Lafzullah

Te'vîlâtü Ehli's-Sünne — Türkçe Tercüme (yapay çeviri) — Mürselat 77:1 – Mütaffifin 83:36

Müellif / kaynak: İmâm Ebû Mansûr el-Mâtürîdî; Gemini makine tercümesi (kaynak: id 300 Arapça aslı)

İçindekiler
  1. Mürselat 77:1
  2. Mürselat 77:2
  3. Mürselat 77:3
  4. Mürselat 77:4
  5. Mürselat 77:5
  6. Mürselat 77:6
  7. Mürselat 77:7
  8. Mürselat 77:8
  9. Mürselat 77:9
  10. Mürselat 77:10
  11. Mürselat 77:11
  12. Mürselat 77:12
  13. Mürselat 77:13
  14. Mürselat 77:14
  15. Mürselat 77:15
  16. Mürselat 77:16
  17. Mürselat 77:17
  18. Mürselat 77:18
  19. Mürselat 77:19
  20. Mürselat 77:20
  21. Mürselat 77:21
  22. Mürselat 77:22
  23. Mürselat 77:23
  24. Mürselat 77:24
  25. Mürselat 77:25
  26. Mürselat 77:26
  27. Mürselat 77:27
  28. Mürselat 77:28
  29. Mürselat 77:29
  30. Mürselat 77:30
  31. Mürselat 77:31
  32. Mürselat 77:32
  33. Mürselat 77:33
  34. Mürselat 77:34
  35. Mürselat 77:35
  36. Mürselat 77:36
  37. Mürselat 77:37
  38. Mürselat 77:38
  39. Mürselat 77:39
  40. Mürselat 77:40
  41. Mürselat 77:41
  42. Mürselat 77:42
  43. Mürselat 77:43
  44. Mürselat 77:44
  45. Mürselat 77:45
  46. Mürselat 77:46
  47. Mürselat 77:47
  48. Mürselat 77:48
  49. Mürselat 77:49
  50. Mürselat 77:50
  51. Nebe' 78:1
  52. Nebe' 78:2
  53. Nebe' 78:3
  54. Nebe' 78:4
  55. Nebe' 78:5
  56. Nebe' 78:6
  57. Nebe' 78:7
  58. Nebe' 78:8
  59. Nebe' 78:9
  60. Nebe' 78:10
  61. Nebe' 78:11
  62. Nebe' 78:12
  63. Nebe' 78:13
  64. Nebe' 78:14
  65. Nebe' 78:15
  66. Nebe' 78:16
  67. Nebe' 78:17
  68. Nebe' 78:18
  69. Nebe' 78:19
  70. Nebe' 78:20
  71. Nebe' 78:21
  72. Nebe' 78:22
  73. Nebe' 78:23
  74. Nebe' 78:24
  75. Nebe' 78:25
  76. Nebe' 78:26
  77. Nebe' 78:27
  78. Nebe' 78:28
  79. Nebe' 78:29
  80. Nebe' 78:30
  81. Nebe' 78:31
  82. Nebe' 78:32
  83. Nebe' 78:33
  84. Nebe' 78:34
  85. Nebe' 78:35
  86. Nebe' 78:36
  87. Nebe' 78:37
  88. Nebe' 78:38
  89. Nebe' 78:39
  90. Nebe' 78:40
  91. Naziat 79:1
  92. Naziat 79:2
  93. Naziat 79:3
  94. Naziat 79:4
  95. Naziat 79:5
  96. Naziat 79:6
  97. Naziat 79:7
  98. Naziat 79:8
  99. Naziat 79:9
  100. Naziat 79:10
  101. Naziat 79:11
  102. Naziat 79:12
  103. Naziat 79:13
  104. Naziat 79:14
  105. Naziat 79:15
  106. Naziat 79:16
  107. Naziat 79:17
  108. Naziat 79:18
  109. Naziat 79:19
  110. Naziat 79:20
  111. Naziat 79:21
  112. Naziat 79:22
  113. Naziat 79:23
  114. Naziat 79:24
  115. Naziat 79:25
  116. Naziat 79:26
  117. Naziat 79:27
  118. Naziat 79:28
  119. Naziat 79:29
  120. Naziat 79:30
  121. Naziat 79:31
  122. Naziat 79:32
  123. Naziat 79:33
  124. Naziat 79:34
  125. Naziat 79:35
  126. Naziat 79:36
  127. Naziat 79:37
  128. Naziat 79:38
  129. Naziat 79:39
  130. Naziat 79:40
  131. Naziat 79:41
  132. Naziat 79:42
  133. Naziat 79:43
  134. Naziat 79:44
  135. Naziat 79:45
  136. Naziat 79:46
  137. Abese 80:1
  138. Abese 80:2
  139. Abese 80:3
  140. Abese 80:4
  141. Abese 80:5
  142. Abese 80:6
  143. Abese 80:7
  144. Abese 80:8
  145. Abese 80:9
  146. Abese 80:10
  147. Abese 80:11
  148. Abese 80:12
  149. Abese 80:13
  150. Abese 80:14
  151. Abese 80:15
  152. Abese 80:16
  153. Abese 80:17
  154. Abese 80:18
  155. Abese 80:19
  156. Abese 80:20
  157. Abese 80:21
  158. Abese 80:22
  159. Abese 80:23
  160. Abese 80:24
  161. Abese 80:25
  162. Abese 80:26
  163. Abese 80:27
  164. Abese 80:28
  165. Abese 80:29
  166. Abese 80:30
  167. Abese 80:31
  168. Abese 80:32
  169. Abese 80:33
  170. Abese 80:34
  171. Abese 80:35
  172. Abese 80:36
  173. Abese 80:37
  174. Abese 80:38
  175. Abese 80:39
  176. Abese 80:40
  177. Abese 80:41
  178. Abese 80:42
  179. Tekvir 81:1
  180. Tekvir 81:2
  181. Tekvir 81:3
  182. Tekvir 81:4
  183. Tekvir 81:5
  184. Tekvir 81:6
  185. Tekvir 81:7
  186. Tekvir 81:8
  187. Tekvir 81:9
  188. Tekvir 81:10
  189. Tekvir 81:11
  190. Tekvir 81:12
  191. Tekvir 81:13
  192. Tekvir 81:14
  193. Tekvir 81:15
  194. Tekvir 81:16
  195. Tekvir 81:17
  196. Tekvir 81:18
  197. Tekvir 81:19
  198. Tekvir 81:20
  199. Tekvir 81:21
  200. Tekvir 81:22
  201. Tekvir 81:23
  202. Tekvir 81:24
  203. Tekvir 81:25
  204. Tekvir 81:26
  205. Tekvir 81:27
  206. Tekvir 81:28
  207. Tekvir 81:29
  208. İnfitar 82:1
  209. İnfitar 82:2
  210. İnfitar 82:3
  211. İnfitar 82:4
  212. İnfitar 82:5
  213. İnfitar 82:6
  214. İnfitar 82:7
  215. İnfitar 82:8
  216. İnfitar 82:9
  217. İnfitar 82:10
  218. İnfitar 82:11
  219. İnfitar 82:12
  220. İnfitar 82:13
  221. İnfitar 82:14
  222. İnfitar 82:15
  223. İnfitar 82:16
  224. İnfitar 82:17
  225. İnfitar 82:18
  226. İnfitar 82:19
  227. Mütaffifin 83:1
  228. Mütaffifin 83:2
  229. Mütaffifin 83:3
  230. Mütaffifin 83:4
  231. Mütaffifin 83:5
  232. Mütaffifin 83:6
  233. Mütaffifin 83:7
  234. Mütaffifin 83:8
  235. Mütaffifin 83:9
  236. Mütaffifin 83:10
  237. Mütaffifin 83:11
  238. Mütaffifin 83:12
  239. Mütaffifin 83:13
  240. Mütaffifin 83:14
  241. Mütaffifin 83:15
  242. Mütaffifin 83:16
  243. Mütaffifin 83:17
  244. Mütaffifin 83:18
  245. Mütaffifin 83:19
  246. Mütaffifin 83:20
  247. Mütaffifin 83:21
  248. Mütaffifin 83:22
  249. Mütaffifin 83:23
  250. Mütaffifin 83:24
  251. Mütaffifin 83:25
  252. Mütaffifin 83:26
  253. Mütaffifin 83:27
  254. Mütaffifin 83:28
  255. Mütaffifin 83:29
  256. Mütaffifin 83:30
  257. Mütaffifin 83:31
  258. Mütaffifin 83:32
  259. Mütaffifin 83:33
  260. Mütaffifin 83:34
  261. Mütaffifin 83:35
  262. Mütaffifin 83:36

Mürselat 77:1

SÛRETÜ'L-MÜRSELÂT Mekkîdir. Bismillâhirrahmânirrahîm Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Ve gönderilenlere, örf üzere! Derken şiddetle esenlere! Ve neşrettikçe neşredenlere! Derken ayırdıkça ayıranlara! Derken bir zikir bırakanlara! Ki bu, ya bir özür içindir ya da bir inzar! Şüphesiz size vaad olunan mutlaka vaki olacaktır! Yıldızlar silinip süpürüldüğünde! Ve gök yarıldığında! Ve dağlar savrulup yok edildiğinde! Ve peygamberlere vakit tayin edildiğinde! Hangi güne ertelendi? Fasl gününe! Fasl gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? O gün, yalanlayanların vay hâline!) [Mürselât, 1-15] Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve gönderilenlere, örf üzere! Derken şiddetle esenlere! Ve neşrettikçe neşredenlere! Derken ayırdıkça ayıranlara! Derken bir zikir bırakanlara!) [1-5]. Bunun te'vîlinde ihtilâf ettiler: Kimileri bunun tamamının te'vîlini meleklere hamletti. Kimileri bunu rüzgârlara çevirdi. Kimileri de bir kısmını rüzgârlara, bir kısmını meleklere çevirdi. Bunun tamamının rüzgârlar hakkında olması câizdir; tamamının meleklere çevrilmesi de müstakim olur; bir kısmının meleklerde, bir kısmının rüzgârlarda olması da müstakim olur. Eğer rüzgârlar hakkında ise, onlara yemin edilmesi müstakim olur; çünkü rüzgârlardan öyleleri vardır ki, Allah'ın rahmetiyle müjdeleyicidirler, kullarına nimetleri sevk edicidirler; nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: (O'nun âyetlerinden biri de, rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi ve size rahmetinden tattırmak içindir). Rüzgârlardan öyleleri de vardır ki, kurtarıcıdırlar; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Sizi karada ve denizde yürüten O'dur; hattâ gemide olduğunuzda ve o gemiler, güzel bir rüzgârla onları taşıyıp da onlar bununla sevindiklerinde…); Allah Teâlâ rüzgârı gemilerin denizlerde yürütülmesine sebep kılmıştır, tıpkı suyu da buna sebep kıldığı gibi; ve ondan, kudretini ve saltanatını hatırlatan helâk edici rüzgârlar da kılmıştır; nitekim -azze ve celle- şöyle buyurmuştur: (Yahut üzerinize rüzgârdan bir kasırga gönderip sizi boğar) âyeti; o rüzgâr onları, gözleriyle idrâk etmelerine imkân vermeksizin öldürür ve helâk eder — halbuki eşyanın idrâki ilk olarak gözlerle vaki olur. Kurtarıcı rüzgârların ne sebeple kurtarıcı, helâk edici veya müjdeleyici rüzgârların ne sebeple öyle olduğunu bilmek isteyen kimse buna vâkıf olamaz; böylece rüzgârlar nimetleri hatırlatıcı oldular; nimetleri hatırlatmakta ise ba'sin ve peygamberlerin haber verdiği her şeyin hak olduğunu söylemenin vücûbu vardır; çünkü onlar ba'si inkâr ediyorlardı; ve rüzgârlarda öyle latîf hikmetler ve acîp tedbirler gördüler ki kendi tedbirleri ve hikmetleri onlara erişemez; böylece işin kendi akıllarınca ve hikmetlerince takdir edilemeyeceğini bildiler; zikrettiğimiz bu şeyin zikrinde, ba's hususunda arız olan şek ve şübhenin izalesi vardır; bunun üzerine -celle celâlühû- zikrettiğimiz şeye onlarla yemin etti; çünkü yemin, maksûd olan şeyi te'kid için konulmuştur. Şimdi kavline dönelim: (Ve gönderilenlere, örf üzere!) Denildi ki: Bunlar müjdeleyici rüzgârlardır; "örf" diye adlandırılmalarının sebebi, getirdikleri nimetlerin ma'rûf/bilinir olmasıdır. Denildi ki: Örf, birbirini takip eden demektir; atın yelesine "örf" denilmesi, bazı kılların bazısını takip etmesindendir; bu durumda müjdeleyici rüzgârlara çevrilmesi câizdir. Aynı şekilde -teâlâ- kavli olan (Ve neşrettikçe neşredenlere!) de rüzgârlara hamledilebilir; ancak yayıcı, kolay ve hafif rüzgârlara; çünkü "neşr" bazı kıraatlerde rahmet rüzgârları hakkında (Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârları gönderen O'dur) kavlinde zikredilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Derken şiddetle esenlere!), eşyayı kıran ve parçalayan şiddetli rüzgârlardır; bunlar helâk için gönderilenlerdir; nitekim Cenâb-ı Hak: (Üzerinize rüzgârdan bir kasırga gönderir) buyurmuştur. (Ve gönderilenlere, örf üzere!) kavlinin, helâk için mi yoksa müjde için mi gönderildiği henüz zâhir olmamış rüzgârların ismi olması da câizdir; çünkü rahmet için gönderilen rüzgârların rahmet eseri, bulut göndermek ve benzeri şeylerle, ardarda gelmeden önce daha o anda zâhir olur; keza helâk rüzgârı olanların da helâk alâmeti daha o anda zâhir olur, o da ardarda gelmeden önce şiddetli bir kasırga olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Derken ayırdıkça ayıranlara!): Bu da rüzgârlara ihtimâllidir; "fârikât" diye adlandırılmaları, bulutu ayırmalarındandır; böylece bir kısmı bir ufukta, bir kısmı başka bir ufukta kalır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Derken bir zikir bırakanlara!): Rüzgârlara çevrilmesi câizdir; onların zikri bırakmaları, zikrettiğimiz şeydir: onlarla nimetler zâhir olur, hatırlanır, onlarla necat açığa çıkar, bazılarıyla da helâk vaki olur; işte bu, onların zikri bırakmasıdır. Allah en iyi bilendir. Eğer hepsi meleklere çevrilirse, bu da ihtimâllidir: Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Ve gönderilenlere, örf üzere!), yani: ma'rûf ile emretmek ve münkerden nehyetmek için gönderilen meleklerdir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Derken şiddetle esenlere!), yani: kâfirlerin ruhlarını şiddetle söküp alan melekler; yani onları şiddet ve gazapla alırlar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Ve neşrettikçe neşredenlere!), bununla meleklerden sefere/kâtiplere işaret edilmesi câizdir; "nâşirât" diye adlandırılmaları, sahifeleri yayıp onları okumalarındandır. Onunla, mü'minlerin ruhlarını yumuşaklık ve rıfk ile alan melekler kastedilmesi de câizdir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Derken ayırdıkça ayıranlara!) ile meleklerin kastedilmesi câizdir; "fârikât" diye adlandırılmaları, hak ile bâtılın arasını ayırmalarındandır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Derken bir zikir bırakanlara!), resullerin dilleri üzerine zikri bırakan meleklerdir -aleyhimüsselâm-. Eğer bir kısmı meleklere, bir kısmı rüzgârlara çevrilirse, bu da müstakimdir. Böylece "mürselât", ma'rûf ve hayır ile gönderilenler olur. "Âsıfât" şiddetli rüzgâr, "nâşirât" ise hafif ve kolay rüzgârlardır. "Fârikât-ı fark" ve "mülkıyât-ı zikr" ise meleklerdir. Başka bir vecih de ihtimâllidir: (Ve gönderilenlere, örf üzere!) kavliyle, halka gönderilen beşerden resullerin kastedilmesi; çünkü gönderilen hiçbir resul yoktur ki ma'rûf ile emretmek ve münkerden nehyetmek üzere gönderilmiş olmasın. Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk'ın (Derken ayırdıkça ayıranlara! Derken bir zikir bırakanlara!) kavliyle resullerin kastedilmesi de câizdir; çünkü onlar hak ile bâtılın arasını ayırırlar ve zikri halkın kulaklarına bırakırlar. (Ve gönderilenlere, örf üzere!) kavlinin gökten indirilen kitaplar olması da câizdir; çünkü onlar ma'rûf ile ve her türlü hayır ile gönderilmişlerdir. Keza (Ve neşrettikçe neşredenlere!) kavli de, hakkı ve hidayeti yayanlar demektir; keza Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Derken ayırdıkça ayıranlara!) kavli de böyledir; çünkü onlar hak ile bâtılın arasını da ayırırlar.

Mürselat 77:2

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Kulları için) bir mazeret (ortadan kalksın) yahut bir uyarı olsun diye!» ('üzran ev nüzrâ) kavl-i celîlinin i'zâr ve inzâr zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Özran ev nüzran»: Hikmet-i İ'zâr ve İnzâr, İtbâm-ı Hüccet, Nefy-i Özür, Mâturîdî Kelâmı: - İ'zâr ve İnzârın Manası: 'Üzran'; Allah Teâlâ peygamberler gönderip delilleri apaçık serdederek hiç kimsenin 'Bize uyarıcı gelmedi' diyebileceği bir mazeret bırakmamasıdır («li-ellâ yekūne lin-nâsi 'alallâhi huccetüm ba'der-rusül»). 'Nüzran' ise kulları aceleyle helâk etmeyip günahlardan sakındırmak için önceden azapla uyarmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî adaletin gereği olarak hüccetin tamamlandığını ve kâfirlerin hiçbir haklı mazeret ileri süremeyeceğini kat'î delillerle açıklar.

Mürselat 77:3

Cenâb-ı Hakk'ın: «Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere (mürselât)! Şiddetle esip savuranlara (âsıfât)! (Bulutları) yayıp dağıtanlara (nâşirât)! (Hak ile bâtılı) ayıranlara (fârikât)! Ve bir öğüt bırakanlara (mülkıyât)!» (vel-mürselâti 'urfâ, fel-'âsıfâti 'asfâ, ven-nâşirâti neşrâ, fel-fârikâti ferkā, fel-mülkıyâti zikrâ) kavl-i celîlinin kasem-i ilâhî ve meâd delilleri zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Mürselât Sûresi Mukaddimesi, Kasem bi'l-Mürselât ve'l-Âsıfât, Mâturîdî Akâidi»: Usûl-i Akāid ve İlâhî Kasemler: - Kasem Edilen Varlıkların Tevili: 1) Rüzgârlar: Birbiri ardınca rahmet müjdesi getiren («mürselât»), fırtına şeklinde şiddetle esip azap getiren («'âsıfât»), yağmur bulutlarını gökyüzüne yayan («nâşirât»), bulutları ve mevsimleri ayıran («fârikât») ve insanlara Hâlik'ın kudretini hatırlatan («mülkıyât») rüzgârlardır. 2) Melekler: İyilikle gönderilen melekler, kâfirlerin canlarını şiddetle alanlar, amel defterlerini yayanlar, hak ile bâtılı ayıranlar ve peygamberlere vahiy getiren meleklerdir. 3) Peygamberler ve semavî kitaplar: İnsanlığı hidâyete sevk eden ilâhî nurlardır. - Kasemin Hikmeti: Cenâb-ı Hak kâinattaki bu muazzam kuvvetleri ve melekleri şahit tutarak kıyametin ve dirilişin mutlaka vuku bulacağını («innemâ tū'adūne le-vâkı'») tekit buyurmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kâinattaki bu intizamın ve ilâhî elçilerin meâdın hakkaniyetine en parlak bürhan olduğunu kat'î delillerle tesis buyurur. Cenâb-ı Hakk'ın: «(Ve bir öğüt bırakanlara...)» kavl-i celîlinin melekler, peygamberler ve semavî kitaplar zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Tefsîr-i Melâike, Rusul ve Kütüb der Mürselât, İsbât-ı Nübüvvet, Mâturîdî Kelâmı»: Vahiy ve İrşad Bürhanları: - Mülkıyât-ı Zikr'in Hakikati: Melekler vahyi peygamberlerin kalbine ve diline ulaştırır («fel-mülkıyâti zikrâ»). Peygamberler de bu zikri insanlığa tebliğ ederek hakkı bâtıldan ayırırlar («fârikât»). - Semavî Kitapların İ'câzı: Nazil olan kitaplar insanlığa adaleti, tevhîdi ve ahkâmı öğretir; mazeretleri ortadan kaldırır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; vahyin hem melekler hem peygamberler vasıtasıyla korunmuş bir ilâhî hüccet olduğunu muhkem bürhanlarla tescil eder.

Mürselat 77:4

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Kulları için) bir mazeret (ortadan kalksın) yahut bir uyarı olsun diye!» ('üzran ev nüzrâ) kavl-i celîlinin i'zâr ve inzâr zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Özran ev nüzran»: Hikmet-i İ'zâr ve İnzâr, İtbâm-ı Hüccet, Nefy-i Özür, Mâturîdî Kelâmı: - İ'zâr ve İnzârın Manası: 'Üzran'; Allah Teâlâ peygamberler gönderip delilleri apaçık serdederek hiç kimsenin 'Bize uyarıcı gelmedi' diyebileceği bir mazeret bırakmamasıdır («li-ellâ yekūne lin-nâsi 'alallâhi huccetüm ba'der-rusül»). 'Nüzran' ise kulları aceleyle helâk etmeyip günahlardan sakındırmak için önceden azapla uyarmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî adaletin gereği olarak hüccetin tamamlandığını ve kâfirlerin hiçbir haklı mazeret ileri süremeyeceğini kat'î delillerle açıklar.

Mürselat 77:5

Cenâb-ı Hakk'ın: «Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere (mürselât)! Şiddetle esip savuranlara (âsıfât)! (Bulutları) yayıp dağıtanlara (nâşirât)! (Hak ile bâtılı) ayıranlara (fârikât)! Ve bir öğüt bırakanlara (mülkıyât)!» (vel-mürselâti 'urfâ, fel-'âsıfâti 'asfâ, ven-nâşirâti neşrâ, fel-fârikâti ferkā, fel-mülkıyâti zikrâ) kavl-i celîlinin kasem-i ilâhî ve meâd delilleri zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Mürselât Sûresi Mukaddimesi, Kasem bi'l-Mürselât ve'l-Âsıfât, Mâturîdî Akâidi»: Usûl-i Akāid ve İlâhî Kasemler: - Kasem Edilen Varlıkların Tevili: 1) Rüzgârlar: Birbiri ardınca rahmet müjdesi getiren («mürselât»), fırtına şeklinde şiddetle esip azap getiren («'âsıfât»), yağmur bulutlarını gökyüzüne yayan («nâşirât»), bulutları ve mevsimleri ayıran («fârikât») ve insanlara Hâlik'ın kudretini hatırlatan («mülkıyât») rüzgârlardır. 2) Melekler: İyilikle gönderilen melekler, kâfirlerin canlarını şiddetle alanlar, amel defterlerini yayanlar, hak ile bâtılı ayıranlar ve peygamberlere vahiy getiren meleklerdir. 3) Peygamberler ve semavî kitaplar: İnsanlığı hidâyete sevk eden ilâhî nurlardır. - Kasemin Hikmeti: Cenâb-ı Hak kâinattaki bu muazzam kuvvetleri ve melekleri şahit tutarak kıyametin ve dirilişin mutlaka vuku bulacağını («innemâ tū'adūne le-vâkı'») tekit buyurmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kâinattaki bu intizamın ve ilâhî elçilerin meâdın hakkaniyetine en parlak bürhan olduğunu kat'î delillerle tesis buyurur. Cenâb-ı Hakk'ın: «(Ve bir öğüt bırakanlara...)» kavl-i celîlinin melekler, peygamberler ve semavî kitaplar zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Tefsîr-i Melâike, Rusul ve Kütüb der Mürselât, İsbât-ı Nübüvvet, Mâturîdî Kelâmı»: Vahiy ve İrşad Bürhanları: - Mülkıyât-ı Zikr'in Hakikati: Melekler vahyi peygamberlerin kalbine ve diline ulaştırır («fel-mülkıyâti zikrâ»). Peygamberler de bu zikri insanlığa tebliğ ederek hakkı bâtıldan ayırırlar («fârikât»). - Semavî Kitapların İ'câzı: Nazil olan kitaplar insanlığa adaleti, tevhîdi ve ahkâmı öğretir; mazeretleri ortadan kaldırır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; vahyin hem melekler hem peygamberler vasıtasıyla korunmuş bir ilâhî hüccet olduğunu muhkem bürhanlarla tescil eder.

Mürselat 77:6

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Kulları için) bir mazeret (ortadan kalksın) yahut bir uyarı olsun diye!» ('üzran ev nüzrâ) kavl-i celîlinin i'zâr ve inzâr zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Özran ev nüzran»: Hikmet-i İ'zâr ve İnzâr, İtbâm-ı Hüccet, Nefy-i Özür, Mâturîdî Kelâmı: - İ'zâr ve İnzârın Manası: 'Üzran'; Allah Teâlâ peygamberler gönderip delilleri apaçık serdederek hiç kimsenin 'Bize uyarıcı gelmedi' diyebileceği bir mazeret bırakmamasıdır («li-ellâ yekūne lin-nâsi 'alallâhi huccetüm ba'der-rusül»). 'Nüzran' ise kulları aceleyle helâk etmeyip günahlardan sakındırmak için önceden azapla uyarmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî adaletin gereği olarak hüccetin tamamlandığını ve kâfirlerin hiçbir haklı mazeret ileri süremeyeceğini kat'î delillerle açıklar.

Mürselat 77:7

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz size vaad olunan (kıyamet, diriliş ve ceza) mutlaka vuku bulacaktır!» (innemâ tū'adūne le-vâkı') kavl-i celîline gelince: «İnnemâ tûadûne le-vâkıun»: Cevâb-ı Kasem, Kat'iyyet-i Vuku-i Meâd, Tahakkuk-ı Va'd, Mâturîdî Akâidi: - Kasemin Cevabı: 'İnnemâ tū'adūne le-vâkı''; önceki âyetlerdeki kasemlerin asıl gayesi ve cevabıdır. Size haber verilen diriliş, hesap, mizan, cennet ve cehennem asla bir hayal değil, mutlaka gerçekleşecek ezelî bir hakikattir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî vaadin muhakkak tahakkuk edeceğini ve meâdı inkâr edenlerin hüsrana uğrayacağını sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Mürselat 77:8

Cenâb-ı Hakk'ın: «Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman!» (fe-izen-nücūmü tumiset) kavl-i celîline gelince: «Fe-ize'n-nücûmü tumiset»: Tams-ı Nücûm, Zevâl-i Nûr, Bidâyet-i Kıyamet, Mâturîdî Kelâmı: - Yıldızların Sönmesi: 'Tumiset'; yıldızların parlaklığının ve nurlarının tamamen giderilmesi, kararıp dökülmesidir. Bu kozmolojik hadise, dünya intizamının sona erip kıyametin başladığını gösterir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; gök cisimlerinin sönüşünün kâinatın fâniliğine ve Hâlik'ın mutlak kudretine en açık delil olduğunu beyan buyurur.

Mürselat 77:9

Cenâb-ı Hakk'ın: «Gök yarıldığı zaman!» (ve izes-semâ'ü füricet) kavl-i celîline gelince: «Ve ize's-semâü füricet»: İnşikāk-ı Semâ, Feth-i Ebvâb, Mâturîdî Akâidi: - Göğün Yarılması: 'Füricet'; semanın yarılıp çatlaması ve meleklerin inişi için kapı kapı açılmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; semavî nizamın çözülmesinin kıyametin kesin alâmetlerinden olduğunu beyan buyurur.

Mürselat 77:10

Cenâb-ı Hakk'ın: «Dağlar ufalanıp (toz gibi) savrulduğu zaman!» (ve izel-cibâlü nüsifet) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'l-cibâlü nüsifet»: Nesf-i Cibâl, Tesviye-i Arz, Mâturîdî Kelâmı: - Dağların Savrulması: 'Nüsifet'; yeryüzünün sarsılmaz temelleri gibi duran koca dağların köklerinden sökülüp toz duman haline getirilmesi ve dümdüz edilmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; en sağlam dağları un ufak eden kudretin insanları hesaba çekmeye kādir olduğunu kat'î delillerle ortaya koyar.

Mürselat 77:11

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve peygamberlerin (ümmetlerine şahitlik için) tayin edilen vakti geldiği zaman!» (ve izer-rusulü ukkıtet) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'r-rusulü ukkıtet»: Tevkît-i Rusul, Şehâdet-i Enbiyâ, Yevmü'l-Fasl, Mâturîdî Akâidi: - Peygamberlerin Toplanma Vakti: 'Ukkıtet' (veya 'vukkıtet'); bütün peygamberlerin ümmetlerine tebliğ ettiklerine ve kavimlerinin amellerine şahitlik etmek üzere belirli ve muazzam bir vakitte bir araya getirilmesidir («ve ci'nâ bike 'alâ hâ'ülâ'i şehīdâ»). - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; peygamberlerin şahitliğinin ilâhî adaletin tecellisinde ve mücrimlerin ilzam edilmesinde en büyük hüccet olduğunu muhkem bürhanlarla tescil eder.

Mürselat 77:12

Denildi ki: Peygamberler hazır kılındı; ta ki her biri, kendisine gönderildiği kavmi üzerine şehâdet etsin; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Her ümmetten kendilerinden bir şâhit getireceğimiz ve seni de onların üzerine şâhit getireceğimiz gün). Denildi ki: "Ukkitet", yani: kendilerine, davet olundukları şeyin hakikatinin —dâvetlerine icâbeti terk eden kavimlerine vaad edilen azâbın vukuunun— beyânı vaad edilmiştir; ve Allah Teâlâ'ya iman edip resullerin davet ettikleri şeye icâbet edenlere de sevaba ulaşma vaad edilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Hangi güne ertelendi?) [12]: "Üccilet" ile "ukkitet" birdir; çünkü te'cilde vakit tayini, vakit tayininde de te'cil vardır. Sonra ecelin —azap ecelinin— hulûl vaktini -azze ve celle- şu kavliyle beyân etti: (Fasl gününe) [13], yani hüküm ve kazâ gününe; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, elbette [azap] lâzım gelirdi; adı konmuş bir ecel de vardır); ve şöyle buyurmuştur: (Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, aralarında elbette hükmedilmiş olurdu). Câizdir ki O'ndan geçmiş olan söz, cezânın ba's gününe ertelenmesi olsun; öyle ki o gün, cezâ günü kılındı; bu ise müşâhede iledir; ve bu dünya, mihnet ve ibtilâ yurdu kılındı; bu da hüccetler ve beyyineler iledir; sanki şöyle demiştir: eğer Allah Teâlâ'dan cezânın ve azâbın ertelenmesine dair geçmiş bir söz olmasaydı, elbette azap onlara bu dünyada, tekzip sebebiyle vaki olurdu. Başka bir vecih de muhtemeldir: Allah Teâlâ, cezâyı ve ikâbı, evvelkileri ve âhirkileri topladığı güne erteledi; ve bu dünyada bu beşerin yaratılışını, ardarda o güne kadar takdir etti; çünkü o gün, cem'in vaki olduğu gündür. Allah en iyi bilendir. Ve bunun için "fasl günü" diye adlandırdı; çünkü o, kazâ ve hüküm günüdür; ve çünkü o, şekâvet ehlinin ve saâdet ehlinin meskeninin zâhir olduğu gündür; dostlarla düşmanların arasını ayırır, davacılarla davalıların arasını ayırır. Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Fasl gününün ne olduğunu sana ne bildirdi?) [14]: Yani: sen bilmiyordun, Allah Teâlâ sana bildirdi; bunun zikri, ya o günün ta'zîmi ve dehşetlendirilmesi içindir, ya da resûlüne -aleyhisselâm- onu bildirmekle bir minnet olarak zikredilmiştir. Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (O gün, yalanlayanların vay hâline!) [15]: Bunda, mutlak olarak zikredilen vaîdin tekzip ehline çevrildiğine delil vardır; sonra...

Mürselat 77:13

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hüküm ve ayırma günü (Yevmü'l-Fasl) için!» (li-yevmil-fasl) kavl-i celîline gelince: «Li-yevmi'l-fasl»: Yevmü'l-Fasl, Fasl-ı Kazâ ve Hüküm, Temeyyüz-i Saîd ve Şakī, Mâturîdî Akâidi: - 'Yevmü'l-Fasl'ın Mahiyeti: 'Yevmül-Fasl'; hak ile bâtılın, mü'min ile kâfirin, zâlim ile mazlumun birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı, ezelî adaletin tam tecelli edip ebedî hükmün verildiği kıyamet ve kaza divanıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; o gün hiçbir haksızlığın gizli kalmayacağını ve her kulun ebedî akıbetine sevk edileceğini kat'î bürhanlarla beyan buyurur.

Mürselat 77:14

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hüküm ve ayırma gününün (Yevmü'l-Fasl) ne olduğunu sana ne bildirdi?» (ve mâ edrâke mâ yevmül-fasl) kavl-i celîline gelince: «Ve mâ edrâke mâ yevmü'l-fasl»: Tazim ve İ'zâm-ı Yevm-i Fasl, Dehşet-i Meâd, Mâturîdî Kelâmı: - 'Ve Mâ Edrâke'nin Belâgatı: Cenâb-ı Hak 'O ayırma gününün ne olduğunu sana ne bildirdi?' buyurarak, o günün azametini, dehşetini ve beşer idrakini aşan büyüklüğünü bizzat vahiy ile Peygamberine ve ümmetine bildirmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kıyamet gününün dehşetinin ancak vahyin nuruyla kavranabileceğini kat'î delillerle ortaya koyar.

Mürselat 77:15

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Veyl ve Helâk-i Mükezzibîn, Tûbâ li'l-Musaddıkīn, İnzâr-ı Kur'ân, Mâturîdî Akâidi: - 'Veyl' Tehdidinin Manası: 'Veyl'; cehennemin en derin azabı, mutlak helâk, zillet ve sefalettir. Allah'ın âyetlerini ve meâdı yalanlayan kâfirlere bu helâk ihtar edilirken, tasdik eden mü'minler için ise ebedî saadet ve müjde («tûbâ lil-musaddikīn») zımnen tescil edilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; tekzibin ebedî cehennem azabını celbettiğini muhkem bürhanlarla açıklar.

Mürselat 77:16

Tasdik edenler için olanı zikreder; hakkı ise "tasdik edenlere tûba olsun" denilmesidir; çünkü "veyl" lafzı, helâk yerine düşüldüğünde söylenir, "tûba" lafzı ise sevinç ve atâ makamında söylenir; tekzip ehli hakkında helâk lafzı zikredilince, onların hâlinin hilâfında olan kimse sevince müstehak olmuş olur; lâkin burada zikretmemişse de başka bir yerde şu kavliyle zikretmiştir: (Kitabı sağından verilen kimseye gelince, o kolay bir hesapla hesaba çekilecektir), ve -azze ve celle- şöyle buyurmuştur: (Tartıları ağır gelenler, işte onlar felâh bulanlardır): takdim ve tehir vardır. * * * Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Öncekileri helâk etmedik mi? Sonra da onların ardından sonrakileri getirmedik mi? İşte mücrimlere böyle yaparız! O gün, yalanlayanların vay hâline! Sizi hakir bir sudan yaratmadık mı? Derken onu, malûm bir vakte kadar sağlam bir karar yerinde kıldık. Takdir ettik; ne güzel takdir edicileriz! O gün, yalanlayanların vay hâline! Yeryüzünü toplayıcı kılmadık mı, dirileri ve ölüleri? Ve onda yüksek sabit dağlar kıldık, size tatlı bir su içirdik. O gün, yalanlayanların vay hâline!) [16-28]. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?) [20]: Bunun zikredilmesi, ba's hususunda onlara arız olan işkâl ve şüpheyi def etmek için olması câizdir; çünkü iâdedeki hayret, inşâ ve ibtidâdaki hayretten fazla değildir; böylece yaratılışlarının ibtidâsını zikretti; ta ki iâde hususundaki şüphe onlardan nefyolunsun. Ve onların, hakir/mekruh ve murdar su olan sudan yaratıldıklarının zikredilmesi de câizdir; ta ki Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- üzerindeki kibirlerini ve cebbarlıklarını bıraksınlar, O'na inkıyad etsinler ve kendilerini davet ettiği şeye icâbet etsinler. Ve haber verdi ki, onları, beşerin tedbirinin ulaşamadığı zulmetlerde yarattı; ta ki O'nun dilediğine kaadir olduğunu bilsinler, hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını bilsinler; bu da onları murakabeye, teyakkuza ve tebasüre sevk eder. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Derken onu, sağlam bir karar yerinde kıldık) [21]: "Karâr-ı mekîn", rahimdir; Allah Teâlâ onu, hakir suyun içinde temekkün ettiği sağlam bir karar yeri kıldı; ondan bir alaka ve bir mudga yaratır, Allah Teâlâ'nın oradan çıkışı takdir ettiği vakte kadar orada karar kılar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Takdir ettik...) [23]: "Kaderna" ve "kaddernâ" diye okunmuştur; "kaddernâ" ise, yani: her şeyi ondan bir kader ile yarattık demektir; "kaderna" ise, yani: onu, hikmetin gerektirdiği vecihler üzerine...

Mürselat 77:17

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sonra geridekileri de onların ardına takacağız (onları da helâk edeceğiz)!» (sümme nütbi'uhümül-âhirīn) kavl-i celîline gelince: «Sümme nütbiühümü'l-âhirîn»: İtbâ-ı Âhirîn, Kat'iyyet-i Azâb, Mâturîdî Akâidi: - Sonrakilerin Akıbeti: Öncekilerin izinden gidip peygamberleri yalanlayan sonraki inkârcılar da aynı helâk akıbetine uğratılacaktır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; küfürde eşit olanların cezalandırılmada da eşit tutulacağını kat'î delillerle beyan buyurur.

Mürselat 77:18

Cenâb-ı Hakk'ın: «İşte Biz suçlulara / mücrimlere böyle yaparız!» (kezâlike nef'alü bil-mücrimīn) kavl-i celîline gelince: «Kezâlike nef'alü bi'l-mücrimîn»: Sünnet-i İlâhiyye der Cezâ, Adâlet-i Mutlaka, Mâturîdî Kelâmı: - Mücrimlerin Kanunu: Cenâb-ı Hakk'ın değişmez ilâhî kanunu şudur: Şirke, zulme ve isyana sapan her mücrim topluluk mutlaka hak ettiği cezayı bulur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî adaletin mücrimleri asla cezasız bırakmayacağını muhkem delillerle tescil eder.

Mürselat 77:19

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Tekrâr-ı Vaîd, Şiddet-i İnzâr, Mâturîdî Kelâmı: - Tehdidin Tekrarı: Bu ilâhî ikazın her delilin ardından tekrar edilmesi, inkârcıların içine düştükleri gafletin ve cezanın büyüklüğünü tekit etmek içindir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; mükerrer tehditlerin aklıselimi uyandırmak için belîğ bir irşad metodu olduğunu açıklar.

Mürselat 77:20

Cenâb-ı Hakk'ın: «Biz sizi hakir bir sudan (meniden / nutfeden) yaratmadık mı?» (elem nahlukküm mim mâ'im mehīn) kavl-i celîlinin bürhân-ı nütfe ve ibtâl-i kibr zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Elem nahlukküm min mâin mehîn»: Halk-ı Beşer min Mâ-i Mehîn, İbtâl-i İstikbâr, Bürhân-ı Ba's, Mâturîdî Akâidi: - Hakir Sudan Yaratılış: İnsanın menşei olan bir damla nutfe («mâ'im mehīn»), insanın kibirlenmesine engel olacak en açık acziyet delilidir. Bir damla kerih sudan kusursuz bir insan inşa eden kudret için ölüleri diriltmek son derece aşikârdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilk yaratılışın haşra en muhkem delil olduğunu ve kibri kökünden yıktığını sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Mürselat 77:21

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sonra onu sağlam bir karargâhta (ana rahminde) kıldık / yerleştirdik!» (fe-ce'alnâhü fī karârim mekīn) kavl-i celîline gelince: «Fe-cealnâhü fî karârin mekîn»: Karâr-ı Mekîn, Hıfz-ı Cenîn der Rahm, Hikmet-i Bâriye, Mâturîdî Kelâmı: - Sağlam Karargâh (Rahim): İnsan nutfesi ana rahminde («karârim mekīn») her türlü dış tesirden, zarardan ve bozulmadan korunmuş muazzam bir sığınakta muhafaza edilir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ceninin rahimdeki harika muhafazasının ilâhî kudret ve lütfun en açık delili olduğunu beyan buyurur.

Mürselat 77:22

Cenâb-ı Hakk'ın: «Belli bir süreye (doğum vaktine) kadar!» (ilâ kaderim ma'lūm) kavl-i celîline gelince: «İlâ kaderin ma'lûm»: Kader-i Ma'lûm, Müddet-i Haml, Takdîr-i İlâhî, Mâturîdî Akâidi: - Belirli Süre: Ceninin rahimde kalacağı müddet, organlarının tamamlanması ve doğum anı Allah Teâlâ'nın ezelî ilminde dakik bir ölçüyle («kaderim ma'lūm») takdir edilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; her varlığın ilâhî takdir dairesinde vücuda geldiğini muhkem bürhanlarla açıklar.

Mürselat 77:23

Cenâb-ı Hakk'ın: «İşte Biz buna güç yetirdik; Biz ne güzel güç yetirenleriz (kādirleriz)!» (fe-kadernâ fe-ni'mel-kādirūn) kavl-i celîline gelince: «Fe-kadernâ fe-ni'me'l-kâdirûn»: Kudret-i Tâme, Senâ-i Zât-ı Bârî, Kemâl-i Rubûbiyet, Mâturîdî Kelâmı: - Mutlak Kudretin Medhi: 'Fe-kadernâ fe-ni'mel-kādirūn'; insanı bir damla sudan yaratıp şekillendirmeye tam güç yetiren Hâlik Teâlâ, kudretini ve nimetlerini överek beşeriyete hatırlatmıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu eşsiz yaratılışı gerçekleştiren Zât-ı Bârî'nin her şeye kādir olduğunu kat'î delillerle ortaya koyar.

Mürselat 77:24

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Tekzîb-i Nimet, Tehdîd-i Azâb, Mâturîdî Kelâmı: - Nimetleri İnkâr Edenlerin Helâki: Kendi yaratılışındaki bu muazzam kudret delillerini ve nimetleri gördüğü halde meâdı ve tevhîdi yalanlayan inkârcılar için o gün şiddetli bir helâk ve veyl vardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; inkârda ısrar edenlerin âhirette kaçınılmaz azaba uğrayacağını beyan buyurur.

Mürselat 77:25

Cenâb-ı Hakk'ın: «Biz yeryüzünü (hem dirilere hem de ölülere) bir toplanma yeri (kifât) kılmadık mı?» (elem nec'alil-arda kifâtâ) kavl-i celîlinin arzın kifât kılınışı ve tezkîr-i niam zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Elem nec'ali'l-arda kifâten»: Kifât-ı Arz, İctimâ-ı Ahyâ ve Emvât, Tezkîr-i Âlâ ve Kudret, Mâturîdî Akâidi: - 'Kifât'ın Hakikati ve İlâhî Lütuf: 'Kifât'; içine alan, barındıran, toplayıp örten ve bağrına basan yer demektir. Cenâb-ı Hak yeryüzünü dirilerin üzerinde hayat sürdüğü, evler ve şehirler kurduğu; ölülerin ise bağrında defnedilip örtüldüğü («ahyâ'ev ve emvâtâ») muazzam bir sığınak ve karargâh kılmıştır. - İnsanın İzzetinin Korunması: İnsan öldüğünde cesedi kokup çirkinleştiği halde, Cenâb-ı Hak toprağı ona bir örtü ve sığınak yaparak insanlık haysiyetini muhafaza etmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; yeryüzünün bu intizamının hem ilâhî nimetlerin şükrünü hem de toprağa giren cesetlerin oradan yeniden diriltileceğine olan imanı vacip kıldığını sarsılmaz bürhanlarla tesis buyurur.

Mürselat 77:26

25 ve 26. Âyetler: Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Yoksa yeryüzünü toplayıcı kılmadık mı?) (Dirileri ve ölüleri?) Bunun, Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?) (Derken onu sağlam bir karar yerinde kıldık) [20-21. âyetler] kavlinin devamı olması câizdir; böylece bunların hepsinin zikredilmesinde, nimetlerin ve ihsanların hatırlatılması, kudretin, saltanatın ve hikmetin hatırlatılması vardır. Nimetlerin hatırlatılması vechi şudur: Allah Teâlâ, ilk inşâ ettiğinde murdar bir nutfe inşâ etti, ona halkın gözlerinden gizli kalacak bir yer kıldı, onun tedbirini beşere havale etmedi; keza alaka ve mudga inşâ ettiği vakitte de tedbirini yarattıklarından hiçbirine havale etmedi; çünkü o vakitte istiâfe ve istikzâr olunacak (iğrenilecek ve murdar sayılacak) bir hâldedir, ve o mânâ, tathîr (temizlenme) ile de kendisinden def olunmaz; bu yüzden ona, yaratılmışların gözlerinden onunla setrolunacağı sağlam bir karar yeri kıldı. Sonra onu bir nesme (can taşıyan varlık) hâline getirip anasının karnında yaratılışını dengeleyince, ana-babasının kalbine, onu terbiye edip kendi tedbirini ve maslahatlarını görecek bir dereceye ulaşıncaya kadar tutmakla meşgul olsunlar diye şefkat ve merhamet ilkâ etti. Sonra ölümünden sonra ona, kendisini toplayıp bünyesine katan bir yeryüzü kıldı; böylece bakanların gözlerinden onunla setrolunur; çünkü ölümüyle, istiâfe olunan, istikzâr olunan ve tathîri kabul etmeyen bir hâle döner. Böylece hâllerinin evvelinin ve nihayet vardığı şeyin zikredilmesinde, şükrünü edâ etmeye ulaşsınlar diye nimetlerin hatırlatılması vardır; çünkü rahmi, nutfe, alaka ve mudga olduğu vakitte, yaratılmışların bilmediği bir şeyle -büyüyüp çoğalıncaya kadar- gıdalandırılması için ona bir karar yeri kıldı; böylece o vakitteki terbiye külfetini onlardan kaldırdı. Sonra kendi gıdasının vechini bilir hâle gelince, halk da onun hâcetini def için işleyen mânâyı bilince, onu ana karnından çıkardı ve tedbirini ana-babasına havale etti. İşte bunlar, kuvvetin, saltanatın ve hikmetin hatırlatılması vecihleridir; şöyle ki: Allah Teâlâ, nesmeyi kendisinden inşâ ettiği nutfeyi, ondan alaka ve mudganın inşâ olunmasına elverişli kıldı. Eğer yaratılmışlar, nutfenin, kendisinden alaka, mudga, kemikler ve et inşâ olunup sonra da ondan düzgün bir nesme meydana gelmesine niçin elverişli olduğunun mânâsını bilmek isteselerdi, bunun bilgisine ulaşamazlardı; bunu tefekkür ettiklerinde, O'nun hikmetinin, beşerin ilminin ulaştığı yere münhasır olmadığını, kuvvetinin de beşerin kuvvetlerinin ulaştığı hadde kasrolunmadığını bilirler. Onları, öldürülmeden sonraki ba'si inkâra sevk eden şey, işleri kendi kuvvetleri üzerine takdir edip akıllarıyla ölçmeleridir. Eğer hâllerinin ibtidâsında tedebbür etselerdi ve tedbirin latîfeliklerini ve hikmetin acâibini görselerdi, işin dedikleri ve takdir ettikleri gibi olmadığını bilirlerdi; bu da onları, resullerin getirdiği ve ba's ile başka hususlarda haber verdiği her şeyi tasdike davet ederdi. Hâllerinin ibtidâsının, neş'etlerinin ve nihayette varacakları şeyin zikredilmesinin, onları Allah Teâlâ'nın dini üzerinde tekebbürden alıkoyup icâbetle O'na inkıyad etmelerini ve yarattıklarından hiçbirine karşı istikbâr etmemelerini sağlaması da câizdir; çünkü onlar, hâllerinin ibtidâsında, yaratılmışların murdar saydığı nutfeler idiler, sonra alaka ve mudga oldular, işin nihayetinde ise murdar cîfeler hâline gelirler. Vasfı bu olan kimseye, birine karşı tekebbür etmek nasıl yakışır? Sonra Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Yeryüzünü toplayıcı kılmadık mı?) kavli: "tekfitühüm", yani: onları içine alır ve toplar, hayatlarında da ölümlerinden sonra da. Hayatları hâlinde ona ilhak olmaları, kendilerine orada mesken ve evler kılmasıdır; ölümlerinden sonra da kendilerine, içinde defnolunacakları kabirler kılmıştır; ya da hayatlarında dönüp durdukları ve barındıkları yeri onun zâhirinde, vefatlarından sonraki me'vâlarını da onun batnında kılmıştır; ve onu kendilerine bir döşek kılmıştır — (Ondan geniş yollar edinip yürüyesiniz diye) — ve orada onlara vakitlerini takdir etmiştir; böylece yeryüzünü yaratmasında, kendilerinden şükrü edâ ettirmek üzere nimet vecihlerini onlara hatırlatmıştır. Allah en iyi bilendir. 1. Aslında ve م nüshasında bundan sonra şu ilâve edilmiştir: "Ve (Yeryüzünü toplayıcı kılmadık mı?) (Dirileri ve ölüleri?)." 2. Aslında ve م nüshasında düşmüştür. 3. Aslında ve م nüshasında: "ve ilkâ etti" şeklindedir. 4. Aslında ve م nüshasında: "ikâme etsinler" şeklindedir. 5. Aslında ve م nüshasında: "kuvveti de değil" şeklindedir. 6. Aslında ve م nüshasında: "bırakmasınlar" şeklindedir. 7. Aslında ve م nüshasında: "nutfe" şeklindedir (tekil). 8. Aslında ve م nüshasında: "cîfesi" şeklindedir. 9. Aslında ve م nüshasında: "kıldı" şeklindedir.

Mürselat 77:27

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve orada sarsılmaz yüce dağlar (revâsiye şâmihât) kıldık ve size tatlı bir su (mâ'en fürâtâ) içirdik!» (ve ce'alnâ fīhâ ravâsiye şâmihâtiv ve eskaynâküm mâ'en fürâtâ) kavl-i celîline gelince: «Ve cealnâ fîhâ ravâsiye şâmihâtin ve eskaynâküm mâen fürâtâ»: Revâsî-i Şâmihât, Mâ-i Fürât, Nizâm-ı Arz ve Semâ, Mâturîdî Kelâmı: - Yüce Dağların Hikmeti: 'Ravâsiye şâmihât'; yeryüzünün dengesini sağlayan, sarsılmasını önleyen ve insan hayatını mümkün kılan sarp ve ulu dağlardır. Dağlar olmasaydı yeryüzü çalkalanır ve hayat imkânsızlaşırdı. - Tatlı Suyun İhsanı: 'Mâ'en fürâtâ'; gökten indirilen, toprağa karışsa dahi lezzeti ve tatlılığı bozulmayan içimi pek hoş kaynak ve yağmur sularıdır. Beşeriyet ne kadar gayret etse böyle bir nimeti yoktan var edemez. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; dağlardaki ve sulardaki bu kusursuz dengenin Zât-ı Kibriyâ'nın ezelî kudretini ve rubûbiyetini ispat ettiğini muhkem delillerle tescil buyurur.

Mürselat 77:28

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîlinin niam-ı ilâhiyyeyi tekzib edenlerin akıbeti zeminindeki şerhine gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Veyl li-Mükezzibî'n-Niam, Zecr-i Mülhidîn, İnzâr-ı Meâd, Mâturîdî Akâidi: - Nimetleri Yalanlayanların Veyli: Dağları, suları, yaratılışı ve yeryüzünün intizamını görüp de Hâlik'ın vahdaniyetini ve dirilişi inkâr eden nankörler için o gün kaçınılmaz bir helâk ve veyl vardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî delillere göz yuman inkârcıların âhirette hiçbir kurtuluş yolu bulamayacaklarını sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Mürselat 77:29

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Öncekileri helâk etmedik mi?) [16]: Onlar, Nûh -aleyhisselâm- kavmi, Âd kavmi ve Semûd'dur. (Sonra da onların ardından sonrakileri getirdik) [17]: Mel'ûn Firavun'un kavmi, Lût -aleyhisselâm- kavmi ve başkaları. (İşte mücrimlere böyle yaparız) [18]: Denildi ki: bu ümmetin mücrimleridir. Sonra bunun fiil vakti hususunda ihtilâf ettiler: Kimileri bu helâkin âhirette olacağını söyler; çünkü Cenâb-ı Hak -azze ve celle- şöyle buyurmuştur: (Belki de saat, onların vaad edildikleri vakittir; saat ise daha dehşetli ve daha acıdır) [Kamer, 46]. Kimileri de bunun Bedir günü onlara yapıldığını zikretmiştir. Kimileri de bunun, Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem- ümmetinin mücrimlerine yapılışının, Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-'den rivayet edilen şu hadisle olduğunu zikretmiştir: "İki aylık mesafeden korkuyla nusret olundum"; Allah Teâlâ onların kalplerine korkuyu ilkâ etti; tâ ki, kuvvetlerinin ve şevketlerinin çokluğuna, Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in ashabının azlığına rağmen, muharebe için Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve ashabına karşı meydan okumayı terk ettiler; işte bu, O'nun mücrimlere yaptığıdır; ve onların kalplerine korku ilkâ etmesinde, risâletinin en latîf âyetleri ve en açık hücceti vardır; çünkü onda, onları kıtalden alıkoyan ve kalplerine korku fırlatan şeyin, semâvî bir emirden başka bir şey olmadığını onlara tenbih edecek bir şey vardır. Allah en iyi bilendir. * * * Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Yalanlamakta olduğunuz şeye gidin! Üç kollu bir gölgeye gidin! Ne gölgelendiricidir, ne alevden koruyucu! Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımlar saçar! Sanki o, sarı develer gibidir! O gün, yalanlayanların vay hâline! Bu, konuşamayacakları bir gündür! Ve özür beyan etmelerine izin verilmez! O gün, yalanlayanların vay hâline! Bu, fasl günüdür; sizi ve öncekileri topladık! Eğer bir hîleniz varsa, bana hîle yapın! O gün, yalanlayanların vay hâline!) [29-40]. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Yalanlamakta olduğunuz şeye gidin!), mânâsı -Allah en iyi bilendir-: Allah Teâlâ'nın azâbından yalanladığınız şeye; onlar ba'si ve azâbı yalanlıyorlardı, lâkin bu onlara, ba'sten sonra söylenir; böylece bu, zikrettiğimiz azâba çevrilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve bahl- kavli: (Üç kollu bir gölgeye gidin!) [30]: Zikredildi ki o gölge, cehennemden çıkan bir dumandır; gölge sanıp ona giderler; onunla faydalanmayı umarlar.

Mürselat 77:30

Cenâb-ı Hakk'ın: «Üç kollu (kapkara bir duman) gölgesine doğru gidin!» (intalikū ilâ zıllin zī selâsi şu'ab) kavl-i celîline gelince: «İntalıkû ilâ zıllin zî selâsi şuabin»: Zıll-ı Zî Selâsi Şuab, Duhân-ı Cehennem, Serâb-ı Azâb, Mâturîdî Kelâmı: - Üç Kollu Duman Gölgesi: Cehennemin alevlerinden yükselen dehşetli, kapkara ve boğucu duman üç büyük kola ayrılarak her tarafı kuşatır. Kâfirler onu serinletici bir gölge sanıp sığınmak isterler; fakat o bir gölge değil, bizzat azabın kendisidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu sahte gölgenin kâfirlerin azabını katmerleştiren bir ilâhî adalet tezahürü olduğunu beyan buyurur.

Mürselat 77:31

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli olan (Üç kollu) iki vecihi ihtimâl eder: Birincisi: aslı bir olup, sonra ondan üç kol ayrılmasıdır. Câizdir ki aslında üç kollu olsun, her kol bir cihetten gelsin, sonra birleşip tek bir şey hâline gelsinler. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ne gölgelendiricidir, ne alevden koruyucu) [31]: Yani: dünyada gölgeden faydalanıldığı gibi ondan faydalanmazlar; çünkü dünyanın gölgesine sıcaktan kurtulmak için ya da orada sükûnet bulmak için kaçılır; çünkü evin gölgesi içinde sükûnet bulunan şeylerdendir, ağacın ve duvarların gölgesi de ferahlamak için oraya sığınılır; o gölge ise âhirette onlara ne sıcaklığın def'inde ne de başka bir hususta fayda vermez. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve alevden koruyucu değil): Câizdir ki alevden kaçıp o gölgeye sığınmış olsunlar; böylece o gölgenin, kendilerinden alevin ezâsını def etmediği haber verilir. Câizdir ki alev o gölgenin içinde olsun, gölgenin kesafeti içindeki alevi örtsün; böylece o örtünün, gölgeye sığındıklarında alevin kendilerine dokunmasını engellemediği haber verilir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımlar saçar) [32], sad harfi fetha ile okunur: Meşhur kıraatte denildi ki: "kasr"dan murad, kerpiç ve tahta ile bina edilmiş bilinen köşktür. Denildi ki: onunla bâdiye ehlinin köşkleri, yani çadırlar kastedilmiştir. Nasb ile (sad'ın fethi ile) okuyanlar ise te'vîlinde ihtilâf ettiler: İbn Abbâs'tan -radıyallâhu anhu-: (kel-kaser) kesilmiş hurma kütüğü demektir; tekili "kasra"dır; şöyle ki hurma ağacı üç arşın kadar, kimi kısa kimi uzun kesilir, kışın onunla ateş yakılır. Bazıları da şöyle dedi: o, yerden kökünden sökülmüş hurma ağacının aslıdır. Denildi ki: o, hurma ağaçlarının boyunlarıdır (gövdeleridir). Denildi ki: "kasra", etlerin üzerinde kesildiği ve kemiklerin kırıldığı odun parçasının ismidir; kasapların kullandığı türden.

Mürselat 77:32

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz o (cehennem), saray / koca köşkler büyüklüğünde kıvılcımlar fırlatır!» (innehâ termī bi-şerarim kel-kasr) kavl-i celîline gelince: «İnnehâ termî bi-şerarin ke'l-kasr»: Şerar-ı Cehennem, Temsîl bi'l-Kasr, İ'zâm-ı Havf, Mâturîdî Kelâmı: - Saray Büyüklüğündeki Kıvılcımlar: 'Bi-şerarim kel-kasr'; cehennem ateşinin fırlattığı kıvılcımların her biri dünyadaki koca saraylar, köşkler veya devasa ağaç gövdeleri büyüklüğündedir. Dünyadaki ufacık kıvılcımların aksine, cehennemin kıvılcımı bile devasa bir kütledir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu dehşetli tasvirin cehennem azabının azametini ve tahammül edilemez şiddetini zihinlere nakşettiğini kat'î delillerle ortaya koyar.

Mürselat 77:33

Hasen'den rivayet edildi ki o, tahfifli olarak (kel-kasr) diye okumuş; ancak onu şöyle tefsir etmiştir: yani odunun cezl'i (kalın, iri parçası); tekili "kasra"dır; senin "temre" ve "temr" demen gibi. Allah en iyi bilendir. Bunda, kıvılcımlarının büyüklüğü ve miktarı hakkında, dünyadaki diğer kıvılcımların hâlinin hilâfına bir haber vardır; çünkü dünyanın kıvılcımı bir yer tutmaz, belirir sonra söner. Sonra câizdir ki kıvılcımının bir kısmı büyüklükte çadırlar gibi, bir kısmı köşkler gibi, bir kısmı da ağaç kütükleri gibi olsun. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Sanki o, sarı develer gibidir) [33]; "cimâletün sufrun" (deve topluluğu) diye okunmuştur; "cimâlâtün" diye de okunmuştur, "cimâle"nin çoğuludur. "Sufr" (sarılar) ise: denildi ki karalardır; karalara "sufr" (sarılar) denilmesinin sebebi, develerde karanın üzerine sarılığın gelmesidir; bu iki isimle de adlandırılırlar; buna, şairin şu sözü delâlet eder: "O gebe develer ondan, o da devesi/ Onların yavruları üzüm gibi sarıdır". Kıvılcımı köşke, köşkü de develere -ki onlar kara develerdir- benzetmiştir. "Cimâlâtün" cim harfinin ötresi ile de okunmuştur; bu, gemi halatlarıdır, gerilirler, sonra sıkıca toplandıklarında erkeklerin belleri gibi olurlar; böylece kıvılcımı, gerildiğinde sarı, toplandığında ise erkeklerin belleri gibi olan uzatılmış halatlara benzetmiştir; böylece köşk gibi olurlar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Bu, konuşamayacakları bir gündür) [35]: câizdir ki mânâsı şu olsun: onlar, kendilerine fayda verecek bir konuşma ile konuşamazlar; nitekim dünyada da, Allah Teâlâ'ya yaklaştıracak bir söz ile konuşmuyorlardı; böylece âhirette de, dünyada Allah Teâlâ'ya karşı olan muamelelerine göre onlara muamele eder; bu, Cenâb-ı Hakk'ın (Allah'ı unuttular, O da onlara kendilerini unutturdu) kavli gibidir; ve Cenâb-ı Hakk'ın: (Dedi ki: Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin, halbuki ben görüyordum?) âyeti gibidir. Kimileri de derler: bazı yerlerde konuşamazlar, bazı yerlerde konuşurlar. İhtimâllidir ki: yani hüccetle konuşamazlar; ancak yalan söylerler; nitekim şu kavil gibidir: (Allah'a yemin ederiz Rabbimiz, biz müşrik değildik).

Mürselat 77:34

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Tekrâr-ı İnzâr, Şiddet-i Tehdîd, Mâturîdî Kelâmı: - Tehdidin Vurgulanması: Cehennemin dehşetli kıvılcımları ve azabı haber verildikten sonra bu vaîdin tekrar edilmesi, inkârcıların kaçınılmaz helâkini tekit eder. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu tehditlerin kâfirler için ebedî zillet olduğunu beyan buyurur.

Mürselat 77:35

Cenâb-ı Hakk'ın: «Bu, onların konuşamayacakları bir gündür!» (hâzâ yevmü lâ yentıkūn) kavl-i celîline gelince: «Hâzâ yevmü lâ yentıkûn»: Hars-ı Ehl-i Nâr, İnkıtâ-ı Nutuk, Dehşet-i Mahşer, Mâturîdî Akâidi: - Konuşmaktan Acziyet: 'Lâ yentıkūn'; o dehşetli gün kâfirlerin korkudan dillerinin tutulduğu, kendilerine fayda verecek hiçbir haklı söz söyleyemedikleri ve mazeret beyan edemedikleri gündür. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; dünyada tevhîde karşı dillerini uzatanların âhirette dilsiz ve aciz bırakılacaklarını kat'î delillerle açıklar.

Mürselat 77:36

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve özür beyan etmelerine izin verilmez) [36]: Bu, özür getirdiklerinde onlardan kabul edilmeyeceği mânâsında değildir; ancak mânâsı şudur: onların kabul edilecek bir özürleri yoktur; bu, Cenâb-ı Hakk'ın (Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez) kavli gibidir; mânâsı: onların bir şefaatçisi yoktur, yoksa şefaatçilerle geldiklerinde onlara şefaat edilmeyeceği demek değildir; ve mademki özürleri yoktur, onlar da bir özürle özür beyan etmezler. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Bu, fasl günüdür; sizi ve öncekileri topladık) [38]: bunda, ba'sin bir fırkaya tahsis edilmeyip bilâkis bütün yaratılmışların toplanacağının, sonra da aralarının ayrılacağının haberi vardır; böylece her birini müstahak olduğu menzile indirir: (Bir fırka cennette, bir fırka da alevli ateştedir). Denildi ki: o hüküm günüdür; mezheb ehlinin orada muhâsame edecekleri için böyle adlandırılmış olması câizdir; böylece hak üzere olanla bâtıl üzere olan arasında hükmedilir. Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Eğer bir hîleniz varsa, bana hîle yapın!) [39]: Câizdir ki bu, âhirette onlara şöyle denilmesi olsun: kendinizi başınıza gelen şeyden kurtarmak için hîle yapın; yani: eğer hîle yapacağınız çareleriniz varsa, yapın; bu, çeşitli hîle ve tuzaklarla hîle yapıp tuzak kurdukları dünyanın hâli üzerine değil, hîlenin ve çarenin nüfuz etmeyeceğine dair bir tekdir ve tevbih hitabıdır. Câizdir ki bu, onlara dünyada söylenmiş olsun; Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e, kendisini bununla muâraza etmesi emredildi: onlara şöyle desin: (Eğer bir hîleniz varsa, bana hîle yapın!) beni öldürmekte ya da beni aranızdan çıkarmakta; nitekim Hûd -aleyhisselâm- kavmine şöyle demiştir: (Hepiniz bana hîle yapın, sonra bana mühlet de vermeyin); onların bundan âciz kalmaları, O'na risâletinin âyetini ve nübüvvetinin hüccetini gösterir; çünkü düşmanları, kendisinin yardımcıları ve teşkil edilmiş askerleri olmaksızın korktu; bilâkis O, gayeleri bu nûru söndürmekten başka bir şey olmayan müşrik bir kavmin arasında yalnız ve tek başına idi. * * * Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Şüphesiz müttakîler, gölgeler ve pınarlar içindedir! Ve iştahlanacakları meyveler içinde! Yiyin, için, âfiyetle, yaptıklarınıza karşılık! Şüphesiz Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız!) [41-44]. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Şüphesiz müttakîler, gölgeler ve pınarlar içindedir); müttakîler, Allah'ın azâbından sakınanlardır; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının); başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: (Ey iman edenler, kendinizi ve ehlinizi bir ateşten koruyun); ve şöyle buyurmuştur: (Rabbimiz, bize dünyada da hasene ver, âhirette de hasene ver, bizi ateşin azâbından koru); işte takvâ budur. Sonra tevhid ehli azâbı ikrar etmişler, ondan sakınmaya çalışmışlardır; onlara denilmiştir: gölgelere ve pınarlara gidin; ateş ehli ise azâbı yalanlayanlardır; onlara ise (Yalanlamakta olduğunuz şeye gidin!) denilmiştir, yani azâbdan. Sonra bize, sakınmanın vaki olacağı vechi haber vermiştir; şöyle buyurmuştur: (Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır, onu düşman edinin); bize onunla mücadele etmek için doğrulmayı emretmiş, sonra da mücadele vechini şu kavliyle öğretmiştir: (Şeytandan sana bir vesvese geldiğinde Allah'a sığın); ve -teâlâ- şöyle buyurmuştur: (De ki: Rabbim, şeytanların dürtülerinden sana sığınırım); ve şöyle buyurmuştur: (Rabbimiz, bize dünyada da hasene ver, âhirette de hasene ver, bizi ateşin azâbından koru); böylece bize O'na sığınmayı lâzım kılmış, O'na yalvarıp sığınmadan onunla mücadeleye güç yetiremeyeceğimizi beyân etmiştir. Sonra ihtimâllidir ki buradaki takvâ, hususiyetle tasdike çevrilmiş olsun; çünkü burada takvâyı, öncekilerdeki tekzibin mukabilinde zikretmiştir. Ve sözleriyle tasdik edip amellerini yerine getirenlere çevrilmesi de câizdir; müttakî, Allah Teâlâ'nın nimetlerine sûi muâmeleden sakınan, Allah Teâlâ'nın da kendisini kıyamet gününün şerrinden koruduğu, buna mükâfat olarak ona karşılık verdiği kimsedir; muhsin ise, nimetlerine güzel muâmele eden, Allah'ın da akıbetini güzel kılıp kerâmet yurduna, gölgeler, pınarlar ve meyveler içinde yerleştirdiği kimsedir. Ya da müttakî, kendisini helâk edici şeylerden koruyan, Allah Teâlâ'nın da kıyamet günü kendisini koruduğu kimsedir; muhsin ise, kendi nefsine ihsan eden, onu Allah Teâlâ'nın tâatinde kullanan kimsedir; Allah Teâlâ da ona, kendisine bahşettiği gölgeler ve pınarlarla ihsan etmiştir. Sonra haber verdi ki onlar gölgeler içindedir; çünkü gölgeler, dünyada nefislerin rağbet ettiği şeylerdendir; çünkü sıcağın, soğuğun, yağmurun ve rüzgârların ezâsını onlardan def eder; ağaçların ve duvarların gölgeleri sıcağın ezâsını def eder, binaların gölgesi ise sıcağın, soğuğun ve yağmurun ezâsını def eder; bu da -yine de- kişi ile eşyanın hakikatlerini idrâk etmesi arasına girmez; böylece gölgelerdeki nimet büyük oldu, dünyada ona rağbet vaki oldu; bunun için (Şüphesiz müttakîler, gölgeler ve pınarlar içindedir) buyurdu; ve -teâlâ- şöyle buyurmuştur: (Uzatılmış bir gölge) (Ve dökülen bir su). Sonra nefisler gölgelere sığındıklarında, gözlerin zevk aldığı şeyi arzu eder; gözlerin en çok lezzet aldığı şey ise, bakışının akan sulara olmasıdır; bunun için onların gölgeler ve pınarlar içinde olduğunu haber verdi.

Mürselat 77:37

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Veyl li-Münkirî'l-Meâd, Helâk-i Dâimî, Mâturîdî Akâidi: - Mazeretsiz Kalanların Veyli: Dilleri tutulan, hiçbir haklı özür beyan edemeyen ve ilâhî huzurda rezil olan inkârcılar için o gün şiddetli bir helâk ve veyl vardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hakkı tekzip edenlerin uğrayacağı bu ebedî hüsranı tekit buyurur.

Mürselat 77:38

Cenâb-ı Hakk'ın: «İşte bu, hüküm ve ayırma günüdür (Yevmü'l-Fasl); sizi de öncekileri de bir araya topladık!» (hâzâ yevmül-fasli cema'nâküm vel-evvelīn) kavl-i celîline gelince: «Hâzâ yevmü'l-fasli cemanâküm ve'l-evvelîn»: Cem'-i Evvelîn ve Âhirîn, Fasl-ı Kazâ, İhâta-i Haşr, Mâturîdî Akâidi: - Bütün İnsanlığın Toplanması: 'Cema'nâküm vel-evvelīn'; ilk insandan son insana kadar bütün nesillerin tek bir meydanda toplanıp aralarında adaletle hüküm verilmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hiçbir fert ve topluluğun haşrın haricinde kalamayacağını, ilâhî hükmün herkesi kuşatacağını kat'î delillerle ortaya koyar.

Mürselat 77:39

Cenâb-ı Hakk'ın: «Eğer (azaptan kurtulmak için) bir hileniz / bir tuzağınız varsa, haydi Bana karşı kurun o tuzağı!» (fe-in kâne leküm keydün fe-kīdūn) kavl-i celîline gelince: «Fe-in kâne leküm keydün fe-kîdûn»: İ'câz-ı Meydân Okuma, Tevbîh-i Şedîd, Bütlân-ı Hıyel, Mâturîdî Kelâmı: - Meydan Okuma ve Tevbîh: 'Fe-kīdūn'; Cenâb-ı Hakk'ın inkârcılara hem dünyada Resûlullah aleyhisselâm'ın lisanıyla hem de âhirette azap esnasında hitap ederek onların acziyetlerini yüzlerine vurduğu sarsıcı bir tevbîhtir. 'Eğer bir hileniz varsa yapın da görün!' buyrularak mahlûkatın Hâlik karşısındaki mutlak çaresizliği tescil edilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; şirk ehlinin bütün desise ve hilelerinin ilâhî kudret karşısında sıfıra indiğini muhkem delillerle ortaya koyar.

Mürselat 77:40

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Veyl li-Ehl-i Keyd, Helâk-i Dâimî, Mâturîdî Akâidi: - Hileleri Boşa Çıkanların Helâki: Hakka karşı tuzak kurmaya kalkan, fakat kıyamet günü hiçbir hile ve kurtuluş yolu bulamayan inkârcılar için o gün şiddetli bir helâk ve veyl vardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî gazaptan hiçbir mahlûkun kaçamayacağını ve tekzibin kaçınılmaz akıbetini tekit buyurur.

Mürselat 77:41

41. Âyet: Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Şüphesiz müttakîler, gölgeler ve pınarlar içindedir); müttakîler, Allah Teâlâ'nın azâbından sakınanlardır; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının); başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: (Ey iman edenler, kendinizi ve ehlinizi bir ateşten koruyun); ve şöyle buyurmuştur: (Rabbimiz, bize dünyada da hasene ver, âhirette de hasene ver, bizi ateşin azâbından koru); işte takvâ budur. Sonra tevhid ehli azâbı ikrar etmişler, ondan sakınmaya çalışmışlardır; onlara denilmiştir: gölgelere ve pınarlara gidin; ateş ehli ise azâbı yalanlayanlardır; onlara denilmiştir: (Yalanlamakta olduğunuz şeye gidin!), yani azâbdan. Sonra bize, sakınmanın vaki olacağı vechi haber vermiştir; şöyle buyurmuştur: (Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır, onu düşman edinin); bize onunla mücadele etmek için doğrulmayı emretmiş, sonra da mücadele vechini şu kavliyle öğretmiştir: (Şeytandan sana bir vesvese geldiğinde Allah'a sığın; şüphesiz O, işitendir, bilendir); ve kavli(1): (De ki: Rabbim, şeytanların dürtülerinden sana sığınırım); ve kavli(2): (Rabbimiz, bize dünyada da hasene ver, âhirette de hasene ver, bizi ateşin azâbından koru); böylece bize O'na sığınmayı lâzım kılmış, [şeytanla mücadeleye](3) O'na yalvarıp sığınmadan güç yetiremeyeceğimizi beyân etmiştir. Sonra ihtimâllidir ki buradaki takvâ, hususiyetle tasdike çevrilmiş olsun; çünkü burada takvâyı, öncekilerdeki tekzibin mukabilinde zikretmiştir. Ve sözleriyle tasdik edip amellerine yakîn getirenlere çevrilmesi de câizdir; müttakî, Allah Teâlâ'nın nimetlerine sûi muâmeleden sakınan, Allah Teâlâ'nın da kendisini kıyamet gününün şerrinden koruyup buna mükâfat olarak karşılık verdiği kimsedir; muhsin ise, nimetlerine güzel muâmele eden, Allah'ın da akıbetini güzel kılıp kerâmet yurduna, gölgeler, pınarlar ve meyveler içinde yerleştirdiği kimsedir; müttakî, kendisini helâkten koruyan, Allah Teâlâ'nın da kıyamet günü kendisini koruduğu kimsedir; muhsin ise, kendi nefsine ihsan eden, onu Allah Teâlâ'nın tâatinde kullanan kimsedir; [Allah da ona](4), kendisine bahşettiği gölgeler ve pınarlarla ihsan etmiştir. Sonra haber verdi ki onlar gölgeler içindedir; çünkü gölgeler, dünyada nefislerin rağbet ettiği şeylerdendir; çünkü sıcağın, soğuğun ve yağmurun ezâsını onlardan def eder; ve rüzgârların ezâsıyla başka şeyler arasına da girmez(5); ağaçların ve duvarların gölgeleri sıcağın ezâsını def eder, binaların gölgesi ise sıcağın, soğuğun ve yağmurun ezâsını def eder; bu da yine de kişi ile eşyanın hakikatlerini idrâk etmesi arasına girmez; böylece gölgelerdeki nimet büyük oldu, dünyada ona rağbet vaki oldu; bunun için: (Şüphesiz müttakîler, gölgeler ve pınarlar içindedir) buyurdu; ve şöyle buyurmuştur: (Uzatılmış bir gölge) (Ve dökülen bir su) [Vâkıa, 30-31]. Sonra nefisler gölgelere sığındıklarında, gözlerin kendisiyle zevk alacağı şeyi arzu ederler; gözlerin en çok lezzet aldığı şey ise, bakışının akan sulara olmasıdır; bunun için onların gölgeler ve pınarlar içinde olduğunu haber verdi. 1. Aslında ve م nüshasında: "Ve Allah Teâlâ dedi ki" şeklindedir. 2. Aslında ve م nüshasında: "Ve dedi ki" şeklindedir. 3. Aslında ve م nüshasında: "onunla mücadeleye" şeklindedir. 4. Aslında ve م nüshasında düşmüştür. 5. Aslında ve م nüshasında: "ve" şeklindedir.

Mürselat 77:42

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve canlarının çektiği meyveler içindedirler!» (ve fevâkihe mimmâ yeştehūn) kavl-i celîlinin lezâiz-i cennet, afiyetle yiyip içme ve mücrimlerin tehdidi zeminindeki geniş şerhine gelince: «Ve fevâkihe mimmâ yeştehûne ilâ âhiri's-sûre»: Fevâkih-i Cennet, Ekl-i Henî, Cezâ-i Muhsinîn, Tehdîd-i Mücrimîn, Mâturîdî Kelâmı: - Canın Çektiği Meyveler: 'Fevâkihe mimmâ yeştehūn'; cennet ehlinin arzuladığı, hatırından geçirdiği her türlü nefis meyvenin önlerine serilmesidir. Cennet meyveleri tükenmez, mevsimsizdir, koparılması pek kolaydır ve hiçbir zararı yoktur. - Afiyetle Yiyip İçme: 'Külū veşrabū henī'em bimâ küntüm ta'melūn'; cennet nimetlerinden istifade ederken dünyadaki gibi hiçbir hesap, hastalık, tokluk sıkıntısı veya eza vuku bulmaz. Her lokma sırf lezzet ve ruhânî zevktir. - Muhsinlerin Mükâfatı: 'İnnâ kezâlike neczil-muhsinīn'; Allah Teâlâ ihsan ile amel eden, farzları eda edip haramlardan sakınan mü'min kullarına bu eşsiz mükâfatı vaad buyurmuştur. - Mücrimlere Tehdit: 'Külū ve temette'ū kalīlen inneküm mücrimūn'; dünyada nefislerine tapıp günaha batan müşriklere ise dünyadaki zevklerin pek kısa olduğu ve yakında dehşetli bir azaba sürüklenecekleri şiddetle ihtar edilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cennetin mü'minler için ebedî mükâfat, cehennemin ise kâfirler için mutlak ceza yurdu olduğunu muhkem bürhanlarla tescil buyurur.

Mürselat 77:43

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Onlara şöyle denir): 'İşlediklerinizin (sâlih amellerinizin) karşılığı olarak afiyetle yiyin için!'» (külū veşrabū henī'em bimâ küntüm ta'melūn) kavl-i celîline gelince: «Külû ve'şrabû henîen bi-mâ küntüm tamelûn»: Ekl ve Şürb-i Henî, İntifâ-ı Tebaât, Mâturîdî Kelâmı: - Afiyetle Yiyip İçme: 'Henī'â'; hiçbir hesabı, zahmeti, hastalığı, tokluk sıkıntısı ve ezası olmayan tertemiz lezzettir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cennet ehlinin nimetlerden hiçbir kınama ve külfet olmaksızın lezzet alacağını beyan buyurur.

Mürselat 77:44

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz Biz güzel davrananları / ihsan sahiplerini (muhsinîn) işte böyle mükâfatlandırırız!» (innâ kezâlike neczil-muhsinīn) kavl-i celîline gelince: «İnnâ kezâlike neczî'l-muhsinîn»: Cezâ-i Muhsinîn, Makam-ı İhsân, Mâturîdî Akâidi: - Muhsinlerin Mükâfatı: Takvâ ile ihsanı cem eden, Allah'a görür gibi ibadet eden mü'min kullara bu muazzam ecirler ebediyen verilecektir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ihsan ehlinin amellerinin zayi edilmeyip kat kat karşılık bulacağını tescil eder.

Mürselat 77:45

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Tekrâr-ı Vaîd, Veyl li-Mücrimîn, Mâturîdî Kelâmı: - Müttakīlerin nimetleri beyan edildikten sonra inkârcıların uğrayacağı ebedî hüsran ve azap bir kez daha tekit edilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cennet nimetlerini inkâr edenlerin cehennemde ebedî veyl ile karşılaşacaklarını açıklar.

Mürselat 77:46

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Ey inkârcılar!) Yiyin ve azıcık faydalanın / keyif sürün; şüphesiz siz suçlularsınız / günahkârlarsınız!» (külū ve temette'ū kalīlen inneküm mücrimūn) kavl-i celîline gelince: «Külû ve temetteû kalîlen inneküm mücrimûn»: Emr-i Tehdîd, Fikr-i Fânî, Tavsîf-i Cürm, Mâturîdî Kelâmı: - Tehditkâr İbare: Bu âyetteki yiyip faydalanma emri bir ruhsat değil, şiddetli bir tehdit ve vaîddir («emr-i tehdîd»). Dünyadaki zevkler pek kısa ve fânidir; arkasından ebedî azap gelecektir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; fâni lezzetlere kanıp günaha dalan mücrimlerin yakında cezalarını çekeceklerini bildirir.

Mürselat 77:47

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Vaîd-i Şedîd, İnzâr-ı Kıyamet, Mâturîdî Kelâmı: - Dünyanın geçici metâına aldanıp âhireti unutan ve yalanlayanların uğrayacağı felaket bir kez daha ihtar buyrulmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; gaflet içinde ölen kâfirin pişmanlığının fayda vermeyeceğini beyan buyurur.

Mürselat 77:48

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onlara: 'Rükû edin (Allah'ın huzurunda eğilin / boyun eğin)!' denildiği zaman rükû etmezler!» (ve izâ kīle lehümürke'ū lâ yerke'ūn) kavl-i celîline gelince: «Ve izâ kîle lehümü'rkeû lâ yerkeûn»: İnkâr-ı İbâdet, İmtinâ-ı Hudû, Kibr-i Müşrikîn, Mâturîdî Kelâmı: - İbâdet ve İtaatten Kaçınma: Peygamber efendimiz onları namaza, tevhîde ve Hâlik'a boyun eğmeye çağırdığında kibirlenip secde ve rükûdan kaçmışlardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Hâlik'a ibadeti reddetmenin şeytanî bir kibir olduğunu muhkem delillerle tescil eder.

Mürselat 77:49

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün yalanlayanların vay haline!» (veylüy yevme'izil lil-mükezzibīn) kavl-i celîline gelince: «Veylün yevmeizin li'l-mükezzibîn»: Helâk-i Müstekbirîn, Mâturîdî Akâidi: - Rükûdan ve itaatten yüz çeviren o kibirli inkârcıların âhiretteki payı ancak veyl ve kahredici azaptır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; tevhîde boyun eğmeyenlerin cehenneme boyun bükeceklerini tescil eder.

Mürselat 77:50

Cenâb-ı Hakk'ın: «Artık onlar bu (Kur'ân'dan) sonra hangi söze inanacaklar?» (fe-bi-eyyi hadīsim ba'dehū yü'minūn) kavl-i celîlinin Mürselât sûresi hâtimesi zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Fe-bi-eyyi hadîsin badehhû yü'minûn»: Hâtime-i Mürselât, İ'câz-ı Kelâmullâh, Tesfîh-i Ukūl-i Küffâr, Mâturîdî Akâidi: - Kur'ân'dan Sonra Başka Söz Yoktur: En doğru, en apaçık ve en hikmetli kelâm olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'a inanmayan bir aklın, başka hangi söze ve bâtıl masallara inanması beklenebilir? - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Kur'ân'ın hüccetini reddeden aklın tamamen bâtıla ve hezeyana saplanacağını beyan ederek sûrenin tefsirini muhkem bürhanlarla nihayete erdirir.

Nebe' 78:1

SÛRETÜ'N-NEBE' Mekkîdir. Bismillâhirrahmânirrahîm Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Birbirlerine neyi soruyorlar? Büyük habere dair, ki onlar onda ihtilâf etmektedirler! Hayır, yakında bilecekler! Sonra hayır, yakında bilecekler! Yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Ve dağları da kazıklar? Ve sizi çift çift yarattık. Uykunuzu bir istirahat kıldık. Geceyi bir örtü kıldık. Gündüzü bir geçim vakti kıldık. Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik. Ve alev saçan bir kandil kıldık. Ve sıkıştırılmış bulutlardan bol su indirdik. Onunla taneler ve bitkiler çıkaralım diye. Ve sarmaş dolaş bahçeler.) [1-16]. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Birbirlerine neyi soruyorlar? Büyük habere dair) hususunda ihtilâf ettiler: Kimileri, bu soruşturmanın Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in hâli hakkında olduğunu zikretmiştir; O'nun hâlinden sordular: O nebî midir yoksa nebî değil midir? Kimileri de bu soruşturmanın Kur'ân hakkında olduğunu zikretmiştir: o Allah Teâlâ'dan mıdır yoksa Allah Teâlâ'dan değil midir? Ya da kendi aralarında sorarlar: onun bir benzerini getirmeye gücünüz yeter mi, yetmez mi? Bu soruşturmanın, ba's hususunda ya da tevhid hususunda olması da câizdir; nitekim Allah Teâlâ onlardan haber vererek şöyle buyurmuştur: (İlâhları tek bir ilâh mı kılmış?) Sonra bu soruşturmanın küfür ehlinden olması, bazılarının bazısına sorması, bunda ihtilâf edip ihtilâflarından hakka isabet edememesi câizdir; Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ- (Hayır, yakında bilecekler! Sonra hayır, yakında bilecekler!) kavline bakmaz mısın? Eğer içlerinde bir tasdik eden olsaydı, o vakitte kendisine ilim vaki olurdu; böylece bilinmesine ve beyân edilmesine ihtiyacı kalmazdı. Eğer soru Resûl'ün -sallallâhu aleyhi ve sellem- hâli hakkında ise, ihtilâflarının vechi şudur: bazıları O'nun şair olduğunu iddia etti, bazıları sâhir olduğunu söyledi, bazıları da müfterî ve kezzâb olduğunu söyledi, bazıları da mecnun olduğunu iddia etti. Bu soruşturmanın kâfirlerden mü'minlere olması da câizdir. Eğer bu böyle ise, müfessirlerin zikrettikleri şey, onların tasdik eden ile tekzip eden arasında olmasıdır; tekzip edenden murad, soruşturma kendilerinden sâdır olanlardır; tasdik edenden murad ise, kendilerine soru sorulan İslâm ehlidir. Sonra hiç kimseye, soruşturmayı tek bir vecih üzerine hasretmek ve ilmi îcap ettiren tevakkuf ile onun üzerinde kat'î hükme varmak câiz değildir. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ- (Yeryüzünü bir döşek kılmadık mı?) kavlinde, sâildeki önceki sorunun cevabı vardır; eğer sâil risâlet hakkında ise, onun hakkı, ba's hususuna ya da tevhid veya Kur'ân hususuna çevrilmiş olduğunda hamledileceği cihetten başka bir cihete hamledilmesidir. Bunun aslı şudur: Allah Teâlâ, zikrettiği yeryüzünün döşenmesi ve çiftlerin yaratılışıyla, kullarına, kendilerinden şükrü edâ ettirmek üzere nimetinin azametini ve ihsanının çokluğunu hatırlatmıştır; şükre olan ihtiyaçları vaki olduğunda, bu onları, kendilerine beyân edecek kimseye muztar kılar; ve vaad ile vaîdi, şükrün mahallini, küfrün mahallini, dostların mahallini, düşmanların mahallini kendilerine tanıtacak kimseye ihtiyaç duyarlar; çünkü bu dünyayı, dostlar üzerine de düşmanlar üzerine de tek bir hâl üzere minnet eder buldular; böylece vaad ile vaîdi kendilerine tanıtacak kimseye muhtaç oldular; ve zikrettiğimiz şey, şükür ve küfür ehlinin mertebesi bununla zâhir olsun diye ba's ile söylemeyi vâcip kılmıştır. Bu nimetlerin zikredilmesinde ayrıca vahdâniyetin delili de vardır; çünkü Allah Teâlâ yeryüzünü döşedi, onu yaratılmışlar için bir metâ ve bir dönüş yeri kıldı, ondan geçimlerini sağlayacakları şeyi çıkardı, çıkarılışın sebebini gökten inen yağmur kıldı; böylece yeryüzünün menfaatlerini göğün menfaatlerine bağladı; eğer ikisinin müdebbiri bir olmasaydı, bu bağlantı kesilirdi; sonra eşyanın suyla ihyâ edilmesinin vaki olduğu mânâyı bilmek isteyen kimse, ona ulaşamaz; ve bu yemeğin hâcetlerin def'ine ve iştahların kesilmesine sebep olmaya niçin elverişli olduğu vechini idrâk etmek isteseler, ona da vâkıf olamazlar; böylece zikrettiğimiz şeyde, onların kendi tedbirleri ve kuvvetleri dışında kalan hususlarda kendilerine arız olan şüphe ve şekklerin izalesi vardır.

Nebe' 78:2

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ki onlar onda derin bir ihtilaf içindedirler!» (ellezī hüm fīhi muhtelifūn) kavl-i celîline gelince: «Ellezî hüm fîhi muhtelifûn»: İhtilâf-ı Müşrikîn, Şübühât-ı Meâd: - Müşriklerin İhtilafı: Kâfirler ba's ve kıyamet hususunda şüpheye düşüp ihtilaf etmişlerdir; kimisi öldükten sonra dirilişi tamamen inkâr etmiş, kimisi şüphede kalmıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bâtıl ehlinin sağlam bir esasa dayanmadığı için daima ihtilafa mahkûm olduğunu beyan buyurur.

Nebe' 78:3

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ki onlar onda derin bir ihtilaf içindedirler!» (ellezī hüm fīhi muhtelifūn) kavl-i celîline gelince: «Ellezî hüm fîhi muhtelifûn»: İhtilâf-ı Müşrikîn, Şübühât-ı Meâd: - Müşriklerin İhtilafı: Kâfirler ba's ve kıyamet hususunda şüpheye düşüp ihtilaf etmişlerdir; kimisi öldükten sonra dirilişi tamamen inkâr etmiş, kimisi şüphede kalmıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bâtıl ehlinin sağlam bir esasa dayanmadığı için daima ihtilafa mahkûm olduğunu beyan buyurur.

Nebe' 78:4

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hayır! Yakında (hakikati) bilecekler! Sonra yine hayır! Yakında bilecekler!» (kellâ seya'lemūn, sümme kellâ seya'lemūn) kavl-i celîlinin redd-i şüphe ve te'kîd-i vaîd zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Kellâ seyalemûne sümme kellâ seyalemûn»: Zecr-i Kellâ, İlm-i İstidlâl ve İlm-i İyân, Te'kîd-i Vaîd, Mâturîdî Akâidi: - 'Kellâ' ile Reddiye: 'Kellâ'; müşriklerin inkârlarını, cehaletlerini ve alaylarını kökten reddeden sarsıcı bir ilâhî zecirdir. - İki Merhalede Bilme: Birinci 'Seyalemūn'; ölüm anında perdeler kalktığında gerçeği delil ile bilmeleridir. İkinci 'Sümme kellâ seyalemūn' ise mahşer meydanında azabı ve ateşi bizzat gözleriyle müşahede ederek («ilm-i ayân») bilmeleridir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu âyetteki tekrarın tehdidi pekiştirmek ve inkârcıların kaçınılmaz pişmanlığını tescil etmek için olduğunu muhkem bürhanlarla beyan buyurur.

Nebe' 78:5

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hayır! Yakında (hakikati) bilecekler! Sonra yine hayır! Yakında bilecekler!» (kellâ seya'lemūn, sümme kellâ seya'lemūn) kavl-i celîlinin redd-i şüphe ve te'kîd-i vaîd zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Kellâ seyalemûne sümme kellâ seyalemûn»: Zecr-i Kellâ, İlm-i İstidlâl ve İlm-i İyân, Te'kîd-i Vaîd, Mâturîdî Akâidi: - 'Kellâ' ile Reddiye: 'Kellâ'; müşriklerin inkârlarını, cehaletlerini ve alaylarını kökten reddeden sarsıcı bir ilâhî zecirdir. - İki Merhalede Bilme: Birinci 'Seyalemūn'; ölüm anında perdeler kalktığında gerçeği delil ile bilmeleridir. İkinci 'Sümme kellâ seyalemūn' ise mahşer meydanında azabı ve ateşi bizzat gözleriyle müşahede ederek («ilm-i ayân») bilmeleridir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu âyetteki tekrarın tehdidi pekiştirmek ve inkârcıların kaçınılmaz pişmanlığını tescil etmek için olduğunu muhkem bürhanlarla beyan buyurur.

Nebe' 78:6

6. Âyet: Sonra Cenâb-ı Hakk'ın (Yeryüzünü bir döşek kılmadık mı?) kavlinde, geçmiş sorulara bir cevap vardır: eğer sâil risâlet emri hakkında ise, hakkı, soruşturma ba's emrine, tevhid emrine ya da Kur'ân'a çevrildiğinde hamledileceği cihetten başka bir cihete hamledilmesidir. Bunun aslı şudur: Allah Teâlâ, zikrettiği yeryüzünün döşenmesi ve çiftlerin yaratılışıyla, kullarına, kendilerinden şükrü edâ ettirmek üzere nimetinin azametini ve ihsanının çokluğunu hatırlatmıştır. Şükre olan ihtiyaçları vaki olduğunda, Allah Teâlâ'ya nasıl şükredileceğini ve şükrünün nasıl edâ edileceğini kendilerine tanıtacak kimseye ihtiyaç duyarlar; çünkü onun her vechini, ancak tevfik ile bilinir, başka türlü bilinmez; bu da onları, kendilerine beyân edecek kimseye muztar kılar; ve vaad ile vaîdi, şükrün mahallini(1), küfrün mahallini(2), velâyetin mahallini(3), muâdatın mahallini(4) kendilerine tanıtacak kimseye ihtiyaç duyarlar; çünkü bu dünyayı, dostlar üzerine de düşmanlar üzerine de tek bir hâl üzere minnet eder buldular; böylece vaad ile vaîdi kendilerine tanıtacak kimseye muhtaç oldular; ve zikrettiğimiz şey, şükür ve küfür ehlinin mertebesi bununla zâhir olsun diye ba's ile söylemeyi vâcip kılmıştır. Bu nimetlerin zikredilmesinde ayrıca vahdâniyetin delili de vardır; çünkü Allah Teâlâ yeryüzünü döşedi, onu yaratılmışlar için bir metâ kıldı, ondan geçimlerini sağlayacakları şeyi çıkardı, çıkarılışın sebebini gökten inen yağmur kıldı, böylece yeryüzünün menfaatlerini göğün menfaatlerine bağladı. Eğer ikisinin müdebbiri bir olmasaydı, bu bağlantı kesilirdi; sonra eşyanın suyla ihyâ edilmesinin vaki olduğu mânâyı bilmek isteyen kimse ona ulaşamaz; ve bu yemeğin hâcetlerin def'ine ve iştahların kesilmesine sebep olmaya niçin elverişli olduğu vechini idrâk etmek isteseler, ona da vâkıf olamazlar; böylece zikrettiğimiz şeyde, onların kendi tedbirleri ve kuvvetleri dışında kalan hususlarda kendilerine arız olan şüphe ve şekklerin izalesi vardır. Ve Cenâb-ı Hakk'ın (Hayır, yakında bilecekler! Sonra hayır, yakında bilecekler!) kavlinde, kimileri bunun bir vaîd olduğunu zikretmiştir; ve zikretmiştik ki vaîd lafzı, Araplar arasında te'kid için tekrarlanan şeylerdendir; nitekim şöyle buyurulmuştur: (Heyhât heyhât, size vaad edilen şeye!) ve şöyle buyurmuştur(5): (Vay sana, yine vay!) (Sonra yine vay sana, yine vay!) [Kıyâme, 34-35]. Câizdir ki (Hayır, yakında bilecekler!) kavli delâlet ilmi üzerine olsun, Cenâb-ı Hakk'ın (Sonra hayır, yakında bilecekler!) kavli ise müşâhede ve ayân ilmi üzerine olsun. 1. Aslında ve م nüshasında: "şükür" şeklindedir. 2. Aslında ve م nüshasında: "küfür" şeklindedir. 3. Aslında ve م nüshasında: "velî" şeklindedir. 4. Aslında ve م nüshasında: "muâdî" şeklindedir. 5. Aslında ve م nüshasında: "ve" şeklindedir.

Nebe' 78:7

Cenâb-ı Hakk'ın: «Dağları da birer kazık (evtâd) kılmadık mı?» (vel-cibâle evtâdâ) kavl-i celîline gelince: «Ve'l-cibâle evtâden»: Evtâd-ı Cibâl, İrsâ-i Arz, Kudret-i Bâriye, Mâturîdî Kelâmı: - Dağların Kazık Kılınması: 'Evtâdâ'; çadırı tutan kazıklar gibi, dağların yeryüzünün sarsılmasını önleyen, yerkabuğunu sabitleştiren sağlam sütunlar ve kazıklar olarak yaratılmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; dağların bu vazifesinin ilâhî hikmet ve kudretin büyüklüğünü gösteren sarsılmaz bir delil olduğunu açıklar.

Nebe' 78:8

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve sizi çiftler halinde (erkekli ve dişili) yarattık!» (ve halaknâküm ezvâcâ) kavl-i celîline gelince: «Ve halaknâküm ezvâcen»: Halk-ı Ezvâc, Tenasül ve Ülfet, Kemâl-i Hikmet, Mâturîdî Akâidi: - Çiftler Halinde Yaratılış: 'Ezvâcâ'; erkek ve dişi olarak birbirini tamamlayan, aralarında sevgi, ülfet ve neslin devamını sağlayan bir intizamla yaratılıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; insan fıtratındaki bu çift dengesinin Hâlik'ın eşsiz sanatını ve tekliğini ispat ettiğini beyan buyurur.

Nebe' 78:9

Cenâb-ı Hakk'ın: «Uykunuzu da bir dinlenme (sebât) kıldık!» (ve ce'alnâ nevmeküm sübâtâ) kavl-i celîlinin hikmet-i nevm zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve cealnâ nevmeküm sübâten»: Sübât-ı Nevm, Râhat-ı Ebdân, Bürhân-ı Saltanat, Mâturîdî Kelâmı: - Uykunun Sübât Oluşu: 'Sübât'; bedenin ve zihnin yorgunluğunu gideren, insanı tazeleyen, hareketini kesip dinlendiren sükûnet halidir. - Sultan-ı İlâhînin Galebesi: Uyku bütün kralları, zorbaları ve insanları mağlup eden öyle bir kuvvettir ki hiç kimse ona karşı koyamaz; bu hal insanın acziyetini ve ilâhî rubûbiyetin mutlak hâkimiyetini gösterir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; uykunun yaratılışındaki hikmetlerin tefekkür edilmesinin meâda olan imanı pekiştirdiğini tescil eder.

Nebe' 78:10

...hîlelerle ve sebeplerle onu ondan def eder; sonra uyku, taşınan yüklerin en ağırı ve en şiddetlisi gibidir; sonra insan ondan ayrılıp uyanıklık hâline döndüğünde, kendi nefsinde bir hafiflik ve rahatlık bulur. Şu da bu insanın şe'nindendir: ağır bir yük taşıdığında, ona bundan bir fütur ve yorgunluk isabet eder, yükü nefsinden bırakır bırakmaz bu, bir anda ondan gitmez; bilâkis o yorgunluk, bir müddet daha kendisinde kalır; kim uyku emrini tefekkür ederse, bu ona, O'nun azametli şânına ve tedbirinin acâibine delâlet eder. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Geceyi bir örtü kıldık) [10]; bu örtü, başka bir şey için değil, ancak gözlerin örtüsüdür; görmez misin ki, namaz için üzerine yüklenilen elbiseden gece örtüsüyle müstağni kalınmaz, gece örtüsü de soğuğun ve sıcağın ezâsını def etmede, bilinen elbisenin işini görmez. Bazıları da dedi ki: örtü, sekendir (huzur ve sükûndur); nitekim başka bir âyette şöyle buyurmuştur: (Geceyi bir sekenat kılan). Sanki onları bu te'vîle sevk eden şey, tam huzur ve rahatın uyku ile vaki olmasıdır; böylece onu buna çevirdiler. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Gündüzü bir geçim vakti kıldık) [11]; yani: onda geçim sağlanır, kendisi geçim olmuş olmaz; nitekim onu, kendisiyle görüldüğü için "mubsır" (gördüren) diye adlandırması gibi; yoksa kendi zâtında görücü olduğu için değil. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik) [12]; yani gökleri; bunu onlara zikretti; tâ ki kudretine ve saltanatına dikkat çekilsin; böylece dilediğini yapan, dilediğine kaadir olan bir zât olduğunu bildiler. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve alev saçan bir kandil kıldık) [13]; burada kandilden murad Güneş'tir; onu, gök ile yer arasında alevlenir ve parıldar kıldı. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve sıkıştırılmış bulutlardan bol su indirdik) [14]; kimileri, "mu'sırât"ın, içinde yağmur inşâ edilen bulutlar olduğunu zikretmiştir; hayzına yaklaşmış câriyeye "mu'sıra" denilir; böylece bulutu, câriyelerin sıkıştırılmasına benzetmiştir. Denildi ki: buluta "mu'sır" denilmesi, yağmuru sıkıp çıkardığı içindir. Denildi ki: onlar, i'sârların (kasırgaların) sahibi olan bulutlardır; yani rüzgârlar; nitekim Cenâb-ı Hak: (Derken ona bir i'sâr isabet etti) buyurmuştur, yani bir rüzgâr.

Nebe' 78:11

Cenâb-ı Hakk'ın: «Gündüzü de bir geçim vakti (maâş) kıldık!» (ve ce'alnen-nehâra me'âşâ) kavl-i celîline gelince: «Ve cealna'n-nehâra meâşen»: Meâş-ı Nehâr, Say ve İntişâr, Nizâm-ı Hayat, Mâturîdî Kelâmı: - Gündüzün Aydınlığı: 'Me'âşâ'; insanların maişetlerini kazanmaları, rızık peşinde koşmaları ve dünyayı imar etmeleri için aydınlık bir faaliyet vakti kılınmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; gündüzün aydınlığı ile hayat nizamının kemâle erdiğini beyan buyurur.

Nebe' 78:12

Cenâb-ı Hakk'ın: «Üstünüzde yedi sağlam (gök) bina ettik!» (ve beneynâ fevkaküm seb'an şidâdâ) kavl-i celîline gelince: «Ve beneynâ fevkaküm seban şidâden»: Binâ-i Semâvât-ı Seb'a, Kudret-i Kâmile, Mâturîdî Akâidi: - Yedi Kat Sağlam Gök: 'Seb'an şidâdâ'; hiçbir direk ve destek olmaksızın sapasağlam duran, çatlamayan ve çökmeyen yedi kat semanın kudretle bina edilmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu azametli semavâtı kuran Zât-ı Bârî'nin haşrı gerçekleştirmeye bihakkın kādir olduğunu tescil eder.

Nebe' 78:13

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve (oraya) alev alev parıldayan bir kandil (sirâcen vehhâcâ - güneşi) yerleştirdik!» (ve ce'alnâ sirâcev vehhâcâ) kavl-i celîline gelince: «Ve cealnâ sirâcen vehhâcen»: Sirâc-ı Vehhâc, Şems-i Münîr, Menâfi-i Şems, Mâturîdî Kelâmı: - Güneşin Kandil Kılınması: 'Sirâcev vehhâcâ'; hem bütün kâinatı aydınlatan hem de ısısıyla bitkilerin, canlıların ve mevsimlerin hayat bulmasını temin eden pırıl pırıl güneştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; güneşin bu harika nizamının Hâlik'ın sınırsız ilim ve hikmetini ispat ettiğini beyan buyurur.

Nebe' 78:14

14. Âyet: Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Ve sıkıştırılmış bulutlardan bol su indirdik); kimileri, "mu'sırât"ın, içinde yağmur inşâ edilen bulutlar olduğunu zikretmiştir; hayzına yaklaşmış câriyeye "mu'sıra" denilir; böylece bulutu, câriyelerin sıkıştırılmasına benzetmiştir. Denildi ki: buluta "mu'sır" denilmesi, yağmuru sıkıp çıkardığı içindir. Denildi ki: onlar, i'sârların (kasırgaların) sahibi olan bulutlardır; yani rüzgârlar; nitekim: (Derken ona bir i'sâr isabet etti) [Bakara, 266] kavli gibi, yani bir rüzgâr. Hasen'den rivayet edildi: onlar göklerdir. Zeccâc dedi ki: "mu'sır", yağmurunu gönderme vakti gelmiş olandır; nitekim "mücziz" denilir, kesme (cezâz) vakti gelmiş olan hakkında(1). Sonra suyu "mu'sırât"tan indirmede, nimetlerin, kudretin ve hikmetin hatırlatılması vardır; bu üç vecihin her biri de ba's ile söylemeyi îcap ettirir. Nimetlerin hatırlatılması vechine gelince: o, yağmurun gökten ardarda inmesi, sonra Allah Teâlâ'nın lütfuyla, bir kısmının bir kısmıyla birleşmesini ve yapışmasını engellemesi, her damlayı kendi hâliyle yeryüzüne göndermesi, bir kısmını bir kısmının izinden indirmesidir; ta ki onunla faydalanılsın(2). Eğer bir kısmı bir kısmına yapışıp birleşseydi, hiçbir şey buna dayanamazdı; azap ve helâk sebebi olurdu. Fazlı ve rahmetiyle, halk ondan faydalansın ve nimetlensin diye onu ardarda indirdi. Bunda kuvvetin ve hikmetin hatırlatılması da vardır; çünkü ağır bulutları inşâ edip, yağmuru göndermeyi takdir ettiği yere sevk etmiştir(3); ve mâlûmdur ki bu gönderim bulutun kendi fiili değildir; çünkü bulut, yağmuru göndermekle emrolunduğu yere ulaşıncaya kadar yağmuru göndermekten imtina eder; eğer bu, bulutun kendisinden olsaydı, geçtiği her yerde göndermede işlerdi; eğer delikli olsaydı, rüzgâr o deliğe girdiği an bulut içinde inşâ ettiği yağmuru gönderirdi. Bu böyle bulunmayınca, Allah Teâlâ'nın, hikmetiyle, kudretiyle ve lütfuyla onda bunu inşâ eden ve gönderilişini tedbir eden zât olduğu, bunun bulutun fiili olmadığı ortaya çıkmış olur. Yeryüzü hükemâsından biri, o bulutun yağmuru içinde tutup başka bir yerde tutmamaya niçin elverişli olduğunun mânâsını bilmek istese, buna vâkıf olamaz. Böylece onlara, hikmetinin beşerin hükmünün ulaştığı vechin üzerinde olmadığını, [kudretinin de](4) beşerin kuvvetleriyle takdir edilemeyeceğini, bilâkis O'nun dilediğine kaadir, (Yaptığını yapan) [Hûd, 107] olduğunu bildirdi. Ve bunda, göğün, yerin ve havanın tedbirinin Vâhid ve Kahhâr olan Zât'a râci olduğu vardır; çünkü hiç kimseye, gökten gönderilen yağmurun, ulaşması emredilen yere ulaşmasını engellemek müyesser olmaz. "Sеccâc", birbirinin izinden gelen ardarda yağmurdur; "sec" ise dökme ve akıtmadır. 1. Aslında ve م nüshasında: "cevâhı" şeklindedir. 2. Aslında ve م nüshasında: "onunla" şeklindedir. 3. Aslında ve م nüshasında: "orada" şeklindedir. 4. Aslında ve م nüshasında düşmüştür.

Nebe' 78:15

Hasen'den rivayet edildi: onlar göklerdir. Zeccâc dedi ki: "mu'sır", yağmurunu gönderme vakti gelmiş olandır; nitekim "mücriz" denilir, kesme vakti gelmiş olan hakkında. Sonra suyu "mu'sırât"tan indirmede, nimetlerin, kudretin ve hikmetin hatırlatılması vardır; bu üç vecihin her biri de ba's ile söylemeyi îcap ettirir: Nimetlerin hatırlatılması vechine gelince, o, yağmurun gökten ardarda inmesi, sonra Allah -teâlâ-'nın lütfuyla, bir kısmının bir kısmıyla birleşmesini ve yapışmasını engellemesi, her damlayı kendi hâliyle yeryüzüne göndermesi, bir kısmını bir kısmının izinden indirmesidir; ta ki onunla faydalanılsın. Eğer bir kısmı bir kısmına yapışıp birleşseydi, hiçbir şey buna dayanamazdı; azap ve helâk sebebi olurdu; fazlı ve rahmetiyle, halk ondan faydalansın ve nimetlensin diye onu ardarda indirdi. Bunda ayrıca kuvvetin ve hikmetin hatırlatılması da vardır; çünkü ağır bulutları inşâ edip, yağmuru göndermeyi takdir ettiği yere orada sevk etmiştir; ve mâlûmdur ki bu gönderim bulutun kendi fiili değildir; çünkü bulut, yağmuru göndermekle emrolunduğu yere ulaşıncaya kadar yağmuru göndermekten imtina eder; eğer bu bulutun kendisi için olsaydı, geçtiği her yerde göndermede işlerdi; eğer delikli olsaydı, rüzgâr o deliğe girdiği an bulut, içinde inşâ edilmiş olan yağmuru gönderirdi. Bu böyle bulunmayınca, Allah -teâlâ-'nın, hikmetiyle, kudretiyle ve lütfuyla onda bunu inşâ eden ve gönderilişini tedbir eden zât olduğu, bunun bulutun fiili olmadığı ortaya çıkmış olur. Yeryüzü hükemâsından biri, o bulutun yağmuru içinde tutup başka bir yerde tutmamaya niçin elverişli olduğunun mânâsını bilmek istese, buna vâkıf olamaz; böylece onlara, hikmetinin beşerin hükmünün ulaştığı vechin üzerinde olmadığını, kudretinin de beşerin kuvvetleriyle takdir edilemeyeceğini, bilâkis O'nun dilediğine kaadir, dilediğini yapan olduğunu bildirdi. Ve bunda, göğün, yerin ve havanın tedbirinin Vâhid ve Kahhâr olan Zât'a râci olduğu vardır; çünkü hiç kimseye, gökten gönderilen yağmurun, ulaşması emredilen yere ulaşmasını engellemek müyesser olmaz. "Sеccâc": birbirinin izinden gelen ardarda yağmurdur; "secc" ise dökme, akıtmadır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Onunla taneler ve bitkiler çıkaralım diye) [15]: Habbin (tanenin) zikredilmesi câizdir; çünkü ekimden maksat, kendisine [tane - tane]

Nebe' 78:16

onu zikretti; çünkü kasdın nihayet bulduğu şey odur; ve nebâtın (bitkinin) zikri, tanesi olmayan şeye çevrilmiş olur; çünkü onun ekilmesinden maksat, ancak nebâttır, başka bir şey değil. Ve tek bir şeye çevrilmiş olması da câizdir; çünkü içinde tane olan şeyde nebât da vardır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve sarmaş dolaş bahçeler) [16]; zikretmiştik ki cennet, ağaçların içinde sarmaş dolaş olduğu, ağaçların içinde toplandığı yerin ismidir. * * * Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Şüphesiz fasl günü, bir mîkat olmuştur! O gün ki, sûra üflenir de bölük bölük gelirsiniz! Ve gök açılır da kapı kapı olur! Ve dağlar yürütülür de bir serâb olur! Şüphesiz cehennem bir gözetleme yeridir! Azgınlar için bir dönüş yeridir! Orada çağlar boyu kalıcılardır! Orada ne bir serinlik, ne de bir içecek tadarlar! Ancak kaynar bir su ve irin! Yaptıklarına tam bir karşılık olarak! Şüphesiz onlar bir hesap ummuyorlardı! Ve âyetlerimizi tam bir yalanlama ile yalanladılar! Ve Biz her şeyi bir kitapta saydık! Öyleyse tadın; artık size azaptan başka bir şeyi asla artırmayacağız!) [17-30]. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Şüphesiz fasl günü, bir mîkat olmuştur); mîkat, mîaddır (buluşma vaktidir); yani onda öncekilerin ve sonrakilerin hepsine, salihlerine de fâsıklarına da, küçüklerine de büyüklerine de vaad edilmiştir. "Fasl günü" diye adlandırılması, onda dostlarla düşmanlar arasının ayrılması, iki fırkanın da meskeninin orada belirmesindendir; ve bugün, zâhirde fasl günü değildir; çünkü dünya, iki fırka üzerinden de tek bir hâl üzere geçer; her ne kadar tevfik ve hızlân ile aralarında bir ayrılma vaki olmuşsa da. Denildi ki: fasl günü, hüküm günüdür. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (O gün ki, sûra üflenir) [18]; bunu daha önce zikretmiştik. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (De bölük bölük gelirsiniz); denildi ki: ümmet ümmet, her resulün ümmeti kendi hizasınca gelir. Denildi ki: her biri kendi taraftarıyla eşleştirilir; bunu (Ve nefisler eşleştirildiğinde) kavlinde zikredeceğiz. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve gök açılır da kapı kapı olur) [19]; kimileri, onun, Allah Teâlâ'nın dilediği meleklerin inişi için açılacağını, yarılıp parçalanacağını zikretmiştir; kıyametin dehşetinin şiddetinden ötürü. Kimileri de dediler ki: yarılma, açılma ve parçalanma hepsi birdir; açılmayı zikretti, o günün dehşetinin şiddetinden ötürü. Hepsinin tek bir mânâya delâlet etmesi de câizdir; çünkü yarılmanın zikredildiği yerde, inişin de zikredildiği görülür.

Nebe' 78:17

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz hüküm ve ayırma günü (Yevmü'l-Fasl), belirlenmiş bir vakittir (mîkāttır)!» (inne yevmel-fasli kâne mīkātâ) kavl-i celîline gelince: «İnne yevme'l-fasli kâne mîkâten»: Mîkāt-ı Yevm-i Fasl, Fasl-ı Kazâ, Tahakkuk-ı Va'd, Mâturîdî Akâidi: - Belirlenmiş Vakit: 'Mîkātâ'; Cenâb-ı Hakk'ın ezelî ilminde tayin buyurduğu, bütün öncekilerin ve sonrakilerin hesap için toplanacağı şaşmaz randevu ve kaza vaktidir. O gün hak ile bâtıl, mü'min ile kâfir kesin olarak birbirinden ayrılacaktır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu tayin edilmiş günün asla tehir edilmeyeceğini ve her kulun ameline göre ebedî menziline kavuşacağını kat'î delillerle ortaya koyar.

Nebe' 78:18

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sûra üfürüldüğü gün, bölük bölük (fevc fevc) gelirsiniz!» (yevme yünfehu fis-sūri fe-te'tūne efvâcâ) kavl-i celîline gelince: «Yevme yünfehu fi's-sûri fe-te'tûne efvâcâ»: Nefh-i Sûr, İtyân-ı Efvâc, Haşr-ı Ümem, Mâturîdî Akâidi: - Sûrun Üfürülmesi ve Bölük Bölük Geliş: 'Yevme yünfehu fis-sūri'; İsrâfil aleyhisselâm'ın ikinci nefhasıyla bütün cesetlerin yeniden dirilip kabirlerinden fırlamasıdır. 'Fe-te'tūne efvâcâ'; her ümmetin kendi peygamberinin ardında cemaatler ve fırkalar halinde mahşer meydanına sevk edilmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; her insanın dünyada tâbi olduğu rehbere göre zümre zümre toplanacağını ve haşrın hakikat olduğunu muhkem delillerle tescil eder.

Nebe' 78:19

Cenâb-ı Hakk'ın: «Gök açılmış ve kapı kapı olmuştur!» (ve fütihatis-semâ'ü fe-kânet ebvâbâ) kavl-i celîline gelince: «Ve fütihati's-semâü fe-kânet ebvâbâ»: Feth-i Semâvât, İnşikāk-ı Felek, Nüzûl-i Melâike, Mâturîdî Kelâmı: - Göğün Kapı Kapı Açılması: 'Fe-kânet ebvâbâ'; kıyametin azameti ve dehşetiyle semanın yarılıp parçalanması, meleklerin arza inişi için yollar ve kapılar haline gelmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; semavî nizamın bu şekilde çözülmesinin kıyametin tahakkukuna en açık şehadet olduğunu beyan buyurur.

Nebe' 78:20

Cenâb-ı Hakk'ın: «Dağlar yürütülmüş ve bir serap (serâb) olmuştur!» (ve süyyiratil-cibâlü fe-kânet serâbâ) kavl-i celîlinin tesyîr-i cibâl ve cehennemin gözetleme yeri kılınışı zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve süyyirati'l-cibâlü fe-kânet serâbâ»: Tesyîr-i Cibâl, Temsîl bi's-Serâb, Mırsâd-ı Cehennem, Mâturîdî Akâidi: - Dağların Serap Olması: 'Fe-kânet serâbâ'; yeryüzünün sarsılmaz temelleri gibi duran devasa dağların yerlerinden koparılıp ufalanarak toz duman halinde savrulmasıdır. İnsanlar uzaktan baktıklarında bir dağ görür gibi olurlar; fakat yanına vardıklarında yerinde yeller eser, tıpkı serap gibi yok olup gitmiştir. - Cehennemin Gözetleme Yeri Oluşu: 'İnne cehenneme kânet mirsâdâ'; cehennem, ilâhî gazaba müstahak olan azgınları gözetleyen, onları yakalamak için bekleyen ve hiçbir suçlunun kaçamayacağı bir tuzak ve pusudur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; dağları serap gibi yok eden ilâhî kudretin kâfirleri cehennemde yakalamaya tam kādir olduğunu sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Nebe' 78:21

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz cehennem bir gözetleme yeridir (mirsâddır)!» (inne cehenneme kânet mirsâdâ) kavl-i celîline gelince: «İnne cehenneme kânet mirsâdâ»: Mirsâd-ı Nâr, Tarassud-ı Ehl-i İsyan, Sırat ve Cehennem, Mâturîdî Kelâmı: - 'Mirsâd'ın Mahiyeti: Cehennem, Allah'ın emriyle kâfirleri gözetleyen, nefes alışverişiyle (şehîk ve zefîr) onları bekleyen bir pusudur. Kâfirler oraya düşecek, mü'minler ise selametle geçip kurtulacaklardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cehennemin inkârcılar için kaçınılmaz bir ceza menzili olduğunu muhkem delillerle ortaya koyar.

Nebe' 78:22

Cenâb-ı Hakk'ın: «Azgınlar (tâğîler) için bir varış / dönüş yeridir (meâb)!» (lit-tâğīne me'âbâ) kavl-i celîline gelince: «Li't-tâğîne meâbâ»: Meâb-ı Tâğiyân, Cezâ-i Tuğyân, Mâturîdî Akâidi: - Azgınların Dönüş Yeri: 'Tâğî'; Allah'ın sınırlarını çiğneyip küfür ve şirkte haddi aşanlardır. 'Me'âb'; onların kaçamayacakları nihai sığınak ve varış yerinin ancak cehennem olduğunu ifade eder. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; tuğyan ehlinin varacağı yerin ebedî hüsran olduğunu beyan buyurur.

Nebe' 78:23

Cenâb-ı Hakk'ın: «Orada çağlar boyu (ahkāb / devirler boyunca ebediyen) kalacaklardır!» (lâbisīne fīhâ ahkābâ) kavl-i celîlinin hulûd-ı nâr ve ahkâb zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Lâbisîne fîhâ ahkâbâ»: Hulûd-ı Kâfirîn der Cehennem, Mefhûm-ı Ahkâb, Nefy-i İnkıtâ-ı Azâb, Mâturîdî Akâidi: - 'Ahkāb' Lafzının Hakikati: 'el-Ahkāb'; birbiri ardınca gelen, sonu ve nihayeti bulunmayan ebedî çağlar ve devirlerdir. Bir devir bittiğinde arkasından bir başkası gelir; böylece azap asla sona ermez ve kesintiye uğramaz. - Ehl-i Sünnet Akidesi: Kâfirlerin cehennemdeki azabı ebedîdir («ebeden»). Ahkâb kelimesi azabın biteceğini değil, her çağda katmerli yeni azap nevileriyle sonsuza dek devam edeceğini ifade eder. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cehennem azabının kâfirler hakkında zevalsiz ve ebedî olduğunu nasslar ve akıl bürhanlarıyla kat'î surette ispat eder.

Nebe' 78:24

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Orada ne bir serinlik, ne de bir içecek tadarlar) [24]; bazıları, serinliğin uyku olduğunu zikretmiştir. Kimileri de, mânâsının rûh (dinlenme) ve rahat olduğunu zikretmiştir. Bazıları da dediler ki: (Orada ne bir serinlik tadarlar) sıcaklıklarını kesecek, (ne de bir içecek) susuzluklarını kesecek; (ancak kaynar bir su ve ğassâk) [25]; hamîm, sıcaklıkta nihayete varmış olan sudur; ğassâk ise zemherîr (dondurucu soğuk)tur. Bazıları da dediler ki: o, bedenlerinden ayrılan irin ve pislik akıntısıdır, yani irindir; mânâsı -Allah en iyi bilendir- şudur: ateş ehlinin tadındığı şey onlara azap etmez, onunla bir metâ da bulmazlar; bilâkis o, onların helâk sebebi hâline gelir; yoksa bununla onlara serinlik ve şifa verilir de değildir; nitekim Allah Teâlâ onları şöyle vasfetmiştir: (Şüphesiz onun için cehennem vardır; orada ne ölür ne de yaşar); böylece ebediyen helâk içinde kalırlar, onlara hükmedilmez ki rahatlasınlar, azap da kendilerinden kesilmez ki hayattan lezzet alsınlar. Denildi ki: ğassâk, azaptan bir çeşittir, Allah Teâlâ onu kullarına bildirmemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Yaptıklarına tam bir karşılık olarak) [26]; yani: cezaları amellerine muvâfık düştü; müstehak oldukları miktardan ne eksiltilirler ne artırılırlar, bilâkis amelleri gibi cezalandırılırlar. Mânâsının şu olması da câizdir: cezaları, hubs (kötülük) bakımından amellerine muvâfık düştü. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Şüphesiz onlar bir hesap ummuyorlardı) [27]: Kimileri, ondan korkmadıklarını zikretmiştir. Kimileri de bunu, recânın (ümidin) hakikati üzerine hamletmiştir; yani sevabı ummuyorlardı. Bundaki vecih şudur: onlar, ba'se, cezaya ve azâba iman etmeyen bir kavim idiler; öyle ki, ikaptan korkmazlar, sevabı da ummazlardı. Eğer bunu korku üzerine hamledersen, onlar korkmadılar; çünkü ona iman etmediler. Keza bunu recânın hakikati üzerine hamletsen de, onu yalanladıkları için ummadılar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve âyetlerimizi tam bir yalanlama ile yalanladılar) [28]; "kizzâb" ve "tekzîb", Arap dilinde birdir; "âyât" ise, câizdir ki âyâtla ba's âyetleri kastedilsin, vahdâniyet âyetleri ve risâlet âyetleri ve benzerleri de kastedilebilir.

Nebe' 78:25

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ancak kaynar su (hamîm) ve irin (gassâk) tadarlar!» (illâ hamīmev ve ğassâkā) kavl-i celîline gelince: «İllâ hamîmen ve gassâkā»: Hamîm ve Gassâk, Şiddet-i Levs, Azâb-ı Elîm, Mâturîdî Akâidi: - Hamîm ve Gassâkın Mahiyeti: 'Hamīm'; harareti son dereceye ulaşmış, iç organları parçalayan kaynar sudur. 'Gassâk'; cehennemliklerin bedenlerinden akan kokmuş cerahat, irin ve dondurucu زمهرير (zemherir) azabıdır. Bu içecekler susuzluğu gidermek yerine azabı katmerleştirir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cehennemdeki yiyecek ve içeceklerin sırf azap ve kahır unsuru olarak yaratıldığını kat'î delillerle açıklar.

Nebe' 78:26

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Amellerine) tam uygun bir ceza olarak!» (cezâ'ev vifâkā) kavl-i celîline gelince: «Cezâen vifâkā»: Cezâ-i Vifâk, Adâlet-i Mutlaka, Nefy-i Zulüm, Mâturîdî Akâidi: - Tam Uygun Ceza: 'Cezâ'ev vifâkā'; kâfirlerin çektikleri azabın, dünyada işledikleri şirk, küfür, tuğyan ve zulümlere zerre kadar haksızlık yapılmaksızın tam denk düşmesidir. Ne bir eksik ne bir fazladır; sırf ilâhî adalettir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Zât-ı Bârî'nin zulümden münezzeh olup her hak edene hakkını verdiğini muhkem delillerle tescil eder.

Nebe' 78:27

Cenâb-ı Hakk'ın: «Çünkü onlar hesaba çekileceklerini ummuyorlardı (korkmuyor ve inanmıyorlardı)!» (innehüm kânū lâ yercūne hısâbâ) kavl-i celîline gelince: «İnnehüm kânû lâ yercûne hısâbâ»: Adem-i İman bi'l-Hesâb, Ziyân-ı Ehl-i Küfür, Mâturîdî Kelâmı: - Hesabı İnkâr Etmek: Kâfirler öldükten sonra dirilişe, mîzana ve mahşer hesabına inanmadıkları için ne ilâhî azaptan korkmuşlar ne de sevap ummuşlardır. Bütün amellerini dünyalık zevklere hasretmişlerdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hesap gününü inkâr etmenin insanı her türlü günaha ve helâke sürükleyen asıl felaket olduğunu beyan buyurur.

Nebe' 78:28

Cenâb-ı Hakk'ın: «Âyetlerimizi de yalanladıkça yalanlamışlardı (kizzâbâ)!» (ve kezzebū bi-âyâtinâ kizzâbâ) kavl-i celîline gelince: «Ve kezzebû bi-âyâtinâ kizzâbâ»: Tekzîb-i Âyât, Küfr-i İnadî, Mâturîdî Akâidi: - Şiddetli Yalanlama: 'Kizzâbâ'; peygamberlerin tebliğ ettiği vahyi, tevhîdi ve meâd âyetlerini inatla, ısrarla ve düşmanlıkla inkâr etmeleridir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; âyetleri yalanlamanın küfrün en katı mertebesi olduğunu muhkem bürhanlarla tescil eder.

Nebe' 78:29

Cenâb-ı Hakk'ın: «Biz ise her şeyi bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da ve amel defterlerinde) sayıp kaydettik!» (ve külle şey'in ahsaynâhü kitâbâ) kavl-i celîlinin ihsâ-i ilâhî ve müttakīlerin mükâfatı zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve külle şey'in ahsaynâhü kitâbâ»: İhsâ-i Küllî, Kitâbet-i Âmâl, İlm-i İlâhî, Makâm-ı Müttekīn, Mâturîdî Akâidi: - Her Şeyin Kaydedilmesi: 'Külle şey'in ahsaynâhü kitâbâ'; kulların işlediği zerre kadar hayır ve şer, niyetler ve ameller Cenâb-ı Hakk'ın ezelî ilminde ve meleklerin tuttuğu amel defterlerinde eksiksiz kaydedilmiştir. Hiçbir şey zayi olmaz ve gizli kalmaz. - Azabın Devamlılığı: 'Fezūkū fe-len nezīdeküm illâ 'azâbâ'; inkârcılara hitaben 'Tadın azabı! Artık size azaptan başka hiçbir şey artırmayacağız' buyrularak azabın ebediyeti ve kesintisizliği tescil edilmiştir. - Müttakīlerin Kurtuluşu: Bu dehşetli azap tasvirlerinin hemen ardından 'İnne lil-müttekīne mefâzâ' buyrularak, takvâ ehli mü'minlerin cehennemden kurtulup cennet bahçelerine («hadâ'ika ve a'nâbâ») ve ebedî saadete erecekleri müjdelenmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî adaletin her ameli tastamam kaydedip karşılığını eksiksiz verdiğini, mü'min için mükâfat, kâfir için ise ebedî azap takdir buyrulduğunu sarsılmaz bürhanlarla tesis eder.

Nebe' 78:30

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Onlara şöyle denir): 'Tadın (azabı)! Artık size azaptan başka bir şey artırmayacağız!'» (fe-zūkū fe-len nezīdeküm illâ 'azâbâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-zûkû fe-len nezîdeküm illâ azâbâ»: Hulûd ve Devâm-ı Azâb, Tebyîn-i Ziyâdet, Mâturîdî Kelâmı: - Azapta Ziyadelik: Âyette geçen 'artırma' («ziyâdet»), azabın ebediyen ve kesintisiz devam etmesi («devâm ve bekā») manasındadır. Yoksa amelin karşılığı olan miktarın üstünde bir haksızlık yapılması değildir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Ehl-i Sünnet usûlünde bu âyetin kâfirler için cehennem azabının ebediyetine ve zevalsizliğine kat'î bir hüccet olduğunu muhkem delillerle tescil buyurur.

Nebe' 78:31

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz takvâ sahipleri için bir kurtuluş ve zafer (mefâz) vardır!» (inne lil-müttekīne mefâzâ) kavl-i celîline gelince: «İnne li'l-müttekîne mefâzâ»: Mefâz-ı Müttekīn, Necât min Nâr, Saâdet-i Ebediyye, Mâturîdî Akâidi: - Takvâ Ehlinin Kurtuluşu: 'Mefâzâ'; azgınların cehenneme atıldığı o dehşetli günde, müttakīlerin cehennem azabından tamamen kurtulup umduklarına kavuşması ve ebedî zafer kazanmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; takvânın hem dünyada mânevî bir kalkan hem de âhirette mutlak kurtuluş vesilesi olduğunu beyan buyurur.

Nebe' 78:32

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Onlara) nice bahçeler (hadâik) ve üzüm bağları (a'nâb) vardır!» (hadâ'ika ve a'nâbâ) kavl-i celîlinin cennât-ı hadâik ve niam-ı firdevs zeminindeki şerhine gelince: «Hadâika ve anâbâ»: Hadâik ve A'nâb, Kesret-i Eşcâr, Ni'met-i Ebediyye, Mâturîdî Kelâmı: - Bahçeler ve Üzüm Bağları: 'Hadâ'ik'; etrafı zarif ağaçlarla çevrili, göz alıcı, yemyeşil ve ferahlatıcı cennet bahçeleridir. 'A'nâbâ'; insanların dünyada en çok arzuladığı, lezzeti ve güzelliği eşsiz üzüm bağlarıdır. Cennette insan nefsinin arzuladığı her nimet en mükemmel surette ihsan edilmiştir. - Sûrenin Bütünlüğü ve Hikmeti: Bu sûrenin başından itibaren kâinattaki nimetler ve kudret delilleri serdedilmiş, meâdı inkâr edenlerin cehennemdeki azabı, iman edip takvâya sarılanların ise bu cennet bahçeleriyle mükâfatlandırılacağı bildirilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cennet nimetlerinin mü'minlerin ruhlarına sonsuz bir sürur ve lezzet bahşedeceğini muhkem delillerle ortaya koyar.

Nebe' 78:33

...ve onu zâyi ettiği, öyleyse akıbeti, (Şüphesiz cehennem bir gözetleme yeridir! Azgınlar için bir dönüş yeridir!) kavlinde zikredilene varır; ve bunu, (Hayır, yakında bilecekler!) kavline hamledersen, bunu bilecektir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve göğüsleri tomurcuklanmış yaşıtlar) [33]; denildi ki: "kâıb", memeleri tomurcuklanan, hayız görme çağına erişmiş, göğsü diri (nâhid) olan, erkeklerin en çok arzuladığı kadındır. "Etrâb" ise, yaşta birbirine denk olanlardır; bunda, onların ebediyen tek bir yaşta kalacaklarının, o hâlden değişmeyeceklerinin, ihtiyarlamayacaklarının haberi vardır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Ve dolu bir kadeh) [34]; denildi ki: dolu, taşkın. Denildi ki: sâfi (berrak). Denildi ki: ardarda gelen. Onu "dolu" ile vasfetmesi, içtikçe o içeceğin eksilmeyeceğini bildirmek içindir; dünya ehlinin içkisinin hâline muhalif olarak. Bunu safâ üzerine hamleden için mânâsı: o, dünya ehlinin içkisinde bulunan başa vurma, aklı gidirme gibi âfetlerden ve mekruh şeylerden sâfidir. Bunu ardarda gelme üzerine hamleden için de mânâsı: o içki kesilmez, içtikçe tükenmez; bilâkis onlara ardarda sürer, sarhoşluk vesairesinden dolayı içmelerini engelleyecek bir hâl onlarda hâsıl olmaz, öyle ki ondan içmekten çekinsinler; dünya ehlinin içkisinin hilâfına olarak. Abbâs bin Abdülmuttalib'den rivayet edildi ki o şöyle demiştir: "Câhiliyette sâkîden acele istediğimizde, 'dâhik bize' derdik", yani "bize ardarda getir" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Orada ne bir boş söz işitirler ne de bir yalanlama) [35]; yani: orada, lağvedilmesi hak olan bir şey işitmezler, bilâkis orada her hayrı işitirler; ve lağvedilmesi hak olan şey, onların dünyada içtiklerinde şaraptan işittikleri gibi zikrettikleri yemin, bâtıl ve yalandır; öyle ki oradan bunlardan hiçbirini işitmezler. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (Kizzâbâ) eğer tahfif ile okunursa, o kizb'dendir; yani: yalan söylemezler. Eğer teşdid ile okunursa, o tekzîb'dendir; yani: birbirlerini yalanlamazlar; böylece mânâsı şu olur ki...

Nebe' 78:34

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve dopdolu kadehler (ke'sen dihâkā)!» (ve ke'sen dihâkā) kavl-i celîline gelince: «Ve kesen dihâkā»: Ke's-i Dihâk, Şarâb-ı Cennet, Kesintisiz İkram, Mâturîdî Kelâmı: - 'Dihâk' Kadehlerin Mahiyeti: 'Ke'sen dihâkā'; içi leziz cennet içecekleriyle ağzına kadar doldurulmuş («mel'ân»), hiçbir tortusu ve baş ağrısı bulunmayan pırıl pırıl berrak («sâfî») ve biri bitmeden diğeri sunulan kesintisiz («mütetâbi'») kadehlerdir. Dünyadaki içkilerin aksine sarhoşluk, mide fesadı ve kötülük vermez. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cennet kadehlerinin sonsuz lezzet ve taharet üzere mü'minlere ikram edildiğini muhkem bürhanlarla tescil eder.

Nebe' 78:35

Cenâb-ı Hakk'ın: «Orada ne boş bir söz (lağv) ne de bir yalan / yalanlama (kizzâb) işitirler!» (lâ yesme'ūne fīhâ lağvev ve lâ kizzâbâ) kavl-i celîline gelince: «Lâ yesmeûne fîhâ lağven ve lâ kizzâbâ»: Nefy-i Lağv ve Kizzâb, Selâmet-i Meclis-i Cennet, Mâturîdî Kelâmı: - Boş Söz ve Yalandan Uzaklık: 'Lağv'; hiçbir faydası olmayan bâtıl, çirkin ve gereksiz lakırdıdır. 'Kizzâb'; yalan söylemek ve birbirini yalanlamaktır. Cennet meclisleri her türlü dedikodu, iftira, yalan ve lüzumsuz sözlerden tamamen arındırılmıştır; orada ancak selâm, hamd ve hak söz işitilir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cennetin maddî lezzetlerle birlikte mânevî ve ahlâkî bir kemâl ve huzur yurdu olduğunu beyan buyurur.

Nebe' 78:36

Cenâb-ı Hakk'ın: «Rabbinden bir karşılık, bol ve hesapsız bir ihsan olarak (cezâ'em mir-rabbike 'atâ'en hısâbâ)!» (cezâ'em mir-rabbike 'atâ'en hısâbâ) kavl-i celîlinin cezâ ve atâ-i ilâhî zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Cezâen min rabbike atâen hısâbâ»: Cezâ ve Atâ-i Rabbânî, Fazl-ı İlâhî, Nefy-i Vücûb alellâh, Mâturîdî Akâidi: - 'Cezâ' ve 'Atâ'nın Hakikati: Cennet ehlinin kavuştuğu bu mükâfatlar bir yandan amellerine 'ceza' (karşılık) olarak takdim edilirken, diğer yandan Cenâb-ı Hakk'ın sırf lütuf, ihsan ve ikramı («'atâ'en») olarak nitelendirilmiştir. Zira kul dünyadaki bütün ömrünü ibadetle geçirse dahi Allah'ın tek bir nimetinin şükrünü eda edemez. Dolayısıyla cennet liyakatle değil, ilâhî fazl ve rahmetle kazanılır. - 'Hısâbâ'nın Manası: Kula kâfi gelecek kadar bol, sınırsız ve cömertçe («hesapsız») bahşedilen ilâhî bağıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cennet mükâfatının kulun ameli karşısında bir hak değil, Zât-ı Bârî'nin ezelî cûd ve kereminin bir tecellisi olduğunu sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Nebe' 78:37

Cenâb-ı Hakk'ın: «Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Rahmân olan Allah'tan! O'nun huzurunda bir söze mâlik olamazlar (konuşmaya cesaret edemezler)!» (rabbis-semâvâti vel-ardı ve mâ beynehümer-rahmâni lâ yemlikūne minhü hıtâbâ) kavl-i celîline gelince: «Rabbi's-semâvâti ve'l-ardı ve mâ beynehümâ'r-rahmâni lâ yemlikûne minhü hıtâbâ»: Rubûbiyet ve Rahmâniyet-i Mutlaka, Heybet-i İlâhiyye, Nefy-i Milkiyet-i Hıtâb, Mâturîdî Kelâmı: - Kâinatın Mâliki ve Rahmân: Bütün gökleri, yeri ve arasındakileri yaratan, idare eden ve sonsuz merhamet sahibi olan Zât-ı Zülcelâl'dir. Kullarına ibadeti emretmesi O'nun bir ihtiyacından dolayı değil, kulların maslahatı ve saadeti içindir. - Huzurundaki Azamet ve Heybet: 'Lâ yemlikūne minhü hıtâbâ'; mahşer gününde Allah Teâlâ'nın celâl ve azameti karşısında hiçbir mahlûk izin almaksızın konuşmaya, şefaat talep etmeye yahut itirazda bulunmaya güç yetiremez. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî heybetin bütün varlığı kaplayacağını ve mutlak tasarrufun ancak Allah'a ait olduğunu muhkem bürhanlarla tescil eder.

Nebe' 78:38

Cenâb-ı Hakk'ın: «Rûh'un ve meleklerin saf saf durduğu o gün, Rahmân'ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz; o da ancak doğruyu söyler!» (yevme yekūmür-rūhu vel-melâ'iketü saffâ, lâ yetekellemūne illâ men ezine lehür-rahmânü ve kâle sevâbâ) kavl-i celîlinin şefaat ve kıyâm-ı melâike zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Yevme yekûmü'r-rûhu ve'l-melâiketü saffan lâ yetekellemûne illâ men ezine lehü'r-rahmânü ve kâle sevâbâ»: Kıyâm-ı Rûh ve Melâike, İzn-i Şefâat, Kelâm-ı Sevâb, İbtâl-i Şübühât-ı Mu'tezile, Mâturîdî Akâidi: - Rûh ve Meleklerin Saf Tutması: 'er-Rûh'; meleklerin en büyüğü Cebrâil aleyhisselâm yahut vahiy ve amel defterleridir. Bütün melekler ilâhî divanda saf bağlayıp tam bir hürmet ve teslimiyetle kıyam ederler. - Şefaatin Şartları: 'İllâ men ezine lehür-rahmânü ve kâle sevâbâ'; o gün şefaat edecek olan ancak Rahmân'ın izin verdiği peygamberler, melekler ve sâlihlerdir; onların söyleyeceği söz de ancak hak ve adalet sözüdür. Dünyada tevhîd üzere yaşayan büyük günah sahiplerine şefaat edilmesi haktır. - Mu'tezile'ye Reddiye: Mu'tezile'nin 'Büyük günah sahibine şefaat edilmez' iddiası bâtıldır; zira tevhîd ehli günahkârlar, kalplerindeki iman sebebiyle şefaate lâyık kılınmışlardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Ehl-i Sünnet akidesinde şefaatin hak olduğunu, meleklerin ve peygamberlerin ilâhî izin dairesinde mü'minlere şefaat edeceğini sarsılmaz delillerle ispat eder.

Nebe' 78:39

Ve doğrusu, kendisinin dinlediği tevhid üzerinde ikâmet etmesidir. Ali bin Ebî Tâlib'den -radıyallâhu anhu- zikredildi ki, o, dua eden yaşlı bir kadına rastlamış, kadın şöyle diyordu: "Allah'ım, beni Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- şefaat ehlinden kıl"; bunun üzerine ona dedi ki: şöyle de: "Allah'ım, beni cennette Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- refiklerinden kıl; çünkü O'nun şefaati, ümmetinden büyük günah işleyenler içindir." -Radıyallâhu anhu- dedi ki: Mu'tezile bizimle bu fasıl üzerinde tartışmış ve şöyle demiştir: siz "Allah'ım, bize Muhammed'in şefaatinden bir nasip ver" dediğinizde, "Allah'ım, bizi büyük günah işleyenlerden kıl" demiş oluyorsunuz; çünkü sizin zannınızca O'nun şefaati büyük günah işleyenler içindir. Buna cevap şudur: şirk hâricinde büyük günahla müptelâ olan kimse, ancak kendisinden önce geçmiş olan, tevhidden ve Rabbini -azze ve celle- ta'zîm etmekten ibaret hayırları sebebiyle şefaate nâil olur; kendisinden önce geçen bu hasenatı, onu şefaate mahal kılan şeydir; onlar olmasaydı, ona nâil olamazdı; öyleyse kişi "Allah'ım, bana peygamberinin şefaatinden bir nasip ver" dediğinde, şöyle demiş olur: "Allah'ım, beni hayırlar işlemeye muvaffak kıl, beni seni ta'zîm eden ve tâatle sana yaklaşan kimselerden kıl; tâ ki bununla şefaate nâil olayım"; yoksa duasıyla kendisini büyük günah işleyenlerden kılmayı kastetmiyor. Zikrettiğimizin doğruluğuna delâlet eden şey, şu kavlidir: (Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı, elbette diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı); Allah Teâlâ haber verdi ki, onun tesbihi, onu balığın karnından kurtardı; eğer tesbih eden olmasaydı, kurtuluşa müstehak olmazdı; büyük günah sahibi de böyledir: kendisinden önce geçmiş hasenatlarla şefaate müstehak olur, kurtuluş kendisi için umulur; büyük günah işlemesiyle ona müstehak olduğu için değil. Sonra Mu'tezile'nin sözünden şudur: onlar, büyük günahlardan kaçınıldığında küçük günahların, sahiplerine mağfur olduğunu görürler; onlara denilir: kim Allah Teâlâ'ya dua edip mağfiret isterse, sanki dua ediyor ve şöyle diyor demektir: "Allah'ım, beni küçük günahlarla müptelâ kıl ki onları bana bağışlayasın"; eğer mağfiret ile duasının, bizim size karşı öne sürdüğümüz şeyi îcap ettirmediğini söylerseniz, o hâlde "Allah'ım, bana Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- şefaatinden bir nasip ver" diyen kimse hakkında da aynısını söyleyin: bu, onu büyük günah işleyenlerden kılmayı îcap ettirmez. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- kavli: (İşte bu, hak olan gündür...) [39]; denildi ki mânâsı: o günde haktan başka bir şey söylenmez. Bunun günün kendisine çevrilmiş olması da câizdir; böylece mânâsı şu olur: onun hak olması kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Ve kavli: (Öyleyse dileyen, Rabbine bir dönüş yeri edinsin); yani bir merci; te'vîli şudur: Allah Teâlâ, halka...

Nebe' 78:40

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık! O gün insan kendi ellerinin önden ne gönderdiğine bakar ve kâfir: 'Ah ne olurdu, keşke ben bir toprak olaydım!' der!» (innâ enzernâküm 'azâben karībâ, yevme yenzurul-mer'ü mâ kaddemet yedâhü ve yekūlül-kâfiru yâ leytenī küntü türâbâ) kavl-i celîlinin Nebe sûresi hâtimesi zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «İnnâ enzernâküm azâben karîben yevme yenzuru'l-mer'ü mâ kaddemet yedâhü ve yekûlü'l-kâfiru yâ leytenî küntü türâbâ»: Hâtime-i Nebe Sûresi, İnzâr-ı Azâb-ı Karîb, Nazar-ı Âmâl, Temennî-i Türâb, Mâturîdî Akâidi: - Yakın Azap İhtarı: Kıyamet yakındır; zira gelecek olan her şey yakındır ve ölümle birlikte her ferdin kıyameti kopmuş olur. - Amellere Nazar: İnsan dünyada işlediği bütün hayır ve şerleri amel defterinde apaçık görür. - Kâfirin Toprak Olma Temennisi: Mahşer meydanında hayvanlar diriltilip aralarındaki haklar alındıktan sonra Allah Teâlâ 'Toprak olun!' buyuracaktır. Kâfir ise cehennem azabının dehşetini gördüğünde 'Keşke ben de insan olarak yaratılmayıp toprak olarak kalsaydım!' diye feryat edecektir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; inkârcıların bu ebedî nedametini ve tevhîde sarılmanın zaruretini beyan ederek sûreyi muhkem delillerle nihayete erdirir.

Naziat 79:1

Cenâb-ı Hakk'ın: «Andolsun (kâfirlerin ruhlarını ta derinliklerden) şiddetle söküp çıkaranlara (nâzi'ât)!» (ven-nâzi'âti ğarkā) kavl-i celîlinin Nâzi'ât sûresi mukaddimesi ve kabz-ı ervâh zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Nâzi'ât Sûresi Mukaddimesi, Kasem bi'n-Nâzi'ât, Kabz-ı Ervâh-ı Küffâr, Mâturîdî Akâidi»: Usûl-i Akāid ve İlâhî Kasemler: - 'en-Nâzi'ât'ın Mahiyeti: Kâfirlerin ve fâsıkların canlarını bedenlerinin en derinliklerinden, damarlarından ve mafsallarından büyük bir şiddet, celâl ve zahmetle söküp çıkaran ölüm melekleridir («ğarkā»). Tıpkı suya batan kimsenin boğulma şiddeti gibi onların ruhları şiddetle kabzedilir. - Kasemin Gayesi: Cenâb-ı Hak meleklerin bu muazzam vazifelerine kasem ederek ölümün, dirilişin ve hesabın hak olduğunu tekit buyurmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ölüm anındaki bu şiddetin kâfirler için azabın ilk basamağı olduğunu ve meleklerin kudretine şehadet ettiğini muhkem bürhanlarla tescil eder.

Naziat 79:2

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve (mü'minlerin ruhlarını) tatlılıkla, yumuşakça çekip alanlara (nâşitât)!» (ven-nâşitâti neştâ) kavl-i celîline gelince: «Ve'n-nâşitâti neştan»: Nâşitât-ı Ervâh, Rıfk ve Suhelet der Kabz-ı Mü'min, Mâturîdî Kelâmı: - Ruhların Yumuşakça Alınması: 'en-Nâşitât'; mü'minlerin tertemiz ruhlarını sanki bağlı bir düğümü çözer gibi incitmeden, suhuletle, rahmet ve müjdelerle kabzeden rahmet melekleridir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; mü'minlerin sekerât anında ilâhî lütuf ve müjdelerle karşılandığını kat'î delillerle ortaya koyar.

Naziat 79:3

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve (semada) yüzüp gidenlere (sâbihât)!» (ves-sâbihâti sebhâ) kavl-i celîline gelince: «Ve's-sâbihâti sebhan»: Sâbihât-ı Melâike, Cereyân-ı Semâvî, Hikmet-i Hilkat, Mâturîdî Akâidi: - Meleklerin Yüzmesi: 'es-Sâbihât'; semavatta ilâhî emirleri yerine getirmek için süratle süzülen, yüzen melekler yahut mü'minlerin ruhlarını cennete doğru şevkle taşıyan nuranî varlıklardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; meleklerin bu intizam ve süratinin ilâhî rubûbiyetin azametini ispat ettiğini beyan buyurur.

Naziat 79:4

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve (hayırda ve vahiyde) yarıştıkça yarışanlara (sâbikāt)!» (fes-sâbikāti sebkā) kavl-i celîline gelince: «Fe's-sâbikâti sebkan»: Sâbikāt-ı Melâike, Sebk der Vahy ve Rahmet, Mâturîdî Kelâmı: - Vahiyde ve Rahmette Yarış: 'es-Sâbikāt'; peygamberlere vahiy ulaştırmada, mü'minlerin ruhlarını karşılamada ve ilâhî emirlere icabette birbiriyle yarışan mukarreb meleklerdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; meleklerin hayır ve taatteki süratinin kullara numune-i imtisal olduğunu beyan buyurur.

Naziat 79:5

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve (kâinattaki) işleri çekip çeviren / tedbir edenlere (müdebbirât)!» (fel-müdebbirâti emrâ) kavl-i celîlinin tedbîr-i umûr ve melâike-i ilâhiyye zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Fe'l-müdebbirâti emran»: Tedbîr-i Umûr, Vazîfe-i Melâike, Tevhîd-i Rubûbiyet, Mâturîdî Akâidi: - İşleri Tedbir Eden Melekler: 'el-Müdebbirât'; kâinatta rızıkların taksimi, yağmurların sevki, rüzgârların estirilmesi, ruhların kabzedilmesi ve insanların muhafazası gibi ilâhî hükümleri icra eden vazifeli meleklerdir. - Hakiki Müdebbir Allah'tır: Melekler ancak emre âmâde birer vasıtadır; hakikatte bütün kâinatı yoktan var eden ve mutlak hikmetle tedbir buyuran yegâne Zât Allah Teâlâ'dır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; meleklerin vesile kılınmasının kâinattaki hikmet ve nizamın kemâlini izhar ettiğini muhkem bürhanlarla tesis eder.

Naziat 79:6

Bu, ruhun vaktinden önce çıkmasıdır; çünkü ölmekte olan mü'min, Allah Teâlâ'nın kerametlerinden müşahede ettiği şeyleri ve yayılmakta olan hayrı görür. Buna, Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'den rivayet edilen şu söz de delâlet eder; o şöyle buyurmuştur: "Dünya, mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir." Denildi ki: Bu, mü'minin ölümü hususundadır; ölüm ona geldiğinde, o vakit rahatı ve o zindandan kurtuluşu temenni eden bir mahpus gibi olur; çünkü kendisi için hazırlanmış olan sevabı görmektedir. Nefsi coşar, kendisi için hazırlanmış olan kerametine ulaşıncaya dek çıkıvermeyi arzu eder. Kâfir ise, ölüm kendisine geldiğinde gördüğü şeyden ötürü nefsini âdeta yutmaya çalışır; çıkmasından hoşlanmaz. Böylece dünya, o vakit onun için, Allah Teâlâ'nın azabından gördüğü şiddetten dolayı ayrılmasını sevmediği bir cennet mesabesinde olur. Buna binaen, -aleyhisselâm-'ın şu kavlinin tevilinde denildi ki: "Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever; kim Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz." Bu, ölüm vaktindedir; mü'min, ölüm kendisine geldiğinde ve cennetten olan sevabını gördüğünde, nefsinin çıkmasını arzu eder; böylece Allah Teâlâ'ya kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever. Kâfir ise o vakit nefsinin çıkmasından hoşlanmaz; işte bu, onun Allah'a kavuşmaktan hoşlanmadığı andır, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz. Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- "Emri tedbir edip yürütenlere" kavline gelince, hepsi şöyle dedi: Bundan murad, mahlûkatın işlerine ve rızıklarına vekil kılınan meleklerdir, ve benzeri şeylerdir. Allah en iyi bilendir. Sonra yemin ve kasemle neyin kastedildiği hususunda ihtilâf ettiler: Onlardan bazıları, üzerine kasem edilen şeyin Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- "Biz gerçekten eski hâlimize mi döndürüleceğiz?" kavli olduğunu; yani "siz gerçekten diriltileceksiniz ve kıyamet haktır" mânasında olduğunu zikretti. Sanki bu şeylerle, onların gerçekten diriltilecekleri üzerine kasem etmiş; mânanın delâlet ettiği şeye binaen cevabı burada zımnen bırakmış, onunla yetinmiştir. Onlardan bazıları da yeminden maksadın, "Sarsıntının sarstığı gün, onu ardından ikinci sarsıntı takip eder" kavli olduğunu zikretti. Böylece zikredilen şu hususla, iki üfleyişin var olacağı üzerine kasem etmiştir: Birinci üfleyişle mahlûkat ölür, ikinci üfleyiş ise ölülerin diriltilmesi içindir. "Râcife" (sarsan), üfleyişin kendisidir; bunun üfleyişin hakikati üzere olması câizdir; böylece üfleyiş, ölüm ve hayatın alâmeti olur, öldürme ve diriltmenin illeti olması değil.

Naziat 79:7

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün sarsan sarsar (râcife)!» (yevme tercüfür-râcifeh) kavl-i celîlinin nefh-i ûlâ ve dehşet-i kıyâmet zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Yevme tercüfü'r-râcifetü»: Nefh-i Ûlâ, Râcife-i Dehşet, Harâb-ı Âlem, Mâturîdî Kelâmı: - Sarsan Sarsıntı (Râcife): 'er-Râcifeh'; birinci sûrun üfürülmesiyle («nefh-i ûlâ») yeryüzünün, dağların ve göklerin dehşetle sarsılması, kâinat intizamının yıkılması ve bütün canlıların helâk olmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu birinci sarsıntının dünya hayatının nihayete erdiğini ve meâdın başladığını ihtar eden dehşetli bir kıyamet hadisesi olduğunu kat'î delillerle ortaya koyar.

Naziat 79:8

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün sarsan sarsar (râcife)!» (yevme tercüfür-râcifeh) kavl-i celîlinin nefh-i ûlâ ve dehşet-i kıyâmet zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Yevme tercüfü'r-râcifetü»: Nefh-i Ûlâ, Râcife-i Dehşet, Harâb-ı Âlem, Mâturîdî Kelâmı: - Sarsan Sarsıntı (Râcife): 'er-Râcifeh'; birinci sûrun üfürülmesiyle («nefh-i ûlâ») yeryüzünün, dağların ve göklerin dehşetle sarsılması, kâinat intizamının yıkılması ve bütün canlıların helâk olmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu birinci sarsıntının dünya hayatının nihayete erdiğini ve meâdın başladığını ihtar eden dehşetli bir kıyamet hadisesi olduğunu kat'î delillerle ortaya koyar.

Naziat 79:9

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onu ardınca gelen (ikinci sarsıntı / râdife) takip eder! O gün birtakım kalpler korkudan titrer (vâcife) ve gözleri zilletle öne eğilir (hâşi'a)!» (tetbe'uhâr-râdifeh, kulūbüy yevme'iziv vâcifeh, ebsâruhâ hâşi'ah) kavl-i celîline gelince: «Tetbeuhâ'r-râdifetü kulûbün yevmeizin vâcifetün ebsâruhâ hâşiatün»: Nefh-i Sâniye, Râdife-i Ba's, Kulûb-ı Vâcife, Ebsâr-ı Hâşia, Mâturîdî Akâidi: - İkinci Sarsıntı (Râdife): Birinci sarsıntının hemen ardından gelen ikinci üfürme («nefh-i sâniye») ile bütün ölüler dirilip kabirlerinden kalkarlar. - Kalplerin Titremesi ve Gözlerin Zilleti: Mahşerin dehşeti karşısında inkârcıların kalpleri yerinden oynayacak gibi korkuyla çarpar («vâcifeh»), gözleri ise utanç, korku ve derin bir zilletle yere bakar («hâşi'ah»). - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; dünyada kibirlenen inkârcıların âhirette tam bir zillet ve dehşete düşeceklerini muhkem bürhanlarla beyan buyurur.

Naziat 79:10

Bakışı bir şeyden bir şeye kayar; o hususta kendisi için kurtuluş ve selâmet olacak bir çıkar yol bulma ümidiyle. Sonra o gün onlardan tedbir kesilir; kalpler bomboş kalır, bir yerde karar kılmaz, hiçbir tedbir üzerinde durmaz; başlarına gelenin şiddetinden ötürü. Gözler ise, davetçinin çağırdığı şeye doğru huşû içinde, zelil bir hâlde bakar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- "Derler ki: Biz gerçekten eski hâlimize mi döndürüleceğiz?" kavline gelince; yani derler ki: "Biz gerçekten dünyada iken üzerinde bulunduğumuz hâle, işin başlangıcındaki hâlimize, yeniden yaratılarak mı döndürüleceğiz?" Denilir ki: Falanca falancaya geldi, sonra "hâfiretine" (ilk geldiği hâle) döndü; yani ilk gelişine döndü demektir. Ve denilir ki: Nakit, "hâfire"nin (ilk pazarlık anının) yanındadır; yani alışverişin ve konuşmanın ilk anında demektir. Bunu, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ve onunla alay etme yönünden söylediler. Ebû Bekir dedi ki: Bu, hayvanın "hâfir"inden (toynağından) alınmıştır; şöyle ki: Süvari, hayvanını toynağının izi üzerinden geriye, yürüyüşe başladığı yere çevirebilir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Biz çürümüş kemikler olduğumuzda mı?) kavline -"nâhıre" diye de okunur- gelince: "Nâhıre", henüz ufalanıp dağılmamış, çürümüş olan demektir; "nahıre" ise, toz zerreleri hâline gelip öyle eskimiş ki rüzgârın savurduğu kemiktir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Dediler ki: Öyleyse bu, hüsranlı bir dönüştür) kavline gelince; Hasan ve Ebû Bekir dedi ki: Bu, onların öldükten sonra dirilmeyi yalanlamalarıdır; yani "bu asla olmayacaktır" demektir. Başkaları ise şöyle dedi: Mânası şudur: Müslümanların iddia ettiği gibi bir dönüş gerçekleşecek olsa bile, bu, müslümanlar aleyhine hüsranlı bir dönüş olur; çünkü onlar, kendilerinin dünyada iken daha nimet içinde ve daha refah bir hayat sürdüklerini, müslümanların ise geçimde darlık ve hâlde şiddet içinde olduklarını gördüklerinden, âhirette de böyle olacaklarını zannediyorlardı. Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ-: (Andolsun, Rabbime döndürülürsem, elbette bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum) kavline bakmaz mısın? İşte onlar, Allah Teâlâ'nın kendilerine bahşettiği nimeti, kendilerinin mü'minlerden daha yakın bir mertebede ve daha büyük bir derecede olduklarından dolayı bahşedildiğini zannediyorlardı; çünkü Allah'ın, dostlarına darlık verip düşmanlarına genişlik vermesi câiz olmaz diye düşünüyorlardı. Kendilerine genişlik verilince de, dünyada ve âhirette üstün tutulanların kendileri olduğunu, kendilerine muhalefet edenlerin ise en hüsranda kalanlar olduğunu zannettiler. Onlardan bazıları ise bu sözü kâfirlerin makalesinden ayırdı ve bu vasfın kâfirlere râci olduğunu iddia etti; denildi ki: "Hüsranlı" denmesi, onların kendilerini, mallarını ve ailelerini hüsrana uğratmalarından dolayıdır; "hâsire" ise "muhsire" (hüsrana uğratan) mânasındadır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (O ancak tek bir haykırıştır) kavline gelince; bunda, o vaktin meydana gelişinin sür'atine ve Allah Teâlâ'ya göre kolaylığına dair bir haber vardır.

Naziat 79:11

Cenâb-ı Hakk'ın: «'Biz çürüyüp un ufak olmuş kemikler (ızâmen nahırah) haline geldikten sonra mı?'» (e-izâ künnâ 'ızâmen nahırah) kavl-i celîline gelince: «E-izâ künnâ ızâmen nahıraten»: Izâm-ı Nahıre, Şübhe-i Dehriyye, İbtâl-i İnkâr, Mâturîdî Akâidi: - Çürümüş Kemiklerin Dirilişi: 'Nahırah'; içi boşalmış, çürümüş, toz haline gelmiş ve rüzgârın savurduğu kemiklerdir. Müşrikler çürümüş kemiklerin yeniden et ve deriyle birleşip canlanmasını imkânsız görmüşlerdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kemikleri yoktan yaratan Hâlik'ın onları yeniden bir araya getirmesinin son derece kolay olduğunu beyan buyurur.

Naziat 79:12

Cenâb-ı Hakk'ın: «'Öyleyse bu, çok zararlı / ziyanlı bir dönüştür (kerreten hâsirah)!' dediler.» (kālū tilke izen kerratün hâsirah) kavl-i celîline gelince: «Kâlû tilke izen kerretün hâsiratün»: Kerre-i Hâsira, Hüsrân-ı Ehl-i Küfür, Mâturîdî Kelâmı: - Ziyanlı Dönüş: 'Kerretün hâsirah'; kâfirler alayla ve şüpheyle 'Eğer müslümanların dediği gibi bir diriliş varsa, o zaman biz ebedî bir ziyana ve azaba uğrarız!' diyerek kendi hüsranlarını itiraf etmişlerdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hakikati yalanlayanların âhirette bizzat kendi itiraflarıyla mutlak hüsrana mahkûm olacaklarını muhkem delillerle tescil eder.

Naziat 79:13

Cenâb-ı Hakk'ın: «Oysa o (diriliş), sadece tek bir haykırıştan (zecretev vâhıdeh) ibarettir!» (fe-innemâ hiye zecretüv vâhıdeh) kavl-i celîline gelince: «Fe-innemâ hiye zecretün vâhidetün»: Zecre-i Vâhide, Sühulet-i Ba's, Kudret-i İlâhiyye, Mâturîdî Akâidi: - Tek Bir Haykırış: 'Zecretün vâhıdeh'; ikinci sûrun üfürülmesiyle hasıl olan şiddetli ve dehşetli tek bir ilâhî emir ve sayhadır. Cenâb-ı Hak için milyarlarca insanı diriltmek, tek bir insanı yaratmak kadar kolay ve ânidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî kudretin hiçbir zorluk ve gecikme olmaksızın bütün mahlûkatı anında dirilteceğini tescil eder.

Naziat 79:14

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (İşte o vakit onlar sâhirededirler) kavline gelince: Denildi ki: "Sâhire", yeryüzünün yüzüdür. Câizdir ki bununla, o gün gözlerin uykusuz kalması, onlara uykunun arız olmaması; bilâkis davetçiye doğru boyun eğerek, zelil bir hâlde koşar olmaları kastedilmiş olsun. * * * Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Mûsâ'nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona, Tuvâ denen mukaddes vadide seslenmişti: "Firavun'a git, çünkü o azgınlaştı. Ona de ki: Arınmaya niyetin var mı? Seni Rabbine ileteyim de O'ndan korkasın." Ona en büyük mûcizeyi gösterdi. Fakat o yalanladı ve isyan etti. Sonra sırtını dönüp koşarak gitti. Adamlarını topladı ve seslendi: "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" dedi. Bunun üzerine Allah onu, âhiretin de dünyanın da ibret verici azabıyla yakaladı. Şüphesiz bunda, korkan kimse için elbette bir ibret vardır. Sizi yaratmak mı daha çetin, yoksa gökyüzünü mü? Onu bina etti; tavanını yükseltip onu düzenledi; gecesini kararttı, gündüzünü ortaya çıkardı. Yeri de bundan sonra döşedi; ondan suyunu ve otlağını çıkardı; dağları da yerleştirdi; sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için.) Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?) kavline gelince: Onlardan bazıları der ki: Sana zaten gelmişti; sen de onunla onları korkuttun. Hasan dedi ki: Ona gelmemişti; şimdi bununla [Peygamber'e] geldi; nitekim bir adam diğerine "Filancanın yaptığı sana geldi mi?" der; bununla onu, önceden bilmediğini bildiği hâlde, bu şeyi ona bildirmek ve hatırlatmak ister. Biz, haberlerin zikredilmesindeki faydaları -risaletin sabit kılınması ve resûllere -aleyhimüsselâm- kötü arkadaşlık edenlerin korkutulması, tâ ki Firavun'a ve tâbilerine, peygamber Mûsâ'ya -aleyhisselâm- kötü arkadaşlık ettiklerinde başlarına gelen onların da başına gelmesin diye- daha önce zikretmiştik. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Hani Rabbi ona mukaddes vadi olan Tuvâ'da seslenmişti) kavline gelince: Denildi ki: "Tuvâ", o vadinin adıdır. Ve denildi ki: "Tuvâ" diye isimlendirilmesi, orada iki kere bereketlendirilmiş olmasındandır: bir kere İbrahim -aleyhisselâm- oraya geldiğinde, bir kere de Mûsâ'nın -aleyhisselâm- gelişiyle. Zeccâc'tan zikredildi ki "tıvâ", tı harfinin kesresiyle okunur, iki kere bereketlendirilmiş demektir. Sonra o hitabı bir kere Mûsâ'ya, bir kere de kendisine izafe etti, çünkü ona seslenen [Allah]dır; zâhiri şudur ki: Ona kelâm eden, Allah Teâlâ'nın ta kendisidir; bu, Allah Teâlâ'ya izafe edildi, çünkü aslı Allah Teâlâ'dandır; nitekim biz bunu, Cenâb-ı Hakk'ın: (Ta ki Allah'ın kelâmını işitsin) kavlinde ve: (Şüphesiz o, şerefli bir elçinin sözüdür) kavlinde zikretmiştik. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Firavun'a git, çünkü o azgınlaştı) kavline gelince: Yani nimetlerinde haddi aştı ve azdı; onları nimetlerine nankörlük etmekte kullandı; onlarla Allah Teâlâ'ya şükretmedi. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Ona de ki: Arınmaya niyetin var mı?) kavline gelince: Yani, eğer icabet edersen

Naziat 79:15

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sana Mûsâ'nın haberi geldi mi?» (hel etâke hadīsü mūsâ) kavl-i celîline gelince: «Hel etâke hadîsü Mûsâ»: İstifhâm-ı Teşvîk, Kıssa-i Mûsâ, Teselli-i Risâlet, Mâturîdî Kelâmı: - Nebevî Teselli ve İbret: Cenâb-ı Hak Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm'a Mûsâ aleyhisselâm'ın başından geçenleri vahyederek hem kalbini tesbit buyurmuş hem de müşriklerin azgınlığına karşı sabır ve ibret dersi vermiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; peygamber kıssalarının risaletin hakkaniyetini ispat eden parlak bürhanlar olduğunu beyan buyurur.

Naziat 79:16

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hani Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde (vâdil-mukaddesi tuvâ) seslenmişti!» (iz nâdâhü rabbühū bil-vâdil-mukaddesi tuvâ) kavl-i celîline gelince: «İz nâdâhü rabbühû bi'l-vâdi'l-mukaddesi tuvâ»: Nidâ-i İlâhî, Vâdî-i Mukaddes Tuvâ, Kelâmullâh, Mâturîdî Akâidi: - Mukaddes Vadideki Hitap: Cenâb-ı Hak Tûr dağının eteğindeki mübarek Tuvâ vadisinde Mûsâ aleyhisselâm'a bizzat hitap ederek onu peygamberlikle şereflendirmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kelâm-ı ilâhînin hak olduğunu ve Mûsâ aleyhisselâm'ın bu hitapla risalet vazifesine memur kılındığını muhkem bürhanlarla tescil eder.

Naziat 79:17

Cenâb-ı Hakk'ın: «'Firavun'a git, çünkü o pek azdı (tağā)!'» (izheb ilâ fir'avne innehū tağā) kavl-i celîline gelince: «İzheb ilâ fir'avne innehû tagâ»: Emr-i Teblîğ, Tuğyân-ı Fir'avn, Mâturîdî Kelâmı: - Firavun'un Tuğyanı: Firavun ilâhî nimetlerle şımarmış, haddi aşarak kibirlenmiş ve ilâhlık taslamıştır. Mûsâ aleyhisselâm onu tevhîde davet etmek üzere gönderilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; en azgın zâlimlere dahi hakkın tebliğ edilmesinin ilâhî hikmetin gereği olduğunu açıklar.

Naziat 79:18

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve de ki: 'Arınmak (şirk ve günahtan temizlenmek) ister misin?'» (fe-kul hel leke ilâ en tezekkâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-kul hel leke ilâ en tezekkâ»: Üslûb-ı Leyyin, Da'vet bi-Rıfk, Tezkiyet-i Nefs, Mâturîdî Ahlâkı: - Yumuşak Davet: 'Hel leke ilâ en tezekkâ'; azgın bir zâlime dahi ilk önce yumuşaklıkla («kavlen leyyinen») hitap edilmesi, kalbini tevhîde ve arınmaya ısındıracak bir üslup kullanılması talim edilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; tebliğde ilk merhalenin nezaket ve hikmet olduğunu, sertliğin ancak inkârda ısrardan sonra geleceğini muhkem delillerle ortaya koyar.

Naziat 79:19

Cenâb-ı Hakk'ın: «'Ve seni Rabbine ileteyim de O'ndan korkup saygı duyasın (haşyet duyasın)!'» (ve ehdiyeke ilâ rabbike fe-tahşâ) kavl-i celîlinin hidâyet, haşyet ve âyet-i kübrâ zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve ehdiyeke ilâ rabbike fe-tahşâ»: Hidâyet ve Semere-i İlim, Haşyetullâh, İrâe-i Âyet-i Kübrâ, Mâturîdî Akâidi: - İlim ve Haşyet İlişkisi: 'Ve ehdiyeke ilâ rabbike fe-tahşâ'; seni Rabbini tanımaya (marifetullâha) ulaştırayım ki O'nun celâl ve azametini bilip kalbin O'na derin bir hürmet ve haşyet duysun. Zira haşyet, marifetin ve ilmin en olgun meyvesidir («innemâ yahşallâhe min 'ibâdihil-'ulemâ'»). - Büyük Mûcizenin Gösterilmesi: Mûsâ aleyhisselâm bu davetin ardından Firavun'a asânın ejderha olması ve elinin bembeyaz parlaması gibi en büyük mûcizeleri («el-âyetül-kübrâ») göstermiştir. - Firavun'un İsyânı: Firavun hakikati apaçık gördüğü halde kibirlenip yalanlamış («fe-kezzebe ve 'asâ») ve sırtını dönerek fesat çıkarmaya koşmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hidâyetin kulun iradesine sunulduğunu, mûcizeleri gördüğü halde inkâr eden Firavun'un kaçınılmaz helâke sürüklendiğini sarsılmaz bürhanlarla tesis eder.

Naziat 79:20

Cenâb-ı Hakk'ın: «Mûsâ ona en büyük mûcizeyi (el-âyetü'l-kübrâ) gösterdi!» (fe-erâhül-âyetel-kübrâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-erâhü'l-âyete'l-kübrâ»: Âyet-i Kübrâ, İ'câz-ı Asâ ve Yed-i Beyzâ, İbtâl-i Sihr, Mâturîdî Akâidi: - 'el-Âyetü'l-Kübrâ'nın Mahiyeti: Mûsâ aleyhisselâm'ın Firavun'a gösterdiği en büyük mûcizedir. 1) Asânın ejderhaya dönüşüp sihirbazların yılan ve iplerini yutmasıdır. 2) Elinin cepten bembeyaz, nurlu ve lekesiz olarak parıldayarak çıkmasıdır («yed-i beyzâ»). Sihirbazların sihri iplerde ve sopalarda göz boyamaktan ibaret iken, bu mûcizeler bizzat maddelerin hakikatini değiştiren ilâhî bir fiildir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; peygamberlik delillerinin beşer takatini aşan apaçık mûcizelerle teyit edildiğini muhkem bürhanlarla tescil eder.

Naziat 79:21

Cenâb-ı Hakk'ın: «Fakat o yalanladı ve isyan etti!» (fe-kezzebe ve 'asâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-kezzebe ve asâ»: Tekzîb ve İsyân-ı Fir'avn, Küfr-i İnadî, Mâturîdî Kelâmı: - Firavun'un İnkârı: Firavun apaçık mûcizeleri ve delilleri gördüğü halde hakka teslim olmayı reddetmiş, Mûsâ aleyhisselâm'ı yalanlayarak ilâhî emre isyan etmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kibrin hakikati görmeye mâni olan en büyük mânevî hastalık olduğunu açıklar.

Naziat 79:22

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sonra sırtını dönüp (fesat çıkarmaya) koştu!» (sümme edbera yes'â) kavl-i celîline gelince: «Sümme edbera yes'â»: İdbâr ve Say der Fesâd, Hıffet ve Tayş-ı Mütekebbirîn, Mâturîdî Kelâmı: - Sırt Çevirip Koşması: Firavun tevhîd davetinden yüz çevirmiş, memleketindeki bütün sihirbazları ve askerleri toplayarak hakka karşı bâtıl bir cephe kurmak için hırsla koşuşturmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bâtıl ehlinin hakkı engellemek için gösterdiği beyhude telaşın bir ahmaklık ve hafiflik olduğunu beyan buyurur.

Naziat 79:23

(Sözümüzden dönmeyiz.) Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Adamlarını toplayıp seslendi. "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" dedi) kavline gelince: O lânetli, kendisinin göklerin ve yerin Rabbi olmadığını bilmekteydi; fakat kavmi için putlar edinmişti; avamdan olanlarına o putlara tapmalarını emretmişti, ta ki bu, onları kendisine yaklaştırsın. Fakat onlar kendi has adamlarından olunca, kendisine tapmaları için onlara izin verdi, has adamlarına da kendisine ibadet etmelerini emretti; bunun için kendisini "rabların en yücesi" diye isimlendirdi. Cenâb-ı Hakk'ın: (Bunun üzerine Allah onu, âhiretin de dünyanın da ibret verici azabıyla yakaladı) kavline gelince: Onlardan bazıları der ki: Onu, her iki sözünün cezasıyla birlikte yakaladı: Birinci söz, onun (Sizin için kendimden başka bir ilâh bilmiyorum) sözü; ikinci söz ise (Ben sizin en yüce Rabbinizim) sözüdür. Onlardan bazıları da der ki: Onu, önceden işlediği ve boğuluncaya kadar sonradan işlediği suçlarının cezasıyla yakaladı. Onlardan bazıları da der ki: Onu, dünyada ve âhirette cezalandırarak yakaladı; dünyada onu boğdu, öldükten sonra da ruhunu, Cenâb-ı Hakk'ın: (Ateşe sabah akşam arz olunurlar) kavliyle azaplandırdı; kıyamet günü de tâbileriyle birlikte, Cenâb-ı Hakk'ın: (Kıyametin koptuğu gün: "Firavun hânedanını azabın en şiddetlisine sokun" denilir) kavliyle ateşe girer; böylece dünya cezası âhiret cezasına bitişmiş oldu. Cenâb-ı Hakk'ın: (Şüphesiz bunda, korkan kimse için elbette bir ibret vardır) kavline gelince: Bunların hepsinde bir ibret vardır; fakat bundan ibret alan, âkıbetlerden korkan ve Allah Teâlâ'nın cezasından korkan kimsedir. Cenâb-ı Hakk'ın: (Sizi yaratmak mı daha çetin, yoksa gökyüzünü mü? Onu bina etti) kavline gelince: Câizdir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın: (Sarsıntının sarstığı gün) kavlinin devamı olsun; böylece Cenâb-ı Hakk'ın: (Sarsıntının sarstığı gün) kavlinde bulunan mâna burada da bulunmuş olur. Cenâb-ı Hakk'ın: (Sizi yaratmak mı daha çetin) kavlinde de buna bir teyid vardır. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın: (Sizi yaratmak mı daha çetin, yoksa gökyüzünü mü?) kavli birtakım vecihler ihtimal eder: Birincisi: Onları yeniden yaratıp diriltmenin, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin akıllarında, gökleri yaratmaktan daha kolay olmasıdır. Onlar, O'nun göklerin yaratıcısı olduğunu ikrar etmişlerdi; göğü yaratmak Kendisine güç gelmediyse -kendi akıllarında göğü yaratmak kendi benzerlerini yaratmaktan daha çetin olsa bile- o hâlde niçin kendi diriltilmelerini ve önceki hâllerine iade edilmelerini inkâr ediyorlar?

Naziat 79:24

Cenâb-ı Hakk'ın: «'Ben sizin en yüce rabbinizim (ene rabbükümü'l-a'lâ)!' dedi.» (fe-kâle ene rabbükümül-a'lâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-kâle ene rabbükümü'l-a'lâ»: İddiâ-i Rubûbiyet, Şirk-i Ekber, Zirve-i Tuğyân, Mâturîdî Akâidi: - Firavun'un Kibri: Firavun gökleri ve yeri yaratmadığını pekâlâ bildiği halde, halkı üzerindeki mutlak hâkimiyetine ve putperest reisliğine güvenerek 'En yüce rabbiniz benim!' deme küstahlığında bulunmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; mahlûkun rubûbiyet davasına kalkışmasının cehaletin ve sapıklığın en dibi olduğunu kat'î bürhanlarla tescil eder.

Naziat 79:25

Cenâb-ı Hakk'ın: «Allah da onu hem âhiretin hem dünyanın ibret dolu azabıyla (nekâl) yakalayıverdi!» (fe-ehazehüllâhü nekâlel-âhırati vel-ūlâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-ehazehu'llâhu nekâle'l-âhirati ve'l-ûlâ»: Nekâl-i Dâreyn, İntikām-ı İlâhî, Garak ve Nâr, Mâturîdî Akâidi: - İki Cihan Azabı: 'Nekâlel-âhirati vel-ūlâ'; Allah Teâlâ Firavun'u dünyada denizde boğarak («ūlâ»), kabirde ve kıyametten sonra ise cehennem ateşine atarak («âhirah») cezalandırmıştır. İki cihanın helâki birbirine bağlanmıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Allah'a meydan okuyan hiçbir zâlimin ilâhî intikamdan kurtulamayacağını sarsılmaz bürhanlarla tescil buyurur.

Naziat 79:26

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz bunda, (Allah'tan) korkan kimse için büyük bir ibret (ibreh) vardır!» (inne fī zâlike le-'ibratel li-mey yahşâ) kavl-i celîline gelince: «İnne fî zâlike le-ibraten limen yahşâ»: İbret-i Târîhiyye, İntibâh-ı Ehl-i Haşyet, Mâturîdî Kelâmı: - İbretin Muhatapları: Firavun'un akıbetinde kalbinde Allah korkusu ve âhiret endişesi taşıyan her mü'min için büyük bir ders ve sakındırma mevcuttur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hakkı tasdik eden aklın geçmiş helâklerden ibret almasının farz olduğunu bildirir.

Naziat 79:27

Cenâb-ı Hakk'ın: «(Ey inkârcılar!) Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa (Allah'ın) bina ettiği gök mü?» (e-entüm eşeddü halkān emis-semâ'ü benâhâ) kavl-i celîlinin istidlâl-i halk-ı semâ zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «E-entüm eşeddü halkan emi's-semâü benâhâ»: İstidlâl bi-Halk-ı Semâ ale'l-Ba's, İbtâl-i Şübühât-ı Meâd, Mâturîdî Akâidi: - Göğün Azameti Karşısında İnsan: Cenâb-ı Hak koca semavâtı, yıldızları ve burçları direksiz bina etmişken, küçücük bir insanı öldükten sonra yeniden diriltmek nasıl O'na zor gelebilir? İnsanı ilk defa yaratan Zât için ikinci yaratılış aklen çok daha kolaydır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; göklerin yaratılışını ikrar eden müşriklerin dirilişi inkâr etmelerinin akıl dışı bir tezat olduğunu kat'î delillerle ortaya koyar.

Naziat 79:28

Bu ise, onların akıllarında daha kolaydır. Başka bir vecih daha ihtimal eder: Şöyle ki, gök, yaratılışının çetinliğine rağmen, kendi nefsi hakkında endişelendi; kendisine arz edilen emaneti kabul etmekten çekindi ve Allah Teâlâ'nın gazabından korktu. Öyleyse bu insana ne oluyor da, zaafına rağmen, kendisine davet edildiği şeye icabet etmekten kaçınıyor? Kendi nefsi hakkında endişelenmiyor mu, Allah Teâlâ'nın gazabından korkmuyor mu? Cehennem ve cennet, ancak insan için yaratılmıştır; Allah onlara bunu hatırlatır ki, kendilerini korkutsun, içinde bulundukları azgınlıktan vazgeçirsin ve Resûl'ün kendilerini davet ettiği şeye icabet etsinler. Câizdir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın: (Gök yarıldığında) ve (Gök çatladığında) kavillerinin devamı olsun; böylece Allah, göğün, çetinliğine ve itaatkârlığına rağmen o günde ayakta kalamayacağını haber verir; öyleyse insan, zaafıyla birlikte o günün dehşetine nasıl dayanabilir?! Bu da yine korkutmaya râcidir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Onu bina etti; tavanını yükseltip onu düzenledi) kavline gelince: "Onu bina etti", yani onu yarattı demektir; "tavanını yükseltti", yani çatısını demektir; "onu düzenledi", yerle uyumlu kıldı demektir, ya da onu, hikmetin gerektirdiği ve vahdaniyete delâlet eden bir şekilde düzenledi demektir. Hüdâ İmamı Ebû Mansûr -radıyallâhu anh- dedi ki: Sonra kimse, Cenâb-ı Hakk'ın "onu bina etti" kavlinden, mahlûkata izafe edilen binadan anlaşıldığı gibi bir şey anlamadı; "yükseltmek"ten de mahlûkata izafe edilen yükseltmeden anlaşıldığı gibi bir şey anlamadı; Cenâb-ı Hakk'ın: (Yeri de bundan sonra döşedi) kavlinden de, mahlûkata nispet edilen bilinen yaymadan anlaşıldığı gibi bir şey anlamadı. Öyleyse bazı insanlara ne oluyor da, Allah Teâlâ'ya izafe edilen "gelme"den, mahlûkata izafe edilen "gelme"den anladıklarını anlıyorlar? Kendilerine bir âfet isabet etmemiş olsaydı, bu onları ondan çirkin bir mâna anlamaya sevk etmezdi; aksi hâlde vehimleri buna benzer bir şeye yönelmezdi. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Gecesini kararttı, gündüzünü ortaya çıkardı) kavline gelince: Denildi ki: "Gecesini kararttı" demektir; "gündüzünü ortaya çıkardı" ise, gecenin karartılmasında ve gündüzün çıkarılmasında, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere ârız olan şüpheleri gideren bir şey vardır demektir. Şöyle ki, Allah latif bir saatte karartır, karanlığı her şeyi kaplar, sonra en kısa bir anda onu telef eder ve yok eder.

Naziat 79:29

Cenâb-ı Hakk'ın: «Gecesini kararttı (ığtâş) ve gündüzünü (aydınlık olarak) çıkardı (duḥâ)!» (ve ağtaşe leylehâ ve ahrece duhâhâ) kavl-i celîline gelince: «Ve ağtaşe leylehâ ve ahrece duhâhâ»: İğtâş-ı Leyl, İhrâc-ı Duhâ, Nizâm-ı Nûr ve Zulmet, Mâturîdî Akâidi: - Gece ve Gündüzün Devri: 'Ağtaşe leylehâ'; geceyi kapkaranlık kılarak mahlûkata sükûnet ve dinlenme bahşetmesidir. 'Ahrece duhâhâ'; güneşi doğdurup gündüzü pırıl pırıl aydınlatarak hayatı canlandırmasıdır. Karanlığı anında yok edip nuru getiren kudret, ölüleri diriltmeye de kādirdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; nur ve zulmetin birbirini takip etmesindeki hikmetin haşra açık bir delil olduğunu açıklar.

Naziat 79:30

Sanki hiç olmamış gibi; sonra onu telef ettikten sonra iade eder; öyle ki birincisiyle ikincisi arasını ayırt etmek isteyen kimse buna güç yetiremez; bilâkis ona göre birincisi ikincisi, ikincisi de birincisidir. Bu ise, birinci karanlık telef olduktan, ondan hiçbir eser kalmayacak şekilde tamamen gittikten sonradır; öyleyse [Allah'ın], onları yok ettikten sonra -ki ilk yaratılışın izlerinden bir kısmı hâlâ bâki iken- yeniden yaratıp diriltmeye kaadir olması daha da evlâdır. Sonra bunu göğe izafe etti, çünkü ikisinin başlangıcı [gecenin ve gündüzün] gökten zâhir olur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Yeri de bundan sonra döşedi) kavline gelince: Dediler ki: Onu yaydı demektir. Onlardan bazıları der ki: Onu toplu hâlde yarattı, sonra gökleri yarattıktan sonra onu döşedi; görmez misin ki O, "döşedi" dedi, "yarattı" demedi. Onlardan bazıları da, önce dünya göğünü yarattığını, sonra yerleri yarattığını, sonra da altı göğü yarattığını zikretti. Onlardan bazıları da, yerin döşenmeden önce Beytü'l-Makdis'in altında olduğunu, sonra onu döşediğini zikretti. Ebû Bekir dedi ki: Bu, ihtimal taşımaz; çünkü yerin tamamının, genişliğiyle birlikte Beytü'l-Makdis'in altında olması câiz değildir; Allah en iyi bilendir. Fakat bize göre mânası -eğer dedikleri gibiyse- şu cevhere râcidir: Yani yerin kendisinden yaratıldığı cevher orada idi, yerin tamamı onun altında değildi; nitekim şu insan nutfeden yaratılmıştır, hâlbuki bütünüyle nutfenin içinde değildir; topraktan yaratılmıştır, hâlbuki hâlihazırdaki hâliyle bütünüyle toprakta değildir; mânası şuydu ki, o, o cevherden yaratılmıştır; öyleyse zikrettiği hususta hüküm de buna göredir. Onlardan bazıları da, ikisinin yaratılışının birlikte olduğunu iddia etti. Hasan'dan zikredildi ki, yerler gökten önce yaratılmıştır; Cenâb-ı Hakk'ın: (Yerde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelen ve onları yedi gök hâlinde düzenleyen O'dur) kavline binaen; ve başka bir yerde de: (Sonra duman hâlindeki göğe yöneldi) buyurmuştur; ve dedi ki: Gök ismi, bir şeyin yükselen kısmına verilir; nitekim çatıya da, insana göre yükseldiği için "semâ" (gök) denilir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Ondan suyunu ve otlağını çıkardı) kavline gelince: Bize O'na hamd etmemiz için ihsan ettiği şeyi zikretti; hayvanlar için ondan çıkardığı şeyi de yine nimetlerin hatırlatılması için zikretti ki O'na şükredelim ve hamd edelim; çünkü hayvanlar bizim için yaratılmıştır; onların menfaatlerine dönen her şey, bize dönmüş olur; çünkü onlar sayesinde hayvanlardan faydalanmaya ulaşırız.

Naziat 79:31

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ondan suyunu ve otlağını çıkardı!» (ahrece minhâ mâ'ehâ ve mer'âhâ) kavl-i celîline gelince: «Ahrece minhâ mâehâ ve mer'âhâ»: İhrâc-ı Mâ ve Mer'â, Rızk-ı İnsân ve En'âm, Mâturîdî Kelâmı: - Su ve Otlakların İhsanı: 'Mâ'ehâ ve mer'âhâ'; toprağın bağrından nehirleri, pınarları, kuyuları fışkırtması; üzerinde insanların gıdası olan ekinleri ve hayvanların otlaklarını var etmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu rızıkların insan ve hayvanların hayatını ayakta tutan ilâhî lütuflar olduğunu beyan buyurur.

Naziat 79:32

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Dağları da yerleştirdi) kavline gelince: Onları sağlam kıldı, ta ki üzerindekilerle birlikte sallanmasın diye. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için) kavline gelince: Bunda, bizim için meta kıldığı şeyden bir kısmının hayvanlar için de kılındığı vardır; hayvanlar için kıldığı şeyde ise bizi ortak kılmamıştır. Bunun sebebi şudur: İnsanın faydalanması için yarattığı şeylerden bir kısmı iğrenilen ve pis görülen, bir kısmı ise hoş görülüp saklanan şeylerdir; hoş olanını insan için, kötü olanını da hayvanların menfaati için kılmıştır. Hayvanların menfaati için yarattığı şey ise, tabiatın iğrendiği ve pis gördüğü şeylerdendir; böylece [Allah], mertebeleri üstün kıldığı kimselerin gıdalarını üstün kılmıştır. Zikrettiğimiz bu hususta, temiz ve hoş olan şeylerden yemenin mübah olduğuna delâlet vardır; çünkü Allah Teâlâ kullarına, gıdalarını hoş olan şeylerden kılmakla ve onları hayvanlardan üstün tutmakla lütufta bulunmuştur; kim bundan hoşlanmazsa, faydalanmak için yaratılmış olan şeyden faydalanmayı hoş görmemiş olur. Allah en iyi bilendir. * * * Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (En büyük felâket geldiği vakit, insanın çalıştığı şeyi hatırlayacağı gün, ve cehennem, gören kimseye açığa çıkarıldığında; kim azgınlık edip dünya hayatını tercih etmişse, işte cehennem onun barınağıdır; kim de Rabbinin makamından korkup nefsini hevâdan alıkoymuşsa, işte cennet onun barınağıdır. Sana kıyamet vaktini soruyorlar, ne zaman gelip çatacak diye. Sen onun zikrinden ne anlarsın ki? Onun nihaî ilmi Rabbine aittir. Sen ancak ondan korkanı uyaranısın. Onu gördükleri gün, sanki dünyada bir akşam veya bir kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olacaklar.) Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (En büyük felâket geldiği vakit) kavline gelince, dedi ki: "Tâmme" (en büyük felâket), sayhadır (haykırış); "tâmme" diye isimlendirilmesi, her şeyi kaplayıp kuşatmasındandır; "kübrâ" (en büyük) diye isimlendirilmesi ise, eğer azapla kaplarsa bunun devam edip kesilmemesi, eğer sevap ve keramet ile kuşatırsa yine devam edip kesilmemesi sebebiyledir; devamlılığından dolayı "kübrâ" diye isimlendirilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ- (İnsanın çalıştığı şeyi hatırlayacağı gün) kavline gelince: Yani, yaptığı şeyi demektir; hatırlaması ise iki şekilde olur: Birincisi, kitabını okumasıyladır; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: (Kitabını oku! Bugün nefsin sana hesap sorucu olarak yeter) kavli gibi. İkinci hatırlama ise, cezayla olur. Birinci hatırlama, Allah Teâlâ'nın lütfuyla olur; aksi hâlde kişi bazı şeyleri yazdırır, sonra süre uzayınca onları unutur, okumakla hatırlamaz; kendi eliyle yazmadığı bir şeyi hatırlamaması daha da lâyıktır. Fakat Allah Teâlâ, lütfuyla onu okumakla hatırlatır; böylece meleklerin yazdığının doğruluğunu bilir; cezalandırıldığında ise, ellerinin kazandığının cezasıyla cezalandırıldığını bilir; ceza ise hatırlatmada daha etkilidir; böylece o vakit yine hatırlar.

Naziat 79:33

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için (metâ'an leküm ve li-en'âmiküm)!» (metâ'al leküm ve li-en'âmiküm) kavl-i celîline gelince: «Metâan leküm ve li-enâmiküm»: İbâha-i Tayyibât, Fazl-ı Beşer ale'l-Hayvânât, Şükr-i Niam, Mâturîdî Fıkhı ve Kelâmı: - Tayyibâtın İntifâı: Cenâb-ı Hak yeryüzündeki tertemiz, hoş ve leziz gıdaları («tayyibât») insanlara tahsis etmiş; kaba otları ve nebatatı ise hayvanların istifadesine sunmuştur. - İnsan Şerefinin Korunması: İnsanı hayvanlardan üstün kılan Hâlik Teâlâ, ona helâl ve temiz şeylerden rızıklanmayı mubah kılmıştır. Bu nimetlerin kadrini bilip şükretmek kula farzdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ilâhî nimetlerden meşru dairede faydalanmanın ve Zât-ı Bârî'ye hamdetmenin ubudiyetin esası olduğunu muhkem bürhanlarla beyan buyurur.

Naziat 79:34

Cenâb-ı Hakk'ın: «Fakat o en büyük felaket (et-tâmmetü'l-kübrâ) geldiği zaman!» (fe-izâ câ'etit-tâmmetül-kübrâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-izâ câeti't-tâmmetü'l-kübrâ»: Tâmmetü'l-Kübrâ, Kıyâmet-i Uzmâ, Dehşet-i Meâd, Mâturîdî Akâidi: - 'et-Tâmmetü'l-Kübrâ'nın Mahiyeti: Bütün belaları, musibetleri ve dehşetleri bastıran, her şeyi kuşatan («tatummühû») en büyük kıyamet hadisesi ve ikinci sûr çığlığıdır. Kâfirler için ebedî azap, mü'minler için ise ebedî mükâfat başlangıcı olduğu için 'kübrâ' (en büyük) tesmiye kılınmıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu dehşetli günün her türlü dünya meşgalesini unutturacağını kat'î delillerle açıklar.

Naziat 79:35

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün insan, neyin peşinde koştuğunu (neler yaptığını) bir bir hatırlar (yetezekkerü)!» (yevme yetezekkerul-insânü mâ se'â) kavl-i celîline gelince: «Yevme yetezekkeru'l-insânü mâ seâ»: Tezekkür-i Âmâl, Kırâet-i Kitâb, Tezkîr bi'l-Cezâ, Mâturîdî Kelâmı: - Amellerin Hatırlanması: İnsan dünyada işleyip unuttuğu hayır ve şer bütün fiillerini iki şekilde hatırlar: 1) Amel defterini bizzat okuyarak («ıkra' kitâbeke»). 2) Amellerinin karşılığı olan ceza veya mükâfatı ayân beyân görerek. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kulun zerre kadar amelinin gizli kalmayacağını ve ilâhî adaletin her şeyi tezekkür ettireceğini muhkem bürhanlarla tescil eder.

Naziat 79:36

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Cehennem, gören kimseye açığa çıkarıldığında) kavline gelince: "Limen terâ" (görene) diye de okunmuştur; böylece görme fiili cehenneme izafe edilmiş olur; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: (Onları uzak bir yerden gördüğünde, onun köpürüşünü ve uğultusunu işitirler) kavli gibi. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Gören kimseye) kavline gelince: Câizdir ki buradaki görme, hazır bulunmak ve girmekten kinaye olsun; böylece Cenâb-ı Hakk'ın: (Gören kimseye) kavli, ona giren ve orada hazır bulunan kimseye demek olur; bu, Cenâb-ı Hakk'ın: (Şüphesiz Allah'ın rahmeti, iyilik yapanlara yakındır) kavli gibidir; mânası, Allah'ın rahmetinin muhsinler için olduğudur. Yine Cenâb-ı Hakk'ın: (Bu ağaca yaklaşmayın) kavlinde de, yaklaşmaktan kastedilen, ondan tenâvül etmek olup, [Allah] bunu yakınlıkla kinaye etmiştir; öyleyse burada da görmenin, girme ve hazır bulunmadan kinaye olması câizdir; bu takdirde bunda, azabın onların bütün bedenlerini kuşattığına dair bir haber vardır. Câizdir ki görenler, cennet ehli olsun; onu bizzat görürler ve bununla lezzet alırlar, çünkü kurtulmuşlar ve nimete kavuşmuşlardır; nitekim o gaib iken, onu görmedikleri hâlde onun zikriyle elem duyuyorlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Onlar ki, verdiklerini kalpleri ürpererek verirler, çünkü Rablerine döneceklerini bilirler) ve dediler ki: (Doğrusu biz, daha önce âilemiz içinde iken korku içindeydik; Allah bize lütufta bulundu...) âyeti. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Kim azgınlık etmişse) kavline gelince: Yani isyan etmiş ve tuğyan etmiş demektir. Ya da Allah Teâlâ'nın nimetleriyle azmış, onları O'na isyanda kullanmıştır; ya da Allah'ın hudutlarını aşmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Ve dünya hayatını tercih etmişse) kavline gelince: Câizdir ki onun tercihi, güzelliklerini dünya hayatı için istemesi olsun; öyle ki bu, onu âhiretten gaflete düşürmüştür; onunla dünya hayatını istediğinde, âhirette artık payı kalmaz; çünkü ameli kendisine bütünüyle ödenmiştir; Cenâb-ı Hakk'ın: (Kim dünya hayatını ve süsünü isterse, onlara amellerinin karşılığını orada eksiksiz veririz) kavline bakmaz mısın? Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (İşte cehennem onun barınağıdır) kavline gelince: Yani ona sığınır demektir. Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ- (Kim de Rabbinin makamından korkmuşsa...) kavline gelince: Câizdir ki buradaki makamdan, Rabbinin hesabı ya da Rabbi nezdindeki makamı kastedilmiş olsun; bu, Allah Teâlâ'ya izafe edilmiştir, çünkü diriltilme O'na izafe edilir, böylece onun bütün hâlleri de O'na izafe edilmiştir. Câizdir ki bu korku, kendi içinde bulunduğu hâle râci olsun; öyle ki, Allah Teâlâ'nın orada bulunmayı yasakladığı bir yerde bulunmaktan korkar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Ve nefsi hevâdan alıkoymuşsa) kavline gelince: Bu, kavlî bir nehiy değildir; onun nehyi, ancak nefsi şehvetlerinden ve lezzetlerinden alıkoymasıdır; onu, âhiret azabını hissettirmekten alıkoyması, elemlerini ve ikabını korkutmasıdır; bunu yaptığında, mevcut şehvetleri terk etmek ona kolay gelir, âhiret için amel etmek de ona kolay gelir. İnsanlar, nefislerini hevâsından alıkoymada iki kısımdır:

Naziat 79:37

Cenâb-ı Hakk'ın: «Artık kim azgınlık etmişse (tağā)!» (fe-emmâ men tağā) kavl-i celîline gelince: «Fe-emmâ men tagâ»: Tuğyân ve İsyan, Tecâvüz-i Hudûdullâh, Mâturîdî Akâidi: - Azgınlık Edenin Hali: 'Tağā'; Allah'ın sınırlarını çiğneyip küfre sapan, peygamberleri inkâr eden ve ilâhî nimetleri günahlarda tüketen kimsedir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; tuğyan ehlinin âhirette hiçbir kurtuluş bulamayacağını muhkem delillerle beyan buyurur.

Naziat 79:38

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve dünya hayatını (âhirete) tercih etmişse!» (ve âseral-hayâted-dünyâ) kavl-i celîline gelince: «Ve âsera'l-hayâte'd-dünyâ»: Îsâr-ı Dünyâ, Nisyan-ı Âhiret, Ziyân-ı Ebedî, Mâturîdî Kelâmı: - Dünyayı Âhirete Tercih: Fâni lezzetleri ebedî âhiret saadetine yeğleyen, bütün gayretini dünyalık menfaatlere hasreden kimsenin âhirette hiçbir nasibi kalmaz. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; dünyaperestliğin insanı cehenneme sürükleyen asıl felaket olduğunu kat'î delillerle ortaya koyar.

Naziat 79:39

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz o alevli cehennem (cahîm), onun tek sığınağıdır!» (fe-innel-cahīme hiyel-me'vâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-inne'l-cahîme hiye'l-me'vâ»: - Cehennemin Sığınak Oluşu: Azgınlık edip dünyayı âhirete tercih eden inkârcıların ebedî barınağı cahîmdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; zâlimlerin nihai karargâhının cehennem olduğunu tescil buyurur.

Naziat 79:40

Cenâb-ı Hakk'ın: «Rabbinin (huzurunda duracağı) makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan (hevâ) alıkoyan kimseye gelince!» (ve emmâ men hâfe makâme rabbihī ve nehen-nefse 'anil-hevâ) kavl-i celîlinin havfullâh ve nehy-i nefs zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve emmâ men hâfe makâme rabbihî ve nehe'n-nefse ani'l-hevâ»: Havf-ı Makām-ı Rabb, Nehy-i Nefs ani'l-Hevâ, Cihâd-ı Ekber, Mâturîdî Ahlâkı ve Akâidi: - Rabbinin Makamından Korkmak: 'Hâfe makâme rabbihī'; kulun mahşer günü Zât-ı Bârî'nin huzuruna çıkıp hesap vereceğini, amellerinin tartılacağını idrak ederek kalbinde ezelî bir haşyet ve sorumluluk duymasıdır. - Nefsi Hevâdan Menetmek: 'Ve nehen-nefse 'anil-hevâ'; nefsin haram şehvetlerine, günahlara ve geçici zevklere meyletmesine mâni olmak, onu takvâ ve ibadetle dizginlemektir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; nefsi hevâdan sakındırmanın kulun kurtuluşundaki en büyük mânevî cihat olduğunu muhkem bürhanlarla tescil eder.

Naziat 79:41

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz cennet, onun tek sığınağıdır (el-me'vâ)!» (fe-innel-cennete hiyel-me'vâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-inne'l-cennete hiye'l-me'vâ»: Me'vâ-i Cennet, Mükâfât-ı Ehl-i Takvâ, Mâturîdî Akâidi: - Cennetin Ebedî Yurt Oluşu: Allah'tan korkup nefsini hevâsından alıkoyan mü'minlerin ebedî sığınağı, nimetleri tükenmez cennettir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; takvâ ehlinin ebedî saadet ve rızaya ereceğini muhkem delillerle tescil buyurur.

Naziat 79:42

Onlardan bazıları nefsini bastırır, ona şehvetlerini vermez; böylece o dâimî bir cehd ve meşakkat içindedir. Onlardan bazıları da nefsine âkıbetleri hatırlatır, itaat ehline hazırlananı ona gösterir, zâlimlerin başına geleni ona bildirir; böylece bu, onun için gözle görülür bir hâle gelir; nefis de âhiret lezzetlerini dünya lezzetlerine tercih eder, çünkü âhiret lezzetleri daha kalıcı ve daha tatlıdır; bu yolla âhiret için amel etmek ona kolaylaşır. Hevâ ise, nefsin kendi şehvetlerine ve lezzetine meyletmesidir; bunda, nefislerin şehvetleri sevmek ve onlara meyletmek üzere yaratıldığı, ancak zikrettiğimiz yolla bundan vazgeçebileceği vardır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Sana kıyamet vaktini soruyorlar, ne zaman gelip çatacak diye) kavline gelince: Bu, kıyamettir; "sâat" (an) diye isimlendirilmesi, işini üstlenen [Allah] için bunun hafif olmasındandır. Ya da vakti geldiğinde meydana gelişinin sür'atinden ötürü "sâat" diye isimlendirilmiştir. Ya da içinde bulundukları hâle olan yakınlığından ötürü isimlendirilmiştir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: (Allah'ın emri geldi) kavli gibi. Sonra bu soru mü'minlerden ise, bu bir yardım isteme sorusudur; sanki onlara: (Gök yarıldığında) ve (Gök çatladığında) denildiğinde: "Kıyamet ne zaman kopacak?" dediler; bunun üzerine bu âyet indi. Câizdir ki bu soru kâfirlerden olsun; çünkü zikrettiğimiz gibi, vaktini beyan etmekte müslümanlar için sorup öğrenmeye ihtiyaç duyulacak kadar büyük bir menfaat yoktur; öyleyse onlar Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e alay ve küçümseme yollu soruyorlardı; Cenâb-ı Hakk'ın: (Ona inanmayanlar, onun çabuk gelmesini isterler) kavlince onu çabuklaştırmasını da istiyorlardı; böylece, sorunun kendisinde inatçılık ettiklerini bildikleri bir şeyi soruyorlardı; bununla zayıflara ve tâbi olanlara, kandırmak ve karıştırmak kastıyla; çünkü o vaktin, kıyametin geleceği vakit olmadığını biliyorlardı; çabuklaştırılmasını istediklerinde ise, o vakit kendilerine gösterilmesinin mümkün olmayacağını biliyorlardı; çünkü bu, vaadin hilâfına çıkardı; böylece zayıflara karşı şu şekilde ihticac ediyorlardı: Eğer o, sözünde sadık olsaydı ve kıyametin geleceğini söylediyse, ne zaman gelmesini isteseler, onu getirirdi. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Sen onun zikrinden ne anlarsın ki?) kavline gelince: Yani, sen onun ilminden hiçbir şey bilmiyorsun demektir. Bu, eğer Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in ona muttali olmadığı sabit ise böyledir; ya da, sen onun haberlerinden hiçbir şey bilmiyorsun demektir, eğer Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in ona muttali olmadığı sabit değilse ve bilinmiyorsa. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Onun nihaî ilmi Rabbine aittir) kavline gelince: Yani, onun ilminin nihayeti [Rabbine aittir]; böylece bu, soranlara bir nehiy olur

Naziat 79:43

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sen nerede, onun vaktini bildirmek nerede (fīme ente min zikrâhâ)?» (fīme ente min zikrâhâ) kavl-i celîline gelince: «Fîme ente min zikrâhâ»: İhtisâs-ı İlm-i Sâat, Gayb-ı Mutlak, Mâturîdî Kelâmı: - Kıyamet İlminin Gayb Oluşu: Kıyametin ne zaman kopacağını bildirmek peygamberliğin vazifesi değildir; o bilgi tamamen Zât-ı Bârî'nin ezelî gayb ilmine aittir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; gayb ilminin yalnızca Allah'a mahsus olduğunu ve peygamberin vazifesinin tebliğ ve inzar olduğunu tescil eder.

Naziat 79:44

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onun nihai ilmi (müntehâhâ) ancak Rabbine aittir!» (ilâ rabbike müntehâhâ) kavl-i celîline gelince: «İlâ rabbike müntehâhâ»: Müntehâ-i İlm-i Kıyamet, Vahdaniyet der Gayb, Mâturîdî Akâidi: - Nihai İlmin Mercii: Kıyametin kopacağı dakikayı ve vakti bilmek ancak her şeyi yoktan var eden Rab Teâlâ'ya aittir; hiçbir melek ve peygamber bu ilme muttali kılınmamıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu âyetin gayb ilmini Allah'a has kılmada kat'î bir hüccet olduğunu beyan buyurur.

Naziat 79:45

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sen ancak ondan korkacak olanları uyarıcısın (münzir)!» (innemâ ente münziru mey yahşâhâ) kavl-i celîline gelince: «İnnemâ ente münziru men yahşâhâ»: Vazîfe-i Risâlet, İnzâr-ı Ehl-i Haşyet, İntifâ bi'd-Da'vet, Mâturîdî Kelâmı: - Uyarıcılık Vazifesi: Peygamber efendimiz bütün insanlığa müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiştir; fakat bu uyarıdan ancak kalbinde Allah korkusu ve âhiret haşyeti bulunan kimseler hakiki mânâda istifade eder. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; inzarın semeresinin ihlas ve haşyet ile tezahür ettiğini muhkem delillerle tescil buyurur.

Naziat 79:46

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onu gördükleri gün, sanki dünyada sadece bir akşam vakti veya bir kuşluk vakti (aşiyyeten ev duhâhâ) kadar kalmış gibi olurlar!» (ke-ennehüm yevme yeravnehâ lem yelbesū illâ 'aşiyyeten ev duhâhâ) kavl-i celîline gelince: «Ke-ennehüm yevme yeravnehâ lem yelbesû illâ aşiyyeten ev duhâhâ»: Hâtime-i Nâzi'ât, İstıksâr-ı Âhiret ve İstısğâr-ı Dünyâ, Mâturîdî Akâidi: - Dünyanın Kısalığı: Mahşer meydanının azameti ve cehennemin dehşeti karşısında, insanların koskoca dünya hayatı gözlerinde sadece bir akşam veya bir kuşluk vakti kadar kısalıverir. Fâni ömür bir an gibi geçer, ebedî hayat ise başlar. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ebedî âhireti bir anlık dünya lezzetine feda etmenin aklî bir cinnet olduğunu ve Nâzi'ât sûresinin bu sarsıcı ihtar ile tevhîd ve meâd akidesini tamamladığını muhkem delillerle tescil eder.

Abese 80:1

SÛRE-İ ABESE, mekkîdir. Bismillâhirrahmânirrahîm Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Yüzünü ekşitti ve döndü, kendisine kör geldi diye. Ne bilirsin, belki de o arınacaktı, ya da öğüt alacak da öğüt kendisine fayda verecekti. Kendini müstağni görene gelince, sen ona yöneliyorsun; onun arınmamasından sana ne! Fakat sana koşarak gelen ve Allah'tan korkan kimseye gelince, sen ondan yüz çeviriyorsun. Hayır! Şüphesiz bu bir öğüttür; dileyen onu düşünüp öğüt alır; şerefli, yüce, tertemiz sahifelerde, değerli ve itaatkâr yazıcı meleklerin elleriyle yazılmış.) Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Yüzünü ekşitti ve döndü, kendisine kör geldi diye) kavline gelince: Hasan, yüzün ekşimesinin ve dönüşün, âyetin zâhirine göre, körün gelişiyle bizzat aynı anda olduğunu zikretti; şöyle ki, o, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanında müşriklerin büyüklerinden bir topluluk bulunduğunu, onlara öğüt verip İslâm'a davet ettiğini zikretti; İbn Ümmi Mektûm kendisine bir şey sormak için geldiğinde, o topluluğun bulunması sebebiyle ondan yüz çevirdi ve yüzünü ekşitti; onların Müslüman olması ümidiyle. Müfessirlerden başkası da şöyle zikretti: O, yüzünü ekşitti ve döndü, çünkü İbn Ümmi Mektûm ona, kendi rüşdü ve hidâyeti hakkında bir şey sordu; sohbetini kesmesi sebebiyle yüzünü ekşitti. Sonra -aleyhissalâtü vesselâm-'ın bu ekşimesi, öyle bir husustaydı ki, birleşip yeryüzü ehlinin hayırlarıyla tartılsaydı, onların hayırlarına ve güzelliklerine ağır basardı; çünkü o, küfür reislerine yönelmiş, onlara öğüt veriyor ve İslâm'a teşvik ediyordu; onların Müslüman olacağı ümidiyle; öyle ki onların Müslüman olmasında, kavmin çoğunun Müslüman olması ümidi vardı; çünkü onlar kavmin ileri gelenlerinden ve büyüklerindendi; öyle ki onların Müslüman olmasında, kavimlerinden onlara tâbi olanların da Müslüman olması ümidi vardı; böylece onların Müslüman olmasıyla, bir başkasının bütün güzellikleriyle ulaşamayacağı büyük bir sevabı ve yüce bir mertebeyi hak edecekti; öyleyse körün ona sorması, onun elde etmeyi kastettiği o büyük sevabı ve kerim vasıfları elde etmesine mâni oluyordu. Durum böyle olunca, böyle bir hâlde yüzün ekşimesi, kolay bir iş olup uzak görülmez ve yadırganmaz. İkincisi: Köre karşı yüzün ekşimesi ve ondan yüz çevrilmesi, köre görünmez; çünkü o, onu görmez; bu yüzden bunu bir cefâ saymaz. Hâlbuki o topluluğa yönelmesinde ve onlarla güzel sohbet etmesinde, onlardan İslâm'ı umma vardı; çünkü onlara yönelmesi ve güzel sohbeti onlara görünür; onlardan yüz çevirmesinde ise, o ümidin gitmesi ve onlara cefâ göstermesi vardır. Kim, cefâdan sakınılan ve şirkten hidâyete, din ve dünya salâhına davet edilen yüzü tercih ederse, akıl ve reviyet sahipleri nezdinde övülmüştür. Ve çünkü onun o topluluğa yönelmesi, onları İslâm'a davet etmek içindi; bize kâfirleri İslâm'a davet etmemiz emrolunmuştur, onları davet etmekte kendi nefislerimizi ve mallarımızı telef etmek olsa bile; öyleyse, içinde ancak Müslümanlardan birine karşı yüzün ekşitilmesinden başka bir şey bulunmayan bir yönden davetin câiz olması daha da evlâdır. Fakat Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'den bu tür bir tercih, içtihad ve reyle vâki olmuştur; peygamberlere -aleyhimüsselâm- Allah Teâlâ'dan, Allah Teâlâ'nın kendilerine daha önce izin vermediği bazı işleri yapmalarından ötürü ta'n [azarlama] gelmiştir; işledikleri o işler, halkın tedbirinde övülen işler olsa bile; nitekim Yûnus -aleyhisselâm-'ın, kavmini izinsiz terk etmesinden dolayı azarlandığı ve cezalandırıldığı gibi; hâlbuki böyle bir ayrılış, yeryüzü ehlinden birinden vâki olsaydı, onunla hamd ve güzel senâyı hak ederdi; çünkü o ayrılış, üç husustan biri olmaktan hâli değildir: Birincisi: Kavminin küfür ehli olması ve dinde ona düşman olmalarıdır; onlardan ayrıldı ki onlardan kurtulsun ve dini kendisi için selâmette kalsın; böyle bir şey peygamberler dışında birinden vâki olsaydı, bu, onun en üstün vasıflarından sayılırdı. İkincisi: Aralarından ayrılmasında, onlar için bir korkutma ve büyük bir tehdit vardır; çünkü önceki kavimlerde, peygamberleri aralarından ayrılmazdı, ancak onlara azap indirmek istediği vakit ayrılırdı; öyleyse onlardan ayrılışında onları korkutma ve tehdit etme vardı; bu da onları içinde bulundukları dalâletten sıyrılıp Allah Teâlâ'ya sığınmaya davet ederdi. Hidâyete davet ve dalâletten alıkoymayı içeren başka bir korkutma türü ile de, nasihatte mübalağa etmiş ve doğru yol üzere istikamet üzere olmuş olur. Üçüncüsü: Onlardan, başkalarından yardım istemek için ayrılmasıdır, ta ki onlar ona karşı onlara yardım etsinler ve onunla kuvvetlensin; böylece onları İslâm'a davet etmede daha güçlü ve daha muktedir olsun. Kimin kavminden ayrılışı bu niyet üzere olursa, ne güzel bir ayrılan olur o. Sonra bütün bunlarla birlikte yine de azarlandı; Allah Teâlâ, Kitab'da onun kıssasını zikrettiğimiz vecih için zikretti; öyleyse Peygamberimiz Muhammed -aleyhi efdalü's-salavât ve ekmelü't-tehıyyât-'ın azarlanmasındaki vecih de böyledir. Onlardan bazıları da, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in İbn Ümmi Mektûm'a karşı yüzünü ekşitmeyi kastetmediğini, ondan bilerek dönmediğini, fakat sohbetini kesince -ki bunda o topluluğun İslâm'a girme ümidinin kesilmesi vardı- bunun kendisine ağır geldiğini, buna şiddetli bir üzüntünün ârız olduğunu, bunun yüzüne yansıdığını, kasıtlı olarak yapmadığını zikretti. Başka bir vecih daha vardır: Şöyle denilebilir: Allah Teâlâ, -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in kalbine âlemlere karşı öyle bir şefkat ve merhamet koymuştur ki, şefkati öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, Allah Teâlâ'nın dininden ve O'na imandan yüz çevirenler için nefsi hasretlerden ötürü âdeta yok olacak gibi olmuştur; hatta kendisine: (Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin) denilmiştir; ve: (Onlar için üzülme, kurdukları tuzaklardan dolayı da darlığa düşme) buyurmuştur; ve: (Öyleyse nefsin onlara karşı hasretlerle yok olmasın) buyurmuştur. Bunun tevili şudur: Onların hâli sebebiyle bu kadar aşırı üzülme; böylece bunda, üzerindeki yükün hafifletilmesi vardır, üzüntü ve hasretten nehiy olması değil; bu yüzden şöyle buyurmuştur: (Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?) Mânası -Allah en iyi bilendir-: Kendine, eşlerinin rızasını arama uğruna, Allah'ın sana faydalanmanı helâl kıldığı şeyden faydalanmayı bırakacak kadar bu yükü yükleme demektir; eşlerinin rızasını arama isteğinden onu nehyetmesi değil; bilâkis onların rızasını aramaya, Cenâb-ı Hakk'ın: (Bu, onların gözlerinin aydın olmasına, üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin her şeye râzı olmalarına daha yakındır) âyetiyle teşvik etmiştir. Öyleyse câizdir ki, Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e o topluluğun imandan yüz çevirmesi ağır gelmiş, bu ona öyle büyük gelmiş ki yüzünün rengi değişmiş, yüzünde bir ekşilik belirmiş olsun; bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın: (Yüzünü ekşitti ve döndü, kendisine kör geldi diye) kavli inmiş olsun; bu, kendisine ârız olan üzüntünün şiddetini, hatta bunun yüzüne yansıdığını beyan eder, onda kendisi için bir zem ve noksanlık olması değil. Sonra bu âyette başka faydalar da vardır: Birincisi: İçtihad ile amel etmenin cevazı; çünkü Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bu tür ameli içtihad ile yapmıştır, nas ile değil; çünkü eğer dönmeye ve yüz ekşitmeye izin câiz olsaydı, kendisine emrolunmuş bir fiilden ötürü azarlanmazdı. Eğer denilirse: Bu azarlama, onun buna benzer bir şeye teşebbüs etmesinin yasaklanmasına delâlet etmez mi ki, böylece içtihad ona haram olsun? Ona denilir ki: Eğer bu bir nehiy olsaydı, bundan sonra tekrar içtihad ile amele dönmezdi; hâlbuki -aleyhisselâm-'dan tekrar buna dönüş vâki olmuştur; Cenâb-ı Hakk'ın: (Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?) kavli ve

Abese 80:2

Hasen'in zikrettiğine göre, yüzün asılması ve yüz çevirme, âyetin zâhirine göre bizzat o gelişle birlikte vuku bulmuştur. Şöyle ki: Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanında müşriklerin büyüklerinden bir topluluk bulunuyordu; onlara vaaz ediyor ve onları İslâm'a davet ediyordu. İbn Ümmi Mektûm gelip kendisinden bir şey sorunca, o topluluğun yeri sebebiyle ondan yüz çevirdi ve yüzünü astı; bu, onların İslâm'a gelmeleri ümidiyle idi. Müfessirlerden başkaları ise şöyle zikretmişlerdir: İbn Ümmi Mektûm kendisine, içinde onun rüşdü ve hidayeti bulunan bir şeyi sorduğunda, yüzünü astı ve yüz çevirdi; yani sözü kesmesiyle yüzünü asmış oldu. Sonra -aleyhi's-salâtu ve's-selâm- Efendimiz'in bu şekilde yüz asması, eğer tamamlansaydı, yeryüzü ehlinin hayırlarıyla tartılsaydı, onların hayır ve güzelliklerine racih (üstün) gelecek bir işte idi. Çünkü zikredildiğine göre o, küfür reislerine yönelmiş, onlara vaaz ediyor ve onları İslâm'a teşvik ediyordu; müslüman olurlar ümidiyle. Onların İslâm'a girmesinde, kavimden çoklarının İslâm'a girmesi ümidi vardı; zira onlar kavmin ileri gelenlerinden ve büyüklerinden idiler. Onların İslâm'a girmesinde, kendilerine tâbi olanların da İslâm'a girmesi ümidi bulunuyordu. Böylece onların İslâm'ına vesile olmakla, başka birinin bütün güzel hasletleriyle ulaşamayacağı büyük bir mükâfatı ve azametli bir mertebeyi hak edecekti. İşte İbn Ümmi Mektûm'un ona soru sorması, kastettiği bu büyük ecri ve kerîm hasletleri elde etme gayesine mâni oldu. Durum böyle olunca, bu gibi bir halde yüzün asılması, kolay bir şeydir; ne uzak görülür, ne de münker sayılır. İkincisi: Âmâ'ya karşı yüzün asılması ve ondan yüz çevrilmesi, âmâya görünmez; çünkü o, görmez. Dolayısıyla bunu bir cefâ saymaz. Hâlbuki o topluluğa yönelmesinde ve onlara iyi sohbet etmesinde, onlardan İslâm'a girme ümidi vardı; çünkü onlara yönelmesi ve iyi sohbeti onlara görünür. Bu ikisinden (yönelme ve sohbetten) yüz çevirmekte ise, o ümidin kaybolması ve onlara cefâ göstermek vardır. Kim, içinde cefâdan sakınma ve şirkten hidayete, din ve dünya salâhına davet bulunan yüzü tercih ederse, akıl ve rey sahipleri nezdinde makbuldür. Ayrıca onun o topluluğa yönelişi, onları İslâm'a davet etmek maksadıyla olduğuna göre -ki biz de kâfirleri İslâm'a davet etmekle emrolunmuşuzdur, hatta bu davette canımızı ve malımızı telef etmek bile olsa- öyleyse davetin, müslümanlardan sadece bir kişiye yüz asma dışında hiçbir şey içermeyen bir vecihle câiz olması daha evlâdır. Fakat Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-'den bu tür bir tercih, içtihad ve re'y neticesinde vuku buldu. Peygamberler -aleyhimüsselâm- de, Allah Teâlâ'dan kendilerine önceden izin verilmemiş olan bazı işlere teşebbüs ettiklerinde Allah Teâlâ'dan azarlanmışlardır; her ne kadar teşebbüs ettikleri işler, halkın idaresi bakımından makbul işler olsa da. Nitekim Yûnus -aleyhisselâm- da, kavminden izinsiz ayrılmasından dolayı azarlanmış ve bu ayrılığı sebebiyle cezalandırılmıştır; halbuki böyle bir ayrılış, yeryüzü ehlinden herhangi biri tarafından yapılsaydı, bununla hamde ve güzel senâya hak kazanılırdı. Çünkü bu ayrılış, üç şeyden birinden hâlî değildir: Birincisi: Kavmi küfür ehli idi ve din bakımından ona düşmandılar; onlardan kurtulmak ve dinini muhafaza etmek için onlardan ayrıldı. Böyle bir şey, peygamberler dışında birinden vaki olsaydı, bu onun en güzel hasletlerinden sayılırdı. İkincisi: Onların arasından ayrılışında, onlar için bir korkutma ve dehşet verme vardı; çünkü o kavim nezdinde, peygamberlerinin aralarından ayrılması, ancak üzerlerine azap inecek vakitte olurdu. Dolayısıyla onlardan ayrılışı, onları korkutma ve dehşete düşürme mahiyetindeydi; bu da onları içinde bulundukları sapıklıktan kopmaya ve Allah Teâlâ'ya sığınmaya sevk ederdi. Kim, içinde hidayete davet ve sapıklıktan men bulunan bir şeyle başkasını korkutursa, nasihatte ileri gitmiş ve doğru yol üzere istikamet bulmuş olur. Üçüncüsü: Kavminden ayrılışı, başkalarından yardım istemek içindi; onlar da ona kavmine karşı yardım edeceklerdi ve onlarla kuvvetlenip, kavmini İslâm'a davet etme hususunda daha imkânlı ve daha güçlü olacaktı. Kavminden ayrılışı bu niyetle olan kimse, ne güzel bir ayrılan kişidir. Bununla birlikte tüm bunlara rağmen azarlanmıştır ve Allah Teâlâ, kıssasını Kitab'da zikrettiğimiz bu vecih üzere zikretmiştir. İşte Peygamberimiz Muhammed -aleyhi ekmelü's-salavât ve etemmü't-tahiyyât-'ın azarlanmasındaki vecih de bu şekildedir. Onlardan bazıları da şöyle zikretmiştir: Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-, İbn Ümmi Mektûm'a bilerek yüzünü asmayı kastetmedi ve ondan bilerek, kasıtlı olarak yüz çevirmedi; fakat sözünü kesince, bunda o topluluğun İslâm'a girme ümidinin de kesilmesi vardı; bu ona ağır geldi ve bundan şiddetli bir gam ona ârız oldu, bu da yüzünde etkisini gösterdi; bu, kasıtlı olarak vaki olmuş değildir. Başka bir yön de şöyle söylenmiştir: Allah Teâlâ, onun -sallallahü aleyhi ve sellem- kalbine âlemler üzerine öyle bir şefkat ve rahmet koymuştur ki, bu şefkati sebebiyle Allah'ın dinine ve O'na îmân etmeye sırt çevirenler üzerine üzülerek nefsi neredeyse gidecek dereceye ulaşmıştır. Hatta ona: "لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ" (Onlar îmân etmedikleri için üzülüp kendini helâk mı edeceksin?) buyrulmuş; "وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ فِي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ" (Onlara üzülme, kurdukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme) buyrulmuş; "فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ" (Öyleyse onlar üzerine üzülerek nefsin gitmesin) buyrulmuştur. Bunun tevili şudur: Onların hâlinden dolayı bu derece büzülme; onlara bu kadar aşırı hüzünlenme, demektir. Böylece bunda onun üzerindeki hâlin hafifletilmesi vardır; hüzünden ve hasretten yasaklama bulunması değil. Bunun için Allah Teâlâ: "يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضَاتَ أَزْوَاجِكَ" (Ey Peygamber! Zevcelerinin hoşnutluğunu ararak, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun?) buyurmuştur. Bunun manası -Allah en iyi bilendir- şudur: Kendini bu derece zorlayıp, zevcelerinin hoşnutluğunu talep etmek maksadıyla, Allah'ın sana istifade etmeni helâl kıldığı şeyden istifade etmekten kendini men etme; yoksa onların hoşnutluğunu talep etmekten men edilmiş değildir. Bilakis onların hoşnutluğunu talep etmeye teşvik edilmiştir; "ذَلِكَ أَدْنَى أَنْ تَقَرَّ أَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَا آتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّ" (Bu, gözlerinin aydın olmasına, üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin şeye hepsinin razı olmalarına daha yakındır) âyetiyle bu teşvik edilmiştir. Şu da caizdir ki: Resûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem- üzerine, o kavmin îmândan yüz çevirmesi şiddetli gelmiş, bu hâl ona ağır gelmiş, hatta bu yüzden yüzünün rengi değişmiş, yüzünde bir asıklık zuhur etmiştir. Bunun üzerine Allah Teâlâ'nın "عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى" (Kendisine o âmâ geldi diye yüzünü ekşitti ve döndü) kavl-i şerifi nazil olmuştur; bu, ona ârız olan üzüntünün şiddetini, hatta bunun yüzüne dahi eser bırakmasını beyân etmektedir; bunda ona bir zemm ve bir eksiklik isnadı bulunması değildir.

Abese 80:3

(Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?) kavliyle sabit olmuştur ki, bunda bir nehiy yoktur. Bunda ayrıca şu vardır: Kâfir, kavmi içinde ne kadar hürmet edilen ve büyük görülen biri olsa da, mü'minlerin onu büyük görüp hürmet etmesi gerekmez; bilâkis o hor ve hakir görülür; müslümana ise, halk nazarında ne kadar hakir olursa olsun, tazim ve ikram edilmelidir. Bunda ayrıca Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- risaletinin ve nübüvvetinin bir alâmeti vardır; bu kitabı kendi nefsinden uydurmadığının delilidir; çünkü yapılması hakkı örtmek olan bir fiili işleyen kimse, onu kendi nefsi üzerinde örter, onun üzerindeki örtüyü yırtmaz; ta ki bundan dolayı kınanmasın; eğer o, risaleti tebliğ etmekle emrolunmamış olsaydı, kendi nefsi üzerine örtmeye çalışırdı, mahlûkata onu göstermezdi; fakat o bir resûldü, halka tebliğ etmekten başka bir çare bulamadı; öyleyse emrolunduğu gibi tebliğ etti. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Ne bilirsin, belki de o arınacaktı) kavline gelince: "Lealle" (belki), Allah Teâlâ'dan geldiğinde vâcib olur. Cenâb-ı Hakk'ın: (Arınacaktı) kavline gelince, yani ameliyle, niyetiyle ve sözüyle arınacaktı demektir. Bu âyette, Kur'ân'da geçen bütün (Ne bilirsin) kavillerinin, kendisinin bilmediği şeyler olduğunu iddia edenin sözünün iptaline dair bir hüküm vardır; bu, Süfyân b. Uyeyne -radıyallâhu anh- ve başkalarından rivayet edilmiştir; çünkü [Allah], burada onu bildirmiştir; "Belki de o arınacaktı" buyurmuştur, hâlbuki "lealle" Allah Teâlâ'dan geldiğinde vâcibtir; onu vâcib kılınca, onu arındırmış olur; onu arındırınca da, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e onu bildirmiş olur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Ya da öğüt alacak da öğüt kendisine fayda verecekti) kavline gelince: İki vecih ihtimal eder: Birincisi: Senin öğüt vermenle öğüt alacak, böylece senin öğüt vermenle faydalanacaktır. İkincisi: Kendisine anlattığın âkıbetlerde ve hâlinde kendisine gerekli olan şeyi düşünüp öğüt alacak, böylece bununla faydalanacaktır; öyleyse ilk tevilde fayda, Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in bizzat kendi öğüt vermesiyle öğüt almasında olur; ikinci tevilde ise, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in zikrettiği şeyde kendi öğüt almasıyla olur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Kendini müstağni görene gelince) kavline gelince: Yani, getirdiğin dinden, kendi seçtiği şeyle müstağni olduğu için demektir. Ya da şeytanın kendisine süslediği şeyle, senin getirdiğinden müstağni olduğu için demektir. Ya da bilinen zenginlik üzere olması demektir; çünkü kendisine yüzünü döndüğü kimseler zenginlik ve servet sahibiydiler; onlara yöneldi, Müslüman olmalarını, böylece kendilerine tâbi olanların da İslâm'a girmelerini umarak; çünkü onlar kavmin reislerinden ve ileri gelenlerindendi.

Abese 80:4

Cenâb-ı Hakk'ın: «Yahut öğüt alacak da bu öğüt (zikrâ) kendisine fayda verecek!» (ev yezzekkeru fe-tenfe'ahüz-zikrâ) kavl-i celîline gelince: «Ev yezzekkeru fe-tenfeahü'z-zikrâ»: İntifâ bi'z-Zikr, Tezkîr-i Vahy, Tesir-i İhlas, Mâturîdî Kelâmı: - Zikrin Faydası: İhlasla gelen mü'min, Kur'ân'ın öğütlerini ve âyetlerini can kulağıyla dinler, tefekkür eder ve bu zikir onun hem dünyasına hem âhiretine sonsuz menfaat sağlar. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kalbinde teslimiyet bulunan kimseye tebliğ yapmanın en bereketli ve feyizli vazife olduğunu beyan buyurur.

Abese 80:5

Cenâb-ı Hakk'ın: «Kendini müstağnî gören / zenginliğine güvenip kibre kapılana gelince!» (emmâ menisteğnâ) kavl-i celîline gelince: «Emmâ meni'steğnâ»: İstığnâ ve Kibr, Tuğyân-ı Müşrikîn, Mâturîdî Akâidi: - Müstağnî Davranmak: 'İsteğnâ'; dünyalık servetine, aşiretine ve kibrine güvenerek Allah'ın hidâyetine, Kur'ân'a ve peygambere muhtaç değilmiş gibi çalım satan kâfirdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; istığnânın insanı şirke ve küfre sürükleyen en tehlikeli mânevî zehir olduğunu muhkem delillerle açıklar.

Abese 80:6

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sen ona yöneliyorsun (bütün dikkat ve alakanı ona hasrediyorsun)!» (fe-ente lehū tesaddâ) ve «Oysa onun arınmamasından sana ne!» (ve mâ 'aleyke ellâ yezzekkâ) kavl-i celîllerinin teblîğ-i küberâ ve hidâyet zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Fe-ente lehû tesaddâ ve mâ aleyke ellâ yezzekkâ»: Tasaddî li-Küberâ-i Müşrikîn, Gayret-i Teblîğ, Nefy-i Mes'ûliyet, Mâturîdî Kelâmı: - Küberâya Yönelmenin Hikmeti: 'Tesaddâ'; Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm'ın Kureyş reislerine yönelmesi dünyalık bir menfaat yahut şahsi bir meyil sebebiyle değil, onların hidâyete ermesiyle binlerce insanın İslâm ile şerefleneceği ümidindendir. - Mesuliyetin Sınırı: 'Ve mâ 'aleyke ellâ yezzekkâ'; müşriklerin kibirleri yüzünden şirkten temizlenmemesinden dolayı peygambere hiçbir vebal yoktur. Peygamberin vazifesi zorlamak değil, apaçık tebliğ etmektir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; tebliğde önceliğin hakka ve takvâya iştiyak duyan mü'minlere verilmesi gerektiğini muhkem bürhanlarla tescil eder.

Abese 80:7

Cenâb-ı Hakk'ın: «Oysa onun arınmamasından / temizlenmemesinden sana ne (sen mesul değilsin)!» (ve mâ 'aleyke ellâ yezzekkâ) kavl-i celîline gelince: «Ve mâ aleyke ellâ yezzekkâ»: Nefy-i Mes'ûliyet, Vazîfe-i Belâğ, Mâturîdî Akâidi: - Mesuliyetin Sınırı: Peygamberin vazifesi ancak apaçık tebliğdir. İnkârda inat eden kibirli zenginin arınmamasından dolayı peygambere hiçbir vebal ve sorumluluk terettüp etmez. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hidâyetin ancak Allah'ın tevfikiyle olduğunu, peygamberin zorba değil tebliğci olduğunu muhkem delillerle beyan buyurur.

Abese 80:8

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ama sana koşarak gelen kimseye gelince; o, (Allah'tan) korkarak / içi titreyerek gelmiştir!» (ve emmâ men câ'eke yes'â, ve hüve yahşâ) kavl-i celîline gelince: «Ve emmâ men câeke yes'â ve hüve yahşâ»: Say-i Ehl-i İhlas, Haşyetullâh, Mükâfât-ı İkbâl, Mâturîdî Kelâmı: - Koşarak ve Korkarak Gelen: Âmâ sahâbî gözleri görmediği halde tevhîdi öğrenmek, Rabbine ibadet etmek ve azaptan korunmak için derin bir haşyet ve şevkle peygamberin meclisine koşmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kalbinde Allah korkusu taşıyarak hakka koşan bir mü'minin ilâhî dergâhta en yüce hürmete lâyık olduğunu açıklar.

Abese 80:9

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ama sana koşarak gelen kimseye gelince; o, (Allah'tan) korkarak / içi titreyerek gelmiştir!» (ve emmâ men câ'eke yes'â, ve hüve yahşâ) kavl-i celîline gelince: «Ve emmâ men câeke yes'â ve hüve yahşâ»: Say-i Ehl-i İhlas, Haşyetullâh, Mükâfât-ı İkbâl, Mâturîdî Kelâmı: - Koşarak ve Korkarak Gelen: Âmâ sahâbî gözleri görmediği halde tevhîdi öğrenmek, Rabbine ibadet etmek ve azaptan korunmak için derin bir haşyet ve şevkle peygamberin meclisine koşmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kalbinde Allah korkusu taşıyarak hakka koşan bir mü'minin ilâhî dergâhta en yüce hürmete lâyık olduğunu açıklar.

Abese 80:10

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sen ise onunla ilgilenmiyor / ona aldırmıyorsun!» (fe-ente 'anhü telehhâ) kavl-i celîline gelince: «Fe-ente anhü telehhâ»: İ'râz ve Telehhî, İtâb-ı Rabbânî, Mâturîdî Kelâmı: - 'Telehhâ'nın Mahiyeti: Müşrik reislerinin hidâyeti meşgalesiyle o ihlaslı mü'mine gereken ihtimamın o an için gösterilmemesidir. Cenâb-ı Hak bu davranışı şefkatle tashih buyurmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; mü'minlerin hukukunun ve kalplerinin her türlü dünyevî ve siyasî mülahazadan üstün tutulması gerektiğini tescil eder.

Abese 80:11

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hayır! (Asla öyle yapma!) Şüphesiz bu (âyetler) bir öğüttür / bir ihtardır (tezkire)!» (kellâ innehâ tezkirah) kavl-i celîline gelince: «Kellâ innehâ tezkiratün»: Zecr-i Kellâ, Tezkire-i Kur'ân, Tenzîh-i Risâlet, Mâturîdî Akâidi: - 'Kellâ' ile Zecir: 'Kellâ'; bir daha mü'minleri bırakıp kibirli müşriklere yönelme demektir. 'İnnehâ tezkirah'; Kur'ân âyetleri bütün insanlık için şerefli, hikmetli ve kadr-i âlî bir öğüttür. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Kur'ân'ın hiçbir kibre ve şahsa muhtaç olmayıp bizzat kendisinin en yüce şeref olduğunu muhkem bürhanlarla ortaya koyar.

Abese 80:12

Zikrettiğimiz vecih; bâisin (öldükten sonra dirilmenin) delili ve âyetleri, insanın yaratılışının abes olmadığıdır; öyleyse bu, kendisiyle öğüt alınan bir öğüttür. Ya da câizdir ki bu, sûrede bundan önceki âyetlere râci olsun; şöyle ki, bu sûrede daha önce geçen âyetlerde, zikrettiğimiz gibi, onun risaletinin sabit kılınması vardır. Ve câizdir ki denilsin: Bu bir öğüttür; yani bu azarlama, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- için ve bütün mü'minler için bir öğüttür; ta ki kimin tazim ve hürmete lâyık, kimin de hakir görülüp küçümsenmeye lâyık olduğunu bilsinler. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Dileyen onu düşünüp öğüt alır) kavline gelince: Câizdir ki mânası şu olsun: Allah'ın öğüt almasını dilediği kimse öğüt alır; ya da, dilediği kimse onu düşünüp öğüt alır; yani, öğüt almayı herkese mümkün kılmıştır, hiç kimse buna mecbur da, engellenmiş de değildir; öyleyse kim öğüt almayı bırakırsa, onu zâyi eden odur; çünkü zıddını tercih etmiş, başkasıyla meşgul olmuş ve öğüt almaktan yüz çevirmiştir. Ve câizdir ki bu, fiilin tahakkukuna dair olsun; yani, onunla öğüt alan kimse için o [öğüt] onun öğüdüdür; böylece meşiyyeti [dileme fiilini] fiilden kinaye kılmıştır; çünkü zikrettiğimiz gibi, meşiyyet fiile bitişiktir, ondan ayrılmaz; öyleyse onun zikredilmesinde fiilin zikri de vardır. Ya da bu, fiilin varlığından önceki iradesine dair olabilir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Şerefli sahifelerde) kavline gelince: Denildi ki: Bunlar önceki sahifelerdir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: (Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır: İbrahim'in ve Mûsâ'nın sahifelerinde) kavli gibi. Cenâb-ı Hakk'ın: (Sahifelerde) kavline gelince, yani meleklerin elinde demektir. Cenâb-ı Hakk'ın: (Şerefli) kavline gelince, yani şeref ehlinin onu şereflendirdiği bir şekilde şereflidir demektir. Ya da Allah Teâlâ katında şereflidir demektir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Yüce, tertemiz) kavline gelince: Yani, kadri yüce, tenakuz ve ihtilâftan tertemizdir demektir. Ya da isyankârların ellerinin ona ulaşmasından tertemizdir demektir. Ya da kirlerden ve pisliklerden tertemizdir demektir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Yazıcı [meleklerin] elleriyle) kavline gelince: "Sefere", kâtiplerdir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Değerli, itaatkâr) kavline gelince: Yani Allah Teâlâ katında değerli, amellerinde itaatkârdırlar; nitekim Allah Teâlâ onları şöyle vasfetmiştir: (Allah'ın kendilerine emrettiğine isyan etmezler ve emrolundukları şeyi yaparlar.)

Abese 80:13

Cenâb-ı Hakk'ın: «(O âyetler) çok şerefli ve değerli sayfalardadır (suhufin mükerremeh)!» (fī suhufim mükerrameh) kavl-i celîline gelince: «Fî suhufin mükerrametin»: Suhuf-ı Mükerreme, Kudsiyet-i Kelâmullâh, Mâturîdî Akâidi: - Şerefli Sahifeler: 'Suhufim mükerrameh'; Allah katında, meleklerin yanında ve mü'minlerin kalplerinde en yüce hürmet ve tazime lâyık olan mukaddes sayfalardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Kur'ân sayfalarının her türlü tahriften ve kirlilikten korunmuş ilâhî bir emanet olduğunu beyan buyurur.

Abese 80:14

Cenâb-ı Hakk'ın: «Yüceltilmiş ve tertemiz kılınmış (merfû'atin mutahharah)!» (merfū'atim mütahharah) kavl-i celîline gelince: «Merfûatin mutahharatin»: Merfû' ve Mutahhar Suhuf, Tenzîh-i Vahy, Mâturîdî Kelâmı: - Yüce ve Tertemiz: 'Merfū'atin'; mertebesi ve kadri son derece yücedir. 'Mutahharah'; her türlü tenakuzdan, bâtıldan, şeytanların ve günahkârların dokunmasından tertemiz arındırılmıştır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; vahyin mutlak saflık ve kudsiyet üzere nâzil olduğunu muhkem delillerle tescil eder.

Abese 80:15

Cenâb-ı Hakk'ın: «Kâtiplerin (sefere) ellerindedir!» (bi-eydī seferah) kavl-i celîline gelince: «Bi-eydî seferatin»: - 'es-Sefere'nin Mahiyeti: Vahyi Levh-i Mahfuz'dan yazıp peygamberlere ulaştıran şerefli meleklerdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; vahyin emin melekler eliyle korunduğunu beyan eder.

Abese 80:16

Cenâb-ı Hakk'ın: «Pek değerli, saygın ve itaatkâr (kirâmin berarah)!» (kirâmim berarah) kavl-i celîline gelince: «Kirâmin beraratin»: Kirâm ve Berara Melâike, İsmet-i Melâike, Mâturîdî Akâidi: - Meleklerin Sıfatları: 'Kirâm'; Allah katında pek şerefli ve üstün makam sahibi olmalarıdır. 'Berarah'; bütün amellerinde dürüst, sâlih ve Allah'ın emrine zerre kadar isyan etmeyen masum varlıklar olmalarıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; meleklerin ismet sıfatını ve vahyin güvenilirliğini muhkem delillerle ortaya koyar.

Abese 80:17

Cenâb-ı Hakk'ın: «Kahrolası o (kâfir) insan! Ne kadar da nankördür (mâ ekferah)!» (kutilel-insânü mâ ekferah) kavl-i celîlinin zecr-i nankörlük ve tenzîh-i ilâhî zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Kutile'l-insânü mâ ekferah»: Zecr-i Küfrân, Mefhûm-ı Katl ve La'net, Nefy-i Şetm ani'llâh, Kabîh-i Nankörlük, Mâturîdî Akâidi: - 'Kutile' ve İlâhî Tenzih: 'Kutile'; Cenâb-ı Hakk'ın nankör insanı rahmetinden kovması («la'net») ve şiddetle kınamasıdır. Mu'tezile'nin iddia ettiği gibi Allah Teâlâ'ya sövme («şetm») isnat edilemez; zira Zât-ı Bârî her türlü sefeh ve abesten münezzehtir. Bu hitap kulun nankörlüğünün çirkinliğini beyan ve ihtar içindir. - 'Mâ Ekferah'ın Vahameti: İnsan baştan ayağa ilâhî nimetlerle donatılmışken, bu nimetlerin Hâlik'ını unutup taşlara, putlara tapması ve dirilişi inkâr etmesi aklın ve insafın en feci iflasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Zât-ı Bârî'nin tenzihini koruyarak küfrün akıl ve fıtrat nazarındaki dehşetli çirkinliğini sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Abese 80:18

Dost ile düşman arasındaki [fark] ve akıl, ikisi arasında ayrım yapmayı gerektirir; öyleyse o, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmekle aklını inkâr etmiş ve ona inat etmiştir; öyleyse bu vasıfla vasıflanan kimsenin küfrü ne kadar şiddetlidir! Sonra Cenâb-ı Hakk'ın: (Onu kâfir yapan nedir) kavline gelince, yani onu ne kâfir kıldı? Bunda, mahlûkattan iman eden kimseler için bir hayrete düşürme ve böyle davranan kimsenin kötülüğünü, Rabbiyle olan muâmelesinin kötülüğünü hatırlatma vardır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Onu hangi şeyden yarattı? Bir nutfeden onu yarattı) kavline gelince: Sanki şöyle demiştir: Küfreden kimse, bir nutfeden yaratıldığını bilmektedir; o nutfe cansızdır, onda ne işitme, ne akıl, ne de herhangi bir uzuv vardır; sonra Allah Teâlâ, lütfuyla ve şaşırtıcı hikmetiyle onda bir tek delikle gören bir göz, en kısa bir anda beş yüz yıllık mesafeyi kat eden bir görüş kudreti tanzim etmiştir; onda göklerin ve yerin melekûtunu görecek bir akıl, işitme, görme ve diğer uzuvları takdir etmiştir; şimdi kudreti bu dereceye ulaşmış olan zâtın, öldürdüğünü diriltmekten ve en kısa bir anda onu diriltip göndermekten âciz kalacağını mı sanırsın? Ya da Cenâb-ı Hakk'ın: (Bir nutfeden onu yarattı) kavli, onu bir nutfeden yarattığını bildirmek için olabilir; bunun zikredilmesinde de zikrettiğimiz faydalar vardır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Sonra onu takdir etti) kavline gelince, yani onu, rubûbiyetine delâlet ve vahdaniyetine şahitlik eden bir şekilde düzenledi demektir. Ya da onu, salâhı ve menfaati olacak şekilde takdir etti demektir. Ya da onu, dilediği kısalık ve uzunluk, çirkinlik ve güzellik ile ve başka şekillerde takdir etti demektir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Sonra yolu ona kolaylaştırdı) kavline gelince: İhtimal vardır ki yoldan murad din olsun; sanki şöyle demektedir: Ona, Allah Teâlâ'ya ulaşacak o yolu bulma yolunu kolaylaştırdı; zikrettiğimiz gibi, "din" mutlak zikredildiğinde Allah'ın dini kastedilir; nitekim mutlak "kitap" da Allah'ın kitabı kastedilir; öyleyse "sebîl" (yol) de mutlak zikredildiğinde Allah'ın yoluna müncer olur. Ya da ona yolu kolaylaştırdı: hidâyet yolu, dalâlet yolu, sülûk edilirse fayda verecek olan yol, zarar verecek olan yol demektir. Ya da ona, Allah'ın seçeceğini bildiği yolu kolaylaştırdı demektir; Cenâb-ı Hakk'ın: (Kim [malını Allah yolunda] verir ve sakınırsa, ve en güzeli tasdik ederse, onu en kolay olana muvaffak kılarız; kim de cimrilik eder ve kendini müstağni görürse, ve en güzeli yalanlarsa, onu en zor olana muvaffak kılarız) kavli gibi. Ya da ona, dar olan o yerden, cesedinin büyüklüğüne rağmen, annesinin karnından çıkış yolunu kolaylaştırdı demektir; ta ki gücü bu dereceye ulaşan kimsenin, dilediğine kaadir olduğunu, hiçbir şeyin O'nu âciz bırakamayacağını ve hiçbir işin O'na gizli kalmayacağını bilsinler.

Abese 80:19

Cenâb-ı Hakk'ın: «Bir damla sudan (nutfe) yarattı da ona bir şekil ve düzen verdi / takdir etti (fe-kadderah)!» (min nutfetin halekahū fe-kadderah) kavl-i celîline gelince: «Min nutfetin halekahû fe-kadderah»: Halk min Nutfe, Takdîr ve Tesviye, Kudret-i Bâhire, Mâturîdî Akâidi: - Nutfeden İnsana: Hayatı, şuuru, kulağı ve gözü bulunmayan bir damla sudan (nutfe); işiten, gören, akleden ve kâinatı temaşa eden mükemmel bir insan inşa edilmiştir. - 'Fe-kadderah'ın Hikmeti: İnsanın organlarını, boyunu, sûretini, rızkını ve ecelini tam bir hikmet ve nizam üzere takdir buyurmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; nutfeden insan var eden ilâhî kudretin çürümüş bedenleri diriltmeye evleviyetle kādir olduğunu kat'î bürhanlarla tescil eder.

Abese 80:20

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sonra ona yolu kolaylaştırdı (sümmes-sebīle yesserah)!» (sümmes-sebīle yesserah) kavl-i celîline gelince: «Sümme's-sebîle yesserah»: Teysîr-i Sebîl, Hidâyet ve Hurûc min Batn, Mâturîdî Kelâmı: - Yolun Kolaylaştırılması: 1) İnsana akıl, irade ve peygamberler göndererek hayır ve hidâyet yolunu kolaylaştırmasıdır. 2) Anne karnındaki daracık ve karanlık mekândan dünyaya çıkış yolunu suhuletle açmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; insanın hem cismânî hilkatinde hem de mânevî mükellefiyetinde ilâhî kolaylaştırmanın apaçık tezahür ettiğini muhkem bürhanlarla beyan buyurur.

Abese 80:21

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu) kavline gelince: Bunun zikredilmesinde nimetin hatırlatılması vardır; şöyle ki, Allah Teâlâ, kokan ve değişen şey için bir örtü kılmıştır ki onda örtülsün; böylece onu halktan gizlemiştir, ta ki ondan iğrenip pis görmesinler; bunu başka bir şey için kılmamıştır. Kendileri için de, bedenleri ölümle değiştiğinde ve iğrenilecek, pis görülecek bir hâle geldiğinde, kendilerini içinde örten bir örtü kılmıştır; ta ki halktan gizlensin, onlara eziyet vermesin; bunu onlara hatırlatmıştır ki O'na şükretsinler. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Sonra dilediği vakit onu diriltip kaldıracaktır) kavline gelince: Mânası -Allah en iyi bilendir-: Böylece dilediği vakit onu diriltip kaldıracaktır demektir; çünkü bütün bu [anlatılanlar], ihticac makamında bir haberdir; sanki şöyle demiştir: Onu bir nutfeden yaratan, onu takdir eden, sonra onu öldürüp kabre koyduran [Allah], dilediği vakit onu böylece diriltip kaldıracaktır; nitekim bu, Cenâb-ı Hakk'ın: (Ölüler iken sizi dirilten, sonra sizi öldürecek, sonra yine dirilteceği hâlde Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?) kavlinde de böyledir; yani, sizi dirilten, sonra sizi öldüren [Allah], böylece sizi tekrar diriltecek olandır da demektir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Hayır, o kendisine emrolunanı henüz yerine getirmedi) kavline gelince: Onlardan bazıları, bu hitabın her ferde ait olduğunu zikretti; hiçbir insanı, kendisine emrolunanın tamamını, gaflete düşmeden ve kusur etmeden, emrolunduğu hâl üzere yerine getirmiş göremezsin; bilâkis Allah Teâlâ her ferde, her göz kırpma anında bir nimet bahşeder ki hiç kimsenin, ona cefâ ve kusur etmeksizin bu nimetin şükrünü kemâliyle eda etmesi mümkün olmaz. Onlardan bazıları da derler ki: Bu, özellikle kâfirler hakkındadır; onlar, kendilerine emrolunan tevhidi henüz yerine getirmemişlerdir. Eğer bu ikinci vecih üzere ise, işin başlangıcına râcidir. Eğer birinci vecih üzere ise, işin kendi hakikatine (künh'üne) râcidir; bunun kâfire yöneltilmesi de, zikrettikleri gibi, doğru olur; çünkü mü'minin imanı, her vakit yenilenme hükmündedir; çünkü o, her vakit küfürden kaçınmakla emrolunmuştur; o da bundan kaçınır; öyleyse bu böyle olur; böyle olunca da, onun her vakit mü'min olduğu sabit olur; çünkü kendisine emrolunan şeye binaen, kendisinden yasaklandığı şeyden kaçınmaktadır; öyleyse o, imanıyla her hâlde günahlardan geri dönmekte, kendisine emrolunanı yerine getirmeye kararlı bulunmaktadır; bu sebeple bunun kâfire çevrilmesi daha uygundur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Öyleyse insan yiyeceğine bir baksın) kavline gelince: Nasıl takdir edilmiştir ki, onda gökler, yerler, hava, güneş, ay, gece ve gündüz kullanılmıştır; göğün kullanılması, ondan yağmurun indirilmesindedir; havanın kullanılması, onun yağmura bir yol kılınmasındadır; yerin kullanılması ise, onun yağmura karargâh kılınmasında ve ondan kendi kıvamları ve menfaatleri olan şeylerin çıkarılmasındadır; öyleyse bunun zikredilmesinde birtakım faydalar vardır: Birincisi: Yaratılmışlara tarif etme makamında, gökleri ve yerleri yaratanın, mahlûkatı ve güneşi ve ayı yaratanın bir ve aynı olduğu vardır; çünkü bazı menfaatlerin diğerlerine bitişik olması, [aksi hâlde] şöyle demeye yol açardı: Eğer böyle olmasaydı, göğü yaratanın, göğün menfaatlerini yeri yaratanın yarattıklarından esirgemesi câiz olurdu. İkincisi: Bunda O'nun kudretini ve şaşırtıcı hikmetini hatırlatma vardır; ta ki, yapmak istediği her şeye kaadir olduğunu, bundan âciz kalmayacağını, hiçbir şeyin O'nu âciz bırakamayacağını bilsinler; çünkü zikrettiğimiz şeylerin menfaatlerini, kendi içlerinde birbirine zıt ve muhtelif olmalarına rağmen bir araya getirmiştir; onları menfaatler bakımından uyumlu ve mutabık kılmış, her birini diğerine bitişik ve -aralarındaki uzaklığa rağmen- ona bağlı kılmıştır; öyleyse birbirinden farklı şeyler arasında uyum sağlamaya kaadir olan ve birbirinden uzak şeyler arasında bağlantı kurmaya kaadir olan [Allah], ölüleri diriltmeye ve öldükten sonra diriltmeye elbette kaadirdir. Üçüncüsü: Bunu onlara hatırlatması, kendilerine hikmetini ve ilmini beyan etmek içindir; ta ki, mahlûkatı abes yere yaratmadığını, onları başıboş bırakmadığını, kendilerinden şükür istemeden ve diriltmeden sadece onları yaratıp öldürmekle yetinmediğini bilsinler; bilâkis, hikmetten çıkacak bir şekilde yaratığını çıkarmaz; çünkü O, insanı, ihtiyaçların ve şehvetlerin kendisine dokunacağı bir şekilde yaratmış, yiyeceği de, ondan alındığında ihtiyacını giderecek ve şehvetini yatıştıracak bir şekilde takdir etmiştir; eğer biri, ihtiyacı gidermede ve şehveti yatıştırmada işleyen mânanın ne olduğunu araştırmak isteseydi, buna ulaşamazdı; öyleyse tefekkürü, kendisine öldükten sonra dirilme ve başka konularda ârız olan şüpheleri ve itirazları giderme noktasına götürür; çünkü [inkârcılar] işleri kendi güçlerine göre takdir eder, onları kendi tedbirlerinin ulaştığı noktaya göre düzenlerler; yiyecekte, kendi tedbirlerinden ve güçlerinden hâriç olan mânaları bulduklarında, işin kendi takdir ettikleri gibi olmadığını bilirler; böylece şek ve müşkülât kendilerinden kalkar; keza sudan, bütün şeylerin -farklılıklarına, çeşitliliklerine, tatlarının ve renklerinin ayrılığına rağmen- hayat bulmasını sağlayan o mânayı çıkarmak isteselerdi, buna güçleri yetmezdi; böylece hikmeti bu dereceye ulaşan [Allah]'ın dilediğine kaadir olduğunu, dilediğini yaptığını bilirler; zikredilen bu hususta tefekkür etmekte, [insanın] kendi ihtiyacını ve başkasına muhtaç oluşunu görmesinde, Allah Teâlâ'nın mahlûkatı kendi ihtiyacı için değil, ancak insanların O'na olan ihtiyacı için yarattığının beyanı vardır.

Abese 80:22

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sonra dilediği vakit onu diriltip kabrinden çıkarır (enşerah)!» (sümme izâ şâ'e enşerah) kavl-i celîline gelince: «Sümme izâ şâe enşerah»: İnşâr ve Ba's, İrâde-i İlâhiyye, Tahakkuk-ı Meâd, Mâturîdî Akâidi: - Kabirden Diriliş (İnşâr): İnsanı yoktan yaratan, eceliyle öldürüp kabre koyan Allah Teâlâ, dilediği vakit (kıyamet günü) onu tekrar diriltip hesaba çekecektir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; başlangıçtaki yaratılış ve ölüm hadiselerinin dirilişin imkânına ve vücubuna kat'î birer hüccet olduğunu beyan buyurur.

Abese 80:23

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hayır! O (insan), Allah'ın kendisine emrettiği şeyleri hakkıyla yerine getirmedi (lemmâ yakdı mâ emerah)!» (kellâ lemmâ yakdı mâ emerah) kavl-i celîline gelince: «Kellâ lemmâ yakdi mâ emerah»: Adem-i Kazâ-i Emr, Kusûr-ı Şükr, Küfr-i İnkâr, Mâturîdî Kelâmı: - Emrin Yerine Getirilmemesi: İnsanoğlu Zât-ı Bârî'nin sayısız nimetlerine karşı ne tevhîd emrini tam yerine getirmiş ne de şükrünü hakkıyla eda edebilmiştir. Kâfirler küfür ve şirkte inat ederek emri tamamen çiğnemiş, mü'minler dahi ilâhî nimetlerin sonsuzluğu karşısında kusurlarını itiraf etmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; insanın ilâhî emirlere karşı aczini ve nankörlükten arınma mükellefiyetini muhkem bürhanlarla tescil buyurur.

Abese 80:24

24. Âyet: Cenâb-ı Hakk'ın: (Öyleyse insan yiyeceğine bir baksın) kavline gelince: Nasıl takdir edilmiştir ki, onda gökler, yerler, hava, güneş, ay, gece ve gündüz kullanılmıştır; göğün kullanılması, ondan yağmurun indirilmesindedir; havanın kullanılması, onun yağmura bir yol kılınmasındadır; yerin kullanılması ise, onun yağmura karargâh kılınmasında ve ondan kendi kıvamları ve menfaatleri olan şeylerin çıkarılmasındadır; öyleyse bunun zikredilmesinde birtakım faydalar vardır: Birincisi: Yaratılmışlara tarif etme makamında, gökleri ve yerleri yaratanın, mahlûkatı, güneşi ve ayı yaratanın bir ve aynı olduğu vardır; bazı menfaatlerin diğerlerine bitişik olması sebebiyledir bu; eğer böyle olmasaydı, göğü yaratanın, göğün menfaatlerini yeri yaratanın yarattıklarından esirgemesi câiz olurdu. İkincisi: Bunda O'nun kudretini ve şaşırtıcı hikmetini hatırlatma vardır; ta ki, yapmak istediği her şeye kaadir olduğunu, bundan âciz kalmayacağını, hiçbir şeyin O'nu âciz bırakamayacağını bilsinler; çünkü zikrettiğimiz şeylerin menfaatlerini, kendi içlerinde birbirine zıt ve muhtelif olmalarına rağmen bir araya getirmiştir; onları menfaatler bakımından uyumlu ve mutabık kılmış, her birini diğerine bitişik ve aralarındaki uzaklığa rağmen ona bağlı kılmıştır. Şeyler arasında uyum sağlamaya kaadir olan ve birbirinden uzak şeyler arasında bağlantı kurmaya kaadir olan Allah, ölüleri diriltmeye ve öldükten sonra diriltmeye kaadirdir. Üçüncüsü, onlara bunu hatırlatması: Kendilerine hikmetini ve ilmini beyan etmek içindir; ta ki, abes yere yaratmadığını, onları başıboş bırakmadığını, kendilerinden şükür istemeden ve diriltmeden sadece onları yaratıp öldürmekle yetinmediğini bilsinler; bilâkis, hikmetten çıkacak bir şekilde yaratığını çıkarmaz. Dördüncüsü, O: İnsanı öyle bir şekilde yaratmıştır ki, ona ihtiyaçlar dokunur, ona şehvetler de dokunur; yiyeceği de öyle bir şekilde takdir etmiştir ki, biri ondan aldığında ihtiyacını giderir, şehvetini yatıştırır. Eğer biri, ihtiyacı gidermede ve şehveti yatıştırmada işleyen mânanın ne olduğunu idrak etmek isteseydi, buna ulaşamazdı; öyleyse tefekkürü, öldükten sonra dirilme meselesinde kendisine ârız olan şüpheleri ve itirazları giderme noktasına götürür. Öteki hususlar da böyledir: İnkârcılar işi kendi güçlerine göre takdir eder, onları kendi tedbirlerinin ulaştığı noktaya göre düzenlerler; yiyecekte, kendi tedbirlerinden ve güçlerinden hâriç olan mânaları bulduklarında, işin kendi takdir ettikleri gibi olmadığını bilirler; böylece şek ve müşkülât kendilerinden kalkar. Keza sudan, bütün şeylerin -farklılıklarına, çeşitliliklerine, tatlarının ve renklerinin ayrılığına rağmen- kendisiyle hayat bulmasını sağlayan o mânayı çıkarmak isteselerdi, buna güçleri yetmezdi; böylece hikmeti bu dereceye ulaşan Allah'ın dilediğine kaadir olduğunu, (Dilediğini yapandır) [Hûd, 107 ve benzeri yerlerde] olduğunu bilirler; zikredilen bu hususta tefekkür etmekte, insanın kendi ihtiyacını ve başkasına muhtaç oluşunu görmesinde, Allah Teâlâ'nın mahlûkatı kendi ihtiyacı için değil, ancak insanların O'na olan ihtiyacı için yarattığının beyanı vardır. (Metnin nüsha farkları hakkında müellifin dipnotları:) 1. Asıl nüshada ve M nüshasında "hîne" (حين) kelimesi geçer. 2. Asıl nüshada ve M nüshasında "cealehâ" (جعلها) geçer. 3. Asıl nüshada ve M nüshasında "ve ahrace" (وأخرج) geçer. 4. Asıl nüshada ve M nüshasında "ahadühâ" (أحدها) geçer. 5. Asıl nüshada ve M nüshasında yalnız "ve" (و) geçer. 6. Asıl nüshada ve M nüshasında "ve zekkerehüm" (وذكرهم) geçer. 7. Asıl nüshada ve M nüshasında "ve li-ennehû" (ولأنه) geçer. 8. Asıl nüshada ve M nüshasında "ve temessühü" (وتمسه) geçer. 9. Bu kelime asıl nüshada ve M nüshasında düşmüştür. 10. Asıl nüshada ve M nüshasında "yetedârekü" (يتدارك) geçer.

Abese 80:25

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz Biz suyu bol bol akıttık (sabbâ)! Sonra toprağı göz göz yardık (şakkā)!» (ennâ sabebnel-mâ'e sabbâ, sümme şekaknel-arda şakkā) kavl-i celîllerinin inzâl-i matar ve inbât-ı arz zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ennâ sabebne'l-mâe sabban sümme şekakne'l-arda şakkan»: Sabb-ı Mâ, İnzâl-i Matar, Şakk-ı Arz, İhyâ-i Emvât, Mâturîdî Akâidi: - Yağmurun Bolca İndirilmesi: 'Sabebnel-mâ'e sabbâ'; semadan rahmet yüklü yağmurların cömertçe, aralıksız ve tam bir nizam ve ölçüyle yeryüzüne akıtılmasıdır. - Toprağın Yarılması: 'Şekaknel-arda şakkā'; sert ve kaskatı toprağın, suyun derinliklere nüfuz etmesi ve küçücük tohumların filizlenip baş vermesi için ilâhî kudretle yarılıp çatlamasıdır. - Haşra Cismânî Bürhan: Ölü ve kuru toprağın su ile yarılıp yemyeşil hayat fışkırtması, çürümüş insan bedenlerinin mahşer günü kabirlerinden fırlayıp dirilmesine en açık şahittir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; semavî ve arzî fiillerin birbirini tamamlamasının tevhîde ve haşrın imkânına kat'î delil olduğunu beyan buyurur.

Abese 80:26

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sonra toprağı göz göz yardık (şakkā)!» (sümme şekaknel-arda şakkā) kavl-i celîline gelince: «Sümme şekakne'l-arda şakkan»: Şakk-ı Arz, Hurûc-ı Nebâtât, Kudret-i Bâhire, Mâturîdî Akâidi: - Toprağın Yarılması: Sert ve kaskatı toprağın, küçücük ve nazik filizlerin baş vermesi için ilâhî kudretle yarılıp çatlaması ve suları bağrına almasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; nazik bir filizin sert toprağı delip çıkmasının ilâhî kudretin apaçık mûcizesi olduğunu beyan buyurur.

Abese 80:27

Cenâb-ı Hakk'ın: «Böylece orada taneler / ekinler (habbâ) bitirdik!» (fe-embetnâ fīhâ habbâ) kavl-i celîlinin inbât-ı habb ve rızk-ı ibâd zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Fe-embetnâ fîhâ habben»: İnbât-ı Habb, Temel Gıdalar, Şükr-i İlâhî, Mâturîdî Kelâmı: - Tanelerin Bitirilmesi: 'Habbâ'; buğday, arpa, mısır gibi insanların hayatını devam ettiren temel gıda maddelerinin topraktan fışkırtılmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; topraktan çıkarılan rızıkların Zât-ı Bârî'nin ezelî keremine ve meâdın hakikatine delil olduğunu muhkem delillerle tescil eder.

Abese 80:28

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve üzüm bağları (ineb) ve taze yoncalar / sebzeler (kadb)!» (ve 'ınebev ve kadbâ) kavl-i celîline gelince: «Ve ıneben ve kadbâ»: İneba ve Kadb, Niam-ı Mahsûsa, Şükr-i Rabbânî, Mâturîdî Kelâmı: - Üzüm ve Yonca: 'İnebâ'; tatlı, lezzetli ve besleyici üzüm bağlarıdır. 'Kadbâ'; biçildikçe yeniden biten, tazeliğini koruyan yeşillikler, yoncalar ve sebzelerdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; toprağın türlü türlü lezzetlerde meyve ve sebzeler vermesinin ilâhî kudret ve cûdun sonsuzluğuna delil olduğunu beyan buyurur.

Abese 80:29

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve zeytinler ve hurmalıklar!» (ve zeytūnev ve nahlâ) kavl-i celîline gelince: «Ve zeytûnen ve nahlâ»: Zeytûn ve Nahl, İhrâc-ı Leyyin min Sald, Hikmet-i Bâhire, Mâturîdî Akâidi: - Zeytin ve Hurmanın Hikmeti: En sert kayalıklarda ve taşlı topraklarda en yumuşak, en şifalı ve en yağlı meyve olan zeytinin bitirilmesi hayret verici bir ilâhî hikmettir. Sert maddeden yumuşak meyveyi çıkaran kudret, katılaşmış kalpleri yumuşatmaya ve çürümüş kemikleri diriltmeye kādirdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; zeytin ve hurmadaki bereketin Zât-ı Bârî'nin lütuf ve inayetine açık bir bürhan olduğunu tescil eder.

Abese 80:30

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve gür, sık ağaçlı bahçeler (hadâ'ika ğulbâ)!» (ve hadâ'ika ğulbâ) kavl-i celîline gelince: «Ve hadâika gulbâ»: Hadâik-ı Gulb, Kesâfet-i Eşcâr, Zînet-i Arz, Mâturîdî Kelâmı: - Sık ve İri Ağaçlı Bahçeler: 'Hadâ'ika ğulbâ'; gövdeleri kalın, dalları birbirine sarmaş dolaş olmuş, yemyeşil, ulu ve bereketli meyve bahçeleridir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; yeryüzündeki bu muhteşem bahçelerin tevhîd ve meâda açık bir şahit olduğunu beyan buyurur.

Abese 80:31

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve nice meyveler (fâkiheh) ve çayırlar / otlaklar (ebbâ)!» (ve fâkihetev ve ebbâ) kavl-i celîline gelince: «Ve fâkiheten ve ebbâ»: Fâkihe ve Ebb, Rızk-ı Âdemiyân ve Beğāim, Mâturîdî Kelâmı: - Meyve ve Çayır: 'Fâkiheh'; insanların ağız tadıyla yediği türlü meyvelerdir. 'Ebbâ'; hayvanların otladığı taze çayır ve meralardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; insanın ve hayvanların rızıklandırılmasındaki mükemmel nizamın ilâhî rahmeti izhar ettiğini tescil eder.

Abese 80:32

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için (metâ'an leküm ve li-en'âmiküm)!» (metâ'al leküm ve li-en'âmiküm) kavl-i celîline gelince: «Metâan leküm ve li-enâmiküm»: Metâ-ı Beşer ve En'âm, Nizâm-ı Maîşet, Şükr-i İlâhî, Mâturîdî Akâidi: - İnsan ve Hayvan Maslahatı: Cenâb-ı Hak yeryüzündeki bütün bu gıdaları ve nimetleri kulların ve hayvanların dünyada faydalanması ve Hâlik'a şükretmesi için var etmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; nimetlerin şükrü gerektirdiğini ve gaflet ehlinin âhirette hesaba çekileceğini muhkem delillerle ortaya koyar.

Abese 80:33

Cenâb-ı Hakk'ın: «Fakat o kulakları sağır eden dehşetli çığlık (es-sâhha) geldiği zaman!» (fe-izâ câ'etis-sâhhah) kavl-i celîline gelince: «Fe-izâ câeti's-sâhhah»: es-Sâhha, Sayha-i Kıyâmet, Dehşet-i Meâd, Mâturîdî Akâidi: - 'es-Sâhha'nın Mahiyeti: 'es-Sâhhah'; şiddetiyle kulak zarlarını patlatacak, bütün mahlûkatı dehşetle susturup başlarını öne eğdirecek olan ikinci sûr çığlığı ve kıyamet felaketidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu dehşetli sayhanın bütün dünya bağlarını bir anda koparıp atacağını muhkem delillerle beyan buyurur.

Abese 80:34

Davetçi için; nitekim Allah Teâlâ: (Davetçiye doğru boyun eğerek koşarlar) buyurmuştur. Kutebî dedi ki: "Sâhha" (kulakları sağır eden ses), büyük felâkettir; öyleyse kıyameti, içinde bulunduğu hâllerle, ya da içinde vuku bulan fiillerle zikretmiştir; zikrettiğimiz üzere. Zeccâc dedi ki: "Sâhha", sağır edicidir; kendisine davet edilen şey dışında her şeyden kulakları sağır eder. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Kişinin kardeşinden kaçacağı gün) kavline gelince: Câizdir ki bu, kaçışın hakikati üzere olsun. Câizdir ki hakikat üzere olmasın, fakat kaçan kimseden bulunan mânanın kendisinden bulunması sebebiyle "kaçış" ile vasıflandırılmış olsun; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Sûra üflendiğinde, artık aralarında nesep bağları kalmaz, birbirlerine soru da soramazlar); bunun vechi şudur: Akrabaların şânı, bir araya geldiklerinde birbiriyle sevinmeleri ve bir araya gelmekle ünsiyet bulmaları, birbirlerinden gaib olduklarında ise hâllerini sorup bununla ilgilenmeleridir. Sonra onlar, o gün, gaib olma anındaki soruşturmayı ve hazır bulunma anındaki sevinmeyi terk ederler; öyle ki sanki aralarında hiç nesep yokmuş gibi olur, hakikatte aralarında nesep bulunmamasından değil; fakat her birine isabet eden ilgilenme hâli, onu, hâlini sormaktan ve onu görmekle sevinmekten öyle alıkoyar ki, kaçan kimseden bulunan mâna vukû bulduğu için, âdeta bir kaçış hâline gelir; hakikî bir kaçış olması değil; çünkü [Allah]: (O gün onlardan her birinin kendisine yeten bir işi vardır) buyurmuştur; öyleyse ona isabet eden iş, onu, kendinden ve akrabalarından kaçmaktan alıkoyar. Ya da bu, kaçışın hakikati üzere olabilir; şöyle ki, akrabalar, üzerlerindeki hakların tamamını eda etmekten -kusur etmeksizin- âciz kalırlar; öyleyse o gün, bundan dolayı muaheze edilmekten korkarlar, bu da onları kaçmaya sevk eder. Ya da her biri, akrabalarının yükünü taşımaktan kaçar; nitekim [Allah]: (Ağır yüklü bir nefis, yükünü taşımaya çağırsa, yakın akrabası bile olsa ondan hiçbir şey taşınmaz) buyurmuştur; hâlbuki dünyada yükleri taşımada birbirleriyle yardımlaşıyorlardı; böylece o gün birbirleriyle yardımlaşmayacaklarını, bilâkis kaçacaklarını haber verir. Sonra câizdir ki bu, kâfirler hakkında olsun; İslâm ehline gelince, dostlar arasında sevginin bâki kalması gibi, aralarında akrabalık haklarının da bâki kalması câizdir; nitekim [Allah]: (O gün dostlar birbirine düşmandır, ancak müttakîler müstesna) buyurmuştur. Eğer hem müslümanlar hem de kâfirler hakkında ise, câizdir ki kaçış bazı hâllerde olsun, ve o...

Abese 80:35

Cenâb-ı Hakk'ın: «Annesinden ve babasından!» (ve ümmīhī ve ebīh) kavl-i celîlinin havf-ı mahşer ve inkıtâ-ı ensâb zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve ümmihî ve ebîh»: Firâr ani'l-Vâlideyn, Şiddet-i Havf, İnkıtâ-ı Ensâb, İbret-i Meâd, Mâturîdî Kelâmı: - Anne ve Babadan Kaçış: İnsan dünyada canından aziz bildiği, her türlü hürmet ve şefkatle bağlandığı anne ve babasını mahşer günü gördüğünde dahi dehşetle arkasını dönüp kaçar. Zira herkes kendi günahlarının ağırlığı ve ilâhî hesabın dehşetiyle meşguldür. - Neden Kaçar?: 1) Anne babasının kendisinden hak talep etmesinden korkar. 2) Onların azabını görüp elinden bir şey gelmemesinin acısına dayanamaz. 3) Kendi can derdi bütün akrabalık bağlarını unutturmuştur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; mahşer dehşetinin en mukaddes nesep bağlarını dahi hükümsüz bırakacağını sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Abese 80:36

Cenâb-ı Hakk'ın: «Eşinden ve çocuklarından!» (ve sâhibetihī ve benīh) kavl-i celîlinin firâr-ı ehil ve evlât zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve sâhibetihî ve benîh»: Firâr ani'z-Zevce ve'l-Ebnâ, Zevâl-i Revâbıt-ı Dünyâ, Yevm-i Fasl, Mâturîdî Akâidi: - Eş ve Çocuklardan Kaçış: Dünyada uğruna gece gündüz çalıştığı, canını feda etmeye hazır olduğu eşinden ve ciğerparesi evlatlarından bucak bucak kaçmasıdır. O gün hiçbir baba evladına, hiçbir evlat babasına zerre kadar fayda sağlayamaz. - Sevap Yardımlaşmasının İnkıtâı: Dünyada yardımlaşan akrabalar, o dehşetli günde birbirlerinin günah yükünü taşımaktan ve hak talep edilmesinden şiddetle kaçarlar («lâ yuhmelü minhü şey'ün»). - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; âhirette hakiki kurtuluşun akrabalıkla değil, sırf tevhîd, ihlas ve sâlih amelle mümkün olacağını muhkem delillerle tescil buyurur.

Abese 80:37

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün onlardan her birinin, kendine yetip artacak bir derdi / bir işi (şe'nün yuğnīh) vardır!» (li-küllimri'im minhüm yevme'izin şe'nüy yuğnīh) kavl-i celîline gelince: «Li-külli'mriin minhüm yevmeizin şenün yügnîh»: İştiğâl bi'n-Nefs, Şe'n-i Muğnî, Vahşet-i Mahşer, Mâturîdî Kelâmı: - Kendine Yeten Dert: Mahşer gününde her ferdin karşılaştığı ilâhî hesap, mîzan ve sırat korkusu o kadar büyüktür ki, başka hiçbir kimseyle ilgilenmeye, hatırını sormaya mecal bırakmaz; kendi derdi kendine fazlasıyla yeter. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu âyetin kullara dünyada iken nefis muhasebesi yapmanın lüzumunu en sarsıcı surette ders verdiğini açıklar.

Abese 80:38

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün birtakım yüzler pırıl pırıl parlar (müsfirah)!» (vücūhüy yevme'izim müsfirah) kavl-i celîline gelince: «Vücûhün yevmeizin müsfiratün»: Vücûh-ı Müsfira, Nûr-ı İman, Sürûr-ı Cennet, Mâturîdî Akâidi: - Parlayan Yüzler: Mü'minlerin yüzleri, amel defterlerini sağdan almanın ve ilâhî rızaya ermenin sevinciyle ay gibi nurlu, aydınlık ve ışıl ışıldır («müsfirah»). - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kalpteki ihlas ve imanın âhirette yüzlerde nur olarak parıldayacağını beyan buyurur.

Abese 80:39

Cenâb-ı Hakk'ın: «Gülerler, sevinirler / müjdeyle doludurlar (dâhıkatüm müstebşirah)!» (dâhıkatüm müstebşirah) kavl-i celîline gelince: «Dâhıkatün müstebşiratün»: Dahık ve İstibşâr, Büşrâ-i Ebediyye, Rıdvânullâh, Mâturîdî Akâidi: - Gülen ve Müjdelenen Yüzler: Cennet nimetlerine, ebedî saadete ve Cemâlullâh'a kavuşmanın süruruyla güler, ilâhî müjdelerle sevinçten coşarlar. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; takvâ ehlinin ebedî neş'e ve felaha ereceğini muhkem delillerle tescil buyurur.

Abese 80:40

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün birtakım yüzlerin üzerinde de toz toprak (ğabarah) vardır!» (ve vücūhüy yevme'izin 'aleyhâ ğabarah) kavl-i celîline gelince: «Ve vücûhün yevmeizin aleyhâ gabaratün»: Vücûh-ı Muğberra, Zulmet-i Küfür, Dehşet-i Hüsran, Mâturîdî Kelâmı: - Toz Toprak Kaplayan Yüzler: İnkârcıların ve müşriklerin yüzlerini ise derin bir keder, zillet, korku ve kapkara bir toz bulutu kaplar. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; küfrün karanlığının âhirette zillet ve toz toprak olarak tecelli edeceğini muhkem delillerle açıklar.

Abese 80:41

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onları bir karanlık ve zillet (katarah) bürür!» (terhakuhâ katarah) kavl-i celîline gelince: «Terhakuhâ kataratün»: Katare-i Zillet, Zulmet-i Rüsvâyî, Mâturîdî Akâidi: - Yüzleri Kaplayan İs ve Zillet: 'Katarah'; kâfirlerin yüzlerini saran kapkara bir is, zillet, utanç ve dehşet bulutudur. Toz toprağın ardından yüzleri büsbütün kararır ve azabın dehşetiyle örtülür. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bâtıl ehlinin dünyadaki sahte izzetlerinin âhirette mutlak bir zillet ve zifiri karanlığa dönüşeceğini muhkem delillerle beyan buyurur.

Abese 80:42

Cenâb-ı Hakk'ın: «İşte onlar, kâfirlerin ve fâsıkların / günaha batmış olanların (el-keferatü'l-fecerah) ta kendileridir!» (ülâ'ike hümül-keferatül-fecerah) kavl-i celîline gelince: «Ülâike hümü'l-keferatü'l-fecerah»: Hâtime-i Abese, Sıfât-ı Ehl-i Nâr, İnkâr ve Fücûr, Mâturîdî Akâidi: - Kâfir ve Fâsıkların Vasfı: 'el-Keferatü'l-fecerah'; hem akidelerinde Allah'ın nimetlerini, tevhîdi ve peygamberleri inkâr eden («küfür») hem de amellerinde fısk, fücur, zulüm ve isyana dalan («fücûr») bedbahtlardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu âyetle Abese sûresinin hitam bulduğunu, amellerin ve itikadın âhiretteki akıbeti tayin ettiğini sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Tekvir 81:1

SÛRE-İ KÜVVİRET, mekkîdir. Bismillâhirrahmânirrahîm Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Güneş dürüldüğünde, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde, gebe develer başıboş bırakıldığında, vahşi hayvanlar toplandığında, denizler kaynatıldığında, nefisler eşleştirildiğinde, diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda -hangi günahtan ötürü öldürüldü diye-, sahifeler açıldığında, gök sıyrılıp açıldığında, cehennem alevlendirildiğinde, cennet yaklaştırıldığında -her nefis, ne getirdiğini bilir.) Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Güneş dürüldüğünde) kavline gelince: Bu, bir hitabın başlangıcı değildir, bilâkis daha önce geçmiş bir soruya cevaptır; öyleyse bunun, nefislerin amellerle karşılaşacağı vakit hakkındaki bir soru olması muhtemeldir; bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın: (Güneş dürüldüğünde) kavli indi; bu, o vaktin hâllerine ve eserlerine bir işarettir; Sûre-i (Gök yarıldığında)'da vaktin beyanı yerine, mânanın önemi olan husûsun beyanını zikrettiğimiz üzeredir. Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ- (Dürüldüğünde) kavlinde ihtilâf ettiler: Bazıları dedi ki: Bu, Farsça'dan Arapçalaştırılmıştır; Arapça karşılığı "guvviret"tir. Dediler ki: (Dürüldüğünde), yani ışığı gitti demektir; "kevvera'l-leyle ale'n-nehâr" (geceyi gündüzün üzerine dürdü) denir, yani nurunu ve ışığını giderdi demektir; öyleyse "tekvîr", bir şeyin rengini gözlerden örter; öyleyse "küvviretiş-şems" (güneş dürüldü) denildiğinde, ışığı gözlerden silinip hapsedildi demektir; böylece bunda, önce zâhirinin sıyrılıp örtüleceğine, sonra kendi zâtında bir değişimin meydana gelip telef olup yok olacağına dair bir haber vardır; ondan, "kevvera'l-imâmete" (sarığı dürdü) denir; yani onu başının üzerine sararak örttüğünde denir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Yıldızlar döküldüğünde) kavline gelince: Dağılıp saçıldılar demektir; bu, Cenâb-ı Hakk'ın: (Yıldızlar saçıldığında) kavli gibidir. Ve denildi ki: Işığı gitti demektir; sanki ışığı önce gider, sonra bundan sonra dağılıp saçılırlar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle- (Dağlar yürütüldüğünde) kavline gelince: Yani yerlerinden sökülüp yürütüldüler demektir; nitekim başka bir âyette [Allah]: (Dağları görürsün de onları hareketsiz sanırsın, hâlbuki onlar bulut gibi geçip gider) buyurmuştur; onlar söküldüklerinde çokluklarından ötürü, bakan kimseye onların yürüyüşü belli olmaz; öyle ki onları hareketsiz sanır, hâlbuki onlar yürümektedir; işte bu

Tekvir 81:2

Cenâb-ı Hakk'ın: «Yıldızlar (kararıp) döküldüğü zaman!» (ve izen-nücūmün-kaderat) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'n-nücûmün'kaderat»: İnkidâr-ı Nücûm, Tenâsür-i Kevâkib, Harâb-ı Semâ, Mâturîdî Kelâmı: - Yıldızların Dökülmesi: 'İnkaderat'; semadaki parlak yıldızların ışıklarını kaybedip kararması ve yerçekimi nizamının çözülmesiyle birer birer feleklerden dökülüp saçılmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; gök kubbedeki bu dehşetli çözülmenin kıyametin vukuuna apaçık delil olduğunu beyan buyurur.

Tekvir 81:3

Cenâb-ı Hakk'ın: «Dağlar (yerinden sökülüp) yürütüldüğü zaman!» (ve izel-cibâlü süyyirat) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'l-cibâlü süyyirat»: Tesyîr-i Cibâl, Kal'-ı Râsiyât, Hebâen Mensûrâ, Mâturîdî Akâidi: - Dağların Yürütülmesi: Sarsılmaz gibi duran koca dağların köklerinden sökülüp toz duman haline gelmesi, bulutlar gibi havada savrulup nihayetinde dümdüz bir kum tepesi ve atılmış renkli yün gibi yok olmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; yeryüzünün sarsılmaz temellerini yerle bir eden kudretin meâdı tahakkuk ettirmeye kādir olduğunu tescil eder.

Tekvir 81:4

Cenâb-ı Hakk'ın: «Doğurması yakın develer (ışâr) bile başıboş bırakıldığı zaman!» (ve izel-'ışâru 'uttılat) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'l-ışâru uttılât»: Ta'tîl-i Işâr, Terk-i Emvâl-i Nefîse, Şiddet-i Dehşet, Mâturîdî Kelâmı: - En Kıymetli Malların Terk Edilmesi: 'el-'Işâr'; Arapların en kıymetli, göz bebeği saydığı on aylık gebe develerdir. Kıyametin dehşetinden insanlar canlarının derdine düşer ve gözü gibi sakındığı en değerli servetlerini bile yüzüstü terk edip arkalarına bakmazlar. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; o gün dünyalık hiçbir metaın insanın gözünde zerre kadar değerinin kalmayacağını muhkem bürhanlarla ortaya koyar.

Tekvir 81:5

Cenâb-ı Hakk'ın: «Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman!» (ve izel-vuhūşü huşirat) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'l-vuhûşü huşirat»: Haşr-ı Vuhûş, Cem'-i Beğāim, Umûm-ı Havf, Mâturîdî Akâidi: - Vahşi Hayvanların Toplanması: Birbirinden kaçan, dağlarda ve ormanlarda yapayalnız yaşayan vahşi hayvanlar dahi kıyametin korku ve dehşetinden şaşkına dönüp bir araya toplanır ve ilâhî divanda cem edilirler. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kıyamet dehşetinin bütün canlıları kaplayacağını muhkem delillerle beyan buyurur.

Tekvir 81:6

Cenâb-ı Hakk'ın: «Denizler kaynatılıp ateş haline getirildiği (süccirat) zaman!» (ve izel-bihâru süccirat) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'l-bihâru süccirat»: Tescîr-i Bihâr, İştial-i Nâr, Kudret-i İlâhiyye, Mâturîdî Kelâmı: - Denizlerin Ateşe Dönüşmesi: 'Süccirat'; denizlerin sularının yarılıp bentlerinin yıkılması, birbiriyle birleşerek alev alev yanan devasa bir ateş deryası haline gelmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; suyu tutuşturan ilâhî kudretin akılları hayrette bırakan azametini tescil eder.

Tekvir 81:7

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ruhlar (bedenlerle ve kendi benzerleriyle) eşleştirildiği zaman!» (ve izen-nüfūsü züvcet) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'n-nüfûsü züvvicet»: Tezvîc-i Nüfûs, İktiran-ı Ervâh bi'l-Ecsâd, Zümre Zümre Haşr, Mâturîdî Akâidi: - Ruhların Eşleşmesi: 1) Kabirlerdeki çürümüş cesetlerin yeniden yaratılıp kendi ruhlarıyla birleşmesidir. 2) İnsanların amellerine göre zümrelere ayrılmasıdır; sâlihler sâlihlerle, kâfirler şeytanlarla ve fâsıklar fâsıklarla eşleştirilip bir araya getirilir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; herkesin dünyada sevdiği ve benzediği kimselerle haşrolunacağını muhkem delillerle ortaya koyar.

Tekvir 81:8

Cenâb-ı Hakk'ın: «Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman!» (ve izel-mev'ūdetü sü'ılet) kavl-i celîlinin me'ûde ve adl-i ilâhî zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve ize'l-mev'ûdetü süilet»: Suâl-i Mev'ûde, İbtâl-i Me'âsir-i Câhiliyye, Tehdîd-i Zâlimîn, Adl-i Mutlak, Mâturîdî Akâidi: - Diri Diri Gömülen Kız Çocuğu: Câhiliye Arapları utanç veya fakirlik korkusuyla masum kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi («el-mev'ūdeh»). Cenâb-ı Hak mahşer günü o masum yavruya zâlim katillerinin huzurunda 'Hangi suçtan ötürü öldürüldün?' diye soracaktır. - Sorunun Gayesi: Bu soru yavruyu suçlamak için değil, onu katleden taş kalpli müşrikleri rezil rüsvay etmek ve ilâhî intikamın dehşetini göstermek içindir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; mazlumların hakkının zâlimlerden zerre kadar eksiksiz alınacağını ve ilâhî adaletin kusursuz tecelli edeceğini sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Tekvir 81:9

Cenâb-ı Hakk'ın: «'Hangi günahtan dolayı öldürüldün?' diye!» (bi-eyyi zembin kutilet) kavl-i celîline gelince: «Bi-eyyi zenbin kutilet»: Nefy-i Zenb ani'l-Mev'ûde, İntikām-ı Mazlûmîn, Mâturîdî Kelâmı: - Masumiyetin İlanı: Masum yavrunun hiçbir günahı ve suçu yokken vahşice katledildiğinin ilân edilmesidir. Katiller bu hitap karşısında dehşetli bir vicdan azabı ve ebedî cezaya çarptırılır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; haksız yere dökülen hiçbir kanın yerde kalmayacağını ve âhiretin mutlak adalet yurdu olduğunu beyan buyurur.

Tekvir 81:10

Cenâb-ı Hakk'ın: «Amel defterleri (suhuf) açıldığı zaman!» (ve izes-suhufü nüşirat) kavl-i celîline gelince: «Ve ize's-suhufü nüşirat»: Neşr-i Suhuf, Feth-i Âmâl, İsbât-ı Hesâb, Mâturîdî Akâidi: - Defterlerin Açılması: İnsanların dünyada gizli ve aşikâr işledikleri bütün amellerin yazıldığı defterlerin mahşer meydanında sahiplerine dağıtılmak üzere apaçık serilmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; amel defterlerinin neşredilmesinin hesap gününün mutlak hakikat olduğuna delil teşkil ettiğini açıklar.

Tekvir 81:11

Cenâb-ı Hakk'ın: «Gök yüzü (yerinden sökülüp) sıyrıldığı zaman!» (ve izes-semâ'ü küşıtat) kavl-i celîline gelince: «Ve ize's-semâü küşitat»: Keşt-i Semâ, İnkisâr-ı Felek, İzhâr-ı Gayb, Mâturîdî Kelâmı: - Göğün Sıyrılması: 'Küşıtat'; tıpkı bir hayvanın derisinin yüzülmesi veya tavanın kaldırılması gibi, gök kubbenin yerinden sökülüp dürülmesi ve perdelerin tamamen kalkmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; semanın bu şekilde sıyrılmasının ilâhî celâlin tecellisine bir alâmet olduğunu beyan buyurur.

Tekvir 81:12

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve cehennem (cahîm) alev alev tutuşturulduğu zaman! Ve cennet yaklaştırıldığı zaman! Herkes (dünyada hayır ve şerden) ne hazırlayıp getirdiğini bilecektir!» (ve izel-cahīmü su''ırat, ve izel-cennetü üzlifet, 'alimet nefsüm mâ ahdarat) kavl-i celîllerinin tes'îr-i cahîm, izlâf-ı cennet, ilim-i nefis ve kasem-i ilâhî zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve ize'l-cahîmü su'ırat ve ize'l-cennetü üzlifet alimet nefsün mâ ahdarat»: Tes'îr-i Cahîm, İzlâf-ı Cennet, İhzâr-ı Âmâl, Tahakkuk-ı Cezâ, Kasem bi'l-Hünnes ve'l-Künnes, Mâturîdî Akâidi: - Cehennemin Tutuşturulması: 'Su''ırat'; kâfirlerin, münafıkların ve zâlimlerin atılmasıyla ve ilâhî gazapla cehennem ateşinin alev alev körüklenmesi, hararetinin son haddine ulaştırılmasıdır. - Cennetin Yaklaştırılması: 'Ve izel-cennetü üzlifet'; müttakī mü'minlere mükâfat yurdu olan cennetin gözlerinin önüne serilip yaklaştırılması, ebedî nimetlerin ve Cemâlullâh'ın müjdelenmesidir. - Amellerin Ayân Beyân Bilinmesi: 'Alimet nefsüm mâ ahdarat'; bütün bu dehşetli kozmik hadiselerin ardından her nefis dünyada işlediği hayır ve şer bütün amellerini amel defterinde ve ilâhî huzurda eksiksiz görecek ve bilecektir. - Âyetlerdeki Kasemlerin Hikmeti: Takip eden âyetlerdeki gezegenlere («el-hünnesil-cevâril-künnes»), kararan geceye ve nefes alan sabaha edilen ilâhî kasemler; Kur'ân'ın şerefli bir melek (Cebrâil) vasıtasıyla indirilen hak kelâm olduğunu ve Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm'ın mecnun olmayıp sıdk ile gönderildiğini ispat eder. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cehennemin azabının, cennetin mükâfatının ve vahyin kudsiyetinin hak olduğunu, her insanın kendi kesb ve ameliyle baş başa kalacağını sarsılmaz bürhanlarla tescil buyurur.

Tekvir 81:13

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve cennet yaklaştırıldığı zaman (üzlifet)!» (ve izel-cennetü üzlifet) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'l-cennetü üzlifet»: İzlâf-ı Cennet, Takrîb-i Niam, Müjde-i Ehl-i İman, Mâturîdî Akâidi: - Cennetin Yaklaştırılması: 'Üzlifet'; takvâ ehli mü'minlere mükâfat yurdu olan cennetin gözlerinin önüne serilip yakın kılınması, ebedî nimetlerin ve ilâhî rızanın müjdelenmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; cennetin mü'minlere ikram ve taltif olarak yaklaştırıldığını muhkem delillerle beyan buyurur.

Tekvir 81:14

Cenâb-ı Hakk'ın: «Herkes (dünyada hayır ve şerden) ne hazırlayıp getirdiğini bilecektir!» ('alimet nefsüm mâ ahdarat) kavl-i celîline gelince: «Alimet nefsün mâ ahdarat»: İhzâr-ı Âmâl, Rüyet-i Kesb, Adl-i Mutlak, Mâturîdî Kelâmı: - Amellerin Bilinmesi: Her nefis dünyada işlediği zerre kadar hayır veya şer bütün amellerini amel defterinde ve ilâhî huzurda hazır bulup tastamam idrak edecektir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; insanın kendi kesb ve ameliyle baş başa kalacağını sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Tekvir 81:15

15 ve 16. Âyetler: Cenâb-ı Hakk'ın: (Yemin ederim akıp gidip gizlenen; doğup battıkları yerlerde saklanan) yıldızlara kavline gelince: Kendileriyle yemin edilen şeyler üç hüküm gerektirir: Birincisi: Allah Teâlâ'nın yarattığı hiçbir şey yoktur ki, kendisine derin nazar edildiğinde, onda O'nun vahdaniyetine bir delil ve rubûbiyetine bir âyet bulunmasın. İkincisi: Allah'ın ilmini ve hikmetini sabit kılmak, kudretine ve saltanatına delâlet eder. Üçüncüsü: Kudret ve saltanatı sabit kılmakta, risalet iddiasının vâcib kılınması ve Allah'tan başkasına ibadetten nehiy vardır. Eğer onlara nazar etmekten ve O'nun işi hakkında tefekkür etmekten men olunmasalardı, bu onları öldükten sonra dirilmeyi kabule, Rabbin vahdaniyetine ve peygamberleri ikrar etmeye götürürdü; öyle ki O'nunla birlikte başka ilâhlar bulunduğunu iddia etmezler, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmezler, resûlü de yalanlamazlardı. Öyleyse Allah, hüccetlerini tekit etmek için bu şeylerle yemin etmiştir; ta ki onun kendi katından bir resûl olduğunu, ya da emirlerin kendi katından olduğunu bilsinler; ya da bu yemin, Allah Teâlâ'nın resûlüne, onlara bu şeylerle yemin etmesi için bir telkin olabilir; ta ki -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in işine dair kâfirlere ârız olan şüpheleri ve şekleri gidersin, onları O'nun hüccetlerine ve âyetlerine nazar etmeye davet etsin. Sonra latif ve ince olan şeylerle yemin de, kesif ve kaba olan şeylerle yemin de, büyük ve küçük olan şeylerle yemin de, zâhir ve gizli olan şeylerle yemin de, hepsi, şüpheyi gidermede, tevhidi, risaleti ve öldükten sonra dirilmeyi ispat etmede birleşirler. Bilâkis latif olan şeylerdeki hayret verici mâna, kesif ve kaba olan şeylerdekinden daha büyüktür. Öyleyse bir kere yıldızlarla, bir kere gecenin karanlığıyla ve aydınlandığı vakitle, dilediği yaratıklarından şeylerle yemin etmiştir. Şüphesiz bütün mahlûkat, O'nun vahdaniyetine şahitlik etmede, rubûbiyetini, ilmini, kudretini ve saltanatını ispat etmede birleşiktir; ve şeylerin latif ve gizli olanı, zâhir olanına bitişiktir; öyleyse gizli ve örtülü olanın zikri, zâhir olanın zikrini de içine alır; zâhir olanın zikrinde ise, onu var edenin zikri vardır; öyleyse yemin, hakikatte Allah Teâlâ iledir. Sonra "hunnes" ve "künnes" hakkında ihtilâf ettiler. Ebû Bekir dedi ki: "Hunnes", doğdukları yerlerden doğup battıkları yerlerde batan yıldızlardır; "künnes" ise, doğdukları yerlerden doğan, sonra gizlenip kaybolan, doğdukları yerlere dönünceye kadar öyle kalan, sonra tekrar doğan yıldızlardır. Denildi ki: "El-hunnesü'l-cevâri'l-künnes", beş yıldızdır; bunların gökte kendi mecraları vardır; gece görünürler, gündüz örtülürler; öteki yıldızlar ise sabittir. Sonra denildi ki: "Hunûs" ve "künûs" birdir; bu, kayboluş ve battıkları yerlerde batış ve oraya girmedir. Denildi ki: "Künûs" kayboluştur, "hunûs" ise geri kalıştır; Ferrâ da böyle demiştir: Bunlar, kendi mecralarında geri kalan ve dönen beş yıldızdır. Kâ'b el-Hıbr'in hadisinde: "Gündüz onlarla, hunnes yıldızların hunûsu gibi hunûs eder" [geçer]; yani onları geri çevirir ve geciktirir demektir; Allah en iyi bilendir. İbn Mes'ûd -radıyallâhu anh-'dan rivayet edilir ki o şöyle demiştir: Bunlar, insandan kaçıp gizlenen, kendi yerlerinde saklanan vahşi hayvanlardır. Hangisi olursa olsun, hepsi de zikrettiğimiz vecihlere delâlet eder. (Müellifin nüsha farkı dipnotları:) 1. Asıl nüshada ve M nüshasında "ve yüsbitü" (sabit kılar) şeklinde geçer. 2. Asıl nüshada ve M nüshasında yalnız "ve" (و) geçer. 3. Bu kelime asıl nüshada ve M nüshasında düşmüştür. 4. Bu kelime M nüshasından alınmıştır, asıl nüshada düşmüştür. 5. Bu ibare asıl nüshada ve M nüshasında düşmüştür. 6. Bu ibare Harem-i Mekkî nüshasından alınmıştır, asıl nüshada ve M nüshasında düşmüştür. 7. Asıl nüshada ve M nüshasında "ve innemâ" (ve ancak) şeklinde geçer.

Tekvir 81:16

15 ve 16. Âyetler: Cenâb-ı Hakk'ın: (Yemin ederim akıp gidip gizlenen; doğup battıkları yerlerde saklanan) yıldızlara kavline gelince: Kendileriyle yemin edilen şeyler üç hüküm gerektirir: Birincisi: Allah Teâlâ'nın yarattığı hiçbir şey yoktur ki, kendisine derin nazar edildiğinde, onda O'nun vahdaniyetine bir delil ve rubûbiyetine bir âyet bulunmasın. İkincisi: Allah'ın ilmini ve hikmetini sabit kılmak, kudretine ve saltanatına delâlet eder. Üçüncüsü: Kudret ve saltanatı sabit kılmakta, risalet iddiasının vâcib kılınması ve Allah'tan başkasına ibadetten nehiy vardır. Eğer onlara nazar etmekten ve O'nun işi hakkında tefekkür etmekten men olunmasalardı, bu onları öldükten sonra dirilmeyi kabule, Rabbin vahdaniyetine ve peygamberleri ikrar etmeye götürürdü; öyle ki O'nunla birlikte başka ilâhlar bulunduğunu iddia etmezler, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmezler, resûlü de yalanlamazlardı. Öyleyse Allah, hüccetlerini tekit etmek için bu şeylerle yemin etmiştir; ta ki onun kendi katından bir resûl olduğunu, ya da emirlerin kendi katından olduğunu bilsinler; ya da bu yemin, Allah Teâlâ'nın resûlüne, onlara bu şeylerle yemin etmesi için bir telkin olabilir; ta ki -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in işine dair kâfirlere ârız olan şüpheleri ve şekleri gidersin, onları O'nun hüccetlerine ve âyetlerine nazar etmeye davet etsin. Sonra latif ve ince olan şeylerle yemin de, kesif ve kaba olan şeylerle yemin de, büyük ve küçük olan şeylerle yemin de, zâhir ve gizli olan şeylerle yemin de, hepsi, şüpheyi gidermede, tevhidi, risaleti ve öldükten sonra dirilmeyi ispat etmede birleşirler. Bilâkis latif olan şeylerdeki hayret verici mâna, kesif ve kaba olan şeylerdekinden daha büyüktür. Öyleyse bir kere yıldızlarla, bir kere gecenin karanlığıyla ve aydınlandığı vakitle, dilediği yaratıklarından şeylerle yemin etmiştir. Şüphesiz bütün mahlûkat, O'nun vahdaniyetine şahitlik etmede, rubûbiyetini, ilmini, kudretini ve saltanatını ispat etmede birleşiktir; ve şeylerin latif ve gizli olanı, zâhir olanına bitişiktir; öyleyse gizli ve örtülü olanın zikri, zâhir olanın zikrini de içine alır; zâhir olanın zikrinde ise, onu var edenin zikri vardır; öyleyse yemin, hakikatte Allah Teâlâ iledir. Sonra "hunnes" ve "künnes" hakkında ihtilâf ettiler. Ebû Bekir dedi ki: "Hunnes", doğdukları yerlerden doğup battıkları yerlerde batan yıldızlardır; "künnes" ise, doğdukları yerlerden doğan, sonra gizlenip kaybolan, doğdukları yerlere dönünceye kadar öyle kalan, sonra tekrar doğan yıldızlardır. Denildi ki: "El-hunnesü'l-cevâri'l-künnes", beş yıldızdır; bunların gökte kendi mecraları vardır; gece görünürler, gündüz örtülürler; öteki yıldızlar ise sabittir. Sonra denildi ki: "Hunûs" ve "künûs" birdir; bu, kayboluş ve battıkları yerlerde batış ve oraya girmedir. Denildi ki: "Künûs" kayboluştur, "hunûs" ise geri kalıştır; Ferrâ da böyle demiştir: Bunlar, kendi mecralarında geri kalan ve dönen beş yıldızdır. Kâ'b el-Hıbr'in hadisinde: "Gündüz onlarla, hunnes yıldızların hunûsu gibi hunûs eder" [geçer]; yani onları geri çevirir ve geciktirir demektir; Allah en iyi bilendir. İbn Mes'ûd -radıyallâhu anh-'dan rivayet edilir ki o şöyle demiştir: Bunlar, insandan kaçıp gizlenen, kendi yerlerinde saklanan vahşi hayvanlardır. Hangisi olursa olsun, hepsi de zikrettiğimiz vecihlere delâlet eder. (Müellifin nüsha farkı dipnotları:) 1. Asıl nüshada ve M nüshasında "ve yüsbitü" (sabit kılar) şeklinde geçer. 2. Asıl nüshada ve M nüshasında yalnız "ve" (و) geçer. 3. Bu kelime asıl nüshada ve M nüshasında düşmüştür. 4. Bu kelime M nüshasından alınmıştır, asıl nüshada düşmüştür. 5. Bu ibare asıl nüshada ve M nüshasında düşmüştür. 6. Bu ibare Harem-i Mekkî nüshasından alınmıştır, asıl nüshada ve M nüshasında düşmüştür. 7. Asıl nüshada ve M nüshasında "ve innemâ" (ve ancak) şeklinde geçer.

Tekvir 81:17

[Yıldızlar] seyrinde gizlenir (hunnes), sonra geri döner. Ka'b'ın hadisinde: "Ateş, kaçan yıldızların (nücûm-ı hunnes) kaçtığı gibi onlardan kaçar" denilmiştir; yani onlardan sapar ve geri kalır, Allah en iyi bilendir. İbn Mes'ûd'dan -radıyallahu anh- rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Bunlar, insanlardan gizlenen ve kendi yuvalarına çekilen yaban hayvanlarıdır. Hangisi olursa olsun, hepsi de zikrettiğimiz mânâlara delâlet etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Gece bastırıp geldiğinde) [Tekvîr, 17] kavline gelince: "Geldiğinde" denilmiştir. "Geldiğinde ve gittiğinde" de denilmiştir. O'nun: (Sabah nefes alıp açıldığında) [Tekvîr, 18] kavline gelince: "Ağardığında" ve "yükseldiğinde" [denilmiştir]. Gecenin gelişinde ve gündüzün gelişinde kudret ve saltanatın isbatı vardır; şöyle ki: gecenin karanlığı eşyayı kapladığında eşyanın yüzlerini örter, gündüz ise o örtüyü açar. Eğer bir kimse hile ve sebeplerle bütün eşyayı örtmek istese, buna güç yetiremez; örtüyü kaldırmak istese, yine buna sahip olamaz. Allah onlara bunu hatırlatmaktadır ki, kudreti buna ulaşan zâtı hiçbir şeyin âciz bırakamayacağını, ba'sin de O'na güç gelmeyeceğini bilsinler; bilakis O, onları diriltmeye ve haşretmeye kaadirdir. Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ-: (Muhakkak ki o, kerîm bir resulün sözüdür) [Tekvîr, 19] kavline gelince: Yeminin mevkii buna ve O'nun -teâlâ-: (Arkadaşınız mecnun değildir) kavline râcidir. Sonra bu kavlin te'vili şudur: Yani Muhammed'in -sallallahu aleyhi ve sellem- size getirdiği bu kelâmı, o, Rabbi katında kerîm olan bir elçiden telâkki etmiştir ki o da Cebrâil -aleyhisselâm-'dır. Burada söz, Resûl'e izâfe edilmiştir; çünkü onu ondan işitmiştir, kendisinden önce de değildir. Allah başka bir âyette: (Tâ ki Allah'ın kelâmını işitinceye kadar) buyurmuş ve onu Allah'ın kelâmı diye adlandırmıştır; muvafakat cihetiyle, ya da onun başlangıcı O'na râci olduğu için; işitilenin bizzat O'nun kelâmı olması demek değildir. Nitekim şöyle denilir: "Bu, Ebû Hanîfe'nin -rahimehullah- kavlidir", "Bu, falan şairin kavlidir"; hâlbuki işitilen söz, kendisine izâfe edilenin sözü değildir, fakat başlangıcı ona râci olduğu için ona izâfe edilmiştir. İşte böylece o da Allah'ın kelâmı diye adlandırılmıştır; çünkü o, Allah'ın kelâmına delâlet etmektedir ve başlangıcı O'na râcidir, bizzat kendisinin O'nun kelâmı olması değil. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Kuvvet sahibi, Arşın sahibi katında mekîn) [Tekvîr, 20] kavline gelince: Onu kuvvetle vasıflandırmasında iki fayda vardır: Birincisi: Zikrettiğimiz gibi, bunda cin ve şeytanlardan olan düşmanların [vahiyde] yapacağı bir değişiklikten emin olunduğunun beyanı vardır.

Tekvir 81:18

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve nefes aldığı (ağardığı / aydınlandığı) zaman sabaha!» (ves-subhı izâ teneffes) kavl-i celîline gelince: «Ve's-subhı izâ teneffes»: Teneffüs-i Subh, Tulû-ı Fecr, Hayat-ı Cedîde, Mâturîdî Kelâmı: - Sabahın Nefes Alması: 'İzâ teneffes'; karanlıkların yarılarak sabahın ferahlatıcı aydınlığının ufukta yayılması ve mahlûkata yeni bir hayat nefesi bahşetmesidir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; sabah aydınlığının ölü toprağın ve uyuyan insanların dirilişine canlı bir misal olduğunu tescil eder.

Tekvir 81:19

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz o (Kur'ân), çok şerefli bir elçinin (Cebrâil'in) getirdiği sözdür!» (innehū le-kavlü rasūlin kerīm) kavl-i celîline gelince: «İnnehû le-kavlü resûlin kerîm»: Kavl-i Resûl-i Kerîm, Risâlet-i Cibrîl, Asl-ı Kelâmullâh, Mâturîdî Akâidi: - Şerefli Elçinin Sözü: Bu âyetteki 'resûl-i kerîm', Allah katında pek şerefli olan Cebrâil aleyhisselâm'dır. Kur'ân'ın ona nispet edilmesi, vahyi Zât-ı Bârî'den alıp peygambere tebliğ eden emin elçi olması sebebiyledir; yoksa Kur'ân'ın asıl kaynağı ve kelâmı bizzat Cenâb-ı Hak'tır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kelâmın kaynağı ile tebliğcisi arasındaki kelâmî farkı izah ederek Kur'ân'ın ilâhî kelâm olduğunu muhkem bürhanlarla tescil eder.

Tekvir 81:20

Cenâb-ı Hakk'ın: «(O elçi) büyük bir güç sahibidir (zî-kuvveh), Arş'ın Sahibi (Allah) katında pek itibarlıdır (mekîn)!» (zī kuvvetin 'ınde zil-'arşi mekīn) kavl-i celîline gelince: «Zî kuvvetin ınde zi'l-arşi mekîn»: Kuvvet ve Mekânet-i Cibrîl, İsmet-i Vahy, Hıfz ani'ş-Şeyâtîn, Mâturîdî Kelâmı: - Cebrâil'in Sıfatları: 'Zî kuvvetin'; Cebrâil aleyhisselâm'ın hiçbir şeytanın veya cinnin müdahale edemeyeceği, vahyi tahriften koruyacak muazzam bir kuvvete sahip olmasıdır. 'Mekîn'; Arş'ın Mâliki olan Yüce Allah'ın huzurunda en yüksek makam, derece ve itibara mazhar bulunmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; elçinin kuvvet ve emanetinin vahyin mutlak masumiyetini ve güvenilirliğini teminat altına aldığını muhkem delillerle tescil eder.

Tekvir 81:21

...ve insanlardan [şeytanları], kuvveti ile onlardan uzak tutar; ta ki onlar onu değiştirip tebdil etmeye güç yetiremesinler. Onu bizâtihî emânetle vasıflandırması ise, mahlûkatın onun tarafından [gelecek bir tahriften] emin olmaları içindir. Yahut onu kuvvetle vasıflandırması, Muhammed'e -sallallahu aleyhi ve sellem- düşmanlık edenleri korkutup sakındırmak içindir; onlara, kendisiyle beraber, eğer ona kötülük ve tuzak kurmayı kastederlerse onların şerrini ve hilesini kendisinden def edecek birinin bulunduğunu bildirmektedir. Rivayet olunduğuna göre Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Cebrâil'e -aleyhisselâm-: "Allah teâlâ seni kuvvetle vasıflandırdı; senin kuvvetinin eseri nedir?" diye sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: "Allah teâlâ bana Lût kavmini -aleyhisselâm- helâk etmemi emrettiğinde, onların köylerini kökünden söküp tek bir kanadımla göğe kaldırdım, sonra onları alt üst ettim." Bizim, onun kuvvetini [tafsilatıyla] bilmeye ihtiyacımız yoktur; bize gereken ihtiyaç, onun kuvvetinin zikredilmesindeki mânâ ve hikmeti bilmektir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Arşın sahibi katında mekîn) kavline gelince: Eğer arştan murad mülk [hükümranlık] ise, mânâsı şudur: Mülk sahibi katında mekîndir, yani kudret ve mevki sahibidir. Denilmiştir ki: Arş, taht (serîr)dir; eğer böyle ise, te'vili şudur: O, mülk tahtı sahibi olan zâtın katında mekîndir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Orada itaat edilen, güvenilir) [Tekvîr, 21] kavline gelince: Denilmiştir ki: Cebrâil -aleyhisselâm-, insanlara elçi olduğu gibi meleklere de elçidir; eğer durum böyle ise, bunda, bazı kâfirlerin taptığı meleklerin, Cebrâil'in -aleyhisselâm- kendilerine emrettiği ve nehyettiği şeylerde ona itaat ettiklerinin haberi vardır. Öyleyse bunlara ne oluyor da onun itaatini ve emrine boyun eğmeyi terk ediyorlar? Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Orada güvenilirdir) kavline gelince: Yani onlar ona emniyet ederler, onlara getirdiği şeylerde onu hiçbir şeyle itham etmezler; öyleyse bunlar, Resûl'e vahiyden gelen şeylerde onu nasıl itham edebilirler? O'nun: (Arkadaşınız mecnun değildir) [Tekvîr, 22] kavline gelince: Bazıları der ki: Kâfirler, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Cebrâil'i kendi sûretinde görüp bayıldığında ve Cebrâil -aleyhisselâm- vahiyle her geldiğinde onun yüzünün rengi değiştiğinde, onu cinnetle itham etmişlerdir; bundan dolayı onu mecnûnluğa nispet ederler. Bazıları da der ki: Onu ancak, yeryüzü ehline muhalefetini izhar ettiği için mecnûnluğa nispet etmişlerdir. Yeryüzü ehli arasında, kendilerine muhalefet edeni öldürüp azap etmek âdetleri olan zorbalar ve firavunlar vardı; bu sebeple onun bu tutumu, kendi nefsi ve rûhu ile bir muhataraya atılmak demekti; zira o, güç yetiremeyecekleri kimselere karşı düşmanlığa kalkışmıştı. Ve her kim...

Tekvir 81:22

22. Âyet. Cenâb-ı Hakk'ın: (Arkadaşınız mecnun değildir) kavline gelince: Onlardan bazıları der ki: Kâfirler, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Cebrâil'i kendi sûretinde gördüğünde ve bayıldığında, onu cinnetle itham etmişlerdir; zira Cebrâil -aleyhissalâtü vesselâm- vahiyle her geldiğinde onun yüzünün rengi değişirdi; bundan dolayı onu bu sebeple mecnûnluğa nispet ederler. Onlardan bazıları da der ki: Onu ancak yeryüzü ehline muhalefetini izhar ettiği için mecnûnluğa nispet etmişlerdir; yeryüzünde, kendilerine muhalefet edeni öldürüp azap etmek âdetleri olan zorbalar ve firavunlar vardı; bu sebeple onun bu hâli, kendi nefsi ve rûhu ile bir muhataraya girmek demekti; çünkü o, güç yetiremeyecekleri kimselere karşı düşmanlığa kalkışmıştı -kendisine güç yetiremeyecek kimseye muhalefet edip ona düşmanlığa kalkışan kimsenin durumu gibi- bu ise şâhid âleminde bir ahmaklık ve delilik sayılır; onu bu sebeple mecnûnluğa nispet etmişlerdir. Onlardan bazıları da şunu zikretmiştir: Onlar onu zikrettiğimiz bu sebeplerle mecnûnluğa nispet etmemişlerdir, fakat şiddetli sefihlikleri onları buna sevk etmiştir; onu bir kere mecnûnluğa, bir kere de sâhirliğe nispet etmişler, bir kere: (Onu ancak bir beşer öğretiyor) [Nahl, 103] demişler, bir kere de: (Bu, ancak bir uydurmadır) [Sâd, 7] demişlerdir. Onlar bunların hepsine, hâli hakkında bir araştırma yapmaksızın, ancak sefihlik ve inat üzere nispet etmişlerdir. Görmez misin ki onu bir kere mecnûnluğa, ikinci kere de sihre nispet etmişlerdir; hâlbuki bu ikisi birbiriyle çelişen iki şeydir; çünkü sâhir, ilimde nihayete ulaşmış olan kimsedir, delilik ise cehâletin son noktasıdır. Eğer bunu bir araştırma ve tefekkürle söyleselerdi, birbiriyle çelişen sözler getirmezlerdi; böylece Nebî'ye -sallallahu aleyhi ve sellem- tâbi olmaktan alıkoymak istedikleri kimselere karşı kendi cehâletleri açığa çıkardı. Bilakis onlar tek bir söz üzerinde ittifak eder, o sözle [insanları] alıkoyarlardı; tâ ki yaptıkları telbis yerini bulsun ve insanları Nebî'ye tâbi olmaktan alıkoymak muradına ulaşsınlar. Aynı şekilde onun: (Onu ancak bir beşer öğretiyor) [Nahl, 103] ve: (Bu, ancak onun uydurduğu bir yalandır) [Furkan, 4] diye iddia ettikleri hususta da birbiriyle çelişen sözler getirmişlerdir; çünkü onun [sözlerinin] ihtilâfı ve iftirası, onun kendi başına âlim olduğunu, başkasının öğretmesine muhtaç olmadığını isbat eder; başkasından öğrenmeye muhtaç olması ise, kendi başına [böyle bir söz] uydurmaktan âciz ve câhil olduğunu isbat eder. Bütün bunlar gösteriyor ki, onlar onu kendilerine zâhir olan alâmetlerden dolayı mecnûnluğa nispet etmemişler, fakat sefihlikleri ve inatları yüzünden ellerine geçen her şeyle onu itham etmişlerdir. Sonra, eğer onu Cebrâil'i -aleyhissalâtü vesselâm- kendi sûretinde gördüğünde bayıldığı için mecnûnluğa nispet etmişlerse, [bilsinler ki] o, kendilerine öyle bir şey getirmiştir ki, eğer onda tefekkür etselerdi, onun arkadaşlarında bir cinnet bulunmadığını bilirlerdi; nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: (De ki: Ben size ancak bir tek şeyi öğütlerim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkasınız, sonra da tefekkür edesiniz; arkadaşınızda bir cinnet yoktur) [Sebe', 46]. Şöyle ki: O, kendilerine öyle bir hikmet getirmiştir ki, insan ve cin hükemâsı onun bir benzerini getirmekten âciz kalmıştır; ve kendilerine öyle bir kitap getirmiştir ki, ehl-i kitap onun bir benzerini getirmekten âciz kalmıştır. Eğer bunda tefekkür etselerdi, bunun mecnunların fiilinden ve ilimlerinden olmadığını, bilakis Allah katından olduğunu bilirlerdi; Allah ona ikramda bulunsun. Eğer onu, rûhu ile muhataraya girdiği için mecnûnluğa nispet etmişlerse, onlar -Allah teâlâya hamd olsun- ona bir hile kurmaya ve onu öldürmeye muvaffak olamamışlar, bilakis Allah onu onlara galip kılmış ve onu bütün dinin üzerine üstün getirmiştir; böylece onu kendisiyle mecnûnluğa nispet ettikleri o husus, onun risâletinin âyeti ve nübüvvetinin alâmeti olmuştur. [Nüsha farkları] 1. Asılda ve M nüshasında: "bihî". 2. M nüshasından; asılda: "el-vahyü". 3. Asılda ve M nüshasında: "haysü". 4. M nüshasından; asılda düşmüştür. 5. Asılda ve M nüshasında: "hüve'llezî hamelehüm". 6. Asılda ve M nüshasında: "ennehüm". 7. Asılda ve M nüshasında: "a'ceze". 8. Asılda ve M nüshasında: "mislehû".

Tekvir 81:23

...kendisine güç yetiremeyecek olana muhalefet edip ona düşmanlığa kalkışan kimsenin durumu gibi; bu ise şâhid âleminde bir ahmaklık ve delilik sayılır; onu bu sebeple mecnûnluğa nispet etmişlerdir. Onlardan bazıları da şunu zikretmiştir: Onlar onu zikrettiğimiz bu sebeplerle mecnûnluğa nispet etmemişlerdir, fakat şiddetli sefihlikleri onları buna sevk etmiştir; onu bir kere mecnûnluğa, bir kere de sâhirliğe nispet etmişler, bir kere: "Onu bir beşer öğretiyor" demişler, bir kere de: (Bu ancak bir uydurmadır) demişlerdir. Onlar bunların hepsine, hâli hakkında bir araştırma yapmaksızın, ancak sefihlik ve inat üzere nispet etmişlerdir. Görmez misin ki, onu bir kere mecnûnluğa, ikinci kere de sihre nispet etmişlerdir; hâlbuki bu ikisi birbiriyle çelişen iki şeydir; çünkü sâhir ilimde nihayete ulaşmış olan kimsedir, delilik ise cehâletin son noktasıdır. Eğer bunu bir araştırma ve tefekkürle söyleselerdi, birbiriyle çelişen sözler getirmezlerdi; böylece Nebî'ye -sallallahu aleyhi ve sellem- tâbi olmaktan alıkoymak istedikleri kimselere karşı kendi cehâletleri açığa çıkardı. Bilakis onlar tek bir söz üzerinde ittifak eder, ondan hareket ederlerdi; tâ ki yaptıkları telbis yerini bulsun ve insanları Nebî'ye -sallallahu aleyhi ve sellem- tâbi olmaktan alıkoymak muradına ulaşsınlar. Aynı şekilde onun bir beşer tarafından öğretildiğini ve onun uydurduğu bir yalan olduğunu iddia etmelerinde de birbiriyle çelişen sözler getirmişlerdir; çünkü onun [sözlerinin] ihtilâfı ve iftirası, onun kendi başına âlim olduğunu, başkasının öğretmesine muhtaç olmadığını isbat eder; başkasından öğrenmeye muhtaç olması ise, kendi başına [bir söz] uydurmaktan âciz ve câhil olduğunu isbat eder. Bütün bunlar gösteriyor ki, onlar onu kendilerine zâhir olan alâmetlerden dolayı mecnûnluğa nispet etmemişler, fakat ellerine geçen her şeyle onu itham etmişlerdir; sefihlikleri ve inatları yüzünden. Sonra, eğer onu Cebrâil'i -aleyhisselâm- kendi sûretinde gördüğünde bayıldığı için mecnûnluğa nispet etmişlerse, [bilsinler ki] o, kendilerine öyle bir şey getirmiştir ki, eğer onda tefekkür etselerdi, onun arkadaşlarında bir cinnet bulunmadığını bilirlerdi; nitekim Allah -teâlâ- şöyle buyurmuştur: (De ki: Ben size ancak bir tek şeyi öğütlerim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkasınız, sonra da tefekkür edesiniz; arkadaşınızda bir cinnet yoktur). Şöyle ki: O, kendilerine öyle bir hüküm getirmiştir ki insan ve cin hükemâsı onun bir benzerini getirmekten âciz kalmıştır; ve kendilerine öyle bir kitap getirmiştir ki ehl-i kitap onun bir benzerini getirmekten âciz kalmıştır. Eğer bunda tefekkür etselerdi, bunun mecnunların fiilinden ve ilimlerinden olmadığını, bilakis Allah katından olduğunu bilirlerdi; Allah ona ikramda bulunsun. Eğer onu, rûhu ile muhataraya girdiği için mecnûnluğa nispet etmişlerse, onlar -Allah teâlâya hamd olsun- ona bir hile kurmaya ve onu öldürmeye muvaffak olamamışlar, bilakis Allah onu onlara galip kılmış ve onu bütün dinin üzerine üstün getirmiştir; böylece onu kendisiyle mecnûnluğa nispet ettikleri o husus, onun risâletinin âyeti ve nübüvvetinin alâmeti olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Yemin olsun ki onu apaçık ufukta gördü) [Tekvîr, 23] kavline gelince: Hasen [el-Basrî] der ki: O -sallallahu aleyhi ve sellem- Rabbini kalbiyle görmüştür; yani O'nun azametini ve saltanatını, kendisine hiçbir benzeşme ârız olmayan bir vecihten [görmüştür]. Ufka tahsis edilmesi ise, bereketlerin ufuktan inmesi sebebiyledir.

Tekvir 81:24

...meleklerin ve her türlü hayrın inişi de böyledir; buradan murad, bütün bu mekânlardır. Müfessirlerden başkaları ise, rü'yeti Cebrâil'e -aleyhisselâm- hamletmişlerdir. Zikredildiğine göre Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Cebrâil'den -aleyhisselâm- kendisini asıl sûretinde görmek istemiş, Cebrâil -aleyhisselâm- da ona: "Yeryüzü beni içine sığdıramaz; ama sen sabah namazını kıldığında göğün ufkuna bak, orada beni görürsün" demiştir. O da böyle yapmış ve onu asıl sûretinde görmüş, sonra o kendisine yaklaşmış, tâ ki iki yay kadar yahut daha da yakın bir mesafeye gelmiştir. Ufkun zikredilmesi, uzaklıktan dolayı bir şeyin yeryüzünün etraflarından görülmesinin mümkün olmamasındandır; bu sebeple ufka tahsis edilmiştir; çünkü uzaktaki şeylerin görülmesi ancak böyle vâki olur, Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ve o, gaybe karşı zanîn değildir) [Tekvîr, 24] kavline gelince: "bi-zanînin" şeklinde de okunmuştur. Ebû Ubeyd der ki: "Zanîn" [okuyuşu] daha evlâdır; çünkü zanîn, itham edilen [kimse] demektir; danîn ise cimri demektir. Hiç kimse Resûlullah'ı -sallallahu aleyhi ve sellem- cimrilikle itham etmemiştir ki bu âyetle ondan cimrilik nefyedilsin; oysa onu gayb hususunda -ki bu Kur'ân'dır- itham etmişlerdir; "Onu bir beşer öğretiyor, Allah katından değildir" demişler, ayrıca "Bu, ancak onun uydurduğu bir yalandır" da demişlerdir. Allah teâlâ da onu, söyledikleri bu şeylerden: (O, gaybe karşı zanîn değildir) kavliyle beraat ettirmiştir. "Dad" harfiyle (danîn) okuyanlara gelince, bu birkaç vecihe muhtemeldir: Birincisi: Ebû Bekir el-Esamm'ın zikrettiğidir; şöyle ki: Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- diğer âlimlerin yaptığı gibi, Allah teâlâ'nın kendisine öğrettiği hiçbir şeyi ashâbından hiçbirinden esirgemezdi; çünkü âlimler, kendilerine gelip giden kimselere sahip oldukları bütün ilimleri öğretmek istemezler, tâ ki kendilerine ihtiyaç kalmasın diye. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ise, öğrendiği bütün ilimleri ashâbının tamamına öğretmeyi arzu ederdi; her birine gücü yettiği kadar öğretmeye çalışırdı, kendisinden cimrilik ve esirgeme sebebiyle öğretmekten çekinmezdi. Câizdir ki Allah teâlâ onu bundan şu sebeple beraat ettirmiş olsun: Muhammed'in -sallallahu aleyhi ve sellem- ümmetinde, Resûlullah'ın -sallallahu aleyhi ve sellem- bazı ashâbını başkalarının vâkıf olmadığı şeylerin öğretimiyle tahsis ettiğini iddia edecek kimselerin bulunacağını bildiği için; hâlbuki bazılarını bazılarına tercih ederek kendindeki [ilmi] öğretmek, şâhid âleminde bir cimrilik sayılır; işte (Ve o gaybe karşı danîn değildir) kavlinde, bunu iddia edenlerin yalanlanması vardır. Bu, Nebî'den -sallallahu aleyhi ve sellem- rivayet edilen şu söz gibidir: "Onu görerek oruca başlayın, onu görerek iftar edin." Sanki bunu, ümmetinde, ayın [görülmesini] önceden tahmin ederek oruca başlayan kimselerin bulunacağını bildiği için söylemiştir...

Tekvir 81:25

...oruç tutmaya kalkışacak kimselerin bu hatasını ve cehâletini bilsin diye söylemiştir; bu, hakka isabetten değil, hata ve cehâletten kaynaklanır; zikrettiğimiz husustaki hüküm de böyledir. Sonra onlar, gaybin te'vilini Kur'ân'a çevirmişlerdir; bizce ise [gayb], hem Kur'ân'da hem de Allah teâlâ'nın nebîsine -sallallahu aleyhi ve sellem- muttali kıldığı diğer şeylerdedir. Câizdir ki "dann" [esirgeme], Allah teâlâ'nın nebîsine -sallallahu aleyhi ve sellem- ikram ettiği şefaate râci olsun; o, şefaati ümmetinin bir kısmına tahsis edip diğerlerinden esirgemez, bilakis onların hepsini kuşatır; böylece bunda, ona tâbi olmaya ve itaatine boyun eğmeye bir teşvik vardır. Bir başka vecih daha muhtemeldir: O, Allah teâlâ'nın kendisine bahşettiği nimete şükrü edâ etmekte esirgeyici değildir; nitekim Allah onun geçmiş ve gelecek günahını bağışlamış olduğu hâlde, o şükrünü edâ etmekte öyle gayret göstermiştir ki, ayakları uzun süre ayakta durmaktan şiştiği rivayet edilmiştir. Kendisine: "Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlamadı mı?" denildiğinde: "Şükredici bir kul olmayayım mı?" diye cevap vermiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ve o, taşlanmış bir şeytanın sözü değildir) [Tekvîr, 25] kavline gelince, iki vecihe muhtemeldir: Birincisi: Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- ne insan şeytanlarındandır, ne de sizin zikrettiğiniz gibi mecnûndur; bilakis o, kerîm bir resûldür. Yahut: Size Kur'ân'dan getirdiği şey, şeytanlardan telâkki edilmiş değildir, kâhinlerin ve sihirbazların kendi sözlerini telâkki ettikleri gibi de değildir; bilakis o, Allah teâlâ'dan âlemlere bir zikirdir; onu, şeytanın kendisine ulaşıp değiştiremeyeceği ve tebdil edemeyeceği güçlü ve emin olan Rûh indirmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Öyleyse nereye gidiyorsunuz?) [Tekvîr, 26] kavline gelince: Yani, size onun itaatini ve tâbi olmayı gerektiren şey geldiği hâlde, siz ona itaatten, tâbi olmaktan ve boyun eğmekten nereye gidiyorsunuz? Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (O, âlemler için ancak bir zikirdir) [Tekvîr, 27] kavline gelince: Yani âlemler için bir öğüttür; hâllerinde kendilerine gereken şeyi onlara hatırlatır, kendilerine gelecek olan şeyi ve sakınmaları gerekeni beyân eder, akıbetlerinin ne olacağını açıklar. Yahut (Zikrun li'l-âlemîn) kavli şu mânâya da gelebilir: Yani o, kendileri için bir şereftir; onunla kadr [ü kıymet]leri yükselir, kendilerine tâbi olunan ve kendilerinden öğrenmek üzere kendilerine müracaat edilen imamlar hâline gelirler, Allah en iyi bilendir.

Tekvir 81:26

Cenâb-ı Hakk'ın: «O halde (haktan yüz çevirip) nereye gidiyorsunuz (fe-eyne tezhebūn)?» (fe-eyne tezhebūn) kavl-i celîline gelince: «Fe-eyne tezhebûn»: İstifhâm-ı Tevkîf ve İntibâh, Dalâletten Tahzîr, İlzâm-ı Müşrikîn, Mâturîdî Kelâmı: - 'Fe-Eyne Tezhebûn' Hitabının Hikmeti: Cenâb-ı Hak müşriklere apaçık mûcizeleri, tevhîd delillerini ve Kur'ân'ın hakkaniyetini gösterdikten sonra 'Bu apaçık bürhanları bırakıp nereye gidiyorsunuz? Hakikatten kaçıp hangi bâtıla sığınacaksınız? Yarın Allah'ın azabı kuşattığında kime iltica edeceksiniz?' buyurarak onları akl-ı selîme davet etmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Kur'ân'ın sunduğu aydınlık yolu terk edenlerin ancak şeytanın karanlık fısıltılarına ve ebedî hüsrana sürükleneceğini muhkem bürhanlarla tescil eder.

Tekvir 81:27

Cenâb-ı Hakk'ın: «O (Kur'ân), bütün âlemler için ancak bir öğüttür (zikr)!» (in hüve illâ zikrul lil-'âlemīn) kavl-i celîline gelince: «İn hüve illâ zikrun li'l-âlemîn»: Zikr-i Âlemiyyân, Şeref-i Vahy, Mebde-i Hidâyet, Mâturîdî Akâidi: - Bütün Âlemlere Öğüt: Kur'ân; sadece bir kavme değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa ve cinlere yol gösteren, sorumluluklarını hatırlatan, şeref ve izzet bahşeden ebedî bir ilâhî rehberdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Kur'ân'ın âlemşümûl bir tezkire olduğunu ve onunla amel edenlerin iki cihanda aziz olacağını beyan buyurur.

Tekvir 81:28

Sonra Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Öyleyse nereye gidiyorsunuz?) kavli, zikrettiklerimizin dışında başka vecihlere de muhtemeldir: Birincisi: Muhammed'in -sallallahu aleyhi ve sellem- getirdiği bu Kur'ân'ı, Allah -teâlâ- katında kerîm olan bir resûlden telâkki etmiştir; siz ona iman etmez ve onu kabul etmezseniz, ancak taşlanmış bir şeytanın sözüne gitmiş olursunuz. Şu da muhtemeldir: (Öyleyse nereye gidiyorsunuz?), yani Allah teâlâ'ya iman etmez, ba'si inkâr eder ve size haber verdiği hususlarda Resûl'ü -sallallahu aleyhi ve sellem- tasdik etmezseniz, Allah'ın -azze ve celle- azabı ve intikamı size geldiğinde kime sığınacaksınız, kime koşacaksınız? Sizi tehdit ettiği şey başınıza geldiğinde kime iltica edeceksiniz? Bu, Allah teâlâ'nın: (De ki: Söyleyin bakalım, Allah beni ve benimle beraber olanları helâk etse veya bize merhamet etse, kâfirleri elem verici azaptan kim kurtarır?) kavli gibidir. Yahut: Allah teâlâ'ya iman etmez ve Muhammed'in -sallallahu aleyhi ve sellem- getirdiği şeye, size mucize âyetlerle sıdkı tahakkuk etmiş olduğu hâlde, tâbi olmazsanız, bundan sonra hangi söze inanıp da ona gidersiniz? Bu, Allah teâlâ'nın: (Öyleyse ondan sonra hangi söze inanacaklar?) kavli gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (O, âlemler için ancak bir zikirdir; sizden dosdoğru olmak isteyen kimse için) [Tekvîr, 27-28] kavlinin mânâsı -Allah en iyi bilendir- şudur: Bu Kur'ân, âlemlerden dosdoğru olmayı dileyen kimse için bir zikirdir; o kendi zâtında bir zikir, âyetler ve bir hidâyettir; fakat bu zikirden istikameti dileyen faydalanır, hidâyeti talep eden onunla hidâyete erer. Allah -teâlâ- şöyle buyurmuştur: (Müttakîler için bir hidâyettir); o kendi zâtında bir hidâyettir, fakat onun hidâyetiyle müttakîler hidâyete erer; müttakî olmayan kimse için ise o, bir körlük ve pisliktir. Ve şöyle buyurmuştur: (Sen ancak zikre tâbi olanı inzâr edersin); hâlbuki o, hem tâbi olanı hem de olmayanı inzâr etmiştir; ama mânâsı şudur: İnzâr ettiği şeyden ancak zikre tâbi olan faydalanır. Ve: "Basîret sahipleri için âyetlerdir" buyurmuştur; onlar kendi zâtlarında âyettir, fakat onun âyetlerinden ancak basîret sahipleri faydalanır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Sizden dosdoğru olmak isteyen kimse için) kavli iki vecihe muhtemeldir: Birincisi: Bunu meşiyyetin [dilemenin] tahakkuku üzerine hamletmek; te'vili şöyle olur: Kim Allah teâlâ'nın emri veya hak üzerine istikamet üzere olmayı dilerse, işte bu zikir -ki Kur'ân'dır- onu hak ve emir üzerine ikaame eder ve ona hidâyet eder. Yahut bu, fiilin tahakkuku üzerine [hamledilir]; o zaman mânâsı şöyle olur: Sizden kim hak ve emir üzerine istikamet gösterirse, [bu Kur'ân] onun için bir zikirdir. Asıl olan şudur ki: Meşiyyet, her muhtâr [seçme kudretine sahip] olanın fiilinin bir vasfıdır; durum böyle olunca, meşiyyet fiile bitişik olur; kim [bir şeyi] yaparsa, onu dilemiş demektir; öyleyse fiilin isbatında meşiyyetin de isbatı vardır. Bu sebeple bunu zikrettiğimiz şekilde hamletmek doğru olur; yani ikisinden birini diğerinden kinaye kılmaktır.

Tekvir 81:29

Cenâb-ı Hakk'ın: «Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz!» (ve mâ teşâ'ūne illâ ey yeşâ'allâhü rabbül-'âlemīn) kavl-i celîlinin meşîet-i ilâhiyye ve tenzîh zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâhu rabbu'l-âlemîn»: Hâtime-i Tekvîr, Meşîet-i Mutlaka-i İlâhiyye, Reddiye-i Mu'tezile ve Cebriyye, Mâturîdî Akâidi: - İlâhî Meşîetin Hâkimiyeti: Kulun dilemesi ve iradesi müstakil ve ilâhî kudretten bağımsız değildir; kâinatta hiçbir şey Allah'ın meşîeti ve takdiri dışında meydana gelemez. Kul istikameti diler, Allah Teâlâ da dilerse o kulda istikameti ve tevfiki yaratır. - Mu'tezile ve Cebriyye'ye Reddiye: Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat usûlünde ne kul kendi fiilinin yaratıcısıdır (Mu'tezile'nin bâtıl iddiası) ne de rüzgârın önündeki yaprak gibi iradesizdir (Cebriyye'nin dalâleti). Kul kesbeder, Allah halk eder. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Tekvîr sûresini tevhidin zirvesi olan bu kelâmî tahkik ile nihayete erdirir.

İnfitar 82:1

Cenâb-ı Hakk'ın: «Gök yarıldığı (infitâr ettiği) zaman!» (izes-semâ'ünfetarat) kavl-i celîlinin İnfitâr sûresi mukaddimesi ve inşikāk-ı semâvât zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «İnfitâr Sûresi Mukaddimesi, İnfitâr-ı Semâ, Ahvâl-i Kıyamet, Mâturîdî Akâidi»: Kıyametin Dehşeti ve Semavî Nizamın Yıkılışı: - Göğün Yarılması: 'İnfetarat'; semanın o muazzam ve sarsılmaz kubbesinin çatlayıp yarılması, kapı kapı açılarak ilâhî emre boyun eğmesidir. - Sûrenin Maksadı: Bu âyetler kıyametin vaktini bildirmek için değil, o günün dehşetini ve sarsıcı hâllerini haber vererek insanları gafletten uyandırmak ve hesaba hazırlamak için nâzil olmuştur. Koca göklerin yarıldığı günde zayıf insanın ilâhî azaba dayanması muhaldir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; semavâtın infitarının Zât-ı Bârî'nin ezelî kudretine ve haşrın kaçınılmazlığına açık bir bürhan olduğunu sarsılmaz delillerle tescil eder.

İnfitar 82:2

Yahut: Semâlar, yerler ve dağlar, Rablerine olan itaatkârlıklarıyla beraber ona [o güne] dayanamaz, onun dehşetinden parçalanıp dağılırlarsa, zayıf insanoğlu -kötü ameliyle ve Rabbine karşı işlediği günahların çokluğuyla- ona nasıl dayanabilir? Allah bu hâlleri onlara zikretmektedir ki, O'ndan korksunlar ve O'na haşyet duysunlar da bunun için hazırlansınlar; bunun içindir -Allah en iyi bilendir- ki o günün üzerinde bulunduğu hâller zikredilmiş, fakat vaktinin ne zaman olduğu beyân edilmemiştir; nasıl ki insanın ömrünün sonu da beyân edilmemiştir ki dâimâ ölümün kendisine ineceğinden korku ve endişe içinde bulunsun, hazırlığını yapsın ve ona kolları sıvasın. Eğer bu ona beyân edilseydi, bununla kendisinde bir emniyet hâsıl olurdu; böylece o vaktin yaklaşmasına kadar azık toplamayı bırakır, ömrünün sona ermesi yaklaştığında ancak o zaman hazırlanırdı. Sonra Allah -teâlâ- kıyamet hâllerini birçok yerde zikretmiş ve bunu Kur'ân'da birbiri ardınca, art arda getirmiştir; bunda iki mânâ vardır: Birincisi: Kalpler zaman zaman değişir ve halden hale döner; nice kalp vardır ki bir hâdiseye ilk seferinde yumuşamaz, tâ ki o hâdisenin zikri kendisine defalarca ve hâl be hâl tekrarlanıncaya kadar; sonra yumuşar. Böylece ba's ve kıyamet zikrinin defalarca peş peşe getirilmesinde, inzârda mübalağa ve kıyamet günü özür beyân edecek olanların özrünü kesmek [maksadı] vardır. İkincisi: [O] topluluk İslâm'a yeni girmişti, İslâm kalplerinde henüz yer etmişti; bu sebeple mev'izelerin tekrarında, akıllarını aşılamak ve Allah'ın -teâlâ- kendilerine ikram ettiği iman ve âlemlerin Rabbinin resûlüne yardım [duygusu] üzerine kalplerini yumuşatmak [maksadı] vardır; nitekim Allah şöyle buyurmuştur: (Onlara âyetleri okunduğunda, bu onların imanını artırır). Allah -teâlâ-'nın: (Yıldızlar döküldüğünde) [İnfitâr, 2] kavline gelince: Ya onların dökülmesi, mahlûkatın menfaatleri için yaratılmış olmalarından dolayıdır; onların ehli onlara ihtiyaç duymadığında, onların bâki kalmasının bir mânâsı kalmaz. Yahut sema için bir zînet kılınmışlardı; sema yarıldığında ise, artık ondan sonra bir zînete ihtiyaç kalmaz. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ve denizler kaynatılıp fışkırtıldığında) [İnfitâr, 3] kavline gelince: Bazıları der ki: Yani, denizlerin suyu tek bir denizde fışkırtılır, sonra suların toplandığı o denizin suyu batar; ya toprak onu emer, ya da -zikredildiğine göre- yeryüzünün üzerinde durduğu balığın karnına, yahut öküzün karnına konulur; sonra Allah -teâlâ- bütün yeryüzünü düzler, tâ ki onda hiçbir eğrilik ve çukurluk kalmaz; denizleri de dilediği şekilde -ya dağlarla, ya da başka bir şeyle- kurutur.

İnfitar 82:3

Cenâb-ı Hakk'ın: «Denizler yarılıp (birbirine) katıldığı / kaynatıldığı (füccirat) zaman!» (ve izel-bihâru füccirat) kavl-i celîline gelince: «Ve ize'l-bihâru füccirat»: Tefcîr-i Bihâr, İhtilât-ı Müyâh, İstivâ-i Zemin, Mâturîdî Akâidi: - Denizlerin Fışkırtılması ve Birleşmesi: 'Füccirat'; tatlı ve tuzlu bütün denizlerin aralarındaki engellerin kalkarak sularının birbirine karışması, kabarıp taşması ve nihayetinde alev alarak kaynaması yahut sularının çekilip kurutulmasıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; yeryüzündeki suların bu şekilde tebeddül etmesinin ilâhî kudretin azametini gösterdiğini açıklar.

İnfitar 82:4

Bazıları der ki: Bilakis her denizin suyu kendi yerinde batar, bütün sular tek bir yerde ve tek bir denizde toplanmaz. Bazıları da der ki: Bilakis birbirine karışır ve ehlinin kendisiyle azap göreceği bir ateş hâline gelir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Denizler tutuşturulduğunda) kavli ve: (Ve tutuşturulmuş denize) kavli de böyledir; hangisinin olacağını Allah en iyi bilir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ve kabirler alt üst edilip [içindekiler dışarı] çıkarıldığında) [İnfitâr, 4] kavline gelince: Yani içlerinde olanlar diriltilip çıkarılır, kabirler içlerindekini dışarı fırlatır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Her nefis önden gönderdiğini ve geriye bıraktığını bilir) [İnfitâr, 5] kavline gelince: Yani nefisler, işledikleri şeyi, amellerinin ulaştığı son noktaya kadar bilirler; kendi durumlarından hiçbir şey onlara gizli kalmaz. Onlardan kimi der ki: Önden gönderdiği hayrı ve geriye bıraktığı şerri, o gün öğrenecektir. Onlardan kimi de der ki: "Önden gönderdiğini" bildi, yani kendi nefsiyle işlediği ameli; "[geriye] bıraktığını" ise, kendisinden sonra kendisiyle amel edilen bir sünnet olarak koyduğu şeyi [bildi]. Bunların zikrettiği bu husus, [nefsin] işlediği amelin başından ulaştığı sonuna kadar bileceğini zikrettiğimiz cümlenin tefsiri kapsamına dâhildir. * * * Allah -teâlâ-'nın kavli: (Ey insan! Seni kerîm olan Rabbine karşı ne aldattı? Seni yaratıp düzenleyen, sana ölçü veren; seni dilediği herhangi bir sûrette terkip eden. Hayır, bilakis siz dini yalanlıyorsunuz. Şüphesiz üzerinizde hâfızlar/koruyucular vardır; şerefli kâtipler; onlar yaptığınız şeyi bilirler) [İnfitâr, 6-12]. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ey insan! Seni kerîm olan Rabbine karşı ne aldattı?) kavline gelince, bu "Rabbinden" [mânâsına] muhtemeldir; o zaman te'vili şöyle olur: Hangi şey seni kerîm olan Rabbinden gafil kılıp aldattı, tâ ki ona aldanasın? Onun Rabbinden gafletle aldanması, O'na itaat ve ibadetten yüz çevirmesidir. "Bâ" [harf-i cerri] bazen "an" [harf-i cerri] yerinde kullanılır; Allah -teâlâ- şöyle buyurmuştur: (Allah'ın kullarının kendisinden içtiği bir pınar); mânâsı "ondan içerler" demektir, onun içine girip avuçlayarak içmeleri demek değildir, ya da pınar onlar için bir kap kılınmış değildir [demektir]. Sonra Allah teâlâ'ya karşı aldanan kimseye Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Seni kerîm olan Rabbine karşı ne aldattı?) kavlindeki cevabın vechi şudur: O'nun kereminin, insanı günahlara sürüklemeye sevk etmesi, onu günah işlediği vakit hemen cezalandırmamasındandır...

İnfitar 82:5

Cenâb-ı Hakk'ın: «Herkes önden ne gönderdiğini ve arkada ne bıraktığını (bütün amellerini) bilecektir!» ('alimet nefsüm mâ kaddemet ve ahharat) kavl-i celîline gelince: «Alimet nefsün mâ kaddemet ve ahharat»: İlm-i Âmâl, Takdîm ve Te'hîr, Mîzân-ı Adâlet, Mâturîdî Kelâmı: - Amellerin Teftişi: 'Mâ kaddemet ve ahharat'; insan dünyada bizzat işleyip önden gönderdiği hayır ve şerleri bildiği gibi, geride bıraktığı iyi veya kötü çığırları (sünnet-i hasene veya seyyie) ve ihmal ettiği vazifeleri de tastamam görecektir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hiçbir amelin kaybolmayacağını ve kulun bütün fiillerinin hesabını vereceğini muhkem delillerle ortaya koyar.

İnfitar 82:6

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ey insan! Seni O çok cömert / kerîm olan Rabbine karşı aldatıp gurura sürükleyen nedir (mâ ğarrake bi-rabbikel-kerīm)?» (yâ eyyühel-insânü mâ ğarrake bi-rabbikel-kerīm) kavl-i celîlinin itâb-ı ilâhî ve iğtırâr zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Yâ eyyühe'l-insânü mâ garrake bi-rabbike'l-kerîm»: İtâb-ı Rabbânî, İğtırâr bi'l-Kerem, Tezkîr-i Niam, Mâturîdî Akâidi: - 'Mâ Garrake' Hitabının Hikmeti: Cenâb-ı Hak insana şefkat ve celâli birleştiren bir üslupla seslenir: 'Seni keremi, ihsanı ve lütfu sonsuz olan Rabbine karşı isyana ve gaflete sevk eden nedir? O'nun cezayı hemen vermeyip mühlet tanıması seni aldattı da günahlara mı cesaretlendirdi?' - Hz. Ömer'in İtirafı: Hz. Ömer radıyallâhu anh bu âyeti okuduğunda 'Beni aldatan şey ahmaklığımdır ya Rabbi!' diyerek insanın ilâhî hilm karşısındaki nankörlüğünü itiraf etmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Allah'ın kerem ve hilminin günaha mazeret olamayacağını, bilakis daha derin bir tazim ve şükrü gerektirdiğini muhkem bürhanlarla tescil eder.

İnfitar 82:7

Cenâb-ı Hakk'ın: «O ki seni yarattı (halakake), sana kusursuz bir düzen verdi (fe-sevvâke) ve seni tam dengeli / ölçülü kıldı (fe-'adeleke)!» (ellezī halakake fe-sevvâke fe-'adelek) kavl-i celîline gelince: «Ellezî halakake fe-sevvâke fe-adelek»: Halk, Tesviye ve Adl-i Hilkat, Hikmet-i Teşrîh, Şükr-i Zât-ı Bârî, Mâturîdî Akâidi: - Yaratılıştaki Üç Merhale: 1) 'Halakake'; insanı yoktan var etmesidir. 2) 'Fe-sevvâke'; organlarını, elini, ayağını, gözünü ve kulağını en mükemmel bir nizam ve ahenk üzere yerleştirmesidir. 3) 'Fe-'adeleke'; bedenini dik, dengeli, iki tarafı birbirine denk ve simetrik olarak yaratmasıdır. - Anne Karnındaki Hikmet: İnsanı karanlıklar içinde şekillendiren bu ilâhî hikmet, insanın başıboş yaratılmadığını gösterir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; insan bedenindeki kusursuz dengenin Allah'ın vahdaniyetine ve kudretine en parlak delil olduğunu sarsılmaz bürhanlarla tescil buyurur.

İnfitar 82:8

...vakti almamasındandır; ya da onu, sanatkârı bilmeye delâlet eden bir cihetten düzenlemiştir. Yahut kendisi için yarattığı iki el, iki ayak, işitme ve görme hususunda onu düzenlemiştir. O'nun: (Fe adeleke) kavli, yani "seni düzenledi" demektir. Düzenlemenin vechi şudur: Ona iki eli, biri diğerinden uzun olmaksızın eşit kıldı; aynı şekilde iki ayağını da eşitledi. [Bu kelime] hem şeddesiz hem de şeddeli okunmuştur. Ebû Ubeyd der ki: (Fe adeleke) kavlinin şeddesiz [okunuştaki] mânâsı, "seni meylettirdi" demektir; bunun zikredilmesinde büyük bir hikmet yoktur; kendisi şeddeliyi tercih etmiştir. [Fakat durum] onun zikrettiği gibi değildir; bilakis bunun zikredilmesinde de, ötekinin zikredilmesindeki hayret vericilik kadarı vardır; zira (adeleke) kavli, "seni bir hâlden bir hâle çevirdi" demektir. Çevrilişinin vechi -Allah en iyi bilendir- şudur: O aslında babanın sulbünde hakir bir su idi; Allah o suyu ananın rahmine çevirdi, sonra onu bir nutfe olarak inşâ etti, sonra onu alakaya, sonra mudgaya çevirdi, tâ ki onu düzgün bir yaratılışla var etti. Yahut onu üzerinde bulunduğu hâlden, sıhhatten hastalığa, hastalıktan da şifâya çevirmesi [kastedilir]; böylece bunun zikredilmesinde de, birincisinde olduğu gibi nimetin, kudretin ve hikmetin bilinmesi vardır; bunda en büyük faydalar bulunmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Seni dilediği herhangi bir sûrette terkip etti) [İnfitâr, 8] kavline gelince: Onlardan kimi burada (mâ)'yı fazladan bir sıla saymıştır; mânâsı: "Dilediği herhangi bir sûrette seni terkip etti" [demektir]. Onlardan kimi de burada (mâ)'yı "ellezî" [o ki] mânâsında saymıştır. Sonra O'nun: (Şâe rekkebeke) kavli, geçmiş zamanlardan bir ifade olması ihtimaline muhtemeldir; yani O, seni üzerinde bulunduğun bu sûrette terkip etmeyi dilemiştir, hayvanların ve diğerlerinin sûretinde değil; böylece bunun zikredilmesinde, kendisinden şükrü edâ etmesi için nimetlerin ve minnetlerin hatırlatılması vardır. Hatırlatmanın vechi şudur: Allah onu razı olacağı bir sûrette yaratmıştır; öyle ki o, cevherler arasında bu sûretin dışında olmayı temenni etmez; onu, güzellikleri ve çirkinlikleri bilecek, hikmeti ve sefihliği bilecek, ikisi arasını ayırt edecek, zararlıyı ve faydalıyı temyiz edecek bir sûrette yaratmıştır; onu, semâları, yerleri ve hayvanları kendisine musahhar kıldığı bir sûrette yaratmıştır; nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: (Semâlarda ve yerde olan her şeyi size musahhar kıldı...) âyeti; ve Cenâb-ı Hak -azze ve celle-: (Yemin olsun ki Âdemoğullarını şerefli kıldık, onları karada ve denizde taşıdık...) âyeti buyurmuştur; bunu başkası için musahhar kılmamıştır; böylece sabit oldu ki bunda nimetlerin hatırlatılması vardır, tâ ki O'na şükretsinler ve...

İnfitar 82:9

...O'na hamd etsinler. Câizdir ki bu, [nimetlerin hatırlatılmasından] yeni bir başlangıç olsun; şöyle ki: Allah onu, dilediği herhangi bir sûrette -çirkin bulduğu sûretlerden bile- terkip edip onu işlediği günahlar sebebiyle maymuna veya domuza mesh edebilir; bu hâlde bunun zikredilmesinde kudret ve kuvvetin hatırlatılması vardır; tâ ki Allah teâlâ'yı murakabe etsin ve O'ndan haşyet duysun, böylece günahlarını terk edip itaatine koşsun. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Hayır! Bilakis siz dini yalanlıyorsunuz) [İnfitâr, 9] kavline gelince: Eğer (Kellâ) kavlini tenbih ve red [mânâsına] hamledersen, hem öncesine hem de sonrasına atfedilmesi mümkün olur; aynı şekilde bunu "hakkâ" [gerçekten] mânâsında yemin [mânâsına] hamledersen, yine her iki hususa da atfedilmesi doğru olur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Bi'd-dîn) kavli, İslâm dini murad edilmiş olmaya muhtemeldir. Asıl olan şudur: "Dîn" mutlak olarak zikredildiğinde, ondan murad edilen hak dindir, o da İslâm'dır; nitekim mutlak olarak "Kitap" zikredildiğinde de ondan murad edilen Allah teâlâ'nın kitabıdır. Câizdir ki bununla ba's ve ceza murad edilmiş olsun; zikrettiğimiz gibi, insanlar amelleriyle hesaba çekildikleri için o güne "yevmü'd-dîn" [cezâ günü] denilmiştir. Bundaki hikmet -Allah en iyi bilendir- şudur: Onlar Allah teâlâ'nın hâkimlerin en hikmetlisi olduğunu ikrar etmişlerdir; hâlbuki cezâ gününü yalanlamaları, O'nun sefihlerin en sefihi olmasını gerektirir, hâkimlerin en hikmetlisi olmasını değil; çünkü dünyanın akıbeti fenâ ve helâktir; onlar ba'si yalanladıklarında, ancak fenâ ve helâk için yaratıldıklarını iddia etmiş olurlar; kim bir bina yapar da bu binayı yıkıp harap etmekten başka bir maksat gütmezse, o kimse sefihtir, fiilinde abesle iştigal edendir; böylece onlar bu yalanlamalarından, Sâni'den hikmeti nefyetmekten ve Allah teâlâ'ya -hâşâ- sefihliği isbat etmekten başka bir şey elde etmemiş olurlar; zalimlerin söylediklerinden Allah çok yücedir, büyük bir yücelikle yücedir. Bu, O'nun: (Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakini boş yere yaratmadık; bu, kâfirlerin zannıdır) kavli gibidir; onlar bunların boş yere yaratıldığını iddia etmiyorlardı, öyle zannetmiyorlardı da; fakat ba's ve cezayı inkâr etmeleri, [zımnen] bunların boş yere yaratıldığını gerektirir; aynı şekilde onların ba'si inkârı da, O'nun hâkimlerin en hikmetlisi olduğu sözünü ondan kaldırır ve zikrettiğimiz sefihliği isbat eder; O, onların vasıflandırdığı şeylerden münezzeh ve yücedir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ve şüphesiz üzerinizde muhakkak hâfızlar/koruyucular vardır) [İnfitâr, 10] kavline gelince: Onlar haberleri kabul etmiyorlardı, olmuyorlardı...

İnfitar 82:10

Cenâb-ı Hakk'ın: «Oysa üzerinizde muhakkak bekçiler / gözetleyiciler (hâfızîn) vardır!» (ve inne 'aleyküm le-hâfızīn) kavl-i celîline gelince: «Ve inne aleyküm le-hâfizîn»: Hafaza-i Kirâm, Murâkabe-i Âmâl, İsbât-ı Mes'ûliyet, Mâturîdî Akâidi: - Hafaza Meleklerinin Hikmeti: Cenâb-ı Hak kulların her hâlini ezelî ilmiyle bildiği halde, üzerlerine 'hâfızîn' tesmiye edilen koruyucu ve kaydedici melekleri vazifelendirmiştir. Bu nizam, insanın amellerinde murakabe şuurunu kuşanması, meleklerden haya edip günahlardan sakınması ve mahşer günü amel defterlerinin apaçık hüccet olması içindir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hafaza meleklerinin varlığının kul için bir adalet teminatı ve mânevî terbiye vesilesi olduğunu muhkem delillerle ortaya koyar.

İnfitar 82:11

Cenâb-ı Hakk'ın: «Çok şerefli / değerli kâtipler (kirâmen kâtibîn)!» (kirâmen kâtibīn) kavl-i celîline gelince: «Kirâmen kâtibîn»: Kirâmen Kâtibîn, İsmet ve Adâlet der Kitâbet, Mâturîdî Kelâmı: - 'Kirâmen Kâtibîn'in Sıfatları: Bu melekler Allah katında pek şerefli, mükerrem ve muttakīdir. Asla amellere bir fazlalık eklemez, bir eksiltme yapmazlar; kulun işlediği hayır ve şerri zerre kadar sapma olmaksızın tam bir adalet ve emanetle kaydederler. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kâtiplerin keramet ve ismetinin amel defterlerinin doğruluğuna şüphe bırakmadığını tescil eder.

İnfitar 82:12

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onlar, yapmakta olduğunuz her şeyi bilirler (ya'lemūne mâ tef'alūn)!» (ya'lemūne mâ tef'alūn) kavl-i celîlinin ilim-i hafaza ve kitâbet-i ef'âl zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Yalemûne mâ tefalûn»: İlm-i Hafaza, İttılâ-ı Melâike ale'l-Ef'âl, Murâkabe-i Dâime, Mâturîdî Akâidi: - Meleklerin Amelleri Bilmesi: Kirâmen Kâtibîn melekleri, kulların işledikleri hayır ve şer fiilleri, Allah Teâlâ'nın kendilerine bildirmesiyle ve amellerin tezahür eden niyet ve izleriyle bilir ve kaydederler. - Mü'minlerin Murakabesi: Kâfirler melekleri inkâr ettiği için gaflete düşer; lâkin meleklerin kaydettiğine inanan mü'minin günah işlemesi ve murakabeyi terk etmesi çok daha büyük bir kusurdur. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; amellerin kaydedilmesinin kulun mesuliyetini artıran en sarsıcı hakikat olduğunu muhkem bürhanlarla tescil buyurur.

İnfitar 82:13

Allah teâlâ'nın kavli: (Şüphesiz ki ebrâr [iyiler] muhakkak bir nimet içindedir; şüphesiz ki füccâr [kötüler] de muhakkak bir cehennemdedir; cezâ günü ona girip yanarlar; ve onlar ondan gaib de değillerdir; cezâ gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra, cezâ gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? O gün ki, hiçbir nefis başka bir nefis için hiçbir şeye mâlik olamaz; o gün emir yalnız Allah'ındır) [İnfitâr, 13-19]. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Şüphesiz ki ebrâr muhakkak bir nimet içindedir; şüphesiz ki füccâr da muhakkak bir cehennemdedir) kavline gelince: Daha önce, birr'in [iyiliğin], kendisinden istenen şey olduğunu ve kendisinden istenilen şeyin, Allah teâlâ'nın: (Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz birr [iyilik] değildir; lâkin birr, Allah'a... iman edenin birr'idir) kavlinden (İşte onlar müttakîlerdir) kavline kadar zikredildiğini belirtmiştik. Bu âyette de, birr, takvâ zikredilmeksizin zikredildiğinde, takvâ ile murad edilen mânâyı gerektirdiğine dair bir delâlet vardır; çünkü Allah birr'in, Allah'a -teâlâ- ve âhiret gününe iman olduğunu haber vermiş, sonra bu şeylerin hepsini kendinde toplayanın müttakî olduğunu zikretmiştir. Sonra Mu'tezile, büyük günah işleyenin ateşte ebedî kalacağı görüşüne, Allah teâlâ'nın: (Şüphesiz ki füccâr da muhakkak bir cehennemdedir)'den (Onlar ondan gaib de değillerdir) kavline kadar olan âyetle istidlâl etmiştir; çünkü büyük günah işleyen kimse fâcirdir, Allah -teâlâ- da füccârın muhakkak cehennemde olduğunu ve ondan gaib olmayacağını vasıflandırmıştır. Onlar iddia etmişlerdir ki: (Lâkin birr, Allah'a ve âhiret gününe iman edenindir) kavlinde zikredilen şartları getirmeyen kimse, (Şüphesiz ki ebrâr muhakkak bir nimet içindedir) kavlinin kapsamına girmez. Bizim yanımızdaki asıl, zikrettiğimiz gibidir: Va'dın karşısında zikredilen her vaîd, tekzip [yalanlama] ehli hakkındadır; çünkü tefsirde geleceği üzere tekzip zikredilmiştir: (Hayır! Şüphesiz ki füccârın kitabı muhakkak Siccîn'dedir)'den (O gün vay hâline yalanlayanların!) kavline kadar; ve: (Ateş yüzlerini yalar, onlar orada dişleri sırıtmış bir hâldedir) kavlinden (Siz de onu yalanlıyordunuz) kavline kadar. Durum böyle olunca, büyük günah işleyen kimse hakkında ateşte ebedî kalacağına kesin hüküm vermek gerekmez; bilakis onlar hakkında tevakkuf [hüküm vermekten kaçınmak] gerekir. Sonra Allah -teâlâ-, ba's gününde ateş ehli için, kendileriyle tanınacakları ve ateş ehlinden olduklarının anlaşılacağı üç alâmet kılmıştır; bu alâmetlerden hiçbirini saâdet ehline kılmamıştır: Birincisi: Yüzlerin karaya çalmasıdır; Allah'ın: (Ve nice yüzler kararır) kavliyle. İkincisi: Kitaplarının sol ellerine ve arkalarından verilmesidir; cennet ehlinin kitapları ise sağ ellerine verilir. Üçüncüsü: Mizanlarının hafif gelmesi, hak ehlinin mizanlarının ise ağır gelmesidir. İşte bunlar şekâvet ehlinin alâmetleridir. Yüzlerin karaya çalmasını zikrettiği yerde, ona tekzibi de karîn kılıp şöyle buyurmuştur: (Yüzleri kararanlara gelince: İmanınızdan sonra küfür mü ettiniz? Öyleyse küfrettiğiniz şey sebebiyle azâbı tadın); kitabın sol elle ve arkadan verilmesini zikrettiği yerde ise: (Onu [zincire] sokun) buyurmuş, ve: (Kitabı arkasından verilen kimseye gelince...) kavlinden Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (O, hiçbir zaman geri dönmeyeceğini zannetmişti; hayır!...) âyetine kadar buyurmuştur; mizânın hafifliğini zikrettiği yerde de: (Âyetlerim size okunmuyor muydu da onları yalanlıyordunuz?) buyurmuştur. Bu alâmetlerden hiçbirini zikrederken, yalanlayanlardan başkasını zikretmemiştir; böylece sabit oldu ki vaîd yalanlayanlar hakkındadır, başkaları hakkında değil; bu sebeple bize, büyük günah ehlini tekzip ehliyle azâbı hak etmede ortak saymak ve ebedî kalacaklarına kesin hüküm vermek câiz olmaz; bilakis onların hâli hakkında tevakkuf, durumları hakkında da irca [beklemeye bırakma] vâcip olur. İkinci [husus]: Allah bazı yerlerde iman ehlinin en aşağı mertebesini -Allah'a teâlâ imanı- zikretmiş ve buna karşılık cenneti vaad etmiştir; şöyle buyurmuştur: (Allah'a ve resûllerine iman edenler, işte onlar sıddîklardır); başka bir yerde de: (Genişliği göğün ve yerin genişliği kadar olan, Allah'a ve resûllerine iman edenler için hazırlanmış bir cennet) buyurmuş; ve: (Allah'a ve resûllerine iman edip onlardan hiçbirinin arasını ayırmayanlar...) âyetini buyurmuştur. İşte okuduğumuz bu âyetlerde iman ehlinin en aşağı mertebelerini zikretmiş, başka bir yerde ise iman ehlinin en yüksek mertebelerini zikredip buna karşılık cenneti vaad etmiştir: (Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler ve hakkı tavsiye edenler...) âyetiyle; ve: (Lâkin birr, Allah'a ve âhiret gününe iman edenindir...) âyetiyle. Câizdir ki hepsinin zikredilmesi, mübalağa kabîlinden olsun, şart kılınmak için olmasın; o zaman en aşağı mertebesiyle vaadin hak edilmesi gerektiğini söylemek vâcip olur, diğer âyetlerde zikredildiği üzere. Câizdir ki Allah'a ve resûllerine imanın zikredildiği her yerde, hepsi [zımnen] muzmer [gizli] olsun, bir kısmının zikredilmesi ise îcâz [kısaltma] kabîlinden olsun; görmez misin ki Allah bazı yerlerde küfrü zikretmiş ve ona karşılık ateşi vaîd etmiş, bazı yerlerde ise küfrü başka sebeplerle beraber zikredip bundan sonra ona karşılık ateşi vaîd etmiştir: (Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve nebîleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir...) âyetiyle; başka bir yerde de: (Dediler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, miskini doyurmuyorduk...) âyetini buyurmuştur; sonra küfürle beraber zikredilen bütün bu kötülükler [birlikte bulunma] şart kılınmamış, bilakis sadece küfürle yetinen kimse hakkında ebedî kalacağına hükmetmek vâcip olmuştur; böylece sabit oldu ki mübalağanın zikredilmesinde, mübalağayı şart kılmaya bir delâlet yoktur; bilakis onsuz da vaîdin hak edilmesi câizdir. Bu sebeple büyük günah sahipleri hakkında ateşte ebedî kalacaklarına ve vaadi hak ettiklerine kesin hüküm verilmemiş, bilakis onlar hakkında irca görüşü söylenmiştir.

İnfitar 82:14

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ve şüphesiz günahkârlar / yoldan sapanlar (füccâr) da alev alev yanan cehennemdedirler!» (ve innel-füccâra le-fī cahīm) kavl-i celîlinin füccâr, cahîm ve alâmet-i ehl-i nâr zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve inne'l-füccâra le-fî cahîm»: Cahîm-i Füccâr, Alâmât-ı Ehl-i Şekāvet, İnkâr ve Tekzîb, İbtâl-i Şübühât-ı Mu'tezile, Mâturîdî Akâidi: - 'el-Füccâr'ın Mahiyeti: Âyette cehennem azabıyla tehdit edilen 'füccâr'; küfrü, şirki ve tekzîbi meslek edinen, tevhîdden sapıp günaha dalan inkârcılardır. Zira Kur'ân usûlünde ebrârın mukabili olarak zikredilen füccâr, asıl itibarıyla hakkı yalanlayan kâfirleri ifade eder. - Ehl-i Cehennemin Üç Alâmeti: Kur'ân-ı Kerîm'de cehennemliklerin üç alâmeti bildirilmiştir: 1) Yüzlerinin kapkara olması («ve tesveddü vücûh»). 2) Amel defterlerinin soldan ve arkadan verilmesi («kitâbehû bi-şimâlih / verâe zahrih»). 3) Mîzanlarının hafif gelmesi («hafmet mevâzînüh»). Bu üç alâmetin zikredildiği bütün âyetlerde nasslar açıkça inkâr ve tekzîbi («bî-mâ küntüm tükezzibûn») illet olarak göstermiştir. - Ehl-i Sünnet Usûlü ve Mürtekib-i Kebîre: Dolayısıyla bu üç alâmet kâfirlere mahsustur. Amelinde kusuru veya büyük günahı bulunan tevhîd ehli mü'minler bu zümreye dahil edilemez ve ebedî cehennemlik sayılamaz. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; vaîd nasslarının tekzîb ehli hakkında olduğunu, mü'min günahkârların ise ilâhî meşîet altında bulunduğunu kat'î bürhanlarla tescil eder. Cenâb-ı Hakk'ın: «(Füccâr cehennemdedir...)» kavl-i celîlinin tekzîb ehli ve hulûd-ı nâr zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Tahkîk-i Vaîd der Hakk-ı Mükezzibîn, Nefy-i Hulûd der Mü'minîn, Mâturîdî Kelâmı»: Vaîdin Tahakkuk Sahası: - Ebedî Azabın İlleti: Kur'ân'da cehennemde ebedî kalışla tehdit edilen vasıflar doğrudan küfür ve şirk ile irtibatlandırılmıştır. Ameldeki kusurlar tek başına ebedî azap sebebi değildir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; büyük günah işleyen mü'minin tekfir edilemeyeceğini ve ebedî cehennemlik sayılamayacağını muhkem delillerle ortaya koyar.

İnfitar 82:15

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Cezâ günü ona girip yanarlar; ve onlar ondan gaib de değillerdir) [İnfitâr, 15-16] kavline gelince: Bazıları der ki: Bunun te'vili hem ateş ehline hem de cennet ehline râcidir; cennet ehli cennetten gaib olmaz, ateş ehli de ateşten gaib olmaz. Bazıları da der ki: Bununla özellikle ateş ehli murad edilmiştir; yani onlar ondan gaib olmazlar. Bazı kimseler, ateş ehlinin ateşte, cennet ehlinin de cennette ebedî kalmasını inkâr etmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer cennet nimetinin bir sonu, âhiret azâbının da bir nihayeti olmasaydı, Allah -teâlâ- hakkında evvel ve âhir olduğu vasfı düşerdi; çünkü ikisi de ebediyen bâki kalırsa, O artık âhir olmaz; hâlbuki O: (O, evveldir ve âhirdir) buyurmuştur; öyleyse âhir vasfının doğru olması için ikisinin de bir nihayeti olması gerekir. Ve çünkü ikisi nihayet ile vasıflanmazsa, Allah teâlâ'nın ilmi onların nihayetini kuşatmamış olur; bu durumda nihayet, O'nun ilminin ötesinde kalır; hâlbuki Allah -sübhânehû ve teâlâ- her şeyi kuşatandır, başlangıçlarını ve sonlarını bilendir; öyleyse ilminin ikisini de kuşatması için ikisinin de fânî olduğunu söylemek gerekir. Ve çünkü onlar mükâfâtı ancak amelleriyle hak etmişlerdir, ateş ehli de cezayı kötülükleriyle hak etmiştir; onların kötülüklerinin bir sonu, ötekilerin iyiliklerinin de bir sonu olduğuna göre, mükâfatın da böylece bir sonu olması gerekir. Bizim yanımızdaki asıl ise şudur: Bir mezhebe inanan herkes, yaşadığı sürece o mezhep üzere dinî bağlılığını sürdüreceğine inanır, onu terk etmez. Sonra ceza küfrün karşılığı, sevap ise helâk edici şeylerden sakınmanın karşılığı kılınmıştır; Allah'ın: (Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının) kavli ve: (Genişliği gökler ve yer kadar olan, müttakîler için hazırlanmış cennet) kavli buyurulmuştur; her ikisinin de bir mezhebin karşılığı olduğu ve o inancın ebedî olduğu sabit olunca, karşılığının da ebedî ve dâim olarak vâki olması, zeval ve inkıtâ ile olmaması gerekir. İkincisi: Nimetin sona ereceğini bilmek, sahiplerine o nimeti tatsız kılan, lezzetlerini acılaştıran, safâsını bulandıran hususlardandır; durum böyle olunca nimetleri tam olmaz; ateş ehli de eğer azaptan kurtulacaklarını hatırlarlarsa bundan lezzet alırlar ve azap kendilerine hafif gelir; öyleyse [her ikisi için de] huld [ebediyet] görüşü vâcip olur, tâ ki nimet ehline nimet, azap ehline de azap tam olsun. [Onların] "Bu vasıf O'ndan kalkar" sözlerine cevap şudur: [Bu iddia,] Allah teâlâ'nın evvel ve âhir vasfını zâtıyla hak ettiğini, başkasıyla değil, hâber vermiştir; başkası ise ancak başka bir şeyle evvel ve âhir olur; sonra her şeyin bir evveli ve bir âhiri vardır, bu ise O'ndan evveliyet ve âhiriyet vasfının düşmesini gerektirmez. Onların "Eğer huld görüşü vâcip olsaydı, Allah -azze ve celle- eşyayı kuşatmakla vasıflanamazdı" sözlerine gelince, biz deriz ki: Nihayeti olmayan şeyi bilmek, onu nihayetsiz olarak bilmektir; nihayeti olmayan şeyi tenâhî ile bilmek ise...

İnfitar 82:16

15 ve 16. Âyetler. Allah teâlâ'nın: (Cezâ günü ona girip yanarlar) (Ve onlar ondan gaib de değillerdir) kavline gelince: Bazıları der ki: Bunun te'vili ateş ehline ve cennet ehline râcidir; cennet ehli cennetten gaib olmaz, ateş ehli de ateşten [gaib olmaz]. Bazıları da der ki: Bununla özellikle ateş ehli murad edilmiştir; onlar ondan gaib olmazlar. Bazı kimseler, ateş ehlinin ateşte, cennet ehlinin de cennette ebedî kalmasını inkâr etmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer cennet nimetinin bir sonu, âhiret azâbının da bir nihayeti olmasaydı, Allah teâlâ hakkında evvel ve âhir olduğu vasfı düşerdi; çünkü ikisi ebediyen bâki kalır, öyleyse O artık âhir olmaz; hâlbuki O: (O, evveldir ve âhirdir) [Hadîd, 3] buyurmuştur; öyleyse âhir vasfının doğru olması için ikisinin de bir nihayeti olması gerekir. Ve çünkü ikisi nihayet ile vasıflanmasaydı, Allah teâlâ'nın ilmi onların nihayetini kuşatmamış olurdu; bu durumda nihayet O'nun ilminin ötesinde kalırdı; hâlbuki Allah -sübhânehû ve teâlâ- her şeyi kuşatandır, ikisinin başlangıcını ve nihayetini bilendir; öyleyse ilminin ikisini de kuşatması için ikisinin de fânî olduğunu söylemek gerekir. Ve çünkü onlar mükâfâtı ancak amelleriyle hak etmişlerdir, ateş ehli de cezayı kötülükleriyle hak etmiştir; onların kötülüklerinin bir sonu, ötekilerin iyiliklerinin de bir sonu olduğuna göre, mükâfatın da böylece bir sonu olması gerekir. Bizim yanımızdaki asıl [şu] iki vecihledir: Birincisi: Bir mezhebe inanan herkes, yaşadığı sürece o mezhep üzere dinî bağlılığını sürdüreceğine inanır, onu terk etmez. Sonra ceza küfrün karşılığı, sevap ise helâklerden sakınmanın karşılığı kılınmıştır; Allah'ın: (Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının) [Âl-i İmrân, 131] kavli ve: (Genişliği gökler ve yer olan, müttakîler için hazırlanmış cennet) [Âl-i İmrân, 133] kavli buyurulmuştur. Her ikisinin de kendi mezhebinin karşılığı olduğu ve o inancın ebedî olduğu sabit olunca, karşılığının da ebedî ve dâim olarak vâki olması, zeval ve inkıtâ ile olmaması gerekir. İkincisi: Nimetlerin sona ereceğini bilmek, sahiplerine nimeti tatsız kılan, lezzetlerini acılaştıran, safâsını bulandıran hususlardandır. Durum böyle olunca nimetleri tam olmaz. Ateş ehli de eğer azaptan kurtulacaklarını hatırlarlarsa bundan lezzet alırlar ve azap kendilerine hafif gelir; öyleyse huld [ebediyet] görüşü vâcip olur, tâ ki nimet ehline nimet, azap ehline de azap tam olsun. Onların "Evvel ve âhir olduğu vasıf O'ndan kalkar" sözlerine cevap: [Bu vasıf] O'na zâtıyla âittir, başkasıyla değil; başkası ise ancak başka bir şeyle evvel ve âhir olur, sonra her şeyin bir evveli ve bir âhiri vardır, bu ise evveliyet ve âhiriyet vasfının düşmesini gerektirmez. Ve onların "Eğer huld görüşü vâcip olsaydı, Allah -azze ve celle- eşyayı kuşatmakla vasıflanamazdı" sözlerine cevap: Nihayeti olmayan şeyi bilmek, cehli gerektirir, ilmi değil. Üçüncü fasla cevap ise, zikrettiğimiz gibidir: [Bir kimse] mezhebe ebediyen inanır, öyleyse cezâ da ebedîleşir, kesilmez. [Nüsha farkları] 1. Asılda ve M nüshasında düşmüştür. 2. Asılda ve M nüshasında düşmüştür. 3. Asılda ve M nüshasında: "kâle". 4. Asılda ve M nüshasında: "li'l-mezheb". 5. Asılda ve M nüshasında: "kavlihî". 6. Asılda ve M nüshasında düşmüştür. 7. Asılda ve M nüshasında: "kavlihî".

İnfitar 82:17

...cehli gerektirir, ilmi değil. Üçüncü fasla cevap: Zikrettiğimiz gibi, [bir kimse] mezhebe ebediyen inanır; öyleyse cezâ da böylece ebedîleşir, kesilmez. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Cezâ gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra, cezâ gününün ne olduğunu sana ne bildirdi?) [İnfitâr, 17-18] kavline gelince: Bazıları der ki: Sen [bunu] bilmiyordun, Allah teâlâ sana bildirdi. Bazıları da der ki: Bu, o güne tazim ve onu dehşetli göstermek içindir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (O gün ki, hiçbir nefis başka bir nefis için hiçbir şeye mâlik olamaz...) [İnfitâr, 19] kavline gelince: O gün, şefaatlerin cereyan edeceği bir gündür; nebîler mahlûkatın birçoğu için şefaat eder ve onlara şefaat edilir; durum böyle olunca, bir nefis diğeri için bir şeye mâlik olmuş demektir. Fakat bunun te'vili üç vecihe çıkar: Birincisi: Kâfirler dünyada birbirlerini severlerdi, tâ ki musibetlerde birbirlerine yardım edebilsinler; Allah bu sebeple: (Hiçbir nefis başka bir nefis için hiçbir şeye mâlik olamaz) buyurmuştur. Allah -teâlâ- şöyle buyurmuştur: (Siz Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızdaki sevgi için putlar edindiniz; sonra kıyamet gününde birbirinizi tanımaz olur, birbirinize lânet edersiniz; varacağınız yer ateştir, hiçbir yardımcınız da olmaz). Yahut: Hiçbir nefis, kendisine izin verilmedikçe başka bir nefis için hiçbir şeye mâlik olamaz; nitekim Cenâb-ı Hak -azze ve celle-: (Rahmân'ın izin verdiğinden ve doğru söyleyenden başkası konuşamaz) buyurmuştur; dünyada ise şefaat, kimseden izin alınmaksızın cereyan edebilir. Yahut mânâsı şudur: Her nefis, o gün, tamlike [mülk verilmesine] bağlı olmadıkça hiçbir şeye mâlik olamayacağını anlayacaktır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (O gün emir yalnız Allah'ındır) kavline gelince: Yani onda hiçbir çekişme olmaz; hâlbuki emir her zaman Allah'ındır -teâlâ-, fakat zalimler bu dünyada O'nunla çekişirler. Yahut (O gün emir yalnız Allah'ındır), yani o gün, hem o günde hem de o günden önce emrin yalnız Allah'a -azze ve celle- ait olduğu her kese açıkça belli olur. Allah'tan yardım istenir, güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azîm olan Allah iledir. * * *

İnfitar 82:18

Cenâb-ı Hakk'ın: «Evet, din gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?» (sümme mâ edrâke mâ yevmüd-dīn) kavl-i celîline gelince: «Sümme mâ edrâke mâ yevmü'd-dîn»: Tekrîr-i Tehvîl, Te'kîd-i Azamet, Mâturîdî Akâidi: - Tehvîlin Tekidi: Aynı ifadenin 'sümme' ile tekrar buyrulması, mahşer gününün dehşetini ve celâlini zihinlere nakşetmek içindir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu tekrarın meâd şuurunu perçinleyen nebevî bir inzar olduğunu açıklar.

İnfitar 82:19

Cenâb-ı Hakk'ın: «O gün hiçbir kimse bir başkası için hiçbir şeye mâlik olamaz; o gün emir / mutlak hüküm yalnız Allah'ındır!» (yevme lâ temlikü nefsül li-nefsin şey'â, vel-emru yevme'izil lillâh) kavl-i celîlinin şefaat ve mülk-i mutlak zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Yevme lâ temlikü nefsün li-nefsin şey'en ve'l-emru yevmeizin lillâh»: Hâtime-i İnfitâr, Nefy-i Mülkiyet-i Gayr, İzn-i Şefâat, Hükm-i Mutlak-ı İlâhî, Mâturîdî Akâidi: - Hiç Kimsenin Mâlik Olamaması: O gün hiçbir şahıs Allah'ın izni olmaksızın bir başkasına yardım etmeye, cezasını hafifletmeye veya onu kurtarmaya güç yetiremez. Dünyadaki sahte ilâhlar, putlar ve reisler tamamen hükümsüz kalır. Şefaat dahi ancak Rahmân'ın izin verdiği kimseler için ve O'nun rızasıyla cereyan eder. - Hüküm Yalnız Allah'ındır: Zât-ı Bârî her zaman mutlak hâkimdir; ancak mahşer gününde bütün zâlimlerin ve sahte iddiacıların dilleri bağlanır ve mutlak hâkimiyetin yalnız Allah'a ait olduğu ayân beyân ortaya çıkar. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; İnfitâr sûresini tevhidin ve ilâhî hâkimiyetin bu muazzam ilânı ile nihayete erdirir.

Mütaffifin 83:1

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ölçüde ve tartıda hile yapanların (mutaffifîn) vay haline!» (veylül lil-mutaffifīn) kavl-i celîlinin Mutaffifîn sûresi mukaddimesi, gasp ve adl-i ictimâî zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Mutaffifîn Sûresi Mukaddimesi, Veyl li'l-Mutaffifîn, Hürmet-i Tatfîf ve Ribâ, Adl-i İctimâî, Mâturîdî Fıkhı ve Kelâmı»: Kul Hakkı ve İktisadî Adalet: - 'el-Mutaffifîn'in Mahiyeti: 'Tatfîf'; ölçü ve tartıda hile yaparak başkasına verirken eksik vermek («noksân»), kendisi alırken ise hakkından fazlasını tamı tamına almaktır («istîfâ»). Bu fiil kul hakkına tecavüz ve gizli bir hırsızlıktır. - Veyl Tehdidi: Cenâb-ı Hak kâfirlerin bu ahlâksızlığını 'veyl' ile kınamıştır. Kâfirler âhireti inkâr ettikleri için ticarette hile yapmayı kazanç saymışlardır. İslâm ise ölçü ve tartıda tam adaleti emreder. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ölçüde hilenin ve faizin bütün dinlerde haram kılınan büyük bir zulüm olduğunu, kul haklarının âhirette en ağır hesaba konu teşkil edeceğini sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Mütaffifin 83:2

...bundan sonra [gelir]. Lügat ehli der ki: "Tatfîf" [ölçüde eksiltmek], noksanlık demektir; "İnâün taffân" [kap taffândır] denir, eğer dolu değilse. Zeccâc der ki: "Şey'ün tafîf" denir, yani az, önemsiz [demektir]; ölçüden her seferinde birazcık çalındığı için ona "mutaffif" [ölçüde hile yapan] denilmiştir. Bu âyette, ribânın haramlığının bütün din ehli üzerinde umumî olduğuna dair bir delâlet vardır. Ve bunda, ribânın haramlığının akit yapan iki tarafın rızasına bağlı olmadığına, bilakis akit yapanlar üzerinde Allah'a -teâlâ- ait bir hak olduğuna dair bir delâlet de vardır; şöyle ki: Kendisi için ölçülen kimse, satıcının ölçüde eksiltme yaptığını bile bile o ölçüleni alır, sonra ona razı olur ve bunu bağışlardı; buna rağmen, ölçüde eksiltme yapmaları sebebiyle onlara ayıplama isnat edilmiştir; bu da gösterir ki onun haramlığı akit yapan iki tarafın [rızasına] bağlı değildir, bilakis Allah teâlâ'nın hakkındandır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Onlar ki insanlardan ölçerek aldıklarında tam alırlar) [Mutaffifîn, 2] kavline gelince: Onlardan bazıları bunun takdim ve tehir üzere olduğunu zikretmiştir; mânâsı şöyledir: Vay hâline o mutaffiflerin ki, insanlardan ölçtüklerinde veya tarttıklarında tam alırlar, insanlara ölçtüklerinde veya tarttıklarında ise eksiltirler. Onlardan bazıları da der ki: Buradaki (alâ) "an" mânâsındadır; sanki şöyle demektedir: Vay hâline o mutaffiflerin ki, insanlardan ölçüp aldıklarında tam alırlar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Onlara ölçtüklerinde veya tarttıklarında ise eksiltirler) [Mutaffifîn, 3] kavline gelince: Onlardan bazıları, ölçü ve tartıyı zikrettikten sonra gelen "hüm" [zamiri]ni tekit ve mübalağa üzere hamletmiştir; eğer durum böyleyse, (kâlû) ve (vezenû) kavillerinde vakf yapmak gerekir. Onlardan bazıları da der ki: Mânâsı şudur: Onlara ölçtüklerinde veya onlara tarttıklarında [eksiltirler]; çünkü ikisi arasındaki elif mushaflarda sabit değildir; nitekim "keltühü" ve "kiltü lehû" kullanılır, tıpkı "veadtühû" ve "veadtü lehû" gibi. Eğer mânâ bu ise, (kâlû) ve (vezenû) kavillerinde vakf yapmak doğru olmaz; çünkü (lehum) kavli, (kâlû) veya (vezenû) kavlinin tefsiridir, [bir şeyin] tefsiri kendisinden koparılamaz. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (O kimseler [bilmiyorlar mı ki] muhakkak ba's olunacaklardır) [Mutaffifîn, 4] kavline gelince: Müfessirlerin çoğu der ki: (Elâ yazunnü), "bilmiyor mu" ve "yakîn etmiyor mu" [demektir]. Ebû Bekir el-Esamm ise der ki: (Elâ yazunnü) demek, "o kimseler ba's hususunda şüphe etmiyorlar mı" demektir; bu da zikrettiğimize muhtemeldir; çünkü şek, [insanda] korku doğurur, şekkin kalkması ise emniyet doğurur. Görmez misin, bir kimse bir yere yolculuk yapmak istese ve biri ona, gitmek istediği yolda haramîler ve yol kesenler bulunduğunu haber verse, o kimse hemen korkuya kapılır ve kendisini yol kesenlerin ve haramîlerin zararından koruyacak şekilde hazırlanır; hâlbuki haber vereni sözünde doğru olduğuna dair kesin bilgisi yoktur, haramîlerin kendisine zarar verebileceğine de kesin bilgisi yoktur. Öyleyse bunlar, kendilerine hüccetler ikame ederek ba'si haber veren Nebî'nin -aleyhisselâm- haber verdiği şeyde nasıl şüphe etmezler? Bu, haberin en aşağı derecesinde bile şüphe doğurmasıdır. Sonra asıl olan şudur: Şek harfi, [tercih edilecek] iki tarafın birbirine eşit olduğu durumlarda kullanılır; zan ise, iki tarafın birbirinden farklı olduğu, delillerden birinin diğerine üstün geldiği durumlarda kullanılır; bu sebeple "ekseriyetle zan"a göre hüküm vermek ve söz söylemek doğru olur, "ekseriyetle şekk"e göre ise doğru olmaz. Sonra zan, meselenin araştırılmasından ve üzerinde düşünülmesinden doğar; kişi bir mesele üzerinde tefekkür ettikçe, zan içinde derece derece yükselir, tâ ki yakîne ulaşıp doğruyu idrak edinceye kadar; bu sebeple müfessirler burada zannın te'vilini yakîn ve ilim üzerine hamletmişlerdir; çünkü bu, zannın nihayetidir. Ebû Bekir ise bunu şek üzerine hamletmiştir; çünkü bilgi yolu ictihad olan meselelerde bütün şüphe tamamen kalkmaz. Bizden zannın bir misali de, ilim yerinde kullanılabileceğini söylediğimiz korkudur; çünkü korku son noktasına ulaştığında ilim hâline gelir; nitekim şarap içmesi için öldürülmekle veya bir uzvunun kesilmesiyle tehdit edilen kimseye, içmesinin mübah olduğu söylenir ve içmezse mutlaka bunun kendisine yapılacağı kesin gibi kabul edilir; korkusu son noktasına ulaştığı için, gerçekte kesin bilgisi olmasa da -kendisini öldürmekten alıkoyacak bir şey meydana gelmesi câiz olsa dahi- [bu böyledir]; zan hakkındaki hüküm de böyledir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (O kimseler muhakkak ba's olunacaklardır) kavline gelince: [Bu,] kendilerine ulaşacak hesap içindir; ondan bir çıkış yolu bulamayacaklar, azaptan kurtulamayacaklardır; bu, dünyada hesaba çekilen kimsenin kendisi için bir kurtuluş ve çıkış yolu bulmasına benzemez.

Mütaffifin 83:3

Cenâb-ı Hakk'ın: «Fakat onlara ölçtükleri yahut onlara tarttıkları zaman eksiltirler (haksızlık ederler / yuhsirūn)!» (ve izâ kâlūhüm ev vezenūhüm yuhsirūn) kavl-i celîline gelince: «Ve izâ kâlûhüm ev vezenûhüm yuhsirûn»: İhsâr der Keyl ve Vezn, Hıyanet-i Muâmele, Mâturîdî Fıkhı ve Ahlâkı: - Ölçü ve Tartıda Eksiltme: 'Yuhsirūn'; başkalarına tahıl ölçerken kileyi silkelemeyip gevşek tutmak veya tartarken terazinin dirhemini eksik basarak insanların hakkını gasbetmektir. - Lafzî Tahlil: 'Kâlūhüm' ve 'vezenūhüm' ifadeleri hem te'kid hem de 'onlar için ölçtüklerinde' manasını tazammun eder. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kul hakkına tecavüzün büyük bir mânevî hüsran olduğunu ve İslâm iktisadının adalet temeli üzerine bina edildiğini beyan buyurur.

Mütaffifin 83:4

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onlar, gerçekten diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı (zan / kanaat beslemiyorlar mı)?» (elâ yezunnu ülâ'ike ennehüm meb'ūsūn) kavl-i celîlinin zann, şekk, yakîn ve ba's zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Elâ yezunnu ülâike ennehüm meb'ûsûn»: Zan ve Şekk, Merâtib-i İlim, İstidlâl-i Aklî ale'l-Ba's, Mâturîdî Akâidi: - 'elâ Yezunnu' Hitabının Hikmeti: Âyetteki 'elâ yezunnu' ifadesi; 'Onlar dirilişi hiç mi kesin olarak bilmiyorlar?' yahut 'En azından dirilişin vukuundan hiç mi şüphe edip korkmuyorlar?' manasındadır. - Aklî İstidlâl ve İhtiyat: Bir yolcuya gideceği yolda eşkıya bulunduğu haber verilse, o haber kesin olmasa dahi ihtiyatla silahlanır ve tedbir alır. Peygamberler mûcizelerle meâdı haber verirken, insanın bu ihtarı hiç dikkate almayıp zulme devam etmesi aklın en feci gafletidir. - Zandan Yakîne Terakki: İnsan tefekkür ettikçe zannı kuvvetlenir ve nihayetinde kat'î yakîne ve imana ulaşır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; meâd şuurunun insanı her türlü zulüm ve haksızlıktan alıkoyan en tesirli mânevî kalkan olduğunu sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Mütaffifin 83:5

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Büyük bir gün için) [Mutaffifîn, 5] kavline gelince: Allah onu, azâbının ve cezâsının devamlılığını zikrettiğimiz için "azîm" [büyük] olarak isimlendirmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (İnsanların âlemlerin Rabbi için kıyam edeceği gün) [Mutaffifîn, 6] kavline gelince: Yani O'nun hükmü için. Yahut O'nun hesabı için. Yahut O'nun vaadi ve vaîdi için. Yahut hepsi teslim olmuş, boyun eğmiş bir hâlde O'na karşı kıyam ederler; her ne kadar onlardan bazıları dünyada teslim olmaktan imtinâ etmiş olsalar da -zira zalimler O'nunla çekişir, kendileri için bazı şeyler iddia eder ve bunları O'na tanımazlarsa da- kıyamet günü ise hepsi O'nu ikrar eder ve O'nun hükmüne ve kazâsına boyun eğerler; bu sebeple insanların kıyamı özellikle O'na tahsis edilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Hayır...) [Mutaffifîn, 7] kavline gelince: Hasen [el-Basrî] ve Ebû Bekir [el-Esamm] der ki: "Hakkâ" [gerçekten] demektir; yani onların ba'si haktır, öyleyse diriltileceklerdir. Zeccâc ise der ki: (Kellâ), bir red ve tenbih harfidir; yani mesele, onların zannettiği gibi -diriltilmeyecekleri şeklinde- değildir; bilakis diriltilecekler ve amelleriyle cezalandırılacaklardır; böylece bunda, ba'si istidlâl yoluyla vâcip kılmak vardır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Şüphesiz füccârın kitabı muhakkak Siccîn'dedir) kavline gelince: Siccîn hakkında ihtilâf edilmiştir: Onlardan kimi onu bir mekân ismi saymış ve ona işaret ederek şöyle demiştir: O, yedinci yerin altında bulunan bir kayadır; füccârın kitabı kıyamet gününe kadar onun altına konulur. Fakat bizim o mekânı bilmeye ihtiyacımız yoktur; çünkü onu o mekâna koymakla imtihan edilenler onu bilmişlerdir, onlar da meleklerdir. Onlardan kimi de bunun, öncekilerin kitaplarında zikredilmiş bir kelime olduğunu, Kur'ân'da da bunun zikredildiğini iddia etmiştir; câizdir ki maksat, ona işaret edilmeksizin de gerçekleşsin. Câizdir ki Siccîn, âhirette kâfir için azap için hazırlanmış olan mekân olsun; fakat ona ilk önce kitabında sabit kılınan ameli varır, sonra ona rûh iltihak eder, sonra âhirette bedeni de ikisine tâbi olur...

Mütaffifin 83:6

Cenâb-ı Hakk'ın: «İnsanların âlemlerin Rabbi (huzurunda divana) duracakları gün!» (yevme yekūmün-nâsü li-rabbil-'âlemīn) kavl-i celîline gelince: «Yevme yekûmu'n-nâsü li-rabbi'l-âlemîn»: Kıyâm der Dîvân-ı İlâhî, Hudu' ve İstislâm-ı Mahşer, Mâturîdî Akâidi: - İlâhî Divanda Duruş: 'Yekūmün-nâs'; dünyada kibirlenen krallar, zâlimler ve bütün insanlar mahşer meydanında başlarını öne eğerek, mutlak bir teslimiyet, huşû ve acziyet içinde Âlemlerin Rabbi'nin hükmüne boyun eğeceklerdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; dünyadaki sahte büyüklüklerin o gün yerle bir olacağını ve mutlak hâkimiyetin yalnız Allah'a ait olduğunu muhkem bürhanlarla tescil eder.

Mütaffifin 83:7

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hayır! Doğrusu günahkârların / kâfirlerin amel defteri şüphesiz Siccîn'dedir!» (kellâ inne kitâbel-füccâri le-fī siccīn) kavl-i celîlinin Siccîn, kitâb-ı füccâr ve vaîd-i tekzîb zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Kellâ inne kitâbe'l-füccâri le-fî siccîn»: Kitâb-ı Füccâr der Siccîn, Mefhûm-ı Siccîn, Tahkîk-i Vaîd der Mükezzibîn, Mâturîdî Akâidi: - 'Siccîn'in Mahiyeti: 'Siccîn'; şiddetli hapis ve zillet mekânı, cehennemin en derin tabakası yahut kâfirlerin çirkin amellerinin kaydedilip hapsedildiği karanlık ve zelil makamdır. Kâfirlerin amel defterleri oraya atılır; ardından ruhları ve bedenleri de aynı azaba sevk edilir. - Vaîdin Kapsamı: Âyetteki 'füccâr' lafzı, sûrenin devamındaki 'veylün yevme'izin lil-mükezzibîn' kaydıyla tefsir edildiğinden, buradaki ebedî hapis tehdidi tevhîdi ve âhireti inkâr eden kâfirlere mahsustur. Günahkâr mü'minler ise kâfirler gibi ebediyen Siccîn'e hapsedilmez. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; amellerin Siccîn'de mühürlenmesinin kâfirlerin kaçamayacakları zillet ve azaplarına kat'î bir hüccet olduğunu beyan buyurur.

Mütaffifin 83:8

Cenâb-ı Hakk'ın: «Siccîn'in ne olduğunu sen nereden bileceksin?» (ve mâ edrâke mâ siccīn) kavl-i celîlinin tehvîl-i Siccîn ve şiddet-i habs zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Ve mâ edrâke mâ siccîn»: Tehvîl ve Ta'zîm-i Siccîn, Şiddet-i Habis, Tenzîh-i Nübüvvet, Mâturîdî Kelâmı: - Azabın Dehşeti ve Ta'zim: 'Ve mâ edrâke mâ siccīn'; Siccîn'in ne kadar korkunç, karanlık, dar ve zillet dolu bir azap zindanı olduğunu beşer aklının dünyada kendi başına ihata edemeyeceğini bildiren ilâhî bir ta'zim ifadesidir. Cenâb-ı Hak peygamberine vahiy ile bildirerek onu bu gaybî hakikate vâkıf kılmıştır. - Dünyadan Âhirete İntikal: Mü'minlerin amelleri İlliyyîn'e, ruhları ve bedenleri cennete sevk edilirken; inkârcı kâfirlerin amel defterleri Siccîn'e atılmakta, ardından ruhları ve cesetleri de bu karanlık çukura hapsedilmektedir («ed-dünyâ sicnü'l-mü'min ve cennetü'l-kâfir»). - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu hitabın inkârcılara dehşetli bir inzar, mü'minlere ise istikamet dersi verdiğini sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.

Mütaffifin 83:9

Cenâb-ı Hakk'ın: «(O,) yazılmış ve mühürlenmiş / tescil edilmiş bir kitaptır (kitâbüm merkūm)!» (kitâbüm merkūm) kavl-i celîline gelince: «Kitâbün merkûm»: Kitâb-ı Merkûm, Rakm ve Hatm-i Âmâl, Emniyet ani'z-Ziyâde ve'n-Noksân, Mâturîdî Akâidi: - 'Merkūm'un Manası: 'Merkūm'; nakşedilmiş, mühürlenmiş ve alâmet konmuş demektir. Bu amel defterine ne bir günah fazladan yazılır ne de işlenmiş bir amel eksiltilir; ilâhî adaletle tastamam mühürlenip tescil edilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; kitabın mühürlenmesinin ilâhî adaletin ve hesabın kusursuzluğuna delil teşkil ettiğini açıklar.

Mütaffifin 83:10

Fayda [şudur]: Cebrâil'i -aleyhisselâm- kuvvet ve emanetle vasıflandırmasında -(Arşın sahibi katında mekîn, orada itaat edilen, güvenilir) kavlinde- onu emanetle vasıflandırması, mahlûkatın onun kitapta [vahiyde] hıyanet edip onu değiştirmesinden emin olması içindir; onu kuvvetle vasıflandırması ise, başkasının, kendisine gönderilen şeyi ondan alıp değiştirmeye güç yetiremeyeceğinin bilinmesi içindir. Aynı şekilde onu mühür ve alâmetlerle vasıflandırması da, ona bir fazlalık veya eksiklik katılmasından emin olunması içindir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (O gün vay hâline yalanlayanların!) [Mutaffifîn, 10] kavline gelince: Yani, tasdik etmeleri kendilerine gereken her şeyi yalanlayanlara vay olsun! Bu ise, Allah'a -teâlâ-, O'nun âyetlerine, resûllerine ve ba'se iman etmekle olur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Onlar ki cezâ gününü yalanlarlar) [Mutaffifîn, 11] kavline gelince: "Dîn" iki şeyin ismidir: Biri cezâ, diğeri teslimiyet ve boyun eğme ismidir; o güne "yevmü'd-dîn" [cezâ günü] denilmesi, ya amelleriyle hesaba çekilecekleri için, ya da o gün Allah'a -teâlâ- teslim olup boyun eğecekleri içindir. Onların cezâ gününü yalanlaması, Allah teâlâ'nın kudretini yalanlamak ve resûllerini yalanlamak demektir; çünkü resûller onları cezâ gününe iman etmeye çağırıyorlardı, onlar da bu güne yalanlamalarıyla resûlleri yalanlamış oluyorlardı; öyleyse bunun te'vili, kendilerine tasdiki gereken her şeyi yalanladıklarını zikrettiğimiz mânâya râci olur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Onu ancak her haddi aşan, günaha batmış olan yalanlar) [Mutaffifîn, 12] kavline gelince: "Mu'tedî", Allah teâlâ'nın hudûdunu aşan kimsedir; "esîm" ise, Rabbine karşı günaha girendir; böylece o, bununla hudûdu aşmış olur. Rabbine karşı günaha girmesi, onu tekzibe sevk eden şeydir; aksi hâlde, eğer hudûdunu korusa ve Rabbine karşı günaha girmese, cezâ gününü yalanlamazdı. Yahut bunda, onu yalanlayanın haddi aşan ve günahkâr olduğunun haberi vardır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Kendisine âyetlerimiz okunduğunda, "Öncekilerin masalları" der) [Mutaffifîn, 13] kavline gelince: Denilmiştir ki: (Esâtîru'l-evvelîn), öncekilerin bâtıl [uydurmaları] demektir. Ebû Ubeyde der ki: Esâtîr, aslı olmayan şeylerdir. Bizce mânâsı şudur: Öncekilerin satırladığı, yani yazdığı şeyler; "satr", yazmak demektir; böylece onlar, bunun Allah teâlâ katından olmadığını, bilakis intizamı olmayan öncekilerin yazdığı şeylerden [ibaret olduğunu] söylüyorlardı. Onlar bunu, kendilerine okunan her şeyde söylemiyorlardı; fakat kendilerine öncekilerin haberlerinden okuduğunda, buna bu şekilde karşı çıkıyorlardı; kendilerine mucize âyetlerle geldiğinde ise onu sihre nispet ediyorlardı. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Hayır! Bilakis kalplerinin üzerine pas tutmuştur...) [Mutaffifîn, 14] kavline gelince: Denilmiştir ki: "Reyn", örtü ve perde demektir. Denilmiştir ki: "Reyn", pastır. Allah -teâlâ-, hayırların nihayeti olan imanı nur diye, şerlerin nihayeti olan küfrü de zulmet diye isimlendirmiştir; iman kalbi nurlandırıcı, küfür ise karartıcı olunca, [kişi] küfre çağıran sebeplerle günah üstüne günah işlemeye koyulduğunda, bu sebeplerden her biri kalbin karartılması yönünde iş görür, tâ ki karanlık tamama erer; nitekim Ebû Hüreyre'den -radıyallahu anh- rivayet edildiğine göre, Resûlullah'a -sallallahu aleyhi ve sellem- bu âyet hakkında sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: "Kul bir günah işler, kalbinde siyah bir nokta oluşur; eğer bundan tevbe ederse kalbi tekrar berraklaşır; tevbe etmez de tekrar günah işlerse, kalbinde [bir] siyah nokta daha oluşur; bu böyle tekrarlandıkça kalbi baştan başa kararır; işte bu, reyndir." Allah, kime hidâyet vermek isterse, göğsünü imana takdim eden sebeplerle azar azar açar, tâ ki bu onu imana taşır; işte inşirahın [açılmanın] tamamlanması budur. Ali b. Ebî Tâlib'ten -radıyallahu anh- rivayet edilen şu sözün te'vili de bu esas üzerine çıkar: "İman, kalpte beyaz bir nokta olarak başlar; büyüdükçe o beyazlık da artar; iman tamamlanınca kalbin tamamı beyazlaşır." "Beyaz bir nokta olarak başlar" sözünden "imanı tamamlayıncaya kadar" sözüne kadar olan mânâ, bizce, imana çağıran sebeplerledir; [kalp] azar azar açılmaya devam eder, tâ ki iman edinceye kadar; imanın kendisi cüzlere ayrılmış değildir, fakat imanın mukaddimeleri [öncülleri] vardır; her bir mukaddime ile azar azar açılır, tâ ki bu onu imana ulaştırır. Sonra Allah -teâlâ-, imana perde olan şeyleri değişik isimlerle isimlendirmiştir; bir yerde: (Allah kalplerinin üzerine mühür vurdu) buyurmuş, bir yerde: (Ve kalplerinin üzerine perdeler koyduk...) âyetini buyurmuş, bir yerde de: (Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?) buyurmuştur. Sanki kalpleri üzerinde kilit bulunmakla vasıflananlar, küfürde son noktaya ulaşmış, artık kendilerinden iman ümit edilmeyen kimselerdir; bunlar tekzibe inanan, [hakka karşı] baş kaldıran kimselerdir, bunların reisleri ve imamlarıdır. Onlardan bir kısmının kalbi ise mühürlenmiştir; bunlar küfrü bir baş kaldırma ve inat olarak değil, kendilerine imana çağıran sebepler zâhir olmadığı için benimseyenlerdir. Zeccâc der ki: Perdenin ilk mertebesi, "ğabn" [hafif bulanıklık]dır; bu, gökteki ince bir bulut gibi ince bir örtüdür; kalbin zarfında, gökyüzü renginde ince bir bulut örtüsü gibi iş görür; sonra bu arttığında...

Mütaffifin 83:11

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onlar ki ceza ve hesap gününü (yevmed-dîn) yalanlarlar!» (ellezīne yükezzibūne bi-yevmid-dīn) kavl-i celîline gelince: «Ellezîne yükezzibûne bi-yevmi'd-dîn»: Tekzîb-i Yevm-i Cezâ, İnkâr-ı Kudret, Mâturîdî Kelâmı: - Hesap Gününü Yalanlamak: Kâfirlerin dirilişi ve hesabı inkâr etmeleri, aslında Allah'ın ezelî kudretini, adaletini ve peygamberlerin tebliğini yalanlamaları demektir. Zira âhiret olmazsa kâinattaki adalet ve hikmet tamamlanamaz. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; din gününü yalanlamanın aklî ve naklî bütün delilleri çiğnemek olduğunu muhkem delillerle tescil buyurur.

Mütaffifin 83:12

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onu ancak haddi aşan (mu'tedin) ve günaha batmış (esîm) olan herkes yalanlar!» (ve mâ yükezzibü bihī illâ küllü mu'tedin esīm) kavl-i celîline gelince: «Ve mâ yükezzibü bihî illâ küllü mu'tedin esîm»: İ'tidâ ve İsm, Esbâb-ı İnkâr, Fısk ve Fücûr, Mâturîdî Akâidi: - İnkârın Psikolojik Sebebi: Âhireti inkâr edenler bunu delile dayanarak değil; ilâhî hudutları çiğnemek («mu'tedî») ve günahlara fütursuzca dalmak («esîm») istedikleri için yalanlarlar. Nefislerinin hevâsına esir olduklarından hesaba çekilmek fikri onlara ağır gelir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; ahlâkî çöküş ile itikadî sapma arasındaki irtibatı veciz bir surette beyan eder.

Mütaffifin 83:13

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ona âyetlerimiz okunduğu zaman: '(Bunlar) öncekilerin masallarıdır (esâtîrü'l-evvelîn)!' der!» (izâ tütlâ 'aleyhi âyâtünâ kâle esâtīrul-evvelīn) kavl-i celîline gelince: «İzâ tütlâ aleyhi âyâtünâ kâle esâtîru'l-evvelîn»: İftirâ-i Esâtîr, İlticâ-i Bâtıl, İbtâl-i Müşrikîn, Mâturîdî Kelâmı: - Masal İftirası: Müşrikler Kur'ân'ın fesahat ve i'câzı karşısında âciz kalınca, hakikatten kaçmak için 'Bunlar geçmiş milletlerin uydurma masallarıdır' diyerek kendileriniavutmuşlardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; vahye masal diyenlerin aklî bürhanlardan tamamen yoksun bir inat içinde çırpındıklarını tescil eder.

Mütaffifin 83:14

14. Âyet: Cenâb-ı Hakk'ın: (Hayır, bilakis kazanmakta oldukları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır) kavli. Denildi ki: Rayn, örtü ve perdedir; denildi ki: Rayn, pastır. Allah Teâlâ, nihayette hayırlardan olan imanı nur diye isimlendirmiş, nihayette şerlerden olan küfrü de zulmet diye isimlendirmiştir. İman kalbi nurlandıran, küfür ise kalbi karartan bir şey olunca, kişi küfre çağıran sebeplerle günah üstüne günah işlemekle meşgul olduğunda, o sebeplerin her biri kalbin kararmasında tesir eder; ta ki karanlık tamama erer. Nitekim Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-'den rivayet edildiğine göre Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e bu âyet sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: "O, kulun bir günah işlemesidir; bunun üzerine kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahtan tövbe ederse kalbi arınır (saflaşır); tövbe etmez, döner de yine günah işlerse, kalbinde yeniden siyah bir nokta belirir; tekrar dönerse kalbinde nokta çoğalır, tâ ki kalbin tamamı kararır." [Buna yakın lafızla: Tirmizî: 3334]. İşte "rayn" budur. Allah kimi hidayete erdirmek isterse, imana takaddüm eden sebeplerle onun sadrını yavaş yavaş şerh eder (açar), tâ ki bu, onu imana taşır; işte bu, inşirâhın tamamıdır. Bunun üzerine, Ali b. Ebî Tâlib -radıyallahu anh-'den rivayet edilenin -/631-b/- tevili de şu şekilde ortaya çıkar: İman, kalpte beyaz bir parıltı olarak belirir; büyüklüğü arttıkça o beyazlık da artar; iman tamama erince kalbin tamamı beyazlaşır. "Kalpte beyaz bir parıltı belirir" sözünden "kalbin tamamı beyazlaşır" sözüne kadarki mânâ, bize göre, imana çağıran sebepler iledir; kişi iman edinceye kadar bu sebeplerle yavaş yavaş inşirâh bulmaya devam eder. Bu, imanın parçalardan (eczâdan) müteşekkil olduğu mânâsına gelmez; lâkin imanın mukaddimeleri (öncülleri) vardır; kişi her bir mukaddime ile yavaş yavaş şerh olunur, tâ ki bu onu imana ulaştırır. Sonra Allah Teâlâ, imandan alıkoyan örtülere çeşitli isimler vermiştir: Bir kere "Allah kalpleri üzerine mühür vurdu" [Tevbe: 93 ve...] buyurmuş; bir kere "Kalpleri üzerine kılıflar koyduk" âyetini [En'âm: 25 ve...] söylemiş; bir kere de "Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?" [Muhammed: 24] buyurmuştur. Kalpleri üzerinde kilit bulunmakla vasıflandırılanlar, küfürde gayesine ulaşmış, artık kendilerinden imanın umulmadığı kimselerdir; bunlar, tekzibi benimseyen inatçı asilerdir; bunlar, o kavmin reisleri ve önderleridir. Onlardan bir kısmı da kalbi mühürlenmiş olanlardır; bunlar, inat ve isyandan dolayı değil, fakat kendilerine imana çağıran sebepler görünmediği için küfrü benimsemiş olanlardır. Zeccâc şöyle zikretmiştir: Örtünün ilk mertebesi "ğabn"dir; bu, gökteki ince bulut gibi ince bir örtüdür; kalbin zarında, gökyüzünün rengiyle ince bulutun zarı gibi tesir eder. Sonra bu arttığında "rayn" adını alır; sonra bu da yükselerek, kalp üzerinde kilit gibi oluncaya kadar mühürlenmeye ulaşır. Bunda, Allah Teâlâ'nın kulların fiillerinde bir tedbiri ve san'atı bulunduğuna delil vardır; çünkü O, küfür için kalpte bir zulmet inşa etmiştir, tâ ki o zulmet onu hayırları idrâk etmekten ve iman nurundan alıkoysun. Zira küfrü benimseyen hiç kimse, kendisini nurları idrâkten alıkoymak için onu benimsemiş değildir; bu niyet ondan bulunmadığına göre, sabit olur ki o, Allah Teâlâ'nın tedbiri ve san'atıyla böyle olmuştur; çünkü kalpte bir zulmetin, onu var eden bir müessir olmaksızın hâsıl olması câiz değildir. Kâfirden san'at kaldırılınca, sabit olur ki o, Allah Teâlâ'nın tedbiriyle böyle olmuştur, öyle olmamıştır; O onu karanlık olarak inşa etmiştir. Muvaffak kılan Allah'tır. (1) Aslında ve M nüshasında: "tâ ki iman tekemmül edinceye kadar" şeklindedir. (2) Aslında ve M nüshasında: "şey' fe-şey'" şeklindedir. (3) Aslında ve M nüshasında: "şey' fe-şey'" şeklindedir. (4) M nüshasından; aslında: "tevettür" şeklindedir. (5) Aslında ve M nüshasında: "bi-esâmî" şeklindedir. (6) Aslında ve M nüshasında: "telicü" şeklindedir. (7) Harem-i Mekkî nüshasından; aslında ve M nüshasında: "el-kelâm" şeklindedir.

Mütaffifin 83:15

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hayır! Şüphesiz onlar o gün Rablerinden (O'nun rahmetinden ve Cemâlullâh'ı görmekten) kesinlikle mahrum / perdelenmişlerdir (le-mahcūbūn)!» (kellâ innehüm 'ar rabbihim yevme'izil le-mahcūbūn) kavl-i celîlinin rüyetullâh ve hicâb-ı küffâr zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Kellâ innehüm an rabbihim yevmeizin le-mahcûbûn»: Hicâb-ı Küffâr, İsbât-ı Rüyetullâh li'l-Mü'minîn, İbtâl-i Şübühât-ı Mu'tezile, Mâturîdî Akâidi: - Kâfirlerin Mahrumiyeti: Kâfirler dünyada Allah'ın âyetlerinden ve hidâyetinden yüz çevirdikleri için, âhiret gününde Rablerinin rahmetinden, kereminden ve Cemâl-i Bârî'yi müşâhede etmekten ebediyen perdelenip mahrum bırakılacaklardır («le-mahcūbūn»). - Rüyetullâh'a Kat'î Bürhan: İmam Şâfiî ve Ehl-i Sünnet kelâmcılarının ispat ettiği üzere; kâfirlerin gazap ve ceza olarak Allah'ı görmekten menedilmesi, mü'minlerin rızâ ve mükâfat yurdu olan cennette Rablerini perdesiz, keyfiyetsiz ve cihetsiz olarak göreceklerine («rüyetullâh») en açık ve kat'î bürhandır. Şayet mü'minler de görmeyecek olsaydı, kâfirlerin perdelenmesinin hiçbir hususiyeti ve azap olma vasfı kalmazdı. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Mu'tezile'nin rüyetullâhı inkâr eden bâtıl tevillerini bu âyetle temelden çürütür ve mü'minlerin Cemâlullâh ile müşerref olacağını sarsılmaz delillerle tescil buyurur.

Mütaffifin 83:16

Cenâb-ı Hakk'ın: «Sonra onlar muhakkak cehenneme gireceklerdir (le-sâlül-cahīm)!» (sümme innehüm le-sâlül-cahīm) kavl-i celîline gelince: «Sümme innehüm le-sâlû'l-cahîm»: Duhûl-i Cahîm, Azâb-ı Kat'î, Hüsran-ı Ebedî, Mâturîdî Kelâmı: - Cehenneme Atılış: Kâfirler, Rablerinin rahmetinden perdelenip mahrum bırakıldıktan («hicâb») ve yüzleri kararıp amel defterleri soldan verildikten sonra hak ettikleri alev alev yanan cehennem ateşine («cahîm») atılacaklardır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; azabın hem mânevî mahrumiyet (hicâb) hem de cismânî ateş (cahîm) şeklinde iki katlı olarak tahakkuk edeceğini beyan buyurur.

Mütaffifin 83:17

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Sonra: "İşte bu, yalanlamakta olduğunuz şeydir!" denilir) (17) kavlinin tevili şudur: Onlar, kendisini yalanlamaları sebebiyle o ateşe gireceklerini bilirler; o günü yalanlamaları yüzünden Allah Teâlâ'dan perdelenmişlerdir. Öyle olmasaydı, yani iman edip ateşin hak, ba's'ın hak olduğunu ikrar etselerdi, ona girmezlerdi. Onlar bunu bilirler, tâ ki Cenâb-ı Hakk'ın: "Böylece günahlarını itiraf ettiler; alevli ateş ashâbı uzak olsun!" kavliyle bunu ikrar ederler. * * * Cenâb-ı Hakk'ın kavli: (Hayır! Şüphesiz ebrârın kitabı İlliyyîn'dedir. (18) İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? (19) O, yazılmış bir kitaptır. (20) Ona mukarrebîn şahit olur. (21) Şüphesiz ebrâr nimet içindedir. (22) Tahtlar üzerinde nazar ederler. (23) Yüzlerinde nimetin parlaklığını tanırsın. (24) Onlara mühürlü hâlis bir şaraptan içirilir. (25) Onun mührü misktir; işte bunda yarışsın yarışanlar. (26) Onun karışımı Tesnîm'dendir. (27) Bir pınardır ki mukarrebîn ondan içer. (28)) Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Hayır! Şüphesiz ebrârın kitabı İlliyyîn'dedir) kavline gelince: Burada ebrâr, öncesindeki fâcirlere mukabil zikredilmiştir; sonra fâcirlerin din gününü yalanlayanlar olduğu beyan edilmiştir ki bu, küfrün ilk mertebesidir. Fâcirlerden kâfirler kastedilince, ebrârdan da iman edenler kastedilmiş olur; bunun için ebrârın müminler olduğu söylenmiştir. Berr, kendisinden birr işi çokça sâdır olan kimsedir; birr'i çoğaldığında "bâr" diye isimlendirilir. Fâcir de kendisinden fücur işi çokça sâdır olan kimsedir. Böylece câizdir ki vaîd, fücurda son mertebeye ulaşanlar hakkında olsun, bunun altındakilerin hükmü zikredilmeden bırakılıp istidlâl yoluyla bilinsin; vaad de birr fiillerini çoğaltanlar hakkında olsun, bunun altındakilerin hükmü de başka delillerle bilinsin. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ona mukarrebîn şahit olur) (21) kavline gelince: Ebrârın kitabı zikredilirken mukarrebînin şahitliği zikredilmiş, fâcirlerin kitabı zikredilirken onların şahitliği zikredilmemiştir; câizdir ki şahitlikleri, o kimsenin amelini tazim etmek, ona dua etmek ve benzeri maksatlar için olsun. Denildi ki: Mukarrebîn, her göğün ehlinin mukarrebleridir. Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ-: (Şüphesiz ebrâr nimet içindedir) (22) kavline gelince: Berr, kendisinden istenileni veren, kendisine yapılan davete icabet edendir. Kişi, Allah Teâlâ'nın kendisini davet ettiği tevhide icabet eder, O'nun emirlerini yerine getirir ve nehiylerinden vazgeçerse, o ebrârdandır. Sonra bu zikrettiğimiz, iki vecih üzeredir: Birincisi, itikad ile birlikte bunu fiil ve muameleyle tahakkuk ettirmektir; bu kimse, kendisinden istenileni kavlen ve fiilen yerine getirmiştir; işte bu, ebrâra vaad edilen şeyi hak ettiğine dair sözün kesin olarak söylenebileceği kimselerdendir. İkincisi ise, kendisinden istenilenin vefasını itikaden yerine getirmiş, fakat itikad ettiğini fiiliyle yerine getirmemiş olmasıdır; bunun gibisi hakkında hüküm tevakkuftur; ona vaad edilenin hak edildiğine dair kesin söz söylenmez; belki Allah Teâlâ, hudûdunu muhafazada zayi ettiği kadarıyla onu cezalandırabilir, sonra onu kerâmet ehline katabilir; dilerse fazlıyla ve rahmetinin genişliğiyle onu affedebilir. Fücur ise meyildir; meyil de iki vecih üzeredir: Birincisi, itikad ve fiilin ikisini birden terk etmektir. İkincisi ise muamelede meyildir ki bu, fiilinin akdine muhalif olmasıdır. Her iki vecihle birden meyli bulunan kimseye, kendisine vaad edilen şey kaçınılmaz olarak isabet eder. Fiili akdine muhalif olan kimseye gelince, o kimse hakkında tevakkuf edilir; onun, mutlaka vaîde uğrayacaklar zümresinden olduğuna şahitlik edilmez. Zikretmiştik ki birr, münferiden zikredildiğinde, onunla hem takva hem birr birlikte kastedilir; keza takva da münferiden zikredildiğinde birr mânâsını iktiza eder. İkisi birlikte zikredildiğinde ise, takvaya bir cihet, birr'e bir cihet murad edilir; şöyle ki: Takva, helâk edici şeylerden sakınmaktır; bu da davet edildiği şeye kavlen ve fiilen icabet etmek, nehyedildiği şeyden kavlen ve fiilen vazgeçmekle olur; bu ise aynı zamanda birr'in de mânâsıdır; ikisi birlikte zikredildiğinde ise, takvayla haramlardan içtinab, birr ile de güzel işleri yapmak murad edilir. Keza iman da münferiden zikredildiğinde, onunla hem İslâm'ın hem imanın iktiza ettiği mânâ murad edilir; keza İslâm da münferiden zikredildiğinde iman mânâsını iktiza eder. Çünkü İslâm, bütün eşyayı Allah Teâlâ için sâlim görmek, hiç kimseye onda bir şirk tanımamaktır; iman ise, Allah Teâlâ'yı her şeyin Rabbi olduğuna dair tasdik etmektir. Sen O'nun her şeyin Rabbi olduğunu tasdik ettiğinde, zâhirinin iktiza ettiği şeyi -yani bütün eşyanın O'na sâlim kılınmasını- de yerine getirmiş olursun. İşte bu söylediğimizin mânâsı şudur: İman, münferiden zikredildiğinde onunla İslâm'ın murad ettiği şey de murad edilir. İkisi birlikte zikredildiğinde ise, İslâm ile zâhirinin iktiza ettiği -bütün eşyayı O'na sâlim kılmak- murad edilir, iman ile de kendi zâhirinin iktiza ettiği murad edilir; nitekim (Şüphesiz müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar...) âyetinde olduğu gibi.

Mütaffifin 83:18

Cenâb-ı Hakk'ın: «Hayır! Doğrusu iyilerin / sâlih mü'minlerin amel defteri şüphesiz İlliyyîn'dedir!» (kellâ inne kitâbel-ebrâri le-fī 'ılliyyīn) kavl-i celîlinin İlliyyîn, kitâb-ı ebrâr ve makām-ı kurbet zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Kellâ inne kitâbe'l-ebrâri le-fî illiyyîn»: Kitâb-ı Ebrâr der İlliyyîn, Makām-ı Şeref, Zıddiyet-i Siccîn, Mâturîdî Akâidi: - 'el-İlliyyîn'in Mahiyeti: 'İlliyyûn'; göklerin en yüksek derecesi, meleklerin arş etrafındaki yüce makamı yahut sâlih mü'minlerin nurlu amellerinin muhafaza edildiği şeref ve keramet menzilidir. - Ebrârın Vasfı: Siccîn kâfirlerin zindanı olduğu gibi, İlliyyîn de tevhîd ehli sâlih kulların yüce mükâfatıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; amellerin İlliyyîn'e yükseltilmesinin mü'minlerin Allah katındaki izzetine apaçık delil olduğunu beyan buyurur.

Mütaffifin 83:19

Cenâb-ı Hakk'ın: «İlliyyîn'in ne olduğunu sen nereden bileceksin?» (ve mâ edrâke mâ 'ılliyyūn) kavl-i celîline gelince: «Ve mâ edrâke mâ illiyyûn»: Tazim ve Şeref-i İlliyyîn, Rıdvân-ı İlâhî, Mâturîdî Kelâmı: - Makamın Yüceliği: 'Ve mâ edrâke mâ 'ılliyyūn'; İlliyyîn menzilinin ne kadar nurlu, şerefli ve nihayetsiz nimetlerle dolu olduğunu beşer aklının dünyada hakkıyla idrak edemeyeceğini bildiren ilâhî bir ta'zimdir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu âyetin mü'minlerin kalbine derin bir iştiyak ve gayret aşıladığını muhkem delillerle açıklar.

Mütaffifin 83:20

Cenâb-ı Hakk'ın: «(O,) yazılmış ve mühürlenmiş / tescil edilmiş bir kitaptır (kitâbüm merkūm)!» (kitâbüm merkūm) kavl-i celîline gelince: «Kitâbün merkûm»: Rakm ve Hatm-i Âmâl-i Ebrâr, Tescîl-i Hasenât, Mâturîdî Akâidi: - İyiliklerin Tescili: Sâlih amellerin yazıldığı defter nurlu harflerle mühürlenmiş ve tescil edilmiştir; o defterden hiçbir hayır eksilmez ve zayi olmaz. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; amellerin bu şekilde tescilinin ilâhî lütuf ve va'din sarsılmazlığına delil olduğunu tescil eder.

Mütaffifin 83:21

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ona (Allah'a) yakın kılınmış olanlar (mukarrabûn melekler) şahitlik ederler!» (yeşhedühül-mukarrebūn) kavl-i celîline gelince: «Yeşhedühü'l-mukarrabûn»: Şuhûd-ı Mukarrebîn, İkrâm-ı Melâike li-Ehl-i İman, Mâturîdî Kelâmı: - Mukarreb Meleklerin Şahitliği: 'el-Mukarrebūn'; semavatın en seçkin, Arş'a yakın melekleridir. Onlar mü'minlerin amel defterlerine hürmetle bakar, şahitlik eder ve onlar için istiğfar ve dua ederler. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu şahitliğin mü'minlere mahşerde bahşedilen büyük bir şeref ve taltif olduğunu beyan buyurur.

Mütaffifin 83:22

22. Âyet: Cenâb-ı Hakk'ın: (Şüphesiz ebrâr nimet içindedir) kavli. Berr, kendisinden istenileni veren, kendisine yapılan davete icabet edendir. Kişi, Allah Teâlâ'nın kendisini davet ettiği tevhide icabet eder, O'nun emirlerini yerine getirir ve nehiylerinden vazgeçerse, o ebrârdandır. Sonra bu zikrettiğimiz, iki vecih üzeredir: Birincisi, itikad ile ve bunu fiil ve muameleyle tahakkuk ettirmekle olur; bu kimse, kendisinden istenileni kavlen ve fiilen yerine getirmiştir; bu, ebrâra zikredilen vaadi hak ettiğine dair sözün kesin olarak söylenebileceği kimselerdendir. İkincisi ise, kendisinden istenilenin vefasını itikaden yerine getirmiş, itikad ettiğini fiiliyle yerine getirmemiş olmasıdır. Bunun gibisi hakkında hüküm tevakkuftur; vaad edilenin hak edildiğine dair kesin söz söylenmez; belki Allah Teâlâ, hudûdunu muhafazada zayi ettiği kadarıyla onu cezalandırabilir, sonra onu kerâmet ehline katar; dilerse fazlıyla ve rahmetinin genişliğiyle onu affeder. Fücur ise meyildir; meyil de iki vecih üzeredir: Birincisi, itikad ve fiilin ikisini birden terk etmektir. İkincisi ise muamelede meyildir; bu da fiilinin akdine muhalif olmasıdır. Her iki vecihle birden meyli bulunan kimseye, kendisine vaad edilen şey kaçınılmaz olarak isabet eder. Fiili akdine muhalif olan kimseye gelince, o kimse hakkında tevakkuf edilir; onun, mutlaka vaîde uğrayacaklar zümresinden olduğuna şahitlik edilmez. Zikretmiştik ki birr, münferiden zikredildiğinde, onunla hem takva hem birr birlikte murad edilir; keza takva da münferiden zikredildiğinde birr mânâsını iktiza eder. İkisi birlikte zikredildiğinde ise, takvaya bir cihet, birr'e bir cihet murad edilir; şöyle ki: Takva, helâk edici şeylerden sakınmaktır; bu da davet edildiği şeye kavlen ve fiilen icabet etmek, nehyedildiği şeyden kavlen ve fiilen vazgeçmekle olur; bu ise aynı zamanda birr'in de mânâsıdır. İkisi birlikte zikredildiğinde, takva ile haramlardan içtinab, birr ile de güzel işleri yapmak murad edilir. Keza iman da münferiden zikredildiğinde, onunla hem İslâm'ın hem imanın iktiza ettiği mânâ murad edilir. Keza İslâm da münferiden zikredildiğinde iman mânâsını iktiza eder; çünkü İslâm, bütün eşyayı Allah Teâlâ için sâlim görmen, onda hiç kimseye bir şirk tanımamandır; iman ise Allah Teâlâ'yı her şeyin Rabbi olduğuna dair tasdik etmendir. Sen O'nun her şeyin Rabbi olduğunu tasdik ettiğinde, zâhirinin iktiza ettiği şeyi -bütün eşyayı O'na sâlim kılmayı- de yerine getirmiş olursun. İşte bu sözümüzün mânâsı şudur: İman, münferiden zikredildiğinde onunla İslâm'ın murad ettiği şey de murad edilir. İkisi birlikte zikredildiğinde ise, İslâm ile zâhirinin iktiza ettiği -bütün eşyayı O'na sâlim kılmak- murad edilir, iman ile de kendi zâhirinin iktiza ettiği murad edilir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: (Şüphesiz müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar...) âyetinde [Ahzâb: 35] olduğu gibi. Keza korku ve ümid hakkındaki hüküm de böyledir: /632-a/ Bu iki lafızdan her biri münferiden zikredildiğinde, her biri diğerinin mânâsını iktiza eder. İkisi birlikte zikredildiğinde ise, her birinden kendi zâhirinin iktiza ettiği murad edilir, diğerinin murad ettiği şeye çevrilmez. Cenâb-ı Hakk'ın: (Nimet içindedirler) kavline gelince: Câizdir ki bu, âhirette olsun; onları dâimî surette nimet içinde diye vasıflandırır. Câizdir ki hem dünya hem âhiret nimetinde olsunlar; dünyada bedenlerin nimetinden ziyade akılların nimeti içinde olurlar; çünkü onlar, akıllarının kendilerini davet ettiği şeyde akla itaat ederler, böylece akıllarıyla nimetlenirler. Onlar, nefisleri buna icabeti reddettiği hâlde akıllarının kendilerini davet ettiği kimselerdir; bu da nefislerine ağır gelir; işte onlar akılların nimeti içindedirler, bedenlerin nimeti içinde değil. Âhiretin nimeti ise hem bedenin hem aklın nimetidir; nefisleri de akılları da nimetlenir, nefislerinin taşımaktan kaçındığı şeyi taşımazlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz) [Nahl: 41] ve yine buyurmuştur: (Onu mutlaka tertemiz, hoş bir hayatla yaşatırız) âyeti [Nahl: 97]; böylece sabit oldu ki onlar hem dünyada hem âhirette (nimet içindedirler). (1) Aslında ve M nüshasında: "ve meyl" şeklindedir. (2) Aslında ve M nüshasında: "ev el-birr" şeklindedir. (3) Aslında ve M nüshasında: "şirken" şeklindedir. (4) Aslında ve M nüshasında: "kavlihi" şeklindedir. (5) Aslında ve M nüshasında: "yekün" şeklindedir. (6) Aslında ve M nüshasında: "ihtimâlehâ" şeklindedir.

Mütaffifin 83:23

Keza korku ve ümid hakkındaki hüküm de böyledir: Bu iki lafızdan her biri münferiden zikredildiğinde, her biri diğerinin mânâsını iktiza eder; ikisi birlikte zikredildiğinde ise, her birinden kendi zâhirinin iktiza ettiği murad edilir, diğerinin murad ettiği şeye çevrilmez. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Nimet içindedirler) kavline gelince: Câizdir ki bu, âhirette olsun; onları dâimî surette nimet içinde diye vasıflandırır. Câizdir ki hem dünyada hem âhirette birlikte nimet içinde olsunlar; dünyada bedenlerin nimetinden ziyade akılların nimeti içinde olurlar; çünkü onlar, akıllarının kendilerini davet ettiği şeyde akla itaat ederler, böylece akıllarıyla nimetlenirler; lâkin akıllarının kendilerini davet ettiği şey, nefislerinin icabetten kaçındığı bir şeydir, bu da nefislerine ağır gelir; işte onlar akılların nimeti içindedirler, bedenlerin nimeti içinde değil. Âhiretin nimeti ise hem bedenin hem aklın nimetidir; nefisleri de akılları da nimetlenir, nefislerinin taşımaktan kaçındığı şeyi taşımazlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz) ve yine buyurmuştur: (Onu mutlaka tertemiz, hoş bir hayatla yaşatırız...) âyeti; böylece sabit oldu ki onlar hem dünyada hem âhirette nimet içindedirler. Cenâb-ı Hakk'ın -teâlâ-: (Tahtlar üzerinde nazar ederler) (23) kavline gelince: Zikretmiştik ki nefislerin özlem duyduğu ve dünyada arzu ettiği her ne varsa, cennet ehline dünyada onun benzeriyle müjde verilmiştir. Zikredildiğine göre Yemen ehlinden birinin kadri şereflendiğinde ve dünyada mertebesi yükseldiğinde, kendisi için kendisine nispet edilen bir "arîke" (taht) edinirdi; "bu, filanın arîkesidir" denilirdi. Böylece "arâik" ile cennet ehline müjde verilmiştir; çünkü dünyada onun benzerine rağbet edilir; yoksa cennetin tahtları dünyada edinilen tahtlara benzer olduğundan değil. Çünkü cennetin tahtları, fenânın eserleri olan âfetlerden tertemizdir; ancak onlara bu isimle işaret edilmiştir, çünkü onları halk arasında bilinen isminden başkasıyla tarif etmenin bir yolu yoktur. Arîke ise: Hicallerdeki (perde odalarındaki) taht (serîr)dir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Nazar ederler) kavli, iki vecih ihtimal eder: Birincisi: Nazarın hicalde vâki olması; bu, kardeşlerin buluşup şarap üzerinde bir araya gelmeleri hâlinde olur. İkinci nazar ise, kendi mülküne olur; bu da hicalin dışında vâki olur; Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz cennet ehlinden olan kişi, sahip olduğu her şeyi tek bir bakışla görür, ve en az..."

Mütaffifin 83:24

...adama dünyanın genişliği ve eni kadar (mülk) verilir." İşte bu nazar, hicalde bulunanı aşar, onun dışına çıkar. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Yüzlerinde nimetin parlaklığını tanırsın) (24) kavline gelince: Yani, onların yüzlerine baksaydın nimetin parlaklığını tanırdın demektir. Câizdir ki bu parlaklık, bizzat yaratılışlarına râci olsun; şöyle ki onlar, değişmeyen ve fânî olmayan, bilakis dâimî bir güzellik ve parlaklık üzere yaratılmışlardır. Yahut parlaklıkları, kendisiyle nimetlendirildikleri nimetten dolayı olsun. Sonra yüzler, hususiyetle zikredilmiştir; çünkü insanların birbirine bakışı yüzlere olur, diğer azalara değil; bunun için yüzler bu sebeple hususiyetle zikredilmiştir; yoksa parlaklık yalnız yüzlere has değildir, belki parlaklık bütün bedeni kapsar. İkinci vecih ise: Sürur kalpte şiddetlendiğinde yüzde eser bırakır; keza hüzün de kalpte arız olduğunda yüzde eser bırakır. Böylece yüzün parlaklığının zikredilmesinde, onların içinde bulundukları sürurun gayesinden haber vermek vardır. (Onun mührü misktir; işte bunda yarışsın yarışanlar) (26) âyetiyle ilgili olarak Cenâb-ı Hakk'ın: (Hâlis bir şaraptan içirilirler...) (25) kavline gelince: Bazıları dedi ki: Rahîk, içinde hile bulunmayan şaraptır; âfetlerden tertemiz olmasıdır. Bazıları da dedi ki: O, Allah Teâlâ'nın dostları için hazırladığı, dünyada iken kendilerine haber vermediği bir şeydir; nitekim şöyle buyurmuştur: (Hiç kimse, kendileri için saklanan göz aydınlığından ne olduğunu bilmez). O, gözlerini aydınlatacak bir şaraptır; onlar için, içecekleri âna kadar gizli tutulmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Mühürlü... onun mührü misktir...) (26) kavline gelince: Câizdir ki bu, içinde rahîkin bulunduğu kabın hâline râci olsun; yani o kap mühürlüdür, eller ona dokunmamıştır. Nitekim dünyada insanın, kabındaki en kıymetli şarabını tıkaç ile mühürlediğini görürsün; böylece o şarabın, dünyada tercih ettikleri şekilde kapta bulunduğu haber verilmiş, mührünün de dünyada tanıdıkları en kıymetli şey olan misk ile olduğu bildirilmiştir; bu, dünyadaki mühürleme gibi değildir; çünkü onlar dünyada kaplarını değersiz ve kıymetsiz gördükleri bir şeyle mühürlerler. Câizdir ki bu, içenlere râci olsun: Onlar hiçbir zaman o şarabı bitirip tüketmezler, belki onun bir mührü vardır, fakat şarabın lezzeti onlardan kesilmez; belki dâimâ ondan misk kokusu duyarlar.

Mütaffifin 83:25

Cenâb-ı Hakk'ın: «Onlara mühürlü saf / nefis bir içecekten (rahîk-ı mahtūm) içirilir!» (yüskayne mir rahīkım mahtūm) kavl-i celîline gelince: «Yuskayne min rahîkın mahtûm»: Rahîk-ı Mahtûm, Şarâb-ı Tâhir, Niam-ı Ehl-i Cennet, Mâturîdî Akâidi: - 'Rahîk'ın Mahiyeti: 'er-Rahîk'; baş ağrıtmayan, aklı gidermeyen, hiçbir pislik ve tortu barındırmayan, son derece saf, berrak ve lezzetli cennet şarabıdır. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; dünya içkilerinin pisliklerine mukabil cennet meşrubatının tertemiz ve mukaddes olduğunu tescil buyurur.

Mütaffifin 83:26

Cenâb-ı Hakk'ın: «Ki onun sonu / son yudumu misktir (hitâmühū misk)! Artık yarışanlar işte bunun için yarışsınlar (ve fī zâlike fel-yeteneffesil-mütenâfisūn)!» (hitâmühū misk, ve fī zâlike fel-yeteneffesil-mütenâfisūn) kavl-i celîlinin hitâm-ı misk ve tenâfüs zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Hitâmuhû miskün ve fî zâlike fel-yeteneffesi'l-mütenâfisûn»: Hitâm-ı Misk, Tenâfüs der Hayrât, Mübâderet-i Tâat, Mâturîdî Ahlâkı ve Akâidi: - Misk Kokulu Son: 'Hitâmühū misk'; o şerbet içilip kadeh bittiğinde geride kalan son yudum ve etrafa yayılan koku enfes bir misk rayihasıdır. - Yarışmanın Gayesi: 'Fel-yeteneffes'; akıllı insan fâni, değersiz ve günah dolu dünya lezzetleri için değil; sonu ebedî saadet ve misk kokulu cennet nimetleri olan sâlih amellerde yarışmalıdır («tenâfüs der hayrât»). - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; hakiki himmet ve gayretin âhiret mükâfatlarına yönelmesi gerektiğini muhkem bürhanlarla tescil eder.

Mütaffifin 83:27

Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (İşte bunda yarışsın yarışanlar) kavline gelince: Câizdir ki bununla, (Mühürlü hâlis bir şaraptan...) âyetinde vasfettiği şarabı kastetmiş olsun. Tenâfüs, hayırlarda kullanılan bir lafızdır; sanki şöyle demek istemiştir: Kendisinde ne baş ağrısı bulunan, ne kendilerini sarhoşluktan tüketen, şu vasfedilen şaraba rağbet etsinler; akılları giderip bedenleri zayıflatan ve malları telef eden şaraba değil. Yahut burada vasfedilen nimette yarışsınlar, kesilip devam etmeyen nimette değil; sanki şöyle demek istemiştir: Kendilerine dâimî nimeti ve lezzeti kesilmeyen şarabı netice verecek şeye rağbet etsinler. Denildi ki: (Onun mührü misktir) sözü, kadehte kalan bakiyenin misk olacağı anlamındadır. Tenâfüs ancak hayırlarda süratle davranmak, şehvetlere tâbi olmayı terk etmek ve masiyetlerden vazgeçmekle olur; bu, Cenâb-ı Hakk'ın: (İşte böylesi için çalışsın çalışanlar) kavli gibidir; yani amelleri, zikredilen bu nimeti kendilerine netice verecek şey üzerine olsun, kesilip âkıbeti ateş olan şey üzerine olmasın. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ve onun karışımı Tesnîm'dendir) (27) kavline gelince: Denildi ki: Tesnîm, Allah Teâlâ'nın dostları için hazırladığı, dünyada kendilerine haber vermediği bir şeydir; nefislerin bilmediği göz aydınlıklarındandır. Bir yerde karışımı misk ile vasfetmiş, bir yerde de kâfur ile vasfederek: (Karışımı kâfur olacaktır) buyurmuş, bir başka yerde de onun Tesnîm ile karıştırıldığını haber vermiş, fakat Tesnîm'in ne olduğunu beyan etmemiştir. "Senâm" ise bir şeyin yükselen kısmının adıdır; bunun için "Tesnîm" diye isimlendirilmiş olması câizdir, çünkü o, kendilerine yukarıdan iner. Ve onun, dünyada nefislerin rağbet edip özlem duyduğu bir şeyle karıştırılmış olduğunu haber vermiştir; görmez misin ki dünyada şarap karıştırıldığında kalplere daha te'sirli olur, karıştırılmamış hâlinden daha ziyade nefisler ona rağbet eder; işte onlar da âhirette bunun benzerine rağbet etmişlerdir. Bazı müfessirler zikretmişlerdir ki mukarrebîn o şaraptan hâlis olarak içirilirler, başkalarına ise karıştırılarak sunulur. Hasan dedi ki: Karışım hem mukarrebîn hem başkaları için olur; karıştırılmış olanı, zikrettiğimiz üzere daha şerefli kılınmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Bir pınardır ki mukarrebîn ondan içer) (28) kavline gelince: Mukarrebîn, dünyada hayırlarda süratle davrananlar, nefislerinin arzularını terk edenler, helâk edici şeylerden ve sürçmelerden sakınanlardır; işte onlar mukarrebîndir. "Takrîb" fiilini başkasına izafe etmiştir; çünkü onlar, hayırları kazanmaya ancak başkasının tevfikiyle muvaffak olmuşlar, helâk edici şeyleri ve sürçmeleri işlemekten kendi güçleriyle değil, Allah'ın korumasıyla masun kalmışlardır; böylece fazlını...

Mütaffifin 83:28

Cenâb-ı Hakk'ın: «(O Tesnîm,) Allah'a yakın kılınmış olanların (mukarrebûn) içeceği bir pınardır!» ('ayney yeşrabü bihel-mukarrebūn) kavl-i celîline gelince: «Aynen yeşrabu bihe'l-mukarrebûn»: Şürb-i Mukarrebîn, İhsân-ı Hâlis, Tevfîk-ı İlâhî, Mâturîdî Akâidi: - Mukarrebûnun İçeceği: Mukarrebûn zümresi, Tesnîm pınarından hiçbir şey karıştırılmaksızın doğrudan doğruya saf ve katıksız olarak içerler. Onların bu yüce dereceye ermesi, dünyadaki ihlasları ve Allah'ın ezelî tevfiki sayesindedir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; mukarreb kulların mânevî yakınlıklarının ukbâdaki mükâfatlarına da aynen tecelli edeceğini tescil buyurur.

Mütaffifin 83:29

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz o günahkârlar / suçlular (mücrimler), iman edenlere gülerlerdi!» (innellezīne ecramū kânū minellezīne âmenū yadhakūn) kavl-i celîlinin istihzâ-i mücrimîn ve sebât-ı mü'minîn zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «İnnellezîne ecramû kânû minellezîne âmenû yadhakûn»: İstihzâ-i Küffâr bi-Ehl-i İman, Sebât-ı Sahâbe, İsbât-ı Sıdk-ı Nübüvvet, Mâturîdî Kelâmı: - Dünyadaki İstihza: Müşrikler ve inkârcı mücrimler, dünyada fakir ve zayıf mü'minleri gördüklerinde kibirle alay eder, onların âhiret inancını küçümseyerek kahkahalarla gülerlerdi. - Sahâbenin Fedakârlığı: Mü'minler dünyevî hiçbir menfaat ve servet beklemeden, sırf aklî ve naklî hüccetlerin kuvvetiyle İslâm'a sarılmış; kâfirlerin alay ve eziyetlerine sabretmişlerdir. Bu sabır ve sebât, Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm'ın dâvasının hakkaniyetine en açık delildir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bâtıl ehlinin sahte gülüşlerinin âhirette ebedî feryada dönüşeceğini sarsılmaz delillerle tescil eder.

Mütaffifin 83:30

Cenâb-ı Hakk'ın: «Şüphesiz o günahkârlar / suçlular (mücrimler), iman edenlere gülerlerdi!» (innellezīne ecramū kânū minellezīne âmenū yadhakūn) kavl-i celîlinin istihzâ-i mücrimîn ve sebât-ı mü'minîn zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «İnnellezîne ecramû kânû minellezîne âmenû yadhakûn»: İstihzâ-i Küffâr bi-Ehl-i İman, Sebât-ı Sahâbe, İsbât-ı Sıdk-ı Nübüvvet, Mâturîdî Kelâmı: - Dünyadaki İstihza: Müşrikler ve inkârcı mücrimler, dünyada fakir ve zayıf mü'minleri gördüklerinde kibirle alay eder, onların âhiret inancını küçümseyerek kahkahalarla gülerlerdi. - Sahâbenin Fedakârlığı: Mü'minler dünyevî hiçbir menfaat ve servet beklemeden, sırf aklî ve naklî hüccetlerin kuvvetiyle İslâm'a sarılmış; kâfirlerin alay ve eziyetlerine sabretmişlerdir. Bu sabır ve sebât, Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm'ın dâvasının hakkaniyetine en açık delildir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bâtıl ehlinin sahte gülüşlerinin âhirette ebedî feryada dönüşeceğini sarsılmaz delillerle tescil eder.

Mütaffifin 83:31

Ve buna karşı O'na hamdederiz; bize olan senâsının azameti ve üzerimizdeki nimetlerinin çokluğu sebebiyle. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (İman edenlere gülerlerdi) kavline gelince: Onların gülmesi iki vecihten birine göredir: Ya, iman edenlerin, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'e tâbi olmayı nasıl seçtiklerine, kendilerini şiddetlere maruz bıraktıklarına ve bunda kendilerine hiçbir menfaat olmaksızın nimetin kendilerinden zâil olmasına razı olduklarına şaşırmalarındandır; onlar ba's'e inanmayan bir kavim idiler; müminlerin âhirette vaad edildiği nimeti yalanlarlardı; bu da onları şaşırtır, şaşkınlık içinde gülerlerdi. Yahut müminlerle alay etmek suretiyle gülüyorlardı; şöyle derlerdi: Şunlar Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'e iman ettiler ve onun kendilerine haber verdiği âhiret nimetini tasdik ettiler, hâlbuki bunun böyle olduğunu bilmiyorlar; nefislerinden câhil oldukları gibi müminleri de câhil sayarlardı; ne bir ba's, ne bir cennet, ne de bir cehennem olduğunu zannederlerdi. Ebû Bekir dedi ki: "Mücrim", masiyetlere sıçrayıp atılan kimsedir. Ebû Bekir şunu da zikretmiştir: Kâfirlerin müminlere yaptıklarının zikredilmesinde, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in risâletine delâlet vardır; şöyle ki onlar müminlere gülerler, göz kırpışırlardı, müslümanlardan gizli olarak onları dalâlete nispet ederlerdi; Allah Teâlâ ise Nebîsi -aleyhisselâm-'ı, gizledikleri fiillere muttali kıldı; ta ki bu fiiller, onlara karşı, onun nübüvvet ve risâletine bir hüccet olsun -aleyhisselâm-. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Ailelerine döndüklerinde ise sevinç içinde dönerlerdi) (31) kavline gelince: Bazıları dedi ki: "Lâhîn", eğlenip oyalanan, yahut müminlerin hâline hayret eden, yahut sevinçli kimseler demektir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: (O, ailesi içinde sevinçli idi) kavlinde olduğu gibi. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Onları gördüklerinde ise: "Şüphesiz bunlar sapıklardır" derlerdi) (32) kavline gelince: Câizdir ki onları, babalarının dinini terk ettikleri için dalâlete nispet etmiş olsunlar; şiddetlere katlanmayı seçtiklerini ve dar bir geçimle yetinmeye razı olduklarını görüp bunu bir dalâlet saydılar. (Hâlbuki onlar üzerine gözetleyici olarak gönderilmemişlerdi) (33) kavline gelince: Yani müslümanların amellerini gözetmek üzere gönderilmemişlerdi; bunun zikredilmesinde onların akıllarının hafifliğinin ortaya konulması vardır; şöyle ki onlar kendi hâllerine bakmayı terk etmişler, sanki üzerlerine gözetleyici gönderilmiş gibi müslümanların ayıplarını saymaya koyulmuşlardı, hâlbuki gönderilmemişlerdi. Yahut bu, kâfirlerden bir haber olup şöyle demiş olabilirler: Hiç kimse üzerine, onu gözetecek bir gözetleyici gönderilmemiştir...

Mütaffifin 83:32

Cenâb-ı Hakk'ın: «Mü'minleri gördükleri vakit de: 'Şüphesiz bunlar sapıtmış kimselerdir!' derlerdi!» (ve izâ ra'evhüm kālū inne hâ'ülâ'i le-dâllūn) kavl-i celîline gelince: «Ve izâ raevhüm kâlû inne hâülâi le-dâllûn»: İftirâ-i Dalâlet, İnkılâb-ı Hakāik, Mâturîdî Akâidi: - Sapıklık İftirası: Kâfirler atalarının putperestlik bâtılını hidâyet saydıkları için, putları terk edip sırf Allah'a ibadet eden ve dünyalık makamları feda eden mü'minleri 'sapmış' («dâllūn») olmakla itham ederlerdi. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; asıl dalâletin şirke saplanmak olduğunu ve bâtıl ehlinin hükümsüz ithamlarını ortaya koyar.

Mütaffifin 83:33

Cenâb-ı Hakk'ın: «Oysa onlar, mü'minlerin üzerine bekçi / denetleyici olarak gönderilmemişlerdi!» (ve mâ ürsilū 'aleyhim hâfızīn) kavl-i celîline gelince: «Ve mâ ürsilû aleyhim hâfizîn»: Tesfîh-i Ahkâm-ı Müşrikîn, Nefy-i Hifz, Mâturîdî Kelâmı: - Kâfirlere Verilen İhtar: Cenâb-ı Hak müşriklere hadlerini bildirerek 'Siz kendi nefsinizi ve günahlarınızı unutup mü'minlerin amellerini denetleyen bekçiler mi kesildiniz?' buyurarak onların akılsızlıklarını tescil etmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; insanın başkalarını yargılamaktan evvel kendi nefis muhasebesini yapması gerektiğini açıklar.

Mütaffifin 83:34

...amellerini gözetecek; işte bu, kirâmen kâtibîn'i inkâr etmelerine göredir. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Bugün ise iman edenler kâfirlere gülerler) (34) kavline gelince: Onların gülmesi, kâfirlerin dünyada kendilerine gülmelerinin karşılığı olarak bir mükâfat olur. Cenâb-ı Hakk'ın -azze ve celle-: (Tahtlar üzerinde nazar ederler) (35) kavline gelince: Bazıları (Tahtlar üzerinde) sözünde vakfetmiştir. Bazıları ise vakıf yerini (Nazar ederler) sözünde görmüştür. Eğer (Tahtlar üzerinde) sözünde vakfedersen, mânâsı şöyle olur: Onlar bakarlar, acaba kâfirlere resullerin dünyada vaad ettiği ceza verildi mi verilmedi mi diye. Eğer (Nazar ederler) sözünde vakfedersen, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın: (Kâfirlere karşılık verildi mi?..) (36) kavli şu mânâya gelir: Kâfirlere, yapmakta oldukları şeylerin karşılığı zaten verilmiştir, onlar da nasıl cezalandırıldıklarını seyrederler. Sonra denilecek olursa: Nefisleri, kâfirlerin içinde bulundukları azabı seyretmeye nasıl tahammül eder? Zira kişi, birini şiddetli bir azap içinde gördüğünde, tabiatı buna tahammül etmez, yaşayışı ona acı gelir. Câizdir ki Allah Teâlâ, onları, kerih şeyleri kabul etmeyen ve hissetmeyen, bilakis bütün lezzetleri ve sevinçleri alan bir yaratılış üzere inşa etmiş olsun. Yahut aralarındaki düşmanlık, ateş ehli ile aralarında gayesine ulaştığı için onlardan bu kerahet kalkmış olsun; nitekim insan da, dünyada bir kimseyle düşman olup aralarındaki düşmanlık şiddetlendiğinde, sonra onu türlü türlü azap ile azap edilirken gördüğünde, bu ona ağır gelmez; bilakis azabının artmasını arzu eder. Sonra câizdir ki, ateş ehlini görmeyi arzu ettiklerinde onlar kendilerine yükseltilsin de onları görsünler. Yahut gözlerine, o mekâna kadar ulaşacak bir kuvvet verilmiş olsun. Sonra bazıları bu sûrenin Mekkî olduğunu zikretmiştir. Bazıları da onun Mekke ile Medine arasında indiğini, yine de Mekkî sayıldığını zikretmiştir. Bazıları ise onun evvelinin Medenî, sonunun Mekkî olduğunu zikretmiştir. Allah en iyi bilendir. * * *

Mütaffifin 83:35

Cenâb-ı Hakk'ın: «Koltuklar / tahtlar üzerinde (kâfirlerin cezalandırılışına ve ilâhî tecellilere) bakarlar!» ('alel-erâ'iki yenzurūn) kavl-i celîline gelince: «Ale'l-erâiki yenzurûn»: Nazar-ı Mü'minîn der Cennât, Erâik-i İzzet, Mâturîdî Kelâmı: - Tahtlar Üzerinde Seyir: Mü'minler cennet tahtlarına kurulup hem Zât-ı Bârî'nin ebedî ikramlarını müşâhede eder hem de kâfirlere vaad edilen cezanın bihakkın gerçekleştiğini seyrederler. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; bu seyrin ebedî emniyet ve huzurun kemâli olduğunu tescil buyurur.

Mütaffifin 83:36

Cenâb-ı Hakk'ın: «Nasıl, kâfirler yaptıklarının cezasını tam olarak buldular mı (sevâbını / karşılığını aldılar mı)?» (hel süvvibel-küffâru mâ kânū yef'alūn) kavl-i celîlinin Mutaffifîn sûresi hâtimesi zeminindeki kelâmî şerhine gelince: «Hel süvvibe'l-küffâru mâ kânû yef'alûn»: Hâtime-i Mutaffifîn, İstifhâm-ı Takrîrî, İcâle-i Cezâ, Mâturîdî Akâidi: - Cezanın Tam Karşılığı: 'Hel süvvibe'; 'Kâfirler dünyada işledikleri küfür, zulüm, tahrif ve alayların karşılığını tastamam buldular değil mi?' manasında takrîrî bir istifhamdır. Amellerin karşılığı zerre kadar eksiksiz verilmiştir. - İmam Mâturîdî Şerhi: İmam Mâturîdî rahmetullâhi aleyh; Mutaffifîn sûresinin ilâhî adaletin ve meâdın mutlak tahakkukuyla hitam bulduğunu sarsılmaz bürhanlarla tescil eder.