Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Cinn 72:1 – Tekvir 81:29
İçindekiler
- Cinn 72:1
- Cinn 72:2
- Cinn 72:3
- Cinn 72:4
- Cinn 72:5
- Cinn 72:6
- Cinn 72:7
- Cinn 72:8
- Cinn 72:9
- Cinn 72:10
- Cinn 72:11
- Cinn 72:12
- Cinn 72:13
- Cinn 72:14
- Cinn 72:15
- Cinn 72:16
- Cinn 72:17
- Cinn 72:18
- Cinn 72:19
- Cinn 72:20
- Cinn 72:21
- Cinn 72:22
- Cinn 72:23
- Cinn 72:24
- Cinn 72:25
- Cinn 72:26
- Cinn 72:27
- Cinn 72:28
- Müzzemmil 73:1
- Müzzemmil 73:2
- Müzzemmil 73:3
- Müzzemmil 73:4
- Müzzemmil 73:5
- Müzzemmil 73:6
- Müzzemmil 73:7
- Müzzemmil 73:8
- Müzzemmil 73:9
- Müzzemmil 73:10
- Müzzemmil 73:11
- Müzzemmil 73:12
- Müzzemmil 73:13
- Müzzemmil 73:14
- Müzzemmil 73:15
- Müzzemmil 73:16
- Müzzemmil 73:17
- Müzzemmil 73:18
- Müzzemmil 73:19
- Müzzemmil 73:20
- Müddessir 74:1
- Müddessir 74:2
- Müddessir 74:3
- Müddessir 74:4
- Müddessir 74:5
- Müddessir 74:6
- Müddessir 74:7
- Müddessir 74:8
- Müddessir 74:9
- Müddessir 74:10
- Müddessir 74:11
- Müddessir 74:12
- Müddessir 74:13
- Müddessir 74:14
- Müddessir 74:15
- Müddessir 74:16
- Müddessir 74:17
- Müddessir 74:18
- Müddessir 74:19
- Müddessir 74:20
- Müddessir 74:21
- Müddessir 74:22
- Müddessir 74:23
- Müddessir 74:24
- Müddessir 74:25
- Müddessir 74:26
- Müddessir 74:27
- Müddessir 74:28
- Müddessir 74:29
- Müddessir 74:30
- Müddessir 74:31
- Müddessir 74:32
- Müddessir 74:33
- Müddessir 74:34
- Müddessir 74:35
- Müddessir 74:36
- Müddessir 74:37
- Müddessir 74:38
- Müddessir 74:39
- Müddessir 74:40
- Müddessir 74:41
- Müddessir 74:42
- Müddessir 74:43
- Müddessir 74:44
- Müddessir 74:45
- Müddessir 74:46
- Müddessir 74:47
- Müddessir 74:48
- Müddessir 74:49
- Müddessir 74:50
- Müddessir 74:51
- Müddessir 74:52
- Müddessir 74:53
- Müddessir 74:54
- Müddessir 74:55
- Müddessir 74:56
- Kıyamet 75:1
- Kıyamet 75:2
- Kıyamet 75:3
- Kıyamet 75:4
- Kıyamet 75:5
- Kıyamet 75:6
- Kıyamet 75:7
- Kıyamet 75:8
- Kıyamet 75:9
- Kıyamet 75:10
- Kıyamet 75:11
- Kıyamet 75:12
- Kıyamet 75:13
- Kıyamet 75:14
- Kıyamet 75:15
- Kıyamet 75:16
- Kıyamet 75:17
- Kıyamet 75:18
- Kıyamet 75:19
- Kıyamet 75:20
- Kıyamet 75:21
- Kıyamet 75:22
- Kıyamet 75:23
- Kıyamet 75:24
- Kıyamet 75:25
- Kıyamet 75:26
- Kıyamet 75:27
- Kıyamet 75:28
- Kıyamet 75:29
- Kıyamet 75:30
- Kıyamet 75:31
- Kıyamet 75:32
- Kıyamet 75:33
- Kıyamet 75:34
- Kıyamet 75:35
- Kıyamet 75:36
- Kıyamet 75:37
- Kıyamet 75:38
- Kıyamet 75:39
- Kıyamet 75:40
- İnsan 76:1
- İnsan 76:2
- İnsan 76:3
- İnsan 76:4
- İnsan 76:5
- İnsan 76:6
- İnsan 76:7
- İnsan 76:8
- İnsan 76:9
- İnsan 76:10
- İnsan 76:11
- İnsan 76:12
- İnsan 76:13
- İnsan 76:14
- İnsan 76:15
- İnsan 76:16
- İnsan 76:17
- İnsan 76:18
- İnsan 76:19
- İnsan 76:20
- İnsan 76:21
- İnsan 76:22
- İnsan 76:23
- İnsan 76:24
- İnsan 76:25
- İnsan 76:26
- İnsan 76:27
- İnsan 76:28
- İnsan 76:29
- İnsan 76:30
- İnsan 76:31
- Mürselat 77:1
- Mürselat 77:2
- Mürselat 77:3
- Mürselat 77:4
- Mürselat 77:5
- Mürselat 77:6
- Mürselat 77:7
- Mürselat 77:8
- Mürselat 77:9
- Mürselat 77:10
- Mürselat 77:11
- Mürselat 77:12
- Mürselat 77:13
- Mürselat 77:14
- Mürselat 77:15
- Mürselat 77:16
- Mürselat 77:17
- Mürselat 77:18
- Mürselat 77:19
- Mürselat 77:20
- Mürselat 77:21
- Mürselat 77:22
- Mürselat 77:23
- Mürselat 77:24
- Mürselat 77:25
- Mürselat 77:26
- Mürselat 77:27
- Mürselat 77:28
- Mürselat 77:29
- Mürselat 77:30
- Mürselat 77:31
- Mürselat 77:32
- Mürselat 77:33
- Mürselat 77:34
- Mürselat 77:35
- Mürselat 77:36
- Mürselat 77:37
- Mürselat 77:38
- Mürselat 77:39
- Mürselat 77:40
- Mürselat 77:41
- Mürselat 77:42
- Mürselat 77:43
- Mürselat 77:44
- Mürselat 77:45
- Mürselat 77:46
- Mürselat 77:47
- Mürselat 77:48
- Mürselat 77:49
- Mürselat 77:50
- Nebe' 78:1
- Nebe' 78:2
- Nebe' 78:3
- Nebe' 78:4
- Nebe' 78:5
- Nebe' 78:6
- Nebe' 78:7
- Nebe' 78:8
- Nebe' 78:9
- Nebe' 78:10
- Nebe' 78:11
- Nebe' 78:12
- Nebe' 78:13
- Nebe' 78:14
- Nebe' 78:15
- Nebe' 78:16
- Nebe' 78:17
- Nebe' 78:18
- Nebe' 78:19
- Nebe' 78:20
- Nebe' 78:21
- Nebe' 78:22
- Nebe' 78:23
- Nebe' 78:24
- Nebe' 78:25
- Nebe' 78:26
- Nebe' 78:27
- Nebe' 78:28
- Nebe' 78:29
- Nebe' 78:30
- Nebe' 78:31
- Nebe' 78:32
- Nebe' 78:33
- Nebe' 78:34
- Nebe' 78:35
- Nebe' 78:36
- Nebe' 78:37
- Nebe' 78:38
- Nebe' 78:39
- Nebe' 78:40
- Naziat 79:1
- Naziat 79:2
- Naziat 79:3
- Naziat 79:4
- Naziat 79:5
- Naziat 79:6
- Naziat 79:7
- Naziat 79:8
- Naziat 79:9
- Naziat 79:10
- Naziat 79:11
- Naziat 79:12
- Naziat 79:13
- Naziat 79:14
- Naziat 79:15
- Naziat 79:16
- Naziat 79:17
- Naziat 79:18
- Naziat 79:19
- Naziat 79:20
- Naziat 79:21
- Naziat 79:22
- Naziat 79:23
- Naziat 79:24
- Naziat 79:25
- Naziat 79:26
- Naziat 79:27
- Naziat 79:28
- Naziat 79:29
- Naziat 79:30
- Naziat 79:31
- Naziat 79:32
- Naziat 79:33
- Naziat 79:34
- Naziat 79:35
- Naziat 79:36
- Naziat 79:37
- Naziat 79:38
- Naziat 79:39
- Naziat 79:40
- Naziat 79:41
- Naziat 79:42
- Naziat 79:43
- Naziat 79:44
- Naziat 79:45
- Naziat 79:46
- Abese 80:1
- Abese 80:2
- Abese 80:3
- Abese 80:4
- Abese 80:5
- Abese 80:6
- Abese 80:7
- Abese 80:8
- Abese 80:9
- Abese 80:10
- Abese 80:11
- Abese 80:12
- Abese 80:13
- Abese 80:14
- Abese 80:15
- Abese 80:16
- Abese 80:17
- Abese 80:18
- Abese 80:19
- Abese 80:20
- Abese 80:21
- Abese 80:22
- Abese 80:23
- Abese 80:24
- Abese 80:25
- Abese 80:26
- Abese 80:27
- Abese 80:28
- Abese 80:29
- Abese 80:30
- Abese 80:31
- Abese 80:32
- Abese 80:33
- Abese 80:34
- Abese 80:35
- Abese 80:36
- Abese 80:37
- Abese 80:38
- Abese 80:39
- Abese 80:40
- Abese 80:41
- Abese 80:42
- Tekvir 81:1
- Tekvir 81:2
- Tekvir 81:3
- Tekvir 81:4
- Tekvir 81:5
- Tekvir 81:6
- Tekvir 81:7
- Tekvir 81:8
- Tekvir 81:9
- Tekvir 81:10
- Tekvir 81:11
- Tekvir 81:12
- Tekvir 81:13
- Tekvir 81:14
- Tekvir 81:15
- Tekvir 81:16
- Tekvir 81:17
- Tekvir 81:18
- Tekvir 81:19
- Tekvir 81:20
- Tekvir 81:21
- Tekvir 81:22
- Tekvir 81:23
- Tekvir 81:24
- Tekvir 81:25
- Tekvir 81:26
- Tekvir 81:27
- Tekvir 81:28
- Tekvir 81:29
Cinn 72:1
CİNN SURESİ
De ki: Ey Rasûlüm Muhammed!
'Cinlerden bir topluluğun üç ile on kişi arasındaki grup,
(onu), Kur'an ı
dinleyip...
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grupla Ukâz çarşısına gitti. Onlar Nahle'de iken sabah namazı vakti geldi. Rasûlüllah, ashabına namazı kıldırmaya başladı. Onlar namazda iken cinlerden bir grup uğradı. Kuran'ı duyunca durup dinlediler."
Bu ifade delâlet etmektedir ki o zaman Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cinleri görmemişti. Onların geldiklerini ve Kuran dinlediklerini farketmemişti. Onlar için okumamıştı. Olay onların gelmelerinin, Rasûlüllahin okuduğu bazı vakitlere denk gelip onu dinlemelerinden ibaretti. Allahü teâlâ bunu Rasûlüne haber verdi.
Cinler ince cisimlerdir. İnsanların ve meleklerin şekline benzemezler. İnsanlar gibi akıl sahibidirler. Onların gözlerinden uzaktırlar. Mucize sahiplerinin dışında onlara görünmezler, onlarla konuşmazlar. Ama bazı insanlara vesvese verirler. Onların yaratılışında ateş özelliği hâkimdir. ”Cinleri de halis ateşten yarattı," (Rahman: 15) mealindeki âyet de buna işaret etmektedir.
Meşhurdur ki, çeşitli maddelerden mürekkep olan şeylerin hepsinde galip olan unsura itibar edilir. Kendisinde cinlerde olduğu gibi ateş galip olan nârı (ateşe mensup), kuşlarda olduğu gibi hava galip olanlar havaî (havaya mensup), balık gibi su galip olanlar da mâî (suya mensup), insan ve yeryüzündeki diğer canlılarda olduğu gibi toprak galip olanlar türâbî'dirler.
Şöyle dedikleri bana vahyolundu: Yani vahiy yoluyla bildirildi, Allah tarafından haberdar edildim ki, -vahyetmek, gizlice bildirmek, an lam madır. Ona bu haberlerin bildirilmesinin faydası, onun insanların ve cinlerin peygamberi olduğunu belirtmek, şirkten nehyetmek ve tek Allah inancına teşvik etmektir. Cinler azgınlıklarına ve ayrı cinsten olmamalarına rağmen iman ettiklerine göre aynı cinsten ve uyumlu olan insanlar nasıl iman etmezler?-
'Şüphesiz biz hayranlık veren bir Kur'an, peygamberin dili üzere okunan bir kitap
dinledik. Bunu, halklarının yanına döndüklerine söylerler. ”Hayranlık veren" diye ifade edilen ”acehen" kelimesi, aslında mastardır. Mübalâğa ifade etmesi için, mübalâğalı ism-i fail yerine kullanılmıştır. Bu kelime, benzerlerinin sınırını aşan anlamındadır. Burada, dizisinin güzelliğinde ve mânâsının inceliğinde insan sözünden farklı, çok güzel mânâsına gelmektedir.
Cinn 72:2
O, hakka ve doğruya dinin ve dünyanın düzenine
götürüyor. Ayette ”rüşd" kelimesi, hak ve doğru anlamında kullanılmıştır. Bu kelime, dinin ve dünyanın düzeni mânâsını da ifade eder. Nitekim bu anlamda olmak üzere Efendimiz: ”Ey Allah'ım! Bana rüşdümü ilham et" diye duâ etmiştir. Yani dünya ve âhiret maslahatlarını göstermesini istemiştir. Tek Allah inancı ve Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih de bu kelimenin şüınû likidedir. Zaten rüşdün hakikati Allah'a ulaşmaktır.
Biz ona yani Kurana
iman ettik. Ona imanın zarurî sonucu ondakilere de inanmaktır. Biz hakkı bildikten sonra artık
Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız. Yani hiçbir şeyi O'na ortak etmeyeceğiz, Ondan başkasına tapmayacağız. Şüphesiz imanın tam olması ancak şirkten ve inkârdan uzak kalmakla olur. Nitekim Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm): ”...Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım," (Enam: 78) demiştir. Ayrıca Kur'an, eşsiz bir mucize olduğu için, ona iman etmek gerekir. Doğruya ve hakka götürdüğü için şirkten uzak durup tümüyle Allah'ın dinine girmek icap eder.
Cinn 72:3
Şüphesiz Rabbimizin sânı yücedir. Bu söz de sûrenin ilk âyetinde işaret edilen, vahyedilen şeyler arasındadır. Muradedilen mânâ şudur: Sübhâneke'yi okurken de ”ve teâlâ ceddük" dediğimiz gibi Rabbimizin azameti yücedir. Çünkü hakimiyet ve güç, azametin son noktasıdır.
O, ne bir eş, ne de bir çocuk edinmiştir. Yani kendisi için yüceliğinin kemalinden ötürü zalimlerin dedikleri gibi bir eş de bir kız çocuğu seçmemiştir. Cinler Kur'an'ı dinleyip tek Allah inancına ve imâna muvaffak kılınınca cinlerin kâfirlerinin inançlarının yanlış olduğunu farkettiler. Onlar Allah'ı yaratıklarına benzetiyorlar ve onun eş ve evlât sahibi olduğunu iddia ediyorlardı. İşte Kur'an'ı dinleyenler, Allah'ın azamet ve kudretinden dolayı veya muhtaç olmadığı için O'nu böyle şeylerden tenzih ettiler, O'nu yücelttiler. Zira eş, kendisine ihtiyaç duyulduğu için, evlât da çoğalmak ve nesil bırakmak için edinilir. Bunlar sonradan meydana gelişin gereklerindendir. Allahü teâlâ ise ezelîdir. Yahudiler, Uzeyir Allah'ın oğlu, Hristiyanlar, İsa Allah'ın oğlu, müşrik Araplar da, melekler Allah'ın kızları diyorlardı. Onların yanlış inançlarına göre İsa Allah'ın oğlu ise, bunun zarurî sonucu olarak Meryem'in de Allah'ın eşi olması gerekir. İşte bunun için âyette ”eş" anlamında ”sahibe," kelimesi anılmıştır. Yani evlât, Allah'ın eşi olan bir annenin bulunmasını gerektirir.
Cinn 72:4
Gerçekten bizim beyinsizimiz, en cahilimiz şeytan veya cinlerin azgını, -görünen o ki, İblis (şeytan) cinlerdendir. Nitekim Allahü teâlâ ”...O, cinlerdendi, Rabbinin emrine karşı geldi..." (Kehf: 50) buyurmuştur. ”Beyinsiz" diye ifade edilen ”sefîh" kelimesinin kökü olan seteh; akıl noksanlığından dolayı olan hafif meşrepliktir. Âyette kastedilen, dindeki sefihliktir.-
Allah hakkında saçma sapan şeyler söylüyormuş. ”Saçma sapan şeyler" diye ifade ettiğimiz ”şetat" kelimesi, zulümde ve başka şeylerde haddi aşmak, uzaklıkta aşırılık anlamındadır. Yani o beyinsiz maksadı aşan haddi aşmış sözler söylüyor.
Âyet-i kerime işaret etmektedir ki, bilgisiyle amel etmeyen âlim, cahil hükmündedir. Çünkü İblis, ilim ehli idi. Ama ilmiyle amel etmeyince beyinsiz, cahil olarak nitelendi. Dolayısıyla onu taklid caiz değildir. Cahile ve cahil gibi olan birisine uymak, şeytana uymaktır. Şeytan da insanı ateşe çağırır. Çünkü ondan yaratılmıştır.
Cinn 72:5
Doğrusu biz, insanları ve cinleri Allah'a karşı hiç yalan söylemezler zannetmiştik. Bu, en beyinsizlerini taklid ettikleri için, Allah'a karşı bir özür beyanıdır. Yani sanki şöyle dediler: ”Biz Allah'a ebediyyen hiç kimsenin iftira etmeyeceğini zannediyorduk. Ama Kur'an'ı dinleyip de gerçek önümüzde açılınca bildik ki onlar Allah'a iftira ediyorlar."
Cinn 72:6
Şüphesiz cahiliye döneminde
insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı da... Bu âyetten anlıyoruz ki, insanlar gibi cinlerin de dişileri var. Çünkü onların erkekleri var ve iirüyorlar. Öyleyse kadınları da var. Ama İblis ve züniyeti görülmediği gibi onlar da görülmezler.
Tefsirciler şöyle demişlerdir: ”Araplardan birisi ıssız bir vadide geceleyip de korktuğunda: ’Ey Allah'ım! Halkının alçak ve beyinsizlerinin şerrinden, şu vadinin efendisine ve büyüğüne sığınırım,' der ve sabaha kadar emniyet içerisinde geceyi geçirirdi. Onlar da bu niyazı duyunca kibirlenirler ve: 'İnsanlara ve cinlere efendi olduk,' derlerdi. İşte şu söz buna işarettir."
Bu adamlar,
onların cinlerin
azgınlıklarını artırırlardı. Yani onların kibirlilikleri, azgınlıkları ve beyinsizlikleri arttı. Azgınlık diye ifade ettiğimiz ”rahek" kelimesi, birçok mânâya gelir; beyinsizlik, şer ve zulüm yapmak da bunlardandır. Âyeti şu şekilde anlamak da mümkündür: ”Cinler, kendilerine sığınanların sapıklıklarını artırdılar. Çünkü onları kendilerine sığınacak derecede yoldan çıkardılar. Onlara sığınıp da kendilerini emniyette hissedince bunun cinlerden olduğunu zannettiler. Şeytanlara itaata daha çok yöneldiler ve onların vesveselerini daha çok benimseyerek kabul ettiler.
Kerdem b. Ebî Sâib el-Ensârî (radıyallahü anh)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Babamla birlikte bir ihtiyaç için Medine'ye doğru yola çıktık. -Bu, Hazret-i Muhammed'e Peygamberliğin verildiği, Mekke'de ilk zamanlardı.- Uyku beni bir koyun çobanının yanına götürdü. Gece yarısı olunca kurt geldi ve sürüden biri kuzu yüklendi. Çoban: ’Ey vadinin idarecisi! Komşunu gözet,' dedi. O esnada kendisini görmediğimiz birisi şöyle seslendi: ’Ey kurt! Onu serbest bırak.' Peşinden kuzu gelip sürüye girdi. Onun üzerinde herhangi bir diş izi yoktu. Allah da Rasûlüne Mekke'de bu âyeti indirdi." (1)
1- Hadisi İbn Münzır, İbn Ebî Hâlim ve Taberanî tahrîc ettiler. Bkz. Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/271.
Cinn 72:7
Gerçekten onlar, insanlar
da sizin zannettiğiniz gibi, ey cinler!
Allah'ın hiç kimseyi asla yani İsa (aleyhisselâm)'dan sonra, yaratıklara hüccet olacak birisini
peygamber göndermeyeceğini zannetmişlerdi. Allah onlara, peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i gönderdi.
Âyetin, ”Allah, ölümünden sonra hiç kimseyi hesap ve ceza için diriltmeyeceğini sanmışlardı," anlamında olduğunu söyleyenler de olmuştur.
Cinn 72:8
(Cinler devamla şöyle dediler:) Biz gökyüzüne dokunduk. Meleklerin verdikleri haberleri veya konuşmalarını dinleyip, kâhinler arasında yaymak için, göğe ulaşmak istedik. ”Dokunmak" diye ifadelendirilen ”lems", bir şey istemek için dokunmak anlamında kullanılır. Keşfu'l-Esrâr'dâ bu kelimenin aynı anlamda kullanıldığını gösteren şu hadis yer almıştır: Bir adam Hazret-i Peygambere: ”Benim karım, kendisine dokunanın elini geri çevirmez," dedi. (2) Yani kendisinden bir ihtiyaç isteyenin elini boş çevirmez diyerek malını zayi ettiğinden şikayet etti.
2- Bu, Nesâî'nın Kıt âbını-Nikâh ve Talâkta tahrîc ettiği hadisin bir bölümüdür. O hadiste şöyle denilmiştir: Hazret-i Peygamber: ”Onu boşa" demiş, adam: ”Kendisinde gönlümün kalmasından korkuyorum," demiş, Bunun üzerine Rasûlüllah: ”Öyleyse tut." buyurmuştur.
Orasını güçlü bekçiler, koruyan, geleni geri çeviren melekler
ve yıldızların ateşinden alman
alevlerle dolu bulduk.
Cinn 72:9
Biz daha önce haberleri
dinlemek için göğün bekçi ve alev bulunmayan veya dinleme ve gözetlemeye elverişli olan
bazı yerlerine otururduk. Buharî'de Hazret-i Âişe; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şunu rivayet etmiştir: ”Melekler bulutlara girerler. Gökte takdir edilen şeyleri söylerler. Şeytanlar onlara kulak hırsızlığı yapıp onu dinlerler ve kâhinlere bildirirler. Kâhinler de öğrendiklerine kendi yalanlarından yüz tane yalan katarlar."
Ben fakir derim ki, bu haberleri gökten çalmakla, buluttan çalmanın arası şöyle birleştirilir: Melekler bazan bulutlara girip orada konuşurlar. Başka bir zaman da gökte konuşurlar. Şeytanların cisimleri lâtif olduğu için kısa bir süre içerisinde semaya çıkmalarına engel bir durum yok. Üstelik onlar ya ateşe veya havaya mensupturlar, mayaları odur. Onun için ateş ve hava küreleri ni geçerken onlardan etkilenmezler. Etkilenecekleri farzedilirse o zaman deriz ki, onların çıkışları istidrâc kabilindendir. Her şeyde Allah'ın hikmeti ve sırları vardır.
Ama şimdi Rasûlüllahin gönderilişinden sonra
kim dinlemek maksadıyla oturma yerlerinden birisinde oturup da
dinleyecek olursa kendisini gözetleyen bir alev buluyor. Onu taşlayarak, dinlemekten uzaklaştırıyor.
Cinn 72:10
Doğrusu biz, gökyüzü bizden korunmak suretiyle
yerdekilere kötülük mü murad edildi? Yoksa Rableri onlar için hayır mı, maslahatlarına daha uygun hayır mı salah mı
diledi? Bilmiyoruz. Buradaki sora, hikmeti kavrayamamaktaki aczi ortaya koymak içindir. Şerrin değil de hayrın Allah'a nispet edilmesi Kur'an'a has çok değerli edeplerdendir. Nitekim bir başka âyette: ”Hastalandığım zaman O bana şifa verir," (Şuarâ: 80) buyurul muştur. İşte cinler, yukarıdaki ifade tarzlarıyla hayrı Allah'a nispet edip, şerrin failini gizli tutarak edepli davrandılar. İnançla edebi birleştirdiler.
Cinn 72:11
Gerçekten bizden sâlihler kendi içlerinde ve başkaları ile muamelelerinde fıtratı selimin gereği olarak kötü nefislerin gerektirdiği şer ve bozgunculukla değil, iyilik ve salâh ile nitelenenler
de var, iyilikte bundan
daha aşağı olan grup
lar da var. Biz bundan önce
çeşitli yollara ayrılmıştık. Bu, az önce belirtilen bölünmenin ifadesidir.
Bilginlerin dediklerine göre cinler arasında Kaderiye, Mürcie, Havarie.
Rafızî gibi fırkalar vardır.
Âyetteki ”tarâik" kelimesi, ”tarîk" kelimesinin çoğuludur. Tarîk, adını atılan yani yürünülen yer anlamındadır. İster iyi olsun ister kötü, insanın gittiği yol (hayat tarzı) için kullanılır. ”Çeşitli" diye ifade ettiğimiz ”kıdeden" kelimesinin tekili olan ”el-kaddü" bir şeyi uzunlamasına kesmek, dilmek demektir. Bu anlamdan olmak üzere insanın boyuna ”kaddün" denilir. Kamusta el-kaddetü, insanlardan grup (fırka) demektir. Her birinin arzusu müstakildir. ”Biz çeşitli yollara ayrılmıştık," âyeti, bu anlamdadır. Arzu ve istekleri muhtelif fırkalar demektir, denilmektedir.
Cinn 72:12
Şunu da anladık ki, Kur'anin âyetlerini düşünerek ve istidlalle bildik ki... Âyetteki anladık ki mânâsını veren ”zan", kesin bilgi anlamındadır. Çünkü imanın, zanla oluşması mümkün değildir. Üstelik onların maksatları, arkadaşlarını iyiliğe rağbet ettirmek ve kötülükten kaçındırrnaktır. Bu da zanla değil, ilimledir.-
Yeryüzünde neresinde olursak olalım
Allah'ı bize yapmak istediği şeyde
asla âciz bırakamayacağız. Kaçmakla yeryüzünden kaçarak
da O'nu asla âciz bırakamayacağız... Yahut da mânâ şöyledir: Bizim hakkımızda bir şey dilerse yüryüzünde onu yapmaktan asla âciz bırakamayacağız. Maksat şunu ifadedir: Yeryüzü tüm genişliğine rağmen Allah'tan kurtuluş ve Ondan kaçış yeri değildir.
Cinn 72:13
Doğrusu biz hidayeti yani en doğruya götüren Kur'an'ı
dinleyince hiç gecikmeden ve tereddüt etmeden hemen
ona iman ettik. Kim Rabbine ve O'nun indirdiği hidayete
inanırsa o, ecrinin eksıltileceğinden ve kendisine kötülük edileceğinden, bir zillet gelmesinden
korkmaz. Bu âyet işaret ediyor ki. Allah'a iman edenlerin zulümlerden uzak kalması gerekir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Mü'min, insanların canları ve malları konusunda kendisine güvendiği (emniyette olduğu) kişidir." (3)
3- Hadisi Tirmizî ve Nesâî şu lâfızla tahrîc etmişlerdir: ”Müslüman. Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu, mü'min de, insanların kanlarım ve mallarını da güvendikleri kişidir ” Bkz. Câmiu'l-Usul. 1 /241.
Vâsıtî şöyle demiştir: ”İmanın hakikati, güveni gerektirendir. Kim şüphecilerin korku yerlerinde kalırsa o, imanın hakikatine eremez."
Cinn 72:14
Şüphesiz bizden Kur'anı dinledikten sonra
Müslüman olanlar da var, sapıtanlar da. İman ve taat olan hak yoldan sapanlar da ”sapıtan" anlamında kullanılan ”kasıt," sapan, zalim demektir. Çünkü o, haktan ayrılmıştır. ”el-Muksıt" ise, âdil anlamındadır. Zira o, hakka yönelmiştir. Bir kimse zulmettiği zaman ”kaseta", âdil davrandığı zaman ”ekseta" denilir.
Müslüman olanlar var ya, -Bunun ve bundan sonraki ây ederdeki ifadelerin, cinlerin sözü olması caiz olduğu gibi Allah'ın, Rasûlüne hitabı olması da caizdir.-
İşte onlar yani Müslüman olanlar
doğruyu araştıranlardır, isteyen ve kastedenlerdir. ”Doğruyu" diye ifade ettiğimiz ”raşeden" kelimesi, hidayet anlamındadır. Cümlenin anlamı şudur: ”Onlar, kendilerini sevap yurduna ulaştıran, hakkın ve doğrunun yoluna götüren büyük hidayeti araştıranlardır." Bu cümle işaret ediyor ki, cinlerin amelleri için de sevap vardır. Çünkü sevabın sebebi ve gerektireni anılmıştır.
Cinn 72:15
Sapıtanlar hidayet yolundan ayrılanlar
ise cehenneme odun olmuşlardır." Cehennem, insanların kâfirleri ile tutuşturulduğu gibi, onlarla da tutuşturulur.
Rivayete göre Haccâc, Saîd b. Cübeyr'c, kendisini öldürmek istediği zaman: ”Benim hakkımda ne dersin?" demiş, o da: ”Sen kasıt ve âdilsin," cevabını vermiş. Orada hazır olanlar: Onu adaletle nitelediğini sanarak: ”Ne güzel söyledi!" demişler, Haccâc: ”Ey cahiller! Adam beni cahil kâfir yaptı," deyip üzerinde durduğmuz bu âyeti ve ”sümmellezîne keferû birabbihim ya'dilûn = Sonra kâfirler (putları), Rableri ile denk tutuyorlar." (En'am: 1) âyetini okudu.
Bazıları ise es-Sıhah adındaki eserde denildiği gibi bu sözü, bir kadına nispet etmişlerdir.
Cinn 72:16
Şüphesiz eğer onlar o yol, İslâm dini
üzere dosdoğru gitselerdi... Bu sözün mânâsı şudur: Bana vahyolundu ki eğer cinler ve insanlar İslâm dini üzere dosdoğru gitselerdi
onlara bol su verirdik. Burada su, bollukla mübalâğa için nitelenmiştir. Özellikle sadece bol suyun anılması, onun, zenginliğin ve maişetin aslı oluşu ve Araplar arasındaki değerinden ötürüdür.
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Nerede su varsa ot da vardır. Nerede ot varsa mal vardır. Nerede mal varsa fitne vardır."
O halde âyette murad edilen mânâ şudur: ”Onlara çok mal, rahat bir yaşantı verirdik. Dünyada rızıklarını bollaştırırdık."
Cinn 72:17
Ta ki onları onunla, su vermek ve rızıklarını bollaştırmakla
sınayalım. Bakalım nasıl şükredecekler? Şu âyette ifade buyurulan da bu mânâdadır: ”...Onları iyiliklerle sınadık." (A'râf: 168)
Kim Rabbini anmaktan, O'na ibadet etmekten
yüzçevirirse Rabbi onu çetin, dayanamayacağı, zor
bir azaba sokar. Âyetteki ”yeslükü" fiili, sokar manasınadır. Araplar ”ipliği iğneye soktum" anlamında ”selektül-hayta fi'l-ibreti" derler. Nitekim bir başka âyette de bu kelime kullanılarak: ”Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" (Müddessir: 42) buyurulmuştur.
Bir de şöyle denilmiştir: ”Âyetteki’saaden kelimesi, pürüzsüz kaygan bir dağdır. Velîd b. Muğîre, kırk yıl oraya çıkmakla yükümlü tutulur. Tepesinden zincirlerle çekilir. Zirveye varınca ta dibine yuvarlanır. Sonra tekrar çıkmakla yükümlü tutulur. Bu şekilde ebediyyen azap edilir."
Cinn 72:18
Bana vahyedildi ki:
Mescidler şüphesiz Allah'ındır. O'na ve O'nun ibadetine mahsusturlar. Özellikle Mescid-i Haram. Bu yüzden oraya Allah'ın evi anlamında ”beytullah" denilmiştir. Mescidden murad, namaz kılma ve Allah'ı anmak için inşa edilmiş olan yerdir. Mescidlerin başka bir acıdan Allah'tan başkasına izafe ve nispet edilmesi, yukarıda söylenene zıt değildir. Bu başkası, onu inşa eden olabilir: ”Rasûlüllahin Mescidi" demek gibi. Bulunduğu mekân olabilir, ”Beytül-Makdis Mescidi" gibi.
Mescidler içerisinde en saygıya değer olanı Mescid-i ilaram'dır. Sonra Medine'deki Mescid-i Nebevi sonra Kudüste'ki Mescid-i Aksa, sonra Cuma kılınan camiler, sonra mahalle mescitleri, sonra çarşı mescitleri, sonra da evlerdeki mescidlerdir.
O halde oralarda
Allah'tan başka kimseye tapmayın. Yani ibadette Allah'a hiç kimseyi ortak yapmayın. Ortak koşmak kınanınca, sırf Allah'tan başka birisine tapmak nasıl olur?
Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ ortaktan uzaktır. Çünkü ortak yokluk, Allah ise varlıktır. O halde kendisine katılamayacak olan yokluktan beridir, uzaktır. Zira Allah bizatihi vâcibül-vücuttur. Allahü teâlâ ilmiyle halkla beraberdir. Halk ise, O'nun la beraber değildir. Hangi yerlerinde hangi zamanlarında ve hangi hallerinde olurlarsa olsunlar Allah onlarla beraberdir. Bu yüzden Cenab-ı Hak: ”O halde Allah'tan başka kimseye tapmayın," buyurmuştur.
Eğer birisine secde etmek, Allah'ın emri ile oluyorsa bu makbuldür. Hazret-i Adem'e yapılan secde bu kabildendir. Ama putlara secde etmek gibi onun emri olmadan yapılıyorsa bu yasaktır. Kıble edep için tayin edildiği gibi, camiler de tazim için yapılmışlardır.
Kâ'b'ın şöyle dediği rivayet edilir: ”Ben Tevrat'ta Allahü teâlâ 'nın şöyle dediğini buldum: Şüphesiz benim yeryüzündeki evlerim, mescidlerdir. Bir Müslüman güzelce abdest alır, sonra camiye gelirse, o Allah'ın ziyaretçisidir. Ziyaret edilenin, kendisini ziyaret edene ikramda bulunması onun borcudur."'4' Bundan dolayı ”Camiye giren kişi Allah'ı ziyareti niyet eder," demişlerdir.
İbn Atâ şöyle demiştir: ”Senin mescidlerin, üzerlerine secde etmekle emrolunduğun organlardır. Onları, yaratıcısından başkası için eğme, alçaltma. O organlar, yüz, eller, dizler ve ayaklardır. Bu kemikler üzerine secdenin gerekli ligindeki hikmet şudur: Bu organlar hareketin kaynağıdırlar. Yürürken ve tutarken bunlar açılıp kapanırlar. Günahlar bunlarla yapılır. Şehvetler bunlarla karşılanır. Bu yüzden Allahü teâlâ keffaret olması ve günahları mahvetmesi için secdenin, bu organlarla edilmesine hükmetmiştir."
Cinn 72:19
Allah'ın kulu kalkmış... Bu, kendisine vahyedilenler cümlesindendir. Yani bana vahyedildi ki... demektir. Buradaki kuldan maksat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Şüphesiz o, Allah'ın ism-i âzamına nispet edilen gerçek kuldur. Rasûlüllahin kul diye ifade edilmesi, onun bulunuşunun ve ibadetinin gereğinin kulluk olduğunu yani onun Allah'a kul olduğunu bildirmek içindir.
Bu ifadede, Abdü Ved (Ved'in kulu), Abdü Yeğûs (Yeğus'un kulu), Abdü Menaf (Menafin kulu), Abdü Şems (Şemsin kulu) gibi isimler koyan, Abdullah adını koymayan Kureyşlilere tariz (dokundurma) vardır. Hoş, onlardan Abdullah adı verilenler de vardı. Ama bu, mânâsı murad edilmemiş, mücerred bir isimden ibaretti.
O' na ibadet ederken, Nahle denilen yerde sabah namazını kılarken
neredeyse onlar, cinler
onun etrafında keçe olacaklardı. Yani Rasûlüllahin ibadetinden gördüklerine, okuduğundan duyduklarına ve ashabının kendisine kıyam, rükû ve secde halindeki uymalarına şaşarak Rasûlüllahin etrafında izdihamdan birbirleri üzerine binmiş vaziyette toplanmıştılar. Çünkü onlar daha önce benzerini duymadıkları şeyler duymuşlardı.
Cinn 72:20
De ki: ’Ben ancak Rabbime tapıyorum, kulluk ediyorum.
O'na. Rabbime ibadette
hiç kimseyi ortak koşmam.' Yani bu benden ilk kez olan bir şey değil. Bana düşmanlığı gerektirecek çirkin bir hal de değil. Benim durumum bu, sizin durumunuz da böyle olsun.
Cinn 72:21
De ki: Ey Müşrikler!
'Şüphesiz ben size zarar vermeye de iyilik yapmaya da kadir değilim. Bu benim elimde değil. Allah'ın elinde. Zarar veren de, fayda veren de, doğru yolu bulduran da, saptıran da O'dur.
Cinn 72:22
De ki: ’Şüphesiz beni, O'na şirk koşar, emrine muhalefet edersem
Allah ın azabından ve kahrın
dan kimse katiyyen kurtaramaz.
Eğer O, benim için hastalık, ölüm veya başka bir kötülük dilerse, ondan beni kimse kurtaramaz.
Bilginlerden birisi şöyle demiştir: ”Bu, tevhidde, ihlâsa işaret eden bir sözdür. Çünkü tevhid, sadece Allah'ı görmektir, başkasını değil. Bu da ancak Allah'a yönelmekle, başkalarından yüzçevirmekle, başkasına değil sadece O'na güvenmekle doğru olur."
Ve ben sıkıntılar esnasında
O'ndan başka bir sığmak ve dönüş yeri
bulamam.' Bu, Hazret-i Peygamberin, başka şeylere karşı aczinin ifadesinden sonra kendi nefsine ait işlerden de aczinin ifadesidir. Yani demek istiyor ki: ”Ben kendim için bir şeye gücüm yetmezse, sizin için nasıl gücüm yeter ki?"
Cinn 72:23
(Benim yapabileceğim) sadece Allah'tan olanı ve O'nun gönderdiklerini tebliğdir. Yani Allah'tan başka bir kurtarıcı bulamam. Sadece benimle gönderdiklerini, O'nun risaletini eksiksiz ve fazlasız tebliğ ederim. Allah'ın gönderdiklerinden maksat, Rasûlüllahin tebliğle görevli olduğu emirler, hükümler ve hâllerdir.
Kim Allah'a ve O'nun Rasûlüne tevhidi emir konusunda
isyan eder de O'na ortak koşar
sa şüphesiz onun için içerisinde ebedî, sonsuz olarak
kalacakları cehennem ateşi vardır.
Cinn 72:24
Nihayet vaadolundııkları şeyi gördüklerinde, azap kendilerine geldiğinde
kimin yardımcısı daha zayıf, sayısı daha azmış bileceklerdir. Yani daha zayıf ve daha az olanın kâfirler mi yoksa mü'minler mi olduğunu bilecekler. Âyet-i kerime delâlet etmektedir ki sayıları çok, bünyeleri güçlü de olsa âhirette yardımsız bırakılacaklardır. Çünkü kâfirlerin dostu ve yardımcısı yoktur. Mü'minler ise sayıları az, bünyeleri zayıf bile olsa yardım görecekler, muzaffer olacaklardır. Çünkü Allah onların dostudur, yardımcısıdır. Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Bu, Allah'ın iman edenlerin yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince onların yardımcıları yoktur." (Muhammed: 11)
Cinn 72:25
De ki: 'Vaadolunduğunuz şey yakın mı yoksa Rabbim onun için uzun bir vâde mi tayin edecek? Ben bilmem.' Yani vaadolunan şey, kesin olacaktır. Ama vakti ne zaman? Ben onu bilmiyorum. Çünkü Allah onu açıklamadı. Zira onun vaktini gizlemekte maslahat vardır. Bu, müşriklerin o vaadi duyduklarında inkâr ve alay ederek: ”Vaadolunan ne zaman?" demelerine bir cevaptır.
Cinn 72:26
O, gaybı, hissedilemeyen her şeyi
bilendir. Gaybmı, kimseye göstermez. Yani onun gösterip açıklamadığı şeylere, yaratıklarından hiç kimse kesin bilgi hasıl edecek bir şekilde muttali olamaz.
Cinn 72:27
Ancak risaleti ile ilgili bazı gaypları açıklamak için
seçip beğendiği bir Rasûl müstesna. Ama Rasûlün risaleti ile ilgili olmayan, kıyametin kopma zamanı gibi gaybleri hiç kimse ebediyyen bilemez. Çünkü onun vaktini açıklamak risalet yörüngesinin döndüğü teşrîî hikmete aykırıdır. Üzerinde durduğumuz âyet, şu âyetin benzeridir: ”...Allah size gaybı bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçer..." (AH İmrân: 179)
Çünkü onun, razı olunan elçinin
önünden ve arkasından gözetleyiciler koyar. Yani Allahü teâlâ peygamberin her bir yanından meleklerden bekçiler koyar. Onlar Allah kendisine risaleti ile ilgili bazı şeyleri açıkladığında onu, bazı şeytanlardan muhafaza ederler.
Cinn 72:28
Ta ki Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. Yani bilsin ki, kendilerine vahyedilen peygamberler, Rablerinin risaletini ümmetlerine tebliğ ettiler. Yine bilsin ki o risalet kendilerine tebliğ edildikten sonra şeytanlar tarafından kapılmasın ve bir şeyle karıştırılmasın.
Allah onlarda bulunan veya onların hallerinden olan
her şevi kuşatmış ve olan ve olacak olan
her şeyi tek tek en ince teferruatına kadar ihata edecek şekilde
saymıştır.
Kasım şöyle der: ”Allah onları yarattı ve sayı olarak tespit etti."
İbn Abbas'ın izahı da şu şekildedir: ”Yaratıklarını saydı ve onların sayısını bildi. Zerre ve hardal ağırlığında bile olsa hiçbir şey O'nun bilgisi dışında kalmadı. En iyi Allah bilir."
Allah'ın yardımı ile Cin Sûresinin tefsiri sona erdi.
Müzzemmil 73:1
MÜZZEMMİL SURESİ
Ey elbisesine
bürünen! Hazret-i Peygamber bir gece örtüsüne (veya elbisesine) bürünmüş uyuyordu. Bürünmeyi bırakıp ibadete yönelmekle ve uykuyu bırakıp gece namazı kılmakla emrolundu.
İbn Abbas (radıyallahü anhümâ) şöyle demiştir: ”Cebrail ilk geldiğinde. Rasûlüllah korktu ve kendisinde bir ruhî bozukluk olduğunu zannetti. Hini dağından, evine Hazret-i Hatice'nin yanına döndü. Titriyordu. ”Beni örtünüz," buyurdu. O, bu vaziyette iken Cebrail geldi ve, ”Ey bürünen!" diye seslendi.
Süheylî de söyle der: ”Müzzemmil, Hazret-i Peygamberin bilinen isimlerinden değildir. Gerçi bazı insanlar böyle düşünüp, onu Efendimizin isimlerinden saymışlardır ama bu yanlıştır. Aksine ”müzzemmil", kendisine hitap edildiği andaki hâline göre türetilmiş bir kelimedir. ”Müddessir" de aynen böyledir. Kendisine bu isimle hitabedilmesinde şu iki fayda vardır:
Birincisi, lâtife etmek: Araplar birisine iltifat etmek istediklerinde ona, o esnadaki halini anlatan fiilden türemiş bir kelime ile hitabederierdi. Rasûlüllah, Hazret-i Ali'nin Hazret-i Fatıma'ya öfkelenip bir tarafını toprağa vermiş uyur bir halde iken ona gelip: ”Kalk ebâ türâb (toprağın babası, topraklı)!" demiştir. Ona kızgın olmadığını, onu azarlamadığını hissettirmek ve ona lâtife etmek için böyle demiştir. Hazret-i Peygamberin uyumakta olan Huzeyfe'ye şaka olsun diye, kınamak ve azarlamak işetmediğini hissettirmek için ”Kalk ey uyuyan!" demesi de yine bu kabildendir. Allahü teâlâ 'nın Rasûlüne: ”Ey bürünen!" buyurması da, onu kınayıp azarlamadığını hissetmesi için lâtife ve yakınlık yoluyla söylenmiş bir sözdür.
İkincisi, geceleyin örtüsüne bürünüp uyuyan herkese, gece namazına kalkması ve Allah'ı zikremesi için tenbihtir.
Müzzemmil 73:2
Gecenin bir kısmı hariç olmak üzere kalk namaz kıl. Öyle bürünüp örtünme, uyuma. Bu hali bırak, daha iyi olanı yap. Gece namazına kalk.
Ariflerden birisi şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ, habibinin kendisine münâcâtta bulunmasını istedi. Gece yarısı kalkması için seslendi. Böyle kalkışlar ve münâcâtlar dünya ehli için değil, cennet ehli içindir. Bu, tatlıdan, zevk sahiplerinin anladığına benzer."
Müzzemmil 73:3
Gecenin yarısını (ibadetle geçir.) ”Yarısı"nm zikredilmesi, onun faziletini ve sevap bakımından yarısında ibadet etmenin, çoğundaki ibadet gibi olduğunu bildirmek içindir.
Yahut ondan birazını eksilt. Yani kalkmayı gecenin yarısından üçte birine kadar eksilt.
Müzzemmil 73:4
Yahut üzerine yani yarısı üzerine
biraz, üçte ikiye kadar
artır. Bunun anlamı şudur: Rasûlüllah Efendimiz, gecenin yarısı kadar ibadet etmekle, onun daha azı veya daha çoğu kadar ibadet etmek arasında muhayyer bırakılmıştır. Bu muhayyerliğin, gecelerin uzunluk ve kısalıklarına göre değiştiği de söylenmiştir. Buna göre gecenin uzunluğu normal olduğunda yarısı, kısa olduğunda daha az, uzun olduğunda da daha fazla ibadet etmesi istenmiş olmaktadır.
Kur'an'ı da harfleri iyice ayırdederek
açık açık, tane tane oku. Öyle ki, dinleyen o harfleri sayabilsin. Bu yüzden, İbn Mesut (radıyallahü anh) Kur'anı süratli okumaktan men etmiş ve: ”Sizden birinizin hedefi sûrenin sonu olmasın," demiştir. Yani okuyucu, âyetlerin mânâ ve hakikatlerini düşünebilmesi için ağır ağır okuması gerekir. Allah'ın zikri ile ilgili bir âyet okuyunca onun azamet ve yüceliğini hisseder. Bir vaad ve tehdit âyetine varınca korkuya ve umuda kapılır. Ayrıca Kur'anı Kerimin nazmını bozmaktan kaçınmalıdır.
Keşşafta şöyle denilmiştir: ”Kur'anı tertil üzere okumak, onu harfleri belirterek, harekelerin hakkını vererek, ağır ağır okumaktır. Öyle ki okunan, araları düzenle dizilmiş dişler gibi olur. Kur'anı okurken sesi hareket ettirmek ve peşpeşe okumak da tertilin gereğidir."
Hazret-i Peygambere, Kur'anı tane tane okumakla emredilmesi, gece kalkmak konusundaki emrin, Hazret-i Peygamber, az da olsa Kur'an'dan bir miktar öğrendikten sonra olduğuna işaret etmektedir. Beşinci âyette gelecek olan ”valı-y edeceğiz" sözünün gelecek zaman kipi ile gelişi, Kur'anin henüz nazil olmayan kısmına itibarladır.
Hazret-i Peygamber Kur'anı indirildiği şekilde gayet güzel okurdu. Onun güzel okuyuşu, harfleri mahreçlerinden çıkartarak lâfızlarını güzelleştirmesi, yerine göre açıktan, gizli ve yumuşak ve buna benzer şeylere dikkat ederek okumasıdır. Bu da tekellüf süzdü. Kuran okurken tekellüiten maksat, harfleri çıkarırken bir takım, zorluklara girmek, onun sıfatını belirtirken aşırılığa sapmaktır. Tertil de, aşırı derecede uzatmaktan kaçınmak, hadrda da, harfleri birbirene sokup karıştırmaktan uzak durmak gerekir. Aşırı süratten dolayı harfleri ve kelimeleri birbirleri üstüne dürmemek icabeder. Bu, şöyle bir temsille ifade edilebilir: Tertil beyaz gibidir. Eğer az olursa esmerleşir, çok olursa baras (bembeyaz benekler yapan alaca hastalığı) gibi olur. Normal okumanın üstündeki bir okuyuş okuma sayılmaz. Bu izahtan anlaşıldı ki tecvid üzere (güzel) okumak üç şekildedir. Bunlar; tertil, hadr ve tedvirdir.
Tertil, ağır ağır, tane tane okumaktır. Bu okuma türünde, Kur'anı düşünme bulunduğu için en efdal okuma şeklidir. Tertil üzere okumanın ve Kur'anı düşünmenin en efdal olduğu yer de, namazda olanıdır.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Benim Bakara sûresini tertil üzere ağır ağır okumanı, bana Kur'anin tamamını süratli okumamdan daha sevimlidir."
Büyüklerden birisi şöyle derdi: ”Anlamadığım ve gönlümün onda olmadığı her âyet için sevap beklemem." Selef (önceden yaşamış Müslümanlar)den birisi, bir sûre okur da, kalbi onunla olmazsa onu tekrar okunmuş.
Malik b. Dinar şöyle der: ”Bir adam gece teheccüde kalkar ve emrolunduğu biçimde Kur'an'ı ağır ağır tertil üzere okursa, Cebbar olan Allah ona yaklaşır."
O büyükler biliyorlardı ki, gönüllerde buldukları yumuşaklık, tat, ferahlık ve nurlar Allah'ın kalbe yakınlığından dolayıdır. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Kuran ehline kıyamette şöyle denilir: Oku ve yüksel. Dünyada tertil üzere okuduğun gibi tertil üzere oku. Çünkü senin mevkiin, okuyacağın son âyetin yanındadır." (1)
1- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve Hâkim tahric etmişlerdir. Bkz. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, 6/277.
Kur' anin indirilmesinde ki maksat, gerçekleri anlamak ve muhtevası ile amel etmek olunca, Kur'an'ı susup dinlemek namazda farz, başka zamanlarda mendûp kılınmıştır. Kur'anı okuyan için bir ecir, dinleyen için iki ecir vardır. Çünkü o susuyor ve dinliyor. Ya da iki kulağı ile dinliyor. Okuyan ise bir tek dille okuyor. Ayrıca dinleyen farzı eda ediyor. Bu yüzden ”Kur'an'ı dinlemek, okumaktan daha sevaptır," denilmiştir.
Hadr, Kur'anı süratle okumaktır. Rivayete göre bu ümmetten dört kişi bir rekâtta Kur'an'ı hatmetmiştir. Bunlar: Osman b. Affân, Temîm ed-Dâri, Saîd b. Cübeyr ve Ebû Hanife'dir. Bu okuma türü, İbn Kesir, Ebû Amr ve Kâlûn'un tercih ettikleri okuma türüdür.
Tedvir ise, tertil ve hadr arası bir okuma tarzıdır. Bu da, İbn Âmir ve Kisâî'nin tercih ettikleri türdür. Bu okuma çeşitlerinin hepsi, okurken harfleri uzatmanın ölçüsünde tasavvur edilir. ”Nice Kuran okuyan var ki, Kur'an ona lanet eder," anlamındaki hadis ise, Kur'anin lâfızlarını veya mânâlarını bozan ya da onunla amelden uzak kalanı içine alır.
Bunu anlamak da lâfın (hata)nın açıklanmasına bağlıdır. Lâhn, açık ve gizli okumak üzere iki çeşittir. Açık olanı, lâfza arız olan ve mânâyı bozan hatadır. Bir harfin yerine başka bir harfi okumak bu kabildendir. ”Salihât" diyecekken, ”talihât" demek buna örnektir. Esre okunacak bir harfi ötre veya üstün okumak da onunla ister mânâ değişsin, ister değişmesin bu türden hatadır. ”Innellahe berîün minel müşrikine ve rasûlühû" (Tevbe: 3) âyet indeki ”rasûlühû" yu, ”rasûlihî" okumak da buna misâldir.(2)
2- Bu âyetin meali: ”Allah, müşriklerden uzaktır. Rasûlü de uzaktır." şeklindedir. Ama yukarıda belirtildiği gibi yanlış okunursa: ”Allah müşriklerden ve Rasûlünden uzaktır." mânâsı çıkar ki bu çok fahiş bir hatadır. (Mütercim)
Gizli olan lâhn: İhfayı, idğamı, izharı, iklâbı terketmek, kalın okunması gerekeni ince, ince okunması gerekeni kalın okumak, çekilmemesi icabedeni çekmek, çekilmesi gerekeni çekmemek gibi hatalardır. Şüphesiz bu kurallara riayet farzı ayn değildir. Dolayısıyla bunları terke şiddetli bir ceza terettüp etmez. Bunda ancak tehdit ve ceza korkusu söz konusudur.
Kıraat ehlinden biri şöyle demiştir: ”Gizli lâhn, ancak mahir kurranın bileceği, lamları kalın okumak, raları ince okumak gibi hatalardır. Bunları, işleyene azap tercddüb edeceği düşünülmez. Zira bunda zorluk vardır. ”Allah hiçbir nefse taşıyamayacağı yükü yüklemez." (Bakara: 286)
Tarikatı Muhammediye şerhlerinden birisinde şöyle denilmektedir: ”Köylülere, bedevilere, koca karılara, kölelere ve cariyelere: Tecvidsiz namaz sahih değildir.' demek fitnedir. Çünkü onlar tecvidi beceremezler ve namazı temelli bırakıverirler. Öyleyse, gerekli olan, onlara kendisi ile lâfzın ve mânânın sahih olacağı ve kalp huzuru ile ihlâsı temin edecek kadar tecvid öğretmektir.
İmran b. Husayn'dan rivayet edildi ki; O, Kur'an okuyan sonra da dilenen bir okuyucuya rastladı. Bunu bir musibet sayarak: ”İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun=Biz, Allah içiniz ve O'na döneceğiz" dedi ve şöyle devam etti: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i: ”Kim Kur'an okursa, onunla Allah'tan istesin. Şüphesiz yakında Kur'an okuyan ve onunla insanlardan isteyen topluluklar gelecek."(3) buyururken duydum. Böylece Kur'an okuyana, bir şey vermek, günaha yardım etmektir. Bu, insanların omuzlarına basa basa camide dolanıp dilencilik yapan kişiye vermeye benzer.
3- Hadisi Tirmizî, İbn İmrân'dan tahric etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/225.
Kûtü'l-Kulûb adındaki eserde şöyle denilmekledir: ”Kur'anı açıktan okumanın yedi mertebesi vardır. Bunlar:
1. Rasûlüllahin emrolunduğu tertil, (ağır ağır, tane tane okumak)
2. Şu hadislerde teşvik edilen sesi Kuranla güzelleştirmek: ’Kur'an'la seslerinizi güzelleştiriniz.' (4) Kur'anı teğanni ile okumayan bizden değildir.' (5) Buradaki teğanniden maksat, sesi güzelleştirmektir. Bu izah, teğanni kelimesini, ihtiyaçsızlık ve yeterlilik anlamında almaktan daha iyidir.
4- Hadisi Hakim, Müstedrek'te, Berâ b. Âzib'ten tahric etmiştir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/145. Bu hadisin metni: ”Kur'anı seslerinizle güzelleştiriniz." anlamını verecek biçimdedir. Ancak, Kur'an zaten güzel olduğu ve güzelleştirmek için sese ihtiyaç bulunmadığı için bir çok bilgin hadisi bizim yukarıya terceme ettiğimiz şekilde izah etmiştir. Müellifin hadisi takdim şekli ele aynı istikamettedir. Onun için terceme bu anlayışa göre yapılmıştır. (Mütercim)
5- Hadisi Buhari, Ebû Dâvud, Ahmed b. Hanbel ve Müstedrek'te Hâkim tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l Kebîr, 3/68.
3. Sözü düşünmek ve mânâlarını anlamak için can kulağıyla dinleyip, kalbi uyanık bulundurmaktır. Çünkü bunlar ancak açıktan okumada söz konuşudurlar.
4. Sesi yükseltmekle uykuyu kovmak.
5. Okumasıyla uyuyanın uyanıp da Allah'ı anmasını umut etmek. Çünkü bu, onu ihyaya sebeptir.
6. Onu işsiz gafilin görmesi, kalkmaya heveslenmesi ve hizmete arzu duy maşıdır. Böylece iyilik ve takvada ona yardım etmiş olur.
7. Sesli tilâvetiyle okumasını artırması, her zamanki âdeti üzere gece kalkmasına devam etmesidir. Bunda, amel çokluğu vardır.
Eğer okuyucu bu noktalara dikkat ederse, onun açıktan okuması daha cidaldir. Çünkü bunda birden çok amel vardır. Amel ancak, niyetlerin çokluğu ile efdal olur. Rasûlüllahin ashabı toplandıkları zaman içlerinden birisine. Kuran'dan bir sûre okumasını emrederlerdi."
Terğib şerhinde şöyle denilmektedir: ”Kur an okurken makam yapmak konusunda bilginler ihtilâf etmişlerdir. Kur'an'ı öngördüğü huşua mani olduğu ve anlaşılır olmaktan çıkardığı gerekçesiyle İmam Mâlik ve Cumhur mekruh saymışlardır. Ebû Hanife ve Seleften bir gurup, konu ile ilgili hadislere istinaden mubah kabul etmişlerdir. Ayrıca, makamlı okumak, kalbin rikkatine ve Allah korkusunun yayılmasına sebeptir. Sesin kıraatla güzelleştirilmesi ve süslenmesi, ağır ağır okuma haddinden çıkmadıkça söz konusudur. Eğer bir harf artacak şekilde aşırı gidilse veya gizlense o zaman bu okuyuş haram olur."
Müzzemmil 73:5
Şüphesiz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. O, mükellefler üzerine ağır gelen, bir takım meşakkatli yükümlülükleri içeren Kur'anı Kerim'dir. Ağırlık aslında cisimlerde söz konusudur. Ama bilâhare mânâlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Kimi âlimler buradaki ağırlığı: ”Sen o vahyi ağır olarak alırsın" şeklinde izah etmişlerdir. Nitekim Hazret-i Peygambere: ”Vahy sana nasıl gelir?" diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: ”Bazen çan sesi gibi gelir. O bana en ağır olanıdır. Benden o hal geçer geçmez meleğin söylediğini iyice öğrenmiş olurum. Bazen melek bana bir insan suretinde görünür. Benimle konuşur, ben de söylediğini iyice öğrenirim."
Hazret-i Âişe der ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı, çok soğuk bir günde kendisine vahiy gelirken gördüm. O hal geçince alnından şapır şapır ter akıyordu." (6)
Keşşafta deniliyor ki: ”Allahü teâlâ bu âyeti araya sokmakla mükellef kıldığı gece namazının Kurandaki zor işlerden olduğuna işaret etmeyi dilemiştir. Çünkü gece, uyku ve istirahat zamanıdır. Dolayısıyla onu ihya edecek kişi mutlak surette tabiatıyla zıtlaşmak, nefsi yle mücadele etmek durumunda olacaktır. Ama bu külfete alışana ise, bu ve benzeri şeyler ağır gelmez."
Müzzemmil 73:6
Gerçekten, gece sıcak yatağından
ibadete kalkan kişinin hem külfeti daha çok tur. Çünkü ibadet için gece kalkan nefis, gündüz kalkandan daha çok meşakkate katlanır. Gece namazı mutlaka gereklidir. Çünkü ibadetlerin en efdali, en meşakkatli olanıdır. ”Külfeti dalın çok" diye, ifade ettiğimiz ”eşeddü vat'an" terkibinin, ayağın sebatı ve istikrarı bakımından kuvvetli olanı, şeklinde anlaşılması da mümkündür. O zaman maksat, geceyi seçme sebebinin açıklanması olur.
Geceleyin kalkma emrinin özellikle anıl ışı şu sebeptendir: Allahü teâlâ geceyi insanları örten ve onları maişet kazanmak için dönüp dolaşmaktan alıkoyan bir vakit yapmıştır. Gündüzü de insanların nafakalarına ait işleri yaptıkları maişet vakti kılmıştır. Dolayısıyla gündüzleri insanların ayakları ibadet için sabit kalmaz.
Hem de sözü (duası) daha etkilidir. Yani sözde, doğruluk ve sağlamlık bakımından ve doğru üzere sebat açısından daha ziyadedir.
"Gece kalkan" diye izah ettiğimiz ”nâşietü'l-leyl" terkibinin, gece namazı anlamında anlaşılması da mümkündür. Çünkü hem gece kalkmak, hem da geceleyin yapılan ibadet, kula gündüz ibadetinden daha ağır gelir. O zaman ”Külfet açısından daha kuvvetli" sözünün anlamı da şudur: Namaz kılana gece namazı, gündüz namazından daha ağır ve zordur. Dolayısıyla daha efdaldir. ”Nâşietü'l-leyl"'in gece saati şeklinde anlaşılması da mümkündür. Çünkü Onun saatları an be an, peşpeşedir. Yani gecenin birbiri peşinde meydana gelen anları, gündüzün anlarından daha ağırdır. Fakat İbn Abbas âyetteki ”nâşie" kelimesini, yatsıdan sonraki zamanla kayıtlamıştır. Ona göre yatsıdan önceki vakit nâşie değildir. Hazret-i Âişe ise bunu, uykudan sonraya tahsis etmiştir. Dolayısıyla bir kimse uyumadan kalkar da ibadet ederse ”nâşie" sayılmaz.
Müzzemmil 73:7
Çünkü gündüzde senin için uzun bir meşguliyet, işlerinde tasarruf ve hareket
vardır. Dolayısıyla ibadet için boş vakit bulamazsın. Öyleyse sen geceleyin ibadet et. Âyetin şu anlama gelebileceğini söyleyenler de olmuştur: ”Eğer sen gece bir şeyi kaçımsan, gündüz onu telâfi için boş vakit bulursun. Böylece Rabbine yalvarma konusundaki nasibinden bir şey eksilmez. Rasûlüllahin şu hadisi bu anlayışa uygun düşmektedir: ”Bir kimse uyur da günlük hizbini okuyamaz ve onu sabah namazı ile öğle namazı arasında okursa, kendisi için, onu sanki gece okumuş gibi sevap yazılır." (1)
Müzzemmil 73:8
Rabbinin adını an. Gece ve gündüz, tesbih, tenlik hamd, Kuran okuma ve ilim tahsilinden hangi yolla olursa olsun O'nu zikretmeye devam et. Sürekli olarak Allah'ı zikretmek, O'na yakın olanların (mukarrabûnun) görevlerindendir. Zikir, ister kalple olsun, ister dil veya diğer organlarla olsun, ister ayakta olsun, ister oturarak veya yan yatarken olsun hepsi eşittir.
Allah'ı anmaktan maksat, O'nun adını zikretmek, suretiyle anmaktır. Bunun için Allahü teâlâ : ”...Unuttuğun zaman Rabbini zikret..." (Kehf: 24) buyurmuştur.
Tam olarak O'na yönel. ”Yönelmek" diye ifade ettiğimiz ”tehettül", kendini bir şeye tahsis ve teksif etmek anlamındadır. Yani, ibadet ve ihlâsla tam olarak kendini Allah'a ver, ona tahsis et, denilmektedir. Allah'a tümüyle yönelmek, şu âyette tarif edildiği gibidir: ”...Sen Allah de, sonra onları bırak daldıkları bataklıkta oynayadursunlar (En'am: 91) Bu. ”Islâmda ruhbanlık ve tehettül yoktur," hadisine zıt değildir. Çünkü buradaki.’'tehettül''den maksat, evlenmekten ve onu istemekten uzak kalmaktır. Bu anlamda olmak üzere, hiç evlenmemiş olan Hazret-i Meryem'e ”el-betûl" denilmiştir. Erkekten ayrı, kesilmiş demektir. Ama bu yasaktır. Çünkü Allahü teâlâ : ”Sizden bekâr olanları evlendirin," (Nur: 32) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: ”Evleniniz, çoğalınız. Çünkü ben kıyamet günü, diğer ümmetlere karşı sizinle övünürüm." (8)
Halktan uzaklaşarak sırf Allah'a yönelmek, bazen zahiren olur. Bazı âbidlerin kalpleri cezbetmek ve hediyeler almak için dağ başlarına ve mağaraların içlerine çekilmeleri bu kabildendir. Kendini Allah'a vermenin bâtını şekli ise, irşad ehlinin yaptığıdır. Tüm peygamberler ve bazı veliler bu gruptandırlar. Çünkü insanları irşad, onların araşma katılarak yapılır.
Büyüklerden birisi: ”Allah yoluna girmek, kendini tümüyle O'na vermekle olur," demiştir. Bunun anlamı, zikre sarılarak, Allah'tan başkasından yüz çevirerek ve gönlün isteklerine karşı çıkarak Allah'a yönelmektir. İşte bu, her ne kadar Allah kuluna şahdamarından daha yakınsa da, yolcunun kendisine giden tarafa doğru, manevî bir hareketle yaptığı bir yolculuktur. Çünkü istiyenle istenilenin misali, karşısındaki bir suretle, üzerindeki pastan dolayı, suret görülmeyen aynanın misali gibidir. Onu parlattığın zaman üzerindeki perde kalkar ve suret görülür. Perde kulun gözündedir.
Müzzemmil 73:9
O, doğunun ve batının ve bunların arasındaki her şeyin
Rabbidir. Yaratıcısı ve mâlikidir. Allahü teâlâ bu sözüyle, yaz ve kış mevsimlerinde güneşin doğma ve batma yerlerini muradetmiştir.
O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Bu, Allah'ın Rabliğini beyan için, yeni bir cümledir. Şu anlamdadır: O'ndan başka gerçek bir ilâh yoktur. Öyleyse başkalarına uluhiyet yüklemeyerek O'na yaklaş.
O halde dininin ve dünyanın maslahatları için
O'nu vekil edin. Islah etmek, ve kemâle erdirmek, için kendini O'na bırak, sen istirahat et.
İmam Kuşeyrî şöyle demiştir: ”Allah kullarının hâllerini üstlenmiştir. Onları dilediği ve seçtiği şekilde kullanır. Bir kulun işini güzel bir kasıtla üstlenirse, onu tüm meşguliyetlerden korur ve onu başkasına muhtaç etmez. Kul, inevkısmın kendisine kâfi olduğunu bildiği için, ihtiyaçlarını çok bulmaz. Bundan dolayı ”Geniş tevekküle binaen ailenin çokluğu, tevhidin alânıetlerindendir." denilmiştir.
Vâız ed-Diyneverî'den şöyle dediği nakledilmiştir: ”Benim borcum vardı. Bazı geceler onu kendime dert edindim, göğsüm daraldı. Birinin bana sanki: ’Sen bu miktarı aldın. Almak senden, vermek bizden,' dediğini hissettim. Sonra kendime geldim. Bana bir imkân hasıl oldu. Borcunu ödedim."
Kuşeyrî devamla şöyle der: ”Şunu bil ki, bir kimse yaratılmışlardan birini kendisine vekil ederse, ondan ücret ister ve malına ihanet edebilir, tasarrufunda hata edebilir. Yahut da, müvekkilden daha uygun ve daha doğru olanı gizleyebilir. Allah'ı vekil olarak seçene gelince, Allah ona ecir verir, emellerini gerçekleştirir, onu över, hassas durumlarda kendisine lütufta bulunur. Allah'ı vekil eden kişinin, aynı zamanda O'nun haklarını ve farzlarını ifada ve tüm gerekli olan işlerde kendi nefsine karşı Allah'ın vekili olması gerekir. Bu konuda gece gündüz nefsine hasım olması icabeder. Bu hususta hiç bir kusur işlememeli, fütur göstermemelidir."
Müzzemmil 73:10
Onların söyleyeceklerine sabret. Bu sözler, Rasûlüllahin sihirbaz, şâir, kahin, deli iftirasında bulunmaları, Kur'an hakkında da, ”eskilerin masalları" ve benzeri şeyler demeleri, gibi hurafe ve hezeyanlardan, işe yaramaz sözleridir.
Onları, onlardan kalben ayrılmak, onları idare etmek, onlara karşı durmamak ve işlerini Rablerine havale etmek suretiyle
İyi bir şekilde terket Râğıb, terketmek diye ifade ettiğimiz ”hecr" mastarım şöyle açıklamıştır: ”Hecr ve hicran, insanın bir başkasından bedenen veya dille ya da kalple ayrılmasıdır."
Filozoflar ”Düşmana karşı, bir fırsatını buluncaya kadar, idare ile silâhlan," demişlerdir.
Müzzemmil 73:11
O yalanlayıcı nimet sahiplerini refah ve nimet ehli olan, Kureyş'in ileri gelenlerini
Bana bırak, onların işini Bana havale et. Onlara karşı Ben sana kafiyim. ” en-Na'metü", nimetlenmek anlamındadır. Nimet ise, nimet vermek ve kendisi ile ikramda bulunulan şey anlamındadır. ”Tene'um", yiyecek ve giyeceklerden, içerisinde nefse hoş gelen şeyleri kullanmaktır. Bu ifade işaret ediyor ki, zemine konu olan, nimet ve rızkın kendisi değil, şükretmeden o nimetten istifade etmektir. Bu sözde fakirlere teselli vardır. Şüphesiz fakirler cennete zenginlerden beş yüz sene önce gireceklerdir.
Ve onlara biraz mühlet ver.
Müzzemmil 73:12
Şüphesiz âhirette
Bizim yanımızda âsiler için hazırladığımız işkence âletlerinden
bukağılar kaçmalarından korkulduğu için değil, işkence ve hakaret olsun diye, suçluların ayaklarına takılan ağır kelepçeler
ve büyük ateş vardır. Büyük ateş anlamını veren ”cahîm" kelimesi, aslında bir vadideki büyük ateş mânâsındadır. Keşşafla, bu kelime: ”Harareti ve yanışı şiddetli ateş" diye izah edilmiştir.
Bu âyet, bir önceki âyette ki ”onları bana bırak" emrinin gerekçesidir. Allah Tcâlâ kendi katındaki şiddetli azap sebeplerini saymak suretiyle, onlardan intikam almaya muktedir olduğunu beyan etmektedir. Onlarsa hiç umursamadan dünya nimetlerinden olabildiğince yararlanıyorlar. İntikam sahibi Yüce Allah'ın, âhirette yanında olanlar, onların nimetlenmelerine zıttır.
Müzzemmil 73:13
Ve boğazda kalan bir yiyecek... Bu, büyüklüğünden veya başka bir sebepten dolayı boğaza takılan, kayıp gitmeyen, ne yukarı çıkan, ne de aşağı inen, boğazda kalan, zakkum ve dar i' (zehirli bitki) gibi yiyeceklerdir. Bunlar dünyada öldürücü zehirli iki ağaç ve bitkidir. Cehennemin zakkumu ve dariinın nasıl olduğunu var sen anla. Bunlar cehennemliklerin boğazlarından kolayca geçen ve hoşlarına giden yemeklerin mukabilidirler. Kâfirler dünyada, Allah'ın verdiği nimeti yiyip, O'na nankörlük ettikleri için bu zehirli bitkilere mübtelâ kılınmışlardır.
Ve elem verici bir azap vardır. Bu, acı veren başka bir azap çeşididir. Ölçüsü takdir edilemez, aslı anlaşılamaz. Azap kelimesinin, belirsiz kullanılışı buna işaret etmektedir.
Anlatıldığına göre bir seferinde Hasan-ı Basrî oruçlu idi. Akşam kendisine yemek getirildi ve bu âyet arzolundu. Getirene: ”O yemeği kaldır," dedi. Yemek ikinci gece yine konuldu ve bu âyeti hatırladı. Hasan: ”Onu kaldır," dedi. Üçüncü gece yine aynı şey oldu. Durum Sabit el-Bennânî ve Yahya el-Bekkâ'a haber verildi. Onlar, Hasan-ı Basrî'ye gelip bir şeyler yemesini istediler. Hasan-ı Basrî bir şey yemiyordu. Onların bu halleri Hasan bir miktar çorba içinceye kadar devam etti.
Müzzemmil 73:14
O gün yeryüzü ve dağlar kıyametin gelişine alâmet ve Allah'ın âsileri cezalandırması konusundaki hükmünün tahakkukuna işaret oksun diye, Allah'ın azamet ve heybeti sebebiyle, şiddetle
sarsılır, sallanır. Dağlar da yeryüzünün parçaları olmasına rağmen, iri cisimlerinden dolayı ve yerin direkleri oldukları için ayrıca anılmışlardır. Çünkü direkler sallanınca, yeryüzü yerinde kalmaz. Ayrıca, yükseklerin sallanması, alçakların sallanmasından daha çok göze çarpar. Onların sallanması ile, düşecekleri korkusuyla, canlar boğazlara gelir. Sert ve yüksek olmalarına rağmen sarsıntının şiddetinden
dağlar akıp dağılan bir kum yığınına dönerler. Özetle, yeryüzünün ve dağların bir kısmı bir kısmına çarpar. Nitekim bir âyette de şöyle buyurulmaktadır: ”Yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp da, birbirlerine bir çarpışla darmadağın edildiği zaman..." (Hakka: 14) Yani dağlar akıp dağılan kum yığını gibi olur da rüzgâr onu savurur ve âdeta toz zerrecikleri haline gelir.
Müzzemmil 73:15
Doğrusu Biz Firavun'a bir peygamber gönderdik ki o, Hazret-i Mûsa'dır. Özellikle Firavun'un anılmasının sebebi, onun nimet sahibi liderlerden ve böbürlenen azgın şımarıklardan olmasıdır. Onunla, Kureyş arasında bir benzerlik ve ilgi vardır. Firavun'a Hazret-i Mûsa'yı
gönderdiğimiz gibi, size de ey Mekkeliler! Kıyamet gününde, sizin işlediğiniz küfür ve isyana
şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. O, Hazret-i Muhammed aleyhisselâmdır. Onlara gönderilmiş olması, başkalarına da gönderilmiş olmasına engel değildir. Çünkü Mekke, şehirlerin anası, aslıdır. Oraya gönderilen tüm dünya milletlerine gönderilmiş demektir. Bu yüzden Allahü teâlâ, vehimlilerin vehmini gidermek için: ”Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik..." (Sebe: 28) buyurmuştur.
Bu âyet, insanları âhiret musibetleri ile korkuttuktan sonra, dünya musibetleri ile de korkutmaya başlangıçtır.
Müzzemmil 73:16
Firavun kendisine gönderilen
o peygambere risaletini inkâr ederek, ona inanmayarak
karşı çıktı, Biz de onu isyanı sebebiyle, katkımlamayacak
ağır bir tutuşla yakalayıverdik. ”Vebtt", ağır, sert demektir.
İri damlalı yağmura da ”vâbil" denir. Söz, benzetmenin dışındadır. Buna sebep, azabın onları kuşattığı gibi hiç şüphesiz bunları da kuşatacağına dikkat çekmektir.
Müzzemmil 73:17
Eğer inkâr ederseniz, yani inkâr üzere kalırsanız, korkunçluğunun şiddetinden ve felâketlerinin büyüklüğünden dolayı
çocukları ihtiyarlatacak olan o günden yani azabından
kendinizi nasıl koruyacaksınız? Yani kıyamet gününü ve azabını inkâr ederseniz, Allah'tan ve cezasından nasıl korunacaksınız?
İhtiyarlık anlamında kullanılan ”şeyben", saçın beyazlığı mânâsındadır.
Çocukların ihtiyarlatılması meselesi bir kaç şekilde açıklanmıştır:
1. Bazı tefsircilerin dediklerine göre bu söz, gerçek anlamında kullanılmıştır. Zemahşerî şöyle der: ”Ben bir kitapta rastladım.; adamın birisi akşam yattığında saçları simsiyahken, sabahleyin saçı sakalı bembeyaz olmuş vaziyette kalkmış. Adam şöyle demiş: ’Bana kıyamet, cennet ve cehennem gösterildi. İnsanların zincirlerle cehenneme çekildiklerini gördüm. Bunun korkunçluğundan ötürü, gördüğünüz gibi oldum.'"
Ahmed ed-Devrakı de şöyle der: ”Komşularımızdan bir adam gençken öldü. Bir gece onu rüyamda, yaşlanmış halde gördüm. Kendisine: ’Başından neler geçti?' dedim. Bana: 'Bişr bizim kabristana defnedildi. Cehennem bir soluyuş soludu ki, onun etkisiyle kabristandakilerin hepsinin saçları ağardı,' dedi."
Bu olayda adı geçen Bişr el-Müreysî -Müreys, Mısır da bir köydür- fıkhı Ebû Yusuf'tan okudu ama kelâmla uğraştı. Kur'ânin yaratıldığını iddia etti ve Bağdat'ta bir çok insanı yolda çıkardı.
Ayette mübalâğalı (abartılı) bir ifade var, çocuklar, doğumlarının üzerinden fazla zaman geçmediği ve ihtiyarlığa en uzak insanlar oldukları halde, o gün, bu çocukları ihtiyarlatırsa, başkalarını haydi, haydi ihtiyarlatır. Sadece rüyada görenin saçları ağarırsa, uyanıkken görenin hali nice olur? Ayağının altından köklü dağların eriyip gittiğini gören ne yapar?
2. Bu, temsilî bir ifadedir: O gün, korkunçluğunun şiddetinden, gamlarının ve musibetlerinin çokluğundan dolayı gençleri ihtiyarlatan zamana benzetilmiştir. Bunun aslı şudur: Kederler ve hüzünler kişide çoğalınca, gücü azalıyor ve saçı sakalı süratle ağarıyor. Çünkü üzüntüsünün çokluğu, tabiî hararetin sönmesine ve zayıflamasına sebep oluyor. Onun sönmesi de, hücrelerin taze olarak kalmamaları sonucunu doğuruyor. İşte bunun neticesinde saç ağarıyor.
Saçların ağarmasındaki sürat Allahü teâlâ 'nın takdiri iledir. Nasıl ki, kalbin değişmesi derinin değişmesini gerektiriyorsa, sararma korkudan, kızarma utançtan, kararma bazı acılardan kaynaklanıyorsa, vücuttaki kıllar da, bedene tabidirler. Bedendeki değişikler, kıllarda da değişikliği gerektiriyor ve kesin olarak sabittir ki, saçın sakalın çabuk ağarmasına sebep oluyor. Nitekim bir şiirde şöyle denilmiştir:
Başımıza çocuğu ihtiyarlatacak işler geldi.
Onlar arasında da arkadaş arkadaştan ilgiyi keser.
İhtiyarlamak ve saçların ağarması, kederlerin çokluğunun tabiî sonucu olduğu için, onu şiddet için kinaye olarak söylediler. Anılan günün, çocukları ihtiyarlatması, onun son derece şiddetli bir gün oluşundan dolayıdır. Bir ha dişte şöyle buyurulmuştur: ”Allahü teâlâ buyurur ki: ”Ey Adem!" Kul: ”Lebbeyke (buyur) her emrine hazırım. Her hayır senin ellerindedir," diye cevap verir. Canab-ı Hak: ”Cehennem ehlini çıkar gönder," buyurur. Kul: ”Cehennemlikler ne kadar?" diye sorar. Allahü teâlâ : ”Her hin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu," buyurur. Rasûlüllah devamla dedi ki: ”İşte o, çocuğun ihtiyarladığı ve her hamile kadının çocuğunu düşüreceği zamandır." Sonra Rasûlüllah şu âyeti okudu: ”...insanları sarhoş bir halde görürsün oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı pek çetindir." (Hac: 2)(9)
3. Bu bir farziye ve takdirdir. Şu anlamdadır: O gün öyle bir haldedir ki, eğer orada bir çocuk olsa heybet ve dehşetten saçı ağarırdı.
4. O günün uzunluğunu vasfeden bir hâl olabilir. Şöyle ki: O gün o kadar uzundur ki çocuklar yaşlanır, saçları ağarır. Ama o gün hâlâ bitmez. Aksine elli bin seneye varıncaya kadar sürer. Bu, onun son derece uzun oluşundan kinayedir. Bu ifade tarzı, Arapların temsil getirirken izledikleri âdetleri ildendir. Devamlılık ve kesiksizliği ifade için de: ”Güvercin ötmedi, yıldız görünmedi, günler ve aylar birbirini izledi," derler.
Müzzemmil 73:18
O sebeple, o gün sebebiyle
gök yarılır. Çünkü Allahü teâlâ sebepleri, sebep kılandır. Dolayısıyla o günün şiddetini, göğün yarılmasına sebep kılması caizdir. Allah bu günün korkunçluğunu ifade için iki şey zikretmiştir. Bunlar:
1. ”Çocukları ihtiyarlatır."
2. ”O sebeple gök yarılır."
Çünkü gökyüzü azameti ve kuvvetine rağmen o gün sebebiyle yarılınca, diğer yaratıklara ne olacağını zannedersin?
Allah'ın vaadi kesinlikle gerçekleşir. Yani, Allah'ın kıyamet gününü, nitelenen şiddette yapacağı konusundaki vaadi hiç şüphesiz gerçekleşecektir. Çünkü O, vaade muhalefet etmez. Dolayısıyla aklı başında birisinin bu konuda şüphe etmesi caiz değildir.
Müzzemmil 73:19
Şüphesiz bu anılan musibetleri içeren âyetler
bir öğüttür. Kendisi için hayır ve Rabbine hazırlanmak isteyenlere bir vaazdır.
Denilmiştir ki: ”Kuran müttekiler için bir öğüt, hak yoluna girenler için yol, helak olanlar için kurtuluş, görmek isteyenler için bir açıklamadır. Korkanlar için eman, müridler için yoldaş, ariflerin kalpleri için nur, âlemlerin Rabbine yol arayanlar için de hidayettir."
Artık mükelleflerden
dileyen, iman ve taatle yaklaşarak
Rabbine bir yol edinir. Çünkü o, Rabbinin razı olduğu şeylere ulaştıran bir metoddur.
Müzzemmil 73:20
Şüphesiz Rabbin, senin ve seninle birlikte olan gece ibadet için kalkan
bir topluluğun, ashabının
gecenin üçte ikisinden biraz azı, yarısı ve üçte biri miktarınca kalktığınızı biliyor.
Rivayet edilmiştir ki: Allahü teâlâ bu sûrenin baş tarafında gece kalkma yı farz kılmıştı. Hazret-i Peygamber ve ashabı bir yıl, büyük meşakkatlere katlanarak kalktılar ve ibadet ettiler. Ancak, ayaklan şişti, renkleri soldu. Neticede Allahü teâlâ sûrenin sonunda bu ibadeti hafiflettiğini bildirdi. İmkân nisbetinde teheccüdün aslı kalmakla birlikte, anılan miktarlarla olanı neshedildi.
Allahü teâlâ 'nın, gece kalkan ashabı, Rasûlüllah'la birlikte anması, onları iyi muamele ve iyi karşılıkta onunla bir mütâlâa etmesi, onlara iyilikle ihsanda bulunacağına dair bir vaaddir.
Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Onları takdire, vakitlerini, saatlerini ve gerçekten bilmeye Allah'tan başkası muktedir değildir. Siz bunu, kendisinde hata ihtimaliniz bulunan ietihad ve araştırma yoluyla bilirsiniz.
O Allah,
sizin bunu gerçek vakitleri üzere
sayamayacağınızı, ebediyyen saatlerini zapta muktedir olamayacağınızı
bildi de... Taberî der ki: Ayetin mânâsı şudur: Allah, sizin geceyi istenilen şekilde ihya edem iveceğinizi bildi de, gece ibadetini hafifleterek, takdir edilen miktarı terke ruhsat vermek ve tevbe edenden sorumluluğu kaldırmak suretiyle
sizi affetti. Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyunuz. Yani gecenin üçte biri vs. diye takdir etmeden, gece namazından size kolay geleni kılınız. Velev ki bu, iki veya dört rekât olsun. Namaz bazen diğer rükünleri ile ifade edildiği gibi, burada da okumakla ifade edildi. Bu, mecaz-ı mürsel yoluyla, cüz'ün adının, bütüne verilmesi suretiyle olmaktadır.
Bu âyetlerden açığa çıktı ki teheccüd, ihtiyarîdir. Rasûlülkıh'a ve ashabına onu îfâ zor gelmiş ve bu âyetle neshedilmiştir. Daha sonra da o âyetten anlaşılan vücûbun kendisi de beş vakit namazla neshedilmiştir.
Âyeti kerime, gece namazının diğer nafilelerden daha efdal olduğunu beyan etmektedir. Çünkü daha önce farz olan bir nafile, hiç farz olmayan nafileden daha cidaldir. Bu yüzden, aşure günü orucunun daha efdal olduğunu söylerler. Çünkü Ramazan orucu farz kılınmadan önce, aşure orucu farzdı. Bir hadis şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Sizden birisi geceleyin kolay gelen ölçüde namaz kılsın. Uyukladığı zaman da uyusun." (10)
10- Hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî, İbni Mâce: ”Sizden birisi dinç halinde namaz küsın. İsteksiz olduğunda ve tembeli estiğinde otursun." lafzıyla tahric etmiştir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 1/312.
Seleften birisi şöyle demiştir: ”Gece namazına devam ediniz. Çünkü o, sizden önceki sahillerin âdetidir. O, sizin için Rabbinize yakınlıktır. Günahları örtücü, günahtan uzak tutucudur. Şüphesiz Allah yollarda böbürlenerek yürüyeni, geceleyin ölü gibi uyuyup, gündüzün eşek gibi çalışanı, dünya işlerinin âlimi, âhiret işlerinin cahili olanı sevmez. Ona buğzeder."
Bir diğer görüşe göre göre âyetteki Kuran okumaktan murad, hakiki mânâsıdır. Yani gerçekten Kuran okumaktır. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: Eğer size gece namazı ağır gelirse, onu terketmeye ruhsat verilmiştir. Artık siz, Kur'an'dan kolay geleni okuyunuz. Çünkü o zor gelmez. Böylece namaz dışında Kur'an okumakla, gece kalkıp namaz kılmanın sevabını alırsınız. Ayetteki emir, nedb içindir. Bir hadiste Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: ”Bir kimse, bir gecede Bakara sûresinden iki âyeti okursa, ona yeter." (11) Bu âyetlerden murad, amenerrasûlü ve sonraki âyettir. Yani bu âyetler onun için gece namazı yerine geçerler veya her türlü kötülük ve fenalıktan korurlar.
11- Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-Usûl 8/ 473.
Yine Rasûlüllah'tan rivayet edilmiştir ki, o: ”Sizden biriniz, bir gecede Kur'ân'ın üçte birini okumaktan âciz mi?" buyurdu. Ashâb-ı kiram: ”Kur'anin üçte biri nasıl okunur?" dediler. Rasûlüllah: ”Kulhüvallahü ehad" Kur'an'ın üçte birine denktir," (12) buyurdu. Bu hadisten dolayı, ”îhlâs sûresini üç kez okumak, Kur'an'ı hatmetmek yerine geçer," demişlerdir.
12- Hadisi Müslim Sahîh'inde, Ebu'd-Derdâ'dan rivayet etmiştir. Ayrıca Nesâî ve Tirmızî de tahric etmişlerdir. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 8/487.
Allah, sizden hastaların, normal hâlinin sınırları dışına çıkanların,
yeryüzünde Allah'ın fazlından aramak, rızık bulmak
için ticaret amacıyla
yolculuk eden başkalarının... Bu ifade, insanların elde ettikleri rızkın, Allah'tan olduğunu belirtmektedir. İlim tahsili de bu hükme girer. Çünkü o, en efdal kazançlardandır. Müslümanlar, ilim tahsili için Mekke'den Medine'ye göç ediyorlardı.
Ebû Zerr'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Bir ilim meclisinde hazır olmak, bin rekât namazdan, bin cenaze namazına iştirakten, bin hasta ziyaret etmekten cidaldir." Kendisine: ”Kur'an okumaktan da mı?" denildi. ”İlim olmadan Kur'an okumak fayda verir mi?" dedi.
Ve Allah yolunda düşmanlarla
savaşacak başkalarının bulunacağını bildi. ”Allah yolu": Allah katındaki ecre ulaştıran her şeydir. Savaş da bunlardan biridir. Bu söz, Allah yolunda savaşanların, kendisi ve ailesinin nafakasını temin ve ihtiyaç sahiplerine ihsan etmek maksadıyla mal kazanmak için çalışanların derecelerine dikkat çekmektedir.
O halde, ondan Kur'an'dan
size kolay geleni her hangi bir güçlüğe katlanmadan
okuyun.
Eğer ”Gece namazı sahabelere nasıl ağır gelebilir? O, bir çok tabiiye hafi İletilmişti. Öyle ki, onlar fecrin doğmasına kadar namaz kılarlardı. Meselâ Said b. Müseyyeb, Fudayl b. Iyâz, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Mâlik b. Dinar ve diğerleri bunlardandır," denilirse ben şu cevabı veririm: ”Ağırlık, kalkıp kılmakta değildi. Farz olan miktarı korumakta idi. Dolayısıyla bu farz neshedilerek hafifletilmeden önce, onlara ağır olması yadırganacak bir durum değildir." Hazret-i Osman ve Temimü'd-Dârî gibi, içlerinde, bir rekâtta Kur'an'ın tamamını hatmedenler vardı.
Farz olan
namazı kılın, vacip olan
zekâtı verin. Bu zekâttan maksadın, fıtır sadakası olduğu söylenmiştir. Çünkü Mekke'de ondan başka zekât yoktu. Farz olan zekât daha sonra emredilmiştir. Âyette ki zekâttan, bilinen farz zekât olduğunu anlayanlar, sûrenin son tarafının Medine'de indiğini kabul etmiş olmaktadırlar.
Allah'a güzel bir borç verin. Bununla, hayır yolunda harcamak muradedilmiştir. Bu sözle, sadaka kabilinden olan harcamalar teşvik edilmektedir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Şüphesiz malda, zekâttan başka da hak vardır," buyurmuştur. (13)
13- Hadisi Tirmizî, Fâtıma binti Kays'tan Kitabu'z-Zekât'da tahric etmiştir. Senedin de Meymûn el-â'ver var. O zayıftır. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 6/454.
Âyet, verilen sadakanın malların en değerlisinden, fakirlere en faydalı olanından verilmesini ve iyi niyet ve temiz kalple olmasını teşvik etmektedir. Allah yolunda harcamayı ”borç verme" diye adlandırmak istiaredir. Harcadığı, kendisine fazlasıyla tekrar döneceği için, borç vermeye benzediğinden dolayı böyle denilmiştir.
Kendiniz için anılanlardan ve anılmayanlardan, hangisi olursa olsun
önceden gönderdiğiniz her hayrı, Allah'ın yanında daha hayırlı ve mükâfat bakımından daha büyük olarak bulacaksınız. Bu önceden gönderdiğiniz hayır, ölüm esnasında vasiyet etmek suretiyle geriye bıraktığınızdan daha hayırlıdır. Onun sevabını, dünya malından daha hayırlı ve sevap açısından da daha büyük bulacaksınız. Çünkü Allahü teâlâ mü'mine ecrini hesapsız olarak verir.
Eskilerden birisi şöyle demiştir: ”Biliniz ki her mü'min, daha önceden işlediği hayrı önüne almış, geride bıraktığına ise pişman olmuştur. Kul öldüğü zaman insanlar: ”Geride ne bıraktı?"; melekler ise: ”Önceden ne gönderdi?" derler, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) Medine kabristanına uğradı ve: ”Esselâmü aleyküm ey kabir ahalisi! Bizdeki haberler şunlar: Karılarınız evlendiler, evlerinize oturuldu, mallarınız bölüşüldü," dedi. Gaipten şöyle bir cevap geldi: ”Ey Hattabin oğlu! Bizdeki haberler de şöyle: ”Önceden gönderdiklerimizi bulduk, Allah yolunda sarfettiklerimizi kazandık, geride bıraktıklarımıza ise pişman olduk."
Şu beyti söyleyen şâir ne güzel söylemiştir:
Ölmeden önce kendin için bir şeyler gönder
Salih amel işle, çünkü ölümsüzlüğe geden bir yol yoktur.
Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) süt ve hurma karışımı bir yemek hazırladı. Tam o esnada bir fakir geldi. Ömer yemeği alıp fakire verdi. Birisi: ”Bu fakir onun ne olduğunu bile bilmez," dedi. Hazret-i Ömer: ”Ama o fakirin Rabbi ne olduğunu bilir," karşılığını verdi.
Allah'tan bağış dileyin. Yani Allah'tan her an ve her hâlde günahlarınızı bağışlamasını isteyin. Çünkü insan aşırılıktan çok az uzak kalabilir. Selef-i sâlihîn fecir doğana kadar namaz kılarlardı. Sonra da oturup sabah namazına kadar istiğfar ederlerdi. İstiğfarın Kur'an'daki isimlerle yapılması müstchaptır. Meselâ şöyle denilir: ”Estağfirullahe, innehû kâne tevvâben, estağfirullah innellahe gafurun rahîm, estağfirullahe innehû hâne gaffar an, Rabbiğfir verham ve ente hayrurrahimin, iğfirlenâ verhamnâ ve enle hayrul ğâfirîn." Anlamı şöyledir: ”Estağfirullah şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, estağfirullah şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir, estağfirullah şüphesiz O çok bağışlayıcıdır. Ey Rabbim! Bağışla ve merhamet et. Sen merhamet edenlerin en hayırlısı sın. Bizi bağışla, bize rahmet et, sen bağışlayanların en hayırlısı sın."
Şüphesiz Allah çok bağışlayandır. Kendisine ortak sosu İmasının dışında her günahı bağışlar.
Çok esirgeyendir. Kötülükleri, iyiliklere çevirir.
Cahillerin ve kusurluların suçlarını örter. Hiç bir günah O'na büyük görünmez.
Bir kimse seyyidül-istiğfarı yazar da, ölmesi zorlaşan kişiye içilirse, o ölmek üzere olanın dili çözülür, ölümü kolaylaşır. Bu defalarca denenmiştir.
Seyyidu histiğfar şudur: ”Allahümme ente Rabbi, lâ ilahe illâ ente, halaktenî ve ene abdiike ve ene ala ahdike ve vaadike mesteta'tü. Eûzü bike miri şerri mâ sena'tü. Ebûü leke bi ni'metike aleyye ve ebûü bi zenbî fağfirlî fe innehû lâ yağfiru'z-zünûbe illâ ente; Ey Allah'ım! Sen benim Rabbimsin, Sen'den başka ilâh yoktur. Beni yarattın. Ben senin kulunum. Ben gücümün yettiği nisbette senin vaadin ve ahdin üzereyim. Yaptığımın şerrinden sana sığınırım. Senin bana olan nimetini itiraf ederim, günahımı itiraf ederim. Beni bağışla. Şüphesiz Sen'den başka kimse bağışlamaz."(14)
Allah'ın yardımı ve tevfîki ile Müzzemmil Sûresi sona erdi.
Müddessir 74:1
MÜDDESSİR SURESİ
Ey örtüye bürünen!‘'Bürünen" diye ifade ettiğimiz, ”müddessir" kelimesinin aslı, ”mütedessir" dir. İç çamaşırın üzerine giyilen elbiseyi giyen anlamındadır. Bir hadiste Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ensar şiar (iç çamaşırı), diğer insanlar disâr (onun üstüne giyilen elbise) gibidirler," buyurmuştur.(1)
1- Hadisi Buharı Meğazî'de, Müslim Zekatla, Ahmed b. Hanbel de Müsned'de tahric ettiler, (4/42). Rasûlüllah bu sözüyle, Ensann kendisine iç çamaşırın vücuda yakınlığı gibi yakın olduğunu, onların kendisinin sırdaşı olduklarını ifade etmektedir. (Mütercim)
Câbir (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Ben Mira dağındaydım. Bana: ’Ey Muhammed! Sen Allah'ın Rasülüsün,' diye seslenildi. Sağıma soluma baktım, bir şey görmedim. Üst tarafa baktım, bir de ne göreyim, seslenen melek, yerle gök arasındaki bir tahta oturmuş duruyor. Korktum ve Hatice'nin yanına döndüm. Beni örtünüz, beni örtünüz dedim. Bunun üzerine: ’Ey örtüye bürünen' diye başlayan âyetler nazil oldu." (2)
2- Hadisi Buhârî şu lâfızlarla tahric etti: ”Hırada itikâfta bulundum. İtikâfım bitince indim ve... diye seslenildi," lafzıyla tahric etti. Bkz. Tefsiru İbn-i Kesîr, 3/567.
Ayette, Rasûlüllah'a Rabbinden lâtife ve yumuşaklık hissetmesi için böyle hitap edildi. Kendisine: ”Ya Muhammed!" veya ”ey falan!" gibi bir şekilde seslenilmedi. Bu hitap tarzının bir diğer faydası da hemen sonra gelecek olan: ”Kalk da uyar" âyeti ile benzeşmesidir. Hazret-i Peygamberin: ”Şüphesiz ben çıplak bir uyarıcıyım." (3) hadisi de bu anlama işaret etmektedir. ”Çıplak uyarıcı" sözünün anlamı, ciddi, gayretli demektir. Araplardan bir uyarıcı, mühim bir şey söyleyeceği zaman bağırmakla birlikte elbisesini çıkarır ve onunla işaret ederdi. Bununla uyarma ve sakındırma işini daha da etkili bir hale getirirdi.
3- Bu, Buhârî'nin Rikakta, Müslim'in İ'tisam'da tahric ettikleri hadisin bir bölümüdür.
Müddessir 74:2
Yattığın yerden
kalk da uyar. Tüm insanları, iman etmedikleri takdirde, Allah'ın azabı ile korkut. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tüm insanlara gönderilmiştir. Onun daveti her millete ulaşmış, uyarısı varmıştır.
Müddessir 74:3
Sadece Rabbini yücelt. Yani Allahu teâlâ'yı hem inançla hem sözle, büyüklük ve yücelikle nitele. Onu, puta tapıcılann ve diğer zalimlerin söylediklerine karşılık tazim et, yücelt.
Müddessir 74:4
Elbiseni temiz tut. Yani onu pisliklerden korumak ve kirlendiğinde yıkamak suretiyle temizle. Çünkü temiz mü'minin pis bir şeyi taşıması çirkindir. Bu, ister namazda olsun, ister başka zamanlarda olsun aynıdır. O elbiseyi kısaltarak da temiz tut. Çünkü uzun olması halinde etekleri yollardaki pislikler üzerinde sürünür. Bu mânâya göre, temizlenmek, kısaltmaktan kinaye olur. Kısaltmak, daha koruyucu, daha temiz ve daha kalıcıdır.
Bu emir, Hazret-i Peygamberin, kötü âdetleri terketmesi ile ilgili ilk emirdir. Çünkü müşrikler elbiselerini pisliklerden korumazlardı.
Bu sözde, içi temizlemekten, dışı temizlemeye geçiş vardır. Çünkü genelde, içini temizleyen kişi, pisliklerden kaçınır ve her şeyde temizliği yaymak ister. Çünkü din, temizlik üzerine kurulmuştur.
Râğıb şöyle der: ”Temizlik iki çeşittir: 1- Beden temizliği. 2- Ruh temizliği. Temizlikle ilgili tüm âyetler, bu iki tür temizlikle açıklanabilir."
Âyetin: ”Nefsini ayıplardan uzak tut veya kalbini temiz tut," anlamında olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'a göre âyetin anlamı şudur: ”Elbiseyi günah ve hıyanet üzere giyme. Sen iyi ve temiz olduğun halde giy."
Şair şöyle demiştir:
Allah'a hamdolsun ki ben birfâcir (günahkâr) in elbisesini giyinmedim, Bir hıyanetten dolayı da yüzümü kapamış değilim.
Hıyanet eden ve günahkâr olan kişi için, kirli elbiseli, doğru olan ve ahde vefa gösterenlere de temiz elbiseli denilir.
Müddessir 74:5
Kötü şeylerden, putlardan
uzak dur. Veya onlara tapma ve yaklaşma. Nitekim Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim'in diliyle şöyle buyurmuştur: ”Ya Rabbî! Bu şehri emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut." (İbrahim: 35) Maksat, onun putlardan sürekli uzak kalmasıdır. Yoksa, Hazret-i Peygamber puta tapmak ve benzeri kötülüklerden zaten uzaktı.
Müddessir 74:6
Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakına. Veya verdiğini çok görür bir vaziyette verme.
Âlimlerden birisi şöyle demiştir: ”Âyetteki, ”la temnûn" kelimesi, ”el-minnet" kökünden türemedir. Çünkü verdiğini başa kakan kişi, onu çok görür ve önemser. Başa kakma, yapılan iyiliği yıkar. Özellikle Allah'a karşı yaptığı amelinde, onu çok bularak başa kaktığında. Çünkü amel. Allah'tan ona karşı bir minnettir, ihsandır. Nitekim Allahü teâlâ : ”...Aksine Allah size ihsan ediyor (sizi minnet altında bırakır)" (Hucurât: 17) buyurmuştur. Bir kimse ömrü boyunca ibadet ederek şükretse, sayılamayacak kadar çeşitli nimet ve zenginlikler bir yana, sadece yaratılış nimetinin şükrünü eda edemez.
Müddessir 74:7
Rabbinin hükmü
için sabret. Müşriklerin eziyetlerinden dolayı üzülme. Çünkü tebliğle memur olan kişinin, insanların eziyetlerinden uzak kalması mümkün değildir. Ama sabırla acı tatlıya dönüşür.
Ariflerden birisi âyeti şöyle açıklamıştır: ”Sabrını, günahtan sabır, Allah'ın hükmüne sabır ve musibetlere karşı sabır konusunda başkasının düşüncesinden soyutla. Nitekim Allahü teâlâ : ”Sabret! Senin sabrın ancak Allah'ın yardımı iledir..." (Nahl: 127) buyurmuştur.
Müddessir 74:8
Sûra üfürüldüğü zaman.... ”Sûr": İsrafil (aleyhisselâm)'in üfleyeceği boynuzdur. Ayetin başındaki ”fâ" harfi, ”sebep lamı" mânâsındadır. Buna göre, âyetleri beraberce ele alıp şöyle anlamak gerekir: ”Onların eziyetlerine sabret, Çünkü önlerinde korkunç bir gün var. Onlar, eziyetlerinin; sen ise, sabrının karşılığını o gün göreceksiniz."
Müddessir 74:9
İşte o gün zorlu bir gündür, kâfirler için hiç kolay değildir.
İş, kâfirlere azap ve kötü hesap açısından zor gelir. Bir başka âyette: ”...Kâfirler için ise o, çok zor bir gündür." (Furkân: 26) buyurulmaktadır.
Onuncu âyetteki ”kolay değildir" ifadesi, dokuzuncu âyetteki ”zorlu bir gündür" ifadesini kuvvetlendirmektedir.
Burada söz konusu olan sûr, ikinci sûrdur. O sûr ile insanlar dirileceklerdir. Çünkü zorluğu sadece kâfirlere mahsus olan, bu sûrdur. Birinci sûr ise, o esnada hayatta olan herkes için pek çetin olacaktır. Bir hadiste belirtildiğine göre Rasûlüllah: ”Nasıl rahat olayım ki? Sûra lifleyecek melek sûru ağzına almış, üfürrnesi için ne zaman emir verilecek diye bekliyor," buyurdu. Kendisine ”Biz nasıl yaparız?" diye soruldu. Efendimiz: ”Hasbünellâh ve ni'mel vekil: Bize Allah yeter, O ne güzel vekildir, deyiniz" cevabını verdi.(4)
Müddessir 74:10
İşte o gün zorlu bir gündür, kâfirler için hiç kolay değildir.
İş, kâfirlere azap ve kötü hesap açısından zor gelir. Bir başka âyette: ”...Kâfirler için ise o, çok zor bir gündür." (Furkân: 26) buyurulmaktadır.
Onuncu âyetteki ”kolay değildir" ifadesi, dokuzuncu âyetteki ”zorlu bir gündür" ifadesini kuvvetlendirmektedir.
Burada söz konusu olan sûr, ikinci sûrdur. O sûr ile insanlar dirileceklerdir. Çünkü zorluğu sadece kâfirlere mahsus olan, bu sûrdur. Birinci sûr ise, o esnada hayatta olan herkes için pek çetin olacaktır. Bir hadiste belirtildiğine göre Rasûlüllah: ”Nasıl rahat olayım ki? Sûra lifleyecek melek sûru ağzına almış, üfürrnesi için ne zaman emir verilecek diye bekliyor," buyurdu. Kendisine ”Biz nasıl yaparız?" diye soruldu. Efendimiz: ”Hasbünellâh ve ni'mel vekil: Bize Allah yeter, O ne güzel vekildir, deyiniz" cevabını verdi.(4)
Müddessir 74:11
Tek başıma yarattığımı Bana bırak. Yani Beni onunla yalnız bırak. Çünkü Ben intikam almakta ona yeterim. Yani, onu tek başıma Ben yarattım. Onu yaratırken, kimse Bana ortak olmadı. Bu âyetteki ”tek başıma" kelimesinin, hazfedilmiş olan bir zamirin hali olması da caizdir. O zaman mânâ şöyle olur: ”Tek olarak, eşsiz bir şekilde yarattığım, malı ve oğulu ol mayanı Bana bırak."
Bu âyet, Mahzumiu Velid b. Muğire hakkında inmiştir. Ona, kavmi arasında ”vahîd: tek" denilirdi. Çünkü halkı onu, itibarda ve malda eşsiz zannederlerdi. O da kendi kendine övünür ve: ”Ben tek oğlu tekim. Araplar arasında benim bir benzerim yok," derdi. İşte bu yüzden Allah, ona hakaret olsun diye ve lakabıyla alay ederek ”vahîd" adını takmıştır. Bu: ”Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin!" (Duhân: 49) âyetindeki ifadeye benzemektedir.
Müddessir 74:12
Kendisine bol bol servet, Mekke ile Taif arasında çeşit çeşit mallar -onun bir milyon dinar altını olduğu söylenir-
kendisi ile Mekke'de
birlikte olan, onlara bakarak keyiflendiği, mallarının ve hizmetçilerinin bolluğundan dolayı ticaret ve çalışmak için yanından ayrılmayan veya itibar ve saygınlıklarından dolayı kulüplerde ve mahfellerde hep onunla birlikte olan
oğullar... - Velid'in on tane oğlu vardı. Tefsircilerin dediklerine göre, bunlardan üçü; Halid, Hişam ve Velid Müslüman oldular. Hadisçıler Imâra'nın kâfir olarak öldürüldüğünü söylerler. Süheylî de Müslüman olanların, Hişam b. Velid, Velid b. Velid ve Allah'ın kılıcı adı verilen Halid b. Velid olduğunu söylemiştir.
Verdiğim, nimetleri önüne serdiğim kimseyi. Kendisi için reislik ve geniş mevki verdiğim, nimeti tamamladığım kişiyi. Çünkü malın ve mevkiin bir kişide toplanması, dünya ehli yanında üstünlük sayılır. Bu yüzden ona ”Kureyş'in reyhanı" lâkabı verilmiştir.
Müddessir 74:13
Kendisine bol bol servet, Mekke ile Taif arasında çeşit çeşit mallar -onun bir milyon dinar altını olduğu söylenir-
kendisi ile Mekke'de
birlikte olan, onlara bakarak keyiflendiği, mallarının ve hizmetçilerinin bolluğundan dolayı ticaret ve çalışmak için yanından ayrılmayan veya itibar ve saygınlıklarından dolayı kulüplerde ve mahfellerde hep onunla birlikte olan
oğullar... - Velid'in on tane oğlu vardı. Tefsircilerin dediklerine göre, bunlardan üçü; Halid, Hişam ve Velid Müslüman oldular. Hadisçıler Imâra'nın kâfir olarak öldürüldüğünü söylerler. Süheylî de Müslüman olanların, Hişam b. Velid, Velid b. Velid ve Allah'ın kılıcı adı verilen Halid b. Velid olduğunu söylemiştir.
Verdiğim, nimetleri önüne serdiğim kimseyi. Kendisi için reislik ve geniş mevki verdiğim, nimeti tamamladığım kişiyi. Çünkü malın ve mevkiin bir kişide toplanması, dünya ehli yanında üstünlük sayılır. Bu yüzden ona ”Kureyş'in reyhanı" lâkabı verilmiştir.
Müddessir 74:14
Kendisine bol bol servet, Mekke ile Taif arasında çeşit çeşit mallar -onun bir milyon dinar altını olduğu söylenir-
kendisi ile Mekke'de
birlikte olan, onlara bakarak keyiflendiği, mallarının ve hizmetçilerinin bolluğundan dolayı ticaret ve çalışmak için yanından ayrılmayan veya itibar ve saygınlıklarından dolayı kulüplerde ve mahfellerde hep onunla birlikte olan
oğullar... - Velid'in on tane oğlu vardı. Tefsircilerin dediklerine göre, bunlardan üçü; Halid, Hişam ve Velid Müslüman oldular. Hadisçıler Imâra'nın kâfir olarak öldürüldüğünü söylerler. Süheylî de Müslüman olanların, Hişam b. Velid, Velid b. Velid ve Allah'ın kılıcı adı verilen Halid b. Velid olduğunu söylemiştir.
Verdiğim, nimetleri önüne serdiğim kimseyi. Kendisi için reislik ve geniş mevki verdiğim, nimeti tamamladığım kişiyi. Çünkü malın ve mevkiin bir kişide toplanması, dünya ehli yanında üstünlük sayılır. Bu yüzden ona ”Kureyş'in reyhanı" lâkabı verilmiştir.
Müddessir 74:15
O bunu, kendisine verilen malı ve oğulları
daha da artırmamı umuyor. Bu ifadede onun nankörlüğünün yanı sıra hırsı, tamahkârlığı ve nimet verene karşı inatçılığı da yadırganmaktadır. Yani, ”artık bu günden sonra küfürle, bol nimet bir arada bulunmaz," denilmektedir.
Müddessir 74:16
Ama hayır... Bu ifade onun boş arzu ve hırsını red, azarlama ve asılsız ümidini kesmedir.
Çünkü o Bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. ”inatçılık", muhalefet ederek, karşı çıkmaktır. Bu cümle, önceki hükmün sebebidir. Çünkü nimet verenin âyetlerine karşı inatçılık etmek, tümüyle mahrumiyeti gerektirir. Verilen ise, istidrac kabilinden olmak üzere verilmiştir. Denildiğine göre, Velid b. Muğire, bu âyet indikten sonra fakirleşmeye devam etmiş ve sonunda fakir olarak ölmüştür.
Müddessir 74:17
Ben onu dik bir yokuşa süreceğim. ”Dik yokuşa sürmek", her türlü zor iş için istiare yoluyla kullanılan bir terimdir. Mânâ şudur: Ben onu, istemese de zorlu, dik bir yokuşa çıkmakla sorumlu tutacağım. Öyle ki, onu her taraftan şiddet ve meşakkat kaplayacaktır. Bu, onun katlanılmayacak derecede zor olan azapla karşılaşmasının temsilidir. Bu sözün, gerçek anlamında kullanılmış olması da muhtemeldir. Nitekim bir haberde şöyle var id olmuştur: ”Saûd ateşten bir dağdır. Oraya yetmiş yılda çıkar. Sonra oradan aşağı düşer. Bu ebediyyen böyle devam eder."
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: ”Cehennemde ki bir yokuşa çıkmakla yükümlü tutulur. Elini oraya her koyusunda eli erir. Kaldırdığında eski halini alır. Ayağını bastığında ayağı erir, kaldırdığında eski halini alır." (5)
5- Hadisi İbn Ebû Hârem. Taberânî ve Bezzaz tahric etmişlerdir. Bkz. Muhtasaru İbn Kesir, 3/569.
Müddessir 74:18
Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Bu, yukarıdaki tehdidin sebebini açıklamaktadır. Yani o, Kuran hakkında, onu kötülemek için ne söyleyeceğini düşündü, gönlünde onu ölçtü ve hazırladı.
Müddessir 74:19
Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti. Onun ölçmesinden dolayı şaşkınlık ifadesi veya alay yoluyla kendisini övmedir. Şu anlama gelir: Kur'anin sihir olduğu tarzındaki söyledikleri, son derece düşük ve seviyesizdir. Araplamı: ”Allah kahretsin, o ne kadar cesaretlidir. Allah rezil etsin, o ne kadar sair idi," sözlerinin anlamı, onun cesaret ve şiirde gerçek bir seviyeye ulaştığı, kıskananlarının ona bu şekilde beddua ettikleridir.
Rivayete göre Velid, Rasûlüllahın yanına uğradı. Efendimiz Hâ. Mîm. es-Secde sûresini okuyordu. Velid, Mahzuru oğullarına: ”Vallahi, az önce Muhammed'den bir söz duydum. O ne bir insan sözü, ne bir cin sözü. Onun bir tatlılığı, bir güzelliği var. Onun üstü ürün verici, alt tarafı bolluk ve bereket vericidir. Şüphesiz o üstündür. Ona üstün gelinemez," dedi. Bunu duyan Kureyşliler: ”Vallahi Velid saf değiştirdi -dininden çıktı, başkasının dinine geçti- Vallahi bu durumda Kureyş tümüyle saf değiştirir," dediler. Bunun üzerine Velid'in yeğeni Ebû Cehil: ”Ben onu hallederim," dedi. Kederli bir vaziyette yanına oturdu. Onu öfkelendirecek ve kışkırtacak şeyler söyledi:
"Şüphesiz yaptığın, halkına ulaşmış. Senin Muhammed'e uymayı terketmen için, sana mal topluyorlar. Senin ona, mal elde etmek için uyduğunu söylüyorlar," dedi. Velid: ”Kureyş yalan söylüyor. Onların çocuğu en çok olanı ve en zengini benim olduğumu bilmiyorlar mı? Muhammed ve ashabı nerede? Onlar fakra ihtiyaç içerisindeler," dedi. Ebû Cehil: ”Halk, Kur'an ve Muhammed hakkında söylediklerini değiştirinceye kadar, senden razı olmazlar," dedi. Velid: ”Onları topla, beni de bırak biraz düşüneyim," dedi. Ebû Cehil Kureyşiileri topladı. Velid onlara şöyle seslendi:
"Siz Muhammmed'in deli olduğunu iddia ediyorsunuz. Hiç onun boğulduğunu gördünüz mü? -Araplar, şeytanın deliyi boğduğuna ve onu çarptığına inanırlardı.- Onun kâhin olduğunu söylüyorsunuz. Hiç onu kâhinlik yaparken gördünüz mü? Onun şâir olduğunu iddia ediyorsunuz. Hiç onu şiir söylerken gördünüz mü? Onun yalancı olduğunu iddia ediyorsunuz, hiç onun bir konuda yalan söylediğini denediniz mi?" Araplar bu soruların hepsine'hayır, diyorlardı. Daha sonra Araplar: ”Öyleyse o ne? Onun hakkında ne diyorsun?" dediler. Velid düşündü ve:
"O sadece bir sihirbaz. Görmüyor musunuz? Adamla karısının ve çocuğunun arasını ayırıyor. Onun söyledikleri de sihirden başka bir şey değil. Onu Babillerden naklediyor," dedi. Bunun üzerine toplantı yeri sevinçle çalkalandı. Oradakiler onun dediklerini beğenerek, ondan razı ve hoşnut bir şekilde dağıldılar.
Müddessir 74:20
Yine kahrolası nasıl ölçtü biçti! Kötülemekte ve şaşkınlıkta mübalâğa için tekrardır.
Müddessir 74:21
Sonra Kur'anı tekrar tekrar gözden geçirip
düşündü.
Müddessir 74:22
Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. Yani kötülükten gözleri arası büzüldü, yüzü simsiyah kesildi. Çünkü Kuranda ayıplayacak bir şey bulamadı.
Müddessir 74:23
Sonra Hakka
arkasını döndü ve ona uymakta
kibirlendi.
Müddessir 74:24
Ve Hakka sırt çevirdikten sonra
dedi ki: 'Bu, Muhammedin söyledikleri, yani Kuran
sadece öteden beri nakledilegelen ve başkasından öğrenilen
bir sihirdir. ”Nakledilegelen" diye çevirdiğimiz ”yü'serû" kelimesinden türeme İslâm kültüründe bazı terimler vardır. Meselâ ”Hadisûn me'sûra: nakledilen hadis", ”Ediyetün me'sûra: büyüklerden nakledilen dualar" bunlardandır.
Müddessir 74:25
Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.' Önceki âyetteki mânâyı te'kittir. Velid, bu sözleri azgınlık ve inat ederek söylemiştir. İnanarak değil. Daha önce geçen; ”Kuran insan ve cin sözü değildir," tarzındaki ikrarı buna işaret etmektedir. Allahü teâlâ şöyle buyurdu:
Müddessir 74:26
Ben onu Sekar'a atacağım. Yani cehenneme sokacağım. Sı hah adındaki sözlükte; ”sekar'ın cehennemin isimlerinden birisi olduğu söylenir. Cehennemin altıncı tabakasının adı olduğu da söylenmiştir. Acı verdiği için bu isim verilmiştir.
Müddessir 74:27
Sen Sekar'ın ne olduğunu bilir misin? Bu sözle, korkutma ve endişelendirmek kastedilmiştir. Âyetin anlamı şöyledir: Sekar'ın özelliklerinin ne olduğunu sana ne bildirdi? Yani o çok acıdır. Bu sözde, cehennemin durumunu büyültme vardır.
Müddessir 74:28
O ne geri bırakır, ne de azaptan vazgeçer. Yani kendisine atılan her şeyi yakarak helak eder, hiç bir şey bırakmaz.
Müddessir 74:29
İnsanın derisini kavurur. ”İnsan derisi" diye ifade ettiğimiz ”el-heşer" kelimesi, ”beşeretim" kelimesinin çoğuludur. Yani cehennem, derinin en üstünü, görünen kısmını değiştirir, karartır. Bu âyetin anlamı: ”Ateş deriyi alazlayıp yakar ve geceden daha kara bir halde bırakır" şeklinde de açıklanmıştır. Bir diğer izah ise şu şekildedir: Cehennem insanı yakıcıdır. Derileri beş yüz yıllık mesafeden alazlayıp yakar. Bu. ”Cehennem, görecek olana gösterilir." (Nâziât: 36) âyetindeki mânâ gibidir. Cennetin esintisi beş yüz yıllık mesafeden müminlere ulaştığı gibi, cehennemin yakıcı rüzgârı ve harareti de o kadar mesafeden kâfirlere ulaşır.
Müddessir 74:30
Orada Sekar'da onun işlerini gören
on dokuz (görevli) melek
vardır. Onlar, Mâlik ve onunla birlikte on sekiz melektir. Gözleri, çakan şimşek gibi; köpek dişleri, dokumacı tarağı gibidir. Cehennemin alevi ağızlarından çıkar. Her birinin iki omuzu arası bir yıllık yürüme mesafesi kadardır. Kendilerinden şefkat ve merhamet duyguları alınmıştır. Her birisi avucunda yetmiş bin kişiyi alıp, cehennemin istediği yerine fırlatır.
Müddessir 74:31
Biz cehennemin işlerine bakanları, onun işlerini yürüten, cehennemliklere azabetme görevini yapanları
sadece meleklerden görevlendirdik. Ta ki insanlar ve cinlerden, azabedilenlere ayrı cinsten olsunlar, onlara acımasınlar, meyletmesinler. Çünkü aynı cinsten olmak, şefkat göstermeye daha çok ihtimallidir. Bir de onlar, yaratıkların en güçlüleri, Allah'ın hakkını ve onun için öfkelenmeyi daha sağlam yapan, işkence açısından da yaratıkların en şiddetlileridirler. Bir haberde geçtiğine göre, onlardan bir tekinin gücü, tüm insanların ve cinlerin gücü kadardır. Birisi boynunda bir dağ olduğu halde, tüm halkı önünde sürer ve cehenneme atar. Üzerlerine de dağı atar.
Rivayete göre ”Orada on dokuz (görevli) vardır?' (Müddessir: 30) âyeti indiğinde Ebû Cehil, Kureyş'lilere: ”Sizden her on kişi, onlardan bir adamı tutmaktan âciz mi?" dedi. Ebu'l-Esved el-Cahmî adındaki güçlü kuvvetli şahıs: ”Ben onlardan on yedisine yeterim. Siz de ikisinin hakkından gelin" dedi. Bunun üzerine üzerinde durduğumuz âyet indi. Âyet şu anlamdadır: Biz onları kendilerine güç yeten, sizin cinsinizden insanlar yapmadık. Meleklere kim galip gelebilir? Onlardan bir teki tüm yaratıkların ruhlarını alır. Onlardan birisinin, yeri alt üst edecek, altını üstüne getirecek gücü var.
Onların sayılarını da inkarcılar için sadece bir fitne ye ve küfre düşme sebebi
kıldık. O sayı on dokuzdur. Şuna da işaret etmek gerekir: Burada maksat, onların sayısının, bu muayyen sayı olduğunu söylemek değildir. Aksine onu aynı zamanda Kuranda tesbittir ki o da, cehennemde on dokuz tane görevli melek olduğu hükmüdür. Çünkü onların fitneye düşmeleri, imtihan edilmeleri ancak bununla yani onları azımsayarak ve yadırgayarak gerçekleşir. Bu kadarcık az meleğin, çok büyük yığınların işini üstlenmesini yadırgarlar ve söylenildiği şekilde onlarla alay ederler.
Ta ki kendilerine kitap verilenler, kesin bilgi edinsinler, kitaplarındaki bilgilere uygun gördükleri için, Hazret-i Muhammed'in Peygamber, Kur'anin da hak kitap olduğu inancını elde etsinler.
Denildiğine göre Yehudiler Hazret-i Peygamber'e cehennemin bekçilerini ve sayılarını sordular. Rasûlüllah da onların on dokuz olduğunu söyleyerek cevapladı.
İman edenlerin de imanı artsın, yani ehl-i kitabın hakkı teslim ve tasdik ettiklerini görünce iman kırı güçlensin.
Hem kendilerine kitap verilenler ve hem de inananlar şüpheye düşmesinler. Bu, önceki cümledeki hükmü güçlendirmektedir. Çünkü bir şeyin varlığını ispattan sonra, onun zıddını inkâr, o şeyi ispatta daha güçlü bir ifade tarzıdır.
Kalplerinde hastalık şüphe ve nifak
olanlar ve inkarcılar da:
'Allah bu darb-ı mesel gibi garipsenen
(sayı) ile misal olarak neyi murad etmiştir?' desinler. İşte böyle, Allah dilediğini Ebü Cehil ve arkadaşları gibi cehennemin görevlilerini inkâr edenleri
şaşırtır, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabı gibi hidayetini
dilediğini de doğru yola getirir. Rabbinin ordularını, içerisinde anılan meleklerin de bulunduğu, yaratıklarının toplamım
kendisinden başkası bilmez. Çünkü onlar çok fazladır. Yeryüzünde ne kadar ev, oda, zaviye varsa hepsi, Allah'tan başka kimsenin bilmediği şeyle mâmurdur. Bunun için, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insanın hanımları ile yalnız kaldığında da örtünmesini, çıplak olarak cinsî ilişkide bulunmamasını emretmiştir.
Zebanilerin sayılarının bildirilmesinde bir hikmet vardır. Çünkü Allah'ın orduları sayı sınırının dışındadır. Allahü teâlâ işlerin yularım bu meleklerin ellerine verdiği gibi, onların kimileri de kulelerinde ve evlerinde oturtmaktadırlar. Onların kimilerini de örtüler ve perdelerden göklerdeki evlerine indirmiştir. Böylece her semada emrine âmâde melekler koymuş, onları semanın katları üzerinde tutmuştur. Onlardan kimisi, gece ve gündüz bizden Allah'a. Allah'tan bize akşam sabah inip çıkan meleklerdir. Bizim hakkımızda sadece hayır söylerler. Kinlileri dünyadakiler için istiğfar ederler, kimileri mü'minler için istiğfar ederler. Kimileri şeriatleri yerine ulaştırmakla, kimileri ölümle, kinlileri ilham etmekle, kimileri rahimlerde Allah'a ait olanlara şekil vermekle, kimileri de sûra liflemekle görevlidirler. Onlardan on dokuz tanesi de cehennemde görevlidir. Yine meleklerden rızıklarla, yağmurlarla görevli olanlar var. Onlar arasında saf saf dizilenler, toplayıp sürenler, okuyup zikredenler, taksim edenler, gönderilenler, şiddetle esenler, söküp çıkaranlar, yavaşça çekenler, yarış edenler, yüzenler, iş çevirenler, telkinde bulunanlar vardır. Bu yüzden ”Bizden herhirimiz için, bilinen bir makam vardır." (Sâffât: 164) demişlerdir. Allah'ın, âlemde yarattığı hiçbir olay yok ki, onu icra etmesi için meleklerden birisini vekil eder olmasın.
Bu, insanlar için öğütten, hatırlatmadan ve küfür ve sapıklığın kötü sonucu ile onları korkutmadan
başka bir şey değildir. Ta ki öğüt alsınlar ve Allah'ın, insanların ve cinlerin kâfirlerine ve âsilerine, bu sayıda melekle azap edeceğine muktedir olduğunu bilsinler. Özellikle O, bu konuda asla yardımcıya muhtaç değildir. Çünkü Allahü teâlâ, insanoğlunun gözünde bir tek kılı oynatsa, vücudundaki damarlardan sadece birisine acı verse bu ona belâ ve ınihmet olarak yeter. O bir ihtiyaca binaen değil, bir hikmete göre ordular yaratmış, sayılar tespit etmiştir.
Müddessir 74:32
Hayır, hayır. Bu, sekar'ı (cehennemi) inkâr edenleri red ve azarlamadır. Yani: ”Onu inkârdan uzak dur, Çünkü o haktır," anlamındadır.
Yemin olsun aya. Bu, aya şeref isnadı yoluyla yapılan bir yemin ve onun hayret verici hallerine, tek bir düzen dahilinde muhtelif hareketlerindeki gücünü düşünmeye dikkat çekmektir. Ebui-Leys ise bu yeminin ”an do İs un ayı yaratana" takdirinde olduğunu söyler.
Müddessir 74:33
Döndüğü, ayrılıp gittiği
zaman geceye.
Müddessir 74:34
Ağardığı açıldığı, rengi ve yüzü parladığı
zaman sabaha. O, kızıllığın altındaki beyazlığın çıkışıdır ki bu da ikinci şafaktır. O, güneşin geceden sonraki ilk hakimiyetidir. Bundan sonra güneş yuvarlağı doğar. Sabah gündüzün başlangıcıdır. Güneşin kenarı ile ufkun kızardığı vakittir. Fecir ise, güneş ışınlarının en alt yörüngeden çıkmasıdır. Güneş dünya yüzeyi üzerine çıktığında onu dağlar, denizler ve yüksek bölgeler karşılar. Işınları dünyanın ortasında enlemesine yayılarak çıkar. Bu izahlardan, âyetteki ay, gece ve gündüzün cehennemin ve belâlarının zikri makamında zikredilisinin güzelliği açığa çıkmış oldu.
Müddessir 74:35
Şüphesiz o sekar, yani cehennem
sizden ileri gitmek hayra, cennete ve taate koşmak
veya günah işleyerek
geri kalmak isteyen için, -Allah öncekileri hidayete erdirir, sonrakileri saptırır. Bu, rahmet veya azabın meydana gelişinde kulun kazancının katkısı olduğuna işarettir.-
insan için büyük uyarıcı belâlardan veya çok büyük felâketlerden
biridir.
Müddessir 74:36
Şüphesiz o sekar, yani cehennem
sizden ileri gitmek hayra, cennete ve taate koşmak
veya günah işleyerek
geri kalmak isteyen için, -Allah öncekileri hidayete erdirir, sonrakileri saptırır. Bu, rahmet veya azabın meydana gelişinde kulun kazancının katkısı olduğuna işarettir.-
insan için büyük uyarıcı belâlardan veya çok büyük felâketlerden
biridir.
Müddessir 74:37
Şüphesiz o sekar, yani cehennem
sizden ileri gitmek hayra, cennete ve taate koşmak
veya günah işleyerek
geri kalmak isteyen için, -Allah öncekileri hidayete erdirir, sonrakileri saptırır. Bu, rahmet veya azabın meydana gelişinde kulun kazancının katkısı olduğuna işarettir.-
insan için büyük uyarıcı belâlardan veya çok büyük felâketlerden
biridir.
Müddessir 74:38
Mükellef olan insanların ve cinlerin nefislerinden
her nefis kazandığına karşılık, kazandığı kötü amelleri sebebiyle Allah katında
bir rehindir. Mükellefin yani yetişkin ergin insanın nefsi, sırf kendi hakkı olarak sorumlu tuttuğu yükümlülükler karşılığında Allah'ın yanında mahpustur. Eğer mükellef, onları gerektiği şekilde eda ederse boynunu ve canını kurtarır. Aksi halde nefsi Allah'ın yanında rehin ve mahpus olarak kalır.
Müddessir 74:39
Ancak sağcılar müstesna. Sağcılar, müminlerden, sâlih amel işleyenlerdir. Yani onlar, işledikleri iyi ameller sebebiyle rehin verenin borcunu ödeyerek rehnini kurtardığı gibi, boyunlarını kurtaranlardır.
Müddessir 74:40
Onlar cennetlerdedirler. Âyetteki ”cennetler" kelimesi, belirsiz olarak getirilmiştir. Bu, işaret ediyor ki: Cennetlerin hakikati anlaşılmaz, nitelikleri vasfedilmez. Maksat şudur: Mü'minlerden her biri, o cennetlereden birisine nail olur.
Suçluları soruştururlar: Yani suçlulara hallerini sorarlar. Sonrasındaki ibare delâlet ettiği için, sorulan şey hazfedilmiştir. Rivayet edilir ki, Allahü teâlâ cennetlikler cennette iken, suçluları onların gözleri önüne getirir. Onlar da, cehennemlikleri onlar cehennemde iken görüp dururlar ve hallerinden sorarlar:
Müddessir 74:41
Onlar cennetlerdedirler. Âyetteki ”cennetler" kelimesi, belirsiz olarak getirilmiştir. Bu, işaret ediyor ki: Cennetlerin hakikati anlaşılmaz, nitelikleri vasfedilmez. Maksat şudur: Mü'minlerden her biri, o cennetlereden birisine nail olur.
Suçluları soruştururlar: Yani suçlulara hallerini sorarlar. Sonrasındaki ibare delâlet ettiği için, sorulan şey hazfedilmiştir. Rivayet edilir ki, Allahü teâlâ cennetlikler cennette iken, suçluları onların gözleri önüne getirir. Onlar da, cehennemlikleri onlar cehennemde iken görüp dururlar ve hallerinden sorarlar:
Müddessir 74:42
'Nedir sizi Sekar'a sokan?' diye. Yani sizin oraya giriş sebebiniz ne?
Eğer: ”Onlar bunun sebebini bilip dururken niçin soruyorlar" dersen, ”Onları azarlamak, üzmek için ve Allah'ın kitabında anlattığı şey dinleyenlere öğüt olsun diye" derim.
Müddessir 74:43
Suçlular soranlara cevap vererek
derler ki: ’Biz farz olan
namazları
kılanlardan değildik. Namazın farz olduğunu ikrar etmemiz ve onları kılmamamız bizi oraya soktu.
Müddessir 74:44
Yoksulu doyurmuyorduk. Bu, farz olan fakir doyurma işini sürekli olarak terk mânâsındadır. Çünkü görev olmayan bir şeyi terketmckten dolayı azap etmek caiz değildir. Onlar: ”...Allah dikseydi doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım?..." (Yasin: 47) diyorlardı. Yemek yedirmek suretiyle yoksullara merhamet etmiyorlar ve buna teşvik etmiyorlardı.
Bu ifade, cimriliği kınamakta ve hesaba çekilme konusunda kâfirlerin de, dinin füruatına yani ayrıntılı bir şekilde hükümlerine muhatap olduklarına delâlet etmektedir. Bu, onların hayır kazanmaktaki kusurlarından ve müminlerden namaz kılıp zekât verenlerin nail oldukları şeylerden mahrumiyetlerinden ötürü bir pişmanlık ve üzüntü ifadesidir.
Müddessir 74:45
Batıl şeylere dalanlarla, dalar giderdik. Buradaki ”bâtıl"dan murad, Hazret-i Peygamberi ve ashabını kötülemek, onlar hakkında gıybet etmek, ”o şâirdir veya sihirbazdır ya da kâhindir" demek ve benzeri şeylerdir. ”Dalmak", çirkin olan ve lüzumsuz olan bâtıla başlamaktır.
Müddessir 74:46
Ceza gününü yalanlardık. En büyüğü olmasına rağmen, bu suçlarının geriye bırakılması, çirkinden daha çirkine çıkma tarzında bir üslup izlemek içindir. Sanki onlar: ”Biz bütün bunların ötesinde, ceza gününü bile yalanlıyorduk," demişlerdir.
Müddessir 74:47
Nihayet bize ölüm geldi.'“Ölüm", ”el-yakîn" kelimesi ile ifade edilmiştir. Çünkü o, geleceğinde hiç şüphe olmayan kesin bir şeydir.
Eğer: ”Onların her biri, bu dört şeyin hepsiyle mi cehenneme girdi, yoksa bir kısmı bazısıyla, bir kısmı diğer bazısıyla mı girdi? Hangisini söylemek istiyorlar?" denilirse, ben şöyle derim: ”Keşşafta da belirtildiği üzere, her ikisi de muhtemeldir." Bu söz, onların cehennemde kalışlarının, bu rezalet ve kepazelikleri sebebiyle olduğuna işaret etmektedir.
Müddessir 74:48
Artık -mümkün değil ya- şefaat etme konusunda bir araya gelebilseler
şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Çünkü kıyamet gününde şefaat, hem izne hem de şefaat edilecek kişiye bağlıdır. Kâfir, şefaata lâyık değildir. Üstelik izin de yoktur. Dolayısıyla gerçek anlamda faydası yoktur.
Bu âyet, kıyamet günü şefaatin sahih olduğuna ve günahkâr mü'minlere fayda vereceğine delildir. Aksi halde, şefaatin özellikle onlara fayda vermeyeceğini ifadede hiç bir mânâ yoktur.
İbn Mes'ud: ”Melekler, peygamberler, şehitler ve sâlih kullar şefaat ederler. Cehennemde sadece dört gurup kalır" demiş ve: ”Biz namaz kılanlardan değildik." (Miiddessir: 43) mealindeki âyeti okumuştur.
İbn Abbas da şöyle demiştir: ”Şüphesiz Muhammed (aleyhisselâm) şefaat eder. Sonra sırayla melekler, babalar, oğullar şefaat ederler. Daha sonra Allahü teâlâ : ’Benim rahmetim kaldı' buyurur ve kendisine cennet haram kılınanlardan başka hiç kimseyi cehennemde bırakmaz. Cehennemliklerden birisi, cennetliklerden birine: ’Ey falan! Beni tanımıyor musun? Ben sana bir yudum su veren adamım,' der. Diğer biri: ’Ben sana abdest suyu verenim,' der. Bir başkası: ’Ben sana bir lokma yedirdim veya elbise giydirdim,' der. Cennetteki de ona şefaat edip onu cennete sokar."
Müddessir 74:49
Durum böyle iken yani yalanlayanların hali anıklığı gibi olunca,
onlara ne oluyor ki, Kur'an'a imanı gerektiren şeylerin güçlülüğüne ve ona yönelmeyi icabettiren şeylerin kuvvetliliğine rağmen
öğütten, Kur'an'dan
yüz çevirmektedirler?
Müddessir 74:50
Sanki onlar arslandan kaçan yaban eşekleridirler. Çünkü vahşi eşek aslanı gördüğü zaman, onun kahır ve üstünlüğünden dolayı korkar ve kaçabiidiğine kaçar. Çünkü aslan, yabani hayvanlara üstün gelip onları ezer.
İbn Abbas, âyette ki ”kasvera" kelimesinin Habeşçe'de aslan anlamında olduğunu söylemiştir.
Kâfirler, Kur'an'dan ve Kuranda ki öğüteri dinlemekten yüz çevirip kaçışlarında kendilerini korkutan şeylerden, şiddetle kaçan eşeklere benzetilmişlerdir. Onların eşeklere benzetilmesi, aynı zamanda aptallıklarına işarettir. Sen, korktuğu zaman yaban eşeğinin koştuğu ve kaçtığı kadar hiç bir şeyin koştuğunu görmezsin. Birisi en ağır biçimde küçümsenmek ve en rezil bir şekilde kötülenmek istenirse eşeğe benzetilir.
Rivayete göre âlimlerden birisi, bir camide halka va'zediyordu. Etrafında kalabalık bir cemaat vardı. Eşeğini kaybeden ahmak birisi bunu gördü. Vaize: ”Ben eşeğimi kaybettim. Cemaate bir soruver, belki birisi onu görmüştür" diye bağırdı. Vaiz ona: ”Yerine otur, ben onu sana göstereyim," dedi. Adam oturdu. O esnada dinleyenlerden birisi kalktı, gitmek istedi. Vaiz adama: ”Al şunu, işte o senin eşeğindir," dedi. Belli ki vaiz bu sözü üzerinde durduğumuz âyetten esinlenerek söyledi. Çünkü o, Allahü teâlâ'nın öğüdünden kaçtı.
Müddessir 74:51
Sanki onlar arslandan kaçan yaban eşekleridirler. Çünkü vahşi eşek aslanı gördüğü zaman, onun kahır ve üstünlüğünden dolayı korkar ve kaçabiidiğine kaçar. Çünkü aslan, yabani hayvanlara üstün gelip onları ezer.
İbn Abbas, âyette ki ”kasvera" kelimesinin Habeşçe'de aslan anlamında olduğunu söylemiştir.
Kâfirler, Kur'an'dan ve Kuranda ki öğüteri dinlemekten yüz çevirip kaçışlarında kendilerini korkutan şeylerden, şiddetle kaçan eşeklere benzetilmişlerdir. Onların eşeklere benzetilmesi, aynı zamanda aptallıklarına işarettir. Sen, korktuğu zaman yaban eşeğinin koştuğu ve kaçtığı kadar hiç bir şeyin koştuğunu görmezsin. Birisi en ağır biçimde küçümsenmek ve en rezil bir şekilde kötülenmek istenirse eşeğe benzetilir.
Rivayete göre âlimlerden birisi, bir camide halka va'zediyordu. Etrafında kalabalık bir cemaat vardı. Eşeğini kaybeden ahmak birisi bunu gördü. Vaize: ”Ben eşeğimi kaybettim. Cemaate bir soruver, belki birisi onu görmüştür" diye bağırdı. Vaiz ona: ”Yerine otur, ben onu sana göstereyim," dedi. Adam oturdu. O esnada dinleyenlerden birisi kalktı, gitmek istedi. Vaiz adama: ”Al şunu, işte o senin eşeğindir," dedi. Belli ki vaiz bu sözü üzerinde durduğumuz âyetten esinlenerek söyledi. Çünkü o, Allahü teâlâ'nın öğüdünden kaçtı.
Müddessir 74:52
Hatta onlardan her biri, kendisine açılmış sahifelerin verilmesini ister. Bu, makamın gerektirdiği, mukadder cümle üzerine atfedilin iştir. Takdiri şu şekildedir: ”Onlar inatlarından ve kibirlerinden dolayı bu öğütle yetinmezler, ona razı olmazlar, halta onlardan her biri kendilerine açılmış kitaplar verilmesini ve onu okumayı dilerler.
Rivayet edildi ki: Ebû Cehil b. Hişam, Abdullah b. Ümeyye ve arkadaşları Rasûlüllah'a: ”Bizden her birimize gökten bir kitap getirinceye veya her birimizin başı yanında açılmış, başlığı: Alemlerin Rabbinden falan oğlu falana diye yazan, içerisinde sana uymamız emredilen yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uy, çünkü o benim tarafımdan sana bir elçidir, denilen kâğıtlar oluncaya kadar sana uymayacağız" dediler. Nitekin onlar: ”Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin müddetçe senin (göğe) çıktığına asla inanmıyacağız" (İsrâ: 93) dediler.
Müddessir 74:53
Hayır... Onların âyetlerle ilgili iddialarını ve istediklerini istemelerini reddir. Çünkü onlar bu sözleri hidayet ve irşad kabilinden değil, inatlarından söylediler.
Aksine onlar âhiretten korkmazlar. Yani, âhiretten korkmadıkları için, öğütten yüz çevirdiler, sahifeler verilmediği için değil.
Müddessir 74:54
Hayır, hayır... Bu, onların öğütten yüz çevirmelerini reddir.
Şüphesiz o Kuran yeterli ve etkili
bir öğüttür.
Müddessir 74:55
Artık dileyen kabre girmeden önce
onunla
öğüt alır. Onu gözünün önüne diker, onun sebebiyle iki cihan saadetini elde eder. Çünkü o, bununla mümkündür.
Müddessir 74:56
Bununla beraber öğüt almayı sadece kendilerinin dilemeleri ile değil
ancak Allah dilerse veya Allah'ın öğüt almasını dilemesi halinde
öğüt alırlar. Bu, açıkça gösteriyor ki, kulun yaptıkları, Allah'ın dilemesi iledir, kendi iradesi ile değil.
Sakınmaya ehil olan da O'dur, Allah'tır. Kendisine inanan ve itaat edeni
bağışlamaya ehil olan da O'dur.
Bilginlerden birisi şöyle demiştir: ”Takva, Allah'tan başka her şeyden uzak durmaktır. Kim, takvada âdaba riayet ederse o, bağışlanmaya ehil olandır."
Müddessir Sûresinin tefsiri, Allah'ın yardımı ve tevfiki ile sona erdi.
Kıyamet 75:1
KIYAME SURESİ
Kıyamet gününe yemin ederim. Ayetin başındaki ”lâ" harfi, yemini güçlendirmek için getirilmiştir. Bir şâir de bu harfi aynı şekilde kullanarak şöyle demiştir:
Leyla'yı hatırladım, beni bir aşk ateşi sardı. Kalbin içi nerdeyese parçalanacaktı.
Şiirdeki ”Parçalanacaktı" anlamındaki fiil: ”lâ yetekattau" şeklindedir ve baştaki ”lâ" te'kid içindir.
Bir başka görüşe göre, âyetteki ”lâ" olumsuzluk ifade etmektedir. Ama bu olumsuzluk yeminle ilgili değil, kendisinden haber verilen şeyle ilgilidir. Buna sebep de kendisi ile yemin edilen şeyi yüceltmedir. Bu izaha göre âyetin anlamı şöyle anlaşılmalıdır: ”Onu, yeminimle gereği şekilde yüceltebilmek için bu şekilde yemin etmiyorum. Çünkü O, bundan daha çoğuna lâyıktır."
Muğira b. Şube (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Kıyamet, kıyamet diyorlar. Oysa sizin her birinizin kıyameti ölümüdür." Alkame bir cenazeye şahit oldu. Cenaze defnedilince: ”İşte bunun kıyameti koptu," dedi.
Bir şâir de bunu şu mısralarla ifadelendirmiştir:
Dünyadan erkence çıktım ve kıyametim koptu.
Cenazemi taşıyan da az oldu.
Kıyamet 75:2
Kendisini alabildiğine kınayan nefse yemin ederim ki... Bir şeyin adına yemin etmek; onun büyüklüğüne dikkat çekmek veya ondaki yaratılış inceliği ve nimetinin büyüklüğü gibi sebeplere dayanır. İki âyette yeminin tekrar edilişine sebep, kendisiyle yemin edilenlerden her birinin yeminde gaye ve müstakil olduğuna dikkat çekmektir.
Nefis, ”kınayan: levvâme" kelimesi ile nitelenmiştir. Bu kelime sözlükte, kendisinden meydana gelen kusurlardan dolayı kendini kınayan, hâlâ kınamakta devam eden anlamındadır. Bundan dolayı Allah'ın, kendisi ile kıyametin kopması, kabirlerden çıkartılıp mahşerde toplanma gibi önemli olaylar İçin yemin etmesi tabiîdir.
el-Keşânî şöyle der: ”Allahü teâlâ, kıyametle kendisini kınayan nefse birlikte yemin etti. Bunu, onları ta'ziın etmek için ve aralarındaki uyumdan dolayı yaptı. Çünkü kendisini kınayan nefis, kıyameti tasdik eder, onun vukuunu ikrar eder, sebepleri için hazırlık yapar. Çünkü iyi bile olsa, kusurlarda ve hayır işlemekteki ihmalinde daima kendisini kınar. Çünkü fazlaca hayır İşlemeye, iyi ameller yapmaya hırslıdır. Zira bunların karşılığını alacağına kesin inanır. Böyle olunca hata ederse, kusur işlerse, gaflete düşerse ne yapar?"
Ayetlerdeki yeminin cevabı anılmamıştır. Şu âyet, bu mahzufa yani yeminin belirtilmeyen cevabına delâlet etmektedir:
Kıyamet 75:3
İnsan, kendisinin kemiklerini toplayamıyacağımızı mı sanıyor? Oysa o, dirilt ilecektir. Mânâ şöyledir: ”Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden insan, kendisinin çürüyen kemiklerini biraraya getiremiyeceğimizi mi zannediyor?" Bu, bâtıl bir zarıdır. Biz, o kemikler dağılıp ufalandıktan, toprakla karışıp parçalandıktan, rüzgâr alıp uzak bölgelere uçurduktan veya denizlere attıktan sonra, dünyada yaptıkları amellerinden dolayı cezalandırmak için onları toplayacağız.
Denilmiştir ki: ”Müşrik Adiy b. Rabia, Rasûlüllah'a: ’Ey Muhammed!
Bana kıyamet gününü haber ver, ne zaman kopacak? O nasıl bir şey?' dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) adama kıyameti anlattı. Bu sefer kâfir: ’Eğer o günü gözümle görsem yine seni tasdik etmem, Allah çürüyüp ufalandıktan sonra bu kemikleri toplayacak mı?' dedi."
Bu, ”...Şu çürümüş, ufalanmış kemikleri kim diriltecek? dedi." (Yasin:.78) ây etkideki soruya benzemektedir. Bunun üzerine konumuz olan âyet inmiş tir.
Kıyamet 75:4
Evet, Biz onun parmak uçlarını bile derleyip eski haline getirmeye kadiriz. Yani küçük olmalarına rağmen el ve ayak parmaklarının kemiklerini toplar, birbirlerine ekleriz. Durum böyle olunca büyük kemikleri nasıl toplamayalım ki? Âyette parmak ucu anlamında ”benân" kelimesi kullanılmıştır. El ve ayak parmakları anlamında ”sülâmâ" kelimesi de kullanılmaktadır. Bu kelime bir hadiste aynı anlamda kullanılmıştır. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”insanların el ve ayaklarının parmaklarındaki her bir küçük kemik için bir sadaka vardır.
Ayetteki, ”parmak ucu" diye İfade edilen ”el benân" kelimesini Râğıb; parmaklar diye izah etmiştir. İnsana arzu ettiği şeyleri yapabilme imkânı veren haller parmaklarla yapıldığı için bu isim verilmiştir.
Kıyamet 75:5
Fakat insan ileriye doğru daima kötülük etmek ister. Kötülük etmek anlamım veren ”yefcürû" kelimesinin aslı olan ”el-fecru", bir şeyi geniş bir şekilde yarmak, aynı kelimenin bir başka türevi olan el-fücûr de, dindarlık perdesini yarmak anlamındadır. Âyette mııradedilen mânâ şudur: ”İnsan önündeki vakitlerde ve ileriki zamanlarda kötülüklerine devam etmek ister, onlardan vazgeçmez."
Âyetteki ”ileriye doğru" anlamına gelen ”emam" kelimesi, zaman veya yer için istiare yoluyla kullanılmıştır. Râğıb âyetle ilgili olarak: ”Kötülükleri yapabilmek için hayatı, yaşamayı ister" izahını getirmiştir.
Kıyamet 75:6
'Kıyamet günü ne zaman?' diye sorar. Bu, uzak görme ve alay yollu bir sormadır. Kıyametin sıhhatine delâlet eden bir delilin bulunmamasından ve durumu karışık olduğundan dolayı onu inkâr için değildir. Aksine o, kıyamet ne zaman? diye sorarken kötülüklerine devam etmek ister. Bu inkâr, insan tabinın şehvetlere meylettiğine işaret eder. Kıyameti düşünmek ise şehvetleri örseler. Şüphesiz onu inkâr eder, ikrardan kaçınır.
Kıyamet 75:7
Göz kamaştığı, hayret edip seğirdiği, kıyamet gününün dehşetinden korkarak hareket ettiği,
ay tutulduğu, ışığı kaybolduğu -bu, aya tapanlara reddir. Çünkü eğer ay, ona tapanın zannetiği gibi tanrı olsaydı, tutulmaya karşı direnirdi. Husuf ve küsûf tutulma anlamında eş anlamlıdırlar. Işık veren iki şeyden (ay ve güneşten) birinin tümünün veya bir kısmının ışığının gitmesidir. Ay ve güneş tutulduğunda namaz kılmak sünneti müekkededir. Bunlardan birisi tutulduğunda insanlar namaza sığınırlar. Bu namaz, nafile gibi kılınır.-
Kıyamet 75:8
Göz kamaştığı, hayret edip seğirdiği, kıyamet gününün dehşetinden korkarak hareket ettiği,
ay tutulduğu, ışığı kaybolduğu -bu, aya tapanlara reddir. Çünkü eğer ay, ona tapanın zannetiği gibi tanrı olsaydı, tutulmaya karşı direnirdi. Husuf ve küsûf tutulma anlamında eş anlamlıdırlar. Işık veren iki şeyden (ay ve güneşten) birinin tümünün veya bir kısmının ışığının gitmesidir. Ay ve güneş tutulduğunda namaz kılmak sünneti müekkededir. Bunlardan birisi tutulduğunda insanlar namaza sığınırlar. Bu namaz, nafile gibi kılınır.-
Kıyamet 75:9
güneş ve ay bir araya getirildiği zaman yani ışıkları gittiği zaman... Nitekim Rasûlüllah'tan böyle rivayet edilmiştir. Yani onların aralan, batıdan doğmakta birleştiği zaman...
Kıyamet 75:10
O gün yani bu işlerin vuku bulacağı gün, kıyameti inkâr eden
insan umutsuz bir şekilde:
'Kaçış nereye?' diyecek. Çünkü, kaçışa imkân veren alâmetler görmeyecek. Bu sözü şaşkınlığına binaen söyleyecektir.
Kıyamet 75:11
Hayır... Bu: ”Kellâ: Hayır" kelimesi onun kaçış istemesini ve temennisini reddir.
Hiç bir sığınak yoktur. Yani orada veya şu anda mevcut bir sığınak yoktur. Bir şâir, bir beytinde âyetteki sığınak anlamında ki ”ve-zer" kelimesini kullanarak şöyle demiştir:
Ömrüne yemin ederim ki genç için,
Ölümden ve yaşlılıktan varıp sığınacağı bir sığınak yoktur.
Çünkü bunlardan her biri kesin, Allah'ın emridir. Hiç kuşkusuz insana ulaşır.
Kıyamet 75:12
O gün durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. Yani kulların karar kılacakları yer sadece Allah'tır. Hesap yerinde sadece Allah'ın kendilerine emrettiği yere yönelirler. Yahut da mânâ şöyledir: Onların işlerinin duracağı son yer Allah'tır. Çünkü o gün saltanat sadece Allah'a aittir. Bu, ”Ve şüphesiz son varış Rabbinedir." (Necin: 42) âyetine benzer. Çünkü o gün, Allah'tan başka bir hâkim ve mâlik yoktur.
Kıyamet 75:13
O gün insana önden yapıp yolladığı yani ister hayır olsun, ister şer, hayatında iken işlediği
ve iyi ya da kötü bir çığır gibi ölümünden sonraya
geride veya hayatında iken Allah yolunda harcadığı ve ölümünden sonra vârislerine
bıraktığı şeyler haber verilecek. İster iyi olsun ister kötü herkese ameller tart ildiği zaman, arz ve muhasebe halinde bunlar haber verilecektir. Haber verecek olan Allah'tır veya Allah'ın emri ile melektir.
Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Sizden herbirinizle Rabbi mutlaka konuşacaktır. Kendisi ile Allah arasında tercüman yoktur. Kişi sağa bakar, sadece daha önce yapıp gönderdiklerini görür. Sol tarafına bakar, sadece yapıp gönderdiklerini görür. Önüne bakar, yüzüne doğru olan cehennemden başka bir şey göremez. O halde yarım hurma ile de olsa cehennemden korununuz." (3)
3- Hadisi Buharî, Müslim ve Tirmizî tahrîc ettiler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 1/428.
Kıyamet 75:14
Doğrusu insan kendisine kendi amellerine
karşı apaçık
bir şahittir, delildir. Onun bütün organları kendilerinden meydana gelen kotu amellere şahittirler. Bir başkasının haber vermesine ihtiyaç yoktur. Çünkü o gün hallerinin tüm detaylarım bilir, kendi aleyhine şahitlik yapar. Zira organları bunu söylerler.
Kıyamet 75:15
Mazeretlerini öne sürse bile. Yani özür dilemesi mümkün olan her türlü mazereti beyan etse bile, organları onun aleyhinde şahitlik eder ve bu şahitlik kabul edilir. Çünkü o gün, reddetmenin ve savunmanın değen yoktur. Zira o gün tüm gerçekliği ile hakkın açığa çıkacağı gündür.
Kıyamet 75:16
Onu. Kur'anı
çarçabuk almak için yani Kuran'ın kendisinden alını vermesinden korkarak al el acele Kur'anı ezberine almak için daha Cebrail sana okumakta iken
dilini kımıldatma.
Kıyamet 75:17
Şüphesiz vaad gereği
onu senin kalbinde
toplamak ve okutmak dilinde okuma işini tesbit
Bize aittir. Öyleki onun mânâlarından hiçbir şey sana gizli kalmaz, istediğin zaman okursun. Kuran, okumak anlamında mastardır, bağışlama anlamındaki gufran kalıtımdadır.
Kıyamet 75:18
O halde Biz onu okuduğumuz, Cebrail'in diliyle sana okuma işini tamamladığımız
zaman onun okunuşuna uy. Yani Cebrail okumasını bitirince hemen sen okumaya başla. İbn Abbas bu sözü, ”topladığımız ve kalbinde tesbit ettiğimiz zaman onunla amel et" şeklinde izah etmiştir.
Kıyamet 75:19
Sonra onu açıklamak Bize aittir. Yani anlamakta zorluk çektiğin mânâ ve hükümleri Biz açıklarız. Kapalı ve zor anlaşılan sözleri açıklayan şeye ”beyan" denilmiştir. Çünkü açığa çıkması kastedilmiş olan mânâyı beyan etmektedir.
Tefsircilcr şöyle demişlerdir: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e vahiy telkin edildiğinde Cebrail (aleyhisselâm)ie okuma konusunda acele ederdi. O bitirene kadar sabretmezdi. Kendisinden kaçı vereceği endişesiyle acele ezberlemek isterdi. Bunun üzerine, gönlünü ve kulağını ona vererek susması emredildi. Ta ki kendisine vahiy tamamlanmış olsun. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: ”...Sana O'nun vahyi tamamlanmadan önce Kur'an (ı okumak)ta acele etme..." (Tâhâ: 114) Sonra da onda iyice derinleşene kadar onu inceleme işine devam et."
"Dilini kımddatma" sözü, Rasûlüllahi eğitmek ve öğretmek içindir. Öğretme yönü, işaret edilen şu husustur: Allah'ı bilme kapısı insanların çoğuna kapalıdır. Allah'ı ancak kendi halleri ile ilgili açıdan anlarlar. O da vasıtalar açısıdır. Allah kendisi ile yaratıkları arasında melekleri vasıta kılmıştır. Eğitim yönü ise şudur: Allah'tan vahyi getiren Cebrail (aleyhisselâm) olunca, onun getirdiğini, hemen söylemeye başlanıldığında sanki onda acele edilmiş, Cebrail'e ihtiyaç duymama gibi olmuş olur. Bu da şüphesiz edebi ihlâldir. Özellikle mürşid ve muallime karşı olursa. Bu izah ile anlaşıldı ki, ”dilini kımddatma" sözü, konu değişikliği (istitrâd) yoluyla vâki olmuştur.
Hazret-i Peygamberin bir vahiy geldiği zamanki durumu acelecilik olunca ve bu sûrenin başından ”mazeretlerini öne sürse bile" (Kıyâme: 15) âyeti vahyedilinceye kadar bundan yasaklanmadığı için, ”dilini kımıldatma" sözüyle bundan nehyedildi. Sonra da söz, insanlara hitap şeklinde başlanılan konuyu tamamlamaya döndü. Bu üslûp, bir öğretmenin şu uygulamasına benzer: öğretmen öğrenciye bir konu anlatır, öğrenci derse yakışmayacak bir şeyle meşgul olursa, öğretmen: ”Aklını bana ver ve söylediğimi anla" der. Sonra da konuyu tamamlar. Allah'tan, her an bizi Kur'an'a uyanlardan kılmasını dileriz.
Kıyamet 75:20
Hayır, -bu, sözün başlangıcındaki konuya dönüştür.-
siz peşin olanı yani dünyayı
seviyorsunuz.
Kıyamet 75:21
Ahireti bırakıyorsunuz. Onun için çalışmıyor, hatta onu inkâr ediyorsunuz.
Kıyamet 75:22
Öyle yüzler var ki, o gün parlayacaktır. Parlayıcı diye ifadelendirdiğimiz ”nâdıra" kalimesinin mastarı olan ”en-nadratü" derinin tazeliği ve güzelliği anlamındadır. Bu, nimetlenmenin sonucundandır. Kıyamet günü mü'minlerin yüzleri güzel ve parlak olacaktır. Onlarda nimetlerin parlaklığı ve güzelliği görülür. Nitekim bir âyette: ”Onların yüzlerinde nimetin parlaklığını ve sevincini görürsün," (Mutaffifîn: 24) buyurulmaktadır.
Kıyamet 75:23
Rablerine bakacaklardır. Bakmak, bir şeyi görmek ve anlamak için gözü çevirmektir. Yüzlerin bakmasından maksat, yüzlerdeki gözlerin bakmasıdır. Mahallin anılıp o mahaldeki şeyin kastedilmesi yoluyla söylenmiştir.
Ayetin anlamı şudur: Yüzler, onun dışındaki hiçbir şeyi farkedemeyecek derecede onun güzelliğini incelemeye dalarak apaçık bir şekilde Allah'ı görürler, onu müşahede ederler. Yaratanına bakan bu yüzlerin sevinmeleri ve parlamaları haklarıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin tümü bu âyetin, müminlerin Allahü teâlâ 'yı keyfiyetsiz ve sınırsız şekilde görecekleri mânâsını içerdiğine hamlet mislerdir.
Zemahşerî'nin âyeti, bekleme ve umma şeklinde alıp mu nıinlerin dünyada Allah'tan başka kimseden korkmayıp başkasından bir şey ummadıkları gibi, âhirette de nimet ve keremi başka hiç kimseden beklemedikleri biçimde açıklaması isabetli değildir. Zemahşerî'nin iddiasına şöyle cevap verilebilir: Gerekli bir zaruret yokken sözün hakikatini bırakıp, kinaye yoluna gidilmez. Burada da böyle bir zaruret yoktur. Ayrıca sahih hadisler, hakikî mânânın murad edildiğine delâlet etmektedirler.
Mutezile âlimlerinden kimileri ”bakacaklar" anlamındaki ”nazıra" kelimesinin ”müntezira: bekleyenler" anlamında olduğunu söylemişlerdir. Buna göre ”ilâ" kelimesini, nimet mânâsında müfret bir isim olarak kabul etmiştir. ”Rab" kelimesine izafe edilmiştir. O zaman âyetin anlamı şu şekildeolur: ”O gün yüzler, Rablerinin nimetini beklemektedirler." Bu anlayışa şu şekilde cevap verilir: İster gerçek mânâsı kastedilmiş olsun, İster mahallin anılıp, içindekinin dilenmesi yoluyla göz kastedilmiş olsun, bekleme yüze nisbet edilemez. Ayrıca ”vech" (yüz) kelimesini ”zât" diye tefsir etmek akla aykırıdır. Çünkü beklemek, acılardan elemlerden sayılır. Cennet nimetleri ise cennetlikler için önlerinde hazırdır. Böyle bir izah, nakle de aykırıdır. Şu hadis, yukarıdaki izahı nakzetmektedir: ”Cennetliklerin derecesi en düşük olanları bahçelerine, eşlerine, nimetine, hizmetçilerine ve koltuklarına bin yıllık mesafeden bakanlardır. En üstünleri de Allah'ın yüzüne sabah akşam bakanlardır." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu dedikten sonra ”Öyle yüzler var ki o gün parlayacaktır, Rablerine bakacaklardır," âyetlerini okudu.
Görüldüğü gibi Efendimiz bakmayı, gözle bakmak ve görmek diye tarif etti Buna göre açığa çıktı ki karşı görüşte olanlar kendi şahsî görüş ve nevalarına uymuşlardır.
Rivayet edildi ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece aya baktı ve: ”Siz şu ayı gördüğ ünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz. Onu görmekte birbirini" üzerine yığılmayacak (birbirinize sormayacak) siniz."(5) Yani ”O nerede, bana gösterin," demeyeceksiniz. Aksine herkes onu kendi başına görecek. Hadisteki ”birbiritıiz üzerine yığılmayacaksınız," anlamına ”lâ tezammûne" kelimesi, ”size bir haksızlık gelmez" anlamına gelecek ve inin harfini şeddesiz olarak okuyarak ”lâ tezâmûne" şeklinde de rivayet edilmiştir. Buna göre hadisi şöyle anlamak gerekir: ”Allah'ı bir kısmınız görüp, bir kısmınız görmemek suretiyle haksızlığa uğratılmazsınız. Aksine onu görmekte hepiniz eşit olursunuz.
5- Hadisi Buharı, Müslim, Tirmizî ve Ebû Davucl tahrîc ettiler. Bkz. Cem'u'l-Fevâid, 2/487.
Bu, tüm ümmetin kabul ettiği meşhur bir hadistir. Bununla sabit olmuştur ki, mü in in ler onu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak göreceklerdir. Bu konuda şu söz darbımesel haline gelmiştir: ”Gördükleri zaman, nimeti unuturlar, Mu'tezilelere yazık, onlar ne kadar sapık." Mâlik b. Enes'e: ’Rablerine bakacaklar,' anlamındaki âyet soruldu ve: ’Bazıları bunu, Rablerinin sevabına bakacaklar' şeklinde anlıyorlar, sen ne dersin?" denildi. Mâlik: ”Yalan söylüyorlar, onlar Cenab-ı Hakkın şu sözüne ne diyecekler? 'Hayır, şüphesiz onlar o gün Rablerini görmekten mahrumdurlar.' (Mutaffifîn: 15) İn satıl ar Allah'a gözleriyle bakacaklar. Eğer mü'minler kıyamet günü Rablerini görmeyecek olsaydı, kâfirlere mahrumiyetle azap etmezdi." dedi.
İkdü'l-Ferîd yazarı da şöyle der: ”Bunun dışında bir şeye inanan bid'atçıdır, fasıktır. Bu, istenilene şahitlik etmekte, bid'at ehlinin iddiasını reddetmektedir. Allah'ı görmek en büyük lezzettir. Müslümanlar ondan nasıl mahrum olurlar? O diyar, lezzet diyarıdır. Öyleyse müminin cennet nimetleri içerisinde en büyük gayret ve himmeti, Allah'a kavuşma nimeti olmalıdır. Çünkü bunun dışındakiler basit ve herkes için müşterek olan nimetlerdir."
Ariflerden birisi de şunları söylemiştir: ”Yaratıklar, Allahü teâlâ 'ya en yakın komşudur. Bu, en büyük müjdedir ve mutluluktur. Şüphesiz komşu için mâruf ve meşru bir hak vardır. Onu, Allah'ı bilen âlimler bilir. Komşunun komşu üzerindeki hakkı, keremi ilâhinin gereğine göredir."
Anlatıldığına göre Haccac bir şahsı öldürmek istedi. Adam: ”Benim senden bir istediğim var" dedi. Haccac: ”O ne?" dedi. Adam: ”Seninle birlikte üç adım yürümek" dedi. Haccac istenileni yaptı. Sonra adam: ”Bu beraberliğin hakkı için beni affetmelisin," dedi. Haccac da adamı affetti.
Kıyamet 75:24
Öyle yüzler de var ki, o gün asık olacaktır. Karanlıktır, üzerlerinde hiçbir sevinç eseri yoktur. Onlar, kâfirlerin ve münafıkların yüzleridir.
Kıyamet 75:25
Bilirler ki yani erbabı, işaretlere göre umarlar ki
bel kemiklerini kıracak bir musibete büyük bir felakete
uğratılacaklar. Âyetteki ”fakıra" insanın bel kemiklerini kıran büyük musibet ve felâket demektir. ”Fakir" kelimesi de bu kökten türemiştir. Çünkü fakirlik de insanın bel kemiğini kırar, onu başkalarına muhtaç bırakır. Bu, mes'udların yüzleri ile bedbahtların yüzleri arasında çok lâtif bir karşılaştırmadır. Parlayan güleç yüzler, kendilerine her türlü hayrın yapılacağını bekledikleri gibi, bedbahtların yüzleri de musibeti beklerler. Zira ikisi arasındaki karşılaştırma bunu gerektirir.
Kıyamet 75:26
Hayır hayır... Bu söz, dünyayı âhirete tercihten yasaklamadır. Yani bundan kaçınınız, önünüzdeki kesin olan ölüme karşı dikkatli olunuz.
Can ne zaman ki köprücük kemiklerine dayanır, yani ruh göğsün üst kısmına ulaşır ki, oraya ulaştığı zaman artık hırıltının çöktüğü vakittir.
Kıyamet 75:27
Ve: ’Tedavi edebilecek kim?' denilir. Yani can sahibi: ”Bunu kim tedavi eder? Onu bu sıkıntıdan kim kurtarır?" der. Tedavi eden anlamındaki ”rakın" kelimesi, kendisi ile şifa verecek bir şeye sığındırmak anlamına gelen ”er-rukye" kelimesinden türemedir. Nitekim hasta için ”bismillâhi erki-ke" Allah'ın adıyla onu sana sığındırırım" denilir.
Ayetteki soru, talep (istek) manasınadır. Sanki onlar, kendilerini tedavi edecek bir tabip veya rukye yapacak bir okuyucu isterler. Soru kelimesinin inkâr anlamında soru olması da muhtemeldir. Nitekim umutsuzluk anında: ”Ölüme yönelen bu adamı kim tedavi edebilir?" denilir. Doğrusu Râğıb el-Isfehânî'nin dediği gibidir; ”tedavi edebilecek kim" sözünün anlamı, artık onu tedavi edecek ve kendisine karşılık verecek kimsenin bulunmadığına tenbih için ”Onu kim tedavi eder?" demektir.
Bu izah şâirin şu sözüne benzer:
Ölüm tırnaklarını geçirdiği zaman,
Sen fayda vermeyen her türlü muskayı gök boncuğu bulursun.
Muska diye ifade ettiğimiz ”temime" kelimesi, Arapların nazar değmesinden korkarak çocuklarına taktıkları boncuklardır. Bu, bâtıl bir inançtır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Kim muska (nazar boncuğu) takarsa (Allah'a) ortak koşmuştur" buyurmuştur. (6)
Kıyamet 75:28
Bunun, ayrılık olduğunu anlar. Ölüme yaklaşmış olan şahıs ölüm meleklerini görünce, başına gelen şeyin sevgili dünyadan ve düşük mallarını kazanmak için değerli ömrünü zayi ettiği nimetlerinden ayrılmak olduğunu çok iyi anlar.
İmam Fahreddin Razî şöyle der: ”Bu âyet delâlet etmektedir ki ruh, kendi kendine durabilen, bedenin ölümünden sonra da kalan bir cevherdir. Çünkü Allahü teâlâ ölümü ayrılık diye adlandırmıştır. Ayrılık ancak ruh bakî olduğu zaman söz konusudur."
Müzeni de şunları söylemiştir: ”Ölüm hastalığında iken Şafiî'ye uğradım.’Nasıl oldun,' dedim. 'Dünyadan göç eden, dostlardan ayrılan, kötü amelime kavuşan, ölüm kasesini içen, Rabbine varan bir halde oldum. Bilmiyorum ki ruhum cennete mi varıyor da tebrik edeyim, yoksa cehenneme mi giriyor onu takviye edeyim,' dedi. Sonra da şu iki beyti okudu:
Kalbim katılaşıp, yollarım daraldığında,
Umudumu senin affına doğru merdiven yaptım.
Günahlarım bana büyük göründü ama ey Rabbim!
Senin affına yaklaştığım zaman, senin affın daha büyüktür.
Yahya b. Muaz rahimehullah şöyle demiştir: ”Cenaze kabre girdiği zaman, kabrin köşesinden dört melek çıkar: birincisi başının, ikincisi ayaklarının yanında üçüncüsü sağ, dördüncüsü de sol tarafında oturur. Başının yanındaki: ’Ey Âdemoğlu! Vâdeler yok oldu, emeller zayıfladı." der. Sağ tarafındaki: ”Mallar gitti, ameller kaldı" solundaki: ’Meşguliyetler gitti, vebal kaldı' ayaklarının yanındaki de: 'Eğer kazandıkların helâlse ve dünyada iken Yüce Allah'ın hizmetinde isen ne mutlu sana!' der.
Kıyamet 75:29
Ve bacak bacağa dolaşır. Yani onun bir bacağı öteki bacağına dolaşır, ölüm üzüntüsü esnasında onun üstüne eğilir. Yahut da dünyadan ayrılmanın şiddeti, âhirete yönelmenin şiddeti ile karışır. Buna göre, bacak şiddet için bir meseldir. Mecazî mânâda benzetme yönü şudur: İnsanın başına aniden bir şiddet geldiği zaman, onun için bacaklarını sıvar, gayret gösterir. Şiddetli bir şey için de ”sâk: bacak" denilir. Çünkü o şiddetin ortaya çıkması, gayrete gelmenin, paça sıvamanın ortaya çıkmasının gereğidir. Said b. el-Müseyyeb: Buradaki bacaklardan maksadın, ölünün kefene sarılan bacakları olduğunu söyler.
Kıyamet 75:30
İşte o gün sevk, sadece Rabbinedir. Yani insan başkasına değil sadece Allah'a ve O'nun hükmüne sevkedilir.
Kıyamet 75:31
O insan, Rasûlüllah ve Kuran gibi tasdik etmesi gerekeni
tasdik etmedi... Bu âyette ki ”lâ" edatı, ”km" manasınadır. Mazinin (dili geçmiş zaman kipi) başında, tekrar kuvvetinde olduğu için gelmiştir. Araplar ”lâ" edatım tekrar sız olarak pek nadir kullanırlar.
Ve kendisine farz kılman
namaz!
kılmadı.
Bu ifade, kâfirlerin de, cezalandırılması konusunda dinin fiiruu denilen hükümleriyle mükellef olduklarına delildir. Yani kâfir, imanı terkettiği için kınanmaya ve cezaya müstehak olduğu gibi, dünyada eda etmesi üzerine farz olmadığı halde namazı terkten dolayı da azaba müstehaktır.
Kıyamet 75:32
Ama Kuran ve Rasûl hakkında söylenenleri
yalanladı ve arkasını döndü. Taatten yüz çevirdi.
Kıyamet 75:33
Sonra da bununla iftihar ederek, yürümesinde
böbürlene böbürlene ailesine veya arkadaşlarının yanına
gitti. Şüphesiz böbürlenen, adımlarını açar. Yani yürürken adımları uzatmak böbürlenmenin gereklerindendir. İşte bu yürüyüş, böbürlenmeden kinayedir. Böbürlenme mânâsını ifade eden kelimenin, uzanma anlamındaki ”temettî" kelimesinden de, sırt anlamına gelen ”meta" kelimesinden de gelmiş olması muhtemeldir. Sırt ile böbürlenme arasındaki ilgi, böbürlenerek yürüyenin sırtını eğmesi ve hareket ettirmesidir.
Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Ümmetim böbürlenerek yürüdüğü, kendilerine Farslılar ve Romalılar hizmet ettiği zaman, onların azapları kendi aralarındadır." (7)
7- Hadisi Tirmizî Sünen'inde şu lâfızla tahric etmiştir: ”Ümmetim böbürlenerek yürüdüğü, onlara kralların oğulları, Farslıların ve Romalılar in oğulları hizmet ettiği saman, şerlileri hayırlıları üzerine musallat edilir?' Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 3/156.
Kıyamet 75:34
Sana yaklaşsın (o azap) çünkü sen buna
lâyıksın.
Kıyamet 75:35
Sonra yine sana yaklaşsın (o azap) zira sen buna
lâyıksın.
Sonraki âyet, öncekini güçlendirmek için tekrarlanmıştır. Bu âyetteki terim ”yazık sana" yerinde kullanılmıştır. Maksat, başına kötü bir şey gelmesi için beddua etmektir. Tabirin aslı, ”evlûkellahu ma tekrahühû: Allah sana hoşlanmadığın şeyi yaklaştırsın" şeklindedir. ”leke"mn başındaki lam zâlddlr. Kamusta bu kelime şöyle açıklanır: ”Evla leke tehdittir. Allah, ona belasını verecek şeyi yaklaştırsın, demektir. Ya da bu terim ”daha lâyık" anlamında isimdir. Buna göre âyetin mânâsı: ’Helak senin için her şeyden daha lâyıktır,' şeklinde olur."
Rivayete göre bu âyet indiğinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bethâ'da Ebû Cehil'in elbisesinin yakasını tuttu, göğsünden bir iki kere silkeledi ve ona bu âyetleri okudu. Ebû Cehil: ”Beni tehdit mi ediyorsun ey Muhammed? Sen ve Rabbin bana hiç bir şey yapamazsınız. Ben bu vadinin en şerefli adamıyım," dedi. Bedir gününde Allah onu en kötü biçimde yere serdi, en fena şekilde gebertti. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Şüphesiz her ümmetin bir firavunu vardır. Bu ümmetin firavunu da Ebü Cehildir," buyurdu.
Kıyamet 75:36
İnsan başı boş bırakılacağını mı sanıyor? Yani, ihmal edilerek yaşayacağım, hiç bir şeyle mükellef tutulmayacağını, yaptığının karşılığını görmeyeceğini mi zannediyor? Âyeti kerime öldükten sonra dirilmeye delildir. Bunun izahı şudur; İnsanı mükellef yani sorumlu tutmadan kendisine güç vermek, âletler vermek ve birtakım işleri yapma imkânı vermek, iyilikleri emredip, kötülüklerden men etmek, Allahü teâlâ 'nın çirkin işlere razı olmasını gerektirir. Bu, onun hikmetine uygun değildir. Öyleyse dünyada mutlaka yükümlülük, sorumluluk yüklemek gerekir. Yükümlülük yüklemek de kerem ve merhamet sahibi olan Allah'a inanıp sâlih amel işleyenlerle, yer yüzünde bozgunculuk yapanları ayırmak, günahlardan korunanları günahkârlar gibi tutmamak ve her nefse kendi yaptığı ile karşılık vermek için lazımdır. Karşılık vermek (cezalandırmak) bazen dünyada olmaz. O zaman mutlaka öldükten sonra dirilme ve kıyametin olması gerekir. Dünya, dar olduğu için cezalandırma, karşılık verme diyarı olmamıştır.
Büyüklerden birisi şöyle demiştir: ”Kim amellerinin ve hallerinin sonucunu bu dünyada hemen görmek isterse sû-i edepte bulunuş, yurda, hakikatine uymayan bir şekilde muamele etmiştir."
Kıyamet 75:37
İnsan, akıtılan meniden bir nutfe (sperm) değil miydi? Bu âyet, öldükten sonra dirilmenin sıhhatine ikinci bir delil getirmedir. Soru, azarlama, kınama anlamındadır. Mânâ şudur: ”İnsan, rahme dökülen, değersiz, tiksinti veren, azıcık bir su değil miydi? Allahü teâlâ bu sözleriyle önce insanın değersizliğine sonra da kendi kudretinin kemaline dikkat çekmiştir. Çünkü böyle basit bir şeyi, düzgün, organları tanı bir insan haline getirmiştir.
Bilginlerden birisi âyetteki ”akıtdan" kelimesinin faydasını şöyle açıklamaktadır: ”Bu, insanın halini hakarete işarettir. Sanki şöyle denilmiştir: O, necasetin çıktığı yere akan meniden yaratılmıştır. Böyle birisinin, emrettiği ve nehyettiği şeylerde Allah'a karşı gelmesi nasıl yakışır?"
Kıyamet 75:38
Sonra o meni, beyazken Allah'ın kudreti ile kırmızı, donuk, katı,
bir kan pıhtısı oldu, derken (Rabbin) onu biçime koydu yani onu, organlar birbirlerinden ayrılıp farkedilmeyc elverişli bir et parçası haline soktu
ve şekil verdi. Onu düzene koydu, ilâhî hikmetin gerektirdiği şekil üzere oluşumunu tamamladı.
Bilginlerden birisi, şekil verme ve düzene koymadan maksadın, çift olan organlardan her birinin diğerine denk oluşu, olduğunu söyler.
Kıyamet 75:39
Ondan, insan cinsinden veya meniden
iki cinsi; erkek ve dişiyi var etti, yarattı.
Kıyamet 75:40
O, bu eşsiz yaratışı gerçekleştiren şanı yüce olan Allah,
ölüleri tekrar diriltmeye muktedir değil mi? Akla göre tekrar diriltmek, ilk defa yaratmaktan daha kolaydır. Çünkü aslî unsurlar ve ana madde mevcuttur.
Rivayet edildi ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuyunca, onu diriltmeye muktedir olmamaktan tenzih etmek ve bunun olacağını isbat için: ”Sühhaneke Allâhümme belâ: Seni tenzih ederiz ey Allah'ım! Evet muktedirsin ” demiştir.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Sebbi-hisme rabbike'l-âlâ" sûresini okuyan ”sübhane Rabbiye'l-a’lâ" desin. ”Lâ uksimü bi yevmi'l-kıyame" sûresini okuyan, sonuna vardığında ”sübhanekellahümme belâ: Seni tenzih ederiz ey Allah'ım! Evet muktedirsin" desin. İster imanı olsun ister cemaat, bunu söylesin."
Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur:
"Sizden biri’vettîni vezzeytûni' sûresini okuyup, sonundaki’eleysellahû bi ahkemi'l-hâkimîn âyetini bitirince: ’Belâ ve ene alâ zâlike mine'ş-şâhidîn: Evet Allah'ım sen hakimler hakimisin, ben buna şahit olanlardanım' desin. ’Lâ uksimü bi yevmil kıyâme' sûresini okuyup da,’eleyse bi kadirin alâ en yuhyiye'l-mevta âyetini bitirince, sübhaneke belâ: Seni tenzih ederiz evet,' desin.’Ve'l-mürselâti urfen' sûresini okuyup da febi eyyi hadisin ba'dehû yû'minûn: Onlar ondan sonra hangi söze inanacaklar,' âyetini bitirdiğinde de, ’Amenna bili âh: Allah'a iman ettik,' desin." Allah'ın yardımı ve inayetiyle Kıyâme Sûresi'nin tefsiri sona erdi.
İnsan 76:1
İNSAN SÛRESİ
İnsanın... Burada ”insan"dan maksat Hazret-i Âdem değil, insan cinsidir. Âyetteki nutfe kelimesi buna delâlet eder. Çünkü Hazret-i Âdem, nutfeden yaratılmamıştır.
Üzerine zamandan bir süre... Âyetteki ”hm", mutlak ve belirsiz bir zamandır. Uzun olsun kısa olsun tüm zamanlar için kullanılabilir. Yani uzayıp giden zamandan, sınırlı bir müddet. İbn Abbas'a göre bundan maksat, insanın ana kanımda kaldığı dokuz aylık zamandır. Kayda değer bir şey olana kadarki süreyi içerir.
Geldi geçti. Geldi, anlamındaki ”etâ" fiilinin başındaki ”hel" aslında ”mi, mı" anlamında sora edatıdır. Ama bu kelime ”şüphesiz, muhakkak" anlamında da kullanılmaktadır ve burada bu anlamdadır. Kelime ile soru kastcdilmediğinin delili, Allah'ın bir şeyi öğrenmek maksadıyla sora sormasının İmkânsızlığıdır. O zaman cümleyi haber anlamında almaktan başka çare yoktur. Bu kullanışın misalleri mevcuttur. Meselâ birisine: ”Sana öğüt verdim mi?" dediğin zaman ona öğüt verdiğini ikrar etmesini kastetmiş olursun.
Bu kelimenin inkâr anlamında da kullanıldığı görülmektedir. Meselâ, böyle bir şeye kimsenin gücü yeter mi, dediğin zaman ona kimsenin gücünün yetmediğini ifade etmeyi kastedebilirsin.
Ki o süre İçinde insan
anılmaya değer bir şey değildi. Aslında o unutulan, değersiz, bellerdeki bir damla su idi. Onun nutfe oluşu ve insanlık özelliği ile anılan bir şey oluşu arasında belirli bir zamanla sınırlı muayyen bir süre vardır.
Ayetteki takriri soru, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edene yöneltilir. Takdir şöyledir: Evet o, kayda değer bir şey değilken zamandan bir süre onun üzerine geldi. Ona: ”O yokken kim var etti? Öyleyse öldükten sonra onu tekrar diriltmek nasıl İmkânsız olur?" denilir.
İnsan 76:2
Biz insanı, bedenini -insan kelimesinin açıkça söylenmesi ikrarı artırmak içindir-
karışık bir nutfeden yarattık. Nutfenin karışık olmasından maksat, erkek ve kadın suyunun rallimde karışmasıdır. Bunlardan herbirinin renk, İncelik, katılık ve diğer özellikler bakımından farklı nitelikleri vardır. Sözgelimi erkek suyu beyaz ve katıca, kadın suyu sarı ve daha incedir. Çocuk hu sulardan meydana gelir. Hangisi ötekine baskın gelirse çocuk ona benzer. İnsan vücudundaki sinir, kemik ve güç erkeğin suyundan; et, kan ve kıllar kadının suyundan meydana gelir. Hazret-i Peygamber'den böyle rivayet edilmiştir.
Hasan-ı Basrî bu karışıklığı, meninin hayız kanıyla karışması tarzında izah eder. Kadın hamile kaldığı zaman hayızı durur ve kan meni İle karışır. Kamus müellifi de bu anlayışı benimsemiş ”ve nutfe tün emşâcün" terimini, kadının suyu ve kanıyla karışan nutfe, şeklinde açıklamıştır. Buna göre iki nutfe ile kadının kanı beraber olur.
Râğıp el-Isfehânî terkibe daha farklı bir açıdan bakmış, bunun Allah'ın nutfede yarattığı çeşitli güçler olduğunu söylemiştir. Bu güçler şu âyetlerde işaret edilen güçlerdir: ”Yemin olsun Biz insanı çamurdan bir özden yarattık. Sonra onu bir sperm (nutfe) halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir aleka yaptık..." (Mü'minûn: 12-14)
Katâde'nin dediğine göre İse, ”karışık" diye İfade ettiğimiz ”emşâc" kelimesi, renkler ve tavırlardır.
Nutfe, kırk günde kan pıhtısı (aleka), seksen günde bir lokma et (mudğa) olur. Yüz yirmi günde de ona ruh üfürülür.
Bazıları âyetlerdeki ilk İnsan ile Hazret-i Âdem'in, İkincisi İle de zürriyetinin anlatılmak İstendiğini söylemişlerdir. Ama uygun olanı her iki yerde de İnsan cinsinin anlaşılmasıdır. Çünkü maksat, yokluktan sonra yaratılışın keyfiyetini insana hatırlatmaktır. Ta ki ilk durumun yokluk olduğunu, son halinin de hor görülen bîr sudan yaratılmış olduğunu hatırlasın da öldükten sonra dirilmeyi uzak görmesin.
Onu imtihan ediyoruz. Bu, hâl cümlesidir. ”Yükümlülük yüklemek suretiyle onu imtihan etmek İsteyerek" takdirindedir. Ta ki onun hâllerini, öz olarak bildikten sonra detaylı olarak müşahade edelim. Kabulden ve redden, mutluluktan ve mutsuzluktan bazılarının hâlleri bazılarının önüne geçsin.
Bu yüzden indirilen âyetleri İşitebilsin ve tabiî (tekvînî) âyetleri görebilsin diye
onu işitici, görücü yaptık. Bu sanki imtihana sebep olan şeydir. Âyetin anlamı şu takdirdedir: ”Biz onu, yükümlü kılmayı dileyerek yarattık, kendisiyle yükümlü tutmanın sahih ve doğru olan şeyleri ona verdik. O da İşitme, görme ve diğer anlama ve ayırma araçlarıdır. Akıl bu araçlar arasında anılmadı. Çünkü maksat, anlamanın araçlarını anmaktır. Yaratıklardan mutluluğa erenlerin çoğu için bunun ilk yolu dinleme sonra da görmedir. Bundan sonra akıl anlar. Âyette görme ve işitme fiilleri için mübalâğa kalıbının seçilmesi, Allah'ın kula olan ihsanının mükemmelliğine, ona olan nimetinin tam olduğuna işaret içindir.
Ebû Osman el-Mağribî kuddise sirruhû şöyle der: ”Allahü teâlâ yaratıkları dokuz çeşit şeyle imtihan etmiştir. Bunlardan üçü fitneye düşürücüdür. Onlar gözü, kulağı ve dilidir. Üçü inkarcı (hakikati gizleyici) dır. Onlar nefsi, lıevâsı ve düşmanı olan şeytandır. Üçü de mü'mindir. Onlar da aklı, ruhu ve kalbidir. Allah kulunu yardımı ile güçlendirirse aklı kalbine galip gelip ona hâkim olur. Nefis ve nevayı esir alır. Böylece nefis ve hevâ hareket imkânı bulamazlar. Nefis ruhla, hevâ da akılla bütünleşir, onların içinde erirler. O za man da Allah'ın kelimesi (tevhid) en üstün olur."
İnsan 76:3
Şüphesiz Biz ona âyetler indirmek, deliller koymak suretiyle, hayır ve şer, kurtuluş ve helak
yolu nu
gösterdik, öğrettik. ”Ona iki yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?" (Beled: 10) âyetinde belirtilen de aynen bu âyetteki manaya benzemektedir.
İster şükredici, ister nankör olsun. Yani istediğine ulaştıran yola girme gücü ve imkânı verdik. Şükreden mü'min, nankörlük eden de kâfirdir. Çünkü şükür, nimeti vereni ikrar, küfrün başı da ona nankörlüktür. Yani insanlardan kimileri hidayeti bularak şükredici olur, kimileri de ondan yüzçevirerek nankör olur.
Âyette şükreden anlamında ismi fail kalıbıyla ”şâkir" kelimesi kullanıldığı halde, nankörlük eden anlamında mübalâğa kalıbıyla ” kefûr" denilmiştir. ”Kefûr ”kalıbının kullanılış sebebi, âyet sonlarındaki uyuma riayet ve insanın herhangi bir şekilde nankörlükten çoğukez uzak olduğuna işarettir. Cezalandırılacak olan nankörlük, aşırı olandır. İnsanlardan çok şükreden ise azdır. Bundan dolayı Allahü teâlâ ”immâ şekûran ve immâ kefûran" demediği gibi ”immâ şâkiran ve immâ kâfiran" da demedi. Âyette murad edilen anlam şudur: ”Biz insanı şükür yolunu veya nankörlük yolunu seçmekte muhayyer bıraktık. Bazıları şükür yolunu bazıları da nankörlük yolunu seçti. Nitekim bir haberde şöyle buyurulmuştur: ”Şunlar cennetliktir, ben aldırış etmem. Şunlar da cehennemliktir, ben onlara da aldırmam." Yani övgü ve yergi bana değil, onlara yöneliktir.
Allahü teâlâ bu iki grubu zikrettikten sonra, onların peşinden tehdit ve vaadi getirip şöyle buyurdu:
İnsan 76:4
Doğrusu Biz âhirette yol gösterdiğimiz fertlerden
kâfirler için cehenneme sürüklenecekleri
zincirler, kaçmalarından korkulduğu için değil, hakaret ve işkence için bağlandıkları
bukağılar -bukağı, işkence için boyuna takılan kelepçedir-
ve alevli bir ateş hazırladık. Onunla yakılırlar. Kâfirler cehenneme, hakka bağlanmadıkları için zincirlerle çekilirler. Allah'a karşı tevazu sahibi olmadıkları için bukağılarla bağlamışlar. Allah'tan korku ateşiyle yunmadıkları için cehennem ateşiyle yakılırlar.
Âyetlerde önce kâfirlerle ilgili tehdit anıldı. Çünkü korkutmak daha önemli ve daha faydalıdır. Sözü mü in inleri anarak bitirmek daha iyidir. Ayrıca onların niteliklerini saymak detaylıdır. Eğer onlar daha önce anılsa idi belki de âyet-i kerimenin başı ve sonundaki cevaplar bozuk olacaktı.
İnsan 76:5
Şüphesiz iyiler... Nankörlerin (kâfirlerin) kötü halleri anlatıldıktan sonra, şükredenlerin iyi hallerinin anlatımına başlandı, ”iyiler" diye ifade ettiğimiz ”ebrâr" kelimesi, ”berr" veya ”bârr" kelimeler inin çoğuludur. Yaratıcısına itaat eden anlamındadır.
Hasan-ı Basrî (radıyallahü anh): ”Berr, zerre (küçük karıncaya) eziyet etmeyen, içinde şer gizlemeyen kişidir" demiştir. Bir şiirde aynı şekilde şöyle denilmiştir:
Eğer kendi olgunluğunu istiyorsan bir karıncaya eziyet etme. Şüphesiz senin olduğu gibi, onun da canı tatlıdır.
Karışımı kâfur suyu
olan bir kadehten içerler. ”Kâfur": Cennetteki bir pınarın adıdır. Diğer pınarlar gibi onun da suyu, kâfur gibi beyaz ve kokuludur.
Kamus'ta bu kelime şöyle açıklanmaktadır: ”Kâfur. Bilinen bir kokudur. Çin ve Hindistan dağlarında yetişen bir ağaçtan elde edilir. Bu ağaç bir çok insanı gölgeleyecek derecede büyüktür. Kaplanlar bu ağacı çok severler."
Âyette geçen ”ke's-kâse", İçerisinde şarap bulunan bardaktır ki bu bardağa ”kadeh" denir. Sırf şarap için kullanıldığı da olur. Çoğunluğun görüşüne göre burada da şarap anlamındadır. Hatta Dahhâk'tan: ”Kur'an'da geçen her ke's (kâse) kelimesi ile şarap kastedilmiştir," dediği rivayet edilmiştir.
İnsan 76:6
O bir kaynaktır ki... Bu anlamı veren ”aynen" kelimesi, önceki âyette geçen ”kâfur" kelimesinden bedeldir. ”Akan pınar" demektir. İçindeki suyun akıcı olmasından dolayı su kaynağına da ”ayn" denilir.
Onu Allah'm mü'minlerden olan iyi
kulları içerler. Kulların, mü'minler ile kayıtlanması, ”kullar" kelimesinin Allah ismine izafesi sebebiyledir. Çünkü Allahü teâlâ genelde İsm-i A'zanı'ma mü'minleri izafe eder. Yani mü'min kullar kâfûrlu şarap içerler. Çünkü şarap kâfurla karışıktır. Bu, onun lezzetinin fazlalığından kinayedir.
Onu akıtırlar, fışkırtırlar. Bu anlamı veren kelimenin kökü olan ”el-fecr" kelimesi, bir şeyi geniş biçimde yarmak anlamındadır. Burada muradedilen mânâ şudur: ”Mü'minler o kâfur pınarını istedikleri yere gayet kolay bir şeklide akıtırlar. Pınar onlara diretmez, aksine kuvvetle fışkırarak akarlar. Çünkü cennetteki nehirler, ağaçlar ve başka şeylerin boyun eğdiği gibi cennetliklere boyun eğerler.
İnsan 76:7
Onlar, kendilerine gerekli kıldıkları
adakları yerine getirirler. O halde, Allah'ın farz kıldığı namazı, zekâtı, haccı ve diğer emirleri nasıl yerine getirmezler ki? Bu, onların vazifelerini yerine getirmelerini anlatmakta, abartılı bir ifade biçimidir.
"Adak", Bir kimsenin mubah olan bir fiili kendisine gerekil kılmasıdır. Meselâ: Allah rızası İçin şu kadar sadaka vermek üzerime borç olsun, hastam. İyileşirse veya yitiğim bulunursa... yapacağım, demesi gibi. Adak (nezir), vaad gibidir. Ancak bu, kullar tarafından olursa adak, Allah'tan olursa vaaddir. Adakta bulunmak, meşru bir ibadet türüdür. Ancak, taatta caizdir. Bir hadiste: ”Allah'a itaati adayan kişi ona itaat etsin. Allah'a isyan etmeyi adayan ise, O'na isyan etmesin" buyurulmuştur. Adağa vefa göstermenin gerekliliği, onun taat oluşundan dolayıdır. Ama içerisinde, Allah'a İsyan bulunan bir konudaki adağa riayet edilmez.
Harun b. Ma'ruf şöyle demiştir: ”Bana bir genç gelip, Babam, benim içki ile birlikte Haç içmem İçin talak verdi. Ebû Abdulah'a gittim, ruhsat vermedi, Rasûlüllahin: ’Sarhoşluk veren her içki haramdır' buyurduğunu söyledi, dedi."
Doktorlar, bir hastanın şifasının, içkide olduğunda ittifak etseler, eğer başka bir İlâç varsa İçemez. Ama başka bir ilâç yoksa, bir görüşe göre şarabı içip onunla tedavi olur.
Şunu gözden kaçırmamak gerekir ki, Allah'ın kuluna emrettiği bir şeye önem vermek, kulun kendi kendine gerekli kıldığı şeye önem vermekten çok daha önemlidir. Ama kimileri bunun tam aksini yapıyorlar. Allah'ın farz kıldığı şeylerde gevşeklik yapıyorlar, meselâ namaz kılmıyorlar. Fakat bazı zamanlarda bir şey yapmak için adakta bulunmuş olsalar onu yerine getirmek için çabalıyorlar. Bu, cehaletten başka bir şey değildir.
Ve fenalığı, korkusu, şiddeti ve azabı son derece
yaygın olan, en uzak yerlere ulaşan
bir günden kıyamet gününden
korkarlar. Kıyametin korkularına, yeri ve gökleri dolduracak derecede yayıl abildiğince yayılan şiddetlerine, şer (fenalık) denildi. Oysa bunlar, hikmetin ve doğrunun ta kendisidirler. Ama ona düşenler açısından zararlıdırlar. Bu yüzden şer denilmiştir. Şerrin yaygın oluşu, aynı zamanda hayrının da yaygın oluşuna engel değildir. Çünkü kıyamet gününün zarar veren üzücü şeyleri olduğu gibi sevindirici şeyleri de vardır.
İnsan 76:8
Kendileri sevdikleri ve ona ihtiyaç duydukları
halde kazanmaktan âciz, hiçbir şeyi olmayan
yoksula, babası olmayan
yetime ve savaşta düşmandan esir edilen
esire yemek yedirirler. Bu âyetin bir benzeri de: ”Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe ulaşamazsınız...'‘(Al-i İmrân: 92) mealindeki âyettir.
Âyetteki sevgi olayının, Allah sevgisi olması da caizdir. O zaman mananın şu şekilde olması gerekir: ”Allah sevgisiyle, yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler." Aşağıda gelecek olan: ”Biz size ancak Allah rızası için yediririz..." âyetinden dolayı, ikinci mana daha münasip gelmektedir.
Biliniz ki, tüm taatler şu iki noktada toplanır:
1. Allah'ın emrine itaat etmek: yukarıda ki ”adakları yerine gerilirler" âyeti buna işaret eder.
2. Allah'ın yaratıklarına şefkat; ”yemek yedirirler" âyeti de buna işarettir.
Bu âyetteki yemek yedirmek bizzat yemek yedirmek olmasa bile, muhtaçlara iyilikte bulunmak ve ne şekilde olursa olsun onların durumunu iyileştirmekten kinayedir. Şu kadar var ki, yedirerek iyilikte bulunmak, iyiliklerin en üstünü olduğu için, tüm iyilik cinsi, yemek yedirmek türüyle ifade edilmiştir.
Esirin, bu âyetin hükmüne girmesi için elinin kolunun mutlaka bağlı olması şart değildir. Maksat, hangi esir olursa olsun, çaresiz, kendisini bundan kurtaramayan esirdir. Çünkü üz. Peygambere esir getirilir, o da onu bazı Müslümanlara verir ve: ”Ona iyi muamele et, ihsan et," buyururdu. Çünkü devlet esir hakkında ölüm, serbest bırakma veya köleleştirme gibi bir karar verene kadar İslâm ülkesinde kâfir olan esirin karnını doyurup, ona iyilikte bulunmak tüm âlimlere göre vaciptir. Bir durumda öldürme izninin oluşu, başka bir halde yemek yedirmenin vücübuna ters değildir. Bir kimse bir yönden cezalandırıldığında başka bir yönden de cezalandırılacak diye bir zorunluluk yoktur.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) borçluya da esir demiştir. Bir hadiste: ”Borçlun senin esirindir, esirine iyilik et" buyurmuştur. Bundan maksat, borcun vadesini uzatmak ya da bir kısmını veya tümünü affetmektir. İşte bu, dolu dolu bir iyiliktir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: ”Bir kimse darda olan borçlusuna mühlet verir veya alacağından vazgeçerse Allah onu kendi gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı günde arşının gölgesinde gölgelendirir." (4) Yani kıyametin sıcağından onu korur.
4- Hadisi Tirmizî Ebû Hureyre'den tahrîc etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir. Benzerî bir rivayet de Sahih-i Müslim'de vardır. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 4/457.
"Kadınlar hakkında Allah'tan korkun. Çünkü onlar sizin yanınızda esirdirler." (5) hadisinden dolayı kadınların da kocalarının ellerinde esir oldukları söylenilmiştir.
İnsan 76:9
Derler ki:
'Biz size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Bunu lisanı halleriyle veya dilleriyle, sadakayı boşa çıkaran başa kakma şeklinde anlaşılmaması için söylerler. Hazret-i Âişe'den rivayet edildiğine göre o, bir ev halkına sadaka gönderir, sonra da gönderdiği elçiye ne dediklerini sorarmış; duâ ettiklerini söylerse, o da onlar için duâ edermiş. Ta ki sadakanın sevabı Allah katında sırf kendisi için olsun. Allah rızası, ”vecih - yüz" kelimesi ile ifade edilmiştir. Çünkü yüz, en şerefli organdır.
Sizden ne mal ve canla
bir karşılık -ecir, dünyevî veya ııhrevî olarak amelin kişiye dönen sevabıdır. Karşılık ise, nimete, nimetle mukabeledir. Nimetin dengidir-
ne de dille
bir teşekkür övgü ve duâ
bekliyoruz. Yani bunların hiçbirini sizden beklemiyoruz. Bu cümle, önceki cümle için tek id ve takrirdir. İhlâs, yakınlığın ve kabulün sırrıdır. Bir âyette şöyle buyurulmaktadır: ”...Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa scılih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın." (Kehf: 110) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Rabbinden naklen şöyle buyurmuştur: ”Ben ortakların, ortaklığa en ihtiyaç sızıyım. Kim bir amel işler de onda Benimle birlikte başka birisini ortak ederse onu ortak ettiği ile başbaşa bırakırım." (6) Hasılı, ihlâslı olan kulun ameli sadece Allah'la beraberdir. Onun başka biri üzerinde hakkı yoktur. O halde bunu nasıl diler ki?
İnsan 76:10
Şüphesiz biz yüzlerin ekşidiği
asık suratlı, şiddetli bir günde, o günün azabından
Rabbimizden korkarız. ”Asık suratlı" diye ifade edilen ”abus" kelimesi sözlükte, göğsün daralmasından dolayı yüzün ekşimesi, buruşması anlamındadır. Ya da maksat, günün şiddette, sıkıntı vermekte, saldırıda, öfke ve hiddetle zarar vermekte gördüğü her şeye saldıran şiddetli bir aslana benzetilmesidir.
Netice olarak yediren kişi sanki şöyle der: ”Biz böyle bir günden korkarız da sizden bir mükâfat istemek için değil, Rabbimizin bizi o günün şerrinden korumasını umarak size yapacağımızı yaparız."
Âyette sıfat olarak getirilen ve ”şiddetli" diye ifade ettiğimiz ”kamtarîr" kelimesi, sıkıntının şiddetinden dolayı büzülmüş anlamındadır. Keşşafta bu kelime, gözleri birbirine bitişecek derecede asık diye izah edilmiştir.
İnsan 76:11
Bu yüzden Allah'tan korkmaları ve ondan korunmaları sebebiyle
Allah da onları, o günün şerrinden korur. Sahih bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Ömründe hiç bir sevap işlememiş olan bir adam, ailesine: ’Öldüğü zaman kendisini yakmalarını sonra da külünün yarısını karaya, yarısını da denize saçmalarını söyledi. Vallahi eğer ona Allah'ın gücü yeterse, âlemlerden hiç kimseye azabetmeyeceği kadar azabetsin dedi. Adam ölünce ailesi onun istediğini yaptı. Allah karaya emretti, ondakini topladı. Denize emretti, ondakini topladı. Sonra adama: ’Bunu niçin yaptın?' dedi. Adam: ’Senin korkundan ya Rabbi! Sen bilirsin,' dedi. Allah da onu affetti." (7)
Hadisteki ”eğer gücü yeterse" sözü ”eğer onun kudreti diriltme günü, onun cismine ulaşmaya yeterse" anlamındadır. Zavallı adam, söylenildiği şekilde yok edilince, artık diriltilmesinin imkânsız olacağını ve Allah'ın gücünün imkânsıza erişemiyeceğini zannetti.
Günahkârların çatık çehrelerine ve hüzünlerine karşılık Allah da
onlara, onların yüzlerinde
parlaklık ve kalplerine
sevinç verir.
İnsan 76:12
Taatlarının, haramlardan kaçınmalarının ve mallarını Allah yolunda sarfetmelerinin meşakkatlarına karşı
sabırları sebebiyle onları cennet yani istedikleri her şeyi yiyecekleri bahçe
ve giyecekleri, süslenecekleri
ipekle mükâfatlandırır. Onlardan her birine bunları, karşılık ve ecir olarak verir.
Buradaki cennetten murat, tüm ihsanların, keremlerin bulunduğu mutluluk yeri olan cennet değil, bahçedir. Dolayısıyla cennet denildikten sonra elbiselerin de anılması lüzumsuz değildir. Bir de şuna dikkat çekmeliyiz: Bahçe, dünyada fakirlere yedirmelerinin karşılığı, ipek de çıplaklığa, yiyecek bir şey bulamamaya sabırlarının karşılığıdır.
Sabır dört türlüdür: Birden başa gelen felâketlere karşı sabır, farzları eda etme hususunda sabır, haramlardan kaçınma hususunda sabır ve musibetlere karşı sabır.
İnsan 76:13
Orada, cennette
koltuklara kurulmuş bir vaziyettedirler.
Mükâfatlandırma, bu hal ile kayıtlandı. Çünkü böyle bir oturuş, en refah hali ifade eder. ”Koltuk" diye ifade ettiğimiz ”eraik" kelimesi, gelin odasına konulan sedirler anlamındadır. Cennetteki koltuklar inciden ve yakuttandırlar. Altın, gümüş ve çeşitli cevherlerden yapılmış iplerle dokunmuştur.
Orada ne aşırı bir güneş, ne de aşırı bir soğuk görürler. Yani cennette, dünyada gördükleri gibi bir hararet ve ayaz görmezler. Çünkü sıcaklık Arabistan'da, ayaz da İran'da, Rum diyarında görülür. Cennetteki hava ise mutedildir. Ne sıcak, ne de soğuktur. Bir hadiste: ”Cennetin havası mutedildir. Orada sıcak da soğuk da yoktur" buyurulmuştur. (8) Rasûlüllah'tan rivayet edilen başka bir hadis de şu şekildedir: ”Cehennem, Rabbine şikâyette bulunup bir kısmım bir kısmını yedi dedi. Allah da onun her yıl iki kere nefeslenmesine izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes yazın. Bulmuş olduğunuz en sert soğuk, cehennemin ayazından, bulduğunuz en şiddetli sıcak da cehennemin hararetindendir."(9)
İnsan 76:14
Cennetteki ağaçların
gölgeleri kendilerine, iyilere dört bir yandan
yakın bir haldedir. Gerçi cennette güneş, gölgelenme ihtiyacı duyulacak derecede eziyet verici değildir ama oradaki ağaçlar, cennetliklerin üzerinde sanki birer gölgelik gibidir. Bu, onlara cennetteki nimetlerin çokluğunu ve ne kadar rahat olacaklarını anlatmaktadır. Çünkü dünyada gölge rahatlık içindir.
Meyveleri de emirlerine boyun eğdirilmiştir. Yani meyveler yiyecek olanlara âmâde kılınmıştır. Onları almak, ayakta durana, oturana ve uzanana kolaylaştırılmıştır.
İnsan 76:15
Onlara iyilere, içmek istedikleri zaman
gümüşten kaplar ve billurdan kupalar dolaştırılır. Kupa, üst kısmı yuvarlak, kulpu ve emziği olmayan bir içme kabıdır. Çevirmeye ihtiyaç duyulmadan her tarafından kolayca içilebilir. Şu anda bu kap, Arap memleketlerinde kullanılmaktadır. Allahü teâlâ önceki, âyetlerde onların yiyeceklerini, giyeceklerini ve eğleşecekleri meskenleri nitelemişti. Burada da içeceklerini belirtti. İçmekte kullandıkları kapları da içeceklerinden önce zikretti.
İnsan 76:16
Gümüşten öyle billurlar ki, yani bu kupalar camın şeffaflığı ve safiyyeti ile, gümüşün yumuşaklığını ve beyazlığını kendilerinde toplamışlardır. İçindeki madde dışarıdan görülür. Billur gümüşten değil, camdan, oluşur. Öyleyse âyetin mânâsı, ”gümüşten yapılmış cam billurlar (şişeler)" demek değildir. Onların gümüşten olduğunu söylemek, teşbihi beliğ kabilindendir. Çünkü onlar, kendi içlerinde cam da değillerdir, gümüş de. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu sözler buna işaret etmektedir: ”Cennette olan şeylerin, dünyada sadece isimleri vardır." Bu sözle anlaşılıyor ki cennet kapları gerçekte dünyadaki billurdan ve gümüşten farklıdırlar. Çünkü dünyadaki billurlar çok çabuk kırılırlar. Cemıettekilerde ise böyle bir şey sözkonusu değildir. Dünyadaki gümüşün cevheri yoğundur. İnceliği yoktur. Cennetteki ise böyle değildir. Ama aralarında az çok benzerlikler vardır şüphesiz. Bu kupalar beyazlık, sağlamlık ve kalıcılıklarında gümüşe benzetilmiştir. Şeffaflığında ve berraklığında da billura benzetilmiştir. Ama aslında her ikisinden de farklı olurlar. Onların özelliklerini kendisinde toplamıştır. Yine İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, ”Cennetin yüzeyi gümüştendir. Cennetin bütün kapları bu yüzeyin toprağından elde edilir." Bu kupalar gümüşten ve billurdan oldukları için bu sözden başka bir anlam daha çıkarılabilir. O da şudur: Yeryüzündeki billurların aslı kumdur. Cennetteki billurların aslı ise gümüştür. Allahü teâlâ kesif kumu, şeffaf bir cam haline getirmeye muktedir olduğu gibi cennetin gümüşünü de saf billur hale getirmeye muktedirdir.
Bu âyetin anılışından maksat, cennet billurunun dünya billuruna nisbetinin, gümüşün kuma nisbeti gibi olduğuna dikkat çekmektir. Yani kum ile gümüş arasında bir ilgi olmadığı gibi dünya billuru ile cennet billuru arasında da bir ilgi yoktur. İbnu'ş-Şeyhin Havası sinde böyle yazılmıştır.
Onları kendileri takdir ederler. İçenlerin onları takdir edişinin anlamı şudur: Onlar kendi içlerinde bir miktar ve şekil tesbiti yaptılar sonra da onların arzularına uygun olarak o muayyen miktar ve şekilde olmasını istediler. Onlar o takdir ettikleri şekle göre geldi. Şüphesiz bir insanın içerisinden, bir şey içeceği kapta isteyebileceği en önemli şey onun berraklığı ve temizliğidir. Allahü teâlâ bunları: ”Bulurdan" ve ”gümüşten" sözleri ile dile getirmiştir. Su kabında aranacak bir başka nitelik de şekildir. Allah bu meseleye de ”Onları kendileri takdir ederler" cümlesiyle işaret buyurmuştur.
Âyetteki son cümlenin: ”Onları kendi iyi ame ileriyle takdir ettiler. Onlar da bu takdire göre geldi," anlamında olması da caizdir.
Bir başka görüşe göre takdir edenler, hizmet eden, etraflarında dönen hizmetçilerdir. Bu durumda da cümle şöyle anlaşılmalıdır: ”Hizmetçiler o içecekleri, cennetliklerin kanacakları miktarca takdir ederler, ne fazla ne de az olur. İhtiyacı kadar olacağı için bu, içene cok lezzetli gelir. Nitekim Mücahit!: ”Orada ne fazla, ne de az vardır," demiştir.
İnsan 76:17
Orada, cennette
karışımı zencefil yani tadı zencefile benzeyen bir su
olan bir kadeh de içirilir. Bu İçeceği, ya Allah ya da Allah'ın emri ile orada hizmet eden hizmetçiler içirirler. Zencefil ile karışık olan içki Arapların en iyi ve en lezzetli içkileridir. Çünkü o dili burar, yemeği hazmettirir. Aynü’l-Meânı adındaki eserde böyle denilmiştir.
İnsan 76:18
Zencefil
orada selseldi adında bir pınardır. Boğazdan aşağıya kolayca aktığı için bu isim verilmiştir. Tatlılığından ve temizliğinden dolayı boğazda kolayca kayan içeceğe; ”Şerâbün silsel, silsâl ve sekebil" denilir.
İbnü'ş-Şeyh şöyle der: ”Allahü teâlâ iyilerin içkisinin karışımını önce kâfur sonra da zencefil olduğunu söyledi. Çünkü insanların en önemli gayeleri Arasat sıcağından dolayı maruz kaldıkları hararete karşılık soğuk bir şeyi almaları ve sıratı geçme İstekleridir. Cennetin çeşit çeşit nimetlerindeki ve yiyeceklerindeki nasiplerini aldıktan sonra canları, iştah artırıcı ve yedikleri şeyleri hazmettirici içkileri almaya meyleder. İnsan fıtratı, onları içmekle lezzet duyar. Herhalde Zencefil karışımı olan içkinin, kâfur karışımı olandan sonraya bırakılmasındaki himket budur."
İnsan 76:19
İyilerin
etraflarında ölümsüz yani tazelik ve atiklik halleri hiç değişmeyen
gençler dolaşır. Gençler hizmet etmekte daha süratli oldukları için hizmetçilerin genç oğlanlar oldukları söylenmiştir. Bu gençler sanki cismi olmayan, ruhanî varlıklarınış gibi hiç değişmezler.
Ey görme kabiliyeti olan kişi!
Sen onları gördüğün zaman güzelliklerinden, renklerinin saflığından, yüzlerinin parlaklığından, hizmet meclisinde çeşitli işlerle meşgul olmak için etrafa dağıldıklarından, hizmete koşarak hizmet edilenlerin etraflarında koştuklarından dolayı
saçılmış parlak
birer inci zannedersin. Eğer bir düzen üzere sıralansalar, dizilmiş inciye benzerler. İnci dağınık vaziyette iken, dizilmiş halinden daha güzel görünür. Çünkü beyazlık ve parlaklıklarından dolayı bazılarının ışığı diğerleri üzerine düşer.
el-Hûru'l-Iyn (cennetteki huriler), gizlenmiş inciye benzetilmiştir. Çünkü onlar bu genç hizmetliler gibi açığa çıkmazlar. Aksine çadırlarda kalırlar.
Keşfu'l-Esrâr'da şöyle denilmiştir: ”Âyetteki vildânün muhal ledûn; Allah'ın mü'minlere hizmet etmeleri için yarattığı genç erkeklerdir." Onların kâfirlerin çocukları olduğu, cennete cennetliklere hizmet etmek için girdikleri de söylenmiştir. Kullanılan kelimenin vilâdeten değil de vildan oluşu bu anlayışa delil sayılmıştır.
el-Lühâb adındaki eserde vildan meselesinde ihtilâf edildiğine işaret edilip şöyle denilmiştir: ”Allah onları, cennetlikler için yaratmıştır. Bu yaratış, doğumdan değildir. Çünkü cennette doğum olmaz. Onlar, haklarında: ’Onların hizmetlerine verilmiş olan gençler etraflarında dönüp dolaşırlar. Sanki onlar (sedefte) gizlenmiş inci gibidirler.' (Tür: 24) buyurulanlardır. Yani onlar korunmuşturlar, kendilerine el değmemiştir. ”
Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Cennetliklerden her biri için bin tane çocuk hizmet eder. Her genç efendisine ait bir işle meşguldür."
Rivayete göre Hasan-ı Basrî (radıyallahü anh) bu âyeti okuyunca şöyle dedi: ”Sahabîler: Yâ Rasûlallah! Hizmetçi sedefte gizli inci gibi. Peki hizmet edilen nasıl? dediler. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ’Hizmet edilenin hizmetçiye üstünlüğü ayın, on dördüncü gecede diğer yıldızlara üstünlüğıü gibidir.' buyurdu."
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) ve Hasan-ı Basrî'den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: ”Buradaki gençler Müslümanların küçükken ölen çocuklarıdır. Onların günahları ve sevapları yoktur."
Selmân-ı Fârisî'den; onların müşriklerin çocukları olup, cennetliklerin hizmetçileri oldukları rivayet edilmiştir. Yine Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Onların karşılığında mükâfat görecekleri İyilikleri ve ceza görecekleri günahları yoktur. Onun için bu makama koyulmuşlardır.
İnsan 76:20
Orada, cennette
nereye baksan, gözün neye isabet etse, nitelenemeyecek derecede bol
bir nimet ve büyük geniş ve görkemli
bir saltanat görürsün. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruimaktadır: ” Cennetlikle tin en alt mertebede olanı, mülkünde bin yıllık yürüme mesafesine bakandır. En uzak kısmını, en yakın kısmını gördüğü gibi görür." (10)
10- Hadisi İbnü'l-Esîr Câmiu'l-Usûl'de zikretmiştir, 10/533. Bir başka rivayet şu şekildedir: ”Mülkünde iki bin yıllık mesafeye bakar, en uzak noktasını en yakın noktası gibi görür." Bu. Tirmizî'deki bir riyavete yakındır.
Âyet-i kerime, nimetlerde azdan çoğa terakki ve genelleme kabilindendir. Yani orada anılan miktardan daha büyük ve daha üstün başka şeyler de vardır.
İnsan 76:21
Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Âyette ince ipek, ”sündüs"; kalın ipek de, ”islebrak" kelimeleri ile ifade edilmiştir. Sündüs kelimesinde güzel ve kıymetli; istebrak kelimesinde de parlaklık anlamı vardır. Elbiselerin rengi yeşildir. Bir başka âyette de cennetliklerden bahsedilirken: ”...Yeşil elbiseler giyerler..." (Kehf: 31) buyuruimaktadır.
Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Bilindiği gibi bilezik, kadınların süslenmek için bileklerine taktıkları zînettir. Eski dönemlerde krallar da hem kendileri takarlar, hem de ikram edecekleri kişilerin bileklerine bilezik takarlardı.
Bu âyet, Kehf ve Hac sûrelerindeki cennetliklerin altından bilezik takacaklarını bildiren âyetlerle çelişik değildir. Çünkü bileklerinde hem altından hem de gümüşten bilezik bulunması mümkündür. Nitekim dünyadaki kadınlar çok çeşitli zînet eşyalarını aynı anda takmaktadırlar. Altın, gümüş ve inci gibi iki veya daha çok cinsten bilezik takıldığı zaman, o bilek ne kadar güzel olur. Ayrıca bir süre altın, bir süre gümüşten olan bilezikleri takmak da mümkündür. Dolayısıyla işaret edilen âyetler arasında çelişki yoktur.
Rableri onlara temizleyici bir içki içirmiştir. Bu temiz ve temizleyici içki, daha önce geçen, kâfur ve Zencefil karışımı olan içkilerden başka bir çeşittir. İçirme işinin Allah'a isnad edilmesi buna delâlet etmektedir. Bu içki, onların içlerini kandırma, aldatma ve kin gibi kötü huylardan ve eziyet veren şeylerden temizlediği ve içlerindeki pislikleri söküp attığı için ”temizleyici" diye nitelenmiştir.
Eskilerden birisi şöyle demiştir: ”Sefil b. Abdullah el-Ateme'nin peşinde namaz kıldım.’Ve sekâhüm Rabbühüm şarâben tahûra âyetini okudu. Sanki bir şey emer nı iş gibi dudak lanın hareket ettirmeye başladı. Namazı bitirince: ’Sen okuyor musun yoksa içiyor musun?' denildi.’ Vallahi bu âyeti okurken, onu içenin bulduğu lezzeti bulmasam okumazdım' dedi. ”
İnsan 76:22
'Şüphesiz bu, gördüğünüz çeşit çeşit ikramlar
sizin için iyi amellerinize karşılık olarak verilmiş
bir mükâfattır. Ameliniz halis niyetinizden ötürü
makbul ve rızaya uygun
olmuştur' denilir. Bu hitabın dünyadaki iyilere yönelik olması da caizdir. Böylece onların sevinç ve neşeleri artar. Nitekim cezaya çarptırılan birisine: ”Bu senin yaptığın kötü amelinin karşılığıdır" denilse bu söz, onun acısını artırır.
İnsan 76:23
Şüphesiz Kur'an'ı sana öyle olmasını gerektiren önemli hikmetlere dayanarak
parça parça, bölüm bölüm
Biz indirdik. Âyet, müşriklere karşı bir reddir. Çünkü onlar, Kur'anin bir kehanet ve sihir olduğunu söylüyorlardı. Allahü teâlâ buyuruyor ki: ”Ben gerçek otoriteyim. Kesinkes diyorum ki bu, gerçekten vahiydir. Benim katlından doğrulanmış, indirilmiştir. Onun için sen onların kınamasına üzülme. Şüphesiz sen doğru ve tasdik edilmiş peygambersin."
İnsan 76:24
Artık, Rab bin in kâfirlere karşı sana yardım etmeyi geciktirme konusundaki
hükmü için sabret. Çünkü övülen, hamdedilen sonuç ona aittir. İntikam işinde acele etme. Çünkü işler vakitlerine bağlıdırlar ve gelecek olan her şey yakındır.
Onlardan, kâfirlerden
hiçbir günahkâra veya nanköre yani onlardan hiçbirine
itaat etme. Ayetin anlamı sonuç olarak şiıdur: ”Seni kendine katılmaya çağıran hiçbir günahkâra ve küfürde aşırı giden, seni ona davet eden kâfire itaat etme."
İnsan 76:25
Sabah akşam Rabbinin adını an. Yani her an onu anmaya devam et. ”Sabah aksam" sözüyle devamlılık kastedilmiştir.
İnsan 76:26
Gecenin bir kısmında yatsı namazından sonra gecenin bir bölümünde
O'na secde et. O'nun için namaz kıl. Gece namazı daha külfetli ve ihlâsa daha uygun olduğu için âyette zarf (gecenin bir kısmında sözü) fiilden önce anılmıştır. Amellerin en efdali, en meşakkatli ve gösterişten en uzak ve halis olanıdır. İşte bunun için öyle ameller, ihtimama lâyık görülmüş, vakti önce zikredilmiştir.
Gecenin uzun bir bölümünde de O'nu tesbih et. Yani teheccüd namazı kıl. O namaz, gecenin büyük bir bölümünde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e vaciptir.
İnsan 76:27
Şüphesiz onlar, Mekke kâfirleri
bu dünyayı seviyorlar, onun lezzetlerine dalıyorlar. Onları küfre yönelten, hakka uymaktan uzak tutan işte budur.
Önlerindeki ağır günü bırakıyorlar, terkediyorlar, ona hazırlık yapmıyorlar. Ağırlık, kendi başına duran cisimlerin özelliği olduğu halde, ağırlık ve zorluk bakımından ağır yüke benzediği için o gün ”ağır" diye nitelenmiştir.
Âyet-i kerimede rüşvetçiler ve zalimler başta olmak üzere, dünyaya ve dünya nimetlerine bağlananlar için bir tehdit bulunmaktadır.
İnsan 76:28
Onları bir nutfeden, başkası değil
Biz yarattık, mafsallarını da Biz pekiştirdik. Yani mafsallarının bağını sinirlerle biz sağlamlaştırdık. Ta ki bununla ayakta durmak, oturmak, almak, vermek ve hareket etmek fiillerini kolayca yapabilsinler. Yaratan ve nimet veren varlığın hakkı, nankörlük edilmek değil, şükredilmektir.
Onları değiştirmeyi
dilediğimiz zaman yerlerine başka benzerlerini getiririz. Yani onları helak ettikten sonra yerlerine onların benzerlerini getiririz. Bunda hiçbir şüphe yok. O da öldükten sonra diriltmedir. Bir görüşe göre bundan maksat, onların yerine, Allah'a itaat edenleri getirmektir. Bu anlayışı, şu mealdeki âyet de te'yid etmektedir: ”Eğer Allah yolunda savaşa çıkmazsanız, O size acıklı bir şekilde azap eder, sizin yerinize başka bir millet getirir..." (Tevbe: 39)
Bu âyet, bir korkutma, göz dağı vermedir. Buradaki benzerlik şeklîdir. Dolayısıyla amel ve taat bakımından olan farklılık bu manaya aykırı değildir.
İnsan 76:29
Şüphesiz bu saadeti elde etmek için mutlaka yapılması gereken
bir öğüttür. Artık sevabına ulaştıracak bir araç edinmek
dileyen, Rabbine bir yol tutar. Yani O'na ameliyle yaklaşır. Yahut da mana şöyle anlaşılabilir; ”O günün şiddet ve ağırlığından kurtulmak isteyen. Rabbinin rızasına ulaştıran bir yol seçer. O da taattır."
İnsan 76:30
Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Bu, hakkı ortaya koymak ve yol edinmekte sadece kendi dilemelerinin yeterli olmadığını beyandır. Mana şöyledir: Siz istediğiniz her hangi bir vakitte yol tutmayı dileyemezsiniz ve buna gücünüz de yetmez. Bunu ancak Allah'ın dilediği bir vakitte yapabilirsiniz. Çünkü kulun dilemesinin, çalışıp kazanmaktan başka bir katkısı yoktur. Bu, Allah'ın dilemesine bağlıdır. Bu izah, kendisine kulun dilemesinin bağlı olduğu fiilinin müstakil bir dilek olmasa bile ihtiyari ve O'nun dileği ile olduğu gerçeğine aykırı değildir.
Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
İlimde ve hikmette son derece üstündür. Herkese lâyık olduğu şeyi yapar. Onlar için ancak, ilminin ve hikmetinin gereği olan şeyleri diler.
İnsan 76:31
Allah rahmetine girmesini
dilediğini rahmetine sokar. Onlar da, iradesini Allah'a doğru giden yola yöneltenlerdir. Öylelerini, kendilerini cennete götürecek olan iman ve taate muvaffak kılar.
Zalimler için ise, -kı onlar, iradelerini yukarıda söylediğimiz istikametin tersine çevirenlerdir.- çok büyük
acı verici bir azap hazırlamıştır.
Allahü teâlâ sûreyi, zalim kâfirlere dirilme ve haşr günü için hazırlanan azapla bitirdi. Bu çok güzel bir sondur. Çünkü bu görüş ve anlayış sahiplerine gizli kalmayacağı üzere, baş tarafa uygundur.
İnsan Sûresinin tefsiri ihsan sahibi Allah'ın yardımı ile tamamlandı.
Mürselat 77:1
MÜRSELAT SURESİ
Yemin olsun birbiri peşinden gönderilenlere. Âyetteki gönderilenlerden murat meleklerdir. Melekler, birbirlerini takipte, atın yelesindeki kıla benzetilmişlerdir. Yahut da maksat, at yelesi gibi birbirlerinin peşindeki, cariyelerdir.
Mürselat 77:2
Şiddetle eserek savuranlara. Bu âyetteki ”asfen" ve bundan sonraki âyetlerdeki ”neşran" ve ”ferkan" mastarları, fiilin anlamını kuvvetlendirmektedirler.
Mürselat 77:3
Yaydıkça yayanlara. Allahü teâlâ önce işleri idare etmek, rızıkları yerlerine ulaştırmak, yağmurlar ve rüzgârlarda tasarruf etmek, gece gündüz kulların amellerini yazmak ve ruhları kabzetmek gibi işleri yapmak üzere gönderdiği meleklerden bir taifeye yemin etti. Sonra da vahiy indirirken havada kanatlarını yayan veya şeriatleri yayan, hak İle bâtılın arasını ayıran, peygamberlere zikri veren diğer bir grup meleklere yemin etti.
Mürselat 77:4
Birbirinden iyice ayıranlara. Yani hak ile bâtılı ayıran meleklere.
Mürselat 77:5
İster Hakka uymaları için dünyada ve ahirette kendilerine mazeret olsun diye hak ehline
özür için olsun ister hakka uymamaları sebebiyle bâtıl ehline
uyarı için, bir öğüt verenlere.
Keşfü'l-Esrâr'da şöyle denilmektedir: ”Hiç kimsede, bana bir elçi gelmedi diyebileceği bir kanıt olmaması ve onları Allah'ın azabından korkutmak için Allah'tan yaratıklara özür bildirmektir."
İbn Abbas (radıyallahü anh) bu âyetteki ”uzran ev nüzran" kelimeleri ile ilgili olarak şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ : ’Ey Âdemoğlu! Ben sizi sırf hatırlatmak veya günahlarınızı bağışlamak veya hatalarınızı onunla örtmek için hastalandırıyorum. Rabbirılz bu hastalığın size çok şiddetli olduğunu şüphesiz bilir. Ben bu konuda size itizarda bulunuyorum,' der."'
Mürselat 77:6
İster Hakka uymaları için dünyada ve ahirette kendilerine mazeret olsun diye hak ehline
özür için olsun ister hakka uymamaları sebebiyle bâtıl ehline
uyarı için, bir öğüt verenlere.
Keşfü'l-Esrâr'da şöyle denilmektedir: ”Hiç kimsede, bana bir elçi gelmedi diyebileceği bir kanıt olmaması ve onları Allah'ın azabından korkutmak için Allah'tan yaratıklara özür bildirmektir."
İbn Abbas (radıyallahü anh) bu âyetteki ”uzran ev nüzran" kelimeleri ile ilgili olarak şöyle demiştir: ”Allahü teâlâ : ’Ey Âdemoğlu! Ben sizi sırf hatırlatmak veya günahlarınızı bağışlamak veya hatalarınızı onunla örtmek için hastalandırıyorum. Rabbirılz bu hastalığın size çok şiddetli olduğunu şüphesiz bilir. Ben bu konuda size itizarda bulunuyorum,' der."'
Mürselat 77:7
Sîze vadedilen şeyier mutlaka olacaktır. Bu âyet, bundan önceki âyetlerdeki yeminin cevabıdır. Anlamı şudur: Kıyametin geleceğine dair vadedildiğiniz şey şüphesiz olacaktır. Vadedilen, kıyametin gelecek oluşudur. Çünkü bu âyetten sonra gelecek âyetlerde anlatılanlar kıyamet gününün alâmetleri ve bedbahtlar İçin delillerinin meydana gelmesidir.
Mürselat 77:8
Yıldızlar söndürüldüğü kendileri mahvedilip, yok edildiği
zaman. Bu mânâ: ”Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman..?' (İnfitar: 2) âyetine uygun düşmektedir. Ya da maksat, ”Işıkları giderildiği zaman" dır. Önceki mânâ daha uygundur. Çünkü ışık kelimesinin gizlenmesi için hiçbir sebep ve İhtiyaç yoktur. Anlam İkinci İzaha uygun olsa idi, ışık açıkça söylenirdi. ”Zaman" anlamındaki ”iz" edatının cevabı anılmamıştır. Takdiri şu şekildedir: ”Yıldızlar söndürüldüğü zaman sizin vadolunduğunuz şey meydana gelmiş demektir." Veya: ”Yıldızlar söndürüldüğü zaman tekrar diriltilecek ya da yaptıklarınıza karşılık cezalandırılacaksınız." Yukarıdaki ”Size vadedilen şeyler mutlaka olacaktır" âyeti bu takdire delâlet etmektedir.
Mürselat 77:9
Gök Allah'ın korkusundan dolayı
varıldığı aralarında yarıklar oluştuğu, açılıp kapılar meydana geldiği
zaman. Daha önceden orada herhangi bir yarık yoktu. ”...Onda hiçbir çatlak yoktur." (Kâf: 6) âyeti bunu bildirmektedir.
Mürselat 77:10
Dağlar savrulduğu, kalburda elenen tane gibi olduğu
zaman. Bu sözün bir benzeri de ”Dağlar paramparça olduğu zaman" (Vakıa: 5) âyetidir.
Mürselat 77:11
Peygamberlere ümmetlerine şahitlik etmeye gelecekleri
vakit tayin edildiği zaman. Ve kıyametin alâmetlerinden peygamberlerin ümmetleri için geldikleri vakit, kendilerine ”Şehadet için geliniz, şüphesiz onun zamanı geldi" denilir.
Mürselat 77:12
Hangi güne ertelenmişti? Peygamberlere ait işler yani, onların toplanması ve getirilmesi ne zamana tehir edilmişti? Allahü teâlâ bir başka âyette: ”'Allah'ın peygamberleri topladığı gün..." (Mâide: 109) buyuruhnaktadır. Bundan maksat, o günü yüceltme ve korkusundan hayrete düşürmektir.
Mürselat 77:13
Hüküm verme gününe. O gün, yaratıklar arasında hesapların görülüp ayrıldığı, hakların ödendiği, iyi ile kötü arasında hüküm verildiği gündür.
Mürselat 77:14
Hüküm gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Onun ne ve nasıl olduğu konusunda seni bilgilendiren nedir? Çünkü sen onun bir benzerini görmedin. Aynı şekilde senden önce kimse onun şiddetini görmedi ki sen ondan duymuş olasın. Bir önceki âyette ”hüküm günü" geçtiği ve sonraki âyette bu terkibin yerini tutan bir zamir yeterli olduğu halde o günün dehşetinin fazlalığını belirtmesi için, tamlama tekrarlanmıştır. Zira maksat, hüküm gününün açık ve korkunç bir gün olduğunu, onun kadrinin takdir edilemeyeceğini, gerçeğine vâkıf olunamayacağını belirtmektir. Hüküm günündeki şeylerden eşsiz bir şeyi açıklamak değildir.
Mürselat 77:15
O korkunç
gün Allah'ın yaratıklar arasında hüküm vereceği günü
yalanlayanların vay haline! Yani o gün helak ve felâket onlar için sabittir. ”Vay haline" diye ifade ettiğimiz ”veyl" kelimesinin asıl mânâsı, helak etmek anlamındaki ”ihlâk" tır. Kimilerine göre ise ”veyl" cehennemde bir vadidir. Oraya dağlar düşse hararetinden anında erir.
Mürselat 77:16
Biz Nuh, Ad, Semûd kavimlerini ve Hazret-i Muhammed'den evvelki diğer helak, edilen
öncekileri helak etmedik mi? Bu, onların hüküm gününü yalanlamaları sebebiyledir.
Mürselat 77:17
Sonra geridekileri de onların peşine takacağız. Geridekiler, Rasülullahın peygamber olarak gönderilmesinden sonra gelen, küfürde ve yalanlamada önceki kâfirlerin yolunu izleyenlerdir. Yani Biz onları, helak etme konusunda öncekilere tâbi kılarız.
Bu âyet, önceki söz üzerine bağlanmış değildir. Çünkü atıf, mânânın şöyle olmasını gerektirir: ”Biz öncekileri helak ettik. Sonra da helak etme konusunda sonrakileri onlara tâbi kıldık." Ama mânâ bu değil. Çünkü sonrakiler henüz helak edilmemişlerdir. Bu yüzden ikinci âyetin fiili olan ”nutbiuhum" kelimesi, meczûm değil, merfu olmuştur. Bu söz, Mekke kâfirleri için bir tehdittir.
Mürselat 77:18
Biz günahkârlara işte böyle yaparız. Yani tüm günah işleyenlere, Bizim sünnetimiz böyle işler.
Mürselat 77:19
O gün Allah'ın âyetlerini ve peygamberlerini
yalanlayanların vay haline! Bu âyet, daha önce geçen aynı anlamdaki âyetin tekrarı değildir. Çünkü önceki alıl ret azabı ile ilgili idi. Bu ise dünya azabı ile ilgilidir.
Bürhânü'l-Kur'an adındaki eserde şöyle denilmektedir: ”Bu anlama gelen âyet, bu sûrede on defa tekrarlanmıştır. Çünkü her biri, öncekinin aynı olmayan başka başka âyetlerden sonra zikredilmiştir. Dolayısıyla bu, hoş olmayan bir tekrar değildir. Eğer tekrarlanmasaydı, o zaman kimileri için tehdit bulunurken, kimileri için bulunmayacaktı."
Bu sûredeki aynı âyetin tekrarının, Arapların âdeti üzere bir tekrar ve uzatma olduğu da söylenmiştir. Çünkü teşvik ve sakındırma konularında istenileni elde etmekte sözü uzatmak, kısa tutmaktan daha iyidir. Zira açıktır ki her bir fert kendi içinde, tekrarın bir etkisini bulur.
Mürselat 77:20
Biz sizi kudretimizle
değersiz bir sudan hor görülen, pis bir meniden
yaratmadık mı? Meninin değersizliği, onun azlığı ve hakiri iğidir.
Mürselat 77:21
Onu, meniyi, Allah'ın doğum için takdir ettiği
belli bir süreye kadar -bu süre dokuz ay ya da biraz çoktur.-
sağlam bir yerde, rahimde, yani annenin karnındaki bir kapta
yerleştirdik. Ayetteki ”karar" istikrar yeri, ”mekîn" de sağlam, muhkem yer, demektir. Buna göre mânâ: ”Biz meniyi sağlam bir yerde yerleştirdik. Her türlü tehlikeden salim ve korunmuştur, şeklinde olur.
Mürselat 77:22
Onu, meniyi, Allah'ın doğum için takdir ettiği
belli bir süreye kadar -bu süre dokuz ay ya da biraz çoktur.-
sağlam bir yerde, rahimde, yani annenin karnındaki bir kapta
yerleştirdik. Ayetteki ”karar" istikrar yeri, ”mekîn" de sağlam, muhkem yer, demektir. Buna göre mânâ: ”Biz meniyi sağlam bir yerde yerleştirdik. Her türlü tehlikeden salim ve korunmuştur, şeklinde olur.
Mürselat 77:23
Biz bunu takdir ettik. Maksat, onu yaratmayı, organlarını, renklerini, ana rahmindeki kalış müddetini ve hayatını takdirdir. Bu kelime, bazılarınca da anlaşıldığı gibi, ”gücü yetti" anlamına gelebilecek şekilde ”kadera" şeklinde harekelenmiştir. Ama, doğrusu ”takdir etti" anlamında oluşudur. Nâfî ve Kisâî'nin kıraatleri (okuma tarzları) da bu anlamı te'yid etmektedir.
Biz
ne güzel takdir ediciler (iz). İbnü Mes'ud bu âyeti bizim anladığımız şekilde anlamıştır. Ayrıca ”Bizim buna, yani onu böyle değersiz bir maddeden istediğimiz gibi yaratmaya ve şekil vermeye gücümüz yeter" şeklinde anlaşılması da caizdir. Âyetin ”fe ni'me'l-kâdirûn" bölümü de bu anlayışa güç vermektedir. Bu açıklamaya göre son bölüm şöyle anlaşılmalıdır: ”Biz ne güzel güç vetireniz. Onu kendi gücümüzle yarattık ve en güzel şekle soktuk."
Mürselat 77:24
O gün, yalanlayanların vay haline! Ebül-Leys'e göre bu ”ilk yaratılışı bilip de, ikinci yaratmayı inkâr edenlere şiddetli azap var," anlamındadır.
Mürselat 77:25
Biz yeryüzünü toplantı yeri yapmadık mı? Allah onlara önce enfüsî yani insanın kendi nefsi ve vücudu ile ilgili nimetlerini tanıttı. Çünkü onlar asıl gibidirler. Sonra peşinden âfâkî yani insanın etrafındaki nimetlerini zikretti. Âyetteki ”kifâten" kelimesi, birbirine katılıp sıkışarak toplanılacak yer demektir.
Mürselat 77:26
Hem dirilere, hem de ölülere. Diriler yerin üstünde, sayılamayacak kadar çokturlar, ölüler de altındadırlar. Bu özelliğinden dolayı anneye benzetilerek yeryüzüne ”anne" denilmiştir. Çünkü anne, evlâdını bağrına basıp barındırdığı gibi, yer de ölü olsun diri olsun insanları sinesinde barındırmaktadır.
Mürselat 77:27
Orada yüce, sabit
dağlar yaratmadık mı? Orada nehirler ve kaynaklar yaratmak suretiyle
size tatlı su içirmedik mi? O suyu size içecek kıldık, onu içme imkânı verdik. Ebui-Leys bu âyetin, gökten ve yerden size tatlı su içirmedik mi, anlamında olduğunu söylemiştir.
Mürselat 77:28
O gün, bu gibi büyük nimetleri
yalanlayanların vay haline!
Bu âyette ”veyl" den murat, cehennemdeki vadidir.
Mürselat 77:29
Haydi dünyada
yalanlamış olduğunuz şeye, azaba
gidin. Yani o gün, yalanlayanlara azarlanarak ve başlarına kakılarak ”gidiniz" denilir. Bunu söyleyenler cehennem görevlileri ve zebanilerdir.
Mürselat 77:30
Haydi üç kola ayrılmış gölgeye yani cehennem ateşinin gölgesine
gidin. Bu, ”Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar" (Vakıa: 43) âyetinde bildirilen mânâya benzemektedir. Gölgenin üç kola ayrılmasından murat, büyük dumanlarda görülen bölünmedir. Bu ifade şu şekilde de açıklanmıştır: ”Cehennemden bir dil çıkar ve her tarafı kaplayan bir duman gibi kâfirlerin üzerini kaplar. O dumandan üç parça meydana gelir ve hesapları görülünceye kadar onları gölgeler. O esnada mü'minler ise arşın gölgesindedirler."
Kâfirleri böyle bir azaba uğratan şey, beyindeki nefsin gerçekleri anlamasına engel olan şeytanî vehim kuvveti ve nefsin ilâhî niteliklerle nitelenmesini engelleyen hayvani yırtıcı gazap kuvvetidir. Bundan dolayı bir bölüm, kâfirin üstünde, bir bölüm sağında, bir bölüm de solundadır.
İnsanda görünen bütün bozuk inançlar ve bâtıl ameller, işte bu üç kuvvetten; vahime, gadabiyye ve şeheviyye kuvvetinden doğar. Bu üç şey, insandan meydana gelen âfetlerin tümünün kaynağı olunca o güçlere göre çeşitli azaplar ortaya çıkar.
Mürselat 77:31
O, ne gölgelendirir, sıcağa karşı gölgelemez. Anılan gölgenin, cehennem sıcağından gölgelemeyen bir gölge olarak nitelendirilmesi, onları kaplayan azaba gölge denilmesi, kendileri ile alay içindir. Çünkü gölge insanı sıcağın şiddetine karşı korur, serinliği ve esintisinden yararlanılır. Onlara gölgeye girmelerinin emredilmesi, gölgenin serinliğinden istirahat etmeleri şöyle dursun, içinde bulundukları azabı ve harareti iyice artırır.
Ne de alevden korur. Yani onları dünya sıcağından korumadığı gibi cehennem alevinin hararetinden de korumaz.
Mürselat 77:32
O kollar, herbiri
saray gibi büyük
kıvılcımlar atar. Kıvılcım, ateşten çıkan ve yıldızlar gibi sağa sola uçuşan parçacıklardır. Saray da, yüksek binadır. Kıvılcımların tümü, her bir parçasına itibarla saraya benzetilmişlerdir. Saray anlamındaki ”kasr" kelimesi, aynı zamanda bol odun mânâsına da gelir. Bundan dolayı İbn Abbas âyetin tefsirinde şöyle demiştir: ”Onlar, parçalanmış büyük tahta parçalarıdır. Biz tahtaları üçer arşın kadar keser ve kış için istif ederdik. Adına da ”kasr" derdik."
Cehennemin ateşi ve dumanı böyle olunca, cehennemliklerin halinin ne olacağını sen düşün!
Mürselat 77:33
Sanki onlar, kıvılcımlar
san birer erkek devedirler. Kıvılcımlar önceki âyette büyüklük açısından saraya, bu âyette de renk ve çokluk açısından erkek develere benzetilmişlerdir.
el-Müfredât isimli eserde bu âyet izah edilirken ”sufrun" kelimesinin ”sarı" anlamındaki ”asjar" kelimesinin çoğulu olabileceği gibi madenlerden çıkartılan tunç anlamına da gelebileceği ifade edilmiştir. Bu anlamdan olmak üzere bakıra da ”sufr" denilmiştir.
Mürselat 77:34
O gün kıyamet gününün felâketlerini
yalanlayanların ve asîlerin
vay haline!
Mürselat 77:35
Bugün, konuşamayacakları gündür. Onların cehenneme girecekleri vakte işarettir. O zamandan önce soru, cevap ve hesap bittiği için hiçbir şey konuşamayacaklardır. Ayrıca kıyamet günü çok uzun bir gündür. Onun bazı vakitlerinde konuşamayacaklardır. Bazı vakitlerinde de konuşabilecekleri bölümleri vardır. Bu bölümlerin herbirine gün denilir. Yahut da maksat, onlar kendilerine fayda verecek hiçbir şey konuşmayacaklarıdır.
Kâşânî: ”Konuşma âleti bulunmadığı ve ağızlarındaki mühürler sebebiyle konuşmalarına izin verilmediği için konuşamazlar," demiştir.
Başka bir bilgin; şiddetli hayret ve kuvvetli dehşetlerinden dolayı konuşamadıklarını söyler. Ebü Osman'ın görüşü de şudur: ”Onları, Rabbani heybet ve günahlarından utanma, susturmuştur."
Mürselat 77:36
Onlara özür dilemeleri için izin de verilmez. Yani onlar için izin de, özür de yoktur. Çünkü eğer onlar için özür olsaydı reddedilmezlerdi. Zaten Rabbinden yüzçevirenin, O'nun nimetlerini inkâr edenin ne mazereti olabilir ki?
Mürselat 77:37
O gün, bu haberleri ve kesinlikle Allah'tan gelen şeyleri
yalanlayanların vay haline!
Mürselat 77:38
Bu, ahvaline ve dehşetine şahit olduğunuz gün, hak ile bâtılı
ayırdetme günüdür. Ey Mııhammed ümmeti! Biz
sizi ve önceki ünimet
leri bir araya topladık. Toplama işi, ayırmayı beyan etmek içindir. Çünkü haklı ile haksızın arasını ayırmak ancak hepsini birayaya toplamakla, mümkündür. O halde tümünü bir arada hazır etmek icabeder.
Mürselat 77:39
Eğer azabı kendinizden uzaklaştıracağınız
bir hileniz, çareniz
varsa onu Bana yapın. Görünen o ki, bu hitap Allahü teâlâ tarafından kâfirlere yöneltilmiştir. Bilindiği gibi hile, kandırmak, tuzak kurmak, çare bulmak gibi anlamlara gelir. Âyetin anlamı şudur: ”Gücünüz yetiyorsa kendiniz için bir çare bulunuz ve azabımdan kurtulunuz. Çünkü taklid ettiğiniz ve peşlerinden gittiğiniz herkes orada hazır olacaktır.
Bu emir, onların dünyada mu nıinler için kurdukları tuzaklara karşılık, bir âciz bırakma ve azarlama hitabıdır. Yine dünyada çeşitli hilelerle ve karıştırmalarla kendilerine ait haklan koruyup, insanların haklarını iptal ettikleri için bir azarlamadır. Allahü teâlâ onların hile yapmaktaki aczlerini göstermek için onları azarlama ve horlama yoluyla ”Eğer bir hileniz varsa onu Bana yapın," buyurmuştur.
Mürselat 77:40
O gün yalanlayanların vay haline! Çünkü azaptan kurtuluş için bir çarenin olmadığı meydana çıkmıştır.
Mürselat 77:41
Şüphesiz takva sahipleri, küfürden ve yalanlamaktan kaçınanlar, gerçek anlamdaki
gölgelerde... Sözün mutlak oluşu buna delâlet eder. Bazılarına göre ise bu ifade onların, cennetlerindeki meyve ağaçlarının altında olacaklarını ifade etmektedir.
Bana göre onların gölgede olmaları, büyük bir rahatlık içinde olmalarından kinayedir. Çünkü gölge istirahat içindir. ”...Biz onları koyu bir gölgeye koyarız." (Nisa: 57) âyeti ve benzerleri de aynı anlamdadır. Allahü teâlâ gölgeyi, gönülleri teşvik için zikretmiştir. Çünkü yeryüzünde suyu, ağaçları ve gölgeleri az olan sıcak bölgelerden yaşayanlar vardır.
Ve onlardan susuzluğu giderecek
pınarların başlarındadırlar.
Mürselat 77:42
Ve canlarının çektiği, temenni ettikleri çeşit çeşit
meyveler arasındadırlar. Onları yerler, ama aç oldukları için değil, zevk olsun diye. Özetle onlar yalanlayanların aksine çeşitli refahlar ve nimetler içersindedirler.
Mürselat 77:43
İşlediğiniz amellere karşılık afiyetle yeyiniz, içiniz denilir onlara. Yani, cennetin nimetlerinden ve meyvelerinden afiyetle yeyiniz. Suyundan ve içkilerinden afiyetle içiniz. Bunun için ne bir sınır var, ne de yeyip içmekten dolayı bir sıkıntı. Bunlar sizin dünyada iken oruç başta olmak üzere işlemiş olduğunuz sâlih amelleriniz sebebiyledir.
Bu âyetteki emir, onlardan rızayı ve onlara karşı muhabbeti göstermek için ikram emridir.
Mürselat 77:44
İşte Biz inançlarında ve amellerinde
iyi hareket edenleri böyle mükâfatlandırırız. Ondan daha aşağı bir mükâfat yoktur.
Mürselat 77:45
O gün, yalanlayanların vay haline! Çünkü düşmanları bu bol sevaba nail oldular. Onlar ise şiddetli ve ebedî azapta kaldılar.
Mürselat 77:46
Yeyin, birazcık veya kısa bir süre
faydalanın. Yani ecelleriniz gelinceye kadar kısa bir süre yaşayınız. Çünkü dünyanın vakti de metâı gibi kısadır.
Şüphesiz siz suçlularsınız. Kâfirlersiniz, azabı hakedenlersiniz.
Mürselat 77:47
O gün, yalanlayanların vay haline! Çünkü az bir yararlanma karşılığında kendilerini ebedî azaba sürüklediler.
Mürselat 77:48
Onlara yani yalanlayanlara:
'Rükû edin' Allah'a itaat edin, boyun eğin. Vahyini kabul etmek ve dinine uymak suretiyle tevazulu olun, bu kibirlenmeyi bırakın. Bu mânâları ifade eden kelime âyette ”ırkeû; rükû edin" şeklindedir. Çünkü birisi için rukûa ve secdeye varmak onun için tevazu ve onu tazimdir, yüceltmedir. -Secde, tevazu ve tazim bakımından rukûdan daha üstündür. Bu yüzden ”Allah'tan başkası için secde etmek, ibadet maksadıyla olursa küfürdür, tazim maksadıyla olursa çok büyük tehlikedir" denilmiştir.-
Denildiği zaman rükû etmezler. Allah'tan korkmazlar ve bu emre uymazlar. İçerisinde oldukları kibirde ısrar ederler.
Bu âyet, şu şekilde de açıklanmıştır: Namaz kılmakla veya rükû etmekle emrolundukları zaman, onu yapmazlar. Çünkü rivayet edilmiştir ki bu âyet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sakîflilere namazı emrettiği zaman inmiştir. Onlar Rasûlüllah'ın emrine karşılık: ”Biz yere kapanmayız ve rukûda durmayız. Çünkü o bize ardır" demişlerdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Rükû ve secdesi olmayan dinde hayır yoktur" buyurmuştur. Araplar cahdiye döneminde putlara secde ediyorlardı ama rükû etmezlerdi. Dolayısıyla rükû, Müslümanların namazlarının alâmetlerinden olmuştur.
Mürselat 77:49
O gün, yalanlayanların vay haline! Onlar için helak ve felâket vardır.
Mürselat 77:50
Artık onlar bundan, iki cihanın haberlerini gayet muciz ve güzel bir şekilde bildiren kesin deliller ve yüksek kanıtlar üzerine kurulmuş olan Kur'an'dan
sonra hangi söze, habere
inanacaklar? Yani tüm bu haberleri bünyesinde toplayan Kurana inanmayınca hangi kitaba inanacaklar?
Sûre, kâfirler için olan hayretle son buldu. Çünkü soru, hayret ifadesi içindir. Allahü teâlâ, kâfirlerin, i'câz (âciz bırakma) derecelerinin en üstünde, belagat ve fesahat mertebelerinin zirvesinde olması açısından hak dinin hakikatine götüren kesin ve açık delillere bağlanmadıkları için inat ve azgınlığın zirvesinde olduklarını beyan etti.
Allah'ın yardımıyla Mürselât Sûresinin tefsiri tamamlandı.
Nebe' 78:1
NEBE’ SURESİ
Mekke ahâlisi
Biribirlerine hangi büyük
şeyden soruyorlar?
'Amme" nin aslı; ”an mâ" dır. Gunnede müşterek oldukları için nun mîm'e idğam edilmiş, ”amma" olmuştur. Sonra ”lime" ve ”bime" de olduğu gibi elif hazfedilmiştir. Çünkü onlar da aslında; ”limâ" ve ”bimâ" dır. Bu da, ya istifham olanı ile başka şey olan ”mâ"yı ayırmak için, yahut da çok kullanıldığından ötürü hafiflik içindir. Buradaki belirsizlik ya sorulan şeyin önemi ve dehşetine ya da alışılmış cinslerin sınırından çıkıldığına işaret içindir. Soru ise hakiki mânâsında olmayıp, sadece ta'zîrn içindir. Mânâsı ise: ”Hangi büyük şeyden?" demektir.
Mekkeliler biribirlerine öldükten, sonra dirilmekten, haşirden soruyorlar inkâr ve alay ederek bu konulara fazla dalıyorlardı.
Nebe' 78:2
Büyük haberden mi? ”Nebe", önemli haber demektir. Sanki; ”hangi şeyden biribirlerine soruyorlar? Onu size haber vereyim mi?" deniliyor. Sonra cevap olarak da; ”insanların ilim dairesinin dışında kalan büyük haberden" deniliyor.
Bu, Allahü teâlâ 'nın: ”...'Bu gün hükümranlık kimindir?' denir. Hepsi: ’Kahhar olan Allah'ındır.' derler." (Gâfir: 16) âyet indeki üslûbuna benziyor.
Ve bu üslup iyice anlamaya ve izaha daha yakındır.
Nebe' 78:3
Ki onlar, onda ayrılığa düşmüşlerdir. Bu cümle, haberin, ”büyük" olarak nitelenmesinden sonra önemini pekiştirmek için başka bir sıfatıdır. Yani: Onlar o husustaki İhtilâfta sabittirler, demektir.
O haberin İmkânsız olduğuna kesin inananlardan bir kısmı: ”Hayat, sadece dünya hayatından ibarettir. Bir kısmımız ölürken, bir kısmımız da doğar ve biz yeniden diriltilecek değiliz." (El-Mü'minûn: 37) derler.
Bir kısmı da onu kabul ederler ama ilâhlarının kendilerine şefaat edeceklerini zannederler. Nitekim: ”...Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir..." (Yunus: 18) derler.
Şüpheciler de derler ki: ”...'Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak bir takım tahminlerde bulunuyoruz. Onun hakkında kesin bir bilgi elde etmiş değiliz.'" (Câsiye: 32)
Nebe' 78:4
Hayır! Anlayacaklar! Bu bir reddetme ve tehdittir. Yani, yeniden diriltilme işi, inkâr edilecek ve hakkında şüphe edilecek şey cinsinden değildir ki, ondan birbirbirlerine soruyorlar. Bilecekler ki; birbirlerine sordukları o şey haktır, kimse ona engel olamaz; vuku bulacaktır, onda şüphe yoktur; kesindir, onda şek yoktur.
Nebe' 78:5
Yine hayır! Onlar anlayacaklar! Red ve tehdidin tekrarıdır. Kuvvet ve çetinlikte mübalâğa içindir. Mânâsı: İçinde bulundukları durumdan vazgeçsinler; çünkü onlar, kendilerine azap ve ceza geldiğinde yakında işin gerçeğini bilecekler.
Nebe' 78:6
Biz yeryüzünü onlar için
bir beşik, yapmadık mı? Hak olduğunu dile getiren bazı delkler saymak suretiyle kendisinden sorulan ”haberin gerçekliğini belirtmek için getirilmiş bir başlangıç cümlesidir. Buradan anlaşıldığı üzere kendisinden sorulan şey, öldükten sonra dirilmektir; yoksa Kur'an ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in nübüvveti değildir.
Hemze, İkrar İçindir. ”Mihâd": Beşik ve döşek anlamındadır. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: ”Tıpkı kişinin sergisi üzerinde dilediği şekilde bir ucundan öbür ucuna hareket ettiği gibi, yeryüzünü üzerinde rahatça hareket edebileceğiniz yayılmış bir sergi yapmadık mı?"
Döşek anlamındaki kelimenin çoğul olarak gelmesi, köyler, ülkeler ve daha başka şeylerden oluşan yeryüzündeki mekânların çeşitliliği ve bir kısmını ziraat alanı, bir kısmım yerleşim yeri vb. yapmak suretiyle yeryüzünü çeşitli şeklilerde kullanmaktan dolayıdır.
"Mihâd" kelimesi, çocuğun beşiğine benzetilerek ”mehden" olarak da okunmuştur. Beşik, çocuk için hazırlanan ve üzerinde uyuduğu şeydir.
Dağları da birer kazık yapmadık mı? Dağların yeryüzüne birer kazık yapılmasından murat, sağlam bir şekilde tesbit edilmesidir. Tıpkı evin sütunlarla, direklerle tesbit edilmesi gibi. Ta ki, sakin dursun ve üzerindekiler sallanmasınlar. Bu, edebî bir benzetme türüdür.
"Evtad" kelimesi, veted'in çoğuludur. O da tahta ve benzeri şeylerden; sallanan, hareket eden şeylerin sağlamlaştırıidığı, sabitleştirildiği şeydir. Şayet, ”Allah'ın irade ve kudreti sabitleştirmede yeterli değil midir?" denirse, cevaben derim ki: Evet yeterlidir. Ancak O, sebepleri yaratandır. Bu da O'nun kudretinin kemalindendir.
Nebe' 78:7
Biz yeryüzünü onlar için
bir beşik, yapmadık mı? Hak olduğunu dile getiren bazı delkler saymak suretiyle kendisinden sorulan ”haberin gerçekliğini belirtmek için getirilmiş bir başlangıç cümlesidir. Buradan anlaşıldığı üzere kendisinden sorulan şey, öldükten sonra dirilmektir; yoksa Kur'an ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in nübüvveti değildir.
Hemze, İkrar İçindir. ”Mihâd": Beşik ve döşek anlamındadır. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: ”Tıpkı kişinin sergisi üzerinde dilediği şekilde bir ucundan öbür ucuna hareket ettiği gibi, yeryüzünü üzerinde rahatça hareket edebileceğiniz yayılmış bir sergi yapmadık mı?"
Döşek anlamındaki kelimenin çoğul olarak gelmesi, köyler, ülkeler ve daha başka şeylerden oluşan yeryüzündeki mekânların çeşitliliği ve bir kısmını ziraat alanı, bir kısmım yerleşim yeri vb. yapmak suretiyle yeryüzünü çeşitli şeklilerde kullanmaktan dolayıdır.
"Mihâd" kelimesi, çocuğun beşiğine benzetilerek ”mehden" olarak da okunmuştur. Beşik, çocuk için hazırlanan ve üzerinde uyuduğu şeydir.
Dağları da birer kazık yapmadık mı? Dağların yeryüzüne birer kazık yapılmasından murat, sağlam bir şekilde tesbit edilmesidir. Tıpkı evin sütunlarla, direklerle tesbit edilmesi gibi. Ta ki, sakin dursun ve üzerindekiler sallanmasınlar. Bu, edebî bir benzetme türüdür.
"Evtad" kelimesi, veted'in çoğuludur. O da tahta ve benzeri şeylerden; sallanan, hareket eden şeylerin sağlamlaştırıidığı, sabitleştirildiği şeydir. Şayet, ”Allah'ın irade ve kudreti sabitleştirmede yeterli değil midir?" denirse, cevaben derim ki: Evet yeterlidir. Ancak O, sebepleri yaratandır. Bu da O'nun kudretinin kemalindendir.
Nebe' 78:8
Sizi çift çift yarattık. ”Ve halaknâkum", ”lem" ile olumsuzlaşan mu zari (elem nec'al) üzerine atıftır. Âyetteki ”Ezvâcen" kelimesi, iki sınıftan her birinin diğerine ısınması, muaşeret ve geçim işinin düzene girmesi ve üreme işinin gerçekleşmesi için sizi sınıf sınıf, erkek ve dişi olarak yarattık, demektir.
"Zevç" İster hayvan ister başka şey olsun, çift olan iki arkadaştan herbirine denir. Mest ve takunya gibi iki şeye ”zevç" değil, bilakis ”zevçân" denir. Her halde bu, diğerinin yerine, iki şıktan birisiyle yetinme kabilindendir. Kadın için Arapçada ”zevce" demek edebî değildir. Hem koca, hem de kadın için eş anlamında ”zevce" kelimesi kullanılır. Çünkü Allahü teâlâ : ” Yâ Adem üskün enle ve zevcüke'l-cennete - Ey Adem! Sen ve zevcin (eşin) cennette yerleşin..."(Bakara: 35) buyurmuştur. İster benzeri olsun, ister zıt olsun, bir başkasıyla bitişik oları her bir şeye ”zevç" denir.
Nebe' 78:9
Uykunuzu bir dinlenme kıldık. Uyku, kendisine doğru yükselen buhar nemleri nedeniyle beyin sinirlerinin gevşemesi, kendisini salıvermesidir. ”Dinlenme" diye ifâde ettiğimiz ”Sübât" Sebt'ten gelir. O da kesmek demektir. ”Yevmü's-sebt" (cumartesi günü) buradan gelir. Çünkü o gün İsrail oğulları işten kesilirler, çalışmazlar.
Uyku, iki ölümden birisidir. Nitekim Allahü teâlâ : ”Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır..." (Zümer: 42) buyurmuştur. Bu da ikisi arasında, yaşama hükümlerinin kesilmesi hususunda tam bir ortaklık olmasından ötürüdür. Yani, denmek istenen şudur: Sizin uykunuzu kesilen ve devam etmeyen ölümün bir türü kıldık. Çünkü, ruhun ışığı sadece bedenin zahirinden kesilir. Bu itibarla, uykuya ölümün kardeşi denilmiştir.
İhtiyaç miktarında uyku, büyük bir nimettir. Uykuya, ”dinlenme" denilmiştir ki, bunun mânâsı, hayvani güçleri rahatlatmak ve yorgunluğu gidermek için his ve hareketten alâkayı kesmek demektir. Yakında öğreneceğin gibi birinci izah, makama daha uygundur.
Nebe' 78:10
Uyuma vakti olan
geceyi bir örtü yaptık. ”Örtü" mânâsı, elbise anlamındaki ”libâs" kelimesi ile ifade edilmiştir. ”Elbiseyi giydi" cümlesi, onunla örtündü demekir. İnsanı çirkin şeylerden örten her bir şey ”libas" kılınmıştır. O sebeple kadın, kocasının kötülükler işlemesine mani olduğunda, onu kötülüklerden alıkoyduğundan ötürü kocası için bir örtü, ayrıca koca da kadın İçin bir örtü kılınmıştır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise gibisiniz..." (Bakara: 187) Temsil ve benzetme yoluyla takva da örtü sayılmıştır. Korku ve açlık da, temsil ve teşbih yoluyla örtüyü tasvir ederek örtü sayılmıştır Nitekim derler ki: ”Fiilan fakirlik zırhını, açlık libasını giydi." Bu âyetin mânâsı: Gece öyle bir libastır ki, sizi karanlığıyla örter. Tıpkı elbisenin sizi örttüğü gibi. Nitekim şair şöyle der:
Gece, aşıklar için bir örtüdür Keşke onun vakitleri devam etseydi.
Nebe' 78:11
Allahü teâlâ, geceyi, ölüm sayılan uykunun zamanı kılmıştır. Tıpkı
gündüzü de geçim temin etme zamanı kıldık âyetinde hayat diye tabir edilen gündüzü uyanıklık zamanı kıldığı gibi.
"Geçmi temin etme zamanı" yani geçim zamanını, ölümün kardeşi olan uykunuzdan diriltildiğiniz zamanı kıldık. Allahü teâlâ 'nın; ”O, geceyi sizin için elbise, uykuyu dinlenme, gündüzü de yayılıp çalışma zamanı yaptı." (Furkân: 47) âyetinde de bu mânâ vardır. Bu âyetle, ”Uykunuzu bîr dinlenme zamanı kıldık" (Nebe': 9) âyeti arasında tam bir mutabakat olması için ”uyanıklığınızı kıldık" denmemiştir. Aksine uyanıklık yerine gündüz tabiri kullanılmıştır. Çünkü çoğu zaman gündüz, uyanıklığı gerektirir. Burada gözetilen ise ”Geceyi bîr örtü yaptık" âyetiyle mutabakattır.
Nebe' 78:12
Üstünüzde yedi kat sağlam gökyüzü bina ettik. ”Sağlam" diye ifade ettiğimiz ”Şidâd," şedid'in çoğuludur. Yani, yaratılışı dayanıklı, binası sağlam, üzerinden asırların geçmesinin tesir edemediği yedi kat gökyüzü.
Ebul-Leys ”şidâden"i ”kalınlık" diye tefsir eder. Her bir göğün kalınlığı beş yüz senelik yoldur. Yaratılışının bina kelimesiyle ifade edilmesi, yaratıkların üzerine konulmuş kubbeler mesabesinde binâ edilmesindendir.
Nebe' 78:13
Oraya
Isı ve parlak ışık veren bir kandil yarattık. O güneştir.
Râğıb der ki: ”Sirâc, fitil ve yağ ile parlayan kandildir. Işık veren her şey bu şekilde ifade edilir. Sirâca’misbah' da denir."
"Vehhâcen": Tutuşup parlayan ışık veren, harareti yüksek olan ateş anlamındadır. Müfessirlerin bazısı ”sirâcen vehhâcen" demek, aydınlıkla harareti cem eden, parlak kandil demektir, derler.
Nebe' 78:14
(Size), buğday, arpa vb. insan için azık olacak çok
tohumlar, saman, ot vb. hayvan için yem olacak bol
bitkiler -ki Allahü teâlâ : ”Yeyınız, hayvanlarınızı otlatınız..." (Tâhâ: 54) buyurmuştur-
ağaçları sarmaş dolaş olmuş, birbiri içine girmiş -ki bu, dünya bahçelerinde de görüldüğü gibi, bahçelerin güzelliklerindendir- insanın zevk, lezzet alması için
bağlar ve bahçeler... ”Bahçeler" diye mânâlandırılan ”cennât" kelimesinin tekili olan ”cennet" aslında, dallarının sıklığı ile gölgelendiren sık ağaç demektir. Ferrâ: ”Cennet; içersinde hurma ağacı olan bahçe, Firdevs de üzüm bağı olan bahçe" der. Burada maksat ağaçlardır.
Yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan, rüzgârların sıkıp da yağmur yağdırdığı
bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik. Suların çok akması, damlaların, peşpeşe gelip suyun çağlaması, neticede büyük fayda elde edilmesidir.
"Seccel-mâü" yani su bolca aktı ve döküldü, demektir. ”Seecehû ğayruhû", başkası onu akıttı ve döktü anlamındadır. O halde bu fiil hem geçişsiz fiildir, hem de geçişli fiildir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Havan en efi dali, yüksek sesle telbiye getirmek ve kurban kanı akıtmaktır," anlamına gelen; ”efdalü'l-hacci el-accü ve's-seccü" sözü fiilin geçişli kullanılışıdır. (1)
1- Hadisi Tirmizî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî Sünen'de rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr: 1/208.
Bu âyetle, Allahü teâlânın: ”Gökten yağmur indirdik..." (Müminun: 18) sözü arasında bir zıtlık yoktur. Çünkü yağmur her ne kadar gökten, gelmiş olsa da, gökten buluta, oradan yeryüzüne indirilir. Yoksa, gökten indirilmesi, semavî sebeplerle oluşumu itibariyledir. Güneş ısısı bu cümledendir. Çünkü o, nemli yeryüzü derinliklerinden veya deniz ve nehirlerden su parçalarını buhar olarak harekete geçirir, hava boşluğuna çıkarır, bu su parçaları bulutlar haline gelir ve yağmur olarak iner. Bulutlardan su indirmek hakikat; gökten indirmek İse sebebiyyet İtibariyle mecazdır. Allah da sebepleri yaratandır.
İbnu'ş-şeyh der ki: ”Tohum" önce zikredildi; çünkü o, besinde asıldır. İkinci olarak ”Bitki'nin zikri, diğer hayvanların ona ihtiyacından ötürüdür. ”Bahçeler"'in sonra gelmesi, meyvelerin zaruri ihtiyaçlarından olmadığındandır."
Bil ki, Allahü teâlâ nın zikredilen bu fiillerinde üç yönden, öldükten sonra dirilmenin doğruluğuna işaret vardır:
Birincisi: Allah'ın kudreti itibariyle. Çünkü eşi ve benzeri bulunmayan bu güzel İşleri yapanın onu tekrar iade etmeye gücü ve kuvveti daha fazla yeter.
İkincisi: O'nun ilim ve hikmeti itibariyle. Çünkü, yüce gayeleri ve mahlukata yönelik güzel faydaları içeren bu oluşumu en güzel bir tarzda yaratan zâtın bütün bunları topyekün yok etmesi, onlar için kalıcı bir akibet kılmaması imkânsızdır.
Üçüncüsü: Bizzat fiilin kendisi itibariyle. Çünkü uykudan sonra uyanmak, ölümden sonra dirilmeye bir örnektir. Bunu her zaman görüyorlar. Ölmüş topraktan tohum ve bitki çıkarmak da böyledir. Bunu da her zaman görüyorlar. Âdeta şöyle deniyor: Kendisine imanı gerektiren; öldükten sonra dirilmenin hak oluşuna çeşitli delâletlerle işaret eden bu âfâkî ve enfüsî fiilleri yapmadık mı? Size ne oluyor ki, onu inkâr ederek haddinizi aşıyor ve alay ederek ondan birbirinize soruyorsunuz?
Nebe' 78:15
(Size), buğday, arpa vb. insan için azık olacak çok
tohumlar, saman, ot vb. hayvan için yem olacak bol
bitkiler -ki Allahü teâlâ : ”Yeyınız, hayvanlarınızı otlatınız..." (Tâhâ: 54) buyurmuştur-
ağaçları sarmaş dolaş olmuş, birbiri içine girmiş -ki bu, dünya bahçelerinde de görüldüğü gibi, bahçelerin güzelliklerindendir- insanın zevk, lezzet alması için
bağlar ve bahçeler... ”Bahçeler" diye mânâlandırılan ”cennât" kelimesinin tekili olan ”cennet" aslında, dallarının sıklığı ile gölgelendiren sık ağaç demektir. Ferrâ: ”Cennet; içersinde hurma ağacı olan bahçe, Firdevs de üzüm bağı olan bahçe" der. Burada maksat ağaçlardır.
Yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan, rüzgârların sıkıp da yağmur yağdırdığı
bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik. Suların çok akması, damlaların, peşpeşe gelip suyun çağlaması, neticede büyük fayda elde edilmesidir.
"Seccel-mâü" yani su bolca aktı ve döküldü, demektir. ”Seecehû ğayruhû", başkası onu akıttı ve döktü anlamındadır. O halde bu fiil hem geçişsiz fiildir, hem de geçişli fiildir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Havan en efi dali, yüksek sesle telbiye getirmek ve kurban kanı akıtmaktır," anlamına gelen; ”efdalü'l-hacci el-accü ve's-seccü" sözü fiilin geçişli kullanılışıdır. (1)
1- Hadisi Tirmizî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî Sünen'de rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr: 1/208.
Bu âyetle, Allahü teâlânın: ”Gökten yağmur indirdik..." (Müminun: 18) sözü arasında bir zıtlık yoktur. Çünkü yağmur her ne kadar gökten, gelmiş olsa da, gökten buluta, oradan yeryüzüne indirilir. Yoksa, gökten indirilmesi, semavî sebeplerle oluşumu itibariyledir. Güneş ısısı bu cümledendir. Çünkü o, nemli yeryüzü derinliklerinden veya deniz ve nehirlerden su parçalarını buhar olarak harekete geçirir, hava boşluğuna çıkarır, bu su parçaları bulutlar haline gelir ve yağmur olarak iner. Bulutlardan su indirmek hakikat; gökten indirmek İse sebebiyyet İtibariyle mecazdır. Allah da sebepleri yaratandır.
İbnu'ş-şeyh der ki: ”Tohum" önce zikredildi; çünkü o, besinde asıldır. İkinci olarak ”Bitki'nin zikri, diğer hayvanların ona ihtiyacından ötürüdür. ”Bahçeler"'in sonra gelmesi, meyvelerin zaruri ihtiyaçlarından olmadığındandır."
Bil ki, Allahü teâlâ nın zikredilen bu fiillerinde üç yönden, öldükten sonra dirilmenin doğruluğuna işaret vardır:
Birincisi: Allah'ın kudreti itibariyle. Çünkü eşi ve benzeri bulunmayan bu güzel İşleri yapanın onu tekrar iade etmeye gücü ve kuvveti daha fazla yeter.
İkincisi: O'nun ilim ve hikmeti itibariyle. Çünkü, yüce gayeleri ve mahlukata yönelik güzel faydaları içeren bu oluşumu en güzel bir tarzda yaratan zâtın bütün bunları topyekün yok etmesi, onlar için kalıcı bir akibet kılmaması imkânsızdır.
Üçüncüsü: Bizzat fiilin kendisi itibariyle. Çünkü uykudan sonra uyanmak, ölümden sonra dirilmeye bir örnektir. Bunu her zaman görüyorlar. Ölmüş topraktan tohum ve bitki çıkarmak da böyledir. Bunu da her zaman görüyorlar. Âdeta şöyle deniyor: Kendisine imanı gerektiren; öldükten sonra dirilmenin hak oluşuna çeşitli delâletlerle işaret eden bu âfâkî ve enfüsî fiilleri yapmadık mı? Size ne oluyor ki, onu inkâr ederek haddinizi aşıyor ve alay ederek ondan birbirinize soruyorsunuz?
Nebe' 78:16
(Size), buğday, arpa vb. insan için azık olacak çok
tohumlar, saman, ot vb. hayvan için yem olacak bol
bitkiler -ki Allahü teâlâ : ”Yeyınız, hayvanlarınızı otlatınız..." (Tâhâ: 54) buyurmuştur-
ağaçları sarmaş dolaş olmuş, birbiri içine girmiş -ki bu, dünya bahçelerinde de görüldüğü gibi, bahçelerin güzelliklerindendir- insanın zevk, lezzet alması için
bağlar ve bahçeler... ”Bahçeler" diye mânâlandırılan ”cennât" kelimesinin tekili olan ”cennet" aslında, dallarının sıklığı ile gölgelendiren sık ağaç demektir. Ferrâ: ”Cennet; içersinde hurma ağacı olan bahçe, Firdevs de üzüm bağı olan bahçe" der. Burada maksat ağaçlardır.
Yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan, rüzgârların sıkıp da yağmur yağdırdığı
bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik. Suların çok akması, damlaların, peşpeşe gelip suyun çağlaması, neticede büyük fayda elde edilmesidir.
"Seccel-mâü" yani su bolca aktı ve döküldü, demektir. ”Seecehû ğayruhû", başkası onu akıttı ve döktü anlamındadır. O halde bu fiil hem geçişsiz fiildir, hem de geçişli fiildir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Havan en efi dali, yüksek sesle telbiye getirmek ve kurban kanı akıtmaktır," anlamına gelen; ”efdalü'l-hacci el-accü ve's-seccü" sözü fiilin geçişli kullanılışıdır. (1)
1- Hadisi Tirmizî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî Sünen'de rivayet etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr: 1/208.
Bu âyetle, Allahü teâlânın: ”Gökten yağmur indirdik..." (Müminun: 18) sözü arasında bir zıtlık yoktur. Çünkü yağmur her ne kadar gökten, gelmiş olsa da, gökten buluta, oradan yeryüzüne indirilir. Yoksa, gökten indirilmesi, semavî sebeplerle oluşumu itibariyledir. Güneş ısısı bu cümledendir. Çünkü o, nemli yeryüzü derinliklerinden veya deniz ve nehirlerden su parçalarını buhar olarak harekete geçirir, hava boşluğuna çıkarır, bu su parçaları bulutlar haline gelir ve yağmur olarak iner. Bulutlardan su indirmek hakikat; gökten indirmek İse sebebiyyet İtibariyle mecazdır. Allah da sebepleri yaratandır.
İbnu'ş-şeyh der ki: ”Tohum" önce zikredildi; çünkü o, besinde asıldır. İkinci olarak ”Bitki'nin zikri, diğer hayvanların ona ihtiyacından ötürüdür. ”Bahçeler"'in sonra gelmesi, meyvelerin zaruri ihtiyaçlarından olmadığındandır."
Bil ki, Allahü teâlâ nın zikredilen bu fiillerinde üç yönden, öldükten sonra dirilmenin doğruluğuna işaret vardır:
Birincisi: Allah'ın kudreti itibariyle. Çünkü eşi ve benzeri bulunmayan bu güzel İşleri yapanın onu tekrar iade etmeye gücü ve kuvveti daha fazla yeter.
İkincisi: O'nun ilim ve hikmeti itibariyle. Çünkü, yüce gayeleri ve mahlukata yönelik güzel faydaları içeren bu oluşumu en güzel bir tarzda yaratan zâtın bütün bunları topyekün yok etmesi, onlar için kalıcı bir akibet kılmaması imkânsızdır.
Üçüncüsü: Bizzat fiilin kendisi itibariyle. Çünkü uykudan sonra uyanmak, ölümden sonra dirilmeye bir örnektir. Bunu her zaman görüyorlar. Ölmüş topraktan tohum ve bitki çıkarmak da böyledir. Bunu da her zaman görüyorlar. Âdeta şöyle deniyor: Kendisine imanı gerektiren; öldükten sonra dirilmenin hak oluşuna çeşitli delâletlerle işaret eden bu âfâkî ve enfüsî fiilleri yapmadık mı? Size ne oluyor ki, onu inkâr ederek haddinizi aşıyor ve alay ederek ondan birbirinize soruyorsunuz?
Nebe' 78:17
Şüphesiz adaletle hüküm verme, Allah'ın, mahlukat arasını, mutlularla bahtsızlar arasını ayırdetme
günü, ilminde ve ezelî takdirinde, önceki ve sonrakileri dirilmek, sevap ve azap yönünden üzerlerine düşecek şey için
belirlenmiş bir zamandır ki, nerdeyse öne ve geri alınması söz konusu değildir.
Nebe' 78:18
Sûra üflendiği gün, Bu cümle, vakti beyan ve o vaktin dehşet ve korkusunu ifade içindir. ”Üfleme" birinci yaratılışta bir şeyin içine hava liflemektir. ”Sûr," boynuzdur. Onu üfleyen İsrafil (aleyhisselâm)'dir.
Mânâ şudur: Sûra, dirilmek için ikinci defa üflendiği gün ki, ruhlar cesetlerle birleşir ve cesetler hayat bulur. Böylece, ümmetler cemaatlar olarak,
bölük bölük gelirsiniz. Hitap geneldir. Yani kabirlerinizden diriltilir, hemen akabinde hiç beklemeden durulacak yere gelirsiniz. Allahü teâlâ 'nın: ”Her insan topluluğunu, önderleri ile birlikte çağıracağımız günde..." (İsrâ: 71) kavlinde olduğu gibi, her ümmet kendi önderiyle, ümmetler, guruplar veya cemaatler olarak gelir. Ki bunların durumları değişik, vaziyetleri ayrı ayrıdır. Amelleri muhteliftir. Kimi maymunlar, kimi domuzlar suretinde, bazısı yüzüstü ayakları havada çekilerek, bazısı kör, bazısı sağır ve dilsiz, bazısı dilleri göğüslerine sarkmış onu çiğneyerek, bazısı leşten daha beter kokmuş olarak haşrolunurlar. Maymun suretinde olanlar koğuculuk yapanlardır ki, insanların arasını bozmak için lâf taşırlar.
Rivayete göre adamın biri bir köle satar ve müşteriye der ki: ”Bunda kovuculuktan başka bir kusur yok." Adam: ”Razı oldum" der ve köleyi satın alır. Köle günlerce bekler, sonra efendisinin hanımına der ki: ”Kocan seni sevmiyor. Senin üzerine câriye almak istiyor. Usturayı al, uyuduğunda ensesinden birkaç kıl tıraş et, ben onunla büyü yapayım da seni sevsin." Sonra da kocasına gidip şöyle der: ”Karın bir dost edindi ve seni öldürmek istiyor. Uyur gibi yap, bak anlarsın." Adam uyur gibi yapar, kadın elinde usturayla gelir. Adam da kendisini öldüreceğini zannederek kalkar, kadını öldürür. Kadının ailesi de gelerek adamı öldürürler. Böylece iki kabile arasında vuruşma başlar ve devam eder gider.
Domuz suretinde olanlar, haram ehlidir. Çünkü haram dinin ve kişiliğin kökünü keser.
Yüzleri üzere sürünenler, faiz yiyenlerdir.
Kör olanlar, hüküm verirken haksızlık yapanlardır.
Dilsiz olanlar, amellerini beğenenlerdir.
Dillerini çiğneyenler, sözleri fiillerine uymayan âlimler ve vaizlerdir.
Leş'den daha kötü kokanlar ise, şehvet ve lezzetlerine düşkün olanlar, mallarındaki Allah'ın hakkını vermeyenlerdir.
Kısacası, bedbahtlar kötü amellerinin sureti üzere haşrolacakları gibi, mutlular da güzel amellerinin sureti üzere haşrolacaklardır. Öyle ki, sahih rivayetlerde geldiği gibi, bazılarının yüzleri dolunay, bazılarınki de güneş gibi olacaktır. Şüphesiz ki, her bir sıfatın güzel veya çirkin, kendine münasip bir sureti vardır.
Ey mü'min! Taş gibi katı kalpli olma, kalbinden feyiz nehirleri ve hikmet pınarları fışkıranlardan ol. Hakkında ”Bir şeye sahip oldun, çok şeyleri kaybettin" denenlerden olma.
Allahü teâlâ 'dan bizi saadet ehlinden kılmasını dileriz!
Nebe' 78:19
O gün gökyüzü açılır yani hiçbir yarık yokken, Allah'ın heybetinden yarılır
ve orada mûtadları olmayan bir inişle meleklerin inmesi için
pek çok kapılar oluşur. Allahü teâlâ 'nın: ”O gün gökyüzü beyaz bulutlar halinde yarılacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir." (Furkân: 25) sözünden murat da budur.
Ayrıca denilir ki: ”Açmak"tan murat, o kapıları yok etmek suretiyle yerinden kaldırmaktır. Nitekim Allahü teâlâ : ”Gökyüzü soyulup çıkarıldığında" (Tekvîr: 11) buyurmuştur. Kapılarından murat da yollardır. Yani, kapılar kazınıp soyulur da, yeri, hiçbir şeyin kapatamıyacağı yollar haline gelir.
Nebe' 78:20
Dağlar yürütülür, serap haline gelir. Yani, dağlar yerinden söküldükten sonra Allah'ın yürütmesi ve emriyle, bulundukları şekliyle havada yürütülür. Bu durum, müşahede etmeleri için yaratıkların haşıl anında ikinci üflemeden sonra olur. Sonra onları havada ayırır. Bunu, Allahü teâlâ 'nın: ”Serap haline gelir" âyeti dile getirir.
"Serap" gündüzün ortasında görüp sanki su zannettiğin şeydir. Yani: Dağ, Allah'ın yürütmesiyle serap gibi olur. Dağın elementlerinin paramparça olması, cevherlerinin dağılmasıyla hiçbir şey değilmiş gibi bir şey olur. Nitekim Allahü teâlâ : ”Dağlar parçalandığı, dağılıp toz duman haline geldiği zaman" (Vakıa: 5-6) buyurmuştur. Bu da, birinci üfleme anında paramparça olduğunda olur. Fakat dağların bulutlar gibi yürütülmesi ve yeryüzünün dümdüz olması ancak ikinci üflemeden sonradır.
Denilir ki: Dağların birinci hali, paramparça ve yerle bir olmasıdır. Nitekim Allahü teâlâ : ”Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla darmadağın edildiği zaman" (Hakka: 14) buyurmuştur.
İkinci hali, atılmış renkli yün gibi,
Üçüncü hali, atılmış renkli yün gibi olduktan sonra parçalanmak ve dağılmak suretiyle düz gibi olmasıdır. Nitekim Allahü teâlâ : ”Toz duman halene geldiği zaman" (Vakıa: 6) buyurmuştur.
Dördüncü hali, kökünden sökülüp atılmasıdır. Çünkü onlar, önceki halleriyle yerlerinde durmaktadırlar, yer de altlarında açığa çıkmamıştır. Rüzgârın o dağlara gönderilmesiyle, dağlar yerlerinden sökülür. Allahü teâlâ 'nın: ”De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak..." (Tâhâ: 105) sözünden murat da budur.
Beşinci hail, rüzgârın onları yeryüzünden kaldırmasıdır ki, havada onları sanki bir toz gibi uçurur. Allahü teâlâ 'nın: ”Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler." (Neml:88) sözünden murat budur. Yani: Sen onları gözünle yerlerinde sakin görürsün. Halbuki onlar, süratli bir şekilde rüzgârın yürütmesiyle yürüyen bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, son süratle hareket eden cisimlerin neredeyse hareketlerinin belli olmayışındandır. Bilhassa uzaktan böyle görünürler.
Altıncı hal, serap olmasıdır.
Nebe' 78:21
Azgınların barınağı olan cehennem de bir gözetleme yeridir. Yani o, Allah'ın hükmü ve takdirinde, içinde gözetleme yapılan gözetleme yeridir. Ve cehennem zebanileri, kâfirleri cehennemde azabetmek için gözetler. ”Mirsâd," içinde gözetleme yapılan mekânın ismidir.
Râğıb der ki: ”'Mirsad' gibi’mirsâcî da gözetleme yeridir, fakat tarassud ve gözetlemeye tahsis edilen yere denir. Allah'ın: ”Cehennem de bir gözetleme yeridir" sözü, cehennemin üzerinde insanların geçit yeri olduğu hususuna bir uyarmadır."
"Tâğî = azgın" dininde küfürle, dünyasında da zulümle azgınlaşandır. Sözlük anlamı ise, isyanda haddini aşandır. Burada kastedilen ise, bundan sonraki âyetlerin delaletiyle anlaşılıyor ki, müşriklerdir.
Nebe' 78:22
Azgınların barınağı olan cehennem de bir gözetleme yeridir. Yani o, Allah'ın hükmü ve takdirinde, içinde gözetleme yapılan gözetleme yeridir. Ve cehennem zebanileri, kâfirleri cehennemde azabetmek için gözetler. ”Mirsâd," içinde gözetleme yapılan mekânın ismidir.
Râğıb der ki: ”'Mirsad' gibi’mirsâcî da gözetleme yeridir, fakat tarassud ve gözetlemeye tahsis edilen yere denir. Allah'ın: ”Cehennem de bir gözetleme yeridir" sözü, cehennemin üzerinde insanların geçit yeri olduğu hususuna bir uyarmadır."
"Tâğî = azgın" dininde küfürle, dünyasında da zulümle azgınlaşandır. Sözlük anlamı ise, isyanda haddini aşandır. Burada kastedilen ise, bundan sonraki âyetlerin delaletiyle anlaşılıyor ki, müşriklerdir.
Nebe' 78:23
Azgınlar orada çağlar boyu kalırlar. ”Ahkâh", hukb'un çoğuludur, o da Kamusla olduğu gibi seksen veya daha fazla yıl, dehr ve senedir. Hukb'un aslı, peşipeşine gelmek, birbirini takip etmektir. Ahkah'ın mânâsı, peşpeşe gelen zamanlar demektir. Bir zaman geçti mi, onu başka bir zaman takip eder ve bu sonsuza kadar gider. Çünkü ”hukb", neredeyse sadece zamanların peşpeşe gelmesinin ifâdesi için kullanılır. O, ebediyetten kinayedir. Yani, orada ebedî olarak kalırlar.
Râğıb der ki: ”Doğru olan, ”hıkbe'nin zamandan belirsiz bir süre oluşudur, seksen sene değildir."
Kamusta da şöyledir: ”Hıkbe, dehr'dendir ki, vakti olmayan bir süredir."
Kısacası ”ahkâh," sonluluğa delâlet eder. Her ne kadar o, cem'i kıllet (azlık çoğulu) ise de, cem'i kesret (çokluk çoğulu) yerindedir ki o da, ”hukûb"dur. Veya İstiğrak (tüm fertlere şâmil olan) lamıyla belirli kılınmış ”el-ahkâb" yerindedir. Her ne kadar onda, cehennemden çıkacaklarına işaret varsa da, onun o işareti, mefhum kabilindendir ki, kâfirlerin ebedî kalacaklarına delâlet eden açık ifade ile çelişmez. Allahü teâlâ 'nın: ”Cehennem ateşinden çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır." (Maide: 37) sözünde olduğu gibi. Çünkü açıkça söylenen, anlaşılana tercih edilir; açıkça söylenen, merhumen anlaşılandan üstündür ki, onunla çelişmez.
Ebû Hayyân der ki: ”Müddet, ”...Size azaptan başka bir şeyi çoğaltmayacağız." (Nebe': 30) âyetiyle neshedilmiştir."
Orada bir serinlik de içilecek bir şey de tadmazîar. Yani: Hissetmezler. Yoksa, zevkin aslı, tadın varlığıdır.
"Serinlik"den murat, onları rahatlatan ve ateşin hararetini onlardan gideren şeydir. Yoksa onlar, cehennemde zemherinin soğuğunu tadarlar. ”Berd": istifade edecekleri ve kendine meyledecekleri serinlik demektir. ”'Serinlik-Berd" kelimesinin belirsiz gelişi, türünü bildirmek içindir.
Katâde der ki: ”Arapların, yurdunda sıcak çok olduğu için, rahatlıktan kinaye olarak,’berd, serinlik' denilmiştir. Öyle ki, insanın hararet anında serinlikten duyduğu lezzete itibar ederek,’Allah geçimini tebrid etsin' yani’güzel kılsın' derler. ”
"Şarâb içecek"ten murat, susuzluklarını gideren şeydir, ”illâ","ancak" manasınadır. ”Hamım", harareti bitmiş kaynar sudur. ”El-Gassak" cehennemliklerin derilerinden akan ve irinlerinden damlayan şeydir.
Allahü teâlâ, azgınların; serinlik, ateşin hararetini giderecek esinti, susuzluklarını giderecek içecek cinsinden hiçbir şey tadmayacağını haber vermektedir. Onlar orada sadece kaynar su ve irin tadacaklardır.
İstisna, munkatidir. Yani istisna edilenle kendisinden istisna edilen ayrı cinslerdendir.
Zeccâc der ki: ”Onlar orada ne rüzgâr serinliği, ne gölge serinliği, ne de uyku serinliği tadacaklardır."
Buradaki serinlik, rahatlık veren her şeyin serinliğidir, ”içilecek bir şey de tadmazîar," ayetindeki ”içilecek bir şey, rahatlama da kemal derecede olduğu için, genellemeden sonra tahsis olarak ”soğuk bir su" manasınadır. Böylece serinliklerin tümü ve içecek, rahatlatıcı manasınadır. Bu durumda ”kaynar bir su ve irin" serinlik ve şaraptan istisna-ı münkati olur. Hadiste de: ”Şayet, irinden dünyaya bir kova dökülseydi, dünyadakiler kokardı," buyrulmuştur.
İbni Mes'ud (radıyallahü anh)'den: ”El-Gassâk, azabın çeşitlerinden bir çeşittir. O, şiddetli soğuktur. Hatta cehennem ehli ona atıldıklarında, bir günlük zemherir azabından daha hafif buldukları için Allah'tan kendilerine cehennemde bin sene azap etmesini isterler."
Bu sınırlı azabın sona ermesi, mutlak kalışın sona ermesini gerektirmez. Çünkü o, azabın vaktini tayindir, yoksa ateşte kalmanın değil.
İbni Mes'ud (radıyallahü anh)'den: ”Şayet, cehennem ehli, ateşte dünya çakılları sayısınca kalacaklarını bilseler, elbette sevinirlerdi. Cennet ehli de cennette dünya çakılları sayısınca kalacaklarını bilselerdi elbette üzülürlerdi."
Ayette, cehennemde ebedî kalınmayacağına delâlet eden bir şey yoktur. Çünkü ”ahkâb" sonsuzdur.
Abdullah ibn-ü Amr ibni'l-Âs (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu söze gelince: ”Cehennem üzerine öyle bir gün gelir ki, kapıları kapanır. Yani, orada kimse bulunmaz. Ateşin söndüğü ve: 'Rahmetim gazabımı geçmiştir' sözü gereğince azap kalktığı için cehennemin dibinde cercir otu biter."
Bu söz, zayıf bir söz olup üzerinde durmaya değmez. Çünkü cehennemde kâfirlerin ebedî olarak kalacağını kesin olarak bildiren Kitap ve Sünnetteki birçok nasla çakışır. Allah bizi cehennemin azabından korusun! Biz kâfirlerin ebedî cehennemde kalacaklarından şüphe etmiyoruz. Şayet onlar için olan, azap asırlar boyu devam etse yine, onlar için Allah tarafından hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkar. Nitekim Mûtezilî, tevbe etmeyene dünyada kesin olarak azabın vücubunu, sonra âhirette hiç hesaba katmadığı halde affa mazhar olacağım söyler.
Şeyh, İmam, halkın müflisi İzzüddin b. Abdüsselâmin ölümünden sonra, rüyada onu gören birisi sorar: ”Okunan Kur'anin ölülere ulaşacağını inkâr ediyordun, bu hususta ne dersin?" Cevaben der ki: ”Heyhat! İşin zannettiğimin tam tersi olduğunu gördüm."
Derler ki: ”Kâfirlerden cehennemliklerin ebedî kalacağı hususunda muarız yoktur. Bu tüm kâfirler içindir. Büyük günah işleyenlerin ebedî kalacakları hususunda ise muhalif delil vardır. O halde onlarla ilgili ebedîlik uzun müddet kalacağına hamledilir. İster Firavun, ister Hâmân, ister Nemrut ve başkaları olsun, kâfirlerin ebedî kalacakları konusunda ittifak vardır. Ancak asırlar geçtikten sonra üzerlerinden azabın kalkacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Her biri, ilmi miktarınca yorum yapmıştır. Nass ise tâbi olunmaya daha lâyıktır."
Ancak dünyada
yaptıklarına uygun karşılık olarak kaynar bir su ve irin tadarlar yani amellerine ve ahlâklarına uygun olarak bununla cezalandırılırlar. Sanki o, mübalâğ uygunluğun ta kendisidir. Çünkü onlar, büyük bir günah işlediler ki, o da küfürdür. Böylece büyük bîr ceza ile cezalandılar ki, o da ateşle azaptır. Nasıl ki şirkten daha büyük bir günah yoktur, aynı şekil de ateşle azaptan daha büyük bir ceza da yoktur. Kötülüğün cezası, benzeri kötülüktür ki, ikisi arasında uygunluk meydana gelmiştir.
Denilir ki: ”Bu, uygun bir cezadır, çünkü hakettiği şeyden ne fazla, ne de eksiktir."
Bil ki, kâfirler, küfür üzere devam etmek niyetinde oldukları için onlara azabın sonsuzluğu ve asırlar boyu orada kalma uygun düşmüştür. -Nitekim Allah'ın: ”Çünkü onlar bir hesap olduğunu ummazlardı." (Nebe': 27) sözü buna işaret edecektir. Bunun mânâsı, onların, hesabın vuku bulacağını ummadan küfür üzere devam etmiş olmalarındandır.
Nebe' 78:24
Azgınlar orada çağlar boyu kalırlar. ”Ahkâh", hukb'un çoğuludur, o da Kamusla olduğu gibi seksen veya daha fazla yıl, dehr ve senedir. Hukb'un aslı, peşipeşine gelmek, birbirini takip etmektir. Ahkah'ın mânâsı, peşpeşe gelen zamanlar demektir. Bir zaman geçti mi, onu başka bir zaman takip eder ve bu sonsuza kadar gider. Çünkü ”hukb", neredeyse sadece zamanların peşpeşe gelmesinin ifâdesi için kullanılır. O, ebediyetten kinayedir. Yani, orada ebedî olarak kalırlar.
Râğıb der ki: ”Doğru olan, ”hıkbe'nin zamandan belirsiz bir süre oluşudur, seksen sene değildir."
Kamusta da şöyledir: ”Hıkbe, dehr'dendir ki, vakti olmayan bir süredir."
Kısacası ”ahkâh," sonluluğa delâlet eder. Her ne kadar o, cem'i kıllet (azlık çoğulu) ise de, cem'i kesret (çokluk çoğulu) yerindedir ki o da, ”hukûb"dur. Veya İstiğrak (tüm fertlere şâmil olan) lamıyla belirli kılınmış ”el-ahkâb" yerindedir. Her ne kadar onda, cehennemden çıkacaklarına işaret varsa da, onun o işareti, mefhum kabilindendir ki, kâfirlerin ebedî kalacaklarına delâlet eden açık ifade ile çelişmez. Allahü teâlâ 'nın: ”Cehennem ateşinden çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır." (Maide: 37) sözünde olduğu gibi. Çünkü açıkça söylenen, anlaşılana tercih edilir; açıkça söylenen, merhumen anlaşılandan üstündür ki, onunla çelişmez.
Ebû Hayyân der ki: ”Müddet, ”...Size azaptan başka bir şeyi çoğaltmayacağız." (Nebe': 30) âyetiyle neshedilmiştir."
Orada bir serinlik de içilecek bir şey de tadmazîar. Yani: Hissetmezler. Yoksa, zevkin aslı, tadın varlığıdır.
"Serinlik"den murat, onları rahatlatan ve ateşin hararetini onlardan gideren şeydir. Yoksa onlar, cehennemde zemherinin soğuğunu tadarlar. ”Berd": istifade edecekleri ve kendine meyledecekleri serinlik demektir. ”'Serinlik-Berd" kelimesinin belirsiz gelişi, türünü bildirmek içindir.
Katâde der ki: ”Arapların, yurdunda sıcak çok olduğu için, rahatlıktan kinaye olarak,’berd, serinlik' denilmiştir. Öyle ki, insanın hararet anında serinlikten duyduğu lezzete itibar ederek,’Allah geçimini tebrid etsin' yani’güzel kılsın' derler. ”
"Şarâb içecek"ten murat, susuzluklarını gideren şeydir, ”illâ","ancak" manasınadır. ”Hamım", harareti bitmiş kaynar sudur. ”El-Gassak" cehennemliklerin derilerinden akan ve irinlerinden damlayan şeydir.
Allahü teâlâ, azgınların; serinlik, ateşin hararetini giderecek esinti, susuzluklarını giderecek içecek cinsinden hiçbir şey tadmayacağını haber vermektedir. Onlar orada sadece kaynar su ve irin tadacaklardır.
İstisna, munkatidir. Yani istisna edilenle kendisinden istisna edilen ayrı cinslerdendir.
Zeccâc der ki: ”Onlar orada ne rüzgâr serinliği, ne gölge serinliği, ne de uyku serinliği tadacaklardır."
Buradaki serinlik, rahatlık veren her şeyin serinliğidir, ”içilecek bir şey de tadmazîar," ayetindeki ”içilecek bir şey, rahatlama da kemal derecede olduğu için, genellemeden sonra tahsis olarak ”soğuk bir su" manasınadır. Böylece serinliklerin tümü ve içecek, rahatlatıcı manasınadır. Bu durumda ”kaynar bir su ve irin" serinlik ve şaraptan istisna-ı münkati olur. Hadiste de: ”Şayet, irinden dünyaya bir kova dökülseydi, dünyadakiler kokardı," buyrulmuştur.
İbni Mes'ud (radıyallahü anh)'den: ”El-Gassâk, azabın çeşitlerinden bir çeşittir. O, şiddetli soğuktur. Hatta cehennem ehli ona atıldıklarında, bir günlük zemherir azabından daha hafif buldukları için Allah'tan kendilerine cehennemde bin sene azap etmesini isterler."
Bu sınırlı azabın sona ermesi, mutlak kalışın sona ermesini gerektirmez. Çünkü o, azabın vaktini tayindir, yoksa ateşte kalmanın değil.
İbni Mes'ud (radıyallahü anh)'den: ”Şayet, cehennem ehli, ateşte dünya çakılları sayısınca kalacaklarını bilseler, elbette sevinirlerdi. Cennet ehli de cennette dünya çakılları sayısınca kalacaklarını bilselerdi elbette üzülürlerdi."
Ayette, cehennemde ebedî kalınmayacağına delâlet eden bir şey yoktur. Çünkü ”ahkâb" sonsuzdur.
Abdullah ibn-ü Amr ibni'l-Âs (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu söze gelince: ”Cehennem üzerine öyle bir gün gelir ki, kapıları kapanır. Yani, orada kimse bulunmaz. Ateşin söndüğü ve: 'Rahmetim gazabımı geçmiştir' sözü gereğince azap kalktığı için cehennemin dibinde cercir otu biter."
Bu söz, zayıf bir söz olup üzerinde durmaya değmez. Çünkü cehennemde kâfirlerin ebedî olarak kalacağını kesin olarak bildiren Kitap ve Sünnetteki birçok nasla çakışır. Allah bizi cehennemin azabından korusun! Biz kâfirlerin ebedî cehennemde kalacaklarından şüphe etmiyoruz. Şayet onlar için olan, azap asırlar boyu devam etse yine, onlar için Allah tarafından hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkar. Nitekim Mûtezilî, tevbe etmeyene dünyada kesin olarak azabın vücubunu, sonra âhirette hiç hesaba katmadığı halde affa mazhar olacağım söyler.
Şeyh, İmam, halkın müflisi İzzüddin b. Abdüsselâmin ölümünden sonra, rüyada onu gören birisi sorar: ”Okunan Kur'anin ölülere ulaşacağını inkâr ediyordun, bu hususta ne dersin?" Cevaben der ki: ”Heyhat! İşin zannettiğimin tam tersi olduğunu gördüm."
Derler ki: ”Kâfirlerden cehennemliklerin ebedî kalacağı hususunda muarız yoktur. Bu tüm kâfirler içindir. Büyük günah işleyenlerin ebedî kalacakları hususunda ise muhalif delil vardır. O halde onlarla ilgili ebedîlik uzun müddet kalacağına hamledilir. İster Firavun, ister Hâmân, ister Nemrut ve başkaları olsun, kâfirlerin ebedî kalacakları konusunda ittifak vardır. Ancak asırlar geçtikten sonra üzerlerinden azabın kalkacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Her biri, ilmi miktarınca yorum yapmıştır. Nass ise tâbi olunmaya daha lâyıktır."
Ancak dünyada
yaptıklarına uygun karşılık olarak kaynar bir su ve irin tadarlar yani amellerine ve ahlâklarına uygun olarak bununla cezalandırılırlar. Sanki o, mübalâğ uygunluğun ta kendisidir. Çünkü onlar, büyük bir günah işlediler ki, o da küfürdür. Böylece büyük bîr ceza ile cezalandılar ki, o da ateşle azaptır. Nasıl ki şirkten daha büyük bir günah yoktur, aynı şekil de ateşle azaptan daha büyük bir ceza da yoktur. Kötülüğün cezası, benzeri kötülüktür ki, ikisi arasında uygunluk meydana gelmiştir.
Denilir ki: ”Bu, uygun bir cezadır, çünkü hakettiği şeyden ne fazla, ne de eksiktir."
Bil ki, kâfirler, küfür üzere devam etmek niyetinde oldukları için onlara azabın sonsuzluğu ve asırlar boyu orada kalma uygun düşmüştür. -Nitekim Allah'ın: ”Çünkü onlar bir hesap olduğunu ummazlardı." (Nebe': 27) sözü buna işaret edecektir. Bunun mânâsı, onların, hesabın vuku bulacağını ummadan küfür üzere devam etmiş olmalarındandır.
Nebe' 78:25
Azgınlar orada çağlar boyu kalırlar. ”Ahkâh", hukb'un çoğuludur, o da Kamusla olduğu gibi seksen veya daha fazla yıl, dehr ve senedir. Hukb'un aslı, peşipeşine gelmek, birbirini takip etmektir. Ahkah'ın mânâsı, peşpeşe gelen zamanlar demektir. Bir zaman geçti mi, onu başka bir zaman takip eder ve bu sonsuza kadar gider. Çünkü ”hukb", neredeyse sadece zamanların peşpeşe gelmesinin ifâdesi için kullanılır. O, ebediyetten kinayedir. Yani, orada ebedî olarak kalırlar.
Râğıb der ki: ”Doğru olan, ”hıkbe'nin zamandan belirsiz bir süre oluşudur, seksen sene değildir."
Kamusta da şöyledir: ”Hıkbe, dehr'dendir ki, vakti olmayan bir süredir."
Kısacası ”ahkâh," sonluluğa delâlet eder. Her ne kadar o, cem'i kıllet (azlık çoğulu) ise de, cem'i kesret (çokluk çoğulu) yerindedir ki o da, ”hukûb"dur. Veya İstiğrak (tüm fertlere şâmil olan) lamıyla belirli kılınmış ”el-ahkâb" yerindedir. Her ne kadar onda, cehennemden çıkacaklarına işaret varsa da, onun o işareti, mefhum kabilindendir ki, kâfirlerin ebedî kalacaklarına delâlet eden açık ifade ile çelişmez. Allahü teâlâ 'nın: ”Cehennem ateşinden çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır." (Maide: 37) sözünde olduğu gibi. Çünkü açıkça söylenen, anlaşılana tercih edilir; açıkça söylenen, merhumen anlaşılandan üstündür ki, onunla çelişmez.
Ebû Hayyân der ki: ”Müddet, ”...Size azaptan başka bir şeyi çoğaltmayacağız." (Nebe': 30) âyetiyle neshedilmiştir."
Orada bir serinlik de içilecek bir şey de tadmazîar. Yani: Hissetmezler. Yoksa, zevkin aslı, tadın varlığıdır.
"Serinlik"den murat, onları rahatlatan ve ateşin hararetini onlardan gideren şeydir. Yoksa onlar, cehennemde zemherinin soğuğunu tadarlar. ”Berd": istifade edecekleri ve kendine meyledecekleri serinlik demektir. ”'Serinlik-Berd" kelimesinin belirsiz gelişi, türünü bildirmek içindir.
Katâde der ki: ”Arapların, yurdunda sıcak çok olduğu için, rahatlıktan kinaye olarak,’berd, serinlik' denilmiştir. Öyle ki, insanın hararet anında serinlikten duyduğu lezzete itibar ederek,’Allah geçimini tebrid etsin' yani’güzel kılsın' derler. ”
"Şarâb içecek"ten murat, susuzluklarını gideren şeydir, ”illâ","ancak" manasınadır. ”Hamım", harareti bitmiş kaynar sudur. ”El-Gassak" cehennemliklerin derilerinden akan ve irinlerinden damlayan şeydir.
Allahü teâlâ, azgınların; serinlik, ateşin hararetini giderecek esinti, susuzluklarını giderecek içecek cinsinden hiçbir şey tadmayacağını haber vermektedir. Onlar orada sadece kaynar su ve irin tadacaklardır.
İstisna, munkatidir. Yani istisna edilenle kendisinden istisna edilen ayrı cinslerdendir.
Zeccâc der ki: ”Onlar orada ne rüzgâr serinliği, ne gölge serinliği, ne de uyku serinliği tadacaklardır."
Buradaki serinlik, rahatlık veren her şeyin serinliğidir, ”içilecek bir şey de tadmazîar," ayetindeki ”içilecek bir şey, rahatlama da kemal derecede olduğu için, genellemeden sonra tahsis olarak ”soğuk bir su" manasınadır. Böylece serinliklerin tümü ve içecek, rahatlatıcı manasınadır. Bu durumda ”kaynar bir su ve irin" serinlik ve şaraptan istisna-ı münkati olur. Hadiste de: ”Şayet, irinden dünyaya bir kova dökülseydi, dünyadakiler kokardı," buyrulmuştur.
İbni Mes'ud (radıyallahü anh)'den: ”El-Gassâk, azabın çeşitlerinden bir çeşittir. O, şiddetli soğuktur. Hatta cehennem ehli ona atıldıklarında, bir günlük zemherir azabından daha hafif buldukları için Allah'tan kendilerine cehennemde bin sene azap etmesini isterler."
Bu sınırlı azabın sona ermesi, mutlak kalışın sona ermesini gerektirmez. Çünkü o, azabın vaktini tayindir, yoksa ateşte kalmanın değil.
İbni Mes'ud (radıyallahü anh)'den: ”Şayet, cehennem ehli, ateşte dünya çakılları sayısınca kalacaklarını bilseler, elbette sevinirlerdi. Cennet ehli de cennette dünya çakılları sayısınca kalacaklarını bilselerdi elbette üzülürlerdi."
Ayette, cehennemde ebedî kalınmayacağına delâlet eden bir şey yoktur. Çünkü ”ahkâb" sonsuzdur.
Abdullah ibn-ü Amr ibni'l-Âs (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu söze gelince: ”Cehennem üzerine öyle bir gün gelir ki, kapıları kapanır. Yani, orada kimse bulunmaz. Ateşin söndüğü ve: 'Rahmetim gazabımı geçmiştir' sözü gereğince azap kalktığı için cehennemin dibinde cercir otu biter."
Bu söz, zayıf bir söz olup üzerinde durmaya değmez. Çünkü cehennemde kâfirlerin ebedî olarak kalacağını kesin olarak bildiren Kitap ve Sünnetteki birçok nasla çakışır. Allah bizi cehennemin azabından korusun! Biz kâfirlerin ebedî cehennemde kalacaklarından şüphe etmiyoruz. Şayet onlar için olan, azap asırlar boyu devam etse yine, onlar için Allah tarafından hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkar. Nitekim Mûtezilî, tevbe etmeyene dünyada kesin olarak azabın vücubunu, sonra âhirette hiç hesaba katmadığı halde affa mazhar olacağım söyler.
Şeyh, İmam, halkın müflisi İzzüddin b. Abdüsselâmin ölümünden sonra, rüyada onu gören birisi sorar: ”Okunan Kur'anin ölülere ulaşacağını inkâr ediyordun, bu hususta ne dersin?" Cevaben der ki: ”Heyhat! İşin zannettiğimin tam tersi olduğunu gördüm."
Derler ki: ”Kâfirlerden cehennemliklerin ebedî kalacağı hususunda muarız yoktur. Bu tüm kâfirler içindir. Büyük günah işleyenlerin ebedî kalacakları hususunda ise muhalif delil vardır. O halde onlarla ilgili ebedîlik uzun müddet kalacağına hamledilir. İster Firavun, ister Hâmân, ister Nemrut ve başkaları olsun, kâfirlerin ebedî kalacakları konusunda ittifak vardır. Ancak asırlar geçtikten sonra üzerlerinden azabın kalkacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Her biri, ilmi miktarınca yorum yapmıştır. Nass ise tâbi olunmaya daha lâyıktır."
Ancak dünyada
yaptıklarına uygun karşılık olarak kaynar bir su ve irin tadarlar yani amellerine ve ahlâklarına uygun olarak bununla cezalandırılırlar. Sanki o, mübalâğ uygunluğun ta kendisidir. Çünkü onlar, büyük bir günah işlediler ki, o da küfürdür. Böylece büyük bîr ceza ile cezalandılar ki, o da ateşle azaptır. Nasıl ki şirkten daha büyük bir günah yoktur, aynı şekil de ateşle azaptan daha büyük bir ceza da yoktur. Kötülüğün cezası, benzeri kötülüktür ki, ikisi arasında uygunluk meydana gelmiştir.
Denilir ki: ”Bu, uygun bir cezadır, çünkü hakettiği şeyden ne fazla, ne de eksiktir."
Bil ki, kâfirler, küfür üzere devam etmek niyetinde oldukları için onlara azabın sonsuzluğu ve asırlar boyu orada kalma uygun düşmüştür. -Nitekim Allah'ın: ”Çünkü onlar bir hesap olduğunu ummazlardı." (Nebe': 27) sözü buna işaret edecektir. Bunun mânâsı, onların, hesabın vuku bulacağını ummadan küfür üzere devam etmiş olmalarındandır.
Nebe' 78:26
Azgınlar orada çağlar boyu kalırlar. ”Ahkâh", hukb'un çoğuludur, o da Kamusla olduğu gibi seksen veya daha fazla yıl, dehr ve senedir. Hukb'un aslı, peşipeşine gelmek, birbirini takip etmektir. Ahkah'ın mânâsı, peşpeşe gelen zamanlar demektir. Bir zaman geçti mi, onu başka bir zaman takip eder ve bu sonsuza kadar gider. Çünkü ”hukb", neredeyse sadece zamanların peşpeşe gelmesinin ifâdesi için kullanılır. O, ebediyetten kinayedir. Yani, orada ebedî olarak kalırlar.
Râğıb der ki: ”Doğru olan, ”hıkbe'nin zamandan belirsiz bir süre oluşudur, seksen sene değildir."
Kamusta da şöyledir: ”Hıkbe, dehr'dendir ki, vakti olmayan bir süredir."
Kısacası ”ahkâh," sonluluğa delâlet eder. Her ne kadar o, cem'i kıllet (azlık çoğulu) ise de, cem'i kesret (çokluk çoğulu) yerindedir ki o da, ”hukûb"dur. Veya İstiğrak (tüm fertlere şâmil olan) lamıyla belirli kılınmış ”el-ahkâb" yerindedir. Her ne kadar onda, cehennemden çıkacaklarına işaret varsa da, onun o işareti, mefhum kabilindendir ki, kâfirlerin ebedî kalacaklarına delâlet eden açık ifade ile çelişmez. Allahü teâlâ 'nın: ”Cehennem ateşinden çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır." (Maide: 37) sözünde olduğu gibi. Çünkü açıkça söylenen, anlaşılana tercih edilir; açıkça söylenen, merhumen anlaşılandan üstündür ki, onunla çelişmez.
Ebû Hayyân der ki: ”Müddet, ”...Size azaptan başka bir şeyi çoğaltmayacağız." (Nebe': 30) âyetiyle neshedilmiştir."
Orada bir serinlik de içilecek bir şey de tadmazîar. Yani: Hissetmezler. Yoksa, zevkin aslı, tadın varlığıdır.
"Serinlik"den murat, onları rahatlatan ve ateşin hararetini onlardan gideren şeydir. Yoksa onlar, cehennemde zemherinin soğuğunu tadarlar. ”Berd": istifade edecekleri ve kendine meyledecekleri serinlik demektir. ”'Serinlik-Berd" kelimesinin belirsiz gelişi, türünü bildirmek içindir.
Katâde der ki: ”Arapların, yurdunda sıcak çok olduğu için, rahatlıktan kinaye olarak,’berd, serinlik' denilmiştir. Öyle ki, insanın hararet anında serinlikten duyduğu lezzete itibar ederek,’Allah geçimini tebrid etsin' yani’güzel kılsın' derler. ”
"Şarâb içecek"ten murat, susuzluklarını gideren şeydir, ”illâ","ancak" manasınadır. ”Hamım", harareti bitmiş kaynar sudur. ”El-Gassak" cehennemliklerin derilerinden akan ve irinlerinden damlayan şeydir.
Allahü teâlâ, azgınların; serinlik, ateşin hararetini giderecek esinti, susuzluklarını giderecek içecek cinsinden hiçbir şey tadmayacağını haber vermektedir. Onlar orada sadece kaynar su ve irin tadacaklardır.
İstisna, munkatidir. Yani istisna edilenle kendisinden istisna edilen ayrı cinslerdendir.
Zeccâc der ki: ”Onlar orada ne rüzgâr serinliği, ne gölge serinliği, ne de uyku serinliği tadacaklardır."
Buradaki serinlik, rahatlık veren her şeyin serinliğidir, ”içilecek bir şey de tadmazîar," ayetindeki ”içilecek bir şey, rahatlama da kemal derecede olduğu için, genellemeden sonra tahsis olarak ”soğuk bir su" manasınadır. Böylece serinliklerin tümü ve içecek, rahatlatıcı manasınadır. Bu durumda ”kaynar bir su ve irin" serinlik ve şaraptan istisna-ı münkati olur. Hadiste de: ”Şayet, irinden dünyaya bir kova dökülseydi, dünyadakiler kokardı," buyrulmuştur.
İbni Mes'ud (radıyallahü anh)'den: ”El-Gassâk, azabın çeşitlerinden bir çeşittir. O, şiddetli soğuktur. Hatta cehennem ehli ona atıldıklarında, bir günlük zemherir azabından daha hafif buldukları için Allah'tan kendilerine cehennemde bin sene azap etmesini isterler."
Bu sınırlı azabın sona ermesi, mutlak kalışın sona ermesini gerektirmez. Çünkü o, azabın vaktini tayindir, yoksa ateşte kalmanın değil.
İbni Mes'ud (radıyallahü anh)'den: ”Şayet, cehennem ehli, ateşte dünya çakılları sayısınca kalacaklarını bilseler, elbette sevinirlerdi. Cennet ehli de cennette dünya çakılları sayısınca kalacaklarını bilselerdi elbette üzülürlerdi."
Ayette, cehennemde ebedî kalınmayacağına delâlet eden bir şey yoktur. Çünkü ”ahkâb" sonsuzdur.
Abdullah ibn-ü Amr ibni'l-Âs (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen şu söze gelince: ”Cehennem üzerine öyle bir gün gelir ki, kapıları kapanır. Yani, orada kimse bulunmaz. Ateşin söndüğü ve: 'Rahmetim gazabımı geçmiştir' sözü gereğince azap kalktığı için cehennemin dibinde cercir otu biter."
Bu söz, zayıf bir söz olup üzerinde durmaya değmez. Çünkü cehennemde kâfirlerin ebedî olarak kalacağını kesin olarak bildiren Kitap ve Sünnetteki birçok nasla çakışır. Allah bizi cehennemin azabından korusun! Biz kâfirlerin ebedî cehennemde kalacaklarından şüphe etmiyoruz. Şayet onlar için olan, azap asırlar boyu devam etse yine, onlar için Allah tarafından hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkar. Nitekim Mûtezilî, tevbe etmeyene dünyada kesin olarak azabın vücubunu, sonra âhirette hiç hesaba katmadığı halde affa mazhar olacağım söyler.
Şeyh, İmam, halkın müflisi İzzüddin b. Abdüsselâmin ölümünden sonra, rüyada onu gören birisi sorar: ”Okunan Kur'anin ölülere ulaşacağını inkâr ediyordun, bu hususta ne dersin?" Cevaben der ki: ”Heyhat! İşin zannettiğimin tam tersi olduğunu gördüm."
Derler ki: ”Kâfirlerden cehennemliklerin ebedî kalacağı hususunda muarız yoktur. Bu tüm kâfirler içindir. Büyük günah işleyenlerin ebedî kalacakları hususunda ise muhalif delil vardır. O halde onlarla ilgili ebedîlik uzun müddet kalacağına hamledilir. İster Firavun, ister Hâmân, ister Nemrut ve başkaları olsun, kâfirlerin ebedî kalacakları konusunda ittifak vardır. Ancak asırlar geçtikten sonra üzerlerinden azabın kalkacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Her biri, ilmi miktarınca yorum yapmıştır. Nass ise tâbi olunmaya daha lâyıktır."
Ancak dünyada
yaptıklarına uygun karşılık olarak kaynar bir su ve irin tadarlar yani amellerine ve ahlâklarına uygun olarak bununla cezalandırılırlar. Sanki o, mübalâğ uygunluğun ta kendisidir. Çünkü onlar, büyük bir günah işlediler ki, o da küfürdür. Böylece büyük bîr ceza ile cezalandılar ki, o da ateşle azaptır. Nasıl ki şirkten daha büyük bir günah yoktur, aynı şekil de ateşle azaptan daha büyük bir ceza da yoktur. Kötülüğün cezası, benzeri kötülüktür ki, ikisi arasında uygunluk meydana gelmiştir.
Denilir ki: ”Bu, uygun bir cezadır, çünkü hakettiği şeyden ne fazla, ne de eksiktir."
Bil ki, kâfirler, küfür üzere devam etmek niyetinde oldukları için onlara azabın sonsuzluğu ve asırlar boyu orada kalma uygun düşmüştür. -Nitekim Allah'ın: ”Çünkü onlar bir hesap olduğunu ummazlardı." (Nebe': 27) sözü buna işaret edecektir. Bunun mânâsı, onların, hesabın vuku bulacağını ummadan küfür üzere devam etmiş olmalarındandır.
Nebe' 78:27
Çünkü onlar bir hesap olduğunu ummazlardı. Yani âhireti inkâr ederler, yaptıkları sebebiyle hesaba çekilmekten korkmazlardı. Bundan dolayıdır ki, bütün kötülüklere girerler, hiçbir ibadetten hoşlanmazlardı.
Nebe' 78:28
Bizim peygamberlerin İhsanlarıyla bu olayı dile getiren
âyetlerimizi aşırı bir şekilde
pervasızca yalanlamışlardı. Onun için küfür ve çeşit çeşit günahlar üzerinde ısrarlı idiler. Bu durumda uygun karşılık olarak korkunç cezalarla cezalandırıldılar.
Nebe' 78:29
Biz onların amelleri de dahil olmak üzere
her şeyi bir kitapta yazıp saydık, yani onu muhafaza ve kayıt ettik.
"Kitaben", ”ahsaynâhu’nun başka bir lâfızla te'kidli mastarıdır. Yani ”ahsaynâhu ihsâen" ve ”ketebnahu kitaben" demektir.
Nebe' 78:30
'Azabı tadın! Size azaptan başka azabınızın dışında
bir şeyi artırmayacağız'. Bu âyet, cehennemliklere karşı Kuranda en çetin şeydir. Çünkü bu âyette, cehennemden çıkıştan bir ümitsizlik vardır. Azabın bir çeşidinden kurtuldukça, ondan daha çetinine duçar olurlar. Azabın her bir mertebesi, son derece çetin olur. Her ne kadar mertebeleri sayı ve süre bakımından sonsuz olsa da. Onlar; küfürlerini, yalanlamalarını, Rasııl ve ashabına eziyetlerini artırıyorlar, Allah da, hak ettikleri için onların azabını artırır.
Nebe' 78:31
Şüphesiz takva sahipleri için kurtuluşa erme... Bu, Kur'anî bir âdet olarak, kâfirlerin kötü durumlarının açıklanmasının arkasından, müminlerin iyi durunmlarını açıklama sadedinde bir başlayıştır. Yani: Küfürden ve kâfirlerin ameli olan diğer çirkinliklerden sakınanlar için kurtuluş ve istediklerini elde etme vardır.
Nebe' 78:32
Bahçeler, üzüm bağları, Yani çeşitli meyve ağaçları ve bağlar bulunan bahçeler vardır.
Bu, nimetler bir bütün olarak anıldıktan sonra faziletinden ötürü özel olarak anılmıştır. ”Hedâik", hadîka'nın çoğuludur. O da ağaçlı bahçe demektir. Etrafında duvar bulunan her bir bahçeye de denir. Orada hurma ve meyveler vardır.
Nebe' 78:33
Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar ve içki dolu kadehler vardır. ”Kevâib" kelimesi, kâih'in çoğuludur. Kadının göğsü belirip yükseldiği zaman ” kaıbet el mer'etü" denir. Yani göğüsleri yuvarlaklaşıp topuk gibi kabarıp tomurcuklanmış bekâr kızlar demektir. Onlara ”nevâhid" denir ki ”nâhide"nin çoğuludur. O da göğsü tomurcuklaşıp yükselmeye başlayan kız demektir. ”Etrâben" kelimesi, yaşları bir kızlar ve kadınlar demektir.
Râğıb der ki: ”Beraber yetişen yaşıtlardır. Eşitlik ve benzeşmede göğüs kemiğine benzetilerek böyle denmiştir."
Doğru olan, Zahidî'nin tefsirindekidir ki o da, erkeklerin yaşının yarısı olduğu için on altı yaşındaki kızlardır. Ayrıca buna tomurcuklanmayla tavsif de -ki o göğüslerinin yükselmesidir- delâlet etmektedir. Kastedilen, onların güzellik, letafet, arkadaşlık ve muaşeret için uygunlukta tam kadınlık durumuna erişmiş olduklarıdır. Öyle ki kendilerine karşı arzu duyulmayacak kadar küçük de değildir, yaşlı da değildir. Bilakis onlarda gençlik suyu devam etmektedir.
Nebe' 78:34
Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar ve içki dolu kadehler vardır. ”Kevâib" kelimesi, kâih'in çoğuludur. Kadının göğsü belirip yükseldiği zaman ” kaıbet el mer'etü" denir. Yani göğüsleri yuvarlaklaşıp topuk gibi kabarıp tomurcuklanmış bekâr kızlar demektir. Onlara ”nevâhid" denir ki ”nâhide"nin çoğuludur. O da göğsü tomurcuklaşıp yükselmeye başlayan kız demektir. ”Etrâben" kelimesi, yaşları bir kızlar ve kadınlar demektir.
Râğıb der ki: ”Beraber yetişen yaşıtlardır. Eşitlik ve benzeşmede göğüs kemiğine benzetilerek böyle denmiştir."
Doğru olan, Zahidî'nin tefsirindekidir ki o da, erkeklerin yaşının yarısı olduğu için on altı yaşındaki kızlardır. Ayrıca buna tomurcuklanmayla tavsif de -ki o göğüslerinin yükselmesidir- delâlet etmektedir. Kastedilen, onların güzellik, letafet, arkadaşlık ve muaşeret için uygunlukta tam kadınlık durumuna erişmiş olduklarıdır. Öyle ki kendilerine karşı arzu duyulmayacak kadar küçük de değildir, yaşlı da değildir. Bilakis onlarda gençlik suyu devam etmektedir.
Nebe' 78:35
Takva sahipleri
Orada bahçelerde
boş ve yalan söz işitmezler.
Faydasızlığından ötürü boş lâkırdı konuşmazlar. Birbirlerine karşı da yalan söylemezler. Bu sebeple de birbirlerinden yalan söz de işitmezler. Dünya ehlinin meclislerindeki, özellikle içki meclislerindeki durumlarının aksine burada yalan söylemezler ve yalan söz de işitmezler.
Nebe' 78:36
Bunlar Rabbinin yeterli bir bağışı ve büyük bir
mükâfatıdır. Kendisine hiçbir şeyin vacip olmadığı Allahü teâlâ 'nın lütuf ve ihsanıdır.
Denildi ki: ”Onların yaptıklarına göre her amel, vaadolunduğu şekilde ondan yedi yüze kadar kat kat mükâfatlandırılmak suretiyle karşılığı verilir."
Nebe' 78:37
O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasmdakilerin Kabbidir. Bu cümle, ”rabbike" den bedel olarak, her şeyin mâliki, yaratıcısı ve Rabbidir, anlamındadır.
O, huzurunda kimsenin konuşamıyacağı... Bu cümle, sonsuz azamet ve yüceliği açıklamak içindir. ”Lâ yemlikûne"nin zamiri, gökler ve yeryüzü ehline aittir ve şu anlamdadır: ”Onlar kendiliklerinden konuşmaya yetkili değillerdir. Çünkü Mâlik olan Allah, azamet ve yücelikte, emretme ve yasaklama konularında tek olduğu için göklerde ve yerde bulunanların O'na karşı hiçbir şeyde hakkı yoktur.
Rahman olan Allah'tır. ”er-Rahman", hikmeti gereğince ve insanın yetenekleri ölçüsünde her bir varlığa cömertçe iyilik ve ihsanda bulunandır.
Nebe' 78:38
Ruh ve melekler saf saf olup durduğu gün... Anlaşılan şu ki, ruh, melekler cinsindendir. Fakat o, yaratılış ve şeref bakımından onlardan üstündür. Çünkü o, insan ruhunun karşılığıdır. Nitekim melekler de ruhanî güçler karşılığıdır. Şüphesiz ki ruh, kendine tâbi olan güçlerden daha üstündür. Padişahın vezirlerine, askerlerine ve raiyyetine üstünlüğü gibi.
"Saffen" kelimesinin cümle içindeki durumu hâldir. Yanı, çokluklarından ve kulların durumları hakkında Allah'ın emirlerini yerine getirmekle vazifeli oldukları için saf saf oldukları halde demektir.
Denilir ki: ”Onlar iki saftır. Ruh bir saf, melekler bir saftır. Bir başka görüşe göre de çok saflardır. Allahü teâlâ 'nın ”...ve melekler saf saf dizildiği zaman." (Fecr: 22) sözünden ötürü en uygun olan da bu anlayıştır."
Rahmân'ın izin verdiklerinden başka orada bulunanlar
hiç konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler. Yani, içlerinde Ruh ve melekler de bulunan gökler ve yerdekiler konuşmazlar. Ancak onlardan Allah'ın kendisine izin verdiği konuşur. Bu kendisine izin verilen de sözünde hata etmeksizin gerçek doğru söz konuşur. Azîz ve yüce olan Rabbe karşı nasıl konuşabilirler?
Nebe' 78:39
İşte heybet ve celâlden konuşmaya güç yetiremiyerek ruh ve meleklerin saf saf durduğu
o büyük gün
hak yani gerçekleşmesi kesin, sabit
gündür. Bundan sonra dileyen Rabbine varan bir yola gider. Adıgeçen günün gerçekleşmesi ile ilgili olarak durum anlatıldığı gibi olunca, yüce şanı belirtilen Rabbinin yoluna gitmek isteyen bunu gönülden iman ve taatle yapsın.
Katâde, ”meâb"kelimesine, ”sebil (yol)" anlamı vermiştir.
Nebe' 78:40
Biz, pek yakında gelecek bir azap ile, ahiret azabı ile
sizi uyardık. Yani, sûrede zikredilen öldükten sonra dirilmeyi dile getiren âyetler ve Kur'an'da geçen diğer belâlar ve musibetlerle sizi uyardık. Hitap, Arap müşrikleri ve Kııreyş kâfirlerinedir. Çünkü onlar öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. Doğru olan, hitabın umumî oluşudur. Çünkü her bir gurubun uyarılmasında kendileri için yarar vardır.
Azabın yakınlığı, şüphesiz olarak geleceği içindir. Aynı zamanda o, Allah'a nisbetle yakındır her ne kadar uzak görüyorlarsa da.
Kişi o gün elleriyle sunduğuna bakar. Yani hayır ve şer olarak takdim ettiği şeyi müşahede eder. ”Kişi", umumî olup mü'min ve kâfiri içine alır. Çünkü her biri o günde ister hayır, ister şer olsun amelini defterinde tesbit edilmiş olarak görür. Böylece mü'min, güzel amellerinden ötürü Allah'tan sevap umar, kötü amellerden dolayı da azabından korkar.
Ve kâfir de der ki: ’Keşke ben dünyada
toprak olsaydım!' da yaratı lnıasaydım ve mükellef olmasaydım. Yahut, keşke bugün ben toprak olsaydım da dirilmeseydim. Tıpkı Allah'ın: ”...Keşke, bana kitabım verilmeseydi ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi!" (Hakka: 25-27) sözünde olduğu gibi.
"Yâ ley teni, keşke ben... ”ünleminde ünlenen gizlidir de ”Yâ kavm, ey kavmim" demektir. Sırf pişmanlık ve uyarılanı belirtmeye yönelik olmaksızın tenbih için olması da caiz olur.
Denilir ki, ”Allah hayvanları hasreder, teklif kısası değil de mukabele kısası olarak boynuzsuz hayvanın hakkını kendisine toslayan boynuzludan alır, sonra onları toprağa çevirir. Bu durumda kâfir de toprak olmayı arzu eder. Nitekim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Kıyamet gününde haklar sahiplerine verilecek. Öyle ki boynuzsuz koyunun hakkı boynuzludan alınacaktır.- (3) buyurmuştur."
Bu durum, hayvanların hasredilip karşılıklı kısas için diriltilecekleri hususunda gayet açıktır. Yoksa ceza için değil.
Denilir ki: ”Kâfir İblis Hazret-i Âdemi, onun zürriyyetini ve sevaplarını görür de şu sözünde hakir gördüğü şey olmayı temenni eder. O şöyle demişti:
"Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın." (A'râf: 12)
Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh)'dan. Der ki: ”'Yâ Rasûlallah!' dedim.’Ne çabuk ihtiyarladınız?' Buyurdu ki: ’Beni Hûd, Vakıa, Mürselât, amme yetesâelûn ve izeş-şemsü kuvvirat kocattı.'"
Kim bu sûreyi öğrenirse, onun mânâlarını da öğrenmesi gerekir. Çünkü gayeye ancak böyle ulaşılır. Âhireti düşünmek gerekir. Azabı düşünmek insanı kocatır. Onun için şişman âlim ve şişman okuyucu yasaklanmıştır. Şayet âhireti düşünseydi, şüphesiz düşünceden ihtiyarlar, tasadan erirdi. Çünkü düşünceyle şişmanlık bağdaşmaz.
Şafiî (rahimehullah) der ki: ”Şişman kimse kesinlikle felah bulmaz. Ancak Muhammed İbnü'l-Hasen müstesna." Niçin diye sorulduğunda: ”Çünkü akıllı kimse iki durumdan birisinden uzak değildir. Ya âhiretini ve varacağı yeri düşünür, ya da dünya ve yaşayışını düşünür. Düşünceyle şişmanlık bağdaşmaz. İki mânâdan da uzak olduğu zaman şişmanlamak suretiyle hayvanlar mesabesinde olur. ”
Allah'a hamdolsun O'nun başarılı kılmasıyla Nebe' Sûresi'nin tefsiri bitti.
Naziat 79:1
NAZİAT SURESİ
Yemin olsun söküp çıkaranlara... ”Vav" kasem (yemin) içindir. Kasem ise, kendine kasem edilenin şanının büyüklüğüne delâlet eder. Allahü teâlâ bu büyüklüğe dikkat çekmek için mahlukatından istediği şeye kasem eder.
"En-Nâziât" kelimesi, nâzia'nın çoğuludur. Meleklerden, söküp çıkaran bir topluluktur. Buna, sonraki âyetlerde gelecek olan ”nâşitâl" ve benzerlerini kıyas et. Aksi halde şöyle denmesi uygun olurdu: ”En-Nâziîn ve En-Nâşitîn."“En-nez'u", Bir şeyi yerinden şiddetle çekmektir. ”El-ğarku ve el-ığraku fi'n-nez'i", Çekme işinde çok meşgul olmak ve son derecesine ulaşmak anlamındadır. Yayı sonuna kadar çekip sap kısmına vardırdığında ”Eğraka'n-nâziu fii-kavsi" denilir.
Allah, tırnak ve parmaklarından ve her bir kılın altından sökercesine kâfirlerin cesetlerinden ruhları söküp çıkaran melekler topluluğuna yemin etmiştir. Tıpkı kökleri toprağın her bir yanına dağılmış ağaçların söküldüğü, ıslak yünden çok taraklı şişlerin çıkarıldığı, canlı hayvanın derisinin yüzüldüğü ve insanın kılıçla bin defa hatta daha fazlasıyla vurulması gibi.
Melekler isi:, onlar, ölüm meleği ve azap meleklerinden onun yardımcılarıdır ki, cehennem zehiriyle zehirlenmiş bir kargıyla kâfirlere vururlar. Ölü de karnının dikenle dolduğunu, ruhunun da iğnenin deliğinden çıktığını sanır.
Sanki gökyüzü yeryüzüne yapışmış, o da ikisi arasında kalmıştır. Kâfilin ruhu ürpererek çıktığı zaman, zebaniler onu alır, kabirde ve cehennemde bir dere olan Siccîn'de azap ederler.
Naziat 79:2
Yavaşça çekenlere... Atıf yoluyla başka bir yemindir. Allah bu sefer de, mü'minlerin ruhlarını rıfk ve yumuşaklıkla bedenlerinden çıkaran melekler topluluğuna yemin etmiştir. Kovanın kuyudan, kılın yağdan çekildiği, damlanın su kabından ayrılıp düştüğü gibi.
Onlar, ölüm meleği ve rahmet meleklerinden onun yardımcılarıdır. Herne kadar mü'minin ruhu da parmak uçlarından ve tırnaklarından çekilse de, o, kâfirin hissettiği acıyı hissetmez. Aynı zamanda mü'minin ruhu, mukaddes âleme cezbedilmiş olmasından ötürü, kâfirin ruhu gibi bedenle fazla bağlılığı yoktur. Durum ancak bedene takılı kalanlar için çetin olur. Yoksa bedenden ilgilerini kesenler için değil. O ruhu çektiklerinde bazen de bırakırlar ki, dinlensin. Kâfirlerin ruhları meleklerin elinde böyle değildir. Fakat belki imanı zayıf, amelde kusur eden mü'mine şeytan musallat olur. Ruh gırtlağa geldiğinde şeytan ona babası, annesi ve kardeşi yahut arkadaşı sürelinde gelir, ona Yahudi olmasını emreder.
Eğer desen ki: Sabittir ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in mübarek ruhu şiddetle yakalandı ve: ”Vah sıkıntısına!" ve ”Lâilâhe illallah, ölümün de şiddetleri, sadmeleri var. Allah'ım! Ölümün şiddet ve sadmelerine karşı hana yardım et," dedi. Şerefli elini içinde su bulunan bir kaba sokuyor, sonra nurlu yüzünü suyla meshediyordu. Fatima (radıyallahü anh) O'nu sıkıntı bastığını görünce: ”Vah babacığımın acısına!" dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki: ”Babana bugünden sonra bir sıkıntı yoktur."“ Vefat ederken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in durumu böyle olunca, rıfk ve yumuşaklıktan zikredilen şeyin mahiyeti nedir? Evet böyle bir soruya cevaben denir ki :
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şerefli mizacı, mizaçların en muttakisi en mutedilidir. Acıyı başkasından daha fazla hissetmiştir. Çünkü çok hafife nisbetle hafif ağırdır. Ve muhtemeldir ki, Allah O'nu bu acıya müptelâ kılmıştır ki, ölümü ümmeti için kolay kılması hususunda Allah'a duâ etsin. Aynı zamanda ölüm anında böyle bir sıkıntıya birisinin düşmesi halinde, ümmeti için bir tesellidir. Diğer bir husus, ölmekte olanın ailesi ve başka Müslümanlardan durumu müşahede edenler için meşakkat içinde olduklarında sevabın hasıl olması söz konusudur. Nitekim ölüm anında çocukların maruz kaldığı şiddetli sıkıntının müşahade edilmesinin hikmeti hakkında da buna benzer bir şey söylenmiştir.
Naziat 79:3
Yüzüp yüzüp gidenlere... Atıf yoluyla başka bir yemindir. Allah, geçişlerinde yüzen melekler topluluğuna yemin etmiştir. Yani, gökten yere öyle hızlı inerler ki, bu inişleri suda yüzen kimseye benzetilir.
Naziat 79:4
Ve yarış edenlere...Yani, emrolundukları ve görevlendirildikleri şeye karşı yarış edenlere ki, hızlı bir şekilde ulaşırlar.
Naziat 79:5
Derken bir iş çevirenlere ... Yanı, aşırı gitmeksizin ve kusur yapmaksızın kendilerine planlandığı gibi, kulların dünyevî ve ııhrevî işlerini çekip çeviren vazifeli meleklere kasem olsun.
Üzerine kasem edilen anılmamıştır. O'da, daha sonra zikredilen kıyametin delaletiyle anlaşılıyor ki, ”mutlaka dirileceksiniz" cümlesidir. Dirilmenin gereği ise, zulmün yeryüzünde devam etmemesi, mükâfat ve ceza için ölümün onun başına mutlaka gelmesidir. Rabbin kullarına zu İm edici değildir. Sonra bedenlerden ayrıldıktan sonra şerefli ruhlardan bu âlemde bir takım eserlerin açığa çıkması akıldan uzak değildir. Görmez misin ki, insan, rüyada bazı ölülerin kendisini istediği şeye yol gösterir olduğunu görür? Hocasını görür, bir mesele sorar, O'da o meseleyi halleder?
Zûrare (radıyallahü anh) öldükten sonra kendisine rüyada, hangi amelin daha üstün olduğu soruldu. ”Rıza ve emelin kısalığı," dedi.
Birinden şöyle rivayet edilir: ”Rakka' İbn-ü Bişr (radıyallahü anh)'i rüyada gördüm ve dedim ki: ”Allah sana ne muamelede bulundu?" O da benim bu soruma: ”Bütün gayretten sonra kurtuldum." dedi. Sonra ben kendisine: ”Hangi amelleri daha üstün buldunuz? ” dedim. O: ”Allah korkusundan ağlamayı," dedi.
Bir başkası da şöyle demiştir: ”Genç kızlardan birisi taun hastalığından öldü, babası onu rüyada gördü ve ona dedi ki: ”Kızcağızım, âhiretten bana haber ver," dedi. Kızı şöyle cevap verdi: ”Babacığım, bilip de yapmadığımız, sizin yapıp da bilmediğiniz büyük bir işe yöneldik. Vallahi, amel defterimdeki bir veya iki tesbih (sübhanellah), bir veya iki rekât namaz bana dünya ve içindekilerden daha sevimlidir."
Buna benzer şeyler sayılmayacak kadar çoktur.
Naziat 79:6
İlk üflemenin sarstığı gün... ”Râcife"den murat, yeryüzü ve dağhır gibi sakin cisimlerin kendisiyle sarsıldığı, yani korkusundan şiddetli bir şekilde hareket ettiği bir hadisedir. O, birinci üflemedir.
Naziat 79:7
Onu ikinci üfleme tâkibeder.. Bu da ”râdife"dir ki, birinciden sonra gelen, onu izleyen hadisedir. Bu ise, ikinci üflemedir. Çünkü o, birinciden sonra gelir.
İrşad'da Ebussuûd der ki: ”Öldükten sonra dirilme ancak ikinci üflemeden sonra olmasına rağmen, iki büyük hadisenin cereyan ettiği açıklanmak suretiyle günün dehşetini beyan için zamanın uzunluğu nazara alınmıştır. Birincinin meydana gelişinde hayatta hiçbir canlı kalmaz, ölür; ikincide de dirilip kalkmayan hiçbir ölü kalmaz."
Naziat 79:8
O gün, yürekler... Sanki şöyle denilmiştir: ”Çok yürekler" veya ”âsi yürekler" iki üflemenin gerçekleştiği gün
kaygıdan oynar. Yani kötü amellerinden ve çirkin fiillerinden dolayı şiddetli bir şekilde sarsılır.
Naziat 79:9
Gözleri, o kötü ameller ve çirkin işleri yapanların gözleri
alçalır. Yani, Allah'tan kaçmaları, O'ndan başkasına yönelmeleri nedeniyle korkudan zillet içindedirler. Büyük hâdiselerden başkalarına inecek her şeyi beklerler.
Şimdi onlar, yani dirilmeyi inkâr edenler, siz dirileceksiniz dendiği zaman, onu tuhaf karşılıyarak:
Naziat 79:10
'Öldükten sonra biz, dünyadaki ilk halimize döndürülecek miyiz? Ufalanmış kemikler olduğumuz vakit mi?' Diriltilip hayata döndürülecek miyiz? Halbuki o kemikler hayat bulmaktan çok uzaktır,
derler. Bu, yeniden dirilmeyi ve olmayan bir şeyin tekrar canlanmasını inkâr için bir te'kiddir. Halbuki Allah'ın bütün mümkînata (olması caiz olan şeylere) gücü yeter, elementlerin parçalarını toplayıp onlara hayat verebilir. Çünkü o parçalar, Yaratıcı'nın ilminde vardır, bellidir. Tıpkı sütle karışık su gibi. Zira onlar her ne kadar karışmış iseler de her bireri Allah'ın ilminde ayrıdırlar. Her ne kadar insan aklı bunu idrak etmekten âciz ise de.
"En-nahru" eski, çürük demektir. Kemik ve odun eskiyip gevşediği zaman ” Neharai-azmii ve'l-haşeb ” denir. Öyle ki dokunulduğu zaman dağılıverir.
Naziat 79:11
'Öldükten sonra biz, dünyadaki ilk halimize döndürülecek miyiz? Ufalanmış kemikler olduğumuz vakit mi?' Diriltilip hayata döndürülecek miyiz? Halbuki o kemikler hayat bulmaktan çok uzaktır,
derler. Bu, yeniden dirilmeyi ve olmayan bir şeyin tekrar canlanmasını inkâr için bir te'kiddir. Halbuki Allah'ın bütün mümkînata (olması caiz olan şeylere) gücü yeter, elementlerin parçalarını toplayıp onlara hayat verebilir. Çünkü o parçalar, Yaratıcı'nın ilminde vardır, bellidir. Tıpkı sütle karışık su gibi. Zira onlar her ne kadar karışmış iseler de her bireri Allah'ın ilminde ayrıdırlar. Her ne kadar insan aklı bunu idrak etmekten âciz ise de.
"En-nahru" eski, çürük demektir. Kemik ve odun eskiyip gevşediği zaman ” Neharai-azmii ve'l-haşeb ” denir. Öyle ki dokunulduğu zaman dağılıverir.
Naziat 79:12
Bu inkarcılar haşirle alay ederek:
'O halde bu bizim yeniden dirilmemiz, bizim için
hüsranlı bir dönüş olur' yani, o diriliş doğruysa, o halde biz, onu yalanladığımız için hüsranda oluruz
dediler. Bu sözleri alay etmek için söylemişlerdir. Çünkü onlar, yokluğunu ve imkânsızlığını kesin gördükleri şeyi, vukuu ihtimalli ve şüpheli olduğu şeklinde açıkladılar.
Naziat 79:13
O, ancak bir tek sayhadır. Bu, onların inkârlarına karşılık Allah tarafından bir cevap ve mukadder bir hükmün sebebidir. Yani: O diriltmeyi Allah'a zor gelir sanmayın. O'nun kudreti içinde o, kolaydır. O ancak tekrar etmeyen bir sayhadır ki, yerin içinde oldukları halde onu işitirler. O, ikinci üflemedir.
Naziat 79:14
Bakarsın uyanmışlar hepsi meydandadır. Yani, bakarsın yerin altındaki bütün yaratıkları yeryüzündedirler. ”Es-sâhire": Düz, beyaz yerdir.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'tan rivayet edildiğine göre: ”Es-sâhire: Gümüşten bir yerdir ki, onun üzerinde Allah'a hiç isyan edilmemiştir. Onun yaratılışı, o zamandadır."
Fenârî, Fatma'nın tefsirinde der ki: ”İnsanlar kabirlerinden kalktıkları ve Allah yeryüzünü başka bir yerle değiştirmeyi murad buyurduğu zaman,
Allah'ın izniyle yeryüzü genişler ve mahşer olur. Allah yeryüzünü dilediği gibi değiştirdiği zaman yaratıklar da onun üzerinde olur. Bu değişiklik şekil olarak, ya da yaratıkların üzerinde olacağı bir yer olur. Bu da ”sâhire" diye isimlendirilir. Allah Sübhânehu onu deri uzatır gibi uzatır, genişliğini de bulunduğu durumdan kat kat fazla yapar. Öyle ki, onda ne bir eğrilik ne de bir boşluk görülür."
Naziat 79:15
(Habibim!) Sana Mûsa'nın haberi geldi mi? Başlangıç sözü olup, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kavminin yalanlamasından ötürü teselli etmek içindir.
"Sana geldi mi?" sözünün mânâsı, sözüne kulak verme ve haber talep etme hususunda kendisini teşvik etmektir. Sanki şöyle denmektedir: Bundan önce sana Mûsa'nın haberi geldi mi? Yoksa Ben sana onu haber vereyim mi?
Nitekim Hasan (radıyallahü anh) şöyle der: ”Allah tarafından Mûsa'nın haberini, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) için bildirmedir. Kişinin arkadaşına: ”Belde halkının karşılaştığı şey sana ulaştı mı?" demesi gibi. Halbuki o, ona ulaşmadığını biliyor. Sadece ona haber vermek için böyle söylüyor."
Naziat 79:16
Kutsal mübarek temiz,
vadi Tuvâ'da Kelîm'i ile konuştuğunda
Rabbi ona şöyle hitabetmişti: Yani, Rabbi ona seslendiğinde vuku bulan haberi sana geldi mi? ”Tuvâ vadisi"nin ”kutsal" olarak isimlendirilmesi, mukaddes, temiz toprağın hudutları içinde bulunmasından ötürüdür. ”Tuvâ" Medine ile Mısır arasında bir vadidir. Tuvâ, vadi kelimesinin atf-ı beyanı olur.
Naziat 79:17
Söz söylemek için
'Firavuna git! Çünkü o pek azdı. ”Tuğyan", haddi aşmaktır. Yani: O, inkâr etmek suretiyle yaratıcıya, böbürlenmek ve köleleştirmek suretiyle de halka karşı tuğyan etti. Kulluğun kemali, hakka karşı doğruluk, halka karşı da güzel ahlâkla olduğu gibi tuğyanin kemâl ide her ikisine karşı kötü muameleyle olur.
Naziat 79:18
Ona geldikten sonra
De ki: Arınmaya gönlün, arzu ve yönelişin
var mı? Yani: Küfür ve tuğyan kirinden, beşerî bulanıklıkların pisliğinden ve tabiî pisliklerden temizlenmeye gönlün var mı? İster misin
Naziat 79:19
sana Rabbinin yolunu göstereyim. O'nu tanımaya irşad edeyim
de O'nu tanı. Böylece
O'ndan korkasın.' Zira korku, ancak O'nu tanıdıktan sonra olur. Allahü teâlâ : ”...Kulları içinden ancak âlimler Allahtan (gereğince) korkarlar..." (Fâtır:28) buyurmuştur ki, bu âlimler Allah'ı tanıyan âlimlerdir.
Denilir ki: ”Sonunda Allahü teâlâ buyurdu ki: ”O hiç yapmayacak." Bunun üzerine Mûsa: ”Onun hiç yapmayacağını Sen biliyorsun. O halde ben ona nasıl gideyim?" Allah ona şöyle vahyetti: ”Emrolunduğun şeyi yap. Zira gökte on iki bin melek vardır ki, kaderi (orada yazılı olanı) bilmek istemiş, ancak ona erişememişlerdir."
Allah korkuyu hidayetin gayesi kıldı; çünkü korku, işin temelidir. Çünkü kim Allah'tan kokarsa ondan hep hayır gelir. Her kim de emin olursa, bütün serleri işlemeye cüretli olur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyuruyorlar: ”Korkan, erkenden yoluna devam eder. Yoluna devam eden de menzile ulaşır. ”
Sonra Allahü teâlâ, Mûsa (aleyhisselâm)'ya sözde yumuşaklıkla davet etmesini, iyi davranarak Firavun'un kibirinden vazgeçmesini isteyerek, ona anlamı sunmaktan ibaret olan ”arınmaya gönlün var mı?" sorusu ile hitap etmesini emretmiştir. Bu, Allahü teâlâ 'nın: ”Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar." (Tâhâ:44) sözünün gerçekleşmesinin bir örneğidir. Yumuşak olmasına gelince; bu, arz şeklindedir. Yoksa emir şeklinde değildir. Ayrıca onda şirk, cehalet ve küfür gibi şeyler de zikredilmemiştir. (3)
Naziat 79:20
Derken ona en büyük mucizeyi gösterdi. ”Fâ" fâsihadır, gizli olan cümleleri açıklar. Yani: Mûsa, Allah'ın emriyle gitti ve Firavun'u tevhid ve taate çağırdı. O da ondan, davetindeki doğruluğa delâlet eden mucize istedi.
Büyük mucizeden murat, asanın yılana dönmesi; küçük mucize ise, geriye kalan başka mucizelerdir.
Naziat 79:21
Firavun Mûsa'yı
Hemen yalanladı, Son derece kibirli ve inatçı olduğundan düşünüp taşınmadan mucizelerini, sihir diye isimlendirdi
ve çok şiddetli ve çirkin bir şekilde Allah'a
isyan etti. Öyle ki, âlemlerin Rabbinin varlığını inkâra cüret etti.
"İsyan etti"den muradın, emrettiği şey hususunda Mûsa'ya isyan etti şeklinde olması da caizdir. Ancak onu kötüleme ve durumunu çirkin bulmada birincisi daha uygundur.
Melun Firavun ve kavmi, sırf İsrail oğullarımıı esaretten salıverilmeleriyle değil, Allah'a kulluk etmek ve Rubûbiyet davasını terk etmekle de emrolunmuşlardı.
Naziat 79:22
Sonra inat ederek, mucizeye karşı gelmeye çalışarak -ki karşı gelmenin mümkün olduğuna inandığından değil-
koşarak geri döndü. Yani: Tâatten geri döndü. Yahut meclisten uzaklaştı.
Râğıb der ki: ”Edbera: Yüz çevirdi ve arkasını döndü demektir."
Keşşafın şöyle denir: ”Yılanı görünce hızlı hızlı yürüyerek korkarak geri döndü."
Hasan (radıyallahü anh), Firavun'un akılsız bir kişi olduğunu söyler.
Naziat 79:23
Derhal (adamlarını) yani sihirbazları
topladı. Nitekim Allahü teâlâ : ”Firavun da şehirlere toplayıcılar gönderdi." (Şuarâ:53), ”Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini topladı, sonra geri geldi." (Tâhâ:60) buyurmuştur. Yani, sihirbaz ve âletlerinden oluşan hilesini topladı.
Ve onlara: Toplandıkları yerde bizzat kendisi:
'Ben sizin en yüce rabbinizim!' Benim üzerime rab yoktur, yani sizin işlerinizi idare eden herkesten yüceyim ben
diye bağırdı. Firavun böyle yücelik iddiasında bulununca, bu söz karşısında Mûsa (aleyhisselâm)'ya: ”...Üstün gelecek olan kesinlikle sensin." (Tâhâ:68) dendi. Çünkü sihirbazlara galip gelme, Firavuna galip gelmedir.
Kısacası Firavun bu sözüyle; göklerin, yerin, dağların, bitkilerin ve hayvanların yaratıcısı olduğunu kastetmemiştir. Zira bunun doğru olmadığını bilmek zaruridir. Bu hususta şüphe eden delidir. Aksine adam yaratıcıyı, haşri ve neşri inkâr eden bir dehrî (ateist) idi. Yine diyordu ki: ”Alemin bir ilâhı yoktur ki, onun size emir ve yasağı olsun, yahut size bir peygamber göndersin. Aksine sizi terbiye eden, size ihsanda bulunan benden başkası değildir.
Bazıları derler ki: ”Hazret-i Mûsa'nın asası yılana dönüşmek suretiyle, Firavun'un aczi açığa çıkınca, böyle dememesi gerekirdi. Sanki o bu (sözleri söylediği) zamanda ne söylediğini bilmeyen bunak gibi olmuştur!..
Ariflerden birisi der ki: ”Mahlukattan hiçbirisi insanın iddia etiği gibi kemal iddiasında bulanmadı. Çünkü o rubûbiyet iddia etti ve dedi ki: ’Ben, sizin en yüce rabbinizim!' İblis ise bundan uzak durdu ve dedi ki: ’...Ben Allah’tan korkarım...' (Enfal:43) Kesinlikle kendisine ait olmayan bir mertebe iddiasında bulunmadı."
Eğer dersen ki: ”İblisin, rııbûbiyyet iddia etmemesine rağmen lanetlenmesi. Firavun ve benzerlerinin, rııbûbiyyet iddia etmelerine rağmen ne tayinen ne de tahsisen İblis gibi lanetlenmemelerinin hikmeti nedir?"
Bu soruya cevap olarak denilir ki: ”Çünkü iblisin niyeti, öbürlerinin niyetinden daha kötüdür. ”
Ve yine bu soruya cevap olarak denildi ki: ”Çünkü, kavlen, fiilen ve niyeten ilk ayrılık ve ihtilâf yolunu açan İblis'tir. Ondan sonraki halk, taşkınlık ve ihtilâfı onun vesvesesiyle yol edindiler. İblis, muhalefetiyle Allahü teâlâ 'ya, öbürleri ise peygamberlere ve vesilelere karşı gelmişlerdir. Bazen yalvarıp yakarm ıslar, bazen de mahluk yanında günahlarını itiraf etmişlerdir. İblis ise ne yalvarıp yakarmış ne de itirafta bulunmuştur. O, ilk küfür yolunu açmıştır. Bu bakımdan kıyamete kadar ondan sonra gelen kâfirlerin günahı ona râcidir. Azgınlık ve sapıklığı vasıtasız olarak ortaya koyan odur."
Naziat 79:24
Derhal (adamlarını) yani sihirbazları
topladı. Nitekim Allahü teâlâ : ”Firavun da şehirlere toplayıcılar gönderdi." (Şuarâ:53), ”Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini topladı, sonra geri geldi." (Tâhâ:60) buyurmuştur. Yani, sihirbaz ve âletlerinden oluşan hilesini topladı.
Ve onlara: Toplandıkları yerde bizzat kendisi:
'Ben sizin en yüce rabbinizim!' Benim üzerime rab yoktur, yani sizin işlerinizi idare eden herkesten yüceyim ben
diye bağırdı. Firavun böyle yücelik iddiasında bulununca, bu söz karşısında Mûsa (aleyhisselâm)'ya: ”...Üstün gelecek olan kesinlikle sensin." (Tâhâ:68) dendi. Çünkü sihirbazlara galip gelme, Firavuna galip gelmedir.
Kısacası Firavun bu sözüyle; göklerin, yerin, dağların, bitkilerin ve hayvanların yaratıcısı olduğunu kastetmemiştir. Zira bunun doğru olmadığını bilmek zaruridir. Bu hususta şüphe eden delidir. Aksine adam yaratıcıyı, haşri ve neşri inkâr eden bir dehrî (ateist) idi. Yine diyordu ki: ”Alemin bir ilâhı yoktur ki, onun size emir ve yasağı olsun, yahut size bir peygamber göndersin. Aksine sizi terbiye eden, size ihsanda bulunan benden başkası değildir.
Bazıları derler ki: ”Hazret-i Mûsa'nın asası yılana dönüşmek suretiyle, Firavun'un aczi açığa çıkınca, böyle dememesi gerekirdi. Sanki o bu (sözleri söylediği) zamanda ne söylediğini bilmeyen bunak gibi olmuştur!..
Ariflerden birisi der ki: ”Mahlukattan hiçbirisi insanın iddia etiği gibi kemal iddiasında bulanmadı. Çünkü o rubûbiyet iddia etti ve dedi ki: ’Ben, sizin en yüce rabbinizim!' İblis ise bundan uzak durdu ve dedi ki: ’...Ben Allah’tan korkarım...' (Enfal:43) Kesinlikle kendisine ait olmayan bir mertebe iddiasında bulunmadı."
Eğer dersen ki: ”İblisin, rııbûbiyyet iddia etmemesine rağmen lanetlenmesi. Firavun ve benzerlerinin, rııbûbiyyet iddia etmelerine rağmen ne tayinen ne de tahsisen İblis gibi lanetlenmemelerinin hikmeti nedir?"
Bu soruya cevap olarak denilir ki: ”Çünkü iblisin niyeti, öbürlerinin niyetinden daha kötüdür. ”
Ve yine bu soruya cevap olarak denildi ki: ”Çünkü, kavlen, fiilen ve niyeten ilk ayrılık ve ihtilâf yolunu açan İblis'tir. Ondan sonraki halk, taşkınlık ve ihtilâfı onun vesvesesiyle yol edindiler. İblis, muhalefetiyle Allahü teâlâ 'ya, öbürleri ise peygamberlere ve vesilelere karşı gelmişlerdir. Bazen yalvarıp yakarm ıslar, bazen de mahluk yanında günahlarını itiraf etmişlerdir. İblis ise ne yalvarıp yakarmış ne de itirafta bulunmuştur. O, ilk küfür yolunu açmıştır. Bu bakımdan kıyamete kadar ondan sonra gelen kâfirlerin günahı ona râcidir. Azgınlık ve sapıklığı vasıtasız olarak ortaya koyan odur."
Naziat 79:25
Anılan sebepten dolayı
Allah da onu dünya ve âhiret azabıyla cezalandırdı. ”Nikâl", tenkil manasınadır. Teslim mânâsına olan selâm gibidir. O da, azâb etmektir.
Sanki şöyle denilmiştir: Allah Firavunu dünya ve âhiret azabıyla cezalandırdı. O azap âhiretle yakma, dünyada da suda boğmadır.
Bazıları der ki: ”Firavun kibri ya ridası hususunda enaniyyetinin şiddetli zuhuru ile kendini Hak'la eşit tuttu. Bu sebeple lanetlenmiş olarak zelil oldu ve ateşe atıldı. Nitekim Allahü teâlâ kudsî hadiste şöyle buyurmuştur: ”Azamet izarım, kibriya ridamdır. Her kim Bana bunlardan biriyle ortaklıkta bulunur, Benimle nizâlaşırsa, onu ateşe atarım ve aldırış etmem." Bir rivayete göre de: ”Onu mahvederim aldırış etmem" şeklindedir." (4)
Baklî der ki: ”Davasında sadık olmadığı için dünya ve âhirette rüsvay olmuştur. Kendisine ait olmayan şeyi iddia eden herkes böyledir."
Âyetin delâletinden Firavunun kâfir olarak öldüğü anlaşılmaktadır. Firavundan iki söz sadır olmuştur. Birincisi: ”Ben, sizin en yüce rabbinizim!" İkincisi: ”Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum..." (Kasas:38) Rivayete göre bu iki söz arasında kırk sene vardır.
Gerçek olan, rubûbiyyetten ulûhiyyetin anlaşılmasıdır. Yoksa bazılarının zannettiği gibi ”Ben, sizin en yüce rabbinizim!" sözünün mânâsı, işlerinizi idare eden her şeyden daha yüceyim, demek değildir. Çünka onda pek fazla bir fayda yoktur.
Naziat 79:26
Elbette bunda yani, Firavun'un kıssasında anlatılan ve ona yapılan şeyde
korkan yani korkmak sânından olan
kimseler için büyük bir
ibret, ders alma ve öğüt
vardır. Korkma şanından olan kimse, Allah'ı ve onun hallerini bilendir. Azaptan korktuğu için Allah'tan korkar, O'na ve peygamberlerine karşı gelmez.
Naziat 79:27
Sizi yaratmak mı daha güç... Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden Mekkelilere tehdit ve azarlama yoluyla bir hitaptır. Yani: Sizce ve zannınıza göre öldükten sonra diriltilmeniz mi daha zor, daha güç,
yoksa büyüklüğüne ve yapısının muhkemllğine, en küçük şeyini düşünmede bile akılları hayrette bırakan mükemmel yapısına rağmen maddesiz olarak
gökyüzünü yaratmak mı? Buradaki soru, gökyüzünün yaratılmasının zorluğunu ikrar etmeleri için bir takrir (tasdik, onay) sorusudur. Onları, şöyle demek suretiyle susturuyor: Ey beyinsizler! Bu zor şeye gücü yetenin nasıl olur da sizi yeniden diriltmeye ve mahşerde toplamaya güç yetirmez? Halbuki bu daha da kolaydır. İade suretiyle sizin yaratılışınız, Allah'ın kolayca güç yetireceği şeydir. Bunu nasıl inkâr ediyorsunuz?
Ki onu Allah bina etti ve büyük kudretiyle onu direksiz olarak ayakta tuttu,
Naziat 79:28
onu yükseltip düzene koydu. Yani yerden yukarıya yüksekliğini beş yüz senelik yol uzunluğunda ve yüksekliğinde kıldı. Çünkü bir şeyin uzunluğu, altından üstüne doğru alındığında yükseklik, yukarıdan aşağıya doğru alındığında da derinlik ismini alır.
Bazıları der ki: ”Semk, gökyüzünün bizden taraftaki alt yüzeyiyle üst tarafına gelen üst yüzeyi arasındaki yüksekliktir. Kastedilen de ağırlığı ve kalınlığıdır. ”
Naziat 79:29
Gecesini kararttı, yani onu karanlık yaptı. Bu karanlık sadece Allah'ın tedbiri ve takdiriyle hasıl olmuştur.
Gündüzünü ağarttı. Yani gündüzünü ortaya çıkardı. Gündüz; ”Duhâ" kelimesi ile ifade edildi ki, o güneş ışığıdır. Duhâ (kuşluk) vakti, güneşin doğduğu, sultasının yeryüzünde hakim olduğu vakittir. Çünkü o, güneşin en şerefli ve güzel vaktidir. Karanlıktan sonra aydınlığın ilâvesi, nimet vermenin tastamam, ihsanın da mükemmelliğini ifade etmektedir.
Ariflerden birisi der ki: ”'leyi' müzekker,’nehâr' müennestir. Gündüzün geceden çıkması, Havva'nın Âdem'den çıkması gibidir. Allahü teâlâ şöyle buyurur: ’Onlar için bir delil de gecedir. Biz ondan gündüzü sıyırırız da onlar karanlıkta kal iverdi er.'" (Yâsin:37)
Naziat 79:30
Ondan sonra da yerküreyi döşedi. Yani onu, ahalisinin yerleşmesi ve her tarafında dolaşmaları için hazır hale getirdi.
Bazıları der ki: ”Allah, gökyüzünü yaratmadan önce yerküreyi yarattı ama onu yaymamıştı. Daha sonra kendine has bir şekilde semaya yöneldi. Onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi, daha sonra yerküreyi döşedi."
Naziat 79:31
Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, pınarlar fışkırtmak ve nehirler akıtmak suretiyle
yerden suyunu ve otlağını yani otunu
çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. sarsılmasın diye de dağlarla yeri sabitleştirdi. ”Mera" aslında otlaktır. Su ve otlak yere nisbet edilmişlerdir, çünkü onlar ondan çıkarlar. İnsanın yerleşimini sağlamak yetmez. Yiyecek, içecek cinsinden geçim işini de temin emek gerekir. Bundan dolayı bunları zikretmiştir.
Dağları sağlam bir şekilde yerleştirmesi, gerçeği ortaya koymak ve yerleştirmenin yeryüzünün kendisinden kaynaklanan bir iş olmayıp, Allah'ın yerleştirmesiyle olduğuna tenbih içindir. Şayet Onun yerleştirmesiyle olmasaydı, dağlar, yeri sabitleştirmek şöyle dursun, kendilerini bile sabitlcştiremezlerdi.
Ayetteki ”Meto"kelimesi, ”faydalanma, yararlanma"; ”enam" kelimesi de ”hayvanlar" manasınadır. Sıhah'da şöyle denilmektedir: ”Bu isim ekseriyetle develer içindir. Burada geneldir. Deve, sığır, koyun, keçi gibi şeyler de kastedilmiştir. Yani bunları, sizin ve hayvanlarınızın faydalanmanız için yapmıştır. Çünkü döşeme, beşik gibi yapma, suyun ve otlağın çıkarılması gibi zikredilen şeylerin faydası, kendilerine ve hayvanlarına ulaşmaktadır. Çünkü ”mera" yani otlak, insanın ve insandan başkasının yediği şeyi de içine alır. Bunun için denilmiştir ki: Allahü teâlâ, suyu ve otlağı zikretmekle, yerden çıkıp da kendisinden faydalanılan her şeye işaret buyurmuştur."
Utbî der ki: ”Bu, yani, ’yerden suyunu ve otlağını çıkardı' cümlesi, cevâmiu'l-kelim (kısa ve çok anlama gelen söz)dendir. Çünkü yerden çıkarılan her şeye delâlet eden iki şey zikredilmiştir. Bu yerden çıkarılan şeyler, canlılar için azık ve meta' olan ot, ağaçlar, tohumlar, çekirdekler, meyveler, tuz ve ateştir. Çünkü ateş yeşil ağaçtan, tuz da sudandır. Otlak kelimesinin kullanılmasındaki incelik; öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden muhatapları kınama, dünya ile faydalanma hususunda onları hayvanlara ilhak etme ve âhiretten gafletlerine işarettir."
Naziat 79:32
Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, pınarlar fışkırtmak ve nehirler akıtmak suretiyle
yerden suyunu ve otlağını yani otunu
çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. sarsılmasın diye de dağlarla yeri sabitleştirdi. ”Mera" aslında otlaktır. Su ve otlak yere nisbet edilmişlerdir, çünkü onlar ondan çıkarlar. İnsanın yerleşimini sağlamak yetmez. Yiyecek, içecek cinsinden geçim işini de temin emek gerekir. Bundan dolayı bunları zikretmiştir.
Dağları sağlam bir şekilde yerleştirmesi, gerçeği ortaya koymak ve yerleştirmenin yeryüzünün kendisinden kaynaklanan bir iş olmayıp, Allah'ın yerleştirmesiyle olduğuna tenbih içindir. Şayet Onun yerleştirmesiyle olmasaydı, dağlar, yeri sabitleştirmek şöyle dursun, kendilerini bile sabitlcştiremezlerdi.
Ayetteki ”Meto"kelimesi, ”faydalanma, yararlanma"; ”enam" kelimesi de ”hayvanlar" manasınadır. Sıhah'da şöyle denilmektedir: ”Bu isim ekseriyetle develer içindir. Burada geneldir. Deve, sığır, koyun, keçi gibi şeyler de kastedilmiştir. Yani bunları, sizin ve hayvanlarınızın faydalanmanız için yapmıştır. Çünkü döşeme, beşik gibi yapma, suyun ve otlağın çıkarılması gibi zikredilen şeylerin faydası, kendilerine ve hayvanlarına ulaşmaktadır. Çünkü ”mera" yani otlak, insanın ve insandan başkasının yediği şeyi de içine alır. Bunun için denilmiştir ki: Allahü teâlâ, suyu ve otlağı zikretmekle, yerden çıkıp da kendisinden faydalanılan her şeye işaret buyurmuştur."
Utbî der ki: ”Bu, yani, ’yerden suyunu ve otlağını çıkardı' cümlesi, cevâmiu'l-kelim (kısa ve çok anlama gelen söz)dendir. Çünkü yerden çıkarılan her şeye delâlet eden iki şey zikredilmiştir. Bu yerden çıkarılan şeyler, canlılar için azık ve meta' olan ot, ağaçlar, tohumlar, çekirdekler, meyveler, tuz ve ateştir. Çünkü ateş yeşil ağaçtan, tuz da sudandır. Otlak kelimesinin kullanılmasındaki incelik; öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden muhatapları kınama, dünya ile faydalanma hususunda onları hayvanlara ilhak etme ve âhiretten gafletlerine işarettir."
Naziat 79:33
Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, pınarlar fışkırtmak ve nehirler akıtmak suretiyle
yerden suyunu ve otlağını yani otunu
çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. sarsılmasın diye de dağlarla yeri sabitleştirdi. ”Mera" aslında otlaktır. Su ve otlak yere nisbet edilmişlerdir, çünkü onlar ondan çıkarlar. İnsanın yerleşimini sağlamak yetmez. Yiyecek, içecek cinsinden geçim işini de temin emek gerekir. Bundan dolayı bunları zikretmiştir.
Dağları sağlam bir şekilde yerleştirmesi, gerçeği ortaya koymak ve yerleştirmenin yeryüzünün kendisinden kaynaklanan bir iş olmayıp, Allah'ın yerleştirmesiyle olduğuna tenbih içindir. Şayet Onun yerleştirmesiyle olmasaydı, dağlar, yeri sabitleştirmek şöyle dursun, kendilerini bile sabitlcştiremezlerdi.
Ayetteki ”Meto"kelimesi, ”faydalanma, yararlanma"; ”enam" kelimesi de ”hayvanlar" manasınadır. Sıhah'da şöyle denilmektedir: ”Bu isim ekseriyetle develer içindir. Burada geneldir. Deve, sığır, koyun, keçi gibi şeyler de kastedilmiştir. Yani bunları, sizin ve hayvanlarınızın faydalanmanız için yapmıştır. Çünkü döşeme, beşik gibi yapma, suyun ve otlağın çıkarılması gibi zikredilen şeylerin faydası, kendilerine ve hayvanlarına ulaşmaktadır. Çünkü ”mera" yani otlak, insanın ve insandan başkasının yediği şeyi de içine alır. Bunun için denilmiştir ki: Allahü teâlâ, suyu ve otlağı zikretmekle, yerden çıkıp da kendisinden faydalanılan her şeye işaret buyurmuştur."
Utbî der ki: ”Bu, yani, ’yerden suyunu ve otlağını çıkardı' cümlesi, cevâmiu'l-kelim (kısa ve çok anlama gelen söz)dendir. Çünkü yerden çıkarılan her şeye delâlet eden iki şey zikredilmiştir. Bu yerden çıkarılan şeyler, canlılar için azık ve meta' olan ot, ağaçlar, tohumlar, çekirdekler, meyveler, tuz ve ateştir. Çünkü ateş yeşil ağaçtan, tuz da sudandır. Otlak kelimesinin kullanılmasındaki incelik; öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden muhatapları kınama, dünya ile faydalanma hususunda onları hayvanlara ilhak etme ve âhiretten gafletlerine işarettir."
Naziat 79:34
Her şeyi alt üst eden o büyük felâket geldiği vakit, Sıhah'da der ki: ”Çoğalıp, üstün ve galip gelen her şey ”tâmme" kelimesi ile ifade edilir. ”Radde" bâbındandır. ”El-kübrâ"kelimesi, ”ekbera" nın müennesidir. Büyük oldu mânâsına olan ”kebura"dan gelir. ”Yaşlandı" mânâsına olan ”kebira"dan değil. ”
Bu, hayattaki hallerinin beyânının akabinde fıhiret durumlarının beyanına başlamadır. Mânâsı: Diğer belâ ve felâketlere üstün ve baskın gelen büyük belânın vukuunun vakti geldiği zaman demektir. Kastedilen; kıyamet veya ikinci sûr'a ülurüştür. Çünkü, kıyamet gününde alışılmışın dışında müthiş alâmetler müşahede edilir ki, çok dehşetli şeyleri unutturur. İkinci sûr'a üfüriişte yaratıklar kıyamet yerine toplanır.
Naziat 79:35
İnsanın yapıp ettiklerini hatırlayacağı gün...Yani, o günde herkes amel defterlerinde yazılmış olarak müşahade etmek suretiyle, hayır ve şer ne işlemişse hatırlar. Halbuki o, aşırı gaflet ve zamanın uzunluğundan dolayı onu unutmuştu. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”...Allah onları bir birsaymıştır, onlar ise unutmuşlardır... ” (Mücâdele:6)
Naziat 79:36
Ve görene yani insanlardan gözü olan her yaratığa
cehennem açık bir şekilde yani, onu dünyâda İken işittikten sonra hiç kimseye gizil kalmayacak şekilde apaçık olarak
gösterildiği zaman. ”Cahîm"den maksat, mutlak ateşle ifade edilen cehennemdir.
Naziat 79:37
Azana yani böbürlenene, başkaldırana, küfr ve azgınlıkta ileri giderek isyanda haddi aşana
ve uçup gidecek fâni
Naziat 79:38
dünya hayatını âhirete tercih edene yani onu seçene, iman ve ibadetle ebedî âhiret hayatı için hazırlık yapmayana
Naziat 79:39
şüphesiz cehennem durumu anlatılan bütün bu kimselere
tek barınaktır başkası değil. Âsî mü'minin çıktığı gibi oradan çıkacak değildir. Söz, kâfir hakkındadır fakat onda diğer insanlar için de bir öğüt, ibret ve ikaz vardır.
Naziat 79:40
Başlangıcı ve sonu bildiği için, her şeyin alt üst olduğu o büyük felâket gününde
Rabbinin makamından yani her şeyinin sahibinin önünde durmaktan
korkan -çünkü hesap için O'nun önünde durmaktan korkmak, eblelte O'nu tanımanın neticesinde olur-
ve nefsini kötü arzulardan yani beşerî yaratılış ve tabiatının hükmüyle o arzulara meyletmekten
uzaklaştıran, dünya hayatinin meta' ve parlaklığına kapılmayan, âkibetin korkunçluğunu bilerek onun süs ve alâyişine aklanmayan
Naziat 79:41
için ise şühpesiz cennet yegâne barınaktır. Yani, cennet, içine girenin hiç çıkmayacağı bir makamdır.
"El-hevâ;" seri bir sebep olmaksızın nefsin arzu duyduğu ve lezzet aldığı şeye meyletmesidir. Nitekim hadiste şöyle büyütülmüştür: ”Ümmetim hakkında korktuğum şeylerin en korkulusu hevâ (nefsin kötü arzuları) ve tûl'ü emel (bitmeyen istek )dir. Hevâ, Hak'tan alıkoy ar; tûl'ü emel ise âhireti unutturur."
Büyüklerden birisi der ki: ”Hevâ, Allahü teâlâ 'nın: İnsanlara kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük süslü gösterildi...' (Âl-i İmrân: 14) âyetinde zikredilen yedi şeyden ibarettir. Allah onu iki şeyde topladı. Nitekim buyurdu ki: ’Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir...' (Muhammed: 3 6) Sonra onu bir şeyde topladı ki, o da âyetteki hevâdır."
Hevâ bütün şehvetleri (arzuları) içine alır. Kim nevadan kurtulursa, bütün kayıtlardın kurtulmuştur.
Sefil (radıyallahü anh) der ki: ”Hevâdan ancak peygamberler ve bazı sıddıklar uzak kalır. Hevâdan ancak edebi kendisine gerekli kılan kurtulur."
Ben fakir derim ki: Şüphesiz insan, melekî hakikatle hayvanî hakikat arasında bir geçittir. O, birinci hakikat yönüyle nefsi hevâdan uzaklatırır. Nitekim Nebi (aleyhisselâm) kendisi, kendisine: ”Ey Nebi! Selâm senin üzerine olsun" diyerek melekî yönünden beşerî yönüne, yahut cem' makamından ferd makamına hitap ediyordu.
Cennetten murat, mutlak mükâfat yeridir. Allahü teâlâ 'nın: ”Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır." (Rahman:46) sözüne aykırı değildir. Buradaki iki cennet: Cismanî nimetler cenneti ve ruhanî lezzetlerle lezzetlenme cennetidir.
Muhammed İbnüi-Hasen (radıyallahü anh) der ki: ”Bir gece uyuyordum. Bir de ne göreyim, kapı vuruluyor. Dedim: ’Bakın kim o?' Kapıya bakan kimse: ’Halife Harun'un elçisi, Halife seni çağırıyor.' dedi. Canımdan korktum ve yanına gittim . Yanına girince dedi ki: ’Bir mesele hakkında seni çağırdım. Ümm-ü Muhammed'e -yani Zübeyde'ye-: ’Ben âdil bir devlet adamıyım. Âdil devlet adamı cennettedir.' dedim. O da bana: ’Sen zâlim, âsisin, kendinin cennetlik olduğuna şahitlik ettin, böylece Allah'a karşı yalan söyledin' dedi. Hasen şöyle devanı etti: ”Dedim ki: ’Ey mü'minlerin emiri! Bir günah işlediğin zaman, o durumda Allah'tan korkuyor musun?' Dedi ki: ’Evet vallahi, Allah'tan çok şiddetli korkuyorum.'‘Ben şehadet ederim ki senin için iki cennet vardır, tek cennet değil. Allahü teâlâ : ’Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.' (Rahmân:46) buyurmuştur,' dedim. Bana hoş davrandı, ayrılmamı emretti. Evime döndüğümde para keselerinin bana geldiğini gördüm."
Naziat 79:42
Sana kıyameti sorarlar: Gelip çatması yani kopması
ne zamandır? (derler.) Allah'ın onu ne zaman koparacağını kastediyorlar. Müşrikler kıyametin haberlerini; onun her şeyi alt üst eden felâket, kulakları sağır eden ses ve kapı çalan şey oluşu gibi müthiş vasıflarını işitiyorlardı da alay ederek diyorlardı ki: ”Gelip çatması ne zamandır?"
Naziat 79:43
Sen onu nereden bilip bildireceksin! Müşriklerin onu sormasına bir cevap ve inkârdır. Yani, sen neredesin? Onun vaktini onlara anlatman ve onu onlara bildirmen nerede ki, sana onun açıklanmasını sorsunlar? Tıpkı şu âyette olduğu gibi: ”...Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar..." (A'râf: 187) Yani, hiçbir şekilde sen onlara onu anlatamaz ve vaktini açıklayamazsın. Gaybkırı en iyi bilen Allah onu kendi ilmine has kılmıştır ki, sen onu nasıl bileceksin?
Naziat 79:44
O'nun nihâi ilmi yalnız Rabbine aittir.Yani, kim olursa olsun, onun nihaî ilmi hiç kimseye verilmemiştir. O halde neden dolayı onu soruyorlar?
Kâşânî der ki: ”Yani, sen nerdesin, onu bilmek ve anlatmak nerede? Onun ilmi ancak Rabbine aittir. Sen ve senden başkası onun ilminden ne bileceksiniz? Aksine onu yalnız Allah bilir."
Naziat 79:45
Sen ancak ondan korkanları uyarırsın. Yani senin vazifen; yaklaştığını açıklamak babından emrolunduğun şeye uymak, ondaki çeşitli korkuları açıklamaktır. Yoksa sana havale edilmeyen vaktini tayin etmek değildir. Onlara ne oluyor ki, açıklaması senin vazifen olmayan şeyleri soruyorlar'? Yani, sen ancak ondan korkanı ve vuku bulacağına inananı ııyarabilirsin. O, bütün insanlara gönderilmiş olmasına rağmen sadece korkan kimsenin tahsis edilmesi, ondan faydalananların onlar oluşundan dolayıdır. Yani, uyarmak sadece onlara tesir eder. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur: ”...Tehdidimden korkanlara Kur'an la öğüt ver." (Kaf:45)
Naziat 79:46
Mekke kâfirlerinden inkarcılar
kıyamet gününü gördüklerinde yani onun dehşetini müşahede ettiklerinde dünyada
sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar. Yani, dünyada bir günün akşamı veya kuşluk zamanı gibi kısa bir müddet kaldıklarını sanırlar.
Eğer, niçin ”illâ aşiyyeten ev duhâ" denilmemiştir'? Duhâ kelimesinin sonuna ”hâ" zamirinin eklenmesinin faydası nedir? denilecek olursa, biz de deriz ki: Şayet öyle denilseydi, ”aşiyye (akşam)"nin bir günden, ”duhâ (kuşluk vakti)'nin başka bir günden olması muhtemel olurdu. Bu durumda, birinci gündeki bu zamandan, diğer bir gündeki başka bir zamana kalmanın devam edeceği sanılırdı. Ama âyetteki şekilde denilince bu ihtimal ortadan kalkar. İkinci olarak, âyetlerin sonlarındaki ses uyumuna riayet vardır. Çünkü ondan öncesi ” mürsâhâ ve zikrâhâ ve müntehâhâ" dır. Allah en iyi bilendir.
Allah'ın yardımıyla Nâziat Sûresinin tefsiri tamamlandı.
Abese 80:1
ABESE SURESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur, 42 âyettir.
Yanına ama bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. ”El-Ubsü" ve ”El-Ubûs"; yüz ekşitmek, surat asmak, kaş çatmaktır.
"En câehü, yanına... geldi" cümlesindeki zamir Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e râcidir. Âmânın gelmesi, yüz çevirmenin sebebidir. Âmânın kendisine gelmesinden ötürü geri döndü, yüz çevirdi, demektir. ”El-Umyü" gözün kaybedilmesidir. ”El-âmâ"daki el, ahd içindir. Böylece bilinen âmâ kastedilir ki, o da Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ikinci müezzini olan İbn-ü Ümm-i Mektûm'dur.
Rivayet edilir ki, İbn Ümm-i Mektûm Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geldi. O anda Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanında Rebia'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe. İbn-i Hişamın oğlu Ebu Cehil. Abdülmuttalib'in oğlu Abbas, Ümeyve İbn-ü Halef ve El-Velîd İbn-ül Muğîre gibi Kureyş'in ileri gelenleri vardı. Onları İslâm'a çağırıyordu. Çünkü insanların âdetidir; büyükleri bir şeye meyletti mi başkaları da meyleder. Nitekim ”İnsanlar krallarının dini üzeredir" denmiştir.
İbnü Ümmi Mektûm Rasûlüllah'a dedi ki: ”Yâ Rasûlallah, Allah'ın sana öğrettiğini bana da öğret de ondan faydalanayım." O, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir grupla ilgilendiğini bilmediği için bu sözü tekrarlayıp duruyordu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sözünün kesilmesini, onları bırakıp da onunla meşgul olmayı hoş karşılamıyordu. Yüzünü ekşitti ve ondan yüz çevirdi. İbn-ü Ümm-i Mektûm da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzünü ekşitmesinin ve yüz çevirmesinin, Allah'ın kendisinden sudûrunu çirkin gördüğü şeyden dolayı olmasından korkarak hüzünlü bir şekilde geri döndü. Bunun üzerine âyetler nazil oldu.
Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu gördüğü zaman ikramda bulunur ve derdi ki: ”Kendisi hakkında Rabbimin beni itab ettiği kişi merhaba!"
Denilir ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında hiç’Abese Sûresi' kendisine indiğinde üzüldüğü gibi üzülmedi. Çünkü o, rüşd sahibi Habibdir. Bununla beraber Allah bu hitabı onunla kendisi arasında bırakmadı ki bu kınama daha hafif kalsın. Aksine O, bunu müminlere açıkladı, bu harekete karşı takva sahibi kullarını uyardı. Bundan dolayıdır ki Ömer İbn'ül Hattab (radıyallahü anh)'a münafıklardan birinin kavmine imamlık yaparken sırf’Abese Sûresini' okuduğu başka bir sure okumadığı haberi ulaştı. Bunun üzerine onun da bununla küfre girdikleri sonucunu çıkardığı için bir adam gönderip boynunu vurdurduğu rivayet edilir."
İbn-ü Zeyd der ki: ”Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için vahiyden bir şey gizlemesi caiz olsaydı, bunu gizlerdi."
Şu âyetler de buna benzemektedir: ”Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?..." (Tahrim: 1) ”(Rasûlüm!) Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: ’Eşini yanında tut, Allah'tan kork!' diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah'tır..." (Ahzâb: 37)
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaptığı şey, evlâ olanı terketme babından olup günah sayılmaz. Çünkü onun içtihadı evlâ olanı talep hakkındadır.
Amâ sıfatıyla ifade -halbuki bu vasıfla zikretme onun durumunu tahkirdir ki, bu da itabdan anlaşılan tazime aykırıdır- ya Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o topluluğa olan sözünü kesmeye cesaret etmesindeki özrünü kabul edip onu tasdik etmek, yumuşak davranmaya, kaba davranmamaya ve merhamete lâyık olduğunu bildirmek için, ya da aşırı yadırgama içindir. Çünkü yadırgamanın aslı makamın delâletindendir. Sanki şöyle denmiştir: Âmâ olduğu için ondan yüz çevirdi, bu ise onun yüce ahlâkına yakışmaz. Nitekim Allah'ın:
Ne bilirsin... sözündeki iltifat (gıyabî itabdan hitaba geçme) bundan dolayıdır. Çünkü karşısına alıp hitap etme, kınamanın şiddeti hususunda daha tesirlidir. Tıpkı kendisine cinayette bulunan caniyi insanlara şikayet edip sonra da caniye dönerek onu azarlayan kimse gibi. Yani onun durumunu sana bildiren ve işin iç yüzüne seni muttali kılan nedir ki ondan yüz çeviriyorsun?
İmam Süheylî der ki: ”Bak âyet nasıl gaibden haber verme lafzıyla indi, ”yüzünü asıp çevirdi" dedi de ”yüzünü astın ve geri çevirdin" demedi. Bu, yüz çevirip sonra da muhataba yönelerek onu karşısına alan ve: ”Ne bilirsin" diyen gaibin durumuna benzer. Halbuki Allahü teâlâ biliyor ki o, âmâdan yüz çevirmekle sadece hayra rağbetini ve bu müşrikin yani Velîd b. Mıığira'nın İslâm'a girmesini istiyordu. Çünkü böyle büyük birinin Müslüman olması çoğu kimselerin Müslüman olması demektir. Allahü teâlâ Nebisi (sallallahü aleyhi ve sellem)'ne kendisinden yüz çevirenin sözüne benzer sözle konuştu, sonra da onu yalnızlıktan kurtarmak için ’Ne bilirsin...' kitabıyla karşısına aldı."
"İbn Ümm-i Mektûm Müslüman olmuş, din işleri ile ilgili olarak muhtaç olduğu şeyleri öğrenmeye gelmişti. O kâfirlere gelince henüz Müslüman olmamışlardı. Onların Müslüman olması çoğu kimselerin Müslüman olmasına sebep olacaktı. Nasıl oldu da Allahü teâlâ peygamberini bunun üzerine kınadı?" denilecek olursa, cevaben denilir ki: Durum her ne kadar anlatıldığı gibi ise de, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in yaptığı şeyin dış görünüşü, zenginleri fakirlere takdim ettiğini, fakirlerin kalplerinin kırılmasına az önem verdiğini andırır. Bu ise peygamberlik makamına yakışmaz. Çünkü bu, en iyiyi terketmektir ki, bundan dolayı Allahü teâlâ onu itab etmiştir.
Abese 80:2
Yanına ama bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. ”El-Ubsü" ve ”El-Ubûs"; yüz ekşitmek, surat asmak, kaş çatmaktır.
"En câehü, yanına... geldi" cümlesindeki zamir Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e râcidir. Âmânın gelmesi, yüz çevirmenin sebebidir. Âmânın kendisine gelmesinden ötürü geri döndü, yüz çevirdi, demektir. ”El-Umyü" gözün kaybedilmesidir. ”El-âmâ"daki el, ahd içindir. Böylece bilinen âmâ kastedilir ki, o da Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ikinci müezzini olan İbn-ü Ümm-i Mektûm'dur.
Rivayet edilir ki, İbn Ümm-i Mektûm Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geldi. O anda Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanında Rebia'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe. İbn-i Hişamın oğlu Ebu Cehil. Abdülmuttalib'in oğlu Abbas, Ümeyve İbn-ü Halef ve El-Velîd İbn-ül Muğîre gibi Kureyş'in ileri gelenleri vardı. Onları İslâm'a çağırıyordu. Çünkü insanların âdetidir; büyükleri bir şeye meyletti mi başkaları da meyleder. Nitekim ”İnsanlar krallarının dini üzeredir" denmiştir.
İbnü Ümmi Mektûm Rasûlüllah'a dedi ki: ”Yâ Rasûlallah, Allah'ın sana öğrettiğini bana da öğret de ondan faydalanayım." O, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir grupla ilgilendiğini bilmediği için bu sözü tekrarlayıp duruyordu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sözünün kesilmesini, onları bırakıp da onunla meşgul olmayı hoş karşılamıyordu. Yüzünü ekşitti ve ondan yüz çevirdi. İbn-ü Ümm-i Mektûm da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzünü ekşitmesinin ve yüz çevirmesinin, Allah'ın kendisinden sudûrunu çirkin gördüğü şeyden dolayı olmasından korkarak hüzünlü bir şekilde geri döndü. Bunun üzerine âyetler nazil oldu.
Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu gördüğü zaman ikramda bulunur ve derdi ki: ”Kendisi hakkında Rabbimin beni itab ettiği kişi merhaba!"
Denilir ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında hiç’Abese Sûresi' kendisine indiğinde üzüldüğü gibi üzülmedi. Çünkü o, rüşd sahibi Habibdir. Bununla beraber Allah bu hitabı onunla kendisi arasında bırakmadı ki bu kınama daha hafif kalsın. Aksine O, bunu müminlere açıkladı, bu harekete karşı takva sahibi kullarını uyardı. Bundan dolayıdır ki Ömer İbn'ül Hattab (radıyallahü anh)'a münafıklardan birinin kavmine imamlık yaparken sırf’Abese Sûresini' okuduğu başka bir sure okumadığı haberi ulaştı. Bunun üzerine onun da bununla küfre girdikleri sonucunu çıkardığı için bir adam gönderip boynunu vurdurduğu rivayet edilir."
İbn-ü Zeyd der ki: ”Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için vahiyden bir şey gizlemesi caiz olsaydı, bunu gizlerdi."
Şu âyetler de buna benzemektedir: ”Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?..." (Tahrim: 1) ”(Rasûlüm!) Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: ’Eşini yanında tut, Allah'tan kork!' diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah'tır..." (Ahzâb: 37)
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaptığı şey, evlâ olanı terketme babından olup günah sayılmaz. Çünkü onun içtihadı evlâ olanı talep hakkındadır.
Amâ sıfatıyla ifade -halbuki bu vasıfla zikretme onun durumunu tahkirdir ki, bu da itabdan anlaşılan tazime aykırıdır- ya Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o topluluğa olan sözünü kesmeye cesaret etmesindeki özrünü kabul edip onu tasdik etmek, yumuşak davranmaya, kaba davranmamaya ve merhamete lâyık olduğunu bildirmek için, ya da aşırı yadırgama içindir. Çünkü yadırgamanın aslı makamın delâletindendir. Sanki şöyle denmiştir: Âmâ olduğu için ondan yüz çevirdi, bu ise onun yüce ahlâkına yakışmaz. Nitekim Allah'ın:
Ne bilirsin... sözündeki iltifat (gıyabî itabdan hitaba geçme) bundan dolayıdır. Çünkü karşısına alıp hitap etme, kınamanın şiddeti hususunda daha tesirlidir. Tıpkı kendisine cinayette bulunan caniyi insanlara şikayet edip sonra da caniye dönerek onu azarlayan kimse gibi. Yani onun durumunu sana bildiren ve işin iç yüzüne seni muttali kılan nedir ki ondan yüz çeviriyorsun?
İmam Süheylî der ki: ”Bak âyet nasıl gaibden haber verme lafzıyla indi, ”yüzünü asıp çevirdi" dedi de ”yüzünü astın ve geri çevirdin" demedi. Bu, yüz çevirip sonra da muhataba yönelerek onu karşısına alan ve: ”Ne bilirsin" diyen gaibin durumuna benzer. Halbuki Allahü teâlâ biliyor ki o, âmâdan yüz çevirmekle sadece hayra rağbetini ve bu müşrikin yani Velîd b. Mıığira'nın İslâm'a girmesini istiyordu. Çünkü böyle büyük birinin Müslüman olması çoğu kimselerin Müslüman olması demektir. Allahü teâlâ Nebisi (sallallahü aleyhi ve sellem)'ne kendisinden yüz çevirenin sözüne benzer sözle konuştu, sonra da onu yalnızlıktan kurtarmak için ’Ne bilirsin...' kitabıyla karşısına aldı."
"İbn Ümm-i Mektûm Müslüman olmuş, din işleri ile ilgili olarak muhtaç olduğu şeyleri öğrenmeye gelmişti. O kâfirlere gelince henüz Müslüman olmamışlardı. Onların Müslüman olması çoğu kimselerin Müslüman olmasına sebep olacaktı. Nasıl oldu da Allahü teâlâ peygamberini bunun üzerine kınadı?" denilecek olursa, cevaben denilir ki: Durum her ne kadar anlatıldığı gibi ise de, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in yaptığı şeyin dış görünüşü, zenginleri fakirlere takdim ettiğini, fakirlerin kalplerinin kırılmasına az önem verdiğini andırır. Bu ise peygamberlik makamına yakışmaz. Çünkü bu, en iyiyi terketmektir ki, bundan dolayı Allahü teâlâ onu itab etmiştir.
Abese 80:3
Belki o âmâ senden aldığı şeyle günah kirlerinden tamamen
temizlenecekti.
Abese 80:4
Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt yani senin öğüdün tam temizlenme derecesine erişmese bile
kendisine fayda verecekti.
Keşşafta şöyle denilmiştir: ”Âyetin mânâsı: Temizlenme ve öğüt alma açısından, ondan beklenen, şeyi sen bilemezsin. Şayet bilmiş olsaydın, böyle yapmazdın."“sen" zamiridir- hoş karşılamamanın sebebinin Aleyhisselâtı vesselâmin özelliği olduğuna dikkat çekmektir. Yani, özellikle senin gibisinin kendisini muhtaç görmeyene yönelmesi, fakirden, iyilik talep edenden yüz çevirmesi gerekmez. Aziz, insanlar arasında zelil olsa da, inicin ve ibadetle Allah'ın aziz kıldığıdır. Zelil, küfür ve günahla Allah'ın zelil kıldığıdır, insanlar arasında azîz olsa bile.
Rivayet olunur ki, bundan sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) asla hiçbir fakire karşı yüzünü ekşitmedi, hiçbir zengine de yönelmedi. Aleyhissalâtü vesselâmin meclisinde fakirler emir idi. Yani, onlara son derece ihtiramda bulunurdu. Bunda, küçük için büyükle edep dersi vardır. Dine omuz verenler, ilim erbabı ve hükmedenler, hayır ehlinden olan zayıfları kendilerine yaklaştırmak ve hayırdan uzak zenginlerden önde tutmakla muhataptırlar. Tıpkı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in bu sûrede muhatap kılındığı gibi.
Abese 80:5
Kendini (sana), imana ve sendeki ilme ve Kur'an'a
muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Âmâyı bırakıp onun irşadı ve ıslahına ihtimam gösteriyorsun.
Bunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlarla sohbetinden son derece uzaklaştırma vardır. Çünkü sırtını dönene yönelmek, izzetlilerin âdetinden değildir.
" Tesaddâ", aslında ”tetesaddâ ”dır. Hafiflik için’ ”te’den biri hazfedilmiştir. Bu kelime: ”Bir şeye yönelmek, durumunu nazar-ı itibara alma, ihtimam gösterme" anlamlarına gelir. Zıddı, ona önem vermemektir.
Abese 80:6
Kendini (sana), imana ve sendeki ilme ve Kur'an'a
muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Âmâyı bırakıp onun irşadı ve ıslahına ihtimam gösteriyorsun.
Bunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlarla sohbetinden son derece uzaklaştırma vardır. Çünkü sırtını dönene yönelmek, izzetlilerin âdetinden değildir.
" Tesaddâ", aslında ”tetesaddâ ”dır. Hafiflik için’ ”te’den biri hazfedilmiştir. Bu kelime: ”Bir şeye yönelmek, durumunu nazar-ı itibara alma, ihtimam gösterme" anlamlarına gelir. Zıddı, ona önem vermemektir.
Abese 80:7
Oysa ki onun arınmamasından sen sorumlu değilsin. Yani, bu kendini muhtaç görmeyenin temizlenmemesinde sana bir baskı ve günah yoktur ki, onun durumuyla ilgilerlesin ve Müslüman olandan da yüz çeviresin!
Abese 80:8
Fakat sen, sendeki hidayet ve irşadı, güzel hasletleri talep edip
koşarak ve Allah'tan
korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yerini tutan zamirin iki fiilden önce zikredilmesi -ki o
Abese 80:9
Fakat sen, sendeki hidayet ve irşadı, güzel hasletleri talep edip
koşarak ve Allah'tan
korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yerini tutan zamirin iki fiilden önce zikredilmesi -ki o
Abese 80:10
Fakat sen, sendeki hidayet ve irşadı, güzel hasletleri talep edip
koşarak ve Allah'tan
korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yerini tutan zamirin iki fiilden önce zikredilmesi -ki o
Abese 80:11
Hayır, öyle yapma! İhtiyaç göstermeyene yönelmekten ve irşad talebinde bulunanı irşaddan yüz çevirmekten sakın!
Hasan-ı Basrî der ki: ”Cibril bu âyetleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e okuduğunda -Allah'ın hakkında vereceği hükmünü bekleyerek- yüzü kül gibi yani, sanki yüzüne kül serpilmiş gibi oldu. ”Hayır!" deyince yüzü açıldı, sevindi."
Âyetin mânâsı şöyledir: Bunun gibisini yapma, çünkü bu sana yakışmaz.
Şüphesiz bunlar yani, Ya Muhammed, seni mükellef kıldığımız ve sana emrettiğimiz öğütleri içine alan Kur'an. Allah'a yakınlık ve şeref yönüyle
değerli ve güvenilir, takva ile mücehhez, Allah'a itaat eden
katiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış şeytanların ellerinin dokunmasından uzaklaştırılmış,
yüce makamlara yani, yedi kat semaya
kaldırılmış yahut kadri ve adı yüceltilmiş Kur'ân-ı Kerim sabiteleri olduğu için Allah katında
mukaddes sahifelerde yanı, Levlı-i Mahfuz'dan istinsah edilmiş sahifelerde yazılı, ders alınması ve gereğiyle amel edilmesi gereken
bir öğüttür, dileyen ondan Kur'an'dan
öğüt alır, onu ezberleyip korur, unutmaz.
"Sefere" meleklerden bir gurup katipdir ki, Levh-i Mahfuz'dan kitapları yazarlar. ”Sefr"den türemiş olup ”safir"in çoğuludur. ”Sefr" ise ”ketb" yani yazmaktır. Sefer (yolculuk), kişinin ahlâkını açığa çıkardığı için bu ismi almıştır. Bu lâfız meleklere hastır. Lügat yönüyle kullanılması caiz olsa da neredeyse başka şeyler için kullanılmaz.
Kurtubî der ki: ”Allahü teâlâ 'nırı: lO'na ancak temizlenenler dokunabilir' (Vakıa: 79) âyetindeki temizlenenlerden murat, Allah'a itaat eden, takva ile mücehhez, Allah'a yakınlıklarıyla değer kazanan şerefli katiplerdir."
"Kiram ” kelimesi, ”kerim'in cem'i olup ”keramet" ten gelmektedir.
Abese 80:12
Hayır, öyle yapma! İhtiyaç göstermeyene yönelmekten ve irşad talebinde bulunanı irşaddan yüz çevirmekten sakın!
Hasan-ı Basrî der ki: ”Cibril bu âyetleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e okuduğunda -Allah'ın hakkında vereceği hükmünü bekleyerek- yüzü kül gibi yani, sanki yüzüne kül serpilmiş gibi oldu. ”Hayır!" deyince yüzü açıldı, sevindi."
Âyetin mânâsı şöyledir: Bunun gibisini yapma, çünkü bu sana yakışmaz.
Şüphesiz bunlar yani, Ya Muhammed, seni mükellef kıldığımız ve sana emrettiğimiz öğütleri içine alan Kur'an. Allah'a yakınlık ve şeref yönüyle
değerli ve güvenilir, takva ile mücehhez, Allah'a itaat eden
katiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış şeytanların ellerinin dokunmasından uzaklaştırılmış,
yüce makamlara yani, yedi kat semaya
kaldırılmış yahut kadri ve adı yüceltilmiş Kur'ân-ı Kerim sabiteleri olduğu için Allah katında
mukaddes sahifelerde yanı, Levlı-i Mahfuz'dan istinsah edilmiş sahifelerde yazılı, ders alınması ve gereğiyle amel edilmesi gereken
bir öğüttür, dileyen ondan Kur'an'dan
öğüt alır, onu ezberleyip korur, unutmaz.
"Sefere" meleklerden bir gurup katipdir ki, Levh-i Mahfuz'dan kitapları yazarlar. ”Sefr"den türemiş olup ”safir"in çoğuludur. ”Sefr" ise ”ketb" yani yazmaktır. Sefer (yolculuk), kişinin ahlâkını açığa çıkardığı için bu ismi almıştır. Bu lâfız meleklere hastır. Lügat yönüyle kullanılması caiz olsa da neredeyse başka şeyler için kullanılmaz.
Kurtubî der ki: ”Allahü teâlâ 'nırı: lO'na ancak temizlenenler dokunabilir' (Vakıa: 79) âyetindeki temizlenenlerden murat, Allah'a itaat eden, takva ile mücehhez, Allah'a yakınlıklarıyla değer kazanan şerefli katiplerdir."
"Kiram ” kelimesi, ”kerim'in cem'i olup ”keramet" ten gelmektedir.
Abese 80:13
Hayır, öyle yapma! İhtiyaç göstermeyene yönelmekten ve irşad talebinde bulunanı irşaddan yüz çevirmekten sakın!
Hasan-ı Basrî der ki: ”Cibril bu âyetleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e okuduğunda -Allah'ın hakkında vereceği hükmünü bekleyerek- yüzü kül gibi yani, sanki yüzüne kül serpilmiş gibi oldu. ”Hayır!" deyince yüzü açıldı, sevindi."
Âyetin mânâsı şöyledir: Bunun gibisini yapma, çünkü bu sana yakışmaz.
Şüphesiz bunlar yani, Ya Muhammed, seni mükellef kıldığımız ve sana emrettiğimiz öğütleri içine alan Kur'an. Allah'a yakınlık ve şeref yönüyle
değerli ve güvenilir, takva ile mücehhez, Allah'a itaat eden
katiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış şeytanların ellerinin dokunmasından uzaklaştırılmış,
yüce makamlara yani, yedi kat semaya
kaldırılmış yahut kadri ve adı yüceltilmiş Kur'ân-ı Kerim sabiteleri olduğu için Allah katında
mukaddes sahifelerde yanı, Levlı-i Mahfuz'dan istinsah edilmiş sahifelerde yazılı, ders alınması ve gereğiyle amel edilmesi gereken
bir öğüttür, dileyen ondan Kur'an'dan
öğüt alır, onu ezberleyip korur, unutmaz.
"Sefere" meleklerden bir gurup katipdir ki, Levh-i Mahfuz'dan kitapları yazarlar. ”Sefr"den türemiş olup ”safir"in çoğuludur. ”Sefr" ise ”ketb" yani yazmaktır. Sefer (yolculuk), kişinin ahlâkını açığa çıkardığı için bu ismi almıştır. Bu lâfız meleklere hastır. Lügat yönüyle kullanılması caiz olsa da neredeyse başka şeyler için kullanılmaz.
Kurtubî der ki: ”Allahü teâlâ 'nırı: lO'na ancak temizlenenler dokunabilir' (Vakıa: 79) âyetindeki temizlenenlerden murat, Allah'a itaat eden, takva ile mücehhez, Allah'a yakınlıklarıyla değer kazanan şerefli katiplerdir."
"Kiram ” kelimesi, ”kerim'in cem'i olup ”keramet" ten gelmektedir.
Abese 80:14
Hayır, öyle yapma! İhtiyaç göstermeyene yönelmekten ve irşad talebinde bulunanı irşaddan yüz çevirmekten sakın!
Hasan-ı Basrî der ki: ”Cibril bu âyetleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e okuduğunda -Allah'ın hakkında vereceği hükmünü bekleyerek- yüzü kül gibi yani, sanki yüzüne kül serpilmiş gibi oldu. ”Hayır!" deyince yüzü açıldı, sevindi."
Âyetin mânâsı şöyledir: Bunun gibisini yapma, çünkü bu sana yakışmaz.
Şüphesiz bunlar yani, Ya Muhammed, seni mükellef kıldığımız ve sana emrettiğimiz öğütleri içine alan Kur'an. Allah'a yakınlık ve şeref yönüyle
değerli ve güvenilir, takva ile mücehhez, Allah'a itaat eden
katiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış şeytanların ellerinin dokunmasından uzaklaştırılmış,
yüce makamlara yani, yedi kat semaya
kaldırılmış yahut kadri ve adı yüceltilmiş Kur'ân-ı Kerim sabiteleri olduğu için Allah katında
mukaddes sahifelerde yanı, Levlı-i Mahfuz'dan istinsah edilmiş sahifelerde yazılı, ders alınması ve gereğiyle amel edilmesi gereken
bir öğüttür, dileyen ondan Kur'an'dan
öğüt alır, onu ezberleyip korur, unutmaz.
"Sefere" meleklerden bir gurup katipdir ki, Levh-i Mahfuz'dan kitapları yazarlar. ”Sefr"den türemiş olup ”safir"in çoğuludur. ”Sefr" ise ”ketb" yani yazmaktır. Sefer (yolculuk), kişinin ahlâkını açığa çıkardığı için bu ismi almıştır. Bu lâfız meleklere hastır. Lügat yönüyle kullanılması caiz olsa da neredeyse başka şeyler için kullanılmaz.
Kurtubî der ki: ”Allahü teâlâ 'nırı: lO'na ancak temizlenenler dokunabilir' (Vakıa: 79) âyetindeki temizlenenlerden murat, Allah'a itaat eden, takva ile mücehhez, Allah'a yakınlıklarıyla değer kazanan şerefli katiplerdir."
"Kiram ” kelimesi, ”kerim'in cem'i olup ”keramet" ten gelmektedir.
Abese 80:15
Hayır, öyle yapma! İhtiyaç göstermeyene yönelmekten ve irşad talebinde bulunanı irşaddan yüz çevirmekten sakın!
Hasan-ı Basrî der ki: ”Cibril bu âyetleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e okuduğunda -Allah'ın hakkında vereceği hükmünü bekleyerek- yüzü kül gibi yani, sanki yüzüne kül serpilmiş gibi oldu. ”Hayır!" deyince yüzü açıldı, sevindi."
Âyetin mânâsı şöyledir: Bunun gibisini yapma, çünkü bu sana yakışmaz.
Şüphesiz bunlar yani, Ya Muhammed, seni mükellef kıldığımız ve sana emrettiğimiz öğütleri içine alan Kur'an. Allah'a yakınlık ve şeref yönüyle
değerli ve güvenilir, takva ile mücehhez, Allah'a itaat eden
katiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış şeytanların ellerinin dokunmasından uzaklaştırılmış,
yüce makamlara yani, yedi kat semaya
kaldırılmış yahut kadri ve adı yüceltilmiş Kur'ân-ı Kerim sabiteleri olduğu için Allah katında
mukaddes sahifelerde yanı, Levlı-i Mahfuz'dan istinsah edilmiş sahifelerde yazılı, ders alınması ve gereğiyle amel edilmesi gereken
bir öğüttür, dileyen ondan Kur'an'dan
öğüt alır, onu ezberleyip korur, unutmaz.
"Sefere" meleklerden bir gurup katipdir ki, Levh-i Mahfuz'dan kitapları yazarlar. ”Sefr"den türemiş olup ”safir"in çoğuludur. ”Sefr" ise ”ketb" yani yazmaktır. Sefer (yolculuk), kişinin ahlâkını açığa çıkardığı için bu ismi almıştır. Bu lâfız meleklere hastır. Lügat yönüyle kullanılması caiz olsa da neredeyse başka şeyler için kullanılmaz.
Kurtubî der ki: ”Allahü teâlâ 'nırı: lO'na ancak temizlenenler dokunabilir' (Vakıa: 79) âyetindeki temizlenenlerden murat, Allah'a itaat eden, takva ile mücehhez, Allah'a yakınlıklarıyla değer kazanan şerefli katiplerdir."
"Kiram ” kelimesi, ”kerim'in cem'i olup ”keramet" ten gelmektedir.
Abese 80:16
Hayır, öyle yapma! İhtiyaç göstermeyene yönelmekten ve irşad talebinde bulunanı irşaddan yüz çevirmekten sakın!
Hasan-ı Basrî der ki: ”Cibril bu âyetleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e okuduğunda -Allah'ın hakkında vereceği hükmünü bekleyerek- yüzü kül gibi yani, sanki yüzüne kül serpilmiş gibi oldu. ”Hayır!" deyince yüzü açıldı, sevindi."
Âyetin mânâsı şöyledir: Bunun gibisini yapma, çünkü bu sana yakışmaz.
Şüphesiz bunlar yani, Ya Muhammed, seni mükellef kıldığımız ve sana emrettiğimiz öğütleri içine alan Kur'an. Allah'a yakınlık ve şeref yönüyle
değerli ve güvenilir, takva ile mücehhez, Allah'a itaat eden
katiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış şeytanların ellerinin dokunmasından uzaklaştırılmış,
yüce makamlara yani, yedi kat semaya
kaldırılmış yahut kadri ve adı yüceltilmiş Kur'ân-ı Kerim sabiteleri olduğu için Allah katında
mukaddes sahifelerde yanı, Levlı-i Mahfuz'dan istinsah edilmiş sahifelerde yazılı, ders alınması ve gereğiyle amel edilmesi gereken
bir öğüttür, dileyen ondan Kur'an'dan
öğüt alır, onu ezberleyip korur, unutmaz.
"Sefere" meleklerden bir gurup katipdir ki, Levh-i Mahfuz'dan kitapları yazarlar. ”Sefr"den türemiş olup ”safir"in çoğuludur. ”Sefr" ise ”ketb" yani yazmaktır. Sefer (yolculuk), kişinin ahlâkını açığa çıkardığı için bu ismi almıştır. Bu lâfız meleklere hastır. Lügat yönüyle kullanılması caiz olsa da neredeyse başka şeyler için kullanılmaz.
Kurtubî der ki: ”Allahü teâlâ 'nırı: lO'na ancak temizlenenler dokunabilir' (Vakıa: 79) âyetindeki temizlenenlerden murat, Allah'a itaat eden, takva ile mücehhez, Allah'a yakınlıklarıyla değer kazanan şerefli katiplerdir."
"Kiram ” kelimesi, ”kerim'in cem'i olup ”keramet" ten gelmektedir.
Abese 80:17
Kahrolası insan! İnsan aleyhinde yapılan en şenî bedduadır. Çünkü öldürülme, kahredilme dünya âfet ve musibetlerinin en ferişidir. ”Kahrolası" diye çevirdiğimiz ”kut ile = öldürülme" kelimesini lanetle tefsir eden, onunla ruhanî helaki kastetmiştir. Çünkü bu, cezaların en şiddetlisidir.
Ne inkarcıdır! Allah'ın ona bol ihsanına mukabil o, Allah'a karşı ne çetin bir inkâr içindedir! Nankörlükteki aşırılığına şaş! Gerçekte şaşmak cahilden beklenir. İlmi, bütün bilgileri içeren kimseden şaşmak ve taaccüb tasavvur edilemez. Aslında bu, Allah tarafından, yaratıklarını hayrete düşürme, ve bedduaya müstahak olduğunu beyandır. Yani, Allah'ın kendisine olan çok ihsanını bilmekle beraber, Allah'ı inkârına ve O'na karşı nankörlüğüne hayret edin, kahırla, lanetle v.s. aleyhine duâ edin.
İbnu'ş-Şeyh der ki: ”Bu duâ, Arapçanın üslubunda vardır. Bu, kendisine kötülük yapanın intikamından âciz kalanın bedduası kabilinden değildir. Aynı şekilde bu taaccüb ve şaşma da, hakiki manasında değildir. Çünkü Allahü teâlâ acizlik ve cehaletten münezzehtir. Aksine duâ şeklinde zikredilen şeyden kastedilen, O'nun büyük gazabına delâlet ve onun en korkunç ve şenî cezalara müstahak olduğuna dikkat çekmektir. Taaccüb kipiyle gelmesinde de en çirkin kabahati işlediği için, onu aşırı bir şekilde kötülemek vardır. Şüphesiz ki Allah'ın gazaplanması caiz olduğu gibi, zem etmesi, kötülemesi de caizdir."
"Ne inkarcıdır!" sözünün; kınama, azarlama anlamında soru olması da caizdir. O zaman: ”Hangi şey onu inkâra götürdü?" mânâsında olur.
Abese 80:18
Allah onu neden yani hangi hor ve hakir şeyden
yarattı? Sonra onu şöyle açıkladı:
Abese 80:19
Pis
bir nutfe (sperm) den yarattı da ona şekil verdi. Onun için, uzuv ve şekil olarak ona uygun ve lâyık olan şeyi hazırladı. Böylece onu, o şekil içinde maslahatına uygun duruma ulaşmaya yetenekli kıldı. Aslı böyle hor ve hakir bir şey olan kimseye, böbürlenmek ve zorbalık yakışır mı? Buhakir şeye, böyle eşsiz sureti giydiren nimet sahibi hakkında nankörlük etmek nasıl yakışır?!
Abese 80:20
Sonra ona yolu yani rahmin ağzını açmak suretiyle karından çıkışı
kolaylaştırdı. Doğumdan önce rahim açık değildi. Çevrilmek suretiyle çocuğun başının aşağı ve ayağının yukarı gelmesini ona ilham etti. Şayet böyle olmasaydı kadının çocuğu doğurması mümkün olmazdı. Ona, dinde de hayır ve şer yolunu kolaylaştırdı, ona bu iki yolda gitme imkânı verdi. Bu da, kendisi için faydalı ve zaralı şeyi tanıtmak, onu uyarmak, peygamberler göndermek, kitaplar indirmek ve benzeri şeylerle olmuştur.
Ebubekir b. Tâhir (radıyallahü anh) der ki: ”Her bir kimseye, onun için yarattığı ve ona takdir ettiği şeyi kolaylaştırdı."
Abese 80:21
Sonra onun canını aldı yani, takdir edilen ve muayyen eceli tamam olunca ruhunu kabzetti
ve kabre soktu. Yani, ona ikram olarak kabre koyup orada defnettirdi. Diğer hayvanlar gibi, yırtıcı hayvanlara, kuşlara yem olsun diye yer yüzüne atıp bırakmadı.
Keşfü'l-Esrar da şöyle denilmektedir: ”Onu, yırtıcı hayvanlara atılan leş gibi atıhverilen cinsten kılmadı. Kabir, Müslümanlara ikram edilen şeylerdendir."
Ölümün nimet sayılması, mü'mine nisbetledir. Çünkü o, ölümle dünya hapishanesinden kurtulur. Aynı zamanda ölüm bir lütuf, ebedî hayata ve daimî nimetlere kavuşmadır. Ancak o, kötü inancından ve kötü amelinden dolayı kâfir hakkında bütün belâ ve sıkıntıların anahtarıdır.
Bazı tefsirlerde şöyle denilmiştir: 'İmâte: canını alma' nin zikri, ya onun defnin mukaddimesi olduğu için ya da korkutmak ve dünya hayatının fani, sonunun ölüm olduğunu hatırlatmak içindir."
İmam Şafiî (rahmetullahi aleyh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Yer yüzünde gururlanarak yürüme,
Yakın bir zamanda onun toprağı seni içine alır.
Yahut, canını alınanın anılması; Ona hazırlığa teşvik, ya da Onun kudretinin kemaline ve hikmetinin tamamına tenbih olarak; ”ematehü" ile ”enser akü" onu arasında karşılaştırmaya riayet içindir.
Abese 80:22
Sonra dilediği bir vakitte onu tekrar diriltir. Yani diriltmeyi istediği zaman, onu yeniden diriltir. Diriltmenin Allah'ın dilemesine bağlanmasında, aslında vaktinin tayin edilmeyişine işaret vardır. Ölümün vaktinin aksine o, Allah'ın dilemesine tâbidir. Meselâ biz, bizden her hangi birinin yüz elli seneden daha fazla yaşamayacağını kesin olarak söyleriz. Dirilme konusunda ise hiç kimse böyle kesin bir şey söyleyemez. İşte böylece ölüm, kıyametin mukaddimelerindendir demişlerdir. Onun için; ”kim ölürse onun kıyameti kopmuştur" denilmiştir. Yani ölüm zamanının kıyamet zamanıyla irtibatından dolayı ölüm, meçhul olan küçük kıyamettir.
Burada şuna işaret vardır: Eğer ölü saadet ehlinden ise, kötülerin kabristanında medfûn olsa bile diriltilmesi saadet ehlinin kabirlerinden olacaktır. Şekavet ehlinden ise, saadet ehlinin kabrinde medfürı olsa bile, diriltilişi şekavet ehlinin kabirlerinden olacaktır. Onun için Meşârik müellifi anılan kitabının başında şöyle der: ”Her kim lâyık olmadığı halde Mekke'de defnedilse, melekler onu başka yerlere götürürler."
Rivayet edildi ki: İbn-i Hiylân namıyla anılan bir şahıs, Şiîlikte aşırı gidenlerden idi. Sahabe hakkında çirkin şeyler söylerdi. Bir gün bir duvarı yıkarken, düştü ve öldü. Bakî kabristanına defnedildi. Defnin ikinci gününde defnedildiği yerde bulunamadı. Kabrin üzerine örtülen toprakta ortada yoktu.
Kabrin açılarak kefenin soyulduğuna hükmedildi. Ancak içersindeki kerpici olduğu gibi buldular. Büyük bir kalabalık bunu gördü. Hatta bunlardan birisi de kadı Cenıaleddin idi. Onu görmek için grup grup insanlar geliyordu. Öyleki adamın bu durumu meşhur oldu. Bu, Allah'ın kalplerini açtığı kimselerin ibret alacağı alâmetlerden sayıldı. Allah'tan selâmet isteriz.
Yine rivayet edilir ki: Müezzin Muhammed b. İbrahim hac günlerinde bir ölü taşıdı. Kendisine yardım edecek, bir kişiden başkasını bulamadı. Derki: ”Onu götürdük, kabre koyduk. Sonra adam gitti, ben de kabir için kerpiç getirdim. Ölüyü kabirde bulamadım. Kabri öylece bırakarak gittim."
Nakledilir ki: Medine'de ölmeyen sâlihlerden birisi rüyada görüldü. Gören kimseye: ”Çocuklarıma selâm söyle ve benim alınıp, Bakîye Abbas (radıyallahü anh) ın kabrinin yanına gömüldüğümü söyle. Şayet beni ziyaret etmek isterlerse orada dursunlar, selâm versinler duâ etsinler." Sehâvî'nin el-Mekasıdu'l-ffasene sinde böyle rivayet edilmiştir.
Abese 80:23
Hayır! İnsanı üzerinde bulunduğu şeyden men içindir. İnsan, iman ve ibadetten
henüz Allah'ın kendisine
emrettiğini yapmadı. Onu eda etmedi ve onunla amel etmedi. Aksine küfür ve isyanla bazısını ihlal etti.
Abese 80:24
İnsan, yiyeceğine bir baksın. Bekasına ait nimetlerin sayıp dökülmesine bir başlayıştır. Yani: İnsan, geçiminin medarı olan gıdasına bir baksın! Biz onu nasıl temin ettik?
İbn Abbas (radıyallahü anh) der ki: ”İnsan, gücünün yetersizliğini ve ömrünün faniliğini bilmesi için besin maddesine bir baksın!"
Abese 80:25
Buluttan muhtaç olduğunuz
suyu nasıl bol bol boşalttık! Sonra toprağı bitkilerle
nasıl göz göz eşsiz güzellikte; büyüklük, küçüklük, şekil ve suret bakımından toprağı yaran bitkilere yakışır şekilde
yardık da oradan yani bitkilerle yarılan topraktan
ekinler, üzüm bağları, yoncalar, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, veya hurmalı ve ağaçlı bostanlar ya da etrafı duvarla çevrili bahçeler, üzüm, nar, taze hurma ve daha başka
Abese 80:26
Buluttan muhtaç olduğunuz
suyu nasıl bol bol boşalttık! Sonra toprağı bitkilerle
nasıl göz göz eşsiz güzellikte; büyüklük, küçüklük, şekil ve suret bakımından toprağı yaran bitkilere yakışır şekilde
yardık da oradan yani bitkilerle yarılan topraktan
ekinler, üzüm bağları, yoncalar, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, veya hurmalı ve ağaçlı bostanlar ya da etrafı duvarla çevrili bahçeler, üzüm, nar, taze hurma ve daha başka
Abese 80:27
Buluttan muhtaç olduğunuz
suyu nasıl bol bol boşalttık! Sonra toprağı bitkilerle
nasıl göz göz eşsiz güzellikte; büyüklük, küçüklük, şekil ve suret bakımından toprağı yaran bitkilere yakışır şekilde
yardık da oradan yani bitkilerle yarılan topraktan
ekinler, üzüm bağları, yoncalar, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, veya hurmalı ve ağaçlı bostanlar ya da etrafı duvarla çevrili bahçeler, üzüm, nar, taze hurma ve daha başka
Abese 80:28
Buluttan muhtaç olduğunuz
suyu nasıl bol bol boşalttık! Sonra toprağı bitkilerle
nasıl göz göz eşsiz güzellikte; büyüklük, küçüklük, şekil ve suret bakımından toprağı yaran bitkilere yakışır şekilde
yardık da oradan yani bitkilerle yarılan topraktan
ekinler, üzüm bağları, yoncalar, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, veya hurmalı ve ağaçlı bostanlar ya da etrafı duvarla çevrili bahçeler, üzüm, nar, taze hurma ve daha başka
Abese 80:29
Buluttan muhtaç olduğunuz
suyu nasıl bol bol boşalttık! Sonra toprağı bitkilerle
nasıl göz göz eşsiz güzellikte; büyüklük, küçüklük, şekil ve suret bakımından toprağı yaran bitkilere yakışır şekilde
yardık da oradan yani bitkilerle yarılan topraktan
ekinler, üzüm bağları, yoncalar, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, veya hurmalı ve ağaçlı bostanlar ya da etrafı duvarla çevrili bahçeler, üzüm, nar, taze hurma ve daha başka
Abese 80:30
Buluttan muhtaç olduğunuz
suyu nasıl bol bol boşalttık! Sonra toprağı bitkilerle
nasıl göz göz eşsiz güzellikte; büyüklük, küçüklük, şekil ve suret bakımından toprağı yaran bitkilere yakışır şekilde
yardık da oradan yani bitkilerle yarılan topraktan
ekinler, üzüm bağları, yoncalar, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, veya hurmalı ve ağaçlı bostanlar ya da etrafı duvarla çevrili bahçeler, üzüm, nar, taze hurma ve daha başka
Abese 80:31
meyveler ve çayırlar bitirdik. Bütün bunlar
Abese 80:32
sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir. Zira sayılan bazı nimetler onlar için yiyecek, bazıları da hayvanları için yemdir.
"Ekinler" diye ifade ettiğimiz ”habb", buğday, arpa ve benzeri şeyler gibi hasad edilen her şeydir.
Burada ”üzüm"den murat, üzüm asmasıdır. Meyveler arasında özellikle o zikredilmiştir. Çünkü bir yönüyle kendisiyle lezzet alınan bir meyve, bir yönüyle de besin kaynağı bir yiyecektir. O aynı zamanda gıdaların en iyisidir.
"Kadb", yonca demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan: Onun, hurma ağacından alınan yaş hurma olduğu rivayet edilmiştir. Bazıları üzümle münasebetinden ötürü bu izahı tercih etmişlerdir. Bazı âlimler de derler ki: ”O, nane, maydanoz, pırasa ve benzerî, yemek için kökünden kesilen, sonra tekrar biten bitkilerdir."
"Zeytûn" dan murat, ağacıdır. Üçbin sene yaşar. Faydalarının çokluğundan ötürü zikredilmiştir. Özellikle Arap ülkeleri ahalisi için. Çünkü onlar ondan yemek, yağlanmak, aydınlanmak ve temizlenmek için faydalanırlar. Ondan sabun da yapılır.
"Nahl", hurma ağacıdır. Taze hurma ve kuru hurma en faydalı gıdalardandır.
"Hadîka", ağaç bahçesi, yahut hurma ve diğer ağaçlardan oluşan bahçe, yahut da bina veya hurma ağaçlarının kuşattığı şeydir.
"Gulb", sıklığından ve ağaçlarının çokluğundan, veya içinde kalın ağaçlar bulunduğundan dolayı büyük bahçeler demektir.
"Ebb" hayvan otlatmak için için hazırlanmış çayır anlamındadır.
Abese 80:33
Kulakları sağır eden o ses geldiğinde... O öyle bir belâdır ki, yaratıklar ona kulak kesilir. Yahut sesinin şiddetinden o, kulakları sağır eder.
Abese 80:34
İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. Yani, insan onlardan yüz çevirir, onlarla bir araya gelmez, kendi haliyle meşgul olduğu, onların kendisine faydaları olamayacağını bildiği için dünyada olduğu gibi onların halini sormaz.
Abese 80:35
İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. Yani, insan onlardan yüz çevirir, onlarla bir araya gelmez, kendi haliyle meşgul olduğu, onların kendisine faydaları olamayacağını bildiği için dünyada olduğu gibi onların halini sormaz.
Abese 80:36
İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. Yani, insan onlardan yüz çevirir, onlarla bir araya gelmez, kendi haliyle meşgul olduğu, onların kendisine faydaları olamayacağını bildiği için dünyada olduğu gibi onların halini sormaz.
Abese 80:37
O gün, onlardan herbirinin kendine yetip artacak bir derdi vardır. Adı geçenlerden her birinin meşgul olacağı, ihtimam göstereceği başından aşkın önemli işi, göğsünü doldurup boş yer bırakmayan düşünce ve tasası vardır.
Bir haber de şöyle gelmiştir: Âişe (radıyallahü anh): ”Yâ Rasûlallah insanlar nasıl haşrolunur?" dedi, Rasûlüllah: ”Yalınayak, çırıl çıplak" buyurdular. Hazret-i Âişe: ”Kadınlar nasıl haşrolunur?" dedi. Rasûlüllah: ”Yalınayak, çırıl çıplak," buyurdular. Hazret-i Âişe: ”Eyvah! O ne sefalet! Erkekler ve kadınlar beraber olacaklar. Onlar birbirlerinin ayıbına bakacaklar," dedi. Allah'ın Rasûlü: ”Yâ Âişe! İş, birbirlerine bakmaktan daha mühim ve daha büyük", buyurdu ve sonra Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okudu.
Abese 80:38
O gün bir takım yüzler parlak yani, zat ve sıfatlarının nurluluğuyla ışıklı ve parıl parıldır.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan: ”Bu parlaklık, gece namazından ötürüdür" dediği rivayet edilmiştir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Kimin gece namazı çok olursa, gündüz yüzü güzel olur."
Dahhâk der ki: ”Bu, abdest izlerinden ötürüdür."
Ayrıca, Allah yolunda epeyce tozlandığındandır da denilmiştir.
Daimî nimetleri ve güzellikleri müşahede ettiği için
Abese 80:39
güleç ve sevinçlidir.
Abese 80:40
Yine o gün bir takım yüzlerin de üzerini toz kaplamış ve karanlıklar örtmüştür. Bir hadiste ”Ter, kâfirin ağzına kadar ulaşır, sonra yüzlerine toz bulaşır," denilmiştir.
Abese 80:41
Yüzlerin de üzerini toz kaplamış ve karanlıklar örtmüştür.
Denildi ki: ”O toz nifak ve zillet tozudur."
"Katera", karalık, duman gibi karanlık, demektir. Tozun ve karanlığın yüzde birleşmesinden daha korkunç bir şey göremezsin. Tıpkı zencinin yüzünün tozlanması gibi.
Abese 80:42
İşte bunlar yani yüzlerinin karalığı, tozlanmasıyla nitelendirilenler, küfürle günahkârlığı bir arada toplayan
kâfirlerdir, günahkârlardır. Bundan dolayıdır ki Allah, yüzlerinin karalığına tozu ilâve etmiştir.
Aynü'l-Meânfde: ”Onlar. Allah'ın hukuku hususunda kâfir, kulların hukukunda da fâcillerdir" denilmiştir.
Allah'ın lütfuyla Abese Sûresi tamam olmuştur.
Tekvir 81:1
TEKVİR SÛRESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur, 29 âyettir.
Güneş katlanıp dürüldüğünde, ”Küvviret", dürüldü demektir. Parçalarını birbiri üzerine katladığın zaman sanki tekvir ettim, yani dürdüm dersin. Güneşin dürülmesinden maksat, ”O gün göğü kitap dür er gibi düreriz..." (Enbiyâ: 104) âyetinde olduğu gibi, ya bulunduğu yerden kaldırılıp atılması veya ufuklara yayılan, ülkelere dağılan ışığının dürülüp toplanmasıdır.
Denildi ki: ”Küvvire ” in mânâsı, yörüngesinden alınıp cehenneme atılması demektir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Muhakkak güneş ve ay kıyamet günü cehennemde durulmuş iki nurdur." Yani güneş ve ay cehenneme atılmışlardır. Güneş ve ay maddî varlıklardır. Onların cehenneme atılmaları zarar görmelerine sebep değildir. Onların cehenneme atılmaları ateşin hararetini yükseltmek içkidir.
Tîbî de bu mânâda şunları söylüyor: ”Güneş ve ayın cehennemde dürülü olması kendilerinin azap edilmesi için değil, cehennem halkının özellikle de ışıklara (gök cisimlerine) tapanlara azap etmek içindir. Çünkü bizzat güneş ve ay sorumluluktan uzaktırlar."
Aynı şekilde Fenârî'nin Fatiha tefsirinde de şöyle söylenmiştir: ”Gökyüzü kademe kademe dürüldüğü zaman yıldızlarıyla birlikte cehenneme atılır."
Tekvir 81:2
Yıldızlar döküldüğünde yani yıldızlar süratli bir şekilde dağılıp düştüğünde. Nitekim bir başka âyette şöyle belirtiliyor: ”Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman." (İnfitâr: 2) Kevâkib ile nücûm, yıldızlar demektir. ”İnkidâr ” dan murat da dökülmektir. Çünkü gökyüzü o gün yıldızlarını saçıp döker, semadaki bütün yıldızlar istisnasız yere düşer. Çünkü İbn Abbas'ın rivayetine göre yıldızlar, yerle gök arasına nurdan zincirlerle asılmış kandillerde bulunur. Bu zincirler nurdan meleklerin ellerindedir. Yer ve gökte olanlar ölünce bu yıldızlar meleklerin ellerinden düşerler, zira onları tutanlar da ölmüş olur.
Tekvir 81:3
Dağlar yürütüldüğünde yani meydana gelen sarsıntıyla yeryüzünden kaldırılıp yerlerinden uzaklaştırıldığında.
Tekvir 81:4
Gebe develer terkedildiğinde, ”Işâr", uşerâ'nın çoğuludur. Nifas, nüfesâmn çoğulu olduğu gibi. ”Uşerâ" ise, on aylık hamile deve demektir. Sene dolup doğuruncaya dek bu deveye ”uşerâ" derler. Arapların en değerli malı ve en büyük geçim kaynağı bu develerdir. Kıyamet anında herkes kendi derdiyle uğraştığından bu develer çok makbul ve kıymetli oldukları halde başıboş salıverilirler, arkalarından bile bakılmaz. Bu hâl kıyametin ilk kopuş belirtileri gözüktüğü esnada olur. O sırada insanlar mal ve mülklerini bırakırlar kendi başlarının çaresine bakarlar.
Tekvir 81:5
Vahşi hayvanlar... Kamus sahibi şöyle diyor: ”Vahş, kara hayvanıdır. Çoğulu vuhûş ve vuhşân gelir. İnsanla ülfet, yakınlık kurmayan kara hayvanına ”vahş" denir.
Toplanıp biraraya getirildiğinde, sahra ve çöllerde dağınık oldukları, birbirlerinden nefret ettikleri halde her taraftan gelip insanlara ve birbirlerine karıştıklarında... Bu toplanma, kıyamet gününün korkusundan ötürüdür.
Denildi ki: ”Hayvanlar adaleti göstermek için karşılıklı haklarını almak üzere diriltilirler."
Katâde şöyle dedi: ”Her şey kısas için diriltilir. Hesaplaşma bitince hayvanlar toprak olur, insanların hoşlandığı tavus, bülbül ve benzerleri hariç hiçbir hayvan kalmaz. Adaletin gereğini gerçekleştirmek üzere kısas için hayvanlar bile diriltilirken, mükellef olan insan ve cinlerin diriltilip toplanmaması nasıl düşünülebilir?"
Tekvir 81:6
Denizler kaynatıldığında yani ısıtıldığında veya tatlısı tuzlusu karışıp bütün yeryüzünü kaplar vaziyette tek bir deniz hâline gelmek üzere birbirlerine katılarak toplandığında... Bu şu şekilde olur: Dağlar parçalanıp dağılir, yeknesak olmayan, uçuşan toprak hâline gelir. Cisimlerin uçuşan parçaları aşağıya iner ve çukur yerler dolar, yeryüzü denizle aynı seviyeye gelir. Denizler de böylece bir tek deniz halinde toplanmış olur.
Hasan-ı Basrî'den şöyle rivayet edilmiştir: ”Bir damla bile kalmamak üzere denizlerin suyu yok olur."
Râğıb diyor ki: ”Bunun böyle olması denizlerdeki ateşin tutuşturulması sebebiyledir. Bu sûrede ’su ir et' (Tekvîr: 12) sözüne uygun olsun diye ’süc-ciref dendi. Çünkü müfessirlerin çoğunluğuna göre’sücciref, tutuşturuldu ve ateş hâline geldi demektir. Böylece ateşin tutuşturulması ile denizlerin tutuşturulması tehdidi birlikte gerçekleşmiş olsun. İnfitâr sûresinde ise’intese-ret' (İnfitar: 2) sözüne uygun olsun diye Jücciref (İnfitar: 3) dendi. Çünkü yıldızların dökülmesi ile suyun yeryüzüne yayılıp dağılması, mânâ olarak birbirlerine yakındır."
Tekvir 81:7
Ruhlar birleştirildiğinde, ”Tezvîc, birini diğerine eş yapmaktır, bu ise denklik gerektirir. Maksat ruhların tekrar bedenlere döndürülmesiyle eşleştirilmesidir. Veya herkes kendine benzeyenle, hayır ve şer hususunda kendi grubuyla eşleşip sâlihlerin sâlihlerle, tacirlerin de fâcirlerle biraraya getirilmesidir. Yahut da herkesin, kitabı ve ameliyle biraraya getirilmesidir ki azgın kişiler kötü amelleriyle, olgun kişilerse iyi amelleriyle birleştirilirler.
Tekvir 81:8
Diri diri toprağa gömülen kıza, Araplar; fakirlik, cariyelik veya kendilerinden utanç duymaları sebebiyle kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Derlerdi ki, melekler Allah'ın kızlarıdır. Kızları O'nun katına gönderin. Çünkü O'nun kızlar üzerinde daha çok hakkı vardır.
Keşşaf sahibi şöyle dedi: ”Arabın bir kızı olduğu zaman onu sağ bırakmak isterse ona kıldan veya yünden bir elbise giydirir, o kız ona çölde deve veya koyun güdüverir. Şayet kızı öldürmek isterse onu altı yaşına kadar terkeder, sonra annesine: ’Bu kızı süsle ve güzel koku sür. Zira ben onu akrabalarına götüreceğim' der ve çölde önceden kazdığı kuyunun başına getirip kıza, kuyuya bak diye kandırıp arkasından itekler, toprak seviyesine gelinceye dek kuyuyu toprakla doldururdu."
Denildi ki: ”Hamile kadın, doğumu yaklaşınca bir kuyu kazar, doğum sancısını kuyu başında çeker, kız doğurursa kuyuya atar, oğlan doğurursa yanına alırdı."
Hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğunda... Adaleti göstermek için bu soruyu yani öldürülmeyi gerektiren günah nedir, sorusunu Allah sorar. Öldüren ise bizzat baba veya öldürme izni verdiği kimsedir. Sorunun kıza sorulması, öldürene karşı duyulan öfkenin fazlalığını belirtmek ve katili sert şekilde susturmak içindir. Şu âyetle de aynı yol takip edilmiştir: ”Allah, İsa'ya: ’Ey Meryemoğlu İsa! Sen mi insanlara Allahı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin dedin?,' buyurduğunu hatırla..?' (Mâide: 116) Maksat Hazret-i İsa ve annesini tanrı edinenleri kınamaktır.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, müşrik çocukları hakkında sorulduğunda: ”Onlar azap edilmezler," diye cevap verdi ve bu âyeti delil getirdi. Gerçek olan şudur ki onlar, günah sebebiyle azap olunur, çocuklar ise günahsızdır.
Tekvir 81:9
Diri diri toprağa gömülen kıza, Araplar; fakirlik, cariyelik veya kendilerinden utanç duymaları sebebiyle kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Derlerdi ki, melekler Allah'ın kızlarıdır. Kızları O'nun katına gönderin. Çünkü O'nun kızlar üzerinde daha çok hakkı vardır.
Keşşaf sahibi şöyle dedi: ”Arabın bir kızı olduğu zaman onu sağ bırakmak isterse ona kıldan veya yünden bir elbise giydirir, o kız ona çölde deve veya koyun güdüverir. Şayet kızı öldürmek isterse onu altı yaşına kadar terkeder, sonra annesine: ’Bu kızı süsle ve güzel koku sür. Zira ben onu akrabalarına götüreceğim' der ve çölde önceden kazdığı kuyunun başına getirip kıza, kuyuya bak diye kandırıp arkasından itekler, toprak seviyesine gelinceye dek kuyuyu toprakla doldururdu."
Denildi ki: ”Hamile kadın, doğumu yaklaşınca bir kuyu kazar, doğum sancısını kuyu başında çeker, kız doğurursa kuyuya atar, oğlan doğurursa yanına alırdı."
Hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğunda... Adaleti göstermek için bu soruyu yani öldürülmeyi gerektiren günah nedir, sorusunu Allah sorar. Öldüren ise bizzat baba veya öldürme izni verdiği kimsedir. Sorunun kıza sorulması, öldürene karşı duyulan öfkenin fazlalığını belirtmek ve katili sert şekilde susturmak içindir. Şu âyetle de aynı yol takip edilmiştir: ”Allah, İsa'ya: ’Ey Meryemoğlu İsa! Sen mi insanlara Allahı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin dedin?,' buyurduğunu hatırla..?' (Mâide: 116) Maksat Hazret-i İsa ve annesini tanrı edinenleri kınamaktır.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, müşrik çocukları hakkında sorulduğunda: ”Onlar azap edilmezler," diye cevap verdi ve bu âyeti delil getirdi. Gerçek olan şudur ki onlar, günah sebebiyle azap olunur, çocuklar ise günahsızdır.
Tekvir 81:10
Defterler açıldığında, defterlerden kasıt, amel defterleridir. Onlar ölüm zamanı dürülür, hesap zamanı açılır. Yani defterler açık vaziyette insanlara sağ ve sollarından verilir. Kişi defterin içindekilerine vakıf olur. Ona bütün amelleri sayılıp dökülür. Bunun üzerine şöyle der: ”...Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş..." (Kehf: 49)
Hadis-i şerifte şöyle buyuruldu: ”İnsanlar yalınayak, çırılçıplak olarak hasredilirler. Ümmü Seleme (radıyallahü anh): Peki kadınlar ne olacak diye sorunca, Hazret-i Peygamber : Ey Ümmü Seleme! Meşguliyetleri, kadınlardaki her şeyi unutturur, buyurdu. Ümmü Seleme: Meşguliyetleri nedir? deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Defterlerin açılmasıdır. Orada zerre kadar da olsa, hardal tanesi kadar da olsa her şey yazılıdır," buyurdu. (2)
2- Bu hadisi İbn Ebî Hatim bu şekilde tahrîc etmiştir. Bkz. Muhtasaru Tefsîr-i İbn Kesîr, 3/602.
Denildi ki: ”Açılmaktan maksat defterlerin, sahiplerine dağıtılmasıdır."
Mersed b. Vâdia'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Kıyamet günü geldiğinde sayfalar arşın altında uçuşur. Cenneti âlâda olacağına dair mü'minin amel defteri eline gelir, cehennemde olacağına dair defteri ise kâfirin eline gelir. Yani bu defterlerde cennetlik, cehennemlik olacaklar yazılıdır, bunlar amel defterlerinden başkadır."
Tekvir 81:11
Gökyüzü soyulup çıkarıldığında, kapalı şeyin üzerinden örtü çıkarıldığı, hayvanın derisi yüzüldüğü gibi sökülüp çıkarıldığında... Râğıb dedi ki: ”Keşf, devenin derisini soymak demektir."
Tekvir 81:12
Cehennem tutuşturulduğunda, yani kâfirler yakılsın diye cehennem şiddetli bir şekilde yakıldığında.
Tekvir 81:13
Cennet yaklaştırıldığında... ”İzlaf, yaklaştırma demektir. Yani müttakîlerin girmesi için cennet yaklaştırıldığında. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: ”Cennet müttakîlere yaklaştırılır. Zaten uzakta değildir" (Kâf:31)
Hasan-ı Basrî'den şöyle rivayet edildi: ”Müttakîler cennete yaklaştırılır. Yoksa cennet yerinden oynatılmaz."
Buraya kadar on iki durum sayılmıştır. Altı tanesi sûra birinci üfürüşle, ikinci üfürüş arasında olur ki bu altı husus, ”Denizler kaynatıldığında" âyetine kadar zikredilen hususlardır. Vahşî hayvanların toplanması, kısas için diriltilmeleri değil, kıyamet öncesi çeşitli yerlerden biraraya toplanmaları demektir. Diğer altısı ise ahirette yani sûra ikinci üflemeden sonra gerçekleşir.
Übey b. Ka'b şöyle dedi: ”Kıyametten önce altı alâmet gözükür. İnsanlar çarşı pazarlarında iken birden bire güneşin ışığı kaybolur. Bu vaziyette iken yıldızlar dökülür. Yine bu esnada dağlar yerle bir olur. Sarsılır, yerinde durmaz. Korkudan cinler insanlara, insanlar da cinlere sığınır. Hayvanlar, kuşlar, vahşiler dalga dalga birbirine karışır. O zaman cinler insanlara şöyle derler: ’Biz size haber getireceğiz'. Bunun üzerine denize giderler, bir de ne görsünler deniz alev alev tutuşuyor. Onlar bu durumda iken yer birden yarılır. Yine bu esnada kendilerini bir rüzgâr yakalar ve hepsini öldürür."
Tekvir 81:14
Kişi ne hazırladığını bilecektir. Kişilerden her biri ne hazırladığım bilecektir. ”Ne hazırladığı" ndan maksat, yaptığı hayırlı veya şerli amelleridir. Kişi amellerini olduğu gibi görecektir. Şayet ameli sâlih ise, onu en güzel biçimde görecektir. Çünkü ibadetler meşakkatten uzak değildir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle belirtilmiştir: ”Cennet nefsin hoşlanmadığı, cehennem ise nefsin hoşlandığı şeylerle kuşatılmıştır." (3) Şayet ameli kötü ise, onu da en çirkin şekilde görecek ve ondan nefret edecektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: ”Herkesin iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da hazır bulduğu günde insan kötülükleriyle kendi arasında uzun bir mesafe bulunmasını ister." (Âl-i İmran: 30) Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ”Mümin kul iki korku arasındadır. Geçen ömür ki, o konuda Allah'ın nasıl hükmedeceğini bilmemektedir. Kalan ömrü hakkında da Allah'ın nasıl hükmedeceğini bilmemektedir. Kul ölmeden evvel hayattan, yaşlanmadan önce gençlikten, âhireti için dünyasından ve ruhu için nefsinden azık tedarik etmelidir. Yemin olsun ki, öldükten sonra hoşnutluk fırsatı yoktur. Dünyadan sonra da ancak cennet ve cehennem vardır."(4)
Tekvir 81:15
Gündüz kaybolup geceleri gözüken gezegenlere Yemin olsun.
Kasemin yani yeminin başındaki ”lâ" zâiddir, yahut da önceki sözü red için gelmiştir. Buna göre mânâ: ”Ey kâfirler! Durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. Yani Kur'an, ne şiirdir, ne sihirdir, ne de efsanedir."
Sonra Cenab-ı Hak gezegenlere yeminle söze başladı. ”Hunnes", hânis in çoğuludur. Hânis ise geri kalan demektir. Hünüsün aslı geriye dönmektir. ”Hannâs", şeytanın bir sıfatıdır. Çünkü o hortumunu kulun kalbine sokar, kul Allah'ı zikredince geri çekilir, gaflete düşünce ise vesvese vermek üzere döner. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: ”Dönüp kaybolan beş gezegene yemin ederim." Bu beş gezegen şunlardır: Merih, Zühal, Zöhre, Utarit, Müşteri. Bunlar güneş ve ayla birlikte yedi olmaktadır. Her biri bir yörüngede hareket etmektedir, en yakını ay olmak üzere belli bir tertip üzere bulunurlar.
" el-Cevâri'l-künnes", ”el-cevâri", akan mânâsına gelen cariyenin çoğuludur. ”el-Künnes" ise, kapalı yere giren mânâsına olan ”kânis"in çoğuludur. Bu kaybolan, gizlenen gezegenlere akan gezegenler denmesi, kendi yörüngelerinde hareket etmelerinden Ötürüdür. Bunlar, önce güneş ışığı altında kaybolurlar, bilahare yıldızlar burcun sonunda gözükünce bunlar da ortaya çıkarlar. Burcun sonundan başlangıç noktasına dönmesine ”hunûs", güneş ışığında kaybolma hâline de ”künûs" denir.
Tekvir 81:16
Gündüz kaybolup geceleri gözüken gezegenlere Yemin olsun.
Kasemin yani yeminin başındaki ”lâ" zâiddir, yahut da önceki sözü red için gelmiştir. Buna göre mânâ: ”Ey kâfirler! Durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. Yani Kur'an, ne şiirdir, ne sihirdir, ne de efsanedir."
Sonra Cenab-ı Hak gezegenlere yeminle söze başladı. ”Hunnes", hânis in çoğuludur. Hânis ise geri kalan demektir. Hünüsün aslı geriye dönmektir. ”Hannâs", şeytanın bir sıfatıdır. Çünkü o hortumunu kulun kalbine sokar, kul Allah'ı zikredince geri çekilir, gaflete düşünce ise vesvese vermek üzere döner. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: ”Dönüp kaybolan beş gezegene yemin ederim." Bu beş gezegen şunlardır: Merih, Zühal, Zöhre, Utarit, Müşteri. Bunlar güneş ve ayla birlikte yedi olmaktadır. Her biri bir yörüngede hareket etmektedir, en yakını ay olmak üzere belli bir tertip üzere bulunurlar.
" el-Cevâri'l-künnes", ”el-cevâri", akan mânâsına gelen cariyenin çoğuludur. ”el-Künnes" ise, kapalı yere giren mânâsına olan ”kânis"in çoğuludur. Bu kaybolan, gizlenen gezegenlere akan gezegenler denmesi, kendi yörüngelerinde hareket etmelerinden Ötürüdür. Bunlar, önce güneş ışığı altında kaybolurlar, bilahare yıldızlar burcun sonunda gözükünce bunlar da ortaya çıkarlar. Burcun sonundan başlangıç noktasına dönmesine ”hunûs", güneş ışığında kaybolma hâline de ”künûs" denir.
Tekvir 81:17
Kararmaya başladığında geceye Yemin olsun. ”As'ase" kelimesi, iki zıt mânâya yani hem yöneldi, hem de arkasını dönüp gitti mânâsına gelir. Buna göre kararmaya başladığında geceye Yemin olsun denilebileceği gibi, karanlığı çekilirken geceye Yemin olsun de denebilir. Fakat birinci mânâ daha münasiptir. Zira sabahın ağarmaya başlaması ve gecenin kararmaya başlaması uyum ifade eder.
Allah, kararmaya başlarken veya karanlığı çekilirken geceye yemin etti, sonra da şöyle buyurdu:
Tekvir 81:18
Ağarmaya başladığında sabaha Yemin olsun ki,... Sabah teneffüs etti, demek, ortalık ağardı, aydınlandı demektir. Sabahın aydınlığı sebebiyle gecenin karanlığı yok olduğu için sabahın teneffüsü, ışık altında kademe kademe açılıp yayılması şeklinde ifade edildi.
Tekvir 81:19
O, değerli, güçlü, Arş'ın sahibi yanında itibarı olan bir elçinin sözüdür. ”O" sözünden maksat, her ne kadar daha önceden zikredilmemesine rağmen Kur'an-ı Kerim'dir. Sözün gelişi bunu ifade etmektedir.
Bu cümle, kasemlerin cevabıdır. Yukarıdaki şeylere yemin edilmesi, Allah'ın kudret ve hikmetinin bunlarda en kamil mânâda gözükmesinden ötürüdür.
Ben fakir diyorum ki; bunlara yemin edilmesinin sırrı şudur: Şüphesiz Kur'an, Allah'tan bir nurdur. Ancak ay mesabesinde olan nuranî kalbe, güneş mesabesinde olan ruha ve parlak gezegenler mesabesinde olan ruhanî meleklere akseder. Bu nurlar insanî varlıkta tecellî etmez, ancak nefsî ve maddî izler kaybolup ruhî ve kalbî izler ortaya çıkınca tecellî eder. Beden karanlığında ruh nurları doğunca vücuttaki her şey aydınlanır, karanlık kaybolur.
"Değerli elçi"den maksat, Cebrail'dir. Kur'an'ı Allah katından getirmiştir. Süheylî şöyle dedi: ”Kur'an, Peygamberin sözüdür demek yanlıştır. Çünkü âyet; Kur'an'ı Muhammed söylüyor. O, Muhammed'in sözüdür diyen kâfirlerin iddialarına cevap olarak inmiştir. Cenab-ı Hak: ”O değerli bir elçinin sözüdür" diyerek sözü, vahy emini olan Cebrail'e izafe etmiştir. Gerçekte ise söz, Allah'ın sözüdür. Allah'tan getiren Cebrail olduğu için ona nisbet edilmiştir. Bu isnad, Kur'anin inmesine ve ulaştırılmasına sebep oluşu itibariyledir. Elçiden maksadın Cebrail olduğuna şu hususlar da delâlet etmektedir: Elçi sözünden sonra onun güçlü oluşundan bahsedilmiş, elçi olduğu söylenmiştir. Çünkü Cebrail Allah ile peygamberler arasında elçidir. Ayrıca değerli olduğu zikredilmiş, gerçekten Cebrail Allah katında itibarlı, insanlar yanında da kıymetlidir. Zira ikramların en değerlisi olan marifet ve hidayeti insanlara o getirmekte, mü'minlere ikram ekmekte, kâfirleri kahretmektedir. Cebrail'in güçlü oluşu başka âyetlerde de belirtilmiştir. (Bkz. Necm: 5) Zira o kendisine yüklenen şeyi taşıma kudretine sahiptir. O konuda acizlik ve zaafiyet göstermez. Lût kavminin dört şehrini kanatlarının ucuyla yukarıya kaldırması onun gücüne delâlet eden olaylardandır. Şehirleri öyle kaldırmış ki; gök ehli, köpeklerin ulumasını ve horozların ötmesini işitmiş, bilahere şehirleri tersine çevirmiştir. Attığı çığlıkla Semûd kavmini yere sermesi de onun kudretine delâlet eder. Onun gökten yere, yerden göğe inip çıkması bir anlık bir zamanda gerçekleşir.
"Arşın sahihi" Cenab-ı Hak'tır. Böyle denmesi gönüllerdeki yüceliğine işaret içindir. ”Değerli" sıfatı Cebrail'e aittir. Onun Allah katındaki derecesi gerçekten yüksektir. Bu yüksekliği şuradan da anlıyoruz ki Cenabı Allah onu şu âyette kendisine atfetmiştir: ”Şüphesiz Allah ve Cebrail... onun dostudur" (Tahrîm: 4) Bu gerçekten büyük bir mertebedir. Sultana yakın olanın mertebesi nerede? Rahmân'a yakın olanın derecesi nerede?
Tekvir 81:20
O, değerli, güçlü, Arş'ın sahibi yanında itibarı olan bir elçinin sözüdür. ”O" sözünden maksat, her ne kadar daha önceden zikredilmemesine rağmen Kur'an-ı Kerim'dir. Sözün gelişi bunu ifade etmektedir.
Bu cümle, kasemlerin cevabıdır. Yukarıdaki şeylere yemin edilmesi, Allah'ın kudret ve hikmetinin bunlarda en kamil mânâda gözükmesinden ötürüdür.
Ben fakir diyorum ki; bunlara yemin edilmesinin sırrı şudur: Şüphesiz Kur'an, Allah'tan bir nurdur. Ancak ay mesabesinde olan nuranî kalbe, güneş mesabesinde olan ruha ve parlak gezegenler mesabesinde olan ruhanî meleklere akseder. Bu nurlar insanî varlıkta tecellî etmez, ancak nefsî ve maddî izler kaybolup ruhî ve kalbî izler ortaya çıkınca tecellî eder. Beden karanlığında ruh nurları doğunca vücuttaki her şey aydınlanır, karanlık kaybolur.
"Değerli elçi"den maksat, Cebrail'dir. Kur'an'ı Allah katından getirmiştir. Süheylî şöyle dedi: ”Kur'an, Peygamberin sözüdür demek yanlıştır. Çünkü âyet; Kur'an'ı Muhammed söylüyor. O, Muhammed'in sözüdür diyen kâfirlerin iddialarına cevap olarak inmiştir. Cenab-ı Hak: ”O değerli bir elçinin sözüdür" diyerek sözü, vahy emini olan Cebrail'e izafe etmiştir. Gerçekte ise söz, Allah'ın sözüdür. Allah'tan getiren Cebrail olduğu için ona nisbet edilmiştir. Bu isnad, Kur'anin inmesine ve ulaştırılmasına sebep oluşu itibariyledir. Elçiden maksadın Cebrail olduğuna şu hususlar da delâlet etmektedir: Elçi sözünden sonra onun güçlü oluşundan bahsedilmiş, elçi olduğu söylenmiştir. Çünkü Cebrail Allah ile peygamberler arasında elçidir. Ayrıca değerli olduğu zikredilmiş, gerçekten Cebrail Allah katında itibarlı, insanlar yanında da kıymetlidir. Zira ikramların en değerlisi olan marifet ve hidayeti insanlara o getirmekte, mü'minlere ikram ekmekte, kâfirleri kahretmektedir. Cebrail'in güçlü oluşu başka âyetlerde de belirtilmiştir. (Bkz. Necm: 5) Zira o kendisine yüklenen şeyi taşıma kudretine sahiptir. O konuda acizlik ve zaafiyet göstermez. Lût kavminin dört şehrini kanatlarının ucuyla yukarıya kaldırması onun gücüne delâlet eden olaylardandır. Şehirleri öyle kaldırmış ki; gök ehli, köpeklerin ulumasını ve horozların ötmesini işitmiş, bilahere şehirleri tersine çevirmiştir. Attığı çığlıkla Semûd kavmini yere sermesi de onun kudretine delâlet eder. Onun gökten yere, yerden göğe inip çıkması bir anlık bir zamanda gerçekleşir.
"Arşın sahihi" Cenab-ı Hak'tır. Böyle denmesi gönüllerdeki yüceliğine işaret içindir. ”Değerli" sıfatı Cebrail'e aittir. Onun Allah katındaki derecesi gerçekten yüksektir. Bu yüksekliği şuradan da anlıyoruz ki Cenabı Allah onu şu âyette kendisine atfetmiştir: ”Şüphesiz Allah ve Cebrail... onun dostudur" (Tahrîm: 4) Bu gerçekten büyük bir mertebedir. Sultana yakın olanın mertebesi nerede? Rahmân'a yakın olanın derecesi nerede?
Tekvir 81:21
Orada kendisine itaat edilen, güvenilen (bir elçi)dir. Cebrail ”kendisine itaat edilen" bir elçidir. Melekler ona itaat ederler. Allah katındaki derecesini bildikleri için onun emirlerine karşı gelmezler, onun görüşünü benimserler. Yer halkına Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e itaat etmek farz olduğu gibi, gök ehline de Cebrail'e itaat etmek farzdır. Cebrail aynı zaman da ”emîn" dir. Allah onu hainlik ve sapmadan korumuştur. Peygamberlere haber ulaştırma konusunda Allah katında ve gök ehli nezdinde güvenilirliği vardır.
Tekvir 81:22
Arkadaşınız asla deli değildir. Ey Mekkeliler! Söylediğiniz gibi Allah Rasûlü Muhammed asla mecnun değildir. ”Arkadaşınız" tabirinin kullanılması, tecrübe ile Hazret-i Peygamber'in her hâline vâkıf olduklarını, kendisi için uydurdukları şeylerden tamamen uzak olduğunu bildiklerini ortaya koymak içindir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) uzun müddet aralarında yaşamış, onun aklını tecrübe etmişler, varlıkların en akıllısı olduğunu görmüşler, kendisine emin, sadık lâkabını takmışlardır.
Bazıları bu âyeti ileri sürerek Cebrail'in Hazret-i Peygamberden daha faziletli olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Cebrail, herbiri yüce şan ve mertebeye delâlet eden altı sıfatla tanımlanmış, Hazret-i Peygamber ise, sadece deli olmamakla vasfedilmiştir. Bu iddia zayıftır. Zira âyet sadece Hazret-i Peygamber hakkında kâfirlerin sözlerini reddetmek için gelmiştir. Kâfirler şöyle diyorlardı: ”Dediler ki: ’Ey kendisine Kur'an indirilen! Sen mutlaka bir mecnunsun." (Hicr: 6) Âyet, Cebrail ile Hazret-i Peygamberin faziletlerini saymak, aralarındaki dereceyi belirtmek için gelmemiştir. Üstelik Cebrail'in bu sıfatlarla tanımlanması, Hazret-i Peygamber'in Cebrail'e nispetle daha faziletli olduğunu ifade eder. Çünkü Cebrail, bu sıfatlara sahip olmakla beraber Hazret-i Peygamberi destekliyor, ona mesaj ulaştırıyor. Cebrail gibi mukarreb bir meleğe, Hazret-i Peygamberle yüce arşın sahibi Allah arasında elçi olmak şerefi yüce bir şereftir. Onun için bundan daha yüce bir makam olamaz.
Tekvir 81:23
Yemin olsun ki o, Cebrail'i apaçık ufukta görmüştür. Yemin olsun ki Allah Rasûlü Cebrail'i doğu cihetinde, güneşin doğduğu en yüksek kısımda görmüştür. Burada ufuktan kasıt, güneşin doğduğu yöndür. Çünkü apaçık diye tanımlanmıştır. Zira bizzat ufkun kendisinin, eşyanın ortaya çıkıp aydınlatılmasında bir rolü yoktur. Parlak yıldız ise güneştir. Açık olan ve eşyayı aydınlatan ufuk değil, güneştir.
Rivayet edilmiştir ki Rasûlüllah Cebrail'den, Allah'ın kendisini yarattığı surette gözükmesini talep etti. Cebrail dedi ki: ”Buna gücüm yetmez, böyle bir yetkim yok." Bunun üzerine Cenab-ı Hak Cebrail'e, Hazret-i Peygamber Hira dağından dönerken aslî hüviyetiyle gözükmesine izin verdi. Bu olay peygamberliğin başlangıç dönemlerindeydi. Allah Rasûlü Cibril'i gördü. Cebrail bütün ufukları doldurmuştur. Ayakları yerde, başı gökte idi. Bir kanadı doğuda, diğer kanadı batıda idi. Yeşil zebercedden altı yüz kanadı vardı. Bu manzara karşısında Hazret-i Peygamber bayıldı. Cebrail de insan şekline girdi. Rasûlüllah'ı bağrına bastı, yüzündeki kumları sildi.
Dediler ki: ”Cebrail'i aslî suretiyle sadece Hazret-i Peygamber görmüştür. Bu durum Hazret-i Peygamber'e ait özelliklerdendir."
Tekvir 81:24
O, gaybın bilgilerini esirgemez. Allah Rasûlü, haber verdiği vahiy ve diğer gizli konuları bildirmekte cimri davranmaz, haberleri gizleyip saklamaz, bazı kâhinlerin ücret almak için bildiklerini saklaması veya sorulduğu halde söylememesi gibi davranmaz.
Burada ilmi, ehline öğretmemenin cimrilik olduğuna işaret edilmektedir. ”Danîn", cimri mânâsına gelir. Bu kelime ”zanîn" şeklinde de okunmuştur ki mânâsı, suçlanan demektir. Yani Rasûlüllah haber verdiği her şeyde güvenilir, kendi keyfine göre konuşmakla suçlanamaz. Ebû Ubeyde bu kıraati tercih etti. Zira kâfirler Hazret-i Peygamberi cimrilikle değil, keyfine göre konuşmakla suçluyorlardı. Onların bu suçlamasını reddetmek, cimriliği reddetmekten daha münasiptir.
Tekvir 81:25
Bu Kur'an, kovulmuş şeytanın sözü değildir. Bu Kur'an, kulak hırsızlığı yapan birtakım şeytanların sözü değildir. Şeytanın kovulmuş olarak tanımlanması buna delâlet eder. Çünkü Cebrail'in getirmekte olduğu mesajıkulak hırsızlığı yaparak dostlarına haber vermek isteyen şeytanlar gök taşlarıyla kovulurlar. Bu âyet, Kur'an sihirdir, kâhinliktir diyen müşriklere reddiyedir. ” Kur'an'ı şeytanlar indirmemiştir." (Şuarâ: 210)
Tekvir 81:26
Ey insanlar!
Nereye gidiyorsunuz? Bu âyet, Kur'an konusunda yanlış yol izleyenlerin sapıklığını dile getirmektedir. Bu söz, senin dosdoğru yol ortaya çıkmışken bu yolu terkeden kimseye karşı: ”İşte doğru yol! Nereye gidiyorsun," demene benzer. Onların bu hali, ana caddeyi terkedip eğri yola sapan kimsenin hâline benzer. Sapıklığım kınamak ve dile getirmek için ona: ”Nereye gidiyorsun," denir. Kur'an hakkında yakışıksız söz söyleyen kimselere de: ”Doğruluğu ve gerçekliği apaçık ortada olan bu yoldan daha emniyetli bir yol var mı ki ona tabi oluyorsunuz?" denilir.
Tekvir 81:27
Kur'an, ancak içinizde doğru yola girmek isteyene ve âlemlere bir öğüttür. Alemlerden maksat, insanlar ve cinlerdir. Bunun böyle olduğu akim gereğidir. Çünkü insanlar ve cinler vaaz ve irşada muhtaçtırlar. Doğru yola girmek isteyenler de, iman ve ibadetle mükellef olanlardır. Bu yola girmek de ancak hakkın araştırılması ve doğrunun benimsenmesiyle mümkündür.
Tekvir 81:28
Kur'an, ancak içinizde doğru yola girmek isteyene ve âlemlere bir öğüttür. Alemlerden maksat, insanlar ve cinlerdir. Bunun böyle olduğu akim gereğidir. Çünkü insanlar ve cinler vaaz ve irşada muhtaçtırlar. Doğru yola girmek isteyenler de, iman ve ibadetle mükellef olanlardır. Bu yola girmek de ancak hakkın araştırılması ve doğrunun benimsenmesiyle mümkündür.
Tekvir 81:29
Alemlerin Rabbi dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Önceki âyetin de delâlet ettiği gibi dilenecek şey doğru yoldur. Buradan da anlaşılıyor ki onlardan bir kısmı doğru yolu istemekte, bir kısmı ise istememektedir. Hitab ise doğru yolu isteyenleredir.
Rivayet edildi ki Ebû Cehil, ”Sizden doğru yola girmek isteyenlere öğüttür" âyetini işitince: ”İş bize bırakılmış, dilersek doğru yola gireriz, dilemezsek girmeyiz," dedi. Bunun üzerine bu son âyet nazil oldu.
Sizin istemeniz, Allah'ın istediği vakitte olur. Sizin isteğiniz, Allah'ın isteği olmadan gerçekleşmez. Çünkü ihtiyarî istek, sonradan olma istektir. Bu isteği ortaya çıkaracak birine ihtiyaç vardır. Bunun ortaya çıkması ise, yaratıcının isteğine bağlıdır. Buradan ortaya çıkan sonuç şudur: İstikametin gerçekleşmesi, bunun istenmesine bağlıdır. Bu istek ise, Allah'ın kişiye bu iradeyi vermesine bağlıdır. Ehl-i sünnetin görüşü budur.
"Alemlerin Rabbi" demek, mahlûkâtın sahibi ve hepsinin terbiyecisi demektir.
Ebû Bekir Vâsıtî şöyle dedi: ”Ey Ademoğlu! Senin acizliğin bütün sıfatlarında mevcuttur. Allah dilemedikçe dileyemiyorsun, ancak Allah'ın kudretiyle iş yapabiliyorsun. O'nun ikramıyla itaat ediyorsun. Senden el çekince isyan ediyorsun. Sana yapacak ne iş kaldı ki? Öyle ise amellerinin nesiyle övünüyorsun? Sana gelen her şey O'nun yardımıyla oluyor."
Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: ”Kıyameti gözüyle görürmüşçesine seyretmek kimin hoşuna giderse Tekvîr, İnfitâr ve İnşikâk sûrelerini okusun.," Çünkü bu sûrelerde kıyametin korkunç halleri detaylı olarak anlatılmaktadır.
Yüce Allah'ın yardımıyla Tekvîr Sûresi'nin tefsiri tamam oldu.