Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Âl-i İmran 3:146 – Nisa' 4:33
İçindekiler
- Âl-i İmran 3:146
- Âl-i İmran 3:147
- Âl-i İmran 3:148
- Âl-i İmran 3:149
- Âl-i İmran 3:150
- Âl-i İmran 3:151
- Âl-i İmran 3:152
- Âl-i İmran 3:153
- Âl-i İmran 3:154
- Âl-i İmran 3:155
- Âl-i İmran 3:156
- Âl-i İmran 3:157
- Âl-i İmran 3:158
- Âl-i İmran 3:159
- Âl-i İmran 3:160
- Âl-i İmran 3:161
- Âl-i İmran 3:162
- Âl-i İmran 3:163
- Âl-i İmran 3:164
- Âl-i İmran 3:165
- Âl-i İmran 3:166
- Âl-i İmran 3:167
- Âl-i İmran 3:168
- Âl-i İmran 3:169
- Âl-i İmran 3:170
- Âl-i İmran 3:171
- Âl-i İmran 3:172
- Âl-i İmran 3:173
- Âl-i İmran 3:174
- Âl-i İmran 3:175
- Âl-i İmran 3:176
- Âl-i İmran 3:177
- Âl-i İmran 3:178
- Âl-i İmran 3:179
- Âl-i İmran 3:180
- Âl-i İmran 3:181
- Âl-i İmran 3:182
- Âl-i İmran 3:183
- Âl-i İmran 3:184
- Âl-i İmran 3:185
- Âl-i İmran 3:186
- Âl-i İmran 3:187
- Âl-i İmran 3:188
- Âl-i İmran 3:189
- Âl-i İmran 3:190
- Âl-i İmran 3:191
- Âl-i İmran 3:192
- Âl-i İmran 3:193
- Âl-i İmran 3:194
- Âl-i İmran 3:195
- Âl-i İmran 3:196
- Âl-i İmran 3:197
- Âl-i İmran 3:198
- Âl-i İmran 3:199
- Âl-i İmran 3:200
- Nisa' 4:1
- Nisa' 4:2
- Nisa' 4:3
- Nisa' 4:4
- Nisa' 4:5
- Nisa' 4:6
- Nisa' 4:7
- Nisa' 4:8
- Nisa' 4:9
- Nisa' 4:10
- Nisa' 4:11
- Nisa' 4:12
- Nisa' 4:13
- Nisa' 4:14
- Nisa' 4:15
- Nisa' 4:16
- Nisa' 4:17
- Nisa' 4:18
- Nisa' 4:19
- Nisa' 4:20
- Nisa' 4:21
- Nisa' 4:22
- Nisa' 4:23
- Nisa' 4:24
- Nisa' 4:25
- Nisa' 4:26
- Nisa' 4:27
- Nisa' 4:28
- Nisa' 4:29
- Nisa' 4:30
- Nisa' 4:31
- Nisa' 4:32
- Nisa' 4:33
Âl-i İmran 3:146
Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Bu cümlenin farklı kırâat ve anlamı bulunduğu söylenmiştir. Birincisi, “ketele” fili, mufâale bâbından “kâtele” diye okunmuştur; o zaman cümleye şöyle anlam verilir: Nice peygamber vardır ki, onun yanında bulunan birçok Allah erleri kendisiyle birlikte savaşmışlardır. Burada bir kelime gizli bırakılmıştır”. İkincisi, nice peygamber vardır ki onunla birlikte olan birçok Allah erleri öldürülmüştür. Fiil burada “kutile” diye meçhul okunmaktadır. Üçüncüsü, fiil “ketele” diye okunmuştur, nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah eri varken kâfirleri öldürmüştür. [ ] En doğrusunu bilen Allah'tır ya, âyetin anlamı şöyledir: Nice Peygamber vardır ki öldürülmüştür, fakat bu, onun bağlılarını topukları üzerine geriye döndürmemiştir, bilakis onun vefatından sonra, sağlığında olduğundan daha kuvvetli bir şekilde kendisine bağlanmışlardır. Öyle ki onlar şöyle demişlerdir: Allah bundan sonra başka bir peygamber göndermeyecektir. Peygamberinizin öldürüldüğü veya öldüğü haberi verildiği zaman size ne oluyor ki topuklarınız üzerine geri dönmeyi düşünmektesiniz!
Bu ümmete, geçmiş ümmetlere ait kıssaların ve haberlerin anlatılmasında iki şey ortaya çıkar. Birincisi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini kanıtlamaya işaret etmesidir. Çünkü insanlar, onun, birilerine gidip de bunları öğrenmediğini biliyorlardı, buna rağmen bu haberi getirmiş ve söylediği gibi de olmuştur. Şu halde O'nun, bunu Allah sayesinde bildiği anlaşılmıştır.
İkincisi, onların şeriatleri ve uygulamaları ile amel etmek, ancak bizim şeriatımız tarafından neshedilmediği ortaya çıkmasına kadar. Görmez misin ki, Allah onların güzelliklerini ve hayırlarını belirtmektedir; bunun da sebebi onlara uymamız ve tâbi olmamızdır. Onların yaptıkları kötülükleri ve bu yüzden başlarına gelenleri de, bunlardan uzak durmamız ve böylece onların başına gelen musibetlere uğramaktan kurtulmamız için belirtmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah'ın pek çok eri. Bu meâldeki ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Abbâs (r.a.) bunu, pek çok âlim diye tefsir etmiştir. Büyük topluluklar diye tefsir ettiği de rivâyet edilmiştir. Bunun bir benzeri, Hasan-ı Basriden de rivâyet edilmiştir. İbn Mesüd'un da, binlerce kişi, dediği nakledilmiştir”. Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Bu cümledeki fiili, İbn Mesüd'un “kâtele” şeklinde okuduğu ve sonra da delil olarak onlar başlarına gelenden gevşemediler meâlindeki âyeti gösterdiği rivâyet edilmiştir”?
Onlar gevşemediler... yılmadılar. Bu beyan hakkında da farklı görüşler vardır. Gevşemediler, dinlerinde gevşeklik göstermediler, demektir. Yılmadılar da, onlar Resülullah'ın (s.a.) aralarından ayrılmasıyla düşmana karşı savaşmakta yılgınlık göstermediler, size ne oluyor ki zaaf gösteriyorsunuz? anlamına gelir. Gevşemediler anlamındaki “fe ma vehenü” (ipa, L) lafzının, peygamberlerinin öldürülmesiyle başlarına gelen beladan dolayı acze düşmediler; Yılmadılar meâlindeki lafzın da, Allah yolunda başlarına gelen belalardan yılmadılar, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Şöyle de denilmiştir: Aziz ve celil olan Allah, onlar gevşemediler “fe ma vehenü” lafzı ile fiilin “kâtele” diye okunması halinde savaşanlara, “kutile” diye okunması halinde ise geride kalanlara işaret etmiş olabilir. [ ] Boyun eğmediler: Düş53 Taberi, Tefsir,IV, 117; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, III, 74.
manları karşısında zillete düşmediler, peygamberlerinin öldürülmesiyle teslim olmadılar; bilâkis onunla beraberken savaştıkları gibi, ondan sonra da savaşa devam ettiler. Sizden önceki milletler peygamberleri öldürüldükten sonra bile savaşa devam ettikleri gibi siz de Peygamber'inizin savaştığı gibi savaşsanıza! En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah, sabredenleri sever. Yani düşmanlarıyla savaşmaya ve başlarına gelen her türlü musibete karşı sabredenleri.
---
Dipnotlar:
54 Kurtubi, Tefsir, IV, 230. Semin şöyle dedi: Bazı kırâat imamları onlar gevşemediler meâlindeki âyete dayanarak diye okunmasını tercih etmiştir. Şayet onlar öldürülmüş olsalardı bu şekilde nasıl nitelenebilirlerdi, böyle bir niteleme ancak yaşayan insanlar hakkında yapılır (Semin el-Halebi, ed-Dürru'l-masün, III, 430).
Âl-i İmran 3:147
Onların sözü şunu demekten ibaretti: Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla. Bu konuda şöyle denilmiştir: Geçmiş ümmetler, peygamberlerinin ölümü üzerine sadece; Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla! demişlerdi. Bununla Allah bu ümmete hem bir şeyi öğretiyor, hem de onları azarlıyor: Peygamberinizin ölümünü duyduğunuzda, siz de geçmiş ümmetlerin söylediği gibi söyleseydiniz ya! Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla! meâlindeki âyette günahlardan maksadın mâsiyetler olduğu söylenmiştir. İşimizdeki aşırılıklardan meâlindeki cümlede geçen “israf” kelimesi, haddi aşmak ve Allah'ın emrine aykırı davranmak anlamına gelir. Bu ikisinin aynı mânaya geldiği de söylenmiştir.
Sebatımızı artır! Bu iki mânaya gelebilir: Biri, bizim imanımızı ve İslâm dinine olan bağlılığımızı artır! Burada geçen ve ayak anlamına gelen “kadem” kelimesi, sebattan kinâyedir, aynen şu âyette olduğu gibi: “Sapasağlam basmışken ayağınız kayar”. Yani sapasağlam imana ulaştıktan sonra küfre düşersiniz. Başka bir âyette de şöyle buyurulmuştur: “Sizi gerisin geri döndürürler”"”. Allah burada “kadem” yani ayak kelimesini özellikle zikretti, çünkü yere ayakla sağlam basılır. Diğeri de, düşmana karşı savaşırken bizim sebatımızı artır, anlamına gelebilir. [ ] Onlar, peygamberlerinin aralarından çekilmesinden sonra, peygamberleri hayatta iken nasıl kendilerini korumuşsa, şimdi de koruması için aziz ve celil olan Allah'a sığındılar.
Kâfir topluluğa karşı bize yardım et! Buradaki yardım ile bilimsel deliller ve kanıtlar kastedilmiş olabilir. Düşmanlarını yenmek ve hezimete uğratmak için yardım etmesi de kastedilmiş olabilir.
Âl-i İmran 3:148
Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini verdi. Buradaki dünya nimetinden maksat şöhret ve güzel övgüler olabilir. Onlar bugün de öyledir, öldüler ama biz onlara tâbi oluyor ve onların yolundan gidiyoruz. Bundan maksadın zafer ve ganimet olduğu da söylenmiştir. Âhiret nimetinin güzeli. Yani ebedi nimetleri. Burada Allah âhiret nimetleri için kullandığı “güzel” sıfatını dünya nimetleri için kullanmadı, çünkü âhiret nimetleri süreklidir, asla sona ermez, dünya nimetleri ise geçicidir. Yahut dünya nimetleri bir takım âfetler ve üzüntülerle karışık olacağı için o nimetleri bulandırır, halbuki âhiret nimetleri böyle değildir. En doğrusunu bilen Allahtır.
Allah işini güzel yapanları sever. Buradaki ihsan kelimesinin üç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, güzel iş yapan ârif kişi anlamına gelir. Nitekim falan kişi güzel iş yapıyor veya yapmıyor, denilir. [İkincisi], kendisine şart olmadığı halde iyilik olsun diye yapılan iştir. [Üçüncüsü] de çirkin ve kötü işe mukabil yapılan güzel iştir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”:”. Böylesi kötü fiillere karşı güzel filleri tercih eder. En doğrusunu bilen Allah'tır. “Muhsinin” ) kelimesi kendilerini kurtaracak şekilde davranarak bizzat kendilerine güzellik yapanlar, anlamına da gelebilir.
Âl-i İmran 3:149
Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi döndürürler. Muhtemelen inkâr edenlere itaat etmek ifadesiyle, onların dinlerine uymak kastedilmiştir; yani onların inkârlarına itaat edip uyum sağlarsanız, demektir. Onlara itaat etmek ifadesiyle düşmanlarına karşı cihâdı terk etmeleri de kastedilmiş olabilir. [ ] Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Onlar sefere çıkan veya savaşa giren kardeşleri hakkında şöyle dediler: “Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi? Allah bunu kalplerinde bir hasret acısı kılsın diye yaptı” Onlar sizi gerisin geri döndürürler. Bu husüsu daha önce açıklamıştık3”, Yani onlar sizi ilk dininize geri döndürürler. Bu cümle temsil ve kinâye anlamı taşımaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:150
Sizin mevlânız Allah'tır. Yani size en yakın olan, size yardım edecek olan, veya sizi koruyacak olan veya sizin dostunuz olan Allah'tır. O, yardımcıların en iyisidir. Yani en hayırlı şekilde yardım eden ve kendisine galip gelinemeyendir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur”®.
İLLA İLLE LE eşli liz
Âl-i İmran 3:151
Kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Bu, aziz ve celil olan Allah'tan Resül'üne (s.a.) verilen bir zafer müjdesidir; düşmanların kalplerine korku salacağını haber vermektedir. Resülullah'tan (s.a.) da buna benzer bir hadis rivâyet edilmiştir: “Bana, bir aylık mesafedeki düşmana korku salmakla yardım edildi”. Netice de denildiği gibi oldu. Çünkü ondan sonra Hz. Peygamber (s.a.), onlara gidiyor ve onları hedef alıyordu, fakat onlar gelemiyordu. Halbuki daha önce onlar Resülullah'ın (s.a.) üzerine gidiyorlar ve onu hedef alıyorlardı.
Çünkü onlar, hakkında Allah'ın hiçbir delil indirmediği şeyi O'na ortak koştular. Yani ellerinde hiçbir delil, kanıt, kitap veya mazeretleri olmadığı halde Allah'a ortak koşmuşlardı, bu yüzden Allah da onların kalplerine korku saldı. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Kur'ânda geçen “sultân” kelimesi delil demektir.
[ ] Onların varacağı yer cehennemdir. Yani onların kalacakları yer cehennemdir. Zâlimlerin durağı ne kötüdür! Yani cehennem zâlimler için ne kötü bir makamdır!
PEATA bağ 1 gn hi
Âl-i İmran 3:152
Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Yani vâdini yerine getirdi; düşmanların kalplerine korku salacağını vâdetmişti ve saldı. Hatırlayın ki O'nun izniyle kâfirleri öldürüyordunuz. Buradaki “tehüssüne” fiiline tefsirciler, öldürüyordunuz diye anlam vermişlerdir.
Fakat siz gevşediniz ve birbirinizle tartıştınız. Burada öne alma ve sonraya bırakma şeklinde kelimeler arasında yer değiştirme vardır; cümle birbirinizle tartıştınız ve gevşediniz, şeklinde olmalıydı, çünkü tartışma, gevşemenin ve korkunun sebebidir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Birbirinizle tartışmayın sonra zayıflarsınız”!8.
Allah size istediğiniz zaferi gösterdikten sonra emre aykırı hareket ettiniz. Rivâyet edildiğine göre, Uhud günü Resülullah (s.a.) bir grup okçuya, yerlerinde kalmalarını ve asla mevzilerini terk etmemelerini emretmiş, ancak onlar mevziyi terk etmişler ve ganimet toplamaya koşmuşlardı. Bunun üzerine de cezalandırılmışlardı"!.
İstediğiniz zaferi gösterdikten sonra. Bu cümlede “istediğinizi size gösterdi” ifadesinden maksat, muhtemelen düşmanı hezimete uğratmaları ve ganimet elde etmeleridir. Düşmana karşı kazandığınız zaferi size göstermesi, ayrıca vâdini yerine getirmesi anlamına gelmesi de muhtemeldir.
İçinizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordunuz. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Biz, İçinizden kimisi dünyayı istiyordu meâlindeki âyet gelene kadar Resülullah'ın (s.a.) ashâbından hiç kimsenin dünyayı istemiş olabileceğini düsünmüyorduk%.
Sonra Allah sizi bozguna uğrattı. Bu cümleyi İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle açıkladığı rivâyet edilmiştir: Sonra müslümanlar hezimete uğratıldılar; başlangıçta müslümanlar müşrikleri hezimete uğratmışken, sonra müslümanlar onlara karşı hezimete uğradı. [ ] Emre aykırı hareket ettikleri ve mevzilerini terk ettikleri için Allah onları düşmanlarına karşı hezimete uğrattı.
Allah sizi denemek için böyle yaptı. Yani bu hezimet sizin için Allah'tan bir sınama ve imtihandır. Şöyle de denilmiştir: Sizin yaptığınız o isyan, Allah'ın âsi olacağını bildiği kişilerin âsi olarak ortaya çıkmaları için Allah'tan gelen bir imtihandır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sonra onların karşısında sizi bozguna uğrattı meâlindeki ilâhi beyan, bozguna uğramanın insanların kendi fiilleri olduğuna işaret eder. Zira Allah, yaptıkları o fiili, yapacaklarından dolayı yaratmıştır. Bir şeyi yaratmak bizzat onu yapmak anlamına gelmez. Çünkü o şey, düşmandan kaçmak şeklinde işlendiğinde günah (mâsiyet) olur. Cenâb-ı Hak, kendisine mâsiyet nispet edilmekten münezzehtir. Allah onların bozguna uğramalarını kendi fiiline atfetmektedir ki o da yüz çevirmektir. Bu da onun, onların fiillerinden başka bir şey olduğunu gösterir”. En doğrusunu bilen Allahttır.
Sonunda yine de sizi bağışladı. Bu cümlenin, savaşta katledilerek kökünüzü kurutmamak için sizi bağışladı anlamına gelmesi muhtemel olduğu gibi firardan vazgeçmenizi ve isyandan tövbe etmenizi kabul ederek sizi affetti, anlamına gelmesi de muhtemeldir.
[Mütezile ve İnsanların Fiilleri]
Bu âyet, yani Sonra sizi bozguna uğrattı cümlesi, ayrıca “O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz” ilâhi buyruğu ve “Haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi” meâlindeki âyet, Mütezile'yi reddetmektedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Kendileri bozguna uğradılar, Allah onları bozguna uğratmış değildir. Kendilerinin öldürülmelerini kendileri yazdılar, Allah yazmış değildir. O zafer günlerini insanlar arasında kendileri dolaştırıyor, Allah değil. Halbuki aziz ve celil olan Allah bu filleri kendisine nispet etmiştir. Buna göre O, ancak fiil ve yaratma olarak onları kendine nispet etmektedir. [ ] Çünkü Mütezile şöyle diyor: Allah insanlar için ancak dinde en uygun (aslah) olan şeyi yaratır. Peki, düşmanlarına karşı kendilerini bozguna uğratmakta müslümanlar için hangi maslahat vardır? Haklarında öldürülmelerinin yazılmasında kendileri için ne yarar vardır? İşte bu, Cenâb-ı Hakk'ın bazan, dinde kullarının maslahatına uygun olmayan şeyi yaptığını gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah, müminlere karşı lütufkârdır. Onları affetmek ve tövbelerini kabul etmek suretiyle kendilerine iyilik yapmaktadır. Zira onlar Resülullah'a (s.a.) isyan etmişler, onun emrine uymamışlardı. Mütezile'ye göre, böyle yapılmasının sorumlusu Allah'tır. Onların iddiasına göre Allah kimseye karşı lütufkâr değildir. Sözde aşırılıktan Allaha sığınırız.
[Allah'ın Sadece Müminlere Lütufta Bulunması]
Burada Allah'ın lütfunun, Resülullah'ın (s.a.) peygamber olarak gönderildiği herkese değil de -Allah insanlara kendi içlerinden bir peygamber göndermek suretiyle onlara lütufta bulunduğunu söylemesine? rağmen, ki biz bulütfun beşer cinsinden birini peygamber göndermesi olduğunu daha önce açıklamıştık- sadece müminlere tahsis edilmesinin iki faydası vardır. Birincisi, her ne kadar o, hakikatte Allah'tan insanlar için bir nimet ve bütün âlemler için bir rahmet”! idiyse de, ona iman etmeyen kişi Cenâb-ı Hak'tan gelen o nimeti tanımamış demektir. Dolayısıyla bu âyette Allah lütfunu, şükretmeleri için sadece onu tanıyan kişilere tahsis ettiğini söylemektedir”. Bu ifade şu âyet-i kerimeye benzemektedir: “Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde Rahmândan korkanı uyarabilirsin”. Yani uyarılmayı hakkıyla bilen ve kabul eden onlardır.
İkincisi, bu âyet, onların Resülullah'a (s.a.) itaat etmedikleri konusunda bütün düşmanlarına karşı müminler için bir delildir. İnsanlar, peygamberlikten önce de kendisini tanıyorlar ve doğru sözlü olduğunu biliyorlardı, fakat müminlerden başkasının kendisini kabul etmedikleri anlamında itaatten uzaktılar. İşte bu ortamda kendisine itaat etmiş olmaları müminler için bir lütuf, sevinç ve büyük bir nimet vesilesiydi. Allah da onlara şükürlerinin karşılığını verdi?”, Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
---
Dipnotlar:
53 “Allah ve Resül'üne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever”. 5 o Taberi, Tefsir, IV, 130; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 349. 6 o Yani Allah'ın, âsi olacağını ezelde bildiği kişilerin âsi olduklarının ortaya çıkması için. Müelifin kullandığı “âsiyen” kelimesi “li ya'leme” kelimesinin ikinci mefulü veya “men” kelimesinden haldir. “Sonra onların karşısında sizi bozguna uğrattı, meâlindeki âyette Allah Teâlâ, her ne kadar düşmandan yüz çevirmek onların fiilleri idiyse de, o fili yaratanın Cenâb-ı Hak olması münasebetiyle onu kendi zatına nispet etmektedir. Bu, bir şeyi yaratmanın o şeyden farklı bir husüs olduğuna da işaret etmektedir. Çünkü onların düşmandan yüz çevirmeleri mâsiyet idi, zira böylece savaştan kaçmış oluyorlardı. Cenâb-ı Hak burada onların düşmandan yüz çevirmelerini kendi fiiline nispet etmektedir, halbuki kendisine mâsiyet nispet edilmesinden münezzehtir. Bu da, onun kendi fiillerinden başka bir şey olduğunu gösterir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 132a). “Eğer siz (Uhud'ta) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz ki Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye. Allah, zâlimleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/140). “De ki: Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi” (Âl-i İmrân, 3/154). 5% Muhtemelen Mâtüridi burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı” (Âl-i İmrân, 3/164). Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”. Yani Cenâb-ı Hak burada, hidâyet verahmet vasıtası olan bir peygamberi kendilerine gönderdiğinden dolayı Allah'a şükretmeleri için, sadece Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini tanıyan ve ona iman eden kişileri zikretmiştir. “Sen ancak ozikre uyanı ve görmediği halde rahmândan korkanı uyarabilirsin. İşte böylesini hem bir af hem de değerli bir ödülle müjdele” (Yâsin, 36/11).
Âl-i İmran 3:153
O zaman siz dönüp hiç kimseye bakmadan yukarı doğru çekiliyordunuz. Burada kullanılan fiil iki şekilde okunur. Biri baştaki tâ harfi üstünlü olarak “tes'adün” diye, o zaman fiil yukarı çıkmak anlamına gelir, yani onlar dağa doğru çıktılar. Diğeri de ötreli olarak “tus'idün” diye, bu durumda fiil, çekmek anlamına gelir, yani arkadaşlarını vâdiye doğru çekiyorlardı. Çünkü bozguna uğrayan biri, dönüp baktığında bozguna uğramış başka kişileri görüyor ve daha da zorlanıyordu. Bu fiilin, if'âl bâbından kullanıldığında uzaklaştırmak anlamına geldiği de söylenmiştir. Sülâsi kipi kullanıldığında vâdiden dağa doğru çekilmek, if'âl kipi kullanıldığında dağdan vâdiye doğru çekilmek anlamına geldiği de söylenmiştir.
Dönüp hiç kimseye bakmıyordunuz. Yani geriye dönmüyor ve kimsenin haline bakmıyordunuz. Peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu. Yani peygamber arkanızdan sesleniyor; “bana gelin, ben peygamberim!” diye sizi çağırıyordu. Şöyle de denilmiştir: Peygamber arkanızdan; “Bana doğru gelin ey müminler cemâati, ben Allah'ın Resülü'yüm!” diye sesleniyordu. O'nun sesi baştan sona herkese ulaşıyordu, fakat onlar dönmüyorlardı.
Allah size tasa üstüne tasa verdi. Bu meâldeki âyetin işareti konusunda farklı görüşler vardır. Denilmiştir ki ilk tasa başlarına gelen felâket ve bozguna uğramalarıdır. İkinci tasa da -salât ve selâmların en üstünü üzerine olsun- Muhammed (s.a.) öldürüldü, diye bir ses işitmeleridir. İşte tasa üstüne tasadan maksat budur. İlk tasanın Resülullah'ın (s.a.) emrine uymamaları, ikincisinin de onun emrine uymayıp mevzilerini terk etmeleri hakkında Resülullah'a (s.a.) nasıl bir mazeret ileri sürecekleri konusunda duydukları tasa olması da muhtemeldir. Şöyle de söylenmiştir: Aziz ve celil olan Allah'ın, Size tasa üzerine tasa verdi, meâlindeki beyanı, ilk tasadan sonra bir tasa daha vermiştir demektir. Buna bozgun üzerine bozgun anlamı da verilmiştir. Onlar, kardeşlerinin öldürülmeleri ve kendilerinin de yaralanmaları ile bozgun üzerine bozguna uğradılar. [ ] Allah size tasa verdi, Resülullah'a isyan etmeniz yüzünden tasa üstüne Allah size tasa verdi. Tasanın mevzilerinizi ve kendisine itaati terk etmiş halde Resülullah'a tasa verdiniz anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Allah size tasa üstüne tasa verdi. Bu meâldeki âyette kastedilen anlamı şudur: Bozgunun ve felâketin tasası ile kendisine isyan etmeniz ve asla ayrılmamanızı istediği mevzide kalmak konusundaki ihmâlinizin, sizi onun huzuruna sokmuş olmasının yarattığı tasadır. Buradaki tasa ile onların mevzilerini terk etmiş olmaları kastedilmiştir, diye de denilmiştir; onların tasaları ise, arkadaşlarının üzülmeleridir. Emrine uymamanın ve dünya malına dalarak kendisini üzmenin doğurduğu tasa ile Resülullah'tan (s.a.) özür dilemek konusunda duydukları tasanın kastedildiği de söylenmiştir. Ölüm ve bozgun ile Resülullah'ın (s.a.) öldürüldüğü söylentisinin doğurduğu tasa gibi ard arda gelen şeylerin kastedildiği de ileri sürülmüştür.
Burada işin hakikati şudur: İki tasadan biri başlangıç, diğeri de onun cezasıdır. Zillet ve cezanın hakikati de bundan ibarettir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar”, Kaybettiklerinizin ve başınıza gelenlerin üzüntüsüne katlanabilmeniz için. Yani kaybettiğiniz fetih ve ganimet üzüntüsü ile başınıza gelen ölümün ve bozgunun üzüntüsüne katlanabilmeniz için. Kaybettikleriniz'den maksadın dünyada kaybettikleriniz, başınıza gelenler?'den maksadın da Resülullaha (s.a.) isyan ederek kendisini üzmeniz sebebiyle başınıza gelen çeşitli zorluk ve sıkıntılar olması da muhtemeldir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Bu, bir tehdit cümlesidir.
Si G kiş Ya ii hee Kisi ye sele İSİ a
---
Dipnotlar:
55 Bunu Süyüti şu şekilde zikreder: “Ey Müslümanlar! Bana doğru gelin ey Allah'ın kulları! Ben Allah'ın Resülüyüm!” (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 160. Ayrıca bk. Taberi, Tefsir, IV,
Âl-i İmran 3:154
154. “Sonra o kederin ardından Allah size bir güven, bir grubunuzu kendinden geçiren uyuklama hali verdi; bir grup da kendi canlarının derdine düşmüşler, Allah hakkında haksız yere Câhiliye düşüncelerine kapılarak, “Bu işten bize ne?” diyorlardı. De ki: “İşin tamamı Allah'a aittir? Sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar: “Bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik” diyorlar. De ki: Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi. Bu, Allah'ın içinizde olanı ortaya çıkarması ve kalplerinizdeki şüpheyi gidermesi içindir. Allah kalplerde olanı bilir.”
[ ] Sonra o kederin ardından Allah size bir güven, bir grubunuzu kendinden geçiren uyuklama hali verdi; bir grup da kendi canlarının derdine düşmüşlerdi. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. İlk yorum olarak şöyle denilmiştir: Kendilerine uyuklama gelen grup müminlerdir; düşmanın kendilerinden ayrılıp gittiğini duymuşlar, bu haberi doğrulayıp inanmışlar ve sonra da uykuya dalmışlardı, çünkü korku üstün geldiğinde insanda uyku kalmaz. Canlarının derdine düşen grup da münafıklardı; onlar habere inanmamışlardı, bu yüzden de korkuları gitmemiş, gözlerine de uyku girmemişti. “Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler”7 meâlindeki âyette buna işaret edilmiştir. İkinci yorum olarak şöyle denilmiştir: Buradaki iki grup da müminlerdendi; düşmanın çekilipgittiği haberine inanan bir grup uykuya dalmış, Resülullah (s.a.) isyan eden ve emrine uymayan grubun da gözüne uyku girmemişti. Onların gözüne uyku girmemesinin sebebi, Resülullah'ın (s.a.) yüzüne nasıl bakacaklarını ve ondan nasıl özür dileyeceklerini bilememeleri idi. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Uyuklamak namazda şeytandandır, savaşta ise Allah'tan güvencedir”, Onlar Allah hakkında haksız yere Câhiliye düşüncelerine kapıldılar. Denilmiştir ki onlar, Allah'ın -mümin olmayanlar hakkında yaptığı gibi- Hz. Muhammed (s.a.) ve ashâbına da yardım etmeyeceğini zannediyorlardı. Şöyle de söylenmiştir: Onlar şüphe ve şirk ehli oldukları için Allah'ın fiili hakkında yalan olduğunu düşünüyor ve Bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik, diyorlardı.
Onlar, “bu işten bize ne? diyorlardı. Bir görüşe göre onlar birbirlerine bu işten bize ne?, yani zafer ve ganimet işinden bize ne? diyorlardı. Diğer bir görüşe göre onlar bunu müminlere söylüyorlardı.
De ki: İşin tamamı Allah'a aittir. Yani zafer ve fetih, bunların hepsi Allah'ın gücüyle elde edilir.
Onlar, sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar. Onlar, evlerimizde otursaydık burada öldürülmezdik, tarzındaki konuşmalarını senden gizliyorlar. Denilmiştir ki: Onlar, bu işte bizim görüşümüz alınsaydı anlamındaki cümle ile, bu işten bize ne? Mesele Muhammed'i ilgilendiriyor, eğer bu işte bizim görüşümüz alınsaydı buralara gelmez ve öldürülmezdik, tarzındaki sözleri kastedilmektedir.
[ ] Aziz ve celil olan Allah ise şöyle buyurdu: De ki: Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi. Denilmiştir ki iddia ettiğiniz gibi Şayet evlerinizde otursaydınız bile, haklarında ölüm yazılmış olanlar, evlerinden çıkıp öldürülecekleri yere gelirlerdi. Şöyle de denilmiştir: Öldürüleceği yazılmış olan kişi, nerede olursa olsun, öldürülmesi gerçekleşecektir. Denilmiştir ki birine ölüm vakti gelince, evinin içinde de olsa, mutlaka ölüm gelir kendisini bulur. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hakk'ın katledileceklerini mukadder kıldığı bir kavmin normal ölümle öldüğü ne zaman görülmüştür!“0, Bu âyette, mukadder olan ecelin, ömrün sona erdiği an gerçekleştiği belirtilmektedir; eğer öldürülmek yazılmışsa öldürülür, normal ölüm yazılmışsa ölür. Mütezile'nin öldürülmek, yazılan ecelin öne alınmasıdır, tarzındaki iddiaları gibi değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bu, Allah'ın içinizde olanı ortaya çıkarması içindir. İmtihanı ortaya çıkarmak demektir, “Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde” meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi, yani ortaya ve açığa çıkarmak. Bu iki şekilde olur: Biri verilecek karşılıkla (ceza), diğeri de amel defteriyle. İnsanlar kişinin içteki güzel halini ona verilecek karşılıkla bilir; kötü olan halini de benzer şekilde bilir veya amel defteri ile.
Bu, Allah'ın içinizde olanı ortaya çıkarması içindir. Yani Allah'ın, yaratıkların içlerinde bulunan geçmişe ait şeyleri ortaya çıkarması ve önlerine koyması için. Kalplerinizdeki şüpheyi gidermesi içindir. Yani kalplerinizi günahlardan arındırması içindir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Âyette geçen “ibtilâ ve temhis”, yani çıkarmak ve gidermek kelimeleri aynı anlama gelir”.
Allah kalplerde olanı bilir. Yani Allah, onların kalplerinde gizlemiş oldukları şeyleri bilmektedir., ama onları sizin önünüze de koymaktadır. “İbtilâ” kelimesiyle burada, münafıkları müminlerden ayırdetmek için imtihan amacıyla verilen cihât emrinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
57 “Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler. Düşman bir daha geldiğinde ise size ait haberleri uzaktan almak üzere çöllerde dağınık yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. Zaten aranızda da bulunsalardı savaşa çok az katılırlardı” (el- Ahzâb, “Yani öldürüleceği yazılan kişi, eceliyle değil, mutlaka öldürülmek suretiyle ölür” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 133a). 62. Ebü Hayyân, Tefsir, III, 63.
Âl-i İmran 3:155
İki ordunun karşılaştığı gün sizden bozguna uğrayanlar. Yani düşmanları karşısında bozguna uğrayıp geri çekilenler. İki ordunun karşılaştığı gün: müminler ordusu ile müşrikler ordusu.
Yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Yani şayet yerlerinde kalırlarsa öldürüleceklerinden korkarak dağılmışlar, bozguna uğramışlardı. Neticede de omuzlarında Allah'ın Resúlu ne (s.a.) isyan günahı olduğu halde Allah'a kavuşacaklardı. Öldürülmek istemiyorlardı, çünkü üzerlerinde Allah'ın Resülü'ne (s.a.) isyan günahı olduğu halde aziz ve celil olan Allah'a kavuşmaktan korkuyorlardı.
Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir. Resülullah'a (s.a.) isyanları sebebiyle Allah'tan korktukları için Allah onları affetmiştir. Aziz ve celil olan Allah'ın Yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı, meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Lânetli şeytan, insanların, kendilerine yaptığı ganimet toplama, mevzilerini terketme ve Resülullah'ın (s.a.) emrini dinlememe konusundaki çağrısına uyduklarını görünce, onlara dağılmaları için de çağrı yapmış, onlar da düşmana sırtlarını dönerek bozguna uğramışlardı.
Yaptıkları bazı şeyler yüzünden. Bu meâldeki cümle, kendi yaptıkları şeyler sebebiyle anlamına da gelebilir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar”“. İşte tefsirini yaptığımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah çok bağışlayıcıdır, pek halimdir. Yani bağışlayıcıdır, çünkü sizin tövbelerinizi kabul etmiş ve sizi affetmiştir. Halimdir, çünkü isyan ettiğinizde sizi hemen sorguya çekmemiş ve cezalandırmamıştır. Yahut sizin cezanızı ertelemek suretiyle halim olduğunu göstermiştir.
Âl-i İmran 3:156
Bu âyette geçen inkârcılar gibi meâlindeki ifadenin işaret ettiği anlam hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları burada Allah müminlere, gizli ve açık hâllerinde inkârcılar gibi olmayı yasaklamaktadır, demiştir. Onlar kardeşleri hakkında, yani münafıklar hakkında, [ ] Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi, diyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Sizler münafıklar gibi olmayın! Onlar, kardeşleri hakkında, birbirlerine: Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi, diyorlardı. Bazıları ise şöyle der: Onlar kardeşleri hakkında, yani savaştan kaçan müminler hakkında konuşuyorlardı, çünkü onlar din ve mezhep açısından kendilerinin kardeşleri olmasalar da, soy itibariyle kardeşleriydiler. Aslında bu sözü kimin söylediğini bilmek bizim için çok da gerekli değildir. Fakat âyetin anlamı, öldürülen kişiler için onların konuştukları tarzda konuşmamalarının gerektiğidir.
Sefere çıkan. Yani ticaret amacıyla sefere çıkan; Veya savaşa giren. Yani asker olarak cepheye giden. Denilmiştir ki: Onlar sefere çıktıklarında meâlindeki cümlede geçen “veya” anlamına gelen “ev” edatının elifi hazfedilerek “ve” diye okunmuştur.
Allah sonunda bunu kalplerinde bir hasret acısı kılsın diye. Yani söyledikleri o sözü Allah, kalplerinde bir hasret acısı kalsın diye onların iç dünyalarına geri döndürmüştür. Burada söylenen şeyin, kıyâmet gününde gerçekleşecek bir husüs olması da muhtemeldir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir”©, Hayat veren de öldüren de Allah'tır. Yani yeryüzünde sefere çıkanları da, gazâya gidenleri de öldüren Allah'tır, O, gazâya gitmeyip evinde kalanları da öldürecektir. Yani savaşa gitmekle veya gitmeyip evinde kalmakla ölüm ilerigeri gitmez. Allah onları teslimiyet göstermeye çağırmaktadır. Zira hayat sayılı nefesler, taksim edilmiş rızıklar ve belirlenmiş ecellerle sınırlıdır; nefeslerin sayısı bitmemişse, rızkını tam olarak almamışsa ve eceli sona ermemişse insana ölüm gelmez.
Allah yaptıklarınızı görmektedir. Bu meâldeki cümle bir tehdit ifadesidir.
Âl-i İmran 3:157
453 Yani ölümün [ ] size mutlaka geleceğinde şüphe olmadığına göre, sizin öldürülmenizin veya ölmenizin Allaha itaat ve O'nun yolunda cihât halinde iken gelmesi, Allah'a itaat etmeyerek ve O'nun yolunda olmayarak size gelmesinden çok daha hayırlıdır. Allah'tan gelecek bir bağışlama ve bir rahmet, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır. Yani sizin dünyada toplayıp biriktireceğiniz mallardan çok daha hayırlıdır.
Âl-i İmran 3:158
Yani yataklarınızda ölseniz de veya Allah yolunda öldürülseniz de mutlaka O'nun huzurunda toplanacaksınız. En doğrusunu bilen Allah'tır, fakat bunun bize göre anlamı şudur: Mademki Allah'ın huzurunda toplanmayı engellemeye gücünüz yetmiyor, evinizde kaldığınız takdirde ölümün size gelmesini engellemeye nasıl gücünüz yetecek?%5 En doğrusunu bilen Allah'tır.
şagi giç Gl EDİŞİ
Âl-i İmran 3:159
Sen onlara sırf Allah'ın lütfu sayesinde yumuşak davrandın. Bu ilâhi beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, Allah'ın sana olan rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”““, Diğeri de, Allah'ın âlemlere olan rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Binaenaleyh insanın, Allah'ın yaratıklarına karşı merhametli olması gerekir. Nitekim bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a.) ashâbına şöyle demiştir: “Birbirinize karşı merhametli olmadığınız müddetçe cennete giremezsiniz!” Kendisine, biz hepimiz merhametliyiz ey Allah'ın Resülu, denince şöyle karsilk vermişti: “İnsanın, evladına veya kardeşine yönelik merhameti değil, [ ] insanların birbirlerine karşı merhametli olmaları gerekir”, veya bunun gibi bir söz söyledi. Resülullah'ın (s.a.) “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen bizden değildir” ve “Yeryüzündekilere merhamet etmeyene gökte olan da merhamet etmeyecektir” diye buyurduğu da rivâyet edilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İman edenlere söyle de Allah'ın (yargı) günlerine inanmayanları bašislasinlar”%“% Allah Teâlâ kullarına, birbirlerine merhametle ve yumuşaklıkla muamele etmelerini emretmektedir. Ancak (kendisine itaatten) inatla uzak duran ve büyüklenenlere karşı da savaşı emretmektedir. Hz. Müsâ (s.a.) ve Hz. Hârünu (s.a.) Firavun'a gönderirken şöyle buyurmuştu: “Ona söyleyeceklerinizi yumuşak üslüpla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer”. Yumuşak söz kalplere sert sözlerden daha kolay nüfuz eder, daha çabuk kabul edilir ve ona daha çok itaat edilir. Bu durum insanlar arasında bilinen bir husüstur. Aziz ve celil olan Allah da bundan dolayı Resülü'ne, halka karşı merhametli olmasını ve yumuşak davranmasını emretmiştir. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi, meâlindeki buyruğunda belirtildiği üzere bu yumuşak tabiati kalplerin ülfeti ve kaynaşması için sebep kılmış; sert sözleri ve katı kalpliliği de ayrışmanın sebebi yapmıştır. Âyete göre eğer sen başlangıçta sert ve katı kalpli olsaydın insanlar dağılıp giderlerdi, yanına gelmezlerdi.
Onları affet! Yani onların sana yaptıkları eziyet ve cefayı affet, onlara karşılık verme! Rableri katında onların bağışlanmasını dile! Onları affet ve onların bağışlanmasını dile! Bu beyanın, sana isyan ettikleri için onları affet ve onlardan intikam alma, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Cenâb-ı Hak “Yine de siz, Allah hükmünü ortaya koyuncaya kadar affedin ve hoşgörün”!? meâlindeki âyetiyle, bütün müminlere insanları affetmelerini ve onlardan intikam almamalarını emretmektedir.
Müminleri en çok ümitli kılan âyet, Onların bağışlanmasını dile! meâlindeki ilâhi beyandır. Ayrıca Cenâb-ı Hak şöylebuyurmuştur: “İman edenlere söyle de Allah'ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar”". “Kendi günahın için, erkek ve kadın müminler için Allah'tan af dile”“'4 meâlindeki âyet de aynı şeyi ifade etmektedir. [ ] Hz. Peygamber'e (s.a.), insanlar için Allah'tan af dilemekle emredilmesi durumunda, Resülullah'ın (s.a.) bu emri yerine getirmemesi caiz olmadığı gibi emri yerine getirdiğinde duasının kabul edilmemesi de caiz değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Hz. İbrâhim'in duası da böyledir: “Rabbimiz! Hesap sorulacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla”“!. Hz. Nuh'un (s.a.) duası da böyledir: “Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla”“', Allah'ın salât ve selamı üzerlerine olsun, peygamberlerin bu duaları yapıp da sonra Allah'ın onları kabul etmemesi söz konusu değildir.
[İstişare Emri]
İş hakkında onlara danış! Aziz ve celil olan Allah burada Peygamberine (s.a.) yapacağı işler konusunda arkadaşlarıyla istişare etmesini emretmektedir. Burada üç husüs söz konusudur. Birincisi, hakkında nas bulunan bir konuda Allah'ın istişareyi emretmesi caiz değildir, ancak nas bulunmayan konular için emreder. Bu, içtihat ile amel etmenin caiz olduğunu gösterir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygambere insanlarla istişareyi emretmesi, ya ashâb-ı kirâmın Allah katındaki konumlarının üstünlüğünden ve değerlerinin büyüklüğünden, ya da aklın fazileti ve üstün oluşundan dolayıdır. Nasıl olursa olsun onların dışındakilerin kendilerini ashâbın seviyesine çıkarmaları mümkün değildir. [Üçüncüsü], Allah hepsinden razı olsun, ashâb-ı kirâmla istişare etmesini Allah'ın, Resülü'ne (s.a.) emretmesi, sonra da Hz. Peygamber'in onların fikriyle amel etmemesi caiz değildir. Bu, onların kanaatleri bir husüsta ittifak edince, hakkın onlardan uzak düşmeyeceğine işaret eder.
Bazıları şöyle demiştir: Allah, Nebi'sine ancak savaş hakkında ashâb-ı kirâmla istişare etmesini emretmiştir. Hasan/-ı Basri]den (r.a.) rivâyet edilmiştir: Cenâb-ı Hak İş hakkında onlara danış! meâlindeki âyeti indirince, Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah'ın ve Peygamber'inin sizinle istişare etmeye ihtiyaçları yoktur, fakat Allah istişarenin ümmetim için bir sünnet olmasını arzu buyurmuştur”©7, İbn Abbâs'ın (r.a.) da âyeti, onlarla bazı işlerde istişare et, şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir?
Denilmiştir ki Allah Teâlâ, Peygamber'ine (s.a.), gökten kendisine vahiy gelmesine rağmen her konuda ashâbı ile istişare etmesini emretmiştir. İnsanlar birbirleriyle istişare ettikleri ve bununla da Allah'ın rızasına ulaşmayı istediklerinde, [ ] Cenâb-ı Hak da onları yolun en doğru olanına yönlendirir. Şöyle de söylenmiştir: Câhiliye döneminde Arapların liderleri, insanlarla ilgili bir konuda karar verdiklerinde, kendileriyle istişare etmeden bu kararı vermek isteyince bu, halka ağır gelirdi. Allah Teâlâ, Peygamber'ine yapmak istediği işte insanlarla istişare etmesini emretmiştir. Bu, insanlara yönelik büyük bir şefkatin tezahürü ve onların nefretlerini gideren bir davranıştı. Bazı rivâyetlerde şöyle denilmiştir: Ey Allah'ın Resülu, tedbir nedir? diye soruldu. Hz. Peygamber (s.a.); “Akıl sahibiyle istişare etmen, sonra da ona itaat etmendir” buyurdu6!9, İstişâre eden zarar görmez, etmeyen (betür) de mutlu olmaz, denilmiştir. Buradaki “betür” kelimesi istişare etmeyip kendi görüşü doğrultusunda iş gören demektir.
Karar verince de Allah'a güven! Yani sakın kendi nefsine veya başkasına güvenme, sadece Allah'a güven ve işini O'na havale et! Denilmiştir ki istişareden sonra iş hükme bağlanınca, doğru ile yanlış belli olunca işine devam et! Daha önce söylendiği gibi eğer mesele savaşla ilgili bir şey ise, en doğrusunu bilen Allah'tır ya, o takdirde âyetin anlamı şudur: Asker sayısının çokluğu ile gururlanma ve zaferi onların elinde görme! Zafer konusunda Allah'a dayan! Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı”. Bununla neyi kas-
---
Dipnotlar:
onu rivâyet etmemiştir (Nisâbüri, el-Müstedrek, IV, 185; ayrıca bk. Heysemi, Mecma'uz69 o Munâvi, Feydü'l-kadir, VI, 239; Aclüni, Keşfu'1-hafâ, I, 119. “İman edenlere söyle de Allah'ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar; çünkü Allah her topluluğu, hak etmeleri yüzünden cezalandıracaktır”. 64 “Bil ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allah'tan af dile. Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir” (Muhammed, tettiğini en iyi bilen Allah'tır. Başka bir âyette de; “Zafer, yalnız Allah katından gelir”! buyurmuştur. 6&7 Bu hadisin kaynağını bulamadım. Ancak Fahreddin er-Râzi şöyle demiştir: Hasan ve Süfyân b. Uyeyne şöyle dediler: “Allah istişareyi, başkaları Resülullah'a uysun ve ümmeti için bir sünnet olsun diye emretmiştir” (Râzi, Mefâtihu'l-ğayb, IX, 69; Hadisin kaynağı için bk. Beyhaki, Şuabu'l-iman, X, 41; Elbâni, Silsiletu'l-ahâdisid-daife, XII, 789 Mütercim). 619. Ebü Dâvüd,el-Merâsil, 1, 344; Beyhaki, Sünen, X, 112; İbn Hacer, Fethu'l-bâri, XIII, 190. “Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihâyet geriye çekilmeye başlamıştınız”. “Allah bunu, sırfsize bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir” (Âl-i İmrân, 3/126).
Âl-i İmran 3:160
Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur. Allah doğru söylemiştir, yardımcısı Allah olan birini hiçbir düşman yenemez. Eğer O sizi yardımsız bırakırsa. Yani sizi terk ederse, O'ndan sonra size kim yardım edebilir? Buradaki yardımın iki şekli vardır. Biri mâlum olan şekliyle yardım ve destek, diğeri de düşmanı engellemek. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onların asla yardımcıları yoktur”. [ ] Allah size yardım ederse meâlindeki ilâhi beyan, Allah size destek verirse, düşman sizi asla yenemez, demektir. Eğer O sizi yardımsız bırakırsa. Yani Allah size destek vermezse, O'ndan başka size kim yardım edebilir? Düşmanı engellemek anlamına gelince, eğer Allah sizden düşmanı engellerse kimse sizi yenemez; fakat O sizi yardımsız bırakır ve düşmanı engellemezse O'ndan başka düşmanı sizden kim engelleyecek? Âyette geçen “hızlân” kelimesi, kendisinden bir şey yapması beklenen kişinin bekleneni yapmaması demektir. Bu kelime, tıpkı “ibtilâ” kelimesi gibi gerçek anlamının dışında kullanılır.
Müminler yalnız Allah'a güvensinler. Bu âyet hakikatte emirdir. Yani, ey müminler, Allaha güvenin! demektir. Tevekkül güvenmek ve işini Allah'a havale etmek anlamına gelir; asker sayısının çokluğuna, hazırlık, zafer ve galibiyet gibi savaşı kazanmaya vesile olacak sebeplere güvenmek anlamına gelmez. Duyulur âlemde insanlar nazarında zafer ancak üç şekilde kazanılır: Asker sayısının çokluğu, saldırgan kuvvetlerin fazlalığı yahut da savaş konusunda tecrübe ve önlemlerin çokluğuyla. Allah Resülü'nün (s.a.) düşmana karşı elde ettiği zafer ve galibiyet ise bunlarla değil, Allah'a güvenmesi ve işini O'na havale etmesiyle olmuştur. Bu âyet de, zaferin Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla kazanıldığına işaret etmektedir. Bu, Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğinin alâmetlerinden de biridir.
Osik hiui Eş
---
Dipnotlar:
“2 “Sen onların doğru yola yönelmelerini tutku derecesinde istesen de Allah, yoldan çıkardığı kimseyi hidâyete erdirmez. Onların asla yardımcıları da olmaz”.
Âl-i İmran 3:161
[Kamu Malını Zimmetine Geçirmek]
Hiçbir peygamber savaşanların hakkını zimmetine geçirmez. Bu meâldeki âyet iki şekilde okunmuştur. Biri “yâ” harfi üstünlü olarak “yegulle” (32, diğeri de “yâ” harfi ötreli, “ğ tah K harfi de üstünlü olarak yuğelle” diye. eya I hai üstünlü okunduğunda âyet iki mânaya gelir. Biri, (Sİ hiçbir peygamber asla zimmetine mal geçirmemiştir. Binaenaleyh itham etmemenize en layık olan kişi Resülullah'tır; onu bildiğiniz halde zimmetine mal geçirmekle nasıl itham edebilirsiniz? Denilmiştir ki bazı münafıklar, Resülullah'ın (s.a.) ganimeti aralarında taksim etmeyeceğinden korkmuşlar ve taksim etmesini istemişlerdi. Bunun üzerine âyet nâzil olmuştur. Münafıkların, “ganimetin taksiminde âdil ol ey Muhammed!” dedikleri ve âyetin bunun üzerine geldiği de söylenmiştir. Diğer ihtimal de kendisi peygamber olarak görevlendirilmeden önce siz onu tanıyordunuz; ihanet ettiğini veya malı zimmetine geçirdiğini asla görmediniz; buna rağmen peygamber olduktan sonra onun adâletsizlikte bulunacağına nasıl ihtimal verirsiniz? Böyle bir ihtimal yoktur.
“Yâ” harfini ötreli olarak okuyana göre âyet yine iki anlama gelir. Yani o, savaşanların hakkını zimmetine geçirmez. Bu anlam ilk yorumla örtüşmektedir. Âyet “en yuğelle” diye okunduğunda Resülullah'a ganimet konusunda hainlik edilmesi anlamına gelir. Ganimet konusunda Hz. Peygamber'e hainlik edilmesi helâl ve caiz değildir. Çünkü o, buna muttali olur, Allah Teâlâ yapılan ihaneti Peygamber'ine bildirir. Nitekim bazı rivâyetler bunu ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.) bir mezarın başına geldiğinde, “o şimdi azap görüyor” demişti. Neden ey Allah'ın Resülu? diye sorduklarında “O ganimetten iki dirhem veya onun kadar bir şey almıştı” diye cevap vermiştir.
Ganimet malının taksim dışında tutulmasının şöyle bir konumu da olabilir. Malı alan kişi, sahibi bilinmediği için onu almayı helâl sayabilir, tıpkı sahibi olmayan bir mal gibi. Bu malı almak ihtiyaç sahipleri için bazan helâl olur. Ancak bedelsiz olarak onu almak, hiçbir şekilde helâl görülemez’.
Kim böyle bir haksızlık yaparsa kıyâmet günü, zimmetine geçirdiğini yüklenmiş olarak gelir. Yani kıyâmet günü ona bunun hesabı sorulur. Bunun gibi izinsiz olarak başkasının malını alan herkesten onun hesabı sorulacaktır. Bazıları şöyle demiştir: Ganimet konusunda aşırı bir tehdit ifadesi kullanılmıştır, çünkü ganimet malını çalmak fakirlerin ve muhtaçların hakkını bitirmektir veya farklı halk kesimlerine zarar vermektir. [ ] Diğer mallar ise böyle degildir. Denilmiştir ki tehdit bu insanlar hakkında gelmiştir, zira onlar, münafık kişiler olup, ganimet malını çalmayı ve o maldan almayı helâl görüyorlardı. Bu yorum, sanki daha uygun gibidir.
İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bir askeri birlik göndermişti. Onlar ana ganimet malı olan bir altın kütlenin baş tarafını çalmışlardı. Bunun üzerine; Hiçbir peygamber savaşanların hakkını zimmetine geçirmez, meâliyle başlayan âyet geldi. İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Bedir günü müşriklerden ganimet olarak alınan kırmızı bir saçaklı örtü kaybolmuştu. İnsanlar, Resülullah (s.a.) onu kendine almıştır, dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hiçbir peygamber savaşanların hakkını zimmetine geçirmez, meâlindeki âyeti gönder-
Âl-i İmran 3:162
Allah'ın rızası peşinde olan, Allah'ın gazabına uğrayan gibi olur mu hiç! Bu âyet şöyle açıklanmıştır: Ganimet malından bir şey almayan ve onu zimmetine geçirmeyen kişi, onu alan ve zimmetine geçiren gibi olur mu? Onlar aynı durumda değildir. Biri Allah'ın rızasıyla, diğeri de Allah'ın gazabıyla dönmüştür. Bu âyetin, Allaha itaat eden ve O'nun emrine uyan kişi, Allaha isyan eden ve kendi hevâsına uyan kişi gibi olur mu? Bunlar asla bir değildir, anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Ó E İTİ se olga
Âl-i İmran 3:163
Onlar (Allah'ın razı olduğu) Allah katında derece derecedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, ancak bu âyet şöyle anlaşılabilir: Dereceler sahiplerinin kasdettiği şeylerdir, derekeler ise kastetmeksizin karşılaştıkları şeydir; akıllardaki derk (idrak) gibi, kastetmeksizin aklına gelen şeydir. Şöyle de denilmiştir: Dereceler, yüksek makamlar, derekeler de aşağı seviyeler anlamına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bundan dolayıdır ki bilinen hüviyetiyle cehenneme derekeler, cennete de dereceler diye isim verilmiştir. Hakikatte bunların ikisi de aynı şeydir. Âyet her ikisine de işaret etmektedir.
piet ya esas ea İz ECES 5 GESİ 2221 j: A 533 ski ` çiziği
Âl-i İmran 3:164
[Peygamberlerin İnsan Türünden Seçilmesi]
Andolsun ki içlerinden, kendilerine bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. [ ] Allah'ın insanlara meleklerden ve cinlerden değil de beşer türünden kişileri peygamber olarak göndermesinin büyük bir lütuf sayılması, çeşitli açılardan açıklanabilir. Birincisi, her şey kendi özüyle ülfet eder ve başka bir şeyin özüne uygun bir özle ülfet edemeyeceği oranda kendi özüne sarılır, başka bir türün arasına katılamaz. Durum böyle olunca, peygamberler ancak insanların kalplerini kaynaştırmak, onları bir araya getirmek, ittifak halinde olmalarını gerektiren dine çağırmak ve aralarındaki muhalefeti kaldırmak için gönderilmiştir. Dolayısıyla insanların kalplerine karşılıklı ülfet ve muhabbeti yerleştirip birbirlerine sarılmalarını sağlayabilmesi için peygamberlerin, insanların kendi türünden olması gerekir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, peygamberlerin, Allah elçisi olduklarına dair mutlaka bir takım deliller ve mücizeler göstermeleri gerekir. Onlar, beşerin özünden ve türünden olmadıkları takdirde, mücizeleri ve delilleri muhataplarınca anlaşılmaz. Çünkü bunun, başkası tarafından değil, bu fevkalâdelikleri sayesinde yaptıkları anlayışına kapılırlar.
Üçüncüsü, melekler ve cinler gibi kendi cevherinden ve türünden olmayan yaratıkların bilgisine sahip olma gücü insanda yoktur. İnsanın onları göremediğine bakmaz mısın? Bundan dolayı Cenâbı Hak, peygamberleri insanlara, tanıyabilmeleri ve mücizelerinin ortaya çıkabilmesi için beşer türünden göndermiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âyette bahsedilen lütfun ikinci bir yorumu daha vardır. [Bu da iki şekilde açıklanabilir. Birincisi) insanlara başka türden değil de kendi soylarından, türlerinden ve ailelerinden peygamber göndermiş olmasıdır. Şayet başka kabileden ve ırktan gönderilmiş olsalardı peygamberlik iddiasında güvenilir oldukları ve doğru söyledikleri kendilerince bilinmezdi. Böylece onların insanlara karşı asla yalan söylememiş ve emanete hiyânet etmemiş oldukları görülünce, Cenâb-ı Hak adına da yalan söylemeyecekleri anlaşılır. İkincisi, onlar şayet gönderildikleri milletin soyundan olmasaydı, insanlara gösterdikleri mücize veya delilleri, [ ] belki de başka birinden öğrenmiş veya böyle şeyleri uyduran birine gidip gelmiş olduğu düşünülecekti. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak insanlar onun kimseden ders almadığını ve başka birine gidip gelmediğini bildiklerine göre, bunları herhangi birinden değil Cenâb-ı Hak'tan almış olduğunu anlasınlar diye, onlara kendilerinden birini peygamber göndermiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Hz. Müsâ'nın (s.a.) getirmiş olduğu asâ, yed-i beyzâ ve benzeri mücizelere bakmaz mısın? Eğer bunlar sihir olsaydı, yine de onun peygamberliğinin en büyük mücizelerinden olurdu. Zira onun sihri öğrenmek için herhangi birine gidip geldiği asla bilinmemektedir. Çünkü Müsâ onların arasında yetişmişti. Öyleyse sihri bilmediği halde bu nasıl olabilmiştir? İşte yukarıda da belirttiğimiz üzere bu âyet de“, Allah'ın insanlara kendi soylarından, akrabalarından ve içlerinde yetişenlerden birini peygamber olarak göndermesinin büyük bir lütuf olduğuna işaret etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Kendi içlerinden bir peygamber. Yani Arap milletinden, soyu belli olan, ümmi bir peygamber. Böylece insanlar, onun getirdiği kelâmın semavi ve vahiy ürünü olduğunu bilsinler, onun peygamberliği ve söylediği sözlere dair şüpheye düşmesinler. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Sen elinle yazı yazmayı bilmiyordun; öyle olsaydı gerçeğe karşı tavır alanlar kuşkuya düşerlerdi”8.
Peygamber onlara Allah'ın âyetlerini okuyor. Bu beyan muhtemelen, peygamberliğinin alâmetlerini anlatıyor. Buradaki âyetler'in, deliller ve kanıtlar anlamına gelmesi de muhtemeldir; bunların ikisi de aynı şeydir. Kur'ân âyetlerini okuyor anlamına da gelebilir.
Onları temizliyor. Buradaki “tezkiye” kelimesi, artmak ve çoğalmak anlamına gelebilir. Buna göre peygamber onların şanını ortaya koyuyor, şereflerini ve namlarını yayıyor, neticede onlar ölümlerinden sonra bile kendilerinden bahsedilen ve örnek alınan önderler haline geliyorlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: [ ] “Nefsini arındıran (geliştiren) elbette kurtuluşa ermiştir”. Yani namını ortaya çıkaran, adını kaybolmaktan kurtaran kurtuluşa ermiştir. Cenâb-ı Hakk'ın aynı yerde “Nefsini arzularıyla başbaşa bırakan da ziyan etmiştir” buyurduğuna bakmaz mısın? Yani adını sanını gizleyen ve kaybeden kişi ziyan etmiştir. Âyetteki tezkiye sözcüğü ile, tevhid inancı sayesinde onları temizliyor anlamı da kastedilmiş olabilir. Kendilerinden zekât almak suretiyle onları günahlardan temizliyor anlamına da gelebilir“.
Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Bu âyet farklı anlamlara yorumlanabilir, biz bu husüsu çeşitli yerlerde açıklamıştık”.
Onlar öyle idiyseler de. Bu beyandaki “ve inkânü” lafzı, onlar kesinlikle öyle idiler mânasına gelir. Daha önce onlar, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı. Buradaki “dalâl” lafzının helâk olmak, şaşırmak, adı-sanı kaybolmak vb. anlamlara geldiğini daha önce zikretmiştik.
---
Dipnotlar:
68 “Bunun üzerine Müsâ asâsını yere attı. Bir de baktılar ki apaçık bir yılan! Ve elini çıkardı. Bir de ne görsünler, o da seyredenlerin gözleri önünde bembeyaz oluvermiş!” (el-Arâf, “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”. Muhtemelen Mâtüridi burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için duâ et; çünkü senin duân onlara huzur verir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir”.
Âl-i İmran 3:165
Musibet kendi başınıza gelince. Denilmiştir ki Uhud savaşında müminlerden yetmiş kişi şehit edilmişti. Musibet kendi başınıza gelince meâlindeki âyet bunun üzerine geldi. Şöyleki, sizden yetmiş kişi öldürülmüştür. Ama siz de Bedir savaşında bunun iki misline ulaştınız, yetmiş kişiyi öldürmüş, yetmisini de esir almıştınız. Âyette sözü edilen musibetlerin hepsinin Uhud'ta meydana geldiği de söylenmiştir; önce müşrikler dağılmışlar ve hezimete uğramışlar, sonra müminler hezimete uğratılmışlardı. Âyet demek istiyor ki sonunda size gelen musibetin iki mislini başlangıçta onlar görmüşlerdi. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, Cenâb-ı Hak bunu, kendilerine (Sİ teselli olsun diye hatırlatmaktadır. Başlarına gelen o musibete karşı onların başlarına gelenle teselli bulsunlar diye böyle söylemektedir. Yahut müşriklere iki misli musibet verdigini söyleyerek müminlere olan nimetini hatırlatmakta, bunu da şükretmeleri ve bunun sadece onların başına gelmediğini bilmeleri için zikretmektedir.
Bu nereden başımıza geldi? diyorsunuz. De ki: O, kendinizdendir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, burada bu nereden başımıza geldi? demelerinden dolayı sanki onları azarlamaktadır. Cevaben de o, kendinizdendir diye buyurmaktadır. Onların Rablerine âsi olmak ve Peygamber'lerine (s.a.) muhalefet etmek suretiyle yüklendikleri günahtan tövbe etmeyi terk ettiklerinden dolayı Allah kendilerini azarlamaktadır. Çünkü böyle bir sözü ancak kötülükleri işlemekten ve Allah'ın emirlerine aykırı davranmaktan uzak duran insan söyleyebilir. Yasakları işlemek ve Rabbinin emirlerine muhalefet etmek konumunda olanların böyle bir sözü söylemeye hakkı yoktur. Yahut, kendilerini imtihan etmek maksadıyla onların başına bu musibet gelmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, kullarını, dilediği her şekilde imtihan etmeye hakkı vardır; çünkü insanların hepsi Allah'ın kuludur. Buna göre bunun bir imtihan olduğunu bilmemeleri yüzünden Allah müminleri kınamaktadır.
Bu nereden başımıza geldi? diyorsunuz. Yani biz müslüman olduğumuz ve Allah yolunda savaştığımız halde; onlar ise müşrik oldukları halde bu nereden başımıza geldi? diyorsunuz. O, kendinizdendir. Yani Resülullah'ı dinlememeniz, mevzinizi muhafaza etme ve benzeri konularda vermiş olduğu emre aykırı hareket etmeniz sebebiyle, kendinizden gelmiştir başınıza. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir”#.
Bu nereden başımıza geldi? Bu sözü eğer münafıklar söylemişse, o zaman alay anlamına gelir. Yani Muhammed'in (s.a.) zaferi kendisinin kazanacağına dair sözü ve peygamberliği şayet hak idiyse bu belâ nereden çıktı? Bu, onların şu sözlerine benzemektedir: “Onlar, bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik, diyorlar”. [ ] Bu, onların Hendek savaşında sarfettikleri: “Allah ve Resülullah'ın vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!”“5 sözlerine ve müslüman görünmek konusunda söyledikleri diğer sözlere de çok benzemektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Şayet bu sözü iman ehli söylemiş ise, o zaman başlarına gelen bu belanın nerden kaynaklandığını öğrenmek amacıyla sorulmuştur. Onlar, Allah'ın dininin yardımcıları idiler. Allah Teâlâ da kendi dinine yardım edenlere yardım edeceğini ve Allah'ın yardım ettiği kişileri hiçbir şeyin mağlup edemeyeceğini vâdetmişti. Üstelik onlar, düşmanlarının kalplerine korku salınmakla“ veya düşmanların hezimetini ve bozguna uğradıklarını görmekle de vâdolunmuşlardı. Bütün bunlara rağmen mağlup olduklarında soruyorlar: İş neden bizim aleyhimize döndü? Cenâb-ı Hak da bunun sebebini açıklıyor: Onların hepsi olmasa da, en azından bir kısmı âsi olmuşlar ve Allah'ın yolundan yan çizmişlerdi. Bunun imtihan hakkında olması da caizdir. Çünkü böyle bir şey, günahlardan daha sakındırıcı ve Allah'a itaat noktasında birleşmeye daha çok sevk edici olmakla birlikte, bazan imtihan için de olabilir. Zira böyle bir imtihan, herkesi emre aykırı hareket etmekten sakınmaya çağırır ve insanlar kardeşlerini de bundan engellemeye çalışırlar. Böylece aralarında kaynaşma ve dayanışma meydana gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Doğrusu Allah her şeye kâdirdir. Yani zafer ve hezimet konusunda her şeyi yapmaya kâdirdir. Fakat sizin başınıza gelen o musibet, Rabbinize âsi olmanız ve Resülullah'ın (s.a.) emrine aykırı davranmanız yüzündendir. Yahut onlar, Allah'tan bir imtihan olarak başınıza gelmiştir.
; aeih plasd AEA Md girişin Ú; DE kun Geleli
---
Dipnotlar:
65 “O zaman münafıklar ve kalplerinde bozukluk bulunanlar, ‘Allah ve Resülünün vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş” demişlerdi” (el- Ahzâb, 33/12). Muhtemelen Mâtüridi şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar, hakkında Allah'ın hiçbir delil indirmediği şeyi O'na ortak koştu-
Âl-i İmran 3:166
İki ordunun karşılaştığı günde başınıza gelenler. Buradaki iki ordudan maksat, müminler ordusu ile müşrikler ordusudur. Allah'ın izniyle oldu. Bu meâldeki beyana, Allah'ın iradesi ve dilemesi ile oldu, anlamı verilmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Başınıza gelenler Allah'ın sizi terk etmesiyle oldu. Çünkü muhtemelen onlar zafer ve galibiyetin askerlerin sayıca çokluğuyla [ ] veya kuvvetle ve savaşa iyi hazırlanmakla elde edildiğini düşünüyorlardı. İşte kendileri gibi sayıca az ve zayıf olan ordulara, kendileri kalabalık, bedenen güçlü, silah ve donanım bakımından daha iyi olsalar da galip gelemeyeceklerini, ancak ilâhi yardımla üstünlük kazanacaklarını ve bu sayede zafere ulaşacaklarını anlamaları için, Allah onları kendi hallerine bıraktı. Şöyle de söylenmiştir: Allah'ın izniyle oldu Allah'ın ilmi ile oldu, demektir. Yani başınıza gelenlerin, işlediğiniz hayır veya şer yüzünden geleceğini Allah biliyordu, yoksa gaflet ve yanılma yüzünden değil.
[İman, Küfür, Nifàk]
Bu, müminleri belli etmek ve bir de münafıkları ortaya çıkarması içindi. Daha önce de söylediğimiz gibi“? mümin olanları, bela ve ölüme karşı sabırlı mümin olarak, sabreden ve Allah'tan sevap bekleyen insanlar olarak görmesi içindi. Aynı şekilde münafık olan ve sabır göstermeyenleri de münafık, sabırsız ve Allah'tan sevap beklemeyen kişiler olarak görmesi içindi“, Onlara, “Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun’ denildi. Yani gerçekten münafıklığı terk etmek İslâm'a dönmek suretiyle Allah yolunda savaşın“. Veya hiç olmazsa savunmada bulunun meâlindeki cümle hakkında çeşitli yorumlar yapılabilir. İslâm ordusunun büyük görünmesini sağlayın anlamına gelmesi muhtemeldir. Çünkü müşrikler, müminlerin ordusunu kalabalık gördükleri zaman bu onları endişeye sevk edecek ve korkuya düşürecekti. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın”“““, Bu âyet, onları kendinizden def edin, anlamına da gelebilir. Çünkü muhtemelen onlar, bizzat savaşan müminleri hedef almışlardı. [ ] Çünkü münafıklar da dilleriyle iman ettiklerini söyledikleri için, onlar müminlerle münafıkları ayırdetmiyorlardı. Yahut âyet, düşmanı mallarınızdan ve çocuklarınızdan uzak tutun, anlamına gelebilir; çünkü onlar bunları hedef almışlardı. Yahut onlar dininizi hedef aldıkları zaman sahip olduğunuz dininizi savunun, anlamına gelebilir; zira onlar gerçekten onu hedef almışlardı. Yahut da Allah yolunda savaşın meâlindeki cümle ile veya savunmada bulunun anlamındaki cümle aynı şeyi ifade etmektedir. Yani “Allah yolunda savaşın ve savunma yapın!” En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlar, “Savaş olacağını bilsek elbette size katılırız? dediler. Bu âyet münafıkları kastetmektedir. Denilmiştir ki savaşa gitmeyip Medinede kalan münafıklar Resülullah'a (s.a.) böyle söylediler. Bu sözü söyleyenin başkaları olduğu da iddia edilmiştir.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Bu âyet de münafıkları kastetmektedir. Onların imandan çok küfre yakın olduklarını haber vermektedir. “ilel-küfr” ve “mine'l-küfr” ifadelerinin ikisi de kullanılır. Hafsa'nın kırâatinde “hum ile'l-küfri ekrabu” (2zi Jİ ipa) denilmektedir.
En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu âyet şöyle de yorumlanabilir: Münafıklar aziz ve celil olan Allah'ı tanımıyorlar ve O'na kulluk yapmıyorlardı. Onlar sadece kendi çıkarlarına kulluk ediyorlardı, çıkarları nerede ise o tarafa dönüyorlardı. Eğer çıkarları müminlerle beraber olmaktaysa, kendilerini onlarla beraber imiş gibi gösteriyorlardı. Şayet müşriklerle beraber olmakta çıkar görürlerse onların yanına gidiyorlardı. Nitekim aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurmaktadır: “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, ‘Sizinle beraber değil miydik? derler”. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder”.
[ ] Kâfirlere gelince, onlar Allah'ı biliyor, fakat putlara tapıyorlardı. Putlara tapmalarının da iki sebebi vardı; ya onları Rab olarak kabul ediyor, ya da onlardan kendilerini Allah'a yaklaştırmalarını bekliyorlardı. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Sadece bizi Allaha yaklaştırsın diye onlara tapıyoruz ©“. Bununla birlikte onlar sıkıntıya düştükleri zaman, taptıkları putlardan bir hayır gelmediğini görünce hemen aziz ve celil olan Allah'a sıgınıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarirlar”%5. Ama sonra bu halden kurtulduklarında tekrar eski dinle642 “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, “Sizinle beraber değil miydik” derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler. Artık kıyâmet gününde Allah aranızda hükmedecek ve kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir”. “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, fakat başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar”.
522 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ rine dönerler. Aziz ve celil olan Allah bunu da şöyle açıklamaktadır: “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabbi'ne yönelip O'na yalvarır”©6, Müminler ise ister rahatlık ister şiddet, ister sıkıntı, ister sevinç hali olsun, her durumda ihlâs ve samimiyetle Allah'a inanır, başlarına gelen musibetlere ve sıkıntılarasabrederler; “Doğrusu biz Allah'a aidizve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Bu ilâhi beyan, çeşitli anlamlara verilerek yorumlanabilir. Şöyle denilmiştir: Onlar gerçekten böyle idiler; çünkü kendileri müminlere “Biz sizinle beraber değil miydik? derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler”, Onlar hem müminlere kendileriyle beraber olduklarını söylüyorlar, hem de kâfirlere kendilerine kol-kanat gerdiklerini ve onları müminlerden koruduklarını söylüyorlar. İşte bu, onların kâfirlere daha yakın olduklarının göstergesidir. Onlar imandan çok küfre yakındılar meâlindeki cümlenin, onların mümin olarak görünmelerinin yalan olduğu anlamına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü bizâtihi küfrün kendisi de yalandır, iman ettikleri görüntüsü de yalan olunca onlar üzerinde bulundukları yalana, yani küfre daha yakın konumda durmaktadır. [ ] O gün onlar imandan çok küfre yakındılar cümlesi hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: O gün onlar küfürlerini gizliyor, imanlarını açıklıyorlardı. Kulun içinde gizledigi niyeti açıkta söylediğinden ve yaptığından daha gerçekçidir. Nitekim onlar kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı diye buyurulmaktadır. Onların sözleri de böyledir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar küfre daha yakın idiler; çünkü gerçekte kâfir idiler ve onların dinleri üzerinde bulunuyorlardı.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar meâlindeki ilâhi buyruğu, böyle olması gerekir veya durum ona yönelmişti anlamına da gelebilir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istenseydi (evlerini düşünmez) hiç vakit geçirmeden hemen ona koşarlardı”“, Dolayısıyla âyetteki “kurb” lafzı, realite ve gerekliliğe dair bir ifadedir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”, Yani Allah'ın rahmeti onlara mutlaka gelecektir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bunun sebebi de şudur: Onlar münafıktılar ve küfür kalplerinden ayrılmış değildi. İman hakkında söyledikleri ise sadece dillerinin iğreti lafı idi, bir süre sonra iman genelde dillerinden uzaklaşıyordu"”!, En doğrusunu bilen Allah'tır. Onların durumu küfre daha yakındı, çünkü şüphe içinde bulunuyorlardı. Küfür ve iman konusunda şüphe duyan, imanı terk etmiş olur. Çünkü imanın mahiyeti bilerek tasdik etmektir, onlarsa bilmiyorlardı. Küfür bazan yalanlamakla ortaya çıkar, yalanlamayan kişinin o konuda bir bilgisi bulunsun veya bulunmasın, farketmez. Bundan dolayı küfür onlara daha yakındı. Küfür onlara daha yakındır anlamındaki ifadenin, onlara daha layıktır, anlamına gelmesi de muhtemeldir, onlar gerçekten böyle bilinmeye daha layıktır. Bu konuda Allah Teâlâ onlarla ilgili olarak konuşma tarzlarında, sonra hayır işlerindeki tutumlarında ve cihâtla ilgili tavırlarında, ayrıca sözleri ve fiilleriyle ortaya çıkan küfür alâmetlerinde bazı işaretler belirtmiştir, Kur'ân'da yer aldığı gibi. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[ ] Eğer denilirse ki: “Düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp ken- Ë di başınıza gelince ‘Bu nereden başımıza geldi? mi diyorsunuz? De ki: ʻO, kendinizdendir.'”“2 buyurulduğu halde, ceza onların hepsine nasıl uygulanmıştır? Çünkü isyan ve emre aykırı hareketi onların hepsi değil, sadece bir kısmı yapmıştı.
Buna şöyle cevap verilir: Bundan amaç, onların yaptıklarının karşılığını almaları değil, dünyada imtihan edilmeleridir. Allah'ın, geçmişte isyanları veya emre aykırı hareketleri olmasa da kullarını her yolla imtihan etmeye hakkı vardır. Her ceza, bir isyanın veya emre muhalefetin karşılığı ise de, onu işleyenden başkası ondan sorguya çekilmez. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez”. Fakat meseleye imtihan olarak bakılınca, her şeyi kapsaması caiz olur. Bunun da ilkin yapılan bir imtihan olduğunu yukarıda söylemiştik. Her ne kadar başkalarının yardımı söz konusu değilse de amacı imtihan olduğu için hükmü onların hepsini içine almıştır. Tıpkı yol kesenler ve hırsızlarda olduğu gibi, ceza bunların hepsine uygulanır: Alana da almayana da, suça ortak olana da olmayana da. İşte bu da öyledir, onların hepsi tek bir kişi gibiydi, onun için ceza hepsine uygulanmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
GE) gile SİN EŞİN AS İİ e
---
Dipnotlar:
67 bk. Âl-i İmrân, 3/140 âyetinin tefsiri. “Yani bildiği şeyin bildiği gibi gerçekleşmesi için” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 135a). 69 Semerkandi, Şerhuw't-Tevilât, vr. 135. “Âyetteki ‘veya’ edatı, burada ‘ve’ mânasında kullanılmıştır. Arapça'da böyle kullanımlar yaygındır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 135a). 6&6 o “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabbi'ne yönelip O'na yalvarır; sonra Rabbi ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşmaya kalkar. De ki ona: İnkârcı tutumunla biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardan birisin!”. “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allaha aidiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz' derler”. “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, “Sizinle beraber değil miydik? derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler. Artık kıyâmet gününde Allah aranızda hükmedecek ve kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir”. Yani imanları dillerinden uzaklaşırdı. Lihyâni şöyle dedi: “Lisan” kelimesi müzekker olarak da müennes olarak da kullanılır.
Âl-i İmran 3:167
İki ordunun karşılaştığı günde başınıza gelenler. Buradaki iki ordudan maksat, müminler ordusu ile müşrikler ordusudur. Allah'ın izniyle oldu. Bu meâldeki beyana, Allah'ın iradesi ve dilemesi ile oldu, anlamı verilmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Başınıza gelenler Allah'ın sizi terk etmesiyle oldu. Çünkü muhtemelen onlar zafer ve galibiyetin askerlerin sayıca çokluğuyla [ ] veya kuvvetle ve savaşa iyi hazırlanmakla elde edildiğini düşünüyorlardı. İşte kendileri gibi sayıca az ve zayıf olan ordulara, kendileri kalabalık, bedenen güçlü, silah ve donanım bakımından daha iyi olsalar da galip gelemeyeceklerini, ancak ilâhi yardımla üstünlük kazanacaklarını ve bu sayede zafere ulaşacaklarını anlamaları için, Allah onları kendi hallerine bıraktı. Şöyle de söylenmiştir: Allah'ın izniyle oldu Allah'ın ilmi ile oldu, demektir. Yani başınıza gelenlerin, işlediğiniz hayır veya şer yüzünden geleceğini Allah biliyordu, yoksa gaflet ve yanılma yüzünden değil.
[İman, Küfür, Nifàk]
Bu, müminleri belli etmek ve bir de münafıkları ortaya çıkarması içindi. Daha önce de söylediğimiz gibi“? mümin olanları, bela ve ölüme karşı sabırlı mümin olarak, sabreden ve Allah'tan sevap bekleyen insanlar olarak görmesi içindi. Aynı şekilde münafık olan ve sabır göstermeyenleri de münafık, sabırsız ve Allah'tan sevap beklemeyen kişiler olarak görmesi içindi“, Onlara, “Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun’ denildi. Yani gerçekten münafıklığı terk etmek İslâm'a dönmek suretiyle Allah yolunda savaşın“. Veya hiç olmazsa savunmada bulunun meâlindeki cümle hakkında çeşitli yorumlar yapılabilir. İslâm ordusunun büyük görünmesini sağlayın anlamına gelmesi muhtemeldir. Çünkü müşrikler, müminlerin ordusunu kalabalık gördükleri zaman bu onları endişeye sevk edecek ve korkuya düşürecekti. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın”“““, Bu âyet, onları kendinizden def edin, anlamına da gelebilir. Çünkü muhtemelen onlar, bizzat savaşan müminleri hedef almışlardı. [ ] Çünkü münafıklar da dilleriyle iman ettiklerini söyledikleri için, onlar müminlerle münafıkları ayırdetmiyorlardı. Yahut âyet, düşmanı mallarınızdan ve çocuklarınızdan uzak tutun, anlamına gelebilir; çünkü onlar bunları hedef almışlardı. Yahut onlar dininizi hedef aldıkları zaman sahip olduğunuz dininizi savunun, anlamına gelebilir; zira onlar gerçekten onu hedef almışlardı. Yahut da Allah yolunda savaşın meâlindeki cümle ile veya savunmada bulunun anlamındaki cümle aynı şeyi ifade etmektedir. Yani “Allah yolunda savaşın ve savunma yapın!” En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlar, “Savaş olacağını bilsek elbette size katılırız? dediler. Bu âyet münafıkları kastetmektedir. Denilmiştir ki savaşa gitmeyip Medinede kalan münafıklar Resülullah'a (s.a.) böyle söylediler. Bu sözü söyleyenin başkaları olduğu da iddia edilmiştir.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Bu âyet de münafıkları kastetmektedir. Onların imandan çok küfre yakın olduklarını haber vermektedir. “ilel-küfr” ve “mine'l-küfr” ifadelerinin ikisi de kullanılır. Hafsa'nın kırâatinde “hum ile'l-küfri ekrabu” (2zi Jİ ipa) denilmektedir.
En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu âyet şöyle de yorumlanabilir: Münafıklar aziz ve celil olan Allah'ı tanımıyorlar ve O'na kulluk yapmıyorlardı. Onlar sadece kendi çıkarlarına kulluk ediyorlardı, çıkarları nerede ise o tarafa dönüyorlardı. Eğer çıkarları müminlerle beraber olmaktaysa, kendilerini onlarla beraber imiş gibi gösteriyorlardı. Şayet müşriklerle beraber olmakta çıkar görürlerse onların yanına gidiyorlardı. Nitekim aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurmaktadır: “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, ‘Sizinle beraber değil miydik? derler”. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder”.
[ ] Kâfirlere gelince, onlar Allah'ı biliyor, fakat putlara tapıyorlardı. Putlara tapmalarının da iki sebebi vardı; ya onları Rab olarak kabul ediyor, ya da onlardan kendilerini Allah'a yaklaştırmalarını bekliyorlardı. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Sadece bizi Allaha yaklaştırsın diye onlara tapıyoruz ©“. Bununla birlikte onlar sıkıntıya düştükleri zaman, taptıkları putlardan bir hayır gelmediğini görünce hemen aziz ve celil olan Allah'a sıgınıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarirlar”%5. Ama sonra bu halden kurtulduklarında tekrar eski dinle642 “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, “Sizinle beraber değil miydik” derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler. Artık kıyâmet gününde Allah aranızda hükmedecek ve kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir”. “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, fakat başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar”.
522 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ rine dönerler. Aziz ve celil olan Allah bunu da şöyle açıklamaktadır: “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabbi'ne yönelip O'na yalvarır”©6, Müminler ise ister rahatlık ister şiddet, ister sıkıntı, ister sevinç hali olsun, her durumda ihlâs ve samimiyetle Allah'a inanır, başlarına gelen musibetlere ve sıkıntılarasabrederler; “Doğrusu biz Allah'a aidizve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Bu ilâhi beyan, çeşitli anlamlara verilerek yorumlanabilir. Şöyle denilmiştir: Onlar gerçekten böyle idiler; çünkü kendileri müminlere “Biz sizinle beraber değil miydik? derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler”, Onlar hem müminlere kendileriyle beraber olduklarını söylüyorlar, hem de kâfirlere kendilerine kol-kanat gerdiklerini ve onları müminlerden koruduklarını söylüyorlar. İşte bu, onların kâfirlere daha yakın olduklarının göstergesidir. Onlar imandan çok küfre yakındılar meâlindeki cümlenin, onların mümin olarak görünmelerinin yalan olduğu anlamına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü bizâtihi küfrün kendisi de yalandır, iman ettikleri görüntüsü de yalan olunca onlar üzerinde bulundukları yalana, yani küfre daha yakın konumda durmaktadır. [ ] O gün onlar imandan çok küfre yakındılar cümlesi hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: O gün onlar küfürlerini gizliyor, imanlarını açıklıyorlardı. Kulun içinde gizledigi niyeti açıkta söylediğinden ve yaptığından daha gerçekçidir. Nitekim onlar kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı diye buyurulmaktadır. Onların sözleri de böyledir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar küfre daha yakın idiler; çünkü gerçekte kâfir idiler ve onların dinleri üzerinde bulunuyorlardı.
O gün onlar imandan çok küfre yakındılar meâlindeki ilâhi buyruğu, böyle olması gerekir veya durum ona yönelmişti anlamına da gelebilir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istenseydi (evlerini düşünmez) hiç vakit geçirmeden hemen ona koşarlardı”“, Dolayısıyla âyetteki “kurb” lafzı, realite ve gerekliliğe dair bir ifadedir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”, Yani Allah'ın rahmeti onlara mutlaka gelecektir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bunun sebebi de şudur: Onlar münafıktılar ve küfür kalplerinden ayrılmış değildi. İman hakkında söyledikleri ise sadece dillerinin iğreti lafı idi, bir süre sonra iman genelde dillerinden uzaklaşıyordu"”!, En doğrusunu bilen Allah'tır. Onların durumu küfre daha yakındı, çünkü şüphe içinde bulunuyorlardı. Küfür ve iman konusunda şüphe duyan, imanı terk etmiş olur. Çünkü imanın mahiyeti bilerek tasdik etmektir, onlarsa bilmiyorlardı. Küfür bazan yalanlamakla ortaya çıkar, yalanlamayan kişinin o konuda bir bilgisi bulunsun veya bulunmasın, farketmez. Bundan dolayı küfür onlara daha yakındı. Küfür onlara daha yakındır anlamındaki ifadenin, onlara daha layıktır, anlamına gelmesi de muhtemeldir, onlar gerçekten böyle bilinmeye daha layıktır. Bu konuda Allah Teâlâ onlarla ilgili olarak konuşma tarzlarında, sonra hayır işlerindeki tutumlarında ve cihâtla ilgili tavırlarında, ayrıca sözleri ve fiilleriyle ortaya çıkan küfür alâmetlerinde bazı işaretler belirtmiştir, Kur'ân'da yer aldığı gibi. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[ ] Eğer denilirse ki: “Düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp ken- Ë di başınıza gelince ‘Bu nereden başımıza geldi? mi diyorsunuz? De ki: ʻO, kendinizdendir.'”“2 buyurulduğu halde, ceza onların hepsine nasıl uygulanmıştır? Çünkü isyan ve emre aykırı hareketi onların hepsi değil, sadece bir kısmı yapmıştı.
Buna şöyle cevap verilir: Bundan amaç, onların yaptıklarının karşılığını almaları değil, dünyada imtihan edilmeleridir. Allah'ın, geçmişte isyanları veya emre aykırı hareketleri olmasa da kullarını her yolla imtihan etmeye hakkı vardır. Her ceza, bir isyanın veya emre muhalefetin karşılığı ise de, onu işleyenden başkası ondan sorguya çekilmez. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez”. Fakat meseleye imtihan olarak bakılınca, her şeyi kapsaması caiz olur. Bunun da ilkin yapılan bir imtihan olduğunu yukarıda söylemiştik. Her ne kadar başkalarının yardımı söz konusu değilse de amacı imtihan olduğu için hükmü onların hepsini içine almıştır. Tıpkı yol kesenler ve hırsızlarda olduğu gibi, ceza bunların hepsine uygulanır: Alana da almayana da, suça ortak olana da olmayana da. İşte bu da öyledir, onların hepsi tek bir kişi gibiydi, onun için ceza hepsine uygulanmıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
GE) gile SİN EŞİN AS İİ e
---
Dipnotlar:
67 bk. Âl-i İmrân, 3/140 âyetinin tefsiri. “Yani bildiği şeyin bildiği gibi gerçekleşmesi için” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 135a). 69 Semerkandi, Şerhuw't-Tevilât, vr. 135. “Âyetteki ‘veya’ edatı, burada ‘ve’ mânasında kullanılmıştır. Arapça'da böyle kullanımlar yaygındır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 135a). 6&6 o “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabbi'ne yönelip O'na yalvarır; sonra Rabbi ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşmaya kalkar. De ki ona: İnkârcı tutumunla biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardan birisin!”. “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allaha aidiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz' derler”. “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, “Sizinle beraber değil miydik? derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler. Artık kıyâmet gününde Allah aranızda hükmedecek ve kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir”. Yani imanları dillerinden uzaklaşırdı. Lihyâni şöyle dedi: “Lisan” kelimesi müzekker olarak da müennes olarak da kullanılır.
Âl-i İmran 3:168
168. “Onlar, oturup kardeşleri hakkında, 'Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi” diyenlerdir. De ki: Eğer sözünüzde doğru iseniz, ölümü başınızdan saKardeşleri hakkında diyenler. Bu beyan hakkında şöyle denilmiştir: Yani din kardeşleri ve tanıdıkları olan münafıklar hakkında. Bizi dinleselerdi. Yani cihâda gitmeselerdi öldürülmezlerdi. Şöyle de denilmiştir: Kardeşleri hakkında anlamındaki ifade ile kastedilen, din kardeşleri ve dostları değil, soy ve akrabalık itibariyle kardeşleridir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Semüd'a da kardeşleri Salih'i gönderdik”. [ ] Halbuki Salih onların din ve dostluk itibariyle kardeşleri değildi, fakat soy ve akrabalık itibariyle kardeşleriydi. Bizi dinleselerdi; yani cihâda gitmeyip evlerinde otursalardı savaşta öldürülmezlerdi.
Âyetin devamında Allah Teâlâ, Nebi'sine (s.a.), onlara şöyle söyle diye buyuruyor: Ölümü başınızdan savın! Yani ölümü kendinizden def edin; eğer sözünüzde doğru iseniz. Çünkü onlar evlerinde otursalardı öldürülmezlerdi, diyorlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bunun anlamı şudur: Allah yolunda öldürülen biri için böyle olacağı yazılmıştır, evinde ölen birinin de orada öleceği yazılmıştır. Hakkınızda yazılan evde ölmek takdirini def etmeye gücünüz yetmiyor da, kaderlerinde savaşta ölecekleri yazılan kişiler için evlerinde otursalardı ölmezlerdi iddiasını nasıl ileri sürebiliyorsunuz?
Bu ilâhi beyan Mütezile'nin iddiasını da reddetmektedir. Onlar, öldürülen insan eceli gelmeden veya ecelini tamamlamadan ölmüştür, diyorlar. Buna göre onlar ve Yahudiler“ aynı durumdadır; çünkü Yahudilerin, onlar bizi dinleselerdi ve evlerinde otursalardı öldürülmezlerdi şeklindeki iddalarını Cenâb-ı Hak; eğer sözünüzde doğru iseniz, ölümü başınızdan savın! anlamındaki beyanıyla reddetmektedir.
Âl-i İmran 3:169
[Allah Yolunda Öldürülenler)]
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bu meâldeki âyetin yorumu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki münafıklar, Bedir ve Uhud'ta şehid olanlar hakkında onlar ölüp gittiler, demişlerdi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, Bedir'de ve Uhud'ta Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! meâlindeki âyeti indirdi. Yani onlar, diğer ölüler gibi değildir; bilakis onlar Rableri katında diridirler. [ ] Şöyle de denilmiştir: İnkârcılar, öldürülen biri asla yaşamaz ve tekrar diriltilmez, diyorlardı. Allah Teâlâ da; bilakis başka ölüler diriltilip yaşadıkları gibi onlar da yaşıyorlar, tekrar diriltilmişlerdir diye buyurmuştur. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: Araplar ölüp de adı sanı kalmayan kimse için “artık o, ölüdür” diyorlardı, çünkü geride onu anan biri kalmamıştır. İşte Allah yolunda öldürülenler için “öldüler” yani adları anılmıyor dediler. Aziz ve celil olan Allah ise onların toplumda anıldıklarını haber vermiştir: Melekler ve insanlar toplumunda. Şehitlerin insanlar tarafından anılması, halk arasında açık ve bilinen bir husüstur.
Şöyle de söylenmiştir: Bilakis onlar Rableri katında diridirler meâlindeki ifade, onlar yaptıklarının karşılığını yaşarken gördükleri gibi öldürüldükten sonra da amellerinin karşılığını alacaklardır; binaenaleyh onlar, yaptıklarının sevabınıalmak konusunda yaşayan insanlar gibidir; dolayısıyla ölü sayılmazlar.
Şöyle de denilmiştir: İnsanların dünya hayatı zorluk ve mesakkatten ibarettir. Bunun için de iyilik yapmak suretiyle âhiret hayatını mutlu kılmakla emredilmişlerdir. Müminler hemen bu emri yerine getirmiş, ve âhiret planında kendilerini diri hale getirmişlerdir. Bundan dolayı onlar için diridirler denilmiştir. Kâfirler ise kendilerini diriltemeyip aksine öldürülmüşlerdir. İşte bu yüzden müminler için diridirler, kâfirler için de ölüdürler denilmiştir. Müminler hayatlarından faydalandıkları için diri, kâfirler ise faydalanamadıkları için ölü diye isimlendirilmişlerdir. Nitekim aziz ve celil olan Allah'ın, kulaklarından, dillerinden ve gözlerinden gereği gibi yararlanmadıklarından onlar hakkında “sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler”s diye buyurduğunu görmez misin? Bunlardan gereği gibi faydalanan müminler için ise böyle bir şey söylememektedir. İşte bundan dolayı müminler hayatlarından faydalandıkları için diri, kâfirler faydalanmadıkları için ölü diye nitelenmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Müminlerin ruhları cennete, kâfirlerin ruhları da cehenneme arzolunur. Şehitlerin ruhları ise, diğer müminlerin ruhlarının tatmadıkları lezzetleri tadarlar. Firavun ailesinin ruhları da diğer kâfirlerin ruhlarının tatmadıkları acıları ve şiddeti tadarlar. [ ] Allah Teâlâ'nın şehitlere başkalarından daha çok lütufta bulunması sebebiyle onlar diridirler diye nitelenmeye hak kazanmışlardır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına baksana: Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Bazıları da şöyle dedi: İnsanlar Bedir ve Uhud'ta şehit edilenler için kendi aralarında, falancı öldü, falancı da öldü, diyorlardı. Cenâb-ı Hak da; “Allah yolunda öldürülenler için “ölüler demeyin!” buyurmuştur.
Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Mesrük'un (r.h.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Abdullah b. Mesüd'a (r.a.) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! meâlindeki âyeti sordum. O, ben de bunu Resülullaha (s.a.) sormuştum, şu cevabı vermişti, dedi: “Allah katında onların ruhları, yeşil kuşların bedenlerinde bulunur. Kuşlar için Arş'ta asılı kandiller vardır; cennette istedikleri yerlere uçar gider, sonra kendilerine dönerler”0s, Bu, uzun bir hadistir.
Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerini de müjdelerler. İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Onlara, kendilerine katılacak olan şehitlerin yazılı olduğu sayfalar iner, bu sayede onları müjdelerler. Şöyle de denilmiştir: Onlar, aynı din ve konumda iken kendilerinden ayrıldıkları kardeşlerini, Allah'ın kendilerine vermiş oldugu nimetlerle, lütuf ve ihsanlardan sahip oldukları güzelliklerle müjdelerler. Bir de şöyle denilmiştir: Müjdelerler, sevinirler demektir. Henüz kendilerine katılmamış olan, yani kendilerinden sonra dünyadaki kardeşlerinin savaşa devam ettiklerini görmekten ve onların da şehit olup kendilerine katılmalarından sevinirler. Denilmiştir ki Henüz kendilerine katılmamış olan meâlindeki beyan ile kendilerinden sonra İslâm'a giren kişilerin kastedildiği söylenmiştir. “İstibşâr” Gu. 21) kelimesi, sevinmek veya müjdelemek anlamına gelir. Sanki onlar, Allah katındaki konumlarını ve itibarlarını kavimlerinin de bilmeleri için onları müjdelemek isterler. [ ] Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Ona, “Cennete gir” denildi. Rabbimin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi!” dedi”,
[Şehitlerin Diri Olması]
Şöyle denilmiştir: Ölüm tabii ve dıştan gelen (arazi) olmak üzere iki çesit olduğu gibi, hayat da tabii ve dıştan gelen (arazi) olarak iki çeşittir. Dıştan gelen hayatın da çeşitleri vardır. Birincisi, din ve itaatle yürüyen hayat. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ölü iken dirilttiğimiz kimse gibi olur mu?”““! İkincisi, ilimle, basiret ve uyanıklıkla yürüyen hayattır. Nitekim âlime diri, cahile de ölü denilmiştir. Üçüncüsü, zinet ve şerefle yaşamaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Ona can veren, elbette ölülere de can verir” meâlindeki âyette, kuruyan toprağa ölü, üzerinde bitkilerin yetiştiği toprağa da diri adını vermiştir. Dördüncüsü, zikir ve lezzet hayatıdır. Cenâb-ı Hak şehitlerin kendi katında diri olduklarıyla ilgili verdiği haberle, burada sözünü ettiğimiz hayat çeşitlerinden birini kastetmiş olması mümkündür. Zikir ve lezzet hayatını, zinet ve şeref hayatını, daha önce dünya ehli ile yaşayıp ilimle geçen hayatı veya din ve ibadetle geçen hayati kastetmis olabilir. [ ] Zira her ne kadar dünyada uygulanan hükümlere göre ve dünya ehli nezdinde gerçekten bedenen ölmüş olsalar da, onların şehit olmadan önceki amelleri aynen devam etmektedir.
[Mürted Olan Kişinin Mirası]
Bu anlatılanlar, bizim mürted“ hakkındaki görüşümüzü desteklemektedir: İnsan savaş ülkesine (dârulharb) katıldığında şahsı ve malı konusunda ölü hükmüne girer; her ne kadar kendisi diri olsa da miras taksimi, borçlarının ödenmesi vb. konularda ölü gibi hükmolunur. Şehitlerin kendileri ve malları konusunda da, her ne kadar Allah katında diri olsalar da, tekrar dünyaya dönmeyecekleri için dünya hükmüne göre ölü kabul edilir. Mürted de böyledir; her ne kadar o gerçekte ve Allah nazarında diri olsa da tekrar bizim ülkemize dönmeyeceği için kendisi ve malı hakkında ölü hükmü uygulanır. Allah katında diri olan birinin bizim nazarımızda ölü sayılması caiz olunca, bizim nazarımızda diri olan birinin Allah katında ölü sayılması da caiz olur. En doğrusunu bilen Allah'tır. Tabii hayat, ruhun kendisiyle var olduğu asli hayattır. Tabii ölüm ise kişinin helâki ve yok olmasıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Dıştan gelen (geçici) ölüm ise kişinin bilgisiz oluşudur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
67 “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemez68 Müslim, “İmâret” 121. Ayrıca bk. İbn Mâce, “Cenâiz” 4, “Cihâd”, 25; Ebi Dâvüd, “Cihâd”, 6 bk. Semerkandi, Bahru'l-ulüm,1, 314; Âlüsi, Tefsir, IV, 121. “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle güzel gösterilmiştir”. “O'nun işaretlerinden biri de şudur: Sen arzı (ölmüş gibi) kupkuru görürsün; ama üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Ona can veren, elbette ölülere de can verir. O her şeye kâdirdir” (Fussilet, 41/39).
Âl-i İmran 3:170
[Allah Yolunda Öldürülenler)]
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bu meâldeki âyetin yorumu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki münafıklar, Bedir ve Uhud'ta şehid olanlar hakkında onlar ölüp gittiler, demişlerdi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, Bedir'de ve Uhud'ta Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! meâlindeki âyeti indirdi. Yani onlar, diğer ölüler gibi değildir; bilakis onlar Rableri katında diridirler. [ ] Şöyle de denilmiştir: İnkârcılar, öldürülen biri asla yaşamaz ve tekrar diriltilmez, diyorlardı. Allah Teâlâ da; bilakis başka ölüler diriltilip yaşadıkları gibi onlar da yaşıyorlar, tekrar diriltilmişlerdir diye buyurmuştur. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: Araplar ölüp de adı sanı kalmayan kimse için “artık o, ölüdür” diyorlardı, çünkü geride onu anan biri kalmamıştır. İşte Allah yolunda öldürülenler için “öldüler” yani adları anılmıyor dediler. Aziz ve celil olan Allah ise onların toplumda anıldıklarını haber vermiştir: Melekler ve insanlar toplumunda. Şehitlerin insanlar tarafından anılması, halk arasında açık ve bilinen bir husüstur.
Şöyle de söylenmiştir: Bilakis onlar Rableri katında diridirler meâlindeki ifade, onlar yaptıklarının karşılığını yaşarken gördükleri gibi öldürüldükten sonra da amellerinin karşılığını alacaklardır; binaenaleyh onlar, yaptıklarının sevabınıalmak konusunda yaşayan insanlar gibidir; dolayısıyla ölü sayılmazlar.
Şöyle de denilmiştir: İnsanların dünya hayatı zorluk ve mesakkatten ibarettir. Bunun için de iyilik yapmak suretiyle âhiret hayatını mutlu kılmakla emredilmişlerdir. Müminler hemen bu emri yerine getirmiş, ve âhiret planında kendilerini diri hale getirmişlerdir. Bundan dolayı onlar için diridirler denilmiştir. Kâfirler ise kendilerini diriltemeyip aksine öldürülmüşlerdir. İşte bu yüzden müminler için diridirler, kâfirler için de ölüdürler denilmiştir. Müminler hayatlarından faydalandıkları için diri, kâfirler ise faydalanamadıkları için ölü diye isimlendirilmişlerdir. Nitekim aziz ve celil olan Allah'ın, kulaklarından, dillerinden ve gözlerinden gereği gibi yararlanmadıklarından onlar hakkında “sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler”s diye buyurduğunu görmez misin? Bunlardan gereği gibi faydalanan müminler için ise böyle bir şey söylememektedir. İşte bundan dolayı müminler hayatlarından faydalandıkları için diri, kâfirler faydalanmadıkları için ölü diye nitelenmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Müminlerin ruhları cennete, kâfirlerin ruhları da cehenneme arzolunur. Şehitlerin ruhları ise, diğer müminlerin ruhlarının tatmadıkları lezzetleri tadarlar. Firavun ailesinin ruhları da diğer kâfirlerin ruhlarının tatmadıkları acıları ve şiddeti tadarlar. [ ] Allah Teâlâ'nın şehitlere başkalarından daha çok lütufta bulunması sebebiyle onlar diridirler diye nitelenmeye hak kazanmışlardır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına baksana: Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Bazıları da şöyle dedi: İnsanlar Bedir ve Uhud'ta şehit edilenler için kendi aralarında, falancı öldü, falancı da öldü, diyorlardı. Cenâb-ı Hak da; “Allah yolunda öldürülenler için “ölüler demeyin!” buyurmuştur.
Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Mesrük'un (r.h.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Abdullah b. Mesüd'a (r.a.) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! meâlindeki âyeti sordum. O, ben de bunu Resülullaha (s.a.) sormuştum, şu cevabı vermişti, dedi: “Allah katında onların ruhları, yeşil kuşların bedenlerinde bulunur. Kuşlar için Arş'ta asılı kandiller vardır; cennette istedikleri yerlere uçar gider, sonra kendilerine dönerler”0s, Bu, uzun bir hadistir.
Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerini de müjdelerler. İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Onlara, kendilerine katılacak olan şehitlerin yazılı olduğu sayfalar iner, bu sayede onları müjdelerler. Şöyle de denilmiştir: Onlar, aynı din ve konumda iken kendilerinden ayrıldıkları kardeşlerini, Allah'ın kendilerine vermiş oldugu nimetlerle, lütuf ve ihsanlardan sahip oldukları güzelliklerle müjdelerler. Bir de şöyle denilmiştir: Müjdelerler, sevinirler demektir. Henüz kendilerine katılmamış olan, yani kendilerinden sonra dünyadaki kardeşlerinin savaşa devam ettiklerini görmekten ve onların da şehit olup kendilerine katılmalarından sevinirler. Denilmiştir ki Henüz kendilerine katılmamış olan meâlindeki beyan ile kendilerinden sonra İslâm'a giren kişilerin kastedildiği söylenmiştir. “İstibşâr” Gu. 21) kelimesi, sevinmek veya müjdelemek anlamına gelir. Sanki onlar, Allah katındaki konumlarını ve itibarlarını kavimlerinin de bilmeleri için onları müjdelemek isterler. [ ] Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Ona, “Cennete gir” denildi. Rabbimin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi!” dedi”,
[Şehitlerin Diri Olması]
Şöyle denilmiştir: Ölüm tabii ve dıştan gelen (arazi) olmak üzere iki çesit olduğu gibi, hayat da tabii ve dıştan gelen (arazi) olarak iki çeşittir. Dıştan gelen hayatın da çeşitleri vardır. Birincisi, din ve itaatle yürüyen hayat. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ölü iken dirilttiğimiz kimse gibi olur mu?”““! İkincisi, ilimle, basiret ve uyanıklıkla yürüyen hayattır. Nitekim âlime diri, cahile de ölü denilmiştir. Üçüncüsü, zinet ve şerefle yaşamaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Ona can veren, elbette ölülere de can verir” meâlindeki âyette, kuruyan toprağa ölü, üzerinde bitkilerin yetiştiği toprağa da diri adını vermiştir. Dördüncüsü, zikir ve lezzet hayatıdır. Cenâb-ı Hak şehitlerin kendi katında diri olduklarıyla ilgili verdiği haberle, burada sözünü ettiğimiz hayat çeşitlerinden birini kastetmiş olması mümkündür. Zikir ve lezzet hayatını, zinet ve şeref hayatını, daha önce dünya ehli ile yaşayıp ilimle geçen hayatı veya din ve ibadetle geçen hayati kastetmis olabilir. [ ] Zira her ne kadar dünyada uygulanan hükümlere göre ve dünya ehli nezdinde gerçekten bedenen ölmüş olsalar da, onların şehit olmadan önceki amelleri aynen devam etmektedir.
[Mürted Olan Kişinin Mirası]
Bu anlatılanlar, bizim mürted“ hakkındaki görüşümüzü desteklemektedir: İnsan savaş ülkesine (dârulharb) katıldığında şahsı ve malı konusunda ölü hükmüne girer; her ne kadar kendisi diri olsa da miras taksimi, borçlarının ödenmesi vb. konularda ölü gibi hükmolunur. Şehitlerin kendileri ve malları konusunda da, her ne kadar Allah katında diri olsalar da, tekrar dünyaya dönmeyecekleri için dünya hükmüne göre ölü kabul edilir. Mürted de böyledir; her ne kadar o gerçekte ve Allah nazarında diri olsa da tekrar bizim ülkemize dönmeyeceği için kendisi ve malı hakkında ölü hükmü uygulanır. Allah katında diri olan birinin bizim nazarımızda ölü sayılması caiz olunca, bizim nazarımızda diri olan birinin Allah katında ölü sayılması da caiz olur. En doğrusunu bilen Allah'tır. Tabii hayat, ruhun kendisiyle var olduğu asli hayattır. Tabii ölüm ise kişinin helâki ve yok olmasıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Dıştan gelen (geçici) ölüm ise kişinin bilgisiz oluşudur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
---
Dipnotlar:
67 “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemez68 Müslim, “İmâret” 121. Ayrıca bk. İbn Mâce, “Cenâiz” 4, “Cihâd”, 25; Ebi Dâvüd, “Cihâd”, 6 bk. Semerkandi, Bahru'l-ulüm,1, 314; Âlüsi, Tefsir, IV, 121. “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle güzel gösterilmiştir”. “O'nun işaretlerinden biri de şudur: Sen arzı (ölmüş gibi) kupkuru görürsün; ama üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Ona can veren, elbette ölülere de can verir. O her şeye kâdirdir” (Fussilet, 41/39).
Âl-i İmran 3:171
Allah'tan gelen bir nimet, bir lütuf. Bu beyan ile Allah'tan gelen dinin kastedilmiş olması muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah'ın nimeti sayesinde kardeş oldunuz”. Yani dini sayesinde kardeş oldunuz. Allah'ın nimeti ile cennetin, lütfu ile de aziz ve celil olan Allah'tan ilâve olarak gelen ikramların kastedilmiş olması da muhtemeldir. Allah, müminlerin ecrini zayi etmez. Yani müminlerin az ve küçük de olsa, yaptıkları hayırlardan ve iyiliklerden hiçbir şeyi yok etmez. Nitekim Al69 Mürted: İslâmdan çıkıp başka dine dönen kimseye verilen isimdir.
lah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onların yaptıklarının güzelini kabul ederiz”“. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: [ ] “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun (karşılığını) görür”, Diğer bir âyet de şöyledir: “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık yapmaz” Luis yele
Âl-i İmran 3:172
Allah'ın ve peygamberin çağrısına koşanlar. Bu konuda şöyle denilmiştir: Onlar, aziz ve celil olan Allah'ın ve Resülullah'ın (s.a.) kendilerini davet ettikleri şeye uydular ve emrettikleri şeye itaat ettiler. Bunca yara aldıktan sonra, yani yaralandıktan sonra. Şöyle de denilmiştir: Onlar Uhud'ta yaralar aldıktan sonra küçük Bedire çağrıldılar ve bu çağrıya hemen uydular. İşte Allah'ın ve peygamberin çağrısına koşanlar meâlindeki âyet bunu dile getirmektedir.
İşte onlardan bu güzel davranışta bulunanlar. Yani onca yaralar aldıktan sonra da bu çağrıya uyanlar ve Hz. Peygamber'le (s.a.) birlikte savaşa katılanlar. Karşı gelmekten sakınanlar. Yani Hz. Peygambere (s.a.) karşı gelmekten ve çağrıya uymamaktan sakınanlar. Bu ilâhi beyanın, cehennemden ve onun azabından sakınanlar anlamına gelmesi de muhtemeldir. İşte onlar için de büyük mükğfat vardır. Yani cennette büyük mükâfat ve bol ecir vardır. En doğrusunu bilen Allahtır.
Âl-i İmran 3:173
Birtakım insanlar onlara, “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkur dediler. Denildi ki Mekke kâfirleri hezimete uğradıktan ve sırtlarını çevirdikten sonra münafıklar ve Resülullah'ın (s.a.) ashâbına; insanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun! demişler ve Mekkelilerin arkalarından gitmemeleri için onları korkutmuşlardı. Bu, onların sürekli başvurdukları bir taktikti. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onların size bozgunculuktan başka katkıları olmayacak”“. Yani sizin bozulmanızı sağlamaktan başka bir faydaları olmayacak. Bunu müslümanlara söyleyen kişinin Nuaym b. Mesüd olduğu söylenmiştir“. Ancak olayın nasıl cereyan ettiğini bilmiyoruz.
[ ] Bu, onların imanlarını artırdı. Onların sözleri değil, Resülullah'ın (s.a.) kendilerine söylediği ve vâdettiği şeyin gerçekleştiğini görmeleri imanlarını artırdı. Onların imanlarını artırdı. Yani, tasdiklerini artırdı. Buna, onların cesaretleri, moralleri ve dayanma güçleri savaştan öncekinden daha çok arttı anlamı da verilmiştir. Bu beyanın, onların imanlarının kuvvetini, sağlamlığını ve tasdikini artırdı, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bir de şöyle denilmiştir: Onların imanlarını artırdı yani, onların düşmana karşı gösterdikleri cesaretin Rab'lerine tam ve kesin bir şekilde güvenmeleri ve Peygamber'lerinin (s.a.) çağrısına koşmaları, bu daveti kabul etmelerini artırdı.
[İmanın Artması]
Eğer biri derse ki: Cenâb-ı Hakk'ın, Birtakım insanlar onlara, “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun’ dediler, meâlindeki âyetinden hemen sonra gelen, bu onların imanlarını artırdı, cümlesinin anlamı nedir? Çünkü bu, imanı artırma ihtimali olmayan bir sözdür. Bu söz, aziz ve celil olan Allah'ın, “Kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını artırır“ meâlindeki âyette söz konusu olan artırma gibi değildir. Çünkü bu âyetler delil ve kanıttır; deliller de tasdiki artırır veya yeni bir kanaat uyandırır, yahut da sahip olduğu fikirde sebat etmeye sevk eder ve bu da imanı artırır. Fakat münafıkların onlardan korkun! sözleri imanı nasıl artırır?
Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu bilen Allah'tır ya, buna çeşitli açılardan cevap verilebilir. Birincisi, onlar, bu sözü söyleyen münafıkların, kendilerini korkutmak istediklerini biliyorlardı. Resülullah (s.a.) da onlara, güzel şeyler vâdetmişti. Bundan dolayı onlar, münafıkları yalanlamışlar ve Resülullah'ın (s.a.) emrine uymuşlardı; onun emirlerine uymuş, vâdini tasdik etmiş, düşmanlarının verdikleri haberlere aldanmaktan ve sözlerine uymaktan kaçınmışlardı. İşte bu durumda müslümanlar, Cenâb-ı Hakk'ın “Kalplerinde hastalık olanlar” meâlindeki âyetine uyarak münafıkların sözlerini yalanlamışlar ve bununla birlikte bu iş onların imanlarını da artırmıştı. Allah'ın âyetlerini yalanlamak, kötülüğü ve sorumluluğu nasıl artırırsa, yalancının âyetleri yalanlaması da öyledir; bu da karşı tarafın imanını artırmıştı. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[ ] İkincisi, Resülullah'ın (s.a.), Allah düşmanlarının dağılacağını ve işlerinin darmadağın olacağını onlara haber vermiş olmasıdır; halbuki münafiklar onların birleşeceklerini haber vermişlerdi. Müslümanlar, Resülullah'ın (s.a.) söylediğine uydular ve sonunda Resülullah'ın (s.a.) söylediğinin gerçekleştiğini gördüler. Aslında bu, gayba ait haberlerdendi. Gaybdan haber vermek de peygamberlik mücizelerinin en büyüklerindendir. İşte bu, onların imanlarını artırmıştı. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu, aziz ve celil olan Allah'ın şu âyetinde de ifadesini bulmaktadır: “Allah'ın rızası peşinde olan, Allah'ın gazabina uğrayan gibi olur mu hiç!”
Üçüncüsü, Müslümanlar, münafıkların sözlerine aldanmayınca, yerlerine oturup Zaaf göstermeyince, Cenâb-ı Hak imanlarının artması için onların kalplerine huzur ve güven duygusunu indirdi. Cenâb-ı Hakk'ın şu meâldeki beyanı bu husüsu teyit etmektedir: “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan O'dur”, Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Şunu da belirtelim ki imanın artması, birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi, zaman içinde imanın yeniden ve gerçek anlamda artmasıdır. Çünkü imanın küfrü terk etmesi münasebetiyle fiilin yenilenmesi söz konusudur. Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimede bunu emretmektedir: “Ey iman edenler! İman ediniz!”“” İşte bu, her ne kadar imanın başlamasında ve tek başına ele alındıgında gerçek bir yenilenme söz konusu olsa da, önceki duruma göre gerçek bir fazlalığı da ifade etmektedir.
İkincisi, imanda devam edilmesidir. Çünkü bir şeyin delillerinin sürekli beslenmesi, onun varlığını ve devamını gerekli kılar. Bundan dolayı ona artmak denilmiştir.
491 [ ] Üçüncüsü, basiret olarak artması, rağbetle ona yönelmesi ve hukukunu yerine getirmesi açısından imanın artması ihtimalidir. Bu durumda imanın kuvveti, nuru, güzelliği ve bütünlüğü onun artması demektir. Bu, bilinen bir husüstur.
Dördüncüsü, imanın hukukunu korumaya, delilleriyle ona sarılmaya ve şartlarına vefa göstermeye çağırmış olması da muhtemeldir. Bu da onun faziletini artırır. Nitekim bir namaz bazan binlercesine bedel olabilmektedir“. Ayrıca bunda onun hukukunu korumak ve usülüne uymak vardır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlar; 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diye cevap verdiler. Onlar, Resülullah'ın (s.a.) kendilerine vâd ettiği şeyin doğruluğunu ve münafıkların; insanlarsizekarşıaskertoplamışlar, meâlindeki sözlerinin de yalan olduğunu gördükleri zaman hemen Cenâb-ı Hakk'a sığındılar. Yahut onlar, münafıkların kendilerine, insanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun! dediklerinde onlara; Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, diye cevap vermişler, hemen durumlarını Cenâb-ı Hakk'a havale etmişlerdi. Zaferin Allah'tan geldiğini anladıkları zaman Allaha itaat ettiklerinde başlarına gelecek bütün belalara rıza göstererek kendilerini O'na teslim etmişlerdi. Nitekim Allah Teâlâ, onların kendilerini Allah'a teslim etmelerini şu âyet-i kerimede övgü ile dile getirmektedir: “Onlar, başlarına bir felâket geldiğinde, “Doğrusu biz Allah'a aitiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz? derler”9”. İşte bu âyet de onun gibidir.
92 1635 Jii ea onca Aen
---
Dipnotlar:
668 “Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek istedikleri için aranıza sokulacaklardı” (et-Tevbe, 69 Nuaym b. Mesüdb. Amir el-Escai; sahabîdir, üstün akıl sahibi biriydi. Hendek savaşında, kabilelerin birleştikleri günlerde gizlice Resúlullah'a (s.a.) gelmiş, müslüman olmuş, fakat Müslümanlığını gizlemişti. Müslümanlara karşı savaşmak için ittifak eden kabilelerin yanına dönmüş; Kurayza, Gatafan ve Kureyş kabileleri arasında ihtilaf çıkarmıştı. Bu olay, uzun bir rivâyette anlatılmaktadır. Neticede kabileler ihtilafa düşüp dağıldılar. Kendisi Medinede ikamet etti. Resülullah'ın (s.a.) İbn Zi'l-Lihye'ye gönderdiği elçisi idi (bk. İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 461; İbn Abdülber, el-İstiâb, IV, 1508; Zirikli, el-A'lâm, VIII, 41). &0 “Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını artırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler” “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”. “Allah'ın rızası peşinde olan, Allah'ın gazabına uğrayan gibi olur mu hiç! Bunun varacağı yer cehennemdir; o ne kötü bir varış yeridir!” (Âl-i İmrân, 3/162). 63 o “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan da O'dur. Göklerin ve yerin askerleri yalnız Allah'a aittir ve Allah her şeyi bilmekte, yerinde yapmak“Eyiman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin”. “Birincisi zaman içinde imanın yeniden ve gerçek anlamda artmasıdır, çünkü insan nasıl her saat küfrü terk ediyorsa, iman da saat saat yenilenen bir fiildir. Buna göre burada maksat, zamanın artmasıyla var olan iman fiilinin de artmasıdır. Hiç şüphe yok ki ömrü uzun olan birinin, tasdiki de artar. Zira onun oluşumu daha çok ve daha fazladır. Cenâb-ı Hakk'ın, “Ey iman edenler! İman ediniz!” meâlindeki beyanı da bunu teyit etmektedir. Yani ey geçmişte tasdikleri bulunanlar, her vaktin başlangıcında tasdiklerinizi yenileyin!” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 136b). Muhtemelen Mâtüridi burada şu hadis-i şerife işaret etmektedir: “Şu benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hâriç, diğer camilerde kılınan bin namazdan hayırlıdır” (Mâlik b. Enes, el-Muvatta', “Kıble”, 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/16, 29; Buhâri,
Âl-i İmran 3:174
Allah'in lütuf ve keremiyle geri döndüler. Buradaki “nimet” kelimesi ile daha önce de kaydettiğimiz üzere din nimeti kastedilmiş olabilir. Bu beyana, onlar Allah'tan bir zaferle ve ganimetle döndüler anlamı da verilmiştir. Allah'tan gelen nimetin, düşmana karşı güvende olmak mânasına gelmiş olması muhtemeldir. [ ] Çünkü münafıklar, insanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun! diyerek müslümanları korkutuyorlardı. Buradaki nimetten maksadın cennet olması da muhtemeldir. Bu âyetteki “fadI” kelimesi, nimetten fazla olarak verilen şey demektir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar Allah'tan mükâfat alarak döndüler ve bir de fad] ile, yani moralleri ve şevkleri güçlenmiş olarak, başlarına bir kötülük, ölüm veya hezimet gelmeden döndüler.
Allah'ın lütuf ve keremi meâlindeki beyan, imanda artma anlamına gelebilir. Artmadan maksat da imanın sağlam ve güçlü hale gelmesidir.
Kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan. Yani münafıkların, insanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun! tarzındaki korkutmalarından hiçbir zarar görmeden döndüler.
Onlar Allah'tan bir nimet ile döndüler meâlindeki beyan, Muhammed aleyhisselâm ile döndüler anlamına da gelebilir.
Onlar Allah'ın rızasına da uymuş oldular. Yani Allah'ın ve Resülullah'ın (s.a.) rızasına ulaştıran amellere uydular. O'na itaat ettiler ve rızasına uydular, da denilmiştir.
Allah büyük lütuf sahibidir. Yani büyük ihsan sahibidir, müşrikleri müslümanlardan def eder.
Âl-i İmran 3:175
[Şeytan'ın Korkutması]
Bakın, bu şeytan ancak kendi yandaşlarını korkutur. Onlardan korkmayın, benden korkun. Şeytan kendi yandaşlarını da düşmanlarını da korkutur, ama düşmanları ondan korkmaz, yandaşları ise korkarlar. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Sen ancak o Kur'âna uyanı uyarabilirsin”9”. [ ] Hz. Peygamber Kur'ân'a uyanı da uymayanı da uyarıyordu. Fakat o her iki grubu da uyarmasına rağmen, Kur'ân'a uyan onun uyarısını kabul ediyor, uymayan ise etmiyordu. İşte buna göre, şeytan da hem yandaşlarını hem de düşmanlarını korkutuyor, lâkin düşmanları ondan korkmuyor, yandaşları ise korkuyor. Yandaşlarını korkutuyor meâlindeki cümlenin, yandaşları ile korkutuyor anlamına gelmesi de muhtemeldir. Cümlenin böyle kurulması caizdir. Nitekim bir âyet-i kerimede, “Toplanma günü korkutursun”” buyurulmaktadır, yani “toplanma günü ile korkutursun” denilmek istenmiştir. Allah'ın şu buyruğuna bakmaz mısın? “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”, Buna göre, yandaşlarını korkutuyor meâlindeki cümle, yandaşları ile korkutuyor anlamına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır. İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Şeytan sizi yandaşlarıyla korkutur!. Bu da âyetin, yandaşları ile korkutur şeklindeki tefsirini teyit etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun. Yani onlara muhalefet etmekten korkmayın. Benden korkun! Yani benim emrime muhalefet etmekten korkun! Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine dost edinenler üzerinde geçerlidir”, Bu âyette Cenâb-ı Hak, şeytanın iman edenler üzerinde hâkimiyetinin söz konusu olmadığını, ancak kendi yandaşları üzerinde hâkimiyeti bulunduğunu haber vermektedir. İşte bundan dolayı Allah, onlardan korkmayın! buyurmaktadır; çünkü onların sizin üzerinizde bir hâkimiyeti yoktur. Sizin üzerinizdeki hâkimiyet sadece bende olduğu için sadece benden korkun! Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
“İşte sana, Ummulkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için (toplanma günü ile) böyle
---
Dipnotlar:
Arapça bir Kur'ân indirdik. Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacak6&1 Kurtubi, Tefsir, IV, 282; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 391.
Âl-i İmran 3:176
(Resülum!) İnkârda yarışanlar seni üzmesin! Bu meâldeki âyetin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri şudur: Ey Muhammed! Onların size karşı diger müşriklere yardım etmeleri seni üzmesin! Çünkü Mekkeliler diğer müşrikler Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme karşı yardım etmişlerdi. [ ] Cenâb-ı Hak, Resülullah'a şöyle demektedir: Onların diğer müşrikleri desteklemeleri seni üzmesin; muhakkak Allah sana yardım edecektir. Buna göre bu ilâhi beyan, düşmanlarına karşı kendisine yardım edeceğine ve onlara galip gelmesini sağlayacağına dair Allah'tan Resülullah'a verilen bir müjde anlamına gelir.
Diğer bir ihtimal de şudur: Onların Allah'ı inkâr etmeleri Resülullah'a (s.a.) çok ağır geliyor ve bundan dolayı çok üzülüyordu, şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” Buna göre seni üzmesin meâlindeki cümle, onu teskin edip üzüntüsünü gidermek ve tesellietmekanlamına gelir, yasak koymak anlamına değil. Çünkü üzüntü hiçbir zorlama ve yapaylık olmadan da insana gelir. Bir de şu ilâhi beyan: “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir”. Bu âyet de yasaklama anlamında değil, yatıştırma ve üzüntüsünü giderme anlamındadır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Buna benzer bir ifade, Hz. Müsâ'nın annesine vahyedilen âyette de geçmektedir: “Kaygılanma!”65 Onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Bu âyetin, onlar Allah Teâlâ'nın dostlarına hiçbir zarar veremezler, ancak kendilerine zarar verebilirler anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez”, Âyetin şu anlama gelmesi de muhtemeldir. Onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler, çünkü onların yaptıklarının ve davranışlarının Allah'a faydası olmadığı gibi yapmamalarında da bir zarar söz konusu değildir. Onların yaptıkları şeylerin faydası kendilerinin, yapmadıklarının zararı da sadece kendilerinindir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor. Bu meâldeki âyet Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak burada, onların âhirette hiç nasiplerinin olmamasını istediğini söylüyor. Mütezile ise bilâkis Allah onların âhirette nasiplerinin olmasını istiyor, diyorlar, çünkü şunu ileri sürüyorlar: Allah onlar için imanı dilemiştir, iman sayesinde de onların âhirette payı olur. Buna göre âyetle, Allah'ın onlar için imanı dilemediği ortaya çıkmıştır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime Cenâb-ı Hakk'ın asla iman etmeyeceklerini bildiği belli bir kavim hakkındadır. [ ] Allah onların âhirette nasipleri olmamasını dilemiştir. Mesele eğer Mütezile'nin dediği gibi olsaydı, yani Allah onların âhirette nasipleri olmasını dileseydi ve onların mümin olmalarını dilemesine rağmen mümin olmamışlarsa, sözlerinin özeti şöyle olur: Allah, kâfir olmasını dilediği kişinin âhirette nasibi olmasını istememiştir. Bu ise onlara göre zulümdür. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Onlar için büyük bir azap vardır. Allah âhiret azabı konusunda bazan buradaki gibi “azim” (.kıs) yani büyük, bazan “elim”® yani çok acı, bazan da “şedid”“89 (uas) yani çok şiddetli sıfatını kullanmıştır. Çünkü ateşle azap, dünyadaki azapların en şiddetlisi ve en büyüğüdür. İşte bundan dolayı âhirette de onunla tehdit etmektedir. Yiyeceklerini, içeceklerini ve giyeceklerini ateşten yapmıştır. Bunlardan Allaha sığınırız.
---
Dipnotlar:
684 “Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim inkârcılar onu, iki kişiden biri olarak yurdundan çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti: Hani onlar mağaradaydılar; arkadaşına “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir” diyordu”. “Müsâ'nın annesine, “Onu Müsâ'yı emzir, başına bir şey gelmesinden endişe ettiğinde onu nehre bırak. Korkup kaygılanma. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız' diye vahyettik” (el- Kasas, 28/7).
Âl-i İmran 3:177
İmanı küfürle değiştirenler meâlindeki âyetin tefsirini daha önce yapmıştık“. Allah'a bir zarar veremeyecekler meâlindeki âyetin iki ayrı yorumunu da zikretmiştik.
67. “Ey iman edenler! 'Râinâ" (usı,) demeyin; 'unzurnâ' deyin ve iyi dinleyin. Kâfirler Oie hli 3⁄ 6531 apep
Âl-i İmran 3:178
178. PN zan kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını artırmaya yarıyor. Onlar için alçaltıcı azap vardır.”
[Kâfirlere Fırsat Verilmesi]
İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için a olduğunu sanmasınlar. Bu meâldeki âyetin kırâatinde ihtilaf edilmişsigasıyla okuyanlara göre muhatap Resülullah” tır ike) Buna göre âyet şu anlama gelir: Ya Muhammed! Onlara vermiş olduğumuz fırsatın sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanma! Onlara verdiğimiz fırsat ancak kötülüklerini artırmaya yarıyor. Fiili gaip sigasıyla okuyanlara göre ise muhatap kâfirlerdir. Allah onlara şöyle demektedir: İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilâkis onlara verdiğimiz fırsat ancak kötülüklerini ve günahlarını artırmaya yarıyor.
[ ] Bu âyet, Mütezile'nin aleyhine bir hüküm içermektedir. Fakat onlar bunu iki şekilde yorumlamıştır. Birincisi, âyette takdim-tehir vardır, sanki Allah şöyle demektedir: İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın günahlarını artırmak için olduğunu sanmasınlar, onlara verdiğimiz fırsat sadece kendi iyilikleri içindir. Mütezile'ye şöyle denilir: Bu âyette sizin yaptığınız gibi bir tasarrufta bulunmak caiz olsaydı, müminler için vâd içeren bütün âyetleri kâfirlere de hamletmek ve kâfirler için tehdit içeren âyetleri müminlere yönelik kabul etmek de caiz olurdu. Çünkü bununla sizin, âyetteki “hayır” kelimesi yerine günah anlamına gelen “ism” kelimesini ve “ism” kelimesi yerine de “hayır” kelimesini koymanız arasında; yine “våd” kelimesini tehdit anlamına gelen “vaid” kelimesi yerine ve “vaid”i de “vâd” yerine koymak arasında hiçbir fark yoktur.
İkincisi, Mütezililer diyor ki: Cenâb-ı Hak, onların durumlarının başta öyle olacağını değil, öyle bir âkıbete varacağını haber vermektedir, tıpkı şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı”#!, Mâlumdur ki onlar, Müsâ'yı kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olsun diye bulup almamışlardı. Fakat Allah burada onlara, Müsâ'nın son evredeki durumunu, yani onlar için bir düşman ve tasa sebebi haline geleceğini haber vermektedir. Nitekim kişiye, sen elin kesilsin diye hırsızlık yaptın veya kısas edilmen için adam öldürdün, denilir. Halbuki o, eli kesilsin diye hırsızlık yapmış ve kısas edilsin diye adam öldürmüş değildir. Burada ona yaptığı işin varacağı âkıbet haber verilmektedir. Yukarıdaki âyet de böyledir.
Ne var ki bir işin varacağı yeri önceden haber vermek, unutmaya ve gaflete düşmeye karşı işin başında uyarı anlamına gelir. Allah Teâlâ ise böyle şeylerden münezzehtir, bu türlü hallerden pek yücedir. Dolayısıyla bu, o işin sonunda varacağı âkıbeti haber vermek değil, gerçeği işin başında ifade etmek anlamına gelir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[Allah'ın Aslah Olanı Yaratması]
İkincisi de şudur: Olmayacağını bildiği bir şeyi isteyen kimse ya cehaletinden veya abesle uğraştığından onu istemektedir. Allah Teâlâ ise işlerin sonunu bilememekten veya abesle uğraşmaktan münezzehtir, bu türlü nitelemelerden çok yücedir. Dolayısıyla bu, Allah'ın dilemediği bir şeye değil, dilediği şeye işaret eder. Her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah, yaratıklar için sadece dinde en uygun (aslah) ve en hayırlı olanı yapmış olsaydı, “Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin” meâlindeki buyruğunda, kâfirlere vermiş olduğu servet ve çocuklardan dolayı imrenmeyi Resülullah (s.a.) yasaklamazdı. Bu da göstermektedir ki Allah bazan din açısından en uygun (aslah) ve en hayırlı olmayan şeyi de vermektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[ ] İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını artırmaya yarıyor. “Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını diliyor”. “Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar”®. Bu âyetler ve benzerleri iki açıdan Mütezile'yi reddetmektedir. Birincisi, onların en uygun olan şey (aslah) hakkındaki görüşleridir. Cenâb-ı Hak dinde onlar için aksi aslah olan bir şeyi, imtihan etmek amacıyla yapmış olsa bu onlar için zulüm olurdu. Bilinmelidir ki onların günahlarını artıracak olan bir fiil dinde salahı bulmak konusunda iyiliklerini artıracak fiil konumunda bulunmaz. Yine bilinmektedir ki durum böyle olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın “seni imrendirmesin” buyruğu ile Resülullah'ı (s.a.) bundan sakındırması caiz olmazdı. Sanki Allah Teâlâ ona şöyle demektedir: Dinde salah görünen şey seni imrendirmesin! Sonra da bu hükmü, bunu onlara azap olsun diye verdiğini söyleyerek teyit etmekte ve Mütezile'nin düşündüğü gibi düşünenlerin işin farkına varamadıklarına şâhitlik etmektedir. Bu, o kâfirler gibi düşünen herkesin işin farkına varamadıklarına dair aziz ve celil olan Allah'tan gelen bir şâhitliktir.
Bilinmektedir ki Cenâb-ı Hak şayet zâlimlere ve Firavunlara, o orduları, mülkü ve kuvveti vermeseydi, kendileri asla tanrılık davasına cüret edemez ve o günahları işleyemezlerdi. Buna göre bu imkânların bulunmaması, onlar için dinde daha uygun olan (aslah) şeydi. O, şöyle buyurmuştur: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık”“5. Pek âlâ biliniyor ki Allah bunları kâfirlere verdiği için inkâra saplandılar, şayet müminlere vermiş olsaydı onlar imanlarında devam edeceklerdi, fakat Allah böyle yapmadı. En doğrusunu bilen Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın “Allah onlara bunlarla eziyet çektirmeyi diliyor” meâlindeki beyanı da bunu teyit eder.
148 [ ] İkincisi, irade, hakikatte çeşitli seçeneklerden birini dileyen her fâile ait bir nitelik ise ve Allah Teâlâ bunu niçin verdiğini haber veriyorsa bu, Cenâb-ı Hakk'ın onu tercih ettiğini gösterir. Dolayısıyla herkesin fiilinden tezahür eden şey, ancak O'nun iradesi üzere ortaya çıkar. O fiil cahillikten veya akılsızlıktan dolayı yapılmış olsa da iki sebepten ötürü ona ulaşamaz: Biri, öyle olacağı zannıyla işi yapar, fakat öyle olmaz. Diğeri, olmayacağını bildiği bir şeye teşebbüs ettiğinde de abesle iştigal etmiş ve akılsızca davranmış olur. Cenâb-ı Hak bu her ikihalden de münezzehtir. Bu durumda O'nun fiilinin, irade ettiği şekilde vuku bulduğu sabit olmuştur. Aksi takdirde O'na bilgisizlik ve akılsızlık niteliği nispet edilmiş olur. Bu iki nitelik ise O'ndan rablığı yok eder.
Şunu da belirtelim ki Mütezile, tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimeyi iki anlama yönlendirmiştir. Birincisi, takdim ve tehir işlemi yapmıştır. Yani “inkâr edenler, kendilerine verdiğimiz fırsatı sakın günahlarını artırmak için verdiğimizi sanmasınlar, onlara verdiğimiz fırsat ancak hayırlarını artırmak içindir”. Bu anlam, iki açıdan yanlıştır. Biri, tevil yoluyla hayrı şer, şerri de hayır yerine koymak ve âyetin kendi bağlamını ve kuruluş düzenini değiştirmek caiz görülürse, o zaman vâd ve tehditle, emir ve nehiyle, helâl kılmak ve haram kılmakla ilgili bütün âyetlerde aynı şeyin caiz olması gerekir. Bu durumda da dünyanın bütün işleri tersine döner. Diğeri, şayet böyle olsaydı, Resülullah'ın (s.a.) da böyle zannetmesi gerekirdi, çünkü dinde aslah, yani en uygun olan şey zannedilir ve hoşa giden hale gelirdi. Bunun kendileri için hayır olduğunu zannedenler hiçbir şeyin farkında olmadıkları değil, aksine her şeyin farkında oldukları ortaya çıkardı. Üstelik âyetteki sanmak anlamına gelen “yehsebenne” fiili, bir kırâatte gaip sigasıyla okunmuştur. Kâfirler bunun ne zaman kötü olduğunu sanmışlardır ki ondan dolayı sorguya çekilsinler? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İkincisi, Mütezile'ye mensup âlimler şöyle demiştir: Bu ilâhi beyan işin varacağı sonucu haber vermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı”“7. Halbuki onlar, Müsâ'yı bunun için bulup almış değillerdi. Bu, bir kimsenin, hırsıza “Sen elin kesilsin diye hırsızlık yaptın” denmesi gibidir. [ ] Keza “ölmesi için doğurun, ve yıkılması için bina yapınız”, denmesi gibidir“. İnsanlar bu sözleri, işlerin âkıbetini düşünmeyen kişilere tenbih ve uyarı olsun diye söylerler, çünkü onlar âkıbetten gafil oldukları için ihtirasla o işlere sarılıyorlar. Her türlü kusur ve eksiklikten münezzeh olan Allah Teâlâ'nın, anlatıldığı gibi yapması muhtemel değildir. İnsanın, ben ölmek için doğdum veya binayı yıkmak için yaptım, demediğini görmez misin? Her ne kadar işin sonu oraya varırsa da insan o işi bunun için yapmamaktadır;
daha önce de söylediğim gibi o, ancak vâizlerin söylediği bir sözdür. İşte bundan dolayı söz konusu görüş yanlıştır. Firavun'un kavmine gelince, Cenâb-ı Hak, onlar için Müsânın bir düşman ve hüzün sebebi olmasını değil, kendi nezdinde ilâhi iradeye göre öyle olacağını söylemektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Biz bu işin dikkate alınacak hikmet yönünü anlatmış olduk. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Bu konuda asıl olan şudur: Allah Teâlâ, kendisine düşmanlığı tercih edecek ve âyetlerine inatla karşı koyacak kişileri bilir. O'nun iradesi ise -olmayacağını bilmesine rağmen- insanın iman etmesidir. Bu asla onun dostluğuna ihtiyacı olduğu için veya dilediği bazı şeylere onun galip geleceğinden dolayı değildir”. Allah, bu türlü nitelemelerden çok yücedir.
---
Dipnotlar:
“Onların malları da evlatları seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını diliyor” (et-Tevbe, 66 “Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını diliyor” (et-Tevbe, 68 Ebü Hureyre (r.a.) Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediğini rivâyet eder: “Bir melek göğün kapılarından birinde durur ve şöyle der: Kim bugün borç verirse yarın karşılığını alır. Başka bir melek de şöyle dua eder: Allah'ım, senin rızan için verene karşılığını lütfet, eli sıkı olanın da malını tüket. Başka bir melek de şöyle seslenir: Ey insanlar, Rabbinize gelin! Az ve yeterli olan çok ve saçılandan daha hayırlıdır. Başka bir melek de şöyle der: Ey Âdem oğulları! Ölmek için doğurun, yıkılması için bina yapın!” (İsfahâni, Kitâbu'l-azame, III, 996; Aclüni, Keşfu'l-hafâ, II, 183; ayrıca bk. Kurtubi, Tefsir, XIII, 165).
Âl-i İmran 3:179
(Ey inkâr edenler!) Allah müminleri, pisi temizden ayırmadan bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Bu meâldeki âyet farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Ey münafıklar! Allah Teâlâ müminleri, sizin bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. [ ] Lakin O, münafık olanı mümin olandan ayırdetmek için cihâtla ve çeşitli yollarla sizi imtihan etmektedir. Bazıları, kâfir olan ile gerçek mümin olanın insanlar nezdinde ortaya çıkması için, dediler. Başka bir açıdan şöyle denilmiştir: Münafıklar, Resülullah'ın (s.a.) ashâbına dil uzatıyor ve gizliden gizliye onları alaya alıyorlardı. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: Müminleri, sizin onları kötülemeniz ve kendilerini alaya almanız halinde bırakmayacaktır. O, rezilliğiniz görülsün ve nezdinde bozgunculuğunuz ortaya çıksın diye sizi çeşitli yollarla imtihan etmektedir. Burada başka bir ihtimal de vardır: Allah müminleri, pisi temizden ayırmadan bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Yani Cenâb-ı Hak müminleri, sizin küfür ve bozgunculuğunuzla aynı beldede başbaşa bırakacak değildir. Sizin için başka bir ülke meydana getirip orada pis olanı temiz olandan ayırdedecektir. Pis olanı cehenneme, temiz olanı da cennete koyacaktır; tıpkı şu ilâhi beyanda buyurduğu üzere: “Allah pisi temizden ayırsın, pisleri üst üste koyup hepsini bir araya toplasın, sonra da cehenneme
[Gayb Bilgisi]
Allah size gaybı da bildirecek değildir. Bu beyanın iki şekilde anlaşılabileceği söylenmiştir. Biri, onlar, peygamberlere verilenin aynısı bize de verilmeden iman etmeyiz, diyorlardı. Nitekim su âyette bu husús dile getirilmektedir: “Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler”. Başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır: “(Uyarıcılardan) öğüt almak yerine onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (ilâhi vahiy) verilmesini istiyor. Hayır! Aslında onlar âhiretten korkmuyorlar”. Buna göre Allah size gaybı da bildirecek değildir meâlindeki beyan, vahiy için seçtiği ve peygamberlik makamına yükselttiği kişiyi istisna etmektedir. Yani Allah sizi peygamber olarak seçmedi, gayb ilmi ise peygamberliğe ait mücizelerden biridir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Diğeri de şudur: Resülullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce şeytanlar dünya semasına yükselir, orada kulak hırsızlığı yapar ve oradan aldıkları haberleri kâhinlere getirirlerdi. Sonra da kâhinler bu haberleri kâfirlere verirlerdi. Cenâb-ı Hak, Resülullah'ı (s.a.) peygamber olarak gönderdikten sonra, peygamberlikten önce gökteki haberlere muttali olduğunuz gibi Allah size gaybı da bildirecek değildir meâlindeki âyeti indirdi.
Fakat Allah (gaybı bildirmek için) peygamberlerinden dilediğini seçer. Yani O, dilediği kişiyi seçer, onu kendisine elçi yapar ve ona vahiy gönderir. Buna göre peygamberlerden (s.a.) başka hiç bir kimseye gökten vahiy inmez.
[ ] Allah peygamberlerinden dilediğini seçer meâlindeki cümlenin, içinizden kendisine elçi olarak seçtikleri hâriç, sizden hiç kimseyi gayba muttali kilmaz, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Allah peygamberlerinden dilediğini seçer, meâlindeki ilâhi beyan, gönderdiği şeriati ve hükümlerini başka bir peygamberle yürürlükten kaldırmaz anlamına da gelebilir. Meselâ Hz. Müsâ (s.a.) ile Hz. İsâ (s.a.) arasında başka bir peygamber olsa, ona Hz. Müsâ'ya (s.a.) verdiği hükümlerden başkasını vermez, ancak o hükümleri ve şeriati devam ettirir. Hz. İsâ (s.a.) ile Hz. Muhammed (s.a.) arasındaki durum da böyledir; Allah peygamberleri, şeriatlarını ve hükümlerini devam ettirmek için seçmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Artık Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Bu, açıklama gerektirmeyen açık bir cümledir. Eğer bütün peygamberlere inanır ve günahtan sakınırsanız sizin için büyük bir ecir vardır. Bu cümle, inanır ve şirkten sakınırsanız sizin için şunlar vardır, anlamına da gelebilir.
bin iz öyle uó zl Isa;
---
Dipnotlar:
79! o “Onlara bir âyet geldiğinde (okunduğunda), 'Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız' dediler. Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir”
Âl-i İmran 3:180
Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onlar için kötüdür. Bu âyetin, Ehl-i Kitap bilginleri hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Allah buyuruyor ki: Kendilerine ilim ve kitap verilenler, o servetin kendilerine verilmesi ile Resülullah'ın (s.a.) peygamber olarak gönderildiğini ve onun niteliklerini gizleyip tahrif ederek elde ettikleri konumlarının kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onlar için dünya ve âhirette kötüdür. Eğer gizlemeselerdi kendilerinin dünyada şan ve şeref elde etmeleri, âhirette de sevap ve mükâfat kazanmaları için daha hayırlı olurdu. Bu âyetin, cimrilikleri yüzünden zekât vermek istemeyen kişiler hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir; âyet onlar için bir tehdit anlamı taşımaktadır. Ancak ilk yorum daha doğru gözükmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Şayet âyet zekâtla ilgili ise, onların zekât vermek istememeleri anlamına alınabilir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler”7.
[ ] Cimrilik ettikleri mal kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Eğer ilk yorum esas alınarak Hz. Peygamber'in (s.a.) niteliklerini gizlemekle ilgili kabul edilirse, en doğrusunu bilen Allah'tır ya, o zaman âyet, bunun günahı kıyâmet günü onu bilen herkesin boynuna dolanacak, anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Her insanın sorumluluğunu boynuna doladık”7, Şayet ikinci yorum esas alınırsa, o zaman şöyle denilir: Onun vermediği zekât malı kıyâmet günü dazlak başlı, gözlerinin üstü benekli, büyük, erkek bir yılana dönüşür ve sahibinin boynuna sarılır, yanaklarından ısırır ve ellerine dolanır. Bu hal insanlar arasında hüküm verilene kadar devam eder, sonra birlikte cehenneme sevk edilirler. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Bu âyet, Karmatiler'in”© iddiasının aksine, gökte yaşayanların da öleceklerine işaret etmektedir; Karmatiler, göktekilerin ölmeyeceklerini iddia ediyorlar. Cenâb-ı Hak bu âyette göklerin ve yerin mirasının kendisine ait olduğunu beyan etmektedir. Vâris, mürise (mirası bırakana) halef olan kişiye denir. Her ne kadar onlar ve onların sahip oldukları her şey, aziz ve celil olan Allah'a ait olup, O'nun mülkü ve kulu iseler de, yine de âyet, bizim söylediğimiz şeye işaret etmektedir. Hz. Peygamber'den rivâyet edilen şu hadise bakmaz mısın? “Efendinin kölesine vâris olması hâriç, kâfir müslümana, müslüman da kâfire vâris olamaz”. Her ne kadar köle ve onun sahip olduğu mal efendinin mülkü sayılıyorsa da, burada efendisine kölesinden kalan mal için miras denilmiştir. [ ] İşte ilk maddede söylediğimiz üzere Allah'ın mirasçı olması husüsu da böyledir. Her ne kadar onlar ve onların sahip oldukları şeylerin tamamı, Allah'ın kulu ve mülkü ise de, yine de aziz ve celil olan Allah, kendisi için bunlara miras ismini vermektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Gökler ve yer miras statüsü olmadan da iki açıdan O'na aittir. Birincisi, bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın yer ve gök ehlinin yok olacağını, fakat aziz ve celil olan kendisinin daima var olacağını haber vermektedir. Zira miras niteliği, öncekilerin yok olması halinde var olmaya devam edene ait bir niteliktir. Miras hakkı bir yana gerçekten kâinatın kendisine ait olduğunu söylemek mümkündür, çünkü başkasının mülkiyeti de bununla sabittir. Buna göre Resülullah'tan (s.a.) rivâyet edilen “Efendinin kölesine vâris olması hâriç, kâfir müslümana, müslüman da kâfire vâris olamaz” meâlindeki hadiste sözü edilen köle gerçekte miras sayılmaz, zira o yaşarken zaten efendisinindi, fakat kölenin ondan faydalanması söz konusuydu, ölünce faydalanma hakkı da bitmiştir. Bunun başka bir örneği müslümanların cennete vâris olmalarıdır. Buradaki mirasa hak sahibi olma, başkalarından kendilerine intikal şeklinde değil, fakat orada sürekli kalmaları ve cennetin onların emrine verilmiş olması yönüyledir. Yahut da önceden iman etmeyip, sonra mümin olsa; bir de cennetin kendilerine ait olduğunu iddia edenler; “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek” dediler”. Onların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri cennet başkalarına miras kaldı. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, herkes ölmek suretiyle ölümün hakikatinin kendisine ait oldugunu bilmesidir; eskilerden miras yoluyla kendisine nispet edilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak hiç kimseyi dışarda bırakmadan şöyle buyurmaktadır: “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”. “Dönüş O'nadır”. “Hiç kimse dışarda kalmaksızın herkesin toplanma yeri O'nun yanıdır”, Fakat o gün, bunun böyle olacağı herkesin bildiği şeydir. Allah Teâlâ aynı zamanda şöyle buyurmuştur: “O gün iş Allah'a kalmıştır”72. Hakikatte o, her gün O'na aittir. Bütün güç ve kudret Allaha ittir.
[ ] Göklerin ve yerin miras olduğunun hatırlatılmasında ve haber verilmesinde, Allah için infak etmeye ve âhiret için rızık kazanmaya teşvik anlamı vardır. Çünkü onlar hakikatte orada yaşayanların kendilerine ait değil, başkasının malıdır. Onlar için sadece Allah rızası uğruna verdikleri ve âhirete ilişkin azık hazırlamaları vardır, ellerinde sımsıkı tuttukları değil. Burada mala sımsıkı sarılma yasaklanmıştır. Bu aynen şu âyet-i kerimede ifade edildiği gibidir: “Göklerin ve yerin tamamı zaten Allaha ait olduğu halde ne diye hâlâ Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz?”!i Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Bu, aziz ve celil olan Allah'tan onlara yönelik bir tehdittir.
---
Dipnotlar:
78 “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız”. Ebü Hureyre'den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah kendisine servet verdiği halde onun zekâtını vermeyen şahsın malı, kıyâmet günü, dazlak başlı, gözlerinin üstü benekli bir yılan haline gelir, sahibinin boynuna dolanır, yanaklarından ısırır ve dile gelerek 'ben senin malınım, ben senin hazinenim' der” Sonra Hz. Peygamber, Allah'ın lütfundan kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler... meâlindeki âyeti sonuna kadar okudu (Buhâri, “Zekât”, 3. bk. Taberi, Tefsir, IV, 191-192; Kurtubi, Karmatiler, Gulât-ı Şia'dan (aşırı giden Şiiler) bir fırkadır. Hamdân el-Kırmıt'a nispet edilir. Bu adam Küfeli'dir. Bu mezhebin aslı, râşid halifelerin ölümünden sonra, müslümanların inançlarını karıştırmak isteyen ve onları küfre çağıran Mecüsilerden bir grubun gayretleriyle ortaya çıkmıştır. Bu mezhebin temel fikri, her sözün bir zâhiri, bir de bâtını vardır iddiasına dayanır. Buna dayanarak onlar, Kur'ân'ın te'vilini ve bâtınını bildiklerini iddia ederler. Bu fırkaya Seb'iyye adı da verilmiştir (bk. Ebu'l-Yüsr Muhammed el-Bezdevi, Usülud-din, 237-240; Tehânevi, Keşşâfu ıstılâhâti'l-funün, “Karâmita” ve “Seb'iyye” maddeleri; DİA, “Karmatiler”). 7 Buhadis, Buhâri, “Ferâiz”, 26; Müslim, “Ferâiz” 1; Nesai, es-Sünenu'l-kübrâ, IV, 83; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 383. Beyhaki'nin, es-Sünenu'l-kübrâ'sında Câbir'den (r.a.) rivâyet edilmiştir: “Müslüman, kölesi veya câriyesi olmayan bir hıristiyana vâris olmaz” Beyhaki, Dârekutni'den naklen, bu hadisin mahfüz olan şekli mevküftur, demiştir. Hz. Ali (r.a.) ve Câbir'den (ra.) de mevküf olarak rivâyet edilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, M usannaf, “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek” dediler. Bu onların kuruntusudur. De ki: ‘Eğer sözünüzde doğru iseniz kesin kanıtınızı getirin” Allah yaptıklarınızdan haberdardır”.
Âl-i İmran 3:181
Allah fakirdir, biz zenginiz, diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Denilmiştir ki: “Kim Allaha güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse” meâlindeki âyet nâzil olunca yahudiler; Rabb'iniz sizden borç istiyor, biz ise zenginiz, demişlerdi. Âyette bu sözü yahudilerin veya diğer kâfirlerin söylediklerine dair bir ifade yer almamaktadır. Fakat Allah hakkında böyle söylemişlerdir. Bunu kimin söylediğini bilmiyoruz. Âyette bir açıklık olmadan herhangi birini belirlemek de doğru değildir.
Şimdi, bu söz hakkında çeşitli ihtimallerden bahsedilebilir. Bu sözü onların atalarının söylemiş olmaları muhtemeldir. Nitekim peygamberlerin öldürülmeleri husüsu da böyledir; peygamberleri onlar öldürmemiş, ataları öldürmüştü, fakat atalarının yaptıklarını tasvip ettikleri için öldürme fiili kendilerine nispet edilmiştir. İşte yukarıdaki söz için de belirttiğimiz ihtimal mümkündür. Bu sözü onların, Resülullah'ın (s.a.) ashâbı yanında ve onların huzurunda söylemiş veya aralarında gizlice bunu konuşmuş olmaları da muhtemeldir.
Eğer bu sözü onların ataları söylemişse, iki ihtimalden bahsedilebilir: Biri, Cenâb-ı Hak, Resülullah'a, dikkatli olması ve kâfirlerin eziyetlerine sabretmesi için kendisini yatıştırmak amacıyla bunu bildirmiş olabilir. Zira onlar Allah hakkında neler söylemişlerdi, onun hakkında nasıl söylemezler? En doğrusunu bilen Allah'tır. İkinci ihtimal, peygamberlik mücizelerinden biri olsun diye bunu kendisine haber vermiş olmasıdır.
495 [ ] Bu sözü şayet onlar, Resülullahın (s.a.) ashâbına söylemişlerse, yine iki ihtimalden söz edilir: Biri, az önce söylediğim gibi kendisini teskin etmek ve kâfirlerin eziyetlerine sabretmesi için; ikincisi de onların bütün söylediklerinin kendileri aleyhine olarak muhafaza edildiğini, bunlardan Allah'ın habersiz ve gâfil olmadığını bilmeleri için. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki...75. Allah onların işini işte o vakte erteliyor.
Eğer bunu kendi aralarında gizlice söylemişlerse, onun için de iki ihtimal söz konusudur: Biri, yukarıda belirttiğimiz gibi bu bilginin peygamberlik mücizelerinden biri olması için; zira insanlar aralarında gizlice söyledikleri bu sözü kendisine haber verecek birinin olmadığını bildikleri halde Hz.
Peygamber'in (s.a.) bundan haberdar olmasından, onun bu bilgiyi Allah'tan aldığını anlasınlar diye. İkincisi, Resülullah için bir teselli ve onların eziyetlerine sabretmesine yardımcı olsun diye.
[Allah'a Borç Vermek]
“Allaha (O'nun muhtaç kullarına) güzel bir borç verenler”!“ ve “Kim Allah'a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse” meâlindeki âyetlerin anlamı hakkında da çeşitli ihtimaller söz konusudur. Birincisi, tasadduk ettikleri şeyleri fakirlerin başlarına kakmamalarıdır. Zira onlar, Cenâb-ı Hakk'ın fakir ve muhtaç olmadığını, kendi fakirliğinden ve ihtiyacından dolayı borç istemediğini biliyorlardı. Dünyada fakir ve muhtaç olmadığı halde başkasına borç veren biri, malı dünyada korunsun diye vermektedir; dolayısıyla borç veren kişi bunu onun başına kakmaz, aksine onu alıp koruyana borç verenin minnet borcu vardır; çünkü istediği anda kendisine vermek üzere onun malını korumaktadır. İşte insanların fakirlere borç ve sadaka olarak verdikleri mallar, ihtiyaç duydukları bir günde almak üzere Allah katında korunmaktadır, dolayısıyla fakirin ona bir minnet borcu yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.
İkincisi, bu âyet, Allah'ın cömertliğini ve keremini haber vermektedir. Çünkü kul da, onun sahip olduğu mallar da Allaha aittir. Eğer kulun elindeki bütün malını almak isteseydi şüphesiz alırdı. Şimdi ise ondan, birkaç kat fazlası bir bedel vermek şartıyla istemektedir.
Üçüncüsü, dünyada bir efendi kölesinden borç isterse, bu köle için bir şeref ve büyüklük anlamına gelir. [ ] Buna göre her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah, her türlü ihtiyaçtan müstağni olduğu halde kulundan borç istiyorsa, O'na karşı cimrilik yapmak gerekmez, zira bunda kendisinin şerefi ve büyüklüğü söz konusudur.
Allah fakirdir... diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Müfessirler bu sözü yahudilerin söylediklerini kaydeder. Bu, onların yaptıkları hataya karşı bir uyarı ve Allah'ın eli bağlıdır" şeklindeki aptalca sözlerine gösterilen bir tepkidir. Ancak âyette bu sözü kimin söylediği beyan edilmemektedir. Bu sözün herhangi bir şahsa nispet edilmesi halinde, şayet bunu o kişi söylememişse, yalan olması korkusundan başka bir faydası yoktur. Fakat bunu söylemişlerdir. Bu gibi hallerde galip olan ihtimal bunu onların gizlice söylemiş olmalarıdır; bunun ortaya çıkarılması da peygamberlik mücizelerinden biri olur. Yahut bunu onların ataları söylemiştir. Bu durumda yine aynı hüküm söz konusudur. Çünkü -Allah hepsinden razı olsun- sahâbenin huzurunda böyle bir sözün söylenmiş olması, ancak ellerini onlardan çekmekle emrolunmaları halinde mümkün olur. Bu da duydukları sözün korkunç oluşuna rağmen (kendilerini tutmaları), onların Allaha ne kadar itaatle bağlı olduklarını gösterir.
Hülâsa, bu âyette onların eziyetlerine ve kötü sözlerine karşı sabırlı olmaya çağrı yapılmaktadır. Zira o kâfirler Cenâb-ı Hakk'ın nimetleri içinde yüzmelerine ve buna sadece Cenâb-ı Hak sayesinde ulaştıklarını bilmelerine rağmen, yine de bu tür sözleri söylemeye ve isyanlarını bu dereceye vardırmaya cüret gösterdiler. Şânı yüce olan Allah, sınırsız gücü ve kudretine rağmen, onlara cezalarını vereceği güne kadar sabretmektedir. Böyle olunca, onlara herhangi bir nimet vermeyen ve büyük bir lütufta bulunmayan birinin, eziyetlerine sabretmesi ve yaptıklarına karşılık vermemesi çok daha uygun olur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İman edenlere söyle de onlar, Allah'ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar”7!9, Cenâb-ı Hak bizzat Resülullah'a (s.a.) da şöyle buyurmaktadır: “Sen yine de onları affet, hoş gör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever”, 437 [ ] Onların bu söylediklerini elbette (bir tarafa) yazacağız. Bu âyet hakkında şöyle denilmiştir: Onların söyledikleri sözün cezasını mutlaka vereceğiz. Bu âyete, onların söylediklerini muhafaza edeceğiz ve sonra da kendilerine gerekeni yapacağız, diye de anlam verilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik”. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Haksız yere peygamberleri öldürmelerini de elbette (bir tarafa) yazacağız. Bu konuda, atalarının peygamberlerini öldürdükleri, bunların da onların yaptıklarını tasvip ettikleri için öldürme fiilinin kendilerine nispet edildiğini daha önce söylemiştik. Aziz ve celil olan Allah bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur”. Bu hüküm haksız yere insan öldürmeyi helâl saydığı içindir.
Eğer denilirse ki: Haksız yere peygamberleri öldürmelerini de elbette (bir tarafa) yazacağız. Allah'ın salât ve selamı üzerlerine olsun, peygamberler asla öldürülmelerini gerektirecek bir suç işlemezler. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah'ı ve Resül'ünü incitenleri Allah, lânetlemiştir””3, Cenâb-ı Hak âyette, onların bunu hak edecek bir şeyi yapmış olmalarından söz etmemekte, mutlak bir ifade kullanmaktadır. Müminler hakkında ise onu hak edecek bir şeyi yapmayı şart koşarak şöyle buyurmuştur: “Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler...7 Onlar öldürülmeyi hak edecek bir şey yapmadıkları halde, Allah Teâlâ âyette haksız yere lafzını neden kullanmıştır?
Buna şöyle cevap verilir: Haksız yere anlamına gelen “bi-gayrı hak” lafzının, ihtiyaç olmadığı halde anlamına gelmesi muhtemeldir. Çünkü onlar peygamberleri, kendilerine hiçbir fayda getirmediği halde öldürüyorlardı. Rivâyet edildiğine göre onlar, şu şu peygamberi öldürüyor, sonra da fakirlik onlara çullanıyordu?#. [ ] Durum böyle olunca, haksız yere meâlindeki ifadesi, ihtiyaç yokken anlamına gelir. Nitekim Hz. Lüt (s.a.) şöyle demişti: “Şunlar kızlarımdır; sizin için en nezih olanı onlarla evlenmektir, demişti. Onlar ise, Sen de biliyorsun ki bizim senin kızlarında gözümüz yok’ demişlerdi”. Yani bizim onlara ihtiyacımız yok, demişlerdi. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Peygamberleri öldürüyorlardı meâlindeki cümlesinin, Resülullah'ı öldürmeyi kastediyorlardı, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Kastetmiş olmaları itibariyle sanki öldürdükleri şeklinde ifade edilmiştir. Yahut onlar, Resülullah'ın (s.a.) ashâbını öldürmüşlerdi, bu itibarla onlara izafe edilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Onlara; “Yakıcı azabı tadın” diyeceğiz. Bunu daha önce açıklamıştık”.
Çar) GE) seç çöl İd İŞ eği 25 ó
---
Dipnotlar:
74 “Kim Allah'a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah'tır ve O'na döndürüleceksiniz”. “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış olarak toplanma yerine koşarlar” 716 o “Muhtaçlara yardım eden erkeklere, muhtaçlara yardım eden kadınlara ve Allah'a (O'nun muhtaç kullarına) güzel bir borç verenlere bu fazlasıyla ödenecektir. Ayrıca onlara pek değerli bir ödül de vardır”. 718 Mâtüridi burada “Yahudiler, “Allah'ın eli bağlanmış’ dediler” meâlindeki âyete işaret etmektedir. 719 o “İman edenlere söyle de Allah'ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar; çünkü (böyle) bir topluluğu, hak etmeleri yüzünden Allah cezalandıracaktır”. “İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün. Sen yine de onları affet, hoş gör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever”. “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız”. 73 “Allah've Resül'ünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiş ve onlar için alçaltıcı bir ceza hazırlamıştır” (el- Ahzâb, 33/57). “Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler apaçık bir bühtan ve günah yüklenmiş olmaktadırlar”. Semerkandi'nin ifadesi şöyledir: “Haksız yere anlamına gelen “bi-gayrı hak” lafzının, ihtiyaç olmadığı halde anlamına gelmesi muhtemeldir. Çünkü onlar peygamberleri, öldürülmeleri hiçbir fayda getirmediği halde öldürüyorlardı. Çünkü kâfirler güç ve kudret sahibi olur, peygamberlerin yönetimi ve tasarrufu altında değildiler. Rivâyet edildiğine göre onlar, şu şu peygamberi öldürüyor, sonra da onlara kötü bir fakirlik çullanıyordu. Durum böyle olunca, haksız yere anlamına gelen ifade, ihtiyaç yokken anlamına gelir. Bu, kullanılan bir ifade tarzıdır; Cenâb-ı Hak Lüt kıssasında Lüt'tan ve kavminden bahsederken buyurmuştur ki..” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, Medine nüshası, vr. 158a). “Lüt'un kavmi koşarak ona geldi. Daha önce de o çirkin işleri yapıyorlardı. Lüt, 'Ey kavmim! Şunlar kızlarım; sizin için en nezih olanı onlarla evlenmektir. Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu” dedi. “Sen de biliyorsun ki bizim senin kızlarında gözümüz yok. Bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsur! dediler. Hem bu söylediklerini hem de ‘Yakıcı azabı tadın" diyeceğiz” (Hüd,
Âl-i İmran 3:182
182. lal ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullara asla zulmedici değildir.”
Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Her ne kadar burada yapıldığına işaret edilen şey gerçekte ellerle yapılmamış ise de, genelde işler ellerle yapıldığı için burada Cenâb-ı Hak elleri zikretmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede; “ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzünden” denilmektedir, yani ellerle yapılan şeyler yüzünden... En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:183
183. “Onlar, “Doğrusu Allah, ateşin yakıp bitireceği bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere inanmama husüsunda bizden söz aldı' diyenlerdir. De ki: Benden önce nice peygamberler size mücizeler ve dediğiniz şeyi getirmişlerdi. Doğru söylüyorsanız onları niçin öldürdünüz?”
[Ateşin Yaktığı Kurban]
Onlar, “Doğrusu Allah, bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere inanmama husüsunda bizden söz aldı” diyenlerdir. Denilmiştir ki: Onlar, yani yahudiler İslâm'a davet edilince; Doğrusu Allah, ateşin yakıp bitireceği bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere inanmama husüsunda bizden söz aldı, demişlerdi. Bu, İsrâiloğullarına gösterilen bir mücizeydi. Yahudiler, Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden bunu sormuşlardı. Bunun, bizden önceki ümmetlerde olduğu ve onların bu durumu Resülullah'tan (s.a.) istedikleri de söylenmiştir. Fakat kurban getirmek, her ne kadar bir takvâ alâmeti idiyse de nübüvvet ve risâlet alâmetlerinden değildi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Onlara Âdem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, Andolsun seni öldüreceğim” dedi. O da dedi ki: Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder”. Buna göre kurban bir takvâ alâmetiydi. [ ] Cenâb-ı Hakk'ın şöyle dediğini görmez misin? Ey Muhammed! De ki: Benden önce nice peygamberler size mücizeler ve dediğiniz şeyi, yani kurbanı getirmişlerdi; eğer kurban getirmeden hiçbir peygambere inanmamamız gerektiğine dair Allah bizden söz aldı iddianızda doğru söylüyorsanız onları niçin öldürdünüz? Yani şayet o, peygamberlik alâmeti idiyse onu size getiren peygamberleri neden öldürdünüz? Yahut şayet onun nübüvvet alâmeti olduğu iddianızda doğru söylüyorsanız veya kurban getirmeden hiçbir peygambere inanmamanız için Allah'ın sizden söz aldığı iddianızda doğru söylüyorsanız, atalarınız kurbanı getiren peygamberleri neden öldürdüler? En doğrusunu bilen Allah'tır.
De ki: Benden önce nice peygamberler size mücizeler ve dediğiniz şeyi getirmişlerdi. Doğru söylüyorsanız onları niçin öldürdünüz? Başka bir açıdan bakıldığında, en doğrusunu bilen Allah'tır ya, onların ataları, Allah'ın kendilerinden söz aldığını iddia etmişlerdi, bunlar da atalarına uyuyorlardı. Allah burada, iddia sahiplerinin peygamberlik konusunda kendileri için bir alâmet olduğuna dair kullandıkları delille ilgili olarak; ya önceki ümmetlerin vasiyetini delil aldıklarını yalanlamaktadır; bu durumda onların mazeretleri geçersiz olur, çünkü onlar peygamberleri öldürmüşlerdi, dolayısıyla onların yaptıklarını ve Allah'ın kendilerinden söz aldığı iddialarını doğrulamanın caiz olmadığını gösterir. Yahut da onlardan bir söz aldığının yalan ve yanlış olmadığı ikrar edilerek bu husüs kendilerine haber verilmiştir; bu da onların delillerinin geçersiz olduğunu gösterir”. Zira Yüce Mevlâ âyette “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” buyurarak onu, peygamberliğin değil, takvânın alâmeti saymıştı.
Hâsılı, Allah'ın salât ve selamı üzerlerine olsun, peygamberlerin alâmetleri konusunda kurbanların zikredilmediğini anladığımıza göre, onların ileri sürdükleri iddianın, peygamberlerin getirdiği bir ahit (söz) olmadığı, bunun şeytanların telkin ve ilhamına dayanarak akılsızların başvurduğu bir hile konumunda bulunduğu ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı onların söylediklerini kabul etmek gerekmez. En doğrusunu bilen Allah'tır.
eg;
---
Dipnotlar:
79 Yani onların, Muhammed (s.a.) peygamber değildir, tarzındaki iddialarının bâtıl olduğunu gösterir. Çünkü Resülullah, geçmiş zamandaki söz alma olayını haber vermektedir, bu ise gayba ait bir haberdir, gâibden haber vermek de nübüvvet alâmetlerindendir.
Âl-i İmran 3:184
[Peygamberleri Yalanlayanlar]
Seni yalanladılarsa. Ey Muhammed (s.a.)! Onlar, senin Allah'ın elçisi olduğunadair getirdiğin âyetleri (mücizeleri) ve söylediklerinin doğru olduğunu kabul etmeyip yalanladılarsa; Bil ki senden önce belgeler getiren peygamberler de yalancılıkla suçlanmışlardı. Allah Teâlâ burada Resülullahı teselli etmekte, onların eziyetlerine ve kendisini yalanlamalarına karşı dayanması için sabır telkin etmektedir. Nitekim önceki peygamberler de, kendilerine yapılan eziyetlere ve yalanlamalara sabretmişlerdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Acele etme!”
Seni yalanladılarsa bil ki senden önceki peygamberler de yalancılıkla suçlanmışlardı. Bu âyet hakkında çeşitli yorumlar yapılabilir. Birincisi, daha büyük ithamlara maruz kalan kardeşleri nasıl sabretmişlerse, Hz. Peygamber'in (s.a.) de bu ithamlara karşı sabırlı olmasını istemesidir. Nitekim aziz ve celil olan Allah “Azim ve kararlılık sahibi” peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Acele etme!” meâlindeki âyette bunu söylemektedir.
İkincisi, bu ithamların tebliğ görevini terk etmesi için mazeret olmamasıdır, zira bunlar daha önceki peygamberlere engel teşkil etmemişti.
Üçüncüsü, o insanların yalancılıkta başkalarını taklit ettiklerini haber vermesidir. Bu yalanlama onlar için bir imtihana ve bazı şeylerin ortaya çıkmasına dayanmamaktadır?, Bu durum, Resülullah için eziyeti daha çok hafiflettiği gibi, Hz. Peygamber'in (s.a.) huzurunda bulunan ve O'nu tasdik eden insanlar için de verilen haberden şüphe duymak vehmi açısından daha az bir sıkıntı sebebidir; zira bu durum, herhangi bir imtihan ve yeni fikirlerin ortaya çıkması söz konusu olmadan onların tabiatları ve atalarını taklit huylarının sonucu gösterdikleri bir cürettir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âyette belgeler anlamına gelen “beyyinât” kelimesini, daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık Sözlükte sahifeler anlamına gelen “zübur” kelimesinin, önceki peygamberlerin (s.a.) nübüvvet konusundaki sözleri anlamına geldiği söylenmiştir. Bunun kitaplar anlamına geldiği de ifade edilmiştir. Buna göre “beyyinât” ve “zübur” kelimeleri, onların getirdiği kitaplar anlamına gelir. Aydınlatıcı kitap ile “beyyinât” ve “zübur”ün aynı şey olduğu söylenmiştir. “Kitap” ile helâl ve haramın ve insanlara farz kılınan hükümlerin yazılı olduğu kitabın, “munir” ile de hidâyet yoluna giren herkesin kalbini aydınlatan şeyin kastedildiği de söylenmiştir; nitekim “furkân” için, hak ile bâtılı ayıran kitap denilmişti. En doğrusunu bilen Allah'tır. [ ] Allah'ın bütün kitaplarına furkân ve munir denilir, çünkü onlar hak ile bâtılı ayırmakta ve kendisine uyan herkesin yolunu aydınlatmaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Âl-i İmran 3:185
[Herkes Ölümü Tadacak]
Herkes ölümü tadacaktır. Bu beyan çeşitli anlamlara işaret etmektedir:
1, Öncelikle peygamberliği kanıtlamaktadır, çünkü insanların asla yaşamayacaklarına ve bâki olmayacaklarına akıl hükmetmemekte, ayrıca onların yok olacaklarına ve öleceklerine dair izler de bulunmamaktadır”, Bunun yanında herkesin öleceği ve ölüme boyun eğeceği bilgisi ile herkesin mutlaka öleceğini kabul etmek, insanların bunu bir yerden öğrendiklerini, gökten gelen vahyin haber vermesiyle bu kanaate kesin olarak vardıklarını gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
2. Her insanın yaşamaktan haz duyması ve hayatın kendisine sevdirilmesi ile ölümden hoşlanmayıp ve ondan nefret etmesi, bu âlemin kendiliğinden var olmadığını, başkası tarafından yaratıldığını gösterir. Çünkü hayattan haz duyup ölümden hoşlanmama ve nefret etme tabiatı her sağlıklı insanda vardır. Şayet bunlar tabiat tarafından var edilseydi insan haz duyduğu şeyi tercih edecek, hoşlanmadığı şeyi de reddedecekti. İşte bu gerçek ölümü ve hayatı başka birinin düzenlediğini ve yarattığını gösterir. Âyette de şöyle buyurulmaktadır: “Ölümü ve hayatı yaratan O'dur”””. Bu âyet, tabiatçıların sözlerinin yanlış olduğunu göstermektedir”. Ayrıca her varlıkta birbirinden farklı ve zıt tabiatlar da vardır, aynı zamanda bunlar birbirinden uzaklaşma özelliklerine sahiptir. [ ] Bunların kendiliğinden bir araya gelmeleri mümkün değildir. Bu durum, onları bir araya getiren birinin var olduğunu gösterir. Ayrıca âlem eğer kendi kendine oluşsaydı, herkes kendisi için en güzel ve en tatlı olan hâli seçer, kötüyü ve çirkinlikleri kendinden uzaklaştırırdı. Bu durum da onun kendisi değil, başka biri tarafından yaratıldığını gösterir.
3. Bir de âlemin kendisi tarafından var edildiği o başka varlık tek olup birden fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Zira birden fazla olsaydı âlemin farklı tabiatlara ve değişik gayelere dayalı olarak var olması ihtimali bulunmazdı. Zira birinin birleştirdiğini öbürü dağıtır, birinin var ettiğini öbürü yok ederdi.
Bunda da Rab'lığın ortadan kalkması söz konusudur. Âlemin belirttiğimiz bi yapı arzetmesi onu var eden varlığın birden çok değil tek olduğunu gösterir. O'nun yönetimi âlemi düzene sokmuş, emri de harfiyen gerçekleşmiştir. Dünyada sultanlar konusunda alışılagelen şey, birinin yaptığını diğerinin bozması, bunun var etmek istediğini öbürünün yok etmesi, bunun sürdürmek istediği şeyi öbürünün sona erdirmek istemesidir; bunda ise tutarsızlık ve zıtlık söz konusudur. Bu da âlemi var edenin çok değil tek olduğunu gösterir. Şunu da belirtmelidir ki çok kişinin kendi aralarında anlaşma vapmaları mümkün degildir, çünkü bu, aczi ve bilgisizliği gösterir; şu sebeple ki acizlik ile bilgisizlik onları anlaşmaya mecbur eder. Âciz ve câhil olanın rab ve ilâh olması söz konusu değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
4. Şunu da belirtmeliyiz ki kâinat Allah'ın ilmine ve hikmetine işaret etmektedir. Çünkü âlemde şaşırtıcı bir hikmetin ve sanatkârane bir tecellinin görülmediği ve müşâhede edilmediği hiçbir şey yoktur; o kadar ki bunların mahiyetini ve ortaya çıkış keyfiyetini idrak etmekten filozoflar bile âciz kalmaktadır. [ ] Herkes kendisinde bulunan ilim ve hikmete rağmen yine de belirttiğimiz şeylerin içyüzünü anlamaktan aciz olduğunu anlamıştır. İşte âlemde her şeyin muhkem ve sağlam bir şekilde vücut bulması, onu yaratan sanatkârın hikmetine işaret etmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
5. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin baş tarafında yer alan “herkes ölümü tadacaktır” meâlindeki ilâhi beyan şuna da işaret etmektedir ki yaratıcı yaratıkları özellikle yok olmaları için yaratmamıştır. Evet, O, yaratıkları yok olmaları için değil, arzu edilen, umulan, korkulan ve sakınılan bazı sonuçlar için yaratmıştır. Dünyada herkesin fiili yok olma ve bozulma esası üzere bina edildiği takdirde hikmetin dışında kalmış olması anlaşılır bir durumdur. Hakimlerin fiillerinden bir cüz olan hikmet -özellikle bozulup yok olmaya yönelikse hikmet olmaktan çıkar bu durumda her şeyin hikmet dışına çıkması, hikmet değil sefeh olması kaçınılmaz olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Beşer hakimlerinin ölümü ortadan kaldırma teşebbüsüne girişmemeleri gerçeği, gönülleri, her canlının ölüme mahküm olduğu hakikatini kabul ettirmiştir. Bununla birlikte insanın cevherinde ölümün gerekli olduğunu gösteren bir delil olmadığı gibi akıl da ölümsüzlüğün imkânsızlığını göstermez. Öyle anlaşılıyor ki bu konudaki bilgi, her türlü tedbir ve düzenlemeyi elinde bulunduran varlığın vahiy yoluyla insanlara bildirmesi sayesinde ortaya çıkmıştır. Bu da peygamberlerin varlığını benimsemeyi gerektirir.
Şunu da belirtmek gerekir ki yaşamayı çok sevmeleri ve ölmekten nefret etmelerine rağmen bütün düşünürler ölüm gerçeğine boyun eğmişlerdir. Şu halde yaşayan insanlar ve onlar gibi ölenler düşünürlerin ve yöneticilerin yönetimi altında bulunmamaktadır. Şimdi, her kalbin ölüme karşı mutmain olması, tedbir ve düzenlemenin tek varlığın yetkisinde bulunduğunu gösterir. Şayet böyle olmasaydı, onların birbirlerine engel olmaları [ ] ve gelen vahyin iptali de caiz olurdu. Bunda ise dini konularda şüphe içinde kalmak söz konusudur. Aynı zamanda herkes (nefis) kendisine boyun eğdiren şartlar altında yaşar ve bilir ki bu düzenlemeyi yapan, yaşamasını ve belli bir tabiatta var olmasını sağlamak için onu bu şekilde hazırlamıştır ve yine bilir ki bu düzenlemeyi yapan insanın hangi şekilde yaşayacağını ve faydasına olanları bilen bir varlıktır. Hikmetinin yüceliğini bilsin ve yönetimde ortaktan veya takdirinde yardım almaktan onu yüceltsin diye insanı bu şekilde yaratmıştır.
Sonra herkesin, başka bir şey için değil de ölmek için yaratılmış olması ölümde söz konusu olan hikmetin gerçekleşmesi için meydana gelmesi ihtimaline işarek eder. Çünkü özellikle fâni olan her kişinin bir işi bu şekilde (boşuna) düzenlemesi düşünürler nezdinde hikmet anlamının dışında kalır ve bu, onun eksikliğine ve akıl zaafına işaret eder. Düşünürler nezdindeki hikmetin de bir parçası olan ve insanların sahip olduğu aklın da içinde yer aldığı bütün âlem, buna daha layıktır (yani boşuna yaratılması hikmetle bağdaşmaz). Şu halde bütün âlem, “İnsanların âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacakları o büyük gün için” ve “Herkesin yaptığının karşılığını bulacağı gün için” yaratılmıştır. İşte Herkes ölümü tadacaktır âyeti bunları ifade etmektedir.
Yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyâmet gününde verilecektir. Zikrettiğimiz üzere onlar bunun için yaratılmışlardır, yani âhirette ceza ve sevap için yaratıldılar.
Kim cehennemden uzaklaştırılırsa, cehennemden uzak tutulur ve ondan kurtulursa ve cennete konulursa artık kurtulmuştur. Buradaki “fâze” fiiline kurtuldu, mutluluğa erdi, öne geçti, kazandı gibi anlamlar verilmiştir. “Fevz” kelimesi aslında kurtulmak demektir. Yani korktuğu ve sakındığı şeylerden kurtuldu, umduğu şeyleri de elde etti.
Dünya hayatı aldatıcı şeylerden ibarettir. Dünya hayatı gerçekten aldatıcıdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş,aranızda birövünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir”. [ ] Dünya hayatı oyundur, eğlencedir, aldatıcı şeylerden ibarettir. Fakat âhiret hayatı oyun değil, eğlence değil, aldatıcı değildir. Âyetteki “gurur” kelimesinin asıl anlamı, bir şeyin zâhirde güzelliklerle kaplanması ve dışardan her bakanın onu güzel görmesidir; ancak iç yüzüne bakınca onun öldürücü ve helâk edici olduğunu anlar. Böyle aldatıcı şeylerden yüce Allah'a sığınırız. Denilmiştir ki dünya hayatı, o kâfirler nazarında oyundur, eğlencedir, müminlere göre ise hikmettir.
---
Dipnotlar:
75 “Çünkü insanların bekasını reddeden, fâni olduklarını, yok olmalarını ve ölmelerini gerektiren bir şey aklen söz konusu değildir. Bazı varlıklarda ölümün var olması, diğer bütün varlıklar için de olmasını gerektirmez” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 139b). “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır” (el- Mülk, 67/2). Burada kastedilen tabiatçılardır. Onlar her şeyin aslının dört tabiat unsuruna dayandığını iddia ederler: Sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk. Onlar, âlemin bunlardan oluştuğuna inanırlar. Onlara göre felekler ve yıldızlar kadim olduğu gibi bunlar da kadimdir (Mâtüridi, Kitâbu't-tevhid, 140; İsferâyini, et-Tebsir fid-din, 150; Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, 35929 “Onlar, o büyük günde -ki, işte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklardiriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı?” (el- Mutaffifin, 83/4-6).
Âl-i İmran 3:186
[Mal ve Canla İmtihan]
Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda denemeden geçirileceksiniz. Mallar ve canlar konusunda imtihandan geçirmekten maksat, muhtemelen bunlarda eksiltme ile sınanmaktır. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan ve canlardan eksiltmekle sınayacağız”?. Bir başka ihtimal de mal ve canlarda ibadetlerle imtihan edilmektir. Meselâ, mallar konusunda zekât, sadaka ve konulan diğer haklarla imtihan edilmek; canlar konusunda da namaz, cihâd, hac ve benzeri ibadetlerle imtihan edilmektir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Şüphesiz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden işiteceksiniz. Yani kendilerine kitap ilmi verilenlerden ve başkalarından birçok üzücü şeyler işiteceksiniz. Senden önce yaşayan peygamber kardeşlerinin kendi milletlerinden birçok üzücü şeyler işitmiş oldukları gibi sizler de o insanlardan birçok üzücü şeyler işiteceksiniz. Nitekim aziz ve celil olan Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Onlar seni yalanladılarsa bilki senden önceki peygamberler de yalancılıkla suçlanmışlardı”7#, Nasıl ki sizden öncekiler sabretmiş ve onlara aynı şekilde karşılık vermekten sakınmışlarsa, siz de eğer onların eziyetlerine sabrederseniz ve onlara aynı şekilde karşılık vermekten sakınırsanız, bilin ki bu size gereken davranışlardandır. Bu son cümle, en hayırlı davranışlardandır, diye yorumlanmıştır. Bu bir ihtimal dâhilindedir.
Kendilerine kitap verilenlerden birçok üzücü şey işitirsiniz. Yani Üzeyir Allah'ın oğludur, Mesih Allah'ın oğludur tarzında sözler işitirsiniz7. Müşriklerden de, yani Araplardan da birçok üzücü şey işitirsiniz. Savaşmak, öldürmek, hakaret etmek ve benzeri şeylere muhatap olursunuz. [ ] Eğer bunlara sabrederseniz, Peygambere itaat eder ve Rabba isyandan sakınırsanız, bilin ki bu size gereken davranışlardandır. Yani bu tutum, mazbut ve sağlam davranışlardandır.
Âl-i İmran 3:187
187. “Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizleme yeceksiniz'diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar bunu kulak ardı edip kitabı az bir dünyalıkla değiştiler. Karşılığında aldıkları ne kadar da değersiz!”
Allah, kendilerine kitap verilenlerden sağlam söz almıştı. Yani kendilerine kitap ilmi verilenlerden. Allah onlardan gerçeği açıklamaları için söz almıştı; yani kitapta bulunan emir ve yasakları, helâl ve haramları ve diğer hükümleri insanlara açıklayıp, hiçbir şeyi gizlememeleri için söz almıştı. Başka bir ihtimal de şudur: Allah onlardan, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini ve sıfatlarını insanlara açıklamaları, tahrif ederek ve açıklamaktan kaçınarak onu gizlememeleri için söz almıştı.
Fakat onlar bunu kulak ardı ettiler. Yani kitaba uymadılar ve onu insanlara açıklamadılar. Binâenaleyh bu yaptıklarıyla kitabı sanki arkalarına atmış oldular. Onu az bir dünyalıkla değiştiler. Bu âyeti daha önce birçok yerde açıklamıştık”, Hz. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah Câhiliye devri insanlarından bilgi talebi konusunda söz almamıştır, ilim ehlinden bilgilerini açıklamaları için söz almıştır. Zira bu konudaki bilgiler Câhiliye döneminden önceye ait idi.
Âl-i İmran 3:188
[Yapmadıklarıyla Övülmekten Hoşlananlar]
Sanma ki yaptıklarından memnun olanlar. Onların yaptıkları hakkında şöyle denilmiştir: Salavatların en üstünü kendisine olsun Hz. Muhammed'in onların kitaplarında yer alan özellikleri ve niteliğini değiştirip gizlemişlerdi. Kendilerine ait kitabı değiştirmişler ve bundan dolayı halkın beğenisini ve övgüsünü kazanmışlardı. Şöyle de söylenmiştir: Yahudiler Resülullah'ın yanına gidip, biz seni tanıyor ve tasdik ediyoruz, demişler, fakat bu söz kalplerinde yer etmemişti. Resülullah'ın (s.a.) huzurundan çıktıklarında müslümanlar onlara sordu: Ne yaptınız? Onlar da kendisini tanıdık ve tasdik ettik, dediler. Bunun üzerine müslümanlar, güzel yaptınız, Allah mübarek eylesin diye karşılık vermişlerdi. [ ] İman ettiklerini açıklamalarından dolayı müslümanlar onları övmüşler, onlar da övülmekten hoşlanmışlardı. İşte yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanıyorlar meâlindeki beyan bunu ifade etmektedir. Şöyle de denilmiştir: Onlar, biz önceki ilâhi kitaba ve ilme bağlıyız, namaz ve zekât ehliyiz demişler, ancak gerçekte böyle değillerdi. Bu şekilde övülmekten hoşlanıyorlardı. Bu kıssanın doğrusunu bilen Allah'tır.
Sanma ki yaptıklarından memnun olanlar, yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananlar. Bu âyet, yapmadıkları şeylerle övülmekten hoşlanmaları yüzünden Allah'ın bunu yapan kullarını kötülediğine ve onları acı bir azapla tehdit ettiğine dair delilidir. Allah Teâlâ Mütezile'nin ileri sürdüğü iddialardan çok yücedir; onlar, iman konusunda emrin dışında Allah'ın hiçbir yaratması ve müdahalesi yoktur, diyorlar. Halbuki Cenâb-ı Hak Kur'ân'ın birden fazla yerinde övülmekten hoşlandığını söylemektedir: “Kendilerine nimet verdiklerin... 7746 “Asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur”. “Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı...” meâlindeki âyette olduğu gibi. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Sanma ki onlar azaptan kurtulacaklar! Azaptan uzak olmak bir tarafa, bilakis onlar çok acı bir azap görecekler. Âyetteki “bi-mefâzetin” kelimesinin, azaptan kurtulmak anlamına geldiği de söylenmiştir. Daha önce geçen “fevz” kelimesi için söylediğimiz gibi”, bu kelime de korkulan ve sakınılan şeyden kurtulmak anlamına gelir. Buna göre âyet, onlar azaptan kurtulacak değildirler, bilâkis acı bir azabı yaşayacaklardır, demektir.
Âl-i İmran 3:189
[Evlat Sahibi Olma İsteğinin Amacı]
En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu âyet, “Allah fakirdir, biz zenginiz, diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir”7 meâlindeki âyete verilen bir cevap gibidir. [ ] Yani göklerde olan ve yeryüzünde olan her şeyin mülkiyeti kendisine ait iken Allah'ın fakir ve ihtiyaç sahibi olduğu nasıl söylenebilir? Siz Allah'ın köleleri ve câriyeleri olduğunuz ve kölenin elinde bulunan her şey efendisine ait olduğu halde, zenginliği kendinize nasıl atfedersiniz? Yahut bu âyet, “Allah çocuk edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir”! meâlindeki âyetin cevabıdır. Yani göklerde olan ve yeryüzünde olan her şeyin mülkiyeti kendisine ait iken, herkes onun kölesi ve câriyesi iken nasıl olur da Allah çocuk edinir? Dünya âleminde çocuk, ancak şu dört şeyden biri sebebiyle edinilir: Ya yaşadığı yalnızlık ve kimsesizlik halinden kurtulup çocuğuyla ünsiyet kazanmak için, yahut ortaya çıkan bir ihtiyacı çocuğuyla birlikte karşılamak için, veyahut düşmanın kahır ve galebe çalmasından korktuğu ve çocuğu vasıtasıyla düşmanlarına galip gelmesi için, yahut da öldüğünde mülküne vâris olması için. Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah'a ait olunca, O'nun bu sayılan şeylerden herhangi birine maruz kalmaktan çok yüce olduğu anlaşılır. Öyleyse sizin, Allah çocuk edindi, demeniz nasıl caiz görülür? Bütün yaratıklar Allah'ın köleleri ve câriyeleri ise -siz de evlatlarınızı kölelerinizden ve câriyelerinizden edinmediğinize göre- Allah'ın kendi kölelerinden çocuk edindiğini nasıl iddia edersiniz?
[Allah'ın Her Şeye Gücü Yetmesi]
Allah'ın her şeye gücü yeter. Bu ilâhi beyan Mütezile'nin aleyhine bir delil teşkil eder. Çünkü onlar diyorlar ki Allah, kulun fiilini yaratmaya kâdir değildir; onların iddiasına göre Allah pek çok şeyi yapmaya kâdir değildir. Ancak bu âyette Allah, her şeyi yapmaya kâdir olduğunu haber vermektedir. Yüce Mevlâ, Allah'ın her şeye gücü yeter buyurmaktadır. Şanı yüce olan Allah burada gücünü ve kudretini her şeyi içine alacak derecede genişletmek suretiyle kendini övmüştür. Bununla nimetlerini bilerek inkâr edenleri korkutmuş ve kendisine boyun eğenleri de büyük mükğfatlara özendirmiştir. Şayet herhangi bir şeyi O'nun kudretinin dışına çıkarmak caiz olsaydı, o zaman Allah'ın sakındırmış olduğu şeylerden korkmak ve özendirdiği şeyleri ümit etmek de ortadan kalkardı; çünkü O'nun buna kudreti ancak Allah'ın her şeye gücü yeter meâlindeki beyanıyla gerçekleşir; çünkü bir insanın herhangi bir şeyi yapmaya ancak Allah'ın güç vermesi ile muktedir olacağını ifade etmektedir. [ ] Allah'ın gücünün yetmediği bir şeye kulun gücünün yetmesi imkânsızdır, yahut zikrettiğimiz şeyden dolayı kulun gücü tamamen yok olur. İşte bundan dolayıdır ki Mütezile'nin iddiasının yanlış olduğunu söylüyoruz; onlar kullara ait fiillerin, Allah'ın kudretiyle yaratılmış olduğunu kabul etmiyor ve Allah'ın tedbir ve idaresinin dışında görüyor. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
— ú MINA] İN JİN gi Bil
Âl-i İmran 3:190
[Gökler ile Yer ve Gece ile Gündüzün Yaratılması Allah'ın Birliğine Delildir]
Bu âyet hakkında Cenâb-ı Hakk'ın yardımına sığınarak şöyle diyoruz: Aziz ve celil olan Allah, bu zikrettiği şeylerde, düşünen insanlar için ibretler bulunduğunu haber vermektedir. Bilindiği üzere ibret alınacak alâmetler, duyu organlarıyla algılanamayan husüsları bilmek için ihtiyaç duyulan işaretlerdir; bunlara, duyu organlarının kapsamına giren husüslar için öngörülen düşünme ve araştırmaları yapmakla ulaşılır. Duyu organlarının kapsamına giren husüslar için akıl sahibi insanların düşünmeye ve ilmi gayretler sarfetmeye fazla ihtiyaçları yoktur. Bilakis duyularla elde edilen bilgiler zorunlu bilgilerdir ve bunlardan hareketle beşeri ilimlerin ilkelerine yükselmek mümkündür. Bu durumda, bütün ilimlerin zarüri bilgilerden olduğunu, sebeplere dayanmadığını, Allah'ın yönlendirmesi olmadan kalplerde gerçek anlamda ilmi inşa etmek için ilâhi hitaba gerek olmadığını ileri sürenlerin iddiaları geçersizdir. Çünkü bu, bilmek hakkını kaldırmaktadır ve sağlam akılla nitelenen ve nitelenmeyeni, düşünenle düşünmeyeni eşit hale getirmektedir. Cenâb-ı Hak ise “Onlar göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler”? buyurmaktadır. Bu âyet, Allah'ın gösterdiği şeyden maksadın sadece gösterdiğinin kendisi olmadığına işaret etmektedir. Tâ ki gösterilen şey üzerinde düşünmek, onu var edenin bilgisine ulaşmak ve varlığının delilini ve ilmini koyduğu nesneleri tanımak için insana gereklidir. Bu, bütün ilimler için söz konusudur. Bunların bazıları açıktır, açık olması itibariyle de öğrenmeye ihtiyaç yoktur. Bazılarının ise, içinde birtakım özellikler gizlenmiştir, işte görünen varlıklarda gizlenen özellikleri bilmek için düşünmek gerekir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[ ] Bu âyet aynı zamanda duygulardan arınmış öz akılla tevhide ulaşmanın gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak bu ibretleri, duygularından arınmış özakıl sahibi olan kişiler için koymuştur. İbretlerin ilk derecesi de onları var edeni ve ibret vesilesi kılanı bilmektir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sonra bu sonuncu husüsa aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen göklerin ve yerin birbirleriyle uyum içinde olmaları da işaret etmektedir. Öyle ki, yeryüzünde hareket eden her canlı bunlarla hayat bulmakta ve bir şekilde onlardan faydalanmaktadır.
Bir de, birbirinin zıddı olsalar da gecenin gündüze bağlanmasında her canlının faydası söz konusudur; hatta birbirinin benzeri haline gelen gece ile gündüz ve uyum içinde bulunan gök ile yer yaratanın tek bir yaratıcı olduğunu göstermektedir. Şayet farklı bir yaratış bulunsaydı, kurulan düzen birbirine aykırı düşer ve dolayısıyla faydalanma imkânı da ortadan kalkardı. Şüphesiz ki bunları yaratan varlık “alim” olup faydalanma yollarını nasıl düzenleyeceğini ve farklılıklarına rağmen onları nasıl birleştireceğini de bilir. Yine O, hikmet sahibi olup, her şeyi konulması gereken yere koymuştur. Öyle ki filozoflar düşünüp taşınsalar bile yine de, cevherlerin farklılığı ve şartların zıtlığına rağmen en kolay ve en yakın faydaya ulaşmayı bilemezlerdi. Bilâkis onların hikmet birikimleri, buradaki hikmetin mahiyetini, yahut sadece bir hikmetini kavrayamazdı, meğer ki onları düzenleyen, münezzeh yaratıcının yardımı bulunsun!
Bu belirtilen düşünceler, Allah'ın kudretinin ve saltanatının yüceliğinin de delilidir. Çünkü bütün bunları kendileri için yarattığı kişilere bol bol fayda vermesi için yaratmıştır. Bunun vanında onların başka amaçlara da yönelik olarak düzenlendiği bilinsin diye de bazısını bazısına hâkim ve galip kılmıştır. Bir de şu bilinsin ki bütün bunlara güç yetiren, yarattığı şeylerden faydalanacak kişileri henüz meydana getirmeden bunları hangi plana göre yaratacağını, bunlardan faydalanacak bütün ilgililer kendi menfaatlerine nasıl ulaşacaklarını, böylelerinin geçimlerini nasıl planlayacağını ve ayrıca onları bu plandan haberdar edeceğini bilen Yüce Varlık bu düzenlemenin eşit, hatta daha ileri derecedeki tekrarını meydana getirmeye de elbette güç yetirir. [ ] Çünkü ilk defa yapılacak bir işi meydana getirmek, benzerine bakarak bir işi yapmak veya aynısını tekrar etmekten zordur”. Bununla birlikte geceyi ve gündüzü tekrar tekrar var etmesi ve bütün bunları yaratması, -her ne kadar bunlar geçip gitmiş şeyler olsa da- ölüyü diriltmeye ve buna kâdir olduğuna yeterli bir delil konumundadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Bunların, sahibini ve yaratıcısını tanıtan bir tedbir ve düzene bağlanmış olması, O'nun kudretinin delillerindendir; O bunları, yaratılışın bir parçasını teşkil eden hikmetin bütün çeşitleriyle birlikte düzene koymuştur. Tefekkürle ulaşılan ilim çeşitleri, onu düzenleyenin alim ve hakim olduğunu ve onu geçmiş bir örnek olmaksızın yaratanın abesle iştigal eden ve akılsızca iş yapan biri olmadığını teyid eder. Çünkü, evrende hikmetle ve bilerek yaratıldığının izleri bulunmakta ve bir amaca göre yaratıldığı yeterli ölçüde haber verilmektedir.
Şunun da belirtilmesi gerekir ki helâk olmak ve yok olmak için yapılan bir fiilin hikmet kapsamına girmediği mâlumdur. Bu, asıl maksadın dışında bir şeydir. Ondan maksat bâki kalan yönüdür. Bu, onunla birlikte başka bir dünyanın bâki olduğunu gösterir; dolayısıyla maksat, onun yaptıklarının karşılığını görmesidir. Buradan, imtihan ve risâlet yoluyla öğretilen ilâhi kelâmın gerekli olduğu ortaya çıkar; vahiy yoluyla imtihanın şekli ve mahiyeti bilinir. Nimet eserlerinden yoksun olmayan bir şeyde buna gerek yok ise de, ilk yaratma hakkında bu gereklidir.
Sonra, akıl, nimeti verene şükretmeyi gerekli görür. Bunun iki yönü vardır. Biri nimetler farklı olduğundan şükrün şeklini ve mahiyetini açıklamak için peygamberlerin getirdiği kelâmı gerekli kılar. Şükrün aslı, nimetleri verenlerin durumuna göre farklılık arz eder. Nimetler de, onu verenin üstünlüğüne göre birbirinden üstündür. Dolayısıyla nimet verenin şanını ve nimetlerin gerçek miktarını bilenin onu beyan etmesi gereklidir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bunda risâlet ve tevhidin, Allah'ın hikmetinin, ilminin ve şanının, benzerlerden ve ortaklardan tamamen uzak olduğunu gösteren deliller vardır. Bu, O'nun yarattığı şeyde ortağı olmak veya fiilinde benzeri bulunma ihtimalinden çok yüce olduğunu gösterir. Kendisinden başka her şeyin O'nun kudretinin altında bulunduğunu, kendisinin ise bütün bunların üstünde olduğunu gösterir.
[Âhiretin Gerekliliği]
Daha önce de söylendiği gibi bunda öldükten sonra diriltmenin delili de bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz nimetlere şükrün gerekli olması, nankörlük edenlerin cezalandırılmasını da gerekli kılar. [ ] Bazan iyilik yapılan kişi sağlıklı ve nimetlere batmış biri olabilir, bunun yanında hikmet ve akıl açısından cezalandırılması icap eder. Buna bağlı olarak başka da bir âlemin bulunması gerekir. Şu da var ki evrenin, (ve onda barınan insanların) hikmeti akılsızca davranıştan, dostluğu düşmanlıktan, iyiliği kötülükten ve özendirmeyi korkutmadan ayırt edemeyecek nitelikte yaratılmış olması, anlamsız ve hikmetsiz bir durumdur. Çünkü bunda hikmeti ortadan kaldırmak, hikmet ve akıl açısından ayrı olması gereken şeyi birleştirmek söz konusudur. Bu ise akılsızlık alâmetidir. Sıfatı hikmet, niteliği adâlet olan bir Varlık'tan böyle bir şeyin meydana gelmesi muhaldir. Şu halde imtihana tâbi tutulan kişinin söylediğim şekilde yaratılmış olması gerekir. Böylece bütün yaratıkların imtihan için yaratıldıkları ortaya çıkar.
Şunu da belirtmek gerekir ki özendirmek ve korkutmak da kaçınılmaz bir sistemdir, çünkü sorumluluk taşıyan yaratıklar böyle yaratılmıştır. Buna bağlı olarak “ba's” denilen öbür âlemin varlığını benimsemek gerekir. Tâ ki iki âlemden biri nimetlerin başlaması, diğeri de karşılığın (cezanın) hak edilmesi için gerçekleşmiş olsun. Bununla birlikte Cenâb-ı Hakk'ın geçmiş, nimetlerin hesabını sorma niteliği de vardır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[Dünyada Her şey İnsan İçin Yaratılmıştır]
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır. Bu âyet çeşitli anlamlara işaret etmektedir. Biri şudur: Allah Teâlâ gökleri ve yeri, bizâtihi yer ve gök fayda görsün diye değil, insan için ve insanın faydalanması için yaratmıştır, zira gökleri ve yeri yaratmasında bizzat kendilerine yönelik bir fayda yoktur ki, onları kendilerine yönelik faydalar için yaratmış olsun! Zaten bir şeyi kimseye fayda vermeyecek şekilde veya özellikle yok olmak için yaratmak abestir. Buna göre söylediğimiz gibi, göklerin ve yerin yaratılmasında kendilerine faydalarının olmaması, aksine insanın faydalanması için yaratıldığına, göklerin ve yerin insanların istifadesine sunulduğuna işaret eder. Sonra Allah, her ne kadar birbirlerinden çok uzakta olsa bile, birinin faydasının ancak diğerinin faydası ile gerçekleşeceğini göstermek için, göklerin faydalarını yeryüzünün faydaları ile birleştirdi. Böylece birbirlerinden çok uzak olmalarına rağmen, onların faydalarını birleştirmek için sanki bitişikmişler gibi gösterdi. Bu da onları yaratanın tek olduğunu gösterir.
[ ] Gece ve gündüzün farklılığı da böyledir. Onlar iki farklı şeydir, biri karanlık, öbürü aydınlıktır. İkisi de ömürleri tüketiyor, ecelleri yaklaştırıyorlar. Gözler onları, birbirlerinin benzeri ve aynısı gibi görmüyor. Çünkü biri karanlık, diğeri aydınlıktır. Karanlık ve aydınlık da birbirinin zıddıdır, fakat Allah onların ikisini de insanın menfaati için yaratmıştır. Onları yaratmaktan maksat, -az önce söylediğimiz gibi yaratılmalarında kendilerinin bir menfaati yoktur- kendileri değil, Âdemoğullarıdır. Sonra Allah onları -birbirine zıt oldukları halde- benzer iki şekil haline getirdi. Bu da onları yaratanın tek, alim ve hakim olduğunu gösterir. Şöyleki, iki zıt ve farklı şeyi birleştirip iki benzer şey gibi yaptı. Onlar, ilim, hikmet ve düzen gereği böyle olmuşlardır.
[Ölümden Sonra Dirilişin İmkânı]
Gece ve gündüzde, aynı zamanda öldükten sonra dirilmenin imkânına dair delil vardır. Çünkü onlar yok oluyorlar: Günün aydınlığı gelince gecenin karanlığından hiçbir iz kalmıyor, gece gelince de gündüzün aydınlığı kalmıyor. Biri gidiyor, öbürü geliyor ve bu hal böylece sürüp gidiyor. Cenâb-ı Hak, gündüzün aydınlığından hiçbir iz kalmadan geceyi yaratmaya, gecenin karanlığından hiçbir iz kalmadan gündüzün aydınlığını yaratmaya kâdir olunca yaratıklar, yok olduktan ve kendilerinden hiçbir iz kalmadıktan sonra, onları diriltmeye ve tekrar yaratmaya da kâdirdir; belirttiğimiz gibi göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin yaratılması insanın faydalanması için olunca, yani onların yaratılmasındaki ana gaye başka yaratıklar değil insanlar olunca. [ ] Çünkü fayda ile zararı, pis ile temizi ve güzel ile çirkini ayırdedecek olan akıl ve basiret başkalarına değil onlara verilmiştir. Bu durumda onları imtihan etmek için bazı şeyleri emredip bazı şeyleri de yasaklayan bir emirler ve yasaklar manzümesinin varlığı da kaçınılmaz olmuştur. Çünkü onlar temyiz gücüne, anlayış ve basirete sahip yaratıklardır. Durum böyle olunca da yaptıklarının karşılığını görmeleri için başka bir dünyanın var olması da gerekli hale gelmiştir; itaat eden ve dostluk gösteren orada ikram görür, düşmanlık gösteren ve âsi olan da ceza görür. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
---
Dipnotlar:
753 Yani bir şeyi ilk olarak yaratmak, onun benzerini veya aynısını yaratmaktan daha zordur. Şöyle dememiz de mümkündür: Bir şeyi ihya etmek (diriltmek), onu ilk kez yaratmaktan kolaydır. Nitekim aziz ve celil olan Allah “De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek” (Yâsin, 39/79) buyurmuştur. Kezâ “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur”
Âl-i İmran 3:191
[Allah'ı Her Hâl ve Şartta Zikretmenin Gerekliliği]
Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah'ı anarlar. Bu ilâhi beyan, Cenâb-ı Hakk'ın kuluna, diğerlerinde bulunmayan her bir halinde nimet verdiğinden dolayı O'nu zikrettikleri ihtimalini akla getirir. Meselâ ayakta durabilmeyi ihtiyaçlarını karşılamak ve hareket edebilmek için bir nimet kılmıştır. Oturmayı ve yatıp uzanmayı da yorulduğunda rahatlamak için nimet kılmıştır. Bütün bu halleri nimet olarak vermesine karşılık insanlardan teşekkür borcunu yerine getirmesini istemiştir. Bunu yaptıkları zaman da kendilerinden övgü ile söz etmiştir.
Başka bir ihtimal de, Cenâb-ı Hakk'ın insanlara, her hallerinde kendisini zikretmelerini emretmesidir. Bazı kişilerin yaptıkları gibi sıkıntı ve darlık zamanında Allah'ı hatırlayıp rahatlık ve bolluk zamanında unutmaları veya rahatlık ve bolluk zamanında hatırlayıp sıkıntı ve bela zamanında unutmaları şeklinde değil, rahatlık ve sıkıntılı hallerinde de, darlık ve bolluk hallerinde de hatırlamaları gerektiğidir. Allah Teâlâ müminleri, müşriklerin yaptıkları gibi değil, her hallerinde kendisini anmalarıyla, bizzat ayakta iken, otururken veya yatarken değil her hallerinde ve her zaman kendisini yüceltmeleriyle övmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[ ] Şöyle de denilmiştir: Bu âyet, hasta birinin namaz kılmasına izin vermek için gelmiştir; gücü yeterse ayakta kılar, buna gücü yetmezse oturarak kılar,bu damümkün olmazsa yatarak kılar. İbn Mesüd'un (r.a.) böyle söylediği rivâyet edilmiştir”, Onlar göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Çünkü bunların yaratılışında Allah'ın birliğinin delili ve Rab olduğunun şâhitliği vardır. Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Yani abes olarak yaratmadın, bilakis vahdâniyetinin delili ve Rab olduğunun şâhidi olarak yarattın.
Seni tenzih ve takdis ederiz. Buradaki “subhâneke” lafzı tenzih anlamındadır. Tenzih de, kusurdan uzak ve beri olması, kâfirlerin iddialarından arınmış olması anlamına gelir. Bu, yapılan dualarda ve ihtiyaçları ona arzetmekte kullanılan bir lafızdır.
Âl-i İmran 3:192
Rabbimiz! Sen kimi atese sokarsan hiç süphe yok onu rezil etmis olursun. Buradaki “ehzeytehu” kelimesi, rezil ve rüsvay etmek, alçaltmak anlamına gelir.
Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur. Yani onları savunacak ve üzerlerindeki azabı kaldıracak kimseleri yoktur. Buradaki “ensâr” kelimesi, yardımcılar anlamına gelebilir; yani âhirette onlara destek olacak hiç yardımcıları yoktur.
Âl-i İmran 3:193
Rabbimiz! Doğrusu biz ‘Rabbinize inanın” diyerek, imana çağıran bir davetçiyi işittik. Bu âyetin iki anlama gelmesi muhtemeldir: Biri, gerçekten duymak anlamına gelir, yani onlar, kendilerini imana çağıran bir davetçiyi; Resülullah'ı (s.a.) veya Kur'ân'ı duydular; bunların ikisi de yaratıkları Allah'a imana davet eder. Diğer bir ihtimal, işittik meâlindeki (taa) lafzı, akıl ettik, anladık anlamına, gelmesidir. İnsanda var olan akıl, sahibinin tevhide ve imana çağırır. Şöyle de denilmiştir: Onlar Allah'ın davetini işittiler ve bunu kabul edip sabrettiler. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Buradaki davetçi, Hz. Muhammedidir (s.a.)5. Sonra İbn Abbâs (r.a.) şu âyeti okudu: “Bu Kur'ân bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi”7. Başkalarının anladığına göre; çağıran Kur'ândır, Kur'ân onları davet etmektedir.
516 [ ] Rabbinize inanın! diyerek, bizi imana çağırdı, biz de Rabbimize iman ettik. Bu âyet, bazılarının söylediği gibi, imanın itàatlerin tamamından ibaret olmadığına, onun ikrar ve tasdik olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onlara Rabbinize inanın! denince, bunun tefsirini istemediler ve kaç şeyden ibaret olduğunu da sormadllar. Buna, Rabbimize iman ettik! diyerek çok kisa bir cevap verdiler. Sonra âyet, imanda istisna yapılamayacağına da işaret etmektedir”. Bir de şu var onlar, iman ettiklerini haber vermek için istisna edatını kullanmadan mutlak olarak cevap verdiler. Bu da, imanın istisnaya ihtimali olmadığını gösterir.
Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi sil! Bu âyetteki günahlarımızı bağışla! Yani hayatımızın geçen bölümünde işlediğimiz günahlarımızı affet! Kötülüklerimizi sil! Yani kalan ömrümüzde bizi kötülüklerden koru, yahut bizi kötülüklerimizin silinmesini sağlayacak güzellikler işlemeye muvaffak eyle! Kulun, bazan yaptığı kötülüğün silinmesini istemesi gerekir. Mağfiret ile kefâretin aynı şey olduğu da söylenmiştir. Çünkü mağfiret, örtmek anlamına gelir, kefâret de aynı anlama gelir. Bundan dolayı çiftçiler, tohumların üzerini toprakla örttükleri için küffâr diye anılmıştır. Kâfire de, hakkı bâtıl ile örttüğü, Allah'ın verdiği bütün nimetlere karşı teşekkürü başkalarına yönelttiği için kâfir denilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bize iyilerin ölümünü nasip et! Bu meâldeki cümlenin bizi öldür ve iyilerle beraber bulunur, anlamına gelmesi muhtemeldir. Bizi iyilerden olarak ve iyiler içinde öldür anlamına da gelebilir. Buradaki “ber” kelimesinin anlamında ihtilaf edilmiştir. Onun kimseye eziyet etmeyen mânasına geldiği ifade edilmiş, “ebrâr”ın hayırlı kişiler anlamına geldiği de söylenmiştir. Bizi öldür! meâlindeki ifadenin, bizi iyilerin öldüğü iman ve itaat üzere öldür anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani iyi olduğumuz halde bizi öldür! “Bir” kelimesi itaatte bulunmak anlamına gelir, “takvâ” da isyanı terk etmek demektir.
---
Dipnotlar:
756 “De ki: Hangi şâhidin şâhitliği daha güvenilirdir? De ki: Benimle sizin aranızda Allah şâhittir. Bu Kur'ân bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi. Yoksa siz Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şâhitlik mi ediyorsunuz? De ki: Ben buna şâhitlik etmem. De ki: O, ancak bir tek Allah'tır; ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım”. 757 İmandaistisna, “inşallah ben müminim” anlamında kullanılan bir kelâm terimidir.
Âl-i İmran 3:194
Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vâd ettiklerini ver! Bu âyetin iki şekilde anlaşılmaya müsait olduğu söylenmiştir. Peygamberlerinin dilleri ile bize vâd ettiklerini ver! diye anlam verilmiştir; burada diller anlamına gelen “elsün” kelimesi gizlenmiştir. Nitekim aziz ve celil olan Allah, “Kendileri için Allah'ın büyük bir lütfunun bulunduğunu müminlere müjdele!” meâlindeki âyette de durum böyledir; yani benim müminlere lütfetmiş olduğum mağfireti kendilerine müjdele! [ ] Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Kendi günahın için, erkek ve kadın müminler için Allah'tan af 572 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ dile!” Hz. İbrâhim (s.a.); “Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı bağışla!” diye duâ ediyordu. Hz. Nüh (s.a.) da Rabbine; “Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkeklerive mümin kadınları bağışla!” diye niyâz ediyordu.
Bu âyet konusunda bizimle Mütezile arasında bir tartışma söz konusudur. Mütezile şöyle der: Allah'a dua etmek, O'ndan verdiği şeyi ve vermesi gereken şeyi istemek caizdir. Meselâ vâd ettiği şeyi istemek gibi. Allah'ın vâd ettiği şeyi vereceğinde asla şüphe yoktur, çünkü O vâdinden dönmez. Nitekim aziz ve celil olan Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Peygamber şöyle dedi: Rabbim! Adâletinle hükmünü ver!”® O, zulüm ile hükmetmez.
Bize göre ise vermesi gereken şeyi O'ndan istemek: “Ey Rabbimiz! Haksızlık yapma ve zulmetme!” gibi bir dua konumunda bulunur. Böyle bir söz, ancak haksızlık yapacağından ve zulmedeceğinden korkulan kişiye söylenir, çünkü öylesi işin kendi aleyhine varacağını bilir. O'nun vermiş olduğu şeyi istemek ise muhaldir, çünkü bu, verdiğini gizlemek anlamına gelir. Yahut da insanlara vereceği şeyi kendisinde yoktur, o zaman da alay etmek anlamına gelir. Bundan dolayı böyle bir istek yanlıştır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Bize göre bu âyet çeşitli şekillerde yorumlanır. Birincisi Peygamberlerin aracılığıyla bize vâd ettiklerini ver! meâlindeki ifadenin, müminler istiğfâr ve tövbe isteğinde bulununca, kendilerine peygamberlerin de istiğfârda bulunacağına dair Allah tarafından peygamberlerine yapılan bir vâd anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret dileseydi... Onlar istiğfâr ve tövbe isteginde bulunurlarsa, Allah onlara peygamberlerin istiğfârı ile bağışlamayı vâd etmektedir. Buna göre onlar bağışlanma isteğinde bulunurlarsa, Allah peygamberlerin istiğfârını da onlara vâd etmektedir. İnsan sanki şöyle demektedir: Benim sana yaptığım duayı, bir kimsenin peygambere gitmesi ve onun da kendisine mağfiret dilemesi gibi kıl! Cenâb-ı Hak başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Orada kendileri için sonsuza kadar istedikleri her şey vardır. Bu, Rabb'inin, gerçekleşmesi istenen bir vâdidir”?, [ ] İkincisi, onlar iman üzere öldüklerinde bu vâdin gerçekleşeceği an- Ë lamına da gelebilir. Onlar dua ediyorlar ve öldüklerinde de hayatta iken benimsedikleri iman üzere kendilerini öldürmesini Allah'tan istiyorlar. O zaman kendilerine mağfiret ve rahmet verilecektir. Allah'ın şu buyruğuna baksana: “Kim (ilâhi huzura) iyilikle gelirse, kendisine (şunlar) verilir”, Burada Allah, kendisine vâd edilene şunlar verilir demiyor, lakin onun getirdiği şeylerden söz ediyor. Bu durumda ilk yorum doğrudur. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sonra, en doğrusunu bilen Allah'tır ya, ihtimal olarak belirttiğimiz bu anlamlar ve âyetin başında zikredilen vorum, veterlidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Ùl aie ya KOO TEDE
Âl-i İmran 3:195
195. “Rableri onların dualarına şöyle karşılık verir: Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun -ki birbirinizden meydana gelmişsinizdir- sizden bir şey yapanın emeğini asla boşa çıkarmam. Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğratılanların, savaşanların ve öldürülenlerin, işte onların günahlarını elbette sileceğim. Andolsun ki, Allah katından bir mükâfat olarak onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.
Şüphe yok ki nimetin güzeli Allah'ın katındadır!
Rableri onların dualarına karşılık verir. Bu meâldeki cümle, onlara yapılan vâdin, istemek şartına bağlı olduğuna işaret eder. Çünkü âyette Onların dualarına karşılık verir denilmektedir. Karşılık vermek anlamına gelen “isticâbet” (uiy!) kelimesi, bir istek üzerine kullanılır. Nitekim şu ilâhi beyanda bu husüs açıkça görülmektedir: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm 7.
Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun -ki birbirinizden meydana gelmişsinizdir- sizden bir şey yapanın emeğini asla boşa çıkarmam. Denilmiştir ki bu ifade bütün insanları kapsar; ancak Cenâb-ı Hak kâfirlerin karşılığını dünyaya tahsis etmiştir: “Dünyada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar””7. Müminlere ise, hem dünyada ve hem de âhirette verilecektir. Kâfirlere dünyada verilenler mükâfat degildir. Aziz ve celil olan Allah'ın Onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz meâlindeki beyanı, çalışmalarının karşılığını veririz, [ ] onların rızıkları eksiltilmez demektir. Âyette geçen “minküm” G), yani “sizden” kelimesi özellikle müminlere işaret etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir”” buyurmaktadır.
Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, benim yolumda eziyete uğratılanlar. Hicret edenler. Yani Cenâb-ı Hakk'a ve Resülullah'a gönülden isteyerek hicret edenler. Yurtlarından çıkarılanlar, zor kullanılarak vatanlarından çıkarılanlar ve hicrete katılanlar. Benim yolumda eziyete uğratılanlar, bana itaat ettikleri için eziyete maruz kalanlar. Savaşanlar, savaşta ölünceye kadar sebat gösterenler. Bütün bu ifadelerle şunların kastedilmiş olması muhtemeldir: Müminlerden bazısı kendi isteğiyle hicret etmiş, bazısı vatanından zorla çıkarılıp hicrete katılmış, bazıları savaşa gidip öldürülünceye kadar savaşmış, bazıları da savaşa katılmış ise bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı öldürülmemiş... Âyet, bunların hepsini kapsamaktadır.
Onları mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. İfade açık olup yoruma ihtiyaç yoktur.
---
Dipnotlar:
“Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar” (Hüd, 11/15).
Âl-i İmran 3:196
İnkâr edenlerin (gönüllerince) diyar diyar dolaşmaları sakın seni yanıltmasın. O kısa süren bir faydalanmadır. Onların diyar diyar dolaşmaları ifadesi farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, bu, Allah'ın onlara bir lütfu ve nimetidir, çünkü onlar Rablerini inkâr etmelerine rağmen, Allah, istedikleri diyarlara gidip ticaret yapmaları için kendilerine fırsat veriyor. İkincisi, Cenâb-ı Hak onlara mal ve servet vermiş; bu sayede keyif yapıyor, nimetler içinde yüzüyor, dünyayı dolaşıyorlar. Üçüncüsü de Allah onların helâk olmasını ve azaba maruz bırakılmalarını belli bir vakte kadar ertelemiştir, bundan dolayı diyar diyar dolaşarak keyif sürüyorlar. Allah Teâlâ âyette seni yanıltmasın! buyuruyor. Ey Muhammed, bu hal seni yanıltmasın, zira bu, ancak çok az ve basit bir faydalanmadır, ardından varacakları yer cehennemdir. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin!”” Başka bir âyette de şöyle buyurur: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını artırmaya yarıyor”.
Burada bizzat diyar diyar dolaşmanın, imrenilecek bir şey olduğu kastedilmemektedir; çünkü bu zordur ve meşakkatli bir şeydir. Kastedilen, onlardaki güven ve emniyet duygusu ile servetleri ve güçleridir. Bunun delili de Cenâb-ı Hakk'ın, o, kısa süren bir faydalanmadır meâlindeki beyanıdır. Bunun hemen arkasından da, “Fakat Rab'lerine karşı gelmekten sakınanlara gelince...”7” dye buyurmaktadır; bunların çalışmaları âhiret hayatları içindir, orada onlar için sonu gelmeyen nimetler vardır.
---
Dipnotlar:
2 “O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfi r olarak çıkmasını diliyor” (et-
Âl-i İmran 3:197
İnkâr edenlerin (gönüllerince) diyar diyar dolaşmaları sakın seni yanıltmasın. O kısa süren bir faydalanmadır. Onların diyar diyar dolaşmaları ifadesi farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, bu, Allah'ın onlara bir lütfu ve nimetidir, çünkü onlar Rablerini inkâr etmelerine rağmen, Allah, istedikleri diyarlara gidip ticaret yapmaları için kendilerine fırsat veriyor. İkincisi, Cenâb-ı Hak onlara mal ve servet vermiş; bu sayede keyif yapıyor, nimetler içinde yüzüyor, dünyayı dolaşıyorlar. Üçüncüsü de Allah onların helâk olmasını ve azaba maruz bırakılmalarını belli bir vakte kadar ertelemiştir, bundan dolayı diyar diyar dolaşarak keyif sürüyorlar. Allah Teâlâ âyette seni yanıltmasın! buyuruyor. Ey Muhammed, bu hal seni yanıltmasın, zira bu, ancak çok az ve basit bir faydalanmadır, ardından varacakları yer cehennemdir. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin!”” Başka bir âyette de şöyle buyurur: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını artırmaya yarıyor”.
Burada bizzat diyar diyar dolaşmanın, imrenilecek bir şey olduğu kastedilmemektedir; çünkü bu zordur ve meşakkatli bir şeydir. Kastedilen, onlardaki güven ve emniyet duygusu ile servetleri ve güçleridir. Bunun delili de Cenâb-ı Hakk'ın, o, kısa süren bir faydalanmadır meâlindeki beyanıdır. Bunun hemen arkasından da, “Fakat Rab'lerine karşı gelmekten sakınanlara gelince...”7” dye buyurmaktadır; bunların çalışmaları âhiret hayatları içindir, orada onlar için sonu gelmeyen nimetler vardır.
---
Dipnotlar:
2 “O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfi r olarak çıkmasını diliyor” (et-
Âl-i İmran 3:198
Fakat Rab'lerine karşı gelmekten sakınanlar. Bundan maksat Allah'a şirk koşmaktan sakınanlardır. Sonra âyette onlara içinden ırmaklar akan cennetlerin verileceğinden söz edilmesi, Allah tarafından onlara verilecek olan sevabı ifade etmektedir.
Burada bir bölümü belirtilen kıssanın aslı muhtemelen şudur: Bazı müminler, kâfirler bolluk ve refah içindeler, biz ise zorluk ve sıkıntı içinde yaşıyoruz diyorlardı. İşte bunun üzerine; İnkâr edenlerin (gönüllerince) diyar diyar dolaşmaları sakın seni yanıltmasın meâlindeki âyet geldi. O ancak çok kısa süren bir faydalanmadır ve bu onların dünyadaki alacaklarıdır. Rablerinden sakınanların alacakları ise, içinden ırmaklar akan cennetlerdir...
Âl-i İmran 3:199
Ehl-i Kitap'tan öyleleri vardır ki hem Allah'a hem size indirilene inanırlar, yani Kur'âna. Kendilerine indirilmiş olana inanırlar. Yani Tevrat'a da inanırlar. Bu âyetin nüzül sebebi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Abdullah b. Selâm ve arkadaşları hakkında nâzil oldu, derler, çünkü onlar Allah'ın birliğine ve ortağı olmadığına inanmış, Resülullah'ı (s.a.) ve ona indirileni de tasdik etmişlerdi. Söz konusu âyetin Necâşi hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Câbir b. Abdullah'tan (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Resülullah (s.a.) Necâşi'nin cenaze namazını kılınca bazı münafıklar şöyle demişti: Habeşistan'da ölen bir Habeşlinin namazını kılıyor! Aziz ve celil olan Allah bunun üzerine Ehl-i Kitap'tan öyleleri vardır ki hem Allah'a... inanırlar meâlindeki âyetini gönderdi”?. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Necâşi ölünce Resülullah (s.a.) ashâbına; “Kardeşiniz için mağfiret dileyin!” buyurdu. Ashâb-ı kirâm da: Şu gâvur adam için mi? diye karşılık vermişti. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah işte bunun üzerine; Ehl-i Kitap'tan öyleleri vardır ki hem Allah'a... inanırlar meâlindeki âyetini gönderdi”. Şöyle de denilmiştir: Resülullah (s.a.), onun cenaze namazını kılınca münafıklar, kendi dininde olmayan adamın namazını kıldı, dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyeti indirdi. Zühri'nin, Resülullah'ın (s.a.) ashâbından naklettiği bir rivâyet de şöyledir: [ ] Allah'ın Peygamberi (s.a.) Necâşi'nin namazını kılarken dört defa tekbir aldı, bizi de namazgâhta arkasında safa koydu; o, Habeş'te ölmüştü”.
Kur'ân-ı Kerimde “Allah'tan gelen” veya “ikram” anlamındaki “nüzül” (cem'i: enzâl) kelimesi iki konumda bulunur. Kimin için hayır ve bolluk âyeti nâzil olmuşsa bu onun için lütuftur; çünkü o hayrın anahtarıdır. Fakat kimin için darlık anlamında nâzil olmuşsa bunda da onun için kınama vardır, kınamanın fazlası ona düşer; çünkü bu, o darlığın anahtarıdır. Âyetin ifade ettiği hükümlere gelince, bunun için nâzil olduğu şeye bakılır. Bu hükümde bütün insanlar müşterektir. Dolayısıyla âyet falan kişi hakkında nâzil oldu denilmesi caiz değildir. Ancak falan kişinin şu durumu hakkında nâzil oldu, kendisi hakkında değil, denilebilir”.
RAAR İl yağli 1.1 Flapa gymal lgi elişi
Âl-i İmran 3:200
[Dinde Sabır ve Sebât Göstermek]
Ey iman edenler! Sabredin! Denilmiştir ki ibadetleri ve farzları yerine getirme husüsunda sabredin! Belalara, musibetlere ve zorluklara sabredin, diye de yorumlanmıştır. Kararlılıkta yarışın! yani, cihâd ederken düşmanlarınıza karşı kararlı olun. Şöyle de söylenmiştir: Allah'ın emrini ve farzlarını yerine getirmekte sabırlı olun! Allah hem kendisine, hem de âline ve ashâbına salât ve selâm eylesin, Resülullah (s.a.) ile birlikte her yerde kararlı olmakta yarışın! Hasan-ı Basriden şöyle rivâyet edilmiştir: Bu âyette müminler, Allah'ın onlar için razı olduğu dinlerinde, yani İslâm'da sabır ve sebat göstermekle emrolunmaktadırlar. Karşılaşacakları herhangi bir darlıktan ve bolluktan, zorluktan ve kolaylıktan dolayı ölünceye kadar dinlerini terk etmemeleri, kâfirler kendi dinlerinden ayrılıncaya kadar onlarla kararlılıkla yarışmaları, müşriklere karşı da daima hazırlıklı olmaları emredilmektedir””, Âyete şöyle de anlam verilmiştir: Cihâda sabredin! Düşmanlarınıza karşı kararlı olun! Dininize sarılarak sımsıkı dayanıp bağlanın! Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya ulaşabilesiniz.
[ ] Haddizatında sabır, itaate devam etme konusunda gösterilen dayanıklılıktır; günah işlemekten kendini tutmaktır ve belaya karşı dayanıklı olmaktır. Musâbere kelimesi ise, başkasıyla sabır yarışına girmek demektir. “Sabır” ile “musâbere” bazan iki anlamda da kullanılır. Zira Rabbine itaat konusunda insanın düşmanla sabır yarışına girmesi kaçınılmazdır.
Şöyle de denilmiştir: Düşmanlarınız karşınızda oldukları müddetçe siz de hazırlıklı olun! Size emrettiği şeyler konusunda da Allah'tan korkun ve düşmana karşı direnmeyi peygamberinize havale etmeyin ve Allah'ın size yasakladığı şeyleri bırakın!
76 Hasan-ı Basri, Tefsir, 254; Taberi, Tefsir, IV, 221.
Nisa' 4:1
Esirgeyen bağışlayan Allah'ın adıyla EEEE İş İNE
Ey insanlar! Rabbinize itaatsizlikten sakının. Kur'ânda hitap ne zaman kâfirlere yapılmışsa yüce Allah onun ardından kendi birliğinin kanıtlarını ve rablığının delillerini zikretmiştir, çünkü onlar Rablerini gereğince bilmemişlerdir; tıpkı burada buyurduğu gibi: Ey insanlar! Sizitek bir nefisten yaratan Rabbinize itaatsizlikten sakının. Ayrıca Cenâb-ı Hak'kın şu beyanları: Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin'; Ey insanlar! Allah'ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın”. Bu tür âyetlerin benzerleri çoktur. Allah Teâlâ, evreni yaratanın varlığı ve birliğinin bilgisine ulaşmayı sağlayan kesin delil ve kanıtları zikretmiştir ki; insanlar bunlara baksınlar ve üzerinde düşünsünler; bu sayede yaratıcılarını ve ilâhlarını tanısınlar. Müminlere hitap edilen bütün âyetlerde Cenâb-ı Hak birliğinin kanıtlarını ve Rab oluşunun delillerini zikretmemiştir, çünkü müminler, bu hitaplardan önce Rablerini bilmişlerdir. Ancak O, bu gibi hitapların ardından, müminlere verdiği nimetleri ve onlar için vâdettiği sevabı belirtmiştir. Bunun örnekleri de şu ilâhi beyandır: “Ey inananlar! Allah'tan O'na yaraşır şekilde sakının ve EM ancak müslümanlar olarak can verin. [§]Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın”. Bu âyetin devamında Allah'ın, kullarına verdiği nimetlerden zikredilenlerin sonuna kadar. Bir de şu beyanı: “Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve Peygamberine inanın ki”. Yine Allah, burada zikrettiği nimetlerin sonuna kadar. İşte ilâhi hitap böyle yapılıyor.
[İnsanın Yaratılışı]
Rabbinizden sakının. Bunun tefsirine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür: Azabından ve cezasından sakının; emir ve yasakları noktasında Allah'a âsi olmaktan sakının; emir ve yasakları noktasında, ona layık olacak şekilde Allah'tan sakının.
Sizibir tek nefisten yaratan Allah. Cenâb-ı Hak'kın yaratılışımızı Âdeme nispet edişi -her ne kadar nefislerimiz Âdemden çıkarılmış değilse de- iki hususa işaret eder: Birincisi, asıl olan bir şeyin eninde sonunda dönüp varacağı şeye nispet edilmesinin isabetli oluşu; her ne kadar rucü eden şeyin bu durumu doğum yoluyla bir sıralama olmasa da. İkincisi, yaratılışımız her ne kadar Allah'a izafe edilmiş ise de bizler, bedenlerimizle O'nda mevcut değildik. Şayet bedenimizle Cenâb-ı Hak'ta bulunsaydık “yaratma” yöntemiyle değil, doğrudan çıkarılmak (bir tür doğum) suretiyle var olurduk. Hakikatimizin toprakta yahut nutfede var olması imkânsız olmakla beraber, bu durum insan suretinin nutfede var olduğunu kabul edenlerin görüşünü iptal eder. Zira toprak da nutfe de anlama ve algılama özelliği bulunmayan ölü varlıklardandırlar, oysa biz algılama gücü olan canlılarız.
Her ikisinden birçok erkek ve kadınları çoğalttı. Yani Âdem ile eşinden erkek ve kadın birçok evladı farklı bir şekilde ortaya çıkarıp yaydı.
Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah'a saygısızlıktan ve akrabalık haklarınıza riayetsizlikten sakının. Adını kullanarak birbirinizden istekte bulunduğunuz; yani bir kısmınız bir kısmınızdan bazı ihtiyaçları ve bazı hakları O'nun adını kullanarak ister. Kişi şöyle der: “Allah rızası için, Allah hakkı için ve Allah adına senden istiyorum” Yine bir kısmınız diğerinden akrabalık sebebiyle bir şey ister. Kişi “Akrabalık ve yakınlık adına, şunu bana vermeni istiyorum” der.
Ve akrabalık hakları. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: EM “Kendisi adına birbirinizden istekte bulunduğunuz Allah'tan sakının; akraba hakkında da O'ndan korkun, onlara ulaşarak iyilikte bulunun”. “Erhâm” (çu Jâı) üstün ve esre irâbı ile de okunmuştur. Onu üstün harekesi ile okuyanlar şöyle diyor: “Allah'tan sakının, O'na isyan etmeyin; akrabadan da sakının, onlarla alakayı kesmeyin” Esre ile okuyanlar şöyle bir anlam vermiştir: “Kendisini ve akrabalığı anarak talepte bulunduğunuz Allah'tan korkun” Bir hadiste rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah'tan korkun ve ilgilenerek akrabaya iyilikte bulunun. Çünkü, bu sizin için dünyada en kalıcı, âhirette de en hayırlı olan tutumdur”, Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin bu son kısmı, dış görünüşü itibarıyla öğüt ve uyarı konumundadır. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir meâlindeki ilâhi beyan da, uyarı ve ikaz niteliğindedir.
---
Dipnotlar:
a “O size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin; sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (el- Hadid, 28/57).
Nisa' 4:2
Yetimlere mallarını verin. Bu âyet iki mânaya gelebilir: Birincisi, yetimlerin mallarını, onlar yetimlikten çıkıncaya kadar koruyun, yetim yetimlikten çıkınca da mallarını kendilerine verin. “Yetimlere verin, yani mallarından kendilerine harcama yapın, nafakalarını geniş tutun; daraltmayın ki başkalarının mallarında gözleri kalmasın. “Verin” anlamındaki âtü” (iyi), “yetimlikten çıkma vaktinde verin” anlamındadır. Yani mallarını kendilerine vermeniz için o malları önceden koruyun.
[Mânen Temiz ve Pis Olmak]
[§]Temizi pis olanla değişmeyin. Mânen pis olanı (yetim malını) alma- EN yın ki yetimlerin mallarını koruma karşılığında âhirette size vâdedilen sevabı onlara bırakmamış olursunuz. Şöyle denilmiştir: Yetimin malının iyisini alıp kötüsünü ona vermiş olmayın; işte bu, mânen pis olanın temiz olanla değiştirilmesidir. Yine denildi ki: Mânen pis olanı ki o, yetimlerin mallarıdır, size ait olanı bırakmayın; bunun da sebebi kendi servetinizin tükenme korkusudur. Başka bir görüşe göre âyet şu mânaya gelir: Helâl mal yerine haram olanı yemeyin, çünkü yetim malını yemek haramdır, kişinin kendi malını yemesi ise helâldir; dolayısıyla Allah Teâlâ, pis olan malı temiz olanla değiştirmelerini yasaklamıştır: Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin bu kısmı şu anlamlara da gelebilir: Yetimin malını alma ki o pistir, aksi takdirde sana ait olan mal alınacaktır ki o temizdir. Şu anlam da ihtimal dâhilindedir: Allah Teâlâ'nın, sizin için temiz kıldığı kendi mallarınızı biriktirmek amacıyla size murdar kıldığı yetimin malını yemeyin. Yahut dünyada yetimlerin mallarını yemeyin, o yediginiz şey (âhirette) yiyeceğiniz bir ateş olur, böylece pis olanı bırakma yerine size vâdedileni terk etmiş olursunuz; nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler”
Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu âyetin iki anlama gelme ihtimali vardır: “Mallarını kendi mallarınıza, yani sizin mallarınızla birlikte; daha açık bir ifade ile onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Burada karıştırmak ve birleştirmek yasaklanmıştır. İkinci ihtimal de şudur: Onların mallarını kendi mallarınızla. Burada yetimlerin mallarını kendi mallarına ekleyerek yemelerinin yasaklanması vardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına, onun iyiliğine olmadıkça el sürmeyin. “Ve lâ tekülü emvâlehum ilâ emvâliküm” (Siyi J eeii 1S Ya) beyanı “onların mallarını sizin mallarınıza katıp birlikte yemeyin” demektir. “Sizin mallarınızla beraber yemeyin” mânasına da gelebilir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
o Zira bu büyük bir günahtır. Denildi ki “hüb” zulüm demektir; ayrıca denildiki günah demektir, bunların ikisi de birdir. “Hüb”un büyük bir günah (zenb-i kebir) veya “ism” yani günah mânasına geldiği de söylenmiştir. Nitekim bu, İbn Abböâs'tan da rivayet edilmiştir”.
HÍ oÉ GASU ESI g lnii Y lis in Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 231, Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 426.
Nisa' 4:3
[Taaddüd-i Zevcât - Birden Çok Kadınla Evlenme]
Eğer yetimlerin haklarına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, begendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın yahut sahip olduğunuz (câriye) ile yetinin, bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olandır. Bu ilâhi beyanın yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre ashâb-ı kirâm, yetimlerin malları hakkında fazlasıyla uyarılar geldiği için bu mallar hakkında tasarrufta bulunmaktan korkuyor ve sıkıntı duyuyordu. Bunan üzerine şu anlamda bir ilâhi beyan gelmiştir: Eğer yetimlerin mallarını kullanmaktan korkuyor ve zorlanıyorsanız, “beğendiğiniz kadınlardan... evlenin” Hz. Âişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Bu âyet erkeklerin himayesinde bulunan kadın yetimler hakkında inmiştir. Şöyle ki: Erkeğin vesâyeti altında malı olan çirkin bir yetim kadın bulunurdu; çirkin olduğu için kendisi onunla evlenmez, mal sahibi olduğu için de malına tamah ederek, ölsün de ona kendisi vâris olsun diye başkası ile de evlendirmezdi. Şayet nikâhlarsa hakkını âdil bir şekilde vermeden nikâhı altında tutardı; onun kendisinden başka hakkını isteyecek bir velisi de olmazdı. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ: “yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız” meâlindeki âyeti indirmiştir. Yani siz bu yetimleri bırakın ve onları nikâhlamayın “ve size helâl olan diğer kadınlardan nikâhlayın”.
Yine Hz. Âişeden rivayet edildiğine göre kendisine bu âyetin mânası sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Bu âyet velisinin terbiyesi altında bulunan yetim kız hakkında inmiştir. Velisi güzelliğine ve malına rağbet ederek onunla nikâhlanır, fakat mehirini eksik verir. Bu sebeple, mehirlerini tamam olarak karşılamakta âdil davranmaları hariç, bu yetim kızları nikâhlamaktan men edilmiş ve yetimler dışındaki )Jkadınlarla evlenmeleri buyurulmuştur. Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir: İnsanlar bu olaydan sonra Hz. Peygambere sordular, bunun üzerine yüce Allah şu meâldeki âyeti indirmiştir: “Senden kadınlar hakkında açıklama istiyorlar. De ki: Onlara ait hükmü, Allah ve kitapta size okunan âyetler açıklıyor. Onlara ait hükmü için yazılanı kendilerine vermediğiniz, nikâhlamak da istemediğiniz yetim kadınlar...“ meâlindeki cümleye kadar. Allah onlara bu âyette şunları bildirmiştir: Yetim kız eğer güzellik ve mal sahibi ise mehirini tam olarak verip onu nikâhlamayı ve kendilerine nispet etmeyi arzu ederler. Eğer çirkinliği ve az mala sahip olmasından dolayı rağbet edilmeyen biri ise, onu terk ederler ve başka kadınları alırlar. Hz. Âişe şöyle demiştir: Yetim kızları terk edip onlardan yüz çevirirler; buna mukabil kendilerine rağbet ettikleri takdirde âdil davranıp mehir haklarını en mükemmel şekilde vermedikçe de onları nikâhlama hakkına sahip değillerdir"!
Başka bir görüşe göre yüce Allah: Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar”? meâlindeki âyeti indirince, müminler yetimlerle bir arada yaşamayı terk ettiler ve bundan çekindiler. Bu durun kendilerine sıkıntı verince Resülullah'tan (s.a.) yetimlerle birlikte yaşama konusunun hükmünü sordular. O dönemde bir erkeğin nikâhı altında birkaç kadın bulunur, fakat bu kadınlar arasında adaletli hareket etmezlerdi. Bunun üzerine Cenâb- Hak şu ilâhi beyanı indirdi: Yani eğer yetimlerle birlikte yaşamakta onlara zulmetmekten korkuyorsanız, bunun gibi birkaç kadını bir nikâh altında toplamaktan, nafaka ve cinsel ilişkide aralarında eşit davranmamaktan da korkun”.
[Evlenilecek Kadınların Sayısı]
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede ikişer, üçer, dörder nikâhlayın beyanına dayanarak dokuz hanımla evlenmeyi mubah gören kimseler de vardır; çünkü iki, üç, dört sayıları toplanınca dokuz eder. Bize göre âyetten bu hükmün çıkarılması mümkün değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın “mesnâ, sülâse ve rubâ” (tho şeb, çe) beyanının mânası iki, yahut üç, yahut dört şeklindedir. Zira âyetin devamında, “fe in hıftum elâ ta'dilü fevâhiden” (iaip lans Yİ zi ol) beyan Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadınla yetinin, meâlindeki beyan yer almaktadır. Âyette kişinin, eşleri arasında adaleti icra edememekten korkması durumunda tek kadınla yetinme vurgusu vardır. [9]Şayet sözü edilen dokuz eş anlamı verilirse, bunlardan birini istisnâ etmenin bir anlamı kalmazdı ve bu durumda şöyle buyururdu: Eğer dokuz eş arasında adalet yapamamaktan korkarsanız sekiz veya yedi yahut altı eş edinin. Cenâb-ı Hak'kın anılan sayılardan sadece bir eşi istisnâ etmesi, âyetin tevilinin, zikrettiğimiz şekilde toplamak suretiyle değil, ayrı olarak ikişer, üçer veya dörder olduğunu göstermektedir. İkinci karşı delil şu rivayette anlatılan husustur: Eski dönemlerde adamın nikâhı altında on, daha çok veya daha az sayıda kadın bulunurdu", Bu rivayet de dörtten ibaret olan meşrü sayıyı desteklemektedir. Yine rivayet edildiğine göre bir erkek müslüman oldu, nikâhı altında ise sekiz kadın vardı, onlar da müslüman oldular. Resülullah (s.a.) ona şöyle buyurdu: “Bu hanımlardan dört tanesini seç, diğerlerinden ayrıl”. Nakledilen bu haber, helâl olacak sayının nihâi rakamını belirlemeye dairdir, yoksa Câhiliye döneminde nikâh altında bulunmuş olmak değil, nihai sayısını açıklamaya dairdir; dolayısıyla bu haberin, o zatın dördünü nikâhı altında bırakması anlamına gelme ihtimalini taşımaktadır"6, Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız. Bu âyet hakkında birkaç yorum yapılmıştır. Birincisi, şudur: Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır; Yetimlerin bakımını sağlamakta zulüm yapmaktan korkar da bundan çekinirseniz, eşlerinizin bakımını sağlamaktan da korkun, çok eşle evlenmeyin.
İkincisi, yetimlerin malları hakkında endişeye düşerek onların mallarını kendi mallarınıza katmakta -bunlardan haksız yere yemekten korktuğunuzu için- sıkıntıya düştüğünüze göre, benzer şekilde kadınlarla size haram olan şekilde ilişkiye girmekten de korkun ve onları nikâhlayın.
Üçüncüsü, evlendiğiniz takdirde, kendilerini zulmünüzden engelleyecek kimseleri bulunmaması açısından yetim kadınlara zulüm yapmaya kusur taşırsanız onların dışında başka kadınlarla evlenin, yani kendilerine zulmettiğiniz takdirde buna engel olacak koruyucuları bulunan kadınlarla. Bilindiği üzere evlenilecek kadınların sayısına konulan sınır, zulme maruz kalmaları korkusundan dolayıdır. Allah Teâlâ, insanın yaratılışı gereği aciz olduğunu bildiği için, kişinin anılan sayıdan fazla kadınlarla evlenmesi durumunda tam olarak haklarına riayet edemeyeceğini haber vermiştir.
Haksızlık yapmaktan korkarsanız tek kadınla yetinin. Bu beyan kesin bir hüküm taşımaz, fakat bir yol gösterme ve eğitim konumundadır, [9] çünkü bir erkek adaletle davranamayacağından korkmasına rağmen dört eşle evlense yine caizdir. Bu, tıpkı boşadığı hanımına döndüğünde (onunla tekrar nikâhlandığında) ona zarar vermesi yasaklanan, âdil ve mutedil bir şekilde davranmakla emredilen kimse gibidir”. Şayet bu kişi hanımına zarar verirse günahkâr olur, fakat tekrar evliliği geçerlidir. Boşamanın iddet içinde gerçekleştirilme emri ile iddet dışında boşamanın yasaklanması da böyledir’. Yasağa rağmen koca karısını iddet dışında boşarsa bu boşama gerçekleşir. Birinci mesele de aynen bunun gibidir.
Haksızlık etmekten korkarsanız, eşlerle buluşma nöbeti, cinsel ilişki ve nafaka hakkında tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin. Yani haksızlık etmekten korkarsanız bir eşle yetinin, çünkü câriyelerin efendileri üzerinde cinsel ilişkide bulunma ve nöbete riayet etme hakları yoktur; efendi dilediği ile cinsel ilişkide bulunabilir. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “şu veya şu”, çünkü câriyelerin sayısı için sınır yoktur, kişi dilediği kadar câriyeyi mülkiyetinde toplayabilir, ama nikâhlamak suretiyle dörtten fazla hür kadını bir arada bulunduramaz. Şayet âyetin yorumu “dokuza kadar kadınla evlenmen mümkündür” diyen kişinin dediği gibi olsaydı veya mülkiyenizde bulunan câriyeler meâlindeki cümlenin bir dayanağı olmazdı (yukarıya bakınız).
Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın alın. Âlimler tarafından ittifak edildiği gibi adaleti yerine getiremeyecek kişinin tek kadınla yetinmesi gerekli değildir. Şu da varki cevazın şartı kılınan korkunun sınırını bilmenin bir yolu yoktur, hatta her âdil davranışın alt seviyede de olsa bir korkusu vardır, hatta dinin bütün işleri korku ve ümit üzerine bina edilmiştir. Aynı zamanda bu durum kadınların, kendileriyle evlenmeleri helâl veya haram olan kimseleri bilmemesini gerektirir, çünkü kadınlar başkasının bu ailevi durumunu bilemez; nikâh erkeğe haram olunca kadına da haram olur. Allah Teâlâ'ın, bir şeyin helâlliği için, mahiyetine ulaşılamayan bir şart koşmasına ihtimal yoktur. Bir de tek kadınla evlenme esas alınınca, korku ihtimali bir yana, erkeğe yönelik bir zulüm ortaya çıkarırdı”. Halbuki Cenâb-ı Hak'kın şu beyanlarında açık ispatlar vardır: “Kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz””;
“Eğer bir kadın kocasının... endişe ederse”; “Eğer bir kadın kocasından... endişe ederse”; “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız””; “Eğer Allah'ın kurallarına uymamalarından korkarsanız”.
Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır. Bazı ilim adamları, Allah Teâlâ'nın “ellâ teülü” beyanı hakkında şu yorumu yapmışlardır: “Bu, çok iyâl” sahibi olmamanıza daha yakındır”. Bu yorum, İmam Şâfii'iye aittir”. Fakat bu, sözlük anlamı bakımından doğru değildir, çünkü sözlükte çok iyâl sahibi olmayı belirtmek için (Jv y Jte) Ju) denilir ama denmez, bu ifade zulüm hakkında kullanılır”, Bu cümlede aile fertlerini çoğaltma izni vardır. Şunun da belirtilmesi gerekir ki aile reisinin güzel muamelede bulunması şartıyla çoluk çocuğun çokluğu, asil bir davranış olarak kabul edilir ve bu konuda ihtiyatlı davranılmaması gerekir.
10 (SJEğer şöyle bir soru sorulursa: Haberde Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah rızası için harcama yaparken kendi yükümlülüğün altındaki kimselerden başla”. (Buna şöyle cevap verilir:) Bunun yorumu -En doğrusunu bilen Allah'tır ya- şöyledir: Nafakasını vermek zorunda olduklarından başla. Yani nafakasını vermediğin takdirde zâlim durumuna düşeceğin kimselerden başla. Benzer şekilde kişi, aile fertlerine yönelik harcama yaptığı zaman “âle yeülu avlen” denir. Buradaki “avl” kelimesi çoluk çocuğun çokluğu anlamında değildir. Görmez misin ki kişinin harcama yapmasına, geçindirmek zorunda olduğu kimselerden başlaması gerekir. Şayet “zâlike ednâ elâ te'ülü” 5 Yi pi) ilâhi beyanı aile fertleri anlamında olsaydı tek eşle evlenen kimsenin de aile sahibi olması gerekirdi. Tek eşle evli olan kişi onu geçindirmek zorunda iken “zâlike ednâ ellâ teülü” beyanının başka ne anlamı olabilir? Bu anlattıklarımız “ellâ teülü”, Yi) beyanının, -daha önce anlatıldığı üzere- zulmetmeyin ve taraf tutmayın” anlamına gelir. Hz. Âişe'den (r.a.) nakledildiğine göre “ellâ teülü” “taraf tutmayın” anlamına geldiğini belirtmiştir”, İbn Abbâs'tan (r.a.) da benzer bir rivayet nakledilmiştir”. “Avl” belirlenen sınırı aşmak demektir. Bu sebepledir ki, sınırı geçtiği için aslına göre fazla çıkan hesaba ferâiz ilminde “avl” denilmiştir. Buna göre buradaki “avi” evlilikte belirlenen sınırı aşmak demektir ki, o da zulümdür.
[Köle Hakkında Bir Mesele: Köle İkiden Fazla Eşle Evlenemez]
Abdullah b. Utbe'den rivayet edildiğine göre Hz. Ömer şöyle demiştir: “Köle (en çok) iki hanımla evlenebilir, iki talakla boşar; câriye de iki hayız müddetince iddet bekler, eğer hayız olmuyorsa bir buçuk ay iddet bekler”, (SİRivayet edildiğine göre Hz. Ali şöyle demiştir: Erkek kölenin ikiden fazla hanımla evlenmesi helâl olmaz”. Abdurrahman b. Avf'ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Erkek köle iki hanımla evlenir”. Hz. Ömer'in İbn Mesüd'a, “Erkek köleye helâl olan kadınların sayısı ne kadardır?” diye sorduğu, onun da “ikid” cevabını verdiği rivayet edilmiştir. Bunun üzerine Ömer “Benim gör” nde odur” demiştir”. Hakemden” de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber'in (s.a.) ashâbı, erkek kölenin iki kadından fazlası ile evlenemeyeceği üzerinde birleşmişlerdir". Bu görüşte olanlar Hz. Peygamber'in (s.a.) ashâbından altı kişidir: Ömer b. Hattâb, Abdurrahman b. Avf, Ali b. Ebü Tâlib, İbn Mesüd, Fadl b. Abbâs” ve Ensâri” (Allah hepsinden razı olsun) bunlardan olup hepsi kölenin fazlasıyla değil iki kadınla evlenebileceği konusunda ittifak etmişlerdir”. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Câriyenin boşanması iki talak, iddet süresi ise iki Abdurrazzâk, el-Musannef, VII, 274; Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VIL, 158.?! o Abdurrazzâk, a.g.e., VII, 274; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IIl, 464. o Abdurrazzâk,a.ge,, VII, 274. Bu rivayeti bulamadım. Fakat Ömer b. Hattâb karşısındakilere “Erkek köle kaç hanımla nikâhlanabilir?” diye sormuş, onlar da iki hanımdan fazlasını nikâhlayamayacağı hakkında ittifak etmiştir (Abdurrazzâk, el-Musannef, VII, 274; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, hayızdır””. Hz. Âişe'den rivayet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Câriye iki talakla boşanır, iki hayız süresince de iddet bekler”, na [9] [Şöyle bir soru sorulabilir: Şayet biri “âyetin umümi oluşuna dayanarak, Allah Teâlâ İki, üç, dört diye buyurdu, kişilerin köle veya hür olmasından söz etmedi, dolayısıyla bu âyet umümi mâna taşır” diye itiraz edebilir.
Buna şöyle cevap verilir: Hitabın hür insanlara ait olduğuna dair âyette delil bulunmaktadır. O da aziz ve yüce olan Allah'ın Beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder kadar nikâhlayın meâlindeki beyanıdır. Bu beyan bizzat evlenme yetkisine sahip olanlar hakkındadır. Köle ise başkasının (efendisinin) izniyle evlenme hakkına sahip olur, şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere: “İçinizden evli olmayan köle ve câriyeleriniz arasında elverişli olanları evlendirin”!. Buna göre köleleri evlendirmekle muhatap olanlar efendileridir. Kişi, efendisinin izni olmadan erkek köleyi bir kadınla evlendirme yetkisine sahip değildir, efendi ise dilediği zaman kölesini, kendisine sormadan evlendirebilir. İkişer, üçer, dörder beyanındaki hitap ise dilediği zaman evlenebilenlere ait olup köle bunun dışındadır. Görmez misin ki, Aziz ve celil olan Allah Yahut sahip oldugunuz köleler diye buyurmuştur. Köle bir başka köleye malik olamaz. Şu halde hitabın kölelere değil hür insanlara ait olduğu anlaşılmıştır.
Şöyle bir soru sorulabilir: Siz köleye hür olan hanımını üç talakla boşama hakkı verdiniz; dolayısıyla hür erkeklere tanıdığınız hakkı köleye de tanımış oldunuz, bu sebeple ona hür erkeklerin evleneceği kadar hanımlarla evlenme yetkisini vermeniz gerekir.
Buna şöyle cevap verilir: İkisi arasındaki fark şudur: Bize göre boşanmak kadınların statüsüne göredir. (Yani boşanmada kadının durumuna bakılır, eğer kadın hür ise üç talakla, köle iki talakla boşanmış olur). Çünkü hür bir erkek câriye olan hanımını iki talakla boşar, ondan sonra bu câriye ona haram olur. Evlenmedeki yetki ise erkeklere aittir, bu işlemde kadınların hür veya köle olduğuna bakılmaz; dolayısıyla köle hür bir erkeğin evleneceği kadınların ancak yarısı kadarı ile evlenebilir. Nitekim câriyelerin iddeti ve boşanması da Hz. Peygamber'den bize rivayet edilen hadise göre hür kadınların boşanma ve iddetinin yarısı kadardır. Şöyle ki: Köle hür bir insanın evlenebileceği dört kadının ancak yarısı kadarı ile evlenebilir.
---
Dipnotlar:
Bu rivayet âyetin sebeb-i nüzülü değil, tefsiri meyanında İbn Abbâs ve Mücâhid'den nakledilmiştir. Te'vilâtın şârihi şöyle demiştir: “Âyetin zâhiri mânası problemlidir, çünkü onda, vâsiler yetimlerin mallarında günaha düşmekten korktukları takdirde birden fazla evlilik emredilmektedir. Peki, yetimlerin mallarında günaha düşmekten endişe eden kimse niçin evlensin? Bu sorunun cevabı bu konuda müfessirlerin farklı görüşler, yani başka çözümler de ileri sürdükleri şeklindedir. li Buhâri, “Tefsir” 4/1; Müslim, “Tefsir”, 6. Bu görüş İbn Abbâs, Said b. Müseyyeb, Said b. Cübeyr ve diğerlerinden gelmiş, fakat baş tarafındaki âyet (ub ptt Jyt oyi yilo) zikredilmemiştir (bk. Taberi, Tefsir, IV, 233; İbn Abbâs ve başkasından rivayet edildiğine göre Câhiliye döneminde erkeğin on veya daha az karısı bulunurdu (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 233, 234). 5 İbn Mâce, “Nikâh” 40; Ebü Dâvüd, “Talâk” 25. Şerhu't-Tevilât'ta daha fazla açıklama vardır. Orada şöyle denmektedir. “... helâl olma yönüne değil; yani ilk nikâhı devam ettirmek üzere yahut yeniden nikâhlanmak üzere” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 143a). Müellif bu ifadesi ile Allah Teâlâ'ın şu âyetine işaret etmiş olmalıdır: “Kadınları boşadıgınızda, onlar da bekleme sürelerini doldurduklarında ya onlarla yeniden evlenip iyilikle tutun ya da iyilikle serbest bırakın. Onları zarar vererek haklarını çiğnemek için nikâh altında tutmayın. Bunu yapan bilsin ki kendine kötülük etmiştir. Allah'ın âyetlerini sakın alaya almayın. Allah'ın size bahşettiği nimetleri, kitaptan ve hikmetten size öğüt vermek üzere gönderdiklerini dilinizden düşürmeyin. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilmektedir”. Müellif bu ifade ile şu âyete işaret etmiş olmalıdır “Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın ve bekleme sürelerini iyice hesap edin. Rabbiniz Allaha saygısızlıktan sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa aslında kendisine yazık etmiş olur. Bilemezsin ki belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir” (et- Talâk, 65/1). Yani birden fazla evlenmede adaletli davranma şart olsaydı adaletsizlik halinde nikâh bozulurdu, oysaki bütün müslümanların yaşayışında realite böyle değildir. “Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine büsbütün kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir” “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinde yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır”. “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır”. “Boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir. (Eşlerin) Allah'ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığınız sürece onlara verdiğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz. Eğer Allah'ın kurallarına uymamaktan korkarsanız kadının evlilikten kurtulmak için bir meblağ vermesinde taraflara bir vebal yoktur”. Iyal çoluk çocuk, geçindirme zorunda olduğumuz kimseler demektir. Bazı lügat âlimlerinin zikrettiğine göre, “âle” kelimesi de “aile fertleri çok oldu” anlamına gelir. Fakat bu konuda görüş farklılığı vardır (bk. İbnu'l-Esir, en-Nihaye fi ğarîbi'lhadis, “Jy” md; İbn Manzür, Lisânu'l-Arab, “Jy” md.). Hz. Âişe'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber “zâlike ednâ ellâ teülü” (1y ps Yi psi 03) beyanını “zulmetmemeniz..” diye açıklamıştır. İbn Ebü Hâtem şöyle demiştir: Ubey şöyle demiştir: “Bu hadis rivayeti sahih değildir, Hz. Âişe'den sahih olan rivayet ise mevküftur” (İbn Hibbân, es-Sahih, IX, 338; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 430). Hakem b. Uteybe el-Küfi, tabiindan olup âlim ve yüksek derecede bir zat olup çok hadis rivayet etmiştir. Küfede vefat etmiştir (bk. İbn Sâd, et-Tabakâtü'l-kübrâ, VI, 331; İbn Hacer, Tehzibu't-tehzib, 11, 372). Bu rivayet İbn Ebü Şeybe'nin el-Musannef inde mevcuttur.. Bu zat Hz. Peygamber'in amcası Abbâs'ın en büyük oğlu Fazl b. Abbâs b. Abdülmuttalibdir. Hz. Ömer'in halifelik döneminde Amvâs Tâunu sırasında (18/639 yılında) vefat etmiştir (bk. Zehebi, e/-Kâşif, II, 122; İbn Hacer, Takribii't-tehzib, s. 446). Şerhu't-Tevilât'ta “ve Zeyd b. Sâbit el-Ensâri” ibaresi yer almıştır. Fakat bu meselede Zeyd b. Sâbit'den bir rivayet bulamadım. İbn Mesüd ve Fazl b. Abbâs'tan nakledilen bir rivayet bulamadım. İbn Hacer'in Telhisu')habir adlı kitabında şöyle denilmiştir: “Hakem b. Uteybe hadisi: Sahâbe erkek kölenin ikiden fazla kadınla evlenemeyeceği hakkında icmâ etmiştir”. Bu hadisi İbn Ebü Şeybe ve Beyhaki de aynı tarikten de nakletmişlerdir. İmam Şâfii Hz. Ömer'den “Erkek kölenin iki kadınla evleneceği” sözünü rivayet etmiştir. Şâfii bunu Hz. Ali ile Abdurrahman b. Avf'tan de rivayet etmiş ve “bunu ashâbtan herhangi birinin muhalif olduğu bilinmemektedir” demiştir. İbn Ebü Şeybe bu rivayeti Atâ, Şa'bi, Hasan-ı Basrive diğerlerinden de nakletmiştir” 0 İbn Mâce, “Talâk”, 43; Ebü Dâvüd, “Talâk” 6; Tirmizi, “Talâk” 7.
Nisa' 4:4
Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre nihle mehir demektir”.
Denilmiştir ki “nihle” Allah'ın ayırdığı paydır. Yani kadınlara, Allah'ın ayırdığı paylarını verin. Yine denilmiştir ki nihle bahşiş demek olup kadınların velilerine değil kendilerine verilir. Bu kelime “nuhlâdan alınmıştır. Yine denilmiştir ki nihle dinin paylarundan biridir. Yani kadınlara mehirlerini vermeniz dinin gereklerinden olup Câhiliyedönemindeki insanların yaptıkları gibi değildir, çünkü onlar kadınlarla mehirsiz olarak evlenirlerdi. Kaydedilen bu son görüşte kâfirlerin mehirsiz evlendikleri anlamı bulunmaktadır.
Eğer onun bir kısmını size gönül rızasıyla verirlerse onu da afiyetle yiyin. Bu ilâhi beyanda, kadının kocasına hibede bulunmasının caiz olduğuna ve çocuk doğuruncaya yahut evinde bir yıl kalıp sözü geçerli hale gelinceye kadar bunu caiz görmeyenlerin görüşlerinin isabetsiz bulunduğuna dair delil vardır. Yine aynı âyetin bu kısmında mehirin kadının hakkı olduğuna ilişkin kanıt yer almaktadır. Çünkü Eğer onun bir kısmını size gönül rızasıyla verirlerse onu da afiyetle yiyin beyanında helâl kılmayı ve hibe etmeyi kadınlara nispet etmiştir. Bir de âyetin bu kısmında kadının alacak ve ibra hibesi yapmasının da caiz olduğunun delili mevcuttur. Nitekim hanımın, alacak konumunda bulunan mehirini kocasına hibe etmesi caizdir.
Bu konuda başka bir yorum da yapılmıştır. Şöyle ki Câhiliye döneminde babalar ve velâyet sahibi olan kimseler, hanımlarının mehirlerini alıyorlardı. Aziz ve celil olan Allah, mehir almamalarını emretmiş ve mehirin, velisinin değil, kadının hakkı olduğuna hükmetmiştir. Ancak kadın mehirini velisine hibe ederse mehir ücreti helâl olur.
Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 241; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, ll, 431.
Onu afiyetle yiyin. “Henien” sağlığa aykırı bir durumu olmayan; “merien” günahı olmayan. Şöyle denilmiştir: Hen? lezzetli, iştah çeken ve mutlu eden, mer? ise sonu itibarıyla övülen demektir. ) Burada hen? ve meri kelimelerinin zikredilmesinde iki hikmet bulunmaktadır. Birincisi, kadından mehirini geri alma konusunda zikredilen tehdittir. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz onu iftira ederek birbirinizle beraber olduğunuz halde” Tâ ki ilgili âyetlerde zikredilen tehdit dolayısıyla bunu kabul etmekten kaçınmasınlar. İkincisi, zevcenin gönül hoşluğuyla bağışladığı (mehir) kabul etmemek hoş olmayan bir durumun ortaya çıkmasına sebep olur ve karı ile koca arasına kin duygusu bırakır. Bu da ikisi arasında evlilik ilişkilerinin kesilmesine sebep olur.
Denildi ki, aziz ve celil olan Allah'ın Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin meâlindeki beyanı gönül hoşluğu ile verin, demektir. Başka bir ifade ile “Kadınlara mehirlerini istemeyerek değil gönül hoşluğuyla verin, çünkü mehir sizin değil onların hakkıdır. Aziz ve celil olan Allah'ın Eğer onlar gö-nül rızasıyla verirlerse... yani kerhen değil, gönül hoşluğu içinde verirlerse bu helâldir. Alkame'den” rivayet edildiğine göre o, hanımına şöyle demiştir: “Bana gönül rızası ve afiyet ürünü olandan yedir” Hz. Ali'nin de şöyle dediği nakledilmiştir: “Sizden biri bir hastalıktan şikâyet ettiği takdirde hanımının mehirinden üç dirhem istesin, sonra bu para ile bal satın alsın, sonra bu balı yağmur suyu ile karıştırarak içsin; bu yolla Cenâb-ı Hak gönül hoşluğu, afiyet, şifa ve mubarek olan suyu o kişi de bir araya getirmiş olur".
(Gönül rızasıyla verirlerse) onu da afiyetle yiyin meâlindeki ilâhi beyanda şu anlam da vardır: Nafaka her ne kadar kocaya ait olsa da, kadının kendisi nafakayı temin ettiği takdirde, erkek nafaka vermez. Çünkü gönül hoşluğu ile olunca, kadının kendisi için harcamada bulunması, erkeğin eşinin malından yapacağı harcamadan daha ağır değildir.
Cenâb-ı Hak'kın, kadının kendi mehirinden yapacağı bağışı gönül hoşluğu ve afiyetle yenilmesi şeklinde nitelenmesinin sebebi şöyle açıklanabilir. Kadının başa kakması ihtimaline bağlı olarak servetinin, erkek tabiatına ağır gelmesi, kocanın karısına yetecek kadar nafaka vermek zorunluluğu, kadının mehirini vermeme davranışına yönelik ağır dini uyarı, kadının erkeğinden utanarak mehirini ona vermesi, yahut da adamın kadının malına tamah etmesi ve bunun için onunla evlendiğini akla getirmesi gibi hususlar. İşte bu sebeplerle Allah Teâlâ, kadının bağışladığı mehir malını, koca için imkân sınırının sonuna kadar temiz ve helâl yapmıştır. Bu ilâhi beyanda kadının iyilikte bulunmasının meşrütiyeti ve karı-koca arasında güzel geçinmeye teşvik de sözkonusudur. Öyle ki Cenâb-ı Hak ayrıldıktan sonra bile bu hükmü geçerli kılmıştır: “Ancak kadınların bağışlaması veya nikâh akdi elinde olanın hoş görüsü”. Bu da muhabbet ve sevgi bırakan yahut bunları devam ettiren bir alıştır, çünkü Allah Teâlâ, şu meâldeki âyette ifade edildiği üzere, karı-koca arasına bu sevgiyi koymuştur: “Allah'ın mücizelerinden biri sizin için huzur bulacağınız eşler yaratmasıdır” Praa dee diği mi 55
---
Dipnotlar:
Nuhlâ “fu'lâ” vezninde bir kelime olup atıyye demektir (İbn Manzür, Lisânu-'Arab, 4- “Eğerbireşi bırakıp da yerine başka bir eş olmak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz onu iftira ederek ve apaçık günah işleyerek mi alacaksınız. Birbirinizle beraber olduğunuz halde, üstelik onlar sizden sapasağlam bir söz de almışken onu geri mi alacaksınız”. Fakih Alkame b. Kays en-Nehai el-Küfi, Ebü Şibi; Alkame sika, çok güvenilen ve âbid bir zattır. Ebü Bekir, Ömer, Osman ve Abdullah b. Mesüd'tan rivayet etmiştir, Kendisinden de kardeşinin oğlu Abdurrahman ve kızkardeşinin oğlu İbrâhim en-Nehai ve diğerleri rivayette bulunmuştur. Alkame dini yaşayış bakımından İbn Mesüda en çok benzeyen bir zattı. 60/679 yılından, bir görüşe göre 70/689 yılından sonra vefat etmiştir (bk. Zehebi, el-Kâşif, II, 34; İbn Hacer, Takribü't-tehzib, s. 397). Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 242; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 11, 432. 1 Kurtubi, el-Câmi‘, V, 27; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 432.
Nisa' 4:5
Mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. Bu ilâhi beyan hakkında Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani kâfirlere vermeyin”, Bir görüşe göre mallarınızı aklı ermezlere vermeyin, aksi takdirde onlar size hâkim olurlar, fakat siz onlara hâkim olun. Diğer bir görüşe göre anlam şöyledir: Onlara mallarınızı vermeyin, yoksa sizin üzerinize yönetici olurlar, asıl siz mallarınızla onlara hükmedin. )JBu âyetin yetimlere dair olduğunu kabul edenler, Allah Teâlâ'nın buradaki mallarınız anlamına gelen “emvâleküm” şeklindeki beyanının konumunu “lâtektülü enfuseküm”, yani “kendinizi öldürmeyin” beyanı ile “fe sellimü ‘alâ enfusiküm”, yani “kendinize selâm verin” beyanının konumu gibi düşünmüştür. Bu örneklerin İkincisi, “evde gördüklerinize selâm verin” mânasına gelir. Yetimlerin mallarının, onların velilerine nispet edilmesi de bunun gibidir”.
Mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. Aslında “sefih”, gerçek mânasında câhil olsun veya olmasın, câhillerin yaptıkları işi yapan kimselerdir. Nitekim âlim bir kişi bile meşrü sınırları aşar ve kötü fiiller işlerse ona da bu lakap verilir. Nitekim Kur'ânda Ehl-i Kitap âlimlerinin sefihlikle nitelenmesi bu anlayışa bağladır”?. Câhillerin bununla nitelenmesi, cehaletin sefihliği yapmaya sebep olmasındandır. Mallarınızı aklı ermezlere vermeyin meâlindeki beyanının bu iki anlama gelmiş bulunması muhtemeldir. Sözkonusu iki muhtevadan hangisi olursa olsun, onda Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı meâlindeki ilâhi beyandan sakındırmak vardır. Bu da ya dünya işleri yahut âhiret işleri veya her ikisini de ilgilendiren hususlardan ibarettir. Dünya ve âhiret hayatı için harcama yapmanın yahut da yapmamanın yolu tedbirli olmak, dini hükümlere riayet etmek ve sebepleri gözetmektir. Her iki yöntem, yani câhil ile âlimin sefihliği malların Allah tarafından veriliş amacını saptırır. İşte servetin lütfedildiği kimse, onu anılan sefihlere vererek malı zayi etmekten sakındırılmıştır. Bununla birlikte bunda, uyulması gereken kimsenin, statüsü sadece uymak olan kimseye bağlı kalması sözkonusu olur. Bu ise hikmet sınırı ve aklın övgü alanının dışında kalır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette mal ve servet erkeğe nispet edilmekle birlikte onun muhtevasına kadınlar da alınmıştır; bu kâinatın ve servetin yönetimine hâkim olan Allah'ın fiilidir.
Şunu da belirtmek gerekir ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin muhtevası Cenâb-ı Hak tarafından kadınlara yöneltilmiştir. O ki kâinatın yönetimi kendisine aittir. Yine O, kadınları Jerkeklerin idaresi altında yaratıp geliştirmiş, erkekleri onların yöneticisi ve koruyucusu diye nitelemiştir. Ayrıca küçükler de âyetin muhtevasına alınmıştır. Çünkü öylelerinin servetlerinin korunmasını büyükler üstlenmiştir; böylece küçükler yetişkinlerin kefaleti altına alınmıştır. Yetişkinlerin malları ise elbette kendi yöntemleri altındadır. “Sefeh”in mahiyeti yukarıda anlattığım gibidir.
Burada Cenâb-ı Hak'kın çocuklardan ve kadınlardan bahsetmesinin hikmeti -âyette zikrettiği sefihlere vermekten sakındırdığına göre- onların yiyecekleri ve giyecekleridir. Câhillerin ve davranışlarıyla sefih olan kimselerin rızıkları başkaları üzerine vacip olmaz. Böylece zikredilenler, âyetin mânasına daha elverişli olur, her ne kadar kendilerinden bahseden âyetle amaçlanan sonuca layık hale gelmişlerse de. Sözkonusu edilen haller onlara galip gelince zikrettiği kimseler onlara hâkim olmuştur.
Hasan-ı Basri'nin, sefihlerle ilgili âyeti kâfirler anlamına yorumladığı da nakledilmiştir. Sanki o, geçime dayanak anlamındaki “kıyâm” kavramına din işlerini yerine getirme anlamı vermiştir, oysa ki din işlerinde kâfirlerden yararlanmak caiz değildir ki servet onun yanında bulundurulsun. Şu da var ki âlimler İslâm şeriatinin akitlerle ilgili hukukunu bilmediklerinden kâfirleri akitlerde yetki sahibi kılmayı hoş karşılamamıştır; mallarını kendilerine vermek de bunun gibidir.
Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınız. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınız meâlindeki beyanın “işlerinizin ve geçiminizin direği yaptığı mallarınız” şeklinde yorumlanmıştır”, Evet böyledir, Allah Teâlâ bu malları insanlar için dinlerini ve bedenleri ayakta tutan gıdalar konumunda bulundurmuştur.
O mallarla onları besleyin, giydirin. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki malları kendilerine vermeyin, fakat yiyeceklerini verin ve onları siz giydirin. Bir görüşe göre Allah şöyle buyuruyor: Mallardan onlara harcayın ve onları yedirin. Diğer bir görüşe göre yüce Allah mallar verilenlere değil verenlere nispet etTaberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 249; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 232.
tiğine göre bu durum çocuğun nafakası ile giyiminin yetişkin erkek üzerine vacip olduğunu kanıtlamaktadır.
(S5JOnlara güzel şeyler söyleyin. Denilmiştir ki “yapacağım, giydirecegim” gibi güzel vâdlerde bulunun. Başka bir görüşe göre onlara iyiliği emredin, kötülükten sakındırın demektir. Diğer bir görüşe göre edebi ve dini öğretin; kendilerine iyi, yumuşak ve nazik sözler söyleyin, demektir.
Hi KEİ NE ES AŞ İSİ LEE MEİN LİE ae Şal geli gla ERK SE osaig
---
Dipnotlar:
Şerhwt-Te'vilât'da şöyle denilmektedir: Yetimlerin mallarının velilerine nispet etmesinin sebebi, onların yönetimleri ve tasarrufları altında bulunmalarıdır. Bu durum: “Evlere girdiğiniz zaman kendinize selâm verin” beyanı gibidir. Bununla, Cenâb-ı Hak, evlere girenlerin yakınlarını kasdetmiştir ve onları kendilerinden kabul etmiştir. Bu aynı zamanda “kendinizi öldürmeyin” âyeti gibidir. Bundan kastedilen de “arkadaşlarınızı öldürmeyin” şeklindedir. Bu âyet de onun gibidir (Semerkandi, Şerhu”tŞu âyet-i kerimelerde beyan edildiği üzere: “Diğer insanlar gibi siz iman edin” denildiğinde “Akılsızların inandıkları gibi biz de inanalım mı?” derler. Bilin ki asıl akılsızlar onlardır, fakat bilmezler”. “İnsanların içinden aklı kıt olanlar, Şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden müslümanları çeviren şey nedir? diyecekler. De ki: Doğu da Allah'ındır, batı da, O, dilediğini daima doğru yola iletir”.
Nisa' 4:6
[Yetimlerle İlgili Hükümler]
Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: “Hattâ izâ”daki hattâ bağlantı harfi olup anlamı şöyledir: Yetimler nikâh çağına geldiklerinde onları sınayın; bu, Şâfii'nin (Allah rahmet eylesin) görüşüdür, O, sınamayı buluğ çağına girdikten sonra düşünmektedir. Sözkonusu sınamanın iki sebeple ergenlik çağından önce yapılmış olması da muhtemeldir. Birincisi, ergen çağına girmeden önce yetim çocukların alışkanlık edinmeleri ve eğitim görmeleri için çeşitli ibadetler ve davranışlarla sınanmalarıdır, tâ ki onlar malların hukuki yönlerini, kadr-u kıymetini bilmiş olsunlar ve ergenlik çağına gelince onları korusunlar. Zira onlar ergenlik çağına ulaştıktan sonra, üzerlerindeki ibadet görevlerini ve diğer farzları bilemezler. Dolayısıyla bu durumda Allah'a karşı görevlerinin ve farzların, yok edilmesi sözkonusu olur, çünkü ergenlik çağına girinceye kadar bu görevleri yerine getirmelerine imkân yoktur. İşte bu sebeplerle Cenâb-ı Hak yetimlerin veli ve vasilerine ergenlik çağından önce onları sınamalarını emretmiştir ki, yetişkin hale gelince yapmaları gereken ibadetleri ve diğer görevleri bilip yerine getirsinler. [§] Bakmaz mısın ki bir haberde yer aldığına göre Hz. Peygamber, şunları yapmakla babayı görevlendirmiştir: Baba yedi yaşına giren çocuğuna namaz kılmayı emredecek, dokuz yaşına gelince gerektiğinde dövüp eğitecek ve yataklarını ayıracaktır” ki bu, yeni neslin hakları cümlesindendir. Bu, ergenlik çağından önce alışmaları ve eğitimi almaları içindir; böyleleri ergenlik çağına gelince üzerlerindeki hak ve vecibeleri bilmiş olurlar ve bunları yerine getirme işi kolaylaşır.
İkincisi, yetimlerin akılları mallarının bir kısmıyla sınanmasıdır, onunla ticaret yaparlar ve sürekli meşgul olurlar; tâ ki bazı olayların veya beklenmedik hâdiselerin ortaya çıkması halinde mallarını koruyup koruyamayacaklarını görsünler. Bu yorumda, çocuk yaşta iken yetimlere ticaret izni vermenin caiz olduğuna dair delil vardır, çünkü bu durum ticaret yapmaksızın ortaya çıkmaz. Şayet denemekten kastedilen şey buluğ çağına girdikten ve büyüdükten sonraki durum ise, bunun da iki yoruma ihtimali vardır. Biri, ticaretin bizzat kendisini bilmesi, diğeri ise ticareti bilerek yapması ve kendi konumunun dışına çıkmamasıdır.
Şâfii'nin “Hatta harfi sıladır” demesine gelince, şayet onun bu harfi bağlantı (sıla) kabul etmesi mümkün olsaydı bir başkası için de rüşd kelimesini sıla yapması imkân dâhilinde girerdi, çünkü sıla kabul edilmesi açısından bununla önceki arasında bir fark yoktur”.
Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları şöyle demiştir: Rüşd, yetimin şahitlik yapmaya ehil olan kimselerden olmasıdır. Bu durumda yetime malı teslim edilir. Buna göre bu görüşün sahibi, fâsık kimselerin ellerinden mallarını geri alması gerekir. J Çünkü onların şahitlik yapma hakları yoktur. Aynı görüş sahibine göre kâfirlerin yetimlerine mallarının, ancak kendileri rüşd çağına ulaşmasından sonra verilmelidir. Şayet rüşdün şartı şahitlik olsaydı, bu görüş sahibine göre -küfür inancı üzerinde kaldıkça- malının kendisine teslim edilmemesi gerekir, çünkü kâfirin hiçbir kimse hakkındaki şahitliği kabul edilmez. Bu durum, rüşdün zikredilen şey değil, belki söylendiği gibi akıllı olmak, malını korumak ve onu iyi kullanmak anlamında olduğunu gösterir.
İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o, Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz anlamındaki ilâhi beyan hakkında şöyle demiştir: “Ergenlik çağına hilim, akıl ve vakarla ulaştığında”. İbn Abbâs yine aynı âyetin yorumu hakkında şöyle demiştir: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ergenlik çağından itibaren yetimleri deneyin, şayet onların halinde rüşd durumunu ve malları hakkında güzel yönetim sahibi olduklarını görürseniz mallarını onlara verin””. İbn Mesüd'un mushafında meâlen şöyledir: Eğer onlarda rüşd halini hissederseniz mallarını kendilerine verin. Hafsâ'nın mushafında da şöyle: “Yetimleri, malları konusunda deneyin, büyüdükten sonra ergenlik çağına gelinceye kadar”
Yetimlere mallarını vermemek üç açıdan mümkündür: Birincisi, cömertlik, el açıklığı, Allah Teâlâ'nın bol rızık vereceği ve harcadıklarının yerini dolduracağı ümidiyle aşırı derecede verip dağıtmak. Bu durum ihtimal dâhilinde değildir, çünkü bu, peygamberlerin ahlâkından ve uygulamalarından biridir, insanların bundan engellenmesi ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Yahut şehvetleri galip geldiği ve ihtiyaçlarını giderme emeline ulaşmak için harcarlar diye malları onlara verilmez. )Böyleleri kendi mallarından engellenirse başkalarının mallarından alır, dolayısıyla helâl ve güzel olmayan bir yoldan mal edinip, alır verirler. Bundan dolayı engellenmeleri muhtemel değildir. Yahut da akıllarındaki bir âfet veya zihni eksiklik sebebiyle malları kendilerine verilmez. Şayet mallarının kendilerinden engellenmesi bunun içinse, her zaman engellenmeleri gerekir, bunun ne bir vakti ne de bir müddeti vardır. Malları kendilerine, ancak bu afet ve noksanlık kalktıktan sonra verilir. Yetimde rüşd hali görülünceye kadar malı üzerinde tasarrufta bulunmaktan engellenmesinin gerekçesi işte budur.
Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 435.
[Baskı Altında Zina Etmenin Hükmü]
Yetimin (dolayısıyla erkek çocuğunun) ergenlik çağına erişmesi ve akıl baliğ olması ihtilam olmak (düşü azmak) yoluyla belirlenmiştir. Aslında ikisi dışında insanın bütün organlarını kullanmak mümkündür; bunları kullanmaya ancak kişinin kendisi kâdirdir, bunların biri cinsel organ, diğeri de dildir; bu iki organı ancak sahibi kullanabilmektedir. Bu sebepledir ki ihtilam olmak yetimin ergenliğe eriştiğinin ve âkıl bâliğ olduğunun alameti olarak kabul edilmiş ve yine aynı sebeple icbar altında tutmak bu iki organı etkileyememiştir. Meselâ icbar altında zina eden kimse gibi; böylesine had cezası uygulanır, çünkü zor kullanma zinayı oluşturamaz, o ancak kişinin fiili olarak gerçekleşir. Ancak (devleti temsil eden) vali müstesnâdır; vali kişiyi zinaya zorlar, o da bu fiili işlerse kendisine had cezası uygulanmaz, çünkü bunu, helâl olmasını sağlayan bir sebep olarak belirlemişiz, Bunun gibi bir kimse zorlanarak bir kadınla ilişkide bulunsa, şüphe ile cinsel ilişkiye girilen kadına verilen “ukr”®' tazminatını ödemesi gerekir, tazminat bunu zorlayana ödetilmez. Yine bir kimse kendi mallarından birini itlaf etmeye zorlansa, belirttiğimiz sebep dolayısıyla, mal zorlayana ödetilir. Buna bağlı olarak, zorlanan kimsenin boşaması, nikâhlanması ve köle azat etmesi geçerli olur, çünkü bu işler ancak dil ile gerçekleşir, dil üzerinde ise zorlama geçerli sayılmaz, bunun için bunlar caizdir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Anılanlar dışında mal satmak, almak ve diğer bütün akitler, (Jdil ile söylemekle değil teslim etmek ve teslim almakla gerçekleşirler. Başkası için de kullanılmaları mümkün olduğu için, bunlar hakkında zorlamanın hükmü geçerli değildir, bu sebeple iki çeşit baskı birbirinden ayrılmıştır.
Bundan dolayıdır ki iman dil ile değil sadece kalp ile olur dedik“? çünkü kişi kâfir olmak için zorlandığında, küfür kelimesini dil ile ifade etse de fakat kalbi imanla dolmuş bulunsa kâfir olmaz. Ancak kalbi küfür ile tatmin bulursa kâfir sayılır”, çünkü zorlama kalbe tesir etmez, zorlayan kişi de bu kalbi kullanmış olamaz, kalbi etkileyen başkası değil sadece onun sahibidir. Bu sebeple verdiğimiz cevap zikrettiğimiz gibi olmuştur.
[Ergenliğin Bilinmesi]
İhtilâm olmayı ergenlik kabul etmenin anlamı, cinsel organ dışında diğer organları kullanma imkânının bulunmasıdır, cinsel organı kullanmak ise ancak büyüdükten sonra mümkündür; bunun yanında babalar ve evlatlar hakkında bilinen ve toplumda cereyan eden anlayış. Bir de Cenâb-ı Hak mukadder kılınıp yazılan evladı talep etmenin buluğdan sonra olabilmesi. Bunun ise ancak çocuğun güç ve kudrete sahip bulunduğu zamanda olması gerekir, bu da ergenlik suyunun şehvetle çıkması yoluyla gerçekleşir. Örf ve adet açısından bilinen odur ki meninin şehvetle gelmesi durumunda ergenlik vaki olur, dolayısıyla meninin şehvetle çıkması ergenliğe alamet kılınmıştır“. İşte bunun içindir ki (Yetimler) Evlilik çağına gelinceye kadar buyurulmuştur.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ'nın kaderde yazdıklarının duyulur âlemde ifade edilmesi konusunda dil ile diğer vasıtalar arasında fark vardır. (SJŞu açıdan ki hiçbir kimse başkasının diline -dil sahibinin kanaatini almadan- hâkim olup konuşturamaz. Binaenaleyh ancak çocuğun sayesindedir ki buluğa ermiş olunca kaderinin gerçekleşmesinin anlaşılması sadece dil sahibinin ifadesiyle mümkün olur. İşte buluğun gerçekleşmesinin başkası tarafından bilinemez oluşunun anlamı budur. Tâ ki çocuğun ilk ergenliğe erişini kendisini belirtmiş olsun. Bir bakımdan çocuğun konuşması, kendi konumundakilere ilâhi hitabın yöneldiği birinin fiili yerine geçmiştir. Sözkonusu genç çocuğun konumu, akıldan imtihan edilen kişinin haline benzemiştir; çünkü akıl ihtilamla değil imtihanla anlaşılır. Buna bağlı olarak biz genci, ergenlik açısından değil akıl açısından imtihana tâbi tutmakla emrolunduk; bu noktada çocuğun ifadesi kabul edilir. Ergenlik çağına erdiğini söyleyen kimsenin beyanı artık benimsenir, böylece davranışları kayıt altına girer, hukukun da aynı zamandan itibaren bunun olabileceğini benimsemesi gerekir. Özellikle kişiye idrak yeteneğine ulaştıktan sonra uygulanacak sınavı benimsemediği takdire onu başka hangi yolla imtihana tâbi tutabiliriz, diyen kimseye göre! Şimdi, genç çocuğun ergenlik çağına erdiğini söylemesi benimsenince kendisini ilgilendiren her şey gerekli hale gelir. Daha önce de belirttiğim üzere onu ilgilendiren ilk şey buluğ çağına ulaşmasıdır. Bu durumda söz ve beyanın akılla ilişkisi, akli kemalin de buluğla alakası vardır, çünkü sorumluluğun ve dolayısıyla kayda geçirilmenin dayanağı ergenliktir. Yine dilin, sahibinin dışındaki biri tarafından kendisine hükmetmesinin imkân dışında kalışı, dile ait her hakkın mutlaka ona ait olacağını gösterir; çünkü dil alanına giren bir şeyin kendisi olmaksızın etkide bulunması mümkün değildir. Şunu da belirtmeliyiz ki dil olmaksızın vukü bulan her işin mevcudiyetinin sebebi dil değil, belki haber vereni olur. Böylesi icbar altına alınan türden bir şey olup yok olması beklenir ve gerçekten ortadan kalkar. En doğrusunu bilen Allah'tır O malları israf ile ve tez elden yiyip tüketmeyin. Denilmiştir ki israf yasaklanan her şeydir. [§] Yine denilmiştir ki israf haksız olarak yemektir. Sanki israf sınırı aşmaktan ibarettir; şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “O iyi kullar harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar.. İslâmiyet'te cimrilik yerilmiştir, bunun yanında yetimin malından harcama yapılırken de israf aynı şekilde yerilmiştir. “İsrâfen ve bidâren” 61721) yani “İsraf ile ve tez elden” Denilmiştir ki “bidâr” mübâdere demektir; her iki kelime aynı mânada kullanılır, cidâl ve mücadele gibi. Bidâr ve mübâdere'nin anlamı şudur: Yetime bakan kimsenin büyür de malına sahip olur korkusuyla onun malını yemekte acele etmesi. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür“, İbn Mesüd'un (r.a.) kanaati ise şöyledir: Yetimler büyüyecek korkusu ile onların mallarını israf ederek ve acele ile yemeyin.
Zengin olan (veli) yetimin malına tenezzül etmesin, yoksul olan da kararınca yesin. Âyetin zâhirine göre Allah Teâlâ yetimin velisi hakkında şu beyanda bulunmuştur: Şayet fakir ise örfe uygun tarzda israf etmeksizin yemelidir, bu da orta yollu bir harcamadır. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilmiştir ki bir sahâbi: “Malım yok, yetimim var” diye sormuş, Resülullah da şöyle cevap vermiştir: “Yetiminin malından israf etmeyecek ve onun malını kendi malınla birleştirmeyecek şekilde ye”. Bu hadiste, zengin kimsenin vasisi bulunduğu yetimin malından yemesinin caiz olmadığına, fakir olan vasi yiyince de israfa kaçmayacak bir harcamada bulunmasının gerektiğine yönelik delil vardır. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'ın malı (devlet malı) konusunda kendimi yetimin malı karşısında imiş gibi kabul etim. Şayet bu mala ihtiyaç duymazsam ona dokunmam, şayet ihtiyaç duyarsam örfe uygun bir şekilde yerim. Servete kavuşunca da yediklerimi öderim“.
(SJİbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Vasi eğer muhtaç durumunda ise elini yetimlerin elleri ile yemeğe uzatır, fakat sarık giyemez”, Hz. Âişe'nin de şu ilâhi beyan hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: Yoksul olan da kararınca yesin demek “Yetimin velisi, onun malına bakıp geliştirdiği ve kendisi muhtaç olduğu takdirde onun malından yer””“ anlamına gelir. Bir görüşe göre borç olarak yer, sonra zengin olunca onu geri verir. Bu, İbn Abbâs'ın kanaatidir”.
Şöyle denilmiştir: kararınca yesin, yani kendi malından, yetimin malına dokunmasın”. Diğer bir görüş ise şöyle: Yetimin malı için çalışınca ve o malı gözetince yer. Bir görüşe göre de borç olarak yer; Cenâb-ı Hak'kın şu beyanına bakmaz mısınız? (Mallarını kendilerine verdiğimiz zaman) yanlarında şahit bulundurun. Yetimin malı yetimlere verildiği zaman, Allah buna şahit tutmayı emretmiştir, şayet mal vasinin elinde emanet olsaydı verirken şahit tutmaya muhtaç olmazdı. Şu kadar var ki bu, vasinin kendi konumu için değil, kendisi ile yetimin vârisleri arasında anlaşmazlık çıkması durumunda anlaşmazlığı çözmek için şahit gerektirir. Tartışması yapılan bu konuda şöyle de denilmiştir. Örfe uygun olarak yemek, açlığı giderecek kadar yemek ve avret yerini örtecek kadar giyinmek demektir.
Hesap sorucu olarak da Allah yeter. Denilmiştir ki Allah, vasinin, yetimin malından aldıklarına ve harcadıklarına şahittir” Hasiben beyanının “Yetim dünya hayatında hesaba çekmese de âhirette Cenâb-ı Hak, onu hesaba çeker mânasına gelmesi muhtemeldir.
Lea LEZ ÖLEN YANIN 35 É Gi iz
---
Dipnotlar:
“Amr b. Şuaybdan, babasından, dedesinden rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Yedi yaşına girince çocuklarınıza namaz kılmayı emredin, on yaşına basınca bundan dolayı onları dövün ve yataklarını ayırın”. Bezzâr Ebü Râfiden, onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Hz. Peygamber'in vefatından sonra onun kılıcının kını üzerindeki bir yerde şu yazının yazılı olduğunu bulduk: “Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla. Erkek çocuklarla câriyelerin, erkek kardeşi ve kızkardeşlerin yataklarını yedi yaşına gelince ayırın. Oğullarınızı -zannederim dokuz yaşına gelince- namazdan dolayı dövebilirsiniz” (Bezzâr, el-Müsned, IX, Şârih şöyle demiştir: “Hattâ harfinin sıla ve haşiv (dolgu) olduğunu söyleyenlerin sözü isabetli değildir. Çünkü hatta harfinin sıla ve anlamsız kılınması caiz olsaydı, rüşd kelimesinin de haşiv ve sıla yapılması caiz olurdu, zira bununla onun arasında bir fark yoktur. Dolayısıyla bu, Kur'ân-ı Kerim'i hükümleri itibarıyla geçersiz kılmak olur. Böylesinin götüreceği sonuç çirkin bir şeydir (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 144b; Medine nüshası, © Semerkandi'nin ibaresi ise şöyledir: “Sultan müstesnâ, çünkü onun emri helâl kılan sebebin alameti gibi kılınmıştır, bu sebeple de şüphe meydane getirir. Cezalar ise şüphe ile uygulanamaz” (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr: 145b). Ukr: Şüphe ile cinsel ilişkiye girilen kadına mehir gibi verilen bir tazminattır. Her ne kadar asıl metinde “mâ kulnâ” ifadesine yer verilmişse de anlamın tutarlı olması için “kulnâ” olarak değiştirilmesi gerekir. & o Müellif Allah Teâlâ'nın şu beyanına işaret etmiş olmalıdır: “Kalbi iman ile tatmin olduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse, (ona Allah'ın gazabı vardır) Ama kim, kâfirliğe göğsünü açarsa, onların üzerine Allah'tan bir gazap ve onlar için büyük bir azap vardır”. ©i Alâeddin Semerkandi İmam Mâtüridi'nin anlattıklarını açıklama sadedinde şöyle demektedir: “Allah Teâlâ Şimdi artık onlarla birleşin ve Allah'ın sizin için yazdığını isteyin” meâlindeki beyanı ile çocuk istemeyi emretmiş ve bunun bizim için mukadder kılındığını haber vermiştir. Mükellef kılmak ancak hâli tam olana yapılır, bu da ergenlik çağına ulaşmaktır. Şüphe yoktur ki evlat sahibi olmakla mükellef tutulmak, ancak talep ettiği takdirde bulup gücünün yetmesi halinde mümkün olur. Aksi takdirde çaresi olmayan bir şeyle mükellef tutulma durumu ortaya çıkar, bu ise güç yetirilemeyen şeyle sorumlu tutulmaktır. Bu konumdaki güç meninin şehvetle çıkmasından ibarettir. Bu da çocukluk dönemi için bilinen ihtilamdan ibaret olup sözkonusu güç için bir işaret haline getirilmiştir. (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 145; Medine nüshası vr. 165). Yine o iyi kullar harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur. 8 oo Taberi, Câmi'w'l-beyân, IV, 254; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 435. Amr b. Şuayb'ın babası yolu ile dedesinden rivayet ettiğine göre bir adam Hz. Peygambere gelerek şöyle demiştir: Geçinmek için bir şey bulamıyorum, malım da yoktur, yanında malı bulunan bir yetim var. Hz. Peygamber ona şöyle cevap vermiştir: “İsraf olmaksızın ve kendi malını onun malına karıştırarak gelir elde etme kastı bulunmaksızın yetiminin malından ye” Zannedersem şöyle demiştir: “Kendi malını onun malıyla koruma” (İbn Mâce, 68 İbn Sâd, et-Tabakâtil-kübrâ, III, 276; Taberi, a.g.e. IV, 255; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, II, 436; Şârih şunları söylemiştir: “Bu sözü Beytü'l-mâl (Hazine) hakkında söylemiştir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 145b). Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VI, 4; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 11, 436. Alâaddin Semerkandi şöyle demiştir: İbn Abbâs şunu demek istemiştir: Yetimle birlikte onun için hazırlanan yemekten yer fakat yetimin malından elbise giyemez” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 145b; Medine nüshası, vr. 165b). 7% Buhâri,“Tefsir IV, 2; Taberi, Câmi'u'/-be yân, IV, 260; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 435. Çünkü veli, kendi malını israf ederek yiyince onu tüketir, dolayısıyla yetimin malına muhtaç olur. Bu sebeple kendi malından örfe uygun şekilde yemesi emredilmiştir ki yetimin malına ulaşmasın” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 145b)
Nisa' 4:7
[Mirâsın Taksimine Dair Hükümler]
IJAnne babanın ve yakınlarının bıraktıklarından erkeklere pay vardır; yine kadınlara da pay vardır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin Câhiliye devri insanlarının, kızların yanı sıra kadınlarla küçük çocukları vâris kılmamaları sebebiyle inmiştir. Onlar erkeklerden de sadece savaşa elverişli yaşta olup ganimet elde edenlere mirâs veriyorlardı. Bu itibarla âyet-i kerime hem erkekleri, hem de kadınları birlikte vâris kılmak üzere nâzil olmuştur”. Başka bir rivayete göre âyet Evs b. Sâbit el-Ensâri adında bir zat için inmiştir. Evs vefat etmiş, birkaç kızı ile hanımını geride bırakmıştır. Amcasının oğullarından vasi durumundaki iki erkek onun malını almış, hanımına ve kızlarına bir şey vermemiştir. Bunun üzerine Evs b. Sâbit'in hanımı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme gelerek şikâyette bulunmuş ve durumunu anlatmıştı. Resülullah kadına: “Evine dön, bakayım Allah bu konuda neye hükmedecektir?” demiştir. Kadın da gitmiştir. Ardından Allah Teâlâ'nın şu meâldeki beyanı inmiştir”: “Ebeveynin ve en yakınlarının geride bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Kadınlara da ebeveyninin ve en yakınlarının geride bıraktıklarının azından da çoğundan da farz kılınmış bir pay vardır” Başka bir rivayete göre sözkonusu âyet-i kerime Sâd'ın” hanımı hakkında inmiştir. Şöyleki Sâd, Uhud savaşında şehit düşmüş ve geride iki kız ile hanımını bırakmıştır. Sâd'ın kardeşi onun malının tamamını almış ve hanımına da kızlarına da bir şey vermemişti. Bunun üzerine hanımı Hz. Peygambere (s.a.) giderek şikâyette bulunmuş ve olan biteni anlatmıştır. Resülullah da ona “Allah sizin hakkınızda bana bir şey indirmemiştir” buyurmuştur. Daha sonra bu âyet nâzil olunca Resül-i Ekrem, 7 Taberi, Câmi'u'l-be yân, IV, 262; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 439. 71 İbn Hacer, el-İsâbe,1, 144; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 438.
kızların amcalarından malın üçte ikisini alıp kızlara, sekizde birini de hanımına vermiş, Jkalanı da amcaya bırakmıştır”. Artık âyetin kimler hakkında indiğini ancak Allah bilir. Bu nakilde iki kıza mirâstan üçte iki verileceği hususunda delil vardır, nitekim onların üç ve daha fazla sayıda payları da aynıdır. Bu mesele, bazılarının “iki kız malın yarısını alamaz, çünkü Allah Teâlâ üç kıza üçte iki pay vermiştir” şeklinde söylediği gibi değildir.
Âyet-i kerimenin -burada anlatılandan başka- iki şıkka daha ihtimali vardır: Bu ilâhi beyandan sadece evlatların kastedilmesi muhtemeldir. O takdirde âyetin hükmüne bütün çocuklar, yani kızların bütün çocukları ile oğulların bütün çocukları girer, çünkü bunların hepsi ölenin çocuklarıdır. Bir de âyetten erkek ile kadınların kastedilmesi mümkündür, bu takdirde buna zevil-erhâm (yakınlar) da girer. Evlattan olan kızların kızları buna girmeyince, bu durum yüce Allah'ın sadece evlatları değil, belki erkek ve kadınları birlikte kastettiğini gösterir.
Yine sözkonusu âyette, vârise yapılacak vasiyetin nesh edildiğine de işaret vardır, çünkü Cenâb-ı Hak Erkeklere bir pay... kadınlara da bir pay vardır buyurmuştur. “Mefrüdan”, yani az ya da çok her birinde bilinen pay vardır demektir.
Sonra azından çoğundan belli payı anlamındaki “nasiben mefrüda” (losi La) beyanı hakkında İmam Mâtüridi şöyle demiştir: Bir görüşe göre bu, payını açıkladığı kimseye yöneliktir; bunlar da ashâb-ı ferâiz (mirâstaki pay sahipleri) olup asabeler değildir. Dolayısıyla bu hüküm, Kur'ân'da ismen haklarına işaret edilen kimseler hakkında geçerli olur. Zikri geçtiği üzere, Allah'ın açıkladığı şeylerin iki hak olma ihtimali vardır. Onlardan biri asabelerin” hakkıdır. Nitekim baba, erkek kardeşler ve erkek evlatlar için zikredilmiştir. İkincisi, ise ashâb-ı ferâizin” hakkıdır. Şayet böyle olursa pay işaret ve işaret yoluyla bilinen şeyi kapsar. [§]Çünkü asabelik hakkı olarak mirâsa hak kazananların çoğu hakkında nas bulunmayanlardır; haklarında nas bulunanlar, özellikle çocuklar, erkek kardeşler ve babadır. Bir görüşe göre bu, değişik derecelerdeki akrabanın hepsini içine alır, böylece yine hakkında nas varit olmuş ve delile dayandırılmış bulunur. Yüce Allah'ın, “Aralarında kan bağı bulunanlar birbirlerine diğer müminlerden daha yakındır”? meâlindeki beyanı bu yorumu kuvvetlendirir. Görüldüğü üzere inananlarla hicret edenler hakkında, onların din ve hicret kardeşliğine sahip uzak kimseler olduklarını beyan etti. Akrabadan bir kimse bile kalsa, mirâs müminlere verilmez, çünkü akrabanın hakkı, akrabalık sebebiyle müminler ve muhacirlerin hakkının önüne geçirilmiştir; bu sebeple akrabalar şâyân-ı tercihtir. Bununla birlikte devlet, inanmış olma hakkı sebebiyle onlara harcama yapma hakkına sahiptir. Akrabalar bulunduğu halde, akraba dışındaki inananlara vermekte şüphe vardır; dolayısıyla akrabalar duruyorsa onlara vermek iki yönden şâyân-ı tercihtir. Birincisi, Kur'ân hükmünün umümi oluşu, zaruret olmaksızın birine ait hükmün, diğerinin içine sokmadan her bir âyetin hükmünün gerçekleştirilmesidir. İkincisi, zikrettiğim gibi, çoğu sahâbinin ittifakı ve günümüzde fetvanın bu yönde olması ile birlikte bu hususta icmâın bulunmasıdır”.
© esiyor j5 e ilasa Ala PETINE b
---
Dipnotlar:
7 Bu kıssa Nisâ süresini 1 1. âyetinin iniş sebebi hakkında rivayet edilmiştir, aşağıda gelecek âyetin dipnotuna bakınız. Fakat Taberi ve diğerleri İkrime'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Âyet, Kücce'nin annesi ve kızı, ayrıca Sâlebe ve Evs b. Süveyd -ki bunlar Ensâr'dandırhakkında inmiştir. Bunların biri Ümmü Kücce'nin kocası öbürü de bu hanımının çocuğunun amcasıydı. Kadın şöyle demiştir: Ey Allah'ın elçisi! Kocam öldü, beni ve kızını geride bıraktı, bize mirâstan pay verilmedi. Çocuğunun amcası da şöyle demiş: Ey Allah'ın elçisi! Bu kadın ata binmez, zorluk yüklenmez, düşman öldürmez, kocası kendisi için servet edinir ama o, çalışıp kazanmaz” demiş. Bunun üzerine sözkonusu âyet inmiştir (Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 262; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 439). Asabe: Kur'ân'da payları açıklanan mirâsçıların paylarından artan mirâsa hak kazanan ölünün erkek akrabalarıdır. Ashâbu’l-Ferâiz Kurânda mirâs âyetlerinde alacakları paylar ismen açıklanan mirâsçılardır.
Nisa' 4:8
Yakınlar taksimde hazır bulunurlarsa. Bu cümle hakkında iki şekilde yorum yapılmıştır. Bir yoruma göre Allah Teâlâ “kısmet” ile ölünün geride bıraktığı mirâsın, vârisler arasında bölüştürülmesini kasdetmiştir. Başka bir görüşe göre vasiyet edilen malın vasiyet esnasında taksim edilmesini kastetmiştir. Yani kişi anılan akraba, yetimler ve yoksullara bir şey vasiyet eder ve iyilikte bulunur; burada hitap vasiyeti yapana yöneliktir. Bu beyanın mirâs taksimiyle ilgili olduğunu kabul eden görüşe göre hitap vârisleredir. Şayet vârisler, büyük yaşta iseler kendilerine bir şey verirler ve onlara bir miktar ihsanda bulunurlar. Şayet küçük yaşta iseler, vasileri onlara güzel sözler söylerler, yani güzel bir vâtte bulunurlar. Bir görüşe göre ölenin bıraktığı mirâs, menkul mallardan ise onlara bundan bir şeyler verir, şayet akar veya tarla türünden ise onlara güzel sözler söyler, yani ürünün hasat vaktine kadar yahut satacaklarsa satış vaktine kadar güzel bir vâtte bulunur.
Bu âyet hakkında yorum yapanlar farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları âyetin mensüh, diğerleri ise muhkem olduğunu söylemiştir; bu sonuncusu İbn Abbâs'ın görüşüdür”. Âyetin mensüh olduğunu söyleyen, onun mirâs âyetiyle neshedildiğini belirtmiştir; o da “yüsikümullahu fi evlâdiküm” ” âyet-i kerimedir. Çünkü ashâb-ı kirâm evlatlara, babalara ve annelere vasiyette bulunuyorlardı. Nitekim Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Birinize ölüm yaklaştığında eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına...” Bu mirâs âyeti, vasiyet eden kişinin vasiyet hükmünü neshetmiştir. Bu âyetin muhkem olduğunu söyleyenler de vardır. Bunlar da İbn Abbâs, Hasan-ı Basri ve Mücâhid gibi âlimlerdir. Onlara göre vasiyet iyilik yapmak ve ihsanda bulunmaktır, dolayısıyla nesh edilmeye ihtimali yoktur. Denildi ki Abdullah b. Abdurrahman”, Hz. Âişe henüz hayatta iken babasının mirâsını taksim etti. Abdullah, evde ne bir yoksul bıraktı ne de bir akraba, hepsine babasının mirâsından ayırarak bir şeyler vermiş ve ardından “ve izâ hadare'l-kısmete” (azal 72 1314) âyetini sonuna kadar okumuş. Bu durum, İbn Abböâs'a hatırlatılınca o şöyle demiş: İsabet etmemiştir, o mal kendisinin hakkı değildir. Okuduğu âyetin hükmü sadece vasiyet hakkındadır; ondan, sözü edilen kişilere ölüm halinde olan kişinin vasiyette bulunmasını kastediyor".
Onları rızıklandırın ve kendilerine güzel söz söyleyin. Bir görüşe göre mal çok olunca az miktarda verir, az olunca onlara özür beyan eder. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür“, Bir başka görüşe göre de vâris olmayanlara bir şeyler vermesini, vâris olanlara emretmektedir, bu da Hasan-ı Basri'nin görüşüdür”. Onlara güzel söz söyleyin. Bu beyanda güzel sözün, zikrettiğimiz mânaya ihtimali vardır; yani orada bulunan vârisler, eğer büyük yaşta iseler onlara bir şeyler verir; şayet mal, tarla gibi zamanla gelir getirecek ve henüz mevcut degilse ürünün çıkacağı vakte kadar onlara vâtte bulunur. Yahutta vârisler büyük iseler onlara verir, küçük iseler vasi onlara özür beyan eder.
---
Dipnotlar:
8%- O Abdullah b. Abdurrahman b. Ebü Bekir es-Sıddik Teymîdir. Abdullah, babasından ve teyzesi Ummu Seleme'nden rivayette bulunur. Oğlu Talha ve Kasım da kendisinden rivayette bulunmuşlardır. Güvenilen bir ravidir. 70/689'dan sonra vefat etmiştir (bk. Zehebi, el-Kâşif, 1, 567; İbn Hacer, Takribu't-tehzib, s. 310). 85 Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 265; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 441.
Nisa' 4:9
Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde. Denildi ki bu âyet-i kerimenin hitap ettiği kişi, küçük çocukları bulunup ölmesi yakın olan bir erkektir. Biri ona “Şu kadar vasiyette bulun, yahut şunu azat et veya şunu yap” der. Halbuki ölen kendisi olsaydı servetini çocuğuna bırakmayı isterdi. İşte Cenâb-ı Hak bu sözü söyleyeni Allah'tan sakınsınlar beyanıyla korkutmuş ve kendi çocuğu hakkında adilce söylenmesini seveceği bir sözü söylemesini doğru söz söylesinler meâlindeki hitabıyla emretmiştir. Bu yorum İbn Abböâs'ın görüşüdür”. Başka bir görüşe göre bu kimse ölüm vakti gelen kimsedir, onun yanına gelen biri şöyle der: “Allah'tan kork, küçük ve servetini zayıf olan çocukların için elinde tut, onlardan başka senin malına layık kimseler yoktur; malından verilecek bir şey vasiyet etme” der. Allah Teâlâ bu kimsenin o sözleri söylemesini ve ölmek üzere olan kişiyi hayır işlerinden engellemesini yasaklamıştır. Çünkü ölmek üzere olan kimse, şayet kendisi olsaydı ve iyilik ile ilgili işleri vasiyet etmeyi isteydi bu sözlerin kendisine söylenmemesini ve bundan engellenmemesini arzu ederdi. İşte bunun gibi ölmek üzere olan kişinin yanında bulunan kimsenin de bu sözleri söylememesi gerekir. Birinci görüş daha uygundur.
© Süyüti,ed-Dürru'l-mensür, II, 440.
8 Tebari, Câmi'u'l-be yân, IV, 269-270; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 442.
[Ölmek Üzere Olan Kişinin Vasiyeti]
Bir görüşe göre âdil söz söylesinler. Ve doğru söz söylesinler demektir. Allah Teâlâ kişiye üzerindeki borçlarla ilgili vasiyette bulunmasını, ayrıca vasiyette haktan uzaklaşmasını emretmektedir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cenâb-ı Hak, ölüm döşeğinde yatan hastanın huzurunda bulunan kimseyi, ölmek üzere olan kişiye servetini köle azat etme, sadaka olarak dagıtma yahut da Allah yolunda harcamayı emretmesini yasaklamıştır. Bunun yanında ondan, borcunu ve alacağını açıklamasını istemiştir”, ISJAllah'tan sakınsın ve ölmek üzere olan hastanın yanına oturdukları zaman doğru söz söylesinler. Yani yapacağı vasiyetinde âdil olmasını, zulmetmemesini söylesinler demektir. Öleceği zaman vasiyetinde âdil olan kimse, malını sanki Allah yoluna yöneltmiş gibi olur. Sâd b. Ebü Vakkâs, kalkıp Hz. Peygambere (s.a.) malından ne kadar vasiyette bulunması gerektiğini sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: “Üçte birini, üçte biri de az değildir. Şüphe yok ki senin aile fertlerini zengin bırakıp dünyadan ayrılman, insanlardan istemeye çekinen fakir ve muhtaç durumda bırakmandan daha hayırlıdır” cevabını vermiştir”. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ vefatınızda, daha önce yaptığınız amellere ilave olarak mallarınızın üçte birini size sadaka olarak bıraktı”, çeşi lal b OS GIB ALE İzi OS idi
---
Dipnotlar:
Buhâri, “Vesâyâ” 2; Müslim, “Vasiyet”, 5. Müslim'in lafzı şöyledir: Sâd b. Ebü Vakkâs'tan, o şöyle dedi: Vedâ Haccı sırasında, ölüm derecesinde hasta olup da kurtulduğum şiddetli bir ağrıdan dolayı Hz. Peygamber beni ziyaret etti. Ben şöyle dedim; “Ey Allah'ın elçisi! Gördüğün gibi bana şiddetli bir ağrı geldi, ben mal sahibi biriyim, tek bir kızımdan başka vârisim de yoktur, servetimin üçte ikisini Allah rızası için vereyim mi?” Resülullah: Hayır” dedi. Dedim ki; “Yarısını vereyim mi?” “Hayır, üçte bir... üçte bir de az değildir. Senin vârislerini zengin bırakman fakir ve insanlardan çekinen kimseler olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Allah rızasını kastederek yaptığın her harcamadan, hatta hanımının ağzına koyduğu lokmadan dolayı ecir alırsın” dedi. Sâd dedi ki, “Ey Allah'ın elçisi! Ashâbımdan sonra halef bırakayım mı?” Buyurdu ki: “ Şüphe yok ki sen Allah rızasını kastederek bir amel ile halef bırakırsan dereceni ve yükselmeni arttırır. Belki de sen halef bırakırsan bazı kavimler sana fayda, bazıları da zarar verir. Allah'ım! Ashâbımın hicretini kabul et, onları geri döndürme; fakat talihsiz olan Sâd b. Havledir” Hz. Peygamber, Sâd'ın Mekke'de vefat etmesi dolayısıyla mersiyede bulundu, onun için ağıt söyledi. e Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 440; İbn Mâce, Vesâyâ, 5.
Nisa' 4:10
[Yetimin Malını Almak]
Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler. Yani helâl kabul ederek yiyenler; kişi helâl kabul ederek yetim malını yerse kâfir olur, tehdit onun içindir. Bir görüşe göre âyetteki “zulmen” (Lis) kelimesi “gasp yoluyla” demektir. Burada yemek almaktan ibarettir. Allah Teâlâ'nın şu sözünde olduğu gibi: ( “Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin” meâlindeki âyette Allah faizi almayı yasaklamıştır. Buna göre bu âyetteki “yemek”, kavramı almaktan sakındırma konumundadır. Yine “faiz yiyenler”” ve “faizden kalanı bırakın” meâlindeki ilâhi beyanlar faiz almayı yasaklama anlamındadır. Buna göre tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki “yemek” kavramı “almak ve helâl saymak”tan ibarettir. Âyet-i kerimeyi gasp mânasına alanlar, ateş tehdidini ona tahsis etmişlerdir, ancak faiz yiyen kişi tövbe ederse müstesnâdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, kulları içinde suç işleyenlerden dilediğine azap edebilir. Nitekim faizi helâl sayanları azapla tehdit etmiştir, ancak tövbe edenler bu tehdidin dışındadır. Bir görüşe göre bu ifade bir teşbihtir, yani yetimin malından yiyen, çirkin ve büyük bir günah olması sebebiyle sanki ateş yemiş gibi olur. Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin “İki zayıf insan hakkında Allah'tan korkun” buyurduğu bize nakledilmiştir. Kendisine “Onlar kimlerdir?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Biri yetim çocuk, diğeri kadındır” Cenâb-ı Hak çocuğu yetim bırakmış ve onun hakkında tavsiyede bulunmuş, kadını da imtihana tâbi tutmuş ve onun aracılığıyla başkalarını da imtihan meydanına çekmiştir”3.
YE LİN abdi EARNE
---
Dipnotlar:
Bu hadisi Abd b. Humeyd rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 443). Ebü Hureyreden rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allahım! Ben iki zayıf kesimin; yetim ile kadının hakkını önemseyip haram kılıyorum”.
Nisa' 4:11
[Mirâsın Taksim Edilmesi]
Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeklere iki kadın payı kadar (mirâs vermenizi) emreder. Bir görüşe göre “yüsikümullahu” beyanının mânası “Allah size farz kılar” demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ın E birden fazla âyetinde mirâsı “ferida, mefrüd” şeklinde isimlendirmiştir. [9] Meselâ şu âyet-i kerime: “Anne babanın ve yakınlarının bıraktıklarından erkeklere pay vardır... belli pay” yani “nasiben mefrüdan” Yine tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin sonunda “faridaten minellah” buyurmuştur. Şu da vardır ki sözkonusu kavram, hak sahiplerinin çabası olmaksızın Allah'ın kullarına gerekli kıldığı bir şeydir. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak onu “ferida” diye isimlendirmiştir, çünkü onu kendisi gerekli kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bir görüşe göre: “Yüsikümullahu fi evlâdiküm” GS: Yİ gi al #2) beyanının anlamı şudur: Allah evlatlarınız hakkında... açıklar, âyetin sonuna kadar.
Bu âyette, şimdi meâlini vereceğimiz ilâhi beyanda yer alan anne-baba ve akrabaya vasiyette bulunma hükmünün nesh edilişi vardır: “Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması yazıldı”. Sözkonusu hükmün nesh edildiğinin delili, Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: “Allah Teâlâ her hak sahibine hakkını vermiştir; dolayısıyla vârisler için vasiyete gerek yoktur”.
Şöyle de denilmiştir: Câhiliye insanları, ölen kişinin mirâsçıları arasında bulunan kadınlara, küçük çocuklara ve kızlara değil, sadece erkeklere ve ganimetten pay alanlara mirâs verirlerdi. Bunun üzerine şu âyet inmiştir: Erkekler için, anne baba ve akrabanın bıraktığı mirâstan pay vardır, kadınlar için de anne-baba ve akrabanın bıraktığı mirâstan pay vardır”. Bu âyet, kadınların mirâsta hakları olduğu konusunda bir açıklamadır. Şu meâldeki âyet de böyledir: Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeklere kadının payının iki mislini (mirâs vermenizi) emreder. Bu ilâhi beyanda bütün erkeklerin ve kadınların mirâstan hakları bulunduğuna dair açıklama vardır. Şöyle denilmiştir: Bu âyetin tefsiri, vâris olma sebebi açısından farklı olsalar da, Kur'ânda açıklanan yakınlardır “Yüsikümullahu fi evlâdiküm” E j à a) beyanı ile içinde mirâsın zikri geçen âyetlerin sonuna kadar ki âyetler, birinci âyette mücmel (kısa) olarak, Allah'ın kadınlarla erkekler için gerekli kıldığı payların ulaştığı miktarı tefsir etmiştir. Âlimler, kişi ölür de geride mirâsçı olarak erkek ve kız çocukları bırakırsa, aralarında mirâs paylaşımının, bir erkeğe iki kadının payı kadar olacağı konusunda birleşmiştir.
Âyette geçen “fi evlâdiküm” çocuklarınız hakkında meâlindeki beyan, ölenlerinizin çocukları mânasına yorumlanabilir; bu, dilde caizdir; çünkü kişinin, henüz hayatta iken mirâsını evlatları arasında taksim etmesinin ona farz kılınması düşünülemez, şu halde Cenâb-ı Hak, ölen kimselerin çocuklarını kastetmiştir. Yahut daha önce de zikrettiğimiz gibi, [9]Câhiliye toplumu, kız evlatları ile küçük çocuklara mirâstan pay vermiyorlardı. Allah Teâlâ, kız evlatları ile küçükleri mirâstan mahrum bırakmamaları için hepsine hitapta bulunmuştur. Bir de Allah size çocuklarımız hakkında emreder meâlindeki beyan sizden ölenlerin çocukları demektir, çünkü hayatta olan kimsenin çocukları hakkında böyle bir hitapta bulunması mümkün değildir. Bu durum, “yüsi” kelimesi “farz kılar” yahut “emreder” mânasında tevil edilirse böyledir. Şayet kelimenin tevili “beyan eder” tarzında olursa, bu durumda Allah'ın, hayatta olan kimseye, öldükten sonraki malı ile ilgili olarak evlatları hakkında açıkladığı hükümleri haber vermesi caizdir. Bu tür bir tevil vasiyete engel olur, çünkü o, açıklama hakkını yok eder; bir de malın taksimini ortadan kaldırıp bazıları aleyhine ve bazıları lehine vasiyetin gerçekleştirilmesini ortaya koyar. Bu ise uzak bir yorumdur, çünkü açıklananlar dışındaki kimselere malik olmaz!“ İçinde, vasiyet hükmünün “Anne-babanın bıraktığı mirâstan erkekler için pay vardır”? meâlindeki âyetle neshedildiği görüşünde olanlar da vardır. Çünkü ister az ister çok olsun, âyet mirâsı farz kılmıştır. Şayet anne-baba için vasiyette bulunmak, “Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı” meâlindeki âyetle gerekli kılınsaydı az veya çok malın tamamından mirâs gerekli olmaz, sadece artan kısmı hakkında gerekli olurdu. Fakat âyet yabancılar lehine vasiyette bulunmayı engellemeyince, belirlenmiş olan hisseyi, vasiyet yerine getirildikten sonra maldan artan kısmına çevirir. Benzer şey vâris için de sözkonusudur.
(SFakat sözü edilen âyette vasiyetin borç olarak yazılması mirâs âyetiyle neshedilmiş durumdadır. Çünkü birinci âyette, vasiyet yazıldı, diye buyurulmuştur. Ne var ki âyette, gerekli oluş hükmünün kalktığına işaret vardır. Çünkü birinci âyette (Bakara süresindeki âyet) “vasiyet yazıldı”, yani farz kılındı diye buyurulmuştur. Fakat Allah Teâlâ az-çok var olan bütün mallarda hak oluşunu vacip kılınca, bununla ne farziyet kaldı ne de vücüb; sadece fazlası vacip olur. Şu da var ki anne-babanın hakkı ile zikredilen diğerleri lüzum yöntemiyle oluşmuştu, fakat bunlar mirâs âyetiyle düşmüştür, aslında vasiyetle vücut bulmuştu, Vasiyet gerekliliği ortadan kalkınca hadiste vâris için vasiyet olmadığı bilgisi gelmiştir. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de söyle buyurmuştur: “Allah her hak sahibine hakkını vermiştir, bu sebeple vârisler için vasiyete gerek yoktur”“i, Böylece, âyetle sabit olduğu için hak düşmüştür, hadis ise “Vasiyet yoktur” demektedir. Sözkonusu ettiğim bu sebepten dolayı vasiyet hakkı, Kur'ân-ı Kerim'le düşmüş olur. Şunu da belirtmek gerekirki vasiyet kadın için vücup ifadesi olmaksızın “bir yıla kadar nafaka”! meâlindeki cümle ile zikredilmiştir, sonra da bu vasiyet hakkı yukarıda temas edilen hadisle düşmüştür. Çünkü âyette, evlat ve akrabanın mirâsından bahsedilmekle birlikte kadından söz edilmemiştir. Geride nafaka hakkı kalmıştır. Çünkü ölenin, vârisleri dışındaki kimselere vasiyette bulunma hakkı mevcuttur. Fakat kadının mirâsında vasiyet zikredilmiştir, şu âyette olduğu gibi: “İçinizden vefat edip de geride eşler bırakanlar, bir yıla kadar evlerinden çıkarılmaksızın, eşleri için geçimlik pay vasiyet etsinler”. Böylesinin vasiyeti anne-babaya ve akrabaya yazılmıştır. Sonra Cenâb-ı Hak karı-kocayı anne-baba ve akrabanın mirâsına az veya çok ortak etmiştir. Mirâsın yarısı, dörtte biri ve sekizde biri beyanı gibi. Bu âyetin, yukarıda söz edilen hususları neshettiğini daha önce açıklamıştık. Dolayısıyla bu âyet, iki hükmü de neshetmiştir. Burada anlatılanlar nesih hakkında yapılan istidlâle dayanmaktadır. Şu da var ki mezhebimiz Ehl-i Sünnete göre bu anlatılanlar Kur'ân'ın beyan ettiği hükmün neshedilişinin açıklanmasında yeterli durumdadır. Çünkü bu, şu dönemde açıklanabilecek hükmün son noktasıdır. Allah Teâlâ, Hz. Peygambere, Kur'ânda bulunan hükümleri açıklama konumunu vermiştir”.
(SJ“Allah erkeklere iki kadın payı kadar emreder” Bu ilâhi beyanda, kız mirâsçı bulunmadığı takdirde malın tamamının erkek çocuğa ait olduğunun delili vardır. Çünkü Allah Teâlâ, kız için belirlediği payın iki mislini erkeğe vermiştir; kızla birlikte erkek kardeş mirâsçı bulunmadığı zamanda ona mirâsın yarısını vermiştir. Bunun dayandığı delil de şudur: Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Bu âyet şunu göstermiştir ki: Erkek çocuğa kızkardeşi ile birlikte mirâstan verilen pay kızın payının iki mislidir; bu pay mirâsın bütünü itibarıyla kendisine verilmiştir; tek başına kalınca mirâsın tamamı ona ait olur.
Kaynağı biraz önce geçmiştir.
(Mirâsçılar) ikiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ ikiden fazla kızın mirâstaki hakkını açıklamış, fakat iki kızın mirâsını beyan etmemiştir; iki kız için ise tek kızın alacağı mirâsın yarısı kadar pay vardır. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür”, Fakat bize göre iki, üç ve daha fazla kızın hissesi kadar pay alır. Dolayısıyla üç kızın hakkındaki açıklama aynı zamanda iki kız hakkındaki açıklamanın da yerine geçer. [9] Çünkü Allah Teâlâ, şu beyanıyla tek olan kızkardeşin alacağı payı mirâsın yarısı kadar yapmıştır. “Eğer ölenin bir kızkardeşi bulunuyorsa bıraktığı mirâsın yarısı bunundur”, Nitekim Cenâb-ı Hak, beraberinde erkek kardeşi olmayan tek kıza mirâsın yarısını vermiş ve bunu şöyle açıklamıştır: “Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, anne babasının her birine altıda bir hisse vardır”
Sonra Cenâb-ı Hak, iki kızkardeşe mirâstan üçte iki pay vermiştir; bunun delili şu âyet-i kerimedir: “Eğer kızkardeşler iki tane olurlarsa, ölenin (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır”. Kızkardeşler, tek olduğu zaman mirâsın yarısına, iki ve daha fazla oldukları zaman da mirâsın üçte ikisine hak kazanma noktasında, kızlar mertebesine inince, iki kızkardeş hakkındaki hükmün açıklaması iki kız hakkındaki hüküm mertebesine inmiştir. “İki kızkardeşin üstünde” sözü için “iki ve daha yukarısı” da denilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Ölen kimsenin çocuğu ile babasının çocuğunun eşit olduğunun bilinmesi için Kur'ân-ı Kerim tek bir kız ile tek bir kızkardeş arasında eşitlik olduğunu beyan etmiştir.
Bir de iki kızkardeş hakkında üçte iki, kızlar hakkında ise daha fazlasını deşlerin bir arada zikredilmesi de bunu kuvvetlendirmektedir. Bilindiği üzere kişinin kızları mirâsa, babasının kızlarından daha layıktırlar. Bunu güçlendiren delil de şudur: Kişinin oğlunun kızları mirâstan pay alırlar, fakat babasının oğullarının kızları alamaz. Dolayısıyla iki kızkardeş, iki kızın aldıkları paydan daha fazla hak sahibi olamazlar. Çoğunlukla kızkardeşlere iki kızın aldığı pay kadar mirâs verilmektedir. Bunu kuvvetlendiren delillerden biri de şudur: Çocuklar içinde mirâstan payı yahut üstünlüğü olanlar bulunduğu sürece mirâs babanın evlatlarına verilmez. [§]Bundan da anlaşılıyor ki babanın çocukları mirâsta evlatlarının halefleridir. Bu zikrettiğim görüş hakkında bazı sahâbe sözleri neşredilmiştir; fetva ehli de bu noktada birleşmiştir!".
Ölenin çocuğu varsa, anne babasından herbirinin mirâstan altıda bir hissesi vardır. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ “veled” kelimesiyle özellikle erkek çocuklarını kasdetmiştir; çünkü O, geride erkek çocuk bulununca, anne-babadan her birine altıda bir vermiştir. Çocuk şayet kız olursa, babanın mirâstan payı üçte bir olur. Bize göre ise “veled” kelimesi erkek ve kız çocuğunu birlikte ifade eder; çocuğun erkek veya kız oluşuna bakılır. Şayet erkekse anne babadan herbirinin payı altıda bir olur, geride kalan mal ise erkek çocuğa ait olur. Eğer çocuk kız ise, mirâsın yarısını alır, anne babadan her biri de altıda bir alır, geride kalan mal babanın olur. Nitekim ilgili hadiste şöyle buyurulmuştur: “Pay sahiplerinin geride bıraktığı mal ölüye en yakın erkek vârisindir”"2. Râfiziler şöyle demiştir: Geride kalan mirâs, kızın hakkıdır. Onlar, görüşlerini şöyle açıklamışlardır: Mirâsta kıza karşı oğul, babaya karşı da anne vardır. Kıza karşı, ki mirâsçı anneye karşı olan mirâsçıdan daha daha layıktır, o da babadır. Buna göre oğula karşı mirâsçı kız, anneye karşı mirâsçı babadan daha yakın ve daha layıktır. Bize göre ise baba mirâsa kızdan daha layıktır, çünkü babanın iki hakkı vardır, biri ashâb-ı ferâizden olma hakkı, diğeri asabe olma hakkıdır. Ashâb-ı ferâizden olmanın delili Anne-babadan her birinin mirâstan altıda bir hissesi vardır meâlindeki âyetle sabittir. Asabelik hakkı da Eğer çocuğu yok da anne babası ona vâris olmuşlarsa annesinin hakkı üçte birdir meâlindeki âyetle sabittir. Cenâb-ı Hak geride kalan mirâsı babaya vermiştir, çünkü iki hak sahibi olan tek hak sahibi olandan velâdır, [§]kız sadece pay sahibi olma hakkını taşıdığı için baba, mirâsa kızdan daha layık olmuştur.
Bir kaç satır sonra zikredildiği hadise bakınız.
Hadis rivayetinde iki ve daha fazla kızın payda eşit olduğuna işaret vardır ki o da üçte ikidir. Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Sâbit b. Kays'ın hanımı iki kızı ile birlikte Hz. Peygamber'e (s.a.) gelerek şöyle dedi: “Ey Allah'ın elçisi! Bunlar Sâbit'in iki kızıdır, Sâbit ise Uhud günü seninle birlikte bulunuyorken isabet alarak şehit olmuştur. Amcaları, kızlara kalmış malları ve mirâsları almış, geride onlara bir şey bırakmamıştır; Ey Allah'ın elçisi bu konuda ne dersin? Allah'a yemin olsun ki malları olmadan bu kızlarla kimse evlenmez. Bunun üzerine Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder, meâlindeki âyet inmiştir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, iki kızın amcalarına şöyle buyurmuştur: “İki kıza mirâsın üçte ikisini ver, annelerine de sekizde bir pay ayır, geride kalan Şimdi bu âyette başka deliller de vardır. Biri şudur: Hitap umümi mânaya gelir, fakat onunla kastedilen anlam husüsidir. Çünkü Cenâb-ı Hak “çocuklar” kavramını zikretmiştir. Çocuk bazan ölen kişinin dininde olmaz, dolayı-. sıyla onun mirâsından pay alamaz. Bazan da köle olur ve bu sebeple vâris olamaz; nitekim hadiste şöyle rivayet edilmiştir: “İki ayrı din mensubu birbirine vâris olamazlar”, “Müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olamaz, ancak efendi kölesine vâris olur”; ikinci hadisteki mirâs gerçekte mirâs değildir, çünkü kölenin nesi varsa hepsi efendisine aittir.
Bu hadiste, türünün dışında bir şeyde istisnâ yapmanın caiz olduğuna dair delil bulunmaktadır. Öyle ki, âyet mirâsta köleyi istisnâ etmiştir, oysa bu gerçekte mirâs değildir.
[Kıyas Yapmanın Caiz Oluşu]
Bu âyette, aynı zamanda, âyetin taşıdığı hüküm hakkında kıyas yapma, düşünme ve akıl yürütmenin caiz olduğuna ilişkin delil vardır. Çünkü iki kızın mirâsı, istidlâl yolu ile sabit olup onların hakkında da nas yoktur. Yalnız başına erkek evlatların mirâsı da böyledir; istidlâl yolu ile sabit olup hakkında nas yoktur. Asabe sıfatıyla, babanın mirâstan elde ettiği hak da istidlâl ile ortaya çıkmış olup hakkında nas yoktur. Mirâs payı olarak elde ettiği mirâs hakkıda ise nas vardır. Bunun gibi, farz sahibi olarak (Ashâb-ı ferâizden) hak kazanan herkesin aldığı pay hakkında nas bulunmaktadır. Bu durum şuna işaret etmektedir ki zikredilmeyen mirâs payı içtihada, tefekkür ve kıyasa bırakılmıştır.
Sözkonusu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak'kın, kullarını her şey hakkında bilgi sahibi kılmamasına ilişkin delil vardır, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: (Babalarınız ve oğullarınızdan) hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Çünkü Allah, hangisinin faydalı olmaya daha yakın bulunduğunu açıklamamıştır.
(Eğer çocuğu yok da) anne babası ona vâris olmuşlarsa annenin hakkı üçte birdir. Bu ilâhi beyan bazı durumlara işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, anne ve babanın vâris olduklarını zikretmiş, fakat babayı, artan malın kendisine verileceği bir asabe yaptığını beyan etmemiştir. Allah size çocuklarınız hakkında... emreder meâlindeki âyetle iki durum ortaya çıkmaktadır: Birincisi, asabe olma hakkı, ikincisi de pay sahibi olma hakkıdır. Pay sahibi olma durumu: Ölenin çocuğu varsa anne babasından her birinin mirâstan altıda bir hissesi vardır meâlindeki âyetle sabittir.
Bu meselede iki durum daha vardır. Birincisi şudur: Baba için asabe olma hakkı ortaya çıkınca ve Allah Teâlâ, tek vâris olan bir kızın payının mirâsın yarısı olduğunu, çocukla beraber olduğu zaman da babanın payının altıda bir olduğunu açıklayınca, Şiiler şöyle sanmıştır: Artan mal kıza verilir, çünkü kız da, vâris olan kız da evlad kavramı kapsamındadır; babaya, ölünün çocuğuyla beraber olunca sadece altıda bir verilir. Bize göre ise artan mal babaya verilir, çünkü kız için sadece mirâsın yarısı zikredilmiştir. Bir de şu var: Paylar dağıtıldıktan sonra artan mirâsı alma hakkı konusunda baba asabe yapılmış, kız ise yapılmamıştır. Bu sebeple, şayet artan mirâsın kendisine döndürülmesine hak kazanmıştır; bununla birlikte ölünün erkek çocuğu da olabilir. Şunu da belirtmek gerekir ki anne, tek kızla beraber olunca mirâstan mahrum edilİkincisi şudur: Babaya iki yönden pay verilince (asabe ve ashâb-ı farâizden olma) ve babanın iki yönden biri sebebiyle elde ettiği hak, dedenin olup evladın olmayınca, babanın çocukları için hak olduğu açıklanıp dedenin hakkı çocuğu için açıklanan şekilde bırakılınca, babanın ikinci yönden sabit olan hakkı daha kuvvetlidir. Çünkü asabelerin hakkı, en uzak olanların en yakın olanlara ilhak edilmesi suretiyle çıkar, payların hakkı ise açıklama yapılmaksızın ortaya çıkmaz. Aynı zamanda baba olmayınca, dede pay hakkı noktasında baba yerine geçer. Dolayısıyla asabelik payında da baba gibi olmuştur.
Burada başka (üçüncü) bir açıklama şekli daha vardır. Allah Teâlâ, annebabayı zikretmesinin ardından, karı-kocayı çocukla birlikte zikretmiş, karıkoca ile birlikte anne-babayı zikretmemiştir. Dolayısıyla karı-kocanın payının, anne-babanın bulunması yahut bulunmaması durumunda eşit olduğu sabit olmuştur. O'nun şu beyanı da bunu kuvvetlendirmektedir: Anne-babanın hali karı-koca ile birlikte çocuğunun bulunması durumunda nasılsa öylece kalır, fakat karı-kocanın çocukla birlikte bulunma durumu böyle değildir. Buna göre çocuklar olmayınca, anne-babanın durumu da aynı şekilde kalmıştır. Buna göre anne-babanın hakkını, artan mirâsa çevirmenin vacip olması sözkonusudur. Nitekim O'nun anne-babası ona vâris olmuşlarsa meâlindeki beyanında zikredilmiştir. Dolayısıyla karı-koca yoksa artan mirâs, anne-baba arasında nasılsa bütünüyle kalır! ©, Ölenin erkek kardeşleri varsa annesinin payı altıda birdir. Bu âyetin ifade ettiği hüküm hakkında üç yönden görüş ayrılığı bulunmaktadır:
Bazı âlimler şöyle demiştir: Üç kişi olmadıkça iki erkek veya üç kızkardeş üç olmadıkça, anneyi üçte bir paydan altıda bire indiremez. Çünkü Allah Teâlâ kardeşler diye buyurmuştur. Bu kelime çoğul olup en az üz kişiyi kapsar. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür”. Diğer âlimler ise şöyle demiştir: [§] Annenin mirâsını üçte birden altıda bire düşüren kız değil erkek kardeşlerdir, çünkü Cenâb-ı Hak “hve” kelimesini zikretmiştir. Ihve kadınlar için değil erkekler için kullanılır, zira kadınlar için ayrı bir ifade mevcut olup “ehavât” kelimesinden ibarettir. Bu sebepledir ki erkek kardeşler, annenin mirâsını engeller, fakat kızkardeşler engelleyemez. Bize göre ise ıhve kelimesi, gerçekte ikisi için olmasa da hüküm açısından hem erkekler hem de kadınlar için kullanılır. Baksana! Allah Teâlâ önce ıhve kelimesini zikretti, sonra da tefsir yoluyla bu kelime hem erkek hem de kızkardeşler için kullanıldı. “Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş varsa”' beyanın da olduğu gibi. Bu ifade ıhvenin hüküm bakımından hem erkek, hem de kadınları kapsadığını göstermektedir. İşte bu gerekçe ile kardeşler ister erkek ister kadın olsun, anneyi üçte bir pay almaktan engeller. İki kardeşin anneyi üçte bir paydan engelleyeceği yönündeki görüşümüz Hz. Ali, Abdullah ve Zeyd b. Sâbit'ten nakledilen şu beyandır: Üç kardeş, annenin üçte bir almasını engellediği gibi iki kardeş de engeller". Onlar iki kardeşi, üç kardeş gibi kabul etmiştir. Farklı görüşler olmakla birlikte ferâiz hükümleri, iki kişinin hükmünün ikiden çok kişi hükmünde olduğu hususunda ittifak etmiştir. Mirâstan engelleme konusunda da hüküm böyledir. En doğrusunu Allah bilir”, Bu konuda başka bir delil daha vardır: Allah Teâlâ, bir kişi olunca “kelâle” hakkında altıda bir paya hükmetmiştir: “Bundan fazla iseler, üçte bire ortaktırlar”"?. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak iki ve üç vârisin hükmünü aynı kılmıştır; onlar üçte birde ortak olurlar. Bu sebeple anneyi, üçte birden engellemede iki ve üç erkek kardeşin hükümlerinin aynı olması gerekmiştir. Başka bir delil de şudur: Cenâb-ı Hak, anne-baba bir iki kızkardeşe, üçte iki pay vermiş ve böylece iki kızkardeş ile üç kızkardeşin mirâs bakımından hükmünü eşit kılmıştır. Benzer şekilde annenin mirâsını üçte birden engellemede iki ve üç erkek kardeşin eşit olması gerekir.
(JBizimle Râfiziler (Şiiler) arasındaki meseleye gelince, onların anlayışına göre anne bir erkek kardeşler, anneyi mirâsın üçte birini almaktan engellemez, çünkü onlar annenin öz çocuklarıdır, bu sebeple anneyi üçte bir paydan engellemeyip bu payı başkasına vermeleri, yani anneye zarar verip başkalarını yararlandırmaları hakkâniyetten uzak bir görüştür. Üstelik Cenâb-ı Hak şöy13 İbnwl-Cevzi, Zâdü'l-mesir, Il, 27; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 447.
le buyurmuştur: Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz buyurmuştur. İkincisi, mirâsa engel olmanın, engelleyen kimseye dönüp gelmesi mümkündür. Anne-baba bir erkek kardeşler bunun örneğidir; bunlar anneyi üçte bir pay almaktan engelledikleri takdirde, engellenen kısım onlara döner. Ama sadece anneden bir kardeşler lehine bir engelleme olursa, engellenen kısım onlara verilmez, dolayısıyla anne baba bir kardeşlerle engelleme ihtimali yoktur.
Bize göre ise kardeşlerin engellemeleri yakınlık veya uzaklık kriterine degil, ölümün konumuna bağlıdır. Biraz önce belirttiğimiz husus sabit olunca, ister anne tarafından, ister baba tarafından kardeş olsunlar engellemede eşittir. İkincisi, mirâs malları mirâsı bırakanların değil, başlangıçta hak olmaları itibarıyla meşrü kılınmıştır, çünkü mirâs bırakan kişi için uzak olanı yakın olana tercih etme ihtimali yoktur. Meselâ, bir kimse ölse ve geride bir kız çocuk ile amcasının oğlunu bıraksa, geride kalan mirâs konusunda amcaoğlunu kıza tercih edilme ihtimali yoktur; bu durum mirâsın başlangıçta hak olarak sabit olduğunu göstermektedir. Biz, anneden erkek kardeşler hakkında şöyle deriz: Hak başkalarına gitse de mirâstan engelleme konusunda onlar, anne-baba bir kardeşler gibidirler, çünkü erkek kardeşlerin hakları farklılık arzedince hemen bildirilmiştir, çocuklar da böyledir. Şayet mirâstan engelleme farklılık arzetseydi mutlaka zikredilir. Zira (sonuç üzerinde etkisi olmayan bir konuda) emri terketmek uzak bir ihtimaldir. Oysa bu meselede farklılık bulunması sebebiyle engellemenin aslı yoktur. Aksine hakların farklı olması sebebiyle erkek ve kızkardeşleri bu konuda birleştirilmiştir. (JMirâsa engel olmanın dışındaki hakların asıl olmadığı anlaşılmıştır'2. Asıl olan hak şudur: Şayet engelleme hak yönünden olsaydı, anne-babanın hakkı itibarıyla değil ölenin hakkı itibarıyla olması gerekirdi. Çünkü aslen hakkı olmayana hakkın gerekli olduğu bilinmemektedir. Kardeşlerin baba ile birlikte hakları yoktur. Dolayısıyla şu ortaya çıkmıştır ki engelleme, ölünün hakkı yönünden vaki olur, bundan kastedilen şey tektir. Babadan kardeşlerin engellemesi baba sebebiyle olsaydı, o takdirde babanın da anneyi mirâstan engellemesi gerekirdi. Fakat o, anneyi engellemeyince, annenin çocuklarının da anneyi engellemeyecekleri ortaya çıkmıştır, çünkü onun payı ölenin hakkı sebebiyle sabittir.
(Ölenin çocukları varsa annesinin payı) vasiyetten ve borçtan sonra (altıda birdir). Bu beyanda Allah Teâlâ borçlardan önce vasiyeti zikretmiştir. İlim adamları, borçların ödenmesinin vasiyet ve mirâstan önce olduğu hususunda ittifak etmiştir. Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Siz vasiyeti borçtan önce okuyorsunuz, oysa Muhammed aleyhissalâtü vesselâm vasiyetten önce borca hükmetmiştir!”. Hz. Ali'nin de şöyle dediği nakledilmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Borç vasiyetten öncedir. Vasiyet de mirâstan öncedir, vâris lehine vasiyet etmek yoktur”?
[Vasiyetin Yerine Getirilmesi]
mler yine şöyle ittifak etmişlerdir: Mirâstan borç ödendikten sonra vasiyet edilenlere vasiyetleri verilir. Ancak bunun, mirâsın üçte birini geçmemesi gerekir; vârisler izin vermezse vasiyetin üçte birden fazlası geri alınır; üçte ikisi ise vârisler arasında Allah Teâlâ'nın belirlediği hisselere göre bölüştürülür. “Min ba'di vasıyyetin yüsi bihâ ev deynin” ilâhi beyanının mânası şu demek değildir: “Üçte biri çıkarılıp vasiyet yapılana, daha sonra ) üçte ikilik kısım da vârislere verilir; çünkü lehine vasiyet yapılan kişi vârislerin ortağıdır, taksimden önce mirâs malının bir kısmı yok olsa bu, hem vârislerin hem de vasiyet edilenin hissesinden çıkmış olur; helâkten sonra geride kalan mal aralarında bölüştürülür”. Aksine mânası şudur: “Vasiyetten sonra” sözünün mânası “eğer vasiyet malın üçte biri kadar yahut daha az ise, vasiyet edilenlere verilmemiş olsa da vasiyet edilen kısım, malın bütününden düşürüldükten sonra ancak mirâsın cereyan edeceğini bildirmektir”
Yukarıda geçen âyetteborç ve vasiyetin miktarı zikredilmemiştir. Âlimlerin bu konudaki sözü şeyledir: Borç terikeyi kuşatmışsa mirâsa da vasiyete de engel olur, kuşatmamışsa engel olmaz. Vasiyet ise mirâsın üçte biri kadar olur, vârisler izin vermedikçe bundan fazla olamaz. Âyet borç için belli bir mikdar belirtmemiştir, vasiyet için de durum aynıdır. Fakat bunun açıklaması Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadistir: “Üçte bir! Üçte bir az değildir”. Başka bir hadiste şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah Teâlâ vefat ettiginiz anda, mallarınızın üçte birini amellerinize ilave olarak size tasadduk etmiştir”. Başka bir haberde Ebü Bekir es-Sıddik, Ömer ve Osman'dan şu ifade rivayet edilmiştir: Beştebir normaldir, dörtte bir özel gayrettir, üçte bir ise adaletten sapmaktır”!?.
Şimdi, vasiyetin caiz olmasının dayandığı esas, Allah Teâlâ'dan gelen bir nimet ve bir lütuf olmasıdır. Halbuki salt bir kıyas bunu iptal eder. Şöyleki: Allah Teâlâ, malların kendisini insanların öz maliki kılmamış, belki o mallardan yararlanma hakkını vermiştir. Görmez misin ki onlar, malları yok etmeleri yasaklanmıştır. Şayet malların kendisi kullara ait olsaydı, malı zayi etmeyi yasaklamanın bir anlamı kalmazdı. Bu da şunu göstermektedir ki Cenâb-ı Hak, ölünceye kadar mallardan yararlanma hakkını kullarına vermiştir. [§] Ölümün gerçekleşmesiyle yararlanma sona erer; bundan sonra bu mala kimlerin hak kazandığına bakılır: Borçlu mu yoksa vâris mi? Aslında vasiyetin caiz olması Allah tarafından kullarına şu hadis-i şerifle bir lütftur: “Allah Teâlâ vefatınızda mallarınızın üçte birini sadaka olarak ayırıp size vermiştir”. Bu hadis vasiyetin caiz olmasının Allah tarafından kullarına yönelik bir lütuf ve ihsan olduğunu kanıtlar. En doğrusunu Allah bilir'”.
Ölenin kardeşleri varsa annesinin payı vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Bu ilâhi beyan, borcu olmayan ve vasiyet etmeyen, ölünün malından bir şey alınamayacağını gösterir. Bize göre ölüye dini bir borç olarak kalan hac, adaklar, zekât ve benzeri şeylerden hiçbiri borç konumunda değildir. Ölü bunları vasiyet etmemişse bıraktığı maldan ödenmesi gerekli değildir, ancak vârisler isterse ödeyebilirler.
“Biri, bunlar da diğer borçlar gibi birer borçtur” diyecek olursa, ona şöyle cevap verilir: Nedersin? Ölünün kul borcu, bir de zekât borcu olsa, bırakılan mal da bunların tamamını ödemeye yetmezse, önce borç ödenmesiyle mi işe başlanır, yoksa mirâs hisselere göre paylaştırılır. “Ödeme borçtan başlanır” diyecek olursa buna da şöyle cevap verilir: Şayet zekât insanların diğer borçları gibi bir borç olsaydı ödemede buna uyulması gerekirdi. Eğer “Zekâtı, ödemede borçlarla birlikte zekâtı mahkeme kararlarında borçlarla beraber uyulacak bir esas yaparım” derse buna da şöyle cevap verilir: İflas edip üzerinde birçok borcu bulunan kimse hakkında ne dersin? Onun malı alacaklıları arasında bölüştürülür mü? sorusu yöneltilir. “Evet” derse, şöyle cevap verilir: Bu kişi üzerinde zekât borcu olursa ona da bir pay ayrılır mı? Eğer “Hayır” derse buna da şöyle karşılık verilir: Öldükten sonra adamın malını taksim ederken kendisine nasıl pay ayırırsın, halbuki hayatta iken ona pay ayırmamışsın? Kişinin öldükten sonraki zekât borcu diğer borçlar gibi ise, bunun hayatta iken üzerinde zimmet olan diğer borçlar gibi olması gerekir. [§] Ancak şu var ki zekât, malı olup da üzerinden bir yıl geçmişse ondan verilmesi gereken bir vecibedir, ama kişi o malı tüketmiştir. Fakat öteki borcunu ödemeyi tehir etme hakkı yoktur. Ayrıca senin, hayatta iken zekâttan önce borçtan işe başlanır şeklindeki kanaatinde, öldükten sonra zekâttan önce diğer borçlardan başlamanın vacip olduğuna dair bir delil oluşturur.
Eğer denilirse ki: Şayet Hz. Peygamber'in hadisinde geçen, bir kadının babası yerine hac yapıp yapamayacağı hakkındaki sorusuna yönelik verdiği cevapta haccın da bir borç olduğunu gösterir: “Ne dersin! Babanın borcu olsaydı da onu ödeseydin yeterli olur muydu?”
Buna şöyle cevap verilir: Bu hadiste, kadının babası yerine hac yapmasının vacip olduğuna dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Orada sadece ölen kimsenin yerine hac yapmanın caiz olduğuna ve kabul edileceğine ilişkin bir delil bulunmaktadır. Hac borcundan daha önemli olan kul hakkının kazası sahih olunca, önem bakımından daha aşağıda olan haccın kabul edilmesi buna daha layıktır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Başka bir delil de şudur: Vasiyet etmeyince zekât borcunun ölü adına ödenmesi caiz değildir, çünkü zekât onu verenin niyeti olmaksızın ödenemez. Niyetse kalp işidir. Ölü (meyyit) adına namaz kılmanın ve oruç tutmanın caiz olmadığı hususunda âlimler arasında herhangi, ihtilaf yoktur. Ölü (meyyit) adına bedeni ibadetlerin kazası caiz olmayınca, ölü adına zekât öderken vârislerin niyetinin ölünün niyeti yerinde tutulması da caiz değildir.
Annenin payı, vasiyetin ve borçtan sonra. Bu âyetin dış görünüşü vasiyetin mirâstan önce yapılmasının gerektiği yolundadır. Fakat başlamanın mirâsla olacağı hususunda icmâ edilmiştir. Bununla birlikte mesele birkaç yöne ayrılınca farklı deliller ortaya çıkar. ( Birincisi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin başından itibaren “min ba'di vasıyyetin” kısmına kadar, bu kısım sanki “sivâ” yani “başka” mânasına gelir. Yani “yapabileceğiniz üçte bir vasiyetler dışında Allah size şunları tavsiye ediyor” İkincisi, 2) ax yani vasiyette bulunduktan sonra, bu durumda mirâsın taksimi vasiyetten sonra olur. Şöyle bir yorum da ihtimal dâhilindedir: Vasiyet ve borcu ödeme mükellefiyetinden sonra Allah size mirâsı emr etmiştir. Burada ise vücüb yoluyla vasiyetin neshedilmesi sözkonusu olur. Yani daha önce hem vasiyet etmek hem de borçları ödemek üzerinize vacip idi. Fakat Allah size sadece mirâsı emretmiştir.
[Ebeveyn ile Evlat Arasında Ticaret ve Şahitlik]
Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bu ilâhi beyanda belirtilen “fayda vermenin mahiyeti” hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları bunun dünya hayatında olduğunu söylemiştir; bu da ihtiyaç durumunda oğulun, babasının nafakasını vermeye, işlerini yürütmeye önem vermesi, babanın da küçük yaşta iken veya muhtaç halinde çocuğunun nafakasını vermesi, onu gözetleyip korumasından ibarettir. Belirttiğimiz gibi olunca babalar ve oğullardan hangisinin diğerlerinden daha faydalı olduğu bilinemez. Sözkonusu ilâhi beyanda, Cenâb-ı Hak'kın şunu demiş olması muhtemeldir: Hangi faydanın size daha yakın olduğunu bilemezsiniz; babaların faydasının mı yoksa oğulların faydasının mı? Bu beyanın yorumu böyleyse, bunda babanın çocuğu lehine, çocuğun da babası lehine şahitlikte bulunmasının bâtıl olduğuna işaret vardır. Çünkü bu yorumda Allah Teâlâ, bunun malında ona, onun malında da buna fayda bulunduğunu bildirmiştir. Fayda sözkonusu olunca, şahitliğinden faydalanılan tarafın tanıklığı kabul edilmez. Bu sebeple Ebü Hanife (r.a.), alım-satımda vekil konumunda bulunan kişinin kendi babasından, oğlundan veya annesinden mal alması caiz değildir, çünkü bu satma ve satınalma sebebiyle kendisi de o maldan yararlanmaktadır. [§]Yine [Hanefiler] şöyle demiştir: Aynı kişi sözkonusu kimselerden bir şey satın alsa veya kendilerine satsa açıklama yapmadan kâr edemez, çünkü bundan yararlanmaktadır.
Bir görüşe göre sözkonusu fayda, âhiret hayatına dairdir. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Yani babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin Allah'a daha çok itaat eden ve kıyâmet gününde Allah nezdinde derecesi en yüksek olanın kim olduğunu siz bilemezsiniz; çünkü Allah Teâlâ, müminlerin bir kısmını diğerine şefaatçi kılar!!. En çok itaat edeniniz, kıyâmet gününde Allah katında derecesi en yüksek olanınızdır” demektir. Çünkü Allah Sübhâneke ve Teâlâ inananların bir kısmını bir kısmına şefaatçi yapacaktır.
Hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bu beyanda Cenâb-ı Hak'kın şöyle buyurduğu söylenmiştir: Âhiretteki dereceleriyle birlikte orada hangisinin daha faydalı olacağını bilemezsiniz, baba evladına mı yoksa evlad babasına mı? Çünkü onlar, âhirete dönünceye kadar, dünyada iken âhirette hangisinin diğerine fayda verme yönünden daha yakın olduğunu bilemezler. Cenâb-ı Hak bir anlamda şöyle buyuruyor: Şayet baba, cennette derece bakımından çocuğundan daha yüksekte ise, Allah çocuğunu kendi derecesine yükseltir, tâ ki gözü aydın olsun; çocuk derece bakımından babadan daha yüksek ise yüce Allah, anne-babayı çocuğun derecesine yükseltir ki gözler, aydın olsun; yani aşağıdakileri en yüksek mevkiye yükseltmek, basit bir konumda bulunanı üst dereceye çıkarmak. Bu durum Allah Teâlâ'nın şu âyetinde ifade buyurduğu gibidir: “İman eden, soylarından gelenlerin de aynı iman ile kendilerini izledikleri, yani babaların imanı ile, yanlarına bu zürriyetlerini katacağız. Bununla birlikte babaların amellerinden de bir şey eksiltmeyeceğiz”!?.
Âyet-i kerimede yer alan faydanın şefaat konusunda olması da ihtimal dâhilindedir. Veya faydanın ne olduğu ve miktarı bilinemez. Yahut hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz, beyanındaki “kurb” yakınlık değil büyüklük ve azamet anlamına gelir. Bu tür ifadeler örfte kullanılır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mücize bir diğerinden daha büyüktür”, Bunun anlamı “bir mücize diğer mücizeden daha büyüktür” şeklinde olmayıp her birini büyüklük ve azametle nitelemektedir. Hangimizin... bilemezsiniz beyanı da bunun gibi anlaşılmalıdır; yani hangisinin daha büyük yarar sağlayacağını azamet vermek ve büyütmek suretiyle herbirini nitelemek. En doğrusunu Allah bilir. Hangisinin fayda bakımından size daha yakındır beyanındaki “akrabu” kelimesi “evcebu”, yani “daha gerekli” mânasına gelebilir; şu ilâhi beyanda BI Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 281; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 447.
olduğu gibi: “İnne rahmetellahi karibun mine'l-muhsinin” “Allah'ın rahmeti güzel işler yapanlara yakındır”, Yani “güzel iş yapanlar için gereklidir” ve benzer diğer âyetler.
Bunlar Allah tarafından konulmuş paylardır. Allah Teâlâ mirâs paylarına, daha önce geçen âyette zikrettiğimiz gibi farida adını verdi". Çünkü bu paylar halkın çabasıyla değil Allah'ın vacip kılmasıyla olmuştur. Zira halk bu malların kendilerine sahip değillerdir. Ancak Cenâb-ı Hak insanlara vefatlarına kadar belli bir süre bu mallardan yararlanma hakkını vermiştir. Onlar vefat ettiklerinde Allah Teâlâ o malları kime verirse onun olur. İşte bu sebeple mirâs mallarına ferâiz denilmiştir. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. Cenâb-ı Hak insanların ilk ortaya çıkışlarını, yaşayışlarını, menfaatlerini, onlar için uygun olan ve olmayan şeyleri bilir; ayırıp beyan ettiği paylarda hikmet sahibidir. “Hakim” isabet eden, her şeyi yerli yerine koyan demektir; “zâlim” de bir şeyi, yerinin dışına koyan demektir.
İSİB Sİ AT See Gali RAE A CRIT 1513 bsi si ği özal ML İNS Esg. 2506
---
Dipnotlar:
İbn Mâce, “Vesâyâ”, 6; Ebü Dâvüd, “Vesâyâ” 6. 100 Not Zevi'l-erhâm, Kur'ân'da kim oldukları tek tek açıklanan pay sahiplerinden ve asabeden de olmayan uzak akrabalardır. Asabe, ölenin baba tarafından olan erkek akrabalarına verilen addır (bk. Seyyid Şerif Cürcâni, Şerhu'l-Ferâizis-Sirâciyye, s. 14, 103). 9! Şârih şöyle demiştir: Bakara süresinde yer alan vârislere vasiyet hükmünü nesheder. Çünkü Allah Teâlâ tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyette mirâs sahiplerinin paylarını açıklamış, bunları belli miktarlarla belirlemiş ve bölüştürülmesini de gerçekleştirmiştir. Şayet vârislere vasiyet caiz olsaydı, zaruri olarak bazı vârislerin payının artması, bazılarının ise azalması gerekirdi. Bu ise Allah'ın taksim ve takdirinin iptal edilmesine sebep teşkil ederdi ve böylece taksim fasit olurdu. Yabancılara vasiyet etmek ise böyle değildir. Böyle bir vasiyet, belirlenen mirâs paylarında artma ve eksilmeye sebep olmaz, belki vârislerin payları vasiyetler yerine getirildikten sonra hak sahiplerine taksim edilir. Vârisler bir kısmına vasiyette bulunmak ise diğerlere ait payların noksanlaşmasını, lehine vasiyet edilenin payının ise artmasını gerektirir. İşte bu sebeple iki durum birbirinden farklı olmuştur. Bir de şu var: Bazı vârisler lehine, diğerleri aleyhine vasiyette bulunmak sözkonusudur. Çünkü Allah, mirâs bırakanın malında vârislerin hukukunu açıklayınca, lehine vasiyet edilen vâris vasiyet edilen maldan başkasına ait olan paya sahip olmuş bulunur. Bu durum yabancılar hakkında geçerli değildir. Eğer üçte bir vasiyette bulunmakla ilgili nas gelmiş olmasaydı biz bunu caiz göremezdik. Oysa vârisler hakkında bir nas yoktur (Semerkandi, Burada Te'vilât şerhinden nakledilen yarım sayfa kadar metnin tercüme edilmesine gerek görülmemiştir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 147a; Medine nüshası, vr. 167a). beyan etmiştir; tâ ki iki kızkardeşe verilen iki pay, fazla kızkardeşlere verilenler de kızkardeşler için delil oluştursun. İki ve daha çok kızlar ile erkek ve kızkar108 o Tercih edilen tefsirlerde İbn Abbâs'a nispet edilen bu görüşü teyit eden açık bir rivayet bulamadım. Taberi bu konuda bir ihtilaftan söz etmemiş, fakat şöyle demiştir: Bir kimse şöyle derse: “Bu, kadınlardan tek bir kız ile iki kızdan fazla olanların payıdır, iki kızın payı nerededir?” denilirse şöyle cevap verilir: Onların payları, nakledilen Sünnet'le sabit olup bunda hiç şüphe yoktur (Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 277). İbn Münzir şöyle demiştir: İki kıza, mirâstan üçte iki verileceği konusunda fakihler icmâ etmişlerdir (İbn Münzir, el-Icmâ, 1, 66). İbn Münzir bu konuda âlimlerin farklı görüşlerinin bulunduğunu zikretmemiştir. İbn Teymiye de şunları söylemiştir: “Bu icmâ seviyesinde olup İbn Abböâs'tan geldiği hususunda ihtilaf yoktur (İbn Teymiye, Mecmüu Fetâvâ, 31/350). Fakat bu görüş Cassâs'ın Ahkâmu'l-Kurân adlı kitabında İbn Abböâs'tan nakledilmiştir. Meselenin doğrusunu Allah bilir. (Sealibi, Tefsir, I, 353; İbn Kudâme, el-Muğni, VI, 165; Kurtubi, Ahkâmu'l-Kurüân, V, 63 ve diğer kaynaklar). İbn Abböâs'tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Mirâs paylarını sahiplerine verin. Pay sahiplerinin geride bıraktığı mirâs, ölüye en yakın erkeğindir. 13 İbn Mâce, “Ferâiz” 2; Tirmizi, “Ferâiz”, 3. Ebü Dâvüd bu konuda şöyle demiştir: “Bu iki kız Sâd b. Rebi'in kızlarından başkası değillerdi; Sâbit b. Kays ise Yemâme savaşında öldürülmüştür... Câbir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Sâd bi Rebi'in hanımı şöyle demiştir: “Ey Allah'ın elçisi! Sâd öldü ve geride iki kız bıraktı... ve yukarıdaki hadisin devamının benzerini anlattı” Ebü Dâvüd şöyle demiştir: Bu rivayet daha sağlamdır (bk. Ebü Dâvüd, v4 Ebü Dâvüd, “Ferâiz” 10; Tirmizi, “Ferâiz”, 16. 15 Buhâri, “Ferâiz”, 26; (bu hadis “illa'l-abdü mevlâhu” (y alı Yi) ifadesi olmaksızın rivayet edilmiştir), Müslim, “Ferâiz”, 1; Nesâi, es-Sünenu'l-kübrâ, IV, 83; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 383; Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VI, 218'de Câbirden (r.a.) merfü olarak şu lafızla rivayet edilmiştir: “Müslüman Hıristiyana vâris olmaz, ancak kölesi yahut câriyesi olursa müstesnâ” Beyhaki, Dârekutniden rivayet etmiştir ki bu hadis hakkında derlenen bilgiye göre onun mevküf olduğudur. Ali ve Câbir'den (r.a.) rivayet edilen de hadisin mevküf olduğudur (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V1, 284). miştir, [§]çünkü anne, kızkardeşlerle olunca mirâstan mahrum edilir, kızlarsa 48 mahrum etme noktasında kızkardeşlerden daha önde bulunur, çünkü onlar daha yakındır. 16 o Şârihşöyledemiştir: “Üçüncü fayda şudur: Cenâb-ı Hak anne-babayı zikretmenin peşinden karı-kocayı zikretmiş, onlarla birlikte çocuğu da anmış ve çocukla birlikte alacakları payı açıklamış, ama anne-babayı zikretmemiştir. Bu durum, karı-koca payının anne-babanın bulunması ve bulunmaması durumunda aynıdır. Bu şunu gösteriyor ki karı-kocadan artan pay anne-babaya harcanır ve bu fazlalık, eğer karı-koca olmasaydı, malın bütünü nasıl bölüştürülüyorsa öyle taksim edilirdi. Bu söylediğimizi şu husus da kuvvetlendirmektedir: Ölenin çocuğu ile birlikte mirâs meselesinde bulunan anne-babanın hali altıda bir hisseye müstahak olmaktır. Bu hak karı-kocadan artan kısmın anne babaya verileceğini ve karı koca bulunmaması halinde nasıl duruyorsa öylece devam eder. Bu mesele de bunun gibidir (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 147b). Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 278; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 447. Semerkandi'nin ifadesi şöyledir: “Mirâs konusunda, iki erkek ve kızkardeşin hükmü üç kişi hükmündedir, kızkardeşler hakkında da aynıdır. Mirâstan engelleme hakkında da bunun gibi olması gerekir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 147b). Not: Hacb mirâs hukuku ile ilgili bir kavramdır. Sözlükte engellemek demektir. Mirâs hukukunda ise ölünün yakınları içinde belli bir şahsın, ya mirâsın tamamından yahut bir kısmından engellenmesidir. Bu da iki türlü olur: biri eksik engellenme, diğer mirâsın hepsinden mahrum olacak şekilde engellenmedir. Burada konu edilen engellenme bu türlerden biridir. İbn Mâce, “Vesâyâ” 7; Tirmizi, “Ferâiz” 5. Ali b. Ebü Tâlib'ten rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Borç vasiyetten öncedir, vârislehine vasiyet yoktur” (Darekutni, IV, 97). Hz. Peygamber'in (s.a.) “Vâris için vasiyete gerek yoktur” hadisinin kaynağı az önce geçmiştir. Buhâri, “Vesâyâ”, 2; Müslim, “el-Vasiyye” 5. o Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, VI, 440; İbn Mâce, “el-Vesâyâ” 5. Bu sahâbe sözünü kaynaklarda bulamadım. Fakat İbn Ebü Şeybe, İbn Ömer'in şöyle dediğini nakletmiştir: Hz. Ömer'in yanında vasiyetin üçte bir olduğu zikredilmiş, o da şunları söylemiştir: Üçte bir vasat olup eksik de değildir, fazla da değildir”. Yine İbn Ebü Şeybe Ali b. Ebü Tâlib'in şöyle dediğini nakletmiştir: Malımın beşte birini vasiyet etmem dörtte birini vasiyet etmemden daha iyidir; dörtte birini vasiyet etmem, üçte birini vasiyet etmemden daha iyidir; üçte bir kadarını vasiyet eden kimse ise cömertliğin son noktasına erişmiştir (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 452-453). Bu hadisin kaynağı az önce geçmiştir. Şerhu't-Te'vilât'ta açıklama niteliğinde şöyle denilmiştir: “Malı vârislere harcamak, yabancılara harcamaktan daha münasiptir. Ancak Cenâb-ı Hak kendi katından kullarına bir ihsan olarak malın üçte birinden vasiyette bulunulmasına izin vermiştir. Nitekim bu konudaki hadisleri daha önce zikrettik” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 148a). 130 İbn Mâce, “Menâsik” 10. Bu hadisi Buhâri ile Müslim biraz farklı olarak rivayet etmişlerdir. Bu konuda manaları birbirine yakın başka rivayetler de vardır. İbn Abböâs'tan rivayet edildiğine göre şu: “Cüheyne kabilesinden bir kadın Hz. Peygambere (s.a.) gelerek şöyle demiştir: Annem hac yapmayı adamıştı, fakat bunu yapamadan vefat etti, onun yerine hac yapayım mı? Resülullah şöyle cevap verdi: “Evet, onun yerine haccet. Ne dersin, annenin üzerinde bir borç olsaydı onu öder miydin? Allah'ın hakkını ödeyin, Allah hakkı ödenmeye en layık olandır”.
Nisa' 4:12
[Mirâs Payları]
Eşlerinizin çocukları yoksa zevcelerinizin bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa... Hitabın gelişi her ne kadar umümi ise de burada husüsilik kastedilmiştir. Çünkü koca yahut kadın, eşinin dinine değil ve onun dini kimliğini taşımıyorsa aralarında mirâs paylaşması gerçekleşmez. Bu durum şunu göstermiştir ki -önceki âyette çocuk, baba, anne ve başkaları hakkında söylediğimiz gibi- kimse genel hükümlerle istidlâl etme hakkına sahip değildir. Çünkü onlar bir birlerinin özelliklerini taşımıyorlarsa aralarında mirâs paylaşması gerçekleşmez. Bu husus, hitabın gelişinin umümi olduğunu ve umümun kastedildiğini kanıtlamaz.
Şimdi, tefsirine başladığımız âyet daha önce geçen âyetlere atıf yapan bir harfle başlamıştır: “Eşlerinizin çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir, şayet varsa dörtte birisi sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de bıraktığınızın dörtte biri onlarındır, eğer varsa sekizde biri onlarındadır. Cenâb-ı Hak, önceki âyette, babanın, annenin ve çocukların mirâsını açıklamış, eşlerin mirâsını ise bildirmemiştir. Ardından bu âyette açıklama yapıp birinci âyete atfetmiştir. Bu durum şunu gösterir: Karı-koca, onlarla beraber hayatta bulunurlarsa hükümleri değişmez; şayet çocuk yoksa, bir de iki ve daha fazla erkek ve kızkardeş yoksa anne için üçte bir, eğer bir çocuk yahut iki erkek ve kızkardeş varsa altıda bir pay vardır. Bu âyet daha öncekine atfedilmiş olduğu için, bunlarla birlikte bulunduğu takdirde anneye geride kalan mirâsın üçte biri verilir.
Eğer bir erkek veya kadının, anne-babası ve çocukları bulunmadığı halde malı mirâsçılara kalırsa. Bu âyette geçen “kelâle” tabirinin ne anlama geldiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Kelâle çocuğu ve babası olmayan ölüdür. Hasan-ı Basri'den nakledildigine göre o şöyle demiştir: “Kelâle anne-baba bir erkek ve kızkardeşler, yahut babadan erkek ve kızkardeşlerdir”. O Kelâle ile ilgili görüşünü ileri sürerken başka bir âyette zikredilen hükme dayanmıştır, o da şudur: “Senden fetva isterler. De ki: “Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirâsı hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Eğer (ölen) kızkardeşin çocuğu yoksa erkek kardeş de ona vâris olur. Kızkardeşler iki tane olurlarsa bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş varsa, erkeğin hakkı iki kadının payı kadardır. Yanılmayasınız diye Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir”'. Mirâsın yarısı, sadece anne-baba bir yahut babadan kızkardeşin olur. İşte bu, kelâlenin açıklamasıdır.
Bu ilâhi beyan, kelâlenin, anne-baba bir erkek ve kızkardeşler yahut baba bir erkek ve kızkardeşler olduğunu göstermektedir. Ebü Bekir es-Sıddik'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kelâle, çocuk ve babanın dışındaki vârislerdir'”. Hz. Ömer'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Öyle bir durumla karşılaştım ki kelâlenin ne olduğunu bilemedim. Dikkat edin, Kelâle, çocuğu ve babası olmadan ölen kimsedir', İbn Abbâs'ın da şöyle dediği nakledilmiştir: Kelâle çocuk ile babanın dışında olandır', Hz. Ebü Bekir'in bir konuşmasında şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Dikkat edin! Allah Teâlâ'nın Nisâ süresinin baş tarafında indirdiği ve mirâs paylarının durumunu bildiren ilk âyeti, çocuk ile baba hakkında indirmiştir. İkinci âyeti koca, kadın, ayrıca anneden erkek kardeşler hakkında indirmiştir. Nisâ süresini kendisiyle tamamladığı âyeti ise anne-baba bir kardeşler hakkında indirmiştir. Enfâl süresinde yer alan âyet, Allah'ın Kitabı'na göre akrabanın bir kısmının bir kısmına daha yakın olduğuna dairdir”. Akrabalık bağı ise asabe çeken sebeplerdendir'", Hz. Ömer'in yine şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kelâlenin bir kısmı, baba sebebiyle diğerlerinden daha yakın olursa, mala daha layık bulunur. Hz. Ömer'in bu sözü kelâlenin, anne bir erkek kardeşlere, baba bir erkek kardeşlere, anne-baba bir erkek kardeşlere ait bir isim olduğunu açıklar. Bu ise daha önce zikrettiğimiz Hz. Ebü Bekir ile Ömer'in şu sözlerinin aynıdır: “Kelâle baba ve çocuk dışındaki vârislerdir” En doğrusunu Allah bilir ya, onlar amca ve amcaoğullarının AN) ölenle birlikte nesepte dedeye dönerler, dede de onları kelâle yapar; halalar, dayılar ve onların çocukları da böyledir, ölenle birlikte annesinin babası olan dedesine dönerler, annenin babası ise onları kelâle yapmıştır. Dayı ve halaların bu konudaki yolu baba ve annenin kelâle yaptığı erkek ve kızkardeşlerin yoludur. Ancak onlar nesep itibariyle erkek ve kızkardeşlerden daha uzak bulunduklarından, onlarla birlikte vâris olamazlar.
87. Taberi, Câmi'u'l-Beyân, IV, 284; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 1l, 756. D8 Taberi, Câmi'u'l-Beyân, IV, 284; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 756. Taberi, Câmi'u'l-Beyân, IV, 284; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 756. 14! Taberi, Câmi'u'l-Beyân, VI, 41; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, Il, 759.
Âlimler “Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de bir kızkardeşi bulunursa bıraktığının yarısı onundur”? meâlindeki beyanın anne-baba bir kızkardeş yahut baba bir kızkardeş olduğunda ittifak etmişlerdir. Erkek ölür de erkek ve kız çocuğu yoksa kızkardeşe, mirâsın yarısı verilir. Şiadan bir grup âlim şöyle demiştir: Bunlar buradaki ilâhi beyanın, kişi geride bir kız ile iki kızkardeş bırakırsa malın hepsi kıza aittir, kızkardeş için mirâstan bir şey yoktur, anlamına geldiğini belirtmişlerdir; çünkü Cenâb-ı Hak, ölenin çocuğu olmadığı takdirde mirâstan kızkardeşe pay vermiş ve bu noktada erkek evlat ile kızları eşit tutmuştur. Aslında bu durum onların dediği gibi değildir; çünkü biz kıza maln yarısını ayırıp geride kalanı kızkardeşe verdiğimiz takdirde bunu bir delile dayanarak yapmış olmayız. Görmez misin ki kızkardeşler iki kişi olsaydı, bize göre artan mal onlara ait olurdu. Şayet artan kısmı onlara delil ile belirlenmiş olarak verseydik malın üçte ikisini vermemiz gerekirdi. Çünkü Allah Teâlâ iki kızkardeşe mirâsın üçte ikisini tayin etmiştir. Kız kardeşin aldığı mirâs, önceden yapılan belirleme ile değildir, dolayısıyla belirlenme yoluyla olmaksızın artandan aldığı pay da onun payından bir şeyi eksiltmez. Görmez misin ki Allah Teâlâ, çocuk bulunduğu takdirde anne-babaya altıda bir pay ayırmıştır; şayet kızkardeş yerinde kız ve baba bulunsaydı, malın yarısını alacak ve artan mal da babanın olacaktı. Bu sebepledir ki biz babaya Allah'ın ayırdığı paydan daha fazlasını verdik, fakat artanı belirlenme yolu ile vermedik, dolayısıyla artan kısmı hakkında bizim bir muhalefetimiz gerçekleşmemiştir. Şayet Şia mensupları bize muhalefette bulunurlarsa şöyle denilir: Babanın artan mirâsı almaya kızdan daha layık olduğunu gösteren cevap daha önce geçmiştir. [ ] BN Bunun için onu burada belirtmedik!, Şayet muarızımız derse ki: Kız, mirâsın yarısından artan kısmına daha layıktır, çünkü Cenâb-ı Hak “Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın kitabında (mirâsçılık bakımından) birbirine... daha yakındır”! buyurmuştur; bu sebeple kız mirâsın yarısından artan malı almaya daha layıktır. Ona şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ'nın “Aralarında kan bağı bulunanlar... birbirlerine daha yakındır” meâlindeki âyet akrabanın birbirine göre mirâsa yabancılardan daha layık olduğunu vacip kılmak içindir. Âyetin devamında yer alan: “İnananlardan ve hicret edenlerden...” meâlindeki kısım, bunu açıklamıştır", Çünkü onlar, hicret sebebiyle birbirlerine vâris oluyorlardı, sonraları Cenâb-ı Hak bu hükmü neshetmiş ve mirâsı sadece akrabaya tahsis etmiştir. Bu âyette, ölüye daha yakın olan vârisin, mirâsa uzak akrabadan daha layık olduğunu gösteren bir delil yoktur. Yine Allah Teâlâ şöyle buNisâ süresi, dördüncü âyetin tefsirine bakınız.
yurmuştur: “Eğer (ölen) kızkardeşin çocuğu yoksa erkek kardeş de ona vâris olur”, Cenâb-ı Hak buyurmuş oluyor ki -En doğrusunu Allah bilir ya- ölen kızkardeşin erkek çocuğu yoksa, babadan erkek kardeş, kızkardeşinin bütün malına vâris olur. Eğer babadan erkek kardeş ölmüşse, kızkardeş, erkek kardeşin bütün malına vâris olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer kızkardeşler iki tane olurlarsa, ölünün bıraktığı mirâstan üçte iki pay alırlar”. Âlimler, iki kızkardeş ve daha fazlasının mirâsta eşit pay alacakları hakkında ittifak etmişlerdir. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş varsa erkeğin payı iki kadının payı kadardır”. Âlimler, erkek ve kadından biri ölüp de geride erkek ve kızkardeş bıraksa (ne kadar çok olursa olsun) erkeklere verilen pay kadınlara verilenin iki katı kadar olduğunda icmâ etmişlerdir. İşte bu, Allah Teâlâ'nın mirâs payları hakkında yaptığı kesin açıklamadır.
[Ferâiz' Meseleleri: Red, Avl, Zevi”l-Erhâm)]
İlim adamları red", avl“! ve zevi'l-erhâm konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir: Zevi'l-erhâm'ın mirâsına gelince Allah Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Akraba olanlar, Allah'ın Kitabına göre (mirâs bakımından) birbirlerine muhacirlerden ve ensardan daha yakındır”. [§]Malın hazineye ait olduğunu zannedenler, akrabadan bir kısmını diğerine göre daha yakın kabul etmemiş, aksine yabacıları zevi'l-erhâm'dan ölüye daha yakın kabul etmiştir. Zevi'l-erhâm'ın mirâstan pay alacağını söyleyenlerin görüşü bize göre daha kuvvetlidir. Bu görüş Hz. Ömer, Ali, Abdullah b. Mesüd ve sahâbeden bir topluluğun kanaatidir. Zeyd b. Sâbit ise zevi'l-erhâm'ın payının Beytül-mâle ait olduğunu söylemiştir”.
Eğer dinilirse ki, ‘Cenâb-ı Hak'kın “Aralarında kan bağı bulunanlar... birbirlerine... daha yakındır” meâlindeki beyanı"! onun kendilerine pay verdiği kimselerden başkası değildir? denilerek bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Haberde bunun, Allah Teâlâ'nın, kendilerine pay verdiklerinin dışındakiler hakkında olduğuna dair delil bulunmaktadır. Rivayet edildiğine göre Ömer b. Hattâb, Ebü Ubeyde b. Cerraha şöyle yazmıştır: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah ve elçisi, velisi olmayanın velisidir; dayı da vârisi olmayanın vârisidir”!55. Yine nakledildiğine göre Hz. Ömer teyzeye üçte bir, halaya da üçte iki vermiştir. Zir b. Hubeyş'in Hz. Ömer'den rivayet ettiğine göre O, mirâsı hala ile teyze arasında taksim etmiştir. Abdullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hala annedir. Hz. Ali'nin de hala ve teyze hakkında şöyle dediği bildirilmiştir: Hala için üçte iki, teyze için üçte bir pay vardır'. Bizim âlimlerimiz bu konuda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden ve sahâbe büyüklerinden rivayet edilen hadisi almışlardır. Bu da âyetin zâhirine ve umüm ifade eden mânasına uygundur. [9] [Hanefi] âlimlerimize göre buna uymak diğerlerinden daha uygundur.
Avl konusuna gelince, İbn Abbâs avle karşı çıkar ve şöyle derdi: Kur'ân'da açıklanan paylar eksiltmeye tâbi tutulamaz. Ali, Abdullah ve Zeyd b. Sâbit belirlenmiş payların avledeceği görüşünde idiler”. Hâris'in şöyle dediği rivayet edilmiştir': Hz. Ali'den daha iyi hesap bilen birini hiç görmedim; adamın biri ona gelerek şöyle dedi: Ey müminlerin Emiri! Bir erkek öldü, geride iki kızını, annesi ile babasını ve hanımını bıraktı; hanımının alacağı pay nedir? Buna karşılık Hz. Ali şöyle cevap verdi: Onun payı olan sekizde bir dokuzda bire inmiştir!”. İbn Abbâs, Allah Teâlâ'nın isim belirterek altıda bir pay vermesine rağmen, babanın payının bundan eksiltilmesini (avl) hoş görmezdi. Fakat o, bu ilke üzerinden yürümemiştir, çünkü iki kız, anne, babave hanımın var olduğu bir meselede şöyle demiştir: Hanım sekizde bir, anne baba altıda bir alır, geride kalan mal iki kıza aittir. Dolayısıyla İbn Abbâs, bu meselede Cenâb-ı Hak'kın isim belirterek verdiği iki kızın üçte iki payını eksiltmiştir. Neden iki kızkardeş, kendileri dışındaki herkesten eksik pay almaya daha layık görülmüştür? Diğer sahâbiler ise eksikliği, payları oranında bütün vârislere uyguladılar, tâ ki eksiklik sadece vârislerin bir kısmına uygulanıp geride kalanlar tam pay almış olmasınlar. Mirâstaki eksiği, payları oranında vârislerin hepsine yaymışlardır. Bu durumu şuna benzetmişler: Adamın biri erkek bir topluluğa, toplam malvarlığının üçte birinden fazlasını vasiyette bulunsa hüküm şöyle olur: Malın üçte biri hisselerine göre aralarında taksim edilir. Yine şunun gibi olur: Bir topluluğun, ölen kişi üzerinde alacakları olsa, ölenin bıraktığı mal da alacağa yetmese, onların hepsi eşittir, her birine alacağı oranında eksik verilir.
“Red” işlemine gelince, Hz. Ali ve Abdullah (r.a.), kimlere uygulanacağı konusunda farklı görüşlere sahip olmakla birlikte, artan mirâsın mirâsçılara geri döndürüleceği görüşünü kabul etmişlerdir”. Bunun konumu akrabaların konumu gibidir. Çünkü akraba, geride kalan malı almaya yabancılardan daha lâyıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Akraba olanlar birbirine daha yakındır”. Akraba olmayanın, kendi payından başka bir hakkı yoktur. Karı ve kocaya mirâsın geri çevrilemeyeceği konusunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü âyette pay sahiplerinden artan kısmın karı kocadan başkasına geri döndürüleceğine ve karı ile kocaya verilemeyeceğinin delili vardır. Zira aziz ve celil olan Allah, ölenin çocuğu olunca ana-babaya altıda bir pay verileceğini, çocuk olmayınca da ana için üçte bir pay sözkonusu oldugunu zikretmiş, baba içinse kendisine verilecek bir şeyden haber vermemiştir. Bunun gibi, “Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder”? meâlindeki âyetle erkek çocuklara, kızlarla beraber ismen pay ayırmıştır, fakat yalnız başına bunlardan her biri için pay zikretmemiştir, dolayısıyla artan mirâs bunların hepsine döndürülür. Karı ile kocanın payını belirtmeyi hiç bir yerde terketmemiş, aksine çocuğun bulunması veya bulunmaması dâhil, bütün hallerde onu sözkonusu etmiştir. İşte bu sebepledir ki karı ile kocaya kalan mirâsın döndürülmesi engellenmiştir.
Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 118.
Vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin. Bu ilâhi beyan, Kimse zarar görmesin meâlindeki ifade sebebiyle bazı vasiyetlerin engelleneceğini gösterir. Fakat zarar vermenin, fazla olanı iptal etmesine de etmemesine de ihtimal taşır. Nitekim Allah Teâlâ boşamadan dönmeyi geçerli kılmak üzere bu konuda şöyle buyurmuştur: “Zarar vererek haklarını çiğnemek için onları nikâh altında tutmayın”, Fakat bu âyette, boşamadan dönmekte hanıma zarar vermek kastedilmiştir, vasiyet konusunda ise fiilin kendisi zarardan ibarettir. Bu iki durum arasında farklılığın bulunması mümkündür. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, iki âyette: “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır” buyurmuş ve bu sınırları aşanları cehennemle tehdit etmiştir. Fazlasını almanın caiz olması halinde bu mâna muhtemel değildir. Nitekim Yüce Allah (boşamadan dönmeyi geçerli kılmak üzere bu konuda) şöyle buyurmuştur: “Zarar vererek haklarını çiğnemek için onları nikâh altında tutmayın”. Fakat bu âyette, boşama fiilinden dönmekle hanıma zarar vermek kastedilmiştir. Vasiyet konusunda ise zarar fiil haline gelmiştir. Bu iki durumu farklı yorumlamak mümkündür. Cenâb-ı Hak peşpeşe iki âyette “Allah'ın sınırlarıdır”! beyanında buyurmuş ve bu sınırları aşanları cehennemle tehdit etmiştir. Bu, fazlanın caiz olması halinde ihtimal dâhilinde değildir. “Her kim, vasiyette bulunacak kimsenin hakkının çiğnemesinden veya günaha girmesinden korkar da (ilgililerin) aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur”! meâlindeki ilâhi beyan, bu düşünceyi güçlendirmektedir. Şayet üçte birden fazlasının vasiyet edilmesi mümkün olsaydı bu durumda ilgililerin aralarını düzeltmek mümkün olmazdı. Bu söylenenlerden şu ortaya çıkmaktadır ki bazı vasiyetlerin iptal edilmesi sözkonusudur. Halbuki Cenâb-ı Hak, mirâslara ait beyanlarında “bunlar kendisi tarafından konulmuş paylardır” buyurmuştur. Şu halde vasiyet eden kişi, O'nun tarafından konulmuş farzları iptal edemez. Bu kişinin fiilleri ancak Allah'ın izniyle meşrüiyete sahip olur. İşte bunun içindir ki bazı vasiyetler geçersiz hale gelir.
Bu konuda aslolan şudur ki mallar insanlar (canlılar) için yaratılmış ve onların faydalanması yolunda var edilmiştir. Bir bakıma insanlar ecellerinin bitmesine kadar bu malların menfaatine sahip kılınmıştır. Sonra bu mallar, kendilerini bunlara sahip kılan varlığa (Allah'a) dönmüştür ki O, malları dilediğine verir, dilediğinin yanına koyar. Cenâb-ı Hak, malların kime ait olduğunu ve ona kimin daha layık bulunduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla vasiyet eden kişi, sanki bu malın hak sahibinin artık başkası olduğunu beyan eden (Allah Teâlâ) adına vasiyet etmektedir. Şayet Cenâb-ı Hak bu vasiyet edene sözü edilen maldan bir karşılık lütfederse ne güzel; değilse bu mallar, sahipleri bildirilen mallardan olur ve başka kimsenin ona sahip olması mümkün değildir; ancak Allah Teâlâ'nın ve mal sahibinin bir şey vermesi müstesnâ. İşte konuEJ munu açıklamaya çalıştığımız vasiyetin mahiyeti de böyledir. [§]Bu âyetlerin açıklanmasının ardından, Allah'tan vasiyetin sınırı hakkında açıklama gelmiş ve kişiye malının üçte birine kadar vasiyet etme hakkı verilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hak'kın mal sahibine bir sadakasıdır. Üçte birden fazlasını vasiyet etme durumunda ise eğer kendilerine pay ayrılan ve hak sahibi kılınan vârisler buna cevaz verirlerse caiz olur, değilse olmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Âyet-i kerime, vasiyet için bir sınır koymuştur, fakat borç için sınır konulmuştur, çünkü borç kişinin hayatta iken var olan ihtiyaçlarıyla ilgilidir, zira borç, kişinin yaşaması ve gıdasını sağlaması sebebiyle var olup hüküm bakımından ölümden sonra geride bırakılan malın önüne geçirilmiştir. Mirâs ise sadece borçtan sonra kalan maldan verilir. Alacaklılar, kendisi henüz hayatta iken borçlunun malında daha çok hak sahibi olmakla birlikte, hastalığı sırasında alacaklılara birçok iyilikte bulunmaktan aciz kalır. Şayet hak sahibi olmasalardı karşılıklı borçlanmaktan kaçınırlardı. Olsa olsa bu işi, öldükten sonra mala, vârislerden daha çok hak sahibi olduklarını gösteren belgelerle yapabilirlerdi. Yahut da prensip olarak borçlanmaktan kaçınırlardı. Böyle bir davranışta ise süre geçmesi dolayısıyla asli ihtiyaçları gidermede zorluklar ve kayıplar oluşurdu, oysa kişi bir mükellef olarak bunları yapmakla görevlendirilmiştir'. Şu halde borç ve alacak işlemi, geçmişlerden mirâs intikal etmediği takdirde yaşayanlara servet kazandıran bir şeydir. Borç-ibadet işlemi gibi degildir, zira ibadetler ihtiyaçtan artan maldan yapılması gerekir, borçlar ise asıl mal çerçevesinde olur. İbadetler süre sebebiyle yerine getirilmesi engellenen şeyler olmadıktan başka, borçlarda olduğu gibi bunları yerine getirecek kişileri, kaçınılması zor durumlarla karşı karşıya getirmez. O, Allah'a yaklaşım konumunda bulunup hayatta olanlara özgüdür. Onlar öldüklerinde mâli ibadet imkânları ortadan kalkar ve mallara mirâs işlemi uygulanır. Kur'ân-ı Kerim'de yer alan Vasiyetten ve borçtan sonra beyanından anlaşılan alacak da böyledir. İbadetler “alacak” diye nitelendirilemez, mutlak bir ifade sırasında alacak diye anlaşılmaz. Dolayısıyla, bu söz, belli bir süreye kadar tehir edilmiş alacaktan ve vasiyetlerden artan şey anlamına intikal etmiştir. Gerçekte efendinin kölesine borcu olmaz”. [§]Bu durumda zikredilen “borç” kavramı sadece fiiller hakkında sözkonusu olur, nitekim vâdler de, ahlâki yönden borç olarak zikredilmiş olup gerçekte zimmet anlamında borç olmazlar. Oysa Allah belli kavimler lehine yaptığı vâdi, kendisi için bir fariza kılmıştır, ancak vasiyet sebebiyleonlardan engellenebilir; bu durum vasiyet yapan kimsede olduğu gibidir. İbadetler niyetsiz yapılamaz. İbadetlerin bir kısmı, başkası tarafından yapılma ihtimali varsa da hayatta iken kişinin kendi emri olmaksızın, onun adına ibadet eda edilemez, oysa kişilerin emri olmaksızın diğer borçların ödenmesi caiz olur. Hayattaki hüküm böyle olduğu gibi öldükten sonra da böyledir. Vasiyetler, her ne kadar emirle ödenen borç sebebiyle ortaya çıkmış olsa da, onun için bir sınır gelmiştir”. Bununla birlikte ibadetlerin ölüleri bağlayıcı olma ihtimali yoktur, onların mallarından ödeme yapılması gerekmez. Şu halde ibadetlerin özellikle hayatın hakkıdır, alacakları ise iki durumda da kulların hukukudur.
İlgili âyette borç hakkında, zarar vermeyerek meâlindeki ifade zikredilmiştir. Borç, istisnâ kavramına (gayr) daha yakındır. Bilindiği üzere ortadaki alacaklar konusunda vârislere bir zarar gelmez, şayet zarar meydana gelecekse alacaklılara yönelik olur. Çünkü borç vasiyet edilmeden de mirâstan alınır; alacaklılar açısından yasaklanmaya ihtimali yoktur. Çünkü borçları ödemek için ölünün çalışması sözkonusu değildir”. Bununla şu sabit olmuştur ki bu durum bilinmeyen borçlar hakkındadır; bu gibi borçlarda onun sözüne müracaat edilir. Bu söylediğim şeyle her durumda ve her bir kimse lehine ikrarda bulunmasının imkânı ortadan kalkmıştır, çünkü kişinin fiili olması bakımınNEM dan vaki olan bir zarar yoktur ki bu zarar reddedilsin. [§]Daha önce bu durumda karşılıklı zarar vermenin cevaza engel olduğunu açıklamıştık. Sonuç olarak, caiz olmayan ikrar türlerinin de bulunduğu ortaya çıkmıştır. Bizim âlimlerimiz şöyle demiştir: Hayattan ümit kesmiş kişinin, bazı vârisler lehine ikrarda bulunması caiz olmaz. Çünkü bu konum, kişinin sahip olduğu mallar hakkında başkalarını tercih etme ve cömertlik gösterme vaktidir. Zaten nas, kişinin vârislere yönelik vasiyeti iptal etmesi de bunun gibidir. Şayet ölmek üzere olan adamın, vasiyetten engellenen kişileri gözetmek amacıyla, vârisler lehindeki vasiyetini caiz görürsek vâris ondan yararlanamaz, belki hepsi elden çıkar; oysa birinci durumda elden gitmemişti. En doğrusunu Allah bilir.
Tartışması yapılan bu meselede aslolan şudur: İkrar malın hepsinde emanet hukukuna göre bir şeyi bildirmektir, kişinin vasiyeti ise mülkiyet hukukuna göre bildirmektir. Sonra, sözkonusu kişi, kendi vârisini göstermiştir, çünkü mülkü yokmuş gibi bu ikrarla, akrabalık değil de vârislerden birini diğerlerine üstün kılmak ve ona mal tahsis etmek kastedilmiştir. Benzer şekilde emanete hiyanet eden kişi, emaneti olmayan kimse gibi kabul edilir. Güvenilir kimselerden, töhmet gerekçesiyle bazı hükümleri düşürmek, mallardan iyilik yapmayı düşürmekten daha yaygın olarak bulunur”. En doğrusunu Allah bilir.
69 [ ]Buna bağlı olarak kişinin zimmetinde açık borçlar bulunabilir. Kendisi için durumu önem arzeden bazı alacaklılara zarar vermek de isteyebilir. Cömertlik vaktinde iyilik yapmak ve sılada bulunmak üzere mal göndermeyi gerektiren, aralarında hukuk cereyan eden kimseler de olabilir. Kendisi bu maldan faydalanmaktan aciz olduğunu bildiği için de borcunu alacaklılar lehine ikrar eder. İşte bunun için açık olan haklarda itham edilir”.
Mali ibadetler ölüler adına emirle yerine getirilir, fakat fiili ibadetler iki yönden emirle yerine getirilemez. Birincisi, kullarla ilgili olan haklarda, kişi hayatta iken verdiği emirle iki türden birinin diğeri yerine emirle getirilmesi caizdir, fakat diğer tür için değildir. Emirle ibadetlerin yerine getirilmesi de bunun gibidir.
İkincisi, mali ibadetlerin vacip olma sebebi, mülkiyetin birinden diğerine intikali sebebiyle olup bazan değişerek yeni bir kişinin üzerine vacip kılınması caiz olur. Kendisine, fiili ibadetler vacip olan kimse içinse, fiilleri yerine getirme, başkası vasıtasıyla caiz olmaz. Niyetler de bunun gibidir. Niyet hiçbir işte mallara ilgili haklardan olmadığı için, bir kimse başkasının yerine niyet edemez. Bu sebeple bunu yapmak ancak mükellefin emri ile caiz görülmüştür. Dolayısıyla emreden kişi, emir sebebiyle bize emrettiği mali bir konuda niyet etmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
Yüce Allah'ın bir kere Kimse zarar görmesin Allah'ın hükmü budur, bir kere de “Bunlar Allah tarafından konulmuş paylardır” buyurması, ikisinin bir olduğunun bilinmesi içindir. Allah Teâlâ'nın, erkek ve kızkardeşlerin mirâsı hakkında “zarara uğramaksızın” kaydını zikredip erkek çocuk, baba, karı ve koca hakkında zikretmemesinin -en doğrusunu Allah bilir ya- iki yoruma ihtimali vardır: Birinci ihtimal bu âyette belirtilmiş olmasıdır, çünkü Allah erkek ve kızkardeşlerle mirâs hükümlerini sona erdirmiştir. Dolayısıyla sözkonusu zarar evlatlar ana-baba ve karı koca hakkında zikredilmiş gibi olmuştur. Çünkü bununla mirâs hükmü tamamlanmıştır.
İkinci ihtimal şudur: Cenâb-ı Hak burada, “zarara uğrama” kavramını zikretmiş olup onu andığımız kimseler (evlat, ana-baba, karı-koca) hakkında zikretmemiştir. Çünkü kişi, tabii olarak erkek ve kızkardeşleri ile kendine uzak olanlara zarar vermeyi kasteder, fakat örfte baba, evlat ve zikrettiğimiz kimselere zarar vermeyi istemez. Tabii olarak zarar vermek kastedilenlere bu iş yasaklanınca, tabii olarak zarar vermenin kastedilmediği kişilere zarar vermekten yasaklama daha uygundur ve daha doğrudur.
(SJResülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadis-i şerifte, vasiyette zarar vermenin açıklaması yapılmıştır: “Üçte bir, üçte bir de çoktur, Senin vârislerini zengin bırakman, onları el açıp insanlara yük olan muhtaç kimseler olarak bırakmandan daha hayırlıdır”, Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Adam altmış yıl hayırlı amelden sonra, vasiyet edince haksızlık yapar, dolayısıyla kötü amel ile ömrünü noktalayarak cehenneme girer. Bir adam da altmış yıl kötülerin işlerini yapar, sonra vasiyetinde âdil hareket ederek hayırlı bir amel ile hayatı son bulur ve cennete girer” Ebü Hureyre sözünü şöyle bitirir: “İsterseniz şu âyet-i kerimeleri okuyun”, “Üçte bir zulümdür”. İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Vasiyette zararvermekbüyük günahlardandır” Sonra:“BunlarAllah'ınsınırlarıdır”'? meâliyle başlayan âyet-i kerimeyi sonuna kadar okumuş ve bu âyet vasiyet hakkındadır demiştir”. Yine İbn Abbâs şu meâldeki âyet-i kerimeyi okumuştur: Her kim, bir vasiyette bulunacak kimsenin, hakkı çiğnemesinden veya günaha girmesinden korkar da (ilgililerin) aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur. Allah elbette bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir”.
Zarar verme bazan da bir vâris lehine vasiyet edip diğerleri için vasiyet etmeyince sözkonusu olur, çünkü böylesi bu vasiyetiyle geride kalan vârislere zarar vermiş olur. Dolayısıyla vasiyet edenin, vârislerden bazıları ile hepsine zarar vermesi arasında bir fark yoktur. [S] Bunda, vârislerin bir kısmı için vasiyette bulunup diğerleri için bulunmamanın yanlış oluşuna delili vardır. Bazan zarar verme, vasiyetle olduğu gibi borçla da olur. Çünkü hasta bir kimse, bazı vârislere borcu olduğunu ikrar ederse, vasiyet caiz olmadığı gibi ikrarı da caiz olmaz. Borç ikrarının vasiyetten sayılmaması, yerinde bir hükümdür. Çünkü hastalık halindeki ikrarın caiz olması emanet konumundadır, çünkü o, şahitlik çerçevesinde caiz olur, şahitlik ise bir emanettir. Vasiyetin caiz olması ise mülkiyet hakkına dayalıdır. Kişinin vârisleri lehine vasiyette bulunması bâtıl olunca, hastalık halinde iken vâris lehine ikrarda bulunması daha güçlü bir şekilde bâtıldır. Buna bağlı olarak kişinin sağlıklı durumda iken borcu olsa ve bunu hastalık halinde iken ikrar etse, sağlıklıiken alacağı olanlar hasta halinde alacaklı olanlardan alacağı olmaya daha layıktır. Çünkü bunda sağlıklı zamanlardaki alacaklılara zarar vermek sözkonusudur. Zira onların alacağı ikrar edenin malında belirlenmiş ve zimmetten terikeye intikal etmiştir. Görmez misin ki bu kimsenin, bir alacaklıya ödeme yapıp diğerine yapmama hakkı yoktur. Durum böyle olunca, ikrar sahibinin, sağlıklı iken alacağı olanlarla hasta iken lehine ikrarda bulunarak alacağı olanlar arasında malı taksim etme hakkı yoktur, çünkü bunu yapınca, alacaklılara zarar verme durumu ortaya çıkar. Dolayısıyla vâris aleyhine zarar kazanmakla alacaklılar aleyhine zarar kazanmak arasında bir fark yoktur. Bu kişi hasta iken bir şeyi kıymeti karşılığında satarsa yahut birinden borç alırsa. caiz olur, çünkü o borçlular için çalışmaktadır, aldıklarıyla borçlarını ödeyecektir. Böylesi evlenir yahut birini işçi olarak alırsa borçluların bir tesellisi olur. Çünkü bunu onlar için değil kendisi için yapmıştır, borçlular aleyhine herhangi bir zarar sözkonusu değildir. Dolayısıyla bu, bir önek konumunda bulunur. Şayet onlara zarar verirse kabul edilmez, zarar reddedilir ve iş feshedilir.
“Kişi kendisine ve malına zarar vermekten men ediliyor, buna rağmen zarar verirse caiz görülüyor” diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: Şayet zarar, kendisinde ve mülkünde meydana gelirse bundan engellenir, fakat bu caiz olur. Çünkü başkasına zarar vermemiştir. )JLakin başkasının mülkünde zarar meydana gelirse bu caiz olmaz ve bundan alakonur. Burada ise vârislerin ve borçluların mülkünde zarar meydana gelmiştir, bu sebeple bâtıl olmuştur. Malın üçte birinden fazlası vasiyet edilemez, vârislerden birine vasiyet edilemez. Kişi, vârislere zarar getirmek üzere borçlu olmadığı bir şeyi, kendi borcu gibi gösteremez.
Allah'ın hükmü budur. Yani zarar vermesi engellenen kimseye bir vasiyettir. Şu anlama gelme ihtimali de vardır: Mirâslardan size belirlenen kısım Allah'ın bir hükmü ve bir vasiyettir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah en iyi bilendir. Malın üçte birinden fazlasını vasiyet ederek vârislere zarar vereni de, zarara uğratılmayanı da bilir. Halim zarar verene ceza vermekte yumuşak davranır, ceza vermekte acele etmez. Halim kelimesi ile hakim kelimesinin aynı mânaya gelme ihtimali de vardır, çünkü hakim'in zıddı sefihtir, halim de böyledir.
Ohi ZAİN UZ gb LE İYİ G3
---
Dipnotlar:
19 Ferâiz: İslâm mirâs hukukunu inceleyen ilim dalının adıdır. Kısaca Ferâiz, ölünün geride bıraktığı mirâsın durumunu ve mirâsçıların mirâstan hak ettikleri payları inceleyip belirleyen bir İslâmi ilimdir. 150 Red: Kur'ânda payları açıklananlardan artan mirâsın bulunduğu ve asabelerden buna hak kazananların mevcut olmadığı durumlarda, artan kısmın pay sahiplerine hakları kadar geri döndürülmesidir (Cürcâni, Ta'rifat, s. 147). 151 Avk Şer'an açıklanan payların pay sahiplerinden artmasıdır. Mesele bu durumda avliye olur. Böylece pay sahiplerinin alacakları mirâsta, hisseleri kadar bir eksilme olur. Avl: Reddin zıddıdır (Munavi, et-Tevkif alâ muhimmati't-tearif, s. 530). Ebü Umâme b. Sehl b. Hanif'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ömer b. Hattâb, Ebü Ubeyde'ye şöyle yazmıştır: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah mevlâsı olmayanın mevlâsı, dayı da vârisi olmayanın vârisidir”. 18 bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 118. “Teyze annedir” mânasındaki rivayet için bk. İbn Hacer, Telhisu'l-habir, IV, 12; ayrıca bk. Buhâri, Meğâzi, s. 43. Kurtubi, Ahkâmu'l-Kurüân, V, 79; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 451. 158 Hâris b. Abdullah el-A'ver el-Hemedâni el-Küfi. Hz. Ali ve İbn Mesüd'dan rivayette bulunmuştur, Amr b. Murre ile Şâbi de kendisinden rivayette bulunmuştur. Kendisi Şiidir. Naklettiği hadiste zayıflık vardır. İbn Ebü Dâvüd onun, insanların en fakihi, en iyi ferâiz ve hesap bilen kişisi olduğunu söylemiştir. Abdullah b. Zübeyr'in halifelik döneminde 73/692 tarihine yakın bir zamanda vefat etmiştir (bk. Zehebi, el-Kâşif, 1, 303; İbn Hacer, Takribu'tBu bilgiyi Ebü Ubeyd, Tahâvi ve Beyhaki rivayet etmişlerdir. (bk. İbn Hacer, Telhisu'/168. Kadınları boşadığınızda, onlar da bekleme sürelerini doldurduklarında ya onlarla yeniden evlenip iyilikle tutun ya da iyilikle serbest bırakın. Onları zarar vererek haklarını çiğnemek için nikâh altında tutmayın. 165 Kadınları boşadığınızda, onlar da bekleme sürelerini doldurduklarında ya onlarla yeniden evlenip iyilikle tutun ya da iyilikle serbest bırakın. Onları zarar vererek haklarını çiğnemek için nikâh altında tutmayın. 167 Her kim, bir vasiyette bulunacak kimsenin hakkı çiğnemesinden veya günaha girmesinden korkar da (ilgililerin) aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur. 169 “Bu durumda insanlara, bazı durumlarda zarar vermek ve onları yok olmaya mahküm etmek sözkonusudur. Çünkü insanlar ne zaman öleceklerini bilmemektedir, şu halde hayat boyu çalışıp kazanma sözkonusudur (Semerkandi, Şerhu't- Tevilât, Medine nüshası, vr. 0 o Semerkandi'nin ifadesi şöyledir: “Çünkü gerçekte efendinin kölesine borcu olmaz, çünkü üzerinde alacağı olmaz, zira köle ve elinde bulunan varlıkların hepsi gerçekte efendinin malıdır. Kölenin görevi iş yapmak ve hizmet etmektir. Nitekim şahitte de durum böyledir. İşlerde alacak adının söylenmesi, tekit yolu ile kendisinden vücüb kastedilmesine binaendir. Bu, vâdin borç olduğunu söylemek gibidir. Şöyle denilir: “Kerem sahibi insanın vâdi borçtur”. Çünkü o iş, kerem sahibi insandan sudur edince borcu ödemek mertebesinde olup gerçekten onun zimmetinde vaciptir anlamında değildir (Semerkandi, Şerhu't“Kişi vefat ettikten sonra, niyet ehli olmaktan çıkmış olur, budurumda ne emir kalır ne de tercih. Hatta vasiyette bulunmak suretiyle emir bulunsa ve mala taalluk etse bile bu ancak üçte biri kadar olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 49b). 172 “Çünkü alacaklıların hakkını elindeki maldan ödemeyi yasaklamaya ihtimali yoktur, çünkü bunda, borcu ödemek için aciz bulunduğu dönemde kişinin çalışması mümkün değildir. “Sonra aslolan, ikrarın, emanet hakkı olarak bir ikrar olduğudur; çünkü ikrar, başkasının malının kendi elinde bulunmasından ve o malı başkasına teslim etmenin vacip olmasından haber verir. Vasiyet ise mülkiyet hükmüyle tasarrufta bulunmaktır. Şöyle ki vasiyet eden kişi, ölümünden sonra malını vasiyet edilen kişiye temlik eder. Bu kişi, kendi elinde bulunan ve gerçekten mülkü olan malı, vâris hakkında yok gibi yapmıştır, öyle ki bu malı vasiyet etme hakkına sahip olmaz. Çünkü bundan kastı, bu vârisi diğerlerinden üstün tutmaktır; vasiyette bulunmak suretiyle sevap elde etmek değildir. Bunun gibi emanet yoluyla caiz olanlar da emaneti yokmuş gibi kabul edilir, çünkü kişinin ikrarı tercih yöntemiyle isâr yerine konuluyor. Zaten rivayetteki bazı tenkitler sebebiyle haberleri düşürmek ve reddetmek, hükümlerde var olmak bakımından maruf olanı iptal etmek ve mallarda tasarrufta bulunmaktan daha umümidir. En doğrusunu Allah bilir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, “Buna bağlı olarak, sıhhat halinde iken kişinin üzerinde açık borçlar bulunsa, sonra hastalık durumunda bunları ikrar etse bu ikrar geçerli olmaz. Çünkü bu ikrarda açık borçların sahiplerine zarar vardır. Zira şahıslardan birine özel bir yöneliş ve tabii bir meyil bulunabilir. Yahut cömertlik vaktinde malı ile aralarında, iyilik yapmaya ve sılada bulunmaya sevketmeyi gerektiren haklar bulunabilir. Vasiyet etmenin kendisine haram kılınması sebebiyle de bu yakınlığı göstermekten aciz kalır. Dolayısıyla borç ikrarında bulunur. İşte bu sebeple ikrar eden kişi açık olan haklar konusunda itham edilir. En doğrusun Allah bilir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 150a; Medine nüshası, vr. 170b). 175 Buhâri, “Vesâyâ” 2; Müslim, “Vasiyet” 5. 76 en-Nisâ,4/13-14; Abdurrazzâk, el-Musannef, IX, 88; Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, 278; İbn Mâce “el-Vesâyâ”, 3; Ebü Dâvüd, “el-Vesâyâ” 3. Bu hadisin kaynağı bulunamamıştır. 179 o Taberi, Câmi'w'l-beyân, IV, 288; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 452.
Nisa' 4:13
[Haberi Sıfatların Yorumu]
Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Bir görüşe göre bu sınırlar, mirâs taksiminde Allah'ın size emrettiği hisseler demektir. Allah'ın sınırları. O'nun, bizim için koyduğu ve bunların ötesine geçmenin caiz olmadığı sınırlar olma ihtimali vardır. Bakara süresinde anlatılmıştır'!. Cenâb-ı Hak Allah'ın sınırları diye buyurmuştur. İnsanlar için de sınırların bulunması mümkündür; şöyle denilir: Falan kişi sınır koydu. Kişi, insanların sınır koymasından anladığını, Allah Teâlâ'nın sınırlarından anlamazsa, O'nun, “Allah arşa istivâ etti”, “Göğe istivâ etti” gibi beyanlarından, (Jinsanların istivâsından anlaşılan şeyi nasıl algılar! Yine kişi, insanların “sınırlar”ından anladığını Allah'ın sınırlarından anlamayınca onların “istivâ”sından anladığını Allah'ın istivâsından anlaması caiz olmaz. Bunun gibi yaratılanları görmekten anladığı şeyi, Rabb'i görmekten anlamaz, O'nun gelmesinden insanların gelmesi gibi bir şey anlamaz, Allah'ın inmesinden de halkın inmesi gibi bir şey anlamaz. İşte bunlar gibi Allah'ın sınırları'ndan da insanların koyduğu sınırları anlamaz, çünkü bunların ikisi arasında bir fark yoktur.
Bunlar Allah'ın sınırlarıdır meâlindeki ilâhi beyanın iki türlü anlaşılmaya ihtimali vardır. Birincisi, Allah'ın emirleri ve yasakları, haram ve helâl sabit olmuştur ki Cenâb-ı Hak, yaratıklarına özgü mâna ve sıfatlardan yücedir. Buna bağlı olarak, akıl yoluyla O'na nispet edilen “istivâ (yukarı çıkış), gelme, görme” gibi fiiller yaratılmışlara nispet edildiğinde anlaşılan mâna Cenâb-ı Hakk'a izâfe edilemez. Allah'ın bu tür sıfatlardan münezzeh olması aklın ve naklin zarureti ile sabittir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse. Şöyle denilmiştir: Allah'ın farzlarını yerine getirmede Allah'a, Sünnet'ini yerine getirmede Resül'üne itaat eden Allah onu cennetlere koyacaktır... sonuna kadar... [S] Denildi ki: Emrettiklerinde ve yasakladıklarında Allah'a itaat edeni, emrettiklerinde ve yasakladıklarında O'nun elçisine itaat edeni. Yine denildiki kişi Allaha itaat edince elçisine de itaat etmiş olur, elçisine itaat edene de Allaha itaat etmiş olur, bunların ikisi birdir. Bu ilâhi beyan “Resülullaha itaat eden Allah'a itaat etmiş olur” beyanı gibidir. “Kim Allah'a emir ve yasaklarında, haram ve helâlleri noktasında itaat ederse, Resülüne de tebliğ edip açıkladığı hususlarda itaat ederse” beyanı gibidir. Yine denildi ki: Bu bir ayırım değildir. Şöyle ki: Allah'a itaat eden elçisine de itaat etmiştir, çünkü elçisi Allah'a itaate çağırmış, O'na ibadet etmeye teşvikte bulunmuştur. Dolayısıyla Allaha itaat elçisine de itaattir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Resülullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur”'. “De ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun”!6, Ga IU 15G Alİ) 85At ARE İŞLİ yak 3
Nisa' 4:14
Kim de Allah'a ve peygamberine itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa. Bu da yine böyledir; kul Allah'a itaatsizlik ederse O'nun sınırlarını aşmış olur, yine kul sınırlarını aşarsa Allaha itaatsizlik etmiş olur. Şöyle bir yorum da yapılabilir: Kim de Allah'a itaatsizlik ederse, yani O'nun emrini emir, yasağını yasak görmez ve Allah'ın sınırlarını aşarsa, yani O'nun hükümlerini ve şeriatlerini aşan, yani bunları hak olarak görmeyen kimseyi Cenâb-ı Hak ebedi olarak kalacağı ateşe sokar. Anılan tehdit onun içindir.
LİKE EE EŞİN d AK igh DU psi
Nisa' 4:15
16. İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.
[Livata ve Zinanın Cezası]
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin... İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Denildi ki bu iki hüküm İslâm'ın ilk dönemlerinde vardı, birinci hüküm kadınlara, ikinci hüküm de erkeklere aitti. Yine denildi ki eziyet/canını yakma âyeti erkek ve kadınlar hakkında olup hapis âyeti kadınlar hakkındaydı. Canını acıtmaya dair olan âyetin birlikte bekâr erkekle bekâr kadınlar hakkında, hapisle ilgili âyetin de yine birlikte erkeklere ve kadınlara ait olma ihtimali vardır. Yine eziyet âyetinin özellikle erkek erkeğe ilişkide bulunarak Lüt Kavminin işini yapan erkekler hakkında, hapis âyetinin de hem erkekler, hem de kadınlar hakkında her ikisi için olma ihtimali de mevcuttur.
Şayet eziyet âyeti, özellikle erkekler hakkında ise, bu Ebü Hanife'nin düşüncesinin delilini oluşturur. Şöyle ki, Ebü Hanife, Lüt Kavmi'nin fiilini (livâta) yapanlara had cezasının gerekli olmadığı görüşündedir. Ancak o, livâta fiilini işleyenlere tâzir ve eziyet cezasını gerekli kılmıştır. Eğer erkekler hakkında ise âyet neshedilmiştir, eğer kadınlar hakkında ise o da nesh edilmiştir.
Şimdi, hükmün ne ile neshedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimlere göre “Zina eden kadın ile zina eden erkekten herbirine yüz defa sopa vurun” meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Fakat bize göre iki âyetin hükmünü birleştirmek mümkündür, şu halde nesih nasıl gerçekleşsin! Kanaatimize göre bu hüküm, Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadisle neshedilmiştir: “Benden alın, benden alın! Allah kadınlar için yol açmıştır; bekâra karşılık bekâr, dula karşılık dul. Bekâr sopa ile dövülür ve sürgün edilir, dul ise hem sopa ile dövülür hem de recmedilir”, Bu hadiste, Kur'ân'ın hükmünün Sünnet'le neshedildiğine dair delili vardır.
Şayet, âyette Yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar meâlindeki beyanın işaretiyle nesih vâdinin delili vardır, buna göre sözkonusu nesih âyette vâdedilen nesihle ortadan kaldırılmıştır, yoksa Sünnet'le neshedilmemiştir, diye bir itiraz ileri sürülürse buna şöyle cevap verilir: Hakkında, Allah'ın nesih hükmü olan hiçbir âyet veya Hz. Peygamber'in Sünnet'i yoktur ki -anılmış olmasa bile- nesih vâdi olmasın. Yüce Allah bir konu hakkındaki hükmünü ebedi kıldıktan sonra onu neshetmesi mümkün değildir, çünkü bu bedâdır!, bedâ ise ilâhi değil, beşeri bir fiildir. Zikrettiğimiz husus sabit olunca, Cenâb-ı Hak'kın bir hükmü, okunan Kur'ândan ibaret bir vahiyle veya Kur'ân dışı bir vahiyle neshetmesi arasında fark yoktur.
Bu konuda birçok rivayet vardır. Nakledildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.), defalarca zina ettiğini ikrar eden Mâiz'i recmetmiş'”, bunun gibi başka kimseleri de recim cezasına tâbi tutmuştur. [9] Nitekim rivayet edildiğine göre işçisi, adamın karısıyla zina etmiş, Hz. Peygamber'e (s.a.) intikal edince Resülullah: “Aranızda Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim” buyurmuş ve “Ey Uneys! Sabah bu adamın karısına git, eğer itiraf ederse onu recmet” demiştir”, Hz. Ömer'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanların üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra birilerinin: “Allah'ın Kitab'ında recim hükmünü bulamıyoruz” demek suretiyle Allah'ın indirdiği bir farzı terkedip hak yoldan sapacaklarından endişe ediyorum. Dikkat edin! Recim haktır. Zina eden erkek evli ise ve Zina olayı hakkında açık delil varsa yahut zina eden itiraf etmişse recim cezası uygulanır. Biz o âyeti okuduk: “İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettiklerinde Allah'tan bir azap olmak üzere, onları kesinlikle recim edin” Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık”!.
Bazıları şöyle demiştir: Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki recim cezası Müslümanlar arasında sopa cezası gibidir!” Rivayet edildiğine göre Resül-i Ekrem iki yahudiyi recmetmiştir'. Denildi ki Hz. Peygamber (s.a.) sadece Tevrat'ın hükmünü uygulamıştır. Görmez misin ki Hz. Peygamber (s.a.) Tevrat'ı getirtti, yahudilerin âlimlerini çağırdı ve onlara Tevrat'taki hükmü kendisine okumalarını emretti. Onlar da recim hükmünün bulunduğu yere ellerini koyarak örttüler ve başka bir âyeti okudular. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm müdahele ederek: “Ey Allah'ın elçisi, recim hükmünü gizlediler” dedi. Sonra kendisi âyeti okudu, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) zina eden o yahudilerin recmedilmesini emretti”. Şüphe yok ki Kur'ân-ı, Kerim Tevrat'ın hükmünü neshetmiştir, bunun için onlar hakkında recim uygulanmamıştır', Biri, “Allah Teâlâ'nın “Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun” meâlindeki âyete dayanarak Lüt kavminin işini yapanlara (livâta) da had uygulanır” diye bir iddia ileri sürse ona şöyle cevap verilir: Bu âyetle onlara had cezasının uygulanma ihtimali yoktur. Çünkü livâta ile zina haramlıkta, mehirin vacip olmasında ve diğer hususlarda birbirinden farklı şeylerdir. Bu sebeple bir şeye ait hükmün, bütün hüküm ve yönleri açısından ona muhalif olanla bilinmesi imkân dâhilinde bulunmamaktadır.
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlar. Bu âyette kıyasın caiz olduğuna delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu hükmü kadınlar hakkında zikretmiş, fakat erkekler için zikretmemiştir. Halbuki ikisi bu hüküm bakımından farklı değildir. Bu çirkin işi yapan kadına uygulanması gereken ceza, aynen erkeğe de gerekir. Bu husus şunu göstermektedir ki âyet metninde zikredilmesi terk edilen şey, sadece nastan hüküm çıkarmak ve istidlal yoluyla hüküm elde etmek için terkedilmiştir.
Bazı âlimler şöyle demiştir: Dul olan zâni hakkında sopa ile recim cezası birlikte uygulanır. Bunun dayandığı delil Ubâde b. Sâmit yoluyla Hz. Peygamberden rivayet edilen hadistir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Benden alın, benden alın. Allah o kadınlar için bir yol açmıştır. [§]Bekâr, 80 bekârla zina edince sopa vurulur ve sürgün edilir. Dul dul ile zina edince sopa vurulur ve recmedilir”. Bize göre zina fiili recim cezasıyla birlikte sopa cezasını gerektirmez. Çünkü Hz. Peygamber'den bize rivayet edilen hadislere göre o, Mâizi recmetmiştir. Bu rivayetlerde ona sopa vurduğu zikredilmemiştir. Yine ondan rivayet edilen bir başka hadise göre şöyle buyurmuştur: “Ey Üneys! Yarın bu adamın karısına git, eğer zinayı itiraf ederse onu recmet”'”. Burada da kadına sopa vurulduğu zikredilmemiştir. Bu konudaki haberler çoktur. Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim bu pisliklerden bir şeye bulaşmışsa Allah'ın üzerini örttüğü örtü ile örtünsün. Zira gizlice yaptığı şeyi bize açıklayan kimseye had cezasını uygularız”. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin “Dul dul ile zina ederse hem sopa hem de recim cezasına çarptırılır”! meâlindeki hadisin değişik durumlarda uygulanma ihtimali vardır. Bir durumda sopa vurulur, başka bir durumda recmedilir, yahut dul olan zâniyeye sopa vurulur, diğeri recmedilir. Çünkü her dul recmedilmez. Meselâ zina eden kadın namuslu olmayan bir dul ise recmedilmez. Bu durum hadisin, anlattığımız gibi olduğunu gösterir. Resül-i Ekrem'in “Bekâr bekârla zina edince sopa vurulur ve sürgün edilir; dul ile dul zina edince de...” Yani bekâr bekârla, dul da dul ile. Buna göre dul olur ki ona sadece sopa vurulur, diğer bir dul olur ki o da recmedilir”
İlim ehli, zina eden bekâr kimsenin sürgün edilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Bir kısmı, sürgün cezası vardır ve gereklidir der, bize göre ise şayet sürgün var idiyse neshedilmiştir. Neshedildiğinin delili Zeyd BIN b. Hâlid'in haberinde rivayet edilen hadistir”?: Adam bekârdı, fakat sürgün edildiğinden bahsedilmedi. Ömer b. Hattâb'tan şu haber rivayet edilmiştir: Kendisi bir erkeği sürgün etti, bu sebeple adam dinden dönerek Rumlara sıBu hadisin kaynağı biraz önce kaydedilmiştir.
ğındı. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bundan sonra asla kimseyi sürgün etmeyeceğim” dedi. Hatta onun “Fitne olarak sürgün yeter” dediği de rivayet edilmiştir?, Yahut sürgün yapmışsa da o, had değil, fâsık adama verilen bir cezadır, had cezası değildir. Sürgünün had cezası olmadığının delili şudur: Allah Teâlâ câriyeler hakkında şöyle buyurmuştur: “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir”, Câriye sürgün edilmez, çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sizden birinin câriyesi zina ederse ona sopa cezası uygulasın. Sonra bir daha zina ederse yine sopa cezası uygulasın, tekrar zina ederse, bükülmüş ip yahut yular karşılığında da olsa onu satsın”. Resül-i Ekrem zina eden câriyeyi satmayı emretmiş, sürgüne gönderilmesini emretmemiştir. Şayet sürgün had cezası olsaydı sopa vurmayı emrettiği gibi onu da emrederdi. Bu durum, sürgünün had cezası olmadığını göstermektedir. )Bir de şu var: Resülullah, câriyelere hür insanlara verilen cezanın yarısını gerekli görmüştür, sürgün cezasının ise yarısı yoktur. Bu durum da sürgünün had cezası olmadığını ve zorunlu bulunmadığını göstermektedir. Yahut yarısı varsa o, hapistir. Hapis cezasında aynı zamanda sürgün de bulunmaktadır. Dolayısıyla zina eden câriye hapsedilir yahut ikisi birlikte sürgün edilirler ki yaptıkları işi unuttursunlar. Çünkü onları gören herkes yaptıkları işi anar, bunun içinse sürgün edilirler, fakat had cezası olduğu için değil, yaptıkları işi unutturmaları ve hatırlanmaması için sürgün edilirler.
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlar... Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse” beyanına kadar. Şayet iki âyet de zina hakkında ise bunlar iki şekilde yorumlanır: Birincisi, bütün kadınlarda hapis, erkeklerde eziyet mânasıdır. Bunun içindir ki kendisiyle neshin sabit olduğu hadiste hepsi birleştirilmiştir, böylece hapis ile eziyetin hükmü birlikte kaldırılmıştır. Bu da mâkuldür. Erkeği kınamak, onu daha çok engelleyicidir, kadını hapsetmek de zinanın yollarını daha çok kapatıcıdır. İkincisi, birinci âyet evli kadınlar hakkında olur ki bu, evli erkekleri de kapsar; ikinci âyet de erkekler hakkında olup mânası kadınları da kapsar. Ancak âyetteki zikredilişi bâkire kadınların kendilerini daha çok korumaları şeklinde olmuştur. Bu da ya dindarlık, ya rüsvay olmaktan korkup haya etme, yahut da daha çok kadınlarda görülen nâmahremden korunma ve erkeklere yaklaşmama sebepleriyle oluşur. Sayılan bu özelliklerden hiç biri erkeklerle dul kadınlarda mevcut değildir. Şu da var ki kadınların dört şâhidin şahitlik edeceği derecede açıktan zina etme ha23 Zeylai, Nasbu'r-râye, III, 330.
yasızlığını yapmaları uzak bir ihtimaldir. Kadınlarda hâkim olan özellik bu kadar sayıdaki erkekler arasına karışmamaktır. Şunu da belirtmek gerekir ki kadınların tamamı Hz. Peygamber'in şu beyanına dâhildir: ( “Benden alın, benden alın! Allah kadınlar için bir yol açmıştır”. Kur'ânda zikri geçtiği üzere Hz. Peygamber (s.a.), onlar için çıkış yolu olduğunu zikretmiş, sonra açıklamasında kadın erkek hepsini birleştirmiştir. Bununla kadın-erkek ve diger özellikleriyle birlikte mükelleflerin hepsini kapsadığı ortaya çıkmıştır. Bu durum, âyeti erkek ve kadınlardan sadece bekârlar anlamına çekenlerin tevillerini iptal etmektedir. Nikâh akdinden sonra kocalarının kendileri ile halvette bulunması kocanın sürekli sövgü ve yergiye vâkıf olması, sonra da bunun kadının bütün mahremlerince anlaşılması, üstelik herkes tarafından haberdâr olmasından sonra? Böyle bir şeyi yaptığının kocaya ulaşmaması nasıl olabilir?” Âyeti bekârlar anlamına tevil edenin bu anlayışı bilinip yaygınlaşan, Sünnet'le rivayet edilen ve tevil ehlinin ittifakı dışında kalan bir yorumdur. Sahibini bu hükme sevkeden şey, Kur'ân'la Sünnet'in beyan ettiği bir hükmün neshedilmesinin caiz olmadığını bilmemesidir; ayrıca böyle bir davranış Allah ve Resülü üzerinde tahakkümde bulunmaktır” Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse... Bilindiği üzere, zina yapanlara verilecek cezayı devlet başkanları üstlenir, dolayısıyla hitap onlara yönelmiştir. Burada Cenâb-ı Hak, kadınların zina yaptıklarını beyan etmiş, fakat şahitlikte bulunacak dört kişi bulunmadan zina edenlere ceza uygulanmasına izin vermemiştir. Buna göre, devlet adamlarının, şahitler olmaksızın, kendi bildiklerine dayanarak zânilere ceza uygulayamaz. Bunda zina edenlerin yaptıkları işin, nihai sınırında ilan edilinceye kadar gizleme durumunun lüzumlu olması sözkonusudur. Çünkü bu durum helâl olan ilişkiden bilinmektedir ki bu, ancak baş başa kalma halinde yapılır, yapılanın kesin oluşu ise doğacak çocukla bilinir. Çocuk dışında zina fiiliyle ilgili olarak elde edilecek bilgi ancak kuvvetli bir zan ifade eder. Helâl olmayan ilişki durumu ise hiç bir zaman gerçeği bilinmeyecek şekilde olmasıdır. Mubah ve sakıncalı olan bütün işler de bunu gösterir. Sakıncalı olan bu tür bir iş açıklıkta ve bilinmede mubah olan işlerden en uzak olandır, işte bu meselede de durum böyledir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ, zina iftirasında bulunan kişinin cezasını iki sebeple güçlendirmiştir. Birincisi, bu tür bir gizli hayatı açığa çıkarma davranışını ortadan kaldırmaktır, öyle ki bu iftirayı yapan kimsenin şahitliği reddedilmiştir, çünkü o, Allah'ın gizlediğini if şa etmiştir. İkincisi, o, işi yapanı ayıplamanın çirkinliği, sahibini kötülemenin lüzumudur. Bu da ayıplama kavramının nihai noktasıdır. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Zina pisliğinden kendisine bulaşan kimse Allah'ın perdesiyle gizlensin. Çünkü gerçek yüzünü bize gösteren adama Allah'ın koyduğu cezayı uygularız”. [§] Cezası, zikrettiğim derecede ağır olan bir davranış, son derecede gizli olan sınırından son derece açık olan sınıra ulaşınca, üstelik toplumca bilinir hale gelince, bu işi yapan kimse zikrettiğim cezaya, yani bu fiilin cezasına layık olur; çünkü böylesi kendi seviyesindeki bir işe cüret etmiş ve gizlenmesi gereken şeyi açıkça yapmak suretiyle hayası azalmıştır. İşte Allah Teâlâ'nın, bunun cezasını yerine getirmeye yetkili kıldığı kişi (devlet adamı) ilâhi rıza için bu cezayı uygulamakla görevlendirilmiştir.
Hem Allah Teâlâ, o iş hakkında yapılma zamanını ve yapanın farklılığına göre, çeşitli cezaları düzenlemiştir. Çünkü o, toplumun bu cezalandırmaya yönelik ihtiyacını bilmiş, ayrıca onları günahtan engellemeyi ve bu yolla kusurlarını örtmeyi kastetmiştir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ, İslâm'ın başlangıç döneminde halkın bir türü için zinanın ilk cezası olarak evlerde hapsedilmeyi koydu”. En doğrusunu Allah Bilir ya, sözkonusu hapis birkaç şekilde olmuştur.
Birincisi, başlangıçta zina halkın bir kısmında açıktı, onunla dünyevi menfaat elde ediyorlardı ve bu câriyelere uygulanıyordu. Hatta Yüce Allah bu konu hakkında şöyle buyurmuştur: “Câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın”?! Hatta onlar câriyelerden olma evlatlar hakkında nesep iddiasında bulunurlardı. Yine zina o derece açık duruma gelmişti ki yollarda müslüman olduklarını görmezden gelerek hür kadınlarla şakalaşıyorlardı. [§] Bunun üzerine şu âyet BA inmiştir: “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır”. O zaman câriyelerin durumu bu olunca, ortalıkta çok göründükleri yahut sesleri çok duyulduğu için zinaya düşme korkusu kendilerine galip geldi, hür kadınlara da aynı şekilde bu korku galip geldi. İşte bu öyle bir mânadır ki nefsâni meyilleri kabaran ve akıbeti hakkında az düşünen kimseyi alçaltacak ve kendisini ayıplayacak işlere sevkeder. Bu şehvet duygusu insanların hepsinin yapısında var edilmiştir. Bu sebeple başlangıçta Cenâb-ı Hak onun cezasını hafifleterek hapis ve evlerden dışarı çıkmama şeklinde belirledi. Sonra insanlar zorluk çekip bu durum gözlerinde büyüyünce cezayı sopa ile dövmeye çevirdi. Allah katındaki kötülük derecesinin büyüklüğünü anlamaları ve aynı fiilden kaçınmaları için zinanın yerilmesi gereken bir suç olması sebebiyle onu yapana had cezası verdi. Bazı durumlarda da zinanın cezası recim olarak belirlendi. Recim cezasının uygulanacağı durum öyle bir haldir ki, bütün mazeret yolları onda yok olur, bütün şüpheler ortadan kalkar.
İkincisi, zina fiilini işlemeye sevk eden şey bazısının bazısına yakın olması, büyük bir şehvet duygusu ile bir arada bulunmalarıdır. Bu durum kendilerine galip gelmiş, şehvet de onları körüklemiş, nihâyet bu işi yapmışlardır. Şunu da belirtmek gerekir ki hapis cezasının hikmeti hakkında iki yorum vardır: Biri, çirkin işe çağıran bir arada bulunmak ve göz göze gelmekten alıkoymaktır. Jİkincisi, bunda fazla ıstırap ve baskı vardır, bazan bu, onu ölüme kadar götürür. Bu durumda sıkıntı vermesi bakımından hapis bir ceza olur ve hapis yoluyla da çirkin işten kaçınmaya yardım yapılmış olur. Öyle ki bu durumda ne erkeğin gözü kadına ne de kadının gözü erkeğe değer.
İslâm'ın başlangıcında zina cezasının hapis olarak uygulanmasının üçüncü sebebi hapiste, akrabayı korumaya teşvik, akrabalık haklarını zayi etmekten engelleyecek hususlara riayet etmeye teşvik vardır; aynı zamanda bu uygulama zina fiilini işleyenin geçimini sağlamakta darlığa düşünce ona yardım etme gibi avantajlar sözkonusudur. Bu tür bir ceza zina vuküunda önce kişiyi bu cezai hususları öğrenmeye, kendisini zinadan korumaya ve mevcut durumuyla yetinmeye sevk eder. Bu davranış toplumun iffetli olmasına daha uygun ve huzur için daha elverişlidir. İslâm hukukunda adam öldürmenin cezası olarak ödenen diyet de toplum huzuru açısından bunun gibidir; tâ ki kabilede bulunan sulh ve huzur temsilcileri, bozguncu olan gruplara engel olabilsin. En doğrusunu Allah bilir.
Şimdi, Câhiliye adeti ortadan kalkıp insanlar birbirini gözetmeye, erkekler ve kadınlar birbirinden ayrılmaya başlayıp bir arada bulunmalarına izin verilmeyince -sadece bir araya gelme gibi cinsi arzudan ümitleri kesilen ve şehvetsiz yaratılanlar hariç- bu konuda sınır konulmuş ve Allah Teâlâ tarafından kadınlara bir yol açılmıştır”. Bu yol da -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- birkaç şekilde açıklanabilir. Düşünmek gerekir...? Daha önce zikredildiğine göre, bir kerede had cezası ikinci kerede recim cezası gerekir. Bilindiği üzere, recim ve had cezası türünden belirlenen yol, onlar için hapisten daha şiddetlidir. Rahmet Peygamberi'nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Benden alın, benden alın! Allah o kadınlar için bir yol belirlemiştir: [§]Bekâr bekârla zina ederse yüz sopa vurulur ve bir yıl sürgün edilir; dul dul ile zina edince hem sopa vurulur, hem de recmedilir”", -En doğrusunu Allah bilir ya- O da şudur: Allah Teâlâ bu şeriatla kadınların yolunu serbest bırakmıştır; ama bu, zina sebebiyle hapsedilen kadınlar hakkında bunu bir kural olarak koymuş değildir, nitekim O, zina suçuna hapis müeyyidesini uygulamıştır. Fakat buradaki durum şudur: kadınlar zina edince kendilerine hapis cezası verilmiştir, şimdi bu uygulama hapisten çıkarılmaları tarzında zikredilmiştir, zira bunların asıl cezası henüz bildirilmemiştir, bildirilince ortadan kalkar, ama daha sonra onların hükmünü belirlemiştir?!3.
Başka bir yorum da şudur: Âyette yer alan “yol” gerçekte onları tutmak ve engellemekle mükellef tutulan kimseler için zikredilmiştir, her ne kadar âyette kadınlara ait gösterilmişse de; çünkü sözkonusu kişiler kadınlar sebebiyle zor bir durumda kalmıştır. Bu durum, Cenâb-ı Hak'kın şu beyanına benzemektedir: “Câriyeleri ailelerinin de izniyle nikâhlayıp alın, mehirlerini de uygun olarak verin”?, Aslında câriyelere ücret verilemez, fakat onlardaki bir mânaya bağlı olarak “ecir” kavramı zikredilmiş ve bu sebeple onlara da nispet edilmiştir. Bunun gibi “Ehlu'l-kura” (s, Jai) terkibinde “ehl” kelimesi “kurâ” ya muzaf edilmiş, dolayısıyla ile birlikte görülmüştür. kelimesini ismen söylemekle köyün halkı kastedilmiş olunca “ehl” kelimesi müzekker, karye kelimesi de müennestir?"7. Sanki onları evlerde tutmakla emredilenler had cezasını uygulayacaklar, böylece kendileri üzerinden evde tutma ve masraflarını karşılama külfeti kalkacak şekilde Allah onlar için bir çıkış yolu göstermiştir". (Yani “ehl” müzekker, “kura” müennes olunca kadınları evde hapsetmek ehle ait olmaktadır. Üçüncüsü, uzun süre hapsetmede sıkıntı, darlık hapsedilen kimse ile arzuları arasına girme, kendisi ile sevdiklerinin arasını kesmek sözkonusudur; böylesine bir defaya mahsus olmak üzere tahammül göstermek nefse, zillet ve kahrın devam etmesinden daha kolay gelir. Bundan kurtulmak, ancak ilkindeki gibi bir defada olur. Bu sebeple -en doğrusunu Allah bilir ya- kadınlar için bir çıkış yolu gösterilmiştir.
Daha önce zikrettiğim hadis iki duruma işaret etmektedir. Birincisi şudur: Hapis cezası her ne kadar özel olarak kadınlar hakkında zikredilmişse de, aslında o, bütün zina edenler hakkındadır. Çünkü Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Benden alın, benden alın! Allah, onlar için bir çıkış yolu göstermiştir”?". Sonra da evli olan ve olmayan erkekler ve kadınlar hakkında gösterilen yolu zikretmiştir, her her ne kadar esas olarak kadınlar sözkonusu edilmişse de. Bu durum, Cenâb-ı Hak'kın kölelerin cezasını câriyeler konusunda, zina iftirasında bulunanların cezasını da evli kadınlara yapılan iftira mevzuunda“ zikretmesi gibidir. Bu saydıklarımızda hüküm hem erkeği hem de kadını kapsar, çünkü mâna hepsinde aynıdır. İşte biraz önce anlattığımız husus da bunun gibidir.
İkincisi, Kur'ân'da yer alan hükmün Sünnet'le neshedilmesi konusudur. Bu, iki yönden yapılmaktadır: Birincisi, Kur'ânda zina edenlerin serbest bırakılması zikredilmekle birlikte bunun tertip ve düzeni bildirilmemiş, evet buna temas edilmemiştir. Böyle olunca Kur'ân dışı bir vahiy ile sabit olmuştur. İkincisi, Hz. Peygamber (a.s.): “Benden alın, benden alın!” buyurduktan sonra Allah Teâlâ'nın o kadınlar için bir çıkış yolu gösterdiğini haber verdi. “Benden alın, benden alın!” beyanı, Allah'ın onlar için bir yol gösterdiğinin delilidir. 00 Neshin mânası da böyledir. Zira Resülullah Cenâb-ı Hak'kın, birincinin (hapis) hükmüne ait müddeti, diğer hükmün ortaya çıkmasına bağladığını beyan etmiştir. Kur'ânda bu konuda yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar, meâlindeki sözü ile bir vâd vardır diyen kimsenin bu sözünün bir anlamı yoktur, çünkü Allah'ın hükmünde olan her şeyi Allah nesheder, vâdler onun hükmünde mevcuttur. Ancak biri şöyle diyebilir: Resül-i Ekrem hüküm vâdinin beyanı ile tasdik edilmez, ancak şart vâdinin beyanı ile tasdik edilir; dolayısıyla kul da ondan hareketle bir iman ortaya çıkarmaya muhtaç olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bununla beraber Kur'ânda zikredilen neshin gerçek sayılması caiz olunca, anılan hükmün gerçekliğinin neshedilmesi mânasına gelmez”. Şimdi, bu sözü söyleyen kimseyi buna sevk eden şey, neshin mânasını bilmeyişidir ki o, bir hükmün son bulduğu vakti beyan etmekten ibarettir. Şüphe yok ki Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin bir türe ait hükmün sona erdiğini açıklama hakkı vardır, vakit de bunun gibidir.
Zina fiiliyle ilgili olarak İslâm'daki ilk ceza bu olunca (tefsirini yapmakta olduğumuz iki âyetteki ceza) Tevrat'la hükmetmenin ve recim cezasını içeriyorsa onunla amel etmenin neshedilişi sabit olmuştur. Tevrat'taki hükmün bununla neshedilmesi sabit olmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a.) Tevrat'ın hükmüyle recim cezasını uyguladığı ve şöyle buyurduğu zikredilmiştir: “Ben Yahudilerin öldürdükleri sünneti ilk yaşatanım”?. Recim cezasının Tevrat hükmü olup sonraları hükmünün neshedildiği sabit olunca, Yahudiler hakkında recim cezası ancak bir açıklamadan sonra uygulanabilir. [§]Bununla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Allah'a ortak koşan sadece açıkça okunan vahiy yoluyla bildirdiklerini onaylarız” Buna inanan kimsenin yeniden iman etmesi gerekir. Şu da var ki, Kur'ân'da bulunan bir hükmün Kur'ân'da olmayanla -ki o da sünnettir- neshedilmesi caiz olsaydı, eğer Kur'ân'da o hükmün neshi ile ilgili bir vâd varsa onun hükmünün Sünnetle nesh edilmesinin caiz olduğunu söylemek gerekir; hatta Kur'ânda nesih vâdi yoksa bile; çünkü her iki durumda da Kitab'ın hükmü Sünnetle kimse zina cezasının uygulanması konusunda evli sayılmaz”. Hz. Peygamber (s.a.) de zina eden erkeğe recim cezasının uygulanacağını haber vermiştir.
Bazıları da şöyle demiştir: Hapis cezası özellikle kadınlara aittir. Erkeklere ise dil ile eziyet verme ve azarlama cezası vardır. Bu görüşün dayandığı delil de İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın meâlindeki âyettir. Bu cezalar şu bakımdan uygundur ki kadınların mekânı evlerdir, bu sebeple onları zinadan korumak kolaydır; kendilerini kocalarına, bunun yanında mahremlerine teslim etme açısından bu görüş vakıâya daha yakındır. Erkekler hapsedilince onların geçim külfeti başkalarına intikal eder, dolayısıyla yaptıkları işin cezasının başkalarına yüklenmiş olur, rahatlık da kendilerinde kalır. Kadınlara gelince, onların geçim külfeti aslında başkalarına aittir, dolayısıyla onları hapsetmekte başkalarına ilave bir külfet yüklenmez, bu sebeple hapis onlar için bir ceza olur. Şu da var ki erkekleri ayıplamak mümkün olan bir şeydir, bu da akıllı kimseleri çirkin işlerden engellemede daha etkili bir yöntemdir.
Hapis cezasının özellikle erkeklere mahsus olma ihtimali de vardır, çünkü Lüt kavminin yaptığı kötü iş hakkında herhangi bir cezadan bahsedilmiyor. Halbuki Allah Teâlâ, kullarının, bu işin cezasını bilmeye ihtiyaçları olduğunu bilmektedir. Zaten O, )Jkadınlarla ilişkide haklar, haramlar ve hükümler koymuştur ki bunlar erkeklerle ilişkide mevcut değildir ve insanlar bunu bilmektedir. İki fiilin hükümlerini ayırdıktan sonra, erkekler için zinada bir cezanın zikredilmemesi ihtimali yoktur. Bu sebeple on beşinci âyetin bununla ilgili olması mümkündür. Yüce Allah'ın şu beyanı da bu ihtimali güçlendirmektedir: Eğer tövbe eder durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin. Burada bir önceki âyette yer alan “yol açma”yı zikretmemiştir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise bunu, zinanın bütün kısımlarında zikretmiştir, şu halde bu husustaki hükümle onun beyanında yer almıştır. Dolayısıyla bu konuda birincinin (kadının) cezası had cezasından daha hafif olur, ikincinin cezası da böyledir. Şu da var ki kadınla erkeğe uygulanan eziyet cezasında bazan farklılık da meydana gelir ki o, tâzir cezasıdır. Bu hüküm, nesih şıkkı ortaya çıkmadıkça daima mevcuttur. Zinanın cezası konusunda şimdiye kadar zikredilenlerin tamamı erkeklerle kadınlar arasında eşit olduğunu kanıtlayıp desteklemiştir: Eski zamanlarda -yeni dönemlerde, köleler- hür insanlar, dullar ve bekârlar, âyet üzerindeki yorumlar da aynı şekildedir.
Hadiste zikredilen sürgün ifadesinin birkaç türlü yorumlanmaya ihtimali vardır: Biri, karşı fikri benimseyenlerin ileri sürdüğü ceza olma görüşüdür, o da bulunduğu beldeden sürgün edilmektir. Fakat had cezaları yerine konulunca suç işlemekten men edici konuma getirilmiştir, özellikle zinada. Çünkü bu suçta hapis cezası emredilmiş ve bununla zina yolunun kapatılması amaçlanmıştır. Suçluyu başka insan topluluklarına sürme ve ülkelerinden çıkarma ise bir mekâna yerleştirme konumunda olup uzak bir ihtimaldir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Buna göre şayet sürgün bir ceza ise o, hapsetmekle oluşur; daha önce olduğu gibi bununla başkalarıyla bir araya gelme yolları engellenir ve onun bu mazereti ortadan kaldırılır”, tâ ki tövbe saygısı ortaya çıksın.
Sürgünle, zanlının unutulması ve kötülenmesinin ortadan kaldırması amaçlanmış olabilir; bu kişi sürgün edilir ki yaptığı iş unutulsun ve onunla ayıplanmasın. Câriyeler hakkında da durum aynıdır, ama kâfirler hakkında değil, çünkü onlarda bulunan zillet daha büyüktür. Bununla birlikte, hür insanlarda vukü bulması büyük bir durum olduğunun bilinmesi için sözü edilen kimselere sövmek had cezası gerekmez. Sürgün, şayet ceza olmak üzere verilmişse bu neshedilmiştir, )çünkü Sünnet'le sabit olduğuna göre câriyelere had cezası uygulanmış, fakat hapis cezası verilmemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur: “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir”. Zina eden dul kadın hakkında zikredilen hükmün, şu yoruma ihtimali vardır: Bir halde sopa vurulur, bir halde recmedilir. Her ne kadar bu konuda zikredilen Mâiz ve diğerlerinin haberi ile nesih varsa da her dula sopa vurulmaz.
Onlara eziyet verin. Bir görüşe göre had cezası uygulayarak eziyet verin demektir, diğer bir görüşe göre ayıplayarak onlara eziyet edin demektir. Eğer tövbe edip durumlarını düzeltirlerse bundan engellenirler. Bir görüşe göre de (Onlara eziyet edin) “onlara sövün” demektir, fakat bu çirkindir, ayıplamak daha uygun bir yorumdur.
---
Dipnotlar:
© Bedâ: Sözlükte gizli olan bir şeyin sonradan ortaya çıkması, kişinin bir konuda beliren birkaç görüşten birini tercih etmesidir. Istılahta ise Şiilerin,Yüce Allah'ın belli bir şekilde vukü bulacağını haber verdiği bir olayın, daha sonra başka bir şekilde gerçekleştiğine inanmasıdır”. Bu hadis sahâbeden büyük sayıda kimseler tarafında birçok yerde değişik lafızlarla gelmiştir. Bu rivayetlerin bazılarında Mâiz ismi zikredilmemiştir (bk. Buhâri, “Hudüd” 21, 22, 25, Buhâri, “Hudüd”, 30; Müslim, “Hudüd”, 15. Fakat “eş-Şeyhu veş-şeyhetü izâ zeneyâ” (Çöl iyg 21!) ifadesi bu iki kaynakta zikredilmemiş, belki bu ifade İmam Mâlik'in elMuvatta'ında (Hudüd, 10) ve İbn Mâce'nin Sünen'inde (Hudüd, 9) yer almıştır. Bazıları şöyle demiştir: Yahudilerle hıristiyanlar arasında recim yüz defa sopa vurmak gibidir, bu Şâfii'nin sözüdür (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 151a). 86 o Semerkandi şöyle diyor: Çünkü Kur'ân Tevrat'ın hükmünü neshetmiştir. Zira hapis ve eziyet verme Kur'ân'la sabittir. Tevrât'ın hükmü ile sabit olan Kur'ân'la neshedilir. Recim sonradan hadis ile sabit olmuştur. Bu hüküm müslüman kimseler hakkında sabit olup zimmiler hakkında değildir” (Semerkandi, Şerhut-Tevilât, vr. 151a, Medine nüshası, vr. 200 bk. Hâkim, el-Müstedrek, IV, 425; Mâlik b. Enes, el-Muvatta, “Hudüd” 12. Bu hadisin kaynağı biraz önce kaydedilmiştir. Bu hadisin kaynağı biraz önce kaydedilmiştir. Şârih şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak burada yer alan 15. âyetle dul kadınları, 16. âyetle de erkekleri zikretmişse de iki âyetle herkesi kastetmiştir. Çünkü zina çoğunlukla erkeklerle dul kadınlar arasında vücut bulur, bekâr kadınlarla olmaz; çünkü bekâr kadınlar zinadan daha çok kaçınırlar; bunu ya dindarlık gereği yahut evlendikten sonra kocalarının kendileriyle baş başa kalışının ardından rüsvay olmak ve sürekli utanmak sözkonusudur. Ayrıca bütün mahremlerince durumun bilinmesi ve durumun bütün insanlar arasında yayılması.. Burada neshi inkâr eden, Kitab'ın Sünnet'le neshedilmesinin caiz olduğunu bilmeyişi sebebiyledir. Aslında nesih gerçekte açıklamadan ibarettir. Burada neshi inkâr eden Allah'ın, Resül'ünü, Kitab'ın iki açıklama türünden birini yapmakta serbest bırakması hususunda Allah üzerinde tahakküm yapmış olur. O da Allah'ın Kitabı'nın, tahsis yoluyla açıklanmasıdır ve ikinci beyanı engellemedir ki o da nesih yoluyla olandır. Allah üzerinde tahakkümde bulunmak ise son derece çirkindir (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 151b). 29 o Mâlikb. Enes, el-Muvatta', “Hudüd” 2; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 425. 20 Alâeddin es-Semarkandi şöyle diyor: “Halkın bir türünde İslâm'ın ilk zamanlarında zinanın cezası evlerde hapsedilmek, bir türünde de dil ile eziyet vermek, bir türünde sopa atmak, recmedilmek şeklinde belirlenmişti. Başlangıçta, nihai cezayı belirlememiş, sadece bu mertebelere göre teşri' kılmıştır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 151b). 2! o “Namuslu yaşamak isterlerse, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın. Kim onları zorlarsa bilsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir”. Mâtüridi'nin bu ifadesi, tefsirini yapmakta olduğumuz 15. âyetin son kısmına benzemektedir. Müslim, “Hudüd”, 12-14. “Eğer denilirse ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah o kadınlar için bir yol açıncaya yahut ölüm gelinceye kadar onları evlerde tutun” Cenâb-ı Hak, onlar için bir yol açıncaya kadar hapis cezası meşrüdur. Şeriatın sahibi yolu açıklamak üzere şöylebuyurmuştur: “Benden alın, benden alın! Allah o kadınlar için bir yol açmıştır: Bekâr bekârla zina edince yüz sopa ve bir yıl sürgün edilir; dul dul ile zina edince hem sopa vurulur, hem de recmedilir” Şüphe yok ki kendisi için yol belirlenen belirlenmeyene göre daha kolay ve ehvendir. Sonra Allah'ın yol adını verdiği şey, hapis ve eziyet cezasını neshettiği fiildir, o da sopa ve recim cezasıdır. Bu ceza insanlara hapis ve eziyetten daha ağır gelir. Bu nasıl olur?” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 152a; Medine nüshası, vr. 173a). Şârih açıklama niteliğinde şunları kaydetmiştir: “Yol”dan kastedilen sopa vurma ve recim uygulama değildir, bundan kastedilen zina sebebiyle hapsedilenleri tahliye etmektir... Dolayısıyla gelecekte zina fiilini işleyenler hakkında sopa ve recim cezaları meşrü olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 152b). 27 Yüce Allah'ın: “İstersen orada bulunduğumuz şehrin halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz” meâlindeki âyetine işaret ediyor (Yüsuf, “Câriyelere ücret ve mehir verilmez, onların sahiplerine verilir. Fakat mehir vermenin sebebi câriyelerle cinsi ilişkide bulunma olunca ücret de onlara nispet edilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hak'kın: “İçinde bulunduğumuz köye sor” (Yüsuf, 12/82) meâlindeki beyanına benzer gibidir. Yani köyün sakinleri oldukları için köy halkına sor demektir. “Ehl” kelimesinin telaffuzu müzekker konumunda bulunduğu halde, “elleti künnâ fihâ” terkibinde müennes olarak zikredilmiştir. Burada da böyle olmuş, her ne kadar kastedilen mâna “leküm sebilen” olsa da “lehunne sebilen” Gigi) terkibinde lafzın zâhirine binaen müennes konumunda zikredilmiştir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 152a). Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:“Namuslu kadınlara iftira atıp da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun ve ebedi olarak onların şahitliğini kabul etmeyin” (en-Nür, Semerkandi bu konuda şöyle demiştir: “Allah Teâlâ'nın hükmünde nesh edilmesi sabit olan her şeyin neshi delalet açısındandır. Çünkü O, ebedi kaydıyla sabit olan bir hükmü değil süreli olan hükmü nesheder. Şu da var ki sözkonusu süre bazan açık ve şartlı, bazan da işaret yolu ile sabit olur. Bu durum neshin gelmesiyle bilinir. Ancak birileri şöyle diyebilir: “Biz Cenâb-ı Hak'kın, Resülullah'a okunmayan beyan yoluyla yaptığı vahyi tasdik etmeyiz, neshedilir” (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 152b). Berâ b. Âzib'den rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir: “Kömürle yüz karartma ve sopa cezası vurulmuş bir Yahudi Hz. Peygamber'in (s.a.) önünden götürülüyordu. Resülullah Yahudileri çağırarak şöyle buyurdu: “Kitabınızda zinanın cezasını böyle mi buluyorsunuz?” Onlarda: “Evet” dediler. Bunun üzerine onların âlimlerinden birini çağırarak: “Seni Müsâ'ya Tevrat'ı indiren Allaha salıyorum, kitabınızda zinanın hükmünü bu şekilde mi buluyorsunuz?” dedi. O âlim: “Hayır, eğer beni Allah'a salmasaydın sana bu bilgiyi vermezdim. Fakat zina fiili ileri gelenler arasında çoğalmaya başlamıştı. Bizden hatırı sayılır biri zina edince ona ilişmezdik, zayıf birini yakalayınca da had cezası uygulardık” cevabını verdi. Sonra: “Gelin hem ileri gelenlere hem de zayıf kimselere birlikte uygulayacağımız bir hüküm üzerinde birleşelim” dedik, bu sebeple recmin yerine kızgın kömürle dağlamayı koyduk” Bunun üzerine Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “Allah'ım! Senin emrini, recmi ilk ihya eden benim, onlarsa bunu yok etmişlerdi” Bunun üzerine Resül-i Ekrem emir vererek o kişi recmedildi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyeti indirmiştir: “Ey peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar; kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun” derler”. Yani Yahudiler şunu demek ister: “Muhammede gelin, eğer yüz karartma ve sopa vurmayı emrederse onun sözünü alın. Şayet recmi emrederse sakının” İşte bunun üzerine şu âyetler inmiştir: “Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse onlar işte kâfirlerdir”; “Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse onlar işte zâlimlerdir”; “Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse onlar işte fâsıklardır”. Bu âyetler bütün kâfirler hakkında inmiştir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 287, 300; Müslim, Bu hadis merfü ve mevküf olarak rivayet edilmiş olup Dârekutni ve Beyhaki onun mevküf olduğu görüşündedir (bk. Dârekutni, Sünen, III, 147; Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VIII, 216). Bu hadis İbn Ebü Şeybe'nin Musannef'inde mevküf olarak rivayet edilmiştir. Fazla bilgi için bk. Zeylai, NasbuT-raye, III, 327. 24 Yani fâsık kimselerle bir araya gelme ihtimali otadan kalktığı için onun bir özrü kalmaz.
Nisa' 4:16
16. İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.
[Livata ve Zinanın Cezası]
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin... İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Denildi ki bu iki hüküm İslâm'ın ilk dönemlerinde vardı, birinci hüküm kadınlara, ikinci hüküm de erkeklere aitti. Yine denildi ki eziyet/canını yakma âyeti erkek ve kadınlar hakkında olup hapis âyeti kadınlar hakkındaydı. Canını acıtmaya dair olan âyetin birlikte bekâr erkekle bekâr kadınlar hakkında, hapisle ilgili âyetin de yine birlikte erkeklere ve kadınlara ait olma ihtimali vardır. Yine eziyet âyetinin özellikle erkek erkeğe ilişkide bulunarak Lüt Kavminin işini yapan erkekler hakkında, hapis âyetinin de hem erkekler, hem de kadınlar hakkında her ikisi için olma ihtimali de mevcuttur.
Şayet eziyet âyeti, özellikle erkekler hakkında ise, bu Ebü Hanife'nin düşüncesinin delilini oluşturur. Şöyle ki, Ebü Hanife, Lüt Kavmi'nin fiilini (livâta) yapanlara had cezasının gerekli olmadığı görüşündedir. Ancak o, livâta fiilini işleyenlere tâzir ve eziyet cezasını gerekli kılmıştır. Eğer erkekler hakkında ise âyet neshedilmiştir, eğer kadınlar hakkında ise o da nesh edilmiştir.
Şimdi, hükmün ne ile neshedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimlere göre “Zina eden kadın ile zina eden erkekten herbirine yüz defa sopa vurun” meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Fakat bize göre iki âyetin hükmünü birleştirmek mümkündür, şu halde nesih nasıl gerçekleşsin! Kanaatimize göre bu hüküm, Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadisle neshedilmiştir: “Benden alın, benden alın! Allah kadınlar için yol açmıştır; bekâra karşılık bekâr, dula karşılık dul. Bekâr sopa ile dövülür ve sürgün edilir, dul ise hem sopa ile dövülür hem de recmedilir”, Bu hadiste, Kur'ân'ın hükmünün Sünnet'le neshedildiğine dair delili vardır.
Şayet, âyette Yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar meâlindeki beyanın işaretiyle nesih vâdinin delili vardır, buna göre sözkonusu nesih âyette vâdedilen nesihle ortadan kaldırılmıştır, yoksa Sünnet'le neshedilmemiştir, diye bir itiraz ileri sürülürse buna şöyle cevap verilir: Hakkında, Allah'ın nesih hükmü olan hiçbir âyet veya Hz. Peygamber'in Sünnet'i yoktur ki -anılmış olmasa bile- nesih vâdi olmasın. Yüce Allah bir konu hakkındaki hükmünü ebedi kıldıktan sonra onu neshetmesi mümkün değildir, çünkü bu bedâdır!, bedâ ise ilâhi değil, beşeri bir fiildir. Zikrettiğimiz husus sabit olunca, Cenâb-ı Hak'kın bir hükmü, okunan Kur'ândan ibaret bir vahiyle veya Kur'ân dışı bir vahiyle neshetmesi arasında fark yoktur.
Bu konuda birçok rivayet vardır. Nakledildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.), defalarca zina ettiğini ikrar eden Mâiz'i recmetmiş'”, bunun gibi başka kimseleri de recim cezasına tâbi tutmuştur. [9] Nitekim rivayet edildiğine göre işçisi, adamın karısıyla zina etmiş, Hz. Peygamber'e (s.a.) intikal edince Resülullah: “Aranızda Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim” buyurmuş ve “Ey Uneys! Sabah bu adamın karısına git, eğer itiraf ederse onu recmet” demiştir”, Hz. Ömer'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanların üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra birilerinin: “Allah'ın Kitab'ında recim hükmünü bulamıyoruz” demek suretiyle Allah'ın indirdiği bir farzı terkedip hak yoldan sapacaklarından endişe ediyorum. Dikkat edin! Recim haktır. Zina eden erkek evli ise ve Zina olayı hakkında açık delil varsa yahut zina eden itiraf etmişse recim cezası uygulanır. Biz o âyeti okuduk: “İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettiklerinde Allah'tan bir azap olmak üzere, onları kesinlikle recim edin” Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık”!.
Bazıları şöyle demiştir: Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki recim cezası Müslümanlar arasında sopa cezası gibidir!” Rivayet edildiğine göre Resül-i Ekrem iki yahudiyi recmetmiştir'. Denildi ki Hz. Peygamber (s.a.) sadece Tevrat'ın hükmünü uygulamıştır. Görmez misin ki Hz. Peygamber (s.a.) Tevrat'ı getirtti, yahudilerin âlimlerini çağırdı ve onlara Tevrat'taki hükmü kendisine okumalarını emretti. Onlar da recim hükmünün bulunduğu yere ellerini koyarak örttüler ve başka bir âyeti okudular. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm müdahele ederek: “Ey Allah'ın elçisi, recim hükmünü gizlediler” dedi. Sonra kendisi âyeti okudu, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) zina eden o yahudilerin recmedilmesini emretti”. Şüphe yok ki Kur'ân-ı, Kerim Tevrat'ın hükmünü neshetmiştir, bunun için onlar hakkında recim uygulanmamıştır', Biri, “Allah Teâlâ'nın “Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun” meâlindeki âyete dayanarak Lüt kavminin işini yapanlara (livâta) da had uygulanır” diye bir iddia ileri sürse ona şöyle cevap verilir: Bu âyetle onlara had cezasının uygulanma ihtimali yoktur. Çünkü livâta ile zina haramlıkta, mehirin vacip olmasında ve diğer hususlarda birbirinden farklı şeylerdir. Bu sebeple bir şeye ait hükmün, bütün hüküm ve yönleri açısından ona muhalif olanla bilinmesi imkân dâhilinde bulunmamaktadır.
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlar. Bu âyette kıyasın caiz olduğuna delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu hükmü kadınlar hakkında zikretmiş, fakat erkekler için zikretmemiştir. Halbuki ikisi bu hüküm bakımından farklı değildir. Bu çirkin işi yapan kadına uygulanması gereken ceza, aynen erkeğe de gerekir. Bu husus şunu göstermektedir ki âyet metninde zikredilmesi terk edilen şey, sadece nastan hüküm çıkarmak ve istidlal yoluyla hüküm elde etmek için terkedilmiştir.
Bazı âlimler şöyle demiştir: Dul olan zâni hakkında sopa ile recim cezası birlikte uygulanır. Bunun dayandığı delil Ubâde b. Sâmit yoluyla Hz. Peygamberden rivayet edilen hadistir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Benden alın, benden alın. Allah o kadınlar için bir yol açmıştır. [§]Bekâr, 80 bekârla zina edince sopa vurulur ve sürgün edilir. Dul dul ile zina edince sopa vurulur ve recmedilir”. Bize göre zina fiili recim cezasıyla birlikte sopa cezasını gerektirmez. Çünkü Hz. Peygamber'den bize rivayet edilen hadislere göre o, Mâizi recmetmiştir. Bu rivayetlerde ona sopa vurduğu zikredilmemiştir. Yine ondan rivayet edilen bir başka hadise göre şöyle buyurmuştur: “Ey Üneys! Yarın bu adamın karısına git, eğer zinayı itiraf ederse onu recmet”'”. Burada da kadına sopa vurulduğu zikredilmemiştir. Bu konudaki haberler çoktur. Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim bu pisliklerden bir şeye bulaşmışsa Allah'ın üzerini örttüğü örtü ile örtünsün. Zira gizlice yaptığı şeyi bize açıklayan kimseye had cezasını uygularız”. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin “Dul dul ile zina ederse hem sopa hem de recim cezasına çarptırılır”! meâlindeki hadisin değişik durumlarda uygulanma ihtimali vardır. Bir durumda sopa vurulur, başka bir durumda recmedilir, yahut dul olan zâniyeye sopa vurulur, diğeri recmedilir. Çünkü her dul recmedilmez. Meselâ zina eden kadın namuslu olmayan bir dul ise recmedilmez. Bu durum hadisin, anlattığımız gibi olduğunu gösterir. Resül-i Ekrem'in “Bekâr bekârla zina edince sopa vurulur ve sürgün edilir; dul ile dul zina edince de...” Yani bekâr bekârla, dul da dul ile. Buna göre dul olur ki ona sadece sopa vurulur, diğer bir dul olur ki o da recmedilir”
İlim ehli, zina eden bekâr kimsenin sürgün edilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Bir kısmı, sürgün cezası vardır ve gereklidir der, bize göre ise şayet sürgün var idiyse neshedilmiştir. Neshedildiğinin delili Zeyd BIN b. Hâlid'in haberinde rivayet edilen hadistir”?: Adam bekârdı, fakat sürgün edildiğinden bahsedilmedi. Ömer b. Hattâb'tan şu haber rivayet edilmiştir: Kendisi bir erkeği sürgün etti, bu sebeple adam dinden dönerek Rumlara sıBu hadisin kaynağı biraz önce kaydedilmiştir.
ğındı. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bundan sonra asla kimseyi sürgün etmeyeceğim” dedi. Hatta onun “Fitne olarak sürgün yeter” dediği de rivayet edilmiştir?, Yahut sürgün yapmışsa da o, had değil, fâsık adama verilen bir cezadır, had cezası değildir. Sürgünün had cezası olmadığının delili şudur: Allah Teâlâ câriyeler hakkında şöyle buyurmuştur: “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir”, Câriye sürgün edilmez, çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sizden birinin câriyesi zina ederse ona sopa cezası uygulasın. Sonra bir daha zina ederse yine sopa cezası uygulasın, tekrar zina ederse, bükülmüş ip yahut yular karşılığında da olsa onu satsın”. Resül-i Ekrem zina eden câriyeyi satmayı emretmiş, sürgüne gönderilmesini emretmemiştir. Şayet sürgün had cezası olsaydı sopa vurmayı emrettiği gibi onu da emrederdi. Bu durum, sürgünün had cezası olmadığını göstermektedir. )Bir de şu var: Resülullah, câriyelere hür insanlara verilen cezanın yarısını gerekli görmüştür, sürgün cezasının ise yarısı yoktur. Bu durum da sürgünün had cezası olmadığını ve zorunlu bulunmadığını göstermektedir. Yahut yarısı varsa o, hapistir. Hapis cezasında aynı zamanda sürgün de bulunmaktadır. Dolayısıyla zina eden câriye hapsedilir yahut ikisi birlikte sürgün edilirler ki yaptıkları işi unuttursunlar. Çünkü onları gören herkes yaptıkları işi anar, bunun içinse sürgün edilirler, fakat had cezası olduğu için değil, yaptıkları işi unutturmaları ve hatırlanmaması için sürgün edilirler.
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlar... Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse” beyanına kadar. Şayet iki âyet de zina hakkında ise bunlar iki şekilde yorumlanır: Birincisi, bütün kadınlarda hapis, erkeklerde eziyet mânasıdır. Bunun içindir ki kendisiyle neshin sabit olduğu hadiste hepsi birleştirilmiştir, böylece hapis ile eziyetin hükmü birlikte kaldırılmıştır. Bu da mâkuldür. Erkeği kınamak, onu daha çok engelleyicidir, kadını hapsetmek de zinanın yollarını daha çok kapatıcıdır. İkincisi, birinci âyet evli kadınlar hakkında olur ki bu, evli erkekleri de kapsar; ikinci âyet de erkekler hakkında olup mânası kadınları da kapsar. Ancak âyetteki zikredilişi bâkire kadınların kendilerini daha çok korumaları şeklinde olmuştur. Bu da ya dindarlık, ya rüsvay olmaktan korkup haya etme, yahut da daha çok kadınlarda görülen nâmahremden korunma ve erkeklere yaklaşmama sebepleriyle oluşur. Sayılan bu özelliklerden hiç biri erkeklerle dul kadınlarda mevcut değildir. Şu da var ki kadınların dört şâhidin şahitlik edeceği derecede açıktan zina etme ha23 Zeylai, Nasbu'r-râye, III, 330.
yasızlığını yapmaları uzak bir ihtimaldir. Kadınlarda hâkim olan özellik bu kadar sayıdaki erkekler arasına karışmamaktır. Şunu da belirtmek gerekir ki kadınların tamamı Hz. Peygamber'in şu beyanına dâhildir: ( “Benden alın, benden alın! Allah kadınlar için bir yol açmıştır”. Kur'ânda zikri geçtiği üzere Hz. Peygamber (s.a.), onlar için çıkış yolu olduğunu zikretmiş, sonra açıklamasında kadın erkek hepsini birleştirmiştir. Bununla kadın-erkek ve diger özellikleriyle birlikte mükelleflerin hepsini kapsadığı ortaya çıkmıştır. Bu durum, âyeti erkek ve kadınlardan sadece bekârlar anlamına çekenlerin tevillerini iptal etmektedir. Nikâh akdinden sonra kocalarının kendileri ile halvette bulunması kocanın sürekli sövgü ve yergiye vâkıf olması, sonra da bunun kadının bütün mahremlerince anlaşılması, üstelik herkes tarafından haberdâr olmasından sonra? Böyle bir şeyi yaptığının kocaya ulaşmaması nasıl olabilir?” Âyeti bekârlar anlamına tevil edenin bu anlayışı bilinip yaygınlaşan, Sünnet'le rivayet edilen ve tevil ehlinin ittifakı dışında kalan bir yorumdur. Sahibini bu hükme sevkeden şey, Kur'ân'la Sünnet'in beyan ettiği bir hükmün neshedilmesinin caiz olmadığını bilmemesidir; ayrıca böyle bir davranış Allah ve Resülü üzerinde tahakkümde bulunmaktır” Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse... Bilindiği üzere, zina yapanlara verilecek cezayı devlet başkanları üstlenir, dolayısıyla hitap onlara yönelmiştir. Burada Cenâb-ı Hak, kadınların zina yaptıklarını beyan etmiş, fakat şahitlikte bulunacak dört kişi bulunmadan zina edenlere ceza uygulanmasına izin vermemiştir. Buna göre, devlet adamlarının, şahitler olmaksızın, kendi bildiklerine dayanarak zânilere ceza uygulayamaz. Bunda zina edenlerin yaptıkları işin, nihai sınırında ilan edilinceye kadar gizleme durumunun lüzumlu olması sözkonusudur. Çünkü bu durum helâl olan ilişkiden bilinmektedir ki bu, ancak baş başa kalma halinde yapılır, yapılanın kesin oluşu ise doğacak çocukla bilinir. Çocuk dışında zina fiiliyle ilgili olarak elde edilecek bilgi ancak kuvvetli bir zan ifade eder. Helâl olmayan ilişki durumu ise hiç bir zaman gerçeği bilinmeyecek şekilde olmasıdır. Mubah ve sakıncalı olan bütün işler de bunu gösterir. Sakıncalı olan bu tür bir iş açıklıkta ve bilinmede mubah olan işlerden en uzak olandır, işte bu meselede de durum böyledir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ, zina iftirasında bulunan kişinin cezasını iki sebeple güçlendirmiştir. Birincisi, bu tür bir gizli hayatı açığa çıkarma davranışını ortadan kaldırmaktır, öyle ki bu iftirayı yapan kimsenin şahitliği reddedilmiştir, çünkü o, Allah'ın gizlediğini if şa etmiştir. İkincisi, o, işi yapanı ayıplamanın çirkinliği, sahibini kötülemenin lüzumudur. Bu da ayıplama kavramının nihai noktasıdır. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Zina pisliğinden kendisine bulaşan kimse Allah'ın perdesiyle gizlensin. Çünkü gerçek yüzünü bize gösteren adama Allah'ın koyduğu cezayı uygularız”. [§] Cezası, zikrettiğim derecede ağır olan bir davranış, son derecede gizli olan sınırından son derece açık olan sınıra ulaşınca, üstelik toplumca bilinir hale gelince, bu işi yapan kimse zikrettiğim cezaya, yani bu fiilin cezasına layık olur; çünkü böylesi kendi seviyesindeki bir işe cüret etmiş ve gizlenmesi gereken şeyi açıkça yapmak suretiyle hayası azalmıştır. İşte Allah Teâlâ'nın, bunun cezasını yerine getirmeye yetkili kıldığı kişi (devlet adamı) ilâhi rıza için bu cezayı uygulamakla görevlendirilmiştir.
Hem Allah Teâlâ, o iş hakkında yapılma zamanını ve yapanın farklılığına göre, çeşitli cezaları düzenlemiştir. Çünkü o, toplumun bu cezalandırmaya yönelik ihtiyacını bilmiş, ayrıca onları günahtan engellemeyi ve bu yolla kusurlarını örtmeyi kastetmiştir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ, İslâm'ın başlangıç döneminde halkın bir türü için zinanın ilk cezası olarak evlerde hapsedilmeyi koydu”. En doğrusunu Allah Bilir ya, sözkonusu hapis birkaç şekilde olmuştur.
Birincisi, başlangıçta zina halkın bir kısmında açıktı, onunla dünyevi menfaat elde ediyorlardı ve bu câriyelere uygulanıyordu. Hatta Yüce Allah bu konu hakkında şöyle buyurmuştur: “Câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın”?! Hatta onlar câriyelerden olma evlatlar hakkında nesep iddiasında bulunurlardı. Yine zina o derece açık duruma gelmişti ki yollarda müslüman olduklarını görmezden gelerek hür kadınlarla şakalaşıyorlardı. [§] Bunun üzerine şu âyet BA inmiştir: “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır”. O zaman câriyelerin durumu bu olunca, ortalıkta çok göründükleri yahut sesleri çok duyulduğu için zinaya düşme korkusu kendilerine galip geldi, hür kadınlara da aynı şekilde bu korku galip geldi. İşte bu öyle bir mânadır ki nefsâni meyilleri kabaran ve akıbeti hakkında az düşünen kimseyi alçaltacak ve kendisini ayıplayacak işlere sevkeder. Bu şehvet duygusu insanların hepsinin yapısında var edilmiştir. Bu sebeple başlangıçta Cenâb-ı Hak onun cezasını hafifleterek hapis ve evlerden dışarı çıkmama şeklinde belirledi. Sonra insanlar zorluk çekip bu durum gözlerinde büyüyünce cezayı sopa ile dövmeye çevirdi. Allah katındaki kötülük derecesinin büyüklüğünü anlamaları ve aynı fiilden kaçınmaları için zinanın yerilmesi gereken bir suç olması sebebiyle onu yapana had cezası verdi. Bazı durumlarda da zinanın cezası recim olarak belirlendi. Recim cezasının uygulanacağı durum öyle bir haldir ki, bütün mazeret yolları onda yok olur, bütün şüpheler ortadan kalkar.
İkincisi, zina fiilini işlemeye sevk eden şey bazısının bazısına yakın olması, büyük bir şehvet duygusu ile bir arada bulunmalarıdır. Bu durum kendilerine galip gelmiş, şehvet de onları körüklemiş, nihâyet bu işi yapmışlardır. Şunu da belirtmek gerekir ki hapis cezasının hikmeti hakkında iki yorum vardır: Biri, çirkin işe çağıran bir arada bulunmak ve göz göze gelmekten alıkoymaktır. Jİkincisi, bunda fazla ıstırap ve baskı vardır, bazan bu, onu ölüme kadar götürür. Bu durumda sıkıntı vermesi bakımından hapis bir ceza olur ve hapis yoluyla da çirkin işten kaçınmaya yardım yapılmış olur. Öyle ki bu durumda ne erkeğin gözü kadına ne de kadının gözü erkeğe değer.
İslâm'ın başlangıcında zina cezasının hapis olarak uygulanmasının üçüncü sebebi hapiste, akrabayı korumaya teşvik, akrabalık haklarını zayi etmekten engelleyecek hususlara riayet etmeye teşvik vardır; aynı zamanda bu uygulama zina fiilini işleyenin geçimini sağlamakta darlığa düşünce ona yardım etme gibi avantajlar sözkonusudur. Bu tür bir ceza zina vuküunda önce kişiyi bu cezai hususları öğrenmeye, kendisini zinadan korumaya ve mevcut durumuyla yetinmeye sevk eder. Bu davranış toplumun iffetli olmasına daha uygun ve huzur için daha elverişlidir. İslâm hukukunda adam öldürmenin cezası olarak ödenen diyet de toplum huzuru açısından bunun gibidir; tâ ki kabilede bulunan sulh ve huzur temsilcileri, bozguncu olan gruplara engel olabilsin. En doğrusunu Allah bilir.
Şimdi, Câhiliye adeti ortadan kalkıp insanlar birbirini gözetmeye, erkekler ve kadınlar birbirinden ayrılmaya başlayıp bir arada bulunmalarına izin verilmeyince -sadece bir araya gelme gibi cinsi arzudan ümitleri kesilen ve şehvetsiz yaratılanlar hariç- bu konuda sınır konulmuş ve Allah Teâlâ tarafından kadınlara bir yol açılmıştır”. Bu yol da -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- birkaç şekilde açıklanabilir. Düşünmek gerekir...? Daha önce zikredildiğine göre, bir kerede had cezası ikinci kerede recim cezası gerekir. Bilindiği üzere, recim ve had cezası türünden belirlenen yol, onlar için hapisten daha şiddetlidir. Rahmet Peygamberi'nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Benden alın, benden alın! Allah o kadınlar için bir yol belirlemiştir: [§]Bekâr bekârla zina ederse yüz sopa vurulur ve bir yıl sürgün edilir; dul dul ile zina edince hem sopa vurulur, hem de recmedilir”", -En doğrusunu Allah bilir ya- O da şudur: Allah Teâlâ bu şeriatla kadınların yolunu serbest bırakmıştır; ama bu, zina sebebiyle hapsedilen kadınlar hakkında bunu bir kural olarak koymuş değildir, nitekim O, zina suçuna hapis müeyyidesini uygulamıştır. Fakat buradaki durum şudur: kadınlar zina edince kendilerine hapis cezası verilmiştir, şimdi bu uygulama hapisten çıkarılmaları tarzında zikredilmiştir, zira bunların asıl cezası henüz bildirilmemiştir, bildirilince ortadan kalkar, ama daha sonra onların hükmünü belirlemiştir?!3.
Başka bir yorum da şudur: Âyette yer alan “yol” gerçekte onları tutmak ve engellemekle mükellef tutulan kimseler için zikredilmiştir, her ne kadar âyette kadınlara ait gösterilmişse de; çünkü sözkonusu kişiler kadınlar sebebiyle zor bir durumda kalmıştır. Bu durum, Cenâb-ı Hak'kın şu beyanına benzemektedir: “Câriyeleri ailelerinin de izniyle nikâhlayıp alın, mehirlerini de uygun olarak verin”?, Aslında câriyelere ücret verilemez, fakat onlardaki bir mânaya bağlı olarak “ecir” kavramı zikredilmiş ve bu sebeple onlara da nispet edilmiştir. Bunun gibi “Ehlu'l-kura” (s, Jai) terkibinde “ehl” kelimesi “kurâ” ya muzaf edilmiş, dolayısıyla ile birlikte görülmüştür. kelimesini ismen söylemekle köyün halkı kastedilmiş olunca “ehl” kelimesi müzekker, karye kelimesi de müennestir?"7. Sanki onları evlerde tutmakla emredilenler had cezasını uygulayacaklar, böylece kendileri üzerinden evde tutma ve masraflarını karşılama külfeti kalkacak şekilde Allah onlar için bir çıkış yolu göstermiştir". (Yani “ehl” müzekker, “kura” müennes olunca kadınları evde hapsetmek ehle ait olmaktadır. Üçüncüsü, uzun süre hapsetmede sıkıntı, darlık hapsedilen kimse ile arzuları arasına girme, kendisi ile sevdiklerinin arasını kesmek sözkonusudur; böylesine bir defaya mahsus olmak üzere tahammül göstermek nefse, zillet ve kahrın devam etmesinden daha kolay gelir. Bundan kurtulmak, ancak ilkindeki gibi bir defada olur. Bu sebeple -en doğrusunu Allah bilir ya- kadınlar için bir çıkış yolu gösterilmiştir.
Daha önce zikrettiğim hadis iki duruma işaret etmektedir. Birincisi şudur: Hapis cezası her ne kadar özel olarak kadınlar hakkında zikredilmişse de, aslında o, bütün zina edenler hakkındadır. Çünkü Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Benden alın, benden alın! Allah, onlar için bir çıkış yolu göstermiştir”?". Sonra da evli olan ve olmayan erkekler ve kadınlar hakkında gösterilen yolu zikretmiştir, her her ne kadar esas olarak kadınlar sözkonusu edilmişse de. Bu durum, Cenâb-ı Hak'kın kölelerin cezasını câriyeler konusunda, zina iftirasında bulunanların cezasını da evli kadınlara yapılan iftira mevzuunda“ zikretmesi gibidir. Bu saydıklarımızda hüküm hem erkeği hem de kadını kapsar, çünkü mâna hepsinde aynıdır. İşte biraz önce anlattığımız husus da bunun gibidir.
İkincisi, Kur'ân'da yer alan hükmün Sünnet'le neshedilmesi konusudur. Bu, iki yönden yapılmaktadır: Birincisi, Kur'ânda zina edenlerin serbest bırakılması zikredilmekle birlikte bunun tertip ve düzeni bildirilmemiş, evet buna temas edilmemiştir. Böyle olunca Kur'ân dışı bir vahiy ile sabit olmuştur. İkincisi, Hz. Peygamber (a.s.): “Benden alın, benden alın!” buyurduktan sonra Allah Teâlâ'nın o kadınlar için bir çıkış yolu gösterdiğini haber verdi. “Benden alın, benden alın!” beyanı, Allah'ın onlar için bir yol gösterdiğinin delilidir. 00 Neshin mânası da böyledir. Zira Resülullah Cenâb-ı Hak'kın, birincinin (hapis) hükmüne ait müddeti, diğer hükmün ortaya çıkmasına bağladığını beyan etmiştir. Kur'ânda bu konuda yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar, meâlindeki sözü ile bir vâd vardır diyen kimsenin bu sözünün bir anlamı yoktur, çünkü Allah'ın hükmünde olan her şeyi Allah nesheder, vâdler onun hükmünde mevcuttur. Ancak biri şöyle diyebilir: Resül-i Ekrem hüküm vâdinin beyanı ile tasdik edilmez, ancak şart vâdinin beyanı ile tasdik edilir; dolayısıyla kul da ondan hareketle bir iman ortaya çıkarmaya muhtaç olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bununla beraber Kur'ânda zikredilen neshin gerçek sayılması caiz olunca, anılan hükmün gerçekliğinin neshedilmesi mânasına gelmez”. Şimdi, bu sözü söyleyen kimseyi buna sevk eden şey, neshin mânasını bilmeyişidir ki o, bir hükmün son bulduğu vakti beyan etmekten ibarettir. Şüphe yok ki Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin bir türe ait hükmün sona erdiğini açıklama hakkı vardır, vakit de bunun gibidir.
Zina fiiliyle ilgili olarak İslâm'daki ilk ceza bu olunca (tefsirini yapmakta olduğumuz iki âyetteki ceza) Tevrat'la hükmetmenin ve recim cezasını içeriyorsa onunla amel etmenin neshedilişi sabit olmuştur. Tevrat'taki hükmün bununla neshedilmesi sabit olmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a.) Tevrat'ın hükmüyle recim cezasını uyguladığı ve şöyle buyurduğu zikredilmiştir: “Ben Yahudilerin öldürdükleri sünneti ilk yaşatanım”?. Recim cezasının Tevrat hükmü olup sonraları hükmünün neshedildiği sabit olunca, Yahudiler hakkında recim cezası ancak bir açıklamadan sonra uygulanabilir. [§]Bununla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Allah'a ortak koşan sadece açıkça okunan vahiy yoluyla bildirdiklerini onaylarız” Buna inanan kimsenin yeniden iman etmesi gerekir. Şu da var ki, Kur'ân'da bulunan bir hükmün Kur'ân'da olmayanla -ki o da sünnettir- neshedilmesi caiz olsaydı, eğer Kur'ân'da o hükmün neshi ile ilgili bir vâd varsa onun hükmünün Sünnetle nesh edilmesinin caiz olduğunu söylemek gerekir; hatta Kur'ânda nesih vâdi yoksa bile; çünkü her iki durumda da Kitab'ın hükmü Sünnetle kimse zina cezasının uygulanması konusunda evli sayılmaz”. Hz. Peygamber (s.a.) de zina eden erkeğe recim cezasının uygulanacağını haber vermiştir.
Bazıları da şöyle demiştir: Hapis cezası özellikle kadınlara aittir. Erkeklere ise dil ile eziyet verme ve azarlama cezası vardır. Bu görüşün dayandığı delil de İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın meâlindeki âyettir. Bu cezalar şu bakımdan uygundur ki kadınların mekânı evlerdir, bu sebeple onları zinadan korumak kolaydır; kendilerini kocalarına, bunun yanında mahremlerine teslim etme açısından bu görüş vakıâya daha yakındır. Erkekler hapsedilince onların geçim külfeti başkalarına intikal eder, dolayısıyla yaptıkları işin cezasının başkalarına yüklenmiş olur, rahatlık da kendilerinde kalır. Kadınlara gelince, onların geçim külfeti aslında başkalarına aittir, dolayısıyla onları hapsetmekte başkalarına ilave bir külfet yüklenmez, bu sebeple hapis onlar için bir ceza olur. Şu da var ki erkekleri ayıplamak mümkün olan bir şeydir, bu da akıllı kimseleri çirkin işlerden engellemede daha etkili bir yöntemdir.
Hapis cezasının özellikle erkeklere mahsus olma ihtimali de vardır, çünkü Lüt kavminin yaptığı kötü iş hakkında herhangi bir cezadan bahsedilmiyor. Halbuki Allah Teâlâ, kullarının, bu işin cezasını bilmeye ihtiyaçları olduğunu bilmektedir. Zaten O, )Jkadınlarla ilişkide haklar, haramlar ve hükümler koymuştur ki bunlar erkeklerle ilişkide mevcut değildir ve insanlar bunu bilmektedir. İki fiilin hükümlerini ayırdıktan sonra, erkekler için zinada bir cezanın zikredilmemesi ihtimali yoktur. Bu sebeple on beşinci âyetin bununla ilgili olması mümkündür. Yüce Allah'ın şu beyanı da bu ihtimali güçlendirmektedir: Eğer tövbe eder durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin. Burada bir önceki âyette yer alan “yol açma”yı zikretmemiştir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise bunu, zinanın bütün kısımlarında zikretmiştir, şu halde bu husustaki hükümle onun beyanında yer almıştır. Dolayısıyla bu konuda birincinin (kadının) cezası had cezasından daha hafif olur, ikincinin cezası da böyledir. Şu da var ki kadınla erkeğe uygulanan eziyet cezasında bazan farklılık da meydana gelir ki o, tâzir cezasıdır. Bu hüküm, nesih şıkkı ortaya çıkmadıkça daima mevcuttur. Zinanın cezası konusunda şimdiye kadar zikredilenlerin tamamı erkeklerle kadınlar arasında eşit olduğunu kanıtlayıp desteklemiştir: Eski zamanlarda -yeni dönemlerde, köleler- hür insanlar, dullar ve bekârlar, âyet üzerindeki yorumlar da aynı şekildedir.
Hadiste zikredilen sürgün ifadesinin birkaç türlü yorumlanmaya ihtimali vardır: Biri, karşı fikri benimseyenlerin ileri sürdüğü ceza olma görüşüdür, o da bulunduğu beldeden sürgün edilmektir. Fakat had cezaları yerine konulunca suç işlemekten men edici konuma getirilmiştir, özellikle zinada. Çünkü bu suçta hapis cezası emredilmiş ve bununla zina yolunun kapatılması amaçlanmıştır. Suçluyu başka insan topluluklarına sürme ve ülkelerinden çıkarma ise bir mekâna yerleştirme konumunda olup uzak bir ihtimaldir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Buna göre şayet sürgün bir ceza ise o, hapsetmekle oluşur; daha önce olduğu gibi bununla başkalarıyla bir araya gelme yolları engellenir ve onun bu mazereti ortadan kaldırılır”, tâ ki tövbe saygısı ortaya çıksın.
Sürgünle, zanlının unutulması ve kötülenmesinin ortadan kaldırması amaçlanmış olabilir; bu kişi sürgün edilir ki yaptığı iş unutulsun ve onunla ayıplanmasın. Câriyeler hakkında da durum aynıdır, ama kâfirler hakkında değil, çünkü onlarda bulunan zillet daha büyüktür. Bununla birlikte, hür insanlarda vukü bulması büyük bir durum olduğunun bilinmesi için sözü edilen kimselere sövmek had cezası gerekmez. Sürgün, şayet ceza olmak üzere verilmişse bu neshedilmiştir, )çünkü Sünnet'le sabit olduğuna göre câriyelere had cezası uygulanmış, fakat hapis cezası verilmemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur: “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir”. Zina eden dul kadın hakkında zikredilen hükmün, şu yoruma ihtimali vardır: Bir halde sopa vurulur, bir halde recmedilir. Her ne kadar bu konuda zikredilen Mâiz ve diğerlerinin haberi ile nesih varsa da her dula sopa vurulmaz.
Onlara eziyet verin. Bir görüşe göre had cezası uygulayarak eziyet verin demektir, diğer bir görüşe göre ayıplayarak onlara eziyet edin demektir. Eğer tövbe edip durumlarını düzeltirlerse bundan engellenirler. Bir görüşe göre de (Onlara eziyet edin) “onlara sövün” demektir, fakat bu çirkindir, ayıplamak daha uygun bir yorumdur.
---
Dipnotlar:
© Bedâ: Sözlükte gizli olan bir şeyin sonradan ortaya çıkması, kişinin bir konuda beliren birkaç görüşten birini tercih etmesidir. Istılahta ise Şiilerin,Yüce Allah'ın belli bir şekilde vukü bulacağını haber verdiği bir olayın, daha sonra başka bir şekilde gerçekleştiğine inanmasıdır”. Bu hadis sahâbeden büyük sayıda kimseler tarafında birçok yerde değişik lafızlarla gelmiştir. Bu rivayetlerin bazılarında Mâiz ismi zikredilmemiştir (bk. Buhâri, “Hudüd” 21, 22, 25, Buhâri, “Hudüd”, 30; Müslim, “Hudüd”, 15. Fakat “eş-Şeyhu veş-şeyhetü izâ zeneyâ” (Çöl iyg 21!) ifadesi bu iki kaynakta zikredilmemiş, belki bu ifade İmam Mâlik'in elMuvatta'ında (Hudüd, 10) ve İbn Mâce'nin Sünen'inde (Hudüd, 9) yer almıştır. Bazıları şöyle demiştir: Yahudilerle hıristiyanlar arasında recim yüz defa sopa vurmak gibidir, bu Şâfii'nin sözüdür (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 151a). 86 o Semerkandi şöyle diyor: Çünkü Kur'ân Tevrat'ın hükmünü neshetmiştir. Zira hapis ve eziyet verme Kur'ân'la sabittir. Tevrât'ın hükmü ile sabit olan Kur'ân'la neshedilir. Recim sonradan hadis ile sabit olmuştur. Bu hüküm müslüman kimseler hakkında sabit olup zimmiler hakkında değildir” (Semerkandi, Şerhut-Tevilât, vr. 151a, Medine nüshası, vr. 200 bk. Hâkim, el-Müstedrek, IV, 425; Mâlik b. Enes, el-Muvatta, “Hudüd” 12. Bu hadisin kaynağı biraz önce kaydedilmiştir. Bu hadisin kaynağı biraz önce kaydedilmiştir. Şârih şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak burada yer alan 15. âyetle dul kadınları, 16. âyetle de erkekleri zikretmişse de iki âyetle herkesi kastetmiştir. Çünkü zina çoğunlukla erkeklerle dul kadınlar arasında vücut bulur, bekâr kadınlarla olmaz; çünkü bekâr kadınlar zinadan daha çok kaçınırlar; bunu ya dindarlık gereği yahut evlendikten sonra kocalarının kendileriyle baş başa kalışının ardından rüsvay olmak ve sürekli utanmak sözkonusudur. Ayrıca bütün mahremlerince durumun bilinmesi ve durumun bütün insanlar arasında yayılması.. Burada neshi inkâr eden, Kitab'ın Sünnet'le neshedilmesinin caiz olduğunu bilmeyişi sebebiyledir. Aslında nesih gerçekte açıklamadan ibarettir. Burada neshi inkâr eden Allah'ın, Resül'ünü, Kitab'ın iki açıklama türünden birini yapmakta serbest bırakması hususunda Allah üzerinde tahakküm yapmış olur. O da Allah'ın Kitabı'nın, tahsis yoluyla açıklanmasıdır ve ikinci beyanı engellemedir ki o da nesih yoluyla olandır. Allah üzerinde tahakkümde bulunmak ise son derece çirkindir (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 151b). 29 o Mâlikb. Enes, el-Muvatta', “Hudüd” 2; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 425. 20 Alâeddin es-Semarkandi şöyle diyor: “Halkın bir türünde İslâm'ın ilk zamanlarında zinanın cezası evlerde hapsedilmek, bir türünde de dil ile eziyet vermek, bir türünde sopa atmak, recmedilmek şeklinde belirlenmişti. Başlangıçta, nihai cezayı belirlememiş, sadece bu mertebelere göre teşri' kılmıştır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 151b). 2! o “Namuslu yaşamak isterlerse, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın. Kim onları zorlarsa bilsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir”. Mâtüridi'nin bu ifadesi, tefsirini yapmakta olduğumuz 15. âyetin son kısmına benzemektedir. Müslim, “Hudüd”, 12-14. “Eğer denilirse ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah o kadınlar için bir yol açıncaya yahut ölüm gelinceye kadar onları evlerde tutun” Cenâb-ı Hak, onlar için bir yol açıncaya kadar hapis cezası meşrüdur. Şeriatın sahibi yolu açıklamak üzere şöylebuyurmuştur: “Benden alın, benden alın! Allah o kadınlar için bir yol açmıştır: Bekâr bekârla zina edince yüz sopa ve bir yıl sürgün edilir; dul dul ile zina edince hem sopa vurulur, hem de recmedilir” Şüphe yok ki kendisi için yol belirlenen belirlenmeyene göre daha kolay ve ehvendir. Sonra Allah'ın yol adını verdiği şey, hapis ve eziyet cezasını neshettiği fiildir, o da sopa ve recim cezasıdır. Bu ceza insanlara hapis ve eziyetten daha ağır gelir. Bu nasıl olur?” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 152a; Medine nüshası, vr. 173a). Şârih açıklama niteliğinde şunları kaydetmiştir: “Yol”dan kastedilen sopa vurma ve recim uygulama değildir, bundan kastedilen zina sebebiyle hapsedilenleri tahliye etmektir... Dolayısıyla gelecekte zina fiilini işleyenler hakkında sopa ve recim cezaları meşrü olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 152b). 27 Yüce Allah'ın: “İstersen orada bulunduğumuz şehrin halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz” meâlindeki âyetine işaret ediyor (Yüsuf, “Câriyelere ücret ve mehir verilmez, onların sahiplerine verilir. Fakat mehir vermenin sebebi câriyelerle cinsi ilişkide bulunma olunca ücret de onlara nispet edilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hak'kın: “İçinde bulunduğumuz köye sor” (Yüsuf, 12/82) meâlindeki beyanına benzer gibidir. Yani köyün sakinleri oldukları için köy halkına sor demektir. “Ehl” kelimesinin telaffuzu müzekker konumunda bulunduğu halde, “elleti künnâ fihâ” terkibinde müennes olarak zikredilmiştir. Burada da böyle olmuş, her ne kadar kastedilen mâna “leküm sebilen” olsa da “lehunne sebilen” Gigi) terkibinde lafzın zâhirine binaen müennes konumunda zikredilmiştir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 152a). Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:“Namuslu kadınlara iftira atıp da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun ve ebedi olarak onların şahitliğini kabul etmeyin” (en-Nür, Semerkandi bu konuda şöyle demiştir: “Allah Teâlâ'nın hükmünde nesh edilmesi sabit olan her şeyin neshi delalet açısındandır. Çünkü O, ebedi kaydıyla sabit olan bir hükmü değil süreli olan hükmü nesheder. Şu da var ki sözkonusu süre bazan açık ve şartlı, bazan da işaret yolu ile sabit olur. Bu durum neshin gelmesiyle bilinir. Ancak birileri şöyle diyebilir: “Biz Cenâb-ı Hak'kın, Resülullah'a okunmayan beyan yoluyla yaptığı vahyi tasdik etmeyiz, neshedilir” (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 152b). Berâ b. Âzib'den rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir: “Kömürle yüz karartma ve sopa cezası vurulmuş bir Yahudi Hz. Peygamber'in (s.a.) önünden götürülüyordu. Resülullah Yahudileri çağırarak şöyle buyurdu: “Kitabınızda zinanın cezasını böyle mi buluyorsunuz?” Onlarda: “Evet” dediler. Bunun üzerine onların âlimlerinden birini çağırarak: “Seni Müsâ'ya Tevrat'ı indiren Allaha salıyorum, kitabınızda zinanın hükmünü bu şekilde mi buluyorsunuz?” dedi. O âlim: “Hayır, eğer beni Allah'a salmasaydın sana bu bilgiyi vermezdim. Fakat zina fiili ileri gelenler arasında çoğalmaya başlamıştı. Bizden hatırı sayılır biri zina edince ona ilişmezdik, zayıf birini yakalayınca da had cezası uygulardık” cevabını verdi. Sonra: “Gelin hem ileri gelenlere hem de zayıf kimselere birlikte uygulayacağımız bir hüküm üzerinde birleşelim” dedik, bu sebeple recmin yerine kızgın kömürle dağlamayı koyduk” Bunun üzerine Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “Allah'ım! Senin emrini, recmi ilk ihya eden benim, onlarsa bunu yok etmişlerdi” Bunun üzerine Resül-i Ekrem emir vererek o kişi recmedildi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyeti indirmiştir: “Ey peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar; kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun” derler”. Yani Yahudiler şunu demek ister: “Muhammede gelin, eğer yüz karartma ve sopa vurmayı emrederse onun sözünü alın. Şayet recmi emrederse sakının” İşte bunun üzerine şu âyetler inmiştir: “Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse onlar işte kâfirlerdir”; “Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse onlar işte zâlimlerdir”; “Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse onlar işte fâsıklardır”. Bu âyetler bütün kâfirler hakkında inmiştir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 287, 300; Müslim, Bu hadis merfü ve mevküf olarak rivayet edilmiş olup Dârekutni ve Beyhaki onun mevküf olduğu görüşündedir (bk. Dârekutni, Sünen, III, 147; Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VIII, 216). Bu hadis İbn Ebü Şeybe'nin Musannef'inde mevküf olarak rivayet edilmiştir. Fazla bilgi için bk. Zeylai, NasbuT-raye, III, 327. 24 Yani fâsık kimselerle bir araya gelme ihtimali otadan kalktığı için onun bir özrü kalmaz.
Nisa' 4:17
[Tövbenin Kabulü]
Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir. Allah'ın kabul edeceği tövbe... Yani kulun kendisi rağbet edip temayül gösterdiği ve bu husus Allah'ın ilmine ulaştığı takdirde, onu, tövbe etmeye muvaffak kılmak ve kendisine yol göstermek Allah Teâlâ'ya aittir. Tövbe yüce Allah'a aittir meâlindeki beyanın şu mânaya da ihtimali vardır: Kul, üzerinde bulunduğu işten ve irtikâp ettiği günahtan dönüş yaptığı takdirde onu kabul etmek Allah'a aittir.
Tövbe yüce Allah'a aittir, beyanı hakkında şu yorumun yapılması da sözkonusudur: Tövbenin kabul edilmesinin ihtimali vardır. Yani tövbeyi geleceğe bırakmayan, tövbe ettiği günahı işlemekten aciz olacağı ve onu bir daha yapmaktan ümit keseceği vakti beklemeyen kimsenin tövbesini Allah kabul eder. [5]Evet bu tövbe şekli onun âdeti ise Allah onun tövbesini kabul eder; hatta bu tövbe durumuna bazı zorlamalarla ulaşmış olsa bile. Yahut günah işlenmesinin hemen ardından, işi hafife alıp ve aldırmazlık gösterip günahtan dönüşü terk etme gibi bir hali benimsemeden hemen tövbeye sarılırsa bu da kabule şâyân olur. Fakat aksi bir hale bürünüp günah işlemeyi hafife alanın tövbesini Cenâb-ı Hak kabul etmez”. İkincisi, tövbeye muvaffak kılınacak ve kendisine Allah'ın yolu gösterilecek kişinin, günahı kendisini korkutan ve Allah'a dönmeye, O'nun rahmeti ve ihsanına nail olmaya layık olan kimselerden olmasıdır. Buna mukabil zikredilen hususlara aldırmayan ve Allah'a yakarmayan kimseleri Cenâb-ı Hak tövbeye muvaffak kılmaz.
Denildi ki yukarıda geçen âyetlerin birincisi, küçük günahlar, ikincisi, büyük günahlar, üçüncüsü de küfür hakkındadır?”. Zira küçük günah sahibinin kalbi daha ince, Rabbini zikretmeye ve O'na dönmeye daha yatkındır. Büyük günah işleyenin kalbi birinciye göre daha katı, daha karanlıktır; böylesi şiddet karşısında yahut uzun bir sıkıntı ve kalp daralmasından sonra ancak pişmanlık duyar. Bu durumda iken tövbe edenlerin yahut Allah'ın her tövbeyi kabule mecbur olduğunu düşünenlerin yaptıkları tövbeyi kabul etmek Allah üzerine vacip değildir. Belki Yüce Allah onların tövbesini lütfu ve rahmeti ile kabul eder”, [§]O, bu kişinin tövbesini Allah'a yaklaştıran sebepler arasında yer alan hayırlar ve güzel ameller sebebiyle kabul eder ve onu muvaffak kılar. Kâfire gelince Allah onun tövbesini asla kabul etmez, çünkü o ölünceye ve azabı yakından görünceye kadar tövbe etmez. En doğrusunu Allah bilir.
Tövbe karşısındaki grupların sonuncusunu kâfirlerin oluşturması ihtimal dâhilindedir. Onların içinde zaruret durumunda ve imkânların ortadan kalktığı dönemde tövbeye baş vuranlar bulunabilir; böyleleri artık kendisine karşı günah işledikleri varlığa ulaşmanın başka çaresinin bulunmadığını kabul ederler. Fakat Cenâb-ı Hak, bunların tövbesini kabul etmez, çünkü bu, gerçekte imkân verilen kimsenin tövbesi değil, aksine zor durumda kalan yahut başına gelen bir durumu bertaraf etmek için teşebbüste bulunan kimsenin tövbesidir. Çünkü bu, delilleri araştırmaktan ve düşünüp araştırıp sebeplere vakıf olmaktan kişiyi alakoyan bir konumdur. Böylesi kendisine yöneldiği şeyden başkasını göremez ve samimi tövbe yerine koyduğu şeyle kurtulacağını zanneder. En doğrusunu Allah bilir.
Bilmeden kötülük edenler. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanması mümkündür: İşi bilmeyip kasıtsız olarak ona düşmeye, işi kasten yapıp onun konumunu bilmemeye. Bilmeden kötülük yapmak birkaç sebeple ortaya çıkar: Şehvetin galip gelmesi durumunda olur. Kişi daha sonra tövbe edip iyi bir kimse olma ümidiyle o işi yapar. Nitekim Yüsuf aleyhisselâmın kardeşleri böyle düşünüp, şöyle demişlerdir: “Yüsuf'u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz”? Allah Teâlâ onları “câhiller” diye niteleyerek diğer bir âyette şöyle buyurmuştur: ( “Yüsuf, “Siz, câhilliğiniz yüzünden Yüsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?”9, Buradaki cehaletle iş yapmak bağışlanma umuduyla, birde Allah'ın rahmetine ve keremine dayanmak suretiyle iş yapmak demektir. Ayrıca işlediği kötülüğün cezasının ne olduğunu bilmeden yapmak anlamına gelmesi ihtimali de bulunmaktadır.
Hata ve unutma da iki şekilde olur: Biri, fiil hatasıdır, bu da ne doğrudur, ne de isabetlidir; diğeri kasıt hatasıdır, bu da fiilin bir yanılgısıdır, meselâ kişinin birine atmaya karar vererek başkasına isabet etmesidir. Unutma da iki şekilde olur. Birincisi, terk konumunda (anlamında) unutmak olup Yüce Allah'a nispet edilmesi caizdir. İkincisi, gaflet ve yanılma şeklindedir ki hiçbir şekilde Allah'a nispet edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir. Unutulan şeyde aslolan terk edilmiş olmaktır. Bu sebeple merhametten ve değer vermekten mahrum kılınan kimseye unutulmuş (mensi) diye vasıflandırılmıştır?". Bu konumdaki unutmanın Allah'a nispet edilmesi mümkündür. Dolayısıyla unutmanın bu yönden Yüce Allah'a nispet edilmesi caiz olur.
Bir görüşe göre Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir meâlindeki beyan müminler hakkında inmiştir.
Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da... beyanı ise kâfirler hakkında inmiştir. Bir görüşe göre Jikisi birlikte müminler, üçüncü âyet ise kâfirler hakkında nâzil olmuştur. Şöyle de denilmiştir: Birinci âyet müminler, ikincisi münğfıklar, üçüncü de kâfirler hakkında inmiştir.
Ömer b. Hattâb'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Can boğaza gelmedikçe Allah kulunun tövbesini kabul eder”, Hz. Peygamber'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim canı boğazına gelmeden ve (ölüm) meleklerini görmeden tövbe ederse onun tövbesi kabul olunur”, Bu meselede aslolan şudur: Tövbe, mükellefin iradesiyle olursa kâfirin tövbesi kabul edilir. Fakat darda kalması ve sıkıntının atılması tarzında olursa asla kabul edilmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Daha önce iman etmemiş olan bir kimseye bugün imanı fayda vermez ”?”, Yani kâfir azabı gördüğü zaman inanması zorda kalma eseri bir inanma ise bu iman ebediyen kabul edilmez. Bu Firavun'ın imanı gibidir. Çünkü bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sonunda Firavun boğulmak üzereyken şöyle dedi: “Elhak inandım ki İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O'na teslim edenlerden biriyim”?5. Firavun'un imanı kabul edilmemiştir. Çünkü bu iman zorda kalma (be's) ve azabı bertaraf etme durumundaydı, böylesi asla kabul edilmez. Yine aynı konuda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık” derler”, 08 Denildi ki: Ben şimdi tövbe ettim meâlindeki ifade şart koşarak tövbe etmektir, böyle bir tövbe kabul edilmez, çünkü burada söz kesinlik ifade etmemektedir.
“Kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında Ben şimdi tövbe ettim diyenler... için kabul edilecek tövbe yoktur” anlamındaki ilâhi beyan hakkında şöyle denilmiştir: Onlar ölümü gördüklerinde tövbe edenlerdir, Cenâb-ı Hak Onların tövbelerinin kabul edilmeyeceğini haber vermiştir, çünkü onlar zor durumda ve azabın kalkması için tövbe ediyorlar.
Kâfir olarak ölenler için. Onların tövbeleri kabul edilmez, çünkü böyleleri âhirette azabın kendilerinden kalkması için tövbe ederler. Tıpkı Allah Teâlâ'nın “Biz şirk koşmadık”?”; “Biz müşrik değildik” meâlindeki ilâhi beyanlarda da durum aynıdır.
---
Dipnotlar:
2 Semerkandi şöyle demiştir: “Tövbesini geleceğe bağlamayan ve tövbesi için günah işlemekten aciz kalacağı vakti beklemeyen, tövbe etmeyi, tekrar yapabilme imkânına sahip olduğu halde yapmaktan umut kesilecek vakte kadar tehir etmeyen kimsenin tövbesini Allah Teâlâ şu şartla kabul eder: Bu hususu adet ve alışkanlık haline getirmesi. Bundan şunu kastediyorum: Günah işleme umudunun kesildiği halde bulunsa ve günahı yapmaktan aciz kalacak vakte kadar ulaşsa da Allah kulun içine düştüğü her günahtan en yakın zamandaki tövbeyi kabul eder. Çünkü, kulun alışkanlığı işlediği her günahtan Allah'a dönüş yapmaktır, zira bu günaha tabiatı sebebiyle itilmişti... O, bu halde iken tövbe edince Cenâb-ı Hak lütfuyla kabul eder. Fakat kişi, günahı küçümsemek ve onu işlemeye devam edip hemen tövbe etmemek adet haline gelmişse ve artık günahı işleyemeyeceği duruma gelirse Cenâb-ı Hak böylesinin tövbesini kabul etmez. En doğrusunu bilen Allah'tır (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 153a; Medine nüshası, vr. 174a). Birinci âyet şudur: “Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edipde...” İkinci âyet: “Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında ‘Ben şimdi tövbe ettim...” Üçüncü âyet: “Kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur” âyetidir (bk. Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 153b). Yani böylesinin tövbesini kabul etmek - Mütezile'nin dediği gibi Allah'a vacip değildir, aslında bu, Allah'ın lütuf ve rahmetinin eseridir. 2! İmam Mâtüridi rahmetüllai aleyh şu âyete işaret ediyor olmalıdır: “(Onlara denecek ki:) Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanız sebebiyle cezayı tadın bakalım! İşte şimdi biz de sizi unuttuk; haydi yaptıklarınızın bedeli olarakebediazabı tadın şimdi!” (es-Secde, 32/14; Bu rivayet aynı lafızla merfü hadis olarak nakledilmiştir (İbn Mâce, “Zühd” 30; Tirmizi, “Daavât” 103; İbn Hibbân, II, 395; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 286). Garğara canının boğaza dayanması, gidip gelmesidir. Bu hadisi bu sözlerle bulamadım. Fakat şu lafızlarla rivayet olunmuştur: “Canı boğaza gelmedikçe Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder” (Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, V, 362). “(İnanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbi'nin gelmesini ya da Rabbinden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabbinden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz”. “Allah'ın birliğineinandık,O'naortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz” derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”.
Nisa' 4:18
[Tövbenin Kabulü]
Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir. Allah'ın kabul edeceği tövbe... Yani kulun kendisi rağbet edip temayül gösterdiği ve bu husus Allah'ın ilmine ulaştığı takdirde, onu, tövbe etmeye muvaffak kılmak ve kendisine yol göstermek Allah Teâlâ'ya aittir. Tövbe yüce Allah'a aittir meâlindeki beyanın şu mânaya da ihtimali vardır: Kul, üzerinde bulunduğu işten ve irtikâp ettiği günahtan dönüş yaptığı takdirde onu kabul etmek Allah'a aittir.
Tövbe yüce Allah'a aittir, beyanı hakkında şu yorumun yapılması da sözkonusudur: Tövbenin kabul edilmesinin ihtimali vardır. Yani tövbeyi geleceğe bırakmayan, tövbe ettiği günahı işlemekten aciz olacağı ve onu bir daha yapmaktan ümit keseceği vakti beklemeyen kimsenin tövbesini Allah kabul eder. [5]Evet bu tövbe şekli onun âdeti ise Allah onun tövbesini kabul eder; hatta bu tövbe durumuna bazı zorlamalarla ulaşmış olsa bile. Yahut günah işlenmesinin hemen ardından, işi hafife alıp ve aldırmazlık gösterip günahtan dönüşü terk etme gibi bir hali benimsemeden hemen tövbeye sarılırsa bu da kabule şâyân olur. Fakat aksi bir hale bürünüp günah işlemeyi hafife alanın tövbesini Cenâb-ı Hak kabul etmez”. İkincisi, tövbeye muvaffak kılınacak ve kendisine Allah'ın yolu gösterilecek kişinin, günahı kendisini korkutan ve Allah'a dönmeye, O'nun rahmeti ve ihsanına nail olmaya layık olan kimselerden olmasıdır. Buna mukabil zikredilen hususlara aldırmayan ve Allah'a yakarmayan kimseleri Cenâb-ı Hak tövbeye muvaffak kılmaz.
Denildi ki yukarıda geçen âyetlerin birincisi, küçük günahlar, ikincisi, büyük günahlar, üçüncüsü de küfür hakkındadır?”. Zira küçük günah sahibinin kalbi daha ince, Rabbini zikretmeye ve O'na dönmeye daha yatkındır. Büyük günah işleyenin kalbi birinciye göre daha katı, daha karanlıktır; böylesi şiddet karşısında yahut uzun bir sıkıntı ve kalp daralmasından sonra ancak pişmanlık duyar. Bu durumda iken tövbe edenlerin yahut Allah'ın her tövbeyi kabule mecbur olduğunu düşünenlerin yaptıkları tövbeyi kabul etmek Allah üzerine vacip değildir. Belki Yüce Allah onların tövbesini lütfu ve rahmeti ile kabul eder”, [§]O, bu kişinin tövbesini Allah'a yaklaştıran sebepler arasında yer alan hayırlar ve güzel ameller sebebiyle kabul eder ve onu muvaffak kılar. Kâfire gelince Allah onun tövbesini asla kabul etmez, çünkü o ölünceye ve azabı yakından görünceye kadar tövbe etmez. En doğrusunu Allah bilir.
Tövbe karşısındaki grupların sonuncusunu kâfirlerin oluşturması ihtimal dâhilindedir. Onların içinde zaruret durumunda ve imkânların ortadan kalktığı dönemde tövbeye baş vuranlar bulunabilir; böyleleri artık kendisine karşı günah işledikleri varlığa ulaşmanın başka çaresinin bulunmadığını kabul ederler. Fakat Cenâb-ı Hak, bunların tövbesini kabul etmez, çünkü bu, gerçekte imkân verilen kimsenin tövbesi değil, aksine zor durumda kalan yahut başına gelen bir durumu bertaraf etmek için teşebbüste bulunan kimsenin tövbesidir. Çünkü bu, delilleri araştırmaktan ve düşünüp araştırıp sebeplere vakıf olmaktan kişiyi alakoyan bir konumdur. Böylesi kendisine yöneldiği şeyden başkasını göremez ve samimi tövbe yerine koyduğu şeyle kurtulacağını zanneder. En doğrusunu Allah bilir.
Bilmeden kötülük edenler. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanması mümkündür: İşi bilmeyip kasıtsız olarak ona düşmeye, işi kasten yapıp onun konumunu bilmemeye. Bilmeden kötülük yapmak birkaç sebeple ortaya çıkar: Şehvetin galip gelmesi durumunda olur. Kişi daha sonra tövbe edip iyi bir kimse olma ümidiyle o işi yapar. Nitekim Yüsuf aleyhisselâmın kardeşleri böyle düşünüp, şöyle demişlerdir: “Yüsuf'u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz”? Allah Teâlâ onları “câhiller” diye niteleyerek diğer bir âyette şöyle buyurmuştur: ( “Yüsuf, “Siz, câhilliğiniz yüzünden Yüsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?”9, Buradaki cehaletle iş yapmak bağışlanma umuduyla, birde Allah'ın rahmetine ve keremine dayanmak suretiyle iş yapmak demektir. Ayrıca işlediği kötülüğün cezasının ne olduğunu bilmeden yapmak anlamına gelmesi ihtimali de bulunmaktadır.
Hata ve unutma da iki şekilde olur: Biri, fiil hatasıdır, bu da ne doğrudur, ne de isabetlidir; diğeri kasıt hatasıdır, bu da fiilin bir yanılgısıdır, meselâ kişinin birine atmaya karar vererek başkasına isabet etmesidir. Unutma da iki şekilde olur. Birincisi, terk konumunda (anlamında) unutmak olup Yüce Allah'a nispet edilmesi caizdir. İkincisi, gaflet ve yanılma şeklindedir ki hiçbir şekilde Allah'a nispet edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir. Unutulan şeyde aslolan terk edilmiş olmaktır. Bu sebeple merhametten ve değer vermekten mahrum kılınan kimseye unutulmuş (mensi) diye vasıflandırılmıştır?". Bu konumdaki unutmanın Allah'a nispet edilmesi mümkündür. Dolayısıyla unutmanın bu yönden Yüce Allah'a nispet edilmesi caiz olur.
Bir görüşe göre Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir meâlindeki beyan müminler hakkında inmiştir.
Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da... beyanı ise kâfirler hakkında inmiştir. Bir görüşe göre Jikisi birlikte müminler, üçüncü âyet ise kâfirler hakkında nâzil olmuştur. Şöyle de denilmiştir: Birinci âyet müminler, ikincisi münğfıklar, üçüncü de kâfirler hakkında inmiştir.
Ömer b. Hattâb'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Can boğaza gelmedikçe Allah kulunun tövbesini kabul eder”, Hz. Peygamber'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim canı boğazına gelmeden ve (ölüm) meleklerini görmeden tövbe ederse onun tövbesi kabul olunur”, Bu meselede aslolan şudur: Tövbe, mükellefin iradesiyle olursa kâfirin tövbesi kabul edilir. Fakat darda kalması ve sıkıntının atılması tarzında olursa asla kabul edilmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Daha önce iman etmemiş olan bir kimseye bugün imanı fayda vermez ”?”, Yani kâfir azabı gördüğü zaman inanması zorda kalma eseri bir inanma ise bu iman ebediyen kabul edilmez. Bu Firavun'ın imanı gibidir. Çünkü bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sonunda Firavun boğulmak üzereyken şöyle dedi: “Elhak inandım ki İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O'na teslim edenlerden biriyim”?5. Firavun'un imanı kabul edilmemiştir. Çünkü bu iman zorda kalma (be's) ve azabı bertaraf etme durumundaydı, böylesi asla kabul edilmez. Yine aynı konuda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık” derler”, 08 Denildi ki: Ben şimdi tövbe ettim meâlindeki ifade şart koşarak tövbe etmektir, böyle bir tövbe kabul edilmez, çünkü burada söz kesinlik ifade etmemektedir.
“Kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında Ben şimdi tövbe ettim diyenler... için kabul edilecek tövbe yoktur” anlamındaki ilâhi beyan hakkında şöyle denilmiştir: Onlar ölümü gördüklerinde tövbe edenlerdir, Cenâb-ı Hak Onların tövbelerinin kabul edilmeyeceğini haber vermiştir, çünkü onlar zor durumda ve azabın kalkması için tövbe ediyorlar.
Kâfir olarak ölenler için. Onların tövbeleri kabul edilmez, çünkü böyleleri âhirette azabın kendilerinden kalkması için tövbe ederler. Tıpkı Allah Teâlâ'nın “Biz şirk koşmadık”?”; “Biz müşrik değildik” meâlindeki ilâhi beyanlarda da durum aynıdır.
---
Dipnotlar:
2 Semerkandi şöyle demiştir: “Tövbesini geleceğe bağlamayan ve tövbesi için günah işlemekten aciz kalacağı vakti beklemeyen, tövbe etmeyi, tekrar yapabilme imkânına sahip olduğu halde yapmaktan umut kesilecek vakte kadar tehir etmeyen kimsenin tövbesini Allah Teâlâ şu şartla kabul eder: Bu hususu adet ve alışkanlık haline getirmesi. Bundan şunu kastediyorum: Günah işleme umudunun kesildiği halde bulunsa ve günahı yapmaktan aciz kalacak vakte kadar ulaşsa da Allah kulun içine düştüğü her günahtan en yakın zamandaki tövbeyi kabul eder. Çünkü, kulun alışkanlığı işlediği her günahtan Allah'a dönüş yapmaktır, zira bu günaha tabiatı sebebiyle itilmişti... O, bu halde iken tövbe edince Cenâb-ı Hak lütfuyla kabul eder. Fakat kişi, günahı küçümsemek ve onu işlemeye devam edip hemen tövbe etmemek adet haline gelmişse ve artık günahı işleyemeyeceği duruma gelirse Cenâb-ı Hak böylesinin tövbesini kabul etmez. En doğrusunu bilen Allah'tır (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 153a; Medine nüshası, vr. 174a). Birinci âyet şudur: “Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edipde...” İkinci âyet: “Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında ‘Ben şimdi tövbe ettim...” Üçüncü âyet: “Kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur” âyetidir (bk. Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 153b). Yani böylesinin tövbesini kabul etmek - Mütezile'nin dediği gibi Allah'a vacip değildir, aslında bu, Allah'ın lütuf ve rahmetinin eseridir. 2! İmam Mâtüridi rahmetüllai aleyh şu âyete işaret ediyor olmalıdır: “(Onlara denecek ki:) Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanız sebebiyle cezayı tadın bakalım! İşte şimdi biz de sizi unuttuk; haydi yaptıklarınızın bedeli olarakebediazabı tadın şimdi!” (es-Secde, 32/14; Bu rivayet aynı lafızla merfü hadis olarak nakledilmiştir (İbn Mâce, “Zühd” 30; Tirmizi, “Daavât” 103; İbn Hibbân, II, 395; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 286). Garğara canının boğaza dayanması, gidip gelmesidir. Bu hadisi bu sözlerle bulamadım. Fakat şu lafızlarla rivayet olunmuştur: “Canı boğaza gelmedikçe Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder” (Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, V, 362). “(İnanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbi'nin gelmesini ya da Rabbinden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabbinden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz”. “Allah'ın birliğineinandık,O'naortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz” derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”.
Nisa' 4:19
Eyiman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Bazıları şöyle demiştir: Erkeklerin, gönül hoşluğuyla kadınlara vâris olmaları caiz olur, çünkü Allah Teâlâ onlara baskı yoluyla vâris olması yasaklamıştır. Bunda, gönül hoşluğu ile kadınlara vâris olmanın helâl olduğuna dair delil vardır.
Biz göre her ne kadar vâris olmak baskı altında yasaklanmışsa da, bu ilâhi beyanda erkeklerin, gönül hoşluğuyla kadınlara vâris olacaklarının cevazına dair bir delil yoktur; ayrıca bunun bir halde mubah kılınmasında diğer bu durumda haram kılınması yahut bir halde halal kılınmasında, başka bir durumda yasaklanmasının da delili bulunmamaktadır. )Yine bir halde haramlılığında başka bir durumda halal telakki edilmesinin herhangi bir delili mevcut degildir. Bizim bu düşüncemizin delili Cenâb-ı Hak'kın şu âyetleridir: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın!”. Bunun anlamı, onlar fakirlik korkusu olmayınca çocuklarını öldürme hakkına sahiptirler demek değildir. “Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kıldık”. Bu ilâhi beyanda mehirlerini vermeyince kadınların kendisine helâl olmadığına dair bir delil bulunmamaktadır. “Eğer hanımlar arasında adalet yapamamaktan korkarsanız bir hanımla nikâhlanın”?" âyeti de bunun gibidir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin açıklaması şöyledir: Bir kimse ölüp de geride hanımını bırakırsa kişinin erkek akrabası kadına kendi yakınlarından daha çok hak sahibi olurdu. Bunlar dilerlerse onunla kendileri evlenir, dilerse başkası ile evlendirirlerdi, isterlerse evlendirmezlerdi. İşte âyet bunun üzerine inmiştir”. Bir de şöyle denilmiştir: İslâmiyetin ilk dönemlerinde birerkek ölünce, ona en yakın olan kişi gelir, hanımının üzerine bir örtü atardı, böylece o, kadın istese de istemese de nikâhının vârisi olurdu. Âyet bu münasabetle inmiştir”. Bize göre âyet onların yaptıklarının haram olduğunu açıklama niteliğine sahiptir. Bunun da delili, Cenâb-ı Hak'kın şu beyanıdır: “Babalarınızın nikâhladığı hanımları, eskiden yapılan müstesnâ, nikâhlamayın” âyetidir. (JBu beyan, oğulların, babalarının nikâhladığı hanımları nikâhlamalarını yasaklamıştır. Bu da yasağın heriki halde, yani isteyerek yahut istemeyerek yapılan nikâhı içerdiğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Bu âyet -her ne kadar Allah Teâlâ onu “zorla” diye ifade etmişse de- kadınlara ebedi olarak vâris olmanın haram olmasına birkaç yönden ihtimali taşır. Birincisi, haramlığın bir yönde yahut hükmün bir halde zikredilmesinde, sözkonusu halin tahsis edildiğine dair bir işaret yoktur. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır”?“; “Eğer adalet yapamamaktan korkarsanız bir kadınla nikâhlanın”?; “Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, sana helâl kıldık”. Aslında mehirleri verilmese de kadınlar helâl olurlar. Eğer mehirlerini vermek şart koşulmasaydı, sanki Yüce Allah şöyle buyurmuş gibi oldu: “Kadınlara zorla vâris olmak size helâl olur”. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, verasetin ebediyen istenmez olmasıdır; vâris istesin veya istemesin, ister müris istesin veya istemesin mirâs gereklidir. Vâris olmanın konumu bu olunca “kerhen” (zorla) kavramının zikredilmesi veya edilmemesi bir şeyi değiştirmez.
Üçüncüsü, Câhiliye insanları nikâhı da mirâs gibi intikal ettiriyorlardı. Oysa ki nikâh bölünmeyi kabul etmeyen bir olgudur, yararlanma hususunda ortaklığı kabul etmez. ( Dolayısıyla problem vârislerden biri lehine rızalaşmak suretiyle çözülüyordu. Yahut veraset bir kişiye dönüyorsa, nikâhın veraset hakkı olarak değil, nikâh hakkı olarak onun oluyordu. Vâris olan erkeklerden baba ve oğullar hakkında nikâh haram olunca vâris olması caiz olsa bile nikâhın intikali bâtıl olur”.
Şunu da belirtmek gerekir ki bu âyet, nikâh ve cinsel ilişki menfaatlerine vâris olmayı ortadan kaldırmayı da göstermektedir. Cinsel ilişki hakkına sahip olmak kiralama hakkına sahip olmaktan daha devamlıdır. Buna göre kiralamaları da ortadan kaldırmak daha önemli işlemdir.
Verasetin bâtıl olduğuna yönelik başka bir delil de şudur: Kadının kendisi mirâsa vâris ve sahip olur, bununla kendinin bir kısmına vâris olmuş gibi bir durum ortaya çıkar. Dolayısıyla ispat edilmesi istenen şey kendiliğinden ortadan kalkar.
Şayet: “Allah Teâlâ kadını verasetten yasaklamıştır, çünkü veli kadına vâris olunca kadının da kendisi vâris olur. Bu sebeple bu verasetin hükmü bâtıl olur. İşte yasak bunun içindir” diye bir iddia ileri sürülürse, buna şu cevap verilir: Şayet bunun içinse, eğer kadının kendisi köle (memlüke) olup kocasına vâris olacaklardan değilse, onun helâl olması caiz olur, çünkü bu durumda veraset yoktur. Fakat bu olmayınca, âyetin haramlığı açıklamaya dair olduğu ortaya çıkar?”. En doğrusunu Allah bilir.
[ ] Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için -evlenme ve boşanma konusunda- engel çıkarmayın. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyet yukarıda zikrettiğimiz mirâs âyetine atfedilmiştir. Cenâb-ı Hak kadınlara verdiklerinin bir kısmını ele geçirmek için, kocalarının onlara engel olmasını yasaklamıştır. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa müstesnâ. Denildiki bu durumda, yani kadın çirkin bir iş yaptığında -mehirini almaktan başka- bir ceza yoktur ve kocalar kadını verasete bağlı olarak tutuyorlardı, fakat çirkin bir iş yapınca koca ona verdiğini alıp kendisini salıverir?”", Onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için -evlenme ve boşanma konusunda- engel çıkarmayın. Bu ilâhi beyan, öncesine atıf değil, bir başlangıç cümlesidir. Allah Teâlâ, kocaya, açıkça bir edepsizlik yapmadıkça karısına verdiği şeyleri geri almasını yasaklamıştır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede yer alan “fahişe” kavramı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun zina oldugunu söylemiş ki biz de böyle anlattık, diğerleri ise buradaki fahişenyi itaatsizlik şeklinde yorumlamıştır. Yani kadın, kocasına karşı çıkar ve itaatsizlikte bulunursa, ona verdiklerini almasında bir sakınca yoktur demektir. Bir görüşe göre de bu kelimenin anlamı Cenâb-ı Hak'kın başka bir âyette zikrettiği şeydir: “(Eşlerin) Allah'ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığınız sürece onlara verdiğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz. Eğer Allah'ın koyduğu kurallara uymamalarından korkarsanız kurtulmak için bir meblağ vermesinde taraflara bir vebal yoktur”. Bu âyette Allah Teâlâ kocaların eşlerinden herhangi bir şeyi geri almalarını kural olarak yasaklamıştır; ancak Allahın koyduğu kurallara uymaktan korktukları durumu müstesnâ; bu durumda koca eşinin verdiği şeyleri alması mubahtır. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanı da aynı mahiyettedir: “Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiginizin bir kısmını ele geçirmek için -evlenme ve boşanma konusunda- engel çıkarmayın” Bu, zikrettiğimiz itaatsizlik ve Allah'ın koyduğu sınırlara riayeti terketme korkusudur. Bu durumda kocaya, karısına verdiğini geri almayı mubah kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
102 Onlarla iyi geçinin. Bu ilâhi beyanın ifade ettiği anlam konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre bu, aziz ve celil olan Allah'ın: “Ya onlarla yeniden evlenip iyilikle tutun ya da iyilikle serbest bırakın” ve “ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak”” meâlindeki âyetlerde mevcut anlamlara benzer. Diğer bir görüşe göre Onlarla iyi geçinin meâlindeki ifade, konuşma ve iyilikte bulunma, nafakasını verme ve ihsanda bulunma, ona yönelik layık olmayacak kötü söz söyleme, sövme, eziyette bulunma ve diğer hususlardan kaçınmak anlamına gelir. Yine Onlarla iyi geçinin, yani lütuf ve nezaketle. Bu ifadenin “benzeri sana yapılsa karşı çıkmaz, hatta iyi karşılar ve kabul edersin” anlamına gelme ihtimali de vardır.
Eğer onlardan hoşlanmazsanız. Bu beyan hakkında iki türlü yorum yapıldığı söylenmiştir: Çirkin ve can sıkıcı, yahut da kötü huylu olmaları sebebiyle birlikte yaşamaktan hoşlanmamış, fakat buna sabretmişseniz... Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz Şöyle yorumlanmıştır: Allah Teâlâ size, onlardan göz aydınlığı olacak çocuklar bağışlar, yahut onlarla beraberliğiniz sebebiyle âhirette size fazlasıyla sevap verir.
Eğer onlardan hoşlanmazsanız. Bu beyan hakkında şu yorum da yapılmıştır: Onlardan ayrılmaktan hoşlanmazsanız, [şunu bilinki] Allah Teâlâ ayrılıkta da birçok hayır lütfeder, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Eğer karı koca ayrılırlarsa Allah geniş hazinesinden her birini zengin kılar” buyurmuştur.
o joz Jae y
---
Dipnotlar:
2 İbn Abbâs yukarıdaki âyet hakkında şöyle demiştir: Câhiliye döneminde erkek ölünce onun akrabaları karısına yönelik hak sahibi kabul ediliyordu. Onlardan biri dilerse kadınla evlenir, isterlerse başkasıyla evlendirirler, yahut hiç evlendirmezlerdi; yani onlar kadına kadının akrabasından daha çok hak sahibiydi. İşte bu âyet onlar hakkında inmiştir (Buhâri, Tefsiru'l-Kurân, 4/6). Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 306; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 462. Şârih şöyle dedi: Câhiliye Arapları nikâha da vâris olurlardı, yani onlar için nikâhlama hakkı da sabit olurdu. Halbuki bu, ortaklığa müsait olmayan bir şeydi, çünkü tek bir kadınla birkaç kişinin evlenmesi mümkün değildi. Çünkü birkaç kişinin kadınla cinsi ilişkide bulunması evliliği meşrü kılan amacı ortadan kaldırır; onların müşterek anlayışı böyleydi. Babalardan ve oğullardan oluşan vârislerin dul hanımla evlenmeleri zaten şu âyetlerle haram kılınmıştır: “Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin”, “(Kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız...”. Zaten dinen caiz olmayan bir konumda evlenme hakkının mirâs telakki edilmesinin hiçbir anlamı yoktur (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 154a; Medine nüshası, Şârih şöyle demiştir: Şayet Allah Teâlâ verasetten men etmiştir, çünkü velisi ona vâris olunca kadının kendisi de vâris olur. Bu durumda mesele müşterek konumuna girer ve meşrüiyet oluşmaz ve bir sonuç doğurmaz; yoksa yasaklamadan maksat haram kılmak değildir, diye bir görüş ileri sürülürsü buna şöyle cevap verilir: Hayır, doğrusu şudur ki vâris olmanın yasaklanması babalar ve oğulların hanımlarıyla evlenmenin yasaklanmasıdır. Yoksa zikrettiğiniz husus için değildir. Görülmez mi ki kadın köle olması sebebiyle kocasından mirâs alamayanlardan olunca, kocasına helâl olması ve ona vâris de olması gerekir. Çünkü kadın, kendisi hakkında mirâs ehliyetine sahip olmadığı için veraset hakkı yoktur, bununla beraber helâl olmaz. Bu anlatılanlar âyetin haram kılmayı amaçladığını gösterir” (Semerkandi, Şerhut-Tevilât, vr. 154a; Medine nüshası, vr. 175a). Bu mânadaki bazı rivayetler için bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 464.
Nisa' 4:20
Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile. “Kıntaren”: Bir görüşe göre bir kıntar 100 rıtıldır (rıtıl 860 gram civarında). İbn Mesüd'un mushafında (altından bir kıntar) şeklindedir”. İbn Abböâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Eğer hanımından hoşlanmazsan yahut başka bir hanımdan hoşlanır da nikâhın altındaki hanımı boşayıp diğeriyle evlenirsen (Jkıntar BOX miktarı da olsa ona mehirini ver. Kıntar 12.000 dirhem veya 1.000 dinârdır. Bir görüşe göre kıntar 1200 dinârdır. İbn Abböâs'ın bu temsili bir ifadedir, mehirin belirleyici örneği değildir, dediği nakledilir.
Bu konudaki yasak ve tehdidin dayanağı -En doğrusunu Allah Bilir yabirden fazla âyetinde, kadınların mehirleri ve diğer malları konusunda kocalarını uyarmıştır, çünkü kadınların yaratılışında bir tür zâf ve yılgınlık vardır. Erkeklerse kadınlara hâkim konumundadır. Kadınlara gösterilen bu şefkat kendilerinin mallarına kocalarının el uzatmaması içindir. Bir de yahut hanımının mehirini aldığı için o menfaat bedelsiz kalır, bu da ribadır. Buna göre, erkeğin, hanımının mal karşılığında boşamasının caiz olmaması gerekir, çünkü hanımından mehirini alınca elde ettiği menfaat bedelsiz kalır”, fakat erkek için buna cevaz verilmiştir, çünkü bu, mülkiyette bir değişimdir. Alacağı bir bedel karşılığında, mülkünde değişim yapan herkes için bu caiz olur.
105 (S1Siz onu iftira ederek mi geri alacaksınız? Denildi ki zulüm ve haksızlık yoluyla. Yine denildi ki koca karısını boşamak istediği zaman, malını feda etmesi için yalan konuşarak ona zarar vermesin demektir. Apaçık günah olarak. Burada “buhtan” (ote) ile “ism”'in aynı olma ihtimali vardır..
Nisa' 4:21
Birbirinizle beraber olduğunuz halde onu geri mi alacaksınız? Denildiki “ifdâ” cinsel ilişkidir. Uygun görüş ifzânın toplanmak anlamında olmasıdır, çünkü bu kelime karı ile kocaya birlikte nispet edilmiştir. Bu sebeple “birlikte olmak” anlamına daha uygun ve daha yakındır. Dolayısıyla kadınla bir arada bulunmak ve baş başa kalmakla mehir gerekli hale gelir. Cinsel ilişki ise kocanın fiili sayesinde olup özellikle ona nispet edilir.
Sizden sapasağlam bir söz de almışken. Bir görüşe göre bu ilâhi beyan nikâh bağıdır, diğerine göre, “Ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir”! meâlindeki âyette zikrettiğimiz anlama gelir.
Şöyle de denilmiştir: Sapasağlam ve güçlü söz, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin söylediği rivayet edilen şu hadistir: “Kadınlar hakkında Allah'tan sakının, zira siz kadınları Allah'ın emaneti diye aldınız, onların namuslarını Allah'ın izniyle kendinize helâl edindiniz; onlar sizin yanınızda yardımcılar gibidir, kendi işleri hakkında herhangi bir yetkiye sahip değillerdir”?, Yine Resülullah şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki haklarınızdan biri yataklarınızı çiğnetmemeleri (namuslarını korumaları), hoşlanmadığınız birinin evinize girmesine izin vermemeleri ve açık bir hayasızlık yapmamalarıdır. Eğer bunu yaparlarsa, onları yaralamayacak şekilde dövmek Allah tarafından size helâl kılınmıştır. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise giyimlerini ve nafakalarını örfe uygun şekilde sağlamanızdır”?©, Denildi ki bir adam Hz. Peygambere (s.a.) şu soruyu sordu: “Kadınlarımızdan bize helâl ve haram olan şeyler nelerdir?” Resülullah şöyle buyurdu: “O senin tarlandır, tarlana istediğin zaman git; yüzüne vurma, onun çirkin olduğunu söyleme, evin dışında ondan ayrı bulunma, sen yediğin zaman onu da yedir, giyindiğin zaman onu da giydirir”.
Denildi ki âyette geçen “Misâkan galizan” (Unt ut) Cenâb-ı Hak'kın “Onları evlerde güzel bir şekilde tutun yahut güzel bir şekilde salıverin?? meâlindeki beyanında benimsedikleri hususlardır.
---
Dipnotlar:
239 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 72; Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IIl, 266. Bu hadis Vedâ hutbesinin bir parçasıdır. Tirmizi'nin ifadesi şöyledir: “... Kadınlara hakkındaki hayır tavsiyesini benimseyin, çünkü onlar ancak sizin yanınızda bundan başka bir şeylerine malik değilsiniz. Ancak eğer apaçık bir çirkin iş işlerlerse, yataklarında onları terkedin ve yaralamayacak şekilde dövün, eğer size itaat ederlerse onlar hakkında bir yol aramayın. Dikkat! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız, hoşlanmadığınız kimselere yataklarınızı çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimselerin evinize girmesine izin vermemeleridir. Dikkat! Onların sizin üzerinizdeki hakları giyim ve yemek konusunda kendilerine güzel davranmanızdır” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, V, 72; İbn Mâce, “Nikâh” 3; Tirmizi, “Tefsiru'l-Kur'ân”, 10). 2! Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 5; Ebü Dâvüd, “Nikâh” 41.
Nisa' 4:22
Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin. Allah Teâlâ, oğullara, babalarının hanımlarını nikâhlamayı haram kılmıştır. Kıssada anlatıldığına göre Câhiliye döneminde insanlar şöyle yapıyorlardı: Ebü Kays isimli bir kişi vefat etti. Mıhsan isimli bir oğlu vadı, o babasının hanımıyla (üvey annesiyle) evlenmeye kalktı, bunun üzerine Allah Teâlâ böyle bir davranışı yasaklayarak şöyle buyurdu: Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin”. Denildi ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ashâbından biri, kılıcını çekerek evinden çıktı. Kendisine “ne oldu sana?” denilince şöyle cevap verdi: Bir adam babasının hanımıyla evlenmiş”, Şayet bu adam helâl kabul ederek yapmışsa kâfir olur, bu sebeple Resülullah onu öldürmeye hükmetmiştir. Bunun gibi Cenâb-ı Hak, (Jbabalara, oğullarının hanımlarıyla evlenmesini “Ve kendi oğullarınızın eşleri haram kılındı” meâlindeki beyanıyla yasaklamıştır.
Geçmişte olanlar bir yana. Çünkü bu bir edepsizliktir, iğrenç bir şeydir. Yani yeniden babalarınızın hanımlarıyla evlenmekten kendinizi geri çekerseniz, her ne kadar çirkin bir şey de olsa geçmişte yaptığınız bağışlanır. Bir görüşe göre; “Geçmişte olanlar bir yana meâlindeki beyan, haram kılınmadan önce yaptıklarınız demektir. Çünkü bu bir edepsizliktir. Yani İslâm'da edepsizlik kabul edilmiştir. Ve iğrenç bir şeydir; denildi ki buğz ve kindir. Ve kötü bir yoldur, yani babaların hanımları ile evlenmek ne kötü bir yoldur! Bu âyetin boşama ile ilgili olma ihtimali de vardır, şöyle ki bir erkek hanımını boşar, sonra da pişman olur, bu defa oğlu o kadınla evlenir, bu sebeple baba çok kızar ve buğz eder.
Bu kötü bir yoldur. Yani babasının hanımıyla evlenmek -hem de babanın istememesi halinde- ne kötü bir tutumdur ve kendi babasına buğzetmek ne kadar fenadır.
Kiis; Kii i; Kae etiği EL og EE E SAKAR a IŞİ kusi Sl vE Gİ ZEN gz VAZ İki
---
Dipnotlar:
22 İbn Sâd, Tabakâtü'l-kübra, IV, 384. Mânası buna yakın diğer rivayetler için bk. Taberi, Berâ b. Âzibden şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Dayım Ebü Burde b. Niyâr, elinde bir bardakla yanımdan geçti, kendisine: “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca şöyle cevap verdi: “Beni Resülullah (s.a.), babasının hanımı ile evlenen bir adamın başını getirmem için gönderdi” (İbn Mâce, “Hudüd”, 35; Tirmizi, “Ahkâm”, 25. Tirmizi bu hadis için “Hasengarib” demiştir).
Nisa' 4:23
Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz size haram kılındı. Bu âyetin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Biri, analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz ve âyette anılanlarla cinsel bir davranış ve ilişkide bulunmanız size haram kılındı. Diğeri, nikâhın haram kılınması, yani annelerinizi, kızlarınızı ve kızkardeşlerinizi nikâhlamak size haram kılınmıştır. Şayet Cenâb-ı Hak bunu kastetmişse, nikâh kendisinden dolayı haram olmaz, fakat onunla kadınlardan cinsel yararlanmaya ulaşıldığı için haram kılınır ve aslında buna ulaşmak kastedilir. Bu durum, kölelik mülkiyetine sahip olunan iki kızkardeşi, yararlanma bakımından birleştirmenin haram olduğuna gösterir, ama iki kızkardeşi nikâhta birleştirmek haram olmaz.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ analar, kızlar ve kızkardeşlerde haramlığı zikretmiş, fakat anne anneler hakkında bir şey söylememiştir, ancak anne anneler (soy kütüğü itibariyle) ne kadar yukarı doğru uzunsalar da haram kılınmıştır; yine kızların kızları da aynı şekildedir. Bize göre analar ve kızlar hakkında haramlığın zikredilmesi, ne kadar yukarıda olursa olsunlar neneler hakkında ve ne kadar aşağıda olurlarsa olsunlar kızlar hakkında haramlığı zikretmek demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak halalar ve teyzeler hakkında haramlığı zikretmiştir, halalar dedenin çocuklarıdır, teyzeler de anne annenin çocuklarıdır. Haramlık ise sadece evlatlar hakkında zikredilmiştir, dolayısıyla nene ve dedelerin haramlığı da bununla sabit olmuştur. Allah Teâlâ kızkardeşler ile onların kızları hakkında aynı şeyleri buyurmuştur. Erkek ve kızkardeşlerin kızlarındaki haramlık, kızkardeş ve erkek kardeşlerdeki haramlığa bağlıdır. Buna göre analar hakkındaki haramlığı zikretmek, kızlar ve kızların kızları hakkındaki haramlığı zikretmektir, nitekim daha önce bunu zikretmiştik. Yahut şöyle de söylenebilir: Kızların kızları, ne kadar aşağı inerlerse insinler aynı konumdadır, bu sebeple de haramlığa nas yolu ile dâhil olmuşlardır. Soy itibariyle ne kadar yukarı gidilirse gidilsin, ananın anası da böyledir, bunlar da ilâhi hitap içinde yer almıştır.
Sizi emziren anneleriniz ve süt bacılarınız. Yüce Allah, sütannelerle sütkızkardeşleri zikretmiş, fakat kızları buna dâhil etmemiştir. Bişr% şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak sütkızları zikretmemiştir, [§] çünkü sütten kızların olması mümkün değildir, bunun için de zikretmemiştir. Bu bizimle Bişr arasında tartışmalı bir husustur. Bize göre koca tarafından süt yakınlığı harama yol açıcıdır, Bişre göre ise değildir. Cenâb-ı Hak bizimle nesep yakınları arasındaki haramlığı kuşatıcı bir şekilde açıklamıştır; süt emmedeki haramlığı ise kuşatıcı değil, sadece yetecek kadar açıklamıştır. Bunun sebebi iki şekilde açıklanabilir: O, ya ihatalı açıklamayı, anılan âyetten hüküm çıkarmaya ve içtihatta bulunmaya terketmiştir, -halbuki bütün âlimler sütten erkek kardeş ve kızkardeşlerin, çocukları hakkında zikredilen konumunda bulundukları noktasında ittifak etmişlerdir- buna göre sütten analar hakkında haramlığı zikretmenin, kızları hakkında haramlığı zikretmek gibi olması gerekir?7. Yahut da Allah Teâlâ bu hükmün açıklamasını Sünnete bırakmıştır.
Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Nesep yoluyla haram olanlar süt emmek suretiyle de haram olurlar”. Hz. Âişe'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sütamcam geldi ve görüşmek için izin istedi. Ben ise Resülullah'a sormadan izin vermedim. Sonra Resül-i Ekrem gelince bu durumu sordum: “O, amcandır, kendisine izin ver” dedi. Buna karşılık ben şöyle dedim: Beni erkek değil kadın emzirdi. Buna karşılık o şöyle buyurdu: “O senin amcandır, senin yanına girsin” Hz. Âişe sözlerine şunu ekledi: “Bu durum örtünme âyeti indikten sonra olmuştu”“. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre kendisine şu mesele soruldu: “Bir adamın iki hanımı var; hanımlardan biri bir kız çocuğunu, diğeri de bir erkek çocuğunu emzirse, bu erkek çocuğunun o câriye ile evlenmesi caiz midir?” İbn Abbâs bu soruya “Hayır, döl birdir” cevabını vermiştir”. Umreden rivayet edildiğine göre Hz. Âişe kendisine şöyle haber vermiştir: Resülullah (s.a.) kendisinin yanında iken bir adamın, Hz. Hafsâ'nın yanına girmek için izin istediği duydum. Hz. Âişe dedi ki ben şöyle sordum: “Ey Allah'ın Elçisi! Bu erkek senin evine girmek için izin istiyor” Resülullah şöyle cevap verdi: “Hafsâ'nın sütkardeşi olan falanca olduğunu sanıyorum” Hz. Âişe bu sefer de: “Ey Allah'ın Elçisi! -süt amcası olan biri için- Falanca hayatta olup benim yanıma girse caiz olur mu?” dedi. Hz. Peygamber: “Evet, doğumun haram kıldığını süt emmek de haram kılar” buyurdu”, Hz. Ali'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Babanın hanımının, kardeşinin ve oğlunun hanımının emzirdiğini nikâhlama”? Hz. Âişeden rivayet edildiğine göre, Ebu'l-Ku'ays'ın erkek kardeşi Eflah örtü âyeti indikten sonra geldi, Hz. Âişe'nin yanına gitmek istedi, Eflah onun süt amcasıydı. Ben izin vermedim. Hz. Peygamber gelince yaptığımı ona haber verdim. O, bana süt amcamın yanıma gelmesine izin vermemi emretti”), Düşünce açısından bakış yapılsa şöyle demek gerekir: Cenâb-ı Hak kızı babasına ve dedesine haram kılmıştır. ( Kız, aynıyla babanın suyundan meydana gelmiş olup dedenin suyundan olmamıştır, fakat dede, kızın kendisinden meydana geldiği babanın suyunun sebebidir. Süte gelince, her ne kadar anadan çıkıyorsa da onun oluşmasının sebebi babadır, dolayısıyla kişinin hanımının emzirdiği kimsenin babaya haram olması gerekir, çünkü o süte baba sebep olmuştur. Nitekim emziren (kadın) emzirdiğine sebep olduğu için ona haram olur.
Şimdiburada süt kardeşliği konusunda iki mesele kalmıştır: Biri sütün miktarının, değeri süt emme çağının belirlenmesi?”
Emilen sütün miktarını belirleme konusunda Cenâb-ı Hak'kın şu beyanının umümi oluşu esastır: Sizi emziren anneleriniz ve sütbacılarınız. Burada herhangi bir miktar tahsisi yapmamıştır. Hz. Ali ve Abdullah'tan (r.a.) rivayet olunduğuna göre şöyle demişlerdir: “Süt emmenin azı da çoğu da eşittir””:. İbn Abbâs'tan da böyle bir söz nakledilmiştir”. Abdullah b. Ömer'den şöyle dediği nakledilmiştir: Bir kere emmek haram kılar”.
Şayet, “Hz. Âişeden şöyle dediği rivayet edilmiştir: İnen Kur'ân âyetleri arasında “aşru rada'âtin ma'lümâtin yuharrimne” Ly vlg] olez; çe ifadesi de vardı, sonra “hamsu ma'lümâtin” olmuştur. Hz. Peygamber vefat ettiği zaman bu metin okunuyordu”?, diye bir itiraz ileri sürülürse buna şöyle cevap verilir: Biz Kur'ân'da ne nesheden ne de neshedilen bir âyet bulamamaktayız. Bir kişinin -muhtemelen yanıldığı- rivayeti ile bir şeyin Kur'ân'dan olduğunun söylenmesi caiz değildir. Dolayısıyla Kur'ân'da sabit ve mahfuz olarak bulduğumuz şeyi terk edemeyiz. Hz. Âişe'den şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “Et ve kan yapacak kadar emmekten dolayı haramlık gerçekleşir”.
Yani emen çocuğun yaşı, sütemmenin hangi yaşa kadar haramlık getirdiği. 73. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 548.
Yine onun şöyle dediği nakledilmiştir: “Bir kere yahut iki kere emmek bir kere yahut iki kere emzirmek haram kılmaz”, Bu hadis, Hz. Ömere anlatılınca “Allah'ın hükmü o kişinin hükmünden daha uygun ve daha hayırlıdır” yahut buna benzer bir söz“. Amr b. Dinârdan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “İbn Ömere soru sordum, süt emme konusunda bir şeyden bahsederek şöyle dedi: “Bilmiyoruz, ancak Yüce Allah iki sütkızkardeşi haram kılmıştır” Amr b. Dinâr diyor ki ona şöyle dedim: “Müminlerin Emiri İbn Zübeyr şöyle diyor: Bir kere, iki kere emmek haram kılmaz. İbn Ömer şöyle cevap verdi: Allah'ın verdiği hüküm senin ve müminlerin emirinin verdiği hükümden daha hayırlıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki sütkardeşlik gerçekleşmez, çünkü bir emiş iki emişle süt çocuğun karnına ulaşmaz, bu sebeple de onunla haramlık oluşmaz.
Emmenin yaş sınırı meselesine gelince, büyük iken süt emmek bize göre haram kılmaz. Çünkü Hz. Âişeden nakledildiğine göre bir gün Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem yanına girmiş, yanında erkek görünce yüzü değişmiş [§]ve “Bu kimdir?” diye sormuştur. Hz. Âişe de “Süt amcamdır” cevabını vermiştir. Bunun üzerine Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Bak, yine süt emme nedir? Süt emme açlıktan olandır Yine Hz. Peygamber'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “(Haram kılan) süt emme et bitiren ve kemiği büyütüp sertleştirendir”?, Yine ondan rivayet edilmiştir: “Süt emme, bağırsakları açandır”!. Bağırsakları açmak ancak çocuklukta olur, çünkü çocuğun bağırsakları dar olur, dar olduğu için de yemeğe tahammül edemez. Bağırsakların sütle açılması onun, besinlerin en yumuşak olanı oluşundandır. Nitekim Cenâb-ı Hak, sütü “halis, içenler için içimi kolay? şeklinde nitelemiştir. Çocuğun gıdası, açıkladığımız mânadan dolayı ancak süt olunca, açlığını gidermeye yetecek gıdası süt olur. Bu, Hz. Peygamber'in: “Süt emme açlıktan olur”, meâlindeki hadisinin mânasıdır?, Resül-i Ekrem'den rivayet edilen “Süt emme et bitiren ve kemik sertleştiren emmedir”?9 anlamındaki hadis de böyledir. Büyük yaşta et bitmez, kemik sertleşmez” ( Zâzan, Ali b. Ebü Tâlib'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Resülullah'ın şöyle buyurduğunu duydum: “Bir yudum (bir ağız dolusu süt) içmek tam iki yıl emmek gibi haram kalır. İki yıl emmek haram kıldığı gibi, bir yudum (emmek) de haram kılar”. Şayet bu hadis sahih ise bu konuda bir temel ve dayanılan bir metin oluşturur.
Şayet, (ashâb-ı kirâmdan) Sâlim hadisinde anlatılanla bu hadise karşı çıkılırsa -ki hadis şudur-: “Sâlim'in efendisi Ebü Huzeyfe'nin hanımına Resülullah şöyle buyurdu: “Sâlim'i beş kere emzir, ona haram olursun”# -buna şöyle cevap verilir: Bu hususun iki yoruma ihtimali vardır: Birincisi, diğerlerini kapsamayıp, sadece Sâlime mahsus bir hüküm olma ihtimalidir. [§]Böyle olunca başkaları buna kıyas edilemez. İkincisi, rivayet edilen ve emmenin azının da çoğunun haramlığını vacip kılan merfü ve mevküf hadislerle biraz önce nakledilenin nesh edilmiş olma ihtimalidir.
287 Bu hadisin kaynağı daha önce verilmiştir.
Eşlerinizin anneleri, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. İlim ehli, anasıyla evlenip zifafa girmeden önce de boşadığı yahut vefat etmiş olan kadından doğmuş üvey kızın, kişiye haram olmadığı konusunda görüş birliğine varmıştır; ancak annesi ile zifafa girdiği takdirde haram olur.
Zifafa girmeden önce bâin (kesin) talakla boş olan kadının annesi ile (kayınvalide) evlenme konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bizim fakihlerimiz Hanefiler) şöyle demiştir: Zifafa ister girsin ister girmesin, bir kimsenin boşadığı hanımın annesi ile evlenmesi haramdır. Diğer âlimler de şöyle demiştir: Meselenin son noktası, hem üvey kıza hem de annesine dayanır. Erkek, bu iki kadından herhangi biriyle zifafa girmedikçe, ayrıldığı zaman diğeriyle evlenmesi helâl olur. Şart ve istisnâ konusunda Kur'ân'da açık olan kural, şartın her ikisini kapsamasıdır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Eşlerinizin anneleri, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Cenâb-ı Hak, kadınların analarını ve onların kızlarını (rebibe) zikretti, sonra onlarla zifafa girme şartını koştu; dolayısıyla şartın her iki kadını birlikte kapsaması gerekmektedir. Nitekim, Hz. Ali de “Kayınvalide üvey kız mertebesindedir” demiştir. Câbir de: “Kişi isterse üvey kızının annesi ile evlenir”, demiştir. İbn Mesüd (r.a.) bir erkek bir kadınla evlense, sonra onunla zifafa girmeden boşasa yahut kadın ölse, o kadının annesi ile evlenmesinde bir sakınca yoktur şeklinde fetva vermişti. Medine'ye gelince bu fetvasından dönmüş, sözkonusu kişileri bulup bu işi yasaklamıştır. Ona şöyle denilmiştir: Ama bu kadının çocukları oldu? İbn Mesüd “Çocuk doğursa da” karşılığını vermiştir”. İşte âlimler bu görüşleri ileri sürmüştür. Âyetin görünüşünden anlaşılan mâna budur.
Bazı âlimler bu konuda şöyle bir delil ileri sürmüştür: Bir sözün sonuna ilave edilen istisnâ, bazan önce geçen sözün tamamına, bazan da kendisinden sonra gelene ilhak edilir. Sözkonusu edilen istisnâ kelâmın tamamına bağlanamayınca sadece istisnâyı izleyen kısma yönelmiş olur.
Denildi ki istisnâ, daha önce zikri geçen kısmın muhtemel olanına ilhak edilir, ihtimali olmayana değil. Allah Teâlâ'nın şu beyanına bakmaz mısın?: “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvan... -henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında- yırtıcıların yediği 3! Abdurrazzâk, el-Musannef, VI, 275; Süyûtî, ed-Dürru'l-mensür, II, 473.
hayvanlar”. Burada istisnâ edatı ile çıkarılanlar istisnâdan önce geçenlerin hepsine ilhak edilmemiş, özellikle istisnâyı izleyen cümle üzerine de ilhak vaki olmamıştır, fakat ihtimali bulunana eklenmiştir. İşte tefsirini yapmakta oldugumuz âyetin bu kısmında da durum aynıdır. Evet ilhak edilmemiştir, çünkü bütününe ilhaka ihtimali yoktur, buna mukabil anne ile üvey kıza eklenmiştir, çünkü çünkü buna ihtimali vardır.
Bizim Mezhebin âlimlerine ait görüşün doğruluğu için şöyle de istidlâlde bulunulmuştur: Kendileriyle evlenilmesi yasak kılınan kadınlar şu âyetle sabit olmuştur: Anneleriniz, kızlarınız sizi emziren analarınız, süt kızkardeşleriniz, hanımlarınızın anaları. Burada anlatılan haramlık şüphe ile helâl kılınamaz. Üvey çocukta ise haramlık ancak şartlı olarak sabit olmuştur, dolayısıyla şüphe ile haram kılınamaz.
Yine denildi ki zifafa girmenin haram oluşunda annede ve üvey evlatta (eşit bir şekilde) şart olsaydı, Cenâb-ı Hak sadece analar ve üvey çocukları birlikte zikretmekle yetinir ve “Kendileriyle birleştiğiniz üvey kızlarınızın anneleri” der ve Kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı buyurmaya ihtiyaç duymazdı. Nitekim nesepte ve süt akrabalığı hususunda, ayrıntılı haramlık yerine umümi haramlığı zikretmekle yetinmiştir. Bununla yetinmeyince, şartla tahsis edilenlerin, anneler değil, üvey kızlar olduğunu göstermektedir. Bu durumu açıklayan hususlardan biri de şudur: Şayet üvey kız zikredilmeseydi ilâhi kelâmdan Zifafa girdiğiniz... hanımlarınızın anneleri meâlindeki kısmının kalması caiz olmazdı. Eğer anneler zikredilmeseydi ilâhi kelâmdan sadece geride [9] “ve rebâibukümullâti fi hucüriküm min nisâikümullâti dehaltüm bihinne” rinizden olup evleriniz de bulunan üvey kızlarınız anlamındaki kısmı tam bir kelâm olurdu. Bu da Allah Teâlâ'nın “min nisâiküm” Ça 0) beyanının anneler hakkında değil üvey çocuklar hakkında olduğuna işaret etmektedir.
Bu meselenin aslı Amr b. Şuayb'ın babası yolu ile dedesinden rivayet edilen Hz. Peygamber'in (s.a.) şu hadisidir: “Herhangi bir erkek bir kadınla evlenip de zifafa girmeden onu boşarsa, yahut hanım onun yanında ölürse, bu kişinin hanımının (başka kocadan olma) kızı ile evlenmesinde bir sakınca yoktur. Yine herhangi bir erkek bir kadınla evlenip de zifafa girmeden onu boşarsa yahut kadın onun yanında ölürse o kadının annesi ile evlenmesi helâl olmaz”™”
İbn Abbâs ile İmrân b. Husayn “kadınlarınızın anneleri” beyanının müphem olduğunu söyledikleri rivayet edilmiştir”.
İlim ehlinin çoğu şöyle demişlerdir: Erkek, bir kadınla evlenip onunla zifafa girerse, bu kadının kızıyla evlenemez. Sözkonusu kızın, adamın evinde ve ailesinin içinde bulunup üvey kızı olmasa da; zira o kız, adamın terbiyesi altında imiş gibidir. Bütün âlimler, bir kadınla onun anasını yahut kızını kölelik mülkiyeti çerçevesinde cinsel ilişkide birleştirmesinin haram olduğu hakkında icmâ etmişlerdir. Hz. Ömer (r.a.) bu konu sorulmuş, o da “uygun görmem” cevabını verdiği rivayet edilmiştir”.
Şöyle bir soru sorulabilir: Zikrettiğine göre dini hitap, analarla zifafa girmedeki şartın, üvey çocuklar sebebiyle koşulduğuna işaret etmektedir. Peki, analara ait hükmün üvey kızlar gibi olduğunu niçin inkâr ediyorsun, nitekim oğulların eşleri, babaların eşleri hükmünde olmuştur [S] Buna şöyle cevap verilir: Nasla sabit olan hükümlerin birbiriyle kıyas edilmesi caiz değildir. Sadece hakkında nas bulunmayan hususlar nasla sabit olmuşlarda kıyaslanabilir. Önceki mesele de buna göredir. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi, şuna bakmamız gerekir ki mahremler arasını birleştirmeyi; erkeklerin mahremleri ile kadınların mahremlerini bir araya getirmeyi hangi hikmet gerekli kılmıştır? Enes'ten rivayet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin sahâbileri, nikâhta akrabaların birleştirilmesini hoş görmez ve “bu kin ve nefret doğurur” derlerdi, yahut buna benzer sözler. Enese “Ey Ebü Hamza! Onlar kimlerdir?” diye sorulunca “Ebü Bekir, Ömer ve Osman radıyallahu anhum” cevabını vermişlerdir. Yine Hz. Enes Resül-i Ekreme nispet ederek şöyle demiştir: “Şu şunun üzerine, bu bunun üzerine nikâhlanmaz, çünkü onlar aralarındaki akrabalık bağını keserler”; zannederiz ki o şöyle demiştir: “Kadın hala ve teyzesi üzerine nikâhlanmaz”?. Bu hadislerin bir kısmında, bunu yapmanın akrabalığı kesmeyi gerektirdiği nakledilmiştir. İbn Mesüd'tan (r.a.), amcanın iki kızını (iki amcanın kızları olmalı] birleştirmeyi hoş karşılamadığı ve şöyle dediği rivayet edilmiştir. Bunu haram kılmıyor, fakan nâhoş karşılıyorum, çünkü akrabalığı kesmeyi gerektirir””:. İbn Mesüd, haram olduğunu kabul etmedi, çünkü iki amcanın kızları arasındaki yakınlık ilişkisi farz ve kesin değildir, halbuki mahremler arasındaki yakınlık kesindir. Sıla farz olunca ikisini bir nikâhta toplamak, akrabalığı kesmeye sevkeder, bunun için haram kılınmıştır. i Babaların hanımları ile oğulların eşlerinde de durum benzer şekildedir. Bunlardan biri hanımından ayrılınca, [§]olabilir ki pişman olup geri dönmek ister, bu kadınları baba yahut evlat nikâhlarsa aralarında kin ve ayrılık oluşur, işte bu sebeple haram kılınmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Şunu belirtmek gerekir ki, kız hakkında da durum bunun gibidir; adam onu boşayıp da annesiyle evlenirse, bu davranış arasında kin, nefret ve ayrılığa sevkeder. Buna mukabil adam anne ile evlenip de zifafa girmeden onu boşadığı takdirde adamın, kadının kızıyla evlenmesi helâl olur, çünkü örfte ana kızını kendisine tercih eder, dolayısıyla bu evlilik akrabalığı kesmeye sevketmez. Fakat kız, anasını kendisine tercih etmez, aksine kendini anasına tercih eder; biraz önce anlatılanlar bu sebebe bağlıdır. Fakat kişi anne ile zifafa girdikten sonra boşamışsa onun kızıyla evlenmesi helâl olmaz, çünkü o, bir kadından yararlanırken diğerini Şimdi, meşrü yoldan olmayarak üvey kızıyla cinsel ilişkide bulunmanın hükmü konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bizim Hanefi fakihlerimiz (Allah rahmet eylesin) şöyle demiştir: Aynı nitelikteki (üvey olmayan) kızlarda olduğu gibi bu da haram olur. Nitekim böyle bir üvey kızla nikâhlanmak diğer kızlarda olduğu gibi yasaklanır. Diğer bir âlim grubu da şöyle demiştir: Kadınların başka kocadan olan üvey kızların (rahibe) nikâhlanması ne haram kılınır ne de engellenir. Bunlar Cenâb-ı Hak'kın: Eşlerinizin anneleri, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız meâlindeki ilâhi beyanını delil olarak ileri sürmüşlerdir. Çünkü (onlara göre) Allah Teâlâ kadınların başka kocadan olma kızlarını (rebibe), analarıyla zifafa girilince haram kılmıştır. Kendisiyle zina edilen kadın zina edenin hanımı değildir, dolayısıyla onun kızı haram olmaz. Şunu belirtmek gerekir ki ikinci grup âlimlerin bu konuda delilleri yoktur. Şöyleki Cenâb-ı Hak, âyette kadınlarla zifafa girmeyi zikretmiş fakat nikâhtan bahsetmemiştir. Nikâhta zifafa girmeyi de tahsis etmemiştir. O, sadece zifafa girmeyi zikretmiştir, bu da meşrü olsun yahut zina yolu ile olsun”. Zina haramlık noktasında helâl olandan daha güçlü bir sebeptir, (Jçünkü onun hükmü daha şiddetli ve daha ağırdır. Buna göre haramlığı gerektirme noktasında helâlden daha şiddetli ve daha ağır olması gerekir. Eğer burada duhülün (zifafa girme) zikredilmesi nikâh mânasında olsaydı nikâhsız duhulde olduğu zaman haramlığın vacip olmasına engel bir şey bulunmazdı. Allah Teâlâ'nın evlerinizde bulunan üvey kızlarınız meâlindeki ilâhi beyana bakmaz mısın? Kişinin evinde bulunmayan üvey kız, haramlıkta onun gibidir. Cenâb-ı Hak evlerinizde meâlindeki beyanını Sadece sorumlunun evine tahsis etmeyip başka mekânları da kastetmiştir. Bunun gibi kendileriyle birleştiğiniz eşleriniz meâlindeki beyan, sadece bu kadınlara has kılınmayıp benzerlerini kapsar. Onlar da cinsel ilişkiye girmiş zevcelerdir. Şunu da belirtmeliyiz ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyette kendi hanımları anılmamaktadır. Bu sebeple, başkası hakkında sakınca delili bulunmamaktadır. Hem daha önce zikrettiğimiz gibi bir şeyin bir durumda sakıncalı olması onun başka bir durumda da sakıncalı olması, demek değildir. Burada tartışılan haramlık cinsel yararlanmadaki haramlıktır. Şöyle ki erkek iki kadından birinden cinsel yönden yararlanınca, diğerinden yararlanamaz ve diğeriyle evlenmesi ona helâl olmaz. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden nakledilen hadis-i şerife bakmaz mısın? O şöyle buyurmuştur: “Hem bir kadının hem de kızının cinsel organına bakan kimse lânetlenmiştir”?”. Bilindiği üzere kişi sözkonusu iki kadının cinsel organına aynı vakitte değil değişik iki vakitte bakmaktadır. O kişi -en doğrusunu Allah bilir ya- iki kadından birinin cinsel organına, sonra diğerininkine bakınca bu sırada birincisininkini hatırlar. Bu durumda o, cinsel arzusunu ikisinde de tatmin etmiş gibi olur; zina ile nikâh durumlarında olduğu gibi. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim fakihler, bir câriye ile zifafa giren kimse onun kızı ile evlenemez görüşünde ittifak etmiştir. [§]Bu da nikâhlı ve nikâhsız olarak ikisiyle zifafa girmenin eşit olup ikisinin de haram kılınmış bulunduğunu gösterir. Âlimler şu hususta da ittifak etmişlerdir ki kişi, bir kadınla, şüpheli bir durumdan ötürü fasit bir nikâhla cinsel ilişkide bulunsa, bu kadının kızı ona haram olur; elbette onunla cinsel ilişki de haramdır. Bu da haram kılınmanın, başka değil, ancak kadından cinsel yönden yararlanmayla oluştuğunu gösterir.
Yine Resülullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kadının cinsel organına bakan kimseye o kadının kızı da annesi de helâl olmaz””, İmrân b. Husayn, kayınvalidesiyle zina eden kimseye hanımının haram olacağını söylemiştir”! Abdullah'tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ, “bir kadının cinsel organı ile kızının cinsel organına bakan erkeğe rahmetle bakmaz”? Bizim fakihlerimiz bu tür haberleri esas almıştır.
Eşlerinizin anneleri ve üvey kızlarınız. Asıl olan şudur: Allah Teâlâ nesep yönünden haram kılınan kadın ve erkekleri detaylı bir şekilde, nesebin dışındakileri ise yeterli bir özetle beyan etmişlerdir. Şöyle ki nesep açısından haram olanları iki yönden açıklamıştır: Analar ve kızlar gibi, hem üst hem de alt nesep yönünden. Sonra hala ve teyzeler gibi babalar ve anneler yoluyla bitişenleri, sonra isimde iki tarafla ortak olan kızkardeşleri açıklamıştır. Süt emme konusunda sadece taraflardan birini, gruplarda iki taraftan ortak olanları, taraflardan biri yerine diğerini zikretmek suretiyle, gruplardan müşterek olanları da bazı fertleri zikretmekle yetindi. Haram kılınanlarla ilgili hitapta da kişilerin durumu böyledir. Bu hitapta analarla kızları birlikte zikredince -kendi Bu hadisi merfü olarak bulamadım. Vehb b. Munebbih'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Tevrat'ta şöyle bir ifade vardır: Hem bir kadının hem de kızının cinsel organına bakan kimse lânetlenmiştir” (Abdurrazzâk, el-Musannef, VII, 194, 195); Abdullah b. Mesüd'dan da şöyle rivayet edilmiştir: “Hem bir kadının hem de onun kızının cinsel organına bakan erkek lânetlenmiştir” (İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 111, 480). 30 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 481. 301 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 111, 480; Abdurrazzâk, el-Musannef, VII, 200. 32 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IIl, 480.
türünde tam değil yeterli açıklama ile yetindiği gibi zikredinceşu ortaya çıkmıştır ki burada iki durumun arasının tefrik edilmesi istenmiştir. [§] Abdullah b. Amr’in (r.a.) Resülullah'tan naklettiği haber” ile sahâbe topluluğunun sözleri bu hususu güçlendirmektedir. Bu konuda şüphe imkânı bulunmakla birlikte, şayet haramlık âyetin başlangıç kısmına göre akde mahsus olsa bile yine de şüpheden kurtulamaz”, Burada kıyasın dayanağı zifafa girmeden önceki eşitliktir, tâ ki kızın kocası hakkında ana üzerine nikâhlamanın haramlığı, ananın kız üzerine haramlığı gibi olsun. Şu da var ki burada ana ile kızın durumu şöyledir: Şayet biliyorsa, anayı kız üzerine tercih etmek suretiyle erkeğin kötü seçim yapması, şayet bilmiyor idiyse bu seçimi gafletle uygulaması açısından ayırım yapılmıştır. Böylelerinin konumu bunu yapmaktan engellenmesi ve böyle işlerden tövbe etmesidir. Dolayısıyla erkeğe, kızı lehine hanımından ayrılması gerekli görülmüştür.Bu da zifafa girmeden önce bilinen bir şeydir. Şu da var ki hanımı ile ilişkisi esnasında erkek öteki hanımla olan ilişki durumunu hatırlar. Halbuki Allah Teâlâ sözkonusu birleştirmeyi ebedi olarak haram kılmıştır, öyle ki bunu hatırlatmasına hiç de gerek yoktur; bir de kalbin (ve hafızanın) hatırlaması vardır. En doğrusunu Allah bilir. Aslında babanın ve oğulun durumu bu değildir, çünkü başlangıçta seçme ve tercihte bulunma ikisine aittir. Her biri, kendisi için olanı, başkası için olandan ayırır. Kadınlarda bu, ancak hitaptan sonra gerekli olur. Kadınlara gelince, onlarda problem, talepte bulunulduktan sonra ortaya çıkar, burada kendilerinden kaynaklanan bir talep yoktur, bunun içindir ki kadınların durumu tartışmaya alınmamıştır. Jİfade etmek gerekir ki örfte analar kızlarının zevklerini kendi zevklerine tercih ederler. Dolayısıyla kızlarından dolayı ayrılma noktasında, kendilerine bir kırgınlık ve noksanlık gelmez, fakat kızlara gelir; işte bunun içindir ki aralarından farklılık görülmüştür. Zifafa girildikten sonra ise tercih açısından olmaksızın, haramlığı gerektirir. Çünkü geneldeki haram-helâl açısından bunu gerektirir, işte bunun için iki durum birbirinden ayrılmıştır.
Açıkladığımız gibi haram kılmada yararlanmak asıldır, ister helâl yoldan olsun ister haram yoldan farketmez. Sözkonusu kadınlardaki haramlık bedenlerinin haramlığıdır, birleştirme haramlığı değildir, çünkü burada birleştir meyi gerektiren bir durum yoktur.
Tartışılan bu konuda, aslolan şudur ki, haramların haram kılınan şeylere şeylerle irtibatı, helâl olanlarla irtibatından daha açıktır. Şimdi, helâl kılınmış olan şeylerden yararlanmak, anaların ve kızların haramlığını gerektirir ve bu hüküm haramlara daha uygundur. Bununla birlikte bazan haramlık, helâl olan şeylerde gerçekleşir. Dolayısıyla haramlığın fasit nikâhta gerçekleşmemesi gerekir. Ayrıca oğulun, cinsel ilişkisinden sonra câriye ile ilişkide bulunmak hususunda haramlık gerekmez. Fasit nikâhla kölelik mülkiyetinde ve nesepte de haramlık yok olmuştur. Bu sebeple kendisinden nesep (evlat) oluşmayan ilişkide, yahut imkân vermeyen bir vakitte veya hakların gereği olarak haramlığın vacip olmaması gerekir. Dolayısıyla câriyeye cinsel organ dışında temas etmekle veya özel bir yararlanma ile de vacip olmaması gerekir, aksi takdirde zina ile nikâh hallerinin eşit olması gerekir".
174 [5]Zifafa Girdiğiniz kadınlar. Bazıları bunun cinsel ilişkiye girmekten kinâye olduğunu söylemiştir. Fakat bize göre, “kadına duhul etmek”, erkeğin kadının elini tutarak başbaşa kalacağı ve ilişkide bulunacağı yere götürmesi olup cinsel ilişkinin kendisi değildir. Nitekim “falan adam falan kişiyle birlikte filan yere girdi” denilir. Bu girmekten, bilinen girmenin aynısı kastedilmez ki bu, o kişinin elini tutup o yere girmesidir. Bunun için biz şöyle dedik ki: Erkek kadını bir mekâna sokup onunla başbaşa kalırsa, mehirin tamamı -âyetin zâhiri muhtevasına göre- vermesi gerekli hale gelir ve haramlık vacip olur. En doğrusunu Allah bilir.
Kendilerinin yanına girdiğiniz kadınlar meâlindeki ilâhi beyan karı kocayı örtecek bir mekâna girmeden cinsel ilişki gerçekleşmeyeceği için bu ifade cinsel ilişkiden kinâyedir. Yoksa bir kimsenin diğerinin yanına gerçekten girmesi cinsel ilişki değildir ve mekân zikredilmeden, buna hükmetmek ancak kadın hakkında uygun düşer, çünkü kadının yanına niçin ve nerede girildiği bilinir. Dolayısıyla kinâyeli sözle haramlığın vaki olması caizdir, bundan kastedilen de cinsel ilişkidir. Mekân olarak da cinsel ilişki için kadının yanına gerçekten girilmesi caizdir, çünkü zâhiri mâna bundan ibarettir. Bu ikincisi, kadının elinden veya başka bir yerinden tutmakla olur, tâ ki onu mekâna koyan erkek olsun, kadın değil. Mekâna girmenin mevcudiyeti sadece şehvet için olur, dolayısıyla haramlık için zikredilen kavram da duhül, yani girmektir. Bu girişin asıl amacı ortaya çıkmadıkça haramlığın gerçekliği, her bakımdan ihtiyatla araştırılması yahut “duhül” kavramının hakiki mânasını tercih etmek gerekir, çünkü bu, gerçeğin ortaya çıkması için daha belirgin bir davranıştır.
Haramlığın gerçekleşmesi konusunda ortada üç delil vardır: Birincisi, rivayet edilen şu hadistir: “Hem bir kadının hem de kızının cinsel organına bakan kimse lânetlenmiştir””“. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bakmak sebebiyle lâneti gerekli kılmıştır. Şayet ilk bakış ikinci bakışı haram kılmasaydı erkeğe lânet edilmezdi. (SJİkincisi, daha önce açıkladığımız üzere, kişinin cinsel yararlanmasını sağlayan haramlığın gerekçesidir. Bilinmektedir ki öpme ve cinsel ilişki dışı münasebetteki haramlığın mânası, kendisi sebebiyle yararlanmaya hükmedilen sebeple, mevcut haramlık mânasından daha yüksektir. O sebep de nikâhtır. Nikâh için sözleşme (i'câb) yapılmıştır. Öpme ise kendisi için evlilik sözleşmesi yapılmasını daha çok hak eder. Bu meselenin hükmü abdestsizlik sebebiyle -ki bu uykudur- gerekli olanı icap gibidir. Sonra, abdestsizlik bazı hallerde vacip olur, bazan de her durumda abdestsizliğin kendisi için vacip olur. Gerçeği itibariyle kadından yararlanma da bunun gibidir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Üçüncüsü şudur: Yararlanmanın bütün türleri, özellikle mülkiyet hakları konusunda haramlık ve helâllik yönünden cinsel ilişkiyle irtibatlıdır. Buna göre emlâkin feshi ve haram kılınması konusunda da böyledir. Öyle ki bir kişi bir kadından bir yıl faydalanıp da sonra, onunla kadının erkek çocuğu ondan 9 Bu hadisin kaynağı biraz önce zikredilmiştir.
cinsel organ dışında yararlanması uzak olur, bunun gibi kadının kızı ile cinsel organ dışında yararlanması da uzak olur. Yahut iktidarsızlık veya hadım edilmiş olmak dolayısıyla cinsel ilişkiye gücü yetmeyen kimse olursa süresiz bir şekilde ondan haramlık kalkar. Bu kişi ana ile kızını satın alır ve onlardan ebedi olarak yararlanırsa bu da olmayacak bir şeydir. Bu sebeple haramlığın, zikrettiğim yönden olması gerekli olur.
Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri de size haram kılındı. Burada sulb kavramının zikredilmesinin bazı yorumlara ihtimali vardır. Sözkonusu kelimenin zikredilmesinin sebebi, oğulun eşinin haramlılığının, kişinin kendi sulbünden olan çocuktaki haramlık gibi olduğunun bilinmesine yöneliktir. Bunun gibi süt oğulun eşi -her ne kadar Allah tarafından zikredilmediyse de- süt mahremlerde olduğu gibi, haramlıkta kendi sulbünden gelen oğulun eşi gibidir. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, sütanne ve süt kızkardeşleri zikretmiş, fakat diğerlerini anmamıştır; ancak zikredilenlerin dışındakiler haramlığa dâhil olmuştur. Bu mesele de buna göredir.
Bişr (b. Gıyâs şöyle dedi: “Soyunuzdan” anlamındaki beyanı konunun, sütten olan oğulun haramlığının kalkmasıyla ortaya çıktığına işaret eder; çünkü sütten oğul olmaz.
126 Biz, şöyle deriz: Şayet sütten oğul olmasaydı, soydan oğlu zikretmenin ne bir anlamı ne de bir faydası olurdu. Bu da nesepten oğul olduğu gibi sütten de oğulun vuku bulduğuna delildir. Her ne kadar haklar bakımından farklı olsalar da sütten haramlık da nesepten haramlık gibidir. Meselâ köle azat etmek gibi, bazısı diğerinin üzerine azat edilir, bazısı için bazısının mallarında nafaka vacip olur. Ama bu gibi haklar süt mahremlerde vacip olmaz. Bu da -en doğrusunu Allah bilir ya- yani süt emmek yararlanmak demektir, nesep ise bazı kişilerin diğerlerinden meydana gelmesidir. Durum böyle olunca süt emmek, sadece yararlanmanın haramlığını gerektirir, o da cinsel yönden yararlanmaktır. Nesebe gelince o, çocuğun kendinden olması, kendinden meydana gelmesidir, bu da bazı hakları gerekli kılmıştır. Şu var ki insanların bir kısmının diğerlerinin elinde -zor ve üstünlük yoluyla- köle olarak ellerinde bulundurmayı benimsemeleri kölesi bulunmayanlara, -öncekilerde olduğu gibi- birilerini ezme hakkı sağlamaz. Bu sebeple cevap, anılan şekilde olmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hak nesepten gelen oğulları zikretmiştir. Bu da şu idi: Zeyd b. Hârise, hanımını boşadıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.) onunla evlendi, oysa Zeyd'i daha önce evlat edinmişti, münâfıklar bundan dolayı Resülullah'ı (s.a.) ayıpladılar: “Resülullah, oğlunun hanımı ile evlendi”
dediler. Bunun üzerine Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri haram kılındı” âyeti indi”. Bişr şöyle demiştir: Ashâb'ın, oğullarının eşleri hakkında özellikle sütten haramlığın kalktığını yahut da oğulun, sadece soydan gelen kişi olduğunu göstermiştir.
(SİBiz şöyle cevap veririz: Bu meselede, zikrettiğimiz anlama işaret yoktur. Bişr (b. Gıyâs) bununla süt haramlığının varlığına istidlâlde bulunsaydı daha münasip olurdu, çünkü Allah Teâlâ soyu özellikle zikretmiştir. Şayet oğul, sadece soydan gelmiş olsaydı “oğullarınızın hanımları” ifadesi, ashâbı zikretme yerine geçerdi. Bununla beraber, “Nesepten dolayı haram olanlar süt emmekten dolayı haram olur” hükmünün ona eklenmesi sözkonusudur. Bilindiği üzere, gerçekten ondan doğmuş olmasa da, sebep yönünden doğum yolu ile haramlık oğula eklenir. Bunun gibi, emzirmek gerçekten erkek tarafından yapılmamış olsa da hanım emzirmiş olduğu için erkek, o çocuğu emzirmiş gibi olur, çünkü sütün gelmesi erkek sebebiyle olmuştur. Bu hususu, oğulların oğullarının, hatta kızların oğullarının eşleri hakkındaki durum -kişinin sulbünden olmasalar da- destekler, çünkü uzaktan da olsa nesep yoluyla kendisiyle irtibatlıdır”, Bununla birlikte, şöyle demek de mümkündür: Süt emmek nas yoluyla hükmen doğum gibi olmuştur, dolayısıyla hüküm itibariyle soya ait olmaya intikal eder. Yüce Allah'ın şu beyanında olduğu gibi: “Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın kitabında (mirâsçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar”!©, Şimdi, örtünme konusunda bunlar arasında kan bağı ile yakınlık dikkate alınır. Çünkü hadiste şöyle bir hüküm gelmiştir: “Kan bağı nesep bağı gibidir”. Nesep sahibi ile akrabalık sahibi, hüküm bakımından hadiste zikredildiği gibi olur, ilki de bunun gibidir. Bununla beraber şöyle de denilmiştir: Soyun zikredilmesinin faydası, evlatlıkların hanımlarına dair haramlığın, soylarla gerçekleşmemesidir. Bunun için -en doğrusunu Allah bilir ya-. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlâtlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik”! buyurmuştur.
Analarınız size haram kılındı... İki kızkardeşi birleştirmeniz beyanına kadar. Bu âyette, kızkardeşin, diğer kızkardeşin iddet içinde nikâhlanmasının haramlığına birkaç yönden işaret vardır: Birincisi, “birleştirmeniz” sözüdür. IS) Çünkü bu birleştirmenin akitte birleştirmeye, mülkiyette birleştirmeye ve cinsel yönden yararlanmaya ihtimali vardır; bunun yanında söz edilenlerin birine değil,tamamına ait olması mümkündür. Şimdi, cinsel faydalanmanın, ana ile üvey kızına aynı zaman içinde gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Şayet bu davranışta bir haramlık varsa, hitap onu kapsadığı için değil, belki o birleştirmedeki bir anlamdan dolayıdır. Çünkü bunun varlığı mümkün değildir, hitaptan bunun kastedilmesi de ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Fakat bir açıklamada bulunmasa da, haram kılınması ihtimali olan bir anlamdan dolayı hitap etmiş olması mümkündür.
Şunu da belirtmek gerekir ki mutlak mülkiyet veya mutlak sözleşme, bazan haram kılınmaksızın bulunabilir, meselâ mülkiyet sebebiyle erkeğin kadınla sözleşme yapması gibi. Bu sebeple şu sabit olmuştur ki maksat mülkiyet de olsa veya akit de olsa o, kayıtlandırılmıştır, meselâ nikâh mülkiyeti yahut nikâh mülkiyeti akdi gibi. Bunun hitaba dâhil olduğu hususunda icmâ edilmiştir. Çünkü iki kızkardeşi bir nikâhta birleştirenin yaptığı işin sahih olmadığı konusunda icmâ edilmiştir. Fakirler şu hususta da icmâ etmişlerdir ki bir kimse iki ayrı akitle evlilik yapsa ikincinin akdi fasittir. Belki olsa olsa sadece ikincisindeki mülkiyet sabit olur. Şimdi bu akit ve mülkiyet için haramlık sabit olup mülk-i yemin akdi ve mülkiyette sözkonusu olmazsa, -bunun mülk-i yemin veya akit için değil- başka bir konumdan dolayı düştüğü ortaya çıkar. Şunu da belirtmek gerekir ki bunların ikisi de helâlliğin gerekli oluşu konusunda aynıdır". Yine sabit olmuştur ki bu helâlliğin kendisi, mülkiyet ve akit için değildir. Çünkü bunlardan her biri tek başına bu işi yapamaz. Dolayısıyla bundan kastedilen mânanın kadından yararlanmaktan ibarettir. Fiil olarak bunu birleştirmek mümkün değildir, şu halde Cenâb-ı Hak'kın birleştirmeyi yararlanma diye nitelendirmesinin bir hikmete bağlı olduğu ortaya çıkmıştır.
Sözü edilen cinsel yararlanma anlamına gelen “isitimtå” birkaç şekilde olur. Birincisi, yararlanma akdidir ki o da nikâh akdinden ibarettir, çünkü köleye sahip olma akdi bazan bulunur ve fakat bu yararlanma hakkını gerektirmez. Nikâh mülkiyeti ise bu hakkı gerektirmekten geri kalmaz. Cinsel yararlanmanın kendisi, onu gerektiren sebeplerden evladır. İddet de yararlanmanın kendisini gerektiren şeylerdendir, bu sebeple o, engellemenin şartı olmaya daha layıktır, hatta bu tercih edilir. Çünkü o, bazan milk-i yemin sebebiyle cinsel faydalanmayı engeller. Ama o, faydalanma helâllik, mülkiyet veya başka bir sebep dolayısıyla engellenemez. Nikâhtaki engelleme, sebep olduğu şey için olursa, o engellemenin hakikati için vacip olması daha layıktır. Dilersen şöyle de diyebilirsin: Madem ki gerçek, diğer sebepler olmaksızın sadece tek sebeple gerçekleşemiyor, şu halde gerçek sebebin mahiyetinin meçhul kalması gerekmektedir. Haramlığı ispat eden şey mutlak olmayıp ancak kesin bilgi ile olur. En doğrusunu Allah bilir?
[9]Yine nikâh akdi erkek ve kadına cinsel bakımdan yararlanmayı haram kılar. Ancak erkeğe haram kılınan sadece mahremleridir, kadına haram kılınan ise herkestir. Sonra biliniyor ki koca cinsel ilişkiye girmeden önce ayrılıp başkasıyla nikahlanma hakkına sahiptir. Cinsel ilişki vuku bulunca (duhül) cinsel yönden kadından faydalanmayı gerçekleştirmesi sebebiyle bu ayrılık hakkından aciz kalmış, ayrıldıktan sonra onunla birlikte olma hakkını geride bırakmıştır, önceden geçtiği üzere. Erkeğin kadın üzerindeki hakkı buna göredir. Yapılan bir nikah akdi sebebiyle erkeğin kadına sahip olma hakkı geride bırakılmıştır, aralarında gerçekleşin ortaklıktan dolayı bu vâciptir. Mülkiyet hakkının geride kalması mülkiyet ilişkisinin bir sonucudur. Bu da onun gibidir. İddette hepsinin haram olduğunu inkâr eden âlimler, cinsel ilişkiye girmeyi süt emmekle ilgili haramlığa ilhak etmiştir. Çünkü koca ve çocuğun dışında sütün dolaşma ihtimali vardır, bu konuda oluşan haramlık sebebiyle iddet haramlığı daha çok gereklidir.
Bu meselede aslolan haramlığın nikâh sebebiyle sabit olmasıdır. Ayrı- BERI lık vaki olunca haramlığın ortadan kalkması şüpheli duruma düşmüştür, ama haramlık şüphe ile yok sayılmaz. Bununla birlikte haramlığın ortadan kaldırılması için onun helalliği yahut da özellikle mülkiyetle ilişkilendirilmesi gerekir. Oysa ki biz haramlığın vücübunun o yönlerden olmadığını açıklamıştık.
Nikâhta aslolan onunla cinsel ilişkinin amaçlanmasıdır. Nikâhla sözkonusu ilişki helâl olur, nikâhın haramlığı ile de ilişki haram olur; böylece nikâh cinsel ilişkinin haram veya helâl oluşunun aslını teşkil eder. Bundan dolayı birçok câriyenin mülkiyeti haram olmuyorsa da kendilerinden yararlanmak haram olur. Yararlanmanın haram kılmada daha etkili olduğu sabit olunca ve iddet de yararlanma hakkını gerekli kılınca, câriyenin haram olması gerekir. Bundan dolayı iddet içinde câriyenin kızkardeşi ile evlenmek caiz olmaz. Bununla beraber iddet içinde, mülkiyetine sahip olmanın gerektirdiğinden daha çok haramlığı gerektiricidir. Bir de mülkiyet sebebiyle yararlanmak, kızkardeşten yararlanmayı haram kılar. İddet ise yasakları kuvvetlendirmek için meşrü kılınmıştır. Özellikle helâllik için meşrü kılınan şeyi kesmek, engellenmeye daha layıktır. En doğrusunu Allah bilir. İki kızkardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir. Aziz ve celil olan Allah'ın İki kızkardeşi birden almanız meâlindeki beyanı birkaç ihtimale açıktır: Burada iki kızkardeşi bir akitte birleştirme ihtimali vardır. Bir kimse bir akitte iki kızkardeşi toplamayıp da sadece biriyle, ardından da diğeriyle evlense bunun caiz olmadığı hususunda âlimler ittifak etmiştir. Bu durum, Yüce Allah'ın, bu âyetle iki kızkardeşi bir akitte birleştirmeyi kastetmediğini göstermektedir. Yahut da bu ilâhi beyan mülkiyetteki birleştirmeyi konu etmiştir. Âlimler yine erkeğin, iki kızkardeşi mülkiyette birleştirme hakkına sahip olduğu hususunda görüş birliği içindedir. Bu da Cenâb-ı Hak'kın ilgili âyetteki birleştirmekle cinsel yararlanmadaki birleştirmeyi kastettiğini göstermektedir.
Bir kimse iki kızkardeşten biriyle ilişkide bulunur da sonra ondan ayrılırsa onun, bâin talaktan dolayı birincisi, iddet beklerken diğeri ile evlenmesi helâl olmaz. Çünkü sözkonusu kadını evlenmekten engelleyen şey cinsel bakımdan yararlanmaktı. Dolayısıyla cinsel yararlanma açısından iki kızkardeşi birleştirmek gibi olmuştur. Aynı zamanda nikâh mülkiyetindeki birleştirmeyi haram kılan mâna, iddet beklerken de mevcuttur, bu anlam da ikisi arasındaki akrabalık bağlarının kesilmesidir. En doğrusunu Allah bilir. Şu da var ki iskân yeri ve nafaka sağlama, çocuğu anasının yanında bulundurma ve diğer haklar gibi, kuma olan eşlere ait hükümlerin çoğu aralarında mevcuttur. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali'ye, hanımını boşayıp da iddeti bitmeden onun kızkardeşi ile evlenen kimsenin durumu sorulunca onları birbirinden ayırmış, kadının cinselliğini helâl kabul ettiği için ona mehir belirlemiş ve “Erkek talep halinde iken diğeri iddetini tamamlar” demiştir". Yine Zeyd b. Sâbite, #8 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 525.
dört hanımı nikâhı altında tutan ve bundan birini üç talakla boşayan erkeğin dördüncü bir hanımla evlenme durumu sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: “Hayır, boşadığı hanımın iddeti bitmeden evlenemez”, Hz. Âişe'den de (r.a.) benzer cevaplar rivayet edilmiştir.
Kişinin mülkiyeti altında bulunan iki kızkardeşi, cinsel ilişki açısından birleştirme hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Ömere aynı konumdaki iki kardeşten “Diğerinden sonra beriki ile cinsel ilişkiye girilir mi?” diye sorulmuş, o da “Bunların ikisini birlikte caiz görmek istemiyorum” demiş ve bunu yasaklamıştır”. İbn Mesüd'un (r.a.), kölelerden iki kızkardeşi cinsel ilişki açısından birleştirmeye kızdığı ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sizden birinin devesi de onun kölelerinden biridir”, İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: [§] “Hür olan kadınlar haram olanların hepsi câriyelerin hepsi için de haramdır, sadece sayısı müstesnâ”, İbn Ömer'den rivayet edildigine göre; kendisine şöyle sorulmuş: Kardeş iki câriyesi olan bir adam, bunlardan biri ile ilişkide bulunmuşsa diğeri ile bulunabilir mi?” diye sorulunca şöyle cevap vermiş: “Hayır, mülkiyetinde kaldığı sürece olmaz” ”.
Fakihler yine şu konuda görüş birliğine varmıştır: Bir erkek, bir câriye ile evlense, sonra onun kızkardeşini satın alsa onların ikisiyle cinsel ilişkide bulunması helâl olmaz. Bizim fakihlerimiz bu görüşü benimsemiştir. Daha sonra bu kişi hanımını boşar da iddeti biterse yahut hanımı ölürse onun kızkardeşi yle evlenmesi helâl olup anasıyla evlenemez. -En doğrusunu Allah bilir ya- bunun da sebebi şudur: Kız kardeşte haramlık sadece kendisiyle olup çocuğuyla ilgili değildir. Anne ve kızında haramlık ise hem kendileri hem de çocukları hakkındadır. Kız kardeşte haramlık bir yönden, annede ise iki yönden olunca, 216 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 524.
bir yönden haramlığı sözkonusu olanın haramlığı ikisini birleştirmede olur, ebedilik taşımaz. İki yönlü haramlıkta ise hem birleştirme yönünden, hem de ebedi olarak haram oluşur; çünkü buradaki haramlık çocuğuna uzanmıştır, kızkardeşte ise burada bir sirayet yoktur; işte bunun için hükümleri farklılık arzetmiştir.
Ancak geçen geçmiştir, Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir. Bu “Ancak geçen geçmiştir” beyanı, haram kılınmadan önceki Câhiliye dönemine ait olmalıdır. Bunu yapmış olanlar İslâm'a girdikten vazgeçerlerse günahları bağışlanır ve sorumlu tutulmazlar, bu ilâhi beyan, Cenâb-ı Hak'kın şu anlamdaki beyanına benzer: “Geçmişte olanlar bir ya, babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin; çünkü bu bir edepsizliktir, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur”. [§]Bu beyanın “o vakitte çirkin bir işti” mânasına da, “İslâm'da çirkin bir iş oldu” anlamına da ihtimali vardır.
Gaai Si A AKS Sl ASİ İri Kl BİŞİ GAL ARL EŞ RLLAZIZ
---
Dipnotlar:
266 Bişrb. Gıyâsb. Ebü Kerime Abdurrahman el-Merisi, Mütezile kelâmcısıdır. Fıkhı Kâdı Ebü Yüsuf”tan aldı, fıkıhta derinleşti, kelâm ve felsefeyle de ilgilendi. Kendisinin Ebü Yüsuf'tan nakledip tasnif ettiği birçok eser ve rivayeti vardır. Kendisi takva ve zühd ehlinden biriydi. Ancak o dönemde kelâm ilmi ile şöhret bulduğu için ve bu ilimde derinleştiği için insanlar ondan yüz çevirmişti. Mezhep içinde değişik sözleri bulunmaktadır. 218/833 yılında vefat etmiştir. (bk. Kureşi, el-Cevâhiru'l-mudıyye fi tabakâti'l-Hanefiyye, s. 164-165). Şârih şöyle demiştir: Âyetle istidlâlin açıklaması şöyledir: İlgili âyette zikredilmeseler de ümmet erkek ve kızkardeşlerin kızlarının haram olduğu hususunda ittifak etmiştir; zikredilenler sadece kızkardeşlerdir. Burada kızkardeşlerin zikredilmesi çocukların zikredilmesi konumunda bulunduğu hususunda fikir birliği vardır. Dolayısıyla haramlık, yakınlik açısından yukarıda olandan aşağıda olana geçmiştir. Burada analar zikredilip onlarda haramlık nas ile ispat edilince (sizi emziren anneleriniz) sütten annenin haram kılınması kızları için de haram olmuştur. Çünkü kendisi ile aslı arasında haramlığın sabit olması -o da anadır- kendisi ile kızı arasında ki haramlığında sabit olduğunun delilidir. Şunu da belirtmek gerekirki süt yakınlığını haram oluşu sözü edilen beraberlik sübut bulur; bu meselede onun gibidir. %8 Buhâri, “Şehâdât”7. vo Mâlikb. Enes, el-Muvatta, “Radâ'”, 5; Tirmizi, “Radâ”, 2. 72 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IIL, 549; Beyhaki, es-Sünenu'-kübrâ, VII, 453. 76 Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VII, 458.? Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VII, 458. “Hz. Âişeden rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: İndirilen Kur'ân âyetleri arasında “aşru rada'ât” ifadesi vardı. Hz. Peygamber vefat ettiği zaman bu cümle Kur'ân âyeti olarak okunuyordu”. Bu söz Ebü Müsâ el-Eş'âriden rivayet olunmuştur. bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 548. 280 Bu hadis merfüdur. Müslim, “Radâ'”, 17, 18. 21 Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VII, 458. 283 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 432; Ebü Dâvüd, “Nikâh” 8. “Ummu Selemeden rivayet edildiğine göre, Resülullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Haram kılan süt emme, bağırsakları açan ve sütten kesilmeden önce gerçekleşendir” Tirmizi bu hadis için “hasen ve sahihtir” demiştir. Abdullah b. Zübeyr'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Süt emme ancak bağırsakları açandır”. Bu hadisin kaynağı daha önce verilmiştir. 28 İmam Mâlikşöylerivayet itmiştir; Hz. Peygamber'in ashâbından ve Bedir savaşına katılanlardan Ebü Huzeyfe b. Utbe b. Rebia, -Resülullah (s.a.) Zeyd b. Hârise'yi evlat edindiği gibio da Sâlim'i, yani Mevlâ Ebü Huzeyfe denilen Sâlim'i evlat edinmişti. Ebü Huzeyfe Sâlim'i oğlu gibi görerek erkek kardeşinin kızı Fatıma bint el-Velid b. Utbe b. Rebîa ile evlendirdi. Fatıma o zaman ilk muhacirlerden olup Kureyş kızlarının en değerlisiydi. Cenâb-ı Hak Kitabı'nda, Zeyd b. Hârise hakkında; “Evlâtlıklarınızı babalarının soyadlarıyla anın. Bu Allah katında adalete daha uygun bir davranıştır. Eğer onların babalarını bilmiyorsanız o zaman kendileri sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır” (el- Ahzâb, 33/5) meâlindeki âyeti indirince evlatlıkların her biri babasına nispet edilmiştir, şayet babası bilinmiyorsa efendisine nispet edilmiştir. Bunun üzerine Beni Âmir b. Lüey kabilesinden Ebü Huzeyfe'nin hanımı Sehle bint Süheyl Resülullah'a (s.a.) gelerek şöyle dedi: “Ey Allah'ın Elçisi! Biz Sâlim'i evlat bilirdik; ben uykuveya iş elbisesi içindeyken yanıma geliyordu, o zaman bizim sadece bir odamız vardır. Onun durumu hakkında ne dersin? Resülullah (s.a.) ona şöyle buyurdu: “Onu beş kere emzir” böylece Sehle'nin sütü sebebiyle haram (mahrem) olur. Sehle bundan sonra Sâlim'i süt oğlu gibi görürdü. Müminlerin anası Hz. Âişe (r.a.) yanına girmesini arzu ettiği erkek çocuklar erkekler hakkında bu tavsiyeyi uyguluyordu. Âişe, kızkardeşi Ummu Gülsüm ve erkek kardeşlerinin kızlarına, yanlarına girmek isteyen erkek çocukları emzirmelerini emrederdi. Ama Resül-i Ekrem'in diğer hanımları, böyle bir emzirme ile erkeklerden birinin yanlarına girmesini kabul etmeyip şöyle dediler: “Hayır, Allah'a yemin olsun ki, Resülullah'ın Sehle bint Süheyle emrettiği hususun sadece Sâlim'in emzirilmesiyle ilgili bir ruhsat olduğunu kabul ediyoruz. Böyle bir emişle hiçbir erkek yanımıza gelmemelidir. Büyüklerin emzirilmesi konusunda Hz. Peygamber'in hanımlarının tutumu işte bu şekilde idi. Amr b. Şuayb'ın babası yolu ile dedesinden rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir erkek bir kadını nikâhlar da onunla zifafa girerse, onun kızını nikâhlamak kendisine helâl olmaz. Şayet bu kadınla zifafa girmemişse kızıyla nikâhlansın. Hangi erkek bir kadını nikâhlarsa, ister onunla zifafa ister girsin ister girmesin, onun anasıylaevlenmesi helâl olmaz” Tirmizi bu hadisin isnad bakımından sahih olmadığını söylemiştir. Çoğunluk ilim adamları buna göre amel etmektedir. İlim ehli şöyle demiştir: Erkek bir kadınla evlenir de zifafa girmeden onu boşarsa, bu kadının kızıyla evlenmesi helâldir. Yine bir kimse bir kızla evlenir de zifafa girmeden onu boşarsa anasını nikâhlamak bu erkeğe helâl olmaz. Çünkü Cenâb-ı Hak ( S5 okis) “kadınlarınızın anaları...” buyurmuştur. Bu görüş imam Şafii, Ahmed b. Hanbel ve İshak'ın görüşüdür (Tirmizi, “Nikâh” Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 473. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 478. hatırlar, dolayısıyla cinsel ilişkide ikisini birleştirmiş olur, bu sebepledir ki sözü edilen evlilik haram kılınmıştır. Câbir'den (r.a.) rivayet edildiğine göre “Resülullah (s.a.) kadının halası yahut teyzesi üzerine nikâhlanmasını yasaklamıştır”. Ebü Hureyre'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber: “Kadın ne halası ne de teyzesi üzerine nikâhlanamaz”; çünkü bu akrabalığın kesilmesine sebep olur. İbn Abbâs'tan yapılan rivayete göre şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) kadının hala ve teyzesi üzerine nikâhlanmasını yasaklamış ve şöyle demiştir: “Siz -ey hanımlar- bunu yaptığınız takdirde akrabalığınızı kesersiniz” (İbn Hibbân, Sahih, IX, 426); Başka bir rivayette şöyle buyurmuştur: “Eğer siz bunu yaparsanız akrabalığı kesersiniz” (Taberâni, el-Mucemu'l-kebir, XI, 337) İsâ b. Talha'dan nakledildiğine göre: “Resülullah (s.a.) akrabalığın kesilmesi korkusuyla, kadının yakın akrabası üzerine nikâhlanmasını yasaklamıştır” (Ebü Dâvüd, Merâsil, 182). Bu rivayeti İbn Mesüddan rivayet edilmiş olarak bulamadım, fakat Atâ' b. Ebü Rebâh'tan nakledilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 111, 527). 8 Yanizifafa girmenin nikâhtan önce olma ihtimali vardır ki o da zinadır, âyetin buna ihtimali vardır (bk. Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 156a). Bu, Amr b. Şuayb'ın babası yoluyla dedesinden rivayet ettiği hadistir. Dedesi Abdullah b. Amrdır. Bu hadisin kaynağı daha önce geçmiştir. İlk bakışta âyetin lafzından ortaya çıkan sonuç şudur: Ana üzerine akit yapmak kızı haram kılar. Çünkü âyet-i kerime: “Hanımlarınızın himayeniz altındaki çocukları...” diyor. Zifafa girdiğiniz beyanın, hem kadınları hem de üvey çocukları kapsadığında şüphe vardır. Dolayısıyla bu konuda ihtiyatlı olmak gerekir. Bu husus, şüphe ile mubah kılınmaz. En doğrusunu Allah bilir. Şârih demiştir: Aksi takdirde şöyle demek gerekir: Hısımlık sebebiyle haramlık (hurmet-i Musâhere) ancak helâl olan cinsel ilişki ile oluşur. Oysa durum böyle değildir, çünkü haramlık, fasit nikâhtaki cinsel ilişkide ve kişinin oğlunun câriyesi ile cinsel ilişkide bulunmasıyla haramlık sabit olur. Yahut da şöyle denilir: Haramlık mülkiyet sözkonusu olan yerde oluşur; bu da yanlıştır, çünkü bu iki yerde mülkiyet yoktur. Yahut şöyle denilir: Haramlık nesebin sabit olduğu yerde sabit olur. Bu da yanlıştır, çünkü haramlık nesepten bir kızla ilişkide bulunulması, bir de bunaimkân vermeyen bir vakitte olmasıyla da sabit olur. Yahut şöyle denilir: Haramlık nikâhla irtibatlıdır. Ama durum böyle değildir. Çünkü kişi kendi câriyesiyle ilişkide bulunsa o câriyenin kızıyla evlenmesi caiz değildir. Bu da şunu göstermektedir ki, nikâhlı ve nikâhsız kadınla cinsel ilişkide bulunmak haramlıkta eşittir. Bu tür hususlar bâtıl olunca şu ortaya çıkmıştır ki, haramlıkta aslolan ilişkinin ve faydalanmanın bizzat kendisidir; yoksa zifaftaki hilliyyet, mülkiyet, nesebi gerektirici oluş ve benzeri şeyler değildir. Mutlak mânada cinsel ilişki varsa harama girmek de var demektir. En doğrusunu Allah bilir (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 156b; Medine nüshası, vr. 177b) ve istimta'ın (yararlanmanın) kendisinin muteber olduğuna işaret eder, duhuldeki helâllik ve mülkiyet vasıflarının muteber olduğuna ve bu ilişkinin nesebi ve benzeri şeyleri gerektirici olmasına işaret etmez. Haram ilişkide mutlak ilişkiye girmek mevcuttur. Dolayısıyla ona haramlığın taalluk etmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Atâ'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Biz aramızda şöyle konuşurduk -en doğrusunu Allah bilir ya- bu âyet Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Zeyd b. Hârise'nin hanımı ile evlendiği zaman inmişlir. Müşrikler bu konuda dedikodu yapıyordu, bunun üzerine Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri haram kılındı âyeti nâzil oldu (Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 323; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 475). Buhâri, “Şehâdât” 7. 3 Nesep konusunda haramlıkta sebebi sonuca ilhaketmek vacip olunca, sütemmede de aynı şey sözkonusudur. çåfiî, el-Müsned, 338; İbn Hibbân, es-Sahih, XI, 326; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 379. İbnu'lEsir şöyle demiştir: “Hadisin mânası, akrabalıkta içiçe olmaktır. Akrabalık bağı mirâsta nesep mecrasında yer almaktadır. Aralarında sıkı bir içiçelik olduğu için tek bir şey olduğu gibi, çözgüler kumaşın atkıları ile karıştığı gibi, akrabalık bağı da mirâsta nesep mecrasında yer alır”. 33 Çünkükölelik mülkiyeti ile nikâh mülkiyeti helalliği gerektirmede eşittir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ve onlar ki iffetlerini korurlar, eşleri ve sahip oldukları köleler müstesnâ” (Müminün süresi, 23/5-6; Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 156b). 94. Burada Şerhuw't-Tevilât'tan şerhinden alınan uzunca bir metnin tercümesine gerek görülmemiştir. 27 Bu rivayeti böyle tesbit edemedim. Ancak rivayet edildiğine göre Hz. Ömer'e câriyelerden olan kadınla kızının ardarda ilişkide bulunması hususu sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: “Ardardaki bu davranışı isabetli bulmayı arzu etmem” demiş ve bunu yasaklamıştır (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 478). 8 Rivayet edilmiştir ki İbn Mesüd'a “kişinin câriye olan iki kızkardeşi ilişki bakımından birleşmesi hususu sorulmuş, o da bunu mekruh kabul etmiştir”. Denilmiş ki Allah şöyle buyuruyor: “Sahip olduğunuz köleler müstesnâ...”. Buna şöyle cevap vermiştir: “Deven de senin (köle gibi) mâlik olduğun şeydir” (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 476). Yani İbn Mesüd (r.a.) “Sahip olduğunuz köleler müstesnâ...” ifadesinin müphem olduğunu, bu ifadenin umümiliği içine neyin girip neyin girmediği hakkında fikir yürütmeyeve düşünmeye ihtiyaç bulunduğunu kastetmiştir. Şayet sözü umümiliği açısından ele alırsak deve de bu âyetin umümi mânasına dâhildir, bu ise imkânsızdır. 219 Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 476. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 477.
Nisa' 4:24
24. Elinizin altında bulunan câriyeler müstesnâ, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla, mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı. Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Elinizin altında bulunan câriyeler müstesnâ, evli kadınlar da size haram kılındı. Bu âyetin tevilinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: Bunlar müslümanlarla veya müşriklerle evlenmiş kadınlardır”. Hz. Ali bunların müşriklerle evli olan kadınlar olduğunu söylemiş2? Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 479.
tir, Bu âyetin tevilinde Abdullah şu görüşü benimsemiştir: Câriyenin satılması onun boşanmasıdır, Onu satın alanın kendisiyle ilişkide bulunması helâldir. Kitap ehli ve müşrik kadının esir edilmesi, dâru'l-harpte kocası olsa bile efendisine, onunla cinsel ilişkide bulunmayı helâl kılar. Hz. Ali (r.a.) yukarıdaki âyetin müşrik kadınlar hakkında indiğini söylemiştir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Esirler dışında kocası olan her kadınla ilişkide bulunmak zinadır. Ebü Said el-Hudri'nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Evtâs savaşında benim payıma bir câriye düşmüştü. Onu götürürken başını Harem dışına doğru kaldırıp şöyle dedi: Şu benim kocamdır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak “ve'l-muhsanâtü minennesâi illâ mâ meleket eymâneküm” g buas; iL Kiu diye başlayan âyeti indirdi. Ebü Said el-Hudri, bu âyete dayanarak esirlerin kadınlarıyla ilişkide bulunmayı helâl kabul ettik”? demiştir. Ebü Said bu rivayetiyle (Jâyetin, kocası olan müşrik kadınlar hakkında ŞEK indiğini ifade etmiş oldu. Onun bu hadisi Ali b. Ebü Tâlib ve ona uygun görüş beyan edenlerin sözünü kuvvetlendirmiştir.
Elinizin altında bulunan câriyeler müstesnâ, evli kadınlar da size haram kılındı meâlindeki âyetin tevili hakkında şöyle de denilmiştir: Sahip oldugun köle dışında, kadınlardan evli olanlar erkeklere haramdır, “milk-i yemini” adamın sahip olduğu hanımıdır. Ebü Kılâbe'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Esir ettiğiniz kadınlardır. Kadın esir edilir de kendi kavminden kocası varsa onunla ilişkide bulunmakta bir sakınca yoktur?” “ve'l-muhsanâtü minennisâ” (El p Lai) diye başlanan âyet hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir erkeğe dört kadından fazla eş ile evlenmek helâl olmaz. Dört eşten fazlası kişiye annesi, kızı ve kızkardeşi gibi haramdır. Ancak elinizin altında bulunan câriyeler müstesnâdır. Bunlar dört ve daha fazla olabilir”. Ebü Said el-Hudri elinizin altında bulunan câriyeler meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demiştir: “Bunlar savaşlarda elde ettiğimiz ve bizimle berber hicret eden fakat kocaları hicret etmeyen kadınlardır. Bu âyette onlardan Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 479.
Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 3. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 1.
gellendik. Sonra Yüce Allah, Mumtehine süresindeki şu âyeti indirdi: “Ücretlerini verdiğiniz zaman onları nikâhlamanızda sizin için bir günah yoktur””, Bundan sonra onlarla evlenmek bize helâl kılındı”. Burada Allah Teâlâ, zinayı yasaklayıp evlenmeyi mubah kılmıştır. Âlimler köle kadınlara malik olmayı evlendirme olarak kabul etmişlerdir.
İki tevilin en sahih ve kabul edilmeye en elverişli olanı Ali b. Ebü Tâlib PİN ile İbn Abbâs'tan rivayet edilen görüştür. [§] Aynı zamanda bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.) de hadis rivayet edilmiştir. Kur'ân'daki âyetlerin zâhiri anlamı da bu görüşün gerçek olduğunu gösterir, çünkü Cenâb-ı Hak, bu yerin dışında, evlenmek yoluyla sahip olmakla köle olarak sahip olmayı birbirinden ayırmış, câriyeleri köle statüsünde tutmuştur. Görmez misin ki O, şöyle buyurmuştur: “Eşleri veya sahip oldukları câriyeler müstesnâ”; “Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz; mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınların, güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz”. Bu iki âyet Allah Teâlâ'nın muhsanât âyetindeki “elinizin altında bulunan câriyeler müstesnâ” meâlindeki beyanı, kadınlar olmadığına işaret eder. Nitekim adlarını zikrettiğimiz sahâbi cemaati tarafından da bu görüş nakledilmiştir.
Burada söz, Hz. Ali ile İbn Mesüd (r.a.) arasında dolaşmaktadır. Biz şunu bilmekteyiz ki, İbn Mesüd, kocası olan bir câriyeyi sahibi sattığı zaman şayet kocası ile zifafa girmişse, câriyenin iddet beklemesini gerekli kılmıştır. Bu câriyenin iddeti bitmeden yeni efendisine helâl olmaz; İbn Mesüd bu câriyeyi, ikinci efendisine iddet beklemeden helâl kılmıyor. Dolayısıyla Hz. Ali'nin (r.a.) görüşü, âyetin zâhirine Abdullah b. Mesüd'un görüşünden daha uygun olmuştur. Çünkü o, âyeti, efendisine mülkiyeti sebebiyle helâl olan bir câriye konumunda anlamıştır. Böylece İbn Mesüd, köle de olsa iddeti bitinceye kadar onu efendisine haram kılmıştır. Başka bir tevil de şöyledir: Cenâb-ı Hak Elinizin altında bulunan câriyeler müstesnâ, evli kadınlar da size haram kılındı buyurmuştur. Abdullah b. Mesüd câriyeyi satana haram, fakat müşteriye helâl kılıyor. Oysa ki Allah Teâlâ iki malikten herhangi birini tahsis etmemiştir. (SJHz. Ali, âyeti kâfir ve evli olan esir bir kadın mânasına yorumlamıştır, bu câriyeyi Yüce Allah sahibine helâl kıldı, efendisine ise câriyenin bu halini bilmemektedir. Ali b. Ebü Tâlib'in bu görüşü aynı zamanda Ebü Said el-Hudri'nin rivayet ettiği hadise de uygun düşmektedir.
Âyetin zâhiri, esir alınan bu kocalı kadının iddeti bulunmadığını gösterir; o da şu ilâhi beyandır: “Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin. Bunlar onlarahelâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz. Onların (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin. Mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur”?”.
İkincisi; kadın hürdü, esirlik onun hürriyetini ve evliliğini iptal etti, benzer şekilde iddetin hükmünü de iptal etmiştir. Kadın esir edilip kocası yanında bulununca onun durumu daima bundan ibarettir. Fakat kadın kocasıyla esir edilirse karı koca arasında ayrılma gerçekleşmez, çünkü bu durumda kadın kocasından kesin şekilde boş olsaydı kölelik sebebiyle oluşacaktı. Kölelik ise nikâhın başlangıcına engel olmaz, var olan bir nikâhın feshinde nasıl etkili olur? Ülke farklılığı karı koca arasında ayrılık meydana getirir, [§] çünkü bir araya geliş ortadan kalkmıştır. Bir araya geliş yok olup faydalanmadan ümit kesilince, karı koca arasında ayrılık meydana gelir. Bu gerçek “karı ile koca arasında kölelik sebebiyle ayrılık hâsıl olur” diyenin görüşünü iptal eder.
Üçüncüsü, iddet kocanın haklarından biridir. Bu gerçeği Cenâb-ı Hak'kın “Onlar üzerinde, hesaplayıp bekleyeceğiniz bir iddet hakkınız yoktur” beyanı bu gerçeği” açıklıyor. Şu halde harbi” erkeğin, İslâm ülkesine gelen müslüman kadın üzerinde hakkı yoktur. Buna bağlı olarak sözkonusu kadının evlenme hakkı mevcuttur. Müslüman olduğu halde esir edilen câriyenin konumu müslüman hür kadının konumu gibidir. Çünkü İslâmi hüküm bu kadın içindir. Bu sebeple câriye, dâru'l-harpte kocası olsa bile efendisine helâldir.
Kocası bulunan ve fakat esir edilmiş bulunan kadınla evlenme ve onunla cinsel ilişkide bulunmanın meşrüiyet delillerinden biri de şudur: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem Hayber dönüşünde Safiyye bnt. Huyey b. Ahtab'la Medine'ye dönmeden önce evlenmiştir” Bilindiği üzere Safiyye'nin yaşlı bir kocası vardı, ondan oluşan iddeti, şayet gerekli olsaydı bu müddet içinde dolİslâm ülkesi ile savaş halinde olan kâfir ülkenin vatandaşına harbi denir.
mamıştı. Bu durum, esir edilen bir kadının üzerinde dâr-ı harpte ikamet eden kocası sebebiyle iddet bekleme zorunluluğu yoktur; bunun gibi dâr-ı harpten çıkan ve kocası burada ikamet eden müslüman kadının kocası için iddet bekleme zorunluluğu sözkonusu değildir.
Evli kadınlar... Bu ilâhî beyan hakkında üç yorum yapılmıştır. Biri, kocaları bulunan esir kadınlardır. [9] Hz. Ali ile Ebü Said el-Hudri'den de bu görüş rivayet edilmiştir. Bu görüşte de iki durum sözkonusudur; biri böyleleriyle evlenmenin haram oluşu, diğeri iddetin kalkmasıdır. Çünkü bunlar harbi olan kimsenin sahip olduğu iki haktır. Harbi'nin kendindeki hakkı, cinsel faydalanma haramlığı olsa da, köleleştirmeye engel değildir. Bunun benzeri bir hüküm harbinin karısı hakkında da sözkonusudur?”. Fakat buna kocanın karısıyla birlikte esir edilmesi dâhil olur, şöyleki her ikisi hakkında kölelik sabit olur ve nikâh bâtıl olmaz. Bu problemle ilgili olarak iki cevap verilir: Birincisi istihsandır, şöyle ki “İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin” meâlindeki ilâhi beyanla efendisine, nikâhlama görevi düşer. Nikâhlama hakkılazım gelir, dolayısıyla nikâhı yenileme ortadan kalkmaz. Bu durum tek başına zevcenin esir edilmesinde sözkonusu değildir, çünkü kocası dâr-ı harpte olduğu sürece, kadın için iffetlenmek sözkonusu değildir. İkincisi, köleliğin konumu kölenin kendi düşüncesiyle hareket etmekten men etmektir. Halbuki kölenin nikâhta yetkisi vardır. Karısıyla birlikte esir edildiği takdirde, sanki yetkisi elinden alınmamış gibidir. Fakat birlikte esir edilmedikleri takdirde dâru'l-harpte bulunan kimsenin dâru'l-İslâm'a yönelik bir hakkı veya yetkisi olmaz.
İlgili âyet hakkında başka bir ifade de vardır: Kadın kocası olmaksızın esir edilince kocanın, onun üzerindekidokunulmazlık hakkı ortadan kalkar. Allah Teâlâ'nın, kocanın sözkonusu hakkını kaldırması, kadını başkasına helâl kılması sebebiyle olmuştur, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: [§] “Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde -Allah onları daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere iade etmeyin. Bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz. Onlara (kocalarına) harcadıkları mehirleri geri verin. Mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur”, Allah Teâlâ kadının esir edilmesini, kocasının onun üzerindeki dokunulmazlık hakkını kaldırma sebebi yapmıştır, aynı âyetin devam eden şu ifadesiyle: “Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın” Karı ile koca arasındaki cinsel dokunulmazlık ortaktır, hangisi bulunduğu yerden çıkarsa dönmemek üzere çıkar. Anlaşmazlık içinde bulunanlarda, çıkmamak için ihtilaf eder. Dolayısıyla aralarındaki dokunulmazlık bâtıl olur, nikâhlanmak da imkân haline girer ve evlenmek helâl olur. Fakat beraber çıkarlarsa dokunulmazlık geçersiz olmaz. Esirlerin durumu da böyledir.
Başka bir yorum da şöyledir: Yüce Allah'ın “ve'l-muhsenâtü mine'n-nisâ” ve “fenkihü mâ tâbe leküm mine'n-nisâi” (44215. biasi) ve GÄ AEAN Az 5)“ beyanları dört eşle evlenme ötesinin ancak kölelik mülkiyeti sebebiyle helâl olacağını gösterir bu hüküm kocası olmayan köleler için de geçerlidir. Benzeri bir görüş İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Bu kural nikâhtaki “dört” sayısını da belirlemiş olur; gerçi nikâh mülkiyeti ile kölelik mülkiyetinin haramlılığı, nikâhlanan kadın açısından eşittir. Şöyle ki akit açısından sayı haramlığı, ancak masum bir insanın riayet edebileceği haklar bulunduğu içindir; kölelikte ise böyle haklar gerekli değildir. Buna mukabil haramlık kadının kendisi açısından ise eşit sayılır, çünkü iki mülkiyet helâllik ve haramlıkta eşit durumda olur.
Başka bir yorum şekli de şöyledir: “Muhsanât” hür kadınlar, “elinizin altında bulunanlar” da nikâhla sahip olduğunuz demektir. Bu görüşü kabuleden şunu göz önünde bulundurmuştur: Âyette “eymânuküm” (Sti) kelimesi yer almadan “el-muhsanâtü mine'n-nisâ illâ lâ melektüm” buyurulmuş gibidir. Bu durumda haramlık nikâhsız durumda gerçekleşir. Fakat bu tür bir ifade gerçek olmaktan uzaktır; bu, ancak câriyeler için kullanılır“©.
Burada tartışılan “muhsanât” konusuna iki açıdan bakmak mümkündür: Zina eden hür kadınlardan kaçınmak için câriyeler, evlat sahibi olmak için onlardan iffetli olanlar tercih edilir.
(SJYine şöyle denilmiştir: Evli olan kadınlar, yani iffetli olan câriyeler. Eliniz altında bulunan câriyeler müstesnâ, yani câriyelerden namuslu olmayan zâniyeler. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Câriyelerden iffetli olanlardan yararlanın, zina edenlerden yararlanmayın, çünkü onlar sizin nesebinizi bozarlar. Bu âyet Yüce Allah'ın şu beyanına benzemektedir: “Namuslu yaşamak isterlerse, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın”.
Allalv'ın size emri budur. Bir görüşe göre Allah şu âyetlerde geçen hususları sizin üzerinize yazmıştır. Kisâi? şöyle demiştir: “Hurrime kezâ” ve “uhille kezâ” (4S sis) ifadelerinin irabına benzer şekilde “kitâbullahi aleyküm'deki “kitâb” (oes) kelimesi gizli bir emir sigasıyla mensup kılınmıştır. Kişi bu mânada şöyle ifadeler kullanabilir: “aleyküm kitâbellahi” yani Allah'ın kitabına sarılın, Allah'ın kitabını alın, Allah'ın kitabına uyun”, Şöyle de denilmiştir: “Aleyküm kitâbellahi” (w ots Si) Bu, Allah'ın kitabında O'nun haram kıldığı iştir. Bu haram kılınan nikâh Allah'ın, Kitap'ta, sizin hakkınızda verdiği hükümdür.
Bunlardan başkası size helâl kılındı. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki “mâ verâe zâliküm” GS 25336), yani bunlardan başka; bu İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür”, Dayandığı delil de “ve yekfurüne bimâ verâehu” beyanıdır. Denildi ki “mâ verâe zâliküm” RAR 41536) öncekiler, önündekiler demektir. Bu ifade “ve kâne verâehum melikün” (au esels o5) beyanında olduğu gibidir; “O kral onların önünde idi.
Yine denildi ki “ondan ötesi, yani ondan sonra ve onun arkasında” demektir.
Bu cümleye “bundan başka” mânasını veren kimse şöyle demek istiyor: “Sizden başka mevcut olan ve Allah Teâlâ'nın isimlerini henüz beyan etmediği kişiler helâl kılındı. “Size haram kılınan” “mâ verâe zâliküm” GS: 1153 0) yani önünde ve öncesinde; bu, Cenâb-ı Hak'kın haram kılınanlardan önce zikrettiği şu husustur: “Size helâl kılınan kadınlardan iki, üç, dört tane hanımı nikâhlayın”"7. “Mâ verâe” terkibine “sonra” mânası veren kimseye göre haram kılınan dört sınıftan sonrası demektir. Bunlar da nesep yönünden haram olanlar, süt emme yoluyla haram olanlar, hısımlık sebebiyle haram olanlar, (mahremleri) birleştirme yoluyla haram kılınanlardır. Bu görüşe göre Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Şu anılanlardan sonra dört sınıf size helâl kılınmıştır.
Bunlardan başkasını mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı. Allah Teâlâ bu beyanda nikâhın ancak mal kabul edilen bir bedel karşılığında olabileceğini açıklamıştır, çünkü O, Mallarınızla buyurmuştur. Ayrıca âyette, mülk edinildiği halde mal denilemeyecek miktarda olan şeyin mehir için yeterli olmadığına da işaret vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Mallarınızla istemeniz” bir dânik (dirhemin altıda biri), bir bitki tanesi mal diye anılmaz. Eğer bir habbe mal olsaydı bir hurma da mal olurdu. Yukarıdaki işaret çerçevesinde açıkladıklarımızdan, mehirin emlâk türünden olması gerektiği sabit olmuştur.
Şayet, “Hz. Peygamber'in (s.a.) bir adama şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kadını, beraberindeki Kur'ân karşılığında seninle evlendirdim”” diye bir itiraz ileri sürülürse buna [§]şöyle cevap verilir: Bize göre bunun yorumu -en doğrusunu Allah biliyor ya- “Seninle beraber olan Kur'ân karşılığında” cümlesi, seninle beraber olan Kur'ân'dan [yani sahifesinden) dolayı, onun sebebiyle demektir. Sürenin mehir olması caiz olmayıp bu, Kur'ân'dan bir delile dayanmaktadır (yani tefsirini yapmakta olduğumuz âyet). Çünkü Kur'ân mal değildir. Bunun gibi mal olmayan ve ekonomik değeri bulunmayan bir şeyin mehir olması caiz değildir. Yine Allah Teâlâ'nın ilgili âyette, “belirlediğiniz mehirin yarısı”! meâlindeki beyanı, Kur'ân'ın belli bir süresinin ve örfte mal kabul edilmeyen şeyin mehir olamayacağına işaret eder.
Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre; Abdurrahman b. Avf, bir çekirdek altın karşılığında bir kadınla evlendi", Deriz ki bir çekirdek altının ağırlığı bir dinâr olur.
Şayet, “Nevât'ın değeri hadiste 3 4 dirhem olarak açıklandı”. Fakat nevâtın değerini belirleyenin kim olduğunu bilmiyoruz? Bilmediğimiz bir kimsenin değer biçmesi ve açıklamada bulunması onun kim olduğunu bilinceye kadar bizim âlimlerimiz (mezhep âlimleri) aleyhine delil olamaz. Bununla birlikte bir topluluk şunu söylemiştir: Nevât on dirhemdir, bu da İbrâhim'in görüşüdür”, diye bir itiraz ileri sürülürse buna şöyle cevap verilir: Câbir'den (r.a.), onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah şöyle buyurmuştur: “Nikâhta avucunun dolusu yiyecek, un, kavut unu veren kimse bununla kadının kendisine helâl olmasını sağlar”. Bizim âlimlerimiz de böyle demektedir. Fakat koca, karısına on dirhemi tamamlar. Zaten Hz. Peygamber “Kocanın üzerinde bundan başka bir yükümlülük yoktur” buyurmamıştır. Bununla birlikte muhaliflerimizden şöyle diyen bulunabilir: “Mehir mal kabul edilmeyen şeyden olmazsa mehir olmaz. Avuç dolusu yiyecek de mal olarak kabul edilmez. Şayet bunlar mehir kabul edilirse o takdirde mehirin temel ilke, terk edilmiş olur, bu ilke de şudur: “Mal olarak kabul edilmeyen şey mehir olamaz”. Benzer şekilde, Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “O kadını yanındaki Kur'ân karşılığında seninle evlendirdim””1, Bu hadiste Resülullah (s.a.), koca üzerinde bundan başka bir mali yükümlülüğün bulunmadığı konusunda herhangi bir açıklama yapmamıştır. İlim adamları da Kur'ân'ın bir süresinin mehir olamayacağı hakkında görüş birliği içindedir.
Bizim âlimlerimizin dayandıkları delillerden biri Câbir b. Abdullah'tan (r.a.) rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: “On dirhemden azı mehir olmaz Hz. Aliden de şöyle dediği nakledilmiştir: “Mehirin en az miktarı on dirhemdir””, İbn Ömer'den de benzer bir görüş nakledilmiştir. Bu bilgilerden çıkan sonuca göre bedelsiz nikâh olmayacağı konusunda fakihlerin görüşleri birleşmektedir. Bu bedel karşılıksız hibe ve tasadduk edilen diğer mülklerden farklıdır. Miktar ve sınır hakkında farklı görüşler belirtseler de her bir âlim, mehir için bir sınır koymaktadır. Yine onların her biri, çok az olan bir şeyin mehir olmayacağını söylemektedir. Bizim fakihlerimiz, cinsel ilişkiye bedelsiz sahip olunamayacağı için, üzerinde görüş birliği içinde bulundukları on dirhemi bedel yapmışlardır. Çünkü nikâh özellikle bedelsiz sahip olunamaz, fakat diğer mülkler böyle değildir. İffetli yaşamak vezinaetmemek kaydıyla. Şöyle denilmiştir: Nikâhlanmış ve her zâniye ile zina etmemiş olarak. Yine denildi ki “muhsınine” (gaz), yani namus yönünden iffetli olarak, “gayre musâfihine”, yani zinayı açığa vurmayarak demektir. Aziz ve celil olan Allah Jnikâhı mal ile istemeyi emretmiş, malsız cinsel yararlanmayı da yasaklamış gibidir. Başka bir görüşe göre “musâfih” bulduğu her kadınla zina edendir, “musâfiha” da bunun gibi bulduğu her erkekle zina edendir. “Müttehazâti ahdân” (olasi olis) “dost edinenler”: Sadece dost tuttukları erkeklerle zina eden kadınlardır. “Sifâh” ise açık ve aleni olan iştir.
Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mebhirlerini verin. Bazı âlimler, bu âyete dayanarak müt'a nikahının caiz oldugu görüşünü benimsemiştir. Onlar şöyle demektedir: Allah Teâlâ kadınlardan yararlanmayı zikrettiği halde nikâhtan bahsetmemiş, müt'adan sonra da ücreti zikretmiştir. Mehir ise nikâhta akit sebebiyle vacip olur; önce koca mehirle sorumlu tutulur, sonra o, kadından yararlanır; bu bakımdan mehir daha çok müt'aya ve kiralamaya benzer, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin”. Kadınlar süt emzirince Allah Teâlâ, onlara ücret vermeyi emretmiştir. Buna göre O, kadınlardan yararlanmayı zikredip mehir değil ücret verilmesini emredince bu durum, anılan âyetin müt'a hakkında indiğini gösterir.
Bize göre ise bu âyet nikâh hakkında inmiştir. Bunun delilidaha önce zikrinin geçmiş olmasıdır. O da Bundan ötesinin nikâhı size helâl kılındı ifadesi ile “muhsınin” yani nikâhlayarak “ğayre müsâfihin” yani zina etmeyerek, “en tebteğü bi-emvâliküm” mallarınızla talep ederek beyanlarıdır. Bunların hepsi yukarıdaki âyetin nikâh hakkında olduğuna işaret eder. Yine “fe mestemtatüm bihi minhunne” (.. 54 e patin i) yani Nikâh sebebiyle kadınlardan yararlandığınız sürece ücretlerini verin cümlesi nikâh hakkındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, mehire ecir adını vererek şöyle buyurmuştur: “Ücretlerini verdiğin eşlerini biz sana helâl kıldık”?; “Öyleyse ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, ücretlerini de âdete uygun olarak verin””, (JMüt'ayı savunanların, “Allah Teâlâ müt'adan sonra ücret vermeyi zikretmiş, mehirin ise nikâh sebebiyle vacip olduğunu ileri sürmelerine şöyle cevap verilir: Burada takdim-tehir vardır. Sanki Yüce Allah “Kadınlardan yararlandığınız zaman onlara ücret verin” buyurmuştur. Nitekim O, “Kadınları boşadığınız zaman onları iddete göre boşayın” buyurmuştur, yani kadınları boşayacağınız zaman süreye göre boşayın. Bunun örnekleri çoktur.
Ebü Bekir el-Esam' şöyle demiştir: Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin meâlindeki âyet zifafa girmenin tam bir mehir ödemeyi gerektirdiğine işaret etmektedir. Şayet zifafa girmezlerse konuyla ilgili diğer âyete göre mehirin yarısı ödenir. Mehirlerin ve mütanın zikredilişinin faydası bundan ibarettir.
Ebü Bekir el-Esam'ın bu görüşü, müt'adan ziyade nikâha benzemektedir. Çünkü âyetin başında birbirine haram olan cinsler ile sonunda bunların ötesindeki helâl olanları zikretmiştir. Yine Allah Teâlâ müt'anın bu nikâh, ücretin de mehir olduğunu daha önde zikrettiğimiz üzere açıklamıştır.
İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah, Ömer'e rahmet eylesin, müt'a Allah'ın ümmet-i Muhammede rahmetinden başka bir şey değildir. Şayet Ömer, onu yasaklamasaydı kötüler dışında zina eden kimse olmazdır” İbn Abbâs (önceleri) müt'a'yı helâl kabul ediyordu. İbn Abbâs yine: “Übeyy'in mushafında “ilâ ecelin müsemmen” (.—. yani “belli bir süreye kadar” cümlesi vardır” derdi"? Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmiştir: “İnsanlar müt'ayı çok kullanmaya başladılar. [§] Bunun üzerine Ömer: Müt ölü eti, kan ve domuz eti gibi, sadece zor durumda kalanlara helâl olur” dedi. Onun bu sözü, müt'anın ölü eti, konumunda bulunduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, İbn Abbâs ilk görüşünden dönmüştür. Eğer müt'a zaruret zamanları dışında haramsa, zaruret durumunda da haramdır, çünkü Cenâb-ı Hak haram kılınan şeyleri, kişinin ölmekten endişe etmesi durumunda helâl kılmıştır. Oysa ki cinsel ilişkiyi terk etmekte can korkusu yoktur. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre “femestemta'tüm bihi minhunne” beyanının “yâ eyyuhenne biyyu izâ tallaktumu'n-nisâe” (412! pall 131 Ai gi G) âyetiyle neshedilmiştir. Bu, onun eski görüşünden döndüğünü göstermektedir.
Mütanın haram kılındığının delillerinden biri de Allah Teâlâ'nın “İffetlerini korurlar; Sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla (câriyelerle) yetinirler” meâlindeki beyandır?“. Cenâb-ı Hak, nikâh ve kölelik mülkiyeti dışındaki cinsel ilişkiyi haram kılmıştır. Müt, ne nikâh ne de kölelik mülkiyetidir, dolayısıyla müt'a da haram kılınanlara dâhildir.
Müt'anın haram kılındığının delillerinden bir diğeri, Hz. Ali'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: “Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem Hayber günü mütayı ve ehil eşek eti yemeyi yasaklamıştır”, Sebre el-Cüheni'den rivayet edildiğine göre de Resülullah, Mekke'nin fethedildiği gün, kadınlarla müt'a yapmayı yasaklamıştır”. Yine İbn Ömer'den nakledildiğine göre Resülullah, Hayber günü kadınlarla müt'a yapmayı ve ehil eşek eti yemeyi yasaklamıştır”.
EE Başka bir haberde şöyle denilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.) Haceru'l-Esved ile Makām-i İbrâhim arasında ayakta şöyle diyordu: “Ben size müt'a konusunda izin vermiştim, kimin yanında böyle bir kadın varsa ondan ayrılsın, verdiklerinizden de bir şey almayın, çünkü aziz ve celil olan Allah müt'ayı kıyâmete kadar haram kılmıştır”©, İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Ömer'in müt'a hakkında şöyle dediğini duydum: Müt'ayıilk gören ben olsaydım hemenrecmederdim”?”. Abdullah'ın da şöyle dediği nakledilmiştir: “Müt'a, kadınlarla yapılan müt'a neshedilmiştir; onu boşama, mehir, iddet, mirâs ve nikâhla ilgili hakları düzenleyen âyetler neshetmiştir””!. Hz. Âişe'nin yanında müt'adan bahsedilince şöyle demiştir: “Allaha yemin olsun ki O'nun Kitabı'nda nikâh ve câriye ile ilişki dışında bir hüküm bulamamaktayız”??. Hz. Âişe, daha sonra “Namuslarını koruyanlar...” meâliyle başlayan âyetleri okumuştur?”. Hz. Ömer'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah (s.a.) döneminde iki müta vardı, ben onları yasaklıyor, onlardan dolayı insanları cezalandırıyorum””. Bazı âlimler, bu iki müt'a'nın Hz. Peygamber (s.a.) döneminde yapıldıklarını ikrar etmesine rağmen Hz. Ömer'in bunları yasaklamasına karşı çıktı. )Belirtmek gerekir ki bu konudaki cevap Hz. Ömer'in, Resülullah'ın kadınlarla müt'a yapmayı yasakladığını ve bu konuda inen Kur'ân naslarını bildiğine hükmetmek IV, 265). Abdurrahman b. Nuaym el-Areci'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir adam İbn Ömerte, ben de yanındayken müt'adan, kadınlarla cinsi ilişkide bulunmaktan sordu, İbn Ömer bu soru karşısında kızarak şöyle cevap verdi: “Allaha yemin olsun ki bizler Hz. Peygamber döneminde zina yapan kimseler değildik” Sonra şöyle devam etti: “Allah'a yegibidir. Hz. Ömer'in tehdidi, müt'anın neshedildiğini bildiği için, sadece müt'a yapanla ilgilidir.
Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mebhirlerini verin. Bu ilâhi beyan temettü ilişkisine de nikâh akdinin sona erdirilmesine de ihtimal taşır. Şöyle ki, ayrılma ilişki yaşandıktan sonra olunca mehirin tamamını onlara verir. Çünkü Allah Teâlâ nikâh akdinde mehirin tamamını, boşamadan sonra da yarısını zikretmiştir; burada ise ikisini bir arada zikretmiştir”. Bu konu hakkında evlenilmesi haram kılınanlar ve helâl kılınanların hepsinin nikâh sebebiyle olduğunu zikretmesi de bu tevil şeklini güçlendirmektedir. Yine bununla ilgili olarak Yüce Allah'ın şu beyanı bulunmaktadır: “Mali bakımdan kim evlenmeye güç yettiremezse...” beyanı vardır ki, her ne kadar câriyeler için kiralamadan bahsediliyor olsa da bunların hepsi nikâh hakkında olup kiralama konusunda değildir. Şayet bunlar kiralama ile ilgili ise bu husus şu ilâhi beyanlarla neshedilmiştir: “Namuslu yaşamak isterlerse, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın” meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Bu yapılan kiralama idi, zina olarak nitelendi ve müminler bundan yasaklandı. Yine “Namuslarını koruyanlar kurtulmuştur” âyetiyle nikâhlanmanın ötesini isteyenin Allaha karşı asi olduğunu zikretmiştir. [§]Bu, şayet Kitab'ın hükmü ile biliniyorsa zikrettiğim hüküm onu neshedicidir. Eğer hadislerle biliniyorsa, mubahlığı bildiren haberler yasağa yakın olarak rivayet edilmiştir. İkinci tarafına göz yumarak bir yanını almak isteyen kimse, karşıt görüş sahibine, ikinci tarafına göz yumma ve berikinin söylediğini engelleme fırsatı vermiş olur. Sonra da ihtiyacın ortaya çıkması durumunda bile ümmetin bu işi yapmaktan kendini çekmesi, müta işini yapanların bile böyle bir işten nefret etmesi sözkonusudur. Şimdi sen (ey okuyucu), dinen hak olana sarılmaya devam et! İbn Mesüd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir. Önceki zamanlarda kadının nikâhı, sürenin geçmesiyle ortadan kalkıyordu, sonraları (bu tür) nikâh hükümlerinin ortadan kalkması bunu geçersiz hale getirmiştir.
“Fe mestemta'tüm bihi min hunne” beyanının zifafa girdikten sonraki boşama durumunda olma ihtimali vardır, çünkü bu durumda kocanın mehirin tamamını Mehir kesiminden sonra karşılıklı rıza ile anlaşmanızda sizin için günah yoktur. Bu ilâhi beyanda mehire ilave yapmanın caiz olduğunu göstermektedir. “Fariza”, karşılıklı belirleme demektir.
Şayet: “Karşılıklı rıza ile anlaştığınız meâlindeki beyanın anlamı şu ilâhi beyana dayanmaktadır: “Ancak kadınların bağışlaması veya nikâh bağı elinde olanın hoşgörülü davranması müstesnâdır”””. Bu ise kadının mehirinden bir şeyi kocaya, yahut kocanın karısına mehirinden bir şey vermesidir” diye bir itirazı yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Eğer iddia edildiği gibi olsaydı kadının rızası ile yetinilir, peşinden kocasının rızası zikredilmezdi. Oysa Yüce Allah “fimâ teradaytüm bihi” “Karşılıklı rıza ile anlaştığınız şeyde” buyurmuş ve rızada kocaya da pay ayırmıştır. En doğrusun Allah bilir ya, onun anlamı şudur: Koca mehire ilave yapınca bu, caizdir. Bu rızalaşma iki durumda da karı kocanın ikisinde de sözkonusu olur. Mehirde, alışverişteki parada ve benzerlerinde artırma yapmanın aslı budur. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edildiğine göre Ummu Seleme'ye talip olurken kendisine şöyle diyordu: “Ey Ummu Seleme! Mehiri artırmam düşüncesinde isen artırayım, eğer senin mehirini artırırsam diğer kadınların da mehirini artıracağım”. Hz. Ali'nin şöyle dediği naklediliştir: “Mehir artır, çünkü bunun bereketi daha büyüktür” Hz. Osman ve Ammârdan da aynı şey rivayet edilmiştir. Kitab, Sünnet ve ashâb-ı kirâmın beyanları da bunun caiz olduğuna işaret etmektedir, gerçek olan da budur. Müslümanların büyük çoğunluğunun alışveriş ve ticaretlerinde uyguladıkları şey budur. Parada ve mehirde artırımda bulunmanın ve sanki alışveriş akdinde adlandırılmış gibi olmanın caiz olduğuna dair delillerden biri de şudur: Bir adam diğerinden bir köleyi kesin ücretle satın alsa, sonra taraflardan biri arkadaşına bir cayma hürriyeti tanısa, o da alışverişi bozsa, bu işlem caiz olur ve bu durum, alışverişte şart koşulmuş muhayyerlik gibi kabul edilir. Bunun gibi adamın biri bir köleyi peşin olarak bin dirheme satın alsa, sonra satıcı müşteriye paranın ödenmesi için bir ay süre verse, bu süre caiz olur ve sanki ikisi akit esnasında süre konuşmuş gibi olurlar. Dolayısıyla alışverişten sonra parada artırım yapmak sanki satış akdi esnasında olmuş gibi geçerli sayılır.
Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. Haram ve helâl kıldığı işlerde bilgi sahibidir, her şeyi yerli yerine koymak konusunda da hikmet sahibidir.
Dai Yil Ee iza Aé G daia Agla ARA, Gİ O azl 13 NAZİ
---
Dipnotlar:
Ebü Said el-Hudri'den rivayet edildiğine göre; Resülullah (s.a.) Huneyn günü Evtâs'a bir askeri birlik gönderdi. Bunlar düşmanla karşılaşarak onlara galip geldiler ve esir elde ettiler. Resülullah'ın (s.a.) ashâbından bazıları müşrik kocaları olduğu için sanki onlarla ilişkide bulunmada zorlandılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak “Elinizin altındaki câriyeler müstesnâ, evli kadınlar da size haram kılındı” meâlindeki âyeti indirdi. Yani onlar, iddetleri bitince size helâldir. Taberi, Câmi'w'l-beyân, V, 1. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 11, 480. 9 Ebü Saidel-Hudri'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kadınlar bize geliyordu, kocaları ise sonra hicret ediyordu, o kadınlarla evlenmek bize yasaklandı” Yani Elinizin altında bulunan câriyeler müstesnâ, evli kadınlar da size haram kılındı meâlindeki âyetle (Taberi, 37 “Harbinin kendisine ait hakkı, köleleştirilmekle bâtıl olur, çünkü hürriyet onun hakkıdır. Bunun gibi, kadın şayet hür olsa köleleştirilmek sebebiyle hakkı bâtıl olur. Bunun gibi, nikâh ve iddetten dolayı da hakkı bâtıl olur (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 158a). "9 “Vel-muhsanât” iffetli olan kadınlardır, “illâ mâ meleket eymânuküm” (L YI sui aKu) iffetli olan köleleriniz demektir. İffetli olan kadınları tahsis etmenin faydası, köleler sahiplerini zina etmiş kadınlarla cinsel ilişkide bulunmaktan engelleme, câriyeler içinde iffetli olanların tercih edilmesi evlatlar dolayısıyla olmuştur (Semerkandi, Şerhu'tİmam Ebu'l-Hasan Ali b. Hamza el-Esedi el-Küfi el-Kisâi, kırâat ve nahiv âlimlerinin ileri gelenlerinden ve yedi kurrâdan biridir. Harün er-Reşid ile oğlu Emin'i o eğitti. İmam Hâlilin öğrencilerindendir. Yezidi ve İmam Sibeveyh'le birçok tartışmaları olmuştur. Rey'de Hârun er-Reşid'in sohbetinde vefat etmiştir (bk. İbnu'l-İmâd, Şezerâtü'zt Bu görüş İmam Malik'ten rivayet edilmiştir, İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Bu, nesebin ötesi” demektir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 483. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Kendilerine, “Allah'ın indirdiğine iman edin denilince, ‘Biz sadece bize indirilene inanırız’ derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'ân kendilerinde bulunan Tevrât'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır”. 3e “Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu delerek kusurlu hale getirmek istedim. (Çünkü) onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gaspetmekte olan bir kral wo Sehlb.Sâd'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda oturuyorduk, bir kadın gelerek kendisini ona evlenme teklif etti. Hz. Peygamber alçaktan bir bakıştan sonra bakışını yükseltti ve onu kabul etmedi. Ashâbından biri: “Ey Allah'ın Elçisi! Onu benimle evlendir” talebinde bulundu. Hz. Peygamber (s.a.) o kişiye: “Malın var mıdır?” diye sordu. Adam: “Hayır, hiç malım yoktur” cevabını verdi. Resülullah tekrar: “Demir bir yüzüğün de mi yoktur?” diye sordu. O şöyle cevap verdi: “Demir yüzüğüm de yoktur. Fakat bu hırkamı ikiye ayırır, yarısını ona veririm, diğer yarısını da ben alırım” dedi. Hz. Peygamber: “Sende Kur'ândan bir şey var mı?” diye tekrar sordu. Adam da: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resül-i Ekrem: “Git, kadını Kur'ân'ın karşılığında seninle evlendirdim buyurdu”. 29 “Bir mehir belirlediğiniz halde onlarla birleşmeden kendilerini boşarsanız” (el-Bakara, Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VII, 237. Diğer bir rivayette bir “nevât” beş dirhem olarak değerlendirilmiştir. Beyhaki: “Bu görüş gerçeğe daha yakındır” demiştir (Beyhaki, esSünenu'l-kübrâ, VII, 237). 32 İbrâhim en-Nahai. 33 Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VII, 237; Ebü Dâvüd, “Nikâh”, 29. Kaynağı biraz önce geçmiştir. 5 o Dârekutni, Sünen, IIl, 245; Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VII, 240. Bu hadis zayıftır (bk. %1 Usul konusunda el-Makâldt sahibi Abdurrahman b. Keysan Ebü Bekir el-Esam el-Mütezili. Onun bir de tefsiri vardır. Öğrencilerinden biri İbrâhim b. İsmail b. Uleyyedir. O Ebu'lHuzeyl el-Allâf kuşağından olup ondan öncedir (bk. İbn Hacer, Lisânu'l-mizan, IIl, 427; Kâtip Çelebi, Keşfuz-zunün, 1, 443). Ebu'l-Huzeyl 227h/842m yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ', X, 543). Esam da bu yıllarda yaşamış olmalıdır. %2 Yani âyeti şöyle okurdu: “femestemta'tüm bihi minhunne ilâ ecelin müsemmen feâtühunne ucürehunne” (Yagi AĞ Gİ İL GAEL ki) (Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 12; Süyüti, Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 487. “Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman onları süreleri içinde boşayın ve süreyi saBu hadisi bu şekilde bulamadım. Fakat İbn Ömer'e müt'a konusu sorulduğu ve “haramdır” dediği rivayet edilmiştir. Buna karşılık kendisine: “İbn Abbâs müt'ada bir sakınca görmüyor” denilince: “Allah'a yemin ederim ki İbn Abbâs Resülullah'ın Huneyn günü müt'ayı yasakladığını ve bizim zina eden kimseler olmadığımızı biliyor” cevabını vermiştir (Taberâni, el-Mu'temu'l-kebir, XII, 289). Mecma'u'z-zevâid adlı kitapta “Hayber günü” şeklinde rivayet gelmiştir. Heysemi: “Bu hadisi Taberâni rivayet elmiştir, hadisin ravileri arasında Mansür b. Dinâr vardır, Mansur zayıf bir ravidir” demiştir (Heysemi, Mecmu'u z-zevdid, min olsun ki, Resülullah'tan (s.a.) şöyle dediğini duydum: Mesih Deccal'dan önce otuz tane yahut daha çok yalancılar olacaktır” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 103). Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 486. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 486. İstisrar: Teserri demektir. Kişinin cariyesi ile cinsel ilişkide bulunmasıdır (bk. İbn Kuteybe, Bu rivayeti aynen böyle bulamadım. Fakat Ebü Nadreden şöyle dediği nakledilmiştir: “Câbir b. Abdillah'a: “Zübeyr (r.a.) insanları müt'adan yasaklıyor, İbn Abbâs ise onu emrediyor” Bana şöyle cevap verdi: “O olay benim önümde cereyan etti. Bizler Hz. Peygamber döneminde müt'a yaptık. Affan dedi ki Ebü Bekir döneminde de yaptık. Ömer halifelik makamına getirilince insanlara bir konuşma yaparak şunları söyledi: “Kur'ân o Kur'ândır. Resülullah da o Resüldür. Hz. Peygamber (s.a.) döneminde iki müt'a vardı; biri hac müt'ası, diğeri kadınlarla yapılan müt'a idi (Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 1, 52). Câbir'den (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Resülullah (s.a.) döneminde iki müt'a vardı, Ömer (r.a.) bize onları yasakladı, biz de bunlara son verdik” (Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, III, 325). teslim etmesi lazım. Zifafa girmeden boşama durumunda ise mehirin yarısını vermeyi “fe nısfu mâ feradtum” beyanı ile zikretmiştir, mehirin tamamını vermeyi de bu âyette zikretmiştir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 159b). “İffetlerini korurlar; sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla (câriyelerle) yetinirler, bundan dolayı da kınanacak değillerdir. Ama her kim bunun ötesine geçmek isterse işte haddi aşanlar onlardır”. Bakara, 2/237. Bu âyetin meâli yukarıda geçmiştir. 30 Ummu Selemeden rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber kendisine geldi, ridasını katlayıp kapının eşiği üzerine koydu, üzerine yaslandı ve şöyle dedi: “Ey Ummu Seleme benimle evlenir misin?” Ummu Seleme “Ben çok kıskanç bir kadınım; bende Allah Elçisinin hoşlanmayacağı bir davranışın meydana gelmesinden korkarım” cevabını verdi. Hz. Peygamber oradan ayrıldı, sonra geri dönerek tekrar: “Benimle evlenir misin Ummu Seleme, şayet mehirini artırmak düşüncesinde isen artırırız” buyurdu. Ummu Seleme aynı sözleri tekrarladı. Orada bulunan Ummu Abd şöyle dedi: “Ey Ummu Seleme! Biliyor musun Kureyş kadınları neyi konuşuyorlar? diyorlar kk Ummu Seleme Muhammed'i, yaşça ondan daha genç ve daha zengin bir gençle evlenmek istediği için reddetmiştir” Bunun üzerine Ummu Seleme Resülullah'a geldi ve o, kendisiyle evlendi” (Taberâni, el-Mu'cemu'l-kebir, XXIII, 253). Bu hadisin ravileri sağlam ve güvenilir kişilerdir (Heytemi, Mecma'u'z-zevdid,
Nisa' 4:25
(SJİçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın. Bu âyetin sonunda Yüce Allah: Bu (câriye ile evlenmek) içinizden sizden günaha düşmekten korkanlar içindir buyurmuştur. Bazı âlimler şu görüşü ileri sürmüştür: Hür kadınlarla evlenmekten aciz olmadıkça ve günaha düşmekten korkmadıkça hür erkek câriye ile evlenemez. Bu iki durum birleşince câriye ile evlenmek caiz olur.
Âyet-i kerimeye ait yorumun böyle olması isabetli değildir. Çünkü bucâriye satınalmak için bulamadığı paradan daha az bir para ile evlenebileceği hür bir kadın bulabilir. Ancak şöyle denilebilir: O zamanda câriyeler daha çok bulunuyordu, hür kadınlarsa daha azdı; câriyelerin masrafı ve mehirleri daha basitti. Bu sebeple ilâhi hitap bu şekilde gelmiştir. Şöyle de denilebilir: “İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin! âyeti inince köle sahipleri câriyeleri az bir mal karşılığında evlendirmeye rağbet ettiler. İşte o zaman İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse... meâlindeki âyet indi. Aslında açık olan durum şudur: Câriyeler hür kadınlardan daha az bulunuyor ve onların masrafları daha fazlaydı; hür kadınlarsa daha kolay bulunuyordu ve masrafları da azdı. Yahut hür kadınlara harcama yapmakla ilgili âyet başta nikâhla ilgili değil, onlara harcamada bulunmakla ilgilidir. Şöyle ki erkek hür kadınla evlenince, ister istemez ona harcama yapmak durumundadır. Harcama yapmaya güç yetiremezse onu boşar ve câriye ile evlenir, çünkü câriyenin nafakası efendisine, hür kadının nafakası ise kendisine aittir. Dolayısıyla nafakası, kendi üzerine olan, hanımını boşayıp nafakası efendisi üzerine borç olan câriye ile evlenmekle emrolunmuştu. Bu daha uygundur. Sözkonusu âlimlerin söylediğini en iyi bilen Allah'tır. Bir de şöyle denilebilir: Allah Teâlâ bu âyetteki nikâh kavramından, akit ve evlenmeyi değil cinsel ilişkide bulunmayı kastetmiştir. Nitekim Ali b. Ebü Tâlib de böyle demiştir. Oysa nikâh hem evlenme hem de cinsel ilişkinin ismidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: [§]“Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik kadınla evlenir. Bu âyette geçen “nikâh” kavramı cinsel ilişki demektir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de öyle olabilir. Hz. Ali'nin sözünün muhtevası, âyetteki “nikâh” kavramına “cinsel ilişki” anlamı yüklemektir. “Çünkü o, şöyle demiştir: “Hür kadın üzerine câriye ile evlenemez” Sanki Hz. Ali, bunu engellemiştir, çünkü kişi hür kadınla ilişkide bulunma gücüne sahiptir, câriye üzerine hür kadınla evlenebilir. O diyor ki hür kadınla cinsel ilişkide bulunma gücüne sahip olmadığı durumda câriye ile evlenir ve nikâhı caiz olur. Yahut tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, bazılarının söylediği gibi, başlangıçta nikâh ve evlenme hakkındadır. Bu durumda zenginlik ve kudret bulununca câriye ile evlenmeye engel olan yahut bâtıl olmasını gerektiren bir şey yoktur, çünkü Allah Teâlâ mali güçten yoksun bulunma durumunda câriyelerle evlenmeyi mubah kılmıştır. Bizim hareket noktalarımızdan biri de şudur: Bir şeyin bir durumda mubah olması, başka bir durumda sakıncalı olduğunu göstermez. Bunun delili şu ilâhi beyandır; “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kıldık” meâlindeki âyette, ücretlerini vermeyince hanımların helâl olmadığını gösterecek bir delil yoktur. Yine: “Eğer hanımlar arasında adaletli davranmamaktan korkarsanız tek eş ile evlenin yahut câriyelerinizle yetinin” meâlindeki âyette, şayet adaletli davranamamaktan korkarsa, kişinin dört eşle evlenmesinin sakıncalı olması sözkonusu değildir. Görüldüğü üzere bir şeyin bir durumda sakıncalı olması veya yasaklanması başka bir durumda sakıncalı olmasını gerektirmez; yine bir şeyin bir durumda mubah ve helâl olması başka bir durumda onun haram olmasını ve yasaklanmasını icap ettirmez.
Şu da var ki, muhalif görüş ileri süren, adı geçen âyetteki imanı İnanmış, namuslu hanımları nikâhlamak meâlindeki ilâhi beyanın şartı kılmamıştır. Câriyelerle evlenme durumunda iman şart olmayınca zenginlik ve kudret nasıl şart olur? Zira muhalifin şöyle bir sözü vardır: “Ehl-i Kitab namuslu kadınlarla evlenme gücüne sahip bulunan kimsenin, câriyelerle evlenme hakkı yoktur” İman bu konuda şart olmayınca, kudret ve imkân nasıl şart olur? Bu durum erkeğin “Ehl-i Kitap'tan câriye ile evlenme hakkı yoktur” düşüncesini iptal eder, Çünkü o, şöyle diyor: “Çünkü Allah Teâlâ câriyelerde imanı, ( İnanmış câriyelerinizden meâlindeki beyanla şart koşmuştur. Namuslu hür -kadınlarda iman şart olmayınca câriyelerde nasıl olur? İşte bu sebeplerle, bunların hiç biri bize göre şart değildir.
Şayet biri “Allah Teâlâ'nın zıhâr kefaretinde: “Buna da gücü yetmeyen altmış fakir doyursun” meâlindeki âyetinde iman şart değil midir ki zıhâr yapan kişi köle azat etme ve oruç tutma gücüne sahip olunca diğer türleri yapması caiz olmasın! Birinci meselenin de bunun gibi olmasına engel olan nedir?” diye bir soru sorarsa, şöyle cevap verilir: İman onda şart olmuştur, çünkü burada iman öyle bir farzdır ki kişiye bir şartla lazım gelir ve o, bunun dışına çıkma ve çizilen sınırı aşma hakkına sahip olamaz. Nikâha gelince, o, kudret, imkân ve azat etme yoluyla kendisine gerekli olmuş bir farz değildir. Zikredilen şey ise farz olup kudret ve imkân bulunması sebebiyle ona gerekli olmuştur. Burada yemek caiz olur, fakat vacip olan farz üzerinden düşmez. İşte bu sebepledir ki kölede iman şart olmuş, birincisinde ise şart olmamıştır.
Eğer biri “Âyetin mânası nedir?” diye sorarsa ona şu cevap verilir: Âyetin mânası seçmek, edep türünden yahut andığımız infak türünden bir şeydir veya hür kadınla evlenme gücü bulunduğu takdirde, câriyeyi hür kadın üzerine tercih etmemek şeklindedir. Nitekim Hz. Ömer'den şöyle dediği nakledilmiştir: “Hür olan bir kimse câriye ile evlenirse yarı varlığını köleleştirmiş gibi olur. Yine herhangi bir erkek köle hür bir kadınla evlenirse kendisinin yarısını azat etmiş olur”, Bu sebeple kişi, hür kadına güç yetirdiği takdirde câriyeyi ona tercih etmez.
Bu (câriye ile evlenmek) içinizden günaha girmekten korkanlar içindir. Buradaki “anet? kelimesinin zinaya değil, kadınların insanların arasına karışması ve evlatları köleleştirmesi diye yorumlanabilir. Efendi, doğacak çocukların köleleştirilmesinden )ve câriyelerin insanlar arasına karışmasından emin olursa, câriye ile evlenebilir. Çünkü insanların gönülleri, eşlerinin diğer insanlar arasına karışmasına ve evlatlarının köleleştirilmesine razı olmaz. Buna göre âyetteki “anet” kelimesine bu anlamı vermek zina anlamına geldiğini söylemekten daha isabetli olur.
Câriyelerle evlenme konusunda mali kudretin muteber olmadığının delillerinden biri de söylenegelen şu sözdür: Hür erkek câriye ile evlense, sonra da hür kadınla evlenme imkânına kavuşsa câriyenin nikâhı fasit olmaz. Bu İbn Abbâs'ın görüşüdür”. Buna göre erkeğin başlangıçta hür kadınla evlenme gücüne sahip bulunması câriyeyi nikâhlamasına engel olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Evlenecek kişinin mali güce sahip olmaması aslında hür kadınla evlenmeye engel değildir, çünkü bu, mali zimmete yönelik bir şeydir. Nafaka imkânının bulunmaması İbn Abbâs'a göre câriyeyi nikâhında tutmaya engel olur”, Dolayısıyla ilgili âyet, hür kadının nafakasının bulunmamasının, baş8 Abdurrazzâk, el-Musannef, VII, 268; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 466.
langıçta hür kadının mehirine güç yetirmekten daha uygun olduğuna işaret eder, nitekim bu hususa temas etmiştik.
Bu meseledeki hareket noktası şudur: Zaruret şartıyla caiz olan her iş zaruret ortadan kalkınca, cevazın devamına engel olur. Şayet cevazın devamına engel olmazsa onun zarurete bağlı olarak helâl olma niteliği ortadan kalkar. Buna göre nikâhı altında hür kadın bulunan kimsenin, câriyeden ayrılması tercih edilir; çünkü câriyeyi tutmakla doğan çocuk köle olur ki bunu tercih etmek aklen çirkin olur. Ayrıca kendisiyle evlenilen câriyenin diğer insanlara karışması da erkeğin yaratılışı açısından nefret ettirici olur. Başlangıçta da durum bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak şöyle buyumuştur: Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Ama zaruret durumunda sabretme şartı yoktur.
Şimdi, malı olduğu halde ondan uzakta olan ve malına ulaşıncaya kadar günaha girmekten korkan kimse hakkında da hüküm aynıdır, bu durum nikâha engel olamaz. Haramlık bulunan işlerin hepsinde, onun mükellefin gıyabında veya huzurunda bulunması arasında herhangi bir fark yoktur; hür kadın üzerine câriyeyi nikâhlamak, kızkardeş üzerine kızkardeşi nikâhlamak ve benzeri durumlar bunun örneğidir. Bununla birlikte günaha girme korkusu, bir şeyin helâl olmasına sebep olsaydı [§] kendisinin yanında bulunmayan hür kadın, EEJ zaruret durumuna düşmediği takdirde, mubah kılıcı olurdu. Binaenaleyh şu durum ortaya çıkmıştır ki nikâhın kendisi için haramlık, bizzat nikâhın var oluşunda helâllik de onun bulunmayışı halinde sözkonusudur, yoksa buna götüren yolun bulunup bulunmamasında değildir.
Bu (câriye ile evlenmek) içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Bu ilâhi beyandaki “anet” darlıktan başka bir şey değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah dileseydi, sizi güçlüğe düşürürdü”! buyurmuştur; yani yetimlerle içiçe yaşama noktasında. Yahut “anet” kelimesinin anlamı günah demektir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sizin günah işlemeniz ona ağır gelir”? buyurmuştur. Kadınlardan cinsel bakımdan yararlanma gücüne sahip olan kişi günah işlemekten korkar. Buna bakılırsa kadının her durumda mubah kılınması gerekir, yahut da öylesi darlığa düşer. Dolayısıyla bundan kastedilen şey akit değil, kişinin kendisini korumasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Zina korkusunun, helâlliğin şartı olma ihtimali yoktur. Çünkü zina eden akıllı kimseye, en etkili engelleyici olarak recim yahut had cezası verilmiştir. Aksine kişiye, bütün imkânları ile zinadan sakınmak farz olmuştur. Bilindiği üzere Cenâb-ı Hak yine nikâh dışında zinadan kaçınmak için bir yol (câriye ile evlenme yolu) belirlemiştir. Yine zina etmemek için oruç tutma emri gelmiştir ki, oruç zinaya karşı bir kalkandır”. Zinadan korkmak sadece tehlikeden korkmak olup gerçek anlamda korkma değildir. Bu sebeple haramların kalkması için hiçbir mazeret kabul edilmemiştir. Kişi oruç tutmak suretiyle zinaya karşı çıkabilir.
İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse... Deriz ki -Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır- bu ilâhi beyanın iki türlü tevile ihtimali vardır: Birincisi, nikâh akdinin mehirine malik olma gücüne; Jikincisi, hür kadınla evliliğisürdürmek için nafaka, giyim kuşam ve meskene sahip olma gücüne muhtemeldir. Bu tevil, şu sebeplerden dolayı gerçeğe en uygun olandır. Nikâh akdini gerçekleştirme konusu câriyenin nikâhı ile ilgili olarak inen Mehirlerini de adete uygun olarak verin meâlindeki beyanda belirtilmiştir. Bilindiği üzere hür kadın, örfteki mehirlerin özelliklerini taşıyan bir mehir karşılığında nikâhlanabilir. Hatta bu, hür kadınlarda daha çok yaygındır. Aslında hür kadınlarla basit bazı şeyler karşılığında evlenmek de mümkündür. Bu kadınların, her asırda var olduğu bilinmektedir, fakat câriyeler bunlar gibi bulunmaz. Bu sebeple câriyeleri nikâhlamada olmazsa olmaz bir şeyin yahut varlıkta ondan daha büyüğünün bulunmamasının şart koşulması imkânsızdır. Nafaka ve meskende ise efendinin servetine bağlı olup ona problem çıkarılmaz bazan. Oysa hür kadınlarda kocanın malı olmaksızın bunlara ulaşılamaz. Hür kadında varlık zikredilir. Sonra, örfe göre ihtiyaç olan şeyde fazlalık vardır”. Bütün güç ve kudret yalnız Allaha aittir.
İkinci ihtimal, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hür kadın üzerine câriye nikâhlanamaz””. Hür kadınla evlenme gücüne sahip olduğu halde câriyeyinikâhlamak caiz olsaydı, nikâhtan sonra bundan yasaklamanın bir anlamı olmazdı, çünkü bunun varlığı bilinmemektedir, hür kadınla evlenme imkânı buna engel olur.
(Sl Üçüncüsü, kendisi sebebiyle evlenmenin gerekli olduğu şeyin varlığı şart değildir. Fakat kendini tutmak (imsak) vacip olan durumda varlık şarttır, zira bir şeyin kendisine veya misline sahip olmayanın zimmeti ile caiz olur. Şu halde bunun imsak hakkında olduğu sabit olmuştur. Şimdi, şayet nikâhlanmak anılan şey sebebiyle engelleniyorsa, onun caiz olması da zaruret sebebiyle olur. Bu da kendisi sebebiyle zaruret bulunmayan meseleler hakkındadır. Şu halde, bunun imsakla ilgili olduğu anlaşılmıştır.
Şu da var ki burada yapılan tevil nikâh hakkında olsaydı, hür kadınla evlenme imkânı bulunmasına rağmen bunda nikâhın haram kılınması birkaç yönden sözkonusu olamazdı. Birincisi şudur: Bu durum, câriyeleri nikâhlamak hür kadınlara bedel olmak üzere ve zaruret durumunda mümkün olurdu. Bu ise birkaç yönden nikâhın konumuyla bağdaşmazdı. Biri şudur: Bu yöntem ibâha ve ruhsat yoludur. Halbuki cinsel organlar suni ibâheyi kabul etmez, aksine buradaki ibâha, mubah kılanın cezalandırmasını gerektirir, dolayısıyla sahip olmadığı bir şeyi kendine mubah kılan kimse gibi olur.
İkincisi, bütün haramlardaki haramlık apaçık olup bazı ihtiyaçlar sebebiyle kalkmış değildir, câriyelerin nikâhı da -şayet haram türüne girmişse- aynıdır. Bu konudaki hüküm şudur: Nikâhlanma ihtimali olmayan her kadın, kölelik mülkiyeti sebebiyle de helâl olmaz.Şöyle de diyebiliriz: Şahsi konumu itibarıyla nikâhı helâl olmayan bir kadın, kölelik mülkiyeti sebebiyle de helâl olmaz. Bu, dört eşten fazla hanımla evlenmek gibi değildir, çünkü o, genel anlamda kadının konumu değil, nikâhlanacak kadının hukuku içindir, eşinin kardeşi ve benzerleri de böyledir. Bunun da delili câriyeden başkası ile evlenemeyince, hür kadına bedel olmak ve zaruret durumunda kalmaktan dolayı olmaksızın caiz olmasıdır. )Şunu da ifade etmek gerekir ki mal ve servet hiçbir şekilde helâllik ve haramlık sebebi kılınmamıştır. Hatta Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah'ın lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetlerini korusunlar””, Allah Teâlâ bu beyanında evlenme imkânının bulunmamasını, evlenmeyi terk etme şartı kılmıştır. Erkek bazan feshetme hakkına da sahiptir, ama bu, ibâha şartı da değildir. İşte câriyelerle evlenmenin durumu da böyledir.
Üçüncüsü, helâllik ve haramlığı bir duruma nispet etmekte aslolan, o durum dışındaki zıddının var olmasını gerektirmez. Belki başka bir durumda nispet edilen yahut başkası hakkında olan bir delilin var bulunmasına bağlıdır, yoksa bunu gerektirir anlamında değildir. Bunun delili çeşitli nikâh hususlarıdır. Cenâb-ı Hak, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme hitaben şöyle buyurmuştur: “Ücretlerini ödediğin zevcelerini biz sana helâl kıldık””. Bu, ücretlerini ödemeseydi helâl olmayacaklardı demek değildir. Yine: “Sizden önce, kendilerine Kitap verilenlerden iffetli kadınlar -mehirlerini verdiğiniz takdirde-”“ buyurmuştur. Yine: Kadınlar muhsana kılınınca, eğer bundan sonra açıkça çirkin bir iş işlerlerse... Bu âyetteki hüküm, eğer muhsana yapılmadan zina ederlerse onlara had cezası gerekmez demek değildir. Aziz ve celil olan Allah, yine şöyle buyurmuştur: Sizden her kim, mali güç bakımından inanmış muhsana/namuslu kadınlarla evlenme gücüne sahip değilse... Yani imanın şart kılınmasıyla değil. Yine “Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin”“, Yani hür kadınlar hakkında adaletli davranmama korkusu olmayınca câriye ile evlenmek helâl ERJ olmaz demek değildir. Bunların dışında çok sayıda örnek vardır. Çünkü helâlliğin bir hale nispet edilmesinde, onu başkasından kesmek mânası yoktur. Konumuz olan nikâhın durumu da bunun gibidir.
Bazıları, sözkonusu konumu belirlemek amacıyla içinde “fe men lem yesteti (abiss gi yz), “ve men lem yecid” sg 3) ifadeleri bulunan âyetleri delil getirmiştir. Bunun cevabı söylediğimiz şu sözün içinde bulunmaktadır:
Başkasına ait olan hüküm menetme bakımından bir delil oluşturur, o, buna bağlı değildir; bununla birlikte şunu da belirlemeliyiz ki bir şart durumunda değildir. Görmez misin ki Allah Teâlâ evli kadınlar hakkında imanı şart koşmuştur, ama aslında o, şart sayılmamıştır, fakat kefaretler ve benzeri konularda şart olmuştur. İşte bahsettiğimiz konu da bunun gibidir.
Şimdi, iki işi birbirinden ayırmak birkaç yönden olur®. Biri, bunun bedel kılma ve zaruret durumunda bulunma halidir. Bunun delili zaruret halinde hükmün ortadan kalkmasıdır. Bu meselede ise böyle birşey sözkonusu değildir, zaruret hür kadını nikâhlamak için kalkmaz. Bu sebepledir ki iki durum birbirinden farklı olmuştur. Şayet onu, bir durumda emredilmesini yahut helâl olduğuna işaret edilmesini yasaklandığına dair delil kabul etsek, hür kadınlarla evlenme gücü bulunması durumunda câriyelerle evlenmek yasaklanmış olurdu. Şu halde bir şeyin yasaklanması, fiili iptal etmesini birkaç sebeple mümkün değildir. Birincisi, yasağa sebep olan durum, aklın benimsediği bir husustur. Böylesinin geçersiz olması sözkonusu değildir. Bu da iki şekilde çıkar: Biri, çocuğunun köle olması, diğeri de hanımının erkeklerle karışık durumda bulunmasıdır. Bu erkeğin ayıplanmasına sebep olan hususların bir türüdür.
Şunu da belirtmek gerekiyor ki zina eden kadınla evlenmek -yasaklanmış olmak ve öylesini boşama emri bulunmakla birlikte- caizdir. Bilindiği üzere bunu yapmak en büyük ayıptır. [§]Çünkü kişinin, câriye hakkında korktugu şey başına gelmiş olur; çocuğu ana sebebiyle kötülenir, öyle ki bu durum akıllarda her türlü kölelikten daha ürkütücüdür; çocuğa: “Ey zâniyenin oğlu!” denilir; bu aynı zamanda nesebi şüpheli hale getirme ve benzeri bir şeydir. Bütün bunlara rağmen sözü edilen hukuk açısından geçersiz değildir. Câriyenin durumu daha da uygundur.
Yine, hür bir kimsenin köle ile nikâhlanmasının haram olduğu konusunda görüş ayrılığı yoktur. Velilerin köleyi ayırması ve babaların nesep hakkını efendilerine çevirmesi gerekir, zira bilindiği üzere statü farklılığına dair câriyeleri kötülemek efendileri açısından daha kötü bir durumdur. Bununla birlikte bu durum yapılan nikâhın caiz olmasına engel teşkil etmemiştir. Konumuzu oluşturan husus da bunun gibidir.
Yine belirtmek gerekir ki haramlık iki çeşittir: Biri, nikâhlanmışveya müt'a yapılmış kadının kendisine yönelik, diğeri nikâhın kendisine yönelik. Kendisi sebebiyle haram kılınan kadın, ne kölelik mülkiyeti ne de nikâh mülkiyeti ile helâl olmaz. Nikâh sebebiyle haram kılınan ise helâl duruma gelebilir. Câriye, kölelik mülkiyeti sebebiyle helâl olunca, onun haramlığının kendinden veya müt'adan kaynaklanmadığı sabit olur. Böylesi, kölelik mülkiyeti sebebiyle helâl olur, aslında nikâh mülkiyeti ile helâl olması daha uygundur, çünkü o sadece müta ile oluşur, bununla helâl olunca nikâhla helâl olması daha uygundur. Şu da var ki bazı kadınlar nikâhlanma hususunda haram konumunda bulunur ama bu, hiçbir şekilde mal için değildir, işte bizim üzerinde durduğumuz konu da bunun gibidir.
Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Bu âyetin iki yoruma ihtimali vardır: Birincisi, -en doğrusunu Allah bilir ya- Allah imanınızın mahiyetini bilmektedir, siz bunu bilmezsiniz demektir. Diğer ihtimal de şudur: Allah imanınızı en iyi bilendir, O'ndan başkası ise bunun gerçeğini bilemez. Bu yorumda, dinde zâhirlerle (beşer idrakiyle) amel etmekten ayrılmamanın gerektiğine işaret vardır.
162 (JBirbirinizden türeyip gelmektesiniz. Bazınız bazınızdan olmasınız. Bu ilâhi beyanın, bir kısmınız diğer kısmın din anlayışını benimsemiştir, din hususunda bazınız bazınızdansınız anlamına gelme ihtimali vardır, yine bazınız bazınızın nesebinden gelmiş mânasına ihtimali vardır. Bu, insanların birbirinin dininden ve nesebinden geldiklerini gösterir. Dolayısıyla bazılarının diğerinden din ve nesep açısından herhangi bir üstünlüğü yoktur, zira nesepleri ve dinleri birdir. Bu yönden hür kadının câriye üzerinde üstünlüğü yoktur.
Câriyelerevlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Denildi ki burada yer alan “uhsınne” kelimesi “evlenince” veya “müslüman olunca” demektir. Yorum nasıl olursa olsun evlilik o cezanın gerekmesinde şart durumunda olmamıştır. Çünkü câriye bu özelliği taşımadığı zaman da sözkonusu hüküm onun için gereklidir. Bu durum, bir hükmün bir durumda bir özelliğe bağlı olarak gerekli olması, o hükmün başka bir durumda o haldeki vasfın dışında kalan hususta vacip olmasına engel teşkil etmez. Bu, bize muhalif olan kimse için daha çok gerektiricidir, çünkü Allah Teâlâ “İman etmedikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir kişiden daha hayırlıdır” buyurmuştur. Buradaki yasak ister Ehl-i Kitap'tan olsun, ister olmasın, bütün müşrik kadınlar için sözkonusudur. Sonra kitaplı olan kadınlara yönelik evlenme yasağı “Ehl-i Kitap'tan namuslu kadınlar helâl kılınmıştır” 0 meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Sonra, bu konuda bize muhalif olan kişi şöyle demiştir: Erkeğin, Ehl-i Kitap'tan namuslu bir kadınla evlenme gücü olursa, onun mümin câriye ile evlenmesi câiz olmaz. Cenâb-ı Hak müşrik câriyenin müşrik olan hür bir kadından daha hayırlı olduğunu haber vermişken muhalif kişi, müşrik olan hür kadının, câriyeden daha hayırlı olduğunu söylemektedir. Bu durum muhalifimizin, bizim mezhebimiz ve görüşümüz karşısında zor bir durumda kaldığını göstermektedir. Allah Teâlâ'nın “İman etmedikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyin” meâlindeki beyanı bize göre, özellikle Ehl-i Kitap'tan olmayan kadınlar hakkındadır. Bunun delili “Ehl-i Kitap'tan kâfirler ve putperestler Rab'binizden size iyi bir şey indirilmesini istemezler. Halbuki Allah, rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir” meâlindeki âyettir. Cenâb-ı Hak burada [§]müşrik ve kitap ehli kadınları zikretmiştir; bu durum bu âyetteki müşrik kadınların Ehl-i Kitap'tan olan kadınlardan başkasıdır. Sürenin başında konunun bu yönünü zikretmiştik, burada tekrar etmeye gerek yoktur“. Mesele anlattığımız şekilde olunca erkeğin, ister namuslu olsun ister câriye olsun, Ehl-i Kitap'tan olan bir kadınla evlenmesi meşrüdur. Daha önce câriyelerle ilgili olarak imanın zikredilmesinde, onlarla evlenmenin caiz olması için imanın şart olduğuna delil olacak bir durum yoktur. Nitekim namuslu mümin kadınlar hakkında imanın zikredilmesi de onlarla evlenmekte, imanın şart koşulmasına yönelik bir delil de yoktur.
Allah sizin imanınızı daha iyi bilendir. Yani O, câriyelerin imanlarının gerçekliğini en iyi bilendir, siz ise onun hakikatini bilemezsiniz. Cenâb-ı Hak her ne kadar zâhiri bilgiyi “Onları sınayın -Allah imanlarını en iyi bilendirkalbin işi olduğunu gösterir. Çünkü dilin işi olsaydı onun gerçekliğini herkes bilirdi. Sonuç olarak imanın bizim nitelendirdiğimiz şekilde olduğu ortaya çıkmıştır.
Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Bu ilâhi beyan hakkında çeşitli görüş ileri sürülmüştür. Biri, bir kısmınız velâyet ve din konusunda diğer kısmındansınız, demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir””, Diğeri, nesep bakımından bazıları bazılarındandır, demiştir, çünkü insanların hepsi Âdem'in evlatlarıdır. Bu âyet, İslâm'dan önce bazınız bazınızdandınız, mânasına da gelebilir.
Onları ailelerinin izniyle nikâhlayıp alın. Yani efendilerinin izniyle. Allah Teâlâ burada efendileri onların ailesi diye anmıştır; bu, câriyelerin, efendilerinin ailesinden olduklarını göstermektedir. Bu ilâhi beyan bir kadının velisinin izniyle kendisini evlendirme hakkı olduğunu da göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak ( Ailelerinin izniyle buyurmuştur. Şayet câriyeleri evlendirenler kendi aileleri olsaydı onların iznini istemenin bir anlamı olmazdı.
Bu ilâhi beyanda kadının evlenme velâyetine sahip olduğunun delili vardır, çünkü Yüce Allah âilelerinin izniyle buyurmuştur Bir kadının câriyesi olsa onu evlendirme yetkisine sahiptir. Bu uygulama kadınlar hakkında daha çok geçerlidir. Şöyle ki erkeğin bir ilişkide bulunduğu câriyesi olsa onu başkasıyla evlendirmez. Buna mukabil kadının ise câriyesi olup onu evlendirme ihtiyacı duysa, câriyesini evlendirme yetkisine sahip bulunur. Yine bu ilâhi beyanda kölenin ve câriyenin efendisinin izni olmaksızın evlenme hakkına sahip bulunmadığı hükmü mevcuttur. Nitekim Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Herhangi bir köle efendisinin izni olmaksızın evlenirse o, zina etmektedir”"!.
Bazı âlimler şöyle demiştir: Ailelerinin de izniyle onları nikâhlayın, yani câriyeler inanmış kimseler oldukları takdirde, zira daha önce bu konuda mümin câriye kızlarınızda... Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir, diye buyurulmuştur. Fakat bu, her ne kadar mümine câriyelerle evlenmeyi yasaklama mahiyetinde ise de inanmamış oldukları halde, nikâhlanmalarının geçersiz olduğunu göstermez. Görmez misin ki hür kadınlar kendilerini kölelerle evlendirmek yasaklanmış ve bu, onları ayıplayan şeylerden kabul edilmiştir. Fakat bu yasaklama, kölelerle evlenmelerine engel olmamıştır. Buna bağlı olarak câriyelerde iman şartının bulunması ve nikâhlanmalarının yasaklanması, yapılmış olan nikâhın geçersiz veya bâtıl olmasını gerektirmez. Bunun gibi, erkek de mümin ve hür bir kadın bulduğu takdirde hür ve kitap ehli kadınla evlenmesi yasaklanmış, buna rağmen sözkonusu evliliği yaptığı takdirde nikâh caiz olur. Önceki mesele de bunun gibidir. Bunun gibi Allah Teâlâ “İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin”! meâlindeki beyanında onlarla ilgili olarak “elverişli” olmayı zikretmiş, [9] fakat bu vasıf bulunmayınca evlilik yine meşrü olmuştur. Önceki meselede de durum aynıdır. Yine yüce Allah'ın, Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri şartıyla meâlindeki beyanında iffetli olmalarını zikretmiştir. Bununla birlikte böyle olmayanların nikâhı da caiz görülmüştür, asıl tartıştığımız konu da bunun gibidir.
Şayet bedel çerçevesinde mali imkân ve kudret, câriyelerle evlenmeye engel olsaydı, kişi, hür kadınla evlenmeye mali gücü bulunmadığı bir dönemde câriye ile evlenir, sonra hür kadınla evlenme kudretine sahip olursa, câriye nikâhının geçersiz olması gerekirdi; çünkü bir şey, başlangıçta bir hükmün oluşmasına engel teşkil ediyorsa, kişinin mülkünde devam etmesine de engel olur. Ama gerçekte engel olmayınca hükmün bedel çerçevesinde bulunmadıgını gösterir. Çünkü asıllar bulununca, bedeller için karar ve sebat sözkonusu değildir. Şu halde hür kadınlar varken, câriyelerle evlenmenin tercih edilmemesine yönelik uyarılar, haram ve helâl çerçevesine girmez. Fakat ihtiyari olarak ve edep yönünden câriyeler hür kadınlar üzerine, zina edenler namuslu kadınlar üzerine ve müşrik kadınlar mümin kadınlar üzerine tercih edilmezler.
Şayet, “Siz hür kadınlar üzerine câriyelerin nikâhlanmasını engelliyorsunuz, sonra da yanında câriyesi olduğu halde hür kadınla evlenen erkeğin câriyesiyle olan nikâhını neden feshetmiyorsunuz?”, diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Hür kadın üzerine câriyenin nikâhlanması, sadece birleştirme haramlığı sebebiyle engellenir; meselâ iki kızkardeşi bir arada nikâhlamak, bir kadınla halasını bir nikâhta toplamak gibi. Birleştirme oluşmazsa engellenme de yoktur, çünkü bu, birleştirme değildir.
Mehirlerini de verin. Bir görüşe göre, ailelerinin izniyle onlara ücretlerini verin demektir, nitekim, Ailelerinin de izniyle onları nikâhlayın beyanında nikâh için ailenin izni zikredilmiştir. Bu ilâhi beyanın şu mânaya da gelmesi mümkündür: Câriye ile evlenecek kişi, -efendisi izin vermese bile- câriyenin, mehirini vermesi gerekir, efendisinin malını gözetip koruma vasfına sahip olunca. Çünkü insanlar Jmallarını koruyup gözetsin diye köle satın alırlar. Nitekim Hz. Peygamber'den (s.a.) bu konuda uyarıcı hadis rivayet edilmiştir: “Hepiniz çobansınız ve beklediğinizden sorumlusunuz; hatta köle efendisinin malından sorumludur”, Durum açıkladığımız şekilde olunca ve câriye de efendisinin malını koruyan biri konumunda bulununca onunla evlenecek kişinin, mehirini kendisine vermesinde bir sakınca yoktur.
Âlimlerden bazıları, mehirlerini de verin, meâlindeki ilâhi beyanla, ayrıca şu meâldeki âyet-i kerime ile kölelerin gerçek mânada (eşiyle ilgili) mülkiyet ve tasarruf hakkına sahip olduklarına ve câriyelerle cinsel ilişkide bulunacaklarına istidlâl etmişlerdir: İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin. Yoksulluk içinde iseler Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır". Bu âlimlere göre köleler câriyelere gerçek mânada malik olmasalardı kendileri için zenginlik vâdetmenin bir anlamı olmazdı, çünkü onlar için zenginlik ebediyen sözkonusu olmaz ve mülke sahip bulunamazlardı. Bu durum erkek kölelerin, câriyelerinin hakiki mülkiyetine sahip olduklarını göstermektedir!3.
Bize göre erkek köleler hakiki mülkiyete sahip olmazlar; bunun delili şu meâldeki ilâhi beyandır: Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Elinizin altında bulunan hizmetçileriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var Cenâb-ı Hak burada, kullarına rızık olarak verdiği nimetlerinde, onların kölelerinden ortaklarının bulunmadığını haber vermiştir. Bu da, kölelerin hakiki mülkiyete sahip olmadıklarını göstermektedir. Şayet, “Erkek köleler nikâh sebebiyle kadınlara malik kılınınca faydalanma hakkına sahip değiller midir? Peki diğer şeylere mâlik kıldıklarında onların mülkiyetine engel olan şey nedir?” diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: Hanım efendiler, esirlik yoluyla elde edilen kölelerle cinsel ilişkide bulunma hakkına sahip değildir. Görmez misin ki hanımefendinin erkek kölesiyle ilişkide bulunma yetkisi yoktur. Bu örnekler şunu gösteriyor: Sözkonusu mülkiyet özellikle erkek köleye hastır. Bunun içindir ki nikâhta sadece yararlanma mülkiyetine sahip olur.
(JMehirlerini de verin. Daha önce zikrettiğimiz gibi, ailelerinden izin alma yahut malı koruma görevleri olduğu için ücretlerini verin demektir. Cenâb-ı Hak'kın, Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır"7, meâlindeki beyanına gelince, bu, efendilerini zengin kılmakla ihtiyaçtan kurtarır demektir. Zira kölelerin yedikleri ve içtikleri şeylerin miktarı efendileri için yararlanma sebebi kılınan şeylerdendir.
Adete uygun olarak. Bu beyan, bir anlayışa göre fahişelere verilen mehirin dışında bir mehirdir. Başka bir anlayışa göre bilinen şey demektir.
İffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla. Bunu daha önce zikretmiştik", Denildi ki bu, müslüman oldukları zaman demektir. Şöyle yorumlar da yapılmıştır: Evlendikleri zaman, kadınların seviyesine ulaştıkları zaman, iffetli oldukları takdirde. Bunun tevili -en doğrusunu Allah bilir ya- âyetin baş tarafında zikrettiğimiz şu anlamdır. “Eğer iffetli olmayı isterlerse câriyelerinizi fuhşa zorlamayın”. Câriyeler iffetli olmaya terkedilip, zinaya zorlanmayınca, onlar hakkında muhsana olan kadınların cezasının yarısı kadarı verilir. Muhsana ise hür kadınlardır, çünkü evli bir kadınla kocası zifafa girerse recim sözkonusu değildir, recim cezasının zaten yarısı da yoktur. Câriyenin cezası ise sopadır. Şu halde bu konuda “muhsana” kocası olan kadınlar olamaz, çünkü kocası bulunan kadınların cezası recimdir, recmin de yarısı yoktur. Bu durum, Yüce Allah'ın “ihsân” kavramıyla İslâm'ı kastettiğini gösterir. İbn Abbâs, Said b. Cübeyr (r.a.) ve bazı âlimlerden, evlenmeyince câriyeye had cezasının uygulanmayacağı görüşü rivayet edilmiştir".
(JBize göre ise zinadan dolayı câriyeye had cezası gerekir. Çünkü Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden zina eden câriyeye evli olmasa da sopa cezasının uygulanmasını emrettiği rivayet edilmiştir. Bu rivayet, “câriyenin muhsaneliği müslüman oluşudur” diyenlerin sözüne cevap teşkil eder. Sözkonusu hadis Ebü Hureyre, Zeyd b. Hâlid ve Şibl'den (r.a.) rivayet edilmiştir ve şu meâldedir: “Hz. Peygamber'in yanında bulunuyorduk, biri Hz. Peygamber'e, evlenmeden önce zina eden câriyenin hükmünü sordu. Resül-i Ekrem şöyle buyurdu: “Ona sopa vur, tekrar zina ederse yine sopa vur”. Üçüncü veya dörBir önceki âyete bakınız.
2o Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 23.
düncü defasında “Kıldan bükülmüş bir ip karşılığında da olsa onu satın”, Bu haber, evli olmasa da zina eden câriyeye sopa cezasının verileceğini gösterir.
Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Yani sabredip câriyelerle evlenmeniz sizin için daha hayırlıdır, çünkü böyle bir durumda çocuklarınız köle olur. Allah Teâlâ'nın, İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın” meâlindeki beyanı ile benzeri bütün beyanları, bu durumun ihtiyari olduğuna işaret eder; tercih yapamayacağı hükmünde değildir, yaptığı takdirde caiz olmaz anlamında da değildir.
Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir, öyle ki dünyada yaptığınız kötülükleri, size uygulanacak olan ceza sebebiyle örter, âhirete azap bırakmaz, çünkü âhiretin azabı dünyanın azabından çok daha şiddetlidir; bu Allah'ın rahmetindendir. İkincisi, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyendir meâlindeki beyanın şu anlama da ihtimali vardır: Cezaları, dünyada benzeri işleri bir daha yapmaya engel kılması, Allah'ın rahmetindendir.
---
Dipnotlar:
Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VII, 175. İbn Hacer “Senedi güzeldir” demiştir, Telhisu'l-habir, İman nikâhlamada şart olmayınca, kudret ve zaruret nasıl şart olabilir ki? Bu, “erkeğin Kitap ehli bir câriye ile evlenme hakkı yoktur” sözünü iptal eder. %87 “Karılarına zıhâr yapıp da sonra dediklerinden dönenlerin, onlara temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir. Size öğütlenen işte budur. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. Buna imkân bulamayan, temas etmeden önce peşpeşe iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur. Bu, Allah'a ve resülüne imanımızı göstermeniz Bu görüşü İbn Abbâsa ait olarak bulamadım. Fakat onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hür bir kadınla câriye üzerine evlenmek câriyenin boşanması sonucunu doğurur” (İbn 30 Biröncekidipnota bakınız. Abdullah b. Mesüd'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) bize şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenme gücüne sahip olan kimse evlensin, çünkü evlilik gözü sakındıran, namusu koruyan bir kalkandır. Evlenme gücüne (nafaka) sahip olmayan kimse oruç tutsun, oruç onun için bir kalkandır”. “Câriye ile evlenecek mali gücü bulan kimse, aynı zamanda hür kadınla evlenme gücünü de bulmuş olur. Çünkü bize göre, mehirin en azı 10 dirhemdir. Şâfii'ye göre ise miktar belirlenmez, onun azı da çoğu da birdir. Kişi câriye ile evlenecek mali güce sahip olunca, hür kadınla evlenecek gücü bulamaması düşünülemez. Örfte câriyeler hür kadınlardan daha kıymetli bir varlıktır. Onun mehirini verebilecek gücü elde eden kimse hür kadının mehirini verme gününe de sahip olur. Câriye ile evlenme imkânına sahip olunca onları nikâhlarken olmazsa olmaz şeyin şart koşulması imkânsızdır. Ancak şu söylenebilir: Nassın geliş zamanında câriyelerin varlığı daha çoktu, masrafları da daha azdı; hür kadınların ise varlığı kıymetli, masrafları daha çoktu. Fakat bu durum her asırdaki örf ve âdete aykırıdır. Nafaka ve meskene gelince, bazan kocadan alınmaksızın efendilerin malı iletemin edilmiş olur, çünkü câriyelerde yaygın olan durum onların masraflarını kölelerin değil, efendilerinin karşılamasıdır. Hür kadınlarda ise bu masraflar sadece kocanın malı ile temin edilir. Nafaka ve meskende açıklamaya ihtiyaç vardır, fakat mehire gücü yetme konusunda açıklama yapmaya ihtiyaç yoktur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 160a). Bu hadis Hz. Âişe'den (r.a.) merfü olarak Dârekutni'nin Sünen'inde rivayet edilmiştir (IV, 39; Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ VII, 369). Hadisin isnadında Muzâhir b. Eslem bulunmaktadır, muzâhir zayıf bir ravidir. Nitekim İbn Hacer de Telhisu'l-habir adlı eserinde aynı şeyi söylemiştir. Abdurrazzâk'ın Musannef'inde bu hadisin Hasandan mürsel olarak rivayet edilmiştir (VII, 267; Said b. Mansür, Sünen, s. 229, İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 13 Müellif burada sadece bir vechi zikretmiştir; onun meseleyi açıklamak için bunun yeterli olduğu kanaatinde olsa gerektir. eğer onları inanmış kadınlar olarak bilirseniz...” beyanı ile bize ispat ettiyse de “Allah onların imanlarını en iyi bilendir, eğer onları inanmış kadınlar olarak bilirseniz, kâfirlere geri döndürmeyin” beyanı göstermektedir ki hakikat ilmiyle değil zâhir ilmiyle amel etmemizi emretmiştir. Bu da imanın, dilin değil 45 “Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Gayri meşrü ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değilde meşrü bir nikâhla evlenmek şartıyla mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar -mehirlerini verdiğiniztakdirde- size helâldir”. 108 Müellifin Nisâ süresinin başında zikrettiğini söylediği hususu orada bulamadım. Aynı süresinin 24. âyetine işaret ediyor olsa gerektir. 411 Ebü Dâvüd, “Nikâh” 16; Tirmizi, “Nikâh” 21. Tirmizi bu hadis için “hasen” demiştir. “15 Onlara zenginlik vâdinde bulunmanın bir anlamı yoktur. Çünkü ebedi olarak onlar için zenginlik gerçekleşmez ve onlar bir şeye malik olmazlardı. Bu durum onların hakiki mülkiyete sahip olduklarını göstermektedir.
Nisa' 4:26
Allah size bilmediklerimizi açıklamak... istiyor. Allah size yapmayacağınız, )lehinize olanları ve aleyhinize olanları, ayrıca dininizin ve dünyanızın işlerinde sizin yararınıza ve yaşamanıza medar olan işleri açıklamak istiyor. Fakat bu âyette ya zikredilenlerin hepsini veya lafzın taşıdığı muhtemel anlamlardan bir özel mânayı kastetmiş olması mümkündür. Cenâb-ı Hak'kın bu beyanından neyi kastettiğine dair kesin bir bilgimiz yoktur.
Sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek istiyor. Bu âyetin birkaç türlü yoruma ihtimali vardır: Yani sizden öncekilerin yolunu size açıklar, nebilerin ve resüllerin (a.s.) yolunu, bir de sizden öncekilerden itaat ve hidâyet ehli olanların yolunu açıklar ki onların yaptıklarını yapıp, sakındıklarından sakınınız, Bunun gibi İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında “sünenellezine min kabliküm” (15 ye yili 2) cümlesine “sebilillezine min kabliküm” (15. yili J) şeklindedir.
Sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek istiyor. Yani risalet ve nübüvvet yoluna, tâ ki sizi resül olan Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme iletmiş olsun. Çünkü risalet ve nübüvvet olayı yeni icat edilmiş bir şey değildir, önceki ümmetlerde de resüller ve nebiler var olmuştur. Muhammed'in (s.a.) durumu ve peygamberliği eskiden bulunmayıp yeni orta çıkmış bir şey değildir. Nitekim Allah Teâlâ: “Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim buyurmuştur.
Sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek istiyor. Yani Allah, önceki ümmetlerden Allah ve Resülü'ne karşı direnen kimseleri helak etmede, resül ve nebileri yalanlama ve onlara karşı çıkma sebebiyle köklerini kazımada izlediği yolu size açıklıyor; şu beyanlarında buyurduğu gibi: “Allah'ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur”, Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir".
[9] Denildi ki: Sizden öncekilerin yollarına. Yani sizden önce, Tevrat, İncil, Zebür ve diğer kitaplara inananların haram ve helâl türünden bağlı oldukları şeriatlardır, demektir.
Sizden öncekilerin yollarına. Sizi o yollara iletir” mânasına ihtimali vardır. Yani size o yolların nasıl olduklarını açıklar. Sizden öncekilerin yollarına iletmek ister, meâlindeki beyan, o yolları sizin için hidâyet yolu yapar mânasına da muhtemeldir.
Sizden öncekiler. Bu ilâhi beyan ibret almanız için, Allah'ın sizden öncekiler hakkındaki sünneti ve uygulaması mânasına ihtimali vardır. Bundan başka onların tuttukları yol, hal ve gidişleri ve bu gidişlerin akıbetlerinden öğüt almaları için, mânasına gelme ihtimali de bulunmaktadır. Sözü edilen beyanın ”. Not: Bu tercümede Arapça metne göre küçük bir değişiklik yapılmıştır.
neyi anlatmayı dilediğini en iyi bilen Allah'tır; ancak anlayışımızın muhtemel olduğu manada da şifa veren öğüt yer almaktadır. Cenâb-ı Hak'kın (azze ve celle), Allah size bilmediklerinizi açıklamak ister, meâlindeki beyanı çeşitli ihtimalleri taşır. Bizim için fayda bulunan her şey, yahut ihtiyacımız olan her şey veya yerine getirmemiz gereken her şey mânalarına gelme ihtimali vardır. Yahut da bu beyan, O'nun âyetle haber vermek istediği özel bir mânaya aittir. Bizim görevimiz Allah Teâlâ'nın lütfuyla yaptığı açıklamalara dikkat etmek ve bizden öncekilere uyguladığı sünnetine bakmaktır; çünkü biz bunlardan hidâyet ve dertlerimize deva ummaktayız. Görevimiz, bu ilâhi beyan uyarınca davranmaktır; O'nun bu beyanları hakkında kendimize has bir şehadette bulunmak, beyanlarındaki kinâyeler karşısında açık bir ifade kullanmamaktır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin başında yer alan “li yubeyyine” ile “en yubeyyine” aynı gibi görünse de âyet “en” diye başlasaydı ilâhi irade noktasında insanlar açısından farklı bir anlayış meydana gelebilirdi. En doğrusunu Allah bilir.
171 (SJAllah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizi (öncekilerin yollarına) iletmek istiyor. Cenâb-ı Hak'kın bu beyanı ile neyi anlatmayı dilediği bilinmektedir. Şayet O, bu vâdi ile neyi beyan etmek istediği hakkında açıklama yapmasa ve yol göstermeseydi vâdinden cayması sözkonusu olurdu. “Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister”?! veya “Allah yükünüzü hafifletmek ister” meâlindeki beyanları kimler için söylenmişse o da bunun gibidir”. Allah Teâlâ eğer “tövbenizi kabul etme”?! ve “yükünüzü hafifletme” meâlindeki beyanlarıyla kastettiği kimselerin tövbelerini kabul etmez, yüklerini hafifletmezse vâdinden dönme hali sözkonusu olurdu. Şu da var ki bu durum, tövbesi Allah tarafından kabul edilen kâfirin vasfına da ters düşer. Şu halde sözkonusu durum, “Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister” meâlindeki âyetin kapsamına girmez”. Kâfirin bu âyetin kapsamına girmediği sabit olunca da zaruri olarak iki şey ortaya çıkar. Birincisi, irade bir emirle değildir, zira kâfir de tövbe ile emredilmiştir. İkincisi, fiilen tövbe etmeyen kimse, aslında Allah'ın tövbesini kabul etmediği kişidir. Böylesi, şu ilâhi beyana dâhil olan kimselerdendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İşte onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir”. Bununla beraber, Allah Teâlâ müminler hakkında şöyle buyurmuştur: “Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti istiyor”, Yine O, kâfirler hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah, onların âhirette hiç payı olmasın istiyor”. Bu ilâhi beyan, Allah'ın ilminde mümin olarak ölecek ile kâfir olarak ölecek kimseleri ayırt etmek içindir. Buna göre hem hidâyet isteme, hem de âhirette kendisi için pay ayırmama, vâdedilene aykırı bir davranıştır. Yaptığı işte, tedbiri olmayan ve işi tedbirle beraber olmayan kişinin iradesi, örf açısından kuru bir temenni ve heveslenmeden ibarettir. İradenin bu açıdan Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi caiz değildir. ) Sonuç olarak Allah'ın iradesi vardır, o da kendi seçimi ile iş yapanın nitelendiği bir sıfattır. Şu ortaya çıkmıştır ki Cenâb-ı Hak, irade ile nitelenecek şekilde yaptığı bir fiili, kullara ait fiillerde gerçekleştirir. Buna bağlı olarak “kulların fiillerini yaratma” sıfatı da gerekli hale gelir. Yahut kulun yapmak istediği fiilin O'nun iradesine bağlı olduğu ortaya çıkar. Böylece Allah Teâlâ'nın herşeyi dilediği ve herşeyin O'nun iradesi kapsamına girdiği ortaya çıkmış olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Allah tövbenizi kabul eder. Yani Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister.
Allah hakkıyla bilmektedir. Yapılacak ve sakınılacak hususları; hakkıyla bilmektedir, yani geçiminizi, huzurunuzu, huzursuzluğunuzu ve yaşantınızın bozukluğunuzu ve benzeri hususları bilendir. Hikmet sahibidir, her şeyi layık olduğu yere koymuştur. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
24 “Müngfıklar, kalplerinde çürüklük bulunanlar ve Medine'de asılsız haber yayanlar yaptıklarına son vermezlerse, seni onların üzerine sevkedeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar, Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler. Bu, Allah'ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur; Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamayacaksın” (el- Ahzâb, 33/60-62). “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir”.
Nisa' 4:27
Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister. Mütezile şöyle demiştir: Allah Teâlâtövbeetmeyenin tövbe etmesini istemiştir. Onlara şöyle sorulur: Size göre tövbe nedir? Sizce tövbe, günahtan el çekip dua etmek değil midir? Cenâb-ı Hak tövbeyi kabul edeceğini vâdedip de yapmayınca, bunu aczinden dolayı mı yoksa bedâ” sebebiyle mi terk eder? Böyle düşünmek Allah'ı bilgisizlik ve âcizlikle nitelemektir. Hakikatten ayrılmaktan ve bilmeden konuşmaktan Allaha sığınırız. Bize göre bu ilâhi beyanın teviline gelince: Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister, tövbe edeceklerini bildiği konuda. Yahut bu, Allah'ın tövbe etmelerini isteyip de tövbe eden bir kavmin durumundan haber vermektir. Bazı âlimlere göre ise âyetin anlamı Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister, yani Allah onların tövbe etmelerini emreder şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir.
173 [5 İNefsâni arzularına uyanlar ise... isterler. Uyduğu hevesi ve kendisine galip gelen şehveti sebebiyle, dünyayı dine, bu hayatı âhiret hayatına tercih edenler demektir. Bu, Allah'ın açıklamasındaki bir eksiklik dolayısıyla değil, insanların âkıbetlerine bakıp düşünmemeleri ile olmaktadır. Ya istedikleri yönetme hırsı, yahut arzu ettikleri dünya zenginlikleri sebebiyle şehvetleri kendilerine galip gelmiştir, böylece nefislerinin arzularına uymuşlardır. Onları, hayatın sonuna bakmak ve âhiret hakkında düşünmekten alakoyan şey budur. Bunun içindir ki haktan çok uzaklaşmışlar, açık bir hüsranla ziyana uğramışlar ve haktan çok geride kalmışlardır.
FS (3 PP wee EEE EAEN Anecd G2 oky! GİS SİZ ais O al Vy
Nisa' 4:28
Allah yükünüzü hafifletmek ister. Bu ilâhi beyanın şu mânaya gelme ihtimali vardır: Cenâb-ı Hak, yükümüzü hafifletmiş ve geçmiş ümmetlere yüklediği ağır işler, sıkıntılar, zorluklar ve güçlükleri bize yüklememiştir. Meselâ oların tövbelerinin kabul edilmesini birbirlerini (veya kendi nefislerini) öldürmesi şeklinde belirlenmiştir'. O, bizim tövbemizi kalben pişman olmak, yaptığımız günahlardan tövbe etmekten ibaret kılmıştır. Şöyle de denilebilir: Bize yönelik muamelelerini hafif tutmuştur; öyle ki kökümüzü kazımamış, kendisine muhalefette bulunmak ve O'na taati terk etmek yüzünden bizi yok etmemiştir. Oysa ki geçmiş ümmetlerin kökünü kazıyarak helak etmiştir. Yine Allah Teâlâ işimizi hafifletmesi meyanında hac, cihat ve benzeri türden olmak getirmekten daha kolay ve hafif yaptı. İşte bu, O'nun katından bir lütuf ve rahmet olarak Allah'ın yükümüzü hafifletmesi ve kolaylaştırmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Çünkü inban zayıf yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak'kın, bu beyanıyla kâfiri kastetme ihtimali vardır. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: ( “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır, başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur”, Şöyle, denilmiştir: Kur'ân'da insanın zikredildiği her yerde kâfir kastedilmiştir: Zâfından ötürü kâfirin kalbi daralır, nimetlerin içinde uzun süre terk edilmesi sebebiyle nefsine usanç gelir. Allah Teâlâ'nın, bu beyanında, hem kâfiri, hem de müslümanı kastetme ihtimali vardır. İnsanı başlangıç döneminde zayıf olarak nitelemiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Allah sizi zayıf olarak yarattı””. İnsanı zâfla nitelemek, zatındaki zayıflık dolayısıyla olana ihtimali vardır. Allah'ın kendisine yüklediği itaat ve ibadetlerden usanır. O, melekler gibi değildir, nitekim Allah Teâlâ melekleri zayıflık göstermeyen, yorulmayan ve bıkmadan gece gündüz Allah'ı tenzih eden varlıklar olarak nitelemiştir”. Fakat Âdem'in oğulları böyle değildir.
9 “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve kendinizi öldürme yin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”
Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak ticaret olursa müstesnâ. Buradaki istisnânın dış görünüşü, müstesnânın cinsinden değildir, Çünkü Allah, karşılıklı rıza ile yapılan ticareti, aralarında bâtıl bir şekilde mal yemekten istisnâ etmiştir. Malı bâtıl bir şekilde yemek ise ticaret cinsinden olmadığı gibi, ticaret de malı bâtıl bir şekilde yemek cinsinden bir şey değildir. Aslında istisnâ, mücmel olan bir sözden kastedilen manayı tahsis etmektedir. [§]Müstesnâ, müstesnâ minhin türünden olmazsa bu nasıl caiz olur? Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- burada müstesnânın, başlangıç ve yeni bir cümle olma ihtimali vardır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Mallarınızı aranızda bâtıl bir şeklide değil karşılıklı rızaya dayalı ticaret yoluyla yiyin” Yüce Allah'ın şu beyanı da bunun gibidir: “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”, Allah Teâlâ bu âyette selâmı istisnâ etmiştir, oysa selâm boş söz cinsinden değildir. Şu halde mânası, zikrettiğimiz şekildedir: Orada boş söz işitmezler, fakat selâm sözü işitirler.
Âyetteki istisnâda, mutlak olan bir sözün tahsis edildiğini açıklama ihtimali de vardır; Cenâb-ı Hak'kın şu beyanında olduğu gibi: “Dediler ki Aslında biz suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik, yalnız Lüt'un ailesi müstesnâ”. Burada Allah Teâlâ'nın Lüt ailesini istisnâ etmesi, “suçlu kavim” ifadesiyle özel olarak Lüt kavmini kastettiğini göstermektedir, çünkü İbrâhim aleyhisselâm ve diğer peygamberlerin ümmetlerinde de suçlu kavimler vardı; dolayısıyla buradaki istisnâ, husüsi bir mânanın murat edildiğine işaret etmiştir. Buna göre Yüce Allah'ın karşılıklı rıza ile ticaret yapmayı istisnâ etmesi, [ ]Mal aralarında bâtıl bir yolla yemek, caiz ve helâl olmayacak şekilde yemek mânasına da ihtimali vardır. Çünkü “beyne” kelimesi sadece iki taraflı bedel olan yerde kullanılır. Sözkonusu ettiğimiz mâna muhtemel olunca, bir yönden helâl olur, diğer yönden ise helâl olmaz”.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin muhtevasında ticaretin, bir şeyi bir bedel karşılığında değiştirmek ve bir şeyi yine bir şeye mukabil terk etmekten ibaret olduğunu gösteren delil vardır. Cenâb-ı Hak'kın “İşte onlar, hidâyet karşılığında sapıklığı satın alanlardır”, meâlindeki beyanına bakmaz mısın? O, âyette satınalmayı zikretmiştir, halbuki onlardan vukü bulan iş, küfür karşılığında hidâyeti terk etmekten başka bir şey değildir. Ayrıca Yüce Allah, buna ticaret adını vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Onların ticareti kazanç sağlamadı ve onlar hidâyete erişmiş olmadılar”.
Yine bu âyet-i kerimede, alışverişin, iki taraf arasında karşılıklı rıza ile tamamlanacağına işaret vardır ve bazılarının söylediği gibi değildir: Karşılıklı rıza olsa da akdin yapıldığı mekândan ayrılmadıkça alışveriş tamamlanmaz. Onlar bu görüşleri ile âyetin zâhiri hükmünü terk etmiştir.
Şayet sözkonusu kişiler, Hz. Peygamber'in: “Birbirinden ayrılmadıkça alışverişi yapanlar muhayyerdir” meâlindeki hadisini delil getirirlerse bunun anlamı bize göre şöyledir: Bir adam diğerine: “Kölemi sana şu kadarla sattım” dese, arkadaşının da o mecliste bulunduğu süre içinde “Satışı kabul ettim” deme hakkına sahiptir. Yahut “Sana sattım” dediği an, diğeri “kabul ettim” demeden önce alışveriş akdinden dönme hakkı mânasına gelir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.): “İkisi birbirinden ayrılmadıkça” ifadesi, ikisinin o mekândan bedenen ayrılmış olmasını gerektirmez. Görmez misin ki, Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmuştur: “Eğer karı koca ayrılırlarsa Allah bol rızkından onların ihtiyaçlarını giderir”. Bu ifadeden hem mekân, hem de beden yönünden ayrılma mânası anlaşılmaz. Sözkonusu âyet, boşama hakkındaki bir ifadeyi yansıtmaktadır. Halbuki tefsiri yapılan âyette, Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında olması durumunda müstesnâdır meâlindeki söze dayalı olarak karşılıklı rızanın bulunması ile alışverişin tamamlandığının açıklaması vardır.
177 [9]Yine buna işaret eden hususlardan biri, Yüce Allah'ın, “Alışveriş yaptıgınızda şahit tutun”7 meâlindeki beyanıdır. Alışveriş karşılıklı rıza ile tamamlanmayacak olsa, kişi ne zaman şahit tutacak? Ayrılmadan önce mi, sonra mı? Şayet ayrılmadan önce şahit tutsa, alışveriş tamamlanmamışsa o takdirde karşı tarafın kendisinden alacağı olduğu hususunda doğru mu, yoksa yalan mı söylediği sorusu akla gelir. Eğer ikrar eden tarafın, eşyayı geri vermek suretiyle ikrarını iptal etme hakkı olursa, şahit tutmanın ona ne faydası olur? Eğer taraflar birbirinden ayrıldıktan sonra şahit getirirse, şahit getirmeden önce malı telef etme ihtimali vardır. Şu halde Allah'ın emrettiği malı koruma çabası nerede? Ebü Hureyreden rivayet edilen bir hadiste, yaptığımız yoruma işaret eden hususlardan biri Hz. Peygamber'in (s.a.) şu sözüdür: “Alışveriş yapan taraflar, alışverişlerinden ayrılmadıkça yahut aralarında muhayyerlik şartı olmadıkça serbesttir”. Amr b. Şuayb'ın babası yoluyla dedesinden rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ©... Taraflar ayrılmadıkça; arkadaşı alışverişi fesh eder korkusuyla ayrılmayı aceleye getirmek hiç kimseye helâl olmaz”", Metindeki “yestakiluhu” (aan) sözü, kişinin arkadaşı fesih istemedikçe malı ona geri verme hakkı olmadığını gösterir. Hadis rivayetinde yer alan “alışverişlerinden ayrılmadıkları sürece...” anlamındaki ifade, ayrılmanın alışveriş akdini bitirmek olduğunu gösterir, başka bir şeye işaret etmez.
(SJAlışverişte muhayyerliğin vacip olmadığını gösteren hususlardan biri de Hz. Ömer'in (r.a.) “Alışveriş ya onu kesinleştirmek ya da muhayyer bırakmakla gerçekleşir”. Bu da Ebü Hureyre'nin rivayet ettiğine uygun olmuştur.
Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin meâlindeki ilâhi beyan, insanların karşılıklı rızasıyla ticaret bulununca bunun kazancını yemeye izin olduğuna işaret etmektedir. Ticaret aklı başında herkesçe bilinen bir husustur. Yine bilinmektedir ki, akdi bitirdikten sonra onu gerçekleştiren tarafların birbirinden ayrılması, halk nezdinde ticaret olarak bilinmemektedir. Fakat ayrılma hangi iş için bir araya gelinmişse, onun sona ermesi ve bitirilmesi ile olur, çünkü ihtiyaç bulunmadan bir mekânda durmak akıllı kimselerin adeti değildir. Bulunulan yerden ayrılmak, hikmet sahibi veya akılsızların ticaretten zannetmelerine ihtimali olan şeylerden degildir. Oysa yemeye izin verilmiştir, yemek ise menfaatlerin her türünden almaktan ibarettir. Dolayısıyla, ticareti karşılıklı rızaya dayalı bir şekilde tamamlamakla sahip olunduğu sabit olmuştur, başkası ile değil.
Tartışılmakta olan bu hususu “Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun” meâlindeki ilâhi beyan da desteklemiştir. Şahit getirilmesi gereken alışveriş birbirinden ayrılmak değil, karşılıklı akitleşmektir"“, Şahit getirmenin vacip olduğu bir konuda, hakkın vacip olmasından önce, alışverişte şahit tutmakla mükellef olmak uzak bir ihtimaldir. Dolayısıyla ayrılma gerçekleşmeden vacip olan bir şey satıcıya vacip kılınmıştır. Bütün insanların bildiği gibi hiçbir kimsenin kendisinden kurtulamayacağı “hakka muhalefetin caiz olmadığı” ilkesi ile yetinmekle beraber, zikrettiğimiz Kur'ân hükümleri sabit olmuştur. Öyle ki alışveriş yapan herkes aralarındaki şu hususu bilirler: Akitler eninde sonunda son bulur. Hakkı-hukuku bilen hiçbir kimsenin, yeri gelince buna aykırı davranması caiz değildir. Öyle ki bu gerçeği Peygamber aleyhisselâm bilir; sonra hidâyet önderleri de bundan kaçınmaz". En doğrusunu Allah bilir.
Şayet, “Birbirinden ayrılmadıkça alışveriş yapanlar muhayyerdir, şeklinde bir rivayet bulunmasaydı bu dediğiniz şey gerekli olurdu”, diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Sözkonusu haber -başka mânalara ihtimali olmakla birlikte- Kur'ân çerçevesinde bazı bilgilere ve halkın bazı uygulamalarına yorumlanmıştır, ancak haberin başka anlamlara taşıması daha uygundur. Ayrıca sözü edilen haber bazı yorumlara da açıktır: İlki şöyledir: Sözkonusu haber “Alışveriş yapan iki kişi böyle davranabilirler” anlamına gelebilir. Buna göre buifadedini-fıkhi bir gereklilik taşımaz. Bunun delili, Abdullah b. Amr'ın (r.a.) şu rivayetidir: Resülullah (s.a.) buyurmuştur ki “alışveriş yapan iki kişi, birbirinden ayrılmadıkları müddetçe muhayyerlik hakkına sahiptirler. Taraflardan birinin, karşı tarafın akdi feshetmeyi ister korkusuyla arkadaşından ayrılması helâl olmaz”. Şu ortaya çıkmıştır ki burada muhayyerlikle kastedilen şey, talep edildiği takdirde yerine getirilmesidir, tıpkı alışverişin bozulmasını istemek gibi. En doğrusunu Allah bilir.
(SJİkincisi, bu ifade ile “alışverişte devam ettikleri müddet” mânasının ŞEY kastedilmiş olmasıdır. Bunun delili lafzının bu anlama gelme ihtimali, ayrıca Cenâb-ı Hak'kın “Alışveriş yaptığınızda şahit tutun”“ meâlindeki beyanıdır; şahit tutmak alışveriş üzerinedir, alışveriş de iki kişinin yaptığı iştir. Tarafların akdi tamamlamalarıyla birlikte şahit tutma işi gerçekleştirilmiştir.
Bu yorum birkaç sebeple daha ugundur. Birincisi, “tebâyu” kelimesi dil açısından iki kişinin karşılıklı olarak yaptıkları bir fiildir, bu işle meşgul oldukları anda fiil ikisine ait olur, tıpkı “tedârub” (vuruşma) ve “tekâtül” (birbirini öldürme) gibi. İşi gerçekleştirmeden sonra ise isimlendirme, fiil babından değil de hikâye babından olur. “Tebâyeâ” “wus” (iki kişi alışveriş yaptı) sözünde de durum böyledir, her ne kadar alışveriş bu iki kişinin fiili ise de taraflardan diğeri hazır olunca her birinin sarf ettiği fiilin sonucu olduğundan, sanki iki taraf akdin sıhhatinde ortak olmuşlardır, “hattâ yeteferrekâ” sözünde olduğu gibi. “Teferruk” iki kişinin yaptığı işin adıdır. Fakat bu iki kişiden biri alışveriş mekânından ayrılır da diğeri ayrılmazsa, digerinin yanında bulunmayan zat da ayrılma konumuna geçer, çünkü ikisinden biri diğerinden yanında bulunmamaktadır. Sanki bunlar birbirinden ayrılma hususunda ortak olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Ebü Hureyre'den rivayet edilen hadise göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Alışveriş yapanlar, alışverişlerinden ayrılmadıkça muhayyerlik hakkına sahiptir”. Tarafların satışları ise bilinmektedir. En doğrusunu Allah Üçüncüsü, akıl sahipleri, bulundukları yerden ayrılmadan önce alışverişlerini yapmalarının gerektiği noktasında görüş birliğine varmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Dördüncüsü, sözkonusu tarif, alışverişleri ıslah etmek için yapılmalı- 181 dır, taraflar birbirinden ayrılmadıkça düzeltme yapma imkânına sahip olurlar, fakat ayrılınca bu imkâna sahip olmazlar. Aslında bu daha uygundur, çünkü bazan tam bir ayrılma alışverişin bozulması ve düzeltmenin engellenmesi için şart kılınır. Oysa bazı akitler vardır ki teslim alınmak suretiyle ıslah edilir, o da birbirinden ayrılmadan önce bulunmakla olur. Sonra ayrılma bulununca düzeltmek bulunmaz. Düzeltme konusunda sözlü islah da bunun gibidir. Buna göre bir kimse diğerine: “Seç” derse, eğer bu, söz bakımından ayrılma ise muBu hadisin kaynağı biraz önce geçmiştir.
hayyerlik hakkı kesilir. Islah noktasında bunda, “sana bunu sattım” sözü üzerine eklenen bir şey yoktur. Dolayısıyla ayrılmanın düzeltmek için değil, bunu kesmek olduğu sabit olmuştur“.
Alışverişte insanların iki örfü vardır: Biri akitleşmede, diğeri de karşılıklı teslim almada. ( Dolayısıyla hadiste kastedilen anlam karşılıklı teslim alma “tekâbud” olur ki o da “muravada” yani karşılıklı alıp vermedir. Taraflardan her biri diğerini terk edince, teslim ettikleri ve yanlarında tuttukları ticaret malının, şeylerin aralarında ortak olmasına göre olur. Bu durum, yine karşılıklı rızaya dayalı mubahlık konusundaki âyetin, yani tefsirini yapmakta olduğumuz 29. âyetin gereği de böyledir. “Ticaret” kelimesi bazan satış sözkonusu olmadan mubadele (değişim) anlamında da kullanılır, şu ilâhi beyanlarda görüldüğü gibi: “İşte onlar hidâyete karşılık sapıklığı satın aldılar”: “Allah inananlardan, cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın aldı”; “Fakat ticaretleri kâr etmemiştir”.
Karşılıklı ticarette bir de şu husus vardır: Neticesi henüz bağlanmamış (mevküf) alışverişten -karşılıklı rıza bulunduğu için- yemek vaktinde yenilebilir. Bu tür alışverişte görme muhayyerliği hakkı vardır, çünkü rıza gerekli sebep kılınmıştır; bilinmeyen bir hususta rıza tahakkuk etmeyip ancak görmekle oluşur. Yine bu tür alışverişte kabzetme yoluyla akit gerçekleşir. Çünkü sözü edilen ticaret, yemeği ilgilendirir; buna da kabzetmesiyle ulaşılır. Kabz gerçekleşmeksizin yok olursa ticaretin dayandığı şey de ortadan kalkar, dolayısıyla alışveriş bâtıl olur, En doğrusunu Allah bilir.
Kendinizi öldürmeyin. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır: Yani bir kısmınız bir kısmınızı öldürmesin. Çünkü birini öldüren kimse, buna karşılık kendisi de öldürülür, dolayısıyla başkasını öldüren sanki kendini öldürmüş olur, şayet başkasını öldürmeseydi kendisi de öldürülmeyecekti. İkincisi, Allah Teâlâ öldürmeyi insanların kendilerine nispet etmiştir, çünkü insanların hepsi tek bir can gibidir, zaten hepsi tek bir cinsten ve tek bir cevherden yaratılmıştır.
Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. Yani Yüce Allah'ın aranızda kısas cezasını meşrü kılması, cana karşılık can, mala karşılık mal alma hükmünü koyması onun rahmetindendir, bunda hayatınız ve mallarınızın bekası sözkonusudur. Yine hepinizi tek bir asıldan yaratması da onun rahmetinin eseridir; çünkü cevher sahibi olan herkes kendi cevheri ile uyum içinde olur ve onunla huzur bulur. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın size elçiler göndermesi, kitaplar indirmesi ve gidilecek yolları sizin için açıklaması O'nun size yönelik rahmetinin eseridir. Yine (hemen) cezalandırmayıp size mühlet vermesi, kötülüklerinizi örtmesi ve sizi tövbe etmeye çağırması da kendi rahmetindendir. Onun rahmet eserlerinden biri de afetleri sizden uzaklaştırması, rızkınızı genişletmesi, özellikle inananlara özel bir lütufla yol göstermesi ve her türlü hastalıktan korumasıdır.
---
Dipnotlar:
35 “Allah onların kalplerine fazla rağbet ve fazla hırs koyduğu için mallarını, evlatlarını, vatanlarını gönül hoşluğu ile rağbetle, belki şevkle terkettiler” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe důçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah'tır”. 38 “O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”. bâtıl bir şekilde mal yemekle, karşılıklı rıza dışındaki ticareti kastettiğini göstermektedir. Gerçekte birinin malı, diğerine intikal etse de onu bâtıl yoldan yemek, başkasının malını alıp itlaf etmek ve bedelini ödemek zorunda olmaktır. Dolayıyla ıvaz olarak verdiği bedel itlaf ettiği mala karşılık kısas olur, fakat bu, gerçekte ticaret görünümündedir”, at “Bunun iki yönden istisnâ oluşturması ihtimal dâhilindedir. Biri, Yüce Allah'ın “illâ enteküne ticareten” “ticaret olursa müstesnâ” meâlindeki beyanıdır. Bu da mutlak sözden kastedilenin, mutlak mâna olmayıp mukayyed (kayıtlı) bir mâna olduğunu açıklamak içindir. Burada umümi mâna değil de özel bir mana kastedilmiştir. Sanki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Mallarınızı aranızda, kerşılıklı rızaya dayalı olmayan ticaret yolu ile yemeyin. Karşılıklı rıza ile yapılan ticaret olursa bu müstesnâdır? Allah karşılıklı rıza ile ticaret yapmayı helâl, karşılıklı rızaya dayanmayan ticareti de haram kılmıştır. Dolayısıyla ticaret iki türlü olmaktadır: Biri, yapmak helâl olmakla birlikte mülkiyeti gerektiren, diğeri, yapmak helâl olmamakla birlikte mülkiyeti gerektiren ticarettir. Dolayısıyla bu cinsten istisnâ olur ve Yüce Allah'ın şu sözü gibi olur: “Aslında biz, Lüt'un ailesi dışında, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik”. Lüt ailesinin istisnâsı, “ilâ kavmin mucrimin” sözü mutlak bir ifade olarak İbrâhim ve diğer peygamberlerin kavimlerinden olan kimseleri kapsamına alsa da Allah'ın, bununla Lüt kavminin özel bir kesimini kastettiğine işaret eder. Ancak burada Lüt kavminin tahsis edilmesi ve mutlak ifadenin kayıtlandırılması sözkonusu olmakla beraber, cins ve türden istisnâda bulunmak mümkün olmaz. Çünkü Lüt'un ailesi suçlu kimseler değillerdi. Fakat biz onu, söylediğimiz şu sözün bir örneği, bir benzeri olarak zikrettik. Bu söz de şudur: “Istisnâ, bazen müstesnâminh'ten (kendisinden) istisnâ edilenden kast edilen mânayı tahsis etmeye işaret eder. Sonra, müstesnâminh olan mutlak söz ile özel bir mâna kastedilmiş olduktan sonra, bazen istisnâ bu türden olur da gerçek olur. Bazan da türünün dışından istisnâ olur da “lakin” kelimesi anlamında mecaz olur. Ancak şu var ki, bu âyette ki istisnâ, mutlak söz ile kastedilenin karşılıklı rıza dışında ticaret olmakla tahsisi ve kayıtlandırılmasına işaret edince, istisnâ kendi türünden olmuştur. Bu durumda hakikat olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b; Medine nüshası, vr. 184a). “Müstesnaminh'de (kendisinden çıkarılan), batıl bir şekilde yemeyi ticaret yolu ile kayıtlandırmaya işaret eden bir delil vardır. Çünkü Yüce Allah: “beyneküm” “Aranızda bâtıl bir şekilde...” buyurmuştur. “beyne” kelimesi, ancak iki taraftan bedel sözkonusu olan yerde kullanılır. İki taraftan bedel olan muamele ise ticarettir. Ancak, ticaret iki türlüdür: Biri kendisi ile meydana gelen mülk caiz ve helal olur, diğeri caiz olmaz, belki ondan doğan mülkiyet fasit olur. Dolayısıyla, Allah fasit ticaretten doğan mülkü yemeyi yasakladı, sahih ticaretle hâsıl olanı ise mubah kıldı. Dolayısıyla, bu istisnâ bir şekilde kendi cinsinden istisnâ olmuştur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b; Medine nüshası, 418 “Eğer bir birinden ayrılmadan önce şahit getirirse, arkadaşının kendisinde para alacağı olduğunu ikrar etmesi hususunda yalancı olur. Çünkü alışveriş tamamlanmıştır. Satıcıya bu şahit tutmanın nasıl bir faydası olur ki? Satıcının eşyayı geri alma hakkı vardır, dolayısıyla parayı ikrar etmesi batıl olur. 49 Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'inde Ebü Hureyre'den rivayet edilmiştir:; Sahih-i Buhaâri'de de İbn Ömer'den rivayet edilmiştir. Ebü Dâvüd, “Buyü”, 51; Tirmizi, “Buyü”, 26. Tirmizi bu hadisi hakkında hasen demiştir. Karşı taraf akdi fesheder korkusuyla hiç kimseye, akit meclisinden ayrılmayı aceleye getirmesi helal olmaz. “Feshetmeyi ister...” ifadesi, arkadaşı feshetmedikçe reddetme hakkına sahip olmadığına delalet eder. Yine Hz. Peygamber'in (s.a.v.) “ayrılmadıkça” sözü de buna delalet eder. “2? o Abdurrazzâk, “el-Musannef”, VIII, 52. “Bu âyette, akit mekânından ayrılma kaydı olmaksızın, karşılıklı rıza ile ticaret yapmakla malı yemenin mubah olması sözkonusudur. Dolayısıyla, âyetin zâhiri, alışverişin tarafların karşılıklı rızası ile gerçekleştiğine işaret eder, başkası değil... Oysa Yüce Allah karşılıklı rızaya dayalı ticaret yolu ile malı yemeyi mubah kılmıştır. Bu da kişinin, ara vermeksizin ticareti tamamlamakla satılan mala sahip olduğuna işaret eder. Öyle ki, kişinin bunu yemesi mubah olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b). 4355 Şârih açıklama konumunda şunları söylemiştir: “Bizim söylediğimiz görüşü, Yüce Allah'ın “Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun” meâlindeki beyanı desteklemektedir. Hakında şahit tutulacak olan alışveriş, birbirinden ayrılmak değil, halkın örfünde akitleşmektir. Şahit tutmak alışveriş sebebiyle gerekli hakları koruma altına almak içindir. Dolayısıyla şahit tutmanın vacip oluşuna ayrılmak değil, iki taraftan alışverişin gerçekleşmesi işaret etmektedir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b; Medine nüshası, vr. 184b). “Alışveriş ehli olan herkes, alışveriş akdini bitirmekle aralarında mülkiyetin vukü bulacağını bilir ve buna inanırlar. Bu Hz. Peygamber'in (s.a.), ondan sonra ki hidâyet önderlerinin de bildiği açık bir şeydir, onlar biliyorlarki bunu yasaklamıyordu... Halkın büyük çoğunluğunun müptela olduğu ve kimsenin kurtulamayacağı bir şeyi bilmemek mümkün değildir. Bu durum, rivayetin ve neshedildiği düşüncesinin yanlış oldugunu gösteriyor. Çünkü Kur'ân'a ve icmaâ muhalefet taşıyan nitelikteki bir hadisin rivayet edilmesi mümkün değildir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b-162a; Medine nüshası, Bu hadisin kaynağı biraz önce geçmiştir. e “Mekân bakımından ayrılma, engellenmesi ve fesadın (alışverişin) bozulmasını gerçekleştirmesi için sınır kılınmıştır. Çünkü “bey” yani satma yahut “şirâ” yani satınalma sözü taraflardan birinde bulununca, sonradan mekân bakımından ayrılma da olunca düzgün alışveriş yapma hakkına sahip olmazlar. Bunun gibi, kabzın “teslim alma” alışverişin sahih olması üzerindeki geçerlilik şartı olduğu satışta -ki bu sarf ve selem alışverişidir- da hüküm böyledir. Kabzetmeden önce taraflardan biri ayrılırsa akit batıl olur. Teslim almak düzgün (uygun) olmasının engellenmesine alamet olunca düzgün olmasına (salah) nasıl alem olur? Dolayısıyla bu durum şuna işaret ediyor: Salah (düzgün) olmanın başka bir şey ile ilgisi vardır, o da sahibinin sözünün bulunmasıdır. Bununla ıslahtan kurtulmak tahakkuk eder. Eğer, ayrılmaktan beden ve mekân ayrılması kastedilmişse, bundan murad edilenin, kabul ve reddetme muhayyerliği olma ihtimali vardır, zikrettiğimiz tercih türleri dolayısıyla bu mânaya hamletmek vacip olur. Eğer muhayyerlikten fesih yahut izin verme muhayyerliği kastedilmişse bundan özel bir akdin kast edilme ihtimali de vardır. Mekân bakımından ayrılmaktan murad edilen şey sarf ve selem akdidir. Çünkü bu akitlerde kabzdan (teslim almadan) önce akit tamam olmaz, taraflardan her birinin, mekândan ayrılmadan önce muhayyerlik hakkı olur. Nice âm (umümi) lafız vardır ki, zikredilir fakat ondan has (özel) bir mâna kastedilir” (Semerkandi, Şerhu t-Tevilât, vr. 162b; Medine nüshası, vr. Muravada: karşılıklı alıp vermedir.
Nisa' 4:29
Allah yükünüzü hafifletmek ister. Bu ilâhi beyanın şu mânaya gelme ihtimali vardır: Cenâb-ı Hak, yükümüzü hafifletmiş ve geçmiş ümmetlere yüklediği ağır işler, sıkıntılar, zorluklar ve güçlükleri bize yüklememiştir. Meselâ oların tövbelerinin kabul edilmesini birbirlerini (veya kendi nefislerini) öldürmesi şeklinde belirlenmiştir'. O, bizim tövbemizi kalben pişman olmak, yaptığımız günahlardan tövbe etmekten ibaret kılmıştır. Şöyle de denilebilir: Bize yönelik muamelelerini hafif tutmuştur; öyle ki kökümüzü kazımamış, kendisine muhalefette bulunmak ve O'na taati terk etmek yüzünden bizi yok etmemiştir. Oysa ki geçmiş ümmetlerin kökünü kazıyarak helak etmiştir. Yine Allah Teâlâ işimizi hafifletmesi meyanında hac, cihat ve benzeri türden olmak getirmekten daha kolay ve hafif yaptı. İşte bu, O'nun katından bir lütuf ve rahmet olarak Allah'ın yükümüzü hafifletmesi ve kolaylaştırmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Çünkü inban zayıf yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak'kın, bu beyanıyla kâfiri kastetme ihtimali vardır. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: ( “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır, başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur”, Şöyle, denilmiştir: Kur'ân'da insanın zikredildiği her yerde kâfir kastedilmiştir: Zâfından ötürü kâfirin kalbi daralır, nimetlerin içinde uzun süre terk edilmesi sebebiyle nefsine usanç gelir. Allah Teâlâ'nın, bu beyanında, hem kâfiri, hem de müslümanı kastetme ihtimali vardır. İnsanı başlangıç döneminde zayıf olarak nitelemiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Allah sizi zayıf olarak yarattı””. İnsanı zâfla nitelemek, zatındaki zayıflık dolayısıyla olana ihtimali vardır. Allah'ın kendisine yüklediği itaat ve ibadetlerden usanır. O, melekler gibi değildir, nitekim Allah Teâlâ melekleri zayıflık göstermeyen, yorulmayan ve bıkmadan gece gündüz Allah'ı tenzih eden varlıklar olarak nitelemiştir”. Fakat Âdem'in oğulları böyle değildir.
9 “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve kendinizi öldürme yin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”
Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak ticaret olursa müstesnâ. Buradaki istisnânın dış görünüşü, müstesnânın cinsinden değildir, Çünkü Allah, karşılıklı rıza ile yapılan ticareti, aralarında bâtıl bir şekilde mal yemekten istisnâ etmiştir. Malı bâtıl bir şekilde yemek ise ticaret cinsinden olmadığı gibi, ticaret de malı bâtıl bir şekilde yemek cinsinden bir şey değildir. Aslında istisnâ, mücmel olan bir sözden kastedilen manayı tahsis etmektedir. [§]Müstesnâ, müstesnâ minhin türünden olmazsa bu nasıl caiz olur? Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- burada müstesnânın, başlangıç ve yeni bir cümle olma ihtimali vardır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Mallarınızı aranızda bâtıl bir şeklide değil karşılıklı rızaya dayalı ticaret yoluyla yiyin” Yüce Allah'ın şu beyanı da bunun gibidir: “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”, Allah Teâlâ bu âyette selâmı istisnâ etmiştir, oysa selâm boş söz cinsinden değildir. Şu halde mânası, zikrettiğimiz şekildedir: Orada boş söz işitmezler, fakat selâm sözü işitirler.
Âyetteki istisnâda, mutlak olan bir sözün tahsis edildiğini açıklama ihtimali de vardır; Cenâb-ı Hak'kın şu beyanında olduğu gibi: “Dediler ki Aslında biz suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik, yalnız Lüt'un ailesi müstesnâ”. Burada Allah Teâlâ'nın Lüt ailesini istisnâ etmesi, “suçlu kavim” ifadesiyle özel olarak Lüt kavmini kastettiğini göstermektedir, çünkü İbrâhim aleyhisselâm ve diğer peygamberlerin ümmetlerinde de suçlu kavimler vardı; dolayısıyla buradaki istisnâ, husüsi bir mânanın murat edildiğine işaret etmiştir. Buna göre Yüce Allah'ın karşılıklı rıza ile ticaret yapmayı istisnâ etmesi, [ ]Mal aralarında bâtıl bir yolla yemek, caiz ve helâl olmayacak şekilde yemek mânasına da ihtimali vardır. Çünkü “beyne” kelimesi sadece iki taraflı bedel olan yerde kullanılır. Sözkonusu ettiğimiz mâna muhtemel olunca, bir yönden helâl olur, diğer yönden ise helâl olmaz”.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin muhtevasında ticaretin, bir şeyi bir bedel karşılığında değiştirmek ve bir şeyi yine bir şeye mukabil terk etmekten ibaret olduğunu gösteren delil vardır. Cenâb-ı Hak'kın “İşte onlar, hidâyet karşılığında sapıklığı satın alanlardır”, meâlindeki beyanına bakmaz mısın? O, âyette satınalmayı zikretmiştir, halbuki onlardan vukü bulan iş, küfür karşılığında hidâyeti terk etmekten başka bir şey değildir. Ayrıca Yüce Allah, buna ticaret adını vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Onların ticareti kazanç sağlamadı ve onlar hidâyete erişmiş olmadılar”.
Yine bu âyet-i kerimede, alışverişin, iki taraf arasında karşılıklı rıza ile tamamlanacağına işaret vardır ve bazılarının söylediği gibi değildir: Karşılıklı rıza olsa da akdin yapıldığı mekândan ayrılmadıkça alışveriş tamamlanmaz. Onlar bu görüşleri ile âyetin zâhiri hükmünü terk etmiştir.
Şayet sözkonusu kişiler, Hz. Peygamber'in: “Birbirinden ayrılmadıkça alışverişi yapanlar muhayyerdir” meâlindeki hadisini delil getirirlerse bunun anlamı bize göre şöyledir: Bir adam diğerine: “Kölemi sana şu kadarla sattım” dese, arkadaşının da o mecliste bulunduğu süre içinde “Satışı kabul ettim” deme hakkına sahiptir. Yahut “Sana sattım” dediği an, diğeri “kabul ettim” demeden önce alışveriş akdinden dönme hakkı mânasına gelir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.): “İkisi birbirinden ayrılmadıkça” ifadesi, ikisinin o mekândan bedenen ayrılmış olmasını gerektirmez. Görmez misin ki, Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmuştur: “Eğer karı koca ayrılırlarsa Allah bol rızkından onların ihtiyaçlarını giderir”. Bu ifadeden hem mekân, hem de beden yönünden ayrılma mânası anlaşılmaz. Sözkonusu âyet, boşama hakkındaki bir ifadeyi yansıtmaktadır. Halbuki tefsiri yapılan âyette, Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında olması durumunda müstesnâdır meâlindeki söze dayalı olarak karşılıklı rızanın bulunması ile alışverişin tamamlandığının açıklaması vardır.
177 [9]Yine buna işaret eden hususlardan biri, Yüce Allah'ın, “Alışveriş yaptıgınızda şahit tutun”7 meâlindeki beyanıdır. Alışveriş karşılıklı rıza ile tamamlanmayacak olsa, kişi ne zaman şahit tutacak? Ayrılmadan önce mi, sonra mı? Şayet ayrılmadan önce şahit tutsa, alışveriş tamamlanmamışsa o takdirde karşı tarafın kendisinden alacağı olduğu hususunda doğru mu, yoksa yalan mı söylediği sorusu akla gelir. Eğer ikrar eden tarafın, eşyayı geri vermek suretiyle ikrarını iptal etme hakkı olursa, şahit tutmanın ona ne faydası olur? Eğer taraflar birbirinden ayrıldıktan sonra şahit getirirse, şahit getirmeden önce malı telef etme ihtimali vardır. Şu halde Allah'ın emrettiği malı koruma çabası nerede? Ebü Hureyreden rivayet edilen bir hadiste, yaptığımız yoruma işaret eden hususlardan biri Hz. Peygamber'in (s.a.) şu sözüdür: “Alışveriş yapan taraflar, alışverişlerinden ayrılmadıkça yahut aralarında muhayyerlik şartı olmadıkça serbesttir”. Amr b. Şuayb'ın babası yoluyla dedesinden rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ©... Taraflar ayrılmadıkça; arkadaşı alışverişi fesh eder korkusuyla ayrılmayı aceleye getirmek hiç kimseye helâl olmaz”", Metindeki “yestakiluhu” (aan) sözü, kişinin arkadaşı fesih istemedikçe malı ona geri verme hakkı olmadığını gösterir. Hadis rivayetinde yer alan “alışverişlerinden ayrılmadıkları sürece...” anlamındaki ifade, ayrılmanın alışveriş akdini bitirmek olduğunu gösterir, başka bir şeye işaret etmez.
(SJAlışverişte muhayyerliğin vacip olmadığını gösteren hususlardan biri de Hz. Ömer'in (r.a.) “Alışveriş ya onu kesinleştirmek ya da muhayyer bırakmakla gerçekleşir”. Bu da Ebü Hureyre'nin rivayet ettiğine uygun olmuştur.
Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin meâlindeki ilâhi beyan, insanların karşılıklı rızasıyla ticaret bulununca bunun kazancını yemeye izin olduğuna işaret etmektedir. Ticaret aklı başında herkesçe bilinen bir husustur. Yine bilinmektedir ki, akdi bitirdikten sonra onu gerçekleştiren tarafların birbirinden ayrılması, halk nezdinde ticaret olarak bilinmemektedir. Fakat ayrılma hangi iş için bir araya gelinmişse, onun sona ermesi ve bitirilmesi ile olur, çünkü ihtiyaç bulunmadan bir mekânda durmak akıllı kimselerin adeti değildir. Bulunulan yerden ayrılmak, hikmet sahibi veya akılsızların ticaretten zannetmelerine ihtimali olan şeylerden degildir. Oysa yemeye izin verilmiştir, yemek ise menfaatlerin her türünden almaktan ibarettir. Dolayısıyla, ticareti karşılıklı rızaya dayalı bir şekilde tamamlamakla sahip olunduğu sabit olmuştur, başkası ile değil.
Tartışılmakta olan bu hususu “Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun” meâlindeki ilâhi beyan da desteklemiştir. Şahit getirilmesi gereken alışveriş birbirinden ayrılmak değil, karşılıklı akitleşmektir"“, Şahit getirmenin vacip olduğu bir konuda, hakkın vacip olmasından önce, alışverişte şahit tutmakla mükellef olmak uzak bir ihtimaldir. Dolayısıyla ayrılma gerçekleşmeden vacip olan bir şey satıcıya vacip kılınmıştır. Bütün insanların bildiği gibi hiçbir kimsenin kendisinden kurtulamayacağı “hakka muhalefetin caiz olmadığı” ilkesi ile yetinmekle beraber, zikrettiğimiz Kur'ân hükümleri sabit olmuştur. Öyle ki alışveriş yapan herkes aralarındaki şu hususu bilirler: Akitler eninde sonunda son bulur. Hakkı-hukuku bilen hiçbir kimsenin, yeri gelince buna aykırı davranması caiz değildir. Öyle ki bu gerçeği Peygamber aleyhisselâm bilir; sonra hidâyet önderleri de bundan kaçınmaz". En doğrusunu Allah bilir.
Şayet, “Birbirinden ayrılmadıkça alışveriş yapanlar muhayyerdir, şeklinde bir rivayet bulunmasaydı bu dediğiniz şey gerekli olurdu”, diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Sözkonusu haber -başka mânalara ihtimali olmakla birlikte- Kur'ân çerçevesinde bazı bilgilere ve halkın bazı uygulamalarına yorumlanmıştır, ancak haberin başka anlamlara taşıması daha uygundur. Ayrıca sözü edilen haber bazı yorumlara da açıktır: İlki şöyledir: Sözkonusu haber “Alışveriş yapan iki kişi böyle davranabilirler” anlamına gelebilir. Buna göre buifadedini-fıkhi bir gereklilik taşımaz. Bunun delili, Abdullah b. Amr'ın (r.a.) şu rivayetidir: Resülullah (s.a.) buyurmuştur ki “alışveriş yapan iki kişi, birbirinden ayrılmadıkları müddetçe muhayyerlik hakkına sahiptirler. Taraflardan birinin, karşı tarafın akdi feshetmeyi ister korkusuyla arkadaşından ayrılması helâl olmaz”. Şu ortaya çıkmıştır ki burada muhayyerlikle kastedilen şey, talep edildiği takdirde yerine getirilmesidir, tıpkı alışverişin bozulmasını istemek gibi. En doğrusunu Allah bilir.
(SJİkincisi, bu ifade ile “alışverişte devam ettikleri müddet” mânasının ŞEY kastedilmiş olmasıdır. Bunun delili lafzının bu anlama gelme ihtimali, ayrıca Cenâb-ı Hak'kın “Alışveriş yaptığınızda şahit tutun”“ meâlindeki beyanıdır; şahit tutmak alışveriş üzerinedir, alışveriş de iki kişinin yaptığı iştir. Tarafların akdi tamamlamalarıyla birlikte şahit tutma işi gerçekleştirilmiştir.
Bu yorum birkaç sebeple daha ugundur. Birincisi, “tebâyu” kelimesi dil açısından iki kişinin karşılıklı olarak yaptıkları bir fiildir, bu işle meşgul oldukları anda fiil ikisine ait olur, tıpkı “tedârub” (vuruşma) ve “tekâtül” (birbirini öldürme) gibi. İşi gerçekleştirmeden sonra ise isimlendirme, fiil babından değil de hikâye babından olur. “Tebâyeâ” “wus” (iki kişi alışveriş yaptı) sözünde de durum böyledir, her ne kadar alışveriş bu iki kişinin fiili ise de taraflardan diğeri hazır olunca her birinin sarf ettiği fiilin sonucu olduğundan, sanki iki taraf akdin sıhhatinde ortak olmuşlardır, “hattâ yeteferrekâ” sözünde olduğu gibi. “Teferruk” iki kişinin yaptığı işin adıdır. Fakat bu iki kişiden biri alışveriş mekânından ayrılır da diğeri ayrılmazsa, digerinin yanında bulunmayan zat da ayrılma konumuna geçer, çünkü ikisinden biri diğerinden yanında bulunmamaktadır. Sanki bunlar birbirinden ayrılma hususunda ortak olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Ebü Hureyre'den rivayet edilen hadise göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Alışveriş yapanlar, alışverişlerinden ayrılmadıkça muhayyerlik hakkına sahiptir”. Tarafların satışları ise bilinmektedir. En doğrusunu Allah Üçüncüsü, akıl sahipleri, bulundukları yerden ayrılmadan önce alışverişlerini yapmalarının gerektiği noktasında görüş birliğine varmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Dördüncüsü, sözkonusu tarif, alışverişleri ıslah etmek için yapılmalı- 181 dır, taraflar birbirinden ayrılmadıkça düzeltme yapma imkânına sahip olurlar, fakat ayrılınca bu imkâna sahip olmazlar. Aslında bu daha uygundur, çünkü bazan tam bir ayrılma alışverişin bozulması ve düzeltmenin engellenmesi için şart kılınır. Oysa bazı akitler vardır ki teslim alınmak suretiyle ıslah edilir, o da birbirinden ayrılmadan önce bulunmakla olur. Sonra ayrılma bulununca düzeltmek bulunmaz. Düzeltme konusunda sözlü islah da bunun gibidir. Buna göre bir kimse diğerine: “Seç” derse, eğer bu, söz bakımından ayrılma ise muBu hadisin kaynağı biraz önce geçmiştir.
hayyerlik hakkı kesilir. Islah noktasında bunda, “sana bunu sattım” sözü üzerine eklenen bir şey yoktur. Dolayısıyla ayrılmanın düzeltmek için değil, bunu kesmek olduğu sabit olmuştur“.
Alışverişte insanların iki örfü vardır: Biri akitleşmede, diğeri de karşılıklı teslim almada. ( Dolayısıyla hadiste kastedilen anlam karşılıklı teslim alma “tekâbud” olur ki o da “muravada” yani karşılıklı alıp vermedir. Taraflardan her biri diğerini terk edince, teslim ettikleri ve yanlarında tuttukları ticaret malının, şeylerin aralarında ortak olmasına göre olur. Bu durum, yine karşılıklı rızaya dayalı mubahlık konusundaki âyetin, yani tefsirini yapmakta olduğumuz 29. âyetin gereği de böyledir. “Ticaret” kelimesi bazan satış sözkonusu olmadan mubadele (değişim) anlamında da kullanılır, şu ilâhi beyanlarda görüldüğü gibi: “İşte onlar hidâyete karşılık sapıklığı satın aldılar”: “Allah inananlardan, cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın aldı”; “Fakat ticaretleri kâr etmemiştir”.
Karşılıklı ticarette bir de şu husus vardır: Neticesi henüz bağlanmamış (mevküf) alışverişten -karşılıklı rıza bulunduğu için- yemek vaktinde yenilebilir. Bu tür alışverişte görme muhayyerliği hakkı vardır, çünkü rıza gerekli sebep kılınmıştır; bilinmeyen bir hususta rıza tahakkuk etmeyip ancak görmekle oluşur. Yine bu tür alışverişte kabzetme yoluyla akit gerçekleşir. Çünkü sözü edilen ticaret, yemeği ilgilendirir; buna da kabzetmesiyle ulaşılır. Kabz gerçekleşmeksizin yok olursa ticaretin dayandığı şey de ortadan kalkar, dolayısıyla alışveriş bâtıl olur, En doğrusunu Allah bilir.
Kendinizi öldürmeyin. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır: Yani bir kısmınız bir kısmınızı öldürmesin. Çünkü birini öldüren kimse, buna karşılık kendisi de öldürülür, dolayısıyla başkasını öldüren sanki kendini öldürmüş olur, şayet başkasını öldürmeseydi kendisi de öldürülmeyecekti. İkincisi, Allah Teâlâ öldürmeyi insanların kendilerine nispet etmiştir, çünkü insanların hepsi tek bir can gibidir, zaten hepsi tek bir cinsten ve tek bir cevherden yaratılmıştır.
Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. Yani Yüce Allah'ın aranızda kısas cezasını meşrü kılması, cana karşılık can, mala karşılık mal alma hükmünü koyması onun rahmetindendir, bunda hayatınız ve mallarınızın bekası sözkonusudur. Yine hepinizi tek bir asıldan yaratması da onun rahmetinin eseridir; çünkü cevher sahibi olan herkes kendi cevheri ile uyum içinde olur ve onunla huzur bulur. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın size elçiler göndermesi, kitaplar indirmesi ve gidilecek yolları sizin için açıklaması O'nun size yönelik rahmetinin eseridir. Yine (hemen) cezalandırmayıp size mühlet vermesi, kötülüklerinizi örtmesi ve sizi tövbe etmeye çağırması da kendi rahmetindendir. Onun rahmet eserlerinden biri de afetleri sizden uzaklaştırması, rızkınızı genişletmesi, özellikle inananlara özel bir lütufla yol göstermesi ve her türlü hastalıktan korumasıdır.
---
Dipnotlar:
35 “Allah onların kalplerine fazla rağbet ve fazla hırs koyduğu için mallarını, evlatlarını, vatanlarını gönül hoşluğu ile rağbetle, belki şevkle terkettiler” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe důçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah'tır”. 38 “O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”. bâtıl bir şekilde mal yemekle, karşılıklı rıza dışındaki ticareti kastettiğini göstermektedir. Gerçekte birinin malı, diğerine intikal etse de onu bâtıl yoldan yemek, başkasının malını alıp itlaf etmek ve bedelini ödemek zorunda olmaktır. Dolayıyla ıvaz olarak verdiği bedel itlaf ettiği mala karşılık kısas olur, fakat bu, gerçekte ticaret görünümündedir”, at “Bunun iki yönden istisnâ oluşturması ihtimal dâhilindedir. Biri, Yüce Allah'ın “illâ enteküne ticareten” “ticaret olursa müstesnâ” meâlindeki beyanıdır. Bu da mutlak sözden kastedilenin, mutlak mâna olmayıp mukayyed (kayıtlı) bir mâna olduğunu açıklamak içindir. Burada umümi mâna değil de özel bir mana kastedilmiştir. Sanki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Mallarınızı aranızda, kerşılıklı rızaya dayalı olmayan ticaret yolu ile yemeyin. Karşılıklı rıza ile yapılan ticaret olursa bu müstesnâdır? Allah karşılıklı rıza ile ticaret yapmayı helâl, karşılıklı rızaya dayanmayan ticareti de haram kılmıştır. Dolayısıyla ticaret iki türlü olmaktadır: Biri, yapmak helâl olmakla birlikte mülkiyeti gerektiren, diğeri, yapmak helâl olmamakla birlikte mülkiyeti gerektiren ticarettir. Dolayısıyla bu cinsten istisnâ olur ve Yüce Allah'ın şu sözü gibi olur: “Aslında biz, Lüt'un ailesi dışında, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik”. Lüt ailesinin istisnâsı, “ilâ kavmin mucrimin” sözü mutlak bir ifade olarak İbrâhim ve diğer peygamberlerin kavimlerinden olan kimseleri kapsamına alsa da Allah'ın, bununla Lüt kavminin özel bir kesimini kastettiğine işaret eder. Ancak burada Lüt kavminin tahsis edilmesi ve mutlak ifadenin kayıtlandırılması sözkonusu olmakla beraber, cins ve türden istisnâda bulunmak mümkün olmaz. Çünkü Lüt'un ailesi suçlu kimseler değillerdi. Fakat biz onu, söylediğimiz şu sözün bir örneği, bir benzeri olarak zikrettik. Bu söz de şudur: “Istisnâ, bazen müstesnâminh'ten (kendisinden) istisnâ edilenden kast edilen mânayı tahsis etmeye işaret eder. Sonra, müstesnâminh olan mutlak söz ile özel bir mâna kastedilmiş olduktan sonra, bazen istisnâ bu türden olur da gerçek olur. Bazan da türünün dışından istisnâ olur da “lakin” kelimesi anlamında mecaz olur. Ancak şu var ki, bu âyette ki istisnâ, mutlak söz ile kastedilenin karşılıklı rıza dışında ticaret olmakla tahsisi ve kayıtlandırılmasına işaret edince, istisnâ kendi türünden olmuştur. Bu durumda hakikat olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b; Medine nüshası, vr. 184a). “Müstesnaminh'de (kendisinden çıkarılan), batıl bir şekilde yemeyi ticaret yolu ile kayıtlandırmaya işaret eden bir delil vardır. Çünkü Yüce Allah: “beyneküm” “Aranızda bâtıl bir şekilde...” buyurmuştur. “beyne” kelimesi, ancak iki taraftan bedel sözkonusu olan yerde kullanılır. İki taraftan bedel olan muamele ise ticarettir. Ancak, ticaret iki türlüdür: Biri kendisi ile meydana gelen mülk caiz ve helal olur, diğeri caiz olmaz, belki ondan doğan mülkiyet fasit olur. Dolayısıyla, Allah fasit ticaretten doğan mülkü yemeyi yasakladı, sahih ticaretle hâsıl olanı ise mubah kıldı. Dolayısıyla, bu istisnâ bir şekilde kendi cinsinden istisnâ olmuştur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b; Medine nüshası, 418 “Eğer bir birinden ayrılmadan önce şahit getirirse, arkadaşının kendisinde para alacağı olduğunu ikrar etmesi hususunda yalancı olur. Çünkü alışveriş tamamlanmıştır. Satıcıya bu şahit tutmanın nasıl bir faydası olur ki? Satıcının eşyayı geri alma hakkı vardır, dolayısıyla parayı ikrar etmesi batıl olur. 49 Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'inde Ebü Hureyre'den rivayet edilmiştir:; Sahih-i Buhaâri'de de İbn Ömer'den rivayet edilmiştir. Ebü Dâvüd, “Buyü”, 51; Tirmizi, “Buyü”, 26. Tirmizi bu hadisi hakkında hasen demiştir. Karşı taraf akdi fesheder korkusuyla hiç kimseye, akit meclisinden ayrılmayı aceleye getirmesi helal olmaz. “Feshetmeyi ister...” ifadesi, arkadaşı feshetmedikçe reddetme hakkına sahip olmadığına delalet eder. Yine Hz. Peygamber'in (s.a.v.) “ayrılmadıkça” sözü de buna delalet eder. “2? o Abdurrazzâk, “el-Musannef”, VIII, 52. “Bu âyette, akit mekânından ayrılma kaydı olmaksızın, karşılıklı rıza ile ticaret yapmakla malı yemenin mubah olması sözkonusudur. Dolayısıyla, âyetin zâhiri, alışverişin tarafların karşılıklı rızası ile gerçekleştiğine işaret eder, başkası değil... Oysa Yüce Allah karşılıklı rızaya dayalı ticaret yolu ile malı yemeyi mubah kılmıştır. Bu da kişinin, ara vermeksizin ticareti tamamlamakla satılan mala sahip olduğuna işaret eder. Öyle ki, kişinin bunu yemesi mubah olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b). 4355 Şârih açıklama konumunda şunları söylemiştir: “Bizim söylediğimiz görüşü, Yüce Allah'ın “Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun” meâlindeki beyanı desteklemektedir. Hakında şahit tutulacak olan alışveriş, birbirinden ayrılmak değil, halkın örfünde akitleşmektir. Şahit tutmak alışveriş sebebiyle gerekli hakları koruma altına almak içindir. Dolayısıyla şahit tutmanın vacip oluşuna ayrılmak değil, iki taraftan alışverişin gerçekleşmesi işaret etmektedir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b; Medine nüshası, vr. 184b). “Alışveriş ehli olan herkes, alışveriş akdini bitirmekle aralarında mülkiyetin vukü bulacağını bilir ve buna inanırlar. Bu Hz. Peygamber'in (s.a.), ondan sonra ki hidâyet önderlerinin de bildiği açık bir şeydir, onlar biliyorlarki bunu yasaklamıyordu... Halkın büyük çoğunluğunun müptela olduğu ve kimsenin kurtulamayacağı bir şeyi bilmemek mümkün değildir. Bu durum, rivayetin ve neshedildiği düşüncesinin yanlış oldugunu gösteriyor. Çünkü Kur'ân'a ve icmaâ muhalefet taşıyan nitelikteki bir hadisin rivayet edilmesi mümkün değildir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 161b-162a; Medine nüshası, Bu hadisin kaynağı biraz önce geçmiştir. e “Mekân bakımından ayrılma, engellenmesi ve fesadın (alışverişin) bozulmasını gerçekleştirmesi için sınır kılınmıştır. Çünkü “bey” yani satma yahut “şirâ” yani satınalma sözü taraflardan birinde bulununca, sonradan mekân bakımından ayrılma da olunca düzgün alışveriş yapma hakkına sahip olmazlar. Bunun gibi, kabzın “teslim alma” alışverişin sahih olması üzerindeki geçerlilik şartı olduğu satışta -ki bu sarf ve selem alışverişidir- da hüküm böyledir. Kabzetmeden önce taraflardan biri ayrılırsa akit batıl olur. Teslim almak düzgün (uygun) olmasının engellenmesine alamet olunca düzgün olmasına (salah) nasıl alem olur? Dolayısıyla bu durum şuna işaret ediyor: Salah (düzgün) olmanın başka bir şey ile ilgisi vardır, o da sahibinin sözünün bulunmasıdır. Bununla ıslahtan kurtulmak tahakkuk eder. Eğer, ayrılmaktan beden ve mekân ayrılması kastedilmişse, bundan murad edilenin, kabul ve reddetme muhayyerliği olma ihtimali vardır, zikrettiğimiz tercih türleri dolayısıyla bu mânaya hamletmek vacip olur. Eğer muhayyerlikten fesih yahut izin verme muhayyerliği kastedilmişse bundan özel bir akdin kast edilme ihtimali de vardır. Mekân bakımından ayrılmaktan murad edilen şey sarf ve selem akdidir. Çünkü bu akitlerde kabzdan (teslim almadan) önce akit tamam olmaz, taraflardan her birinin, mekândan ayrılmadan önce muhayyerlik hakkı olur. Nice âm (umümi) lafız vardır ki, zikredilir fakat ondan has (özel) bir mâna kastedilir” (Semerkandi, Şerhu t-Tevilât, vr. 162b; Medine nüshası, vr. Muravada: karşılıklı alıp vermedir.
Nisa' 4:30
Kim haddi aşarak ve haksızlığa saparak bunu yaparsa. Allah'ın çizdiği “Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa” diye buyurmuştur. “Ve zulmen” kelimesinin “kendine zulmetme” anlamına gelme ihtimali vardır, şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, o kendine zulmetmiştir”©7, “Allah'ın sınırlarını aşanlar zâlimlerin tâ kendileridir”, “Haram aylarda kendinize zulmetmeyin”, Bu tehdit -en doğrusunu Allah bilir ya- o işleri Allah'ın koyduğu sınırları hafife alarak ve onu yapmayı helâl sayarak yapanlar içindir. Yoksa hafife almak ve helâl saymaksızın olursa bu kadar azabı gerektirmez. Görmez misin ki Allah Teâlâ: “Öldürülenler için sizin hakkınızda kısas yazılmıştır” buyurmuş, sonra da şöyle demiştir: “Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti güzellikle ödemelidir””. Bu af, kasten adam öldürmek hakkında gelmiştir. Sonra Allah, kardeşleri, kendi aralarında serbest bırakmış ve bunun, Allah tarafından bir hafifletme ve rahmet olduğunu haber vermiştir”. JHafife alma ve helâl kabul etme sözkonusu olan davranışta ise ilâhi rahmet sözkonusu değildir, böylesi cehennemde ebedi olarak kalır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedi olarak kalacağı cehennemdir”. Kişi bir mümini Allah'ın kendisine haram kıldığını helâl sayarak öldürürse bu tehdide hak kazanır. Ama helâl kabul etmeyerek ve Allah'ın sınırlarını hafife almayarak yapan kimsenin hükmü biraz önce zikrettiğimiz cezadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.
[İman - Günah İlişkisi]
Haddi aşarak ve haksızlığa saparak. Bu beyanın “helâl sayarak” mânasına gelme ihtimali vardır. Bunun delili şu ilâhi beyandır: “Adam öldürmede sizin üzerinize kısas yazıldı” Bunun devamındaşöyle buyurmuştur: “Ancak her kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa”. Yine: “Bu Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve rahmettir” Fakat Cenâb-ı Hak bu beyanlarını şöyle başlatmıştır: “Ey iman edenler!”3. Bu ifade ile var olan kardeşliği bâki kılmıştır, dolayısıyla imanın bundan sonra bâki olduğu sabit olmuştur. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette ise kardeşlik kaybolmuştur. Bunun için iki âyet birbirinden farklıdır. İkinci olarak bu âyette Allah Teâlâ, birbirini öldürenleri ateşe-cehenneme atacağını beyan etmiştir, fakat uzun süre cehennemde kalmayı zikretmemiştir. Hikmet açısından ona azap vermek mümkündür, bu konudaki görüş farklılığı sadece cehennemde uzun süre kalıştadır, başkasında değil.
Bu ve benzeri konularda aslolan, şayet hulüd varsa tehdit sözkonusu olan işlerin ve benzerlerinin tartışmasız olduğudur. Kişiden iman niteliğini yok eden ve fiilinin hakkını iptal eden budur (hulüddur). Esas tartışma tehdidin gerekli olduğu yerde iman özelliğinin kalıp kalmamasındadır. [§] Asıl var olan, iman özelliği kalmayan kişi içindir". En doğrusunu Allah bilir.
İsa esi la erir ÜN giz 22501
---
Dipnotlar:
Yüce Allah âyetin devamında şöyle buyurmuştur: “Bu, rabbinizden bir hafifletme, bir rah-
Nisa' 4:31
Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız. Bu âyetin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bundan kastedilen şirk kapsamına giren büyük günahlardır; bunlar da birkaç çeşittir: Allaha ortak koşmak, peygamberleri inkâr etmek veya onların bazılarını inkâr etmek; ayrıca ibadetleri inkâr etmek, haramları helâl saymak, helâlleri haram kabul etmek ve diğerleri. Bunların hepsi Allaha ortak koşmaktır. Denildi ki Cenâb-ı Hak kebâir (büyük günahlar) kavramı ile Allah'a ortak koşma kebâirlerini kastetmiştir. Kişi, şirk kebâirinden kaçınırsa onun altında bulunanlar Allah'ın dilemesi ve bağışlamasıyla affedilebilir, şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “Allah sadece kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, onun dışındaki günahları dilediği kulları için afteder””. O, burada şirkin altında bulunan günahları dilemesine bağlı olarak bağışlayacağını vâdetmiştir. Sözkonusu bagışlama Allah'ın dilemesine bağlıdır, dilerse kişiye azap eder, dilerse onu afteder. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
Şöyle de denilmiştir: Allah kebâir tabiri ile İslâmdaki büyük günahları kastetmiştir. O da iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, büyük günahlardan kaçınmak suretiyle küçük günahların bağışlanması; ikincisi; güzel ameller işlemek suretiyle yine küçük günahların bağışlanması. Görmez misin ki O, âyetin sonunda: Sizin küçük günahlarınızı örteriz buyurmuştur. Günahları örtmek, ancak yapılan iyilikler sebebiyle olur. Görmez misin ki Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Güzellikler kötülükleri yok ederler”76, Cenâb-ı Hak, kötülüklerin bir kısmını, yapılan iyilikler sebebiyle yok ettiğini haber vermiştir.
186) Kişi, büyük günahlardan sakınmasa da kötülüklerin hepsinin örtülmesi ihtimali vardır. Görmüyor musun ki Yüce Allah, diğer bazı âyetlerde şöyle buyurmuştur: “Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzeldir... Sizin kötülüklerinizi de örter””, “Ey İnananlar! Allaha karşı (nasüh tövbesiyle) samimiyetle tövbe edin, ola ki Allah sizin kötülüklerinizden bir kısmını örter”. Görmez misin ki Enes radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah sahiplerine nâil olacaktır”. Rivayet edildiğine göre Ali b. Ebü Tâlib bir kadının: “Ey Allahım! Beni, Muhammed aleyhisselâmın şefaat edeceği kimselerden yap” diye dua ettiğini işitmiş ve ona: “Dur bakalım, sen şöyle de: Ey Allahım! Beni kurtulanlardan eyle; zira Muhammed'in (s.a.) şefaati büyük günah işleyenler içindir” demiş ve sonra “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız...” âyetini okumuştur.
Büyük günahların keyfiyet ve mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları zina, hırsızlık, iftira ve diğer had cezalarını gerektiren günahların büyük günahlar olduğunu söylemiştir. Diğerleri ise: Allaha ortak koşmak, Allah'ın haram kıldığı, hukuka aykırı şekilde adam öldürmek, yetim malı yemek, faiz ismiyle para kazanıp yemek, iftira atmak ve savaştan kaçmaktır demiştir. Rivayet edildiğine göre Abdullah b. Mesüda (r.a.) bu konu sorulunca: “Sürenin başından buraya kadar zikredilen haram şeyler büyük günahlardır” cevabını vermiştir. Yine rivayet edildiğine göre İbn Abbâsa “Abdullah b. Ömer büyük günahlar dokuzdur diyor” denilince şöyle cevap vermişr: “Büyük günahlar doksana yakındır, fakat tövbe ile büyük günah kalmaz, ısrar edilince küçük günahlar büyür”'. (Jimam Hasan'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Resülullah şöyle buyurmuştur: “Zina, hırsızlık ve şarap içmek hakkında ne dersiniz?” Ashâb-ı kirâm: “Allah ve Resülü en iyi bilendir” cevabını vermiştir. Hz. Peygamber bunun üzerine şöyle buyurmuş: “Onlar çok a şeylerdir ve haklarında ceza düzenlenmiştir” Sonra da şöyle buyurmuş“Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” Ashâb: “Evet, ey alli Elçisi!” dediler. Hz. Peygamber (s.a.) ise şöyle buyurdu: “Allah'a ortak koşmak ve ana-babaya itaatsizlikte bulunmak” Hasan-ı Basri demiştir ki: “Resülullah yaslanmış vaziyetteyken doğrulup oturdu ve şöyle buyurdu: “Dikkat edin, yalan konuşmaktır, dikkat edin, yalan konuşmaktır!” tekrarladı.
Bu sözü üç kere Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz. Cenâb-ı Hak bu âyette büyük günahlardan sakınıldığı takdirde diğer kötülüklerin örtüleceğini zikretmiş, fakat sakınılmadığı takdirde hükmün neden ibaret olduğu beyan edilmemiştir. Burada sakınılmazsa Allah Teâlâ'nın günahları örtmeyeceğine dair hüküm yoktur, bu, Allah'ın dilemesine bağlıdır, dilerse örter, dilerse azap eder. Daha önce belirttiğimiz üzere ister haram olsun, ister helâl olsun bir konuda hükmün vacip olması, başka bir durumda da vacip olmasını gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir.
Bazı kırâatlarda vw şöyle okunmaktadır: “İn tectenibü kebâire mâtünhüne anhu” (usoys L S'y). Yani “Eğer size yasaklanan büyük günahtan”. Bu kırâat sabit olursa az önce zikrettiğimiz tevile işaret eder, yani “kebâir” kelimesiyle şirk kebâirini kastetmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
Ve sizi değerli bir yere koyarız. Bir görüşe göre bu yer cennettir.
Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 41; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 11, 500.
---
Dipnotlar:
“Eğer sadakaları açıklan verirseniz ne güzel! Eğer gizleyerek fukaraya verirseniz o sizin için çok daha hayırlıdır. Ve Allah sizin kötülüklerinizi örter”. Bu hadis Sünen-i Ebü Dâvüdda 20, 21 ve Sünen-i Tirmizide Sıfâtü”l-Kıyâme, 12'de “nâile” kelimesi olmaksızın rivayet edilmiştir. Tirmizi bu hadis için sahih demiştir. Taberi, Câmi'ul-beyân, V, 37; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 505. Taberâni, el-Mucemu'l-kebir, XVIII, 140; Heysemi, “Bu hadisin rivayet zincirindeki adamlar güvenilir kimselerdir. Ancak Hasan (müdelles) asıl adı gizlenmiş biridir” demiştir. 43 Bukırâatnadir olanlardadır (bk. Âlüsi, Rühu'l-meâni, V, 17).
Nisa' 4:32
Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin. Denildi, ki, kişi kardeşinin malını, karısını, evini ve ona ait olan herhangi bir şeyi elde etmeyi temenni etmemeli, fakat şöyle demelidir: “Allahım! Bana lütfedip ver” (Jve ardından arzu ettiği şey ne ise onu söylemelidir, Allah Teâlâ onu bilir, O'nun ilmi herşeyi kapsar. Bu ilâhi beyanın Tevrat'ta yer aldığı ifade edilmiştir. Nakledildiğine göre Ummu Seleme şöyle demiştir: “Ey Allah'ın Elçisi! Erkekler savaşıyor, biz savaşmıyoruz, erkekler anılıyor, biz anılmıyoruz?” Bunun üzerine: Allah'ın sizi üstün kıldığı... Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri meâlindeki âyet nâzil olmuştur“, Bu temenninin dini ve dünyevi işlerde olması muhtemeldir. Dini işlerde bir kimsenin seviyesinin, diğer insanlardaki ilim, zühd ve benzeri hususlardaki seviyesi kadar olmasını temenni etmesidir. Cenâb-ı Hak, kişinin bunu temenni etmesini yasaklamıştır, çünkü özenilen kişi, birçok zorluk, çaba ve nefsin hoşlanmayacağı şeylere katlanarak bu mertebeye ulaşmıştır. Dünya konularında ise kardeşinin malını, eşini ve hizmetçilerini temenni etmesidir. Sözkonusu temenninin biraz önce, Ummu Seleme hadisinde zikredilen şeylerin olması ihtimali de vardır. Çünkü bu temennide, Allah'ın verdiği nimetlere karşı nankörlükte bulunma tehlikesi mevcuttur. Şöyle ki kadınlara her ne kadar savaşma ve diğer bazı hayırlı işleri yapma sorumluluğu verilmemişse de onlardan bazı külfetler de kaldırılmıştır. Temennide ise Allah'ın kadınlara nimet olarak verdiği şeylere karşı nankörlük sözkonusudur.
Allah'ın üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin. Yani Allah'ın bir BEİ kısmınızı bir kısmınıza üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin. JEn doğrusunu Allah bilir ya burada Allah'ın hükmüne rıza göstermemek vardır, kişi bütün nimetlerin kendisine çevrilmesini ister'. Yahut Allah lütfunu, dilediği kimselere tahsis ettiği halde O'nun lütfu, ihsanda bulunduğu kimse ile birlikte kendisine yetmediği düşüncesi bulunduğu içindir, Yahut kendisinden başka ikram edilen kimseye iç çekme şeklinde bakmak, Allah'ın kendisi üzerindeki nimetlerinden alıkoyduğu için, veya bu durum düşmanlık derecesine çıktığı 84 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 47. 485 — Yani kıskanan kişi Allah'ın, nimetlerin hepsini kendine çevirmesini ister.
içindir. Cenâb-ı Hakk'a ait nimetlerin herkese yüklediği hak, O'na saygı göstermeyi öğrenmektir. İşte bu sebeple şöyle denilmiştir: “Başkasına göre sana fazla nimet verilmiştir ki, ona acıyasın ve bu yolla ondan üstün olasın. Başkası da saygı gösterdiği için senden üstün kılınmıştır. Temenni ve özenme kıskançlıktan daha ürkütücüdür, çünkü kıskançlık nimetin ötekinden uzaklaştırılmasını, elinden alınmasını istemektir, temennide ise hem bu anlam vardır, hem de kendisinin o nimet sebebiyle başkasına üstün kılınmasını istemek sözkonursudur.
Allah'ın (sübhânehu ve teâlâ) lütfundan isteyin. O'nun gerçek anlamdaki lütfu, vermesi gerekli bulunmayan konumunda olanıdır. O'nun bu lütfu da dinde, ahlâkta ve mürüvvetteki üstünlüğe göre ortaya çıkar. Fakat sözkonusu iki şekilden birinde, kullanmadığı dünya nimetlerine ait şeylerdeki lütuf görünüşte nimet, gerçekte ise sınama ve mihnettir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “O halde onların malları da evlâtları da seni imrendirmesin...””, “Sanıyorlar mı ki onlara mal ve evlâtlar verirken.. + ISİNisâ süresinin bu 32. âyeti, kişilerin nimetlere sahip kılınmaları ve hayırlara ulaştırılmaları halinde iken yine karşılıklı temenniyi yasaklama ihtimalini taşır. Eğer kul, hayrılara muvaffak kılınanlardan olursa, mazhar kılındığı iyilikler sebebiyle Allah'a şükretmeli ve mislini istemelidir. Şayet kişi başkasına verilen nimeti temenni ederse onun asıl konumu dua etmesidir, tâ ki belâ ve ceza değil de nimet olmaya devam etsin. Böylesi akibette kendisini Allah'a yaklaştıracak işlere rağbet etmelidir”, Yukarıda zikredildiği gibi Ummu Seleme, erkeklerin yaptıkları cihat ve benzeri ibadetleri temenni etmişti. Yasaklayan âyet, işte bunun üzerine inmiştir. Allah'ın lütfu hakkındaki teşvik, Ummu Seleme'nin yükleneceği hayır türlerinden biridir, kadınlardan kaldırılmakla erkeğin onlara üstün kılınması değildir.
Allah'ın üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin” Cenâb-ı Hak'kın Resül'üne hitap ettiği şu meâldeki beyanı konumunda olma ihtimali vardır. “Sakın göz dikme”. Yüce Allah burada, nimet verdiklerine, üstünlüklerinden değil kendilerini sınamak için bunu verdiğini beyan etmektedir. İnsan aklı ise (çoğu zaman) sınanmak için değil, ikram edilmek için gündemde tutulmasını ister. Allah Teâlâ aynı âyetin devamında, kişi için temenniden çok önce arzu edilecek şeyi zikrederek şöyle buyurmuştur: Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var... Burada, kişiyi, lehine olan şeye rağbet ettirmiş ve lütfundan 191 istemeyi ona emretmiştir, çünkü kulun kazanıp elde etmesi, ancak O'nun lütfetmesiyle mümkündür. Şu ilâhi beyanlarda görüldüğü gibi: Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir”. Yine şöyle buyurmuştur: Allah'ın lütuf ve rahmeti sizinle olmasaydı içinizden hiçbir kimse günahtan asla arınamazdı™. Cenâb-ı Hak, kulun kendi aleyhine kazandığı hususlarda Allah'ın lütfu bulunmadığını beyan etti. Yine Allah Teâlâ, kula yakışanın, azap korkusu taşıyacağı hususlarda değil akıbeti güzel olan işlere yönelip, ikramda bulunması için On'a yakarmak olduğunu, açıkladı. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın lütfundan isteyin. Bu beyanın anlamı biraz önce söylediğimiz gibidir, çünkü Allah'ın ihsanı geniştir, artık kişi kardeşinin malını temenni etmesin. Yahut, ilâhi beyanın anlamı şudur: Allah'tan kulluk isteyin; kardeşin bu lütfa sahip olmasın da her şey senin olsun temennisinde bulunma. Sonra Allah Teâlâ, erkeklerin elde ettiklerinin sadece çalışmakla gerçekleştiğini, kadınların elde ettiklerinin de çalışmakla olduğunu; her biri için çalışmasına karşılık ecir ve mükâfat verdiğini haber vermiştir.
iii ói oni J gis Heci JS; & iç bur OE dl P Haa si esdi LAZ
---
Dipnotlar:
Yani kıskanan kişi Allah Teâlâ'nın nimetleri sadece kendisi kıskandığı kişiye verdiğini, bu nimetlerin kendisiyle birlikte kıskandığı kimseyi kuşatamayacağını zanneder. 487 “O halde onların malları da evlâtları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor” “Sanıyorlar mı ki onlara mal ve evlâtlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar”. 89. Cenâb-ıHak'kın “Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin... Allah'ın lütfundan isteyin” meâlindeki beyanının şu anlama gelmesi mümkündür: Âhiret hayırlarına muvaffak kılmakla beraber, Yüce Allah onlara bu temenniyi yasaklamıştır. O takdirde bu nimetlerden dolayı Allah'a şükretmeleri ve nimetlerin artması için dua etmeleri gerekir. Dünyevi hayırlara muvaffak kılındıkları için, onları temenni etmeleri yasaklanmışsa o takdirde (Allah'ın lütfundan isteyin) beyanının mânası insanın, dünyevi nimetleri Allah'ın razı olacağı ve O'na yaklaştıran işlerde kullanmaya muvaffak olmak için dua etmek olur”
Nisa' 4:33
Anne, baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her biri için yakın vârisler belirledik” En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin, “Erkekler için anababanın, akrabanın bıraktıkları mirâstan pay vardır, kadınlar için de bıraktıklarından pay vardır” meâlindeki âyete atfedilme ve ona bağlanma ihtimali vardır. Allah Teâlâ, o âyette erkek ve kadınların ana-baba ve akrabadan vâris olacakları malları zikretti de ana-babanın evlatlardan, amca, amcaoğlu ve diğer akrabanın )Jbirbirinden alacakları mirâsı zikretmemiştir. Burada mevlânın pay sahibi olduğunu zikretmiştir ki, efendinin ana-baba ve akrabanın bıraktıkları mirâsta, onlar olmayınca ana-baba ve akrabanın sahip oldukları hakların bulunduğu bilinsin. Ana-baba ve akraba için belirlediği mirâsı bunlar için de belirlemiştir. Cenâb-ı Hak, yine “Erkekler için ana-babanın bıraktıkları mirâstan pay vardır” âyetinde ana-babanın evlattan alacakları mirâsı zikretmemiştir, fakat bunu vasiyet âyetinde şu söyle belirlemiştir: “... Eğer mal bırakırsa ana-baba ve akraba için örfe uygun tarzda vasiyet farz kılınmıştır”. Yüce Allah, bu âyette ana-baba ve akraba için vasiyeti emretmiş, fakat çocuklar için zikretmemiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: Kişi çocuğunu kendisine ve diğer akrabasına tercih eder ama çocuk böyle değildir, babasını kendisine tercih etmez. Bunun içindir ki Allah Teâlâ ana-baba ve akraba hakkında vasiyeti zikretmiştir, tâ ki yapılan iyilik onlara da ulaşsın. Evlada gelince onlar, zaten diğer akrabaya tercih edilmektedir, bunun için onları anmamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Her biri için yakın vârisler belirledik. Denildiki bu, açıkladık demektir. Buna göre bu âyette mirâs olarak bırakılan mallarda kimin öncelik hakkı bulunduğunun açıklaması vardır. Mevâli'nin (anlaşmalı efendiler) asabeler (baba tarafından akrabalar) olduğu da söylenmiştir. Bir görüşe göre onlar baba, erkek kardeş yahut erkek kardeşin oğlu ve diğer asabeler gibi velilerdir. Bir başka görüşe göre"; onlar vârislerdir ki bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür. Bunların hepsi birdir. Ebü Hureyreden (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ben müminlere en yakın olan kimseyim. Ölüp de mal bırakan kimsenin malı asabe olan mevlâlarındır, geride borçlu bir aile bırakanın velisi ise benim. Onun problemini çözmek için beni çağırın”.
[ş]İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Malı pay sahiplerine verin, artan mal ise erkek vârislerden en layık olana aittir”, Ömer b. Hattâb'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah'tan şöyle buyurduğunu duydum: “Babanın yahut çocuğun elde ettiği mal, asabesi kimse ona aittir”, Yine Hz. Ömer'den nakledildiğine göre kendisi şöyle yazmıştır: “Asabelerin bir kısmı ana tarafından daha yakınsa, mala, onlar daha yakındır“, Âlimler şu hususlarda ittifak etmişlerdir: Mirâs sahipleri paylarını tam aldıktan sonra geride bir şey kalırsa bu, ölenin asabelerine (erkek) akrabalarına ait olduğu hakkında görüş birliği içindedirler. Bunlar da baba ve mevlâlar tarafından akrabası olan erkek vârislerdir. Şu bir gerçektir ki, anababa bir kızkardeşler, yahut baba bir kızkardeşler, ayrıca kölesini azat eden kadın dışında kadınlardan asabe olmaz, yalnızca bu ikisi asabe olur. Yine âlimler ölen kimseye kadınlar tarafından akraba olan kişinin asabe olmayacağı ve bir de erkek bir köleyi veya bir câriyeyi azat eden kadının azat edilen kölesi öldükten sonra asabesi olacağı hususunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak İbn Mesüd, bu durumda mirâsı efendilere değil de zevi'l-erhâma (uzak akrabaya) verir”! Yine âlimler, iki asabe bir arada bulununca ölüye en yakın olanın mirâsa en layık olduğu hususunda görüş birliği etmiştir. Asabelerin en yakını oğul, sonra oğlun oğludur, ne kadar aşağı giderse gitsin; sonra baba, sonra dededir, ne kadar yukarı çıkarsa çıksın; sonra ana-baba bir erkek kardeş, sonra baba bir erkek kardeştir, sonra ana-baba bir erkek kardeşin oğlu, sonra 194 baba bir erkek kardeşin oğlu, sonra ana-baba bir amcadır; (Jsonra baba bir amca, sonra ana-baba bir amcanın oğlu, sonra baba bir amcanın oğlu, sonra nimet mevlâsı, sonra nimet mevlâsının oğludur, ne kadar aşağı inerse insin farketmez. Bunların hepsi ölenin asabeleri olup ona en yakın olanlar anılan pay sahiplerinin paylarından artanı almaya en layık olan kimselerdir. Bu -en doğrusunu Allah bilir ya- zikrettiğimiz âyet ve Sünnet'ten deliller ile ashaptan nakledilegelen rivayetlere uygundur.
Anne, baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her biri için yakın vârisler belirledik. Bu âyetin şu mânaya ihtimali vardır: Ana-baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her bir vârise bir pay veya hisse vardır. Bu durumda bunun tevili Allah'ın şu beyanı olur: “Erkekler için ana-baba ve akrabanın bıraktıklarından pay vardır”. Bu durumda onlar mirâs hakkı yoluyla ölenin vârisleri olur, çünkü bıraktıkları mirâsa daha layıktırlar. Bunun bir benzeri Yüce Allah'ın şu beyanıdır: “Bir kimse haksızlıkla öldürülürse onun velisine yetki verdik”. Öldürülenin velisi ise mülkünde ona vâris olandır. Bu bakış açısını Cenâb-ı Hak'kın “Allah size tavsiye eder” beyanı ve bütün mirâs âyetleri de tefsir eder. Ancak Yüce Allah ana-baba ile karı koca için bu cümleden olmak üzere bir pay zikretmemiş, onlar ne akrabalık ne de evlat ismine dâhil olmamıştır. Belki onlara gerekli olan mirâs payı konusunda Kitap gelmiş ve bunun üzerinde ümmet icmâ etmiştir; hiç birinden bu konuda bir nesih iddiası da gelmemiştir; tâ ki birilerine ait hakkı zikrederek tahsiste bulunmak, başkasının hakkını kesmeyeceği ve onun kendisine has delil ile sabit olduğu bilinmiş olsun. En doğrusunu Allah bilir. Şunu da belirtmek gerekir ki mirâsı akraba ve yakın vârislere tahsis etmek, zikredilenleri belirtmeye ihtiyaç hissettirmez. Çünkü bütün akrabalıklar onlarla olur; evlenmek suretiyle de nesil meydana gelir, evlilik zaten bunun içindir. [§] Bunun gibi onların hakkı hiçbir şekilde düşmez, herhangi bir vâris sebebiyle bütün mirâstan engellenemezler. Bu âyetin neshettiği vasiyet âyetinde, onların hakları anılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Anne, baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her biri için yakın vârisler belirledik meâlindeki ilâhi beyanda yer alan “mevâli” kelimesinden maksat, ana-baba ve yakınların geride bıraktıkları olma ihtimali de vardır. Allah Teâlâ, vâris kılınmayanlarda cereyan ettiği gibi, mirâsların vâris kılınanlarda da cereyan ettiğini haber vermiştir. Dolayısyla bu, birincinin evladı ile akrabasının dışında kalanlara dönmüştür”, Yahut bu âyetten kastedilen, ana-baba ve akrabanın geride bıraktıklarında, babaları hakkında belirlenmiş pay sebebiyle olur, o takdirde kastedilen, bu ana-babanın pay sahipleri ile birlikte bıraktıkları mirâs olur. Bu durumda âyet asabelerin haklarını açıklamaya yönelik olur, çünkü pay sahipleri ile birlikte olmaksızın, asabeleri için bir şey zikredilmemiştir. Onlar pay hakkı olarak vâris olurlar, artanın hakkı olarak degil“, Sonuç olarak mirâs hakkındaki âyetlerin tamamı üç gruba ayrılır. Birincisi, hisse sahipleri (ashâb-ı ferâiz), “azından çoğundan belli pay”? meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. İkincisi, asabeler, Her biri için yakın vârisler”. ( Üçüncüsü de zevi'l-erhâm hakkındadır; o da Yüce Allah'ın şu beyanıdır: “Aralarında rahim bağı bulunanlar birbirlerine daha yakındır”, Mirâs âyetlerinde zikredilenlere uzaktakiler çerçevesinde antlaşmalılar eklenmiştir ve şöyle buyurulmuştur: Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimselere de paylarını verin. Bu, ölünün terekesinde bulunan bir pay olup, artık kendisinin herhangi bir şekilde bağışlayıp yardımda bulunma imkânına sahip değildir. Bununla birlikte hisse sahipleriyle birlikte bunların da payı anılmıştır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden merfü olarak rivayet edildiğine göre, başkasının elinde müslüman olan bir kimse hakkında, onun bu kişiye, hem hayatında hem de vefatında en yakın olanıdır buyurmuştur", Aynı husus Hz. Ömer, Ali ve Abdullah'tan da nakledilmiştir". Bununla birlikte önceki dönemlerde bu tür mirâslar mevcuttu, sonra şu ilâhi beyanla neshedilmiştir: “Aralarında rahim bağı bulunanlar Allah'ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır”. Bu hüküm kalkınca nesih de ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla akit yoluyla anlaşma kurulan kimselere mirâstan pay almak gerekli hale gelmiştir. Zira Beytü'l-mâl, iman velâyeti yoluyla herkese mirâs olur; sözleşmeli velâyet hakkı olduğu gibi başka velâyet hakkı da vardır ki o, diğerinden daha layıktır. En doğrusunu Allah bilir. Azat etme velâyetinde olduğu gibi akrabalık bağı olanlar da onların yerine geçer. Azat etme bir nimet olduğu için asabelik hakkı gibi olur. Nitekim Hz. Peygamber: “Velâ hakkı nesep bağı gibi bir bağdır” buyurmuştur.
(JAntlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimselere de paylarını verin. Bir görüşe göre bu, o yemin türlerinden biriydi; Câhiliye döneminde anlaşmalı akitler oluyordu. Şöyle ki adam diğerine: “Sen bana vâris olacaksın, ben de sana vâris olacağım; sen benim diyetimi ödeyeceksin, ben de senin diyetini ödeyeceğim”; sen bana yardımcı olacaksın, ben de sana yardımcı olacağım” derler ve bunun üzerine karşılıklı yemin ederlerdi. Âyette geçen “âkadet”
(büz) kelimesi “âkadet” şeklinde de okunmuştur; akitleşme sözleşme demektir. Resülullah'tan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İslâm'da kötülük üzerine anlaşma yapmak yoktur; İslâmiyet Câhiliye döneminde iyilik üzerine yapılan anlaşmanın sadece gücünü artırmıştır””, Başka bir görüşe göre bu akit bir tür yemindi, o da bir alışveriş şekliydi. O dönemde kişi başka biriyle akitleşme ve alışveriş yapardı, ölünce de diğeri ona vâris olurdu. Başka bir görüşe göre Hz. Ebü Bekir (r.a.), biriyle akit yapmış ve ölünce de ona vâris olmuş8 Şafii, el-Müsned, 338; İbn Hibbân, Sahih, XI, 326; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 379. İbnu'l-Esir şöyle demiştir: “Hadisin anlamı veladaki karışma (muhalata)dır. Bu karışma, elbisedeki atkının çözgü ile karışınca, aralarında şiddetli bir karışma olup tek bir madde olduğu gibi, mirâstaki karışma mecrasında cereyan eder”. Şârih şöyle demiştir: “Burada kastedilen şey zevi'l-erhâm'dan sonra vâris olmaktır. Çünkü Allah zevi'l-erhâmı mevali (sözleşmeli) akrabaya ilhak etmiştir... Yine şöyle buyurmuştur:
tur”7. İşte bunun içindir ki mülkiyet altında bulunan köleler (özellikle / sağ el) zikredilmiştir, “ellerinizin altında bulunanlar”" meâlindeki ilâhi beyanda görüldüğü üzere. Çünkü onlar hizmet için satın alınıyorlardı, bir kimse kendine hizmet ettiği zaman sağ eliyle hizmet eder. Âyetin tevili zikrettikleri şekilde olunca şu âyet ve hadisle neshedilmiştir: “Aralarında rahim bağı bulunanlar Allah'ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır””. “İslâmda kötülük üzerine anlaşma yoktur. İslâmiyet Câhiliye döneminde iyilik üzerine anlaşmaların sadece gücünü artırmıştır”.
Bu âyetin, başka birinin elinde müslüman olup, onunla, yardımlaşma sözleşmesi yapanlar hakkında olması da muhtemeldir. Nitekim Resülullah'ın NE (Sişöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kâfirlerden olup da müslüman bir kimsenin elinde İslâmiyeti kabul eden kimsenin hayatında da ölümünde de kendisine en yakın olan o kişidir”, Nakledildiğine göre Hz. Ömer'e bir kimsenin elinde müslüman olup da onunla yardımlaşma sözleşmesi yapan kişinin hükmü sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: “O, müslüman olan kişinin mevlâsıdır, şayet kabul etmezse Beytü'l-mâle aittir”2. Rivayet edildiğine göre Mesrük şöyle demiştir: Abdullah'a gelerek şöyle dedim: “Bir kişi, bizde işçi olarak çalışıyordu, dağa çıkarak orada öldü ve geride 300 dirhem para bıraktı. Abdullah sordu: “Bir vâris bıraktı mı, yahut sizden birinin onunla velâ akdi var mıydı?” Ben “Hayır” dedim. Bunun üzerine sözkonusu kişiye ait malını Beytü'l-mâle ait olduğunu belirtti”. Âlimlerimiz de aynı şeyi söylüyor: Hayatı sona erip de geride mal bırakan kimsenin serveti vârislerine aittir. Şayet vârisi yoksa elinde müslüman olup dostluk kurduğu kimsenindir, çünkü bize şöyle rivayet edilmiştir. O kimse, berikinin hayatında da ölümünde de sözkonusu kişiye en yakın olan şahıstır. “Hayatta iken” akıl konusunda, “ölüm halinde iken” mirâs konusunda.
Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimselere de paylarını verin. Bir görüşe göre o malın üçte birinin tamamı vasiyetten ibarettir, çünkü mirâs Ahzâb süresinde yer alan şu meâldeki âyettir: “Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın kitabında (mirâsçılık bakımından) birbirlerine, diğer mümin57 Saidb. Mansur, “Sünen” IV, 140.
Kaynağı biraz önce geçmiştir. Kaynağı daha önce kaydedilmiştir. 52 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 296. 53 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 296.
lerden ve muhacirlerden daha yakındırlar... Dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır” meâlindeki âyetle nesh edilmiştir. Âyet, kendi elinde müslüman olan ve aralarında velâyet sözleşmesi bulunan kimse hakkında olunca neshedilmiş değildir. Şöyle de denilmiştir: Onlara paylarını verin meâlindeki BEJ beyanı onlara mirâs değil, yardım ve danışma türünden olan paylarını verin, demektir.
Bilin ki Allah her şeyi görmektedir, yani sözü edilen şartları ve onların yerine getirilmesini. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
iii aliya ZİYA bas
---
Dipnotlar:
Buhâri, “Ferâiz” 15; Müslim, “Ferâiz” 15-17. Ayrıca bk. İbn Hacer, Fethu'l-bâri, IV, 477, Buhâri, “Ferâiz”, 15; Müslim,“Ferâiz” 3. İbn Mâce,“Ferâiz” 7; Ebü Dâvüd, “Ferâiz” 12. 99 Abdurrazzâk, el-Musannef, X, 288. 5l Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, X, 306; İbn Hacer, ed-Dirâye, Il, 195. Yani önceki âyette geçen evlat ve akraba demektir. “Anne, baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her biri için yakın vârisler belirledik” âyetinin şuna ihtimali vardır: Allah (mevali) ile ana-baba ve akrabanın geride bıraktığı mirâstan, vâris olanlar içinde mirâs alanlardır. Bize şunu haber vermiştir: Hiçbir surette vâris olmayanlarda olduğu gibi, mirâslar bir kere vâris olanlar hakkında da cereyan eder. Dolayısıyla bu, “Anne babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere pay vardır” meâlindeki âyette zikredilen evladın dışındakilere döner. “Ana-baba ve akrabanın bıraktığından” kastedilenin: “Anne babanın ve akrabanın bıraktıklarından erkeklere pay vardır; azından çoğundan,belli pay” meâlindeki âyetin aynısı olma ihtimali de vardır. Dolayısıyla bu âyetten, pay sahipleri ile birlikte ana-baba ve akrabanın bıraktığı mirâsın açıklaması kastedilmiş olur, bu sebeple pay sahiplerine takdir edilmiş olan paylar verilir, geride kalan mirâs ise kendileri için belirlenmiş pay bulunmayan mevaliye (mirâs), sözleşmesi yapanlara ait olur. Böylece âyette, pay sahipleri ile birlikte asabelik ispat edilir. Yüce Allah'ın: “Erkekler için ana-babanın bıraktıkları mirâstan pay vardır” meâlindeki âyetin de pay sahipleri olmaksızın asabeliğin ispatı ve asabeler olmaksızın pay sahiplerinin hakkının ispatı vardır (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 163b; Medine nüshası, 508 Fazlabilgiiçin Arapça metnin dipnotuna bakınız. “Onlara paylarını verin” Yani terikeden mirâs paylarını verin demektir. En uygun olan, onların terikeden mukadder bir hakkının var olduğuna hamletmektir. Merfu' olan hadisler ve eserler de buna göre değerlendirilmelidir... Akli delil de bu tevili teyit eder. Çünkü Beytü'l-mâl, iman velâyeti sebebiyle herkese vâris olmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İnananların bazısı bazısının velileridir”. İşte onların buna göre velâyet hakları vardır, akit yapmak suretiyle de başka bir hakları vardır; dolayısıyla onlar müminlerin genelinden daha önde hak sahibidirler. Görülmez mi ki; Mevla-i atâka (köle azat etmiş kişi) mirâsa Beytü'l-mâl'dan daha layıktır. Çünkü imanda eşitlik vardır, azat etme velası sebebiyle de tercih hakkına sahiptir. Bu da böyledir. Ancak Mevla-i Muvalat (Sözleşmeli efendilik), diğer akrabalardan sonraya kalır, Mevla-i ataka ise zevi'l-erhâmdan önce gelir. Çünkü akrabalık sebebiyle velâ, akit sebebiyle velânın üstündedir. Dolayısıyla zevi'l-erhâmdan sonraya kalır. Ataka velası, mânen yaşatma ve yeniden doğurma anlamını ifadeedenazatetme nimetinden öne alınması sebebiyle anlam bakımından asabeliğe dâhil edilmiştir. İşte bunun için Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Vela nesep yakınlığı gibi bir yakınlıktır” (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 163b-164a). “Akale'l-ketilu aklen”: Yani bir kimse diğerinin diyetini ödedi demektir. “Akale an fulân”: Yani falancıya vermesi lazım olan diyetin yahut cinayetin bir kısmını ödedi, demektir. Yedi kırâat imamından Nafi, İbn Kesir, E£bü Amr ve İbn Âmir “âkadet” şeklinde, Âsım, Hamza ve Kisâi (vais) şeklinde okumuştur (bk. İbn Mücahid, Kitabu seba, s. 233). 56 o Müslim, Fezdilus-Sahâbe, 206; Ebü Dâvüd, “Ferâiz”, 17.