Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Bakara 2:259 – Âl-i İmran 3:145
İçindekiler
- Bakara 2:259
- Bakara 2:260
- Bakara 2:261
- Bakara 2:262
- Bakara 2:263
- Bakara 2:264
- Bakara 2:265
- Bakara 2:266
- Bakara 2:267
- Bakara 2:268
- Bakara 2:269
- Bakara 2:270
- Bakara 2:271
- Bakara 2:272
- Bakara 2:273
- Bakara 2:274
- Bakara 2:275
- Bakara 2:276
- Bakara 2:277
- Bakara 2:278
- Bakara 2:279
- Bakara 2:280
- Bakara 2:281
- Bakara 2:282
- Bakara 2:283
- Bakara 2:284
- Bakara 2:285
- Bakara 2:286
- Âl-i İmran 3:1
- Âl-i İmran 3:2
- Âl-i İmran 3:3
- Âl-i İmran 3:4
- Âl-i İmran 3:5
- Âl-i İmran 3:6
- Âl-i İmran 3:7
- Âl-i İmran 3:8
- Âl-i İmran 3:9
- Âl-i İmran 3:10
- Âl-i İmran 3:11
- Âl-i İmran 3:12
- Âl-i İmran 3:13
- Âl-i İmran 3:14
- Âl-i İmran 3:15
- Âl-i İmran 3:16
- Âl-i İmran 3:17
- Âl-i İmran 3:18
- Âl-i İmran 3:19
- Âl-i İmran 3:20
- Âl-i İmran 3:21
- Âl-i İmran 3:22
- Âl-i İmran 3:23
- Âl-i İmran 3:24
- Âl-i İmran 3:25
- Âl-i İmran 3:26
- Âl-i İmran 3:27
- Âl-i İmran 3:28
- Âl-i İmran 3:29
- Âl-i İmran 3:30
- Âl-i İmran 3:31
- Âl-i İmran 3:32
- Âl-i İmran 3:33
- Âl-i İmran 3:34
- Âl-i İmran 3:35
- Âl-i İmran 3:36
- Âl-i İmran 3:37
- Âl-i İmran 3:38
- Âl-i İmran 3:39
- Âl-i İmran 3:40
- Âl-i İmran 3:41
- Âl-i İmran 3:42
- Âl-i İmran 3:43
- Âl-i İmran 3:44
- Âl-i İmran 3:45
- Âl-i İmran 3:46
- Âl-i İmran 3:47
- Âl-i İmran 3:48
- Âl-i İmran 3:49
- Âl-i İmran 3:50
- Âl-i İmran 3:51
- Âl-i İmran 3:52
- Âl-i İmran 3:53
- Âl-i İmran 3:54
- Âl-i İmran 3:55
- Âl-i İmran 3:56
- Âl-i İmran 3:57
- Âl-i İmran 3:58
- Âl-i İmran 3:59
- Âl-i İmran 3:60
- Âl-i İmran 3:61
- Âl-i İmran 3:62
- Âl-i İmran 3:63
- Âl-i İmran 3:64
- Âl-i İmran 3:65
- Âl-i İmran 3:66
- Âl-i İmran 3:67
- Âl-i İmran 3:68
- Âl-i İmran 3:69
- Âl-i İmran 3:70
- Âl-i İmran 3:71
- Âl-i İmran 3:72
- Âl-i İmran 3:73
- Âl-i İmran 3:74
- Âl-i İmran 3:75
- Âl-i İmran 3:76
- Âl-i İmran 3:77
- Âl-i İmran 3:78
- Âl-i İmran 3:79
- Âl-i İmran 3:80
- Âl-i İmran 3:81
- Âl-i İmran 3:82
- Âl-i İmran 3:83
- Âl-i İmran 3:84
- Âl-i İmran 3:85
- Âl-i İmran 3:86
- Âl-i İmran 3:87
- Âl-i İmran 3:88
- Âl-i İmran 3:89
- Âl-i İmran 3:90
- Âl-i İmran 3:91
- Âl-i İmran 3:92
- Âl-i İmran 3:93
- Âl-i İmran 3:94
- Âl-i İmran 3:95
- Âl-i İmran 3:96
- Âl-i İmran 3:97
- Âl-i İmran 3:98
- Âl-i İmran 3:99
- Âl-i İmran 3:100
- Âl-i İmran 3:101
- Âl-i İmran 3:102
- Âl-i İmran 3:103
- Âl-i İmran 3:104
- Âl-i İmran 3:105
- Âl-i İmran 3:106
- Âl-i İmran 3:107
- Âl-i İmran 3:108
- Âl-i İmran 3:109
- Âl-i İmran 3:110
- Âl-i İmran 3:111
- Âl-i İmran 3:112
- Âl-i İmran 3:113
- Âl-i İmran 3:114
- Âl-i İmran 3:115
- Âl-i İmran 3:116
- Âl-i İmran 3:117
- Âl-i İmran 3:118
- Âl-i İmran 3:119
- Âl-i İmran 3:120
- Âl-i İmran 3:121
- Âl-i İmran 3:122
- Âl-i İmran 3:123
- Âl-i İmran 3:124
- Âl-i İmran 3:125
- Âl-i İmran 3:126
- Âl-i İmran 3:127
- Âl-i İmran 3:128
- Âl-i İmran 3:129
- Âl-i İmran 3:130
- Âl-i İmran 3:131
- Âl-i İmran 3:132
- Âl-i İmran 3:133
- Âl-i İmran 3:134
- Âl-i İmran 3:135
- Âl-i İmran 3:136
- Âl-i İmran 3:137
- Âl-i İmran 3:138
- Âl-i İmran 3:139
- Âl-i İmran 3:140
- Âl-i İmran 3:141
- Âl-i İmran 3:142
- Âl-i İmran 3:143
- Âl-i İmran 3:144
- Âl-i İmran 3:145
Bakara 2:259
259. Yahut o kimse gibi ki altı üstüne gelmiş ıpıssız bir kasabaya uğramış ve kendi kendine, “Allah bu ölmüş kasabayı nasıl diriltecek?” demişti. Bunun üzerine Allah o kimseyi yüz yıl süre ile ölü bırakmış, sonra tekrar hayata döndürerek, “Bu halde ne kadar kaldın?” diye sormuş, o da, “Bir gün veya daha az” diye cevap vermişti. Allah “Hayır” demişti “yüz yıl kaldın”; işte yiyeceğine içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de kemik halindeki eşeğine bak. Bütün bunları seni insanlara karşı kudretimizin bir belgesi olarak göstermemiz için yaptık. Şimdi sen şu kemiklere bak ki onları nasıl üst üste düzenliyor, sonra etle kaplıyoruz” Nihâyet gerçek kendisince tam olarak açıklığa kavuşunca, “Şimdi Allah'ın her şeye kadir olduğunu anladım” demişti. Yahut o kimse gibi ki altı üstüne gelmiş ıpıssız bir kasabaya uğramış. Bu âyetin bir önceki âyette yer alan, “İbrâhim ile Rabb'i hakkında tartışmaya giren kimse” veya ben de hayat verir ve onu, sona erdiririm meâlindeki kısımlara atfedildiğine dair yorumlar yapılmıştır. Çünkü önceki âyette söz konusu edilen Nemrut'un bu sözleri ile öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiği anlaşılmaktadır.
Âyette bahis konusu edilen kasabaya uğramış kişinin kimliği hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları âyette nakledilen sözü bir kâfirin, bazıları da hayır kâfir değil, bir müslümanın söylediğini ileri sürmüştür. Tevil ehlinin çoğu ise bunun, Hz. Uzeyir olduğunu belirtmişlerdir, âyette yer alan Allah bu ölmüş kasabayı nasıl diriltecek meâlindeki sözü söyleyen kâfir ise [ ] bu ifade, öldükten sonra dirilmeyi inkâr anlamına gelir; şayet müslümansa inkâra değil, yeniden diriltmenin nasıl olacağını bilmek diye yorumlanır, böyle bir ifade Hz. İbrâhim'in, “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster. Rabb'i ona “Yoksa inanmadın mı?” deyince, “İnandım, fakat kalbimin iyice yatışması için” diye cevap verdi”? meâlindeki sözüne benzemiş olur. Ancak bizim bu sözü söyleyenin kimliğini öğrenmeye ihtiyacımız bulunmamaktadır. Bizim için gerekli olan şey, Cenâb-ı Hakk'ın, âyette beyan ettiği husüsları öğrenmekten ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Altı üstüne gelmiş ıpıssız kasabaya. Sakinlerinden boş kalmış diye yorumlandığı gibi tavanları duvarlarının üzerine, duvarları ise tavanları üzerine düşen, anlamı da verilmiştir.
Allah bu ölmüş kasabayı nasıl diriltecek. Bu biraz önce söylediğimiz üzeredir [Ya kıyâmetin inkârı veya tekrar dirilmenin nasıl olacağının anlaşılması anlamına gelir.) Bunun üzerine Allah o kimseyi yüz yıl süre ile ölü bırakmış, sonra tekrar hayata döndürmüştür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya, Cenâb-ı Hak bu kimseye âyetini, yani yeniden diriltmeyi kendi şahsında göstermeyi kast etmiştir, âyetin sonra gelecek insanlar için olması da ihtimal dâhilindedir.
Bu halde ne kadar kaldın? Bu, aziz ve yüce olan Allah'tan gelmiş bir soru olup kişinin, nezdinde açık olan halin dış görünüş ile içtihatta bulunmanın helâl oluşunu ifade etmeyi amaçlar, tâ ki kişinin, gücünün erişebildiği noktaya kadar gayret göstermesi çerçevesinde bir delile dayanarak mı veya dayanmayarak mı istidlâlde bulunduğu ortaya çıksın. Âyetin bu kısmından, müçtehidin idrak edebildiği olayın görünen yüzüne bakarak içtihatta bulunmasının meşru olduğu ortaya çıkmaktadır, burada içtihat konusu olan husüsun duyular ötesi konumunda bulunması sonucu değiştirmez.
(imam (r.h.) şöyle dedi: Cenâb-ı Hak bu halde ne kadar kaldın? meâlindeki beyanıyla muhatabını uyarmayı kast etmiştir; tıpkı, “Şu sağ elindeki nedir, ey Müsâ?”9 meâlindeki âyette olduğu gibi. O, bu uyarısıyla, karşı karşıya bulunduğu mücizeyi anlayışına en yakın olan yöntemle muhatabına göstermeyi dilemiştir".
170 [ ] Âyet-i kerimenin bu kısmında yer alan hayret verici durum iki şekilde açıklanabilir: Biri, daha uzun zaman yaşaması tabii olan eşeğin öldürülmüş bulunması, diğeri de hemen değişip bozulması normal olan o kişiye ait yemegin bozulmadan o güne getirilmesi. Evet, Allah Teâlâ'nın, normalde hemen bozulması gereken yiyeceği olduğu gibi o zamana kadar koruyup devam ettirmesinde mücizevi bir durum bulunduğu gibi daha uzun yaşaması gereken eşeğin hayatına son verdikten sonra onu tekrar diriltmesinde de bir mücize bulunmaktadır. Bunun hikmeti, hitap edilen kişinin yıkılıp yok olmuş ve bir anlamda ölmüş kasabanın, Allah tarafından nasıl hayata kavuşturulacağı konusundaki tereddüdünü açık bir şekilde gidermesine yöneliktir. Öyle ki sözü edilen adam, bu durumları müşahede ettikten sonra şimdi Allah'ın her şeye kadir olduğunu anladım demişti.
Cenâb-ı Hakk'ın, hitap ettiği kimseye, bahis konusu mücizeleri nasıl gösterdiği konusunda farklı kanaatler belirtilmiştir. Bir görüşe göre Allah, onun gözlerini ve kalbini diriltmiş ve bu kişi onlar vasıtasıyla bedeninin geri kalan kısmının nasıl yeniden hayata kavuşturulduğunu idrak etmiştir. Diğer bir telakkiye göre Allah, o kimseyi diriltmiş, ölüyü hayata kavuşturma fiilini ise eşeğinde göstermiştir. Bir anlayışa göre de Cenâb-ı Hak, ölüleri nasıl dirilttiği husüsunu muhatabına kendi çocuklarının şahsında göstermiştir. Şöyle ki, muhatabı yeniden hayata bir genç olarak geldiği halde çocukları ihtiyarlık döneminde bulunuyordu, bu ise bir mücizedir.
(Imam Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Sonra onu tekrar hayata döndürerek “Bu halde ne kadar kaldın?” diye sordu: Biri soracak olursa ki: Allah Teâlâ muhatabının herhangi bir bilgisinin bulunmadığını bildiği halde ne kadar kaldığını nasıl sormuştur, nitekim muhatabı “bir gün veya daha az” diye cevap vermişti. Allah da “hayır” demişti, “yüz yıl kaldın” meâlindeki beyan muhatabının hiçbir şey bilmediğini göstermektedir?
Buna şöyle cevap verilir: “Ne kadar kaldın” ve “hayır yüz yıl kaldın” ifadeleriiki yoruma açıktır: Birincisi, ses ve harflerle bir diyalog bulunmayıp zihnine bırakılan bir anlam ve işitme merkezine ulaştırılan bir sesle olmuştur. İkincisi, âyette kendisinden söz edilen kişinin uyku halinde ne kadar kaldığı husüsunda kendi içinde konuşup düşünmüş olabileceğidir. Muhtemeldir ki yeniden hayata kavuşturulduktan sonra, uyku dönemini hatırlayıp uyuma halinden önce müşahede ettiği husüsları zihninde canlandırmış ve âyette belirtilen sözleri ifade etmiştir. Nihâyet eşeğinin durumunu düşünüp [ ] çevresi hakkında bilgi edinince içinden gelen bir ses kendisine “hayır, sen yüzyıl kaldın” demişti. Daha sonra eşeği hakkındaki müşahedesini derinleştirmiş, kendi halinin değişmesi ve Allah Teâlâ'nın onu yeniden hayata kavuşturması husüslarında âyette belirtildiği üzere gözlem ve bilgisini güçlendirmiştir. Bütün bunlar iç dünyasına ait fikri hareketler olup onu, öz varlığının geçirdiği değişimler ile eşeğine ait müşahede ettiği merhaleler hakkında düşünüp sonuca ulaşmaya sevk etmiştir. Tartışılmakta olan konu hakkında ileri sürülebilecek diğer bir ihtimal de şudur ki, âyette muhatap tutulan kişi, bir ölüm halini geçirdiğini biliyordu, ancak bu halin kısa bir süre devam ettiğini zannediyordu, çünkü kendisini daha önce olduğu gibi müşahede etmişti. Fakat eşeğinin durumunu düşününce hayret verici bazı olaylar içinde bulunduğunu anlamış ve bunun korkusuyla Allaha sığınmış, o da Kur'ânda beyan buyurduğu üzere, olup bitenleri kendisine haber vermiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Âyet-i kerimede yer alan karşılıklı konuşmalar, lafzi kelâm konumunda idiyse, muhatabının habersiz olduğunu bildiği halde kendisine soru yöneltenin bu durumunda iki hikmet bulunmaktadır: Birincisi, sınava tâbi tutulma ciheti olup sınanan kimsenin gerçeklere istidlâl yoluyla ulaşabilmek için içtihada başvurması yahut da konuyu bilmekten aciz olduğunu itiraf ederek boyun eğmesi tarzındaki davranışlarının ortaya çıkması amaçlanır, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın meleklere hitaben, “Şunların isimlerini bana bildirin” buyurmasına karşılık onların, “Senin öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur”? demeleri gibi. Burada bahis konusu edilen birinci hikmetin ilk şıkkına ait örnek ise tefsirini yapmakta olduğumuz âyette muhatap tutulan kişi olup “bir gün veya daha az” diye cevap vermiştir. Ashâb-ı Kehf'in durumu da buna benzemektedir?. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, soru yöneltmek suretiyle muhatabı, konu hakkında açıkça bilgilendirmet kastedilebilir, tâ ki muttali olması istenen mücize hakkında dikkatli davransın, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Müsâ'ya, “Sağ elindeki nedir ey Müs┓ diye hitap etmesi gibi. Dış görünüşü itibariyle soru biçiminde olan bu yönZ] tem [ ] hakikatte imtihan konumunda bulunur, biraz önce melekler ve Müsâ (a.s.) hakkında belirttiğimiz husüslarda olduğu gibi. Gerçekten sorulan soru ise bilgi isteme amacına yönelik olur, bunun gayesi soru vasıtasıyla gerçek duruma vâkıf olmaktan ibarettir. Ancak yukarıda belirttiğim sorunun konumu, imtihan etme hakkına sahip bulunana ait bir özellik taşır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
İşte yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Denildi ki üzerinden yıllar geçmemiş, yani üzerinden yıllar geçmemiş gibi duruyor; yine denildi ki henüz bozulmamış: değişmemiş ve kokmamış. Birinci yorum daha münasip görünmektedir. Çünkü değişme ve kokma anlamları için yıllara maruz kalmamış kavramı kullanılır.
Şimdi sen şu kemiklere bak ki onları nasıl üst üste düzenliyoruz. Buradaki sonuncu kelime zà harfi ile okunduğunda yukarı doğru dikilmek anlamına gelir. Aynı kelime diğer bir kırâate göre râ harfiyle okunur ki, canlandırmak anlamından kaynaklanır; nenşuruhâ kelimesi ise dagıtmak yaymak, ölüyü diriltmek demektir.
Nihâyet gerçek kendisince tam olarak vuzuha kavuşunca “Şimdi Allah'ın her şeye kadir olduğunu anladım” demişti. Âyetin bu kısmında geçen “a'lemu” Çizi) kelimesi “ilem” şeklinde de okunmuştur. “A'lemu” şeklinde okuyan âlim, “bu ölmüş kasabayı nasıl diriltecek?” ifadesini müslümana nispet etmekte, “ilem” (bil ki) şeklinde okuyan âlim ise kâfiri muhatap kabul etmektedir, yani Cenâb-ı Hak kâfire “Bil ki Allah her şeye kadirdir” diye hitap etmektedir. Mamafih ikinci okuyuşun müslümana hitap mahiyetinde olması da ihtimal dâhilindedir. “Alemu” kelimesi ihbâri niteliği taşımakta olup müslüman sanki şöyle demektedir: Duyular ötesi konumunda bildiğim bir şeyi şimdi gözlem yoluyla anlamış oldum.
Tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyetlerde Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risâletinin kanıtlanması vardır, şöyle ki, âyetlerin konu edindiği olaylar [ ] Hz. Peygamber'in muhatapları arasında bilinen kıssalardı. Diğer taraftan Resülullah bu kıssaları bilenlerle ilişki içinde bulunmamış, onların kitaplarına da bakmamıştı. Buna rağmen olayları gerçekleştikleri şekliyle haber vermiştir, tâ ki bu husüsları yüce övgülere sahip Allah sayesinde öğrendiği anlaşılmış bulunsun.
---
Dipnotlar:
“Çünkü Müsâ (a.s.) elindeki sopanın mahiyetini tam manasıyla bilmediğinden ona görünen şeyin kendi asası olmadığı şüphesine düşebilirdi. Benzer şekilde tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de o halde ne kadar kaldığının tam manasıyla açıklığa kavuşturulması istenmiş olabilir, nihâyet hitap edilen kişi eşeğinin durumuna vakıf olunca Allah Teâlâ'nın mücizelerinden biriyle karşı karşıya bulunduğunu kesinlik derecesinde anlamıştır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 91a). “Böylece biz birbirlerine sormaları için onları uyandırdık. İçlerinden biri, “ne kadar kaldınız? diye sordu. Onların bir kısmı ‘Bir gün veya günün bir parçası kadar kaldık! diye cevap verdi. Bir kısmı da şöyle dedi: 'Rabb'iniz kaldığımız müddeti daha iyi bilir; şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyeceği temiz ise ondan erzak getirsin; ayrıca gizli hareket etsin, sakın sizi kimseye sezdirmesin” (el-Kehf
Bakara 2:260
260. Hani İbrâhim, “Ey Rabbim! Ölüleri ms dirilteceğini bana göster” demişti. Rabbi ona, “Yoksa inanmadın mı?” deyince, “İnandım, fakat kalbimin iyice yatışması için” diye cevap verdi. “Öyleyse” buyurdu Allah “Dört kuş tut, onları kendine alıştır, sonra kesip her dağın başına bir parça koy, sonra da çağır, koşa koşa sana geleceklerdir. Şunu bilmelisin ki Allah üstün kudret sahibidir, yerli yerinde iş görendir.
Hani İbrâhim, “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster” demişti. Rabb'i ona, “Yoksa inanmadın mı?” deyince, “İnandım, fakat kalbimin iyice yatışması için” diye cevap verdi. Bazıları şöyle demiştir: İbrâhim (a.s.) Allah Teâlâ'nın ölüleri dirilttiğine kesin şekilde inanıyordu, ancak bunu gözleriyle görmek istedi, çünkü insanoğlu nezdinde haber gözlerle müşahede etmek kadar güçlü değildir, nitekim “haber gözle görmüş gibi olmaz”: denilmiştir. Denildi ki Hz. İbrâhim'in, Cenâb-ı Hak'tan talepte bulunmasının sebebi içinden gelen bazı duygu ve düşüncelerin, diriltme olayının nasıl olacağı konusunda kendisini uyarmasıydı. Öyle olur ki insanın psikolojik muhtevası aslında ihtiyacı olmadığı halde bazı meseleleri fazla bilgi edinmek amacıyla kurcalar.
Kalbimin iyice yatışması için. Yani kalbimin huzur ve sükün bulması ve bir de senden istediğim şeye olumlu cevap verdiğini, talep ettiğimi lütfedip verdiğini bilmem için, diye yorumlandı.
Yoksa inanmadın mı? Yani seninle kurduğum dostluğu içine sindiremedin mi? diye açıklanmıştır. Hayır, inandım, dedi; herhalde İbrâhim Rabb'inden bir dostluk nişanesi talep etmişti? Şöyle de denilmiştir: Yoksa inanmadın mı? deyince, inandım, fakat kalbimin iyice yatışması için diye cevap verdi, yani istediğimi bana lütfettiğine kalbimin yatışması için.
Bir ihtimale göre Hz. İbrâhim (a.s.) Cenâb-ı Hakk'a arzettiği soruyla hissi (duygusal) bir mücizeye sahip olmasını istemiştir. [ ] Çünkü İbrâhim'in (a.s.) mücizeleri akli iken, diğer peygamberlerinki hem akli hem de hissi idi. O -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- diğerlerinde olduğu gibi kendisinin de hissi bir mücizesinin olmasını arzu etmiştir, tıpkı Hz. Zekeriyya'nın Rabb'inden talep edişi gibi: “Zekeriyya Rabbim! bana bir alâmet göster dedi Allah, 'senin için alâmet insanlara üç gün işaretten başka söz söylememendir? buyurdu”, Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hak ona hissi mücize lütfetmiştir. İbrâhim'in (a.s.) talebi de bunun gibi olmalıdır.
Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Yani kendine doğru çevir, birini digerine, yani yüzünü bana çevir, demesi gibi. İbn Mesüd (r.a.) kırâatinde şeklinde olduğu rivâyet edilmiştir, bu durumda kelimenin kesmek mânasına geldiği, belirtmiştir”. Bir de “yanında bulundur” anlamı verilmiştir.
Bakara 2:261
261. Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu a başak verip her bir başağında yüz tane bulunan buğday tohumuna benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah rahmeti geniş olan ve her şeyi bilendir.
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu yedi başak verip her bir başağında yüz tane bulunan buğday tohumuna benzer. Allah yolunda harcama yapmanın âyette zikrettiği tane meseli ile anlatılmasının iki hikmeti olabilir. Birincisi Cenâb-ı Hakk'ın bereket vermesi suretiyle sözü edilen harcamanın gelişip artmasıdır, tıpkı bereket vermesi sebebiyle tek bir tanenin yedi yüz veya daha fazla oluşu gibi. İkincisi Allah Teâlâ diğer bir âyette, “Allah faizli kazançların bereketini yok eder, karşılıksız yardımların bereketini ise artırır”” buyurmuştur. Kâfirler, Allah yolunda yapılan harcamaların fakirlerin ellerinde yok olup gittiğini görmüş [ ] ve “yok olup giden şeyi nasıl artıracakmış?” demiştir. Cenâb-ı Hak bu soruya tefsirini yapmakta olduğumuz âyette şöyle cevap vermektedir: “Tanenin toprak içinde mahiyetini değiştirdikten sonra bire yüz veya daha fazla olması gibi Allah yolundaki harcamayı da artırır” Evet, Allah rızası uğrunda yapılan karşılıksız harcamalar dış görünüşü itibariyle her ne kadar yok olmuş gibi zannedilse de bereketlendirilip artırılır.
Âyet-i kerimenin, farz olan karşılıksız harcamalarla nesh edildiği ileri sürülmüşse de bu iddia ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır, çünkü âyetin muhtevası âhiret hayatıyla ilgili bir vâtten ibarettir, ilâhi vaatlerin neshedilmesi ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Ancak görüş sahipleri sadaka diye ifade edilen karşılıksız harcamanın yine aynı mahiyetteki başka bir harcama ile neshedildiğini kastederlerse bu mümkündür. Ancak bizâtihi vâd daima hali üzere mevcuttur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah rahmeti geniş olan ve her şeyi bilendir. Âyetin bu kısmında yer alan “vâsi” kelimesi zengin, ayrıca dilediğine bolluk veren cömert şeklinde yorumlanmıştır.
2251 Yedi klip + Özal gel
Bakara 2:262
262. Mallarını Allah yolunda harcayıp da verdiklerinin arkasından başa kakmayı ve gönül kırmayı reva görmeyenlerin mükâfatları Rablerinin katındadır. Böyleleri ne korkacak ne de üzüleceklerdir.
Mallarını Allah yolunda harcayanlar. Müfessirler “fi sebilillah” ifadesini cihâd için diye yorumlamışlardır. Onların geniş alana sahip bulunan bu ifadeyi cihâda özgü kılmasının sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki düşmanlar müslümanlara karşı savaşa çıktıklarında şeytan için çıkmış ve onun izinden gitmiş olurlar. Müminler ise Allah Teâlâ'nın yoluna girmek, onun dinine ve dostlarına yardım etmek amacıyla savaşa çıkarlar. Bundan ötürüdür ki müfessirler anılan ifadeyi cihâda tahsis etmişlerdir. Aslında Allah'ın rızası için yapılan bütün itaat ve hayırlar Allah yolundadır. Çünkü bu davranışlar Allah'a ve O'na itaate götüren yollardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğüt yolunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır”, Verdiklerinin arkasından başa kakmayı ve gönül kırmayı reva görmeyenler. Denildi ki Allah'a karşı başa kakma tavrı takınmayanlar ve fakire eziyet etmeyenler. Yine denildi ki [ ] fakirin başına kakmayanlar ve gönlünü kırmayanlar. Bir de şöyle denildi: zenginin fakirin başına kakması yaptığı harcamayı sayıp dökmesidir, eziyeti ise iyiliğini fırsat bilip sitemde bulunmasıdır. Böylesinin, Allaha karşı başa kakma tavrı takınması şu âyet-i kerimede belirtildiği gibidir: “Onlar İslâmiyet'i kabul ettikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer samimi kimseler iseniz, sizi imana erdirdiği için asıl Allah'ın size lütufta bulunduğunu bilmelisiniz” Onların mükğfatları Rablerinin katındandır. Böyleler! ne korkacaklar ne de üzüleceklerdir, bunun yorumunu daha önce yapmıştık".
Bakara 2:263
263. Gönül alıcı bir söz söylemek ve başkasının kusurunu örtmek, pesinden incitme gelen yardımdan daha hayırlıdır. Allah her şeyden müstağnidir, cezalandırmakta acele etme yendir.
Gönül alıcı bir söz söylemek ve başkasının kusurunu örtmek, peşinden incitme gelen yardımdan daha hayırlıdır. Âyet-i kerimede yer alan “kavlun ma'tüf” kişinin müslüman kardeşi için gıyabında yaptığı hayır dua ve söylediği güzel söz demektir, diye yorumlanmıştır. Başka bir anlayışa göre kavl-i marüf kimsenin görmediği yerde müslüman kardeşinin günahları için Allah'tan bağışlama talep eder, demektir; mağfiret ise kardeşinin kusurunu örtüp kendisine karşı yaptığı haksızlığı bağışlar, anlamına gelir. Diğer bir kanaate göre ise kavl-i ma'rüf, iyiliğin yapılmasını emretmek, Allah nezdinde, peşinden incitme ve başa kakma gelen yardıma göre daha çok sevap kazandırır.
Eğer denilirse ki: Nasıl olur da Cenâb-ı Hak, güzel söz ve kusur bağışlama ile eziyet ve başa kakmayı bir araya getirip mukayese eder ve şu şundan hayırlıdır der, halbuki aslında bunların biri hayır, diğeri ise şerdir. Böyle bir karşılaştırma, her iki kavramın hayırlı olması halinde yapılır ve hangisi hayırlıdır diye karşılaştırma yapılır?
Buna şöyle cevap verilir: Bunun anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır yabu, sizin için şundan daha hayırlıdır şeklindedir, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “De ki Allah'ın nezdinde bulunan mükâfat eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır”. Yani Allah nezdinde olup âhirette verilecek mükâfat sizin için dünyadaki eğlence ve ticaretinizden daha hayırlıdır, her ne kadar eğlence ve ticaret, Allah nezdinde, bulunanların cinsinden değilse de, âyet-i kerimenin anlamı da bu çizgi üzerinde seyreder. Bir de âyetin bir araya getirip mukayese etmek için değil, ayrı ayrı konumlara yönelik olması mümkündür, yani şu hayırlıdır, şu ise kötüdür.
[ ] (imam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Meselenin yorumu şöyle olmalıdır: Karşılıksız harcama (sadaka) Allaha yakınlık vesilesi olup hayırdır; kişi buna eziyet davranışını ekleyince hayrı ortadan kaldırmış olur. Buna göre “kavlun ma'trüf” ile başlayan ilâhi beyanın anlamı şöyle olur: Fakiri güzellikle savmak, önce verip sonra eziyet etme biçimindeki olumlu cevaptan daha hayırlıdır; çünkü gönül alıcı söz -başkası ondan maddi olarak faydalanmasa da- varlığını sürdürür, ardından eziyet gelen yardım ise -fakirin faydalanmasına rağmen- devam etmeyip yok olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah her şeyden müstağnidir. Allah yolunda yapacağınız yardımlardan. Halimdir, başa kakma ve eziyet verme biçimindeki fiillerinize karşılık cezalandırmakta acele etmez. Bazıları şöyle demiştir. “Men” ve “eza” yani başa kakma ve eziyet, yardım isteyen fakire, “Al, hayrını görmeyesin!” demendir.
Gönül alıcı bir söz söylemek ve başkasının kusurunu örtmek, peşinden incitme gelen yardımdan daha hayırlıdır. Âyetteki bu kısmın diğer bir yorumu da bulunmaktadır: Güzel söz müslümanların yaptığı tesbihler, hamd ve senalardır. Mağfiret ise işlediği günahların örtülmesidir. Daha hayırlı oluş, peşinden bedene eziyet edilen sadakadan daha hafif gelir, demektir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
3 Ii Memi İli İZ jsi Sie ia el san sa a Gai 02 SİN EZİN sag Gi
Bakara 2:264
264. Ey iman edenler! Allah yolunda yaptığınız harcamaları, servetini gösteriş için harcayan, Allaha ve âhiret gününe inanmayan kişinin yaptığı gibi başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu üzerinde az miktarda toprak bulunan pürüzsüz bir kayaya benzer ki şiddetli sağnak isabet ederek onu çıplak bir kaya haline getirmiştir. Bu gibiler yaptıkları hayır işlerinden hiçbir sonuç elde edemezler. Allah inkârcı toplumu doğru yola çıkarmaz.
Allah yolunda yaptığınız harcamaları, başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Âyetin bu kısmında yer alan “men” ve “eza” biraz önce söylediğimiz anlamlarda gelir. Allah yolunda yapılan harcamaların boşa çıkmasının açıklaması -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir: Aziz ve celil olan Allah şu âyet-i kerimeleri ile rıza-yı Hak için harcama yapana sevap vâdetmiştir: “Allah'ın, kat kat fazlasıyla iade edeceği faizsiz bir borcu O'na verecek olan kimdir?” 3; “Allaha gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önceden hazırladığınız iyilikleri Allah katında bulacaksınız”; “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır”, [ ] Her ne kadar insanların ellerindeki servetler gerçekte Allah'a aitse de yapacakları karşılıksız harcamalara mukabil, onlara sevap vermiş ve başkasına karşılıksız bir şey veren kimsenin, başına kakmamasının gerektiğini haber vermiştir. Bu, insanlar arasındaki ticari münasebetlere benzemektedir ki, verdiğinin karşılığını almak şartıyla, kimsenin diğerinin üzerinde başa kakma hakkı yoktur. Yahut da şöyle söylenmelidir: Bütün servetler Allah Teâlâ'ya aittir. Karşılıksız harcama yapan kimse O'nun malından vermiş olur. Allah'ın malından başkasına veren kimse bu davranışı ile övgüye ve minnet edilmeye hak kazanamaz.
Âyette yer alan servetini gösteriş için harcayan kimse gibi meâlindeki ifadenin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunların mallarını gösteriş için başkalarına veren münafıklar olduğunu söylemişlerdir. Bunun delili, âyetin Allah'a ve âhiret gününe inanmayan anlamındaki kısmıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak, peşinden başa kakma ve eziyet gelen sadakayı gösteriş amacıyla verilen sadakaya benzetmiştir. Bunun anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır; Kişi, başa kakma ve eziyet veren sadaka ile Allah rızasını gözetmemiştir, böylesi Allah rızasından uzak ve gösterişe yönelik sadaka konumuna girmiştir. Diğer âlimler ise şöyle bir kanaat belirtmiştir: Gösterişe dayanan her türlü karşılıksız harcamanın hükmü, âyette anlatılandan ibarettir, bu harcamayı yapan kimse ister kâfir ister mümin olsun sonuç değişmez. Çünkü öylesi, gerçekleştirdiği harcama ile Allah rızasını ve âhiret yurdunu amaçlamamıştır.
Cenâb-ı Hak, riya için yapılan, ayrıca başa kakma ve gönül kırma içeren harcamayı üzerinde az miktarda toprak bulunan kayaya benzetmiş -ki bu pürüzsüz bir kayadır- ve üzerinde az miktarda toprak bulunan pürüzsüz bir kayaya benzer ki şiddetli sağanak isabet ederek onu çıplak bir kaya haline getirmiştir diye buyurmuştur. Âyetin bu kısmında yer alan “vâbil” şiddetli ve büyük yağmur demektir. Mesel getirilip benzetmelerin yapılmasında gözlerin idrak edemeyeceği şeyin idrak edebilir hale getirme özelliği vardır. Şöyle ki, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette Allah Teâlâ'nın benzetme yaptığı pürüzsüz kaya ve toprak, algılanan şeyler olup insanların ve diğer canlıların gıdaları topraktan üretilmiştir. Bunun yanında Allah rızası uğrunda harcama yapmak için vâdettiği mükâfat, duyular ötesi olup algılanması mümkün değildir. [ ] Bu sebeple duyu ötesini, duyulabilir âlemle bilinir hale getirmiş ve bir anlamda şöyle buyurmuştur: Sayesinde gıdaların oluştuğu toprak şiddetli yağmur sebebiyle hiçbir izi kalmayacak şekilde ortadan kaybolduğuna göre, Allah rızası uğrunda yapılan harcamanın sevabı da başa kakma, gönül kırma ve gösteriş amacı gütme sebebiyle hiçbir parçası geride kalmayacak şekilde yok olup gider; tıpkı yağmurun pürüzsüz kaya üzerindeki toprağı götürmesi gibi, öyle ki kaya üzerinde topraktan eser kalmayan kaygan bir mekân haline gelir.
Allah inkârcı toplumu doğru yola çıkarmaz. Mütezile mensupları, önceden tercih ettikleri küfür sebebiyle inkârcı toplumu doğru yola çıkarmaz, demiş; biz ise küfrü tercih ettikleri sırada doğru yola çıkarmaz, buna mukabil imanı tercih ettikleri takdirde onlara hidâyet verir, diye yorum yaptık.
öz Erçiş Al la e çiy ii Oyal gili NE
Bakara 2:265
265. Allah rızasını kazanmak ve gönüllerindeki imanı sağlamlaştırmak amacıyla mallarını harcayanların durumu, bir tepe üzerindeki bahçeye benzer; ona kuvvetli sağnak düşmüş ve meyvelerini iki kat vermiştir. Öylesine sağnak düşmeyecek olursa en azından hafif bir yağmur isabet eder. Allah yaptıklarınızı bütün ayrıntılarıyla görmektedir.
[Kur'ân'daki Darb-ı Mesellerin Hikmeti]
Allah rızasını kazanmak ve gönüllerindeki imanı sağlamlaştırmak amacıyla mallarını harcayanların durumu. Allah Teâlâ'nın Kur'ân'da örnek getirip andığı mesellerde çeşitli hikmet ve deliller bulunmaktadır. Birincisi, aralarında müşterek bir illet bulunması halinde hakkında nas bulunmayan bir hükmün bulunanla kıyas edilmesinin meşru olduğuna ilişkindir.
İkincisi, duyu ve gözleme dayanan bilgiler çeşitli gerçeklere ait temel ilimler olup duyu ötesi âlemin bilinmesi için kendileriyle istidlâl edilebilecek esasları teşkil ettiğine dairdir.
Üçüncüsü, Kur'ânda yer alan bu darb-ı mesellerde Hz. Peygamber'in (salât ve selâmların en mükemmeli onun üzerine olsun) peygamberliğinin ispatı için delil teşkil ettiğine ilişkindir. Şöyle ki, Araplar gerek tevhid ilkesi konusunda gerekse kıyâmet vb. husüslarda olduğu gibi duyuların ötesinde kalan husüsların açıklığa kavuşturulmasında darb-ı mesel getirmiyor ve bu konuda herhangi bir bilgiye sahip bulunmuyordu. Nihâyet Allah Teâlâ Hz. Muhammed'i (s.a.) peygamber olarak göndermiş, ona Kur'ân'ı vahyetmiş ve muhataplarına ulaştırmak üzere orada darb-ı meseller zikretmiştir, tâ ki Hz. Muhammed'in bu husüslara aziz ve celil olan Allah sayesinde vâkıf olduğunu ve onlara getirdiği Kur'ân'ı kendisinin uydurmadığını anlamış olsunlar. İşte bu husüs onun nübüvvet ve risâletinin alâmetlerinden biridir. Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e yazı yazmasını ve şiir söylemesini öğretmemesi, bunu onun nübüvvet ve risâletinin belirtilerinden biri yapması da aynı esas dayanır. Zira şiir söylemek ve yazı yazmak Arapların adetlerinden olup [ ] bu yeteneklere sahip bulunanları diğerlerinden üstün tutuyorlardı. Evet, durumun böyle olmasının hikmeti, Hz. Peygamber'in bir şair ve bir katip olarak tanınıp da, “O, bu söylediklerini kısmen eski kitaplardan almış, kısmen de kendisinden uydurmuştur” dememeleriydi, şu âyet-i kerime de beyan edildiği üzere: “Sen bundan önce ne yazı okur ne de elinle yazardın, öyle olsaydı bâtıl yolunu tutanlar şaşırtıcı şüphelere düşerlerdi””6, Dördüncüsü, Kur'ânda yer alan darb-ı mesellerde, âli ve yüce olan Allah'ın, dünyayı onda bulunan güzellikler-çirkinlikler, yükseklikler-alçaklıklar ile birlikte yarattığının ispatı vardır, şöyle ki, sözü edilen darb-ı mesellerde üstün nitelikli olanı aynı nitelikte olana, değersiz olanı da aynı durumda bulunana benzetmiştir. İşte bu husüs da dünyadaki bütün nesne ve olayların yaratıcısının Allah Teâlâ olduğunu, O'nun şeriki ve benzerinin bulunmadığını ispat etmektedir.
Cenâb-ı Hak, kendi rızası için yapılan harcamaları (sadaka) bazan yeryüzünde yükselen bir tepeye, bazan şu kadar başak bitiren ve her başakta şu kadar tane bulunan ekin tohuma, bazan da, “Allah'ın kat kat fazlasıyla iade edeceği faizsiz bir borcu O'na verecek olan kimdir?”? meâlindeki beyanında görüldüğü üzere kat kat artış gösteren bir şeye benzetmiştir. Bunun sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır ki, aziz ve celil olan Allah dünya hayatındaki insanların bazan sayı çokluğuna, bazan yeryüzü seviyesinden yükselmiş olup diğer insanlara ve mekânlara yukarıdan bakmaya imkân veren bahçelere, bazan da çok ve büyük olan nesnelere rağbet gösterdiklerini ezeli ilmi ile bildiği için sözü edilen husüslara benzetme bağlamında insanları karşılıksız harcamaya teşvik etmiştir, tâ ki ezeli ilminde yer alan bu husüsa fili hayatta da insanlar rağbet göstersin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ söz konusu edilen sadakaları bu konuda insanları teşvik eden kendi Peygamberi'ne (s.a.) haram kılmıştır. Şöyle ki, Resülullah insanları karşılıksız harcama yapmaya teşvik ediyordu, tâ ki muhatapları onun hakkında kötü zanna kapılıp, “kendisinin faydalanması için başkalarını iyilik yapmaya teşvik ediyor” demesinler. Ve gönüllerindeki imanı sağlamlaştırmak amacıyla. Âyetin bu kısmında yer alan “tesbit” kelimesi tasdik manasına geldiği ifade edilmiştir, “Artık kim karşılıksız verir, kötülüklerden sakınır ve en güzel olanı tasdik ederse biz ona başarıların en kolay yolunu nasib edeceğiz” meâlindeki beyanda olduğu gibi. Diğer bir görüşe göre “tesbit” İslâm'ı içine sindirmek demektir. Bir anlayışa göre acele etmeyip harcama yapacakları yerleri belirlemede teenni ile hareket ederler demektir. Bazıları tasaddukta tesbitin şu mânaya geldiğini belirtmiştir: İç dünyası açısından, Allah rızasına özgü olduğu takdirde harekete geçip harcama yapar, başka bir şey karıştırdığı takdirde elini çeker. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir tepe üzerindeki bahçeye benzer. Âyetin bu kısmında yer alan “rebve”
Bakara 2:266
6,,) kelimesinin yer seviyesinden yükselmiş kısım veya bir mekânın aynı seviyedeki belirgin kısmı anlamına geldiği ifade edilmiştir. Meyvelerini iki kat vermiştir. Yani bahçe, isabet eden doyurucu yağmur, ardından meyve vermek EEI için yeniden tazelemiş ve iki kat ürün vermiştir. [ ] İşte başa kakma tavrı göstermeksizin servetini Allah yolunda harcayan kimsenin durumu da bunun gibidir, Cenâb-ı Hak, onun yaptığı az veya çok harcamayı katlanmış olarak kaydettirir. Bir de Allah, harcama yapanın mükâfatını ikiye katlar, diye yorum yapılmıştır.
Ona kuvvetli sağanak düşmüş. Bu kısımda yer alan “vâbil” kelimesi biraz önce değindiğimiz üzere damlaları büyük olan şiddetli yağmur demektir. Hafif yağmur. Buradaki “tall” kelimesi zayıf yağmur demektir. Aynı kelime için çiğe benzeyen toz gibi yağmur anlamı da verilmiştir. Yani bahçe daima yeşil olup az veya çok meyvesi eksik olmaz.
yek reza i 5 665 5 sii özi iy "525 SiE YAZAN e Şİİ si ISE İİ ogy Ka 266. Sizden biriniz arzu eder mi ki hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, altından sular akan ve her türlü meyvesi bulunan bir bahçesi olsun da bakıma muhtaç aile halkı varken ihtiyarlık gelip çatsın; derken kızgın bir kasırga isabet etmesinin sonunda bahçe yansın? İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye âyetlerini böylece size açıklar.
[Soru Üslübundaki İlâhi Hitabın Hikmeti]
Sizden biriniz arzu eder mi ki hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu bir bahçesi olsun. Burada soru halinde yöneltilen hitabın cevabı yoktur, şayet cevabı bulunsaydı “arzu eder” veya “etmez” şeklinde olacaktı. Belirtilmelidir ki Allah Teâlâdan gelen hitaplar üç şekilde olur: Birincisi, kulağa çarptığı zaman muhtevası anlaşılan hitaptır. İkincisi, iyiden iyiye düşünüp fikir yürüttükten sonra maksadı anlaşılan hitaptır, “Onlar Kur'ân'ı iyiden iyiye düşünüp incelemiyorlar mr”; “Bu misalleri inanlara düşünsünler diye veriyoruz” ve “Anlasınlar” “akledip anlasınlar”9!, Üçüncüsü ise anlam ve muhtevası Resülullah (s.a.) veya bu konuda bilgisi olan bir başkasına sorulmadan anlaşılamayan hitaptır; “Bunu bir bilene sor”; “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun” beyanlarında olduğu gibi. Durum söylediğimiz gibi olunca [ ] soru tarzındaki bazı hitaplara cevap verilmeyişin hikmetinin insanlar tarafından sorulup araştırılması ve incelenmesi amacına yönelik olduğu ihtimali ortaya çıkar.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin içerdiği hitabın münafıklar hakkında olması ihtimal dâhilindedir. Şöyle ki, münafık, içinden muhalif olduğu halde dış görünüşü ile müslümanlarla uyum içinde olduğunu kabul eder ve bu sebeple âhirette amellere karşılık olarak verilecek sevaba hak kazandığını zanneder. Böylesi, âyette zikredildiği üzere bir arazi parçasının sahibine benzer ki adam genç ve güçlü olduğu dönemde dikim yapar, çeşitli bitkilerin hazırlığını yürütür. Amacı ise, ihtiyaç duyduğu ve zaafa maruz kaldığı dönemde tarlasından faydalanmaktan ibarettir; fakat bu zamana ulaşıp muhtaç hale gelince tarlasından faydalanmasına engel olunur. Dindarlığı, dünya menfaati ve refahı amacına yönelik bulunan münafık da aynı durumdadır, dindarlığın meyvelerine ihtiyaç duyduğu zamanda bundan mahrum bırakılır.
Âyette yer alan benzetme kâfir hakkında da aynı konumdadır. Şöyle ki, kâfir yapıp ettikleri ile -tarla sahibinde olduğu gibi- ileriye bağlı olarak ümit bağladığı bir dönemde faydalanmayı amaçlamıştı, fakat muhtaç duruma geldigi gün önceki çalışmalarına âfet geldiğinden onlardan faydalanmaktan yoksun bırakılmıştır. Bu durum Cenâb-ı Hakk'ın şu meâldeki beyanına benzemektedir: “İnkâr edenlerin amelleri ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susamış kimse onu su zanneder. Nihâyet yanına vardığında orada herhangi bir şeye rastlamamış, üstelik yanı başında Allah'ı bulmuştur, Allah ise onun hesabını tastamam görmüştür. Zaten Allah hesabı çok çabuk görendir”, Bunun sebebi şudur ki, kâfir sergilediği dindarlığı dünyada ele geçireceği bir menfaat için yapar, mümin ise benimsediği dini hayata geçirmesi âhirette beklediği bir menfaate dayanır. Buna göre inkârcının ümidi yersiz olduğundan, âyette belirtilen sonuç ortaya çıkmıştır.
Müminler, naslarda yer alan darb-ı mesel ve benzetmelerden faydalanmasını bilir, çünkü onlar darb-ı mesellerin kendi ifadelerine değil bünyelerine yerleştiren mâna inceliklerine bakarlar. İnkârcılarsa mesellerin amaçlarına deE gil zahiri görünümlerine bakış yapıp [ ] küçümserler ve akıldan uzak görürler. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak bu tür âyetlerin sonunda, “düşünen, akledip anlayan kimseler için” buyurmuştur.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede yer alan meselin amaçladığı konuyla ilgisi şöyledir ki, inkârcı dünyada yapıp ettiklerinin karşılığına en çok muhtaç olacağı zamanda bundan mahrum bırakılır, tıpkı bahçe sahibinin bahçesinin ürünlerine en çok ihtiyaç duyduğu, yaşının ilerleyip kuvvetinin azaldığı dönemde bundan mahrum bırakılması gibi. Böylelerinin, amellere karşılık verileceği günde başvurulacak hiçbir imkânı bulunmayacaktır.
Kızgın kasırga. İbn Abbâs âyette yer alan “i'sâr” (guasi) kelimesine yakıcılığı olan rüzgâr mânası vermiştir. Kelimenin, ağaçları yakıcı ateşi taşıyan rüzgâr yahut da göğe yükselen rüzgâr -ki bu en şiddetli olanıdır- anlamına geldiği de ifade edilmiştir.
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Sizden biriniz arzu eder mi ki bir bahçesi olsun. Bunun anlamı -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olmalıdır: Sizden biriniz hiçbir zaman istemez ki, gücü ve zenginliği yerinde bulunduğu dönemde kendisinden ve diğer geçim vasıtalarından maişetini sağlayacağı ve menfaatlerine nail olacağı bir bahçesi bulunsun da sonra gücünün zayıflaması ve aile fertlerinin geçimini yüklenmesi döneminde ona muhtaç olacağı zamanda faydasından mahrum bırakılsın. Bundan dolayı -ey insanlar- bedeni gücünüzün ve zenginliğinizin yerinde olduğu bir dönemde, bu imkânların ileride sonuçlarına ve doğuracakları mükâfata muhtaç olacağınız günden habersizmiş gibi davranmaya hiç bir zaman rıza göstermeyin. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Âyetin içerdiği anlamı şöyle şekillendirmek de mümkündür: Ey münafıklar, dünyada yaşadığınız hayatın dış görünüşüne ve müminlerle uyum içinde bulunma gösterisinin sağladığı menfaatlere aldanmayın; şunun gibi ki âyette belirtildiği üzere bu günkü yaşantısıyla sahip olduğu nimetlere (bahçe) aldanmış, [ ] fakat daha sonra Allah'ın, beyanında ona gösterdiği âkıbete maruz kalmıştır; böylesi bu âkıbeti görünce önceki aldanış davranışının vuku bulmamasını şiddetle arzu edecektir, ne var ki önce sergilediği yanlış hareket, iyi sonucun gerçekleşmemesine sebep teşkil etmiştir. İşte bu kişinin hali münafığın meseline uygun düşen çizgiyi takip etmektedir.
Söz konusu edilen meselin âhirete, inanmakla birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi inkâr eden kimse için de sevk edilmiş bulunması ihtimal dâhilindedir. Şöyle ki, son peygamberi inkâr etmek suretiyle yöneticilik ve üstünlüğe erişen kimse, âyette belirtilen bahçe sahibi gibidir; o, kötü âkıbeti bilseydi başlangıçta böyle bir bahçeye sahip olmayı istemezdi. Bunun gibi Resül-i Ekrem'i inkâr edenler de, bu inkârın kötü âkıbetlerine muttali olduktan sonra ele geçirdikleri dünyalığı tercih etmeleri gerekir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette yer alan mesel soru biçiminde olmakla birlikte şu sebeplerle cevabı verilmemiştir: 1) Âyette söz konusu edilen kişinin nitelikleri, açıkça belirtildiğinden muhatap için yeterli bir açıklama oluşmuştur. 2) Âyetin gelişine sebep teşkil eden olayda, tanıtımın ip uçları yer almaktadır. 3) Allah Teâlâ âyetin inceliklerini düşünmeleri konusunda muhatapları sınava tabi tutmayı dilemiştir, tâ ki her akıl sahibi düşünmenin faziletine ulaşabilsin ve Allah'ın âyetleri hakkında fikir üretiminde bulunanları -bulunmayanların fikri yönlerini bunlara çevirmek suretiyle- lütuf ve ikramlarına mazhar kılsın. Böylelikle ümmetin bir kısmı, kendi yetersiz görüşlerinden vazgeçip fikir üretenlerin kılavuzluğuna güvenip bağlanmış olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyetin yorumlanmasına dair şimdiye kadar söylenenlerin özeti şudur ki, irade sahibi olan canlıların gerçekleştirecekleri fiiller, doğuracakları sonuçlara bağlı olur, kural olarak bir fiili yapan kişinin varacağı nokta başlangıçta kendisi tarafından amaçlanmış olmalıdır. Yaptıkları fiillerden gafil olan kimseler için bahçesinin parlak döneminden neşe duyan kimsenin, sonradan müşahede ettiği kötü sonuç sebebiyle duyduğu şaşkınlıktan ibret alma durumu oluşmuştur. Öyle ki bahçe sahibi övgüye değer bir âkıbetin mutluluğunu yaşamak amacıyla söz konusu bahçeye sahip olmamayı arzu eder. İşte daha sonra gözlemlediği sonuçlardan gafil olan kimsenin işlediği fiiller de bu zemin üzerine oturur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
arrays koat o, ÖTE ŞALE Aİ yayi A zel gi
---
Dipnotlar:
Sonları “akledip anlasınlar” meâlindeki ifade ile biten âyetler çoktur, onlardan biri için bk.
Bakara 2:267
267. Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve sizin için yerden çıkardığımız nimetlerden Allah yolunda verin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız kötü malı verme ye kalkışmayın. Şunu bilmelisiniz ki Allah her şeyden müstağnidir, bütün övgülere layıktır.
Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve sizin için yerden çıkardığımız nimetlerden Allah yolunda verin. Bu ilâhi beyanda yer alan kazandıklarınız meâlindeki ifadede ticaret mallarının da zekâta tâbi olduğunun delili bulunmaktadır. Çünkü kazanılmak suretiyle elde edilen servet, ticaret mallarından ibarettir. Allah'ın kitabında, ticaret malları için zekât vermenin farz oluşunun beyanına dair bundan başka bir âyet yer almamaktadır. Konuyla ilgili olarak Resülullah'tan nakledilen bir rivâyet de yoktur. Ancak bazı sahâbilerin bu kanaatte olduğu zikredilmiştir ki, onların bu telakkisinin, tefsirini yapmakta olduğumuz âyete dayanması ihtimal dâhilindedir. Gümüş, altın, deve, koyun ve sığırın zekâtı ise Kitab ve Sünnet'te zikredilmiş olup, bunların zekâtı ayni olarak gerçekleşir, mükellef, ticaretlerini yapmış olsun veya olmasın sonuç değişmez. Ticaret mallarının zekâtı ise ticari işlemin uygulanmasıyla farz olur. Âyet-i kerimede, belirtilen harcamanın bağlayıcılık (vücüb) ifade ettiğinin delili de yer almaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak göz yummadan alıcısı olmadığınız diye buyurmuştur. Görüldüğü üzere burada “iğmâz” kavramını kullanmıştır ki, bu kelime nafile konumundaki husüslar için değil, eda edilmekten başka gerçekleştirme şekli bulunmayan vâcib husüslar için zikredilir, ancak her hangi bir af ve ödeme olmaksızın rızalaşma bahis konusu olursa, müstesna. Sonuç olarak “iğmâz” kavramı ve dolayısıyla yapılacak harcamanın kaçınılmaz şekilde gerekliliği ortaya çıkmıştır. Âyet-i kerimede, ayrıca taze hurma ve sebzelerde de zekât hakkının bulunduğuna dair delil vardır, çünkü Allah, burada yerden çıkarılan şeyleri zikretmiştir. Taze hurma ve yeşil sebzeler de yerden çıkmaktadır. Tahıl ürünlerine gelince, onlar yerden çıkan tohumdan üremektedir. Bu açıdan bakıldığında âyetin zahirine dayanılarak taze hurma ve sebzelerin, zekâtın gerçekleşmesi açısından diğerlerinden önce geldiği söylenebilir.
[ ] (İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Tahıl ürünlerindeki zekâtın gerekliliği (vücüb) hukuki bir istidlâl sonucudur. Bu da tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin zahiri yönüyle, topraktan çıkan şey anlamına gelir. (İmam) Ebü Yüsuf ve Muhammed (Allah her ikisine de rahmet eylesin), âyette yer alan “sizin için yerden çıkardığımız” meâlindeki ifadenin sizin için yerden çıkan asıldan, anlamına geldiğini belirtmişlerdir; tıpkı, “Ey Ademoğulları! Size ayıp yerlerinizi (avret) örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik” meâlindeki beyanda olduğu gibi. Aslında elbise, o haliyle gökten inmez, buna göre Cenâb-ı Hak sayesinde elbisenin oluştuğu temel ve sistemi kast etmiş olmalıdır. “Sizi topraktan yaratmıştır”7 meâlindeki beyan da bunun gibi olup, Allah Teâlâ topraktan bizi değil insan türünün aslı olan Âdem aleyhisselamı yaratmıştır. Tartışmakta olduğumuz zekât konusu da bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tahıl ürünlerinin zekâtı konusunda yapılacak yorum şudur ki, Cenâb-ı Hakk'ın, toprak altından bizim için çıkardığı nimetler, yere atılıp önceki şekli değişen ve çimlenen bir tohum sayesinde meydana gelmiştir. Bu tohumdan, hiçbir kimsenin katkısı olmaksızın, O'nun lütfuyla çeşitli bitkiler ortaya çıkar. Bu ilâhi lütuf, sadece arazi sahibi olanlara değil, onlara yönelik olduğu kadar fakirlere de yöneliktir; çünkü Allah, yerden çıkan ürünleri bütün insanlar için yaratmıştır, onda hem fakirlerin hem de zenginlerin hakkı bulunmaktadır. Bu noktadan hareketle, ileri yaşa varmamış küçük yaştaki kimsenin de öşür ödeme mükellefiyetinden söz etmek mümkün olmuştur. Şu ilâhi beyana bakmaz mısınız: “Şimdi bana ektiğiniz tohumu haber verin, onu yerden siz mi bitiriyorsunuz yoksa biz mi bitirmekteyiz”, Şöyle yorumlanmıştır: [ ] Onu, topraktan siz mi bitiriyorsunuz yoksa biz mi? Tohumun bitki haline gelişinden sonra onu sulamak, korumak vb. hizmetlerini görmekte insanlar ortaklaşa rol alırlar. Bu sebeple de sizin için yerden çıkardığımız nimetler meâlindeki ilâhi beyanı tohumlarla değil, onların ekilmesi sonunda Allah'ın topraktan çıkardığı bitki ve ürünle yorumladık. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız kötü malı vermeye kalkışmayın. Bu beyanda, kişinin, iyi malın içinden kötüsünü çıkarıp zekât veya sadaka olarak vermesinin caiz olmadığına dair delil bulunmaktadır. Şayet böyle bir davranışta bulunacak olursa [imam] Muhammede (r.h.) göre iyi olmayanın üstünü tamamlaması gerekir, onun bu konudaki dayanağı kendiniz göz yummadan alıcısı olmadığınız meâlindeki beyandır. Ebü Hanife'ye (r.a.) göre ise bu caiz olup aradaki farkı tamamlaması gerekli değildir. Ebü Hanife'nin düşünce tarzı şudur ki, Allah, göz yumdukları takdirde bu nitelikteki malı da kabul etmeye bir anlamda teşvik etmiştir; fakire gelince, kendisine karşılıksız olarak yapılan bir ikram olduğundan daha rahat bir psikoloji içinde onu kabul edebilir. Bir de kalitesi düşük malın dâhil olduğu türün, ölçü ve tartı açısından farklı bir değeri bulunmamaktadır. Böyle olunca da ödeyen kimse için farzla bir şey vermesi gerekli görülmez.
aasi sa AEA as aii Sid SEAT ESANA alg aşk
---
Dipnotlar:
1 Builâhibeyan topraktan bitki çıkarma olayında hiçbir kimsenin fonksiyonu bulunmayıp Allah'ın yaratışı ile olduğunun ispatı vardır.
Bakara 2:268
268. Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve cimrilik telkin eder. Allah ise kendi katından bir bağışlama ve bolluk vaat eder. Allah rahmeti geniş olan ve her şeyi bilendir.
Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve cimrilik telkin eder. Şöyle denilmiştir: Sizi, Allah rızası için verip harcama yapmanız sebebiyle, dünyada fakirlikle korkutur ve cimrilik, yani sadaka vermemeyi telkin eder. Şöyle bir yorum yapmak da imkân dâhilindedir: Şeytan sizi dünyada bitmeyen aşırı arzular (tül-i emel) peşinde dolaştırır ve servetinizin yok olmasıyla korkutur; kötülük telkin eder, yani Rabb'inize karşı sü-i zan beslemenizi.
Allah ise, uğrunda harcama yapmanız suretiyle kendi katından bir bağışlama, ayrıca dünyada isim bırakmayı vâdeder. Diğer bir ihtimale göre Allah, âhirette bağışlama ve dünyada O'nun için harcadığınızın devamını getirmeyi vâdeder. Bir de kötülüğünüze mukabil mağfiret ve fakirliğinizi giderecek bolluk vâdeder, diye yorumlanmıştır.
[Kur'ân'da Yer Alan Hikmet Kelimesinin Mânası]
[ ] Allah rahmeti geniş olan ve her şeyi bilendir. Yani Allah, O'nun yolunda harcadığınızın yerini doldurmaya güç yetiren bir zengindir, harcamalarınızın mükâfatını nasıl vereceğini bilendir. “Alim” kelimesi yaptığınız harcamayı ve iyiliği bilendir, anlamına da gelebilir. Allah rahmeti geniş olan ve her şeyi bilendir. Âyetin bu kısmında yer alan “rahmeti geniş olan”, “her şeyi bilen” mânasındaki “vasi” ve “alim” kelimeleri ile bir önceki âyette geçen “her şeyden müstağni” ve “bütün övgülere lâyık” BAKARA SÚRESÍ 215 kelimelerinde, O'nun, insanlari tasaddukta bulunmaya ve karsiliksiz harcama yapmaya teşvik edişinin kendi ihtiyaç ve fakirliğinden ötürü değil, insanları sınayıp denemeye tâbi tutması hikmetine bağlı olduğunun delili bulunmaktadır.
Bakara 2:269
269. Allah hikmeti 2 verir. Kendisine hikmet verilen kimse pek çok iyiliğe mahzar kılınmış demektir. Sadece derin kavrayışlı insanlar düşünüp sonuç çıkarabilirler.
Allah hikmeti dilediğine verir. Burada yer alan hikmet kelimesinin, Kur'ân'ı bilip tefsir etme anlamına geldiği söylenmiştir. İbn Abböâs'a (r.a.) nispet edilen bu görüş, hadis olarak da rivâyet edilmiştir’. Ayrıca hikmete, Kur'ân'ı anlamak, dini konular husüsunda tam anlayış sahibi olmak ve nübüvvet anlamları da verilmiştir. Bir de şöyle denilmiştir: Hikmet, doğruya isabet demektir. Bu sonuncu mâna da göz önünde bulundurularak tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede, bilinmeyen meselelerin hükümlerini ortaya koymak için içtihatta bulunmanın meşruiyeti ve müçtehidin içtihadında isabet ettiğinin delili bulunmaktadır.
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Allah hikmeti dilediğine verir. Buradaki hikmetin tevili husüsunda bazı âlimler, hikmet Kur'ân demektir, yorumunu benimsemişlerdir; çünkü Cenâb-ı Hak, çeşitli âyetlerde nitelendirdiğine göre Kur'ân nurdur", hidâyet kaynağıdır”, ruhtur”, şifadır", Kişi nurla eşyanın mahiyetlerini (hakâik) görür, hidâyetle bütün hayırları idrak edip helak olma yerlerinden korunur, [ ] ruhla bütün canlılar hayat bulur, şifa ile de her hasta sağlığa kavuşur ve her türlü âfet yok olup gider. Niteliği bundan ibaret bulunan bir şey, elbette (âyette de işaret edildiği üzere] iyiliğin ta kendisidir. Yardım Allah'tandır. Diğer bir grup âlim ise hikmet, her şeyin gerçekliğine isabet demek olup, onun sayesinde her kötülükten korunma ve her hayra ulaşma imkânı elde edilir, pek çok iyilik de bundan ibarettir, yorumunu yapmıştır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bazıları da hikmet, Hz. Peygamber'in din anlayışı (Sünnet) mânasına gelir demiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak, Resül'üne (s.a.), üzerinden gidenin kurtuluşa ereceği, ayrılanın ise sapacağı bir hak yol lütfetmiştir.
Temel anlamı çerçevesinde hikmetin tarifi için şöyle denilmiştir: O, her şeyi yerli yerine koymak ve hakkı sahibine vermekten ibarettir. Bu noktadan hareket eden bazı filozoflar hikmeti şöyle tanımlamıştır: O, her şeyden önce bilmek, bilginin ışığı altında her şeyi kendi yerine koymak ve her türlü hakkı sahibine ulaştırma eylemini gerçekleştirmektir. Şöyle de denilmiştir: Hikmet, bütün işleri isabetli, dikkatli ve sağlam bir şekilde yerine getirmek esasından doğar. İleri sürülen bu son görüşler birbirine yakın mahiyettedir, çünkü hikmet sefehin karşıtıdır, sefeh ise gerçekleştirilen fiillerde tutarsızlık ve karşılaşılan çeşitli olaylarda, farklı tepkiler sergilemekten ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir grup alim şöyle demiştir: Kur'ânda yer alan hikmet, dini konuların sınırlarını ve iç yüzlerini anlamaktan ibaret olup, dış görünüş itibariyle değil de hakikat ve mahiyet açısından hangisinin isabetli, hangisinin hatalı olduğu, sayesinde anlaşılabilen şeydir, bu, hakimler ile dini bilip koruyanların işidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Diğer bir âlimler zümresi de hikmet, anlamak demektir demiş, anlamayı (fıkıh) da bir şeyi, benzeri ve dengine işaret eden anlam ve muhtevasıyla bilmektir, diye tarif etmişlerdir. Buna göre sözü edilen anlayış sayesinde, duyular ötesinde bulunanı duyu yoluyla, anlam ve muhtevası kapalı olanı açık olan yoluyla ve ikinci derecedeki meseleyi (fer) birinci derecedeki mesele (asıl) yoluyla bilmek imkân dâhiline girer. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
İleri sürülen bu görüşlerin hangisinden ibaret olursa olsun, ortaya konan bakış açısı göz önünde bulundurulduğu takdirde, hikmet dünya ve âhiret iyiligini kendisinde toplamış bulunur. Niteliği bundan ibaret olan bir şey ise şüphe yok ki muhtevasında fazlasıyla hayır bulundurmuş olur. Yardım ancak Allah sayesinde mümkündür.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede, Allah Teâlâ'nın hikmeti herkese vermediğinin, hikmet her ne kadar hakim olan birinin fiili ise de ona Allah'ın lütfu sayesinde nail olduğunun ve ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın, hikmeti birine verdiği halde, o kişinin ona sahip olmayışının imkân dâhiline girmedigine dair işaret vardır. Bütün bunlar, Mütezile mensuplarının görüşüne aykırı düşmektedir', [ ] (Kendisine hikmet verilen kimse] pek çok iyiliğe mazhar kılınmış EE demektir. Yani dünyada onun şahsını bütün âfetlerden koruması, âhirette de azaba maruz kalmasından mahfuz tutması.
Sadece derin kavrayışlı insanlar düşünüp sonuç çıkarabilirler. Yani sözü edilen husüslardan ancak kavrayış ve akıl sahibi öğüt alır.
Âyet-i kerimede, Mütezile telakkisinin reddedilişi bulunmaktadır, çünkü Allah, hikmeti dilediğine verir buyurduktan sonra kendisine hikmet verilen kimse pek çok iyiliğe mazhar kılınmış olur demiştir. Aslında Cenâb-ı Hak, hikmeti herkese değil insanların bir kısmına verir, şayet din açısından en elverişli olanı vermek, O'nun için gerekli olsaydı herkese vermesi gerekirdi, dolayısıyla da verdiğinin üstünlüğü ortadan kalkmış olurdu. Başkasına da verdiğini söyleyenin bu telakkisi, Kur'ân'da anlatılanın dışına çıkmış durumdadır.
Bakara 2:270
270. Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı Allah mutlaka bilir. Ancak zâlimlerin hiçbir yardımcısı olmayacaktır.
Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı. Buradaki harcamanın mahremlere yönelik olması ihtimal dâhilinde bulunduğu gibi farz kılınanları, ayrıca diğer husüsları içermesi de imkân dâhilindedir. İbn Abbâs (r.a.) yoluyla Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivâyet edildiğine göre o, yaptığınız her adak hakkında şöyle buyurmuştur: “Konusunu bildirmeden adak yapan kimsenin yerine getireceği kefâret yemin kefâretidir, işlemesi günah olan bir konuda adak yapan kimsenin yerine getireceği kefâret, yemin kefâretidir, gücünü aşan bir konuda adak yapanın kefâreti yine yemin kefâretidir, üstesinden gelebileceği bir şey için adak yapan kimse ise onu yerine getirsin”“, Bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın, insanların, kendi rızası için yaptığı harcamaları ve adaklarını bildiğine dair uyarma ve hatırlatma vardır, tâ ki, harcamalarda ihsan sınırına ulaşsınlar, adaklarında da samimi davranıp yerine getirsinler.
Allah mutlaka onu bilir. Yani, onu kabul eder veya yerine getirilmesini emreder diye açıklanmıştır. Âyetin bu kısmında yer alan “bilir” kelimesi ne kadarını yerine getirdiğinize vâkıf olup ona göre mükâfatlandırır, anlamına gelebileceği gibi harcamalarınız ve adaklarınızla neyi amaçladığınızı bilir, anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir.
191 [ ] Ancak zâlimlerin hiçbir yardımcısı olmayacaktır. Yani âhirette, onları azaptan kurtaracak biri bulunmayacaktır. Şöyle de denilmiştir: Zâlimler için bağışlanmalarını isteyecek hiçbir şefaatçi ve destek verecek hiçbir yardımcı bulunmayacaktır, halbuki dünyadaki her zâlimin bir yardımcısı mevcuttur.
Bakara 2:271
271. Yardımları açıkça verirseniz güzel bir şey. Ama onları gizlice fakirlere ulaştırırsanız sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın bir kısmının bağışlanmasına vesile olur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Yardımları açıkça verirseniz güzel bir şey. Ama onları gizlice fakirlere ulaştırırsanız sizin için daha hayırlıdır. Bazıları, âyet-i kerimede bahis konusu edilen yardımların farz konumunda bulunanlardır derken, diğerleri, çeşitli şekilleri bulunan nafile konumundaki yardımlardır kanaatini benimsemiştir. Bir üçüncü grup ise şöyle demiştir: Yardımları açıkça verirseniz, bunlar farz olanlardır, gizlice fakirlere ulaştırırsanız, bunlar da nafile olan yardımlardır.
(İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:} Nafile yardımların gizlice, farz konumundakilerinin ise açıkça yapılması ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak gizlice verilmesinde hayrın bulunduğunu haber vermiştir. Oysa ki nafile ibadet, farz olanından daha hayırlı değildir. Açıkça yapılan yardımı farz olarak yorumlayan kimse, zenginlerin farz zekâtların insanlara örnek ve teşvik olması için görülecek şekilde vermelerini güzel bulmaktadır. Bazı âlimler ise gizli vermeyi tercih etmekte ve konuyu şöyle açıklamaktadır: Açıkça yardımda bulunmakta yardımın kendisi ve bir de örnek oluşundan ibaret olmak üzere iki faktör vardır, gizli verilmesinde ise üç sebep belirtilebilir. Biri yardımın kendisi, diğeri gösteriş tavrının terk edilmesi ve yardımın menfi etkilerden korunmuş bulunması, üçüncüsü ise başa kakma ve eziyet etmekten kendini uzak tutması. Bazı âlimler yardımları açıkça verirseniz meâlindeki beyanını farza yorumlarken, gizlice fakirlere ulaştırırsanız beyanını nafileye hamletmektedir. Bunların kanaatine göre farzda gösteriş olmaz, çünkü insana dini bakımdan borç olan bir husüstur, böylesinin yerine getirilmesinde açık veya gizli davranmak eşit durumdadır. Nafileye gelince, bu ibadet türünde gösteriş tehlikesi bahis konusudur, zira böylesi kişiye vâcib olmayan bir iyiliktir, bu ibadeti yaparken gizli davranmak daha salim bir yöntemdir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. Bu ilâhi beyanda, harcamaları yaparken içinizde ne gizlediğinizi ve ne açıkladığınızı bilir, şeklinde bir uyarı ve sakındırma vardır. Diğer bir ihtimale göre yaptığınız her şeyden haberdardır, harcamanızı nasıl mükâfatlandıracağını bilmektedir, manasına gelir.
İbn Abbâs (r.a.) yardımları açıkça verirseniz meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Allah Teâlâ nafile konumundaki gizli harcamanın mükğfatını aynı statüdeki açık harcamanın yetmiş katı yapmıştır, farz olan harcamanın açıkça yapılmasını ise gizlice yapılmasından yirmi beş kat üstün kılmıştır; her konudaki farz ve nafile ibadetleraynı şekildedir". [ ] Hz. Peygamber'den (s.a.) nakledilen haberlerin birinde o, şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda gizlice harcama yapmak Rabb'in gazabını söndürür, iyiliklerde bulunmak kötü olayları ve tehlikeli noktaları bertaraf eder, sıla-i rahim de ömrü artırır”8. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Salih ameli sürdürmek, onu ilkin yapmaktan daha zordur; şöyle ki, kul güzel bir ameli gizli olarak gerçekleştirir ve kendisi için gizli amel hanesine kaydedilir. Fakat şeytan kendisini etkilemeye devam eder ve nihâyet kişi gizlice yaptığı iyiliği açıkça yapmaya başlar, yine şeytanın telkinlerini sürdürmesi sonunda kul yaptığı iyilikten ötürü övgü ile anılmasını arzu etmeye başlar, işte bu dönemden itibaren onun yaptığı amel riya kapsamına giren açık bir amel niteliğinde yazılır.
Ve günahlarınızın bir kısmının bağışlanmasına vesile olur. Bu ilâhi beyanda, yapılan günahların bir kısmına karşılıksız harcamanın kefâret olduğu, bir kısmına ise olmadığının delili vardır. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: Burada yer alan min “bazıları” mânasına gelmeyip bağlaç konumundadır, buna göre ilâhi beyanda bütün günahların sadaka ile örtülüp ortadan kalkacağına dair ümit işaretleri vardır, “Şunu bilmelisin ki iyilikler günahları alıp götürür”“” meâlindeki beyanda olduğu gibi. Âyetin bu kısmı Mütezile'ye ait görüşün çelişkisini göstermektedir, zira onlar büyük günahların tövbe olmaksızın kalkmayacağını, küçük günahlardan ötürü de azap uygulanmayacağını iddia ederler. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki 'seyyiât' kelimesi büyük günahlar hakkında ise Mütezile'nin tövbesiz bertaraf edilemez sözünü boşa çıkarır. Şayet küçük günahlara dair ise yine onların bu tür günahlar zaten bağışlandığına ilişkin kanaatlerinin yanlış olduğu ortaya çıkar, çünkü âyette günahların sadaka ile örtüleceği vâd olunmuştur. Bir de Mütezile mensupları büyük günahları (kebâir) işleyen kimsenin ebedi olarak cehennemde kalacagını ileri sürmüştür, Allah Teâlâ âyetin bu kısmında böylesinin yaptığı günahların sadaka yoluyla örtüleceğine yönelik ümit lütfetmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
bey Uy çi dre ¿3 Jaanta Anag E Spa Pr BÜY Sİ İNİZ 2
---
Dipnotlar:
“8 Heysemihadisinisnadıhakkında baz ihtilafların bulunduğunu nakletmiştir (bk. ez-Zevâid, VIII, 194; ayrıca bk. Taberâni, el-Mucemu'l-evsat, 1, 289; Kudâi, Müsnedu-Şihâb, 1, 94).
Bakara 2:272
272. (Resülüm!) Onları iel hidâyete erdirmek senin görevin değildir. Ancak Allah dilediğini hidâyete erdirir. Hayır yolunda harcadığınız her şey kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırlar sadece Allah rızasını kazanmak için olmalıdır. İyilik namına gerçekleştireceğiniz her harcamanın karşılığı size tam olarak verilecek ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaksınız.
[Hidâyeti Yaratan Allah'tır]
(Resülüm!) Onları fiilen hidâyete erdirmek senin görevin değildir. Ancak Allah dilediğini hidâyete erdirir. Cenâb-ı Hak bu âyetinde, Resülüne ait görevin, muhataplarını fiilen hidâyete erdirmek değil beyan ve tebliğden ibaret olduğunu haber vermiştir. Bu husüs söz konusu meselede, Hz. Peygamber'in sahip olmadığı fazla bir hidâyetin bulunduğunu göstermektedir ki o, fiilen hidâyete erdirmek ve hidâyeti kişi için yaratmaktan ibarettir. [ ] Bu husüs, RED hidâyetin tamamının beyandan ibaret olduğunu söyleyen Mütezile'ye cevap teşkil etmekte ve onlara ait kanaatin isabetsiz olduğunu kanıtlamaktadır. Şayet hidâyetin tamamı beyandan ibaret olsaydı Resülullah (s.a.) buna sahip olacaktı, çünkü beyan, onun görevi idi. Şu halde onun âyette zikredilen hidâyete sahip olmadığı ve bu hidâyetin fiilen başarılması (tevfık) statüsünde bulunduğu anlaşılmıştır.
(Resülüm!) Onları fiilen hidâyete erdirmek senin görevin değildir. Bu beyanını, “hidâyeti benimsemeyi terk edişlerinin hesabını sen verecek değilsin” anlamına gelmesi ihtimal dâhilindedir, tıpkı şu âyet-i kerimelerde olduğu gibi: “Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur”; “Sana ancak Allah'ın emirlerini tebliğ etmek düşer, onları hesaba çekmek bize ait bir iştir”
Hayır yolunda harcadığınız her şey kendi iyiliğiniz içindir. Âyetin bu kısmında yer alan “hayr” kelimesinin servet anlamına geldiği, “kendiniz içindir” ifadesinin de sevap ve mükâfatı size aittir demek olduğu söylenmiştir. Bir de “kendiniz içindir” ifadesinin, sağlayacağı menfaat size aittir, anlamı taşıdığı belirtilmiştir. Burada yer alan Hayır yolunda harcadığınız her şey kendi iyiliğiniz içindir ifadesinden de şu anlaşılmaktadır ki, Asr-ı saâdet müslümanları iman etmemiş yakınlarına mali yardımda bulunmaktan çekiniyorlardı, zira bu yolla, yakınlarını hâlâ benimsemekte devam ettikleri bâtıl dine destek vermekten endişe ediyorlardı. Aslında bütün din mensuplarının elde ettiği kazançlar tecrübeli kimseler nezdinde din uğrunda yapılacak harcama konumunda tutulur. İşte Allah tebâreke ve teâla, uğrunda yapacağınız harcamaların kendiniz ve şahıslarınız için faydalar sağlayacağını, ayrıca yaptığınız günahları örteceğini beyan etmiştir. Âyet-i kerimede, kâfirlere de sadaka verilebileceğinin ve ödenmesi gereken kefâretlerden onlara da pay ayrılabileceğinin delili vardır, şu ilâhi beyana bağlı olarak: Hayır yolundaharcadığınız her şey kendi iyiliğiniz içindir. Bu beyan [Hanefi] âlimlerimiz için delil teşkil etmektedir, çünkü Allah infak amelini günahları örtecek konumda tutmuştur.
Karşılığı size tam olarak verilecek. Yani sadakalarınızın mükğfatı size eksiksiz iade edilecektir, yapılan tasadduk kâfirlere yönelik olsa da.
Ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaksınız. Yani sevab ve mükâfattan mahrum bırakılma şeklinde.
222 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ
Bakara 2:273
273. Yardımlar kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan kimseler içindir. Hallerini bilmeyen vakasları sebebiyle çekinmelerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan bir şe y istemezler. Hayır namına yaptığınız her bir harcamayı Allah çok iyi bilmektedir.
Yardımlar kendilerini Allah yoluna adamış kimseler içindir. Denildi ki, burada yer alan “fi sebilillah” ifadesi “an sebilillah” -—,s) demektir, [ ] yani hazırlık yapmak için gerekli mali imkâna sahip bulunmadıkları için cihattan alıkonan kimseler, şu âyet-i kerimede belirtildiği üzere: “Allah ve Resülüne karşı iyi niyet sahibi olmak şartıyla zayıflara, hastalara ve savaş için hazırlık yapacak bir şey bulamayanlara [savaşa çıkmama konusunda] günah yoktur”. Araplar, bazan cer harflerini birbirinin yerine kullanırlar (âyetin bu kısmında f yerine “an' edatının kullanılması gibi]. Kendilerini Allah yoluna adamış. Yani kendilerini Allaha itaat işine hasretmiş, bu sebeple de ticaret yapma, zanaat ile uğraşma veya başka yollarla kazanç sağlama imkânını bulamamışlardır.
Yeryüzünde kazanç için dolaşamayan. Yani ticaret için dolaşamayan.
Yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler. İki şekilde yorumlanabilir. Dilendiklerini açıkça belirtmezler, yani dilenmezler, “Kimseye şefaat fayda vermez ““ meâlindeki beyanda olduğu gibi, yani kimseye şefaat edilmez. Âyetin tefsirini yapmakta olduğumuz bu kısmının anlamı dilencilik şeklinde ise, “Dilendikleri takdirde ısrar etmezler” diye açıklanır, bunun delili Hz. Peygamber'den rivâyet edilen şu hadistir: “Allah, kendisi için bir dilenme kapısı açan kimseye yetmiş fakirlik kapısı açar”. Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuştur: “Allah gönlü tok olanı zengin yapar, iffetli davrananın da saygınlığını artırır”, İlâhi beyan, dolaylı hissettirme (ta'riz) anlamında ise eli açık ve cömert kimseler nezdinde bu davranışı sergilemenin meşru olduğunun delilini teşkil eder.
Sen onları simalarından tanırsın. Yani tevazu ve teslimiyet siması, fakirlik siması da denilmiştir. Yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler. Yani ısrar etmezler. Bir de şöyle denilmiştir: Sen onları simalarından tanırsın. Yani uyumlu ve hazımlı görünümlerinden, Yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler. Yani ne yüzsüzlük ederek ne de etmeyerek [istemezler].
Büy ipi,
Bakara 2:274
274. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra sarfedenlerin mükâfatı Rab'leri katındadır. Böyleleri ne korkacaklar ne de üzüleceklerdir.
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra sarfedenlerin mükâfatı. Denildi ki [ ] âyette söz konusu edilen harcama cihat için yetiştirilen atlara yöneliktir. Gece ve gündüz, gizli ve aşikâr harcama yaparlar, bunun yanında gösteriş ve yarış idmanı gibi amaçlar hedeflemezler. Hz. Ali (b. Ebü Tâlib ve Ebü Umâme'den (r.a.) buradaki harcamanın Allah yoluna adanmış atlara yönelik olduğunu söyledikleri nakledilmiştir. İbn Abbâs da atların beslenmesi ve diğer ihtiyaçlarına yönelik harcamadır, demiştir”. Âyet-i kerimenin ashâb-ı kirâmdan Abdurrahmân b. Avf'ın, zor şartlarda yapılan Tebük Seferi münasebetiyle yaptığı mali fedakârlık hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Başka bir yoruma göre âyet Ali b. Ebü Tâlib (r.a.) hakkında gelmiştir. Şöyle ki, o sadece dört dirheme sahip olup birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de aşikâr tasadduk etmiş. Resüllullah'ın (s.a.), “Seni böyle davranmaya sevk eden şey nedir?” diye sorması üzerine, “Allah, bana vâdettiği mükâfata hak kazanmak duygusu vermiştir” diye cevap vermiş, bunun üzerine âyet nâzil olmuştur. Âyetin Ensâr'dan Sabit b. Kays b. Şemmâs hakkında geldiği de ifade edilmiştir. Aslında âyetin, kimin hakkında nâzil olduğunu kesin olarak bilmemekte ve bu kimseyi bilmeye ihtiyaç da duymamaktayız. Şu kadar var ki, Allah Teâlâ bu beyanıyla kast ettiği kimseleri eli açık ve cömert oluşla nitelendirmiş; Allah yolunda insanlara yaptıkları harcamayı da gece gündüz, gizli ve aşikâr olmak, gösteriş, başa kakma ve eziyet özelliği taşımamakla vasıflandırmıştır. Âyette, böylelerinin harcama yaparken riya yoluna sapmadıkları ifade edilmektedir, zaten bir fiili her zaman tekrar etmek suretiyle alışkanlık haline getiren kimse gösteriş yolun sapmaz.
Böyleleri ne korkacaklar ne de üzüleceklerdir. Şöyle ki, dünya nimetleri üzüntü ve korkuyla karışık halde bulunur. Cenâb-ı Hak, âhiret nimetlerine üzüntü ve korkunun karışmayacağını haber vermiştir, zikrettiği husüsun amacı bundan ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
A yeke MELİ àii;
Bakara 2:275
275. Faiz yiyenler (kabirlerinden) şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alım-satım da faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa ki Allah alım-satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık Rabb'inden gelen öğüt ve uyarı üzerine faizden vazgeçen kimsenin geçmişteki günahı bağışlanır. Bundan sonraki durumu Allaha aittir. Yeniden faizciliğe dönen kimseler ise cehennemliktir, orada ebedi olarak kalacaklardır.
Faiz yiyenler. Bazıları, burada yer alan yeme kavramının gerçek anlamda yemek olmayıp almak demektir demiştir, “yasaklandıkları halde faiz almaları ve haksız yollarla insanların mallarını yemleri yüzünden” meâlindeki beyanda olduğu gibi. Buradaki durum, alma kavramına bağlı olunca (kabirlerinden) şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar meâlindeki beyan da gerçek anlamda değil temsili konumunda bulunur. Diğer âlimler ise, buradaki yemek kavramı asli anlamı üzerindedir, demişlerdir; Cenâb-ı Hakk'ın, faiz yemelerine karşı ceza olarak belirttiği şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar meâlindeki ifadesi kıyâmet gününe yöneliktir, yani mecnun ve boğulmuş kimse gibi. Diğer bir grup âlim ise, bu tür cezanın sebebini, “söz konusu kimselerin faizi helâl telakki etmeleri ve ona haram hükmünü veren âli ve yüce Allah'ı hatalı kabul etmeleri” şeklinde açıklamışlardır; nitekim böyleleri alım-satım da faiz gibidir demişlerdir.
Bu, onların Alım-satım da faiz gibidir demelerinden dolayıdır. Bu ilâhi beyanda, kıyasın akıl açısından olabilirliliğinin delili vardır, çünkü bu husüs aklen caiz olmasaydı onların alım-satım da faiz gibidir demelerinin bir anlamı kalmaz ve bu sözleri kale alınmazdı, ne var ki böyleleri benzerliğin (misliyet) anlamının neden ibaret olduğunu bilememişlerdir.
Mumâselet (benzerlik) sebeplerin benzerliği ve hallerin benzerliği olmak üzere iki çeşittir. Hallerin mümâseleti bir eylemin yerine getirilmesindeki yükümlülüğün başlaması olup başka bir şey bununla mukayese edilemez; “otur” veya “kalk” denilmesi gibi; burada kalkmak oturmakla, oturmak da kalkmakla ilişkilendirilip mukayese edilemez, bu durum bir yükümlülükten ibaret olup muhataptan başkasına yüklenemez. Sebeplerin mumâseletine gelince, o gerektirme (vâcib kılma) mumâseletinden ibarettir, meselâ şöyle denilmesi gibi: Şaraptaki sarhoşluk etkisi haram kılınmıştır, binaenaleyh içinde sarhoşluk bulunan her şey aklı örteceğinden haramdır. Sonuç olarak aklı örten her şeyin yenmesi ve içilmesi haram statüsünde tutulmuştur.
Alım-satım da faiz gibidir. Şöyle demek isterler: On lira (dirhem) değerinde olan giysinin on bir liraya satılması meşru olunca, para olarak on liranın on bir liraya satılması neden meşru olmasın? Nakledildiğine göre Câhiliye dönemi insanlarındaki geleneğe göre adamın alacağının ödenme süresi gelince onu borçludan talep eder, borçlu ise süremi artır, ben de alacağını artırayım teklifinde bulunurdu. [ ] Böylece süre ile alacağı artırarak işlemlerini yürütürlerdi. Kendilerine bu bir faizdir (ribâ) denildiğinde, her iki işlem de eşit durumdadır. Satılan şeyin ücretinin artırılması ve satım süresinin uzatılması. İşte Allah Teâlâ böyle düşünen insanların yanlış beyanda bulunduğunu haber vermiş ve bunların eşit olmadıklarını ifade etmiştir.
Âyet-i kerimede faizin haram, alışverişin ise helâl oluşunun ilk defa açıklanmış olma ihtimali de mevcuttur, yani Allah alış veriş statüsünde olan işlemi helâl kılmıştır, faiz statüsünde olanı değil.
Allah alım-satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Biri şöyle bir fikir ileri sürebilir: Faizli alışverişten haram kılınan kısım, faiz miktarıncadır, akdin kendisi ise faiz içermediği için meşru olmalıdır. Bize göre aslolan şudur ki, meselâ on liralık (dirhem) bir alışverişin on bir lira ile yapılması halinde on sayısını dolduran her bir lira faiz konumundaki bir liradan belli bir hisse almis olur. Böylece her bir liranın faiz lirası ile ilişkili bir ünitesi bulunur. Buna göre alışveriş akdinin yürütülmesine imkân bulunmamaktadır. Çünkü akdi oluşturan her bir ünite, akdin diğer üniteleri ile ilişki içinde bulunur ve sonuç olarak faiz teşekkül eder", Tartışılmakta olan meselenin diğer bir yönü vardır, şöyle ki, Allah Teâlâ faizle ilgili kelâmını, “Tövbe edip vazgeçerseniz sermayeleriniz size aittir meâlindeki sözü ile bitirmiştir. Takdir edileceği üzere, daha önce akdi yapılmış bir malın sermayesine ziyadede bulunmak mümkün değildir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki faizli olan alışverişi olmayanından ayırmanın kriteri, faiz kısmının karşısında bir bedelin bulunmayışından ibarettir.
Âyet-i kerimede, faizli alıverişin haram oluşunun Câhiliye dönemi insanlarınca da bilindiğinin delili vardır, şöyle ki, onlar alışveriş ile faiz arasında mukayese yapmasını bilmekteydi. Faizin, Câhiliye dönemi insanları arasındaki haramlılığı İslâm ehli arasındaki haramlılığı gibiydi. Buna dayanan Ebü Hanife (r.a.) İslâm ehli ile azınlık arasında faizli alışverişin meşru olmadığına hükmetmiştir, nitekim aziz ve celil olan Allah'ın, “Ey iman edenler kat kat artırılmış faizi yemeyin” meâlindeki hitabı da bunu göstermektedir.
[ ] Rabb'inden kendisine öğüt gelen kimse. Faizin haram kılındığına dair kendisine ilâhi uyarı gelen kimse, diye yorumlanmıştır. Bir de şöyle denilmiştir: Kur'ânda faizi haram kıldığına dair Rabb'inden yasaklama gelen ve bunun üzerine ondan vazgeçen kimse. Âyetin bu kısmında yer alan meviza kelimesi geçmişi hatırlama anlamına alınabilir, böylece kişi geçmişi hatırlar ve yaptığından vazgeçer.
Geçmişteki günahı bağışlanır. İki şekilde yorumlanmıştır: Birine göre Câhiliye döneminde işlediği bütün fiiller bağışlanmıştır demektir, “Vazgeçerlerse geçmiş günahları bağışlanır”” meâlindeki beyanda olduğu gibi. Bir de kâfir, tuttuğu yoldan dönüp yaptıklarından döner, bunları asla tekrar etmeyeceğine kesin karar verir ve işlediği günahlardan pişman olursa, Cenâb-ı Hak böylesinin iman hayatında geçmiş her bir günahına bir sevap lüfteder, şu âyet-i kerimede beyan edildiği üzere: “Ancak Allah, tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanların kötülüklerini iyiliklere çevirir”.
Bundan sonraki durumu Allah'a aittir. Onu bundan sonraki hayatında kötülüklerden koruması açısından.
Yeniden faizciliğe dönen kimseler ise cehennemliktir, orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah Teâlâ, tövbe etmeden önceki haline dönüş yapan kimselere tehdit ve uyarı yöneltmiştir. Burada şuna da temas etmeliyiz ki, Mütezile'nin bazı mensupları, âyetin bu kısmında yer alan eski haline dönüş unsuruna dayanarak büyük günah işleyen müslümanların ebedi cehennemde kalacakları biçimindeki görüşlerini delillendirmeye çalışmışlardır. Ne var ki, âyetin başlangıcı faizin helâl telakki edilmesi esasına dayalıdır, buna bağlı olarak geriye dönüş yapmak, faizi helâl telakki etmek anlamına gelir. Nitekim bir sonraki âyette yer alan, “Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiçbir kimseyi sevmez” meâlindeki beyan bunu kanıtlamaktadır; bu sonuncu âyet kişinin başlangıçtaki küfrünü yeniden gündeme getirmektedir ki bu, helâl telakki etmekten ibarettir. Yeniden faizciliğe dönüş de aynı konumdadır.
---
Dipnotlar:
4 “Bize göre aslolan şudur ki, akdin ana parası ile faiz kısmı birbiriyle tam bir ilişki içinde bulunur. Şöyle ki, bedellerden birinin kapsadığı cüzlerden her biri -bir daha bölünemeyecek derecede az da olsa- diğerinde bulunan fazlalıkla ilişki içinde olur. Bu sebeple alışveriş akdini içerdiği cüzlerin her biri çerçevesinde -ne kadar az olursa olsun- yürütmek mümkün değildir, çünkü onda faizden taşan bir fazlalık yer almaktadır. Bu sebeple, faizli alışveriş akdi geçersiz bir akittir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 95a).
Bakara 2:276
276. Allah faizli kazançların bereketini yok eder, karşılıksız yardımların bereketini ise artırır. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiçbir kimseyi sevmez.
Allah faizli kazançların bereketini yok eder, karşılıksız yardımların bereketini ise artırır. Âyetin başında yer alan “yemhaku” kelimesi, “yok eder, kökünden silip götürür” şeklinde yorumlanmıştır. Ancak “mahk” kelimesinin kök anlamı, bir şeyin bereketini yok etmektir. Konunun açıklanması şöyledir ki, insanların servet toplamak ve şiddetli bir arzu ile onu elinde tutmaktan amaçladıkları hedef, çocuklarının kendilerinden sonraki durumunu endişe ile karşılayarak bundan faydalanmalarından ibarettir. Bu sebepledir ki, servetlerinden, başkalarına dağıtmayı istemezler. Allah Teâlâ ise âyet-i kerimede faiz yoluyla toplanan servetin, çocuklarına fayda sağlamayacağını haber vermiş -ki insanlar arasında belirgin olan kanaat ve uygulama da bundan ibarettir- ve Allah rızası uğrunda harcamaktan kaçınmadıkları takdirde servetlerinin bereketli olacağını, ayrıca çocuklarına da fayda sağlayacağını bildirmiş, faizin aslını ve bereketini yok edeceğini ve sonra gelen neslin bundan faydalanamayacağını da beyan etmiştir. Nitekim Resülullah'tan (s.a.) aynı mahiyette bir hadis rivâyet edilmiştir: “Karşılıklı alışveriş yapan iki kişi, alışveriş yerinden ayrılmadıkça muheyyerdir; eğer dürüst davranır, her şeyi açıkça anlatırlarsa alış verişleri bereketli olur. Buna mukabil yalan söyler, bazı husüsları gizlemeye kalkışırlarsa üzerlerinden bereket kalkar””, PEAT 2011261 ARİN EŞİ İZİ İN
Bakara 2:277
277. İman edip yararlı işler sergileyenler, namaza devam edenler ve zekât verenlerin mükâfatı Rab'leri katındadır. Böyleleri ne korkacaklar ne de üzüleceklerdir.
İman edip yararlı işler sergileyenler. Âyetin manası açıktır.
Bakara 2:278
278. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının. ele inanmış kimseler iseniz faiz alacaklarınızdan vazgeçin.
Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının. Gerçekten inanmış kimseler iseniz faiz alacaklarınızdan vazgeçin. İki şekilde yorumlanmıştır: Denilmiştir ki, gerçekten inanmış kimseler iseniz, ömrünüzün geri kalan kısmında faizden vazgeçin. Yine [ ] gerçekten inanmış kimseler iseniz, henüz almadığınız faizden vazgeçin, diye yorum yapılmıştır.
Âyet-i kerimede, henüz alınmamış (kabz) faizin üzerinden, alıştan sonra haram kılan bir yasak geldiği takdirde alış veriş akdini bozar. Bundan dolayıdır ki [Hanefi] âlimlerimiz (r.h.) satışa konu teşkil eden nesnenin alınma imkânının ortadan kalkması akdin bozulmasını gerektirir, demişlerdir; tıpkı faizli alışverişte faiz alma imkânının haram kılınışının, fiilen alınmamasını gerektirdiği gibi. Bunun delili de, “Tövbe edip vazgeçerseniz sermayeniz size aittir” meâlindeki ilâhi beyandır. Görüldüğü üzere bu beyan alışveriş akdini bozmuş ve sermayenin iade edilmesini gerekli kılmıştır.
Âyetin kendisinden, diğer bir bakış açısına göre de delil çıkmaktadır. Şöyle ki, o, malı almaya mani olan haramlılığın ortaya çıkışını, akdin -fasid haline gelmesi sebebiyle- bozulmasına sebep kılmıştır. Buna bağlı olarak malın alınmasından (kabz) önce kesinleştirilen akitte yeni bir durumun ortaya çıkışı, alışverişin bedeli (semen) gerektirmesi açısından akit esnasında ortaya çıkmış gibi kabul edilir.
Faiz alacaklarınızdan vazgeçin. Bu beyanın yanı sıra “Tövbe edip vazgeçerseniz sermayeniz size aittir” meâlindeki beyanlarda, şunun delili vardır ki, müslümanlarla gayrı müslimler arasında borçlanma ve ödünç ilişkileri cereyan ettikten sonra karşı taraf müslüman olduğu takdirde önceki münasebetler icra edilir; karşı taraf önceden güç kullanarak aldığı şeyleri ise iade etmez. Çünkü onların önceden aldıkları faize, iade edilmemek üzere, sahip olmuşlardır, bu sebeple de geri vermeleri emredilmemiştir. Buna bağlı olarak güç kullanarak ele geçirdikleri şeyleri de iade etmemek üzere almışlardır, artık bunun geri verilmesi gerekli olmamıştır. Ana paraya gelince onu iade etmek üzere almışlardı. [ ] Benzer şekilde, onların bir kısmı müslümanlardan borç veya ödünç alacak olursa iade etmeleri gerekir. İşte meselenin bu kuruluşunda [Hanefi] âlimlerimizin biraz önce zikrettiğimiz görüşlerine ait delil bulunmaktadır", Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bakara 2:279
279. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resülü'nün size açacağı savaştan haberiniz olsun. Tövbe edip vazgeçerseniz sermayeleriniz size aittir. Böylece ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.
Bir sonraki âyet. Bir sonraki âyet.
Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resülü'nün size açacağı savaştan haberiniz olsun. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledildiğine göre o, şöyle demiştir: Faiz işlemi üzerinde ısrar eden, onu helâl telakki edip sürdüren kimseyi müslüman devlet başkanının tövbe etmeye çağırması gerekir, vazgeçerse ne âlâ, geçmezse ölümüne hükmeder”.
Âyetin baş tarafında yer alan “fezenü” kelimesindeki elif harfi katı" ve vasıl şeklinde okunmuştur. Katr şeklinde “fe-âzinü” diye okuyana göre âyet, faizi helâl telakki edenlere yönelik bir ilân olup onların Allah ve Resülü'nün kendilerine karşı savaş açacağı kişiler olduklarını bildirir. Vasıl şeklinde “fe'zenü” okuyana göre ise âyet bilgi verme konumunda bulunur ve “Böyleleri savaş açacağımız kimseler konumundadır” anlamında olup müminlere hitab eder.
Böylece ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz. Tövbe edip vazgeçerseniz sermayeleriniz size aittir. Böylece ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz. meâlindeki âyet hakkında İbn Mabböâs'tan şöyle rivayet gelmiştir: Yani ne haksızlık edip faiz yersiniz, ne de haksızlığa uğratılıp mali zayiata maruz kalırsınız. Katâde (r.a.) de şöyle demektedir: Faiz ortadan kalkmış, sermayeler ise devam etmektedir.
Bakara 2:280
280. Borçlu darlık içinde ise eli genişleyinceye kadar süre tanımalıdır.
Karşılıksız bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır, şayet önemini kavrayabiliyorsanız.
Borçlu darlık içinde ise eli genişleyinceye kadar süre tanımalıdır. İbn Abböâs'ın (r.a.), âyette yer alan “ilâ meysere”, yani eli genişleyinceye kadar meâlindeki ifadeyi [ ] istenen miktar ki o da faizdir, şeklinde yorumladığı nakledilmiştir", Bu ilâhi beyanda, geçersiz alışverişte (bey-i fasid) ticari değişimin olabileceğinin delili bulunmaktadır. Çünkü âyet servet sahiplerine borçlunun eli genişleyinceye kadar bekleme görevi vermiştir. Şayet servet sahibine, alacağını, elden ele dolaştıktan sonra bulduğu yerde alma hakkı olsaydı yahut da onların içinde durumu müsait olana ödettirme yetkisi verilseydi darlık içinde bulunana eli genişleyinceye kadar süre vermenin bir anlamı kal48 Taberi, Câmi'w'l-beyân, III, 110; Kurtubi, el-Câmi', HI, 372.
BAKARA SÚRESÍ 231 mazdı. Alacaklı, süre tanıdıktan sonra borçlular içinde eli geniş olanın ödeme yapmasını tercih eder. Borçlu şayet ödeyebilecek durumda ise alacaklının, onu mahkemeye verme hakkı vardır. Borçlu kişi, bu mala şartlı olarak sahip bulunuyorsa kendisinden talep edilme hakkı düşer, tıpkı eli darda olan veya borcunu tehir ettiren kimseye kefil olmuş biri hakkında verebileceğin hüküm gibi.
Borçluya süre tanıma, alacaklının iradesine bağlı olup bu husüs istese de istemese de uygulanacak bir şey değildir. Bu hükmün delili, Resülullah'ın (s.a.) şu ifadesidir: “Hak sahibinin kullanacağı gücü ve söyleyeceği sözü vardır”. Onun söyleyeceği söz alacağını talep etmesidir, kullanacağı güç ise hapse atılmasını sağlamaktır. Ne var ki alacaklı borcu ertelediği takdirde, vakti gelinceye kadar dilini ve elini kullanamaz, vakti gelince sözü edilen haklar geri döner.
Karşılıksız bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır, şayet önemini kavrayabiliyorsanız. Yani borçlu fakir olduğu takdirde, sermayelerinizi bagışlamanız. Dahhâk'in karşılıksız bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır meâlindeki beyan hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: Sadece sermayeyi almak güzel, onu da bırakmak en güzeldir, karşılıksız bağışlama fakir olana yönelik olup eli geniş kimseye uygulanmaz“©“. Bu âyet-i kerimede, alacak yoluyla zekât ve benzeri şeylerin ödenmesinin, yani bunların borçluya bağışlanmasının meşruiyetine dair delil vardır; borçlunun mâli darlığı ve fakirliği sabit olduğu takdirde, alacaklı için yapılacak en hayırlı şey bundan ibarettir. Nihai gerçeği bilen Allak tır.
TO MARN R Gyi as
Bakara 2:281
281. Allah'ın huzuruna çıkarılacağınız günden korkun. ele ak herkese dünyada yaptıklarının karşılığı tam olarak verilecek ve kimseye haksızlık edilmeyecektir.
Allah'ın huzuruna çıkarılacağınız günden korkun. Tevil ehlinin hepsi, bu âyetin, Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme en son nâzil olan vahiy olduğunu söylemiştir, İbn Abbâs'tan gelen rivâyetler de aynı mahiyettedir". Durum âlimlerin söylediği gibi ise, meselenin mahiyeti -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şundan ibaret olmalıdır: Cenâb-ı Hak, insanları, âhiret gününü unutmamaya teşvik etmektedir, çünkü âhiretin unutulması yaşama hırsı dogurur, yaşama hırsı mal düşkünlüğüne sevk eder, mal düşkünlüğü de cimriliğe götürür, kişiyi ibadet ve itaatleri yerine getirmekten alıkor. Durum böyle olunca, Kur'ân vahyinin sona erdirilmesine en lâyık olan âyet, bu muhtevaya sahip âyetten ibaret olur, tâ ki, insanlar âhiret gününü unutmasın ve dolayısıyla onun sevap ve mükâfatından yoksun kalmasın. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
(İmam (Mâtüridi) (r.h.) şöyle dedi:) Sonuç olarak Cenâb-ı Hak bu âyette şöyle buyurmuş olur: Allah Teâlâ'nın sizi kulluğa davet ettiği her konuda ve üzerinize yüklediği her görevde O'nun uyarı ve azabından sakının.
FEAE i odlo s S gig Jsi Ğİ as gil Pi AEE 212 wasa ld eş qiz: çi saa
Bakara 2:282
282. Eyiman edenler! Belirlenmiş bir süreye bağlı olarak borçlandığınız zaman onu yazın. Bir yazıcı aranızdaki borçlanmayı tarafsız olarak kaydetsin. Hiçbir yazıcı Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmamalı, her şeyi aynen yazıya geçirmelidir. Borçlanan kimse de akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah'tan korksun da borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Şayet borçlunun akli veya bedeni bir zaafı bulunur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmiyorsa menfaatini korumakla yükümlü bulunan kimse adil bir şekilde yazdırsın. İçinizden iki erkek şahit tutun. Eğer iki erkek bulunamazsa doğruluklarından emin olacağınız şahitlerden bir erkek ile -birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması için- iki kadın şahit olsun. Şahitler çağrıldıklarında bildiklerini söylemekten kaçınmasın. Küçük olsun büyük olsun her şeyi vâdesiyle birlikte yazmaktan geri kalmayın. Böyle yapmanız Allah nezdinde adâlete daha uygun, ispatlamak için daha sağlam ve şüphe ye düşmemenize daha elverişlidir. Ancak aranızda yaptığınız peşin ticaret müstesna, bu durumda onu kayda geçirmemenizden dolayı size yüklenecek bir vebal yoktur. Alış veriş yaptığınızda da şahit tutun. Ancak yazana da şahitlik edene de asla zarar verilmemelidir. Böyle bir şey yapacak olursanız şüphe yok ki bu sizin için itaatsizlik mânasına gelir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun gerekli olan şeyleri size öğrettiğinin bilincinde olun. Allah her şeyi bütün yönleriyle bilendir.
Eyiman edenler! Belirlenmiş birsüreye bağlı olarak borçalıp verdiğiniz zaman. Bu âyette, sonradan teslim edilecek bir malı peşin parayla satın alma (selem) işleminin meşru olduğuna dair delil bulunmaktadır, [ ] borç alıp ver- EE! diğiniz zaman meâlindeki beyandan anlaşılacağı üzere. Çünkü, “müdâyene” (izla) kavramı iki kişinin gerçekleştirdiği işi gösterir, bu ise selem işleminin kendisidir, zira selem iki taraf arasında bir borçlanma durumudur. İbn Abbâs'tan rivâyet edilen açıklama da bu esas üzerine oturmaktadır: “Ödenmesi gereklilik arzeden selem işleminin, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'inde meşru kıldığı husüslardan biri olduğuna şahadet ederim” İbn Abbâs bu sözünün ardından tefsirini yapmakta olduğumuz âyeti okumuştur". Hz. Peygamberden (s.a.) karşılıklı borçlanma şeklindeki alışverişi yasakladığına dair nakledilen Diğer bir grup âlim ise borç alıp verdiğiniz zaman meâlindeki beyanın ayni (mal) bir şeyi borçlanma mukabilinde belirlenmiş bir süreye bağlı olarak satmaktan ibarettir, şeklinde kanaat belirtmiştir. Satanla satın alana mütebâiayn denildiği gibi bu alış verişe de karşılıklı borçlanma “tedâyün” denilmiştir; çünkü tasvir edilen alışverişte taraflardan her biri bir yönüyle satıcı, bir yönüyle de alıcı durumundadır, “müdâyene” ve “tedâyün” de aynı anlama gelir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Belirlenmiş bir süreye bağlı olarak. İnsanlar nezdinde para peşin mal veresiye (islâf, İslâm, sellem) biçiminde yaygınlaşan alışveriş türünde yaygın uygulama süre belirlemesinin ihmal edilmemesi şeklindedir, binaenaleyh selem alışverişinde süre belirlemesi örf açısından şart olup fiilen bunun yapılmaması şartı, sonucu değiştirmez. Zaten satıcı malı ileride temin edeceği için şu anda teslim edememektedir, kendisini selem alış verişi yapmaya sevk eden şey şu andaki ihtiyacıdır, o ileriye matuf akdi yaparken malı ikinci bir vakitte teslim etmeyi göz önünde bulundurur, zira böylesinin malı o sırada mevcut olsaydı başka bir işleme muhtaç olmazdı. Ne var ki ileriye matuf belli bir zamana bağlı olarak malını satar ve ihtiyacını görür [ ] ve büyük bir sıkıntıya maruz kalmaz. Sonuç olarak selem alışverişinde süre belirlemesi yapılmasa da örf açısından yapılmış gibi olur. Şu halde süre belirlemesinin kasten yapılmaması durumunda alışveriş hükümsüz olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hz. Peygamber'den rivâyet edilen şu beyan da aynı esasa dayanmaktadır: “Selem alışverişi yapan kimse bilinen ölçü ve tartı çerçevesinde ve belirlenmiş süre içinde yapsın”, Aziz ve celil olan Allah, onu yazın, buyurmak suretiyle borçlanma yoluyla yapılan alışverişin kaydedilmesini emretmiştir. Bunun sebebi -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şu olmalıdır ki satıcı bedelini almak suretiyle ihtiyacını yerine getirmiş, öbürü ise mala ulaşamamıştır. Muhtemeldir ki bu durum, satıcıyı, alıcının hakkını inkâr etmeye sevk eder. Aziz ve celil olan Allah hakkın inkâr edilmemesi için alışverişin kayda geçirilmesini emretmiştir, zira satıcı, alışverişin kayda geçirilip şahitlerle de pekiştirildiğini hatırlayınca inkâr yoluna sapmaktan vazgeçer. Bu husüs, “Sizin için kısasta hayat vardir”5 meâlindeki ilâhi beyanda yaptığımız yoruma benzemektedir. Şöyle ki, kişi kendisinin kısas yoluyla öldürüleceğini düşününce başkasını öldürmeye girişmez. Üzerinde durduğumuz meselede de satıcı, akdin borç olarak üzerine kaydedildiğini düşününce inkâr etmesi halinde, yalancılığının ortaya çıkmasından ve insanlara karşı mahcup olmaktan endişe ederek vazgeçer. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Buna mukabil peşin alışverişte durum farklıdır, çünkü iki taraftan her biri digerine paralel olarak amacına ulaşmaktadır. Binaenaleyh bu durumda herhangi bir şeyi inkâr etmenin anlamı yoktur. Bunun içindir ki peşin alışverişte kayıt altına alınma emredilmemiş, borçlanma yoluyla olan durumda ise gerekli görülmüştür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Borçlanma yoluyla yapılan alışverişin başka bir yönü de bulunmaktadır. Şöyle ki, borçlu yapılan akdi unuttuğundan onu inkâr eder, yahut da bir kısmını unutur, bir kısmını hatırlayabilir, bunun için Cenâb-ı Hak kayıt altına alınmasını emretmiştir, tâ ki kaydın bulunmaması sebebiyle başkasının hakkı zayi olmasın. Fakat peşin alışverişte böyle bir şey söz konusu değildir, bu sebeple iki tür alışveriş ayrı ayrı konuma sahip olmuştur.
[ ] (İmam (Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Unutma çekişmeyi, çekişme de ayrılığı doğurur, bunda ise huzurun bozulması söz konusudur. Bu sebeple Allah kötü sonucun def edilmesi, hakkın yerine getirilmesi ve çekişmelerin ortadan kaldırılması hikmetine bağlı olarak kayıt altına alınmasını emretmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Borçlanma yoluyla yapılan akdin kayda alınışının dini-hukuki konumu hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazıları bunun gerekli ve lüzumlu (farz) olduğunu söylemiş ve bunun için ancak aranızda yaptığınız peşin ticaret müstesna, bu durumda onu kayda geçirmemenizden dolayı size yüklenecek bir vebal yoktur meâlindeki beyanla istidlâlde bulunmuştur. Çünkü âyetin bu kısmı peşin alışverişte vebal olmadığını haber vermiştir, borçlanma yoluyla yapılan alış verişte kayıt altına alınma vâcib olmasaydı peşin olanından vebalin kaldırılmasının bir anlamı kalmazdı; şu halde kaydın borçlanma türünde gerekli olduğu ortaya çıkmıştır ki peşinde vebalin kaldırılmış olması bunu gösterir. Bize gelince, sözü edilen kayıt farz değildir, çünkü aziz ve celil olan Allah, - “Yolculuk halinde olup yazıcı bulamadığınız takdirde borçludan alınacak rehin yeterli olur” diye buyurmuş ve devamını şöyle belirtmiştir: “Eğer birbirinize güvenip de rehin almıyorsanız, güvenilen kimse Rabb'i olan Allah'tan korksun ve emaneti ödesin”, Cenâb-ı Hak bu âyette kayıt yerine rehin almayı belirtmiş, sonra da birbirlerine güvenmeleri halinde rehnin de alınamayacağını söylemiştir. Şimdi borçluya güvenmesi halinde kayıt yerine konulabilecek rehin almayı terk etmesi kişi için mümkün olunca yine güvenmesi halinde yazmayı Bir sonraki âyet.
terk etmesi de imkân dâhiline girer. Zira bir şeyin aslı, farz olma özelliği taşıyorsa güven niteliğine dayanılarak onun bedelini terk etmek ihtimal dâhilinde bulunmaz. Ancak bunun yapılmasının caiz oluşu kayıt altına alma fiilinin farz ve lâzım olmadığı ortaya çıkar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Borçlanma türü alışverişinde akdin kayıt altına alınmasının farz olmaması ihtimal dâhilinde görünmemektedir, çünkü bu işlemden sağlanabilecek en önemli şey hakkın korunmasıdır; alacağını biraz önce temas edildiği şekilde [ ] duyduğu güvene dayanarak rehinsiz bırakması mümkün olan birinin onu kayıt altına alma yoluyla korumayı da terk etme serbestliğine sahiptir.
Şu da var ki, bahis konusu edilen kayıt herhangi bir akit veya akdin bozulması konusunda değildir ki vâcibtir veya ihtiyaridir diye kendisinden söz edilsin, kayıt sadece hak sahibi için ihtiyatlı bir tedbirdir, istediği takdirde onu terk etmesi de normaldir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir yazıcı aranızdaki borçlanmayı tarafsız olarak kaydetsin. Şöyle ki, yazıcı güvenilen biri konumunda olup emanet edilen şeyin gereğini yerine getirmeli, kendisine söylenene ilâve veya eksiltme yapmayarak iyi niyet ve emanet şuuru içinde hareket etmelidir. Zaten iki kişi arasında hakem tayin edilen herkese düşen görev adâlet, iyi niyet ve emanet duygusu içinde hükmetmektir, şu âyet-i kerimelerde belirtildiği üzere: “İnsanlar arasında hüküm vereceğiniz zaman adâletle davranmanızı emreder”, “içinizden adâlet sahibi iki kişi buna hükmeder”; “İçinizden adâlet sahibi kişiyi şahit tutun”, Hiçbir yazıcı Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmamalı, her şeyi aynen yazıya geçirmelidir. Bazıları şöyle bir açıklama yapmıştır: İslâmiyet'in ilk dönemlerinde yazı yazanların sayısı azdı, bu sebeple yazmaktan kaçınmaları yasaklanmıştır, çünkü bu durumda insanların meşru hukukunun ortadan kalkıp yok olması söz konusuydu. Bu gün ise yazmaktan vazgeçmede bir sakınca bulunmamaktadır. Çünkü ihtiyaç sahibi ücret karşılığında yazacak kimseleri bulabilir ve sonuç olarak hakkı zayi olmaz. Âyetin bu kısmı diğer bir yoruma da açıktır. Şöyle ki, hiçbir yazıcı yazmaktan kaçınmasın demek hiçbir yazıcı akdi kayda alacağı sırada adâletle yazmaktan vazgeçmesin, yani kişinin yazmama hakkı varsa da yazdığı takdir de mutlaka adâletle davranmalıdır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Allah'ın kendisine öğrettiği gibi: Âyetin bu kısmı Mütezile'nin çelişkisini ortaya koymaktadır. Zira onlar Allah öğretmese de insan yazar demekte, aziz ve celil olan Allah ise kendisinin öğretmesi suretiyle yazabileceğini haber vermektedir. Şayet Allah'ın öğretmesi sadece öğrenme sebeplerini lütfetme mânasına gelseydi, “Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik” meâlindeki beyanının anlamı kalmazdı, çünkü yazı yazma sebepleri zaten Resülullah'a verilmisti. Âyetin bu kısmında yer alan “adi” (Jau!) kelimesi yerinde değindiğimiz üzere tarafların anlaştığı miktara ilâve ve eksiltme yapmamaktır. Adlin temel anlamı her şeyi yerli yerine koymaktan ibarettir.
Borçlanan kimse de akdi yazdırsın. Yani üzerindeki borcunu. Rabb'i olan Allah'tan korksun da borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Yani kâtibe borcundan daha az bir kayıt koydurmasın ve ondan hiç bir şey eksiltmesin. Bu ilâhi beyanda karşılıklı borçlanma alışverişinde asıl söz sahibi borçlunun olduğuna dair işaret vardır, zira Cenâb-ı Hak alacaklının hakkından daha az yazdıran borçluya yönelik uyarı yapmıştır.
Şayet borçlunun akliveya bedeni bir zaafıbulunur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmiyorsa menfaatini korumakla yükümlü bulunan kimse adil bir şekilde yazdırsın. Bazıları burada sayılan insan tiplerinin hepsinin aynı olduğunu ileri sürmüştür: “Sefih”, zayıf ve yazdırmaya gücü yetmeyen kimsedir. Diğerleri ise farklı olduklarını belirtmiştir. Şöyle ki, sefih çocuk demek olup onun adına velisi yazdırır, zayıf yazdırmaya gücü yetmeyen hastadır. Yazdırmaya gücü yetmeyen ise yazdırmasını bilmeyen câhil kimsedir.
Âyetin bu kısmında yer alan veli kavramına gelince, bazıları velinin hak sahibi yani alacaklı olduğunu söylemiştir. Bu kimse borçlunun huzurunda adâlet çerçevesinde alacağını yazdırır, tâ ki yazıcı alacağına ilâve de bulunmasın, şayet ilâve veya eksiltme yapacak olursa hak sahibi müdahale eder. Diğerleri ise veli çocuğun vasisi yahut da neseb yoluyla yakınıdır, demişlerdir.
Hacir (hacr, malında tasarrufta bulunmaktan alı konma) meselesine gelince, Ebü Hanife (r.a.) hacrin kişiyi akit yapmaktan engellemediğini söylemiş, [ ] Muhammed b. Hasan eş-Şeybâni ise hacir altına alınan (mahcur) kişinin yapacağı akitlerin caiz olmadığını, bu tür işlemleri velisinin üstlenmesi gerektiğini belirtmiş ve şu beyanın zahiri anlamıyla istidlâlde bulunmuştur: Şayet borçlunun akli veya bedeni bir zaafı bulunur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmiyorsa menfaatini korumakla yükümlü bulunan kimse adil bir şekilde yazdırsın. Ona göre Allah yazdırma yetkisini hacir altına alınan kişiye (mahcür) değil velisine tanımıştır, şayet mahcürun yazdırma yetkisi bulunsaydı bunun başkasına verilmesinin anlamı kalmazdı, demek ki caiz değildir. Ebü Hanife'ye (radıyallahu anlı) gelince, o borçlandığınız zaman meâlindeki beyana dayanarak bunu caiz görmüştür. Görüldüğü üzere âyet borçlanmaya imkân tanımıştır, bu husüs hacrin akde ve borçlanmaya engel teşkil etmediğini kanıtlamaktadır. Bir de akli zaafı bulunan (sefih) kimse sahip olduğu velâyet hak ve iznini hükümdardan değil Allah Teâlâdan elde etmiştir, velâyet hakkını hükümdardan almayan kimsenin onun tarafından hacredilmesi meşru değildir.
İçinizden iki erkek şahit tutun. Allah alışverişin işlerlik kazanması için şahit tutmayı şart koşmamıştır. Şu halde buradaki ilâhi beyan âyetin baş kısmında geçen “onu yazın” meâlindeki “fektebüh” ifadesi ile bağlantılı kılınmıştır. Aziz ve celil olan Allah'ın alışveriş ve borçlanma işlemlerinde şahitlerin bulundurulmasını daha önce belirttiğimiz gerekçeden ötürü emretmiştir, şöyle ki, şahitlerin ve kayıt altına alınmanın terk edilmesi borçluyu inkâra ve üzerindeki hakkın bulunmayışı iddiasına sevk edebilir. Buna mukabil şahit ve bir kayıt bulunduğu takdirde yalancılığı ortaya çıkma endişesinden ötürü inkâr etmekten çekinir. Şahit bulundurma karşılıklı borçlanma işleminde şart kılınmamıştır, çünkü âyette şahit getirme emri borçlanma ve alışverişten sonra belirtmiştir. Kayıt altına alma da şahit bulundurma gibi olup yukarıda da değindiğimiz üzere insanın yaratılışında unutkanlık ve hata özellikleri bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak kişinin unutmaması yahut da inkâr yoluna sapmaması için şahit getirmeyi ve kayıt altına almayı emretmiştir.
Nikâh sırasında şahit bulundurma ise bizzat nikâh akdi içinde yer alır, bunun delili, “Nikâh ancak şahitler huzurunda akdedilir” anlamındaki hadisPU tir’. [ ] Bu sebepledir ki şahit nikâh akdinde şart koşulmuş fakat alışverişte koşulmamıştır. Diğer bir husüs da şudur ki nikâh akdinde şahitlik eşlerden zina isnadını yok eder, bazan nikâhın ilk dönemlerinde böyle bir belgelendirmeye ihtiyaç duyulabilir. Alışverişteki şahitlik ise satan ile satın alan arasında ortaya çıkabilecek anlaşmazlığa yönelik olabilir, çünkü kişi herhangi bir akit ve alışveriş olmadan malını başkasına verebilirse de bir kadının nikâh akdi olmaksızın kadınlığını erkeğe vermesi söz konusu değildir. Bundan dolayı da nikâhta şahitlerin hazır tutulması şart olmuş, fakat alışverişte olmamıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İçinizden iki erkek şahit tutun. Eğer iki erkek bulunamazsa doğruluklarından emin olacağınız şahitlerden bir erkek ile iki kadın şahit olsun. Âyetin bu kısmında tek şahit ve yemin ile işlemin geçerliliğine hükmedenin Kitab'ın zahirine muhalif olarak davrandığının delili bulunmamaktadır, böylesi Sünnete de muhalefet etmektedir. Şöyle ki, Cenâb-ı Hakk'ın şahit tutun meâlindeki beyanı fiilen şahitlik yaptırmak değil, bunun için hazır bulundurmak demektir, çünkü âyette [eğer iki erkek bulunamazsa... diye] söz konusu edilen acizlik fiilen şahitlik etmekte değil hazır bulundurmakta ortaya çıkar“. Şayet kişinin yemin etmesi kâfi gelseydi Allah şahit olacak iki kadını evlerindeki mahfuz konumlardan çıkarıp gerekli yere gelmelerini emretmezdi. Bir de âyet-i kerime vuku bulacak alışverişlerdeki kazai konumu, ayrıca taraflar arasında ortaya çıkan ve yargı yoluyla çözülebilen hükümlerini bahis konusu etmiştir. Anlaşmazlıkları kaza yoluyla gidermeyi tek şahit ve yemine bağlayan kimse, hükümleri ve delilleri belirleme yetkisine sahip bulunan Allah Teâlâ'nın tayin buyurduğunun hilafına hareket etmiş olur, halbuki Cenâb-ı Hak, “Kendi hükmüne kimseyi ortak etmez”? buyurmuştur.
[ ] Tek şahit ve yeminle hüküm veren kimsenin Sünnete muhalefet etme- ËJ sine gelince, burada söz konusu olan Hz. Peygamber'in (s.a.), “İspat davacıya, yemin ise davalıya aittir”“ meâlindeki hadisidir. Kişi tek şahit getirdiği takdirde kanıtsız bir davacı olma konumundan kurtulamaz ve davalının yemin etmekten ibaret bulunan alanına giremez. Durum böyle olunca -ki Peygamber (s.a.) yemini, davacının değil davalının delili olarak belirlemiştirişte bundan dolayıdır ki böyle bir anlayışın Kitab'ın ve Sünnet'in zahirine muhalif oldugunu söyledik. Bir de Allah Teâlâ, zaruret halinde iki kadını -ki o erkek şahidin bulunmayışıdırbir erkeğin yerine koymuştur. Şayet tek şahit ve yemin ile hüküm vermek mümkün olsaydı kadınların şahitlik görevini ifa etmek için evlerinden çıkıp kadı ve sultanların kapılarına gitmesine ihtiyaç duyulmazdı. Aslında böyle bir davranışta bulunanların korunmuşluğunun ihlâl edilmesi, mahfuz kalması gereken özelliklerinin dışa açılması, bunun yanında dürüst (adil) olup olmadıklarını belirlemek için kadıların, haklarında ve hallerinde fazlaca araştırma yapıp tanıma külfetine katlanması da bahis konusudur. Bütün bunlardan dolayı tek şahit ve yeminle hüküm vermenin kökten yanlış olduğu anlaşılmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Eğer denilirse ki: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden tek şahit ve yeminle hüküm verdiği rivâyet edilmiştir".
Buna şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber'in hangi konuda, mal mı, onun dışındaki bir husüsta mı hüküm verdiği rivâyet edilmemiştir. Onun hangi konuda hüküm verdiği bilinseydi biz deaynı şeyle hükmederdik. Ashâb-ı kirâm'ın (Allah'ın rızası hepsinin üzerine olsun) Resül-i Ekrem'in tek şahit ve yemin ile dokunulmazlık güvencesi hakkında hüküm verdiğini belirtmiştir. Biz de bu güvenceye ait bazı husüslarda adil olduğu takdirde tek şahitle hüküm veririz. Yemin unsuruna gelince o, ihtiyatlı davranılması gereken bir husüstur. Tek şahit bir yabancı kimseyi güvence altına aldığına tanıklık etmesi halinde kabul edilmeyip o kişi köle statüsüne geçirilir. Mal konusunda ise [ ] ihtiyatlı davranmak ve bütün yönlerden şüpheyi izale eden kesin delil bulunmadan hüküm vermemek gerekir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Kadınların şahitliği gerek mal gerekse diğer konularda meşrudur, ancak sadece hadler (miktarları Allah tarafından belirlenmiş cezalar) hariç, bunlarda kabul edilmeye layık değildir. Sözü edilen şahitliğin hadler dışında kabul edilmesi şuna dayanmaktadır ki Allah borçlanma işlemini zikretmiş ve bunun için süre belirlenmesini de emretmiştir, süre mal değildir. Bunun yanında O, iki kadının şahitliğini malla ilgili olmayan borçlanma ve borçlanmanın süresi konusunda caiz kılmıştır. Bu husüs onların şahitliğinin caiz oluşunun sadece mali konularla sınırlı olmadığını göstermektedir, zira onların şahitliği süre belirlemesi gibi mali olmayan husüslarda da kabul görmüştür. Şu halde kadınların şahitliğinin meşruiyeti mala yönelik olmasından ötürü değildir. Onların hadler konusunda şahit olamayışlarının sebebine gelince, belirtilmelidir ki kadınların şahitliği erkeklerin şahitliğinin yerini tutması (bedel) esasına bağlı kılınarak meşru görülmüştür; hadler konusunda bedel işlemleri kabul görmemiştir. Bunlar vekâlet ve kefâlet gibi husüslara benzemez. Buna bağlı olarak kadınların şahitliği bedel konumu yoluyla meşruiyet kazandığından hadler İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledildiğine göre Resülullah (s.a.) yemineşliğinde tek şahitle hüküm vermiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, I, 248, 315; Müslim, “Akdıye”, 3; Ebü Dâvüd, BAKARA SÚRESÍ 241 alanında kabule edilmeye layık görülmemiştir. Diğer bir husüsta kadınlar yaratılıştan yanılma, gaflet etme, akıl“ ve dini yükümlülük eksikliği gibi özellikler taşır; Hz. Peygamber'in (s.a.), “Onlar aklı ve dini yükümlülüğü az ve eksik olan kimselerdir”? meâlindeki beyanı bunun delilin teşkil etmektedir. Durum böyle olunca sözü edilen husüs hadler konusunda şüphe doğurmuştur, oysa ki hadler şüpheden arındırılması gereken önemli konulardan biridir, bundan dolayı hadlerde kadınların şahitliği kabul edilmemektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bir de kadınların şahitliği gizlemek değil herkese bildirip ilan edilecek konularda belirtilmiştir, şu halde onların tanıklığı bu özelliğin arandığı yerde kabule edilmeye layık olur. Hadler [ ] ve onlar münasebetiyle gündeme gelen diğer konuların gizli tutulması ve örtülmesi uygun olan husüslardır. İşte bundan dolayıdır ki onların şahitliğinin nikâh, boşama ve köle azat etme konularında meşru olduğunu belirttik, bunlardan nikâh, “Nikâhı açıkça ilan ediniz” meâlindeki hadiste de görüldüğü üzere herkese duyurulması arzu edilen bir akittir. Bu sebeple de kadınların şahadeti kabul edilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Göz önünde bulundurulması gereken diğer bir husüs ta şudur ki bu meselede karşı görüşü benimseyen muhalif, kadınların tek başına tanıklığını hadler ve kısas hariç her yerde caiz görmüştür, bundan dolayı son iki konuda erkeklerin şahitliğini geçerli kabul etmiştir. Bir de onların şahitliği ilke olarak hayatı kolaylaştırma ve işlem alanlarını genişletme (tevsi) yöntemiyle caiz görülmüştür. Belirtilmelidir ki sözü edilen tanıklığın işlem alanlarını genişletmenin bahis konusu edildiği yerde reddedilip, daraltılmanın gündeme getirildiği yerde kabul edilmesi isabetli olmaz. Şahitlik açısından evlenme ve boşanma daha geniş bir daire çizer ve dolayısıyla kabul edilmesi açısından daha avantajlı bir konum arzeder.
İçinizden iki erkek şahit tutun. Eğer iki erkek bulunamazsa bir erkek ile iki kadın şahit olsun. Biri derse ki: İki erkeğin bulunması halinde“ iki kadının şahit tutulması nasıl caiz olmuştur? Buna şöyle cevap verilir: Bu husüs -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- iki erkeği şahitlikte bulunmak üzere hâkimin karşısında hazır tutmayı emretme anlamına gelmekte olup fiilen buna şahitlik etmelerinin emredilmesi konumunda değildir. Bu sebepledir ki aziz ve celil olan Allah eğer iki erkek bulunamazsa bir erkek ile iki kadın diye buyurmuştur; yani kadınlar şahitlik görevi ifa etmek için hâkimlerin kapılarında ve meclislerinde bulunmakla yükümlü tutulamaz, ancak erkek şahitler bulmaktan aciz kalındığı durum hariç, çünkü kadınları bu işle yükümlü tutmakta onların mahrem olmayan korunmuşluğunu ihlâl etme ve örtülmesi gereken mahrem olmayan erkeklerce görülmesi (yüzleri gibi) ve mahfuz tutulması gereken yönlerinin dışa vurulması gibi sakıncalar bulunmaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. İkinci olarak Allah iki kadından söz etmiş ve onları hazır bulunamayan bir erkeğin yerine denk tutmuştur. [ ] İki kadının yerini tuttuğu söz konusu erkek mevcut olmayıp daima yok durumundadır, şu anlamda ki hak sahibinin alacağı için -bulabilse- birden fazla ve değişik şahitler getirmesi mümkündür. Bundan dolayıdır ki âyet metninde, “iki erkek” belirtilmişse de realitede bunlar mevcut olmadığından kadınların şahitliği kabul edilmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Eğer denilirse ki: Daha fazlası veya tek kişi değil de iki erkeğin belirtilmesindeki hikmet nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Birkaç hikmeti bahis konusudur. Birincisi, Allah Teâlâ gündeme gelen konuların önemi ve insanlar arasındaki konumlarına göre sayı belirtmiştir. Problem büyük ve dehşet verici ise ancak dört kişinin şahitliği kabul edilebilir, meselâ zina gibi. Kur'ân-ı Kerimdeki, “Mümin kadınlara zina isnadında bulunup dört şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun ve onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin, onlar yoldan çıkmış kimselerdir”! meâlindeki ilâhi beyan bunu kanıtlamaktadır. Mesele insanlar nezdinde basit ve önemsiz ise hür olsun, köle olsun bir kişinin tanıklığı kabul edilir, birinin evine girmek için izin istenmesi vb. husüslarda olduğu gibi. Mal ve diğer konular bu iki uç arasında orta yerde bulunur, buna bağlı olarak da orta derecede bir sayı kabul edilir, bunun altına bulunan durumlar meşru (geçerli) görülmez. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi, (diğeri) denilmiştir ki Cenâb-ı Hak karşılıklı borçlanma işleminde zikrettiği sayıyı kulluk statüsünde tutmuş olup meselenin kendisinde bulunan bir özellikten ötürü değil, fakat nakli ve sem'i sebepledir. Böyle olunca da hikmetinin peşine düşülmez.
Üçüncüsü, tek adamın şahitliği hukuki işlerde yalnız başına kabul görmemiştir, çünkü bu tanıklığı ile menfaat temin etmesi imkân dâhilindedir. Zira tek başına verdiği haberi kabul gören kimse mazhar olduğu bu konumdan ötürüzevk duyar. Bu noktadan hareketle adâlet niteliği taşısa da davacının iddiası geçerli görülmemiştir, çünkü böylesi, onaylanması ve sözünün benimsenmesi suretiyle menfaat temin edebilir. Buna mukabil şahitler iki kişi olunca her birinin duyacağı zevk ve elde edeceği fayda diğerinin tutumuna bağlıdır, bu durumda şahitlik yan etki ve menfaatlerden arınmış durumda bulunduğu için kabul edilmeye layık görülmüştür. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Dördüncüsü, insan yaratılıştan yanılma ve gaflet etme özelliklerine sahip kılınmıştır. Şahit tek başına olunca unutmuş olmasından endişe edilir, bu sebeple Allah ikincisinin kendisine eklenmesini emretmiştir ki bunlardan her biri unuttuğu takdirde diğeri hatırlatsın. Nitekim eğer iki erkek bulunamazsa doğruluklarından emin olacağınız şahitlerden bir erkek ile -birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması için- iki kadın şahit olsun meâlindeki beyan bu esasa dayanır, zira değindiğimiz üzere kadınlar fazlaca yanılma ve gaflet etme özelliğine yaratılıştan sahip kılındıkları için Allah Teâlâ kadın şahide ikincisinin eklenmesini emretmiştir, unutup gaflet ettiği takdirde kendisine hatırlatsın diye.
İçinizden iki erkek şahit tutun. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüş olup (Hanefi âlimlerimiz (r.a.) şöyle demiştir: Buradaki hitap liçinizden iki erkek] köleler ve kâfirler hariç tutularak sadece hür insanlara yöneliktir. Kâfirlerin hariç tutulması, âyetin başlangıcında yer alan Ey iman edenler! Borç alıp verdiğiniz zaman meâlindeki beyanla müminlere hitap edilmesinden ötürüdür. Tartışmakta olduğumuz kısımda yer alan hitabın kime ait olduğu başlangıçtaki hitaptan ortaya çıkmaktadır, bundan dolayıdır ki kâfirlerin müslümanlar aleyhine yapacağı tanıklık kabul edilmemiştir. Kölelere gelince, onlar birkaç sebeple sözü edilen hitap çerçevesine girememiştir. Birincisi biraz önce değindiğimiz üzere ilâhi hitabın zahirinin kölelere değil, hür insanlara yönelmiş olmasıdır, zira köleler borçlanma ve alışveriş yapma hakkına sahip değildir, şahitlik hitabı da buna bağlıdır. Eğer denilirse ki: Köleler alışveriş ve borçlanma hakkına sahip değil midir? Buna şöyle cevap verilir: Kendi başlarına değil, efendilerinin izni ve görevlendirmeleriyle sahip olurlar, bu kadarlık bir borçlanma vb. işlemlere kâfirler de yetkilidir, fakat bunların şahitliği kabul edilmemiş ve ilâhi hitabın kapsamına girememiştir, köleler de bunlar gibidir.
İkincisi, aziz ve celil olan Allah şahitler çağrıldıklarında bildiklerini söylemekten kaçınmasın diye buyurmuştur. Ne var ki köleler efendilerinin mülkiyet hakkı sebebiyle çağrıldıkları her şeye icâbet etme yetkisine sahip degillerdir. Buna bağlı olarak efendilerinin konumu karşısında şahitlik görevine olumlu cevap vermeleri mümkün olmayabilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, Allah Teâlâ şahitliği eğer iki erkek bulunamazsa bir erkek ile iki kadın diye buyurmak suretiyle, miras gibi taksime tâbi tutmuştur. Miras hakkında da, “erkeğe iki kadının payı vardır” demiştir. Mirasta kölelere pay ayrılmadığı gibi şahitlikte de kendilerine rol verilmemiştir.
Dördüncüsü, şahitlikler velâyet ve mülkiyet hakkını başkasına vermek (temlik) konumunda bulunur, bilindiği üzere kölenin, [ ] başkasının üzerine ne velâyet ne de temlik hakkı vardır, şahitlik de bunun gibidir. Çünkü şahitlikte de hâkimin velâyeti ve kararlaştırdığı hükmü kayda geçirip temlik ediş vardır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bu esasa bağlı olarak kâfirlerin müslümanlar aleyhine şahitliği geçersiz görülmüştür, çünkü onların müminler üzerinde herhangi bir velâyet hakkı bulunmamaktadır.
Beşincisi, şahitler iki durum arasında yer alırlar: Doğru söyledikleri kabul edilerek tanıklıklarının yürütülmesi veya yalan söyledikleri kanaatine varılarak tazminat ödemeleri. Kölelere gelince tanıklıklarında yalan söyledikleri kanaatine varıldığı takdirde tazminat ödeyemezler, çünkü şahitteki tazminat kendinde bir şeyler ödeme kategorisinde bulunup bunun karşılığında belli bir bedel bulunmamaktadır. Şu halde zatı itibariyle ödeme yapılacak zümreden sayılmayan köle şahitlik yapacaklar arasında yer alamaz; bu husüs kölelerin şahitlik yapabilecek gruptan olmadığını ortaya çıkarmıştır.
Dile getirilen bakış açısına dayanarak dürüst olmayan ve iftira sebebiyle cezaya çarptırılan kimselerin nikâh şahidi olabileceğini, dolayısıyla evlenme konusunda tanıklık yapma konumuna sahip bulunduklarını söyledik, çünkü bunların her ikisi de tazminat (oua!) ehlindendir. Ancak yalancılıkları sebebiyle hukukun diğer alanlarındaki şahitlikleri kabul edilmemiştir. Köleye gelince -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- biraz önce anlattığımız özellik sebebiyle hiçbir şekilde şahitlik yapmaya ehil değildir. Aslında mantık açısından kölelerin de tanıklıklarının meşru görülmesi gerekir, çünkü şahitlik ilâhi haklardan biridir, bunun delili, “Şahitliği Allah için yapın”®; “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şahitlik eden kimseler olun”“ meâlindeki beyanlardır. Şimdi, şahitlik ilâhi haklardan olunca -ki hukukullahta kölelerle hür kimseler arasında fark yoktur- kölelerin de tanıklıklarının meşru görülmesi gerekir. Ancak biraz önce sözünü ettiğimiz husüslar sebebiyle kabul edilmemiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Eğer iki erkek bulunamazsa doğruluklarından emin olacağınız şahitlerden bir erkek ile, birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması için, iki kadın şahit olsun. Daha önce zikrettiğimiz üzere kadınlar yaratılıştan fazlaca yanılma ve hata etme özeliklerine sahip bulunduklarından kadın şahide ikincisi de eklenmiştir ki unuttuğu takdirde diğeri hatırlatsın. Âyetin bu kısmında erkek şahidin tanıklığa konu teşkil eden unsuru unutması halinde, hatırlatılıp da hafızası tazelenirse şahitlikte bulunabilir. [ ] Hatırlatılmasına rağmen hafızasını tazeleyemeyen kimsenin tanıklık yapması ise dine uygun değildir. Çünkü âyette “birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması için” buyrulmuş, fakat birinin diğerine haber vermesi denilmemiştir.
Emin ve razı olacağınız şahitlerden. Bu ilâhi beyanda müslümanların içinde kendilerinden emin ve razı olunmayanların, ayrıca dürüst olma (adâletli olma) niteliği taşıyanların yanı sıra taşımayanların da bulunduğunun delili yer almaktadır. Bu husüsun diğer bir kanıtı da, “İçinizden dürüst olan iki kişiyi şahit tutun” meâlindeki beyandır. Şayet müslümanların içinde kendisinden emin olunanın yanında emin olunmayanlar da bulunmasaydı “İçinizden iki erkeği şahit tutun” diye buyurur, tanıklık için dürüstlük ve rızayı şart koşmazdı. Bu husüs Mütezile'ye ait görüşün karşısında kesin bir delil teşkil eder, çünkü onlar müslümanın dürüst olmaması ve kendisinden emin bulunulmaması mümkün değildir, demektedir. Halbuki andığımız âyette bizim kanaatimiz doğrultusunda delil bulunmaktadır.
Emin ve razı olacağınız şahitlerden. Bu beyanda şahitlerin davalı aleyhinde kendisine gerekli olan bir vecibeye yönelik tanıklıkta bulunup, davalı tarafından da emin kimseler telakki edildiğinde onun davacının hakkını eda etmesinin gerekli hale geldiğinin delili bulunmaktadır, çünkü daha önce anlattığımız üzere içinizden iki erkek şahit tutun meâlindeki beyanda şahitleri hakimin huzurunda hazır bulundurma emredilir. Durum böyle olunca âyetin bu kısmı bizar önce söylediğimiz hükmün delilini teşkil eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şahitler çağrıldıklarında imtina etmesinler. Âyetin bu kısmı hakkında farklı görüşler iler sürülmüştür. Denildi ki şahitler hâkimin huzurunda hazır bulunmak için çağrıldıklarında bundan çekinmesinler. Yine denildi ki şahitler tanıklığı yapmak için çağrıldıklarında bundan kaçınmasınlar. Bu ikinci anlayış daha uygun görülmektedir, çünkü şahitlerin, “davalıyı yanımıza getir de hakkında tanıklıkta bulunalım, biz onun bulunduğu yere gitmeyiz” deme hakkı vardır. Ancak onların bu sözü şahitliği yapmak için söyleyemezler, çünkü eda sadece hakimin huzurunda olur, bu sebeple ikinci yaklaşım tercih edilmeye layık görülmüştür; “Şahitliği gizlemeyin” meâlindeki beyan da bunu desteklemektedir; hak sahibi olaya tanık olan kimselerden başka şahitlik yapacak birini bulamaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Küçük olsun büyük olsun her şeyi vâdesiyle birlikte yazmaktan geri kalmayın. Bu ilâhi beyanda, giysi alışverişi konusunda selem (para peşin, mal veresiye) yönteminin meşru olduğunun delili bulunmaktadır, çünkü ölçü ve tartıya girmeyen bir şey hakkında “küçük ve büyük” ifadesi kullanılmaz, küçük veya büyük olarak da yazılamaz, bu husüs ancak sayıya giren [ve metre ile belirlenen] şeyler için ifade edilir.
Böyle yapmanız Allah nezdinde adâlete daha uygun. Yani Allah katında daha âdil. İspatlamak için daha sağlam. Yani sağlam delil çerçevesinde.
Ve şüpheye düşmemenize daha elverişlidir. Yani sizi yadırgamaya, tartışmaya ve nihâyet akdi feshetmeye sevkeden zan ve şüphelerin kaldırılmasına daha elverişlidir. Bu hikmet sebebiyledir ki aziz ve celil olan Allah borçlanma akdinin kayda geçirilmesini ve şahit tutulmasını emretmiş, küçük ve büyük her şeyi hatırlatmıştır, tâ ki taraflar arasında sonuçta tartışma ve yadırgamalar meydana gelip hâkimi akdin feshine karar vermeye sevketmesin. Bu noktadan hareketle borçlanma akdinde, sonu, akdin feshine hükmetmeye kadar varan tartışmaların meydana gelmemesi için süre belirlemesi şart haline gelmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ancak peşin ticaret müstesna. Aziz ve celil olan Allah kayıt tutulması, şahit bulundurulması, rehin alınması gibi husüsların terk edilmesi çerçevesinde peşin ticareti istisna etmiştir. Bunum hikmeti yukarıda da belirttiğimiz üzere borçların ve ödünçlerin unutulması ve taraflarca birbirine karıştırılmasıdır. Bu sebeple Cenâb-ı Hak borç ve ödünç ilişkilerinde kayıt altına alınmasını ve şahit bulundurulmasını emretmiştir, ancak peşin ticaretlerde durum bunun gibi değildir. Nitekim insanlar arasında yaygınlaşan gelenek de buna paralel“6 Bir sonraki âyetten.
lik arzeder. Şöyle ki, taraflar borçlanma alış verişleri ile ödünç vermede kayıt yapmayı ve şahit tutmayı tercih ederken aralarında cereyan eden peşin alışverişlerde bu yola gitmemektedir. Çünkü vâdelide ve ödünç vermelerde meydana gelmesinden endişe edilen husüslar peşin alışverişte bahis konusu değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] [Ancak] Aranızda yaptığınız ticaret [müstesna], bu durumda onu kayda geçirmemenizden dolayı size yüklenecek bir vebal yoktur. Birinin elinden diğerinin eline, diye buyuruyor. Bu beyan alış verişkonusu malın aynı mecliste alınmasının gerektiğini göstermektedir.
Alış veriş yaptığınızda da şahit tutun. Aziz ve celil olan Allah peşin ticarette de şahit tutmayı emretmiş, fakat kayıt altına alınmasını emretmemiştir, borçlanma alışverişinde ise hem kaydı hem de şahit bulundurmayı emretmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, borca dayalı alışverişte kayıt altına almayı emredişi çeşitli hakların korunması, az veya çok her detayın belirlenmesi amacına yöneliktir. Şahitlerin hazır bulundurulması emri ise bağlayıcı nitelikte olmayan bir taleptir, rehin alınmasını emretmesi ise borcun ödenmesine yönelik bir buyruktur. Rehin, kayıt altına alınma ve şahit bulundurma bütün bunlar borçluyu inkârdan alı koymayı hedefler, unutma ve gaflet halinde ise hatırlatır. Bu işlemlerin tamamı taraflar arasında sonradan meydana gelebilecek tartışmaların bertaraf edilmesi içindir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ancak yazana da şahitlik edene de asla zarar verilmemelidir. Bu beyana dair farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları yazana ve şahitlik edene zarar verilmemesi demek kişinin -başkasını bulduğu halde- bunların sorumlu tutulup, “şunu benim için yaz, şu konuda şahidim ol” demesidir diye yorumlamışlardır. Diğerleri ise şöyle demiştir: Yazıcı hak sahibine zarar verip de fazla veya eksik yazmak suretiyle gereksiz kayıt koymamalıdır; şahit de mevcut olan hakka bir şey eklememeli, ondan bir şey eksiltmemeli ve tanıklığı gizlememelidir. Bu ikinci yorum ilâhi iradeye daha yakın görünmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Eğer denilirse ki: Anlam senin söylediğine yönelik ise yani yazıcı ekleme ve eksiltme yapmamalıdır şeklinde ise [ ] neden ötre harekesi ile “lâ yudârre” dememiştir? Buna şöyle cevap verilir: Burada yer alan kelime aslında “lâ yudâriruhu” şeklinde olup “râlardan biri atılmış ve buna kılavuzluk etmesi için râ harfi üstün harekeli kalmıştır, çünkü iki harfi iç içe koyma işlemi böyle gerçekleşmektedir. İbn Abböâs'tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir. Âyette söz konusu edilen zarar verme, hak sahibinin -başkasını bulabildiği halde- şahide, “Allah sana şahitliğe çağrıldığında bundan kaçınmamasını emretmiştir” demesidir, kişi bu yolla şahide zarar vermiş olur“.
Böyle bir şey yapacak olursanız. Yani zarar verecek olursanız. Şüphe yok ki bu sizin için itaatsizlik anlamına gelir. Âyetin bu kısmı biraz önce belirttigimiz üzere ilâhi yasağın ekleme, çıkarma, tahrif ve gizlemeye yönelik olduğu şeklindeki yoruma delil teşkil etmektedir, çünkü bu fillerin işlenmesinde emrin dışına çıkış bahis konusudur. Fısk' emirden çıkmak demektir, “Rabbinin emrinden çıktı” beyanında olduğu gibi.
Allah'a karşı gelmekten sakının. Ekleme çıkarma yapma ve şahitliği gizlemek suretiyle zarar verme konusunda. Ve O'nun gerekli olan şeyleri size öğrettiğinin bilincinde olun. Hikmeti, edebi, helâl olan ve olmayanı. Âyetin bu kısmı Mütezile'ye karşı delil teşkil etmektedir. Allah her şeyi bütün yönleriyle bilendir, bu bir tehdit ifadesidir.
---
Dipnotlar:
haber” ise malın, fiilen teslim alınmaması şekline aittir. Bun delili de taraflardan birinin, alışverişin konusunu teşkil eden malı fiilen aldığı (kabz) takdirde karşılıklı borçlanmanın meşruiyetidir. İbn Kesir, Tefsiru”-Kurân, 1, 335. 13 İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Hz. Peygamber'in yasakladığı borçlanma kabz edilmeden satılan yiyecekten ibarettir. Diğer alışverişleri de bunun gibi değerlendiririm 41 Zeylai, hadisin bu lafızla “garip” niteliği taşıdığını söylemiş, buna mukabil İbn Hibbân'ın Sahih'inde Said b. Yahyâ b. Said el-Umevi yoluyla Hz. Âişeden naklettiği şu hadisi kaydetmiştir: “Nikâh ancak velinin ve iki dürüst şahidin bulunmasıyla gerçekleşir. Bu şeklin dışındaki nikâh batıldır. Şayet aralarında anlaşmazlık çıkarsa sultan velisi olmayanın velisidir”. Ancak Zeylai, hadis metninde yer alan, “iki dürüst şahid” ifadesinin sadece üç râvi tarafından aktarıldığını belirtmiştir (bk. Zeylai, Nasbu'-râye, HI, 167; ayrıca bk. Askalâni, ed-Dirâye fi tahrici ehâdisi'l-Hidâye, II, 55; Şevkâni, Neylu'l-evtâr, VI, 260). 452 Çünkü Allah Teâlâ iki kadının şahitliğinin erkeğin bulunamaması halinde gerekli kılmıştır. 34 Buhâri,“Rehin” 6; İbn Mâce, “Ahkâm” 7; Tirmizi, “Ahkâm, 12; ayrıca bk. Zeylai, NasburKadınların aşırıya kaçan duygusallığını vurgulayan hadis rivâyetine atıf yapılmıştır. 356 Bukonudaki hadis için bk. Ebü Dâvüd, “Salât”, 114; Tirmizi, “Hudüd” 2. Hz. Âişe'den rivâyet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Nikâhı açık ve aşikâre ilan edin ve düğün merasiminde def çalın” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 5, 77; İbn Yani âyet-i kerime Allah Teâlâ'nın iki erkeğin bulunmaması halinde iki kadının şahit tutulmasını caiz gördüğünü beyan etmesiyle birlikte, “Eğer iki erkek bulunamazsa bir erkek ile iki kadının...”
Bakara 2:283
283. Yolculuk halinde olup yazıcı bulamadığınız takdirde borçludan alınacak rehin yeterli olur. Eğer birbirinize güvenip de rehin almıyorsanız, güvenilen kimse emaneti ödesin ve Rabbi olan Allah'tan korksun. Bir de şahitliği, görüp bildiklerinizi gizleme yin; onu gizleyen kimse kalbinin günahkâr olduğunu unutmamalıdır. Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir.
Yolculuk halinde olup yazıcı bulamadığınız takdirde borçludan alınacak rehin yeterli olur. Daha önce zikrettiğimiz üzere alışveriş ve ödünç vermede kayıt yapılması ve şahit tutulmasının hikmeti -nihgi gerçeği bilen Allah'tır ya- küçük büyük bütün hakların korunması, [ ] borçluları inkâr etmeye sevk etmemesi ve büsbütün unutmamaları için hatırlatmaya vesile olmasıdır. Rehinleşme de buna benzemektedir: Borç ödemesini ertelemesinler, unutmayıp hafızalarında tutsunlar. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Âyetin bu kısmında fiilen alınmadığı (kabz) takdirde rehin vermenin caiz olmadığının delili bulunmaktadır, çünkü rehin iki maksada yönelik alınır. Birincisi, rehine konu teşkil eden eşya sahibinden alınıp sağlayacağı bütün menfaatlerden uzak tutulduğu takdirde eşyanın sahibi unutmaz ve borcunu ödeyip iade edilmesini ister. Rehin eşyası sahibinin elinde bulunduğu halde ise onu geri almak için borcunu ödemeye gayret göstermez. Bu sebepledir ki rehin eşyasının mutlaka fiilen alınmış olması gerekir dedik. İkincisi, alacaklının rehin almasının bir amacı da her hangi bir halin vuku bulması durumunda alacağını bu eşyadan sayıştırıp almasıdır", bunu da yapabilmesi için rehin eşyasını elinde bulunması gerekir; yahut da alacaklının miktarından düşürme veya verilememe gibi bir problemle karşılaşmadan süresi bitince hakkını almasına yöneliktir.
Rehin eşyasının fiilen ele geçirilmemesi halinde işlemin meşruiyet kazanmamasının bir başka yorumu da şöyledir ki rehin eşyası bir belge durumundadır, belgenin alıkonmaksızın ve sağlayacağı faydalara engel olunmaksızın rehin verenin elinde bulunmasının hukuka uygun bir yönü yoktur. Belirttiğimiz üzere insanların birbirinden ödünç talep etmelerinin sebebi ellerinde bir belgenin bulunması hedefine yöneliktir. Söz konusu eşya ancak rehin alanın elinde bulunup asıl sahibinden engellenmesi halinde belge niteliği taşır. Görmez misin ki Kur'ân, alışveriş yapan tarafların rehin olmaksızın birbirinden emin olmaları halinde kendisine güvenilen borçluya emaneti yerine getirmeyi emretmiştir. Şayet rehin, sahibinin elinde de bulunması halinde hukuki bir değer taşısaydı rehin hakkında da emanetin yerine getirilmesinden söz edilir ve tefsirini yapmakta olduğumuz âyette görüldüğü üzere rehnin alınmasından bahsedilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu sebepledir ki rehin eşyası alacaklı tarafından alınıp sağlayacağı faydalar sahibinden engellenmedikçe meşru olmaz, biçimindeki kanaatimizi belirtmiş olduk.
Eğer birbirinize güvenip de rehin almıyorsanız, güvenilen kimse emaneti ödesin, bu beyanda rehinin tazmini (ota!) ve rehin eşyasından alacağın tahsiline dair delil bulun maktadır, çünkü Cenâb-ı Hak tarafların birbirinden emin 46 o Yani alacaklı hakkını başka yolla tahsil edemediği takdirde, meselâ rehin veren borçlu ölür de verdiği eşyadan başka bir mirası bulunmaz ve başka borçları da mevcutsa rehin alan kimse alacağını rehin eşyasından öncelikle alma hakkına sahiptir (bk. Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 99b).
250 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ olması halinde rehinsiz yapmayı emretmiş, [ ] fakat rehinin bulunması halinde bunu yerine getirmekten bahsetmemiştir. Şayet alacağın tahsil edilmesini rehin içinde bulunuyor kılmasaydı, rehinin mevcut olmadığı konumda belirttiği gibi bunda da yerine getirmekten bahsederdi. Âyetin bu örgüsü rehinin bulunması halinde alacağın ondan tahsil edilmesinin caiz olduğunu, rehinin yok olması halinde alacağın da ortadan kalkacağını göstermektedir”. Nihaî gerçeği bilen Allahtır.
Eğer birbirinize güvenip de rehin almıyorsanız, güvenilen kimse emaneti ödesin ve Rabb'i olan Allah'tan korksun. Bu ilâhi beyanda şirket halinde yapılan işlemlerde de kayıt yapılmasının gerektiğini söyleyenlerin telakkisini destekleyen delil vardır. Bu tür işlemlerde Allah'tan korkma ve emaneti yerine getirme noktasında beraberlik ve ortaklığın bulunduğu kaydedilir, zira iki ortaktan her biri bu prensipler açısından ötekinden emindir. Bu sebepledir ki Allah korkusu ve emanetin yerine getirilmesinden söz edilmiştir, aziz ve celil olan Allah'ın, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette bu iki esası belirtilmesi gibi. Bir de şahitliği, görüp bildiklerinizi gizlemeyin; onu gizleyen kimse kalbinin günahkâr olduğunu unutmamalıdır. Allah Teâlâ âyetin bu kısmında kalbin günahkârlığını hatırlatmıştır; günahın asıl merkezi kalptir, ancak bu merkezden organlara dağılır ve dış âlemde görülür, nitekim bir hadiste, “İnsan bedeninde öyle bir et parçası vardır ki o iyive doğru bir düzen içinde bulunursa beden de doğru bir düzen içinde olur, o bozuk ve hastalıklı olursa beden de bozulur” buyrulmuştur.
(İmam Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Âyetin bu kısmında günahların hangi yolla olursa olsun kalbe yöneldiğinin delili bulunmaktadır, bunun içindir ki Allah onu günahkâr diye nitelemiştir, şu beyanlarında da olduğu gibi. “Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz, kalplerinizin azmettiği yeminlerden ötürü ise sorumlu tutar”, “Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yoktur, fakat kalplerinizin bile bile yöneldiği şeylerde günah vardır”?
---
Dipnotlar:
“9 “Kural olarak sahibinden alıkonan her emanet tazminatı gerektirir. Rehin eşyası da tazminata sebep teşkil eden, “alıkonma ve elinde bulundurma ” şartına bağlıdır, o bu yönüyle normal emanet statüsünden çıkıp tazminat gerektiren bir konum alır. Rehin sadece bir emanet durumunda bulunsaydı -nezdine emanet olarak bırakılmış ve sahibinden emanet diye alınmış eşya olduğu gibi- tazmin edilme özelliği bulunmazdı” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 100a).
Bakara 2:284
284. Göklerde ve yerde olan her şey Allaha aittir. İçinizdeki duygu ve düşünceleri açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onlardan dolayı hesaba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğini de azaba uğratır. Allah her şeye güç yetirendir.
Göklerde ve yerde olan her şey Allah'a aittir. Bunun anlamı açıktır, çünkü göklerde ve yerde olan herkes Allah'ın erkek ve kadın kullarıdır; bu beyan yahudilerin, “Uzeyr Allah'ın oğludur” hıristiyanların da, “Mesih Allah'ın oğludur”, Arapların ise, “Melekler Allah'ın kızlarıdır” şeklindeki inançlarına cevap mahiyetindedir. Biz bu husüsları daha önce birden fazla yerde açıkladık.
İçinizdeki duygu ve düşünceleri açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onlardan dolayı hesaba çekecektir. Bazı âlimler âyetteki bu kısmın hemen onu takip eden sonra dilediğini affeder, dilediğini de azaba uğratır meâlindeki kısmıyla istidlâl ederek neshedildiğini söylemiştir. Ne var ki aynı âyette hesaba çekilme ve cezalandırmanın haber verilmesi yanında bağışlanmanın vâdedilmesi ihtimal dâhilinde görülmemektedir. Vât nesih ihtimali taşımaz, çünkü bu durum sonradan fark edip vazgeçme özelliği taşır, bu ise sonuçları bilmeyen birinin yapacağı bir iştir. Allah böyle bir durumdan pek âli ve münezzehtir”, Âyetin bu kısmı hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Hasan-ı Basri bu, zihne kendiliğinden gelen değil, kalbin azmettiği şeydir, biçiminde yorumlamıştır”. Hz. Peygamber'in bir hadisi de bu anlama gelmektedir”. Âyetin kuruluşunda takdim ve tehir bulunma ihtimali ve ev edatının vav yerine kullanılması da söz konusudur, yani içinizdeki duygu ve düşünceleri gizleyip ardından açıklarsanız Allah sizi bundan dolayı hesaba çeker”. Diğer bir ihtimal de şöyledir: [ ] İçinizdeki duygu ve düşünceleri açıklasanız da gizleseniz de, sadece zihinde doğması ve içten söylenmesi ile yetinmeyip ona azmeder ve inanç çerçevesinde karar verirseniz... tıpkı, “Güzel bir davranış düşünene şu kadar sevap, kötü bir davranış düşünene şu şu verilir” tarzında rivâyet edilen hadiste olduğu gibi. Tasvir edilen bu durum zihinde doğan veya içte söylenen seviyede olmayıp azim ve kararlılık konumundadır. Şu âyet-i kerimede olduğu gibi, “Andolsun ki kadın ona meyletti, [eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti”! meâlindeki beyanda olduğu gibi, Kadın (Züleyha) ona (Yüsuf'a) kararlı bir şekilde meyletmiş, onun içinde ise kadına meyletme düşüncesi iradesiz bir şekilde doğmuştu. Kişi kalbinde doğan ve içinin söylediği şeylerden ötürü değil, kararlılık ve kesin bir inançla azmettiği husüslar sebebiyle sorguya çekilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Sonra dilediğini affeder, dilediğini de azaba uğratır. Bu beyanda, sorguya çekilecek husüsun azim ve kararlılık olduğu biçimindeki görüşümüzün delili bulunmaktadır, çünkü biz kendiliğinden doğuşun affedileceğini, azim ve kararlılığın ise cezaya uğratılacağını daha önce zikretmiştik.
gal İS 6236 s; ya İN İSİ, dyi Diğ Ga us Sil Eliş
---
Dipnotlar:
Müellif şu âyet-i kerimeye işaret ediyor olmalıdır: “Onlar kızların Allah'a ait olduğunu iddia ediyorlar. Hâşâ! Allah bundan münezzehtir. Beğendikleri erkekler ise kendilerine ait Semerkandi rahimehullah şöyle demektedir: “Haber mahiyetindeki ilâhi beyanlarda nesih gerçekleşmez, çünkü böyle bir konumda nesih haber verenin sonradan farketme, yanılma yahut da yalan söyleme gibi hal değişimine maruz kalmasını sonuçlandırır. Cenâb-ı Hak ise hal değişimine maruz kalmaktan münezzehtir. Nesih sadece emir ve nehiyde olur, buradaki değişiklik ise emir ve nehye muhatap olan insan ile bunların konusunu teşkil eden haram veya ibâha şeklinde gerçekleşir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 100a). bk. Begavi, Maâlimü't-tenzil, 1, 272. Ebü Hureyre'den rivâyet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Güzel bir davranışı düşünüp de fiilen yerine getirmeyen kimse bir sevap, güzel davranışı düşünüp de yerine getiren kimseye ise ondan yedi yüz katma kadar sevap yazılır. Buna mukabil kötü bir davranışı düşünüp de işlemeyen kimseye herhangi bir şey yazılmaz. Şayet işlerse kayda geçilir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 234; Buhâri, “Rikâk’”, 31; Müslim, “İman” “Kişinin içinden geçen duygu ve düşüncesine fiil veya söz eklendiği takdirde hesaba çekilir” (Semerkandi, Şerhw't-Te'vildt, vr. 100a). Hadisin metni 476 nolu dipnotta geçmişti.
Bakara 2:285
285. Peygamber, rabbi tarafından kendisine indirilen vahye iman etti, müminler de iman etti. Hepsi Allaha, meleklerine, kitaplarına ve gönderdiği elçilere iman ederek, “O'nun peygamberlerinden herhangi biriyle diğerleri arasında ayırım yapmayız” ikrarında bulundular. ve “İşittik, itaat ettik, affına sığındık ey Rabb'imiz, eninde sonunda herkesin dönüşü sanadır!” dediler.
Peygamber, Rabb'itarafından kendisine indirilen vahye iman etti, müminler de iman etti. Bu ilâhi beyan iki yoruma açıktır. [Birincisi,] Peygamber, indirilen şeyin Allah katından geldiğine iman etti, müminler de Peygamber'e indirilenin Allah katından geldiğine inandılar. (İkincisi,) Peygamber, Rabb'inden kendisine indirilene iman etti demek, gönderilen vahyin muhtevasına inandı demektir; bunun içinde biraz önce söz konusu ettiğimiz muhtevanın tamamı vardır. Aynı şekilde müminler de Allah tarafından indirilenin tamamına etti. Bizim kanaatimiz de bu yöndedir.
[İmanda İstisnâ ve Büyük Günah Meseleleri]
Âyet-i kerimenin bu kısmında Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme indirilen vahye iman etmek: Allah'ın bütün elçilerine, bütün ilâhi kitaplara, meleklere, öldükten sonra dirilmeye, cennete ve cehenneme inanmak demektir. Bu ilâhi beyanda imanında şüpheye düşüp, “İnşallah müminim” diyen (imanda istisna yapan) kimseye eleştiri yöneltmenin delili vardır. Şöyle ki, imanda istisna, ya [ ] emrolundukları iman eylemini gerçekleştirmede şüpheye düşmeleri veya imanın muhtevasında yer aldığına dair Allah'ın haber verdiği husüslarda tereddüt içinde bulunmaları sebebiyle olur. Bu alternatiflerin her birinde taraftarları için hüsran ve azap söz konusudur. Âyet-i kerimenin bu kısmında ayrıca büyük günah işleyen kimse hakkında Mütezile'nin ileri sürdüğü görüşün yanlış olduğunun işareti vardır. Çünkü Allah böylelerinin mümin olduğunu haber verdiği halde Mütezile onların iman ismini yok saymıştır, / halbuki Cenâb-ı Hak bu iman sayesinde sözü edilen kişilerin kendisine ve amentünün diğer esaslarına inandıklarına şahitlik etmiştir. Büyük günah işleyen her mümin yukarıda sayılan inanç esaslarının tamamına inanır, Allah Teâlâ da bu imanları sayesinde onlara mümin demiş ve iman faktörünün kendilerinde bulunduğunu haber vermiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Eğer denilirse ki: Cenâb-ı-Hak itaati âyetin sonunda zikretmiştir.
Buna şöyle cevap verilir: Allah bahis konusu âyette itaati icâbet konumunda belirtmiştir. O, müminlerin bu icâbetiyle iman sahibi oluşlarına şahitlik etmiştir. Dolayısıyla aziz ve celil olan Allah'ın davetine icâbet eden müminler için açıklayıp kabul ettiği iman olgusunun onlardan ayrılmaması gerektiği ortaya çıkar.
O'nun peygamberlerinden herhangi biriyle diğerleri arasında ayırım yapmayız. Bu ilâhi beyanın, aziz ve celil olan Allah'ın müminler adına bildirdiği bir haber olması muhtemeldir: “Yahudilerle Hıristiyanların yaptıkları ayırıma benzer bir şekilde O'nun peygamberlerinden herhangi biriyle diğerleri arasında ayırım yapmayız” demeleri tarzında.
İşittik ve itaat ettik dediler. Bu ilâhi beyana, “Buyruğunu ve çağrını işittik, olumlu cevap vererek boyun eğdik” anlamını vermek mümkündür. Şöyle de denebilir: “Kur'ânı işittik ve onun içerdiği hükümlerde sana itaat ettik” Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Affına sığındık, ey Rabb'imiz! Yani bizi bağışla ey Rabb'imiz! Eninde sonunda herkesin dönüşü sanadır. Yani dönüş ve varış.
Bakara süresinin bu âyeti imanın bütün şartlarını bir araya getirmektedir. Bu sebepledir ki, “Kur'ân'a inanmak [ ] bütün kitaplara, peygamberlere, öldükten sonra dirilmeye ve diğer esaslara da inanmak demektir” demiştik. Hatadan koruma da kurtuluş da Allah'ın yardımıyla mümkündür.
gla 231 aeaa a iz ap SGE
Bakara 2:286
286. Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Kişinin yaptığı iyilik kendine, yaptığı kötülük de kendinedir. Rabb'imiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Rabb'imiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabb'imiz, bize güç yetireme yeceğimiz yükleri taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. İnanmayan topluluğa karşı bize yardım et!
Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Bu beyanın anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri “gücü yettiği kadar” anlamına gelen “illâ vus'ahâ” ifadesini, “helâl ve meşru olan” diye tefsir etmişse de bazı âlimler, bunun, âyetin amaçlamadığı uzak bir ihtimal olduğunu söylemiştir, çünkü Allah insanı bir şeyle yükümlü tutunca o, helâl ve caiz olur. Durum böyle olunca, Hasan-ı Basri'ye ait görüşün bir anlamı kalmaz. Hasan-ı Basri'ye itiraz çerçevesinde şöyle denebilir: Bu türlü bir yorum Cenâb-ı Hakk'ın, “İyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır” meâlindeki âyette yer alan “tayyibât” kelimesine “helâl kılınan şeyler” anlamını vermeye benzer. Halbuki bir şey helâl kılındığı zaman tayyib, tayyib kılındığı zaman da helâl olur. “illâ vüs'ahâ” ifadesinde de durum aynıdır, orada da aynı konumda bulunan “mükellef tutma” ile “helâl olma”yı Hasan-ı Basri bir arada zikretmiş oldu.
[İstitaat'ın Fiille Birlikte Olması]
İkinci bir yoruma göre “illâ vüs'ahâ” demek “illâ tâketehâ” (usu, Yı) yani gücü yettiğince demektir. Mütezile'nin görüşü de aynı doğrultudadır. Şu kadar var ki istitâatin (kudret) fiilden önce bulunması konusunda onlarla fikir ayrılığına düşmüş bulunmaktayız. Biz istitâatin fiilden önce bulunmasını reddederek fiille beraber olduğunu söyledik, Mütezile ise onun fiilden önce bulunduğunu ileri sürmüştür.
[İstitaatın Mahiyeti]
[ ] Bize göre istitâat iki çeşittir: Biri haller ve sebepleri istitâati, diğeri de fiillere ait istitâattir (fiili gerçekleştirecek kişinin ve gerçekleştirme vasıtalarının sağlıklı olması mânasındaki istitât). Haller ve sebepler istitâati fiillerden önce bulunur, ilâhi hitap da bu anlamdaki istitâate yönelir. Bunun delili aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanıdır: “Yoluna gücü yetenlerin Kâbe'yi ziyaret etmeleri Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır.. “Ey Allah'ın Resülü! Gücü yetmek neden ibarettir?” diye sorulmuş, o da, “Azık ve binekten ibarettir” şeklinde cevap vermiştir5, Herkesin kabul ettiği bir husüstur ki müslüman ülkelerin en uzak yerinde bulunan kimseye de hac farizası gerekli olmaktadır. Yine buradaki istitâatin fiilin gerçekleşmesini sağlayan istitâat konumunda tutulması halinde (bir araz olduğundan) fiillerin bulunacağı zamana kadar devam etmeyeceğini herkes bilmektedir, oysa ki hac kendisine farz olmuş durumdadır. Sonuç olarak şu ortaya çıkmaktadır ki yükümlü tutulmak ve ilâhi emre muhatap olmak haller ve sebepler istitâatine bağlıdır. Bütün itaat türlerinde durum bunun gibidir.
Eğer denilirse ki: Mükellefiyet kişinin hac niyetiyle bulunduğu yerden çıkmasına yönelik olur, fiil de (yola) çıkış kudretinin ardından tahakkuk eder.
Buna şöyle cevap verilir: Böyle olsaydı kişiye haccın farz oluşu beldesinden çıkmasına bağlı olarak gerçekleşirdi. Aslında insan hac niyetiyle memleketinden ayrılmaya mecbur değildir, çünkü ayrılma eylemini gerçekleştirdiği takdirde hac ibadeti farz konumuna geçer. Sonuç olarak hac kişiye hiçbir zaman farz olmaz. Şu halde dini görev ve sorumlulukların Mütezile'nin ileri sürdügü tezle gerçekleşmediği kanıtlanmış oldu. Aksine durum bizim âlimlerimizin (Allah rahmet eylesin) belirlediği çizgi üzerinde seyreder. Şöyle ki, istitâat hallerin istitâati olup biraz önce değindiğimiz gibi fiilden önce bulunur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Fiil istitâatine gelince, bu tür istitâat fiillerin meydana geliş sırasında oluşur ve fiiller onunla gerçekleşir, tıpkı zaman birimleri gibi ki hiçbir birim ikinci bir zaman dilimi içinde varlığına sahip olamaz. İşte fiil istitâati de ikinci zaman dilimi içinde varlığını sürdüremeyen zaman parçası gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[ ] Bize, “Güç yetirilemeyen konularda yükümlük mümkün olur mu?” diye sorulacak olursa cevabımız şöyle olacaktır: Gerçekleştirilmesinden alıkonulduğumuz (ve kudretinden yoksun bırakıldığımız) husüslarda mümkün değildir, alıkonulmadığımız fakat başka şeylerle meşgul olup kudretimizi heba ettiğimiz husüslarda ise mümkündür. Kâfire gelince, kendisine güç verildiği halde başka şeylerle oyalanmış ve sahip kılındığı kudreti zayi etmiştir. Böylesinin, potansiyelini heba ettiğine göre, imanla yükümlü tutulması güç yetirilemeyen şeyle mükellef olma statüsüne girmez.
Şimdi de “teklif-i mâ lâ yutak”, yani güç yetirilemeyecek şeyle yükümlü tutulma telakkisine hangimizin daha lâyık ve daha yakın olduguna bakalım. Mütezile'nin söylemlerinden biri de şöyledir: Fiile ait (önceki) kudret onu bir sonraki zaman dilimi içinde meydana getirebilir?. Onlar bu telakkileriyle kişiyi, fiili işlemesi sırasında önceden bulunan kudretten yoksun bir duruma getirmiş oluyorlar. Ayrıca onu fiili işlememeye muktedir bulunmayan bir pozisyona düşürüyorlar.
Duyular âlemde bilinegelen uygulamaya göre, birine bir şeyi vaktinde yapması emredildiğinde, bu emri işittiği ve bu hitap kulağına ulaştığı zaman birimi içinde onu hemen yerine getiremez, ancak emri takip eden zaman birimi içinde icra edebilir. Halbuki Mütezile telakkisine göre verilen emir, kişinin kudretten yoksun olduğu (ikinci) zaman birimi içinde yerine getirilmiş olur. [ ] Güç ve kudretten yoksunluk çerçevesinde Mütezile'nin sergilediğinden daha belirgin hangi teklif-i mâ lâ yutak vardır? Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bu anlatılandan da daha tutarsız olanı şudur ki Mütezile, “Kudret fiilden önce bulunur” demişlerdir. Bilindiği üzere fiil Allah'a karşı dostluk veya düşmanlık halinin mevcudiyetini gösteren bir belgedir. Kul fiili meydana getirdiği sırada fiil küfürse düşmanlık pozisyonunda, şayet imansa dostluk pozisyonunda bulunan kimsedir. Sonuç olarak i'tizâl anlayışına göre Allaha yönelik dostluk da düşmanlık da daima kulun yasaktan kaçınması ve emre uyması zamanının dışında vuku bulmaktadır.
Mütezile mensuplarının, Cenâb-ı Hakk'ın, “Eğer Rabb'in dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi” meâlindeki beyanının cebir anlamına geldiğini iddia edişlerine gelince, âyet-i kerimenin böyle bir anlama gelmesi bahis konusu değildir. Çünkü Allah bütün insanlara fıtri olarak imanı ilkin zaruri kılmıştır, şu âyet-i kerimesinin işaretiyle: “Göklerde ve yerde olanlar ister istemez O'na teslim olmuştur”. Görüldüğü üzere Allah Teâlâ bütün yaratıklarla birlikte insanları da fıtraten İslâm'a mecbur etmiştir. Şu halde (dünya hayatındaki) ikinci defa imanın iradeye bağlı olduğu ortaya çıkmıştır.
230 [ ] Mütezile mensuplarının iki fiile ilişkin kudretin birden fazla olmadığını söylemeleri de isabetsizdir!, Çünkü onların benimsedikleri ilkelerden biri de kudretin birden fazla zaman dilimine sirâyet etmediği biçimindedir. Buna göre iki fiilin aynı anda tek kudretle vücut bulması mümkün olmadığı gibi iki fiile ait tek kudretin fiillerden sadece biri için fonksiyonel hale gelmesi de imkân dâhilinde değildir, zira kudretin sürekliliği bulunmamaktadır. Buna ek olarak kudretin fiillerden birinde bedel yoluyla bulunması da muhaldir, çünkü Mütezile fiillerden biri için asıl teşkil eden kudretin kendisini öbürü için de asıl kabul etmişlerdir. Sonuç olarak onlara ait yorumun isabetsiz oldugu kanıtlanmıştır.
Kişinin yaptığı iyilik kendine, yaptığı kötülük de kendinedir. Bu ilâhi beyanda şu husüsun ispatı vardır ki Allah Teâlâ'nın kullarına yönelik olarak gönderdiği emirler ve yasaklar onların menfaatleri veya kendilerine dokunabilecek zararlar hikmetine bağlıdır. O'nun, kendisine sağlanacak faydalar sebebiyle emir göndermesi veya zâtına dokunacak zararlar kaygısıyla yasak çıkarması söz konusu değildir, aksi takdirde O, emretmek suretiyle menfaat sağlayan ve yasaklama yoluyla zararları uzaklaştıran biri konumuna girerdi; tıpkı yaşadığımız âlemde olageldiği gibi: Başkasına bir husüsu emreden kimse umulan bir yarardan dolayı emir çıkarmakta, yasak koyan kimse de endişe ettiği bir zararı bertaraf etmek için bunu yapmaktadır. Cenâb-ı Hak ise bütün bunlardan yüce ve münezzehtir.
Rabb'imiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Bu konuda iki yorum ortaya konulmuştur: Birincisine göre, unutursak terkedip yapmazsak demektir; Cenâb-ı Hakk'ın, “Münafıklar Allah'ı unuttu, Allah da onları yüz üstü bıraktı”? ve “Gerçek şu ki biz (insan türünün atası) Âdem'le daha başlangıçta ahitleşmiştik, ne var ki o, unuttu” Yani antlaşmasını terketti, beyanlarında olduğu gibi. Hataya düşersek. Yani yasaklandığımız günahları işlersek. İkincisi, denilmiştir ki âyette yer alan nisyan ve hata kavramları gerçek anlamlarını taşımaktadır. Bir anlamda bu ilâhi beyanın üst tarafında “deyiniz” anlamına gelen bir kelimenin varlığı kabul edilmektedir, yani, “Bizi şundan şundan sorumlu tutma deyiniz” şeklinde.
Âyetin bu kısmı üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mütezile'nin kanaati şöyledir: Allah Teâlâ bu beyanı ile salt bir kulluk ve kendisine yakınlık sağlaması hikmetine bağlı olarak duada bulunulmasını emretmiştir. Nitekim, “Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vâd ettiklerini ikram et, kıyâmet gününde bizi rezil ve kepaze etme! Şüphesiz sen sözünden asla caymazsın”, ayrıca, “Muhammed Rabb'im! Onlar hakkında adâletinle hükmünü ver” dedi” meâlindeki ilâhi beyanlar ve benzerlerinde de durum aynıdır. Bu tür âyetlerde yer alan dua, [ ] mutlak anlamda kullukta bulunma ve Allah'a ya- Bi kınlık elde etme hedefini amaçlar. Çünkü Resülullah (s.a.), unutma ve hata yoluyla işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmayacağımızı, ayrıca Allah'ın vâdinden caymayacağını” haber vermiştir. Bilindiği üzere aziz ve celil olan Allah hiçbir şekilde haksızlık etmeyip adâlet çerçevesinde hüküm verir. Bunlardan başka Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı da bizim için delil teşkil eder: “Ey Muhammed! Günahın için bağışlanma talebinde bulun”. Oysa ki Allah Hz. Peygamber'in geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığını haber vermiştir”. Demek ki gerçek bizim söylediğimiz gibidir. Evet, Mütezile bu telakkiyi benimsemektedir.
Bu meselede bize göre hareket noktası şudur: Unutma veya hata yoluyla günah işlemesine karşılık Cenâb-ı Hakk'ın kulunu kınayıp hafifçe azarlaması hikmetine giren bir husüstur; bu sayede insanlar Allah'ın hakkını korusunlar, belirlediği sınırlara riâyet edip yasaklarına girmesinler ve unutmasınlar diye. Dikkat etmez misin ki Allah hata yoluyla insan öldürme fiilini işleyen kimseye kefâret cezası düzenlemiş ve bu meseleyle ilgili âyetin sonunda, “Bütün bunlar Allah tarafından tövbesinin kabul edilmesi içindir” buyurmuştur. Şayet Allah Teâlâ'nın hata yoluyla insan öldürme fiiline ceza vermesi caiz olmasaydı insan öldürme için kefâretin ve tövbenin öngörülmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu anlatılanlar hata yoluyla işlenen fiillere ceza tertip edilmesinin hikmet açısından mümkün olduğunu göstermektedir.
İkinci olarak, Cenâb-ı Hakk'ın (Hz. Müsâ'nın arkadaşının ifadesiyle] şu beyanını zikretmek gerekir: “Balığı olsa olsa şeytan unutturmuş ve hatırlamaHadisin kaynağı biraz sonra verilecektir.
ma engel olmuştur." Şeytanın eylemi daima korunup sakınılacak husüslardan biridir, bundan dolayıdır ki âyette belirttiği husüs gerçekleşmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Aslında insan yanılıp unutmaktan korunmaya heves etse bunlardan korunmuş olabilir. [ ] Bu sebeple de sözü edilen iki arızadan esen kalmak için dua etmesi tabii bir davranıştır, çünkü insan gayret göstermek suretiyle bunlardan kurtulur, umursamazlıkla da bunların girdabına düşer.
Üçüncü bir delil de sözünü ettiğimiz üzere “nisyan” terk demektir, “hata” ise yasaklanan şeyi işlemektir. Allah'ın buyruğunu terkeden, yasağını işleyen kimse elbette cezayı hak eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Binaenaleyh bu tür davranışlar karşısında dua etmek yerinde bir harekettir, tâ ki müminlere emri terketmeleri ve yasağı işlemeleri sebebiyle azap gerçekleşmesin!
Eğer denilirse ki: Resülullah'ın (s.a.), “Ümmetimden hata, unutma ve zorlama altında yaptıkları günahların sorumluluğu kaldırılmıştır”? meâlindeki hadisinin mahiyeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Bu hadis başka konularda değil, özel olarak inkâr etmek hakkında söylenmiştir. Bunun açıklaması şöyledir ki Asr-ı saâdet'te bazı müslümanlar İslâmiyet'i yeni kabul etmiş bulunuyordu. Zaman zaman unutkanlık veya yanlışlık sebebiyle konuşmalarında küfrü andıran ifadeler yer alıyor, ayrıca aynı nitelikte sözler söylemeye zorlanıyor, ölüm korkusuyla bu sözleri dilleriyle söylüyorlardı. İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böylelerinden sorumluluğun kaldırıldığını haber vermiştir.
(İmam Mâtüridi (r.h.) şöyle dedi:) Sözü edilen hadiste aftan bahsedilmektedir; bunda aynı zamanda sorumluluğun bulduğuna dair kanıt vardır. Muhtemelen af vâdi dua şartına bağlanmıştır, bu sebeple de müminler yukarıda bahis konusu edilen duaları yapmaktadır. Rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber, “Rabb'imiz! Unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma!” meâlindeki duayı yapmış ve kabul edildiği kendisine haber verilmiştir”, dolayısıyla herhangi birine ilkin bu duayı yapması emredilmiş değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
233 [ ] Cenâb-ı Hakk'ın, “Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vâd ettiklerini ikram meâlindeki beyanına gelince burada iki yorum bahis konusudur. Birincisi, Allah Teâlâ peygamberlere ve ilke olarak bütün müminlere cenneti vâd etmiştir; her bir müminin O'ndan dileği, kendisini, cennet vâdettiği zümreden kılmasına yöneliktir. İkincisi mümin bu dua ile vâd edilen cennete, sayesinde lâyık olacağı imanla son nefesini bitirmesini dilemesidir. Hz. Peygamber'e bağışlanma talebinde bulunmasının emredilmesinde de iki yorum söz konusudur. Birincisi, rivâyet edilen şu hadis çizgisinde olmasıdır: “Müezzin, ezan (okurken) sesinin uzandığı yere kadar bulunan insanların affolunduğu bir konuma sahip olan kimsedir”, Buradaki anlam sözü edilen alanda bulunanların (müezzin ve ezanı) sayesinde bağışlanmaya hak kazanmasından ibarettir. Hz. Peygamber'in bağışlanmayı dilemesi de bu çizgi üzerinde seyredebilir, yani onun istiğfârı ümmetinden bazılarının bağışlanması içindir. İkincisi, mağfiret sözlükte “örtmek, gizlemek” demektir. Bir bakıma Peygamber geçmiş ve gelecek günahı affedildikten sonra bunun başkalarının muttali olmasından gizlenmesini talep etmiştir.
(İmam (Mâtüridi) (r.h.) şöyle dedi:) İstiğfarda aslolan bağışlanmanın istenmesidir. Eğer hata veya unutma için azap caiz değilse, Allah'ın azap etmesi zulüm konumuna geçer; buna göre af istemenin mahiyeti O'nun zulmetmemesinden ibaret olur; bu ise yükümlü tutulma ve imtihana çekilme ilkesiyle bağdaşmaz. Bunun gibi hata veya unutma yoluyla günah işleyen kimse ilke olarak bağışlanmış durumda olsaydı onun yapacağı şey Allah'ın lütfettiği nimete karşı şükretmekten ibaretti. Buna mukabil bağışlanmanın istenmesinde ilâhi nimetin gizlenmesi ve imtihan ilkesinin iptal edilmesi vardır. Halbuki bir müminin Allah'ın nimetlerini görmezlikten gelip nankörce davranması olmayacak bir şeydir. [ ] Bu sebeplerle yukarıda bahis konusu edilen âyetlerde imtihan unsuruna yer veren anlamın bulunması gerekmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Aziz ve celil olan Allah'ın, “Muhammed “Rabb'im! Onlar hakkında adâletinle (halk) hükmünü ver’ dedi”% meâlindeki beyanına gelince, denilmiştir ki bu âyette yer alan “hak” azap anlamına gelir. Buna göre Allah, peygamberine müşriklerin üzerine ilâhi azabı indirmeyi istemesini emretmiş olmaktadır. Âyete, “Hak ve adâletin tâ kendisi olan hükmünle hüküm ver!” mânası da verilmiştir. Söz konusu edilen bu anlamlar ihtimal dâhilinde bulununca durumun Mütezile mensuplarının ileri sürdükleri gibi olmadığı ortaya çıkmıştır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Rabb'imiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Denildi ki âyette geçen “isr” kelimesi “ahid”, yani antlaşma anlamına gelir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Öncekilere yüklediğin gibi bize de terkedip bozduğumuz takdirde cezalandıracağın bir ahit yükleme! Önceki ümmetler bir günah işlediklerinde Cenâb-ı Hak helâl kıldıgı şeylerden birini onun miktarınca haram kılıyordu. Meselâ Allah Teâlâ'nın, “Bir kısım yahudinin zulmü sebebiyle daha önce kendilerine helâl kılınmış bulunan tertemiz şeyleri onlara haram kıldık”? meâlindeki âyetinde anlatılan, Ashâbu'l-uhdüd ve diğerlerinde olduğu gibi. Müslümanlar böyle bir âkıbetten korktukları için, “Ey Rabb'imiz, dediler, işlediğimiz bir günahtan dolayı bize ağır yük yükleme!” Âyette geçen “isr” kelimesi “ağırlık, geçmiş ümmetlere yüklenen zor şeyler” demektir; meselâ onların tövbesi, Cenâb-ı Hakk'ın “birbirinizi öldürünüz” beyanında anlatıldığı şekilde gerçekleşiyordu.
[ ] “Ey Rabb'imiz, bize güç yetiremeyeceğimiz yükleri taşıtma!” Âyet-i kerimenin bu kısmı iki yoruma açıktır. Biri, “Güç yetiremeyeceğimiz öldürme ve helake mâruz bırakma!” şeklindedir, çünkü bu durumda müminlerin yok edilmesi bahis konusudur, yok edilişte de güçlerinin ortadan kalkması tabii bir sonuçtur, (İmam (r.h.) şöyle dedi:) Yani cazip görüp kendisiyle oyalanacağımız ve dolayısıyla buyruğundan uzak kalacağımız şeyleri bize yükleme demektir. Bu durumda âyetin bu cümlesi günahlardan koruması için Allah'a dua etme konumunda bulunur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Diğer bir yorum ise âyette fiil kudretinin kastedilmiş olmasıdır. Bizim anlayışımıza göre bu kudret fiilden önce bulunmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Günahlarımızı affet! Bizi bulunduğumuz hal üzere bırak ve cezaya mâruz bırakma diye yorumlanmıştır.
Bizi bağışla, bize acı! Yani kusurumuzu ört! “Gafr” kökü “setr”, yani örtmek anlamına gelir. Bu anlamdan hareketle tolgaya miğfer denmiştir, çünkü miğfer başı örtüp korur. Günahın örtülmesi en büyük nimettir.
Sen bizim mevlâmızsın. Sen bize herkesten daha yakın ve daha merhametlisin, sen bizim koruyucumuzsun, dostumuz ve yardımcımızsın diye anlam verilmiştir. Biz mevlâ ve velinin anlamını daha önce anlattik%.
İnanmayan topluluğa karşı bize yardım et! Bunların bilinen kâfirlerin veya şeytanların olması muhtemeldir. Yani onlara karşı bize zafer ver. Bütün güç ve kudret yüce ve ulu Allaha aittir.
399 Bakara süresinin 120. âyetinin tefsirine bakınız.
TEPVİLÂTÜ'L-KURÂN Ebü Mansür Muhammed b. Muhammed b. Mahmüd el-Mâtüridi es-Semerkandi Prof. Dr. Kemal SANDIKÇI
---
Dipnotlar:
483 “Sana kendileri için nelerin helâİ kılındığını sorarlar. De ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır”. e Âliİmrân3/97. o Şevkâni, Neylw'l-evtâr, III, 288; bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, IV, 16; Süyüti, ed-Dürru'l486 Yani Allah Teâlâ, kulunu, kendisine bir husüsun farz olması için gayret sarfetmekle yükümlü tutmamıştır. Meselâ kişi, üzerine zekât ve haccın farz olması için servet kazanmaya mecbur değildir (bk. Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 115a). 17 Mütezile'ye göre fiili gerçekleştiren kudret fiilden önce, Ehl-i Sünnet'e göre ise fiille beraber (Jai) vw bulunur. Aslında bir araz olan kudret fiilden önce ise -araz iki zaman birimi içinde devamlılık gösteremeyeceğinden- fiilin gerçekleşmesi sırasında yok demektir. Buna göre fiil kudretsiz olarak meydana gelmektedir. Mütezile kelâmcıları bu âyet-i kerimede ifade edilen husüsun, yürürlükte bulunan ve kulun hür iradesine dayanan inanıp inanmama dileğinin farazi bir alternatifi olduğunu söylüyorlar. Yani Allah inanmayı cebir statüsünde değil ihtiyar konumunda tutmuştur. Müellif herhalde iki fiille ilâhi hitabın kula yöneldiği ân ile hemen ardından fiili gerçekleştirme anını kastetmektedir. Çünkü Mütezile'ye göre kudret fiilden önce bulunmaktadır. Mâtüridi'nin, bu yorumunda, fiilin işlenmesinden önceki hali de bir fiil olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır. 47 Bu konuyla ilgili âyetler için bk. M. F. Abdulbâki, el-Mucemu'l-mufehres, “hulf” md. Müellif şu âyet-i kerimeyi kastetmiş olmalıdır: “Biz senin için apaçık bir zaferin önünü açtık. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecekteki günahını bağışlayacaktır”. 55 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, ll, 136, 266; Buhâri, “Ezan” 5; Ebü Dâvüd, “Salât”, 31. İbnu'lEsir hadisin mânasını farklı anlamaktadır. 58 “Müúsà kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Siz buzağıyı tanrı edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi (birbirinizi) öldürün”. Merhum imam Mâtüridi âyete burada, “Birbirinizi öldürünüz” mânası veriyorsa da, yerindeki tefsirinde müfessirlerin bu mânada ittifak ettiklerini söylemekle beraber bunu münasip görmediğini ifade etmekte ve sebeplerini anlatmaktadır (bk. Tevilâtü'l-Kurün,
Âl-i İmran 3:1
[Hurüf-i Mukatta'a]
Elif-lâm-mim. Allah; O'ndan başka asla ilâh yoktur, meâlindeki âyet hakkında bazıları şöyle demiştir: Bu harflerin tefsiri, ona bağlı kılınan şeydir;
tıpkı “Elif-làm-mim; işte kitap, onda şüphe yoktur”! meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibidir. “İşte kitap” cümlesi, “Elif-lâm-mim”in tefsiridir. Elif-lâmmim. Allah, O'ndan başka asla ilâh yoktur, Allah, O'ndan başka asla ilâh yoktur meâlindeki cümle de Elif-lâm-mim'in tefsiridir. Bunun bir benzeri de “Elif-lâm-mim-sâd. Bu, sana indirilen kitaptır”? meâlindeki âyettir. Hurüf-i mukattaaya bağlı olan bütün âyetler (böyledir), yani âyet o harflerin tefsiridir. Cenâb-ı Hak, kendisini dilediği şeylerle isimlendirir. O kendisini “Arş'ın sahibi, şânı yüce”? beyanında zatına “macid” ismini vermiş, “Şüphesiz o, şânı yüce bir Kur'ândır” meâlindeki âyetinde de Kur'ân'a “mecid” ismini nispet etmiştir.
Bazıları, hurüf-i mukattaa sürelerin anahtarıdır demiş, başkaları da sürelerin başında yer alan her mukattâ harf Allah'ın isimlerinden biridir, kanaatini belirtmiştir. Hurüf-i mukattaanın, mahiyeti bilinemeyen müteşâbihattan olduğunu söyleyenler de vardır; [ ] yine bazı âlimler söz konusu harflerin teşbibi olduğunu ve bu ifade tarzının Arab'ın adetleri arasında bulunduğunu söylemiştir. Bu konuda “Elif-lâm-mim; işte kitap, onda şüphe yoktur” meâlindeki âyetlerin tefsirinde yeterince bilgi verilmiştir.
[Hay ve Kayyüm İsimleri]
O hay ve kayyümdur. O, zatıyla haydır, diridir, O'nun dışındaki bütün canlılar, kendilerinden başka bir canlı varlık sayesinde hayattadır. Cenâb-ı Hak, kendinden hayat sahibi olunca değişmek ve yok olmakla nitelendirilemez. Kendisinden başka bütün canlılar, diğer bir canlı sayesinde diri olduklarına göre, onlar için değişim ve yok oluş kaçınılmaz bir sonuçtur. “Hayat” yani daima diri oluş, şânı yüce ve yaratıklar nezdinde durumu üstün olanın kendisiyle nitelendirildiği bir kelimedir. Görmez misin ki, Allah Teâlâ yeşeren yer yüzünü hayatla nitelemiştir, çünkü yeşerdiğinde değeri yükselmekte ve insanlar nezdindeki konumu şeref kazanmaktadır”. İnsanlar arasında değeri yüksek olduğu için mümine “diri” denilmiş, kâfire ise insanlar katında değeri düşük olduğu için “ölü” denilmiştir’. Ayrıca Cenâb-ı Hak azameti, celâli ve büyüklüğü sebebiyle “diri” diye adlandırılmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın şehitler hakkındaki şu beyanı da bu esasa bağlıdır: “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler”? meâlindeki âyet-i kerimesi de aynı anlama gelir; yani onlar Rableri katında ikram edilmekte, saygı görmekte ve üstün tutulmaktadırlar.
O kayyümdur. “Kayyüm” kelimesine bazıları her mükellefin yaptıgına hâkim olan anlamı vermiş, bazıları da onu koruyan diye açıklamıştır. Bu lafzı, İbn Mesüd “el-kayyâm” diye okumuştur". “Kâim” “kayyüm”
ve “kayyâm” (pises sali) kelimelerinin hepsi aynı anlama gelir. [ ] “Falan adam filanın durumuna kâimdir” denilince, onun her şeyini biliyor, hiçbir şeyi kendisine gizli kalmıyor demektir. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah'ın en büyük ismi (ism-i a'zam) hay ve kayyümdur"!.
---
Dipnotlar:
` `“ Teşbib, özellikle kadınları anmak suretiyle kasideyi güzelleştirip süslemek demektir. Bu cümle ile muhtemelen müellif şu âyet-i kerîmeye işaret etmektedir: “Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar” (Yàsin, 36/33). Burada su âyet-i kerîmeye işaret edilmektedir: “Dirilerle ölüler bir değildir. Allah dilediğine elbette isittirir; ama sen kabirdekilere de isittirecek değilsin” (Fâtır, 35/22. Ayrıca bk. “Allah yolunda öldürülenler için ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezSicistâni, Kitâbu'l-Mesâhif, 59. İbnu'l-A'râbi şöyle demiştir: Kayyüm, kayyâm ve müdebbir aynı anlama gelir. Zeccâc da şöyle dedi: Allah'ın sıfatı ve esmâ-i hüsnâsından olarak Kayyüm ve kayyâm, canlı-cansız bütün varlıkların yaratılması, rızıklandırılması ve mekânlarının bilinmesi konusunda Allah'ın tedbiri demektir.
Âl-i İmran 3:2
[Hurüf-i Mukatta'a]
Elif-lâm-mim. Allah; O'ndan başka asla ilâh yoktur, meâlindeki âyet hakkında bazıları şöyle demiştir: Bu harflerin tefsiri, ona bağlı kılınan şeydir;
tıpkı “Elif-làm-mim; işte kitap, onda şüphe yoktur”! meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibidir. “İşte kitap” cümlesi, “Elif-lâm-mim”in tefsiridir. Elif-lâmmim. Allah, O'ndan başka asla ilâh yoktur, Allah, O'ndan başka asla ilâh yoktur meâlindeki cümle de Elif-lâm-mim'in tefsiridir. Bunun bir benzeri de “Elif-lâm-mim-sâd. Bu, sana indirilen kitaptır”? meâlindeki âyettir. Hurüf-i mukattaaya bağlı olan bütün âyetler (böyledir), yani âyet o harflerin tefsiridir. Cenâb-ı Hak, kendisini dilediği şeylerle isimlendirir. O kendisini “Arş'ın sahibi, şânı yüce”? beyanında zatına “macid” ismini vermiş, “Şüphesiz o, şânı yüce bir Kur'ândır” meâlindeki âyetinde de Kur'ân'a “mecid” ismini nispet etmiştir.
Bazıları, hurüf-i mukattaa sürelerin anahtarıdır demiş, başkaları da sürelerin başında yer alan her mukattâ harf Allah'ın isimlerinden biridir, kanaatini belirtmiştir. Hurüf-i mukattaanın, mahiyeti bilinemeyen müteşâbihattan olduğunu söyleyenler de vardır; [ ] yine bazı âlimler söz konusu harflerin teşbibi olduğunu ve bu ifade tarzının Arab'ın adetleri arasında bulunduğunu söylemiştir. Bu konuda “Elif-lâm-mim; işte kitap, onda şüphe yoktur” meâlindeki âyetlerin tefsirinde yeterince bilgi verilmiştir.
[Hay ve Kayyüm İsimleri]
O hay ve kayyümdur. O, zatıyla haydır, diridir, O'nun dışındaki bütün canlılar, kendilerinden başka bir canlı varlık sayesinde hayattadır. Cenâb-ı Hak, kendinden hayat sahibi olunca değişmek ve yok olmakla nitelendirilemez. Kendisinden başka bütün canlılar, diğer bir canlı sayesinde diri olduklarına göre, onlar için değişim ve yok oluş kaçınılmaz bir sonuçtur. “Hayat” yani daima diri oluş, şânı yüce ve yaratıklar nezdinde durumu üstün olanın kendisiyle nitelendirildiği bir kelimedir. Görmez misin ki, Allah Teâlâ yeşeren yer yüzünü hayatla nitelemiştir, çünkü yeşerdiğinde değeri yükselmekte ve insanlar nezdindeki konumu şeref kazanmaktadır”. İnsanlar arasında değeri yüksek olduğu için mümine “diri” denilmiş, kâfire ise insanlar katında değeri düşük olduğu için “ölü” denilmiştir’. Ayrıca Cenâb-ı Hak azameti, celâli ve büyüklüğü sebebiyle “diri” diye adlandırılmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın şehitler hakkındaki şu beyanı da bu esasa bağlıdır: “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler”? meâlindeki âyet-i kerimesi de aynı anlama gelir; yani onlar Rableri katında ikram edilmekte, saygı görmekte ve üstün tutulmaktadırlar.
O kayyümdur. “Kayyüm” kelimesine bazıları her mükellefin yaptıgına hâkim olan anlamı vermiş, bazıları da onu koruyan diye açıklamıştır. Bu lafzı, İbn Mesüd “el-kayyâm” diye okumuştur". “Kâim” “kayyüm”
ve “kayyâm” (pises sali) kelimelerinin hepsi aynı anlama gelir. [ ] “Falan adam filanın durumuna kâimdir” denilince, onun her şeyini biliyor, hiçbir şeyi kendisine gizli kalmıyor demektir. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah'ın en büyük ismi (ism-i a'zam) hay ve kayyümdur"!.
---
Dipnotlar:
` `“ Teşbib, özellikle kadınları anmak suretiyle kasideyi güzelleştirip süslemek demektir. Bu cümle ile muhtemelen müellif şu âyet-i kerîmeye işaret etmektedir: “Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar” (Yàsin, 36/33). Burada su âyet-i kerîmeye işaret edilmektedir: “Dirilerle ölüler bir değildir. Allah dilediğine elbette isittirir; ama sen kabirdekilere de isittirecek değilsin” (Fâtır, 35/22. Ayrıca bk. “Allah yolunda öldürülenler için ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezSicistâni, Kitâbu'l-Mesâhif, 59. İbnu'l-A'râbi şöyle demiştir: Kayyüm, kayyâm ve müdebbir aynı anlama gelir. Zeccâc da şöyle dedi: Allah'ın sıfatı ve esmâ-i hüsnâsından olarak Kayyüm ve kayyâm, canlı-cansız bütün varlıkların yaratılması, rızıklandırılması ve mekânlarının bilinmesi konusunda Allah'ın tedbiri demektir.
Âl-i İmran 3:3
3-4. “O sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve öncekileri doğrulayıcı olarak indirmiştir; daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil'i indirmişti; Furkânı da indirdi. Bilinmeli ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.” O sana kitabı indirmiştir. Bu beyanın anlamı açıktır. “Hak ile” anlamındaki “bil'hakk” ifadesi hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Bu lafız, “halkı hakka çağırmakla” anlamına gelebilir. Gerçeğin ta kendisi olan, kesin delil olarak ortaya konulan, mücize olarak gönderilen gibi anlamlara da gelebilir; zira Araplar ona karşı delil getirmekten ve onun bir benzerini yapmaktan âciz kalmıştır. Böylece yüz çeviren, büyüklenen ve inat edenlerin dışında herkesin nezdinde onun Allah tarafından gelen bir hakikat olduğu ortaya çıkmış oldu. “Hak ile” mânasındaki ifadenin doğru ve âdil olarak anlamına geldiği gibi, Allah'ın insanlar üzerinde ve insanların birbirleri üzerindeki hakkı anlamına geldiği de söylenmiştir.
Öncekileri doğrulayıcı olarak. Yani daha önce gönderilen semavi kitaplara uygun olarak, onlara aykırı ve onlardan farklı olmayarak demektir. Bu ifade efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in peygamberliğine işaret etmektedir. Çünkü O, getirdiği kitabın, önceki ilâhi kitaplara uygun olduğunu, onlara aykırı düşmediğini haber vermektedir. Şayet önceki ilâhi kitaplara muhalif görülseydi, insanlar muhalefetin nerede olduğunu açıklamaya mecbur kalırlardı. Bunu yapamadıklarına göre bu kitabın Allah tarafından geldiğini ve Muhammed'in (s.a.) O'nun elçisi olduğunu anlamışlar, fakat inat ederek inkâr etmişlerdir.
[ ] Daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil'i indirmişti; (daha sonra) Furkân'ı da indirdi. Bazıları buradaki “insanlara doğru yolu göstermek üzere” meâlindeki cümleyi, onlara açıklamak, doğru yolda olan insanlara kesin delil olmak, kör olan ve dalâlet içinde bulunanlar için de kendilerini susturucu karşı delil getirmek, diye açıklamışlardır. Çünkü böylesinin doğru yolu gösterme ihtimali yoktur, aksine Kur'ân onun helâk olacağını gösteren delildir. Kur'ân, ancak hidâyete erdiği zaman kendisine doğru yolu gösteren bir delil olur. Hidâyeti kabul etmeye yanaşmadığında ise aleyhte bir delil teşkil eder. Böylece bu âyetin, Mütezile'nin iddia ettiğinin aksini gösterdiği ortaya çıkmış oldu”.
Furkân'ı da indirdi. Kur'ân'a iki açıdan Furkân dendiğini daha önce açıklamıştık", Birincisi, âyetleri ayrı ayrı olduğu ve farklı zamanlarda nâzil olduğu için; ikincisi de hak ile bâtılı, helâl ile haramı, sakınılması gerekenle yapılmasına izin verilen şeyleri ayırdettiği için. Buna göre her ilâhi kitapta helâl ile haramı, sakınılması gerekenle yapılmasına izin verilen şeyler açıklanmıştır. İncile de (hakikati) ortaya koyduğu, açıkladığı için İncil denilmiştir. Bu kelime sözlükte açıklamak, ortaya koymak demektir!, Parlayan meşale olduğu için Tevrat'a da Tevrat deniliştir, ki o gerçekten öyledir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler. Denildi ki Allah'ın kesin delilleri anlamına gelir. Yine denildi ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenler demektir, çünkü insanlar Allah'ın âyetlerini inkâr ettiklerinde O'nu da inkâr etmiş olurlar. Cenâb-ı Hakk'ın dinini inkâr etmek de O'nu inkâr etmektir; dininden uzak durmak da O'ndan uzak olmaktır, benzer şekilde Peygamberi'nden uzak durmak yine O'ndan uzak durmak konumundadır.
Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki dostlarının düşmanlarından intikam alandır; yine denildi ki düşmanlara karşı zafer kazanan mutlak güç sahibidir, şiddetli bir şekilde yakalayandır, anlamı da verilmiştir.
---
Dipnotlar:
“Mütezile'nin hidâyeti beyanla yani açıklamakla tefsir etmesine bakıldığında, o herkes için hidâyet kaynağı olur. Bu ise mümkün değildir” (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 102a). İbn Manzür şöyle demektedir: “İncil kelimesi vezin olarak iklil ve ihrit şeklinde okunur. Nakledildiğine göre “en-Necl” mastarından türemiştir, bu da asıl ve doğal olan demektir. O, İbranice veya Süryanice bir kelimedir. Arapça olduğu da söylenmiştir”. İncil kelimesinin türemesi konusunda Mâtüridi ve İbn Manzür'un hata ettikleri görülmektedir. el-Muncid'de şöyle denmiştir: “İncil Yunanca bir kelimedir, anlamı da müjde demektir. Çünkü İncil kurtuluş yollarını içermektedir”. el-Mu'temu'l- Vasit'in “İncil” hakkındaki metni de elMünciddeki metne yakındır. Tevrat'a da parlayan meşale anlamına geldiği için Tevrat denmiştir. (Semerkandi, Şerhu'tTevilât, vr. 102b). “Veriye'z-zendu”, alevi çıktı, yani aydınlattı demektir. “ezZendu”, ateşin yakıldığı en üstteki odun, demektir.
Âl-i İmran 3:4
3-4. “O sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve öncekileri doğrulayıcı olarak indirmiştir; daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil'i indirmişti; Furkânı da indirdi. Bilinmeli ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.” O sana kitabı indirmiştir. Bu beyanın anlamı açıktır. “Hak ile” anlamındaki “bil'hakk” ifadesi hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Bu lafız, “halkı hakka çağırmakla” anlamına gelebilir. Gerçeğin ta kendisi olan, kesin delil olarak ortaya konulan, mücize olarak gönderilen gibi anlamlara da gelebilir; zira Araplar ona karşı delil getirmekten ve onun bir benzerini yapmaktan âciz kalmıştır. Böylece yüz çeviren, büyüklenen ve inat edenlerin dışında herkesin nezdinde onun Allah tarafından gelen bir hakikat olduğu ortaya çıkmış oldu. “Hak ile” mânasındaki ifadenin doğru ve âdil olarak anlamına geldiği gibi, Allah'ın insanlar üzerinde ve insanların birbirleri üzerindeki hakkı anlamına geldiği de söylenmiştir.
Öncekileri doğrulayıcı olarak. Yani daha önce gönderilen semavi kitaplara uygun olarak, onlara aykırı ve onlardan farklı olmayarak demektir. Bu ifade efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in peygamberliğine işaret etmektedir. Çünkü O, getirdiği kitabın, önceki ilâhi kitaplara uygun olduğunu, onlara aykırı düşmediğini haber vermektedir. Şayet önceki ilâhi kitaplara muhalif görülseydi, insanlar muhalefetin nerede olduğunu açıklamaya mecbur kalırlardı. Bunu yapamadıklarına göre bu kitabın Allah tarafından geldiğini ve Muhammed'in (s.a.) O'nun elçisi olduğunu anlamışlar, fakat inat ederek inkâr etmişlerdir.
[ ] Daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil'i indirmişti; (daha sonra) Furkân'ı da indirdi. Bazıları buradaki “insanlara doğru yolu göstermek üzere” meâlindeki cümleyi, onlara açıklamak, doğru yolda olan insanlara kesin delil olmak, kör olan ve dalâlet içinde bulunanlar için de kendilerini susturucu karşı delil getirmek, diye açıklamışlardır. Çünkü böylesinin doğru yolu gösterme ihtimali yoktur, aksine Kur'ân onun helâk olacağını gösteren delildir. Kur'ân, ancak hidâyete erdiği zaman kendisine doğru yolu gösteren bir delil olur. Hidâyeti kabul etmeye yanaşmadığında ise aleyhte bir delil teşkil eder. Böylece bu âyetin, Mütezile'nin iddia ettiğinin aksini gösterdiği ortaya çıkmış oldu”.
Furkân'ı da indirdi. Kur'ân'a iki açıdan Furkân dendiğini daha önce açıklamıştık", Birincisi, âyetleri ayrı ayrı olduğu ve farklı zamanlarda nâzil olduğu için; ikincisi de hak ile bâtılı, helâl ile haramı, sakınılması gerekenle yapılmasına izin verilen şeyleri ayırdettiği için. Buna göre her ilâhi kitapta helâl ile haramı, sakınılması gerekenle yapılmasına izin verilen şeyler açıklanmıştır. İncile de (hakikati) ortaya koyduğu, açıkladığı için İncil denilmiştir. Bu kelime sözlükte açıklamak, ortaya koymak demektir!, Parlayan meşale olduğu için Tevrat'a da Tevrat deniliştir, ki o gerçekten öyledir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler. Denildi ki Allah'ın kesin delilleri anlamına gelir. Yine denildi ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenler demektir, çünkü insanlar Allah'ın âyetlerini inkâr ettiklerinde O'nu da inkâr etmiş olurlar. Cenâb-ı Hakk'ın dinini inkâr etmek de O'nu inkâr etmektir; dininden uzak durmak da O'ndan uzak olmaktır, benzer şekilde Peygamberi'nden uzak durmak yine O'ndan uzak durmak konumundadır.
Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki dostlarının düşmanlarından intikam alandır; yine denildi ki düşmanlara karşı zafer kazanan mutlak güç sahibidir, şiddetli bir şekilde yakalayandır, anlamı da verilmiştir.
---
Dipnotlar:
“Mütezile'nin hidâyeti beyanla yani açıklamakla tefsir etmesine bakıldığında, o herkes için hidâyet kaynağı olur. Bu ise mümkün değildir” (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 102a). İbn Manzür şöyle demektedir: “İncil kelimesi vezin olarak iklil ve ihrit şeklinde okunur. Nakledildiğine göre “en-Necl” mastarından türemiştir, bu da asıl ve doğal olan demektir. O, İbranice veya Süryanice bir kelimedir. Arapça olduğu da söylenmiştir”. İncil kelimesinin türemesi konusunda Mâtüridi ve İbn Manzür'un hata ettikleri görülmektedir. el-Muncid'de şöyle denmiştir: “İncil Yunanca bir kelimedir, anlamı da müjde demektir. Çünkü İncil kurtuluş yollarını içermektedir”. el-Mu'temu'l- Vasit'in “İncil” hakkındaki metni de elMünciddeki metne yakındır. Tevrat'a da parlayan meşale anlamına geldiği için Tevrat denmiştir. (Semerkandi, Şerhu'tTevilât, vr. 102b). “Veriye'z-zendu”, alevi çıktı, yani aydınlattı demektir. “ezZendu”, ateşin yakıldığı en üstteki odun, demektir.
Âl-i İmran 3:5
5. “Kuşkusuz yerde olsun gökte olsun hiçbir şey Allaha gizli kalmaz.
Kuşkusuz yerde olsun gökte olsun hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bu âyet, tehdit anlamı içermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, ama Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Göklerde ve yerde yaratıklara karşı örtülüp onlara gizli kalan hiç bir şey Allah'a gizli kalmaz; böyleyken sizce ortada olan amelleriniz ve fiilleriniz O'na nasıl gizli kalır? Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: İnsanların döllerinde, kalplerinde ve rahimlerdeki şeyler Allah'a gizli kalamadığına göre ortadaki sözleriniz ve fiilleriniz O'na nasıl gizli kalabilir, anlamına da gelebilir. Yüce Mevlâ'nın “Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren Odur” diye buyurduğuna bakmaz mısın? Zaten O, rahimlerdekini bilmiş, üç katlı karanlığın içinde olmasına rağmen Cenâb-ı Hak onları dilediği mahiyet ve keyfiyette şekillendirmiştir”.
Âl-i İmran 3:6
Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur. Bu âyet iz takipçisi anlamına gelen “kâifin” söylediklerinin aksine işaret etmektedir. Zira Allah, insana ana rahminde istediği şekli vermeyi başka birine değil, kendine tahsis etmiştir. Peki, iz takipçisi rahimdekinin ilk şeklini nasıl biliyor da “bu onun şekline benzemektedir, bu çocuk ondandır” diyebilmektedir? Nesne ve olayların yaratılması konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Cenâb-ı Hak feri olanı asli olandan yaratmıştır, dolayısıyla ebeveyn çocukların varlık sebebidir, demiştir. Bazıları ise vasıtalı olarak da vasıtasız olarak da meydana gelebilir, demiştir. İnsanın aşılamış yumurtadan yaratılması gibi bazı şeyler bir takım sebeplerle dünyaya gelir. Belirtilmeli ki aşılanmış yumurta rahim duvarına asılı bir nesneye dönüşür, sonra mudga (et parçası) haline gelir. Bu, Yüce Allah'ın mahlukatı istediği şekilde yaratabileceğine, bir şeyle veya hiçbir şey olmadan, vasıtalı veya vasıtasız olarak yaratabileceğine delil olur. O, bütün bunları yapabilecek güçtedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
ei DESİN L İŞİ ili 2 Ç FOORE: L Üy laz şi erp 2, KUG 242 [ ] Z. “Sana kitabı indiren O'dur. Onun (Kurân) bir kısım âyetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşâbihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te'vil etmek için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir; birde ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar.”
[Muhkem ve Müteşâbih Âyetler)]
Sana kitabı indiren O'dur. Onun (Kur'ân) bir kısım âyetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşâbihtir. Bu ilâhi beyanın neyi kastettiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Muhkemlerin, kendileriyle amel edilen nâsihler, müteşâbihalerin de amel edilmeyen mensühlar olduğu söylenmiştir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür”. Diğer bazı âlimlerse şöyle demiştir: Muhkemler En'âm süresinin sonundaki üç âyet ile İsrâ süresindeki âyettir: “De ki: Gelin, rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım”. Bir de İsrâ süresinden şu âyet: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle”!. Bu âyetler muhkem diye isimlendirilmiştir, çünkü tevhidi ve Allah'a imanı emretmektedir, diğerleri ise müteşâbihtir.
Bu yorumların dışında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle denilmiştir: Muhkemât, okuduğunda ve düşündüğünde herkesin anlayabileceği âyetlerdir; müteşâbihât ise ancak incelenip araştırıldığında anlaşılan anlamı kapalı âyetlerdir. Başka bir görüş de şöyledir: Muhkemât, mahiyeti bilinen ve maksadı anlaşılan âyetlerdir. Müteşâbih ise muhkemde insanların ihtiyacı olan hükmün beyanından sonra bile hurüf-ı mukatta'a gibi ne kasdettiği anlaşılamayan âyetler) kesinlikle mahiyeti bilinmeyen, ancak iman edilmesi gereken âyetlerdir. Bu âyetler Allah'ın kullarına yönelik bir imtihandır. Yaratıklarını sınama çeşitlerinden dilediği ile denemek Allaha ait bir haktır”. Zaten dünya imtihan yurdudur.
[ ] Muhkemâttan müslümanların her birine, fikir ayrılığı söz konusu olmadan açık bir anlam taşımasının kastedilmesi de muhtemeldir. Müteşâbih ise dilleri farklı olduğu için insanlara karışık gelen ve maksadını anlamakta ihtilaf edilen âyetlerdir. Yahut da âyetin zâhir yönünün, bâtın yönünden farklı anlama gelmesi, bu yüzden bazılarının görünen (zâhiri) anlamı esas almaları, Firüzâbâdi, Tenviru'l-mikbâs, 55; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 144.
bazılarının da zâhirinde Allah'a zulüm nispet etme ve onu yaratıklara benzetme anlamını gördükleri için bâtınını esas almalarıdır; halbuki müslümanlar haksızlık ve teşbihi Allah Teâlâ'dan uzak tutmakta ittifak etmiştir”. Muhkemde elde edilen bilgi ile müteşâbihten kastedilen anlamı bilmek mümkündür. Başka bir grup da şöyle demiştir: Muhkem mânası açık ve seçik olandır. Şayet gerçek onların söyledikleri gibi olsaydı, âyetin anlamında insanların ihtilaf etmeleri ve herkesin benimsediği anlamın muhkem olduğunu iddia etmesi mümkün olmazdı. Zira o zâhir ve açık olsaydı herkes ona uyardı ve aralarında görüş ayrılığı bulunmazdı.
Tefsirini yapmaya çalıştığımız bu âyet, Mütezile'nin iddialarına karşı delil mevcut olup onları reddetmektedir. Çünkü onların anlayışına göre Allah Teâlâ sadece aslah (en uygun) olanı yapar. Halbuki O, burada muhkem olanı olmayandan ayırıp açıklamamıştır, şayet açıklamış olsaydı, bu insanlar için dini açıdan faydalı olurdu. Bu da şunu göstermektedir ki aziz ve celil olan Allah'ın, bazan insanları imtihan edip sınamak maksadıyla dinde onlar için aslah olanı yapmaması da caizdir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu hikmetin dışında kalan bir şey değildir”. Sonra onların emretme hakkında söyledikleri doğrudur. Allah, içinde aslah olan şey bulunduğu için emrini, ancak itaat edilmesi için vermektedir. Bazan aksi daha uygun (aslah) olmasına rağmen, imtihan hikmetine bağlı olarak onlar için dinde aslah olmayan şeyi yapmalarını da isteyebilir. O zaman “aslah” lafzı dine daha yakın, daha çekici anlamına gelir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
243 [ ] Bazıları şöyle demiştir: Muhkem anlamı aklen açıklanabilen; müteşâbih ise anlamı aklen bilinmeyen âyettir; onun mahiyeti ancak nakille öğrenilir. Bazıları da şöyle bir fikir beyan etmiştir: İçinde emir, nehiy, helâl ve harama dair hükümlerin bulunduğu âyetler muhkem olup müteşâbih değildir. Müteşâbih ise insanların bilmeye ihtiyaç duymadıkları husüslarda olur; meselâ krallığın sonunu, hükümdar ve kralların sayısını haber vermek gibi. Ayrıca Allah tarafından vâd edilen şeylerin mahiyetinin bilinmesi ve benzeri husüslar. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki Mütezile mensuplarının bu konuda aradıklarını istedikleri gibi bulamayışları sebebiyle bunlar kendilerine müteşâbih olmuştur. Biz müteşâbih konusundaki gerçeği ve söylenmesi gereken şeyleri açıkladık. Hatalardan korunmak ve kurtuluşa ermek ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bunlar kitabın esasıdır. Bu cümlenin, biri “kitabın aslıdır”, öbürü de “diğerlerinden öndedir” anlamında olmak üzere iki mânaya gelmesi mümkündür. Benzer şekilde Ummu'-kurâ -Mekke'yi kastediyorum- da bu şekilde anlaşmalıdır. Çünkü o, diğer şehirlerden öncedir. Bu tabirle şehirlerin aslı anlamının kastedilmesi de muhtemeldir; tıpkı Fâtiha süresine Ummu'I-Kur'ân dendiği gibi; çünkü o asıldır veya diğer sürelerden daha öndedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bunlar kitabın esasıdır. Yani muhkem âyetler kitabın esasıdır. Müteşâbih ise, “çünkü bu sığır bize ayırdedilemez hale geldi”? meâlindeki beyanda olduğu gibi başka mânalarla benzerlik taşır, o müteşâbihtir. Yine müşkile de, başka şeye ait bir şekil karıştığı için müşkil diye isimlendirilmiştir. Müteşâbih kendisine başka şeye ait bir benzerlik karıştığı için müteşâbih diye anılmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Kalplerinde sapma meyli bulunanlar. Buna haktan ayrılmak anlamı verildiği gibi şüphe ve tereddüt mânası da verilmiştir.
[ ] Fitne çıkarmak için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Burada sadece müteşâbihlere tâbi olmak söz konusu olsaydı onlar mazur görülebilirlerdi, çünkü bir şeye tâbi olmak onun amacına uyum sağlamak demektir. Bu ölçüye bağlı olarak “onu hakkını vererek okumakta olanlar...” meâlindeki âyetle -yani ona hakkıyla tabi olanlar-, “Rabbinizden size indirilene uyun!”” meâlindeki âyet de böyledir. Müteşâbih de bize Rabbimizden indirilmiştir. Dolayısıyla ona tâbi olan da hakikatte övülür. Bu durumda yukarıdaki âyette, gerçekte bir tabi olmanın bulunmadığı ortaya çıkmıştır, şayet bu durum mevcut olsaydı mazur görülürlerdi. Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- burada fikirlerinin bozuk olması sebebiyle tevil edilen görüşlere uymak söz konusudur. Görmez misin ki onlar ümmetin hükümranlığının ne zaman sona ereceğini bilmek istemişlerdir. Halbuki buna vakıf olmakta kıyâmeti ve sebebini bilmek söz konusudur. Bunlar ise Yüce Allah'ın, başkaları bir yana peygamberi bile haberdar etmediği bilgilerdir. Burada (kalplerinde sapma meyli bulunanların), hakikati kavramaktan âciz olan ve kendi kısır anlayışlarına uyan mânası da kastedilmiş olabilir. Eğer onların bakışları muhkeme yönelik olsaydı, bu onları gayelerine ulaştırır ve ihtiyaçlarını karşılardı. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir.
Kalplerinde sapma meyli bulunanlar. Yani haktan ayrılma eğiliminde olanlar; bu, onların amaçları veya inançlarıydı, şayet burada kâfirler kastediliyorsa. Müslüman olup da nefsâni arzularına uyanlar kastediliyorsa o takdirde ikinci anlam esas alınır. Benzer şekilde dini gerçeğin aslına inanan her mezhep sahibini, şu ilâhi beyanda görürüz: “Rabbinizden size indirilene uyun!” Başka bir âyette: “Kuşkusuz bu Kur'ân en doğruya iletir”. Diğer bir âyet ise şöyle: “Doğrusu bu Kur'ân, İsrâiloğullarına, üzerinde anlaşamadıkları pek çok şeyi açıklamaktadır””. Âyetin zâhirini esas alan kimse onun muhkem ve kendi fikrinin hak olduğunu ileri sürebilir; fakat hak olanı bulmak konusunda bütün gayretini gösterdikten, diğer görüş ve yorumu buna bağladıktan sonra. Durum böyle ise yapılacak şey [ ] ümmetin, zâhire uymak konusundaki anlayışına teslim olmaktan ibarettir. Nitekim Hz. Peygamber'den (s.a.) rivâyet edildiğine göre o, ümmetin fırkalara ayrılacağını haber vermiş, kendisinin ve ashâbının (r.a) yoluna sarılmalarına işaret etmiştir”. Tevârüs edilen emir böyle olduğuna göre, ihtilaf edilen şeyin muhkem ve açık olana tâbi kılınması gerekir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Müteşâbihâta yönelik te'vilin peşine düşen bidatçi, çoğunluğun görüşüne sarılan insanların zihinlerini karıştırmayı kastetmektedir. Bunun yanında hak ehline mensup gruplar da çoğunluk görüşüne sahiptir. Anlaşılmazlığın ortaya çıkışı sırasında konuların te'vili ile uğraşmayı terk eden kişi, ümmet nezdinde muhkem olana uymuş ve müteşâbihe de hakkını vermiş olur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. [Bu paragrafın başında zikredildiği gibi] öncelikli hedef bu ümmetin varlığının sonu ve kıyâmetin kopmasının zamanını belirlemekse; sıradan insanlar bir yana Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberlerini bile haberdar etmediği konularla veya zayıf akılların mâhiyetini idrakten âciz kaldığı şeylerle uğraşanlar, avâmın ve anlayışı zayıf kişilerin zihinlerini karıştırmayı kastetmektedir. Aziz ve Celil olan Allah, onların mâhiyetini Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini haber vermektedir, bu bilgi bizden başkasında bulunmuş olsun veya olmasın. Şayet böyle bir bilgi başkası tarafından bilinmişse bunu, akılların ulaşabileceği bir şey olduğu için değil, Yüce Allah sayesinde bilmiş olur. Âyetteki tabi olmanın anlamı ise daha önce anlatıldı.
Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, (fitne çıkarmak] için, yani Kur'ân'dan kendilerince benzeşenler, ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Denildi ki fitne küfür demektir. Fitnenin imtihan anlamına gelmesi de mümkündür; buna göre onlar müslümanları sınamak için bu âyetlerin peşine düşerler.
[ ] Onu (kişisel arzularına göre) te'vil etmek için. Yani, Allah Teâlâ'nın, bu ümmet için takdir ettiği süre ve zamanı anlamak için. Tevil'in asıl anlamı muntehâdır, yani son sınırdır. Cenâb-ı Hak ise halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir, buyurmaktadır. Yani bu ümmetin sonunu ancak Allah bilir.
Müteşâbih konusuna gelince, şayet o, hakkında fikir beyan edilemeyecek şeylerdense o odur. Eğer ilim ehlinin bileceği şeylerden olup onlar da onu açık seçik biliyorsa o da odur. Bu işin aslı şudur: İslâmiyet hakkında fikir sahibi olan herkes, muhalifine karşı istidlâlde bulunduğu âyetlere dayanarak, onun delil getirdiği âyetin müteşâbih olduğunu, kendisinin ise açık anlamlı âyetlerle istidlâl ettiğini ileri sürer. Ona göre kendisinin sahip olduğu görüş haktır. Halbuki, görüşünün hak olmadığı veya açık anlamlı olanı terk edip müteşâbihin peşine düştüğü iddiası arasında fark yoktur. Bu tür problemlerin çözüm yolu, sahip olduğu fikri araştırıp incelemektir: şayet o, aklı, benimsemeye mecbur bırakacağı bir delil getirirse kabul edilir; aksi takdirde onun müteşâbih konusunda iddia ettiği fikirlerin benzerini ileri sürmeye rakibinin de hakkı vardır.
Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. Bazıları bu âyette duraklama yeri, bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler, kısmıdır demiştir. Bunu söyleyen, ardından cümleye, Derler ki ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır, diye başlayarak devam eder. Buradaki “yekülüne”,4) yani “derler” lafzı, “kâlü” yani “dediler” anlamındadır. Buna göre, Ona inandık cümlesi de bildiğimiz şeye inandık, demek olur. “Yekülüne” 5 j5; lafzının “kâle” Jú mânasında kullanılması, dilde caizdir. Diğer âlimler ise şöyle demiştir: Durma (vakf) yeri, ancak Allah bilir anlamındaki lafzının sonudur, İlimde Yüksek pâyeye erişenler derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır, meâlindeki cümlenin ise öncekinin devamı değil müstakil bir cümledir; yani muhkem, müteşâbih ve diğerleri hepsine inandık ve hepsi Rabbimiz katındandır. Denildi ki “er-râsihüne” unutmamak için sürekli okuyanlar ve ilmini yapanlar demektir. Yine denildi ki “er-râsihüne” zihinlerine ve gönüllerine yerleştirilenler anlamına gelir. “en-Nâtihüne” (ost) nâtih, yani ilimde derinleşen anlamına geldiği de söylenmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın müteşâbih âyetleri indirmesinin hikmeti nedir? diye sorulursa şöyle cevap verilir: Müteşâbih bilinen konulardan ise bu durumda iki ihtimal vardır: Biri, âlimin cahile olan üstünlüğünü göstermek, diğeri de insanları ondan maksadın ne olduğunu araştırmaya ve orada kastedilen husüsları incelemeye yönlendirmektir. Şayet müteşâbih bilinmeyen şeylerden ise, o takdirde imtihan hikmetine mebnidir. Allah Teâlâ bu konuda insanları susup hiç bir şey söylememekle imtihan etmektedir. Çünkü dünya, imtihan dünyasıdır. Kullarını imtihan türlerinin her biriyle sınamak Allah'ın iradesi dâhilindedir.
248 [ ] (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar. Yani bundan ancak zekâ ve akıl sahipleri öğüt alır.
---
Dipnotlar:
© o “Kâif”, organlara bakarak insanın soyunu bilen ve iz süren kişidir; bazı belirtilere bakarak iz süren ve cinayetleri aydınlatan kişiye de kâif denilir. el-İsrâ, 17/23, bu âyetlerin sonuna kadar. “Cenâb-ı Hak ilmi iki kısma ayırmıştır: Biri elde edilmesi ve öğrenilmesi ile bizi sınayan, diğeri de öğrenmekten ve elde etmekten bizi âciz bırakan ilimdir. Allah Teâlâ bize, bundan uzak durmamızı emretmiştir. Filleri de biri yapmakla bizi sınayan, diğeri de terk etmekle sınayan olmak üzere ikiye ayırmıştır. Dünya sınama ve deneme dünyasıdır. Yüce Allah'ın kullarını, sınama çeşitlerinden istediği ile denemesi tâbiidir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, 3 Cenâb-ı Hakk'ın “O'nun iki eli de açıktır” meâlindeki âyeti vb. beyanlar hakkında hak ehli ile Mücessime arasındaki görüş farklılığı bunun örneklerindendir. Mücessime âyetin görünen anlamı esas almış, hak ehli ise zâhirini değil saklı olan anlamını benimsemiştir. Çünkü zâhirini esas almakta, Allah'ı yaratıklara benzetmek söz konusudur. Allah, böyle bir benzerlikten çok yücedir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 102b). Alaaddin es-Semerkandi (r.h.) şöyle demektedir: “Akıllarımız idrak etmeye yetmese de, Yüce Allah'tan gelen emre ve nehye itaat, kullar için muhalefet ve isyandan daha uygundur (aslah). Bundan dolayı emredilen bütün hükümler insanların maslahatına uygundur, bu hükümlere muhalefette bulunmak kendileri için maslahat değildir” (Semerkandi, Şerhu't “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar” (el-Bakara,? Mâtürîdî bu ifade ile Ebü Hureyre'nin (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.) rivâyet ettiği şu hadise işaret etmektedir: “Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya, Hıristiyanlar da yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır”. Bu konuda Muâviye b. Ebü Süfyân'dan gelen şu rivâyete de işaret edilmiş olabilir: Allah'ın Resülu (s.a.) ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Şunu iyi bilin ki sizden önceki Ehl-i Kitap yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Bu ümmet de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmiş ikisi cehennemde, sadece biri cennettedir, oda cemâattir” (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, II,
Âl-i İmran 3:7
Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur. Bu âyet iz takipçisi anlamına gelen “kâifin” söylediklerinin aksine işaret etmektedir. Zira Allah, insana ana rahminde istediği şekli vermeyi başka birine değil, kendine tahsis etmiştir. Peki, iz takipçisi rahimdekinin ilk şeklini nasıl biliyor da “bu onun şekline benzemektedir, bu çocuk ondandır” diyebilmektedir? Nesne ve olayların yaratılması konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Cenâb-ı Hak feri olanı asli olandan yaratmıştır, dolayısıyla ebeveyn çocukların varlık sebebidir, demiştir. Bazıları ise vasıtalı olarak da vasıtasız olarak da meydana gelebilir, demiştir. İnsanın aşılamış yumurtadan yaratılması gibi bazı şeyler bir takım sebeplerle dünyaya gelir. Belirtilmeli ki aşılanmış yumurta rahim duvarına asılı bir nesneye dönüşür, sonra mudga (et parçası) haline gelir. Bu, Yüce Allah'ın mahlukatı istediği şekilde yaratabileceğine, bir şeyle veya hiçbir şey olmadan, vasıtalı veya vasıtasız olarak yaratabileceğine delil olur. O, bütün bunları yapabilecek güçtedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
ei DESİN L İŞİ ili 2 Ç FOORE: L Üy laz şi erp 2, KUG 242 [ ] Z. “Sana kitabı indiren O'dur. Onun (Kurân) bir kısım âyetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşâbihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te'vil etmek için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir; birde ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar.”
[Muhkem ve Müteşâbih Âyetler)]
Sana kitabı indiren O'dur. Onun (Kur'ân) bir kısım âyetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşâbihtir. Bu ilâhi beyanın neyi kastettiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Muhkemlerin, kendileriyle amel edilen nâsihler, müteşâbihalerin de amel edilmeyen mensühlar olduğu söylenmiştir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür”. Diğer bazı âlimlerse şöyle demiştir: Muhkemler En'âm süresinin sonundaki üç âyet ile İsrâ süresindeki âyettir: “De ki: Gelin, rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım”. Bir de İsrâ süresinden şu âyet: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle”!. Bu âyetler muhkem diye isimlendirilmiştir, çünkü tevhidi ve Allah'a imanı emretmektedir, diğerleri ise müteşâbihtir.
Bu yorumların dışında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle denilmiştir: Muhkemât, okuduğunda ve düşündüğünde herkesin anlayabileceği âyetlerdir; müteşâbihât ise ancak incelenip araştırıldığında anlaşılan anlamı kapalı âyetlerdir. Başka bir görüş de şöyledir: Muhkemât, mahiyeti bilinen ve maksadı anlaşılan âyetlerdir. Müteşâbih ise muhkemde insanların ihtiyacı olan hükmün beyanından sonra bile hurüf-ı mukatta'a gibi ne kasdettiği anlaşılamayan âyetler) kesinlikle mahiyeti bilinmeyen, ancak iman edilmesi gereken âyetlerdir. Bu âyetler Allah'ın kullarına yönelik bir imtihandır. Yaratıklarını sınama çeşitlerinden dilediği ile denemek Allaha ait bir haktır”. Zaten dünya imtihan yurdudur.
[ ] Muhkemâttan müslümanların her birine, fikir ayrılığı söz konusu olmadan açık bir anlam taşımasının kastedilmesi de muhtemeldir. Müteşâbih ise dilleri farklı olduğu için insanlara karışık gelen ve maksadını anlamakta ihtilaf edilen âyetlerdir. Yahut da âyetin zâhir yönünün, bâtın yönünden farklı anlama gelmesi, bu yüzden bazılarının görünen (zâhiri) anlamı esas almaları, Firüzâbâdi, Tenviru'l-mikbâs, 55; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 144.
bazılarının da zâhirinde Allah'a zulüm nispet etme ve onu yaratıklara benzetme anlamını gördükleri için bâtınını esas almalarıdır; halbuki müslümanlar haksızlık ve teşbihi Allah Teâlâ'dan uzak tutmakta ittifak etmiştir”. Muhkemde elde edilen bilgi ile müteşâbihten kastedilen anlamı bilmek mümkündür. Başka bir grup da şöyle demiştir: Muhkem mânası açık ve seçik olandır. Şayet gerçek onların söyledikleri gibi olsaydı, âyetin anlamında insanların ihtilaf etmeleri ve herkesin benimsediği anlamın muhkem olduğunu iddia etmesi mümkün olmazdı. Zira o zâhir ve açık olsaydı herkes ona uyardı ve aralarında görüş ayrılığı bulunmazdı.
Tefsirini yapmaya çalıştığımız bu âyet, Mütezile'nin iddialarına karşı delil mevcut olup onları reddetmektedir. Çünkü onların anlayışına göre Allah Teâlâ sadece aslah (en uygun) olanı yapar. Halbuki O, burada muhkem olanı olmayandan ayırıp açıklamamıştır, şayet açıklamış olsaydı, bu insanlar için dini açıdan faydalı olurdu. Bu da şunu göstermektedir ki aziz ve celil olan Allah'ın, bazan insanları imtihan edip sınamak maksadıyla dinde onlar için aslah olanı yapmaması da caizdir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu hikmetin dışında kalan bir şey değildir”. Sonra onların emretme hakkında söyledikleri doğrudur. Allah, içinde aslah olan şey bulunduğu için emrini, ancak itaat edilmesi için vermektedir. Bazan aksi daha uygun (aslah) olmasına rağmen, imtihan hikmetine bağlı olarak onlar için dinde aslah olmayan şeyi yapmalarını da isteyebilir. O zaman “aslah” lafzı dine daha yakın, daha çekici anlamına gelir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
243 [ ] Bazıları şöyle demiştir: Muhkem anlamı aklen açıklanabilen; müteşâbih ise anlamı aklen bilinmeyen âyettir; onun mahiyeti ancak nakille öğrenilir. Bazıları da şöyle bir fikir beyan etmiştir: İçinde emir, nehiy, helâl ve harama dair hükümlerin bulunduğu âyetler muhkem olup müteşâbih değildir. Müteşâbih ise insanların bilmeye ihtiyaç duymadıkları husüslarda olur; meselâ krallığın sonunu, hükümdar ve kralların sayısını haber vermek gibi. Ayrıca Allah tarafından vâd edilen şeylerin mahiyetinin bilinmesi ve benzeri husüslar. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki Mütezile mensuplarının bu konuda aradıklarını istedikleri gibi bulamayışları sebebiyle bunlar kendilerine müteşâbih olmuştur. Biz müteşâbih konusundaki gerçeği ve söylenmesi gereken şeyleri açıkladık. Hatalardan korunmak ve kurtuluşa ermek ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bunlar kitabın esasıdır. Bu cümlenin, biri “kitabın aslıdır”, öbürü de “diğerlerinden öndedir” anlamında olmak üzere iki mânaya gelmesi mümkündür. Benzer şekilde Ummu'-kurâ -Mekke'yi kastediyorum- da bu şekilde anlaşmalıdır. Çünkü o, diğer şehirlerden öncedir. Bu tabirle şehirlerin aslı anlamının kastedilmesi de muhtemeldir; tıpkı Fâtiha süresine Ummu'I-Kur'ân dendiği gibi; çünkü o asıldır veya diğer sürelerden daha öndedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bunlar kitabın esasıdır. Yani muhkem âyetler kitabın esasıdır. Müteşâbih ise, “çünkü bu sığır bize ayırdedilemez hale geldi”? meâlindeki beyanda olduğu gibi başka mânalarla benzerlik taşır, o müteşâbihtir. Yine müşkile de, başka şeye ait bir şekil karıştığı için müşkil diye isimlendirilmiştir. Müteşâbih kendisine başka şeye ait bir benzerlik karıştığı için müteşâbih diye anılmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Kalplerinde sapma meyli bulunanlar. Buna haktan ayrılmak anlamı verildiği gibi şüphe ve tereddüt mânası da verilmiştir.
[ ] Fitne çıkarmak için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Burada sadece müteşâbihlere tâbi olmak söz konusu olsaydı onlar mazur görülebilirlerdi, çünkü bir şeye tâbi olmak onun amacına uyum sağlamak demektir. Bu ölçüye bağlı olarak “onu hakkını vererek okumakta olanlar...” meâlindeki âyetle -yani ona hakkıyla tabi olanlar-, “Rabbinizden size indirilene uyun!”” meâlindeki âyet de böyledir. Müteşâbih de bize Rabbimizden indirilmiştir. Dolayısıyla ona tâbi olan da hakikatte övülür. Bu durumda yukarıdaki âyette, gerçekte bir tabi olmanın bulunmadığı ortaya çıkmıştır, şayet bu durum mevcut olsaydı mazur görülürlerdi. Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- burada fikirlerinin bozuk olması sebebiyle tevil edilen görüşlere uymak söz konusudur. Görmez misin ki onlar ümmetin hükümranlığının ne zaman sona ereceğini bilmek istemişlerdir. Halbuki buna vakıf olmakta kıyâmeti ve sebebini bilmek söz konusudur. Bunlar ise Yüce Allah'ın, başkaları bir yana peygamberi bile haberdar etmediği bilgilerdir. Burada (kalplerinde sapma meyli bulunanların), hakikati kavramaktan âciz olan ve kendi kısır anlayışlarına uyan mânası da kastedilmiş olabilir. Eğer onların bakışları muhkeme yönelik olsaydı, bu onları gayelerine ulaştırır ve ihtiyaçlarını karşılardı. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir.
Kalplerinde sapma meyli bulunanlar. Yani haktan ayrılma eğiliminde olanlar; bu, onların amaçları veya inançlarıydı, şayet burada kâfirler kastediliyorsa. Müslüman olup da nefsâni arzularına uyanlar kastediliyorsa o takdirde ikinci anlam esas alınır. Benzer şekilde dini gerçeğin aslına inanan her mezhep sahibini, şu ilâhi beyanda görürüz: “Rabbinizden size indirilene uyun!” Başka bir âyette: “Kuşkusuz bu Kur'ân en doğruya iletir”. Diğer bir âyet ise şöyle: “Doğrusu bu Kur'ân, İsrâiloğullarına, üzerinde anlaşamadıkları pek çok şeyi açıklamaktadır””. Âyetin zâhirini esas alan kimse onun muhkem ve kendi fikrinin hak olduğunu ileri sürebilir; fakat hak olanı bulmak konusunda bütün gayretini gösterdikten, diğer görüş ve yorumu buna bağladıktan sonra. Durum böyle ise yapılacak şey [ ] ümmetin, zâhire uymak konusundaki anlayışına teslim olmaktan ibarettir. Nitekim Hz. Peygamber'den (s.a.) rivâyet edildiğine göre o, ümmetin fırkalara ayrılacağını haber vermiş, kendisinin ve ashâbının (r.a) yoluna sarılmalarına işaret etmiştir”. Tevârüs edilen emir böyle olduğuna göre, ihtilaf edilen şeyin muhkem ve açık olana tâbi kılınması gerekir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Müteşâbihâta yönelik te'vilin peşine düşen bidatçi, çoğunluğun görüşüne sarılan insanların zihinlerini karıştırmayı kastetmektedir. Bunun yanında hak ehline mensup gruplar da çoğunluk görüşüne sahiptir. Anlaşılmazlığın ortaya çıkışı sırasında konuların te'vili ile uğraşmayı terk eden kişi, ümmet nezdinde muhkem olana uymuş ve müteşâbihe de hakkını vermiş olur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. [Bu paragrafın başında zikredildiği gibi] öncelikli hedef bu ümmetin varlığının sonu ve kıyâmetin kopmasının zamanını belirlemekse; sıradan insanlar bir yana Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberlerini bile haberdar etmediği konularla veya zayıf akılların mâhiyetini idrakten âciz kaldığı şeylerle uğraşanlar, avâmın ve anlayışı zayıf kişilerin zihinlerini karıştırmayı kastetmektedir. Aziz ve Celil olan Allah, onların mâhiyetini Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini haber vermektedir, bu bilgi bizden başkasında bulunmuş olsun veya olmasın. Şayet böyle bir bilgi başkası tarafından bilinmişse bunu, akılların ulaşabileceği bir şey olduğu için değil, Yüce Allah sayesinde bilmiş olur. Âyetteki tabi olmanın anlamı ise daha önce anlatıldı.
Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, (fitne çıkarmak] için, yani Kur'ân'dan kendilerince benzeşenler, ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Denildi ki fitne küfür demektir. Fitnenin imtihan anlamına gelmesi de mümkündür; buna göre onlar müslümanları sınamak için bu âyetlerin peşine düşerler.
[ ] Onu (kişisel arzularına göre) te'vil etmek için. Yani, Allah Teâlâ'nın, bu ümmet için takdir ettiği süre ve zamanı anlamak için. Tevil'in asıl anlamı muntehâdır, yani son sınırdır. Cenâb-ı Hak ise halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir, buyurmaktadır. Yani bu ümmetin sonunu ancak Allah bilir.
Müteşâbih konusuna gelince, şayet o, hakkında fikir beyan edilemeyecek şeylerdense o odur. Eğer ilim ehlinin bileceği şeylerden olup onlar da onu açık seçik biliyorsa o da odur. Bu işin aslı şudur: İslâmiyet hakkında fikir sahibi olan herkes, muhalifine karşı istidlâlde bulunduğu âyetlere dayanarak, onun delil getirdiği âyetin müteşâbih olduğunu, kendisinin ise açık anlamlı âyetlerle istidlâl ettiğini ileri sürer. Ona göre kendisinin sahip olduğu görüş haktır. Halbuki, görüşünün hak olmadığı veya açık anlamlı olanı terk edip müteşâbihin peşine düştüğü iddiası arasında fark yoktur. Bu tür problemlerin çözüm yolu, sahip olduğu fikri araştırıp incelemektir: şayet o, aklı, benimsemeye mecbur bırakacağı bir delil getirirse kabul edilir; aksi takdirde onun müteşâbih konusunda iddia ettiği fikirlerin benzerini ileri sürmeye rakibinin de hakkı vardır.
Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. Bazıları bu âyette duraklama yeri, bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler, kısmıdır demiştir. Bunu söyleyen, ardından cümleye, Derler ki ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır, diye başlayarak devam eder. Buradaki “yekülüne”,4) yani “derler” lafzı, “kâlü” yani “dediler” anlamındadır. Buna göre, Ona inandık cümlesi de bildiğimiz şeye inandık, demek olur. “Yekülüne” 5 j5; lafzının “kâle” Jú mânasında kullanılması, dilde caizdir. Diğer âlimler ise şöyle demiştir: Durma (vakf) yeri, ancak Allah bilir anlamındaki lafzının sonudur, İlimde Yüksek pâyeye erişenler derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır, meâlindeki cümlenin ise öncekinin devamı değil müstakil bir cümledir; yani muhkem, müteşâbih ve diğerleri hepsine inandık ve hepsi Rabbimiz katındandır. Denildi ki “er-râsihüne” unutmamak için sürekli okuyanlar ve ilmini yapanlar demektir. Yine denildi ki “er-râsihüne” zihinlerine ve gönüllerine yerleştirilenler anlamına gelir. “en-Nâtihüne” (ost) nâtih, yani ilimde derinleşen anlamına geldiği de söylenmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın müteşâbih âyetleri indirmesinin hikmeti nedir? diye sorulursa şöyle cevap verilir: Müteşâbih bilinen konulardan ise bu durumda iki ihtimal vardır: Biri, âlimin cahile olan üstünlüğünü göstermek, diğeri de insanları ondan maksadın ne olduğunu araştırmaya ve orada kastedilen husüsları incelemeye yönlendirmektir. Şayet müteşâbih bilinmeyen şeylerden ise, o takdirde imtihan hikmetine mebnidir. Allah Teâlâ bu konuda insanları susup hiç bir şey söylememekle imtihan etmektedir. Çünkü dünya, imtihan dünyasıdır. Kullarını imtihan türlerinin her biriyle sınamak Allah'ın iradesi dâhilindedir.
248 [ ] (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar. Yani bundan ancak zekâ ve akıl sahipleri öğüt alır.
---
Dipnotlar:
© o “Kâif”, organlara bakarak insanın soyunu bilen ve iz süren kişidir; bazı belirtilere bakarak iz süren ve cinayetleri aydınlatan kişiye de kâif denilir. el-İsrâ, 17/23, bu âyetlerin sonuna kadar. “Cenâb-ı Hak ilmi iki kısma ayırmıştır: Biri elde edilmesi ve öğrenilmesi ile bizi sınayan, diğeri de öğrenmekten ve elde etmekten bizi âciz bırakan ilimdir. Allah Teâlâ bize, bundan uzak durmamızı emretmiştir. Filleri de biri yapmakla bizi sınayan, diğeri de terk etmekle sınayan olmak üzere ikiye ayırmıştır. Dünya sınama ve deneme dünyasıdır. Yüce Allah'ın kullarını, sınama çeşitlerinden istediği ile denemesi tâbiidir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, 3 Cenâb-ı Hakk'ın “O'nun iki eli de açıktır” meâlindeki âyeti vb. beyanlar hakkında hak ehli ile Mücessime arasındaki görüş farklılığı bunun örneklerindendir. Mücessime âyetin görünen anlamı esas almış, hak ehli ise zâhirini değil saklı olan anlamını benimsemiştir. Çünkü zâhirini esas almakta, Allah'ı yaratıklara benzetmek söz konusudur. Allah, böyle bir benzerlikten çok yücedir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 102b). Alaaddin es-Semerkandi (r.h.) şöyle demektedir: “Akıllarımız idrak etmeye yetmese de, Yüce Allah'tan gelen emre ve nehye itaat, kullar için muhalefet ve isyandan daha uygundur (aslah). Bundan dolayı emredilen bütün hükümler insanların maslahatına uygundur, bu hükümlere muhalefette bulunmak kendileri için maslahat değildir” (Semerkandi, Şerhu't “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar” (el-Bakara,? Mâtürîdî bu ifade ile Ebü Hureyre'nin (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.) rivâyet ettiği şu hadise işaret etmektedir: “Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya, Hıristiyanlar da yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır”. Bu konuda Muâviye b. Ebü Süfyân'dan gelen şu rivâyete de işaret edilmiş olabilir: Allah'ın Resülu (s.a.) ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Şunu iyi bilin ki sizden önceki Ehl-i Kitap yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Bu ümmet de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmiş ikisi cehennemde, sadece biri cennettedir, oda cemâattir” (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, II,
Âl-i İmran 3:8
8. Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra en saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.
Rabbimiz! Kalplerimizi saptırma! Bu ilâhi beyanda Mütezile'ye karşı getirilebilecek iki delil vardır. Birincisi şudur: Allah Teâlâ saptırma fiilini kendisine nispet etmiştir. Oysa “falanca filancayı haktan saptırdı” denilince bu insanlar nezdinde kötü bir fiildir. Allah azze ve celle saptırma (izâğa) fiilini kendine nispet edince bundan şu anlaşılır: Burada saptırma fiiline ilişkin görünen (zâhiri) anlamı dışında başka bir anlam kastedilmiştir ki, bu fiili kendine nispet etmesi caiz olmuştur. O anlam da insanlarda saptırma fiilini yaratmasıdır. Bu durum dalâlet fiilinde de böyledir. Allah Teâlâ “ba'de iz hedeytenâ” (Lasa 5) sözüyle de hidâyet fiilini zatına nispet etmiştir. Şayet hidâyet Mütezile'nin söylediği anlama gelseydi bunun Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme nispet edilmesi caiz olurdu, çünkü o doğru yolu açıklayan bir öğretmen olarak gönderilmiştir. Hidâyetin Resülullah'a nispet edilmesinin caiz olmaması hidâyetin Allaha nispet edilmesi durumunda, doğru yolu açıklamak dışında, başka bir anlama geldiğini gösterir, o da doğru yolda başarılı kılmak ve sapıklıktan korumaktır (tevfik ve ısmet). Öyle ki Allaha nispet edilmesi caiz olmuş, ondan başkasına nispet edilmesi ise caiz görülmemiştir. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
İkincisi: Mütezile mensupları sapıklık ve dalâlete düşmekten korunmayı Allah'tan istemişlerdir. Şayet onları koruması ve bunu her zaman yapması Allah'a vacip olsaydı ondan bunu istemelerinin bir anlamı olmazdı. İşte bu husüs Allah'ın onlara lütufta bulunup cömert davrandığını gösterir. Doğrusunu Allah bilir.
Rabbimiz! Kalplerimizi saptırma. Bu ilâhi beyanda Mütezile'ye karşı iki delil daha vardı: Birincisi, Cenâb-ı Hak Mütezile'nin anlayışına göre sadece dinde aslah olanı yaratıyorsa bunu terketmesi zulümdür. Şu halde Rabbimiz! Kalplerimizi saptırma! meâlindeki beyan ya kulun kalbini saptırmaktan korumak mânasına gelir, bu durumda Cenâb-ı Hak zulmeder sonucu çıkar, yahut da kulun kalbi salah içinde değildir, bu durumda da kul Allah'ı zulmetmiyor kabul eder. Kulun, kendisine zulmedeceği korkusu ile Allah'a dua etmesi muhaldir, zira yaratıcının zulmünden korkan kimse O'nu bilmemektedir.
[ ] İkincisi, Allaha dua eden kimse yaratılışı itibariyle yaptığı duayı Cenâb-ı Hakk'ın kabul etmesi durumunda kalbinin sapmayacağından emin olur, günahtan koruma ve hidâyete erdirmesini Allah'tan istemek de bunun gibidir; bu sebepledir ki kul bu tür dualarla emredilmiştir. Şayet kulda yoldan sapma durumu varsa onu kaldırması için Allah Teâlâ'ya dua etmek yahut “saptırma” demek arasında bir fark yoktur, çünkü her iki durumda da kul korku içinde bulunur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Tefsiri yapılmakta olan bu konunun iki yönü daha vardır. Birincisi, yoldan saptırma birine nispet edildiğinde onu kötüleme ve ayıplama konumunda bulunur. Bundan şu anlaşılır ki saptırma Allah Teâlâ'ya nispet edildiğinde, başkasına nispet edilmesinden farklı bir mâna kazanır. Bu da -en doğrusunu Allah bilir ya- herhangi birinin yoldan saptırması kendine has bir fiil olup yergi getirir, Allaha nispet edildiğinde ise böyle değildir. Sonuç olarak sapma fiilini yaratmak yoldan çıkma değildir, fakat onu işlemek yoldan çıkıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Konunun bu noktasında bir şeyi yaratmak o şeyle nitelemek anlamına gelmez. Buna göre Cenâb-ı Hakk saptırmakla nitelendirdiği halde kendisi değil başkası sapmış olur. Binâenaleyh sapmanın oluşması konusunda Allah Teâlâ'nın fiili kulun sapmasını yaratmaktan ibarettir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İkincisi, Bizi doğru yola eriştirdikten sonra. Cenâb-ı Hakk'ın hidâyet konusunda beyan etmekten başka bir fiil olmasaydı bunu her kâfir için yapılmış sayılırdı, zaten hidâyetin peygamberlere de nispeti caizdir. Bu görüş doğru olmadığına göre hidâyet konusunda beyandan başka bir şeyin de bulunması gerektiği ortaya çıkar, o da hidâyet ve doğru yola muvaffak kılma fiilinin yaratılmasıdır, bu durumda zaruri bir şekilde hidâyetlenme (ihtidâ) meydana gelmiş olur. Başarı ve yardım ancak Allah sayesinde mümkündür.
Bize tarafından bir rahmet bağışla. Rahmet kavramı birkaç anlama gelir: Hidâyet ve İslâm, çünkü bu iki şey Allah'ın rahmeti sayesinde elde edilebilir. Rahmet cennet anlamına da gelir. Ayrıca rahmet ilimde yüksek payeye erişenlerin bütün ilâhi rahmeti istedikleri anlamına da gelir. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Rahmet dünyada sağlık ve servet, âhirette de sevaptır.
250 [ ] Âyette yer alan ve bize lütfet demek olan “heb lenâ”, rahmeti gerektiren şeyi bize ver anlamına da gelebilir. O da hayır işlemektir, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Muhakka ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”.
Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin. Allah Teâlâ Mütezile'ye göre “vehhâb” değildir, çünkü vehhâb lütufta bulunan, yani yapması kendisi için gerekli olmayan şeyi karşılıksız olarak ve bol miktarda veren demektir. Mütezile'nin anlayışına göre Cenâb-ı Hak din için en elverişli olan (aslah) her şeyi insanlara vermek durumundadır. Halbuki tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime onları yalanlamakta ve Allah hakkındaki bu yakışıksız sözü reddetmektedir. Allah Teâlâ böyle bir sıfattan yüce ve münezzehtir.
Âl-i İmran 3:9
Rabbimiz! Muhakkak sen insanları geleceğinde asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Bu ilâhi beyanda iman etmeyi ve ölümden sonraki dirilmeyi ikrar ediş vardır.
Şüphesiz Allah sözünden dönmez. Özellikle bu beyanda kıyâmetin ve öldükten sonra dirilmenin kastedilmesi söz konusudur.
Şüphesiz Allah sözünden dönmez. İnsanlara gelen hayır ve şer, ferahlık, üzüntü ve keder türünden olmak üzere hiçbir şeyde sözünden dönmez. İlimde yüksek payeye erişenler şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanı vâdi ve tehdidi için söz konusu olduğu gibi insanların aleyhinde ve lehinde de söz konusudur, bu husüs hiçbir zaman kendileri için yazılanın dışına çıkmaz. Tâ ki insanlar zor işler ve musibetlere şükretsin, feryada düşmesin, üzülmesin, Allah'ın maddi ve manevi nimetlerine şükretsin fakat taşkınlık göstermesinler. Bu, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O'nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye”.
Âl-i İmran 3:10
İnkâr edenlerin malları da evlatları da Allah'ın azabına karşı onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Bu ilâhi beyanın nüzül sebebi şudur ki inkârcılar dünyada evlatları ve mallarından yardım alıyor ve başkalarına karşı onlardan yardım istiyorlardı. [ ] Bu sebeple onlar âhirette de evlatları ve mallarından yardım alacak ve bu yolla kendilerini azaptan kurtaracaklarını zannediyorlardı. Bu ilâhi beyan şu manadaki âyete benzemektedir: “Ardından şunu eklemişlerdir: “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız”. Aziz ve celil olan Allah, inkârcılara ait malların ve evlatların, kendilerinden hiçbir ilâhi azabı kaldıramayacağını haber vermektedir.
İşte onlar cehennemin yakıtıdır. Yani ateşin odunudur. Doğrusunu Allah bilir ya, insanoğlu şu dünya hayatında ateşe düşünce odun gibi yanmaz, fakat erir ve kendisinden irin akar. Cenâb-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz âyette ise şöyle buyurur: İnkârcılar âhiretteki ateşte, insanların dünyadaki yanmalarına benzemeyerek odun gibi yanarlar, çünkü âhiretteki ateş daha siddetli etkiler, süratli yakalar ve uzun zaman yanar. Nitekim “Allah'ın cezası çok şiddetlidir” meâlindeki beyan bu konumdadır. Yani âhiret azabı dünyadaki gibi bitmez sona ermez, aksine o âlemde sonsuza kadar sürüp gider. Böyle bir azaptan Allaha sığınırız.
Âl-i İmran 3:11
Firavun hânedanınındurumu gibi. Bir anlayışa göre Firavun hânedanının benzerleri gibi, diğer anlayışa göre Firavun hânedanının amelleri ve davranışları gibi; bunların ikisi de aynıdır. Şimdi, bu âyet-i kerimenin tefsirinde iki ihtimal bulunmaktadır: Birincisi, bir önceki âyette söz konusu edilenlerin davranışları ve işleri, Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin Hz. Müsâyı yalanlamaları ve şiddet göstermeleri gibidir. İkincisi, yukarıdaki inkârcıların peygamberleri yalanlama ve onlara karşı direnme sebebiyle kendilerine gelen azap berikilerinki gibidir. Söz konusu kişilere peygamberleri yalanlamaları ve direnişleri sebebiyle azap uygulanmıştır. Allah'ın cezası çok şiddetlidir. Bu husüsu daha önce zikretmiştik.
Âl-i İmran 3:12
En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerime Allah Teâlâ'nın hiçbir zaman iman etmeyeceğini bildiği bir kavim hakkında nâzil olmuştur. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak Peygamber'i sallallahu aleyhi ve selleme [ ] şöyle demesini emretmiştir: Yakında mağlüp olacaksınız ve cehenneme sürükleneceksiniz.
— Biraz sonra gelecek âyetin bir parçası.
Âyet bu şekilde anlaşılmazsa buradaki tehdit hedefine ulaşmaz -en doğrusunu Allah bilir- çünkü inkârcılardan müslüman olacak var olamayacak var.
gey İNS YİN BİZ a 616 s 5;
Âl-i İmran 3:13
(Bedir'de) karşı karşıya gelen şu iki grupta sizin için büyük bir ibret vardır: Biri Allah yolunda çarpışan (mümin) grup, diğeri kâfir grup.
Biri şunu sorarsa: Müslümanlardan oluşan küçük grubun müşriklerin teşkil ettiği büyük gruba karşı mücize özelliği nedir ki az olan müslüman grup Bedir gününde çok olan müşrik gruba galip gelmiştir? Mümkündür ki az sayıda olan kâfirlerin de müslümanlara galip gelmesinde de mücize bulunur.
Şöyle cevap verilir: Söz konusu edilen ibret sadece galibiyete ilişkin değildir, -en doğrusunu Allah bilir ya-, buradaki mücize çeşitli yönlerden olup başka alanda da bulunabilir. Birincisi, müslümanların bedenleri açısından zayıf, sayıları az ve savaşma amacıyla ortaya çıkmamalarına rağmen müşriklere galip gelmesi başlı başına bir ibrettir; halbuki müşriklerin bedenleri güçlü, sayıları çok, savaşa hazırlanmaları ve savaş için bölgelerinden çıkmaları da başlı başına bir ibrettir. Söz konusu olayda düşmanlar müslümanların kayda değer bir kalabalıklarının ve yardım alma ümitlerinin bulunmadığı, ayrıca beşer türünden onlara bir imdadın da gelmeyeceğini pek ala bilmekteydi. Bu husüs müslümanların manevi gücünün ve kahramanlığının da bir alâmeti ve mücizesi sayılır.
İkincisi, Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edildiğine göre o, eline bir avuç kadar toprak almış, onların yüzlerine-doğru atmış ve “yüzünüz kararsın” demiştir”.
Kâfirlerin gözleri toprakla dolmuş, görmez hale gelip hezimete uğramışlardır, bu da başlı başına bir mücizedir.
[ ] Üçüncü olarak söylenen mücize şudur: Bedir savaşında Ebü Cehil ayaga kalkmış ve şöyle dua etmiştir: Allah'ım! Hangimizin dini daha gerçekse ve hısım akrabayı hangimiz daha çok gözetiyorsa ona yardım et, zaferi böylesine, hezimeti öbürüne ver”. Ebü Cehil'in duası kabul edilmiş, zafer müslümanların hezimet ise müşriklerin olmuştur ve bu da bir mücize teşkil etmiştir.
Dördüncüsü, meleklerin müslümanlara yardım edişidir. Aziz ve celîl olan Allah Bedir gününde melekleri müslümanların kâfirlere karşı zafer kazanmalarına yardımcı olarak göndermiştir; bu da bir múcizedir.
Bedir günündeki múcize olan husúslardan biri de şundan ibarettir. Daha önce de zikrettiğimiz üzere o gün Resülullah'ın ashâbı silahsız olarak bir kafile halinde Medineden çıkmış, durumu bilmelerine rağmen savaşa hazırlanmış değillerdi. Kâfirler ise bu işe hazırlıklı olarak gelmişlerdi. Sonuçta ise mücize gerçekleşmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bedir savaşındaiki tarafın da birbirlerini az görmeleribüyükbir mücizedir; çünkü müşahede edilen şey duyulara dayalı bir husüstur. Duyularsa algıladıkları şeyin mahiyetini gösterir. Fakat Cenâb-ı Hak onların duyularını gerçeği göstermez hale getirmiştir. Nitekim ilgili âyette “Allah olmasına hükmettiği şeyi gerçekleştirsin”? diye böyle yaptı, demiştir. Cenâb-ı Hakk'ın zikrettiği bu âyette belirttiği şeyden maksadının bu husüstan ibaret olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Gözleriyle bunları iki misli imiş gibi gören. Bazı kırâatlerde “tâ” harfi ile “teravnehum” şeklinde (siz görürsünüz) okunmuştur. Müminler karşılarındaki düşmanı kendilerinin, fazla değil, iki misli görmüştür. Halbuki kıssalarda anlatıldığına göre onları üç misli kadardı”.
[ ] Şunu da belirtmek gerekir ki Bedir savaşında Cenâb-ı Hak iki düşmana karşı bir müslümanın savaşmasını emretmiştir, halbuki müslümanlar ibadetleri için gösterdikleri gayret sebebiyle zayıf düşmekte, ayrıca çeşitli zor 38 Íbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, III, 283.
işleri sonuna kadar yapmakta oldukları halde aziz ve celil olan Allah onların savaşma sanatını bildiklerini haber vermekte, savaşta muhtaç olacakları şeyleri tamamen öğrenmekte olduklarını beyan etmektedir. Bundan dolayıdır ki şöyle denilmiştir: Cenâb-ı Hak müminlere savaşta ve başka işlerde muhtaç olacakları her şeyi öğretmiştir, şu âyet-i kerimede buyurulduğu üzere: “Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz” buyurmuştur. O, müminlere sebat etmelerini emretmiştir; yine şöyle buyurmuştur: “Onlara arkanızı dönüp kaçmayın” yine şöyle buyurmuştur: “Birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız”, O, müslümanların birbirlerinden farklı görüşler etrafında tartışmalarını mağlubiyet sebebi kılmıştır. Bu ilâhi beyanda müslümanların birlik içinde olmaları, aynı tedbiri almaları ve devlet başkanlarına itaat etmelerine ilişkin emri vardır.
Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır. Buradaki ibret daha önce de zikrettiğimiz üzere müminlerin az sayıda olmaları, bedenleri zayıf olup savaşa hazırlık yapmamaları sebebiyledir. Onların bu hareketi kafile halindeki çıkış gibi iken karşı tarafın hareketi, bedenlerinin güçlü, sayılarının çok ve yardım göme ümitleri bulunmakla birlikte hazırlıklı idi, halbuki müslümanların böyle bir durumu yoktu. Şu halde müslümanların kâfirlere galip gelmeleri, zafer kazanmaları, daha önce anlattığımız durumlarına rağmen kâfirlere üstün gelmelerinde basiret ve ibret sahipleri için büyük bir ibret ve mücize bulunmaktadır.
Ag g uca Şa ahali LİN Ç soka
---
Dipnotlar:
3 “Allah rüyanda onları sana az olarak göstermişti, eğer onları sana çok gösterseydi korkup çekinirdiniz, savaşma konusunda görüşleriniz çelişirdi, fakat Allah korudu. Şüphe yok ki O, kalplerin gizlediğini eksiksiz bilmektedir. O, karşılaştığınız sırada da sizin gözünüzde onları az gösteriyordu, onların gözünde de sizi az gösteriyordu ki, Allah olmasını murat ettiği şeyi gerçekleştirsin; zaten bütün işler Allah'a döner”. o bk. Buhâri, Megâzi, 6; Taberi, Târih, II, 22.
Âl-i İmran 3:14
[İnsan Tabiatı ve Akıl İlişkisi]
Nefsâni arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara düşkünlük insanlara çekici gelmiştir. Âyetin sonuna kadar zikredilenler. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah'a yemin ederim ki belirtilen bu husüsları insanlara şeytan süslemiştir, çünkü burada belirtilenleri ve buna düşkünlük gösterenleri Allah Teâlâ'dan daha çok kimse yermemiştir. [ ] Mütezile mensupları da aynı görüşe sahip olmuştur. Ancak burada belirtilenlerle benzerleri hakkında bizim kanaatimiz, bunları Allah Teâlâ'nın güzel göstermiş olduğu şeklindedir. Yüce Allah'tan güzel gösterme fiili iki şekilde gerçekleşir, çirkin gösterme de aynı şekilde vuku bulur: Birincisi, insan tabiatlarındaki güzl gösterme -nitekim insan tabiatı haddi zatında güzel olmayan şeyi bile lezzetli ve arzu edilir bulur-. İkincisi de akıl nezdinde güzel göstermedir. Şu var ki haddi zatında bir şeyin güzelliği kendinde mevcut olduğu yahut emredilmiş bulunduğu yahut da sonucunun vb. iyi olduğu sabit olanlar hariç, akılca bir şey süslü görülmez.
Şunu da belirtmek gerekir ki insan aklının kötü şeyleri, yani kişinin tabiatının özendirdiği şeyi reddeden bir çerçevede yaratılması şu hikmete bağlıdır: Tabiat her zaman kişi için lezzetli, süslü ve erişilmesi kolay olan şeye meyledip bunu güzel gösterir, ayrıca insana zarar ve elem verecek şeyden de nefret eder. Akıl ise haddi zatında çirkin olan şeyden nefret edip asıl güzel olana heves eder. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin şu beyanı da bu esasa bağlıdır: “Cennet kişiye zor gelen, cehennem de arzu edilen şeylerle süslenmiştir”. Buradaki nebevi ifade aklın hoşlanmayışı veya arzu edişi esası üzerine değil, insan tabiatının ve arzusunun hoşlanmayışı üzerine kurulmuştur. Şu ilâhi beyan da aynı husüsu konu edinmiştir: “Size zor geldiği halde savaş üzerinize farz kılındı”. Bu beyan aklın hoşlanmayışı veya hoşlanışı üzerine değil, insan tabiatının ve arzusunun hoşlanmayışı üzerine kurulmuştur, akılların hoşlanması ise iradeye bağlı bir tercihtir. Zaten sorumluluk da bu alan için söz konusudur, [ ] yani aklın gösterdiğini seçmek üzerine, yoksa insan tabiatının lezzetli olana meylediş ve zarardan nefret ediş yolundaki seçimi üzerine değil. Bunun da delili şu ilâhi beyandır: “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık husüsunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. Allah Teâlâ bu beyanında Resül-i Ekrem'in verdiği hükümlerde zorluk hissettikleri takdirde iman etmiş sayılmayacağını beyan etmiştir. Dolayısıyla âyet-i kerime insana hitap etmek ve görev vermek tabiatın seçimine değil, aklın doğrulaması ve reddine bağlıdır. Bundan dolayıdır ki insan tabiatında güzellik veya çirkinlik hissi Allah Teâlâ'nın insanı belli bir tarzda yaratmasından kaynaklanır.
Bazılarının, kötülükleri güzel gösterenin şeytan olduğunu söylemesine gelince, bu görüşe sahip olanlar “şeytan kötülüğü insanlara güzel gösterir, yani onları teşvik edip kötülüğe davet eder ve güzel gösterir” anlamını kastediyorlarsa bu doğrudur. Şayet onlar bununla kötülüğün kendisini onlara güzel gösterir diye bir anlam kastediyorlarsa yanlıştır, çünkü Cenâb-ı Hak şeytanı zayıf bir etkiye sahip olmakla nitelemiş ve etkili bir gücü bulunmadığını belirtmiştir, şu ilâhi beyanı ile: “Şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır”. Şayet güzel göstermenin etkisini bu görüş sahiplerinin dediği gibi şeytana nispet edecek olursak Cenâb-ı Hakk'ın onun tuzağının zayıf olduğuna ilişkin beyanı ortadan kalkmış olur ve söz konusu tuzak güçlü hale gelir. Ne var ki şeytan insanları kötülüğe davet eder, teşvikte bulunur ve kendileri için güzel gibi gösterir. Şeytanın insanları kötü yola davet ettiğini ve bu alanda gücünün bulunduğunu insanların bilmesi mümkün değildir, şu ilâhi beyanda buyurulduğu üzere: “Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler”. Tecavüz ettiği düşmanı bizzat gören, fakat kendisi görülmeyen bir düşman görülen düşmandan çok daha sakıncalı ve tehlikeli olur.
Diğer bir bakış açısı da şöyle olabilir: Cenâb-ı Hakk'ın kötülükleri güzel göstermeyi kendilerine nispet ettiği şehvetlerin, yukarıda sözünü ettiğimiz âlimlerle birlikte biz de Allah Teâlâ'nın yarattığı duygular olduğunu kabul ediyoruz. Buna göre şeytana kalan etkileme, kötülüklere davet etme ve onları süslü göstermekten ibarettir. Diğer bir anlayış da şöyledir: Kötülük Allah tarafından süslenmiş olmasaydı duyular âlemi ile duyu ötesine, dünya hayatı ile âhirete istidlâl etme imkânı ortadan kalkardı. [ ] Cenâb-ı Hak ise dünyada bulunan davranışları güzel ve çirkin (meşru ve gayr-ı meşru) olmak üzere ikiye ayırmıştı; bu tasnifi, tehdidi ve vâdi için ölçü kabul etmiştir. Bu iki unsur dünyada var olmadıkça iyilik ve kötülük anlayışının oluşması imkân dâhiline girmezdi. Çünkü Allah Teâlâ dünyada her arzu edilen şeyin aslını âhirette de bulundurmuş ve onu güzel göstermiştir, tâ ki insanları cennette bulunan bu güzellik, incelik ve süslü oluşa insanlar rağbet etsin ve bunun yanında dünya288 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ daki fani şeyleri terkedip âhirettekilerine heves etsin. Cenâb-ı Hak bu husüsları -Allah ona lânet etsin- süsleme ve yaratma imkânını şeytana verseydi yukarıda sözünü ettiğimiz önemli istidlâl noktası ortadan kalkardı. Şu halde âhiret için yapılan süslemelerin aziz ve celil olan Allah'tan kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Allah, zâlimlerin söyleyip süsledikleri şeylerden yüce, pek yücedir.
Aziz ve celil olan Allah insanları, akıllara yerleştirilen yetkin anlayış sayesinde tabiatlarındaki kötülükleri terketmekle imtihana tabi tutmuştur, tâ ki akıllar nezdinde güzel ve süslü görülen şeyi tercih etsinler. Zaten insanın mükellef ve muhatap tutulması, insan tabiatlarının meylettiği filleri terketme esasına bağlıdır, yoksa tabiatların yöneldiği veakılların nefret ettiği filleri yapma esasına değil. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe ve soylu atlara. Bu ilâhi beyanda zikredilen servetlerin hepsi gerekli bir hak oluşturmaktadır, atlar da öyledir. Kadınlar ve oğullara gelince onlardan istifade edenlere nafakalarını sağlamayı Allah gerekli kılmıştır. Ayrıca altın ve gümüşten de fakirlerin ve vârislerin hakkını vermeyi de Cenâb-ı Hak farz kılmıştır. Allah Teâlâ soylu atları zikretmekle “sâime”, yani otlayan hayvanları kastetmiştir. Bundan dolayıdır ki Ebü Hanife (r.a.) atların da zekâtı vardır demiştir”. [ ] Âyet-i kerimede geçen “musevveme” hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları o otlayan nişanlı attır demiştir. Diğerleri aynı at için nişan konulmuş anlamındaki “mu'leme” (utai) kelimesini kullanmıştır. İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre bu ata “el-musevvemetü'r-râ'iye” denilmiş. Diğerlerine ise el-mutahheme adı verilmiş ki o “el-muhassene” yani yaratılışı tam ve güzel demektir.
“el- Kanâtıru'l-mukantare” hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısmı 1200 okka, bazıları ise 12.000 okka demiştir. Ayrıca bunların bir kısmı 70.000 dinar olduğunu söylerken bazıları da Bizans diline göre bir öküz derisi dolusunca altın veya gümüş olduğu fikrini benimsemiştir. Bazıları da her şeyden 100” adede ulaşan maldır, demiştir. Nakledilen bu görüşlere göre kanatir-ı mukantara büyük bir servet demek olup miktarını bilmemekte ve buna ihtiyaç ve fayda da görmemekteyiz. Burada ihtiyaç duyulan mesele fazla bir servete yönelik olan isteği ve hırsı bilmekten ibarettir. Zira bu tür mal miktarı arasında birini diğerine tercih etmeye daha uygun bir ölçü yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz âyette zikredilen husüsların dünya hayatına dair servet olduğunu zikretmiş ve bunu terketmeyi emretmiş, imtihana çekildikleri bu gibi servetleri terkettikleri takdirde kendi nezdinde iyi bir geleceklerinin bulunduğunu haber vermiştir. Sonra da dünya hayatında sakıncalı şeylerden korunanlara âhirette daha hayırlısını lütfedeceğini [ ] bir sonraki âyette belirtmiştir.
Ohi maz i5 ğa
---
Dipnotlar:
Serahsi, el-Mebsůt, Il, 64; Tahâvi, Şerhu meâni'l-âsâr, Il, 29; Mubarekfüri, Tuhfetu'l-Ahvezi, 50 Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte 1 okka 200 gramdır, 12 okkaya bir rıtıl denilir.
Âl-i İmran 3:15
Takvâ sahipleri için. Bu ilâhi beyan şirkten korunanlar veya çirkin davranışlar ve bütün günahlar anlamına gelir.
Ebediyen kalacakları cennetler ve tertemiz eşler. Yani bütün kötü ahlâk, pislik ve bütün ayıplardan temizlenmiş eşler. Bu husüsta önceki sürenin baş tarafında bilgi vermiştik". Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Cennet ehlinin hepsi bütün ayıplardan temizlenmiştir, çünkü nesnelerdeki ayıplar, sonlu olmanın alâmetidir, halbuki cennet ehli ölümsüzlük için yaratılmıştır; ancak buradaki ilâhi beyan kadınlar için belirtilmiştir. Zira dünya hayatında kadınlar bazı kusurlar yapar ve onlardan eziyet verici şeyler çıkar (âdete maruz kalır-
Âl-i İmran 3:16
O kimseler ki ey Rabbimiz biz gerçekten iman ettik diyenler. Cenâb-ı Hak, bu sözleri dolayısı ile müminlerden razı olmuştur ve bu beyanda onların temize çıkarılması söz konusudur. Şayet iman bütün itaatlerden oluşsaydı Cenâb-ı Hak temize çıkarmakla onlardan razı olmazdı”. Allah Teâlâ Peygamberine (s.a.), Allahtan korkan müminler için cennette, dünya hayatında insanlara güzel gösterilen kadın ve diğer fâni şeylerden daha hayırlı mükâfat vereceğini haber vermiştir.
aiiin gaiii Gs) opa]
Âl-i İmran 3:17
Sabredenler. Denildi ki Allah'a itaate sabredenler veya farzları yerine getirmekte sabredenler, yahut da felâketlere, musibetlere ve şiddetli durumlara sabredenler. Sabır nefsi, sevdiği ve arzuladığı her şeyden alıkoymak demektir.
Doğruluktan şaşmayanlar. Denildi ki imanlarında samimi olanlar, yine denildi ki vâdini yerine getirenler, yahut da söyledikleri ve haber verdikleri her konuda doğruluktan ayrılmayanlar.
Huzurda boyun bükenler. Bu ilâhi beyana boyun eğen, itaat eden veya ürperti içinde bulunan anlamı verilmiştir; bunların hepsi aynı sonuca varır. Kunüt'un kök anlamı ayakta durup hazır olmaktır; başkası için huzurda duran kimse, itaat eden, ürperen, boyun eğen ve kabul eden kişi olur. Bir görüşe göre “kânit” ikrar eden demektir; Cenâb-ı Hakk'ın “hepsi de O'na boyun eğmişlerdir”? meâlindeki ilâhi beyan gibi, yani ikrar edenler.
Hayır yolunda harcama yapanlar. Buradaki infak, müslümanların mallarına gereken zekât ve sadaka gibi husüslardır. Buradaki infak edenler anlamı müslümanların birbirine karşı akrabalık ve sılada bulunma gibi hakları eda etmek demektir. Katâde şöyle demiştir: Sabredenler, Allah'a itaat etme ve haramlarından kaçınma noktasında kararlı olanlar demektir.
Doğruluktan şaşmayanlar. Yani niyetleri temiz, kalpleri ve dilleri doğruluktan ayrılmayan, gizli ve açık sözlerde doğruluktan ayrılmayanlar. Huzurda boyun bükenler, yani itaat edenler. Hayır yolunda harcama yapanlar, yani Allah yolunda mallarını harcayanlar.
Seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dileyenler. Denildi ki seherlerde namaz kılanlar, yine denildi ki gecelerin ilk vakitlerinde namaz kılan ve son vakitlerinde tövbe edenler. İstiğfarın asıl anlamı kişinin işlediği günahlardan içtenlikle pişmanlık duyup bağışlanma istemesidir, bunun yanında hiçbir şekilde aynı şeyleri yapmamaya kesin karar vermesidir. Yoksa insanların gönülden pişmanlıkları olmadığı halde sadece dilleriyle “estağfirullah” demeleridir. Gerçek anlamda istiğfâr sebeplerine bağlanarak affedilmeyi istemektir, yoksa diliyle “beni bağışla” demek değildir; tıpkı Nuh aleyhisselâmın kendi kavmine “Rabbinizden mağfiret dileyin” demesi gibi ki, o, kendilerine tevhidi emretmiştir. Aziz ve celil olan Allah, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette, cennetin sabredenlere ve doğruluktan ayrılmayanlara... ait olduğunu haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Âl-i İmran 3:18
Allah, hak ve adâleti ayakta tutarak, kendinden başka tanrı olmadığını bildirdi. Bu ilâhi beyan hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bir görüşe göre Bir de şöyle denildi: Allah var ettiği yaratıklar vasıtasıyla kendisinden başka tanrının bulunmadığını bildirdi. Yani öyle yaratıklar yaratmıştır ki her birinin yaratılış şekli -kendi yaratılışlarına iyiden iyiye bakıp düşünseler- O'nun birliğine ve ulühiyetine şâhitlik eder. Bunun yanında melekler ve ilim sahipleri bir önceki yoruma bağlı olarak kendisinden başka tanrının bulunmadığına şâhitlik etmişlerdir. İkinci tevile göre ise, meleklerin ve ilim sahiplerinin yaratılışı O'nun birliğine tanıklık etmektedir; evet onlar bu şâhitliği yerine getirmiştir, ancak câhiller müstesna; onlar kendi yaratılışlarını inceden inceye düşünmemişlerdir, bu sebeple de O'na şâhitlik edememişlerdir. Cenâb-ı Hak peygamberlere “lâ ilâhe illallah” demelerini emretmiştir, O'nun bu sözü ve emri kendisinden gelen bir şâhitlik konumundadır. Burada söz konusu edilen şâhitlik “Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar” meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi sözlü bir şâhitliktir. Bu ise Allah'tan rablık, yaratıklardan ise O'na yönelik kulluk durumundadır, kişinin rablığı kulluktan ayırarak bilmesi gerekmektedir. Ayrıca yapılan bu yorumdan imanın yaratılmış olduğuna dair bir delil ortaya çıkar; onun yaratılmadığını söyleyen kimse Allah'tan gelen şâhitlikle yaratıklardan gelen şâhitlik arasındaki ayırımı bilmemektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimeye şu anlamı verenler de olmuştur: Allah şâhit oldu, yani bildirdi, kendinden başka tanrı yoktur; bunun gibi melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka tanrının bulunmadığını bilmiştir.
İnkârcının biri, burada anlatılanlar bir iddiadan ibaret olduğu halde doğruluğu nasıl sabit olur? diye soracak olursa ona şöyle cevap verilir: Şâhitliğinde doğruluğu ortaya çıkan birinin iddiası daima makbuldür. O, iddia ettiği tanrılık ve rablığa kimse karşı çıkmazsa berikinin doğruluğu, onu yalanlayanın ise iddiasının yanlışlığı ortaya çıkar. Kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[ ] Hak ve adâleti ayakta tutarak. Yani Allah Teâlâ koruyan ve idare edendir, şu beyanında olduğu gibi: “Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten Allah, -bir de O'na ortaklar koşuyorlar- hiç başkalarıyla bir olur “Kâim”, yani koruyan ve gözeten. Nitekim “fulânun kâimun “alâ emrihi” (o pi ste soyu) denilir ve bununla onun işini üstlenen ve sebeplerini araştıran kimse kastedilir.
Bir görüşe göre “kaimen bi'l-kıst” demek âdil olup zulmetmez, yoksa burada kıyâm, yani ayakta duruş anlamı yoktur; tıpkı “kavvâmine bi'lkıst” yani “adâletten ayrılmayın”? meâlindeki beyanda olduğu gibi, bunun mânası adâlete riâyet edin şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu noktada şöyle bir görüş de ileri sürülmüştür: Burada üstlenmek, korumak, yeterli olup tedbir almak gibi anlamlar kastedilmektedir, nitekim filan şu işi üstlenip yürütmüştür denir, fakat ayakta durmak gibi bir anlam kastedilmez. Şu ilâhi beyan bu sonuncu anlamı içerir: “Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten Allah, -bir de O'na ortaklar koşuyorlar- hiç başkalarıyla bir olur mu?”
Allah, hak ve adâleti ayakta tutarak, kendinden başka tanrı olmadığını bildirdi. Bu bir rubübiyyet bildirmesi olup nasıllığı (keyfiyeti) düşünülemedigi gibi neliği (mâhiyeti) de kavranamaz. Bu ilâhi beyanın gerçekliğine tefekkür ile ulaşılamadığı gibi aklın bunu anlaması ihtimal dâhilinde değildir. Zaten insan kendisinin mahiyetini bilmekten aciz olduğu gibi kendi konumunu da idrak etmekten acizdir. [ ] Evet insan burada söz edilen vasıfları taşımaktadır, çünkü o ilâhi tedbir ve takdirin dairesine giren sonradan yaratılmış bir canlıdır. Rablık ise akıllar tarafından anlaşılamama ve düşünmekle kavranamama statüsüne layık olan yegâne varlıktır.
Allah Teâlâ'nın nesneleri (çerçevesine giren ve müşahade edilen) “tekvin” sıfatıyla yaratması bize yönelik olarak bir anlatım konumundadır, yoksa “tekvin” terimi akıl ve idraklerin anlayabileceği bir çerçevede değildir. Tekvin, yaratıkların sıfatlarından münezzeh bulunan ve kendilerince bu durumu bilinen Allah'ın tam anlamıyla tanınmasını mümkün kılmayan bir tabir olarak kullanılmıştır. Böylece insanların bildiği bu tenzihi kavrayışı zihinlerine yaklaştırmak için bu ifadeye yer verilmiştir, yoksa bu, Allahın tamamen bilinmesini sağlayan bir ifade değildir. Allah'ın fiilleri kelimelerle ancak bu kadar ifade edilebilir (yani dil yetersizdir). “Allah”, “Rahmân” ve müslümanların bildikleri bütün ilâhi isimler Cenâb-ı Hakk'ı insanların anlayışlarına yaklaştıran sözcüklerden ibarettir. Binaenaleyh bunları oluşturan harfler onları anlatmak için kullanılan cümle ve metinlerin kendileri ilâhi bir özellik taşımaz. Allah Teâlâ'nın birliğini anlamanın zaruri yöntemi bundan ibarettir. Söz konusu nitelemelerin tamamı yaratılmışların mahiyeti ile ilgili olmayıp ilâhi tenzihi dile getirmektedir. Hatalardan korunmak ve yardıma nail olmak sadece Allah sayesinde mümkündür”, 261 [ ] Âyette Allah Teâlâ'nın zatına nispet edilen “şehâdet” kavramının yerine daha münasip ve beşeri duyguları dışlayıcı başka bir kavramın konulması mümkün görülebilir; ne var ki “şehâdet”in zikredilmesiyle sağlanan üstünlük diğer kavramlarla elde edilemeyebilir. Bu konuda akla getirilebilecek başka ihtimaller varsa da bizler için kesin hüküm vermek mümkün görünmemektedir. En doğrusunu her türlü eksikliklerden uzak olan Allah bilir. Söz konusu ihtimallerden biri bütün yaratıkları içerip Allah'ın rablık ve tanrılığına işaret eden husüslardır. Bunlar Allah'ın tek olduğuna şâhitlik eder, zira bu şahitliğin dışındaki her şeyde aynı sonucu gösteren başka konumlar da vardır. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın yaratılmış niteliği taşıyan her şeyde var ettiği bütün niteliklerden yüce ve münezzeh olmasıdır. O, gerçekte var olan her şeyi kendisine kul yapmış, Allah'tan başka hiçbir varlık O'nun birlik, kudret ve yönetme sıfatlarına layık olamaz. Hiçbir varlık O'nun birliği, kudreti ve yönetiminin sonuçlarına layık olamaz. Yüce Allah bütün varlıkların şahsi özelliklerini oluşturan ve bu sayede kul olan yön ve sıfatlardan münezzehtir. O maddi ve manevi kavramlardan yücedir. Zaten, söz konusu kavramları mahlukat için yaratan kendisidir. Her türlü güç sadece Allah sayesindedir.
263 [ ] Âyet-i kerimedeki “şehide” kelimesi “alime” (pis) anlamına gelebilir, nitekim bir şeye şâhit olan herkes onu bilmiş olur. Kainatın taşıdığı yaratılış özellikleri Cenâb-ı Hakk'ın onun yaratıcısı olduğunu, şeriki bulunmayan tek varlık sıfatına sahip bulunduğunu, ayrıca her varlığın ilâhı ve var edicisi olduğunu haber verir. Tâ ki insanlar, Allah Teâlâ'nın kendisine bildirdiği şeylerin aynen haber verdiği gibi olduğunu bilsin. Bu ilâhi beyan, yüce Allah'ın, her şeyi bildiğini ve gördüğünü kabul etmeyen birçok kişinin iddiasını reddetmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
“Şehide” kelimesi “ale'l-halâık” ifadesiyle birlikte kullanıldığı takdirde insanların, O'ndan başka Tanrı'nın bulunmadığı gerçeğini ifade edip buna inanmalarını gerektirir; “ O her şeye hükmetmiş ve emretmiş” anlamında. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak kendisinden başkalarının şâhitliğini de zikretmektedir. Ancak Allah'ın şâhitliği asıl olup digerlerinin şâhitliğine ek konumda değildir. Bununla birlikte kendi şâhitliğinin yanında diğerlerinin (melekler ve ilim sahiplerinin) de şâhitliğinin eklenmesine dair iki yorum söz konusudur. Birincisi, onların üstünlüğüne işaret etmektedir, çünkü onların şâhitliği ile birlikte kendi şâhitliğini de zikretmiştir; şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir”. Aslında yaratıkların hepsi kendisine ait olmasına rağmen burada mal ve serveti iki sebeple zikretmiştir. Birincisi, ganimetin taksimini ibadet konumunda tutmuştur, tıpkı mescitleri kendisine nispet ettiği gibi“, oysa mescitlerle diğer her şey zaten kendisine aittir. Ayrıca nezdinde ki melekleri? ve “nihai varış O'nadır” meâlindeki beyanını kıyâmet günü için zikretmiştir. Bu ilâhi beyanlar ya belirttiği vakitlerin faziletlerine yöneliktir yahut da başka husüslara. Bunlardan başka söz konusu nispetler Resülullah'ın kendisine veya [ ] ibadetlerin külli anlamlarına da yönelmiş olabilir. Bunun bir benzeri tefsirini yapmakta olduğumuz âyette belirtilen meleklere ve ilim sahiplerine yönelik olup Cenâb-ı Hakk'ın şâhitlik yapması sayesinde o husüsların faziletini beyan etmiş olur. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın şâhitliğini diğerlerinin şâhitliği ile birlikte zikretmesinin ikinci ana hikmeti âyetin başındaki “şehide” kelimesinin haber vermekten ziyade emir anlamına gelmiş olmasıdır. Buna göre “Allah, kendinden başka tanrı olmadığını bildirdi” anlamına gelen ilâhi beyan haber verme şeklinde değil, emir şeklinde olup “O'ndan başka tanrının olmadığına şâhitlik edin” anlamı ortaya çıkar. Cenâb-ı Hakk'ın kendisine yönelik fiilleri de burada olduğu gibi emir anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Son olarak şunu belirtelim ki âyet-i kerimedeki asıl ilâhi beyan şunun bilinmesidir ki şahitlik Allah'a nispet edilince rablık, kula ait bir fiil olunca ise kulluk şâhitliğidir. Benzer şekilde Allah Teâlâ'ya nispet edilen muhtevalar insanlara nispet edilenden ayrı bir anlam taşır, tefsirini yaptığımız âyetteki şahitlik de aynı konumdadır.
doghi 5 ekl AŞ ela 2 ú eğe bi
---
Dipnotlar:
Alaaddin es-Semerkandi şöyle demektedir: Allah Teâlâ'nın nesne ve olayları yaratması tenzih esasına bağlıdır, yoksa duyular âleminde akılların idrak ettiği yaratılmışlara özgü fiiller değildir. İlâhi tekvinin muhtevası yaratılmışlık özelliklerinden münezzehtir. Şu kadar var ki ilâhi filleri anlayabilmemiz için beşeri seviyede bazı kavramların kullanılması gerekli görülmüştür. Yaratılmış olan, kadim olana nasıl benzeyebilir. Haddi zatında Cenâb-ı Hakk'ın yaratılmışlara benzemekten uzak olan yüce sıfatlarının dile getirilmesi mümkün değildir. Nitekim tekvinden başka O'nun ilim, kudret, sem, basar sıfatları ayrıca Rahmân ve Rahim gibi isimleri gerçekte lafız ve harflerle dile getirilemez. Zaten mükemmel bir kuruluş ve işleyişe sahip bulunan duyular âleminin müşahede edilmesi sözü edilen ilâhi isim ve sıfatların muhtevalarının mevcudiyetini kesin bir şekilde ortaya çıkarmaktadır (Semerkandi, Serhu't- Te vilát, vr., 105a-b). “Mescidler yalnız Allah'ındır. O halde Allah'ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın” “Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler”.
Âl-i İmran 3:19
Allah katında din kesinlikle İslâm'dır. Bazıları bu âyeti, dinler arasında hak olan yegâne din İslâm'dır, diye açıklamışlardır. Zira herkes intisab ettiği dininin Allah'ın emrettiği din olduğunu ileri sürer. Bazıları da Allah tarafından gelen âmirin emrettiği din İslâm dinidir, diye açıklamıştır, çünkü bazı insanlar farklı dinde olmalarına rağmen inanmayı kabul ediyor, fakat bir kısmı İslâm'ı benimsemiyordu. Aziz ve celil olan Allah şunu bildirdi ki emrettiği ve içinde tevhid inancı bulunan din, [ ] sadece İslâm dinidir, başka değil. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğu bilinmektedir: “İbrâhim ne yahudi, ne hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allaha inanıp boyun eğmiş bir kişiydi, müşriklerden de değildi”#. Aziz ve celil olan Allah burada; İbrâhim aleyhisselâmın İslâm dininden başka bir dine mensup olmadığını haber vermektedir. İslâm ise, daha önce zikrettiğimiz üzere“ ihlâs demektir. İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: Allah, kendinden başka tanrı olmadığını bildirdi, melekler ve ilim sahipleri de Allah katında yegâne dinin İslâm olduğunu, onun hak ve adâleti ayakta tuttuğunu kabul ettiler“. Burada geçen “kıst” kelimesi ise Kur'ân'ın tamamında adâlet anlamında kullanılmıştır.
Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, ayrılığa düştüler. İki şekilde anlaşılabilir: Buradaki ihtilaf kelimesi ayrılığa düşmek anlamına gelebilir. Buna göre âyet, onlar küfürde ayrılığa düştüler, demektir. Aynen “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız. İşte onlar için büyük bir azap vardır”? meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibi. Bir başka ihtimal de ihtilafın bizâtihi dindeki parçalanmayı ifade etmiş olmasıdır. “Lakin onlar farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkâr etmiştir” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibi. Burada Allah şunu haber vermektedir ki onlar cehaletleri yüzünden değil, bilgi sahibi olduktan sonra ayrılığa düştüler. Nitekim açıklamaya çalıştığımız âyette de kendilerine ilim geldikten sonra diye buyurulmaktadır.
Kendilerine ilim geldikten sonra. İki şekilde yorumlanır. Biri onlar bildikten ve anladıktan sonra ayrılığa düştüler. Diğeri kendilerine bazı vesileler verildikten sonra ihtilafa düştüler, öyle ki düşünüp tefekkür etselerdi bu, kendilerine ilim ve açıklama imkânı sağlayacaktı. Fakat onlar inat ettiler, büyüklendiler ve ayrılığa düştüler.
Bu âyet aynı zamanda, “Rabbin geldi”, “Onlar ancak Allah'ın kendilerine gelmesini bekliyorlar”? [ ] meâlindeki âyetlerle benzeri âyetlerin, bir halden başka bir hale, bir mekândan başka bir mekâna intikal etme şeklinde anlaşılmasının caiz olmadığına da işaret etmektedir. Çünkü âyette ilmin gelmesinden söz edilmektedir, halbuki ilim için (intikal anlamında) gelmek ve gitmek ifadesini kullanmak doğru değildir. “Deki hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti”! meâlindeki âyet de böyledir. Burada hakkın gelmesinden, bâtılın da gitmesinden söz edilmektedir, halbuki hak ve bâtılın, gelmesi ve gitmesi şeklinde anlaşılması doğru değildir; bir yerden başka bir yere intikal ve mekan değişikliği şeklinde anlaşılması da doğru olmaz, böyle bir anlayış ve tasarruf caiz olmaz. İşte Cenâb-ı Hak bütün bunlardan münezzeh olduğu için “Rabbin geldi””, “Sonra Arşa istivâ etti”? meâlindeki âyetleri insanların gelmesi ve istivâ etmesi gibi düşünülemez.
“Meci`” yani gelmek fiiline her zaman, özellikle intikal etme anlamı verilmez; bazan bunu, bazan da başka bir anlamı içerir. Aynı anlama gelen “ityân” fiili de böyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Aralarındaki hak tanımazlık yüzünden. Bu ilâhi beyan, aralarındaki kıskançlık yüzünden, anlamına da gelir. Çünkü onlar, İsrâil'den sonra gönderilen peygamberler kendi aralarından biri olduğu gibi Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin de İsrâiloğullarından gönderilmesini bekliyorlardı. Fakat başka bir milletten gönderilince kıskandılar ve onun getirdiği İslâm dinine de muhalefet ettiler. Buradaki “beğyen” kelimesinin “beğa” fiilinden gelmiş olması muhtemeldir, o takdirde yoldan sapmak ve zulmetmek anlamına gelir.
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler. Yani ayrılığa düşenlerden Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur. Burada sanki gizli bir kelime bulunup şöyle denilmektedir: “De ki ey Muhammed! Kendilerine ilim ve beyân geldikten sonra Allah'ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur” Zira gizli bir anlam olmadan âyetteki cevabın zâhiri şöyle olur: “Allah'ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur” En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu şekliyle âyet, azabı çok çabuktur anlamına gelir. Bu ilâhi beyan üç şekilde anlaşılabilir. [ ] Birincisi, azabı çok çabuktur, anlamına gelir. Hesaptan hemen sonra azap geldiği için böyle denilmiş olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) “inceden inceye hesaba tâbi tutulan kimse azaba uğratılır”” buyurmuştur. Dolayısıyla burada hesap, azap mânasında kullanılmıştır. İkincisi, Cenâb-ı Hak hesabının çok çabuk olduğunu haber vermektedir. Yani O'nun hesabı, insanlar arasındakihesaplaşma gibi değildir, çünkü insanları meşgul eden pek çok sebep, onlara engel olan husüslar vardır. Bu yüzden düşünmeye, tefekküre ihtiyaçları vardır. Fakat Allah, herhangi bir şeyin kendisini meşgul etmesinden veya hangi mânada olursa olsun O'na engel olunmasından münezzehtir. O, bütün bunlardan yücedir. Üçüncüsü, bundan maksadın yakınlık olduğu da söylenmiştir. Yani hesabının yakınlığından dolayı O'nun hesabı çabuktur, denilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İbn Abbâs'ın (r.a.) “şehidellahu” diye başlayan önceki âyetten Allah katında din İslâm'dır meâlindeki âyete kadar olan bölümde yer alan “ennehü” kelimesi sadece lafzi bir bağlantı kurar. Söz konusu iki âyetin toplu mânası şudur: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah ve melekleri ve ilk âyette zikri geçen kişiler Allah katında yegâne dinin kesinlikle İslâm olduğuna şâhittirler”.
“İslâm” hakikatte bütün nesne ve olayları sadece Allaha tahsis etmektir. Bunların ne mülkiyetinde, ne yaratılmasında, ne de takdirinde O'nun hiçbir ortağı yoktur. İman da bütün eşyanın Cenâb-ı Hakk'a ait olduğu bilgisini tasdik etmek, yaratılmışlık özellikleriyle birlikte rablerinin ve yaratıcılarının Allah olduğunu benimsemektir. O, ortaklardan münezzeh ve yücedir. İslâm, boyun bükmektir, diye de denilmiştir. [ ] Onun ihlâs olduğu da söylenmiştir. Bunların hepsi açıkladığımız mânanın kapsamına girer. Bu aynen “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır” meâlindeki âyetin ifadesine benzemektedir. İman, Cenâb-ı Hakk'ın, her şeyin Rabbi” olduğuna dair verdiği haberleri tasdik etmektir, yaratma ve buyurmanın” da O'na ait olduğunu kabul etmektir. İman için, peygamberlerin getirdiklerini tasdik etmektir de denilmiştir. Bu da yine az önce açıkladığımız şeyin kapsamına girer. En doğrusunu bilen Allaht'tır.
geli J yağ 25 Š agiz SİL İl 3 DG Oik’ EA E AOAIE
---
Dipnotlar:
Kurtubi şöyle demiştir: Kisâi'nin rivâyet ettiğine göre İbn Abbâs “şehidellahu” diye başlayan âyetteki “ennehü” kelimesindeki elif harfini kesreli olarak “innehü” diye, “inned-dine” âyetinin başındaki elif harfini de üstünlü olarak “enne'd-dine” diye okumuştur. Buna göre cümle; Allah, gerçek dinin İslâm olduğunu bildirdi, anlamına gelir. Sonra da âyeti “innehü lâ ilâhe illâ hü” yani “hiç şüphe yok ki O'ndan başka ilâh yoktur” anlamına gelecek şekilde mübtedâ olarak okudu (Kurtubi, Tefsir, IV,
Âl-i İmran 3:20
Eğer seninle tartışmaya girerlerse. Burada Allah, onların hangi konuda tartışmaya gireceklerini belirtmemektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, muhtemelen bundan maksat şudur: Allah onların iman etmeyeceklerini ve getirilen delilleri benimsemeyeceklerini bildiği için Hz. Peygambere; Ben kendimi Allah'a teslim ettim demesini ve bana uyanlar da kendilerini Allah'a teslim etmişlerdir diyerek tartışmayı terk etmesini emretmektedir. Bu aynen “onları kendi hallerine bırak!” ve “onlara aldırma!” meâlindeki âyetlere benzemektedir. Cenâb-ı Hak bu beyanlarında, onların iman etmelerinden Resül-i Ekrem'in ümidini kesti ve ona kendileriyle tartışmayı bırakmasını emretti.
De ki: Ben kendimi Allah'a teslim ettim. Yani bütün samimiyetimle. Âyetteki “vech?” yani yüzümü mânasındaki lafzı, “nefsi” yani kendimi anlamına gelebilir; kâfirlerin yaptıkları gibi, ben hiç kimseyi Allah'a ortak kılmam ve Allah'tan başka kimseye de kendime rab olma hakkını tanımam.
İslâm şöyle de tanımlanmıştır: İslâm, insanın kendisini bütünüyle Allah'a teslim etmesi ve rab olmak konusunda hiç kimseyi O'na ortak kılmamasıdır. [ ] Nitekim Cenâb-ı Hak; “bir adam var ki tek bir kişiye bağlıdır”! buyurmaktadır. İman da Allah'ın rab olduğuna dair verilen haberleri tasdik etmektir, bu, ister kişinin kendisinden, ister başkasından olsun farketmez, çünkü Allah'ın rab olduğuna şâhitlik etmeyen hiçbir varlık yoktur.
Bana uyanlarla birlikte. Yani benim dinime uyanlarla birlikte, çünkü onlar da kendilerini Cenâb-ı Hakk'a teslim etmişler, O'na başka ortakları ve rabları ortak etmemişlerdir. Âyetteki “vechiye lillâhi” ifadesi dinimi ve amelimi Allah'a teslim ettim, anlamına da gelebilir. Bunun yanında bana ve benim dinime tâbi olanlar da amellerini ve bütün işlerini Allah'a teslim etmişlerdir. Bu aynen “Ben durumümu Allaha havale ediyorum; kuşkusuz Allah kullarını çok iyi görmektedir”? meâlindeki âyet gibidir. İbn Mesüt'tan (r.a.) gelen bir rivâyete göre bana tâbi olandan maksat, benimle beraber olanlardır.
Ehl-i Kitab'a ve ümmilere de söyle! Denildiğine göre Ehl-i Kitap'tan maksat yahudiler ve hıristiyanlar, ümmilerden maksat da okur yazar olmayan Araplardır.
Siz de Allah'a teslim oldunuz mu? Ben ve bana uyanlar kendimizi Allah'a teslim ettiğimiz gibi. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir.
Bu, kendilerini ve amellerini Allah'a teslim etmişler demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse, sana düşen yalnızca bildirimde bulunmaktır. Yani kendilerini Allaha teslim etmekten kaçınırlarsa sana düşen görev sadece bildirmektir. Bu ilâhi beyan aynen şu meâldeki âyetlere benzemektedir: “Onların hesaplarından sana bir sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”; “Eğer onlar yüz çevirirlerse, bil ki biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik”; “Senin görevin sadece tebliğ etmektir, hesaba çekmek bize aittir”.
Allah kullarını çok iyi görmektedir. Bu bir tehdit ifadesidir. “Basir”in, gâfil değildir anlamına geldiği söylenmiştir. Ayrıca buna, amellerinin karşılığını görmektedir, gizli ve açık yaptıkları her şeyi görmektedir gibi anlamlar da verilmiştir. Bütün bunlar hem vâd, hem de tehdit anlamı içerir.
Eğer seninle tartışmaya girerlerse. Allah onların niçin tartışmaya gireceklerini belirtmemiştir. Bunun sebebini haber vermemesinde iki ihtimal vardır: Birincisi, zaten erbabınca bilindiği için, ikincisi de cevabında bunu gösteren delil bulunduğu içindir. [ ] Nitekim çeşitli âyetlerde ne olduğu hakkında hiç bir açıklama yapılmadan “senden fetva isterler” ve “sana soruyorlar”? buyurulmaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, fakat açıklamaya çalıştığımız âyette de o iki âyetteki durum söz konusudur.
Sonra âyette seninle tartışmaya girerlerse meâlindeki ifadeye göre tartışma bu beyanla defalarca tekrarlanmıştır ve kesin delil de ortaya çıkmıştır. İnkârcılar ardarda ve defalarca geliyorlar, ısrar ve inatlarında devam ediyorlardı. Bunun üzerine onların inatları devam edince de Allah Teâlâ peygamberine ikramda bulunmuş ve De ki Ben kendimi Allah'a teslim ettim, buyurarak tartışmaktan vazgeçmesini emretmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Çeşitli âyetlerde geçen benzer ifadelerde, onları kendi hallerine bırakmasının anlamı da bu esasa bağlıdır. Yapılan tartışmanın, tek ve kahhâr olan Allah'a kulluk ile onların Allah'tan başka taptıkları putlara kulluk konusunda olması da muhtemeldir. Şanı yüce olan Allah bu konuda onlara, Peygamber'in ve ona uyanla8 “Onlara haber verdiğimiz azabın bir kısmını sana ister gösterelim, ister (bundan önce) seni vefat ettirelim, senin görevin sadece tebliğ etmektir; hesaba çekmek bize aittir” (er-Rad, “Senden fetva isterler. De ki Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor”. “Sana hilâlleri soruyorlar. De ki onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir” (el-Bakara, 302 TE'VÎLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ rın âyette belirtilen din üzere olduklarını açıklamaktadır. Tıpkı “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ve “Aramızda tartışmaya gerek yok”® anlamına gelen âyetlerde olduğu gibi. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
? “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar. Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak. (Ey Resülum!) Şimdi sen bir süre için o inkârcıları kendi hallerine bırak. Hallerini gör onların; ileride kendileri “Onlar kalplerindekini Allah'ın bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara durumları hakkında tesirli söz söyle!”. “Allah şöyle bir örnek veriyor: Biradam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi? Bütün övgüler Allah'a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamamaktadır” (ez-
Âl-i İmran 3:21
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler. Buradaki Allah'ın âyetleri meâlindeki ifadeden maksadın, Ehl-i Kitab'ın kendi kitaplarında bulunan Muhammed'in (s.a.) niteliklerini ve O'nu peygamber olarak göndereceğini bildiren âyetler olduğu söylenmiştir. Bunun Kur'ân ve Muhammed (s.a.) anlamına geldiği de kabul edilmiştir.
[Allah'ın Âyetleri]
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler. Âyetler, alâmetler ve kesin deliller demektir. Bunlar farklı farklı şeylerdir. Bu alâmetlerin bir kısmı yaratıkların Cenâb-ı Hakk'ın vahdaniyetine işaret etmesi gibi duyulara hitap eden hissiyât (duyusal) türündendir. [ ] Buradan, yaratmanın beşer gücü ile gerçekleştirilme ihtimali olmadığı sonucu çıkar. Peygamberlerin risâlet iddiaları da, kendilerini peygamber olarak gönderenin, bu yaratma gücünü kendi üzerine aldığını gösterir; tâ ki peygamberlerin getirdiği delillerin bir alâmet olduğunu ve onların peygamberliklerini insanlara açıkça ortaya koyduğunu göstersin. Alâmetlerin bir kısmı da nakle bağlı olan sem'iyyât (işitsel) türündendir. Bu da peygamberlerin, ancak eğitim görmek suretiyle bilmeleri mümkün olan ve fakat hiç bir eğitim görmeden, hakikatini Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği bazı haberleri getirmeleridir. Bu da söz konusu bilgileri peygamberlere verenin Allah olduğunun ve bunları onlar için bir alâmet olsun diye lütfettiginin bilinmesi içindir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Alâmetlerin bir kısmı ise akla hitap eden akliyyât (akli bilgiler) türündendir. Bunlar da tevhid, risâlet ve benzeri konuların bilgisine ulaşmak için araştırma ve zorluklara katlanarak düşünmekle elde edilen bilgidir. İşte Allah bütün bunları Resülullah'a (s.a.) vermiştir. Bunları inkâr edenin davranışı iki anlama gelir. Birincisi, âyetlerin hakikatini, onların âyet olduklarını inkâr etmektir. Bunlar, daha önce sözünü ettiğim şeylerdir. Allah, inatları ve ısrarlı tavırları sebebiyle bunları inkâr edenler için, âyette belirttiği hükmü” vermiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. İkincisi âyetleri inkâr etmekle kendisine âyet gönderilen kişiyi inkâr etmek istemeleridir. Burada inkâr işi, hakikat kendileriyle bilindiği için âyetlere nispet edilmiştir. Nitekim bazı şeyler, kendilerine ulaşılan sebeplere nispet edilebilir. İşte âyetleri inkâr etmenin anlamı budur.
Şimdi semavi kitaplar, onlarda bulunan nitelemeler, insanların Kur'ân'ın benzerini yapmaktan âciz kalmaları vb. şeyler hissiyât (duyusal) türünden olan şeylerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Belirttiğimiz gibi buradan da âyetleri inkâr etmenin anlamı ortaya çıkar. [ ] Çünkü duyu organları bunları alır, akıl ve düşünme gücü de onları kavrar. Ama bunlar, o insanlar için delil olan âyetlerdir. Yahut da inkârın anlamı, onun tahkikini gerektiren âyetlerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
(Peygamberleri) öldürenler. Bu beyan öldürmek isterler, buna azmederler demektir. Bu, “Onlar sizinle savaşmaya kalkışırlarsa, siz de onları öldürün” meâlindeki âyete benzemektedir. Eğer burada öldürmek fiilinin gerçek anlamı kastedilmiş olsaydı, onlar bizi öldürdüklerinde artık bizim onları öldürmemiz mümkün olmazdı; şu ilâhi beyanlar da buna benzer. “Kur'ân okuyacağın zaman, o kovulmuş şeytandan Allaha sığın!”, yani Kur'ân okumak istediğin zaman demektir. “Namaz kılmaya kalkacağınız zaman... yıkayın””, namaz kılmayı istediğiniz zaman demektir; çünkü insan namaza kalktığında yıkanmaya fırsatı olmaz. İşte izahına çalıştığımız âyet de bu anlamdadır. Bu ifadeden onların, atalarının peygamberleri öldürmüş olmalarından memnun olmaları anlamı da kastedilmiş olabilir. Ataları öldürdüğü için bu iş onlara nispet edilmiştir. Âyetin, peygamberleri öldüren atalarını kastettiği söylenmiştir. Onların her gün bin nebiyi öldürdüklerinin rivâyet edildiği de söylenmiştir.
[Nebi'nin Anlamları]
Böyle bir şeyi ben bilmiyorum. Şayet bu doğru ise, o zaman onların bunu temenni ettikleri şeklinde yorumlamak gerekir. Yahut sadece bir nebiyi ve onun yardımcılarını öldürmüşlerdi; bundan dolayı onlara nebiler (haber verenler) denilmiştir, çünkü onlar dini bilgileri birbirlerine haber veriyorlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlara can yakan bir azabı müjdele! Eğer âyet onların atalarını kastetmiş olsaydı, Cenâb-ı Hak Resülüne (s.a.) onlara azabı müjdelemesini nasıl emrederdi, çünkü onlar ölüp gitmişlerdi? İşte bu, âyetten maksadın ilk yorum oldugunu göstermektedir; yani onlar Peygamberleri öldürmeye niyetlenmişlerdi, bunlar da atalarının yaptıklarından memnun kalmışlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır. Mutlak olarak müjde, ancak sevinç hallerinde ve yalnızca iyilikler için kullanılır. Ancak herhangi bir şeyle kayıtlı olarak kullanıldığında, başka anlamlara gelmesi de mümkündür. Burada Onlara can yakan bir azabı müjdele! meâlindeki ifade ile Allah, müjdeyi azapla kayıtlamaktadır. [ ] Bundan dolayıdır ki -Allah kendilerine rahmet eylesin- âlimlerimiz, hakikatleri mecazdan, zâhiri bâtından daha evlâ görmenin ancak bir delille mümkün olacağını söylemişlerdir. İman vb. pek çok şey, örfte hakikat anlamında kullanılmıştır.
---
Dipnotlar:
Bir sonraki âyette belirtilen, onların dünya ve âhirete dair amellerinin hebâ olması hükmü.
Âl-i İmran 3:22
Bu âyete, farklı anlamlar verilebilir. Âyette geçen “amelleri” (ppu) meâlindeki lafızla Hz. Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderilmesinden önce yaptıkları şeyler kastedilmiş olabilir. Sonra peygamber olarak gönderildiğinde onu inkâr etmişler, bu yüzden de amelleri boşa gitmiştir. Bununla sıla-i rahim, yakınları gözetmek ve sadaka vermek gibi ameller de dile getirilmiş olabilir. Bunlar ancak imanla yapılırsa değer ifade edeceği için onlar da boşa gitmiştir; çünkü böyle fiiller iman etmediklerinden boşa giden amellerden sayılır.
Dünyada da âhirette de. Âhirette boşa gitmelerinden maksat sevabından mahrum olmaktır. Dünyada boşa gitmeleri ise, bundan dolayı takdir edilmekten ve beğenilmekten mahrum kalmaktır. Burada dünya lafzı ile dünya sevabının kastedilmiş olması da mümkündür. Nitekim bir âyet-i kerimede “Dünya mükâfatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem âhiret mükâfatı vardır” buyurulmaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:23
Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanlara baksana! Burada “baksana, bakmaz mısın?” anlamına gelen “elem tere” lafzı, bir şahıs için kullanıldığında ancak iki anlama gelir. Ya işin büyüklüğüne duyulan hayret ifadesi olarak kullanılır. Meselâ bir adam başka birine: falanın şu söylediğine veya şu yaptığına bakmaz mısın, der. Bunu da onun büyük bir şey olduğunu ifade etmek için söyler, yahut da dikkat çekmek için. Hangi anlamda olursa olsun bunda müminleri sakındırma anlamı vardır, benzer şeyleri yapmaktan sakındırmak için. Bu aynen “Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş kimseler gibi olmasınlar” meâlindeki âyet gibidir. Burada da Allah müminleri, daha önce kendilerine kitap verilmiş kimseler gibi olmaktan sakındırmaktadır. Onların kendi kitaplarına muhalefet ettikleri gibi müminlerin kitaplarına muhalefet etmemelerini emretmektedir.
[ ] Allah'ın kitabına çağrılıyorlar. Burada kitap lafzı ile Tevrat'ın kastedilmiş olması mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) kendilerine “İslâm'a gelin doğru yolu bulursunuz, kibirlenmeyin!” buyurmuş, onlar da biz senden daha doğru yoldayız ve doğru yola senden daha lâyıkız cevabını vermişlerdi. Allah Hz. Müsâdan sonra onlara peygamber göndermemişti; bu bakımdan Hz. Peygamber onlara; “sizinle benim aramda Tevrat ve İncil vardır; bu iki kitapta benim niteliklerim yazılmıştır, ben Allah'ın Resülüyüm” demişti. Fakat onlar yalanlarının ortaya çıkacağından korkarak karşı çıkmışlardı”. Buradaki kitap lafzı ile Kurân-ı Kerim'in kastedildiği de söylenmiştir. Ehl-i Kitap Kur'ân'ı kabule davet edilmişlerdi, çünkü Kur'ân onların ellerindeki kitabı tasdik ediyordu. Onlar ise buna karşı çıktılar.
YİLİN YS ari
Âl-i İmran 3:24
Onların bu tutumu “Sayılı günler dışında bize ateş asla dokunmayacak demelerinden ötürüdür. Onların buradaki sayılı günlerden kastettikleri, atalarının buzağıya taptıkları günlerdir. Kendileri sadece atalarının buzağıya taptıkları gün sayısı kadar azap göreceklerini, cehennemde ebedi kalmayacaklarını zannediyorlardı. Çünkü kendilerinin Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olduklarını iddia ediyorlardı”. Babalarının onlara, sizler ancak bizim buzağıya tapmış olduğumuz günler kadar azap göreceksiniz, demiş olmaları da mümkündür. Aziz ve celil olan Allah ise onların uydura geldikleri yalanların dinleri hakkında kendilerini yanıltmakta olduğunu haber vermiştir. Sonra da onları, “Geleceğinde kuşku bulunmayan bir gün için onları topladığımızda halleri nice olacak” diye korkutmaktadır.
Âl-i İmran 3:25
25. “Peki onları geleceğinde kuşku bulunmayan bir gün için topladığımızda ve hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese hak ettiği tastamam verildiğinde halleri nice olacak!
Peki onları geleceğinde kuşku bulunmayan bir gün için topladığımızda halleri nice olacak! Allah, Kur'ân hakkında da “İşte kitap, onda asla kuşku yoktur” buyurmuştur. Halbuki dünyada insanların çoğu ondan kuşku duymuşlardır. Onda asla kuşku yoktur meâlindeki ilâhi beyana dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. İlk yoruma göre bu, söylenen sözün, söyleyenin nezdinde pekiştirilmesi içindir; o, dinleyen herkesten şüpheyi reddetmek için değil, pekiştirme amacıyla söylenir. Buna bağlı olarak anlamını ortaya çıkarmak mümkün olur, çünkü onların sözleri muhatap alarak söylenmiştir. İnsanların kullandığı “ebediyyen” anlamındaki “ebeden” sözü de böyledir; bu söz gerçek anlamda ebediyeti değil, süreklilik ve devamlılık anlamını ifade eder. Yine onlar şöyle derler: [ ] “Bu eski bir yalandır””, eski bir hikâyedir. Bununla âlemde hiç mevcut değilken ortaya çıkan bir eskiliği kastetmemektedirler. Basariya ulaştıran sadece Allah'tır.
İkinci yoruma göre, düşünerek hareket eden insaf ehli onda kuşkuya düşmez. Çünkü Cenâb-ı Hak bu konuda çeşitli âyetler ve düşünerek hareket eden herkesin açıkça görebileceği deliller koymuştur; öyle ki insan sanki onu alenen görüyormuş gibi hisseder. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Üçüncüsü de, doğru olduğunu bildikleri halde münakaşaya devam eden özel bir grubu, onların inatlarını anlasın ve kendilerinin imana gelmelerinden ümidini kessin diye Resülullah'a (s.a.) haber vermek anlamına gelebilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
---
Dipnotlar:
Burada Mâtüridi, muhtemelen şu âyete işaret etmektedir: “İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: ‘Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi”? Onunla doğru yolu bulamadıkları için, ‘Bu eski bir yalandır? demeye devam edeceklerdir”.
Âl-i İmran 3:26
[Mülkün Sahibi]
De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Buradaki mülkün sahibi meâlindeki ifade iki anlama gelebilir. Birincisi dünyada var olan her türlü mülkün” gerçek sahibi O'dur.
İkincisi şüphesiz ki mülk O'nundur: Dilediği kişilere kendi mülkünden verir, dilediği kişilerden de çekip alır. O mülkün gerçek mâlikidir ve onda her türlü tasarrufa kâdirdir. Âyet, Kaderiyye'nin Allah kâfire mülk vermez şeklindeki iddialarını reddetmektedir; çünkü aziz ve celil olan Allah mülkü dilediğine vereceğini haber vermektedir, mülkü bazan kâfire de vermektedir.
[ ] Eğer Mütezile mensupları buradaki mülk ile din kastedilmiştir derlerse, onlara şöyle cevap verilir: Şayet âyetteki mülk lafzı ile din kastedilmişse, aziz ve celil olan Allah mülkü dilediği kişilerden çekip alacağını haber vermektedir. Sizin Allah aslah (en uygun) olanı verir, tarzındaki iddianızı da göz önüne alırsak bu söz nasıl doğru olabilir?
Bu âyet, Fâtiha süresindeki âyeti elifli olarak,. 8! ¿+4 wu diye okuyanların kırâatını da desteklemektedir; çünkü bu kırâat şekli daha kapsamlı ve daha geneldir. Nitekim bu âyette de “Mâlike'l-mülk” (izi svu) denilmiştir; bu kırâatın da daha geniş bir kapsamı vardır. İkinci olarak mülk tabiri, bir yönetimi ve otoriteyi gösterir. Mâlik ise, mülkün gerçek sahibini ifade eder. Bir şeyin gerçek mülkiyeti kimde olursa o mülke sahip olmak ve tasarrufta bulunmak hakkı ile o şeyi yönetme gücünü elinde bulundurma hakkının da onda olması gerekir. Yönetme gücünü elinde bulunduran herkesin, aynı zamanda onu ele geçirmek hakkına da sahip olduğu iddia edilemez. Bundan dolayı bu kelimelerin elifli olarak “mâliki yevmi'd-din” diye okunması gerekir. Bunu elifsiz olarak á) e% a diye okuyanlar, âyeti “O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır, onlar arasında hükmünü verir”! meâlindeki âyette mevcut anlama atfetmiş olurlar. Hükümranlığın söz konusu edildiği her yerde melik denir, mâlik denmez. Bundan dolayı âyet, açıklanan şekildedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Mutlak olarak mâlik sadece Allah için kullanılır. Keza rab kelimesi de mutlak olarak sadece Allah için kullanılır. Kula bir âidiyet nispet edildiğinde de, evin rabbi (sahibi) ve mâliki, hayvanın rabbi (sahibi) ve mâliki denir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Bazı âlimler buradaki hitabın özellikle Resülullah'a (s.a.) yapıldığını söyler. Başkaları da bu hitabın aynen “De ki: O Allah tektir”!%2 meâlindeki âyette olduğu gibi bütün akıl sahiplerine yapıldığını belirtir. [ ] O hitap sadece Resülullah değil, bütün akıllı kişilere yapılmıştır.
Bu sadece bir hitap değil, aynı zamanda herkesin söylemesi için Resül-i Ekreme verilen bir emirdir; sadece ona yönelik bir hitap olsaydı âyetin okunması esnasında “kul” yani “söyle” denilmesi gerekmezdi.
Buradaki “Allâhumme” lafzına bazıları “ey ilâhımız” anlamını vermiş, bazıları da sonundaki mim harfini atarak “yâ Allah! ümmenâ” yani “bize hayırla yönel!” diye anlam vermişlerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[Dünya İmtihan Yurdudur)]
De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Bu ilâhi beyanda aziz ve celil olan Allah, sanki mülkü arzulayan veya mülkten bir paya ulaşan kişilerin arzularını O'na yönlendirmeleri veya sahip oldukları mülkün gerçekte O'ndan geldiğini kabullenmeleri konusunda onları sınamaktadır. Tâ ki Allah'ın verdiği şerefe ulaşsınlar ve O'nun lütfu ve keremi devam etmiş olsun. Nitekim “Dünya mükâfatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem âhiret mükâfatı vardır”'© meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir. Yine bu sayede nefislerinizin rağbet edip sizi, hakkını eda etmekten alıkoyan şeye O'nun sahip olduğunu size göstersin. Binâenaleyh bütün gayretinizi O'na yöneltin ve elde etmek için bütün gayretinizi sarfettiğiniz nimetlere karşı Allaha şükredin. Çünkü bunların sahibi olan başkası değil, sadece O'dur. Bütün bunlar “Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır”'“ meâlindeki âyette ifade edilmektedir. Beşer tabiatının özelliğinden ve insan aklının işaretinden anlaşılan husüs sudur ki nefislerin tercih ettiği ve tabiatların meylettikleri şeyler hakkında insanlara gereken, onları bunlara ulaştıran varlıktan istemektir. İnsanlara düşen vazife, umduklarını elde etmeleri için irade ve tercihlerini, [ ] kendilerini buna yaklaştıracak bütün çareleri o yönde kullanmalarıdır. Bunun bir örneği mülk meselesi ile dünya lezzetleridir. Bu husüs onların kalplerine yerleşmiştir; şayet tedbirle, iyi bir siyasetle ve beşer tabiatının istediği yollarla buna ulaşabilseler dahi yine de bu husüs onların bu nimetlere başkalarından daha layık olduklarını göstermez. Bilâkis ondan mahrum edilen kişiler arasında ona nail olanlardan daha elverişli ve uyan biri olarak değil uyulan biri olarak ona hak kazanmaya daha lâyık olanlar vardır. Bu da bütün gayretini onu elde etmeye harcayan ile gayretleri ve meşgaleleri az olanlara değil, herhangi birine onu vermeye veya ona sahip kılmaya yetkili olanın Cenâb-ı Hak olduğu bilinsin diyedir. Beşerin işlerine ait bütün tasarrufların Allah'a ait olmasında, âlemin mülkiyetine sahip olmak ve onu idare etmekte tek olduğuna dair basiret sahibi olanlar ve kullarını sınayan için büyük bir delil ve güzel bir alâmet vardır.
Bu durumda -tevhid delilleri ve o hakkın kime ait olduğunun bilinmesi için buna itibar edilmesi gerektiği sabit olduğuna göre- Mütezileden çoklarının söylediği şu sözlerin yanlış olduğu ortaya çıkmıştır: Zâlimler nâil oldukları mülke, kâfirler de ulaştıkları bolluğa Allah'ın takdiri ile ulaşmamışlar, bunları O'nun tedbiri sayesinde elde etmemislerdir!%. Gerçek olan, onların bunu, belirtilen şekildeki nimetler kendisinde bulunan bir büyükten elde etmiş olmalarıdır. [ ] Onun için aziz ve celil olan Allah'ın vâd ettiği gibi insanları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan etmek kendisine ait bir haktır.
Özetle belirtmek gerekirse dünya imtihan ve sınama yurdudur. Orada kendisine varlık verilen kişi, buna hak sahibi olduğu için verilmemekte, verilmeyen kişi de cezalandırılmak için yapılmamaktadır”. Dolayısıyla vermediği kişi, ben ne yaptım da bana verilmedi, diyemez; çünkü nimetler yapılana karşılık olsun diye değil, imtihan için verilmektedir, aksine bunlar insanı imtihana tâbi tutmak içindir. İmtihan çoğu kere beşeri arzulara aykırı olmak ve hoşa gitmeyen şeylere katlanmak şeklinde olur. Bazan da insanlara, kendilerine büyük görünen şeyleri vermek veya güç-kudret sahibi olmak şeklinde vuku bulur. Bütün bunlar, insanın tercih ettiği ve terk ettiği şeylerde Allah rızası için mi davrandığı belli olsun diye; taşıdığı arzunun her şeyin mülkiyeti gerçekten uhdesinde bulunan yüce zâta duyulan kulluk arzusunun eseri mi, yoksa hiç tahkik etmeden hileler ve aldatmalar peşinde koşan kişiye duyulan eğilimin eseri mi olduğu ortaya çıksın diye sınamak amacını taşımaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Cenâb-ı Hakk'ın “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak... meâlindeki beyanı da bu esasa dayanmaktadır'. Burada Allah Teâlâ Hz. İbrâhim (s.a.) ile tartışan kişinin getirdiği delili ve İbrâhim'in de ondan yüz çevirmesi anlatılmaktadır. Eğer mülkü ve iktidarı İbrâhim aleyhisselâma Nemrut “Hayat veren ve öldüren benim” demeye cüret edemezdi. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Mütezile'nin iddiasına göre Cenâb-ı Hak mülkü sadece dostlarına vermeyi ve düşmanlarından çekip almayı diler. Mütezile mensubu olan kişi, dünyada bunun aksinin görülmesine rağmen mülk ve kudretin kendisine ait olduğunu nasıl iddia edebilir? Mütezile bu sözle, tevhidin kesin delilleri konusunda bu kadar şüpheyi gerektirecek husüsları inkârcılara kendilerinden başkasının verilebileceğini mi sanıyor? Yahut tevhid ehlinin Rabb'ın yüceliği, kudreti ve celâli konusundaki iddialarını bozmaya dair onlara imkân veren' bu itirazların, [ ] tevhid görüntüsüne bürünmek ve zâhirde tevhid elbisesini giyinmek suretiyle Mütezile'nin telkin etmiş olduğu şeylerden daha beliğ olduğunu mu zannediyor bunlar? Sonra itizal ehli bunları, tevhidi bozan ve tevhid ehlini reddeden delillere ulaştıklarını zannetmeleri için inkârcılara veriyorlar. Allah, inkârcıların nitelemelerinden çok yücedir, çok üstündür. Hatalardan korunma ve kurtuluş ancak O'nun yardımıyla mümkündür. Mütezile'nin inkârcılara vermiş olduğu malzemenin hepsi daha önce İblis tarafından ortaya atılan düşüncelerdir. Böylece inkârcılar da (melâhide) İblis gibi deliller getirdiler ve dünyada kendilerine mülk ve servet verilmiş olması itibariyle nübüvvete onlardan daha lâyık olduklarını zannettiler. Yine zannettiler ki Cenâb-ı Hak katında kendileri daha üstün ve mevki itibariyle daha yukarıdadır ve Allah risâleti onlara değil kendilerine vermiştir. Fakat onlar (müslümanlar) bütün nimetlerin gerçekte Allah'a ait olduğuna, ulaşmış oldukları mülk ve şerefe Allah sayesinde ulaştıkları gerçeğine inanmışlardır. Mütezile ise bunları Allah'tan yok etmek istemiş, bunu da insanların Allah'a yapmaları gereken şükrü yerine getirmekten ve Allah'ın kendilerine gönderdiği elçiye itaatten uzaklaştırmak için yapmışlardır. Cenâb-ı Hak'tan din ve dünya hakkındaki nimetlerin tamamını lütfetmesini niyaz ederiz.
---
Dipnotlar:
10 “Mülkün sahibi ifadesi, dünya ve âhireteki her türlü mülkün sahibi anlamına gelir. Hiç şüphe yok ki dünyadaki her mükün gerçek sahibi de O'dur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'ilât, 105 Alaaddin es-Semerkandi (r.h.) şöyle der: “Bu anlatılanlarla Mütezile'nin iddiasının yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır, onlar “aslah” (en uygun olan) meselesinde çelişkiye düşmekten kaçınmak için şöyle derler: Zâlimler nâil oldukları mülke, kâfirler de ulaştıkları bolluğa, Allah'ın takdiri ile ulaşmamışlardır. Çünkü; dinde aslah olanı yaratmak, hikmeti gereği Cenâb-ı Hakk'a vaciptir. Onlar Allah'ın zâlimlere ve kâfirlere mülk vermesinin, onlar için dinde fayda değil, zarar olduğunu iddia ederler. İşte onlar bunu inkâr ediyor ve şöyle diyorlar: Bu mülkü onlara Cenâb-ı Hak vermiş değildir, aksine kendileri gayr-ı meşru yollarla ona bizzat sahip olmuşlardır. Eğer Allah tarafından verilmemiş olsaydı, o takdirde ahmakların ve zayıf akıllı kişilerin servetten mahrum olmaları gerekirdi, onu ancak tedbir ve kuvvet sahibi kişiler elde edebilirlerdi. Hayat ise bunun aksini göstermektedir. Bu gerçek onların iddialarının yanlış olduğunu ve sözlerinin “Allah mülkü dilediğine verir” meâlindeki âyete de aykırı düştüğünü gösterir (Semerkandi, Şerhu't-Te'ilât, vr. 108a). Muhtemelen Mâtüridi, burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Belki dönüş yaparlar diye, biz onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”. “Bilâkis verilen nimetler, şükredip sevap kazanmakla şükretmeyip günaha düşmek arasında bir sınama amacıyla verilmektedir. Her ne kadar kendisine nimet verilmeyen kişi, ne yaptım da verilmedi diyebilirse de, bilmek gerekir ki nimetler de, başa gelen belâlar da, sabredip sevap kazanmakla isyan edip günaha düşmek arasında bir sınama amacıyla verilmektedir” (Semerkandi, Şerhu t- Te'vilât, vr. 108a). “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi (Nemrud) görmedin mi? İbrâhim ‘Rabbim hayat veren ve öldürendir? deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim’ dedi. İbrâhim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”. Semerkandi'nin ifadesi şöyledir: “Mütezile, kendilerinin tevhid delilleri hakkında şüpheyi gerektiren şeyleri bulmaları, inkârcıların bu sözle onlara verdiğinden daha açık olduğunu mu zannediyor? Zira kâfirler, mülk ve varlığın Cenâb-ı Hakk'a değil, kendilerine ait oldugunu söyleyen insanlardır. O iddialarıyla Mütezile de, dinde aslah (en uygun) olanın bu olduğunu kastetmiş oldu; buna göre de Cenâb-ı Hakk'ın değil kâfirlerin maksadı tahakkuk etmiş olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 108b).
Âl-i İmran 3:27
Geceyi gündüze katarsın, gündüzü geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın. Bu ilâhi beyanda farklı deliller vardır. Birincisi, aziz ve celil olan Allah'ın yarattığı şeyleri bir takım sebeplerin yardımı sayesinde ve tabiatların etkisi sonucu oluşan bir nesne olarak yaratmadığının bilinmesidir. Çünkü sebepler, şekiller ve cinsler konumundadır, tabiatlar da öyledir, kendi özündekini, doğurduğu nesneye verme özelliği vardır. Meselâ sıcaklık harareti, soğukluk da üşümeyi doğurur. Cenâb-ı Hak ise birbirlerine zıt dilediği zıt nesneleri biraraya getirmeye kâdir olduğu bilinsin diye sebeplerin yardımı ve tabiatların
[Mükellifiyet, Risâlet ve Hikmet]
[ ] İkinci yorum da şudur: Bütün bunlar yılların ve zamanların değişmesine rağmen aralarında bir farklılık ve ayrılık olmaksızın planlanmıştır; tâ ki varlıklardaki farklılıkları yönetmenin Allah nezdinde eşit olduğu bilinsin. Evet söz konusu husüsların, kendisini hiç bir şeyin aciz bırakmadığı ve hiç bir noktasının gizli kalmadığı, aziz ve hakim olan Allah tarafından düzenlenmiş olduğu bilinsin. Yine şu da bilinsin ki bütün varlıkları farklı şekillerde düzenleyen varlık tektir, çünkü varlıklar arasında bir çatışma ve uyumsuzluk yoktur. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir.
Allah Teâlâ aynı zamanda her cevheri başka bir şeyi yaratmakla oluşturdu. Sanki o şey başta hiç yokmuş ve sonra da varlığından hiç iz kalmamıştır. Sonra hiçbir şeyini eksik bırakmadan onu tekrar ilk niteliğine döndürmektedir, o kadar ki bunların arasında bir tercih imkânı bile kalmamaktadır. Bunu da, bütün parçalarını ve izlerini!! yok ettikten sonra onu tekrar yaratmaya kâdir olduğu bilinsin diye yapıyor. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir.
Yine Cenâb-ı Hak işi öyle büyük bir hikmet ve hayret edilecek bir tedbir üzerine bina etmiştir ki O'nun fiilinin abes olması asla mümkün değildir. Bir de imtihan ve sorumluluk kaldırılınca, risâlette mevcut bulunan hikmeti öğretmek suretiyle onu ve o tedbirin gerektirdiği şükür ve marifeti, sonra sahibi olduğu nimetlere özendirmeyi ve Allah katındaki cezadan korkutmayı geçersiz kılınca bunda, hikmetin de iptali ve âlemin abes olduğunun da ifade edilmesi vardır. Bu ise akla aykırı bir durumdur. İnsanın özünde"! onu yoktan var edene ait hikmetin büyüklüğü inancı mevcuttur. Böylece ibadetin, risâletin, mükâfat ve cezanın hepsinin gerçekliği ortaya çıkmış oldu. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir.
Bir önceki âyette geçen “mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın” cümlesinin iki anlamının bulunması ihtimali vardır. [ ] Birinci ihtimal bu, onlara daha hiçbir şey verilmemişken ilk olarak verdiği anlamına gelebilir. Aynı şekilde de çekip almaktadır, yani onlara önce verip sonra almak şeklinde değil başta vermemiştir. Bu aynen “Gökleri bir direk olmaksızın yükselten Allah'tır”!!? meâlindeki âyete benzemektedir. Yani gökleri yaratılışın başlangıcında yüksek yarattı, yoksa önce gökleri yaratmış, sonra yükseltmiş değildir. “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”? meâlindeki âyet de böyledir. Yani bu çıkarma işi başta yaratırken yapılmıştır, yoksa önce karanlıkta iken sonra onları, oradan çıkarmış değildir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın meâlindeki âyet de aynı şekilde anlaşılmalıdır. Yani başlangıçta öyle yaratılmışlardır, yoksa birini öbürüne katmak şeklinde değildir. “De ki: Hiç düşündünüz mü, eğer Allah geceyi kıyâmet gününe kadar üzerinizde devamlı kilsa”!!4 meâlindeki âyet ile “gündüzü devamlı kılsa” meâlindeki âyet de bunu teyit etmektedir. Burada Allah bu ikisinden birini devamlı kılmadığını haber vermektedir. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın meâlindeki âyet de böyledir. Yani başlangıçtaki oluşumu ifade etmektedir; diriyi başlangıçta ölüden (yoktan) yaratması, ölüyü de hiç orada olmadan diriden yaratmasıdır. Diğer bir ihtimal de bütün bunlar, yok olduktan sonra mülkü vermesi ve aşağılık bir konumdan sonra üstün kılması anlamına da gelebilir. Mülk elde edildikten sonra onu çekip almasıdır, izzete erdikten sonra zillete düşürmesidir. Buna göre Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın meâlindeki âyet de, bir kısmını öbürünün içine, öbürünü de bunun içine sokmak mânasına gelir.
Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Bu âyetin, sözlerin dirisini fiillerin ölüsünden, fiillerin ölüsünü de sözlerin dirisinden çıkarmak anlamına geldiği söylenmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde kâfire ölü, mümine de diri adını vermiş olmasından!" hareketle bu âyete kâfirden mümini, müminden de kâfiri çıkarırsın anlamı da verilebilir. [ ] Buna cevherin dirisini onun ölüsünden çıkarır, cevherin ölüsünü de onun dirisinden çıkarır anlamı da verilmiştir. Yine meniden canlıyı çıkarır, canlıdan da meniyi çıkarır diye de bir anlam verilmiştir. Yumurtayı canlıdan çıkarır, canlıyı da yumurtadan çıkarır da denilmiştir. Nihâyet hurma ağacını çekirdekten çıkarır, çekirdeği de hurma ağacından ve taneyi filizden, filizi de taneden çıkarır diye de söylenmiştir.
Dilediğine sayısız rızık verirsin. Bu cümleye, insanların sayısını ve miktarını bildikleri kadar değil, diye anlam verilmiştir. Buna, çalışıp yorulmadan ve karşılık istemeden anlamı da verilmiştir; yani arka arkaya verdiklerinde onlar için sayı tutmaz. “Bi gayrı hisâb” lafzı, Mütezile mensuplarının aksine, onlara amellerinin sayısına göre vermez, bilakis fazla fazla verir anlamına da gelir. Bununla âhiret sevabının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İbn Abbâs'tan (r.a.) gelen rivâyete göre, Farsçadan Arapçalaştırılmış bir kelime ile ifade edilirse “bilâ hindâz” yani hesapsız verir". Mukâtil de, buna Allah'tan başka kimsenin güç yetirmesi mümkün değildir, der. Allah Teâlâ benden yüce konumda bulunan ve beni hesaba çekecek bir sultan yoktur, Sultan benim, dilediğime hesapsız şekilde veririm, herhangi birinin beni hesaba çekmesinden korkmam, buyuruyor. En doğrusunu bilen Allah'tır.
G7 İN ALIN ŞİŞİ i543
---
Dipnotlar:
110 “Meselâ sperm (nutfe), aşılanmış yumurta (alâka) haline gelince, kendisinde spermden eser kalmıyor. Gece ve gündüz de böyledir; ötekinin gelmesiyle beriki gidiyor ve kendisinden hiçbir iz kalmıyor. Sonra hiçbir eksiği olmadan onu tekrar ilk vasfına döndürüyor...” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 108b). ul Yaniinsanların nefislerinde ve fıtratlarında. 112 “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten, sonra arşa istivâ eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah'tır...”. 18 “Deki: Hiç düşündünüz mü, eğer Allah geceyi kıyâmet gününe kadar üzerinizde devamlı kılsa Allah'tan başka size ışık getirecek bir tanrı var mıdır? Hâlâ söze kulak vermeyecek Mâtüridi şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “De ki: Ne dersiniz, eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyâmet gününe kadar devamlı kılsa, Allah'tan başka size istirahat edeceğiniz geceyi getirebilecek bir tanrı var mı? Hâlâ (gerçeği) görmeyecek misiniz?” (el-Kasas, “Dirilerle ölüler bir değildir. Allah dilediğine elbette işittirir, ama sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin!”.
Âl-i İmran 3:28
[Kâfirleri Dost Edinmek]
Müminler müminleri bırakıp da kâfirleridost edinmesin! Bu beyana iki anlam verilebilir. Biri, dost edinseler bile onlar müslümanların dostu değildirler, bilakis onlara düşmandır. Nitekim “Allaha ve âhiret gününe iman eden bir topluluğu... göremezsin...”' buyurulmaktadır. Diğeri de âyetin onlarla dostluğu yasaklaması, yani onları dost edinmeyin anlamıdır. Nitekim “Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin!” meâlindeki âyet ile “Ey iman edenler! yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin!” meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir.
286 [ ] Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden korunmanız müstesna. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Denilmiştir ki; bundan maksat onlarla aranızda bir yakınlık ve akrabalık olursa müstesnâ; o zaman dinleri itibariyle onları dost edinmeden kendileriyle ilişki kurup insani görevleri yerine getirebilirsiniz. Hz. Ali (r.a.), babası Ebü Tâlib vefat ettiğinde Resülullah'a (s.a.); senin sapık amcan vefat etti, deyince, Hz. Peygamber (s.a.) de “git, onu göm!” buyurmuştu. Korunmanız müstesna meâlindeki ifadeden canınızı korumanız mânasının kastedilmiş olması da muhtemeldir; onlardan canınıza gelecek tehlikelerden korkmanız hâli müstesnâ. Bu durumda helâk olmak endişesiyle, kalbiniz başka yöne yönelik olmak şartıyla onlara dost görünebilirsiniz. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Takıyye (sakınmak), kalbi iman ile dolu olduğu halde dilinin başka şeyler söylemesidir”.
Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Bu cümlede yer alıp Allah'a nispet edilen “nefs” kelimesi sizi bu işin âkıbetinden uyarıyor anlamına geldigi gibi, bunun cezasından uyarıyor anlamına geldiği de söylenmiştir. Adamın biri diğerine; “seni falan kişi hakkında uyarıyorum” dediğinde, ondan gelecek cezayı ve kötülüğü kastetmiş olur. Buna göre Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor meâlindeki cümle, böyle yaptıkları takdirde başkasından değil, kendisinden gelecek olan felâket ve cezadan onları uyarmaktadır, demektir!”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
elk leh APE. Aol o Brie POP aşşa
---
Dipnotlar:
akan cennetlere yerleştirecektir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'tan yanadırlar; iyi bilinmeli ki kurtuluşa erecek olanlar da Allah'tan yana olanlardır!”. 2! bk. Zeyla'i, Nasbu-râye, II, 281; İbn Kesir, Tefsir, II, 395. 2 bk. Taberi, Tefsir, III, 228; İbn Kesir, Tefsir, 1, 358. 1233 Cezâveazabın bizzat kendisi, insanların anlayışlarına göre olur; burada Allah, bu şekilde onun cezasını insanların anlayışlarına yaklaştırarak açıklamaktadır.
Âl-i İmran 3:29
De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Muhtemelen burada, kâfirlerle dostluk konusunda gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi Allah'ın bildiği kastedilmektedir. Burada Allah, müminlerin kalplerinde onlarla dostluk konusunda bir şeylerin var olduğunu haber vermektedir. Fakat âyetten, insanların gizlediği ve açığa vurduğu her şeyi Allah'ın bildiği anlamı da kastedilmiş olabilir. Allah göklerde olanları da yerde olanları da bilir.
Âl-i İmran 3:30
Herkesin yaptığı iyiliği önüne konmuş olarak bulacağı gün. Şöyle denilmiştir: Burada işlemiş olduğu hayırlı amellerin sevabını önüne konmuş olarak bulacağı kastedilmektedir. [ ] Zira onun yapmış olduğu amel sevap için- Ë dir, yoksa onu yapmış olmak için değildir.
İşlediği kötülüğü de önüne konmuş olarak bulacağı gün, (insan) ister ki kendisi ile kötülükleri arasında uzun bir mesafe bulunsun. Muhtemelen insan, yapmış olduğu kötülükleri yazılı olarak önünde hazır bulacak ve ondan kaçmaya çalışacaktır. Aziz ve celil olan Allah müminlere yaptıkları iyilikleri kabul edeceğini ve kusurlarını bağışlayacağını vâd etti ve onları iyilikleri yapmaya özendirdi. Şöyle buyurdu: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”? Dolayısıyla mümin, yapmış olduğu hayrın sevabını önünde hazır bulacak, hatalarının da görmezden gelindiğini görecek. “Artık kitap (amel defteri) ortaya konmuştur”! meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibi kâfir de dünyada yapmış olduğu kötülüklerin cezasını önünde hazır bulacak; üstelik onların kötülükleri görmezden gelinmeyecek ve yaptıkları hayırlar da yok sayılacak. Âyette aralarında uzun bir mesafe bulunsun meâlindeki cümleye; görülemeyecek kadar uzun bir mesafe anlamı verildiği gibi, hiç olmamasını isteyecek kadar uzun mesafe mânası da verilmiştir. İster mümin olsun ister kâfir herkes, günahıyla arasında, hiç olmamış kadar uzun bir mesafe bulunmasını arzu edecek. Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Bu âyeti daha önce açıklamıştık'.
[Allah'ın Günahları Bağışlaması, Şefkat ve Merhameti]
Allah kullarına çok şefkatlidir. Cenâb-ı Hak bu beyanıyla âhiret şefkatini kastetmişse, o yalnız müminlere mahsustur, şayet dünya şefkatini kastetmişse, herkes içindir. Allah kullarına çok şefkatlidir. Allah'tan gelen şefkat ve merhametin iki yönü vardır. Birincisi işin başında görülür; şöyle ki O, yaratıkları yaratmış, onlarda birbirinden ayrışan ve uzlaşan şeyleri ayırd edecek bir kabiliyet yaratmıştır. Sonra onların her birine layık olduğu cezayı vermemiş, aksine merhamet buyurmuş, tövbe etmesi ve Allaha dönmesi için kendisine fırsat tanımıştır. Bu, her kulu kapsayan bir merhameti ifade eder.
İkincisi ceza konusundaki merhamettir, bu da kulu bağışlamak fakat yaptığı güzel işin sevabını ona vermektir. Bu tür merhamete, Allah'ın düşmanları erişemez, çünkü onlara merhamet etmek akıllarda, ayırt edilmesi gereken şeyleri ayırt etmeyi bilmediği fikrini uyandırır ve dolayısıyla câhil sayılmasını gerektirir. [ ] Ayrıca bu, iyiliği lâyık olmadığı yere koymak, ikram edeni tanımayana ikramda bulunmak demektir. Hikmet ise, yapmayı tercih ettikleri şeyleri onlara yasaklamak ve korkutmak suretiyle onların cezalandırılmasını gerektirir. İşte bu merhamete ancak O'nu bilen ve O'nun dostluğuna inananlar erişir. Her ne kadar cehalet yüzünden veya af ve merhamet ümidiyle bir takım isyanlarla imtihan edilseler -zira insanların konumu budur- ve (nefsine) mağlup'” olarak hata işleseler de, onların kalplerinde Allah her şeyden daha uludur ve O'na itaat iki dünya lezzetlerinin toplamından büyüktür. İşte bu, bazı hallerde nefislerine mağlup olsalar da müminlere ve kendilerini kendi tercihleri olarak kulluğa adayanlara özel bir merhamettir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
---
Dipnotlar:
25 “Artık kitap (amel defteri) ortaya konmuştur; suçluların, onda yazılı olanlardan korkuya kapılmış olarak “Vay halimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş" dediklerini görürsün. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez”. 126 o bk.Âl-iİmrân, 3/28 âyetinin tefsiri. 2 “Cehalet yüzünden veya şehvetin yahut taassubun baskısı yüzünden bir takım isyanlarla imtihan edilseler bile” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 109a).
Âl-i İmran 3:31
[Allah'ı Sevmenin Alâmetleri]
De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin. Bu beyanın tefsirine dair şöyle denilmiştir: Resülullah (s.a.) döneminde bazıları, biz Allah'ı çok seviyoruz, diyorlardı. Aziz ve celil olan Allah işte bunun üzerine bu âyeti indirdi ve burada kendisine duyulan sevgi için bir alâmet gösterdi”. Şöyle de denilmiştir: Yahudiler “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız”' dediklerinde Cenâb-ı Hak bu âyeti gönderdi ve Söyle, ya Muhammed, dedi, Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin. Bu, sultanlardan birini seven insan onun elçisini de sever, emrine tâbi olur ve sevdiği için ona itaat eder!” anlayışına uygun bir ifadedir. Ama siz benim elçime düşmanlık gösterip emrine tâbi olmayı ve ona itaat etmeyi terk ettiğiniz zaman, “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” iddianızda yalancı olduğunuz ortaya çıkar. Çünkü birini seven insan onunla, onun elçisiyle ve taraftarlarıyla beraber olmayı da sever. Burada muhabbet, sevdiği kişinin sevdiklerine itaati ve onun hoşlanmadıklarından hoşlanmamak tarzındaki eylemleri tercih etmek, bütün emirlerinde ona uymak anlamına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:32
Bu âyet, daha önce geçmişti".
Âl-i İmran 3:33
Allah Âdem'i seçti. Bu ilâhi beyanla ilgili farklı yorumlar yapılmıştır. Buna Allah Âdem'i, Nüh'u ve zikrettiği diğer kişileri kendine elçi ve peygamber olarak seçti anlamı verilmiştir. Bazıları onları kendi dini olan İslâm için seçti mânasını vermiş; bir kısım da onları niyet, sâlih amel ve Allah için samimiyetleri sebebiyle onları tercih etti anlamını uygun görmüştür.
“Istıfâ” kelimesi, dünya kirleri ile kirlenmemiş, saf ve temiz kişileri seçip ayırmak anlamına gelir. Diğer âlimler ise Allah'ın onları iki şeyden dolayı seçtiğini belirtmiştir: Âhiret için ve dünya için. Hz. Peygamber'in şu sözüne bakmaz mısın? “Biz Peygamberler ölünce mallardan oluşan miras bırakmayız kölenin efendisi için ölmesi gibi ölürüz”.
Allah seçti meâlindeki âyette Cenâb-ı Hak -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- kendi dostlarını ve hâlis kullarını sonra da düşmanlarını ve bedbahtları anmıştır. Bunun sebebi hâlis kul olmanın gerektirdiği şeylere özendirmek ve bedbaht olmalarına yol açan şeyleri yapmalarından sakındırmaktır. Çünkü bu iki davranış yaratılış ve cevher olarak değil, tamamen beşerin tercihi olarak ortaya çıkar. Sebeplerini de imtihana tâbi tutulan mükellefler üretir. Buna göre her iki grubun dünyada ve âhirette karşılaşacakları âkıbetin zikredilmesinin sebebi de bu esasa bağlıdır. Allah Teâlâ özendirmek ve korkutmak amacıyla akla ve insan tabiatına temiz ve çirkin görünen çeşitli cevherlerden örnekler vermiştir. Buna göre içinde şehvetler ve lezzetler olsa da dünya işleri bütünüyle ibretler ve öğütlerden, elemlerden ve acılardan ibarettir. Tâ ki, dünyanın bunun için değil, daha büyük bir şey için, bütün âlemi çekip çeviren müdebbire ulaşmak için yaratıldığı bilinmiş olsun. Zira tercih ehli olan insan türü nihai âkıbete göre yerilir veya övülür. [ ] Cenâb-ı Hak hakimlerin ve iyilik sahiplerinin âkıbetlerini, insanları onlara özendirerek güzel ve övgüye değer kılmış, beyinsizlerin ve kötülük sahiplerinin âkıbetini de o davranışlardan sakındırmak için kötü ve çirkin kılmıştır. Böylece insana haz vermek ve vermemekte farklı tezahür etseler de Allah'ın bütün fiillerinin, hikmet ve ihsan esasına dayandığı ortaya çıkar. İmtihanın başında ve ceza konusunda da hikmetin yolu budur. Şu kadar var ki imtihan farklılık gösterse de, buna verilecek olan karşılık (ceza), hikmet ve ihsanda olduğu gibi bir çeşitlilik arz eder, çünkü tercih ehli olan insanın yaptıkları onu gerektirir. İnsanın lehinde olsun aleyhinde olsun gördüğü karşılık (ceza), hikmet ve ihsanın tabii sonucudur. Burada ihsan kelimesi ile karşılık beklemeden, şükrü daha uygun ve daha öncelikli" gören bir imtihanın caiz olduğu alanları kastediyorum. Hikmet de düzenleme ve yönetimde gerekli olan şeydir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Âl-i İmran 3:34
34. (Allah onları), birbirinden gelme nesiller olarak (seçip âlemlere üstün kıldı). Allah hakkıyla işitmekte ve bilmektedir.
Birbirinden gelme nesiller. Bu beyan hakkında denilmiştir ki Âdem'den (s.a.) gelen soy, sonra Nüh'tan (s.a.) gelen nesil, sonra da İbrâhim'den (s.a.) gelen kuşaklar kastedilmiştir. Bunun birbirlerinden gelen nesiller, ayrıca birbirlerinin özünden gelen soy anlamına geldiği de söylenmiştir. İşte bundan dolayı birbirinize karşı büyüklenmeyin! Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz” buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz âyette hür insanın köleye karşı büyüklük taslamasını yasaklamıştır. Bazıları şöyle demiştir: Zürriyet, “Ey Nüh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler!” meâlindeki âyette olduğu gibi çocuklar ve atalar topluluğu demektir. Onlar çocuklardan ve atalarından oluşmuş bir topluluktu. “Zürriyyet” kelimesi “zerree-yezreu” fiilinden gelir, bu da yaratılış demektir. Bu kelimesinin özellikle çocuklar anlamına geldiği de söylenmiştir. “Falanın zürriyeti” denilince özellikle onun soyu anlaşılır. Bunun delili de “Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle!”5 meâlindeki âyet ile “Ben onu ve soyunu kovulmuş şeytana karşı senin korumana bırakıyorum”! meâlindeki âyet-i kerimedir.
291 [ ] (Önceki âyette geçen) Âl kelimesi konusunda da farklı görüşler vardır. Bir adamın âli denilince, ona bağlı olan kişilerin kastedildiği söylenmiştir. Buna, onunla beraber olanlar anlamı da verilmiş, akrabası anlamı da kastedilmiştir. Rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah'ın buyruklarına karşı gelmekten sakınan herkes, benim âlimdendir” Âyette geçen İmrân'ın Süleyman b. Dâvüd'un (a.s.) soyundan geldiği söylenmiştir.
Rİ s İŞE lde SİZ ÇİĞ
Âl-i İmran 3:35
Bir zamanlar İmrân'ın karısı şöyle demişti: Rabbim! Karnımdakini kayıtsız şartsız sana adadım. Aziz ve celil olan Allah, İmrân ailesini seçip onları bütün âlemlere üstün kılınca (34. âyete bakınız), O'nun seçip sayesinde âlemlere üstün kıldığı nimetlerin en küçüğü, İmrân'ın karısının karnındaki bebeğini, Allah'a adamış olmasıydı. Âyetteki “muharrer” kelimesi, hayatını sürdürme telaşından kurtulup kendini ibadete vermek demektir. Şöyle de 137 “Onudoğuruncadediki: Rabbim! Onu kız doğurdum. -Oysa Allah onun ne doğurduğunu denilmiştir: Muharrer, Allah'a ihlasla ibadet eden, O'na itaatte bulunarak hayatını sürdüren, hiçbir şey kendisini Allaha ibadetten alıkoymayan, her şeyden vazgeçip kendini ibadete veren demektir. Bu, İbn Abböâs'ın (r.a.) görüşüdür'”. “Muharrer”in, sadece Allaha yönelik olan anlamına geldiği de söylenmiştir. Ona camiye hizmet eden kişi anlamı da verilmiştir. Karnımdakini kayıtsız şartsız sana adadım meâlindeki ilâhi beyanıyla İmrân'ın karısı, karnındaki bebeğini sadece Allah'a hizmete tahsis ettiğini, insanların çocuklarından beklediği türden bir ilgi ve yakınlık göstermeyi beklemediğini söylemektedir. İşte aziz ve celil olan Allah'ın onları seçip âlemlere üstün kıldığı şeylerden biri budur.
Buna göre çocuk isteyen herkese düşen görev, İmrân'ın karısının ve Zekeriyya'nın istemiş olduğu gibi Allah'ın rızasını istemektir. Zekeriyya şöyle duâ etmişti: “Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle”! Hz. İbrâhim (a.s.) de şunu istemişti: “Rabbim; bana iyilerden olacak bir evlat ver”, “Onlar, Ey rabbimiz! derler, bize eşlerimizden çocuklar bahşet!”142 meâlindeki âyet de bu anlamdadır. Dolayısıyla insanların çocuk isterken düşünmeleri gereken şeyler bunlardır, yoksa onların yaşayışları konusunda kendilerine yardımcı olmak, destek vermek ve ilgilenmek değildir.
[ ] Benden kabul buyur; kuşkusuz sensin her şeyi işiten, her şeyi bilen. Yani benim bu adağımı, sadece sana hizmete tahsis ettiğim şeyi kabul eyle! Şüphesiz sensin işiten, adayışımı bilen de sensin, yani maksadımı. Şöyle denilmiştir: Buradaki “semi” kelimesi, duâmı kabul eden sensin, “alim” niyetimi bilen sensin mânasına gelir.
9 İbn Kesir bu: Kesir bu sözü Tefsir'inde kimseye nispet etmeden kaydetmektedir (bk. İbn Kesir, “Orada Zekeriyya rabbine dua edip dedi ki: Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle! Kuşkusuz sen duayıişitmektesin” (Âl-i İmrân, 3/38). “Rabbim, bana iyilerden olacak bir evlat ver. Bunun üzerine kendisine akıllı ve edepli bir erkek çocuğu olacağını müjdeledik”.
“Onlar, Ey rabbimiz! derler, Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet, bizi günahtan sakınanlara öncü yap!”.
324 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜNESİ
Âl-i İmran 3:36
Onu doğurunca dedi ki: Rabbim! Onu kız doğurdum. Cenâb-ı Hakk'ın onun karnındaki bebeği ve ne doğurduğunu bilmesine rağmen, İmrân'ın karısının onu kız doğurdum demiş olması, iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, o dönemde sadece erkek çocuklar adanabildiğinden dolayı bir anlamda mazeret beyan etmekte, adak yaparken söylediği şeye uygun bir çocuk doğurmadığı için mazeret bildirmektedir. İkincisi, insan ilginç bir şey gördüğünde bunu söyler, her ne kadar kendisinin bildiğini başkasının da bildiği ve kendisinin gördüğünü başkasının da kendisinin o şeyi gördüğü gibi gördüğünü biliyor olsa bile. Yahut kız çocuğu dünyaya getirdiğinden ve kızların bu hizmet için uygun olmadığını düşündüğünden, onu beklenen faydalara uygun hale getirmesini istemiş olabilir.
Onu kız doğurdum. Bu cümle, her ne kadar doğurduğu çocuk bu maksada uygun olmasa da yaptığı adakla Cenâb-ı Hakk'a yönelik itaat etme niyetini, kendisinden kabul etmesi için Allah'a dolaylı olarak istekte bulunmak anlamına da gelebilir. Bunun üzerine kendisine Allah Teâlâ tarafından şöyle cevap verilmiştir: “Rabbi ona hüsnü kabul gösterdi”. Şayet tercih ve ikram olarak çocuk erkek olsaydı, onu kabul edeceği gibi bunu da kabul buyurdu ve onu bütün âlemlerin kadınlarının en hayırlısı yaptı.
Erkek kız gibi değildir. Bu beyanının mânası konusunda da farklı görüşler ileri sürülmüştü. Denilmiştir ki bu, onun sözüdür: Buna göre erkekkız gibi değildir, sözüne, onu kız doğurdum meâlindeki sözünün ardından söylemiştir. Çünkü sorumluluğunu üstlenmek ve diğer gereklerini yerine getirmek gibi erkek çocuğun ihtiyaç duymadığı şeylere kız çocuğu daha fazla ihtiyaç duyar. [ ] Şöyle de denilmiştir: Bu, İmrân'ın karısı onu kız doğurdum dediğinde, aziz ve celil olan Allah'ın ona cevap olarak söylediği bir sözdür. Yani senin niyet ettiğin şey konusunda erkek kız gibi değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Ben onun adını Meryem koydum meâlindeki ilâhi beyan, kız çocuklara isim koyma hakkının babalara değil annelere ait olduğuna işaret etmektedir. Sonra annesi onu Allah'ın korumasına havale ettiğinde, onu ve soyunu kovulmuş şeytana karşı senin korumana bırakıyorum, niyazını da eklemiştir. Bu 143 Bir sonraki âyet.
ilâhi beyan, erkeklerin de kadınların soyundan geldiklerine işaret eder, çünkü Meryem'den Hz. İsâdan başka kimse doğmamıştır.
RAA dp G5 Ja ule Mieri Günel
Âl-i İmran 3:37
Rabbi ona hüsn-ü kabul gösterdi ilâhi beyanı, İmrân'ın karısının talep ettiği üzere Meryem'i ve soyunu kovulmuş şeytandan korumasına almayı kabul etti, demektir. Bu cümle, her ne kadar onu kız doğurdu ise de, adadığı şey için Allah onu uygun hale getirdi, mânasına da gelebilir.
Onu güzel bir şekilde yetiştirdi ifadesi, şeytanın ona musallat olmasına fırsat vermedi mânasına gelebilir. Onun rızkını ve ihtiyaçlarını kimsenin eline bırakmayıp bizzat kendi üzerine alarak, çeşit çeşit rızıklar göndermek suretiyle onu güzel bir terbiye ile yetiştirip büyüttü mânasına da gelebilir. Nitekim âyetin devamında Zekeriyya onun odasına her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulurdu buyurulmaktadır. Başka bir âyette de şöyle buyurulmuştur: “ hurma ağacını kendine doğru silkele ki üzerine taze, olgun hurma Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Bu âyetteki kelimesi, şeddeli ve şeddesiz olmak üzere iki şekilde okunmuştur. Şeddesiz okuyana göre âyet, Zekeriyya onun bakımını üzerine aldı mânasına gelir. Şeddeli okuyana göre ise, aziz ve celil olan Allah onun bakımını Zekeriyya'ya verdi anlamına gelir.
Zekeriyya onun bulunduğu yere, mâbeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulurdu. Şöyle denilmiştir: Onun yanına her girdiğinde orada kışın yaz meyvesini, yazları da kış meyvesini bulurdu.
293 [ ] (Zekeriyya ona) “Ey Meryem! Bu sana nereden” diye sorardı. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda iki görüş ileri sürülmüştür. Biri şöyledir: Ona bunun kaynağını soruyordu veya bu durumu yadırgadığı ve kendisinden de kuşkulandığı için açıklama yapmasını istemek, “bu sana nasıl geldi?” diyordu. Onun yanına kendisinden başka kimse girmediği ve ihtiyaçlarını kendisinden başka kimse karşılamadığı için gönlüne her insanda görülebilecek bir kuşku düşmüştü. Diğeri de şöyledir: Bu hale şaşırdığı için öyle söylemişti: mevsimi olmadığı halde bozulmamış yiyecek ve meyveyi görünce, hayretle; bu sana nereden geliyor? diye sormuştu.
O da; 'Allah tarafından' cevabını verirdi. Kuşkusuz Allah dilediğine sayısız rızık verir. Yani Allah dilediğine hiç beklemediği yerden rızık verir.
T EM aşa!
Âl-i İmran 3:38
Orada Zekeriyya Rabbine dua edip dedi ki: Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle! Şöyle denilmiştir: O zaman Zekeriyya Rabbine dua etti; nefsinde çocuk isteği uyanınca Rabbinin kendisine temiz bir nesil ihsan eylemesini istedi. Fakat çocuk arzusunun, ruh halini değiştirdiğini fark edince duadan vazgeçti, böyle bir durumda Allah'tan bir şey istemenin doğru olmayacağını düşündü“. Fakat Meryem'in yanında kışın yazlık meyveleri, yazın da kışlık meyveleri bozulmamış halde görünce, o zaman Allah'tan istemenin doğru olacağını, zira Allah'ın, zamana bağlı olmadan da yapılan duayı kabul edeceğini anladı. İşte orada Zekeriyya Rabbi'ne dua etti meâlindeki cümle bu anlamdadır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Şu husüs da ihtimal dâhilindedir: Zekeriyya, İmrân'ın karısının duasının kabul edilerek kendisine bir kız çocugunun ikram edildiğini, sonra o kızın ulaşmış olduğu faziletin seviyesini görünce, buna insan arzusu ile ulaşılamayacağını anladı ve şanı yüce olan Allah'a dua ederek, kendisine soyunu ve ismini devam ettirecek bir çocuk ikram etmesi için dua etti. Bu öyle bir durumdur ki Peygamber aleyhisselâm'ın arzu ettiği şeye rühen insan heves edemez. [ ] Aziz ve celil olan Allah'ın dilediği her şeye gücü yettiğini ve kendisinden ikram talebinde bulunma cesaretini göstermeden de onun her şeye kâdir olduğunu bilmekle birlikte, şaşırıp kaldığı şeyi arzusuna yakın gördü. Zekeriyya'nın istediği şeyin anlamını en iyi bilen Allah'tır.
Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle! Kuşkusuz sen duayı işitmektesin. Yani duayı sen kabul edersin yaiz Mİİ lil 2 kat es sÓ 5; Sal is
Âl-i İmran 3:39
39. “O mábedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler:
Allah'ın kelimesini tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlih kullardan bir peygamber olarak Yahyâ'yı Allah sana müjdeliyor.”
O mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona seslendiler. Bu meâldeki ifade, mihrabın namaz kılma yeri olduğunu gösterir. Yahyâ'yı Allah sana müjdeliyor. Bu cümle, - Allah kendilerine rahmet eylesinâlimlerimize ait iddianın doğru olduğunu göstermektedir. Onlar şöyle demişlerdi: Bir adam, falancıya müjde vermeyeceğine dair yemin etse ve sonra ona müjde vermek için başka birini gönderse yeminini bozmuş sayılır. Çünkü müjdeyi götüren başkası olsa da, sahibi kendisidir. Bu âyette müjdenin Cenâb-ı Hakk'a izafe edildiğine bakmaz mısın ki müjdenin sahibi Odur. İşte o yemin olayı da böyledir.
Allah'ın bir kelimesini tasdik edici. Bu ilâhi beyandan maksadın Hz. İsâ (a.s.) olduğu söylenmiştir; o Allah'tan bir kelime idi ve Yahyâ onun risâletini tasdik etmiş, onun Allah'ın kelimesi olduğuna şâhitlik etmişti. Hz. İsâ'yı ilk tasdik eden kişinin Yahyâ b. Zekeriyya olduğu söylenmiştir. Bu konuda Hıristiyanlarda bir şüphe ortaya çıkmıştır, onlar “İsâ Allah'tan bir kelimedir”9 ve “O'ndan bir ruhtur” meâlindeki âyetlerden hareketle, İsâ'nın Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürmüşler, bu âyetlerin kendi iddialarıyla aynı anlama geldiğini zannetmişlerdir. Fakat Allah, İsâ'ya ikram olsun diye ve onun değerini yüceltmek için böyle söylemiştir. Yoksa bu âyetler onların iddia ettikleri anlamı gerektirmez. Aziz ve celil olan Allah'ın “Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır” meâlindeki âyetine ve benzerlerine bakmaz mısın? Bu ilâhi beyanda nimetin Allah'tan bir parça olduğu şeklinde bir işaret yoktur, izahına çalıştığımız âyet de böyledir.
296 [ ] Âyetteki seyyid, yani “efendi” demek olan kelimenin ilim ve ibadette seyyid anlamına geldiği söylenmiştir. Ayrıca yumuşak huylulukta efendi olmak anlamına gelir de denilmiştir. Rabbine itaat eden ve O'na asla isyan etmeyen seyyid mânasına geldiği de söylenmiştir. Allah'ın salât ve selamı üzerine olsun, o gerçekten öyle idi. Bu kelimenin güzel ahlâkta seyyid ve takvâda seyyid anlamlarına geldiği de ileri sürülmüştür.
[Yahyâ İsminin Anlamı]
Denilmiştir ki Yahyâ ismi Cenâb-ı Hakk'ın Hay isminden türemiştir. Ona Yahyâ ismini veren de aziz ve celil olan Allah'tır. Benzer şekilde “Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsâ Mesih'tir”! meâlindeki âyette Hz. İsâ'ya Mesih adını veren de O'dur. Allah her ikisine de yüceltmek anlamına gelir; tıpkı Hz. İbrâhime Halilullah, Hz. Muhammede Habibullah ve Hz. Müsâ'ya Kelimullah adını vermesi gibi; bu, onlar için bir ikram ve şanlarını yüceltmek anlamı taşır. İşte izahına çalıştığımız âyet de bu anlamdadır. Yahyâ isminin, “din onun sayesinde hayat bulmuştur” anlamına gelmesi de mümkündür.
Şöyle de söylenmiştir: Yahyâ ismi ona, kendisiyle dini ve insanlığı diriltHz. İsâ'ya (s.a.) da bundan dolayı “seyyid” denilmiş olması mümkündür. Çünkü ahlâkta efendilik bu çeşit hallerle elde edilir. Gerçek efendilik, güzel ahlâkla razı olunan fiillerle elde edilir. Hz. İsâ'nın bu iki özelliği şahsında toplamış olması dolayısıyla “seyyid” diye isimlendirilmesi mümkündür. En doğrusunu bilen Allah'tır. Yine Hz. İsâ bereketle mesh edildiğinden yahut da hastaların onun sayesinde iyileşip yaşaması gibi eliyle dokunduğu her şey bereketlendiğinden dolayı Mesih diye isimlendirilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu ve benzeri konularda asıl olan şudur: İsimler, bilinip tanınsın ve maksat anlaşılsın diye konulur. Verilen ismin anlamını belirlemek konusunda zorluk göstermekten sakınmak daha uygundur. Genellikle kulağa hoş gelen, söylendiğinde çirkin görülmeyen veya söylenmesi hoşa giden isimleri tercih etmek daha uygun ise de, her şeye istediği adı vermek de doğrudur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[ ] Âyette iffetli diye tercüme ettiğimiz kelimesi, “spermi ve şehveti olmayan” anlamına gelir, denilmiştir. Bu kelimenin kadınlar hakkında kullanıldığı takdirde onlar hakkında söz edilecek ve edilemeyecek şeyler anlamına geldiği söylendiği gibi, kadınlara ilgi duymayan'” erkekler anlamına geldiği de ileri sürülmüştür. Bunların hepsi şeydir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[Peygamberlerin Sâlihlerden Olmaları Gerekir]
Sâlih kullardan bir peygamber. Her ne kadar bütün peygamberler sâlihlerden iseler de, Allah Teâlâ Hz. İsâ'nın sâlihlerden olduğunu belirtmektedir; tıpkı her peygamberin sıddik olmasına rağmen bazılarının sıddik diye nitelendirilmesi gibi. Burada onun sâlih olarak anılmasının sebebi şahsında bunun gerçekleşmiş olmasıdır. Her ne kadar başkaları da bu isme layık olsalar bile onlar, sadece bir yönden bu isme layık olur. Allah'ın salât ve selamı üzerlerine olsun, halbuki bütün peygamberler her açıdan buna layıktırlar. Bunun ikinci bir anlamı da, onun âhirette sâlihlerden olması için dua anlamına gelmesidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Her Peygamberin sâlihlerden olması ifadesi çeşitli anlamlara hamledilebilir. Sâlih olmanın bütün alâmetlerinin onlarda toplandığı, âhirette sâlihlere katılacakları konusunda onlara verilen bir müjde, peygamberlik söz konusu olmasa da onların sâlihlerden oldukları anlamına gelebilir. Bu son madde de, dinde ancak sâlih olma niteliği bulunan kişilerin peygamber olarak seçilebilecekleri bilinsin diyedir. Keza bu ifade onların sâlih olduklarının insanlar tarafından bilindiği ve bu bilgiye rağmen onları reddettikleri anlamına veyahut da -her ne kadar her peygamber sıddik ise de- sıddik niteliği gibi bu niteliğe de sahip oldukları anlamına gelebilir. Allah Teâlâ katında bu iyilik niteliğinin belli bir anlamı ve tanımı varsa da ve Cenâb-ı Hak burada onu kastetmiş ise de O, kendisinden başka kimseyi buna muttali kılmamıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Yüce Allah'ın, övülen ahlâkı ve razı olunan fiilleri onunla ihya ettiği için Hz. Yahyâ'ya bu ismi vermiş olması da mümkündür. Hz. İsâ'ya da bundan dolayı “seyyid” yani efendi denilmiştir. Hülasa, dilediğine dilediği ismi vermek Allaha mahsustur. Bu konuda O'nun çeşitli varlıklara verdiği isimlerin anlamını araştırmak boynumuzun borcu değildir. Aslında isimler, bir şeyi bilmek ve tanımak içindir. Ancak hayır ve bereket getirsin temennisiyle kulağa hoş gelen isimler tercih edilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
len lafızlar aynen “Halilullah”!53 4), “Habibullah”, “Zebihullah” (aze) ve “Kelimullah”' lafızları gibidir. Burada yaratılış anlamını ortadan kaldıran başka bir anlama geldiği zannına kapılmamak, bunun rablığı veya oğulluğu gerektirdiği kanaatine varmamak gerekmektedir. (Camiler için) Allah'ın evi, dini için Allah'ın nüru, farzları için Allah'ın sınırları gibi ifadelerin kullanılması da böyledir. Bu ifadeler, O'nun yarattığı varlıklar türünden olmanın dışında bir anlama değil, bilakis şekil ve mahiyetlerindeki fazilete özel bir vurgu anlamına gelir. Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed (s.a.) hakkında indirdiği “Rabbinin lütuflarını şükranla an!” meâlindeki âyet ve genel bir beyan olarak inzâl ettiği “Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır”! meâlindeki âyet de bu anlamdadır, Hıristiyanların Mesih hakkında düşündükleri anlamda değildir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
---
Dipnotlar:
miş, ilmi ve hikmeti diriltmiş, yahut da ahlâki faziletleri ve razı olunan fiilleri diriltmiş olmasından dolayı verilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, fakat 146 “Melekler demişti ki: Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsâ Mesih'tir, dünyada da âhirette de itibarlı ve (Allah'a) yakın kılınanlardan“Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsâ Mesih ancak Allah'ın elçisidir, Allah'ın Meryeme ulaştırdığı 159 o “Hasür”, erkeklik gücüne sahip olmasına rağmen kadınlara yaklaşmayan erkek demektir, doğru olan da budur; çünkü sağlıklı bir uzvun ve şehvetin bulunmaması durumunda zorunlu olarak kadınlardan uzak durmak kişi için bir övülme sebebi değildir. Övgü, ancak kendi irade ve ihtiyarıyla uzak duranlara yakışır. Bu da ancak sağlıklı bir uzvun ve erkeklik gücünün varlığı halinde söz konusu olabilir” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, 151 Bu terkip Kur'ân-ı Kerim'de “O'ndan bir rüh” şeklinde geçmektedir. Nitekim Nisâ süresinde şöyle buyurmuştur: “Meryem oğlu İsâ Mesih ancak Allah'ın elçisidir, Allah'ın Meryeme ulaştırdığı kelimesidir ve O'ndan bir rühtur”. 13 Muhtemelen Mâtüridi burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “İşini güzel yaparak kendini Allaha veren ve İbrâhim'in, Allah'ı bir tanıyan ve dinine tâbi olan kimseden kimin dini daha güzel olabilir! Ve Allah İbrâhim'i dost edinmiştir”. Kur'ân-ı Kerim'de Habibullah, Zebihullah ve Kelimullah kelimeleri lafız olarak açıkça yer almamaktadır. Muhtemelen dini literatürde bu şekilde kullanılmasından dolayı burada zikredilmiştir.
Âl-i İmran 3:40
40. “Zekeriyya ise şöyle dedi: “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çattığı, üstelik karım da kısır olduğu halde benim nasıl oğlum olabilir? Buyurdu ki: İşte böyle; Allah dilediğini yapar?
Zekeriyya ise şöyle dedi: Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çattığı halde. Bu ifadenin çeşitli anlamlara gelme ihtimali vardır. Birincisi inkâr anlamına gelir, yani bu mümkün değil demektir. Fakat burada böyle bir anlam muhtemel değildir; çünkü Zekeriyya (s.a.) Allah'ı, O'nun herkesi konuşturma veya aklına getirme kudretini en iyi bilendir. İkincisi benim nasıl oğlum olabilir? yani “bunun şekli ve sebebi nedir” tarzında bir hayret anlamına gelebilir. Cenâb-ı Hakk'ın “Ey Meryem! Bu sana nereden?”!57 meâlindeki âyeti ile “Allah, bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecek?” meâlindeki âyeti ve “onun bizim üzerimize hükümdarlığı nasıl olur?” meâlindeki âyeti, yani bunun mahiyeti ve sebebi nedir? meâlindeki âyeti de böyledir? Üçüncüsü, durumüm ortada iken benim nasıl oğlum olabilir? Yoksa gençliğime geri mi döneceğim ve böylece mi bir oğlum olacak? anlamına gelebilir. Bu son iki anlamın doğru olması muhtemeldir, ilk anlam ise ihtimal dâhilinde değildir.
[ ] Bana ihtiyarlık gelip çattı, üstelik karım da kısır. Meryem süresinde BP ise kendisinin durumu ile karısı arasında öne alma ve sonraya bırakma şeklinde değişik ifade ile şöyle buyurmuştu: “Zekeriyya, Rabbim! dedi. Karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?” “Senin için alâmet insanlara üç gün ancak işaretle konuşmandır”!6! meâlindeki âyeti de başka bir yerde “üç gece”! diye geçmektedir. Mesele aynıdır, fakat âyetlerde önce ve sonra belirtilerek farklı sözcüklerle geçmektedir. Bu, insanların dili ve sözcükleri aynen koruyamayacaklarını gösterir, sözcüklere yerleştirilen mânaları korumuş olmaları onlar için yeterlidir. Başarıya 16! “Rabbim, dedi, bana bir alâmet göster. Şöyle buyurdu: Senin için alâmet insanlara üç gün ancak işaretle konuşmandır” (Âl-i İmrân, 3/41). “Zekeriyya, “Rabbim! Öyle ise bana bir işaret ver’ dedi. Allah, “Sana işaret, tam üç gün insanlarla konuşamamandır? buyurdu” (Meryem, 19/10).
332 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Buradan da onun her iki sözle ve bu dille ifade edilmediği anlaşılır'8.
Buyurdu ki: İşte böyle; Allah dilediğini yapar. Bu meâldeki cümle anlamı ve lafzı farklı olsa da “Melek şöyle cevap verdi: Orası öyle; ancak Rabb'in buyurdu ki: O bana kolaydır” meâlindeki âyetle aynıdır.
OKY gesi, 31)
Âl-i İmran 3:41
41. ma dedi, bana bir alâmet göster. Şöyle buyurdu: Senin için alâmet insanlara üç gün ancak işaretle konuşmandır. Rabbini çok an, O'nun yüceliğini dile getir.” Rabbim, dedi, bana bir alâmet göster. Zekeriyya bu müjdenin meleklerden mi geldiğini, yoksa vesvesenin ürünü mü olduğunu anlamak için Rabbinden bir işaret talep etmişti. Bunun İblis'in müjdesi değil, meleklerin aziz ve celil olan Allah'tan getirdikleri müjde olduğunu anlamak için bu alâmeti istemişti, çünkü onun kendiliğinden bir alâmet uydurmaya gücü yoktu, zira bu, hilkati ve özü değiştirmek olurdu. İnsanların buna güçleri yetmezdi, fakat belki de onlar bir müjde uydurma gücüne sahip bulunduklarını zannediyorlardı. Görmez misin ki; Hz. İbrâhim -Allah'ın salat ve selâmı, Hz. Peygamber'in ve O'nun üzerine olsun- melekler kendisine geldikleri zaman sözlerinden onları tanımamış ve kendilerinden korkmuş, hatta “siz bilinmedik, tanınmadık kimselersiniz”'“ demişti. Onlar da “Korkma, biz Lüt kavmine gönderildik”!s6 demişlerdi. O zaman, onların Allah'ın kendisine elçi olarak gönderdiği melekler olduğunu anlayınca korkusu gitmişti. “Bana bir alâmet göster” meâlindeki âyet hakkında şöyle de denilmiştir: Zekeriyya çocuğun oluşması ve hanımının hamileliğini bilmediğinden bunun ne zaman olacağını öğrenmek için bir alâmet istemişti.
300 [ ] Senin için alâmet insanlara üç gün ancak işaretle konuşmandır, buyurdu. Bazı müfessirler şöyle dediler: Zekeriyya (a.s.) “Bana ihtiyarlık gelip çattığı halde nerden oğlum olacak?” dediğinden dolayı Cenâb-ı Hak kendiYani Allah Teâlâ ile Zekeriyya aleyhisselâm'ın sözleri.
Önceki âyete işaret edilmektedir.
sini cezalandırmak için dilini susturdu. Ancak bu hatalı bir yorumdur. Burada doğru olan yorum şöyledir: Allah onun insanlarla konuşmasını engelledi, fakat kendi kendisiyle konuşmasını engellemedi. Cenâb-ı Hak, Rabbini çok an, O'nun yüceliğini dile getir meâlindeki âyette ona Rabbini çok anmasını ve tesbih etmesini emrettiğini görmez misin? Zekeriyya'nın kendi şahsında bir alâmet göstermiş olması da muhtemeldir; çünkü ona, çocuğunun olacağı bilgisi uygun olmayan bir zamanda verilmişti. Kanaatime göre, kendisine alâmet olarak verilen konuşma gücünü kaybetmesi konusunda yukarıda geçen ihtimallerin ilki, tercihe en şayan olanıdır!#, Ancak işaretle konuşabileceksin. Buradaki “remz” kelimesine, dudaklarını oynatmak anlamı verilmiştir. Dudaklarıyla işaret etmektir de denilmiştir. Bazıları bu kelimeye başıyla işaret etmek anlamı vermiş, bazıları da eliyle işaret etmektir, demiştir. Bunu en iyi bilen Allah'tır.
cLákolgi glikol EGAN
Âl-i İmran 3:42
Melekler, “Ey Meryem” demişti. Müfessirler bunu söyleyenin Cibril aleyhisselâm olduğunu söylemiştir. Fakat bu husüs, ancak nakil yoluyla bilinebilir. Eğer haber sahihse bu söz doğrudur. Aksi halde bunu meleklerden hangisinin söylediğini bilemeyiz. Allah seni seçti. Yani Allah kendisine ibadet etmek için, kadınlardan hiç birine vermediği özel bir lütufta bulunarak Meryem'i seçti. Bu, Meryem'in kadın cinsinin en seçkin olduğunu gösterir. Buna, Hz. İsâ'yı doğurmak üzere Meryem'i seçti anlamı da verilmiştir; çünkü Allah Teâlâ ondan, insan türünün dünyaya gelme tarzına aykırı olarak mubarek ve muttaki bir peygamber var etmiştir.
301 [ ] Seni tertemiz kıldı. Yani günahlardan ve her türlü ahlâksızlıktan. Şöyle de yorumlanmıştır: Sana erkek elinin değmesinden ve sana atılan iftiradan seni tertemiz kıldı. Seni bütün dünyadaki kadınlara üstün yaptı. Bu ilâhi beyan, az önce söylediğimiz gibi Allah kendisine ibadet için yahut da diger insanların dünyaya gelme tarzına aykırı olarak babasız bir çocuk dünyaya getirmesi için özel olarak tertemiz Meryem'i seçti, demektir. İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resülullah (s.a.) yere dört çizgi çizdi, sonra da “Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb-ı kirâm, en doğrusunu Allah ve Resülu bilir, dedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Cennet ehli kadınlarının en üstünü Hatice, Fâtıma, Meryem ve Firavun'un karısı Âsiye'dir”©. Enes b. Mâlik'in (r.a.) de Resülullahdan (s.a.) buna benzer bir rivâyeti vardır: “Âlemdeki kadınların en hayırlıları dörttür: İmrân'ın kızı Meryem, Müzâhim'in kızı Âsiye, Huveylid'in kızı Hatice ve Muhammed'in (s.a.) kızı Fâtıma”!”,
Âl-i İmran 3:43
Ey Meryem! Rabbine ibadet et! Bu ilâhi beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. (İlki) buradaki kunüt emriyle kıyâm, sonra secde emriyle namaz, sonra rükü edenlerle birlikte rükü etmek emriyle de cemâatle namaz kılmak kastedilmiştir. Burada cemâatle namaz belirgin hale gelmiştir. Çünkü Allah Teâlâ Rukü edenlerle birlikte rükü et! buyurmaktadır. Hz. Peygambere namazların en faziletlisinin hangisi olduğu sorulmuş, onun da “Kunütu uzun olandır” cevabını verdiği rivâyet edilmiştir”. Âyette önce rukü'un, sonra secdenin emredilmesi, muhtemelen şuna işaret etmektedir: Âyette secde ruküdan önce zikredilse bile, bir şeyin başka bir şeyden önce veya sonra anılması halinde, onu bu sıralamaya göre yapmanın farz hükmünde olduğunu göstermez. [ ] (İkincisi, şöyle de denilmiştir: Kunüt, itaat etmek ve boyun eğmektir. “Allah'ın huzurunda durun!”!? Yani boyun eğerek ve itaat ederek durun, âyetinde olduğu gibi.
Meryem (kadın olduğu halde) rükü edenlerle beraber rükü et, nasıl denilebilir? diye itiraz edilirse şöyle cevap verilebilir: En doğrusunu bilen Allah'tır ya, onlar yakın akraba idiler; kendilerinin Meryem'in bakımını üzerine almak için nasıl mücadele ettiklerine, her birinin Meryem'in bakımını üzerine almaya çalıştığına ve buna kendisinin daha layık olduğunu iddia ettiklerine bakmaz mısın? İşte bu durum onlarla Meryem arasında bir akrabalık ve hısımlık bulunduğunu gösterir.
“Uknuti” lafzına bazıları namazda “ruküu uzat” anlamını vermiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Rukü edenlerle birlikte meâlindeki âyet, bir araya gelmek için değil ibadet için boyun eğenlerle birlikte ol, anlamına da gelebilir. Buradaki emrin mahiyetini en iyibilen şüphesiz ki Allah'tır.
Âl-i İmran 3:44
Bunlar sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Yani bunlar, senin görmediğin ve içinde yaşamadığın olaylara ilişkin gayb haberlerindendir. Bunları sana biz haber veriyor ve anlatıyoruz.
Şimdi, bu âyet çeşitli husüslara işaret etmektedir. Birincisi Allah, burada zikrettiği kişilerin arınmışlığını ve onların yaptıklarını bilgi sahibi olsun diye Hz. Peygamber'e haber vermeyi istemiştir. İkincisi bu âyet, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini kanıtlamaktadır. Çünkü O, kimsenin bilgisine başvurmadığı veya âyette zikredilen kişilerden hiç kimse kendisine bilgi vermediği halde onlardan haber vermektedir. Bu durum, onun, bu bilgileri aziz ve celil olan Allah'tan aldığını gösterir. Üçüncüsü, o insanların bu arınmışlığa nasıl ulaştığını kişinin düşünmesi ve buna ulaşmak için gayret göstermesi gerektiğidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Burada ihtiyaç duyulan açıklama, kalemleri atmak olayından sonraya bırakılmaktadır.
[Kura Çekmenin Dini Hükmü]
İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin. Denilmiştir ki onlar kalemlerini suyun akışına bıraktılar, Zekeriyya'nın kalemi hariç bütün kalemleri su alıp götürdü, Zekeriyya'nın kalemi ise suyun üzerinde durdu. [ ] Şöyle de söylenmiştir: Onlar kalemlerini suya attılar; yaptıkları anlaşmaya göre akan suda kimin kalemi üstte kalırsa Meryem'in bakımını o üzerine alacaktı. Akıntı sırasında kimin kalemi altta kalırsa kurayı kaybetmiş olacaktı. Neticede Zekeriyya'nın kalemi suyun üstünde kaldı, diğerlerinin kalemleri ise battı. Bunun üzerine Meryem'in bakımını Zekeriyya üstlendi.
Bazı insanlar kura çekmenin ve onun neticesine göre iş yapmanın caiz olduğuna bu âyeti delil göstermişlerdir, çünkü Zekeriyya kurada kazanınca Meryem'in bakımını kendisi üstlenmişti"??. Ancak bu istidlâl yanlıştır; çünkü en doğru olanı diğerinden ayırmak için kura çekmek peygamberler için ancak iki açıdan uygun olur. Biri vahyin gereğine uymak için, diğeri de tercihi mümkün olmayan durumlarda bizâtihi çekilen kuranın kendisiyle değil Allah'ın iradesiyle ortaya çıkmasıdır. Meselâ kalemin suyun üzerinde kalması ve benzeri durumlar, kâlemin kendi etkisiyle olmuş işler değildir”. Diğer insanlar arasında haklı olanı olmayandan ayırdetmek için kuraya başvurmak, bazı töhmetleri önlemeye yarar, fakat kura ile o mesele asla halledilemez!”. Nefisleri tatmin etmek veya vahiy yoluyla bilmek için kuraya başvurulmuş olması da mümkündür. Ne var ki bugün vahiy söz konusu değildir, dolayısıyla bugün artık kura ile iş yapmanın caiz olduğunu düşünmek yanlış bir istidlâldir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Yahut da burada âyet söz konusudur, âyet ise -meselâ Beni İsrâil'in öldürdüğü kişinin konuşmasını kabul etmek olayında olduğu gibi- başka bir şeyle mukayese edilmez. [O olayda ölünün konuşması kabul edilir,) çünkü o âyetle sâbit olmuştur, fakat başka bir maktülün konuşması için delil oluşturmaz”.
---
Dipnotlar:
174 “Bunun örneği, o durumun kâlemin işi olmayıp ancak Cenâb-ı Hakk'ın fiili olmasıdır”. “Kuradaki farklılık hakkın ortaya çıkması meselesindedir. Kura, asla hakkı ortaya çıkarmaz. Zira o, bazan haklıya isabet eder, ama bazan da etmez. Böyle farklı olabilen şey, asla delil olmaya elverişli değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu’ t-Tevilât, Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Hani siz bir adam öldürmüştünüz de bu husüsta birbirinize düşmüştünüz. Halbuki Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı. Sonra “(kesilen ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun’ dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve belki düşünürsünüz diye size âyetlerini gösterir”.
Âl-i İmran 3:45
Melekler demişti ki: Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Mesih'tir. Kendisinden bir kelime meâlindeki bu ilâhi beyandan maksat, muhtemelen “kün” yani “ol” emridir; o da hemen babasız ve sebepsiz (vasıtasız) olarak oluvermişti. Diğer insanlar ise ancak babalar vasıtasıyla, aziz ve celil olan Allah'ın kitabında belirttiği şekilde nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından!” olmak gibi bazı sebeplere bağlı olarak vücuda gelmişlerdir. Hz. İsâ'nın (s.a.) durumu ise bundan farklıdır. Kendisinden bir kelime meâlindeki ilâhi beyandan maksadın, Hz. İsâ'nın (s.a.) henüz beşikte iken insanlarla konuşması, “ben Allah'ın kuluyum, O bana kitap verdi”! demesi olabilir. Bu, sadece Hz. İsâ'ya mahsus bir durumdur ve o, Allah'tan bir kelime olarak bunu söylemiştir.
[Mesih Kelimesinin Anlamı]
İsmi Mesih'tir meâlindeki cümle hakkında İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Mesih, bereketli demektir, yani o bereketle mesh edilmiştir!79. Kör ve şaşı insanların gözlerine dokunduğunda gözleri hemen açıldığı için ona Mesih adının verildiği de söylenmiştir. Mesih, yüce anlamına gelir, diye de denilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır, fakat acaba onların dilinde Mesih nedir? Onların dilinde Mesih'in ne demek olduğunu sormak gerekir.
Dünyada da âhirette de itibarlı meâlindeki beyan, dünyada, konumu itibariyle âhiretteki yeri ve saygınlığı bakımından itibarlı demektir.
Mevkii ve üstün yeri itibariyle (Allah'a) yakın kılınanlardandır. Zaten dünyada ve âhirette itibarlı olan kişi, her iki tarafta da Allah'a yaklaştırılmış durumdadır. i
---
Dipnotlar:
127 Burada muhtemelen Mâtüridi şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Eyinsanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim”.
Âl-i İmran 3:46
O hem besikte iken hem de yetiskin halinde insanlarla konusacak. Bu ilâhi beyan, onun yetişkinlik çağına kadar yaşayacağını müjdelemektedir. Âyetin başka bir işaret ettiği başka bir şey daha var, o da beşikteki konuşmasının seçilmiş” bir söz olduğunu beyan etmesidir. Bu, Hz. İsâ'nın “ben Allah'ın kuluyum”#! sözünü yetişkinlik çağında söylediği bir söz olduğu bilinsin diyedir. [ ] Bu ancak Allah'a boyun eğmenin ve O'ndan haber vermenin gerçekligini gösterir, yoksa âhirette yaratıklara organlar yardımıyla konuşmak gücünü vermek gibi bir şey değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Yahut onun için ebedi bir mücize olarak kalsın diyedir. Çünkü onda beşerde olduğu gibi herhangi bir değişiklik meydana gelmemiştir!, Asânın tekrar eski haline dönmesi, parıldayan el mücizesi ve benzeri şeylerde görüldüğü gibi! asıl mücizeler, ihtiyaç kalmadığı zaman ortadan kalkar, ama Hz. İsâ'nın beşikteki konuşması devam eden hissi mücize olarak ona ait kılınmıştır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Eğer denilirse ki: Yetişkinlik çağında insanlarla konuşmak olağan bir durum iken âyette O hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşacak, denmesinin anlamı nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Hz. İsâ'nın beşikte konuşması bir mücizedir. Mücize ise devamlı değildir. Nitekim bir âyet-i kerimede “O ceza gününde dilne kadar bir mücize idiyse dedevam etmeyen ve sadece bir defa olan bir şey değildir. Burada ikinci bir ihtimal da şudur: Bunun, çocuğunun olgunluk dönemine kadar yaşayacağına dair Allah tarafından Meryeme verilen bir güvence ve müjde olmasıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
BİSE İ İşi ç 36172 T EEs Hik
Âl-i İmran 3:47
Dedi ki: Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Meryem, çocuğun cinsel bir ilişki neticesinde meydana geleceğini biliyordu. O, evli olmadığını ve asla hiç kimse ile temasta bulunmadığını da biliyordu, çünkü Bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? demişti. Daha önce kendisine erkek eli değmedi ise, belki de olay anında değecek ve ondan bir çocuğu olacaktı. [ ] Cenâb-ı Hakk'ın ona sana erkek eli değecek demeyip, İşte öyle, Allah dilediğini yaratır diye buyurması, Meryem'in asla evlenmeyeceğini bildiğini gösterir. Çünkü o, Allah'a adanmış ve Allaha ibadet için seçilmiş biriydi. En doğrusunu bilen Allah'tır. Benim nasıl çocuğum olur? sorusu, hangi yolla benim çocuğum olacak, hibe yoluyla mı? (diye öğrenme amacıyla sorulmuş) olabilir. Çünkü ona bir çocuğu olacağı müjdesi verilmişti. O da bana bir erkek eli değmemişken hangi yolla benim çocuğum olacak, hibe yoluyla mı? diye sormuştur!#6, İşte öyle, Allah dilediğini yaratır meâlindeki âyetin tefsiri Meryem süresinde geçmektedir. O “benim nasıl oğlum olacak?” diye sorduğunda, Melek; “Orası öyle; ancak rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır”, yani birini babalı veya babasız, ilişki ile veya ilişkisiz, sebepli veya sebepsiz yaratmak benim için kolaydır. Nitekim O, Âdem'i babasız ve anasız olarak yarattı. Benzer şekilde birbirlerinden doğum yoluyla yarattığı gibi bu olmadan da yaratır, meselâ gece ve gündüz gibi, Allah onları, birinin diğerinden doğumu olmadan yaratmaktadır. İşte bunun gibi sana da erkek eli değmeden ve babası da olmadan bir çocuk verecektir. Bütün güç ve kuvvet Allah'a aittir.
Allah bir işin olmasını istedi mi ona sadece ‘ol? der, o da oluverir. Yani Allah bir kişiyi yaratmaya veya bir şeyi vücuda getirmeye karar verdiği zaman ona sadece 'ol” der, o da oluverir. Bu O'nun için ağır bir iş değildir; yaratıkları var edip meydana getirmek O'na zor gelmez, nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Sizin hepinizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir”. Yani Allah, önce bütün yaratıkları yarattı, sonra da tek bir kişiyi yaratırken ol! dediği ve onun da hemen oluverdiği gibi, öldükten sonra da bütün insanları tekrar diriltecektir. Bu, kendilerini engelleyen ve alıkoyan birtakım engellerden dolayı ancak yaratıklar için zor ve ağır bir iştir. Her şeyden münezzeh ve yüce olan Allah ise, herhangi bir şeyin kendisini işgal etmesinden, engellemesinden ve perdelemesinden çok üstündür.
Ona sadece ‘ol! der, oda oluverir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, Cenâb-ı Hak burada bu sözü şundan dolayı zikretmiştir: Arap dilinde bir kelime veya bir harf yoktur ki söylendiğinde murâd-ı ilâhi anlaşılmış olsun. Burada “Kâf” veya “nün” harfinin, [ ] yahut alfabeden bir harfin veya bir sesin aziz ve celil olan Allah'tan gelmesi ve bununla da onun anlaşılması ve hakikatinin bilinmesi söz konusu değildir. Bunun gibi söz konusu harflerin yaratıkların sözleri veya sıfatlarını belirlemesi, yahut bir şeyin oluşumuna kadar belirli bir zaman veya halin, yahut da yaratıklarda olduğu gibi oluşumun belirlenmesi söz konusu değildir. Buradaki “kün” kelimesi, lafzından mânası hemen anlaşılan, aziz ve celil olan Allah'ın emrinin ve iradesinin ne kadar süratle yerine geldiğini haber veren en kısa kelimedir.
Âl-i İmran 3:48
48. “Rabbin ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek.” Ona yazmayı öğretecek. Bu âyet, ona yazmayı öğreteceğini haber veren ayrı bir müjdedir. Buradaki “kitab” kelimesi ile neyin kastedildiği konusunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre, ona eliyle yazmayı öğretecek demektir. Bu kelime ile bizzat kitabın kendisinin, yani Tevrat ve İncil'in kastedilmiş olması da muhtemeldir. Peygamberlerin kitaplarının kastedilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Denilmiştir ki âyetteki “hikmet” kelimesi insanlar arasındaki hüküm anlamına gelir. Bazıları fıkıh anlamına geldiğini söylemiştir. Bazı âlimler, helâl ve haram anlamına gelir demiş, bir kısmı da Sünnet anlamına gelir demiştir. Hikmet, doğruya isabet etmektir. Bu konuda daha önce gerekli açıklamaları yapmıştık!
Yl döL EKİN SİZ Sez ei Jasi & ls 21 EEEE NAI
Âl-i İmran 3:49
(Mücize Çeşitleri ve Hz. İsâ'nın Mücizeleri Onu İsrâiloğulları'na elçi olarak gönderecek. Yani Allah onu İsrâiloğullarrna peygamber yapacak. Bu da Allah'tan Meryeme gelen bir müjdedir. Hz. İsâ -Allah'ın salat ve selamı peygamberimize de, ona da ulaşsın- baştan sona mücize konumundaydı. Her şeyden önce o, diğer insan türünün aksine babasız dünyaya geldi. Sonra beşikte iken insanlarla konuştu ve Allah'ın kulu olduğunu bildirdi. Bunlar hiçbir insan ferdinde mevcut değildir. Ayrıca anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek, ölüleri diriltmek, insanların evlerinde yedikleri ve sakladıkları yiyecekleri haber vermek gibi mücizeler gösterdi. [9] Beşerden hiç biri bu mücizeleri göstermedi. Hz. İsâ'nın sığınacağı bir babası yoktu ki onun sayesinde hayata tutunsun. Halbuki insanların sığındıkları ve sayesinde yaşadıkları babaları vardır. Sonra başka birine benzetilerek kendisi yerine benzediği kişi öldürüldü ve kendisi göğe yükseltildi. Bütün bunlar birer mücizedir. Onun mücizelerinin tamamı herkesin bildiği duyusal mücizelerdi.
Resülullah'ın -salavâtın en üstünü ve tahiyyâtın en kâmili onun üzerine olsun- mücizeleri ise hem duyusal (hissi) hem de akli (bilgisel) idi. Duyusal mücizeleri, ayın yarılması, parmaklarının arasından suyun akması, zehirlenmiş olan koyunun dile gelmesi, bir aylık yolu bir gecede katetmesi ve daha başka mücizelerdir ki bunların sayısı çoktur. Bu saydıklarımızın hepsi hissi mücizelerdi. Akli mücizelere gelince, aralarında bulunuyorken içlerinde fesâhat, belagat vehikmet sahibi kimseler olduğu halde Resülullah'a indirilen bu Kurüândır; o herkesin önündedir, Kurân onlara şöyle okunuyor: “Hadi, onun benzeri bir süre de siz getirin!”!%, “De ki: Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar”, Eğer onların takatleri veya güçleri Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmeye yetseydi, kendilerini öldürülmekten, nesillerini esir edilmekten ve karılarını ölümden kurtarabilmek için bu nüru söndürmek üzere bütün gayretlerini gösterirler, her türlü zorluğa katlanırlardı. Bunu yapamamış olmaları, âyetin, onların hepsini bir benzerini meydana getirmekten âciz bırakan bir mücize olduğuna işaret eder. Hangi mücize bundan daha büyük olabilir? Kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[Yaratmanın Anlamı]
Size rabbinizden bir mücize ile geldim. Yani ben size Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğimi gösteren bir alâmetle geldim. Sonra bu alâmetin ne olduğunu açıklıyor: Size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah'ın izni ile derhal kuş oluverir. Burada lafız olarak sizin için yaratırım anlamına gelen cümle, yaratmak ve yoktan var etmek anlamında değil, mecazi anlamdadır. Çünkü yaratmak yaratılmışın işi değildir, oancak aziz ve celil olan Allah'ın fiillerinden biridir. Zira yaratmak yoktan varlık alanına çıkarmaktır, bu ise her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah'ın fiilidir, yaratılmışın buna gücü yetmez. Dolayısıyla âyetteki ifade mecazi anlamda kullanılmıştır. Bundan sonra gelen âyetteki şu ifadeye bakmaz mısın: “Size haram kılınmış olanların bir kısmının sizin için helâl olduğunu bildireyim diye gönderildim”'?, Bir şeyi helâl veya haram kılmak yaratılmışların işi değildir, bu ancak aziz ve celil olan Allah'a ait bir iştir. [ ] Bunun mânası şudur: Haram kılınmış olan bazı şeylerin helâl kılındığını size açıklayayım. Buna göre, size kuş biçiminde bir şey yaratayım meâlindeki ilâhi beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın yarattığını ellerimle çamurdan bir kuş yaparak size göstereyim, demektir; bu da size, benim peygamberliğimin mücizesi olur. Mücizeleri peygamberler gerçekleştirmiş değildir, mücizeler sadece onların eliyle ortaya çıkmakta ve görünmektedir. Az önce yaratmanın, yoktan varlık alanına çıkarmak anlamına geldiğini söylemiştik, dolayısıyla yaratılmışa yaratmak fiili nispet edilemez, çünkü bu, onun yapabileceği bir iş değildir. İkinci olarak yaratmak, bir fiili takdir edilen şekilde ortaya çıkarmaktır. Kulun fiili ise ancak Allah'ın takdir ettiği şekilde meydana gelir, kulun takdirine göre meydana gelmez. Bundan dolayı bu fiilin kula nispet edilmesi sadece mecazi anlamda olmak kaydıyla caiz olur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
“Halk” kelimesi hem mecaz, hem hakikat anlamına gelen bir isimdir. “Tahlik” ise, özellikle gerçek bir fiildir.
Peygamberlerin mücizeleri, insanlar arasında alışılagelen olayların aksine meydana gelir. Yüce Allah bu mücizelerin onlar tarafından yapılmadığının bilinmesi için peygamberlerin elleriyle gerçekleştirir. Bun tür fiiller peygamberlerin doğru söylediklerine işaret etmesi için onları elçi olarak gönderen Allah yaratmaktadır. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir. İnsanlar arasında alışılagelen olayın dışına çıkan bir durum olduğu için, anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek de, peygamberliğin mücizelerindendir.
Eğer denilirse ki: Ölüleri diriltmek, anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek, insanların benzerini yapmaktan âciz kaldıkları bir iş ve insanlar arasında alışılagelen hâlin dışına çıkan bir durum olduğu için peygamberliğin mücizelerinden ise de, insanların yedikleri ve biriktirdikleri yiyeceklerden haber vermek neden peygamberliğin mücizelerinden olsun? Bunları müneccimlerin de haber vermesi mümkündür.
Buna şöyle cevap verilir: Eğer yıldızların durumuna benzer bir şey ise buna ikitürlü cevap verilebilir. Birincisi, bunlar mücizeler kapsamında görülmüştür. Dolayısıyla o da kapsamına girdiği şeyle birlikte mücize sayılır. İkincisi, bu durum her ne kadar yıldızlar vasıtasıyla bilinebilirse de Hz. İsâ'nın, [ ] yıldızlar ilmini öğrenmek için hiç kimseye gitmediğini bütün kavmi biliyordu. Buna rağmen onları bilmesi ve kavmine de haber vermesi, bunu ancak Allah tarafından öğrenmiş olduğuna işaret eder, böylece o, bir mücize olmuştur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Şu da var ki onun kavminde tabipler, hakimler ve basiret sahibi kişiler bulunmasına rağmen, bunlardan hiç biri, Hz. İsâ'nın (s.a.) getirmiş olduğu bu mücizeler hakkında herhangi bir iddia ileri sürmemiştir. Onların böyle bir şeyle uğraşmaktan uzak durmaları bu fiillerin semavi bir mücize olduğunu benimsediklerini gösterir. Fakat buna rağmen onlar yine de inat ettiler, yanlışta direndiler ve ona iman etmediler.
Âyetteki Allah'ın izni ile meâlindeki ifade hakkında bazıları Allah'ın emriyle, bazıları da Allah'ın dilemesiyle anlamına geldiğini söylemiştir.
Âyette yer alan “ekmeh” kelimesinin ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler vardır. Mücâhid onu, gündüz gören, fakat gece görmeyen kişi diye açıklamıştır. İbn Abbâs (r.a.) gözleri mesh edilip düzlenen kör kişidir, der!, Anasından kör olarak doğan kişi olduğu da söylenmiştir, öyle ki hiçbir doktor böyle hastaları iyileştirmek zahmetine girmez, buna çare aramakla da uğraşmaz. İşte bu durum Hz. İsâ'nın (s.a.) o bilgiyi Cenâb-ı Hak'tan aldığını gösterir. Doktorlar ancak sonradan ortaya çıkan hastalıklara çare bulmak için uğraşırlar, yaratılıştan ve doğuştan var olan hastalıklara değil.
Eğer inanan kimseler iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır. Şöyle denilmiştir: İsâ aleyhisselâm burada şunu demek istemiştir: Eğer benim size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu tasdik ederseniz, bu mücizeler sizin için bir ibrettir. Bu âyetin, eğer beni gönderene inanıyorsanız, benim peygamber olduğum konusunda bunda sizin için ibret vardır anlamına geldiği de söylenmiştir. Âyete şöyle bir anlam da verilebilir: Eğer bu mücizelerin ne için gösterildiğini kendilerinin bildirip ortaya koyduğuna inanıyorsanız. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
90 “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir süre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi ise2 “Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınmış olanların bir kısmının sizin için helâl olduğunu bildireyim diye gönderildim ve size rabbimden bir mücize getirdim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin” (Âl-i İmrân, 3/50).
Âl-i İmran 3:50
Size rabbimden bir mücize getirdim. Âyetin tefsiri, biraz önce zikredilmiştir.
93 Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 276. 8d Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 277.
[ ] Allah'tan sakının! İlâhi beyanı mücizelerinde beni yalanlamaktan sakının anlamına gelebilir. Ve bana itaat edin! ifadesi de, beni tasdik konusunda itaatkâr olun anlamına gelir.
Âl-i İmran 3:51
Bu âyetin mânası açıktır, daha önce de ondan bahsetmistik!%.
Çar Goya
Âl-i İmran 3:52
52. “İsâ onlardaki inkârcılığı sezince, Allah'a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” diye sordu. Havâriler cevap verdiler: Biz Allah için yardımcılarız; Allaha inandık, şâhit ol ki bizler Müslümanlarız.”
İsâ onlardaki inkârcılığı sezince. Buradaki “ehasse” fiiline bazıları bildi, bazıları da gördü anlamı vermiştir. Bu, “Sen, onların herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor musun?”!% meâlindeki âyeti ile aynı anlamdadır. Bu fiile buldu anlamı da verilmiştir, bu, Kisâi'nin görüşüdür!” Anladı, mânasına geldiği de söylenmiştir. Bunların hepsi de aynı şeyi ifade ederler.
İsâ onlardaki inkârcılığı sezince, “Allah'a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” diye sordu. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, muhtemelen Hz. İsâ bu sözü, kavmi kendisinden peygamberliğini ve doğru söylediğini gösteren bir mücize olarak gökten bir sofra indirmesi için Rabbine duâ etmesini istedikleri zaman söylemiştir. Aziz ve celil olan Allah da bu isteği yerine getirdi ve onlara sofrayı indirdi. Sonra yine inkâr ederlerse onlara âlemde hiç kimseye yapmadığı şekilde azap edeceğini haber verdi. Buna rağmen onlar yine inkâr ettiler. Hz. İsâ, Allah'ın azabının onlara geleceğini anladı ve iman edenlere azabın dokunmaması için onları oradan çıkarmak istedi; Bana yardımcı olacaklar kimlerdir? diye sordu. Şu âyet-i kerime de bunu teyit etmektedir: “İsrâiloğulları'ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkâra sapmıştı. Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik”. Muhtemeldir ki onlar hakikatte karşı olmalarına rağmen zâhirde İslâm'ı kabul etmiş görünüyorlardı. İsâ aleyhisselâm onların bu hâlini anlayınca -ki onlar kendisini öldürmeye kalkışmışlar- bunun üzerine de Bana yardımcı olacaklar kimlerdir? diye sormuştu. Hz. İsâ Allah'la beraber kendisine yardım edecek olan o yardımcılarla beraber olmak istedi; [ ] böylece müminler diğerlerinden ayrışır, Allah da düşmanlarına karşı onlara yardım eder. İşte “Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler”' meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir. Bazı âlimler, Hz. İsâ'nın sünnetinde savaş emri yoktu dediler, nitekim biraz önce geçen “Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler” beyanında buna işaret edilmektedir. Bu beyanda onların düşmanlarına galip geldikleri haber verilmektedir; bu galibiyet ya savaş yoluyla elde edilmiştir, ya deliller göstermek suretiyle, yahut da düşmanlarını kahreden başka bir yolla sağlanmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
(Hz. İsâ'nın Havârileri Havâriler cevap verdiler: Biz Allah için yardımcılarız. Havâriler konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle dediler: Onlar kirli çamaşırları yıkayıp beyazlatan çamaşırcılardı. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Beyaz elbise giydikleri için onlara Havâri denilmiştir”. Onlar balıkçılık yapıyorlardı. Şöyle de denilmiştir: Havâri vezir, yardımcı ve has adam demektir. Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin Havârileri vardır, benim havârilerim de falancı ve falancıdır”' buyurarak sahâbe-i kirâmdan bazı kişilerin ismini belirtmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, fakat bu sözle O, yardımcı ve veziri kastetmiş olmalıdır. Kalplerinin temizliğinden dolayı onlara böyle bir ismin verilmiş olması da muhtemeldir. Bundan dolayı Hz. İsâ'nın seçkin dostlarıydılar. İbn Abbâs'tan (r.a.) böyle rivâyet edilmiştir”? Şüphesiz onları en iyi bilen Allah'tır.
Biz Allah için yardımcılarız. Şüphesiz ki Allah Teâlâ, kendisine yardım edilme ihtiyacından çok yücedir. Dolayısıyla bu sözle biz Allah'ın dininin yardımcılarıyız ve peygamberinin yardımcılarıyız yahut kendilerine tâzim amacıyla Allah'ın dostlarının yardımcılarıyız denilmek istenmiştir. “Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder”2%9 meâlindeki âyet de böyledir. Şüphe yok ki Allaha yardım edilmez, ancak O'nun dinine ve peygamberlerine veya dostlarına yardım edilebilir. [ ] Nitekim “Onlar Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar”” meâlindeki âyet de bunun gibidir. Allah asla aldatılamaz, O'na tuzak kurulamaz”. Fakat onlar, Allah'ın dinine ve dostlarına tuzak kurduklarında, Allah bunu kendi zatına nispet etmektedir. Buna göre müminler Allah'ın dinine, peygamberine ve dostuna yardım ettiklerinde Allah bu yardımı kendi zâtına yapılmış saymaktadır.
[İman ve İslâm]
Allaha inandık, şâhit ol ki bizler müslümanlarız. Bu ilâhi beyan imanın İslâm'dan ayrı bir şey olduğunu söyleyenleri reddetmektedir. Çünkü havâriler iman ettiklerini haber vermektedir ve müslüman idiler, kendileri iman ile İslâm'ı ayrı şeyler saymıyorlardı. Nitekim şu âyet-i kerimede de aynı şey söz konusudur: “Derken, orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada -bir hâne dışında- Allah'a teslim olmuş kimseler (müslimin) de bulamadık”, Bu âyette de Allah iman ile İslâm'ı ayrı saymamış, onları aynı şey kabul etmiştir. Hz. Müsâ'nın (s.a.), kavmine söylemiş olduğu “Müsâ; Ey kavmim” dedi, Eğer Allah'a iman ettiyseniz, gerçekten O'na teslim olduysanız, artık yalnız O'na güvenip dayanın” sözünde de iman ile İslâm arasında fark görmemiştir. Bizim bu konudaki sözümüz, her ikisine yönelik dini davranışımızın aynı olduğudur; iman, senin Allah'ın kulu olduğunu tasdik etmendir, İslâm da kendini tam anlamıyla Allaha teslim etmendir. Şöyle de söylenmiştir: İman insanın içindeki şeyin adıdır, İslâm ise ondan tezahür eden şeylerin adıdır. (Hz. Peygamber'in) İslâm sorusuna kelime-i şehâdetle, iman sorusuna da tasdikle cevap verdiğini görmez misin?”
& uú İLEN İŞ ELİ, İŞE
---
Dipnotlar:
“Fedâilu ashâbi'n-nebi”, 13; Megâzi, 29; Müslim, “Fedâilu's-sahâbe”, 48. bk. İbnu'l-Cevzi, et-Tefsiru'l-veciz, I, 394; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, Il, 471. “Akıllarınca Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar, halbuki onlar farkında olmadan yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar”. 25 o Mâtüridi burada “(Yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Evet, Allah en iyi tuzak bozucudur” (Âl-i İmrân, 3/54) meâlindeki âyete işaret etmektedir. Muhtemelen#nüellif burada Cibril hadisine işaret etmektedir.
Âl-i İmran 3:53
En doğrusunu bilen Allah'tır ya, buradaki indirdiğine anlamındaki “enzelte” sözcüğünden maksat, “bütün peygamberlere indirdiğin semavi kitaplar” demektir. Eğer havâriler bununla Hz. İsâ'ya (s.a.) indirdiği kitap anlamını kastetmişlerse, bilmek gerekir ki ilâhi kitaplardan veya peygamberlerden birine iman etmek, bütün kitaplara ve peygamberlere iman etmek demektir. Biz bu husüsu daha önce belirtmiştik”.
Âl-i İmran 3:54
54. iL tuzak E Allah da onların tuzaklarını bozdu. Evet, Allah en iyi tuzak bozucudur.”
(Yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Onlar, Allah'ın elçisi İsâ aleyhisselamı yalanlayarak ve öldürmeyi kastederek kendisine tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarını bozdu. Yani Allah, kurdukları tuzaktan dolayı onları cezalandırdı. Yoksa tuzak, yaratıklar arasında bile kötülenen bir fiildir, Allah'ın bu kelimeyi kendisi hakkında cezalandırmaktan başka bir anlamda kullanması caiz olmaz. Nitekim başka bir âyet-i kerimede ceza anlamında şöylebuyurmaktadır: “Kim size saldırırsa, sizde ona saldırın!”?' Cenâb-ı Hakk'ın “Saldırmayın, çünkü Allah saldıranları sevmez”! meâlindeki âyette ise saldırı yasaklanmıştır, caiz değildir. Önceki âyette geçen siz de onlara saldırın ifadesi, yapılan saldırının cezası ve karşılığı anlamına gelir ve bu caizdir. Buna göre; âyetlerde geçen tuzak, hile ve alay etmek kelimelerini sözlük anlamıyla Cenâb-ı Hakk'a isim yaparak “Ey tuzakçı, ey hilekâr, ey alaycı!” demek caiz değildir. Çünkü bunlar insanlar arasında bile kötülenmiş niteliklerdir, onlar bu ifadeleri kullanarak birbirlerine hakaret ederler. Dolayısıyla bunları Allah hakkında ceza ve karşılık anlamından başka bir anlamda kullanmak caiz olmaz. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah en iyi tuzak bozucudur. Yani zulmedenlere adâletle, hayır ehline de faziletle en hayırlı (en uygun) karşılığı verendir. Denilmiştir ki onlar Hz. İsâ'yı yalanlamak, öldürmeyi kastetmek suretiyle ona tuzak kurdular, Allah da İsâ'yı kendine yükselterek ve kendilerinden bir adamı İsâ'ya benzeterek onların tuzaklarını bozdu ve neticede onlar kendi adamlarını öldürdüler. Bu, onların tuzaklarına karşı Hz. İsâ için hayırlı bir durumdu. Şöyle de denilmiştir: Onlar şirke dair söyledikleriyle tuzak kurdular, Allah da onlara tevhid ile cevap vererek tuzaklarını bozdu. Allah en iyi tuzak bozucudur. Yani en hayırlı cevap verendir.
Allah en iyi tuzak bozucudur. Yani layık olanlara hak ile karşılık veren ve cezalandırılmayı hak edenlere bu cezayı verendir, onlar ise böyle değildirler. En doğrusunu bilen Allah'tır.
“Mekr”, ansızın yakalamak demektir. Allah ise onları hiç beklemedikleri bir yer ve zamanda, ve fakat hak ile yakalar. Bundan dolayı tuzak kelimesi kullanılmıştır. Nitekim Allah onu imtihan etti -kirli taraflarını ortaya koydu- denilir, fakat Allah hakkında böyle bir şey kastedilemez.
pi Eken E5 skie akal
Âl-i İmran 3:55
(Hz. İsâ'nın Ölümü ve Allah Katına Yükseltilmesi] Allah buyurmuştu ki: Ey İsâ! Ben seni vefat ettireceğim. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki burada takdim-tehir vardır; yani seni kendime yükselteceğim, sonra gökten yere inmenin ardından vefat ettireceğim. Fakat burada ister takdim-tehir olsun, ister olmasın, aynı şeydir; çünkü bir şeyin takdim veya tehir edilmesi halinde elde edilecek hük350 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ mün böyle olmasını gerektirmediğini söylemiştik. Ziraönce zikredilen nice şey vardır ki hükümde sonraya kalmıştır. Sonra zikredilen nice şey de hükümde daha öncedir. Durum böyle olunca, bir şeyin önce veya sonra zikredilmesinde hükmün ona göre olmasının gerektiğine işaret eden bir şey yoktur. Meselâ, “Allah, ölümleri halinde insanları vefat ettirir”??? meâlindeki âyet böyledir; Allah (ruhları kabzedince ölüm vakti gelmiş değil, ölüm vakti gelince) ruhları kabzetmiştir. İlk kavram (teveffi) da muhtemelen böyledir. Âyette bedeni vefat ettirmesini de kastetmiş olabilir. Yani ben seni dünyadan çekip alacağım, demektir; bu ise ölüm anlamında vefat ettirme (çekip alma) değildir. “Seni vefat ettireceğim” meâlindeki âyeti İbn Abbâs'ın “seni öldüreceğim” diye açıkladığı rivâyet edilir?"?. Bu da bizim söylediğimizi doğrulamaktadır. Tâ ki Hz. İsâ'nın tapılmaya layık bir varlık olmadığı bilinmiş olsun.
Seni vefat ettireceğim meâlindeki ilâhi beyan, bilinen anlamıyla ölüm mânasına da gelebilir. Bütün insanlar için söz konusu olduğu gibi Allah onun da ruhunu kabzeder. Bunu da “o Allah'tır” veya “Allah'ın oğludur”, “onun ölme ihtimali yoktur” diye zannedenleri yalanlamak için yapmıştır. Bu ilâhi beyan, Hz. İsâ'nın ölmeyeceğini zannedenleri iki açık delil ile ibretler almaya zorlamıştır. Gerçi İsâ aleyhisselâmın yaratılışı ve özü, sonra şahsında bir halden başka bir hale dönüşmesi, kalkacağı yer itibariyle de bir mekândan başka bir mekâna gitmiş olması gibi husüslarda hakikatlere akıl erdirebilenler için yeterli ip uçları bulunmaktadır. Açık iki delilden birincisi “Meryem'in oğlu Mesih yalnızca bir peygamberdir” meâlindeki âyet ile [ ] “Meryem'in oğlu”?" tabirinin kullanıldığı âyetlerdeki ifadelerdir. Allah Teâlâ herkesin diliyle bu gerçeği ifade etmiştir. Bir insan evladının ilâh veya ilâhın oğlu olmasının imkân dâhilinde bulunmadığı bilinen bir husüstur, çünkü o, anne ve babasından daha küçük olur, bu da yaratılmışlık alâmetidir. Kezâ Hz. İsâ'nın (s.a.) daha beşikte iken “ben Allah'ın kuluyum...“ demesi de aynı şeyi ifade etmektedir. Şayet ileri sürülen iddiada bir doğruluk ihtimali bulunsaydı, buna Âdem aleyhisselâm asıl teşkil ederdi ve daha uygun olurdu; çünkü o asıldır, ilktir ve ne annesinin ne de babasının varlığı bilinmektedir. Hz. İsâ ise, onun özündendir ve sadece onun oğludur, çünkü çocuğun niteliği bundan ibarettir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Biraz önce söz konusu edilen susturucu delilin ikincisi “Onların ikisi de yeyip içen birer insandı”2'7 meâlindeki âyettir. Allah Teâlâ burada İsâ aleyhisselâmın yemeğe ihtiyacı bulunduğunu, açlığın onu mağlup ettiğini ve kendini ayakta tutacak gıdaya muhtaç olduğunu haber vermektedir. Bundan başka tuvalete ihtiyaç duymakta ve ihtiyaçlarını gidermek için kirli mekânları aramaktadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Seni vefat ettireceğim meâlindeki âyetle ilgili ikinci bir ihtimal de şudur: Onun bedenini düşmanlarının arasından alıp şerefinin bilineceği bir yere yükseltmesi, kendisini insanlarda görmüş olduğu küfür ve fitne-fesat hâlinden arındırmasıdır. Ayrıca ortaya çıkışının ilk hâlinden son demine kadar, aynen aralarında bulunduğu zaman diliminde olduğu gibi insanlar üzerine bir mücize olarak kalsın diye beşer türü arasındaki varlığını sona erdirmektir. Tâ ki mücizeleri kendisine tâbi olan insanlar için daha açık, muhalifleri için de mazeretlerini bitirmek konusunda daha belirgin bir delil olsun. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Seni katıma yükselteceğim. Bu cümle, Müşebbihe'nin söylediği gibi Cenâb-ı Hak için bir mekân ispat etmek anlamına gelmez, aksine Hz. İsâ'nın (s.a.) üstün değerini ifade eder. Zira Seni katıma yükselteceğim ifadesi o anlamı gerektirseydi, Şamlılar'ın Allaha daha yakın olmaları gerekirdi. Çünkü Hz. İbrâhim (s.a.) “Ben Rabbime gidiyorum, O bana yol gösterecektir”2 demişti.
[ ] Şamlı kâfirlerin de Allah'a daha yakın olmaları gerekirdi?", Sonra dönü- E şünüz bana olacak ilâhi beyanında olduğu gibi. Bu, Müşebbihe'nin iddiasının fasit bir hayal olduğunu gösterir. Cenâb-ı Hak, zâlimlerin söylediklerinden çok, pek çok üstündür. Bunda, yani Allah'ın İsâ'yı kendine nispet etmesinde, onu yüceltme anlamı vardır. Bu konuda asl olan şudur; Bir özel şey Allah'a izafe edildiğinde, bununla ancak o şey için saygı anlamı kastedilir. Nitekim Beytullah? ifadesi, o beytin saygınlığını gösterir. Nâkatullah??, yani Allah'ın devesi tamlaması da o deveye önem verilmesi gerektiğini gösterir. Buna benzer 219 Yani Şam ehlinin kâfirleri Allah'a, İbrâhim'den daha yakın olurdu.
örnekler çoktur. Birden çok şeyin Allaha nispet edilmesi ise, şanı yüce olan Rabbin büyüklüğünü gösterir. Meselâ “Âlemlerin Rabbi”??, “Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı Allah'ındır”? ve benzeri bütün âyetlerde, şânı yüce olan Allah'a saygı göstermek kastedilmiştir.
Seni o inkârcılardan arındıracağım. Bu ilâhi beyan hakkında da farklı yorumlar yapılmıştır. Seni kâfirlerin eziyetlerinden ve muhalif kişilerin arasından kurtaracağım, seni küfürden ve ahlâksızlıklardan arındıracağım diye de yorumlanmıştır. Onların senin hakkındaki iddialarından seni temize çıkaracağım anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Sana tâbi olanları kıyâmet gününe kadar inkâr edenlerden üstün kılacağım. Bu meâldeki cümle ile inkâr edenleri kahretmek, öldürmek ve galip gelmek yoluyla onları üstün kılması yahut delillerle onlara üstün kılması veya âhiretteki makamları ve dereceleri itibariyle üstün kılması kastedilmiş olabilir. Bazı kıssalarda aktarıldığı üzere gökten inip kendisine tâbi olanlarla birlikte bütün kâfirleri öldürmek suretiyle yeryüzünü kâfirlerden arındıracağı da kastedilmiş olabilir. Bu, onu arındırmak ve ona tâbi olanları inkâr edenlerden üstün kılmaktır.
Sonra dönüşünüz bana olacak. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, gerçi her durumda herkesin dönüşünün O'na olacağı bilinmektedir. Çünkü insanlar o günde O'na döneceklerini kabul ve itiraf edecekler, halbuki dünyada iken bunu inkâr ediyorlardı. “O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır”: meâlindeki âyet de böyledir. Aslında o günde de, diğer günlerde de hükümranlık yalnız O'na aittir. [ ] Fakat söz konusu ilâhi beyanın buradaki anlamı şöyledir: Hükümranlık konusunda o gün kimse O'na karşı çıkamayacak, hükümranlığın sadece O'na ait olduğunu kabul edecekler. Halbuki dünyada iken bunu inkâr ediyorlardı. “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”? meâlindeki âyet de böyledir. Aslında insanlar her zaman Allah'ın huzurundadır, fakat onlar dünyada iken O'nun huzurunda olmayı inkâr ediyorlardı. O gün ise huzurunda olacaklarını kabul edecekler. İzahına çalıştığımız yukarıdaki ilâhi beyan da böyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Ayrılığa düşüp durduğunuz husüslarda aranızda hükmü o zaman ben vereceğim. Aranızda kimin haklı kimin haksız olduğuna ben hükmedeceğim. Hükmü ben vereceğim meâlindeki ifade, amelleriniz ne kadarsa karşılığı ben vereceğim, anlamına da gelebilir. Hükmü ben vereceğim anlamındaki “ehkümu” ibaresinin, herkese yaptığı şeyin gerektirdiği karşılığı ben verecegim, diye de anlaşılması mümkündür.
PAF Gan A I% liz 235 13725 gel Gİ
---
Dipnotlar:
Burada Mâtüridi, Kur'ân-ı Kerim'de Allah'a giden bir zamire muzaf kılınan “beyt” kelimesi ile şu âyet-i kerimeyi kastetmiş olmalıdır: “İbrâhim ve İsmâil'e, “Tavaf edecekler için, kendini ibadete verecekler, rükü ve secde edecekler için evimi temiz tutun’ diye tali“Size rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir işaret olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın” (el- A'râf, 7/73).
Âl-i İmran 3:56
İlk âyette dünyadaki azapla kastedilenin ölüm ve cizye olduğu, âhiretteki azapla da cehennem azabının kastedildiği söylenmiştir.
Âl-i İmran 3:57
İlk âyette dünyadaki azapla kastedilenin ölüm ve cizye olduğu, âhiretteki azapla da cehennem azabının kastedildiği söylenmiştir.
Âl-i İmran 3:58
58. UN bu sana okuduğumuz apaçık delillerdir, hikmet dolu sözlerdir.”
İşte bu sana okuduğumuz. Yani şu âyette, sana okuduğumuz âyetler, ey Muhammed! hikmet dolu sözlerdir. Buradaki “hakim” lafzının muhkem anlamına veya kim bunu düşünürse hakim olur mânasına da geldiği söylenmiştir. “Görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşeden O'dur”? meâlindeki âyet de bunun gibidir, yani gündüz vaktinde görmek mümkün olur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:59
Allah nezdinde İsâ'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan var etti. Bu ilâhi beyanda sözü edilen kıssa hakkında şöyle denilmiştir: [ ] Necrân halkından bi grup Hıristiyan, Resülullah'a (s.a.) gelmiş ve şöyle demişlerdi: Tanrımız (sâhibunâ) Meryem oğlu İsâ'ya (a.s.) hakaret ediyor ve onun kul olduğunu söylüyormuşsun. Halbuki O, ölüleri diriltiyor, anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştiriyor, çamurdan kuş yaratıyordu. Allah'ın yarattığı onun gibi bir kulu bize göster de, onun yaptığını yapsın!
Hıristiyanlar gerçekte hem Müşebbiheden hem de Kaderiyeden sayılır. Onları teşbih inancına yalnızca Hz. İbrâhim'in (s.a.) “Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir”” meâlindeki sözüne, Hz. İsâ'nın (s.a.) “Size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah'ın izni ile derhal kuş oluverir”? meâlindeki sözünü uyarlayarak varmışlardır. Buna dayanarak onlar İsâ'nın da Rab ve tanrı olduğunu zannettiler. Çünkü İbrâhim aleyhisselâm, öldüren ve diriltenin Rabbi olduğunu söylemişti. Onlar da bunun için Hz. İsâ'ya tanrı dediler. Onlar İsâ'nın yeyip içtiğini ve uyku uyuduğunu görüyorlardı. Aziz ve celil olan Allah'ı da böyle tanımasalardı İsâ'yı ona benzetmezlerdi. Ancak Allah bu iddialardan çok yücedir.
Kaderiye'ye gelince, onlar kullara ait fiiller Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğini kabul etmiyorlar, özellikle bu fiillerin sadece insanlar tarafından yaratıldığı görüşünü ileri sürüyorlardı. Hıristiyanlar Hz. İsâ'yı da aynı durumda görünce O'nun da Rab olduğunu zannettiler, çünkü bunu yapan başka birilerini görmüyorlardı. Şayet onlar Allah'ı hakkıyla bilmiş olsalardı, İsâ'nın o çamurdan yapılmış kuşa sadece şekil verdiğini ve benzerlerini herkesin yapmasının imkân dâhilinde bulunduğunu da bilirlerdi. Diriltmek ise sadece aziz ve celil olan Allah'a ait olup onu Hz. İsâ'nın elinde icra etmiş ve ortaya koymuştur. Hz. İsâ ise sadece çamura kuş şeklini vermiştir. Anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek meselesi de böyledir; [ ] bunların hepsi aziz ve celil olan Allah tarafından gerçekleştirilmiştir, ancak peygamberliğine alâmet olsun diye İsâ'nın ellerinde ortaya çıkarmıştır. Çünkü onlar iki sebepten dolayı İsâ'nın rab olduğunu iddia ediyorlardı; biri babasız olması, diğeri de gösterdiği mücizeler.
27. “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren Allah nezdinde İsâ'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu ilâhi beyanın iki anlamının bulunması ihtimali vardır. Birincisi, aziz ve celil olan Allah Âdem'i yaratmak için topraktan bir insan şekli yaptı, sonra ona rüh verdi. Topraktan oluşmuş bir şekli var oldu diye Âdem'in kendiliğinden hayat bulduğunu söylemek caiz değildir. Öyleyse İsâ çamurdan bir kuş şekli yaptı diye, Cenâb-ı Hak kendisine can vermediği halde İsânın şekil vermesi ile kuşun canlandığını söylemeniz nasıl mümkün olur? En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, Âdem aleyhisselâm babası ve anası olmadan yaratıldı. Buna rağmen onun için Rabdır veya ilâhtır demiyorsunuz; peki, İsâ için sadece babasız yaratıldı diye tanrı olduğunu nasıl söylüyorsunuz? Âdem'in babasız olması rab olmasını gerektirmiyor da İsâ'nın babasız olması rab ve ilâh olmasını nasıl gerektiriyor? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Âdem (s.a.) “kün”, yani “ol” emriyle babasız yaratıldığı gibi, İsâ (s.a.) da sadece “ol” emriyle babasız yaratılmıştır.
“OP anlamına gelen “kün” kelimesi, daha önce de belirttiğimiz gibi? Arap dilinde en kısa heceli bir sözdür. Bu kelime kullanıldığında belli bir anlamı ifade eder ve maksat anlaşılır. Bu kelimeyi oluşturan “kâf” ve “nün” harflerinin aziz ve celil olan Allah'tan çıkmış olması söz konusu değildir; bu harflerde oluşan ilâhi kelâmın, bir zaman diliminin veya bir kelimenin veya yaratıkların sözlerinin nitelendiği niteliklerle de nitelenmesi mevzubahis değildir. Cenâb-ı Hak bütün bunlardan münezzehtir.
Hemen oluverir meâlindeki ilâhi beyanın da iki mânaya ihtimali vardır. Biri “kâne”, yani oldu anlamına gelir. Araplar bu şekilde kullanır ve kabullenir. İkincisi de Allah'ın olmasını istediği zaman diliminde bütün varlıkların olmasıdır. Bu meselenin aslı şudur: Allah Teâlâ anılıp nitelendiğinde zaman dilimi kullanılmadan ezel kaydıyla zikredilir, O'nunla birlikte yaratıklar anıldığında zaman da belirtilir. [ ] Burada zaman yaratıklar için söz konusudur. Şöyle demelidir: Allah ezelde (yaratıkları yaratmadan önce de) yaratandır, yaratıkları yaratma anında da yaratandır.
---
Dipnotlar:
kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabbim hayat veren ve öldürendir” deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim’ dedi”. 20 “Tartışılmakta olan konuda temel ilke şudur ki; Allah Teâlâ mutlat anlamda nitelendiği ve kendisine has fiil, ilim ve benzerleriyle nitelendirildiğinde bunlara ezelden beri sahip olduğunu söylemek gerekir. Ancak onu nitelendirirken ilminin, kudretinin, iradesinin ve tekvininin konusunu teşkil eden husüslardan söz edilince ezeli oldukları zannedilmemesi için bunların zamanları da zikredilmelidir ” (Mâtüridi, Kitâbu't-tevhid, s. 74).
Âl-i İmran 3:60
Bu âyet, farklı şekillerde anlaşılabilir. Burada muhatabın, Hz. İsâ (s.a.) hakkında düşündüğünü söyleyen herkesin olması muhtemeldir. Yani İsâ'nın Allah'ın ihlaslı kulu ve size gönderilen nebisi ve Resülu olduğu konusunda kuşku duyanlardan olma! Buradaki hitapla başkaları kastedildiği halde muhatabın Hz. Peygamber olması muhtemeldir. Dünyadaki sultanların âdeti de böyledir; onlar kendi halkına bir şeyi tanıtmak istediklerinde, her alçak ve sefih kişiyi muhatap almayı büyüklüklerine yakıştıramadıkları için onların en akıllı, en faziletli ve halk nezdinde en itibarlı ve değerli olan kişilerine hitap ederler. İşte burada aziz ve celil olan Allah da şanını ve değerini yüceltmek için Hz. Peygamber'i muhatap almıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Daha önce de söylediğimiz gibi?! burada şöyle bir ihtimal de vardır: Masum olmak ne emre ve ne de yasağa engeldir, bilâkis emri de yasağı da artırır. Allah, onun hiçbir zaman kuşku duyanlardan olmadığını bildiği halde, bu gerekçeden dolayı kendisine hitap etmiş olabilir.
Gerçek, rabbinden gelendir. Yani Hz. İsâ'nın durumu hakkındaki gerçek, Rabbinden gelen haberdir; ki bu da O'nun kul, beşer ve nebi olduğudur. Öyle ise kuşkulananlardan olma. Yani onların inatları ve sana Allah'tan gelen haberin doğruluğu konusunda şüphe uyandırmak için laf kalabalığı yapmaları seni başka düşüncelere sevk etmesin. Bu âyet, “Sana vahyedilen âyetlerin bir kısmının tebliğini terk edecek değilsin ya!” meâlindeki âyet gibidir; bu âyet, Hz. Peygamber'in (s.a.) öyle olduğu mânasında değil, nasihat anlamında veya daha önce sözü edilen yorum konumundadır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Gerçek, rabbinden gelendir meâlindeki cümleye, her şeyde gerçek olan Allah'tan gelendir, anlamı da verilebilir. Allaha izafe edilen diğer şeylerle aynı anlamda olmak üzere, bunun da Allah'a nispet edilmesi caizdir. Fakat bâtılın, bâtıl olması itibariyle Allah'a nispet edilmesi kesinlikle caiz değildir. En doğrusunu bilen Allaht'tır. [ ] Şöyle demek de mümkündür: Allah o fiili, yapan kişiden ötürü bâtıl yapmıştır, (yani o fiile bu niteliği veren kuldur) yoksa bâtılın Allah'tan geldiği söylenemez. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Cs jus ja ehil e İZE ú 2 yaa İZE 3
---
Dipnotlar:
22 “Ona bir hazine indirilse veya onunla beraber bir melek gelse ya!, demelerinden dolayı canın sıkılarak sana vahyedilen âyetlerin bir kısmının tebliğini terkedecek değilsin ya! Sen ancak bir uyarıcısın. Allah her şeyevekildir” (Hüd, 11/12).
Âl-i İmran 3:61
Sana gelen bu bilgiden sonra her kim bu konuda seninle tartışmaya kalkışırsa, de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı çağıralım. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem onları mubâheleye davet etmişti. Arapçada mubâhele, mulâane, yani lânetleşme demektir. Hz. Peygamber onları, ilâhi lânetin yalancıların üzerine olması için dua etmeye davet etti. Onlar ise lânetin başlarına yağacağından korkarak buna yanaşmadılar. Onların buna yanaşmamaları, kendilerinin yalan söylediklerini bildiklerine işaret eder. Yine de inat ettiler, yanlışta direndiler ve hakkı kabul etmeye yanaşmadılar.
Mubâheleye davet etmek, inat etmek ve direnmenin onlardan kaynaklandığını gösterir. Hıristiyanların bundan kaçınmaları da kendi inatçılıklarını bildiklerini ve vâdolundukları lânetin üzerlerine yağmasından korktuklarını kanıtlar. Bununla birlikte onlar, inatçılığı alışkanlık haline getiren kişilerin çare bulmanın tükenmediği bilinsin diye yine de takındıkları inatçı tavır ve akılsızca hareketlerine devam ettiler. Mâlumdur ki mubâheleye davet, hakka davet işinin hemen başında yapılmaz, ancak delillerin ortaya konulması ve şüphelerin giderilmesinden sonra yapılır. Bu gerçek de, mesele bu aşamaya gelinceye kadar uzun tartışmaların yapıldığını gösterir. Asr-ı saâdetteki savaş olayı da bu konumdadır: Peygamberliğin hemen başlangıcında, ilâhi kelâmın söz ve getirilen hakkın akıl ve insaf sahibi tarafından sözlü tebliğatla kabul edilmesi için gerekli şartların oluşma aşamasında savaş emri verilmemiştir; ancak insanların inatçılıkları ve akılsızca hareketleri iyice ortaya çıktıktan, hatta savaşa yeltenmelerinden, baskı ve işkence yollarına çokça başvurmalarından, bazılarını küfre zorlamalarından, şanı yüce olan Rabbin Resül'ünü öldürmeye kastederek, arkadaşlarını da vatanlarından kovup aralarından çıkarmak istedikleri anlaşıldıktan, [ ] hatta Peygamber'i mağaralara sığınmak zorunda bıraktıktan sonra verilmiştir. Cenâb-ı Hak, delilleri açık hale gelsin ve mücizesi her açıdan belli olsun diye ancak ondan sonra savaşa izin vermiş ve fetih yollarını açmıştır.
Bu âyet, tevhid ve risâlet konusunda kâfirlerle tartışmanın caiz olduğunu da gösterir. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın “Onlarla en güzel yöntemle tartış”? ve “Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme!” meâlindeki buyruğuna uymak kaydıyla. O'nun için açık ve kapalı delillerin var olduğu bilinmekle birlikte, insanların anlayışlarının güç yetiremediği konulara dalıp onları kurcalamayı yasaklamıştır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Bu âyet aynı zamanda, yumuşaklıkla ve incelikle yapılmak kaydıyla iyiliği (ma'rüf) emredip kötülüğü (münker) yasaklamayı öğretmektedir. Böylece âyetten maksadın onların üzerinde bulundukları hâlin bozuk olduğunu göstermek, delil getirmek aşamasında kendisinin delillerini ortaya koymak, aklın taşıyabileceği ve anlayışların kavrayabileceği yollarla şüpheyi gidermek olduğu görülür. İnkârcı, eğer hakikati görür de görmezden gelirse, onu Allah'ın azabı ve başına gelecek kötü âkıbetle tehdit eder ve korkutur. Şayet inkârcının büyüklük tasladığını görürse tabiatının kötülüğünü ve mayasının bozukluğunu anlamış olur. Bu defa eğitimin gerektirdiği dayak atma veya hapse atma yöntemiyle tedavi eder. Bunlar fayda verirse ne âlâ! Fayda vermezse, onun başkalarına zarar vermesinin önüne geçer ve yeryüzünü onun pisliğinden temizler. İşte kötülüğü engellemekte son çare, ve akılsızlara uygulanacak muamele bundan ibarettir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Ancak hayatın seyrinde bütün günah çeşitlerinin böyle bir sonuca varması ihtimali yoktur, bilâkis bunun dışında onlardan çok daha büyükleri de vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bundan dolayıdır ki hangi günahın cezaya ve azarlanmaya hamledilmesi gerektiğini anlamak için önce günahların miktar ve çeşitlerini bilmek gerekir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
[ ] Allah zâlimleri sevmez. Çünkü O, zulmü sevmez. PREA YII yala Gl yazli 58 adl Gİ ür DAA g; POE
Âl-i İmran 3:62
İştebunlar gerçek haberlerdir. Yani olgularla örtüşen haberlerdir.
Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir. Eğer yine yüz çevirirlerse, kuşkusuz Allah bozguncuları çok iyi bilmektedir. Bu ilâhi beyanın anlamı açıktır. Bu konuda daha önce bilgi vermiştik”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:63
İştebunlar gerçek haberlerdir. Yani olgularla örtüşen haberlerdir.
Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir. Eğer yine yüz çevirirlerse, kuşkusuz Allah bozguncuları çok iyi bilmektedir. Bu ilâhi beyanın anlamı açıktır. Bu konuda daha önce bilgi vermiştik”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:64
64. “De ki: Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allaha tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin. Eğer yine yüz çevirirlerse, 'Şâhit olun ki biz Müslümanlarız' deyin.”
De ki: Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin. Yani ihlâs ve tevhid kelimesi. Sizinle bizim aramızda müşterek olan. Yani benzer olan söz; bu söz sizinle bizim aramızda benzer hükme sahiptir; çünkü onlar göklerin ve yerin yaratıcısını kabul ediyorlardı. “Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”, Yine onlar yaratıcılarının Allah olduğunu benimsiyorlardı: “Onları kim yarattı?, diye sorsan kuşkusuz Allah yarattı” diyecekler. Fakat içlerinden bazıları Allah'ı bırakıp putlara tapıyorlar ve “Biz onlara sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz”?” diyorlardı. Bazıları da Allaha bir takım ortaklar nispet ediyorlar ve ibadet sırasında onları kendisine ortak kılıyorlardı. Resülullah (s.a.) onları ibadetlerinde, başkalarını kendilerine nimetler ihsan eden Allah'a ortak kılmamaya davet etti. Çünkü kulluk yalnız Allah'a yönelik olur; hepsinin, göklerin ve yerin yaratıcısı ve kendi Rableri olduğunu kabul ettikleri Allah'a. Bundan dolayı onlar kulluklarını, kendilerine nimetler ihsan edenden başkasına göstermemelidir, zira ibadet etmek nimetleri ihsan edene teşekkür etmek ve karşılık vermek demektir.
175 [ ] Yalnız Allah'a tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin. Zira tek bir varlığa yönelik kulluk, pek çok şeye kulluktan daha hafif ve daha kolaydır. Ayrıca size nimetler ihsan edene kulluk etmeniz hiçbir nimet vermeyene kulluktan daha iyidir. Çünkü birinin başka birine nimet vermesi, sonra da onun kalkıp nimet verene başkalarını ortak kılması aklen de zulüm ve haksızlıktır. Adâlet sözlükte, bir şeyi ait olduğu yere koymak demektir. Kulluğu ve tevhidi sadece Allah'a tahsis etmek de budur. Müşterek olan anlamındaki “sevâ” sözcüğünün anlamı da budur. Onun (yani.1,- 15), denk ve benzer oldugunu bütün delillerin bize gösterdiği bir kelime olması da caizdir.
Eğer yine yüz çevirirlerse. Muhtemeldir ki burada maksat, onlar Allah'a itaatten, O'nun bir olduğunu kabul etmekten ve kulluğu sadece O'na tahsis etmekten yüz çevirirlerse şeklindeki anlamdır; o zaman onlara şunu söyleyin... Başka bir ihtimal de şudur: Eğer yine yüz çevirirlerse. Yani onlar mubâhele ve lânetleşmeden yüz çevirirlerse. Şâhit olun ki biz Müslümanlarız, deyin. Yani biz kulluğu sadece Allaha ait kılan ve teşekkürü sadece bize nimetler ihsan edene yapan insanlarız, deyin. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Eğer yine yüz çevirirlerse. Eğer onlara yaptığın aynı kelime üzerinde birleşmek davetinden yüz çevirirlerse, anlamına da gelir.
Ey Ehli Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin. Bu ilâhi beyanla neyin kastedildiği konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Birincisi, ondan maksat adildir, ki o da kelime-i tevhiddir. Yardım ve sığınma isteği halinde gökleri ve yeri kimin yarattığı sorulduğunda, yaratma ve idare etmenin kendisine ait bulunan zâtın bir olduğunu bütün dillerin kabul edip buna şehâdet getirmekte ittifak etmesi, O'nun adl olduğunu gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu açıdan bakıldığında, âyet özellikle Ehl-i Kitab'ı kastetse de, bütün yaratılmışlara hitap etmiş olması daha uygundur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, müşterek olan bir söze gelin. Bu meâldeki ifade, hak ve âdil olduğu konusunda ortaklaşa kabul edilen söz anlamına gelir, ki O'ndan başkasına kulluk eden herkes kulluğu O'na yapmak gerektiğinden dolayı bunu gerçekleştirmektedir. [ ] Böylece Allah'tan başkasına kulluk yapan herkesin bunu, Allah'ın kulluk yapılmaya layık olmadığını bilerek yapmadığı gerçeğine varılır. Bu anlam da herkesi âyetin hitabına dâhil etmeyi gerektirir.
Üçüncüsü, bir söze gelin meâlindeki ifade, onların kitaplarına göre de o sözün, peygamberlerinin kendilerine getirdiği ve kitaplarının söylediği âdil bir söz olduğunu gösterir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Âl-i İmran 3:65
65. “Ey Ehl-i Kitap! İbrâhim hakkında niçin tartışırsınız? Oysa Tevrat da İncil de kesinlikle ondan sonra indirildi. Hiç düşünmüyor musunuz?” (Hz. İbrâhim'in Dini] Ey Ehl-i Kitap! İbrâhim hakkında niçin tartışırsınız? Şöyle denilmiştir: Yahudiler, İbrâhim bizim Yahudilik dinine mensuptu, diyorlardı. Hıristiyanlar da onun İslâm dininde değil kendi din ve mezheplerinde olduğunu iddia ediyordu. İşte bunun üzerine İbrâhim hakkında niçin tartışırsınız? meâlindeki âyet nâzil oldu, yani İbrâhim'in (s.a.) mensup olduğu din hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da İncil de kesinlikle ondan sonra indirildi. Yani İbrâhimden sonra. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: [Biri] Tevrat ve İncil İbrâhim'den sonra nâzil olmuştur; siz ise onu, yani İbrâhim'i görmüş değilsiniz ki onun sizin dininizden olduğunu bilesiniz. Bilmediğiniz halde onun sizin dininizden olduğunu neden söylüyorsunuz? [Diğeri] Oysa Tevrat da İncil de kesinlikle ondan sonra indirildi. Yani Tevrat ve İncil İbrâhim'in ölümünden sonra nâzil olmuştur; her ikisinde de onun hanif bir müslüman olduğunun beyanı vardı. Onun hanif bir müslüman olduğunu hiç düşünmüyor musunuz? Şu da var ki aziz ve celil olan Allah “İbrâhim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allaha inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi”? meâlindeki âyetle onları yalanlamaktadır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyet onların, Hz. İbrâhim'in (s.a.) müslüman olduğunu bildiklerine işaret etmektedir. Buna rağmen inatla iddialarını devam ettiriyorlardı. Şöyleki, kendi kitaplarında da İbrâhim'in Yahudi veya Hıristiyan olduğunu gösteren bir bilgi bulunmamakta idi. Buna karşılık [ ] Resülullah'ın (s.a.) Hz. İbrâhim hakkındaki nitelemesi kitaplarında yer alıyordu?”. Bu âyet aynı zamanda Hz. Peygamber'in peygamberliğine işaret etmektedir. Çünkü onların iddiasına göre Resülullah (s.a.), Hz. İbrâhim'in niteliğini onların yöntemiyle yapmış değildi, zira onlar onun söylediğinin aksini iddia ediyorlardı. Bu durumda o, bilgisini Allah'tan almıştı, bu ise gayba ait bir bilgidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Âl-i İmran 3:66
İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız. Yani belirttiğimiz meseleleri... Bu âyet, dinde bir konunun bilgiye dayalı olarak tartışılabileceğine işaret etmektedir. Burada o insanların, bilgi sahibi olmadıkları bir konuyu tartışmalarını yasaklamaktadır. Nitekim peygamberler de kendi kavimleriyle tartışmışlardır. İbrâhim aleyhisselâm kavmi ile Allah hakkında tartışmıştır: “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim verdiğimiz delillerimizdir”?, Hz. Müsâ (s.a.) dakavmiyle tartışmıştır. Din konusunda kavmi ile tartışmayan bir peygamber yoktur. İşte bu durum, dinde deliller bağlamında tartışmayı uygun bulmayan kimselerin bu iddialarının yanlış olduğunu göstermektedir.
İnsanın onun gibi bir şeyi yapmaktan âciz oluşu ve Allah sayesinde öğrendiklerini iddia ettikleri şeyle karşılık vermekten âciz oluşları da bu gerçeği teyit etmektedir.
Âl-i İmran 3:67
İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız. Yani belirttiğimiz meseleleri... Bu âyet, dinde bir konunun bilgiye dayalı olarak tartışılabileceğine işaret etmektedir. Burada o insanların, bilgi sahibi olmadıkları bir konuyu tartışmalarını yasaklamaktadır. Nitekim peygamberler de kendi kavimleriyle tartışmışlardır. İbrâhim aleyhisselâm kavmi ile Allah hakkında tartışmıştır: “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim verdiğimiz delillerimizdir”?, Hz. Müsâ (s.a.) dakavmiyle tartışmıştır. Din konusunda kavmi ile tartışmayan bir peygamber yoktur. İşte bu durum, dinde deliller bağlamında tartışmayı uygun bulmayan kimselerin bu iddialarının yanlış olduğunu göstermektedir.
İnsanın onun gibi bir şeyi yapmaktan âciz oluşu ve Allah sayesinde öğrendiklerini iddia ettikleri şeyle karşılık vermekten âciz oluşları da bu gerçeği teyit etmektedir.
Âl-i İmran 3:68
Doğrusu insanların İbrâhim'e en yakın olanı, ona tâbi olanlar, şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir. Birine tâbi olan ve ona itaat eden insanın, ona en yakın olan kişi olduğunu akıl da kabul eder. Ancak ona tâbi olan ve itaat edenin şu veya bu kişi olduğunu bilmesi için ondan haberdar olmaya ihtiyacı vardır. İşte aziz ve celil olan Allah, İbrâhime (s.a.) tâbi olan kişilerin iman edenler ile Resülullah (s.a.) olduğunu, dolayısıyla ona en yakın kimselerin de bunlar olduğunu haber vermektedir.
[ ] Allah da müminlerin dostudur. Buradaki dost kelimesinin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Dost, koruyan anlamına gelir, yardım eden anlamına geldiği de söylenmiştir. O, müminlere en yakın olandır anlamına geldiği de ifade edilmiştir. Bu konudan daha önce açıklamada bulunmuştuk?", Allah onlara dostluğunu, bazan düşmanlarının İbrâhim hakkındaki ahmaklıklarını def etmek ve ileri sürdükleri iddialar konusunda hakkı ortaya çıkarmakla gösterir.
[Mecüsiler: Ehl-i Kitap mıdır?]
“Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin”? meâlindeki âyet ile “İbrâhim hakkında niçin tartışırsınız?”™ meâlindeki âyette ve “Neden hakkı bâtıl ile karıştırıyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz?”2 meâlindeki ilâhi beyanda, özellikle de Ehl-i Kitab'a hitap eden benzer âyetlerde ibret alınması gereken şeyler vardır. Birincisi şudur: Onlar böyle bilinen kişiler oldukları için kendilerine bu isimle hitap edilmiştir. Dolayısıyla bu hitap, Tevrat ve İncil ehlinden başkalarının da kastedilmiş olabileceği gibi bir ihtimali akla getirmez. Âyetlerde tartışma konusu yapılan mesele, onlardan başkalarının kastedildiği ihtimalini de akla getirmez. Buradan Mecüsilerin Ehl-i Kitap olmadığı sonucu çıkar; zira âyetlerde Ehl-i Kitap diye zikredilen kişilerden maksat, onlar değildir. “Ehl-i Kitap ile, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”? meâlindeki âyette bulunan cizye almak hükmü, Mecüsileri kapsamamaktadır. Ancak bu konuda başka bir delil daha vardır. Resülullah'tan rivâyet edildiğine göre, o şöyle buyurmuştu: “Kestiklerini yememek ve kadınlarıyla evlenmemek kaydıyla onlara (Mecüsilere) Ehl-i Kitab'a davrandıgınız gibi davranın”. Her ne kadar başka kitaplar ve sahifeler var idiyse de, Ehl-i Kitap olarak bilinenlerin onlar (Yahudiler ve Hıristiyanlar) olduğunu ifade eden “Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi; biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz, demeyesiniz diye Kur'ânı indirdik” meâlindeki ilâhi beyan bizim söylediğimizin doğruluğunu göstermektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. [ ] İkincisi de şudur: Cenâb-ı Hak çeşitli konuların tartışılmasında Ehl-i Kitab'ı özel olarak zikretmektedir. Hz. Peygamber her ne kadar bütün insanlığa gönderilmiş ise de, özellikle Ehl-i Kitap ile arasındaki tartışmayı Cenâb-ı Hak açıklamakta ve tartışılan konuda gerçeği ortaya koymaktadır. En'âm süresi bütünüyle müşriklerle tartışılan konuları içermektedir. Medineliler Ehl-i Kitap Mekkeliler ise müşriktiler. Her ne kadar mesele her iki grubu ilgilendirse de, Hz. Peygamber onlardan her biri ile dini konuları en uygun olan şekilde tartışmıştır. Müşriklerle yapılan tartışmanın çoğu tevhid ve öldükten sonra dirilme ile ilgiliydi. Bu iki konuda Ehl-i Kitap ile bazı ortak noktaları vardı. Ehl-i Kitap ile yapılan tartışmalar da, onların kendi kitaplarında yer alan konulardı.
Bu tartışmaların da iki yönü vardır. Biri onun çalışmakla elde edilemeyen gayba ait bir mesele olduğunu bildirmektir. Bu da, O'na bu bilginin vahiy yoluyla verilmiş olduğunu gösterir. Bu açıdan o, her iki grup için de delil sayılır. Diğeri de Ehl-i Kitab'ın ahmaklıklarının ortaya çıkmasıdır; öyle ki duydukları şüpheler ve Hz. Peygambere (s.a.) tâbi olmalarını engelleyen husüsları -iyi düşünüldüğü takdirde- ortadan kaldırıyordu. Çünkü Kur'ân öncelikle onların kitaplarını övmekte, bu kitapların hak ve doğru olduğuna şâhitlik etmekte ve onların peygamberlerine iman etmenin de şart olduğunu açıklamaktadır. Tâ ki Peygamberler ile ilâhi kitaplar arasında, Allah'a kulluğa ve O'nun tek ilâh olduguna davet konusunda hiçbir ihtilaf olmadığı bilinsin. Ancak onlar, iktidarın kendilerinde kalması için peygamberleri yalanlıyorlardı. Bununla birlikte kendi kitaplarını ve peygamberlerini yalanlayan müşriklere yardım etmekten de geri durmamışlardır. Her akıl sahibi, onların İslâmiyet hakkındaki şüphelerini ve bâtılda direnmelerini anlamalıdır. Çünkü onlar, dinlerine dost olan kişilere karşı dinlerine düşman olanlara yardım ediyorlardı. İşte bu aslında Ehl-i Kitab'a mensup zorbalara yönelik -akılsızlığı tercih edip hakkı terketmeleri için- en güçlü azarlama ve en güçlü delil vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Burada başka bir husüs daha var, o da şudur: Müşrikler din husüsunda ve siyasi konularda Ehl-i Kitab'a muhtaç olduklarını biliyorlardı. Bu durum, Ehl-i Kitab'ın Hz. Peygamber'le tartıştıkları kendi kitaplarındaki konular hakkında ihtiyaç duydukları delile müşriklerin de ihtiyacı olduğunu gösterir. [ ] Şu da var ki müşriklerin “var güçleriyle yemin etmeleri” sebebiyle Ehl-i Kitap'la tartışmalarında en güçlü delilleri mevcuttu. Çünkü onlar kendi içlerinden bir uyarıcı gönderilmesini istiyorlardı. Uyarıcı da gönderildi.
Burada Hz. Peygamber'in durumu o seviyeye ulaşmıştı ki, onun vasıtasıyla özel deliller ortaya çıkmıştı. Neticede Hz. Peygamber ve ona inanan Ehi-i Kitap, kendileri için övünç vesilesi olan ve fazilet olarak gördükleri her şeye ortak olmuşlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır. Üstelik Resül-i Ekrem onların kitaplarının dilini bilmediği halde -kitaplarının hakikati kendisinde bulunan Zât'tan (yani Allah'tan) almış olduğunu anlasınlar diye-, orada yazılı olan her şeyi kendilerine başka bir dil ile haber veriyordu. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Başka bir açıdan meseleye bakınca, Ehl-i Kitap'la yapılan tartışmanın iki yönü ortaya çıkar. Birincisi, onların kitaplarında bulunan ve din büyükleri tarafından bilinen ilim ve ifade ile onları tevhid, yaratma ve emretme niteliklerine sahip olan Allah'a ibadet etmeye davet etmek, ayrıca kendi kitaplarında bulunan müjdelemeler ve bir de getirdiği kitabın ilâhi kitaplara benzemesi. İşte İbrâhim aleyhisselâm ve diğer peygamberlerin durumu da böyledir, tâ ki onlar kendi kitaplarını tahrif etmiş, hükümlerini değiştirmiş, Hz. Peygamber'in (s.a.) nitelikleri ve özellikleri ile ümmetinin özelliklerini de tahrif etmiş olmalarıdır. Artık her akıl sahibi bu husüsların hakikatini onlardan öğrenmenin mümkün olmadığını bilmelidir. Zira onların perdeyi kaldırması ve sırlarını başkalarına vermeleri söz konusu değildir, çünkü onların bu bozuluşu ortadan kaldırması veya alternatifini getirme ihtimali yoktu. Ehl-i Kitab'a boyun eğsin veya eğmesin bütün insanlar şunu bilsin ki peygamber, gizli-açık her şeyi bilen Allah sayesinde bunlara vâkıf olabilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Burada ders alınması gereken iki husüs daha vardır. Birincisi, her şeyden önce o dönem, din konusunda tartışmak ve delil göstermek zamanı değildi, din işinde taklit etme ve dünya işinde de övünme, [ ] mal ve hayvan sürüleriyle gururlanma zamanı idi. Cenâb-ı Hak onlara, kendi içlerinden çıkmış bir birini peygamber gönderdi. Kendilerini din işinde taklidi terk etmeye ve içinde yaratıcının hikmetleri bulunan vahiy bilgilerinin yardımı olmadan akıl sahipleri tarafından asla bilinemeyecek olan delillere uymaya çağırdı. Peki ama hayatları taklitle yoğrulan o insanlar ne yapacaklardı? Ya nâzil olan kitapların bilgisinin kendilerine verildiğini iddia eden imamlarına güvenecekler, ya da atalarına güvenecekler, onların yaşadığı ve hak olduğundan asla şüphe etmedikleri husüslara dayanacaklardı. Şu da vardı ki bunların ikisi arasındaki uyuşmazlık kendilerine uymaya engel oluyordu. Fakat onlar dinde ve tartıştıkları konularda iyi düşünmedikleri için bunun kendilerini taklitten alıkoyacağını anlamıyorlardı. Bunun için Hz. Peygamber onlara deliller gösterdi, peygamberlerinin getirmiş oldukları kitapların muhtevalarını onlara bildirdi. Atalarını taklit etmek istiyorlarsa (ilk) atalarını taklit etmelerinin daha doğru olacağını açıkladı, çünkü ilk ataları da kendilerinin dinine mensuptu, fakat zamanla bu dinde âyetleri tahrif etmişler ve iddiaları için gerekli olan uyumu yerine getirmişlerdir”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi de şudur: Peygamberlerin getirmiş oldukları şeyler konusunda Ehl-i Kitap olan din adamları arasında ihtilaf çıkınca, müşrikler kendilerinde atalarının görüşlerinden başka bir şey bulunmadığı ve bu konuda fazla söz söylemek imkânına sahip olmadıkları için başkalarının görüşlerine ihtiyaç duydular. Mâlumdur ki ihtilaf ve farklı görüşler ortaya çıkınca ihtiyaç umümileşir. Gerekli hükümleri bilmek için kendilerine sağlam delil götürecek ve onlara hakkı öğretecek birini bulmak fikri onlarda hakim bir kanaat haline geldi. İşte o zaman Allah Teâlâ lütfedip onlara kendi dillerini konuşarak deliller getiren, değiştirilen ilâhi hükümleri kendilerine bildiren ve ilk atalarının sahip oldukları dini koruyan birini gönderdi. [ ] Bu, beyanın en açık olanı, Allah'ın lütfettiği yardımların en üstünü, ihtiyaçlarını karşılayıp bilmedikleri şeylerin bilgisini vererek onları rahatlatan ikramların en önemlisi idi, Başariya ulaştıran sadece Allah'tır.
İlk kısımda söylemediğimiz bir husüs daha vardır. Hz. Peygamber insanların ihtirasla dünyaya sarıldıklarını görünce onları zühde çağırdı; akrabalarının çokluğu ve kabilelerinin büyüklüğü ile övünmeye başladıklarını görünce de dinde kardeşliğe davet etti. Varacakları âkıbeti göstererek bütün varlıklarıyla cömertlik yapmaya çağırdı. Hz. Peygamber onların mazeretlerini bitirmek ve kalplerinin kendisinde sükün bulmasını sağlamak için bu yolla var olan adetleri yok etmeyi ve tabiatları değiştirmeyi başardı; öyle bir zamanda bunu yapmak hiç şüphesiz beşer gücünün dışında semavi bir mücize idi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hakk'a hamdolsun.
---
Dipnotlar:
245 “Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. 26 bk. Zeyla'i, NasbuT-râye, III, 170. X8 “Her ne kadar orada başka kitaplar ve sahifeler var idiyse de, ma'rüf olan bir kitap olduğu bilinsin diyedir ki ondan maksat da Tevrat ve İncildir. Ehl-i Kitap'tan maksat da Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Onlardan başkaları da kitaba sahip olsalar bile, Ehl-i Kitap olarak mâruf olanlar onlardır. En doğrusunu bilen Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu”t-Te'vilât, Muhtemelen müellif burada, Medine'de yaşayan Yahudi kabilelerini kastetmektedir. Evs ve Hazrec kabileleri de bazı konularda onlardan etkilenmiştir. en güçlü delil olsun ve tartışmayı bitirsin. En doğrusunu bilen Allah'tır. İkincisi, 230 “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı” (Fâtır, 35/42). “Eğer onlar atalarını taklit etmiş olsalardı, (önceki) atalarını taklit etmeleri hak olurdu; çünkü onlara göre ataları hak din üzere olan kişilerin dinine bağlı bulunuyordu. Fakat Hz. Peygamber onlara, sonraki atalarının o kitapları tahrif ettiklerini ve ilk atalarının yolunu terk ettiklerini açıkladı. Bu durumda ilk atalarına tâbi olmak daha doğruydu. Hz. Peygamber'in (s.a.) getirdiği kitabın da onların kitaplarına uygun olduğunu beyan etti. Dinlerini tahrif ettikleri sabit olan sonraki atalarını değil, ilk atalarını taklit etmeye ve onların inançlarının gereği olarak kendisine uymaya çağırdı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 116b).
Âl-i İmran 3:69
Ehl-i Kitap'tan bir kısmı istediler ki sizi saptırsınlar. Rivâyet edildiğine göre müşrikler Ammâr'ı ve Huzeyfe'yi yakalamışlar ve onlara “bizim dinimiz sizinkinden daha üstündür” hatta bütün dinlerden üstündür, demişlerdi. Âyet, bunun üzerine nâzil olmuştur”. [ ] Böyle bir şeyi ancak Ehl-i Kitab'ın reislerinden ve âlimlerinden bazıları yapabilirdi. Cahiller ve ayak takımı kişiler ise böyle bir şeyi yapamazlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İsterler ki sizi saptırsınlar, oysa onlar ancak kendilerini saptırıyorlar. Denilmiştir ki “idlâl” (Juy!) birinin adını sanını silmektir. “idlâl” lafzının neye işaret ettiği konusunda bazı görüşler ileri sürülmüştür. Ehl-i Kitap onların adının ve sanının silinmesini ve adının bir daha anılmamasını istemiştir. Bu lafzın helâk etmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Şaşırtmak anlamına geldiği de söylenmiştir, yolunu kaybeden herkes şaşırmış demektir. Onlar ancak kendilerini saptırıyorlar. Yani onlar ancak kendilerini helâk ediyorlar veya ancak kendilerinin adını sanını unutturuyorlar. Farkına varmıyorlar. Yani kendilerini helâke attıklarının yahut şaşırdıklarının farkında değillerdir. Cezaların en can yakıcısının peşine düştüklerinin farkına varmıyorlar. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu âyetin Abdullah b. Mesüd hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir.
Âl-i İmran 3:70
Görüp durduğunuz halde meâlindeki ilâhi beyan çeşitli şekillere yorumlanmıştır. Bu mücizeleri görüyorsunuz, onların gerçekten mücize olduğunu biliyorsunuz, fakat yine de gurur yapıyor ve iman etmiyorsunuz, anlamına gelebilir. Görüp durduğunuz halde; Hz. Muhammed'in -salât ve selâmın en üstünü, tahiyyâtın en kâmil olanı üzerine olsun- niteliği ve peygamber olarak gönderileceği hakkında Tevrat'ta ve İncildeki âyetleri gördüğünüz ve O'nun hak peygamber olduğunu bildiğiniz halde kendisine tâbi olmuyorsunuz, anlamına da gelebilir. Şöyle de söylenmiştir: Görüp durduğunuz halde; onların mücize olduğunu bildiğiniz halde. Mücizelerin, Kur'ânın muhtevası diye yorumlanması muhtemel olduğu gibi, Allah'ın Resülu Muhammed'in (s.a.) kendisi ve onun getirdiği diğer mücizeler olması da muhtemeldir. Bazıları şöyle demişlerdir: Niçin inkâr ediyorsunuz? Yani Allah'ın dinini. Halbuki yaratılışın taşıdığı işaretlerle, ayrıca kitaplarınızın şehâdetiyle Allah'ın dininin hak ve kendisinin tek olduğunu biliyorsunuz.
sil 6,25; JELİ GAİN 6,21 SESİN jz Ç
Âl-i İmran 3:71
Bu ilâhî beyan, başkalarını bir kötülükten sakındırmak ve güzel olan şeyleri yapmaya teşvik etmek söz konusu olduğunda, sırları açıklamanın ve gizli tutulan şeyleri ifşa etmenin caiz olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca âyette Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine yönelik işaret bulunmaktadır, çünkü o, kendilerine, içlerinde gizlemiş oldukları ve sır halinde tuttukları şeyleri haber vermektedir. Şüphesiz bu, Cenâb-ı Hakk'ın onu bilgilendirmesiyle mümkün olmuştur. Bile bile: bu durumu biliyorsunuz, anlamına gelir. Onların “Biz ne zaman hakkı gizledik, hakkı bâtıl ile ne zaman karıştırdık?” diyerek buna karşı çıkmamalarına bakmaz mısın? Bu da şunu göstermektedir ki onlar, Hz. Muhammed'in Allah'ın hak peygamberi olduğunu biliyorlardı; bunu da ona ancak aziz ve celil olan Allah bildirmişti, sonra bile bile anlamındaki ifade, bu bilginin onların kendi kitaplarında da var olduğunu gösterir. Yahut da onlar bunu bir mücize olan âyetleriyle bilmişlerdi. Bile bile anlamına gelen sözcüğe, hakkı bâtıl ile karıştıranın ve onu gizleyenin cezasının ne olduğunu bildiğiniz halde, manası da verilebilir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bile bile, hakkı bâtıl ile karıştırdığınızı bildiğiniz halde anlamına da gelebilir.
Âl-i İmran 3:72
Ehl-i Kitap'tan bir grup şöyle dedi: Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edip günün sonunda inkâr edin. Bu ilâhi beyan, farklı şekillerde yorumlanmıştır. Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edin. Denilmiştir ki bu âyet bizâtihi gündüzü değil, Hz. Muhammed'in (s.a.) ilk dönemini kastetmektedir. Rivâyet edildiğine göre onlar birbirlerine Muhammed (s.a.) bizim kıblemize -Beytu'l-Makdise- yönelerek namaz kılıyor, dolayısıyla siz de ona iman edin, diyorlardı. Günün sonunda inkâr edin, yani son zamanında, bununla da namazda Beytu'l-Haram'a, yani Kâbe'ye dönmesini kastediyorlardı. Yani kıblesini, Kâbe'ye dönerek namaz kılmasını inkâr edin, diyorlardı. Şöyle de söylenmiştir: Onlar birbirlerine diyorlardı ki [ ] İşinin başında Muhammede iman edin, tâ ki bütün Araplar da ona inansın. Sonra işinin nihâyetinde onu inkâr edin. Araplar bize: 'neden inkâr ettiniz ve onun dininden döndünüz? diye sorsunlar da biz de onlara şunu diyelim: Biz Tevrat'ta son peygamberin nitelikleri ve özelliklerini gördük, onun bu adam olduğunu zannettik ve kendisine iman ettik. Fakat sonra baktık, bu nitelik ve özelliğin kendisine uymadığını anladık, bu yüzden onun dininden döndük ve kendisini inkâr ettik. Böylece diğer insanlar da onun dininden dönerler. İşte Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edip günün sonunda inkâr edin. Belki onlar da dinlerinden dönerler meâlindeki beyanın anlamı budur.
Şöyle de denilmiştir: Yahudilerin ileri gelenleri, ayak takımına dediler ki: Gün başlarken, yani gün doğunca, sabah namazı vaktinde Muhammed'e (s.a.) ve Kur'âna iman edin, ikindi vaktinde de inkâr edin. Diğer insanların da inkâr etmeleri için şöyle deyin: Kıblenin Beytu'l-Makdis olması hak idi, haktan sonra bu sapıklık neyin nesidir? Aslında biz bu olayın nasıl olduğunu bilmiyoruz. Fakat bu âyet de Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine işaret etmektedir. Daha önce de zikrettiğimiz gibi, Resülullah burada da onların sakladıkları ve içlerinde gizledikleri şeylerden haber vermektedir. Bu da ancak Cenâb-ı Hakk'ın O'na bildirmesi ile mümkün olmuştur.
Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edip günün sonunda inkâr edin meâlindeki âyet şu anlama da gelebilir: Onlara İslâm'ı kabul ettiğinizi ve kendisine uyduğunuzu söyleyin, fakat hakikatte iman etmeyin. “Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın“ meâlindeki âyet de bu fikri desteklemektedir. Yani zâhiren iman edin, fakat hakikatte kendi dininize uyanlardan başka kimseye inanmayın.
Ehl-i Kitap'tan bir grup “müminlere indirilene iman edin’ dedi, meâlindeki âyetin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, gerçek anlamındaki gündüzdür. Sonra bu da iki şekilde yorumlanabilir. Biri, özel olarak kıble meselesidir. Söz konusu Ehl-i Kitap tartıştıkları konularda iki kıbleden birine uyduklarını, diğerinin de hak olduğunu bilseler de kabul etmediklerini kastediyorlardı; bunu da zayıf kişilerin aklını karıştırmak için bir dinden başka bir dine, bir mezhepten başka bir mezhebe geçmenin gerekli olmadığını göstermek için yapıyorlardı. İkincisinde sabit kalmak garantisi olmadığı için ilk dine ve ilk mezhebe mensup olana uymayı daha uygun görüyorlardı”. [ ] Bu, Cenâb-ı Hakk'ın “İnsanlardan bir kısım sefihler, ‘onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren nedir? diyeceklerdir”” meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibidir. Böylelikle bir kısım sefihler, şeriatların birbirini neshetmesinin caiz olduğunu inkâr ediyorlardı. Zira nesih olayı, ibadetlerin farklılığı anlamında değildir, vakitlerin farklılığı anlamına da gelmez. Bu anlam yürürlüktedir. Fakat nesih, ancak her türlü halin değişimi için söz konusudur. İbadetlerde çeşitli faydalar vardır. İnsanları kul edinen yüce varlık her zaman aslah (en uygun) olanı bilendir ve seçim hakkı ona aittir.
İkincisi, gün başlarken indirilen âyetlerde, muhtemelen onların peygamberlerinin ve kitaplarının getirmiş olduğu hidâyetin ve ilâhi beyanın açıklaması yapılmakta idi. Yahut ilk atalarının hakka uymalarının ve dini bağlılıkları konusunun açıklaması yer alıyordu. Ehl-i Kitap âlimleri, atalarının bu özelligini kendi kavimlerine göstermek için kendilerinin de bağlı olduklarını söyledikleri bu hakka iman etmelerini emrettiler. Atalarının dinini değiştirip tahrif 437 [ ] Gerçek şudur ki Kur'ân geçmişlerinin hâlini onlar olmaksızın bilince, sonrakilerin hâli de ona bağlıdır demektir. Bilginin kendisine bağlı bulunduğu varlık, onları her iki durumu da tasdike mecbur kılmıştır. Kur'ân'ın, onların kitaplarını tasdik ettiği belirtilmiştir. Bu durumda onların, kendi peygamberlerinin kitaplarını Kur'ân'la karşılaştırmaları gerekir. Tâ ki bu karşılaştırma sayesinde, kendileri gerçeği ortaya koyan bir hakem olsun. Hz. Peygamber'in ve getirdiği Kur'ân'ın kendi kitaplarındaki bilgileri tasdik etmesine rağmen Ehl-i Kitab'ın kendi kitaplarını inkâr eden ve peygamberlerini yalanlayan inkârcılara yardımcı olmaları sebebiyle gerçeğe karşı direndikleri artık ortaya çıkmıştır. İşte bunlar Resülullah'a (s.a.) karşı cephe almışlardır. Artık düşünen kimse -Cenâb-ı Hakk'ın da haber verdiği üzere-”7, Ehl-i Kitab'ın zulüm ve kıskançlık sebebiyle inadını düşünsün dursun!
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin başka bir yorumu da şöyledir: Onlar hakkında âyette geçen günün başı ve sonu ifadeleri ile gerçek anlamda gündüzün aydınlığı kastedilmemiştir. Buna göre de iki husüs ortaya çıkar. Birincisi, Hz. Peygamber başlangıçta onları tevhide ve önceki kitaplara iman etmeye davet etmişti. Onlar da zaten Hz. Peygamber'in gelişinden önce bunu söylüyorlar ve buna inanıyorlardı. Fakat sonra onların kitaplarını tahrif ettikleri, kibre kapılarak ve hasetlerine yenilerek inatçılık yaptıkları, iktidarlarını ve cimrilikleri yüzünden varlıklarını kaybetmekten korktukları anlaşılınca ve bir de atalarının gizlemiş olduğu daha pek çok şeyi Kur'ân ortaya koyunca bu sefer onu inkâr ettiler. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, onların durdukları yer ve hakkı kabul etmeye olan aşırı istekleri görülsün diye, imana dair bir terim olarak bizzat imamları tarafından kullanılmış olması da mümkündür. Sonra da bu durumu, ikinci hamleye bir vasıta yaptılar ve inkâra saptılar. [ ] Şöyleki, Muhammed'in (s.a.) hak yolda olduğunu zannederek kendisine boyun eğdiklerini, fakat (kendilerine göre) bâtıl yolda olduğu ortaya çıkınca döndüklerini söylediler. İşte Cenâb-ı Hak, kendilerinin lehine delil olduğunu zannettikleri şeyin aleyhlerine delil olduğu bilinsin diye, Ehl-i Kitab'ın gizlemiş oldukları hallerini elçisine haber verdi.
Hülasa edecek olursak, Ehl-i Kitap'tan bir grubun bu sözü niçin ve hangi amaçla söylediklerini bilemiyoruz. Ancak onların bunu kendi aralarında sır olarak tuttukları açıktır. Allah da elçisi Hz. Muhammed (s.a.) için bir delil olsun ve onlar için de Resülü'nün -salavâtların en üstünü üzerine olsun- durumu hakkında her türlü tahrifin yasak kılındığı bilinsin diye örtülerini kaldırarak sırlarını Nebisine bildirdi. Böylece onlar, gerçek niyetlerini gizlemekle istedikleri kişiler nezdinde rezil oldular ve otoriteleri de kayboldu. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
hal şişi çöz İçli irsi
---
Dipnotlar:
ettiklerini haber veren âyetler ise, kendileri öyle oldukları için değil, her iki durum da onları taklit etmelerini sağlamak içindir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bazıları diğerlerine şöyle dediler: “(Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edin) âyeti, Beytu'l-Makdis'i kıble edinmeye iman edin, Kâbe'yi kıble edinmeyi inkâr edin, demektir. Bununla onlar tartıştıkları iki kıble konusunda, eğer Beytu'l-Makdis hak idiyse, haktan sonra ancak sapıklık vardır diyorlardı. Her ne kadar onlar Kâbe'nin de hak oldugunu ve değiştirme emrinin Cenâb-ı Hak'tan geldiğini biliyorlar idiyse de, zayıf kişilerin akıllarını karıştırmak için böyle diyorlardı. Böyle yapmakla bir dinden başka bir dine, bir mezhepten başka bir mezhebe geçilmiş oluyordu. Halbuki ilk dine mensup olan daha isabetli yoldadır, zira o bizimle muvafakat halindedir. Orada kalmak, ikinciye ve üçüncüye intikal etmekten daha uygundur. Şuhalde ilkine uymak daha doğrudur. İşte Ehl-i Kitab'ın Resülullah'la (s.a.) yaptıkları tartışmanın gayesi bu idi” (Semerkandi, Şerhu't-Te'ilât, vr. 7 o Mâtüridi, burada muhtemelen şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Ehl-i Kitap'tan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki haset duygusundan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler”.
Âl-i İmran 3:73
De ki: Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye. Bu ilâhi beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları bu cümlede bazı kelimeleri öne alma ve bazılarını sonraya bırakma şeklinde bir değişiklik söz konusudur, demişlerdir. Buna göre Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye cümlesinin, Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın, cümlesinin hemen peşinden gelmesi gerekirdi. Onlar birbirlerine, -içlerindeki kıskançlık duyguları yüzünden-, Allah sizin kitabınız gibi bir kitap indirmedi ve sizin peygamberiniz gibi bir peygamber göndermedi, derler. Şöyle de denilmiştir: Bu, De ki: Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur meâlindeki âyet nâzil olunca Resülullah'ın (s.a.) müslümanlara söylemiş olduğu bir sözdür; Resül-i Ekrem onlara şöyle demiştir: Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye (mi böyle davranıyorsunuz)? Yani Allah'ın dini İslâm, işte din odur. Verildi diye mi? anlamındaki ifade verilmemiştir anlamına gelir. Size verilenin benzeri anlamındaki ifade ile de İslâm dininin yanı sıra içinde helâl ve haramın yazılı olduğu kitap kastedilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Hz. Peygamber'in şunu kastetmiş olması da mümkündür: Benden önce hiçbir peygambere bana verilen mücizelerin benzeri verilmemiştir, çünkü onların mücizelerinin tamamı duyusal (hissi) olup, herkes tarafından anlaşılabilirdi. Resülullah'a (s.a.) verilen mücizeler ise duyusal (hissi) ve aklidir (bilgisel). Akli mücizeleri ise, herkes anlayamaz; sadece insanların âlimleri ve en hayırlıları anlayabilirler.
339 [ ] Yahut rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi (böyle davranıyorsunuz)? cümlesi, Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın cümlesine bağlıdır, çünkü onlar Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize, kendileri bir kez iman ve ikrar ettiler diye delil getirecekler... Bu aynen şu ilâhi beyana benzemektedir: “Onlar inananlarla karşılaştıklarında 'iman ettik” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri) Rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz” derler”, Onlar İslâm'ı benimsediklerini ve iman ettiklerini açıklıyorlardı, fakat birbirleriyle baş başa kaldıklarında “Biz onlarla yalnızca alay ediyoruz”? diyorlardı. İşte bunun gibi onlar da birbirlerine şöyle diyorlardı: Onlara İslâmiyeti benimsediğinizi söylemeyin, sonra âhirette Rabbinizin huzurunda onu size karşı delil olarak kullanırlar.
De ki: Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük lütuf sahibidir. Bu meâldeki âyetler Mütezile'nin aleyhine delildir. Onlar şöyle diyor: Lütuf, Allah'ın elinde değildir, kezâ onu birine özgü kılmak da böyledir; bunlar ancak yaratılmışların elindedir. Zira onların iddiasına göre Allah, insanlar için ancak dinde en uygun (aslah) olanı yapmak durumundadır; herhangi birine lütufta bulunmaya hakkı yoktur. Risâleti de birine özgü kılmak değil ancak bu iş için lâyık olana vermesi gerekmektedir. Lütfu ve onun kendine özgü kılınmasını insanlar ancak kendileri hak ederler. Onların iddiasına göre bunlar Allah'ın ikramı değildir. Hâsılı onlara göre lütuf, hakikatte Allah'ın elinde değil, insanların kendi ellerindedir. Lakin Allah Teâlâ bu âyette Mütezile'yi yalanlamaktadır, çünkü yaratıklara lütuf, Allah için gerekli olan değil, olmayan bir şeydir. Sözde aşırıya kaçmaktan ve yolda doğru çizgiden sapmaktan Allah'a sığınırız.
Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın. Bu ilâhi beyanın gizli hal ile ilgili olması muhtemeldir; gizli olmayanı onlara söyleseniz bile. Siz inanıp güvenseniz bile onlar sonunda güvenmezler, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yalnız sizin dininize tâbi olmasından dolayı söylediklerine inanın, anlamına da gelebilir. Böylece bu yaptığınız şey sayesinde sizin hak ehli olduğunuzu gösteren bir örnek olur ve ne yaparsanız size tâbi olurlar. İnanmayın anlamındaki sözcük sizin dininize tâbi olanlardan başka, onların ataları hakkında size verdikleri haberleri doğru saymayın, mânasına da gelebilir. Zira onlar, tahrif ve değişiklik yaptıklarını kendilerine haber vermesinden ötürü Resül'ü tasdik etmeyi engelliyorlardı.
[ ] Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Bu ifade iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, doğru yol Allah'ın beyan ettiği yoldur, anlamına gelir. Zira o haktır, ondan yüz çevirmek ise, doğru ile yanlışı karıştırmak ve hakkı bâtıl göstermektir. Diğeri de “huda” din demek olup Hz. Peygamberin davet edip açıkladığı ve kesin delillerini aydınlığa kavuşturduğu din. Yoksa dini tehrif edenlerin çağrı yaptığı din değil.
Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye mi? Yani -en doğrusunu bilen Allah'tır- kimseye size verildiği gibi kitap ve deliller verilmemiştir. Bu ilâhi beyanın, Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur, cümlesinin bağlantısı (sılası) da olabilir ki; bundan maksat O'nun dinidir veya Kur'ândır, yahut da Resülullah'ın davet ettiği şeydir. Sonra, buradaki veriliyor diye mi? “En yuta” lafzı; ey Müslümanlar kimseye size verilenin benzeri deliller ve hakkın sizin elinizde olduğunu gösteren açıklamalar verilmemiştir, anlamına gelir.
Yahut rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi? cümlesi, eğer ilk cümlenin bağlantısı ise“ yahut size karşı delil getirecekler veya size delil getirmeleri için anlamına gelir. Dolayısıyla eğer onların iddialarına inanırsanız, Rabbiniz katında onlar bunu size karşı delil olarak kullanacaklardır; yani siz ancak Rabbiniz katından gelen vahiylere inandınız, diyecekler. Bu da sizin aleyhinize onlar için bir delil olacaktır. Eğer âyetin bu cümlesi, ikinci cümlenin bağlantısı ise”', o zaman şu anlama gelir: İnatçılıkları ve tahrifçilikleri ortaya çıktıktan sonra Rabbiniz katında kendisinin hak yolda olduğuna dair deliller getirmekte size verilene benzer deliller kimseye verilmemiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sonra Allah Teâlâ nâil olunan her türlü hayır ve faziletin sebebini açıklamaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
De ki: “Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Bu ilâhi beyan, iki açıdan Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Birincisi şudur: Onlar, Allah'ın, içinde başkasının da menfaati bulunan bir şeyi, o kişiden çevirip herhangi birine tahsis etme hakkının olduğunu benimsemediler. Bilakis böyle yapacak olursa, onlara göre Allah taraf tutmuş, o adamı kayırmış, öbürüne ise cimrilik yapmış olur, dediler. Aksine işin başında böyle bir hakkı yoktur, O herkese ancak hak ettiğini vermekle yükümlüdür ve bu O'nun yapması gerekli olan bir haktır, zaten böyle bir tutum başa kakmak şeklinde anılır. Onu bu maksatla belirtmiştir. Yine onlara göre Allah'ın, başkasının elindeki malı dilememeye veya vermemeye de hakkı yoktur. Öyleyse, mademki başkasının elindeki şeyler konusunda konumu budur ve ona uymak zorunluluğu vardır, o zaman âyette “rahmetini dilediğine tahsis eder” tarzında zikrettiği hükmün de anlamı yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
341 [ ] İkincisi şudur: Mademki Allah aslah (en uygun) olanı herkese dağıtmak zorundadır, şu halde birine eksik verecek olsa zulmetmiş sayılır. Sonra, Allah'ın, emirlerine itaat etmesi için kuluna verdiği nimetle ona lütufta bulunmuş olmayacaktır. Bu durumda lütuf, gerçekte kulun elindedir demektir; kul isterse onu kendisi için kullanır, istemezse kullanmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İl piri sg bia AĞ NDA EİN J as DİŞİN dil ÇİZ 645 eb E İNE Gözle yal şaş
---
Dipnotlar:
29 “İman edenlerle karşılaşınca “inandık derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise ‘Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz” derler”. 260 Yani “Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın” meâlindeki cümlenin bağlantısı ise. 21 Yani “Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye” anlamındaki cümlenin bağlantısı ise.
Âl-i İmran 3:74
De ki: Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye. Bu ilâhi beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları bu cümlede bazı kelimeleri öne alma ve bazılarını sonraya bırakma şeklinde bir değişiklik söz konusudur, demişlerdir. Buna göre Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye cümlesinin, Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın, cümlesinin hemen peşinden gelmesi gerekirdi. Onlar birbirlerine, -içlerindeki kıskançlık duyguları yüzünden-, Allah sizin kitabınız gibi bir kitap indirmedi ve sizin peygamberiniz gibi bir peygamber göndermedi, derler. Şöyle de denilmiştir: Bu, De ki: Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur meâlindeki âyet nâzil olunca Resülullah'ın (s.a.) müslümanlara söylemiş olduğu bir sözdür; Resül-i Ekrem onlara şöyle demiştir: Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye (mi böyle davranıyorsunuz)? Yani Allah'ın dini İslâm, işte din odur. Verildi diye mi? anlamındaki ifade verilmemiştir anlamına gelir. Size verilenin benzeri anlamındaki ifade ile de İslâm dininin yanı sıra içinde helâl ve haramın yazılı olduğu kitap kastedilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Hz. Peygamber'in şunu kastetmiş olması da mümkündür: Benden önce hiçbir peygambere bana verilen mücizelerin benzeri verilmemiştir, çünkü onların mücizelerinin tamamı duyusal (hissi) olup, herkes tarafından anlaşılabilirdi. Resülullah'a (s.a.) verilen mücizeler ise duyusal (hissi) ve aklidir (bilgisel). Akli mücizeleri ise, herkes anlayamaz; sadece insanların âlimleri ve en hayırlıları anlayabilirler.
339 [ ] Yahut rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi (böyle davranıyorsunuz)? cümlesi, Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın cümlesine bağlıdır, çünkü onlar Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize, kendileri bir kez iman ve ikrar ettiler diye delil getirecekler... Bu aynen şu ilâhi beyana benzemektedir: “Onlar inananlarla karşılaştıklarında 'iman ettik” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri) Rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz” derler”, Onlar İslâm'ı benimsediklerini ve iman ettiklerini açıklıyorlardı, fakat birbirleriyle baş başa kaldıklarında “Biz onlarla yalnızca alay ediyoruz”? diyorlardı. İşte bunun gibi onlar da birbirlerine şöyle diyorlardı: Onlara İslâmiyeti benimsediğinizi söylemeyin, sonra âhirette Rabbinizin huzurunda onu size karşı delil olarak kullanırlar.
De ki: Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük lütuf sahibidir. Bu meâldeki âyetler Mütezile'nin aleyhine delildir. Onlar şöyle diyor: Lütuf, Allah'ın elinde değildir, kezâ onu birine özgü kılmak da böyledir; bunlar ancak yaratılmışların elindedir. Zira onların iddiasına göre Allah, insanlar için ancak dinde en uygun (aslah) olanı yapmak durumundadır; herhangi birine lütufta bulunmaya hakkı yoktur. Risâleti de birine özgü kılmak değil ancak bu iş için lâyık olana vermesi gerekmektedir. Lütfu ve onun kendine özgü kılınmasını insanlar ancak kendileri hak ederler. Onların iddiasına göre bunlar Allah'ın ikramı değildir. Hâsılı onlara göre lütuf, hakikatte Allah'ın elinde değil, insanların kendi ellerindedir. Lakin Allah Teâlâ bu âyette Mütezile'yi yalanlamaktadır, çünkü yaratıklara lütuf, Allah için gerekli olan değil, olmayan bir şeydir. Sözde aşırıya kaçmaktan ve yolda doğru çizgiden sapmaktan Allah'a sığınırız.
Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın. Bu ilâhi beyanın gizli hal ile ilgili olması muhtemeldir; gizli olmayanı onlara söyleseniz bile. Siz inanıp güvenseniz bile onlar sonunda güvenmezler, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yalnız sizin dininize tâbi olmasından dolayı söylediklerine inanın, anlamına da gelebilir. Böylece bu yaptığınız şey sayesinde sizin hak ehli olduğunuzu gösteren bir örnek olur ve ne yaparsanız size tâbi olurlar. İnanmayın anlamındaki sözcük sizin dininize tâbi olanlardan başka, onların ataları hakkında size verdikleri haberleri doğru saymayın, mânasına da gelebilir. Zira onlar, tahrif ve değişiklik yaptıklarını kendilerine haber vermesinden ötürü Resül'ü tasdik etmeyi engelliyorlardı.
[ ] Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Bu ifade iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, doğru yol Allah'ın beyan ettiği yoldur, anlamına gelir. Zira o haktır, ondan yüz çevirmek ise, doğru ile yanlışı karıştırmak ve hakkı bâtıl göstermektir. Diğeri de “huda” din demek olup Hz. Peygamberin davet edip açıkladığı ve kesin delillerini aydınlığa kavuşturduğu din. Yoksa dini tehrif edenlerin çağrı yaptığı din değil.
Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye mi? Yani -en doğrusunu bilen Allah'tır- kimseye size verildiği gibi kitap ve deliller verilmemiştir. Bu ilâhi beyanın, Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur, cümlesinin bağlantısı (sılası) da olabilir ki; bundan maksat O'nun dinidir veya Kur'ândır, yahut da Resülullah'ın davet ettiği şeydir. Sonra, buradaki veriliyor diye mi? “En yuta” lafzı; ey Müslümanlar kimseye size verilenin benzeri deliller ve hakkın sizin elinizde olduğunu gösteren açıklamalar verilmemiştir, anlamına gelir.
Yahut rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi? cümlesi, eğer ilk cümlenin bağlantısı ise“ yahut size karşı delil getirecekler veya size delil getirmeleri için anlamına gelir. Dolayısıyla eğer onların iddialarına inanırsanız, Rabbiniz katında onlar bunu size karşı delil olarak kullanacaklardır; yani siz ancak Rabbiniz katından gelen vahiylere inandınız, diyecekler. Bu da sizin aleyhinize onlar için bir delil olacaktır. Eğer âyetin bu cümlesi, ikinci cümlenin bağlantısı ise”', o zaman şu anlama gelir: İnatçılıkları ve tahrifçilikleri ortaya çıktıktan sonra Rabbiniz katında kendisinin hak yolda olduğuna dair deliller getirmekte size verilene benzer deliller kimseye verilmemiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sonra Allah Teâlâ nâil olunan her türlü hayır ve faziletin sebebini açıklamaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
De ki: “Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Bu ilâhi beyan, iki açıdan Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Birincisi şudur: Onlar, Allah'ın, içinde başkasının da menfaati bulunan bir şeyi, o kişiden çevirip herhangi birine tahsis etme hakkının olduğunu benimsemediler. Bilakis böyle yapacak olursa, onlara göre Allah taraf tutmuş, o adamı kayırmış, öbürüne ise cimrilik yapmış olur, dediler. Aksine işin başında böyle bir hakkı yoktur, O herkese ancak hak ettiğini vermekle yükümlüdür ve bu O'nun yapması gerekli olan bir haktır, zaten böyle bir tutum başa kakmak şeklinde anılır. Onu bu maksatla belirtmiştir. Yine onlara göre Allah'ın, başkasının elindeki malı dilememeye veya vermemeye de hakkı yoktur. Öyleyse, mademki başkasının elindeki şeyler konusunda konumu budur ve ona uymak zorunluluğu vardır, o zaman âyette “rahmetini dilediğine tahsis eder” tarzında zikrettiği hükmün de anlamı yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
341 [ ] İkincisi şudur: Mademki Allah aslah (en uygun) olanı herkese dağıtmak zorundadır, şu halde birine eksik verecek olsa zulmetmiş sayılır. Sonra, Allah'ın, emirlerine itaat etmesi için kuluna verdiği nimetle ona lütufta bulunmuş olmayacaktır. Bu durumda lütuf, gerçekte kulun elindedir demektir; kul isterse onu kendisi için kullanır, istemezse kullanmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İl piri sg bia AĞ NDA EİN J as DİŞİN dil ÇİZ 645 eb E İNE Gözle yal şaş
---
Dipnotlar:
29 “İman edenlerle karşılaşınca “inandık derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise ‘Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz” derler”. 260 Yani “Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın” meâlindeki cümlenin bağlantısı ise. 21 Yani “Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye” anlamındaki cümlenin bağlantısı ise.
Âl-i İmran 3:75
75. “Ehl-i Kitap'tan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız öder; içlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Çünkü onlar “Ümmilere yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur? derler. Onlar bile bile Allah adına yalan söylemektedirler.” Ehl-i Kitap'tan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız öder. Buradaki “kıntâr” ( ulas) kelimesinin açıklaması daha önce geçmişti. İçlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinaremanetetsen onu sana ödemez. Aziz ve celil olan Allah, Ehl-i Kitap'tan bazılarını emaneti yerine getirmekle, bazılarını da emanete hiyânet etmekle nitelemiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu âyette Allah'ın maksadı yükler dolusu mal veya dinar degildir, onlarda emaneti yerine getirme ve hiyânet etme niteliklerinin bulunduğunu belirtmektir; hiyânet etme niteliği daha az veya daha çok olabilir aynı şekilde emanet de böyledir. Düşünmez misin ki yükler dolusu mal veya dinar söz konusu olmasa bile, insan hiyânet ettiği zaman kötülenmeyi hak eder, yine bunlar olmasa bile emaneti yerine getirdiğinde de övülmeye layık görülür. Dolayısıyla âyette belli bir miktarın tayini amacıyla değil temsili anlamda o sözcük kullanılmıştır. Bu, aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanına benzer: “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür”. Burada zerrenin kendisi kastedilmiş değildir, az olsa bile hayır ve şer olarak yapılan her şeyin bir karşılığı olduğunun belirtilmesi için temsili anlamda bu sözcük kullanılmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyette de durum böyledir.
Bu âyet, belirttiğimiz üzere sözü edilen miktar kastedilmediğine göre, içtihatla amel etmenin caiz olduğuna da işaret etmektedir. Ancak bu, nasların işaretiyle değil, örfün işaretiyle yapılan içtihat mânasında anlaşılmalıdır. Bu âyette, Şâfii'nin görüşünün aleyhine de delil bulunmaktadır, çünkü ona göre davanın reddi halinde davacının yemin etmesi için paranın (dinâr) çok olması gerekir. [ ] Halbuki Cenâb-ı Hak burada onu müstakil olarak zikretmiştir?. RE Âyet, her ne kadar bazı yorumcuların söylediği gibi insanlardan bir bölümü hakkında nâzil olmuş ise de, bütün insanların birbirlerine şâhitlik etmelerinin caiz olduğuna işaret etmektedir. Çünkü aziz ve celil olan Allah insanlardan bazısını malda emanete uymakla nitelemektedir; insanlar için emanet daha çok borçla ilgili ise de, borç kapsamında olmamakla beraber şâhitlik de bir emanettir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bu âyetin, o insanlardan müslüman olanları emanete riâyetle, olmayanları da hiyânet etmekle nitelemiş olması da mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır: “Müsâ'nın kavminde hak yolu gösteren ve onun ışığında âdil davranan bir topluluk da vardı”. Burada aziz ve celil olan Allah, onlardan iman edenleri adâlet ve hidâyetle nitelemekte, kâfirleri de Kur'ân'ın diğer âyetlerinde hiyânet etmekle nitelemektedir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin verilen emanetler konusunda kendisine güvenilen kişiler hakkında veya herhangi bir rehin ve kefâlet olmaksızın müslümanlarla aralarında borç alış-verişi yapılan kişilerle ilgili olması da muhtemeldir. Nitekim şu âyette buna işaret edilmektedir: “Birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen borçlu emaneti yerine getirsin”. Burada Allah Teâlâ onlara, kendilerine güvenildiğinde emaneti eda etmelerini emretmektedir.
Tepesine dikilip durmadıkça onu ödemez. Bu meâldeki âyet yanından ayrılmayan, takipçi, ısrarcı, sürekli hatırlatan ve alacağını devamlı isteyen olmadıkça ödemez, diye açıklanmıştır. İnsanlara böyle muamele eden müslüman bir kimsenin bu yasağın ve tehdidin kapsamına dâhil olacağından korkulur.
Çünkü onlar “Ümmilere yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur” derler. Onlar, müslümanların mallarını haksız yere yemeyi helâl saydıkları için böyle söylüyorlardı. Diyorlardı ki biz kitabımızda, kendi aramızda birbirimizin malını yemenin haram kılındığı gibi onların mallarının da haram olduğuna dair bir hüküm görmüyoruz. [ ] Onlar aynı zamanda “biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” diyorlardı. Onlar “ümmi” lafzı ile de Arapları kastediyorlardı, çünkü Arapların okuma yazmaları yoktu. Şöyle de denilmiştir: Bu helâl sayma husüsu, onların Allah bize onlar hakkında herhangi bir sorumluluk yüklememiştir demelerinden dolayıdır. “Ümmiyyin” lafzı ile de müslümanları kastediyorlardı. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Biz ümmi bir milletiz; ne hesap kitap biliriz, ne de okuma Denilmiştir ki onlar, Tevrat'a göre Arapların mallarını zimmetimizde tutmakta bize günah yoktur, diyorlardı. Aziz ve celil olan Allah Onlar Allah adına yalan söylemektedirler diyerek kendilerini yalanlamıştır; kitaplarında insanların mallarını yemenin haram olduğu ve onlardan dolayı kendilerinin sorumlu olacakları hakkında bir hüküm bulunmadığına dair bile bile yalan söylemektedirler. Onlar aziz ve celil olan Allah'a yalan isnat ediyorlar.
---
Dipnotlar:
29 “Bu âyet, Şâfii'nin içtihadının geçersiz olduğuna da işaret etmektedir. Zira ona göre çok miktarda malda olduğu gibi davanın reddi halinde, davacı yemin ediyor diyebilmesi için dinarın çok miktarda olması gerekir. Fakat Cenâb-ı Hak onu azlık sınırında belirttiği gibi, karşısında yükler dolusu mal diye de belirtti. Kıntâr ile çok miktarda malı, dinar ile de az miktarda malı kastetti. Buna göre âyet, Şâfii'nin aleyhine delildir (Semerkandi, Şerhu't-
Âl-i İmran 3:76
Hayır öyle değil! Her kim ahdine vefa gösterirse meâlindeki âyette geçen “belâ” lafzı, onların “Ümmilere yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur”? sözlerini reddetmektedir. Yani hayır, bundan dolayı size vebâl vardır, demektedir. Sonra da “Her kim ahdine vefa gösterir ve günah işlemekten sakınırsa, bilsin ki Allah o sakınanları sever” buyurarak başka bir cümle kurmaktadır. Yani Allah sizi değil, ama böyle insanları sever demektedir. “Hayır! Her kim ahde vefa gösterirse” cümlesi, emanetleri yerine getirme emrinin Tevrat'ta da yer aldığı, orada Resülullah'ın (s.a.) niteliğinin açıklandığı, Allah'ın haramlarından, ahdini bozmak ve vefayı terk etmek suretiyle insanlara haksızlık etmekten sakınmak hükmünün de yer aldığı anlamına gelebilir; bunun yanında Allah'ı ve Resülünü tasdik edenler Hz. Peygamber'in (s.a.) nitelik ve özelliklerini gizlemeyenler; işte Allah bunları sevmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Ý Ai I EZE Çala sal aga Öz MUM
Âl-i İmran 3:77
Allah'a verdikleri sözü satanlar. Burada onların Allah'a verdikleri sözden maksat O'nun emir ve yasaklarıdır. Bu sözün, Tevrat'ta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki ahdi, yani onun nitelik ve özelliklerini gizlemeyeceklerine, aksine kendisini insanlara açıklayıp kendilerinin de ikrar edeceklerine dair söz vermeleri anlamında olması muhtemeldir. Yeminlerini de az bir bedelle satanlar. Yani onlar, Kitap'ta Hz. Peygamber'in (s.a.) nitelik ve özelliğine ilişkin bir beyanın bulunmadığını söyleyerek yalan yere yemin ettiler.
Bunda, onların, menfaatlerini kaybetme korkusu etkili olmuştur. Bu cümle, onlar yalan yere yemin ederek bâtıl yollarla ve haksız yere insanların mallarını aldılar, anlamına da gelebilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: [ ] “Bir müslümanın malını [haksız yere] almak için yemin eden kimse, Cenâb-ı Hak kendisine kızgın olduğu halde O'na kavuşur”. Sonra da Resülullah (s.a.) Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle satanlar meâlindeki âyeti okumuştur. Bu âyette geçen sözleşme (ahit) ve yemin kelimeleri aynı anlama gelir. Aziz ve celil olan Allah'ın şu buyruğuna bakmaz mısın: “Antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Unutmayın ki yaptıklarınızı Allah bilmektedir”?”. Buradaki “ahdullah” tamlaması, Allah'tan gelen ve insanların da kabul ettiği şeyler, Allah'ın onlara yüklediği husüslar anlamına gelir. “Eymân” da yapmış oldukları yeminlerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onların âhirette hiç nasipleri yoktur. Yani onların kendileri için Allah katında hayırlar ve güzellikler bulunduğunu söyledikleri şeylerden hiçbiri âhirette yoktur. Nitekim “Dünyada da âhirette de onların amelleri boşa gitmiştir”?! buyurulmuştur.
(Kıyâmet günü) Allah onlarla konuşmayacak. Bu âyetin iki anlama ihtimali vardır. Ya, Allah bu sözle melekleri kastetmiştir; nitekim bazı âyetlerde meleklerin müminlere Allah'tan selâm getirecekleri ifade edilmektedir: “O güzel son, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından lâyık olanlarla birlikte girecekleri adn cennetleridir; melekler de Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun! Dünya yurdunun ardından ulaştığınız sonuç ne güzel oldu! diyerek her kapıdan onların yanına girerler”. “Onlar, meleklerin, “Selâm size; yaptıklarınıza karşılık girin cennete!” diyerek mutluluk içinde ruhlarını teslim alacağı kimselerdir”. Melekler bu şekilde müminlerle konuştukları gibi onlarla konuşmayacaklar. Fakat Cenâb-ı Hak, daha önce dostlarını kastederek yardımı kendi zâtına izafe ettiğini belirttiğimiz gibi?”, burada da aynı şeyi yapmış, konuşmamayı kendi zâtına nispet etmiştir. Yahut da aziz ve celil olan Allah'ın onlarla konuşması, melekleri onlarla konuşturmak suretiyle olacaktır, zira melekler O'nun elçileridir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Herhangi bir beşer ile Allah'ın konuşması [ ] ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip, izni ile dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir”. Burada Allah gönderdiği peygamberlerin yaptıkları konuşmaları kendi konuşması olarak göstermiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Diğer bir ihtimal de şudur: Aziz ve celil olan Allah, tıpkı dünyada Müsâ ile konuşarak ona ikramda bulunduğu gibi‘, müminlere de kendileriyle cennette konuşmak suretiyle ikramda bulunacaktır. Fakat müminlerle konuştuğu gibi onlarla konuşmayacaktır. Bu cümle, Onlara bakmayacak meâlindeki âyette olduğu gibi kendilerine “Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin!” ifadesinden başka bir şey demeyecek ve merhametle konuşmayacaktır, anlamına da gelebilir.
Onlara bakmayacak. Yani Allah müminlere rahmet nazarıyla baktığı gibi onlara rahmet nazarıyla bakmayacak.
Onları temize çıkarmayacak. Yani onların yaptıkları iyiliklere sevap vermeyecek. Bu sözlerin, Cenâb-ı Hakk'ın ebediyen iman etmeyeceklerini bildiği kişiler hakkında söylenmiş olması mümkündür. Onları temize çıkarmayacak, yani amellerini temize çıkarmayacak anlamına da gelir.
Z ies eja ği, Š Tİ Aag
---
Dipnotlar:
“İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, dünyada ve âhirette amelleri boşa gidenler işte bunlardır. Cehennemin dostları da bunlardır ve orada onlar devamlı kalıcı74 bk. el-Bakara 2/214 âyetinin tefsiri.
Âl-i İmran 3:78
78. “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır' derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
Onlardan bir grup, kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Yani kitabı yüceltmek ve ona saygı göstermek amacıyla dillerini oynatırlar. Kitaptan sanasınız diye. Yani salavatların en üstünü kendisine olsun, Hz. Peygamber'in nitelik ve özelliklerini tahrif ederler, sonra onun gökten indirilen Kitaptan olduğunu sanasınız diye saygı ve yüceltme edasıyla okurlar. Halbuki o semâdan indirilen Kitap'tan değildir.
Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır” derler. Bilakis onu kendi elleriyle yazmışlardır. Bu, şu ilâhi beyana benzer: “Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!”
[ ] Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar. Yani Allah hakkında yalan söylediklerini ve beyan ettikleri sözlerin Allah katından gelmediğini bilmektedirler.
Oiri t eosi ozi çi
Âl-i İmran 3:79
79. “Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara Allah'ı bırakıp bana kul olun demesi düşünülemez. Aksine ‘Okuyup öğretmekte olduğunuz kitap gereğince rabbin halis kulları olun” der.”
[Ismet: Peygamberlerin Günah İşlemekten Korunması]
Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir beşerin kalkıp insanlara “Allah'ı bırakıp bana kul olun” demesi düşünülemez. Yani Allah'ın seçtiği bir insanın, halka böyle bir şey söylemesi mümkün değildir. Allah burada, onların, içinde Allah'tan başkasına kulluk emrinin bulunduğu dinlerini, peygamberlerine ancak yalan yere nispet ettiklerini açıklamaktadır?”. Şüphesiz Allah risâletini ancak, buna benzer şeylerden koruduğu kullarına verir. Nitekim O, şöyle buyuruyor: “Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir”. O, elçiliğini ihanet eden ve gizleyen bir insanın kalbine tevdi etmez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Bu âyet, Bâtınilerin iddialarını reddetmektedir. Onlar şöyle diyorlardı: Allah beşer rühuna ne kitap, ne de peygamberlik vermiştir. Bunu ancak peygamberlerin kalplerinde ortaya çıkan ruhani bir varlığa verir, bu ruhani varlık onları destekler ve sonunda onlarla ülfet eder. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rühulemin indirmiştir”!. Onun, Peygamberlerin kalplerine yerleştiği sabit olunca, artık onlar kitapları ve sahifeleri kendileri inşâ edip yazarlar. Peygamberlerden başka hiç kimse için böyle bir şey düşünülemez. Sonra insanlar bunu onlardan alırlar?
Yukarıdaki âyet ise onları yalanlamakta ve sözlerini reddetmektedir. Şöyleki, Cenâb-ı Hak, Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiği insan meâlindeki âyetiyle kitabı, hikmeti ve peygamberliği beşere verdiğini haber vermektedir. Aynı şeyi Hz. İsâ (s.a.) da beşikte iken söylemişti: “Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı”?
[ ] Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede resüllerin ve nebilerin küfürden korunmuş (ısmet) olduklarının delili vardır: Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara “Allah'ı bırakıp bana kul olun’ demesi düşünülemez. Özellikle peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ısmeti konusunda şu âyet bir delildir: “Allah'ı ve Resülünü incitenleri Allah dünyada ve âhirette lânetlemiş ve onlar için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır”, Sonra Allah şöyle buyurmuştur: “Hak etmedikleri halde mümin erkek ve kadınları incitenler apaçık bir bühtan ve günah yüklenmiş olmaktadırlar”. Burada Allah müminler hakkında incitilmeyi hak edecek fiili yapmasını şart koştu, fakat Hz. Peygamber (s.a.) hakkında böyle bir şart zikretmedi. Bu da O'nun incitilmeyi hak edecek bir fiili yapmasının söz konusu olmadığını, fakat müminler hakkında o şartı koyması sebebiyle bunun onlar için mümkün olduğunu gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Fakat olun! meâlindeki ifade, peygamber, insanlara Rabbin halis kulları olun! der, anlamına gelir. Sanki bu cümle, başlangıç cümlesi gibidir. Onlara şöyle der: Okuyup öğretmekte olduğunuz kitap gereğince Rabbin halis kulları olun!
Buradaki “Rabbâniyyin” kelimesinin anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle denilmiştir: Onlar, okuyup öğretmekte oldukları kitaba uygun şekilde Allah'a kulluk yapan kişilerdir. Onların hakim âlimler, âlim hakimler ve fakih âlimler oldukları da söylenmiştir; bunların hepsi aynı anlama gelir.
Bu ilâhi beyanda anlamadığı ve mânasını bilemediği halde insanın bir metni başkalarına okutması ve öğretmesinin mümkün olduğuna işaret vardır. Fakat bir şeyi okuyan veya başkasına öğreten herkesin mutlaka fakih olması ve okuttuğu metne yüklenen anlamları bilmesi de söz konusu değildir.
Âyette, içtihadın caiz olduğuna yönelik işaret bulunmaktadır. Çünkü metindeki anlam ve bilgilere ancak içtihatla ulaşılır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
kulluk emri bulunan dinlerini peygamberlere izafe etmeleri ise, onların peygamberlerine attıkları iftira ve yalandan ibarettir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 118a). 2 o “Bâtıniler şöyle der: Cenâb-ı Hak beşeri bir varlığa ne kitap, ne de peygamberlik vermiştir. Fakat onlara göre peygamberliğin ve vahyin açıklaması şudur: Cenâb-ı Hak -onlar Allah'a ilk illet adını verirler- aklı konuşturdu, ondan anlayış ve ilim oluştu, yani ruhani nefistir. -O nefs-i nâtıka denilen şeydir ve akıldan yararlanan insanlardaki ruhtur. Sonra akıl peygamberlerin kalplerinde tahayyül eder ve onların anlayışlarını ve ilmini artır-. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rühulemin indirmiştir”. Sonra nebiler ve resüller onları kendi ifadelerine dökerler, kitapları ve sahifeleri İbranice, Süryanice ve Arapça olarak telifederler” (Semerkandi, Şerhu t-Tevilât, varak, 118a). “Bunun üzerine Meryem çocuğu işaret etti. 'Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” dediler. Cevabı çocuk verdi: Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber
Âl-i İmran 3:80
Peygamberin size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez). Bu meâldeki âyet hakkında farklı görüşler dile getirilmiştir. Denilmiştir ki Peygamberin size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez), çünkü onlar kendilerine Allah'ın böyle emrettiğini söylüyorlardı; tıpkı şu âyet-i kerimede ifade buyurulduğu gibi: [ ] “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler”. Şöyle de denilmiştir: Hz. İsâ ve Uzeyir ile adları belirtilen diğerleri, size Allah'ı bırakıp da melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmedi; Allah onları bu türlü günahlardan nübüvvet sayesinde korumuştur.
Müslüman olmanızdan sonra size inkârcılığı emreder mi hiç? Bu ilâhi beyan da çeşitli anlamlara gelir. “Göklerde olanlar da yerde olanlar da hep O'na boyun eğmişlerdir”7 meâlindeki âyette ifade edildiği gibi her yaratık, Allah'ın birliğine şâhitlik etmek esası üzerine yaratıldığına göre, yaratılışımızın onun tarafından gerçekleştirildiğini kabul edip ona siz teslim olduktan sonra Allah size küfrü emreder mi? anlamına gelebilir. Müslüman olmanızdan sonra anlamındaki ifade, O'na teslim oldular, bir kez O'nu ikrar ve kabul ettiler, fakat tevhidi sadece O'na hâs kıldıktan sonra küfre saptılar, anlamına da gelebilir. Müslüman olmanızdan sonra meâlindeki cümlenin, O sizi İslâm'a davet etti ve bir kısmınız da O'nu kabul ettikten sonra, mânasına gelmesi de muhtemel; sat Sisi Zİ LAN GE à Ssi 315
Âl-i İmran 3:81
Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra... diye söz aldı. Mücahid şöyle demiştir: Bu, bir yazma hatasıdır. İbn Mesüd'un (r.a.) kırâatinde şu şekildedir: (Gl 15 fi gili gi.) “Allah kendilerine kitap verilenlerden söz aldı”. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden söz almıştı”. Çünkü tasdik etsinler diye peygamberlerden söz alınmaz, fakat kendilerine kitap verilenlerden alınması caizdir”.
Sonra bu söz alma konusunda da farklı görüşler vardır. Denilmiştir ki peygamberlerden alınan ilk söz, eğer yetişebilirse kendisinden sonra gelen peygamberi mutlaka tasdik edeceği ile ilgilidir.
[ ] Şöyle de denilmiştir: Allah peygamberlerden birbirlerini tasdik etmeleri, O'nun kitabını ve risàletini kendi kavimlerine tebliğ etmeleri için söz almıştır, onlar da bunu yapmışlardır. Sonra onlar Hz. Muhammede (s.a.) iman etmeleri, onu tasdik etmeleri ve kendisine yardımcı olmaları için kendi kavimlerinden söz almışlardı. Allah, kavimlerine risâleti tebliğ etmeleri ve insanları Allah'ın dinine davet etmeleri için peygamberlerden söz almıştır, da denilmiştir.
Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Burada iki yorum yapılabilir. Birincisi peygamberlerin kendilerinden olduğu İsrâil oğullarından söz aldılar. Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerimde kitap ehlinden söz (misak) alındığını söylediği her yerde İsrâiloğulları kastedilmiştir.
İkincisi, yukarıda bizim de kaydettiğimiz gibi, peygamberlerin birbirlerini tasdik etmeleri ve Allah'ın kitaplarını kavimlerine tebliğ etmeleri için kendilerinden söz alınmasıdır.
Sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde. Hz. Muhammed (s.a.) geldiği zaman O'na iman etmeleri ve O'na yardımcı olmaları konusunda kendi kavimlerden söz almaları için Allah peygamberlerden söz aldı.
Kabul ettiniz mi dedi? Cenâb-ı Hak peygamberlere şöyle buyurdu: Kabul ettiniz mi, bu ahdimi üstlendiniz mi? Buna, o benim ahdimdir, anlamı verilmiştir. Âyetteki “el-ısr” kelimesinin ahit anlamına geldiği söylenmiştir. Buna cevaben peygamberler de ahdini Kabul ettik dediler; ona mutlaka iman edeceğiz ve yardımcı olacağız, kavmimizin ona iman edip yardımcı olacağı ahdini de aldık.
Bunun üzerine Allah buyurdu ki: O halde şâhit olunuz, ben de sizinle birlikte şâhitlik edenlerdenim. Burada Allah Teâlâ şunu demektedir: Ben de sizin Muhammed'i (s.a.) ikrar etmenize şâhit olanlardanım. Buna şöyle bir mâna da verilmiştir: Benim sizden ahit aldığıma şâhit olunuz, ben de sizin bu ahdi ikrar ettiğinize sizinle birlikte şâhitlik edenlerdenim.
---
Dipnotlar:
8 bk. Taberi, Tefsir, III, 331; Kurtubi, Tefsir, IV, 124; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-Muhit, II, 508. 20 “Mücâhid şöyle dedi: Âyetteki ‘Peygamberlerden’ anlamındaki sözcük, hattatların hatasıdır. Doğrusu, İbn Mesüd'un (r.a.) kiràatindeki gibi ‘Kendilerine kitap verilenlerden, ben size kitap ve hikmet verdim, diye söz aldı" şeklinde olmasıdır. Başka bir âyette de aynı şekilde zikredilmektedir: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden; onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz, diye söz almıştı” (Âl-i İmrân, 3/187). Çünkü tasdik etsinler diye peygamberlerden söz alınmaz. Mücahid'den başkaları ise, yaygın olarak bilinen olan kırâat sahihtir, demişlerdir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 118b).
Âl-i İmran 3:82
Bundan sonra kim dönerse. Bu ahdi ve ikrarı verdikten sonra kim ahdini bozar ve ikrarından dönerse, işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.
Âl-i İmran 3:83
Onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar! Din kelimesi çeşitli anlamları belirtmek için kullanılmış gibidir. Bu kelime aslında benimsenen itikadı ifade eder, [ ] ancak hüküm ve boyun eğmek anlamına da gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yoksa Câhiliye hükmünü mü arıyorlar?” Kelime ceza anlamına da gelir. Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar! İnsanlardan her biri Allah'ın dini olan bir din arıyor ve kendisinin benimsediği dinin Allah'ın dini olduğunu iddia ediyordu. En doğrusunu bilen Allah'tır, başlangıçta herkes kendi iç dünyasında Allah'ın dinini arıyordu, fakat bilâhare çeşitli múcizeler ve delillerle onun Allah'ın dini üzere olmadığını anlamıştı. Çünkü Allah'ın dini İslâmdan başka olamazdı. Fakat insanoğlu İslâma dönmedi ve inanmadı, inat ve kibirle başkasına inandı. O, Allah'ın dininin dışındaki beşeri dinlerin peşinden gitti”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar! Yani Allah'ın dinindeki hükümlerden ve tevhid akidesinden başkasını mı arıyorlar? Bu cümlenin, din edinmek için Allah'ın dininden başkasını arıyorlar! anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani cümle soru anlamında değil, düz bir cümle olarak; onların yaptıkları, Allah'ın dininden başkasını aramaktır. Bu aynen “Melekler Allah'a: “yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler”? meâlindeki âyet ile “Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allahın ve Resülünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar?” meâlindeki âyet gibidir.
Oysa göklerde olanlar da yerde olanlar da isteyerek veya istemeyerek hep O'na boyun eğmişlerdir. Bu ilâhi beyan çeşitli mânalara gelir. “Esleme”. Boyun eğmişlerdir meâlindeki ifadesi, yaratılışta O'na teslim oldu ve boyun eğdi, anlamına gelebilir. Çünkü her şeyin yaratılışında Allahın birligine işaret eden bir özellik vardır. Göklerde olanlar O'na boyun eğmiştir meâlindeki cümlesiyle meleklerin, Yerde olanlar da O'na boyun eğmiştir anlamındaki cümlesiyle de İslâmiyeti kabul eden müminlerin kastedilmiş olması muhtemeldir. İsteyerek veya istemeyerek meâlindeki ifade de [ ] dindarlar, Allah'ın rabları olduğunu ve kendilerini O'nun yarattığını beyan ederler, anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onları kim yarattı, diye sorsan, kuşkusuz Allah yarattı, diyecekler”. İşte bu durum, onların müşrik oldukları haldeki teslimiyetlerinin ifadesidir.
İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Gökyüzündekiler isteyerek boyun eğdiler, ama yeryüzündekilerin bir kısmı isteyerek, bir kısmı ise kılıç korkusundan istemeyerek boyun eğdi”, İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: İslâm diyarında doğanlar isteyerek, İslâm diyarında doğmadığı halde boyun eğenler ise istemeyerek boyun eğmişlerdir””.
Şöyle de söylenmiştir: Onlardan bazıları isteyerek boyun eğdiler, bazıları ise buna zorlandılar. “İslâm” ise, kişinin kendisini ihlâsla Allah'a teslim etmesi, bu konuda O'na hiçbir şeyi ortak tanımamasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir İşte bu âyet de bizim söylediğimiz anlama işaret etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İslâm, boyun eğmektir, müslümanlardan her biri boyun eğmiştir, hiç kimse O'na karşı çıkmak cüretini göstermez.
---
Dipnotlar:
2 “Eğer derlerse ki: Kâfir de olsa akıl ve basiret sahibi her insan, Allah'ın gönderdiği dini arar ve kendisinin Cenâb-ı Hakk'ın dini üzere olduğunu iddia eder. Öyle ise Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar! cümlesinin anlamı nedir? Buna iki şekilde cevap verilir. Birincisi, akıl sahibi her insan Cenâb-ı Hakk'ın dinini arar, fakat talepte, istidlâlde, dünyevi lezzetlerle ve menfaatlerle uğraşmakta gösterilen kusurlar, hak dine ulaşmaya engel teşkil eder. İşte sanki o, bu anlamda Cenâb-ı Hakk'ın dininden başkasını aramaktadır. Çünkü yüce Allah'ın dinini aramış olsaydı, O'nun rızası için konulan şeyi arardı ve Cenâb-ı Hakk'ın “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenleri, bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz” meâlindeki âyette beyan buyurduğu gibi mutlaka hedefine ulaşırdı. İşte bu durum, onun gerçekten Allah'ın dinini aramadığını, sadece şeklen aradığını gösterir. İkincisi, onlardan her biri kendi kendine Cenâb-ı Hakk'ın dinini aramaktadır; çeşitli mücizelerin ve delillerin ortaya konulması ile o hak din ortaya çıkmış ve kendisinin Cenâb-ı Hakk'ın dininden başka bir din üzere bulunduğu gerçeği görünmüştür. Ama o yine de İslâm'a dönmemiş, inatla ve gururla kendi yoluna devam etmiştir. İşte bu yüzden o, Cenâb-ı Hakk'ın dininden başka bir din aramış olmaktadır. Bu açıdan bakıldığında bu âyet, inatçı kişiler hakkındadır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 118b-119a).
Âl-i İmran 3:84
De ki: Biz Allah'a ve bize indirilene; kezâ İbrâhim'e indirilene de iman ettik. En doğrusunu bilen Allah'tır, fakat bu ilâhi kelâm, Yahudilerin ve Hıristiyanların peygamberlerden bazısına iman edip bazılarını inkâr etmeleri ile ilgilidir. Nitekim “Onlar, peygamberlerin bir kısmına inanırız, bir kısmına 6 miraza hads inanmayız, dediler”? diye buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak ise müminlere, bütün peygamberlere iman etmelerini emretmektedir. Onlar da tamamına iman ettiler, Biz onlar arasında ayırım yapmayız ve biz O'na teslim olmuşuzdur, dediler. “İslâm”ın anlamını daha önce zikrettik™. En doğrusunu bilen Allah'tır.
ENI b zaza büz yla YI ZE 2 o
Âl-i İmran 3:85
Kim İslâm'dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek. Bu âyetin tefsirinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki maksat dünyada İslâm'dan başka bir din arayanın yaptığı iyiliklerin kabul edilmeyeceğidir. Bu aynen “Kim inanmayı (yani kendisine inanılanı) reddederse, ameli kesinlikle boşa gider”! meâlindeki âyet gibidir. Ayrıca bu ilâhi beyan, kim İslâm dininden başka bir dine giderse, bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir, anlamına gelebilir. Denilmiştir ki bu âyet, müslüman olduktan sonra İslâm'dan dönen, sonra da bir kısmı bundan tövbe edip vazgeçen insanlar hakkında nâzil olmuştur. Bunun üzerine şöyle buyurulmuştur: Kim İslâm'dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bukendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhiretteziyan edenlerden olacaktır”.
Kim İslâm'dan baska bir din arama çabası içine girerse bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek. Bu beyandaki “yebteği” kelimesi isterse demek olup, bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir; sanki Allah Teâlâ insanlara böyle bir arayışı yasaklamaktadır, çünkü bir dine mensubiyet ile Allah'a yaklaşmak kastedilir; Allah da insanları başka bir dini aramaktan vazgeçirmek için onu kabul etmeyeceğini haber vermektedir. Nitekim insanlar, putlara ve başka şeylere tapınma dinini, onların kendilerini Allah'a yaklaştıracağı inancıyla benimsemişlerdi. Cenâb-ı Hak da o dinin hakikatini aramaktan vazgeçmeleri için bu yolla kendisine yaklaşılamayacağını haber vermektedir. Bilindiği üzere din konusunda kâfirler kendi dinlerine İslâm adının verilmesini kabul etmezler ve kendi dinlerinin Allah'ın dini olduğunu iddia ederler. Buna karşı Cenâb-ı Hak, kendi dininin İslâm olduğunu haber vermekte, kendi dinine girmek için İslâm'dan başka bir din arayan insanların bu çabasını kabul etmeyeceğini bildirmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Aa”
Âyetteki “ibtiğâ” kavramı irade anlamına da gelir. O zaman burada bir tahkik ve araştırma söz konusudur, zira bu, eylemi de içine alır. Buna göre âyet sanki şunu beyan etmektedir: Kim İslâm'dan başka bir dine girerse, onun maksadı Allah'ın rızası olsa bile, bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Âyetteki; o âhirette ziyan edenlerden olacaktır meâlindeki ifade de bu görüşü teyit etmektedir; yani başka bir dinle gelenler. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İLEN Gİ yy tes 135125 ú; BİN çağ G£
Âl-i İmran 3:86
İman edip bu Resül'un hak olduğuna şâhit olduktan sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder? Bu âyete çeşitli anlamlar verilerek yorumlanabilir. Âyetin, Allah'a boyun eğmeyen, mütevâzi davranmayıp gururlanan ve inatçılık gösteren bir kavme Allah hidâyeti nasip etmez, anlamına gelmesi muhtemeldir. O, hidâyeti ancak kendisine boyun eğen ve mütevâzi davranan kişilere nasip eder; inat edip gururlanana ise onu nasip etmez.
Bu âyetin, ebediyen iman etmeyeceklerini Allah'ın bildiği belli bir kavim hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak onlara hidâyeti nasip etmeyeceğini haber vermektedir. Fakat dönüş yapıp iman edeceğini bildiği kişilere hidâyeti nasip edeceğini de; “Yaptıklarının ardından tövbe edip kendilerini düzeltenler başka” meâlindeki âyette haber vermektedir. Allah tövbe edip hallerini düzeltene hidâyeti nasip edeceği ve onu bağışlayacağı konusunda ümit vermektedir.
Aynı âyete, onlar küfür halinde öldükleri takdirde, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine cennetin yolunu göstermeyeceği anlamı da yüklenebilir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Allah onları, cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirecek değildir”, Âyet, kendi iradeleri ile sapıklığı tercih edenlere hidâyet nasip etmeyecektir, anlamına da gelebilir. Buna, “dalâleti tercih edenlere Allah hidâyeti nasip etmez, yani onlar için “hidâyete erenler’ demez”, anlamını verenler de vardır.
İman ettikten sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder? meâlindeki ilâhi beyan İslâmın iman demek olduğunu, küfrün de zıddı konumunda bulunduğunu göstermektedir.
[ ] Nasıl hidâyet nasip eder? meâlindeki ifadeyi, inkâr ettikleri halde nasıl hidâyet nasip eder? diye yorumlayanlar vardır. Bazıları da tercih yaptıklarında sapıklığı seçenlere hidâyeti nasıl nasip eder, anlamını vermişlerdir. Bu âyetin, Allah'ın iman etmeyeceğini bildiği bir kavim hakkında geldiği söylenmiştir; zira onların bütün gayretleri inat ve muhalefet etmeye yönelikti. En doğrusunu bilen Allahtır”.
Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez. Bu âyet Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Çünkü onlar diyorlar ki hidâyet, açıklamadır (beyan); beyân ise herkes için geçerlidir. Onlar, hidâyet fiilinin önce gelmesini ileri sürerler”, Şayet önce gelseydi, zalime de hidâyeti vermek mümkün olurdu. Halbuki aziz ve celil olan Allah, zâlimlere hidâyeti nasip etmeyeceğini haber vermektedir. Buna karşılık onlar, hayır, diyorlar, bilakis Allah zalime de hidâyeti nasip eder. Böylece Allah'a karşı çıkmaktadırlar. Bizim görüşümüz ise, muvaffakiyet ve kudret ancak onunla birlikte gerçekleşir, tarzındadır. Bizim kanaatimiz âyete de uygun düşmektedir.
Allah doğru yola iletmez meâlindeki ifade, hidâyet beyândan başka bir şey olsaydı, o zaman Mütezile'ye göre onlara da hidâyeti nasip ederdi, demektir.
---
Dipnotlar:
304 “İnkâr edenleri ve hakkı gözetmeyenleri, Allah asla bağışlayacak değildir. Onları, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirecek değildir. Bu da Allah için çok kolaydır”. “Allah'a karşı inat eden, O'na boyun eğmeyip gururlanan bir kavme O, hidâyet nasip etmez, onlar hakkında hidâyeti yaratmaz veonlarıhidâyeti elde etmeye de muvaffak kılmaz. Onlar ancak boyun eğip mütevâzi davrandıklarında kendileri için hidâyeti yaratır, kendilerini bunu elde etmeye muvaffak kılar ve kendilerine bunu takdir eder. Daha önce birkaç kez söylediğimiz üzere Cenâb-ı Hak'tan gelen hidâyet üç kısımdır: Hidâyeti yaratmak ve kudret vermek, hidâyeti elde etmeye muvaffak kılmak ve onun yollarını göstermektir. Bunların üçüncüsü, müminler ve kâfirler için geçerli umümi bir haldir. İşte bu durum âyetten kastedilenin, o yolları açıklamak olmadığını gösterir. Bu âyetin, ebediyen iman etmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiği belli bir kavme mahsus olması muhtemeldir; Allah işte onlara hidâyeti nasip etmeyeceğini haber vermektedir. Ancak zamanı geldiğinde iman edeceğini bildiği kişilere ise hidâyeti nasip eder; yani onlar hakkında hidâyeti yaratır ve kendilerini onu elde etmeye muvaffak kılar. Cenâb-ı Hakk'ın ‘Tövbe eden ve kendilerini düzeltenler müstesnadır? buyurduğuna bakmaz mısın? Bu âyetin devamında Allah, küfürden tövbe eden ve kendisini düzelten kişiler için imana giden yolu yaratacağını, onları imana ermeye muvaffak kılacağını ve kendilerini bağışlayacağını söyleyerek, onları buna heveslendirmektedir. Bu âyetin, Allah onları, cehennem yolundan başka bir yola yönlendirecek değildir” meâlindeki âyeti de dikkate aldığımızda, onlar küfür içinde öldükleri takdirde, Cenâb-ı Hak onlara cennetin yolunu görmelerini nasip etmez anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu, Cübbâi'nin yorumudur. Şöyle de denilmiştir: Allah onlara hidâyeti nasip etmez, yani onlara hidâyete erenler diye isim vermez, bilakis dalâleti tercih etmeleri ve kendi iradeleriyle onu benimsemeleri sebebiyle dalâlette kalanlar diye isimlendirir. Bu da Mütezile'nin yorumudur. Âyet, tercih zamanında dalâleti seçenlere Allah hidâyeti nasip
Âl-i İmran 3:87
Onların cezası, Allah'ın lânetine uğramalarıdır. Bazılarına göre bundan maksat Allah'ın azabıdır. Allah'ın lâneti'nden maksadın, O'nun rahmetinden ve affından ümit kesmek olduğu da söylenmiştir. Lânet sözlükte kovmak demektir. Meleklerin lâneti ise başka bir âyette şöyle dile getirilmektedir: “Ateşte bulunanlar cehennemdeki görevlilere, Rabbinize duâ edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin” diye seslenirler. Görevliler, Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?” diye sorarlar. “Evet, getirmişti! cevabını verince görevliler, 'Yalvarın durun şimdi; fakat inkârcıların yalvarmaları boşunadır”
derler”7. Meleklerin lânetinden maksadın, şu âyet-i kerimede onlara söylenen söz olduğu da ileri sürülmüştür: “Onlar, Ey Mâlik, Rabbin bizim işimizi bitirsin! diyecekler, o da “sizler burada kalıcısınız' cevabını verecektir”, Maksat, onlara lânet okumalarıdır da denilmiştir.
Müminlerin lânetinden maksadın da şu âyet-i kerimede ifade edilen şey olduğu söylenmiştir: “Cehennem ehli cennet ehline, 'Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin” diye seslenirler. Onlar da, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır? derler”, İşte bu, müminlerin onlara lânetidir.
Âl-i İmran 3:88
Onların cezası, Allah'ın lânetine uğramalarıdır. Bazılarına göre bundan maksat Allah'ın azabıdır. Allah'ın lâneti'nden maksadın, O'nun rahmetinden ve affından ümit kesmek olduğu da söylenmiştir. Lânet sözlükte kovmak demektir. Meleklerin lâneti ise başka bir âyette şöyle dile getirilmektedir: “Ateşte bulunanlar cehennemdeki görevlilere, Rabbinize duâ edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin” diye seslenirler. Görevliler, Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?” diye sorarlar. “Evet, getirmişti! cevabını verince görevliler, 'Yalvarın durun şimdi; fakat inkârcıların yalvarmaları boşunadır”
derler”7. Meleklerin lânetinden maksadın, şu âyet-i kerimede onlara söylenen söz olduğu da ileri sürülmüştür: “Onlar, Ey Mâlik, Rabbin bizim işimizi bitirsin! diyecekler, o da “sizler burada kalıcısınız' cevabını verecektir”, Maksat, onlara lânet okumalarıdır da denilmiştir.
Müminlerin lânetinden maksadın da şu âyet-i kerimede ifade edilen şey olduğu söylenmiştir: “Cehennem ehli cennet ehline, 'Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin” diye seslenirler. Onlar da, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır? derler”, İşte bu, müminlerin onlara lânetidir.
Âl-i İmran 3:89
Bu âyet-i kerime, “İman ettikten sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder?” meâlindeki âyete bağlıdır. Bu âyette Allah Teâlâ önce iman ettikten sonra küfre sapan insanları zikrediyor, sonra da tövbe edip kendilerini düzeltenlerin müstesna olduklarını söylüyor. Hemen peşinden de Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir buyurarak onları, inkârdan sonra tövbeetmek suretiyle bağışlanmaya ve rahmeti kazanmaya heveslendiriyor. Bu âyetin inişi hakkında rivâyet edilen bir kıssaya göre, bir grup insan İslâm'dan dönmüş, sonra içlerinden bazıları tövbe etmiş, bazıları ise tövbe etmemişti. İşte Tövbe edip kendilerini düzeltenler müstesna meâlindeki âyet bunun üzerine nâzil olmuştu.
Bu âyet, irtidât edenlerin tövbelerinin makbul olduğuna delildir. Zira âyette Ondan sonra tövbe edenler müstesnadır, denilmektedir.
EİN;
Âl-i İmran 3:90
Bu âyet hakkında da farklı görüşler vardır. İmanlarının ardından inkârcılığa sapıp sonra inkârlarını daha da artıranlar, meâlindeki cümleden maksadın, bu şekilde ölenler olduğu söylenmiştir; bu, onların küfrü artırmaları demektir. Şöyle de denilmiştir: Onlar bütün peygamberlere iman ettikten sonra İsâ aleyhisselamı inkâr etmişler, sonra da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellami de inkâr ederek küfürlerini artırmışlardı.
Onların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. Yani bir kez tövbe edip sonra terk edenlerin tövbeleri kabul edilmeyecektir. Denilmiştir ki onlar sadece dilleriyle tövbe eden, ama kalplerinde tövbe fikri olmayan kişilerdir. Yani onlar aslında tövbe etmiş değildir, yoksa tövbe edip reddedilmiş anlamına gelmez. “Onların şefaati hiçbir fayda sağlamaz”! buyurulduğu gibi, bu yaptıkları da kendilerine bir fayda sağlamayacak.
Şöyle de denilmiştir: Onlar, ebediyyen iman etmeyeceklerini Allah'ın bildiği bir kavimdir, bu yüzden onların tövbelerini kabul etmeyeceğini haber vermektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler”, Şöyle bir görüş de ileri sürülmüştür: Onların ölürken yaptıkları tövbeleri kabul edilmeyecektir. Nitekim bu husüs âyetlerde şöyle ifade edilmektedir: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık’ derler”. “Ehl-i Kitap'tan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir”. “Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabbinden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz”, Cenâb-ı Hak, öyle bir zamanda iman etmelerinin onlara fayda vermeyeceğini haber vermektedir.
Buna göre, Onların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir meâlindeki cümle, ölüm vaktine kadar inkâra devam eden, tam ölüm anında tövbe eden insanların tövbeleri kabul edilmeyecektir, demektir.
[ ] İmanlarının ardından inkârcılığa sapıp sonra inkârlarını daha da artıranların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir meâlindeki ilâhi beyan, belli bir kavim hakkında nâzil olmuştur. Yani onlar asla tövbe etmeyecekler demektir. Nitekim “O gün hiç kimseden şefaat kabul olunmaz” buyurulmuştur. Yani onlar için şefaat edecek yoktur. Âyet, kıyâmet gününde ve ölüm anında Allah'ın cezasını gördükleri sıradaki tövbeleri onlardan kabul edilmeyecektir anlamına da gelebilir. Daha önce geçen âyet de bunu teyit etmektedir.
y, eşi bres liz 1⁄6 İİİ gs ss ji
---
Dipnotlar:
311 “Göklerde nice melekler vardır ki Allah dilediği ve razı olduğu kulları içinizin vermedikçe onların bile şefaati hiçbir fayda sağlamaz”. 13 “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”. 315 (İnanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rabbinden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabbinden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz”.
Âl-i İmran 3:91
Evet, inkâr edip de kâfir olarak ölenler var ya, onların hiç birinden -kendini kurtarmak için dünya dolusu altın verecek olsa dahi- asla kabul edilmeyecektir. Burada Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar, kendilerini kurtarmak için bunların hepsini feda etseler bile kendilerinden kabul edilmeyecektir, fakat zaten böyle şeyleri de olmayacaktır. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmuştur: “O gün hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, hiçbir kimsenin yerine başkası kabul edilmez”. Yani şefaatçiler onlara şefaat edecekler de şefaatleri kabul edilmeyecek değil, onlar için şefaat edecek kimse olmayacak demektir. İşte bu, “Tövbeleri asla kabul edilmeyecek””9 meâlindeki âyetin de onlar tövbe etmeyecekler anlamına geldiğine işaret eder. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Enes b. Mâlik'ten (r.a.) rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet günü kâfir getirilir ve kendisine şu anda dünya dolusu altının olsa kendini kurtarmak için onu feda eder miydin?” denilecek. O da “evet ya Rabbi” diyecek. O zaman kendisine “senden bundan daha kolay bir şey istenmişti” denilecek. Aziz ve celil olan Allah'ın “İnkâr edip de kâfir olarak ölenler var ya, onların hiç birinden -kendini kurtarmak için dünya dolusu altın verecek olsa dahi- asla kabul edilmeyecektir?” meâlindeki buyruğunu beyan eden âyet de bunu göstermektedir”,
Âl-i İmran 3:92
Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz meâlindeki ilâhi kelâm -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- kâfirler hakkında gelmiştir. Maldan verilmesi gereken zekât ve sadaka mecburiyeti, onları İslâm'dan alıkoymuştu. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz' diye Allah'a söz vermişlerdi. Fakat Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı. Bunun üzerine Allah da kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için, kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi”. Aziz ve celil olan Allah, onların sevdikleri mallardan infak etmedikçe İslâm'a giremeyeceklerini haber vermektedir. Şu âyet-i kerimede de bu husüs dile getirilmektedir: “Onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler”?!, Bu âyetin müminler hakkında nâzil olması da muhtemeldir. Aziz ve celil olan Allah onları sevdikleri şeylerden infak etmeye özendirmektedir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmuştur: “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemli olmak anlamına gelmez, asıl erdemli kişi Allaha, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan, namazı kılıp zekât verendir”, Bu âyet, yukarıdaki âyette geçen “el-bir” +J yani “iyilikten maksadın, imandan olduğu zikredilen şeyler ile sevdiği maldan vermek olduğunu haber vermektedir.
Enes b. Mâlik'in (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz meâlindeki âyet nâzil olunca, Ebü Talha Hz. Peygamber'e (s.a.) şöyle demişti: Ey Allah'ın Resülu! Benim şuradaki tarlamı Allah için verdim. Eğer bunu gizlemeye gücüm yetseydi asla açıklamazdım. Hz. Peygamber (s.a.) de kendisine; “Onu yakınlarına veya akrabalarına ver” buyurdu”. Bu âyet nâzil olduğunda Hz. Ömer'in (ra.) de câriyesini âzât ettiği rivâyet edilmiştir”. [ ] Âyetteki “bir” ( J kelimesinden ne kastedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada onunla cennetin kastedildiği söylenmiştir; şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hak bu âyeti kâfirler hakkında göndermiş ise, “bir” ile İslâm kastedilmiştir. Başka bir görüş de şöyledir: Âyet, sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe cennetin üst derecelerine ve Allah katındaki sevaba ulaşamazsınız, demektir.
Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir. Bu ilâhi beyan, az da olsa verilen sadakanın kabul edileceğinin delilidir, çünkü insanlar, küçümsedikleri için az bir şeyi sadaka olarak vermekten çekiniyorlardı. Cenâb-ı Hak ise bunların hepsini bildiğini haber vermiştir; verdiği şey az da olsa aziz ve celil olan Allah için verdikten sonra Allah onu bilmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:93
(Hz. Yakub'un Deve Etini ve Sütünü Kendine Haram Kılması Tevrat indirilmeden önce, İsrâil'in kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceklerin her türlüsü İsrâiloğulları'na helâl idi. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Ölü hayvan eti ile kan ve domuz eti dışında kalan bütün yiyecekler onlara helâl idi?5. Âyette İsrâil'in kendisine haram kıldıkları dışında, her şeyin helâl olduğu belirtilmektedir. Yani Yakub, en çok sevdiği yiyecek olmasına rağmen deve etini ve sütünü kendisine haram kılmıştı. Şayet rivâyet doğru ise, Yakub aleyhisselâm Beytu'l-Makdise giderken yolda bir melekle karşılaşmış, Yakub hırsız olduğunu zannetmiş ve onunla cedelleşmeye başlamıştı. Nihâyet gün ağarınca melek, Yakub'un mafsallarından rahatsız olduğu ayak baldırını tutmuştu. Yakub onun acısından bütün geceyi uykusuz geçirmişti; şayet Allah kendisine şifa verirse en çok sevdiği yiyecek ve içeceği kendisine haram kılacagına yemin etmişti. Sonra Cenâb-ı Hak kendisine şifa verdi, o da deve etini ve sütünü kendine haram etti”; çünkü bu ikisi yiyecek ve içecek olarak onun en çok sevdiği şeylerdi. Eğer bu rivâyet doğru ise”, o bunları ancak aziz ve celil olan Allah'ın emri ve izni ile kendine haram kılmış oluyordu.
[ ] Yahudiler; o Allah tarafından Tevrat'ta haram kılınmıştı, dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, peygamberine, onlara o, Allah tarafından Tevrat'ta haram kılınmış ise ve Doğru söylüyorsanız Tevrat'ı getirip okuyun! demesini emretmişti.
(Hz. Muhammed'in Nübüvvetine İlişkin Delil “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi, onların zulmü sebebiyle bu yiyeceklerin haram kılınmış olması da mümkündür. Sonra onlar yaptıkları zulümden dolayı bunların haram kılındığını inkâr etmişlerdi, bunun üzerine yalanlarını ortaya çıkarmak için kendilerinden Tevrat'ı getirmeleri istendi, faBu rivâyetin kaynağına ulaşamadık.
kat onlar buna yanaşmadılar. Bu kıssanın gerçek mahiyetini bilmiyoruz, fakat âyette Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine dair delil vardır; zira o, Yahudilerin gizledikleri şeyi açıklamış, sakladıklarını haber vermişti.
Ebü Zeyd şöyle dedi: Ehl-i Kitab'ın, kendi kitaplarını değiştirmeye, ilâve ve çıkartma yapmaya güçleri yetiyordu, ama Kur'ân'ı değiştirmeye veya ona bir şey eklemeye yahut bir şeyi çıkarmaya kimsenin gücü yetmez. Çünkü onların kitapları, hakimlerin sözlerine benziyordu, bundan dolayı başka hakimlerin sözleriyle bunları değiştirebildiler. Fakat Kur'ân bir mücizedir, onu değiştirmeye ve tahrif etmeye kimsenin gücü yetmez. Eğer kendi kitapları gibi olsaydı, o da Tevrat'ın başına gelen âkıbetle karşılaşırdı?. Böyle bir şeye tevessül etselerdi, en doğrusunu bilen Allah'tır, ama Cenâb-ı Hak onları rezil rüsva eder ve gizledikleri şeyleri ortaya dökerdi. Bu husüs Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine işaret etmektedir.
Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan uydurursa işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Yani işin gerçeği, kendi kitaplarında açıklandıktan sonra Allaha yalan isnat edenler zâlimlerin ta kendileridir.
---
Dipnotlar:
39 bk. Âlüsi, Rühwl-meâni,IV,2. Rivâyetiçin bk. Tirmizi, “Tefsir”, 14/3117. (Mütercim).
Âl-i İmran 3:94
(Hz. Yakub'un Deve Etini ve Sütünü Kendine Haram Kılması Tevrat indirilmeden önce, İsrâil'in kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceklerin her türlüsü İsrâiloğulları'na helâl idi. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Ölü hayvan eti ile kan ve domuz eti dışında kalan bütün yiyecekler onlara helâl idi?5. Âyette İsrâil'in kendisine haram kıldıkları dışında, her şeyin helâl olduğu belirtilmektedir. Yani Yakub, en çok sevdiği yiyecek olmasına rağmen deve etini ve sütünü kendisine haram kılmıştı. Şayet rivâyet doğru ise, Yakub aleyhisselâm Beytu'l-Makdise giderken yolda bir melekle karşılaşmış, Yakub hırsız olduğunu zannetmiş ve onunla cedelleşmeye başlamıştı. Nihâyet gün ağarınca melek, Yakub'un mafsallarından rahatsız olduğu ayak baldırını tutmuştu. Yakub onun acısından bütün geceyi uykusuz geçirmişti; şayet Allah kendisine şifa verirse en çok sevdiği yiyecek ve içeceği kendisine haram kılacagına yemin etmişti. Sonra Cenâb-ı Hak kendisine şifa verdi, o da deve etini ve sütünü kendine haram etti”; çünkü bu ikisi yiyecek ve içecek olarak onun en çok sevdiği şeylerdi. Eğer bu rivâyet doğru ise”, o bunları ancak aziz ve celil olan Allah'ın emri ve izni ile kendine haram kılmış oluyordu.
[ ] Yahudiler; o Allah tarafından Tevrat'ta haram kılınmıştı, dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, peygamberine, onlara o, Allah tarafından Tevrat'ta haram kılınmış ise ve Doğru söylüyorsanız Tevrat'ı getirip okuyun! demesini emretmişti.
(Hz. Muhammed'in Nübüvvetine İlişkin Delil “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi, onların zulmü sebebiyle bu yiyeceklerin haram kılınmış olması da mümkündür. Sonra onlar yaptıkları zulümden dolayı bunların haram kılındığını inkâr etmişlerdi, bunun üzerine yalanlarını ortaya çıkarmak için kendilerinden Tevrat'ı getirmeleri istendi, faBu rivâyetin kaynağına ulaşamadık.
kat onlar buna yanaşmadılar. Bu kıssanın gerçek mahiyetini bilmiyoruz, fakat âyette Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine dair delil vardır; zira o, Yahudilerin gizledikleri şeyi açıklamış, sakladıklarını haber vermişti.
Ebü Zeyd şöyle dedi: Ehl-i Kitab'ın, kendi kitaplarını değiştirmeye, ilâve ve çıkartma yapmaya güçleri yetiyordu, ama Kur'ân'ı değiştirmeye veya ona bir şey eklemeye yahut bir şeyi çıkarmaya kimsenin gücü yetmez. Çünkü onların kitapları, hakimlerin sözlerine benziyordu, bundan dolayı başka hakimlerin sözleriyle bunları değiştirebildiler. Fakat Kur'ân bir mücizedir, onu değiştirmeye ve tahrif etmeye kimsenin gücü yetmez. Eğer kendi kitapları gibi olsaydı, o da Tevrat'ın başına gelen âkıbetle karşılaşırdı?. Böyle bir şeye tevessül etselerdi, en doğrusunu bilen Allah'tır, ama Cenâb-ı Hak onları rezil rüsva eder ve gizledikleri şeyleri ortaya dökerdi. Bu husüs Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine işaret etmektedir.
Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan uydurursa işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Yani işin gerçeği, kendi kitaplarında açıklandıktan sonra Allaha yalan isnat edenler zâlimlerin ta kendileridir.
---
Dipnotlar:
39 bk. Âlüsi, Rühwl-meâni,IV,2. Rivâyetiçin bk. Tirmizi, “Tefsir”, 14/3117. (Mütercim).
Âl-i İmran 3:95
Bu âyette ifade edilen şeyler daha önce açıklanmıştı”.
se Laa sij yil di e öl
Âl-i İmran 3:96
Bu âyet hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Âyete insanlar için ilk mübarek evin Bekke'de yapıldığı anlamı verilmiş, insanlar için ilk mescidin Bekke'de yapıldığı ifade edilmiş, Bekke ile belirli bir yerin kastedildiği, yani Allah'ın ilk yarattığı yerin Bekke olduğu, sonra yeryüzünün oradan genişletildiği ileri sürülmüştür. Şöyle de denilmiştir: Hz. Âdem (a.s.) orada haccetmesi emredildiğinde, Cibril (a.s.) kendisine; senden iki bin yıl önce melekler orada haccetmişti demiş?! Allah'ın o evi, yeryüzünden iki bin yıl önce yarattığı da belirtilmiştir.
[Bekke'nin Yeri ve Anlamı]
Âyette yer alan “Bekke” kelimesi hakkında farklı görüşler belirtilmiştir. Bu lafzın, dar bir yer anlamına geldiği söylenmiştir. Bekke'nin evin (Beyt) inşa edildiği yer olduğu, Mekke'nin ise Mekke'nin diğer kısımları olduğu ileri sürülmüştür”. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Mekke, Fec mevkiinden Ten'ime, oradan kurban kesme yerine kadar olan bölgenin adıdır. Bekke ise Beyt'ten Bathâ'ya kadar olan bölgedir?”. Şöyle de söylenmiştir: Bekke Kâbe'dir; insanlar orada kalabalıktan izdiham oluşturdukları için Bekke denilmiştir, Mekke ise onun ötesinde kalan yerlerdir.
Âyetteki “mubarek” lafzının, günahlar ve hatalar orada bağışlanır anlamına geldiği söylenmiştir. Orası âlemlere hidâyet olan bir yerdir.
Âl-i İmran 3:97
Orada apaçık deliller vardır. İnsanlar düşünürse, orada hidâyet bulacakları deliller vardır. Aziz ve celil olan Allah o evi dağların arasında, verimi ve bereketi az, düz bir yerde yarattı. Orada ne su, ne ağaç, ne gezmeye değer bir yeşillik, ne de yaratıkların ilgisini çekecek bir şey vardı. Sonra insanların dolaşmaları için ilgilerini çekecek bir şey olmadığı o yere doğru Cenâb-ı Hak onların kalplerini yönlendirdi ve orayı gönüllerine sevdirdi. Bu, Allah'ın bir lütfu ve mücizesi olmasaydı, insanların öyle bir yere ilgi duymaları söz konusu olamazdı. Orada apaçık deliller vardır meâlindeki ilâhi beyanla, orada sözü edilen Makâm-ı İbrâhim'in bulunması ve oraya girenin emniyette olacağı”nın belirtilmesi kastedilmiş olabilir. Bunlar onun delilleridir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Oraya giren emniyette olur. Bu âyetin zahiri, suç işleyip Hareme giren insan emniyette olur, anlamına gelir. Zira suç işlemeyen biri ister Hareme ister başka yere girsin zaten emniyettedir. Âyet, başka bir yere değil sadece Hareme giren kişinin emniyette olduğunu söylemektedir. Resülullah'ın (s.a.) ashâbından pek çokları, buna uygun şeyler rivâyet etmişlerdir. İbn Abböâs'ın (r.a.) da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir insan Harem dâhilinde had cezasını gerektiren bir suç işlerse kendisine had cezası uygulanır, fakat Harem dışında 3 Süyüti,ed-Dürru'l-mensür, Il, 267.
suç işler de Hareme sığınırsa, oradan çıkıncaya kadar kendisiyle konuşulmaz, oturulmaz, yemek yenmez ve alış-veriş yapılmaz. Çıkınca da yakalanır ve cezası uygulanır”. İbn Ömer'den (r.a.) rivâyet edildiğine göre şöyle denilmiştir: Harem'de babamızın katilini yakalasak bile onu öldüremeyiz”i.
Orada apaçık deliller vardır meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri'nin (r.h.) de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu, Câhiliye dönemine ait bir uygulama idi. Sonra İslâm gelince bunu, başka yerde haddi gerektiren bir suç işleyip sonra Hareme sığınan kişilere de bu cezayı tatbik edecek derecede daha sıkı bir şekilde uyguladı”,
[Mekke'nin Fazileti ve Harem Kılınması]
[ ] Hasan-ı Basri'ye şöyle denilebilir: Câhiliye döneminde av hayvanları (Harem'de) güven içindeydi, sonra İslâm döneminde bu güven kaldırılmadı, aksine İslâm döneminde av hayvanlarının korunmuşluğu, aynen Câhiliye döneminde olduğu gibi kaldı. Buna göre Câhiliye dönemindeki o emniyet bâki kaldı, İslâmla birlikte devam etti.
Allah kendilerine rahmet eylesin bizim âlimlerimiz ise İbn Abbâs (r.a.) ve İbn Ömer'den (r.a.) rivâyet edilen görüşü benimserler. İbn Abbâs (ra.) Resülullah'ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Allah Teâlâ Mekke'yi yarattıgı gün harem kıldı; oranın saygınlığını ihlâl etmek benden önce hiç kimseye helâl olmamıştı, benden sonra da helâl edilmeyecektir; bana da sadece günün bir saati (ânı) helâl kılınmıştır. Buranın otu biçilmez, ağacı kesilmez, avı ürkütülmez, kurumuş otları da kesilmez”. Burada Hz. Peygamber Mekke'nin İslâm'dan önce olduğu gibi İslâm'dan sonra da harem, yani saygın olduğunu haber vermektedir. Kendisine de ancak günün belli bir saati (savaş için) helâl kılınmıştı. İslâm'dan önce oraya sığınan biri güven ve emniyette olurdu, elbette İslâm'dan sonra da insanın güvende olması gerekir.
[Harem: İçinde Had Cezasını Uygulamak]
Diğer bir delil de şudur: Cenâb-ı Hak Resül'üne (s.a.) bütün müşrikleri öldürmesine ruhsat vermiş, hatta bunu yapmasını ona farz kılmıştır; ancak Mekkelileri bundan hariç tutmuştur; günün belli bir saati dışında onları öldürmesini helâl kılmamıştır. İşte oraya mahsus olmak üzere kan dökmenin haram Taberi, Tefsir, IV, 11; Kurtubi, Tefsir, IV, 141.
36 İbn Atıyye, el-Bahru'l-veciz, I, 476.
kılınması, Mekke'nin diğer beldelere olan üstünlüğünü gösterir. İslâm döneminde oraya sığınan birine had ve kısas cezasının uygulanmaması gerektiği de akla uzak bir ihtimal değildir. Çünkü onun suçu, Mekkelilerin küfründen daha büyük bir günah değildir; Mekkelilerin öldürülmesi de bir günün belli bir saati dışında helâl değildir.
Orada adam öldürenle başka bir yerde öldürüp oraya sığınan arasındaki farkı da Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimede beyan etmektedir: “Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün”, Bu âyette Allah, Mescid-i Harâm civarında bizimle savaştıklarıtakdirde bizim de onlarla savaşmamızı mubah kılmaktadır. Buna göre orada had cezasını gerektiren bir suç işleyen insana bu ceza uygulanır, fakat orada kendileri savaşmadıkları müddetçe onlarla savaşılmayacağı ilkesinden hareketle, başka bir yerde suç işleyip oraya sığınan birine ise had uygulanmaz. Allaha hamdolsun, bu, iki kişi arasındaki fark konusunda Allah'ın yardımıyla bulabildiğimiz güzel ve açık bir beyandır.
[ ] Oraya giren emniyette olur. Bu ilâhi beyanın Haremden haber vermek anlamına gelmesi muhtemeldir. İnsanlar Harem sığındıklarında güven ve emniyet içinde oldukları anlayışı çok eski dönemlerden beri vardı. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır!”9 Bu husüs, Cenâb-ı Hakk'ın büyük mücizelerinden biridir. Çünkü Câhiliye dönemi halkı dinlerini ve yaşantılarının biçimini büyük ölçüde değiştirmelerine rağmen, Allah onların Harem konusundaki uygulamayı değiştirmelerine engel oldu. Bu mücizeyi gören her insan, otoritenin Allah'a ait olduğunu anlasın, diye o uygulamayı devam ettirdi. O sayede bu büyük tedbir ve idare yürürlükte kaldı. Varlıkların hakikatine ilişkin bilgi O'na aittir ve O her şeyi ait olduğu yere koymuştur. Buna dayanarak “Allah'ın her şeyi bildiğini anlamanız için” meâlindeki âyet hakkında bazı tefsirciler şöyle der: Şanı yüce olan Allah Harem'i dinde ve yaratılıştaki emniyet gibi güvenli alan kılmıştır. Dini bakımdan güvenli kılmasının delili peygamberlerin getirmiş oldukları vahiylerdir. Yaratılış açısından güvenli olmasının delili de, insanların bundan nefret duymasıdır, hatta bu durum, av hayvanını yakalayıp eziyet vermeye ve orada kendiliğinden yetişen çeşitli bitkilere varıncaya kadar yaygınlaşmıştır; bu, insanın kendi gayretiyle elde edebileceği bir sonuç değildir. Bundan dolayıdır ki orada yetişen bitkiyi satmaya müsaade edilmiş, Mekke'de ev satmak mekruh kılınmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Âyetteki “güvenli kıldık”! meâlindeki ifade de, o hakkın devam etmesi gerektiğine işaret eder, çünkü o bir lütuf ve delil kaydıyla zikredilmiştir, bu nitelikteki bir şeyi değiştirmek caiz değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[ ] Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette yer alan “kâne” nin “sâre” ED Gu) anlamında olması mümkündür. Yani Hareme girenin konumu güvene dönüşür, anlamına gelmesi muhtemeldir. Hareme girmesi sayesinde emniyet içinde olmasını Allah ona gerekli kıldı. Öldürülmesi gerekmeyen bir insanın oraya girmese de emniyette olacağı mâlumdur; buna göre âyet öldürülmesi gerekenin de emniyette olması gerektiğini söylemektedir. “Mescid-i Harâm civarında onlarla savaşmayın”? meâlindeki âyet de bunu güçlendirmektedir. Aslında onlar kâfir idiler ve kâfirler dinen öldürülmeleri gereken bir zamanda bulunuyorlardı. Onlar dini açıdan kâfir idiler fakat bizzat kendileri savaşa girişmedikçe dünyada ceza olarak öldürülmeleri gerekmeyen bir zaman diliminde idiler. Buna göre orada cinâyet işlemeyen insanın da emniyette olması gerekir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İşin aslı şudur: Allah, emniyette olur anlamındaki beyanla, emniyeti orayagirenin kendi şahsına nispet etmiştir. Kişiye zarar veren her konum kişinin Hareme girmesiyle emniyette olma hakkı kazanır. Hareme giren kişinin orada bulunmasıyla elde ettiği her hak hayatın var ediliş sebebini diriltmek demektir, tâ ki bunun benzeri böylece gerçekleşsin. Dolayısıyla o kişiyi hayatta bırakır ki bu ona bir teşvik olsun ve emniyet içinde olmaya devam etmesi gerçekleşsin. Ardından da Hareme giren o kişi Allah'ın hükmünden kaçmak için oraya sığındığının farkında olmadığını anlasın. Yahut şu anlama da gelebilir: Allah sayesinde can güvenliği elde etsin de emniyet içinde iken Allah'ın hükümlerini yerine getirme imkânına kavuşsun. Haremde bulunmasında böyle bir hikmet söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir. Yerine getirilmesi halinde hayata vesile olan her konumu mutlaka muhafaza edilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[Hacca Gitmeye Gücü Yetmenin Anlamı]
Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Cenâb-ı Hak bu âyetle Kâbe'ye gitmeye gücü yeten herkesin hac yapmasını farz kılmaktadır, fakat gitmeye gücü yetmekten maksadın ne oldugunu açıklamamaktadır. Resülullah (s.a.), gücü yetmekten maksadın ne oldugu sorulduğunda bunun, “Azık ve binit”ten ibaret bulunduğunu açıklamıştır”. Âlimlerimiz de aynı şeyi söyler: Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edildiği gibi, gücü yetmek ve yoldan maksat, azık ve binektir.
Bazıları şöyle demiş: Kendisiyle Kâbe arasında deniz bulunan kişiye hac gerekmez. Bu görüşü savunanlar sanki gitmeye gücü yeten meâlindeki beyanın zahirine dayanmaktadır. Deniz ve benzeri engellerin gücü yetme şartını ortadan kaldırdığını söylemektedirler. Bu, Resülullah'tan rivâyet edilene aykırı bir görüştür. Zira o, gücü yetme şartını “azık ve binit” diye açıklamıştı. Dolayısıyla kimsenin gücü yetmek için konulan azık ve binek şartının dışında başka şartlar eklemesi caiz değildir. [ ] Çünkü Hz. Peygamber bunu Allah adına açıklamaktadır. Bize sadece sözüne, fiiline ve âyetlere ilişkin olarak yaptığı açıklamaya uymak düşer. Fakat biz, Kâbe ile arasında düşman kuvvetleri bulunan kişilerin hac yapmayı ertelemelerini mazur görürüz. Bazı sebeplere ve mazerete binaen diğer ibadetleri ertelemekte günah olmadığına göre, o insanlar da Kâbe'ye ulaşmaya güçleri yetmediği için günah işlemiş sayılmazlar.
Bu âyet-i kerime, mahremi yanında olmayan kadının hacca gitmesinin gerekmediğine de işaret etmektedir. Çünkü kadın azığı ve bineği bulsa bile, kendisini o bineğe bindirecek ve indirecek birine ihtiyacı vardır. Birinin yardımı olmadan onun bu işi tek başına yapmaya gücü yetmez. Kadınlar hakkındaki örf de böyledir. Durum böyle olunca, sanki o kadın binek bulamamış gibidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bu âyet-i kerime, köle iken hac yapan biri, sonra âzâd edilecek olursa tekrar İslâmi anlamda hac yapması gerektiğine de işaret etmektedir. Çünkü onun başlangıçta ne azığı vardı, ne de bineği. Bu ikisi olmadan yapılan hac İslâmi ölçülere göre caiz olmayan bir hacdır. Bu konuda Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir köle on defa hac yapmış olsa bile, âzâd edildiğinde İslâmi ölçülere uygun olarak tekrar hac yapması gerekir”. Böylesi, hür ve fakir olan biri gibi değildir; hür ve fakir iken hac yapan, sonra da zengin olan birinin yapmış olduğu ilk haccı İslâmi ölçüye uygun sayılır. Hür ve fakir biri ile köle başlangıçta haccın kendilerine farz olmaması konusunda aynı durumda iseler de, hac yapmaları halinde bu haccın hükmü konusunda farklı statüde görülmüştür. Çünkü fakir olan biri Kâbe'ye ulaşabilmişse, artık zengin sayılır ve üzerine farz kılınan hac görevini yerine getirmesi şart olur, zira o durumda kendisine azık ve binit lazım değildir. Buna karşılık köle Kâbe'ye varsa bile âzâd edilmiş değildir, bu yüzden de ikisinin durumu farklıdır. Bu konuda başka bir delil daha var: İlim adamlarının icmâına göre, fakir biri savaşa katılsa, cihâda katılması farz olan kişiye verildiği gibi ona da ganimetlerden tam bir hisse verilir. Fakat köle savaş ortamında bulunsa ona, hür birine verildiği gibi tam bir hisse ayrılmaz, sadece bir miktar mal vermekle yetinilir. İşte cihâd ve ganimet almak konusunda da köle ile fakirin durumu böyle farklılık arz eder. Aynı farklılık hac için de geçerlidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[Yaşlı İnsanların Haccı]
(Sİ Bazı âlimler de şöyle dedi: Atın üzerinde duramayan yaşlı biri, kendisi adına hac yapacak birini bulabilirse onu hacca göndermesi farzdır. Aynı şeyi kadınlar için söyleyen kişinin de yadırganmaması gerekir. Bu konuda İbn Abböâs'tan (r.a.) rivâyet edilen bir hadis delil gösterilmiştir: Sahâbilerden biri Resülullah'a (s.a.) geldi ve ey Allah'ın Resülu! Benim yaşlı bir babam var, hac kendisine farz oldu, fakat bineğin üzerinde durmaya gücü yetmiyor, onun adına ben hacca gitsem olur mu? diye sordu. Resülullah şu cevabı verdi: “Babanın borcu olsa ve sen de onun borcunu ödeseydin bu kabul edilir miydi?” Adam, evet, deyince Hz. Peygamber, “Öyleyse Allah babanın hac borcunu kabul etmekte yegâne yetkili varlıktır” buyurdu veya buna benzer bir şey söyledi”. Ancak bu rivâyette haccın o kişiye, hayvanın üzerinde durmaya gücünün yetmediği zamanda farz olduğundan söz edilmemektedir. Buna göre ona haccın daha önce farz olması da mümkündür. Âlimlerimiz de şöyle der: Hac bir insana farz olur da o anda yapmazsa ve sonra fakir düşerse, hac görevi ondan düşmez. Yine, bir insana hac farz olduğu halde ihtiyarlayıncaya kadar onu yerine getirmez ve ihtiyarlayıp hayvan sırtında duramaz hale gelirse, kendisi adına hac yapılmasını vasiyet etmesi gerekir. Resülullah'ın (s.a.), hayvan sırtında duramayan o yaşlıya haccın farz olduğunu ifade etmek için değil, o genci babası adına hac yapmaya teşvik anlamında öyle söylemiş olması da muhtemeldir.
Bize göre ise onun hac yapması gerekmez, çünkü bineğinin sırtında duramayan insanın bineği yok demektir.
408 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ
[Hacci Ertelemek]
Kendisine hac farz olan kisinin onu ertelemesi caizdir diyen de vardir; fakat ertelemesi halinde niyetini gerçekleştiremeyeceğinden korkulur. Yine erteleyebilir, fakat ölürse fâsık olur. Bir taraftan haccı erteleme hakkı veriyor, sonra da onu fâsık sayıyor. [ ] Sanki günah işlemesine izin veriyor. Bundan dolayı bu, çirkin ve kötü bir sözdür, saçmalıktır.
Bize göre haccı tehir etmek doğru değildir; şartları tamamlayan kimse imkânların oluştuğu ilk anda haccın da edası gerekir. Namaz ve oruç gibi diğer ibadetlerin eda edilme zamanı geldiğinde onları ertelemek nasıl caiz değil ise, hac da öyledir.
Şâfii'nin (r.h.) sözlerinden biri şöyledir: Kâfir için hac, namaz ve oruç ibadetleri küfür halinde iken de farzdır. O, müslüman olduğunda, küfür halindeki o farzlar kendisinden düşer olur. Bize göre bu, şânı yüce olan Allah'ın dinini oyun ve eğlenceye çevirmek demektir. Kişinin bir farizayı yerine getirmesi caiz olmayan bir durumda iken onu eda etmesini farz görmek caiz değildir, cevaz sebebi geldiğinde ise bu hal kendisinden sâkıt olsun. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette yer alan, Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir cümlesi, haccın sadece müminlere farz olduğunu göstermektedir. Şayet hac müslümana farz olduğu gibi kâfire de farz olsaydı, o zaman âyetteki kim inkâr ederse meâlindeki beyanın anlamı kalmazdı. Bu beyan, kâfirlere haccın farz olmadığını gösterir. Cenâb-ı Hak ibadetleri insanlara “müminler” ismiyle emretmektedir.
Mütezile ile aramızda (Ehl-i Sünnet) tartışmalı olan mesele istitâat, yani güç yetirme konusuna dairdir”“. Mütezile şöyle der: [İnsanda bir fiili işlemeye yönelik) Gücü yetme husüsu fiilden önce bulunur. Çünkü Cenâb-ı Hak haccı farz kıldı, Resülullah'ın açıkladığı üzere azık ve binek bulmaya gücü yeten herkesin hac için yola çıkmasını emretti. Buna gücü yetmeyenin de yola çıkması gerekmez. Dolayısıyla gücü yetmenin yola çıkma fiilinden önce gerçekleşmesi gerekir.
Bize göre bunun iki yönü vardır. Birincisi, sebeplere ve şartlara gücü yetmektir. İkincisi de fiillere gücü yetmektir. Azık, binek ve sağlıklı olmak gibi şartlara ve sebeplere gücü yetmenin fiilden önce gerçekleşmiş olması caizdir.
Fiillere gücü yemek ise ancak eylemle birlikte gerçekleşir. Çünkü bir fiile ve onun sebebine gücü yetmek meselesi o fiile girişme anından önce anlaşılmaz.
Hacda vakit, haccın farz olması için değil, hac fiillerinin edası için şarttır. Şayet vakit haccın farziyeti için şart olsaydı, insanın hac için yola çıkmasına ve o mekâna gelmesine gerek kalmadan ona farz olurdu. Şayet hac ancak vakitle farz olsaydı ve sonra da o mekâna gelmeden o fiili yerine getiremeseydi, o zaman ancak oraya gelmesi halinde yerine getirmesi şart olurdu, yola çıkmasına asla gerek kalmazdı. [ ] Zira hac ancak vakit şartıyla™ gerekli idi. Kulun, ibadetlerin kendisine farz olmasını sağlamak için zorlanması doğru değildir. Ona düşen sadece üzerine farz kılınan şeyi yerine getirmeye gayret göstermektir”, İbadetler için zaman üçe ayrılır: Farz olma ve onu yerine getirmenin (edâ) birlikte söz konusu olduğu zaman: namaz, oruç ve benzeri ibadetler bunun örneğidir. Farz zamanı: bunun örneği zekâttır. Yerine getirme zamanı: bunun örneği de hacdır. Ancak haccın farz olması, azık ve binek şartına bağlıdır. Zaman ise sadece yapılması için şarttır. İnsan, İslâm ülkelerinin en uç noktasında bulunduğunda, kendisine hac fiilini yapma gücü verilmemiş demektir, zira sözünü ettiğimiz şartlara sahip olmazsa hac fiilini yapmaya gücü yetmez. Bu da göstermektedir ki fiili yapmaya gücü yetmek husüsu o fiilden önce ortaya çıkmaz, belirttiğimiz üzere şartlara gücü yetmek daha önce gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
O evi ziyaret etmek, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Bu âyet iki şeye işaret eder. Birincisi haccın farz oluşu, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır meâlindeki cümle bunun delilidir. Âyetin sonundaki Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir anlamındaki cümle ile bu konuda nakledilen hadisler ve ümmetin icmâ da bunu teyit etmektedir.
[ ] İkincisi, hac ibadetinin yerine getirilebilmesi için Kâbe'nin şart kılınmasıdır. Zira âyette, insanlar üzerinde, diye buyurulmaktadır. Bunun açıklaması “Sonra kalan hac fiillerini tamamlayıp temizlensinler, adaklarını yerine getirsinler ve o kadim evi (Kâbe) tavaf etsinler” meâlindeki âyette yapılmaktadır ve bu ifade tavafın gerekliliğine işaret etmektedir. “Kim hac veya umre niyetiyle Beytullah'ı ziyaret ederse”! meâlindeki âyet de bunu teyit etmektedir. Yine Hz. Peygamber'in (s.a.), âdet gören bir kadına söylediği rivâyet edilen “Kadın bizi burada hapis mi edecek?” sözü de aynı şeyi desteklemektedir. Kendisine; kadın ifâza tavafını yaptı, denildi#2. Tavafın şart olduğu konusunda ümmetin de ittifakı vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Tavafın şart olduğu anlaşıldığına göre tavaf ya hacca başlarken veya bitirirken yapılması gerekecektir. Hacca başlarken tavafın yapılması herkes için şart değildir. Şu halde farz olanı yapmakla bitirilmesi gerektiği ortaya çıktı.
[Gücü Yetme Unsuru]
Oraya gitmeye gücü yeten anlamındaki ilâhi beyan, haccın farz olması için yolun ve imkânın şart olduğunu göstermektedir. Çünkü âyet, fiili değil, onun farz oluşunu belirtmektedir. Buna göre bütün ibadetlerin farz olmasında ona imkân bulma husüsu nakil yoluyla şart kılınmıştır. Bunun delili de “Allah hiç kimseyi gücünü yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz””? meâlindeki âyet ile ibadetlerden her biri konusunda gücü yetme şartını getiren diğer delillerdir.
Bu husüs naklin yanı sıra aklen de böyledir. Bu da iki şekilde ortaya çıkar. İlki, o fiili yapmaya gücü yetmektir; bundan maksat da vücut organlarının sağlıklı olmasına bağlı olan kudrettir. Ancak mükellefin ve fâilin [ ] başka fiillerle meşgul olması veya o fiilin kendisine ağır gelmesi gibi sebepler yüzünden o kudreti kullanmaktan yüz çevirmesi bunun dışındadır. Bu durumda gücünü yitirmesi kendisinin onu yok etmesiyle gerçekleşir. Mükellefin yok etmesiyle gücün kaybolmasının ise mazereti bulunmaz. Bu aynen, onsuz yerine getirilmesi mümkün olmayan imkân bilgisini kaybetmek gibidir. Böyle bir güç yetirme olgusu, ibadetin farz olmasında şart değildir, zira bu durumda o yoktur anlamına gelmez. Sonra eğer maksat hacca gitmek ise, böyle bir halde onun varlığı da imkânsızdır, çünkü insan ona hazır değildir. Kişinin Mekkeden çok uzak bir beldede olması buna örnek gösterilebilir. Biliniyor ki oradan hac yapmaya gücü yetmek, ancak o insanda olmayan bir fiille mümkün olur; o fiili gerektiren sebebi teklif etmek de imkânsızdır. Bundan dolayı ona hacca gitmeyi teklif etmek de, hac yapmasını emretmek de caiz olmaz. Zira sanki ona haccın farz kılınışının sebebini oluşturması teklif edilmiş olur. İşte bu hal, haccın o kudretle yapılamayacağını gösterir. Kezâ kefâretler konusunda bedel kullanmak da acizlik halinde caiz olur. Her ne kadar âcizliğin hakikati, asıl farz için takdir edilen zamanın sonuna kadar devam edip etmeyeceği bilinmiyor ise de, bilakis bedelin ölmesiyle onun devam etmeyeceği ortaya çıkmış olsa da, yine de bedel kullanmak caizdir. Bu durumda mükellef tutmak için fiile ilişkin gücünü kaybetmesine ve gücü bulunmasına itibar edilmez. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, gücü yetmek (istitâat) ile esbabın selameti yani organların sağlıklı olması kastedilmiştir. O olmadan fiili teklif etmek caiz değildir. Çünkü insan o işten alakonmuştur. Meselâ; kör, kötürüm ve benzeri durumdaki kişilere, yasaklanan bir fiili emretmek muhaldir. İşte bu gibi durumlarda, gücü yetme şartı ortadan kalkar ki akıl açısından gereken budur. Çünkü ibadetler, kendisine emredilen kişiye verilen nimetlere şükür konumundadır. İnsan sebepten, yani nimetten” engellendiği takdirde -ki nimet ortadan kalkmıştır- şükürle emredilmesi de mümkün değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Nitekim Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edildiğine göre, kendisine hac konusu sorulduğunda, “o, azık ve binektir” cevabını vermişti. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Ebü Hanife'nin (r.h.) haccın farz olması konusundaki görüşü de buna dayanır. Ona göre insan hac yapılan zamana yetişemese ve haccın yapıldığı mekâna ulaşamasa da hac farz olmuştur. En doğrusunu bilen Allah'tır. Âyetin zâhiri de belirttiğimiz hadisle uyum halindedir.
[ ] Tartışmakta olduğumuz konunun aslı şudur: Hacda vaktin şart kılınması fiilin caiz olması içindir; çünkü o vakti kaçırırsa başka bir zamanda onu yerine getirmek ihtimali yoktur. Vaktinin dışında yapılması caiz olan her işin, vaktinde yakın bir şekilde yerine getirilmesi elbette daha uygundur. Bu mevsimde mümkün bulunmayıp, gelecek yılda ona uygun düşen zamanda caiz olması, o vaktin zorunluluk (vücüb) için değil ruhsat (cevaz) için konulduğunu gösterir. Nitekim haccı başka bir zamanda yapmanın kazâ olarak vasıflandırılması da bunu destekler. Şayet ilk yıl farz olsaydı ikinci yılda yapılması halinde bunun kazâ sayılması gerekirdi. Böyle olmadığına göre haccın farz olması için vakit şart değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu âyet, aziz ve celil olan Allah, kullarına bir şeyi emrettiğinde onu kendisinin ihtiyacı için değil, kulun ihtiyacı için emrettiğini gösterir. Çünkü O, zâtı itibariyle zengindir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanlar arasında câri olan emirler ise onların buna ihtiyaçları sebebiyledir; ya bir menfaat sağlar, ya da istenmeyen bir şeyi yok eder. İşte Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir meâlindeki ilâhi beyanın anlamı budur.
Kim inkâr ederse meâlindeki beyanın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bu ifade hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kim bu âyetin, haccın farz kılındığını belirtmek için inmediğini iddia ederse, demektir”. Hasan-ı Basri de, kim haccın farz olmadığını iddia ederse, dedi”7, Kim inkâr ederse meâlindeki ifadede, hac yapsa bile sevabını alamayan, evinde otursa da cezasından korkmayan insan kastedilmektedir, de denilmiştir.
Oraya gitmeye gücü yeten. Bu beyan hakkında İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Bundan maksat, insanın bedenen sağlıklı olması, azığını ve bineğini zorlanmadan temin edebilmesidir. O, kim inkâr ederse anlamındaki cümle hakkında da şöyle demiştir: [ ] Kim haccı inkâr ederse, yani haccını itaat olarak saymaz ve onu terk etmeyi de günah olarak kabul etmezse. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
38 “Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir”. “Allah Kâbe'yi, Beytülharâm'ı, haram ayı,boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıkları insanların maddi ve manevi hayatları için destek kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerdeki her şeyden haberdar olduğunu ve Allah'ın her şeyi bildiğini anlamanız içindir”. 1! “Görmezler miki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır!”. %3 o Tirmizi, “Hac” 4; İbn Mâce, “Menâsik” 6. Zeyla'i şöyle dedi: Bunu Hâkim, el-Müstedrek'te rivâyet etti ve dedi ki: Bu, Buhâri ve Müslim'in şartlarına uygun sahih bir hadistir. Fakat onlar bunu tahric etmediler (Zeyla'i, Nasbu'-Râye, III, 6; Ayrıca bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 355. %6 Kelâm ilminde, ergenlik çağına girmiş kişinin, bir fiili işlemeye yönelik gücü (istitâat) o fìilden önce mi bulunur, yoksa tam işleyeceği zaman mı oluşur konusu Ehl-i Sünnet âlimleri arasında tartışmalı bir meseledir. 37 o Semerkandi şöyle dedi: “Zira hac ancak o vakit geldiğinde yapılması gerekirdi. O vakit gelince de, hac fiillerinin yapıldığı mekâna gelmedikçe, farzın kabulü mümkün olmazdı. Bu ise uzak bir ihtimaldir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 121a). “Çünkü insan farziyetin gereklerini elde etmeye zorlanamaz. Zira insanın [meselâ] mal yoluyla edası mümkün olan hac, -zekât, fıtır sadakası vb. ibadetlerin kendisine farz olması için, ticaret ve benzeri yollarla malı kazanması şart değildir. İcmâen sabittir ki hac için bu şartlar, Kâbeden uzak olanlara gereklidir. Bu da göstermektedir ki, gücü yetmek, ancak şartların oluşması anlamındadır” (Semerkandi, Şerhu1-Te'vilât, vr. 121a). Yani haccın farz olduğu bu âyetteki “alâ” harf-i cerrinin işaretiyle anlaşılmaktadır, çünkü bu kelime farz kılmak anlamında kullanılır (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 122a). 31 “Safâ ile Merve Allah'ın nişanlarındandır; dolayısıyla hac veya umre yaparak Beytullah'ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur. Kim gönüllü bir iyilik yaparsa bilsin ki Allah iyiliği mükâfatıyla karşılayan ve çok iyi bilendir” Müslim'in Urve'den rivâyet ettiğine göre Hz. Âişe şöyle demiş: İfâza tavafını yaptıktan sonra Safiyye bint Huyey âdet olmuştu. Âişe şöyle devam eder: Ben, Resülullah'a (s.a.) onun âdet olduğunu söyleyince, Hz. Peygamber “O bizi burada hapis mi edecek?” dedi. Ben de, ey Allah'ın Resülu, o ifâza tavafını yapmıştı, Kâbe'yi tavaf etti, ifâza tavafını yaptıktan sonra âdet oldu, dedim. Bunun üzerine Allah'ın Resülu “Öyleyse yola çıksın!” buyurdu (Ahmed 34 “Bundan maksat bedenin sağlıklı olması ve maldır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 35 “Kisi haccın kendisine farz olduğu ilk yılda eda etmezse ondan sonra yaptığı hacca kaza denilmez. Şayet yapılması için vakit farz olsaydı, yerine getirilmeden o vaktin geçmesiyle fiil zamanında yapılmamış olurdu; o da oruç ve namazda olduğu gibi zamanında yapılmış (edâ) değil, kazâ olurdu”. Kim inkâr ederse anlamındaki cümle hakkında İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kim haccın kendisine farz olmadığını iddia ederse... (Taberi, Tefsir, IV, 19). Onun şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Kim haccın farz olduğunu inkâr eder ve onu farz saymazsa... (Kurtubi, Tefsir, IV, 153). Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kim inkâr ederse, yani onun kendisine farz olmadığını söylerse... Onun şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Kim hac yapmaya muktedir olduğu halde onu terk ederse kâfir olur (Taberi, Tefsir, IV, 19; Kurtubi, Tefsir, IV,
Âl-i İmran 3:98
De ki: Ey Ehl-i Kitap! Allah'ın âyetleri. Bu beyandan maksat, daha önce açıkladığımız üzere Hz. Muhammede (s.a.) indirilen Kur'ân ve delillerdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir anlamındaki cümle ise bir tehdittir ve yaptıklarından sakınmaları için kendilerini uyarmak anlamındadır.
Âl-i İmran 3:99
[Taklidi İman - Tahkiki iman]
Niçin O'nun yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah'ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Burada akıllarını kullanarak ve istidlâl ederek iman edenler değil taklidi imana sahip olan halk tabakası kastedilmektedir. Çünkü aklını kullanarak iman edenler, akıllarıyla imanın güzelliğini ve hakikatini anladıkları için bundan asla döndürülemez, çevrilemezler, öylesi asla imanını terk etmez. Fakat taklidi imana sahip olanların imanı gerçek anlamda bir iman değildir; böyleleri kolay döndürülür. Ancak Allah'ın lütfedip kalbini açtığı ve iman nürunu yerleştirdiği kişi hâriç. Bu ise Allah'ın çeşitli lütuflarından biridir. Taklidi iman sahibi olan kişinin ise kabul edilebilecek bir mazereti yoktur, çünkü kendisinde bulunan yeteneği kullansa aklı, kendisine gideceği yolu açıklar koyar ve taklitten aldığı tesirlerin çirkinliğini gösterirdi. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Niçin müminleri Allah'ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Yani niçin onları Allah'ın yolundan alıkoymaya yelteniyorsunuz, onlar asla sizin dininize dönecek değildir. Bu beyanla Allah Teâlâ, onların, müminlerin dinlerinden dönebileceklerine dair olan ümitlerini bitirmektedir, tıpkı şu âyet-i kerimede belirtildiği üzere: “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet'i beğendim”. [ ] Burada müminlerin dinlerinden dönebileceklerine dair kâfirlerin taşıdıkları ümitler bitirilmektedir. Şöyle de denilmiştir: İnkârcılar müminleri hacdan döndürmeye çalışıyorlardı.
Allah'ın yolunu eğri göstermeye yelteniyorsunuz. Burada yer alan “ivec”, hak yolunun dışında olan yollar demektir, yani sapmak, hak yoldan uzaklaşmak.
Bu âyetteki ve entüm şühedâ” cümlesi ile “ve entüm ni (04525 şi ka âyeti”! aynı anlama gelir. Hafsa'nın (r.a.) kırâatine göre 041455 i; şeklindedir, arada fark yoktur; yani insanlara şâhit olduğumuz halde.
Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. Bu âyet de tehdit ve ikaz anlamına gelir. Çünkü başında bir gözetleyici ve koruyucunun bulunduğunu bilen insan, peşinde bunların bulunmadığı kişiden daha çok korkar ve daha çok sakınır.
Bu âyet-i kerimede şöyle bir husüsa işaret vardır: Allah Teâlâ sizi, yapacagınız işleri bilmediğinden yaratmış değil, bilerek yaratmıştır. Bu da O'nun sizi yaratmaya ihtiyacı olduğundan değil, zenginliğini ve otoritesini göstermeye yönelik olduğunu bilmeniz içindir. Allah'ın şanı yücedir, lütfu bütün evreni kapsayıcıdır.
Âl-i İmran 3:100
Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir grubun sözünü dinlerseniz. Bu meâldeki âyet, çeşitli anlamlara ihtimal taşımaktadır. Birincisi, müminlerin, hiçbir şekilde küfür içinde bulunan kâfirlere itaat etmeyecekleri bilinmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır, fakat bunun anlamı; onların müminleri, küfür olduğunu bilmedikleri bir şeye çağırabilecekleridir. Allah Teâlâ müminlere, onların davet ettikleri her şeye itaat etmeyi yasaklamaktadır; zira belki de onların sizi davet ettikleri şey küfürdür, ama siz onu bilmektesiniz.
[ ] (İkincisi), bu âyette geçen itaat etmeyi engellemek cümlesinin; her ne kadar Allah onların kâfirlere itaat etmeyeceklerini biliyor olsa da, yine de müminleri onlara itaat etmeyi yasaklamak anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu aynen Kur'ân-ı Kerim'de “Sakın müşriklerden olma!” ve “Sakın şüpheye düşenlerden olma!” gibi birçok âyette Cenâb-ı Hakk'ın, Peygamberine de onlardan olmayı yasaklaması gibidir.
Bu âyet, müminlerin dinlerini terk etmeleri için, insan nefsine cazip gelen büyük imkânları onlara sunmalarına da işaret ediyor gibidir. Allah bir yandan müminlere dinlerine önem göstermelerini emrederken, diğer yandan başka bir âyette de inkârın ancak zararlı bir ticaret olduğunu belirterek onları bundan sakındırmaktadır. Onlar için de, her din ve mezhep mensubu için de böyle bir özen gösterme zaten söz konusudur”, En doğrusunu bilen Allah'tır. Hemen bundan sonra “Nasıl inkâr edersiniz?” diye başlayan âyet de aynı esas üzerine devam etmektedir. Şu da var ki Resülullah'ın (s.a.) size, onların vâdettikleri ve kötü sonuçlar getirecek olan âkıbetten akla daha hoş gelir ve bedenleri daha çok rahatlatır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
%2 Mesela bk.; “De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, yediren ama yedirilmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim? De ki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi)”. Meselâ bk. “Gerçek, Rabbinden gelendir, o halde sakın şüpheye düşenlerden olma!” (el“Bu âyetin Ehl-i Kitap'tan bir grup hakkında gelmiş olması muhtemeldir. Onlar müminlerden bir gruba, insan nefsine cazip gelen ve fıtratın da meylettiği malları ve büyük imkânları sunmuşlardı; bunu da mallara tamah ederek dinlerinden dönmeleri için yapmışlardı. İşte Cenâb-ı Hak, bunun zararlı bir ticaret olduğunu bilmeleri için pek çok âyette onlara durumu açıklamış ve onları bundan sakındırmıştır. İnsan fıtratının böyle şeylere meyletmesi ve nefsin onları arzu etmesi, her din ve mezhep mensubu için söz konusudur. Fakat sağlam bir akıl ve hidâyetin nasip edildiği kişi, insan tabiatının arzu ettiği o şeyleri aklını kullanarak reddeder ve âhireti dünyaya tercih eder. Şeriatin emrettiği ve yasakladığı her şey, insan tabiatının arzu ettiği, fakat aklın reddettiği şeyleri terk etmek içindir. En doğrusunu bilen Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 122b).
Âl-i İmran 3:101
Size Allah'ın âyetleri okunup dururken nasıl inkâra saparsınız? Bu meâldeki âyet görünüş itibariyle bir hayret ifadesidir. Ancak âyette aynı zamanda onlardan inkârları için bir delil istemek anlamı da vardır. Üstelik Allah Resülu de aranızda bulunduğu halde. O, kâfirlerin size sundukları imkânların doğurduğu şüpheleri sizden giderdiği halde...
376 [ ] Kim Allah'a bağlanırsa. Yani, kuşku ve tereddüde düştüğünde kim aziz ve celil olan Allah'a sığınır ve ona iltica ederse, o kesinlikle doğru yola iletilmiştir. Yani Allah onu şüphelerden korur ve en doğru yola yönlendirir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Kim Allah'a bağlanırsa. Kim Kur'ândan gelene sarılırsa, kesinlikle doğru yola iletilmiştir, anlamına da gelebilir.
Âl-i İmran 3:102
[Allah'a Gereği Gibi Saygılı Olmak]
Ey iman edenler! Allah'a karşı gereği gibi saygılı olun! İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Buradaki gereği gibi anlamındaki ifade, Allah'a itaat edilip isyan edilmemesi, şükredilip inkâr edilmemesi, yani gaflete düşülmemesi, zikredilmesi ve unutulmaması demektir.
Cenâb-ı Hak, gereği gibi meâlindeki beyanıyla “İnsanların güçleri kadar” anlamını kastetmiştir. Allah'a karşı gereği gibi saygılı olun! beyanı hakkında Hafsa'nın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah'a gereği gibi ibadet edin! Bu, tevhid inancıdır”, Enes b. Mâlik'in (r.a.) de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Hiç bir kimse dilini tutmadıkça ve sözlerini ameli olarak görmedikçe” Allah'a gereği gibi saygı göstermiş olmaz. Şöyle de denilmiştir: Allah'a saygılı olun!
35 Kurtubi, Tefsir, IV, 157; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 282.
Yani Allaha gereği gibi itaat edin! Bu âyeti, “Gücünüz yettiğince Allah'a saygısızlıktan sakının!” meâlindeki âyetle neshedildiği de söylenmiştir. Ancak bu doğru değildir, Allah'ın, yapmaya güçlerinin yetmeyeceği bir şeyi insanlara emretmesi, sonra da güçlerinin yeteceği bir şeyle onu neshetmesi ihtimali yoktur.
Meselenin aslı, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivâyet edilen şu hadiste ifade edilmektedir: “Şüphesiz ki Allah'ın kulları üzerinde hakkı olduğu gibi, kulların da Allah üzerinde hakları vardır. Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, sadece Allaha kulluk etmeleri ve bu konuda O'na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, [ ] sadece kendisine kulluk ettikleri ve O'na hiç bir kimseyi ortak koşmadıkları takdirde onları cennete sokmasıdır”, Bu hadis yukarıdaki âyet-i kerimeyi yorumlamaktadır. Allah'a saygılı olun! Yani O'nu inkâr etmeyin! Burada Allah'a iman etmek ve küfürden sakınmak emri vardır. Zira kulluğun bütün tezahürlerinde Allah'a gerektiği gibi saygılı olmak hiç bir kimsenin gücü dâhilinde değildir. Meleklerin sürekli olarak?” ve hiç bıkıp usanmadan” Allah'a ibadet etmekle nitelendirildikleri halde, yine de “Sana gereği gibi ibadet edemedik” diye yakınmalarına bakmaz mısın? İnsan türünden hiç bir kimsenin böyle bir seviyeye ulaşması mümkün olmadığına göre, böyle bir teklifin yapılmış olması da mümkün değildir. Hâsılı söz konusu kimsenin haddi ve gayesi olamaz. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, buradaki emir bütün davranışlar ve fillerle ilgili değil, İslâmla veya özellikle şirki reddetmekle ilgilidir. Bunun delili de âyetin sonundaki ifade ile, Allah'a kulluk ederken O'na kimseyi ortak koşmamanın kulların gücü dâhilinde olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına bakmaz mısın: Ancak Müslüman olarak can verin!
Tefsir, 1, 389; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 284, 683). Buradaki ibaresi, dilini tutmadıkça, korumadıkça anlamına gelir. Burada Mâtüridi şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Onlar hiç ara vermeden gece gündüz sürekli Allah'ı tenzih ederler”. Burada da şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Onlar kibirlerine yediremezlerse bilsinler ki, Rabbinin katında bulunanlar bıkıp usanmadan, gece gündüz O'nu tesbih etmektedirCâbir b. Abdullah'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Göklerde bir meleğin kıyâmda olmadığı veya bir meleğin alnını secdeye koymadığı bir adım kadar, bir karış kadar veya bir avuç kadar boş bir yer yoktur. Yine de kıyâmet günü geldiğinde onların hepsi şöyle diyecektir: Seni tenzih ederiz, sana gereği gibi ibadet edemedik. Ancak sana hiçbir şeyi ortak koşmadık!” (Beyhaki, Şuabu'l-iman, I, 183; Taberâni, 418 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Âyetin zàhirinde, ancak müslüman olarak ölmek emredilmektedir. Halbuki ölmek konusunda yaratıkların bir rolü yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bunun anlamı şu olmalıdır: Öyle bir hal üzere bulunun ki ölüm size geldiğinde müslüman olarak ölün. Ölüm geldiğinde müslüman kalmaları için de kendilerine İslâm emredilmekte ve kâfir olmaları yasaklanmaktadır. En Doğrusunu bilen Allah'tır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, şiddetli bir ölüm halinden dolayı İslâm'a ait olmayan bazı şeyleri söylemesi ve yapması durumunda bile, ölüm anında kimsenin mazur sayılmayacağı anlamına da gelebilir. Ebü Hanife'nin (r.h.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İman çoğunlukla ölüm sırasında çekilip alınır; sanki şeytan insana, eğer istediğini verirse arzusunu karşılayacağını hissettirmektedir?”.
(Sİ Allah'a gereği gibi saygılı olun! anlamındaki cümle, “Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor”” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibi, Allah'ın azabından ve intikamından gereği gibi sakının, anlamına da gelebilir.
Âl-i İmran 3:103
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın! Buradaki Allah'ın ipi'nden maksadın ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Allah'ın ipinden maksadın Kur'ân olduğu söylenmiştir; bu, İbn Mesüd'un (r.a.) görüşüdür””, İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah'ın ipi'nden maksat müslüman toplumdur; zira önceki ümmetler ancak tefrikaya düşmeleri sonucu helâk olmuşlardır”. Allah birlik olmayı emretmekte ve tefrikayı yasaklamaktadır. Zaten bütün müslümanlar tek bir topluluktur. Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyetteki şu ifadesine bakmaz mısın? “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırırlar”. Cenâb-ı Hak bu âyette müslümanları birlik içinde olmakla, diğer din mensuplarını da parçalanmakla nitelemiştir. İbn Mesüd'un (r.a.) da Allah'ın ipi'nden maksat cemâattir, dediği rivâyet edilmiştir?”.
[Tefrikadan Sakınmak)]
Bazı rivâyetlerde Hz. Peygamber'in şöyle dediği kaydedilir: “Bir karış kadar bile cemâatten ayrılan, boynundan İslâm halkasını çıkarmış olur”. Bu halkadan maksat da İslâm ipidir. Yine ondan şöyle rivâyet edilmiştir: “Şeytan, tıpkı koyun sürüsüne Saldıran kurt gibidir; tek başına olan, sürüden uzakta kalan ve tenha yerde bulunan koyunu yakalar. Binâenaleyh parçalanıp ayrışmaktan sakının! [ ] Cemâate, topluma ve bu mescide sarılın!” Hz. Ali'den (r.a.) de şöyle rivâyet edilmiştir: Hz. Peygamber bir gece üç defa bana seslendi, sonra da “Ümmetimde ihtilaf zuhur edecek” dedi. Ben; öyle bir durum ortaya çıktığında ne yapmalıyız? diye sordum. Buyurdu ki: “Allah'ın Kitab'ına sarılın! Çünkü onda sizden öncekilerin tarihleri, sizden sonrakilerin de haberleri vardır. Orada aranızdaki olayların hükmü vardır. Zalimliğinden dolayı kim onu terk ederse, Allah onun boynunu kırar. Doğru yolu ondan başka bir yerde arayanı Cenâb-ı Hak sapıklığa düşürür. O, Allah'ın en sağlam ipidir, O'nun hikmet dolu emridir. O en doğru yoldur. Diller onda ihtilafa düşmez. Tekrar tekrar okunmakla usanılmaz. Onun dikkat çekici özellikleri sona ermez 9 Taberi, Tefsir, IV, 30; Kurtubi, Tefsir, IV, 159. 96 Kurtubi, Tefsir, IV, 164; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 286.
8 Kurtubi, Tefsir, IV, 159.
30 Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, V, 233, 243; Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, V, 219. Hârisel-Âverden şöyle rivâyet edilmiştir: Mescide gitmiştim, baktım ki insanlar konuşmaya dalmışlar. Hemen Hz. Ali'nin (r.a.) yanına gittim ve kendisine dedim ki: Ey müminlerin emiri, insanların lafa daldıklarını görmüyor musun? Hz. Ali (r.a.) dedi ki: Gerçekten öyle mi yapıyorlar? Evet, dedim. Bunun üzerine şunları söyledi: Ben, Resülullah'ın (s.a.) “İlerde fitneler ortaya çıkacaktır” dediğini işittim. Kendisine sordum: Ondan kurtulmanın yolu 420 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Allah'ın ipi'nden maksadın Allah'ın dini olduğu söylenmiştir. Burada ip anlamına gelen “habl” kelimesiyle ahid, yani verilen söz kastedilmektedir. Buna göre sanki Allah, Kur'ândaki ahitlere sarılmayı, onlara vefa göstermeyi ve onları korumayı emretmektedir. Ayrıca geçmiş ümmetler gibi bölünüp parçalanmaktan ve dinlerde görülen ayrılıklara düşmeyi de yasaklamıştır.
Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi. Denilmiştir ki: Allah kalplerinizi Hz. Muhammed (s.a.) vasıtasıyla birleştirdi. Yine denildi ki Allah İslâm ile gönüllerinizi birleştirdi. Kur'ân ile birleştirdi, de denilmiştir. [ ] Bu iş doğrudan dinin eseri değildir, bilakis Cenâb-ı Hakk'ın lütfu ve ihsanı ile gerçekleşmiştir, Allah bunu, kendi dinine sarılanlara lütfetmiş ve müslümanların kalplerini birleştirmenin de nimet olduğunu haber vermiştir. Çünkü bölünmek düşmanlığı, düşmanlık da savaşı doğurur. Bunda ise telef olmak söz konusudur.
[Mütezile ve Allah'ın Lütfu]
Mütezile'ye göre Cenâb-ı Hak, müslümana verdiği nimet ve lütfun aynısını kâfire de verir. Çünkü onlara göre hidâyet ve başarı sadece doğru yolu açıklamaktan (beyan) ibarettir. Bu beyan ise müslüman için olduğu kadar kâfir için de söz konusudur. Onların iddiasına göre Allah'tan kimseye nimet verilmez. Çünkü onlar hidâyeti Allah'a ait bir fiil olarak görmüyorlar, sadece insanlara ait fiildir, diyorlar. Bize göre ise Allah'ın insanlara olan hidâyeti (doğru yolu göstermesi) sayesinde İslâm'a ulaşılır. Bu da insanlar üzerindeki en büyük nimetlerden biridir.
O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Yani O'nun nimeti sayesinde kardeş haline geldiniz.
Halbuki siz bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz. Yani eğer Allah size İslâm'ı lütfetmemiş olsaydı siz bir ateş çukurunun üzerine doğru gitmiş -yaklaşmış- idiniz. Burada o ateş çukuruna yaklaşmak değil de, oraya düşmek ve orada olmak anlamının kastedilmesi de muhtemeldir. Tıpkı “Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibi. Burada sadece cehennemi görmek değil, oraya girmek de kastedilmektedir. “Azabı tadın”™ meâlindeki âyet de böyledir. Bu, cehennemden uzak olmayı değil, onun içinde olmayı ifade eder. Bunun gibi oraya girmek anlamına gelen pek çok âyet vardır.
Burada çukur anlamına gelen “hufre” kelimesi ile sanki şöyle buyurmaktadır: Cehennemin en aşağı tabakalarından birine yaklaşmış iken Allah sizi oradan kurtardı. Bu beyan da Mütezile'ye karşı bir delildir, çünkü onların iddialarına göre onları ateş çukurundan Allah değil, bizzat kendileri kurtarmışlardır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlara göre, Allah Teâlâ dinde en uygun (aslah) olanı vermek konusunda kâfirlerle müminleri aynı noktada topladığından dolayı, bundan başka bir netice çıkmaz; buna göre O'nun insanlara lütufta bulunduğu ve verdiği nimetle kalplerini birleştirdiği sonucuna varılmaz. [ ] Çünkü o, ayrılık halinde de vardır. Dolayısıyla onlar kendi nimetleri sayesinde kalplerini birleştirmişlerdir. Sonra nimetten maksat eğer din olsaydı, o neden Allah'ın lütfu olsun? O, Allah'ın lütfu değil, kendi fiillerinin sonucudur”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Siz bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz meâlindeki ilâhi beyan, fetret zamanı için imana ilişkin bir hitaptır, çünkü onlar tam o sırada kurtarılmışlardı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor. Siz Câhiliye döneminde küfür içinde birbirinize düşman, paramparça bir halde idiniz, İslâm sayesinde birbirinizle kardeş haline geldiniz ve aynı kelimede birleştiniz. Böylece belki doğru yolu bulursunuz. Yani Allah'ın nimetini ve lütfunu anlarsınız.
İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor. Yani yeni dönemlerde de, tâ ki eskiden olduğu gibi şimdi de doğru yolu bulasınız. Bu durumda âyet, hak din üzere devam etmeyi müjdelemekte ve başarı vâdetmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
FERETE İZ pii İLİ BİŞİ KLS
---
Dipnotlar:
nedir? Buyurdu ki: “Allah'ın kitabı! Zira onda sizden öncekilerin tarihi, sizden sonrakilerin de haberleri vardır. Orada aranızdaki olayların hükmü vardır. O, hak ile bâtılı ayırandır, şaka değildir. Zalimliğinden dolayı kim onu terk ederse, Allah onun boynunu kırar. Doğru yolu ondan başka bir yerde arayanı Allah sapıklığa düşürür. O, Allah'ın en sağlam ipidir. Hikmet dolu zikirdir. O en doğru yoldur. O beşeri heveslerin saptıramadığı ve dillerin karışıklığa düşüremediği bir kitaptır. Âlimler ondan doymaz. O tekrar tekrar okunmakla eskimez -yani usanılmaz-. Onun fevkalâdelikleri bitmez. Cinler bile onu dinlediklerinde “biz çok hoş bir Kur'ân işittik” demekten kendilerini alamadıkları bir kitaptır. Ona uygun konuşan doğru söylemiş olur. Onun hükmüne göre amel eden mükâfat kazanır. Onunla hükmeden âdil davranmış olur. İnsanları ona çağıran, en doğru olan yola erdirilmiş olur” İşte bu hadise sarıl, ya Âver! Ebü İsâ et-Tirmizi şöyle dedi: Bu hadis garibdir, biz onu sadece bu rivâyetten bilmekteyiz. Hadisin isnadı bilinmemektedir. Râvi Hâris hakkında da laf edilmiştir. 33 “Bir günki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır; yüzleri kararanlara, “Iman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı” (de“Bu âyette Mütezile'nin, dinde en uygun (aslah) olan konusundaki görüşlerinin aleyhine delil bulunmaktadır. Çünkü onlara göre; Cenâb-ı Hak'tan gelen hidâyet ve başarı, sadece beyandan ibarettir, o da kâfir ve mümin herkesi kapsar. Bu itibarla bundan, Allah'ın bir müslümana nimet vermesi, fakat kâfire vermemesi gibi bir netice çıkmaz. Dolayısıyla Allah'tan gelen bir lütuf olmadığı gibi, müslümanların kalplerinin, Allah'ın birleştirmesi ile birleştiği anlamı da çıkmaz. Zira bu durum, paramparça olan kâfirler hakkında da mevcuttur; müslümanlar onlar kendi nimetleri sayesinde kalplerini birleştirmişlerdir. Sonra nimet denilen şey eğer dinden ibaret olsaydı, Mütezile'ye göre din de onlara Allah'ın bir lütfu değildir, bilakis onların kendi fiillerinin sonucudur, kendi yaratmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Bu konuda Allah'ın bir fiili söz konusu değildir. Halbuki Cenâb-ı Hak “O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz âyetiyle, kalpleri birleştirme işini nimete izafe etmiştir. Dolayısıyla bu âyet, Mütezile'yi ilzâm etmektedir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 123a).
Âl-i İmran 3:104
104. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü engelleyen bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir?
[Emir bi’l-Mâruf]
İçinizden bir topluluk bulunsun. Bu ilâhî beyanın, görünüşü itibariyle emir ise de, hakikatte haber anlamına gelmesi muhtemeldir. Şayet haber ise, o zaman âyet, içlerinden bir grup iyiliği emredip kötülüğü yasaklarsa diğerlerinden bu sorumluluğun düşeceğine işaret eder. [ ] Çünkü âyette, bir grup anlamına gelen içinizden bir topluluk lafzı kullanılmaktadır. Âyetin görünüşü itibariyle ve hakikatte emir anlamına gelmesi de muhtemeldir; o takdirde içinizden anlamındaki “minküm” kelimesi bağlaç vazifesi görür. Böyle olunca da âyet, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan herkes için farz olduğunu gösterir. O zaman sanki âyet, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan bir ümmet olun, demiştir. Çünkü aziz ve celil olan Allah, kitabının birçok yerinde iyiliği emredip kötülüğü yasaklamaktan söz etmektedir. Onlardan biri de üzerinde durduğumuz İçinizden bir topluluk bulunsun! meâlindeki âyettir. Bir diğeri “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız” meâlindeki ilâhi buyruğudur. Cenâb-ı Hak, “Onlar işledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları ne kötü idi!”7 meâlindeki âyetinde de, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamayı terk edenleri yermektedir.
İkrimeden™ rivâyet edildiğine göre İbn Abbâs (r.a.) ona, nasihatten vazgeçen kişiye nasıl bir muamele uygulanacağını bilmiş olmam beni zora soktu, demişti. İkrime de: Onu sana ben söyleyeyim, bu konudaki âyetlerin ikincisi olan “Biz, kötülüğü önlemeye çalışanları kurtardık”9 meâlindeki âyeti oku, demişti. İbn Abbâs da: Doğru söyledin, diye karşılık vermişti”". İbn Abbâs (r.a.) bu âyetten, kötülüğü yapanın da, o konuda bilgi sahibi olanlardan ona engel olmayanların da helâk olacağına delil getirmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, zâlimlere engel olmayanları o zâlimlerle birlikte azaba müstahak görmektedir. Hz. Ebü Bekir es-Sıddik'ın (r.a.) da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: [ ] Ey insanlar! Sizler “Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez” meâlindeki ilâhi buyruğu okuyorsunuz. Ben Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediğini işittim: “İnsanlar birinin zulmettiğini gördüklerinde elini tutup engel olmazlarsa, kısa zaman sonra Allah cezalandırarak onların hepsini yakalar”.
238 Ebü Abdullah İkrime b. Abdullah el-Berberi el-Medeni. Abdullah b. Abbâs'ın âzâdlısı olup tâbiilerdendir. Tefsir ve Megâzi'yi insanların en iyi bilenlerindendi. Çeşitli beldeleri dolaşmıştı. Ondan yetmişten fazlası tâbiilerden olan üç yüzü aşkın râvi rivâyette bulunmuştur. Bir ara Necdet el-Harüri'nin yanına gitmiş, altı ay onun yanında kalmışCerir'den (r.a.) de şöyle rivâyet edilmiştir: Ben Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: “Bir toplumun içinde yaşayan bir adam, orada Rahmân'a isyan edici davranışlarda bulunulduğunu görür, kendileri daha kalabalık, daha güçlü oldukları ve istedikleri takdirde kötülere mani olabilecek durumda bulundukları halde aldırmayıp gevşeklik gösterirlerse, Allah onları azaba uğratır”. Huzeyfe (r.a.) de Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Hayatım elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki siz ya mutlaka iyiliği emredip kötülügü engellersiniz yahut da Allah kendi katından bir azabı sizin hepinize uygulanır. Sonra O'na duâ edersiniz fakat duânızı kabul etmez”, Ebü Said el-Hudri (r.a.) de Resülullah'ın şöyle duyduğunu rivâyet eder: “Şüphesiz Allah kıyâmet günü kuluna, kötülüğün yapıldığını gördüğü halde neden ona engel olmadığını soracaktır. Allah o kula; ey Rabbim, sana güvendim, ayrıca insanlardan da korktum diye mazeret ileri sürmesini telkin edecektir””3. Ebü Hureyre'den (r.a.) de şöyle rivâyet edilmiştir: Resülullah'ın ashâbından bir grup toplanmış, O'na şöyle demişti: Ey Allah'ın Resülu! [ ] Bizler iyilikleri söylesek, bütün iyilikleri de yapsak ve bütün kötülüklerden kaçınsak, bu durum bizi iyiliği emredip kötülüğü engelleme sorumluluğundan kurtarır mı? Hz. Peygamber (s.a.) şu karşılığı verdi: “Bütün iyilikleri yapamasanız dahi iyiliği emredin! Kendiniz kötülüklerden kaçınamasanız bile kötülüğün işlenmesine engel olun!” Bununla birlikte bir kişinin; ben bütün iyilikleri yapamıyor ve bütün kötülüklerden kaçınamıyorum ki başkalarına iyiliği emredip kötülüğü yasaklayayım, demesi doğru değildir. Çünkü onun iyiliği bizzat yapması kendisine farzdır. Bir farzın yerine getirilmesinde kusurlu olduğu zaman, başka görevlerinde de kusurlu olması gerekmez.
¿u G AS İRİ ZA İSİ SEY Owi beğ İz
---
Dipnotlar:
tı. Ondan sonra Necdet'in görüşlerini seslendirmeye başlamıştı. Sonra Mağribe gitmişti, oradaki ahali kendisinden Sufriyye anlayışını aldılar. Sonra Medine'ye dönmüştü. Medine emiri, ondan ortalıkta görünmemesini istemiş, o da ölünceye kadar kimseye görünmemişti. O ve Küseyyir İzzet Medine'de aynı günde vefat ettiler. Öldüğünde, insanların en âlimi ve en şâiri öldü, denildi (Zirikli, el-A'lâm, IV, 244). “İçlerinden bir topluluk, “Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki” deyince onlar, ‘Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diye; bir de sakınıp çekinirler ümidiyle” şeklinde cevap verdiler. İşte böylece onlar kendilerine yapılan uyarıları göz ardı edince biz de kötülüğü önlemeye çalışanları kurtardık, haksızlığa sapanları da yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü dehşetli bir azap ile cezalandırdık” (el- Arâf, 7/164-165). 392 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 2, 5, 7; Ebi Dâvüd, “Melâhim”, 17; Tirmizi, “Tefsir”, 5, 17. Ayrıca bk. Taberî, Tefsîr, VII, 98. Heysemi şöyle dedi: Bu hadisin râvisi Abdülaziz b. Ubeydullah'tır. O zayıf bir râvidir (Heysemi, Mecma'uz-zevâid, VII, 268. Ayrıca bk. Taberâni, el-Mucemu'l-kebir, X, 215). 34 Tirmizi, “Fiten” 9. Ayrıca bk. Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, X, 93. 35 Bu hadisi Ahmed b. Hanbel, Ebü Said el-Hudri'den şu lafızlarla nakletmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Kıyâmet günü her birinize mutlaka hesap sorulacaktır; o gün insana sorulacak olan sorulardan biri de şudur: Kötülük işlendiğini gördüğün halde neden ona engel olmadın? Allah'ın kendisine mazeret telkininde bulunduğu kişi şöyle diyecek: Rabbim, senin engel olacağını umdum, ayrıca insanlardan da korktum” (Ahmed b. Hanbel, Bu hadisi Taberâni, el-Mucemu5-Sağir ve el-Mucemu'l-evsat'ında, Abdüsselâm b. Abdülkuddüs b. Habib'den babası vasıtasıyla rivâyet etmiştir. Râvi Abdüsselâm ve babası hadiste zayıftır (Beyhaki, Mecma'u'z-zevâid, VII, 277).
Âl-i İmran 3:105
Parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız. Çünkü “Başka yollara sapmayın; sonra o sizi Allah'ın yolundan ayırır”? meâlindeki âyet, parçalanmanın şeytanın yolu olduğunu ifade etmektedir.
Parçalananlar gibi anlamına gelen “kellezine teferrekü” lafzının, Allah'ın açtığı ve peygamberlerin gösterdiği yoldan ayrılanlar, anlamına gelmesi de muhtemeldir, zira böyleleri kendileri için çeşitli bidatlar icad etmişler, dinlerini hevâlarına uydurmuşlardı. İşte Allah bizi bundan sakındırmakta ve bütün hayırların, tâbi olmakla gerçekleştiğini bize bildirmektedir: Allah'ın kendisini kanıt kıldığı ve insanları O'na davet ettiği kişiye tâbi olmakta... Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra. Buradaki “beyyinât” kelimesi, peygamberlerin getirmiş oldukları açık deliller anlamına gelir. Bu âyetin, Hz. Muhammed'in (s.a.) üstün nitelikleri ve özellikleri konusunda yahudi ve hıristiyanların kitaplarında bulunan âyetleri beyan etmiş olması da muhtemeldir.
[ ] İşte onlar için büyük bir azap vardır. Bu meâldeki cümle, âyette sözü edilen yollardan maksadın şeytanın davet ettiği yollar olduğuna işaret etmek-
Âl-i İmran 3:106
[Ak ve Kara Yüzler]
Bir gün ki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır. Aziz ve celil olan Allah burada cennet ehlinin yüzlerini beyaz olarak nitelemiştir. Zira beyaz renk, saflığın ve temizliğin zirvesidir. Bütün renkler de beyazın içinde kendini gösterir. Aziz ve celil olan Allah cehennem ehlinin yüzlerini kara olarak nitelemiştir. Çünkü siyah renk, zulmetin zirvesini ifade eder. Ayrıca diğer renkler siyahın içinde kendisini gösteremez, o, zulmete, yani karanlığa benzetilmektedir. Âyetteki beyaz ve siyah sıfatları ile gerçek anlamda beyaz ve siyahın kastedilmemiş olması da muhtemeldir. Beyaz, büyük sevinç ve neşeden; siyah da şiddetli hüzün ve kederden kinâyedir. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O gün birtakım yüzler ışık saçar, güleçtir, müjde almıştır. Bir takım yüzler de o gün toza toprağa bürünmüş, kapkara kesilmiştir”. Bu âyette Cenâb-ı Hak cennet ehlinin yüzlerini güleç olmakla nitelemiştir, fakat bununla gerçek anlamda gülmeyi kastetmemiş, sevinç ve neşenin zirve noktasına ulaşmaya dikkat çekmiştir. Cehennem ehlinin yüzlerini de kapkara, toprağa bulanmış olmakla nitelemiştir; bu da şiddetli bir hüznü ifade etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Bu âyet çeşitli anlamlara gelebilir. Kâfir mi oldunuz? meâlindeki cümle, yaratılışınız Cenâb-ı Hakk'ın birliğine şâhitlik ettiği halde dillerinizle küfre mi saptınız? anlamına gelebilir, zira herkesin yaratılışı Allah'ın yegâne tanrı olduğuna şâhitlik etmektedir. Bu âyet, övgüsünü ve sıfatını kitabınızda gördüğünüz Hz. Muhammede (s.a.) henüz peygamber olarak gönderilmeden önce inanıp güvendikten sonra, peygamber gönderilince kâfir mi oldunuz? anlamına da gelebilir. Buna dayanarak bazı tefsirciler; “O'nun çağrısı (birçok insan tarafından) kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri Rableri katında geçersizdir. Üzerlerine gazap çökmüştür ve onlar için çetin bir azap vardır” meâlindeki âyeti, onların ileri gelenlerinden ve büyüklerinden dinde inatlaşma yapmayan ve eskileri taklit etmeyi düşünmeyen pek çok kişinin o çağrıyı kabul ettikleri şeklinde yorumlamıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır. [ ] Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, içinizden bir grup iman ettikten sonra siz küfre mi saptınız? anlamına da gelebilir. Zira onlardan bazıları iman etmiş, bazıları da etmemişti. İnkâr edenlere; içinizden bir grup iman ettiği halde siz inkâr mı ettiniz? diye sormaktadır. Allah'ın “Müsâ'nın kavminde hak yolu gösteren ve onun ışığında âdil davranan bir topluluk da vardı”! diye buyurduğuna bakmaz mısın? En doğrusunu bilen Allah'tır. “İsrâiloğulları'ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkâra sapmıştı”? meâlindeki âyet de aynı şeyi ifade etmektedir. Şöylede denilmiştir: Buradaki iman sözcüğü ile insanların Hz. Âdem'in soyundan çıkarıldıkları zamandaki imanları ve ikrarları kastedilmektedir.
[Büyük Günah İşleyen Kişi]
Bu âyet, Mütezile'nin, büyük günah işleyenlerin cehennemde ebedi olarak kalacakları, zira onlar küfre girmeseler de imandan çıktıkları şeklindeki iddialarını reddetmektedir. Zira Allah Teâlâ âyette, beyaz yüzlüler ve kara yüzlüler olmak üzere sadece iki grup yaratıktan söz etmektedir. Beyaz yüzlüler müminler, siyah yüzlüler de kâfirlerdir, çünkü Allah İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? buyurmaktadır. Büyük günah işleyenler bu tür günahları sebebiyle kâfir olmamışlardır; Cenâb-ı Hak üçüncü bir gruptan söz etmemekte, onlarsa üçüncü bir grup oluşturmaktadırlar. Aziz ve celil olan Allah başka bir âyette de “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır” diye buyurmak suretiyle yaratıkları sadece iki gruba ayırmıştır, Mütezile mensupları ise bunlara bir grup daha eklemişlerdir. “Kiminiz kâfir, kiminiz de mümin” meâlindeki âyet de böyledir.
Eğer denilirseki: Bu âyette [yukarıdaki birinci âyette) imandan sonra küfürden söz edilmektedir. Burada imandan sonra inkâr etmeyenlerin âyetin kapsamına dâhil olmadıklarına dair bir ifade yer almamaktadır, dolayısıyla büyük günah işleyenlerin bu hükme dâhil edilmemeleri imkânsızdır.
[ ] Buna cevabımız, daha önce bahsetmiş olduğumuz, her kâfirin yaratılışının Cenâb-ı Hakk'ın birliğine şâhitlik ettiği gerçeğidir. Ancak onlar dilleriyle inkâr etmişlerdir; bu ise imandan sonra küfrü ifade etmektedir. Binaenaleyh kâfir olmayan birinin kâfirler kategorisinde âyete dâhil edilmesi caiz değildir“, Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! Bu ifade zâhirde emir şeklindedir, fakat hakikatte emir değildir, çünkü azap lezzet veren bir tat değildir, sadece lezzet veren şey tadılır. Burada sanki şöyle buyurmaktadır: Azaba uğrayacağınızı bilin!
Âl-i İmran 3:107
[Ak ve Kara Yüzler]
Bir gün ki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır. Aziz ve celil olan Allah burada cennet ehlinin yüzlerini beyaz olarak nitelemiştir. Zira beyaz renk, saflığın ve temizliğin zirvesidir. Bütün renkler de beyazın içinde kendini gösterir. Aziz ve celil olan Allah cehennem ehlinin yüzlerini kara olarak nitelemiştir. Çünkü siyah renk, zulmetin zirvesini ifade eder. Ayrıca diğer renkler siyahın içinde kendisini gösteremez, o, zulmete, yani karanlığa benzetilmektedir. Âyetteki beyaz ve siyah sıfatları ile gerçek anlamda beyaz ve siyahın kastedilmemiş olması da muhtemeldir. Beyaz, büyük sevinç ve neşeden; siyah da şiddetli hüzün ve kederden kinâyedir. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O gün birtakım yüzler ışık saçar, güleçtir, müjde almıştır. Bir takım yüzler de o gün toza toprağa bürünmüş, kapkara kesilmiştir”. Bu âyette Cenâb-ı Hak cennet ehlinin yüzlerini güleç olmakla nitelemiştir, fakat bununla gerçek anlamda gülmeyi kastetmemiş, sevinç ve neşenin zirve noktasına ulaşmaya dikkat çekmiştir. Cehennem ehlinin yüzlerini de kapkara, toprağa bulanmış olmakla nitelemiştir; bu da şiddetli bir hüznü ifade etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Bu âyet çeşitli anlamlara gelebilir. Kâfir mi oldunuz? meâlindeki cümle, yaratılışınız Cenâb-ı Hakk'ın birliğine şâhitlik ettiği halde dillerinizle küfre mi saptınız? anlamına gelebilir, zira herkesin yaratılışı Allah'ın yegâne tanrı olduğuna şâhitlik etmektedir. Bu âyet, övgüsünü ve sıfatını kitabınızda gördüğünüz Hz. Muhammede (s.a.) henüz peygamber olarak gönderilmeden önce inanıp güvendikten sonra, peygamber gönderilince kâfir mi oldunuz? anlamına da gelebilir. Buna dayanarak bazı tefsirciler; “O'nun çağrısı (birçok insan tarafından) kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri Rableri katında geçersizdir. Üzerlerine gazap çökmüştür ve onlar için çetin bir azap vardır” meâlindeki âyeti, onların ileri gelenlerinden ve büyüklerinden dinde inatlaşma yapmayan ve eskileri taklit etmeyi düşünmeyen pek çok kişinin o çağrıyı kabul ettikleri şeklinde yorumlamıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır. [ ] Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, içinizden bir grup iman ettikten sonra siz küfre mi saptınız? anlamına da gelebilir. Zira onlardan bazıları iman etmiş, bazıları da etmemişti. İnkâr edenlere; içinizden bir grup iman ettiği halde siz inkâr mı ettiniz? diye sormaktadır. Allah'ın “Müsâ'nın kavminde hak yolu gösteren ve onun ışığında âdil davranan bir topluluk da vardı”! diye buyurduğuna bakmaz mısın? En doğrusunu bilen Allah'tır. “İsrâiloğulları'ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkâra sapmıştı”? meâlindeki âyet de aynı şeyi ifade etmektedir. Şöylede denilmiştir: Buradaki iman sözcüğü ile insanların Hz. Âdem'in soyundan çıkarıldıkları zamandaki imanları ve ikrarları kastedilmektedir.
[Büyük Günah İşleyen Kişi]
Bu âyet, Mütezile'nin, büyük günah işleyenlerin cehennemde ebedi olarak kalacakları, zira onlar küfre girmeseler de imandan çıktıkları şeklindeki iddialarını reddetmektedir. Zira Allah Teâlâ âyette, beyaz yüzlüler ve kara yüzlüler olmak üzere sadece iki grup yaratıktan söz etmektedir. Beyaz yüzlüler müminler, siyah yüzlüler de kâfirlerdir, çünkü Allah İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? buyurmaktadır. Büyük günah işleyenler bu tür günahları sebebiyle kâfir olmamışlardır; Cenâb-ı Hak üçüncü bir gruptan söz etmemekte, onlarsa üçüncü bir grup oluşturmaktadırlar. Aziz ve celil olan Allah başka bir âyette de “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır” diye buyurmak suretiyle yaratıkları sadece iki gruba ayırmıştır, Mütezile mensupları ise bunlara bir grup daha eklemişlerdir. “Kiminiz kâfir, kiminiz de mümin” meâlindeki âyet de böyledir.
Eğer denilirseki: Bu âyette [yukarıdaki birinci âyette) imandan sonra küfürden söz edilmektedir. Burada imandan sonra inkâr etmeyenlerin âyetin kapsamına dâhil olmadıklarına dair bir ifade yer almamaktadır, dolayısıyla büyük günah işleyenlerin bu hükme dâhil edilmemeleri imkânsızdır.
[ ] Buna cevabımız, daha önce bahsetmiş olduğumuz, her kâfirin yaratılışının Cenâb-ı Hakk'ın birliğine şâhitlik ettiği gerçeğidir. Ancak onlar dilleriyle inkâr etmişlerdir; bu ise imandan sonra küfrü ifade etmektedir. Binaenaleyh kâfir olmayan birinin kâfirler kategorisinde âyete dâhil edilmesi caiz değildir“, Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! Bu ifade zâhirde emir şeklindedir, fakat hakikatte emir değildir, çünkü azap lezzet veren bir tat değildir, sadece lezzet veren şey tadılır. Burada sanki şöyle buyurmaktadır: Azaba uğrayacağınızı bilin!
Âl-i İmran 3:108
İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Bunları sana gerçek olarak okumaktayız. Buradaki Allah'ın âyetleri'nden maksat, muhtemelen kesin delilleridir. Maksadın Kur'ân-ı Kerim olması da muhtemeldir. Âyette geçen “hak” kelimesinden maksat da, hakkı beyan etmek, açıklamaktır. “Hak” lafzı ile dinin kastedilmiş olması da muhtemeldir, zira din hak olan şeydir. Âyetlerin de hak olması mümkündür. Buna göre âyet, hakka davet etmeyi emretmektedir. Hak kelimesi ile Allah'ın kulları üzerindeki hakkının ve kulların birbirleri üzerindeki haklarının kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Allah hiçbir varlığa zulmedilmesini istemez. Zulüm, bir şeyi konulması gereken yerden başka bir yere koymak demektir. Göklerde ve yerde olan her şey Allah'a ait olduğuna göre, Allah böyle bir nitelemeden münezzehtir, yücedir. Yaratıkların zulüm ile nitelendirilmesi ise ancak birinin hakkını başka bir yere koyduklarından ve bazılarının haklarına engel olup onu hakkı olmayana verdiklerinden dolayıdır. Allah hiçbir varlığa zulmedilmesini istemez. Yani insanlara zulmedilmesini istemez, demektedir. İstersen şöyle de diyebilirsin: İrade gerçekte her fâile ait bir niteliktir; dolayısıyla burada sanki Allah onlara zulmetmez denilmektedir. Nasıl zulmeder ki ancak nefislerin şiddetle arzuladığı bir fayda sebebiyle veya ısrarla sakındığı bir zarardan dolayı zulmedilebilir. Allah ise böyle şeylerden müstağnidir, bu türlü ihtiyaçlardan çok yücedir.
Âl-i İmran 3:109
İşler, dönüp dolaşıp Allah'a varır. Yani neticede herkesin işi O'na varacaktır. O'nun zulüm yapması ise asla mümkün değildir.
Âl-i İmran 3:110
Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz meâlindeki ilâhi beyana çeşitli anlamlar verilebilir. Yaratıkları kurtuluşa ve hayra çağırmanız sebebiyle siz, insanlar için yeryüzüne çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz anlamına gelebilir. Siz iyiliği emredip kötülüğü yasakladığınız için daha önce geçen kitaplarda en hayırlı ümmet olarak yazıldınız anlamına gelmesi de muhtemeldir. Siz eğer iyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsanız, en hayırlı ümmet olursunuz. Siz en hayırlı ümmet oldunuz anlamı da ihtimal dâhilindedir. Bu ümmet gerçekten öyledir; onlar Allah'ın dinine yardım etmek ve O'nun buyruklarını yüceltmek ve Allah'ın rızasını kazanmak için canlarını feda etmişler, canları pahasına Peygamber'ini koruyarak, hatta onu kendi canlarından daha çok severek ve kendilerinden üstün görerek, önceki ümmetlerden daha hayırlı olduklarını göstermişlerdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
[Mâruf ve Münker]
Âyetteki “ma'rüf” ve “münker” konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır. Denilmiştir ki aklen güzel olan her şey mâruftur, çirkin olan her şey de münkerdir. Mârufu emretmekle imanı emretmek, münkere engel olmakla da küfre engel olmak kastedilmiş olabilir. Bunun delili, âyetin devamında Allah'a inanırsınız diye buyurulmuş olmasıdır. Onlar, kendileri Allah'a inanıyor, başkalarını da inanmaya davet ediyor ve münkere engel oluyorlar.
Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Bu ilâhi beyan hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir. İnsanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır. İyiliği emredersiniz; yani Allah'tan başka tanrı bulunmadığına şâhitlik etmeyi, Allah'ın gönderdiklerini kabul etmeyi ve Allah için savaşmayı emredersiniz. Lâ ilâhe illallah (Allah'tan başka tanrı yoktur) esası hiç şüphe yok ki iyiliklerin en büyüğüdür. Münker (kötülük) ise bunu yalanlamaktır ve o da kötülüklerin en büyüğüdür“. [ ] Hz. Ali'den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bana, hiçbir peygambere verilmeyen şeyler verilmiştir”. Onlar nedir, ey Allah'ın Resülu? diye sorduk. Şöyle cevap verdi: “Bana düşmanın kalbine korku salmakla yardım edildi. Yeryüzü (hazinelerinin) anahtarları verildi. Ahmed diye isimlendirildim. Toprak benim için temiz yapıldı ve ümmetim ümmetlerin en hayırlısı kılındı”8 Siz, [insanlar için) ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Bu iki anlama gelir. Biri, siz, önceki ilâhi kitaplarda peygamberlerin dilinde adı geçen en hayırlı ümmetsiniz. Diğeri, Resülullah'a (s.a.) iman etmeniz, ona ve getirdiklerine tâbi olmanız sebebiyle yeryüzündeki en hayırlı ümmet oldunuz, çünkü yeryüzündeki insanların bir kısmı iman etmiş, bir kısmı da inkâr etmişti.
İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız anlamına gelen cümledeki mâruf ve münker, üç anlama gelir: Biri, mâruf aklın iyi gördüğü, yani aklın güzel bulduğu şeydir; münker de aklın çirkin görüp kötü kabul ettiği şeydir. Diğeri, mâruf, âyetlerin ve delillerin işaretiyle güzel olduğu bilinen şeydir, münker de çirkin olduğu deliller vasıtasıyla bilinen şeydir. Öbürü de, mâruf peygamberlerin dilinde güzel görülen şeydir, münker de onların çirkin gör-
[Ehl-i Kitap'tan İman Edenler]
Ehl-i Kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu. Şüphe yok ki onlar için iman küfürden çok daha hayırlıydı. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bunun anlamı şudur: Onlar iki sebepten dolayı imandan yüz çevirip küfre sarılmışlardı: Birincisi, onlar toplumda itibarlı ve saygın bir konumdaydı. Ayrıca kitapları okuyabiliyor ve araştırabiliyorlardı. Bu itibarla insanlar her konuda onlara başvuruyor, ihtiyaçlarını onlara arz ediyordu. İşte onlar iman ettikleri takdirde bu konumlarını kaybedeceklerinden endişe ediyordu. Aziz ve celil olan Allah şunu haber vermiştir: Eğer iman ederlerse, iman edenler arasındaki şan, şeref ve saygınlıkları, kâfirler arasındaki saygınlık ve şereften daha fazla olacaktır. Onların okur yazar bilginlerinden iman etmiş olan Abdullah b. Selâm, Kâb el-Ahbâr ve diğerlerinin şeref ve saygınlıklarının, kâfir olarak ölenlerde bulunmayacak kadar fazla olduğunu görmez misin? [ ] Meselâ onlar aslında iman ehlinin âlimlerinden değil Ehl-i Kitab'ın âlimlerinden idiler. Onlardan kâfir olarak ölenlerden hiç birinin ulaşamadığı izzet ve şerefe, iman ettikten sonra ulaştılar. Hatta müslüman olanların iman ve İslâm ehli arasında ulaştıkları fazilet bir tarafa, onların isimleri bile unutuldu, şöhretleri bitti, nesilleri kesildi. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, onlar müslüman olurlarsa sahip bulundukları menfaatleri ve imkânları kaybedecekleri endişesi taşıdıkları için İslâmiyeti kabul etmeyip, Hz. Muhammede (s.a.) tâbi olmayı reddetmişler ve küfür içinde kalmayı tercih etmişlerdi. Aziz ve celil olan Allah şayet iman ederlerse bunun âhirette onlar için hayırlı olacağını haber vermektedir. Çünkü onlar, sahip oldukları bu imkânları kısa zaman sonra terk edip gidecekler, fakat iman ehlinin değerleri âhirette de devam edecek, sonsuz devirler boyu sürecektir.
İmanla elde edilen sonuç gayb konumunda olunca -küfrün cezası olarak kâfirlerin başlarına gelecek olan şeyler de gaybtır- şehvetlerini engelleyeceği ve lezzetlerini azaltacağını düşünerek nefsin arzuladığı ve zevk aldığı şeyleri düşünmeyi tercih ettiler. Gerçi görünen âlemden hareketle görünmeyen gayb âlemini idrak etmek zor bir iştir, buna ancak Allah'ın lütfu ile ulaşılır. Fakat bu lütuf da Allah'a vacip değildir; çünkü vacip görülürse, lütfetmesinin ve nimetler vermesinin anlamı kalmaz ve bu kulun bir hakkı olurdu; böylece Allah, yapması gerekeni yapmış olurdu. Bunun yanında onlar dünya safasını öne aldılar, dünyanın parlaklığını ve zenginliğin ihtişamını vâdedilen âhiret nimetlerine tercih ettiler. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onların içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır. Evet durum böyleydi; onlardan inananlar daha az, inkâr edenler daha çoktu. En doğrusunu bilen Allah'tır. I
---
Dipnotlar:
dükleri ve yasakladıkları şeydir. İşte bu ihtimallerle âyetin tefsiri ortaya çıkar. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:111
Bu âyet, hem Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem hem de müminler için, müşriklerin yalnız dil ile incitmeleri hariç, diğer eziyet ve zararlarından güvende olacakları konusunda bir müjde anlamı taşımaktadır. Âyet, tıpkı “Şüphesiz kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan birçok üzücü şey işitirsiniz “9 meâlindeki âyet ile “Onlar; şayet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız, eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız’ diyorlar”' meâlindeki âyet ile düşmanlarına karşı iman ehline yardım edileceğini müjdeleyen diğer âyetler gibidir.
Onlar size incitmekten başka zarar veremezler meâlindeki ilâhi beyan, aynı zamanda Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini de ispat etmektedir. Çünkü âyet, henüz sözü edilen husüs gerçekleşmeden önce bunu haber vermektedir, sonra da olay âyette ifade edildiği gibi gerçekleşmişti. Bu durum, Hz. Peygamber'in (s.a.), onu aziz ve celil olan Allah'tan almış olduğunu gösterir.
Âl-i İmran 3:112
[Ehi-i Kitab'a Zillet ve Meskenet Damgasının Vurulması]
Allah'tan bir ipe tutunmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlaraalçaklıkdamgası vurulmuştur. İbn Mesüt kırâatine göre “zillet” kelimesi yer almayıp “onlara aşağılanmaya mahküm damgası vurulmuştur” şeklinde, Hafsanın kırâatinde ise şeklindedir. Buradaki zilletin ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, onlara vurulan cizyedir; “Yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar Ehl-i Kitap'la savaşın!”! meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere, bu onlar için zillet idi; çünkü onlar bundan hoşlanmıyordu.
Nerede bulunurlarsa bulunsunlar. Yani nerede olurlarsa olsunlar. Allah'tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça. Yani Allah'tan bir ahde ve insanlardan bir taahhüde sahip olmadıkça onlar bir kavmin (müminlerin) hükmü altında olacaklar ve cizye vereceklerdir. İbn Abböâs'ın (r.a.) yorumu da şöyledir: [ ] Allah'tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça demek Allah'tan bir ahde ve insanlardan bir taahhüde sahip olmadıkça!?, demektir. Mukâtil (r.a.) şöyle dedi: Buradaki insanlar anlamına gelen “en-nâs”
lafzından maksat özellikle Allah'ın Resülü'dür
Onlara zillet damgası vurulmuştur meâlindeki ifadenin, kendi aralarında şanlı, şerefli ve itibarlı bir konuma geldikten sonra, küfürleri sebebiyle müslümanlar arasında kendilerine zillet damgası vurulmuştur, anlamına gelmesi muhtemeldir. Onlar Allah'tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça, yani İslâm'a sarılmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar onlara zillet damgası vurulmuştur. Yani onlar İslâm'a intisab etmedikçe hesaba katılamaz ve bir yerde tutunamazlar, çünkü kendilerinden emin değillerdir.
Onlar Allah'ın gazabına uğramışlardır. Denilmiştir ki bu, inkâr etmeleri sebebiyle Allah'ın gazabını hak etmişlerdir, anlamına gelir. Allah'ın gazabıyla dönmüşlerdir ve ayrıca Allah'ın gazabı onlara şart olmuştur, anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu husüsu çeşitli yerlerde açıklamıştık“. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Aşağılanmaya mahküm olmuşlardır. Buradaki “meskenet” kelimesi ihtiyaç ve fakirlik anlamına gelir. Daha önce de belirttiğimiz gibi onlar, Hz. Peygambere daha yakın ve müşriklerden daha uzak olmalarına rağmen Resülullah'a karşı müşriklere yardımcı olmuşlardı. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hak onları zillete düşürdü, daha önce kendi aralarında izzet ve şeref sahibi iken müslümanlar arasında kendilerini muhtaç ve aşağılık bir duruma düşürdü. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Allah, Ehl-i Kitap'tan onlara destek verenleri kalelerinden indirdi, kalplerine korku saldı”1!5, Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın Allah, Ehl-i Kitap'tan onlara destek verenleri kalelerinden indirdi meâlindeki âyetinde" zikrettiği belli bir grubun ve müslümanların yardıma mazhar oldukları benzer diğer olaylarda zikredilen kişilere de yönelik olabilir. Söz konusu olaylara şâhit olanlar bu âyetten gerçek maksadın ne olduğunu bilir ve onlar buna bağlı olarak gelen müjdelerin sebeplerini de anlar. [ ] Muhtemeldir ki Cenâb-ı Hak onların duydukları bütün ihtiyaçları fani âleme yöneltmiştir ki o da dünyadır. gerçekten bir faydası yoktur, sadece âhiret hayatını kazanmak için ona ihtiyaç vardır, ayrıca kâfirler âhireti kazanmak için dünyaya ihtiyaç olduğunu da bilmemektedirler. Bu sebeplerle dünya menfaati yok hükmündedir”, Şu da muhtemeldir:
Cenâb-ı Hak onlara dünyanın imkânlarını bolca vermiş, fakat kalplerine de korku ve ihtiyaçların en büyüğünü koymuştu, işte bu, meskenet hâlidir.
Bu, onların, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri yüzündendir. Allah'ın âyetleri konusunu daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık",
[Haksız Yere Peygamberlerin Öldürülmesi]
Ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Bu meâldeki ilâhi beyan çeşitli anlamlara yorulanabilir. Muhtemeldir ki onların ataları, peygamberleri haksız yere öldürmüşlerdi, bunlar her ne kadar kendileri bizzat öldürme eyleminde bulunmamışlarsa da peygamberlerin öldürülmesini tasvip etmişlerdir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu fiili onlara izafe etmiştir, çünkü onlar, yapılandan memnun olmaları sebebiyle atalarıyla aynı konumda bulunuyorlardı. Bu durum, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kişiyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur”, Onlar Hz. Muhammed'i (s.a.) öldürmeyi kastetmiş de olabilirler. Onu öldürmeye kastettikleri zaman da, “kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur” meâlindeki âyetin hükmüne uygun olarak sanki bütün peygamberleri öldürmeye kastetmiş gibi olmuşlardır. Âyet-i kerime, ataları sebebiyle onları ayıplamış da olabilir; çünkü onlar dinde atalarını taklit ediyorlardı. Onların ve dinde onları taklit eden herkesin ahmaklığı bilinsin diye, peygamberlere (s.a.) yapmış oldukları kötülükleri açıklamaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Onlar, Hz. Muhammede (s.a.) iman edenleri öldürmek istemiş de olabilirler, bu yüzden öldürme fiili onlara nispet edilmiştir. Nitekim Allah onların müminlere tuzak kurmalarını kendi zatına”", dostlarına yardımı da yine kendine nispet etmiştir'. Halbuki ne tuzağı kuran, ne de yardımı yapan bizzat Allah Teâlâ değildi. İşte bu âyette de Hz. Peygamber'in (s.a.) bağlılarını öldürdükleri için öldürme fiili onlara nispet edilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
41 “Ehli Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resülü'nün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. 12 bk. Taberi, Tefsir, IV, 48; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 296; Şevkâni, Fethu'l-Kadir, 1, 378. 13 Bu görüşü Kurtubi, kimseye nispet etmeden zikretmiştir (Kurtubi, Tefsir, IV, 174). 414 bk. el-Bakara, 2/61 âyetin tefsiri. “Allah, Ehl-i Kitap'tan onlara destek verenleri kalelerinden indirdi, kalplerine korku saldı; artık onların bir kısmını öldürüyorsunuz, bir kısmını da esir alıyorsunuz” (el-Ahzâb, Biraz önce geçen âyet. “Zira dünya ancak âhireti kazanmak için bir vesiledir. Âhireti kazanmak için vesile olan her şeyin varlığı ile yokluğu eşittir”. 48 bk. el-Bakara, 2/41, 61 âyetlerinin tefsiri. Muhtemelen Màtüridi burada su âyet-i kerîmeye işaret etmektedir: “Münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbula Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler”. “Eyiman edenler! Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır” (Muhammed, 47/7). Yani Hz. Peygamber (s.a.) döneminde yaşayanlara.
Âl-i İmran 3:113
[Ehl-i Kitap]
Hepsi bir değildir: Ehl-i Kitap'tan öyle bir topluluk var ki, Allah'ın âyetlerini okur. Onlardan, yani Ehl-i Kitap'tan iman edenlerle iman etmeyenler eşit değildirler. Çünkü onlardan iman edenler, istikamet sahibi olmuştur. “Ummetun kâime” beyanının, âdil ümmet anlamına geldiği söylenmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Müsâ'nın kavminden hak yolu gösteren ve onun ışığında âdil davranan bir topluluk da vardı”, Şöyle de söylenmiştir: “Ummetun kâime” ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırlara farzlara ve O'na itaate dikkat eden, ayrıca kitabını tahrif etmeyen anlamına gelir. Buna doğru yolda olanlar anlamı da verilmiştir, bunlardan maksat Ehl-i Kitap'tan iman edenlerdir. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Onlar, geceleri Allah'ın âyetlerini okuyan istikamet sahibi bir topluluktur, meâlindeki âyetten maksat, geceleri namaz kılan Muhammed ümmetidir; zira böyle bir özellik önceki ümmetlerde yoktu, Âyet-i kerimenin bu kısmı Hafsa'nın mushafında şöyledir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler. İman edip dünya ve âhirete ilişkin yararlı işler yapanlara, yapmış olduklarına karşılık, hazır olarak onları bekleyen, huzur içinde kalacakları cennetler vardır. Günaha batanların varacakları yer ise ateştir.”
Onlar secdeye kapanırlar. Bu meâldeki ifade ile muhtemelen namaz kılanlar kastedilmiştir. Bu cümle ile boyun eğerler anlamı da kastedilmiş olabilir; zira secde boyun eğmektir.
Bii AA 25 KEN
---
Dipnotlar:
24 “Hepsi bir değildirler; Ehl-i Kitap'tan istikamet sahibi bir topluluk vardır” âyeti hakkında İbn Mesüd (ra.) şöyle demiştir: Ehl-i Kitap ile Muhammed ümmeti bir değildir. Onlar geceleri Allah'ın âyetlerini okurlar meâlindeki âyet hakkında da şöyle söylemiştir: Bundan maksat yatsı namazıdır; Muhammed (s.a.) ümmeti bu namazı kılar, fakat Ehl-i Kitab'a mensup insanlar kılmazlar (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 297). Hafsa'nın mushafından yapılan rivâyetin burada bittiği anlaşılıyor. İbarenin diğer kısmı ise
Âl-i İmran 3:114
Bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler. Yani kendileri iman ederler, başkalarına da iman etmelerini emrederler ve buna davette bulunurlar. Kötülüğü yasaklarlar anlamındaki küfrü. İyiliği emrederler cümlesi ile her türlü iyiliğin, Kötülüğü yasaklarlar cümle ile de her türlü kötülüğün kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bu husüsa daha önce temas etmiştiki2.
[ ] Onlar hayırlarda yarışırlar. Yani her türlü hayırda. İşte bunlar iyi kimselerdendir. Denilmiştir ki cennette salihlerle beraberdirler. Yani bunları yapan insan salihtir.
Âl-i İmran 3:115
Ne hayır yaparlarsa bilsinler ki karşılıksız bırakılmayacaklardır. Yani yaptıkları reddedilmeyecek, bilakis kabul edilecek, hatta âhirette kendilerine onun mükâfatı verilecektir. Allah nasıl reddeder ki O, az iyiliğe çok mükâfat veren, en küçük bir hayrı bile kabul edip ona bol mükâfat lütfedendir. “Felen yükferüh” 35) ifadesi Hafsa'nın mushafında “felen yutreküh” şeklindedir. Yani onlar, az olsa bile yaptıklarının mükâfatı kendilerine verilmeden bırakılmazlar. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa, Allah onu katlar”. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada kastedilen, yukarıda zikri geçenler olmalıdır. Başka bir âyette de;
“Allah amellerinizin karşılığını asla eksiltmeyecektir”? buyurulmaktadır. Bu âyete, size haksızlık yapılmayacaktır anlamı verildiği gibi, mükğfatınız asla eksiltilmeyecektir anlamı da verilmiştir. Karşılıksız bırakılmayacaklardır. Yani onların yaptıkları kaybedilmeyecek, bilakis kendilerine teşekkür edilecek, yani Allah katında yaptıkları kaybedilmeyecektir, anlamı da verilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah kötülükten sakınanları bilir. Bu beyanın anlamı açıktır.
Âl-i İmran 3:116
İnkâr edenlerin malları da çocukları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bize göre bu ilâhi beyandan maksat şudur: Dünyada birbirleriyle yardımlaşmalarının benzeri âhirette kendilerine hiçbir fayda getirmeyecek, [ ] bilâkis Cenâb-ı Hakk'ın şu âyette buyurduğu gibi olacaktır: “O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır”. Şu da var ki o gün mal fayda vermeyecek ise de, verse bile insanın o gün malı da olmayacaktır. Onlarsa mal ve evlat çokluğunun kendilerini Allah'ın azabından kurtaracağını zannediyorlardı; şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz, dolayısıyla bize azap edilecek değildir”!. Aziz ve celil olan Allah, fazla mal ve evladın, onların ilâhi azabından hiçbir şey kaldıramayacağını haber vermektedir.
Âl-i İmran 3:117
Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kendilerine zulmeden halkın ekinine isabet edip onu helâk eden kavurucu bir rüzgârdiır. Allah kâfirlerin yaptıkları harcamaları halkın ekinini helâk eden kavurucu bir rüzgâra benzetmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu benzetme, onların harcamaları ve yaptıkları her şeyi putlara tapmaları sebebiyle oluşuyordu. Zira onlar şöyle diyorlardı: “Bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz”. Onlar bu işlerin ve insanları Allah yolundan döndürmek için yaptıkları harcamaların âhirette fayda vereceğini ve kendilerini Allaha yaklaştıracağını zannediyorlardı. Allah ise, bunların hiçbir fayda vermeyeceğini haber vermektedir; tıpkı ekinlere hücum eden soğuk ve kavurucu rüzgârın ekine fayda vermediği gibi. Halbuki onlar bu rüzgârda rahmet bulunduğunu ve onun ekinlerine faydalı olacak şeyleri taşıdığını, ürünlere iyi geleceğini zannediyorlardı. Ama bir de baktılar ki o rüzgâr bir ateş getirmiş ve bütün ekinlerini yakmış. Aynen bunun gibi onlar yaptıkları işlerin ve dünyadaki harcamalarının da, âhirette kendilerini Allaha yaklaştıracağını umuyorlardı. Fakat nasıl ki o rüzgâr ekinlerini yakan bir âfet olmuşsa, onların yaptıkları ve harcadıkları da o kavurucu rüzgâr gibi kendileri için helâk edici bir âfet olacaktır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
“es-Sır” kelimesi şiddetli soğuk demektir. Onun tiz ses olduğu da söylenmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Karısı heyecanlabağırarak alnına vurdu; ‘Benim gibi yaşlı ve kısır bir kadın ha” dedi””, İşte buradaki bağırmadan maksadın tiz ses olduğu söylenmiştir”.
[ ] Onların harcadıklarının misali. Bu meâldeki cümle hakkında şöyle de denilmiştir: Onlar harcamalarını, “Hak dine inanmayanlar servetlerini, insanları Allah'ın yolundan engellemek için harcarlar”s meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibi, insanları Allah'ın yolundan çevirmek ve Resülullah'ı (s.a.) öldürmek için yapıyorlardı. Yani ekin sahibi yaptığı harcamaya üzüldüğü gibi, onlar da yapmış oldukları bu harcamalara üzüntü duyacaklar. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlar. Daha önce de söylediğimiz gibi“ zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada şöyle denilmektedir: Onlar kendilerini, olmamaları gereken yere koymuşlardı; yoksa kendilerini oraya Allah koymuş değildir, kendileri koymuşlardır. Çünkü onlar Allahtan başkasına tapmışlar ve kendilerini sadece Allah'a teslim etmemişlerdi. Bu bakımdan onlar, kendilerini Allah'tan başkasına teslim ettikleri ve O'ndan başkasına taptıkları için kendilerine zulmetmiş ve kendilerini olmamaları gereken yere koymuşlardı. Çünkü kendilerini ait oldukları yere koymaları, sadece Allah'a teslim etmeleri ile mümkündü. Şöyle de denilmiştir: Onlar Allah'ı inkâr etmeleri ve O'ndan başkasına tapmaları yoluyla Allah'a değil, sadece kendilerine zarar vermişlerdir; çünkü Allah'ın, onların ibadetlerine ihtiyacı yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu âyette kelimeler arasında yer değiştirme vardır, aslı şudur: Allah her insanın yaratılışında, kendisine kulluk yapma özelliğini koymuştur, fakat insanlar bu özelliklerini Allah'tan başkasına kulluk yapmaya çevirmişlerdir.
---
Dipnotlar:
Enbâri kavurucu bir rüzgâr gibidir meâlindeki beyan hakkında üç görüş vardır dedi. Biri; ifadesi soğuk, ayaz anlamına gelir. İkincisi ses ve hareket demektir. İbn Abbâs'ın (r.a.) da, onda ateş vardır, dediği rivâyet edilmiştir.
Âl-i İmran 3:118
[Gayrı müslimleri Dost Edinmek]
Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin! Bu meâldeki ilâhi buyruğun işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle denilmiştir: Burada Allah Teâlâ müminlerin münafıklarla gidip gelmesini, yani onlarla kardeşlik alakası kurmasını veya müminleri bırakıp onları dost edinmesini yasaklamaktadır. Âyetin bu kısmı Hafsa'nın mushafında şöyledir: (Sis Os ye leş lias Y). İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Burada Allah müminlerin, mümin kardeşlerini bırakıp yahudileri, hıristiyanları ve münafıkları sırdaş edinmesini, müminlerle değil de onlarla konuşmasını ve sırlarını onlara vermesini yasaklamaktadır”.
[ ] Bu âyette geçen “el-bitâne” (suky) sözcüğünün kardeşler anlamına geldiği söylenmiştir; kendilerini sırlarını emanet ettikleri kişiler konumunda tutarlar.
Kâfirleri sırdaş edinmeyi yasaklamanın iki sebebi vardır. Birincisi onunla tanınmış olmaktır, zira herkes, arkadaşlık ettiği kişi ile bilinir. İkincisi, düşmanının kendisini, “arkadaşlığı ve sohbeti güzeldir” diye göstermesi suretiyle ona sempati duymasıdır. Halbuki bu ilişkide din konusunda kendisinden yardım isteme, ayrıca onun konumunu bilmeme durumu vardır.
Onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar. Burada Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Sizin durumunuzu bozmak için onlar gayret göstermekten asla geri durmazlar.
Onlar sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Yani onlar sizin günah işlemenizi temenni ve arzu ederler. Yani sizi günaha düşürecek tavırlar sergileyerek onlarla aynı konumda olmanızı isterler. Buradaki “el-'anet” kelimesinin, darlık, zorluk anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani onların amacı budur, ardından gelen âyette anlatıldığı üzere.
Onların ağızlarından nefret taşmaktadır. Bu âyetin baş tarafının münafıklar hakkında nâzil olduğunu söyleyene göre, Onların ağızlarından nefret taşmaktadır meâlindeki beyanın, şu âyette şöyle açıklandığını kabul etmektedir: “Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin”. Onlar, konuşma tarzlarından münafıkları tanıyorlardı.
47 Taberi, Tefsir,IV, 61; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, III, 38.
Onların ağızlarından nefret taşmaktadır meâlindeki ilâhi beyandan maksat, “İnsanlar size karşı asker toplamışlar” anlamındaki âyette belirtildiği üzere korkutmaktır. Veya “İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır”0 meâlindeki âyette ifade edildiği üzere, müslümanların başlarına gelen dert ve belalardan sevinç duymaktır.
399 [ ] Kalplerinin gizlediği şey daha büyüktür. Onlar zâhirde müslümanların yanında görünüyorlardı, fakat kendilerine karşı duydukları düşmanlığı, muhalefeti ve müslümanların helâke uğramaları için gösterdikleri gayreti içlerinde gizliyorlardı. Dolayısıyla onların içlerinde gizledikleri şeyler açıkladıklarından daha fazla idi. Bu âyetin kâfirler hakkında nâzil olduğunu söyleyenlere göre ise âyetin anlamı açıktır.
Onların ağızlarından nefret taşmaktadır. Yani sövgü ve düşmanlık. Fakatonların içlerinde gizledikleri fesat ve kötülük bundan daha fazladır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyorsanız. Bu beyanın, âyetleri düşünüyorsanız, anlamına gelmesi muhtemeldir. Eğer akıllarınızdan faydalanmak istiyorsanız, anlamına da gelebilir. Çünkü aziz ve celil olan Allah, Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetinde onların akıllarından faydalanmadıklarını beyan etmiştir. Onların akılları vardı, fakat akıllarından faydalanmıyorlardı, faydalanmayınca da sanki akılları yoktur, diye beyan etmiştir.
---
Dipnotlar:
“8 “İstersek şüphesiz onları sana gösteririz de yüzlerindeki işaretlerden kendilerini tanırsın. Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin. Allah bütün yaptıklarınızı bilir”
Âl-i İmran 3:119
Size gelince, bakın siz onları seviyorsunuz, fakat onlar sizi sevmiyorlar. Önceki âyetin münafıklar hakkında nâzil olduğunu söyleyenlere göre bu âyet o fikri desteklemektedir. Çünkü burada Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” diyorlar, diye buyurmaktadır. “Hà entüm” ifadesi, “siz ey Müslümanlar” anlamına gelir. Onları, yani münafıkları seviyorsunuz, fakat dininizden dolayı onlar sizi sevmiyorlar. Bu âyette, ya zahiri bir iman göstermek veya zahiri bir görüntü vermekle müminleri seven bir kavmin gerçek durumu beyan edilmektedir. Onlardan bazıları müslümanların dostluğunu kazanmak istemiş, Allah da onların dış görüntülerine aldanmamaları için iç yüzlerini müminlere gösteriyor. Bu aynı zamanda, Cenâb-ı Hakk'ın, onların iç yüzlerini haber vermesi itibariyle hem müminler için hem de Resülullah (s.a.) için bir delil mahiyetindedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Önceki âyetin kâfirler hakkında geldiğini söyleyenlere gelince, Siz onları seviyorsunuz, fakat onlar sizi sevmiyorlar, meâlindeki beyan başlangıç cümlesidir ve ondan tamamen ayrıdır. Çünkü bu, öncekinden farklı olarak münafıkları nitelemekte ve onlara ait özellikleri ifade etmektedir.
Size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırıyorlar. De ki: Öfkenizden çatlayın! Bu, temsili bir ifadedir. Şiddetli kızgınlık durumu için, falan kişi filana karşı parmaklarını ısırıyor, denir. Bu ifade öfkenin had safhaya vardığı bir durum için kullanılır.
[ ] Öfkenizden çatlayın! Onları öfkelendiren şey sadece müslümanların ulaştığı rahatlık, zafer, sayılarının çoğalması ile izzet ve şeref sahibi olmalarıdır. Buna göre cümle, başkalarında görülmeyen bu nimetlerin tamamına ulaşmaları için müminlere yapılan bir dua anlamına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Hafsa'nın mushafındaki kırâat “kul mütü bi-ğayzıküm len tedurrünâ şeyen” (L Uyg y Sia İyiye J) şeklinde olup öfkenizden çatlayın, siz bize hiçbir şekilde zarar veremezsiniz anlamına gelir.
Şüphesiz Allah kalplerde olanı bilmektedir. Bu cümle de tehdit anlamına gelmektedir.
5561225 iia Pop saa Kasa òl
Âl-i İmran 3:120
[Münafığın Karakteri]
Size bir iyilik gelirse bu onları üzer. Bu anlamdaki ifade görünüşte münafıkların niteliği değildir, çünkü onlar topluma iyilikler gelince memnun oluyorlardı, fakat muhtemelen onlar, müminlere değil sadece kendilerine iyilik geldiğinde tatmin oluyorlardı.
Başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler. Rivâyet edildiğine göre münafıklar, müslümanların, düşmanlarına karşı zafer kazandıklarını ve ganimet elde ettiklerini gördüklerinde bundan hiç hoşnut olmazlar, fakat onların öldürüldüğünü ve hezimete uğradığını gördüklerinde sevinir ve mutlu olurlardı. Şöyle de denilmiştir: Müminlerin bolluğa ve refaha kavuştuklarını gördüklerinde bundan rahatsız olur, fakat kıtlığa, kuraklığa ve pahalılığa düştüklerini gördüklerinde sevinirlermiş. Şu kadar var ki bu durum şöyleydi: Müslümanlara yönelik iyiliği görünce üzülür, her türlü musibet ve felâketi görünce sevinirler.
Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların tuzağı size hiçbir zarar vermez. Burada Allah, eğer sakınır ve sabırlı olurlarsa, onların tuzaklarından hiçbir zarar görmeyeceklerini müminlere haber vermektedir; bunu da başlarına gelen musibetin kendi elleriyle yaptıklarının sonucu olduğunu bilmeleri için yapmaktadır.
Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır, meâlindeki cümle, tehdit ifade etmektedir.
Âl-i İmran 3:121
Bu âyetteki “tübevviu” kelimesinin, müminleri savaşın mekân ve mevzilerine hazırlıyorsun, anlamına geldiği söylenmiştir. Müminleri uygun konumlara koyuyorsun, müşriklerle savaşmak üzere müminler için siperler yapıyorsun, onları yerleştiriyorsun, savaşa hazırlıyorsun, anlamlarına geldiği de söylenmiştir. Bunların hepsi aynı şeyi ifade eder.
[ ] Bu âyette sözü edilen savaşın hangi savaş olduğu ve hangi gün yapıldığı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Müfessirlerin çoğunluğu, bu savaşın Uhud günü olduğunu söyler!. Bunun Hendek savaşı olduğu söylendiği gibi, Bedir savaşı olduğu da söylenmiştir. Hangi gün olduğuna dair sahih bir rivâyet olmadan onu bilmek mümkün değildir. Fakat ordunun yönetimini üstlenen komutanlar, askerlerin pozisyonlarını ve savaş için konuşlanacakları yerleritayin ederler. Güçleri oranında askerlerin boşluklarını ve zarar yollarını kapatmak onların sorumluluğundadır. Askerlerin de komutana itaat etmeleri ve ondan gelecek işarete uymaları gerekir. Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimede bu husüsa işaret etmektedir: “Allah'a itaat edin, Resüle itaat edin, sizden olan ulu'l-emre de!”
Açıklamaya çalıştığımız âyette Allah, savaşın mevzilerini zikretmektedir. Fakat başka bir âyet-i kerimede de saflardan da bahsedilmesini gerekli görmüştür meselâ şu âyette olduğu gibi: “Bilin ki Allah kendi yolunda sağlam örülmüş bir duvar gibi kenetlenmiş saflar halinde çarpışanları sever” Başka bir âyette de savaşta sebât etmeyi belirtmiştir: “Bir düşman birliği ile çatıştıgınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız”, Burada asıl olan, askerlerin sebat göstermekle emrolunmalarıdır. En güzel olanı ise, onların bir komutanı olması, komutanın askerlerin mevzilerini belirlemesi ve böylece onların sebat göstermelerine yardımcı olmasıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âyetteki “mekâ'id” (aziz) kelimesi ile oturmak anlamının kastedilmiş olması da muhtemeldir; bu durum, savaşta sebat göstermeye ve düşmanı defetmeye daha uygundur. Safların zikrinde ise düşmana saldırıda bulunma husüsu belirtilmektedir: “İnkâr edenlerle savaşta karşı karşıya gelince onlara arkanızı dönüp kaçmayın. Kim savaş için yer değiştirmek veya başka bir birliğe katılmak amacıyla olmaksızın savaş sırasında düşmana arkasını dönüp kaçarsa..."
402 [ ] Âyette, düşmana saldırmaya izin verilmekte ve bunun meşruiyetine işaret edilmektedir; bunun yanında duruma göre sırt vermek de mümkündür. (asai) kelimesi, savaş için askerin konumlandığı yerler ve mevziler anlamına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir. Burada işitendir anlamındaki “semi?” lafzı ile sözlerinizi işiten, bilendir anlamındaki “alim” lafzı ile de sırlarınızı bilendir mânasının kastedilmiş olması muhtemeldir. İşitendir. Yani sizin Allah'ı zikretmenizi ve O'na dua etmenizi işitendir, çünkü onlar “Sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız”“ meâlindeki âyette Allah'ı zikretmek ve düşmana karşı sebat etmekle emrolunmuşlardı. Bilendir, sizin sevabınızı bilendir. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir meâlindeki cümle, aziz ve celil olan Allah'tan müminlere zafer için ve karşılaştıkları zararlardan kurtulmak için bir müjde de olabilir. Nitekim Hz. Müsâ ve Hârün'a da şöyle buyurmuştu: “Ona (Firavun'a söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin!” Onlar da şöyle karşılık vermişlerdi: “Onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz””. Aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurmuştu: “Korkmayın! Bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm”, Cenâb-ı Hak, “İşitirim, görürüm” buyurmak suretiyle Müsâ ile Hârüna güven vermişti. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyetteki Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir meâlindeki cümle, sizin duânızı işitirim, yani kabul ederim, size yardım etmeyi ve sizi zafere ulaştırmayı da bilirim, demektir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Oiti Şiz
---
Dipnotlar:
441 — Taberi, Katâde, İkrime, İbn Abbâs, Hasan-ı Basri, Câbir, İbn İshak, İbn Zeyd ve Süddi'nin (r.a.) rivâyetlerine dayanarak onun Uhud savaşı olduğuna dair delilleri zikretmektedir. Süddi şöyle dedi: Resülullah (s.a.) bin kişilik bir ordu ile Uhud'a gitmiş ve sabırlı olurlarsa savaşı kazanacaklarını vâdetmişti. Abdullah b. Übey b. Selül üç yüz taraftarı ile savaş alanından geri dönünce, Ebü Câbir es-Selemi, kendilerini çağırmak üzere arkalarından gitmişti. Fakat onlar Ebü Câbire baskın çıkmışlar ve biz savaşmayı bilmeyiz, eğer bizi dinlersen sen de bizimle birlikte dönersin, demişlerdi. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurdu: “O zaman sizden iki bölük, bozulup çekilmeye yüz tutmuştu” (Âl-i İmrân, 3/122). Bu iki bölükten maksat, Beni Seleme ve Beni Hârise kabileleridir. Abdullah b. Übey savaştan geri dönünce onlar da dönmeye niyetlenmişlerdi. Fakat Allah onları korudu, böylece Resülullah'ın (s.a.) yanında yedi yüz kişi kaldı (Taberi, Tefsir, IV, 73. Ayrıca bk. İbn Hişâm, es-Siretü'n- Nebeviyye, IV, 57). 44 “Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız ki zafer sizin olsun”. 45 “Ey Müminler! İnkâr edenlerle savaşta karşı karşıya gelince onlara arkanızı dönüp kaçmayın. Kim savaş için yer değiştirmek veya başka bir birliğe katılmak amacıyla olmaksızın savaş sırasında düşmana arkasını dönüp kaçarsa Allah'ın öfkesine uğramış olur, onun varacağı yer cehennemdir, ne kötü bir son!”. “Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız ki zafer sizin olsun”. “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer. Ey rabbimiz! dediler, Doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veyadaha da azmasından endişe ediyoruz” (Tâhâ, 20/44-45).
Âl-i İmran 3:122
O zaman sizden iki bölük, bozulup çekilmeye yüz tutmuştu. Karar vermek, azmetmek anlamına gelen “hemmet" kelimesinin burada, azmetmek anlamına gelmesi de, muhtemeldir. “Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; o da kadını arzulamıştı, Rabbinin burhanını görmeseydi” meâlindeki âyet de aynı şekilde yorumlanır. Yani kadın Yüsuf'u kesinlikle arzulamıştı, Yüsuf da istem dışı bir şekilde kadını arzu etmişti. İstem dışı arzu, sahibinin hiç bir dahli olmadan ortaya çıkar. Azimle istemek ise iradeli ve amaçlı bir arzudur.
[ ] O zaman sizden iki bölük, bozulup çekilmeye yüz tutmuştu. Buradaki “feşl” kavramı gevşemiş olmak anlamında olup yasaklanmamıştır, çünkü bu, onun iradi bir fiili değildi. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, onlar suni olarak geri durma ve korkma fiilini düşünmüşlerdi anlamına gelebilir. Konuyla ilgili rivâyette”, o iki bölükten birinin falan kabileden, diğerinin de filan kabileden olduğu belirtilmektedir‘. Onların ancak kendilerinin ikrarından başka bir şekilde zikredilmeleri de gerekmez. Onların bunu ikrar ettikleri de söylenmiştir. Onlar; evet biz onu yaptık, olmaması da hoşumuza gitmezdi; çünkü Yüce Mevlâ Allah onların velisidir meâlindeki beyanında, Cenâb-ı Hak bizim velimiz olduğunu açıkladı, eğer bu olay olmasaydı onu açıklamayacaktı, dediler.
Allah onların velisidir. Çeşitli yerlerde açıkladığımız gibi”, veli, yardımcı ve koruyucu anlamlarına geldiği de söylenmiştir. Onların Allah'a daha layık olduğu anlamına geldiği de ifade edilmiştir.
Müminler yalnız Allah'a güvensinler. Müminlerin aziz ve celil olan Allah'tan başka hiç kimseye güvenmemeleri gerekir.
Mümin kesin bir şekilde bilir ki Allah'ın yardım ettiği kişiyi mağlup edecek kimse yoktur, Allah'ın perişan ettiğine de kimse yardım edemez. Bundan dolayı o, Allah'a tevekkül eder, yani Allah'ın vâdine güvenir ve O'na verdiği söze vefa göstermeye çalışır. [ ] Bütün işlerini de Allah'a havale eder; çünkü her şeyiyle Allah'a ait olduğunu ve neticede yine O'na döneceğini bilir. İşte bu inançla O'nun dinine yardım edeceğine ve düşmanlarına sırtını dönüp kaçmayacağına söz vermiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:123
Andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz iken Bedir'de de yardım etmişti. Aziz ve celil olan Allah müminlere, sayılarının çokluğuna, sahip oldukları kuvvete ve savaşa iyi hazırlanmış olmalarına güvenmemelerini, kendisinden başka hiç kimseye güvenmemeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Bilakis yalnızca Allah'a tevekkül etmek işlerini O'na havale etmeli ve O'na güvenmelidirler. Çünkü Allah onlara, Bedir'de çaresiz ve zayıf oldukları halde melekleri göndererek kendilerine yardım ettiğini, sayıları az ve zayıf olmalarına rağmen düşmanlarına galip getirdiğini hatırlatmaktadır. Uhud'ta ise daha güçlü ve sayıları daha çok olduğu için kendilerine güvenmişler ve bu durum onların hezimetine yol açmıştı.
Allah'tan sakının. Yani O'na isyan etmekten sakının. Böylece şükretmiş olursunuz. Bu âyet şükrün, ancak Allah'a itaat ve O'na isyandan sakınmak suretiyle yapılmış sayılacağına işaret etmektedir. İmtihan da ancak verilen nimetlere şükür için yahut önceki gaflet ve avarelikten dolayı yapılır“, En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:124
124. “O zaman inananlara şöyle diyordun: Rabbinizin, indirilen üç bin melekle size yardım etmesi sizin için yeterli değil mi?”
125. “Evet, eğer siz sabır gösterip itaatsizlikten sakınırsanız, onlar şu anda süratle üzerinize gelseler bile rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir.”
Âl-i İmran 3:125
124. “O zaman inananlara şöyle diyordun: Rabbinizin, indirilen üç bin melekle size yardım etmesi sizin için yeterli değil mi?”
125. “Evet, eğer siz sabır gösterip itaatsizlikten sakınırsanız, onlar şu anda süratle üzerinize gelseler bile rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir.”
Âl-i İmran 3:126
[Meleklerin Savaşta Yardıma Gelmesi]
[ ] O zaman insanlara yeterli değil mi? Bu husüs, Enfâl süresinde ise “Meleklerden peşpeşe gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim” diye beyan edilmiştir. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki meleklerin sayısı on bindi. Bir seferinde üç bin, birinde beş bin ve birinde peşpeşe biner melek olmak üzere ikibin melek ve toplamda da on bin melekti. Şöyle de denilmiştir: Onların sayısı, üç bin, beş bin ve bin olmak üzere toplam dokuz bindi. Toplam sayılarının beş bin olduğu, üç binlik ve iki binlik gruplar halinde müslümanlara yardıma geldikleri de söylenmiştir.
Bu yardımın ne zaman gerçekleştiği konusunda da farklı görüşler vardır; bazıları Uhud'ta, bazıları da Bedir'de gerçekleştiğini söylemiştir’.
Şöyle de denilmiştir: “Rabbiniz size, Meleklerden peşpeşe gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim' diye cevap verdi” meâlindeki âyet Bedir gününe, bu süredeki âyet ise Uhud gününe aittir. Aslında biz olayın nasıl olduğunu bilmiyoruz, bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Ama şunu bilmekteyiz: Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır meâlindeki âyetle müminlere yardım ve destek müjdesi verilmiş ve böylece onların kalpleri rahatlatılmıştır.
[Meleklerin Savaşa Katılması]
Meleklerin savaşmaları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları melekler kâfirlerle savaşmıştır derken, bazıları da savaşmamışlar, sadece âyette belirtildiği gibi müminlerin kalplerini teskin etmişlerdir, demiştir. Meleklerin savaşmaları ihtimali yoktur; çünkü âyette “Allah onların gözünde sizi az gösteriyordu” diye belirtilmiştir. Şayet melekler de savaşa katılmış olsalardı az göstermesinin anlamı kalmazdı. Zira bir melek, kâfirlerin hepsine yeterfakat Uhud'ta katılmadıklarını söylemişlerdir. Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz.
Sözlükte nişanlı anlamına gelen “musevvimin” kelimesi ile indirilen anlamına gelen “munzelin”;2) kelimesinin aynı şeyi ifade ettiği, dolayısıyla ikisinin de göndermek anlamına geldiği söylenmiştir. İlk kelimenin işaretlenmiş anlamına geldiği de söylenmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, ancak bu, meleklerin bir alâmete ihtiyaçları olduğu için değil, müminlerin bir alâmete ihtiyaçları olduğunu bildirmek için olmalıdır. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivâyet edilip Bedir ashâbına söylediği; “Kendinize nişan takın, zira melekler de nişan taktılar”! sözü de buna işaret etmektedir.
Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir. Şunun bilinmesi gerekir ki: Zaferin oluşumunda Allah'tan gelen bir lütuf vardır, öyle ki buna yaratıklardan hiç bir şeyle ulaşılmaz. Burada Allah, galip gelen herkesin bunu ancak aziz ve celil olan Allah'ın yardımıyla sağladığı bilinsin diye meleklerin müminlere yaptıkları yardımdan söz etmemektedir.
---
Dipnotlar:
lidir. Cibril'in (s.a.), Hz. Lüt'un (s.a.) köylerini göğe doğru nasıl kaldırıp ters çevirdiğine bakmaz misin? [ ] İşte bu, yaptığımız yoruma işaret etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bazıları meleklerin Bedir'de savaşa katıldıklarını, 456 Daha önce geçen 122. âyetin tefsiri sırasında, Taberi'nin Tefsir'inde kaydettiği rivâyetlere dayanarak onun Uhud günü olduğunu delilleriyle zikretmiştik. “O, karşılaştığınız sırada da sizin gözünüzde onları az gösteriyordu, onların gözünde de sizi az gösteriyordu ki, Allah olmasını dilediği şeyi gerçekleştirsin; zaten bütün işler Allah'a Meselâ bk. “Elçilerimiz Lüt'a geldiğinde, Lüt onlardan dolayı huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti. ‘Zor bir gün! dedi” meâlindeki âyet ile “Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine sağanak halinde, rabbin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Böyle cezalar zâlimlerin başından hiç eksik olmaz” (Hüd, 11/77, 82-83) meâlindeki âyetler. Bu ve benzeri âyetlerde Cibril (s.a.) belirtilmemiştir. Muhtemelen müellif Hz. Lüt'un yanındakilerle birlikte fecir vaktinden önce oradan ayrıldığı ve Hz. İbrâhim'in (s.a.) yanına varıncaya kadar aradaki mesafeyi dürüp kısalttığına dair olan rivâyeti kastetmektedir. Sonra Cibril (s.a.) eliyle Medâin'i yerinden sökmüş -bir rivâyette kanatlarını Medâin'in altına sokmuş- ve şehri yerinden kaldırmış, hatta gök ehli orada öten horozların ve havlayan köpeklerin seslerini işitmişler, sonra da Cibril şehri ters çevirmisti (Âlüsi, Rühu'l-melni, XII, 112).
Âl-i İmran 3:127
127. “(Allah bu yardımı) inkâr edenlerin bir kısmını helâk etmek veya onları ümitsiz olarak geri dönecek şekilde bozguna uğratmak için (yapmışKatâde şöyle dedi: Bedir günü müşriklerin önde gelenleri ve kötülüğün temsilcileri öldürülmüştü. Âyetteki İnkâr edenlerin bir kısmı anlamındaki beyandan maksadın bir topluluk olduğu söylenmiştir. Bu ifadeden Mekkeliler'in kastedildiği de söylenmiştir.
Bozguna uğratmak anlamındaki ifade ile kastedilen onları rezil etmektir. İbn Abbâs'ın (r.a.), “kebt” hezimettir, dediği rivâyet edilmiştir!. Bu kelimenin yüz üstü yere kapaklanmak anlamına geldiği de söylenmiştir.
[ ] Ümitsiz olarak geri dönecek şekilde. Bu meâldeki cümlede geçen “hâib” kelimesi, istediğini elde edemeyen insan demektir. Yani onlar bekledikleri sonucu elde edemeden geri dönmüşlerdir.
46 Ebü Hayyân, el-Bahruw'l-muhit, III, 52.
[Meleklerin Konumları ve Görevleri]
Meleklerin savaşa katılmaları, en doğrusunu bilen Allah'tır ya, sınamakla ilgilidir. Allah'ın melekleri savaşa dâhil etmek, müminlere yardım ettirmek ve bundan geri tutmak veya dostlarına yardıma çağırmak gibi yollarla dilediği şekilde imtihana tâbi tutma hakkı vardır. Allah kullarını bunlara benzer tarzda ve dilediği şekillerde imtihan eder. Cenâb-ı Hakk'ın melekler arasında rızıklar, ruhlar, yağmurlar, yapılan ameller, zikir ve fiillerin türleri husüsunda imtihan ettikleri de vardır. Çünkü onları özel olarak seçmiştir; değerlerini yüceltmek ve mertebelerini yükseltmek için, kendisine ibadet etme, verdiği bütün emirlere boyun eğme amacıyla seçmiştir. Sonra, onların yardım etmelerine izin verirse, verilen izin ölçüsünde müminlere yardım ederler. Çünkü melekler Allah'ın şu şekilde nitelediği yaratıklardır: “O'nun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler”, “Rabbinin katında bulunanlar bıkıp usanmadan, gece gündüz O'nu tesbih etmektedirler”. Bunlara benzer pek çok âyette Allah onları, kendisine itaat etmek ve emrine uymakla, celâlinin heybetini ve cezasının korkusunu bilmekle nitelemiştir. Allah'ın salât ve selamı hepsinin üzerine olsun!
Sonra, meleklerin savaşa katılmalarına izin verilmemiş olması halinde çeşitli müjdeler, savaşa izin verilmesinde ise çeşitli müjdeler vardır; Aziz ve celil olan Allah'ın lütfu ve keremiyle Bedir'de ve diğer savaşlarda olduğu gibi ordularını gönderdiğini ve düşmanlarını hezimete uğrattığını haber vermesinde de çeşitli mücizeler vardır: a) Bunlardan birinde aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmaktadır: “O sırada rabbin meleklere şunu vahyediyordu: Şüphesiz ben sizinle beraberim, iman edenlerin savaşa devam etme azimlerini pekiştirin. Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık boyunlarının üzerinden vurun, onların bütün parmaklarına vurun”, Burada Allah, müminlerin kalplerini cesaretlendireceğini, düşmanlarına da kalplerini ürpertecek çeşitli vesveseler salacağını ve onların ayaklarını kaydıracağını söyleyerek inananları desteklemektedir. [ ] Bunun örneği, müminleri cesaretlendirmek konusunda onların kalplerini teskin etmek ve ayaklarını yere sağlam bastırmak için dostlarını, yani melekleri buna muktedir kılmış olmasıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır. b) İkincisi, halkın, üzerinde yaratıldığı tabiattır: Herkes yardım için dua etmeye ihtiyaç duyduğunda ve yardım etmeye gücü yetenin yardımını beklediğinde insan ona daha çok yaklaşır ve daha arzulu olur. Bu durumda meleklerin hazır bulunmaları, onların duası sayesinde müminler için zafer ümidini yaratır. “Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şâhitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz” meâlindeki âyet ile “Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır” meâlindeki âyet de bu mânadadır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem, meleklerin de katılımıyla zaferi kazanacaklarını insanlara müjdeliyordu. Bu müjdenin kendilerine verilmesi, onlar için artı bir moral ve hayat unsuru olmuştur. c) Yahut bu onlar için artı bir kuvvet unsuru olmuş ve halk kalabalık olduğunda önemli işlerin üzerine cesaretle atılma tabiatı ile yaratıldığı üzere, onlar da önlerindeki işe cesaretle atıldılar. Cenâb-ı Hakk'ın; “O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz meâlindeki âyeti, bunu ifade etmektedir. d) Belki de onlara, şayet Allah'a itaat edip düşmanların karşısında sebat gösterselerdi, zafer ve başarı kendilerinin olacaktı, bu da onlara verilen müjdelerden biriydi. Resülullah'ın (s.a.) ashâbının hezimete uğratılmalarının çoğu zaman sebebi, daha çok kalplerini, insanın yaratılışında bulunan dünya sevgisi ve çoklukla övünmek gibi şeylere çevirmeleriydi.
Şunu da belirtmek gerekir ki Bedir savaşında en büyük mücize, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında ifade edilmektedir: “Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir”. Artık müjde ve iç huzuru insanın, anlatıldığı şekildeki düşüncelere bağlıdır. Zafer Allah'tan gelir ve Allah ne zaman birine yardım etmek isterse, onun yardımcıları az veya çok olsun, asla mağlup edilemez. [ ] Bu ise aziz ve alim olan Allah'tan müminlere gelen bir lütuftur. Allah onlara zaferi, nereden geldiği bilinmeyecek bir yönden gösterir. Ayrıca O, müminleri gösterdiği bu zaferi onların, düşman karşısında ayakta kalmak ümitlebu işi Cibril'in (s.a.) tek kanadıyla ters çeviren kuvvetini dikkate aldığımızda, eğer Allah meleklere savaşa katılma iznini verseydi neler olacağını anlamak zor olmasa gerektir. Fakat onlar Allah'ın iradesinin önüne geçemezler. Allah her savaşta onların savaşa girmelerine izin vermemiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
rini kaybettikleri sırada gösterir tâ ki, hayırlı insanların derecelerini yükselten ve makamlarını yücelten ilâhi lütfun büyüklüğünü bilsinler. Hz. Lüt'un (s.a.) beldelerini ters çevirme olayında görüldüğü üzere, benzerini -küçük bir topluluk bir tarafa- bütün yeryüzü ehli toplansa bile yapması mümkün olmayan 47 “Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihâyet geriye çekilmeye başlamıştınız”.
Âl-i İmran 3:128
Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Sen ancak emre tâbi bir kulsun; bu işte senin elinden gelen bir şey yoktur. Bu ancak eşi ve ortağı olmayana, tek ve kahhâr olana ait bir husüstur. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Onlar, “bu işten bize ne” diyorlar. De ki: İşin tamamı Allah'a aittir”©, Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Bu ilâhi beyanda Hz. Peygamber'den söz veya fiil halinde bir dileğin geldiğine işaret vardır ki nâzil olmuştur. Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Fakat biz yine de buradaki anlamı kavrayamıyoruz. Şu kadar var ki bir rivâyette şöyle denilmiştir: Uhud günü Hz. Peygamber'in (s.a.) yüzü yaralanmış, dişleri kırılmıştı; bunun üzerine onlara bedduâ etmişti. İşte o zaman Bu işte senin yapacağın bir şey yok, meâlindeki âyet geldi. [ ] Şöyle de denilmiştir: Resülullah'ın (s.a.) ashâbından bir askeri birlik müşriklerle savaşmak üzere sefere çıkmışlardı. Savaş neticesinde onların hepsi öldürülmüştü. Bu olay Hz. Peygambere (s.a.) ve ashâbına ağır gelmişti. Resülullah da onlara -yani müşriklere- kırk gün boyunca sabah namazlarında bedduâ etmiş, lânet okumuştu. Bunun üzerine Bu işte senin yapacağın bir şey yok meâlindeki âyet nâzil oldu. İbn Ömer'den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Uhud günü Hz. Peygamber şöyle bedduâ etmişti:
yok meâlindeki âyet geldi”. Şöyle de denilmiştir:! Bir grup müslüman savaşta mağlup olmuştu (cepheden dağılmıştı). Bu hal Hz. Peygamber'in (s.a.) çok ağırına gitmişti. Bunun üzerine Bu işte senin yapacağın bir şey yok meâlindeki âyet nâzil oldu ve bu âyetle Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in onlara bedduâ etmekten vazgeçmesini emretmişti. Bu olayın iç yüzünü bilen Allah'tır.
Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Bu âyet kâfirler hakkında gelmişse sanki Resülullah (s.a.) onlardan tövbe etmelerini ve doğru yola gelmelerini istemiş ve onlara aşırı bir şefkat göstermiştir. Cenâb-ı Hak ise şöyle buyurmuştur: Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder; böylece onları dinine götürür veya küfürleri sebebiyle onları cezalandırır, çünkü onlar zâlimlerdir. Bu aynen şu ilâhi beyandaki ifadeye benzemektedir: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidâyete erdirir ve hidâyete erecek olanları en iyi O bilir”. Âyet şayet müminler hakkında gelmişse, o zaman Allah ya onların tövbelerini kabul eder meâlindeki cümle, işledikleri günahlar için yaptıkları tövbeleri kabul eder, veya onları cezalandırır anlamındaki cümle de onları bağışlamayıp günahları yüzünden kendilerine azap eder, mânasına gelir. Bunların en doğrusunu bilen Allah'tır.
Bu işte senin yapacağın bir şey yok meâlindeki âyet, ictihatla verilen hükme göre amel etmenin caiz olduğuna işaret etmektedir. Zira Resülullah kendisine yasak getirilinceye kadar emirle değil, ictihatla amel etmişti. Bu işte senin yapacağın bir şey yok meâlindeki ilâhi buyruğun, [ ] insanın üzerinde yaratılmış olduğu tabiatın eseri olarak halkın ıslahına uygun gördüğü husüsu ve mutlak olarak buna göre alınması gereken tedbiri ifade etmesi de muhtemeldir?, Kendisine şöyle denilmiştir: Her ne kadar sen bunu uygun görüyorsan da, bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Sana düşen onları affetmek ve kusurlarını görmemektir. Nasıl olduğunu en iyi bilen Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin, azarlanmayı ve yasaklanmayı ifade eden önceki âyetlerle hiçbir alakası olmayıp yeni bir konuya başlangıç olması da muhtemeldir. Bu durumda kendisine izin verilen ve emredilen her işe sarılması, müjde verilmeyen şeylere de nefsinin arzu duymaması ilkesini bütün hayatı boyunca koruması (ısmet) gerektiği ortaya çıkar. Hz. Peygamber (s.a.) her ne kadar yasak kılınan ve tehdidi gerektiren şeyleri yapmaktan korunmuş (smet) ise de, tehdit ve yasaklamanın ikisi de olabilen şeylerdir; zira bunda günahtan korunmuşluğunun (ısmet) derecesi ortaya çıkmaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Anlaşılan şudur: Verilen emrin hemen arkasından hakkı kabullenmek ve boyun eğmek için helâk veya hidâyet çağrısının yapılması üzerine şöyle demiştir: Bu konuda herhangi birine işaret anlamında senin yapacağın bir şey yoktur, o ancak Allah'a aittir; insanların kendisine itaatleri veya itaatten uzak durmaları oranında onlara mükâfat vermek veya azap etmek konusunda kararı O verir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
bk. Taberi, Tefsir, IV, 88; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 312. Âlüsi, İbn Mesüd'dan (r.a.) şöyle bir rivâyet zikreder: Resülullah Uhud günü dağılan ashâbından bir kesime bedduâ etmek istemiş, fakat Allah buna engel olmuş ve onların tövbesini kabul etmişti. Bunun üzerine bu âyet gelmişti (Âlüsi, Rühu'l-meâni, IV, 94). Şârih Semerkandi şöyle diyor: “Resülullah (s.a.), onların helâk edilmeleri veya hidâyet bulmaları için yaptığı duayı, Cenâb-ı Hak'tan gelen bir emir ile değil, kendi içtihadı ile yapmıştı. Şayet bunu emir gereği yapsaydı, Senin elinde bir şey yok meâlindeki âyetle engellenmezdi. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) yaptığı, -her ne kadar bir hikmet ve anlam gereği olarak onu yapması yasaklanmış olsa da- yine de mutlak olarak mubahtı. Resülullah'ın isyanı ifade eden bir haramı işlemekten mâsüm olduğunu akıl ve nakil yoluyla da anlamamız için Allah onun bilinmesini tercih etmişti” (Semerkandi, Şerhu t- Te'vilât, vr. 127a).
Âl-i İmran 3:129
129. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Dilediğini bağışlar dilediğine azap eder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'indir. Burada, az önce “Bu iste senin yapacağın bir şey yok” meâlindeki âyetle ilgili söylediğimiz şeye delil vardır. Emir vermek, ancak göklerde ve yerde ne varsa kendisine ait olan Allah'a ait bir haktır. Dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecek olan O'dur.
130. “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. ör a sen sakının ki kurtuluşa eresiniz.”
Eyimanedenler!Katkatfaiz yemeyin. Buradaki faiz yemeyin meâlindeki ifade, “Faizden kalanı bırakın”” anlamındaki âyet gibidir. Âyette faiz almak yasaklanmaktadır. Nitekim başka bir âyet-i kerimede; “Yahudiler, kendilerine yasaklandığı halde faiz almaya devam ediyorlardı” diye buyurulmaktadır. Buna göre buradaki faiz yemeyin! emri faiz almayın anlamındadır.
Kat kat olarak. Faiz haram ise, onun kat kat olması veya olmamasının anlamı nedir? diye sorulursa, şöyle cevap verilebilir: Burada çeşitli ihtimaller söz konusudur. Bu âyet, faiz tamamen haram kılınmadan önce gelmiş olabilir, burada onun kat kat alınmasını yasaklamaktadır. Faiz yemeyin! meâlindeki emrin, kat kat faiz almak suretiyle servetinizi çoğaltmayın, anlamına gelmesi muhtemeldir. Kat kat meâlindeki ibare, faizi helâl saymakta ısrarcı olmayın, çünkü böyle yaparsanız sonsuza kadar ona devam edersiniz, anlamına da gelebilir. “Edâfen mudâafe” (usta uka) lafzının, onun azabının da kat kat olacağı anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. Şöyle bir ihtimalin var olduğu da söylenmiştir: Adam, başka biriyle belli bir zamanda ödemek kaydıyla alış-veriş yapıyor, zaman dolunca biri kazancını, öbürü de süreyi uzatıyordu. İşte bu, Câhiliye dönemindeki faizcilik şekli idi.
Faiz yemeyin meâlindeki ifade, gerçek anlamda yemeyin anlamına gelebilir; zira her nevi kazancın sonu onu yemektir. Fakat “Yahudiler, kendilerine yasaklandığı halde faizalmayadevam ediyorlardı”” ve “Faizden kalanı bırakın” meâlindeki âyetle de ifade edildiği üzere, almayın anlamına da gelebilir.
Kat kat anlamına gelen “edâfen mudâ'afe” ifadesi, faiz almakla ilgilidir. Yani servetinizi çoğaltmak için kat kat faiz almayın, kat kat faiz almakla servetinizi sınırsız şekilde büyütmeyi kastettiğinizi göstermiş olursunuz, demektir. Bu ifade düşük faiz almanın haram kılınmadığı anlamına gelmez. Zira burada özellikle kat kat faiz alanlar hedef alınmış ve onların bu işi yapmaları yasaklanmıştır. Bunun dışında düşük faiz almanın da haram kılındığı başka âyetlerde belirtilmektedir. Buradaki kat kat anlamındaki ifadenin vuku bulan bir olay üzerine gelmiş olması da muhtemeldir. [ ] Bu durumda kat kat faizin dışındaki faizlere izin verilmiş olduğu değil, söz konusu olayın yasaklandığını da ifade eder. Eğer burada gerçek anlamda yemek fiili kastedilmiş ise o zaman faiz yoluyla servetini çoğaltmanın yasaklandığı yahut sıkıntılı olsa da içinde faiz dışında olan ticâri işlem yapmanın emredildiği anlaşılabilirdi. En doğrusunu bilen Allah'tır. Âyette bir cümlenin gizli bırakılmış olması da muhtemeldir. Buna göre şöyle denilmiş olur: Faiz yemeyin! Çünkü onun haram kılındığını öğrendikten sonra da yerseniz günahınız ve cezanız kat kat artar.
Cenâb-ı Hak faiz için bazı alâmetler koymuştur ki bunlar onun ne kadar ağır bir vebal olduğunu gösterir. Meselâ faizcilikten sakınmayanları Allah'a ve Resülullah'a (s.a.) savaş açmakla nitelemiş olması bunlardan biridir”, Faizcilerin kıyâmet günü şeytan çarpmış gibi sersemlemiş halde olmaları”, karınlarının şişmesi” ve dünyada Yahudilere pek çok şeyin haram kılınması şeklinde verilen cezalar!, ayrıca Hz. Şuayb'ın (s.a.) kavminin faizcilik yapmaları ve ölçü ve tartıda hilekârlık yapmaları yüzünden başlarına gelenler buna örnek gösterilebilir.
Allah'tan sakının! Yani faiz almanız yüzünden Allah'ın vereceği cezadan sakının! Faiz almayın ve onu helâl kabul etmeyin, böylece kurtuluşa erersiniz.
48 o Mâtüridi burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın. Bunu yapmazsanız Allah ve Resülu tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve hak-
---
Dipnotlar:
474 “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın” “Yahudilerin, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acıklı bir azap hazırladık”. “Yahudilerin, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarınıyemeleriyüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık”. “Eyiman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın” sızlığa uğramamak üzere anaparanız sizindir”. Burada da şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar”. Kurtubi şöyle der: Denilmiştir ki Kıyâmet günü onlar, hamile kadınlar gibi karınları şişmiş olarak diriltilirler. Ayağa kalkmak istedikleri her seferinde de yere kapaklanırlar. İnsanlar onları çiğneyerek geçip giderler. Bazı âlimler de şöyle dediler: Bu, kıyâmet günü onların tanınmaları için kendilerine uygun görülen bir alâmettir (Kurtubi, Tefsir, HI, 354). “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık”. “Medyene de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi maddi bakımdan iyi bir durumda görüyorum; ama doğrusu hakkınızda kuşatıcı bir azap gününden de korkuyorum. Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adâletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın” (Hüd, 11/84-
Âl-i İmran 3:130
129. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Dilediğini bağışlar dilediğine azap eder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'indir. Burada, az önce “Bu iste senin yapacağın bir şey yok” meâlindeki âyetle ilgili söylediğimiz şeye delil vardır. Emir vermek, ancak göklerde ve yerde ne varsa kendisine ait olan Allah'a ait bir haktır. Dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecek olan O'dur.
130. “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. ör a sen sakının ki kurtuluşa eresiniz.”
Eyimanedenler!Katkatfaiz yemeyin. Buradaki faiz yemeyin meâlindeki ifade, “Faizden kalanı bırakın”” anlamındaki âyet gibidir. Âyette faiz almak yasaklanmaktadır. Nitekim başka bir âyet-i kerimede; “Yahudiler, kendilerine yasaklandığı halde faiz almaya devam ediyorlardı” diye buyurulmaktadır. Buna göre buradaki faiz yemeyin! emri faiz almayın anlamındadır.
Kat kat olarak. Faiz haram ise, onun kat kat olması veya olmamasının anlamı nedir? diye sorulursa, şöyle cevap verilebilir: Burada çeşitli ihtimaller söz konusudur. Bu âyet, faiz tamamen haram kılınmadan önce gelmiş olabilir, burada onun kat kat alınmasını yasaklamaktadır. Faiz yemeyin! meâlindeki emrin, kat kat faiz almak suretiyle servetinizi çoğaltmayın, anlamına gelmesi muhtemeldir. Kat kat meâlindeki ibare, faizi helâl saymakta ısrarcı olmayın, çünkü böyle yaparsanız sonsuza kadar ona devam edersiniz, anlamına da gelebilir. “Edâfen mudâafe” (usta uka) lafzının, onun azabının da kat kat olacağı anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. Şöyle bir ihtimalin var olduğu da söylenmiştir: Adam, başka biriyle belli bir zamanda ödemek kaydıyla alış-veriş yapıyor, zaman dolunca biri kazancını, öbürü de süreyi uzatıyordu. İşte bu, Câhiliye dönemindeki faizcilik şekli idi.
Faiz yemeyin meâlindeki ifade, gerçek anlamda yemeyin anlamına gelebilir; zira her nevi kazancın sonu onu yemektir. Fakat “Yahudiler, kendilerine yasaklandığı halde faizalmayadevam ediyorlardı”” ve “Faizden kalanı bırakın” meâlindeki âyetle de ifade edildiği üzere, almayın anlamına da gelebilir.
Kat kat anlamına gelen “edâfen mudâ'afe” ifadesi, faiz almakla ilgilidir. Yani servetinizi çoğaltmak için kat kat faiz almayın, kat kat faiz almakla servetinizi sınırsız şekilde büyütmeyi kastettiğinizi göstermiş olursunuz, demektir. Bu ifade düşük faiz almanın haram kılınmadığı anlamına gelmez. Zira burada özellikle kat kat faiz alanlar hedef alınmış ve onların bu işi yapmaları yasaklanmıştır. Bunun dışında düşük faiz almanın da haram kılındığı başka âyetlerde belirtilmektedir. Buradaki kat kat anlamındaki ifadenin vuku bulan bir olay üzerine gelmiş olması da muhtemeldir. [ ] Bu durumda kat kat faizin dışındaki faizlere izin verilmiş olduğu değil, söz konusu olayın yasaklandığını da ifade eder. Eğer burada gerçek anlamda yemek fiili kastedilmiş ise o zaman faiz yoluyla servetini çoğaltmanın yasaklandığı yahut sıkıntılı olsa da içinde faiz dışında olan ticâri işlem yapmanın emredildiği anlaşılabilirdi. En doğrusunu bilen Allah'tır. Âyette bir cümlenin gizli bırakılmış olması da muhtemeldir. Buna göre şöyle denilmiş olur: Faiz yemeyin! Çünkü onun haram kılındığını öğrendikten sonra da yerseniz günahınız ve cezanız kat kat artar.
Cenâb-ı Hak faiz için bazı alâmetler koymuştur ki bunlar onun ne kadar ağır bir vebal olduğunu gösterir. Meselâ faizcilikten sakınmayanları Allah'a ve Resülullah'a (s.a.) savaş açmakla nitelemiş olması bunlardan biridir”, Faizcilerin kıyâmet günü şeytan çarpmış gibi sersemlemiş halde olmaları”, karınlarının şişmesi” ve dünyada Yahudilere pek çok şeyin haram kılınması şeklinde verilen cezalar!, ayrıca Hz. Şuayb'ın (s.a.) kavminin faizcilik yapmaları ve ölçü ve tartıda hilekârlık yapmaları yüzünden başlarına gelenler buna örnek gösterilebilir.
Allah'tan sakının! Yani faiz almanız yüzünden Allah'ın vereceği cezadan sakının! Faiz almayın ve onu helâl kabul etmeyin, böylece kurtuluşa erersiniz.
48 o Mâtüridi burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın. Bunu yapmazsanız Allah ve Resülu tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve hak-
---
Dipnotlar:
474 “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın” “Yahudilerin, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acıklı bir azap hazırladık”. “Yahudilerin, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarınıyemeleriyüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık”. “Eyiman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın” sızlığa uğramamak üzere anaparanız sizindir”. Burada da şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar”. Kurtubi şöyle der: Denilmiştir ki Kıyâmet günü onlar, hamile kadınlar gibi karınları şişmiş olarak diriltilirler. Ayağa kalkmak istedikleri her seferinde de yere kapaklanırlar. İnsanlar onları çiğneyerek geçip giderler. Bazı âlimler de şöyle dediler: Bu, kıyâmet günü onların tanınmaları için kendilerine uygun görülen bir alâmettir (Kurtubi, Tefsir, HI, 354). “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık”. “Medyene de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi maddi bakımdan iyi bir durumda görüyorum; ama doğrusu hakkınızda kuşatıcı bir azap gününden de korkuyorum. Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adâletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın” (Hüd, 11/84-
Âl-i İmran 3:131
Bu âyet cehennemin başkaları için değil, ancak kâfirler için hazırlandığına işaret etmektedir. [ ] Bu da Mütezile'nin görüşünü reddetmektedir. Çünkü onlar büyük günah işleyenlerin ebedi cehennemde kalacağını iddia etmektedir. Burada ise Cenâb-ı Hak Cehennem kâfirler için hazırlanmıştır buyurmaktadır. Onlar ise kâfirlerden başkaları için de hazırlandığını söylemektedir.
Cennet hakkında belirtilen “Takvâ sahipleri için hazırlanmıştır”? meâlindeki âyetin, şirkten sakınanlar için hazırlanmıştır, anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette, “O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir” buyurulmaktadır. Onun her nevi günahtan sakınanlar için hazırlanmış olması da muhtemeldir.
Şayet âyetin ilk yorumunu esas alacak olursak, küfür ismini hak eden her çeşit fiili işleyen insanın bu âyetin hükmüne girmesi gerekir, çünkü Allah âyette kâfirler için hazırlanmıştır, buyurmuştur; onun kâfirlerden başkası için hazırlanmış olması iki sebepten dolayı asla caiz değildir. Birincisi, müminler için hazırlanmış olan cennete başkalarının girmesi nasıl caiz değilse, kâfirler için hazırlanmış olan cehennem de böyledir. Bu ise, zerre kadar dahi olsa imanı olan herkesin“ cennete girmesi gerektiği fikrinin doğruluğunu ve onların da cehenneme gireceği iddiasının yanlışlığını gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır. İkincisi, cennete girmek eğer müminlerden başkaları için de mümkünse veya başkaları için de hazırlanmışsa, o zaman kâfirin fazla bir korku duymasına ve yaptığı şeylerden dolayı kalbinde fazla bir endişe taşımasına gerek yok demektir. Bu korku ve endişenin, bizzat işlenen fiilden dolayı değil, neticede görülecek olan cezadan dolayı duyulduğu herkesçe mâlumdur. Buna göre, cehennem başkaları için değil sadece kâfirler için hazırlandığından, kâfir olmayanların cehennemde ebedi kalmalarının gerekmediği ortaya çıkar. Cehennem bir tehdit ve sakındırma mekânıdır; dolayısıyla herkesin orada ebedi kalması gerekli değildir", En doğrusunu bilen Allah'tır.
Şayet âyetin ikinci yorumunu, yani her türlü günahtan sakınanlar için hazırlandığı yorumunu esas alacak olursak, bu da iki şekilde açıklanır.
Birincisi, cennet ehli ile cehennem ehli olanlar belirlenince, aralarında da günahları şirk derecesine varmayan bir grup kalınca, [ ] onlar cehennemin kendileri için” hazırlanmış olan gruba yapılan tehdidin kapsamına dâhil olurlar. Öte yandan onlar bütün günahlardan sakınmamış olmalarına rağmen yine de kendileri için cennetin hazırlandığı grup için yapılan mutlak vâdin de içinde kalırlar. Aslında durumları belli oluncaya kadar onların ortada durmaları gerekir. Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah kendisine ortak koşanların dışındakilerden dilediği kimseyi bağışlar”. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerce, yapılanların en iyisini kabul ederiz, yapılan kötülükleri ise görmezlikten geliriz”. Diğer bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir”. Af ve mağfireti ifade eden bunlara benzer diğer âyetlerde belirtildiği üzere onlar durumları belli oluncaya kadar beklerler. Şayet onların cehenneme girmeleri gerekli olsaydı, ilâhi hikmet kendilerini af ve mağfiret gereği değil, adâletle nitelendirilmeyi hak edenler olarak tutmayı gerektirirdi. Bu âyetler, onlar için af ve mağfireti ortaya koymaktadır.
Yahut da Allah böylelerinin cezalarını cehennemde çektirir, sonra da cennete koyar. Çünkü O, bir kötülüğe ancak kendi miktarı kadar ceza vereceğini haber vermektedir”. Cehennemde ebedi kalmak ise iki açıdan bu cezayı katlamak anlamına gelir. Biri, orada ebedi kalmak kâfire ait bir cezadır, bu kişinin 486 Yani kâfir olsun veya olmasın herkesin cehennemde kalması gerekliliği yoktur ve böyle bir şey caiz değildir. Yani müşrikler için.
suçu ise onunkinden daha küçüktür. Diğeri; cehennemde ebedi bırakmakla o, bütün lezzetlerden engellenmiş olur. “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun karşılığını görür”? meâlindeki âyette buyurulduğu gibi, onun bazı lezzetleri tatmaya da hakkı vardır. Halbuki bu durumda kişi her iki şekilde de cezalandırılmış olmaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
İkincisi, kötülüklerin karşısında iyilikler, her nevi günahın karşısında da itaatlar konulmuştur. Cenâb-ı Hak, her iyiliğe on misliyle mükâfat vereceğini de vâdetmiştir. Allah Teâlâ, amelleri yakma noktasında şirkten daha küçük günahları şirke denk tutsun da, günahları yakma noktasında imanın daha alt seviyedeki bir imanı denk tutmasın, bu mümkün değildir, hatta bu münasebetle de kişiye cennet verilsin. Sonra, kendisinden daha üstün bir şey olmayan o iman, bir kötülük yaptığında insana korku ve ümit duygusu verir. Eğer o kendi şahsı için her nevi belâdan korkmuş ve her türlü faydayı ümitle beklemiş olsaydı, Rabbini inkâr ederek isyan yolunu tutmazdı. [ ] Allah Teâlâ her iyiliğe on misli mükâfat vâdetmiştir. Sonra tutsun da bütün o lezzetleri ortadan kaldırsın ve insanları kendisinin kerem, af ve merhamet sahibi olduğunu söylemeye mecbur etsin. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Gó AE SİRİ İŞEME 1g biz
---
Dipnotlar:
484 “Elif-lam-mim. İşte kitap, onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar için bir rehberMuhtemelen Mâtüridi burada, Hz. Peygamber'den (s.a.) rivâyet edilen şu hadise işaret etmektedir: “Kalbinde zerre kadar kibir taşıyan kişi cennete giremez. Kalbinde zerre kadar iman bulunan insan da cehenneme girmez” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 416; kış. “Allahkendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar”. “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir” (el-Ahkâf, “Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıMâtüridi burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar”.
Âl-i İmran 3:132
Allah'a ve peygambere itaat edin. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada Resüle itaatin emredilmesi, bazı insanların ona itaati şart görmemelerinden dolayıdır. Aziz ve celil olan Allah burada, insanların Allah'ın ve Resülü'nün emrine muhalif hareket etmemeleri için Resül'une itaati emretmektedir. Allah'a itaat edip de Resül'une itaati gerekli görmeyen, hakikatte Allah'a da itaat etmiş sayılmaz. Âyetin, Allah'ın emir ve yasaklarına itaat edin, Resül'un de size açıklamış olduğu Sünnet'e, davet ettiği veya tebliğ ettiği şeye itaat edin, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Âyette kastedilen şey, Resüle itaatin farz olduğudur. Yani Allah'ın emir ve yasaklarına itaat ettiğiniz gibi Resül'ün emir ve yasaklarına da itaat et!
Âl-i İmran 3:133
Rabbinizin mağfiretine koşun! Bu ilâhibuyruğun, “Katkatfaiz yemeyin”! meâlindeki âyetin bağlantısı olma ihtimali vardır. Yani kat kat faiz yeyip servetinizi çoğaltmış olursunuz. Buradaki ilâhi beyanın asıl amacı şudur: Rabbinizin mağfiret vâdettiği şeye koşun! O'nun davetini kabul edin ve onu tam bir vefa ile yerine getirin! Bu âyet, “Allah'tan sakının” anlamına gelen iki önceki âyetin bağlantısı olabilir. Yani faizi helâl saymaktan sakının, çünkü haram kılınan bir şeyi helâl sayan kimse küfre girer. Bunun hakikati de şudur: Rabbinizin tehdit ettiği cehennemden sakının! (Önceki âyette sözü edilen) itaatin aslı, kendisine itaat edilen varlığın her konudaki emirlerine uymaktır. Emrine ve Resül'une itaat eden kişiye, Allah rahmetle muamele eder. İtaatte yaratıklara rahmet vardır. Nitekim Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Birbirinize merhamet etmedikçe cennete giremezsiniz!” Yanındakiler “Hepimiz merhamet gösteriyoruz ey Allah'ın Resülu” dediler. [ ] Hz. Peygamber şu karşılığı verdi: “Bundan maksat, insanın kendi evladına merhamet etmesi değildir, herkese karşı merhametli olmasıdır”. Burada Allaha itaat edin meâlindeki cümle, faizi haram kılması hükmüne itaat edin, demektir. (Bir önceki âyette geçen Resüle itaat edin anlamındaki cümle de, O'nun faizin haram kılındığını size tebliğ etmesine ve faiz almayı yasaklamasına itaat edin, demektir, rahmete erdirilmeniz için. Yani insanlara merhamet edin, faiz almayı terketmek suretiyle onlara karşı merhametli davranın ki, size de merhametle muamele edilsin, böylece cehennemden ve Allah'ın azabından kurtulmuş olursunuz.
Sonra Allah Teâlâ Rabbinizin mağfiretine koşun buyurdu. Yani tövbe etmek, faizciliği helâl saymaktan vazgeçmek ve faiz almayı terk etmekle Allah'ın mağfiretine koşun! Mağfiret, Allah'ın fiilidir; en doğrusunu bilen Allah'tır ya, ancak burada sanki şöyle demektedir: Rabbinizin mağfiretini kazandıracak şeyleri yapmakta acele edin! Mağfiret kelimesi, sözlükte örtmek demektir. Burada bu kelimenin iki anlamının bulunması ihtimali vardır. Biri, tövbe ederseniz Allah âhirette kusurlarınızın örtüsünü kaldırmaz, anlamına gelebilir. Digeride yaptığınız kötülükleri cennette size unutturacaktır, anlamına gelebilir, çünkü cennette kötülükleri hatırlamak bile, Allah'ın vermiş olduğu nimetlerden zevk almalarını engeller. Bundan dolayı aziz ve celil olan Allah onların üzülmemeleri için yaptıkları kötülükleri cennette kendilerine unutturacağını haber vermektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[Göklerin ve Yerin Yaratılışı]
Gökler ve yer kadar geniş olan cennet. Yani faizi helâl saymaktan dolayı derhal tövbe ederek gökler ve yer kadar geniş olan cennete koşun! En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada örnek olarak göklerin ve yerin verilmesinden maksat, göklerin ve yerin kuruluş ve işleyişi ile başka yaratıkların aynı durumda olmadığını göstermektir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Göklerin ve yerin yaratılması elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır”. [ ] Zira onlara göre gökler ve yer yaratılmışların en sağlam ve en güçlü olanıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Çok daha güçlü, kuvvetli ve zor olanı yoktan var etmeye kâdir olan, daha küçüğünü yaratmaya elbette gücü yeter; ondan maksat da bu küçük âlemdir. Aziz ve celil olan Allah gökleri ve yeri sert, kalın ve sağlam olmakla nitelemiştir. “Yedi gök” meâlindeki âyette, sağlam olmak‘ meâlindeki beyan, onun sert ve kalın” olduğuna işaret etmektedir. Aziz ve celil olan Allah sonra gökyüzünün kalın ve sert olmasına rağmen, insanların Allah'a çocuk ve ortak nispet etmeleri yüzünden neredeyse çatlayacak hale geldiğini haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: “O sözlerinden dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecekti! Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar”, Bunu da söyledikleri sözün çirkinliğini ve büyük vebalini bilsinler ve Allah hakkında O'na layık olmayan sözler sarfetmesinler diye belirtmektedir. Ayrıca gökler ve yer fani olmalarına rağmen, “Onlar o ateşte gökler ve yer durdukça ebedi kalacaklardır”! meâlindeki âyette, göklerle yerin, halkın kafasında yer tuttuğu şekilde yok olmalarının çok uzun devirler boyu sürecek olmakla nitelemiştir.
[Cennetin Alanı ve Büyüklüğü]
Göklerle yerin yaratılışında sözünü ettiğimiz durumların mevcut olduğu düşünüldüğünde, sağlamlığı, kuvveti, sertliği, yoğunluğu ve genişliği açısından onun bu konumunun başka hiçbir yaratıkta olmadığı anlaşılır. Allah, cennetinin genişliğini ve büyüklüğünü göklerin ve yerin genişliğine ve büyüklüğüne benzetmektedir, çünkü her ne kadar onların bir sonu ve sınırı olsa da, insanların anlayışına nispetle sonu ve sınırı yoktur. [ ] Nitekim Cenâb-ı Hak, cennet ve cehennem ehlini, gökler ve yer durdukça orada kalmakla nitelemiştir. Halbuki gökler ve yer fanidir, ebedi değillerdir; fakat insanların hayal dünyasında onların yok olması çok uzun devirler alacaktır. İşte âyetteki ifade de bunun gibidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bu âyet, cennetin her ne kadar zaman olarak sonu yoksa da, mekân ve alan olarak sonu olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ onun genişliğini zikretmektedir, bir şeyin genişliği varsa o genişliğin sonu da vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Şayet genişlik açısından sonu olmasaydı, Cenâb-ı Hak onu artırma gücüne sahip olmakla nitelenmezdi. Bu nitelikten yoksun bulunan varlıktan beklentiler kesilir ve ümitler son bulur.
Sonra, âhiret âleminde cennetten başka mekânlar vardır, bu da cennetin genişliğinin bir yerde son bulduğunu gösterir”. Orada zamanın sonsuzluğu bakımından cennete benzeyen, fakat cennetten başka bir mekân daha vardır. Aynı zaman diliminde iki farklı şeyin varlığını herkes kabul eder, ancak onların tek bir mekânda olmaları mümkün değildir. Bundan dolayı her ne kadar orada zamanın son bulması söz konusu değilse de, alanının sınırı olması gerekmektedir.
[Takvâya Ulaştıran Yollar]
Takvâ sahipleri için hazırlanmış. İttikâ, Allah'ın bütün emirlerine ve yasaklarına itaat etmek ve bütün bunlarda O'na muhalefet etmeyi terk etmek demektir. Kişiyi takvâya götüren yollar üç türlüdür. Biri, Allah'ın büyüklüğünü, celâlini ve yüceliğini hatırlamaktır; bu hatırlama insanı, [ ] O'nun emir ve yasaklarına muhalefet etmeyi engeller. Allah'ın azametini hatırlamak, kendisinin küçüklüğünü ve zilletini ortaya çıkarır ve bu da O'na muhalefet etmekten insanı alıkoyar. Diğeri, Allah'ın lütfunu ve ihsanını hatırlamaktır; bu da onun Allah'tan haya ederek yasakladığı şeyleri yapmasını engeller. Üçüncüsü de, emir ve yasaklarına muhalefet edildiği takdirde Allah'ın azabını ve intikamını hatırlamaktır; insan bu yolla da Allah'ın azabından ve intikamından sakınmaya çalışır.
Takvâ sahipleri için hazırlanmış. Bu cümledeki takvâ sahipleri, daha sonra âyette tefsir edilmektedir. Bunun iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, hazırlanmış anlamındaki “uiddet” kelimesinden maksat, cennetin, âyetin devamında nitelikleri zikredilen kişiler için hazırlanmış olmasıdır. İkincisi, Takvâ sahipleri için hazırlanmış anlamındaki “uiddet” cümlesi ile, şirkten sakınanların kastedilmiş olmasıdır. Aziz ve celil olan Allah başka bir âyet-i kerimede; “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”” buyurmaktadır. Sonra da onları övgüye değer bir takım fiillerle nitelemiştir. Ancak bu, söylenenlerin hepsini yapmanın şart olduğu, cennetin ancak onlar için hazırlandığı, o seviyeye ulaşamayanların cennetten mahrum bırakacağı anlamına gelmez.
[Cennetlikler - Cennet Ehli]
Eğer bu anlamların ilkini alırsak, o zaman sanki kendisi için cennetin hazırlandığı kişiye ait niteliklerin bir sonu olduğu anlaşılır. Her ne kadar o seviyeye ulaşamasalar da, bazı insanların onlara tâbi olarak yahut Allah'ın ihsanı sayesinde veya kendileri hakkında şefaatten söz ettiği kişilerin arasına lütfedip katması ile, veyahut da her ne kadar kusurları bulunsa da itikat açısından müttakilere tâbi olmaları ve onu kabul etmeleri sayesinde o niteliklere ortak olmaları mümkündür“.
Sonuçları büyük olan önemli şeylerin sonunda, durumları düşük kişiler de ona ortak olarak zikredilebilir. Buna göre Firavunlara peygamberlerin gönderilmesi anlatilirken daha düsük seviyede olanlar da buna dàhil edilmistir. Benzer sekilde azametli insanlara hitap edilirken onlardan daha düsük olanlarin buna dàhil edilmesi uygun bir durumdur. Buna góre üst konumda olanlar daha düşük konumdakileri de içine alır. İşte ilk yorum böyledir. Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Cenâb-ı Hak da [ ] Kur'ân-ı Kerimde, küfürle inat ve direnmeyi şahıslarında toplayan kâfirleri belirtmektedir. Bunun yanında Allah'tan bir lütuf olarak hayırlı işler yapan iman ehlini de belirtmektedir; ancak bunları hak ettikleri övgülerin en üstünü ile. Bunların ilki, hiç tahsis etmeksizin kendisine vâd ve tehdidin yapıldığı kişilerin en üst düzeyde Allah'ın gazabına ortak oldukları, ancak vurgulu anlatmak ve detay vermek açısındandır. İlk yorum bunun örneğidir. Allah'ın cennet ehlini sâbikün (önden gidenler) ve ashâbu'l-yemin (amel defterleri sağdan verilenler) diye ikiye ayırması?” da bunu desteklemektedir. Sonra sözünü ettiği kişiler hakkında da şöyle buyurmuştur: “Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmıştır”!9.
Sonunda buna işaret eden şey de açıklanmıştır. Onlar, ahlâksızlık ve haksızlık yapanlar, fakat bu yaptıklarında ısrar etmeyenlerdir", Bu durum iki şekilde açıklanabilir: a) Birincisi, Cenâb-ı Hak lütuf ve ihsanı ile o kişiyi, sonunda kendisinin razı olduğu şeyi yapmaya muvaffak kılıyor. Böylece, her ne kadar günah ve kusur işlemiş olsa da, Rabbinin büyüklüğüne inandığı, O'nun azametinden korktuğu, rahmetini umduğu ve sahibi olduğunu bildiği sınırsız cömertlik ve affını gönülden istediği için, hayatını o razı olduğu şeyle bitirmesini sağlıyor. İşte bu kişi, başlangıçta öndeki kervandan geri kalsa da, sonunda Allah onu o kervana dâhil ediyor. En doğrusunu bilen Allah'tır.
b) Yahut Allah onu günahı ve aşırılığı sebebiyle cezalandırır, fakat cezanın sonunda kendini o karışık işlerden arındırır, [ ] böylece itikat açısından öndekilerin konumuna gelir ve oraya döner. Cennet bunları şahsında toplayan herkes için hazırlanmıştır, onun için de hazırlanmıştır. Cennet, Allah'ın üstün nitelikliler ve daha düşük olanlar diye belirttiği bu kişiler için veya O'nun af ve merhametle muamele buyurduğu insanlar için hazırlanmıştır. Zira Allah mükâfatı, hak etmenin değil, cömertlik ve lütfun yolu kılmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[Şirkten Sakınanlar]
Âyetin ikinci mânasını esas alırsak; her şeyden önce âyet bütün bu vasıfları kazanmayı özendirmek amacını taşımaktadır. Mutlak olarak cennet de şirkten sakınan müttakiler için hazırlanmış olur. Onun dereceleri ve ondaki faziletler ve mertebeler, insanın davranışlarında Allaha muhalefetten sakınması ile ve Cenâb-ı Hakk'a tevessül etmek ve O'nun özendirdiği şeylere koşması ile doğru orantılıdır. Allah'ın cennetteki derecelerin üstünlükleriyle ilgili vâdleri de, bu esasa dayanır. Kâfirler için hazırlanmış olan cehennemin farklı kuyuları bu esasa dayanır; cehennem ehli de davranışlarındaki muhalefet ve inadın farklılığına göre, orada farklı yerlerde bulunur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
[Büyük Günah İşleyenler)]
Takvâ sahipleri için hazırlanmış. Bu cümlenin aslı şudur: Takvâdaki özellik dikkate alındığında, isyanı, küfre götürecek düzeye varmayan kimsenin bu hâli onun takvâ sahibi diye isimlendirilmesine engel değildir. Cehennemin husüsi ve umümi olarak hazırlandığını belirten âyetlere bakıldığında, o kişinin kâfir diye isimlendirilmesi ihtimali yoktur. Bu durumda büyük günah işleyenlerin, cehennemin kendileri için hazırlandığı kişilere verilen [kâfir] isminin dışında kalması gerektiği ortaya çıkmış, buna karşılık cennetin kendileri için hazırlandığı kişilere verilen (mümin) adının dışında kaldığı kanıtlanmamıştır.
Bu konuda kişinin kesin olarak cehennemde veya cennette olduğunu söylemek, çeşitli açılardan yanlış olur. Birincisi onun cennetten edildiğini söylemek problemli olduğu gibi, cehennemle kuşatıldığı da ifade edilemez, çünkü onun cehennem için hazırlanıp oraya konulduğu da zikredilmemiştir. Aksi takdirde kesin derecede sabit olan bir şâhitliğin şüphe ile düşürülmesi ve sabit olmamış bir şâhitliğin hayal yoluyla tasdik edilmesi durumu meydana gelir.
421 [ ] İkincisi, bu durumda Allah Teâlâ'nın af ve rahmet sıfatını düşürmesi söz konusudur. Çünkü büyük günah işleyenler için ilâhi af ve rahmet devreye girmeyecekse Cenâb-ı Hakk'ın af ve rahmetini hak etmeyen kâfirler hakkında kullanması bâtıl olur". En doğrusunu bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, amelleri tartacak olan terazilerin kurulacağı amel defterlerinin okunacağı âyetlerde açıkça belirtilmesine"9 rağmen, bu iddia terazileri kaldırmakta ve amellere karşılık vermeyi de inkâr etmektedir. Ayrıca Allah Teâlâ'yı nitelemekle emrolunduğumuz Kerim (cömert) ismine muhalefet etmek şüphesi de söz konusudur, üstelik kişiden yaptığı iyilikleri kabul edip kötülükleri silmekle ilgili çeşitli beyanlar da bulunmaktadır. Burada ise onların yeri degiştirilmektedir (iyilikleri silinip kötülükleri saklanmaktadır)". En doğrusunu bilen Allah'tır.
[Takvâya Ulaşma Yolları]
Şunu da belirtmek gerekir ki takvâya ulaşmak için üç yoldan faydalanılabilir. Birincisi, insan Allah'ın şanını, azametini ve her durumda kendi üzerindeki güç ve kudretini hatırlamalıdır, kendisi bu yolla Allah'ın yüceliğini ve heybetini düşünerek O'na muhalefette bulunmaktan sakınır. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın, üzerindeki büyük ihsanını, verdiği nimetleri ve faydalanıp durduğu iyilikleri hatırlar; bunları düşünerek O'ndan haya eder ve kendisine muhalefet etmekten sakınır. Üçüncüsü, Allah Teâlâ'ya muhalefet edenlere yönelik intikamını ve hazırlanmış olan azabını kendi nefsine hatırlatır; böylece kendine acıyarak O'na muhalefet etmekten sakınır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Hülâsa, insan nereden geldiğini ve nereye gideceğini, dünyaya geldiği ilk günden öleceği güne kadar yaptığı bütün davranışlarını düşünür ve bunları sürekli gözünün önünde tutarsa onun takvâya varması kolaylaşır, çünkü bunlar insanın şehevi arzularını firenler, sonu gelmez hayal ve beklentilerinin önünü keser. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
kraji Sebi si) aa o baa gi
---
Dipnotlar:
Ebü Müsâl-Eşari'den rivâyet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız. Size birbirinizi sevdirecek bir şey söyleyeyim mi?” Buyur, ey Allah'ın Resülu, dediler. “Selâmlaşmayı aranızda yaygın hale getirirseniz, birbirinizi sevmiş olursunuz. Hayatım elinde bulunan Allah adına yemin ederim ki, birbirinizi sevmedikçe cennete giremezsiniz” Sahâbiler: Ey Allah'ın Resülu, hepimiz merhametli insanlarız, dediler. Buyurdu ki: “Bundan kastedilen birinizin merhameti değildir, fakat herkese karşı merhametli olmaktır” (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 185; Heysemi, Mecma'u'zzevâid, VIII, 30). 4% o “Göklerin ve yerin yaratılması elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır, fakat insanların çoğu bunu bilmez”. “Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz, yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah'ın takdiridir” (Fussılet, 41/12). Muhtemelen Mâtüridi burada şu âyete işaret etmektedir: “Üstünüzde yedi kat sağlam gök Kur'ân-ı Kerim'de sert, katı ve kalın anlamına gelen “gılâz” kelimesi göklerin tavsifi bağlamında geçmemektedir. Muhtemelen bu kelime, “şidâd” 1) lafzının tefsiri olarak kullanılmıştır. Nitekim Semerkandi de buna şöyle işaret etmektedir: “Allah “yedi sağlam gök” âyetiyle gökyüzünü kalın, kesif ve sağlam olarak tavsif etmektedir” (Semerkandi, 502 “Çünkü bir yerde iki mekânın varlığı, her ne kadar zaman itibariyle sonu ve sınırı olmasa da mekân itibariyle tek bir yer olarak görülemezler” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 503 “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir” (el-Enfâl, Yani “takvâ sahipleri için hazırlanmış” meâlindeki âyette işaret edilen sakınmanın bir sınırı olmakla nitelemektedir. Ondan sonraki âyette de o nitelikleri açıklamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın bir sonraki âyette zikrettiği “bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar...” gibi güzel niteliklere ortak olmaları. 5% Muhtemelen müellif burada şu meâldeki âyetlere işaret etmektedir: “Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; işte onlar nimetlerle dolu cennetlerde Allah'a en yakın olanlardır” (el- Vâkıa, 56/10-12). “Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağından “Muhâcirlerin ve ensârın ilkleri ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan razıdırlar. Onlara, sonsuza dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur”. Başka bir âyet de şöyledir: “Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır”. Yani üstün niteliklere sahip kişilerle ilgili olarak üzerinde konuştuğumuz “Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever” (Âl-i İmrân, 3/134) meâlindeki âyetinden hemen sonra bunu zikretmektedir. Bu âyetten sonra, o insanlardan daha düşük konumda olan kişiler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar 59 “Yani Mütezile'ye göre küçük günah işleyenlerin af edilmesi vaciptir” (Semerkandi, Şerhu'tKur'ân-ı Kerimde, kıyâmet günü insanların amellerinin yazıldığı kitapları okuyacakları ve bu amelleri tartmak için adâlet terazilerinin konulacağı açıkça belirtilmektedir. Meselâ; “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız. “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter (diyeceğiz)!”. “Biz, kıyâmet günü için adâlet terazileri kurarız; artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan, bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu getirir ortaya koyarız. Hesap görücü olarak biz yeteriz” Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir” (el- Ahkâf, 46/16).
Âl-i İmran 3:134
[İnfak Etmek]
Denildi ki “serrà `” kelimesi rahatlık anlamına, “darrâ'” 1) da zorluk mânasına gelir. Serrâ'nın bolluk, darrâ'nın!) da darlık anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da aynı mânaya gelir. Serrâ için, çocuklar ve benzerleri gibi kendisi için harcama yapılması kişiye kolay gelen şeydir de denilmiştir, böylesine harcama yapmak insan için kolaydır, fakat yabancıya infak etmek, kişiye zor gelir. Birinci yoruma göre bolluk ve genişlik halinde infak etmek, insana darlık ve fakirlik halinde infak etmekten daha rahat ve daha kolay gelir. Her türlü durumda, yani bolluk ve darda infak ettiği zamandır ki kişi bu övgüye hak kazanır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bu işin insana kolay gelmesinin iki sebebi vardır. Birincisi, kendi elinde olan malın, hakikatte Allaha ait olduğunu bilmesidir; dolayısıyla onu harcadığında sadece bir elden alıp öbür ele vermiş olmaktadır; sanki o mal Allah'ın elindedir.
İkincisi, Rabbinin cömertliğini ve kudretini bilmesidir; öyle ki kendi ihtiyacının karşılanması ve menfaatinin elde edilmesi daima O'nun cömertliğinin garantisi altındadır. İnsan Allah'ın cömertliğini, ve bundan fazlasıyla faydalanmasını bilmek vasıtasıyla aslında bundan faydalanan kimsenin hiç bir mala sahip olmadığı ve mülkün sahibi dilediği zaman ihsanı bundan mahrum bırakabileceği bilgisine ulaşır. Onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar. Bu meâldeki âyetin, onları sevindirdiği ve zarara soktuğu halde veya kolaylık ve güçlük halinde, yahut da bela ve nimet halinde anlamlarına gelmesi de muhtemeldir.
[ ] Sonra, bütün bu hallerde harcama yapmanın insana kolaylaştırılma- EEE sının sebebi -bu işin her ne kadar takvâyı kolaylaştırdığını zikretmiş ise deüç şekilde açıklanabilir. Birincisi, senin elinde bulunan malın, onu senin eline verene ait olduğunu kabul etmendir. O, mal hakkında ve onu koruman konusunda seni imtihan etmektedir. Sen onu başkasına harcadığın zaman, koruma külfeti ve malın hakkını gözetme sorumluluğu senden kalkmaktadır. Hakikatte senin elinde iken kendine sağladığı fayda yok olmamaktadır. Zira infaktan sonra o mal, daha önce senin elinin, kendi elinde bulunduğu varlıgın elindedir, o da, Allah Teâlâdır. Ancak onun faydasına sahip olacağın için sanki senin elinden yine de gitmemektedir, sadece, az önce söylemiş olduğum o malın sorumluluğu senden düşmektedir. Zira şahsen malından faydalanmayan mal sahiplerinin var olduğu bilinmektedir. Bunun yanında mal sahibi olmadığı halde ondan faydalanan kimselerin bulunduğu da bilinmektedir. Fakat malın, rızası uğrunda harcandığı Allah Teâlâ nezdinde değişen bir şey yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, elindeki malda Allah'ı tercih edene Allah'ın da cömert davranacağını, tükenmez hazinelerinden kendisine bol bol ihsan etme gücüne sahip olduğunu ve bunun O'na güç gelmediğini kalbinin hissetmesidir. Kesin bir şekilde inanıp bilmelisin ki Cenâb-ı Hakk'ın, daha önce sahip olmadığın şeylere seni sahip kılması ile sana verdiği ve sahip kıldığı şey konusundaki kudreti aynıdır ve bunlar O'nun için kolay şeylerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, kulun doğuştan sahip kılındığı yaratılışı ve kendisine verilen şeyler fiilen içinde bulunduğu vakte bağlı değildir. Bunlar âhiret için hazırlanması, onunla ebedi hayatını ve hiç tükenmeyecek olan menfaatleri kazanması içindir. O, malı infak etmekle sanki bir şeyi değerinin kat kat fazla fiyatıyla satmış olmakta yahut onu harcamakla köleliğini esaretten kurtarmakta, yahut meşgul olacağı işi önceden iş yerine göndermekte veya ihtiyaç vaktinde kullanmak üzere bir şeyi evinde hazırlamış olmaktadır. Böylesi, insan tabiatına en uygun ve akılla en barışık şeydir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
426 [ ] Öfkelerini yenerler. Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Gereğini yapmaya muktedir olduğu halde öfkesini yenen kimsenin kalbini Cenâb-ı Hak güven ve iman duygusuyla doldurur”!!2. Öfke üzüntü ile kızgınlık arasında gidip gelen bir duygudur. Kendisinden yukarıda olana karşı üzüntü, aşağıda olana da kızgınlık halini ifade eder. Aziz ve celil olan Allah, üzüntü ve öfkelerini yenmeleri sebebiyle onları övmektedir.
İnsanları affederler. Yani kendilerine haksızlık yapan insanları affederler. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Allah, kendisine haksızlık eden kişiyi affeden insanın izzet ve şerefini artırır”!”, Kendisine haksızlık yapan kişiyi affeden, bununla iyilik yapmış olmaktadır. Nitekim falanca şöyle iyilik yaptı, filanca iyilik yapmadı denilir.
Allah işini güzel yapanları sever. Buradaki ihsan kelimesi iki anlama gelir. Birincisi, ilim ve marifet, ikincisi de, kendisine borç ve üzerine görev olmayan bir iyilik yapan, onu ancak lütuf olarak yerine getiren anlamına gelebilir.
[Mürtekib-i Kebire]
Burada Allah Teâlâ, güzel işler yapanları zikretmekte ve onları sevdiğini söylemektedir. Az önce geçen Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın! meâlindeki âyette yer alan müttakiler için hazırlanmıştır, anlamındaki ifadeyle Allah, cennetin müttakiler için hazırlandığını haber vermiş, cehennemin de kâfirler için hazırlandığını beyan etmiştir”", Bukonuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Müttaki olmayan kişiler için cennet değil, cehennem hazırlanmıştır. Bu, Hâriciler'in ve yoldan çıkmışların (buğât) görüşüdür. Başka bir grup şöyle demiştir: Allah, cehennemin kâfirler için hazırlandığını haber vermiştir; öyle ise büyük günah işleyen kişi cehennemin kendileri için hazırlandığı kâfirlerden değildir, cennetin kendileri için hazırlandığı müminlerdendir. Bazıları ise şöyle bir fikir beyan etmiştir: Allah cehennemin kâfirler için, cennetin de müttakiler için hazırlandığını haber vermiştir. Müttakileri, kendisine isyandan sakınanlar, emrine ve yasağına aykırı davranmayı terk edenler diye nitelemiştir. [ ] Günahı bulunan insanlar, aziz ve celil olan Allah'ın mutlak olarak ifade buyurduğu müttakiler için hazırlanmıştır hükmünün kapsamına girmezler, fakat kâfirler için hazırlanmıştır hükmüne de dâhil olmazlar. Onlar için cehennemde ayrı bir yer Bize gelince şöyle deriz: Günah işleyen müminlerin, şu genişlikte olan cennet meâlindeki âyetin ve müttakiler için hazırlanmıştır meâlindeki ilâhi beyanın!“ kapsamına girmeleri ümit edilir. Bunun delili de şu meâldeki âyet-i kerimedir: “Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak günahlarını 35 Mâtüridi bununla Mütezile'nin görüşünü kastetmiş olmalıdır.
itiraf etmişlerdir. Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder”'?. Cenâb-ı Hak burada onların iyi işe kötü işi karıştırdıklarını söylemektedir. Sonra da umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder, buyurarak tövbelerini kabul edeceğini vâdetmektedir. Buradaki “umulur ki” anlamına gelen lafız, Allah hakkında kullanılınca gereklilik ifade eder. İkincisi, Allah Teâlâ'nın; “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz” meâlindeki âyetinde, onların güzel işlerini kabul edeceğini, kötü işlerini de görmezden geleceğini haber vermektedir. Kötü işlerini görmezden gelince onların kötü amelleri kalmamaktadır; dolayısıyla onlar da müttakiler için hazırlanmıştır meâlindeki ilâhi beyanının hükmüne dâhil olurlar.
---
Dipnotlar:
32 Abdürrezzâk es-San'âni, Tefsir, I, 132; Taberi, Tefsir, IV, 94; Süyüti, ed-Dürrw'l-mensür, II,
Âl-i İmran 3:135
Buradaki ilk âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman, Allah'ı hatırladıklarını da hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Onlar söze şöyle devam ederler: Zaten günahları... bile bile ısrar etmezler. Cenâb-ı Hak, onların günah işledikleri yahut da kendilerine zulmettikleri zaman Allah'ı andıklarını haber vermektedir. Onların kendilerine kötülük etmelerinin hangi anlama geldiğini daha önce açıklamıştık5"9. Onlar, ihlâsla kendilerini Allah'a teslim etmemişlerdi. Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır; [ ] buna göre onlar kendilerini Allaha teslim etmedikleri zaman, öz varlıklarını ait olmadıkları yere koymuş olmaktadır. Bundan dolayı kendilerine kötülük etmiştirler.
Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. Yani onlar günahlarının bağışlanmasını isterler, günahları Allah'tan başka kimsenin bağışlayamayacağını da bilirler. Üstelik günah işlemekte de ısrar etmezler. Bir şeyde ısrar etmek onu yapmaya devam etmektir. Âyet-i kerime haber vermektedir ki onlara verilecek olan karşılık, âyetin sonunda belirtilen nimetler de dâhil olmak üzere Rableri tarafından bagışlanmadır, içinden ırmaklar akan cennetlerdir ve orada onlar ebedi olarak kalacaklardır.
Bu âyetler, daha önce müttakilerden olmasalar da kötülük ve ahlâksızlık yapan insanlar tövbe ettikleri zaman, cennetin kendileri için hazırlanan kişilerden olacaklarına dair görüşümüzü teyit etmektedir. Bunun bir örneği de Allah'ın, onların kötülüklerini görmezden geleceği, affedici ve bağışlayıcı olması itibariyle onları affedeceğidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman. Bu ilâhi beyan, zulmün çirkin bir iş yapmaktan farklı olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Her ikisinden de aynı şeyin kastedilmiş olması ihtimali de vardır, çünkü âsi olan her insan kendine zulmetmiştir anlamına gelir; her ikisi de insana zarar vermekte ve elde edeceği mükâfatı azaltmaktadır. Çünkü o, yapmaması gerekeni yapmış, yapmaması gereken tercihi yapmıştır; bunların ikisi de kendisine kötülük etmiş mânasına gelir. Allah'ın koyduğu sınırları aşanların veya aklın ve şeriatın kabul etmediğini yapmayı tercih edenlerin bu Âyetteki zulüm ile çirkin fiilin (fâhişe / fevâhiş) farklı şeyler olması da muhtemeldir. Çünkü “zulm” (¿u lafzı, Allahın emrine muhalif küçük büyük her şeyi içine alan bir isimdir. Bundan dolayıdır ki hayırlı işler yapan insanların en küçük hataları da zulüm olarak nitelemiştir. Nitekim Âdem aleyhisselâm ile Havva'ya cennetteki meyveyi yemeleri üzerine şöyle buyurulmuştur: “Zâlimlerden olursunuz” ”, Şirk konusunda da şöyle buyurulmuştur: “Allah zâlimler topluluğunu doğru yola eriştirmez”?!. Çirkin fiiller, az olsun, çok olsun çirkinliği açık ve belli olan günahlardır. [ ] Buna bağlı olarak eksik olanazulüm denilmiştir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı”2. Ayıp ve noksanlık, bazan çirkin olmakla da nitelenir, fakat onlar çok ve aleni olursa bu seviyeye gelir; bunun örneği de küçük hatalar anlamına gelen zellelerdir”?. Nitekim helâl kılınan mubahlardaki temizlik niteliği ve o derecedeki benzerleri de böyle olur”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bir de, terk edilip bağışlanma istemeyi gerektiren her büyük günahı belirlememize ihtiyaç yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın “Kıyâmet gününde ona azabı kat kat verilecek” meâlindeki âyetinde ve devamında, şirk, zina, adam öldürmek ve daha küçük günahları mağfiret edeceğini vâd etmiş olması, bütün günahların tövbe etmekle bağışlanacağını gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
52 “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz, dedik”. “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabbim hayat veren ve öldürendir' deyince o, “Hayat ve-
[Çirkin Fiil]
Onlar çirkin bir şey yaptıkları zaman. Bu beyandaki çirkin şey ile aklın kötü ve çirkin saydığı fiilin kastedilmiş olması muhtemeldir. Başka âlimler şöyle dediler: Haram kılınan ve yapılması yasaklanan her şey çirkindir. İlk görüş sanki maksada daha yakındır, çünkü bir şey kötü ve çirkin olmakta nihai sınıra varmazsa ona çirkin denilmez; nihai sınıra varınca çirkin denilir. Bir şeye temiz (tayyib) denilmesi de böyledir; şey ancak helâl olursa ve lezzette nihai sınıra ulaşırsa, ona temiz denir. Bunun yanında helâl olan her şeye mutlak olarak temiz (tayyib) denmesi söz konusu değildir. Benzer şekilde haram kılınan ve yasaklanan bütün fiillerin çirkin olduğu söylenemez; ancak kötü ve çirkin olmakta nihai sınıra ulaşırsa çirkin denir. Dolayısıyla haram kılınan ve yasaklanan her şey için bu niteliğin kullanılması doğru olmaz. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Temiz (tayyib) insan tabiatının temiz gördüğü şeydir; dolayısıyla bir şeyin temizliği insan tabiatının nihai sınırına ulaşırsa, o şey temizdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bile bile ısrar etmezler. Günah olduğunu bile bile onu yapmazlar, aksine ondan dönüş yaparlar. Günahından dönüş yapanlar için de âyette belirtilen karşılık verilecektir.
---
Dipnotlar:
yaptıkları da çirkin bir fiildir. Bu da özellikleri anlatılan zulüm anlamına gelir, çünkü o, yapmaması gerekeni yapmış ve iradesini kendi lehinde olmayan bir fiile yöneltmiştir. Bu da hem aklın hem de dinin yasakladığı şeydir. En doğrusunu bilen Allah'tır. 39 bk. Âl-i İmrân, 3/117 âyetinin tefsiri. ren ve öldüren benim’ dedi. İbrâhim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”. “Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. İki bağın arasından bir de ırmak akıtmıştık”. Yani zelleler çok ve aleni yapıldığında zulüm diye nitelenir. “Helâl kılınan şeyler konusunda, nihai sınıra ulaştığında “tayyib” denildiği gibi mubah olan şeyler için de mutlak olarak böyle denilmez. Bu da onun gibidir” (Semerkandi, “Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapmazlar; haksız yere, Allah'ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. Zira (bilirler ki) bunları işleyen kimse cezasını bulacak. Kıyâmet gününde ona azabı kat kat verilecek ve alçaltılmış olarak o azap içinde ebedi kalacaktır. Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir” (el-
Âl-i İmran 3:136
Buradaki ilk âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman, Allah'ı hatırladıklarını da hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Onlar söze şöyle devam ederler: Zaten günahları... bile bile ısrar etmezler. Cenâb-ı Hak, onların günah işledikleri yahut da kendilerine zulmettikleri zaman Allah'ı andıklarını haber vermektedir. Onların kendilerine kötülük etmelerinin hangi anlama geldiğini daha önce açıklamıştık5"9. Onlar, ihlâsla kendilerini Allah'a teslim etmemişlerdi. Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır; [ ] buna göre onlar kendilerini Allaha teslim etmedikleri zaman, öz varlıklarını ait olmadıkları yere koymuş olmaktadır. Bundan dolayı kendilerine kötülük etmiştirler.
Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. Yani onlar günahlarının bağışlanmasını isterler, günahları Allah'tan başka kimsenin bağışlayamayacağını da bilirler. Üstelik günah işlemekte de ısrar etmezler. Bir şeyde ısrar etmek onu yapmaya devam etmektir. Âyet-i kerime haber vermektedir ki onlara verilecek olan karşılık, âyetin sonunda belirtilen nimetler de dâhil olmak üzere Rableri tarafından bagışlanmadır, içinden ırmaklar akan cennetlerdir ve orada onlar ebedi olarak kalacaklardır.
Bu âyetler, daha önce müttakilerden olmasalar da kötülük ve ahlâksızlık yapan insanlar tövbe ettikleri zaman, cennetin kendileri için hazırlanan kişilerden olacaklarına dair görüşümüzü teyit etmektedir. Bunun bir örneği de Allah'ın, onların kötülüklerini görmezden geleceği, affedici ve bağışlayıcı olması itibariyle onları affedeceğidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman. Bu ilâhi beyan, zulmün çirkin bir iş yapmaktan farklı olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Her ikisinden de aynı şeyin kastedilmiş olması ihtimali de vardır, çünkü âsi olan her insan kendine zulmetmiştir anlamına gelir; her ikisi de insana zarar vermekte ve elde edeceği mükâfatı azaltmaktadır. Çünkü o, yapmaması gerekeni yapmış, yapmaması gereken tercihi yapmıştır; bunların ikisi de kendisine kötülük etmiş mânasına gelir. Allah'ın koyduğu sınırları aşanların veya aklın ve şeriatın kabul etmediğini yapmayı tercih edenlerin bu Âyetteki zulüm ile çirkin fiilin (fâhişe / fevâhiş) farklı şeyler olması da muhtemeldir. Çünkü “zulm” (¿u lafzı, Allahın emrine muhalif küçük büyük her şeyi içine alan bir isimdir. Bundan dolayıdır ki hayırlı işler yapan insanların en küçük hataları da zulüm olarak nitelemiştir. Nitekim Âdem aleyhisselâm ile Havva'ya cennetteki meyveyi yemeleri üzerine şöyle buyurulmuştur: “Zâlimlerden olursunuz” ”, Şirk konusunda da şöyle buyurulmuştur: “Allah zâlimler topluluğunu doğru yola eriştirmez”?!. Çirkin fiiller, az olsun, çok olsun çirkinliği açık ve belli olan günahlardır. [ ] Buna bağlı olarak eksik olanazulüm denilmiştir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı”2. Ayıp ve noksanlık, bazan çirkin olmakla da nitelenir, fakat onlar çok ve aleni olursa bu seviyeye gelir; bunun örneği de küçük hatalar anlamına gelen zellelerdir”?. Nitekim helâl kılınan mubahlardaki temizlik niteliği ve o derecedeki benzerleri de böyle olur”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bir de, terk edilip bağışlanma istemeyi gerektiren her büyük günahı belirlememize ihtiyaç yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın “Kıyâmet gününde ona azabı kat kat verilecek” meâlindeki âyetinde ve devamında, şirk, zina, adam öldürmek ve daha küçük günahları mağfiret edeceğini vâd etmiş olması, bütün günahların tövbe etmekle bağışlanacağını gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
52 “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz, dedik”. “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabbim hayat veren ve öldürendir' deyince o, “Hayat ve-
[Çirkin Fiil]
Onlar çirkin bir şey yaptıkları zaman. Bu beyandaki çirkin şey ile aklın kötü ve çirkin saydığı fiilin kastedilmiş olması muhtemeldir. Başka âlimler şöyle dediler: Haram kılınan ve yapılması yasaklanan her şey çirkindir. İlk görüş sanki maksada daha yakındır, çünkü bir şey kötü ve çirkin olmakta nihai sınıra varmazsa ona çirkin denilmez; nihai sınıra varınca çirkin denilir. Bir şeye temiz (tayyib) denilmesi de böyledir; şey ancak helâl olursa ve lezzette nihai sınıra ulaşırsa, ona temiz denir. Bunun yanında helâl olan her şeye mutlak olarak temiz (tayyib) denmesi söz konusu değildir. Benzer şekilde haram kılınan ve yasaklanan bütün fiillerin çirkin olduğu söylenemez; ancak kötü ve çirkin olmakta nihai sınıra ulaşırsa çirkin denir. Dolayısıyla haram kılınan ve yasaklanan her şey için bu niteliğin kullanılması doğru olmaz. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Temiz (tayyib) insan tabiatının temiz gördüğü şeydir; dolayısıyla bir şeyin temizliği insan tabiatının nihai sınırına ulaşırsa, o şey temizdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bile bile ısrar etmezler. Günah olduğunu bile bile onu yapmazlar, aksine ondan dönüş yaparlar. Günahından dönüş yapanlar için de âyette belirtilen karşılık verilecektir.
---
Dipnotlar:
yaptıkları da çirkin bir fiildir. Bu da özellikleri anlatılan zulüm anlamına gelir, çünkü o, yapmaması gerekeni yapmış ve iradesini kendi lehinde olmayan bir fiile yöneltmiştir. Bu da hem aklın hem de dinin yasakladığı şeydir. En doğrusunu bilen Allah'tır. 39 bk. Âl-i İmrân, 3/117 âyetinin tefsiri. ren ve öldüren benim’ dedi. İbrâhim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”. “Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. İki bağın arasından bir de ırmak akıtmıştık”. Yani zelleler çok ve aleni yapıldığında zulüm diye nitelenir. “Helâl kılınan şeyler konusunda, nihai sınıra ulaştığında “tayyib” denildiği gibi mubah olan şeyler için de mutlak olarak böyle denilmez. Bu da onun gibidir” (Semerkandi, “Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapmazlar; haksız yere, Allah'ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. Zira (bilirler ki) bunları işleyen kimse cezasını bulacak. Kıyâmet gününde ona azabı kat kat verilecek ve alçaltılmış olarak o azap içinde ebedi kalacaktır. Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir” (el-
Âl-i İmran 3:137
Sizden önce nice uygulamalar geçmiştir. Bu anlamdaki beyanın çeşitli hükümlere ihtimali vardır. Bu hükümler iki şekilde olabilir. Biri onların lehine olmasıdır; bundan maksat itaat etmeleri ve hakka uymaları halinde kendilerine sevap verilmesidir. Diğeri de onların aleyhine olmasıdır, bundan da maksat Allah'in emirlerine muhalefet ve isyan etmeleri halinde kendilerine azabın gelmesidir. Âyetteki “sünen” kelimesi ile şeriatın koyduğu hükümlerin kastedilmiş olması muhtemeldir.
[Yeryüzünde Dolaşma Emri]
Yeryüzünde gezin! Peygamberleri yalanlayan ve kendilerine geleceği söylenen azabı yalan sayan insanların izlerini görmek için yeryüzünü dolaşın! Yahut başlarına gelenleri bilen kişilere sormanız ve onların da geçmiş ümmetlerin nasıl helâk edildiklerini size haber vermeleri için dolaşın! Bu,azizve celil olan Allah'ın onlara ikazıdır: Eğer siz Hz. Peygamber'i (s.a.) yalanlarsanız, sizden öncekilerin başına gelen felâketler sizin de başınıza gelir. Fakat ona itaat ederseniz, onlara verilen sevap size de verilecektir. Yalanlamaları yüzünden onlara verilen cezadan ibret alın! Kur'ân-ı Kerimde yer alan bunun gibi âyetlerin anlamı şöyledir: “Eğer onlara soracak olursan sana haber verirler”. Denilmiştir ki Yeryüzünde gezin! Yani Kur'ân'da geçmiş ümmetler hakkında verilen haberleri düşünün, böylece sanki yeryüzünü dolaşmış olursunuz. Kur'ân-ı Kerimde yer alan bunun gibi âyetlerin anlamı şudur: “Eğer onlara soracak olursan sana haber verirler” Muhakkak ki Kur'ân-ı Kerimde sizden önceki ümmetlere dair haberler vardır; tasdik ve itaat ettiklerinde kendilerine verilen sevap hakkında, yalanladıklarında da onlara verilen ceza hakkında bilgiler mevcuttur. En doğrusunu bilen Allahttır.
Sizden önce nice uygulamalar geçmiştir. Bu ilâhi beyanının, peygamberleri yalanlayan ve tasdik edenler hakkında gelmiş olması muhtemeldir. Bu durumda Yeryüzünde gezin! meâlindeki cümlenin de, eğer yeryüzünü dolaşırsanız onların izlerini görürsünüz ve bu sayede her iki grubun âkıbetini anlamış olursunuz, anlamına gelmesi muhtemeldir. Bunun, onların izleri konusunda düşünmeyi ve kendileriyle ilgili haberlere dair tefekkürde bulunmayı emretmesi anlamına da gelebilir. Bu sayede onlar, kendilerinin tâbi tutulduğu imtihan yeni bir şey olmayıp eski ümmetlerde de mevcut olduğunu bilirler. Buradaki “sünen” kelimesi ile onlardan önce insanların imtihan edilmeleri için konulan hükümler de kastedilmiş olabilir. Böylece belaya uğratılma işinin, örneği daha önce görülmemiş bir uygulama olmadığını, bilakis önceki ümmetlerin hayatlarında uygulandığını bilirler! Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim”, Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:138
Bu, insanlara bir açıklamadır. Bununla Kur'ân-ı Kerim kastedilmektedir. O insanlara bir açıklamadır ve sapıklığa karşı da bir hidâyettir, takvâ sahipleri için de bir öğüttür. Yani müttakiler ondan öğüt alırlar. İnsanlar için bir açıklamadır anlamındaki cümle ile önceki ümmetler hakkında geçtiği belirtilen uygulamaların kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Âl-i İmran 3:139
Gevşeklik göstermeyin! Yani düşmanla savaşmakta zaaf göstermeyin! Başınıza gelen yaralanmalardan da üzülmeyin! Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Eğer siz (Uhud'ta) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı”, Gevşeklik göstermeyin! Bu beyanı, savaşta gevseklik göstermeyin, çünkü siz Allah için çalışıyorsunuz, anlamına da gelebilir. Çünkü onlar şeytan adına çalışıyor fakat zaaf göstermiyorlardı.
Üzülmeyin! Yani savaşta öldürülen kardeşlerinizin kaybına üzülmeyin! Bu beyanın, aldığınız yaralardan dolayı üzülmeyin, anlamına gelmesi de muhtemeldir; yani bu yaralar sizi düşmanla savaşmaktan alıkoymasın, size mükâfat ve şehitlik verilecektir.
Şüphesiz en üstün olan sizsiniz. Bu ilâhi beyanın; âhirette en üstün siz olacaksınız anlamına geldiği söylenmiş, haklı delillerle en üstün siz olacaksınız denilmiş, zafer kazanarak siz üstün geleceksiniz, yani âkıbet sizin olacaktır da denilmiştir. Bunun, eğer savaşta zaaf göstermezseniz, aziz ve celil olan Allah'a ve Resülü'ne (s.a.) âsi olmazsanız zafer sizin olacaktır, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Şayet öldürülürseniz şehit olacağınız ve Allah katında sizin canlı, onların ise ölü olacaklarından dolayı en üstün siz olacaksınız, anlamına da gelebilir.
Eğer inanmışsanız. Yani çünkü siz iman ettiniz. Bu cümle şart değil, haber anlamındadır. Nitekim şu âyet-i kerimede de aynı anlam söz konusudur: “O kadınlar Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz”, Burada da, çünkü onlar Allah'a iman ediyorlar, anlamındadır. Eğer inanmışsanız meâlindeki cümle, çünkü Allah'ın vâdine ve verdiği habere inanmışsanız, anlamına da gelir.
Âl-i İmran 3:140
Eğer siz (Uhud'ta) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. Bu âyetin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. İşin sonunda -yani Uhud'ta- siz bir yara aldıysanız, müşrikler de Bedir'de benzeri bir yaraalmışlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır, fakat Cenâb-ı Hak bunu, onların özel muameleye tâbi tutulmadıklarını bilmeleri için müslümanları teskin etmek üzere buyurmuştur.
[Savaş ve Zafer]
O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Bu âyete çeşitli anlamların verilmesi mümkündür. Zafer bir gün müminlerin, başka bir gün de onların olur, anlamına gelebilir. Aziz ve celil olan Allah, düşmana karşı cihâd etmeyi ve savaşmayı müminler için bir imtihan sebebi kıldı, bu yolla onları imtihan etmektedir; bazan onlar, bazan da düşman zafer kazanıyor. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz”!. Başka bir âyette de şöyle buyuruyor: “Biz onları iyi durumlarla da, kötü durumlarla da imtihan ettik”5”. Cenâb-ı Hak, her vesile ile kullarını imtihan etmektedir; bazan iyilikle, bazan da kötülükle onları sınamaktadır. Zafer günlerini insanlar arasında dolaştırmanın başka bir gayesi de olabilir, o da şudur: Şayet yardım ve zafer hep müslümanların olsaydı, o zaman kâfirler İslâm'a girdiklerinde kendi tercihleriyle değil, zaferin sürekli müslümanlarda olduğunu gördüklerinde canlarından korktukları için istemeyerek, zorla ve kahrolarak iman etmiş olacaklardı. Buna mukabil zafer ve galibiyet hep kâfirlerde olsaydı, bu defa inkârcılar kendilerinin hak yolda olduğunu düşünecekler ve bu da kendilerini İslâmiyeti benimsemekten alakoyacaktı. Müminlerin maruz kaldıkları belaların, kendilerinin işlediği günahtan yahut Allah'ın emrini terk etmek veya yasağını çiğnemek suretiyle ilâhi emirlere muhalefet etmelerinden dolayı gelmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Aziz ve celil olan Allah'ın “Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder” ve “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur” beyanındaki zafer vâdi konusunda bazı inkârcılar şöyle bir tenkit ileri sürebilirler: Siz O'nun dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım edeceğini vâd etmedi mi? [ ] Üstelik O size yardım ederse kimsenin sizi yenemeyeceğini de haber verdi. Fakat siz O'nun dinine yardım ettiğiniz zaman O size yardım etmedi; bu, vâdinden dönmek değil midir? Şayet size yardım ettiği halde mağlup olmuşsanız, o zaman da verdiği haber yalandır.
Bu tenkitlere çeşitli cevaplar verilebilir. Şöyle denilir: Aziz ve celil olan Allah'ın “Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder” meâlindeki beyanı, siz Allah'ın dinine dünyada yardım ederseniz Allah da size âhirette yardım eder, anlamına gelebilir. Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da dünyada çeşitli kesin delillerle535 size yardım eder, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şâhitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz”, Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Allah kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol (ve zafer] vermeyecektir”!”. Şöyle de denilmiştir: Bu âyet, siz Allah'ın dinine yardım eder ve O'na âsi olmazsanız O da size yardım eder ve kimse size galip gelemez, anlamına gelebilir. Şu da söylenmiştir: Siz topluca Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder, anlamına da gelebilir. Bu, Resülullah'ın (s.a.) şu hadisine de uygun düşmektedir: “Aynı sözde ittifak eden on iki bin kişilik bir ordu, sayı azlığı sebebiyle mağlup edilemez”. Bir âyette de şöyle buyurulmaktadır: “O size istediğiniz her şeyi verdi”. Şöyle de söylenmiştir: Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder; yani zaferi ve başarıyı sonunda size nasip eder. Böyle de olmuştur; başta müminlere galip gelmişlerse de, bütün savaşlarda nihai zafer müminlerin olmuştur. Bazan savaşların onların aleyhine tecelli etmesi de kendilerinin kusurları yüzündendi; “O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibi ya sayıca çok olduklarına güvenmişlerdi yahut da Resülullah'a (s.a.) muhalefet etmişlerdi.
O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Bu ilâhi beyan, onların elde ettikleri galibiyetin Allah'tan geldiği anlamına işaret etmektedir. “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur”! meâlindeki âyet de bunu desteklemektedir. Aksi halde bu üstünlüğü sürekli olarak o iki ordudan birine verirdi; halbuki Allah onu her iki tarafa da vereceğini haber vermektedir. Üstünlüğün ancak galibiyetle elde edileceğini de herkes bilmektedir. [ ] Bu da göstermektedir ki insanlar kazanmış olsalar da zafer Allah'tandır, insanların gayreti ilâve bir unsurdur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Bu ilâhi beyan, fiil ve tedbir olarak müşriklere üstünlük sağlamanın Allah'a ait bir tasarruf olduğuna da işaret etmektedir, çünkü O, üstünlüğü kendine nispet etmektedir; diğer yandan buyruğa aykırı davranmak) bir günahtır, mağlubiyettir ve aşagılanmadır. Burada mâsiyet fiilinin yaratıcısı ve takdir edicisi olması itibariyle Allah'a izafesinin caiz olduğu görülmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu onların Allaha isyan etmiş olmaları sebebiyledir". En doğrusunu bilen Şimdi, mâlumdur ki müslümanlar galip gelmiş olsalardı bu, delile daha uygun, davete daha açık ve kabulü daha kolay olurdu. Her türlü iyilik de bunda olurdu. İşte bu da, Cenâb-ı Hakk'ın imtihan için en uygun olanı (aslah) vermesinin şart olmadığını gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Aziz ve celil olan Allah'ın O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz meâlindeki buyruğu, aslah olanı verir görüntüsünü reddetmektedir. Mütezile mensupları, Allah, dinde ancak aslah olanı yapar, demektedir. Onlara, kâfirlerin müminlere üstün gelmelerinde müminler için hangi menfaatin bulunduğu sorulmalıdır.
Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın diye. Yani onun imtihanla mümin olacağını gaipte bilmiş olduğunu filen ortaya çıkarsın diye, gözler de onu mümin olarak görsün ve olacağını bildiği şeyin olduğu görülsün diye. Buradaki “bilmek” fiili ile mâlumun, yani bilinenin kastedilmiş olması mümkündür. “Namaz Allah'ın emridir”, cümlesinde olduğu gibi, yani namaz Allah'ın emriyle farz olmuştur”.
Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın diye. Bu beyana çeşitli anlamlar yüklenebilir. Birincisi, Allah'ı nitelendirdiğinde O'nunla beraber yaratıkları da andığın zaman, mahlükatın ezeli olduğu hatasına düşülmesin diye onların yaratılma zamanını da hatırlarsın. Yaratıkları hiç anmadan Cenâb-ı Hakk'ı nitelendirdiğinde ise [ ] O'nu ezeli olarak nitelemiş olursun. Tıpkı, O ezelde âlimdir, kâdirdir, işitendir dediğin gibi. Bunun yanında mâlum olanı, takdir edileni ve işitileni zikrettiğin zaman, bunların da ezeli olduğu vehmini ortadan kaldırman için onların oluş zamanını da zikredersin. Bize göre hâlik, râzık ve benzeri isimler böyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, Allah'ın mâlumu olan bilgiyi mecaz statüsünde ilim diye zikretmendir. Aynı şekilde ilâhi azabın da Kurân-ı Kerimde “Allah'ın emri” diye anılması gibi. İnsanlar namaz ve diğer ibadetlere, Allah'ın emri ile yapıldığı anlamında olmak üzere, Allah'ın emri demişlerdir. Kezâ cenneti de, ilâhi rahmet orada tecelli edeceği için, Allah'ın rahmeti diye anmışlardır”. Buna göre Allah gerçek müminleri bilsin diye, anlamındaki cümle, gerçek müminler Allah'ın ilmi üzere olsunlar diye, mânasına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, Allah gerçek müminleri bilsin diye, yani Allah gayb âleminde mümin olduklarını bildiği kişilerin görülür âlemde mümin olduklarını bilsin diye. Çünkü Allah, gayb âlemini de, görünen âlemi de bilmektedir. Bu bilgi, onun sonradan elde edilmesiyle kazanılmış değildir. Bu şuna benzer: Yarını bilmek isteyen biri onu yarının gerçekleşmesinden sonra gerçekleşmiş olarak bilmiş olur. Onun için henüz olması vaki olanların bilgisi oluşmamıştır". Buna göre şöyle denilir: Yaratmadan önce bildiği şeyi, yaratma zamanında aynı şekilde var olacağını bilsin diye. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bazı tefsirciler şöyle demiştir: İnsanları imtihan etmek amacıyla var olacağını bildiği şey gerçektenvar olsun diye. Bu söz de bizim söylediklerimizle aynı yere varır. Bazıları da “li yallemehullah” beyanıyla onu görmesi için anlamını vermiştir. Bu söz, sahibinde oluşan bir zannın ifadesidir, O, bu sözün görmekle ilgili olduğunu zannetmektedir; bu ifade belki daha kolay ve şüphelerden daha uzaktır, ancak Allah'ı hakkıyla bilenlere göre bunların ikisi de aynıdır.
[ ] Bu ve benzeri âyetlerde Allah'a atfedilen şeyler konusunda asıl olan, yaratıklar tarafından bilinen kelime ve sözleri kullanmaktır. Sonra O'na nispet ve işaret edilen her şey, atfetme halinden önce bilinen anlama döndürülür. Şayet o nispet ve işaret olmasaydı, lafızda müşterek, ancak mânada muhtelif olma ilkesinden dolayı, bilemeyeceğimiz bir anlamı izafet halinde de takdir edemeyiz. Cenâb-ı Hakk'a nispet etme işi de böyledir. Bu, aziz ve celil olan Allah'ın, “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır” meâlindeki âyetini de vuzuha kavuşturur. Hiç bir kimse Allah'a atfedilen edilen “sınırlar” (hudüd) kelimesini başka varlıklara nispet edilen gibi anlamaz. Allah'ın evleri”, Allah'ın kulları”! Allah'ın ruhu ve kelimesi”? ve benzeri tamlamalar de böyledir. Bizim tartışmakta olduğumuz şey de bunun gibidir.
Cenâb-ı Hakk'ın kendisini, var olacak olan her şeyin nasıl olacağını, oluşum halini ve olduktan sonra, bu durumun oluştuğunu bilmekle nitelemek mümkündür. Ancak buradaki değişimin, her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah'ta vuku bulması söz konusu değildir; zira hal ve konumların değişimi ve dönüşümü, sonradan olmanın alâmetlerinden ve yaratılmışlığın belirtilerindendir.
[ ] Sizden uğrunda şehitleri olsun diye. Yani Allah yolunda düşmanlarının eliyle şehit edilenler. Bu cümlenin insanlara şâhit olasınız diye, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte böylece, siz insanlara şâhit olasınız diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık”. Bu âyet, müminler kendi şahısları hakkında da adâlete ve insanların haklarına riâyet etmedikleri takdirde, sadece iman ile insanlara şâhitlik etmeye hak kazanamayacaklarına işaret etmektedir.
---
Dipnotlar:
54 “Ey iman edenler! Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır” (Muhammed, 47/7). “Delillerle ve kâfirlere üstün gelmekle, onları susturmak ve kendilerine galip gelmekle yardım eder” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 130a). 58 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 294, 299; İbn Mâce, “Cihâd” 25; Ebü Dâvüd, “Cihâd”, 82. 59 “O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür!” (İbrâhim, 14/34). “Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihâyet geriye çekilmeye başlamıştınız”. “Uhud savaşında olduğu gibi. Okçular, Hz. Peygamber'in (s.a.) emrine muhalefet etmişler, onlara yerlerinden asla ayrılmamalarını emrettiği halde onlar bu emre uymamışlardı” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 130a). Yani müşriklerin müminlere galip gelmelerinin onların kendi fiilleri olduğunu Cenâb-ı Hak biliyordu. Onlar bu fiille isyan etmiş oluyorlardı. “Bu âyet, daha önce zikrettiğimiz gibi mâsiyeti Cenâb-ı Hakk'ın yarattığına da işaret etmektedir. Üstünlük sağlamanın Cenâb-ı Hakk'a nispet edilmesi, fiil ve tedbir olarak onu müşriklere vermesinin de O'na ait bir tasarruf olduğuna işaret etmektedir. Bu durumda üstünlük ancak müşriklerin galibiyetiyle gerçekleşir. Fakat onlarda günah işlemek söz konusu idi. İşte bu, mâsiyet fiilinin, yaratmış ve takdir etmiş olması itibariyle Allah'a nispet edilmesinin de caiz olduğunu gösterir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 130a). Yani o, Allah tarafından emredilmiş olan bir şeydir. 548 Muhtemelen Mâtüridi burada şunu demek istiyor: Yarınla ilgili olarak vaki olmuş reel bir kendisinde bilgi yoktur ki, yarın olmadan önce onu vuku bulmuş diye bilsin! Bu örnekle de Allah'ın ilmi ile insanların ilmini birbirinden ayırmaktadır. “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Bilmek isteyenler için onları açıklamaktadır” (el-Bakara, “Evler” kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de çoğul sigasıyla Allah'a atıf edilmez, ama tekil sigasıyla atfedilir. Nitekim şu âyet-i kerimede bu husüs görülmektedir: “Ey rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vâdiye 551 “Ancak Allah'ın ihlaslı kulları bu cezanın dışındadır” (es-Sâffât, 37/40; ayrıca bk. 74, 128, “Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsâ Mesih ancak Allah'ın elçisidir, Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı
Âl-i İmran 3:141
Allah, iman edenleri günahlardan arındırmak için böyle yapıyor. Yani onları günahlarından ve yaptıkları kötülüklerden temizlemek için böyle yapıyor. Kâfirleri de yok etmek için böyle yapıyor. Yani onları helâk etmek ve köklerini kazımak için.
İman edenleri günahlardan arındırmak için. Bu meâldeki ifade, günahların temizlenmesi konusunda daha önce belirttiğimiz Resülullah'ın (s.a.) şu hadisinde açıklanmaktadır: “Kılıç, günahları siler süpürür”“1. Kâfirleri de yok etmek için anlamındaki cümle de, onları helâk edecek, fakat kılıç onları küfür günahından temizlemeyecektir, bilâkis onları cehennemde mahvedecektir.
Âl-i İmran 3:142
Yoksa siz cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz? Bu meâldeki cümleye, bilâkis siz cennete gireceğinizi sanıyordunuz, diye anlam verilmiştir. Allah içinizden cihâd edenleri ortaya çıkarmadan. Bu ifade iki şekilde açıklanmıştır. Allah içinizden cihâd edenleri bilmemiştir, yani onlar cihâd etmemiştir, diye anlam verilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Buradaki “lemmâ” lafzı, “illâ” anlamına gelir; buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah sizden cihât edenlerin kimler olduğunu ortaya çıkarmadan onlar cennete giremez. Bu, aziz ve celil olan Allah'ın şu âyeti gibidir: “Hiç kimse yoktur ki başında bir gözetleyeni bulunmasın!” Buradaki “lemmâ” edatı şeddeli okunduğunda, başında mutlaka bir gözetleyeni vardır, anlamına gelir. Şeddesiz okunduğunda da baştaki “lam” te'kid lami, “mâ” da bağlaçtır; her nefsin başında bir gözetleyici olur, anlamına gelir.
Allah içinizden cihâd edenleri ortaya çıkarmadan. Bu meâldeki cümle hakkında iki yorum yapılmıştır: Birincisi, ortaya çıkarmadı şeklindedir, bu da iki şekilde belli olur. Biri, Allah onların cihât etmeyeceklerini biliyordu. [ ] Nitekim insanlar şöyle der: Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz", Yani Allah'ın olmamasını dilediği şey olmaz. Diğeri de Allah her şeyi bilir, eğer sizden cihât edenler olsaydı, mutlaka onu da bilirdi, onu ancak olmadığı için bilmedi. Aziz vecelil olan Allah “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” meâlindeki beyanı da bunun gibidir. Yani onlara hiç kimse şefaat etmez.
İkincisi âyetteki “lemmâ ya'lem” lafzı, “illâ” anlamına gelir. Aynen şeddeli olarak okunan “Onun başında mutlaka bir gözetleyeni vardır!”58 meâlindeki âyette olduğu gibi. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Siz cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz? Hayır, Allah sizin cihât ettiğinizi görmeden giremezsiniz. Yani cihât etmedikçe ve Allah da sizin cihât ettiğinizi ortaya çıkarmadıkça giremezsiniz. En doğrusunu bilen Allah'tır. Aziz ve celil olan Allah'ın Sizden sabredenleri belirlemeden, meâlindeki buyruğu da böyledir. Yani Allah'ın sabredeceğini bildiği kişinin o halini ortaya çıkarmadan. Aynen “Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır”? meâlindeki âyet gibi. Yani Allah, doğru söyleyeceğini bilmiş olduğu kişileri mutlaka ortaya çıkaracak, yalan söyleyeceğini bilmiş olduğu kişileri de mutlaka ortaya çıkaracaktır. “İçinizden cihât edenleri ortaya çıkarmak için”, Yani cihât eceklerini Allah'ın bilmiş olduğu mücahidleri ortaya çıkarmak için. “Gizliyi ve açığı bilendir”! meâlindeki âyet de böyledir. Yani gizli iken bilmiş olduğu şeyi açık iken de bilmesi için. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Yoksa, siz cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz? Yani onu sandınız, Allah içinizden cihât edenleri ortaya çıkarmadan, oraya gireceğinizi mi zannettiniz, demektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Musibet sizin kendi başınıza gelince”? [ ] Bu ifade, cihât etmeyenlere sizin başınıza geldiği zikredilen şey gelmedi, demektir.
Bu âyet, Allah'ın hitapta bulunduğu o kişilere, daha öncekilerin başlarına gelen musibetin onların da başına geleceğini söylemekte ve Allah'ın, ölmeden önce onların cihât edeceklerini bildiğini göstermektedir. Buna bağlı olarak bazı kişiler, aziz ve celil olan Allah'ın “Müminlerden bir kısmı Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler” meâlindeki âyetini şöyle yorumladılar: Öncekilerin başına gelen musibet onların da başına geldiğinde, kendilerini cennete sokacağını Allah onlara vâd etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu durumda âyetteki edatı anlamındadır, sondaki elif de bağlaçtır.
Şöyle de denilmiştir: Bu edatın şeddeli olarak “lemmâ” şeklinde olması muhtemeldir. Nitekim “Hiç kimse yoktur ki, başında bir gözetleyeni bulunmasın!” meâlindeki âyette de şeddelidir ve “illâ” anlamındadır. O takdirde burada gizlenmiş bir anlam vardır ve içinizden cihât edenleri Allah ortaya çıkarmadıkça cennete giremezsiniz, demektir.
Buradaki “ilim” kavramını az önce geçen ilk yorum sırasında açıklamış ve onun iki yorumu bulunduğunu söylemiştik. Birincisi, Allah onu bilmemiştir, halbuki; O her şeyi bilmektedir, şayet olsaydı onu da mutlaka bilirdi. İkincisi, onlar cihât etmediklerini bilecekler ve belirttiğimiz üzere onlar da cihât edeceklerdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
556€ Muhtemelen müellif burada Ebü Dâvüd'un rivâyet ettiği bir hadise işaret etmektedir. Ebü Dâvüd bu hadisi, Benü Hâşim'in âzâdlısı Abdülhamid vasıtasıyla, onun, Hz. Peygamber'in (s.a.) kızlarından birine hizmet eden kendi annesinden rivâyet etmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) kızı, ona Resülullah'ın kendisine şunu öğrettiğini söylemiş: “Sabahleyin kalktığında; “sübhânellahi ve bihamdihi lâ kuvvete illâ billah mâ şâellahu kân ve mâ lem yeşe” lem yekün” (S JL J UO ul ale bl Yö Y, lobu -) diye söyle! (Allah'ı tesbih eder, O'na hamdederim. Allah'tan başka kuvvet sahibi kimse yoktur. Allah'ın dilediği şey olmuş, dilemediği de olmamıştır). Zira sabahleyin bunu söyleyen ölünceye kadar korunur. Akşamleyin bunları söyleyen de sabaha kadar korunmuş olur” (Ebü Dâvüd, 50 “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihât edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım” (Muhammed 2 “Düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp kendi başınıza gelince “Bu nereden başımıza geldi?” mi diyorsunuz? De ki: 'O, kendinizdendir? Doğrusu Allah her şeye kâdirdir” (Âl-i “Müminlerden bir kısmı Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar; (vâdlerini) asla değiştirmediler” (el- Ahzâb,
Âl-i İmran 3:143
Gerçek şu ki, ölümle karşılaşmadan önce onu istiyordunuz. Bu meâldeki beyanın iki anlama geldiği söylenmiştir. Denilmiştir ki içinde ölüm olan şeyi istiyordunuz demektir, bundan maksat da savaştır. Ölümü istiyordunuz, anlamındaki cümle ile bizzat ölümün kendisi kastedilmiştir de denilmiştir. Âyetin başka anlamlara gelmesi de muhtemeldir. Mensubu oldukları dinlerinden başka bir dine intisap ederek dünyadan çıkmamak için, dinleri olan İslâmiyeti kaybetmekten korktukları için ölümü istiyordunuz anlamının da kasdedilmiş olması söz konusudur. [ ] Kâfirlerin baskılarından ve dinlerini değiştirmelerinden kurtulmak için ölümü istemiş olmaları da ihtimal dâhilindedir. Denildiğine göre Mekkeliler onlara işkence ediyor, onlar da bundan kurtulmak istiyorlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır. Şöyle de söylenmiştir: Onlar ölümü, yani şehitliği istiyorlardı; şehitlere verilen büyük sevap ve mükâfatı duyduklarında, aziz ve celil olan Allah yolunda şehit olup, Rablerinin katında canlı kalmak istemişlerdir", En doğrusunu bilen Allah'tır. Şöyle de denilmiştir: Aziz ve celil olan Allah, Bedir şehitlerini ve onların nail oldukları mükâfatı haber verince, müminler Bedir gibi bir gün istediler. Allah da onlara Uhud gününü gösterdi, fakat onlar orada hezimete uğradılar ve bunun üzerine şu âyet-i kerime ile azarlandılar: Ölümle karşılaşmadan önce onu istiyordunuz; işte şimdi onu görmektesiniz, yani Uhud' gününü.
Şimdi onu görmektesiniz meâlindeki cümlenin de farklı anlamlara gelme ihtimali vardır. Ölümün sebeplerini ve korkunçluğunu gördünüz anlamına gelebilir. Ölümü istiyordunuz cümlesini savaşı istiyordunuz anlamına yoranlara göre de, gözlerinizin önünde öldürülen arkadaşlarınızı gördünüz, anlamına gelebilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Şimdi onu apaçık görmektesiniz. Bu beyanın ölüme işaret etmesi muhtemeldir. Yani arkadaşlarınızın ölümünü veya savaşı apaçık görmektesiniz. Biliyorsunuz ki siz ölümü istiyordunuz, anlamına da gelir. En doğrusunu bilen Allahtır.
SENİ a nazi
Âl-i İmran 3:144
Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz? Bu meâldeki ifadenin iki anlama ihtimali vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, ancak burada onlara şöyle demiş olması muhtemeldir: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem size peygamber olarak gönderildiğinde Muhammed (s.a.) olduğu için değil onu size gönderene iman ettiniz. Gönderen ise ebediyyen hayattadır. Zannınıza göre Muhammed (s.a.) öldürülmüş veya ölmüş ise, nasıl gerisin geriye dönersiniz?
Bu âyette Resülullah'ın (s.a.) ölümüyle dinden döneceğini Allah'ın bildiği kişilerdeki söz konusu değişimin haberi de vardır. Nitekim “Sizden kim dininden dönerse” buyurulmaktadır. Şükredenler ise, onlarla cihât edenlerdir. [ ] Cenâb-ı Hak âyette onları sevdiğini ve onların da kendisini sevdiklerini haber vermektedir. Hasan-ı Basri (r.h.) şöyle demiştir: Ebü Bekir es-Sıddik (r.a.), vallahi şükredenlerin önderiydi#7, Âyette başka bir yorum daha vardır, o da şudur: Sizden önce gelen Müsâ (s.a.) ile İsâ'nın (s.a.) kavmi, yaşadıkları müddetçe peygamberlerini yalanladılar. Sonunda Müsâ aleyhisselâm onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsunuz?” İsâ aleyhisselâm da şöyle demişti: “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki ben doğrulamak üzere size gönderilmiş elçiyim”!. Fakat peygamberleri ölünce, hepsi onun dininde olduklarını, onun davet ettiği şeyi tasdik ettiklerini iddiaya kalkıştılar. Halbuki onlar öyle değildiler. Onlar bile gerisin geriye dönmediler de, sizler Muhammed (s.a.) ölür veya öldürülürse nasıl gerisin geriye dönersiniz?
Topukları üzerine geri dónmek mecazi ve temsili bir ifade olup zâhiri anlama gelmez. Maksat, daha önce mensubu oldukları dine dönmeleridir.
Kim geri dönerse bilsin ki Allah'a asla bir zarar vermiş olmayacaktır. Yani kim İslâm'dan dönerse Allah'a hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah onları kendi zatı için çalıştırmamakta, ancak insanların âhirette o büyük sevabı kazanmalarını sağlamak için çalıştırmaktadır. Dolayısıyla onlar Cenâb-ı Hakk'a değil, ancak kendilerine zarar verirler. İkinci olarak Allah onlara kendi ihtiyaçAllah ise, kendi ihtiyacı için değil, ancak emredilen kişinin ihtiyacı için emri vermektedir. Kişi O'nun emrini terk ederse zararını bizzat kendisi görür. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah şükredenleri ödüllendirecektir. Bununla Allah'ın birliğini tasdik edenlerin kastedildiği söylenmiştir. İman eden ve cihâda girişenler olup âhirette Allah'ın mükğfatlandıracağı kişiler kastedilmiştir, denilmiştir. Allah'ın emrine sarılan ve O'nun emrine uyan herkes, şükretmiş demektir.
---
Dipnotlar:
larını karşılamak için değil, onların bizzat kendi ihtiyaçlarını karşılamaları için emir vermekte ve kendilerini sorumlu tutmaktadır. Duyular âleminde birine emir veren, gerçekte kendi ihtiyacı için emir vermiştir. Emre uymayan da o emrin doğuracağı zararı görür. Her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan 56 “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar”. “Hz. Ali (r.a.) şöyle diyordu: Ebü Bekir (r.a.) şükredenlerin emini ve Allah'ın sevgililerinin emini idi. O insanların en çok şükredeni ve Allah'a en sevgili olanı idi” (Taberi, Tefsir, IV, 568 “Hani Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsunuz?” Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez. Meryem oğlu İsâ da şöyle demişti: “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim: Ama o (Ahmed) kendilerine apaçık kanıtlarla gelince, ‘Bu (kanıtlar) besbelli bir
Âl-i İmran 3:145
Hiç bir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez. Yani ruhları bedenden çekip almakla görevli biri onun ruhunu almadan ölmez. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: “De ki: Sizin için görevlendirilmiş bulunan ölüm meleği ruhunuzu çekip alacak”, İnsan normal bir ecelle ölse veya öldürülmüş olsa da, işin gerçeği budur.
Buradaki Allah'ın izni olmadan meâlindeki ifadenin, Allah'ın bilgisi olmadan anlamına gelmesi muhtemeldir. Yazılıp bir süreye bağlanmış anlamındaki cümle hakkında da şöyle denilmiştir: Burada normal bir ölüm şeklinde veyarızkını ve ecelini tam almadan öldürülmek şeklinde dahi olsa ilerigeri gitmesi söz konusu olmayan belirli bir zaman dilimi kastedilmektedir. Bu cümle hakkında şöyle de denilmiştir: Levh-i mahfüzda açık olarak yazılmış olan bir zaman dilimi”, Kim dünya nimetini isterse ondan kendisine veririz. Yani kim yaptığı güzel işlerin karşılığını dünyada görmek isterse, onu kendisine veririz. Kim âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Yani kim salih amellerinin ve yaptığı güzel işlerin karşılığını âhirette görmek isterse, ona da orada veririz. Biz şükredenleri ödüllendireceğiz. Buna benzer başka bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını artırırız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan -takdir edilen kadarını- veririz; fakat onun âhirette hiçbir nasibi olmaz”. İşte yukarıdaki âyet de bu mânadadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.