilere peygamber yolladık. Cenab-ı Hak'kın özellikle bu iki peygamberi zikretmesi, onları yüceltmek içindir. Zira bu peygamber ilk peygamberlerdendir ve diğer peygamberlerin babaları durumundadırlar. Bütün insanlık Nuh'un oğullarındandır. Araplar ve İbraniler (Yahudiler) İbrahim'in çocuklarındandır. Peygamberliği de kitabı da onların soyuna verdik. Nesillerinden bir kısmına peygamberlik verdik ve onlara kitaplar vafiyettik. Hûd, Sâlih, Mûsa, Hârûn, Dâvud ve diğerleri gibi... Hiç bir peygamber ve kitap yoktur ki, Nuh ve İbrahim'e en kuvvetli vasıtalarla bağlı olmasın. Onlardan kimi doğru yoldadır. Bu iki koldan gelen nesillerden veya kendilerine peygamber gönderilenlerden -ki gönderme ve gönderilenler kelimeleri bunu ifade etmektedir- kimi hak yola yönelmiştir. Birçoğu da yoldan çıkmıştır. Doğru yoklan çıkıp mutlak bir sapıklığa düşmüşlerdir.

Hadid 57:27

Sonra onların izinden peşpeşe peygamberlerimizi gönderdik. Onlardan yani Nuh, İbrahim ve onların gönderildiği ümmetlerden sonra veya Nuh ve İbrahim'le aynı zamanda bulunan peygamberlerden sonra peş peşe peygamberlerimizi gönderdik. "Onların izinden" ifadesindeki onlar zamiri, zürriyete gitmez. Çünkü peygamberler de zürriyyettendir. Yani onlardan sonra birer birer peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından yolladık. Yani İsa'ya dek peygamberleri peşpeşe yolladık. İsa'yı da onlardan sonra gönderdik. İsrail oğullarının ilk peygamberi Mûsa, son peygamberi ise İsa'dır. Ve ona incil'i verdik. Toptan indirdik. Kendisine uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet koyduk. Havarî ve beraberinde İsâ dinine girenlerin gönüllerine yumuşaklık ve şefkat koyduk. Nasıl ki Ashab-ı Kiram son derece metin ve sert olmasına rağmen mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetli ise, İsa'ya uyanların gönüllerine de öylece incelik ve şefkat koyduk. Denildiğine göre: ”Kendilerine İncil'de, eziyet hususunda insanlarla didişmekten onlara karşılık vermekten yüz çevirmeleri ve affetmeleri emredildi. Ayrıca onlara: 'Sağ yanağına tokat vurana sol yanağını da çevir. Ceketini soyana gömleğini de ver,' denildi. Onlar da öldürme ve yaralama suçu için kısas cezası yoktu. Bu emirlere tâbi olurlar, Allah'a itaat ederlerdi. Kendi aralarında Şefkat ve muhabbet üzere yaşarlardı. Yahudiler katılıkla tanımlandıkları halde bunlar rahmetle tanımlandılar." Uydurdukları ruhbanlığa gelince... İsa'nın taraftarları oldukları halde, ruhbanlık icadedip ona göre yaşamaya kendilerini zorladılar. Yani onların gönüllerine şefkat, merhamet, bir de kendilerinin icadettiği ruhbanlığı koyduk. "Ruhbanlık", iftar etmeden oruca devam etmek, rahip elbisesi giymek, et yememek, yiyecek, içecek ve evlenmeden uzak durmak, kiliselerde ibadet etmek gibi, kullukta aşırılık demektir. Bu ruhbanlığı icad etmelerindeki sebep şuydu: Zalimler, İsa'nın göğe çekilmesinden sonra mü'minlere hakim oldular. Onlarla üç defa savaştılar. Pek azı hariç hepsi öldürüldüler. Kalanlar da dinlerinde fitneye düşmemek için dağ başlarında ruhbanca yaşamayı tercih ettiler. Bunu, dinleri uğruna kaçarak, kendilerini ibadete vermek ve İsa'nın, geleceğini müjdelediği peygamberi beklemek için yaptılar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ”...Benden sonra gelecek olan Ahmet adında bir peygamberi müjdeleyen kimse olarak geldim... ” (Saff:6) Rivayete göre, Cenab-ı Hak Firavun ve askerlerini suda boğduktan sonra, iman eden sihirbazlar, Mısır'daki mal ve ailelerine dönmek için Hazret-i Mûsa'dan izin istediler. O da izin verdi ve onlara duâ etti. Onlar da dağ başlarında ibadete çekildiler. İlk ruhbanlık yapanlar bunlardı. Onlardan bir grup, vefat edinceye dek Hazret-i Mûsa ile birlikte kaldılar. Onlardan sonra ruhbanlık, Hazret-i İsa'nın ashabı tekrar ortaya çıkıncaya kadar kaybolmuştu. Onu Biz yazmadık. Biz onlara ne peygamberlerinin diliyle ne de kitaplarında böyle bir ruhbanlığı farz kıldık. Fakat kendileri bunu Allah'ın rızasını kazanmak için icadettiler. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Ruhbanlığı Allah'ın rızasını istemek için icadettiler. Fakat hiçbirisi gereği gibi riayet etmediler, verdikleri sözün icabına uymadılar. Ruhbanlığın, kendilerini Allah'a yaklaştıran bir ibadet olduğunu iddia ettiler. Bu konuda Hazret-i Peygamber'e nisbetle şöyle bir söz varid olmuştur: ”Bana iman edip beni tasdik eden ruhbanlığın hakkını vermiştir. Bana iman etmeyenler ise helak olmuşlardır." (18) 18- Hadisi bu lâfızlarla hiçbir yerde bulamadım. Ebû Ya'lâ Hazret-i Enes'ten rivayet ettiğine göre, Rasûlüllah şöyle buyurdular: ”Kendinizi zora koşmayın. Sonra daha zorluk altına sokulursunuz. Bir kavim kendilerini zora koştu. İşleri daha da sorlaştı. İşte kilise ve havralar onlardan geri kalanlar."“Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık." ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/178. Mukâtil b. Süleyman şunu söyledi: ”Hazret-i İsa'nın ashabı, Hazret-i İsa'dan sonra güçsüz kaldılar ve mağaralara çekildiler. Fakat sabredemediler. Domuz eti yeyip, şarap içtiler. Fasıkların arasına karıştılar." Münâsebât adlı kitapta şöyle dendi: ”Hazret-i İsa'nın ashabından sonra gelen önderler, yüklendikleri şeyleri tam olarak yerine getirmediler. Kusurlu davrandılar, üstelik dinlerinden vazgeçip kırallarının dinine girdiler. Hazret-i İsa'nın dini üzere pek az kimse kaldı. Adağın, Allah'a verilen bir söz olması ve bozmanın helâl olmaması itibariyle Allah onları kınadı. Özellikle de adak Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle yapılmışsa..." Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. Hazret-i İsa'nın ashabından, gerçek olarak inananlara -ki gerçek iman, ruhbanlıklarına uymakla Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de iman etmektir. Sırf ruhbanlığa uyduktan sonra, zaten Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinden sonra ruhbanlık boş bir şeydir, açık bir inkârdır. Böyle bir şey için nasıl mükâfat umulur?- Evet gerçek inananlara, kendilerine münasip mükâfatlarını verdik. O mükâfat da Allah'ın rızasıdır. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır. Ruhbanlığı icad edip sonra da uymayan, Hazret-i Peygamberi inkâr eden pek çok Hristiyan itaatten çıkmıştır. Onlar sözde Yahudi ve Hristiyan olmuşlardır. Hadisi şerifte belirtildiğine göre Hazret-i Peygamber, şöyle buyurdu: ”Ümmetimin ruhbanlığı nedir bilir misin?" Ravi der ki: ”Allah ve Rasûlü en iyi bilir" dedim. Bunun üzerine Rasûlüllah: ”Hicret ve cihâddır" buyurdular." (19) 19- Hadisi, Ahmed b. Hanbel ve Beyhakî şu lâfızla rivayet etti: ”Her ümmet için ruhbanlık vardır. Bu ümmetin ruhbanlığı da Allah yolunda cihâddır," ed-Dürrül'-Mensur, 6/178. Rivayete göre, sahabeden bir grubu korku ve endişe kapladı. Öyle ki bir kısmı kadınları terketmek, bir kısmı dağ başlarında konaklamak, bazıları da yeme-içmeyi terketmek, diğerleri de başka şeyler yapmak istediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların hepsini yasakladı. Çünkü îslâmiyette ruhbanlık yoktur. Visal orucunu yasaklarken şöyle buyurdu: ”Ben sizin gibi değilim. Ben Rabbimin himayesinde geceliyorum. O bana yedirip içiriyor."(20) "Visal orucu", geceleyin orucu bozmayıp iki gün birbirine bitişik olarak oruç tutulmasına, denir.

Hadid 57:28

Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin. Ey geçmiş peygamberlere iman edenler! Size yasakladığı şey hususunda Allah'tan korkun ve peygamberi Muhammed'e inanın. Buradan anlaşılacağı gibi, peygamber denince Hazret-i Muhammed akla gelmekte, başkası düşünülmemektedir. Çünkü o, peygamberliğin tek alemi durumundadır. "Kifleyn" iki hisse, iki mükâfat demektir. Râğıb'dan şöyle nakledildi: ”Kifl, kendisinde kefalet olan pay demektir. Sanki Cenab-ı Hak, o paya kefil olmuştur. İki paydan maksat, Allahü teâlâ 'nın şu sözüyle özendirilen paylardır. ”Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver..." (Bakara:201) Bu iki kat rahmet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve ondan önceki peygamberlere inanmanız sayesindedir. Ancak Hazret-i Peygamber gönderildikten sonra, önceki peygamberlerin şeriatları bakî olduğu için değildir. Onlar İslâm'la neshedilmezden önce hakti. Ebû Mûsa (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: ”Üç kimse vardır ki, mükâfatları iki kat verilir. Bir adam ki, cariyesini güzel terbiye eder, ona güzel bir tahsil verir, sonra da azad edip onunla evlenir. İşte bu kişiye iki mükâfat vardır. Ehl-i Kitaptan mü'min olup sonra Peygamber'e (bana) inanan kişiye de iki ecir vardır. Allah'ın hakkını yerine getiren ve efendisine karşı samimi davranan köleye de iki ecir vardır. ” Ve size, ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lütfetsin Şu âyet-i kerimede belirtildiği üzere kıyamet günü ”Nurları önlerinden ve sağlarından koşar..." (Hadîd:12) Bu, cennete varıncaya dek sıra üzerinde yürüdükleri aydınlıktır. Sizi bağışlasın. Önceden işlediğiniz günahları ve inkârı affetsin. Kâfirlerin iyilikleri Müslüman olduktan sonra geçerlidir. Hadisi şerifte bu şekilde belirtilmiştir. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Son derece affedici, merhametlidir.

Hadid 57:29

Böylece kitap ehli bilsin ki, Allah'ın lütfundan hiçbir şey elde edemezler. Âyetin takdiri şöyledir: Şayet Allah'tan korkar, peygamberine inanırsanız, size şöyle şöyle şeyler verir. İşte Müslüman olmayan kitap ehli bilsin ki, onlar, belirtilen iki kat mükâfat, nûr ve bağışlanma gibi iütuflardan hiçbirini elde edemezler. Etmeleri de mümkün değildir. Çünkü bu lütuflara ermenin şartı olan Hazret-i Peygamber'e imanı yerine getirmediler. Lütuf, bütünüyle Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir. Allah büyük olduğu için lütfü da büyüktür. Takva ve iman emrinin, Hristiyan ve Yahudiler dışındakilere yapılmış olması da caizdir. O takdirde mana şöyle olur: Allah'tan korkun. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e imanda sebat edin ki, Allah size de ehl-i kitaptan inananlara vadettiği iki kat mükâfatı versin. Nitekim âyette: ”Onlara sabırlarından dolayı, ecirleri iki kat verilir..." (Kasas:54) buyurulmuştur. Sizin mükâfatlarınız onları ilkinden aşağı olmaz. Çünkü iman konusunda siz onlar gibisiniz. Allah'ın peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmıyorsunuz. Rivayet edildi ki: Önceleri ehl-i kitaptan olan mü'minler, kendilerine iki kat ecir verileceği için diğer mü'minlere karşı övünmeye ve onlardan üstün olduklarını iddia etmeye kalkıştılar. Bu âyet bunun üzerine nazil oldu. Hadisi şerifte şöyle buyruldu: ”Bizimle, bizden önceki kitap ehlinin durumu şuna benzer: Bir adam hizmetçiler tuttu ve onlara şöyle dedi: 'Oğle vaktinden güneş batıncaya kadar birer kırata kim çalışır?' Bir grup ikindiye kadar birer kırata çalıştı. Sonra işi bıraktılar. Adam: 'ikindiden güneş batıncaya kadar ikişer kırata kim çalışır? 'dedi. Bir grup da ikindiden güneş batıncaya kadar ikişer kırata çalıştılar. Öncekiler: 'Bizim ne kusurumuz var ki, hem çok çalışıyor hem de az ücret alıyoruz?' Adam: 'Sizin hakkınızdan bir şey eksilttim mi?' deyince, 'Hayır' dediler. Adam: 'Bu benim lütfumdur ki dilediğime veririm.",(22) Bu hadiste ehl-i kitabın, daha uzun ömürlü, daha çok çalışıp daha az ücretli olduğuna, bu ümmetin ise daha kısa ömürlü fakat daha çok kazançlı olduğuna, ayrıca amellere verilen mükâfatın, hak etmeye göre olmadığına işaret vardır. Çünkü köle, efendisinin hizmetinde olmakla ücreti hak etmez, ancak ikram olarak elde eder. Allah'ın da, dilediğine dilediğini verme hakkı vardır. Zira Allah büyük lütuf sahibidir. Allah'ın yardımı ve muvaffak kılmasıyla Hadîd Sûresi de bitti.

Mücadele 58:1

MÜCÂDELE SÛRESİ Medine devrinde nazil olmuştur, 22 âyettir. Kocası hakkında seninle tartışan âyet metninde geçen ”mücâdele" (tartışma) kelimesi, münakaşa etme ve karşısındakini yenmeye çalışma ve bir meseleyi çözmek, karara bağlamak için karşılıklı görüşme anlamına gelir. Bu kelimenin aslı, ipi sıkı bir şekilde büktüm anlamına gelen ”cedeltü el hable" ifadesinden türemedir. Mücâdele yani tartışma kelimesinde de bu kök mânânın izleri mevcuttur. Birbiri ile münakaşa eden kişilerden her biri diğerini fikrinden vaz geçirmek için, iplik büker gibi çevirmeye çalışmaktadır. Kelimenin buradaki mânâsı ise, karşılıklı konuşma ve sözünü tekrarlama anlamınadır. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Yüce Allah kocası hakkında fetva istemek üzere seninle konuşan, kocasının kabule şayan bir sebep ve meşru bir neden olmaksızın kendisi hakkında yapmış olduğu zıhar hususunda tekrar tekrar sana müracaat eden kadının duasını kabul etmiştir. Ve Allah'a şikâyette bulunan yani Yüce Allah'a yalvaran, içine düşmüş olduğu kötü durumu ortaya koyan kadının sözünü Allah işitmiştir. el-Müfredat'da şöyle ifade olunur: ”Şikâyet", kişinin halini ortaya koyması demektir. Şikâyet anlamına gelen ”şekva" kelimesinin aslı, ”şekve"yi açmak ve içinde olanları ortaya koymak demektir. ”Şekve" ise, içine su konulan küçük kap demektir. Aslında burada istiare yapılmaktadır. Tıpkı bir kimse birisine kalbinde olanları açtığı zaman istiare yoluyla bunu ifade ederken söylemiş olduğu ”ona kalbimi açtım, dağarcığımda ne varsa silkeledim" cümlesinde olduğu gibi. Burada peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tartışan kadın, Hazrec Kabilesi'nden Havle binti Sa'lebe'dir. Kocası da Ubâde b. Sâmit'in kardeşi olan Evs b. Sâmit'dir. Rivayete göre Havle, vücudu güzel bir kadın imiş. Namaz kıldığı bir sırada kocası Evs onu görür ve kendisi ile cinsel ilişkide bulunma isteği duyar. Havle namazını bitirip selâm verince kocası onu davet eder. Ancak Havle kabul etmez. Kocası Evs ise, hafif bir kişilik sahibidir. Bu sebeple karısına kızar ve: ”Sen bana annemin sırtı gibisin" der. İşte İslâm tarihinde meydana gelen ilk zıhar hadisesi bu olur. Evs, daha sonra söylediğine pişman olur. Çünkü zıhar ve ila câhiliyet döneminde yapılan boşamalardandır. Evs karısına: ”Zannediyorum artık sen bana haram oldun" der. Bu ifade, karısı Havle'ye ağır gelir ve Havle Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelir. O geldiğinde Hazret-i Âişe Rasûlüllah'ın başını yıkamakla meşguldür. Havle: ”Ey Allah'ın Rasûlü, çocuğumun babası, amcamın oğlu ve insanlar içinde bana en sevgili olan kişi kocam Evs b. Sâmit bana zıhar yaptı. Ancak boşama kelimesini kullanmadı ve sonra yaptığına pişman oldu. Acaba aramızı birleştirecek herhangi bir çare var mı?" der. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Görüşüme göre sen ona haram olmuşsun" der. Kadın: ”Ey Allah'ın Rasûlü, beni boşamadı ki" der ve sonra ihtiyacını yalnızlığını ve küçük çocukları olduğunu ifade ederek der ki: ”Benim küçük çocuklarım var, onları kendi yanıma alacak olursam aç kalırlar. Babalarına verecek olursam sefil, perişan olurlar." Bu ifadeye karşılık Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birinci görüşünü tekrar- eder ve der ki: ”Benim görüşüme göre sen ona haram olmuşsun." Havle, Rasûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem)'a ilk söylediği sözleri tekrar etmeye başlar ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona kocasına haram olduğunu her söylediğinde kadın sesini yükselterek der ki: ”Kocamdan görmüş olduğum muameleyi Yüce Allah'a şikâyet ediyorum. İhtiyacımı, yalnızlığımı Allah'a şikâyet, ediyorum. Onunla uzun bir ömür birlikte geçirdim ve ona karnımda ne varsa sallayıp silkeledim," der. Havle, bu cümlesi ile kocası ile uzun seneler geçirdiğini artık yaşlılık çağına girdiğini, ve çocuk doğuramayacak yaşa geldiğini ifade etmek istemektedir. Ve bu şikâyetini her yaptıkça insanların âdeti olduğu üzere arş katından ilâhî bir emrin indirilmesini isteyerek başını semaya çevirir ve şöyle duâ eder: ”Allah'ım peygamberinin lisanı üzere vahiy indir." Havle Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tartışırken ve şikâyetini Yüce Allah'a açarken Hazret-i Âişe, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın başının kalan kısmını kalkıp yıkamaya başlar. Nihayet Cebrail (aleyhisselâm) burada zikri geçen dört âyeti kerimeyi Havle'nin duasının ve şikâyetinin kabulü mahiyetinde olmak üzere indirir. Böylece Havle, zıhar meselesinin aydınlığa kavuşmasına sebep olmuş olur. Âyeti kerimede ayrıca Rasûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve kendisi ile tartışan Havle'nin bu olay hakkında Yüce Allah'ın hükmünü indireceğini ve Havle'nin sıkıntısını gidereceğini umduklarına da işaret vardır. Allah ikinizin konuşmanızı işitir. Yani Yüce Allah sizin zıhar meselesi hakkındaki birbirinizle konuşmanızı, birbirinize hitabınızı ve cevabınızı işitir. Çünkü metinde geçen ”tehâvur" kelimesi, konuşmak ve bu ifadeye karşı cevab vermek yani karşılıklı konuşmak anlamınadır. Kelime, dönmek anlamına gelen ”havr" kökünden türemedir. Âyet metninde bu ifadenin kullanılmış olması, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kadının kocasına haram olduğu hükmünü tekrar tekrar dönüp vermesinden ve Havle'nin de aynı şekilde helâl olmasını talep etmesindendir. Herhangi bir şeyi araştırmaya muhavere denmesi de kelimenin bu yapısından dolayıdır. Bir örnek daha vermek gerekirse Arapların şu duasını gösterebiliriz: ”Kevr'den sonra Havr'dan Allaha sığınırız" Bunun mânâsı şudur: Ziyadeye erdikten sonra noksana dönmekten ya da ünsiyet ve kaynaşma elde ettikten sonra yalnızlığa dönmekten Allaha sığınırız. Görüldüğü üzere burada havr, dönmek anlamına gelmektedir. Çünkü Allah işitendir, görendir. Yani Allah işitilecek ve görülecek her şey hakkında muazzam bir ilim sahibidir. Böyle olduğunun sonucu olarak onların karşılıklı konuşmalarını işitir, bu tartışma esnasındaki Havle'nin yakarmasını, başını semaya kaldırmasını, şikâyetini ve diğer yakarma izlerini görür. İmam es-Süheyli şu beyitlerde ne güzel söyler: Ey kalblerde olanı gören ve işiten! Her bekleneni hazırlayan sensin sen. Ey bütün sıkıntılarda meded umulan, Ey kendisine şikâyet ve korku sunulan! Senin kapını çalmaktan başka yoktur çarem. Eğer red edersen hangi kapıyı çalarım ben! Lütfün isyankârı ümitsizliğe düşürmez hâşâ, Fazlın bol, geniştir ihsan! Bu âyeti kerime bize gösteriyor ki, herhangi bir kimsenin yaratıklardan ümidi kesilir ve derdinin çözümü için Rabbindan başka hiçbir kimse kalmaz, duasında ve şikâyetinde samimi olursa Allahü teâlâ ona yeter. Bir kimse ne kadar zayıf olursa yani alçak gönüllü olursa, Allahü teâlâ ona daha lâtif olur. Yine bu âyeti kerime gösteriyor ki, Allah'ın, peygamberin ve halifelerin kulak verip dinledikleri kimseyi diğer insanların haydi haydi dinlemesi gerekir. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) halifeliği döneminde bu kadına rastgelir. Halife bir merkebe binmiş etrafında insanlar vardır. Hazret-i Havle halifeyi uzun bir süre durdurur ve ona nasihatlerde bulunur. Halifeye şöyle söyler: ”Ey Ömer sen küçük bir çocuktun. Sana Ömercik diyorlardı. Sonra Ömer dediler. Daha sonra da adın Emîri'l-Mü'minin oldu. Ey Ömer, yönettiğm insanlar hakkında Allah'tan kork. Çünkü kesinlikle öleceğine inanan bir kimse, yok olmaktan korkar. Kesin olarak hesaba çekileceğine inanan bir kişi azaptan korkar." Hazret-i Ömer durmuş Hazret-i Havle'nin sözünü dinlerken kendisine şöyle söylenir: ”Ey mü'minlerin em iri! Şu yaşlı kadın sebebi ile bu kadar uzun durulur mu?" Hazret-i Ömer cevab verir: ”Allah'a kasem ederim ki bu kadın, beni günün ilk saatinden akşama kadar alıkoysaydı, farz namazlar müstesna huzurundan ayrılmazdım. Bu yaşlı kadının kim olduğunu biliyor musunuz? Bu kadm Havle binti Sâ'lebe'dir. Yüce Allah, onun sözünü yedi kat semadan dinlemiştir. Alemlerin Rabbi onun sözünü dinlesin de Ömer mi dinlemesin, hiç olur mu?"

Mücadele 58:2

Ey mü'minler! Sizlerden zıhar yapanların kadınları, zımmîler bu konuda mü'minlerin arasına dahil değillerdir. Çünkü zımmîler, keffaret ehli değillerdir. Zira zıhar keffâretinde ibadet yönü daha ağırlıklıdır. Bu sebeple zımmînin zıharı sahih değildir. Bu âyetten itibaren zıharın mahiyeti ve şer'an hükmü, yeni bir cümleye giriş yapılarak beyan edilmektedir. Sözlükte ”zıhar", bir erkeğin karısına: ”Sen bana annemin sırtı gibisin" demesidir. Sırt bir vücut organıdır. İnsanın karnı sırt kelimesi ile ifade olunur. Buna göre mânâ sen bana annemin karnı gibi haramsın demek olur. Böylece karın kelimesi karnın direği mesabesinde olan sırt kelimesi ile kinaye yollu ifade edilmiş olur. Bu yola baş vu ru linas inin sebebi, edep ciheti tercih edilerek cinsiyet organına yakın olan vücut parçasının yani karnın ağıza alınmak istenmemesidir. Her hangi bir kimse karısına: Sen bana annemin karnı gibisin veya uyluğu ya da cinsel organı gibisin derse, zıhar yapmış olur. Oysa eli ya da ayağı gibisin dese idi, zıhar olmazdı. Öte yandan bilginler, insana evlenmesi haram olan diğer akrabalarının da annenin kategorisine dahil olduğunu söylemişlerdir. Buna göre zıhar yapan erkek, anne yerine kendisine teyze, hala gibi nesep açısından evlenmesi haram olan akrabalarını, veya süt sebebi ile haram olan yakınlarını ya da evlilik nedeniyle haram olan kadınları zikredecek olursa yine zıhar yapmış olur. Meselâ bir erkek, karısına: ”Sen bana teyzemin ya da halamın sırtı gibisin" ya da: ”Sen bana neseb ya da süt kızkardeşimin sırtı gibisin" dese ya da: ”Sen bana oğlumun karısının sırtı gibisin" dese bu ifade de yine zıhar hükümlerini doğurur. Bundan başka bir şey gerekmez. Bir kimse karısına, sen bana annem gibi haramsın, dese, niyeti ne ise o olur. Zıhara niyet etmişse zıhar, boşanmaya niyet etmişse talak, ilâya niyet etmişse ilâ olur. Bir erkek karısına her hangi bir benzetme yapmaksızın sen annemsin veya kızkardeşimsin veya kızımsın dese bu, zıhar olmaz. Bir örnek vermek gerekirse bir kimse karısına: ”Ben şu fiili yaparsam sen annemsin" dese ve sonra da o fiili yapsa, bu sözü bâtıldır, her hangi bir hüküm ifade etmez. Âyeti kerime metninde geçen ”minkum-sizlerden" ifadesi, ”kadınları" ifadesi yeterli iken ayrıca getirilmesi, Araplar için azarlama açısından bir pekiştirme ifade ederken zıhar noktasındaki aralarında yaygın olan âdetlerinin çirkin olduğunu ifade etmek içindir. Çünkü zıhar, özellikle Arapların cahiliyet döneminde âdet edindikleri bir yemin türü olup başka milletlerin böyle bir yeminleri yoktu. Şu halde İslama girdikten sonra onların bu çirkin âdete uymaları kendilerine yakışmaz. Sanki şöyle söylenmiş olmaktadır: ”Sizlerden çirkin ve hoş görülmeyen âdetinize göre zıhar yapanların kadınları..." Bunun yanında ”minkum" ifadesinin getirilmesi, şer'i hükmün faydasını gerek söz ve gerekse o hükme uyma açısından sırf mü'minlere özel kılmak içinde olabilir. Buna göre mânâ şöyle olur: ”Ey Allah'ın sözlerini doğrulayan ve inanan O'nun emirlerine sarılan mü'minler. Sizlerden zıhar yapanların kadınları..." Çünkü kâfirler Yüce Allah'ın hitabını dinlemezler. Ve doğru olan ne ise onunla da amel etmezler. "Kadınları" ifadesinde zıharın cariyelerde olmayacağına işaret vardır. Bundan dolayı âlimler derler ki, zıharın hükmü, şartı, ehli vardır. Hükmü, yukarıda sözünü ettiğimiz benzetmedir. Şartı, benzetilen kadının erkeğin nikâhlısı olmasıdır. Bu sebeple bir kimsenin cariyesine yapacağı zıhar sahih değildir. Ehli, keffaret ehli olan kimselerdir. Bundan dolayı zımminin, çocuğun ve delinin zıharı geçerli değildir. Hükmü ise, nikâh ilişkisi devam etmekle keffâretini vermedikçe cinsel birleşmenin haramlığıdır. Onların anaları değildir. Yani zıhar yapan erkeklerin karıları gerçekte, onların anaları değildir. Bu sırf bir yalandır. Yani karısına: ”Sen bana anamın sırtı gibisin" diyen bir erkek bu sözü ile karısını anasının kategorisine katmakta ve onu anası gibi yapmaktadır. İşte bu iki durum birbirine benzemediği ve farklı olduğu için bâtıldır. Onlar bu benzetme ile, zıhar yapılan kadının haramlığımn tıpkı annenin harâmlığı gibi çirkin ve ağır bulunduğunu ifade etmek istiyorlardı. Burada insanın aklına şöyle bir soru takılabilir: Zıharın aslı ve esası, ”sen bana anamın haram olduğu gibi haramsın" demekten ibarettir. Zıharda, zıhar yapılan kadının, zıhar yapanın annesi olduğu iddiası yoktur ki bu iddia reddedilsin ve hanımlığın sadece analara ait olduğu ifade edilsin. Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Zıhar yapan kocanın haram kılması, karısının annesi olduğu iddiası hükmündedir. Ya da âyette zıhar yapılan kadınların onların anneleri olmadığını ifadeden maksat, bu iki kadının birbirine benzemediğini ifade etmektir. Ancak zıhar yapılan kadınların kocalarının anaları olmadığını ifade etmek, bu benzersizliği aşırı biçimde vurgulamak içindir. Aslında ve doğrusu onların anaları ancak kendilerini, zıhar yapan erkekleri doğuran kadınlardır. Hanımlıkta analara ancak şeriatın onların kategorisine katmış olduğu peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hanımları, süt analar, ve babaların nikâhlıları olan kadınlardır. Bunların ana kategorisine katılmaları şereflerinden ve dokunulmazlıklarındandır. Bu sebeplerle söz konusu kadınlar, anneler hükmündedir. Oysa zevcelerine gelince onlar analık kavramından en uzak olan kadınlardır. Bu kadınlar hiçbir açıdan anaların kategorisine dahil değillerdir. Şüphesiz ki onlar yani içinizden zıhar yapan erkekler, bu sözleri ile çirkin bir söz ve yalan,bâtıl, hak dışı bir söz söylüyorlar. Âyet metninde ”şüphesiz ki" şeklinde pekiştirme edatının getirilmesi, söz konusu sözün onlar tarafından söylenmiş olduğunu pekiştirmek amacıyla değildir. Çünkü bu lâfı söyledikleri kesin bir husustur. Pekiştirmenin asıl getiriliş sebebi, söyledikleri bu lâfın şeriat nezdinde, aklen ve insanın tabiatına göre çirkin olduğudur. Nitekim âyet metninde ”münker-çirkin" kelimesinin elif lamsız getirilmiş olması da buna işaret etmektedir. Söz konusu lâfın çirkin oluşu, şuradan kaynaklanmaktadır. İnsanın karısı, gerçekte kendisini doğuran annesi olmadığı gibi şeriatın onların kategorisine katmış olduğu kadınlardan da değildir. Şu halde bir nikâhlı kadının annelere benzetilmesi birbirine hiç benzemeyen iki kişiden birini diğerinin kategorisine katmak demektir. Bu da mutlak olarak çirkin ve meşruluğu bilinmeyen bir şeydir. Âyet metninde yer alan ”zur" kelimesi, yalan demektir. Çünkü Arapça'da ”zever" kelimesi, meyletmek anlamına gelir. Yalana zûr denilmesi, yalanın hakikat dışı olduğundan ve hakikatten ve gerçekten başka bir şeye meyletmiş olmasındandır. Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) rivayet ediyor: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: ”Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?"“Evet, ey Allah'ın Rasûlü!" dedik. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Allah'a sirk koşmaktır ve ana babaya karşı gelmektir" buyurdular. Bir şeye dayanmış olarak bunu ifade eden peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) daha sonra yerine oturur ve der ki: ”Yalan söze ve yalan yere şahitliğe dikkat edin. Yalana ve yalancı şahitliğe dikkat edin. Yalana ve yalancı şahitliğe dikkat edin." Rasûlüllah bu cümleyi o kadar çok tekrar etti ki, ben içimden keşke sussa, dedim." Bu hadisi İmam Buhârî rivayet eder. Bazı âlimler derler ki: ”Cahiliyet dönemi insanlarının boşamalarının ana dayanağı çirkin ve yalan bir söz olunca, Allahü teâlâ bu sözü boşama olarak kabul etmemiş, haramlık da sadece keffâreti ödeme anına kadar devam edecek kısa bir müddet olmuştur. Cahiliyet döneminin boşanma şekli olan zıhar, İslâm şeriatında neshedilmiştir ve zıhara keffâret getirilmiştir. Çünkü zıhar boşama değildir." Kuşkusuz Allah affedicir, bağışlayıcıdır. Yani Allah zü'lcelâl, zıhar yapan kocanın daha önce işlemiş olduklarını mutlak olarak affedici ve çok bağışlayıcıdır. Burada tevbeye teşvik edilmesinin sebebi, zıharın kötülenmesi ve hoş bir şey olmadığının ifade edilmiş olması dolayısıyladır.

Mücadele 58:3

Kadınlarından zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin... Ayetin mânâsı şudur: Söz konusu çirkin lâfı söyleyip de sonra söylediklerine ve zıhar sebebi ile kaybetmiş oldukları kadınlarından yararlanmaya geri dönenlerin, bir başka ifade ile kadınlarından zıhar ile, ayrılmak isteyip de sonra söyledikleri sözü düzeltmek ve telâfi etmek ayrıca helâl olan kadınlarının kendilerine haram olmasından kaynaklanan başlarına gelen fesadı ortadan kaldırmak için geri dönenlerin... Âyeti şöyle anlamak da mümkündür: Kadınlarından zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra zıhar sebebi ile kendilerine haram kılmış oldukları cinsel yönden yararlanma fiiline geri dönmek isteyenlerin... Karıları ile temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Yani zıhar yapan koca ile zıhar yapılan kadının her birinin diğerinden cinsel birleşme, öpme, dokunma, ve cinsel organa şehvetle bakma gibi birbirlerinden faydalanmadan önce... Çünkü Arapça da temas kelimesi, saymış olduğumuz, cinsel birleşme, öpme vb. fiillerin tamamını içine alır. Eğer keffâret vermeden önce bu saydığımız fiillerden herhangi biri yapılacak olursa kocanın tevbe istiğfar etmesi gerekir. Çünkü haram işlemiştir. Keffâret vermedikçe aynı hareketleri bir daha yapamaz ve bilginlerin görüş birliği halinde ifadelerine göre koca ilk keffâretten başka bir şey vermekle yükümlü de değildir. Keffâret verecek olan erkek, kölenin bir kısmını hürriyetine kavuştursa ve sonra karısına dokunacak olsa, Ebu Hânife'ye göre yeniden keffârete başlaması gerekir ve keffâret borcu üzerinden düşmez. Tam tersine keffâreti kaza biçiminde yerine getirir. Tıpkı namazını vaktinde kılmayıp geçiren kimse örneğinde olduğu gibi. Zira böyle bir kimsenin üzerinden namaz borcu düşmez. Tanı tersine kaza etmesi gerekir. Âyet metninde geçen ”tahrir" herhangi bir kimseyi hür kılmak demektir ki bu, kölenin zıddı demek olur. Âyetin mânâsı buna göre şöyle olur: Kadınlarmdan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönmek isteyenler için bunun telâfisi, ya da vacip olan, mü'min ve sâlih bir köleyi azad etmek, daha iyi ve daha güzel olsa bile, herhangi bir köle azad etmektir. Zıhar yapan koca, böyle bir kölenin hizmetine muhtaç bile olsa onu azad edecek ve azad ederken niyet etmiş bulunacaktır. Köleyi azad ettikten sonra niyet edecek olsa ya da hiç niyet etmemiş bulunsa, bu, keffaret için yeterli değildir. Zıhar yapan erkek, köle azad edecek paraya malik bulunsa fakat bu paraya ihtiyacı olsa köle azad etmek zorunda değildir. Köle azadı yerine oruç tutabilir. Köle azadı için ümmü'l-veled, müdebber, anlaşma bedelinden birazını ödemede bulunmuş mükateb köleleri azad etmek yeterli olmaz. Mükâtep köle bedelinden her hangi bir miktarı ödememiş ise, bu takdirde onun hürriyetine kavuşturulması keffaret yerine geçer. Azad edilecek kölenin, âlimlerin görüş birliğine göre çok aşırı ayıplardan salim olması gerekir. Şafiî mezhebine göre azad edilecek kölenin mü'min olması şarttır. İmam Şafiî bu hükmü, Kati keffâretinde hürriyetine kavuşturulacak köleye kıyas ederek elde etmiştir. Nitekim Yüce Allah ilgili âyeti kerimede: ”Yanlışlıkla bir mü mini öldüren kimsenin mü'min bir köleyi azad etmesi... gereklidir" (Nisa: 92) buyurmaktadır. Bize göre ise mutlak olan bir âyetin mukayyet âyete hamledilmesi yani mutlak âyetin mukayyet âyetlerdeki kayıtlarla kayıtlı kabul edilmesi her iki olayın ve hükmün aynı olması halinde mümkündür. Oysa burada olaylar farklıdır. Dolay ısı ile mutlak olan zıhar keffâreti âyetinin, mukayyet olan kati keffâreti âyetine kıyas etmek mümkün değildir. Âyet metninde yer alan ”fa" harfi, sebep bildirmektedir. ”Fa" nın buraya getirilmesinin sağladığı faydalardan birisi de zıhar tekerrür etikçe köle azadının da tekrar tekrar yapılacağının vacipliğini göstermesidir. Çünkü sebep tekerrür ettikçe bu sonucun da tekerür etmesini gerekli kılar. Her hangi bir kimse farklı farklı yerlerde karısına iki ya da üç kez zıhar yapacak olsa, her bir zili arı için ayrı bir keffaret gerekir. Bu âyeti kerime kadına da yükümlülük getirmekte ve kocası keffâretini vermedikçe kendisine yaklaşmasına izin vermesinin caiz olmayacağını göstermektedir. Çünkü âyeti kerime karı-kocanın her ikisinin keffâretten önce birbirlerine dokunmalarını yasaklamaktadır. Hanefî âlimlerinden el-Kuhistânî der ki: ”Kadının kocasından zıhar keffâretini vermesini isteme hakkı vardır. Hakim, kocayı bu keffâreti vermeye hapsetmek suretiyle ve sonra da ona vurarak icbar edebilir. Karı-koca arasındaki nikâh mevcuttur. Haramlık ise ancak keffaret in verilmesi ile ortadan kalkar. Yine bunun gibi koca, zıhar yapmış olduğu karısını boşasa sonra onunla iddeti bittikten sonra bir daha evlense, ya da kadın başka bir koca ile evlendikten sonra boşanmış iken zıhar yapan koca onunla ikinci kez evlenmiş olsa, zıhar keffâretini ödemedikçe cinsel birleşme yine haram olur." Ebu Hanife'ye göre, keffâreti gerektiren dönme, kadınla cima etme arzusu ve isteğidir. Erkek buna ne zaman karar verirse keffaret vermedikçe kadın kendisine helâl olmaz. Zıhardan bir süre sonra fakat koca keffâretini daha vermeden önce kadın ölecek olsa kocadan keffaret borcu düşer. Çünkü artık kadınla cima etmeye karar verme diye bir şey kalmamış olur. Ey mü'minler! Size öğütlenen keffaret hükmü budur. Âyet metninde geçen fiilden türeme ”va'z" kelimesi, içinde korkutma da olan vazgeçirme anlamındadır. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Söz konusu çirkin fiili işlemekten yasaklandığınız şey budur. Burada bunun belirtilmesinden maksat, böyle bir hükmün verilmesinin amacının büyük bir sevaba vesile olan ve bunun simgesi olan köle azad etmekle sevap elde etmeniz değildir. Tersine, bundan amaç, sizlerin bu köleyi azad etmeyi gerekli kılan fiili yapmaktan yasaklanmanız ve engeilenmenizdir. Allah zıhar suçu ve bunun keffâreti ile bunun gibi daha az ve daha çok yaptıklarınızdan haberdar olandır. Yani Allah yaptıklarınızın zahirini ve batınını, içini ve dışını bilen ve bunların karşılığını size verendir. Şu halde Allah'ın size teşri kılmış olduğu sınırları aşmayınız ve o hudutları her hangi bir şeyle çiğnemeyiniz.

Mücadele 58:4

Buna imkân Bulamayan kimse yani hürriyete kavuşturacak bir köle bulamayan ve keffaret verme esnasında fakir olduğu için bundan âciz olan zıhar yapan kişi... Söz konusu acizlik ve imkânsızlık kocanın karısı ile cinsel birleşmeye karar verdiği andan başlar ve köle azad edemediği için iki ay peşpeşe oruçlu olduğu son günün güneşinin batmaya yüz tuttuğu ana kadar devanı eder. Yani kişinin bu başlangıç ve bitiş süresi esnasında bir köle azad etmekten âciz olması gerekir. Şu halde gerçek acizlik hali ancak bu şekilde tahakkuk etmiş olur. Gece ya da gündüz kasten veya yanlışlıkla hanımı ile temas etmeden önce ardarda iki ay oruç tutar. Yani zıhar yapan böyle bir erkeğin iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Bu iki ayın içerisine Ramazan orucu ve içinde oruç tutmanın haram olduğu beş gün girmeyecektir. Bu beş gün Ramazan ve Kurban bayramlarının ilk birinci günleri ile teşrik günleridir. Dolayısı ile zıhar keffâreti için oruç tutan erkek, bu iki ayı ardarda oruçlu geçirecek, oruçsuz bir gün geçilmeyecektir. Bu iki ay esnasında bir gün ya da daha fazla özürlü veya özürsüz oruç tutmayacak olursa keffâret orucuna yeniden başlar. Kadınlar için ileride geleceği üzere hayızh günler müstesna, oruçsuz geçirilen hiçbir gün keffâretten sayılmaz. Zıhar yapan koca unutarak başka bir hanımı ile cinsî temasta bulunsa keffâret orucuna yeniden başlamaz. Kadın da kati, ya da Ramazan orucu keffâretinde hayız dolayısı ile keffâretine yeniden başlamaz, fakat hayızh günlerinde tutamadığı orucunu temizlendiği günlerde tamamlar. Zıhar keffâreti tutan erkek orucuna hilâl ile başlamış ise, iki ayı hilâlden hilâle tamamlayabilir. Buna göre her iki kameri ay da noksan olduğu için elli sekiz gün oruç tutmuş olsa keffâret için yeterlidir. Fakat orucuna hilâl ile başlamayıp da gün esasına göre başlamış ise mutlaka altmış gün oruç tutması şarttır. Hatta ellidokuzuncu günün sabahında oruç tutmayıp yiyecek olsa keffâret orucuna yeniden başlaması gerekir. Herhangi bir sebeple gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur. Bu sebep, ihtiyarlık ve iyileşmesi asla umulmayan müzmin bir hastalık olabilir. Çünkü böyle bir hastalık, ihtiyarlık da güçsüzlük ve acizlik mesabesindedir. Buna karşılık kişinin hastalığından iyileşeceğine bir ümit varsa ve karısı ile cinsel birleşme ihtiyacı şiddetli ise tercih olunan görüşe göre, oruç tutmaya kadir oluncaya kadar iyileşmeyi beklemelidir. Buna rağmen fakirleri doyurmak sureti ile keffâretini verse ve oruç tutmaya kudretinin olacağı anı beklemese de yeterlidir. Cinsel birleşmeye olan aşırı düşkünlük de mazeretlerdendir. Aşırı düşkünlükten kastımız, kişinin cinsel birleşme yapamadan duramaması demektir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine fetva soran bedeviye oruç yerine fidye vermesine ruhsat vermiştir. "Altmış fakiri doyurur." Âyet metninde geçen ”ifâm" kelimesi, başkasını yedirmek demektir. Bu ifadede keffârette temlikin ve ibahanın caiz olacağma işaret vardır. Âyet metninde yer alan ”miskin" kelimesi, hiçbir şeyi olmayan, ya da kendisine yeterli malı olmayan kimse demektir. Miskin demek, fakirliğin kendisini durdurduğu yani hareketini azalttığı kimse demektir. Yine miskin, Kamusun işaret ettiği gibi zelil ve zayıf olan kimse demektir. Âcizane kanaatimize göre özelikle miskinin belirtilmesi onun zekât verilmesi caiz olan diğer kimseler arasında sadakaya en lâyık olan kişi olduğu içindir. Altmış fakiri doyurmak hakikaten olabileceği gibi, hükmen de olabilir. Her hangi bir fakirin altmış gün doyurulması, hükmî yedirme, demektir. Çünkü bu altmış fakirin doyurulması hükmündedir. Keffâret verecek olan kimse bir tek günde ve defalarca bir fakire yiyecek verse sahih olan görüşe göre bu caiz değildir. Fitre meselesinde olduğu gibi keffâret veren kişi her fakire yarım sa' (1460 gr) buğday ya da buğdayın dışında bir sa' (2920 gr) verir. Sa' dört müddür. Bunun yarısı iki müd olur. Keffâretin kişinin hanımına yaklaşmadan önce verilmesi gerekir. (1 müd: 0,75 Litre, 1 sa': 3 Litre veya 2920 gr) Ancak fakirleri yedirmeye başlamış fakat daha henüz bitirmemiş iken hanımına yaklaşırsa yeniden başlamaz. Çünkü Cenab-ı Hakk yedirme fiili devam ederken hanımı ile cinsel birleşmenin hükmünden bahsetmemektedir. Bu görüş, İmam Azam Ebu Hanife hazretlerine göredir. Buna karşılık diğer müçtehitlere göre buradaki yedirme köleyi hürriyetine kavuşturma ve oruç tutmayı hükme bağlayan mukayyet emir gibi anlaşılmalıdır. Diğer üç mezhebin imamının görüşlerinin aksine İmam Azam Ebu Hanifeye göre, yiyecek maddelerinin kıymetini vermek de caizdir. Fıkıh kitaplarında denir ki: ”Buraya kadar söylediğimiz hükümler hanımına zihar yapan kocanın hür olması durumundadır. Buna karşılık zihar yapan koca köle olursa, efendisi kendisine mal bile verse yine de keffâretini oruç tutarak yapar." Bu, Allah'a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir. Yani bu açıklama, Allah'ın ahkâmının sizlere öğretilmesi ve bunun önemine dikkatinizin çekilmesi Allah'a ve Rasûlüne iman etmeniz, Allahın size teşri kılmış olduğu hükümlerini yerine getirmeniz ve cahiliyet döneminde yapageldiğiniz hareketleri red etmeniz içindir. Burada insanın aklına şöyle bir soru takılabilir: Zinan yapmamak gerekli olduğuna göre fıkıh bilginleri fıkıh kitaplarında bu konuya neden özel bir bölüm açıyorlar? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Yüce Allah zıharı hoş karşılamamakla ve cahillerden bunu alışkanlık haline getirenleri çirkin görmekle birlikte yine de bu fiile hükümler koymuştur. Gaflet eseri böyle bir harekete düşen kimse bu hükümlere göre hareket edecektir. İşte bu açıdan fıkıh bilginleri zıhar için özel bir bölüm açmışlar ve söz konusu ahkâmı o bölümlerde açklamışlar, ihtiyaç oranında konuyu açıklığa kavuşturmuşlardır. Bununla birlikte meseleyi derinlemesine inceleyen âlimler derler ki: ”Şeriatın ahkâmının ekserisi cahiller içindir. Çünkü insanlar kötü söz söylemekten ve hareket etmekten kaçınacak olsalardı, fazla uzun söze ihtiyaç kalmayacaktı." Bu âyeti kerime gösteriyor ki zıhar, yeminini bozmaktan daha büyük bir hatadır. Çünkü zıharın keffâreti, yemini bozmanın keffâretinden daha ağırdır. Bunlar, zıhar yapmanın zıhar yapılan eşi haram kılması, imkânı olanın bir köleyi hürriyetine kavuşturması, buna gücü yetmeyenin yapabiliyorsa oruç tutması, oruç tutamayan kimseninin ise miskinleri yedirmesinin farz kılınışı gibi belirtilen hükümler, aşılması caiz olmayan Allah'ın sınırlarıdır. Onların bırakılıp da aksi hükümlere geçilmesi caiz değildir ve bunlar Allah'ın kulları için koymuş olduğu hükümleridir. Ayetin metninde yer alan ”hudûd" kelimesi ”had" kelimesinin çoğuludur. ”Had" sözlükte menetmek ve iki şeyi birbirine karışmaktan alıkoyan engel anlamınadır. Zina ve içki cezası olarak ”haddu z-zina" ve ”haddii'l-hamr" denilmesi, bu cezanın böylesi fiilleri âdet haline getirmiş olan kimseye engel olması sebebi iledir. Bunlarla amel etmeyen ve kabul etmeyen kâfirler için acı bir azap vardır. Yüce Allah'ın bu şekilde ifade etmesi yapılan hareketin çok çirkin ve ağır olduğunu vurgulamak içindir. Âyette geçen ”elîm" kelimesi, elem verici, acı verici demektir. Ya da mânâsı elem ve acı içinde kıvranan azap demektir. Bu takdirde acı ve elem çekmek, mecazen ve mübalâğa olsun diye azap kelimesine isnad edilmiş olur. Bu durumda acı ve elem öyle bir acı ve elem olmuş olur ki, azabın kendisi bile şiddet ve derece açısından bizzat kendisinden acı çekmiş olmaktadır. Bu azabın kâfirlere verileceğinin ifade edilişi, mü'minleri itaate teşvik anlamını taşımaktadır.

Mücadele 58:5

Allah'a ve Rasûlüne karşı gelenler, onlara düşmanlık edenler ve muhalefet edenler... Allah'ın velî kulları da aynı hükümdedirler. Çünkü Allah'ın velî kullarına düşmanlık eden kimse Yüce Allah'a karşı gelmiş olur. Bazı âlimler der ki: ”Âyetin orjinal metninde yer alan ”muhadd" kelimesi, demir anlanına gelen hadîd kelimesinden türemedir. Burada maksat demirle karşı koymak demektir. Kullanılan bu demir, ister gerçekten demir olsun isterse demirle yapılan mücadeleye benzeyen şiddetli bir çekişme ve münakaşa tarzında olsun farketmez." Bazı âlimlere göre âyetin mânâsı şöyledir: ”Allah'a ve Rasûlüne karşı, onların çizmiş olduğu sınırlardan başka sınırlar çizenler ve tercih edenler, demektir." Burada, şeriatın çizmiş olduğu sınırlara aykırı olarak bir takım emirler ve yasaklar getiren ve adına ”kanun" diyen kötü idareciler ve yöneticilere büyük bir tehdit vardır. Kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi yani Nuh, Hûd, Sâlih ve diğer peygamberlerin kavimleri gibi, peygamberlere düşman olan geçmiş ümmetlerin kâfirlerinin alçaltıldıkları gibi alçaltılacaklardır. Yani azaltılmışlardır. el-Müfredât'da şunlar yazılıdır: ”Kebt, şiddetle ve küçük düşürerek reddetmek ve kovmak demektir." el-Kâmus'a göre kebt kelimesi, birisini yere sermek, rezil rüsvay etmek, kovmak, düşmanı kini ile birlikte savuşturmak ve alçaltmak demektir. İbn Şeyh der ki: ”Bu ifade kâfirlere beddua ve ileride olacak şeyi 'dili geçmiş zaman kipi' kullanılmak sureti ile haber vermek demektir. Fiilin kipinin geçmiş zaman kullanılması azaltılacaklarının kesinliğinden dolayıdır. Buna göre âyetin mânâsı şu şekilde olur: Allah'a ve Rasûlüne karşı gelenler alçaltılacaklardır. Bunların arasına bütün kâfirler ve münafıklar da dahildir. Kâfirler açıkça ve gizlice Yüce Allah'a düşmanlık ettiklerinden dolayı alçaltılacaklar, münafıklar ise gizliden gizliye karşı gelmeleri sebebi ile onlara dahil olacaklardır." es-Serî (radıyallahü anh) der ki: ”Zayıf ve güçsüz olup da güçlü kuvvetli birisine karşı gelene şaşarım." Kendisine: ”Bu nasıl oluyor?" diye sorulduğunda: ”İnsan zayıf yaratılmıştır" (Nisa: 28) âyetini okumuştur. Güçlü ve kuvvetli olan semaları ve yeryüzünü yoktan var eden her şeye kadir olan Yüce İlâhtır." Halbuki Biz apaçık âyetler indirmişizdir.Yani oysa Biz onlardan önce geçen ümmetlerden Allah'a ve peygamberine karşı gelenlerle onlara yapmış olduğumuz şeyler hakkında apaçık âyetler indirimsizdir. Ya da Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın doğru söylediğini gösteren, getirmiş olduğu şeylerin doğru olduğuna delâlet eden âyetler indirimsizdir. Burada şöyle bir soru insanın aklına gelebilir: İnzal yani indirmek, bir şeyi yukarıdan aşağıya nakletmek demektir. Bu da her hangi cisme sahip olan varlıklar hakkında düşünülebilir. Oysa âyetler her hangi maddî bir cisme sahip olmayan söz ve kavramdan ibarettirler. Bunların indirilmeleri nasıl tasavvur olunabilir? Bu soruya cevap olarak denilebilir ki: İndirmekten maksat, Yüce Allah'tan vahiy alan meleği indirmek ve onu Allah'ın kuluna göndermektir. Ya da maksat, istiare yoluyla indirmek ve ulaştırmak demektir. Bu âyetleri ya da iman edilmesi gerekli olan bütün gerçekleri inkâr eden kâfirler için izzetlerini ve kibirlerini yok edecek küçük düşürücü bir azap vardır. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Bu kişiler için dünyada alçaltımla ve âhirette de küçük düşürücü azap vardır ve onlar her iki dünyada da azap göreceklerdir. Bazı âlimler derler ki: ”Yüce Allah'ın kâfirlere verilecek olan azabı, ilkin acı ve elem verici olarak ve sonra da küçük düşürücü şeklinde nitelemesi, önce onlara elem ve azabın verileceği sonra da bu sebeple küçük düşürülecekleri içindir."

Mücadele 58:6

O gün Allah onların hepsini aralarından diriltilmemiş hiçbir kimse kalmayacak şekilde diriltecek... ”O gün" den maksat, kıyamet günüdür. Buna göre Yüce Allah, onların tamamını, öldükten sonra yaptıklarının karşılığını vermek için yeniden diriltecek ve yaptıklarını kötü ve çirkin hareketlerini kendilerine haber verecektir. Yüce Allah onlara, bu kötü hareketlerin kendilerinden çıktığını beyan edecek, ya da bu dirilme esnasında, yaptıkları çirkin hareketleri ona uygun olarak korkunç suretlerde bütün herkesin gözü önünde canlandıracaktır. Bundan maksat, kendilerini utandırma, durumlarını teşhir etme ve azaplarını artırmaktır. Yoksa yaptıkları hareketlere dikkat etmeleri için haber verilmenin bizatihi kendisinde her hangi bir fayda yoktur. Allah onları bir bir saymıştır. Burada sanki şöyle bir soru sorulmaktadır: ”Yüce Allah onlara amellerini nasıl bildirecek?" Amelleri birer araz olup yani sonradan meydana gelmiş olup şu anda yok olmuş, geçip gitmiştir. İşte bu soruya ve itiraza şöyle cevap verilmektedir: ”Allah onları bir bir saymıştır" Yani Allah o amelleri ve hareketleri adet itibari ile saymıştır ve kişi nasıl amel etmiş ise, o şekilde korumuş ve muhafaza altına almıştır. Yüce Allah'tan hiçbir şey gizli kalmaz ve kaybolmaz. er-Râgıb der ki: ”İhsa demek, her hangi bir şeyin tam olarak kaç adet olduğunu bilmek demektir. Bu ifadenin kullanılmış olmasının sebebi, onların parmakla saymaya itimat etmelerinden ve güvenmelerinden dolayıdır." Bazı âlimler derler ki: ”İhsa, kuşatarak ve zabt altına alarak bir şeyi saymak demektir. Kelimenin aslı çakıl taşlarını, tam olarak kaç tane olduğunu tesbit için saymak demektir. Kelime bu hali ile saymak anlamına gelen öteki ”ad" kelimesinden daha özel bir mânâ ifade etmektedir." Onlar ise unutmuşlardır. Halbuki onlar, yaptıkları amel çok olduğu için ya da onları işlerken itikatları olmaması sebebi ile aldırmayıp hafife aldıkları için unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir. Ondan hiçbir şey gizli kalamaz. Âyette geçen ”şehîd" kelimesi, bulunan hazır olan anlamına gelen şahit manasınadır. Şu halde günahların hatırlanması, bunlara ağlanıp göz yaşı dökülmesi ve her şeyi yazıp asla unutmayan Yüce Allah'a bütün herkesin gözü önünde günahlarında ısrar edenlerin rezil rüsvay olacağı ve kullardan hiçbir duâ ve mazeretin asla kabul edilmeyeceği gün gelip çatmadan önce tevbe etmek şarttır. Şurasını iyi bilmek gerekir ki, Allah'ın şahit olması demek, Allah'ın yapılan bütün günahların işlendiği esnada hazır ve mevcut olması demektir. Fakat bu hazır oluş maddî olarak var olmak değil, ilmen şahit olmaktır.

Mücadele 58:7

Göklerde ve yerde olanları Allah'ın bildiğini görmüyor musun? Bu ifade. Yüce Allah'ın nereden nereye kadar şahit olduğunun kapsamına ve şümulüne bir delildir. Burada hitap, ya Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'adır, ya da hitab edilmeye elverişli olan herkesedir. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Müşahade mertebesinin kesin bilgisi ile Allahü teâlâ 'nın göklerde ve yeryüzünde mevcut ne kadar şey varsa bunları bildiğini bilmiyor musun? Bu mevcut olan şeyler ister yerde ve gökte bulunmak biçiminde mevcut olsun, isterse onların bir parçası şeklinde olsun farketmez. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet olunduğuna göre bu âyeti kerime, Amr'ın iki oğlu olan Rabîa ve Habîb ile Safvân b. Umeyye hakkında nazil olmuştur. Bunlar bir gün aralarında konuşurlarken içlerinden birisi: ”Ne dersin acaba Allah ne dediğimizi biliyor mu? diye sorar. Ötekisi: ”Bir kısmını bilir" diye cevap verir. Üçüncüleri ise: ”Bir kısmını bilirse tamamını bilir demektir" der. Üçüncünün söylemiş olduğu görüş isabetlidir ve doğru söyler çünkü eşyanın bir kısmını her hangi bir sebep ve araç olmaksızın bilebilen onun tamamını da bilir. Çünkü Yüce Allah'ın her hangi bir ilim ve bilgi aracı kullanmaksızın âlim ve bilgin olması, ilmin ilgileneceği ne kadar mevcut varsa onların tümü açısından geçerlidir. İşte bu konuşmanın üzerine üç kişinin gizli konuştuğu yerde onların dördüncüsü mutlaka O'dur, âyeti nazil olmuştur. Âyette geçen ”necvâ" kelimesi, insanın içinde gizlemiş olduğu sır demektir. Bu kelimenin aslı, insanın çevresine göre yüksekçe bir yerde yalnız kalması demektir. İçinden bir şeyler geçiren kimse, sanki onlara başkası erişemesin ve bilemesin diye insanlardan uzakta yeryüzünün yüksekçe bir tepesinde gibidir. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Ve üç kişinin gizli konuştuğu ve birbirlerine sır verdiği yerde onların dördüncüsü mutlaka Allah'tır. Yüce Allah, aralarında konuştukları şeyi bilmesi açısından o üç kişinin arasında dördüncü olmaktadır. Nitekim el-Hüseyin en-Nûrî der ki: ”Allah nefsi ve zatı açısından değil, bilgisi ve hükmü bakımından onların dördüncüsüdür." Beş kişinin gizli konuştuğu yerde onların altıncısı mutlaka O'dur. Yani beş kişinin arasında meydana gelen olayı bilme açısından Yüce Allah onların altıncısı olur. Burada beş ve altı sayısının özel olarak zikredilmesi, âyetin inmesine sebep olan olayın özelliğinden dolayıdır. Çünkü gizli bir şeyler konuşmak için bir araya gelen münafıklar, bazen üç, bazen beş kişi olurlardı. Burada denilebilir ki ekseriyetle müşavere etmek ve akıl danışmak üçten başlayıp altıya kadar gider. Çünkü böyle olursa, onlar daha az söz etmiş olurlar daha uygun görüşü yakalamış ve ağızları daha sıkı olur. Bu sebeple Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) öleceğini anlayınca, halifelik meselesini altı kişinin arasında danışma yoluyla seçilmeye bırakmıştır. Buna göre halifelik altı kişi arasında onların birbirlerine danışmaları ve görüş birliğine varmaları ile olacaktır. Bundan daha az yani iki ve bir gibi, belirtilen sayıdan daha az... Çünkü bir kişi de kendi içinden konuşur. Ve altı ve daha fazlası gibi daha çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Yani Allah ilmi ile ve işitmesi ile gizli konuşanlarla beraberdir. Onların aralarında geçen konuşmayı bilir. Onların ne durumda oldukları Allah'a gizli kalmaz. Sanki Allah onların gözlemcisi ve onlarla birliktedir. ”Nerede bulunurlarsa bulunsunlar" demek, yeryüzünün neresinde bulunurlarsa bulunsunlar isterse yeryüzünün dibinde olsunlar farketmez, demektir. Çünkü Yüce Allah'ın eşyayı bilmesi mekân bakımından yakınlıkdan dolayı değildir ki mekânların kendisine yakın ve uzaklığına göre bilgisi de farklı olsun. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Yani dünyada işlemiş oldukları şeyleri, kıyamet günü kendilerini rezil ve rüsvay etmek ve uğrayacakları azaplarını ortaya koymak için onlara haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. Çünkü zatının gereği olan bilgisi her şeyi kuşatır. İbn Ataullah der ki: ”İnsanların sana yönelmediklerini ya da seni kötülediklerini gördüğünde bunlara aldırma Yüce Allah’ın senin hakkındaki ilmine bak. Onun senin hakkındaki bilgisine kani olmaz isen bundan dolayı uğrayacağın musibetin mahlukattan görmüş olduğun zarar dolayısı ile meydana gelen musibetinden çok daha beterdir."

Mücadele 58:8

Gizli konuşmaktan menedilip de sonra o yasaklandıkları şeyi tekrar yapanları... Bu âyeti kerime, Yahudiler ve münafıklar hakkında nazil olmuştur. Bunlar kendi aralarında gizlice konuşurlar. Üç beş kişi halka yapıp müminleri gördükleri zaman gözleri ile işaret ederlerdi. Bu fiilleri ile müminleri kızdırmak isterlerdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu yapmalarını yasakladı. Sonra aynı fiillerini bir daha yaptılar. Âyette hitap, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'adır. Ebu Said el-Hudri (radıyallahü anh) der ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece biz aramızda konuşurken yanımıza geldi ve: ”Bu gizli konuşmaktır, gizli konuşmaktan yasaklanmadınız mı?" buyurdu. Bizler: ”Yüce Allah'a tevbe ediyoruz, çünkü biz deccaldan söz ediyorduk" dedik. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Sizin namınıza hundan daha fazla korktuğum bir şeyi haber vereyim mi? Bu şey gizli şirktir," buyurdular.,2) Yani Mürailiktir, gösteriş yapmaktır. Günah, düşmanlık ve peygambere karşı gelmek hususunda gizlice konuşanları görmedin mi? Bu ifade, onlara yasak edilen şeyi beyan etmektedir. Çünkü bunlar dine zarar vermektedir. Yani bizatihi günah, mü'minlere düşmanlık ve peygambere karşı gelmeleri hususunda birbirlerine olan gizlice tavsiye etmelerini görmedin mi? demek olur. Âyette geçen ”udvân" kelimesi, zulüm ve haksız fiil demektir. ”Masiyet" ise, itaatin tersi olan karşı gelmek anlamınadır. Onlar yani o gizli konuşanlar sana geldikleri zaman seni Allah'ın selâmlamadığı bir şekilde selâmlıyorlar. ”Tahiyye" kelimesi, dil bilgisi açısından mastardır. Bunun fiili ”hayyâkâllah"tır. Mânâsı ise, Allah sana uzun ömür verdi, demektir. Daha sonra bu cümle, duâ cümlesi olarak kullamlagelmiştir. Buna göre mânâsı: ”Allah sana uzun ömürler versin" demek olur. Ardından aynı cümle, her türlü duâ için kullanılmış ancak selamlamada kullanılması daha yaygındır. Her türlü duâ, bu bakımdan tahiyyedir, bu duâ ister, dünya için olsun, isterse âhiret için olsun. "Allah'ın selâmlamadığı bir şekilde" den maksat. Yüce Allah'ın seni selâmlamadığı bir şeyle demektir. Onlar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ”essâmu aleyke' derler ve ”esselâmü aleyke" demiş hissini verirlerdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)da onlara cevap olarak ”ve aleykûm" derdi. Ya da onlar ”en im sabâhen" derlerdi. Bu selâm çeşidi cahiliyet dönemi selâmı olarak mânâsı, sahalım yumuşak hoş olsun, her hangi bir uğursuzluk olmasın anlamına gelirdi. Oysa Allahu zülcelâl ise: ”Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun." (Saffât: 181) buyurmaktadır. Âlimler, zimmîlerin selâmının alınıp alınamayacağı noktasında ihtilâf etmişlerdir. İbn Abbas, Şa'bî ve Katâde'ye göre bu konudaki var olan emrin açık hükmüne dayanarak selâmlarını almak vaciptir. İmam Mâlik'e göre ise vacip değildir. İmam Mâlik: Zimmîlerin selâmlarını alacaksan ”aleyke" de, derdi." Bazı âlimler ise, selâm veren zimmîyenin selâmını alan kimse ”alâke es-selâmü" der demişlerdir. Bunun mânâsı selâm senin üerine yükselsin demektir. Bazı Mâlikî âlimleri ise, selâm veren zimmîye, selâm alan : ”Es-silâmü aleyke" der, demişlerdir ki mânâsı, taş senin üzerine olsun demektir. Senin yanından çıktıkları zaman kendi içlerinden de: Yani kendi aralarında: 'Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?' derler. ”Hazret-i Muhammed gerçekten peygamber ise ona yaptığımız kötü duaya cesaret etmemiz sebebi ile Yüce Allah bize azap etmeli, gazapta bulunmalı ve bizi yerle bir etmeli değil miydi?" derler. Cehennem onlara yeter. Yani onlara azap verme açısından cehennem yeterli ve kâfidir. Oraya gireceklerdir. Bir hikmete dayalı olarak hemen azap edilmeseler bile hiç kuşkusuz ve mutlak olarak oraya girecekler ve cehennemin hararetini tadacaklardır. Bundan maksat, kendileri ile alay etmek ve iman etmedikleri ve kâfir oldukları için durumlarını hafife almaktır. Orası, yani cehennem, ne kötü dönüş yeridir! Bazı müfessirler derler ki: ”Onların bu şekilde söylemeleri yanlarında bulunan bilgiden gafil olmalarındandır. Çünkü onlar ehli kitap idiler ve biliyorlardı ki, peygamberlerden bazılarına ümmetleri isyan etmiş, onlara eziyet etmişler fakat Yüce Allah'ın bilecek olduğu bir maslahat ve hikmet gereği hemencecik azap edilmemişlerdi. Sonra Yüce Allah Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın duasını kabul buyurmaktadır. Nitekim rivayet olunduğuna göre Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) Yahudilerin bu sözlerini işitir ve der ki: ”Aleykum essamu vez-Zâmû ve'l-la'ııetu" bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurur: ”Ey Âişe yumuşak ol, çünkü Yüce Allah her şeyde yumuşaklığı sever, çirkinliği ve bunda kasten ileri gitmeyi sevmez." Bunun üzerine Hazret-i Âişe, ya Rasûlüllah ne dediklerini işitmediniz mi? diye sorar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ey Âişe onlara nasıl cevap verdiğimi duymadın mı, ben onlara ”ve aleykum" dedim. Ve onlar hakkında söylemiş olduğum bu sözüm kabul edilir," der. (3)

Mücadele 58:9

Ey dilleri ve kalbleri ile iman edenler! Toplantı yerlerinizde ve kendi aranızda gizli konuşacağınız zaman münafıkların ve Yahudilerin yaptıkları gibi günahı, düşmanlığı ve Peygambere karşı gelmeyi fısıldaşmayın. İyilik ve takvayı konuşun. Müminlerin hayrına olan şeyleri ve Rasûlüllah'a karşı gelmekten kaçınmayı konuşun. Sehl (radıyallahü anh) der ki: ”Âyetin mânâsı şudur: Allah'ı zikredin, Kur'an okuyun, emri bil maruf ve nelıyi anil münker yapın." Huzuruna toplanacağınız bir olan, müstakil olarak ya da ona ortak bir başkası daha olmayan, yalnız ve tek olan Allah'tan korkun. Yaptığınız ve yapmadığınız her şeyin karşılığını Allah size verecektir. Bu âyeti kerime gösteriyor ki, gizli konuşma ve fısıldama, mutlak olarak yasak edilmiş değildir. Tanı tersine bazı durumlarda, o durumun gereği olarak kimi zaman vacip, kimi zaman müstehap, bazen de mubah olmak üzere emrolunmuş bir durumdur.

Mücadele 58:10

Bilinen gizli konuşmalar, -ki bu konuşmalar az ileride gelecek olan ”iman edenleri üzmek için" ifadesinin delâleti ile günah ve düşmanlığı fısıldayan konuşmalardır.- İman edenleri üzmek için şeytandandır, başkasından değildir. Çünkü şeytan o sözleri güzelleştirir ve onları konuşmaya teşvik eder. İşte bu açıdan sanki bu sözler şeytandandır. ”İman edenleri üzmek için" yani onların üzüntülerini harekete geçirmek için demektir. er-Râgıb der ki: ”Kelime olarak Arapçada ”hüzün" ve ”ham", sert yeryüzü anlamına huşunet kökündendir. İnsanın ruhundaki huşunet yani sertlik ise, gam ve kedere sebep olması sebebi iledir. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Bu sözler şeytanın, mü'minleri kendilerine hayatlarında bir belâ geldiği kanaatini uyandırarak üzmesi içindir. Yani şeytan onlara, askerleriniz yenildi, akrabalarınız hep öldürüldü, vesvesesini vererek onları üzer ve savaş için gerekli tedbirleri almakta onların azmini gevşetir ve buna benzer mü'minlerin kalblerini ve gönüllerini bulandıran başka düşünceler akıllarına getirir. Hadisi şerifde şöyle yer alır: ”Üç kişi bir araya geldiğiniz zaman iki kişi o arkadaşından gizlice birbirleri ile konuşmasın, çünkü bu onu üzer" buyrulmuştur. (4) Oysa o şeytan, ya da gizli konuşma, Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez. el-Esiletül Mukhame'de şu ifade yer alır: Üzüntünün amacı hangi açıdandır diye sorulursa, deriz ki, çekilen üzüntünün sonu iyi ise, aslında bu üzüntü olmaz. Bu ifade, usul ve metodla ilgili bir nükteyi ifade etmektedir. Çünkü zararın sonucunda sevap varsa aslında bu zarar değildir. Fayda da eğer sonuç olarak azap getiriyorsa aslında fayda sayılmaz. Mü'minler bütün işlerini Allah'a havale etmiş olmak, O'na güvenmiş bulunmak ve kâfirlerin gizli konuşmalarına aldırış etmiş olmamak için yalnız Allah'a dayanıp güvensinler. Çünkü Yüce Allah, müminleri onların şerrinden ve zararından koruyacaktır.

Mücadele 58:11

Ey iman edenler! Samimi olarak inananlar! Meclislerde: 'Yer açın', birbirinize yer açmak için genişleyiniz ve bir araya sıkışmayınız demektir. Arapçada ”ifsah annî" denilir ki mânâsı, az öteye var demektir. Yine Arapçada ”ente fi feshatin min dînike" derler ki, sen dinî bakımdan ruhsat ve genişlik taraftarısın, demek olur. Denilince... Bunu din kardeşlerinizden kim söylerse söylesin yer açın ki Allah da dilediğiniz her şeyde size genişlik versin. Buradaki genişlik anlamına gelen ”tefessüh" kavramı, mekânda, rızıkta genişlik olabileceği gibi, gönül huzuru anlamına olmak üzere kalbte genişlik, kabir ve bunun dışında başka şeylerde genişlik anlamına da olabilir. Çünkü karşılık, yapılan amelin cinsindendir. Bu âyeti kerime, Müslümanların hayır ve ecir için bir araya geldikleri her türlü meclisi içerisine alan genel anlamlı bir âyettir. Bu meclis ister Rasûlüllah'ın meclisi olsun, ister ondan başkasının meclisi olsun, farketmez. Sahabe-i kiram (radıyallahü anh), Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a daha yakın olmak, söylemiş olduğu sözleri duyabilmek arzusu ile bir araya üşüşüp birbirlerini sıkıştırıyorlardı. Ya da savaş meydanında birbirlerini sıkıştırıyorlardı. Sahabenin birisi safa gelerek arkadaşlarına, yer açınız, diyor, onlar da şehit olmak aşkı ile buna razı olmuyorlardı. Ya da zikir meclislerinde veya cuma günü meclislerinde birbirlerini sıkıştırıyorlar yer açmıyorlardı. Bütün bu durumların birinde her ne kadar önce gelen kendi bulunduğu yerde oturmaya daha öncelikli ise de kendisi, her hangi bir elem duymadığı sürece din kardeşine yer açarsa onu bulunmuş olduğu dar yerden çıkarmış olur. Hadisi şerifte: ”Sizden herhangi birisi din kardeşini oturduğu meclisde ayağa kaldırıp da sonra onun yerine oturmasın, fakat birbirinize yer açınız" buyurulmuştur. Bir başka rivayette ise şöyle buyurulur: ”İçinizden herhangi biriniz Cuma günü din kardeşini ayağa kaldırmasın fakat 'yer açınız' desin." Size: 'Kalkın' denilince de kalkın ki... Size daha sonra gelen kişilere yer açmak gayesi ile ”kalkın" denilince kalkınız ve ayağa dikiliniz. Yani cemaat otururken iki kişinin birbirinden uzaklaşması sureti ile yer açmak mümkün olmayacak derecede kalabalık çoğaldığı zaman ayağa kalkınız. Bazı âlimler âyeti şöyle tefsir ederler: ”Hep beraber ayağa kalkınız, ayakta iken yer açınız, ayağa kalkmakta tembellik göstermeyiniz. Ya da zarurî bir sebepten dolayı size, oturduğunuz yerlerden ayağa kalkınız, başka yere intikal ediniz, denildiği zaman ayağa kalkın. Çünkü bunu gerektirecek bir zorunluluk vardır. Bunu size emreden kimseye itaat ediniz, oturduğunuz yerden kalkınız ve din kardeşlerinize yer açmız." Bazı âlimler derler ki: ”Size: 'Kalkın' denilince" âyetinin mânâsı, Rasûlüllah meclisinden size kalkmanızı emrettiği zaman kalkınız ve orada oturmaya devam ederek Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı usandırmayınız. Ya da namaza cihada, şehitliğe ve bunlardan başka hayırlı amellere kalkıp koşunuz, denildiği zaman kalkınız, tembellik göstermeyiniz ve işi ağırdan almayınız, demektir. Kalkın emrini veren Rasûlüllah olabileceği gibi başkaları da olabilir. Allah sizden inananları verilen emre itaat etmek ve din kardeşlerine yer açmak için bu filleri yapanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin.Yüce Allah da kendilerine yardım etmek, dünyada güzellikle anmak, âhirette cennette barındırmak sureti ile onları yükseltsin. Çünkü Allah için tevazuda bulunanı Yüce Allah yüceltir. Buna karşı kibirleneni de alçak ır. Burada kendilerine ilim verilenlerin de ayrıca yüceltileceği belirtilmiştir ki, bunun ifade edilmesinin sebebi, âlimlerin durumlarının yüceliğini ve mertebelerinin büyüklüğünü vurgulamak içindir. Böylece sanki âlimler başka bir cins ve tür imişler gibi anılmışlardır. Âlimler ilim ve ameli birlikte yapmalarısebebi ile yüksek mertebe ve tabakalarla yüceltilmişlerdir. Çünkü ilim zaten kendisi yüce bir derecedir, bir de buna amel eşlik ettiği için daha fazla bir yüceliği gerektirir. Bu sebeple ilimden uzak olan, salih amelde zirveye ulaşsa bile, ilimle birlikte olan amelin derecesine eremez. Bu sebeple âlimin hareketlerine uyulurken, ondan başkalarının yaptıkları fiillere uyulmaz. Allah yaptıklarınızdan yani amellerinizden ya da yaptığınız şeylerden haberdardır. Onları bilmektedir ve o amel erin hiçbirisi ona gizli kalmaz. Yüce Allah, sizlerin kardeşlerinize yer açıp açmadığınızı, ayağa kalkıp kalkmadığınızı ve bunları yaparken niyetinizin ne olduğunu çok iyi bilir ve bunlar Yüce Allah'ın katında asla zayi olmaz. Bazı âlimler bu âyetin son ifadesini, emre itaat etmeyen ya da bunu hoş karşılamayan kimseler için bir tehdit olarak yorumlamışlar, meclislerde mutlaka yer açmalı ve şerefli ilmi elde etmeye çalışmalı, demişlerdir. Yine bu âyetten meclislerde ve toplantı mahallerinde âlimlere öncelik verilmesinin sırrı anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah âlimlere öncelik vermekte ve onları, kendilerine yüksek dereceler vermek sureti ile yüceltmektedir. Bir hadisi şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bir âlimin herhangi bir âbide (çok ibadet eden kimseye) üstünlüğü, ayın on dördüncü gecesi diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir" buyurmuştur. Bazı hakîm, bilge kişiler derler ki: ”İlim öğrenmeyi kaçıran kimse, bunu nasıl telâfi edebilir? İlim öğrenen de acaba neyi kaçırmıştır bir bilebilseydim? Herhangi bir ilim, şayet amel ile desteklenmezse bunun sonu zillettir." Mukâtil der ki: ”Bir mü'min cennetin kapısına ulaştığı zaman kendisine denilir ki: 'Sen âlim değilsin cennete amelinle gir.' Âlime de: 'Cennetin kapısında dur ve insanların terbiyesine yapmış olduğun katkıdan dolayı onlara şefaat et. ' denilir. ” (8) 8- Bu hadisi Beyhakî şu ifadelerle rivayet eder: ”Âlim ve âhid diriltilir. Âbide cennete gir denilir. Alime: Dur insanların güzelce terbiyesine yaptığın katkıdan dolayı onlara şefaat et denilir." Bkz. et-Terğîb ve't Terhîb, 1/102. Ebu'd-Derdâ (radıyallahü anh) rivayet ediyor: ”Bir meseleyi öğrenmem bana yüz rekât namaz kılmamdan daha sevimlidir. Her hangi bir meseleyi öğretmem bana bin rekât namaz kılmamdan daha sevimlidir." Ebû Hureyre ve Ebu Zer (radıyallahü anh) rivayet ediyorlar: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediğini işittik: ”İlim öğrenirken ölümün gelip çattığı kişi şefi id olarak ölür."

Mücadele 58:12

Halis ve samimi imanla ey iman edenler! Peygamber ile sizinle ilgili işler hakkında gizli bir şey konuşacağınız zaman, bu konuşmanızdan önce lâyık olan kimselere bir sadaka veriniz. Nitekim Hazret-i Ömer şöyle söyler: ”Araplara bahşedilen en üstün şey şiir söyleme yeteneğidir. Her hangi bir kişi ihtiyacını söylemeden önce şiirini söyler. Şerefli bir kimseden bununla yardım istenirken; alçak olan kimse de bununla verilirdi. Bu âyeti kerime, halkın Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı usandıracak ve bıktıracak derecede soru sordukları bir esnada nazil olmuştur ve Yüce Allah onlara Rasûlüllah'la gizli konuşma esnasında sadaka vermelerini emretmiştir. Bunun üzerine bir çok kimse bu hareketinden vazgeçmiştir. Fakir fakir olduğu için, zengin ise cimriliğinden dolayı yapmamıştır. Âyet Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a saygı gösterilmesini, fakirlere yararlı olmayı ifade ederken, soru sormada aşırı gitmeyi yasaklamaktadır. Ayrıca âyeti kerime, samimi olanla münafık olanı, âh ire ti sevenle dünyaya bağlananı birbirinden ayırmaktadır. Buradaki emrin, bazı âlimler mendupluk ifade ettiğini söylerken, bazıları vucûbiyet ifade ettiğini, ancak daha sonra ”sadakalar vermekden korktunuz mu?" ifadesi ile yürürlükten kaldırıldığım belirtmişlerdir. Bu âyet, okuma ve mushafta yer alma bakımından her ne kadar önceki âyete bitişikse de iniş bakımından ondan sonradır. Zaten nesneden âyetler sonra iner. Âlimler, yürürlükten kaldıran hükmün, yürürlüğü kaldırılan hükümden ne kadar sonra nazil olabileceği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazı âlimlere göre bu, günün belli bir zaman dilimidir. Fakat açık olan o dur ki, Hazret-i Ali'den gelen şu rivayete göre bu iki âyet arasında on günlük bir süre söz konusudur. Söz konusu rivayette Hazret-i Ali der ki: ”Şurası gerçek ki Yüce Allah'ın kitabında bir âyet vardır. O âyeti kerime ile benden önce de benden sonra da hiç kimse amel etmemiştir. Şöyle ki benim bir dinarım vardı. Onu harcadım, bir başka rivayette, onunla on dirhem satın aldım. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)la gizli konuşacağım zaman bir dirhem sadaka veriyordum." (11) Yani elindeki bir dinarı on dirhem olarak bozdurduktan sonra Rasûlüllah'la konuşmadan önce on gün birer dirhem sadaka veriyordum ve Allah'tan güzel hasletler ve özellikler bahşetmesini istiyordum. 11- Bunu el Hafız İbn Kesîr tefsirinde bizlere nakleder Bkz. 3 / 465. Bu rivayeti Leys b. Ebi Selim Mücahid'den rivayet eder. İbn Ömer (radıyallahü anh) rivayet ediyor: ”Hz Ali'nin üç özelliği vardı ki, onlardan birisi şayet bende olsa idi kızıl develere sahip olacağıma buna sahip olmayı tercih ederdim. Bu özellikler, onun Hazret-i Fatıma ile evlenmiş olması, Hayber günü sancağın kendisine verilmiş olması ve son olarak da necvâ yani gizli konuşma âyetidir." Ey mü'minler bu sadaka vermek, o paraları elinizde tutmaktan sizin için daha hayırlı ve şüphenin kirinden, her türlü günahın başı olan dünya sevgisinin en büyüklerinden bulunan ve mal sevgisinden kaynaklanan cimriliğin kirinden sizin için daha temizdir. Bu ifade, buradaki emrin mendupluk ifade ettiğini göstermektedir. Fakat Yüce Allah'ın şayet (bir şey) bulamazsanız bilin ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir ifadesi, bize bunun vacip olduğunu bildirmektedir. Çünkü gizli konuşmak için bir şey bulamayan kimseye, sadaka vermeksizin izin niteliği taşımaktadır.

Mücadele 58:13

Gizli bir şey konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu? Âyette geçen ”işfak" kelimesi, sevilmeyen ve hoşa gitmeyen bir şeyden korkmak demektir. Buradaki sorunun ifade etmiş olduğu mânâ ise, gerçekte bir şeyi öğrenmek değil, tam tersine sorulan şeyin varlığını, var olduğunu ifade etmektir. Bazıları korktukları için Rasûlüllah'la konuşmayı terk etmişlerdi. Bu durumda konuşma olmadığı için, âyete muhalefet de yoktu. Âyetin metninde sadaka kelimesinin çoğul olarak ”sadakalar" şeklinde getirilmesi, hitap edilen kimselerin tek değil çok olmalarındandır. Bazı tefsirlerde şöyle söylenir: ”Yüce Allah ilkin ”sadaka" kelimesini tekil olarak getirmiş ve bununla her hangi bir sadakanın verilmesinin yeterli olacağına işaret etmiştir. Buna karşılık ikinci âyette Rasûlüllah'la gizli konuşmanın, konuşanların çokluğu göz önüne alınarak çoğul getirilmiştir. Bu açıklamalardan sonra âyetin mânâsı şöyle olmaktadır: Ey zengin olan kimseler, sadakalar vermekten korktunuz mu?" Emredilen şeyi yapmadığınıza ve bu size zor geldiğine ve bunu yapmama konusunda size izin vermek sureti ile ve sadaka verme yükümlülüğünü kaldırarak Allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekâtı verin. Yani size emredilen sadakalar verme emrini yapmadığınıza, bundan geri kaldığınıza göre, artık bu kusurunuzu ve eksikliğinizi farz olan namazı kılıp zekâtı vererek telâfi ediniz. Diğer bütün meselelerde Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Çünkü bunları yerine getirmek, yapmış olduğunuz ihmali telâfi edici gibidir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Gerek açık, gerek gizli yapmış olduğunuz amelleri bilendir. O'na amelerinizden hiçbiri gizli kalmaz ve size karşılığını verir. Şu halde gösteriş ve riya için değil, sırf O'nun hoşnutluğunu elde etmek için size emretmiş olduğu şeyleri yapınız.

Mücadele 58:14

Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu ki bunlar Yahudilerdir. Nitekim Yüce Allah: ”Allah'ın lanetlediği ve gazab ettiği... kimselerdir." (Maide: 60) âyeti ile onların kim olduklarını haber verir. ”Gazap", nefisteki bir hareket demektir. Bu hareketin başlangıç noktası intikam alma iradesidir. Bu da Yüce Allah'a göre hoşnutluğun zıddıdır. Ya da gazap, intikam alma iradesi veya tehdidi gerçekleştirme ya da çok elem verici bir şekilde ve şiddetle yakalamak ve nimetini değiştirmek demektir. Dost edinenleri görmedin mi? Buradaki soru edatı Yahudileri kendilerine dost eden, onlarla samimi olan ve mü'minlerin sırlarını onlara aktaran münafıkların hallerindeki şaşırtıcı durumu vurgulamaktır. Hitap, ya Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'adır, ya da anlayan ve işiten herkesedir. Onlar. Yahudileri dost edinenler, gerçekte ne sizdendirler, ne de onlardan yani ne de gazaba uğrayanlardandırlar. Çünkü onlar münafıktırlar ve her iki zümre arasında bazen o tarafa, bazen bu tarafa gidip gelmektedirler. Onlar her ne kadar gerçekte kâfir bile olsalar, ancak Yahudilerin itikad ettikleri şeylere inanmadıkları ve onlara vefakâr olmadıkları için gönül itibari ile Yahudilerden değildirler. Münafıkların varacakları yer cehennemin en alt katıdır. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. ”Hilf" insanlar arasında anlaşma demektir. Bu kelimeden türeme ”muhal efe" antlaşma demektir. Hilf’in aslı, bir kısım insanların diğerlerinden ahd ve söz aldıkları yemindir. İşte bu fiil ile daha sonra her türlü yemin ifade olunmaya başlanmıştır. Burada âyetin mânâsı şöyle olur: Onlar derler ki: ”Allah'a yemin ederiz ki, bizler Müslümanlarız." Burada bile bile yalan yere yemin ettikleri şey, Müslüman oldukları iddiasıdır. Oysa onlar yaptıkları yeminin yalan olduğunu bilmektedirler. Tıpkı yemini gam usta olduğu gibi. Yemini gamûs, yaptığına ya da yapmadığına yalan yere bile bile yemin etmektir. Böylesi bir yemine gamûs denmesi, yemin eden kişiyi günaha, buna bağlı olarak da cehenneme sokması sebebi iledir. Cenabı Hak bunların yeminlerini gamûs yemini kırmamıştır. Çünkü gamûs yemini geçmişte olmuş veya olmamış bir şeye yemin etmektir. Oysa münafıkların bu yeminleri şu andaki bir durumla ilgilidir. Rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarına ait odalardan birisinde bulunmakta idi. Orada bulunanlara buyurdu ki: ”Şimdi içeriye, kalbi, zorba birisinin kalbi gibi ve şeytan gözlü birisi girecek." Bu ifadeden sonra içeriye münafık Abdullah b. Nebtel giriverir. Kendisi mavi gözlü birisidir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona sorar: ”Sen ve arkadaşların hakkımda ne diyerek kötü söz söylediniz?" Bunun üzerine Abdullah, böyle bir şey yapmadığına Allah'a yemin eder. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'da ”Evet yaptın" der ve onun arkadaşlarının yanına gider, arkadaşları da Hazret-i Peygambere kötü söylemediklerine dair Yüce Allah'a yemin ederler. İşte bu olay üzerine bahsi geçen âyeti kerime nazil olur. Bu rivayete göre onların bile bile yalan yere yeminleri, Hazret-i Peygambere sövmediklerine dairdir.

Mücadele 58:15

Bu sebeble Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Onların yaptıkları şey ne kötüdür! Yani onların alışkanlık haline getirdikleri ve ısrar ettikleri şey çok kötüdür. Onların bu tür alışkanlıkları, âdet haline getirdikleri ve yapmaya devam ettikleri fiilleri kötü bir amel ve iştir.

Mücadele 58:16

Onlar ihtiyaç esnasında yapageldikleri yalan yeminlerini kalkan yapıp... Aslında ”yemin", sağ el demektir. İstiare yoluyla yemin anlamında kullanılmasının sebebi, yemin eden ve yemin ettiği esnada söz veren kimsenin yapmış olduğu hareket göz önüne alındığı içindir. Âyetin orjinal metninde yer alan ”cünneten" kelimesi, insanı koruyan kalkan demektir. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Onlar yeminlerini, mü'minlerin kendilerini öldürmelerinden ve mallarını almalarından korunacakları bir perde ve korunak yapmışlardır. Âyette yer alan ”ittihaz" kelimesi, onların yalan yeminlerini hazırlamaları ve ihtiyaç esnasında yemin etmek ve serzenişten kurtulmak için buna kendilerini hazırlamaları demektir. Allah'ın yolundan yani emniyet ve selâmet içinde bulunurlarken O'nun dininden alıkoydular, insanları engellediler ve onları çevirdiler. Karşılaştıkları kimseleri, İslama girmekten geri koydular ve Müslümanların durumunu onlara zayıf gösterdiler. Kendilerinin bu inkârları ve insanları çevirmeleri sebebi ile onlara küçük düşürücü bir azap vardır. Yani mahşer halkı arasında kendilerini rezil edici bir azap vardır.

Mücadele 58:17

Onların malları da evlâtları da Allah'a karşı yani Allah'ın azabına karşı kendilerine en küçük bir fayda vermez. Âyetin mânâsı: Onlar yalan yere yukarıda anlatılan korunmayı sağlamak için yemin ediyorlar, fakat ateşe girdikleri zaman kendilerine kazandıkları malları ve dünyada iken kendisi ile övünmüş oldukları evlâtları fayda vermez. Ya da şöyle bir anlam olabilir: Onlar, Muhammed'in söylemiş olduğu gerçekten doğru ise, biz canlarımızı mallarımızla ve evlâtlarımızla gelecek azaptan koruruz. İşte Yüce Allah onları bu âyeti kerime ile yalanlamıştır. Çünkü kıyamet günü öyle bir gündür ki o günde ne mal ve ne de evlât hiçbir fayda vermez. Hiçkimse kimseye herhangi bir konuda yeterli olamaz. Bu kötü sıfatlarla belirtilmiş olan onlar cehennem ehlidirler, oradan ayrılmazlar. Orada bulunurlar. Ya da cehennemin mâliki olurlar. Çünkü onlar, dünyada iken Kötülükleri sebebiyle cehennemi kazanmışlardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Oradan ebediyyen çıkmayacaklardır.

Mücadele 58:18

O gün, kıyamet günü Allah onların hepsini topluca yeniden diriltecek, onlar da size dünyada yemin ettikleri gibi yani ”Rabbimiz Allah'a yemin olsun ki, biz O'na ortak koşanlardan değildik" (En'am: 23) dedikleri gibi samimi Müslüman olduklarına dair O'na yemin edeceklerdir. Bu yalan yeminleri sayesinde, dünyada iken canlarını ve mallarını koruyup bir takım dünyevî faydalar elde ettikleri gibi, âhirette de kendilerinin bir şey üzerinde olduklarını sanırlar. Yalan yeminleriyle kendilerine menfaat sağlayıp, zararı defedeceklerini sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıların ta kendileridirler. Onlar yalanda zirveye çıkmışlardır. Çünkü gizli, aşikâr her şeyi çok iyi bilen Yüce Allah'ın huzurunda yalan söylemeye cesaret etmektedirler.

Mücadele 58:19

Şeytan, onları etkisi altına aldı da yani şeytan onlara baskın geldi ve mâlik oldu. Çünkü onlar şeytanın kendilerinden istediği her alanda ona boyun eğmektedirler. İşte bu sebeple şeytan onları kendi taraftarı ve yönettiği kişiler hâline getirmiştir. Kendilerine Allah'ı anmayı unutturdu. Böylece Yüce Allah'ı ne kalbleri ile ve ne de dilleri ile zikretmemektedirler. Onlar belirtilen bu çirkin vasıflarla nitelenen münafıklar şeytanın yandaşlarıdırlar yani askerleridirler. Onun emrettiği meselelere koşan birer tabiîleridirler. Âyette geçen ”hizb" kelimesi, her hangi bir mesele ve görüşe bağlı olan insan grubu demektir. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar. Onlar, daha ötesi olmayan kayıp ve hüsran ile vasıflanmışlardır. Çünkü ebedî nimeti kaçırmışlar, ona karşılık elem verici azabı almışlardır. Bazı âlimler derler ki: ”Şeytanın bir kulu etkisi altına almasının alâmeti ve göstergesi, şeytanın onu zahiri yiyecek ve giyeceklerle oyalaması, kalbini Allah'ın kendisine vermiş olduğu nimetleri düşünmekten ve bu nimetlere şükretmekten alıkoyması, dilini yalan, boş söz, gıybet ve bühtanla meşgul ederek Allah'ın zikrinden uzaklaştırması ve hezeyanlara kulak vererek hakkı dinlememesidir."

Mücadele 58:20

Allah'a ve Peygamberine düşman olanlar... Bundan maksat, onların emirlerine aykırı davran anlarlar, onların getirmiş oldukları sınırları aşanlar, onlara karşı yeryüzünde, yeryüzünün bir kısmına hakim olan ve bir sınır çizerek hasmının ileri geçmesini istemeyen kimsenin yaptığı gibi davrananlardır. Onlar ancak taraftarlarının ve arkalarından gidenlerin çokluğuna dayanarak böyle yaptıklarına ve kendilerini gören kimsenin de onlardan daha güçlü kimse olmadığına ve en güçlülerin onlar olduklarını zannettiğine göre Allahü teâlâ, bu zahiri aldanmayı reddetmek ve çürütmek için buyuruyor ki: İşte onlar, karşı gelip meydan okumaları sebebi ile en aşağılara düşen ve Hakkın rahmetinden uzak olan bu kişiler en alçaklar arasındadırlar. Yani daha önce geçen ve sonra gelenlerden Yüce Allah'ın yaratıkları arasında en aşağıda olanlardır ki onlardan daha aşağıda kimseyi görmek mümkün değildir. Çünkü birbirine hasım olan taraflardan birisinin zilleti, karşı tarafın izzeti oranındadır. Yüce Allah'ın izzetinin ve yüceliğinin sonu olmadığına göre, ona karşı duranların zilleti de sonsuz olacaktır. Bu da dünyada esir düşmek suretiyle, âhirette ise cehennem azabı ile olacaktır. Onlar, ister Acem ve Rum, ister onlardan daha büyük devletler olsunlar, ister sıradan insanlar olsunlar, ister krallar olsunlar, ister kâfirler, ister fâşıklar farketmez.

Mücadele 58:21

Allah: 'Elbette Ben ve peygamberlerim galip geleceğiz,' diye yazmıştır. Yani Allahü teâlâ Levh-i Mahfuz'da buna hüküm vermiş ve bu hükmü orada yazmıştır. Yüce Allah: ”Elbette Ben ve peygamberlerim galip geleceğiz" diyerek onların çoklukları ve güçleri sebebi ile galip gelecekleri şeklindeki zanlarından dolayı cümleyi pekiştirerek ifade etmiştir. Maksat şudur: Galip gelmek, ya delil ve kılıçla, ya da bunlardan birisi ile olur. Delille üstün gelmek bütün peygamberler için vardır. Çünkü onlar dünyada ve âhirette övülmüş, güzel bir akıbeti elde etmişlerdir. Kılıçla üstün gelmeye gelince bu, bütün peygamberler için varid değildir. Çünkü onların içinde savaş yapmaya emrolunmamış peygamberler vardır. ez-Zeccâc der ki: ”Peygamberlerin galip gelmesi iki şekilde olur: Savaş etmekle gönderilenler savaş ederek galip gelirlerken, savaşla emrolunmayan peygamberler delil ile üstün gelirler. Delille galip gelmeye bir de kılıç eklenecek olursa bu daha da güçlü olur." Mukatil'in şöyle söylediği rivayet olunur: ”Mü'minler, Yüce Allah bize Mekke'nin Taifin Hayber'in ve civarının fethini nasip ederse umarız ki Allah bizi Aceme ve Bizans'a galip getirecektir. Bunun üzerine münafıkların başkanı Abdullah b. Übey b. Selûl: 'Siz Bizans'ı ve Acemleri, galip gelip ele geçirdiğiniz bazı köyler gibi mi zannediyorsunuz? Vallahi onlar sizin zamlınızdan çok daha fazla sayıda ve çok daha güçlüdürler' deyince, bu âyeti kerime nazil olur." Şüphesiz Allah peygamberlerine yardım konusunda güçlüdür. Bazı âlimler derler ki: ”Güçlü anlamına gelen ”kavi" zatında sıfatlarında ve fiillerinde zafiyet olmayan, kendisine yorgunluk ve bitkinlik gelmeyen, eksiklik bulunmayan bozmaktan ve yapmaktan âciz kalmayan demektir. Aslında kuvvet, bünyenin güçlü olmasından ve zaafın aksine sağlam olmasından ibarettir. Bu kelime ile Yüce Allah açısından kudret kastolunmaktadır." Galiptir, murad ettiği şey hususunda kendisine galip gelinemez. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Allah Zülcelâl güçlü ve azîz olup âciz olmadığına göre, zaman zaman Müslümanların yenilmesi nedendir? Halbuki onlara yardım vaad edilmiştir? Bu soruya cevap olarak diyebiliriz ki, yardım ve galip gelme şerefli bir makamdır, bu, kâfire lâyık değildir. Fakat Allahü teâlâ bazen kâfirleri sıkıntıya sokarken, bazen de mü'minlere bunu verebilir. Çünkü her zaman kâfirleri sıkıntıya soksa ve buna karşılık mü'minlerin üzerinden bunu kaldıracak olsa, burada imanın hak, ondan başkasının bâtıl yol olduğuna dair zorunlu bir bilgi doğar. Böyle olunca da mükellefiyet, sevap ve ceza diye bir şey kalmaz. İşte bu sebeple Allahü teâlâ, zaman zaman iman edenleri, bazen de kâfirleri sıkıntıya sokar ki şüpheler yerinde kalsın mükellef de o şüpheyi, İslâmın sahih olduğunu gösteren deliller üzerinde düşünmek sureti ile ortadan kaldırsın, böylece Yüce Allah'ın katında sevabı büyük olsun. Çünkü mü'min bazı günahları işleyebilir. Bu sebeple dünyada günahlarından temizlenmek ve kalbi duru hale getirilmek için şiddetli sıkıntıya uğrar. Buna karşılık kâfire verilen sıkıntı ve belânın şiddeti, Yüce Allah'ın gazabı kabilindendir. Bilinmez mi ki meselâ veba hastalığı mü'minlere rahmet kâfirlere azap ve cezadır.

Mücadele 58:22

Allah'a ve âhiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. Burada hitap Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ya da herkesedir. Ayetin metninde yer alan ”yuvâddûne" fiilinin mastarı olan ”muvadde" kelimesi, sevmek demektir. Sevmek, önce kalbte olan, sonra sonuçları bütün bedende ortaya çıkan bir kavramdır. Burada Allah'a ve O'nun peygamberine düşman olanlardan maksat, münafıklar, Yahudiler, fâşıklar ve bid'atçi zalimlerdir. Mü'minlerin hiçbir hâlde onlarla dostluk etmesi uygun değildir. İbn Şeyh der ki: ”Âyetin mânâsı şudur: İman, Allah'ın düşmanlarına sevgi ile bir arada bulunmaz." Burada şöyle bir soru sorulabilir: Müçtehitlerin ittifakına göre onlarla bir araya gelmek, birtakım ilişkilerde bulunmak ve birlikte yaşamak caizdir. Bu, caiz olduğuna göre, haram olan sevgi besleme, acaba ne olabilir? Buna cevap olarak diyebiliriz ki, haram olan sevgi besleme, karşıdaki kâfirin kâfir olduğu hâlde dinen ve dünyevî olarak menfaatini istemektir. Bunun dışındaki hususlar ise caizdir. Âyette hürmet edilmesi bakımından önde olan babalar, sonra da sırasıyla diğerleri zikredilmiştir. Âyet metninde yer alan ”aşiret" kelimesi, insanın kendileri ile kendisini çok ve güçlü gördüğü akrabalarıdır. Yani onlar mükemmel sayı mesabesinde olurlar. Bunun sebebi şudur: On anlamına gelen ”aşera" sayısı, mükemmel bir sayıdır. Her toplumun aşireti de insanın kendileri ile kuvvet bulduğu akrabaları demektir. Aynı kelimeden türeme ”aşîr" ise gerek akrabalık, gerekse tanışıklık açısından birlikle yaşayan kimse demektir. el-Kâmus'da şunlar yazılıdır: ”Bir kimsenin aşireti demek, babasının kendine en yakın evlâtları ya da kabilesi demektir." Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Dinine aşırı biçimde bağlı olan mü'minler, Allah'a ve O'nun Peygamberine düşmanlık eden akrabalarına sevgi beslemezler. Şu halde başkalarına nasıl besleyebilirler? Çünkü Allah'a iman davası, tümü ile herkesten yüz çevirme demektir. Hatta gerektiğinde onların tümü ile savaşma ve çarpışabilme davasıdır. Nitekim rivayet olunduğuna göre Ebû Ubeyde, babası el Cerrah'ı Bedir savaşı günü katletmiştir. Abdullah b. Abdullah b. Ubey b. Selûl, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında durmuş Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) su içerken Abdullah (radıyallahü anh): ”Ey Allah'ın Rasûlü, içtiğin sudan birazını artır, geri bırak," demiştir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sorar: ”Onu ne yapacaksın?" Abdul lalı: ”Babama içireceğim belki Yüce Allah kalbini temizler" der ve Rasûlüllah'ın suyunun artığını babasına götürür, babası: ”Bu nedir?" der. Abdullah: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın içmiş olduğu suyun artığıdır. İçmen için sana getirmiş bulunmaktayım. Belki Yüce Allah kalbini temizler," der. Bunun üzerine babası: ”Bana annenin idrarını getirseydin ya" der. Abdullah Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a döner ve der ki: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Babamı öldürmeme izin ver," der. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) der ki: ”Hayır, tam tersine ona yumuşak davranacak ve iyilik edeceksin." Hazret-i Ebu Bekir'in babası Ebu Kuhâfe İslama girmeden önce Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında kötü söz söyler. Hazret-i Ebu Bekir babasına öyle bir yumruk atar ki babası yere yıkılır. Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bunu sen mi yaptın?" der. Hazret-i Ebu Bekir evet deyince. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ona saldırma!" der. Hazret-i Ebu Bekir de: ”Vallahi kılıcım yakınımda olsa idi onu öldürürdüm" der. (13) 13- Hadisi, İbnü'l-Münzir, İbn Ciireyc'ten rivayet eder. Bkz. ed-Durru'l-Mensûr, 6 / 186. Mus'ab (radıyallahü anh), kardeşi Ubeyd b. Umeyr'i Uhud savaşında katleder. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) dayısı el-Âs b. Hişam b. el-Muğire'yi Bedir savaşında katleder. Hazret-i Ali, Hamza, Ubeyd b. el-Hâris (radıyallahü anh) yine Bedir savaşında Rabia'nın oğlu Utbe ve Şeybe'yi ve Velid b. Ulbe'yi katlederler ki bunlar onların aşiretinden ve akrabalarındandır. Bütün bunlar dine bağlılıktan, Allah'ın dini hususundaki düşkünlükten ileri gelmektedir. İşte onların, Allah'a ve peygamberine düşmanlık edenler en yakınları bile olsa, onlara sevgi beslemeyenlerin kalbine Allah, imanı yazmış yani imanı kalblerinde sabit kılmış ve katından bir ruh ile ki, bu Kur'an'ın nurudur, ya da düşmanlara karşı Allah'ın yardımıdır, veyahut da kalbin nurudur. İşte bu, durumun gerçek yüzünü idrak etmek, rûhânî yüce derecelere yükselmeyi istemek, düşük tabiat âleminin seviyesinden kurtulmak içindir. Bütün bunlara, hayata sebep oldukları için ruh ismi verilir. Sehl (radıyallahü anh) der ki: ”Ruhun hayatı ebedîlikledir. Nefsin hayatı da ruhladır. Şu halde ruhun hayatı zikirle mümkündür. Zikirin hayatı da zikredenle olmaktadır. Zikredenin hayatı ise zikrolunan Yüce Allah'ın sayesindedir.'' Onları desteklemiştir. Yani güçlendirmiştir. Onları âhirette içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, yani ağaçlarının ve köşklerinin altından dört ırmağın aktığı cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Orada ebedlerin ebedine kadar kalacaklar, kendilerine yok olmak, ölmek, hastalık veya fakirlik diye bir kavram yaklaşamayacaktır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Birisi çıkar seslenir: Sizler sağlığınız üzere olacak, hastalanmayacaksınız. Yaşayacak, ebediyyen ölmeyeceksiniz. Hep genç kalacak, sonsuza kadar kocayıp ihtiyarlamayacaksınız. Nimetlenecek, ebediyete kadar sefil olmayacaksınız. ”(14) 14- Hadisi İmam Müslim ve Tirmizî tahric etmişlerdir ."Cennetlik olanlar cennete girdikleri zaman birisi çıkar seslenir: Sizler yasayacak, sonsuza dek ölmeyeceksiniz, sağlıklı olacak asla hastalanmayacaksınız..." Hadis için Bkz: Câmiu'l-Usûl, 10/530. Allah onlardan razı olmuş kızmamış, gazab etmemiş onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Ebu'ssuud Tefsirinde der ki: ”Bu ifade, müminlere gerek peşin ve gerekse ileride verilen nimetlerden ne kadar mutluluk duyacaklarını ifade etmektedir." İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İşte bu ifade de onlara büyük bir şeref bahşetmektedir. Çünkü onların Yüce Allah'a mahsus olduğunu beyan etmektedir. Yani onlar Yüce Allah'ın askerleri ve dininin yardımcılarıdırlar. İyi bilin ki kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır. Kötü şeylerden kurtulanlar ve sevimli şeyleri elde edecek olanlar da Allah'ın tarafında olanlardır. Yoksa bunların dışında onlar, karşı tarafta yer alıp hüsrana ve yenilmeye mahkûm olan şeytanın taraftarları değillerdir. Allah'ın yardımıyla Mücâdele Sûresinin tefsiri bitti. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun!

Haşr 59:1

HAŞR SURESİ Göklerde ve yerde olanlar(ın hepsi) Allah'ı tesbih etmektedir. "Tesbih ”, Cenab-ı Hakk'ı her türlü çirkinlikten tenzih etmek ve ulûhiyyetinin şanına yakışmayan her şeyden temiz ve yüce olduğunu itiraf etmektir. Tesbih; kalp, dil ve hâl ile olur. Kalp ile olan tesbih, kulun, Allah'ın ulûhiyyetine yakışmayan her şeyden yüce olduğuna itikad etmesidir. Dil ile tesbih, ”Allahu Ekber, lâ ilahe illallah" ve ”âmin" gibi Cenab-ı Hakk'ın yüceliğini ifade eden cümleleri söylemektir. Halk arasında meşhur olan da bu ikinci kısımdır. Üçüncüsü, yaratılan varlıkların, yaratanın, azamet sıfatlarıyla muttasıf olduğuna ve olması ile olmaması ihtimalli olan şeylerden münezzeh olduğuna delâlet etmeleridir. Bazı tefsirlerde açıklandığı gibi müfessirler, Kur'an-ı Kerim'deki bu gibi âyetleri, her varlığın tesbihine şamil olması için ikinci ve üçüncü şekilde tefsir etmişlerdir. Muhakkik yani araştırıcı âlimlerin çoğunluğu ise, bu tesbihin yalnız işaret lisanıyla değil, hem işaret hem de ifade diliyle yapılan tesbih olduğunu söylemişlerdir. Buna göre, akıllı ve akılsız bütün varlıklar Cenab-ı Hakk'ı tesbih ederler. Nitekim bunun izahı, Hadîd Sûresinin baş tarafında ve Kur'an-ı Kerim'in diğer yerlerinde geçti. Bir hadisi şerifte rivayet olunduğuna göre Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Ben, Mekke'de bir taş biliyorum ki, Peygamber olarak gönderilmemden önce bana selâm veriyordu. Ben o taşı şu anda da biliyorum. (1) 1- Müslim, Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel Müsned'inde Câbir b. Semüre'den merfü olarak rivayet ediyor. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/457. Abdullah İbn Mes'ûd'dan da şöyle rivayet olunmuştur: ”Biz yenmekte olan yemeklerin tesbihlerini işitirdik." Organ ve derilerin şahitlik yapacakları, Kur'an-ı Kerim'in dile getirdiği hususlardandır. Mücahid de şöyle demiştir: ”Canlı-cansız her şey Allah'ı tesbih eder. Eşyanın tesbihi, ”sübhânellahu ve bihamdihî" demeleridir." Bu, genel manâsıyla böyledir. Fakat her cins varlığa nisbetle yapılan tesbihler ayrı ayrıdır. Her varlığın, yaratılışının gerektirdiği şekilde kendine has tesbih etmesi vardır. O, hükmünde galip, kahredici gücün sahibi, üstün hüküm ve hikmet sahibidir. Tesbihten sonra bu iki sıfatın zikredilmesinde; tesbihe yönelten ve tesbih etmeyi gerektiren şeye işaret vardır. Çünkü ”izzet"; büyüklüğün, ”hikmet" de güzelliğin eseridir. O halde Allah (celle celalühü) bütün kemâl sıfatlar ile muttasıftır. Nüzul sebebine gelince: Bu sûre, Benî Nadîr (Yahudi) Kabilesi hakkında nazil olmuştur. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edince, Benî Nadîr Kabilesi, Rasûlüllah'ın ne lehinde ne de aleyhinde bulunmayacaklarına dair Rasûlüllah ile antlaşma yapmıştı. Fakat Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir Savaşı'nda zafer elde edince Nâdir Oğulları kendi aralarında: ”Tevrat'ta sıfatları belirtilen Peygamber'in sancağı reddolunamaz," diye konuştular. Ne zaman ki, Uhud Muharebesi'nde olanlar oldu Rasûlüllah hakkında şüpheye düştüler ve antlaşmayı bozdular. Ka'b b. Eşref, kırk süvariyle beraber Mekke'ye gidip Kabe'nin yanında, Kureyş Kabilesi ile Rasûlüllah'a karşı savaşacaklarına ve O'na zarar vereceklerine dair ittifak edip antlaşma yaparak Rasûlüllah'la olan antlaşmayı bozdular. Âlimler derler ki: ”Şu anda hiçbir şey olmaksızın, harp halindeki kâfirler ile, yurtlarını terketmek üzere anlaşma yapmak caiz değildir. Bu, İslâm'ın ilk yıllarında caizdi, sonra nesholundu. Şimdi, ya onlarla savaşmak veya onları esir etmek yahut da onları vergilendirmek (cizye) şarttır."

Haşr 59:2

O, Ehl-i kitaptan inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkarandır. Bu âyet, Cenab-ı Hakk'ın izzetinin bazı eserlerini ve hikmetinin bir takım hükümlerini açıklamaktadır. Tevrat ehlinin, yani Beni Nâdir Oğulları'nın Medine-i Münevvere'den çıkarılmasını emretti. Âyet-i kerîmede ”yurt", ”dâr" kelimesi ile ifade edilmiştir. Bu mânâ ile alâkalı bir de ”beyt" kelimesi vardır. Ancak, aralarında faik vardır. Şöyle ki: Dâr, duvarları yıkılsa bile ”dâr"dır. Beyt (ev) ise öyle değildir. Duvarlar yıkılınca, artık ”beyt" olmaktan çıkar. Çünkü beyt, tavanı olan, bir tarafından girilen, üç dört duvarlı içersinde eğleşmek için inşâ edilen binadır. Bu anlam ”sulfa" kelimesinde de vardır. Ama suffa'nın girişi daha geniştir. 'İlk sürgütî'den maksat, Medine'den Şam'a sürüldükleri ilk an, demektir. Âyette sürgün mânâsında ”Haşr" kelimesi geçmektedir. ”Haşr" bir topluluğu bir yerden çıkarıp başka bir yere sürmek demektir. Beni Nâdir, yurtlarından hiç çıkarılmamış bir Yahudi kabilesi idi. Çünkü onların daha önce Şam'dan Medine tarafına geçmeleri kendi istekleriyle olmuştu. Bunun içindir ki, onlar Arap Yarımadasından çıkarılıp Şam'a sürülen ilk insanlardır. (2) 2- Beni Nâdir Kabilesinin Medine'den çıkartılması olayını ve sebebini geniş bir şekilde anlamak istersen Bkz. Tefsîr-u ibn Kesîr, 3/370. (Muhtasarından) Ey Müslümanlar! Siz onların bu zillet ve aşağılıkla kendi yurtlarından çıkacaklarını sanmamıştımz. Çünkü onların gücü fazla, surları kuvvetli, sayıları ve hazırlıkları çok idi. Onlar da, bu kâfirler, kesinlik derecesinde, kuvvetle kalelerinin, kendilerini Allah'(m azabın)dan koruyacağını sanmışlardı. " Husun", ”hısn" kelimesinin çoğuludur. Hısn, içerisine ulaşılamayan, muhafaza altına alınmış her yerdir. Âyetin kısaca mânâsı şöyle olur: Kâfirler sandılar ki, sahip oldukları kaleler onları Allah'ın kahrından ve azabından koruyacaktır. Ama Allah'(m azabı,) onlara beklemedikleri yerden geliverdi. Allah'ın onlar hakkında takdir etmiş olduğu hüküm gönüllerinden hiç geçmedi. Bu, reisleri Ka'b İbn Eşrefin bir hile ile ansızın öldürülmesidir. Çünkü Ka'b'ın öldürülmesi, onların gücünü za'fa uğratan, hakimiyetlerini kıran ve kalplerine korku salmak suretiyle gönüllerindeki güven ve huzuru alıp götüren sebeplerdendir. Allah, onların kalplerine korku düşürdü. ”Düşürdü" anlamını verdiğimiz ”hazf, iftira etmek demektir. Burada düşürmek, atmak mânâsı mııradedilmiştir. ”Ruh", aşırı korkudan çaresiz kalmaktır. Bazı âlimler şöyle söylemişlerdir: ”Ru'b, kalbi doldurup aklı bozan, kişiyi çaresiz kılan, fikirleri karıştıran, tedbiri dağıtıp bedene zarar veren korkudur. Buna göre mânâ şöyle olur: Allah, onların gönüllerine kendilerini çaresiz kılan korkuyu yerleştirdi." Öyle ki; evlerini hem kendi elleriyle hem de mü'minlerin elleriyle harabediyorlardı. Yıktıkları binaların odun ve taşlarıyla sokak girişlerini kapamak, Medine'den sürülüp çıkarıldıktan sonra Müslümanlara mesken kalmaması ve nakledilmesi mümkün olan sevdikleri bazı malzemeleri beraberlerinde götürmeleri için kendi evlerini bizzat kendi elleriyle tahrip ediyorlardı. Arapçada ”tahrip" ve ”ihr âb" aynı anlamda olup tamir etmenin zıddıdır. ”Ehrabehû ve harrabehû" demek, onu bozup yıkmak suretiyle ifsad etti, demektir. Ayrıca Müslümanlar, Yahudilerin sığınıp barındıkları kalelerini yok etmek, savaş alanını genişletmek ve onlara zarar vermek için onların evlerini yıkıyorlardı. Yıkma olayının Yahudilere isnadı, yıkılmaya sebebiyet verdikleri içindir. Böyle olunca sanki Yahudiler, Müslümanları yıkmak için vazifelendirmişler ve bu işi onlara havale etmişlerdir. Ey akıl sahipleri! İbret alın! Yani, ey kalp, akıl ve basiret sahipleri! Yahudiler aleyhinde meydana gelen korkunç olaylardan öğüt alın! Küfrün ve günahların sebebiyet verdiği kötü sonuçlara bulaşmaktan sakının. İki Yahudi grubunun durumundan ibret alarak kendi durumunuza dikkat edin. Kaleleri gibi birtakım fani kuvvetlere güvenen Nâdir Oğulları gibi sadece sebeplerin desteğine güvenip gaflete düşmeyin. Yalnız Allah'a dayanıp güvenin. Arapçada ”i'tibâr", ”ubûr" kelimesinden alınmıştır. Ubûr, bir şeyden başka bir şeye geçmek demektir. Bunun içindir ki, kötü şeylerden ders almaya ibret denmiştir. Çünkü burada, görmekten düşünceye intikal edilir. ”Tabir ehli" denilir. Çünkü yorum yapan kişi, hayal edilenden makul olana geçer. Lâfızlara da ibareler denmiştir. Çünkü lâfızlar, mânâları, konuşanın lisanından dinleyenin aklına nakleder. ”Mutlu kişi, başkasıyla ibret alan kişidir," denilir. Çünkü ibret alan kişinin aklı, başkasından kendisine intikal eder. Gören organa ve ondaki kuvvete ”basar" denilir. İdrak edip anlayan kalbe ”basiret" ve ”basar" denir. Müfredat'ta izah edildiği gibi organa basiret denmez. Bazı tefsirlerde şöyle denmiştir: ”Ebsâr, basar kelimesinin çoğuludur. Basai-, baş gözüdür. Onunla mülk âlemi müşahede edilir. Mülk âlemi, içinde yaşadığınız şehadet âlemidir. O kadar ki, gören ile görülen şey arasında binlerce yıllık bir mesafe olsa, göz nurunun görülene ulaşmasıyla onu bir anda müşahade eder." Kalpteki basiret, baştaki basar gibidir. Görünmeyen âlem olan melekût âlemi, ”basiret" ile müşahede edilir. Müşahede edilen, Levh-i Mahfûz'da veya en yüce âlemde dahi olsa... Bazan mümtenî olan, mümkün olmayan ve sonsuz olan şeyler dahi basiretle bir nevi müşahede edilir. Nitekim bu hâli vicdanlarımızda hissederiz. Bütün bunlar ilâhî sanat ve fiillerin hayret veren durumlarmdandır. Bazı âlimler bu âyetteki basardan maksadın, müşahede edip görmekten mecaz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü çok defa basar müşahede edip görmeye âlettir. O halde aslolan müşahede etmektir. Müşahede olmayınca, basar yok hükmündedir. Kıyasın delil olabileceğine bu âyet kanıt gösterilmiştir. Şöyle ki, bu âyette bir hâlden başka bir hâle geçmek ve aralarında aynı hükmü gerektiren müşterek sebepten dolayı bu hâlin o hâle yorumlanması emrolunmuştur. Nitekim bu husus usûl kitaplarında açıklanmıştır.

Haşr 59:3

Eğer Allah onlara yurtlarından sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada (başka şekilde) cezalandıracaktı. Âyetteki ”yazmasaydı" ifadesinden maksat, ”hükmetmeseydi" demektir. ”Onlar"dan maksat da Nâdir Oğullandır. ”Sürgün"den gaye de rezil bir şekilde vatanlarından çıkmalarıdır. Arapçada ”celâ", vatandan çıkıp başka yerlere dağılıp gitmektir. ”Dünyada cezalandırmaktan maksat onları öldürmek ve esir almaktır. Nitekim Yahudilerden Kureyza Oğulları'na böyle yapılmıştır. Bazı âlimler şöyle dediler: ”Yahudiler, büyük suçları sebebiyle büyük bir cezayı hak edince, öldürmenin dengi sayılan vatandan sürülme cezası ile cezalandırıldılar. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: 'Eğer onlara: Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın' diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna bunu yapmazlardı.'(Nisa: 66) Öldürülmeyip vatandan sürülmede, bir zaman sonra bir kısmının ve onlardan doğacak olanların iman etmeleri ihtimali de vardır." Onlar için âhirette de cehennem azabı vardır. Bu fakir der ki: Onların dünya azabından kurtulmaları, yurtlarından sürülmelerinin azap cinsinden olmamasını gerektirmez. Ancak, tamamen yok etme azabına nisbetle sürgün, azaptan sayılmamıştır. Nadîr oğullarının Medine'den sürülmelerinin sebebi şudur: Onlar, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı öldürmeye karar verdiler. Bunun üzerine hergün bin defa ölmeleri için sürgün ile cezalandırıldılar. Çünkü, nefsin alıştığı şeylerden kesilmesi, ölmesi demektir. Böylece ceza, amelin cinsinden olmuş oldu.

Haşr 59:4

Bu, onların Allah'a ve Peygamberi'ne karşı gelmelerinden dolayıdır. Onları kuşatan ve kuşatacak olan cezalar, Allah ve Rasûlü'nün emirlerine karşı gelmeleri ve onlardan rivayet olunan işledikleri çirkin fulleri sebebiyledir. Arap dilinde ”müşâkka"; insanın bir tarafta, muhalifinin de başka bir tarafta olmasıdır. Kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir. Yani kim olursa olsun, Allah (celle celalühü) o karşı geleni cezalandırır. Çünkü Allah'ın azabı çok şiddetlidir. Onlar da Allah'a karşı gelenlerden olduklarına göre, onlar için de Allah katında çok şiddetli azap vardır. Bu ilâhî beyanda, Allah'a karşı gelmenin, azlığına veya çokluğuna göre azabı gerektireceğine işaret vardır. Şu halde iman edenler, günah işlemenin her türlüsünden sakınsınlar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı gelmek demek, emir ve yasaklanırdaki hikmet hususunda O'nunla çekişmek demektir. Halbuki biz, mutlak olarak ona uymak ve boyun eğmekle emrolunduk. Sırları ve işin mahiyetini bilmekle yükümlü değiliz. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kâmil irfanına ve azametli burhanına rağmen: ”... Ben, yalnız bana vahy olunanlara tâbi oluyorum. ”(Yûnus: 15) derdi.

Haşr 59:5

Hurma ağaçlarından herhangi birini kesmeniz veya kökleri üzerinde bırakmanız hep Allah'ın izniyledir. Arapçada ”line", değerli olan hurmadır. Yere yakın ve meyvesi hoş olduğu için böyle denmiştir. Râğıb Müfredât'ında şöyle der: ”Un (yumuşaklık), huşunetin (sertliğin) zıttıdır. Aslında bu kelimeler maddî varlıklarda kullanılır. Sonra ahlâk gibi manevî sahalarda da istiare yoluyla kullanılmıştır. Meselâ, falan kişi yumuşaktır, falan kişi serttir denilir. Her iki kelime de yerine göre övme ve yermede de kullanılırlar." "Kestiğiniz hurmalar"dan maksat, Yahudilerin çeşit çeşit hurmalarından kestikleriniz demektir. Bir başka anlayışa göre line, en güzel hurmalar olan; acve ve berniye'nin dışındaki güzel hurmalardır. "Veya kökleri üzerinde bıraktıklarınız" yani kesmeyip bıraktığınız demektir. ”Asıl", dalların kendisinden meydana geldiği gövdedir. "Allah'ın izniyledir." Yani hurmaların kesilmesi ve kesilmeyip bırakılması Allah'ın emriyledir. O halde bu hususta size bir sorumluluk yoktur. Çünkü hurmaların kesilmesinde ve bırakılmasında hikmet ve maslahat vardır. Bu izin, yoldan çıkan fasıkları rezil etmek içindir. Yani, İslâm dairesinin dışında olan Yahudileri zelil kılmak için hurmaların kesilmesine ve bırakılmasına izin verildi. Çünkü Yahudiler, mü'minlerin, onların servetlerinde diledikleri gibi hükmetmelerini, hurmalarını kesip kesmeme hususunda arzuları istikametinde tasarruf ettiklerini görünce kinleri artıyor ve içleri gidiyordu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Yahudilerin hurmalarının kesilip yakılmasını emredince Benî Nâdir Yahudileri dediler ki: ”Ey Muhammed! Sen yeryüzünde fesat çıkarmayı yasaklıyordun. Peki hurmaların kesilip yakılması nedir?" Bu sözler Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ağır geldi. Bu hususta, mü'minlerin de gönüllerinde bir huzursuzluk vardı. İşte bu sebeple yukarıdaki âyet nazil oldu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın emri, Allah'ın emri kılındı. Çünkü Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi arzu ve isteklerine göre konuşmazdı. Bu âyet-i kerime ile kâfirlerin yurtlarının yıkılmasının ve öfkelerinin artması için ekinlerinin yakılmasının, meyveli olsun olmasın ağaçlarının kesilmesinin caiz olduğuna delil getirilmiştir. Özellikle ”Une" denilen hurmaların kesilmesi, eğer o normal bir hurma ise aove ve berniyye denilen iyi hurmaların kendilerine kalması içindir. Şayet ”Une" iyi hurma ise, öfkeleri daha da artsın diye kesilmiştir.

Haşr 59:6

Allah'ın, onların mallarından Peygamberi'ne verdiği ganimetler için siz, at ve deveye binip onları sürmüş değilsiniz. Yahudilerin yurt ve hurmalarının tahrip edilip kesilmesi ve başlarına gelen ve gelecek olan azabın açıklanmasından sonra şimdi de, onlardan alman mallar hakkında yapılacak muamele bu âyette anlatılıyor. "Fey"; lügatte dönmek manasınadır. Âyette de bu asıl mânâsında kullanılmıştır. Âyetin anlamı şöyle olur: ”Allah'ın, Yahudilerin mallarından Rasûlüllah'a döndürdükleri... Yani dönücü kıldığı..." Bu mânâda şuna işaret vardır: Onların ellerinde olan mallar, aslında Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın olması gerekir. Ancak haksız olarak bu mallar Yehudilerin eline geçmiştir. Allah da onu lâyık ve gerçek hak sahibine döndürdü. Çünkü Cenab-ı Hak (celle celalühü), insanları kendisine ibadet için yaratmıştır. Yarattığı nimet ve imkânları da, O'na itaate bir aracı olarak kullansınlar diye varetmiştir. Şu halde mal ve servetler, Allah'a itaat edenlere lâyıktır. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) de itaat edenlerin başında gelir ve onların reisidir. Allah'a itaat eden, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sayesinde eder. O halde, malda Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem), daha çok hak sahibidir. Bu mânâlara göre ”dönmek", bir şeyin ayrıldığı yere dönmesidir. Mezkûr anlam da budur. Mânânın; ”Allah, o malları Rasûlüllah'a ait kıldı." şeklinde olması da mümkündür. Bu mânâya göre dönmek, bir şeyin her nekadar daha evvel olmasa da ayrıldığı şeye geçip dönmesidir. Bu ikinci mânânın tekellüf ve zorlamaya ihtiyacı yoktur. Birinci mânâ böyle değildir. Âyetteki ”alâ" kelimesi, ikinci mânâyı destekler. İlim ehlinin bir kısmı dedi ki: ”Âyeti, 'Allah'ın fey olarak verdiği mallar...' şeklinde anlamak, fey'in ganimet olduğuna göredir. Şu halde, 'Allah'ın Rasûlüne döndürdüğü mallar...' demek, yalnız ona ganimet olarak verdikleri demektir." Rağıb der ki:" Fey, güzel, övülen bir hale dönmek demektir. Kolaylıkla elde edilen ganimete, fey denilmiştir." Diğer bazıları dedi ki: ”Dünya malının en değerlisinin bile yok olan bir gölge gibi olduğuna dikkatleri çekmek için ganimet, gölge mânâsında olan fey'e benzetilmiştir." Böylece, dünya mallarının en değerlilerinin, gölge gibi yok olacağına dikkat çekilmiştir. - Arapçada ....... desteklemede birbirine dönen ve böylece yardımlaşan topluluğa denilir. Mutarrizî, Muğrib isimli kitapta şöyle diyor: ”Ganimet, fey ve nefel arasındaki fark şudur: Ganimet: Harp devam ederken müşriklerden zorla elde edilen maldır. Bu beşe bölünür. Beşte dördü yalnız ganimeti elde eden mücahitlere verilir. Fey, harp bittikten ve o memleket İslâm yurdu olduktan sonra elde edilen ganimettir. Bu, bütün Müslümanlara taksim edilir, beşe bölünmez. Nefel, gaziye hissesinden fazla olarak verilen ganimettir. Burada devlet reisi veya komutan şöyle söyler: 'Kim bir düşman öldürürse üzerindeki mallar öldürene aittir.' Yahut da askerî birliğe şöyle söyler:'Elde ettiğiniz malların yarısı veya dörtte biri size aittir.' Bu durumda beşe taksim edilmez, devlet reisinin sözünde durması vaciptir. "Binip onları sürmüş değilsiniz.." demek, o malı elde etmek için koşturmuş değilsiniz demektir. ”Vecif", süratli koşmak demektir. Arapçada ”hayl", atlar mânâsındadır. Bu kelimenin tekili yoktur. Yahut tekili, ”hâil" dir. Çünkü at yürürken çalımlı ve böbürlenerek yürür. Buna göre çoğulu ”huyûl" gelir. Kamusta böyledir. "Rikâb"; Sadece binilen devedir. Nitekim Araplar yalnız deveye binene ”râkib" derler. Atana binene ”taris" derler. Teres" kelimesinin kendi lâfzından tekili yoktur. Mânâ cihetiyle tekili ”râhıle"dir. Bu izahlara göre mânâ şöyle olur: Elde edilen mallar için uzak mesafelere gitmediniz, zorluklarla karşılaşmadınız, zorlu bir savaş yapmadınız. Çünkü Benî Nadir mahalleleri Medine-i Münevvere'ye iki mil mesafede idi. Ashab-ı Kiram (radıyallahü anh) oralara yürüyerek gitti. Aralarında binekli oları yalnız Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) idi. Yuları hurma lifinden yapılmış bir merkebe binmişti. Aralarında silâhlı bir mücadele geçmeden sulh yoluyla Benî Nadir yurdu fetholundu. Allah'ın onlardan alıp Rasûlüne verdiği bu ganimetler için herhangi bir yorgunluk ve alın teriyle karşılaşmadılar. Fakat Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kadirdir. İlahî kanun. İslâm düşmanlarından Allah'ın diledikleri üzerine özel bir biçimde Müslümanları musallat kılıp, üstün getirmesidir. Halbuki bu hadisede mu tad olmayan şekilde, Allah, Rasûlünü onlara üstün getirdi. Siz Müslümanlar tehlikeli zorluklara girişmediniz, savaşın zorluklarına göğüs germediniz. O halde bu mallarda sizin hakkınız yoktur, tasarruf Rasûl-i Ekrem'e havale edilmiştir. Dilediği yerde kullanır. Şu halde bu mallar, uğrunda savaşılan ve zorla elde edilen ganimetler gibi taksim edilmez. Müslümanlar bu ganimetlerin de, Hayber fethinde alınan ganimetlerin taksimi gibi taksim edilmesini istedikleri için bu âyet nazil olmuştur. Allah dilediğini yapar. Bazan bilinen şekillerde, bazan da başka türlü tasarruf eder.

Haşr 59:7

Allah'ın (fethedilen) ülkeler halkının mallarından Peygamber'ine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, akrabaları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Allah'ın Rasûlüne verdiği ganimetlerde savaşçıların hiçbir hakkı olmadığı açıklandıktan sonra, bu âyette de harps iz alınan ganimetlerin (fey) sarf yerleri beyan edilmektedir. Bunun içindir ki, iki cümle arasına atıf harfi gelmemiştir. Sanki evvelki cümleden şöyle bir soru anlaşılmıştır: Allah'ın Rasûlüne vermiş olduğu Benî Nadir mallan, savaş ve galebe ile elde edilmiş mallar olmadığı için ganimetler gibi taksim edilmez, peki nasıl taksim edilecektir? Bu mukadder soruya cevap olarak yukardaki âyet geliyor. Alimler şöyle söyledi: ”Bizden evvelki şeriatlerde ganimetler yalnız Allah'a ait olup, hiçbir kimseye ganimet helâl değildi. Peygamberler ganimet elde ettiklerinde onları toplayıp bir araya getirirlerdi. Sonra da semadan bir ateş iner o ganimetleri yakardı. Peygamberler içersinde yalnız Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ganimet helâl kılınmıştır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Ganimetler sadece bana helâl kılındı. Halbuki benden önce hiçbir kimseye helâl kılınmış değildi. ” Allah ve Rasûlüllah ganimetler hakkında diledikleri gibi emir verirler. Ayette Allah'ın isminin zikrolunması teşrif, tazîm ve teberrük içindir denildi. Rasûlüllah'ın hissesi, ebedî âleme irtihali ile sona ermiştir. Hazret-i Ömer'den şöyle rivayet olunmuştur: ”Benî Nadir malları, Müslümanların hiçbir zahmet çekmeksizin Allah'ın Rasûlüne ihsan ettiklerindendir. Böylece bu mallar, sadece Rasûl-i Ekrenıe aitti. Aile efradının yıllık harcamasını bundan yapıyordu. Geri kalan kısmını da Allah yolunda ci had için at ve silâh hazırlığında kullanıyordu." Rasûlüllah'ın ”akrabaları"nâmı maksat, Haşimoğulları ve Muttalib oğullarından fakir olanlardı. Çünkü onların zekât almaları haramdı. Onlara bir ikram olmak üzere ganimet mallarından veriliyordu. "Yetimler" anlamındaki ”Yetâma", ”yetim" kelimesinin çoğuludur. Yetim de, buluğ çağına ermeden babası ölen çocuktur. "Yoksullar" anlamındaki ”Mesâkîn", ”miskin" kelimesinin çoğuludur. Miskin, hiçbir geliri olmayan kişidir. Yahut yetecek miktarda geliri olmayan kişidir. Ya da fakirliğin kendisini sakin kıldığı yani hareketlerini azalttığı kişidir. Bu izaha göre miskin, sükûn kelimesinden gelmektedir. Nitekim Kamus'ta böyle izah edilmiştir. Âyetteki ”İbn-i sebil", malından uzak kalmış yolcu demektir. Böyle ”yolda kalmış" yolculara ibn-i sebîl (yol oğlu) denmesinin sebebi, devamlı yolda oluşundandır. Müfessirler, fey'in taksimi konusunda ihtilâf edildiğini söylerler. Bir kısım âlimlere göre, âyetin zahirine göre fey, altıya bölünür. Allah'ın payı, Kabe'nin ve diğer mescitlerin tamir ve hizmetine sarfedilir. Geri kalan beş hisse, ise ganimetlerin sarfedildikleri beş yere sarfedilir. Şimdi Hazret-i Peygamber'in hissesi bir görüşe göre devlet başkanına, diğer bir görüşe göre de askerlere ve hudutları korumaya harcanır. Şafiî mezhebine göre de sahih olan, bu ikinci görüştür. Diğer bir görüşe göre de Müslümanların yararına kullanılır. Bir kısım âlimler de dediler ki: ”Fey' de ganimet gibi beşe bölünür. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle yapardı. Dört bölümünü dilediği gibi sarfederdi. Yani fey'i beşe taksim eder, bunun dört bölümünü akrabalara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara sarfederdi. Geri kalan beşte biri de ayrıca beşe böler, bir bölümünü kendi ihtiyaçları için alıkoyar, geri kalan dört bölümü de dilediği gibi sarfederdi." Bugün de durum yukarıda anlatılan görüşlere göre cereyan etmektedir. Yani Rasûlüllah'ın hissesi, devlet reisine, askerlere veya hudut boylarını korumaya yahut da tüm Müslümanların yararlarına harcanmaktadır. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Bu cümle, yukarıdaki; ”Allah ve Rasûlü... içindir" cümlesinin sebebidir. Fey'in taksimini bizzat Allah üslendi ve ne şekilde bölüşüleceğim açıkladı. Ta ki, fakirlerin yaşamaları için hakları olan fey, zenginlerin arasında devredip dönen ve çokluğuyla biribirlerine karşı öğündükleri bir servet olmasın. Buradaki hitap, Ensar'adır. Çünkü bu âyet nazil olduğu zaman muhacirler arasında zengin yoktu. Nitekim Fethurrahman adındaki eserde böyle açıklanmıştır. Yahut mânâ şöyle olur: Aranızda devredip dönen bir cahiliyet serveti olmasın. Çünkü cahiliyyet devrindeki reisler zenginlikle üstünlük taslarlar ve ”Kim güçlü ise elde eder" derler, ganimet malım güçlüye ve galip gelene verirlerdi. Ganimet malını ele geçiren her güçlü kişi, onu tek başına elde edip alır ve o maldan fakir ve zayıflara hiçbir şey vermezdi. Denildi ki ”Ed-dûle", bir topluluğun aralarında döndürüp dolaştıkları şeyin adıdır. Bir şey bazan şunun bazan da ötekinin elinde dolaşır. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: ”Fey'in zenginler arasında dönüp dolaşan, kendi aralarında taksim ettikleri, fakirlere isabet etmeyen bir servet olmaması için..." "Devlet", tedavül mânâsında mastardır. Bu kıraata göre de mânâ şöyle olur: ”Aralarında tedavüle çıkan bir mal olmaması için..." veya ”fakirlere çıkarıp vermedikleri, yalnız kendi aralarında alıp vererek bitirdikleri bir şey olmaması için..." Bir başka îzaha göre, bu kelime ”devlet" şeklinde okunur. Bir toplumdan başka bir topluma geçen mal, demektir. İnsan için meydana gelen, hâl için kullanılır. Bu anlamda olmak üzere; ”bu falanın devleti" denilir. Bir diğer görüşe göre ise, ”dûle" okunursa zenginler, ”devlet" okunursa fakirler anlamındadır. Bu âyette, zenginler ile fakirler arasında bir nevi zulüm ve cahiliyetten kalma haksızlıkların meydana gelmemesi için, her hak sahibine hakkının verilmesi gerektiğine işaret vardır. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir. Yani Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın size verdiği fey'i alınız. Çünkü verdiği sizin hakkınızdır. Almanızı yasakladığı fey'den de vaz geçin. Rasûlüllah'a karşı gelmekten Allah'tan korkun. Çünkü Allah (celle celalühü), emrine ve nehyine karşı gelenleri cezalandırır. Nüzul sebebine bağlı kalmadan, âyeti genel manâsıyla anlamak daha yerinde olur. Buna göre mânâ şöyle olur: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın size verdiği emirler, ister fey hakkında, ister itikadı veya amelî konularda olsun, mutlak olarak onu alın ve ona sımsıkı yapışın. Rabbinizin emrine itaat etmeniz için böyle yapmanız boynunuzun borcudur. Bu âyette şuna da delil vardır: Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrettiği her şey hakikatte Allah'ın emridir. Âlimler dediler ki: ”Farz-ı aynlarda Rasûlüllah'a uymak farz-ı ayndır. Farz-ı kifâyelerde ittiba etmek de farz-ı kifâyedir. Vaciplerde vacip, sünnetlerde sünnettir. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in fiillerinin hangi hükümlerle meydana gelmiş olduklarını bilirsek, biz de o şekilde ona uyarız. Yaptığı fiillerin hangi çeşit hükmü ifade ettiğini bitmezsek o zaman en alt mertebeye göre amel ederiz ki, bu da mubah oluşudur." Rivayet olundu ki, Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh), ihrama girdiği halde üzerindeki elbiseleri çıkarmayan bir adamla karşılaştı ve ona: ”Üzerindeki bu elbiseleri çıkar", dedi. Adam: ”Bu hususta Allah'ın kitabından bana bir âyet okuyabilirmisin?" dedi. Adullah b. Mes'ud şu âyeti okudu: ”Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının." Yine Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir: ”Vücuduna dövme yaptıran ve bunu yapan kadınlara, kıllarını yolduran ve bunu yolan kadınlara, güzelleşmek için dişlerini seyrekleştiren kadınlara ve Allah'ın yarattığını değiştirmeye kalkışan kadınlara Allah lanet etsin." Abdullah'ın bu sözleri Esed oğullarından Ümmü Yakup adında bir kadına ulaştı. Bu kadıncağız Kur'an-ı kerim okurdu. Abdullah b. Mes'ud'a geldi ve: ”İşittiğime göre sen şöyle şöyle söylemişsin," diyerek söylediklerini nakletti. Sonra aralarında şu konuşma geçti: Abdullah b. Mes'ud: ”Rasûlüllah'ın ve Allah'ın kitabında adı geçenlerin lanetlediği kimseleri neden ben lânetlemiyeceğim?" Ümmü Yakup: ”Ben Kur'an-ı Kerimi baştan sona okudum, senin söylediklerini Kuranda görmedim," dedi. Abdullah b. Mes'ud cevaben: ”Eğer hakkıyla okusaydm görürdün. Şu âyeti okumadın mı? ”Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir." Kadın: ”Evet okudum," dedi. Rasûlüllah bu saydıklarımı yasaklamıştır," dedi. Kadın: ”Bu saydıklarından bir kısmını şu anda senin hanımın üzerinde de görüyorum," dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ud: ”Git bak var mı?" dedi. Kadın gitti, baktı, sayılan şeylerden bir şey görmedi. Dönüp Abdullah b. Mesuda geldi ve: ” Bir şey görmedim" dedi. Abdullah (radıyallahü anh): ”Bunlardan bir şey yapmış olsaydı onunla beraber olmazdım," dedi. Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh) bu sözüyle şunu demek istemiştir: Eğer benim hanımım bunu yapsaydı, onu evde bırakmaz ve boşar ayrılırdım.

Haşr 59:8

(Allah'ın verdiği bu ganimet malları,) yurtlarından ve mallarından çıkarılmış olan.... Âyetteki ”fakir muhacirler ” ifadesi, daha önce geçen ” akrabalar" ve ona atfedilen kelimelerden bedeldir. ”Allah ve Rasûl" kelimelerinden bedel değildir. Aksi halde Rasûl-i Ekrem'in de fakirler zümresine dahil olması gerekir. Halbuki Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) fakir olarak isimlendirilmez. Çünkü böyle bir isimlendirme, kınama ve noksanlığı vehmettirir. Arapçada ”fakr" kelimesinin asıl mânâsı, sırttaki omurga kemiklerini kırmak demektir. Bundan dolayıdır ki, ihtiyaç ve ağır sıkıntılara ”fakire" denmiştir. Çünkü ihtiyaç ve ağır sıkıntı, insanı mağlup eder ve belini büker. Mekke kâfirleri. Müslümanları Mekke'den çıkmaya mecbur bırakmışlar ve mallarını almışlardır. Bunlar yüz kişi idiler. Bunlar Mekke'den kendi tercihleriyle, Allah ve Rasûlüllah sevgisi için çıkmışlar ve İslâmı içinde bulundukları zorluklara tercih etmişlerdir. Allah'tan lütuf ve rızasını dileyen, yani Allah'tan dünyada rızık, âhirette O'nun rızasını diledikleri halde... Burada, evvela muhacirlerin yurtlarından çıkarılmaları sebebiyle ganimetleri hakettikleri ve yine aynı sebeple ta'zînı ve ikram olunmalarının gerektiği anlatılmıştır. Muhacirlerin durumlarının anlatılmasında yüceden daha yüceye yükselmek vardır. Çünkü Allah rızası, dünya nimetlerinden çok büyüktür. Allah'ın dinine ve Peygamber'ine yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte (imanlarında) doğru olanlar bunlardır. Bu ifade, ”dileyenler" kelimesine atfedilmiştir. Hâli mukadderdir. Mânâ şöyle olur: Onlar, dinini yüceltmek suretiyle Allah'a yardıma, itaat etme yolunda varlıklarını harcamak suretiyle de Rasûlüne yardıma niyet ederek hicret ederler. Yahut da hâl-i mükaranedir. Çünkü kâfirlere inat aralarından çıkıp Medine'ye hicret etmek tam manâsıyla bir yardımdır. Zikredilen bu güzel sıfatlarla vasıflanmış muhacirler, doğrulukla kök salmış kişilerdir. Şöyle ki, doğrulukları fiil ve tavırlarıyla apaçık ortaya çıkmıştır. İzlerinin kâmil mânâda ortaya çıkmasından dolayı sanki doğruluk yalnız onlara aittir.

Haşr 59:9

Daha önceden, muhacirlerin hicretinden önce Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler... Bu âyet, ensar'ı güzel meziyetlerle övmek için sevkedilmiştir. O güzel meziyetlerden bir kısmı; Muhacirleri sevmeleri ve fey'in yalnız muhacirlere verilmesine en güzel bir şekilde ve tam anlamıyla rıza göstermeleridir. Ayette geçen bazı kelime ve terimlerin anlamları şöyledir: ”Ensar"; Hazrec ve Evs kabileleridir. ”Deva"; sözlükte, bir yerdeki parçaların bir birine eşit olması anlamındadır. ” Tebevvü'ül-menzil" : ev edinmek, orada yerleşip karar kılmak, demektir. ”Dâr"; yurt anlamındadır. Burada maksat, Medine-i Münevvere'dir. Adı İslâm'dan önce Yesrib idi. İslâm'dan sonra ”Tayyibe" (temiz, hoş) adı verilmiştir. İman böyle değildir. Çünkü iman bu kabilden değildir. "Yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler..." ifadesinin anlamı şudur: Muhacirler Medine'yi ve imanı eşit kılıp, her ikisinde de adamakıllı yerleştiler. Denildi ki: ”Cümlenin mânâsı, Medine'yi yurt edindiler ve imanda tam bir ihlâs gösterdiler" şeklinde anlaşılmalıdır. Yahut da, imanı kabul ettiler ve onu her şeye tercih ettiler. Bu fakir derki: Belki de sözün aslı şudur: Onlar iman yurduna yerleşip karar kıldılar. Çünkü Medine-i Münevvere'ye iman yurdu denir. Zira Medine imanın ortaya çıktığı ve imanın barındığı yerdir. Nitekim Medine'ye, hicret yurdu da denilmiştir. Böyle söylenin ey ip de mezkûr şekilde atıfla ifade edilmesi, muhacirlerin imanlarını açıkça belirtmek içindir. Çünkü Medine'yi, sadece yurt edinmek övgü için kâfi değildir. Kendilerine hicret edip gelenleri severler. Yani imana olan muhabbetlerinden dolayı, kendilerine hicret etmeleri sebebiyle onları seviyorlar. Çünkü Allah ve O'nun sevgilisi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) muhacirleri sevmiştir. Sevgilinin sevgilisi, sevgili olur. Ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Ganimet malları gibi kendilerinin de muhtaç oldukları şeylerden muhacirlere verilenden içlerinde bir kaygı duymazlar. Cömertlik yapıp, ikramda bulunarak her türlü geçim vasıtalarında muhacirleri kendilerine tercih ederler. O kadar ki nikâhında iki hanım olan kişi, birisini boşuyor, iddeti bittikten sonra kardeşine nikahlıyordu. Ayette geçen ”îsâr", kişinin muhtaç olduğu bir şeyi başkasına vermesidir. ”Hasâsa", evin delikleri, boşlukları anlamındadır. Fakirlik ve ihtiyaç hali, hacet durumlarını ihtiva etmesi hususunda delik ve boşlukları olan eve benzetilmiştir. Râğıb der ki:"İhtiyacı giderilmeyen yoksulluk, ağaç ve kamışlardan yapılmış evlere benzetilerek anlatıldı. Bunun sebebi, daima bir boşluğun görülmesidir." Huzeyfe el-Adevî şunu anlatmıştır: ”Yermük harbinde amcamın oğlunu aramaya koyuldum. Yanımda da biraz su vardı. Ararken kendi kendime şöyle diyordum: Eğer henüz yaşıyorsa ona su vereceğim. Bir de ne göreyim! Kendimi onun yanında buldum. Henüz yaşıyordu. Ona: 'Sana su vereyim mi?' dedim. Başıyla: 'Evet' diye işaret etti. Tam o sırada bir adam: 'Ah! Ah!' diye bağırıyordu. Amcamın oğlu: 'Ona git' diye bana işaret etti. Gittim, baktım ki o, Hişam b. As. Ona: 'Sana su vereyim mi?' dedim, O da: 'Evet' diye işaret etti. O esnada başka birisinin: 'Ah! ah!' sesleri duyuldu. Hişam: 'Ona git' diye bana işaret etti. Ben de hemen ayrılıp gittim. Fakat varıncaya kadar son nefesini vermişti. Derhal Hişam'a döndüm. Baktım o da ölmüş. Amcamın oğluna koştum. Ne yazık ki o da ölmüş." İşte bu hareket ”îsâr" dır. Yani, başkasının hayatını kendi hayatına tercih etmektir. Bu, kendi mâlî kazancına başkasının kazancını tercih etmekten daha üstündür. Tekmil e'de şöyle denilmektedir: ” Sahih olan şu ki, bu âyet Ebû Talha el- Ensârî hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimize bir misafir gelmişti. Fakat yanında o misafire ikram edeceği bir şeyi yoktu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) : ”Bu misafire ikram edecek bir kişi yok mudur? Allah ona rahmet etsin." buyurdu. Bunun üzerine Ebu Talha hemen kalkıp adamı evine götürdü. Hanımına: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın misafirine ikramda bulun." dedi. Hanımı küçük çocuğunu uyuttu, ışığı söndürdü. Misafir de yemek yemeye başladı. Ebu Talha ile hanımı da misafirleriyle beraber yiyorlarmış gibi davranıyorlar fakat yemiyorlardı. Bu olay üzerine mezkur âyet nazil oldu. Selef-i salihinin kanâatleri tam, nefisleri kanaatkar ve hayırları daha çoktu. Biz, kendimizi başkalarına tercih ediyoruz. Önümüze bir sofra konduğunda hepimiz başkasından daha önce yemeye çalışıyor, arakadaşımızın aldığından daha fazla almaya gayret ediyoruz. Bundan dolayıdır ki, yiyeceklerin bereketi kalmamıştır, süratle bitmektedir. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Âyette geçen ”Vikaye", bir şeyi zaralı ve üzücü unsurlardan korumaktır. ”Şuhh"dn, hırs ile yapılan cimriliktir. Şu halde, şuh, nefsin kötü sıfatlarından ikisini ihtiva etmektedir. Âyette nefse izafe edilmiştir. Çünkü cimrilik, insan nefsinde bir huydur. Cömertlik yapmamaya sebebiyet veren hırsı gerektirir. Bu açıklamalara göre âyetin mânâsı şöyle olur: Allah'ın yardımıyla nefsinin cimriliğinden korunup, hak yolunda harcamama ve mal sevgisi gibi nefiste galip olan duygulara muhalefet edenler, kurtuluşa erenlerdir. Yani umduklarını elde edenler, korktuklarından emin olanlardır. ”Felah"; dünya ve ahiret mutluluğunun adıdır. Âyetin bu bölümü, itirazıyye (ara cümlesi) dir. Ensar'ı övmek için getirilmiştir.

Haşr 59:10

Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Onlar İslâm güçlendikten sonra hicret edip, Medine-i Münevvere'ye gelenlerdir. Yahut ihsanda sahabe-i kiramı takip edenlerdir. Bunlar, Muhacir ve Ensar'dan sonra kıyamete kadar gelmiş ve gelecek olan müminlerdir. Bunun için âyetin tüm Müslümanları içerdiği söylenmiştir. Bu durumda kastedilen, varlık sahasına gelenlerdir. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmaktadır: ”Benim ümmetimin durumu, yağmurun durumu gibidir. Evveli mi yoksa sonu mu daha iyidir bilinmez." (6) 6- Hadisi Tirmizî, Emsal'da rivayet etmiş, hasen olduğunu söylemiştir. Ahmet b. Hanbel de Müsned'inde rivayet etmiştir, 3/130. Bkz. Camiu'l-Usûl, 9/201. Bu âyet de, kendilerinden önce gelen Müslümanları sevmeleri ve din kardeşliği hususundaki haklarından dolayı müminleri övmek için gelmiştir. Âyette kastedilen önce gelme, sebkat etme, imanda olan önceliktir. Bunlar, imanda önce gelen kardeşleri için şöyle dua ederler: 'Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile daha önce bizi geçmiş olan din kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Yâni bizden meydana gelen günahları affet. Neseb kardeşliğinden çok daha şerefli ve çok daha değerli olan din kardeşlerimizi de affet. Önceki Müslümanların üstünlüklerini itiraf ederek onları ”iman ile daha önce geçme" sıfatıyla vasıflandırdılar. Denildi ki: ”Onlar, evvela kendilerinin mağfiret olunmasını istediler. Zira meşhurdur ki, kulun evvela kendisinin mağfiret olunması lazımdır ki, başkaları hakkında yaptığı dualar kabul olunsun." Bu âyette mağfiret olunmadan önce günahkâr insanların yaptıkları duaların kabul olunmayacağına dair bir hüküm vardır. Fakat haberlerin ifadesine göre hakikat böyle değildir. Gerçek şu olabilir: Dua ve istiğfarda kişinin kendi nefsini takdim etmesi nefsinin kendisine her nefisden daha yakın olmasındandır. Üstelik Allah'tan mağfiret istemede, günahını itiraf vardır. Kul için en güzel olanı, evvelâ kendi günahını görmesidir. Bazı tefsirlerde böyle söylenmiştir. Bu fakir (müellif) der ki: Kişinin kendi nefsi, ona başkasının nefsinden daha yakındır. O halde her faydalı olanın elde edilmesini ve her zararlının giderilmesini evvelâ kendi nefsi için ister. Çünkü önde olanın hakkını vermek gerekir. Başkası, kendisinden sonra gelir. Ayrıca kişi kendi günahını kesin olarak bilir. Başkasının günahını o kesinlikte bilmez. Olabilir ki Allahü teâlâ o kişiyi affetmiştir, fakat o bunu bilmez. Birde şu var: Bu istiğfar makamında öncekileri takdim etmek, Selef-i Sâlihin hakkında su-i zan ve su-i edep olabilir. "Ğill", kin demektir. Kötü ve çirkin bir huydur. Mü'min kinci olmaz. Râğıb şöyle söyledi: ”Gill ve ğulül: hıyanet ve düşmanlığa zırhtır. Çünkü Arapçada ğelâle, iç elbise ile dış örtü arasında giyilen elbisenin adıdır. Zırh, hiyanet ve düşmanlık için istiare edildiği gibi bunun tersi de yapılır." Âyetteki ”iman edenler" ifadesi, sahabeye ve onların yolundan yürüyen tüm Müslümanlara şamildir. Âyette ayrıca şuna da işaret vardır: Müslümana hased yakışmaz. Fakat dinî bir gayretten dolayı Müslüman olmayanlara kin beslemek uygundur. Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, çok şefkatli, pek merhametlisin. Yani şefkat ve merhamette yücesin, dualarımıza icabet etmeye lâyıksın. Bu âyette, daha önce gelip geçen Müslümanlar için mağfiret talep edip merhamet göstermenin Müslümanlara vacip olduğuna delil vardır. Hususiyle anne-babalar ve İslâm'ı öğreten hocalar olursa... Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) dedi ki: ”Onlar için mağfiret istemekle emrolundular, fakat onlar sövüp hakaret ettiler." Bir hadisi şerifte şöyle rivayet olunmuştur: ”Bu ümmetin sonra gelenleri, evvel gelenlere lanet etmedikçe helak olmazlar. ” Râfizîler, Haricîler ve onlar gibi sapık mezhepler en şerli yaratıklardır ve Müslüman cemaatlerin dışındadırlar. Çünkü Cenab-ı Hak Müslümanları üç mertebeye ayırdı: 1- Muhacirler 2- Ensar 3- Allah'ın zikrettikleriyle sıfatlanmış onlara tâbi olan kimseler. Tâbilerden kim bu sıfatlarla muttasıf değilse Müslüman cemaatının dışında kalır. Hüccetü'l İslâm İmam Gazalî (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Vaizlere ve diğer Müslümanlara, Hazret-i Hüseyin (radıyallahü anh)'in öldürülmesini, onunla ilgili hikâyeleri, sahabeler arasında cereyan eden ihtilâf ve çekişmeleri rivayet edip anlatmak haramdır. Çünkü böyle yapmak, Sahabe-i Kirama buğzu ve onlara dil uzatmayı teşvik eder. Halbuki onlar, dinde en önde gelen büyüklerdir. Onların aralarında meydana gelen çekişmeler, şahsiyetlerine uygun bir şekilde yorumlanmalıdır. Olabilir ki aralarında meydana gelen hadiseler, içtihadda olan hatadan dolayıdır. Yoksa açıktır ki, başkanlık veya dünya menfaati arzusundan değildir." Terğîb ve Terhîb'in Fethu'l-Karîb adındaki şerhinde şöyle söylenmiştir: ”Sahabe-i Kiram arasında meydana gelen ihtilâflara girişmekten son derece sakın! Çünkü Sahabenin tümü adaletli kişilerdir, en hayırlı nesildir ve müctehiddirler İctihadlarında isabet edenlere iki mükâfat, hata edenlere de bir sevap vardır." Şeyh İzzüd-dîn ibn Abdüsselâm, dilin âfetleri bölümünde şöyle diyor: ”Bâtıl sözlere girişmek dilin âfetidir. Bu da, sapık mezhepleri hikâye etmek, zalimlerin zulmünü, içki meclislerinin ve cinsi ilişkilerin hallerini hikâye etmek gibi günahlar hakkında ileri geri konuşmaktır. Sahabe-i Kiram'ın arasında cereyan etmiş ihtilâfları nakletmek de böyledir."

Haşr 59:11

Münafıkların, kitap ehlinden inkâr eden dostlarına: 'Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye kesinlikle uymayız. Eğer sizinle savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz,' dediklerini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder. Bu âyet, kâfirler ve münafıklar arasında cereyan eden yalan sözlerden ve kötü durumlardan duyulan hayreti açıklamak için gelmiş istinaf (başlangıç) cümlesidir. Nifak yapanlardan maksat, Medineli münafıklardır. Râğıb der ki: ”Nefak, önü açık yol, tünel mânâlarına gelir. Köstebek yuvasına da nâfika denir. Nifak da bu mânâdan gelmektedir. Nifak, şeriatin bir kapısından girip öteki kapısından çıkmaktır. Cenab-ı Hak: Çünkü münafıklar, fâşıkların (şeriatin dışına çıkanların) ta kendileridir.' (Tevbe: 67) kavi-i şerifiyle dikkatleri bu mânâya çekmiştir." "Kitap ehlinden inkâr eden dostları" ndan maksat, Beni Nadir kabilesidir. ”Dostluk"tm maksat da, ya küfürde birbirlerine olan uygunluklarıdır, çünkü küfür tek bir millettir. Veya onlarla olan sadakat ve dostluklarıdır. "Eğer çıkarılırsanız" ifadesinin mânâsı şudur: Allah'a yemin olsun ki, ey dostlar eğer yurdunuzdan, köylerinizden, Muhammed ve Ashabının çıkarmasıyla çıkarılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız, aramızda tam bir muhabbet bulunduğundan, siz nereye giderseniz biz de sizinle arkadaşlık yaparak gideriz. Zaman uzasa da sizinle çıkmaktan bizi alıkoyan hiçbir kimseye itaat etmeyiz. Şayet Muhammed ve Ashabı sizinle savaşırsa, düşmanınıza karşı size mutlaka yardım eder ve siz yüzüstü bırakmayız. Yalan yeminlerle teyid edilmiş vaadlerinde yalancı olduklarına dair Allah şahitlik eder.

Haşr 59:12

Yemin olsun eğer onlar zorla ve aşağılanarak çıkarılsalar, onlarla beraber çıkmazlar. Bu cümle, toplu olarak genel bir yalanlamadan sonra, söyedikleri her sözde, izahlı bir şekilde onları yalanlamayı ifade ediyor. Onlarla savaşılsa, onlara yardım etmezler. Yardım etseler bile geri dönüp kaçarlar. Durum aynen böyle olmuştur. Abdullah İbn-i Übeyy ve arkadaşları Beni Nâdire adamlarını gönderip gizli olarak yardım vadettiler. Sonra vadlerinden döndüler. Yani Abdullah İbn-i Übeyy: ”Ey Nadiroğulları! Yurtlarınızdan çıkmayınız, kalelerinizde ikamet ediniz. Benim yanımda kavmimden ve diğer Araplardan iki bin kişi vardır. Size ulaşılmadan evvel bunlar, sizin kalenize girerler, sizi müdafaa için gerekirse hepsi canlarını verirler. Ayrıca size Kureyza ve Gatafan Kabilesi'nden olan müttefikleriniz de yardım ederler." Evinde oturup bu vaadlerde bulunan mel'un İbn-i Übeyy'in sözleri Beni Nadirin hoşuna gitti, onları ümitlendirdi. Fakat Beni Nâdir'in ileri gelenlerinden Selâm İbn Mişkem, Beni Nâdir'in idaresini üstlenen Huyey İbn Ahteb'e şöyle söyledi: ”Ey Huyey! Allah'a yemin olsun ki, İbn-i Übeyy'in sözü asılsızdır, hiçbir değeri yoktur. Seni oyuna getirip tehlikeye atmak istiyor. Ta ki Muhammed ile harp edesin, kendisi de evinde oturup seni yalnız bırakıp terketsin." Huyey dedi ki: ”Biz Muhammed'e olan düşmanlığı bırakmayız. O'nunla mutlaka savaşacağız." Bunun üzerine Selâm: ”Allah'a yemin olsun ki bu, vatanımızdan sürülüp çıkarılmak, mallarımızın elden gitmesi, çoluk çocuğunuzun esir edilmesi ve savaşanlarımızın öldürülmesi olacaktır." Nihayet Sûrenin başında geçtiği gibi olan oldu. Burada Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in risaletinin hakkaniyetine ve Kur'an-ı Kerim'in mucize olduğuna dair apaçık delil vardır. Birincisi şudur: Kur'an-ı Kerim burada, istikbalde olacak şeylerden haber vermiştir. Verdiği haberler, verdiği şekilde meydana gelmiştir. Âyetin inişi, olayın meydana gelmesinden öncedir. İfade biçimi bunu gösteriyor. Çünkü ”İn" kelimesi, istikbal ifade eder. İkincisi: Gaybdan haber vermesi yönüyle Kur'an mucizedir. Faraza onlar, Beni Nâdire yardım etseler, bozguna uğrayarak sırtlarını çevirip kaçarlar. Arapçada ”edbâr", dübür kelimesinin çoğuludur. Dübür, ön tarafın karşıtı yani arka demektir. Sırtları çevirmek, bozguna uğramaktan kinayedir. Bozguna uğramak arkayı çevirmeyi gerektirir. Sonra kendilerine de yardım olunmaz. Yani Allah (celle celalühü), o münafıkları helak eder. Yahudilere yardım etmeleri sebebiyle de kâfir oldukları ortaya çıktığından dolayı iki yüzlülükleri (nifakları) onlara menfaat vermeye çektir. Yahut mânâ şöyledir: Yahudiler mutlaka hezimete uğrayacaktır. Sonra da münafıkların yardımı onlara menfaat vermeyecektir. Bu âyette şuna da dikkat çekilmiştir: Kim Allahü teâlâ ve O'nun Rasûlü'ne isyan eder, emirlerine karşı gelirse, kudret sahibi bir sultan dahi olsa dünya ve âhirette kahrolur. Zaman zaman gördüğü izzet ve ikbal istidrâcdır. Sonuç, yüzüstü kalıp perişan olmaktır.

Haşr 59:13

Ey Müslüman topluluğu! Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah korkusundan daha fazladır. Sizler, korku cihetiyle daha zor durumdasınız. Arapçada ”rahbe", sıkıntı ve hüzünle karışık korku demektir. Burada hitap Müslümanlaradır. Halbuki Müslümanlar korkmamışlar, tam tersine münafıklar korkmuşlardır. Yani muhataplar, korkanlar değil, korkulanlardır. Siz, münafıkların gönüllerinde Allah tarafından bir korku unsurusunuz. Zemahşerî Keşşaf isimli tefsir kitabında şöyle der: ”Âyetteki 'onların kalplerinde' ifadesi, onların nifaklarına işaret eder. Yani, münafıklar size karşı zahirde Allah korkusunu iddia ederler. Halbuki siz mü'minler, onların gönüllerinde Allah'tan daha heybetlisiniz. Yani, Allah'tan ziyade sizden korkarlar." Şayet şöyle bir soru sorulursa: Münafıklar Allah'tan korkuyorlar mı ki mü'minlerden olan korkuları daha fazladır? Bu soruya cevap olarak derim ki: Münafıkların, mü'minlerden içlerinde duydukları heybet ve korku, size açıkladıkları Allah korkusundan çok daha şiddetlidir. Münafıklar, Allah'a karşı son derece heybetli ve korku hissettiklerini iddia ederlerdi. İşte bu, onların anlayışsız bir topluluk olmaları sebebiyledir. Münafıkların, Allah'tan daha çok sizden korkup heybet duymaları, ince anlayışlı olmayan bir topluluk olmaları sebebiyledir. Yani onlar anlayışlı olmadıkları için Allah'ın azametini bilmiyorlar ki, O'ndan gerektiği gibi korksunlar.

Haşr 59:14

Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde savaşamazlar. Yahudi ve münafıklar, hendeklerle, sağlam kapılarla ve bunlar gibi şeylerle sağlamlaştırılmış yerleşim birimlerinin dışında bir araya gelerek toplu halde sizinle savaşamaziar ve buna cesaret edemezler. Râğıb der ki: ”Maksat surlar gibi sağlamlaştırılmış şeylerdir." Yahut onlar, sizinle karşı karşıya gelip çatışmaya girmeksizin duvarların arkasından savaşmaya kalkarlar. Onlar sizden aşırı derecede korktukları için yüzyüze gelip harbedemezler. "Cüdür", cidarın çoğuludur. Bir yeri kuşatması cihetiyle duvara ”hait", yüksekliği ve görünmesi itibariyle de ”cidar" denir. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Bu cümle, daha evvelki cümleden anlaşılan mukadder soruya cevaptır. Ve şunu açıklamaktadır: Onların yukarıda anlatılan korkulan, zayıflıklarından ve kendilerinde olan bir korkudan değildir. Çünkü, harp ve savaşları emsallerine nisbetle çetindir. Onların zafiyet ve korkuları, size karşıdır. Allah (celle celalühü) onların kalplerine size karşı bir korku salmıştır. Aynı zamanda Allah ve Rasûlü ile harp etmeye kalkan kişi, cesaretli de olsa korkar, güçlü de olsa zelil ve perişan olur. Ey Rasûlüm Muhammed veya ey kulağı duyan kafası çalışan muhatab! Sen onları derli toplu, birlik ve beraberlik içerisinde sanırsın. Halbuki kalpleri darmadağınıktır. Yani, durum şudur ki, onların kalpleri darmadağınıktır, aralarında hiçbir ülfet yoktur. Yahudiler Cenab-ı Hakk'ın: ”...Fakat Allah onların gönüllerini birleştirdi." (Enfâl: 63) sözüyle vasıflandırdığı kişilerin (Müslümanların) hilâfınadır. ”Şettâ", şetit kelimesinin çoğuludur. Meñd ve nıcrdâ gibi. Bu âyette, mü'minlerin kalplerini Yehudilerle savaşmaya karşı şecaatlendirme vardır. Âyet şunu da ifade ediyor: Mümine yakışan, maddî ve manevî yönden ittifak ve birliktir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zamanındaki mü'minler (ashab) birlik ve beraberlik içerisindeydiler. Denilir ki: ittifak kuvvettir, ayrılık felâkettir. Düşman olan şeytan, ayrılıklar içerisinde arzusuna kavuşur. Sehl şöyle dedi: ”Ehl-i Hak, sevgi ile daima beraberdir. Kılık kıyafetleri birbirine uymasa da, bedenleriyle ayrı ayrı da olsalar, muhabbet bağıyla ittifak içinde olurlar. Bâtıl yolda olanlar ise, zahirde ittifak halinde görünseler ve bedenleriyle bir araya gelseler de daima ayrılık ve tefrika içindedirler. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Böyledir, çünkü onlar anlayışsız bir topluluktur. Beyan olunan bu gönüllerinin darmadağınıklığı anlayışsız bir topluluk olmaları sebebiyledir. Yani, onlar kafalarını hiçbir şekilde çalıştırmıyorlar ki, hakkı tanıyıp ona tâbi olsunlar ve hak ile gönülleri huzura kavuşsun, aralarında birlik beraberlik meydana gelsin ve aynı hedefe doğru yürüsünler. Bunun için onlar sapıklık sahrasında dolaşıp dururlar. Gönüllerinin darmadağınıklığı, yollarının ve meşreblerinin dağınıklığına göredir. Kalplerinin dağınıklığı, kuvvetlerini zayıflatır. Çünkü kalbin sağlam ve düzgün oluşu, cesedin sağlamlığına sebebiyet verir, kalbin fesadı cesedin de bozulmasına ve fesadına götürür. Nitekim şöyle denmiştir: ”Her kap, içinde olanı sızdırır." Bil ki, Cenab-ı Allah (celle celalühü) Kur'an-ı Kerim'de dinde anlayış, ilim ve kafayı çalıştırmanın herbirisinin olmayışı sebebiyle kâfirleri zemmedip kınamıştır. Râğıb dedi ki: ”Fıkıh, zahir ilimler vasıtasıyle gayb ilmine ulaşmaktır." Şu halde fıkıh, ilimden daha hususidir. İlim, eşyayı hakikatıyla idrak edip anlamaktır. Bu da nazarî (teorik) ve amelî (pratik) kısımlarına ayrılır. Diğer bir yönüyle aklî ve naklî diye ikiye bölünür. Akıl, ilmi kabul etmeye hazır kuvvete denir. İnsanın bu kuvvetle elde etmiş olduğu ilme de akıl denilir. İşte Cenab-ı Hak (celle celalühü) kâfirlerden fıkhı, ilmi ve aklı kaldırmıştır. Böylece hayvanlar gibi oluvermişlerdir.

Haşr 59:15

Onların durumu, kendilerinden kısa bir süre evvel geçmiş ve amellerinin cezasını tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için elem verici bir azap vardır. Yani, tuhaf durumları, acaib vasıfları anlatılan Yahudi ve münafıkların durumu, Bedir ehlinin -ki Mekkeli müşriklerdir- durumu gibidir. Başka bir görüşe göre. Beni Kaynuka'nın durumu gibidir. Beni Kaynuka, Beni Nâdirden daha önce Medine-i Münevvere'den sürülüp çıkarılmışlardı. Onlar, Yahudilerin en cesurları ve en zenginleriydi. Bedir Savaşı meydana gelince, zulüm ve hasetlerini açığa vurup, Beni Nâdir gibi anlaşmalarını bozup terkettiler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) onları Medine'den çıkarıp Şam taraflarına sürdü. Yerleşim birimleri. Beni Kaynuka'nın eseriydi. Rasûl-i Ekrem onlara beddua etti. Bir sene geçmeden tümü helak olup gitti. Daha önceki izahlarda onların kıssasını öğrendin. Mücahid dedi ki: ”Bedir Savaşı, Beni Nâdir Gazvcsi'nden 6 ay önce meydana gelmiştir. Onun için ”kısa bir süre evvel" ifadesi kullanılmıştır. Bu savaş Uhud Savaşından önce meydana gelmiştir. Denildiğine göre; iki sene önce meydana gelmiştir. Buna göre bu gazve hicrî dördüncü yılda meydana gelmiş olur. Çünkü Beni Nâdir Gazvesi Uhud'dan sonradır. Uhud Savaşı da, Bedir Harbi'nden bir sene sonra meydana gelmiştir." "Amellerinin cezasını tatmış olanlar..." dan maksat, küfürlerinin kötü sonuçlarını tadanlar ki bu, Bedirdeki öldürülme azabıdır. Bedir Savaşı, hicretin ikinci yılında, Ramazan ayında ve Beni Nâdir Savaşından öncedir. Onlar için âhirette, takdiri mümkün olmayan elem verici bir azap vardır. Şöyle ki, dünyada olan azap, ahiret azabına nisbetle tatmanın yemeye nisbeti gibidir. Âyetin mânâsı şöyle oluyor: Bu Yahudilerin durumu, dünya ve âhirette münafıkların durumu gibidir. Fakat hepsinin hâli, onların hâli gibi değildir. Onların bir kısmının hâli -ki onlar Yahudilerdir- böyledir. Münafıkların durumuna gelince, onların halini şu âyet-i kerime dile getiriyor:

Haşr 59:16

(Münafıkların durumu) tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana: 'İnkâr et' der. İnsan inkâr edince de: 'Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım' der. Azaba uğramaları hususunda Yahudilerin durumu, kendilerinden evvelkilerin durumu gibidir. Anlatıldığı üzere, münafıkların Yahudileri savaşa kışkırtmaları hususundaki durumları, şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan, insana: ”İnkâr et!" der. Şeytanın demesi, kışkırtmak ve aldatmaktan mecazdır. Yani şeytan, âmirin memuru, emredilen şeye teşvik etmesi gibi şeytan da insanı küfre teşvik edip kışkırtır. Ne zaman ki insan da şeytanın kışkırtmasına boyun eğip kendi arzularına uyarak küfredince şeytan dedi ki: ”Ben senden uzağım." Yani, ben senin amelinden ve emelinden uzağım. Küfrüne ve şirkine razı değilim. Şeytanın bu uzak durup kendini temize çıkarmaya kalkması, kıyamet gününde olacaktır. Nitekim bunu, Cenab-ı Hakk'ın şu kavl-i şerifi haber veriyor: ”Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."

Haşr 59:17

Nihayet ikisinin de, şeytanın ve bu insanın sonu, içinde ebedî kalacakları ateş olacaktır. İşte bu, cehennem ateşinde ebedî kalma, sadece bunlara ait olmayıp tüm zalimlerin cezasıdır.

Haşr 59:18

Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Yani ey samimi olarak iman edenler! Yapacağınız ve terkedeceğiniz her hususta Allah'tan korkun. İtaat etmek suretiyle karşı gelmekten sakının. Şükretmek suretiyle nankörlükten uzak durun. Zikretmek suretiyle de Hak'kı unutmaktan sakının. Ve herkes yarma ne hazırladığına baksın. Kıyamet günü için ne gibi ameller takdim ettiğine dikkat etsin. Cenab-ı Hak, yakın olduğu için Kıyamet gününü ”yarın" diye ifade etti. Çünkü her gelecek yakındır. Yani kıyamet gününü, bulunduğun günün hemen arkasından gelecek günün adıyla adlandırdı. Buradaki nükte, kıyamet gününün yakın olduğunu ifade etmektir. Hasan-ı Basrî'den şöyle rivayet olundu: ”Cenab-ı Hak, 'yarın kılıncaya kadar kıyamet gününü yaklaştırmaya devam ediyor. Bunun benzeri şu âyet-i kerimedir: Sanki dün o, hiç yokmuş gibi...'" (Yûnus:24) Cenab-ı Hak bu ifade ile geçmiş zamanı yaklaştırmayı irade buyurmuştur. Yahut Allah (celle celalühü) istikbali ”yarın" kelimesiyle ifade buyurmuştur. Çünkü dünyanın müddeti bir gün gibidir. Ahiret de o günün yarını gibidir. Zira dünya ve ahiretin kendilerine has birtakım halleri vardır. Bu fakir der ki: Ahiret yarın gibidir. Çünkü insanlar bu dünyada uykudadırlar. Kıyametin başlangıcı olan ölümden evvel uyanmak yoktur. Nitekim bu hususta bazı rivayetler de vardır. Gafil kişiye nisbetle hem kıyamet, hem de ölüm sabah gibidir. Nitekim geceleyin uykuda olan kişiye nisbetle, yarın ki gün sabahtır. Allah'tan korkun. Bu cümle, takvaya önem vermek ve te'kid için tekrar edilmiştir. Bu tekrarda şuna da işaret vardır: Kula yaraşan, her işinin takva ile başlayıp takva ile bitmesidir. Yahut da birinci emir, yapılması gerekenler hakkındadır. Nitekim daha sonra amel ile emredilmesi bunu ifade eder. İkincisi ise, haramları terketme hususundadır. Nitekim âyeti kerimenin şu bölümüyle yapılan tehdit bunu bildirir: Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Yani, yaptığınız günahları bilir de kıyamet gününde o günahlar karşılığında sizi cezalandırır.

Haşr 59:19

Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar Allah'a itaatten çıkan kimselerdir. Hitap, müminleredir. Allah'ı unutanlardan maksat, Yahudi ve münafıklardır. Onlar ilâhî hukuku unuttular, Allah'ı hakkıyla takdir edemediler. Allah'ın emir ve yasaklarını hakkıyla gözetmediler. Bu sebeple Cenab-ı Hak onları, kendi kendilerini unutan kimseler kıldı da artık onlar, kendilerine menfaat veren şeylere kulak asmadılar ve kendilerini kurtaracak işler yapmadılar. İste Allah'ı unutup, unutturulmak suretiyle yüz üstü bırakılan kişiler, taat yolundan çıkan ve iîsku fücurda çok ileri giden kimselerdir. Ayetteki ”hüm-onlar" zamiri, hasr ifade ediyor. Başkalarının fışkı, onların fışkına nisbetle fısk sayılmayacak kadar fâsık olduklarını ifade ediyor. Burada onlardan" maksat, kâfirlerdir.

Haşr 59:20

Cehennem ehli ile cennet ehli eşit olmazlar. Cehennem ehli, Allah'ı unutup da cehennem ateşinde ebedî kalmayı hakedenlerdir. Ta'rîf lamı ile olan ”nâr" kelimesi, cehennemin özel isimlerindendir. Kıyamet gününe ”es-Saat" dendiği gibidir. Bundan dolayıdır ki, burada olduğu gibi çok defa ”en-Nâr" kelimesi, cennet mukabilinde kullanılır. Bir şiirde şöyle denmiştir: Bil ki, Allah'ı razı eden ameller işlersen yurt, cennettir. Şayet gevşek davranır fırsatı kaçırırsan yurt, cehennemdir. Cennet ve cehennem iki yerdir ki insanlar için başka yer yoktur. O halde kendine dikkat et! Neyi tercih ediyorsun? Lügatta ”sohbet"; az olsun çok oisun, bir zaman içerisinde bir şeyin başka bir şeyle beraber olması demektir. Bu beraberlik ile o iki şeyden herbirisi diğerinin sahibi-arkadaşı olur. Bu sohbet ve arkadaşlık, devamlı ve kesintisiz olursa, sohbet mükemmel bir duruma gelir. Sahip, örfen musahip (arkadaşlık yapan) kimse olur. Bazen bu durumda her iki tarafa da, sahip ve musahip yani arkadaş ve arkadaşlık yapan kişi denir. Bunun içindir ki, hanıma kinaye yoluyla ”sahibe" denir. Kölesiyle devamlı sohbetinden dolayı efendiye de sahip denilir. Nitekim ona rabb da denir. Çünkü köle, sahibinin terbiyesi altındadır. Böylece mal sahibi dendiği gibi rabbu'l-mal da denilir. Bu izahlara göre, cehennem ashabı ile cennet ashabı kelimelerinin cennetlik ve cehennemlikler hakkında mutlak olarak kullanılması, ya ebedî sohbet ve devamlı beraberlik olması itibariyledir. -Öyle ki. Allah'ın dilediği belli bir miktar cehennemde azap gören günahkâr mü'minlere, cehennem ashabı denmez.- Yahut da, milk itibariyledir. Bu da mübalâğa için ve şuna işaret maksadıyla olmuş olur: Cennet ve cehennem, güzel veya çirkin amellerin karşılığında bir cezadır. Cennet ashabından maksat, Allah'tan korkup ebedî olarak cennette kalmayı hak eden kişilerdir. Ebu'ssuud tefsirinde der ki: ”Cehennem ashabının önce söylenmesi, ilk önce şunu bildirmek için olabilir: Eşitsizliğin ifade ettiği ana hedef, onların yönündendir, karşıtları cihetinden değil. Şüphesiz eşitsizlik kavramı, ziyade ve noksanlık itibariyle birbirinden farklı olan iki şey arasında olur. Nakısın noksanlığına göre eşitsizliği düşünmek mümkün olsa da bu böyledir. Cenab-ı Hakkın şu âyeti kerîmesi buna göredir: 'Körle gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak eşit olmaz.'“ (Fâtır: 19,20,21) Ama Cenab-ı Hakk'ın şu âyetine gelince: ”Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer: 9) Burada üstün olanın evvela söylenmesi; sılasının bir yetenek olması sebebiyle olabilir. İşler yetenekleriyle öne geçerler. Âlimlerden birisi şöyle söyledi: ”Evvela cehennem ashabı söylendi. Çünkü evvelki âyette, Allah'ı unutanlar önce söylenmişti ve cehennemlikler çoktur. Sonra insanların çoğunluğu evvela korktuğu için itaat eder, sonra umduğu için ve nihayet sevdiği için itaat eder. Fakat bu sonuncusu azdır." Cennet ehli kurtuluşa ermiş olan kimselerdir. Bu cümle, istinaf cümlesidir. İki gurubun eşit olmayışının keyfiyyetini açıklıyor. ”Fevz", kurtuluşun elde edilmesiyle zafere ulaşmaktır. Yani cennet ehli, her isteneni ele geçirmiş ve her türlü üzücü halden kurtulmuş kimselerdir. Onlar, her iki dünyada Allah'ın keremine mazhar olanlardır. Cehennem ehli ise, her iki dünyada zelil ve aşağılık kimselerdir.

Haşr 59:21

Eğer Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, hiç şüphesiz onu Allah korkusundan boyun eğerek parça parça olmuş olduğunu görürdün. Bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz. Yani ey insanlar! Bu şanı yüce, çeşitli uyarılan içeren ve size indirilmiş bu Kur'an'ı... Yahut, Ey Rasûlüm Muhammed! Sana indirilen Kur'an'ı... Veya, Muhammed'e indirilen Kur'an'ı... Bu sonuncu takdire göre, muhataptan gaybe iltifat vardır. Âyette geçen ”bir dağ" dan maksat, herhangi bir dağdır. ”Görürdün" hitabı da, görebilen herkese şamildir. Yahut hitap, Rasulülah (sallallahü aleyhi ve sellem)'adır. Dağlar, kuvvette ve kendisine çarpan şeylerden etkilenmemekte, alem olmakla beraber, Kur'an ona indirilse parça parça olurdu. İlim adamlarından biri şöyle dedi: ”Huşu, iç âlemin; hu dû ise, zahir organların Hak'ka boyun eğmesidir." Diğer bir kısım ilim adamları ise şöyle demişlerdir: ”Hudû, bedende, huşu ise, ses ve gözde olur." Râğıb der ki: ” Huşu, tazarru ve niyazdadır. Daha ziyade görünen organlarda bulunanda kullanılır. ”Daraat", daha çok kalpte olanlar hakkında kullanılır. Bunun içindir ki bir rivyette şöyle denilmiştir: ”Kalp tazarruda bulununca, organlar da Hak'ka boyun eğer." Dağları, Allah'a isyan edip de cezalandırılmalarından korkarak parça parça olduğunu görürdün. Arapçada ”sad'“kelimesi, demir, cam ve bunlar gibi sert cisimleri yarmak mânâsına gelir. Ağrıdan dolayı başta olan yarılma mânâsını ifade eden ”Sudâ'“ da bu kelimeden gelmektedir. Âlimler dediler ki: ”Bu âyet, Kur'an-ı Kerim'in şanının yüceliğini, onda olan öğütlerin tesir gücünü somut bir misalle açıklıyor. Bu misalle, kalbinin kasavetine yani kalbinin katılığına, Kur'an okunduğu zaman huşu duymamasına ve Kur'an'ı az tefekkür etmesine karşı, insan azarlanmak istenmiştir." Âyetin ifade ettiği mânâ şöyle oluyor: Ey insanlar! Size verildiği gibi dağlara da akıl ve şuur verilseydi sonra da o dağlara Kur'an indirilseydi ve sizin durumunuz gibi dağlara da terğîb ve terhîp yapılsaydı; Kur'an-ı Kerim'i tazim etmede, emir ve yasaklarına uyma hususunda Allah'ın hakkını ödeyememe endişesiyle, Allah korkusundan dehşete kapılır ve parça parça olurdu. İnkarcı kâfir, dağdan daha kasvetlidir. Bundan dolayıdır ki, Kur'an'dan asla etkilenmezler. Bu âyetteki ”meseller..." kelimesi ile, burada ve Kur'ân'ın diğer yerlerinde zikredilen mesellere işaret edilmiştir. Yani Kur'ân'ın azameti ve insanın düşüklüğü hakkındaki bu garip söz ve her ikisinin hayret verici niteliklerinin açıklanması ve Kur'an'da zikredilen diğer meseller... ”Mesel" sözü, halk arasında yaygın olan darb-ı meseller hakkında örfî bir hakikattir. Sonra garabet hususunda darb-ı mesellere benzetilerek, her garib iş ve durumu, hayret verici her sıfat hakkında istiare yoluyla kullanılmıştır. Çünkü mesel, garabetten uzak değildir. Zümer sûresinde, Mekkî olduğu halde, geçmiş zaman kipiyle haber verilerek şöyle denilmiştir: ”Yemin olsun ki Biz, öğüt alsınlar diye bu Kur'an'da insanlara her türlü misali (meseli) verdik." (Zümer: 27) Üzerinde olduğumuz Haşr sûresinde ise, bu sûre Medine'de indiği halde gelecek zaman ifade eden bir kip ile söylenmiştir. Buradaki incelik şu olabilir: Zümer süresindeki, ileride mutlaka gerçekleşecek olan şeyleri sayıp ifade etmek türündedir. Bu Haşr süresindeki ise, durumların devamını ifade etmek veya geçmiş bir hali şimdi oluyormuş gibi anlatmak için, geçmişi şimdiki zaman kalıbıyla ifade etmek kabilindendir. Bu durumda anlam şöyle olur: Bizim durumumuz, düşünüp muhakeme etmeleri için insanlara darb-ı meseller getirmektir. Yani, tefekkürün yararını ve tezekkürün yani hatırlamanın menfaatini sağlamak için darb-ı meseller getiririz. "Tefekkür", ya yaratan hakkında veya yaratılanlar hakkında olur. Yaratan yani Allah hakkındaki tefekkür de ya zatı veya sıfatları hakkında olabilir. Allah'ın zatında tefekkür, şeriat tarafından yasak edilmiştir. Çünkü Allah'ın zatını, ancak Allah bilir. Fakat, Allah'ın vacibü'l-vücut oluşu, ezelî ve ebedî oluşu, hiçbir şeye muhtaç olmayan mânâsında samediyyet cihetinden O'nun büyüklüğü, celâl ve yüceliği itibariyle zatında tefekkür caizdir. Sıfatlarında tefekküre gelince, sıfatlarının yüceliği hakkında tefekkür edilir. Şöyle ki, Cenabı Hakk'ın ilmi bütün malûmatı ihtiva eder. Kudreti bütün eşyayı, iradesi bütün kâinatı, işitmesi bütün işitilenleri, görmesi bütün görülenleri içerir. Diğer sıfatları da hep kemal mertebesindedir. Fiilleri hakkında tefekküre gelince; bu, fiillerinin şümulü, çokluğu, sağlamlığı ve en güzel şekilde meydana gelmesi yönünde olur. ”O, her an yaratma ve tasarruftadır." (Rahman: 29) Yaratılanlar üzerinde tefekküre gelince, bu, ya gökler ve yerler üzerinde olur veya kıyametin dehşeti ve sonsuza dek ahiret hayatının halleri hakkında olur. Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Tefekkür, şu sahalarda olur: Allah'ın âyetleri ve sanatlı varlıkları üzerinde olur. Bundan, marifetullah meydana gelir. Allah'ın azameti ve kudreti üzerinde olur. Bu tefekkürden de haya meydana gelir. Allah'ın nimetleri ve ihsanı hakkında tefekkür edilir. Bundan da muhabbetullah doğar. Allah'ın vaad ettiği mükâfatlar hakkında tefekkür edilir. Bundan, tâate istek doğar. Allah'ın azap ile olan tehdidi hakkında tefekkür edilir. Bundan da günahlardan korkup çekinme hali oluşur. Allah'ın rızasını gerektiren şeylerde kulun gösterdiği noksanlıklarda tefekkür edilir. Bundan da utanma, pişmanlık ve tevbe etme meydana gelir." Tefekkürde dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan bir kısmı da, düşünenin başlangıcı, hayatı, gönlüyle, diliyle ve bedeniyle Rabbine kulluk etme konularında kendi durumunu düşünmesidir. Bir insan, bütün ömrünü, hâlinin evveline, ortasına ve sonuna nazaran kendi nefsini düşünmeye sarfetse yine bu işin hakkım veremez.

Haşr 59:22

O, öyle bir Allah'tır ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. ”Allah" lâfzı, kemal sıfatlara ve yüce zata delâlet eden ve ism-i Azam ile adlandırılmış, hak mabut manasınadır. "Gayb" ve ”şehadet" kelimelerinin başındaki elif lâm, istiğrak ifade eder. Yani O, görünen ve görünmeyen her şeyi bilir. Duyu organlarının hakkında bilgi sahibi olmadığı kutsî cevherleri ve hallerini, duyu organlarının hakkında bilgi edindiği cisimleri ve durumlarını, var olanı ve olmayan her şeyi bilendir. Bu izaha göre ”gayb" (bilinmeyen, görülmeyen)'tan maksat, şu varlık âleminden, sırdan, alenî olandan, dünya, ahiret ve bunlar gibi şeylerden gaib olan, bilinmeyen ve görünmeyenlerdir. Râğıb der ki: ”Gayb: İnsanların duyu organlarından, gözlerinden ve bunlarla görüp müşahade ettikleri âlemden gizli olan şeylerdir." Var olmayanlara gelince, bunlar ya varlığı mümkün olmayanlar veya mümkün olanlardır. Var olanlara gelince, bunların da bir kısımının yokluğu mümkün değildir. Bir kısmının ise yokluğu mümkündür. Bu dört kısmın her birinin hükümleri ve özellikleri vardır. Bütün bunlar, Allah'ın ilmi dahilindedir. Cenab-ı Hak, görülmeyeni yani gaybı, görülenden yani şahâdet'ten önce zikretti. Çünkü var olmada, görülmeyen görülenden öncedir. Var olması cihetiyle de görülmeyip bilinmeyenlere Allah'ın ilminin ilgisi daha önceliklidir. Şunu bil ki, gaybı bilmenin Allah'a isnadı bize nisbetle olan gaybtır. Allah'a nisbetle olan gayb değildir. Çünkü yerde ve göklerde hiçbir şey Allah'a gizli değildir. O, Rahmandır, Rahimdir. Allah'ın dünyadaki rahmeti, mümin olsun kâfir olsun, tüm insanlara ve cinlere şamildir. Bunun içindir ki: ”Ya Rahman-ed Dünya!" denilir. Çünkü Rahman kelimesindeki harflerin fazlalığı, mânâdaki ziyadeliği ifade eder. Ebedî âleme ait olan rahmeti ise, yalnız mü'minlere aittir. Bundan dolayıdır ki; ”Ya Rahîm'el-âhiret" denilir. İşte bu izaha göre, kendilerine nimet verilenler itibariyle Rahman'ın mânâsında ziyadelik vardır. Fertler ve nevîler yönünden de noksanlık vardır. Dünya ve âhirette Cenab-ı Hakkın sonsuz rahmetini haber veren bu iki ismin belirtilmesinde Allah'ın rahmetinin büyüklüğüne dikkatleri çekmek, günahkâr kişilerin O'nun rahmetinden ümitlerini kesmemelerine müjde vardır. Aynı zamanda Cenab-ı Hakkın az ameli kabul edip, çok mükâfatlar vereceğini ifade etmesi bakımından da itaat edenlerin şevkini artırma vardır. Kulun ”Rahman" ve ”Rahîm" isimlerinden nasîbi şu olmalıdır: Evvela, gizli ve aşikâr kendisine acımak suretiyle çok merhametli olmalıdır. Sonra da, başkalarının meşru isteklerini elde etmede yardımcı olmak, onlara doğru yolu göstermek ve onlara şefkat gözüyle bakmak suretiyle başkasına karşı merhametli olmaktır. Nitekim terbiyeci büyüklerden birisi şöyle demiştir: Ey yavrum! Yaratıkların tümüne merhamet et, Onlara şefkat ve merhamet gözüyle bak. Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat et, Her yaratılanda, onu yaratanın hakkım gözet.

Haşr 59:23

O, öyle bir Allah'tır ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah (celle celalühü) tevhîd konusuna verdiği önemi açıklamak için, ” O" anlamındaki ”hüve" zamirini tekrar etmiştir. O, hükümrândır, ”Hükümrân" diye ifade edilen ”melik" kelimesi, hüküm ve saltanat sahibi demektir. Mülk, emir ve yasaklarla varlıklara tasarruf etmek demektir. Bu, konuşabilen varlıkların idaresine hastır. Bunun içindir ki, ”insanların meliki" denir de, ”eşyanın meliki" denmez. Allahü teâlâ 'nın; ”Din gününün maliki" sözünün anlamı, ”Din günündeki malik" şeklindedir. Müfredât'Va böyle denilmiştir. Noksanlıklardan yücedir. Bu anlamı veren ”Kuddûs" kelimesi, ”kuds" mastarından alınmış, mübalâğa ifade eden kalıplardandır. Kuds, nezahet ve temizlik mânâsmdadır. Kuddûs de, herhangi bir noksanlığı gerektiren şeylerden ve her türlü ayıptan son derece nezîh ve yüce olan zat demektir. ”Sübbûh" da bunun benzeridir. Meleklerin Cenabı Hakkı tesbih ederken şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: ”Sübbûh'un, kuddûs'ün Rabbu'l-Melâiketi ve'r-Rûh." Dünyadaki sultanların halleri ve durumları, zulümlerle, haksızlıklarla, hükümlerdeki haddi aşmalarla ve bunlardan doğacak kötü sonuçlarla değişikliklere uğradığı için, ”Melik" isminden sonra, ”Kuddûs" ismi getirildi. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın hakimiyet ve saltanatında böyle bir değişiklik meydana gelmez. Zira Allah'ın sıfatlarında değişiklik muhaldir, mümkün değildir. Âlimlerden birisi şöyle demiştir: ”Takdis, temizlemek demektir. Ruhu'l-kuds, Cebrail (aleyhisselâm)'dir. Çünkü O, Allah tarafından kuds ile iner. Yani, nefislerimizi temizleyen Kur'an, hikmet ve ilâhî feyz ile iner. Beyt-i mukaddes, şirk gibi pisliklerden temizlenmiş yer demektir. Yahut da, orada günahlardan temizlenildiği için o adı almıştır. Mukaddes yer (Arz-ı mukaddes) de bu mânâya gelir. Hazîratül-Kuds, cennettir." Selâm'dır. Her türlü âfet ve noksanlıklardan selâmette olan zattır. "Selâm", selâmet mânâsında mastardır. Cenabı Hak bütün noksanlıklardan salim olduğu için, mübalâğa ifade ederek selâm ismiyle vasıflanmıştır. Yahut da, selâmet vermede mübalâğalı olduğunu ifade için, Allah'a selâm denilmiştir. Bu görüşe göre, kelâm (söz), teklim (konuşma) mânâsında olduğu gibi, selâm da teslim mânâsında olmuştur. "Ente's Selâm = Sen selâmsın" sözünün mânâsı, her türlü ayıptan salim olan ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan yalnız sensin demektir. "Ve minke's Selâm - Selâm yalnız sendendir" ifadesi, Allah odur ki, selâmet verir de, âciz kişi hoşa gitmeyen şeylerden salim olur, iki cihanda onu zorluklardan kurtarır, mü'minlerin günahlarını ayıplarını örter de kıyamet gününde rezil ve rüsvay olmaktan kurtulurlar, anlamını dile getirir. Yahut cennet'te mü'minlere selâm verir demektir. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ”Rahim olan Rah tarafından onlara söz olarak selâm gelir." (Yâsîn: 58) "Selâm yalnız sana döner" sözü, ”yer üzerinde bulunan her şey fânidir. Ancak yücelik ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı bakîdir." (Rahmân:26,27) âyetlerine işarettir. "Ey bizim Rabbimiz! Selâm ile bizi hayatlarıdır" (8) sözü, dünya ve âhirette Allah'tan selâmet isteme mânâsını ifade eder. 8- Bu duâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaptığı me'sûr bir duadır. Ebû Davud ve Nesâî rivayet etmiştir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/217. Mü'mindir. Kendisi, kendisinin tek olduğunu bildirir, ”Allah, kendinden başka hiçbir ilâh olmadığına şahitlik etti." (Al-i İmrân: 18) âyetinde bu ifade edilmektedir. Bu görüş, Zeccac'a aittir. Yahut da, emniyyet ve güven verendir. ”Enin", kişinin huzura kavuşması ve korkunun yok olmasıdır. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: ”El-Mü'min, insanları zulmünden emin kılan, iman edenleri azabından muhafaza eden, demektir. Bu mânâya göre ”mü'min", korkutmanın zıddı olan emniyet ve güven vermek demek olan ”îman" mastarından ism-i faildir. Nitekim bir âyette şöyle gelmiştir: ”O, kendilerini açlıktan doyuran ve korkudan emniyette kılandır."(Kureyş: 4) Gözetip koruyandır. Bu anlamı veren ”El-Müheymin" kelimesi ile ilgili olarak bazı âlimler dedi ki: ”Bu isim, mânâsı türetme kalıplarından yüce olan isimlerdendir. Yani ma stardan türemiş bir kelime değildir. Tevilini ancak Allah bilir." Bazı ilim ehli de dedi ki: ”Zararlardan son derece koruyup muhafaza eden mânâsına gelir. Araplar, kuşun yavrusunu himaye etmek için üzerlerine kanatlarını gerince ”heymene't-tâiru" derler." Ebu'ssuûd Tefsirinde şöyle denmiştir: ”El-Müheymin; her şeyi gözetip koruyan demektir." Zerrûkî dedi ki: ”Lügat bakımından müsahade eden, gören demektir. Cenab-ı Hakk'ın şu âyeti bu mânâyı ifade eder: ”Ve ona şahitlik etmek üzere..." (Maide:48) Bu âyette geçen 'müheymin' kelimesi, şahitlik yapan, gören ve bilen mânâlarına gelir." Bazıları da dedi ki: ”Korkunun zıddı olan ”enin" mastarından alınmış ”müfey'il" kalıbında bir kelimedir. Emniyette kılan, anlamındadır." İmam-ı Gazâlî (radıyallahü anh) dedi ki: ”Allah hakkında ”müheymin" kelimesinin mânâsı, yarattıklarının amellerini, rızıklarını ve ecellerini gözetip idare eden demektir. Allah'ın yarattıkları üzerindeki gözetim ve idaresi; haberdar olmasıyla, hakimiyetiyle ve korumasıyladır. Bir şeyin asıl hüviyet ve mahiyetine gözcülük yapan herkes, ona hakimdir, onu koruyandır ve dolayısıyla onun üzerinde müheymin'dir. Görüp gözetmek, ilme bağlıdır. Hakimiyet kâmil bir kudrete bağlıdır. Muhafaza etmek de fiile aittir. Bu mânâları, kendi zatında toplayan müheymin ismidir. Bunları tam ve mutlak mânâda zatında toplayan yalnız Allah'tır. Bundan dolayıdır ki şöyle denilmiştir: ”Müheymin", Kur'ân'dan önceki kitaplarda da Allah'ın isimlerinden olarak zikredilmiştir," Müheymin'in kulu o kimsedir ki, Cenab-ı Hakkın her şeyi müşahede edip gözettiğine yakın derecesinde iman eder. Böyle bir kul, kendi kalbini murakebe eder, hislerini duygularını, aza ve organlarını muhafaza eder, şeytana karşı tedbirli olur, Allah'ın kullarını murakabe ettiğini ve onları muhafaza ettiğini bilme şuurunda olur. Kim Allah'ın müheymin olduğunu bilirse, O'nun azameti altında boyun eğer, her halinde O'nu gözetir. Allah'ın kendisinden haberdar olduğunu bilir ve böylece Allah'ın murakabesi makamında durur. Emrinde galip olandır. Bir kısım ilim ehli dedi ki: ”Azız kelimesinin aslı şudur: Bir kimse üstün geldiği zaman Araplar ”azze" der. Buna göre Azîz, kendisine karşı gelmekten yüce olan kudretin sahibi demektir. Yahut bir şey az ve değerli olduğu zaman Araplar ”azze" der. Bu ikinci mânâya göre azîz, misli ve benzeri olmayan demektir. Cenab-ı Hakkın şu sözü gibi: 'O'nun benzeri hiçbir şey yoktur...' (Şûra: 11) İmam-ı Gazâlî (radıyallahü anh) dedi ki: ”Azîz, benzeri az olan, kendisine şiddetle ihtiyaç duyulan ve ulaşılıp elde edilmesi zor olan önemli şey demektir. Bu üç mânâyı kendisinde toplamayan şeye azîz denmez. Nice şeyler vardır ki varlığı azdır fakat önemi büyük olmadığı ve kendisine de ulaşmak zor olmadığı için azîz olarak isimlendirilmez. Nice şeyler de vardır ki, önemi büyüktür, yararı çoktur, benzeri de bulunmaz, fakat ona ulaşmak zor olmadığı için ona da azîz denmez. Meselâ güneş böyledir. Çünkü güneşin benzeri yok. Dünya da böyledir. Hem güneşin ve hem de dünyanın yararı çoktur, onlara ihtiyaç çok fazladır. Fakat bununla beraber azîz olmakla vazıflanmazlar. Çünkü bunları müşahede etmeye nail olmak zor değildir. Şu halde bir şeyin azîz olması için üç mânânın aynı anda bulunması lâzımdır. Sonra bu üç mânânın herbirisinde kemâl ve noksanlık vardır. Varlığın azlığındaki kemâl, bire dönücüdür. Çünkü birden daha az yoktur. Bu bir öyledir ki, varlığının benzeri olması mümkün değildir. Bu ancak Allah'tır. Çünkü güneş her ne kadar var olarak bir ise de, imkânda bir değildir. Benzerinin olması mümkündür. Değerde ve kendisine şiddetle ihtiyaç duyulmadaki kemâl, her şeyin her hususta, ona ihtiyaç duymasıdır. Hatta var olmasında, devamında ve sahip olduğu sıfatlarında bile... Bu kemâl, ancak Allah'a aittir." İstediğini yaptırandır. Bu sözün karşılığı olan ”El-Cebbâr", yarattıklarını dilediği şeylere zorlayan kişi anlamındadır. Yani onları dilediği şeylere zorlayabilen zâttır. Yahut da yarattıklarının hallerini ıslah eden, düzelten, demektir. İnsanların sıfatlarında kullanılan cebbar kelimesi, hak etmediği yüksek bir makamda olduğunu iddia etmek suretiyle noksanlığını gidermeye kalkan kişi mânâsına gelir. Bu sıfat, insanlar hakkında kınamayı ifade eder. Allah'ın bir sıfatı olarak kullanıldığında şu mânâyı ifade eder: Sayısız nimetleriyle insanların durumlarını ıslah edip düzelten, yahut hastalık, ölüm, öldükten sonra diriltmek gibi irade buyurduğu şeylere insanları kahren sürükleyen ve yapan Zât-ı Zu'l-Celâl Allah (celle celalühü) yalnız hikmetine göre zorlar. Bu açıklamalara göre tam anlamıyla ”cebbar", her şeyde iradesi icbar ve zorlama yoluyla geçerli olan, fakat onda hiçbir kimsenin iradesi geçerli olmayandır. Büyüklükte eşsizdir. El-Mütekebbir, ihtiyaç ve noksanlığı gerektiren her şeyden yüce olan zât, demektir. Yahut azameti ve büyüklüğü sonsuz olan zât, demektir. Râğıb dedi ki: ”Tekebbür=Büyüklenme, iki şekilde olur: Birincisi, güzel fiillerin gerçekte çok ve başkalarının güzelliklerinden fazla olmasıdır. Bu mânâda Cenab-ı Hak, 'mütekebbir' sıfatıyla vasıflanmıştır. O'nun hakkında bu güzel bir sıfattır. İkincisi, kişinin böyle olmadığı halde böyle imiş gibi tavır takınması ve kendini buna zorlamasıdır. Bu, insanların çoğunda görülen bir sıfattır. Bu durumda olan kişi kınanır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: 'Büyüklük, Benim örtümdür. Azamet, elbisemdir. Kim Benimle bu hususta çekişmeye kalkarsa, onu helak ederim ve kendisine hiç önem vermem.'“ Âlimlerden birisi şöyle söyledi: ”Mütekebbir ile müstekbir (büyük görünen, büyüklük tasyalan) arasındaki fark şudur: Mütekebbir, Cenab-ı Hakkın sıfatlarında olduğu gibi hak olan büyüklenmeyi göstermeye şâmil olduğu gihi, batıl ve haksız büyüklennıeyi açığa çıkarmaya da şâmildir. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur: 'Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım...'" (A'râf: 146) Kibir, insanın kendisini başkasından büyük sanmasıdır. Tekebbür ise, bunu açığa vurnıasıdır. Nitekim Avar if isimli kitapta böyle izah edilmiştir. İstikbâr, batıl olarak büyüklük taslamaktır. İblis hakkında bu kelime kullanılarak gelen Cenab-ı Hakkın şu âyetinde ve başka âyetlerde olduğu gibi: ”İblis büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu." (Sâd:74) Nitekim Kur'an'da ve Hadis'te bu kelimenin kullanıldığı mânâları bulman mümkündür. Es'iletü'l-Mukhame isimli kitapta şöyle denilmektedir: ”Allah'ın isimlerinden olan mütekebbirin mânâsı nedir? Şüphesiz tekebbür, insanlar hakkında kötü bir sıfattır. Bu sorunun cevabı şöyledir: Mütekebbir'in anlamı Allah'ın kendisine yakışmayan her şeyden büyük ve yüce olmasıdır. Bu mânâ, Kibriya'dır yani büyüklüktendir. Tekebbürden yani büyüklennıekten değildir. Yücelikte mübalâğadır. Allah hakkında kibriyâ, başkasına boyun eğmeye tenezzül etmemektir. Bunun içindir ki, insanlar hakkında bu sıfat, yasaklanmış kötü bir sıfattır. Allah hakkında ise, övgüye lâyık iyi bir sıfattır." Bazı alimler dedi ki: ”Mütekebbir, başkasını, kendisine nisbetle hakir ve aşağı gören kimsedir. Böyle bir insan başkasına, efendinin kölesine baktığı gibi bakar. Mutlak mânâda böyle bir sıfat ancak Allah hakkında düşünülür. Çünkü Allah (celle celalühü), kendisinden başka varlıklara kıyasla, her yönüyle azamet ve büyüklükte eşsizdir. Bunun içindir ki, bu kelime Allah'tan başkası hakkında kınama dışında kullanılmaz. Çünkü bu, kendisinde olmayan meziyetleri varmış gibi göstermede zorlama ifade eder. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 'Cennet ile cehennem tartıştı, cehennem dedi ki: Bana cebbarlar ve büyüklük tas layan lar girecektir. Cennet dedi ki: Bana da zayıflar ve yoksullar girecektir. Bunun üzerine Cenab-ı Hak cehenneme buyurdu ki: 'Sen benim azabımsın, seninle dilediğime azabederim.' Cennete de buyurdu ki: 'Sen de benim rahmetimsin. Seninle dilediğime merhamet ederim. Her ikiniz de dolacaksınız.' '" Kim Allah'ın yüceliğini ve azametini bilirse, tevazuya yapışır ve alçak gönüllü olma ahlâkından ayrılmaz. - Allah, müşriklerin şirkinden münezzehtir. Bu cümle, müşriklerin şirk koştukları şeylerden Cenab-ı Hak'kı tenzihtir. Yahut da kendisine hiçbir varlığın ortak olamayacağı sıfatları saymanın arkasından, müşriklerin şirk koşmalarından Allah'ı tenzihtir. Buna göre anlam şöyle olur: Allah'ı mutlak tesbih edin. Kâfirlerin ortak koştukları yaratıklardan Allah'ı tam anlamıyla tenzih edin. Cenab-ı Hak, büyüklüğünün sonsuzluğunu açıklamak için bu cümleyi getirdi. Veya Allah'ın sonsuz büyüklüğünü ve nihayetsiz yüceliğini ifade eden kevnî yani fizikî âyetlerini gözleriyle gördükten sonra O'na şirk koşmanın hayreti gerektiren bir şey olduğunu ifade etmek için gelmiştir.

Haşr 59:24

O, takdir eden, yaratan, dır. Yani eşyayı, hikmeti gereğince ve iradesine uygun şekilde takdir edendir. ”Halk etmek" her ne kadar bir takdir ve ölçü ile var etmek mânâsında yaygın ise de asıl mânâsı, takdir etmektir. Bu isterse bir meniden insanın ve diğerlerinin yaratılması gibi maddeden; isterse göklerin ve yerin yaratılması gibi yoktan var etmek olsun. ”El-Bârî", eşyayı her türlü bozukluk ve karışıklıktan uzak ve mükemmel yaratandır. ”Ber"; olgun bir maslahatın ve nihayetsiz hikmetin gerektirdiği şekilde, her türlü noksanlık ve bozukluktan yüce olan yaratanın yaratması ve var etmesidir. Yaratıkları şekillendiren Allah'tır. ”El-Müsavvir", irade ettiği şekilde, varlıkların şekillerini ve keyfiyetlerini icad edendir. Yavruları annelerin rahimlerinde ayrı ayrı şekillerle ve renklerle şekillendirmesi böyledir. Tasvirin mânâsı, yarattığını muayyen şekillerle ve diğerlerinden ayıran suretlerle şekillendirmektir. Râğıb dedi ki: ”Suret, varlıkların kendisiyle birbirinden farklılık kazandıkları özelliklerdir. Bu somut olur, insanın sureti gibi. Soyut olur, akıl ve diğer manevî varlıklar gibi." Özet olarak deriz ki: Bu âyet-i kerimede ”Halik", kainatın nizamına uygun bir hikmet üzere takdir eden zât demektir. ”Bârı", bu takdire göre icad eden, var edendir. ”Müsavvir", kâinatın ve tüm yaratılanların şekillerini orjinal bir şekilde meydana getirendir. Şöyle ki: Bu şekillerle özellikleri meydana gelir ve olgunlaşmaları tamamlanmış olur. İşte bu izahla ”hâlık" ile ”bârı" arasındaki tertibin hikmeti ortaya çıkmış oldu. Tasvirin yaratmayı, yaratmanın takdiri gerektirmesi; mevkufun (bir şeye bağlananın), mevkufun aleyhi (kendisine bağlananı) gerektirmesi gibidir. Nitekim İmam-ı Gazâlî şöyle demiştir: ”Bazen bu isimlerin aynı mânâya gelen eş anlamlı kelimeler olduğu ve hepsinin de, yaratmak, var etmek mânâsına geldiği sanılır. Böyle olması doğru olmaz. Doğrusu şudur: Yokluktan varlığa çıkan her şey evvela takdire muhtaçtır. İkinci olarak, takdire uygun şekilde yaratmaya, sonra üçüncü olarak da şekil vermeye muhtaçtır. Cenab-ı Allah (celle celalühü), takdir edici olması yönünden ”Hâlık"dır. Yoktan var etmesi yönünden ”Bârı" (eşsiz yaratan)dir. Yoktan benzersiz yarattıklarını en güzel tarzda tasvir edip şekillendirmesi cihetinden de ”Müsavvir" ve mûciddir. Bu, bir binanın yapılmasına benzer. Çünkü bina yapılmadan önce projeyi çizecek bir mukaddire, mühendise ihtiyacı vardır. Mühendis gerekli malzeme ve kaplayacağı sahanın hesabını yapar, projeyi çizer. Sonra resme döker, şekillendirir. Sonra binanın kaba inşaatını meydana getirecek ustalara ihtiyaç duyulur. Sonra binanın içini ve dışını süsleyip nakşedecek sanatkârlara sıra gelir. Halbuki Allah'ın fiillerinde durum böyle değildir. Allah hem dakdir edip projeyi çizendir, hem var edendir, hem de nakşedip süsleyendir." "Halik" ismi, ”Bârı" isminden önce zikredildi. Çünkü irade ve takdir, kudretin tecelli edip etki yapmasından evveldir. ”Bârı" ism-i şerifi de ”Müsavvir" ism-i şerifine takdim olundu. Çünkü zâtı var etmek, sıfatları var etmekten evveldir. En güzel isimler O'nundur. Çünkü güzel mânâlara işaret eder. Nitekim bunun izahı Tâhâ Sûresi'nde geçti. ”Hüsnâ", ism-i tafdil olup ”ahsen" kelimesinin müennesidir. ”A'lâ" kelimesinin münennesi olan ”ulyâ" gibi. Cenab-ı Hakk'ın isimlerini, üstünlük ifade eden ism-i tafdil sığasıyla vasıflandırmak, mutlak ziyadeliği ifade eder. Çünkü Allah'ın isimlerini, başka varlıkların isimlerine nisbet etmenin hiçbir mânâsı yoktur. Nitekim Allah'ın yüce zatını başka zatlara nisbet etmek de manasızdır. Hadis-i şerifte geldiği üzere Cenab-ı Hakk'ın 99 ism-i şerifi vardır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yaptığı dualardan birisi de şudur: ”Allah'ım! Kendisiyle zatını isimlendirdiğin. Kitabında indirdiğin veya yarattıklarından herhangi birisine öğrettiğin, yahut katındaki gayb ilminde tercih edip bildirmediğin her ismin hürmetine senden niyaz edip istiyorum. Belki de Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin 99 oluşu, en cami, en meşhur ve en şerefli olana nisbetledir. İsimlerin çokluğu müsemmanın yani isimlendirilenin çokluğuna delâlet etmez. Çünkü bir kişi, bir yönüyle baba, bir yönüyle dede, bir yönüyle dayı ve başka bir yönüyle de âlim diye isimlendirilir. Halbuki onun zatı birdir. Allah'ın isimleri tevkifidir. Yani, Kur'an'da ve sahih hadislerde gelmeyen isimlerle Allah isimlenemez. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih ederler. Yani bütün noksanlıklardan Cenab-ı Hak'kı apaçık bir şekilde tenzih ederler. Keşfu'l Esrar isimli kitapta müellifi şöyle söylemiştir: ”Allah'ı bütün varlık tesbih eder. Bu, ya açık bir şekilde kendilerine ait lisanla olur. Yahut da delil ve yaratılış yönüyle olur. Bu tesbih hakkındaki izahlar birçok yerde geçti. Araştırıcı âlimlerin cumhuruna göre, varlıkların yaptığı tesbih kendilerine ait lisanlar iledir. Bu, hâl lisanı ile yaptıkları tesbihe zıt olmaz. Aksi de böyledir." O, emrinde galip, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir. Tüm kemâlât ve olgunlukları zatında toplayandır. Çünkü kemâlât ve olgunluklar, çokluklarına ve çeşitliliklerine rağmen, hepsi ilim ve kudretteki kemâle dönücüdür. İmam-ı Gazâlî (radıyallahü anh) şöyle diyor : ”Hakîm, hikmet sahibi demektir. Hikmet ise, ilimlerin en yücesiyle varlıkların en üstününü bilmekten ibarettir. Varlıkların en yücesi Allah'tır. İlimlerin en yücesi ise, sona ermesi tasavvur edilmeyen, ezelî ve daimî olan ilimdir. Allah'ı hakkıyla yalnız kendisi bilir. Allah'ı tanıyan kişi hikmet sahibidir. Bu kişinin resmî ilimlerdeki gücü zayıf, dili peltek ve ilimlerdeki beyânı noksan olsa da böyledir. Şu kadar var ki, kulun hikmetinin Allah'ın hikmetine nisbeti, kulun Allah'ın zatını bilmesinin, Cenab-ı Hakk'ın kendi zatını bilmesine nisbeti gibidir. İki bilme ile iki hikmet arasında ne büyük fark vardır. Bununla beraber, kulun bu marifet ilmi, ilimlerin en değerlisi ve en çok hayırlı olandır. ”...Kime de hikmet verilirse, muhakkak ona çok hayır verilmiştir. Olgun akıl sahiplerinden başkası düşünemez." (Bakara:269) Cenab-ı Allah'ın bu yüce sıfatlar ile kendi zatını övmesinin sebebi, kullarına bu yüce sıfatlarla kendisini övmelerini öğretmektir. Bu, Allah'ın sıfatlarının mânâlarını anladıktan ve bu övgüye lâyık olduğunu bildikten sonra olur. Cenab-ı Hak, kullarının kendisine olan yakınlıkları fazlalaşsın diye bu sıfatları öğretiyor. Ebu'l Leys tefsirinde şöyle dedi: ”Şayet birisi: Cenab-ı Hak: O hâkle kendinizi Temize çıkarmayın...' (Necm:32) buyuruyor. Peki, Allah kendi zatını övdüğü hâlde, kullarının kendi kendilerini övmelerini yasakiamasmdaki hikmet nedir? diye sorarsa ona denilir ki: Bu sorunun iki cevabı vardır: Birincisi: Kulda her ne kadar güzel meziyetler varsa da bunlar noksandır. Noksan olunca kendini övmesi caiz olamaz. Halbuki Allah'ın kudret ve hakimiyeti noksansızdır. O halde bunlarla övülmeye lâyıktır. Kulları bilsin de öylece övsünler diye zatını övdü. İkincisi: Kulda her ne kadar güzel meziyetler olsa da, bunlar Allah'ın kuluna ihsanıdır. Kuldaki meziyet, kendi gücüyle oluşmamıştır. Bundan dolayı kendisini medihte bulunması caiz olmaz. Bunun bir benzeri de şudur: Cenab-ı Hak, kullarını, yaptıkları iyilikler karşılığında herhangi bir insanı minnet altına sokmaktan yasaklamıştır. Halbuki medih konusunda anlatılan sebepten dolayı kendisi, kullarını minnet altına sokmuştur. Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: 'Onlar İslama girdikleri için sana minnet ediyorlar. De ki: Islama girdiğiniz için benim basıma kakmayın. Tam aksine sizi imana getirdiği için Allah sizi minnet altına sokar...'" (Hucurat: 17) Haşr Sûresi'nin son âyetlerinin okunmasının faziletine gelince; Rasûlüllah'tan şu hadis rivayet edilmiştir: ”Bir kimse sabahladığında, eûzü billahi's-semî 'ıl alîmi mineşşeytânirracîm der ve Haşr Sûresi'nin son üç âyetini okursa, Allah o kimseye yetmiş bin melek tayin eder, akşama kadar ona duâ ederler. Bu günde ölürse şehid olarak ölür. Kim bunları akşamleyin okursa, aynı derece o kimse için de vardır." (2) Allah'ın yardımı ve muvaffak kılmasıyla Haşr Sûresi'nin tefsiri bitti.

Mümtehıne 60:1

MÜMTEHINE SURESİ Ey iman edenler! Hem Benim, hem de sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin. Bu âyet, Hatıb İbn Ebî Beltea el-Absî hakkında inmiştir. Hatıb muhacirlerdendi. Bedir Savaşı'na iştirak etmiş ve Hudeybiye'de yapılan Rıdvan Biatı'nda bulunmuştu. Nasihatin umumi olması için Cenab-ı Hak, bütün mü'minlere hitabetmistir. Bu âyette’'düşmandan" maksat, Kureyş kâfirleridir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hicret'in 8. yılında Mekke fethi için hazırlıklara girişince Hatıb Mekke halkına bir mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi almak istiyor. Tedbirinizi alın. Kalabalık bir ordu ile size yöneldi." Hatıb, mektubu Abdülmuttalib Oğullarının azadlı kölesi Sâre ile göndermişti. Sâre, beraberinde Hatıb'ın mektubu olduğu halde Mekke'ye yöneldi. Cebrail (aleyhisselâm) bu durumu, Rasûl-i Ekrem'e haber verdi. Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ali, Amnıâr, Talha, Zübeyr, Mikdâd ve Ebû Mersed (radıyallahü anh)'i Sâre'nin arkasından gönderip şu talimatı verdi: ”Hemen yola çıkın, Ravdet-u Hah denilen yerde deve üzerinde hevdecte bir kadın vardır. Bu kadının beraberinde Hatıb'ın Mekke halkına yazdığı mektubu var. Mektubu atın, kadını serbest bırakın. Mektubu vermemekte diretirse boynunu vurun." Kadın mektubu inkâr etti. Hazret-i Ali kılıcını kınından çekip çıkardı, kadın saç örgüleri içerisinden mektubu çıkardı. Mektubu alıp Medine'de Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a teslim ettiler. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Hatıb'ı çağırdı ve şöyle buyurdu: ”Ey Hatıb! Seni bu harekete sevkeden nedir?"Hatıb: ”Ey Allah'ın Rasûlü! İslâm'a girdikten sonra kâfir olmadım. Sana samimiyetle bağlandıktan sonra karışık işlere girip hile yoluna sapmadım, seni aldatmadım. Fakat ben Kureyşli olmadığım halde onlarla irtibatım vardır. Seninle beraber olan muhacirlerin Mekke'de akrabaları vardır. Onlar Muhacirlerin Mekke'deki mallarını ve çoluk çocuklarını -muhafaza ederler. Fakat benim çoluk çocuğumu koruyacak akrabam yoktur. Bundan dolayı onlardan bir destek bulmak istedim ki ehlimi korusunlar. Küfre girdiğim için ve dinden dönerek yapmadım bunu. Mektubumun onlara hiçbir fayda vermeyeceğini de biliyordum." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hatıb'ı tasdik edip mazeretini kabul buyurdu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) ”Bana mü sade et, şu münafığın boynunu vurayım," dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Yâ Ömer! Hatıb Bedirde hazır bulundu. Olabilir ki Allah (celle celalühü) Bedir'de hazır olan kimselerin haline muttali olup da onlara: ’Dilediğinizi yapın, ben sizi bağışladım' demiş olabilir" buyurdu. Bu söz üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in iki gözünden yaş boşandı. Bu olayda, fayda olduğu veya gizli kalmasında zarar bulunduğu takdirde casusların sırlarını ve bozguncuların gizli hallerini ortaya çıkarmanın caiz olduğuna, bir kimsenin sakıncalı bir İş yapıp da makul bir sebep gösterdiği takdirde mazeretinin kabul olunacağına, özrün değerli insanlar katında kabul göreceğine işaret vardır. Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Yani, mektuplaşma ve benzeri sevgiye delâlet eden şeylerle muhabbetinizi onlara ulaştırıyor veya aranızda bulunan sevgi sebebiyle Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haberlerini onlara veriyorsunuz. Âyetteki ”gerçek"ten maksat, ya Kur'an veya İslâm Dini yahut da Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Oysa onlar, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygamber'i ve sizi yurdunuzdan Mekke'den çıkarıyorlar. ”Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı" ifadesi, çıkarmalarının sebebini açıklıyor. Şayet sız Benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl gizli gizli sevgi gösterirsiniz? Sanki şöyle denmek isteniyor: Eğer Benim dostlarım iseniz, düşmanlarımı dost edinmeyiniz. Yani, vatanlarınızdan bu iki şey için çıktıysanız o düşmanları dost edinmeyiniz ve onlara sevgi göstermeyin iz. Cihad, mücâhede gibi düşmanla çarpışmak manasınadır. Tarifen isimli kitapta şöyle söyleniyor: ”Cihad, Hak dine davet etmektir." Müfredat’ta da şöyle deniyor: ”Cihad ve mücâhede, düşmana karşı savunmada bütün gücü sarfetmedir. Üç önemli düşmanla cihad yapılır: Görünen düşmanlarla cihad, şeytanla cihad ve nefse karşı cihad. Cihad, bazan elle bazen de dille olur. Hiç şüphesiz ki Allah yolunda cihad, Allah'ın dinini yüceltmek için yapılır. Başka bir maksat için değil." Müslümanların Mekke'den çıkmalarının, cihad ve Allah rızasını elde etmeye dayandırılması, Kâfirlerin onları çıkarmalarının, onlara eziyet etmek suretiyle çıkmalarına sebep olduklarına delâlet eder. Bu sebep, cihad ve Allah rızası için çıkmalarına mani değildir. "Onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?" cümlesi, azarlama ve kınamaya yönelik bir cümledir. Sanki Müslümanlar: ”Biz ne yaptık ki böyle azarlanıyoruz?" diye sormuşlar da, ”Onlara gizli gizli sevgi besliyorsunuz" cevabını almışlardır. Halbuki Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Allahü teâlâ, açıktan veya gizli olarak düşmana karşı gösterdiğiniz sevgiyi, özür dilemeyi ve buna benzer durumlarınızı bilir. Allah'ın bilmesi noktasında gizli ve aşikârın arasında hiçbir fark olmadığına göre gizlemekte ve özür beyan etmekte ne yarar olabilir? Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur. Yani kim Allah düşmanlarına karşı yasak olan dostluğu gösterirse, sonsuz mutluluğu kazanmaya sebep olan hak ve doğru yoldan sapmış olur. Kurtubî diyor ki: ”Bütün bu söylenenler Hatibi azarlamadır. Bu sözler aynı zamanda Hatibin faziletine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı olan samimiyetine ve imanının doğruluğuna delâlet eder. Çünkü azarlama, sevgiliden sevgiliye karşı yapılır. Nitekim bir şiirde şöyle denmiştir: Azarlama ortadan kalkınca sevgi de yok olur. Azarlama devam ettiği müddetçe sevgi de devam eder. "Îtâb", herhangi bir kimseye karşı, sevginin devam ile beraber, onu terkederek kızgınlığını açığa vurmaktır.

Mümtehıne 60:2

Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilirler. ”Ele gecirme" diye ifâde edilen, ”sekf", aslında bir şeyi maharetle anlamak ve yapmak demektir. Ama, anlamadan ele geçirme anlamında da kullanılmıştır. Sizi ele geçirmeye imkân bulurlarsa... Gönüllerindeki düşmanlığı açığa vururlar ve düşmanlığın gereğini yaparlar. Hal böyle olunca, onlara karşı sevgi göstermeniz size fayda vermez. Size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar. Yahut da sövmek, esnetmek ve öldürmek gibi sizi üzen şeyler yapmaya çalışacaklardır. Zaten kâfir olmanızı istemektedirler Dinden dönmenizi ve kendileri gibi olmanızı arzu ederler. Cenab-ı Hak'kın şu âyetleri de bu mânâyı ifade etmektedir: ”Kendi dinlerine uymadıkça Yahudi ve Hristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır..." (Bakara: 120)

Mümtehıne 60:3

Kıyamet gününde akrabalarınız ve çocuklarınız size fayda vermeyecektir. Râğıb der ki: ” 'Rahm', kadının döl yatağıdır. Anne karnında çocuğun geliştiği yerdir. Akrabalık için kullanılan 'rahm' kelimesi, bundan istiare olunmuştur. Çünkü akrabalar bir rahmden türemişlerdir." Kendilerinden dolayı müşriklere dostluk gösterdiğiniz ve onları korumak için kâfirlere yaklaşmaya çalıştığınız çocuklarınız, kıyamet gününde size hiçbir yarar sağlamıyacaklar ve hiçbir zararı da gideremiyeceklerdir. Çünkü Allah aranızı ayırır. Bu cümle, kıyamet gününde evlât ve akrabaların yarar sağlamıyacaklarının sebebini açıklıyor. Yani Kur'anin: ”işte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından." (Abese:34-36) dediği gibi, Allah (celle celalühü), birbirinizden kaçmanızı zorunlu kılan ve sizde meydana gelen dehşetli bir korku ile aranızı ayırır. Şu hâlde, yarın sizden kaçacak olan kişilerin hakkını gözeteyim derken Allah'ın hakkını niye terkediyorsunuz? Denildi ki: ”Kıyamet günü, usûl ile furu (baba ile evlâdın) ve akrabaların arası ayrılır, taat ehli olanlar cennete isyan ehli olanlar da cehenneme girerler." Allah yaptıklarınızı hakkıyla görer. Ur. Bunun içindir ki, yaptıklarımızın karşılığını verecektir. Burada ”hakkıyla görendir" cümlesi, ”hakkıyla haberdar olandır" ifadesinden daha açıktır. Çünkü bu ifade, insanların amellerinin bizzat gözle görüldüğünü ve somutlaştırıldığını ifade ediyor. Sonra bu radakilerin çoğu, mektup, mektubu taşıyanı getirmek, onu taşıma karşılığı ücret vermek ve benzerleri, hep gözle görülen şeylerdendir.

Mümtehıne 60:4

İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda gerçekten sizin için güzel bir örnek vardır. Ayetteki hitap, müminleredir. Râğıbin dediğine göre: ”Arapçada’üsve' ile’kudve' aynı mânâya gelr. Bunların mânâsı: İnsanın başkasına uyma hususunda içinde bulunduğu hâldir. Bu, güzel, çirkin, sevindirici veya üzücü olabilir. Bu kelime, âyette, arkasından gitmeye örnek olup uyulmaya lâyık güzel huy ve meziyet, demektir." "İbrahim'le beraber olanlar" dan maksat, ona iman etmiş mü'min arkadaşlarıdır. Bir görüşe göre, kendi asrında yaşayan peygamberler ve kendisine yakın olanlardır. İbn Atıyye dedi ki: ”Bu görüş, daha üstündür. Çünkü Nemrud'a karşı koyarken kendisine tâbi olan müminlerin bulunduğuna dair harhangi bir rivayet yoktur." Buhârî'deki bir rivayet şu şekildedir: ”Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Nemrud'un memleketinden hanımı Sare ile Şam'a hicret ederken ona şöyle söyledi: ’Şu anda senden ve benden başka yeryüzünde Allah'a ibadet eden hiçbir kimse yoktur.'" Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ’Biz, sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Allah'tan başka olanlardan maksat, putlardır. Evvelâ putperestlerin kendilerinden sonra da puta tapmalarından uzak olduklarını açıkladılar. Çünkü evvelâ mabudlarından uzak olduklarını söylemelerinden maksat, o putlara ibadet etmekten uzak olduklarını ifade etmektir. Putperestlerden uzak olmanın, onlarla arkadaşlık yapmamaya, onlarla bir arada bulunmamaya ihtimali vardır. Mabudlarmdan uzak olmanın da, ona yaklaşmamaya ve ona değer vermemeye ihtimali vardır. Onlardan uzak olmanın, aynı zamanda onlara akrabalık yapmaktan uzak durma mânâsına da ihtimali vardır. Çünkü şirk, akrabalıkları böler ve dostlukları koparır. Âyetin özet mânâsı şudur: İbrahim'in yaptığı gibi yapsanız ya! Şöyle ki o, kâfir olduklarından dolayı babasından ve kavminden uzaklaştı. Mü'minler de böyle yaptı. Sizi tanımıyoruz. Yani sizin dininizi tanımıyoruz. Siz yalnız bir Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda devamlı bir düşmanlık ve öfke ortaya çıkmıştır.' Size karşı olan ve asla terketmiyeceğimiz tavrımız bu olacaktır. Fakat üzerinde bulunduğunuz şirki bırakırsanız o tardirde aramızda bulunan düşmanlık dostluğa, öfke sevgiye, yabancılaşma ülfet ve ünsiyete dönüşür. İman noktasında; Allah'a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere ve Ahiret gününe iman etmek şart olduğu halele neden ”Siz yalnız bir Allah'a iman edinceye kadar..." denilmiştir? diye bir soru sorulacak olursa, cevaben derim ki: Tek bir Allah'a iman etmek, imanın bütün esaslarına inanmayı gerektirir. Bununla beraber bu âyetten maksat, putları reddedip yalnız bir ilâhın olduğunu bildirmektir. Bazı âlimler dedi ki: ”İbrahim'in örnek oluşu demek, Allah'a dostluk, Allah'tan başkasına gönülde yer vermemek, Allah'ın ahlakıyla ardaklanmak ve Allah aşkından ağlamak, ah çekmek demektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ”Gerçekten İbrahim çok niyaz eden ve halim selim bir insandır. ” İbn Ata (radıyallahü anh) dedi ki: ”'Üsve', zahirde ve bâtında Allah'ın dostu Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i örnek almaktır. Zahirde, cömertlik, güzel ahlâk ve zorluklara rağmen Allah'ın emirlerine uymak gibi üstün ahlâkını örnek almak; bâtında ise, bütün fiillerde ihlâs, her an kalben Allah'a yönelmek ve Allah'ın zatı için Ondan başka her şeyi kalpten çıkarmak gibi meziyetlerini benimsemektir." Yalnız İbrahim'in babasına: ’Yemin olsun ki, senin için mağfiret dileyeceğim. Bununla beraber Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez' demesi bu örneğin dışındadır. İbrahim (aleyhisselâm)in babasının adı Âzer'di. Âyetteki istisna, ”usvetün hasenetün-güzel örnek ”ten istisnadır. Çünkü, İbrahim (aleyhisselâm)'in kâfir babası için mağfiret istemesi aklen ve şer'an caiz olsa da -çünkü âyetin de ifade ettiği gibi Hazret-i İbrahim mağfiret talebini, babasının cehennemliklerden olduğu açığa çıkmadan önce yapmıştır-bu noktada Hazret-i İbrahim'e uymak asla gerekli olan şeylerden değildir. Çünkü bundan maksat, mutlak olarak örnek alınması gereken şeylerdir. Ondan yüz çevirmenin azabı gerektirdiğini daha sonra gelecek olan şu cümle ifade etmektedir: ”Kim yüz çevirirse şüphesiz ki Allah'ın, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hamde lâyık olan yalnız O'dur." (Mümtehine: 6) Şu hâlde, güzel örnekten bu durumun istisna edilmesi; imanı umulan kâfire mağfiret ve imanla duâ etmenin yokluğunu ifade eder. Bu, aklı başında olan hiçbir kimsenin şüphe etmeyeceği hususlardandır. Fakat bunun caiz olmadığına gelince, istisnada buna kesinlikle bir işaret yoktur. Âyetteki ”baha" kelimesini ”amca"ya hamledip yorumlamak, hem akla hem de nakle aykırıdır. Çünkü Allah ölüden diri çıkarır, muteber olan soy değil, huydur. "Bununla beraber Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez. ”Yani, senin için mağfiret talep edeceğim. Benim yapabileceğim, yalnız mağfiret istemektir. İman etmezsen, gelecek azaba mani olamam. Bu âyette, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in üstünlüğünü ifade eden apaçık işaret vardır. Çünkü Cenab-ı Hak Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uymayı mutlak olarak emretmiş, hiçbir istisna yapmadan şöyle buyurmuştur: ”...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının, vazgeçin."(Haşr:7) Halbuki İbrahim (aleyhisselâm)'e uymayı emrettiği zaman istisnada bulunmuştur. Yine Cenab-ı Hak, Ahzab Sûresinde şöyle buyurmuştur: ”Yemin olsun ki, Allah Rasûlü'nde sizin için Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için güzel bir örnek vardır."(Ahzâb:21) Cenab-ı Hak bu âyette, Rasûlüllah'a uymayı mutlak olarak zikredip hiçbir şeyle kayıtlamamı ştır. (Dediler ki:)’Ey bizim Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, yalnız Sana yöneldik. Dönüş yalnız Sanadır. Bu söz, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) ve onunla olanlardan nakledilen güzel örneğin devamıdır. Yani, günahlarımızı itiraf etmek ve itaat etmek suretiyle yalnız Sana yöneldik. Ahirette dönüş yalnız Sanadır, anlamınadır. Âyette cârr ve mecrûrun öne alınışı; tevekkül, yöneliş ve dönüşün yalnız Allah'a olduğunu ifade etmek içindir.

Mümtehıne 60:5

Ey Rabbimiz! Kâfirler için bizi bir deneme konusu yapma. Yani onları bize hakim kılmak suretiyle kâfirler için bizi bir fitne kılma. Sonra onlar, dayanamıyacağımız bir şekilde bize işkence ederler. Bazı âlimler dedi ki: ”Bu duanın mânâsı şudur: Ey Rabbimiz! Bizi fakir, kâfirleri zengin eyleme. Sonra sanırlar ki, kendileri hak, biz ise bâtıl yoldayız." Bizi bağışla. Bizden meydana gelen günahları bağışla. Bağışlamaman, ayıpların ortaya çıkmasına ve korkunç bir musibete sebep olur. Ey Rabbimiz! Bu nidanın tekrarı, duâ ve niyazda mübalâğa ifade etmek içindir. Buna göre, bu dualar evveline bağlıdır. Hikmet ve izzeti ifade ile Allah'ı övmeye vasıta kılmak için, sonraki cümlelere öncü olması ela mümkündür. Fakat birinci görüş, daha isabetlidir. Yegâne galip, hüküm ve hikmet sahibi olan yalnız Sensin.' Kendisine sığmanın zelil olmadığı, tevekkül edenin de ümidinin boşa çıkmadığı yegâne galip O'dur. Hikmetsiz ve mânâsız hiçbir şey yapmaz.

Mümtehıne 60:6

Yemin olsun ki, onlarda sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü arzu edenler için güzel bir örnek vardır. ”Onlar"dan maksat, İbrahim (aleyhisselâm) ve onunla beraber olanlardır. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e uymaya teşvikte mübalâğa için ”güzel örnek" ifadesi tekrar edilmiştir. Tîbî bunu, genellemeden sonra tahsis olarak kabul etmiştir. Burhanu'l-Kur'an adlı kitapta söylendiğine göre: ”Birinci’güzel örnek' ifadesi söze, ikincisi ise, fiil ve hareketlere yöneliktir. Bunun için tekrar edilmiştir." Fethu'r-Rahmân'da: ”Birincisi düşmanlıkta örnek, ikincisi ise korku ve haşyette örnektir," denmiştir. Keşfu'l-Esrârda bildirildiğine göre: ”Birincisi, kâfirlerden ve onların fullerinden berâete bağlıdır. İkincisi ise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) ve onunla olanlara uymayı emrediyor. Taki onların elde ettikleri mükâfatı elde etsinler ve onların İntikalleri gibi ebedî âleme İntikal etsinler." Allah'ı arzu etmek, O'na kavuşmaya iman etmekle; âhireti arzu etmek ise, onun meydana geleceğini tasdik etmekle olur. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, hamde lâyık olan yalnız O'dur. Bu, onun gibi, Allah'tan yüz çeviren kâfirlere yapılan tehditler cümlesindendir. Yani, kim kâfiri eden uzak durma konusunda da, İbrahim (aleyhisselâm)'e ve onunla birlikte olanlara uymaktan yüz çevirir ve inkarcılarla dostluk İçine girerse, hiç şüphesiz sadece Allah, yarattıklarından hiçbirine muhtaç değildir. Onların dostluğundan ve İman ehline yardımlarından müstağnidir. Allah muhtaç olduğu için kullarını ibadet yapmakla sorumlu tutmamıştır. Yüce Allah, dininin koruyucusu ve müminlerin yardımcısıdır. O, zatında hamdcdilmeye lâyık olandır, zatında övülmüştür. Sahih olan kudsî hadislerden birisinde şöyle buyurmuştur: ”Ey kullarım! Bana zarar vermeye gücünüz yetmez ki Bana zarar veresiniz. Bana yarar sağlamaya da gücünüz kâfi gelmez ki Bana menfaat temin edesiniz. Ey kullarım! Şayet sizin geçmişleriniz, gelecekleriniz, insanlarınız ve cinleriniz, içinizde kalbi en muttaki olanınız gibi olsalar, bu Benim mülkümde hiçbir ziyadelik meydana getirmez. Ey kullarım! Şayet sizin geçmişleriniz, gelecekleriniz, insanlarınız ve cinleriniz sizin en günahkârınız gibi olsalar, bu Benim mülkümde hiçbir noksanlık meydana getirmez. Ey kullarım! Eğer sizin geçmişleriniz, gelecekleriniz, insanlarınız ve cinleriniz bir alana toplanıp Benden isteseler, Ben de her insana istediğini versem, bu ancak bir iğnenin denize sokulup çıkarılması gibi, Benim hazinemden hiçbir şeyi eksiltmez. Ey kullarım! Ben amellerinizi sizin için zaptedip kaydediyorum. Sonra da amellerinizin karşılığını tam olarak size vereceğim. Artık kim hayır bulursa Allah'a hamdetsin. Kim de bundan başka bir şey bulursa yalnız kendini kınasın." (1) 1- Hadisi Müslim ve Tirmizî Ebû Zerri Ğıfârî'nin hadisinden rivayet etmişlerdir. Hadisin baş tarafı şöyledir: ”Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım. Onu sizin aranızda da haram ettim. Biribirinize zulmetmeyin." Bkz. Câmiu'I-Usûl, 3/11.

Mümtehıne 60:7

Olur ki Allah, sizinle, onlardan düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Âyetteki ”düşman olduklarınız"dan maksat, akrabaları olan müşriklerdir. Râğıb der ki: ”Allah (celle celalühü) Kur'an-ı Kerim'de ’asa ve ’kalk' kelimelerini, insanın daima Allah'tan bir ümit üzere bulunmalarını hatırlatmak için zikretmiştir. Allah'ın umucu olması manâsında değildir." Bu izaha göre mânâ şöyle olur: Bu hasusta ümitvar olunuz. Aranızda dostluğun meydana gelişi, dinde size uymaları suretiyle olur. Allah bunu mü'minlere vadetti. Çünkü gördü ki, müminler babalarına, çocuklarına ve diğer akrabalarına, İslâm namına düşmanlık yapmada şiddet gösteriyorlar ve onlarla ilgilerini tamamen kesiyorlardı. Gönüllerini hoş etmek için Cenab-ı Hak bu vaatte bulundu. Yüce Allah bu vaadini de yerine getirdi. Müslümanlara Mekke fethini nasibetti. Ebû süfyan, Sehl İbn Amr, Hakim İbn Huzam, Haris b. Hişam ve Arap kodamanlarından diğer ileri gelen birçok kimseler İslâm'a girdiler. Bunlar, İslâm'a girmeden önce Müslümanlara şiddetle düşmanlık gösteriyorlardı. Fakat İslâm'a girdikten sonra aralarında mükemmel bir sevgi ve dostluk meydana geldi. Allah gücü yetendir, Kudreti sonsuzdur. Bundan dolayıdır ki gönülleri çevirmeye, durumları değiştirmeye ve sevgiyi gerektiren sebepleri kolaylaştırmaya gücü yeter. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Müşriklerden Müslüman olanları bağışlar, akrabalarına olan düşmanlıkları dostluğa çevirmek suretiyle onları esirger. Âyetin, ”daha önce müşriklere gösterdiğiniz dostluktan dolayı meydana gelen ve hala onlara karşı olan akrabalık meylinden kaynaklanan kusurlarınızı bağışlayandır," anlamında olduğu da söylenmiştir.

Mümtehıne 60:8

Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Bunlara karşı iyilik yapmanızdan sizi menetmez. Yasak olan, sözle, iyi münasebetle ve mal ile ilgi kurmakla onlara iyilik yapmaktır. Onlara adaletle muamele eder, zulüm etmezsiniz. Cenab-ı Hak'kın müminlere, kâfirlere bile adaletle muamele etmelerini ve onlara zulmetmekten sakınmalarını tavsiye etmesi, Müslüman kardeşine zulmetmeye kalkışan Miislümanın haline acımak gerektiğini ifade etmek hususunda yeterli bir uyarmadır. Din uğrunda savaşmak'tan maksat, dine karşı ve onu ortadan kaldırmak için savaşmaktır. Çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah her türlü muamelede adaletli olmayı sever. Rivayet olundu ki: Abdu'l-Uzza'nın kızı Kuteyle, müşrike olduğu halde birtakım hediyelerle Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in kızı Hazret-i Esma'nın yanına geldi. - Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Kureyş kâfirleri arasında anlaşma olduğu bir zamanda idi bu- Hazret-i Esma bu hediyeleri kabul etmedi. İçeri girmesine de izin vermedi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Esmâ'ya Kuteylenin içeri girmesine izin vermesini, hediyeleri kabul etmesini, Kuteyle'ye ikram ve iyilikte bulunmasını emretti. Kuteyle Hazret-i Ebû Bekir'in zevcesi idi. Cahiliyet devrinde boşamış idi.

Mümtehıne 60:9

Allah, yalnız sizinle din uğrunda dinin nurunu söndürmek için savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Müslümanları Mekke'den çıkaranlar, Mekke halkının azgınları ve zalimleri idi. Yardım edenler de diğer ahali idi. Yüce Allah sizi, kâfirleri dost edinmekten sakındırır. Kim onlarla dost olursa işte onlar, zalimlerin ta kendileridirler. Yani kendilerini ilâhî azaba maruz bırakmakla, kendilerine zulmeden zalimlerdir. Allahü teâlâ, bizi ve sizi, geçici olanı değil ebedî olanı isteyen kimseler kılsın!...

Mümtehıne 60:10

Ey iman edenler! Mü'min kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Bu âyette, kâfir olan iki gurubun hükmü açıklandıktan sonra, iman ettiğini açıklayanların hükmü beyan edilmektedir.’Mü'min kadınlar" derken, onların açık ve görünen durumlarına ve dillerinin ikrarına göre hüküm verilmiştir. Veya iman etmek üzere oldukları için mü'min kadınlar denmiştir. Bunlar Allah'ın ilminde mü'min oldukları için ”mü'min" diye isimlendirilmeleri yadırganmaz. Allah'ın ilminde mü'min olmaları, Müslümanlar tarafından imtihan olunmalarına mani değildir. Bu kadınlar, kâfirler arasından İslâm'a rağbet edip hicret ederlerse onları imtihan edin. Yani iman noktasında kalplerinin dillerine uyup uymadığına göre deneyin ve sonucunda bir kanaate ulaşın. Rivayet olundu ki: Kocasını zarara uğratmak isteyen kadınlar: ”Ben Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hicret edeceğim" diyordu. Bundan dolayı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları imtihan etmekle emrolundu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), imtihan ettiği bu kadınlara şöyle diyordu: ”Kocana kızdığından, bir yerden başka bir yere gitmeyi arzu ettiğinden dolayı hicret etmediğine, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'a yemin et. Dünya menfaatini aramak veya meydana gelen herhangi bir olaydan dolayı vatanından çıkmadığına, yalnız Allah, Peygamber sevgisi için ve islâm'a girmek arzusu ile hicret ettiğine dair Allah'a yemin et. ”(4) Hicret eden kadın buna göre, kendisinden başka hiçbir ilâhın bulunmadığı Allah'a yemin edince Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kadının kocasına mehrini iade eder, yaptığı harcamaları öderdi ve kadını kocasına geri vermezdi. Suheylî dedi ki: ”Bu âyet, Abdurrahman İbn Av fin hanımı, Ukbe'nin kızı olan Ümmü Gülsüm hakkında nazil olmuştur. Abdurrahman İbn Avftan İbrahim isimli bir çocuk meydana getirmişti. Ümmü Gülsüm, Osman İbn Af fânin, anne bir kız kardeşiydi. Annelerinin adı Ervâ idi." Bu âyet gösteriyor ki, yerinde imtihan güzel ve faydalıdır. Bunun içindir ki, evlenilen hanım zifaf gecesi imtihan olunur ve İslâm'ı anlatması istenir. Fakat soruda kolaylık gösterilir ve cevaba da işaret olunur. Allah, onların imanlarını sizden daha iyi bilir. Çünkü Allah, onların kalplerinde olanlardan haberdardır. O'nun için Allah'ın onları imtihan etmesine ihtiyaç yoktur. Halbuki insan böyle değildir. O imtihan etmeye muhtaçtır. Bu cümle ara cümlesidir. Eğer siz de, onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri döndürmeyin. İmtihan ettikten sonra, elde edilmesi sizin için mümkün olan bir ilimle -ki bu, alâmetlerin ortaya çıkması ve yeminle meydana gelen zann-ı galiptir- onların mü'min olduğunu anlarsanız, artık onları kâfir kocalarına geri döndürmeyiniz. Zann-ı galibin ilim yerine geçtiğini bildirmek için, âyette ”ilim" diye ifade edilmiştir. Mümin kadınlar kâfir kocalarına geri verilmez, çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurur: Mü'min kadınlar, kâfirlere helâl değildir. Kâfirler de mü'min kadınlara helâl değildir. Bu cümle, mü'min kadınların, kâfir kocalarına geri verilmeyeceğinin sebebini açıklamaktadır. Yani, imanın şerefinden dolayı hiçbir Müslüman kadın kâfire helâl değildir. Küfrün pisliğinden dolayı da hiçbir kâfiri Müslüman kadınla nikahlamak helâl değildir. Âyetteki tekrar, bu haram oluşu güçlendirmek içindir. Yoksa iki taraftan birisinin helâl oluşunu reddetmek kâfidir. Yahut da birinci cümle, ilk nikâhın sona erdiğini beyan, ikincisi ise yeni bir nikâhın mümkün olmadığını bildirmek içindir. Kâfir kocalarının sarfettikleri mehri geri verin. Bu ikinci hükümdür. Yani, kâfir kocalarına verdikleri kadar mehri geri verin. Burada ”sarfettikleri"nden maksadın mehir olduğu şundan anlaşılmaktadır: Hudeybiye Anlaşmasına göre, müşrikler tarafından birisi Müslümanların tarafına geçerse onu müşriklere geri vereceklerdi. Anlaşmadan hemen sonra Harisin kızı Sübey'a, İslâm'a girerek Müslümanların tarafına geçti. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz Hudeybiye'de bulunuyordu. Mahzun Kabilesinden olan kocası onu istemeye geldi. Ve dedi ki: ”Ey Muhammed! Hanımımı bana iade et. Çünkü sen, bizden sana gelenleri iade etme şartını kabul etmiştin." İşte bunun üzerine, bu şartın erkekler hakkında olduğunu, kadınların buna dahil olmadığını beyan için mezkûr âyet nazil oldu. Sübey'a'ya, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yemin ettirdi. O da yemin edince kocasının sarfettiği mehri Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem), kocasına iade etti. Bunun mehir olduğunda ittifak vardır. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bu hanımla evlendi. Müşrikler tarafından gelen mü'min erkekler iade edildiği halde kadınlar edilmiyordu. Çünkü kadınlar kendilerini savunamazlar ve sıkıntılara karşı tahammül göstermekten acizlik duyarlar. Ödedikleri mehrin geri verilmesinden maksadın, cömertliği tercih ve insanlık göstermek suretiyle, mü'minler yönünden hakkı gözetmek olabilir. Aynı zamanda onlara infak edip mehri geri vermek suretiyle kalpleri yumuşatılır ve İslâm'a meylettirilir. Bu âyet şu mânâyı da ifade eder: Kim olursa olsun veliye yaraşan, velayeti altında olan mümin bir .kadını, bid'atı küfrü gerektiren bir bid'atçıya vermekten sakınmasıdır. Şayet bu bidat evlilikten sonra ortaya çıkarsa hakim aralarını ayırır. Ancak bid'atmdan dolayı tövbe eder, imanını ve nikâhını yenilerse bu aile hayatını devam ettirir. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Bu, üçüncü hükümdür. İnsanı haktan saptıran günaha, ”cünâh" denilir. Sonra her günaha bu isim verilmiştir. Bu âyetteki ”onlarla' dan maksat, Müslümanlara hicret eden kadınlardır. Onların darul-harpte kâfir kocaları dahi olsa onlarla evlenebilirsiniz. Çünkü İslâm, onlarla kâfir kocaları araşma girip aralarını ayırmıştır. Kocalarına verilenin mehir yerine geçmediğini bildirmek için onlarla evlenmede mehir verilmesi şartı getirildi. Çünkü âyetin zahiri iki kerre vermeyi gerektiriyor: 1- Kâfir kocalarına ödedikleri mehri iade edip vermek. 2- Ayrıca kadınların kendilerine de mehir vermek. Ebû Hanife bu âyeti, şu görüşüne delil göstermiştir: ”Kan ve kocadan biri daru'l-harpten çıkıp Müslüman veya zımmî olarak İslâm memleketine gelse, diğeri daru'l-harpte kalsa aralarında nikâh kalmaz." Ebû Hanifeye göre, darul-İslâm'a hicret eden böyle Müslüman kadının, boşanan zımmî kadının ve kocası ölmüş kadının iddet beklemesi de gerekmez ve gebe olmadığı takdirde onunla evlenmek mubahtır. Çünkü Cenab-ı Hak, iddetin bitmesiyle kayıtlamaksızın, mehirlerini ödedikten sonra onlarla evlenmede hiçbir şekilde günah olmadığını bildirir. Fakat Ebû Yusuf ile Muhammed iddet beklemesi gerekir derler. Hidaye'de ifade edildiğine göre Ebû Hani fe'nin bu görüşü, kocasından boşanan kadın iddet beklemez inancında olan kimseler hakkındadır. Fakat kadın gebe olursa, Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususta şöyle buyurmuştur: ”Allah'a ve ahirete imam olan kişi, suyuyla başkasının tarlasını sulamasın." Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın. Bu, dördüncü hükümdür. ”Isam", ismet kelimesinin çoğuludur. İsmet, akitten veya sebepten kendisine tutunulan şeydir. ”Kevâfir", inkarcı kadın mânâsmdaki ”kâfire" kelimesinin çoğuludur. Kâfir kadınlar iki guruptur: 1- Hicret etmeyip daru'l-harpte küfür üzere devam edenler, 2- Hicret ettikten sonra İslâm'dan dönüp tekrar kâfir kocalarıyla bir araya gelenler. Âyetin manâsı şöyle olur: Sizinle müşrik kadınlar arasında hiçbir bağ ve zevciyet alâkası bulunmasın. Burada ”ismet"ten maksat nikâhtır. Kimin hanımı Mekke'de kâfir olarak bulunursa veya Müslüman iken İslâm'dan dönüp Mekke'ye giderse o kadına önem verilmez ve Müslüman hanımlarından sayılmaz. Çünkü ihtilâfı dareyn (yani, küfür ve İslâm memleketleri farklılığı) nikâh bağını keser. Bu sebeple böyle bir kadının kocası ondan başka dört kadın alabilir veya onun dışında dördüncü ile evlenebilir. Kâfir kadının kız kardeşiyle de iddet beklemeksizin evlenebilir. Bu âyet, küfür memleketinde kalan, Müslüman olmayan, kocaları İslâm'a girip hicret ettiği halde kendileri hicret etmeyen kadınlar hakkındaki şer'i hükme işaret etmiş oluyor. İbrahim Nehâî'den gelen bir rivayete göre, âyette kastedilen kadın, Müslüman olduğu halde küfür memleketine gidip küfre giren kadındır. Buna göre; ”Mümin kadınlar, hicret ederek size geldiği zaman..." cümlesi, ”kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın" cümlesinin karşısında, Müslüman olduktan sonra dinden dönerek İslâm yurdundan küfür memleketine giden kadınların hükmünü ifade eder. Her iki görüşe göre de, kocaları ile aralarındaki nikâh bağı yok olur. Ülkelerin farklı olması cihetiyle kocalarının sorumluluğundan çıkarlar. "İsmet", menetmek demektir. Bu âyette, nikâh akdi kastedilmiştir. Çünkü bu nikâh, kocalarının kendilerini serbest olmaktan alıkoymalarına sebeptir. Neticede mânâ şu oluyor: İhtilâfı dareynin meydana gelmesinden evvel, onlarla sizin aranızda var olan nikâh akdine hiçbir önem vermeyin. Hanefilere göre, sadece daru'l-harbe ulaşmakla bu eşler arasındaki nikâh bağı kopar. Bu sebeple ayrılık meydana geldikten sonra artık boşamaya ihtiyaç kalmaz. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kızı Hazret-i Zeyneb, Ebu'l-Âsin hanımıydı. Mekke'den çıkıp Medine'ye Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına geldi. Ebu'l-Âs müşrik olarak Mekke'de kaldı. Daha sonra Medine'ye gelip Müslüman oldu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da kızı Zeyneb'i tekrar ona verdi. Karı ve koca beraber Müslüman olsalar veya ehl-i kitap olan kadının kocası İslâm'a girse, ittifakla nikâhları devam eder. Bir kadın İslâm'a girse bakılır: Eğer kocası kendisi ile daha evvel cinsi ilişkide bulunmuş ve kocası da iddet bitmeden Müslüman olursa ittifakla nikâh devam eder. Eğer daha önce cinsi ilişkide bulunmamışsa aralarında ayrılık meydana gelir, yani nikâh düşer. Üç mezhebe göre bu talak değil, nikâhın feshidir. Ebû Hanife der ki: ”Evvelâ kocaya İslâm arzolunur. Eğer Müslüman olursa o kadın hanımıdır. Nikâh devam eder. İslâm'a girmeyi kabul etmezse, hakim aralarını ayırır." Bu ayrılık, Ebû Hanife ile Muhammed'e göre talak. Ebû Yusuf’a göre fesih sayılır. Daha evvel zevciyet ilişkisinde bulunulmuş ise kadına mehri verilir. Bulunmamışsa ittifakla verilmez. Müslüman karı kocadan birisi İslâm'dan dönse, Ebû Hanife ve İmam Mâlike göre, döner dönmez nikâh düşer. İster cinsi ilişkiden önce olsun ister sonra olsun. Şafiî ile Ahmed İbn Hanbel'e göre, İslâm'dan çıkma olayı cinsi ilişkiden önce olmuşsa nikâh fesli olur. Sonra olmuşsa, iddetin bitmesiyle aralarındaki nikâh da sona erer. Eğer karı kocadan mürted olan, iddet bitmeden tekrar Müslüman olsa nikâh sabit olur. Aksi halde iddetin bitmesiyle nikâh fesli olur. Cinsi ilişkiden sonra mürted olan zevce ise mehrini alır. İlişkiden önce mürted olmuşsa mehir alamaz. Mürted olan zevç ise, ilişkiden sonra ise zevce melirin tümünü, önce ise ittifakla yarısını alır. Fethu'r-Rahmân'da böyle izah edilmiştir. Sehl (radıyallahü anh) bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir: ”Bid'at ehlinin hiçbir görüşüne uymayın." Sarfettiğiniz mehri isteyin. Bu, beşinci hükümdür. Yani, ey mü'minler! Kâfirlere katılan kadınlarınıza vermiş olduğunuz mehilleri kâfirlerden isteyiniz. Yani, sizden bir kimsenin hanımı mürted olur ve daru'l-harbe giderse, ona verdiğiniz mehri yeni kocasından isteyiniz. Herhalde bu hüküm, misliyle karşılık vermek suretiyle bazı mü'minlerin gönlünü hoş tutmak içindir. Yoksa kerim kişiler, buna tenezzül etmezler. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Yani, kâfirler de size hicret eden hanımlarının melihlerini sizden istesinler. İslâm'a girip Müslümanlara hicret eden kadına vermiş olduğu mehri, o kadınla evlenen Müslümandan harbî kocası ister. "Onlar da sarfettiklerini istesinler" âyeti, kâfirlerin de şeriat hükümleriyle muhatap okluklarını gösteriyor. Bu, müminlere mehirlerin ödenmesini emrediyor. Şu âyette de böyledir: ”...Kâfirler sizde (savaş esnasında) bir sertlik bulsunlar..."(Tevbe: 123) Yani savaşta onlara karşı sert olun. Allah'ın hükmü budur. Bu âyette anılan hükümler, uyulması için Allah'ın verdiği hükümlerdir. Allah, aranızda hükmeder. Bu cümle, müstakil bir cümledir. Allah'ın hükmüne riayet edip onunla amel etmeye teşvik ve te'kid ifade eder. Fethıı'r-Rahman müellifi şöyle dedi: ”Daha sonra bu hüküm nesholundu, yalnız: ’Mümin kadınlar, kâfirlere helâl değildir. Kâfirler de mü'min kadınlara helâl değildir' kısmı müstesna, bu kısım neshedilmiş değildir." Allah, yararlarınızı hakkıyla bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir. Yüce hikmetin gerektirdiği şeyleri hükmeder. İbnu'l-Arabi şöyle söyledi:"Allah'ın bu hükmü, bu olayda yalnız bu zamânâ aittir." Zührî de dedi ki: ”Eğer Hudeybiye Günü'nde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Kureyş arasında meydana gelen bu anlaşma ve sulh olmasaydı, gelen kadınları tutar ve mehri geri vermezdi. Nitekim anlaşmadan önce Medine'ye gelen kadınlara Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle yapmıştır." Rivayet olundu ki: Bu âyet inince Müslümanlar, emrolundukları şekilde muhacir kadınların mehirlerini müşrik kocalarına verdiler. Fakat müşrikler, kâfir kadınların mehillerinden Müslüman kocalarına hiçbir şey vermediler. Ve dediler ki: ”Size ait bizde hiçbir şey olduğunu bilmiyoruz. Eğer sizin yanınızda bize ait bir şey varsa sahibine verin." Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:

Mümtehıne 60:11

Eğer eşlerinizden biri, sizden kâfirlere kaçar da, mehir verme sırası size gelirse... Düşünmeksizin ve tereddüt göstermeksizin, sizden birinin hanımı ansızın kâfirlere ve yurtlarına firar edip giderse... Âyette geçen ”şey" kelimesi, Arapçada ”ehad-bir" kelimesinden daha umumi olduğu için kadınların bütün sınıflarını içine almada daha uygundur. Yani, Arap, acem, hür veya köle, hangi çeşit kadın olursa olsun... Yahut da, hanımlarınızın melihlerinden herhangi bir şey elinizden çıkıp kâfirlere intikal ederse anlamındadır. Ayette ”zevç" kelimesi kadın manasınadır. Ayetin ifâde ettiği mânâ şöyledir: Mehri nöbetleşe ödüyorsunuz. Bir Müslümanın hanımı kâfirlere kaçıp da, orada evlendiği yeni kocasından, o dinden çıkan kadının mehrini istemek gerektikten sonra, kâfirin hanımı Müslüman olarak Müslümanların yanına göç eder ve kâfir kocasına mehir ödeme konusunda sıra size gelirse... Bazan Müslümanların, gelen kadınlarından dolayı kâfirlere mehir vermeleri, bazan da kâfirlerin giden mürted kadınlardan dolayı Müslümanlara mehir vermesi şeklinde olan Allah'ın hükmü, nöbetleşe yaptıkları işlere benzetilmiştir. Bir binite nöbetleşe binmeleri gibi... Yoksa Müslümanların ve kâfirlerin herbirisinin mehir ödemeleri böyle bir nöbetleşmeyi gerektirmez. Çünkü iki taraftan yalnız birisinin defalarca mehir ödemesi gerektiği halde öteki tarafın hiçbir şey ödemesi gerekmeyebilir. Bunun aksi de olur. Şu halde mehir ödemede bir nöbetleşme içine girmezler. Eşleri gitmiş olanlara, harcadıkları kadar verin. Kendisiyle evlendiğiniz muhacir kadınlar için vereceğiniz mehilden, gidenlerin Müslüman eşlerine eski eşlerine verdikleri kadarını verin. Kâfir kocasına vermeyin. Yani, Müslümanın hanımı kaçıp giderse, kâfirler de onun mehrini önceki Müslüman kocasına ödemezlerse, bir kâfirin hanımı da İslâm'a girip Müslümanlara hicret ederse, onun Müslümanlar tarafından ödenmesi gereken menlinden, hanımı kâfire kaçan Müslümana ödeyin. Böylece bu, onun mehrinin bedeli gibi olur. Bu durumda kadının kâfir kocasına mehir verilmez. Denildi ki: ”Muhacir Müslümanların hanımlarından kaçıp müşriklere katılan tüm kadınların sayısı altıdır: Ebû Süfyanin kızı Ümmü'l-Hakem, Iyaz b. Şeddâd el-Fehrînin karısı idi. Umeyye'nin kızı Fatıma, Hazret-i Ömer'in nikâhında idi, Ümmü Seleme'nin kız kardeşiydi. Ukbe'nin kızı Beni, Şemâs b. Osman'ın karısıydı. Abdul-Uzza'nın kızı Abde, kocası Amr b. Abdûr idi. Ebû Cehlin kızı Hind, Hişam b. Asin nikâhındaydı. Cerûi'un kızı Gülsüm, Ömer (radıyallahü anh)in nikâhındaydı." Keşşafta açıklandığına göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün bunlara hanımlarının mehillerini ganimet mallarından vermiştir. İnandığınız Allah'a karşı gelmekten sakının. Putlardan ve tâğûtlardan değil. Çünkü Allah'a iman, Ondan sakınmayı gerektirir.

Mümtehıne 60:12

Ey Peygamber! Bu ifade, şereflendirme ve yüceltme nidasıdır. İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek... Bu âyet-i kerime Mekke Fethinden sonra nazil olmuştur. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), erkeklerle biat yaptıktan sonra kadınlarla da biat yapmaya başlamıştı. Bu muameleye ”biat" denmiştir. Çünkü biat yapan kişi, cennet karşılığında nefsini satıyor demektir. "Mubayaa", bey' kökünden müfâale babındandır. Alış veriş yaparken, alıcı veya satıcıdan birisinin elini diğerinin eli üzerine koyması, insanların âdetlerindendir. Tâ ki, muameleleri sağlam ve isbat edici olmuş olsun. İki kişi arasında yapılan anlaşma, sağlamlık ve kesinlik hususunda bu karşılıklı alış verişe benzetilmiştir. Ümmetin Peygamberi ile olan biati, ona kesinlikle itaat etmesi, hüküm ve emirlerine uymakta bütün gücünü kullanması ve Ona yardım etmesidir. Peygamberin ümmet ile biat etmesi demek, bu anlaşmada sabit olup gereklerini yerine getirdikleri takdirde, onlara mükâfat vadetmesi, ümmetin işini idare etmeyi, görünen ve görünmeyen düşmanlarını yenmede çıkarlarını gerçekleştirmeyi ve hesap gününde onlara şefaat etmeyi vâdetmesidir. Âyette belirtilen ”şirk = ortak koşmak"den maksadın, büyük şirk oluşudur. Şirkin hem büyük şirke hem de küçük şirk olan riaya şamil olması da mümkündür. Buna göre mânâ şöyle olur: Allah'tan başka hiçbir ilâh edinmemek ve yalnız Allah rızası için amel etmek üzere biat ederlerse... "Hırsızlık", kişinin, alma hakkı olmadığı bir malı, gizli olarak almasıdır. Şeriat dilinde ise, özel bir yerdeki belli miktarlarda bir malı almaktır. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Haksız yere hiçbir kimsenin malını almamak üzere biat ederlerse... "Zina", bir kadınla nikâh akdi olmaksızın cinsi ilişkide bulunmaktır. Muzhiru'd-Din şöyle söyledi: ”Lügatte ”zina", haram bir şekilde kadınlık organından cima etmekten ibarettir. Homoseksüellik (lûtilik) ve hayvanlarla yapılan cinsi temas da zinaya dahildir." "Çocukları öldürmek" ten maksat, kız çocuklarını diri diri gömmektir. Yani cahiliyet devrinde olduğu gibi fakirlik ve ayıplanma endişesi ile kız çocuklarını canlı olarak gömmektir. Bu, kaba yüreklilikten ve merhametsizlikten kaynaklanır. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Cehennemlik olandan başkasının kalbinden merhamet alınmaz. ”(6) Canlı olarak kızları toprağa gömme fiilinin kadınlara nisbet edilmesi, ya onların buna rıza göstermelerinden veya kocalarının emriyle bizzat bu işi yapmalarından dolayı olabilir. "Bühtan", kendisine söylenen kimseyi hayrete düşüren yalandır. Yani onu, şaşkın bir duruma sokar. Bundan dolayı bühtan, yalanların en çirkinidir. Bir kadın kocasına bulduğu bir çocuk için: ”Bu, senden olan çocuğumdur," dediği zaman ona bühtan etmiş olur. Yani onun aleyhine, yapmadığı bir şeyi söylemiş olur, onu bühtanın tâ kendisi yapar. Âyette, bühtanın iftira olarak vasıliandırılması, o kadınların yalancılıklarını mükemmel bir şekilde ifade etmek içindir. ”İftira", yalan uydurmak demektir. Âyetteki; ”elleri ile ayakları arasındaki" ifâdesinden maksat, varlığı elleri ile ayakları arasında takdir edilmiş, demektir. Bundan maksat, müfessirlerin çoğunluğunun kabul ettiği gibi, kendisiyle bühtan yapılan çocuktur. Yoksa maksat, zina yoluyla çocuk yapıp sonra da onları kocalarına nisbet etmekten onları yasaklamak değildir. Çünkü bu zaten âyetin: ”Zina etmemek..." bölümü ile yasak edilmiştir. Asıl maksat, bazı yerlerde buldukları çocukları, kocalarına nisbet edip onlara katmaktan yasaklamaktır. Cahiliyyet devrinde bir kadın, bir yerde, çocuk bulur ve gelir kocasına şöyle derdi: ”İşte bu, önümdeki karnımda taşıdığım, iki ayağını arasındaki tercimden doğurduğum senden olan çocuğumdur." İşte bu, iki ayak ve iki el arasındaki uydurulmuş bühtanla kinaye yapılmıştır. Çünkü çocuğu taşıdığı karnı iki eli arasında, çocuğun doğduğu yer de iki ayağı arasındadır. Mana şöyle olur: Kocalarından olmayan buluntu çocuk getirmesinler. Çünkü bu, onlara iftira ve bühtandır. Bühtan ise, şirke bitişen büyük günah laldandır. İyi iş işlemekte sana karşı gelmemek Yani, kendisinden yasakladığın ve kendisiyle emrettiğin hususlarda senin emrine karşı gelmemek hususunda, sana Mat etmeye geldikleri zaman... Âyette ”maruftan maksat, dinde güzelliği bilinen ve kendisiyle emrolunan güzel şeyler ve dinde çirkinliği bilinip kendisinden yasaklanan kötü hususlardır. Nitekim şöyle denmiştir: ”Yapmak veya yapmamak hususunda, Allah'a itaata uygun olan her şey maruftur." Büyük müfessirlerden birinden şöyle rivayet olunmuştur: ”Bu âyette maksat, ölünün arkasından bağırıp çağırmaktan, elbiseleri ölü sebebiyle yırtmaktan, saçları tıraş edip yolmak ve onları saçıp savurmaktan, yüzleri tırmalamaktan, kadınların mahremi olmayan kimselerle konuşmalarından, mahrem olmayan bir erkekle yalnız bir yerde kalmaktan, mahremi olmayan kimselerle yolculuk yapmalarından onları nehyetmektir. Bu izaha göre tahsisten sonra tamim yani, özel konulardaki yasaklar anıldıktan sonra, genelleme vardır. Burada ”marufun, münkerin zıddı olması ihtimali de vardır. Bu durumda, daha önceki sözler münkerden yasaklama, bu ise maruf ile emir olmuş olur. O takdirde âyet, hem münkeri nelıyi, hem de marufu emri ihtiva etmiş olur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yalnız maruf ile emrettiği halde, emri marufla kayıtlamak, yaratana isyan olan hiçbir hususta hiçbir yaratılana itaat olunmayacağını ifade etmek içindir. Çünkü bu, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a itaat etmekte bile şart koşulunca, başkası hakkında nasıl olur? O, şu âyete benziyor: ”Biz her peygamberi, ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik..." (Nisa: 64) Âyet delâlet ediyor ki, İslâm'a uymayan (münker) konularda idarecilerin emirlerine itaat etmek vacip değildir. "Allah'a karşı gelmemek üzere..." denmedi. Çünkü, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a itaat eden, şüphesiz Allah'a itaat etmiştir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı gelen Allah'a karşı gelmiştir. Âyette sayılan hususların kadınlar hakkında özellikle belirtilmesi, bunların onlar arasında çok görülmesinden dolayıdır. Üstelik bu konuların bir kısmı tamamen kadınlara aittir. Sayılanlar içerisinde en çok çirkin olan, daha az çirkin olandan önce söylenmek suretiyle, bu yasaklar arasında bir sıralama yapılmıştır. Bunun için aralarında en çok görülen ve yaygın olanlar önce belirtilmiştir. El-lübâb adlı kitabın müellifi şöyle demiştir: ”Cenab-ı Hak bu âyette biatin özelliği hakkında Rasûlüllah'a altı konu belirtti. Bunlar, İslâm'da yasak olan şeylerin esaslarıdır. Em rolün an hususların temelleri olan şeyleri anlatmadı. Bunlar da altıdır: Şehadet, namaz, zekât, oruç, hacc, cenabetten temizlenme. Böyle yapışının sebebi, âyette yasak edilen şeylerin her zaman, her zemin ve her durumda haram oluşu devam ettiği içindir. Onun için devamlılık şartına dikkatleri çekmek daha önemlidir ve daha fazla kuvvet ifade eder." Biatlarını kabul et ve... Yani bu âyette sayılan ve açık olduğu için, herkes tarafından bilinmesi nedeniyle sayılmayan -namaz, zekât, dinin diğer rükünleri ve İslâm'ın alâmetleri gibi- temeller üzerinde o kadınlar ile biat et. Bu şeyleri yerine getirdikleri takdirde mükâfat göreceklerini garanti etme karşılığında seninle biat yaparlarsa, sen de onlarla biat yap. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından biat, mükâfatı vadetmektir. Karşı taraftan biat ise, Rasûlülah'a itaati taahhüt etmektir. Nitekim bu konu daha önce anlatıldı. Kadınlarla biat yapmanın, onların Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelmesi ile kayıtlanması, bir an evvel onları biat yapmaya teşvik etmek içindir. Aynı zamanda biat yapmaya davet olunmadıkları halde biat yapmaya olan rağbetlerini de ifade ediyor. Onlar için Allah'tan mağfiret dile. Yani biat yapmada olan sevaba ilâve olarak onlar için Allah'tan mağfiret dile. ”İstiğfar", günahların bağışlanmasını ve ayıpların örtülmesini istemektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Allah, bağışlamada ve esirgemede çok ileridir. Onun için, yaptıkları biata vefa gösteren kadınları Allah bağışlar ve onları esirger. Mekke'nin fethi gününde Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kadınlarla ne şekilde biat yaptığı hususunda ihtilâf olmuştur. Rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile erkekler biat ettikten sonra Safa Tepesinde oturup kadınlarla biat yapmaya başladı. Bir kap su istedi, su geldi. Elini bu suya daldırdı. Sonra kadınlar da ellerini bu suya daldırdılar. (7) Bu arada Ebû Süfyanin karısı olan Utbe'nin kızı Hind, örtülü olarak tanınmaz bir halde geldi. Böyle yapması, Uhud Savaşında Hazret-i Hamza'ya yaptıklarından dolayı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini tanır endişesinden kaynaklanıyordu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Allah'a hiçbir ortak koşmamanız üzere sizinle biat ediyorum" buyuranca, Hind başını kaldırıp şöyle dedi: ”Allah'a yemin olsun ki, biz putlara taptık. Biz şimdi görüyoruz ki, sen erkeklerden almış olduğun bir sözü bizden almıyorsun. İslâm'a girip cihad etmek üzere erkeklerle biat ediyorsun." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ve hırsızlık yapmamak üzere..." buyurdu. Hind: ”Ebû Süfyan cimri bir kişidir. Ben onun malından azar azar alıyorum. Bilmem ki bu, bana helâl oluyor mu?" dedi. Ebû Süfyan: ”Aldıkların sana helâl olsun," dedi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem güldü ve: ”Sen Hind misin?" buyurdu. Hind: ”Evet, ey Allah'ın peygamberi! Geçmiş olanları affet. Allah da seni affetsin," dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hind'i affetti ve sonra şöyle dedi: ”Ve zina etmemeleri üzerine..." Hind: ”Hür kadın hiç zina eder mi?" dedi. Bundan sonra Hazret-i Ömer şöyle buyurdu: ”Eğer Arap kadınlarının kalbi. Hindin kalbi gibi olsaydı hiçbir kadın asla zina etmezdi." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Çocuklarını öldürmemek üzere..." Hind: ”Biz onları küçükken yetiştirdik, siz onları büyükken öldürdünüz. Siz ve onlar daha iyi bilir." 7- Bu hususta sahih rivayet şudur: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadınlarla konuşarak biat yaptı. Onlarla tokalaşmadı. Buhârî'de Hazret-i Âişe'den rivayet edildiğine göre: Âişe (radıyallahü anh) şöyle dedi: Allah'a yemin olsun ki, biat yaparken Rasûlüllah'ın eli hiçbir kadının eline dokunmadı. Kadınlarla yalnız şu sözüyle biat etti: ”Bunun üzerine seninle inat ettim." Bu rivayet açıkça ifade ediyor ki, biat yalnız sözle olmuştur. Eli suya batırma rivayeti İbn Sâd'ın ve ibn Merdeveyh'in rivayetidir. Bkz. ed-Dürru l-Mensûr, 6/211. Hind'in oğlu Hanzele b. Ebî Süfyan Bedir Savaşında öldürülmüştü. Hind'in bu sözü üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) sırtüstü yatıncaya kadar güldü. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da tebessüm edip şöyle buyurdu: ”Ve hiçbir iftirada bulunmamak üzere..." Hind: ”Allah'a yemin olsun ki, iftira etmek çok kötü biliştir. Sen bize doğru yolu ve güzel ahlâkı emrediyorsun." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”İyi iş işlemekte sana karşı gelmemek hususunda..." Hind: ”Yemin olsun ki, içimizde herhangi bir hususta sana karşı gelme niyetini besleyip burada oturmadık" dedi. (8) 8- Bu hadisi, Saîd b. Mensur tahric etmiş, İbn Sa'd da buna yakın bir rivayette bulunmuştur, İbn Cerîr ve İbn Merdûye birbirine yakın lâfızlarla aynı hadisi rivayet etmişlerdir. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensur, 6/209. Özet olarak deriz ki: Erkek ve kadınlar ile olan biat, Allah'ın emriyle ve Rasûlüllah in bizzat fiilî sünnetiyle yapılan bir iştir.

Mümtehıne 60:13

Ey îman edenler! Allah'ın kendilerine gazap ettiği topluluk ile dost olmayın. Bu âyette geçen ”teyelli" kelimesi, dostluk ve sevgi manasınadır. ”Allah'ın gazap ettiklerimden maksat, tüm kâfirlerdir. Çünkü onların tümü gazaba uğramış kimselerdir. Ebedî rahmetten onların hiçbir nasibi yoktur. Bir rivayete göre, Allah'ın gazap ettiği kimselerden maksat, Yahudilerdir. Çünkü bu âyet-i celile, bir takım menfaatler elde edebilmek için Yahudilerle münasebetlere girişen, bazı fakir Müslümanlar hakkında nazil olmuştur. Bu, çoğunluğun görüşüdür. Cenab-ı Hak Yahudiler hakkında başka bir âyette şöyle buyurmuştur: ”...Allah, kime lanet eder ve gazabına uğratırsa ve kimlerden de maymunlar, domuzlar ve şeytana kullar yaparsa, işte bunlar, makamları en kötü, yolları en sapık olanlardır."(Mâide :60) "Kavm", erkeklerdir. Belki onlara tâbi olmaları sebebiyle kadınlar da dahil olabilir. Çünkü her peygamberin kavmi, erkek ve kadınlardan oluşur. Onlar, kabir ehlinden olan kâfirlerin ümitlerini kestikleri gibi ahiretten ümitlerini kesmişlerdir. ”Yeis"; ahireti inkâr ettiklerinden ve kesin olarak iman etmediklerinden dolayı ümidin kesilmesidir. Bu, kavimden maksadın bütün kâfirler olduğuna göredir. Yahut da Tevrat'ta sıfatları belirtilmiş ve mucizelerle peygamberliği teyit edilmiş Rasûlüllah'a karşı direttiklerinden dolayı, ahirette hiçbir nasiplerinin olmadığını bildiklerinden dolayı ümitlerini kesmişlerdir. Bu ikinci mânâ da ”kavim"den maksadın Yahudiler olduğuna göredir. Onlar ahiretin mükâfatından ümitlerini kesmişlerdir. Yani, Yahudiler, ehli kitaptır, kıyametin kopacağına iman ederler. Fakat haset ve inatlarından dolayı küfürlerinde ısrar ettikleri için âhirette verilecek mükâfattan ümitlerini kesmişlerdir. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Ey Yahudi topluluğu! Size yazıklar olsun. Allah'tan sakının. Kendisinden başka hiçbir ilâhın bulunmadığı Allah'a yemin olsun ki, siz benim hak peygamber olduğumu ve hak ile size geldiğimi kesinlikle biliyorsunuz. O halde İslâm'a giriniz." "Kabir ehlinden olan kâfirlerin ümitlerini kestikleri gibi..." Ayetin bu bölümünün anlamı şudur: Ölen kâfirlerin ahiretin mükâfatından ümitlerini kestikleri gibi. Çünkü onlar, işin haki katına vakıf oldular, ahiretin ebedî nimetlerinden mahrum olduklarını ve acıklı azabına düştüklerini gördüler. Bununla maksat, onların ahiretten ümitlerini tamamen kestiklerini anlatmaktır. Şöyle bir anlam da verilmiştir: Ölülerinin tekrar diriltilip canlı olarak dünyaya döneceklerinden ümetlerini kestikleri gibi... (9) 9- İbn Cerîr et-Taberî birinci görüşü benimsemiş ve tercih etmiştir. Buna göre mânâ şöyle olur: ”Kabirlerde yatan kâfirler Allah'ın rahmetinden ümitlerini kestikleri gibi." Hafız İbn Kesîr dedi ki: ”Bu âyet hakkında iki görüş vardır: 1-Hayatta olan kâfirler, kabirlerde olan akrabalarıyla bir araya geleceklerinden ümitlerini kesmişlerdir. 2- Kabirlerde yatan kâfirler her türlü hayırdan ümitlerini kestikleri gibi..." Bu İbn Cerîr'in tercih ettiği görüştür. 3/490. Mümtehine Sûresi'nin tefsiri bitti. Hamd ve minnet Allah'adır.

Sâff 61:1

SAFF SURESİ Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih ederler. Semalardaki etkin yüce varlıklar ile bu etkiye maruz kalan yerdeki tüm varlıklar, ulu ve yüce olan Allah'ı, zatına lâyık olmayan her şeyden açık ve gizli olarak tenzili ederler. Yani, tüm varlıklar aralarında hiçbir fark olmaksızın Allah'ı tesbih ederler. Nitekim Cenab-ı Hak, başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: ”Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ:44) O, güçlüdür. O, galiptir öyle ki, yalnız O'nun dilediği olur. Hüküm ve hikmet sahibidir. O, yaptığı her şeyi hikmetle yapar. Mutlak olarak güçlü, hüküm ve hikmet sahibi yalnız O'dur. İşte bundan dolayıdır ki, O'nu tesbih etmek gerekir.

Sâff 61:2

Ey zahiren iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz? Rivayet olundu ki: ”Müslümanlar: ’Şayet Allah'ın en çok sevdiği ameli bilsek o hususta mallarımızı ve canlarımızı feda ederdik' dediler. Ama cihadı emreden âyetler inince, cihaddan çekindiler. Böylece ahde vefayı terketnıeleri sebebiyle onları ayıplamak için bu âyet-i cehle nazil oldu."(l) Ayetin ifade ettiği mânâ şudur: ”Neden dolayı yapmayacağınız hayrı ve iyiliği yapacağız diye söylüyorsunuz?" Aslında ayıplama ve azarlama, hayırlı bir fiili yapmamaktan dolayı olur. Fakat burada Cenab-ı Hak, ayıplama ve azarlamayı onların söyledikleri söze yöneltmiştir. Bunu, çirkinliğin yalnız vadedilen hayrın terkedilmesi değil, aynı zamanda o hayrı vaadin dahi bir suç olduğunu beyan etmek suretiyle günahlarının fazlalığına dikkat çekmek için yapmıştır.

Sâff 61:3

Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında şiddetli bir buğza sebep olur. Arapeada ”mekt", devamlı kötülük işleyen kimseye karşı duyulan şiddetli buğz mânâsına gelir. Âyetteki ”Allah katında" ifadesi, ”ilminde ve hikmetinde" manasınadır. Bu cümle, yaptıklarının son derece çirkin bir şey olduğunu açıklıyor. Mânâ şöyle olur: ”Mücerred bu söz, Allah'ın hik metinde ne büyük bir suçtur! Suç ve buğz cihetiyle dehşetli bir sözdür. Allahü teâlâ kime buğzederse onun için cehennem, kimi de severse onun için de cennet vardır." Hâzin, Lübâbu t-Tenzil adlı meşhur tefsirinde şöyle diyor: ”Bu âyet, Allah'a itaat olan herhangi bir ameli yapacağına dair kendisini yükümlü tutmuş herkese, sözünde durmayı vacip kılmıştır. Çünkü bir kimse, bir şeyi yapacağına dair kendisini yükümlü tutarsa, yapması şer'an gerekli olur. Çünkü kendisinin adadığı şey, ya başlı başına bir ibadetin adanması nezrediimesidir. Meselâ, bir kimsenin, Allah rızası için namaz kılmak veya oruç tutmak, sadaka vermek yahut da bunlara benzer bir ibadeti yapmak adağım olsun, nezrim olsun, demesi gibi. Veya mubah olan bir fiilin nezrediimesidir. Bu, olması arzu edilen bir şarta bağlanılan nezirdir. Meselâ, bir kimsenin, şayet uzaktaki bir yakınını gelirse sadaka vermem adağım olsun, demesi gibi. Yahut da meydana gelmesinden korkulan bir şarta bağlanılan adak olur. Kişinin, şayet Allah benden bu şerri giderirse sadaka vermek nezrim olsun, demesi gibi. Bu sonuncusunda ihtilâf vardır. İmam-ı Mâlik ve Ebû Hanife, bu nezri yerine getirmek icabeder demişlerdir. İmam-ı Şafiî bir görüşünde, gerekmez demiştir." Bu âyetin ifade ettiği genel hüküm, biz Hanefi'ler için bir delildir. Çünkü bu âyet, kayıtsız ifadesiyle, mutlak olarak, ne şekilde olursa olsun yapmayacağı şeyi söyleyen kimselerin kınanmasını içermektedir.

Sâff 61:4

Şüphesiz Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever. Yani kendi rızası yolunda ve dininin yücelmesi için, Allah düşmanlarıyla savaşanlardan razı olur ve onları över. Önce Allah katında sevilmeyen, buğzedilen şeyler açıklandıktan sonra, burada da O'nun katında sevimli ve hoş olan şey beyan edilmiştir. Bu âyet, söyledikleri sözün, savaşacaklarını vadetmekten ibaret olduğunu açıklamaktadır. ”Saff"; ağaçlar ve insanlar gibi şeyleri, düzgün bir çizgiye getirmektir. ”Bünyan", duvar demektir. ”Rass", bir binanın cüzlerinin ve parçalarının birilikleri ile birleştirilip, sağlamlaştırılmasıdır. Âyetin ifade ettiği mânâ şudur: Allah yolunda, aralarında hiçbir bozukluk ve boşluk bırakmaksızın tanı bir beraberlik içerisinde savaşan Müslümanların durumu, parçaları birbirine kenetlenmiş yekpare bir duvarın durumuna benzer. Râğıb diyor ki: ”‘Bünyanün mersûs' demek, sanki kurşunla inşa edilip yapılmış gibi sağlam duvar demektir." Bu mânâ, Ferrâ'nın da kabul ettiği mânâdır. Arapça da kullanılan ”veterâssü fis-salât" sözü, namazda sıkıştılar mânâsına gelir. Ulemanın bir kısmına göre, bu âyet, yaya olarak savaşmanın faziletine delâlet eder. Çünkü süvariler bu şekilde saf tutamazlar. Keşşafta, da böyle denmiştir. Bu fakir de der ki: Ganimetten süvariye iki hisse, yaya olana bir hisse verilmesi, süvarinin yayadan daha faziletli olduğuna delildir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), bir duvar gibi kenetlenmeye teşvik etmiştir. Çünkü o zamanlar Müslümanlar genellikle yaya idiler. Çok az kimse deve gibi bir binit bulabiliyordu. Said İbn Cübeyr (radıyallahü anh) diyor ki: ”Bu âyet ile Cenab-ı Hak mü'minlere, düşmanlarıyla savaşırken ne şekilde olmalarını öğretiyor." Bunun için âlimler şöyle söylediler: ”Savaşırken saftan çıkmak ancak ortaya çıkan beşerî bir ihtiyaç veya kumandanın gönderdiği bir mektup yahut da gidilmek istenilen yerde ortaya çıkmış bir menfaat gibi elde edilmiş bir fırsat varsa caiz olur, bu hususta ihtilâf yoktur. Göğüs göğüse savaşmak için saftan çıkmak ihtilaflıdır. Eğer düşmanı korkutmak, şehit olmak ve Müslümanları savaşa teşvik etmek için yapılırsa bir sakınca yoktur, denilmiştir. Fakat başka bir görüşe göre, bu maksatlar için olsa dahi kimse saftan çıkamaz. Bu caiz değildir. Çünkü bunda riyakârlık veya Allah'ın yasak ettiği şeylere yöneliş vardır. Göğüs göğüse çarpışmak, ancak düşman talep ettiği zaman caiz olur. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in yaptığı Bedir ve Hayber savaşlarında böyle olmuştur. Ayrıca bu âyet, harbe karşı ağır davranmaktan sakındırıyor. Savaş için, koşmaya yarışmaya teşvik ediyor ve cihadın faziletine işaret ediyor.

Sâff 61:5

Bir zaman Mûsa kavmine: Bu cümle, bundan evvelki cümle de belirtilen, savaşı terketmcnin kötülüğünü anlatan, yeni bir cümledir. Burada bir üslup değişikliği ile Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitabediliyor. Mânâ şöyledir: Ey Müslümanlar! Allah yolunda savaşmak istemeyen müminlere, Mûsa'nın İsrail oğullarını zorbalarla harbe teşvik ettiğinde, söylediği sözün zamanını hatırlatın. Onları, şu sözüyle savaşa teşvik etmişti: ”Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı mukaddes yere girin. Geriye dönmeyin, yoksa hüsrana uğrarsınız." (Mâide:21) Fakat İsrail oğulları Mûsa (aleyhisselâm)'nın emrine uymadılar ve şiddetle ona karşı gelerek şöyle söylediler: ”Ey Mûsa! Orada zorba bir toplum var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen oraya gireriz... Şu halde sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturacağız." (Mâide:22-24) İsrail oğulları bu davranışlarında direttiler ve Mûsa (aleyhisselâm)'ya her türlü eziyeti reva gördüler. 'Ey kavmim! Bu hitap, nezaket ve şefkat ifade eden bir hitaptır. Zaten bütün peygamberlerin ve onları takip eden bahtiyarların durumu budur. Benim, Allah'ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde... Yani durum şudur: Elimde meydana gelen mucizeleri rnüşahade etmek suretiyle devamlı ve kesin olarak biliyorsunuz ki, ben sizi dünya ve âhiretin hayırlarına ulaştırmak için Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Bu cümlede, geçmiş milletlerin de peygamberlerine eziyet ettiklerini bildirmek suretiyle Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) teselli edilmiştir. Belâ, umumî olursa hafifler. Bir hadisi şerifte şöyle rivayet olunmuştur: ”Allah'ın rahmeti, kardeşim Mûsa'nın üzerine olsun! O, bundan daha fazla eziyetlere duçar olduğu halde sabretti, ”(2) Bu hadisin söylenmesine sebep olan olay şudur: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Taif ganimetlerini taksim edince bazı münafıklar: ”Bu, adaletli taksimat değildir ve bu taksimatla Hakkin rızası gözetilmemiştir," dediler. İşte bu sözler üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in rengi değişti ve yukarıda anlatılan sözleri söyledi. Size emrettiğim hususlarda bana muhalefet etmek ve karşı gelmekle Niçin beni incitiyorsunuz?' demişti. İncitme ve eziyet, insana ulaşan zarardır. Bu zarar, hayatı hakkında, bedeni hakkında, malı ve mülkü hakkında olabildiği gibi, dinî ve dünyevî de olabilir. Onlar yoldan sapınca Âyetteki ”zaga" kelimesinin mastarı olan ”Zeyğ", doğruluktan sapmak anlamındadır. Onlar, Mûsa (aleyhisselâm)'nın getirdiği haktan sapmakta ısrar ettiler ve ona devam ettiler. Allah da onların kalplerini saptırmıştı. Yani onlar kendi iradelerini azgınlık ve sapıklığa sarf ettikleri için Allah da kalplerini, Hakki kabullenmekten ve doğruya yöneltmekten alıkoydu. Râğıb, Müfredat isimli kitabında der ki: ”Onlar, istikametten ayrılınca Allah da kendilerine böyle muamele yaptı." Allah, fâsıklar topluluğunu doğru yola iletmez. Allah, itaatten ve hak yoldan ayrılıp azgınlıkta direten kimseleri, arzu edilen hedefe ulaştıracak hidayete eriştirmez. Âyetteki (asıklardan maksat, fâsıklar cinsidir. Yani tüm fasıklardır. Böyle olunca Mûsa (aleyhisselâm)'ya karşı gelenler de öncelikle bu hükme dahildirler. Cenab-ı Hak şu âyetlere göre onları, fısk, ile niteledi: ”...Bizimle bu fâsık topluluğun arasım ayır. ...Sen de fâsıklar topluluğu için üzülme." (Mâide:25-26) Fahreddin Râzî der ki: ”Bu âyet, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yapılan eziyetin ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade ediyor, O kadar ki ona yapılan eziyet, kalplerin hidayetten sapmasına ve hatta küfre kadar götürür." Hazret-i Peygambere eziyeti ma'rûfu emreden ve münkerden sakındıran âlimlere yapılan eziyet takip eder. Çünkü âlimler peygamberlerin vârisleridirler. Bu itibarla ulemaya yapılan eziyet, peygamberlere yapılan eziyet hükmündedir.

Sâff 61:6

Hani, Meryem oğlu İsa da: ’Ey İsrail oğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim. Kalplerinin, kendisini aşağıdaki sözünde tasdike meyletmesini sağlamak için onlara bu tarzda hitabetti. Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik eden ve benden sonra gelecek olan Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyen kimse olarak (geldim) demişti. İsa (aleyhisselâm)'nın Tevrat'ı tasdik etmesi, İsrail oğullarının onu tasdik etmesini sağlayan en güçlü sebeplerden birisidir. Burada anlatılan mânâ şudur: Din ve dünya işlerinin düzgün yürümesi için mutlaka bulunması gereken hükümleri tebliğ etmek için size gönderildim. Aynı zamanda, benden evvel gelen Tevrat'ı tasdik edici ve benden sonra gelecek olan bir peygamberi müjdeleyici olduğum halde size gönderildim. İsâ (aleyhisselâm)'nın doğumu ile Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in hicreti arasında 630 yıl vardır. Bazı âlimler dedi ki: ”İsâ (aleyhisselâm) İsrailoğullarma Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in geleceğini müjdeledi. Tâ ki. Rasûlüllah gelince ona iman etsinler veya Rasûlüllah ortaya çıkınca Hazret-i İsa'nın müjdesi bir mucize olsun. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i müjdelemek, aynı zamanda Kur'an'ı da müjdelemektir. Tevratı olduğu gibi Kur'an'ı da tasdik etmektir. Âyetteki ”Ahmed"den maksat, Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Hazret-i İsâ, tebliğ ettiği dinin, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm kitaplarını ve peygamberlerini tasdik etmesini istiyor. Bunun için, peygamberlerin hüküm verdikleri semavî kitapların ilki olan Tevrat'ı ve nebilerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i zikretti. Rivayet olundu ki, Ashab-ı Kiram (Allah cümlesinden razı olsun): ”Ey Allah'ın Rasûlü! Bize kendinden haber verir misin?" dediler. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ”Ben, İbrahim'in duası, İsa'nın müjdesiyim. Annem bana gebe kalınca rüyasında, Şam'daki Bıısrâ şehrindeki köşkleri aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştür," (3) buyurdu. Busrâ, Şam'da bir yerdir. 3- Hadisi İbn Merdûye ve İbnü Asâkîr rivayet etmiştir. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr 6/214 ve el-Fethu'l-Kebîr, 1/272. Her peygamber kendi kavmine, peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in geleceğini müjdelemiştir. Bu âyette Cenab-ı Hak, yalnız İsâ (aleyhisselâm)'nın müjdesini zikretmiştir. Çünkü O, Rasûl-i Ekrem'den evvel gelen son peygamberdir. Böylece her peygamberin tek tek kendi kavmine müjde verdiğini ve bu müjdenin İsâ (aleyhisselâm)'da son bulduğunu Cenab-ı Hak açıklamış oluyor. Nitekim Keşfu'l-Esrar isimli kitapta da böyle söylenmiştir. Alimlerden birisi şöyle der: ”İsâ (aleyhisselâm) nın göğe kaldırılışı ile Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in doğumu arasında yaklaşık olarak 545 yıl vardır. Hazret-i İsâ semaya kaldırıldığında 33 yaşında bulunuyordu. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hicreti ile Hazret-i İsa'nın semaya kaldırılışı arasında da 598 yıl vardır. Hazret-i Cebrail (aleyhisselâm) Hazret-i İsa'ya 10 defa inmiştir. On defasında da ümmeti olan Hristiyanlar ihtilâf halindeydi. Bizim Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e 24 defa inmiştir. Her defasında ümmet-i Muhammed, ilâhî merhamete lâyık ve en üstün meziyetleri kendisinde toplamış bir haldeydi." Rivayet olundu ki, Havariler İsâ (aleyhisselâm)'ya şöyle dediler: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Acaba bizden sonra bir ümmet gelecek inidir?" Hazret-i İsâ: ”Evet, Muhammed'in ümmeti gelecektir. Onlar, hikmet sahihi, âlimler, sâlihler ve müttakî kimselerdir. Dini anlamada peygamberler gibidirler. Az bir rızık ile de Allah'tan razı olurlar. Allah da onlardan az bir amel sebebiyle razı olur." "Ahmed", Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in adıdır. O, Allah'a devamlı hamd ettiği için ”Muhammed", Hamd sancağını taşıyacağı için de ”Ahmed" diye isimlendirilmiştir. Râğıb der ki: ”Ahmed ismiyle Peygamberimize işaret edilerek dikkatler şuna çekilmiştir: O'nun adı Ahmed olduğu gibi, aynı zamanda O, İsâ (aleyhisselâm)'dan sonra ve ondan evvelkilerden daha çok Allah'a hamd eden kimse idi." Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: ’Bu apaçık bir sihirdir,' dediler. Bundan sonra gelecek âyetlerin açıkladığı gibi ”açık deliller getiren" peygamberden maksat, daha evvel müjdesi verilen ve adı ”Ahmed" olan peygamberdir. Bazı müfessirlerin: ”Kastedilen peygamber Hazret-i İsa'dır" şeklindeki görüşleri gerçekten uzaktır. Çoğul olan zamirin İsrailoğullanna gitmesi verdiğimiz mânâya zıt düşmez. Çünkü Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) tüm insanlığa gönderilmiştir. ”Açık deliller" den maksat, Kur'an-ı Kerim ve benzeri açık mucizelerdir. Ayette ”hu" işaretiyle kasdettikleri, Kuran veya Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i ”sihir" olarak isimlendirmeleri, mübalâğa içindir.

Sâff 61:7

Kendisi İslâm'a davet edilirken, Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? Yalan ile iftira arasındaki fark şudur: İftira, kendiliğinden yalan uydurmaktır. Halbuki yalan, bazen başkasını taklid edip ona uyularak da yapılabilir. ”İslâm", kurtuluş mânâsım da ifade eder. Çünkü dünya ve âhiretin selâmeti, kurtuluşu ”islâm" iledir. Âyet-i kerime şu mânâyı ifade ediyor: İki cihanın mutluluğuna ulaştıran İslâm'a davet edildiği halde, bu davete icabet etmeyip Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bu iftira, kullarını Hakk'a çağıran Allah'ın kelâmına sihirdir, demekle olur. Nesep iddiasında, rüyalarda ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan hadis rivayet etmede yalan söylemek de Allah'a iftira etmektir. Bil ki, gerçekte İslâm'a çağıran bizzat Allah'tır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmaktadır: ”Allah, kullarını selâm yurduna (cennete) çağırır ve dilediğini hidayete erdirir." (Yunus:25) Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) de davet eder. Bir âyette şöyle buyuruluyor: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır..." (Nahl: 125) Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Kurtuluşa yönelmedikleri için Allah zalimleri felaha ulaştırmaz.

Sâff 61:8

Onlar ağızlarıyla yani dine ta'n edip dil uzatmak suretiyle Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Arapçada ”itfa" söndürmek demektir. Burada ”mîr"dan maksat, Allah'ın dini veya kitabı yahut da parlak delilidir. Müşrikler, bunları söndürmek isterler. Âyet şu mânâyı da ifade eder: ”Allah'ın nurunu söndürmek için iftira etmek isterler." Râğıb Müfredat adlı kitabında der ki: ’"Allah'ın nurunu söndürmek isterler,' demek, hedefleri Allah'ın nurunu söndürmektir, demektir.’Allah'ın nurunu söndürmek için' demek ise, bir imkân ele geçirip onunla Allah'ın nurunu söndürmeye yelten ir ler, demektir." Allah'ın nurunu söndürmek isteyenlerin durumu, güneşi söndürmek için ışığına üfleyen ahmakların durumuna benzetilmiştir. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır. Allah dinini yüceltmek ve dünyaya yaymak suretiyle hedefine ulaştıracak, kâfirlerin istememesine rağmen onu tamamlıyacak ve kalplerindeki küfür hastalığını artıracaktır. Onlar kerih görseler de hiç şüphesiz Allah bunu yapacaktır. İbn Şeyh şöyle söyledi: ”Allah'ın nurunu tamamlaması, en büyük nimetlerden olunca, hangi kâfir olursa olsun bu nimeti kerih ve çirkin kabul etmesi nankörlüğün daniskası olur. Bundan dolayıdır ki, Allah nurunun tamamlanmasını çirkin görmek kâfirlere isnad edilmiştir. Çünkü’kâfir ifadesi, bu makama en yakışanıdır. Ama’müşrikler istemese de...' ifadesi, en büyük rüknü tevhid inancı ve şirki iptal etmek olan hak dini galip getirme karşılığında kullanılmıştır. Halbuki Mekke'deki kâfirler, şirkte ısrar edip, tevhidi kabul etmemeleri sebebiyle bunu hiç istemiyorlardı. O halde bu makama uygun olan, hak dinini istememelerine sebep teşkil eden şirk dünyalarına taarruz etmektir." Bir kısım ilim ehli dedi ki: ”Müşrikler, Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hak peygamber olduğunu ortaya koyan delilleri dilleriyle inkâr ettiler ve nefis teriyle Ondan yüz çevirdiler. Fakat Allahü teâlâ, onlara karşılık hakkı kabul etmek için bahtiyar olacak canlar, marifet nûrlarıyla süslediği gönüller ve tasdik ile aydınlattığı sırlar yarattı. Onlar da canlarını ve servetlerini hak yolunda cömertçe feda ettiler. Hazret-i Ebû Bekir es-Siddik, Hazret-i Ömer el-Faruk ve Ashab-ı Güzin gibi... Allah cümlesinden razı olsun."

Sâff 61:9

Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün tutmak için Peygamber'ini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Âyetteki ”Peygamber'den maksat, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. ”Hüdâ" (hidâyet)'dan maksat da. Kur'an yahut mucizelerdir. Buna göre hüdâ, kendisiyle Sirat-ı Müstakîm'e (doğru yola) gidilen şey manasınadır. ”Hak din ”den maksat, Cenab-ı Hakkın Rasûlü ve ümmeti için seçmiş olduğu Hanif dini (İslâm)'dır. Allah İslâm'ı, kendisine muhalif olan bütün dinlere galip ve üstün gelmesi için göndermiştir. Kâfirler, İslâm'ın üstün olmasını arzu etmeseler de, Allahü teâlâ vaadini yerine getirmiştir. İslâm'ın karşısında mağlup olmayan, yenilmeyen hiçbir din kalmamıştır. Bu âyet, İslâm'dan başka hiçbir dinin kalmayacağı mânâsını ifade etmez. Maksat, İslâm'ın üstünlüğünü ve yüceliğini açıklamaktır.

Sâff 61:10

Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak yani Allah'ın sizi kurtarmasına sebep olacak bir ticareti size göstereyim mi? Burada ticareti ”kurtaracak" sıfatıyla kayıtlamak ifade ediyor ki, böyle olmayan yani kurtuluşa sebep olmayan ticaretler de vardır. Nitekim böyle bir ticarete şu âyetle işaret olunmuştur: ”...Asla zarara uğramayacak bir ticaret umabilirler." (Fâtır:29) Ticaretin kesada uğraması, zarar getirmesi, sahibi için elem verici bir azap olur. Servetin yığılıp korunması ve o servete ait malî hakların yerine getirilmemesi böyledir. Çünkü böyle bir servet, ahirette vebaldir. Zarar getiren bir kazançtır. Şeriata ve sünnete uygun olarak yapılmayan veya Allah rızasından başka gayeler için yapılan ameller de böyledir. Kazanç değil, zarar getirir. "Acı bir azap" ifadesi, hem cismânî hem de ruhanî azaba şamildir. Buradaki azap, hasret ve sıkıntı şeklinde tecelli eder. Ayetteki soru karşısında, dinleyen muhataplar sanki şöyle söylediler: ”Bunun için nasıl bir amel işleyelim? Ne yapalım?" Bu mukadder soruya şöyle cevap verildi:

Sâff 61:11

Allah'a ve Rasûlü'ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Âyette, ”mal" önce söylendi. Çünkü cihadda mal önce gelir. Yahut da en aşağı mertebeden en yüce dereceye çıkmak için böyle yapıldı. Âlimlerden birisi şöyle dedi: ”Evvela mal söylendi, çünkü insan bazan canını veremez ama malını verir. Ayrıca, malı olan kişi savaşa çıkması için onunla müâhaze edilir." Bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur: ”Mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle müşrikler ile savaşınız." (4) Diller ile savaş etmenin mânâsı; kınama ve ağır söz gibi, müşriklerin hoşuna gitmeyen ve onlara ağır gelen sözlerin onlara duyuru lmasıdır. Bu hadiste dil ile cihad en sona bırakıldı. Çünkü dil ile cihad, cihadın en zayıfı ve derece bakımından en düşük olanıdır. Şöyle söylenmesi de mümkündür: Dil yarası, kılıç ve mızrak yarasından daha ağır ve çok daha tesirlidir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: 4- Ebû Davud ve Nesâî Enes b. Mâlik'ten rivayet etmiştir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 2/564. Mızrakların açtığı yaralar iyi olur. Fakat dil yarası iyi olmaz. Hadisin mânâsına böyle bakacak olursak, en düşük dereceden en yüce mertebeye yükselme cinsinden olur. Hazret-i Hassan (radıyallahü anh), Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in müsadesiyie minberde oturur ve Kureyş müşriklerini hicvederdi. "Ticaret", kâr elde etmek arzusuyla sermayede tasarruf etmektir. ”Tacir", alıp satandır. İbn Şeyh şöyle söyledi: ”Allah'a iman edip Onun yolunda savaşmak benzetme yoluyla ticaret sayıldı. Çünkü bu, fazlalık ve ziyadeliğe nail olmak arzusuyla yapılan mübadele ve karşılıklı alış-veriş mânâsım içermektedir. Ticaret de, kâr elde etmek arzusuyla yapılan mal mübadelesidir. Allah'a iman ve O'nım yolunda yapılan cihad, Allah'ın azabından kurtulmak ve rızasını elde etmek arzusuyla mal ve canın harcanıp feda edilmesi yönüyle ticarete benzetildi." Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yukarıda bahsedilen iman ve o yolda mal ve can ile yapılan cihad, sizin için mutlaka daha hayırlıdır. Yahut da bu, sizin için mal ve canlarınızdan daha hayırlıdır. ”Eğer bilirseniz", eğer ilim ehli iseniz demektir. Çünkü cahillerin yaptıklarına önem verilmez. Veya, bu durumun sizin için daha hayırlı olduğunu bilirseniz, anlamı kastedilmiştir. Çünkü siz bunu bilip kabullendiğiniz takdirde mallarınızdan ve canlarınızdan daha fazla, iman ve cihad etmeyi seversiniz ve böylece kurtulup saadete nail olursunuz.

Sâff 61:12

İşte böyle yaparsanız O, dünyada sizin günahlarınızı bağışlar. Ahirette de sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn Cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. Yani, sizin herbiriniz için müstakil bir cennet vardır. Her bir mü'mini ayrı cennetlere koyması, o cenneti mü'minin tasarrufuna verip ona tahsis etmesi, Allah'ın lütfundan uzak görülmez. "Cennet" lügatte, altındakini gölgeleyip örtecek kadar sık ağaçların bulunduğu bostan, bahçe demektir. ”Altlarından ırmaklar akan cennetlere" demek, cennet ağaçlarının dallarının altından akan veya cennet köşk ve evlerinin altından akan ırmaklar manasınadır. "Irmaklar"dan maksat, süt, bal, cennet şarabı ve berrak sudan olan cennet nehirleridir. "Adn Cennetle rinde ki meskenlere..." Yani sizi, sonsuza dek ikamet edecek olduğunuz Adn cennetlerindeki güzel meskenlere ve tertemiz evlere koyar. Öyle ki, oraya bir defa giren hiçbir sebeple oradan bir daha çıkmaz. "Mesâkin", mesken kelimesinin çoğuludur. Mesken, ikamet edilen yer demektir. Bu kelimenin aslı sükûn'dur. Sükûn da bir şeyin, hareketlilikten sonra durmasıdır. Bu kelime, vatan edinme, yerleşme mânâsında da kullanılır. Mesken, bu kelimenin mekân ismidir. ”Tayyib"', duyu organlarının lezzet aldığı şeyler manasınadır. Buna göre ”Adn Cennetindeki meskenler" demek, temiz, güzel ve lezzet duyulan meskenler demektir. Bir başka âlim de şöyle der: Meskenlerin güzel oluşu, geniş ve ebedî oluşudur. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu güzel meskenler hakkında soruldu. O da şöyle buyurdu: ”Bunlar, cennette inciden yapılmış köşklerdir. Her köşkte kırmızı yakuttan yapılmış yetmiş ev vardır. Her evde yeşil zümrütten yapılmış yetmiş salon vardır. Her salonda yetmiş tane hizmetkâr kadın ve erkek vardır. Allahü teâlâ mu'mine, bir günde bütün bu kadınlardan istifade edebileceği gücü ve kuvveti verir. İşte en büyük kurtuluş budur. Yani yukarıda anlatılan mağfiret ve güzel vasıfları dile getiren mezkûr cennetlere girmek, en yüce kurtuluştur ki, artık bunun dışında kurtuluş olamaz. Müfessirlerden bir kısmı şöyle söyledi: ”‘Fevz = Kurtuluş', sıkıntılardan kurtulma ve arzu edileni ele geçirme mânâsında olur. Birincisi mağfiret ile, ikincisi de cennete girdirip nimetlerinden istifade ettirmek suretiyle meydana gelir." Bu kurtuluşun büyük oluşu şundan dolayıdır: Zaman, mekân ve mahiyet itibariyle öyle bir kurtuluştur ki, artık bundan sonra hiçbir sıkıntı ve hiçbir noksanlık yoktur. Çünkü, nimetler diyarında, kesintisiz ve zirvede olan bir kurtuluştur. Kesinlikle bil ki, ticaretin dinî ve dünyevî olmak üzere iki türlü olduğunu bu âyet ifade ediyor. Buna göre, dünya ticaret mevsimidir. Ömürde, bu ticaretin müddetidir. İnsandaki organlar ve kuvvetler bu ticaretin sermayesidir. Kul ise, bir yönüyle müşteri, bir yönüyle satıcıdır. Kim sermayesini ölüm anında kesilecek olan dünya menfaatlerine sarf ederse, ticareti, zarara uğrayan dünyevî bir ticaret olur. Bu, başkaları şöyle dursun dinî ilimleri elde et inek veya sâlih amel işlemek suretiyle olsa dahi böyledir. Çünkü ”Ameller niyetlere göredir ve herkes niyetine göre muamele görecektir. ”Kim sermayesini, hiçbir zaman kesintiye uğramayacak olan âhirete ait hedefler için sarfc derse, işte bunun ticareti artacak ve kâr getirecektir. Bu kimseye şöyle denecektir: ”...Öyleyse yapmış olduğunuz bu alışverişe sevinin! Büyük kurtuluş da budur işte." (Tevbe: 111) Herhalde burada ticaretten maksat, mal ve canın Allah yolunda harcanmasıdır. İmanın zikredilmesi, amellerde esas, emellerin kabulünde vesile olduğundan dolayıdır. Ticaretin kurtarıcı olma sıfatıyla vasıfiandırılması, istifade etmenin kurtuluşa bağlı olmasındandır. Buna göre: ”Günahlarınızı bağışlar" ifadesi, kurtuluşun sebebini açıklamaktır. ”Sizi çatlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar" sözü ise, bu ticaretten meydana gelen menfaati belirtmektir. Dünyevî ticaret, geçici fakirlikten kurtulmaya sebeptir. Uhrevî ticaret ise, sonsuz bir fakirlikten kurtulmaya sebeptir. Âyet, bunu da açıklamış oluyor.

Sâff 61:13

Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir zafer. Yani sizin için, bu büyük nimete ilâveten, dünyada verilecek, hoşunuza giden bir nimet daha vardır. Bu ifadede, insanların dünya nimetlerini âhiret nimetlerine tercih ettiklerine dair ta'riz ve dünya sevgisinden dolayı azarlama vardır. "Allah'tan yardım"dan maksat, Kureyş ve diğer düşmanlarınıza karşı Allah'tan gelecek yardımdır. Allah size yakın bir zafer ikram edecektir. Mü'minleri (bunlarla) müjdele! Yani ey tüm peygamberlerin en kâmili! İnsanları bu çeşit çeşit dünya ve ahiret nimetleriyle müjdele! Onlar için, her iki dünyada, Allah'tan iyilik ve ikram vardır. Bu âyette, Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hak peygamber olduğuna dair delil vardır. Çünkü O, istikbalde olacak şeylerden haber verdi ve hadiseler haber verdiği gibi cereyan etti.

Sâff 61:14

Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Yani, Allah'ın dinine yardım eden kimseler olun. Nitekim Meryem oğlu İsâ havarilere: ’Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?' demişti. Havariler hakkında biraz sonra bilgi verilecektir. Âyete şöyle mânâ verilmiştir: ”Allah'ın yardımına yönelen askerlerim kimlerdir?" Âyetteki şu cümle, bu mânâyı gerektirmektedir: Havariler de: ’Allah yolunun yardımcıları biziz' demişlerdi. Mânâ şöyledir: İsâ havarilere: ”Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?" dediği zaman, havarilerin Allah'ın yardımcıları oldukları gibi siz de Allah'ın yardımcıları olun. Âyet şöyle de anlaşılabilir: Ey Rasûlüm Muhammed! İsa'nın havalilere dediği gibi sen de bunlara: ”Allah'ın yardımcıları olun," de. "Havariler": İsâ (aleyhisselâm)'nın halis ve samimi yardımcılarıydı. ”Haver" kökünden gelmektedir. Haver, halis beyaz demektir. Bunlar Hazret-i İsa'ya ilk iman edenlerdir ve 12 erkektir. Mukâtil şöyle der: ”Allah İsa'ya dedi ki: ’Karyeye girdiğin zaman, kenarında çamaşırcıların bulunduğu nehre gel ve onlardan yardım iste.' İsâ da onların yanına gelip: ’Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir' dedi. Onlar da: ’Biz sana yardım ederiz,' deyip onu tasdik ettiler ve O'na yardım ettiler." Bu rivayete göre havariler, çamaşır yıkayan kimselerdi. Bir rivayete göre ise onlar, avcı kimselerdi. Âlimlerden birisi dedi ki: ”Onlara havariler denmesinin sebebi, itikatlarının tereddüt ve şüpheden uzak oluşudur. Yahut da onlar, Cenab-ı Hakkin şu: ”...Ey Ehl-i Beyi! Şüphesiz Allah sizden sadece kusuru gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (Ahzâb:33) âyetinde işaret edilen ilmi ve dini, insanlara öğretmek suretiyle onların nefislerini temizledikleri için havariyyûn ismini almışlardır. Bu tefsire göre Havarilere, temsil ve tebşih yoluyla temizleyici denmiştir. Ayrıca, insanların nefislerini avlayıp onları Hak'ka sevk ettiklerinden dolayı da ”avcılar" denmiştir. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) ”Zübeyr halamın oğlu ve benim havarimdir" buyurmuştur. Hendek Savaşmiıda da şöyle buyurmuştur: ”Bu topluluk hakkında kim bana bir haber getirir?" Zübeyr de: ”Ben" dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Hiç şüphesiz her peygamberin bir havarisi vardır. Benim de havarim Zübeyr'dir" buyurdu.(6) Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) burada Hazret-i Zübeyr (radıyallahü anh)'i dine yardım ettiğinden dolayı havarilere benzetmiştir. 6- Buhâri, Müslim ve Tirmizî Menâkıp'da tahrîc etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/6. Bazı müfessirler şöyle derler: ”Bu hadis gösteriyor ki, havariler yalnız İsâ (aleyhisselâm)'ya has değildir. Çünkü bu kelime, ”has ve samimi yardımcılar" manasınadır. Ma'mer (radıyallahü anh) şöyle söyledi: ”Allah'a hamdolsun ki, Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir takım havarileri vardı. Bunlar, bütün imkânlarıyla O'na yardım ettiler. 70 kişiydiler. Bunlar, Akabe gecesi, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile biat eden Müslümanlardır. ” Süheyl de şöyle demiştir: ”Onlar, Allah'ın dinine yardım ettikleri için en sar oldular ve havari oldular." Ensâr. Evs ve Hazrec kabilelerine mensup Müslümanlardır. İslâm'dan önce bu isim kullanılmıyordu. Onları bu şekilde Allahü teâlâ isimlendirdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Kııreyş Kabilesi'nden de dört halife, Zübeyir, Osman ibn Maz'ûn, Abdulmuttalibin oğlu Hamza, Ebû Talih'in oğlu Ca'fer ve benzerleri gibi havarileri vardı. Bunun ardından İsrailoğullanndan bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. ”Taife", sayı bakımından fırkadan az olan bir topluluk, demektir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ”...Onlardan her fırkadan bir taife (gurup) olmalıdır..." (Tevbe: 122) İsrailoğullanndan bir gurup, Hazret-i İsa'ya iman edip kendilerinden istemiş olduğu dine yardım vazifelerini ifa ederek O'na itaat ettiler. Diğer bir grup ise, inkâr edip Onunla savaştılar. Neticede Biz, inananları düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler. Yani Cenab-ı Allah, Hazret-i İsa'yı semaya kaldırdıktan sonra, kavminden iman edenleri delilleriyle veya kılıçla destekleyip güçlendirdi. Rivayet edildi ki: ”Hazret-i îsâ, semaya kaldırılınca kavmi üç guruba ayrıldı. Bir gurup dedi ki: ’O Allah'tı. Göğe yükseldi.' Bir gurup dedi ki: ’O, Allah'ın oğluydu, Allah oğlunu kendisine yükseltti.' Üçüncü bir gurup dedi ki: ’O, Allah'ın kulu ve Rasûlü idi. Allah Onu semaya yükseltti.' Bu söyleyenler gerçek mü'minlerdi. İnsanlar da bu üç guruptan birisine tâbi oldular. Gruplar birbirleriyle savaşmaya, başladılar. Kâfir olan iki gurup, mü'min guruba galip geldi. Nihayet Cenab-ı Hak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i gönderdi de böylece mü'min gurup kâfir guruplara galebe çaldı. İşte ”Biz, inananları düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler" âyeti bunu ifade etmektedir. Katâde bu âyetin, ”Delil ile burhanla galip geldiler," mânâsında olduğunu söyler. Nitekim yukarıda bu izah geçti. Çünkü rivayet olunduğuna göre müminler onlara şöyle dediler: ”Siz İsâ (aleyhisselâm)'nın uyuduğunu, Allah'ın ise uyumadığını, Hazret-i İsa'nın yediğini, içtiğini, Allah'ın ise bütün bunlardan münezzeh ve yüce olduğunu bilmiyor musunuz?" Saff Sûresinin tefsiri Allah'ın yardımıyla bitti.