Lafzullah

Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Cumua 62:1 – Nuh 71:28

Müellif / kaynak: İsmâil Hakkı Bursevî; ihtisar: Muhammed Ali es-Sâbûnî (Türkçe çeviri)

İçindekiler
  1. Cumua 62:1
  2. Cumua 62:2
  3. Cumua 62:3
  4. Cumua 62:4
  5. Cumua 62:5
  6. Cumua 62:6
  7. Cumua 62:7
  8. Cumua 62:8
  9. Cumua 62:9
  10. Cumua 62:10
  11. Cumua 62:11
  12. Münafikun 63:1
  13. Münafikun 63:2
  14. Münafikun 63:3
  15. Münafikun 63:4
  16. Münafikun 63:5
  17. Münafikun 63:6
  18. Münafikun 63:7
  19. Münafikun 63:8
  20. Münafikun 63:9
  21. Münafikun 63:10
  22. Münafikun 63:11
  23. Teğabün 64:1
  24. Teğabün 64:2
  25. Teğabün 64:3
  26. Teğabün 64:4
  27. Teğabün 64:5
  28. Teğabün 64:6
  29. Teğabün 64:7
  30. Teğabün 64:8
  31. Teğabün 64:9
  32. Teğabün 64:10
  33. Teğabün 64:11
  34. Teğabün 64:12
  35. Teğabün 64:13
  36. Teğabün 64:14
  37. Teğabün 64:15
  38. Teğabün 64:16
  39. Teğabün 64:17
  40. Teğabün 64:18
  41. Talak 65:1
  42. Talak 65:2
  43. Talak 65:3
  44. Talak 65:4
  45. Talak 65:5
  46. Talak 65:6
  47. Talak 65:7
  48. Talak 65:8
  49. Talak 65:9
  50. Talak 65:10
  51. Talak 65:11
  52. Talak 65:12
  53. Tahrim 66:1
  54. Tahrim 66:2
  55. Tahrim 66:3
  56. Tahrim 66:4
  57. Tahrim 66:5
  58. Tahrim 66:6
  59. Tahrim 66:7
  60. Tahrim 66:8
  61. Tahrim 66:9
  62. Tahrim 66:10
  63. Tahrim 66:11
  64. Tahrim 66:12
  65. Mülk 67:1
  66. Mülk 67:2
  67. Mülk 67:3
  68. Mülk 67:4
  69. Mülk 67:5
  70. Mülk 67:6
  71. Mülk 67:7
  72. Mülk 67:8
  73. Mülk 67:9
  74. Mülk 67:10
  75. Mülk 67:11
  76. Mülk 67:12
  77. Mülk 67:13
  78. Mülk 67:14
  79. Mülk 67:15
  80. Mülk 67:16
  81. Mülk 67:17
  82. Mülk 67:18
  83. Mülk 67:19
  84. Mülk 67:20
  85. Mülk 67:21
  86. Mülk 67:22
  87. Mülk 67:23
  88. Mülk 67:24
  89. Mülk 67:25
  90. Mülk 67:26
  91. Mülk 67:27
  92. Mülk 67:28
  93. Mülk 67:29
  94. Mülk 67:30
  95. Kalem 68:1
  96. Kalem 68:2
  97. Kalem 68:3
  98. Kalem 68:4
  99. Kalem 68:5
  100. Kalem 68:6
  101. Kalem 68:7
  102. Kalem 68:8
  103. Kalem 68:9
  104. Kalem 68:10
  105. Kalem 68:11
  106. Kalem 68:12
  107. Kalem 68:13
  108. Kalem 68:14
  109. Kalem 68:15
  110. Kalem 68:16
  111. Kalem 68:17
  112. Kalem 68:18
  113. Kalem 68:19
  114. Kalem 68:20
  115. Kalem 68:21
  116. Kalem 68:22
  117. Kalem 68:23
  118. Kalem 68:24
  119. Kalem 68:25
  120. Kalem 68:26
  121. Kalem 68:27
  122. Kalem 68:28
  123. Kalem 68:29
  124. Kalem 68:30
  125. Kalem 68:31
  126. Kalem 68:32
  127. Kalem 68:33
  128. Kalem 68:34
  129. Kalem 68:35
  130. Kalem 68:36
  131. Kalem 68:37
  132. Kalem 68:38
  133. Kalem 68:39
  134. Kalem 68:40
  135. Kalem 68:41
  136. Kalem 68:42
  137. Kalem 68:43
  138. Kalem 68:44
  139. Kalem 68:45
  140. Kalem 68:46
  141. Kalem 68:47
  142. Kalem 68:48
  143. Kalem 68:49
  144. Kalem 68:50
  145. Kalem 68:51
  146. Kalem 68:52
  147. Hakka 69:1
  148. Hakka 69:2
  149. Hakka 69:3
  150. Hakka 69:4
  151. Hakka 69:5
  152. Hakka 69:6
  153. Hakka 69:7
  154. Hakka 69:8
  155. Hakka 69:9
  156. Hakka 69:10
  157. Hakka 69:11
  158. Hakka 69:12
  159. Hakka 69:13
  160. Hakka 69:14
  161. Hakka 69:15
  162. Hakka 69:16
  163. Hakka 69:17
  164. Hakka 69:18
  165. Hakka 69:19
  166. Hakka 69:20
  167. Hakka 69:21
  168. Hakka 69:22
  169. Hakka 69:23
  170. Hakka 69:24
  171. Hakka 69:25
  172. Hakka 69:26
  173. Hakka 69:27
  174. Hakka 69:28
  175. Hakka 69:29
  176. Hakka 69:30
  177. Hakka 69:31
  178. Hakka 69:32
  179. Hakka 69:33
  180. Hakka 69:34
  181. Hakka 69:35
  182. Hakka 69:36
  183. Hakka 69:37
  184. Hakka 69:38
  185. Hakka 69:39
  186. Hakka 69:40
  187. Hakka 69:41
  188. Hakka 69:42
  189. Hakka 69:43
  190. Hakka 69:44
  191. Hakka 69:45
  192. Hakka 69:46
  193. Hakka 69:47
  194. Hakka 69:48
  195. Hakka 69:49
  196. Hakka 69:50
  197. Hakka 69:51
  198. Hakka 69:52
  199. Nuh 71:1
  200. Nuh 71:2
  201. Nuh 71:3
  202. Nuh 71:4
  203. Nuh 71:5
  204. Nuh 71:6
  205. Nuh 71:7
  206. Nuh 71:8
  207. Nuh 71:9
  208. Nuh 71:10
  209. Nuh 71:11
  210. Nuh 71:12
  211. Nuh 71:13
  212. Nuh 71:14
  213. Nuh 71:15
  214. Nuh 71:16
  215. Nuh 71:17
  216. Nuh 71:18
  217. Nuh 71:19
  218. Nuh 71:20
  219. Nuh 71:21
  220. Nuh 71:22
  221. Nuh 71:23
  222. Nuh 71:24
  223. Nuh 71:25
  224. Nuh 71:26
  225. Nuh 71:27
  226. Nuh 71:28

Cumua 62:1

CUMU’A SURESİ Göklerde ve yerde olanların tümü, mülkün sahibi, noksanlıklardan münezzeh, emrinde galip, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ı tesbih ederler. Canlı ve cansız ne varsa, hepsi devamlı olarak Allah'ı tesbih ederler. Göklerde olanların tümü örneksiz ve sanatlı yaratılan üstün varlıklardır. Yerde olanlar süfli varlıklardır. Hayat ve tesbih cihetiyle tümü Allah'a nisbet edilirler. ”Azız", irade ettiği her şeyi yapabilen; ”hakim", misilsiz ve noksansız hikmet sahibi demektir. Haşr Sûresi'nde bu isimlerin mânâları geçti. Bu fakir der ki: Cenab-ı Allah, bu sûreye tesbih ile başladı. Çünkü bu sûrede Peygamber'in gönderilmesinden bahsedilmektedir. Alemin mürşidsiz kalması hikmete aykırıdır. Allah'ı böyle bir durumdan tenzih etmek vaciptir. Sonra Yahudilerin, Allah'ın çocukları ve dostları olduklarım iddia etmelerinin açıklanması var bu sûrede. Nihayet bu sûrede, zikir esnasında alış verişi terketmekten, duâ, hamd, tesbih ve buna benzer ibadetlere şamil olan hutbeyi dinlemekten bahsedildiği için de evvela tesbih ile başlandı.

Cumua 62:2

Ümmîler arasından kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. "Ümmî", Arap ümmetine mensup demektir. Fakat müfessirlerce yaygın olan ”ümmî", bir kitaptan okumayan ve yazma bilmeyen kimsedir. Fıkıhçılara göre ümmî, Kurandan hiçbir şey bilmeyen kimsedir. Sanki ümmî kişi, insanın beşerî münasebetlerde zarını olarak elde ettiği malumat cinsinden yalnız anasından öğrendikleriyle kalan kişidir. Ümmî peygamber, âdetleri üzere bulunduğundan dolayı, yazmak bilmeyen bir millete mensup olan peygamber demektir. Umumun âdeti üzere bulunan kişiye ”âmî" denildiği gibi, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ümmî denildi. Çünkü O, hiç kitap okumuş yazmış değildi. Bu durum, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) için bir fazilettir. Çünkü O, ezberlemeye muhtaç olmadığı gibi Allah'ın kendisini garanti ettiğine dayanıp güveniyordu. Bu durum şu âyetle sabittir: ”Sana Kur'an'ı okutacağız da sen onu hiç unutmayacaksın." (el-A'lâ:6) Denildi ki, Ümmü'l-Kurâ denilen Mekke'ye nisbetinden dolayı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ümmî denildi. Bu izahlara göre âyetin mânâsı şöyle olur: Araplar içerisinden bir peygamber gönderen O'dur. Araplara da ümmî dendi, çünkü Arapların çoğunluğu diğer milletlere nisbetle okuma yazma bilmiyorlardı. Çoğunluğa göre isimlendirildiler. ”Arapların çoğunluğu" dedik. Çünkü az da olsa aralarında okuma yazma bilenler vardı. "Ümmîler arasından" demek, onların nesebinden, onlar gibi ümmî ve Arap olan demektir. Bunun Araplar için bir ihsan oluşunun yönü, hâllerinin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)irı hallerine benzemesi ve kitaplardan ilim elde etmemesidir. Onlar, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in durumunu ve nesebini biliyorlardı. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmî olan Araplar içerisinde gönderilmesi, davetinin umumi oluşuna zarar vermez. Bu yönüyle ”ümmî olan Araplar" diye kayıtlanması, aksi manânın hükmün dışında tutuluşundan dolayı değildir. Şu âyet ve benzerleri bunu ifâde eder: ”Biz seni, bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik..." (Sebe':28) Üstelik ”ümmî olan Araplar içerisinden" ifâdesi ile ”ümmî olan Araplara" ifâdesi arasında fark olduğu açıktır. Böylece Hristiyan ve Yahudilerin, ”Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) yalnız Araplara gönderilmiştir" deyip bu âyeti delil göstermeleri bâtıl (desteksiz) olmuş oluyor. Ayrıca Cenab-ı Hak bu âyet ile Yahudilerin Araplara ”Biz kitap ehliyiz, sizler cahilsiniz, kitabınız yoktur," diyerek onlara dil uzatmalarını, kınamalarım da reddetmiştir. Rasûi-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Araplar gibi ümmî olduğu, tahsili ve okuması olmadığı halde Allah'ın âyetlerini yani Kur'anı onlara okuyordu. Onları çirkin amellerden ve bozuk inançlardan temizliyor, onları tertemiz insanlar haline getiriyordu. "Onlara Kitabı ve hikmeti öğreten..." ifâdesi ve bundan evvel sayılan hususlar, şükrü gerektiren büyük nimetlerdir. Hasan Basri (radıyallahü anh)nin dediği gibi kitaptan maksat Kur'an, hikmetten maksat da sünnettir. Kur'an ve sünnet tâliminden başka mucize olmasaydı, bu ikisinin tâlimi bile yeterdi. Burde Kasidesinde Bûsirî şöyle der: Cahiliyyet devrinde bulunan Ümmî'deki ilim ve yetimlik zamanındaki ahlâk ve âdap, mucize olarak sana yeter. Halbuki onlar, önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler. Yani durum şudur ki, ümmîler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderilmesinden ve gelmesinden önce, cahiliyyet pisliği ve şirkten oluşan apaçık bir sapıklık içindeydiler ki, bundan daha büyük bir sapıklık göremezsin. Bu cümle, Arapların kendilerini ir şad edecek kimseye olan şiddetli ihtiyaçlarını açıklamakta ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın başka birisinden ilim elde ettiği vehmini gidermektedir. Çünkü bizzat Arapların kendileri. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinden önce sapıklık içinde olunca, onun kendilerinden olan bir kişiden ilim elde etmesi vehmi ortadan kalkmış olur. Müftü Sa'dî şöyle dedi: ”Şu husus açıktır ki, sapıklığın tümüne nisbet edilmesi genelleme yoluyladır. Çünkü onların içerisinde Varaka b. Nevfel, Zeyd İbn Nüfeyl, Kuss bin Saide ve Rasûlüllahin haklarında: ”Onların herbirisi bir ümmet olarak diriltilirler", buyurduğu diğer hidayette olan kimseler vardı." Bu fakir (müellif) de der ki: Sa'di'nin bu sözü, yukarıda belirtilen: ”Rasûlüllahin başkasından ilim elde etmesi vehmini giderme" açıklamasına karşı bir itirazdır. Fakat hiç yerinde olmayan bir itirazdır. Çünkü, Varaka b. Nevfel gibi yukarıda isimleri geçen kişilerin hidayette oluşu, yalnız tevhid noktasındadır. Onlar, ilâhî hükümler ve şerîatler hususunda dalâlette idiler. Cenab-ı Hakkin şu sözüne dikkat etmez misin? ”Seni dalâlette bulup da hidayete erdirmedi mi?" (Duhâ:7) Halbuki Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine nübüvvet verilmeden önce de Allah'a şirk koşmamış, zina etmek ve içki içmek gibi günahlara girmemiş, eğlence ve oyunlarla zaman geçilmemiştir. Buna göre, yukarıda adları geçen kimselerin bir yönüyle hidayette olmaları, başka bir yönden dalâlette olmalarına aykırı olmaz. Bu mânâya: ”Kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen..." kavli şerifi dalâlet etmektedir. Çünkü, Allah'ın âyetlerini okumak, şeriat ve ilâhî hükümleri öğretmekle, mutlak olarak sapıklıktan kurtuluş ve nefislerin temizlenmesi hasıl olur. Bunu bil.

Cumua 62:3

Bu Peygamber, mü'irinlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da (onu öğretir.) ”Aharın" kelimesi, el-ümmiyyîn kelimesine atfediliridir. Mânâ şöyle olur: ”Allah Onu, kendi zamanındaki ümmîlere ve zamanında olmayan diğer ümmîlere gönderdi." Veya ”yualli-muhum" fiilinin mef'ulüne atfedilmiştir. O zaman mânâ şöyle olur: ”Onlara ve onlardan olan diğerlerine öğretir." Onlardan olan diğerleri. Araplardan gelecek olanlardır. ”Onlardan" ifâdesi ”diğerleri" kelimesinin sıfatına bağlıdır. Mânâ şudur. Araplıkta ve ümmîlikte onlar gibi olan diğerlerine... Ama ”diğerleri"nden maksat, Arap olmayanlarsa o zaman diğerleri kelimesine bağlı olur. "Henüz kendilerine katılmamış bulunan..." Yani henüz ümmîlere katılmamış kimseler olup onların zamanlarında hayatta olmayan ve fakat istikbalde onlara katılacak olanlardır. Bunlar, onlardan sonra gelecek olan Araplar ve Arap olmayanlardır. Denildi ki: ”Gelecek olanlardan maksat, fazilet ve hayır yarışında onlara ulaşamıyacak olanlardır. Çünkü Tabiînler, hiçbir hususta Sahabe-i Kirama ulaşamazlar. Araplara nisbetle acemler de böyledir." Bu âyet, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bütün âlemlere gönderilmiş bir peygamber olduğuna ve O'nun tebligatının, zamanında yaşayan ve kendilerine ulaşan tüm kişiler için hüccet olduğuna dair delildir. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ”...Hangi topluluk onu inkâr ederse, işte cehennem ateşi, onun varacağı yerdir..." (Hûd: 17) O, Allah azizdir, izzet ve küvette çok üstündür. Bunun içindir ki, bu kadar büyük bir işi, okuma yazma bilmeyen bir kişiye başarma imkânı vermiştir. Hakimdir. Hikmet ve yarar gözetmede pek yücedir. Bundan dolayıdır ki, tüm insanlar arasından Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i seçmiştir.

Cumua 62:4

Bu, Allah'ın lütiüdur. Rasûlüllahin diğer fertler arasından kendisiyle üstün kılındığı meziyet, kendi zamanındaki ve gelecek asırlardaki tüm insanların peygamberi oluşudur. Onu dilediğine verir. O bir fazilet ve hediyedir, onda sebeplerin hiçbir etkisi yoktur. Çünkü kerem sadece O'ndandır. Sebepler O'na karışmaz, çarelere baş vurmakla o lütuf elde edilmez. Allah, büyük lütuf sahibidir. Öyle ki, bütün dünya nimetleri O'nun lütfü yanında küçük ve değersiz kalır. Keşfu'l-Esrâr isimli kitapta şöyle denmiştir: ”Allahü teâlâ Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı büyük lütuf sahibidir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i insanlara peygamber olarak göndermesi ve O'na uymaları için yardım etmesi suretiyle insanlara karşı da büyük lütuf ve kerem sahibidir."

Cumua 62:5

Kendilerine Tevrat yükletilen lerden maksat, Tevrat'ı bilip onunla amel etmekle sorumulu olan Yahudilerdir. Sonra da onu taşımayanların durumu, yani, Tevrat'ın içindeki âyetlerle amel etmeyenler, sadece o âyetleri okumakla yetinenlerdir ki, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini dile getiren âyetler de bu cümledendir. Âyetteki ”durumu" diye ifâde ettiğimiz ”meselühüm" ifâdesi, ”şaşılacak durumları" manasınadır. Koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir. ”Eşek" kelimesiyle cehalet ifâde edilir. Araplar şöyle söyler: ”O, eşekten daha kâfirdir." Yani daha cahildir. Çünkü küfür cehalettendir. Tevrat'taki âyetlerle amel etmeyen Yahudilerin eşeğe benzetilmeleri, onlara ağır bir hakaret, ihanet, alay ve kafasızlıkla itham edip azarlamadır. Çünkü eşek, kafasızlıkla anılır. Sığır da her ne kadar kafasızlıkla meşhur olsada yük taşımaya elverişli değildir. Şâir şöyle söylemiştir: Ey genç! İlim öğren, çünkü cahil kalmak ayıptır. Cahilliğe, eşekten başkası razı olmaz. "Koca koca kitapları taşıyan..." Yani ilim kitaplarım taşıyıp yorulan ve onlardan yararlanmayanlardır. ”Koca koca kitaplar" diye ifadelendirilen ”Esfâr" sifr'in çoğuludur. Sifr, kitap manasınadır. Râğıb der ki: ”Sifr, gerçekleri açığa çıkaran kitap demektir." Âyette ”esfâr" kelimesinin özellikle kullanılması, Tevrat, her ne kadar okunduğu zaman mânâsı açığa çıkar ve içindeki hakikatler gerçekleşebilir ise de, cahil kişinin sırtında, kitap taşıyan eşek gibi onun mânâsını hemen hemen açık olarak anlayamadığına dikkatleri çekmek içindir. Kamus isimli lügat kitabının izahına göre ”sifr", büyük kitap yahut Tevrat cüzlerine denir. Bu âyette Cenab-ı Hak, ayrıca dikkatleri şu noktaya da çekmiştir: Kitap taşıyan kişinin, onun mânâlarını öğrenmesi, içindeki hakikatleri bilmesi ve onunla amel etmesi gerekir. Tâki Yahudilere yapılan kınamaya muhatap olmasın. Allah'ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar, çok kötü bir örnek olarak nitelenmişlerdir. Âyette özellikle kınananlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetinin sıhhatine şahitlik eden Tevrat'taki âyetleri inkâr eden Yahudilerdir. Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. Yalanlamayı, tasdik etme yerinde kullananları... Yahut da Yahudi ve benzerleri gibi, dalâleti hidayete, şekâveti saadete ve düşmanlığı yardım etmeye tercih etmek suretiyle kendilerini ebedî azaba maraz bırakarak kendi kendilerine zulmedenleri doğru yola iletmez. Ayette onların durumları, eşeğin durumuna benzetilerek çirkinlikleri ortaya konmuş ve yasaklanmışlardır. Çirkine benzetilen çirkindir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ”...Şüphesiz seslerin en çirkini merkeplerin sesidir." (Lokman: 19) Şu halde cahilin ve kuru iddia sahibinin sesi, eşek sesi gibi yadırganır. Hatta cahilin sesi daha sapık ve daha düşüktür. Bu cihetle cahil her yönüyle zararlıdır. Eşekte yarar vardır. Çünkü o, yükler taşır, kadın ve erkekler gerekirse ona binerler.

Cumua 62:6

De ki: ’Ey Yahudiler! Bütün insanları bir yana bırakarak yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu sanıyorsanız... Arapçada ”muhâdât", meyletme, yönelme ve sapma mânâsına gelir. Bu mânâdan dolayıdır ki bazı müfessirler demişlerdir ki: ”Tehavvedû-Yahudileştiler" demek, hakkı ve İslâm'ı bırakıp Yahudi oldular demektir. Daha önce de geçtiği gibi Yahudilik bâtıl dinlerdendir. Râğıb dedi ki: ”el-Hûd, yumuşaklıkla dönmek demektir. Örfte tövbe etmek mânâsında kullanılmıştır." Bazı bilginler şöyle demişlerdir: ”Aslında ”yehûd", İsrail oğulları'nın: ”...Biz tevlıe edip sana döndük..." (A'râf: 156) sözlerinden gelmektedir. Buna göre ”yehûd", övgü ifâde eden bir kelime olur. Daha sonra Yahudilerin şeriatı nesh olunca övgü mânâsı kalktığı halde onlar hakkında bu kelime kullanılmaya devam etmiştir. Nitekim ”nesârâ" kelimesi de havarilerin ”Biz Allah'ın ensârı-yardımcılarıyız" (Saff: 14) sözlerinden gelmektedir. Sonra şerîatleri nesh olunduğu halde bu isim onlar için kullanılmaya devam etmiştir." Cenab-ı Hak. Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde kâfirlere dolaylı olarak hitabetmiştir. Bu âyette de öyledir. Çünkü kâfirler, Allah ile kendi aralarına vasıtalar sokmuşlardır ki bunlar, putlardır. Müminlere gelince, Cenab-ı Hak onlara umumiyetle vasıtasız hitabetmiştir. Meselâ: ”Ey iman edenler!" nidasında olduğu gibi. Çünkü müminler, vasıtaları ortadan kaldırmışlardır. Bunun için Allahü teâlâ da kendisi ile mü'min kulların arasındaki vasıtaları kaldırmıştır. "Sanıyorsanız" anlamındaki kelimenin kökü olan ”zum", delilsiz söz demektir. Kamus sahibi der ki: ”'Zu'm, hak bâtıl ve yalan söz mânâlarına gelir. O, zıt manâlı kelimelerdendir. Umumiyetle şek ve şüphe olan hususlarda kullanılır." (1) 1- Kamusta, şöyle denilmektedir: ”Zu'm", -Zâ üç hareke ile de okunabilir- söylemek mânâsmdadır. Hak olsun bâtıl olsun, söz anlamında olduğu da söylenmektedir. İbnü'l-Ârabî Ümeyye için zu'm'u hak söz anlamında kullanarak şu beyti söylemiştir: Ben size kefilim; Rabbiniz, Söylediği sözü sizin için yerine getirecektir. Râğıb da dedi ki: ”'Zum', yalan ihtimali olan bir sözün hikâye edilmesidir. Bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'de kullanılan her yerde onu söyleyenleri kınama kastedilmiştir. Bir şeyin sorumluluğunu üstlenen kişiye ve başkana da’zaîm' denmiştir. Çünkü bunların sözlerinde yalan olma ihtimaline inanılmaktadır. "Evliya", velînin çoğuludur.’Veli', sevimli dost manasınadır." Âyetteki, ”bütün insanları bir yana bırakarak..." ifâdesinden maksat, Yahudi olmayanlardır. Bazılarına göre ise, Arap olsun olmasın bütün Müslümanlardır. Allah bununla Yahudilerin söyledikleri şu sözlerini kastediyordu: ”Biz Allah'ın oğulları ve dostlarıyız, dediler..." (Mâide:18) Onlar âhiret yurdunun (cennetin) yalnız kendilerine ait olduğunu iddia ederler. ”Yahudiler dediler ki: ’Cennete yalnız Yahudi olanlar gireceklerdir...'" (Bakara: 111) Allah da onların yalanlarını açığa vurmak için Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a onlara şöyle söylemesini emretti: Eğer siz buna inanıyorsanız, bu iddianızda samimi iseniz ölümü temenni edin!' Yani Allah'tan, sizi öldürmek suretiyle bu imtihan dünyasından çıkarıp mükâfat yurdu olan âhirete koymasını temenni ediniz ve: ”Ey Allahım! ’bizi öldür' deyiniz."“Temenni", bir şeyi nefiste takdir ve hayal etmektir. Bazı ilim ehli dedi ki: ”Temenni ile iştihâ (arzu, can çekme) arasındaki fark şudur: Temenni iştihâdan daha geneldir. Çünkü Temenni mümkün olmayan şeylerin arzu edilmesidir. İştihâ ise, mümkün olanların istenilip arzu edilmesidir." "Bu iddianızda samimi iseniz..." sözünün izahı şudur: Eğer iddianızda samimi iseniz ve onun hak olduğuna güveniyorsanız ölümü temenni ediniz. Hiç şüphe yoktur ki, cennet ehlinden olduğuna kesin olarak inanan kişi, sıkıntılar ile dolu olan bu dünyadan kurtulup ebedî âleme intikal etmek ister. Ebedî âleme de ancak ölüm ile ulaşılır.

Cumua 62:7

Ama onlar, yaptıklarından dolayı ölümü asla temenni etmezler. Bu âyet, Yahudilerden meydana gelecek durumu haber vermektedir. ”Ebeden" kelimesi, uzun zaman mânâsında zarftır. Mutlak zaman mânâsında değildir. Burada, ”dünyada kaldıkları müddetçe" demektir. Bakara Sûresinde: ”Ölümü asla temenni etmeyeceklerdir." (Bakara: 95) buyurulmaktadır. Çünkü Yahudilerin Bakara Sûresi'nde anlatılan iddiaları, aşırı ve kesindir. Bu iddia, cennetin yalnız kendilerine ait olduğu iddiasıdır. Onun için iddiaları ”len" kelimesiyle reddedilmek suretiyle mübalağa gösterilmiştir. ”Len" kelimesi, olumsuzluk ifâde eden lâfızların en güçlüsüdür. Bu Cuma Sûresi ildeki iddiaları ise, noksan ve tereddütlüdür. Burada iddiaları, Allah'ın dostları oldukları iddiası ve kanaatleridir. Onun için olumsuzluğu ifâdede ”la" ile yetinilmiştir. Yahudiler, cehennem ateşine girmeyi gerektiren günahları ve küfrü işledikleri için ölümü temenni etmezler. İşledikleri suçların başında, Tevrat'ın hükümlerini tahrif etmek ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in niteliklerini haber veren âyetlerini değiştirmek gelir. Böyle günahları sebebiyle, öldükten sonra azaba uğrayacaklarını biliyorlardı. Allah, zalimleri çok iyi bilir. Bu cümlede zamir yerinde ismin kendisi kullanılmıştır. Maksat, onların her işlerinde zulmettiklerini kesinlikle ifâde etmektir. Bu cümle şu mânâyı dile getiriyor: Allahü teâlâ onları, onlardan meydana gelen ve kendilerini çeşit çeşit azaplara götüren günahlarını ve türlü türlü zulümlerini, istikbalde kendilerini azaba sürükleyecek Hak'tan kaçışlarını hakkıyla bilir. Ayetlerde haber verildiği gibi durum aynen vaki olmuş ve onlardan hiçbir kimse ölümünü temenni etmemiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Sizden hiçbiriniz ölümü temenni emesin. Salih kul ise umulur ki sâlih amelini çoğaltır, günahkâr bir kimse ise tevbe ve taat yoluyla Allah'ın rızasını talep eder." (2) 2- Buhârî, Nesâî ve Müslim şu lâfızla tahrîc etti: ”Sizden kimse ölümü temenni etmesin. O gelmeden onu çağırmasın. Şüphesiz o öldüğü zaman ameli kesilir. Şüphesiz mü'min (mirimde ancak hayrı artırır." Bkz. Câmiıt'l-Usûl, 2/555.

Cumua 62:8

De ki: ’Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Küfrünüzün günahı sebebiyle azaba tutulmaktan korkarak, temenni etmeye cesaret edemediğiniz ölüm mutlaka size ulaşacaktır. Ölüme karşı duracak hiçbir engel yoktur. Yani siz ölümden firar etseniz de ölüm size mutlaka kavuşacaktır. Sanki ölümden kaçmak, ölümle karşılaşmanın ve ona süratle ulaşmanın sebebidir. Çünkü ölümden kaçan kişi, ömründe bereket bulamaz. Tam tersine, farkına varmadan ölüme doğru kaçmış olur. Böylece karşı karşıya gelir ve ölüm onu karşılar. Şöyle bir söz var: ”Bir iş tersine dönmeye başladı mı, başvurulan çareler felâkete sebep olur." İnsan iradesinin dışında fıtrî olarak gelen ölümden sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. Arapçada ”redd", bir şeyi olduğu gibi geri çevirmek demektir. Âyette bu anlamdadır. Nitekim şu âyette de bu mânâ kullanılmıştır: ”Eğer onlar, dünyaya geri gönderilseler yine yasaklandıkları şeylere döneceklerdir." (En'am:28) Veya ”redd", kişinin içinde bulunduğu durumlardan birisine döndürülmesidir. Şu âyette bu mânâdadır: ”...Sizi geri çevirirler..." (Âl-i İmrân: 149) Kendisinden başka hiçbir mâlik ve hâkimin bulunmadığı, durumumuzun kendisine gizli olmadığı Allah'a döndürüleceksiniz. Allahü teâlâ bu âyette, onların görünen amelleri ve gizli halleri itibariyle, kendi zatını ”görüleni ve görülmeyeni bilen" sıfatıyla nitelendirdi. Bunun izahı Haşr Sûresi'nde geçti. Küfür, günahlar, görünen ve görünmeyen çirkinlikler gibi işlemiş olduğunuz ameller sebebiyle sizleri cezalandırarak O, sîze (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.

Cumua 62:9

Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı zaman hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. ”Nida", sesin yükselmesi ve ortaya çıkmasıdır. Namaza nida, şerîatte belli lâfızlarla olur. Bu âyette namazdan maksat, cuma namazıdır. Nitekim âyetteki ”cuma günü" ifâdesi, bunu göstermektedir. Buna göre: ”Cuma namazı için ezan okununca..." demek olur. Burada kastedilen ezan, Hanefî mezhebindeki sahih olan kavle göre ilk ezandır. Çünkü cuma namazım insanlara bildirme ilk ezanla hasıl olur, kastedilen ezan, cami içinde ve minber önünde okunan ezan değildir. Bu güne cuma denilmesinin sebebi, insanların o günde cuma namazı için toplanmalarındandır. Bu görüşe göre ”cuma" İslâmî bir isimdir. Başka bir görüşe göre ise, cuma gününü cuma olarak isimlendiren ilk şahıs Ka'b ibn Luey'dir. Bu adla isimlendirmesinin sebebi, Kureyş halkının bu günde Ka'bin etrafında top lan maşıdır. Daha önce Araplar bu güne, ”urûbe" derlerdi. Urûbe, ortaya çıkma, görünme manasınadır. Daha başka bir görüşe göre de, ensar (Medineli Müslümanlar) hicretten evvel dediler ki, her yedi günde bir Yahudilerin toplandıkları bir gün var. Hristiyanların da böyle bir günü var. Gelin, biz de kendimize bir gün tayin edelim. O günde toplanıp Allah'ı zikredip namaz kılalım. Bunun üzerine ”Cumartesi Yahudilere, pazar günü de Hristiyanlara aittir. Bizim toplanacağımız gün de urûbe günü olsun" dediler. Böylece Sa'd İbn Zürâre'nin yanında toplandılar. Sa'd da onlara iki rekât namaz kıldırdı ve bir araya geldiklerinden dolayı bu güne cuma adını koydular. Allah da cuma âyetini indirdi. Bu, İslâm'da ilk cumadır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in kıldırdığı ilk cuma namazına gelince, o şöyle olmuştur: Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine-i Münevvere'ye hicret buyurduğunda, Rebiulcvvel ayının on ikisi olan pazartesi günü, Küba'da Amr İbn Avfin oğulları yanında konakladı. İlk vardığında kaba kuşluk vaktiydi. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Küba'da, pazartesi, salı, çarşamba, ve perşembe günleri ikamet buyurdular. Burada Küba Mescidini inşa ettiler. Cuma günü Küba'dan Medine-i Münevvere'ye müteveccihen yola çıktılar. Salim İbn Avf Oğulları'nın yurduna gelince cuma namazı vakti girdi. Buradaki Müslümanlar bir mescid edinmişlerdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) burada cuma namazı kıldırıp hutbe okudular. Bu. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Medine-i Münevvere'de okudukları ilk hutbedir. Bu âyet, Yahudilerin Araplara: ”Bizim cumartesi günümüz var, sizin ise yok" diyerek dil uzatmalarını reddir. "Koşun" diye ifâde ettiğimiz, ”fesdv" kelimesinin aslı olan ”sa'y" ile ilgili olarak Râğıb dedi ki: ”Sa'y, süratli yürümektir. Koşmaktan biraz daha yavaştır." Mânâ şöyle olur: Ezan okununca cuma namazı kılmak ve hutbe dinlemek için yürüyün. Çünkü hem namaz, hem de hutbe Allah'ın zikrini, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i, Râşid Halifeleri ve takva sahibi müminleri anıp övmeyi ihtiva etmektedir. Vaaz ve hatırlatma da, Allah'ı zikretmek hükmündedir. Fakat zalimleri ve onların unvanlarını anmak, bedduaya lâyık oldukları halde onları övmek ve onlara duâ etmek şeytanı zikretmek cümlesindendir. Keşşafta belirtildiğine göre, cumaya gitmek için yürümek de zikrullahın derecelerindendir. Hasan-ı Basrî (radıyallahü anh)'den şöyle rivayet olunmuştur: ”Allah'a yemin olsun ki, cuma için sa'y etmek, ayaklar üzerinde koşmak mânâsında değildir. Çünkü Müslümanlar, namaza sekînet ve vakar içerisinde gelmekle emrolunmuşlardır. Cumaya sa'y etmek, kalp, niyet, huşu ve erken gitmek ile olur." (3) 3- Zemahşerî dedi ki: Selef-i Salibin zamanında cuma günleri erken çıkan Müslümanlarla yollar dolar taşardı. Seher vakitlerinde ve fecirden sonra, cumaya erken çıkanların sevaplarına nail olabilmek için develerine biner yola çıkarlardı. Çünkü sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: ”Cuma gününde, camilerdeki kapıların lıerhirinde melekler bulunur. Bunlar, cuma namazı için evinden çıkıp camiye gelen Müslümanların öncelik sırasına göre yazarlar. İlk çıkan büyük bir deveyi, sonra çıkan bir sığırı, daha sonra çıkan bir tavuğu, ondan sonra çıkan bir yumurta sadaka vermiş gibi olur. İmam hutbeye çıkınca melekler de hazır bulunur ve hutbeyi dinlerler." Ayetteki ”sa'y" kelimesinde, cuma namazına ağır davranmaktan nehiy, temiz bir kalp ve iştiyakla gitmeye, tembellik ve sıkıntı göstermemeye teşvik vardır. Aynı zamanda cumaya gitmemenin şeytanın fiili olduğuna da işaret vardır. Bütün bunlar, hasta, â'ma, köle, kadın, kötütürüm ve yolcu olmayan kimseler içindir. Çünkü bunlar, cuma namazı ile mükellef değillerdir. Onlara nida edilmiş sayılmaz. Hastaların, kötürümlerin ve körlerin camiye gitmeleri mümkün değildir. Halbuki Cenab-ı Hak ”sa'y ediniz" buyuruyor. Kadınlara, evlerinde durmaları Kuran âyetiyle emrolunmuştur. Köle efendisinin hizmetiyle, yolcu da yolculukla meşguldürler. "Alış verişi bırakın" sözü, işi bırakırı anlamındadır. Burada alış veriş, mutlak olarak muameleden kinayedir. Meselâ satın almak, kiraya vermek, emek sermâye ortaklığına girişmek gibi. ”Alış-veriş" İfâdesini hakikati üzerine bırakmak da mümkündür. Bu durumda diğer işler, delâlet yoluyla hükme dahil olur. Alimlerden birisi şöyle söyledi: ”Satmaktan yasaklamak, satın almaktan nehyi de içerir. Çünkü ikisi birbirine nisbet edilen şeylerdir. Birbirlerinden ayrı olmaları düşünülemez. Bunun için sadece’satışı' söylemekle yetinilmiştir. Aslında Cenab-ı Hak, zikrullaha engel olan dünya meşguliyetlerini terketnıeyi emretmek istemiştir. Fakat dünya meşguliyetlerinden yalnız alış veriş söylenmiştir. Çünkü cuma günü, insanların her taraftan toplanıp geldikleri bugündür. Öğle vakti yaklaşınca alış veriş çoğalır. Bu vakit, Allah'ı zikretmek ve mescide gitmekten gafil olabilme zamanı olduğu için, müminlere denmiştir ki: ’Ahiret ticaretine koşun, dünya ticaretini bırakın. Kendisinden daha faydalı ve daha kârlı hiçbir şeyin bulunmadığı zikrullaha koşun. Menfaati önemsiz ve kârı az olan alış verişi bu saatte terkedin.'" Bu, zikrullaha koşmanız ve alış verişi bırakmanız eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. Ticaretle uğraşmanızdan daha hayırlıdır. Çünkü ebedî hayatın faydası daha büyük ve sonsuzdur.

Cumua 62:10

Namaz bitince yeryüzüne dağdın ve Allah'ın lütfundan isteyin. Çağrıldığınız namaz edâ olununca, çıkarlarınızı elde edebilmek ve ihtiyaçlarınızı görebilmek için yeryüzüne dağdın. Yani herbiriniz, geçiminiz için elde edilmesi gereken, meşru ihtiyaçlarınızın bulunduğu yerlere gitmek suretiyle yeryüzüne dağdın. Bir Müslümanın cuma namazından sonra geceye kadar camide kalması caizdir, hatta müstehabdır. Böyle olduğu halde ”yeryüzüne dağdın" emrinin ifade ettiği mânâ ne olabilir diye bir soru soracak olursak buna verilecek cevap şudur: Âyetteki bu emir, ruhsat ifade eden emirdir. Azimet ifade etmez. Mânâ şöyle olur: Cuma namazının hakkını edâ ettikten sonra yeryüzüne dağılmanızda sizin için hiçbir sakınca yoktur. "Allah'ın lütfü" luhm maksat, kârdır. Yani sizin için ne şekilde mümkün olursa olsun, meşru kazançlardan olan ticaret ve diğer yollarla, kendinizin ve çoluk çocuğunuzun helâl rızkını arayın. Yasaktan sonraki kayıtsız emir ibâlıe İfade eder, vücûp ifade etmez. Şu âyette de olduğu gibi: ”İhramdan çılanca avlanın." (Mâide:2) Allah'ı çok zikredin Allah'ı hem dil hem de kalp ile devamlı zikredin. O'nu zikretmeyi, yalnız namaza hasretmeyin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz. Dünya ve âhiretin iyiliklerini elde etmeyi umuyorsanız böyle yapın.

Cumua 62:11

Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman, seni ayakta bırakarak hemen dağılıp oraya giderler. ”Dağılıp giderler" diye ifâde ettiğimiz ”infezzû" kelimesi, bir şeyi kırıp parçalara ayırmak anlamındaki ”el-fazzu" kelimesinden türemedir. Âyette önce ticaret ve eğlence kelimeleri geçtiği halde, onların yerini tutmak üzere getirilen zamir tekildir. Çünkü iki kelime biri birine, veya anlamındaki ”ev" edatı ile bağlanırsa, onlara giden zamir ikil olmaz. O halde, uygun olanı, zamirin geçen kelimelerden herhangi birine döndürülmesidir. Ama, ticaretin tahsis edilmesi kinaye yoluyla uygundur. Çünkü maksat odur. Ya da ticarete ihtiyaç olduğu halde Rasûlüllahı bırakıp ona koşmak yasaklanınca, hiç ihtiyaç yokken hatta kınanılmış olan eğlenceye koşmanın öncelikle yasak oluşuna delâlet ettiği için müfret getirilmiştir. Zamirin ”görme ”ye râcî olduğu da söylenmiştir. Ayrıca ”il ey ha" kelimesini, ”ev" edatını taksim anlamında alarak ”ileyhimâ" şeklinde okuyanlarda olmuştur. Bu âyetteki ticaretten maksat, Dihyetu l-Kelbî'nin yaptığı ticarettir. Yani bu ticaret, âyetin nüzulüne sebep olmuştur. ”Eğlence") insanı, yapması gereken ve asıl hedefi olan görevlerinden alıkoyan şeylerdir. Burada kastedilen, davulun sesleridir. Dihyetü'l-Kelbî, bir ticaretten geldiği zaman bilinip duyulması için davul çaldırırdı. Yahut da ticari kervan gelince, o ticaretle ilgili olanlar davullarla, deflerle ve alkışlarla kervanı kaşılarlardı. Burada eğlenceden maksat budur, denmiştir. Rivayet olundu ki. Dihyetü'l-Kelbî (radıyallahü anh) Şam'dan bir ticarî kervanla Medine-i Münevvere'ye geldi. Bu, İslâm'a girmeden önceydi. Medine'de de açlık ve pahalılık vardı. Kelbî'nin ticaret kervanında buğday, un, zeytinyağı gibi Medine halkının muhtaç olduğu her şey vardı. Kelbî geldiği sırada Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) cuma hutbesi okuyordu. Camide Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i dinleyen cemaat, Kelbî'nin geldiğini duyunca, başkaları kendilerini geçerler endişesiyle yerlerinden kalkıp ticaret kervanına doğru gittiler. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında 11 veya 12 kişi kaldı. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd İbn Ebî Vakkas, Abdurrahman İbn Avf, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Said İbn Zeyd, Bilâl, Abdullah İbn Mes'ûd (Allah cümlesinden razı olsun) kalanlar arasındaydı. Bir rivayette Abdullah İbn Mes'ûdun yerine Ammar İbn Yâsir söylenmiştir. Müslim, Câbir'in de kalanlar arasında olduğunu zikretmiştir. Kalanlar arasında bir de kadın bulunuyordu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Muhammed'in hayatını kudret elinde tutan Allah'a yemin olsun ki; eğer Müslümanların tümü camiden çıksaydı, Allah şu vadiyi çıkanlar üzerine ateşle tutuşturur du. ”(4) 4- Hafız Ebû Ya'lâ rivayet etmiş, İbn Kesir de tefsirinde nakletmiştir. Muhtasar: 3/501. ”Onunla sadece on iki kişi kaldı." hadisini ise, Câbir'den Buharî ve Müslim tahric ettiler. Ayetteki ”ayakta" ifâdesi, ”minber üzerinde" demektir. Bil ki: Ashabın, yukarıda anlatıldığı gibi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın meclisinden kalkıp dağılmamaları ve O'nu ayakta terketmemeleri, onların fazilet ve meziyetlerindendir. Bundan dolayı Mu kât il İbn Hayvanı dedi ki: ”İlk zamanlar, cuma hutbesi, bayramlarda olduğu gibi namazdan sonra okunurdu. Bu sebeple Müslümanlar sandılar ki, üzerlerindeki farzı edâ ettiler, hutbeyi terketmede herhangi bir sakınca olmadığını zannettiler. Bundan sonra hutbenin yeri değiştirildi ve namazdan önceye alındı." Bu yasaktan sonra hiçbir kimse, burun kanaması veya herhangi bir sebeple. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan izin almadıkça O'nun yanından ayrılmıyordu. İzin almak isteyen, şehadet parmağıyla izin istiyor, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a eliyle işaret ederek izin istiyor, Rasûlüllah da eli ile işaret ederek izin veriyordu. İmanı Suheylî dedi ki: ”Hutbeyi dinlemeyi terketmede, kendileri için ruhsat tanıyan zevatın ileri sürdükleri bu hadis, sahih senetle rivayet edilmemiş ise de, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabına karşı gösterilmesi gereken hüsn-ü zan, hadisin sahih olduğunu icabettirir." Bu fakir de (müfessir kendini kastediyor) der ki: Farzet ki üzerlerindeki namaz borcunu ödediler. Fakat Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın meclisini terketmek onlara nasıl yakışır? Onların durumu, sanki başlan üzerinde kuş varmış gibi sükunet içerisinde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı dinlemeyi gerektirir. Benim kanaatim odur ki: Onların bu hareketi, yüce hikmetleri ve birçok faydaları içeren diğer sürçmeler nev'indendir. Ashabın bu hareketinin yalnız, dünya ve içindekilerden daha hayırlı olan bu âyetin inmesine sebebiyet vermesi kâfidir. Bu âyette basiret sahiplerine gizli kalmayan, Allah'ın kulları için nice ilâhî irşadlar vardır. De ki: ’Allah'ın yanında bulunan, eğlence ve ticaretten daha hayırlıdır. ”Allah'ın yanında olandan" maksat, sevap ve mükâfattır. Allahü teâlâ onlara, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in vasıtasıyla hitabetti. Çünkü buradaki hitap, azarlama ile karışıktır. Allah'ın katında olan menfaat, kesin ve ebedîdir. Fakat ticaret ve eğlencede olan var sanılan menfaat böyle değildir. Eğlencedeki menfaat kesin değildir. Ticaretteki menfaat ise ebedî değildir. Ebedî olmayan şey, şüpheli ve yok olmaya mahkum olan zan kabi İmdendir. Çünkü Allah, rızık verenlerin en hayırhsıdır. Çünkü Allahü teâlâ, rızıklan yaratandır. Öyle ise rızası için çalışın ve rızkı yalnız Ondan isteyin. Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi O'dur. Allah'ın yardımı ve inayetiyle Cuma Sûresinin tefsiri tamam oldu.

Münafikun 63:1

MÜNAFİKUN SURESİ Münafıklar sana geldiklerinde: ’Şahitlik ederiz ki, sen şüphesiz Allah'ın peygamberisin' derler. ”Nifak", dil ile imanı açıklamak, kalpte küfrü gizlemektir. Şu halde münafık, itikadıyla küfrü gizleyen, sözüyle iman ettiğini açıklayan kişidir. Müfredat isimli kitapta şöyle denmiştir: ”Nifak, İslâm'a bir kapıdan girip öteki kapıdan çıkmaktır. Nifak Arapça ”en-nâfikâu" kelimesinden alınmıştır. ”Nâfika", tarla faresi, tilki ve kertenkele gibi hayvanların yuvasıdır. Anılan hayvan onu gizler, başkasını gösterir. Yuvasına girdiği taraftan ona varılınca, gizlediği yuvaya başıyla vurur ve oradan çıkar." "Nefak" kelimesi, tünel anlamındadır. Münafıklar, sözlerini bir takım edatlarla güçlendirerek söylerler. Bundan gayeleri, şehâdetlerinin samimi, itikatlarının halis, rağbet ve iştiyaklarının tam olduğunu bildirmektir. "Şehâdet", kalp veya kafa gözünün şahitliğiyle hasıl olmuş ilimden kaynaklanan bir sözdür. Allah da bilir ki, sen kesinlikle O’nun peygamberisin. Hiç şüphesiz Allah, münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder. Burada birinci cümle, münafıkların sözleri gerçeğe uygun olduğu için, söyledikleri sözün muhtevasını tasdik ediyor. Aynı zamanda: ”Hiç şüphesiz Allah, münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder" cümlesinin, münafıkların söyledikleri sözün, yalan olduğunu vehmettirmesini de bu cümle gidermiştir. Cenab-ı Hakkin bu sözü, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i yüceltiyor. Ebui-Leys dedi ki: ”Münafıkların şahitliği olmaksızın Allah bilir ki, hiç şüphesiz sen O'nun peygamberisin" mânâsı ifade ediliyor. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: ”...Şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah'ın Rasûlüdür..." (Fetih: 28-29) Âyette zamir yerine, ismin getirilmesi münafıkları kınamak ve hükmün sebebini bildirmek içindir. Mânâ şöyle olur: Sözlerinin, itikattan ve gönül huzurundan kaynaklandığına dair iddia ve sözlerinde yalancı olduklarına Allah şahitlik eder. Çünkü şahitlik, sözün kalbteki inanca uygun olduğu haber için kullanılır.

Münafikun 63:2

Onlar, yeminlerini kalkan yapıp (insanlar!) Allah'ın yolundan saptırdılar. ”Onlar"dan maksat, münafıklardır. İnandıklarına dair yaptıkları yemin, yalan yemindir. Çünkü şehâdet le te'kid kastedildiği zaman, yemin yerinde kullanılır. Ebû Hanife (radıyallahü anh) görüşüne bunu şahit göstererek demiştir ki: ”Şehâdet ederim demek, yemin ederim demektir." Yemin, el manâsına gelen kelimeden alınmadır. Çünkü yemin eden kişi eli ile işaret eder. İhtiyaç anında Allahü teâlâ adına yapılan doğru yemin caizdir. Zira Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zaman zaman: ”Allah'a yemin ederim ki... Hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun kî..." dediği vakidir. Fakat kesin bir zaruret olmadıkça Cenab-ı Hak'kın adını gelişi güzel kullanmaktan sakınmak gerekir. Münafıklar Allah adına yaptıkları yemini kalkan yaparak, kendilerini esir olmaktan, öldürülmek ve benzeri gibi şeylerden korumaya çalışırlardı. ”Yemini kalkan yapmak," İhtiyaç anında yemin ederek cezadan kurtulabilmek için, kendilerini yemin etmeye hazırlamaktan ibarettir. Münafıklar, İslâm'a girmek isteyen kimseleri ”O peygamber değildir" diyerek, Allah yolunda harcama yapmak isteyenlere de engel olmak suretiyle onları İslâm'dan alıkoymaya çalışıyorlardı. Nitekim ileride bu anlatılacaktır. Şüphe yoktur ki, münafıkların bu engellemeleri fiilen yemin etmelerinden önce geliyordu. Kalkan manâsına gelen ”cünnet" kelimesinin kökü olan ”cin", bir şeyi duyu organlarından saklamaktır. ”Cennehui-leylü" gece onu karan lı ğıyla örttü, denir. Duyu organlarına karşı kapalı olduğu için kalbe de ”cenan" denmiştir. ”Cünnet", yahut micenn, kişiyi koruyup örten kalkandır. ”Cennet", ağaç ve ne bati arıyla toprağı örten, ağaçlı her bahçeye denir. Şüphesiz onların yaptıkları ne kötüdür! Yani onların yaptıkları iki yüzlülük, İslâm'dan alıkoyma ve Allah yolundan yüz çevirme ne kötü şeylerdir!

Münafikun 63:3

Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleridir. Münafıkların amel yönünden insanların en kötüleri olmalarına şehâdet eden söz, onların önce iman etmeleri yani diğer Müslümanlar gibi şehâdet kelimesi getirmeleri sonra inkâr etmeleri sebebiyledir. Yani daha sonra kendilerinde müşahede edilen alâmet ve delillerle küfürleri ortaya çıkmıştır. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. O kadar ki, âdeta küfürde alışkanlık kazanmışlar ve onunla sanki sükunete kavuşmuşlardır. Kötü amellerine karşı bir azap ve iki yüzlülüklerine karşı da bir ceza olarak iman gönüllerine girmez olmuştur. Gönüllerinin mühürlenmesi kendi amelleri sonucu olunca: ”Ne yapalım? Allah bizim kalplerimizi mühürledi. Artık biz daha nasıl iman edelim?" deme hakları yoktur. ”Mühürleme" diye ifâde ettiğimiz ”tah"' bir şeyin herhangi bir şekilde tasvir edilmesidir. Para tab' etmek bu kabildendir. Tab', mühürlemeden daha geneldir. Nakışlamadan daha özeldir. Bu sebeple onlar hiç anlamazlar. Mü'minlerin bildiği gibi, münafıkların imanın hakikatini bilip anlamaları mümkün değildir.

Münafikun 63:4

Onları gördüğün zaman kalıplarına şaşarsın. Fiziki yapıları gösterişli olduğu için dikkatini çeker, yüzleri parlak olduğu için de görünüşleri hoşuna gider. Hoşa giden şey demek, orjinalliğinden dolayı gözde büyüyen şey demektir. ”Taaccüh", sayılacak şey sebebiyle ruhta oluşan hayrettir. Dillerinin keskinliği, sözlerinin tatlılığı ve edebî konuşmalarından dolayı konuştuklarında sözlerini dinlersin. Sanki onlar bir yere dayanmış kerestedirler. ”Huşubun" kelimesi, ” hasebe"nin çoğuludur. ”Hasebe" kalın kereste demektir. Münafıkların, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in meclislerinde bir yere dayanarak oturmalarındaki manzaraları, istifade edilmekten, hayır ve ilimden boş olan cisimler olmaları hususunda, duvara dayanmış dikilmiş kerestelere benzetilmişlerdir. Bunun içindir ki, kerestelerde ”dayanmış" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü istifade edilen keresteler, ya tavanda, ya duvarda veya bunlar gibi istifade edilen yerlerde olur. İşte bu duvara dayalı kerestelerde hiçbir menfaat olmadığı gibi, bu münafıklarda da hiçbir hayır yoktur. Bu fakir (müellifin kendisi) der ki: Bu âyette şuna da işaret vardır: Büyük insanların meclislerinde ve ilim topluluklarında bir yere dayanmak edebi terketmektir. Bunun için İmam-ı Mâlik, Harun er-Reşid'i Muvatta isimli hadis kitabını dinlerken bir yere dayanmaktan men etmiştir. Bu âyet ve şu hadis: ”Şişman ve iri kişi, kıyamet günü, Allah katında sinek kanadı kadar değeri olmadığı halde gelir" (1) gösteriyorlar ki, olgunluk ve noksanlık hususunda itibar iki küçüğe yani dil ve kalbedir. İki büyüğe yani kafa ve cesede değil. Şüphesiz ki Allahü teâlâ, şekillere ve servetlere değil gönüllere ve amellere bakar. Nice küçük görülen suretler var ki, Allah katında altın değerindedir. 1- Hadisi, Buhârî Tefsiru Sûretul-Kehfte 8/324. Müslim Sıfâtu'l-Kıyâme'de 2785 rivayet etmişlerdir. Devamı şöyledir: Ve şunu okuyun buyurdu: ”Onlar için kıyamet günü ölçü tutmayız." (Kehf: 105)' Bkz. Câmiul-Usul, 2/235. Bu âyette şuna da işaret vardır: Mü'min kişi, bedeniyle ve servetiyle birçok imtihanlara tabi tutulur ve böylece günahlarına keffaret olur. Halbuki kâfir böyle değildir. O, kıyamet gününde günahlarının tamamıyla gelir. Yükselen her sesi kendi aleyhlerinde sanırlar. ”Sayha", sesi yükseltmektir. Kamustaki izaha göre, var gücüyle bağırmaktır. Âlimlerden birisi şöyle der: ”Münafıklar, bir faydadan dolayı askerde birisi nida etse, bir hayvan kaçsa da onun sahibi arayıp bağırsa, insanlar içerisinde bir gürültü olsa, bütün bunları kendi aleyhlerinde sanırlar. Çünkü münafıklar korkak olur, korku kalplerinde yerleşmiştir. Hain, korkak olur. Bu ifadede, onları küçük düşürme ve değerlerini hafife alma vardır." Denildi ki: ”Münafıklar, Allah'ın haklarında, sırlarını ortaya dökecek, mal ve canlarını mubah kılacak âyetler indirmesinden daima korkuyorlardı." Gerçek düşman onlardır. Düşmanlıkta kök salmış hakiki düşmanlar onlardır. Çünkü en aşırı düşman, sana yakın olup içinde düşmanlık hastalığı bulunduran ve içindeki bu hastalığın gitmediği düşmandır. Onlardan, sözlerine meyledip güvenmekten sakın. Allah onları kahretsin. Bu, münafıklara bir beddua ve onlara lanet etmesini, onları yüz üstü bırakmasını, onları zillet ve yardımsız üzere öldürmesini zât-ı ilâhîden taleptir. Nitekim İbn Abbas bu cümleyi: ”Allah onlara lanet etsin" manâsıyla tefsir etmiştir. Mü'minlerin, münafıklara bu şekilde beddua etmelerini Allah öğretiyor da olabilir. Âyet gösteriyor ki, bozgunculara beddua edilmesinin gerektiği yerler de vardır. Şu halde Allahü teâlâ, bid'atçı, sapan ve saptıran kimseleri kahretsin. Çünkü onlar, hasımların en şerlisi ve düşmanların en zararlı olanlarıdır. Nasıl da saptırılıyorlar! Bu cümle, münafıkların halinden hayret etmeyi ifade eder. Yani, hayret, deliller ortaya çıktıktan sonra haktan ve nurdan, içinde bulundukları küfür, sapıklık ve karanlığa nasıl döndürülüyorlar! Evvelki cümle ile birlikte şu mana anlaşılmaktadır: Allah onları, rüsvaylık, mahrumiyet, kötü hâl ve yüz üstü bırakmakla kahretsin. Hak dinin yolundan nasıl da yüz çeviriyorlar.

Münafikun 63:5

Onlara: ’Gelin, Allah'ın peygamberi sizin için mağfiret dilesin' denildiği zaman başlarını çevirirler. Münafıkların cinayetleri ortaya çıkınca, nasihat yoluyla kendilerine: ”Gelin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sizin için Allah'a dua etsin, lütfuyla ayıplarınızı örtmesini ve günahlarınızın bağışlanmasını talep etsin," denildiğinde başlarını çevirirler. Ayetteki ”gelin" anlamına gelen ”teâlev" kelimesi, aslında yukarıda bulunan birisinin, aşağıda bulunan birini çağırdığı halde kullanılan ”teâlâ" kelimesinden türemedir. Bu kelime, sonradan mutlak olarak ”gelmek" karşılığında kullanılmaya başlanmıştır. Ve bundan sonra sen onların gururlanarak uzaklaştıklarını görürsün. Yani söyleyenden veya mağfiret talep etmekten yüz çevirirler. Çünkü şeytan onlara galebe çalmış, kuşkulanma gücü onları kaplamıştır. Bencillikle delil getirmeye kalkınışlar ve kendi kafalarına göre bir hayır düşünmüşlerdir.

Münafikun 63:6

Onlara mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Onlar, işledikleri cinayetlerden özür dileseler dahi farketmez. Keşfu'l-Esrar adlı kitapta şöyle söylenmiştir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onların iman etmeleri için Allah'ın yardımını istiyor ve günahlarından mağfiret edilmeleri için de istiğfar ediyordu. Denildi ki Cenab-ı Hak: ”Onlara yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla bağışlamıyacaktır." (Tevbe:80) buyurunca Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dedi: ”Yetmişten fazla mağfiret talep edeceğim."1-' Bunun üzerine Cenab-ı Hak: ”Onlara mağfiret dilesen de dilemesen de birdir" âyetini indirdi. Çirkinliklerinde ısrar ettikleri, özür dileyip mağfiret dilemekten yüz çevirdikleri gibi Allah onları kesinlikle ebediyyen bağışlamayacaktır. Çünkü münafıklar, günahlarında devam eltiler, küfürlerinde sabitleştiler, doğru ve fıtrî olan dinden çıktılar. Çünkü Allah, yoldan çıkmış topluluğa hidayet etmez. Nifak ve küfre dalmış, hak yoldan çıkmış, isyanda çok ileri gitmiş topluluğa hidayet etmez. Bu âyette, kararmış yaratılışlarının kesafetinden ve bulanık tabiatlarının kabalığından dolayı, mağfiret dileme kabiliyetlerinin kalmadığına işaret vardır. Eğer Allah'tan mağfiret: istemeyi kabullenme kabiliyetleri olsaydı, dünya sevgisinden nefis ve nefsanî arzulara uymaktan vazgeçip Rasûlüllah'a, şeriate ve hidayete yönelirlerdi. Hayvani arzu ve huyların karanlıklarında kalmazlardı.

Münafikun 63:7

Onlar: ’Allah'ın elçisinin yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler' diyenlerdir. Münafıklar Ensar'a diyorlardı ki: ”Rasûlüllah in yanında olanlara, geçimlerini sağlayabilecekleri hiçbir nafaka vermeyin." Bununla fakir muhacirleri kastediyorlardı. Gerçekte inanmadıkları halde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) demeleri, ya istihza ve küçümsemek veya kendisiyle şöhret bulduğu bir lâkabı gibi olduğu içindi. Yoksa onlar, Rasûlüllah olduğunu kalben tasdik etselerdi, kendilerinden nifak hareketleri meydana gelmezdi. Şu da mümkündür: Münafıklar ”Rasûlüllah" dememiştir. Fakat Cenab-ı Hak, Rasûl-ı Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yüceltmek ve ona ikram için ”Rasûlüllah" ifadesini kullanmıştır. ”Dağdip gitsinler" derken de, kendi kabilelerine yani Mekke'ye dönsünler demek istiyorlardı. Oysa, göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar. ”Rızıkların hazineleri yalnız Allah'ın kudret elindedir, dilediğine verir, dilediğine vermez" gerçeğini açıklayarak, infâk etmedikleri takdirde fakir Müslümanlar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in etrafından dağılıp gidecekleri tarzındaki zanlarını, Cenab-ı Hak red ve iptal ediyor. Yağmurlar ve nebatlar da Allah'ın rızık hazinelerindendir. ”Hazâm", hızâne kelimesinin çoğuludur. Hizâne, değerli malların depolanıp korunduğu yerdir. Mahzen de aynı manaya gelir. "Her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz. ”(Hicr:21) âyetinin tefsirinde bu hususta izahlar geçti. Münafıklar, Allah'ı ve Allah'ın kainattaki faaliyetlerini bilmedikleri için, bunu anlamazlar ve küfrü gerektiren sözleri söyler dururlar.

Münafikun 63:8

Onlar: ’Yemin olsun, eğer Medine'ye dönersek en üstün olan, en zelil olanı oradan mutlaka çıkaracaktır' diyorlardı. Rivayet olundu ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mustalik Oğullarıyla karşılaşıp, onları bozguna uğratıp bir kısmını katlettikten sonra iki bin deve, beş bin koyun ve iki yüz civarında insan alıp Medine'ye getirdi. Alınan esirler arasında, Mustalik Oğullarının reisi Harisin kızı Cüveyriye de bulunuyordu. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem), onu hürriyetine kavuşturup kendisiyle evlendi. Cüveyriye bu esnada yirmi yaşında bulunuyordu. Bu yolculuk esnasında, Cehcah İbn Said el Gıfarî ile Sinan el-Cuhenî su yüzünden münakaşa ettiler. Cehcah, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in işçisiydi. Atını sürüyordu. Sinan ise münafıkların başı olan Abdullah İbn Ubeyy'in müttefiki bir münafıktı. Münakaşa kavgaya dönüştü. Cehcah muhacirlerden yardım istedi. Sinan da fakir muhacirlere karşı Ensar'dan yardım istedi. Cehcah, Sinan'a bir şamar patlattı. Bunun üzerine Sinan, Abdullah İbn Ubeyy'e gidip şikâyette bulundu. İbn Ubeyy dedi ki: ”Yalnız şamar yememiz için Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e arkadaşlık ediyoruz. Vallahi bizim durumumuz şu darb-ı mesele benziyor: ’Besle köpeğini yesin seni." Fakat Allah'a yemin olsun ki, eğer bu seferden Medine'ye dönersek en üstün olan, en zelil olanı oradan çıkaracaktır."“En üstün" ifadesiyle kendisini kastediyordu. ”En zelil" sözüyle de Müslümanları kastediyordu. Âyette, Abdullah İbn Ubeyy'in söylediği sözün bütün münafıklara isnad edilmesi, münafıkların onun sözüne rıza göstermelerinden dolayıdır. Abdullah İbn Ubeyy bundan sonra kendi kavmine dönüp şöyle dedi: ”Kendi kendinize ne yaptınız böyle? Yurdunuzu onlara helâl kıldınız. Servetlerinizi onlarla paylaştınız. Vallahi onlara yiyecek vermeseniz, böyle sizin sırtınıza çıkmazlar, yakın zamanda sizi bırakıp giderler. Öyle ise onlara infâk etmeyin ki Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in etrafından dağılıp gitsinler." Zeyd İbn Erkanı bu sözleri duydu, genç bir kimse idi. Zeyd, Abdullah İbn Ubeyy'e dedi ki: ”Vallahi sen, zelil, alçak ve kavminin arasında hoşlanılmayan bir kimsesin. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah katında üstün, Müslümanlarla güçlüdür." Bunun üzerine İbn Ubeyy: ”Sus! Ben şaka yapıyordum" dedi. İbn Ubeyy'in dediklerini Zeyd, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a haber verdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın rengi attı. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: ”Ey Allah'ın elçisi! Bana mü sade buyur da şu münafığın boynunu vurayım." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Yâ Ömer! Öyle yaparsan Medine'de birçok kişiyi zelil edersin, (onların düşmanlıklarını çekersin.)" Ömer (radıyallahü anh): ”Bir muhacirin öldürmesini istemezsen ensardan birisine emir buyur da, o öldürsün" dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”O zaman da insanlar, Muhammed ashabım öldürüyor,' demeye başlarlar" buyurdu. Sonra Rasûl-i Kibriya Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah İbn Ubeyy'e şöyle dedi: ”Bana ulaşan sözleri söyleyen sen misin?" Abdullah İbn Ubeyy: ”Sana Kur'anı indiren Allah'a yemin olsun ki, ben bu sözlerin hiçbirisini söylemedim. Zeyd, yalancının tâ kendisidir," dedi. Orada hazır bulunanlar: ”İbn Ubeyy bizim şeyhimiz ve büyüğümüzdür. Bir çocuğun sözüne inanma. Kendi vehmine kapılmış olabilir" dediler. Rivayete göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha sonra Zeyd'e şöyle buyurdu: ”Sen belki Ubeyy'e kızdığın için böyle konuştun."Zeyd: ”Hayır!" dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Belki yanlış duydun" buyurdu. Zeyd: ”Hayır!" dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Belki başkasını İbn Ubeyy sandın" dedi. Zeyd yine: ”Hayır" dedi. Sonra bu âyet inince Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyd'in arkasından yetişti ve şöyle buyurdu: ”Kulağın lam işitmiş ey genç! Allah seni doğruladı, münafıkları yalanladı." (3) Allahü teâlâ Münafıkların sözlerini şu âyet-i kerime ile reddetti: Halbuki üstünlük, ancak Allah'ın, Rasûlü'nün ve ımi'minlerindir. Yani, galebe ve güç yalnız Allah'ındır. Sonra da Allah'ın üstün kıldığı Rasûlü'nün ve müminlerindir, başkasının değil. Nitekim alçaklık ve zillet de, şeytanın ve onun arkadaşları olan münafıkların ve kâfirlerindir. Sahillerden birisi pejmürde bir kıyafet içinde olduğu halde kendi kendine söyle söylendi: ”Sen İslâm üzere değil misin? O İslâm ki zilleti olmayan izzettir. Beraberliğinde fakirlik olmayan zenginliktir." Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin oğlu Hazret-i Hasan (radıyallahü anh)'dan şöyle rivayet olundu: Bir adam kendisine dedi ki: ”İnsanlar sende gurur olduğunu sanıyorlar." Hazret-i Hasan (radıyallahü anh): ”Bendeki bu hâl gurur değil, izzettir" dedi ve adı geçen bu âyeti okudu. Büyük zatlardan biri dedi ki: ”Kim bu dünyada hâlis kul olursa, ebedî âlemde hâlis sultan olur." Bir hadislerinde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Ben, Âdemoğullarının efendisiyim. Övünmek yok. ” (4) Yani, dünyada efendi olmakla övünmem, aksine ubûdiyyetle, kul olmakla övünürüm. Benim izzetim kulluktadır. Allah'a kulluğun dışında hiçbir şeref yoktur. Bütün zillet ve alçaklık da Allah'a isyan edip karşı gelmektir. 4- Tirmizî'nin rivayet ettiği hadisin bir kısmıdır. Daha evvel tamamı geçti. Kuşeyrî şöyle söyledi: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve mü'minlerin izzeti ve şerefi, yaratma ve sahibi olma cihetiyle Allah'a aittir. Allah'ın izzeti, O'nun ezelî bir sıfatıdır. Çünkü tüm izzet Allah'ındır." Kuşeyrî'nin bu sözü, şu iki âyetin arasını birleştirmektedir: ”Kim izzet ve şeref isterse bilsin ki, izzet ve şerefin tümü Allah'ındır..." (Fâtır: 10) ”...Halbuki üstünlük ancak Allah'ın, Rasûlü'nün ve müminlerindir..." (Münâfıkûn:8) Aziz ve yüce olanın yalnız Allah olduğunu bilen kişinin, hiçbir yaratığı, Allah'a bağlanmadan yüceltmemesi edeptendir. Böyle olduğu içindir ki şöyle rivayet edilmiştir: ”Bir kimse, zengine sırf zengin olduğu için tevazu gösterirse dininin üçte ikisi gider. ” Gönülde Allah büyürse, gözde yaratılan küçülür. İzzet verenin Allah olduğunu bilirsen yalnız O'ndan izzet istersin. İzzet, yalnız O'na itaat etmekle elde edilir. İlim ehlinin birinden şöyle hikâye olunmuştur: ”Tavaf esnasında bir adam gördüm, önündeki hizmetçileri insanları sağa sola itiyorlardı. Sonra ben bu adamı Bağdat Köprüsü üzerinde el açıp dilencilik yaparken gördüm. Adamın tavaf esnasında gördüğüm adam olup olmadığını anlamak için ona doğru dikkatle baktım. Bana dedi ki: ”Neden bana devamlı bakıp duruyorsun?" Ben de dedim ki: ”Ben seni, tavafta durumu şöyle şöyle olan bir adama benzettim," dedim. Bu sefer adam bana: ”İşte ben oyum. Hiç şüphesiz ki ben, insanların tevazu gösterdiği yerde gururlandım. Allah da beni, insanların yüceldiği yerde alçaktı." Fakat münafıklar (bunu) bilmezler. Aşırı cehalet ve gururlarından dolayı hezeyanda bulunurlar. Bundan evvelki âyetin ”lâ yefkahûn" (anlamazlar), bu âyetin ise ”lâ ya'lemûn" (bilmezler) kelimesi ile bitirilmesi, belagatta makbul sayılan ifade tarzı değişikliği içindir. Ayrıca birinci âyet, onların kafasızlıklarının ve anlayışsızlıklarının; ikinci âyet ise, ahmaklık ve cehaletlerini açıklamaktadır. Burhânu'l-Kur'an adlı kitapta bu hususta şöyle denmiştir: ”Birincisi: ”...Oysa, göklerin ve yerlerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar." (Münafıkûn: 7) âyetine bitişiktir. Burada kapalılık vardır. İnce anlayışa muhtaçtır. Münafıklar ise ince anlayıştan mahrumdurlar. İkincisi ise: ”Halbuki üstünlük ancak Allah'ın, Rasûlü'nün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler," âyetinin sonunda gelmiştir. Hiç şüphesiz Allahü teâlâ dostlarını yüceltir, düşmanlarını alçaltır."

Münafikun 63:9

Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Yani, ey gerçek iman edenler! Aile efradınızın işlerini görmek için gösterdiğiniz ihtimam, yararları için sarfettiğiniz özen ve onlarla geçirdiğiniz hoş anlar, sizleri başta namaz olmak üzere yapmakla sorumlu olduğunuz diğer ibadetlerden, zikrullahtan alıkoymasın. Bu âyetten maksat, çoluk çocukla uğraşmak bahanesiyle zikirden, Allah'ı anmaktan Müslümanların gafil kalmasını yasaklamaktır. Münafıklar, servetleriyle baş başa kalırlar, cimrilik ederler, çoluk çocuklarıyla övünüp onlarla güçlü olduklarını sanırlar, kendi akrabalarıyla, aşiretleriyle ve onların servetleriyle uğraşırlar, Allah'tan, Allah ve Rasûlüllah'a itaat etmekten gafil yaşarlardı. ”Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında olan Müslümanlara yardım etmeyin," derlerdi. İşte müminlerin bu hususta da onlar gibi olmaları yasaklanmıştır. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendisidir. Kim bu dünyanın fani zevkleriyle oyalanıp dini ihmal eder, az bir zaman için dahi olsa Allah'tan başkası ile meşgul olup Allah'tan gafil kalırsa, işte bunlar tam anlamıyla zarara uğrayanların tâ kendileridir.

Münafikun 63:10

Herhangi birinize ölüm gelip de: ’Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam' demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın. Size vermiş olduğumuz rızıklardan birkısmını, onun size gelişini kendinizden bilmeyerek, ebedî âleme sermaye olması için in fak edin. Emrin zahirine bakacak olursak maksat, farz olan infak yani zekâttır. Fakat infakın her çeşidini kapsadığını söylemek daha yerinde ve makama daha uygun olabilir. "Ölüm gelmeden evvel" demek, ölümün işaret ve alâmetlerini görmeden evvel demektir. Âyette nesnenin özneden önce anılması, zikredilenlere ihtimam ve gelecek olanlara teşvik içindir. ”Size ölüm gelmeden evvel" denmedi de ”herhangi, birinize ölüm gelmeden evvel" dendi. Bu ifadede şuna işaret vardır. Ölüm onlara ayrı ayrı gelir ve tümünü kuşatır. "Yakın bir süre"den maksat, kısa bir an, az bir zaman demektir. ”Sadaka verip iyilerden olsam" sözü şuna işaret ediyor: Sadaka vermek, iyi olmaya ve kulluğa sebeptir. Nitekim sadaka vermemek, bozulmaya ve helak olmaya sebeptir. Abdullah İbn Abbas (radıyallahü anh)'ten şöyle rivayet olunmuştur: ”Bir kimsenin zekât verecek kadar serveti olduğu halde zekâtını vermez, farz olan haccını yapmazsa ölüm anında tekrar dünyaya dönmeyi Allah'tan ister." Bu söz üzerine bir adam dedi ki: ”Ey İbn Abbas! Allah'tan kork. Tekrar dünyaya dönmeyi kâfirler ister." Bunun üzerine İbn Abbas: ”Ben size bu hususta Kurandan âyet okuyacağım," dedi ve üzerinde durduğumuz bu sûrenin 9. ve 10. âyetlerini okudu.(5) İtiraz eden adam: ”Ey Abdullah İbn Abbas! Ne kadar mal, zekâtın farz olmasını gerektirir?" dedi. Abdullah İbn Abbas: ”İki yüz dirhem gümüş ve daha fazla olan mal" dedi. O adam: ”Ne kadar servet, hac yapmayı gerektirir?" dedi. İbn Abbas: ”Gidip gelinceye kadar yetecek azık ve binit," dedi. Bu âyet, mü'minler ve ehi-i kıble hakkında inmiştir. Bununla beraber kâfirlere de bir dokundurma ve taşlama vardır. Tekrar dünyaya dönme temennisi yalnız kâfirlere ait olmayacak, kulluğunda noksanlık yapan herkes bunu temenni edecektir. Âlimlerden biri dedi ki: ”Bu âyette, zekâtın bir an evvel verilmesinin vacip olduğuna delâlet vardır. Çünkü ölümün her an gelme ihtimali vardır. Diğer ibadetler de böyledir. Zaman gelince geciktirilmemelidir." Her zaman zekâtı geciktirmeden vermek müstehaptır, evlâdır. Bundan dolayıdır ki, bazı müctehidler Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: ”İlk vakit, Allah'ın maşıdır," sözüyle amel ederek, zekâtın farz olduğu ilk anda verilmesini tercih etmişlerdir. Böyle yapmakta, Cenab-ı Hakkin rızasını alma düşüncesi vardır. Çünkü insan, son vakte yetişip yetişemeyeceğini bilemez.

Münafikun 63:11

Allah, eceli gelince hiçbir canlıyı geri bırakmaz. Yani, itaatkâr veya isyankâr, küçük veya büyük her canlının eceli gelince Allah ona mühlet tanımaz, ölümünü geciktirmez. Ecelden maksat, ömrün başından sonuna kadar uzanan zaman birimidir. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdar olandır. Böyle olduğu içindir ki, amellerinizin karşılığını verecektir. Salih amellerin karşılığı mükâfat, kötü amellerin karşılığı da azap olacaktır. Öyle ise hayırda yarışıp acele ediniz. Gelecek olan şeye hazırlanınız. Ebû Hureyre (radıyallahü anh)'ten rivayet olunuyor. Şöyle dedi: Bir adam dedi ki:"Ey Allah'ın Rasûlü! Hangi sadakanın mükâfatı daha büyüktür?" Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Sıhhatin yerinde olduğu, mala karşı düşkün olduğun, fakirlikten endişe edip zenginliği umduğun halde verdiğin sadaka. Carı boğaza gelip de: ’Malımdan falancaya şu kadar, falancaya şu kadar, şu kadarda falana ait,' diyeceğin zamana kadar ihmal etme" buyurdu.(6) İmam-ı Gazâlî (radıyallahü anh), Abdullah El-Müzenî'den şunu rivayet ediyor: ”İsrail oğullarından bir adam büyük bir servet biriktirdi. Ölüm yaklaşınca çocuklarına dedi ki: ”Servetimin her türlüsünden bana getirin.' At, deve, un ve diğer mallardan birçok şey getirildi. Bunları görünce, servetine karşı olan hasretinden ötürü ağladı. Onu ağlarken ölüm meleği gördü ve şöyle söyledi: ’Seni böyle ağlatan nedir? Sana bu serveti veren Allah'a yemin olsun ki, ruhun ile bedenini birbirinden ayırıncaya kadar evinden çıkmayacağım.' Adam dedi ki: ’Ne olur bana mühlet ver de servetimi hak yolunda dağıtayım.' Ölüm meleği: ’Geçti artık, sana verilen mühlet bitti. Ecelin gelmeden evvel bunu yapsaydın ya!' dedi ve ruhunu aldı." Allahü teâlâ sizi ve bizi kendi yolunda harcayan, taat ve rızası için amel eden kullarından eylesin. Yardım eden Allah'ın lütfuyla Münâfikûn Sûresi tamam oldu.

Teğabün 64:1

TEGABÜN SURESİ Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih ederler. Oralardaki bütün yaratıklar Allah'ı zâtı kibriyâsına lâyık olmayan tüm kusurlardan sürekli olarak tenzih ederler. Buradaki tesbihten maksat, ya delâlet etmekten ibaret olan işaret tesbihidir, canlı cansız her şeye şamildir. Ya da sözlü tesbihtir ” Sübhânallâh" demektir. Araştırıcı âlimlere göre bu da tüm yaratıklara şamildir. Sahillerden birisi şöyle demiş: ”Okyanustaki balıkların tesbihlerini işittim: ’Azıkların, rızıkların, hayvanların ve bitkilerin Rabbi, kuddûs olan meliki tesbih ederiz,' diyorlardı. (1) Kuru ve yaş, her şeyin hayatı olmasaydı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ezan okuyana taş ve çamurun şehadet ettiğini haber vermezdi." 1- Sübhâne'l-meliki'l-kuddûsi, rabbi'l-ekvâtı, ve'l-erzâkı ve'l-hayvânâtı ve'n-nebâtât. Yok olmayacak olan dâimi mülk O'nundur, ”Mülk", tam kudret ve tasarrufun geçerliliğidir. Hamd O'nadir. Hamdedenlerin hamdi O'na mahsustur. ”Hamd," güzel sıfatları ve çeşitli fiilleri anarak yapılan övgü demektir. Ayette önce ”Onadır" anlamına gelen ”lehû" nun zikredilmesi, hamdin başkasına değil, sadece O'na ait olduğunu te'kid içindir. Çünkü her şeyi yaratan, idare eden, hükmü altına alan, dilediği gibi tasarruf eden, temel nimetlerin ve ondan oluşanların sahibi O'dur. Eğer kullarına o nimetleri bahşetmeseydi kimse en ufak bir şeye kadir olamazdı. Onun için nimetinden dolayı müminler O'na hamdederler. Dünyada ve ahirette hamd sadece Onadır. Beşer için olan hakimiyet ve hamd gerçek anlamda değil, şekil bakımındandır. O her şeye muktedirdir. Çünkü, O'nun kudreti gerektiren zâtının her şeye nisbeti aynıdır. O varetmeye, yok etmeye, hasta etmeye, iyileştirmeye, yüceltmeye, alçaltınaya ve benzerî her şeye muktedirdir. Allah'ın güçlü olduğunu bilen kişi, O'na muhalefet ettiği taktirde cezasından korkar. İhtiyacını istediği zaman, ihsan ve ikramı ile rahmet ve nimet inin en iyilerini umar.

Teğabün 64:2

Sizi en güzel şekilde yaratan O'dur. Buna rağmen kiminiz kâfir siniz. Yaratılışının gereği küfrü seçmiştir. Size düşen, tümünüzün imanı seçmeniz, yaratması ve buna bağlı olan diğer nimetlerinden dolayı O'na şükretmenizdir. Ama tam anlamıyla imkânınız olduğu halde böyle yapmadınız. Gruplara ayrıldınız, parça parça oldunuz. Küfür kâfirin, imansa mü'minin fiilidir. Hazret-i Peygamberin: ”Her doğan fıtrat üzere doğar," (2) hadisinden anlaşılıyor ki, küfür de iman da kulun kazanın ası dır. Şu âyet de aynı hükme delâlet etmektedir: ”Rasûlüm! Sen yüzünü hanif (birleyici) olarak dine yani, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir." (Rûm: 30) Bu iki gruptan her birinin çalışıp kazanma ve ihtiyarı vardır. Onun çalışmayı ve seçmesi, Allah'ın takdir ve dilemesiyledir. Mü'min, Allah kendisini yarattıktan sonra imanı seçer. Çünkü Allah onda bunu dilemiş, onun için bunu takdir etmiş ve ondan bunu bilmiştir. Kâfir ise Allah kendisini yarattıktan sonra küfrü seçer. Çünkü Allah onun için bunu takdir etmiş, ondan bunu bilmiştir. Ehl-i sünnetin anlayışı böyledir. 2- Bu, Buharî, Müslim, Tirmizî ve Ebû Davud'un tahrîc ettikleri hadisin bir bölümüdür. Buharî'nin lâfzı şöyledir: ”Her doğan ancak fıtrat üzere doğar. Sonra ebeveyni onu Yahudi, Hrıstiyan veya mecûsîyapar." Bkz. Câmiu'l-Usûl, 1/268. Anlatıldığına göre bir sünnî, bir mûtezilî ile kader konusunda tartışmış. Mûtezilî ağaçtan bir elma koparıp: ”Bu elmayı ben koparmadım mı?" demiş. Sünnî: ”Onu sen kopardıysan eski yerine koy" deyip, Mûtezilî'yi susturmuş. Mûtezilî verecek bir cevap bulamamış. Sünnînin bu cevapla Mûtezilîyi alt edişi şu açıdandır: Çünkü bir şeyi meydana getiren kudret, onun zıddını yapmaya da muktedir olmalıdır. Eğer bir şeyi parçalara ayırmak birisinin gücü dahilinde ise onları birleştirmek de gücü dahilindedir. Tek yaratıcının Allah olduğunu bilen kişinin, kulun kazancının olduğunu inkâr etmemesi, emirler ve nehiyierle imtihan etme konusundaki şeriat halısını dürmemesi onun edebindendir. Hikâye edildiğine göre bilginlerden birisi, Hazret-i Âdem'i yaratacağı haberine karşılık: ”...Orada fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?..." (Bakara: 30) diyen meleklerin cesaretine hayret etti. Sonra: ”Onların suçları yok, kendilerini Allah konuşturdu" dedi. Onun bu sözü Yahya b. Muaz er-Râzî'ye ulaştı. Yahya: ”Doğru, onları Allah konuşturdu. Ama bak onları nasıl susturdu?" dedi. Bu sözüyle Allah tarafından olan mücerret yaratmanın, kullardan kınanmayı düşürmek için mazeret olamayacağını açıklamış oldu. Kiminiz mü'minsiniz. İmanı seçmiş, onu kazanmışsınız. Büyük günah işleyen ve bidati küfrü gerektirmeyen bid'atçi de mü'min lâfzının şümulüne girer. Âyette küfrün, imandan önce zikredilmesi, kınama makamına daha uygun ve insanlar arasında daha fazla olduğu içindir. Bunun için bir hadiste belirtildiğine göre mahşer gününde Allahü teâlâ : ”'Ey Adem! Cehennernin askerlerini çıkar (göster),' buyurur. Hazret-i Âdem: Ya Rabbi! Cehennemlikler kaç kişidir?' der. Allahü teâlâ : ’Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu,' buyurur." (3) Âyet-i kerimelerde de şöyle buyurulmaktadır: ”...Ama insanların çoğu inanmazlar." (Ra'd: 1) ”...Kullarımdan gereği gibi şükreden pek azdır." (Sebe': 13) İman, şükrün bölümlerinden en büyüğüdür. 3- Hadisi Buharî, Müslim ve Tirmizî tahrîc ettiler. Tirmizî'de: ”O zaman hamile, karnındakini atar, çocuklar yaşlanır..." şeklindedir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/188. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Ömer bir adamın: ”Allah'ım! Beni azlardan kıl," dediğini duymuş, ”Bu nasıl duâ böyle?" diye sormuş. Adam: ”Ben Allahü teâlâ 'nın: ’...Kullarımdan gereği gibi şükredenler pek azdır,' buyurduğunu işittim, bundan dolayı beni bu azlardan kılması için duâ ediyorum," karşılığını vermiş, bunun üzerine Hazret-i Ömer: ”Herkes Ömer'den daha bilgin," demiş. Bu Hazret-i Ömer'in tevazuundandır. Yoksa onun, ilim anlayış ve dini anlamakta çok büyük yeri vardır. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. Buna mukabil size karşılık verir. O halde küfür ve isyana karşı imanı seçiniz. Şunu bil ki, Allah bilir ama yumuşak davranır. Gücü yeter ama bağışlar. Gayret göstermeyene gücü fayda vermez. Anlatıldığına göre büyüklerden birine, bir Yahudinin, öldüğünde memleketinden götürülüp Mescid-i Aksu'ya defnedilmesini vasiyet ettiği haber verildi. Bunun üzerine şöyle dedi: ”Hiç Allah'la boy ölçüşülür mü? O adam bilmez mi ki, en üst Firdevse bile gömü İse Cehennem, iplerini getirip onu kendisine çeker."

Teğabün 64:3

Gökleri ve yeri hakla ve dinî ve dünyevî tüm maslahatları içeren tam hikmetle yarattı. Burada maksat, yedi kat gökyüzü ve yedi kat yerdir. Nitekim Allahü teâlâ bazı yerlerde bunu sarahaten bildirmiştir. Şu âyetler bu kabildendir: ”O, birbirleriyle ahenkli yedi göğü yaratandır..." (Mülk: 3) ”Allah yedi kat göğü ve yerden de bir o kadarını yaratandır..." (Talâk: 12) Eğer, büyüklüklerine rağmen bu gibi yerlerde arş ve kürsînirı niçin zikredilmedikleri sorulursa şu cevabı veririm: ”Her ne kadar onlar gökyüzünde iseler de yerler, gök ve bunların arasındakilerin aksine eserleri açık değildir. Bunlar mükellef olan muhataplara daha yakındırlar, durumlarını bilirler. Eserleri ve menfaatleri açıktır. Bundan dolayı: ’Güneş meyveleri olgunlaştarır, ay renklendirir, yıldızlar onları tatlandırır," derler. Dolayısıyla bunlar Allah'ın kudretinin büyüklüğüne daha çok delâlet ederler." Size şekil verdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Yani size en güzel şekli verdi, ahseni takvim üzere yarattı. Sizi eserlerinin, sıfatlarının saflığı ve temizliği ile süsledi, en güzel eserlerinin özelliklerinin hulâsasını size tahsîs etti. Bu yaratılışta sizi tüm yaratıklara örnek olacak güzellikte ve mükemmellikte yarattı. En güzel suret ve en güzel şekil sizindir. Bu yüzden insan, suretinin olduğu halden başka bir şekilde olmasını temenni etmez. Çünkü onun sureti, tüm diğer suretlerden daha güzeldir. Boynunun uzunluğu, dikey bir şekilde yaratılışı, vücudunun itidali hep onun güzelliklerindendir. Bazı şekillerin bazılarına nispetle çirkin oluşu, insanın güzelliğine zarar vermez. Çünkü güzellik yaratılıştadır. Düşünürlerin dedikleri gibi, yaratılış da mertebe mertebedir. İki şeyin sonu yoktur: Güzellik ve beyan yani bir şeyi açıklamak. Dönüş ancak (Vnadir. Son yaratılıştaki dönüş, başkasına değil sadece Allah'adır. O halde bu güçleri ve hisleri yaratılış gayelerine uygun kullanarak içinizi güzelleştiriniz. Ta ki intikamla değil, nimetlerle mukabele ediksiniz. Nice güzel suretler içlerinin kötülüğü ve kötü gidişatları sebebiyle âhirette son derece çirkin olacaklardır. Nice de çirkinler var ki içlerinin ve işlerinin güzelliği sebebiyle öbür dünyada çok güzel olacaklardır. Hadislerle sabittir ki kıyamet günü kâfirin azı dişi Uhud dağı gibi, bedeninin kalınlığı üç günde alınabilecek yol kadar olacaktır. Biçimi çirkinleşecek, üst dudağı alnının ortasına değecek kadar kalmlaşacak, alt dudağı göbeğini döğecek şekilde sarkacaktır. Cennetliklerin ise yüzlerinin aydınlığı on beşinci günündeki ay gibi veya gökyüzündeki en parlak yıldızın aydınlığı gibi olacaktır. Onlar sakalsız, parlak ve sürmelidirler. Otuz üç yaşındadırlar. Ne mutlu o lâtiflere; o kabaların da vay haline!

Teğabün 64:4

Göklerde ve yerde küllî ve cüzi işlerden, açık ve gizli hallerden ne varsa bilir. Aranızda gizlediklerinizi ve işlerden açıkladıklarınızı da bilir. Bu. Allah'ın kullarına olan vaadini ve tehdidini te'kiddir. Burhânu'l-Kuran'da şöyle denilmekledir: ”Dünya ve gök ehillerinin tesbihleri, azlık çokluk ve yakınlık uzaklık bakımından farklı olduğu için, sûrenin başında 'ma' tekrarlanmıştır. Aynı şekilde onların, gizledikleri ve açığa vurdukları da farklıdır. Çünkü onlar birbirlerine zıt varlıklardır. Onun için burada da 'mâ' tekrarlanmıştır. Ancak ”ya'lemu mâ fi's-semâvâti ve'l-ardi sözünde 've'l-ard' kelimesinin başında tekrarlanmamıştır. Çünkü bunların her ikisi de Allah'ın ilmi bakımından tek şeydirler. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz." Allah göğüslerde olanları da çok iyi bilir. O, insanların göğüslerinde, onlardan asla ayrılmayacak derece gizli olan, saklanan her şeyi ihata edendir. Öyle olunca, onların açığa vurduklarını ve gizlediklerini nasıl bilmesin? İnsanın içindeki bilgilere, göğüsteki lere benzediği ve orada biriktirildiği için ”' zâtü's-sudûr" denilmiştir. Ayette, görünen şeyleri beyandan, görünmeyenleri açıklamaya doğru bir geçiş vardır. Çünkü denilmektedir ki Allah göklerde ve yerde olanları, insanların göğsündeki açık ve gizli şeyleri ve henüz hasıl olmayıp kalplerde gizli, gömülü olanları bilir.

Teğabün 64:5

Daha önce sizden veya bu vakitten ya da bu isyandan önce küfredip de, yaptıklarının cezasını tadanların yani Nuh kavminin ve onlardan sonra küfürde ısrar edenlerin haberleri size gelmedi mi? Ey kâfirler! Ayetin başındaki ”hemze", inkâr için değil, soru içindir. Mânâsı, gerçeği ortaya çıkarmaktır. ”Ceza" diye terceme ettiğimiz ”vebal", ağırlık ve bir iş üzerine yüklenen şiddettir. Onların işleri de inkârlarıdır. Allahü teâlâ o işin, çok korkunç bir iş ve büyük bir cinayet olduğunu bildirmek için böyle bir ifade kullanmıştır. Mânâ şudur: Onlar dünyada, inkârlarının gerektirdiği zarar ve cezayı hiç vakit geçmeden tattılar. Bir yemeği tadanın hissettiği gibi hissettiler. Onlar için bir de âhirette, ölçüsü bilinmeyen elem verici azap vardır. Bu, onların dünyada çektiklerinin, günahlarına keffaret olmadığını göstermektedir. Öyle olmasaydı bir de âhirette azap edilmezlerdi. Mü'minler ise böyle değildir. Onların dünyada katlandıkları acılar, sıkıntılar, musibetler, sahih haberlerde bildirildiğine göre günahlarına keffarettir.

Teğabün 64:6

Bu, yani dünyada tattıkları ve âlıirette tadacakları azap peygamberleri apaçık deliller yani açık mucizeler getirip de onların: Bizi bir beşer mi doğru yola getirecek?' demeleri... Tanrılarının bir taş olmasını inkâr etmediler de peygamberin insan olmasını inkâr ettiler. Allah, anlatımda ne güzel bir yol izledi, sözü bütün milletlere isnad etti. Burada beşer sözü ile insanlık cinsi murad edildi. Peygamberlere küfretmeleri -çünkü onlar yukarıdaki sözleri, onları küçümsemek için söylediler. Peygamberlerin beşer olmasının seçimindeki hikmeti bihnediler- ve kendilerine gelen açık beyanlardan ve onlara imandan yüzçev irmeleri sebebiyledir. Allah da hiçbir şeve yani onların imanlarına ve taatlarma muhtaç olmadığını gösterdi. Çünkü onları helak etti, köklerini kazıdı. Eğer Allah onlara muhtaç olsa idi, böyle yapmazdı. Allah onların imanları ve taatleri şöyle dursun, âlemlerden müstağnidir, hamde lâyıktır. Her yaratık lisan-ı haliyle O'na hamdeder.

Teğabün 64:7

Kâfirler, öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. Ayette geçen ”zeame" fiilinin mastarı olan ”za'm", bildiğini iddia etmek demektir. Bu ifadede kâfirlerin vardıkları yargının, onların iddiasından başka senedinin olmadığını bildirmektedir. ”Küfredenler"den maksat, kureyş kâfirleridir. Yani onlar, öldükten sonra bir daha asla diriltilmeyeceklerini, kabirlerinden çıkartılmayacaklarını zan ve iddia ettiler. Süreyh şöyle der: ”Her şeyin bir künyesi var, yalanın künyesi de’zeamu dur." Hem İslâmdan önce, hem de İslâmdan sonra yaşayanlardan birisi, oğluna: ”Bana lügatından zeame ve sevfe (gelecek zaman için kullanılan edat)'yi hibe et" yani onları lügatından çıkar, kullanma demiştir. Kişinin konuşmasında ”zam" ve benzeri kelimeleri kullanması kötü görülmüştür. O, işittiği her şeyi konuşmaktır. Yalan olarak da bu yeter. Konuşmak istediği zaman, kesin olan şeyi konuşsun, şüpheli olanı değil. Bundan dolayı duyduğu her şeyi konuşmaktan arınır. Böylece yalandan korunmuş olur. Onların yok saydıkları bir şeyi ispat etmek suretiyle onların iddialarını iptal ve red için de ki: ’Hayır, diriltileceksiniz. ”Hayır" anlamına gelen ”belâ" kelimesi, kendisinden önceki olumsuz cümleyi olumlu hale getirmek için kullanılır. Rabbime yemin ederim ki hesaba çekilmek ve yaptıklarımz sebebiyle cezalandırılmak için mutlaka diriltileceksiniz. Bu cümlede öldükten sonra diri İtilmen in gerçekliği iki açıdan te'kid edilmektedir: Birincisi, ”ve Rabbî - Rabbime yemin ederim ki" sözüdür. Bu yeminin burada seçilişi, öldükten sonra diriltmekte, bilgisinin tamamını ifade eden Rab liginin yüceliğini açığa çıkarmak ve açık olan cismânî nimetlerle terbiyesinin devamım tercih olsa gerektir. İkincisi de: Arapçada pekiştirme takılarıyla te'kid edilmiş olan ”letüb'asünne-mutlaka diriltilecekler" cümlesidir. Bu, daha önce geçen yeminin cevabıdır. Yemini kuvvetlendirmede kullanılan ”lam" harfi ile te'kid edilmiştir. Sonra da yaptıklarınız size mutlaka haber verilecektir. ”Sonra" anlamındaki ”sümme" kelimesinin kullanılışı, kıyamet gününün uzunluğundan dolayı sürenin acele olmadığına delâlet içindir. Müşrikler öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettikleri gibi, peygamberliği de inkâr etmelerine rağmen, haberin yeminle ifade edilmesinin faydası, onların iddialarım şiddetle ve kuvvetle iptal içindir. Ta ki Allah'ın kendisi için insaf takdir ettiği kimse etkilensin, insaf takdir buyurmayıp da tümüyle mahrum olanlara karşı da hüccet güçlü olsun. Bu, öldükten sonra dirilmek ve cezalandırmak, Allah'a göre kolaydır.' Çünkü kendisi tam kudrete haizdir.

Teğabün 64:8

O halde, iradenizi imanın husulüne sebep olacak şeylere yöneltmek suretiyle, kabirlerdekini dirilten, açık ve kapalı tüm amellerin karşılığını veren Allah'a, Allah'ın zat ve sıfatlarını haber veren Peygamberine, Hazret-i Muhammed'e ve Rasûlümüze indirdiğimiz nura, nur gibi icazı ile bizzat kendisi açık olan, Allah katından inen başkalarım açıklayan, helâli ve haramı ortaya çıkaran Kurana iman ediniz. Âyette, ”Allah'ın indirdiği" denilmeyip de, ”bizim indirdiğimiz" denilmesi, Allah'ın itinasının fazlalığını açığa çıkarmak içindir. Allah, emirlerine uyup uymamanız konusunda yaptıklarınızdan haberdardır. Ona göre size karşılık verecektir.

Teğabün 64:9

İnsanlar, cinler ve gök yüzü ehlinden öncekilerle sonrakiler içerisindeki hesap ve cezadan dolayı toplanma günü için sizi biraraya getireceği gün var ya... Buradaki hitap, daha önce geçen ”size gelmedi mi?" âyetindeki hitaba muhatap olanlaradır. ”el-Cem'i" kelimesinin başındaki ”lam" harfi, ahd içindir. Bu günde bir araya getirmek anlamındadır. Rasulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Allahü teâlâ, öncekileri ve sonrakileri bir araya getirdiği zaman bir münâdî tüm yaratıkların duyabileceği bir sesle şöyle seslenir: ’Bu gün toplananlar, kereme kimin daha lâyık olduğunu bilecektir.' Sonra dönüp: ’Yanları yataklarında rahat etmeyenler (geceleri ibadet edenler) kalksın,' der. Onlar kalkarlar ama azdırlar. Sonra dönüp: ’Sıkıntı ve bolluk anlarında Allah'a hamdedenler kalksınlar,' der. Onlar da kalkarlar ama onlar da azdır. Bunların hepsi cennete gönderilir. Sonra kalan insanlar hesaba çekilirler." (4) işte o gün, aldanma günüdür. Aldanma diye tercemc edilen ”teğâbün", karşındaki şahsı, seninle onun arasındaki muamelede bazı şeyleri gizleyerek zarara uğratman, kandırmandır. Kıyamet gününde, iyilerin, kötülerin -iyi oldukları taktirde- elde edecekleri mevkilere getirilmesi ve tam zıddı ile bazı insanların bazılarını aldatacağı gündür. Kandırmanın bu güne tahsisi, gerçek aldanmanın dünya işlerinde vaki olan değil, o günde meydana geleceğini bildirmek içindir. ”et-Teğâhün" kelimesinin başındaki ”el" takısı, kendisi ile kâmil ferde işaret edilen ahd içindir. Böylece anlam: ”Kendisinin üstünde aldanma olmayan büyük aklanma" şeklindedir. Kâşânî şöyle der: ”Aldanma, dünyevî işlerde değildir. Çünkü o işler fanîdir, çabuk geçer, onlardan kimseye bir şey kalmaz. Bunlardan bir şey kaçsa veya birisi kaçırsa, bu hayatı bile olsa zaruretten dolayı kaçmıştır, aldanma değildir. Asıl aldanma, kaçmadığı taktirde daimî olarak kalacak olan, sahibinin sürekli yararlanacağı şeyi kaçırmaktaki aldanmadır. İşte asıl kayıp ve aldanma, orada kurtuluş ticaretinde sermayeyi ve kârı kaybetmektedir. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: ”...Onların hu ticaretleri kazançlı olmamış, kendileri de doğru yolu bulamamışlardır." (Bakara: 16) Râğıb: ”Aldanma gününün,’Allah, cihad eden müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır...' (Tevbe: 111) âyetinde işaret edilen alış verişteki aldanma açığa çıkacağı için, kıyamet günü olduğunu söyler. Belki de onlar alış verişte bıraktıklarında ve aldıklarında aklandılar," demiştir. Âlimlerden birisine aldanma gününden maksadın ne olduğu soruldu: ”Eşya dünyadaki ölçülerinin aksine görünür," dedi. Bir başkası da: ”O gün, kâfirin aldanması iman etmemekde, mü'min aldanması ise iyilikteki kusuru iledir." dedi. Bir hadiste şöyle denilmektedir: ”Cennetlikler, cennette ancak bir âna hasret çekerler. O da Allah'ı anmadan geçen bir andır." (5) Denildi ki: ”Kıyamet günü en büyük aldanmaya maruz kalacaklar üç guruptur: 1- İnsanların, öğrettiği ilimle amel ettikleri ama kendisi amel etmeyen âlim; başkaları onun ilmi sayesinde cennete girecek ama o ameli sebebiyle cehenneme girecek. 2- Bir köle ki, efendisinin malının gücüyle yani ondan yiyip içerek Allah'a itaat eder, efendisi ise isyan eder. İşte bu köle, sahibinin malı sayesinde cennete girer. Sahibi ise Allah'a isyanı sebebiyle cehenneme girer. 3- Bir çocuk ki, babasından bir mala vâris olur. Baba o malda cimrilik yapmış, Allah'a isyan etmiştir. Baba cinriliği sebebiyle cehennem girer, oğul ise hayra sarfettiği için cennete girer." Kim kabiliyetinin nuru nisbetinde ihlâs ve sadakatle Allah'a inanır ve imanının gereği olarak sâlih amel işlerse... Amel, kişinin imanı nisbetinde olur. ”Sâlih amel", farz veya nafilelerden, kendisi ile Allah'ın rızası istenilendir. Rivayet edildiğine göre: İbrahim b. Ethem, hamama girmek istedi. Hamamcı ücret istedi. İbrahim Ethem ah çekip: ”Şeytanın evine kimse ücretsiz giremiyor, ben Rahmanin evine amelsiz nasıl girerim?" dedi. Allah kıyamet günü onun kötülüklerini örter, bağışlar ve onlar sebebiyle onu rüsvay etmez. Onu fazl ve keremi ile -bir görev olarak değil -amellerinin derecelerine göre içinde ebedî kalacakları, köşklerinin ve ağaçlarının altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte günahların bağışlanması ve cennete girmek... Büyük kurtuluş budur. Onun dışında bir kurtuluş yoktur. Çünkü bu, en büyük helak edicilerden kurtuluşu ve iyiliklerin en üstününü elde etmeyi içermektedir.

Teğabün 64:10

İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar ise, bu, zorunlu olarak bilinenin açıkça belirtilmesidir. ”Ayetler" den murad, ya Kuran ya da mucizelerdir. Çünkü onlardan her biri Rasûlüllahin doğruluğunun alâmetidir. Onlar, içerisinde ebedî kalıcı olarak cehennemliktirler. Ya oranın ehlindendirler yahut da orada ebedî oldukları için, beraberlik anlamındadır. Ya da alay için onlar, mâlikler menzilesinde tutularak oranın sahipleri yerine konulmuşlardır. O cehennem, ne kötü bir gidiş yeridir! Sanki bu son iki âyet, aldanmanın nasıl olacağını açıklamaktadır. Aradaki ”vav" harfi kesin anlamda beyana engel olduğu için, bu paragrafa ”sanki" denilerek söze başlandı.

Teğabün 64:11

Yaratıklara, Allah'ın izni yani takdir ve dilemesi olmadan mallara, çocuklara ve bedenlere dünyevî musibetlerden hiçbir musibet gelip çatmaz. Sanki o musibet, bizatihi insana yönelmiş, isabet etmek için Allah'ın iznini beklemektedir. Bu, şu âyete aykırı değildir: ”Başınıza gelen herhangi bir musibet, ancak kendi ellerinizle işledikleriniz (yani günahlarınız) yüzündendir. (Ama) Allah çoğunu affeder." (Şûra: 30) Allah onlardan çoğundan vaz geçer, onlara ceza vermez. Konumuz olan âyetin, bu âyete aykırı olmaması iki yöndendir: Birincisi; bu âyet günahkârlar hakkındadır. Nice musibetler var ki, sabırlarından dolayı fazla ecir almak, günahları örtmek, sevabı çoğaltmak ve benzeri başka bir şey için gelip çatar. İşte Müslümanların başına gelen musibetler bu kabildendir. İkincisi ise, kişinin işlediği bir kötülük sebebiyle başına gelen musibetler de ancak Allah'ın izin ve iradesi iledir. Nitekim bir âyette: ”...Hepsi Allah'tandır, de..." (Nisa: 78) buyurulmaktadır. Yani icadda ve ulaştırmakta her şey Allah'tandır. Mülkünde dilediği gibi hareket eden Allah tüm eksikliklerden münezzehtir. Kâfirler: ”Eğer Müslümanların inanç ve iddiaları doğru olsaydı. Allah onları, dünyada mallarına ve vücutlarına gelecek musibetlerden korurdu," derlerdi. Bunun üzerine Allah, bu musibetlerin, kendi takdir ve dilemesi ile olduğunu, o musibetlerin gelmesinde kendisinden başka kimsenin bilmediği hikmetler bulunduğunu açıkladı. Bu hikmetlerden birisi, kendi ellerinden bir şeyin gelmediğini yakînen bilmeleri, böylece kendi güç ve kuvvetlerine güvenmeyerek, Allah'ın güç ve kuvvetine sığınmalarıdır. Diğer bir hikmeti de, az önce geçtiği gibi musibetlere sabretmeleri ve Allah'ın kazasına rıza göstermeleri sebebiyle günahlarının örtülmesi ve sevaplarının çoğaltılmasıdır. Eğer peygamberlere ve velîlere dünya sıkıntıları ve bedenlerine arız olan sıkıntılar isabet etmeseydi, halk onlar vasıtasıyla meydana gelen mucizeler ve kerametler sebebiyle fitnelere maruz kalırlardı. Şu da var ki onların karşılaştıkları elem ve acılar, beşer olmaları hasebiyle dış varlıkları nadir, içlerine değildir. Sanki onlar, bu acı ve elemlerden korunmuşlardır. Kâfirler ve kötüler ise böyle değillerdir. Çok bağışlayıcı olan Allah'tan af ve afiyet isteriz. Kim Allah'a iman ederse, onu tasdik eder, başına gelen musibetin ancak Allah'tan olduğuna inanırsa -Allah'a imanla iktifa edildi, çünkü asıl olan odur.- Allah musibet isabet ettiği zaman, sebat ve Allah'a sığındığı için onun kalbini doğruya götürür de o, sebat eder. Allah'ın takdirinden rahatsız ve razt olmamaya delâlet eden özellikler açığa çıkarmak ve sözler söylemek gibi işleri yapmaz, ve musibetle sarsılmaz, istirca' da bulunarak: ”Innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: Şüphesiz biz Allah'a aidiz, ona dönücüyüz" der. Kim Allah'ı tanır ve O'nun, âlemlerin Rabbi olduğuna inanır. Onun takdirine inanır ve belâlarına sabreder. "Kalbini doğruya götürür" den maksat bazı âlimlere göre şudur: ”Onu kesin bilgiye ulaştırır. Öyleki, başına gelecek olanın mutlaka geleceğini, başına gelmiyecek olanın da ona isabet etmiyeceğini bilir. Allah'ın takdirine razı, hükmüne teslim olur." Bir başka görüşe göre ise bu sözden maksat: ”Taat ve hayrı artsın diye ona lütfeder ve kalbini açar anlamındadır." Allah her şeyi, emrine boyun eğen kimsenin teslimiyeti, emrine boyun eğmeyi istemeyeni çirkin görmesi, kalbin âfetleri ve âfetlerden kurtulması gibi şeyleri bilendir. Kalpler ve onların hallerine ait şeyler de bu cümledendir. Mü'minlerin imanını ve onun ihlâsını bilir, kalbini anılan doğruya götürür.

Teğabün 64:12

Allah'a kölenin efendisine itaat ettiği gibi, emrettiği şeylerde itaat ediniz. Allah'tan getirdiği şeylerde Peygambere itaat ediniz. Yani musibetler, sizi ona itaattan, kitabı ile amelden, Rasûle itaat ve sünnetine uymaktan alıkoymasın. Gayretinizin büyük kısmı, sevinç ve sıkıntı anlarında sizin için konulmuş olan şeylerle amel olsun. ”İtaat ediniz" emri, keyfiyette iki taat arasında fark olduğunu bildirmek ve hemen sonra gelen yüz çevirmenin yerini açıklamak için tekrarlanmıştır. Eğer (bundan), Rasûle itaattan yüz çevirirseniz biliniz ki Rasûlümüze düşen sadece apaçık bir tebliğdir. Bu, anılmamış olan cevabın gerekçesidir. Anlam şudur: ”Eğer yüz çevirirseniz, önemi yok. Çünkü ona düşen, sadece açık bir tebliğdir. Bunu da yeterince yapmıştır." Âyette, ”Rasûlümüze" şeklinde Allah'a raci olan zamire Rasûlün izafe edilmesi Hazret-i Peygamberin şerefini ifade, onun görevinin sadece tebliğ olduğu hükmünü beyan ve ondan yüz çevirmenin kötülüğünü bildirmek içindir.

Teğabün 64:13

Allah odur ki gerçekte kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. Mabudluk başkasının değil, sadece O'nun hakkıdır. O, doğruyu buldurmaya da, yoldan çıkartmaya da muktedirdir. Yol gösterme ve saptırmada O'nun ortağı yoktur. Bu konuda, peygamberin elinde de bir şey yoktur. Mü'minler ne ortak olarak ne de tek başına, başkasına değil sadece Allah'a dayanıp güvensinler. Kalplerinin iman üzere kalmasında, musibetlere karşı sabretmekte sadece O'na dayanıp güvensinler. Biraz önce ”Allah" ismi celâli zikredikliği için, burada uygun olanı, Allah'a raci bir zamirin kullanılması idi. Ama tevekkülün sebebini hissettirmek ve onu emretmek için açıkça söylendi. Çünkü ilâhlık, tümüyle Allah'a ait olmayı, kişinin kendisini tümüyle ona vermesini, başkaları ile ilgiyi bir çırpıda kesmesini gerektirir. Âyeti kerime, Rasûlüllahi ve mü'minleri imanda sebat etmeye, Allah'a güvenmeye ve bu güveni artırmaya teşvik etmektedir. Ta ki Allah, yalanlayanlara, taatten ve dinin hükümlerini kabulden yüz çevirenlere karşı, onlara yardım etsin. "Tevekkül," Allah'ın katmdakine güvenmek, insanların el indeki nden umudu kesmektir. Ayetteki emir, tevekkülün vacip olduğunu ifade eder. Oysa bu, insanların çoğunda yoktur. Buna göre tevekkül etmeyenlerin âsi olmaları gerekir. Ama, burada emredilen aklî tevekkül olsa gerektir. O da: kulun, dünyevî ve uhrevî arzularından her arzusunun -sebep oluşu inancına bakarak, nefis başkasına yönelse ve başkalarından beklese bile- sadece Allah tarafından olduğuna inanması, husulüne güvenmesi, Ondan beklemesidir. Allah, tüm sebeplerin yaratıcısıdır.

Teğabün 64:14

Ey gerçek anlamda iman edenler! Eşlerinizden ve -eş, hem karıya hem de kocaya şamildir.- Kız ve erkek çocuklarınızdan size açıkça olmasa bile Allah'a taatten alıkoyan düşman olanlar vardır. Çünkü düşman, zatıyla değil, fiiliyle düşman olur. Eş ve çocuk, düşmanın yaptığını yapınca o da düşmandır. Kul ile Allah'a taatin arasına girmekten daha kötü bir şey yoktur. En katı tuzak, dinde olandır. Çünkü onun zararı, dünyadakilerin zararından daha şiddetlidir. Denildi ki: ”Düşmanın, kendisi ile karşılaşıp öldürdüğün ve buna karşılık Allah'ın sana ecir verdiği değildir. Düşmanın en azgını, içindeki nefsin, aynı yatağa birlikte yattığın karın ve sulbünden olan çocuğundur. Allahü teâlâ âyette eşleri, çocuklardan daha önce zikretti. Çünkü onlar, çocukların aslıdırlar. Ayrıca onlar şehvet mahalli oklukları için insanların kalplerine daha yakındırlar. Onları Allah'a ibadet etmekten daha çok meşgul ederler. İşte bu yüzden şu âyette de Allah, eşleri daha önce zikretmiştir: ”İnsanlara kadınlardan, oğullardan, ...gelen zevklere aşırı düşkünlük süslü gösterildi..." (Al-i İmrân: 14) Ayetteki ”eşlerinizden" sözü, erkeğe de şamildir. Karısı ve çocukları erkeğe düşman olduğu gibi, koca da kadına düşmandır. O halde buradaki hitap erkek ve kadın tüm Müslümanlara yöneliktir. Genelleme yoluyla erkekler için olan şekil kullanılmıştır. Onlardan sakının. Sakınmak, korkutucu bir şeyden uzak durmaktır. ”Onlar" düşmanlardır. Âyette kastedilen şudur: ”Nefislerinizi, onları aşırı sevmekten, onlara bağlanmaktan, onlarla perdelemekten koruyunuz. Onların haklarını, Allah'ın haklarından üstün tutmayınız." Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”İdarecileriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz, işleriniz aranızda danışma ile olduğu zaman sizin için yerin üstü altından daha hayırlıdır. Ama idarecileriniz kötüleriniz, zenginleriniz cimrileriniz, işiniz de kadınlarınızın elinde olursa o zaman da yerin altı sizin için üstünden daha hayırlıdır." (6) Kadınlar hakkında: ”Onlara danış, dediklerinin aksini yap," denilmiştir. Ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye andlaşması olayında Ümmü Seleme ile istişare etmiştir. Bu, aklı başında kadınlara danışmanın cevazına ve Ümmü Seleme'nin fazilet ve akıllılığına delildir. 6- Hadisi Tirmizî, Fiten'de rivayet etmiş ve ”garib bir hadistir" demiştir. Bkz. Câmiu'l-Usûl. 10/41, el-Fethu’l-Kebîr, 1/146. Hatta İmâmül-Harameyn: ”Bir görüş beyan edip de isabet eden Ümmü Seleme'den başka kadın görmedim," demiştir. Bazı âlimler, Mûsa (aleyhisselâm) konusunda Şuayb (aleyhisselâm)in kızını da istisna etmişlerdir. (7) 7- Bu, babasına koyunları gütmesi için Hazret-i Mûsa'yı tutmasını işaret ettiği zamandır. Şöyle demişti: ”Babacığım onu ücretle tut. Çünkü ücretle tutacağın en iyi kimse güçlü ve güvenilir olandır." (Kasas: 26) Anlatıldığına göre Husrev balık yemeyi severdi. Birgün Şîrin'le birlikte selâmlıkta oturuyordu. Bir balıkçı, elinde büyük bir balıkla gelip balığı Husrev'in önüne koydu. Husrev buna çok memnun oldu. Balıkçıya dört bin dirhem verilmesini emretti. Bunun üzerine Şîrîn: ”Çok kötü ettin. Çünkü sen bundan sonra bir askerine bu kadar para versen onu azımsayacak ve bana bir avcıya verdiğini verdi diyecek," dedi. Husrev: ”Çok doğru söyledin. Ama kralların, verdikleri hediyeleri geri almaları yakışmaz," dedi. Şîrin: ”Balıkçıyı çağır, bu balık erkek mi dişi mi, diye sor. Eğer erkek derse biz dişisini istemiştik, dişi derse erkeğini istemiştik, de" dedi. Balıkçı çağrıldı, geri geldi. Kral: ”Bu balık erkek mi dişi mi?" dedi. Balıkçı: ”Bu balık hünsâ (çift cinsiyetli)" dedi. Husrev cevaba güldü, bir dört bin dirhem daha verilmesini emretti. Adam sekiz bin dirhemi alıp yanındaki dağarcığa koydu, omuzuna aldı. Çıkmaya yeltendi. Ama dağarcıktan bir dirhem düştü. Balıkçı dağarcığı koydu, eğildi ve dirhemi aldı. Kral ve Şirin adama bakıyorlardı. Şirin, krala: ”Adamın hasisliğini ve seviyesizliğini gördün mü? Bir tek dirhem düştü, omuzundaki sekiz bin dirhemi koydu, o bir dirhemi eğilip aldı. Onu bırakamadı" dedi. Kral öfkelendi: ”Doğru söyledin Şirin," dedi. Balıkçının döndürülmesini emretti. Adam gelince: ”Ey alçak! sen insan değilsin. Bu bir tek dirheme hırs ne?" dedi. Balıkçı yeri öptü ve: ”Ben bu dirhemi benim yanımdaki değerinden dolayı yerden almadım. Ama onun bir yüzünde kralın adı, öteki yüzünde de resmi var. Birisinin gelip de bilmeyerek üstüne basmasından, bunun da kralı ve resmini küçümseme sayılmasından korktum," dedi. Kral bu cevabı da çok beğendi ve dört bin dirhem daha verilmesini emretti. İnsanlar içinde, kadınlara asla uymamalarını ve onların görüşüne göre hareket etmemelerini vasiyet etti. Anlatıldığına göre İsrail oğullarından bir adam Hazret-i Süleyman'a geldi ve: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Bana hayvanların dilini öğretmeni istiyorum," dedi. Hazret-i Süleyman: ”Eğer hayvanların dilini öğrenmek istiyorsan öğretirim. Ama bunu birisine söylersen anında ölürsün," dedi. Adam: ”Kimseye söylemem." dedi. Bunun üzerine Süleyman (aleyhisselâm): ”Haydi öğrettim," dedi. Bu adamın bir öküzü ile bir eşeği vardı. Gündüzleri onlarla çalışır, geceleri yem verirdi. Birgün otu önlerine koydu. Eşek öküze: ”Bu gece akşam yemeğini bana ver. Böylece sahibimiz senin hasta olduğunu sanır ve çalıştırmaz. Ertesi gece de yiyeceğimi ben sana veririm," dedi. Öküz başını samanından kaldırdı. Adam güldü. Karısı: ”Niçin gülüyorsun," dedi. Adam: ”Bir şey yok," dedi. Ertesi gece adam eşeğe ve öküze yemlerini verdi. Öküz: ”Bana olan borcunu öde. Ben aç ve perişan akşamı zor ettim." dedi. Eşek: ”Sen durumun ne olduğunu bilmiyorsun", dedi. Bunun üzerine öküz: ”Ne?" diye sordu. Eşek: ”Dün sahibimiz kasaba gidip: ’Öküzüm hasta, iyice zayıflamadan onu keseceğim.' dedi. Onun için sen bu gece de sabret. Yemediğini yine bana ver. Böylece sabahleyin kasap geldiğinde seni zayıf bulur ve kesmez. Sen de ölümden kurtulursun. Ama akşam yemeğini yersen, karnın doyar. Korkarım ki seni semiz sanıp keser. Ben sonra iki gece verdiğin borcu öderim," dedi. Öküz yine basını yeminden kaldırıp yemedi. Adam güldü. Kadın: -"Niçin gülüyorsun? Bana söyle, yoksa beni boşa," dedi. Adam: ”Neye güldüğümü söylersem anında ölürüm," dedi. Kadın: ”Ben anlamam," diye tutturdu. Adam: ”Bana bir kağıt kalem getir de vasiyetimi yazayım. Sonra sana söyleyeyim ve öleyim," dedi. Kadın kağıdı kalemi verdi. Adam vasiyetini yazarken kadın, köpeğe bir ekmek parçası attı. Horoz daha çabuk davranıp ekmeği gagasına aldı. Köpek: ”Bana zulmettin," dedi. Horoz: ”Sahibimiz ölmek istiyor. Sen matem yemeğinden doyarsın. Biz ise üç gün kümesimizde kalırız. Kimse kapımızı açmaz. Eğer adam karısını razı etmek için ölürse Allah ona kızar ve rahmetinden uzaklaştırır. Benim dokuz tane karım var, hiçbirisinin sırrımı sormaya gücü yetmez. Onun yerine ben olsam kadını ölünceye veya tevbe edinceye kadar döverim. Bundan sonra da kadın hiçbir sırrım soramaz," dedi. Bunun üzerine adam bir sopa aldı ve kadını, tövbe edinceye kadar dövdü. Bu hikâyede alınacak dersler ve ibretler vardır. Âyetteki ”eşlerinizden" sözcüğündeki ”den" mânâsını veren ”miri" harfi teb'îzıyyedir. Yani ”eşlerinizden bazıları" anlamındadır. Onlardan düşman olmayanlar da vardır. Nitekim bir hadiste Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”Dünya bir metadır. Onun en hayırlı metâıda sâliha kadındır."(8) 8- Hadisi Müslim ve Nikâh'la Nesâî rivayet etmişlerdir. 6/69. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 11/428. Bir başka hadisin meali de şöyledir: ”Mümin, Allah'tan korkmaktan sonra, kendisi için sâliha bir eşten daha hayırlı bir şeye sahip olmamıştır. Ona bir şey emretse itaat eder, kendisine baktığında içini açar, onun üzerine yemin etse yeminini bozdurmaz. Uzak bir yere gitse ırzı ve malında samimi davranır." (9) Eğer kadın bu özellikleri taşırsa, o, değerlidir, mübarektir. Aksi halde uğursuzdur, kötüdür. 9- Hadisi İbn Mâce, Ebû Ümâme'den tahric etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr. 3/79. Eğer dünya işlerine bağlı olmak veya din işlerinden olsa da tevbe edilmiş olmak suretiyle affı kabil olan suçlarını siz affeder, kınamamak ve azarlamamak suretiyle kusurlarına bakmaz, hataları gizleyip özürlerini kabul ederek bağışlarsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir. Size onlara yaptığınız muamelenin benzeri ile muamele eder. Size ihsan eder. Bu âyet, Avf b. Mâlik el-Eşcaî hakkında nazil olmuştur. Onun eşleri ve çocukları vardı. Bir savaşa gitmek istediği zaman onu ağlatırlar, açındırırlar, yumuşatırlardı. Ona: ”Bizi kime bırakıyorsun?" derler, o da üzülür gitmezdi. Meşhur bir şâir olan Hutay'e, yola gitmek istedi ve karışma şöyle dedi: Benim yokluğumda seneleri say ve sabret. Aylan bırak çünkü onlar kısadırlar. Karısı da şu karşılığı verdi: Sana olan aşkımızı ve sevgimizi hatırla. Kız çocuklarına acı, şüphesiz onlar çok küçükler. Denildiğine göre müminlerden bazıları Mekke'den göç etmek istediler. Onlara eşleri ve çocukları engel olup, Mekke'de kalmalarını hoş göstermeye çalıştılar. Onlara: ”Memleketinizi, sülâlenizi, mallarınızı bırakıp da nereye gidiyorsunuz?" dediler. Adamlar onlara öfkelenip: ”Eğer Allah bizi hicret yurdunda toplarsa, size hayır yapmayız," dediler. Hicret ettiklerinde onlara hiç hayır yapmadılar, iyilikte bulunmadılar. Bunun üzerine onlar, affetmeye ve tekrar iyilik yapmaya teşvik edildiler. Af ve bağışa teşvikte, onlardan sakınmayı emirden maksadın, onları tümden terketmek ve onlarla birlikte oturup birlikte olmaktan yüzçevirmek olmadığına işaret vardır. Nasıl öyle olsun ki? Kadınlar dünyadaki en büyük nimetlerdendirler. Alemin düzeni onlarladır. Eşler olmasaydı peygamberler, velîler, âlimler ve sâlihler olmazdı. Şüphesiz tüm mahlukat onlar için yaratılmıştır. Allahü teâlâ şu âyetinde nimeti hatırlatarak kullarına iyilikte bulunduğunu belirtmiştir: ”Kendilerinde huzur bulmanız için size kendi (cinsi) nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet meydana getirmesi de O'nun alâmetlerindendir" (Rûm: 21) Bu anlatılanlar Hazret-i Peygamberden rivayet edilen: ”Dünyadan sakınınız, kadınlardan sakınınız," hadisine benzer. Sakınma emri, onlarla muaşeretten meydana gelecek zararlardan sakındırın aktır. Onları tümüyle terken nek değildir. Kişi, hayatta olduğu sürece dünyada tümüyle terkedilmez. Ancak ona sarılıp kalmaktan ve Allah'ı sevmekten alıkoyan sevgisinden yasaklanır. İşte kadınlar da böyledir. Allahü teâlâ işte bu sebeple Hazret-i Peygambere kadınları sevdirmiştir? Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: ”insan öldüğü zaman üç grup hariç, ameli kesilir. Onlar; sürekli sadaka, faydalanılan ilim ve kendisi için dua eden sâlih oğul." (10) Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber sâlih evlâda teşvik etmiş, onu dünyadan saymamış, aksine dünyada kalıcı olan hayır saymıştır ki onunla ikinci ömür hasıl olur. 10- Hadisi Buharı, Edepte: Müslim de Ebû Hureyre'den merfü olarak rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/154.

Teğabün 64:15

Mallarınız ve çocuklarınız sizin için sadece bir fitnedir. Bir imtihan, belâ ve sıkıntıdır. Sizi hiç hesaba katmadığınız yönlerden günaha ve cezaya düşürürler. Âyette hasr ifadesi olan ”innemâ" kelimesi kullanılmıştır. Çünkü çocuklar ve malların tümü fitnedir. Çünkü insanın bir mala ve çocuğa her yönelişinde fitneyi içeren ve kalbi meşgul eden bir durum mutlaka ortaya çıkar. Âyette önce malların sonra çocukların anılması, alçaktan yükseğe çıkmak kabilindendir. Zira çocuklar kalbe, maldan daha çok bitişiktirler. Çünkü babaların parçalarıdırlar. Mal ise böyle değildir. O vücûda tabidir, onun mülhakâtındandır. Allah'ın sevgisini ve tâatini, evlât ve mal sevgisine ve onların iyiliğini temine tercih edenler için büyük mükâfat vardır. Bu ise Allah'ın yanındadır. Allah insanları, ayıplarını söylemek suretiyle dünyadan uzaklaştırmış, nimetlerini zikrederek de âhirete heveslendirmiştir. İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Sizden biri, Allah'ım beni fitneden koru, demesin. Çünkü sizden malına ve çocuğuna dönen herkes onların fitneyi içerdiğini görür. Bu yüzden: Ey Allah'ım! Ben fitnelerin sapıtanlarından sana sığınırım, desin." (11) 11- İbnu'l-Münzir ve Taberanî, İbn Mes'ud'dan mevkuf olarak rivayet etmişlerdir. Suyûtî, el-Fethu'l-Kebîr, 6/288. Mişkâtu'l-Mesâbih'teki bir rivayet şöyledir: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara hitabede bulunuyordu. Hasan ve Hüseyin çıkageldiler. Üzerlerinde kırmızı birer gömlek vardı. Yürüyorlar ve düşüyorlardı. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberden indi, onları önüne aldı, sonra da: ”Mallarınız ve çocuklarınız sizin için sadece fitnedir," buyuran Allah doğru söyledi. Şu iki sabinin düşe kalka yürüdüklerini gördüm, sabredemedim. Konuşmamı kesip onları kaldırdım." buyurdu. Sonra da konuşmasına devam etti. (12) 12- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud ve Tirmizî rivayet ettiler. Tirmizî ”hasen garib" dedi. Ayrıca İbn Mâce ve Hâkim rivayet etti. Hâkim de sahih olduğunu söyledi. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/154. İbn Atıyye: ”Bu ve benzerleri fâzılların fitneleridir. Cahil fasıkların fitilci eri ise helak edici her türlü fiile götürür" der. Denildiğine göre, kıyamet günü insanlara ilk yapışacak olanlar ailesi ve çocuklarıdır. Adamı Allah'ın huzurunda durdurup: ”Ey Rabbimiz ondan hakkımızı al. Çünkü o bize bilmediğimizi öğretmedi. Bize bilmediğimiz halde haram yedirirdi," derler. Onlar için kısas yapılır. Ailesi adamın hasenelerini alır, kendisine bir şey kalmaz.

Teğabün 64:16

O halde gücünüz yettiğince Allah'tan korkun. O'ndan korkmakta, ve O'na karşı gelmekten kaçınmakta tüm gayretinizi sarfedin. Bilginlerden biri şöyle demiştir: ”Yani eğer bunları bilip öğüt aldınızsa Allah'ın sizi işlerinin idaresinden ötürü hesaba çekmesine sebep olacak şeyleri yapmaktan sakınınız. Yapmak veya yapmamak konusunda Allah'ın emrine zıt düşecek şeyleri yapmayınız." Bu âyet, ”.Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun..." (Âl-i İturan: 1.02) âyetini neshetmiştir. Bu, Müslümanlar ayakları şisinceye, alınları yara oluncaya kadar namaz kılmak suretiyle gerektiği gibi sakınmak kendilerine ağır gelince olmuştur. Bu âyet, Allah'ın kullarına kolaylık olsun diye inmiştir. İbn Abbas'tan bir rivayete göre ise bu, muhkem bir âyettir. Onu nesneden bir âyet yoktur. Herhalde İbn Abbas bu iki âyeti birlikte düşünerek: ”Allah'tan gücünüz yettiğince nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun. Takva ile nitelenmek için tüm gücünüzü sarfedin. Çünkü o Allah hiçbir nefsi kaldıramayacağı şeyle mükellef tutmaz," demek suretiyle âyetlerin arasını cem etmiştir. Takvanın hakkı (olması gereken şekil) ”takva" denilmeye en lâyık olan fiildir. Bu da takvanın, kişinin takatinin üstünde olmasını gerektirmez. (Öğütlerini) dinleyin, emirlerine itaat edin, size rızık olarak verdiği şeylerden harcanılmasını emrettiği yerlerde sırf onun için kendi iyiliğinize olarak harcayın. İbn Abbas'tan, buradaki harcamaktan muradın, zekât olduğu rivayet edilmiştir. Ama zahire göre bu, tüm harcamalara şamildir. Aslında hayır yolunda harcamak da itaatin şumûlündedir. Ama anlaşılan o zaman infaka fazlaca ihtiyaç vardı ki o da özel olarak zikredilmiştir. Ayrıca mal, canın yongasıdır. Nefsin sevgilisidir. Bu yüzden birçok yerde mal, evlâttan daha önce anılmıştır. Âyetin ”kendi iyiliğinize olarak" diye terceme edilen bölümü, anılan emirlere imtisale teşvik için te'kid ve onların kendileri için mallardan, çocuklardan ve içinde oldukları dünya debdebesi ve şehvete düşkünlükten hayırlı olduğunu açıklamaktır. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa yani Allah kimi nefis çamurundaki rezil cimrilikten korursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Yani tüm gayelerine ulaşırlar. Kişinin: ”Ben hakkımı alırım, ondan zerresini bırakmam," demesi cimrilik olarak ona yeter.

Teğabün 64:17

Eğer mallarınızı Rabbin tayin ettiği yerlere sarletmek suretiyle Allah'a gönül hoşluğu ile yani ihlâs ve gönülden ödünç verirseniz... Harcamayı, ödünç vermek diye ifadelendirmekte, onu, zengin olan hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'a bağlamakta. Allah'ın hüsnü kabul ve rızasına ve onun zayi olmayacağına işaret vardır. Bu, Allah yolunda harcayanın, harcamasının bereketi ile hakettiğinin tümünü alacağına müjdedir. Onu sizin için kat kat artırır yani size ecrini kat kat verir. Bire karşılık zamanlara, durumlara ve niyetlere göre dileği gereği on, yetmiş, yedi yüz ve hatta daha fazla yazar. Ve sizi Allah yolunda harcamanızın bereketiyle hatalarınızı ve bazı günahlarınızı bağışlar. Allah aza, az tâate karşı çok verendir. Ya da şükrüne karşılık kulunu mükâfatlandırır. Buna göre, şükrün karşılığına da şükür denilmiştir. Yahut da iyi fillerini ve tâatini anmak suretiyle kullarına karşı övgüsü çok anlamında Allah şekûrdür, demektir. ”Şükür", iyilik yapanı, iyiliklerini anarak övmektir. Bu son mânâ İmam Kuşeyrî'nin tercih ettiğidir. ”Şekûr" şükreden anlamındaki ”şâkir" in mübalâğasıdır. Alimlerden birisine: ”Şükredenlerin en çok şükredeni kimdir?" diye soruldu. Şu karşılığı verdi: ”Günahlardan temiz olan ama kendisini günahkârlardan sayan, farzları eda ettikten sonra çok nafile kılan ama kendisini kusurlu sayan, dünyadan çok aza razı olan ama kendini dünyaya rağbet edenlerden addeden, zamanını Allah'ı zikre ayıran ama kendisini gafillerden kabul eden ve amele istekli olan fakat kendisini müflislerden sayandır. İşte şükredenlerin en çok şükredeni budur." Allah'ın şekûr (çok sena eden) olduğunu bilenin, şükrünü ihmal etmeyip gayretli olması, O'na hamdetmede kusur etmeyip devam etmesi onun ede bindendir. Şükür birkaç kısımdır: 1- Bedenle şükür: O, organlarını tâatın dışında bir şeyde kullanmamandır. 2- Kalple şükür: Kalbini, Allah'ın zikri ve marifeti dışında bir şeyle meşgul etmemelidir. 3- Dille şükür: Onu Allah'ın senası ve medhi dışında bir şeyle kullanmamandır. 4- Malla şükür: Malı. Allah'ın rızası ve muhabbeti dışında bir yere sarf etmemelidir. Cezalandırmakta da günahlarınıza, cimriliğinize ve benzerlerine rağmen acele etmeyendir. ”Halım"dir, cezalandırmakta acele etmez, öyle ki cahil Onun bilmediğini sanır. Günahı açığa vurmaz, gafil O'nun görmediğini zanneder. İmam Gazâlî şöyle demiştir: ”Halım, âsilerin günahını müşahade eden, emre muhalefeti gören ama öfkelenmeyen, hiddet göstermeyen, -gücü yettiği halde- intikam peşinde koşmayandır." Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: ”Eğer Allah, insanları yaptıklarına karşılık hemen sorguya çekseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı..." (katır: 45)

Teğabün 64:18

Gizliyi de aşikârı da bilendir. Hiçbir gizli O'na gizli kalmaz. Gizlinin aşikârdan önce anılması, gayb âleminin daha genel ve onu bilinenin, bilgi açısından daha mükemmel olu şundandır. Üstündür, hikmet sahibidir. Kudret ve hikmetinde üstün, mülkünde muktedir, sanatında hikmet sahibidir. Allah'ın yardımı ile Teğâbün Sinesinin tefsiri sona erdi.

Talak 65:1

TALAK SURESİ Medine devrinde nazil olmuştur. 12 âyettir. Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman... Boşama karşılığında kullanılan ”talâk" kelimesi, sözlükte bağdan salıvermek anlamındadır. Deveyi bağından çözdüm mânâsında, ”etlaktu'l-baîyre min ıkâlihî" denilir. ”Tallaktuhu da aynı anlamdadır. Kadını boşamak terimi de bu anlamdan alınmıştır. Boşadığın zaman da ”O taliktir," denilir ki, nikâh ipinden çözülmüş demektir. ”Selâm", ”teslim" kelimesi gibi selâm vermek anlamında kullanıldığı gibi: ”talâk" da, ”tatlik" kelimesi gibi boşamak anlamında kullanılır. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyle olmaktadır: ”Zifafa girdiğiniz ve hayız sayarak iddet bekleyen kadınları boşamak istediğiniz ve bunda kararlı olduğunuz zaman..." Aşağıda gelecek olan ”fe tallikühunne = onları boşayın" cümlesi, buna delâlet etmektedir. Bu âyette bir şeye yönelen, o şeye başlamış gibi telakki edilmiştir (boşamayı isteyen sanki boşamış gibi düşünülmüştür.) Hitap tüm ümmete şamil olduğu halde, nidanın sadece Hazret-i Peygambere yöneltil işi, Rasûlüllah'ın ümmetin imamı ve önderi oluşundandır. Nitekim bir toplumun reisine ve büyüğüne, onun önceliğini göstermek, liderliğine ve onun toplumunun dili olduğuna itibar için ”Ey filan! Şöyle şöyle yap," denilir. Hitabı toplumun liderine yöneltmek, onu toplum üzerine şerefli kabul etmektir. Çünkü o bu durumda toplumu kendi isminde toplamış olur. Bu hitapla ilgili olarak Kesfu'l-Esrar da dört görüş olduğu bildirilmektedir. Bunlar: 1- Hitap Rasülüllah'adır. Kendisini yüceltmek için çoğul kelime kullanılmıştır. Nitekim krallara hitap edilirken çoğul, kullanılır. 2- Hitap Rasülüllah'adır ama murad ümmetidir. 3- Bu, ”Ey Peygamber ve müminler! Boşadığınız zaman..." takdirindedir. Hüküm bu mânâya delâlet ettiği için ”müminler" kelimesi hazfedilmiş, belirtilmemiştir. 4- Mânâ: ”Ey Peygamber! Mü'minlere söyle, boşadı klan zaman..." şeklindedir. Bu son görüş, makama daha uygun düşmektedir. ”Ey Peygamber! Hanımlarına söyle..." (Ahzâb: 59) ve ”Müminlere söyle..." (Nur: 30) âyetlerine benzemektedir. Hazret-i Peygamber ilâhî hükmü açıklamak için hanımını boşamıştır. Hazret-i Ömer'in kızı Hazret-i Hafsa'yı boşamış, âyet-i kerime inince dönmüştür. O, çok hadis bilen, fakih bir kadındı. Taberî'nin anlattığına göre Rasûlüllah onu boşayınca kendisine: ”Ona dön. Şüphesiz o çok oruç tutan, çok namaz kılan birisidir. O, cennette senin hanımlarındandır," denildi. (1) 1- Hadisi İbn Ebî Hâtem, Enes'ten şu şekilde rivayet etmiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hafsa'yı boşadı. Hafsa ailesinin yanına geldi. Bunun üzerine: ”Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman..." mealindeki âyet indi. Rasûlüllah'a: ”Ona dön, şüphesiz o, çok oruç tutan, çok namaz kılan bindir," denildi. Bkz. Muhtasaru Tefsin İbn Kesîr, 3/512. İddetlerini gözeterek boşayın. ”İddet", ”saydı" fiilinin mastarıdır. Kadının boşandıktan veya kocası öldükten sonra beklediği zamana bu ”iddet" ismi verilmiştir. Çünkü kendisi için konulmuş olan günleri sayar, kendisi için vaadedilen ferahlığı bekler. Âyetin mânâsı: ”O kadınları, onlar iddetlerini karşılar bir vaziyette iken boşayın," şeklinde olmaktadır. İddet, Hanefîlere göre hayızdır. Bir kadın hayızı takip eden temizlik içinde boşandığı zaman iddetini karşılar bir durumda boşanmış olur. Bu emirden murad, kadınların temizlendikten sonra ilişkide bulunulmadan boşanmaları, sonra da iddetleri bitene kadar bir daha boşanmadan bırakılmalarıdır. Böyle bir boşama en iyi, sünnete en uygun ve pişmanlığa en uzak olanıdır. Çünkü kişi üç talâkı bir defada verirse belki de pişmanlık duyar. Sünnete uygun olan boşama, kadın hayızdan temizlendikten sonra ilişkide bulunulmadan ve sünnet üzere üç temizlik içerisinde üç ayrı seferde olan boşamadır. Bid'î olan (sünnete aykırı olan) boşamanın da çeşitli şekilleri vardır. Şu şekillerle boşamak bid'îdir: 1- Kadın temizken ama ilişkide bulunulduktan sonraki bir vakitte, 2- Hayız veya nifas hallerinde, çünkü bu durumda iddet hesabını hayıza göre yapan Ebû Hanife'ye göre iddet uzatılmış olmaktadır. Çünkü boşamanın vuku bulduğu hayız, iddet için hesaba katılmaz. Kendisi ile henüz zifafa girilmemiş kadını boşamak, bu söylediğimizden müstesnadır. Çünkü onun hayız esnasında boşanmasında bidat söz konusu değildir. Çünkü onun için iddet yoktur. Ayın şekilde iddetini hayızla beklemeyenler de bu hükmün istisrıalarındandır. Çünkü onları boşamak, herhangi bir zamana bağlı değildir. 3- Üç talâkı aynı anda birlikte vermek, yani ya bir seferde defaten veya bir temizlik esnasında yarı ayrı zamanlarda üç talâk vermektir. 'Alimlerin çoğunluğuna göre, sünnete aykırı olarak verilmiş olan talâk geçerlidir, kadın boş olur. Ama böyle talâk veren kişi günahkârdır. Bundan dolayı Hazret-i Ömer kendisine, karısını üç talâkla boşayan birisi getirildiğinde onu dayakla cezalandırdı. Bir adam Hazret-i Peygamber'in huzurunda karısını üç talâkla boşadı. Bunun üzerine Rasûlüliah: ”Ben aranızda iken Allah'ın kitabıyla oynuyor musunuz?"(2) buyurdu. 2- Hadisi Nesâî Talâk' 6/142 tahrîc etti. Hadisin geri kalan kısmı şöyledir: ”...Öyle ki bir adam kalkıp; Ya Rasûlallah! Onu öldüreyim mi?' dedi." Bilinmelidir ki nikâh da, talâk da meşru iki şeydir. Sıradan meşru şeylerdendir. Onların, hâllere ve zamanlara göre iyi olanı ve kötü (çirkin) olanı vardır. Az önce belirtildiği üzere Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Hafsa'yı tek bir talâkla boşamıştır. Aynı şekilde Şevde ile Mekke'de evlendi, sonra da Medine'de Rasûlüliah, Şevde Bedir savaşında öldürülen akrabalarına ağlarken yanına girdiği zaman boşadı. Şevde, Rasûlüllah'tan şefaat diledi ve sırasını Hazret-i Âişe'ye verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber Sevde'ye rücü etti. Eğer Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Allah katında helâllerin en hoşlanılmayanı talâktır," (3) buyurduğu halde bunu nasıl yaptı? denilirse şöyle cevap verilir: Nikâh biraraya gelmeye, talâk ise ayrılığa götürür. Allahü teâlâ biraraya gelmeyi sever, ayrılıktan hoşlanmaz. Ayrılık gününün güneşi yoktur. Bağların koptuğu gecenin, gündüzü yoktur. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: ”Bir şüphe olmadan kadınları boşamayınız. Şüphesiz Allahü teâlâ gözü başkasının nimetinde olan erkekleri ve kadınları sevmez."(4) Bir başka hadiste de Efendimiz: ”Hiçbir sebep yokken kocasından kendisini boşamasını isteyen kadına cennetin kokusu haramdır," buyurmuştur. (5) 3- Hadisi Ebû Davud, Talâk konusunda mevsûl ve mürsel olarak tahrîc etti. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 7/623. 4- Hadisi Taberânî, Kebîr'de Ebû Mûse'l-Eş'arî'den merfû olarak rivayet etti. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/329. 5- Hadisi Ebû Davud. Ibn Mâce, Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel tahrîc etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 1/494. Ve iddeti sayın. Yani boşadığmız zamanı iyi belirleyerek iddeti zapt ediniz. Onu eksiksiz tam üç kur'a yani Hanefîlere göre üç hayıza tamamlayınız. Çünkü iddetten gaye, rahmin boş olduğunun (bebek olmadığının) tespitidir. Bunun iyi şekilde bilinmesi de üç temizlikle değil, üç hayızla olur. ”Sayın" emrinin muhatapları karılar ve genel anlamda Müslümanlar değil, kocalardır. Aksi halde zamirlerin dağılması gerekir. Ama zevceler, ilhak yoluyla bu hitaba dahildirler. Ebu'l-Leys şöyle der: ”İddeti korumak erkeklere emredilmiştir. Çünkü kadınlarda gaflet eksik olmaz. İddeti muhafaza edememeleri muhtemeldir. Erkek ise üç defa boşamak istediği zaman talâkı temizlik hallerine bölmeye imkân bulmak için iddeti sayar. Çünkü üç talâkı tek temizlik içinde vermek, Ebû Hanife ve talebelerine göre ınekuhtuı. İmam Şafiî ve tâbilerine göre ise bunda bir mahzur yoktur. İmam Şafiî: ’Ben talâkın sayıları hakkında sünnî ve bid'î diye bir şey bilmiyorum. O mubahtır,' demektedir. Karısını boşayan, boşadığı kadına tekrar arzu duyarsa dönebilmesi için dönme vaktini bilmesi için ya da nafaka vermenin gerekli olduğu ve sona erdiği zamanı bilmesi, böylece o kadının, evinde oturmaya ya da oradan çıkarmaya hakkının olup olmadığını bilmesi için veya kadının çocuğunun nesebini adama ilhaka imkân bulmak ve ondan kesmek için iddet in sayılması gerekir." Bazı durumlarda erkek için de iddet olduğunu söylemişlerdir. Şu durumlar bu kabildendir: 1- Bir adamın dört eşi olsa, bunlardan birisini boşasa, onun iddeti bitmeden başka bir kadınla evlenemez. 2- Adamın karısının bir kızkardeşi olsa, karısını boşasa onun iddeti devam ettiği müddetçe, onun kızkardeşi ile evlenemez. Onlara döndükten sonra, ikinci bir talâk verip de onların iddetlerini uzatmaktan ve onlara zarar vermekten Rabbiniz olan Allah'tan korkun. ”Korkmak" diye terceme edilen ”takva", aslında insanı hoşlanmadığı şeylerden koruyan ve onunla bu hoşlanmadığı şeyin arasına giren kalkan ve benzerî koruyucular edinmek demektir. Sonra semtte kulu koruyan ve daimî zararlardan kurtulmasına, mevcut menfaatlerle yaşamasına sebep olan şey için istiare olarak kullanılmıştır. Takvanın birtakım faziletleri vardır. Her mertebede Allah'tan gereği gibi korkana beyanın gerçekleri açılır, eşyada onun için hiçbir şek ve şüphe olmaz. Apaçık bir hayasızlık yani zina yapmaları dışında... ”Hayasızlık" diye terecine ettiğimiz ”fahişe" aslında çirkinliği fazla, olan söz ve fiiller anlamındadır. Burada zina anlamındadır. Çirkin söz ve dil uzatmak anlamlarında olduğu da söylenmiştir. Çünkü o, haklarım düşürmek açısından serkeşlik hükmündedir. Onları evlerinden çıkarmayın. Yani ayrılık esnasında o kadınları iddetleri bitinceye kadar evlerinizden, çıkarmayın. Evler, kocalarının olduğu halde, oralarda sanki kendi mülkleri imiş gibi oturmaya tam hak sahibi olduklarını belirtmek suretiyle yasaklamayı kuvvetlendirmek için, kadınlara izafe edilmiştir. Sizin izninizle bile olsa kendileri de çıkmasmlar. Çünkü çıkmaya izin vermek, çıkarmak hükmündedir. Çünkü ayrılma durumundaki meskende kalmak şeriatın hakkıdır. Bu, kulun düşürmesiyle düşmez. Kadınlar çıkmak isterlerse kendiliklerinden de çıkmasmlar. İddet bekleyen kadın, zaruret ve ihtiyaç olmadan evinden çıkarsa günah işlemiş olur. Ama eğer evin yıkılması veya yanmasından korkması gibi bir zorunluluk varsa, başka bir eve çıkabilir. Aynı şekilde kadının iplik satmak, pamuk satın almak türü bir ihtiyacı olursa onun gece değil, ama gündüz çıkması caizdir. Bunlar bu hükümler Allah'ın kulları için tayin ettiği sınırlarıdır. ”Hudûd" un tekili olan ”had", iki şey arasında birinin diğerine karışmasını engelleyen sınırdır. Kim anılanlardan birini bozmak suretiyle Allah'ın anılan sınırlarını aşarsa, -burada haddi aşmaktan korkutmak ve aşağıdaki cümledeki hükmün sebep oluşunu bildirmek için zamir yerine ”Allah." lâfzı açıkça zikredilmiştir.- şüphesiz kendisine zulmetmiş olur. Zarar vermiş olur. Bak İt şöyle der: ”Allahü teâlâ, yolunda gidenlerin kurtuluşu için emirler ve yasaklarla birtakım sınırlar çizmiştir. O sınırları geçtikleri zaman, hak yoldan çıkarlar ve uzaklık karanlıklarına saparlar. Bu, nefislere karşı en büyük zulümdür. Çünkü onun Allah'a yakınlık derecelerine ulaşmasına mani olmuşlardır." Âlimlerden birisi de şöyle demiştir: ”Bir emri ınühimsememek, onu emredeni bilmemekten kaynaklanır. Kişide mutlaka korku, umut, haya veya Allah'ın ilminde masumiyetten birisi bulunmalıdır. İşte bunlar dört sebeptir, bir beşincisi daha yoktur. Düşülmemesi gereken yerlere düşmekten koruyucudurlar. Kendisinde bu sebeplerden birisi olmayan kişi günaha girer ve nefsine zulmeder." Sen bilmezsin... Bu, şartın içeriğinin gerekçelcndirilmesidir. Ey haddi aşan! Sen işin sonunun ne olacağını bilmezsin, anlamındadır. Belki de Allah bundan sonra, yaptığın haddi aşmalardan sonra yaptıklarının aksini gerektiren, kadınlardan buğzu muhabbete, yüzçevirmeyi onlara yönelmeye çeviren bir durum yaratıverir. Gönlünde meydana getiriverir. Şüphesiz kalpler Allah'ın iki parmağı arasındadır. Onları dilediği gibi çevirir. 6- Hadisi Müslim, Sıfâtu'l-Münâfikîn'da tahrîc etti. No: 2813. Âyet-i kerime üç talâkın bir çırpıda verilmesinin mekruh olduğuna işaret etmektedir. Çünkü üç talâktan sonra dönmek mümkün değildir. Üç talâk vermek şeytana yardım, öyle yapmamak ise ona karşı çıkmaktır. Nitekim Müslim'in Câbir (radıyallahü anh)'den, Rasûlüllah'tan duyduğunu söyleyerek rivayet ettiği şu hadis buna delâlet etmektedir: ”Şeytanın arşı deniz üzerindedir. Ordusunu ve yardımcılarını gönderip insanların akıllarını çelerler. Şeytanın katında onların en büyüğü, en çok fitne çıkaranıdır. Birisi gelip ”şöyle şöyle yaptım" der. Buna karşılık şeytan: ”Bir şey yapmamışsın," karşılığını verir. Sonra bir başkası gelip: ”Karı ile kocanın arasını ayırdım," der. Şeytan ona yaklaşıp: ”Sen iyi yapmışsın," der" (fi) Yani sen ne iyi sapıncı veya ne iyi kötülük yapıcısın. İkramı hakeden sensin.

Talak 65:2

İddet sürelerini doldurduklarında yani idde derinin sonuna yaklaştıklarında, o da üç hay izdir. Böyle denilmesine sebep iddetleri bittiği zaman kocaların dönme imkânlarının kalmamasıdır. Çünkü iddetin sonuna vardıkları zaman, kocaların onlara dönme veya onları tutmaları sahih olmaz. ”İddet süresi" diye terceme ettiğimiz ”ecel", bir şey için tayin edilen süredir. Onları ya güzellikle yani iyi muamele ve intak ederek tutun. Bir hadiste: ”Müminlerin iman yönünden en olgun olanları, ahlâkları en iyi olanları ve ailesine karşı en lütuf kâr olanlardır," buyuruimaktadır. (7) Yani siz muhayyersiniz. İsterseniz onlara tekrar dönünüz. Dönmek (buna ricat denir.) Ebû Hani leye göre sözle ”sana döndüm demekle" olabileceği gibi, cinsî ilişki ve şehvetle dokunmakla da olabilir. Veya haklarını vererek ve iddeti uzatmak maksadıyla dönüp tekrar boşamak gibi yollarla zarar vermekten sakınarak güzellikle ayrılın. İleride anlaşmazlıklara meydan vermemek için ayrılırken veya tekrar dönerken içinizden de yani Müslümanlardan fasık olmayan adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. ”Adalet", bütün büyük günahlardan kaçınmak ve küçük günahlarda ısrar etmemektir. Çünkü insanlardan peygamberlerin dışında günahsızı yoktur. ”Şahit tutma"nın faydası şudur: Bazan iddet bittikten sonra kadın, kocasının kendisine döndüğünü inkâr eder. Belki de ayrıldıktan sonra birisi ölür, öbürü de miras alabilmek için evliliğin sürdüğünü iddia eder. Şahit tutma emri, vücûp için değil, nedb (teşvik) içindir. 7- Hadisi Tirmizî tahrîc edip ”hasen" demiştir. Ebû Davud da: ”Mü'minlerin iman açısından en olgunları, ahlâkı en iyi olanlardır," lafzıyla rivayet etti. Tirrnizfdeki bazı rivayetlerde: ”Sizin hayırlılarınız, ailesine karşı hayırlı olanlarınızdır," ilavesi vardır. Ey şahitler! İhtiyaç halinde şahitliği sadece Allah için yapın. Bu, hakkı ayakta tutmak ve zulmü gidermenin dışında herhangi bir maksat için şahitlik yapmamaktır. Eğer Allah'tan başka bir gayeye matuf olarak şahitlik yaparsa şahitliği gizleme vebalinden kurtulmuş olur. Ama onun için sevap alamaz. Çünkü ameller niyetlere göredir. Hasılı şahitlik bir emanettir. ”Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder..." (Nisa: 58) âyetinde buyuru Iduğu gibi emanetleri ehline vermek gerekir. Dolayısıyla şahit, şahitliğini gizlerse hıyanet etmiş olur. Hıyanet de büyük günahlardandır. Şu âyet-i kerinıe de buna işaret etmektedir: ”...Şahitliği gizlemeyin. Onu gizleyenin kalbi günahkârdır..." (Bakara: 283) İşte bu, şahitliği bozmadan ve değiştirmeden usûlü dairesinde yapmaya teşviktir. Allah'a ve âhiret gününe inananlara verilen öğüttür. Öğüt anlamına gelen ”vaaz", korkutarak sakındırmaktır. Çünkü mü'min şahitlikten istifade edecektir. Bu, mâbudluğtın ve Rabliğin hakkına riayet bakımından imarım gereklerindendir. Örfen gün, güneşin doğmasından batmasına kadar olan zamandır. Ama burada murad edilen bu değildir. Burada uzun olsun kısa olsun mutlak: anlamda zamandır. Bu zaman, ya sınırlıdır ki o, dünya zamanıdır. Ya da sınırsızdır, o da âhiret zamanıdır. Dünya gününden sonra olduğu için ”âhiret" denilmiştir. Kim Allah'tan korkarsa boşadığı zaman sünnete uygun, olarak boşar, iddet bekleyen kadına zarar vermez ve onu evinden çıkarmazsa Allah ona kederlerden ve sıkıntılara düşmekten kurtuluş ve bir çıkış yolu gösterir, başına gelen sıkıntılardan ona ferahlık verir. Bu hükmün genel olduğu söylenmiştir. Yani yaptığı ve terkettiği şeylerde Allah'tan korkan herkese Allah sıkıntılardan çıkış, dünya ve âhiret kederlerinden kurtuluş ihsan eder. Buradaki çıkış yolundan maksadın, dünya şüphelerinden ölüm sıkıntılarından ve kıyamet gününün şiddetinden çıkış olduğunu söyleyenler de vardır. Rivayet edildiğine göre İbn Abbas'a: ”Karısını bin kere boşayan kişi için bir çıkış yolu var mı?" diye sorulmuş. O da: ”O, Allah'tan korkmadı, dolayısıyla onun için bir çıkış yok. Karısı ondan üçüyle boş oldu. Kalanı da onun boynunda günahtır," cevabını verdi. Çıkış yolu ikidir: Birisi, onu bu sıkıntıdan çıkartmak, öbürü de, sabır ve rıza ile ona ikram etmek, onu koruyup gözetmektir. Bu durumda belâ sevgiye, sıkıntı ihsana dönüşür.

Talak 65:3

Ve hiç hesaba katmadığı yani hiç aklına gelmeyen bir yerden onu rızıklandırır. Bir hadiste şöyle buyuruimaktadır: ”Kim çok istiğfar ederse Allah onun için her türlü kederden ferahlık, her sıkıntıdan bir çıkış verir ve onu hiç hesaba katmadığı yerden rızıklandırır."(8) 8- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Müsned'de, Hâkim, Müstedrek'te tahrîc ettiler. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/169. Rivayet edildiğine göre Avf b. Mâlik el-Eşcaî'nin oğlu Sâlim'i müşrikler esir aldılar. Avf, Rasûlüllah'a gelip: ”Oğlum esir edildi," diye faciadan şikâyet etti. Hazret-i Peygamber kendisine: ”Allah'tan kork (günaha girmekten sakın) ve çok, Tâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm'de," buyurdu. Avf denileni yaptı. Avf birgün evinde otururken, oğlu kapıyı çaldı. Yanında yüz tane deve vardı. Düşmanlar onu unutmuşlar, o da develeri sürüp getirmişti. Onun üzerine bu âyet indi. (9) Biliniz ki sıkıntı ve rızık dünyevî de, ııhrevî de olur. Bir kimse Allah'tan gereği gibi korkarsa Allah onun için her iki dünyanın sıkıntılarından bir çıkış verir. Onu dünyanın menfaatlerinden rızıklandırır. Denilirse ki, müttakîlerin en müttakîleri peygamberler ve velîlerdir. Oysa onlar insanlar içinde dehşetli meşakkatlere, uzun süren musibetlere en çok maruz kalanlardır. Nitekim Hazret-i Peygamber bir hadiste şöyle buyurmuştur: ”insanların en çok musibete uğrayanları peygamberlerdir. Sonra sırayla iyiler ve iyilerdir."m Buna şöyle cevap verilmiştir: Bunların dünyada başlarına gelenler için şükredilecek bir sonuç ve büyük menfaat vardır. Allah her şeyi bilir, hikmet sahibidir. Dilediğini yapar ve dilediğine hükmeder. Kim Allah'a güvenip dayanırsa... ”Güvenip dayanma" diye terceme ettiğimiz ”tevekkül", kalbi tüm bağlardan kesip, her halükârda Allah'a bağlanmaktır. O Allah, kendisine yeter. Yani bütün işlerinde tevekkül edene yeter ve ona, ”Artık yeter" deyinceye kadar verir. Eğer: ”Allah'ın rızık konusundaki hükmü değişmez, o halde tevekkülün anlamı ne?" denilirse şu cevabı veririz: ”Bunun anlamı şudur: Tevekkül edenin gönlü boş, kalbi sakindir. Allah'ın hükmünü beğenmemezlik etmez. Bu yüzden tevekkül övülmüştür. Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: ’Eğer siz Allah'a hakkıyla tevekkül ederseniz (güvenip sığınırsanız), O sizi sabahleyin aç gidip, aksam tok dönen kuşu rızıklandırdığı gibi rızıklandırır.' Bu hadisin anlamı şudur: Kuş, sabahleyin açlıktan karnı çekik bir halde gider, günün sonunda karnı tok olarak döner. Hadis, kazanmayı terkedip, oturmayı teşvik etmemektedir. Aksine onda rızık aramaya teşvik vardır.’Sabah gider, akşam döner,' sözü buna delildir." Tevekkül, maişet teinini için çalıştıktan sonra olur. Sözgelimi çiftçi tohumu tarlaya ektikten sonra tevekkül eder. Bu yüzden eskiler: ”Ticaret yapın, kazanın. Şüphesiz sizden birisinin ihtiyaç içinde olduğu zaman ilk yiyeceği dinidir," demişlerdir. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Yani muradını tamamlayıcı, kendisine dayanıp güvenen güvenmeyen tüm yaratıkları hakkında takdir ettiği şeyleri yapıcı ve yaratıcıdır. Şu kadar var ki, kendisine dayanıp güvenenlerin günahlarını örter, ecrini artırır. ”Baliğ" kelimesi, ”bâliğun" şeklinde tenvinli olarak, ”emrihi" de fetha ile ”emrahü" şeklinde de okunmuştur. O zaman anlam: ”Şüphesiz Allah muradına erer, dilediği her şeyi yapar, istenilenden âciz olmaz," şeklinde anlaşılır. Allah rahatlık ve şiddet, fakirlik ve zenginlik, ölüm ve hayat ve benzerî her şey için kendisinde son bulacak bir ölçü koymuştur. Yani takdir etmiştir. Ondan önce de meydana gelmez, sonraya da kalmaz. Onu değiştirmek de sözkonusu değildir. Müfredat'Vâ. Allah'ın eşyayı takdirinin iki şekilde olduğu ifade edilmektedir. Bunlar: 1- Kudret vermekle, 2- Hikmetin gerektirdiğine göre özel bir şekil ve özel bir miktarda yaratmakla. Bu ayrıma sebep, Allah'ın fiilinin iki çeşit oluşudur: a- Allah onu bir seferde olgun bir biçimde tam olarak yaratır. Onun değişmesini veya son bulmasını di ley inceye kadar kendisine hiçbir bozukluk gelmez. Gökler ve içindekiler bu kabildendirler. Yine bu neviden olmak üzere bir şeyin asıllarını yaratmış, takdir ettiğinin dışında bir şey olmayacak şekilde onu takdir etmiştir. Meselâ hurma çekirdeğinden elma ve zeytin değil, hurma meydana gelmesini takdir etmiştir. İnsan menisinden başka bir hayvan değil, sadece insanın teşekkül etmesini takdir etmiştir. ”Allah her şey için bir ölçü koymuştur," âyeti bu neve işarettir. b- Kişiye kudret vermekle. Âyet-i kerime, kişinin Allah'a güvenmesinin ve işini O'na havalesinin vacip oluşunu açıklamaktadır. Çünkü insan rızık ve başka her şeyin ancak Allah'ın takdir ve zamanlaması ile olacağını bilince, kadere teslim olmak ve Allah'a güvenmekten başka bir yol kalmaz. Sehl rahımehullah şöyle der: ”İşlerini Rabbine bırakan kişiye Allah, iki cihanın tüm kederlerine karşı yeter." Rabî'de şöyle demiştir: ”Allah, kendisine dayanıp güvenen için yeterli olmayı, inananı doğruya sevketmeyi, kendisine borç verene karşılık vermeyi, güveneni kurtarmayı ve dua edene karşılık vermeyi kendisi için takdir etmiştir. Bunu tasdik eden birçok âyetler vardır: ”Kim Allah'a güvenip dayanırsa O, kendisine yeter." (Talâk: 3) ”Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür." (Teğâbün: 1 1) ”Kim Allah için güzel bir ödünç verirse, Allah da ona kat kal fazlasıyla geri öder..." (Bakara: 245) ”...Kim Allah'ın ipine satılırsa, şüphesiz ki o doğru yola iletilmiştir." (Âl-i İmrân: 101) ” ...Dua edenin duasını, dua ettiğinde kabul ederim..." (Bakara: 186)

Talak 65:4

Kadınlarınızdan yaşlılıklarından dolayı âdetten kesilmiş olanlar... Bu süreyi altmış yaşla sınırlandırdılar. Buna göre şayet bir kadın bu yaştan sonra kan görürse o, hayız sayılmaz, ”Kesilmiş olan" diye terecine edilen ”yeisne" fiilinin mastarı olan ”ye's" umudun zıddıdır, umutsuzluk demektir. ”Adet" diye terceme ettiğimiz ”hayz" da, kadının rahminden gelen kandır. Şeriat ıstılahı olarak hayız, ergenlik çağma gelmiş olan kadının -bir hastalık ve menapoz halleri dışında- rahminden gelen kandır. Ve küçüklüklerinden dolayı henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, yani şüphe ederseniz ve kanlan yaşlılıkları sebebiyle kesildiği için hükümleri size karışık gelir de, iddetlerinin nasıl olduğunu bilemezseniz onların iddetleri üç aydır. Âdet görürken herhangi bir özürden dolayı henüz menapoz dönemi gelmeden önce âdeti kesilen genç kadınların iddetleri Ebû Hanife ve Şafii'ye göre, kan tekrar gelinceye ve üç kur' (Hanefilere göre üç hayız, Şafîîlere göre üç temizlik) ile bekleyinceye veya menapoz dönemine girip de üç ay bekleyinceye kadar sona ermez, Hâmile olanların iddetleri ise yani iddetlerinin sona ermesi, ister boşanmış olsunlar, ister kocaları ölmüş olsun yüklerini bırakmaları (çocuklarını doğurmaları) dır. Kadın, kocası kendisini boşadıktan veya öldükten bir an sonra doğum yapsa iddeti sona erer ve evlenmesi helâl olur. Bir saat, bir gün veya bir ay geçtikten sonra neden olmasın ki? "Sizden ölenlerin bıraktıkları eşleri, kendilerini dört ay on gün beklerler. ” (Bakara: 234) âyetinin hükmü, bu âyetle neshedilmiştir. Çünkü inişi daha sonra olmuştur. Sahih bir rivayette belirtildiğine göre Sübey'a binti Haris el-Eslemiyye, kocasının ölümünden birkaç gece sonra bir çocuk dünyaya getirdi. Bu durum Rasûlüllah'a haber verildi. Efendimiz: ”Artık helâl oldun, evlen," buyurdu. Kim hukuku ve ahkâmı hususunda Allah'tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir. Yani takva sebebiyle ona işini kolaylaştırır, hayra muvaffak kılar, isyanlardan ve kötülükten korur.

Talak 65:5

İşte bu anılan hükümler, Allah'ın size Levh-i Mahfuz'dan indirdiği emridir. Şer'î hükmüdür. Onu, kendisi ile amel etmeye hazırlamışınız diye Peygamberinize Kuranda indirmiştir. Ona muhalefetten sakınınız. Kim hükümlerini muhafaza suretiyle Allah'tan korkarsa, Allah onun kusurlarını örter. Takvası sebebiyle ondan razı olduğu için kusurlarını örter, katlamak suretiyle de mükâfatını artırır. Bazı bilginler bunu: ”Ona büyük ecir verir," şeklinde izah etmişlerdir. ”Ecran" kelimesinin belirsiz gelişi, mükâfatı tamamlamayı bildiren genelleme içindir. Burhânu'l-Kur'an'da şöyle denilmiştir: ”Talâkın hükümleri konusunda üç kez takva ile emredilmiştir. Bunlardan herbirinde de bir çeşit mükâfat sayılmıştır. Allahü teâlâ önce: ’Onun için bir çıkış yolu verir,' buyurmuştur. Yani onu içine girdiği kötülüklerden çıkarır, onun için ummadığı yönden sevdiği şeyi hazırlar. İkincisinde: ’İşinde bir kolaylık verir,' yani ona işindeki zorluğu kolaylaştırır, onun için nimetlerden hayırlısını verir, buyurdu. Üçüncüsünde de onun için en faziletli mükâfatı vaadetti. O da âhiretteki mükâfat ve nimetlerdir,’mükâfatını artırır,' buyurdu."

Talak 65:6

(Boşadığınız) o kadınları, gücünüz nispetinde yani zenginliğiniz ölçüsünde ve gücünüz yettiği ölçüde oturduğunuz yerin evin bir kısmında oturtun. Bu hitap, karılarını boşayan mü'minleredir. Katâde, bu hükümle ilgili olarak: ”Eğer kocanın tek bir odası varsa onun bir köşesinde oturtur," der. Onları, istemediklerini müsafir etmek, kaldıkları yerleri başka şeylerle işgal etmek ve benzeri bazı sebeplerle evde sıkıştırıp, kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Yani herhangi bir şekilde onlara evde oturmak hususunda zarar vermeyi kastetmeyin. Onları evden çıkmak zorunda bırakmayın. Bu âyet, kocaları merhametli ve âlicenap olmaya teşvik ve geçmiş olan hukuka saygılı davranmaya işaret etmektedir. Bu sayede boşanan kadın için yeni bir evlilik yapmak veya başka bir yolla geçim tedarikinde kolaylık sağlanmaktadır. Eğer boşanan kadınlar hâmile iseler, doğum yapmaları ister yakın olsun, ister uzak çocuklarını doğuruncaya ve iddetten çıkıp, gün sayma külfetinden kurtulup, başkaları ile evlenmeleri helâl oluncaya kadar nafakalarını verin. Boşanmak suretiyle kocasından temelli ayrılan kadın hâmile ise, ulemânın ittifakı ile onun için boşayan tarafından nafaka ve iskânı temin edilmelidir. Boşanıp da hâmile olmayan kadın için ise Ebû Hanife'ye göre, hayızla veya ay hesabı ile iddeti bitinceye kadar, hâmile olan gibi nafaka ve oturma hakkı vardır. Diğer üç mezhebe göre ise, böyle bir hak söz konusu değildir. Kocaları ölen kadınlar için terikeden ne nafaka ne de oturma hakkı vardır. O dilediği yerde iddetini tamamlar. Ebû Hanife, ister tek, ister üç talâkla boşansm, talâk ister ric'î, ister bâin olsun (12) boşanan her kadına iddeti süresince nafaka vermek ve iskânını sağlamak boşayanın görevidir. Ric'î talâkla boşanmış olan kadın zaten karışıdır. Onun nikâhı ancak iddet bitince sona erer. Dolayısıyla ric'î talâkla boşanmış olan kadının iddet esnasındaki nafakası ve oturma hakkının boşayan kocaya ait olduğunda ittifak vardır. Bâin talâkla boşananın iddeti süresince nafaka ve oturma hakkı da Hanelilere göre kocaya aittir. ”Gücünüz nispetinde oturduğunuz yerin bir kısmında oturtun" âyeti buna delildir. Çünkü bu âyetin mânâsı ”İddet bakleyen kadınları, kendi oturduğunuz yerlerden bir yerde oturtun. Onlara gücünüz nispetinde iddet esnasında nafaka verin" şeklindedir. İbn Mes'ud'un şu şekildeki kıraati de bu görüşü teyid etmektedir: ” Eskinûhünne min haysü sekentüm ve enfikü aleyhinne min vücdiküm: Onları oturduğunuz yerin bir kısmında oturtun ve onlara gücünüz nispetinde infak edin." İmam Şafi'ye göre boşanan kadınlara üzerinde durduğumuz âyet uyarınca süknâ (kocanın evinde oturma) hakkı vardır. Ama hâmile olmamaları halinde nafaka yoktur. Hâmile olmaları halinde ise, âyetin ”Eğer hâmile iseler çocuklarını doğuruncaya kadar nafakalarını verin" bölümünün, gereği nafaka almak haklarıdır. Size göre boşanan her kadın için nafaka gerekir. O halde âyetteki ”eğer hâmile iseler" şartının ne faydası var? şeklinde ortaya çıkacak bir itiraza şöyle cevap veririz: Bazan hamilelik süresi uzar, bu durumda kimileri normal hamilelik süresi bitince düşeceğini zanneder. İşte anılan kayıt, bu zannı ortadan kaldırmaktadır. Nitekim Keşşafta da böyle denilmektedir. Sizin için çocuğu emzirirlerse emzirme anlamındaki ”er-radâ" kelimesi sözlükte, memeden süt emmek demektir. Şeriat ıstılahı olarak küçük çocuğun özel bir vakitte kadından süt emmesi anlamındadır. Âyette murad edilen mânâ şudur: Eğer boşanan bu kadınlar evlilik sona erdikten sonra sizin, kendilerinden veya başka kadınlardan olan çocuklarınızı enıziririerse... Çocuğu emzirmek, beslemek annenin değil, babanın görevidir. Annenin gönül rızasıyla teberru kabilinden emzirmesi dışında baba, çocuk için süt annesi tutmak zorundadır. Şu kadar var ki, zorlanmanı akla birlikte annenin kendisinin emzirmesi menduptur. Ücretlerini verin, yani istemeleri halinde emzirmelerine karşılık ücretlerini verin. Çünkü, bu durumda onlarla ilgili hüküm, başka süt annelerine ait hükmün aynısıdır. Lübâb'da şöyle denilmektedir: ”Adam karısını boşarsa, kadının çocuğu emzirmek, görevi değildir. Ancak çocuk, başka bir kadının memesini almazsa, bu durumda çocuğu emzirmek zorundadır. Eğer baba ile emziren anne ücret konusunda anlaşmazlığa düşerler ve anne ecri misil isterse, baba da bunu vermek istemezse anne ecri misil almaya daha evlâdır. Çünkü baba karşılıksız emzirecek birisini bulamamıştır. Eğer baba ecri misile uygun bir şey vermek ister, anne buna razı olmaz zulmetmek isterse o zaman da baba ecri misil verir. Şayet baba emzirme ücretini verecek mâlî güce sahip değilse, anne çocuğunu emzirmeye zorlanır." Ey anneler ve babalar! Aranızda güzellikle istişare edin. Yani emzirmek ve ücret konusunda birbirinize iyilikle emredin. Bu müsamahadır. Baba cimrilik etmesin, anne de zorluk çıkarmasın. Çünkü o çocuk, ikisinin birlikte çocuğudur. Onlar çocuğa şefkatte ortaktırlar. Âyetteki ”i'temirû" kelimesinin mastarı olan ”i'timâr", ”teâmür" anlamındadır. Topluluktan bir kısmı, diğerlerine emrettiği zaman ”i'temerel-kavmu" ve ”teâmerû" denilir. Eğer zorlukla karşılaşırsanız çocuğu babasının hesabına... Keşşafta da belirtildiği üzere bu izah, âyetteki ”fe in erda'ne lekum -Eğer sizin için emzirirlerse" bölümüne uygun düşmektedir, başka bir kadın emzirecektir. Yani bu durumda, onu emzirmesi için, anneden başka bir süt annesi bulunacaktır. Bu ifadede, anne zorluk çıkardığı için kınanmaktadır. Bu, istediğin bir haceti vermekte geveşeklik gösteren birisine: ”Onu başka biri verecektir, sen ayıp ettin" demeye benzer. Âyette az çok babaya da bir kınama vardır. Çünkü hitap makamında, cevap düşürülmüştür. Ayrıca anne, ücret konusunda sıkıştırılır da, o yüzden emzirmekten imtina ederse o zaman zorunlu olarak başka bir süt annesi gerekeceğine ve gemicilikle onun da ücret isteyeceğine oysa annesinin daha şefkatli ve bebeğini emzirmeye daha lâyık olduğuna işaret vardır. Bu anlattığımızla, şart ve cevap arasındaki irtibat ortaya çıkmıştır.

Talak 65:7

İmkânı geniş olan, nafakayı imkânına göre versin. Rızkı daraltılmış olan da yani sıkıntıya düşüp, ancak karnını doyuracak kadar imkânı olan. Bu, ”Zengin olan durumuna göre, fakir olan da durumuna göre vermelidir." (Bakara: 236) âyetinde belirtildiği gibidir. Nafakayı Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Yani zengin ve fakirden her biri kudret ve takatinin ukısabildiğim versin. Allah kimseyi mâlî yönden kendisine verdiğinden fazlasıyla yükümlü kılmaz. Çünkü Allahü teâlâ, hiç bir nefsi, gücünün üstündeki bir şeyle yükümlü tutmaz. Allahü teâlâ bunu, vaad ile te'kid edip: Allah, bir güçlüğün arkasından bir kolaylık ihsan eder. buyurmuştur. Yani, hemen veya ileride kolaylık verir. Çünkü gelecek olan her şey yakındır. O halde darda olan bolluğu ve Allahın ferahlandırmasını beklesin. Bu âyet, fakirin kalbini serinletmekte, onu tüm gayretini sarfa teşvik etmekte ve fakir kocalara rızık kapılarının açılacağını vaadetmektedir.

Talak 65:8

Rabbin'in ve O'nun peygamberlerinin emrinden uzaklaşıp azan... ”Uzaklaşıp azmak" diye terceme ettiğimiz ”utûv", ”taatten sapmak" anlamınadadır. Kamus'ta bu kelime, ”kibirlendi, haddi aştı" diye izah edilmektedir. Kelimede ”yüz çevirmek" anlamı olduğu için, ”an" harfi cerri ile geçişlilik kazanmıştır. Sanki, ”tekebbür ve inatta haddi aşması sebebiyle Rabbinin emrinden ve Rabbinin peygamberlerinin emrinden yüz çeviren..." denilmiştir. Nice memleketler var ki... ”Nice" anlamına gelen ”keeyyin" kelimesi, çokluk ifade ettiği için, haberiyye olan ”kem" anlamındadır. ”Memleket ahalisinden çokları" demektir. Âyette tamlanan hazfedilmiş, tamlayan onun yerine gelmiştir. Bu âyet, insanları anılan hükümlere muhalefetten, sakmdırmakta ve onların kendilerine vacip olduğunu te'kit etmektedir. Biz onları, çetin bir hesaba çekmiş yani onlarla hesapta tartışmıştık, dünyada sıkıştırıp, kendilerine şiddet gösterdik, önemsiz günah ve suçları sebebiyle, açlık ve kıtlık, hastalıklar ve acılar, üzerlerine düşmanı musallat etmek ve daha başka benzeri belâlarla sıkıştırdık. Ta ki Allah'a dönsünler. Çünkü belâ, hayvanı sürmek için olan kamçı gibidir. Allah onlara, bu sayılanların üstünde başka belâlar da vermiştir. Nitekim âyetin devamında şöyle büyütülmüştür: Ve onları görülmemiş bir azaba çarptırmışızdır. Yani yadırganan, büyük, verdiği acıdan ve şiddetlinden dolayı korkunç bir azaba çarptırmışızdır. ”görülmemiş" diye terceme ettiğimiz ”en-nükr" kelimesi, ”bilinmeyen zor şey" demektir. İnkâr, bilginin zıddıdır. Allahü teâlâ hesaba çekme ve azaplandırmayı, sebepleri, onların Allah'ın ve Rasûlünün emrine uymaktan uzak kalmaları olduğu halde, kendisine izafe etti. Çünkü peygamberler, Allah'ta son bulmuşlar (fena fillah olmuşlar), tüm işlerinde Allah'ı vekil edinmişlerdir. Eğer onlar iyice olgunlaşmadan gönderilmiş olsalardı belki kendilerini yalanlayanlar tarafından tutulup öldürüleceklerdi.

Talak 65:9

Böylece onlar yaptıklarının cezasını, küfürlerinin zararını ve günahlarının cezasının ağırlığını tatmışlardır, işlerinin sonu tam bir hüsran olmuştur. Sonunda hayır olmayan korkunç bir şekil olmuştur. Ömür, sıhhat ve boş vakit sermayesini zayi ettikleri için, ticaretleri de zarar etmiştir, kâr yoktur. ”Husr" ve ”hüsran" kelimeleri, sermayesinin azalması anlamındadırlar. Bazen insana tıisbet edilir ve ”falan zarar etti" denilir. Bazen de fiile nisbet edilip: ”Ticareti zarar etti" denilir. Mal ve mevki konusunda da kullanılır. Çok kullanılışı bunlarla beraberdir. Sıhhat, selâmet, akıl ve iman gibi nefis hakkında kullanıldığı olur.

Talak 65:10

Allah bununla birlikte, ankette onlar için pek çetin bir azap hazırlamıştır. Yani hikmetine göre ilminde takdir etmiştir. Ya da cehennemde, aslı belirtilmeyen azap sebepleri hazırlanmıştır. Onlar dünyada ve âhirette hesaba çekilirler ve azaba uğratılırlar. Dünyada bir musibete çarptırılır sa bu onların günahlarına keffâret olmaz. Çünkü küfürden dönmüş değillerdir. Dolayısıyla âhirette de azap edilirler. O halde ey gerçek, yakînî, şühûdî imanla iman etmiş olan... Bazıları da ”hakka ve doğruluğa İnanan" diye anlamışlardır. Bunun kayıtlayıcı değil, açıklayıcı sıfat olması caizdir. Çünkü mü'minlerden başkaları akıl sahiplerinden sayılmaya lâyık değillerdir. Ancak ”lüb" ile, ahmaklık, aptallık, delilik ve daha başka bir zaaftan uzak olan akıl muradedilirse müstesna. Akıl sahipleri! Allah'tan korkun. Yani inkarcı inatçılardan, geçmiş milletlerin hâli ve başlarına gelen azap ve vebalden ibret alın. ”Allah'tan korkun" sözünün anlamı, ”Eğer akıllarınız, şüphe lekelerinden kurtulmuşsa, emirlerine ve vaşaklarına riayet ediniz," demektir. ”Lüb": Şüphe lekelerinden arınmış olan akıldır. Akıl şüpheden, kalp de hevâ hevesten arındığı zaman iman yakînî olur. Bu yüzden Allah onları ”iman edenler" diye belirlemiştir. Âyette takva emrinin sadece müminlere yöneltilmiş oluşu, onların takvadan istifade edenler oluşundan dolayıdır. Allah size gerçekten bir uyarıcı indirmiştir. Bir sonraki âyette bedel olarak getirilen ”rasiden" kelimesinin açıkladığı gibi, o uyarıcı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir.

Talak 65:11

İman edip sâlih amel işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için yani Hazret-i Peygamberin indirilmesinden sonra iman edenleri, demektir. Aksi halde İmanla belirtilenleri küfürden çıkarmak imkânsızdır. Çünkü onlar kâfir değiller ki küfürden çıkartılsınlar. İmanın ve sâlih amelin şerefini göstermek için ”sizi çıkarmak için" denilmedi. ”Karanlıklardan aydınlığa" sözünden maksat, dalâletten hidayete, bâtıldan hakka, cehaletten ilme, küfürden imâna, gafletten uyanıklığa, Allah'tan başkası ile ünsiyetten Allah'la ünsiyete, Allah'ın inayeti ile çalışma ve gayrette onların dereceleri ve tabakaları üzerine çıkarmaktır. Size ey akıl sahipleri Allah'ın apaçık âyetlerini yani Kur'an'ı, açıklayıcı, sizin ihtiyacınız olan hükümleri ortaya koyucu olarak veya açık, mânâlarında ve insaf sahibi edebiyatçılar nazarında mûcizeliği gizli olmayan Kur'anı okuyan, arzeden bir peygamber (göndermiştir.) Rasûlüllah sürekli Kur'an okuduğu için veya Kur'anı tebliğ ettiği, onunla insanları uyardığı için kendisine önceki âyette ”zikir" denilmiştir. Onun gönderilişi de terşih yoluyla (açıklama yoluyla) ”indirilme" şeklinde ifade edilmiştir. Yani Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ania olan birlikteliğinin çokluğu sebebiyle kendisi ”zikr"e -ki o Kur'an'dır- benzetilmiştir. Çünkü kendisine vahiy indirmek onu göndermenin sebebidir. Kimi bilginler bu bölümü şu şekilde izah etmişlerdir: ”Şüphesiz Allah size zikri yani Kur'anı indirdi ve Rasûlü yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i gönderdi." Ama îcaz, ”Rasûl" kelimesini nasbeden fiilin ihtisarını gerektirdi. Zaten karine de buna işaret etmektedir. O karine: ”Ona saman yedirdim ve soğuk su içirdim mânâsında, -içirdim anlamına gelen kelimeyi kullanmadan-’aleftuhâ tibnen ve mâen bâriden' sözünün benzeri olan’enzele (indirdi) kelimesidir." Kâşânî der ki: ”"Allah size gerçekten bir uyarıcı (zikri) indirdi,' sözündeki ”zikr" den maksat, Allah'ın zâtını, sıfatlarını, isimlerini, fiillerini ve âhireti içeren Kur'an'dır. ”Rasûl" den maksat da Kur'anı Peygambere indiren Cebrail'dir. ”Rasûl" kelimesi, ”zikr" den bedelü'l-iştimaldir. Çünkü ”zikr" onu kesintisiz olarak, ruhu nebeviye indirmek ve mânâları kalbe aktarmaktır." Kim Allah'a iman eder, riyadan, yapımcılıktan ve dünyevî bir maksattan arınmış olarak sâlih amel işlerse... Allahü teâlâ imam ve sâlih ameli, onların ehli olmayanları, onlara teşvik etmek ve heveslendirmek için zikretti. Büyüklerden biri: ”Eğer iman tek başına güzel ahlâk verseydi, mü'mine şunu yap, şunu yapma denmezdi. Bazen iman olmadan da güzel ahlâk bulunabilir," demiştir. Allah onu, köşklerinin veya ağaçlarının altlarından ırmaklar akan, -bunlar. Muhammed Süresinde adı geçen dört nehirdir- içlerinde kesintisiz ebedî kalacakları cennetlere sokar. Allah ona gerçekten güzel bir rızık vermiştir. Bu ifadede, Allah'ın müminlere verdiği sevap rızkını yüceltme ve hayret anlamı vardır. Çünkü haber cümlesinden, haberin veya lâzımının faydası hasıl olmayınca, makam gerektiriyorsa hayret mânâsı anlaşılır. Sanki şöyle denilmiştir: ”Allah'ın onlara verdiği rızık ne kadar güzel ve ne kadar bol!.."

Talak 65:12

Allah, yedi kat göğü... ”Yedi kat gök" anlamındaki ”seb'a semâvât", yaratıcısının kudretinin kemalini ifade için belirsiz olarak getirilmiştir. Ve yerden de onlar kadarını yani sayı bakımından yedi kat gökyüzü kadarını yaratandır. Yeryüzünün tabakalarının nasıl olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir. Cumhura göre, bundan maksat, birbirleri üstünde yedi tabaka yerdir. Her iki yer tabakası arasında semaların katları arasındaki gibi mesafe vardır. Dahhâkin dediğine göre, bu katlar birbirlerine bitişiktir. Aralarında gökyüzünün aksine su katmanı veya başka şeylerden bir boşluk ve aralık yoktur. Kurtubî der ki: Birinci görüş daha doğrudur. Çünkü hadisler bu görüşün doğru olduğunu göstermektedir. Nitekim Buharı ve daha başkalarının rivayetine göre Ka'b, Mûsa (aleyhisselâm) için denizi yaran Allah'a yemin ederim ki, Su hey bin bana rivayet ettiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içerisine girmek isdediği bir köy gördüğü zaman mutlaka şöyle derdi: ”Ey yedi kat semanın ve onların kapladıklarının Rabbi, yedi kat yerin ve onların üstündekilerin Rabbi, şeytanların ve onların saptırdıklarının Rabbi, rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allah'ım! Senden bu köyün, ahalisinin ve içindekilerin hayrını istiyorum. Ahalisinin ve içindekilerin şerrinden sana sığınıyorum." Katâde, Hasen vasıtasıyla Ebû Hureyre'den şöyle rivayet etmiştir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) otururken üzerlerinde bir bulut beliriverdi. Bunu görünce: ”Bu bulutun ne olduğunu biliyor musunuz ” buyurdu. Aslı ab: ”Allah ve Rasûlü en iyi bilir,' dediler. ’Bunlar yerin zaviyeleri (köşeleri) dir. Allah onları kendisine şükretmeyen ve ona dua etmeyen bir millete doğru sürüyor,' buyurdu ve: ’Üzerinizdekinin ne olduğunu biliyor musunuz?'' diye ekledi. Ashâb-ı kiram: ’Allah ve Rasûlü en iyi bilir," dediler. Rasûlüllah: ’O gökyüzü, korunan bir tavan ve birleştirilmiş kör bir denizdir. Sizinle onun arasında ne olduğunu biliyor musunuz?'' buyurdu. Yine: ’Allah ve Rasûlü en iyi bilir,' dediler. Allah'ın Rasûlü: ”Onunla sizin aranızda beş yüz yıllık mesafe vardır. Onun üstünde ne olduğunu biliyor musunuz?' buyurdu. Ashab: ’Allah ve Rasûlü en iyi bilir' dediler. Rasûlüllah: ’Onun üstünde iki gök vardır. Herbirinin uzaklığı, yerle gök arası kadardır. Onun üstünde ne olduğunu biliyor musunuz?' buyurdu. Ashâb-ı kiram: ’Allah ve Rasûlü en iyisini bilir,' dediler. Allah'ın Rasûlü: ’Bunun üstünde de Arş vardır. Onunla gökyüzünün arasındaki uzaklık, iki sema arasındaki uzaklık gibidir. Peki sizin altınızda ne olduğunu biliyor musunuz?' dedi. Ashab: ’Allah ve Rasûlü en iyi bilir,' dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: ’Altınızda yer, onun altında da başka bir yer vardır, ikisinin arasındaki mesafe beşyüz yıllık yoldur. Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin ederim ki eğer siz bir iple sarkıtıl saydınız Allah’a ulaşırdınız.' buyurdu. Sonra: ’O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır, O her şeyi bilendir,' (Hadîd: 3) âyetini okudu."(14) el-Makâsıdu'l-Hasene'de, şöyle denilmektedir: ”‘Eğer siz bir iple en tabandaki yere sarkıtılsaydınız, Allah'a ulaşırdınız,' sözünü bazı âlimler Allah'ın ilmine, kudretine ve hükümranlığına ulaşırdınız diye tefsir etmişlerdir. Allah'ın ilmi, kudreti ve hükümranlığı her yerdedir. Allah ise, Kitabında nitelediği üzere Arşın üzerindedir." Şeyhimiz der ki: ”Bu sözün anlamı şudur: Şüphesiz Allah'ın ilmi tüm kıtaları kaplamıştır. Allah'a ulaşmaktan maksat, Allah'ın ilmine ulaşmaktır. Allahü teâlâ mekânlarda ikametten münezzehtir. O, mekânlar yaratılmadan önce de vardı."(15) Ayetin ”yerden de onlar kadarını" bölümü ile ilgili olarak İbn Abbas'tan şu izah nakledilmiştir: ”Yedi kat yer, her bir yerde sizin Peygamberiniz gibi bir peygamber var. Âdem'iniz gibi bir Âdem, Nuh'unuz gibi bir Nuh, ibrahim'iniz gibi bir İbrahim, İsa'nız gibi bir İsa vardır." Bu haberi Hâkini, Müstedrek'te rivayet edip ”isnadı sahih" dedi. Beyhaki de ”isnadı sahih ama şâz" şeklinde değerlendirdi. Bir haberin isnadının sahih oluşu, onun metninin de sahih olmasını gerektirmez. Bazan senedi sahih olan bir haberde, sıhhatine mani bir şey bulunur. O zaman o haber zayıf olur. (16) Emir, yani Allah'ın emri, bunların yani yedi kat gök ve yedi kat yerin arasında inip durmaktadır. Görünüşe göre bu cümle, Allah'ın hükmünün cereyanını ve emrinin semaların en üstü olan yedinci kat ile yerlerin en altı olan yedinci kat yer arasında geçerliliğini haber vermek için söylenmiş müstakil bir başlangıç cümlesidir. Böylece siz, Allah'ın her şeye muktedir olduğunu bilirsiniz. Yani Allah bunu, anılanlara gücü yetenin, içlerinde hesap ve ceza için diriltmenin de bulunduğu her şeye kadir olduğunu bilesiniz diye yaptı. Böylece onun emrine itaat eder, hükmünü kabul eder, şekavetten kurtulup saadeti kazanmak için çalışırsınız ve kudretiyle kuşattığı gibi ilmiyle de her şeyi kuşattığını bilesiniz. Çünkü bütün bu anılan fiillerin, böyle olmayan bir varlıktan sadır olması mümkün değildir. "Kuşatmak" diye terceme ettiğimiz ”el-ihâta" en üst seviyede bilmek anlamındadır. O'nun ilminden ve kudretinden hiçbir şeyin asla dışta kalmadığını da bilmeniz içindir. Âyetin sonundaki ”ilmen" kelimesi, temyiz olarak mensuptur. ”O'nun ilmi görülen ve görülmeyen her şeyi kuşattı," demektir. Yaratıcı ve mâlik olan Allah'ın yardımı ile Talâk Suresi'nin tefsiri sona erdi.

Tahrim 66:1

TAHRİM SÛRESİ Medine devrinde nazil olmuştur, 12 âyettir. Ey peygamber! Eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek... ”Rıza" anlamına gelen ”merzât" kelimesi, mastardır. ”Eşlerinin" diye başlayan cümle de haldir. Bu durumda anlam: ”Sen eşlerinin rızasını ister ve gözetler bir durumda niçin kendine haram kılıyorsun? Oysa onlar senin rızanı istemeye, senin onların rızasını istemenden daha muhtaçtırlar. Şüphesiz onların üstünlüğü, sadece senin sebebinledir" demektir. "Niçin kendine haram ediyorsun?" sözü ile ifade edilen inkâr, hem kayda hem de mukayede aynı anda şamildir. Hem Rasûlüllahin eşlerinin rızasını isteme gayreti, hem de bu yüzden helâl olan şeyi kendisine haram edişi hoş karşılanmamıştır. Bu ifadenin bir benzeri: ”Ey iman edenler! Kat kat arınılmış olarak faiz yemeyin..." âyetidir. (Al-i İmrân: 130) Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? ”Niçin" mânâsına gelen ”lime" kelimesinin aslı, ”limâ" dır. Buradaki som, Hazret-i Peygamberin mubah olan bir şeyi kendisine haram kılışının hoş karşılanmadığını ifade içindir. Rivayet olundu ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir gün, Mısır kiralı Mukavkısin kendisine hediye ettiği cariyesi Mâriye ile bir odada baş başa kaldı. O gün, Rasûlüllahin eşleri için uyguladığı sıra Hafsa'da idi. Ama Hazret-i Hafsa ortada yoktu. Hafsa durumu öğrenince Rasûlüllah kendisine: ”Bunu gizle, Âişe'ye söyleme. Mâriye'yi kendime haram ettim. Ayrıca sana, benden sonra ümmetimin başına Ebû Bekir ve Ömer'in geçeceğini müjdelerim," dedi. Ama Hafsa bunu gizlemedi, Hazret-i Âişe'ye haber verdi. İkisi, birbirine dosttular. Rasûlüllahın diğer eşlerine karşı birbirlerine yardım ederlerdi. (1) 1- Bkz. Taherî Tefsiri, 28/101. Bu rivayeti Dara kutnî, İbn Abbas'tan nakletti. Bkz. Süyûtî, Esbabu'n-Nuzûl, 223, Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, 3/ 519. Süheylî şöyle der: ”Hafsa, Efendimizi, on sekiz aylıkken ölen oğlu İbrahim'in annesi olan kıplî Mâriye'nin evinde görmüştü. Bu yüzden eşlerinin gönlüne bir kıskançlık ve gayretin gelmesinden korktu. Bu sebeple Hafsa'ya gördüklerini Âişe'ye ve diğer eşlerine söylememesini emretti. Ama Hazret-i Hafsa olayı ifşa etti." Tercihe şayan olan görüş: Bazı müfessirlerin de dedikleri gibi, Hazret-i Peygamberin Hafsâ'nın sırası olan günde Mâriye ile başbaşa kalmış oluşudur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımları arasında adaletli davranır, günlerini onlar arasında sıraya koyardı. Sıra Hazret-i Ömer'in kızı Hafsâ'nın olduğu bir gün, Hafsa babasını ziyarete gitmek için, Hazret-i Peygamberden izin istedi. O çıkınca, Ümmü Veledi (oğlunun anası) ve cariyesi olan Mâliyeye haber gönderdi. O gelince, Hafsâ'nın odasına sokup, kendisi ile ilişkide bulundu. Hafsa dönüp de durumu öğrenince, Hazret-i Peygamberi kınadı: ”Demek bana bunun için izin verdin. Cariyeni odama soktun, sonra da benim günümde, benim yatağımda onunla ilişkiye girdin. Eğer bana saygın olsaydı ve hakkımı gözetseydin, onlardan bir kadınla bunu yapmazdın," dedi. Buna karşılık Hazret-i Peygamber: ”O benim cariyem değil mi? Allah onu bana helâl etmedi mi? Sus, ses çıkarma. O artık bana haramdır. Bununla senin rızanı alıyorum. Bu olayı eşlerimden hiçbirisine haber verme," buyurdu. Rasûlüllah çıkınca Hafsa kendisi ile Âişe arasındaki duvara vurdu. ”Sana müjdeliyorum, Rasûlüllah cariyesi Mâriye'yi kendisine haram etti. Allah bizi ondan kurtardı." dedi. Gördüğünü Hazret-i Âişe'ye haber verdi. Bunun üzerine Rasûlüllah sırrını ifşa ettiği için ceza olarak Hafsa'yı boşadı. Hanımlarından uzak durdu. Onlara olan şiddetli öfkesinden dolayı bir ay süre ile hiç birinin yanına girmeden bekledi. Nihayet bu âyet indi. Hazret-i Ömer, kızı Hafsâ'nın yanına girdi. O ağlıyordu. ”Rasûlüllah sizi boşadı mı?" dedi. Hafsa: ”Bilmiyorum. O, şu odada tek başına duruyor," dedi. Hazret-i Ömer bundan sonraki olayı şöyle naklediyor: Rasûlüllah'a geldim, yanına girip selâm verdim. O bir hasır parçasına uzanmış vaziyette idi. Hasır yan tarafında iz bırakmıştı. ”Hanımlarını boşadın mı, ya Rasûlallah?" dedim. ”Hayır" karşılığını verdi. Bunun üzerine: ”Allahu Ekber! Ya Rasûlallah! Biliyorsun biz Kureyşliler, kadınlara hükmederdik. Medine'ye gelince, kendilerine karılarının galebe çaldığı bir topluluk bulduk. Bizim hanımlar da onlardan öğrenmeye başladılar," dedim. Rasûlüllah gülümsedi. Hazret-i Ömer Rasûlüllah'a: ”Hanımlarının durumundan dolayı üzülme. Allah seninle, Ebû Bekir seninle, ben de seninleyim," dedi. İşte bu âyet, Ömer'in sözüne uygun bir şekilde indi. Hazret-i Âişe şöyle dedi: ”Yirmi dokuz gün geçince, Rasûlüllah yanıma girdi. Ya Rasûlallah! Bir ay bizim yanımıza girmemeye yemin etmiştin. Oysa sen yirmi dokuz günde girdin. Ben saydım," dedim. Efendimiz: ”Ay bazen yirmi dokuzdur. Bu ay da böyledir," buyurdu. Cebrail inip, Rasûlüllah'a Hazret-i Hafsa hakkında şöyle dedi: ”Hafsa'ya dön. Şüphesiz o çok oruç tutan, çok namaz kılan birisidir. O, cennette senin hanımlarındandır." (2) O zaman, Rasûlüllahın nikâhı altında dokuz hanımı vardı. 2- Rasûlüllah Hafsa'yı boşadı. Kendisine: ”Ona dön, zira o çok oruç tutar, çok namaz kılar' denildi. Hadisi, Enes'ten İbn Ebî Matem rivayet etti. Bkz. Muhtasaru Tefsin İbn Kesir, 3/512. Bu açıklamalardan sonra âyetin anlamının şöyle olduğunu söyleyebiliriz: ”Sen cariyelik yoluyla Allah'ın sana helâl kıldığını kendine niçin haram ediyorsun? Ondan yararlanmaktan niçin kaçmıyorsun? Oysa, onun sana helâl olduğuna inanıyorsun. Çünkü Allah helâl kıldıktan sonra, onun haram oluşuna inanmak mü'minlerin avamından bile tasavvur edileni ivecek bir şeydir. Peygamberlerden böyle bir halin vukuu nasıl düşünülebilir?!" Allah çok bağışlayıcı, seni bağışlamış ve senin yaptığın haram etme olayım örtmüştür. Çünkü kerem sahibi Mevlâ'nın ihsan ettiği şeyden yararlanmaktan kaçınmak, onun ihsanını kabul etmemeye benzer. Çok esirgeyicidir. Sana merhamet etmiş, seni sorumlu tutmamıştır. Seni, masumiyetine rağmen kınamıştır. Keğ'u'l-Esrâr'da şöyle denilmektedir: ”Bu, Rasûlüllahin Kur'an'daki en şiddetli kınan ısıdır." el-Bakli'de şöyle der: ”Allahü teâlâ, nebisini sadece kendi görüşü ile hareket etmemesi ve kendisine vahyolunana uyması için te'dib etti." Nitekim ulemadan kimisi: ”Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında bükmedesin diye..." (Nîsâ: 105) âyetindeki, ”sana gösterdiği" sözünden maksadın, kendi görüşü değil, kendisine vahyolunan vahiy ile hükmetmek olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Allahü teâlâ, Rasûlünü, Âişe ve Hafsa olayında helâl olan bir şeyi kendisine haram ettiği için kınadı. Eğer din rey ile olsaydı, Rasûlüllahin reyi (görüşü), her görüşten üstün olurdu.

Tahrim 66:2

Allah size, (keffâretle) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır. Bu âyetteki ”meşru kılmak" diye tercüme ettiğimiz ”Faraza" kelimesi, hüküm koymak ve açıklamak anlamındadır. Metindeki ”leküm: Size" ifadesi buna işaret etmektedir. Çünkü ”vacip kıldı" anlamına gelen ”farz kılmak", ”alâ" harfi ile kullanılır. Yemin, bir düğüm gibi telâkki edilmiş, keffaret de, ”çözmek" anlamına gelen bir kelime ile ifadelendi ri İm iştir. Bir sözün önünde ”inşallah" denilmesi de ”yemini çözdü" cümlesi ile ifade edilmektedir. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Üç çocuğu olup da ölen bir adama ateş, ancak yemin çözümü kadar dokunur." (3) 3- Hadisi Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İmam Mâlik Muvatta'da tahrîc etmişlerdir Bkz Câmiu'l-Usûl, 1/590. "Yemin çözümün" den maksat, Müfredat'ta denildiği gibi ya ”inşaallah" diyecek kadar olan süre, ya da ”yemin gereğini yerine getirinceye kadarlık süre" dir. ”Sizden cehenneme uğramıyacak yoktur..." (Meryem: 71) anlammdaki âyet ikinci izaha ışık tutmaktadır. Tâcü'l-Mesâdır adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Onu, yemin çözümü kadar yaptım" sözü, ”onu ancak, yapmayacağım diye yemin ettiğim şeyi, ancak yemini kendisiyle çözdüğüm kadar yaptım" anlamındadır. Bu açıklamalara göre âyetin anlamı şöyledir: ”Allah sizin için yeminlerinizden kurtulmayı meşru kıldı ve onun düğümünün çözüleceği keffareti açıkladı. Hanelilerin fıkıh kitabı Hidâye'de şöyle denilmektedir: ”Bir kimse sahibi olduğu bir şeyi kendisine haram etse, o şey ona haram olmaz. Onu kendine mubah kılması ve keffaret ödemesi icabeder. Ebû Hanife'ye göre, helâl olan bir şeyi haram kılmak, yemindir. Haram kıldığı o şeydeki maksfıd olan menfaat türüne itibar edilir. Bir kimse, bir yemeği kendisine haram etmişse onu yememeye, cariyeyi haram etmişse onunla cinsi ilişkide bulunmamaya yemin etmiş olur." İbn Abbas (radıyallahü anh) haram kılınanın, yemin olduğunu söylemiştir. Buna göre bir adam karısına: ”Sen bana haramsın" derse, eğer boşamaya niyet etmişse boşama, yemine niyet etmişse yemindir. Ama bununla, yalan söylemeyi dilemişse hiçbir şey olmaz. Aynı şekilde, bir yemeği kendisine haram kılarsa, bununla yemine niyet ederse -Safînin hilâfına- bu bir yemindir. Bir kısım bilginler şöyle demişlerdir: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan, Allah'ın helâl kıldığı şey için ”o bana haramdır" dediğinin sabit olmadığını söylemişlerdir. O sadece, daha önce ettiği bir yeminden ötürü, Mariye'den uzak durmuştur. Bu konudaki yemini: ”Vallahi bu günden sonra ona yaklaşmayacağım," demesidir. Bunun üzerine kendisine: ”Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Yani yemin sebebiyle niçin ondan uzak kalıyorsun. Yemin ettiğin şeyi yap ve keffaret ver," denildi. ”Allah size yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır" mealindeki âyet de, Rasûlüllahin sözünün yemin olduğunu gösterir." Allah sizin yardımcınızdır. Efendiniz ve işlerinizin idarecisidir. O size uygun olan şeyleri hakkıyla bilen ve onları sizin için meşru kılan dır, tam hüküm ve hikmet sahibidir. İşlerinde ve hükümlerinde en iyiyi yapandır. Size ancak, hikmetin gerekli kıldığı şeye göre emreder, yasaklar.

Tahrim 66:3

Hani peygamber, eşlerinden birisine... O, Hazret-i Hafsa'dır. Onunla hicretin otuzuncu ayı olan Şaban in başında evlenmiştir. Gizli bir şey -ya Mâriye'yi kendisine haram edişi, ya da halifelik meselesi- söylemişti. Gizlemek, açığa vurmanın zıddıdır. Hem cisimler, hem de manalar için kullanılır. Sır da, nefiste gizlenen sözdür. Âyetin anlamı şudur: ”Ey dinleyici! Rasûlüllahin gizlice söylediği vakti, azarlama ve kınama olarak hatırla." Eğer âyette hitap Rasûlüllah'a ise: ”Gizli söz söylemiştin" denilerek zamir kullanılacak yerde, ”Peygamber gizlice söylemişti..." denilerek açık söz kullanılması, onu yüceltmek içindir. Bu yüceltme, ona saygıya riayetin ve Peygamberin hoş görmediği şeylerden mahremiyetini korumanın gereğini bildiren bir vasfı getirmek suretiyledir. Eğer hitap genel anlamda Hazret-i Peygamberden başkaları için ise, Nebî vasfı ile zikredilmesi, onun nübüvvet iddiasındaki sadakatini bildirmek içindir, Eşi bunu (başkalarına) haber verip, yani Hazret-i Hafsa, arkadaşı Hazret-i Âişe'ye Rasûlüllahin kendisine söylediği sözü haber verdi, onu ifşa etti. Allah da onu Peygamber'e açıklayınca yani Allahü teâlâ, Hafsa'nın o sırrı ifşa ettiğini, Rasûlüne Cebrail vasıtasıyla haber verince Peygamber Hafsa'ya, arkadaşına ifşa ettiği sözün bir kısmını kınama kabilinden olmak suretiyle bildirmiş, ona: ”Ben sana sırrımı gizlemeni, onu kimseye açıklamamanı emretmedim mi?" demişti. O sır, halifelikle ilgili sözdür. Rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah Hafsa'yı azarlayınca, Hafsa: ”Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın onun babasına has kıldığı üstünlük sebebiyle sevinçten kendime sahip olamadım," dedi. Bir kısmından da vaz geçmişti. Yani kerem ederek, bilginin bir kısmım açıklamadı. O, Mâriye konusundaki sözdür. Bir kısım bilginler ise, Rasûlüllahin, cariye'yi haram kılışı ile ilgili sözü bildirip, hilâfet konusunu bildirmediğini söylemişlerdir. Çünkü o bu konunun insanlar arasında yayılmasını istemiyordu. Ayrıca bu, ondan bir kerem ve hilın idi. Bunda, edebin terki kabilinden olan şeyleri fazla araştırmamaya teşvik vardır. Çünkü bu, iyilerin özelliğidir. Hasan-ı Basrî: ”Kerem sahibi birisi asla fazla araştırmaz," demiştir." Bunu o hanımına söyleyince yani Hazret-i Peygamber, yaydığı sözü Hafsa'ya haber verince - Allah, Rasûlüne Hafsa'nın sırrını ifşa ettiğini açıklamıştı- eşî: ’Bunu sana kim haber verdi,' dedi. Yani sözü ifşa ettiğimi sana kim haber verdi? O, bunu Hazret-i Âişe'nin haber verdiğini zannetmişti. Hafsa'nın bu sözü hem hayretinin, hem de bunu Hazret-i Âişe'nin haber vermiş olmasını yadırgamasının ifadesidir. Peygamber: ’Bana, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan kendisine hiç bir gizlinin gizli kalmadığı Allah haber verdi,' dedi. Bunun üzerine Hafsa sustu ve teslim oldu. ”Her şeyi bilen" anlamında ki ”alîm" ve aynı kökten olan ”âlim, allâm" sözleri, Allah'ın isimlerindendir. Allah'ın her şeyi, hatta kalplerdeki gizli şeyleri, zihinlerden geçenleri bildiğini bilen kişinin Ondan utanması, O'na isyandan kaçınması ve kahrından korkması edep gereğidir. ”Her şeyden haberdar olan" diye terecine edilen ”habîr" kelimesi, ”alîm: her şeyi bilen" anlamındadır. İmam Gazâlî kuddise sirruhû şöyle der: ”Mutlak anlamdaki bilgi nazarı itibara edindiği zaman Allah, mutlak ”alîm"diı. Bilgi, gayba ve gizil şeylere izafe edildiği zaman ” habır ”diı. Açık işlere izafe edilerse o zaman ”şehîd"dk. Kul, Allahü teâlâ 'nın, yaptıklarından haberdar, sırrına muttali olduğunu bildiği zaman Onun -kendisi unutsa bile- tüm yaptıklarım veya amellerinden gizlediklerini bildiğini bilir. Ölesiye bir mahcubiyet hisseder." Anlatıldığına göre, bir adam bir gün düşünür: ”Ömrüm şu kadar senedir. Bu, şu kadar ay, şu kadar gün eder," der ve ömrünü binlerce güne çıkartır. ”Her gün Allah'a bir kez isyan etsem, amel defterimde şu kadar bin günah olur. Oysa ben her gün bir çok kez günah işliyorum," der ve Allah'ın azabından korkarak şiddetli bir nara atar, ölecek hale gelir. Şu İslâmın terbiye ettiği temiz kalplere bak!

Tahrim 66:4

Eğer ikiniz de Allah'a teybe ederseniz ne âlâ. Hitap, Hafsa ve Aişe radıyellahu anhümâyadır. Hitabın gâibten (üçüncü şahıstan) muhataba (ikinci şahsa) değiştirilmesi mübalâğa içindir. Ceza düşmanlara olduğu gibi, sitem de dostlaradır. Nitekim bir şâir şöyle der: Sevgiler bitiyor sitem gidince Sevgi sürer sitem devam edince Ayetteki ifade de, Hazret-i Hafsa ve Hazret-i Âişe için hayırlı olanı dileme ve onlara kendileri için en faydalı olanı göstermek vardır. Çünkü sizin kalbleriniz kaymıştır. Âyetteki ”fa" harfi, sebep bildirmek içindir. (Bu yüzden ”çünkü" diye terceme edilmiştir.) ”Rabbine kulluk et, çünkü ibadet haktır," sözüne benzer. Eğer ”fa"yı başka bir anlamda alsaydık, ceza (cevap) şart üzerine terettüp etmiş, ona sebep kılınmış olurdu. Oysa onların kalplerinin kayışı şarttan yani tevbeden önce vardı. Aşağıda gelecek olan ”birbirinize arka verirseniz" âyetinde de durum aynıdır. Âyette muradolunan mana şudur: ”Sizde, Rasûlüllah'a ve onun sevdiğini sevmeye, tiksindiğinden tiksinmeye muhalefetten kalpleriniz meylettiği için tevbeyi gerektiren şey bulunmuştur." "Kaydı" diye terceme ettiğimiz ”sağa" kelimesi, ”meyletti" anlamındadır. ”Kulak verdi anlamında"“Esğa bi sem'ihî" denilir. Şâir şöyle demiştir: Kalpler meyletti en mübarek birine Abdulmuttalip oğlu Abbas âline. Âyette, aynı türden kalıpların bir arada kullanılmasından kaçınmak için. ”ikinizin iki kalbi" denilmemiş, çoğul kipiyle ”ikinizin kalpleri" denilmiştir. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka verirseniz, aşırı kıskançlıkla, Rasûlüllahin hoşlanmadığı bir şekilde ve sırrını ifşa etmek suretiyle ona karşı yarchmlaşırsanız, biriniz diğerine sırt olursa bizzat Allah, Cebrail ve mü'minlerin iyileri onun dostu ve yardımcılarıdırlar. Yani Hazret-i Peygamber kendisine arka verecek kişilerden yoksun değildir. Çünkü Allahü teâlâ, mukarreb meleklerin lideri Cebrail ve sâlih müminler ona yardımcıdırlar. İbn Abbas, buradaki sâlih mü'minden muradın, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer olduğunu söyler. Ebussuud Tefsirinde: ”Sâlih mü'minlerin, melekler ve Cebrail'in arasında anılması sebebiyle, İbn Abbas'ın görüşünün yerinde olduğu" söylenmektedir. Çünkü âyette, manevî yardımcı ile, maddî yardımcılar anılmıştır. Cebrail, Rasûlüllah'a arka vermiş, onu ilâhî teyidlerle desteklemiştir. Ebû Bekir ve Ömer de risalede ilgili işleri idarede onun yardımcılarıdırlar. Onların Rasûlüllah'a yardımları, kızlarının gönüllerine daha çok tesir etmiş ve durumlarını zayıflatmıştır. Dolayısıyla, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer'in meleklerden önce anılması gerçek anlamdadır. Ulemadan birinin dediğine göre ”sâlih müminlerden" murad, sahabiler veya önde gelenlerdir. Süheylî şöyle der: ”Âyetin lâfzı geneldir. Dolayısıyla bütün mü'minlerin anlaşılmaları daha uygundur." Rivayete göre bir adam İbrahim b. Ethem'e: ”İnsanlar benim için sâlih diyorlar. Sâlih olduğumu nasıl anlarım'?" dedi. İbrahim b. Et hem: ”Gizli yaptığın amellerini sâlihlere arzet. Eğer onu kabul edip güzel bulurlarsa, bil ki sen sâlihsin. Beğenmezlerse sâlih değilsin," dedi. Bu, hakimane söylenilmiş bir sözdür. Bunların Allah'ın yardımının, Cebrail ve sâlih mü'minlerin desteğinin ardından semaları dolduran tüm kalabalıkları ile melekler de ona yardımcıdırlar. Bu ifade, Bedir savaşında olduğu gibi, meleklerin yardımlarının büyüklüğüne işaret etmektedir. Çünkü bu, mucizelerdendir. Bu söz, meleklerin insanlardan daha üstün olmalarım gerektirmez. Melekler, düşmanlarına karşı, Rasûlüllah'a yardımda tek bir el gibi, ona arka veren bir güruhtur. Dolayısıyla bu kadar yardımcıya karşı iki kadının bir birine yardımcı olmalarının ne önemi var ki? Cebrail aleyhisselâm da, melekler zümresine dahildir. O halde, içlerinde Cebrail in de bulunduğu tüm meleklerin yardımı, Cebrail'in tek başına yardım etmesinden daha kuvvetlidir. Sanki, sâlih mü'minlerin yardımdan sonra yerlerinin uzaklığı ve yardımlarının derecesinin yüceliğini bildirmek için, ”bundan sonra da diğer melekler ona yardımcıdırlar" denilmiştir." Bazı bilginler: ”Onları tehdit için Allah'ın yardımı kâfi olduğu halde, başkalarının yardımının da anılmasının, Rasûlüllah in; Allah'ın, meleklerin ve insanların katındaki mevkinin yüceliğini bildirmek için olduğunu" söylerler. Ben fakir derim ki: Bunlar, bu konuda söylenen fikirlerdir. Bence uygun olanı şudur: Allahü teâlâ, kendi yardımı yeterli olmasına rağmen, kendisinden sonra yaratıklardan, Peygambere yardımı en fazla olanları zikretmiştir. Çünkü, Hazret-i Âişe ve Hazret-i Hafsa'mıı birbirine arka vermeleri sebebiyle, makam yardımlaşma makamıdır. Ayrıca makam tehdit makamı olduğu için, yardımcıları da artırdı. Cebrail, yaratıklar içerisinde Hazret-i Peygambere ilk yardım edeni oldu ve Allah ile Rasûl arasında elçi olduğu için, onu sâlih mü'minlerden önce zikretti. Yardım konusunda sâlih müminler daha üstün olduğu için, onları da diğer meleklerden önce andı. Çünkü meleklerin yardımı sadece fiille, sahillerin yardımları ise hem fiille, hem de himmetledir. O da daha fazladır.

Tahrim 66:5

Eğer o sizi boşarsa, umulur ki Rabbi ona, Rasûlüllah aleyhisselâma sizin yerinize, sizden daha iyi, Müslüman, inanan, dille ikrar eden, kalben samimi -burada mü'min ve Müslüman kelimeleri birbirinin tekrarı değildir- sebatla itaat eden, günahlardan tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, -oruç tutanlar, gün boyu aç dolaştıkları için, oruç tutanlara ”sâihât" denilmiştir. Ya da maksat. Mekke'den Medine'ye hicret edenlerdir.- dul ve bakire eşler verir. Dul, kendisi ile cinsi ilişkide bulunulmuş olan kadındır. Âyette. Allah'ın Rasûlüne vermesi umulan eşlerin özellikleri sayılırken sadece dul ile bakire arasına atıf (bağlaç) kullanılmıştır. Çünkü, dulluk ve bakirelik birbirinin zıttıdır. İkisinin aynı şahısta, aynı anda bulunması mümkün değildir. Diğer özellikler ise böyle değildir. Onun için o vasıflar arasında bağlaç kullanılmamıştır. Âyette sanki şöyle denilmiştir: ”Allah Rasûlüne, sizden daha iyi, anılan bu özellikleri taşıyan, bir kısmı dul, bir kısmı bakire eşler verir." İşte bu iki kelime arasındaki bağlacın sırrı budur. Eşlerin tümü ya bakire veya dul şeklinde anlaşılmaması için de iki kelime arasına ”veya" anlamına gelen ”ev" edatı konulmamıştır. Allahü teâlâ, Hafsa ve Âişe'yi, kalplerinin kayması sebebiyle -ki bu tevbeyi gerektirir- azarladı ve onları Rasülüllahin kendilerini boşama ihtimali bulunduğunu söyleyerek korkutmaya başladı. Sonra da beyan etti ki, eğer Rasûlüllah onları boşarsa zararı sadece kendilerine dokunacaktır. Çünkü Allah, Rasıilüne onlardan daha iyi eşler verecektir. Âyette Hazret-i Peygamberin Hafsa'yı boşamadığına delâlet eden bir şey yoktur. Çünkü boşamanın hanımlara bağlanması, onlardan birisinin boşanmış oluşuna ters düşmez. Allahü teâlâ Rasülüllahin hanımlarını boşamıyacağını biliyordu. Ancak, onları korkutmak için, kendilerini boşaması durumunda, onların yerine daha hayırlılarım vermeye muktedir olduğunu haber verdi. Bu, şu âyeti kerimede bildirilen anlama benzemektedir: ”...Eğer siz yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir millet getirir. Sonra da onlar sizin gibi olmazlar." (Muhammed: 38) Bu tür hitaplar, Allah'ın gücünü haber vermek ve onları korkutmak içindir. Yoksa gerçekte, Rasülüllahin ashabından daha hayırlı olanı yoktur.

Tahrim 66:6

Ey iman edenler! Kendinizi günahları terketmek ve taatleri işlemek suretiyle ve ailenizi nasihat, terbiye ve eğitimle -Aile, kişinin hanesi içinde olan hanım, oğul, erkek kardeş, kız kardeş, amca, amca oğlu ve hizmetçisidir.- yakıtı insanlar, insanların ve cinlerin kâfirleri ve taşlar olan ateşten koruyunuz. Başka ateşler odunla tutuştuğu gibi, cehennem ateşi aynı zamanda taşla da tutuşur. Bu, o ateşin kuvvet ve yakıcılığının şiddetini bildirmektedir. Çünkü ateşin odun yerine taşla tutuşması, hararetinin fazlalığındandır. Bu yüzden Hazret-i Peygamber: ”Sizin şu tutuşturduğunuz ateşiniz, cehennem ateşinin yüz parçasından bir parçadır," buyurmuştur.(4) İbn Abbas'tan, burada söz konusu olan taşın, kibrit taşı olduğu rivayet edilmiştir. O, yakıldığı zaman en büyük harareti verir. Çok çabuk tutuşur, çirkin bir kokusu vardır, dumanı fazladır. Bedenlere yapışması şiddetlidir, dolayısıyla onunla azap çok şiddetli olur. Âyeti kerime, akrabaya emri bil ma'rûfta bulunmanın bir görev olduğuna delâlet etmektedir. Bir hadisi şerrifte de şöyle buyuru hır: ”Hepiniz çobansınız, hepiniz gözetiminiz altında olandan sorumlusunuz." (3) Yani her biriniz, eğer idareci ise, kendisinden istenilen adaleti gözetmekle; idare edilense hıyanetten kaçınmakla yükümlüdür. Yine her biriniz, kıyamet günü, korumayı yüklendiği şeylerden sorumludur. Devlet başkanı halkın gözeticisidir. Erkek ailenin, kadın kocasının evinin gözeticisidir. Köle de efendisinin malını gözetmekten sorumludur. Hasılı herkes sorumludur. Denildiğine göre, kıyamet günü en acı azaba çarptırılacak olanlar, ailelerini cahil bırakanlardır. Nasihatta bulunma hususunda yabancılar da aynen aile hükmünde oldukları halde, âyette aile özellikle zikredilmiştir. Çünkü, yakınlıklarından ötürü akraba uyarılmaya daha lâyıktır. Nitekim bir âyette: ”Ey iman edenler! Kâfirlerden, size yakın olanlarla, savaşın..." (Tevbe: 123), başka bir âyette de: ”Önce en yakın akrabalarını uyar." (Şuara: 214) buyurulmuştur. Ayrıca, emri bil ma'rıif ve nehyi anil münker (iyiliği emredip kötülükten men etme) in şartları yabancılar için tahakkuk etmeyebilir. Akrabalar, özellikle aile içinde olanlar böyle değillerdir. Çünkü erkek ailenin reisidir. Onun yani bu büyük ateşin başında katı kalpli, kalbinde şefkat ve merhamet olmayan güçlü, kuvvetli melekler vardır. Bu melekler, cehenneme ait işleri yürütürler. Cehennemliklere azap ederler. Bunlar on dokuz tanedir ve yardımcıları vardır. Güçlüdürler. Allah'ın düşmanlarından merhamet istediklerinde intikam almaktan âciz değillerdir. Çünkü onlar, gazaptan yaratılmışlardır. Kahır üzere yaratılmışlardır. Onlar için kahır ve öfkenin dışında bir lezzet yoktur. Nasıl ki canlılığın gereği yemek, içmekse, bunların yaratı lışiarının gereği de, suçlulara acımadan azabetmektir. Onlardan birinin, iki omuzu arasındaki mesafe, bir yıllık yol kadardır. Veya güneşin doğduğu yerle battığı yer arası kadardır. Birisi sopasını bir kez vurduğunda yetmiş bin kişiyi cehenneme yuvarlar. Onlar kâfirler ve başkalarım cezalandırma konusunda veya genel anlamda, Allah'ın kendilerine emrettiğine karşı gelmezler, emrolunduklarnı hiç bir yavaşlık ve gevşeklik göstermeden, geciktirmeden, fazlasız ve eksiksiz aynen yaparlar, yerine getirirler. Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”Bu âyet, tüm meleklerin masum olduklarının delilidir. Çünkü onlar, mücerret akıldan ibarettirler. Şehvetleri yoktur. İnsanların aksine, fitraten itaatkârlardır. Yine bu âyet, melekler için bir yasaklamanın söz konusu olmadığına ve yasağın onlar yanında bir ibadet sayılmadığına delâlet etmektedir." Kirmanı, Buhârî şerhinde şöyle der: ”Eğer dersen ki, bir yasağı terketmek de ibadettir. Çünkü terk nefsi men etmektir. Dolayısıyla niyete mutaçtır. Ben de şöyle cevap veririm: Eğer maksat, Allah'ın emrine uymak ve sevap elde etmek ise dediğin doğrudur. Ama cezayı düşürmekte ise niyete ihtiyaç yoktur. Söz gelimi zinayı terkeden birisi, bundan dolayı sevap kazanmak için niyete muhtaçtır. Terkler niyete muhtaç değildir, diyenler bununla günahı düşürmeyi kastederler. Ama terklerde, sevap elde etmek ve Allah'ın emrine uymak mıırad edilirse mutlaka yasak olan şeyin bilerek (niyetle) terkedilmesi gerekir. Zinayı terkeden kişi eğer bununla, Allah'ın emrine uymayı kastederse sevap kazanır."

Tahrim 66:7

Melekler onları cehenneme sokarken şöyle derler: 'Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Râğıb şöyle demiştir: ”Özrün, insanın günahlarını silecek bir şeyi aramaktır. Bu da üç çeşittir: 1- Ben yapmadım, demesi. 2- Şu sebepten yaptım deyip, kendisini günahkâr olmaktan çıkartan bir şey söylemesi. 3- Yaptım ama bir daha yapmayacağım veya benzeri bir şey demesi. Bu üçüncüsü tevbedir. Her tevbe, özürdür; ama her özür, tevbe değildir." Siz ancak, dünyada iken, küfür ve isyandan yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz!' Sizin için bu gün kesinlikle özür yok (denilir.) Bu yasak, onlar özür dilemeden önce olursa, ”Onlara özür dilemeleri için izin de verilmez" (Mürselât: 36) mealindeki âyetle uygunluk arzeder. Ama yasak onların özründen sonra olursa, o zaman bu söz te'vil edilir: ”Onlara mazeretlerini beyan etmeleri için izin verilir ama dinlenmez" denilir.

Tahrim 66:8

Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. ”Tevbe", özür dileme yollarının en üstünüdür. ”Ben yaptım, fakat iyi yapmadım" demekle olur. Şeriat ıstılahında tevbe şöyle tarif edilir: ”Çirkinliğinden dolayı günahı terketmek, işlenen günaha pişman olmak, tekrar işlememeye azmetmek, kaza yoluyla telâfisi mümkün olan amelleri telâfi etmektir." İşte bu dört şart bir arada bulunursa, tevbenin şartları tamam olur. "Samimi" diye tercerne ettiğimiz ”nasûh" kelimesi, mübalâğa kalıplarından birisidir. Çok sabreden kişiye ”sabûT", çok şükredene de ”şekûr" denilmesi gibidir. ”Çok fazla nasihat eden tevbe" demektir. Bu da kişilerin kendi nefislerine tevbe yi tavsiye etmeleri ve usulünce tevbe etmelerindir. Bu kötülüklerden, kötü oldukları için, pişmanlık duyarak, onları yapmaktan dolayı kederlenerek, kılıçla kesilse, ateşte yakılsa bile süt memeye dönmedikçe bir daha kötülüğe dönmemeye azmederek nefislerini bu duygu üzerine, hiç kimsenin çeviremiyeceği bir şekilde yerleştirerek tevbe etmektir. Hazret-i Ali'den rivayet edildiğine göre, o bir bedevinin: ”Allah'ım senden bağış diliyorum, sana tevbe ediyorum," dediğini işitmişti ve: ”Ey adam! Tevbede dil çabukluğu yalancıların tevbesidir" dedi. Bedevi: ”O halde tevbe nedir?" diye sordu. Hazret-i Ali şu karşılığı verdi: "Tevbe ancak şu altı şeyi içerisinde toplayandır: 1- Günahlara pişmanlık duyman, 2- Farzları iade etmen yani namaz, oruç ve zekâtı kaza etmen, 3- Zulümleri reddetmen, 4- Hasımlarla helâlleşmen, 5- Bir daha günaha dönmemeye azmetmen, 6- Nefsini masiyet içerisinde büyüttüğün gibi Allah'a taatte eritmen ve ona günahın tadını tattırdığın gibi, taatin acısını tattırnıandır." Ayette geçen ”nasûh", halis demektir. ”Mumundan ayrılan halis bal" anlamında ”aselun nâsıh" denilir. Saflığında ve samimiyetinde tevbe buna benzetilmiştir. Zünûn el-Mısrî şöyle der: ”Tevbe geçmiş günahlardan dolayı sürekli ağlamak, bir daha günaha düşmekten korkmak, kötü dostları terketmek, cennetliklerle birlikte olmaktır." Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Ey insanlar! Allah'a tevbe ediniz. Ondan bağış dileyiniz. Ben ona günde yüz kere tevbe ederim." (6) 6- Hadisi Müslim, Eğar b. Yesâr el-Müzenî'den rivayet etti. Buna benzer bir hadisi de Gâmidiyye kıssasında rivayet etti. Tevbenin günahın hemen peşinden yapılması gerekir. Çünkü geciktirilmesi, haramda ısrar etmek anlamına gelir. Israr, küçük günahı büyük hale getirir. Tevbenin kabulünün alâmeti, Allah'ın kişiye günahını andırmamasıdır. Çünkü tevbe günahı bırakmaz, siler. Tevbe eden, günahını hatırlarsa onun tevbesi sakattır. Bazen tevbe Allah katında makbul olur. Buna rağmen, günahı işleyenden cezayı defetmez. Meselâ, hırsız tevbe etse, tevbesi ondan el kesme cezasını düsürmez. Bu konuda Mâız hadisinde yeterli delil vardır. Rasûlüllah onun hakkında: ”O öyle bir tevbe etti ki, tevbesi tüm Medine ehline taksim edilse, hepsine yeterbuyurdu. Buna rağmen, tevbesi ondan had cezasını düşürmedi. Aksine Efendimiz recmedilmesini emretti ve reemedildi. Umulur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter hatta onları siler ve iyilik haline dönüştürür ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. "Umulur ki" diye terecine ettiğimiz ”asâ" kelimesi, büyüklerin âdeti üzere, umut vermek için kullanılan bir ifadedir. Krallar, ”umulur ki ve belki: asâ ve lealle" diye cevap verirler ama bu kesinlik ifade eder. Bu ifade, anılan nimetlerin, Allah'ın bir fazlı olduğuna delildir. Bunlar, tevbenin gereği değildir. Kulun, çok fazla ibadet etse bile sürekli korku ve ümit arasında olması gerekir. O gün Allah, peygamberi ve iman edip onunla beraber olanları utandırmaz. ”Utandırmaz" diye tercenıe edilen kelimenin aslı olan ”el-hızyü" kelimesi, rüsvay etmek anlamına da gelir. O zaman mânâ, haklarında Allah'ın: ”...Gerçekten bugün, rezillik ve kötülük kâfirleredir" (Nahl: 27) buyurduğu kâfirlere tariz olur. Ama burada uygun olanı, bu sözün ”el-hızâye" kelimesinden türeyip, utanma ve sıkılma anlamında olmasıdır. Çünkü Hazret-i Peygamberin şanına uygun olanı budur. Ama daha da iyisi bu sözü, hesap, kitap ve ceza gibi herhangi bir sebebe dayanan ve her türlü utanç ve rüsvaylığa vermektir. Allahü teâlâ Rasûlüllahla birlikte, inananları da rüsvay etmez, utandırmaz. Utanç, kötü hesaba çekmekle, kınama ve azarlamakla olur. Allah mü'minleri kolay bir şekilde hesaba çeker. Bu sözde de, Allah'ın rüsvay ettiği kâfir ve fâsıklara tariz, onların durumuna düşmekten koruduğu içinde mü'minleri hamde teşvik vardır. Burada söz konusu edilen iman, olgun imandır. Dolayısıyla bu, âsi olan mü'minlerin cehenneme girmemelerini gerektirmez. Onların yani imanlarının ve taatlerininin sırat üstünde güneş ışınları gibi olan nurları, ünlerinden ve yanlarından koşar da: Yani onların önlerini, sağlarını, sollarını ya da tüm yönlerini aydınlatır. Âyette, tüm yönler yerine, hepsine şamil olmak üzere sadece, en şerefli yön ”eymân: sağ taraf" zikredildi, Şu da, Hazret-i Peygamber'in duâlarındandır: ”Ey Allah'ım! Benim kalbimi, kulağımı, gözümü, sağımı, solumu, önümü, arkamı, üstümü ve altımı nurlandır. Beni nur yap." (8) Bazı bilginler, burada sadece ön ve sağın anılmasının, iyiliklerin amel defterinin bu yönlerden verilecek oluşundan dolayı olduğunu söylerler. Nitekim kötülerin amel defteri de sol taraflarından verilecektir. İşte bu nur, onların defterlerinin bu yönlerinden verileceğine işaret, onlar için cennete girene kadar sırat üzerinde bir rehber ve cennette zinet olur. Münafıkların nurları söndüğünde onlara şefkat olarak, müminler: 'Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, selâmet evine varıncaya kadar devanı ettir, bizi bağışla. Günahlarımızı gizle, rezil etme. Çünkü Sen bağışlamak ve tamamlamakda her şeye kadirsin,' derler. Denilmiştir ki: ”Mü'minlerin nurları, amellerine göre farklılık gösterir. Bu yüzden, Allah'tan bir ikram olarak, nuru eksik olanların nurlarını tamamlamasını isterler. Bir başka izaha göre ise, cennete gidenlerden kimisi sırat üzerinde şimşek gibi, kimisi rüzgâr gibi, kimisi de emekleyerek ve sürünerek geçerler. İşte: ”Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla," diyenler bunlardır." (9) Seni (Kuddise sirruhu) şöyle der: ”Dünyada ve âhirette müminler Allah'a ihtiyaçtan müstağni olamazlar. Onlar Allah'a âhirette daha çok muhtaçtırlar. İzzet ve zenginlik evinde (cennette) olsalar bile durum budur. O'na kavuşma aşklarından dolayı: ”Bize nurumuzu tamamla" derler. Ayrıca, nurlar çeşit çeşittir; zatın nuru, namaz, onuç, abdest ve diğer ibadetlerin nuru bunlardandır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) uzunca bir hadiste ”namaz nurdur" buyurmuştur. Namaz kılanın Rabbine yalvarmasının. O'na yönelmesinin sırrı, Rasûlüllahin şu hadisinde haber verdiği şeydir: ”Şüphesiz kul namaz kılmak üzerere kalktığı zaman. Rabbi yüzünü ondan tarafa çevirir." (10) Allah nurdur. Kulun hakikati, karanlıktır. Karanlık bir şey, ışıklar saçan bir nesneye yöneldiğinde, onunla gerçek bir hizada karşılaşır. Işık veren nesnenin nurlarından o da kazanır. Nitekim, simsiyah, karanlık bir cisim olan ay, karsısında bulunduğu zaman güneşten ışık almaktadır. Güneşe olan mukabelesi ve onun hizasında olup olmaması durumuna göre, aldığı ışık farklılık arzetmektedir. Güneşin tam hizasında bulunur, onunla tam karşı karşıya gelirse ışık alışı tam olur. Bir hadiste: ”Karanlıkta camiye gidenleri, kıyamet günü tam nurla müjdele," buyurulmaktadır. (11) 10-Hadisi Buhârî, Müslim ve Nesâî şu lâfızlarla rivayet etmişlerdir: ”Biriniz namaza kalktığı zaman, Rabbine münacatta bulunur. Şüphesiz Rabbi onunla kıble arasındadır." Câmiu'l-Usûl: 1 1/190. 11- Hadisi Ebû Dâvud ve Tirmîzî rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/7. Bir başka hadisin meali de şöyledir: Rasûlüllah: ”Kardeşlerimizi görmeyi çok isterdim," buyurdu. Sahabiler: ”Yâ Rasûlüllah! Biz senin kardeşlerin değilmiyiz?" dediler. Hazret-i Peygamber: ”Sizler ashabımsınız. Kardeşlerimiz, henüz gelmeyenlerdir," buyurdu. Sahabiler: ”Ümmetlerinden henüz gelmeyenleri nasıl tanırsın, Ya Rasûlallah?" dediler. Rasûlüllah: ”Söyleyiniz, bir adamın siyah atlar arasında, alnı ve üç ayağı beyaz bir atı olsa atını tanımaz mı?" buyurdu. Ashabı kiram: ”Evet ya Rasûlallah! Tanır." dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah: ”İşle o kardeşlerimiz kıyamet günü abdestten alınları parlayarak gelirler. Ben onları havuz başında bekleyeceğim," buyurdu." (12) Rasûlüllah ışığın nurunu, atın alnındaki ve ayaklarmdaki beyazlığa benzetti, başka renklere benzetmedi. 12- Hadisi Müslim Sahih'inde Ebû Hüreyre'den şu lâfızlarla rivayet etti: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabristana gelip: ”Esselâmü aleyküm, ey müminler topluluğunun yurdu. Kardeşlerimizi görmeyi isterdim..." dedi. Hadisin benzerini Buhârî, Mâlik ve Nesâî rivayet etmiştir. Hadisin tamamı için Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/207.

Tahrim 66:9

Ey Peygamber! Kâfirlerle kılıçla ve münafıklarla delille veya tehditle cihad et Nifak, kalpde gizlidir. Dolayısıyla, Hazret-i Peygamberin kalpde olan ihlâs ve nifaka, Allah bildirmeden muttali olması mümkün değildir. Allahü teâlâ Peygambere münafıklığını kendi bildirmesi ile bildiği kişilerle kılıçla değil dil ile mücadele etmesini emretmiştir. Çünkü münafık, kelime-i şehadeti söylemektedir. Ve bu hal üzere olduğu müddetçe ölünceye kadar kendisine Müslümanlara ait hükümler uygulanır. Onlara karşı sert davran. Silâhla ve delille savaştığın bu her iki guruba karşı katı muamele et. Bu âyet işaret etmektedir ki: ”Allah düşmanlarına karşı katı davranmak güzel ahlâktandır. Merhametlilerin merhametlisi olan Allah Rasûlü, onlara karşı sert davranmakla emrolununca başkalarının nasıl olmaları gerektiğini siz düşünün. Bu, dostlara karşı iyi davranma gereği ile çelişmez. Nitekim bir âyette Allahü teâlâ mü'minleri nitelerken: ”Kâfirlere karşı gayet sert, kendi aralarında ise son derece merhametlidirler," (Fetih: 29) buyurmuştur. Onların varacakları yer cehennemdir. Orada acı bir azap göreceklerdir. O cehennem ne kötü gidiş yeridir! Onların uğursuz gidişleri orayadır. Bu ifade, onları kötülemekte son noktadır. Mü'minin, düşmanlarının açık ve gizli olan tuzağına ve şeytanların hilesine karşı koymak için hak yolda çalışması gerekir. Çünkü insanın özelliklerinden olan yükselme ancak bu gayretle hasıl olur.

Tahrim 66:10

Allah kâfirlere Nuh'un karısı ile Lût'un karısını örnek gösterdi. ”Örnek göstermek" diye tercemc ettiğimiz ”darbı mesel", aralarındaki garabet ve ortaklığından dolayı, bir hâlin bilinmesi için, garip bir hâlin anlatılmasıdır. Yani Allahü teâlâ Kur'an in indiği dönemdeki kâfirlerin hâl ve durumları için, iki peygamberin hanımlarını misal verdi. Bununla, kâfirlerin halleri de açığa çıkmış olmaktadır. Hazret-i Nuh'un hanımı Vâile, Hazret-i Lût'un hanımı da Vâhile'dir. Onlar sâlih kullarımızdan ikisinin şanı yüce iki peygamberimizin nikâhında idiler. Dünya ve âhiret hayırlarını ve saadetlerini elde etmek imkânına sahiptiler. Nûh ve Lût (aleyhisselâm) anılmışken, hemen peşinden onları tazim için, zamir değil de ”iki sâlih kul" diye açıkça zikredildi. Bu ifade ile, kulluğun ve salâhın şerefi beyan edilmektedir. Onlara iffetsizlikte değil, küfür ve nifakta ihanet ettiler. Hiçbir peygamberin eşi iffetsizlik etmemiştir. Bu ifade ile, kâfirlerin Rasûlüllah'a karşı, küfür ve isyanla olan ihanetleri, o hanımların halleri anlatılarak tasvir edilmektedir. Oysa kâfirler, iman ve taata tam anlamıyla muktedir idiler. Kocaları, o iki peygamber, Allah'tan gelen hiçbir şeyi azabı onlardan o kadınlardan savamadılar. Yani onlardan azabı engelleyemediler. Onlara ölümleri esnasında veya kıyamet günü: 'Ateşe giren Allah dostlarının yakınları olmayan diğer kâfir lerle birlikte siz de girin,1 denildi. Bu âyet, günah işleyenlerin, aralarında kan bağı veya evlilik akrabalığı olsa bile, yolda ve davranışta kendilerine uymadıkları, sâlilı kişilerin kendilerine faydalarının dokunacağı tarzındaki istek ve umutlarını kesmiştir. Kâşânî şöyle der: ”Tabiî bağlar ve şeklî bağlılıklar âhiret işlerinde muteber değildir. Aksine müessir olan, sadece gerçek sevgi ve rûhânî bağlılıklardır. Çünkü kıyamet günü onlar arasında nesep bağı yoktur. Çünkü hayırlı ve şerli tüm kuvvetler her ne kadar ruh ve ceset ikilisinden doğsa da, kötüler gerçekte ruh ehlinden değildirler. Nuh (aleyhisselâm)'un oğulları buna örnektir. İyilerin ve kötülerin hepsi, iki cihanda birbirlerinden ayrıdırlar.

Tahrim 66:11

Allah, inananlara da Firavun'un karısını örnek gösterdi. Yani kâfirlerle olan bağlarının, kendilerine zarar vermeyeceği konusunda, Firavun'un hanımının durumunu, mü in in ler in durumuna misal gösterdi. O hanım, dünyada Allah düşmanlarının en büyüğünün nikâhında idi. Oysa âhirette, cennetin en üst odalarındadır. Burada örnek gösterilen hanım, Mtizahım kızı Asiye'dir. Âyeti kerime, mü'minleri Firavun'un eziyetlerine sabreden, Asiye'den daha zayıf olmamaları için, şiddetlere karşı sabra teşvik etmektedir. O: ’Rabbinı! Benim için katında, cennette sana yakın olanların (mukarrabûn) en üst makamlarında, meleklerin vasıtasıyla veya kendi kudretinle bir ev yap, dedi. Rivayete göre Allahü teâlâ Adn Cenneti'ni kendi eliyle yarattı, Tuba ağacını kendi eliyle dikti. Aynül-Meânî'de şöyle denilmektedir: ”Âyetteki,’katında' sözü, benim hakkım olarak değil, senin ikramın olarak demektir." Rivayete göre, Âsiye böyle deyince, önündeki perde açıldı ve cennetteki beyaz inciden yapılmış olan evini gördü, peşinden ruhu kabzedildi. Zariflerden birisine: ”'Evden önce komşu' sözünün benzeri. Kur'an'da nerede var? denildi. O: ’Benini için katında, cennette bir ev yap' âyeti karşılığını verdi. Çünkü âyetteki ”katında" sözü komşuluk demektir." Beni cahil Firavıın'dan ve onun kötü işinden kurtar, yani çirkin nefsinden, kötü komşuluğundan, küfür ve isyan olan kötü işinden kurtar. Beni o zalimler güruhundan da yani zulümde Firavuna uyan kıptîlerden de kurtar', demişti. Rivayet edildiğine göre: Mûsa (aleyhisselâm) sihirbazlara galebe çalınca. Firavun'un hanımı iman etti. Müslümanlığını Firavun öğrenince, ondan imandan dönmesini istedi. Ama o dönmedi. Bunun üzerine Firavun, onu ellerinden ve ayaklarında dört kazığa bağlayıp, güneşe attı. Bu esnada Allah kendisine cennetteki evini gösterdi. Âsiye içinde bulunduğu azabı unuttu, güldü. O zaman: ”O delirdi, işkence altında olduğu halde güldü," dediler. Bu, onun işkence edildiği hade, günaha sapmadığım göstermektedir. Tüm sâliha hanımlar böyle olmalıdırlar. Dahhak şöyle demiştir: ”Firavun, Âsiye kazıklara bağlı iken, üzerine bir değirmen taşı atılmasını emretti. Bunun üzerine o: ’Yâ Rabbî! Benim için katında, cennette bir bina yap,' dedi. Taş Âsiye'ye ulaşır ulaşmaz, ruhu cennete yükseldi." Bir de şöyle denilmiştir: ”Cennete iştiyak duydu, Firavunla beraberlikten bıktı ve bu istekte bulundu." Hasan-ı Basrî kuddise sirruhû şöyle der: ”Âsiye cennete çıkarıldı, orada yemekte, içmekte ve nimetlerden istifade etmektedir." Keşşaf’ta da şöyle denilmektedir: ”Bu söz, istiğfarın ve sığınmanın Allah'a olduğuna, musibet ve sıkıntı anında ondan istemenin sâlihlerin âdeti, peygamberlerin sünneti olduğuna delildir."

Tahrim 66:12

Namusunu koruyan... ”Korumak" diye terceme ettiğimiz ”ihsan," iffet demektir. Mânâ: ”tercini, en işi şekilde, bir erkeğin temasından koruyan" demektir. Bazı âlimler de: ”Allah Âsiye'yi Firavun'la beraber olmaktan koruduğu gibi. -Çünkü Firavun iktidarsızdı, hastalık veya yaşlılıktan dolayı cimaa muktedir değildi.- Meryem'de fecrini günahtan korumuştur," derler. İmran kızı Meryem'i de (Allah örnek gösterdi.) Allahü teâlâ örnek vermekte, dullara teselli ve nefisleri hoş olsun diye kocası olan ve olmayanı birlikte zikretti. Meryem, Kuranda kendi ismi ile yedi kez zikredildi. Başka hiçbir kadın ismen anılmadı. Çünkü Meryem, olgun bir insan gibi nefsini taatte tuttu. Hazret-i Meryem, ibadet eden kadın anlamındadır. Mânâ şöyledir: ”Allahü teâlâ iman edenler için, İmranin kızı, Hazret-i İsa'nın annesi Meryem'i, ona verilen dünya ve âhiret kerametini ve onun tüm âlemlerin kadınları üzerindeki seçkinliğni misal gösterdi." Biz ona ruhumuzdan yani aslın tavassutu olmadan yarattığımız ruhtan... Hazret-i Meryem'i ve Hazret-i İsa'yı yüceltmek için Allah, ruhu kendi zatına izafe etti. Şu âyetler de bu kabildendir: ”Evimi temiz tut." (Hac: 26), ”Biz ona üfledik." ( Enbiyâ: 91) Yani Meryem'e bizim emrimizden olan ruhtan veya Ruhumuz Cebrail cihetinden üfledik. Çünkü Cebrail, Meryem'in gömleğinin yakasına üfledi, ve bu onun içine kadar ulaştı. O da Rabbinin kelimelerini peygamberlere indirilen sahibeleri ve Allah'ın kullar için koyduğu şeriatleri ya da Cebrail'in kendisine verdiği müjdeleri ve kitaplarını yani sahifeleri ve diğer ilâhî kitapların tümüne şamil olan indirilmiş bütün kitaplarını tasdik etti. O gerçekten itaat edenlerdendi. Taate devam edenler arasında idi. Aynül-Meânîde şöyle denilmektedir: ”Meryem, Mescidi Aksa'da itikafa giren itaatkârlardandı." "İtaat edenler" anlamına gelen ”kânitîn" kelimesinin müzekker (erkeğe has kalıp) olarak kullanılışı, itaatkârlar içindeki erkekleri tağlib veya onun taatinin erkeklerin taatinden aşağı olmadığını ihsas içindir. Hatta onlar cümlesindendir. Bir diğer görüşe göre de: ”O, itaat edenlerin neslindendir," anlamındadır. Çünkü Meryem, Mûsa (aleyhisselâm)'nın kardeşi Harun (aleyhisselâm)'un neslindendir. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Erkeklerden kemale eren çoktur. Kadınlardan ise sadece: Muzâhim kızı Asiye, îmran kızı Meryem, Huveyiid kızı Hatice, Muhammed kızı Fatıma'dır. Aişe'nin diğer kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir." (13) 13- Hadisin benzerini Buhârî, Müslim ve İbn Mâce tahric etmişlerdir. Bu rivayeti Rezin zikretmiştir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/124 ve Ahmed b. Hanbel, Müsned, Buhârî ve Müslim'in rivayetleri sadece Meryem'in zikrine münhasırdır. Tirmizî'deki rivayet de şu şekildedir: ”Alemlerin hanımlarından, imran kızı Meryem, Huveyiid kızı Hatice, Muhammed kızı Fatıma ve Firavunun karısı Âsiye sana yeter." Bkz. Câmiu'l-Usûl, Fezâilûn-Nisâi's-Salihât, 9/120. Hazret-i Âişe, tiride benzetilmiştir. Çünkü Araplar hiç bir yemeği tiritten üstün tutmazlardı. Öyle ki, Araplar ona ”buhbûhatü'l-cennet" adını vermişlerdi. Çünkü et ile birlikte tirid, gıda ile lezzeti bir arada toplamıştır. Yenilmesi kolaydır, çiğneme külfeti yoktur. O, darbı mesel olmuştur. Hazret-i Âişe'ye güzel ahlâk, tatlı konuşma, fasih lehçe, üstün zekâ, sağlam akıl, kocaya sevgi verilmişti. O konuşmaya, kocasına itaata, kendisi ile sohbete, dinlemeye elverişli idi. Rasûlüllah'tan diğer hanımlarının öğrenemediklerini öğrenmesi, benzerlerini erkeklerin bile rivayet etmediği kadar hadis rivayet etmesi onun derecesini göstermek için yeterlidir. Ebû Mu'sel Eş'arînin şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Biz Rasûlüllahın ashabına bir hadis müşkil gelir de, Âişe'ye sorduk mu, o konuda onda mutlaka bilgi bulurduk." (14) Bu yüzden onun hakkında bir beyitte şöyle denilmiştir: 14- Hadisi Tirmizî, Menâkıb bahsinde tahric edip: ”Bu, hasen sahih gariptir" demiştir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 9/134. Hazret-i Âişe'nin üstünlüğü vardır bil! Bazı özellikler de Fatıma tüz-Zehrâya. Ancak, mutlak üstünlük Hazret-i Fatıma (radıyallahü anh)'nındır. Anılan hadis de buna delildir. Ayın şekilde, Hazret-i Peygamber'in Hazret-i Âişe'yi tiride, anılan diğer hanımları, gıdaların şahı olan ete benzetmesi de buna delildir. Hadis ayrıca asırlar farklı bile olsa, Rasûlüllahin asrından sonra, erkeklerin kemalinin çokluğuna, kadınların kemalinin ise azlığına delidir. Allah'ın yardımı ile Tahrim Sûresinin tefsiri sona erdi.

Mülk 67:1

MÜLK SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 30 âyettir. Mutlak hükümranlık elinde olan Allah'ın şanı yücedir. "Tebâreke" kelimesinin kökü olan ”bereket" kelimesi, ister hissi olsun, ister aklî olsun ziyadelik ve artış anlamı ifade eder. ”Şanı yüce" diye terceme ettiğimiz ”tebâreke" kelimesi, Allah'ın kemâlinin zirvesine ve yüceliğin doruğuna delâlet eder. Bu izahtan sonra âyetin manasını şöyle ifade edebiliriz: ”Her işte tanı hükümranlık ve kudret elinde olan, emreden, yasaklayan, veren, engel olan, yaşatan, öldüren, yücelten, alçaltan, fakirleştiren, zenginleştiren, hasta eden, şifa veren ve daha birçok büyük işleri yapan Allahü teâlâ zât, sıfat ve fiil olarak yücedir ve kutsaldır." Kimi âlimler ”el-bereket" kelimesinin, yaratıklarına çeşit çeşit hayırlardan bol bol vermesi itibariyle, hayır çokluğu ve sürekliliği anlamında olduğunu söylerler. O zaman âyetin anlamı: ”Mutlak hükümranlık elinde olan Allah'ın hayrı çok oldu, nimet ve ihsanı arttı," şeklinde olur. Nitekim bir âyette: ”Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız." (İbrahim: 34) buyuru lmaktadır. Râğıb el-Isfehânî, ”bereket" kelimesini şu şekilde izah etmiştir: ”‘el-bereketiı, ilâhî hayrın bir şeyde bulunmasıdır. İçerisinde bu hayrın bulunduğu şey de’mübarek' tir. İlâhî hayır, sayılamayacak ve zabtu rabt altına alınamayacak bir şekilde, hissedilemeyecek bir biçimde çıkınca kendisinden hissedilemeyen bir fazlalığın çıktığı her şeye’mübarek' denilmiştir. Onda bereket vardır." özelliklerinden yüce oldu, anlamına geldiğini, b-r-k harflerinden yapılan tüm kelimelerin bu manayı içerdiği", söylenmiştir. O'nun her şeye tam anlamıyla gücü yeter. İşlerin incelik ve yüceliklerinde yüce hikmetinin gerektirdiği şekilde teşekkül eden iradesinin icabına göre tasarruf eder.

Mülk 67:2

O, hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı. Bilindiği gibi ölüm, hayatın fonksiyonlarının son bulması; hayat ise, nefes alma gibi iradî hareketler ve algılayabilirledir. Ölüm, bu işlevlere sahip olan birisinden bunların yok olmasıdır. Âyet delâlet ediyor ki: Allah'ın tüm fiilleri, kulların maslahat ve menfaatine yöneliktir. Yani Allah'ın yarattığı bu şeyleri maslahatları gözeten bir varlık yapacak olsa idi ancak bu maksat ve maslahatlar için yaratırdı. Âyetin ikinci bölümünün başında bulunan ”lam" harfi, nahiv açısından lâmüi-illet, şer'î açıdan da hikmet ve maslahat lamıdır. Buradaki ”denemek" gerçek anlamında değildir. Çünkü o, ancak işlerin sonucunu bilmeyenler için söz konusudur. Allah'ın deneme ve imtihanı ise, gaybda bildiği şeyin, kuldan açığa çıkmasıdır. Âyetin manası şudur: ”Size, sizin hanginizin daha iyi ameller işleyeceğini denemek için bir uygulama yapanın işini yapar ve amellerinize göre karşılık verir. İşte bundan dolayı bu cümleyi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Hanginizin aklı daha iyi, Allah'ın yasaklarından hanginiz daha uzak ve Allah'ın tâatine hanginiz daha çok koşuyor," diye tefsir etmiştir. Amellerin en iyisi, sadece Allah rızası için olan ve sünnete uygun olması suretiyle en doğru olandır. Yani Şârî'den, yani kanun koyucu Allah'tan geldiği şekilde yapılandır. Bir amel, Allah için olsa, ama doğru olmasa makbul değildir. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber bir bedeviye: ”Kalk ve namaz kıl. Çünkü sen namaz kılmadın," buyurmuştur. (1) Aynı şekilde amel doğru olsa ama Allah için olmasa yine makbul değildir. Bu yüzden Allahü teâlâ, riyakârların ve münafıkların amellerini heba etmiş, makbul saymamıştır. İhlâs, Allah'ın sırlarından büyük bir sırdır. Ona ancak havas denilen özel kişiler erebi lirler. 1- Bu, hadîsu'l-mûsî salâtehû (namazında yanlışlık yapan hadisi) diye bilinen uzunca bir hadisin bir bölümüdür. Bkz. Buharî, Kitabü's-Salat. "Hanginizin daha iyi amel işleyeceği" nden murad, birbirinize nispetle hanginizin amelinin daha iyi olacağını tespittir. Âyet-i kerimede iyilik, insana Kevaşi adındaki eserde ise: ”tebâreke" kelimesinin, Allah yaratıkların isnat edilmiştir. Bu, insanın ameli iyi olursa, görünüm açısından insanların en çirkini bile olsa onun iyi olduğuna, ameli kötü olanın ise bunun aksi olduğuna işaret eder. Ayette ”hanginizin daha çok amel işleyeceği" denmedi, ”daha iyi amel işleyeceği" denildi. Çünkü bir şey iyi olmazsa ne kadar çok olursa olsun önemi yoktur. Alimler demişlerdir ki: ”İyi ancak şeriat sayesinde bilinir. Şeriatın iyi dediği şey iyi, kötü dediği kötüdür." Kimileri ise bu âyeti: ”Hanginiz ölümü için hayatından daha iyi yararlandı ve hanginiz âhireti için dünyada daha iyi hazırlandı, bunu denemek için" şeklinde açıklamışlardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Ömer'e şöyle demiştir: ”Hastalanmadan önce sıhhatinin, yaşlanmadan önce gençliğinin, meşguliyetinden önce boş vaktinin, ölümünden önce hayatının kıymetini bil." (2) Hazret-i Peygambere: ”Müminlerin en akıllısı hangisidir?" diye soruldu. Peygamberimiz: ”Ölümü en çok hatırlayan ve ona en iyi şekilde hazırlanandır." buyurdu. (3) Ahirete hazırlanmak ihlâsla yapılan çok amelle olur. Bu ameller namaz olmuş, oruç olmuş, zekât veya hac olmuş farketmez. Hepsi eşittir. Ancak bazı ameller diğerlerine nispetle daha üstündürler. Meselâ namaz, bu maddî âlemin miracıdır. Onda nefis kırılır. Beden yorulur. Bu yüzden sâlih selefimiz namazı çok kılarlarmış. Öyle ki içlerinde günde yüz rekât namaz kılan varmış. Orucun ve az yemenin de bazı meziyetleri vardır. O, ilâhî hikmetin kalbe girmesine sebeptir. Ayrıca o, ahlâkı giizelleştirir. Çünkü birçok kötülük yeme ve içme yönünden gelir. Öyleyse ey müminler! Yarışın ve koşun. Nefis binektir. Önde gidenler var ya işte onlar Allah'a yakın olanlardır. O, güçlüdür, kötü amel işleyen ondan kaçıp kurtulamaz. Dilediğini tevbesi sebebiyle veya kendi fazlu keremiyle bağışlayıcıdır. Üstün ve aziz olduğu için kendisine muhalefet edeni helak eden olunca, günah işleyeni tevbeye teşvik için O'nun ”ğafûr = bağışlayıcı, günahkârın günahını örten, kendine yöneleni en iyi şekilde karşılayan olduğu belirtilmiştir. Bir kudsî hadiste Allahü teâlâ : ”Bana yürüyerek gelene Ben koşarak gelirim," buyurmuştur. (4) 4- Bu, Buharî'nin Sahih'inde tahric ettiği uzun bir hadisin sonudur. Başı şöyledir: ”Allah azze ve celle şöyle buyurdu: ”Ben kulumun beni zannettiği gibiyim. O beni andığı zaman ben onunla beraberim. Beni nefsinde anarsa Ben de onu nefsimde anarım. Beni toplum içinde anarsa.." Bkz, Câmiu'l-Usûl, 9/555.

Mülk 67:3

O, birbirleriyle ahenkli birbiri üstünde kat kat yedi göğü daha önce yaratılmış hiçbir örneği yokken yaratandır. Her bir göğün kalınlığı beş yüz yıllık bir mesafedir. Gökler arasında ne bir direk ne bir alâka vardır. Bilginlerin büyük çoğunluğunun dediğine göre, dünya, küre gibi yuvarlaktır. En alttaki gök, dünyayı her yönden çepeçevre kuşatmaktadır. Bu yumurtanın, özünü çevrelediği gibidir. Meselâ Endülüs (İspanya) den bir delik del inse onun ucu Çin'e çıkar. İkinci kat gök, birinci katı kuşatır ve bu hal böylece devanı eder. Nihayet arş bütün gökleri kuşatır. O Rahman'ın yaratmasında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Buradaki hitap Hazret-i Peygambere veya hitaba ehil herkesedir. Mana şudur: Sen O'nun yaratmasında çelişki, uyumsuzluk, bozukluk göremezsin. Aksine o düzgündür, doğrudur. Râğıb, âyette geçen ”tefâvüt" hakkında der ki: ”Tefâvüt vasıftaki ihtilâftır. Sanki onlardan biri diğerinden farklıdır." Gözünü çevir (de bak,) yani gökyüzüne tekrar bak. Ta ki o sana açıkça görünsün ve sende hiçbir şüphe kalmasın. Bir çatlak görecek misin? Yani bir deliği vs. si olmadığı için bir yarık göremezsin. Bir yaratık olmasına rağmen, gökyüzünde bir yarık görmediğine göre, yaratıcı olan Allah eksik sıfatlardan daha çok münezzehtir.

Mülk 67:4

Sonra gözünü iki kere daha çevir. Orada bir kusur ve ayıp görebilmek için tekrar tekrar bak. Buradaki ”iki kere" den maksat, tekrar tekrar bakmaya işarettir. Yoksa iki defa bakmak değildir maksat. Bu, çok karşılık vermek maksadıyla söylenen ”Lebbeyke ve sa'deyke" sözlerine benzer. Böyle denilmesinin sebebi şudur: Aşağıda gelecek olan bıkkınlık ve yorgunluk iki sefer bakmayla meydana gelmez. Öyleyse mana şudur: Sen ne kadar çok olursa olsun defalarca baksan onda bir kusur göremezsin. Hasan Basıl şöyle demiştir: ”Sen kıyamete kadar oraya tekrar tekrar baksan hiçbir çatlak göremezsin." Netice şu: Oraya tekrar tekrar bakılması ve fikir gezintisi yapılması bıkkınlık ve yorgunluktan başka hiçbir şey vermez. O göz sana, âciz ve bitkin halde, aradığı eksiklik ve ayıbı bulmaktan âciz ve uzak bir halde dönecektir. Sanki bu işten aşağılanarak ve küçümsenerek kovulmuştur. "Aciz" diye tercemc ettiğimiz ”hâsien" kelimesi ile ilgili olarak Râğıb el-Isfehanî şöyle der: ”Has'ül-basar, acizlikten dolayı gözün büzülmesidir." Kamus'ta da bu kelime: ”Uzaklaştırılan, yaklaşmasına izin verilmeyen..." şeklinde izah edilmiştir. "Bitkin" diye terceme ettiğimizn ”hasır" kelimesi de çok bakmaktan ve uzun uzun tekrarlamaktan dolayı yoruldu, son derece âciz kaldı manasınadır. Huccetu'l-İslâm Gazali şöyle der: ”Mümkinât içerisinde bu varlıktan daha üstünü yoktur. Nitekim Allahü teâlâ bir âyette şöyle buyurmuştur: ”O da: ’Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra da hidayete yöneltendir,' dedi" (Tâhâ: 50)

Mülk 67:5

Yemin olsun ki Biz, yere en yakın olan göğü geceleyin kandil gibi ışık veren, sabit ve hareketli, hepsi yere en yakın olan semada toplanan lâmbalarla yıldızlarla donattık. Bu âyet, göklerde herhangi bir kusurun bulunmadığının belirt ili nesin in peşinden göklerin en güzel bir biçimde yaratıldığını da beyan etmektedir. Şu denilmektedir: ”Allah'a yemin ederiz ki Biz, yeryüzüne en yakın olan göğü süsledik ve güzelieştirdik." Burada anılan göğün, diğer göklerden daha yakın oluşu mutlak değil, altındaki yeryüzüne nispetledir. Çünkü en yukarıdaki arşa nispetle, dünyaya en yakındır. ”Lâmbalar" diye terceme ettiğimiz ”mesâbih" kelimesi kandil, lâmba anlamına gelen ”misbâh"ın çoğuludur. Burada maksat yıldızlardır. Geceleyin en büyük aydınlatıcı olduğu için ay da lâmbalara dahildir. Allahü teâlâ yıldızları yeryüzünün tavanı olan göğün zineti yaptığına göre, kullar da lâmbaları ve kandilleri camilerin ve mescidlerin tavanlarının zîneti yapsınlar. Denildiğine göre, akşam olduğunda Rasûlüllah mescidinde bir hurma dalı yakılırdı. Temîmü'd-Dârî Medine'ye geldiğinde yanında kandil, zeytin yağı ve ipler de getirdi. Bu kandilleri mescidin direklerine astı ve yaktı. Halk Übey b. Kâ'b'la birlikte teravih namazı kılmak için toplandığı zaman Hazret-i Ömer bu kandillerin sayısını artırdı. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) ışıltıyı görünce: ”Ey Hattâb'ın oğlu! Sen bizim mescidimizi aydınlattın. Allah da senin kabrini aydınlatsın," dedi. Onları, lâmbaları şeytanlar için kovmak ve menetmek için atılan ateş taneleri yaptık. Buradaki şeytanlardan murat, cinlerin kâfirleridir. Burada şu denilmektedir: Biz onlar için ikinci bir fayda daha sağladık. O da yıldızlardan alınan alevlerin üzerlerine boşaltılması suretiyle düşmanlarınızın taşlanmasıdır. Taşlanma yıldızlarla değil, onlardan alınan alevlerle olur. Çünkü onlar, boşlukta halleri üzere duran kütlelerdir. Alev, o düşmanlardan bir kısmını öldürür. Bir kısmının da bir organım veya aklım bozar. Şihab, yıldızdan ayrılan parlak ateş parçasıdır. Demek oluyor ki: ”Onları şeytanlar için ateş taneleri yaptık," cümlesinden maksat, ”Onlardan şeytanlar için ateş taneleri yaptık," demektir. Ve onlara şeytanlara, alevlerle yakıldıktan sonra âhirette de alevli ateş azabı tutuşturucu cehennem azabı hazırladık. Cehennemin aşağı doğru yedi tabakası vardır. Bunlar: Cehennem, Lezâ, hutame, seîr, sekar, cehîm ve hâviyedir. Şu kadar var ki bu isimlerden her birinin diğeri yerine kullanıldığı da olur. Ateş, bazan seîr, bazan cehennem, bazan da diğer bir kelime ile ifadelendirilir.

Mülk 67:6

Rablerini inkâr edenler için... Uygun olanı buradaki inkâr edenlerin, âyetin devamının da işaret ettiği üzere şeytanlar haricindeki kâfirlere ait olmasıdır. Böylece tekrar şüphesinden de kaçınılmış olur. Cehennem yani onları asık ve korkunç bir çehre ile karşılayan, ateşten olan tabakanın azabı vardır. Bu âyet işaret ediyor ki: Allah'ın azabı ve intikamı olağan dışıdır. Çünkü o, kılınçla, kırbaçla, sopa ile ve benzeri bir şeyle değildir. O, sönmeyen ateşledir. Azap edilecek kâfirin hiçbir kurtuluş umudu yoktur. Orası cehennem ne kötü dönüş yeridir!

Mülk 67:7

Kâfirler oraya cehenneme, büyük bir ateşe odunun atıldığı gibi atıldıklarında onun içerisindeki ateşin şiddetinden dolayı, kazanın kaynadığı gibi kaynarken çıkardığı uğultuyu kendine atılanlara olan öfkesinden dolayı çıkardığı en çirkin ve en nefret ettirici ses olan eşek sesi gibi bir ses işitirler. O ses, ”Cehennemin uğultusunu duymayacaklar..." (Enbiyâ: 102) âyetinde buyrulduğu gibi cehennemin berbat uğultusudur. ” Uğultu diye terceme ettiğimiz ”şehîk" kelimesi, nefes vermek anlamına gelir. ”Zefir" de onu çıkarmaktır.

Mülk 67:8

Neredeyse öfkeden çatlayacak! Bir kimse aşırı derecede öfkelendiğinde ”faları öfkeden çatlayacak" denilir. Bu tabir, aşırı öfkenin ifadesidir. Ayetin anlamı şöyledir: Cehennem onlara olan öfkesinden dolayı nerede ise parçalanıp çatlayacak. O cehennemin bölünmesi ve birbirinden parçalanarak ayrılması yaklaştı. Cehennem, kıyamet günü mahşere bin yularla çekilerek getirilir. Herbir yuları da yetmiş bin melek çeker. Oraya cehenneme kâfirlerden her bir grup zebanilerin itelemesi ile atıldığında cehennemin bekçileri Mâlik ve yardımcıları olan zebaniler, azarlayarak ve kınayarak onlara: ’Size Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bu gününüze kavuşmaktan korkutan bir uyarıcı gelmedi mi?' diye sorarlar. Uyarı, korkutmakla olur.

Mülk 67:9

Onlar Allahü teâlâ 'nın, peygamber göndermek suretiyle onların sıkıntılarını giderdiğini itiraf ederek: 'Evet bize uyarıcı geldi. Yani bu gruplardan herbiri: Bize uyarıcı geldi ve bizi uyardı. Bize Allah'ın âyetlerini okudu, ama biz o uyarıcıyı yalanladık ve: Yalanlamada daha da ileri giderek ve kibirlenmeyi sürdürerek: 'Allah kimseye hiçbir şey bir kitap da bir peygamber de indirmedi. Ey Peygamberler! Allah'ın size âyetler indirdiği iddiasında siz ancak haktan ve doğrudan uzak büyük bir sapıklık içindesiniz' dedik,' derler.

Mülk 67:10

Ve yine dinleyen ve akıl erdiren kimselerden olmadıklarını itiraf ederek: derler ki: ’Eğer biz dünyada iken söz dinleseydik veya aklımızı kullansaydık bugün -bu âyet, aklın, Allah'ı birlemek için delil olduğunu göstermektedir- şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık.' Sanki cehennemin bekçileri onlara kınamanın ve azarlamanın dozunu artırarak: ”Peygamberlerin dillerinden Rabbinizin âyetlerini işitmediniz mi? Onların anlamlarını düşünmediniz mi de onları yalanladınız?" derler. Kâfirler de yukarıdaki cevabı verirler.

Mülk 67:11

İtirafın fayda vermediği bir zamanda zorunlu olarak böylece günahlarını itiraf ettiler. İtiraf, bir suçu bildiğini ikrardır. Günahları da, Allah'ı inkâr etmeleri, Allah'ın âyetlerini ve peygamberlerini yalanlamalarıdır. Allah da o çılgın ateş halkını şeytanları ve kâfirlerden cehenneme girenleri, günahları ve âyetlerini inkâr etmeleri sebebiyle rahmetinden uzaklaştırdı.

Mülk 67:12

Rablerinden gıyaben korkanlar var ya, yani kıyamette vâki olacak olan azabından ve o azabı henüz görmedikleri halde korkanlar var ya. Ya da mana şöyledir: ”Allah'tan yani azabını ve âhirete ait hükümleri görmekten uzakta oldukları halde..." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hâli şöyle idi: ”Ağlamaktan dolayı göğsünde, kazanın kaynaması gibi bir kaynama olduğu halde namaz kılardı."(5) 5- Hadisi Ebû Davud ve Şemailde Tirmizî sahih bir isnadla rivayet etmişlerdir. Şüphesiz onlar için tüm günahlara şamil kapsamlı bir bağışlama ve büyük bir ecir vardır. Yani Allah'tan bir ikram olarak âhirette büyük bir sevap vardır. Bu onlara, dünyada katlandıkları şiddetli acıları unutturacak, dünya nimetlerini küçük gösterecek bir ikramdır. O da cennet ve cennet nimetleridir.

Mülk 67:13

Sözünüzü ister gizleyin, ister açıklayın. İbn Abbas der ki: ”Bu âyet aralarında bir şeyler konuşan müşrikler hakkında inmiştir. Allahü teâlâ onların konuşmalarını Hazret-i Peygambere açıklardı. Onlar da birbirlerine: ’Yavaş konuşun da Muhammed'in Rabbi duyup da, dediklerinizi ona haber vermesin.' dediler. Bunun üzerine onlara: ’Bunu gizleyin veya açıklayın farketmez. Şüphesiz Allah onu bilir,' denildi." Buradaki emir, bir yükümlülük yüklemek için değil, tehdit içindir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü bilir. Tüm insanların kalplerinin derinliklerinde gizli oları şeyleri bildiğine göre sizin gizli ve açık söylediğiniz şeyler O'na nasıl gizli kalsın ki?

Mülk 67:14

Hiç yaratan hikmeti ile her şeyi var eden, gizliyi ve açığı bilmez mi? Âyetin manasının: ”Hiç Allah yarattığı kişileri bilmez mi?" şeklinde olması da caizdir. Halbuki O, latiftir, en küçük şeyleri hatta karanlık gecede sert kayanın üzerindeki kara karıncayı bile görür. Her şeyden haberdardır. Onların içindekileri bilir. İmam Gazali rahimehullah şöyle der: ”Latif ismine ancak, maslahatların inceliklerini, gizlilerini ve onlardan latif olanlarını bilip sonra onları maslahatı isteyene azarlayarak değil, yumuşak bir şekilde ulaştıran lâyıktır. İşlerde rıfk, anlayışlarda da yumuşak kalplilik birleşti mi lütfün anlamı tamamlanmış olur. Bu bilgi ve fiilin tam anlamıyla varlığı, Allah'tan başka hiç kimsede tasavvur edilemez. ”Habîr" (her şeyden haberdar olan): gizli haberlerin kendisinden uzak kalmadığı kişidir. Onun haberi olmadan, mülk ve meleküt âleminde hiçbir şey cereyan etmez, bir zerre kıpırdamaz, bir canlı hareket etmez ve durmaz. Habîr, alîm (her şeyi bilen) anlamındadır. Şu kadar var ki, bilgi, gizli şeylere izafe edildiğinden, buna ”hıbre", bu bilgiye sahip olana da ”habîr" denilir." Büyüklerden birisi şöyle dedi: ”Biz kurrâ (Kuran okumakta mahir) bir toplulukla beraberdik. Muhtaç bir duruma düştük, kıtlıkla başbaşa kaldık. İbrahim el-Havvâs'a gittik. Ben kendi kendime: ’Acaba şeyh, benim ve şu fakirlerin halini biliyor mu ki?' dedim. Gözünü bana çevirdi ve: ’Seni bana getiren ihtiyacı Allah biliyor mu, yoksa bilmiyor mu? İhtiyacını O'na ilet,' dedi. Hiç ses çıkarmadan yanından ayrıldım. Eve vardığımızda içimize bir şey doğdu; Kul, Allah'ın sırrına vakıf olduğunu, göğsünde gizli olan şeyi tam olarak bildiğini bildiği zaman, onun arzusunu Rabbine arzetmesi ve ihtiyacını kalbine getirmesi, onu diliyle söyleyerek istemesine ihtiyaç bırakmaz. Allah kullarına karşı son derece lütufkârdır. Onlara lütufkâr olan birisi de onların ihtiyaç duydukları şeyleri kolayca kendilerine ulaştırır. Yediği ekmeği düşünen kişi, daha işin başından ekmek olup yenilecek hale gelinceye kadar nice gözlerin uykusuz kaldığını bilir; tarlayı süren, tohumu saçan, ekini has ad eden, döven, savuran, öğüten, hamur yoğuran, ekmeği yapan... Ayrıca bir de bu işlerin yapılabilmesi için gerekli olan âlet ve edevat var. Tahta, taş, demir, ip, hayvan vs... Bunlar sayılamayacak kadar çok. Kulun yiyecek, içecek, giyecek kabilinden yararlanıp kullandığı her şey böyle. Herbirisi için birçok hazırlık dönemleri var. Eğer bir kişi bütün bunları bizzat yapmaya kalksa mümkün değil yapamaz. Latif (ince) şeyleri, kesîf (kalın) şeylerin içerisinde muhafaza etmek, Allah'ın sünnetindendir. Bu, emanetlerin bilinmeyen yerlerde korunması gibidir. Nitekim Allahü teâlâ kalın ve katı toprağı, altın, gümüş ve diğer cevherlerin aslı ve bulunduğu yer yapmıştır. Sedef, incinin yeridir. Arı, balın madenidir. İpek böceği, ipeğin aslıdır. İşte aynen böyle. Kulun, bir parça etten ibaret olan kalbini de, kendisini bilmesi ve sevmesinin (marifetinin ve muhabbetinin) merkezi kılmıştır. Kalp, başka bir şey için değil, sırf bunun için yaratılmıştır. Öyleyse kul onu, Allah'tan başkasına bağlanma kirinden temizlemelidir. Çünkü Allah bu kalbi, kulunun içinde yaratmak suretiyle ona lütfetmiş, kendisini latîf ve habîr (her şeyden haberdar) içte (gizli) olanı bilen diye nitelemiştir. Kalp ilâhî görüntü yeri olunca onu başka fikirlerden ve başka şeylerden temizlemek, çeşitli ilim, sır ve marifetlerle süslemek, bağışlayan, aziz olan, sahip olan Allah'ın tecellisi ile cilalamak gerekir."

Mülk 67:15

O tek başına yeryüzünü sizin menfaatiniz için boyun eğer kılandır. O yumuşaktır, size fayda verecek şeylere ulaşabilmek için yürümek, dolaşmak, size kolay gelir. Eğer katı bir kayadan ibaret yapsaydı üzerinde yürümek zorlaşırdı. Şayet yumuşak ve münbit yapmasaydı orada kuyu kazmak, kanallar açmak, binalar yapmak, ekin ekmek, ağaç dikmek imkânsız olurdu. Aynı şekilde orasını, eğilip üzerindekilerin üstüne yıkılmasın diye sabit dağlarla sağlamlaştırdı. Özetle Allah yeryüzünü yaşanabilir ve faydalanabilir bir şekilde yarattı. Orasını hikmeti ve kudreti ile ovalara dağlara, denizlere nehirlere, pınarlara ekin ve ağaçlara, taşa toprağa, kuma ve özlü toprağa taksim etti. Seni kuddise sirruhû şöyle der: ”Allah nefisleri itaatkâr, boyun eğer biçimde yarattı. Kim nefsine boyun eğdirirse ve nefsine karşı çıkarak alealtırsa, fitnelerden, belâlardan ve sıkıntılardan kendisini kurtarmış olur. Kim de nefsine hükmedemez, ona uyarsa o da kendisini alçaltmış ve mahvetmiş olur." "Boyun eğen" diye terecine ettiğimiz ”zelûl" kelimesi, ”sana itaat eden, boyun eğen" mânâlarına gelir. ”Zûl" ise, alçaklık anlamındadır, ”şeref in zıddıdır. Kamus müellifi ”zîl" lin, sertliğin zıddı anlamında; ”zül" lün ise alçaklık manasında olduğunu söylemiştir. O halde onun omuzlarında yürüyün. Buradaki ”yürüyün" emri, ibaha içindir. ”Yürüyebilirsiniz, yürümenizde mahzur yoktur," anlamınadır. Yani onun dört bir yanını geziniz. Onun her tarafında yürüyüp gezdiğiniz zaman onu tam anlamıyla tanıyacaksınız. Böylece ondaki tüm menfaatleri elde edeceksiniz. Ve Allah'ın rızkından yevin. Oradaki hububat, meyve ve benzeri şeylerden Allah'ın nimetlerini arayın. Buradaki ”yiyin" emrini ibâha olarak alırsak, rızkın, helâl olan rızıklar olduğunu söylememiz gerekir. Ama o kelimeyi ”emir" şeklinde yazılmış, haber manasında alırsak o zaman mana şöyle anlaşılırı ”O'nun rızkından ve nimetlerinden yersiniz." Diriltildikten sonra dönüş ancak O'nadır. Yani sadece Allah'a'dır. Öyleyse O'nun nimetlerine eksiksiz şükretmeye çalışın.

Mülk 67:16

Gökte olanın, bu âlemi idare ile görevli olan meleklerin (6) veya Allah'ın -o zaman, gökleri yaratan ve onların sahibi olan diye te'vîl edilmesi gerekir- Sizi yere batırıvermeyeceğinden emin misiniz? Yani Allah yeryüzünü sizin için boyun eğen itaatkâr bir halde kılıp da, siz onun omuzlarında yürüyüp, rızıklarından yedikten sonra Karun'a yaptığı gibi onun altını üstüne getirip sizi yerin dibine gömmeyeceğinden emin misiniz? "Yere batırma" diye terceme ettiğimiz ”haşefe" fiili ile ilgili olarak Cevheri şöyle der: ”Haşefe", yerin içine gitti, yerin içinde kaybetti anlamlarına gelir. Kâmûs'da da bu kelime, ”yerin derinliklerinde kaybetti" şeklinde izah edilmektedir. O zaman yer daha önceki sükûn ve baş eğmenin aksine sarsılır da sarsılır. Sallanır, çalkalanır, gider gider gelir.

Mülk 67:17

Yoksa gökte olanın, üzerinize Lût kavmine ve Fil ashabına gönderdiği gibi gökyüzünden taş yağdırmasından emin mi oldunuz? -Bu, bir başka açıdan yeni bir tehdittir.- Yani bu iki şeyden siz emniyette mi kılındınız? Onlardan size em an verilmediğine göre kötülüklerinizde devam etmenizin anlamı ne? Yakında kendisini gördüğünüz zaman tehdidim nasılmış şiddetli mi, zayıf mı olduğunu bileceksiniz. Bileceksiniz ki, verdiğim haberin aksi yoktur. Azabım son derece şiddetlidir. Ama o zaman bilginiz size fayda vermez. Âyette geçen ”nezir" ve ”nekîr" kelimeleri, korkutmak ve inkâr etmek anlamında iki mastardır. el-Bürhân isimli eserde şöyle denilmektedir: ”Onlar, yeryüzünde oldukları için onları önce yere batırmakla korkuttu. Çünkü yer, onlara gökten daha yakındır. Daha sonra da gökyüzünden taş yağdırmasından korkuttu."

Mülk 67:18

Yemin olsun ki onlardan Mekke kâfirlerinden önceki Nuh kavmi, Âd kavmi ve benzerî ümmetlerdeki kâfir ler de yalanlamışlardı. Ama Benim onlara azap indirmek suretiyle inkârım nasıl oldu? Yani son derece korkunç oldu. Âyet-i kerime Hazret-i Peygamberi teselli, kavmini de tehdit etmektedir.

Mülk 67:19

Onlar üstlerinde kanatlarını açıp yumarak uçan kuşları görmediler mi? Yani onlara bakmadılar mı? Onlardan gafil midirler? Buradaki görme, kalp gözüyle görme değil, gerçek gözle görmektir. Fiilin ”ilâ" harfi cerri ile kullanılışı bunu gösterir. Kalp gözü ile görmek olsa idi o zaman ”fî" harfi ile kullanılması gerekirdi. Kuşların kanatlarını açıp yummaları, uçarken yaptıkları harekettir. Bu, denizde yüzen birisinin kol ve bacaklarını uzatıp çekmesi gibidir. Onları havada, rahmeti her .şeyi kuşatan Rahman olan Allah'tan başkası tutmuyor. Kanatlarını yumup açarken yere düşmelerini Allah'tan başkası engellemedi. Allah onları, havada uçabilecek şekilde yarattı. Şüphesiz O, her şeyi görendir. En güzel şeyleri yaratmayı, en hayret verici şeyleri düzenlemeyi bilir. ”Gören" diye terceme ettiğimiz ”hasır", müşahade eden, bilen demektir. Öyle ki toprağın altındakiler bile Ondan gizli kalmaz. Bu sıfatı bilen birisi anlar ki, buradaki görmekten maksat, murakabeye devam ve en ince şekilde nefis murakabesine dalmaktır. Murakabe, imanın meyvelerinden birisidir. Anlatıldığına göre krallardan birisinin bir kölesi vardı. Bu köleye diğer kölelerinden daha çok değer verirdi. Halbuki onlardan daha sevimli ve daha değerli değildi. Bu yüzden kralın bu tavrına etrafındakiler hayret ederlerdi. Bir gün kral çölde yolculuğa çıktı. Arkadaşları ve köleleri de beraberinde idiler. Bir ara üzerinde bir parça kar bulunan uzak bir dağa baktı, sonra başını yere eğdi. O zaman bu sevdiği kölesi, kral kendisine bakmadığı ve herhangi bir işaret vermediği halde, atını mahmuzladı. Topluluktan hiçbiri, kölenin atını niçin malımuzladığını bilemedi. Kısa bir süre sonra köle bir miktar karla döndü. Kendisine: ”Kralın kar istediğini nasıl bildin?" denildi. ”Çünkü o, kara baktı. Kralların bir şeye bakmaları boşuna olmaz," dedi. Kral da: ”Ona işte bunun için sizden çok ilgi gösteriyorum. Siz kendinizle meşgulken, o benim durumumu gözetiyor," dedi.

Mülk 67:20

Rahman olan Allah'a karşı size yardım edecek olan askerleriniz kimdir? Allahü teâlâ, onları, kudretinin hayrete düşürücü eserlerinden olan kuşların hallerinden gördükleri şeyleri düşünmemelerinden dolayı azarladıktan sonra âyette anılan biçimde onları susturmaya intikal etmiştir. Ayetin anlamı şöyledir: ”Sizin yanlış kanaatinize göre, Allah'ın azabı ve âfetler indiği zaman Allah'ın yardımından öte, size yardım edecek ordunuz ve tanrılarınızdan bu aşağılık varlık kim? Bu kâmil sıfatlar ve her şeye şamil kudret kendisine ait olan Allah mı size yardım edip, sizi kurtaracak? Yoksa bu işaret edilen ve hakkında sizin Allah'tan başka olarak size yardım edecek ordu sandığınız bunlar mı?" Kâfirler ancak bir aldanma içindedirler. Onlar, tanrılarının koruması ile korundukları tarzındaki zanlarında, şeytan tarafından büyük bir aldatma ve açık bir sapıklık içersindedirler. Onlar için bu konuda kayda değer hiçbir şey yoktur.

Mülk 67:21

Allah rızkını, yağmuru ve diğer ihtiyaç duyulan şeyleri kesiverse, şu size rızık verebilecek kimdir? Bırakın rızık vermeyi, rızık bol bol bulunsa alınması çok kolay olsa ve yiyen ağzına koysa, ama Allah onun yutma gücünü ah verse, tüm gökler ve yer ahalisi biraraya gelseler bu lokmayı boğazdan geçiremezler. Âyetin anlamı şöyledir: Size rızkı, güç kuvvet sahibi rezzâk olan Allah mı veriyor? Yoksa size rızık verdiklerini iddia ettiğiniz şu alçak ve değersiz şeyler mi? Kâfirler şu iki şeye güvenerek imandan kaçmıyorlar, Hazret-i Peygamberle inatlaşıyorlardı: 1 - Malları ve sayıları, 2- Putların tüm hayırları kendilerine ulaştıracaklarına ve tüm felâketleri savacaklarına inanmaları. Allahü teâlâ, bunlardan birincisini ”Allah'a karşı size yardım edecek askerleriniz kim?", ikincisini de ”Şu size rızık verecek kim?" sözleri ile iptal etmiştir. Hayır onlar, azgınlık ve nefret içerisinde direnip durmaktadırlar. Yani bunlardan etkilenmiş ve hakka teslim olmuş değiller. Aksine azgınlık, inat ve büyüklenmeye devam etmekteler. ”Nefret" diye terceme ettiğimiz ”nüfür" haktan yüzçevirınek ve uzaklaşmak anlamınadır. ”Direnme" diye terceme ettiğimiz ”lecâc" da, yasaklandıkları şeyi yapmakta inada devam etmektir. ”Azgınlık" diye terceme ettiğimiz ”utüv" de, haddi aşmak anlamınadır. Bu ifadeler, onları tahkir için kullanılmıştır. ”Sanki onlar, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibidirler?' (Müddessir: 50) âyet indeki manaya işarettir.

Mülk 67:22

Şimdi yüzüstü kapanarak sürünen mi daha hidayette, yoksa sapıklık ve eğrilik olmayan dosdoğru bir yol üzerinde sürçmeden eğilmeden dimdik yürüyen mi? Bu âyet, müşrikle muvahhidin (Allah'ı tek tanıyanın) durumlarını açıklamak için verilmiş bir darb-ı meseldir. Âyetin daha açık manası şöyledir: Hiç yolu sert olduğu ve kuvvetinin olmayışı sebebiyle tökezleyerek yürüyen, adım başı yüzüstü kapanan kişi, umduğu hedefe ulaşmakta, dosdoğru yolda dimdik yürüyenden daha hidayette, daha doğru yolda olabilir mi? Kimi âlimler, ”yere kapanan" sözünün, körden kinaye olduğunu söylemişlerdir. Çünkü o, yolu bulamaz, şaşırır, bunun sonucu olarak da yüzüstü düşer. Gözü gören, sağlam kişi ise böyle değildir. Katâde şöyle der: ”Mukib, yüzüstü kapanan, dünyada Allah'a isyan olan işlerin üzerine abanan, âhirette de Allah'ın yüzüstü cehenneme hasrettiği kâfirdir. Mü'min ise, dünyada Allah'ın emri üzere yaşayan. Allah'ın da âhirette ayakları üzerinde cennete ilettiği kişidir." Hazret-i Peygambere: ”Onlar yüzleri üstü nasıl yürürler? denildi. O da: ”insanları ayakları üzerinde yürüten, yüzleri üzerinde yürütmeye de muktedirdir," buyurdu.(7) 7- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Müsned'ût tahrîc etti. Aslı Enes b. Malik'ten rivayetle Buharî ve Müslim'dedir. Bkz. Muhtasar-ı Tefsîr-i İbn Kesîr, 3/530.

Mülk 67:23

Ey yaratıkların en hayırlısı! Ey Rasûlüm Muhammed! O kâfirlere de ki: ’O Allah, tek başına sizi yaratandır. Sözün siyak ve sibakı bu anlayışa işaret etmektedir. Yaratılış gayesinden gafil olanlar da bu sözün içine dahildirler. Yani O, sizi size en güzel şekli vermek suretiyle ilk seferinde yarattı. Size Allah'ın âyetlerini işitesiniz, gereğini yapasınız diye kulak verdi. Ariflerden birisine: ”İnsanların en olgunu kimdir?" diye soruldu. ”Kulağını kötülüğe, günaha âlet etmeyen" cevabını verdi. Allah size, kendisinin durumuna şahitlik eden kainatta mevcut mucizelerine bakasınız ve Allah'ın tüm eserlerini en üst düzeyde ve tam bir anlayışla gençsiniz diye gözler verdi. İndirdiği ve kainatta mevcut olan mucizelerden gördüklerinizi ve duyduklarınızı düşünün de iman ve tâat miraçlarına çıkın diye gönüller verendir. Âyette sadece bu üç organın antlısının sebebi şudur: Bilgiler ve marifetler bu üç organla elde edilir. Çünkü kalp, kulak ve gözle elde edilen bilgilerin döküldüğü bir havuz gibidir. Siz anılan şeyleri yaratılış gayelerine uygun bir şekilde kullanmak konusunda ne kadar az şükrediyorsunuz!' Buradaki ”azlığın", yokluk anlamında olduğunu söyleyenler de vardır. O zaman mana: ”Siz şükretmiyorsunuz," şeklinde anlaşılır. Şunlar kulağın görevlerindendir: Bilginlerden ve bilgelerden öğrenmek, vaazları ve akıllı kimselerin öğütlerini dinlemek, hak yolun yolcularının yolunu izlemek, sapık görüş sahiplerinin sözlerini geri çevirmek. Kur'an-ı Kerime, dinî eserlere, mü'minlerin ibadethanelerine, Müslümanların hareket tarzlarına, âlimlerin sâlihlerin fakirlerin ve düşkünlerin yüzlerine bakmak da gözün görevleri arasındadır. Kalbin görevlerinden bazıları ise şunlardır: Allah'ın yüceliği, kemali, güzelliği ve ihsanını düşünmek, Ondan korkup, O'na kavuşmayı aşkla arzulamak, peygamberlerini ve velîlerini (dostlarını) sevmek, düşmanlarına bıığzetrnek, delillerine bakmak ve benzerî şeylerdir.

Mülk 67:24

Ey yaratıkların en şereflisi! De ki: ’O sizi yeryüzünde üretendir. Sizi yaratan ve çoğaltan O'dur, başkası değil. Nihayet siz başkasına değil, sadece O'na toplanıp götürüleceksiniz.' Yani hesap ve ceza için diriltileceksiniz. Öyleyse işinizi bu esasa göre yapın. Âyette ”O'na toplanıp götürüleceksiniz," şeklinde bildirilmesi gösteriyor ki, anılan tüm deliller sırf bunu ispat içindir.

Mülk 67:25

Aşırı inatlarından ve kibirlerinden dolayı veya alay yollu olarak: 'Eğer siz doğru söyleyenlerseniz, şu vaad, vaadedilen haşir ne zaman?' derler. Vaadedilen şeyden muradın, korkutuldukları, yerin dibine batırma ve üzerlerine taş yağdırılması olduğu da söylenilmiştir. Burada sözün muhatabı, Hazret-i Peygamber ve mü'minlerdir. ”Eğer" ile başlayan şartın cevabı anılmamışlır. Takdiri şu şekildedir: ”Eğer siz kıyametin ve hasrin geleceği konusunda haber verdiğiniz şeyde doğru söylüyorsanız, bize onun vaktini haber veriniz."

Mülk 67:26

De ki: Onun vakti ile ilgili, ona ait 'bilgi her şeyi takdir eden, işleri idare eden Allah'ın katımladır. Ona başka hiçbir kimse muttalî olamaz. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.' Sizi, anlayacağınız bir dille korkutucuyum, gerçeği ortaya koyucuyum. Olayın üzerini açıcıyım. Sizi vaadedilen şeyin kesinlikle olacağına uyarıyorum. Ne zaman olacağını bilmeye gelince, bu, uyarma ile ilgili vazifeler arasında değildir. Yahya b. Muaz şöyle der: ”Allahü teâlâ kulları hakkındaki bilgiyi kullarından gizledi. Herkes O'nun emrine tam bilmeden uyar. Kendisi için ne yazıldığını bilmez, sonunun nasıl olacağım bilmez."

Mülk 67:27

Onu yakından gördüklerinde, vaadedilen şey onlara gelip de, gözleriyle onu gördüklerinde, -haşrin yakınlığı, onda kendileri için hazırlanan şeyin yakınlığıdır- inkâr edenlerin yüzleri hüzünle, zillet ve sıkıntı gelmek suretiyle kötüleşti. Burada özellikle yüzün anıhş sebebi, sevinç ve üzüntünün izlerinin yüzlerde kendisini göstermesinden dolayıdır. Kâfirlerin yüzleri o gün ölüme götürülen veya bir azaba sürüklenen kişinin yüzü gibi olur. Kendilerine: Kınamak ve azaplarını şiddetlendirmek için, onlarla alay edilerek, dünyada acele gelmesini 'İstediğiniz şey azap işte budur!' denildi. İstediğiniz diye terceme ettiğimiz ”teddeûn" kelimesinin, iddia anlamında olması da caizdir. O zaman âyetin manası: ”Öldükten sonra dirilme yok, hasrolunma yok, azap yok diye iddia ettiğiniz şey işte bu" şeklinde anlaşılır.

Mülk 67:28

Ey kâinatın efendisi! De ki: ’Haber veriniz. Sanki görmüş gibi emin olduğunuz şeyi bana haber veriniz. Eğer bir şeyden haber vermek, görmeye dayandırılarak güçlü olursa ”eraeyte = gördün mü" şeklinde söylenir. Ama manası ”bana haber verin" demektir. Eğer Allah beni ve benimle beraber olanları mü'minleri öldürse maksadınız hasıl olsa -öldürse diye terceme ettiğimiz ”ehlekenî" kelimesinin seçiliş sebebi, onların Muhammedin işi sonuna kadar gitmez, yakında son bulur, demeleridir- veya ecellerimizi geciktirmek suretiyle bizi esirgese ki biz O'nun rahmetine yakınız. Öldürülüp cennete gitme veya yardım edilme güzelliklerinden birini beklemekteyiz, o zaman siz ne yapacaksınız? Bizim ölümümüzden siz hangi rahatı, hangi menfaat ve maslahatı elde edeceksiniz? O zaman kâfirleri acı azaptan kim kurtarabilir?' Yani o acı azap size indiği zaman, ister biz ölmüş olalım ister hayatta sizi kimse kurtaramaz. Kurtuluş ancak iman ve sâlih amelle olur. Bu ifade, onları korkutmakta kullanılan aşırı bir üsluptur. Sanki şöyle denilmiştir: ”Siz bu denli suçlu iken nasıl korkmazsınız?"

Mülk 67:29

Ey yaratılmışların en şefkatlisi! De ki: ’O, sizi kendisine ibadete çağırdığım, tüm nimetlerin sahibi Rahmân'dır. Biz sadece O'na inandık sizin inkâr ettiğiniz gibi inkâr etmedik ve O'na dayandık. İşlerimizi başkasına değil. O'na bıraktık ve bildik ki Ondan başka her şey ne olursa olsun, hiçbir zarar ve fayda verme gücüne sahip değildir. Ey Mekke kâfileri! Artık bizden ve sizden kimin apaçık bir sapıklık, hata içinde olduğunu yakında azabı görünce bileceksiniz.'

Mülk 67:30

Ey yaratılmışların en üstünü! De ki: ”Baksanıza! Bana haber veriniz. Suyunuz tümüyle yerin dibine çekilse kovaların ulaşamayacağı ve başka bir yolla elde etmeniz imkânsız bir hale gelse, o zaman size kim bir akarsu veya kaynağı elle ulaşılabilecek kadar kolay, görünen pınarları kim getirebilir?' Eğer o kadar nimet arasında neden sadece su sözkonusu edilmiş, denilirse şu cevabı veririz: ”Çünkü su varlıkların en değerlisi ve en kıymetlisidir." Bir hadisi şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Allah'ın kitabında ancak otuz âyetlik bir sûre var. Bir adama şefaat etti ve onu cehennemden çıkartıp, cennete koydu. O, tebâreke süresidir."(8) 8- Hadisi Ahmed b. Hanbel ve Sünen sahipleri tahrîc ettiler. Tirmizî ”hasen, sahih" der. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, (Süyûtî), 6/246. Teysîr adındaki eserde verilen bilgiye göre: ”Bu sûre, otuz âyettir. Üç yüz otuz üç kelimedir. Bin üç yüz yirmi bir harftir." Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Ben tehârekellezî bi yedihi'l-mülk sûresi'nin her müminin kalbinde (ezberinde) olmasını arzuladım."(9) 9- Hadisi Abd b. Humeyd, Müsned'inde tahrîc etmiştir. Bkz. Muhtasar-u İbn Kesir. 3/526. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Tebâreke ve elif lam mim secde sûrelerini okumadıkça uyumazdı. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Sahabelerden birisi, kabir olduğunu bilmeden bir kabrin üzerine bir çadır kurdu. Birden birisinin Mülk sûresini okuduğunu farketti. Hazret-i Peygambere gelip: ”Ya Rasûlallah! Çadırımı bir kabir üzerine kurmuşum. Oranın kabir olduğunu bilmiyordum. Birden birisinin Mülk sûresini okuduğunu duydum," dedi. Hazret-i Peygamber: ”O sûre, -Allah'ın azabından- koruyucudur. O, kurtarıcıdır, kişiyi kabir azabından kurtarır," buyurdu. Bu hadisi Tirmizî, Süneninde rivayet etti. Hazret-i Peygamber zamanında bu sûreye ”el-münciye" (kurtarıcı) denilirdi. Allah'ın yardımıyla Mülk Suresinin tefsiri tamamlandı.

Kalem 68:1

KALEM SURESİ Nûn. Bu, Nûn Sûresi'dir. Allahü teâlâ bu harfle yeminini güçlendirerek yemin etmiştir. Bu yemini, kendisi ile yemin edilen şeyin durumunu belirtmekle birlikte halkın âdeti üzere sözünü te'kîd etmek için yapmıştır. Nûn, yazıda tek, telâffuzda ise üç harftir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa, o harf sebebiyle kendisi için bir hasene vardır. Hasenelere on misli ile karşılık verilir. Ben, elif lam, mim tek harftir, demiyorum. Aksine elif bir harf, lâm bir harf mîm de bir harftir." (1) Hazret-i Peygamber harf demekle hecelenen şeyi murad etmiştir. 1- Hadisi Tirmizî Sevabu'l-Kur'an'da 3912 numarada ve Dârimî tahric etmiştir. Bu sahih bir hadistir. Câmiu'l-Usûl, 8/498. Dolayısıyla Allahü teâlâ 'nın ”nûn" harfini okuma karşılığında otuz hasene vermesi umulur. Çünkü o telâffuz itibariyle, iki nûn ve bir vav olmak üzere üç harf gibidir. Alimlerden birisi: ”Nûn, Allah'ın Nûr ve Nasır isimlerinin ilk harfleridir" demiştir. Sehl (kuddise sirruhû) da şöyle der: ”Nûn, Allah'ın isimlerinden birisidir. Çünkü elif lam râ, hâ mîtn ve nûn sûrelerinin başındaki harfler toplandığı zaman er-Rahman olur." El-Müfredat adındaki eserde de şöyle denilmektedir: ”Nûn, büyük balık anlamındadır. Bunun için İkrime bu âyetle ilgili olarak: Allahü teâlâ balığa yemin etti ve balık cinsini boğazlama (kesmek) gerekmeden helâl kıldı, demiştir. Şüphesiz sadece iki ölü helâldir. Bunlar balık ve çekirge. ” Kaleme ve onların yazdıklarına yemin olsun ki... Kalem, yazı yazmada kullanılan âlettir. Burada Levh'in kalemi murad edilmiştir. Nitekim bir hadi s-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: ”Allah ilk defa kalemi yaratmış sonra ona: Kıyamete kadar olacak olanları yaz, buyurmuştur. O da Levh-i Mahfuz'a, kıyamete kadarla ecelleri, amelleri ve rızıkları yazmıştır ”(2) 2- Mûsannif hadisi mânâ olarak zikretti. Bunu Ebû Dâvud ve Tirmizî Kader bahsinde tahric ettiler. Ahmed b. Hanbel de Müsnedût (5/317) tahric etti. Bu, sahih bir hadistir. Lâfzı şu şekildedir: ”Şüphesiz Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdi. Allah kaleme: Yaz, buyurdu. Kalem: Ne yazayım ya Rabbî? dedi. Allah: ”Kıyamet kopana kadarla her şeyin kaderini yaz," buyurdu. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/106; el-Fethu'l-Kebîr, 1/377. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: ”Buradaki ”kalem" den murad, Kirâmen kâtibinin (yazıcı meleklerin) kalemidir. Ya da genel anlamda kalem cinsidir. Allahü teâlâ, faydalarının çokluğu sebebiyle kalem ve hokkaya yemin etmiştir. Çünkü söz ve beyanla anlaşma, bir arada olan iki kişi arasında söz konusudur. Birbirinden uzakta olanlar arasındaki veya bir dönemden sonrakilerle olan anlaşma ise ancak yazı yoluyla olabilir." Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”Beyan iki çeşittir, bunlar: 1- Dilin beyanı, 2- Parmak uçlarının beyanı. Kalemle tesbit edilenin uzun süre kalması, parmak uçlarının beyanının üstünlüklerindendir. Dille olan beyânı ise yıllar eskitir. Kalemin, Allah'ın kilaplarını yazma âleti oluşu dışında hiçbir meziyeti olmasaydı bile hürmete lâyık olma bakımından sadece o yeterdi." Bilgelerden birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: ”Din ve dünya işlerinin ayakta kalabilmesi kaleme ve kılıca bağlıdır. Eğer kalem olmasaydı din ayakta kalmazdı, yaşantı düzenli olmazdı. Kılıç olmasaydı düşmanlar mü'minlere karşı azgınlık ederlerdi. Şair şu sözleri ne kadar güzel söylemiştir: Eğer kendisi için boyunların eğildiği, Korkusundan milletlerin itaat ettiği kılıç, kaleme hizmet etseydi, Allahü teâlâ, bilendiği günden itibaren kılıçların, Sivriltildiği günden beri de kalemlerin hizmetinde olmalarını takdir etmiştir. Bir başka şâir de şöyle demiştir: Kahramanlar bir gün kılıçlarıyla yemin ettiklerinde, Onu şeref ve keremi getiren şeylerden saydıklarında, Tüm zamanlarda kâtiplerin kalemi, övünç ve üstünlük olarak yeter. Çünkü Allah kalemle yemin etmiştir.

Kalem 68:2

Sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnûn değilsin. Bu, yukarıdaki yeminin cevabıdır. Sanki Hazret-i Peygambere şöyle denilmiştir: ”Sende akıl hastalığı yok. Sen Allah'ın nimeti sayesinde öyle bir hastalıktan uzaksın. O nimet, peygamberlik ve umûmî başkanlıktır." Bu âyetten murad, kâfirlerin düşmanlık, kıskançlık ve kibirlilik eseri olarak, Hazret-i Peygambere nisbet ettikleri delilik yaftasından onu arındırmaktır. Halbuki onlar Hazret-i Peygamberin aklının sağlamlığım, görüşünün isabetliliğini çok iyi biliyorlardı. Ebû Hayyan bu âyetin tefsirinde şöyle der: ”‘Rabbinin nimeti sayesinde' anlamına gelen cümlecik, hükümle kendisi hakkında hükmedilenin yani ’sen ile ’mecnun değilsin ifadesinin arasına girmiştir. Maksat Hazret-i Peygamberin o kötü vasıftan uzak olduğunu belirtmede mübalâğa, te'kîd ve şiddet göstermektir. Onun için ’O delidir' denilince Allahü teâlâ, kendisinde böyle bir illetin olmadığını ’Nûn, kaleme yemin ederim ki' diyerek ortaya koymuş, sonra da ona ’delilik' iftirasını edenleri on düşük nitelikle nitelemiştir. Bu nitelikler: ’Yemin edip duran aşağılıklara... itaat etme.' (Kalem: 10) âyeti ile sayılmaya başlanmış, ’Kendisine âyetlerimiz okunduğunda: ’Bu öncekilerin masalları' demiştir.' (Kalem: 15) âyetine kadar devam etmiştir." Hazret-i Peygamber'e yapılan isnadı Allah'ın reddetmesi ve onu müdafaa etmesi, bizzat kendisinin reddetmesinden daha mükemmeldir. Çünkü o, Kur'an-ı Kerim'den bir parçadır. Kıyamet gününe kadar bakîdir.

Kalem 68:3

Şüphesiz senin için onlar tarafından gelen çeşitli şiddetlere göğüs germen ve peygamberlik sıkıntılarına tahammül etmen karşılığında, büyüklüğünün yanı sıra tükenmeyen bir ecir büyük bir sevap vardır. Nitekim bir başka âyette de Allah'ın lütfü, ”...gayra meczûz" (Hûd: 108) bitmez tükenmez diye ifade edilmiştir. ”Tükenmeyen" diye tercüme ettiğimiz ”ğayru memnun" kelimesi, eksilmeyen, kesilmeyen diye izah edilmektedir. İnsanların sayısını azalttığı ve kuvveti kestiği için ”ölüme" de bu kelimenin kökünden türemiş olan ”el-menûn" denilmiştir. Bu kelimenin, başa kakma dolayısıyla bozulmayan anlamında olması da caizdir. Çünkü o ecir, yaptığı amelinin gereği olan sevaptır.

Kalem 68:4

Ve şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin. Onun kadrini yaratıklardan hiç kimse bilemez. O ahlâktan dolayı sen, onlar tarafından gelen ve hiçbir beşerin tahammül edemeyeceği şeye tahammül edersin. Allah'ın ahlakıyla ahlâklandığın için onların iftiralarından etkilenme, onların sıkıntılarına üzülme ve sabret. Senin sabrın ancak Allah sebebiyledir. Ay et-i kerimedeki ”ala" harfi cerri, istî'lâ manasınadır. Bu, Hazret-i Peygamberin övülen tüm güzel ahlâkları üzerinde toplandığına, tüm benimsenen fiilleri yapıcı olduğuna delâlet eder. Öyle ki bu ahlâk onun için sıradan, olağan şeylerden olmuştur. Bu yüzden Allahü teâlâ : ”De ki: ’Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ve ben olduğumdan başka türlü görünenlerden de değilim.'" (Sâd: 86) Yani ben, benden görünen ahlâkı göstermekte uğraşan, yapmacık davrananlardan değilim. Çünkü bir şeyi zorlanarak yapanın işi uzun süre devam etmez. Aksine o seciye halini alır. Bilginler ahlâkı, mahmûd (övülen), mezmûm (yerilen), hasen (iyi) ve kabîh (kötü) diye sınıflandırmışlardır. Mutlak anlamda ”ahlâk" denildiğinde genelde sadece mahmûd olanı anlaşılır. Çünkü ”ahlâk" denilmeye lâyık olan odur. Ayetteki ”yüce ahlâk" tan maksat da bu gruba giren ahlâktır. İmam Râzi şöyle der: ”Ahlâk (huy) nefsanî bir yetenektir. Onunla nitelenen kişilerin güzel şeyleri yapmaları gayet kolaydır. Güzel olan şeyleri yapmak ayrı bir şey, onları kolayca yapmak ayrı bir şeydir. İyi şeylerin kolayca meydana gelmesini sağlayan hâle, ahlâk (huy) denilir. Bunlar kişide sabit ve köklü olduğu için yaratılış menzilesinde olması hasebiyle buna, huluk (ahlâk) denilmiştir. Hilkati uzun bir riyazat ve mücahedeye bile ihtiyaç gösterse, insanın kendisi üzere yaratıldığı şeydir. Bundan ötürü: ”Huy, arkadaşlık ve muamele ile değişir. Güzeli çirkin, çirkini güzel hâle getirebilir. Bu, beraber olunan dost ve arkadaşlarının durumuna göre farklılık gösterir. Nitekim bir hadiste: ”Kişi dostunun dini üzeredir. O halde dostluk ettiği kişiye iyi baksın," buyurulmuştur. (3) Bu yüzden iyi olanlarla düşüp kalkmak, iyi görülen, teşvik edilen bir durum, kötülerle arkadaşlık ise çirkin görülen sakındırılan bir durumdur. 3- Hadisi Ebû Davud Edcp'le (No: 4833), Tirmizî, Zülıd'de (No: 2379) tahrie etmişlerdir. İsnadı hasendir. Bkz, Câmiu'l-Usûl, 6/61. Huy, sebeplerinde gayret sarfetmek suretiyle de değişir. Bundan dolayı ruh doktorları psikolojide ruh sağlığı ve ruh hastalığı kabilinden olan şeyleri belirtmek için bölümler tasnif etmişlerdir. Bu, bünyevî hastalıklarla uğraşan doktorların, herbir hastalığın sebep ve tedavisini belirtmek için, organizmayı tanımakta eserler vermelerine benzer. Âyette ”ahlâk" anlamına gelen kelimenin ”huluk" şeklinde tekil olarak kullanılışı ve ”azamet" yücelik sıfatıyla nitelenmesi; Hazret-i Peygamber'in üzerinde taşıdığı bu huyun en güzel ahlâkları topladığını belirtmek içindir. Hazret-i Nuh'un şükrü, Hazret-i İbrahim'in dostluğu, Hazret-i Mûsa'nın ihlâsı, Hazret-i İsmail'in vaade sadâkati, Hazret-i Yakûb ve Hazret-i Eyyûb'un sabırları, Hazret-i Davud'un özür beyanı, Hazret-i Süleyman ve Hazret-i İsa'nın tevazuları ve diğer peygamberlerin tüm güzel huyları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'de toplanmıştı. Nitekim Allahü teâlâ bir âyetinde: ”O peygamberler, Allah'ın hidayet verdiği kimselerdir. Sen de onların doğru yoluna uy..." (En'am: 90) buyurmuştur. Bu âyette söz konusu olan hidayet, Allah'ı tanımak değildir. Çünkü öyle olsaydı Rasûlüllah'ın onlara uyması taklid olurdu. Taklid de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e lâyık değildir. Yine bu hidayet, şeriat de değildir. Çünkü bizim Peygamberimizin şeriatı, onların şeriatlerini neshetmiştir, fürüa ait konularda onlara muhaliftir. O halde onlara uymayı emretmekten maskat, onların herbirine has olan güzel huylara uymaktır. Çünkü onların herbirinin, diğer hasletlerine üstün gelen bir güzel huyu vardı. Rasûlüllah Efendimize böyle bir emir verilince, sanki onlarda tek tek bulunan bu güzel huyların hepsini kendinde toplamakla emrolunmuştur. Bu, çok yüce bir mevkidir. Diğer peygamberler Allahü teâlâ 'nın kendisini: ”Sen yüce bir ahlâk üzeresin" diye netilemesi, yadırganmamalıdır. Şairin şu sözü de bunu ifade etmektedir: Her peygamberin, insanlar arasında bir üstünlüğü vardır. O üstünlüklerin hepsi Hazret-i Muhammed'de toplanmıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), nazarî kuvvetinin gereği ile değil; ilim, irfan, kesin iman ve ihsanla nitelenmiştir. Amelî kuvveti ile de ancak Allah'ın rızasına uygun olan farz, vacip, müstehap gibi şeyleri yapmıştır. Ondan haram, müfsid veya mekruh cinsinden bir şey sadır olmamıştır. O bir melek gibiydi, hatta melekten de üstündü. Kendisine Rasûlü İlahin ahlâkı sorulduğunda, Hazret-i Âişe'nin söylediği: ”Onun ahlâkı Kurandı" (4) sözü bütün bunları içine almaktadır. Hazret-i Âişe'nin bu sözle kasdettiği şudur: ”Allah'ın Rasûlü, Kur'an-ı Kerim'deki en güzel ahlâkla ve en iyi özelliklerle süslü, Kur'anin menettiği bütün kötülüklerden ve değersiz hasletlerden uzaktı. Bir başka rivayete göre Hazret-i Âişe bu soruyu sorana, ”Sen Kur’an okumuyor musun?" diyerek ”Şüphesiz müminler felah buldu" diye başlayan, Mü'minün Sûresi'nin ilk on âyetini okumasını söyledi ve ”İşte onun ahlâkı bu," dedi. Bu ifadeler, Rasûlüllahin ahlâkının yüceliğine, dinleyenlerin dikkatini çekmektedir ki o ahlâk; kalbî ahlâkın aslı olan iman, bedenî ahlâkın direği olan namaz, malî ahlâkın başı olan zekât ve âyetlerde bulunan diğer özellikleridir. Cüneyd: ”O, iki cihandaki cömertliğinden dolayı, yüce bir ahlâk üzere idi." demiş sonra da şu beyti söylemiştir: Onun, büyüklüğünün sonu olmayan himmetleri var. En küçük himmeti, tüm zamanlardan daha büyüktür. Hazret-i Peygambere özlü sözler verilmiştir. Çünkü o, bizzat kendisinin de söylediği gibi üstün ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir: ”Ben ancak, en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim," (5) buyurmuştur. İşte yine bundan dolayı Allahü teâlâ : ”Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin" demiştir. Onun ahlâkı, sırat-ı müstakimin (Allah'a giden yolun) ta kendisidir. Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”Ümmetinden ona yetişememiş olanlardan, Rasûlüllah'ı görmek isteyen Kur'an'a baksın. Sanki Kur'an, kendisine: Abdullah'ın oğlu Muhammed denilecek bedenî bir şekil oluşumu olur." Keşfu'l-Esrâr adındaki eserde de bu âyetin tefsirinde şunlar söylenmektedir: ”Ona yeryüzünün anahtarları arzedildi, kabul etmedi. Allahü teâlâ onu Mîrac gecesi semalara yükseltip, tüm melekleri ve cenneti gösterdi, onlara iltifat etmedi. Allahü teâlâ bu konuyu şöyle ifade buyurmuştur: ’Onun gözü kaymadı ve kamaşmadı: (Necin: 17) Sağa sola dönmedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ : ’Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin,' buyurdu." Bu, şâirin şu dedikleri gibidir: Sanki sen güneşsin, krallar yıldız gibiler. Güneş doğduğu zaman o yıldızlardan bir tanesi bile görülmez. Kasîde-i Bürde şâiri Efendimizi şöyle nitelemiştir: Yaratılışta ve ahlâkta tüm peygamberlere üstün oldu. Peygamberler ilim ve keremde ona yaklaşamadılar bile. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisinde işaret buyurdukları da, onun güzel huylanndandır: ”Senden ilgiyi keseni sen gidip ziyaret et, sana zulmedeni affet, sana kötü muamele edene sen iyilik et."(6) 6- Hadisi Îbnü'n-Neccâr Hazret-i Ali kanalıyla tahric etmiştir. Bkz. Suyûtî, el-Fethu'l-Kebîr, 2/189. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir şeyi önce kendisi kabullenmeden ümmetine emretmemiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz mümin güzel ahlâkı ile namaz lalanın, oruç tutanın mertebesine ulaşır."(7) 7- Hadisi Ebû Davud, İbn Hıbbân ve Hâkim rivayet etmişlerdir. et-Terğîb ve't-Terhîb adındaki eserde bu şekildedir. 3/404.

Kalem 68:5

Yakında sen göreceksin, onlar da görecekler. ”Göreceksin" diye tercüme ettiğimiz ”se tubsiru" nun mazisi olan ”ebsara" bildi, idrak etti anlamlarına da gelir. Basar, görme organı olan göz ve idrak eden kalp demektir. Görme organına, basiret denildiği hemen hemen vaki değildir. Buna göre âyetin anlamı şudur: ”Kıyamet günü hak ve bâtıl ortaya çıktığı zaman sen de bileceksin, onlar da bilecekler." Mukâtil, bu âyetin Bedir azabı ile ilgili bir tehdit olduğunu söylemiştir. En açık mana da budur. Bu âyette ayrıca Hazret-i Peygambere, İslâm'ın ve Müslümanların galip gelecekleri, düşmanlardan intikam alacakları vaadi de vardır.

Kalem 68:6

Delilik hanginizde imiş? Yani delilik fitnesi ile imtihan edilen hanginiz miş? Ayette geçen ”meftun" mecnûn an lam madır.

Kalem 68:7

Şüphesiz Rabbin, iki dünya mutluluğuna götüren, kendi yolundan sapanı, ebedî bedbahtlığa sebep olan şeylere doğru yönelerek, dalâlet çölünde başıboş gezeni en iyi bilendir. İşte faydayla zararın arasını ay ıranı ayan, hatta zararı fayda zannedip tercih eden ve faydayı zarar sanıp terkeden kişi delidir. O, kendi yoluna hidayete ereni matlub olan her şeyi yapıp, tüm mahzurlardan da kurtulanı da en iyi bilendir. İler iki gruba da hakettiği sevabı veya cezayı verir. Âyetteki ”en iyi bilendir" anlamına gelen ”huve â'lemü" sözünün tekrarlanması, manayı kuvvetlendirmek içindir. Âyet-i kerime işaret ediyor ki: Gerçek anlamda deli, itaat eden değil, isyan edendir. Dünya sevgisi ve dünya zevklerine olan düşkünlük sebebiyle, Allah'a ulaştıran yoldan sapandır. Mühtedî, tek Allah inancının yoluna ve ebedî hidayete girendir. Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ’"O, hidayete ereni en iyi bilendir' âyeti, ”O, muvaffakiyeti kabul edeni iyi bilir,' anlamındadır. Açıklama hidayetçileri peygamberler, başarıya hidayet eden ise Allah Teâladır. Allahü teâlâ hem açıklama hem de muvaffak etme durumundadır. Yaratıklardan olan hidayetçinin yapacağı ise, sadece açıklamaktan ibarettir. Hakikatleri bilmeyen kişi, vaaz ve irşadında kabul görüp tasdik edildiği zaman, dinleyenlerin gönüllerine tesir ettiğini zanneder. Tasdik edilmediğinde ise tesirinin olmadığını düşünür. Bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü Allah katından gelenleri kabul için peygamberlerden daha sevimli, tebliğde daha doğru, Allah'a daha yakın kimse yoktur. Çünkü onların gönüllerinde rahmet galiptir. Buna rağmen, onları dinleyen herkes dediklerini kabul etmiş değillerdir. Aksine tebliğinde sadık olan Allah Rasûlü Hazret-i Nûh şöyle demiştir: ’Ey Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Ama benim davetim, sadece onların kaçmalarını artırdı.'" (Nûh: 5-6) Bu büyük gerçeği tespit ettikten sonra deriz ki: Ulül-azm peygamberlerin büyüklerinin sözleri bile herkes tarafından kabul edilir olmadığına göre anladık ki, himmet, davet edilende tümüyle eseri olan şeydir. Dinleyenlerden kabul edenler, tebliğci olan hidayetçinin himmetinin eseri olarak kabul etmiş olmazlar. Aksine o, Allah'ın bir vergisi olarak kabul edendeki yetenektir.

Kalem 68:8

Bu söylenenler senin yanında açığa çıkınca artık o yalanlayanlara itaat etme. Sen yoluna devam et. Onların ”sen bize dokunma, biz de sana dokunmayalım" şeklindeki tekliflerine uyma. Bu konuda taviz verme. Allahü teâlâ bu sözleriyle Hazret-i Peygambere kavmine karşı katı olmasını emretti. Sayılarının azlığına ve kâfirlerin çokluğuna rağmen bu konuda gönlünü güçlendirdi. Bu sûre, ilk inen sûrelerdendir. Âyet-i kerime delâlet ediyor ki âsiye itaat, isyandır. Zorbaya uymak, zorbalıktır.

Kalem 68:9

Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da... ”Yumuşak davranma" diye terecine ettiğimiz ”tudhinü" kelimesi, yağ ve yağmur anlamına gelen ”dühn" kelimesinin türevlerindendir. Ama ciddiyeti bırakmak, yumuşak davranmak anlamında kullanılmıştır. Kelimelerin terkibi, yumuşaklığa ve kolaylığa işaret eder. Buna göre metnin anlamı şudur: ”Onlar istediler ki, keşke sen onlara yumuşak davransan, daveti terkte ve diğer konularda onlara müsamaha etsen de onlar da seni kınamayı bırakmak suretiyle sana yumuşak davransınlar. ”Fe yüdhinûne" nin başındaki fâ harfinin atıf edatı (bağlaç) olması mümkün olduğu gibi, -ki yukarıda mana buna göre verilmiştir- sebebiyye olması da mümkündür. O zaman âyet şu anlama gelir: ”Onlar sana yumuşak davranmak için senin onlara yumuşak davranmam isterler." Kimi âlimler ise âyeti şu şekilde izah etmişlerdir: ”Sen, içten onlara muvafakat etmediğin gibi, görünüşte de muvafakat etme. Çünkü görünüşteki muvafakat, içteki muvafakati de etkiler. Muhalefet konusunda da durum aynıdır. Aksi halde çabucak yok olacak bir nifak ve yapmacık bir hareket olur. Onlar ise, rezaletlerdeki devamlılıkları, iki yüzlülükteki derinlikleri, heveslerinin çeşitliliği ve arzularının farklılığı sebebiyle yapmacık davranırlar. Senin kendilerine yumuşak davranman ve yapmacık hareketlerde bulunmanı isteyerek, diğer seviyesizliklerine ilâveten bu seviyesizliği de yaparlar. Alimlerden birisi ise, üzerinde durduğumuz ”dühri' kelimesinin türevlerinden olan ”mudâhene" kelimesinin, dini dünya mukabilinde satmak anlamında olduğunu ve günahlardan sayıldığını söyler. Dünyayı din karşılığında satmaya ise ”müdârât" denilir ve iyi bir şeydir. Bir diğer görüşe göre ”el-iddihân" hiç gerekmeyen birisine karşı yumuşak davranmaktır. Bu anlam, Hazret-i Peygamberin hadisinde: ”Ben insanları idare etmek (ıslah ve iknaya çalışmak) le emrolundum," şeklinde ifade edilen ”idare etmek" emrine zıt değildir. İmam. Gazali rahimehullah şöyle demiştir: ”Müdârât (idare etmek) ve mudâhene (yumuşak davranmak) arasındaki fark, kişiyi ses çıkarmamaya iten maksada göredir. Dinî bir sebepten veya kardeşinin iyiliğini onda gördüğün için ses çıkarmaman müdârât; kendi menfaatin ve arzularını karşılaman için veya mevkiini kaybetmemek için ses çıkarmaman ise müdâhenedir." (8) Ebu'd-Derdâ (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Biz, bazı kavimlere kalplerimiz lanet yağdırdığı halde yüzlerine karşı güleriz. İşte bu, ”müdârât" tır. Şerlerinden korkulanlara karşı yapılır."

Kalem 68:10

Yalan yere yeminin haram olduğunu bilmediği, yeminini bozmaya aldırmadığı ve inancı bozuk olduğu için hak bâtıl demeden yemin edip duran, çok çok yemin eden... Aşağıda gelecek olan, itaattan meneden diğer özelliklerden önce bu vasfın söylenişi, menetmekte daha etkili oluşundan dolayıdır. Keşşaf tefsirinde şöyle demektedir: ”Yemin, onu âdet edinen kişiye, azariayıcı olarak yeter," denilmiştir. Bunun bir benzeri de şu âyettir: ’Allah'a yemin ederek onu iyilik yapmanıza... engel kılmayın (Bakara: 224) Allah'tan başkası için edilen, yeminler, bu hükmün altına girerler. Çünkü o büyük, günahlardandır." Aşağılık, Allah'ın azametini bilmediği için görüşü ve tedbiri düşük olan ve bu yüzden sık sık yemine sarılan, daima ayıplayan, Hasan-ı Basrî bunu: ”İnsanların arkasından dudak büken ” diye izah eder. Bir hadis-i şerifte: ”Mü'min ayıplayın ve lânetçi olamaz," buyurulmaktadır. (9) Bir başka hadis de şu şekildedir: ”Kendi kusurları, başkalarının kusurları ile uğraşmasını engelleyen kişiye ne mutlu! (10) Yani kendi kusurlarına bakan ve bu onun başkalarının kusurlarına bakmasını engelleyen kişiye ne mutlu! Bu, başkasının Allah katındaki değerini küçümsediği ve kendi durumunu beğendiği için değil ama Allah'ın kötülükten nehye dair emrine uyarak, günah işleyeni günahtan engellemeye mani değildir. 9- Tirmizî, el-Birr, No: 1978. 10- Hadisi Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs'de tahric etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/216. "Hemmâz" çok kınayan, çok ayıplayan demektir. İnsanları istenilmeyen biçimde anlatan, kusurlarını ortaya döken ve ırzlarını düşüren kişi için istiare yoluyla kullanılmıştır. Sanki onları, eziyet ederek dövmüş demektir. Sürekli lâf taşıyan, aralarını bozmak için insanların sözlerini birinden ötekine nakleden. Söz taşıma büyük günahlardandır. Öğüt maksadıyla söz taşımak ise, vaciptir. Şu âyette belirtilen olayı Hazret-i Mûsa'ya nakleden kişinin sözü öğüt kabil indendir. ”... Ey Mûsa! İleri gelenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen buradan çık. Şüphesiz ben senin iyiliğini isteyenlerdenim." (Kasas: 20) Târifât adındaki eserde ”Nemmam" şu şekilde açıklanmaktadır: ”O, bir toplulukla konuşan, söz taşıyan, kendisinden taşınılan veya kendisine taşınılan tarafından hoş karşılanmayan ve açıklanması istenilmeyen şeyi açıklayandır. Bu açıklama ister sözle olsun, ister işaretle, ya da başka bir yolla olsun farketmez." Bir hadis-i şerifte: ”Söz taşıyan (koğucu) cennete giremez," buyurulmuştur. (11) Hayra engel olan yani cimri, buradaki ”hayır"dan maksat maldır. Yahut da mana şu şekildedir: ”İnsanları hayırdan yani iman ve tâatten meneden." Velîd b. Muğîre'nin on tane oğlu vardı. Onlara ve diğer akrabalarına: ”Sizden kim Muhammed'in dinine uyarsa ona en ufak bir şekilde yardım etmem." derdi. Velid zengin birisi idi. Tâif te bir bahçesi vardı. Saldırgan insanlara zulmetmek suretiyle aşırı giden, hakkı ve sınırı aşan. Bu kelimenin tüm kötü huyları kapsaması da mümkündür. Çünkü bütün kötü huylar orta yoldan çıkıştır. et-Te'vîlâtün-Necmiyye adındaki eserde bu kelime, şu şekilde izah edilmiştir: ”Şehvet denizine dalmak ve yasakların karanlığında bulunmakla kendi kendine zulmetmekte aşırı giden..." Günahkâr çok günah işleyen. Günah (ism): Sevaptan uzak olan kötü işlerin adıdır. Kaba ve haşîn. Rağıp der ki: ”'Ati,' bir şeyin toplandığı şeyi almak ve zorla götürmektir. Deveyi sürüklemek anlamında’atlü'l-baîr denilir. Muamelede sert, yaratılışı kaba, kalbi katı olan, ruhanî sıfatları kabul etmeyen, hakka yanaşmayan kişi, her türlü suça cüret eder." Kâmus'da ise bu kelime ”LJtüll" şeklinde yazılarak ”cefakâr, katı, obur" diye izah edilmiştir. Bütün bunlardan, sayılan tüm bu çirkinliklerden sonra da yanaşma olana itaat etme. ”Yanaşma" diye terceme ettiğimiz ”zenîm" evlâtlık, nesebi şüpheli, kendilerinden olmadığı halde bir kavme katılan, onlara yanaşan anlamına gelir. Bu, oğul değil, oğulluktur. Bir âyette şöyle buyurulmuştur: ”...(Allah) evlâtlıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren sözlerdir..." (Ahzâb: 4) Râğıb bu kelimeyi şöyle açıklamıştır: ”‘Zenîm', bir kavme giren, onlardan olmayan, kendilerinden olmadığı halde onlara müntesip olandır." Kâmus'da 'zenîm'e: ”Devenin kulağından kesilip, sallanır bir halde bırakılan şey" denilmiştir. el-Utbî şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ 'nın, Velîd b. Muğîre kadar hiç kimsenin, ayıplarını sayıp döktüğünü, kendisinden ebediyyen ayrılmayacak kusurlar isnad ettiğini bilmiyoruz." "Sonra da yanaşma" sözü, onun yanaşmalığının, en büyük kusuru ve en çirkin kabahati olduğuna delâlet etmektedir. Velîd, Kureyş'e sonradan katılmıştır. Onların soyundan ve aslından değildir. Babası Muğîre, doğumundan on sekiz sene sonra, Kureyşli olduğunu iddia etmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: ”Kaba saba olan, toplayan vermeyen, çok yeyip içen ve sığıntı olan (yanaşma) cennete giremez." (12) Birbaşka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: ”Size cennettekileri haber vereyim mi? Onlar, her zayıf olan, zayıf görülen, eğer Allah'a yemin etse, Allah onu yemininde sadık çıkarır. Size cehennemlikleri haber vereyim mi? Onlar, kaba ve sert olan, toplayan, vermeyen, büyüklük taslayandır." (13) 12- Hadisi Ebû Dâvud Edepte tahric etmiştir. İsnadı sahihtir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/536 . ”Kaba saba" diye terceme ettiğimiz câ'zarî kelimesi, kibirli, övünen gibi anlamlara; ”toplayan vermeyen" diye terceme ettiğimiz el-cevvâz kelimesi de, şişman, böbürlenerek yürüyen, kısa boylu ağır yürüyen, katı kalpli, tacir, obur gibi anlamlara da gelir. Bkz. Azîmâbâdî, Avnu'l-Mâbud Şerhu Sünen-i Ebu Dâvud, ilgili hadisin şerhi. (Mütercim.) Birbaşka görüşe göre Velîd'in annesi zina etti. Ama Velîd bu durumu, bu âyet ininceye kadar bilmedi. Bu görüşe göre ”zenîm" piç, anlamındadır. Bu kelimenin, piç anlamında kullanıldığı şiirler vardır. Bir şâir şöyle demiştir: O (zenîm) piçtir. Babası belli değil. Kahpe analıdır. Kötü bir soya sahiptir. Yaygın bir kanaattir ki: Sperm (baba) kötü olduğu zaman, ondan meydana gelen çocuk da kötü olur. Süt de tabiatleri değiştirir. Bir kimse, hayır ve şer, emdiği kadının huyundan kapar. Böyle olunca, zinadan olana ne dersin? Görünüşteki iyi hâle ve şeklî alicenaplıklara itibar edilmez. Bir hadiste: ”Ben gayr-i meşru bir ilişkiden değil, nikâhtan dünyaya geldim," (14) buyurulmuştur. Diğer peygamberler de aynıdır.

Kalem 68:11

Yalan yere yeminin haram olduğunu bilmediği, yeminini bozmaya aldırmadığı ve inancı bozuk olduğu için hak bâtıl demeden yemin edip duran, çok çok yemin eden... Aşağıda gelecek olan, itaattan meneden diğer özelliklerden önce bu vasfın söylenişi, menetmekte daha etkili oluşundan dolayıdır. Keşşaf tefsirinde şöyle demektedir: ”Yemin, onu âdet edinen kişiye, azariayıcı olarak yeter," denilmiştir. Bunun bir benzeri de şu âyettir: ’Allah'a yemin ederek onu iyilik yapmanıza... engel kılmayın (Bakara: 224) Allah'tan başkası için edilen, yeminler, bu hükmün altına girerler. Çünkü o büyük, günahlardandır." Aşağılık, Allah'ın azametini bilmediği için görüşü ve tedbiri düşük olan ve bu yüzden sık sık yemine sarılan, daima ayıplayan, Hasan-ı Basrî bunu: ”İnsanların arkasından dudak büken ” diye izah eder. Bir hadis-i şerifte: ”Mü'min ayıplayın ve lânetçi olamaz," buyurulmaktadır. (9) Bir başka hadis de şu şekildedir: ”Kendi kusurları, başkalarının kusurları ile uğraşmasını engelleyen kişiye ne mutlu! (10) Yani kendi kusurlarına bakan ve bu onun başkalarının kusurlarına bakmasını engelleyen kişiye ne mutlu! Bu, başkasının Allah katındaki değerini küçümsediği ve kendi durumunu beğendiği için değil ama Allah'ın kötülükten nehye dair emrine uyarak, günah işleyeni günahtan engellemeye mani değildir. 9- Tirmizî, el-Birr, No: 1978. 10- Hadisi Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs'de tahric etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/216. "Hemmâz" çok kınayan, çok ayıplayan demektir. İnsanları istenilmeyen biçimde anlatan, kusurlarını ortaya döken ve ırzlarını düşüren kişi için istiare yoluyla kullanılmıştır. Sanki onları, eziyet ederek dövmüş demektir. Sürekli lâf taşıyan, aralarını bozmak için insanların sözlerini birinden ötekine nakleden. Söz taşıma büyük günahlardandır. Öğüt maksadıyla söz taşımak ise, vaciptir. Şu âyette belirtilen olayı Hazret-i Mûsa'ya nakleden kişinin sözü öğüt kabil indendir. ”... Ey Mûsa! İleri gelenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen buradan çık. Şüphesiz ben senin iyiliğini isteyenlerdenim." (Kasas: 20) Târifât adındaki eserde ”Nemmam" şu şekilde açıklanmaktadır: ”O, bir toplulukla konuşan, söz taşıyan, kendisinden taşınılan veya kendisine taşınılan tarafından hoş karşılanmayan ve açıklanması istenilmeyen şeyi açıklayandır. Bu açıklama ister sözle olsun, ister işaretle, ya da başka bir yolla olsun farketmez." Bir hadis-i şerifte: ”Söz taşıyan (koğucu) cennete giremez," buyurulmuştur. (11) Hayra engel olan yani cimri, buradaki ”hayır"dan maksat maldır. Yahut da mana şu şekildedir: ”İnsanları hayırdan yani iman ve tâatten meneden." Velîd b. Muğîre'nin on tane oğlu vardı. Onlara ve diğer akrabalarına: ”Sizden kim Muhammed'in dinine uyarsa ona en ufak bir şekilde yardım etmem." derdi. Velid zengin birisi idi. Tâif te bir bahçesi vardı. Saldırgan insanlara zulmetmek suretiyle aşırı giden, hakkı ve sınırı aşan. Bu kelimenin tüm kötü huyları kapsaması da mümkündür. Çünkü bütün kötü huylar orta yoldan çıkıştır. et-Te'vîlâtün-Necmiyye adındaki eserde bu kelime, şu şekilde izah edilmiştir: ”Şehvet denizine dalmak ve yasakların karanlığında bulunmakla kendi kendine zulmetmekte aşırı giden..." Günahkâr çok günah işleyen. Günah (ism): Sevaptan uzak olan kötü işlerin adıdır. Kaba ve haşîn. Rağıp der ki: ”'Ati,' bir şeyin toplandığı şeyi almak ve zorla götürmektir. Deveyi sürüklemek anlamında’atlü'l-baîr denilir. Muamelede sert, yaratılışı kaba, kalbi katı olan, ruhanî sıfatları kabul etmeyen, hakka yanaşmayan kişi, her türlü suça cüret eder." Kâmus'da ise bu kelime ”LJtüll" şeklinde yazılarak ”cefakâr, katı, obur" diye izah edilmiştir. Bütün bunlardan, sayılan tüm bu çirkinliklerden sonra da yanaşma olana itaat etme. ”Yanaşma" diye terceme ettiğimiz ”zenîm" evlâtlık, nesebi şüpheli, kendilerinden olmadığı halde bir kavme katılan, onlara yanaşan anlamına gelir. Bu, oğul değil, oğulluktur. Bir âyette şöyle buyurulmuştur: ”...(Allah) evlâtlıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren sözlerdir..." (Ahzâb: 4) Râğıb bu kelimeyi şöyle açıklamıştır: ”‘Zenîm', bir kavme giren, onlardan olmayan, kendilerinden olmadığı halde onlara müntesip olandır." Kâmus'da 'zenîm'e: ”Devenin kulağından kesilip, sallanır bir halde bırakılan şey" denilmiştir. el-Utbî şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ 'nın, Velîd b. Muğîre kadar hiç kimsenin, ayıplarını sayıp döktüğünü, kendisinden ebediyyen ayrılmayacak kusurlar isnad ettiğini bilmiyoruz." "Sonra da yanaşma" sözü, onun yanaşmalığının, en büyük kusuru ve en çirkin kabahati olduğuna delâlet etmektedir. Velîd, Kureyş'e sonradan katılmıştır. Onların soyundan ve aslından değildir. Babası Muğîre, doğumundan on sekiz sene sonra, Kureyşli olduğunu iddia etmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: ”Kaba saba olan, toplayan vermeyen, çok yeyip içen ve sığıntı olan (yanaşma) cennete giremez." (12) Birbaşka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: ”Size cennettekileri haber vereyim mi? Onlar, her zayıf olan, zayıf görülen, eğer Allah'a yemin etse, Allah onu yemininde sadık çıkarır. Size cehennemlikleri haber vereyim mi? Onlar, kaba ve sert olan, toplayan, vermeyen, büyüklük taslayandır." (13) 12- Hadisi Ebû Dâvud Edepte tahric etmiştir. İsnadı sahihtir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/536 . ”Kaba saba" diye terceme ettiğimiz câ'zarî kelimesi, kibirli, övünen gibi anlamlara; ”toplayan vermeyen" diye terceme ettiğimiz el-cevvâz kelimesi de, şişman, böbürlenerek yürüyen, kısa boylu ağır yürüyen, katı kalpli, tacir, obur gibi anlamlara da gelir. Bkz. Azîmâbâdî, Avnu'l-Mâbud Şerhu Sünen-i Ebu Dâvud, ilgili hadisin şerhi. (Mütercim.) Birbaşka görüşe göre Velîd'in annesi zina etti. Ama Velîd bu durumu, bu âyet ininceye kadar bilmedi. Bu görüşe göre ”zenîm" piç, anlamındadır. Bu kelimenin, piç anlamında kullanıldığı şiirler vardır. Bir şâir şöyle demiştir: O (zenîm) piçtir. Babası belli değil. Kahpe analıdır. Kötü bir soya sahiptir. Yaygın bir kanaattir ki: Sperm (baba) kötü olduğu zaman, ondan meydana gelen çocuk da kötü olur. Süt de tabiatleri değiştirir. Bir kimse, hayır ve şer, emdiği kadının huyundan kapar. Böyle olunca, zinadan olana ne dersin? Görünüşteki iyi hâle ve şeklî alicenaplıklara itibar edilmez. Bir hadiste: ”Ben gayr-i meşru bir ilişkiden değil, nikâhtan dünyaya geldim," (14) buyurulmuştur. Diğer peygamberler de aynıdır.

Kalem 68:12

Yalan yere yeminin haram olduğunu bilmediği, yeminini bozmaya aldırmadığı ve inancı bozuk olduğu için hak bâtıl demeden yemin edip duran, çok çok yemin eden... Aşağıda gelecek olan, itaattan meneden diğer özelliklerden önce bu vasfın söylenişi, menetmekte daha etkili oluşundan dolayıdır. Keşşaf tefsirinde şöyle demektedir: ”Yemin, onu âdet edinen kişiye, azariayıcı olarak yeter," denilmiştir. Bunun bir benzeri de şu âyettir: ’Allah'a yemin ederek onu iyilik yapmanıza... engel kılmayın (Bakara: 224) Allah'tan başkası için edilen, yeminler, bu hükmün altına girerler. Çünkü o büyük, günahlardandır." Aşağılık, Allah'ın azametini bilmediği için görüşü ve tedbiri düşük olan ve bu yüzden sık sık yemine sarılan, daima ayıplayan, Hasan-ı Basrî bunu: ”İnsanların arkasından dudak büken ” diye izah eder. Bir hadis-i şerifte: ”Mü'min ayıplayın ve lânetçi olamaz," buyurulmaktadır. (9) Bir başka hadis de şu şekildedir: ”Kendi kusurları, başkalarının kusurları ile uğraşmasını engelleyen kişiye ne mutlu! (10) Yani kendi kusurlarına bakan ve bu onun başkalarının kusurlarına bakmasını engelleyen kişiye ne mutlu! Bu, başkasının Allah katındaki değerini küçümsediği ve kendi durumunu beğendiği için değil ama Allah'ın kötülükten nehye dair emrine uyarak, günah işleyeni günahtan engellemeye mani değildir. 9- Tirmizî, el-Birr, No: 1978. 10- Hadisi Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs'de tahric etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/216. "Hemmâz" çok kınayan, çok ayıplayan demektir. İnsanları istenilmeyen biçimde anlatan, kusurlarını ortaya döken ve ırzlarını düşüren kişi için istiare yoluyla kullanılmıştır. Sanki onları, eziyet ederek dövmüş demektir. Sürekli lâf taşıyan, aralarını bozmak için insanların sözlerini birinden ötekine nakleden. Söz taşıma büyük günahlardandır. Öğüt maksadıyla söz taşımak ise, vaciptir. Şu âyette belirtilen olayı Hazret-i Mûsa'ya nakleden kişinin sözü öğüt kabil indendir. ”... Ey Mûsa! İleri gelenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen buradan çık. Şüphesiz ben senin iyiliğini isteyenlerdenim." (Kasas: 20) Târifât adındaki eserde ”Nemmam" şu şekilde açıklanmaktadır: ”O, bir toplulukla konuşan, söz taşıyan, kendisinden taşınılan veya kendisine taşınılan tarafından hoş karşılanmayan ve açıklanması istenilmeyen şeyi açıklayandır. Bu açıklama ister sözle olsun, ister işaretle, ya da başka bir yolla olsun farketmez." Bir hadis-i şerifte: ”Söz taşıyan (koğucu) cennete giremez," buyurulmuştur. (11) Hayra engel olan yani cimri, buradaki ”hayır"dan maksat maldır. Yahut da mana şu şekildedir: ”İnsanları hayırdan yani iman ve tâatten meneden." Velîd b. Muğîre'nin on tane oğlu vardı. Onlara ve diğer akrabalarına: ”Sizden kim Muhammed'in dinine uyarsa ona en ufak bir şekilde yardım etmem." derdi. Velid zengin birisi idi. Tâif te bir bahçesi vardı. Saldırgan insanlara zulmetmek suretiyle aşırı giden, hakkı ve sınırı aşan. Bu kelimenin tüm kötü huyları kapsaması da mümkündür. Çünkü bütün kötü huylar orta yoldan çıkıştır. et-Te'vîlâtün-Necmiyye adındaki eserde bu kelime, şu şekilde izah edilmiştir: ”Şehvet denizine dalmak ve yasakların karanlığında bulunmakla kendi kendine zulmetmekte aşırı giden..." Günahkâr çok günah işleyen. Günah (ism): Sevaptan uzak olan kötü işlerin adıdır. Kaba ve haşîn. Rağıp der ki: ”'Ati,' bir şeyin toplandığı şeyi almak ve zorla götürmektir. Deveyi sürüklemek anlamında’atlü'l-baîr denilir. Muamelede sert, yaratılışı kaba, kalbi katı olan, ruhanî sıfatları kabul etmeyen, hakka yanaşmayan kişi, her türlü suça cüret eder." Kâmus'da ise bu kelime ”LJtüll" şeklinde yazılarak ”cefakâr, katı, obur" diye izah edilmiştir. Bütün bunlardan, sayılan tüm bu çirkinliklerden sonra da yanaşma olana itaat etme. ”Yanaşma" diye terceme ettiğimiz ”zenîm" evlâtlık, nesebi şüpheli, kendilerinden olmadığı halde bir kavme katılan, onlara yanaşan anlamına gelir. Bu, oğul değil, oğulluktur. Bir âyette şöyle buyurulmuştur: ”...(Allah) evlâtlıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren sözlerdir..." (Ahzâb: 4) Râğıb bu kelimeyi şöyle açıklamıştır: ”‘Zenîm', bir kavme giren, onlardan olmayan, kendilerinden olmadığı halde onlara müntesip olandır." Kâmus'da 'zenîm'e: ”Devenin kulağından kesilip, sallanır bir halde bırakılan şey" denilmiştir. el-Utbî şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ 'nın, Velîd b. Muğîre kadar hiç kimsenin, ayıplarını sayıp döktüğünü, kendisinden ebediyyen ayrılmayacak kusurlar isnad ettiğini bilmiyoruz." "Sonra da yanaşma" sözü, onun yanaşmalığının, en büyük kusuru ve en çirkin kabahati olduğuna delâlet etmektedir. Velîd, Kureyş'e sonradan katılmıştır. Onların soyundan ve aslından değildir. Babası Muğîre, doğumundan on sekiz sene sonra, Kureyşli olduğunu iddia etmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: ”Kaba saba olan, toplayan vermeyen, çok yeyip içen ve sığıntı olan (yanaşma) cennete giremez." (12) Birbaşka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: ”Size cennettekileri haber vereyim mi? Onlar, her zayıf olan, zayıf görülen, eğer Allah'a yemin etse, Allah onu yemininde sadık çıkarır. Size cehennemlikleri haber vereyim mi? Onlar, kaba ve sert olan, toplayan, vermeyen, büyüklük taslayandır." (13) 12- Hadisi Ebû Dâvud Edepte tahric etmiştir. İsnadı sahihtir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/536 . ”Kaba saba" diye terceme ettiğimiz câ'zarî kelimesi, kibirli, övünen gibi anlamlara; ”toplayan vermeyen" diye terceme ettiğimiz el-cevvâz kelimesi de, şişman, böbürlenerek yürüyen, kısa boylu ağır yürüyen, katı kalpli, tacir, obur gibi anlamlara da gelir. Bkz. Azîmâbâdî, Avnu'l-Mâbud Şerhu Sünen-i Ebu Dâvud, ilgili hadisin şerhi. (Mütercim.) Birbaşka görüşe göre Velîd'in annesi zina etti. Ama Velîd bu durumu, bu âyet ininceye kadar bilmedi. Bu görüşe göre ”zenîm" piç, anlamındadır. Bu kelimenin, piç anlamında kullanıldığı şiirler vardır. Bir şâir şöyle demiştir: O (zenîm) piçtir. Babası belli değil. Kahpe analıdır. Kötü bir soya sahiptir. Yaygın bir kanaattir ki: Sperm (baba) kötü olduğu zaman, ondan meydana gelen çocuk da kötü olur. Süt de tabiatleri değiştirir. Bir kimse, hayır ve şer, emdiği kadının huyundan kapar. Böyle olunca, zinadan olana ne dersin? Görünüşteki iyi hâle ve şeklî alicenaplıklara itibar edilmez. Bir hadiste: ”Ben gayr-i meşru bir ilişkiden değil, nikâhtan dünyaya geldim," (14) buyurulmuştur. Diğer peygamberler de aynıdır.

Kalem 68:13

Yalan yere yeminin haram olduğunu bilmediği, yeminini bozmaya aldırmadığı ve inancı bozuk olduğu için hak bâtıl demeden yemin edip duran, çok çok yemin eden... Aşağıda gelecek olan, itaattan meneden diğer özelliklerden önce bu vasfın söylenişi, menetmekte daha etkili oluşundan dolayıdır. Keşşaf tefsirinde şöyle demektedir: ”Yemin, onu âdet edinen kişiye, azariayıcı olarak yeter," denilmiştir. Bunun bir benzeri de şu âyettir: ’Allah'a yemin ederek onu iyilik yapmanıza... engel kılmayın (Bakara: 224) Allah'tan başkası için edilen, yeminler, bu hükmün altına girerler. Çünkü o büyük, günahlardandır." Aşağılık, Allah'ın azametini bilmediği için görüşü ve tedbiri düşük olan ve bu yüzden sık sık yemine sarılan, daima ayıplayan, Hasan-ı Basrî bunu: ”İnsanların arkasından dudak büken ” diye izah eder. Bir hadis-i şerifte: ”Mü'min ayıplayın ve lânetçi olamaz," buyurulmaktadır. (9) Bir başka hadis de şu şekildedir: ”Kendi kusurları, başkalarının kusurları ile uğraşmasını engelleyen kişiye ne mutlu! (10) Yani kendi kusurlarına bakan ve bu onun başkalarının kusurlarına bakmasını engelleyen kişiye ne mutlu! Bu, başkasının Allah katındaki değerini küçümsediği ve kendi durumunu beğendiği için değil ama Allah'ın kötülükten nehye dair emrine uyarak, günah işleyeni günahtan engellemeye mani değildir. 9- Tirmizî, el-Birr, No: 1978. 10- Hadisi Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs'de tahric etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/216. "Hemmâz" çok kınayan, çok ayıplayan demektir. İnsanları istenilmeyen biçimde anlatan, kusurlarını ortaya döken ve ırzlarını düşüren kişi için istiare yoluyla kullanılmıştır. Sanki onları, eziyet ederek dövmüş demektir. Sürekli lâf taşıyan, aralarını bozmak için insanların sözlerini birinden ötekine nakleden. Söz taşıma büyük günahlardandır. Öğüt maksadıyla söz taşımak ise, vaciptir. Şu âyette belirtilen olayı Hazret-i Mûsa'ya nakleden kişinin sözü öğüt kabil indendir. ”... Ey Mûsa! İleri gelenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen buradan çık. Şüphesiz ben senin iyiliğini isteyenlerdenim." (Kasas: 20) Târifât adındaki eserde ”Nemmam" şu şekilde açıklanmaktadır: ”O, bir toplulukla konuşan, söz taşıyan, kendisinden taşınılan veya kendisine taşınılan tarafından hoş karşılanmayan ve açıklanması istenilmeyen şeyi açıklayandır. Bu açıklama ister sözle olsun, ister işaretle, ya da başka bir yolla olsun farketmez." Bir hadis-i şerifte: ”Söz taşıyan (koğucu) cennete giremez," buyurulmuştur. (11) Hayra engel olan yani cimri, buradaki ”hayır"dan maksat maldır. Yahut da mana şu şekildedir: ”İnsanları hayırdan yani iman ve tâatten meneden." Velîd b. Muğîre'nin on tane oğlu vardı. Onlara ve diğer akrabalarına: ”Sizden kim Muhammed'in dinine uyarsa ona en ufak bir şekilde yardım etmem." derdi. Velid zengin birisi idi. Tâif te bir bahçesi vardı. Saldırgan insanlara zulmetmek suretiyle aşırı giden, hakkı ve sınırı aşan. Bu kelimenin tüm kötü huyları kapsaması da mümkündür. Çünkü bütün kötü huylar orta yoldan çıkıştır. et-Te'vîlâtün-Necmiyye adındaki eserde bu kelime, şu şekilde izah edilmiştir: ”Şehvet denizine dalmak ve yasakların karanlığında bulunmakla kendi kendine zulmetmekte aşırı giden..." Günahkâr çok günah işleyen. Günah (ism): Sevaptan uzak olan kötü işlerin adıdır. Kaba ve haşîn. Rağıp der ki: ”'Ati,' bir şeyin toplandığı şeyi almak ve zorla götürmektir. Deveyi sürüklemek anlamında’atlü'l-baîr denilir. Muamelede sert, yaratılışı kaba, kalbi katı olan, ruhanî sıfatları kabul etmeyen, hakka yanaşmayan kişi, her türlü suça cüret eder." Kâmus'da ise bu kelime ”LJtüll" şeklinde yazılarak ”cefakâr, katı, obur" diye izah edilmiştir. Bütün bunlardan, sayılan tüm bu çirkinliklerden sonra da yanaşma olana itaat etme. ”Yanaşma" diye terceme ettiğimiz ”zenîm" evlâtlık, nesebi şüpheli, kendilerinden olmadığı halde bir kavme katılan, onlara yanaşan anlamına gelir. Bu, oğul değil, oğulluktur. Bir âyette şöyle buyurulmuştur: ”...(Allah) evlâtlıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren sözlerdir..." (Ahzâb: 4) Râğıb bu kelimeyi şöyle açıklamıştır: ”‘Zenîm', bir kavme giren, onlardan olmayan, kendilerinden olmadığı halde onlara müntesip olandır." Kâmus'da 'zenîm'e: ”Devenin kulağından kesilip, sallanır bir halde bırakılan şey" denilmiştir. el-Utbî şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ 'nın, Velîd b. Muğîre kadar hiç kimsenin, ayıplarını sayıp döktüğünü, kendisinden ebediyyen ayrılmayacak kusurlar isnad ettiğini bilmiyoruz." "Sonra da yanaşma" sözü, onun yanaşmalığının, en büyük kusuru ve en çirkin kabahati olduğuna delâlet etmektedir. Velîd, Kureyş'e sonradan katılmıştır. Onların soyundan ve aslından değildir. Babası Muğîre, doğumundan on sekiz sene sonra, Kureyşli olduğunu iddia etmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: ”Kaba saba olan, toplayan vermeyen, çok yeyip içen ve sığıntı olan (yanaşma) cennete giremez." (12) Birbaşka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: ”Size cennettekileri haber vereyim mi? Onlar, her zayıf olan, zayıf görülen, eğer Allah'a yemin etse, Allah onu yemininde sadık çıkarır. Size cehennemlikleri haber vereyim mi? Onlar, kaba ve sert olan, toplayan, vermeyen, büyüklük taslayandır." (13) 12- Hadisi Ebû Dâvud Edepte tahric etmiştir. İsnadı sahihtir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 10/536 . ”Kaba saba" diye terceme ettiğimiz câ'zarî kelimesi, kibirli, övünen gibi anlamlara; ”toplayan vermeyen" diye terceme ettiğimiz el-cevvâz kelimesi de, şişman, böbürlenerek yürüyen, kısa boylu ağır yürüyen, katı kalpli, tacir, obur gibi anlamlara da gelir. Bkz. Azîmâbâdî, Avnu'l-Mâbud Şerhu Sünen-i Ebu Dâvud, ilgili hadisin şerhi. (Mütercim.) Birbaşka görüşe göre Velîd'in annesi zina etti. Ama Velîd bu durumu, bu âyet ininceye kadar bilmedi. Bu görüşe göre ”zenîm" piç, anlamındadır. Bu kelimenin, piç anlamında kullanıldığı şiirler vardır. Bir şâir şöyle demiştir: O (zenîm) piçtir. Babası belli değil. Kahpe analıdır. Kötü bir soya sahiptir. Yaygın bir kanaattir ki: Sperm (baba) kötü olduğu zaman, ondan meydana gelen çocuk da kötü olur. Süt de tabiatleri değiştirir. Bir kimse, hayır ve şer, emdiği kadının huyundan kapar. Böyle olunca, zinadan olana ne dersin? Görünüşteki iyi hâle ve şeklî alicenaplıklara itibar edilmez. Bir hadiste: ”Ben gayr-i meşru bir ilişkiden değil, nikâhtan dünyaya geldim," (14) buyurulmuştur. Diğer peygamberler de aynıdır.

Kalem 68:14

Malı ve oğulları var diye Yani bütün bu kusurları bulunan kişiye malı çok, oğullarıyla güçlü diye itaat etme.

Kalem 68:15

Kendisine Kurandaki âyetlerimiz okunduğunda: ’(Bunlar), öncekilerin masalları' demiştir. O, yalandan yazdıkları sözlerdir, demiştir. Kendisine bahşettiğimiz mal ve evlât nimetine, âyetlerimize küfrederek karşılık vermiştir.

Kalem 68:16

Yakında Biz onun hortumunun üstünü damgalayacağız. Yani işaret koyacağız. ”Hortum," burun anlamındadır. Ayetin manası şöyledir: Biz onun en şerefli yerini dağlamak suretiyle tanınacağı bir işaret koyacağız. Böylece onu küçük düşürüp alçaltacağız. Zira burun, önde olduğu için yüzdeki en değerli yerdir. Bu yüzden burnu hamiyet ve şeref yeri saymışlardır. İnsanın izzet-i nefsine dokunacak şeyi kabul etmemesi anlamında kullanılan ”el-enefelü" kelimesi, burun kelimesinin Arapçası olan ” el-enfü" kelimesinden türemedir. Buruna verdikleri önemden dolayı Araplar; ”buruna burun", ”burnunu korudu" gibi terimleri çok kullanırlar. Ayrıca zillete düşmüş kişi için ”burnu kesildi, burnu sürtüldü" terimleri kullanılır. Âyette burnun ”hortum" kelimesiyle ifadelendirilmesi, sahibini küçümsemek ve hakaret içindir. Çünkü hortum sadece fil ve domuzda bulunur. Benzetilen hayvan ne kadar çirkin ve pisse, küçümseme ve hakaret o kadar ağır olur. Denildiğine göre, Bedir Savaşında Velîd'in burnunda bir yara çıkmış ve onun izi kalmıştır. (15) 15- Bazı tenkitçi bilginler bu haberi zayıf bulmuşlardır. Çünkü Velîd, Bedir savaşından önce ölmüştür. Dolayısıyla o, izi hayatı boyunca kalan bir damga ile damgalanmamıştır. Kabule şayan olanı, ”Onun hortumunun üstünü damgalayacağız." âyetinden maksat, alçaklık, ve zillettir ki bu hayatında ve ölümünde onunla beraber olacaktır. Zemahşerî böyle demiştir. Rağıp el-lsfehânî ise bu âyeti şöyle açıklar: ”Biz ona öyle bir utanç yapıştırırız ki ondan asla silinmez. Bu, onun olabildiğince alçaltılmasından kinayedir. Bu mananın, burunu damgalamakla ifadelendirilmesi, yüzün en şerefli organ, burnun da onda en çok göze çarpan yer oluşundan dolayıdır. Burunu damgalamak, onu en üst biçimde alçaltmak ve küçümsemektir. Çünkü yüzü damgalamak hakarettir. Ondaki en çok görünen organı damgalamak daha büyük bir hakaret olur." el-Utbî şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ Velîd'i yemin etmekle, aşağılıkla, kusur aramakla, söz taşıyıcılıkla, cimrilikle, zulümle, günahkârlıkla, kabalıkla ve yanaşmalıkla nitelemiş, ona kendisinden dünyada ve âhirette hiç ayrılmayacak bir utanç yapıştırmıştır. Âyetteki ’ütül' kelimesi ile ilgili olarak Şâ'bî'den nakledilen şu sözler bizim dediklerimize işaret etmektedir: el-ütül; şiddetli, ez-zenîm; kendisinde, koyunun tanındığı gibi tanınacağı şer damgası bulunan kişi." Bu kelime ile ilgili olan bir başka izah da şudur: ”Biz onu, kıyamet günü diğer kâfirlerden ayıran çirkin bir alâmetle tanıtacağız. Onun yüzü simsiyah olacaktır. Çünkü Hazret-i Peygambere düşmanlıkta en ileri giden o olmuştur. Bu izaha göre ”Hortum": Parçanın zikredilip, bütünün mıırad edilmesi yoluyla mecazî olarak yüz manasına gelir.

Kalem 68:17

Biz, haberleri onlar tarafından bilinen bahçe sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi... Bunlar, San'a'lılardan bir topluluktur. Babalarının bir bahçesi vardı. Bu bahçenin sahipleri. Hazret-i İsa'nın gökyüzüne alınmasından sonra yaşamışlardı. Cimri insanlardı. Babaları senelik ihtiyaçlarını o bahçeden alır, artanı fakirlere verirdi. Meyve toplama vakti geldiği zaman fakirlere ilân eder, oraktan kalanı, üzüm çubuklarında toplandıktan sonra unutulanı, hurma ağaçlarının dibine düşenleri onlara bırakırdı. Onlar da kendileri için birçok şey toplarlar ve uzun süre onu yerlerdi. Babaları ölünce, oğulları: ”Biz de babamızın yaptığını yaparsak işimiz zor olur. Biz çoluk çocuk sahibiyiz." dediler ve aralarında yemin ettiler. Onları da Mekkciileri de Hazret-i Peygamberin duası ile yedi yıl açlık ve kıtlıkla imtihan ettik. Öyle ki pislik, deri, kemik ve kan yediler. Çünkü azmışlar ve Allah'ın nimetlerine nankörlük etmişlerdi. Hani onlar, bahçe sahipleri sabah erkenden daha ortalık karanlıkken onun hurma ve üzümden olan meyvesini toplayacaklarına yemin etmişlerdi.

Kalem 68:18

istisna da etmiyorlardı. Yani ”inşâatları" elemiyorlardı. Bu söz, bir şart olmasına rağmen istisna denilmesi, sonucunun istisnanın sonucu olması açısındandır. Bir diğer anlayışa göre mana şöyledir: ”Fakirlerin hisselerini istisna etmiyorlardı. Yani babalarının yaptığı gibi, onların nasibini ayırmıyorlardı." Ebû Hayyan ise bu âyeti: ”Fakirlere vermemek konusundaki azim ve kararlılıklarından dönmüyorlar" diye izah etmektedir.

Kalem 68:19

Halbuki onlar uyurlarken, kaderlerin cereyan ettiği şeylerden haberdar değillerken... Uyku, kendisine gelen buhar rutubeti ile beyin sinirlerinin gevşemesi halidir. Ya da Allah'ın ölümden başka bir şekilde, nefsi alması yani ruh ışığını bedenin içinden değil de dışından kesmesidir. Rabbinden Allahü teâlâ tarafından geceleyin dolaşıcı bir belâ onu, bahçeyi kuşattı. Âyette anılan ”uyku" hali de, bunun geceleyin olduğuna işaret eder. Bu dolaşan belâ, gökyüzünden inip de bahçeyi yakan bir ateştir.

Kalem 68:20

O bahçe meyvesi toplanmış bir bahçe gibi oluverdi. Orasını ateş yaktığı için hiç meyve kalmadı.

Kalem 68:21

Sabahleyin kalktıklarında birbirlerine: ’Toplayacaksanız, meyveleri ve ürünü toplamayı istiyorsanız erkenden tarlanıza, bahçenize ve mülkünüze gidin' diye bağırdılar. Âyetteki ”el-hars" kelimesi ile, mutlak anlamda ürün kastedilmiş olabileceği gibi, özel olarak ekin de murad edilmiş olabilir. Ekilen şeye ”hars" denilmiştir. Çünkü ekin en kıymetli şeydir. İnsan onunla yaşar. Râgıb, ”hars", tohumu tarlaya atmak ve tarlayı bunun için hazırlamaktır, demiştir. Ürüne de ”hars" denir. Nitekim bu âyette ürün anlamındadır.

Kalem 68:22

Sabahleyin kalktıklarında birbirlerine: ’Toplayacaksanız, meyveleri ve ürünü toplamayı istiyorsanız erkenden tarlanıza, bahçenize ve mülkünüze gidin' diye bağırdılar. Âyetteki ”el-hars" kelimesi ile, mutlak anlamda ürün kastedilmiş olabileceği gibi, özel olarak ekin de murad edilmiş olabilir. Ekilen şeye ”hars" denilmiştir. Çünkü ekin en kıymetli şeydir. İnsan onunla yaşar. Râgıb, ”hars", tohumu tarlaya atmak ve tarlayı bunun için hazırlamaktır, demiştir. Ürüne de ”hars" denir. Nitekim bu âyette ürün anlamındadır.

Kalem 68:23

Aralarında: ’Sakın bugün oraya bahçeye, yoksul sayısını artırma şöyle dursun yoksullardan hiçbir yoksul girmesin,' diye fısıldaşarak, hiç kimse duymasın diye aralarında gizli gizli konuşarak gittiler. Yoksul diye terecine ettiğimiz ”el-miskîn" hiçbir şeyi olmayan anlamındadır. O, fakirden daha da yoksuldur. Yoksulun girmesini engellemekten maksat, girmeye imkân bulmasını engellemede aşırı gitmektir.

Kalem 68:24

Aralarında: ’Sakın bugün oraya bahçeye, yoksul sayısını artırma şöyle dursun yoksullardan hiçbir yoksul girmesin,' diye fısıldaşarak, hiç kimse duymasın diye aralarında gizli gizli konuşarak gittiler. Yoksul diye terecine ettiğimiz ”el-miskîn" hiçbir şeyi olmayan anlamındadır. O, fakirden daha da yoksuldur. Yoksulun girmesini engellemekten maksat, girmeye imkân bulmasını engellemede aşırı gitmektir.

Kalem 68:25

Engellemeye güçleri yeter bir vaziyette erkenden gittiler. Yani sabahleyin erkenden, yoksulların bahçelerinden almalarına mam olmak üzere çıktılar. Oysa onlara yarar sağlamaya veya kendi zanlarmca meyveleri toplamaya muktedirdiler. Ama onlar meyvelerini toplamaktan mahrum kaldılar. Çünkü onlar, yoksulları mahrum etmek istediler. Kendileri mahrumiyet ve meskenetle karşı karşıya kaldılar.

Kalem 68:26

Bahçeyi görünce: Birbirlerine: 'Herhalde biz bahçemizin yolu mı şaşırmışız,' dediler. O bahçenin telef olduğunu görünce ”bu bizim bahçemiz değil" dediler.

Kalem 68:27

Ancak iyice düşündükten ve işin asimi anladıktan sonra 'Hayır biz mahrum edilmişiz.' Yolumuzu şaşırmamışız, onun hayrından mahrum bırakılmışız, menfaatinden menedilmişiz. Buna sebep kötü niyetimizle kendi kendimize lııyanetimizdir, dediler. O hıyanet, yoksulları mahrum bırakmayı istemeleri ve fakirlerin hakkını vermemeyi kastetmeleri idi.

Kalem 68:28

İçlerinden görüş veya yaş açısından en mutedil olanı: -Keşşafta; en âdili ve en hayırlısı, ”ümmeten vesetan orta (âdil) bir millet" (Bakara: 143) tabiri de böyledir, denilmektedir.- 'Ben size Rabbinizi tesbih etsenize, keşke tesbih ve tehlille O'nu ansaydınız, kötü niyetiniz sebebiyle tevbe etseydiniz dememiş miydim!' dedi. Bu sözü onlar, yukarıda anlatılanlara azmettiği zaman söylemişti. Demişti ki: ”Allah'ı ve O'nun suçlulardan intikam aldığını hatırlayınız. Bu çirkin karardan ötürü O'na tevbe ediniz. Azabı gelmeden önce O'nun şerrini kesmeye çalışın," dedi. Ama onu dinlemediler. O da, onları kınadı. Âyeti kerime gösteriyor ki, bir günaha azmetmek, insanın sorumlu tutulmasını gerektirir. Çünkü anılan bahçe sahipleri bir işe azmetmişlerdi, fakat daha yapmadan cezalandırıldılar. Bunun benzeri şu âyette ifadesini bulmaktadır: ”...Kim orada zulümle haktan sapmak isterse, ona acı azaptan tattırırız." (Hac: 25) "Azm", bir işi yapmaya güçlü bir şekilde kasdetmek ve kesin olarak karar vermektir. Araştırıcı âlimler, kişinin azmi sebebiyle hesaba çekileceğini söylemişlerdir. Bir de ”hemm" vardır ki o -bir işi yapmayı tercih etmektir-sorumluluğu gerektirmez.

Kalem 68:29

Günahlarını itiraf ederek 'Rabbimizi tüm kötülük ve eksikliklerden, özellikle bize yaptıklarında zalim olmaktan tenzih ederiz. Gerçekten biz yoksulları mahrum bırakmayı kasdetmekle zalimlermişiz,' dediler. Günahı itiraf etmek, tevbe sayılır. Dolayısıyla sanki onlar şöyle demişlerdir: "Yaptığımız bu kötü işten dolayı Allah'tan bağış dileriz. Bahçemizin ürününden yoksulların haklarını vermemeyi azmettiğimiz için, kötü niyetimizden dolayı Allah'a tevbe ederiz." Eğer bu sözleri azap gelmeden önce söyleselerdi, onun gelmesinden kurtulurlardı. Ama onlar bu sözleri, iş işten geçtikten sonra (Basra harabolduktan sonra) söylediler.

Kalem 68:30

Şimdi de birbirlerini kınamaya başladılar. Yani yaptıklarından dolayı birbirlerini kınadılar. Bazıları bu işe işaret etti, bazıları tasvib etti, bazıları rıza göstererek sustu, bazıları da hoş karşılamamıştı.

Kalem 68:31

'Yazıklar olsun bize! Biz azgınlarmışız,' Allah'ın koyduğu sınırları aşanlardanmışız dediler.

Kalem 68:32

'Umulur ki Rabbiniiz tevbenin ve hataları itiraf etmenin bereketiyle bize onun yerine daha iyisini verir. Biz Rabbimize yöneliriz.' Affetmesini umarız, hayrını isteriz, (dediler.) Rivayete göre onlar, bir söz vererek: ”Eğer Allah bize ondan daha iyisini verirse, babamızın yaptığı gibi yapacağız," dediler. Allah'a dua edip yalvardılar-. Allah da kendilerine eski bahçelerinden daha iyisini verdi. Katâde'ye, âyette geçen, bahçe sahiplerinin cennetlik mi, cehennemlik mi olduğu soruldu. ”Bana güç bir soru sordun, bilmiyorum," dedi. Hasan-ı Basrî'den şöyle dediği nakledilmiştir: ”Bahçe sahiplerinin’Biz Rabbimize yöneliriz' demelerinin, onlardan imana mı işaret olduğunu, yoksa müşriklerin kendilerine bir musibet geldiğinde söyledikleri kabilinden bir sözmü olduğunu bilmiyorum." Bu sözüyle Hasan-ı Basrî, onların durumları hakkında tevakkuf etmiş, görüş beyan etmemiştir. Kuşeyrî'nin anlattığına göre âlimlerin çoğunluğu, onların tevbe edip hallerini düzelttikleri kanaatindedirler.

Kalem 68:33

İşte azap böyledir. Yani Mekkelilere ve bahçe sahiplerine verdiğimiz dünya azabı gibidir. Zenginler fakirlere acımazlarsa onlara da böyle yaparız. Onlardan yağmuru keserim, üzerlerine âfetler gönderirim. Ekinlerinden ve ticaretlerinden bereketi kaldırırım. Bu söz, zekât ve fitre vermeyenler için mallarının telefi ve herhangi bir yolla azap indirilmesi tehdididir. Şüphesiz âhiret azabı daha büyüktür ve daha şiddetlidir. Eğer onun daha büyük olduğunu bilselerdi!.. O azaba sebep olan ve kendilerini ona atacak olan şeylerden uzak dururlardı.

Kalem 68:34

Şüphesiz küfürden ve günahlardan sakınanlar için Rableri katında yani âhirette Naîm Cennetleri yani içerisinde, dünya nimetlerinde olduğu gibi, pisliklerin bulandırması şaibesi bulunmayan nimetlenmeden başka hiçbir şey olmayan cennetler vardır. Ayetteki ”katında" sözü, anılan nimetin şeref ve değerini belirtmek içindir. Zaten orada hem hakikaten hem de şeklen Allah'tan başka hiç kimsenin hakimiyeti yoktur. Buradaki ”katında" lık, yer açısından değil, makam açısındandır. Bu: ”Güçlü Yüce Allah'ın katında..." (Kamer: 55) âyetinde ifade edildiği gibidir. Çünkü yakınlaştırılanların Allah'a yakınlıkları manevidir. Bundan dolayı meleklere: ”el-melâiketü'l-mukarrabûn"“yaklaştırılan melekler" denilmiştir.

Kalem 68:35

Hiç Biz, Müslümanları o günahkârlar gibi tutar mıyız? Kureyşin ileri gelenleri, dünyadaki kendi kısmetlerinin bolluğunu, Müslümanların kısmetlerinin ise azlığını görüyorlardı. Ahiretle ilgili ve Allah'ın Müslümanlara yönelik bir vaadini duyduklarında: ”Eğer Muhammed'in ve beraberindekilerin sandıkları gibi, öldükten sonra gerçekten diriltilecek olursak, o zaman bizim halimiz, ve onların halleri dünyadaki hallerimiz gibidir. Bizden ileri ve üstün olmaları hiç mümkün değildir. Onların ulaşacağı son nokta ancak bizim seviycmizdir," diyorlardı. İşte bu âyette Allahü teâlâ, onların bu sözlerini reddetti. Ayetin başındaki soru edatı olan ”hemze" inkâr içindir. Şu anlamdadır: ”Biz hiç hükümde onlara zulmeder miyiz? Kurtuluşun gerçekleşmesinde ve derecelere ulaşmakta Müslümanları, kâfirler gibi tutar mıyız?" Ayetin iniş sebebinin delaletiyle anlıyoruz ki. ”günahkârlar" dan murad, kâfirlerdir. Onlar inkâr ve şirkle, kelimenin tam anlamıyla günahkâr, suçludurlar. Ama mutlak anlamda günahkârlık, İslama zıt değildir. Her ne kadar itaatkâr Müslüman, fasık Müslüman gibi değilse de, Müslüman da günahkâr olabilir. Bu ifade, kafası çalışan için bir öğüt, gören için günahtan uzaklaştırıcı bir sözdür. Onların sözlerinin reddini daha da katılaştırmak için, söz karşıdakine hitap şekline dönüştürülerek şöyle denilmiştir:

Kalem 68:36

Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Onların vardıkları yargıya şaşkınlık ifadesi olarak, bunu yadırgayarak ve böyle bir sözün aklı başında birisinden gelmeyeceğine işaret olarak böyle denilmiştir. Mana şudur: Sizin neyiniz var ki, bu çirkin yargıya varıyorsunuz? Sanki karşılık verme işi size mi havale edildi de istediğiniz şekilde hüküm veriyorsunuz?

Kalem 68:37

Yoksa sizin, içerisinde beğendiğiniz seçtiğiniz, canınızın istediği her şeyin size ait olduğunu okuduğunuz gökten inme bir kitabınız mı var? Siz kitapta kendiniz, için seçtiklerinizin size ait olduğunu ve isyankârın itaatkâr gibi olduğunu mu okuyorsunuz? Eğer söylediğinizde doğru kimseler iseniz getirin öyle bir kitap.

Kalem 68:38

Yoksa sizin, içerisinde beğendiğiniz seçtiğiniz, canınızın istediği her şeyin size ait olduğunu okuduğunuz gökten inme bir kitabınız mı var? Siz kitapta kendiniz, için seçtiklerinizin size ait olduğunu ve isyankârın itaatkâr gibi olduğunu mu okuyorsunuz? Eğer söylediğinizde doğru kimseler iseniz getirin öyle bir kitap.

Kalem 68:39

Yoksa’Ne hükmederseniz mutlaka sizindir' diye, sizin lehinize tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli uhdesinden çıkmayacağımız güçlü yeminler le tekid edilmiş ah id ler mi var da o gün sizi hakem yapalım ve hükmettiğiniz şeyi verelim? Yeminler ”bâliğa" kelimesi ile tekid edilmiştir. Bu, ”güçlü" diye ifade edilmiştir. Çünkü güzelliğin ve doğruluğun son noktasında olan her şey ”baliğ" diye nitelenir. Denilmek istenen şudur: ”Yoksa Biz size kefil mi olduk? Size güçlü sağlamlaştırılmış yeminlerle yemin mi ettik?.. Sizin için Bizim üzerimizde yeminlerle güçlendirilmiş ahidler mi var?"

Kalem 68:40

Susturmak için sor bakalım onlara! Onlardan hangisi buna kefildir? Yani bir liderin, halkının işlerini düzeltmek için ortaya çıktığı gibi, onu düzeltmek için kim öne çıkar?

Kalem 68:41

Yoksa onların bu sözde kendilerine iştirak eden, onların gittikleri yolda giden ortakları mı var? O halde eğer iddialarında doğru iseler ortaklarını getirsinler. Yani onların, bu görüşü -iyi ile kötünün eşit oluşunu- ispat edecek aklî bir delilleri olmadığı gibi naklî bir delilleri -okudukları bir kitap- ve yeminlerle güçlendirilmiş ahidleri de yok. Aklı başında hiçbir kimse, bu konuda onlara muvafakat etmez ki onu taklid etsinler. Gerçi taklid, eteğine yapışanı iflah etmez ama onların taklid edecekleri kimse de yok. O halde sabit olmuştur ki, onların zannettikleri şeyler her açıdan bâtıldır. Bu sözler işaret ediyor ki, hakim, hakkında kesin bilgisinin olmadığı konularda, gücünün yettiğince doğruyu araştırmalıdır.

Kalem 68:42

O gün kıyamet günü, yani işlerin şiddetlendiği, konuşmaların zorlaştığı o günü hatırla. Baldır açılır. ”Baldır açılır" tabiri, işlerin şiddetlilıği ve zorluğu anlamında kullanılmış bir temsîlî istiaredir. Yoksa ortada ne baldır, ne de açılma vardır. Bu, cimri olan birisi için ”eli bağlı" denilmesine benzer. Mevlâ Fenârî, Fatihanın tefsirinde şöyle der: ”Onlar için açıları baldır, kıyamet gününün dehşet verici önemli şeylerinden ibarettir. Araplar savaş şiddetlendiği, zorlaştığı zaman’savaş baldırını açtı' derler. Büyük bir iş başına gelip de çok çalışması ve güçlüklere katlanması gereken kişiye’paçanı sıva' denir. Kunın-ı Kerim'deki: ’Baldır baldıra dolaşır: (Kıyâme: 29) ifadesi de bu kabildendir. Yani kıyamet gününde, korkular ve büyük işler birbirine karıştı, anlamındadır." Üzerinde durduğumuz âyetin anlamının: ”İşin aslı açığa çıktığı, gerçekler ayan beyan göründüğü gün" olduğu da söylenilmiştir. Baldır anlamındaki ”sâk" kelimesinin nekre'(belirsiz) oluşu; birinci anlayışa göre korkutmak için, ikinci anlayışa göre de tazim içindir. Kâfirler ve münafıklar, secdeye davet edilirler. Bu davet, teklif ve kulluk için değil, dünyada secdeyi terkettikleri için kınama, azarlama ve bu konudaki aşırılıklarından dolayı onları üzmek içindir. Çünkü kıyamet günü, teklif ve kulluk gösterme günü değildir. Fakat ona gerçek anlamda güçleri yetmediği, âlet ve sebepler sağlam olmadığı için güç yetiremezler. Bu ifade işaret ediyor ki, onlar secde etmek isterler ama bu mümkün olmaz. İbn Mes'ud'dan gelen rivayete göre; onların belleri tutulur, kemikleşir de eğilip doğrulma esnasında bükülmez. Onlar ayaktaki halleri üzere dimdik kalırlar ve aşırılıklarından dolayı pişmanlık ve üzüntüleri artar. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Onların belleri, sanki sırtlarında demir çubuk varmış gibi tek bir tabaka halinde kalır." (16) 16- Bu, İbnü Ebî Hatim, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin tahric ettikleri uzun bir hadisin bir bölümüdür. Bkz. ed-Dürru'l-Mensûr, 6/257. Taberânî, Ebû Mûsa ei-Eş'arî'den, Rasûlüllah'tan şunu duyduğunu rivayet etmiştir: ”Kıyamet günü her kavim için dünyada taptıkları şey şekillendirilir. Her topluluk, dünyada taptığı şeye gider. Tek Allah'a inananlar kalırlar. Onlara: ”Nasıl (niçin) kaldınız?" denilir. ”Bizim dünyada taptığımız Rabbimiz var. Biz onu görmedik," derler. Onlara: ”Onu gördüğünüz zaman tanır mısınız?" denilir. Onlar: ”Evet" derler. ”Onu nasıl görmediniz?" diye sorulunca: ”Ona hiçbir şey benzemez," derler. Bunun üzerine önlerindeki perde kaldırılır. Allahü teâlâ 'yı görürler, hemen onun için secdeye kapanırlar. Bazı insanlar ise, sanki sırtları sığır boynuzu imiş gibi kalırlar. Secde etmek isterler edemezler. Bu, Allahü teâlâ 'nın: ”O gün baldırı açılır," âyeti gibidir. Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”Ey kullarım! Başlarınızı kaldırın. Sizden her bir adamın yerine, cehenneme Yahudi ve Hristiyanlardan birini koydum." (17) 17- Hadisin bir benzerini İbnü Cerîr, Dârakutnî, Taberânî, İbnii Merdeveyh ve Beyhakî el-Basü babında tahric ettiler. Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/256. Ebû Bürde şöyle der: ”Ben bu hadisi Ömer b. Abdülaziz'e haber verdim." Bunun üzerine bana: ”Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına yemin eder misin? Bunu sana baban mı haber verdi?" dedi. Bende O na üç kez yemin ettim. Ömer: ”Tevhid ehlinden, bana bundan daha sevimli gelen bir hadis işitmedim," dedi. Fenarî'nin Fatihanın tefsirinde şunları görüyoruz: ”O gün Allahü teâlâ tecellî eder ve: ’Her ümmet dünyada taptığı şeye uysun,' buyurur. Nihayet içlerinde münafıklar da bulunan bu ümmet (Müslümanlar) kalır. Bunun üzerine Allahü teâlâ onlar için, bundan önce tecellî etmiş olduğu suretlere en yakın bir surette tecellî eder.’Ben sizin Rabbinizim,' der. Mü'minler: ’Biz senden Allah'a sığınırız. Biz, Rabbimiz bize gelene kadar bekleriz,' derler. Allahü teâlâ onlara: ’Sizinle Onun arasında, kendisini tanıyacağınız bir alâmet var mı?' diye sorar.’Evet,' derler. Bunun üzerine onların kendisini tanıdıkları surete dönüşür.’Sen Rabbimizsin,' derler. Onlara, secde etmelerini emreder. Dünyada Allah'a secde etmiş olan herkes secde eder. Gösteriş için secde edenlerin sırtı bir bakır plâka kesilir. Her secde etmek istediğinde baş üstü yere düşer. İşte bu: 'O gün baldır açılır,' âyetinin mânâsıdır." (18) 18- Bu hadis mânâ olarak rivayet edilmiştir. Buharı, Rikâk bahsinde şu lafızla tahric etmiştir: ”Allah insanları toplar. Kim bir şeye tapmışsa onun peşine düşsün, der. Güneşe tapan güneşe tabi olur." Bkz. Fethu'l-Bârî, 11/445. Bir başka hadiste ”O gün baldır açılır," âyeti için: ”Büyük bir nurdan dolayı açılır ve onun için secdeye kapanırlar," denilmiştir.(19)

Kalem 68:43

Gözleri düşük bir halde kendilerini rüsvay eden şiddetli bir zillet kaplar. Düşüklüğün, gözlere nispet edilmesi, eserinin orada görülmesinden dolayıdır. Yoksa diğer organlar da zelil, düşüktür. Ebıı'l-Leys'e göre bunun anlamı şudur: ”Müslümanlar, başlarını secdeden kaldırdıkları zaman, gözleri kar gibi bembeyaz olur. Secde edemeyen Yahudiler, hiristiyanlar ve münafıklar onları görünce üzülürler, yüzleri kararır. Ayetteki ”kendilerini bir zillet kaplar" cümlesi işte buna işarettir. Oysa onlar dünyada sapasağlam sıhhatlli ken de secdeye davet ediliyorlardı. Oradaki davet teklifi (bir görev yükleme) daveti idi. ”Secde" den murad, ya namazdır, ya da namazın içerisindeki secdedir. Secde taatlerin en büyüğü olduğu için özellikle anılmıştır. Bazı bilginler ise, bu âyeti şöyle açıklamışlardır: ”Ya’Allah'a secde edin ve ibadet edin,' âyetinde olduğu gibi sarahaten veya’namazı kılınız" (Bakara: 43) âyetinde olduğu gibi zimnen Allah'ın daveti ile secdeye çağrılırlar. Ya da’Kulun Rabbine en yakın olduğu hali, secde halidir. Orada çok dua ediniz.' hadisinde olduğu gibi Peygamberin davetiyle çağrılırlar. Yahut da her asrın âlimlerinin davetiyle çağrılırlar. Müezzinlerin ezanları ve ikametleri secdeye çağıran şeylerin en büyüklerindendir. Onların: ”Hayya ale's-salâh" sözleri, hiç şüphe yok ki davettir. Ne mutlu’Allah'a çağırana uyunuz.' (Ahkâf: 31) âyetine imtisalen, onların davetine gönül rızasıyla uyanlara." Ayette onların secdeye davet edilme halleri ”sapasağlamken" şeklinde ifade edilmiştir. Bundan maksat, dünyada iken sıhhatte olmaları, organlarının ve mafsallarının âfet ve hastalıktan uzak olması, secde etmeye tam anlamıyla imkân bulmalarıdır. Âyette onların secdeye davet edildikleri belirtilmiş ama davete uyup uymadıklarına temas edilmemiştir. Ama takdir: ”O davete uymazlar, imtina ederler," şeklindedir. Bunun anıl mayısı, kolayca anlaşılacağına olan güvenden dolayıdır. Âyet, farz namazları terkedenler veya cemaate katılmaktan geri kalanlar için bir tehdittir. Bir hadis-i şerifte belirtildiğine göre bir adam Rasûlüllah'a: ”Allah'a, cennette beni sana yoldaş etmesi için duâ et," dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Çok secde etmek suretiyle nefsine karsı bana yardım et," buyurdu. Şeyh Ebû Talip el-Mekkî, Kûtü'l-Kulûb adındaki eserinde şöyle der: ”Namaz mutlaka cemaatle kılınmalıdır. Özellikle kişi ezam duyarsa veya evi camiye komşu olursa. Komşuluğun son sınırı kendi eviyle cami arasında yüz evin olmasıdır. Namaz kılman mescidlerin en uygunu, kişinin evine en yakın olanıdır. Ama çok adım atmaktan veya imamının daha faziletli oluşundan dolayı uzağa giderse müstesna. Bilgili ve fazıl olan imamın arkasında kılman namaz daha faziletlidir."

Kalem 68:44

Sen bu sözü, Kur'anı yalanlayanı Bana bırak. Onunla Benim aramı boşalt. Sen gönlünü onun durumu ile meşgul etme. Ondan intikam alma konusunda Bana güven. Ben onun işinde sana yeterim. Fethurrahmân adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Bu, ortada bir mâni olmadığı halde bir tehdittir. Ama bu, ”beni falanla yalnız bırak, yani onu cezalandırayım" demene benzer. ”Söz" den maksat Kurandır. Çünkü duyma veya vahiy yoluyla insana ulaşan her kelâm ”hadis=söz" dür." Yakında Biz onları tedricî olduğunu bilmedikleri bir yönden derece derece azaba götürürüz. ”Derece derece azaba götürmek", kişiyi tam içine düşene kadar yavaş yavaş azaba götürmek, demektir. Ayetin anlamı şudur: ”Biz onları, kendilerine ihsan ederek, sıhhatlerini devam ettirerek, nimeti artırarak kademe kademe, yavaş yavaş azaba indiririz." Onların azaba tedricî olarak atıldıklarını bilmemeleri, onlar için bir ihsan gibidir. Çünkü onlar bu durumda kendilerinin Müslümanlara karşı tercih edildiklerini, üstün tutulduklarını zannederler. Halbuki o, helak olmalarının sebebidir. Hazret-i Peygamber bir hadiste: ”Eğer Allah'ın, günah işlemekte olan bir kula nimet verdiğini görürsen bil ki O, azabı yavaş yavaş indirmektedir."(22) buyurmuş ve üzerinde durduğumuz âyeti okumuştur. 22- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Müsned'de; Taberânî ve Beyhakî Şuabü'l-İman'da tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebir, 1/1 12. Müminlerin emiri Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Kime dünyasında bol bol verilir de o kendisine bir tuzak kurulduğunu bilmezse, aklından zoru vardır." Rivayet edildiğine göre İsrail oğullarından birisi: ”Ya Rabbî! Sana kaç kez isyan ettim ama sen beni cezalandırmıyorsun," dedi. Allahü teâlâ zamanın peygamberine, o adama şöyle demesini variyetli: ”Benden sana nice cezalar gelmiştir ama sen onların ceza olduğunu anlamıyorsun. Gözünün donukluğu, kalbinin katılığı benden yavaş yavaş inen azap ve cezadır. Eğer sen anlarsan!" Bilginlerden birisi şöyle demiştir: ”Bir kimseye ilim verilip, onunla amelden mahrum edilmesi veya amel verilip ihlâstan mahrum edilmesi, onun için ilâhî bir aldatmacadır. Bir kimse kendisinde bu sıfatların olduğunu anlarsa bilsin ki aldatılmıştır."

Kalem 68:45

Onlara ömrü uzatmak ve eceli geciktirmek suretiyle mühlet veriyorum. Tâ ki onlar, bunun kendileri hakkında hayır murad edildiğini zannetsinler de, günahları artsın. Şüphesiz Benim tedbirim onları azapla tutmam sağlamdır. Kuvvetlidir, şiddetlidir, dayamiamaz ve hiçbir şeyle savuşturulamaz. Keşşaf tefsirinde şöyle denilmiştir: ”Allah'ın ihsanı ve imkân vermesi istidrâc (derece derece azap vermek) diye adlandın kliği gibi, ”keyd," (23) tedbir diye de adlandırılmıştır. Çünkü o, tehlikeye düşmeye sebep olma bakımından hile şeklindedir. Tedbirin, ”sağlam" tıkla nitelenmesi de, ihsanının eseri nin helake sebep olmaktaki kuvvetinden ötürüdür." 23- Bu kelime sözlükte hile, tuzak, harp gibi anlamlara gelir. (Mütercim) Âlimlerden birisi şöyle demiştir: ”‘Keyd: tedbir' tuzak kurulan için, fayda olan şeyi açığa çıkarmak, zarar olanı gizlemektir." el-Müfredât adındaki eserde de ”keyd" kelimesi şöyle izah edilmektedir: ”' Keyd', hile çeşitlerinden birisidir. Onun övüleni de vardır, yerileni de. Ama daha çok, yerileni kullanılır. İstidrâc ve mekr de aynen böyledir. Bunun bir kısmı beğenilen hile olduğu için Allahü teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle bu yumuştur: ”...İşte Biz Yusuf'a böyle bir tedbir (hile) öğrettik..." (Yûsuf: 76) Bazı âlimler, Allah'ın bu kelime ile azabı kastettiğini söylemişlerdir. Ama doğrusu bu kelime, sonu azap olan mühlet verme anlamındadır. Târîfât adındaki eserdeki izahat ise şu şekildedir: ”'Keyd', bir başkasına gizlice zarar vermek istemektir. Bu, insanlar tarafından yapılırsa kötü bir hile, Allah tarafından yapılırsa yaratıkların amellerine karşılık vermek için haklı bir tedbirdir."

Kalem 68:46

Yoksa sen onlardan dünyevî bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir malî borç yükü altında mı kalıyorlar? Ağır büyükle mükellef mi tutuldular ki senden yüz çeviriyorlar? Yani sen onlardan bunu istemiyorsun. Dolayısıyla senden yüz çevirmekte ve kaçmakta hiçbir mazeretleri yok. Bu âyet; ”emlehtim şürekâ..." diye başlayan, 41. âyet üzerine matuftur.

Kalem 68:47

Ya da gayb Levh-i Mahfuz veya görünmeyen bilinmeyen şeyler onların yanında da onlar mı yazıyorlar? Mü'minle kâfirin eşit olduklarına dair verdikleri hüküm ondan mı? Senin ilminden onunla mı müstağni oluyorlar?

Kalem 68:48

Rabbinin hükmünü, onlara mühlet vermesini ve senin onlara karşı zaferini geciktirmesi hükmünü sabırla bekle. Acele etmekte ve sıkıntıda balık sahibi Yunus (aleyhisselâm) gibi olma. O balığın karnında: ”la ilahe illâ erite sühhâneke innî kürıtü minezzâlimîn. (Senden başka hiç ilâh yoktur. Seni tenzih ederim gerçekten ben zalimlerden oldum.)" (Enbiyâ:87) diye öfkeli ve pek üzgün olarak Rabbine yalvarmıştı. Yani senin durumun, onun yalvardığı vakitteki hali gibi olmasın. Ondaki sıkıntı ve hiddet sende bulunmasın. Aksi halde, onun basma gelen musibet senin de başına gelir.

Kalem 68:49

Eğer ona Rab binden bir nimet, rahmet yetişmemiş, ulaşmamış olsaydı, -o, tevbeye muvaffak etmesi ve tevbesini kabul etmesidir balığın karnından o yasaklanmış, rahmetten ve ikramdan kovulmuş bir vaziyette ıssız ve ağaçsız boşluğa ağaçlar olmayan kumsal bir yere -Râğıb: ”Arâ" kelimesinin, örtüsü olmayan yer olduğunu söyler- atılacaktı. Ama Allah ona merhamet etti. Kınanmamış bir vaziyette fakat bünye açısından hasta olarak attı.

Kalem 68:50

Ama Rab bin onu seçti. Rabbinin nimeti ve rahmeti ona yetişti. Tevbesini kabul ederek kendisine yaklaştırdı. Yeniden vahyine nail eyledi ve onu yüz bin veya daha kalabalık bir topluma gönderdi. Ve terki daha iyi olan işleri yapmaktan korumak suretiyle sâlihlerden salâhta kemâle erenlerden kıldı. Âyet, sabrın faziletine, peygamberlerin evlâ olan şeyleri terketmiş olabildiklerine, kulun yaptığı hatalardan dolayı pişmanlık duyup Allah'a yalvarmasının ikram vesilelerinden olduğuna, Allah'ın tevtikinin (başarılı kılmasının) kendisinden gizli bir nimet olduğuna ve salâhın, Allah'ın seçtiği kullardan başka kimsenin ulaşamayacağı yüksek bir mevkî olduğuna işaret eder.

Kalem 68:51

O inkâr edenler zikri Kuran'ı işittikleri zaman neredeyse seni bakışlarıyla yere devireceklerdi. Âyette murad edilen mana şudur: Onlar sana olan şiddetli düşmanlıklarından dolayı sana öfke ile göz ucuyla bakarlar. Öyle ki neredeyse senin ayağını kaydırıp yere atacaklar. Bu sadece ve sadece, Kur'an'ı işittikleri zamanki öfke ve kinlerinden dolayıdır. Araplar böyle öfke ile bakanlar için ”Bana öyle bir baktı ki, gücü yetseydi neredeyse bakışıyla yere yatıracaktı" derler. İşte âyette murad edilen mana bu kabildendir. Yahut da mana şudur: ”Neredeyse sana nazar değdireceklerdi." Çok nazarı değen insana ”ayyân" derler. Bir hadis-i şerifte ”Göz yani nazar değmesi haktır." (24) buyurulmuştur. Bu, gözün bakılan şeydeki eseri vâkîdir, mevcuttur, anlamındadır. 24- Hadisi Buharı ”Şüphesiz göz haktır" şeklinde tahric etmiştir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, II 583. Yâkûp (aleyhisselâm) oğullarına, güzellik, güç ve uzun boy verildiği için kendilerine nazar değmesinden korkmuş ve şöyle demişti: ”Ey oğullarım! Hepiniz bir kapıdan girmeyin. Ayrı ayrı kapılardan girin, dedi." (Yûsuf: 67) Onlara, göz değmemesi için birbirlerinden ayrılmalarını emretti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'i korumak için: ”Her şeytandan ve zehirli hayvandan, her kem gözden Allah'ın tam kelimelerine sığınırım," der ve: ”İbrahim, İsmail ve İshak peygamberler de böyle derlerdi," buyururdu. (25) 25- Hadisi Ebû Davud ve Tirmizî, Tıb'da, Ahmed b. Hanbel de Müsned'de tahric etmişlerdir. 1/236. Ubâde b. Samit (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Günün ilk saatlerinde Hazret-i Peygamberin yanına girdim. Onu çok acdı buldum. Akşam üzeri tekrar uğradım, afiyette buldum. Buyurdu ki: ”Bana Cebrail (aleyhisselâm) geldi ve rukye yaptı.’Allah'ın adıyla, sana eziyet veren her şeyden, her gözden her kıskançtan ve kasetçiden şifa diliyorum. Allah sana şifa versin,' dedi." (26) Rukye; kişinin Allah'a sığındırması, okuması ve o esnada üflemesidir. Rukye, Arapçadan başka dille olursa veya ne ile yapıldığı bilinmezse mekruh görülmüştür. Herhalde bu, içerisinde sihir veya küfür bulunması endişesiyledir. Ama Kur'an'dan bir şey okuyarak veya dua ile yapılan rukye'lerde mahzur yoktur. Bir hadis-i şerifte: ”Eğer kaderin önüne geçecek bir şey olsaydı, göz olurdu," buyurulmaktadır. (27) Yani eğer Allah'ın kaza ve kaderinden başka bir şey helak edici veya zarar verici olsaydı o nazar değmesi olurdu. Çünkü onun zararı çok şiddetlidir. Yine bir hadis -i şerifte Rasülüllah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz göz, insanı kabre, deveyi tencereye sokar." Göz değmesine mâni olan şeyler vardır. Onlardan birisi Hazret-i Osman'dan rivayet edilen şu olayda anlatılandır: O, gürbüz bir çocuk gördü. ”Ona nazar değmemesi için çenesinin çukurunu karartınız," dedi. Nazar değmesine karşı şifa olan şeylerden birisi de şudur: ”Gözünü döndür de bak bir bozukluk görür müsün?" anlamındaki âyeti (Mülk: 3), Fatiha Süresi'ni, Âyetül-Kürsî'yi ve aşağıdaki altı şifa âyetini bir kaptaki temiz suya okur ve hastaya içirir. Şifa âyetlerinin bir bölümünün mânâları şöyledir: 1- ”... Mü'min olan kavmin kalplerine şifa versin." (Tevbe: 14) 2- ”Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalblerdeki hastalıklar için bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir." (Yûnus: 57) 3- ”... Onda insanlar için bir şifa vardır..." (Nahl: 69) 4- ”Biz, Kurandan müminler için şifa ve rahmet olan bir şey indiriyoruz..." (İsrâ:82) 5- ”Hastalandığım zaman, O (bana) şifa verendir." (Şuarâ:80) 6- ”... De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifadır..." (Fussilet: 44) Gözü değen kişiye guslettirilip veya abdest aldırılıp onun suyu ile gözdeğenin yıkanması da nazar değmesine şifa sayılmaktadır. Denildiğine göre nazar değmesinin sebebi şudur: Bir şeye bakan kişi onu güzel bulduğu, beğendiği zaman Allah'a dönmez ve O'nun sanatına bakmazsa Allah, kullarını sınamak için gaflet içinde bakanın cinayeti sebebiyle bakılan şeyde bir hastalık meydana getirir. Sebep olduğu için de bakanı cezalandırır. Bazıları şöyle derler: ”Bakanın gözünden zehirli bir güç çıkar. Ötekinin gözüne ulaşır. Onu ya öldürür telef eder veya hasta eder. Bunun benzerinin bazı yılanlarda bulunduğu söylenmiştir." Özetle denilebilir ki, şirk olmayan bir şeyle rukye yapmak meşrudur. Ama gözden sakınmak gerekir. Herhangi bir şeyi gören her müminin onu tebrik etmesi ve: ”...Yaratanların en güzeli olan Allah pek uludur," (Mü'minûn: 14) anlamındaki âyeti okuması gerekir. Bu âyetten sonra ”Allahım! Onu mübarek kıl" der. Çünkü o, bereketle duâ ederse mahzur olan şeyi başka tarafa çevirir. Nazarının değdiği bilinen birisinin zararını savmak için insanların arasına girmesi engellenir. Alimlerden birisi şöyle demiştir: ”Devlet kendisine, evinden çıkmamasını emreder. Şayet fak irse kendisine yetecek maişeti karşılar. Onun zararını insanlardan uzaklaştırır." Bu izahtan, cüzzamlıların durumları da anlaşılmaktadır. Bu yüzden bazı yörelerde onlar için özel yerler yapmışlardır ki, insanlara karışmasınlar, bulundukları yerlerde onlarla bir olmasınlar. Kâfirler Hazret-i Peygamberin durumuna olağanüstü şaşırdıkları, Kur'an'daki eşsiz ilmî güzellikleri bilmedikleri için ve insanları ondan kaçırmak maksadıyla: 'O, mutlaka delidir,' derler. Aslında onun, en akıllıları olduğunu bilirler. Görünen o ki bu, ”Ey kendisine zikir (Kur an) indirilen! Şüphesiz sen delisin." (Hicr: 6) demelerine benzer. Nitekim Velîd b. Muğîre, Efendimize ”öğretilmiş deli" derdi. Yani ona cinden biri geliyor ve ona öğretiyor, demek istiyordu. Çünkü onların bâtıl hükümlerinin kaynağı, Hazret-i Peygamber'den duydukları idi. Onların bu iddia ve yargıları, Rasûlüllahın sânının yüceliği ve delilinin açıklığı bildirilerek reddedildi.

Kalem 68:52

Halbuki o, bütün âlemler için ancak bir öğüttür. Kur'an-ı Kerim, insanlar ve cinlerden tüm âlemler için bir öğüt olduğu halde böyle diyorlar. Kuran dinlerine ait konularda muhtaç oldukları her şeyi bildirmekte ve açıklamaktadır. Öyle olunca Kur'an kendisine indirilen Peygamber hakkında söyledikleri deli lâfı nerede? Yani Kur'an, onun aklının kemâline ve sânının yüceliğine en iyi delâlet eden şeylerdendir. Ona kusur nispet eden, bunu ya cehaletinden, ya da alçaklığından yapar. Çünkü fazileti, ancak erbabı bilir. Şairin şu beyti bu manayı ifade etmektedir: Kişinin sağlam bir gözü yoksa, Sabahın aydınlatıcı olduğundan şüphe etmesine şaşılmaz. Bu âyetteki ”o" zamirinin, Hazret-i Peygambere ait olduğu da söylenmiştir. Onun âlemler için bir şeref ve zikir olduğunda şüphe yoktur. Allah'ın yardımıyla Kalem Sûresinin tefsiri bitti.

Hakka 69:1

HÂKKA SURESİ Mekke devrinde nazil olmuştur, 52 âyettir. Hakka, kıyametin isimlerinden birisidir. Sözlükte, vacip olan, sabit olan anlamlarına gelir. ”Hakkında şüphe olmayan kıyamet vakti de mutlaka gelecektir..." (Hac: 7) âyetinde belirtildiği üzere, gelmesi kesin olduğu için bu ad verilmiştir.

Hakka 69:2

Nedir o Hakka? Aslı nedir onun? O, hangi halde ve hangi özelliktedir? ”el-Hakka", korkunçluğundan dolayı tekrarlanmıştır. Nitekim meselâ Zeyd'in şanını yüceltmek için; ”Zeyd, Zeyd ne?" denilir. Bu tekrarın faydası, kıyametin açık bir şey ve korkunç bir durum olduğunu belirtmektir.

Hakka 69:3

Ey Rasûlüm Muhammed! Hâkka'nın ne olduğunu sana ne bildirdi? Bu cümle, kıyametin korkunçluğunun ve kötülüğünün, yaratıkların bilgi sınırının dışında olduğunu bel itmek suretiyle tekid etmektedir. Onun durumunun büyüklüğü, korkunçluğu ve şiddetinim sınırı hiçbir kimsenin anlayış ve zımninin ulaşabileceği şeyler değildir, anlamındadır.

Hakka 69:4

Semûd Salih (aleyhisselâm)'in kavmi, -bu kelime, az su anlamındaki semd kelimesinden alınmadır- ve Ad, Hûd (aleyhisselâm)'un kavmi kapılarını çalacak felâketi yalanladılar. ”Kapılarını çalacak felâket" diye ifade edilen ”ek kâria" da, kıyametin isimlerindendir. Çünkü çeşit çeşit korkular ve tehlikelerle insanların başlarına gelecektir. Gökyüzüne gelmesi, onun yarılıp parçalanması ile; yeryüzüne ve dağlara gelmesi, ufalanıp toz duman haline gelmesiyle; yıldızlara gelmesi, ışığının sönmesi ve kararmasıyladır. "el-kâria" kabinesi, aslında yukarıda geçen ”hakka" kelimesinin yerini tutacak bir zamirin yerine konulmuştur. Buna sebep kıyametteki, ”gelme, kapıyı çalma" anlamına işaret etmesi içindir. Ayrıca bu, kıyametin dehşetini ifadede bir fazlalık sağlar. Çünkü ”kâria" kelimesi, ”hakka" kelimesinin içermediği bazı özellikleri de içerir. Meselâ ”Onların başına zamanın kâriaları yani şiddet ve korkuları geldi," denilir. ”Kuranin kâriaları" sözü de, insanlardan ve cinlerden korkulduğu zaman okunan âyetler için kullanılır. Allah'ın yüceliği zikredilmek suretiyle, eziyet verenlerin kalplerine vurmak, Allah'ın rahmet ve himayesinden medet ummak için bu âyetler okunur. Âyetü'l-Kürsî ve benzerleri bu âyetlerdendir. Üzerinde durduğumuz âyet, Mekkelileri, öldükten sonra dirilmeyi yalanlamalarının sonucundan korkutmaktadır.

Hakka 69:5

Semûd kavmi -bunlar Araptılar. Yerleri Şam ve Hicaz arasındaki Hicr denilen mevkidir. Şam'dan hacca gidenler, gidip gelirken orasını görürler.- korkunç bir sesle yani diğer seslerin üst sınırını aşan şiddetli bir sesle helak edildiler. Bu sesten dolayı yeryüzü ve kalpler sallanır ve sarsılır. Bu izahla, üzerinde durduğumuz âyetle, ”Onları korkunç bir ses yakaladı." (Hicr: 73) âyeti arasında bir çelişki olmadığı açığa çıkmaktadır.

Hakka 69:6

Âd kavmi ise, onların yurtları, Ahkâfta -Umman ile Yemelideki Hadramevt arasındaki kumluk bölge- idi. Onlar da Araptılar. Yaratılıştan iri yapılı idiler. En uzunları yüz arşın, en kısaları altmış arşın idi. Ortaları da bu ikisi arasında idi. Onlardan herhangi bir adamın kafası kubbe gibiydi. Semûd'dan daha önce yaşamış olmalarına rağmen, âyette onlardan sonra anılışlarının sebebi, aşırı sapıklardan daha aşırı sapıkların anılmasına bir geçiş olması içindir. Uğultulu azgın bir fırtına ile yok edildiler. Bu, batıdan esen rüzgârdır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ben saba rüzgârı ile zafere ulaştım. Ad batı rüzgârı ile helâle oldu," buyurmuştur. (1) 1- Hadisi Buharı, Müslim ve Müsnedde Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/2.62. "Uğultulu" diye ifadelendirdiğimiz ”sarsar" kelimesi, eserken sesi kuvvetli veya çok soğuk, soğukluğu ile ekinleri ve bitkileri yakan anlamındadır. Çünkü ”es-sır" kelimesi, şiddetli soğuk mânâsındachr. ”Azgın" diye ifadelendirilen ”âtiye" kelimesi de esmekte normal sınırları aşan rüzgâr anlamındadır. Sanki o, kendisiyle görevli olanın yanından fırlamış ve zaptedilmesi imkânsız olmuştur. Rüzgârlar Azrail'in yardımcıları, Mîkâil'in emri altındadır. Rivayet edilmiştir ki: ”Rüzgârlardan çıkan her şey mutlaka bir takdire göredir. Allah'ın Âd kavmine olan öfkesi artınca, bekçisinin kontrolünden çıkan bir rüzgâr onlara felâket getirmiştir. Bundan dolayı bu rüzgâra ”âtiye" denilmiştir." Âyetin anlamının şöyle olması da muhtemeldir: Bu rüzgâr, Âd kavmi üzerine gelen ve engellemek için bir binayı siper edinmek, bir dağa sığınmak, bir çukura gizlenmek gibi hiçbir çaresi bulunamayan bir rüzgârdır. Çünkü o rüzgâr onları gizlendikleri yerden söküp çıkarıyor ve helak ediyordu.

Hakka 69:7

Allah onu, yedi gece sekiz gündüz sürekli bir şekilde peşpeşe veya nesillerini kesen kesiciler olarak üzerlerine musallat etti. ”Mûsallat etti" diye ifade edilen ”selihara" kelimesinin mastarı olan ”teshir", bir şeyi özel bir maksada zorla sevketmek anlamındadır. Ayetin mânâsı şöyledir: Allahü teâlâ bu nitelikteki rüzgârı, kahir kudredi ile dilediği şekilde Ad kavmi üzerine musallat etti. Bu rüzgârın üç özelliği vardır. Bunlar: 1- Sürekli peşpeşe esmesi, 2- Üzerine uğradığı tüm bereketlerin kökünü kazıyıp, hayırları kesici olması, 3- Onların arkalarını (nesillerini) kesici olması. Kesici anlamında olmak üzere ”husûm" denilmiştir. Kılıç, hasmın ulaşmak istediği düşmanlığı kesip uzaklaştırdığı için ona da ”husârn" denilmiştir. Ayetteki günler, Şevval ayının son sekiz gününün iki çarşambası arasındaki kocakarı soğuğudur. Öyle ki, Ey Rasûlüm Muhammed! -veya görme özelliği olan kişi!- o zaman onlarla beraber olsan sen o kavmi, Ad kavmini bu süre içerisinde o gecelerde ve gündüzlerde içi boş yere düşmüş, içleri yenmiş, içerisinde hiçbir şey olmayan hurma kütükleri gibi yere serilmiş görürsün. Yani onlar boylu boslu, iri kıyım ölüler olarak yere dökülmüşlerdir. Sanki içi boş dalsız hurma kütükleridirler. Onların bedenlerinde ruhları bulunmadığı için içi boş hurma kütüğüne benzetilmişlerdir. Bir de şöyle denilmiştir: ”Rüzgâr onların ağızlarından girer, karınlarında ne varsa hepsini duhûllerinden dışarı çıkarır. Onlar da içi boş hurma ağacı gibi olurlar." Bu ifadeler, onların iri yaratıl ıslı, ve cüsseli insanlar olduklarına işaret eder. Bunun için: ”...Bizden daha kuvvetli kim var? dediler..." (Fussilet: 15)

Hakka 69:8

Bak şimdi onlardan arda kalan bir şey görüyor musun? Yani onların büyüklerinden ve küçüklerinden, erkeklerinden ve kadınlarından Müslüman olmadan kalan birini göremezsin. Bu sözün, kalan bir şahıs anlamında olması da caizdir.

Hakka 69:9

Mûsa'nın Firavun,'u, -onun aşırı kibirinin son haddini ifade için sadece Firavun anıldı- ondan öncekiler Âd ve Semûd kavimlerinin dışında Firavundan önce yaşayan kâfirler ve altı üstüne getirilen beldeler Lût kavmi ve köyleri hep o hatayı -öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr da bu cümledendir- işleyegeldiler. Alkili teâlâ, Lût kavminin köylerini üstlerine çevirdi. Bu çeviriş onları yere batırmakla oldu. O köyler beş tane idi. Bunlar; Sa'be, Sa'de, Amra, Duma ve Sedûm'dur. Bunlar köylerin en büyükleridir. Lût kavminin helak ediliş sebebi, onların daha önce hiçbir âlemin işlemediği büyük kötülükler işlemiş olmalarıdır.

Hakka 69:10

Her ümmet Rablerinin peygamberlerine, kendi peygamberlerine, yaptıkları kötü işlerden nehyettikleri zaman isyan ettiler. Bu âyetle ”Pegamber" sözü tekil kullanılmıştır ama, peygamberler anlamındadır. Bunun üzerine O da, Allah da kendilerini onlardan her bir kavmi ceza ile şiddetli bir şekilde yakalayıverdi. Onların cezası diğer kâfirlerin cezasından daha fazla idi. Çünkü günahları daha çirkindi. Allahü teâlâ, Hazret-i Nuh'u yalanlayanları suda boğdu. Onlar, Nuh (aleyhisselâm)'la birlikte gemiye binenlerin dışında tüm yeryüzü halkı idi. Lût (aleyhisselâm)'un Medâin'ini emrettiği melekler vasıtasıyla yeryüzünden söktükten sonra rüzgârın sırtına yükledi. Sonra onları evirdi çevirdi, üzerlerine taş yağdırdı. Firavun'u ve ordusunu Kızıl Deniz'de veya Nil Nehri'nde boğdu. İşte tüm âsî milletler çirkin amellerine göre cezalandırıldılar. Uygun bir karşılık gördüler. Bütün bunlar Kureyşlileri korkutmakta ve onları yalanlamaktan sakındırın aktadır. Yine bunda akıl sahiplerini uyandıran ibretler vardır.

Hakka 69:11

Şüphesiz su kabardığında, normal sınırları aştığında dünyadaki en yüksek dağın yirmi beş arşın daha üstüne kadar yükseldiğinde, ey insanlar! Sizleri atalarınızı -ki siz de onların sulplerindesiniz, dolayısıyla sanki bizzat taşman sizlersiniz- gemide yani Nuh'un gemisinde Biz taşıdık. Ayetteki ”sizi taşıdık" ifadesinde, taşıma ile edilen iyiliğe dikkat çekilmektedir. Çünkü babalarının kurtuluşu, onların doğumlarına sebeptir. ”Gemi", akan giden anlamına gelen ”câriye" kelimesi ile ifade edilmiştir. Çünkü gemi suyun, üstünde akar, gider. Onları taşımaktan murad, tufan günleri bitene kadar suyun üstüne yükseltmektir. Âyet şu anlamdadır: ”Sizi su üstünde yürüyen gemilerde emrimizle ve korumamızla boğulmaktan muhafaza ettik." Bu ifade, onların kurtuluş kaynağının Allah'ın koruması olduğuna ve geminin sadece şeklî bir sebep olduğuna dikkat çekmektedir.

Hakka 69:12

Tâ ki onu, müminleri, kurtarmak ve kâfirleri boğmaktan ibaret olan fiili sizin için bir ibret yaratanın kudret ve hikmetine, karnındaki kuvvete ve rahmetinin genişliğine bir delil yapalım ve öğrenilmesi gerekeni öğrenen yani, anarak ve hakkında düşünerek öğrenmek sânından olan, onunla ameli bırakarak zayi etmeyen kulaklar onu öğrensin. Öğrenmek anlamındaki ”el-va'yu" kelimesi, aslında bilgiyi muhafaza etmek demektir. İnsanın bir şeyi kendisinin dışında bir kapta korumasına da ”îyâ" denilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem). Hazret-i Ebû Bekir'in kızı Esma'ya şöyle buyurmuştur: ”Sen muhafaza etme (tutma), sonra Allah da sana karşı muhafaza eder (tutar,)" (2) Şâirin şu beytinde de bu kelime aynı anlamda kullanılmıştır: Üzerinden uzun zaman geçse hile hayır kalır. Kötülük, muhafaza ettiğin en kötü azıktır. Âyette ”öğrenen kulaklar" denilmemiş, tekil ve belirsiz olarak, ”öğrenen kulak" denilmiştir. Bu, anılan kıssayı öğrenen, içinde tutan kulakların az olduğuna delâlet etmesi içindir. Yani bu kıssayı öğrenenler sadece insanlara anlatmak, onları kurtuluşun tek çaresi olan imana teşvik etmek, alçaltan küfürden sakındırmak için öğrenirler. Tâ ki kurtuluşa sebep olsunlar. Keşşaf tefsirinde şöyle denilmektedir: ”Tek bir kulak, Allah'tan gelenleri öğrendiği ve akıl ettiği zaman, Allah katında mahşerî bir kalabalık gibidir. Onun dışındakiler yer gök arasını bile doldursalar önemsenmezler." Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Allah'ın, kendisine öğrenen bir kalp verdiği kişi kurtulmuştur." (3) Bilginlerden birisi âyette söz konusu olan kulağı şöyle açıklamıştır: ”Bunlar, Allah'ın ezelde hitabım, işittirdiği kulaklardır. Onlar Hak'tan olan her hitabı öğrenirler." Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Bana: ’Sen çok fazla hadis rivayet ediyorsun. Başkaları senin kadar rivayette bulunmuyor,' dediler. Şu cevabı verdim: ’Şüphesiz muhacirler ve ensar mallarının işleriyle meşguldüler. Bense fakir bir adamdım. Rasûlüllah'tan hiç ayrılmaz, azığıma kanaat, ederdim. Birgün efendimiz bana şöyle buyurdu: ”Bir kimse, ben sözümü bitirene kadar elbisesini yayar sonra toplarsa benim her söyleyeceğimi öğrenecektir." Ben siyah beyaz çizgili elbisemi üzerime yaydım, o sözünü bitirince göğsümün üzerine topladım. Ondan sonra Rasûlüllahın sözlerinden hiçbir şey unutmadım. (4)

Hakka 69:13

Sûra bir üfürüş üfürüldüğü zaman... Önceki âyetlerde kesin olan kıyameti yalanlayanların helak edilmesi ile sânının büyüklüğü belirtildikten sonra bu âyetle bizzat kendisinin ve nasıl kopacağının izahına başlanılmıştır. "Üfürme", ağızdan nefes çıkarmadır. ”Sûr" da, göklerden daha geniş, nurdan bir boynuzdur. Onu Allah'ın emri ile İsrafil üfler. Çok büyük bir ses çıkar. İnsanlar bu sesi işitince Allah'ın diledikleri hariç hepsi ölürler. Bu âyette murad olunan, birinci üfleyiştir. Bu sûra üflenince canlı hiçbir şey kalmaz ölür, âlem harap olur. Âyette ”vahide" denilmesi tekid içindir. Çünkü ”nefha" zaten sadece bir kez olur.

Hakka 69:14

Yeryüzü ve dağlar ilâhî bir kudretle yerlerinden sökülüp kaldırılıp peşinden akıp giden kum yığını ve tozduman olana kadar, tekrara ihtiyaç duymadan birbirine bir kere vuruluşta darmadağın olduğu zaman,

Hakka 69:15

İşte o gün olan olur. Kıyamet kopar. Bu âyette geçen ”vakıa" kelimesi de kıyametin isimlerinden birisidir. Vukuu kesin olduğu için bu adı almıştır. Yani durum böyle olunca vaadolunduğunuz kıyamet kopar. Yahut da mana şudur: ”Büyük musibet iner." O da kıyamet çığlığıdır. Bu cümle, yukarıdaki ”sûra bir üfürüş üfürüldüğü zaman..." âyetinin cevabıdır.

Hakka 69:16

Ve gökyüzü yarılır. Allah'ın ınurâd ettiği büyük bir iş için yani meleklerin inmesi için açılır. Bir başka âyette şöyle buyurulmuştur: ”O gün gökyüzü beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir." (Furkân: 25) İşte bu sebeple O gün o gökyüzü, zayıftır. Sıkı ve sağlamken, kuvveti düşük sarkık bir hâl alır.

Hakka 69:17

Melekler de onun, gökyüzünün etrafındadır. Yani barınakları olan gökyüzü yarılır, onlar da onun kenarlarına köşelerine sığınırlar. Bu, Allahü teâlâ 'nın gelmesinden önce olur. İnsanlar cehennemden korkarak kaçtıkları zaman, melekleri saf saf dizilmiş bir vaziyette görürler. Onları geçemezler. Melekler onları kovarlar. O gün Rabbinin Arş'mı, -o, büyüklüğünü Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği büyük bir cisimdir. Çünkü onun ufuklardaki durumu, bedendeki kalp gibidir- onların, etrafta olan meleklerin üstünde sekiz melek yüklenir. Rivayet edildi ki: ”Bu sekiz meleğin, ayakları yedi kat yerin dibindedir. Arş, başları üzerindedir. Onların başları öne eğik, Allah'ı tesbih eder haldedirler." Dahhâk'tan gelen rivayete göre onlar, meleklerden sekiz saftır. Sayılarını Allah'tan başka kimse bilmez. Azamete ve heybete daha uygun olduğu için ilk izah, en münasip olanıdır.

Hakka 69:18

O gün (Allah'a) arzolunacaksınız. Yani sorgulanacak, hesaba çekileceksiniz. Sorgulama, durumlarının bilinmesi için askerin sultana arzedilmeşine benzetilerek, arz kelimesi ile ifade edilmiştir. Rivayet edildiğine göre, kıyamette üç arz vardır. Bunların ikisi özür beyanı, delil getirme ve azarlama arzıdır. Üçüncüsünde ise kitaplar açılar. Kurtuluşa eren, kitabını sağından; helak olacak olan da solundan alır. Size ait hiçbir sır gizli kalmaz. Yani sırlarınızdan hiçbirisi Allah'a gizli kalmaksızın arzolunursunuz. Arz, durumu açığa çıkarmak ve adaletteki mükemmeliyeti göstermek içindir. O halde bu, kıyamet günü insanlara karşı gizli olmaz. Nitekim bir âyette: ”O gün sırlar ortaya dökülecek." (Târik: 9) buyurulm aktadır. Keşşaf yazarı Zemahşerî şöyle der: ”Bu âyette geçen ’hafiye' kelimesi, dünyada Allah tarafından gizlenen hâl, sır anlamındadır.’Sirrun' ve’şerire' ise gizlenen, örtülen anlamındadır. Kıyamet gününde mü'minlerin durumları açığa çıkınca sevinçleri artar. Başkalarının durumları açığa çıktığında ise keder ve utanç meydana gelir. Âyet-i kerime, insanları günah işlemekten menetmekte son derece etkilidir. Çünkü günah kişiyi yaratıklar arasında rüsvay eder. İnsanın kalbi öyle bir durumda olmalı ki, bir tabağa konulup da insanlar arasında dolaştırılsa, içerisinde utanç verecek hiçbir şey bulunmasın. İşte bu, ihlaslı ve fedakâr kişilerin özelliğidir."

Hakka 69:19

Kitabı sağ eline verilen der ki: Bu âyet, önceki âyetteki arz olayının detayıdır. ”Kitaptan" maksat. Hafaza melekleri tarafından yazılan ve içerisinde en ince teferruatına kadar ameller bulunan yazılı vesikalardır. Bu gruptakilerin kitaplarının verilme yönü, kendilerine saygı için ”sağ taraf" diye belirtilmiştir. Çünkü sağ, mübarek ve uğurlu sayılır. Bunlardan maksat, iyi halli olan müminlerdir. Çünkü onların Allah katında bir dereceleri vardır. 'İşte, ey ailem, arkadaşlarım alın kitabımı, alın okuyun, der. Bunu sevincinden dolayı söyler. Çünkü kitabı sağ tarafından verilince bilir ki o, cehhennıeden kurtulan, cenneti hakedenlerdendir. Başkaları da elde ettiği bu sonuca sevinsinler diye bunu açıklamak ister. "Kitabiyeh" kelimesinin sonundaki ”hâ" harfi, vakf, istirahat ve sekt içindir. Dolayısıyla normalde durulduğunda okunur, geçildiğinde okunmaz. Çünkü bu harf, üzerinde durulan harfin harekesini korumak için getirilmiştir. O halde durulduğu zaman kalıp, geçildiğinde düşürülmesi gerekir. Şu kadar var ki, yedi kurranın hepsi bu harfin ister durulsun, ister geçilsin her yerde sabit kalacağı konusunda hemfikirdirler. Bunu, ilk mushafin yazısına uyarak, vaslı (geçmeyi), durma yerine tutarak söylemişlerdir. Zira bu harf, Kuran-ı Kerim'in her tarafında sabit tutulmuştur. Bunlar: ”Kitâbiyeh, hısâbiyeh, mâliyeh, sultâniyeh" (Kâria süresindeki) ”mâhiyeh" kelimeleridir. Böylece anlaşılmış oluyor ki, vasi halindeki genel kuralı bozmamak için vakfı tercih müstehaptır. Çünkü vasi halinde o harfin isbatı, mushaftaki hatta itibarla olmaktadır. Bu ”hâ" ancak sakin olur. Hareke verilmesi hatadır. Zira harekeli harf üzerinde vakf caiz değildir. ”Sekt hâ" sı (hâu's- sekt) Kuranda yedi yerdedir. Bunlar: ”hem yetesenneh" (Bakara: 259), ”Fe bi hüdâhümüktedih" (imam: 90), ”Kitâbiyeh" (Hakka: 19), ”Hısâbiyeh" (Hakka: 20,26), ”Mâliyeh" (Hakka: 28), Sultâniyeh" (Hakka: 29), ”Mâhiyeh" (Kâna: 10) tir. "el-kâdiyeh", ”hâviyeh", ”âliyeh", ”dâniyeh" ve benzeri kelimelerdeki ”ha'ım müenneslik (dişilik) ”hâ" sidir. Onlar üzerinde durulur.

Hakka 69:20

Doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı kesin biliyordum.' Buradaki hesap, muhasebe manasınadır. O, kulların amellerini ister hayır olsun, ister şer olsun âhirette sayıp dökmektir. Âyetin anlamı şudur: Ben bildim ve yakînen inandım ki, ilâhî hesap divanında hesabımı karşımda bulacağım ve âhirette hesaba çekileceğim. Kur'anin birçok yerinde ”zan" kesin bilgi anlamında kullanılır. Şu âyetlerde ”zan" kökünden gelen kelimeler bu kabildendir: ”...Allah'a kavuşacaklarını kesin bilenler ise şöyle dediler..." (Bakara: 249) Onlar âhirete inanan mü'minlerdir. ”...Davud kendisini denediğimizi bildi de Rabbine istiğfar etti..." (Sâd: 24) Yani kuvvetli alametle kesin olarak bildi ve inandı. Keşşaf tefsirinde şöyle denilmektedir: ”Âdetlerde ve ahkâmda galip, ilim makamında olduğu için zan, ilim makamına tutulmuştur. Meselâ kesin gibi zannediyorum ki iş şöyle şöyledir, denilir."

Hakka 69:21

Artık o, yani kitabı sağ tarafından verilen meyveleri almak isteyenlere yakın, ayakta duranın, oturanın ve yatanın hiç yorulmadan uzanıp alabileceği bir mesafede, ağzına yaklaşmasını istediğinde yaklaşır. Dünya meyveleri ise böyle değildir. Çünkü onların toplanmasında ve elde edilmesinde çok defalar meşakkat ve yorgunluk bulunur. Ancak elin faaliyetiyle yenilebilir. Yüce bir cennette yeri yüksekte olan, çünkü o, gökyüzündedir. Cehennem de yerin dibinde olduğu için alçaktır. Ya da maksat, yüksek derecelerde ve binalardadır. Hoşnut olacağı içerisinde yaşayan kişinin razı olacağı bir hayat içindedir. ”Hayat" diye ifade edilen ”îşe" kelimesi, bir yaşama biçimi anlamındadır. ”Meâş" ve ”meîş" de aynı anlama gelirler. Kişinin yaşantısı ona bağlı olduğu için maişet kelimesi de bu kökten türemedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ey Allah'ım! Ahiret hayatından başka hayat yoktur," buyurmuştur.(5) O hayattan şu üç şeyi içine aldığı için razı olunur: 1- İçerisinde zerre miktarı kötülük ve kir bulunmayan sırf menfaat oluşu, 2- Sürekli olup, kaybolmasının ve son bulmasının beklenmemesi, 3- Ondan razı olan kişiyi yüceltme ve ona ikram kasdının bulunması. Kitabı sağ tarafından verilenin yaşantısı bu üç özelliği içerisine alır. Dolayısıyla tam anlamıyla razı olunan bir hayattır. İbnü Abbas cennette bu hayatı yaşayanları şöyle tefsir eder: ”Yaşarlar, ölmezler. Sıhhatlidirler, hasta olmazlar. Nimetlenirler ve ebediyyen fakirlik görmezler."

Hakka 69:22

Artık o, yani kitabı sağ tarafından verilen meyveleri almak isteyenlere yakın, ayakta duranın, oturanın ve yatanın hiç yorulmadan uzanıp alabileceği bir mesafede, ağzına yaklaşmasını istediğinde yaklaşır. Dünya meyveleri ise böyle değildir. Çünkü onların toplanmasında ve elde edilmesinde çok defalar meşakkat ve yorgunluk bulunur. Ancak elin faaliyetiyle yenilebilir. Yüce bir cennette yeri yüksekte olan, çünkü o, gökyüzündedir. Cehennem de yerin dibinde olduğu için alçaktır. Ya da maksat, yüksek derecelerde ve binalardadır. Hoşnut olacağı içerisinde yaşayan kişinin razı olacağı bir hayat içindedir. ”Hayat" diye ifade edilen ”îşe" kelimesi, bir yaşama biçimi anlamındadır. ”Meâş" ve ”meîş" de aynı anlama gelirler. Kişinin yaşantısı ona bağlı olduğu için maişet kelimesi de bu kökten türemedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ey Allah'ım! Ahiret hayatından başka hayat yoktur," buyurmuştur.(5) O hayattan şu üç şeyi içine aldığı için razı olunur: 1- İçerisinde zerre miktarı kötülük ve kir bulunmayan sırf menfaat oluşu, 2- Sürekli olup, kaybolmasının ve son bulmasının beklenmemesi, 3- Ondan razı olan kişiyi yüceltme ve ona ikram kasdının bulunması. Kitabı sağ tarafından verilenin yaşantısı bu üç özelliği içerisine alır. Dolayısıyla tam anlamıyla razı olunan bir hayattır. İbnü Abbas cennette bu hayatı yaşayanları şöyle tefsir eder: ”Yaşarlar, ölmezler. Sıhhatlidirler, hasta olmazlar. Nimetlenirler ve ebediyyen fakirlik görmezler."

Hakka 69:23

Artık o, yani kitabı sağ tarafından verilen meyveleri almak isteyenlere yakın, ayakta duranın, oturanın ve yatanın hiç yorulmadan uzanıp alabileceği bir mesafede, ağzına yaklaşmasını istediğinde yaklaşır. Dünya meyveleri ise böyle değildir. Çünkü onların toplanmasında ve elde edilmesinde çok defalar meşakkat ve yorgunluk bulunur. Ancak elin faaliyetiyle yenilebilir. Yüce bir cennette yeri yüksekte olan, çünkü o, gökyüzündedir. Cehennem de yerin dibinde olduğu için alçaktır. Ya da maksat, yüksek derecelerde ve binalardadır. Hoşnut olacağı içerisinde yaşayan kişinin razı olacağı bir hayat içindedir. ”Hayat" diye ifade edilen ”îşe" kelimesi, bir yaşama biçimi anlamındadır. ”Meâş" ve ”meîş" de aynı anlama gelirler. Kişinin yaşantısı ona bağlı olduğu için maişet kelimesi de bu kökten türemedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ey Allah'ım! Ahiret hayatından başka hayat yoktur," buyurmuştur.(5) O hayattan şu üç şeyi içine aldığı için razı olunur: 1- İçerisinde zerre miktarı kötülük ve kir bulunmayan sırf menfaat oluşu, 2- Sürekli olup, kaybolmasının ve son bulmasının beklenmemesi, 3- Ondan razı olan kişiyi yüceltme ve ona ikram kasdının bulunması. Kitabı sağ tarafından verilenin yaşantısı bu üç özelliği içerisine alır. Dolayısıyla tam anlamıyla razı olunan bir hayattır. İbnü Abbas cennette bu hayatı yaşayanları şöyle tefsir eder: ”Yaşarlar, ölmezler. Sıhhatlidirler, hasta olmazlar. Nimetlenirler ve ebediyyen fakirlik görmezler."

Hakka 69:24

Dünyada geçmiş günlerde yaptıklarınıza ve daha önce yaptığınız sâlih amellerinize karşılık afiyetle kolayca, hiç yutkunma zorluğu çekmeden yeyin, için. Âyetteki emir, bu fiillerin mübahlığına ve ikram olduğuna delâlet içindir. Bir teklif değildir. Âhiretin teklif yeri olmayışının zarııri sonucu olarak böyle anlaşılmalıdır. Yemekle içmek birbirinden hiç ayrılmayan şeyler oldukları için, âyette ikisi birlikte anılmıştır. Bu yüzden başka yerlerde zikredilmiş olsa da burada elbiseler anılmamıştır. Kitabı sağ eline verilenlere orada: ”Cennetin yemeğinden, meyvelerinden yiyiniz. İçeceklerinden de içiniz," denilir. Âyetteki ”geçmiş günlerde yaptıklarınız" dan maksat, Mücahid'e göre, oruç tutulan günlerdir. O zaman mana şöyle olur: ”Oruç tuttuğunuz günlerde, özellikle sıcak günlerde, Allah rızası için yemeyi, içmeyi terketmenize mukabil, afiyetle yiyiniz, içiniz." Büyüklerden bir zat, birinin rüyasında görülmüş. Kendisine: ”Allah sana ne yaptı?" diye sorulmuş. Şu karşılığı vermiş: ”Rahmetle davrandı. Ey yemeyen kişi, ye! İçmeyen kişi, iç!" dedi. ”Ey okumak için geceyi bölen, ye!" demedi. ”Ey savaş günü sebat gösteren, iç!" demedi. Çünkü bu, hikmetin gereği değildir. Rivayet edildiğine göre Allah (celle celalühü) şöyle buyurur: ”Ey sevdiklerim! Dostlarım! Size dünyada uzun uzun baktım. İçeceklerden uzak durduğunuz için dudaklarınız çatladı. Gözleriniz çukurlaştı, karınlarınız çekildi. Artık bugün nimetlerinizin içinde olunuz. Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık yiyiniz, içiniz."(6)

Hakka 69:25

Kitabı sol eline verilen ise, onu alır ve içerisindeki kötü amelleri görür, kederle, üzülerek ve içcrisindekinden korkarak der ki: Ey mahşer halkı! 'Keşke bana bütün kötülüklerimi toplayan kitabım verilmeseydi. Böylelerine kitaplarının soldan verilmesi kendilerine hakaret içindir. Çünkü sol, uğursuz kabul edilen yöndür. Zira kişi, sol eli arkasına bükülerek yakalanıp götürülür.

Hakka 69:26

Ve kötü sonucunu görünce yine der ki: Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.

Hakka 69:27

Keşke o tattığım ölüm -her ne kadar daha önce ölüm anılmamış olsa da makamın delaletiyle anılmış gibi olduğu için ”o" zamiri, ölüm yerine kullanılmıştır. Bu âyette üzüntüyü açığa vurmak ve temenni tekrar edi İm iştir.- kesin bir son verici olsaydı. Yani benim hayatıma ve işime son verseydi, ben bir daha diriltilmeseydim, der. Kitabını gözden geçirdiğinde, ilk ölümün devam etmesini, hesap için diriltilmemesini, basma gelen utanç ve kötü akıbetle karşılaşmamayı temenni eder. Keşke şu hâl, benim işimi bitiren hâl olsaydı diyerek, o hâlinin yerinde hayata kesin son veren bir ölümün olmasını temenni eder. Bunu, içinde bulunduğu hâlin, ölümden daha acı olduğunu görünce söyler. Halbuki o, dünyada iken, en kötü olarak ölümü bilirdi. Bir şâir şöyle der: Ölümden daha şerli bir şey! Öyle ki onunla karşılaştır san, Ölüm çok büyük bir şey olduğu halde ölümü temenni edersin.

Hakka 69:28

Malını yani dünyada bana ait olan mallarım ve taraftarlarım bana hiçbir fayda vermedi. ”Fayda vermedi" diye mânâlandırılan ”mâ eğnâ" terkibi, Keşşaf adındaki tefsirde, inkâr anlamı taşıyan bir soru olarak algılanmış ve: ”Bana ait olan zenginlik, bana ne fayda verir ki? Ömrümü onun uğrunda feda edip, tükettim," şeklinde açıklamıştır. Bunun anlamı şudur: Dünyada topladığım mallar, âzâba karşı hiç bir fayda vermedi. Benden azabı gidermedi. Bana fayda vermek şöyle dursun, âhiretten alıkoydu ve zarar verdi. Bu mânâ şu âyederdeki anlama uygun düşmektedir: ”O helak olduğu zaman malı kendisini kurtaramaz." (Leyi: 11) ”Onu malı ve kazandığı şey kurtarmadı." (Leheb: 2) ”...Kazandıkları şeyler de, Allah'ı bırakıp edindikleri dostlar da onlara hiçbir fayda vermez..." (Câsiye: 10)

Hakka 69:29

Saltanatını da benden alınıp yok oldu.' Saltanat, otorite imkânı demektir. Sultan kelimesi bu kelimeden türemedir. Yani benim mülküm ve insanlar üzerindeki otoritem ve hakimiyetim yok oldu. Muhtaç ve düşkün bir halde kaldım.

Hakka 69:30

Allah o gün, cehennemde azap etmekle memur olan cehennem meleklerine yani zebanilere: 'Onu yakalayın da bağlayın. Yani Rabbine isyan eden bu adamı yakalayın, ellerini demir bukağı ile boynuna toplayıp bağlayın. Başı hareket etmesin, buyurur. Fıkıhta, bir adamın kölesinin ellerini boynuna bağlaması, mekruh sayılmıştır. Çünkü bu cehennem ehlinin cezasıdır.

Hakka 69:31

Sonra onu atın cehenneme. Cehennem kelimesinin fiilden önce anılması, atma işinin sadece cehenneme mahsus olduğuna işaret eder. Yani onu başka yere değil, sadece cehenneme atın. Sadece cehennemde yakın. O cehennem en büyük ateştir. Böylece ceza, günaha uygun düşer de insanlara büyük görünür.

Hakka 69:32

Sonra da boyu yetmiş arşın olan ateşten bir zincirle oraya sokun. Âyetteki ”feslükûhü" fiilinin mastarı olan ”silk" bir kimseyi ip, bağ ve başka bir şeyle sokmak demektir. Günahkâr kişiyi yakalamak, elini boynuna bağlamak, cehenneme atmak ve bu nitelenen zincirle sokmak konusunda emredilenler birbirini takip etmekle birlikte, son emir, kendisinden öncekilerden daha şiddetli daha korkutucudur. Âyetin anlamı şudur: Kişinin bedenine zincir sararak, çepeçevre kuşatarak cehenneme atınız. İnsan o zincirin içerisinde sıkışır, tahammülsüz kalır. Âyette geçen ”zira - arşın," kelimesi konusunda müfessirlerden birisi Şöyle der: ”O, bildiğimiz arşındır. Tanıdığımız ve elde edebildiğimiz bir şeyle hitap olunduk." Hasan-ı Basrî ise: ”Buradaki 'arşın'ın ne olduğunu Allah bilir," der. Ka'b'dan şöyle dediği nakledilmiştir: ”Dünyadaki demirlerin tümü toplansa, âhiretteki o zincirin bir halkasına denk olmaz. Onun bir halkası bir dağın üzerine konulsa, dağ kurşun gibi erir. Zincir kişinin ağzından girer, arkasından çıkar. Fazlası boynuna ve bedenine dolanır. Onunla kendisi ile şeytanı arası yaklaştırılır." Ben derim ki: Bu, kâfirin azabıdır. Çünkü hadiste geldiği üzere onun cesedi, bir tarafından bir tarafı üç günlük yol mesafesi büyük lüğündedir. Azı dişi, Uhud Dağı kadardır. Anlatıldığına göre bir genç, sabah namazında şeyhlerden birinin arkasında cemaate iştirak etti. Bu şeyh Hakka sûresini okudu. Üzerinde durduğumuz otuz ve otuz birinci âyetlere gelince genç bir çığlık attı ve bayılıp yere düştü. Şeyh namazı tamamlayınca: ”Bu kim?" dedi. Şeyhe: ”Allah'tan korkan sâlih bir genç. Onun, yaş lı bir annesi var, bu oğlundan başka kimsesi yok," dediler. Bunun üzerine Şeyh: ”Onu kaldırıp yüklenin de annesine götürelim." dedi. Cemaat şeyhin dediğini yaptı. Annesi bunu görünce feryad etti, döndü ve: ”Oğluma ne yaptınız?" dedi. ”Biz bir şey yapmadık. Ama o, cemaate katıldı. Kurandan korkutucu bir âyet duydu, onu dinlemeye dayanamadı. Bu Allah'ın emri iledir," dediler. Kadın: ”O, hangi âyet? Onu okuyun da ben de dinleyeyim," dedi. Şeyh o âyeti okudu. Âyet gencin kulağına ulaşınca tekrar bir nâra attı. Allah'ın emri ile onun ruhu çıktı. Anne bunu görünce o da cansız yere yıkıldı.

Hakka 69:33

Çünkü o, sanki, ”O ne ne yapmış ki bu şiddetli azapla azap ediliyor?" diye soruldu da şöyle cevap verildi: Yüce Allah'a inanmıyordu. Allah'ın büyüklükle, yücelikle nitelenmesi, sadece O'nun büyüklüğe müstehak olduğunu bildirmek içindir. Büyüklüğü ve yüceliği kendisine nispet eden kişi, cezaların en büyüğünü haketmiştir.

Hakka 69:34

Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyordu. Yani kendi malından vermek ve yedirmek şöyle dursun, ailesini ve başkalarını bile fakire yemek yedirmeye teşvik etmiyordu. Âyette yapmamanın değil de teşvik etmemenin zikredilmesi, teşviki terkeden böyle olursa, fiili terkedenin nasıl olacağının bilinmesi içindir. Yani o daha şiddetlidir. Âyette fakiri yardımdan mahrum etmek, küfürle yanyana getirildi. Bu, onun günahının büyüklüğüne delâlet etmesi içindir. Bu, şu âyette belirtildiği üzere kâfirlerin özelliğidir: ”Zekâtı vermeyen müşriklerin vay haline!" (Fussilet: 6-7) İmam Şafiî bu âyetle, kâfirlerin şeriatla mükellef oldukları hükmünü çıkarmıştır. İbnu'ş-Şeyh şöyle demiştir: ”Bu söz, kâfirlerin dinin hükümleri ile mükellef olduklarına delildir. Bu, onların namaz kılmamak, zekât vermemek, yasaklardan ve günahlardan kaçınmamak gibi fürûâta uymadıkları zaman cezalandırılacakları anlamındadır. Yoksa kâfir oldukları halde bu amelleri yapmakla mükellef oldukları mânâsında değildir. Çünkü kâfirler kendilerinde eda ehliyeti olmadığı için bu mânâda mükellef değildirler. Çünkü eda ehliyeti, bir fiili yapmakla sevabı haketmeye bağlıdır. Kâfirlerin amellerine ise sevap yoktur. Vücûp ehliyeti (hak ve sorumluluk sahibi olma ehliyeti) -fıkıh usulünde belirtildiği üzere- eda ehliyetini gerektirmez. Yani kişi vücûp ehliyetine sahip olduğu halde, eda ehliyetine sahip olmayabilir." Velhasıl kâfirler, fürû ile sadece cezalandırılma konusunda muhataptırlar. Rivayet edildiğine göre Ebu'd-Derdâ (radıyallahü anh) hanımını, fakirler için çorbanın suyunu çok koymayı, teşvik eder ve: ”Zincirin yarısını imanla çıkardık. Geriye kalan kısmını yedirmek ve yedirmeye teşvikle çıkaramayacak mıyız?" derdi.

Hakka 69:35

Bu yüzden bugün kıyamet günü onun için orada yani yakalanıp bağlanılan yerde candan bir dostu kendisini koruyacak, müdafa edecek, kederine ortak olacak nesep veya dostluk yönünden bir yakını yoktur. Çünkü onun dostları onu korur görünürler ama ondan kaçarlar. Nitekim Allahü teâlâ : ”Akraba, akrabanın hâlini sormayacak" (Meârie: 10) buyurmuştur. Bu, onun rahmetten mahrum olduğunu bildirmek ve yakalamaya teşvik için zebanilere söylenen sözün devamıdır.

Hakka 69:36

Ğislinden başka yiyecek de yoktur. ”Ğıslîn" kumaş ve benzeri şeylerden yıkandığında çıkan kirdir. Mânâ şudur: ”Onlar için cehennemliklerin kirinden ve ateşin hararetinin gücünün sıkmasıyla bedenlerinden akan irinden başka yiyecek yoktur. Rivayet edildiğine göre: ”O irinden bir damlası yeryüzüne düşse, insanların yaşamaları için gereken her şeyi bozar. Yiyeceklerinin nasıl olacağını sen hesap et." (7)

Hakka 69:37

Onu, bu kirli suyu günahkârlardan, müşriklerden başkası yemez.' Ayette günahkâr, ”hâtı" kelimesi ile ifade edilmiştir. HâtT; bile bile doğru olanın aksini yapandır. Yanlışlıkla hata edene yani, doğru yapmak istediği halde kasdmın dışında hata edene muhtî denilir. ”Müetehid hata da eder, isabet de eder." sözü ikinci anlamdadır.

Hakka 69:38

Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki, bu çok büyük bir yemindir. Çünkü genelleme yoluyla tüm varlıklar üzerine edilmiştir. Çünkü varlıklar ya görülürler, ya da görülmezler. Hiçbirisi bu iki özelliğin dışında değildir. Görünenler, müşahade edilenlerdir. Görünmeyenler de gâib olanlardır. Dünya, âhiret, cisimler, ruhlar, insanlar, cinler, yaratıklar, yaratan, açık ve gizli tüm nimetler ve daha başka her şey bu iki sözcüğün kapsamına girerler. Şeyh Necmüddîn şöyle der: ”Gördükleriniz'den maksat, zahirî gözlerle his ve müşahade edilenlerdir. Görmedikleriniz den maksat da bâtını gözlerle farkedilen, gayb âlemindekilerdir." Hüseyin de bu iki terimi şöyle açıklar: ”Gördükleriniz, Allah'ın Levh'den ve kalemden meleklerine gösterdikleri; görmedikleriniz de, kendi bilgisinde kalmasını tercih edip, hakkında kalemin oynamadığı şeylerdir. Bunları melekler de bilmezler. Allah'ın yaratıklar için açığa çıkardığı sıfatları, yaptıklarından onlara gösterdikleri ve ilminden onlar için açıkladıkları, onlardan gizlediklerinin yanında, dünya ve âhirete nispetle bir zerre gibidir. Eğer Allah gizlediği şeylerin tümünü açıklasaydı, yaratıklar bırakın onları öğrenip taşımak, onlardan dolayı erirlerdi."

Hakka 69:39

Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki, bu çok büyük bir yemindir. Çünkü genelleme yoluyla tüm varlıklar üzerine edilmiştir. Çünkü varlıklar ya görülürler, ya da görülmezler. Hiçbirisi bu iki özelliğin dışında değildir. Görünenler, müşahade edilenlerdir. Görünmeyenler de gâib olanlardır. Dünya, âhiret, cisimler, ruhlar, insanlar, cinler, yaratıklar, yaratan, açık ve gizli tüm nimetler ve daha başka her şey bu iki sözcüğün kapsamına girerler. Şeyh Necmüddîn şöyle der: ”Gördükleriniz'den maksat, zahirî gözlerle his ve müşahade edilenlerdir. Görmedikleriniz den maksat da bâtını gözlerle farkedilen, gayb âlemindekilerdir." Hüseyin de bu iki terimi şöyle açıklar: ”Gördükleriniz, Allah'ın Levh'den ve kalemden meleklerine gösterdikleri; görmedikleriniz de, kendi bilgisinde kalmasını tercih edip, hakkında kalemin oynamadığı şeylerdir. Bunları melekler de bilmezler. Allah'ın yaratıklar için açığa çıkardığı sıfatları, yaptıklarından onlara gösterdikleri ve ilminden onlar için açıkladıkları, onlardan gizlediklerinin yanında, dünya ve âhirete nispetle bir zerre gibidir. Eğer Allah gizlediği şeylerin tümünü açıklasaydı, yaratıklar bırakın onları öğrenip taşımak, onlardan dolayı erirlerdi."

Hakka 69:40

Şüphesiz o Kur'an, Allah katında değerli olan şerefli bir peygamberin sözüdür. Onun her dediği de haktır. Nitekim Allahü teâlâ : ”O, kendi arzularına göre konuşmaz," (Necm: 3) buyurmuştur. Âyette söz, peygambere nispet edilmiştir. Çünkü ”peygamberin sözü" denilince mutlaka bir göndericinin bulunduğu anlaşılır. O zaman da peygamberin okuduğunun, gönderenin sözü olduğu, peygamberin sadece bir tebliğciden ibaret bulunduğu, belli olur. Burada, sözle peygamber arasındaki tamlama, sözün sadece tebliğ bakımından peygambere ait olduğuna işaret eder. Çünkü peygamberin işi, kendisinden bir şey ortaya koymak değil, kendisini gönderenin sözünü aktarmaktır. Buradaki ”peygamber'den murad, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Sonraki ây ellerdeki, elçi (Rasûl) ye mukabil olarak getirilmiş olan; ”şâir" ve ”kâhin" sözleri buna delildir. Çünkü mânâ, onun bir şâir veya kâhin olmayıp peygamber olduğunu ispata yöneliktir. Müşrikler Cebrail'e hiç şâir veya kâhin demediler ki, onun şâir ve kâhin olmadığını ispata gerek duyulsun. Bir görüşe göre de âyetteki ”peygamber"den maksat Cebrail (aleyhisselâm)'dir. O zaman mana şöyle anlaşılır: O Kur'an, değerli bir elçi olan Cebrail'in sözüdür, sizin şâir ve kâhin olduğunu zannettiğiniz ve iddia ettiğiniz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözü değildir. Bu durumda maksat, .Kur'an'ın hak olduğunu ve Allah katından geldiğini ispattır. Özetle denilebilir ki: Kur'an, gerçekten Allah kelâmıdır. Onu Levh-i Mahfüz'da açığa çıkarmıştır. Onu semalardan yere indirdiği ve son peygambere okuduğu için mecazî manada Cebrail'in sözüdür. Hazret-i Peygamber onu halka açıkladığı, insanları ona inanmaya çağırdığı ve peygamberliğine delil saydığı için de mecazî manada peygamberin sözüdür.

Hakka 69:41

O sizin bazan iddia ettiğiniz gibi bir şâir sözü değildir. Siz ne kadar az inanıyorsunuz! Siz Kurana ve onun Allah kelâmı olduğuna veya peygambere ve onun Allah tarafından gönderildiğine inanmazsınız. Âyetteki az'lık, yokluktan kinayedir. Bu, seni ziyarete hiç gelmeyen birisine: ”Ne kadar da az geliyorsun!" demene benzer. Aslında maksadın, hiç gelmediğini söylemektir. Ayette belirtilen iman azlığından maksadın, mü'minlerin azlığına itibarla olması da caizdir. O zaman: ”Sizden ancak az bir kısmı iman ediyor," manası anlaşılır. Aşağıda gelecek olan diğer benzer ifadeler de bu açıklamaya kıyaslanarak anlaşılmalıdır.

Hakka 69:42

O, bazı zamanlarda da iddia ettiğiniz gibi bir kâhin sözü de değildir. Onların hak olan Kur'an ve doğru olan peygamber hakkındaki yalan sözlerini iptal etmekte mübalâğa olsun diye ”söz" iki âyette tekrar edilmiştir. Yoksa ikincisinde zamir kullanılabilirdi. "Kâhin", ileride olacak olan olaylardan haber veren, sırları bildiğini ve gayba ait bilgileri mütâlâa ettiğini iddia eden insandır. Geleceğe ait haberleri haber veren arrâf gibidir. Bu iki sanat, hem hata edebilen, hem de isabet edebilen zanna dayandıkları için Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm): ”Kim bir arrâfa veya kâhine gelir de onun dediğini tasdik ederse, Allah'ın Muhammed (aleyhisselâm)'e indirdiğini inkâr etmiş sayılır," buyurmuştur. (8) Siz ne de az düşünüyorsunuzI Yani ne kadar az veya ne kadar kısa bir süre düşünüyorsunuz. Maksat: ”Hiç düşünmüyorsunuz" demektir. Özetle, ”Kâhin": Kendisine şeytanların gelip, göğün haberlerinden bir şeyler ulaştırdığı ve o şeytanlardan geleni insanlara haber veren kişidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiği söz, şeytanların getirdiklerini kınayan ve kötüleyen şeylerle doludur. O halde onun dedikleri nasıl şeytanların bildirdikleri olabilir ki?! Çünkü onlar kendilerini kınayan ve kötüleyen bir şeyi indirmezler. Özellikle kendilerini lanetleyen ve ayıplayan birisine. Ayrıca, Hazret-i Peygamberin söylediklerinin manaları, kâhinlerin söylediklerinin manalarına aykırıdır. Çünkü kâhinler ahlâkı güzelleştirmeye, dünya ve âhirete yönelik inanç ve amelleri düzeltmeye çağırmazlar. Hazret-i Peygamber'in sözünün manaları ise bunun aksinedir. Eğer Mekkeliler, Kur'an'ın mânâlarını birde kâhinlerin sözlerinin mânâlarını düşünseler, ”O kâhindir," demezlerdi.

Hakka 69:43

O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. Bedbahtları korkutmak, mutluları terbiye etmek ve müjdelemek için Cebrail'in dili ile indirilmiştir. Bu konuda Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Onu Cebrail, uyarıcılardan olasın diye apaçık Arapçayla senin kalbine indirmiştir." (Şuarâ: 193-195)

Hakka 69:44

Eğer o, şâirlerin uydurdukları gibi Bize isnaden bazı sözler uydurmuş olsaydı, yani eğer Muhammed (aleyhisselâm) sizin zannettiğiniz gibi, bizim söylemediğimiz bir şey iddia etseydi... Nitekim Allah (celle celalühü) şöyle buyurmuştur: ”Yahut: ’Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? Hayır, onlar inanmazlar." (Tur: 33) Ayetteki ”bazı" kelimesinin zikredilmesi, onların cezalandırılmaları için çoğu bir tarafa, azmin bile yeterli olduğuna işarettir. İftira, ”tekavvül" (uydurma) diye adlandırılmıştır. Bu, zorlanarak söylenen bir söz olduğu için, zorlanma (tekellüf) kalıbıyla ifade edilmiştir. Nitekim, Keşşaf müellifi Zemahşerî şöyle demiştir: ”Tekavvül, sözü uydurmaktır. Yapan tarafından bir zorlama olduğu için bu kalıpta söylenmiştir. Uydurulan sözlere, hakaret olsun diye ’ekâvil' denilmiştir. Çünkü üfûletün kalıbı, küçümsenen ve yadırganan şeyler için kullanılır.

Hakka 69:45

Elbette onu kıskıvrak yakalardık.

Hakka 69:46

Sonra da onun kalp damarını yani kalpten akciğerine giden daman koparırdık. Bu damara niyât denilir. ”Kalbin kendisi ile bağlı olduğu damar" diye açıklanır. O kesildiği zaman kişi ölür. Âyette, ”helak ederdik veya boynunu vururduk" denilmedi. Çünkü bu, kralların çok kızdıkları şahısları öldürmek için yaptıkları en korkunç uygulamanın tasviridir. Bunun şekli şudur: Celi ad cezalandırılacak kişinin sağ elini tutar. Kılıca baktırır ve boynunu vurur. Bu öldürüş şeklinde maktul kılıca baktığı için kafayı kütüğün üzerine yaslayarak öldürmekten daha şiddetlidir. "kıskıvrak" şeklinde ifade ettiğimiz ”el-yemîn" kelimesinin, kuvvet mânâsında olduğu da söylenmiştir. O zaman âyetin anlamı şöyle olur: ”Biz, gücümüz ve kuvvetimizle ondan intikam alırdık."

Hakka 69:47

Ey insanlar! Sizden hiçbiriniz de buna, o söz uydurana yaptığımıza mani olamazdınız. ”Mani olamazdınız" diye ifade edilen ”hâcizîn" kelimesi çoğuldur. ”Hiçbiri" dediğimiz ”ehad" kelimesinin sıfatıdır. Mânâ şudur: ”Sizden, maktule veya onun öldürülmesine engel teşkil edecek hiçbir kavim yoktur. Yani hiç kimsenin engel olamaya ve savunmaya gücü yetmez." Âyeti kerime dikkat çekiyor ki, eğer Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine vahyedilen şeye bir tek harf ilâve etse veya ondan bir tek harf eksikse yada kendisi bir şey söylese, O'nun katında insanların en değerlisi olduğu halde Allah onu cezalandırır. Bazı sapık grupların yaptıkları gibi, Allah'ın kitabından bir şeyi değiştirmeye kalkan veya kendiliğinden bir şey söyleyene ne yapacağını var sen tasavvur et. (9) 9- Şiîlikte aşırı olan bazı râfızîlerin durumu buna örnektir. Onlar iddia ediyorlar ki: ”Hazret-i Ali için olan ve velayet sûresi denilen bir sûre, Kur'an'dan çıkartılmıştır. Yine Kur'an'dan bazı âyetler atılmıştır. Meselâ İnşirah Sûresi'nde ”elem neşrah leke sadrak, ve vaza'na anke vizrak" âyetlerinden sonra ”ve cealna Aliyyen sıhrak; Ali'yi sana damat yaptık" diye bir âyet varmış da o atılmış!" Allah korusun böyle lâflar; küfürdür ve Allah'ın âyetlerini yalanlamaktır. Çünkü Allahü teâlâ, kitabını korumayı kendisi tekeffül etmiştir. ”Şüphesiz zikri (Kur'ani) Biz indirdik ve şüphesiz onu Biz koruyacağız." buyurmuştur. (Hicr: 91) Onların bu sözleri, Allah'ın Kur'an'ı koruma konusundaki sözünü ve vaadini yalanlamaktadır. Böyle bir şey iman iddiasıyla nasıl bağdaşır? Üstelik İnşirah Sûresi'nin Mekke'de indiğine tüm bilginler müttefiktirler. Hazret-i Ali'nin Hazret-i Fatıma ile evliliği ise Medine'de olmuştur. Öyle olunca ”Ali'yi sana damat yaptık" şeklindeki bir âyetin o sûreden çıkartıldığını nasıl iddia ediyorlar? Hayret! O zaman orta yerde ne evlilik vardı, ne nişanlılık. Allah korusun bu, sapıklık ve kalp hastalığıdır. Bu konu ile ilgili olarak Muhibbücldin el-Hatib'in ”Hutûtün arizatun fi mezhe-bir'ş-Şîa" adındaki eserine bakınız.

Hakka 69:48

Şüphesiz o, Kur'an, şirkten ve dünya sevgisinden sakınan takva sahipleri için bir öğüttür. Vaazdır. Çünkü muttekî, müşrikin ve dünyaya meyledip kendisini dünya sevgisi kaplayanın aksine Kur'an'dan öğüt alır ve faydalanır. Müşrik ve benzerleri ise onu yalanlarlar, ondan istifade edemezler.

Hakka 69:49

Ey insanlar! İçinizden, sizden Kur'anı yalanlayanların bulunduğunu da kuşkusuz biliyoruz. Onları yalanlamalarına karşılık cezalandıracağız. İmam Mâlik rahimehullah şöyle demiştir: ”Bu ümmete, bu âyet ne kadar şiddetli? Bunda büyük İslâm âlimlerini yalanlayanlara işaret vardır. Ama önü perdeli olanlar, kör gibi nuru göremezler. Onu nasıl kabul ve tasdik etsinler ki?"

Hakka 69:50

Kuşkusuz o Kuran, kıyamet gününde kendisini yalanlayan kâfirler için müminlerin sevaplarını gördükleri esnada bir pişmanlık vesilesi olacaktır.

Hakka 69:51

Şüphesiz o Kuran, hakkında hiç tereddüt olmayan kesin gerçektir. ”Şüphesiz" ve ”gerçek" diye ifade ettiğimiz ”hak" ve ”yakın" kelimeleri, aynı mânâya gelen iki sıfattır. Birisi, ötekine, bir şeyin kendi kendisine tamlaması kabilinden tamlama yapılmıştır. Bu: ”Hubbu'l-hasîd" terkibinde olduğu gibi tekid için yapılır. Çünkü ”hak", kendisinde hiç şüphe olmayan sabit gerçektir. ”Yakın" de aynı mânâdadır. Fahreddin Râzî bunu şöyle açıklamıştır: ”O haktır, yakîndir. Yani haktır, içerisinde bâtıllık yoktur. Yakîn (kesin) dir, içerisinde şüphe yoktur. Sonra bu kelimelerden birisi, tekid için ötekine izafe edilmiştir." Zemahşerî de şöyle der: ”Hakku'l-yakîn,’o, âlim, hakkıyla âlim,' sözüne benzer. Bununla onun hakkındaki kusursuz bilgiyi ifade kastedilir." Bu konuda Güneydin sözleri de şudur: ”Hakku'l-yakîn, kulun, kendisiyle hakkı bildiği şeydir. O, basiret nuruyla görmesi, onu sadakatle haber vermesidir. Sıddîk-ı Ekber'in şu haberine benzer. Rasûlüllah kendisine: ”Ailene ne bıraktın?" diye sorunca ”Allah'ı ve Rasıılünü" cevabını vermiş, hakla hakikat olduğunu, Allah'tan başka her şeyden ilgiyi kestiğini haber vermiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Harise (radıyallahü anh)'ye: ”Nasıl sabahladın ey Harise?" diye sorduğunda ”gerçek, mü'min olarak" diye cevaplamış, imanının hakikatini haber vermiştir. Hazret-i Peygamber kendisine bu soruyu sordu. Nefsinde davasının büyüklüğünü görünce ve onun için niye böyle hükmedikliği haber verilince: ”Bildin, devam et" buyurdu. Yani imanın hakikatine götüren yolu bildin. O yola sarıl, sonunda ona ulaşırsın. Hazret-i Ebû Bekir'in iddia ettiği konudaki sadâkatini bildiği için, onun durumunu gizli görüyordu. İşte bu, ”hakkul-yakîn" makamıdır. Yakîn, her türlü şüphe ve karışıklıktan arınmış olan kesin bilgidir. Bunun için Allahü teâlâ nın ilmi, yakîn ile nitelenmez.

Hakka 69:52

O halde, Rabbini yüce adıyla tesbih et! Yani Allah'ı ”Sübhanellah" demek suretiyle acz ve noksan sıfatlarından tenzih etmek, sana vahyettiği şeye şükretmek için büyük ismiyle (ism-i âzamıyla) tesbih et. ”Yüce" anlamındaki ”azîm" kelimesi, isnim sıfatıdır. ”Rabbike" kelimesinin sıfatı olması da ihtimal dahilindedir. O zaman mânâ. ”O halde Yüce Rabbinin adıyla ..." olur. Bu âyet indiği zaman Rasûlüllahin: ”Onu rükûnuzda okuyunuz." (10) buyurması da bunu teyid eder. 10- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, İbn Mace ve Hakim tahric etmişlerdir. Hakim Ukbe b. Amir el-Cüheni'den gelen rivayetin sahih olduğunu söyledi. Ukbe şöyle der: ”Fesehbih bismi rabbike'l-azîm" âyeti inince Rasülüllah: ”Onu rükûnuzda okuyunuz," buyurdu. ”Sebbih isme rabbike'l-â'lâ" (A'lâ: 1) âyeti indiğinde de: ”Onu secdelerinizde okuyunuz," buyurdu. Bkz. Süyüti, ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/168. Allah'ın yardımıyla Hakka Sûresi sona erdi.

Nuh 71:1

NUH SURESİ Şüphesiz Biz Nuh'u: ’Kendilerine Allah tarafından, Tufan ve on da boğmak gibi derhal veya âhiret azabı gibi ilerideki acı veren bir azap bu azap cismânî de olabilir, rûhânî de. Rûhânî olanı daha şiddetlidir.- gelmederı önce, onları putlara taptıkları için, şirke son versinler ve tek Allah'a tapsınlar diye uyar', ateşle korkut diye kavmine gönderdik. Katâde şöyle demiştir: ”Nuh (aleyhisselâm) bir adadan gönderilmiş ve onlara gitmiştir. O, çoğunluğun görüşüne göre azim sahibi (ulül-azm) peygamberlerin birincisidir. Şirke karşı ilk korkutucu da odur. Kavmi putlara tapardı. O, Şeyhu'l-Murselîndir. Kırk yaşında iken peygamber olarak gönderilmiş, halkı arasında 950 sene kalmıştır. Tufandan sonra da doksan sene yaşamıştır." Bilginlerden birisi âyetteki ”kavmine gönderdik" ifadesinin, Hazret-i Nuh'un tüm insanlığa değil, sadece kendi milletine gönderildiğini söylemiştir. Eğer tüm insanlığa gönderi lseydi Hazret-i Peygamber Efendimize, ”Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe': 28) denildiği gibi, ”insanlara" veya benzeri bir şey denilirdi. Hazret-i Peygamberin şu sözü de buna işaret etmektedir: ”Peygamber sadece kendi halkına gönderilirdi. Ben ise tüm insanlara gönderildim." Eğer denilirse ki: ”Madem ki sadece kendi halkına gönderildi. O halde diğer insanların suçu neydi ki duasını tüm insanlığa teşmil ederek ”Ey Rabbiml Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan hiç kimse bırakma," dedi. (Nûh: 26) Biz de şu cevabı veririz: O zaman yeryüzünde yaşayanlar azdı. Nûh (aleyhisselâm) hepsine gönderilmişti. Ona sadece kendisiyle birlikte olanların -ki onlar kendisiyle gemiye binenler olup sayıları da kırk erkek, kırk kadın olmak üzere seksen kişidir. İman edecekleri haber verilince, kâfirlerin tümünün kökünün kazınması için dua etti. Bunun üzerine de iman edenlerin dışında tüm yeryüzü halkının helak olduğu tufan meydana geldi. Eğer hepsine gönderilmiş olmasaydı, putlara tapmak suretiyle kendisine muhalefet etmeleri sebebiyle onlara beddua etmezdi. Çünkü bir âyette ”...Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edici değiliz," buyurulmaktadır. (İsrâ: 15) Nûh (aleyhisselâm)'un ilk rasûl olduğu sabittir. Çünkü puta tapma olayı ilk defa onun kavminde meydana gelmiştir. Cenab-ı Allah da onları, bu çirkin işten menetsin diye Hazret-i Nuh'u göndermiştir. Eğer Nûh (aleyhisselâm)'un risaleli tüm insanlığa şamilse, bizim peygamberimizin risaletine denk olması gerekmez miydi? diye bir soru sorulursa cevabını şudur: ”Nûh (aleyhisselâm)'un peygamberliği, kendi zamanındaki tüm insanlara şamildi. Bizim peygamberimizin peygamberliği ise, kendi zamanına olduğu gibi, kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlara şamildir. Dolayısıyla aralarında bir eşitlik söz konusu değildir.

Nuh 71:2

Dedi ki: ’Ey kavmim! Hazret-i Nûh kendilerine olan şefkatini, onlara olan hayır dileklerini göstermek ve gönüllerini hoş tutmak için, kendi kavmine hitâbetmiştir. Şüphesiz ben sizi, Allah'a kulluk edin. Allah'a ibadeti emir, kalbin ve organların işlerinden olan tüm farzları ve mendupları içerir. O'ndan korkun. Bu da tüm haram ve mekruhlardan yasaklamayı içerir. Ve tüm emirlerde ve yasaklarda bana itaat edin diye... Aslında bunların hepsi Allah'a ibadet ve O'ndan korkma emrine dahildir. Ama sorumluluğu güçlendirmek ve onu yerleştirmede mübalâğa için ayrı ayrı zikredilmiştir. Açıktan açığa, işin aslını sizin anlayacağınız bir dille açıklayarak inkâr ve isyanın azabından korkutan uyaran birisiyim. Hazret-i Nûh aynı zamanda müjdeleyici olduğu halde, sadece ”uyarıcılık" yönü anılmıştır. Çünkü uyarma daha önceliklidir. Nitekim Allahü teâlâ peygamberimize önce ”Kalk da korkut (uyar)" (Müddessir: 2) buyurmuştur. Müjdeleme ise ikinci emirdir. Allahü teâlâ : ”...Müminleri müjdele," (Bakara: 223 ve başkaları) buyurmuştur. Korkutmak kâfirlere, müjdelemek ise müminlere yöneliktir. Âyetin sonunda Allahü teâlâ, Hazret-i Nuh'un diliyle: ”Bana itaat edin buyurmuş, daha önceki emirlere uygun olduğu halde ”ona itaat edin" dememiştir. Yani itaat Allah'a değil, Hazret-i Nuh'a isnad edilmiştir. Bunun sebebi, Rasûle itaatin, Allah'a itaat oluşudur. Nitekim Allahü teâlâ bir âyette: ”Kim Rasûle itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur...," (Nisa: 80) buyurmuştur.

Nuh 71:3

Dedi ki: ’Ey kavmim! Hazret-i Nûh kendilerine olan şefkatini, onlara olan hayır dileklerini göstermek ve gönüllerini hoş tutmak için, kendi kavmine hitâbetmiştir. Şüphesiz ben sizi, Allah'a kulluk edin. Allah'a ibadeti emir, kalbin ve organların işlerinden olan tüm farzları ve mendupları içerir. O'ndan korkun. Bu da tüm haram ve mekruhlardan yasaklamayı içerir. Ve tüm emirlerde ve yasaklarda bana itaat edin diye... Aslında bunların hepsi Allah'a ibadet ve O'ndan korkma emrine dahildir. Ama sorumluluğu güçlendirmek ve onu yerleştirmede mübalâğa için ayrı ayrı zikredilmiştir. Açıktan açığa, işin aslını sizin anlayacağınız bir dille açıklayarak inkâr ve isyanın azabından korkutan uyaran birisiyim. Hazret-i Nûh aynı zamanda müjdeleyici olduğu halde, sadece ”uyarıcılık" yönü anılmıştır. Çünkü uyarma daha önceliklidir. Nitekim Allahü teâlâ peygamberimize önce ”Kalk da korkut (uyar)" (Müddessir: 2) buyurmuştur. Müjdeleme ise ikinci emirdir. Allahü teâlâ : ”...Müminleri müjdele," (Bakara: 223 ve başkaları) buyurmuştur. Korkutmak kâfirlere, müjdelemek ise müminlere yöneliktir. Âyetin sonunda Allahü teâlâ, Hazret-i Nuh'un diliyle: ”Bana itaat edin buyurmuş, daha önceki emirlere uygun olduğu halde ”ona itaat edin" dememiştir. Yani itaat Allah'a değil, Hazret-i Nuh'a isnad edilmiştir. Bunun sebebi, Rasûle itaatin, Allah'a itaat oluşudur. Nitekim Allahü teâlâ bir âyette: ”Kim Rasûle itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur...," (Nisa: 80) buyurmuştur.

Nuh 71:4

Böylece Allah sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Onlar cahil iye döneminde işlenen günahlardır. Günahlar arasında, kul hakkı ile ilgili olanlar bulunduğu için ”günahlarınızı bağışlar" buyurmadı, ”günahlarınızdan bir kısmını bağışlar" buyurdu. Sizi, öldürmek, suda boğmak, yakmak gibi helak edici cezalardan korumak suretiyle Allah katında takdir edilmiş belli bir süreye kadar erteler. ”Süre" diye ifade ettiğimiz ”ecel"; bir şey için tayin edilmiş müddet, son vakit, vade anlamındadır. O, Allah'ın iman ve tâat şartıyla, onlar için takdir ettiği müddettir. Bu ifade açıkça gösteriyor ki onlar için, iman etmeseler de cezalandırılmayacakları bir vade vardır. Âyetin devamındaki şu sözlerden de murad odur: Şüphesiz Allah'ın takdir ettiği süre, sizin küfür üzere kalacağınız varsayımı ile sizin için takdir ettiği vade, -bu, zamanı kesin olmayan, mutlak anlamda yakın eceldir. Ecel-i müsemmâ (bilinen vade) bunun aksinedir. Çünkü o zamanı uzak olan kesin vadedir- siz, küfrünüz üzere devam ederken takdir edilen vade gelince artık o geri bırakılmaz. Öyleyse o gelmeden önce imana ve tâate koşun. Ta ki muayyen vakte kadar geciktirilmesinin şartı tahakkuk etsin, siz de o vakte kadar bırakılın. Keşke bilseydiniz! Ne olurdu? Vakti dolmuş vade, arlık geciktirilmez ve ihmal edilmez. Bu söz işaret etmektedir ki onlar, dünya sevgisi ve onun lezzetlerini istemekteki meşguliyetleri sebebiyle ilim sebeplerini kaybettiler. Neticede sanki ölümden şikâyet eder gibi oldular.

Nuh 71:5

(Nûh) (aleyhisselâm) halkını davette tüm gayretini sarf edip, onları uyarmada bilinen ölçüyü aşınca ve çaresiz kalınca Rabbine seslenerek dedi ki: ’Ey Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz yani sürekli olarak gevşemeden, imana ve itaate davet ettim. Burada ”gece gündüz" zikredilmiş, bununla sürekli davet kastedilmiştir. Çünkü zaman gece ve gündüzden ibarettir.

Nuh 71:6

Ama benim bana, dinime ve bendeki vahyinin eserlerine uymaları için yaptığını davetim, sadece onların kaçmalarını artırdı.

Nuh 71:7

Ben onları, senin bağışlaman için ne zaman imana davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, daveti dinlememek için kulaklarını kapadılar. Âyetteki ”kulağı tıkama" bu mânâdan kinayedir. Dinlememek için, parmaklanın kulak deliklerine soktular şeklinde, hakîkî manasını anlamak da mümkündür. Elbiselerine hüründüler, Ona bakmayı istemediklerinden dolayı, onu görmemek için vücutlarının tamamını adam akıllı elbiseleriyle örttüler. Küfür ve isyanda ısrar ettiler, pişmanlık duyup tevbeye yapışmadılar. Kibirlendikçe kibirlendiler. Bana itaat ve uymakta büyüktendiler. Bu konuda kendilerini bir büyüklük kompleksi kapladı. Çünkü: ”Sana hep düşük seviyeli kimseler tâbi olmakta iken, biz sana hiç iman eder miyiz? dediler?' (Şuarâ: 111) Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Günahta ısrar eden kişiye günahları, sapıklıkta devamlılık verir. Öyle ki çirkin amellerini güzel görmeye başlar. Onu güzel görünce de kibirlenir. Evliyâullalıa karşı üstünlük taslar. Bundan sonra da onların nasihatlerini kabul etmez." Setıl (kuddise sirruhû) da şöyle der: ”Günaha ısrar nifak doğurur. Nifak da küfür doğurur."

Nuh 71:8

Sonra ben onları açık açık çağırdım. Yani onları alenen davet ettim.

Nuh 71:9

Sonra da onları hem ilân ederek davet ettim, hem gizli gizli söyledim." Yani onları tekrar tekrar, çeşitli şekillerde farklı üslûplarla davet ettim. Bir kimseye, başkaları farketmcden gizlice bir şey söylemeye, gizlemek; herkesin öğrenebileceği şekilde konuşmaya da ilân denilir. Nûh (aleyhisselâm) onları davete ve öğüt vermeye önce gizliden başladı. Ama onlar kendisine şu dört yolla muamele ettiler: Kulakları tıkamak, elbiselerinin altına bürünmek, günahta ısrar etmek, kibirlenmek. Sonra davetini alenîleştirdi. Bu da etki etmeyince gizli ile alenîyi birleştirdi. Yani alenî daveti gizli davetle karıştırdı. Hepsi ile birlikte konuştuğu gibi herbiri ile tek tek gizlice de konuştu.

Nuh 71:10

Onlara dedim ki: ’Gelin, Rabbinizden vakti geçmeden önce, küfür ve günahlardan tevbe etmek suretiyle sizi bağışlamasını isteyin. Şüphesiz O, tevbe edenlerin günahlarını hiç olmamış hale getirerek çok bağışlayıcıdır. Allah'ın bağışlayıcı olmasından murad, bağışlamayı dileyici olmasıdır. Bağış isteme özelliğini veren, bağışlamaktan geri durmaz. Çünkü Allahü teâlâ : ”Gelin, Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır," buyurmuştur. Bunun için Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Allah kuluna azap etmeyi dileyince bağış dilemeyi, istiğfarı ilhanı etmez." Rivayet edilen bir kudsî hadiste Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Bana kullarımın en sevimli olanları: Birbirlerini Benim sevgimle sevenler, gönülleri camilere bağlı olanlar ve seher vakitlerinde bağış dileyenlerdir. Onlar, yeryüzü ahalisine azap etmek istediğimde hatırladığım ve onlara azap etmekten vazgeçtiğim insanlardır." Ayette, ”bağışlayıcı" anlamında ”ğaffâr" kelimesi kullanılmıştır. Çünkü bu, aynı anlamı ifade eden ”ğafûr" kelimesinden daha mübalâğalıdır. Bu kelime sözlükte, örtmek, kapatmak anlamındadır. Bu anlamda olmak üzere savaşta başa giyilen başlığa, miğfer (örtme âleti) denilmiştir. Çünkü o, başı örter. Allah'ın mağfireti, Onun kulların tevbe ve tâatlerinden dolayı değil, ama kendi rahmet ve fazlı ile günahları örtüp, affetmesidir. Tevbe ve tâat bir kulluk ifadesinden ve ihtiyaç arzından ibarettir. Yine bir kudsî hadiste Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Ey kulum! Bana yeryüzü dolusu günahla bile gelsen, Bana ortak koşmadıkça seni bağışlarım."

Nuh 71:11

Sizi bağışlamasını isteyin O, üzerinize bol bol yağmur yağdırsın. Bu, anılan âyette ”üzerinize gökyüzünü gönderir" mânâsına gelen bir cümle ile ifade edilmiştir. Şâirin: ”Gökyüzü bir halkın arazisine inse..." dediği gibi mecazî bir ifade tarzıdır. Bazı âlimler ise âyetin: ”Gökyüzünün suyunu indirdi," takdirinde olduğunu, ”su" kelimesinin hazfediidiğini (düşürüldüğünü) söylerler. Bu âyet, anılmamış bir şartın cevabıdır. Takdiri şu şekildedir: ”Eğer siz bağış isterseniz, O da yağmur yağdırır." Sanki Nûh kavmi, bir mantık oyunu yaparak şöyle demişlerdi: ”Eğer biz hak üzere isek, o hakkı nasıl bırakırız. Bâtıl üzere isek biz uzun süre bâtıl üzere kalmışken Allah bizden onu nasıl kabul eder?" İşte bunun için Allah onların gönüllerine bağışlamayı düşüren ve sevdiren acele lütuf ve yardımı vaadetti. Çünkü nefis peşin olanı sevmeye hırslıdır. Bu yüzden onu emrin cevabı yapmış ”yağmur yağdırsın" buyurmuş, ”sizi bağışlar" dememiştir. Böylece insanları ona rağbet ettirmiş, eserini ve bereketini görmelerini dilemiştir.’Fâallerle meşgul olmak, hayır kapılarının açılmasına sebeptir. Nasıl ki günahlarla meşguliyet, Allah'ın kahrının sebeplerinin görülmesiyle evrenin harabına sebepse... Denildiğine göre Nûh kavmi, defalarca tekrarlanmasına rağmen daveti yalanlayınca, Allah onlardan yağmura kesti. Hanımlarım kısır kıstırdı. Peşinden de eğer iman ederlerse, kendilerini bolluk ve bereketle rızıklandıracağım, başlarındaki musibeti savacağını vaadetti. Bu, hikmete uygundur. Çünkü Allahü teâlâ kullarını hayırla ve şerle sınar. Tâ ki kendisine dönsünler. Meselâ Kureyş'lilere, şirkten dönmeleri için Hazret-i Yûsuf'un kıtlık seneleri gibi yedi sene verdi.

Nuh 71:12

Mallar ve oğullarla size güç versin. Size ulaşır, yardım eder, kuvvet verir. Nitekim bir âyette ”...Sizin gücünüze güç katar..." (Hûd: 52) buyurulmaktadır. Size içerisinde ağaçlar ve meyveler bulunan bahçeler versin, inşa eder ve oraları bitkilerle süsleyen, kurumaktan koruyan, gönülleri ferahlatan, canlan sulayan nehirler akıtsın. Hasan-ı Basrî'den rivayet edildiğine göre, bir adam kendisine kuraklıktan şikayet etti. Hasan-ı Basrî ona: ”Allah'tan bağış dile," dedi. Bir başkası fakirlikten, birisi neslinin azlığından, birisi de arazisinin ürününün azlığından şikâyetçi oldular. Hepsine Allah'tan bağış dilemelerini, (istiğfar etmelerini) emretti. Bunun üzerine Rabî': ”Sana insanlar geliyorlar, çeşit çeşit şikâyetlerde bulunuyorlar. Farklı şeyler istiyorlar. Sen de hepsine istiğfarı emrediyorsun. Bu nasıl iş?" dedi. Hasan-ı Basrî ona, bu âyeti okudu. Bu âyetin ifade ettiği mânâdan dolayı yağmur duasında istiğfar (bağış dileme) meşru kılındı. Araziler kurak kış tığında ve yağmurlar kesildiğinde tüm bilginlerin ittifakıyla yağmur duasına çıkmak sünnettir.

Nuh 71:13

Size ne oluyor ki Allah için bir vakar ummuyorsunuz? Bu, onların Allah için vakar bulunduğunu ummalarına sebep olan şeyleri inkârdır. ”Vakar" aslında sükûnet ve hilm (yumuşak başlılık) dır. Ama burada ”azamet" anlamındadır. Çünkü genelde sükûnet, azametten dolayı olur. Mânâ şudur: ”Siz hangi sebepten dolayı O'na inanıp itaat etmenin kendisini ululamayı gerektiren Allah'ın azametine inanmıyorsunuz?" Yani sizin için buna bir sebep yok. Keşfu'l-Esrcır adındaki eserde bu terimlerle ilgili olarak şöyle denilmektedir: ”‘Reca, (burada umut diye ifade edilmiştir) korku anlamında,’vakar' da azamet ve yücelik mânâsındadır. O zaman âyetin anlamı şöyle olur: Allah'ın azametinden korkmuyor musunuz?" İbn Abbas ise şöyle izah etmiştir: ”Size ne oluyor ki Onun cezasından korkmuyorsunuz'? Ondan sakınmak suretiyle sevabını ummuyorsunuz?"

Nuh 71:14

Halbuki sizi kademe kademe O yarattı. Yani oysa siz, Allah'ın sizi merhale merhale, halden hale geçirerek yarattığını biliyorsunuz. Önce elementler halinde yaptı, sonra gıda haline getirdi. Sonra sırayla, bir karışım, sperm, kan pıhtısı, et parçası, kemik, et haline getirdi. Bilâhare de başka bir şekle soktu. Durumu böyle olan bir varlığın azametini taktirde kusur işlemek, aklı olan birisinin yapacağı bir şey değil! Bazı âlimlere göre bu âyet, şu âyetlerde söz konusu edilen yedi aşamaya işarettir: ”Allah'a yemin olsun ki, Biz insanı çamurdan bir özden yarattık. Sonra onu bir sperm halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra spermi bir aleka yaptık. Alekayı bir çiğnem et yaptık. O eti kemiklere çevirdik, bu kemiklere et giydirdik. Bilâhare onu bambaşka bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir." (Mü'minûn: 12-14) İşte bu haller, birbirini takip eden, düzenli yedi aşamadır. Her birisi, kendinden öncesinden daha şereflidir. Bir başka görüşe göre âyetten murad şudur: ”Sizi çocuklar, gençler ve yaşlılar olarak yarattı." Yahut da sizi muhtelif şekillerde ve huylarda; uzun boylular, kısalar, güçlüler, zayıflar, olarak yarattı. Nitekim bir âyette: ”O'nun delillerinden birisi de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır..." (Rûm: 22) buyurulmuştur.

Nuh 71:15

Görmediniz mi... Soru, muhatabı ikrara sevketmek içindir. Maksat, Allah'ın ilim ve kudretine işaret eden sanatının hayrete düşüren eserlerini müşahededir. Allah yedi göğü nasıl bazıları bazılarının üstünde birbiriyle ahenkli yaratmıştır? Allahü teâlâ onları tekrar yaratmaya muktedir olduğuna ve kudretinin azametine, önce insanın yaratılışı ile ilgili deliller getirdi. Çünkü insanın nefsi, kendisine en yakın şeydir. Daha sonra da bu delilleri, semalara ait deliller takip etti.

Nuh 71:16

Ayı onların içinde gecenin karanlığında yeryüzünü aydınlatan bir nur, güneşi de fecir anında karanlığı gideren bir kandil gibi yapmıştır. Nasıl ki evde bulunanlar görmek ihtiyacında oldukları şeyleri kandilin ışığında görüyorlarsa, dünyada yaşayanlar da, yeryüzünü güneşin ışığında görürler, ufukları onunla seyrederler. İşte bu açıdan güneş, beliğ teşbih yoluyla kandile benzetilmiştir. Ay, dünya semasında olduğu hakle, bütün semalara nisbet edilmiştir. Çünkü semaların her biri şeffaftır, arkasındakini kapatmaz. Dolayısıyla tamamı tek bir gökyüzü imiş gibi görülür. Bunun zarurî bir sonucu olarak, semalardan birisinde olan, sanki hepsinde imiş gibi olur. Ayrıca İbn Abbas, İbn Ömer ve Vehb b. Münebbih'e göre, güneşin, ayın ve yıldızların yüzleri gökyüzü tarafında, sırtları da dünya tarafındadır. Kandil sözcüğünün gereği de budur. Çünkü onun ışığının yüksekliği üst tarafındadır. Öyle olmasaydı, hararetinin şiddetinden dolayı yeryüzünde ne varsa hepsini yakardı. Oysa Allahü teâlâ onu hem dünyadakiler, hem de gökyüzündekiler için nur kılmıştır. Bu izaha göre âyetin, ”güneşi de bir kandil yapmıştır" kısmının, ”güneşi de onların içinde bir kandil yapmış" şeklinde olması gerekirdi. Ancak önceki kısmın delâletinden dolayı ”onların içinde" anlamına gelen kelime hazfedilmiş, kullanılmamıştır.

Nuh 71:17

Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi hayret verici bir şekilde bitirmiştir. Babanız Adem'i topraktan yaratmak suretiyle sizi de topraktan meydana getirdi. Yahut da şöyle anlaşılır: İnsanları, yerde biten bitkilerden meydana gelen menilerden meydana getirdiği için, bütün insanları yerden meydana getirdi. "Bitirme" kelimesi, istiare yoluyla ”meydana getirme" anlamında kullanılmıştır. Çünkü o, meydana gelme olayına daha çok delâlet etmektedir. Çünkü insanlar bitki olsalardı, hiç şüphesiz bitkilerin sonradan meydana geldikleri gibi meydana geleceklerdi. Ayrıca bu ifade insanın bir yönden bitki olduğuna dikkat çekmektedir. Şüphesiz insanın başlangıcı ve oluşumu bitki gibi topraktandır. O da gelişir, büyür, gerçi onun bitkilerden fazla olan bazı özellikleri vardır ama bitkiye benzer yönleri çoktur. Bitki, ister ağaç gibi gövdeli olsun, isterse olmasın yerden biten her şeydir. Ama örfte, gövdesi olmayanlara has bir isim olmuştur. Hatta halk arasında sadece hayvanların yediğine nebat (bitki) denilir. Marifet ehlinden birisi şöyle demiştir: ”'Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirmiştir,' âyeti şu anlamdadır: Sizin vücutlarınızın, kendisi ile geliştiği gıdanızı topraktan meydana getirdi. Nitekim bitkileri de toprak vasıtasıyla su ile geliştirmiştir. Bu varlığın gıdası ve gelişmesi kendisinden yarattığı şeyle olmaktadır."

Nuh 71:18

Sonra sizi öldüğünüzde defin yoluyla tekrar oraya, yere geri çevirecek ve tekrar diriltme ve haşir esnasında oradan tekrar çıkaracaktır. Bunda hiç şüphe yoktur. Böylece dostlarını mükafatlandıracak, Allah düşmanlarını ise cezalandıracaktır. ”Geri çevirme" ile ”tekrar çıkarma" nın arası, ”sonra" anlamındaki ”sümme"kelimesi ile değil, ”ve" harfi ile bağlanmıştır. Buna sebep, kabirdeki iade ile, çıkarmanın tek şey olduğuna işaret etmektir. Bunlardan bir kısmının mutlaka gerçekleşip, bir kısmının gerçekleşmemesi düşünülemez.

Nuh 71:19

Allah Rabbimizin bu ismi celîli, tazim ve teberrük için tekrarlanmıştır. Yeryüzünü sizin menfaatiniz için bir döşek ve halı gibi geniş bir bir sergi yapmıştır. Onun üzerinde, kendi evinizdeki serginiz üzerinde hareket ettiğiniz gibi serbestçe hareket edersiniz. Defalarca söylediğimiz gibi, yeryüzünün küre şeklinde oluşu, ekim ve dikime engel değildir. Çünkü çok büyüktür. Bu, güvercin yumurtası ile deve kuşu yumurtası arasındaki farkta kendini gösterir.

Nuh 71:20

Tâ ki onun geniş yollarını da gezip dolaşasınız.'“Geniş yol" diye ifadelendirdiğimiz ”fecc" kelimesinin, iki dağ arasındaki geçit anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Müfredât adındaki eserde şöyle denilmiştir: ”el-feccû", iki dağın kuşattığı yoldur. Aynı zamanda geniş yol anlamında da kullanılır. Yani âyetin anlamı şudur: Yeryüzünden yollar edinerek gitmeniz ve geliş gidişte kullanmanız için... Yeryüzünün sergi gibi oluşu, uyumak, dinlenmek, ekmek ve dikmek gibi diğer maksat ve menfaatlere ters düşmez.

Nuh 71:21

Nuh Rabbine yalvararak dedi ki: -Nûh (aleyhisselâm)'ın, Rabbine yalvarışının hikâye edildiği zamanın uzunluğundan dolayı hikâye lâfzı ("Nûh dedi ki" sözü) tekrar edildi.- 'Ey Rabbim! Onlar hana isyan ettiler. Yani bana isyana devam ettiler, onlara ne kadar öğüt verdim, irşad ettimse de bana muhalefet ettiler. Kendisine malı ve çocuğu hüsrandan başka bir şey artırmayan kimseye uydular. Yani kendilerini mallarının azdırdığı, çocuklarının kandırdığı reislerine uymaya devam ettiler. Bu mallar ve çocuklar, onların âhiretteki hüsranlarının artmasına sebep oldular. Onlar o liderlere, malları ve çocukları sebebiyle hasıl olan zahirî saygınlıklarından dolayı uydular. Nitekim Kureyşliler de şöyle demişlerdi: ”Şu Kuran iki memleketin birindeki bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf: 31) Onlar zenginliği, peşinden gitmek için gerçek bir sebep saydılar. Bu söz işaret etmektedir ki, mal ve evlât çokluğu, genellikle ruhî perişanlığa sebep olur. Önce dinde sapıklığı, sonra da doğru yoldan saptırma sonucunu doğurur. İbnü'ş-Şeyh şöyle der: ”Âyetin nazmından anlaşılıyor ki, onların mallan ve çocukları zararın ta kendisidir. Onların çoğalması hüsranlarının artması demektir. Durum genelde böyledir. Onlar her ne kadar, şükürle ve hayır cihetlerine sarf edilmekle ebedî saadeti sağlayan menfaatler cümlesinden iseler de azgınlığa, böbürlenmeye ve onları veren Allah'a karşı nankörlüğe götürdüklerinde ve âhiretteki ebedî azaba vesile olduklarında sanki sırf zarar ve hüsran gibi olurlar. Çünkü âhiretin yanında dünya, yok hükmündedir. Dünyada mal ve evlât nimetlerinden istifade eden, âhiret mutluluğunu kaybeder. Sanki tatlıdan olan zehirli lokmayı yiyip ölen kişi gibi olur. Bu lokma onun hakkında sadece helaktir. Çünkü onun getirdiği zararın yanında, menfaatinin hiçbir değeri yoktur."

Nuh 71:22

En büyük tuzak kurdular.' Tuzak diye ifade ettiğimiz ”el-mekru" kelimesi, gizli hile anlamındadır. Keşfu'l-Esrar adındaki eserde şöyle denilmmektedir: ”el-mekru, sözlükte, en büyük hile anlamındadır. Bu kelime Allah'a nispet edildiğinde tedbir ve idareyi gizlemek anlamında anlaşılır." "Kiibhâr" kelimesi de, büyüklüğün son haddi anlamındadır. Onların ”en büyük tuzak ”larınm mânâsı, insanları dinden uzaklaştırmak konusundaki hileleri ve onları Hazret-i Nuh'a eziyet etmeleri için kandırmalarıdır. Tevhid, mertebelerin en yücesi olunca, ondan men etmek ve şirki emretmek büyük günahların en büyüğüdür. Bu yüzden Allah, bu fiili, ”en büyük tuzak" diye nitelemiştir.

Nuh 71:23

Liderler, düşük seviyedeki tabiîlere: 'Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Onlara ibadeti bırakıp da, Nuh'un Rabbine ibadet etmeye kalkmayın. Özellikle Ved'den, Süvâ'dan, Yeğûs'tan, Yeûk'tan ve Nesr'den vazgeçmeyin,' dediler. Yani özellikle bu putlara ibadeti bırakmayın. Âyette önce genel anlamda ”ilâhlarınız" denildi. Sonra da özel olarak onlardan bazıları sayıldı. Bu, özelin genel üzerine (hâssın ânı üzerine) atfıdır. Bu putların özellikle anılmalarına sebep, onların yanlarındaki en büyük putlar oluşlarıdır. Bu putlar aynen Araplara da intikal etmişlerdir. ”Ved", Dümetu'l-Cendel'deki Kelb kabilesinin; ”Süvâ", Yemen'deki Hemdân kabilesinin; ”Yeğûs", Mezhac kabilesinin putları idiler. Araplar Mezhaclılara Abdü Yeğûs derlerdi. ”Yeûk", Murad'ın; ”Nesr" de Hımyeriilerin putları idi. Hımyer, Yemen'deki San'â'nın batısında bir yerdir. Denildiğine göre bu isimler, Hazret-i Âdem ve Hazret-i Nûh arasında yaşamış olan sâlih insanların isimleri idi. Öldüler. İnsanlar onların ölümlerine çok üzüldüler. Şeytan onların hallerini görünce bir insan kılığında yanlarına gelip şöyle dedi: ”Ben size onların heykellerini yapayım mı? O heykellere baktığınızda onları hatırlarsınız. Özleminizi giderir ve onlardan uğur alırsınız." Onlar da: ”Evet, yap," dediler. Şeytan onların, tunçtan, kurşundan ve bakırdan heykellerini yaptı. Bu heykellerden her birine ölen adamların isimlerini verdi. Sonra zaman geçti, babalar, oğullar ve torunlar yok oldular. Onlardan sonra gelenlere şeytan: ”Sizden öncekiler bu heykellere tapıyorlardı" dedi. Onlar da tapmaya başladılar. Sonra bu, cahil iye dönemindeki Araplar arasında bir gelenek halini aldı. Amr b. Luhayin ki o Kabe'ye put dikenlerin ilkidir- bu konudaki rolü büyüktür. Çünkü putları Mekke'ye getiren ve ona tapmaya çağıran odur. Bundan sonra Araplar arasında puta tapıcılık yayılmıştır.

Nuh 71:24

'Gerçekten onlar, liderler birçoklarını yani halkın çoğunu yoldan çıkardılar. Yoldan çıkaranların, putlar olması da muhtemeldir. Nitekim bir âyette: ”Rabbim! Çünkü onlar kendilerine tapan birçok insanın sapmasına sebep oldular," (İbrahim: 36) buyurulmaktadır. Sen o zalimlerin Allah'a şirk koşarak zulmedenlerin- çünkü şirk büyük bir zulümdür. Zira zulmün anlamı, bir şeyi, yeri dışına koymaktır. Öyleyse şirkten daha kötü bir şey olur mu? En aşağılık yaratığı ve ona ibadeti; tek olan, kimseye muhtaç olmayan Allah'ın ve O'na ibadetin yerine kim koyar'? Bunu yapandan daha zalim olur mu?- Sadece sapıklıklarını artır.' Bu cümle, yirmi, birinci âyetteki ”Ey Rabbim! Onlar bana isyan ettiler," anlamındaki cümleye bağlıdır. "Sapıklık" diye ifade ettiğimiz ”dalâl" kelimesinden murad, yok ol mak, telef olmaktır. Yoksa, dinî konulardaki sapıklık değildir. Dolayısıyla ”Nûh (aleyhisselâm) insanları sapıklıktan kurtarmak için gönderildi. Öyleyse Allah'a onların sapıklıklarını artırması için nasıl duâ, edebilir? Zira böyle bir duâ on kırın küfrüne razı olmayı gerektirir. Bu da peygamberler için caiz değildir." şeklinde bir itiraz akla gelmesin. Diğer taraftan böyle bir itiraz olursa şu şekilde de cevap verilebilir: ”Bu duâ, Allahü teâlâ kendisine, kavminden, inananlardan başka artık hiç kimsenin inanmayacağını vahyettikten sonra edil imiş olabilir. Caiz olmayan, küfrü güzel görerek ona rıza göstermektir. Bunun bir benzeri de Hazret-i Mûsa'nın şu duâsıdır: ”...Ey Rabbim! Onların mallarım yok et, kalplerini de şiddetle sık ki, acı veren azabı görünceye kadar iman etmesinler." (Yûnus: 88) Bir kimse. Allah kendisinden intikam alsın diye, kâfirin küfrü üzere ölmesini isterse, bu küfür değildir. Bu durumda âyetin mânâsı şöyle tefsir edilebilir: ”Allahım sen o zalimlerin sapıklıklarını artır ki, cezaları da artsın." Bu izaha ışık tutan âyetler vardır: ”...Onlara ancak gü nahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz..." (Âl-i İmran: 178), ”Ben istiyorum ki; sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe altlasın..." (Mâide: 29) Âlimler demişlerdir ki: ”Nûh (aleyhisselâm) babalardan sonra oğulları davet etmiştir. Bu yedi asır sürmüştür. Onlardan inanmaları umudunu kesince beddua etmiştir."

Nuh 71:25

Onlar, Nûh kavmi hataları ve doğru olmayan amelleri -ki o, küfür ve isyandır- sebebiyle dünyada tufanla suda boğuldular, başka bir sebeple değil. Bu ifadede mutlak anlamda hata işleyenleri azarlama ve men vardır. Ateşe atıldılar. Âyette ”ateş" kelimesi, belirsiz olarak getirilmiştir. Bu üslup onun büyüklüğüne ve korkunçluğuna işaret eder. Yahut da Allahü teâlâ onlara, hatalarına göre bir çeşit ateş hazırlamıştır. Ateşten maksat, boğulmanın peşindeki kabir azabıdır. Onlar suda bile ölse, kabir azabını görür. Çünkü suda veya ateşte ölen, yırtıcı hayvan veya kuş tarafından yenilen de kabre gömülenin gördüğü azabı görür. Dahhâk'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Onlar bir taraftan yani bedenlerle suda boğuluyorlar, diğer bir taraftan da ruhlarla yakılıyorlardı." Böylece her iki azabı birleştirmiş olurlar. Bir şâir de şöyle der: Yaratıklar tavır olarak toplu ve ayrıdırlar. Olaylar da çeşitli durumlardadırlar. Zıt lamı birleşmesine şaşma, Allah su ile ateşi bir arada bulundurur. Onların azabının, cehennem olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bu izaha göre ateşe atılmanın, hemen boğulmanın sonunda ve takip ifade eden harfle gelmesi, cehennemin, onların boğulmalarını takip eder gibi telâkki edilmesinden dolayıdır. Kendileri için Allah'tan başka yardımcılar bulamadılar. Yani onlardan hiçbirisi kendisi için hiçbir yardımcı bulamadı. Bu ifadede onların Allah'tan başka şeylere tapmalarına tariz ve kendileriyle alay vardır. Bu cümle, Allah'ın sözü olarak, Hazret-i Nuh'un duasının kabul edildiğine işarettir. Ayrıca Hazret-i Peygambere ve ashabına teselli, isyankâra da azaptan ve azaba sebep olan şeyden korkutmak vardır.

Nuh 71:26

Nûh onların hidayet bulmasından umudunu kestikten sonra dedi ki: ’Ey Rabbim! Yeryüzünde Senin tarafından gelen bir musibetle kâfirlerden dönüp dolaşan gidip gelen, gezip tozan hiç kimse bırakma. Köklerini kazı, hepsini helak et.

Nuh 71:27

Çünkü Sen onları bırakırsan, öldürnıezsen, kullarını hak yoldan çıkarırlar. Çünkü sapıklık onların içine işlemiştir. Bu âyet, Hazret-i Nuh'un onlar için, kendi öfkesinden değil, sırf dinî bir gayretten ötürü beddua ettiğini açıklamaktadır. Bu izaha şu olay işaret etmektedir: Kavminden bir adam oğlunu Nuh'a götürüp ”Şundan sakın, çünkü o yalancıdır. Şüphesiz ondan babam da beni sakındırmış ve sana ettiğim vasiyeti etmişti," derdi. İşte bu hal üzere büyük ölür, küçük yetişirdi. Sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar. Yani onların neslinden sadece sapıklar, âsîler, kâfirler gelir. ”Kâfir" diye ifadelendirdiğimiz ”keffâr" kelimesi, Rağıb'ın belirttiğine göre, ”kefûr" kelimesinden daha mübalâğalı bir anlam ifade eder. Kefûr, nankörlükte aşırı giden anlamındadır. Âyetin bu bölümünün anlamı şu şekildedir: ”Ancak ahlâksızlık yapacak, inkâr edecek nesiller gelir." Nûh (aleyhisselâm)'un, onları erginlik çağına girdikten sonra fâcir ve kâfir ol uçaklarıyla nitelemesi, kendisine gelmesi muhtemel olan şöyle bir itiraza mazeret beyanı gibidir: ”Onların nesillerinden belki de mü'min ler gelecektir. Öyleyse onlar için tümüyle helak isteyerek beddua etmek yanlıştır." Hazret-i Nûh bu bedduayı şüphesiz kendisine gelen vahye istinaden yapmıştır. Hûd Sûresi'ndeki şu âyet bunun açık kanıtıdır: ”Nuh'a: Senin kavminden, inananlardan başka hiçkimse iman etmeyecek diye vahyedildi." (Hûd: 36) Anlaşılan o ki, bu beddua, felâket emareleri göründükten sonra edilmiştir. Eskilerden birisi: ”Yılan, ancak yılan doğurur," demiştir. Bu, genelde böyledir. Bundan dolayı denilmiştir ki: ”Kişinin aslı iyi olursa, nesli de iyi olur" Bu sözün bir benzeri de şöyledir: ”Çocuk, babasının avcunun çizgisidir (aynıdır.)" Bu bedduanın açıklaması hakkında bir bilgin şöyle demiştir: ”Çocuk büyüyünce, babasının özelliklerini öğrenir veya onun huyundan bir şeyler kapar. Bazen insan birisiyle arkadaşlık eder, onun iyi ve kötü huylarından kapar. İşte Nûh (aleyhisselâm) gördüğü emareler sebebiyle böyle beddua etmiştir. Çünkü onları bin yıla yakın bir süre tecrübe etmiş, onlardan küfür ve ahlâksızlıktan başka bir şey görmemiştir. Eğer onun bedduası, vahye istinaden olsa idi, mazeret beyanına gerek olmazdı. Onun bedduasının vahye dayanmadığına, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i Ömer'i şiddette Hazret-i Nuh'a; Hazret-i Ebû Bekir'i yumuşaklıkta Hazret-i İbrahim'e benzetmesi de delildir. Şu da bilinmelidir ki, muayyen bir kâfire beddua edilmesi caiz değildir. Çünkü biz onun sonunun nasıl olacağım bilmiyoruz. Ama mutlak anlamda kâfirlere ve tacirlere beddua edilebilir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müminlere karşı grup teşkil edenlere beddua etmiştir. Kâfirlere karşı bedduanın delili budur.

Nuh 71:28

Ey Rabbim! Beni, günahlarımı -onlar Hazret-i Nuh'un daha iyi olanı terk kabilinden olan zellesidir- anamı, babamı, onların günahlarım, -onlar Hazret-i İdris (aleyhisselâm)'in dini üzere Müslüman idiler. Ana babadan muradın Hazret-i Adem ve Hazret-i Havva olduğu da söylenmiştir.- mü'min olarak evime veya mescidime -çünkü mescid Allah ehlinin evidir- girenleri, -bu kayıtla hanımı Vâile ve oğlu Kenan duanın dışında kalmışlardır. Ama Hazret-i Nuh onları duasından çıkarmayı ancak ”O senin ailenden değildir." (Hûd: 46) vahyini aldıktan sonra azmetmiştir.- Hazret-i Adem'den kıyamete kadar gelen ve gelecek olan tüm erkek ve kadın mü'mieleri bağışla. Görüldüğü gibi Hazret-i Nûh önce kendisine neseben ve dinen bağlı olanları özellikle anmıştır. Çünkü onlar, duasına daha müstehak ve daha lâyıktırlar. Sonra da tüm mü'min erkek ve kadınlara teşmil etmiştir. Kabirdeki ölü, denizde boğulurken yardım isteyen kişi gibidir. Babadan, kardeşten veya bir dosttan gelecek duayı bekler. O dua gelirse, kendisi için dünyadan ve dünyadaki lerden daha sevimli olur. Çünkü Allahü teâlâ kabir ehline, yeryüzü ehlinin dualarından dağlar gibi girdirir. Dirilerin ölülere hediyesi, onların bağışlanmasını dilemeleridir. Zalimlerin de sadece helaklerini artır.' Bu sûrede 24. âyette Hazret-i Nûh zalimler için beddua ederken önce: ”Zalimlerin ancak sapıklıklarını artır," demişti. Çünkü bu beddua ”Onlar çok kimseyi yoldan çıkardılar" cümlesinden sonra gelmiştir. Burada ”helaklerini artır" dedi. Çünkü bu: ”Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan hiçkimse bırakma," sözünden sonra geldi. Demek ki her bir yerde, oranın gerektirdiği ve mânâsına uygun düşen sözü söyledi. Anlaşıldığına göre Hazret-i Nûh, kâfirler ve zalimler sözüyle, kendi zamanında mevcut olan yeryüzünde yerleşenleri murad etti. İstediği, Allah'ın onları helak etmesi idi. Duası kabul edildi ve hepsi tufanda boğuldular. Bazı müneccimlerin dedikleri, onun sadece Arap yarımadasını dilediği ve tufanın sırf oradakilerin üzerine vakî olduğu tarzındaki iddialar, sözün zahirine ve âlimierin tefsirine zıttır. Söz delâlet ediyor ki, zalimin zulmü görünür, onda ısrar eder ve kendisine öğüt fayda vermezse kendisine ve yardımcılarına bedduayı hakemi ist ir. Nice çocuklar boğularak yanarak ve başka yollarla ölmüşlerdir. Hasan Basriye bu durum sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: ”Allah onların suçsuzluğunu bildi ve azap etmeden canlarını aldı." Bazı bilginlerin dediklerine göre ise, Allahü teâlâ tufandan kırk veya yetmiş sene önce, kadınları kısırlaştırdı, babaları hadım etti. (Menilerini kuruttu.) Dolayısıyla onlar denizde boğulurken yanlarında hiçbir çocuk ve akıl hastası yoktu. Çünkü Allahü teâlâ : ”Nuh kavmi peygamberleri yalanlayınca Biz onları suda boğduk..." (kürkân: 37) buyurmuştur. Çocuklardan ve delilerden, yalanlama söz konusu olamaz. Şayet Allah çocukları, hiç günahları yokken helak etse, bunun rubûbiyete (tanrılığa) ne zararı olur? Allahü teâlâ : ”...De ki: Allah Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzündekilerin hepsini helak etmek istese, Allah'a kim bir şey yapabilir?.." (Mâide: 17) buyurmuyor mu? Görünen o ki, tufanda analar, babalarla birlikte çocuklar da helak olmuşlardır. Zira Hazret-i Nûh: ”Onlar sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar," sözüyle, çocukları ebeveynlerine ilhak etmiştir. Çünkü ahlâksız ve kâfir olacak olan, şu anda ahlâksız ve kâfir hükmündedir. Bundan dolayı mutlak olarak kâfirlere tümüyle helak olmaları için beddua etmiştir. Çünkü onlardan bazıları bunu asaleten, bazıları da tâbi olmaları yoluyla haketinişlerdir. Mü'min erkekler ve kadınlar için de, hem genel hem de özel olarak kurtuluşları için duâ etmiştir. Çünkü bağışlanan hiç şüphesiz kurtulmuştur. Allah en iyi bilendir. Allah'a hamdolsun O’nun başarılı kılmasıyla Nûh Süresinin tefsin bitti.