Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Nisa' 4:34 – Nisa' 4:150
İçindekiler
- Nisa' 4:34
- Nisa' 4:35
- Nisa' 4:36
- Nisa' 4:37
- Nisa' 4:38
- Nisa' 4:39
- Nisa' 4:40
- Nisa' 4:41
- Nisa' 4:42
- Nisa' 4:43
- Nisa' 4:44
- Nisa' 4:45
- Nisa' 4:46
- Nisa' 4:47
- Nisa' 4:48
- Nisa' 4:49
- Nisa' 4:50
- Nisa' 4:51
- Nisa' 4:52
- Nisa' 4:53
- Nisa' 4:54
- Nisa' 4:55
- Nisa' 4:56
- Nisa' 4:57
- Nisa' 4:58
- Nisa' 4:59
- Nisa' 4:60
- Nisa' 4:61
- Nisa' 4:62
- Nisa' 4:63
- Nisa' 4:64
- Nisa' 4:65
- Nisa' 4:66
- Nisa' 4:67
- Nisa' 4:68
- Nisa' 4:69
- Nisa' 4:70
- Nisa' 4:71
- Nisa' 4:72
- Nisa' 4:73
- Nisa' 4:74
- Nisa' 4:75
- Nisa' 4:76
- Nisa' 4:77
- Nisa' 4:78
- Nisa' 4:79
- Nisa' 4:80
- Nisa' 4:81
- Nisa' 4:82
- Nisa' 4:83
- Nisa' 4:84
- Nisa' 4:85
- Nisa' 4:86
- Nisa' 4:87
- Nisa' 4:88
- Nisa' 4:89
- Nisa' 4:90
- Nisa' 4:91
- Nisa' 4:92
- Nisa' 4:93
- Nisa' 4:94
- Nisa' 4:95
- Nisa' 4:96
- Nisa' 4:97
- Nisa' 4:98
- Nisa' 4:99
- Nisa' 4:100
- Nisa' 4:101
- Nisa' 4:102
- Nisa' 4:103
- Nisa' 4:104
- Nisa' 4:105
- Nisa' 4:106
- Nisa' 4:107
- Nisa' 4:108
- Nisa' 4:109
- Nisa' 4:110
- Nisa' 4:111
- Nisa' 4:112
- Nisa' 4:113
- Nisa' 4:114
- Nisa' 4:115
- Nisa' 4:116
- Nisa' 4:117
- Nisa' 4:118
- Nisa' 4:119
- Nisa' 4:120
- Nisa' 4:121
- Nisa' 4:122
- Nisa' 4:123
- Nisa' 4:124
- Nisa' 4:125
- Nisa' 4:126
- Nisa' 4:127
- Nisa' 4:128
- Nisa' 4:129
- Nisa' 4:130
- Nisa' 4:131
- Nisa' 4:132
- Nisa' 4:133
- Nisa' 4:134
- Nisa' 4:135
- Nisa' 4:136
- Nisa' 4:137
- Nisa' 4:138
- Nisa' 4:139
- Nisa' 4:140
- Nisa' 4:141
- Nisa' 4:142
- Nisa' 4:143
- Nisa' 4:144
- Nisa' 4:145
- Nisa' 4:146
- Nisa' 4:147
- Nisa' 4:148
- Nisa' 4:149
- Nisa' 4:150
Nisa' 4:34
34. “Allah'ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allaha itaatkârdır; Allah'ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.
Erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Müfessirler bu âyetin kocalar hakkında indiğini söylemişlerdir. Bunun delili âyetin devamında ki: Mallarından harcama yapmaları sebebiyle. Kocalar eşlerinin nafakasını sağlamaktan sorumludur. Aynı âyette kadının nafakasının kocası üzerine vacip olduğunun delili vardır. Bu konuda ilim ehlinin görüşleri birleşmektedir.
Âlimlerden biri, “Erkekler kadınların yönetici ve koruyucusudurlar meâlindeki beyanda velisiz nikâhın geçerli olmayacağına delil bulunduğunu, çünkü Allah, kadınlar erkeklerin yöneticisi değil, erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusu olduğunu haber vermiştir” demiştir.
Ona şöyle cevap verilmiştir: Eğer bu âyet senin dediğin gibi hem eşler hem de veliler hakkında olsaydı o takdirde bu, velisiz nikâhın bâtıl olduğuna değil, aksine caiz olduğuna delil oluştururdu. Sözkonusu beyan şöyledir: Allah'ın (iki cinse) birbirinden farklı özellikler... bahşetmesi... Burada Cenâb-ı Hak bazı kullarına diğerlerine göre lütufta bulunduğunu haber vermiştir. Bu farklılık yaratılıştaki farklılık olup şu gibi hususlardan ibarettir: Erkekleri kazanç ve ticaret ehli, türlü sanatlara elverişli, ülkeler ve şehirler arasında dolaşan kimseler yapmış, kadınlar ise böyle değildir. Allah Teâlâ onları zayıf, kazanç işlerini, zanaatları yürütmek ve kendi ihtiyaçları için ülkeler arasında dolaşmaktan aciz kılmıştır. Erkekler onların yöneticisi olup işlerini yürütür, ihtiyaçlarını yerine getirir ve devamlı olarak bu işleri yaparlar. Dolayısıyla daha önce de anlattığımız gibi kadınların işlerini yürütmek erkekler üzerine farz kılınmıştır. Bu görevler erkeklere farz kılınmakla birlikte kadınlar işlerini kendileri yönetir, alım-satım ve diğer ihtiyaçları görülürse bu da caizdir. Evlenmeevlendirme de bunlar gibidir. Her ne kadar erkekler kadınlar üzerinde yönetici (kayyım) iseler de evlenme işini kadınlar üstlerine alıp yerine getirirlerse diğerleri gibi bu da caiz olur. Buna bağlı olarak Yüce Allah “İçinizden evli olmayanları evlendirin” meâlindeki beyanında velilere evlendirme emri vermiş ve onların nikâhlanmalarına engel olmayı “(Boşanan) kadınların kocaları ile nikâhlamalarına engel çıkarmayın” beyanıyla yasaklamıştır. Aslında kadınlar bu işe alışıncaya kadar erkeklerin bunu yapmaları onların bir görevidir. Çünkü bunun için erkeklerin şahitliği ve buna şahitlik yapacak erkek meclisinin kurulması lazımdır. Bunu gerçekleştirmek de velilerin görevidir. Aynı şekilde, malları olmadığı takdirde kadınların nafakaları, mahremleri üzerine gerekli kılınmamıştır. Çünkü kazanç işlerini, zanaatları ve ticaretleri onlar yürütemez, aksine erkekler yürütür. Dolayısıyla yaratılış itibarıyla zayıf ve aciz oldukları için kadınların geçimini sağlama görevi erkeklere verilmiştir. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak, çalışma durumunda bulunan mahrem erkekler arasında geçim yardımını gerekli kılmamıştır. Ancak erkek, hasta ve çalışmaktan aciz duruma gelince onun nafakasını mahremleri üzerine yüklemiştir, çünkü böylesi yaratılış bakımından kadın gibi olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi... sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar İbn Abbâs'ın söyle dediği rivayet edilmiştir: “Erkekler âmirlerdir, Allah'ın itaati emrettiği hususlarda kadının erkeğe itaat görevi vardır. Onun erkeğe itaati, kocasının ailesine güzel davranması ve malını korumasıdır. Nafaka ve geçimi sağlamak için çalışması sebebiyle, Allah, erkeği kadından üstün kılmıştır. Denildi ki ( bu âyet karısına tokat atan bir erkek hakkında inmiştir. Bunun üzerine kadın kocasının yatağına gitmeyerek itaatsizlik yapmış ve Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme koşarak “Ey Allah'ın elçisi! Kocam bana bir tokat attı, işte onun yüzümdeki tokat izi” dedi. Hz. Peygamber kendisine: “Sen de ondan kısas al” buyurdu. O zaman erkekler ile kadınlar arasında tokat ve yumrukta, yaralamada ve dövmede kısas uygulanmaktaydı. Bu sırada Hz. Peygamber, Cebrâil aleyhisselâmın inmekte olduğunu görerek kadına: “Bekle bakayım, Cebrâil senin hakkında ne gibi bir hüküm getirmiştir” buyurmuş, bir müddet sonra Cebrâil (a.s.), ona, tefsirini yapmakta olduğumuz âyeti getirmiştir; yani erkekler kadınları eğitmek için yetki sahibi kılınmıştır. Âyetin tefsiri konusunda şöyle de denilmiştir: Erkeklerin kadınlara üstün kılınması akıl, mirâs ve ganimetler konusundadır. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Biz bir çözüm düşündük, Allah da bir iş diledi, O'nun dilediği husus şey bizimkinden daha hayırlıdır”.
Denildi ki: Allah Teâlâ'ın, Mallarından harcama yapmaları sebebiyle... meâlindeki beyanı verdikleri mehir ve yaptıkları harcamalar sebebiyle demektir. İmam Şâfii (r.h.) Erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur meâlindeki beyanı, nikâhın velisiz geçerli olmayacağına delil getirmiş ve âyetin tevilini velilere döndürmüştüri.
Ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle... Buna göre velilere nafaka vermek lazım gelir, oysa Şâfii bu görüşü kabul etmiyor. Şimdi, şayet âyet veliler hakkında olsaydı, zaten her işte kadınların velilere ihtiyacı vardır, dolayısıyla bütün akitlerde velilerin onlara velâyette bulunmaları konusunda kadınların, onlar üzerinde bir hakkı olması anlamına gelir; bu sebeple kefaletlerini yerine getirirler, yetecek miktarda nafakalarını temin ederlerdi. Bu, kadınların bizzat kendileri bu işleri yapacak olsalardı yaptıkları iş bâtıl olurdu demek değildir. [§]Nikâh işi de bunun gibidir. Tefsir âlimleri âyete “eşler” an- EP lamını veriyor. Âyeti inceleyip düşünen herkes Şâfii'nin kabul ettiği görüş gibi değil, müfessirlerin söylediği gibi olduğunu kabul eder. En doğrusunu Allah bilir. Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 58; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 512, 513.
Sâliha kadınlar Allah'a itaatkârdır. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kânitât” (vwu), itaatkâr olan kadınlar demektir”. Zaten “kânit” “itaat eden” demektir. Bu kelimenin, Allah'a itaat edenler, anlamına gelme ihtimali olduğu gibi kocalarına itaat edenler, anlamına da ihtimali vardır. otsu kelimesinin, Allah'ın kendilerine farz kıldığı hakları ve kocalarının haklarını yerine getirenler, anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Allalı'ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. Denildi ki Allah'ın kendilerine emanet ettiği hukuku koruyanlardır. Yine “hâfizâtün li'l-ğaybi” (4b Sus) kocalarının bulunmadığı zamanlarda onların hukukunu koruyanlar, anlamına gelir. Denildi ki bunun anlamı, kocalarının gıyâbında namusları noktasında kendilerini koruyanlar demektir. Diğer bir anlayışa göre Allah'ın emirlerini, yasaklarını ve ilâhi hakları koruyanlar demektir. “Kânitât” (vwu) ve “Hâfizât” kelimeleri “sâlihât” (drui) kelimesinin açıklamalarıdır.
Allah'ın korumasına uygun olarak. Bu terkibin hem okunuşu hem de yorumu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarının okuyuşunda “bimâ hafizallahe” şeklinde Allah kelimesinin nasbı iledir. Tevili ise “Allah'ın koruması ile” şeklindedir, Allah lafzından haf-i cer düştüğü için mansup okunmuştur”, Allah lafzını ötre olarak okuyanlar cümleyi şöyle yorumlamıştır: “Allah'ın onlardan korumalarını istemesi sebebiyle...”. En doğrusunu Allah bilir.
Evlilik hukukuna baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlar... Bazı edibler bu ilâhi beyanda “bilgi” “korku ve endişe” kavramı ile nitelemesinin sebebi korku ve endişenin bilginin iki tarafından birini teşkil etmesidir. [9] Başka biri -ki o da Ferrâdır- şöyle demiştir: Korkan adam zanneden kimsedir, çünkü o hem umar hem de korkar”. Fakat ilmin korku olarak adlandırılmasında aslolan şiddetli korkudur. Bir şey hakkında gerçek olmayan bir bilgi ile kişi amel edebilir, çünkü bu bilgi içtihatla, galip olan görüş ve kanaatla bilinir. Bilinmesinde izlenecek yol içtihattan ibaret olan her şey böyledir; kuvvetli kanaat ve galip zan, orada bir gerçek olmasa bile hüküm konusunda kesin bilgi rolü oynar. Yüce Allah'ın şu beyanına bakmaz mısın? “Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, 9 Kırâatfarklılıkları konusunda Arapça metnin dipnotuna bakınız.
onları kâfirlere iade etmeyin”. Bu beyan, kadınların imanlarının gerçeğine ulaşamasak da görünene bakılarak elde edilen bilgiyle amel etmeye bizi sevketmeştir. Bunun gibi kişi, kadının baş kaldırmasını galip zanla bilirse âyette yer alan öğütler ve diğer hususlarla amel eder. Cenâb-ı Hakkın baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlar meâlindeki beyanı halen kadınlarda baş kaldırmanın gerçekten vukü bulmasına göre olmayıp galip zanna göredir. Çünkü kadın itaatsiz ve serkeşse kendisine nasıl öğüt verir, onu nasıl terkeder ve nasıl döver? Dolayısıyla bu durumun galip zan üzerine bina edildiği anlaşılmıştır. Görmez misin ki kalbi imanla dolu olduğu halde, kâfir olmayı gerektirecek sözü söylemek üzere öldürülme yahut telef olma korkusu taşıyan ve dövmekle tehdit edilen kimseye, bu kelimeyi söylemek helâl olur””. İşte bu durum gerçek bilgi ile değil, galip zan ve görüşle bilinir; sonra ona gerçek bilgi ile amel etmek mubah olur, önceki mesele yani baş kaldırma da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. (SJAziz ve celil olan Allah, kadını, kocasına isyan etmesini yasaklamış ve bedeni hakkında kocasına itaat etmeyi emretmiştir. Nitekim erkeğe de kadınla güzel geçinmesini buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu Cenâb-ı Hak'kın Bakara süresinde geçen “Kadınların, mâkul ve meşrü ölçülerde, ödevlerine denk hakları vardır” ilâhi beyanın mücmel olarak zikrettiği haktır. Kadınlar üzerindeki hak bu âyette açıklanmıştır. Bu da kadının kocasına itaat etmesi ve o, bulunmadığı zamanlarda konumunu gözetmesidir. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer o kadınlar size itaat ederlerse, onlar hakkında başka bir yol aramayın” Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kocanın, karısı üzerindeki hakkı, atın eğeri üzerinde bile olsa, çagırdığı zaman ona itaat etmesidir”, (Burada kastedilen mecazi anlamdır, yani koca karısını cinsel bir istek için çağırınca demektir).
Kadınlara öğüt verin. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Allah'ın Kitab'ı ile onlara öğüt verin. Eğer size itaat ederlerse. Yani yatağa ve itaate dönerlerse ne güzel, değilse onları terk edin. Âyette yer alan “hicrân” kökü, kişinin karısı ile cinsel ilişkide bulunmaması, onu kucaklamaması, sırtını dönmesi demektir. Şayet kabul ederse ne güzel, değilse onu yaralamayacak ve kemiklerini kırmayacak şekilde dövmen sana helâl olur. Eğer kabul ederse ne güzel, kabul etmezse kadının boşanma karşılığında verdiği fidye sana helâl olur.
Onlara öğüt verin. Erkeğin kadına yumuşak ve münasip şekilde şöyle demesi ihtimali vardır: Sâliha (iyi), boyun eğen, namusunu koruyan kadınlardan ol, şöyle davrananlardan olma. Kadın şayet baş kaldırmaktan vazgeçerse ne güzel, değilse onu terket. Terketmenin de iki şekilde olması mümkündür. Biri, ayrılmakla, kucaklaşmak ve cinsel ilişkiyi terk etmekle onu korkutma ihtimali. Diğeri, fiilen yatakta terk edip cinsel ilişkide bulunmamak. Şayet baş kaldırma halini terk ederse ne güzel. Değilse söylediğimiz gibi yaralamayacak ve bedende çirkinlik, kusur bırakmayacak şekilde döver. En doğrusunu Allah bilir. Bu söylediklerimizin sırası şöyledir: Önce kadına nazik ve yumuşak sözlerle öğüt verir, belki ona itaat ederek baş kaldırma halini terk eder. Bunu yaparak itaat etmezse yatakta terk etmekle korkutur ki, bununla, kadının kalbi cinsel ilişkiyi ve kucaklaşmayı terk etmeye tahammül gösteremeyip kocasına itaat etmesi umulur. Eğer kadın itaat etmezse o takdirde onu terk eder, ne cinsel ilişkide bulunur ne de kucaklaşır. Şayet bununla kocasına itaat ederse ne güzel, değilse kadını döver. Dövdükten sonra kadın kocasına itaat ederse ne güzel, değilse hakeme başvurulur. Bu sisteme göre iyiliği emredip kötülükten sakındırmak vacip olur. Önce yumuşak bir şekilde ve güzellikle hanımına öğüt verir, sert sözler söylemez. Bu öğütü kabul ederse ne güzel, etmezse sert sözler söyler. Şayet bununla öğüt kabul ederse ne güzel, kabul etmezse elini uzatır (yani döver). Nitekim, Cenâb-ı Hak kocalara, kadınlara öğüt vermeyi, sonra yatakta terketmeyi, sonra dövmeyi, sonra hakeme başvurmayı emr etmiştir. Bir hadiste Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah'ın kızlarını dövmeyin”. Bunun üzerine insanlar da kadınları dövmeyi terk etmişlerdir. Bir müddet sonra Hz. Ömer (r.a.) gelerek şöyle demiş: )“Ey Allah'ın elçisi! Allah'a yemin ederim ki, kadınlar itaatsiz ve cüretkâr oldular, onları dövmeyi emret” Bunun üzerine birçok kadın, Hz. Peygamber'in hanımlarının evlerini dolaşarak onlara şikâyette bulundular. Sabah olunca Resül-i Ekrem: “Allah'a yemin olsun ki bu akşam Muhammed'in ailesini yetmiş kadın dayaktan şikâyetçi olarak dolaştı. Allah'a yemin olsun ki dayak vuranları sizin en hayırlınız olarak bulamazsınız””. Yine O, şöyle buyurdu: “Sizin en hayırlınız hanımı için en hayırlı olanınızdır, ben hanımları yanında en hayırlı olan biriyim”, Yine şöyle buyurmuştur: “Müminlerin iman yönünden en güzel olanı, ahlâkı en güzel olan ve hanımına karşı zarif davranandır””, Aslında öğüt, katı kalpleri yumuşatan, insandan uzaklaşmayı gerektirici tabiatleri sevdiren bir sözdür. Dolayısıyla öğüt vermek işlerin âkıbetini ve çeşitli hallerin iç yüzünü hatırlatan bir faaliyettir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu söylenenlere bağlı olarak koca hanımına öğüt vererek nimetlerini, kendisi üzerindeki haklarını, bu konuya yönelik våd ve tehditleri hatırlatır. Yukarıda zikrettiğimiz âyetlerde içtihadın gerekli olduğunun işaretleri vardır. Ayrıca mükellifin ancak düşünme, olup biten hususları arzetmek suretiyle problemleri çözebileceğinin açıklamaları bulunmaktadır. Tâ ki mesele ile ilgili olarak gelen nasların hikmetine ulaşılabilsin. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ, kadınların eğitilmesini devlet başkanlarına değil kocalara havale etmiştir. Çünkü kadının cezalandırılması dövmek, hapsetmek ve yahut yapması emredilen eğitimle ilgili nahoş bir davranıştır. Bununla birlikte bu cezalandrırma gizlice yapılır. Çoğunlukla erkek, hâkimin önünde bu durumu açıklama imkânı bulmaz, ayrıca mahkemeye intikal etme ihtimaliden dolayı baskının sözkonusu olacağı vakitlerde olur. Bu durum, küçük çocuk, yetim ve diğer kimselere kefil olan herkes için de bir temel oluşturur. En doğrusunu Allah bilir.
Terbiye konusundaki temel ilke Yüce Allah'ın şu beyanıdır: “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat "duyguları yerleştirmesi de O'nun varlığına dair kanıtlardandır”", Cenâb-ı Hak bu beyanında eğitimi, bizim için yaratılma hususunu korumanın kanıtı, ayrıca eşler arasındaki sevgi ve merhametle gözetmeyi de aynı şekilde kanıt konumunda kıldı. Halbuki birbiriyle çekişme ve olayları devlet yöneticileri önüne götürme, o sevgi ve merhameti yok eder. Bunun yerine aralarındaki ilgiyi kesmeyecek (kocaya ait) bir eğitme şekli koymuştur. İşte bu sebepledir ki erkeğin, eşini yaralayıcı bir şekilde dövmesine izin vermemiş, sadece ülfet ve muhabbet için konulan çareler kesildikten sonra dövmeye izin vermiştir. Şu da var ki hafif bir dövme fiilinde, aralarındaki sevgi ve merhametin kesilmesine maruz kalma tehlikesi karşısında müşterek bir merhametin ızharı, ayrıca samimiyet ve şefkatin dile getirilmesi sözkonusudur. Çiftler arasındaki bu tür görünümler oluşmadığı takdirde, kısmen görünen kötülük ve ayrılık kapıları sonuna kadar açılır. En doğrusunu Allah bilir.
Mallarından harcama yapmaları sebebiyle. Yani verdikleri mehir ve nafaka sebebiyle.
208 Onları yataklarda yalnız bırakın. Bu beyanın iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, hanımıyla beraber yatarken kendisiyle konuşmamak; ama bu, aynı yatakta yatmamak demek değildir. Çünkü aynı yatakta yatmak aralarındaki bir haktır, kadının bunu terketmesindeki vebal erkeğin terketmesinde de vardır. Erkek kendisine ve kendi hakkına zarar verecek bir davranışla karısına eziyet edemez. En doğrusunu Allah bilir. (İkincisi,) kadınların hakkı ve nöbeti olan günde yataklarından ayrılmak ve başka bir hanımla yatmak suretiyle onları yalnız bırakmak. Dolayısıyla kadının kocası üzerindeki hakkı, uyumluluk halinde, Allah'ın çizdiği sınırları aralarında korudukları zaman da olur, bu sınırları aşma zamanında olmaz. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Abbâs radıyallahu anhın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kişinin yatağında hanımıyla cinsel ilişkide bulunmamak, hatta onunla aynı yatakta bulunmamak, şayet bulunursa sırtını çevirmek, kucaklaşmamak ve ona sırtını dönmek suretiyle hanımını yalnız bırakır. Fakat buna göre terbiye etmede ortak olurlar, çünkü koca yaptığı bu işler sebebiyle ihtiyacı noktasında kendisini de terbiye etmiş olur. Herhalde bundan kastedilen anlam, kadının şehvet vaktini ve kucağa ihtiyacını bildiği bir zamanda erkeğin onunla cinsel ilişkide bulunmamasıdır. Koca ise onsuz şehvetini tatmin eder. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Yani eğer size itaat ederlerse onların aleyhinde bir yol aramayın. Bir görüşe göre onlara sizi sevmelerini teklif etmeyin; çünkü Allah Teâlâ yol olarak sadece öğüt verme, yatakta yalnız bırakma ve hafifçe dövmeyi göstermiştir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kadın kocasına itaat ederse kocanın ona uygulayacağı başka bir yol yoktur!
209 [S]Belirtmek gerekir ki dövme, zikrettiğimiz gibi yaralamayacak şekilde dövmektir. Bu da Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadisin ifadesidir: “Kamçıyı bir yere as, yahut aile fertlerinin görebileceği bir yere koy, hanımını onunla dövme”. Kendisine soruldu: “Ne ile dövelim?” Buyurdu ki “Nalinlerinle 51 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 69.
yaralamayacak şekilde.. 52, yani iz bırakmayacak ve bedeni çirkinleştirmeyecek şekilde. Başka bir hadiste Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Kadınlar hakkında Allah'tan korkun, zira siz onları Allah'ın emaneti olarak aldınız, Allah'ın izniyle onların namuslarını helâl edindiniz” Sizin, kadınlar üzerindeki hakkınız, onların çirkin gördüğünüz bir fiili yapmamaları ve yabancı erkekleri yatağınıza (evinize), eğer bunu yaparlarsa onları, yaralamayacak şekilde dövünüz” Kadınların ise sizin üzerinizde, örfe göre rızıklarını ve giyimlerini sağlama hakları vardır”.
Çünkü Allah yücedir, büyüktür. Nihai gerçeği bilen Allah bilir ya, bu Allah tarafından bir hatırlatma ve O'nun katından kullara yönelik bir emirdir. Şöyle ki Cenâb-ı Hak yüce varlık bir olmasına, saltanatına, büyüklüğüne, celal ve kudretine rağmen O'na karşı yaptığımız ilk isyan yahut işlediğiniz ilk hata sebebiyle -buna kudretinin bulunmasına ve helâk edebilmesine rağmencezalandırmıyor. Siz de aynı şekilde, kadınların size karşı yaptıkları ilk isyan sebebiyle cezalandırmayın. En doğrusunu Allah bilir. Bu sıfatlara sahip olan Allah'ın -ki zaten öyledir- bu âyet-i kerimeyi zikretmesi kendi yüceliğini ve büyüklüğünü hatırlatmak, erkeğe verdiği terbiye çerçevesinde sınırını korumak ve O'nun kudretini daima hatırlamaktır.
B ÓG i İN GEZ A giz SAZI ol Kui (ra Gi!
---
Dipnotlar:
53 Müellif şu ilâhi beyan işaret ediyor olmalıdır: “Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâra saparsa -kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesnâ olmak üzere, kim kalbini inkâra açarsa- işte Allah'ın gazabı bunlaradır; bunlar için çok büyük bir 57 İbn Mâce, “Nikâh” 51; İbn Hibbân, es-Sahih, IX, 499, 58 İbn Mâce, “Nikâh” 50; Tirmizi, “Menâkıb”, 63; Tirmizi bu hadisi sahih kabul etmiştir. 59 Ebü Dâvüd, “Sünnet” 15; Tirmizi, “İman”, 6; Tirmizi bu hadisi sahih kabul etmiştir.
Nisa' 4:35
Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. hitap -en doğrusunu Allah Bilir ya- kocalardan başkasına aittir, çünkü Yüce Allah Eğer karı koca arasında şiddet olmasından korkarsanız buyurmuştur. Şayet bu âyetteki hitap kocalara ait olsaydı şöyle buyururdu: “Eğer ikisi aralarında şiddet olmasından korkarlarsa”,; yahut “Aranızda şiddet olmasından korkarsanız” buyurması gerekirdi. Cenâb-ı Hak: “İtaatsizliklerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin” beyanı ile kocaları muhatap aldı, çünkü “Onları yataklarda yalnız bırakın” buyurdu, bu ise kocaya aittir. Çünkü hanımının itaatsizliğinden korkan erkeğin önce ona öğüt vermesi gerekir, şayet kabul ederse ne güzel! Kabul etmezse bundan sonra onu yatakta yalnız bırakır, bundan sonra da itaat etmeyi kabul etmezse onu döver. Şayet bunların hiç biri fayda vermezse durumu hâkime yahut devlet başkanına arz eder, o da iki hakeme yönlendirir. Bunun bir benzeri Ali b. Tâlib'ten rivayet edilmiştir. İki hakem gönderilir; biri erkeğin ailesinden, diğeri kadının ailesinden. Kadının hakemi şöyle der: Eyfalancı! Hanımından hoşlanmadığın şey nedir? Adam şöyle cevap verir: “Şu şu işlerinden hoşlanmıyorum” Hakem der ki: “Baksana! Hoşlanmadığın şeylerden uzaklaşarak sevdiğin işlere intikal ederse Allah'tan sakınıp sana yakışan nafakayı, giysiyi vermek suretiyle güzel muamelede bulunur musun?” Adam, DUN “evet” derse, onun hakemi şöyle der: falancı hanım! Kocandan hoşlanmadığın şey nedir?” ve benzeri şeyler söyler. Eğer kadın, “evet” derse, Allah iki hakem vasıtasıyla onları bir araya getirir; O, hakemler sebebiyle onları hem birleştirir hem de ayırır"
Hakemlerin karı kocayı ayırmaları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarına göre eşlerin dilemesi halinde onları birbirinden ayırır, dilerlerse birleştirirler. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben ve Muâviye hakem olarak gönderildik. Bize denildi ki “Eğer birleştirmelerini uygun görürseniz birleştirirsiniz, ayrılmalarını uygun görürseniz ayırırsınız” Bize göre ise hakemler karı kocanın rızaları olmaksızın ayrılmalarına hükmedemezler; çünkü rivayet edildiğine göre bir adam karısı ile Hz. Ali'ye geldiler, bunların herbirinin yanında bir topluluk vardı. Hz. Ali “Bu iki kişinin sorunu nedir?” diye sordu. Orada bulunanlar: “Aralarında anlaşmazlık vardır” cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Ali şu meâldeki âyeti okudu: Erkeğin ailesinden bir, kadının ailesinden bir hakem gönderin, eğer anlaşmak isterlerse Allah aralarında uyum meydana getirir. Yine Hz. Ali şöyle demiştir: “Sizin hakkınızdaki hükmün ne olduğunu biliyor musunuz? Eğer birleşmek istiyorsanız birleştirilirsiniz, şayet ayrılmak istiyorsanız ayrılmanıza hükmedilir” Kadın “Allah'ın Kitabı'na razıyım” dedi. Erkek ise “Ayrılıksa hayır” dedi. Bunun “5 Taberi, Câmi'u’l-beyân, V, 73. 56 Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 74.
üzerine Hz. Ali şöyle demiştir: “Hatalı söyledin, Allah'a yemin ederim ki eşin ikrar ettiği gibi sen de ikrar etmedikçe buradan dönemezsin” Hz. Ali şunu belirtmiş oldu ki hakemlerin ayırması ancak karı kocanın rızası ile gerçekleşebilir. Şayet karı kocanın rızası olmaksızın hakemlerin ayırması caiz olsaydı, ayrılmada kocanın olumsuz beyanına bakılmaz ve Hz. Ali'nin hakemlere: “Koca ister razı olsun, ister olmasın, uygun görürseniz bunları ayırın” demesi gerekirdi.
(SJEğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız. Yani aralarının açıldığını bilirseniz demektir, çünkü bu sorunun konumu o durumda aralarında bilgi edinmeye çalışmaktır, bu bilgi kesin olmayıp galip zanla elde edilir. Galip zan pratik işlerde bilgi, şahitlikte ise şüpheli bilgi ifade eder. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede “korkarsanız” buyurmuştur, çünkü bu pratik hayata aittir. Âyetin zâhiri hükmü, karı kocadan her biri ailesinden birer hakem gönderinceye kadar ayrı evlerde bulunmak şeklindedir.Şayet aynı evde olsalardı bunun konumu, âyette zikredildiği gibi, başka yerlerden göndermek değil, aynı evde bir araya getirilmeleri gerekir. Bu durum da karı ile koca arasındaki anlaşmazlığın şiddetini gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah Teâlâ karı ile koca arasını düzeltmeye yönelik verdiği emir, aynı zamanda bütün müminlerin arasını bulmaya yönelik emridir, şu ilâhi beyanlarıyla: “Aranızdaki olumsuzlukları ıslah edin”; “Allah'ı yeminleriniz için bir engel yapmayın”; “Çoklarında hayır yoktur”, Bu ilâhi beyan insanlar arasını uzlaştırma ve kardeşliği tamamlamaya yöneliktir, şu beyanda görüldüğü üzere: “Kardeşlerinizin arasını düzeltin”, Yoksa ailesinin zarar göreceği, ayrılığı gerektiren şey değildir. Evlilikteki hakemler konusu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Karı koca eğer aralarının düzeltilmesini isterlerse Allah aralarını bulur. İbn Abbâs'ın (r.a.), bunların hakemler olduğunu söylediği nakledilmiştir. Mücâhid'ten de aynı şey rivayet edilmiştir. Diğer bazı âlimler de şöyle deTaberi, Câmi'u'l-beyân, V, 71. “9 o “Yeminlerinizden dolayı Allah”, iyilik etmeye, kötülükten sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye engel kılmayın”. 559. “Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka verilmesini yahut miştir: Eğer aralarının düzeltilmesini isterlerse Allah aralarını bulur cümlesinden kastedilenler karı ile kocadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede, hakemlerin karı-kocayı ayırma haklarının bulunmadığının delili vardır, çünkü Yüce Allah, Eğer karı koca düzeltmek isterlerse diye buyurmuştur. Bu beyanda karı ile kocanın ayrılmalarının bir şekilde caiz olduğunun delili yoktur. [§]“Eğer eşlerin Allah'ın koyduğu kurallara uymamalarından korkarsanız, kadının evlilikten kurtulmak için bir meblâğ vermesinde taraflara bir vebal yoktur”? meâlindeki ilâhi beyan, para karşılığında boşanma hakkının hakemlerin değil, karı kocanın hakkı olduğunu göstermektedir. Bir anlamda hakemler karı kocadan hangisinin zâlim olduğunun bilinmesi için görevlendirilmiştir, onların hakemliği ile zâlim olan tarafın ortaya çıkması sağlanır. Çünkü taraflardan her biri insanlar arasında hayat arkadaşından şikâyet edince zâlim olan ile olmayan bilinemez. Şayet zâlim koca ise elinden tutularak “Senden para karşılığı boşanma isteğinde bulunsun diye, bunu hanımına yapman sana helâl olmaz” denilir ve hanımının geçimini sağlaması emrolunur. Eğer zulüm yapan kadınsa ve evinin dışındaki yerlerde kocasına karşı itaatsizlik gösteriyorsa koca, nafaka vermekle emredilmez ve ona “artık fidye sana helâl olmuştur” denilir. Böylece hakemler nezdinde kadının itaatsizliğinin açığa çıkması sebebiyle koca, boşama karşılığında karısından fidye alma hususunda mazeretli olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Karı koca eğer düzeltmek isterlerse. Bu ilâhi beyan iki mânaya gelebilir: Yüce Allah bununla ya karı ile kocayı yahut hakemleri kastetmiştir. Bir de düzeltme bazan bir araya getirmek, bazan da ayırmakla olur. Bir araya getirme gerçekleşirse âyetteki tevfik kavramı, karı ile kocayı birleştirme anlamına gelir. Ayırma gerçekleşirse sulh etme ve muvaffak olma sonucu çıkar; bu sonuncusu iki bakış açısını da içerir. Bu durumda ayrılmak da birleşmek de karı kocaya aittir, çünkü düzeltme iradesi onların yükümlülüğü içindedir. Bu durumda âyetin anlamı karı kocaya dönmüş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak'kın şu beyanları da bunu teyit etmektedir: “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse... elbette kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz” âyetine kadar. Daha sonra Yüce Allah: “Eğer karı-koca ayrılırlarsa Allah bol rızık vererek onların ihtiyaçlarını giderir” buyurmuştur. Kadının yanı sıra kocadan itaatsizlik olabildiği için son âyet-i kerimede, ayrılık ikisine nispet edilmiştir. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanında da durum aynıdır: “Kadınlara verdiğiniz mallardan bir şey almanız size helâl olmaz... Kadının fidye vererek boşanmak istemesinde karı-koca için bir sakınca yoktur” kısmına kadar. [§]Allah Teâlâ karı-kocayı bu âyette ayrılmaya sebep olan fidye konusunda ortak etmiştir. Yahut O, bu âyetle iki hakemi kastetmiş olabilir. Bu durumda âyet, aralarını düzeltme talebinde teşvik etmek, adaleti ve doğru olanı tercih etmeye dair olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyumuştur: “(Allah) insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hüküm vermenizi emrederi”; “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan”.
Karı-koca, aralarının düzeltilmesini isterlerse, hakemlerin Allah için görev alması ve karı koca arasının düzelmesini istemelerinin bereketiyle nikâhın sağladığı huzur, rahmet, sevgi ve iffet konusunda Allah onları başarılı kılar.
O ikisi düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri, karı ile kocanın arasını bulur; bu da hakemlerin Allah rızası için harekete geçip karı ile kocanın arasını bulmaya çalışmalarıdır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak eşleri muvaffak kılar, zira evlilik O'nun için huzur, merhamet, sevgi ve iffet vesilesidir. Diğeri, Allah Teâlâ iki hakemi, arz ettikleri barıştırma sonucuna ulaşmada başarılı kılar.
Hakemlerin (âyet-i kerimede de beyan edildiği üzere) en uygun olanı bulmayı dilemeleriyle ilgili bilgiyi Allah'tan başkası bilemez. Dolayısıyla karıkocayı birbirinden ayırma görevi onlara verilemez. Başka bir deyişle hakemlerin karı-kocayı ayırma hakları yoktur. Âyette kendilerine nispet edilen muvafmeselenin iki yönü vardır. Biri şudur: Hakemler karı-koca yahut aralarında şiddet olmasından korkan veliler tarafından görevlendirmeye ve karşılıklı rızaya dayalı olarak görev kabul etmişlerdir. Şayet hakemler, insanların yönlendirmesiyle iş görürlerse ayrılığa yetkisi olmayan kişilere uymuş olurlar; onlar bu sonuçla nasıl amel etsinler? Yine hakemler, karı-kocanın yönlendirmesiyle iş görüp hakemlik yaparlarsa ve karı-koca, bunlara razı olmuşsa rızalarının dışında verilen kararlar onları bağlamaz. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, hakemler, ayrılık ve anlaşmazlığa sevkeden sebebi bilmeye dayalı olarak eşlere gönderilmiştir. Belki sebepler ikisinden kaynaklanmıştır. Dolayısyla hakemlerin kocayı, günahı olmadan boşamaya mecbur etme ihtimali yoktur. Esasen kocasından ayrılmayı ve mehirini ödemek üzere onu borçlandırmayı isteyen her kadın için bunu yapmak mümkündür. Bu mümkün olmayınca, hakemlerin böyle bir gönderiliş yoluyla karı-kocayı ayırma yetkisine sahip değildir. Halbuki hakemler karı-kocaya, aralarındaki geçimsizliği gidermek ve nikâhın gerektirdiği düzgün hayata döndürmek için gönderilmiştir. Şu da var ki karı-kocadan hangisi zâlimse onun elini tutmak ve terbiye etmek suretiyle uygun duruma döndürmek için zorlamak da mümkündür. Dolayısıyla, istememelerine rağmen karı ile kocanın ayrılmaya zorlanması doğru değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Şunu da belirtmek gerekir ki bu meselede hareket noktası şudur: Karı ile koca ergenlik çağına gelmiş kişilerdir, istemedikleri takdirde evlenmeye zorlanamaz; hatta etraflarındaki insanlar evlenmede huzur, ayrıca hısımlık ve dostluğu öne sürseler bile zorlama ile evlilik olmaz. Zaten bu durumda hısımlık ve dostluk da imkân dâhiline girmez. Dolayısıyla kendileri istemedikleri takdirde boşamaya da mecbur kılınamazlar. En doğrusunu Allah bilir.
Allah her şeyi bilen, herşeyden haberdar olandır. Karı kocadan kimin zâlim, kimin mazlum olduğunu bilen ve haberdar olandır. Denildi ki Allah hakemlerin karı kocaya yaptıkları öğütleri bilen ve bundan haberdar olandır. Herşeyi bilen. Kadının kendi hakemine, erkeğin de kendi hakemine gizli olarak söylediklerini bilendir. Herşeyden haberdardır. Hakemlerden her biri, karı-kocadan görüştüğünü kimsenin kendisine açıkladığı bilgilerde doğru mu yalan mı söylendiğinden haberdardır. En doğrusunu Allah bilir. SJibn Mesüd'un mushafında şöyledir: “Fetü hikmeten min ehlihi ve hikmeten min EYİ YEİS yili İz Yl
---
Dipnotlar:
bir iyilik yapılmasını ya da insanların arasının düzeltilmesini isteyenler müstesnâdır. Kim Allah'ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa biz ona ileride büyük bir karşılık vereceğiz” 5? Taberi, Câmi'w'l-beyân, V, 76. 5! “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlar için günah yoktur ve sulh hayırlıdır. Nefisler ise cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine büsbütün kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın”. fakiyet açıklanmış değildir; onlar sadece ittifak ettikleri sonucu bildirirler. Hakemler karı kocanın lehine de aleyhine de çalışırlar, dolayısıyla karı-kocanın, onların görüşlerine razı olma ve olmama hakları olur#. Tartışılmakta olan bu 56 — “Allah'ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığınız sürece onlara verdiğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz. Eğer Allah'ın kurallarına uymamalarından korkarsanız, kadının evlilikten kurtulmak için bir meblâğ vermesinde taraflar için bir vebal yoktur”. Yani hakemler, karı koca arasını düzeltmeye çalışmışlar, onların lehine yahut aleyhine hüküm vermişlerdir.
Nisa' 4:36
Allah'a kulluk edin. Denildi ki Allah'ı birleyin, yine denildi ki Allah'a itaat edin demektir. Biz bunu daha önce anlatmıştık“.
O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. İbadet ve kullukta başkasını Allaha ortak tanımayı yasaklamak anlamına gelme ihtimali vardır. Rablık ve ilahlıkta Allaha ortak koşmaktan yasaklama anlamına da gelmesi muhtemeldir. Bu ilâhi hitabın, Allah'ın hakimiyetine ortak koşmayı yasaklama ve daha başka anlamlara gelmesi mümkündür. Bunların hepsi Allah'a ortak koşmaktır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bazı dil âlimleri şöyle demiştir: İbadet, boyun eğme anlamı taşıyan kulluktur, bir kısmı da tevhidden ibarettir demiştir. İbadetin aslı kulun, kendi arzusuna dayanarak başkasını ortak koşmayacak şekilde, kulun kendisini Allah'a kul yapmasıdır. Kulluğun iki şekli vardır: Biri inançta, diğeri de uygulamadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Ana-babaya güzel davranın. Allah Teâlâ ana-babaya güzel davranmayı emretti; yakınlara, yetimlere, yoksullara da aynı şekilde davranmayı emretti, âyette zikredilenlerin sonuna kadar... Ancak bu sınıflardan ve fırkalardan her birine emrettiği güzel davranma farklıdır. Ana-babaya güzel davranması küçükken kendisini eğitip yetiştirdikleri gibi onlara teşekkürde bulunmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyumuştur: “Sadece bana ve ana-babana şükret”;
“Ana-babaya öf bile deme”? “De ki beni küçük iken eğitip yetiştirdikleri gibi, sen de onlara merhamet et”. Kişi kendi çocukluk halini, zayıf durumunu ve ana-babasının kendisini nasıl eğittiklerini düşünür ve Jbunun için onlara şükreder, küçük iken kendisine yaptıkları iyiliklere karşılık onlara karşı güzel davranır. Yüce Allah yine şöyle buyurmuştur: “İnsana, ana-babasına ihsanda bulunmayı emrettik”, Ana-babaya karşı gösterilen güzel davranış onların evlatlarına yaptıkları iyiliğe yönelik bir karşılık ve şükürdür. Bu iyilik evlat tarafından olur. Çünkü bunun benzerini, ana-babanın evlada yapması gerekmez, bu sadece çocuklarına farzdır. Öyleki ana-babaya karşı çıkmak büyük günahlardan sayılmıştır. Rivayet edildiğine göre; Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Büyük günahların en büyüğü, Allaha şirk koşmak ve ana-babaya isyan etmektir”. Kişiye gerekli olan şey ana-babasına ve ayrı ayrı her birine itaat etmektir. Ancak onlar, günah işlemeyi emreder veya farzı yerine getirmeyi yasaklarsa yahut bir farzı tehir etmeyi emredetlerse müstesnâdır, bu durumda ana-babaya itaat etmek Allah'a isyan etmektir. Yüce Allah'ın şu beyanını görmez misin: “Eğer annen ve baban, hakkında bilgin olmayan bir varlığı bana ortak koşman için seni zorlarlarsa bu durumda onlara uyma. Onlarla dünyada iyi geçin”, Allah Teâlâ kişiye, isyanı emretme durumu dışında ana-babaya örfe uygun şekilde sahip çıkmayı emretmiştir. İşte bu sebeple âlimlerimiz şöyle demiştir: “Savaşa katıdığı takdirde, kişiye, karşı safta savaşan kâfir babasını öldürmek yakışmaz; ancak babanın oğlunu buna mecbur bırakması durumu müstesnâdır. Çünkü Cenâb-ı Hak: “Onlarla dünyada iyi geçin” buyurmuştur. Dünyada bilinen ve yaygın olan şey, insanın babasını öldürmemesi ve ona karşı silah çekmemsi şeklidedir. Âlimlerimiz yine şöyle demiştir: “Ana-babadan biri ölürse, evlat onun defnini üstlenir, bu durum ana-babaya örfe uygun tarzda güzel bir şekilde sahip çıkma örneklerindendir. Rivayet edildiğine göre, Ebü Tâlib vefat edince Resülullah (s.a.) Hz. Ali'ye: “Git onu defnet” buyurmuştur. Yine tefsirini yapmakta olduğumuz âyette, ana-babaya yapılması emredilen iyilik konusunda ikisini eşit tutmak sözkonusudur. Yüce Allah, bu konuda ana üzerine baba için bir üstünlük tanımamıştır. Bu durumda ana-babadan her birinin müslüman olmasının, küçük çocuğun da müslüman olması anlamına gelir. Çünkü babanın müslüman olmasının, küçük çocuklarının da müslüman olması anlamına geldiği hususunda icmâ vaki olmuştur. Zaten, Hz. Peygamber'in şu sözü buna delil teşkil etmektedir: “Ne var ki ana-babası, çocuğu yahudi yahut hıristiyan yapar”, Akrabaya. Allah akrabaya ihsanda bulunmayı emretmiştir. Bunun anlamı -en doğrusunu Allah bilir ya- sıla-i rahimdir, birbirlerini ziyaret ederler. Sıla iki yönden olmaktadır: Şunun şuna iyilikte bulunması lazım gelirse, diğerinin de ona iyilik yapması gerekir. Bu da aralarında sevgiyi ve bağlılığı devam ettirir, bunun için birbirine sıla yapmaları da farz olur, çünkü akrabanın akrabaya sılada bulunması farzdır.
Yetimlere. Yetimlere iyilikte bulunmanın emredilmesi iki şekilde yorumlanabilir: Geçimlerini sağlayacak babası olmayan yetimleri, babasının yaptığı gibi böylesinin geçimini sağlar. Cenâb-ı Hak bunu emretmiştir. Öyle olur ki hayatta bazan kişi, ana-babanın yerine başkasının çocuğuna bakıp iyilik eder Baba ölünce bundan vazgeçer. Allah Teâlâ müminlere, çocuğa, babası hayatta iken yaptıkları gibi ölümünden sonra da bakmalarını emretmiştir. Çünkü muhtaçtır, zira kimsenin şefkati yoktur, babasının şefkati de ortadan kalkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Yetimler hakkında şöyle de denilmiştir: Allah Teâlâ, vasilere, yetimlerin mallarını korumayı ve onlara acıyıp yumuşak davranmayı emr etmiştir.
Yoksullara. Yoksullara iyilikte bulunmayı emretmenin de iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, yetimlere ihsanda bulunduğu ve üstünlükle nimet verdiği için Allaha şükretme mânasına gelme ihtimali vardır. Çünkü başkaları değil de sadece kendilerinin buna layık olmasını gerektiren bir özellikleri Allah nezdinde yoktur. Buna rağmen Cenâb-ı Hak, kendilerine karşı iyi davranmalarını emretmiştir, tâ ki onlara yönelik nimetlerinin şükrünü bilmiş olsunlar. İkincisi, yetimler, yaratılıştaki özellikleri sebebiyle yiyecek, içecek, giyecek ve diğer şeylere muhtaçdır. Allah Teâlâ müminlere, kendilerinde var olan şefkat duygusu gereği yetimlere iyilikte bulunmalarını emretmiştir, tâ ki yetimler Allah'ın farz kıldığı hususları yerine getirmeye güç kazansınlar. Çünkü yetimler de yaratılışları ve öz varlıkları açısından diğerleri gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Yetimler ve yoksullara yapılan bu iyilik iki yönlü olmayıp tek taraflıdır”.
Yakın komşuya. Akraba olan komşunun iki hakkı vardır: Komşuluk hakkı, akrabalık hakkı. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Komşular üç çeşittir: Bir komşu var ki onun hakkı tektir, komşu var ki hakkı ikidir, komşu vardır ki hakkı üçtür: Üç hakkı olan komşu akrabalık, komşuluk ve müslüman olma hakkıdır. İki hakkı olan komşu müslüman olma ve komşu olma hakkıdır. Tek hakkı olan komşu sadece komşuluk hakkı olan kimsedir”.
220 (SJUzak komşuya. Allah Teâlâ bitişik olmayan komşular arasında uzak komşuyu özel olarak zikretmiştir. Bu durum komşuluk sebebiyle lazım olan hakların bitişik komşular hakkında geçerli olduğuna dair delildir. Çünkü onlar mülkiyet sebebiyle komşudur, birinin mülkü diğerinin mülküne temas eder ve onunla bitişik olur. Akrabalık durumu da buna benzer, onların bedenleri birbirine temas eder. Bunun içindir ki İmam Ebü Hanife (r.a.) şöyle demiştir: Bir kimse mutlak ifade ile komşularına vasiyette bulunursa bu vasiyet bitişik komşulara ait olur, diğerlerini kapsamaz. Çünkü hayatta iken bunların bir kısmının diğerleri üzerinde, yerine getirmek zorunda oldukları haklar vardır; ölüm sırasında vasiyette bulununca aralarındaki hakların ödenmesini vasiyet ederler. Ebü Hanife, benzer şekilde akrabasına vasiyette bulunan kimse hakkında da şöyle demiştir: Bu vasiyet hayatta iken sıla yapması farz olan yakınlarına aittir. Kişi ölümü vasiyet edince, hayatta iken ödediği şeyleri vasiyet eder, bunlar ödemesi gereken haklardandır. Bunda, komşu için gerekli olan şufa hakkının diğerlerine değil, bitişik yakın komşuya ait olduğunu gösteren bir delil vardır. Hz. Peygamber komşu hakkından sözetmiş ve komşuya hoşgörü ile davranmayı emretmiştir. İbn Ömer'in Resülullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Cebrâil bana komşuyu öyle ısrarlı tavsiye etti ki komşunun komşuya mirâs bırakacağını zannettim””?. Resülullahtan gelen diğer rivayetler de şöyledir: “Allaha ve âhiret gününe iman eden kimse komşusuna karşı iyi davransın”i”. Diğer bir rivayet de şöyledir: “Komşusu açken akşama tok olarak ulaşan kimse iman etmiş olmaz”!”.
(JBir kimsenin yanı başında ev veya toprak satılınca, şufa hakkı sebebiy- EEJ le komşusunun satınalma hakkı vardır; çünkü Amr b. Şerid, Ebü Rafi' yoluyla Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Komşu yakınlık sebebiyle komşusuna daha layıktır”. Amr b. Şerid'in babasından şöyle nakletmiştir: Dedim ki ey Allah'ın Elçisi! Bir toprak parçası var, komşuluk dışında ortaklığı yoktur?” Şöyle buyurdu: Komşu, yakınlığı sebebiyle var olana daha çok hak sahibidir”. Rafi? b. Hadic'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kendisi bir evini Sâd'a arzederek “Şunu al, bana senin vereceğin fiyattan daha fazlası verilmiştir, fakat sen bu eve daha layıksın, zira ben Hz. Resülullah'ın şöyle buyurduğunu duydum: “Komşu, yakınlığı sebebiyle komşuya daha layıktır”. Ebu'z-Zübeyr'in Câbir'den (r.a.) rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) komşuluk sebebiyle şufa hakkına hükmetmiştir”. Yine ondan nakledildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Komşu komşusuna, yolları aynı olunca şufa konusunda daha çok hak sahibidir. Komşu, orada değilse satış için gelmesi beklenir”, Resül-i Ekrem'in “Evinde yoksa gelmesi beklenir” sözü, daha çok beklenemeyeceğine yönelik delil vardır. Bu ifadede, şufa hakkına sahip olan kişi, satışı bildiği halde eğer şufa hakkını istemediyse, şufa hakkının ortadan kalktığını gösteren delil vardır. [§]Buna delil olan hususlardan biri de komşu ` lehine Şufanın hak kılınması -en doğrusunu Allah bilir yakötü bir müşterinin o mülkü satın alarak bundan komşuya zarar geleceğinden korkulmasıdır. Şayet şefii süresiz olarak şufa hakkına sahip kılarsak, satın alan kimsenin eve ilave binalar yapması ve çok para harcamasından sonra şefiin gelip de şufa hakkını talep etmesinden emin olunmaz; hatta bu durumda satın alana şöyle denebilir: Evi teslim et ve yaptığın binayı kaldır. Bu da açık zarardan başka bir şey değildir. Hz. Ali ile Abdullah'ın şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “Resülullah (s.a.), komşuluk sebebiyle şufa hakkına hükmetmiştir”. Kâdı Şurayh da şöyle demiştir: “Hz. Ömer (r.a.) bana şu yazıyı yazdı: “Komşu lehine şufa hakkı ile hükmet”8!, Şufanın komşunun hakkı olduğu konusunda âlimlerimiz bu rivayetlere dayanmışlardır.
Bazıları bölüştürülemeyen evler ve topraklar dışındaki mallarda şufa hakkının olamayacağını söylemiştir. Bu konuda, Said b. Müseyyeb ve İbn Seleme'den rivayet edilen şu hadisi delil olarak ileri sürmüşlerdir: “Resülullah, (s.a.) bölüştürülemeyen hussularda şufa hakkının bulunduğuna hükmetmiştir. Sınırları olan ve yolları açılan yerlerde bu hak yoktur”. Ebü Hureyre (r.a.) de bunun benzerini rivayet etmiştir.
Fakat bu hadisin tevili -en doğrusunu Allah bilir ya- bize göre şöyledir. Hz. Peygamber “Bölüştürülemeyen mallarda şufa ile hükmetti” ifadesi ravinin sözü olmalıdır, çünkü ravi, Hz. Peygambere nispetle “Bölüştürülebilen mallarda şufa yoktur” gibi bir ifade nakletmemiştir. Muhtemelen ravi böyle biliyordu da bunu söylemiştir; dolayısıyla o, bölüştürülebilir mallarda şufa hakkının mevcut olduğunu rivayet eden diğer ravilerin nakillerini bilememiştir. Raviden: “Sınırlar varsa şufa yoktur” beyanının, Hz. Peygamber'e ait olduğuna dair bir açıklama yoktur. Şu halde bu sözün ravi tarafından söylenmiş olma ihtimali vardır; yahut eğer Resülullah bu sözü söylemişse, onu sadece “Bölüştürülebilen mallar” için söylemiştir. Bize göre bölüştürülebilen (sınırları belirlenen) mallarda şufa hakkı yoktur. [§]Şunu da ifade etmeliyiz ki Allah Teâlâ, mülklerinin birbirine bitişik olması dolayısıyla bazı komşular için bazıları üzerinde haklar belirlemiştir. Hatta Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Evini satmak isteyen kimse komşusundan izin istesin”i. Satıcı, hakkı olmayan komşuyu, hakkı olan komşuya tercih ederse bu satış iptal edilir, onun satıştan amacı sadece para kazanmaktır, para ise hakkı olan komşuda da bulunmaktadır. Bu sebepledir ki hibe ve sadakalarda şufa hakkı yoktur, zira satıcı bunlar aracılıgıyla komşuda bulunmayan bazı hususları göz önünde bulundurabilir. Satıştan kastedilen şey ise sadece paradır.
Yakın komşuya, uzak komşuya. “Cunub” uzak demektir. -En doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak, komşu için zikrettiği iyilikte bulunma hakkı, akrabalık hakkı ile değil, komşuluk hakkıdır. Bu sebeple O, nesep 581 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 519.
yönünden yakınlığı olanlara iyilikte bulunmayı emrettiği gibi, mülk yakınlığı olanlara da iyilikte bulunmayı emretmiştir. Hem herhangi bir durumda oluşan nesep yakınlığına bir hak tanınmıştır. Ayrıca bedenin bedene temas edişi gibi mülkün de mülke temas edişi kendine özgü bir hak oluşturuyordu. Şu da var ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, hepsine ihsanda bulunmayı emrettiği noktada bunu yapmak, bir durumda bağlayıcı bir haktır; işte komşuluk hakkı da bunun gibidir. Bu da şufa hakkından başkasıyla bilenemez". Zaten bu hususta nakiller gelmiş ve müslümanlar bu konudaki talebi ve engel olma konusundaki hile başvurularını tevarüs yoluyla bir birbirinden almıştır. [9] Dolayısıyla gerçek, gizliliğe ihtimali bulunmayan bir açıklıkla ortaya çıkmıştır. Öyle ki halktan herhangi soru yöneltilse mutlaka bazı şeylerden haber verir; mülklere dair bu kadar açık bilgiler diğer hukuk detaylarında göze çarpmaz. Sâbit olmuştur ki şufa meseleleri ümmetçe bilinmiş nesiller boyunca mirâs olarak bize kadar gelmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki, bu türden bir bilginin akıl ve rey yoluyla yaygınlaşması ihtimal dâhilinde değildir. Konu artık, rivayet edilmesine ihtiyaç duyulmayan bir gelenek (sünnet) olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Âlimler, bazı detaylarda farklı görüşlere sahip olmakla birlikte, birbirleriyle ilişkili mallarda şufa hakkının gerektiği noktasında görüş birliği içindedir. Şufa ya bölünme ihtimali olan her malda bölünmenin gereği olarak gerekir, buna hiç kimse razı olmaz. Yahut Kur'ân'ın getirdiği ve Sünnet'in uyguladığı komşuluk konumunda gerekli olur; veya bazı komşuların, bazısından eziyet çekmesi türünden olduğu için meydana gelir. Bundan dolayıdır ki, ev düşünmeden önce komşuların halleri konusunda bilgi edinme ve bazı sıkıntı ve zararlar olduğu için, komşuların durumuna göre kıymetlerin de değişmesi halk arasında bilinen bir husustur. [§] Bunların hangisi olursa olsun, komşuluk sebebiyle şufa hakkı mevcuttur“, Çünkü bunlar, komşuluğun var olmasında insanların kaçınamayacağı iki husustur. Dolayısıyla komşuluk sebebiyle şufa hakkı vaciptir; çünkü sözkonusu iki şey komşuluğun devamı için bulunmasına ihtiyaç vardır.
Bununla beraber iki açıdan, ortaklık noktasında komşuya ortak dememe ihtimalinin bulunmaması sebebiyle sahâbeden gelen nakilleri uzlaştırmak da mümkündür. Şöyle ki ortaklık açısından, ortağa iki bakımdan komşu denilmez. Bunlardan biri, Yüce Allah'ın “Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar vardır” meâlindeki beyanıdır. Cenâb-ı Hak, yeri olması açısından birbirine komşu kılmamıştır ki ona kıtalar nispet etmiş olsun. O, bu kıtalar yoluyla komşuluğu yanyana oluşu yaratmıştır. Şu da var ki bununla birlikte, sözlükte “civar” kavramı iç içe olan şeylerin değil, birbirine yakın ve bitişik olan şeylerin adı olmuştur. Bu husus, bilgi karşısında inatlaşmaktan kaçınan herkes tarafından bilinmektedir. Diğer delil de şudur: Aynı arsalar üzerinde bulunan ortaklara komşu denilmez. Şu ortaya çıkmıştır ki “civar” (komşu) ortaklık isimlerinden değildir. Dolayısıyla “civar” kavramıyla nakledilen hadisi ortaklık anlamına çevirmenin makul bir yolu yoktur. Şunu da belirtmek gerekir ki komşu olma dışında hiç bir kimsenin ortaklığı bulunmayan topraktan soran kimseye verilen cevap bu yanılgıyı ortadan kaldırmaktadır. Hz. Peygamber o soruya şöyle cevap vermiştir: [§]“ Komşu, yakınlığından dolayı daha çok hak sahibidir”. Yine gelen rivayetlerden biri de şöyledir: “Komşu komşunun şufa hakkına daha layıktır. (Bir kimse mülkünü satacağı zaman) şayet yolları aynı ise komşusu da orada yoksa onu bekler”. Zikrettiğim sebeple ortaklık hakkındaki haberi komşu hakkındaki habere uygun olacak şekle döndürmek gerekir. Bunun da üç yolu vardır. Birincisi, “Hz. Peygamber (s.a.) taksim edilemeyen ortak için şufa hakkına hükmetti” sözü komşuluk hakkından haber veren hadise karşılık değildir. Çünkü komşu her iki görüşe göre daha çok hak sahibidir. “Sınırlar bulunduğu, yollar engellendiği vakit şufa yoktur” şeklinde rivayet edilen sözün, bu işten haber vermek için olma ihtimali vardır; şöyle ki yolların değiştirilmesi ve sınırların ortaya çıkarılması durumunda şufa hakkı yoktur. Çünkü mülkü bölüştürmek ticari mallardaki satış anlamındadır. Hatta, sadece kendi misli ile fazlasına mübadele edilme ihtimali olan bütün mallarda bölüştürmenin olamayacağı da alışveriş anlamındadır. Bu sebeple de bunda şufa yoktur denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, şöyle olmaktır: Bu durum sözkonusu olunca, aralarında sınır olmayan ve yolları değiştirilmeyen kimselerle beraber şufa hakkı yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, sınırlar var olup da bunların birbiriyle kesişmesi yolların bozulup birbirinden B ayrılması ve uzaklaşması durumudur, çünkü birbiriyle karışma ile bir olma iki şeyden biri değildir. Ortak olmakla ilgili haberin zikrettiğimiz anlama gelme ihtimali olursa, hem komşuluk hem de ortaklık sebebiyle şufa durumu, birlikte sıralamaya göre sabit olur. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir.
Eğer “cunub” kelimesi nesep yönünden komşuların uzağı olursa", bitişik komşu olan iki kimse olma sebebiyle var olan hakka müstahak olur ve onlardanher biri diğerinin bir yanında olur, çünkü her uzak olan şey uzakla isimlendirilmez. Bu konuda iki tevil vardır, biri bitişik olmak sebebiyle hak, diğeri komşuluk, hangi sebeple olacaksa onu açıklamaktır. En doğrusunu Allah bilir. Yakın arkadaşa. Bunun, kim olabileceği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: O, kadındır. Abdullah b. Mesüd (r.a.) da Hz. Ali gibi, kadındır demiştir#. İbn Abbâs'ın o seferdeki arkadaştır, dediği “88 Az önce kaynağı geçmiştir.
nakledilmiştir; Mücahid'in görüşü de böyledir”. Yakın arkadaş şayet kadın ise iyilik yapma emri tek taraflıdır, eğer yol arkadaşı ise iki taraflıdır. Birine lazım gelen arkadaşlık hakkı, diğeri için de lazım gelir.
Yolcuya”. Cenâb-ı Hak yolcuya, yoksullar hakkında yaptığı niteleme gibi iki yönden iyilikte bulunmayı emr etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Ellerinizin altında bulunanlara. Bu beyanın iki açıdan kölelere iyi davPORN Tanmaya ihtimali vardır: Allah'ın verdiği nimetlere karşı şükretmek üzere iyi davranılır; çünkü Yüce Allah onlara, kendi cevherlerinden ve yaratılışta kendileri gibi ellerinin altında zelil ve alçalmış olarak verdiği kimselerden hizmetçiler kılmıştır ki bu hizmetçileri istihdam ederler ve ihtiyaçlarında kullanırlar. Yahut o köleler yemede, içmede ve giyimde kendileri gibi olsalar da elleri altında hürriyetten yoksun olarak yaşamaktadır. Öyle ki kişi kendi emri altında kalan böylelerine bakmaya bile dayanamaz. Yüce Allah böylelerine de bakmayı emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu konuda çeşitli rivayetler nakledilmiştir. Enes radıyallahu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in en çok yaptığı tavsiye: “Namaza ve kölelerinize dikkat edin” şeklindeydi. Câbir b. Abdullah'ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah kölelere karşı hayır tavsiye eder ve şöyle buyururdu: “Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin”. Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Resülullah'ın namaz, zekât ve köleler hakkında dikkatli olmayı tavsiye ettiğini duydum”. Yine Ummu Seleme'den gelen rivayete göre, Hz. Peygamber hastalığı sırasında şu tavsiyede bulunuyordu: “Namaza ve kölelerinize dikkat edin” O, bu vasiyeti tekrar ediyor fakat dili onu tam olarak anlatamıyordu””. Ebü Hureyre'den nakledildiğine göre, Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: [§]“Kölenin yeme-içme hakkı vardır, ona gücünün yetmediği iş de teklif edilemez”. Enes'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Vefatı sırasında Hz. Peygamber'in en son vasiyeti şu idi: “Namaza ve kölelerinize 592 Taberi, Câmi'ul-beyân, V, 80.
dikkat edin”; O, bu cümleyi göğsündeki hırıltıyla tekrar ediyor, fakat dili onu netleştiremiyordu””, Ebü Zer (r.a.) da şöyle demiştir: Resülullah'ın köleler hakkında şöyle buyurduğunu işittim: “Onlar sizin kardeşlerinizdir, fakat Allah Teâlâ kendilerini size lütfetmiştir, kendilerine yediğinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin”.
Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez. Denildi ki “muhtâlen” (Yusa) kelimesi kibirlenen kimse demektir. Yine denildi ki bu kelime aldatmaktan gelmektedir; kendini beğenip şımarık yürüyen kimsedir. Bu anlamlar aynı sonuca varmaktadır; yani, Allaha ibadet etmek konusunda kibirlenir yahut Allah'ın kullarına karşı kibirlenir ve onları aldatır.
Kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez. Çünkü Allah, insanın kendini beğenmesini sevmez. Yine Kur'ân-ı Kerimde şunu sevmez, bunu sever” diye zikredilenlerin hepsi aynı konumdadır: “Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever”0"; “Allah zâlimleri sevmez” meâlindeki âyetler gibi. Çünkü Cenâb-ı Hak temizliği ve tövbeyi sever, zulmü ve küfrü de sevmez. O, fiillerin herbirini sevmeyince failini de sevmez, şunu sevince fiilden dolayı failini de sever.
DI eğil Göze) İk İİ Oz ali Özle il
---
Dipnotlar:
58 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 97; Nesâi, “Tahâret”, 128. 59 “Hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmuş olmasın, sonra ana-babası onu yahudi yahut nasrâni yapar” (Buhâri, “Kader”, 3; Müslim, “Kader”, 24. 570 Burada iki cümle, yerlerinin dışında gelmişlerdir. Birincisi: “Yüce Allah'ın “İbnu's-Sebil” sözüdür. Allah yolcuya, yoksullara dair nitelediği iki sebepten dolayı ihsanda bulunmayı emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir”. Biz, bu cümleyi âyetin telsirinde ileride gelecek olanın yerine naklettik. İkinci cümle şudur: “Yetimler hakkıda şöyle denilmiştir: Allah vasilere yetimlerin mallarını korumalarını yetimler için rahmet olmak üzere ve yumuşaklıkla onların işlerini yürütmelerini emretmiştir”. Bu ibareyi de birkaç satır önce âyetin tefsirinde geçen uygun yerine naklettik (bk. Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 143, 571 Bu hadis Beyhaki'nin Şuâbu'l-iman adlı hadis kitabında yer almaktadır. Kendisi bu hadisi zayıf kabul etmiştir. Hadisi Taberâni ve Bezzâr rivayet etmiştir. Bezzâr'ın isnadı “hasen” mertebesindedir. Güzeldir demiştir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, VIIL, 167). Buhâri, Şufa, 2. 56 Ahmedb. Hanbel, el- Müsned, IV, 389; İbn Mâce, “Şufa” 2. 582 Buhâri, “ŞufayI. 584 “Âyette, komşuluk sebebiyle şufa hakkının sabit olduğuna işaret eden delil vardır. Çünkü Yüce Allah, anılanların hepsine ihsanda bulunmayı emretmiştir, bunlardan biri de komşudur. Sonra ihsan anılanlar hakkında bazan bir durumda vacip olan bir hak olur, komşu hakkı da bunun gibidir. Bu komşu hakkı şufa hakkından başkasını bildirmez. Çünkü başka yollardan ihsanın ve iyiliğin ulaştırılması icmâ ile vacip değildir. Dolayısıyla, mutlaka âyetin hükmü ile belirlenen bir vacibin bulunması gerekir. Bu sebeple, şufa hakkı belirlenmiş oluyor. Ayrıca, Yüce Allah, mülk yakınlığı olan kimselere ihsanda bulunmayı, “Akraba, komşu ve uzak komşu” âyeti ile emretmiştir. Nitekim nesep yönünden yakınlığı olanlara ihsanda bulunmayı “Yakınlık sahiplerine” ifadesiyle emretmiştir. Sonra, hak nesep yakınlığı sebebiyle bir durumda farz kılınır, bunun gibi, mülk yakınlığı sebebiyle de vacip olur. Bununla beraber, sıla ve ihsanda bulunmak, zati olarak yakınlıkta temas olma sebebiyle vacip olmuştur. Bu da ana rahminde kardeşler arasındaki yakınlıktır. Bunun gibi, mülkü, arkadaşının mülküne temas eden ve bitişik olan kimselerde de hüküm böyledir. İki yakınlıktan birini diğerine kıyas ederek. Bitişik olmayan komşuların durumu ise böyle değildir. Çünkü burada mutlak bir yakınlık bulunmamaktadır. Bu yakınlık da arada bir engel olmaksızın iki mülkün birbirine bitişik olmasıdır. Ama arada bir engel olunca yakınlık değil, belki uzaklık olur” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 166a- 166b; Medine nüshası, vr. 85 “Bazı komşuların bazısından eziyet çekmesi kötü komşuluk sebebiyle olmaktadır. Olası zarar korkusu ile bunun defedilmesi vacip olur. Bunun için, komşuların durumları hakkında ev sahiplerinden bilgi soruşturmak türünden iyiliği emretmektir. Bu sebeple şöyle denilmiştir: “Önce komşu al, sonra ev”. Bu sebeple komşuların durumuna göre evlerin degeri de değişik olmuştur. Çünkü bunda menfaat ve zarar sözkonusudur. Bu anlam dolayısıyla şufa hakkı acil olarak sabit olmuştur. Hatta bir kimse, mülkün satıldığını öğrendikten sonra şufa talebinde bulunsa şufa hakkı bâtıl olur. Çünkü şufa asilden zararı defetmek için var olmuştur, dolayısıyla, rahilin (gelip geçenin) zarar görmeyeceği şekilde sabit olması da vacip olmuştur. Şufa hakkının hemen değil de ebedi olarak sabit olmasında da müşteriye zarar vermek vardır. Çünkü satınalan kimsenin, evde ilave bina yapmasından ve burada büyük harcamalar yapmasından emin olunmaz. Sonra şefi' gelir şufa hakkını talep eder ve müşteriye: “Evi teslim el, yaptığın binayı da kaldır” der. Bunu yapmakta müşterşiye açıkça zarar vardır. Hangi şekilde olursa olsun, ortaklık olmaksızın, komşuluk sebebiyle şufaya hükmetmek vacip olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 166b). Kaynağı daha önce geçmiştir. 589 Yani her iki mezhebe göre; (Hanefiler ve diğerleri) ortak, şufa hakkına komşudan daha çok layıktır. Şârih şöyle demiştir: “Buna göre iki haber ile amel etmek ve iki sünnetle hüküm vermek gerekli hale gelir. Şunu kastediyorum: Komşuluk ve ortaklık belli bir tertibe göredir. Her biri diğerinin şefi olur, fakat ortak olan komşu olandan önce gelir; mirsata baba, dede, erkekkardeş ve amca gibidir. Dolayısıyla imkân ölçüsünde her iki hadisle amel edilmiş olur (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 167a; Medine nüshası vr. 190a- 190b). Akrabalığı olmayan komşu demektir. 51 Taberi, Câmi'w'l-beyân, V, 81. 53 Bu cümle: “Yüce Allah'ın: “İbnu's-Sebil” sözü. Allah miskinler hakkında açıkladığım iki sebepten dolayı yolcuya ihsanda bulunmayı emretmiştir”. Nihai gerçeği bilen Yüce Allah'tır. Âyet tefsirindeki yerinden öne alınmıştı, biz onu buraya naklettik (bk. Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 143a satır: 29-30). İbn Mâce, “Vesâyâ”, 1. 55 Buhâri, el-Edebu'l-mufred, 76. 8 o İbn Mâce, “el-Vesâyâ” 1; Ebü Dâvüd, “Edeb” 133.
Nisa' 4:37
Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye edenler. Bu âyetin bir önce geçen “Kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez”"” meâlindeki ilâhi beyanı tefsir etmeye ve onlara dair bir nitelik olma ihtimali vardır. Çünkü bunun gibi bir söz ancak bir önce geçen âyette zikredilen kişi için söylenir. Bu âyetin “Bizim âyetlerimize inanıp müslüman olanlar” beKaynağı az önce geçmiştir.
yanında görüldüğü gibi başlangıç cümlesi konumunda bulunma ihtimali de vardır. Âyetle ilgili diğer yorumlar da şöyledir: “yebhalüne” yanlarında olan mallardan cimrilik yaparlar ve insanlara da cimriliği emrederler anlamına gelme ihtimali vardır. Zaten her cimri adamın âdeti de budur: Hem cimri olur, hem de başkalarına cimriliği emreder. “Yebhalüne” sahip oldukları ilim ve hikmette cimrilik yaparlar, başkalarına öğretmezler ve insanlara da böyle davranmayı emrederler. Yine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin nitelik ve özelliklerini açıklamak konusunda cimri olurlar ve bunu başkalarına da emrederler. Görmez misin ki O, şöyle buyurmuştur: Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini gizlerler. Yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin güzelliklerini ve sıfatlarını gizlerler.
Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini gizlerler. Yani ilim ve hikmeti gizlerler, anlamına gelme ihtimali vardır. Daha önce zikrettiğimiz üzere, onlar Allah'ın fazlından verdiği mallardan cimrilik eder ve onları Allah yolunda harcamazlar. Aslında Allah yolunda harcamayı ve sadaka vermeyi terk etmekte O'nun verdiği nimetleri gizlemek sözkonusudur. Bu konuda Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah'ın nimet verdiği kimsenin üzerinde o nimet görülmemiştir”. Burada yer alan “o nimet görülmelidir” ifadesiyle, kendisine harcama yapması ve kendisini giydirmesi kastedilmiş olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Peygamber'in, bununla başkalarına harcamada bulunma ve sadaka vermeyi kastetmiş olması da mümkündür. Buna göre harcamayı terk ettikleri takdirde Allah'ın kendilerine mal verdiği kimseler bu malları gizlemiş olurlar, çünkü çok malı olan kimse kendisine harcama yapmayı terk etmez.
Bir görüşe göre Cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye edenler meâlindeki ilâhi beyan Kâb b. Eşref hakkında indiği ifade edilmiştir. O, Hz. Peygamber'in güzel sıfatlarını ve özelliklerini gizlemiş ve diğer Yahudi reislerine de bu sıfatları gizlemeleri için yazı yazmıştır“, Cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye edenler. Yani Allah'ın kendilerine nimet olarak verdiği mallarda cimrilik yapanlar, yahut kendilerine Allah'ın açıklamış olduğu Resül'ün sıfatlarında cimrilik yapıp onları gizleyenler veya emredildikleri ibadetleri gizleyenler. Bu üç durumdan biri onları küfre sevketmiştir, çünkü onlar en azından bunların birini gizlemeyi helâl kabul ederek inkâra sapmıştır. Bu sebepledir ki Kur'ânda zikredilen kötüleme onlara gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Onların bu gizlemeleri, kendi kitaplarında bulunan hüTaberi, Câmi'u'l-be yân, V, 85; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, ll, 538.
kümlerden vazgeçtiklerinin bilinmemesi için, Hz. Peygamber'in güzel sıfatlarını, İslâmiyetin hukuk muhtevası veya ibadetleri kendi bünyelerinde gizlemelerinden kaynaklanmıştır. İşte bu onların yaptıkları tahriftir. En doğrusunu Allah bilir.
Biz, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık. Bu ilâhi beyan açıktır, bu konuya birden fazla yerde temas etmiştik.
İL YL YE, eğil özüni aliş EREL Aİ İLAN 3 Yi
Nisa' 4:38
Ve bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarf edenlerdir. Bu âyetin münâfıklar hakkında indiği ifade edilmiştir. Onlar gösteriş için yardımda bulunuyor, yine gösteriş için namaz kılıyorlardı. Bu şekilde müminlere uyum sağladıklarını gösteriyor, fakat kendi iç âlemlerinde Allaha da âhirete de inanmıyorlardı. Bir görüşe göre âyet, Resülullaha düşmanlık yapmaya çalışanlar hakkında inmiştir. Onlar Resül-i Ekrem'le beraber savaşlara çıkıyor, mallarını insanlara gösteriş olsun diye harcıyor, bununla devlet yönetiminde rol almak istiyorlardı.
Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadaştır! Bunun dünya çapında olması muhtemeldir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onların yanlarına bazı arkadaşlar verdik de... arkalarında olanı da onlara şirin gösterdiler”. Bu durumun âhirette olma ihtimali de vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ne kötü arkadaş! Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, onlardan her birinin şeytanı kötülüyor olmasının, ondan uzak durmasının ve melekleri güzel görerek övmesinin bir sonucudur. Hatta nesnelerin çirkinliğine şeytanlardan örnek verilmiştir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Zakkumun tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir”, Güzelliğe de meleklerle örnek verilmiştir. Bunun sebebi, insanların, şeytanların çirkinliğini ve meleklerin güzelliğini bilmiş olmalarıdır. Buna da dini delillerle vâkıf olmuşlardır, çünkü insanlar melek görmemişlerdir ki güzelliğini gözleri ile görsünler, şeytan da görmemişlerdir ki çirkinliğini müşahede ile bilsinler, fakat bunları haberle bilmişlerdir. Burada sözkonusu edilen bilgilerde nübüvvet müessesesinin ispatı vardır, çünkü insanlar bu hususları yalnızca onlardan öğrenmişlerdir. Bütün insanların şeytanları kötülemeleri ve onlardan hoşlanmamaları, buna karşılık melekleri güzel bulup yüceltmeleri peygamberliği kanıtlamaktadır. Çünkü insanlar bu iki grubu görmediler. Sadece haberleri kabul edip dilleriyle ifade etmişlerdir.
235 (SİÇünkü peygamberler bu haberleri şeytanları ve melekleri yaratan Allah'tan getirmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Nisa' 4:39
Allalv'a ve âhiret gününe iman etselerdi ne olurdu sanki. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerime Cenâb-ı Hak'kın, “Ve bunlar Allaha ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarf edenlerdir”! meâlindeki beyanın bağlantısıdır. Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah'ın kendilerine verdiğinden harcasalardı ne olurdu sanki. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın anlamı şudur: Onlar devlet yönetiminde rol alma ve bunu devam ettirme istekleri dolayısıyla gösteriş için infakta bulunuyorlardı. Bu sebeple Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Eğer Allah'a ve âhiret gününe inansalardı, ayrıca verdiğimiz rızıklardan infak etselerdi istedikleri yönetici olma durumu kendileri için kalıcı olurdu. Küfür yoluyla onlara ne yönetici olmak, ne de şan ve şeref kazanmak vardır. Onlar iman etselerdi bu durum daha çok anılmalarına ve mertebelerinin yükselmesine vesile olurdu. Görmez misin ki onlardan müslüman olan İbn Selâm ve diğerleri gibi önder kişiler İslâm'da ölümlerinden sonra da ün sahibi olmuşlardır, hem de İslâm ahkâmı konusunda kendileriyle ilgili olarak vaki olan hususlara ihtiyaç kalmaksızın. Onlardan küfür üzere ölenler ebedi olarak anılmamıştır. Allah Teâlâ şunu haber vermiştir ki Allaha iman etmekte ve Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme uymakta, size ulaşmasını hırsla istediğiniz yönetici olmanın, menfaatlerin ve diğer hususların olmaması sözkonusu değildir. [§]Öyle ki onlar şöyle demişlerdi: “Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız”", Bu sebeple Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah'a ve âhiret gününe iman etselerdi onlara ne olurdu sanki. Yani hidâyete uymaları sebebiyle onların korktukları az veya çok kötü bir şey olmazdı.
Allah onların durumunu hakkıyla bilmektedir. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yoruma ihtimali vardır. Birincisi, onlar O'nun bilgisi dâhilinde vukü bulur. İnkârcıların küfür, şirk ve benzeri şeytan icadı türünden yaptıkları fiiller, Cenâb-ı Hak'kın bilgisizliği ve gafleti yüzünden değildir. Bu durum, yeryüzü hükümdarlarının yaptıkları gibi değildir; öyle ki bu hükümdarlar bir iş yapıp da sonra onun tersi ortaya çıkınca, olup bitenden onların gafil olması ve sonucu bilmemelerinden kaynaklanır. Yüce Allah o kâfirleri bilmektedir, fakat kendilerini bu halleri üzere bırakmıştır, çünkü onların asi olmasından kendisine zarar gelmez, itaatlerinden de bir fayda beklemez. Aksine fayda ve zararların sonucu kendilerine döner.
İkincisi, bu ilâhi beyan onları sakındırma ve uyarma niteliği taşımaktadır. Zira kişi, nefsinin arzusuyla yaptıklarından başkasının haberdar olduğunu bilirse, kendisi üzerinde bir bekçi ve kontrol edicinin bulunduğunu bilmeyenden daha çok sakınır ve daha çok korkar. Yüce Allah'ın, “Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar”? meâlindeki beyanı da aynı konumda bulunmaktadır. Bu kayıtların sebebi insanların kötülükten sakınmalarını sağlamaktadır. Şöyle de denilmiştir: Allah onların durumunu hakkıyla bilmektedir meâlindeki beyanı şu demektir: Allah onların iman etmeyeceklerini bilmektedir.
Allah onların durumunu hakkıyla bilmektedir. Bu ilâhi beyan hakkında şu yorum da yapılmıştır: Allah onları yaratınca ne yapacaklarını biliyordu. Allah Teâlâ şu hususu açıklıyor: Cenâb-ı Hak, onları yarattı ki kendilerinin Allaha muhalefette bulunmalarının O'na bir zarar vermeyeceğini bilsinler.
Çünkü muhalefetin zarar vereceğini bilen herkes başlangıçta bunu üstlenmez, ancak bunun faydasını zararından ayırmayacak derecede gafletle yapar". İkincisi, sözkonusu ilâhi beyan, işi yaparken kendisi üzerinde kontrol eden birinin varlığını hatırlatmak suretiyle sakındırma konumundadır. )Nitekim üzerinde bir kontrol edicinin bulunduğunu bilen kimsenin, nefsinin istediği işe son vermesi alışılmış bir davranıştır. Âyette yer alan “kâne”, ilâhi ilmin hâdis olduğunu reddetmeyi amaçlamıştır. Yahut Allah, zatına mahsus bilgisi yle kullarının işlerini ve kendisinin onlar için vereceği cezayı haber vermiştir0"i, En doğrusunu Allah bilir.
Nisa' 4:40
Allah zerre kadar haksızlık etmez; Onlara kıl payı kadar haksızlık edilmez”; “Onlar zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar”“6; “Senin rabbin kullarına asla haksızlık etmez“. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak'kın bunların hepsini zikretmesinin hikmeti şudur ki, câhil bir kimse, çocukların ve küçüklerin çektiği acıları ve onların karşılaştıkları musibetleri görünce bunun, Allah tarafından onlara yönelik birer zulüm olduğunu sanmasın. Bunun yanında bu âyet -en doğrusunu Allah bilir ya- sağlık ve selâmetin, kulun Allah üzerinde ki hakkı olduğu için değil, Allah tarafından kuluna bir ihsan olduğunu bildirmeyi de hedeflemektedir. Çünkü Allah dilediğini dilediği gibi, sağlam ya da hasta olarak yaratma hakkına sahiptir. Şunu da belirtmek gerekir ki görünür âlemde zulmeden kişi iki sebepten dolayı zulmeder: Ya adalet ve hakkı bilmemekten dolayı yahut da ortaya çıkan bir ihtiyaçtan dolayı olur ki o ihtiyacı giderirken kendisini zulmetmeye sevkeder. Allah Teâlâ, zatı itibarıyla her şeyden müstağnidir, ezelden beri bilendir, O'na bir ihtiyacın dokunmasından yahut bir şeyin ondan gizli kalmasından beridir. Şu da var ki dünya âleminde zulmün anlamı hak sahibinin izni olmaksızın bir şeyi almaktır. Yaratıkların hepsi her yönüyle Allah'a aittir, dolayısyla O'nun yaptığında zulüm sözkonusu değildir. (SJÂyette yer alan “zerre” kelimesinin karınca anlamına geldiği söylenmiştir. Nitekim İbn Mesüd'un okuyuşunda kelime “miskâle nemletin” şeklindedir'. “miskâle zerretin” (435 Jux.) yerine “miskâle habbetin” de denilmiştir (tane kadar). Bu, temsili bir ifade olup gerçek anlamını taşımaz; cüssesi küçük olduğu için zikredilmiştir ki Allah bu kadar olsa bile zulmetmez, nerde kaldı daha fazlası! Zerre kadar olma ihtimali yoktur, fakat olsa bile bu onun yaratması ile oluşur. Başarıya ulaşmak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
O zerre bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükğfat verir. Bu ilâhi beyan, Mütezile'yi reddetmektedir; çünkü onlar şöyle diyor: Büyük günah işleyen kimse, çok sayıda güzel işleri olsa da ebediyen cehennemde kalır. Oysa Allah Teâlâ O zerre kadar bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir buyurmuştur, o mükâfat cennettir. Bu da Mütezile mensuplarının Allah Teâlâ hakkında kötü zanda bulunmaları ve ilâhi rahmetten ümit kesmelerinden kaynaklanmıştır. Enes radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ mümine zulmetmez, her iyiliğe karşılık sevap verilir, ya dünyada rızık veya âhirette mükâfat olarak””“. Ebü Said el-Hudriden rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ (âhirette) şöyle buyuracaktır: “Kalbinde zerre kadar iyi işi olan kimseyi cehennemden çıkarın”, Ebü Said el-Hudri de şöyle demiştir: Bundan şüphe eden kimse: “Allah zerre kadar zulmetmez” âyetini okusun”.
Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 539.
---
Dipnotlar:
Yani gerçekten zerre ağırlığında zulmün varlığı âdette mümkün değildir. Fakat Allah olmasını dilerse o buna kâdirdir. el İbn Mâce, “Mukaddime”, 9. 62 İbn Mâce, “Mukaddime” 9.
Nisa' 4:41
Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz zaman. Cenâb-ı Hak peygamberini, yani her ümmetin peygamberini şahit getirdiği zaman ve ey Muhammed seni de şunlar hakkında, yani ümmeti hakkında şahit tuttuğumuz zaman onları tasdik etmek üzere şahit getirdiğimiz zaman. ) Çünkü peygamberler, ümmetler, aleyhine ve elçiler lehine şahitlik yapacaklardır ki o elçiler gönderildikleri talimatları tebliğ etmişlerdir. Çünkü onların doğru olduklarının delilleri ortaya çıktı ve elçilik görevlerine dair kuvvetli deliller mevcut olmuştur. Elçiler hakkındaki bu şahitlik, ümmetleri aleyhine şahitliğe dönmüştür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Dikili taşlar üzerine kesilen hayvanlar”? yani dikili taş için demektir. Bu beyanın, eğer yalan konuşurlarsa ve hak yoldan saparlarsa “bu kendileri aleyhinedir” mânasına da gelebilir.
Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz zaman. Yani her ümmetin peygamberini ve seni de ey Muhammed ümmetin hakkında elçilik görevini tebliğ, ettiğine dair şahit tuttuğumuz zaman demektir.
Nisa' 4:42
42. “Küfür yoluna sapıp peygamberi abimiz ogün, Allah'tan hiçbir haberi gizleyemez hale düşerek yerin altında kaybolmayı temenni ederKüfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler, o gün yerin altında kaybolmayı temenni ederler. Bu âyet hakkında birkaç şekilde yorum yapılmıştır. Cenâb-ı Hak, kıyâmet günü amel defteri sağdan ve soldan verilenleri birbirinden ayırdığı zaman vahşi hayvanlara, kuşlara ve yırtıcı hayvanlara “Toprak ol” buyurduğu ve onlar da toprak oldukları zaman, küfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler gibi toprak olup yeryüzünde kaybolmalarını temenni edeceklerdir. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müşrikler kıyâmet gününde müşrik olduklarını inkâr edecekler, fakat Allah Teâlâ organlarını konuşturarak aleyhlerinde şahitlik yaptıracaktır, işte o zaman müşrikler toprak olmayı temenni edeceklerdir". Nitekim yüce Allah müşriklerden naklederek: “Keşke toprak olaydım”; “Keşke ölümüm her şeyi bitirseydi!” buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın: Keşke yerin altında kaybolsalar sözü, keşke diriltilmeseydik ve canlandırılmasaydık demektir. Âyetteki kelimesi şeklinde de okunmuştur. Hafsâ'nın mushafına göre ise âyet ” şeklindedir.
IS) Allah'tan hiçbir haberi gizleyemezler. Denildi ki yüce Allah'ın “Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” beyanında ifade buyurulduğu üzere, Allaha ortak koştuklarını inkâr edince, Allaha karşı hiçbir sözü gizleme gücüne sahip olamayacaklardır. Bu ifadenin yeni başlamış bir cümle olma ihtimali de vardır: Allah'tan hiçbir haberi gizleyemezler. Şu yoruma da ihtimali vardır: Âhiret gününde, dünyada iken hiçbir sözü gizlememiş olmayı isteyip temenni edeceklerdir.
GE SASİ ÇİŞ öl za Yi yal içre
Nisa' 4:43
Ey iman edenler! Siz sarhoşken namaza yaklaşmayın. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki sarhoşken namaz kılınan mekâna yaklaşmayın demektir. Bunun gibi cünüp olan kimse de namaz kılınan mekâna yaklaşamaz. Bu İbn Mesüd'un görüşüdür”. Yine denildi ki Sarhoşken namaza yaklaşmayın meâlindeki beyan, sarhoşluk durumunda namaz kılmayı yasaklamadır. Rivayet edildiğine göre bir erkek yemek hazırlayıp Hz. Ebü Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Sâd b. Ebü Vakkâs'ı davet etmiş, onlar da yemiş, peşinden de kendilerine şarap içirmişti. )Bu olay içkinin yasaklanmasından önce vukü bulmuştu. Akşam namazının vakti gelmiş, içlerinden biri imam olmuş ve süre olarak “kul yâ eyyuhe'l-kâfirün” süresini “Tâ”ları atarak okumuş"? Bunun üzerine Yüce Allah'ın Sarhoşken namaza yaklaşmayın meâlindeki âyetle başlayan süre inmiştir“. Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kıldığı namazı bilmeyecek durumda olan kimse namaz kılmasın”!.
Bu âyette şu hususlara işaret vardır: Namazda farz olan sözler ve kırâatlar vardır, sarhoşken terk edilir korkusuyla onlara yaklaşmak yasaklanmıştır. Yahut sarhoşken olmaması gereken sözler karıştırılır korkusuyla bu sözlere yaklaşmak yasaklanmıştır. Burada, ister kasten ister hata ile olsun, dünya kelâmı konuşmakla namazın fasit olacağını gösteren delil vardır, çünkü sarhoş olan kimse, bunu kasten değil hata yoluyla yapar. Bu meselde hareket noktası şudur: Allah, sarhoşken namaz kılmayı, namazın kendisi için yasaklamamış, belki sarhoşluk halinde iken namaz kılmak yasaklanmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a.): “Kaçak kölenin ve kocasına karşı itaatsizlik gösteren kadının namazı kabul edilmez”? meâlindeki hadisi de bunun gibidir. Burada namazdan yasaklama değil, köleler için kaçmaktan ve kadınlar için kocalarına karşı itaatsizlikten yasaklama vardır. Bunun gibi önce geçen bazı sebeple yasak konulan her ibadetteki yasak, sadece o sebebe bağlı olup Allah'ın emrettiği ibadetlerden dolayı Taberi, Câmi'ul-beyân, V, 98; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 548. Yani şöyle okudu:.
değildir. Çünkü kölenin kaçması, kadının itaatsizliği ve sarhoşluk o farzın yahut o ibadetin düşürülmesinde etkili hususla ilgili değildir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette şu noktaya da işaret vardır: Sarhoş olan kimse, Allah Teâlâ'nın Sarhoşken namaza yaklaşmayın yasağına muhataptır. )Dolayısıyla sarhoşluk durumunda iken namaza yaklaşmak yasak- EZ lanmıştır; buradaki yasak sarhoşluk durumuna aittir. Şu halde kişi, muhatap konumunda sayılınca, onun boşaması da yaptığı diğer akitler de geçerli olur. Görmez misin ki Yüce Allah, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” Şayet insanlar, sarhoşken Allah'ı zikretmekle yükümlü olmasalardı, bu konum çerçevesinde Allah'ı zikretmekten alıkoymanın bir anlamı olmazdı. Dolayısıyla sarhoşun da muhatap olduğu anlaşılmaktadır. İşte İmam Ebü Yüsuf'un şu sözü bunun içindir: Sarhoş kimse İslâm'dan dönse, onun bu davranışı dinden dönme sayılır, çünkü böylesinin karısını boşaması ve diğer akitleri ile fesihleri geçerli olmaktadır, dinden dönmesi de böyledir. İmam Ebü Hanife'ye göre ise sarhoş, istihsan ilkesine bağlı olarak dinden dönmüş sayılmaz. Çünkü dinden dönme, diğer akitler ve fesihler gibi değildir. Şöyleki, diğer akitlerin oluşması -kalben rıza şart koşulmuş olsa dadil ile ifade etmeye bağlıdır. Fakat iman ile küfür böyle değildir, halk arasında dil ile ifade edilmesi her ne kadar şart koşulmuş ise de o, kalben gerçekleşir. Durum böyle olunca kişi, sarhoş oldugunda sarhoşluk kalbi hükümsüz bırakır, sanki o sözü kendisi söylememiş gibi olur. Diğer akitler ise dil ile söylemeye bağlı olduklarından akit onunla gerçekleşir. En doğrusun Allah bilir.
Namaza yaklaşmayın. Allah Teâlâ'nın bu beyanı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları buradaki yasağı namaz kılma yerine nispet etmiştir, çünkü namaz bir iştir, işe yaklaşılmaz. Bir kısmı da yasağı namaz işine yaklaşmayın mânasına yorumlamıştır, yani namaz kılmayın demektir. [§]Bu yorumlardan hangisi kastedilirse edilsin, diğeri ona dâhildir. Çünkü sarhoş kimseye, saygınlığı sebebiyle namaz kılınan yerde bulunmak yasaklanınca, namaz kılma fiili haramlık ve engellenme noktasında daha güçlü bir konumda bulunur. Bu hususu, ne söylediğinizi bilinceye kadar meâlindeki ilâhi beyanda desteklemektedir. Bir işi yaparken kişi, ne dediğini bilmeye ihtiyaç duyar ki farz olan bir metni terk etmeyip namaz fasit olmasın, yahut haram kılınmış bir şeyi katarak fasit olmasın. Tartışılan konuda iki yorumdan birinin buna işaret eder, namazın genelinde ise ikisi de mevcuttur”. Kişi bunu hata yoluyla da söyleyebilir. Hatanın ise namazı bozması sabit olmuştur. Şayet bozmayacak olsaydı yasaklamaktan başka bir şey olmazdı; tehirde ise yine yasaklama vardır”, En doğrusunu Allah bilir. Eğer bu beyanla namaz kastedilirse mekân da namaz içindir, namaz kılma imkânı olmaksızın namaz kılınacak yerde bulunmanın bir anlamı yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Cünüp insanın ve yolcunun durumu da aynı şekildedir, bunların namazı teyemmümle olur. Bir de cami gibi mekânlar; böyle bir yereteyemmümle girip geçmek mubahtır. Bize göre böyle bir yere cünüplükten yıkanmak için girmek caizdir. En doğrusunu Allah bilir. [§] Mescide girme konusunda cünüp olan kimseye teyemmümle girmek mubah olunca teyemmümde bir tür dini temizleme özelliğinin bulunduğu ortaya çıkmıştır; dolayısyla kişinin özür sebebiyle teyemmümle namaz kılması caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
[İman - Kalp İlişkisi]
Akşam namazında sarhoşken “kul yâ iyyuhe'l-kâfirüne” süresini lâ“ları atarak okuyuş yapan imamdan rivayet edilen ve Sarhoşken namaza yaklaşmayın ilâhi beyanıyla ilgili olarak gelen hadiste, sarhoşluk durumunda küfrü gerektirecek sözü söyleyen kimsenin tekfir edilemeyeceğine işaret eden delil vardır“, çünkü Allah Teâlâ âyetin başında onlara imanla [ey inananlar! diye) hitap etmiştir. Bu sebeple sözkonusu kişi Ebü Hanife'ye göre kâfir olmaz. Şu da var ki, hata yoluyla dilinden küfür kelimesi çıkan kimse hüküm bakımından kâfir olmaz. Küfür kelimesi, sarhoşun dilinden hata ile çıkar. Bunun delili, ayıldıktan sonra bu kelimeyi hatırlamamasıdır. Halbuki kalpten geçirerek söylenen söz unutulmaz, özellikle bütün mezheplerde durum böyledir. Böylesi konunun sebepleri hakkında düşünmek, kişinin kanaatine göre alternatiflerin en uygununu seçmekle oluşur. Bu da ya kesin bir delil, bir ihtimal veya taklit ile hüsn-i zandan meydana gelir. Bu sıraladığım hususlarda yanılma ihtimali yoktur. Fakat sarhoşun durumu böyle değildir, öyle ki yakın zamanda hatırlamak istese de hatırlayamaz, şu halde bu sözün hata yoluyla söylenmiş olduğu sabit olmuştur. Oysa ki naslar hataların sorumluluğunu kaldırmıştır”, [§]Bu konunun dayandığı esas şudur: İnsan din işlerinde, özellikle kalple oluşan inkâr konusundaki kesin inancını, dilini kullanmadan hissettirir. Aynı kişi bu alanda hata ederse bu, kalbin işi olmayıp dilin işidir, o dil ki kalpte var olan düşünce ve inancı anlatır. Binaenaleyh küfrü dili ile anlatan ve niteliklerini sayan kişi, iç dünyasının bir yansıması olarak buna inandığını anlatmadıkça küfre girmez; bunun içindir ki durum açıkladığımız gibidir. Şu halde Kur'ân'ı kasten yanlış okuma olayı küfre götürür. Ama saygı ve iman amacıyla okuyuşunun küfür kabul edilmesi caiz değildir. Bu anlattıklarımız, dili ile icra ederken okuyuşta hata eden yapan kimseden küfür hükmünün kaldırılmış olduğunu kanıtlamıştır. Sarhoşun hata etmesi de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
[Cünüplük Hükümleri]
Müfessirler Cünüp iken de -yolcu olan müstesnâ-“ meâlindeki beyanın yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Bu kişi yolculukta su bulamayıp da teyemmüm yapan kimsedir“, İbn Abbâs'tan da onun seferi olduğu nakledilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Cünüp iken de -yolcu olan müstesnâ-. Cünüp olan kimsenin mescide ve namaz kılacak yere girmesi yasaklanmıştır. Yolcu olan müstesnâ, yani bu yerlerden geçen müstesnâ. Âyeti camiden geçmek anlamında yorumlamanın edenin yorumu uzak bir ihtimal değildir. O, şöyle demektedir: “Cünüp kimsenin sadece mescidde kalması yasaklanmıştır, geçici bir işi için oradan geçene ruhsat verilmiştir. Görmez misin ki cünüp olan kimseye âyetin bir parçasını okumaya ruhsat verilmiştir, ancak onu tam olarak okuması caiz değildir. Cünübün oturmaksızın camilerden geçmesi, tamamlamadan bir âyet parçasını okumak gibidir. Cünüp insanın durumu da böyledir; yolcunun istisnâ edilmesi namazı teyemmümle kılmasına bağlıdır. Dolayısıyla âyette, teyemmümün cünüp kimseye işareti vardır, bir de mekâna işareti vardır, o takdirde yine teyemmümle geçmek için namaz kılınan mekâna girmek mubah olur. En doğrusunu Allah bilir.
[Kimler Teyemmüm Yapabilirler]
Eğer hasta olur veya yolculuk halinde bulunursanız yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse. Cenâb-ı Hak, mukim olan hastaya teyemmüm yapmayı mubah kılmıştır. Âyet de hastalığı genel ifade ile zikretmiştir. Fıkıh âlimleri, abdest aldığı takdirde suyun kendisine zarar vereceğinden korkmayan hastanın teyemmüm yapamayacağı hususunda görüş birliği içindedir. Onlar, su ile abdest aldığı takdirde hastaya zarar vermesinden korkması durumunda teyemmüm için cevaz vermişlerdir. Bu da şunu göstermektedir: Allah Teâlâ hasta için teyemmümü mubah kılarken, onu hastalık adıyla değil hastalıktaki bir özellik sebebiyle mubah kılmıştır. Bunun da delili, zikredildiği üzere her hasta için olmayıp, bazı hastalar için mubah kılınması, bazıları için de mubah kılınmamasıdır. Bu meselede Ebü Hanife'nin dayandığı bir delili vardır. Öyle ki Ebü Hanife, ölüme mâruz kalma sözkonusu olunca, mukim olan cünüp kimse için de teyemmümle namaz kılmayı mubah kılmıştır. Görmez misin ki aziz ve celil olan Allah, yolcu için teyemmümü mubah kılmış, fakat sefer adına değil, seferdeki bir özellikten dolayı mubah kılmıştır. O özellik de kişinin, suyun bulunmadığı bir mekânda olduğu zamandır. Görmez misin ki sefer adı mevcut olsa da, sefer özelliği bulunmadığı için şehirlerde yaşayan kişi için teyemmüm mubah değildir. Buna bağlı olarak hasta için teyemmümün mubah kılınması hastalıktaki özellikten dolayıdır. Yine görmez misin ki Allah Teâlâ, kişinin büyük abdest bozma yerinden gelmesini zikretmiştir, büyük abdest bozma yeri insanın ihtiyacını giderdiği rahatlama yeridir, fakat o mekândan gelen herkese de abdest ve teyemmüm almak gerekmez; şu halde teyemmümün mubah kılınması hastalıktaki bir özellikten dolayıdır; önceki meselenin hükmü de buna göredir. Rivayet edildiğine göre yaralı birini yıkamışlar ve bunun tesiriyle ölmüş. Bu olayın bilgisi Hz. Peygambere ulaşınca şöyle buyurdu: “Onu öldürdüler, bir avuç toprak onlara yeterdi”, Bunun gibi alaca hastalığına yakalanan biri yıkanınca ölmüş. Resül-i Ekrem bunun için de “Onu öldürdüler, kendisine şu (teyemmüm) yeterliydi” ve buna benzer rivayetler. Hastalık, seferden ve abdest bozma mekânından kastedilenin, daha önce zikrettiğimiz üzere, hastalık, sefer ve abdest bozma yerinin kendileri degil, bunlardaki bir özellikten dolayı olduğu sabit olunca teyemmüm her hastaya değil, sadece bazı hastalara mubah olur; bu sebeple her sefer için değil bazı seferler için, bazı mekânlar için mubah kılınmıştır ki o da suyun bulunmadığı mekândır. Buna bağlı olarak Yüce Allah'ın Yahut kadınlara dokunup da -bu durumlarda- su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin) meâlindeki beyanından maksat dokunmak değil cinsel ilişkide bulunmaktır. Nitekim İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Dokunma, ilişkide bulunma, yaklaşma cima' nikâhtır. Fakat Allah Teâlâ bunları kinâye yoluyla zikretmiştir". Hasan, Ubeyd b. Umeyr ve Atâ, mulâmeset (dokunma, çıplak olarak dokunma) cinsel ilişkidir, demişlerdir".
Şayet, “hastalık”, “sefer”, “gâit” ve “mulameset” kelimelerinden kastedilen mâna bunlardan başkası ise, onları zikretmenin hikmeti nedir?, diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: Bunların zikredilmesindeki hikmet şudur: Hastalık genellikle kişivi su kullanmaktan aciz bırakır, [§]bunun yanında yolculukta da genellikle kişi su kullanmaktan aciz kalır, bu sebeple buradaki ifade galip olan duruma göre şekillenmiştir. Bunun gibi tuvaletten gelen kimse de çoğunlukla ihtiyacını gidererek gelir, çünkü insanlar sadece bunun için tuvalete çıkarlar. Karı-koca arasındaki temas da böyledir. Binaenaleyh âyette, başka ihtimaller mevcut olmakla birlikte genel anlayış çerçevesinde bir ifade kullanılmıştır. Bu da cümlenin kuruluşuna bakarak zâhiri ve genel anlamla ile istidlâlde bulunmanın yanlış olduğunu gösterir, çünkü hiç bir kimsenin âyetin zâhirine bakarak şöyle demesi mümkün değildir: Her hastaya yahut her yolcuya şunlar şunlar gereklidir, ancak şu müstesnâ. Şimdi “lems” yani dokunmak ve temas etmekle cinsel ilişki kastedilirse bu iki bakımdan mümkündür: Birincisi, karı-koca arasındaki öpüşme ve iki elle dokunma alışkanlığı mâlumdur, Hz. Peygamber (s.a.) ile müctehid imamların, halkın yaptığı bu davranışları bilmemesi mümkün değildir. Şayet bu fiillerden dolayı abdest almak lazım gelseydi açıklanmaması ihtimal dâhilinde bulunmazdı, öyle ki ümmetin çoğu namaz fiilinde yasak olan bir şeyi yapmış olurdu. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, erkeklerle kadınlar arasında sözkonusu edilen dokunma ve temas işi cinsel ilişkiden kinâyedir!, Bunun gibi cinsel ilişkiden kinâye olma ihtimali olan “mubaşeret” 1), “gışyân” ve diğer kelimeler de böyledir. Namaz kılmak için cünüp kimsenin teyemmüm almasını caiz gören her sahâbi de buna hükmetmiştir”. En doğrusunu Allah bilir. Şayet bu kelime ile cinsel ilişki dışında birçok yöne ihtimali olan anlamlar kastedilirse, bu takdirde hepsini kapsamayıp )Jözel bir mânaya yönelir. O da genellikle meninin çıkmış olmasıdır, bazan olmasa da. Bu da ileri derecede bir dokunmadır. Bunun delili âyet-i kerimede hastalık ve seferin, bizzat hükme yakın olmaksızın zikredilmesidir, çünkü bu iki kavram çeşitli hükümleri kapsar, fakat yokluk ve âcizlik gibi ruhsat ne için verilmişse o hususlara çevrilmişlerdir, ilk belirlenen abdest durumu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
O zaman temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin). Denildi ki teyemmümün anlamı kastetmektir. Şöyle de deniliyor: “Teyemmemtü's-saide ve ememtühu” (xai y aa) caa) “Temiz toprağı kastettim” Bunlar iki kelime aynı anlama gelir. Feteyemmemü” (ipaa): Kastedin, “saiden tayyiben” “Temiz ve pâk toprağı. Teyemmüm temiz toprağı kastetmek muhtevasına gelince ancak niyetle caiz olur. Çünkü aziz ve celil olan Allah, kastetmeyi emretmiştir, bu da niyet etmeyi buyurmaktadır, çünkü kasıt niyet demektir. İbn Mesüd'un mushafında şöyledir: “Fe ummü saiden tayyiben” (Lb taa l zaii) şeklindedir, yani “temiz pak toprağı kast edin”", Denildi ki “said” (aaa) yeryüzü demektir. Üzerine çıkıldığı için ona said denilmiştir. Bir görüşe göre said bitki veren topraktır. Görmez misin ki Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Tuzlu toprak ile kabristan dışında, toprak benim için mescid ve temizleyici kılınmıştır”©!, Bir görüşe göre “sebha” lânetlenmiş topraktır. Bunun içindir ki İmam Ebü Yüsuf (r.h.) şöyle demiştir: Tuzlu topraktan teyemmüm caiz değildir, çünkü bu toprak tayyib değildir, tayyib bitki bitiren topraktır. Ebü Hanife (r.a.) ise şöyle demiştir: Tayyib temiz ve helâl demektir; kişi su bulamayınca bu toprakla teyemmüm edebilir. JTayyib; yapılması kastedilen ZĘ her türden şeyin helâl olanın adıdır. Teyemmümde kastedilen temizlenmektir, tayyib olan toprak hem temizdir hem de temizleyicidir. Nitekim yeryüzünün temizleyici kılındığını ifade eden hadis bunu desteklemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
[Teyemmüme Dair Meseleler]
Yüzlerinize ve ellerinize sürün. Meshetme emri, avuçları değil ellerle iki kolu kapsar“. Bunun delili abdest emridir. Şöyle ki, iki kol yıkanacağı zaman, avuçlar olmaksızın yıkanırlar, zaten ellerin yıkanması kolların yıkanmasından önce yapılır. İki kol, meshin hükmüne elin zikredilmesiyle girmiştir, abdestte de durum böyledir. Çünkü avuçlar yüzden önce yıkanır, dolayısıyla el yıkama emri iki kolu ve ötesini de kapsar. Müsâ b. Ukbe ve Ârec'den Ebü Cuheyne'nin şöyle dediğini nakledilmiştir: “Resülullah (s.a.) büyük abdestten yahut idrardan geldi, kendisine selâm verdim, selâmımı iade etmedi; sonra elini duvara bir defa vurup onunla yüzünü meshetti, sonra bir defa daha vurup onunla da ellerini dirseklere kadar meshetti, sonra selâmımı aldı“. Bizim âlimlerimiz de aynı şeyi söylemektedir: Teyemmüm iki darbedir, biri yüz için, diğeri kollar için. Bu meseldeki hareket noktası şudur: Cenâb-ı Hak, abdest hakkında “Ellerinizi dirseklere kadar” buyurunca, kişi dirseklere kadar yıkama işiyle meşgul olurken onlarla birlikte yıkamaya muhatap değildir, çünkü onları yıkama görevi daha önce bitmişti. Teyemmümün durumu da bunun gibidir. [9] Dolayısıyla âyet, sanki elleri yıkama halinden sonra kolları yıkamak hakkında gelmiştir; avucun yıkanması ise hadisle sabit olmuştur. Tahâret (temizlenme) organa veya bedene nispet edildiğinde, cünüplük, yüz ve baş gibi onunla ilgili herşeyin gereğinin yapıldığı anlamına gelmez. Teyemmümde elin durumu da böyledir. Ne var ki Sünnet'teki açıklamanın, genel fetvaların ve abdestin hükmünü yerine getirmede şüphe edilmeyen hususların da işaretiyle tamamlanmayıp eksik kaldı. Bu husus elin tamamı hakkında değildir. Dolayısıyla bu, bedeli bulunmayan yerde uygulanamaz, çünkü onun konumu aslın göreceği tam vazifeden eksik kalmasıdır, yoksa onu aşması değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır. Allah geçmiş günahları affedicidir, gelecek olanları da bağışlayıcıdır. “Afv” silmek ve yok etmektir, gufran” da örtmektir. Allah Teâlâ kulun günahını siler ve sahibini örter. Afv vazgeçmekten gelir. Kastedilen tek anlama mukabil lafızlar değişik olur.
ÜSLEN ó EİN ge a işi yiz ii
---
Dipnotlar:
Bu hadisi kaynaklarda bulamadım. Fakat Resülullah'tan şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Sizden biri namaz kılarken uykusuz ise okuduğunu anlayacak duruma gelinceye kadar uyusun”. 84 “En yakın olan anlam, âyet bağlamında namaz kılmayı yasaklamatır. Bu âyet de “Ne dediginizi bilinceye kadar...” meâlindeki beyandır. Ne dediğini bilmek namaz kılmada ihtiyaç duyulan bir husustur, tâ ki farz olan bir zikri terketmesin ve namaz bozulmasın, yahut gayr-ı meşrü bir konuşma söze katıp namazı bozmasın” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 167b). Sonra Şârih şöyle dedi: “Bu âyette şu husus da mevcuttur: Namazda farz olan sözler vardır: Ya kırâat yahut tekbir veya namazı bozan sözlerden biri. Çünkü Yüce Allah “Ne dediğinizi bilinceye kadar” buyurmuştur, ne dediğini bilecek duruma gelinceye kadar namaz kılması yasaklanmıştır. Sözünü bilmeye, farz bir sözü terk edip namaz bozulunca ihtiyaç duyulur. Yahut sözün bir kısmı haram olur ve onu namaza sokmak namazı bozar. Dolayısıyla âyet, iki şeyden biri hakkında delil oluşturur: Şunu kastediyorum ki zikir farzdır yahut bazı sözler haramdır veya her ikisine birlikte delil olmaktadır, zira iki iş arasında zıtlık yoktur. Dolayısıyla farz olan şeyin fiil olup söz olmadığı noktasında sağır kimseler hakkında delil olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 169a; Medine nüshası, vr. 192b). Yani konuşmak namazı bozan bir durum olmasaydı, namazı kılanın ne dediğini bilecek zamana kadar tehir etmenin bir anlamı olmazdı, çünkü namazı sebepsiz olarak tehir etmek yasaklanmıştır. 6&6 Müellifin: “Cünüp kimsenin durumu da buna göredir. Özür sebebiyle teyemmümlü olarak namaz kılabilir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır” sözü yaklaşık olarak aynı kelimelerle tekrarlanmıştır. Fakat ibarenin iki yerde önceki söz ile alakası vardır. Bu sebeple metinde herhangi bir değişiklik yapmaya girişmedik. 68 o Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz”. Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Allah ümmetimden hata, unutma ve cebir altında yaptıkları işlerin sorumluluğunu kaldırmıştır”. Arapça metne ait 239. sayfanın ilk satırlarına bakınız. “Ey iman edenler! Siz... namaza yaklaşmayın” 841 Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 97. ®2 Müellifin “Cünüp kimsenin durumu da buna göredir... Özür sebebiyle teyemmümlü olarak namaz kılabilir” meâlindeki kelâmı yaklaşık olarak aynı kelimelerle tekrarlanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Fakat ibarenin iki yerde önceki sözle alakası vardır. Bu sebeple metinde herhangi bir değişiklik yapmayı uygun görmedik. 63 İbn Mâce, “Tahâret”, 93; Ebü Dâvüd, “Tahâret”, 125. Ebü Dâvüd'un ifadesi maksadı daha iyi açıklamaktadır: “Teyemmüm etmesi kâfi gelirdi” Bu hadis “innemâ yekfihi kezâ” sözü dışında İbn Ebü Şeybe'nin elMusannef'indedir. 616€ Ubeydb. Umeyr b. Katâde el-Leysi, Ebü Âsım el-Mekki: Tabiünun büyüklerindendir, güvenilir bir ravi olduğu hakkında icmâ edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) döneminde doğdu fakat onu görmedi. Hz. Ömer (r.a.) ve diğer sahâbeden rivayette bulunmuştur. Hicri 74/693 yıllarından önce vefat etmiştir (bk. Zehebi, el-Kâşif, I, 691; İbn Hacer, Takribu't68 o Semerkandi'nin ifadesi şöyledir. “Kur'ânda karı ile koca arasında zikredilen dokunma (mess) kavramı cinsel ilişkiden kinâye konumundadır. Yüce Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Eğer dokunmadan kadınları boşamışsanız...” ve benzer âyetler. (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 169b). “Fakat biz deriz ki: Şâfii'nin âyet hakkında bir delili yoktur. Çünkü cünüp kimseler için teyemmümü caiz gören sahâbe, bunda kastedilenin cinsel ilişki olduğunu söylemişlerdir”. 61 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Toprak benim için mescid ve temizleyici kılınmıştır”. Başka bir hadiste ise şöyledir: “Hamam ve kabristan müstesnâ, yerin hepsi mesciddir”. “Bizim âlimlerimiz Şâfii'ye karşı, abdestte olduğu gibi, teyemmümde de kolların dirseklere kadar meshedilmesinin farz oluşu konusunda bu âyeti delil olarak ileri sürmüştür. Şâfii'ye göre ise teyemmüm bileklere kadardır”. Buhâri, “Teyemmüm” 3; Müslim, “Hayız”, 114.
Nisa' 4:44
Kendilerine nasip verilenleri görmüyor musun? Yani (İlâhi) Kitap bilgisinden pay verilenler, [§]onlar [Ehl-i Kitab'ın) kendi âlimleridir. Kitab bilgilığı satın aldılar“, Ehl-i Kitap, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme peygamberliğinden önce iman etmişlerdi, fakat kendi arzularına uygun gönderilmeyince onu inkâr ettiler, şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “Onlara Allah katından ellerindekini (Tevrat) doğrulayan bir Kitap gelince, daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur'ân) kendilerine gelince onu inkâr ettiler” meâlindeki âyetin şu anlama da ihtimali vardır: Tahrif, rüşvet ve benzeri şeyler karşılığında başkalarının sapıklıklarını satın alırlar“. Nitekim Cenâbı Hak şöyle buyurmuştur: “Hak dine inanmayanlar servetlerini, Allah'ın yolundan insanları engellemek için harcarlar”; yine “Bizim yolumuza uyun” derler.
“Elem tere” kelimesi, kişiye ulaşan bir durumdan dolayı hayret ifadesi olup hatırlatma konumunda kullanılır. Yahut bilgi ulaşmamışsa bu ifade bildirme yerinde kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.
Sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Başkanlıkları ve siyasetlerinin devam etmesi için ve riyasetin kendileri lehine sürmesi için yolu şaşırmanızı temenni ederler. Çünkü kendi dinlerinde olanların üzerindeki başkanlıkları devam ediyor, fakat dinlerinde olmayanlar üzerinde baş olmak sözkonusu değildir. Bu sebeple üzerindeki riyasetin devam etmesi için müslümanları, kendi dinlerine bağlı kalmalarını arzu etmişlerdir. [§]Bir görüşe göre Sizin de yoldançıkmanızı istiyorlar beyanının anlamı şudur: Onları kendi dinlerine girmelerini emredip davette bulunuyorlar, tâ ki sözünü ettiğimiz menfaatleri sağlasınlar ve başkanlıkları devam etsin. En doğrusunu Allah bilir.
Nisa' 4:45
Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. En doğrusunu Allah bilir ya, müşrikler müminlerle dostluk kurmak istiyor ve onlara uyum gösteriyorlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, müminleri onlarla dostluk kurmayı yasaklamıştır. Nitekim O, Allah başka iki âyette şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler”. “Sıkıntıya düşmenizi isterler. Size gelince, bakın siz onları seviyorsunuz ama onlar sizi sevmiyor” beyanına kadar!, Allah Teâlâ, müminlere, onların düşmanlarını kendilerinden daha iyi bildiğini haber vermiştir. Muhtemeldir ki müslümanlar düşmanlarından bir iş konusunda yardım istemişler de aziz ve celil olan Allah, onların, sizin düşmanlarınız oldugunu ve kendisinin kendilerini sizden daha iyi bildiğini haber vermiştir.
Gerçek bir dost (veli) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir. Yani O, dost ve yardımcı olarak da düşmana karşı destekleyici olarak da yeter. Gerçek bir dost (veli) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir, yani size verdiği imkânlar sebebiyle, Yüce Allah'tan üstün bir veli ve ondan daha üstün bir yardımcı yoktur; deliller ve burhanlar O'ndandır. En doğrusunu Allah bilir.
mar elim di 3 İglâ del Ga LEDİ Gazi ei HALİÇ ğa
Nisa' 4:46
46. Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ” diyorlar. Eğer onlar “Dinledik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar.”
Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. İbn Mesüd'un mushafına göre kefâ billahi nasiren ve minellezine hâdü” (yla gili ya ai S3)? yeni bir cümle ve ve başlangıç olup mübtedânın haberidir“, Başka birinin mushafına göre: En doğrusunu Allah bilir ya, Wú gil ga beyanının mânası şudur: Kitaptan payı olan Yahudileri görmüyor musun? Hıristiyanlar burada anılmamaktadır. İbn Mesüd'un mushafında ise kitaptan pay verilenler içinde hıristiyanlardan da söz edilmiştir“. Hafsâ'nın mushafında “minellezine hâdü men yuharrifu'l-kelime ‘an mevâdi'ihi” (si! uly ye Sİ pu ile) şeklindedir. Kelimeleri yerlerinden saptırmanın iki yoruma ihtimali vardır. Biri, mânalarını ve yorumlarını bilmeyenlere karşı degiştirmek. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onlardan bir grup dillerini eğip bükerler”, Diğeri, okumuş ve yazılışını değiştirmek. Şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için ‘Bu Allah'ın katındandır' diyenlere yazıklar olsun!”
İşittik ve karşı geldik. Denildi ki senin sözünü işittik, fakat emrine isyan ettik demektir. Dinle, dinlemez olası. Yani dinle dinlemez olası. Başka bir görüşe göre kötülemek üzere, “dinle dinlemez olası, hiç bir zaman işitmiş olmayası! Karşı geldik, bunu gizlice söyleyerek. [§] Sonra Allah Teâlâ peygamberliğe delil olsun diye bu sırlarını açığa çıkarmıştır.
Ve bizi gözet. Denildi ki onlar, Muhammed aleyhisselâma “Bize kulak ver” diyorlardı. Yine denildi ki haklarımızı gözet demektir. Bu kelime riayet kökünden gelmektedir.
Dillerini eğip bükerek. Yani dilleriyle tahrif ederek. Tahrif, daha önce zikrettiğimiz şeydir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kitabı okurken dillerini eğip bükerler”, Dinle, dinlemez olası beyanı için şöyle denilmiştir: Ey Muhammed! Sözümüzü dinle, senin sözünü dinlemesin ve dediğini benimsemesin! Eğer onlar “Dinledik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı. Yani şayet senin sözünü dinledik, emrine itaat ettik, bize bak, bizim hakkımızda acele etme, bakarız demektir. Denildi ki Bize bak bize anlat demektir.
Kendileri için daha hayırlı olacaktı. “Senin sözünü dinledik ve isyan ettik” demekten, onlar için dünya ve âhirette daha hayırlı olacaktı. Dünyadaki hayır, Hz. Peygambere itaat edip uydukları takdirde, kaybetmekten korktukları başkanlığın devamıdır; çünkü onlardan iman eden ve Resül'üne itaat eden kimselerden reislik, şan-şöhret yok olmamıştır, hatta dünya hayatında da, öldükten sonra da şan ve şeref artmıştır. Âhirette ise kaybolmayan ebedi mükâfat.
Ve daha doğru. Yani zikrettiğimiz sebeplerle daha âdil ve daha doğru demektir.
234 Fakat inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. ( Lânet, uzaklaştırmak ve kovmak demektir. Aziz ve celil olan Allah, kendi tercihleriyle küfrü seçtiklerini bildiği için, onları rahmetinden ve dininden uzaklaştırmıştır.
Artık pekazinanırlar. Denildi ki azdan kasıt (Abdullah) İbn Selâm, onun arkadaşları ve diğerleri gibi kişilerdir. Yine denildi ki onlardan Artık pek azı inanırlar, onların pek azı demektir veya sadece kitaplardan ve peygamberlerden pek azına inanırlar. Nitekim Cenâb-ı Hak (kâfirlerden hikâye ederek) şöyle buyurmuştur: “Bir kısmına inanırız, ama bir kısmına inanmayız”““ cme iai iy a
---
Dipnotlar:
61 (Semerkandi, Şerhuwt-Te'vilât, vr. 170b). Yani o cümle İbn Mesüd'un kıratına göre “ve minellezine hâdü” olur. Bu ifade hazf edilen mübtedânın haberidir. “Yuharrifüne'l-kelime an mevâdi'ihi” “Kelimeleri yerlerinden değiştirirler” ifadesi ise 'nun sıfatıdır (bk. Âlüsi, Rühu'l-medni, V, 46). 66 o “Elem tereilellezineütü nasiben mine'l-kitâbi” sözüne binaen halkın kırâati de böyledir. Dolayısıyla bu âyet Kitap'tan pay verilenlere tekfir yerinde ifade edilmiştir. Buna göre, âyetinden kastedilenler hıristiyanlar değil de yahudiler olmuştur. Çünkü müfessere tefsir ilhak edilince hakkında nas varmış gibi olur. İbn Mesüd'un mushafında “ve minellezine hâdü” (ipu yil 3) sözü istinaf (yeni) bir cümle ve yeni bir başlangıç sözü olur, bedel ve tefsir olmak üzere i)'ye bina edilmiş değildir. Yani onun devamı değildir, yeni bir sözdür. İşte bu mushafa göre (SESİ! 54 Cal 1y gali Şi gli) sözü yahudi ve hıristiyanları kapsamış olur”. “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanarsınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar” (Âl-i İmrân, 3/78). 6&6 “Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler, “Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçek kâfirler bunlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır”.
Nisa' 4:47
Ey Ehl-i kitap! Sizdekini doğrulamak üzere indirdiğimiz kitaba iman edin. Bu âyet-i kerime mecüsilerin kitap ehlinden yahut kendilerine kitap verilenlerden olmadıklarını göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ, Sizdekini doğrulamak üzere indirdiğimiz kitaba iman edin. Mecüsilerin, kitabı yoktur ki Hz. Muhammede indirilen kitap, onların berberindeki kitabı tasdik edici olsun.
Sizdekini doğrulamak üzere. Sizdekine uygun. Yani metin ve dil bakımından değil, içine konulan mânalar ve hükümler bakımından sizde olan kitap gibiydi. Çünkü bilindiği üzere onların beraberinde bulunan kitap, söz dizimi (nazım) ve dil bakımından Kur'ân'a muhaliftir. Bunun gibi Allah'ın diğer kitapları da aslında söz dizimi (nazım) ve dil bakımından farklı olsalar da anlam ve hükümler bakımından birbirine uygundur. Bu da sözkonusu kitapların da Allah katından indirildiğini gösterir. Şayet Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş olsalardı birbirinden farklı olurlardı. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kur'ân eğer Allah'tan başkası tarafından gönderilseydi, içinde çok çelişkiler bulurlardı”", Bu ilâhi beyanda namaz kılarken Farsça Kur'ân okumayı caiz gören Ebü Hanife'nin görüşüne dair delil vardır. Zira metin ve dilin değişmesi anlamların değişmesini ve hükümlerin farklılık arzetmesini gerektirmez. ) Çünkü aziz ve celil olan Allah, Kur'ân'ın, onların berberindeki kitaplara uygun olduğunu haber vermiştir, Kur'ân, metin ve dil bakımından farklı olsa da anlam bakımından onlara uygundur.
(Hz. Muhammed'in Beşâiri Beraberinizdeki kitabı tasdik edici olarak. Yani Kur'ândaki özellikler, güzellikler, orada yer alan nübüvvet konuları, indirilişi ve bunun zamanı; evet Kurân'ın muhtevası ve konumu Tevrat'la hiçbir noktada çelişmez. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette yer alan “musaddikan limâ meaküm” (h Giz) beyandan maksat, peygamber olarak gönderilmeden önce kendisine inandığınız Muhammed aleyhisselâmdır, şimdi onu nasıl inkâr ediyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Biz bir takım yüzleri silip dümdüz etmeden önce. Denildi ki bu âyet inince Abdullah b. Selâm, Hz. Peygambere gelerek müslüman oldu ve şöyle dedi: Ey Allah'ın elçisi! Yüzüm kafama döndürülmedikçe sana geleceğimi sanmıyordum”". Denildi ki yüzleri dümdüz etmek, gözlerin kör olması ve arka tarafa çevrilmesidir. Yine denildi ki yüzlerin dümdüz edilmesi, gözlerin kör olması ve görmelerinin engellenmesidir. Çünkü Ehl-i Kitap, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme inanıyorlardı, kendi kitaplarından, onun Allah'ın peygamberi olduğunu kesin olarak biliyorlardı. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sizi hidâyetten saptırmadan ve şaşkına dönüp bildiklerinizi bilmez duruma gelmeden önce Muhammed'e (s.a.) ve onun kitabına olan imanınızı gerçekleştirin. Bu âyetin, tehdit konumunda bulunma ihtimali de vardır, o takdirde gerçek değil temsil makamında bulunur. Bununla birlikte gerçekten tehdit olma ihtimali de vardır, [§]şu beyanda olduğu gibi: Yahut cumartesi yasaklarını çiğneyen kimseleri lânetlediğimiz gibi. Bunun, âhirette olma ihtimali de mevcuttur. Yüzleri dümdüz etmeden önce. Bu ilâhi beyanın hakikat mânasında olma ihtimali vardır, bu takdirde kıyâmet gününe ait olur ve kişinin bütün yüz güzellikleri ortadan kalkmış bulunur. Yahut inatlaşması sebebiyle gerçeğin belirtileri yok olur ve gerçeği kendi şeklinin dışında, bâtılı da kendi şeklinin dışında görür. Halbuki böyleleri, kendilerine indirilen kitaplarda her şeyi kendi yapısında görüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Yahut kendileri sebebiyle dini kitaplarda değiştirme ve tahrif yaptıkları, tâbileri nezdinde onların yüzlerini dümdüz edeceğiz. Bu da onlara hainliklerini bildirmek ve yaptıkları değiştirmelere onları muttali kılmakla gerçekleşir. Allah'a hamdolsun ki O, bunu gerçekleştirmiştir. Bu anlatılanın gerçekliğini, inanmadıkları takdirde cumartesi yasaklarını çiğneyenlerin cevherlerini değiştirdiği gibi (maymuna döndürülmekle) onlara da aynı şeyi yapması muhtemel bir tehdittir. Muhtemeldir ki sözü edilen topluluklar müslüman olmuşlardır yahut da üzerlerine azap inmiştir de kaynaklarda zikredilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın emri yerine gelecektir (gelmiştir). Yani Allah'ın emriyle vukü bulur. Nitekim şöyle denilir: Cennet Allah'ın rahmetidir, yağmur Allah'ın rahmetidir. Yani Allah'ın rahmeti iledir. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanı da bunun gibidir: Allah'ın emri yerine getirilecektir (getirilmiştir). Yani Allah'ın emri ile yapılmıştır. Bir de şu var: Allah'ın emri... yani Allah'ın azabı onlara inmiştir.
AZE Rİ 3 öy G daya YAŞ ol yas Ytl
---
Dipnotlar:
60 “Kurân'ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!”. 81 Kurtubi, el-Câmi li-ahkâmi'l-Kurün, V, 245; Âlüsi, Rühu'l-meâni, V, 50. Bu kıssanın aynısı Hz. Ömer zamanında müslüman olan Kâb b. Ahbâr'dan da nakledilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 124; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 555).
Nisa' 4:48
48. “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allaha ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.
Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Âlimler şu noktada ittifak etmişlerdir: Allah Teâlâ, kişinin işlediği günahtan vazgeçip tövbe etmesi halinde bütün günahları bağışlar; buna şirk ve diğer günahlar dâhildir. Bunun delili de şudur: “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır””?. Bu ilâhi beyan, günah işlemeye son vermeyenler için bağışlanmaya arzu ettirmenin -şirk dışındaki günahlar için- sözkonusu olduğuna işaret etmektedir.
Hâriciler şöyle demiştir: Bütün büyük günahlar Allah'a ortak koşmaktır. Büyük günah işleyen kimse Allah Teâlâ'nın: Kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz meâlindeki beyanının hükmüne girer. Bizimle Hâriciler arasındaki problem bu konudadır. Onlara şöyle denilmelidir: Size göre büyük günah işlemek suretiyle kişiyi müşrik yapan özellik, küçük günah işleyince de vardır, bu durumda onun da kâfir olması gündeme gelir. Kişi küçük günah işlemesi sebebiyle kâfir olmayınca büyük günah işlemekle de olmaz.
Mütezile şöyle demiştir: Büyük günah sahibi imandan çıkar, fakat küfre girmez. Ebü Bekir el-Esam da şöyle demiştir: Büyük günahlarda açık tehdit vardır. Bağışlanma şartı ise Cenâb-ı Hak'kın dilediği kimse meâlindeki beyanı ile şirk dışındaki küçük günahlar içindir. Nitekim O, şöyle buyuruyor: “Sizin kötülüklerinizin bir kısmını örter”©, Yüce Allah burada kötülüklerden bir kısmının örtüldüğünü, bir kısmının da örtülmediğini haber vermiştir, bu âyet küçük günahlar içindir.
Bize göre Allah Teâlâ müminleri, şirk dışındaki günahların mağfiretine özendirmiştir. Şayet aklen bağışlanma caiz olmasaydı bizi buna arzu ettirmemesi gerekirdi, çünkü aklen caiz olmayan bir şeye özendirmesi caiz değildir.
Ama tamah ettirince bu, şirk dışındaki günahlar için bağışlanmanın aklen caiz olduğunu gösterir. Bir de irade Allah'a ait bir sıfattır, dilerse azap eder, dilerse affeder. Fakat şirkte bağışlanmayı ümit ettirmek aklen caiz değildir. Çünkü bir dine inanan kimse, ona ebedi olarak inanır, ama günah işleyen kimse buna ebedi olarak devam etmez. Belki galip gelen şehvet sebebiyle günah işler, arkasından da pişman olur. Bunun içindir ki biz, şirk dışındaki günahların bagışlanmasına tamah ettirmek aklen caizdir, fakat şirk için caiz değildir, dedik. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
238 (SJBaşka bir yorum da şöyledir: Zikrettiğim tehdidin, haramı helâl kabul etme, emir ve nehyi hafife almak anlamına gelme ihtimali vardır. Şimdi, bu âyetle umutlandırılan bağışlanma terk edilip tamah ve ümit iki yöne yönelen tehdit ile yok edilmez, yahut bu kimseler hakkında hüküm ortada bırakılmaz. Fakat iki yönden biri hakkında ihtimalli bir anlam sebebiyle kesin hüküm vermek, ihtimale göre diğeri hakkında kesin hüküm vermemek zorlamadır, fikirler üzerinde baskıdır. Bütün güç ve kudret Yüce Allaha aittir.
Başka bir yorum da şudur: Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet bağışlanmaya ihtimali olan ve olmayan günahı açıklamak hakkındadır. Âyet şayet küçük günahlar anlamına çevrilirse şirk kavramının tahsis edilmesi ortadan kalkar ve muhatap için konu karışmış olur. Tafsilat verme konumunda nakledilen hususlar ceza ve tehdide yönelik olmayıp” açıklamak için bağışlanma ve günahların örtülmesiyle ilgilidir. Günahların örtülmesi ise iyilik yapmak yahut suç işlemek türünden fiillerin karşılığı olur. Nitekim Allah Teâlâ, bu konuda şöyle buyurmuştur: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız””. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Başka bir yorum da şöyledir: Allah Teâlâ Dilediği kimse hakkında, diye buyurmuştur. Bu ifade, bağışlanan günahlardan kinâye bağışlanacak kişilerden kinâyedir. Dolayısıyla nefislerden kinâye kılınan âyeti, günahlara tahsis etmek caiz değildir. Aslında tehdit âyetlerinde, bu günahları yapanlara genel olarak günahlar yapacak olanlara dair bir belirleme vardır“, dolayısıyla bu noktada anlamı günahkarlardan günahların kendisine çevirmek sözkonusu değildir ve bu yaklaşım daha uygundur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bir de şu var: Allah Teâlâ Dilediği kimse hakkında, diye buyurmuştur. Küçük günahlar, size göre vâdle değil hikmetle bağışlanır, şu halde âyet büyük günahlar hakkındadır", Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir.
Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bilindiği üzere buradaki bağışlamama, kişinin şirk inancına ölünceye kadar devam etmesine bağlıdır, bu inançtan dönüş yapması müstesnâ. Cenâb-ı Hak'kın “(İnkâr edenlere söyle), eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”” meâlindeki beyan bu görüşü desteklemektedir. İman ettikleri için, kâfirler hakkında benzer şekilde gelen birden çok âyet vardır. En doğrusunu Allah bilir ya, Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: Yüce Allah, tövbe etmediği takdirde şirki bağışlamaz, onun dışındaki günahları tövbe etmese de dilediği kimse için bağışlar. Şayet şirkin dışında bağışlanmaya ihtimali bulunmasaydı o ihtimali imkânsız kısma ekler ve ihtimali bulunanla birleştirmezdi. Bilindiği kadarıyla bundaki kasıt, kendisinde bulunan umut ve umutsuzluğun beyanından ibarettir. Cenâb-ı Hak'kın: “Allah'ın rahmetinden sadece kâfir topluluklar umut keser””. Şayet şirkin dışındaki günahların bağışlanmasından ümit kesmek gerekli olsaydı, böylesini küfürle nitelemek gerekirdi, çünkü birinin gerçekleştirilmesi diğerinin gerçekleştirilmesi demekti. Zira onlar için umut kesmek küfür seviyesindedir. Jİki yorumdan hangisi lazım gelirse, fiilinin varlığı noktasında değil, ümit kesme noktasında diğeri ona tâbi olur, zira ümit etme kâfirlerde de bulunur. Bununla, ümit hükümde ve mevcudiyette olup fiilin varlığının bulunmadığı sabit olmuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır”.
---
Dipnotlar:
6 “Âyet eğer küçük günahlara çevrilip şirkten başka büyük günahlar şirke ilhak edilirse, şirk adını tahsis ederek zikretmek bâtıl olur ve hükümde başkası kendisine ilhak edildiği için şirkin alanının büyüklüğü muhatapta karışıklığa sebep olur. Tehdit âyetlerine gelince, bir günah ile diğeri arasında geniş açıklama yapmak için gelmedi, belki mutlak ve umümi olarak geldi. Âyetlerin umümi anlamı ile amel etmek ve onları mutlak olarak ele almak icmâ ile mümkün değildir. Çünkü küçük günah sahibi cehennemde ebedi kalmaz, dolayısıyla âyetin zâhiri, icmâ ile terk edilmiş oldu. Bu sebeple, şirk adını tahsis etmeyi; bu taksimi ve şirk ile şirkten daha küçük günahlar arasında tafsilatlı ve temyiz türünden açıklamanın faydasını iptal etmeye ve şirkin alanını, günahının büyüklüğünü ve ondan aşağısını göstermeye sebep olmayacak şekilde bu âyetle amel etmek vacip olur. (Semerkandi, ŞerhuTe'vilât, vr. 172b; Medine nüshası, vr. 195b). “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız”. 66 Herne kadar Arapça metindeki ifade “ellezine câe bihim” şeklinde ise de öncesi ve sonrasıyla irtibatı dikkate alınarak “ellezine câe bihâ” diye düzeltilerek anlam verilmiştir. Tashih Şârih'in sözünden elde edilmiştir. Şöyle demiştir: Mütezile mezhebine göre, büyüklerinden sakınmakla, hikmet yönünden küçük günahlar aklen bağışlanır. Hatta, büyük günahlardan sakınmakla küçük günahlardan dolayı azap vermek aklen caiz olmaz. Yüce Allah, şirk dışındaki günahları, dilemeye bağlı olarak bağışlamayı vâdetmiştir. Aklen vacip olanın dilemekle kayıtlandırılması ise caiz değildir. Çünkü dilemek, varlığı ve yokluğu caiz olan şeylere dâhildir, varlığı vacip/zorunlu olana ise dilemek dâhil olmaz. Bu âyetle küçük günahlar kastedilmemiştir, dolayısıyla büyük günahların kastedilmesi vacip olur ki nassın iptaline sebep olmasın” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 172b-173a).
Nisa' 4:49
Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin? Bir görüşe göre, onlar yahudilerdir, erkek çocuklarını huzura getirip: “Ey Muhammed! Bizim bu çocuklarımızın günahı var mı?” diye sormuşlar. Resülullah da: “Hayır” cevabını verdi. Bunun üzerine “Senin yemin ettiğin varlığa yemin ederim ki biz de onlar gibiyiz, gündüz işlediğimiz günah gece bizden örtülür, gece işlediğimiz günah da gündüz örtülür’. İşte bu, onların kendilerini temize çıkarmalarıdır. Diğer bir görüşe göre ise onların kendilerini temize çıkarmaları, şu beyanda Cenâb-ı Hak'kın buyurduğu gibi: “Biz Allah'ın oğulları ve sevdiği kimseleriz”, günahımız yoktur, sözleridir. Yine onların kendilerini temize çıkarmaları şu ilâhi beyana dayanmış olabilir. “Ey İsrâiloğulları! Sizin üzerinizdeki nimetimi ve sizi bütün âlemlere üstün kılmamı hatırlayın”, Peygamberlerin çoğu İsrâil oğullarından gönderilmiştir, bu sebeple onlar kendilerini temize çıkarıyorlardı. Yüce Allah, İsrâiloğullarının, diğer ümmetler üzerine üstün kılınmış olduklarını haber vermiştir. Fakat diğerleri, kendilerinden üstün kılınınca, onlar değil başkaları üstün olmuştur. [§]Bu da Allah Teâlâ'nın şu sözünün gereğidir: Belki Allah dilediğini temize çıkarır. Allah dilediğini üstün kılar, dilediğini günahlardan uzak tutar.
Belirtmek gerekir ki, kişinin kendisini temize çıkarması, yerilen bir davranıştır. Çünkü tezkiye bütün ayıplardan ve günahlardan kendini temize çıkarmaktadır. Oysa ki hiç bir kimse kusurlardan ve günahlardan kurtulamaz, hiçbir yaratık buna hak kazanamaz. “Kendinizi temize çıkarmayın”“ beyanının anlamı budur, zira kendini temize çıkarmak büyüklük taslamaktır. Bu ise kişinin kendini tanımamasından kaynaklanır, çünkü başkasını kendi şeklinde ve kendisi gibi görmez, dolayısıyla ona karşı kendini büyük görür. Şayet başkasının da kendine benzer ve kendisi gibi olduğunu bilse hiçbir kimseye karşı kibirlenmez, kendini de temize çıkarmaz.
(imanda İstisna] Bir kimsenin “Ben müminim” demesi kendini temize çıkarmak anlamına gelmez; bu, onu lütfedilen bir şeyi haber vermekten ibarettir. Tezkiye ise sözkonusu nimetin kendisinden kaynaklandığını zannetmektir. Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin? Aslında kişinin imanını açıklaması kendini temize çıkarmak demek değildir. Çünkü inanma konusunda sana katılmayan kişiye mümin olduğunu söylemek durumundasın. Evet sen, benimsediğin dine başkasını davet etmek için mümin olduğunu açıklamaya mecbursun. Karşındaki kişi hiç olmazsa sana yaklaşmayı arzu eder. Kendini temize çıkarma, gerçekte mutlaka kendini öne çıkarmanı gerektirir. Fakat bizim konuştuğumuz şeyde böyle bir durum yoktur. Ayrıca imandan bahsetmek, ibadetten yahut ona dayanan bir üstünlükten dolayı olmayıp sadece sözlükte bir hususun tasdik edildiğini bildirmekten ibaret bir haberdir. Bir durumu doğrulama üstün rütbeler gerektiren bir şey olmayıp herkese gereken bir husustur. [§] Herkes bazı şeylere inanır ve onları doğrular, bunu söylemekte iftihar edilecek bir şey de yoktur. Bunun gibi, hiç bir kimse yoktur ki bazı şeyleri yalanlamış olmasın. Mutlak anlamda yalanlamada kötülenme bulunmadığı gibi mutlak anlamda tasdik etmekte de övülme yoktur, çünkü bu, herkeste olup biten bir şeydir. Fakat asıl yerilme aslı olmayan bir şeyle yalanlamandır, bu defa yalan söylemen sebebiyle yerilirsin. Hem bu durum yalanın derecelerine göre farklılık gösterir. Eğer tasdik etmekte övgü varsa o aynı zamanda tasdik edene aittir. Hiç bir kimse yoktur ki bütünüyle doğruluktan çıksın da tezkiye ve övgü yönünden kendini doğrulukla niteleyerek doğru kimse olsun. Bütün güç ve kudret Allaha namazını kıldım, yahut malımın zekâtını ödedim veya hac yaptım ve benzeri sözler söylemesi gibi. İtaatkâr, takva sahibi, Allah'ın sevdiği kul olduğunu yahut benzeri sınırsız hayırlı işler yaptığını söylemekle kendini emsalinden yukarı çıkarıyor ve bununla iftihar ediyor olur. Böylesi şayet söylediklerinde doğru ise pek âlâ iddia ettiklerinin gereği noktasında gaflete düşmüş olabilir. (SJEğer yalan söylemişse haksızlık etmiş ve yalan konuşması sebebiyle Allah katında sevilmemiş olur“. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Kıl payı kadar haksızlık edilmezler. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Feti”: İki parmak arasında büktüğün ip ve kiri çıkan şeydir. “Nekir” ise çekirdeğin ortasındaki ince şeydir (zar)7. Bir görüşe göre nekir ve nevât çekirdeğin zarıdır. Bir görüşe göre nakir, çekirdeğin ortasında olan şeydir. Şüphe yok ki bu ifade temsili bir sözdür. Hafsâ'nın mushafında, “Elem tere ilellezine kâlü innâ nuzekki enfusenâ belillahu yuzekki men yeşâu” (Gy Şİ SUE ali ŞA p Jİ) şeklindedir. “Biz kendi kendimizi temize çıkarıyoruz diyenlere baksana, aksine Allah dilediğini temize çıkarır”
LAZ SİNAN İz özlü aS b
---
Dipnotlar:
aittir. Şunu da belirtmek gerekir ki imanın sınırı vardır, her ibadet de sınırlıdır. Binaenaleyh ibadetleri yerine getirenin bunu haber vermek suretiyle kendini övmesi sözkonusu değildir, özellikle farz olan ibadetlerde. Meselâ; “Öğle
Nisa' 4:50
Bu âyetin yorumu açıktır.
Nisa' 4:51
Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Denildi ki kitaptan bir pay verilenler demektir, onlar da Ehl-i Kitab'ın âlimleridir. Putlara ve bâtıla iman ediyorlar. Bu ilâhi beyanın tefsirinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki cibt şeytan, tâğüt da kâhindir. Yine denildi ki cibt büyü, tâğüt da şeytandır. İbn Abbâs'ın şöyle değdi rivayet edilmiştir: Habeş dilinde cibt şeytan, tâğüt da Arapların kâhinleridir. Yine denildi ki cibt kâhin, tâğüt da şeytandır. Bir görüşe göre ise cibt Huyey b. Ahtab'tır, tâğüt da Kâb b. Eşref tir, [§]Azîz ve celil olan Allah, Ehl-i Kitab'ın yahudi hahamlarına inanıp kanmaları, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ashâbını kıskanmaları sebebiyle gösterdikleri beyinsizliği haber vermek ve müminleri, onlar gibi yapmaktan sakındırmaktadır. Çünkü onlar, Yahudilerin âlimleri olup şeytana ve kâhinlere inanıyorlardı.
Mâtüridi şöyle demiştir: Tâğüt, “rahmet” ve “rehbet” köklerinden türeyen “rahamüt” ve “rehebüt” gibi “tuğyân” kökünden türemiş bir isimdir. Taşkınlıkta son noktaya ulaşarak Allah'tan başka kendisine ibadet edilmeyi helâl kabul edecek noktaya varan herkese tâğüt denilmiştir. Yüce Allah'ın şu beyanının tevili bunun gibidir: “Kim tâğütu inkâr edip Allah'a iman ederse”, yani Allah'tan başka ibadet edilen mabutları inkâr ederse demektir. Denildi ki onlar Ehl-i Kitab'ın taşkınlık gösterenleridir. Yine denildi ki: O, şeytandır, puttur. Bunların hepsi zikrettiklerime döner. Tâğüt için, kâhindir diyen vardır, O, cibt diye de anılmıştır. Cibt için büyü diyen de vardır. Şayet cibt büyü ise Allah Teâlâ'nın, şu beyanında buyurduğu gibi olur: “Onlar, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında ` şeytanların uydurup söylediklerine uydular”, Zikrettiğim şeylerden hangisine iman etmiş idiyseler Allah onları yermiş ve bunlara iman etmeleri sebebiyle kuruntularını câhillikle nitelemiştir; ayrıca bağlılarıyla birlikte izzet sahibi olan Allah'ın Peygamberine karşı (salavatların en faziletlisi ve tehiyyatların en kâmili onun üzerine olsun) desteklemelerini de yermiştir. Halbuki onlar Hz. Muhammed'in kendi peygamberlerini onayladığını, kitaplarını doğruladığını bilmekte, bunun yanında kendi peygamberlerinin bu mertebenin altında kaldıklarını iç âlemlerinde benimsemekteydi. Üstelik bütün bunu, haksızlıkları ve kıskançlıkları yüzünden yapmışlardı. Cenâb-ı Hak'kın, Ehl-i Kitab'ın bu tür davranışlarını ilan etmesinin sebebi, risalet gerçeğini açıklaması, Ehl-i Kitab'ın geçmiş peygamberlerin kitaplarını tahrif edişlerini bildirmesi ve onların iç âlemlerine yerleşmiş kıskançlığı ortaya koymasıdır, tâ ki ortaya çıkan şüpheler tâbilerinden yok olsun ve kendilerine uyulan Ehl-i Kitab'ın inatlaşmaları herkes tarafından bilinsin. Bütün güç ve kudret Yüce Allaha aittir.
365 Kâfirler için “Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar. Nakledildiğine göre Yahudiler, Hz. Peygamber'e karşı Kureyş'le yapılan anlaşma ve kendileri ile Resülullah arasında yapılan antlaşmayı süresinden önce bozmak üzere Mekke'ye geldiler. Ahitlerini bozdular, Ebü Süfyan onların sayısı kadar adamlarıyla Beytullah'a girdi, Yahudilerle Kureyşliler Kâbe'nin örtüleri arasında buluştular, Resülullah ve ashâbına karşı şöyle bir anlaşma yaptılar. Elbette sözümüz bir olacak, birbirimize yardımdan geri durmayacağız. Sonra Ebü Süfyan şöyle dedi: Doğru söyleyin Yahudi topluluğu! Hangimiz hakka ve hidâyete daha yakınız? Biz mi, yoksa Muhammed ve arkadaşları mı? Biz bu mescidi tamir ederiz, şu Kâbe'yi örteriz, hacılara su veririz, esirleri serbest bırakırız, biz mi üstünüz, yoksa Muhammed ve arkadaşları mı? Yahudiler dediler ki “Hayır, siz daha üstünsünüz”“, İşte Yüce Allah'ın: Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır diyorlar meâlindeki beyanının mahiyeti budur. Hafs'ın mushafı da şöyledir: “Ve yekülüne lillezine keferü ehâulâi ehdâ minellezine âmenü sebilen” (SX... işl yal yasal eY grai ly AS yl gyi y).
18. yali Gas Çİ a
---
Dipnotlar:
Bu görüş, Katâde dışında İbn Abbâs ve diğerlerinden de rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Huyey b. Ahtab ve Kâ'b b. Eşref, Hz. Peygambere hasette bulunan, insanları İslâm'dan çevirmeye çalışan, düşmanları ve orduları Hz. Peygambere karşı bir araya getiren Yahudilerin reisleri ve hahamlarındandır. Bu ikisi Resül-i Ekrem döneminde öldürülmüşlerdir
Nisa' 4:52
Lânet birkaç şekilde olur: Buradaki lânet azaptır. Denildi ki “le'anehumullahu” Allah onlara azap etsin demektir. “Lain” kendisine iyilik yapılmasının yasaklandığı kişidir. Yine denildi ki o, kovulan kimsedir; yani o Ehl-i Kitap Allah'ın rahmetinden, ihsanı ve lütfundan kovulmuştur.
Nisa' 4:53
Bu âyetin anlamına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür: Denildi ki şayet onların maldan ve servetten nasipleri olsaydı, cimrilikleri ve az hayır yapmaları sebebiyle insanlara zerre kadar bir şey vermezlerdi. Yine denildi ki Onların mülkten nasipleri vardır, yani şereften, maldan ve yönetimlerinden nasipleri vardır, fakat insanlara zerre kadar bir şey vermezlerdi, dolayısıyla onlara başkaları nasıl tâbi olur? Şöyle de denilmiştir: Yoksa onların mülkten bir nasipleri mi var? Yani onların maldan nasipleri yoktur, şu halde insanlara nasıl bir şey verebilirler? Mülk sadece Allahi aittir, mülkü dilediğine O verir, şu beyanda buyurduğu üzere: De ki: “Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Hiç kuşku yok sen her şeye kâdirsin“!, Servet sadece Allah Teâlâ'dan elde edilir, ondan başka birinden değil. Nihai gerçeği bilen Yüce Allah'tır.
GİR ANE İL yer eyl
Nisa' 4:54
Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar? Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Belki onlar, Allah Teâlâ'nın, Kitap ve nübüvvet türünden verdiği üstünlük dolayısıyla, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme haset ediyorlar. Onların iddialarını reddetmek üzere Yüce Allah şöyle buyuruyor: Oysa İbrâhim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik, ona haset etmediler. Peki Muhammede verdiği Kitap ve peygamberlik sebebiyle nasıl haset ederler, oysa o da İbrâhim'in evladındandır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilâhi beyanın anlamı böyledir.
267 [9]Biz ona büyük bir hükümranlık verdik. Denildi ki Allah Teâlâ bununla melekleri ve orduları kastetmiştir. Yine denildi ki O, Süleyman b. Dâvüd'un hükümranlığıdır. Dâvüd ise İbrâhim aleyhisselâmın soyundandı.
Yoksa onlar insanlara haset mi ediyorlar? Yani Muhammed aleyhisselâma. Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı. Denildi ki çok kadından dolayı. Fakat bu haset değildir, yaptıkları bir kötüleme ve ayıplamadır. Çünkü haset, kendisinde olmayan bir şeyi başkasında görüp, o şeyin başkasının değil kendisinin olmasını temenni etmesidir, oysa onların da kadınları vardı. Şayet o var idiyse çok kadından dolayı ileri sürdükleri bir kötüleme ve yaptıkları bir ayıplamadır. Eğer sözkonusu olsaydı şöyle diyebilirlerdi: Şayet peygamber olsaydı peygamberlik, onu kadınlarla meşgul olmaktan alıkordu. Şöyle de diyebilirlerdi: Dörtten fazla kadınla evlilik, insanlara haram kılınmıştır, fakat kendisi dokuz, on kadınla evleniyor. Bunun üzerine onların ithamlarını reddetmek üzere Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki senden önce de elçiler göndermiş, onlara da eşler ve çocuklar vermiştik”“, Dâvüd aleyhisselâmın doksan dokuz eşi vardı. Yine söylendiğine göre yine Hz. Süleyman'ın 300 câriyesi ve 700 hür hanımı vardı. Kadınların çokluğu risalet ve nübüvvetin varlığına engel değildir. Kişiye çok kadınla evlenmek iki şeyden dolayı yasaklanır: Ya zulmetme korkusu yahut da haklarını vermekten aciz olması. Kendi açılarından peygamberlerin zulmetmesi sözkonusu değildir, zaten onlar kadınların haklarını yerine getiriyorlardı. Şunu da belirtmek gerekir ki, Resülullah'ın özellikle dokuz yahut on kadının haklarına riayet etmesi Hz. Muhammed'in nübüvvetinin mücizelerindendir. Çünkü O, geceleyin ibadette bulunmak, gündüz de oruç tutmak, açlığa dayanmak ve peşpeşe çeşitli zorluklara tahammül göstermekle tanınmaktaydı. [§]Halk arasında bilindiği üzere, durumu bundan ibaret olan bir kimse tek kadının bile hakkına riayet etme gücüne sahip olamaz, nerde kaldı ki on veya fazlasının hakkına riayet etsin. Hz. Dâvüd'un yüz kadına bakması, Süleyman aleyhisselâmın bin kadına bakması bu ölçüye göredir. Bu, peygamberlik alâmetlerindendir, çünkü daha önce de zikrettiğimiz üzere bu kadar çok sayıda kadının haklarına riayet etmeye onlardan başkasının gücü yetmez. Bunun gibi, İslâm dinini ortaya koymak için kendisine uyan tâbileri, hükümranlığı yahut fazla bir imkânı olmadığı halde İslâm dini dünyaya duyurulmuş ve yine O'nun muzaffer kılınmasıyla bu kadar insan dinini benimsemiştir.
Yoksa onlar insanlara, anılan şeylerden dolayı, haset mi ediyorlar? Oysa İbrâhim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, şunu tartışmaktır ki, İbrâhim ve ailesinin evladından olan Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme ve ona uyanlara, Allah'ın tahsis ettiği lütuf ve ihsana nasıl hased ediyorlar? Oysa ki bu özellik İbrâhim ailesinde vardı ve onlara haset etmiyorlardı. Yüce Allah'ın, Onlardan iman edenler de vardır meâlindeki beyanı, bunun üzerine indirilmiştir. Yani onlardan Muhammed aleyhisselâma yahut ona indirilen Kitaba inananlar da vardır.
İkincisi, sözkonusu âyet, hasetleri sebebiyle onlardan gelen eziyetlere sabır göstermek üzere indirilmiştir. Bu durum önceden İbrâhim (a.s.) ailesinde vardı; bunun yanı sıra onun fazileti buna bağlı olarak kıskananları ve eziyet verenleri mevcuttu, fakat onlar sabredip karşılık vermemiştir; vüce Allah'ın şu beyanında olduğu gibi: Onlardan ona iman edenler de vardır. Yani İbrâhime yahut ona indrilenlere veya onun ailesine. En doğrusunu Allah bilir.
(JOnlardan bir kısmı ona inandı. Yani Yahudilerin Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme inandı; kimi de ondan yüz çevirdi. Şöyle buyurdu: Onlardan bir kısmı ona inandı; kimi de ondan yüz çevirdi. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür. Şöyle de denilmiştir: Onlardan bir kısmı inandı, yani İbrâhim'e kimi de ondan yüz çevirdi, yani İbrâhim'den. Kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. Sanki cehennem, en doğrusunu Allah bilir ya, ateşin alevlenen en büyük kısmı ve bütün alt katlarıdır. “Se'ir” ise ateşin alevlenmesi ve yanmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz cehennem, sana (şeytana) uyanların tamamının buluşma yeri olacaktır. Onun yedi kapısı vardır, her kapıdan girmek üzere de onlardan birer grup belirlenmiştir””. Kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. Yani “azap olarak” anlamına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Cehennem yeter. Yani cehennemin tam alevlenmesi yeter, zira “se'ir” alevlenmek demektir. En doğrusunu Allah bilir.
[Âyetlerin Tefsirinde Ortaya Çıkan Farklı Görüşlerin Konumu]
Bir âyetin tevilinde ortaya çıkan farklı görünüşlerde aslolan onun amel ve itikad açısından bağlayıcı özelliğidir. Bu bakımdan âyet bazı kısımlara ayrılır. Biri şudur: Âyet muhtevasına ait bütün görüşleri kapsayacak genişliktedir. Hepsinin kastedilen anlama dâhil olma ihtimali de vardır, sadece bazısının kastedilme ihtimali de vardır. Şayet amel edilmesi gerekli olan hususlardan ise kastedilen mânayı gerçekleştirecek delile ihtiyaç vardır. Sözkonusu delil kuşatıcı bir şekilde bulunursa, kastedilenin ondan ibaret olduğuna şahitlikte bulunulur. Eğer delil bulunmazsa içtihatla amel etme iznine göre kendisiyle amel edilir; ancak Şâri tarafından sadece bunun kastedildiğine kesin hüküm verilmemelidir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet sözkonusu delil, amel edilmesi gerekli olmayıp sadece hakkı bilmek, inanmak ve şahitlikte bulunmaktan ibaPİ ret olan şeylerden ise, hikmetinin gereğine uygun olarak şahitlik edilir. ) Ancak âyet-i kerimenin başka anlamlara gelme ihtimali varsa, tercih edilenden başka bir yorumun bulunmadığı ifade edilmemelidir. Meselâ: Kulların yaptıkları işlerin ardından, husüsi mânaya ihtimali varsa, husüsilik delillerinden biri olan Allah'ın “işiten” ve “bilen” olduğuna hükmetmek gibi. Hikmete göre ise Allah her sesi işitendir, her şeyi bilendir ve bu konuda şahitlik edilir. Bu konuda özel olarak şunu kasdetti denilemez”. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu beyanıdır: “Eğer boşamayı kastetmişlerse şüphe yok ki Allah işten ve bilendir”. Bazıları şöyle demiştir: Sözle ifa edilmedikçe boşama vaki olmaz. Çünkü Allah Teâlâ (biraz önceki âyette) işiten olduğunu zikretmiştir. Kişi boşamayı sözle olmaksızın yaparsa âyetteki “işiten”, sıfatı herhangi bir fayda sağlamaz. Başka bir topluluk da şöyle demiştir: Allah kulunun boşama yeminini işitendir, çünkü “ilâ” konuşulan bir yemin sözüdür, Allah yemini yapanın niyetini bilendir. Âyette “alim”, “semi” sözleri zikredildi, dolayısıyla her bir harfi bir mânaya yönlendirmek gerekli olur ki bu yerde o şeyin gerçeğini ifade etsin. )Şayet söz olmadan boşama vaki olsaydı Allah'ın yaptığı her işin işitilmiş olması gerekirdi. O'nun işiten olduğunu söylemek bilen olduğunu söylemeye ihtiyaç bırakmazdı. Hikmet açısından, genel akaide göre Allah her sesi işitendir, her şeyi bilendir. Fakat önemli olaylarda iki şekle yönelebilir. Dolayısıyla irade noktasında, kuşatmayı gerektiren bir delilin gelmesi dışında kesin hüküm vermek gerekmez. Aslında halk, ihtilaflı olmasına rağmen bununla amel etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
b) Tevilin başka bir yolu da şöyledir: Onun amel veya şahitlik konusundaki bütün uygulamaları imkân dâhilinde bulunmaz; fakat bunlardan biri için sözkonusudur. Şayet o, amel hakkında ise delilini bulmak gerekir. Sözkonusu delil de iki şekilde olur. Biri, amel ve şahitliği birlikte gerektirici olmasıdır. Digeri de sadece amel hakkını gerektirmesidir. Biz bu hususu daha önce açıklamıştık. Eğer şahitlik etmesi konumunda ise, maksadı araştırma ve Allah'a teslim olma noktasında beklemek gerekir ki gerçek ortaya çıksın. Bu da arşın üzerinde istivânın Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi (Jve Allah'ın görülebilecegine hükmetme konusunda olur; şöyle ki hangi davranış sayesinde görüleceginin belirlenmesi, ihâta edilemeyeceği ve benzeri hususlar açısından. En doğrusunu Allah bilir.
c) Başka bir yorum da şudur: Yorumların ancak önermelerle yapılabilmesi; bu bakımdan yorumlar önermelerin farklılığına göre değişir. Dolayısıyla, önermelerde söyleyeni bilmekten başka bir durum olmazsa, bu önermeleri bilmekle ancak onları yorumlamak caiz olur. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanı bunun bir örneğini oluşturur: “O halde, önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul”. Hz. Peygamber'in (s.a.) ne işle meşgul olduğunu bilmedikçe, hiç kimsenin, tevil etmeye hakkı yoktur. Bir de şu beyan: “Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin” Hiç bir kimsenin, bu sözü söyleyenin maksadını yahut maksadının yorumunu sorup öğrenmeye imkânı yoktur, çünkü böylesine ancak vahiy yoluyla ulaşılabilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Yahut da bu hususta söz söyleme, bir yolla ortaya çıkmasına bağlıdır. Şahitlik hakkında ise ortaya çıkıncaya kadar bekleme gerekir. Amel konusuna gelince, yapılan iş ihtiyatlı davranmaya ihtimali bulunan bir şey ise onun hakkı ruhsat delili ortaya çıkıncaya kadar onu yapmaktır. Genişletmenin (ruhsatın) delili zikrettiğim iki şekilde olur. Şayet ameli olan konu, ihtiyata ihtimali bulunmayan bir iş değilse onun hakkı ortaya çıkıncaya kadar hüküm vermeyip beklemektir”. En doğrusunu Allah bilir. [§]Burada sözkonusu edilen aslî meselelere dayanan hiçbir fer'i mesele yoktur ki iki şıktan biri, onda kendisine has bir delil ile bulunmasın”.
79! o “İkinci kısım, sözün tek tek yorumlara ihtimali olması ve toptan hepsine şamil olmamasıdır. Eğer bu, amel hakkında ise yorumlardan birini belirleyecek şekilde talep etmek gerekir. Eğer kesin bir delil varsa amel ve şahitlik konusunda birlikte o yorum belirlenmiş olur. Eğer görünüş bakımından delil varsa, Yüce Allah'ın muradı olduğu hakkında kesin ve şehadet lafzı olmaksızın amel etmek vacip olur. Eğer bir delil yoksa, asıl itibarıyla bazı yorumlar tayin edilmiş olur. O zaman düşünülür. Eğer o konuda yapılan uygulama ihtiyata ihtimali olan türden ise, onun hakkı, yerine getirilmek, varlık tarafını yokluk tarafına tercih etmeyi elde etmektir. Genişlik ve ruhsat delili ortaya çıkmadıkça... Ruhsat delil de zikrettiğim iki şekilde olur. Eğer amel ihtiyata ihtimali olmayan konuda ise onun hakkı, delil ortaya çıkıncaya kadar durmak ve (hüküm) vermemektir. Ama amel babından değil de şehadet ve itikat babından ise, bütününden birinden murad edilenin ne olduğu belirleninceye kadar durmak (tevekkuf etmek) gerekir. Cümlesinden birinin, muayyen ol-
---
Dipnotlar:
5 Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 567; Âlüsi, Rühu'l-meâni, V, 57. 67 “Bunun bir benzeri, işitilen ve bilinen olmakla nitelenen işlerden birinin ardından, Allah'ın işiten ve bilen olduğunu söylemesidir. Bununla, bütün nesneleri işiten ve bilen olmakla beraber, özellikle bir iş için Allah'ın işittiğini ve bildiğini kastetmiş olma ihtimali vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kocası hakkında seninle mücadele eden kadının sözünü Allah işitti” (el- Mucadele, 58/1). Hikmet açısından Allah her sesi işiten, her bilineni bilendir. O'nun hakkında şuna inanmak gerekir: Allah her sesi işitendir, her malumu bilendir. Hakkında mütevatir haber veya icma-i ümmet türünden bir delil bulunmadıkça, Allah'ın bundan özel bazı şeyleri kastettiğine hükmedilmez (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, maksızın Allah'ın muradı olmasıyla, kesin bir delil ile murad olan mâna ortaya çıkıncaya kadar şahitlik ve itikat vacip olur. Bu durum, bütün yorumların (vecihlerin) Allah'a nispet edilmesi ve onu bunlarla vasıflandırmanın eşit olduğu zaman sözkonusudur. Fakat bazı yorumlar, Allah'ın kendisi ile vasıflanması ihtimali olmayan hususlardan ise, bunu O'ndan uzaklaştırmak gerekir. Bizim söylediğimizin benzeri Yüce Allah'ın: “Rahman, Arşın üzerinde durdu” (Tâha, 20/5) sözüdür. İstivâ kelimesi istilâ mânasına da istikrar mânasına da, tamam olmak mânasına da muhtemeldir. Eğer arştan kastedilen taht ise, Yüce Allah hakkında taht üzerinde yerleşmiş olmakla vasıflanmak ihtimal dâhilinde değildir. Dolayısıyla, akli delile göre arş, taht anlamına gelmeye muhtemel olmaz. Geride diğer mânalar kaldı, durum açığa çıkıncaya kadar beklemek gerekir. Allah'ı görmeye (ru'yetullah) hükmetmek de böyledir. Müşahede eden kimsede görmek hatırlamaktır, onunla bütün taraflarını kuşatarak görmek de kuşatmaksızın görmek de kastedilir. Bunlardan biri delilsiz olarak belirginleşmez. Gaibteki kimse hakkında ancak bir yönlü ihtimal olur, dolayısıyla kastedilen olarak bu belirginleşmiş olur, o da kuşatıcı bir şekilde görmektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Üçüncü kısım: Allah'ın görme ihtimallerinin bazı önermelerle olmasıdır. O önermelerin çeşitliliğine göre değişir, dolayısıyla o sözü, bu önermeleri öğrendikten sonra ancak tevil etmek caiz olur. Bu durum Yüce Allah'ın: “Bir işi bitirince diğerine koyul” meâlindeki sözü gibidir. Bu söz “namazı bitirdiğin zaman yahut bir işi bitirdiğin zaman, anlamına ihtimali olur. Bu sebeple, hiç kimsenin, iki yönden birini, o kişinin ne ile meşgul olduğunu işitmedikçe tevil etme hakkı yoktur. “Hangisinin yiyeceği daha temizdir baksın” meâlindeki âyet de böyledir. Hiç kimsenin, vahyi bilen kimseden işiterek bilmedikçe, yemeklerden hangisinin daha temiz olduğunu belirlemeye hakkı yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 173b; Medine Semerkandi şöyle demiştir: “Onlar üzerindeki azap durmaksızın, yakılma ve alevlendirmenin onlar hakkında artması için” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 174a).
Nisa' 4:55
Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar? Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Belki onlar, Allah Teâlâ'nın, Kitap ve nübüvvet türünden verdiği üstünlük dolayısıyla, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme haset ediyorlar. Onların iddialarını reddetmek üzere Yüce Allah şöyle buyuruyor: Oysa İbrâhim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik, ona haset etmediler. Peki Muhammede verdiği Kitap ve peygamberlik sebebiyle nasıl haset ederler, oysa o da İbrâhim'in evladındandır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilâhi beyanın anlamı böyledir.
267 [9]Biz ona büyük bir hükümranlık verdik. Denildi ki Allah Teâlâ bununla melekleri ve orduları kastetmiştir. Yine denildi ki O, Süleyman b. Dâvüd'un hükümranlığıdır. Dâvüd ise İbrâhim aleyhisselâmın soyundandı.
Yoksa onlar insanlara haset mi ediyorlar? Yani Muhammed aleyhisselâma. Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı. Denildi ki çok kadından dolayı. Fakat bu haset değildir, yaptıkları bir kötüleme ve ayıplamadır. Çünkü haset, kendisinde olmayan bir şeyi başkasında görüp, o şeyin başkasının değil kendisinin olmasını temenni etmesidir, oysa onların da kadınları vardı. Şayet o var idiyse çok kadından dolayı ileri sürdükleri bir kötüleme ve yaptıkları bir ayıplamadır. Eğer sözkonusu olsaydı şöyle diyebilirlerdi: Şayet peygamber olsaydı peygamberlik, onu kadınlarla meşgul olmaktan alıkordu. Şöyle de diyebilirlerdi: Dörtten fazla kadınla evlilik, insanlara haram kılınmıştır, fakat kendisi dokuz, on kadınla evleniyor. Bunun üzerine onların ithamlarını reddetmek üzere Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki senden önce de elçiler göndermiş, onlara da eşler ve çocuklar vermiştik”“, Dâvüd aleyhisselâmın doksan dokuz eşi vardı. Yine söylendiğine göre yine Hz. Süleyman'ın 300 câriyesi ve 700 hür hanımı vardı. Kadınların çokluğu risalet ve nübüvvetin varlığına engel değildir. Kişiye çok kadınla evlenmek iki şeyden dolayı yasaklanır: Ya zulmetme korkusu yahut da haklarını vermekten aciz olması. Kendi açılarından peygamberlerin zulmetmesi sözkonusu değildir, zaten onlar kadınların haklarını yerine getiriyorlardı. Şunu da belirtmek gerekir ki, Resülullah'ın özellikle dokuz yahut on kadının haklarına riayet etmesi Hz. Muhammed'in nübüvvetinin mücizelerindendir. Çünkü O, geceleyin ibadette bulunmak, gündüz de oruç tutmak, açlığa dayanmak ve peşpeşe çeşitli zorluklara tahammül göstermekle tanınmaktaydı. [§]Halk arasında bilindiği üzere, durumu bundan ibaret olan bir kimse tek kadının bile hakkına riayet etme gücüne sahip olamaz, nerde kaldı ki on veya fazlasının hakkına riayet etsin. Hz. Dâvüd'un yüz kadına bakması, Süleyman aleyhisselâmın bin kadına bakması bu ölçüye göredir. Bu, peygamberlik alâmetlerindendir, çünkü daha önce de zikrettiğimiz üzere bu kadar çok sayıda kadının haklarına riayet etmeye onlardan başkasının gücü yetmez. Bunun gibi, İslâm dinini ortaya koymak için kendisine uyan tâbileri, hükümranlığı yahut fazla bir imkânı olmadığı halde İslâm dini dünyaya duyurulmuş ve yine O'nun muzaffer kılınmasıyla bu kadar insan dinini benimsemiştir.
Yoksa onlar insanlara, anılan şeylerden dolayı, haset mi ediyorlar? Oysa İbrâhim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik. Bu ilâhi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, şunu tartışmaktır ki, İbrâhim ve ailesinin evladından olan Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme ve ona uyanlara, Allah'ın tahsis ettiği lütuf ve ihsana nasıl hased ediyorlar? Oysa ki bu özellik İbrâhim ailesinde vardı ve onlara haset etmiyorlardı. Yüce Allah'ın, Onlardan iman edenler de vardır meâlindeki beyanı, bunun üzerine indirilmiştir. Yani onlardan Muhammed aleyhisselâma yahut ona indirilen Kitaba inananlar da vardır.
İkincisi, sözkonusu âyet, hasetleri sebebiyle onlardan gelen eziyetlere sabır göstermek üzere indirilmiştir. Bu durum önceden İbrâhim (a.s.) ailesinde vardı; bunun yanı sıra onun fazileti buna bağlı olarak kıskananları ve eziyet verenleri mevcuttu, fakat onlar sabredip karşılık vermemiştir; vüce Allah'ın şu beyanında olduğu gibi: Onlardan ona iman edenler de vardır. Yani İbrâhime yahut ona indrilenlere veya onun ailesine. En doğrusunu Allah bilir.
(JOnlardan bir kısmı ona inandı. Yani Yahudilerin Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme inandı; kimi de ondan yüz çevirdi. Şöyle buyurdu: Onlardan bir kısmı ona inandı; kimi de ondan yüz çevirdi. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür. Şöyle de denilmiştir: Onlardan bir kısmı inandı, yani İbrâhim'e kimi de ondan yüz çevirdi, yani İbrâhim'den. Kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. Sanki cehennem, en doğrusunu Allah bilir ya, ateşin alevlenen en büyük kısmı ve bütün alt katlarıdır. “Se'ir” ise ateşin alevlenmesi ve yanmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz cehennem, sana (şeytana) uyanların tamamının buluşma yeri olacaktır. Onun yedi kapısı vardır, her kapıdan girmek üzere de onlardan birer grup belirlenmiştir””. Kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. Yani “azap olarak” anlamına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Cehennem yeter. Yani cehennemin tam alevlenmesi yeter, zira “se'ir” alevlenmek demektir. En doğrusunu Allah bilir.
[Âyetlerin Tefsirinde Ortaya Çıkan Farklı Görüşlerin Konumu]
Bir âyetin tevilinde ortaya çıkan farklı görünüşlerde aslolan onun amel ve itikad açısından bağlayıcı özelliğidir. Bu bakımdan âyet bazı kısımlara ayrılır. Biri şudur: Âyet muhtevasına ait bütün görüşleri kapsayacak genişliktedir. Hepsinin kastedilen anlama dâhil olma ihtimali de vardır, sadece bazısının kastedilme ihtimali de vardır. Şayet amel edilmesi gerekli olan hususlardan ise kastedilen mânayı gerçekleştirecek delile ihtiyaç vardır. Sözkonusu delil kuşatıcı bir şekilde bulunursa, kastedilenin ondan ibaret olduğuna şahitlikte bulunulur. Eğer delil bulunmazsa içtihatla amel etme iznine göre kendisiyle amel edilir; ancak Şâri tarafından sadece bunun kastedildiğine kesin hüküm verilmemelidir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet sözkonusu delil, amel edilmesi gerekli olmayıp sadece hakkı bilmek, inanmak ve şahitlikte bulunmaktan ibaPİ ret olan şeylerden ise, hikmetinin gereğine uygun olarak şahitlik edilir. ) Ancak âyet-i kerimenin başka anlamlara gelme ihtimali varsa, tercih edilenden başka bir yorumun bulunmadığı ifade edilmemelidir. Meselâ: Kulların yaptıkları işlerin ardından, husüsi mânaya ihtimali varsa, husüsilik delillerinden biri olan Allah'ın “işiten” ve “bilen” olduğuna hükmetmek gibi. Hikmete göre ise Allah her sesi işitendir, her şeyi bilendir ve bu konuda şahitlik edilir. Bu konuda özel olarak şunu kasdetti denilemez”. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu beyanıdır: “Eğer boşamayı kastetmişlerse şüphe yok ki Allah işten ve bilendir”. Bazıları şöyle demiştir: Sözle ifa edilmedikçe boşama vaki olmaz. Çünkü Allah Teâlâ (biraz önceki âyette) işiten olduğunu zikretmiştir. Kişi boşamayı sözle olmaksızın yaparsa âyetteki “işiten”, sıfatı herhangi bir fayda sağlamaz. Başka bir topluluk da şöyle demiştir: Allah kulunun boşama yeminini işitendir, çünkü “ilâ” konuşulan bir yemin sözüdür, Allah yemini yapanın niyetini bilendir. Âyette “alim”, “semi” sözleri zikredildi, dolayısıyla her bir harfi bir mânaya yönlendirmek gerekli olur ki bu yerde o şeyin gerçeğini ifade etsin. )Şayet söz olmadan boşama vaki olsaydı Allah'ın yaptığı her işin işitilmiş olması gerekirdi. O'nun işiten olduğunu söylemek bilen olduğunu söylemeye ihtiyaç bırakmazdı. Hikmet açısından, genel akaide göre Allah her sesi işitendir, her şeyi bilendir. Fakat önemli olaylarda iki şekle yönelebilir. Dolayısıyla irade noktasında, kuşatmayı gerektiren bir delilin gelmesi dışında kesin hüküm vermek gerekmez. Aslında halk, ihtilaflı olmasına rağmen bununla amel etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
b) Tevilin başka bir yolu da şöyledir: Onun amel veya şahitlik konusundaki bütün uygulamaları imkân dâhilinde bulunmaz; fakat bunlardan biri için sözkonusudur. Şayet o, amel hakkında ise delilini bulmak gerekir. Sözkonusu delil de iki şekilde olur. Biri, amel ve şahitliği birlikte gerektirici olmasıdır. Digeri de sadece amel hakkını gerektirmesidir. Biz bu hususu daha önce açıklamıştık. Eğer şahitlik etmesi konumunda ise, maksadı araştırma ve Allah'a teslim olma noktasında beklemek gerekir ki gerçek ortaya çıksın. Bu da arşın üzerinde istivânın Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi (Jve Allah'ın görülebilecegine hükmetme konusunda olur; şöyle ki hangi davranış sayesinde görüleceginin belirlenmesi, ihâta edilemeyeceği ve benzeri hususlar açısından. En doğrusunu Allah bilir.
c) Başka bir yorum da şudur: Yorumların ancak önermelerle yapılabilmesi; bu bakımdan yorumlar önermelerin farklılığına göre değişir. Dolayısıyla, önermelerde söyleyeni bilmekten başka bir durum olmazsa, bu önermeleri bilmekle ancak onları yorumlamak caiz olur. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanı bunun bir örneğini oluşturur: “O halde, önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul”. Hz. Peygamber'in (s.a.) ne işle meşgul olduğunu bilmedikçe, hiç kimsenin, tevil etmeye hakkı yoktur. Bir de şu beyan: “Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin” Hiç bir kimsenin, bu sözü söyleyenin maksadını yahut maksadının yorumunu sorup öğrenmeye imkânı yoktur, çünkü böylesine ancak vahiy yoluyla ulaşılabilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Yahut da bu hususta söz söyleme, bir yolla ortaya çıkmasına bağlıdır. Şahitlik hakkında ise ortaya çıkıncaya kadar bekleme gerekir. Amel konusuna gelince, yapılan iş ihtiyatlı davranmaya ihtimali bulunan bir şey ise onun hakkı ruhsat delili ortaya çıkıncaya kadar onu yapmaktır. Genişletmenin (ruhsatın) delili zikrettiğim iki şekilde olur. Şayet ameli olan konu, ihtiyata ihtimali bulunmayan bir iş değilse onun hakkı ortaya çıkıncaya kadar hüküm vermeyip beklemektir”. En doğrusunu Allah bilir. [§]Burada sözkonusu edilen aslî meselelere dayanan hiçbir fer'i mesele yoktur ki iki şıktan biri, onda kendisine has bir delil ile bulunmasın”.
79! o “İkinci kısım, sözün tek tek yorumlara ihtimali olması ve toptan hepsine şamil olmamasıdır. Eğer bu, amel hakkında ise yorumlardan birini belirleyecek şekilde talep etmek gerekir. Eğer kesin bir delil varsa amel ve şahitlik konusunda birlikte o yorum belirlenmiş olur. Eğer görünüş bakımından delil varsa, Yüce Allah'ın muradı olduğu hakkında kesin ve şehadet lafzı olmaksızın amel etmek vacip olur. Eğer bir delil yoksa, asıl itibarıyla bazı yorumlar tayin edilmiş olur. O zaman düşünülür. Eğer o konuda yapılan uygulama ihtiyata ihtimali olan türden ise, onun hakkı, yerine getirilmek, varlık tarafını yokluk tarafına tercih etmeyi elde etmektir. Genişlik ve ruhsat delili ortaya çıkmadıkça... Ruhsat delil de zikrettiğim iki şekilde olur. Eğer amel ihtiyata ihtimali olmayan konuda ise onun hakkı, delil ortaya çıkıncaya kadar durmak ve (hüküm) vermemektir. Ama amel babından değil de şehadet ve itikat babından ise, bütününden birinden murad edilenin ne olduğu belirleninceye kadar durmak (tevekkuf etmek) gerekir. Cümlesinden birinin, muayyen ol-
---
Dipnotlar:
5 Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 567; Âlüsi, Rühu'l-meâni, V, 57. 67 “Bunun bir benzeri, işitilen ve bilinen olmakla nitelenen işlerden birinin ardından, Allah'ın işiten ve bilen olduğunu söylemesidir. Bununla, bütün nesneleri işiten ve bilen olmakla beraber, özellikle bir iş için Allah'ın işittiğini ve bildiğini kastetmiş olma ihtimali vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kocası hakkında seninle mücadele eden kadının sözünü Allah işitti” (el- Mucadele, 58/1). Hikmet açısından Allah her sesi işiten, her bilineni bilendir. O'nun hakkında şuna inanmak gerekir: Allah her sesi işitendir, her malumu bilendir. Hakkında mütevatir haber veya icma-i ümmet türünden bir delil bulunmadıkça, Allah'ın bundan özel bazı şeyleri kastettiğine hükmedilmez (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, maksızın Allah'ın muradı olmasıyla, kesin bir delil ile murad olan mâna ortaya çıkıncaya kadar şahitlik ve itikat vacip olur. Bu durum, bütün yorumların (vecihlerin) Allah'a nispet edilmesi ve onu bunlarla vasıflandırmanın eşit olduğu zaman sözkonusudur. Fakat bazı yorumlar, Allah'ın kendisi ile vasıflanması ihtimali olmayan hususlardan ise, bunu O'ndan uzaklaştırmak gerekir. Bizim söylediğimizin benzeri Yüce Allah'ın: “Rahman, Arşın üzerinde durdu” (Tâha, 20/5) sözüdür. İstivâ kelimesi istilâ mânasına da istikrar mânasına da, tamam olmak mânasına da muhtemeldir. Eğer arştan kastedilen taht ise, Yüce Allah hakkında taht üzerinde yerleşmiş olmakla vasıflanmak ihtimal dâhilinde değildir. Dolayısıyla, akli delile göre arş, taht anlamına gelmeye muhtemel olmaz. Geride diğer mânalar kaldı, durum açığa çıkıncaya kadar beklemek gerekir. Allah'ı görmeye (ru'yetullah) hükmetmek de böyledir. Müşahede eden kimsede görmek hatırlamaktır, onunla bütün taraflarını kuşatarak görmek de kuşatmaksızın görmek de kastedilir. Bunlardan biri delilsiz olarak belirginleşmez. Gaibteki kimse hakkında ancak bir yönlü ihtimal olur, dolayısıyla kastedilen olarak bu belirginleşmiş olur, o da kuşatıcı bir şekilde görmektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Üçüncü kısım: Allah'ın görme ihtimallerinin bazı önermelerle olmasıdır. O önermelerin çeşitliliğine göre değişir, dolayısıyla o sözü, bu önermeleri öğrendikten sonra ancak tevil etmek caiz olur. Bu durum Yüce Allah'ın: “Bir işi bitirince diğerine koyul” meâlindeki sözü gibidir. Bu söz “namazı bitirdiğin zaman yahut bir işi bitirdiğin zaman, anlamına ihtimali olur. Bu sebeple, hiç kimsenin, iki yönden birini, o kişinin ne ile meşgul olduğunu işitmedikçe tevil etme hakkı yoktur. “Hangisinin yiyeceği daha temizdir baksın” meâlindeki âyet de böyledir. Hiç kimsenin, vahyi bilen kimseden işiterek bilmedikçe, yemeklerden hangisinin daha temiz olduğunu belirlemeye hakkı yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 173b; Medine Semerkandi şöyle demiştir: “Onlar üzerindeki azap durmaksızın, yakılma ve alevlendirmenin onlar hakkında artması için” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 174a).
Nisa' 4:56
56. “Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir.” Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenler. Bu ilâhi beyanda yer alan “âyetler”in, dinin alâmetleri ve izleri anlamına gelme ihtimali vardır; yine âyetlerin, rablığın Allaha ait oluşunun alâmetleri anlamına gelme ihtimali olur; ayrıca Resülullah'ın risaletinin alametleri anlamına da ihtimali olur, dolayısıyla bunları inkâr etmek Allah'ı inkâr etmek olur.
Gün gelecek bir ateşe sokacağız. Denildi ki “nuslihim” “sokarız” demektir. Yine denildi ki “nuslihim” “kızartırız” demektir. Şöyle denilir “şatun masliyyetün”, yani kızartılmış koyun.
Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz. Yani onların derileri ne zaman yanarsa, derilerini başka yenisiyle değiştiririz. Yani onların derilerini başkasıyla yenileyeceğiz ki azabın vereceği acı durmadan yanmalarını ve alevlenmelerini artırsın. )Bu, yenilenme açısından başka bir azaptır, çünkü birinci deri yakılmıştır ve pişmiştir, kendisi olma bakımından ise ilkidir. Görmez misin ki “Falanca değişti” denilir. Bu söz, kendisi aynen değişti ve dönüştü anlamında değil, belki renkten renge girince, halden hale değişince söylenir. Yüce Allah'ın: “Derilerini başka yenisiyle değiştiririz” meâlindeki beyanın anlamı da böyledir; o değişim yenileme açısından başkadır, zat bakımından aynıyla birdir. Öldükten sonra dirilmek ve yeniden yaratılmak da böyledir. O yenilenme bakımından başkadır, çünkü cehennemlikler yok olmuş ve izleri ortadan kalkmıştır. İlk duruma çevrilmeleri açısından ise onlar kendileri olup başkası değildir. Buna bağlı olarak yeniden dirilme “halk-ı cedid” diye nitelenmiştir, her ne kadar ilk diriltme olsa da.
Derilerini başka yenisiyle değiştiririz. Yani pişmiş derinin yerine yenisini koyarız. Nitekim Yüce Allah, “Biz toprak olduğumuz zaman gerçekten yeniden mi yaratılacak mışız?”“ diye buyurmuştur. Yani yok olanı yenileriz. Bunun gibi, pişmeden önceki deriler, dıştan bakılınca aynen iade edilmiştir, çünkü önceki pişmişti. Aslında bu, önceki deriden başka bir şey olmayıp onun pişmemiş şeklidir. Burada sadece günah işleyen öncekinin cezası sözkonusudur. Sonuç olarak burada kişinin kendisiyle günah işlediği derinin cezalandırılması vardır”, 273 Bazıları şöyle demiştir: Deriler, kemikler ve benzerleri ne isyan etmiş ne de itaat etmiştir. Onlar rızalarıyla değil cebren kullanılmıştır. Fakat onları cesette kullanan kişi, tat da alır acı da çeker. Cesette oluşturulmuş bu organlarla ceza ve mükâfata tabi tutulan odur. İlâhi beyanlarda belirtildiğine göre cennet ehlinin cesetlerinin güzellik ve cemali artacak, onlar için belli bir-hacim tespit edilecek, ne artacak ne de eksilecektir, cehennemliklerin cesetleri karşılık sayılmayan cezalar bulunacaktır. Bu söylenenlerle, insan vücudunda mükâfat ve ceza uygulanan kısımların yukarıda anlattığım gibi vukü bulacağı sabit olmuştur. Fakat insan acı duyar, lezzet alır. Bu sebeple azap ve lezzetler, ruhların cesetlere iade edilmesi ile değil, Kur'ân'da zikredildiği üzere ce- Ef sedin yenilenmesi ile olur. Bunun gibi, küfür halinde iken organlarından bir kısmı kesilen kimse müslüman olunca, dünyada olduğu gibi sakat olarak değil sağlam olarak diriltilecektir. Müslüman olma halinde de durum aynıdır. Müslüman olan bir kimse dinden dönerse azabın acısı ondan kaldırılmaz. Dolayısıyla, zikrettiğim hususlar ikinci derinin Allah'ın dilediği şekilde venilenecegine, günahın işlendiği veya iyiliğin yapıldığı organlar ise önceki durumunda kalacağına işaret etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
İlim adamları, derilerini başka yenisiyle değiştiririz, meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demiştir: Günah işlememiş derilere nasıl azap edilir? Esas günah yanan ve pişen derilere aittir? Yine şöyle demişlerdir: Kâfir durumunda iken eli kesilen, sonra müslüman olup İslâm üzerine ölen kimse hakkındaki delil bize yol göstermektedir: Kesilen el ateşte mi azap edilecek, yoksa ruhla birlikte cennette mi olacak? Bir de müslüman iken eli kesilmiş olup sonra kâfir olan ve küfür üzerinde ölen kimsenin eli cehennemdeki bedenle mi olacak yoksa cennette mi bulunacak?
Bütün bunların cevabı şudur: Bedende iş gören organlar yaptıklarını kendi tercihleri ve istekleriyle değil, baskı altında ve zorla çalıştırılanlar konumunda bulunur. Görmez misin ki organlar üzerinde zorlama yapmak, yapılan işi zorlayana çevirmeyi gerektirir; tazminat konusunda olduğu gibi bu işi zorlayanın kendisi yapmıştır. Bu, insan organlarının cebir ve emir altında tutulmuş gibi olduğunu gösterir. Bu sebeple eller sorumlulukta bedenle beraber bulunur. [ ] Şu da bilinmektedir ki ömrünün son döneminde müslüman olan kimse, Yüce Rabbinin rızasını talep etmek üzere, gücünü kaybetmekte olan organlarının selâmette olmasını temenni eder. Bunun gibi müslüman olarak yaşadıktan sonra kâfir olan kimse de seçtiği din alanında kullanmak üzere organlarının sağlam olmasını temenni eder. Durum böyle olunca organlar, ister itaat ister mâsiyet sözkonusu edilsin, daima bedenle beraber olur ve ona eklenirler.
Yukarıda ileri sürülen ilk görüşün delili şudur: Ceza son nefese göredir. Zira kişi müslüman olsaydı, hayır yolunda kullanmak üzere kendisi için en güzel durumları ve en sağlam bünyeyi temenni edecekti. İşte bu durum, giden yahut kalan organlarla kazanılan bütün kötülüklerin iptalini gerektirir. Bunun gibi, küfrü tercih eden kimse onu tercih etmekte, devamlı olarak ona sahip bulunmayı ve organlarının da sağlam ve tam olmasını istemektedir. Dolayısıyla yok olan veya kalan organlar yoluyla bütün geçmiş iyiliklerin iptal edilme hükmü lazım gelmiştir. Öncesinde bütün organlarıyla işlediği günahların hepsinden pişman olduğu için yok olan ve kalan organlarla kazanılan işlerin hepsi iyilik (hasenat) yapmayı gerektirdi; dolayısıyla bu kötülüklerin iyiliklere çevrilmesinin hükmü hepsine ilave olmuştur. Böylece durum, mânada yenileme konumunda birincinin iadesi hükmü -en doğrusunu Allah bilir ya- şu ilâhi beyanlar gibi olur: “İşte onlar, amelleri iptal edilenlerdir””, “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”. İade konusunda ise şöyle buyurmuştur: “Bizi kim iade edecek?”7; “Biz yeniden mi yaratılacağız?”” ve dirilişten bahseden diğer âyetler. En doğrusunu Allah bilir.
228 ( Başka görüş sahipleri de şöyle demiştir: Küfür ve diğer günahlar için gerekli olan ceza küfre tabi olma hükmüne göredir. Sevap da böyledir, iman ve diğer ibadetler için vacip olan sevap, tabi olma hükmüne göredir. Hatta sevap imanla oluşur; küfür ise af dileme iradesinin kendisiyle ortadan kalktığı bir olgudur. Küfür, cezaya sebep olan ana faktördür. Diğerleri ise ona tabi olma hükmüyle artar da eksilir de. İşte cezalandırma, yenileme ve iade etmenin durumu da buna göredir. Bunların her biri, duyulur âlemde iradeli ve iradesiz şekillerinde tâbi olma sebebiyle neye aitse ona mahsustur. Fiillerin kendileri tekrarlanır fakat devam etmez. İnanç ise iki durumda devam eder; cezanın durumu da buna göredir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bunun içindir ki küfür dışında ebediyen cehennemde kalma cezası kaldırılabilir; aksi takdirde yapılan fiiller açısından küfrün dışındaki fiillerden sonsuza dek giden cezanın iptal edilmesi ve ebediliğin kaldırılmasında fiiller açısından devamlı cezanın iptal edilmesi, filler açısından sonlu cezanın sürdürülmesi sözkonusudur. Bu durumda ise cezanın, işlenen suça denk olmayıp artırılmış olur. Halbuki Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kişi yaptığının ancak misli ile cezalandırılır”, Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır".
[9] (Kıyâmet gününde) diriltilecek olan insanın cesedi ile mi yoksa ruhâni varlığı (cevheri) ile mi diriltileceği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı filozoflar onu nefs, bazıları ruhâni cevher, bazıları da basit cevher diye isimlendirmişlerdir. Çünkü her bir cesette canlı iken rühâni bir öz ve onun yararlarına sahiptir. Cesedi ise olabilecek her hususta kişiye mani gibidir. Zira ruhâni cevher latif olup onu hapseden bir durum olması dışında eşyaya nüfuz ve hulül eder. Uykudaki insanın hali de bu durumu açıklar, ruh ondan çıkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ölüm zamanında Allah insanları vefat ettirir””?. Yahut nefs (ruh) organlarda yer alması ve cesede ait olma üzüntüsünün kesilmesi sebebiyle cevherine döner. Bunun neticesi olarak uykudaki adam ruhu uzak ülkelerde ve yüksek mekânlarda dolaşıyor vaziyette görür, öyle ki ne yere ne de göğe sığar, vuku bulan herşeye şahit olmuş gibi buralardan haber getirir”. Bu rühi cevherle yaptığı bir iştir ki, hapsedilmeyince olaylara nüfuz eder yahut da ruh cevherle birlikte çıkar ve bunu yapar. Ruh cesetle beraber olduğunda yaptığı gibi, uykuda iken de işitir, görür ve akleder. Bu durum uyanıkken yapılan iş ve bu işe verilen karşılığın da böyle olduğunu gösterir. Gıdalar ve hayatı ayakta tutan bütün cevherler de buna göre olup o eşyanın aynı değildir, fakat ruhaniyetine konulan sır sebebivledir. Ruh bedende ortaya çıkan bir kuvvet olup [§]bedenin bütün cüzlerine sirâyet eder, bu sebeple de beden kuvvetli olur, ruhunun hayatı ile sağlık bulur ve âfetler ondan gider; işitme, görme duyuları ve akıl da böyledir, sonra fonksiyonunu icrâ eder. Öldükten sonra dirilişteki ceza durumu da buna göredir. Her vâd edilen sevap ve mükâfat da bunun gibidir, O, kişinin duyulur âlemdeki cesedi ile bildiği bir şey olduğu halde kendi özünü teşkil eden gizlilik ve bilinmezliğe rücü eder. Böylece cesetteki ruh gibi olur. Düşünmez misin ki âhirette yemek yemek suretiyle (arkadan) dışarı atılacak hacimli şeyler (dışkı) kalmaz; aslında onlar bedende kalan fuzuli ağırlıklar olup bünyelerindeki güçlerin yanı sıra canlılıkları da yok olmuştur. İşte bu örnekle de durumun söylediğim gibi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu, Hz. Peygamber'den rivayet edilen kudsi hadisin mânasıdır: “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç bir insanın zihnine gelmeyen şey”". Çünkü o cevheri göz görmez, duyulur âlemdeki kulak işitmez, kalbe de doğPİN maz, onun tadı ruhâni olur. [§]Bu, göz, kulak ve cevherde gizlenen hayatın lezzeti gibi değildir”!5, Cesetlerin tadı yemekte küçük dil, renkte ise göz ile olur; maddi cevher yok olur ruhani cevher ise kalır. Buna göre bedeni ibadetler gider; hamd, senâ, tazim, heybet ve marifet türünden ruhaniyet kalır. Rühani olan ebedi olarak kalır, hatta daha da artar, çünkü cesede ait engeller yok olup gider. Buna göre âhirette Allah Teâlâ'yı, dünyadaki ölçülere uygun bir şekilde görmek de görmemek de sözkonusu olamaz, çünkü ru'yetin dünyadaki şekli ortadan kalkmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yukarıda zikrettiğim kimseler” öldükten sonra diriliş hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Onların bir kısmı cesetteki ruhâni halin fani olmadığı görüşünü benimsemiştir. Buna göre ba's, cesetlerin ortadan kaldırılması ve onlardaki ruhâniliğin şekli yönlerinin cesetten çıkmasıdır. Bir kısmı da şöyle demiştir: İnsan yok olur ve bulunduğu hali üzere iade edilir. Bilindiği üzere, asıl gitmeden yeni olandan söz etmek ihtimal dâhilinde değildir; bir şey yok olmadan da onun iade edilmesi sözkonusu değildir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Bizi tekrar hayata kim döndürecek? diyecekler. De ki sizi ilk yaratan döndürecek”. [§] Cenâb-ı Hak, dünyanın inşasını âhirete işaret eden bir delil yapmıştır, ondan sonra başka bir hayat yoktur, birinci hayat da odur”, Onların inancına göre inkârcılar nezdinde dünyanın ne olduğu bilinmediği için kendilerine karşı delil olarak kullanılmaz. Belki önce dünyayı (üla) bilmeleri gerekir, ardından öldükten sonraki dirilmenin inkârı konusunda onlara yardım edilmeleri ve bunu açığa çıkarmaya zorlanmaları gerekir. Dehrilerle dirilişi inkâr edenler, âlemin bütünü hakkında gizli iken (kümün) sonra ortaya çıktığını ileri sürerler; asılların da önce bilkuvve var olduğunu, sonra da bilfiil zuhur ettiğini belirtirler. Peki, kendilerine karşı ilk yaratılışa istidlâl etmek için dirilişi nasıl inkâr ederler? En doğrusunu Allah bilir.
Bir topluluk da cesetlerin dünyadakinin aynıyla diriltileceğini (aynıyla iade) söylemiştir. Fakat cesetler dünyada fanilik için inşa edilmiş ve onun izlerini taşımış, ve yok olma alametlerini içermiştir. Bunların hepsi birer afet olup, cevherlerin latiif olan işlerini ve ruhani varlıkların idrakini engelleyen perdelerdir. Aslında onlar, Yüce Allah'ın en güzel kıvamda yaratmış olmakla nitelediği”, en kuvvetli cevherle”” ve en güçlü”? en temiz yaratılışla üstün kıldığı”? canlılardır. ( İnsanlar âfetlerle yok olunca ve kalıcı olan âhiret hayatında iade edilince varlıkların iç ve gerçek yüzlerini kuşatamaya karşı perde vazife gören ve engel teşkil eden bütün karanlıklar onların üzerinden kalkacaktır. Ceza ve karşılık olmak üzere cesetler onların şekli üzerine inşa edilecek, bütün latif özelliklere sahip ruhani cevherle beraber bulunan cesede çevrilecek ve bu beden latif cevherlere dönüşecektir. Cevherler ruhlar gibi bundan daha latif ve kendileri için daha nurlu varlıklara naklolunca, letâfet, temsilde rühânilerin, işlerin içyüzüne nüfüz etmek özellikleri barındıran cesetleri sayesinde rühâni varlıklara üstün gelirler. Oysa, bozulmanın gerçekleşmemesi ve yok olma izlerinin ortadan kalkması sebebiyle rühâni varlıkların gereği cismâni varlıklardan daha latif olmaktır. Cesetlerin cezaları da buna göredir. Artık âhirette bedenler yok olmaktan çıkar ve bozulmaları engellenir. Bedenler böylece güzellik ve ışık saçmaklarühâni varlıklar gibi olur, her hâlükârda varlığını sürdürür ve yok olmaz üstün kılınırlar. Bu meselede aslolan, gıdalar ve gıdalardan yararlanan cesetler sebebiyle değil, ceza ve karşılığın şehvetler ve lezzetlere denk olmasının gerekliliğidir. Dolayısıyla o, cesedi ile ve sırrılığı ile bir olur. Onun için cesetlerin baki olması ibret almak açısından bu âlemde ruhaninin baki olmasından daha layıktır. Çünkü bekâ ve hayat, görünen âlemde ruhâni nasibi bulunan kişi Pİ içindir. Gıdaya bağlı olarak kalıplar zayıflar ve güçlenir. Dolayısıyla gıda açısından ruhlarda meydana gelen âfetlerin bertaraf edilmesi içindir. Âhirette ise âfetler ortaya çıkmaz, dolayısıyla gıdalara ihtiyaç duyulmaz, orada şehvet ve lezzetlere ulaşılır. Bu ancak görünen âlemdeki cesetler için sözkonusudur. Aynı şeyin âhirette olması ise daha münasiptir.
Bu değerlendirme akli ve nakli delillerin ortaya koyduğu bilgilere daha uygundur. Nakli delillerin bir kısmı şunlardır: “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan yarattık...7; “Dediler ki: “Biz bir kemik yığını haline gelmiş, ufalanmışken yepyeni bir yaratmayla dirilecek mişiz, öyle mi?” “Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” ve bunun gibi dirilmeyi inkâr edenlere Cenâb-ı Hak'kın cevap verdiği âyetler. İnkârcılar için problem, cesetler hakkında idi ve tartışma bu noktada oldu, dolayısıyla bunun için o gündemde kalmaya devam etti. Bununla beraber yenilenip varlığı sürdürmede elle dokunulmayan gayr-ı maddi varlıklar inkâr edilme konumunda bulunmadı, çünkü onlar her konumda varlığını koruyordu. [§] Meselâ akıl gibi, bazı sebeplerle gider, sonra da geri döner. İlimler, işitme, görme ve benzerleri duyular da böyledir. Ayrıca gece, gündüz, aydınlık, karanlık, gölge ve benzeri şeyler, duyularla algılandıkları halde maddi olmayan şeyler; bunlar, her zaman yok olmayı da geri dönmeyi de kabul ederler. Onlar bu tür varlıkları inkâr etmiyorlar ki zikredilen hususlara ve buna dayanarak tartışsınlar. İşte bu sebeple cismâni haşri benimsemek daha isabetlidir. En doğrusunu Allah bilir.
Haşrın cismâni veya rühâni oluşu konusunda söylenecek son söz şudur ki Allah Teâlâ, insanları, lezzet ve elem hissedecek bir tabiatta yaratmıştır, tâ ki âhiret hayatına yönelik vâdedilene karşı bir teşvik ve bir tehdidin temel noktasını oluştursun. Ruhi ve bedeni varlığa gelen âfetler ve bunların zıtları olan şeylerin üzüntüsü de sevinci de olur, kişi bu sebeple elem duyar veya tat alır. Benzer şekilde Allah Teâlâ tarafından cesedin yaratılmasının hikmeti de aynı esasa dayanır; çünkü ceset, teşvik edilen ve korkutulana yönelik olarak vâdedilenlerin bilgisini elde eder. Şu da var ki sevinçlerle üzüntülerin teşvik edilmesi veya korkutulmasının sebebi cesedin elem veya lezzet hissetmesine bağlıdır”. Bundan dolayı cesetle birlikte dirilişe hükmetmek akli ve nakli açıdan cereyan ettiğine göre takdir ve tahmin yolu ile olmasından daha isabetlidir. Bunun gerçeğini en iyi bilen Allah'tır, mülk O'nun elindedir, O, lütfu ile dilediğine dilediğini ikram eder, adaleti gereği dilediğini de dilediği kadar alçaltır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
(SJİnkârcılardan (mülhitler) bir fırka şöyle demiştir: Âhiretteki sevap yiyen, içen ve çalıştıkça çalışan bu nefs için değil, cevheri nur olan ruhâni varlık içindir. Fakat biz de deriz ki bu nefs dünyada veme ve içme ile imtihana çekilen, ayrıca âfet ve kusurlarla iç içe yaşayan bir varlıktır. İmtihana tâbi tutulduğu afetlerden sıyrıldığı ve kusurlardan uzaklaştırılınca büyük bir sevaba ve birçok mükâfata nail olur. Hatalardan korunma da kurtuluş ancak Allahın yardımıyla mümkündür.
Ki acıyı duysunlar. Yiyecek ve içeceği tatmak ağızla olur ki tadı ve lezzeti bilsin. Azabı tatmak ise bütün organlarla olur ki kişi onun acısını bütün organlarında bulsun. En doğrusunu Allah bilir. Örf açısından “tatmak”, Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir. Bir görüşe göre aziz, görünen âlemde varlığı değerli olan şeydir. Denildi ki Allah azizdir, yani âciz değildir. O, anlayışlarda bulunmayan ve akıllarla idrak edilemediği için azizdir. Denildi kiaziz intikam alan demektir. Biz bu kelimeyi birden fazla yerde anlattık.
gl:
OI Se l;
---
Dipnotlar:
73 Burada Cenâb-ı Hak: “Düşünseler ya, ilk yaratışta acze düştük mü? Buna rağmen onlar yeni bir yaratma konusunda şüphe içindeler” âyetine işaret ediyor olsa gerektir (Kâf, ise çirkinleştirilecektir, tâ ki bu çirkinleştirme ile onlar için ceza ötekilerinin güzelleştirilmesiyle de mükâfat hasıl olsun. Dolayısıyla cehennemde amellere “Hem burada değiştirme ve başkalaşmanın (muğayeretin) nasıl olacağı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hak ehli şöyle demiştir: Buradaki değiştirmekten maksat zat bakımından değil, vasıflar bakımından olan değiştirmektir. Pişmeden önce var olan deriler iade edilir, o da yanmak ve pişmektir. O zaman Yüce Allah'ın, “Onlardan başka deriler...” sözünün anlamı şu olur: Yani pişmiş olan derilerden başka. Mugayeret (başkalaşma) ve değiştirme bazan nitelik bakımından olur, bazan zat ve aynı bakımından olur. Yok olduktan ve vasıfları ile eserleri gittikten sonra, cisimlerin iade edilmesi konusunda da bunu söylüyoruz. Dolayısıyla, insan terkibini ve varlık sıfatını ve vb. yenilemek olur. Bu da Yüce Allah'ın: “Gerçekten yeniden mi yaratılacakmışız?” sözünün mânasıdır. Yani tükenen (yok olan) deriyi yeniler. Öldükten sonra dirilmek, yok olduktan sonra varlığın aynen ve nitelik itibarıyla yeniden var edilmesi yönünden yenileme adını almıştır, yok olanın aynısını yaratır olma ve inşa eder olma açısından da iade adını almıştır. Bir kavim de şöyle demiştir: Bundan kastedilen şey zat ve sıfat itibarıyla birlikte değiştirmektir. Kerrâmiye taifesi bu görüşü kabul etmiştir. Çünkü onların görüşü şudur: Bir şeyin kendisi yok olunca ve tükenince, onun iadesi düşünülemez. İade yok olanın aynısını değil de mislini yaratmaktır. Onlar şu âyeti delil getirmişlerdir. “Onların derilerini başkası ile değiştirdik” Her yönden tebdil ve tağyir ancak hem zat hem de sıfat itibarıyla birlikte olur. Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Biz yeniden mi yaratılacağız?” buyurmuştur. Tecdid ise aynısını değil bir şeyin mislini inşa etmektir. Sonra birincisine göre hüküm vermek derileri değiştirdikten sonra azaplandırmayı oluşturur, çünkü bu deriler birincilerin aynıdır. Kötülük ve günah kazanmak bu yeni deriler hakkında bulunmamıştır ki, neden azap edilsinler? Çünkü onlar şöyle söylüyorlar: “O deriler zat itibarıyla ilk derilerin aynısıdır. Biz diyoruz ki: Zat itibarıyla o derilerden başkasıdır, değişiklik ise vasıfta bulunmuştur. Dolayısıyla, küfür ve isyan sudur eden birinci cisimden başkasına azap etmek olmaz” (Semerkandi, “Bu defa da “bizi kim iade edecek? diyecekler. “Sizi birinci defa yaratan de” (el-İsrâ, “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar”. “Daimiolan sevap ve azap gibi cezalarda aslolan iman ve küfürdür, çünkü bunlar iki inançtır ki kişi hangisine inanırsa ebedi olarak inanır. Dolayısıyla karşılıkları da devamlı oluşlarına göre verilir. Bunların dışındaki ibadet ve masiyetler ise hüküm bakımından iman ve küfür cezasına tâbidir. İbadetler ve hayırlı olan her şeyin varlığı ve gerçekleşmesi iman ile kaim olur. Zira iman her türlü ibadet vedini yakınlığın şartıdır. Benzer şekilde küfür sebebiyle diğer kötülüklerin bağışlanma umudu kesilir, çünkü günahların bağışlanma umudu İslâm'la olur. Durum böyle olunca din alanında önemli olan, itikat babından küfür ile İslâm'ın varlığıdır. Organlara ait olan karşılıklar ise, vakitlerin ve durumların değişmesine göre artar ve eksilir. Buna göre organlara ait olan ceza durumunda Allah'ın bilgisindeki misliyet ve katlanmava göre artmak, eksilmek, değiştirilmek ve olduğu gibi bırakılmak caizdir. Buna göre ebedi olarak devam etmeksizin, küfür dışında, bazı vakitlerde ve bazı durumlarda işlenen masiyetler için ebedi olarak cehennemde kalma düşüncesinin bâtıl olduğuna hükmedilir. Cezası da buna göredir. Bu yorum, Yüce Allah'ın: “Kötülük getiren, onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz” (el- En'âm, 6/160) beyanına göre, ceza ile suç arasındaki denge sağlanır. “Allah, ölüm vakitleri geldiğinde insanları vefat ettirir, ölmeyenleri de uykularında ölmüş gibi yapar. Ölümüne hükmettiklerini tutar, diğerlerini ise belli bir süreye kadar (hayata) salar. Kuşkusuz bunda iyice düşünenler için dersler vardır”. 7D Tahkik edilen ve yayımlanan Arapça metinde bütün nüshalarda var olan “mâ kâne” ifadesi doğru olup metin buna göre tercüme edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: İyi kullarım için gözlerin görmediği...”. “Bu ancak halis bir tat almadır. Dolayısıyla, bunun gerçeğinin, her şeye de bulunan hafif ve sehl (kolay) olan sırrilik ve ruhaniyete ait olduğu sabit olur. Belki bundaki hafiflik fazladır; cesetteki ruh gibi, hafifliği artar, kulaktaki işitme ve gözdeki görme gibi. İşte bu Hz. Peygamber'in (s.a.) cennetin vasıflarını anlatırken söylediği: “Gözlerin görmediği, kulakların vasfını işitmediği ve hiçbir beşerin zihnine gelmeyen” sözünün mânası işte budur. Çünkü o nimetlerde ruhani mânalar vardır ki onları gözler görmemiştir. Buna göre, onun için vâdedilen, o lezzetleri elde etmek için diriltilenin lezzetlenmesi ve bu mânaları işitmesinden ibaret olan ruhani cevhere ait olması gerekir. Aldığı tat yemekteki lezzet sebebiyle olan, görünen varlıklarda göz sebebiyle, işitilecek seslerde kulak sebebiyle olan cesede degil...” (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 175b). Onlar yeniden diriltilmeyi cesetle değil ruhla olacağını kabul etmişlerdir (Semerkandi, 78 Böylece Allah, birinci yaratılışı sonuncu yaratılışa işaret edici kılmıştır. Onların, rühani özelliklerin cesetten çıkması birinci yaratılıştır, sonuncu yaratılış yoktur şeklinde söyledikleri söz, Allah'ın verdiği haberle çelişki içindedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır” (et-Tin, “Andolsun ki biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün 2! “Onları biz yarattık, yaratılışlarını sapasağlam yaptık”. “Andolsun ki biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık” 73 “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alâkadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar, ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır”. “Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş? diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. O yaratmanın her tadın bilinip tanınması içindir. Bilinen her şey tat diye anılabilir. Şöyle denilir: Filanın şu işte zevki vardır, yani görgü ve bilgi mevcuttur. Üçüncüsü şudur: Allah, bu âlemi birbirine zıt hallerle yaratmıştır ki vâdedilen acı, tat, belâ ve tehditler onun vasıtasıyla bilinsin. Bütün bunlar cesetlerle bilinmiştir. Ruhlar için bir şeyin tek tek ve belirsiz olarak var olduğu bilinmemiştir. Hatta ruh bunu rüyasında görünce tek başına olmayıp ruhun cesetle beraber olduğu görülür. Acılar ve lezzetler de böyledir, onların varlığı ve gerçekleşmesi cesetle beraberdir, kuvveti de ruhlarla beraberdir. Hatta kişiye elem ve tadın nüfuz etmesi ruh ile bilinmez, belki onun cesede hulül etmesiyle bilinir. Âhirette vâdedilenler de buna göredir” (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 176a; Medine
Nisa' 4:57
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır. Âfet ve kusurlardan temizlenmiş, dünyadaki eşler ve kadınlar gibi olmayan.
287 (JOnları koyu bir gölgeliğe alacağız. Güneş o gölgeyi yok etmeyecek, onda bir eziyet de olmayacaktır, çünkü güneşte insanlar için hem menfaatler, hem de eziyet veren şeyler vardır. Ay da öyledir, faydaları olsa da onda eziyet de vardır. Karanlık da öyledir, hem menfaati hem de eziyet vardır. Gölgenin kendisinde hiçbir eziyet yoktur, şayet varsa zamandan dolayıdır. Gölgenin kendisinden değil aziz ve celil olan Allah, iman edip yararlı işler yapanları güneşin, karanlığın ve zamanın eziyetleri bulunmayan gölgeye sokacaktır. Bu gölge başkasına eziyetle karışık olan dünya gölgesi gibi değildir. En doğrusunu
Nisa' 4:58
Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder. Denildi ki Allah Teâlâ, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin ivasıtasıyla Mekke'yi fethedince (amcası) Abbâs (r.a.) Hz. Peygambere şöyle dedi: “Sikâye (zemzem suyu dağıtma) ve hicâbet (Kâbe anahtarlarına sahip olma) görevlerini bize versen!” Bunun üzerine Hz. Peygamber, Şeybe'nin erkek çocuğundan Kâbe'nin anahtarlarını alarak Abbâs'a verdi. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi. Bu sebeple Resül-i Ekrem (s.a.), Kâbe'nin anahtarlarını alıp Şeybe'nin çocuğuna geri verdikten sonra şöyle buyurdu: “Amca! Allah Teâlâ, senden bir şeyin eksiltilmesini, fakat senin insanların bir şeyini eksiltmemeni sevip istedi”. Bir görüşe göre bu âyet, toplanması ve dağıtılması konusunda güvendiği ganimet malları ile toplanma ve dağıtılması konusunda sadakalarda görevlendirdiği ve güvendiği emirler için inmiştir. Aslında bu âyetin, kişilere kendileri ile Rableri arasında ve kendileri ile halk arasında güvenilen her emanet hakkında inmiş olması gerekir. [§] Emanet konusunda kul ile Rabbi arasında kişinin edâ etmekle emrolunduğu görevler de vardır; meselâ ibadetler, Allah'ın lütfettiği ilim ve benzerleri; şu ilâhi beyanlarda yer aldığı gibi: “Biz emaneti göklere, yere arzettik...7”; “İnsanlar arasında hükmedince adaletle hükmedin””. Bunların hepsi emanet olup Cenâb-ı Hak'kın Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder beyanının hükmüne girerler. Bunun gibi, kişinin güvenilir kabul edildiği her emanet de buna dâhildir. Nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sana güvenen kimseye emanetini teslim et, hainlik edene ise sen hainlik etme”, Bu âyetin devlet başkanları hakkında indiğini söyleyen kimse Adaletle hükmetmenizi emreder meâlindeki beyanı delil getirmiştir, çünkü hüküm vermek devlet başkanlarına aittir. İbn Abböâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder meâlindeki âyet hakkında: Bu ilâhi beyan müphem olup mümine de kâfire de hitap eder™, demiştir.
İbn Hişâm, es-Sire, V, 174; Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 145.
Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, ll, 571.
Allah size ne güzel öğütler veriyor adaletle hükmetmek ve Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. Kendisine dua edip bir şey isteyene olumlu cevap verir demektir. Nitekim aziz ve celil olan Allah, şöyle buyurmuştur: “Kullarım benden sana sorarsa, ben çok yakınım, dua edince onun duasını kabul ederim”, O, duasının kabul edilmesini isteyene ve yerine getirene cevap verir. Her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir, yani O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz.
Âlimler, kaybolan emanet malı hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bizim âlimlerimiz “Kaybedene bir şey ödemek gerekmez” demiştir. Başkaları “Tazminat ödemesi gerekir” demiştir. Bu hususta âlimlerimizin birkaç delilleri vardır. Birincisi, emanet alan kişi gömleği giyerse, yahut hayvana binerse veya sahibinin yüklemesine izin verdiği kadar yük yüklerse, bunları yaparken de onun kıymetine bir noksanlık gelirse bir şey ödemesi gerekmez. Gömlegi giyme ve hayvana binme fiiliyle ortaya çıkan zarar ve noksanlık yüzünden tazminat gerekmeyince, bunlardan biri, kendi tesiri olmaksızın zarar görürse bunu tazmin etmek gerekmez. İkincisi, İbnu'l-Hanefiyye'nin Hz. Ali'den rivayet ettiği şu şözdür: “Âriyet sorumluluk getiren bir şey değildir, tazmin de edilmez; o ancak yapılan bir iyiliktir, ancak kişi aykırı kullanırsa tazminat öder”1, Hasan'ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Âriyetin sahibi aykırı kullanırsa onu tazmin eder”, Bu meselede âlimlerimize aykırı görüş beyan eden bir âlim, Hz. Peygamber'in (s.a.) buyurduğu şu hadisi delil olarak ileri sürmüştür: “El aldığı şeyden, iade edinceye kadar sorumludur”, Bu hadisin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi şöyle denilmesidir: Elin aldığını geri vermek yükümlülüğü vardır, aldığı şey duruyorsa onu geri verir. Görmez misin ki vedia (emanet) mal telef olunca tazmin edilmez, şayet o, duruyorsa onu geri verir, âriyet de bunun gibidir. İkincisi, bu hadisin anlamı gasp ve ve onun gibisine benzemiş olabilir. Gasbeden kimsenin aldığı malı, ister duruyor olsun ister telef edilmiş olsun geri vermek zorundadır; o, âriyet hadisinin umümi anlamına dâhil değildir. Görmez misin ki vedia, özünde “almak” bulunuyorsa da haberin umümiliğine dâhil değildir.
74 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 315.
Muhalifler Safvân hadisini de delil getirmişlerdir. Şöyle ki: Resülullah (s.a.) Huneyn savaşında Safvân'dan emanet bir zırh istedi?”. )Safvân “Gasp mı ey Muhammed!” diye sordu. Hz. Peygamber: “Hayır, ödenecek bir âriyet olarak” buyurdu. Başka bir rivayette şöyle denilmiştir: Safvân Huneyne gitmeye karar vererek Resül-i Ekrem'den uzaklaşmaya başladı. Hz. Peygamber (s.a.): “Ey Safvân! Yanında silah var mıdır?” diye sordu. Safvân da: “Âriyet mi, gasb mı?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.): “Yok, âriyet olarak” buyurdu. Bunun üzerine Safvân, silahı âriyet olarak verdi””. Bu hadiste tazminden bahsedilmemiştir. Bize göre -şayet Safvân haberi doğru ise- âriyet, âriyeti alan tarafından geri verilmek üzere tazmin edilir. Âriyetin geri verilmesi vedianın geri verilmesi gibi değildir. Çünkü vediada sahibi talep etmedikçe geri verilmez. Hz. Peygamber'den bu sözümüzü kuvvetlendiren rivayet vardır, o da şu sözüdür: “Âriyet ödenecek şeydir”, İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Allah adaleti ve ihsanı emreder”, İnsanlar arasında herhangi bir işe veya hükme sahip olan kimse emanete de sahip olmuştur, onun emaneti ehline vermesi gereklidir. Bu konuda bazı hadisler nakledilmiştir. Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kimse, şu işlerden biri hakkında -az veya çok- yetkili olur da adaletli davranmazsa Allah Teâlâ mutlaka onu yüzüstü cehenneme atar”, Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kimse, insanların işlerinden birini üzerine alır da kendisini ve ailesini gözettiği gibi onların da haklarını gözetmezse Kıyâmet gününde cennet kokusunu koklayamaz”””. (JEbü Said Zl el-Hudri'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde en çok seveceğim ve bana en yakın yerde oturacak kimse, adaletli devlet başkanıdır; kıyâmet gününde benim nezdimde en sevilmeyen ve azabı en şiddetli olan kimse de zâlim devlet başkanıdır”7.
ais İş NN yal DI gal İyi A gel gig HRAJE İliş Gia EE DSL, SEN iii eXİN Lóa
---
Dipnotlar:
77 Salvân b. Ümeyye b. Halef el-Kureşi el-Mekki. Müellefe-i kulübdan biridir. Yermük savaşında kumandan olarak bulunmuştur. Hz. Osman'ın öldürüldüğü günlerde vefat etmiştir. Bir görüşe göre: Muâviye'nin hilafetinin ilk zamanlarında vefat etmiştir (bk. Zehebi, el-Kâşif, 1, 503; İbn Hacer, Takribu't-tehzib, s. 276). 749 İbn Mâce, “Sadakat” 5; Tirmizi, “Buyü”; 39.
Nisa' 4:59
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin sizden olan ulu'l-emre de. Şayet, “Allah Teâlâ kendisine, Resülullah'a ve yöneticilere itaat etmeyi müminlere nasıl tahsis etmiştir, oysa ki sözkonusu emir bütün mümin ve kâfirlere yöneliktir?” diye bir soru sorulunca buna şöyle cevap verilir: Üç sebepten dolayı böyledir. Birincisi şudur: Hükümdârlar bir konuda hitapta bulununca, şeref ve mecd sahibi olan ve hitaplarına en çok kulak veren ve sözlerine en çok saygı gösterenlere hitap ederler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Kraliçe şöyle dedi: “Efendiler! İçinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın”, “(Danışmanlarına dönerek): Beyler! Hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz? diye sordu”. Hükümdarlar şeref ve üstünlük sahibi, emirlerine en çok itaat eden kimselere hitap ederler. Buna göre, itaat etme hitabı bütün insanlara yönelik olsa da Yüce Allah, müminlere hitapta bulunarak kendisine ve Resülüne itaat etmelerini emretmiştir.
İkincisi, itaat hitabının özellikle müminlere mahsus olma ihtimali vardır, çünkü kâfir, öncelikle O'na itaatte bulunmaya inanmakla muhataptır. 1S)Şayet kâfir, bu hitabı kabul ederse başka hitaplarla da muhatap olur. Mümin ise Rabbine ve O'nun Resülüne itaat etmeye inanmış olduğu için, Allah'ın hitabı sadece öylelerine yöneliktir. En doğrusunu Allah bilir.
(Üçüncüsü) ilâhi hitabın müminlere tahsis edilmesi, Cenâb-ı Hak'kın, devlet yetkililerine itaati emretmesi sebebiyle olabilir; tâ ki O'nun -mümin olmaları şartıyla- devlet adamlarına itaati emrettiği bilinmiş olsun. En doğrusunu Allah bilir.
Şunu da belirtmek gerekir ki bu âyet-i kerimede Allah'tan başkasına itaat etmenin caiz olduğunu gösteren delil vardır, çünkü başkasının emri ile iş gören herkes ona itaat etmiş olur. İtaat, emri yerine getirmek demektir. İbadet ise bir şeyi bütün varlığıyla gerçekten Allah'a tahsis etmektir. Zira her şey bütünü ile gerçekten Allah'ındır, ondan herhangi birinin değildir. Bunun içindir ki Allah'tan başkasına ibadet edilmesi caiz değildir. Bununla birlikte Allah'tan başkasına itaat edilmesi mümkündür, çünkü belirttiğimiz gibi, itaat bir emri yerine getirmektir, ibadet ise böyle değildir, bu sebeple itaatla ibadet birbirinden ayrılmıştır. Şu var ki Hz. Peygambere itaat Allah'a itaat gibidir; çünkü ona, Allah'ın emriyle itaat edilir, dolayısıyla müslümanların Hz. Peygambere itaati Allahi itaattir.
İtaat konusuna şöyle yorumlar da yapılmıştır: Allah'a itaat edin farzlarında O'na, Sünnet'inde Resülü'ne itaat edin demektir. Yine Allah'a itaat edin Kitab'ında size verdiği emir ve yasaklar çerçevesinde; Resüle itaat edin Sünnet'inde size yönelik emir ve yasaklarda.
Ulu'l-emr terkibinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki bunlar devlet emirleri, yani kumandanlardır, fakihler ve âlimlerdir yahut hayır sahipleridir. Ulu'l-emr askeri kıtaların başına getirilenler anlamına gelme ihtimali de vardır. JNasıl olursa olsun, kim olursa olsun, bu beyanda, devlet görevine ancak ilim ve basiret sahibi kimselerin atanacağını gösteren deliller vardır, askeri kumandanlar yahut diğerleri. Çünkü aziz ve celil olan Allah onlara itaati emretmiştir; bilgi ve basireti olmayan hiçbir kimseye itaat emredilmez. Daha önce geçen “İnsanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmeniz... meâlindeki âyet, emir sahiplerinin devlet adamları oldugunu gösterir. Çünkü Yüce Allah, birinci âyette hükümdârlara adaletli olmayı emretti, halka da verdikleri hükümler ve emirlerde onların sözlerini benimseyip itaatte bulunmalarını buyurdu. En doğrusunu Allah bilir. Görmez misin ki Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden nakledilen hadiste şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Başınıza burnu ve kulağı kesik Habeşli biri emir tayin edilse bile Allah'ın Kitabı'nı uyguladıkça dinleyin ve itaat edin; aranızda, dinleyin ve itaat edin” İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah'a karşı asi olmayı emretmedikçe, hoşlandığı ve hoşlanmadıgı konularda, kişiye düşen görev işitip itaat etmektir. Kendisine, Allaha karşı âsi olması emredilen kimsenin benimseme ve itaatte bulunma yükümlülüğü Bu kısmı izleyen ilâhi beyan devlet ricalinin fakihlerden ibaret olduğunu göstermektedir: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resülüne götürün; ilmi tartışma âlimler arasında olur. Sanki Yüce Allah -en doğrusunu Allah bilir ya- âyet-i kerimenin devlet ricali kısmında, onlara itaat edilmesini, fakihlere de ihtilafa düştükleri konuları Allah'ın Kitabı'na ve Peygamber'in Sünnet'ine götürmelerini emretmiştir. Dolayısıyla bu âyetin iki mânaya ihtimali vardır: En doğrusunu Allah bilir ya, halka düşen görev devlet yöneticilerinin verdikleri hükümlere itaat etmek, devlet adamlarının görevi de âlimlerin verdikleri fetvaya uymaktır. Bu neticeyi Cenâb-ı Hak'kın şu beyaPEN nı açıklamaktadır: [§]“Bununla beraber, müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir”. Şayet müminlere âlimlerin sözlerini benimsemek gerekli olamasaydı, kavimlerini uyarmak da âlimlere gerekli olmazdı.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede Râfiziler'in (Şiiler) devlet başkanlığı konusundaki sözlerini iptal etmeye yönelik delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulu’lemre de, diye buyurmuştur. Buradaki ulu'l-emr üç gruptan başka biri olamaz: Yadevlet adamları, ya fakihler veya Şiilerin iddia ettiği kendilerine özgü imam. Eğer ulu'l-emr konusunda kastedilen anlam fakihler veya devlet adamları ise Şiilerin niteliklerini belirttikleri imam anlamına gelme ihtimali ortadan kalkar. Ayrıca onların sözkonusu ettikleri kişinin de imam olması mümkün değildir, çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve peygamberine götürün”. Onlara göre belirledikleri imama itaatte bulunmak farzdır, aralarında tartışma bulunmakla birlikte imama muhalefet mezheplerince küfürdür. Şayet durum onların dedikleri gibi olsaydı -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak tartışma konusunda hüküm vermesi için (Allah'a ve peygambere götürün emri yerine) imama götürün, diye buyururdu. Çünkü buna muhalefet eden kimse küfre girer. Halbuki O, tartışılan hususu Allah'ın Kitab'ına ve Resül'ünün Sünnet'ine götürülmesini emretmiştir. Bu durum, herhangi birine ait söz ve emrin Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin sözüne denk gelemeyeceği göstermiştir. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allalı'a ve peygambere götürün. Denildi ki Allaha demek Allah'ın Kitabı'na ve hayatta ise Resülü'ne, vefat etmişse onun Sünnet'ine götürün demektir. Bazıları da içtihadı iptal etmek, Allah'ın Kitabı ile Resülü'nün Sünnet'inde nas olarak bulunmayan görüşleri terk etmek için bu âyeti delil getirmiştir. [§] Onlar şöyle demektedir: Bu tür problemlerin durumunu Yüce Allaha ve Resül'üne (s.a.) bırakırız. Bize göre bu görüş isabetli değildir. Âyetin iki türlü yoruma ihtimali vardır. Birincisi şudur: Problem Hz. Peygamber'in döneminde ortaya çıkmışsa Resülullah'a götürülmesi ve ona sorulması gerekir, bu durumda içtihat ve şahsi görüş kullanılmaz. Fakat tartışma Resül-i Ekrem'in vefatından sonra meydana gelmişse problemin çözümü sırasıyla Allah'ın Kitab'ında yahut Hz. Peygamber'in (s.a.) Sünnet'inde veya müslümanların icmâında aranır. Şayet bunların birinde hüküm bulunursa alınır, bulunmazsa içtihatla hüküm verilir.
İkincisi müctehit, şayet Allah'ın Kitabı'nda ve Resülullah'ın Sünnet'inde araştırıp da “Kitap veya Sünnet'te şöyle şöyle bir hüküm buldum, bu olay aynı hükme benzemekte ve onun niteliğini taşırmaktadır derse bu şekilde olayın hükmünü Allah'ın Kitabı ve Resülü'nün Sünnet'ine götürmüş olur, çünkü ortaya çıkan olayı Kitap ve Sünnet'te bulunan hadiseye benzetmiştir. Tefsirini yapmaya çalıştığımız ilâhi beyanın yorumu, anlattığımız husus olunca muhalif fikir sahiplerinin bize karşı kullanacakları kesin bir delilleri mevcut değildir.
Âyet-i kerimede icmâı delil kabul etmeye yönelik bir işaret vardır. O da Cenâb-ı Hak'kın şu beyanıdır: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve peygamberine götürün. Cenâb-ı Hak, anlaşmazlık ortaya çıkınca meseleyi Allah ve Resülü'ne götürmeyi emretmiştir, fakat icmâ olunca böyle bir emir vermemiştir. Bu da bir konuda tartışma olmaksızın icmâ oluşunca, Kitap ve Sünnete tevdi edilen hükme başvurmanın gerekli olmadığını göstermektedir.
Yine bu âyette, Kitap ve Sünnet'te beyan edilen hüküme başvurulduğu takdirde ona ulaşılabileceğini gösteren delil vardır, çünkü, hükme ulaşılamayacaksa, yahut hüküm onlarda bulunmuyorsa konuyu Kitap ve Sünnete götürmenin bir anlamı kalmazdı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “İçlerinden haberin anlam ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı””!, Ancak Kur'ân ve Sünnet'te olan hüküm çıkarılabilir. Bu da bütün olayların hükmünün şu iki kaynakta, yani Kur'ân ve Sünnet'te zikredilmiş olduğunu gösterir. Şayet bu iki kaynağa bakarak ve araştırarak bir çıkış yolu bulunmamış olsaydı problemlerin sözkonusu iki kaynağa götürülmesi emrinin bir anlamı olmazdı. Şu da var ki eskiden olmuş bitmiş her olay hakkında nas bulunmayınca içtihat etmek gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu da iki kaynakta bulunan hükümleri çıkarmak için araştırma yapmanın lüzumlu olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. Bu ilâhi beyanda, özellikle bütün müminlerin âyetin kapsamına girmesinin gerekliliği ifade edilmektedir. Âyet, birkaç şekilde yorumlanmaya müsaittir. Birincisi, beyanın, üstün ve şerefli kimselere hitap ettiğidir. Hükümdârların, devlet işlerini yürütürken izledikleri yol buna uygundur. Onlar halkın ileri gelenlerinin ve ülke sakinlerinin memleket işlerine katılmasını isterler. [9] Nitekim bu hususa işaret eden birçok âyet-i kerime vardır: “(Sebe melikesi:) Beyler! dedi”, Süleyman aleyhisselâm da: “Beyler!”, demiştir. Firavun da: “Beyler!” demiştir. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Onlardan sonra Müsâ'yı, Firavun ve yakın çevresine mücizelerimizle gönderdik”: ve buna benzer âyetler. Bahsimiz olan konu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, müminler çeşitli davranış ve yasakları bildikleri için kendilerine: Allah'a itaat edin denilmiştir ve sözü edilen diğer hususlar. Çünkü onlar, kendilerine kime yönelik emir ve yasağa tâbi tutulduklarını biliyorlardı, fakat kâfirlerin, kime yöneltildiklerini bilmiyorlardı, bu sebeple hitap, anılan müminlere tahsis edilmiştir”. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü, kâfirler Allah'ı (mâbüd) ve O'nun Resül'ünü inkâr ettiler, dolayısıyla hitap bu konuda bilgisi olanlara yapılmıştır. Bununla birlikte müminlere yapılan bu hitabın dini hükümlere dair olması muhtemeldir. Oysa bunlar kâfirler için gerekli değildir. İşte bu sebeple anılan şekilde hitap yapılmıştır.
Dördüncüsü, Cenâb-ı Hak'kın müslüman devlet adamlarını hitaba dâhil etmesidir, kâfirlerin onlara itaatte bulunması gerekli değildir. Bu sebeple emri inananlara tahsis etmiştir. Aslında âyetle kastedilen şey, bizden olan yöneticilere itaati açıklamaktır. Aksi takdirde, onların Allah'a ve Resülullah'a imanı Burada zikrettiğim hususları açıklayan delillerden biri de şudur: “İlah” kavramanın anlamı bilen herkesin O'na itaatla görevli olduğunu anlar. Çünkü Arapların her tapılan varlığa ilâh adını verdiklerini o da bilmektedir. [5] Araplardan ilâh kelimesini bilen herkes, onun ibadet edilen yüce varlık oldugunu bilir. Bunun yanında O'nun, kendisine yönelik iyilik ve nimetleri bilen kimse O'na, şükür ve itaatin gerekli olduğunu bilir. Bir de Resülullah! (s.a.) bilen kimse ona itaatin Allaha itaat olduğunu bilir, çünkü Resülullah Allah'a çağırır, O'nun emri ve yasağından hareket ederek emreder ve yasaklar. Zaten Resül-i Ekrem, Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir elçidir. Allah'ı ve Resülullah'ı bilen herkes, devlet adamlarına itaat etmenin gerekli olduğunu bilmez, çünkü Allah'ı ve Resülullah'ı akli delillerle bildikleri gibi bunu bilemezler. Bu sebeple Yüce Allah yöneticilere itaatin Allaha ve Resülullaha itaat olduğunu bu âyette açıklamıştır. İşte bu, icmâın delil kılınmasının ve (halkı temsil eden) yöneticilere uyan kimsenin Allaha itaat etmiş sayıldığının kanıtıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak yöneticilere itaati kendisine itaat kabul etmiştir. Buna göre yöneticiler icmâı temsil eder.
Şu ilâhi beyanlar, Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin konumu gösterir: “Kim Resülullah'a (s.a.) itaat ederse Allah'a itaat etmiştir”””, “Hayır, Rabbine andolsun ki... iman etmiş olmazlar...”, Cenâb-ı Hak, bu ikinci âyette Resülullah'ın verdiği hükümden dolayı içinde sıkıtı duyan kimseyi, iman hükmünü yok etme noktasında, Allah'ın verdiği hükümden sıkıntı duymuş konumunda zikretmiştir. “Biz hangi elçiyi göndermişsek, sadece Allah'ın izni ile ve itaat edilsin diye gönderdik” meâlindeki ilâhi beyan da aynı konumdadır. Yani Allah Teâlâ'nın emri ile kulların Resüle itaat zorunluluğu olsun diye. Çünkü Resüle itaat Allah'a itaattir. Yahut Allah'ın izni ve emri ile Resül'e itaat Allah'a itaat olsun diye. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
(SJUlu'l-emrin kimler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüş- EEE tür: Bilindiği üzere onlar din işlerini yönetmek kendilerine ait olan kimselerdir, bunlara ait hususlar onların görüşlerinden hareketle ortaya çıkar. Onlar, âyetin kapsadığı kimselerdir. Bu âyetlerde onlarla amaçlanan hususların bilinmesine dair yeterli bilginin bulunduğunu düşünüyorum. O âyet de şudur: “Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. Halbuki onu Resülullah'a ve aralarından yetki sahibi kimselere götürselerdi, içlerinden haberin anlam ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı””“, Yüce Allah, kendilerinde hüküm çıkarma mahareti bulunan ve onlara havale edilen hususlarda bilgi sahibi olduklarına şahitlik ettiği kimseleri ulu'l-emr yapmıştır. Sonuçta böylelerinin, delillerden hüküm çıkarma ve din işlerini yürütmekle tanınan fakihler olduğu ortaya çıkmıştır”. Burada ayrıca fakihlerin, üzerinde ittifak ettikleri konularda isabet ettiklerine de işaret vardır, çünkü genel olarak onların ilim sahibi olduklarına şahitlikte bulunulmuştur. Cenâb-ı Hak'kın, “Siz ümmetin en hayırlısı oldunuz”? anlamındaki beyanı ile “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye, sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık””“ meâlindeki beyanı bunun hakkındadır. Sonra gerçeğe şahitlikte bulunma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma işi de âlimlere has kılınmıştır. Bununla, bu konudaki yetkinin âlimlere ait olduğu ortaya çıkmıştır. Âlimler bir şeyin emredildiği yahut yasaklandığı konusunda görüş birliğine vardıklarında bunun, Allah Teâlâ nezdinde böyle olduğu noktasında bir icmâ oluşur. Âlimlerin, bütün halk kitlesine ve onlardan sonra gelenlere gerçeğin şahidi, olmaları mümkündür. Hakkında icmâ olan işlerden biri de halk arasında mübtela olacak derecede cereyan edip insanlar tarafından yapılmakta olan ve (âlimler, devlet adamları gibi) özel kişiler nezdinde gizli kalma ihtimali olmayan işlerdir. Davranışlarını değiştirmedikleri ve başka bir davranışla karşılaşmadıkları müddetçe sözü edilen seçkinler nezdinde hüküm devam eder. [§] Askeri komutanlar, yönettikleri işler hakkında basiret sahibi olup dini hüküm ve fetvayı bildikleri sürece bu görevlerini sürdürmelidir, çünkü onlar yetki sahibi kılınmıştır. Biraz önce zikredilen kimselerin de âlimlerden ibaret olduğunu şu ilâhi beyan desteklemiştir: Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resülü'ne götürün. Herhangi bir problem ve ihtiyaç ortaya çıktığı takdirde, halkın konuyu ulu'l-emre götürme hakkının bulunduğu bu ilâhi beyanla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu meselenin âlimler arasındaki ilmi tartışmanın çerçevesine girdiği anlaşılmıştır. Bu husus, Şiilerin, âyette yer alan ulu'l-emrin, kendilerinin niteliklerini belirlediği imamdan ibaret olduğu, ayrıca ulu'l-emrin her türlü yöneticilerin ve benzerlerinin ulu'l-emir olduğunu ileri sürenlerin görüşlerini geçersiz kılar. Ulu'l-emir her türden ilim sahipleridir, tâ ki aralarında ilmi tartışma olabilsin. Oysa Şiilerin imamı tektir, ilmi tartışmanın da bir anlamı yoktur. İlmi tartışma ancak düşünmek, araştırmak ve görüş bildirmekle olur, usül ve furüu bilmeyen halk kesiminin bunda bir yeri yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
O'nu Allah'a ve peygamberine götürün. Bu ilâhi beyanın yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir topluluk şöyle demiştir: Sanki “bu konuda işi Allah'a ve Rasül'üne bırakın, içtihatla uğraşmayın. Nitekim Allah Teâlâ: “Bir şeyhakkında ihtilafa düştüğünüz zaman onun hükmü Yüce Allaha aittir”7 diye buyurmuştur. Bir de fikir ayrılığı Kitap ve Sünnet'te vukü bulmuştur; artık bu iki kaynaktan çözüm nasıl istenir, oysa ki tartışmalar bunun üzerine ortaya çıkmıştır! Bazıları da şöyle demiştir: İhtilaf, O'nu Allah'a ve Resülullah'a götürün meâlindeki ilâhi beyanın tevilinde vaki olmuştur; yani bu beyanın zâhirine götürün, tevil etmeyin, aksi takdirde ihtilafa düşersiniz, çünkü biraz öncesindeki anlaşmazlık tevil üzerine olmuştur. Başka bir grup âlim de şöyle demiştir: Bu durum Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde idi, tâ ki probleme aithükm ve gerçek ortaya çıksın. Dolayısıyla ulu'l-emrin tartıştıgı ve hiç bir kimsenin, açık bir çözüm olmaksızın beyanın zâhiri ile amel etme. si caiz değildir. [§]O günün mükellefleri için gerçeğin açıklanmasına ulaşmak imkân dâhilinde, işte onlar bu ilâhi beyanla emr olunmuştur. Bununla birlikte, insanların ihtiyaç duyduğu bütün hususların, yeterince beyan edilmediği bir dönemde, tartışma içinde olmak caizdir. Çünkü o dönem, şer'i hükümlerin ortaya çıkış zamanıydı, naslardan birinin diğerini yürürlükten kaldırma ve ahkâmın değiştirilme ihtimalinin bulunduğu dönemdi. Bu durumda ihtilaf halindeki müctehitlerin görüş ayrılığının çetin olmasının yanı sıra problemin aslına ait hükmün henüz gelmemiş bulunması şüphesi taşıdıkları ve meselenin hükmünü içeren nassın kendilerine ulaşmadığı da söylenebilir. Bu durumda sorunu, Allah'ın ve O'nun elçisi Muhammed aleyhisselâmın hükümlerine kıyas etmek gerekli olur. Ondan sonraya gelince, Cenâb-ı Hakk, olacağını bildiği bütün olayların esaslarını ilâhi beyanla tamamlamıştır. Çünkü bu ölçüde bir açıklama yapılmamış olsaydı üstesinden gelinmesi mümkün olmayan bir tartışma devam edip gider, o konuda herhangi bir hüküm vermek mümkün olmaz ve nastan temeli bulunan bir olayın hükmünün buna baş vurulmak suretiyle çözülebileceği bilinmezdi. Bunda ise risalet müessesesine ihtiyaç hissettiren bir durumun pekiştirilmesi mevcuttur”, Şu da var ki sahâbenin tamamı ve onlardan sonra günümüze kadar gelen âlimler, olaylar hakkında konuşmuş, bunun yanında o olaylarla ilgili nâzil olan bir delilin bulunmadığına dair hiçbirinden bir söz sâdır olmamıştır. İşte bu, her olayın temel delilinin açıklanmış olduğuna dair bir icmâ haline gelmiştir, artık bize düşen görev bu asılları araştırmaktan ibarettir. Nihâi gerçeği bilen Allah'tır.
ISJHükmün bir kimseye havale edilmesinin hareket noktası, onu bilen ve açıklama gücü bulunan kimseye havale edilmiş olmasıdır. Şayet amaç sadece tartışmaktan ibaretse meseleyi Allaha havale etmek ve o konuda içtihada hükmetmeyi bırakmak gerekir. Bu durumda da o meselenin hükmüne dair bilgi edinmek imkân dâhiline girmez; olsa olsa sözü edilen hükme ihtiyaç duyulmayan bir dönemde vukü bulur ki o da, kıyâmet günüdür. Bilindiği üzere şayet kişi, meseleyi Hz. Peygamber'e götürmüş olsa, Resülullah, onu her çirkin şeyin ve fesadın temeli olan sürekli kavgaya sebep teşkil edecek bir halde bırakmazdı. Allah Teâlâ'ya havale edilen konuda da durum aynıdır. Cenâb-ı Hak, meydana gelecek bütün olayları ve insanların muhtaç olduğu her şeyi bildiğine göre ortaya çıkan bütün problemler O'na havale edilir, O'nun da gereken hükmü vermesi lâzım gelir. Çünkü aziz ve celil olan Allah “onun hükmü Allah'a aittir” buyurmuştur. Şayet O, bu hususta hüküm vermemişse demek ki hüküm kendisine ait değilmiş, yani o konuda Allaha ait bir hüküm yok demektir. İşte ifade ettiğim şekilde bu hususlar beyâna dâhil olması gerekince, içtihat (yani ilâhi beyânın anlamına ulaşma çabası) gerekli olur.
Şimdi, eğer açık bir tartışma sırasında gerçeğin bilinmesine dair, muhtemel yorumlardan en doğrusu, delil aranmadan ortaya çıksaydı, anlaşmazlık meydana gelmezdi. Çünkü açık olan hüküm onların önündedir, delil olmadıkça hiç kimsenin onu bırakması ihtimal dâhilinde değildir. Ayrıca bütün yöneticilerin, o konuda tevil yapması suretiyle zâhir hükümden vazgeçmenin gereği ortaya çıkardı. Böylece o meseleye ait delilin istenen bir şey olduğu -şayet insaf sahibi ve düşünme kabiliyeti verilen kimseler iseler, ayrıca imamlardan bir fırkaya hüsn-i zanda bulunmaktan vazgeçen kimseden iseler- bu hükme vâkıf olurlar. [§]Çünkü bu kimselerin görüşü, olayların hepsinin kesin bilgi ile sabit olmasını gerektirir. Bu sebeple onlara ait hükümlerin naslarda bulunduğu ortaya çıkmıştır; nasların zâhir ile değil, mânalarla ilgili oluğu da.
Şunu da belirtmek gerekir ki birden fazla anlama ve farklı yorumlara açık olan naslarda, lafzın görünen anlamıyla amel etmek ümmet arasında tartışmalı bir husustur. Tartışma durumunda ise tercih edilebilecek delil veya yoruma döndürme emri vardır. Bu sebeple, doğruluğu sabit olmayan görüş veya delillere atıfta bulunmak isabetli değildir. Şöyle ki, görünen anlama bağlı hükümde, zâhir denilince dilin gerektirdiği anlam yahut da alışılagelen anlayış kastedilir. “Yüzlerinizi yıkayın” meâlindeki ilâhi beyan böyledir ki hangi şeyle yıkanırsa yıkansın, sözlükteki yıkama anlamı gerçekleşmiş olur. Ancak insanların kullanımında hangi şeyle yıkanılması adet ise o anlaşılır, böylece hitap da ona çevrilmiş olur; alışılmış olan zâhiri anlam dilde zâhir olan anlamdan önde tutulur; dile bağlı olarak verilen mânayı açıklayıcı bir delil oluncaya kadar alışılmış olan anlam devam eder. Yahut dilde kullanılan mânanın aynı zamanda mutad ise bu durumda benimsenen dil yerine geçer. Nihâi gerçeği bilen Allah'tır.
(Tekrar edelim bir delil olmaksızın anlaşılagelen anlamı tartışmak veya ondan vazgeçmek muhtemel değildir. Ancak elimde delili bulunan kimsenin görüşü bağlayıcı kabul edilir, ondan önceki uygulama ise terkedilir. Nihâi gerçeği bilen Allah'tır.
Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin. Bu ilâhi beyan hakkında üç farklı yorum yapılmıştır. Emrettiği şeylerde Allah'a, tebliğ ettiği şeylerde Resülullaha itaat edin. Farz kıldığı şeylerde Allaha itaat edin, Sünnet kıldığı hususlarda Resülullahia itaat edin. İndirdiği ve Kitap'ta beyan ettiği hususlarda Allaha itaat edin, açıklama yaptığı hususlarda Peygamber'e itaat edin. Dilde bilindiğine göre itaat, emredilene uymakla oluşur. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise emrettiği bütün hususlarda kendisine itaat edilmesi gereken bir kimsedir, evet bu hususta itaat edilmesi lazımdır. Onun emri -kendisine ait olduğu sabit olunca- JAllah Teâlâ'nın emridir, ona itaat Allaha itaattir. Onun beyanıyla husüsilik, umümilik ve nesih gibi hususlar oluşur; farz, edep gibi bütün hükümler onunla ortaya çıkar. Resülullah'ın dilinden çıkan beyan, tevil veya değiştirme Allah Teâlâ'nın sayesinde ondan çıkmıştır. Aziz ve celil olan Allah ile Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem arasında ayırım şüphe dogurabilir ve ayrılık vehmettirir, Allah Teâlâ kendisine muhalefette bulunacak bir elçi göndermekten pek yücedir. Yardım ve başarı ancak Allah sayesinde mümkündür.
Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir bu daha hayırlıdır. Yani Allaha ve peygambere götürmek daha hayırlıdır. Bu daha hayırlıdır, yani mümkün olduğu kadar anlaşıp birleşmek, ayrılıktan daha hayırlı ve övgüye daha layıktır. Sonuç bakımından en güzelidir, yani akıbet. Sonuç bakımından en güzelidir, haber bakımından en güzeldir. Hafsâ'nın mushafında “zâlike hayrun ve ahsenu sevâben” şeklindedir. İbn Abböâs'tan da: “zâlike hayrun ve ahsenu te'vilen” cümlesi hakkında: “Kur'ân tevil bakımından en güzel olandır” dediği rivayet edilmiştir.
---
Dipnotlar:
“Halbuki onu Resülullah'a ve aralarından yetki sahibi olan kimselere götürselerdi, içlerinden, haberin mâna ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı”. zaten sabit olmuştu. Ne var ki âyette zikredilen itaatler bir araya getirilmiştir, tâ ki devlet adamına itaat etmekle de Allah'a itaatin gerçekleştiği bilinmiş olsun. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. “Beyler! Bana çok önemli bir mektup gönderilmiş!” (en-Neml, 27/29; ayrıca bk. 32). “Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?” diye sordu!”. “Firavun, “Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum!”. “Âyette itaat emri vardır. İtaat ise ancak emri bilmekle gerçekleşir. Müminler, emir ve yasakları biliyordu, bu durum üstü kapalı da olsa emir ve yasaklardan ne kastedildiğine dair yol gösterir. Kâfirler ise böyle değildir. Çünkü akılla ibadetlerin keyfiyeti şeriata ait hükümler ve bunların miktarları bilinemez; her ne kadar nimetlere karşı şükretmenin gereği ve nankörlüğün haram oluşu genel olarak bilinse de. İşte bu sebeple hitap iman ehline yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 177a). 7358 “Hayır, rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. 7! Zikrettiğiyoruma, müellifin bu âyeti delil getirmesi açıktır. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) varlığı ile beraber, fıkhi istinbata (hüküm çıkarma) ihtiyaç yoktur. Anılan âyetin iniş sebebinin, savaş ve barış haberlerinin (gereksiz olarak) yayılması hakkında olduğu rivayet olunmuştur (bk. Taberi, el-Câmi'li-ahkâmi'l- Kurân, V, 181; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 600). Fakat âyetin iniş sebebine göz yummakla beraber, bu ihtimal âyetin mânası hakkında sözkonusudur. Buna göre “Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar” meâlindeki âyet, anılan âyetin kulla ilgisi meselenin sosyal yönüdür. 7? o “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız” (Âl-i İmrân, 3/110). Hz. Peygamberden sonra, nasların olayları açıkladığını kabul etmekte, elçiliğe ihtiyaç hissettiren anlamı vurgulamak sözkonusudur. Çünkü Allah'ın hükümlerini açıklamak için risalete ihtiyaç bulunur. Resülullah'tan sonra ortaya çıkan olayların hükmü dolaylı (tazammuni) yoldan açıklanmış olmazsa bu bir eksiklik olur ki, şârii bundan tenzih gerekir (muhakkık). 766 “İhtilafa düştüğünüz şeyin hükmü Allaha aittir”.
Nisa' 4:60
Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Kıssada anlatıldığına göre iki kişi arasında anlaşmazlık çıktı, biri münğfık diğeri ise Yahudi idi. Münâfık: Kâb b. el-Eşref'e gidelim, dedi. Yahudi ise. Muhammede gidelim, dedi. [§] Ardından aralarında hükmetmek için Hz. Peygamber'e gittiler, o da Yahudinin lehinde, münâfıkın aleyhine hüküm verdi. Dışarı çıktıklarında münâfık kişi Yahudi'ye, Ömer b. Hattâb'a gidelim, davamızı ona götürelim, dedi. Beraber ona gittiler. Yahudi Hz. Ömer'e “Biz davamızı Muhammede götürdük, benim lehime hüküm verdi. Bu ise Muhammed'in hükmüne razı olmuyor, senin hükmüne razı olacağını düşünüyor, aramızda hüküm ver” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) münâfığa: “öyle mi?” dedi, o da: “evet” diye cevap verdi. Ömer, az bekleyin, yanınıza çıkacağım deyip eve girdi. Kılıcını kuşanıp çıktı ve münâfığın boynunu vurdu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğüt'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu halde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar”.
Tâğüt hakkında denildi ki O, Kâb b. Eşref'tir. Yine denildi ki bir kâhinin adıdır. Tâğüt, kâfir demektir, yorumu da yapılmıştır. Aslında Tâğüt Allah'tan başka ibadet edilen her şeydir. Yüce Allah'ın şu beyanı da benzer yorumu taşır: “Öyleyse nasıl olur da önceden yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince hemen yemin ederek... Yani nifak sahipleri “O (münâfık) hâkime başvurmakla iyilik etmekten ve arayı bulmaktan başka bir şey istemedi” diye Allah'a yemin ederek geldiler”. Yani münâfıklar gelip muhâkeme olmaktan, “Biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik” diye yemin ediyorlar”, (Hz. Peygamber'in Nübüvvetine Dair Delil (JBu âyet-i kerimede Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risaletini ispatlayan delil vardır. Şöyle ki Muhâkemeleşmek istiyorlar, meâlindeki ilâhi beyan onların muhâkeme olmaya niyet ettikleri, fakat bunun henüz oluşmadığı anlamına gelir. Resülullah ise bu durumu onlara haber vermiştir. Onlar da Hz. Muhammed'in bu durumdan, ancak Allah'ın bildirmesi sayesinde haberdar olduğunu anlamışlardır. Fakat şiddetli inatları ve dik kafalılıkları sebebiyle ona tâbi olmadılar.
Onu tanımamaları kendilerine emredildiği halde. Tâğütu tanımamakla emrolunmuşlardı, şu beyanda olduğu gibi: “Kim tâğütu tanımayıp Allaha inanırsa kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır”.
Şeytan da onları büsbütün saptırmanın yollarını arıyor. Yani şey. tan büsbütün sapmaları için onlara amellerini süslüyor, yani onlar ebediyen hidâyete dönmezler. Burada onların bu hal üzere öleceklerinin haber verilmesi mevcuttur, nitekim böyle de olmuştur. Bu beyan hidâyete erme ümidini ortadan kaldırma konumundadır. Haktan uzak yahut haktan uzun mesafede; ikisi de aynı sonuca varır.
EYLEM İDİZ SE İNŞ İs ŞİŞ GL İLE öğle
---
Dipnotlar:
landırmış ve hadisin isnadında bulunan İbn Lehia'nın zayıf bir ravi olduğunu kaydetmiştir (bk. İbn Kesir, Tefsir, 1, 522). Hâfız İbn Hacer de şöyle demiştir: “Bu isnat her ne kadar zayıf ise de Mücahid tarikiyle kuvvetlenmiştir” (İbn Hacer, Fethu'l-bâri, V, 38). “Başlarına bir felaket gelince hemen “Biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik” diye yemin ederek sana gelirler!”. Müellif birkaç satır sonra 62. âyetin tefsirinde şöyle der: “Hz. Ömer, bu münâfık adamı öldürünce münâfıklar Resülullaha geldiler ve ‘münåfık iyilikten, yani senden sıkıntıyı gidermek amacıyla hafifletme ve kolaylaştırmaktan, hayra ve doğru olana ulaşmaktan başka bir şey istemedi” diye Allah'a yemin etmiştir. 7! o Müellif 62. âyeti tefsir ederken birkaç satır sonrasında şöyle diyor: “Hz. Ömer, o münâfık kişiyi öldürünce, münâfıklar Resülullah'a gelerek, o münğfıkın iyilik yapmak ve arayı bulmaktan başka bir şey kasdetmediğine dair yemin ediyorlar. Yani o senin yükünü hafifletmek ve sana kolaylık sağlamakla üzerinden yükü kaldırmak, hayır ve doğru olanı başarmak için yapmıştır”
Nisa' 4:61
Onlara “Allah'ın indirdiğine ve peygamberine gelin” denildiği zaman. Yani onlara “Allah'ın Kitab'ında indirdiği hükme gelin” denildiği zaman. Ve peygambere. Yani Resülullah'ın emrine ve Sünnet'ine. Mündfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün. “Sudüd” sözlükte yüz çevirmek, “sad” ise engellemek anlamına gelir”. Kisâi, bu kelimeyi iki şekilde okumuştur: Sâd harfinin kesresi “yesıddüne” ve zammesi ile “yesuddüne”. Hafsâ'nın mushafında ise şöyledir: (w! Jpi Ji yali, ŞAN Eyes lly lay İLE Oya yi i): “Kâfirleri ve münğfıkları Allah'ın indirdiğine davet ettiğin vakit münğgfıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün”
IE o epi 2 U das as eşi a PEE
Nisa' 4:62
Bu âyet-i kerimenin, yukarıda (61. âyette) zikredilen hususların tamamlayıcısı mahiyetinde olması muhtemeldir. Şöyle ki Hz. Ömer (r.a.), o münğfık kişiyi öldürdüğü zaman, münâfıklar Hz. Peygambere gelmek ve yemin etmek suretiyle şöyle demişlerdir: Bu adam iyilik etmekten, yani senden sıkıntıyı gidermek amacıyla yükünü hafifletmek ve kolaylaştırmaktan, hayır ve doğru olanı bulmaktan başka bir şey istemediler” demişlerdi. Başka bir yoruma göre âyet, münğfıkların, Dırâr Mescidi'ni inşa etmeleriyle ilgili olarak nâzil olmuştur7”, Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bunlar “Bizim iyilikten başka 73 İbn Manzür, Lisânu'l-Arab, “1.” md.
774 Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, V, 265.
hiçbir kasdımız yok’ diye de mutlaka yemin ederler””, yine tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin, başlarına gelen her türlü musibet ve felaket hakkında nâzil olmuş bulunması da ihtimal dâhilindedir, çünkü onlar bu durumlarda Resülullah'a gelerek ondan özür diliyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu konuda şöyle buyurmuştur: “Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: 'Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize, sizin durumunuzu bildirdi”. Şu sebeple ki münâfıklar ganimet vb. menfaatler umdukları yere yöneliyorlardı. Eğer müminlerin sıkıntıya ve yenilgiye maruz kalacaklarını görürlerse Jonlara yöneliyor, tamahlarından dolayı onlarla beraber olduklarını söylüyor, uyum gösteriyor ve “Biz kesinlikle sizinle birlikteyiz” diyorlardı. Şayet kâfirlerin sıkıntı ve yenilgi ile karşılaştıklarını görürlerse onlara uyum gösteriyorlardı; şu âyet-i kerimede beyan edildiği üzere: “Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih nasip olursa ‘Biz sizinle beraber değil miydik? derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, ‘Size üstünlük sağlayıp sizi müminlerden korumadık mı? derler”. Bu onların her zamanki adetiydi.
Biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik. Bu ilâhi beyan çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Denildi ki “biz yalnızca senin için hafifletmek ve kolaylaştırmak istedik” demektir. Denildi ki münğfıklar: “Biz onun hakemliğine başvurduk, eğer başarılı olsaydı ne âlâ, yoksa sana müracaat edecektik”, dediler. Burada kâfiri hakem tayin etmenin ve onun önünde muhâkeme olmanın bâtıl olduğuna işaret vardır. Bu, bizim fakihlerimiz için kesin bir delildir. Nihâi gerçeği bilen Allah'tır.
“Biz iyilik etmek ve arayı bulmaktan başka bir şey istememiştik” Denildi ki senin için bir hafifletme ve kolaylaştırma olsun diye. Şayet o, başarılı olursa ne âlâ, olmazsa iyilik etmek ve arayı bulmak için sana müracaat ederiz; umulur ki, Peygamber ve ashâbı önünde muhâkeme olmak münâfıkları İslâmiyete dönmeye sevk eder. Yine denildi ki “İyilik etmek” bize iyilik eder ve mallarının DENE eb Çİ Jis
---
Dipnotlar:
artanıyle bize lütufta bulunurlar. Yine denildi ki “tevfik” mallarının artan kısmıyla. Bir de “tevfiken doğruyu, demektir. 75 “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, müminler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resülüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar ‘Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok’ diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şahitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdır”.
Nisa' 4:63
Onlar, Allah'ın kalplerindekini, nifâkı ve yeminlerine muhalefetlerini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, bu defa onları cezalandırma. Onlara de ki bunun benzerini ikinci defa yaparsanız sizi cezalandırırım. [§]Bu ifadenin tehdit niteliğinde olma ihtimali de vardır, yani sen onları cezalandırma, Allah Teâlâ onların cezasını verir.
Ve onlara durumları hakkında etkili söz söyle. Denildi ki “Onları öyle tehdit et ki bunun benzerine döndükleri takdirde cezalandırılsın”. Ayrıca şöyle de denildi: Bu konuda onları delili benimsemeye mecbur et, dönüş yaptıkları takdirde kendilerini cezalandır.
VAR LII eği ZARE p N ALL IE çiş
Nisa' 4:64
[İlâhi İlim ve İradenin Kapsamı]
Biz her bir peygamberi, Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Allah'ın izniyle meâlindeki beyan farklı anlamlara gelebilir. Denildi ki Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi, yani dilemesiyle, denildi ki Allah'ın ilmiyle. Allah'ın izniyle, “Allah'ın dilemesiyle” şeklinde anlayanlara göre anlam şöyledir: Peygamber aleyhisselâma itaat eden, ancak Allah'ın dilemesiyle itaat etmiştir. Yine Resülullah'a asi olan Allah'ın dilemesiyle asi olur. Hülasa Resül-i Ekreme itaat edenin itaati de isyan edenin isyanı da, bunların hepsi Allah'ın dilemesiyledir. Allah'ın izniyle beyanını O'nun ilmi ile tevil eden ise şöyle demektedir: Allah kendisine itaat edeni de isyan edeni de bilir. Yani bütün bunlar ancak O'nun ilmiyle olur, yoksa dünyadaki hükümdârların işlerinde olduğu gibi, Allah'ın gafleti yahut hatası sebebiyle değildir. Dünyadaki hükümdârların karşılaştıkları isyan ve muhalefet hareketleri, onların gafletleri ve sonuçlarıyla ilgili yanılmaktan dolayı başlarına gelir. Allah Teâlâ ise peygamberleri gönderdiğinde, onlara itaat ve isyan edileceğini bilerek göndermiştir. Şu var ki herhangi birinin itaatinin kendisine fayda, isyanının da zarar getirmeyeceği hikmetine bağlı olarak bunu yapmıştır. Bunların fayda ve zararları faillerine aittir.
Biz her bir peygamberi sırf kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Bu ilâhi beyanın şöyle yorumlandığı belirtilmiştir: “Cenâb-ı Hak önceki ümmetlere gönderdiği peygamberi, başka bir şey için değil sadece ona itaat etmeleri için göndermiştir. Peki, siz kendinize gönderilen Peygambere itaati terk ettiniz?” “Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için O, insanlara, gönderdiği her peygambere itaat etmelerini emretmiştir, fakat onlardan bazıları ona itaat etmiş, bir kısmı da etmemiştir.
(JMütezile mensupları, Cenâb-ı Hak'kın, Biz her peygamberi, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik meâlindeki beyanı hakkında şöyle demiştir: Allah Teâlâ peygamberleri, sadece kendilerine itaat edilmek üzere gönderdiğini haber vermiştir, oysa ki itaat edilmeyen peygamberler de vardır. Aziz ve celil olan Allah'ın, yapılmasını ve olmasını dilediği işlerin bulunduğunu, fakat haber verdiği şeklinde vukü bulmadığını nasıl olur da bilmezsiniz, halbuki kendilerine itaat edilmeyen peygamberler gelip geçmiştir.
Mütezile mensuplarına şöyle cevap verilmiştir: Allah'ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Yani onun dilemesi ile. Allah'ın itaat edilmesini dilediği peygamberlere itaat edilmiştir, itaat edilmemesini istediklerine ise edilmemiştir. Bunun gibi itaat edileceğini bildiği peygamberi bunun için göndermiş ve ona itaat edilmiştir; itaat edilmeyeceğini bildiğine ise itaat edilmemiştir. Bir elçi, eğer iş onun üzerine yürüsün diye bir emri tebliğ etmekle görevli olarak gönderilmişse bu isabetlidir. Fakat itaat edilsin diye, bir emirle gönderilen elçiye itaat edilmemesi caiz değildir.
Allah'ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için (gönderdik). Denilmiştir ki Allah'ın emriyle, ki bunun açıklaması biraz önce geçmişti. Yine denildi ki “Allah'ın dilemesi ile itaat edilmek üzere, Allah'ın dilediği herkes peygamberine itaat eder. Şöyle de denilmiştir: Allah'ın ilmi ile; bu, itaat edecegini bildiği kimse hakkındadır, çünkü Allah Teâlâ'nın, itaati vukü bulmayacak kimseyi itaatkâr diye bilmesi mümkün değildir.
Bu konuda Mütezile şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, Peygamberi, itaat edilmek üzere gönderdiğini haber vermiştir, fakat ona herkes inanmamıştır. Peki, bütün muhatapları peygambere itaat etmese de Allah Teâlâ'nın itaati dilemesinin ne sakıncası vardır?
Biz şöyle dedik: Yüce Allah, Allah'ın izniyle itaat edilmesi için. Burada izin, yukarıda ifade edilen anlamlara yönelir. Bu anlamlara göre ise ifadenin anlamı başkası değil, sadece itaat edecek kimseler tarafından itaat edilmesi demek olur. Dolayısıyla durum iddia edilene uygun olmuştur. Bu husus, Allah Teâlâ'nın şu beyanında olduğu gibidir: )“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım””. Bilindiği üzere yaratılanlardan küçük yaşta olanlar ibadet etmezler. Dolayısıyla bu haber, her konuda değil, varlık itibariyle özel bir husustadır. İlâhi iradenin durumu da bunun gibidir, herkeste değil, kimde bulunuyorsa ondadır. İrade, kimde varsa onda bilinir, bu da herkese degil, bazı kimselere râci olur. Meşieti, dilemek anlamında (Allah'ın) izin vermesi de bunun gibidir. Nihâi gerçeği bilen Allah'tır.
Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde. Yani zulümlerinin sonucunun kendilerine vardığını bildikleri zaman. Çünkü zulüm, bir şeyi, ait olmadıgı yere koymak demektir, onlar da kendilerini ait olmadıkları yere koymuştur. Bu sebeple kendilerini tanımayınca yaratıcılarını da tanıyamazlar.
(Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde) gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileselerdi. Yani teslim olmuş, senden başkasının önünde muhâkeme olmaktan tövbe etmiş, senin hükmüne razı olmuş bulundukları halden, pişman olarak sana gelseler ve Peygamber de onlar için mağfiret dileseydi yani peygamber onlar için şefaatçi olsaydı elbette Allah'ı, ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulacaklardı, yani O'nu tövbelerini kabul edici bulacaklardı.
YALİN İLİ ELİ a EZE gel Balja
Nisa' 4:65
65. Tp Gl andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”
Hayır, rabbine andolsun ki... iman etmiş olmazlar. Denildi ki hayır anlamındaki “felâ” kelimesi bağlantı edatıdır. Kur'ân'da yer alıp Cenâb-ı Hak'kın yemin ettiği her âyette durum aynıdır, hepsi bağlantı (sıla) edatıdır. “Bu beldeye yemin ederim”; “Kıyâmet gününe yemin ederim”™ ve benzeri. Yüce Allah sanki söyle buyurmuştur: “Rabbine yemin ederim ki onlar iman etmiş olmazlar” Denildi ki Hayır! Rabbine andolsun anlamına gelen beyandaki bu edât, sıla ile ilgili olmayıp ) daha önce geçen kelâmı olumsuz kılmak ve ona karşı çıkmak için kullanılır. Kişinin “lâ vellâhi”, yani “hayır vallahi” sözünde olduğu gibi burada “lâ” daha önce geçen sözleri olumsuzlamak için gelen bir ifadedir. Burada da durum aynıdır. Bu âyet-i kerimede, ayrıca Hz. Muhammed'in diğer insanlara yönelik üstünlüğüne işaret vardır. Çünkü söz ve ifade bir kişiye yönelik olunca kendisine saygı göstermek ve söyleneni ona tahsis etme konumunda bulunur. Şavet bir gruba yönelik olursa Allah Teâlâ hakkında olur; şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Mescitler yalnız Allah'ındır”; “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur” “ ve benzeri.
Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususnda seni hakem kılmadıkça. Aslında Resülullah'ın verdiği hükme razı olmadıkça demektir. Yoksa âyetin kendisi -bazıları onu hakem belirlemeseler bile- kendisi hakemdi. Binaenaleyh bu ilâhi bevan onun hükümedici olmadığı anlamına gelmez. En doğrusunu Allah bilir. Aralarında çıkan anlaşmazlık hususnda seni hakem yapmadıkça. Yani senin hükmüne ve verdiğin karara razı olmadıkça. Aralarında çıkan anlaşmazlıkta. Yani aralarında ihtilafa düştükleri ve tartıştıkları konularda. Sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe. Denildi ki “harecen”, yani “sıkıntı” darlık çekmedikçe. Denildi ki aralarında verdiğin hükmün hak olduğu hususnda şüpheye düşmedikçe. Yine denildi ki: “harec” günah demektir.
[İman - Kalp İlişkisi]
Şunu da belirtmek gerekir ki bu âyet-i kerimede, imanın kalp yoluyla gerçekleştiğinin işareti bulunmaktadır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak “... verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın...” buyurmaktadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette “Allah kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir” buyurmaktadır. Burada O, hem göğüs darlığı, hem de kalpleri anlamına gelen “enfusihim” kavramlarını zikretmiştir. Bunların ikisi de aynı anlama gelir.
313 (SYine görmez misin ki Allah Teâlâ başka bir âyette: “kalpleri inanmadığı halde” buyumuştur. Bu tür âyetler Kerrâmiye” mezhebinin görüşlerini reddetmektedir. Çünkü Yüce Allah: Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın... buyurmuştur. Kerrâmiyye mensupları ise “hayır onlar iman ediyor”, demektedirler”. Onlara şöyle denilmelidir: Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?
Denildi ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, aralarında tartışan ve aralarında hüküm vermesi için tâğüta müracaat eden Yahudi ile bir münâfık hakkında inmiştir. Yine denildi ki bu âyet, aralarında su konusunda anlaşmazlık bulunan Ensar'dan biri ile Zübeyr b. Avvam'ın durumu hakkında inmiştir. Bunlar Resülullah aleyhisselâmın huzuruna çıkıp konuyu anlatmışlar. O da Zübeyre: “Sen sulamanı yap sonra suyu komşuna bırak” buyurdu. Sözü edilen kişi buna kızmış. Bunun üzerine Hayır, rabbine andolsunki... iman etmiş olmazlar âyeti inmiştir”. Fakat biz olayın nasıl olduğunu ve kimler hakkında vukü bulduğunu bilmemekteyiz. Şunu da belirtmeliyiz ki Hz. Peygamberden şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Hiç bir kimse beni kendisinden, ailesinden, çocuğundan, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz”, Sonra da içlerinde, yani kalplerinde, verdiğin hükümden hiçbir sıkıntı, yani senin verdiğin hükmün hak olduğu hususunda şüpheden arınmış bulmadıkça ve boyun eğip teslim olmadıkça. Yani onların lehine ve aleyhine senin verdiğin hükme teslim olmadıkça demektir.
Soga ye İZİN KLİŞE Gİ gl Gİ Şiş Kóbe gais ki n İYİ (5167. “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesnâ bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem daha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştırıcı olurdu.”
Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesnâ bunu yapmazlardı. Ebü Bekir radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Yâ Resülullah! Şavet bu âvet bizim hakkımızda inmiş olsaydı, şüphe yok ki ben kendimden ve ev halkımdan başlardım” Bunun üzerine O şöyle buyurdu: “Bu senin dini değerlere bağlılığının diğerlerinkinden, imanının da diğer insanların imanından daha üstün oluşundandır” Hasan-ı Basriden şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âvet inince, Ensar'dan biri şöyle demiştir: “Vallahi şayet bu, üzerimize vazılmış bir farz olsaydı elbette kendimizi öldürürdük”. Resülullah da şöyle buvurmuştur: “Muhammed'in canını kudret elinde bulunan Allaha yemin ederim ki, Ensar'dan olan bazı kişilerin kalplerindeki iman sarsılmayan dağlardan daha kuvvetli bir şekilde yerleşmiştir””.
Eğer onlara emretmiş olsaydık. Bunlar Yahudilerdir, fakat bunlarla Müsâ aleyhisselâmın arkadaşları kastedildiği gibi, Araplar da kastedilir”. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) ve onunla birlikte bir topluluğun şöyle dediği nakledilir: “Vallahi Allah bunu emretseydi biz de muhakkak yapardık (kendimizi öldürürdük). Böylece bunu bize emretmeyen Allah'a hamdolsun. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İman, müminlerin kalplerinde sarsılmaz dağlardan daha sabittir”. Âlimler, âyette zikredilen insanların kendilerini öldürmesi hususunda farklı görüşlere sahip olmuşlarıdır. Bazı âlimler, herkesin kendisini öldürmesinin, bazıları ise birbirlerini öldürmelerinin emredilmiş olduğunu savunmuştur. Herkesin kendisini öldürmesi iki açıdan muhtemel değildir: Birincisi, onun çok zor bir ibadet olduğu ve hiç kimsenin buna tahammül edemeyeceğidir. Nitekim “Allah, insana sadece kaldırabileceği bir şeyi yükler” meâlindeki ilâhi beyan Cenâb-ı Hak'kın, güç yetirilemeyecek sorumlulukları insanlara yüklemediğini haber vermektedir””. İkincisi, bu emirde insan neslinin ortadan kaldırılması ve yaratmanın özellikle yok edilme gayesine bağlı kalmasıdır. Halbuki insanları tek bu gayeye bağlı olarak olarak yaratmanın hiçbir hikmeti yoktur.
Pek azı müstesnâ bunu yapmazlardı. Denildi ki bunlar Abdullah b. Mesüd, Ammâr, Filan ve filan kişilerdir. Ancak bu görüşün sahih olup olmadığını bilmemekteyiz. Şayet Cenâb-ı Hak'kın kendinizi öldürün meâlindeki beyanı birbirilerini öldürmek şeklinde olsaydı, o zaman onlar düşmanla savaşmak, evlerinden çıkmak ve hicret etmekle emrolunurlardı. Zaten Allah Teâlâ, az bir kısmı müstesnâ, bunu yapmayacaklarını haber vermiştir.
Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi onlar için hayırlı olurdu. Bunun iki şekilde anlaşılma ihtimali vardır. Şayet İslâm adına emredilen şeyi ve itaati yapmış olsalardı, elbette bu onlar için hayırlı olurdu. Bir de nefislerini öldürmek üzerlerine farz olsa ve onlar da emredileni yapsalardı, âhirette onlar için hayırlı olurdu. “Ve eşedde tesbiten” ifadesi hakkında denildi ki gerçekten; yine denildi ki dünyada gerçekleştirmek için. Verilen öğüdü, yani Kur'ândan kendilerine verilen öğüt. “Lekâne hayrenlehum”, yani dünyada iken onlar için hayırlı olurdu. “Ve eşedde tesbiten” (65 azi;) yani Allah'ın emrini tasdik etmesi açısından.
---
Dipnotlar:
78 Bunlar Muhammed b. Kerrâma uyanlardır. İmam Eş'âri, onları Mürcie'den saymıştır. Onların, Allah'ı cisim olarak nitelemeye kadar giden görüşleri vardır (bk. Eş'âri, Makâlâtü'lİslâmiyyin, 141; Bağdâdi, el-Fark beyne'l-fırak, 202; Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, 1, 108). Çünkü Yüce Allah: “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe inanmış olmazlar” buyuruyor. Oysa onlar: “belki inanıyorlar” demektedirler. 8 Taberi, Câmi'u'kbeyân, V, 158. 70 Müellif, Cenâb-ı Hak'kın şu beyanına işaret ediyor olmalıdır: Yüce Allah'ın: “Müsâ kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir; böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O'dur” âyetine işaret ediyor olsa gerektir.
Nisa' 4:66
65. Tp Gl andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”
Hayır, rabbine andolsun ki... iman etmiş olmazlar. Denildi ki hayır anlamındaki “felâ” kelimesi bağlantı edatıdır. Kur'ân'da yer alıp Cenâb-ı Hak'kın yemin ettiği her âyette durum aynıdır, hepsi bağlantı (sıla) edatıdır. “Bu beldeye yemin ederim”; “Kıyâmet gününe yemin ederim”™ ve benzeri. Yüce Allah sanki söyle buyurmuştur: “Rabbine yemin ederim ki onlar iman etmiş olmazlar” Denildi ki Hayır! Rabbine andolsun anlamına gelen beyandaki bu edât, sıla ile ilgili olmayıp ) daha önce geçen kelâmı olumsuz kılmak ve ona karşı çıkmak için kullanılır. Kişinin “lâ vellâhi”, yani “hayır vallahi” sözünde olduğu gibi burada “lâ” daha önce geçen sözleri olumsuzlamak için gelen bir ifadedir. Burada da durum aynıdır. Bu âyet-i kerimede, ayrıca Hz. Muhammed'in diğer insanlara yönelik üstünlüğüne işaret vardır. Çünkü söz ve ifade bir kişiye yönelik olunca kendisine saygı göstermek ve söyleneni ona tahsis etme konumunda bulunur. Şavet bir gruba yönelik olursa Allah Teâlâ hakkında olur; şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Mescitler yalnız Allah'ındır”; “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur” “ ve benzeri.
Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususnda seni hakem kılmadıkça. Aslında Resülullah'ın verdiği hükme razı olmadıkça demektir. Yoksa âyetin kendisi -bazıları onu hakem belirlemeseler bile- kendisi hakemdi. Binaenaleyh bu ilâhi bevan onun hükümedici olmadığı anlamına gelmez. En doğrusunu Allah bilir. Aralarında çıkan anlaşmazlık hususnda seni hakem yapmadıkça. Yani senin hükmüne ve verdiğin karara razı olmadıkça. Aralarında çıkan anlaşmazlıkta. Yani aralarında ihtilafa düştükleri ve tartıştıkları konularda. Sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe. Denildi ki “harecen”, yani “sıkıntı” darlık çekmedikçe. Denildi ki aralarında verdiğin hükmün hak olduğu hususnda şüpheye düşmedikçe. Yine denildi ki: “harec” günah demektir.
[İman - Kalp İlişkisi]
Şunu da belirtmek gerekir ki bu âyet-i kerimede, imanın kalp yoluyla gerçekleştiğinin işareti bulunmaktadır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak “... verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın...” buyurmaktadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette “Allah kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir” buyurmaktadır. Burada O, hem göğüs darlığı, hem de kalpleri anlamına gelen “enfusihim” kavramlarını zikretmiştir. Bunların ikisi de aynı anlama gelir.
313 (SYine görmez misin ki Allah Teâlâ başka bir âyette: “kalpleri inanmadığı halde” buyumuştur. Bu tür âyetler Kerrâmiye” mezhebinin görüşlerini reddetmektedir. Çünkü Yüce Allah: Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın... buyurmuştur. Kerrâmiyye mensupları ise “hayır onlar iman ediyor”, demektedirler”. Onlara şöyle denilmelidir: Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?
Denildi ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, aralarında tartışan ve aralarında hüküm vermesi için tâğüta müracaat eden Yahudi ile bir münâfık hakkında inmiştir. Yine denildi ki bu âyet, aralarında su konusunda anlaşmazlık bulunan Ensar'dan biri ile Zübeyr b. Avvam'ın durumu hakkında inmiştir. Bunlar Resülullah aleyhisselâmın huzuruna çıkıp konuyu anlatmışlar. O da Zübeyre: “Sen sulamanı yap sonra suyu komşuna bırak” buyurdu. Sözü edilen kişi buna kızmış. Bunun üzerine Hayır, rabbine andolsunki... iman etmiş olmazlar âyeti inmiştir”. Fakat biz olayın nasıl olduğunu ve kimler hakkında vukü bulduğunu bilmemekteyiz. Şunu da belirtmeliyiz ki Hz. Peygamberden şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Hiç bir kimse beni kendisinden, ailesinden, çocuğundan, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz”, Sonra da içlerinde, yani kalplerinde, verdiğin hükümden hiçbir sıkıntı, yani senin verdiğin hükmün hak olduğu hususunda şüpheden arınmış bulmadıkça ve boyun eğip teslim olmadıkça. Yani onların lehine ve aleyhine senin verdiğin hükme teslim olmadıkça demektir.
Soga ye İZİN KLİŞE Gİ gl Gİ Şiş Kóbe gais ki n İYİ (5167. “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesnâ bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem daha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştırıcı olurdu.”
Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesnâ bunu yapmazlardı. Ebü Bekir radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Yâ Resülullah! Şavet bu âvet bizim hakkımızda inmiş olsaydı, şüphe yok ki ben kendimden ve ev halkımdan başlardım” Bunun üzerine O şöyle buyurdu: “Bu senin dini değerlere bağlılığının diğerlerinkinden, imanının da diğer insanların imanından daha üstün oluşundandır” Hasan-ı Basriden şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âvet inince, Ensar'dan biri şöyle demiştir: “Vallahi şayet bu, üzerimize vazılmış bir farz olsaydı elbette kendimizi öldürürdük”. Resülullah da şöyle buvurmuştur: “Muhammed'in canını kudret elinde bulunan Allaha yemin ederim ki, Ensar'dan olan bazı kişilerin kalplerindeki iman sarsılmayan dağlardan daha kuvvetli bir şekilde yerleşmiştir””.
Eğer onlara emretmiş olsaydık. Bunlar Yahudilerdir, fakat bunlarla Müsâ aleyhisselâmın arkadaşları kastedildiği gibi, Araplar da kastedilir”. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) ve onunla birlikte bir topluluğun şöyle dediği nakledilir: “Vallahi Allah bunu emretseydi biz de muhakkak yapardık (kendimizi öldürürdük). Böylece bunu bize emretmeyen Allah'a hamdolsun. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İman, müminlerin kalplerinde sarsılmaz dağlardan daha sabittir”. Âlimler, âyette zikredilen insanların kendilerini öldürmesi hususunda farklı görüşlere sahip olmuşlarıdır. Bazı âlimler, herkesin kendisini öldürmesinin, bazıları ise birbirlerini öldürmelerinin emredilmiş olduğunu savunmuştur. Herkesin kendisini öldürmesi iki açıdan muhtemel değildir: Birincisi, onun çok zor bir ibadet olduğu ve hiç kimsenin buna tahammül edemeyeceğidir. Nitekim “Allah, insana sadece kaldırabileceği bir şeyi yükler” meâlindeki ilâhi beyan Cenâb-ı Hak'kın, güç yetirilemeyecek sorumlulukları insanlara yüklemediğini haber vermektedir””. İkincisi, bu emirde insan neslinin ortadan kaldırılması ve yaratmanın özellikle yok edilme gayesine bağlı kalmasıdır. Halbuki insanları tek bu gayeye bağlı olarak olarak yaratmanın hiçbir hikmeti yoktur.
Pek azı müstesnâ bunu yapmazlardı. Denildi ki bunlar Abdullah b. Mesüd, Ammâr, Filan ve filan kişilerdir. Ancak bu görüşün sahih olup olmadığını bilmemekteyiz. Şayet Cenâb-ı Hak'kın kendinizi öldürün meâlindeki beyanı birbirilerini öldürmek şeklinde olsaydı, o zaman onlar düşmanla savaşmak, evlerinden çıkmak ve hicret etmekle emrolunurlardı. Zaten Allah Teâlâ, az bir kısmı müstesnâ, bunu yapmayacaklarını haber vermiştir.
Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi onlar için hayırlı olurdu. Bunun iki şekilde anlaşılma ihtimali vardır. Şayet İslâm adına emredilen şeyi ve itaati yapmış olsalardı, elbette bu onlar için hayırlı olurdu. Bir de nefislerini öldürmek üzerlerine farz olsa ve onlar da emredileni yapsalardı, âhirette onlar için hayırlı olurdu. “Ve eşedde tesbiten” ifadesi hakkında denildi ki gerçekten; yine denildi ki dünyada gerçekleştirmek için. Verilen öğüdü, yani Kur'ândan kendilerine verilen öğüt. “Lekâne hayrenlehum”, yani dünyada iken onlar için hayırlı olurdu. “Ve eşedde tesbiten” (65 azi;) yani Allah'ın emrini tasdik etmesi açısından.
---
Dipnotlar:
78 Bunlar Muhammed b. Kerrâma uyanlardır. İmam Eş'âri, onları Mürcie'den saymıştır. Onların, Allah'ı cisim olarak nitelemeye kadar giden görüşleri vardır (bk. Eş'âri, Makâlâtü'lİslâmiyyin, 141; Bağdâdi, el-Fark beyne'l-fırak, 202; Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, 1, 108). Çünkü Yüce Allah: “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe inanmış olmazlar” buyuruyor. Oysa onlar: “belki inanıyorlar” demektedirler. 8 Taberi, Câmi'u'kbeyân, V, 158. 70 Müellif, Cenâb-ı Hak'kın şu beyanına işaret ediyor olmalıdır: Yüce Allah'ın: “Müsâ kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir; böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O'dur” âyetine işaret ediyor olsa gerektir.
Nisa' 4:67
67. “Ozaman elbette kendilerine nezdimizden büyük bir mükâfat verirBu ilâhi beyanın iki mânaya ihtimali vardır: Âhirette büyük bir mükâfat; dünyada büyük bir mükğfat; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz onun işin kolayına yönlendiririz”.
68. “Ve onları doğru yola eriştirirdik.” 316 Yani Allah kullarını doğru yola iletendir.
a pis d ağ debi, iyii la) yağ
Nisa' 4:68
67. “Ozaman elbette kendilerine nezdimizden büyük bir mükâfat verirBu ilâhi beyanın iki mânaya ihtimali vardır: Âhirette büyük bir mükâfat; dünyada büyük bir mükğfat; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz onun işin kolayına yönlendiririz”.
68. “Ve onları doğru yola eriştirirdik.” 316 Yani Allah kullarını doğru yola iletendir.
a pis d ağ debi, iyii la) yağ
Nisa' 4:69
Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddiklar, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdirler. Bir kıssada şöyle rivavet edilmiştir: Bir kişi Hz. Peygamber'in huzuruna gelip ağladı ve şöyle dedi: “Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allaha yemin ederim ki seni kendimden, evladımdan ve ailemden daha çok seviyorum. Seni hatırladığımda yanına gelip sana bakmazsam öleceğimi zannediyorum. Aklıma benim ölümüm ve senin ölümün geldi, bunun yanında cennetteki makamımı düşündüm, sen diğer peygamberlerle yükselirsin. Ben cennete girersem senin makamının aşağılarında kalırım. Öldüğümde senden ayrılacağımı düşündüm ve ağladım. Hz. Peygamber (s.a.) ona hiçbir cevap vermedi. Bunun ardından Cenâb-ı Hak şu âyeti indirdi: Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddiklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler. Resül-i Ekrem (s.a.): “Bana o kişiyi çağırın” buyurdu. Kendisine “Müjdeler olsun sana” dedikten sonra ona, bu âyeti ona okudu”. Nakledildi ki: Hz. Peygamber (s.a.), birgün ashâbından birilerine gitti ve onları üzgün bir şekilde gördü. Bunu üzerine “Neyiniz var, yüzünüzü ve renginizi değiştiren nedir?” diye sordu. Onlar da şöyle dediler: “Yâ Resülullah! Biz ne hastayız ne de bir ağrımız var. [§]Fakat seni görmez, seninle buluşmazsak çok özlüyor ve şiddetli yalnızlık hissediyoruz. Bu gördüğün halimiz bundandır. Bir de âhiretten söz edip seni orada görememekten korkuyoruz”. Bunun üzerine; Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddiklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler” âyeti nâzil oldu. Âyetin nüzül sebebi bu sayılanlardan hiçbirinin olmama ihtimali de var. Fakat şu açılardan da bakılabilir: Birincisi, Yahudiler, diğer inkârcılar ve Resül-i Ekreme eziyet edip onun çağrısını kabulde ve ona itaatte inatlaşanlar, müslüman olup Peygambere itaat etseler bile yaptıkları bu tövbenin kabul olunmayacağını ve Hz. peygambere eziyet etmeyip ona itaat etmekten geri durmayanların derecesine ulaşamayacaklarını zannetmişlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Allah'a ve Peygambere itaat etmesi halinde, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddiklar, şehitler ve salih kişilerle beraber olacağını ve sanki itaati hiç terk etmemiş gibi olacağını haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim bir âyette Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır””. Yine muhtemeldir ki müminler itaat ettiklerinde cennette kendilerine dünyada verilenlerin aynısının verileceğini haber alınca, orada birbirlerine uzak olacakları için bir araya gelip buluşamayacaklarını zannetmişlerdir. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, onların cennette bir araya geleceklerini haber vermiştir, çünkü bu, dünya hayatında en büyük ve en değerli bir nimettir. Yine muhtemeldir ki âyet-i kerimenin bir nüzül sebebi yoktur ve doğrudan bir mesaj konumundadır. Yani kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddiklar, şehitler ve salih kimselerle -başka başka yerlerde değil- tek bir mekânda olurlar. Bu son olarak söylenenler sanki daha isabetlidir, çünkü onlar, itaat çağrısına icabet ettiler. En doğrusunu Allah bilir.
318 JSıddiklar lafzı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler şöyle demiştir: “Peygamberler'in, onların yaptıkları eğitim öğretim ve her türlü hayır ve itaat faaliyetlerinde onlara uyanlar ve izleyenlerdir””. Yine denildi ki sıddiklar. Hz. Peygamber'in (s.a.) kendilerini Allah'ın dinine ilk davet ettiği zaman ve kendisini ilk gördüklerinde onu tasdik eden kimselerdir”?.
Şehitler hakkında, “Allah yolunda öldürülen kimsedir” denilmiştir. Yine denildi ki “şehit, Allah'ın dinini koruyan kimsedir”. Şöyle, denilmiştir: Sıddiklar, şehitler ve sâlihler, bu üçünün anlamı aynıdır.
İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Sıddiklar, peygamberlere yetişip onları tasdik edenlerdir. Ebü Zer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sıddiklar mümin kimselerdir. Denildi ki Sıddiklar, Allah'ın kendilerini tasdikle lütuflandırdığı, peygamberleri tasdik etmede öne geçenlerdir. Şehitler, Allah'ın kendilerine şehit olmaları şeklinde lütufta bulunduğu kimselerdir. Sâlihler de cennet ehli olan müminlerdir.
---
Dipnotlar:
78 Yaniinsanlarabilgi öğretmek, cehaletlerini izale etmek, hayra ve Allah'ın emirlerine itaate çağırmak gibi peygamberlerin yaptıkları her amel demektir. Onlar peygamberlere ulaşıp onları tasdik edenlerdir. Ebü Zer'in şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Onlar sıddiklar, onlar müminlerdir. Denildi ki onlar sıddiklardir.
Nisa' 4:70
Bu âyet mükğfatın Allah'ın bir lütfu olduğunu gösterir, çünkü daha önce Allah tarafından, iyilikleri yapanlara nimetler ve üstünlükler lütfedilmiştir; böylece onların, Allah'a olan itaatleri şükür yerine geçer; yoksa bunu yapmak O'nun için zorunlu bir şey değildir. Nitekim cennete de ancak Allah'ın rahmeti ve lütfu ile girilir. Bu lütuf Allah'tandır. Yani Allah'ın kendilerine verdiği nimetler O'nun bir lütuf ve keremidir. Bu lütuf Allah'tandır. Yani kullar arasındaki güzel uyum da Allah'ın bir lütfudur.
Bu âyet-i kerime “aslah”“ taraftarı olan Mütezile mensuplarının görüşünü reddetmektedir. Çünkü sözü edilen fiiller Allah'ın nimeti, lütuf ve keremi sayesinde kulun O'na yaklaşmasından ibarettir. Kul, Allah'ın lütfu ile sevaba hak kazanmıştır. Bu lütuf Allah'tandır. Şunu bilmek gerekir ki zorunlu olmadığı bir şeyi vermek demektir. Verilmesi zorunlu olan bir şeyi vermek, dildeki kullanım ve âdet bakımından lütuf değildir. Şu da var ki Allah'ın lütuf ve ihsanı, kulların kazandığı hayırlara dönüşür, )böylece, Mütezile'nin görüşü bâtıl olur. Şu da var ki Allah Teâlâ'nın biraz önce sözü edilen lütfu veya benzeri kâfire yönelik olur mu yoksa olmaz mı? Şayet Allah'tan ise kâfir, yaptığı iyilik sebebiyle herhangi bir lütfe hak kazanamaz, çünkü Allah bu konumu diğer insanlara vermiştir; kâfir bununla herhangi bir derece veya rütbeye ulaşamaz. Böylece kâfirlerin kendisinden olmayan bir şeye kaynaklık etmiş bulunur. Bununla sabit olmuştur ki kul için dinde en faydalı olan şey konusunda” Allah'ın üzerinde herhangi bir hak yoktur. Çünkü bunu tasavvur etmek lütfun anlamını ortadan kaldırır. Şayet Cenâb-ı Hak mümine verdiğinin benzerini kâfire vermemişse bu onlara göre (Mütezile) Allah'ın müminlere has bir yardımıdır. Nitekim O, aslahta kul aleyhine olan bazı şeylere engel olmuştur. Bu ise Mütezile'ye göre cimriliktir. Allah Teâlâ, onların yaptığı nitelemelerden yücedir, beridir. Eğer bu lütuf, sevap konumunda ise Allah'ın sevap verme hakkına sahip olduğuna işaret eder, dolayısıyla kulu hakkında verdiği sevap lütuf olur. Kullarının itaatına ve Resülü'ne uymasına Allah'ın razı olmamasına ihtimal yoktur. Dolayısıyla burada kulun yaptıklarına razı olmanın kastedilmediği ortaya çıkmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Bilen olarak Allah yeter. Denildi ki âhireti ve sevabını bilen olarak yeter anlamındadır. Yine denildi ki Allah'ın âhirette bu gruplara vâdettiği hayırları bilen olarak yeter.
yas İLİ Nİ Eği gk çiz İeali ği
Nisa' 4:71
Ey iman edenler! Tedbirinizi alın. Denildi ki silah türünden hazırlığınızı yapın demektir. Yine denildi ki Tedbirinizi alın, düşmana karşı korunmaya vesile olan her türden tedbirinizi alın demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın”; “Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için hazırlık yapabilirlerdi”. [§]Her ne kadar Yüce Allah, onlarla savaşma emri olmaksızın mümin dostlarına yardım etmeye ve düşmanı yenilgiye uğratmaya muktedir ise de, düşmana karşı hazırlanmayı emretmiş düşmanla karşılaşmadan önce, onun için hazırlık yapmaksızın Allaha tevekkül etmeyi yasaklamıştır. Çünkü bunda, Allah'ın müminleri sınadığı bir mihnet (imtihan) vardır. Bunun sonucu olarak kendilerine, düşmana karşı hazırlanmayı ve silahlarını hazırlamayı emretmiştir. Bunlar düşmanla karşılaşmadan hazırlanacak vasıtalardır. Bu ilâhi beyanda düşmanla karşılaşmadan önce onlardan korunma amacıyla savaş taktiklerini öğrenme işareti vardır. Bunda ayrıca mali güç (kesb) elde etme işareti bulunmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ müminlere cihadı farz kılmış ve onlara düşmandan korunmak için hazırlanmayı emretmiştir. Bunun sonucu ancak mali imkânla ulaşılır. En doğrusunu Allah bilir.
Ey iman edenler! Tedbirinizi alın. Yani düşmanlarınızdan korunacağınız tedbiri alın. Düşmana karşı korunacak şeyler birkaç türlüdür: Silahlar, binalar, karşılaşınca savaşmak, sebat etmek, aziz ve celil olan Allah'ı zikretmek bunlardandır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sebat ediniz ve Allahı çokça anınız”, Bu âyette düşmanla karşılaşmadan önce hazırlık yapmaya dair emir vardır. Şu âyetler bu hususu desteklemektedir: “Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için hazırlık yapabilirlerdi”9, “Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın”““. İhtiyaç ortaya çıkmadan önce hazırlık yapılmasının emredilmesi, ortaya çıkacak ihtiyaçlar için mali imkân sağlamanın (kesb) caiz olduğuna delil oluşturur. Bu ihtiyaçlar için yapılan hazırlık da dünyaya rağbet etme konumunda değildir. Çünkü hazırlık yapmak gevşeklik anlamına gelmediği gibi tevekkülü terketmek de sayılmaz. Şu da var ki açlık ve beşeri ihtiyaçlar kesin, düşmanla karşılaşmak ise ihtimal çerçevesindedir. Bütün güç ve kudret yüce ulu Allaha aittir.
Savaşa ya ayrı ayrı bölükler halinde çıkın veya hep birlikte çıkın. Denildi ki “sübât” bölükler halinde demektir. Veya hep birlikte çıkın, yani ordu halinde. Denildi ki sübât fırkalar halinde demektir. Veya hep birlikte çıkın, yani toplu bir şekilde. Savaşa ayrı bölükler halinde çıkın, yani küçük gruplar halinde. Veya hep birlikte çıkın, bevanındaki “cemian” kelimesi, İbn Abbâs'tan gelen rivayette kelime “zahfen” şeklinde karşılanmıştır, yani düşmana sinsi sinsi sirayet eden ordu. Denildi ki sübât kelimesi Arapçada iki, üç ve çoğunluk mânasına gelir. Buradaki anlamı “çok veya az bölükler halinde savaşa çıkın” şeklindedir. Bu yorumlarda anlatılanlarda tek tek, cemaat halinde ve gruplar ölçüsünde düşmana karşı çıkma emrine işaret etmek sözkonusudur. En doğrusunu Allah bilir.
Savaşa ayrı bölükler halinde çıkın. Yani bölük bölük çıkmanız istendiğinde bu şekilde savaşa çıkın demektir. Bilindiği üzere savaşanların görevi kendilerini savunmaktır, bu sebeple âyetin “şöyle veya böyle savaşa çıkın” anlamında olması muhtemeldir; yani hepinizin veya bir kısmınızın savaşa çağrılması halinde savaşa çıkın demektir. Burada belirleme yapmaksızın, bir kısmının bu görevi yerine getirmesinin, hepsinin yerini tutacağına işaret vardır. Bazan savaşa çıkmak, savaşabilecek herkese farz olur, nihayet yeterince çıkanla durum açıklığa kavuşur. [§] Bu, genelde bilinen, fakat belirli bir şekilde bilinmeyen farzlar, yahut haram olduğu açık olup belirli bir şekilde haram kılınan şey veya davranışın bilinmediği haramlar gibidir. Bir de kendisine haramdan sakınma sorumluluğu yüklenen ve bütün farzları yerine getirmesi istenen kimse gibidir, tâ ki üzerindeki sorumluluktan kurtulsun. Şimdi, savunma konusunda, savaşa çıkanlarla yetinmek galip zanla yeterli görünce, savaşa çıkma sorumluluğu diğerlerinin sorumluluğundan düşer. Şayet düşmeyecek olsaydı, devlet başkanı bazı kimseleri savaşa çağırmakla yetinemezdi. Allah Teâlâ'nın şu iki beyanı, bunun delilini oluşturur: “(Ne var ki) müminlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir...”7 “Kâfirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın... Savaşta asıl olan onun bir gerekçe ile farz olmasıdır. Gerekçe ortadan kalktığında devam etmesi caiz değildir. Şu da var ki bir ülkedeki bütün müslümanların bir sebeple savaşa çıkması, diğer yönlerden avret yerini göstermek olur. Bunun için bir yönden yapılan savaş çağrısı için, herkesin savaşa çıkmasının teklif edilmesine ihtimal yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Savaşa ya ayrı bölükler halinde çıkın veya hep birlikte çıkın. Bu ilâhi beyan cihadın, müslümanlardan bir kısmının yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden düşen bir farz-ı kifâye olduğunu gösterir. Çünkü Allah Teâlâ savaşa ya ayrı bölükler halinde çıkın veya hep birlikte çıkın buyurmuş ve gruplar halinde savaşa çıkmayı emretmiştir. Şayet bir kısmının savaşa çıkmasıyla diğerlerinin sorumluluğu düşmeseydi, bu emrin bir anlamı olmazdı. Âyetin tevili -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: “Size savaşa çıkın” denildiğinde ya ayrı bölükler halinde çıkın veya hep birlikte çıkın.
ÜN gaii 35 İĞ a İZLİ OG ZİLİ yal aÓ
---
Dipnotlar:
88 “Ey inananlar! Bir grup ile karşılaştığınız zaman sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız” (el-
Nisa' 4:72
72-73. “İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Eğer başınıza bir felaket gelirse, “Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım” der.
Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse, sanki sizinle onun arasında bir yakınlık olmamış gibi, “Keşke onlarla beraber olup ben de büyük bir kazanç elde etseydim” der.”
İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Bu âyette “içinizden” lafzının bir kaç anlama gelme ihtimali vardır: “Görünüşte sizden” anlamına gelebilir. “Hüküm bakımından sizden” anlamına da ihtimali vardır. Yine J “iddia açısından sizden olanlar” anlamına da ihtimali olur. Çünkü onlar gerçekte müminlerden olmamakla birlikte onlardan olduklarını iddia eder ve gerçekte öyle olmasalar da müminlere uyum gösterirlerdi. Pek ağırdan alır. Denildi ki münâfıklar insanları cihada gitmekten geciktiriyor, kendileri de geri kalıyorlardı. Nitekim bu durum şu âyette de ifade edilmektedir: “İçinizden engelleyicilere ve size karşı nekeslik içindeki arkadaşlarına, “Bize katılın” diyenleri Allah çok iyi bilmektedir. Zaten bunların pek azı savaşa gelir”. Bu hususu sır olarak gizliyor ve onu içlerinde saklıyorlardı. Aziz ve celil olan Allah bu durumu Peygamberi'ne bildirdi ki münğfıklar, onun bu hususa, Allah'ın bildirmesiyle vâkıf olduğunu anlasınlar. Burada Hz. Muhammed'in risaletinin ispatına yönelik delil vardır.
Eğer başınıza bir felaket gelirse, “Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım” der. Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse, sanki sizinle onun arasında bir yakınlık olmamış gibi... Bu âyette takdim-tehir vardır. Sanki sizinle onun arasında bir yakınlık yokmuş gibi, sizin başınıza bir musibet geldiğinde sevinir ve mutlu olur. Çünkü kendisiyle bir diğeri arasında sevgi bağı bulunan kimseye musibet geldiğinde kişi üzüntü ve elem hisseder. Cenâb-ı Hak, müminlere bir musibet geldiğinde sözü edilen münâfıklar -sanki aralarında hiçbir sevgi ve sohbetin bulunmadığı kimselermiş gibi- üzülmeyip sevinirler. Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse yani fetih ganimetinden bir pay erişirse Keşke onlarla beraber olup ben de büyük bir kazanç elde etseydim der, yani ganimetten büyük bir pay alsaydım derler. Eğer başınıza bir felaket gelirse, ‘Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım” der. Bu, yalanlayıcı ve düşmanın belasına sevinen kimsenin sözüdür. Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse... bu da haset eden kimsenin sözüdür. Bu yorum Katâde'nin yorumudur”. (ŞJİçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Yani savaşa gitmekten geri kalırlar. Eğer başınıza bir felaket gelirse, yani hayattan veya düşmandan başınıza bir zorluk ve bir bela gelirse ‘Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım' der.
Nisa' 4:73
72-73. “İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Eğer başınıza bir felaket gelirse, “Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım” der.
Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse, sanki sizinle onun arasında bir yakınlık olmamış gibi, “Keşke onlarla beraber olup ben de büyük bir kazanç elde etseydim” der.”
İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Bu âyette “içinizden” lafzının bir kaç anlama gelme ihtimali vardır: “Görünüşte sizden” anlamına gelebilir. “Hüküm bakımından sizden” anlamına da ihtimali vardır. Yine J “iddia açısından sizden olanlar” anlamına da ihtimali olur. Çünkü onlar gerçekte müminlerden olmamakla birlikte onlardan olduklarını iddia eder ve gerçekte öyle olmasalar da müminlere uyum gösterirlerdi. Pek ağırdan alır. Denildi ki münâfıklar insanları cihada gitmekten geciktiriyor, kendileri de geri kalıyorlardı. Nitekim bu durum şu âyette de ifade edilmektedir: “İçinizden engelleyicilere ve size karşı nekeslik içindeki arkadaşlarına, “Bize katılın” diyenleri Allah çok iyi bilmektedir. Zaten bunların pek azı savaşa gelir”. Bu hususu sır olarak gizliyor ve onu içlerinde saklıyorlardı. Aziz ve celil olan Allah bu durumu Peygamberi'ne bildirdi ki münğfıklar, onun bu hususa, Allah'ın bildirmesiyle vâkıf olduğunu anlasınlar. Burada Hz. Muhammed'in risaletinin ispatına yönelik delil vardır.
Eğer başınıza bir felaket gelirse, “Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım” der. Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse, sanki sizinle onun arasında bir yakınlık olmamış gibi... Bu âyette takdim-tehir vardır. Sanki sizinle onun arasında bir yakınlık yokmuş gibi, sizin başınıza bir musibet geldiğinde sevinir ve mutlu olur. Çünkü kendisiyle bir diğeri arasında sevgi bağı bulunan kimseye musibet geldiğinde kişi üzüntü ve elem hisseder. Cenâb-ı Hak, müminlere bir musibet geldiğinde sözü edilen münâfıklar -sanki aralarında hiçbir sevgi ve sohbetin bulunmadığı kimselermiş gibi- üzülmeyip sevinirler. Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse yani fetih ganimetinden bir pay erişirse Keşke onlarla beraber olup ben de büyük bir kazanç elde etseydim der, yani ganimetten büyük bir pay alsaydım derler. Eğer başınıza bir felaket gelirse, ‘Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım” der. Bu, yalanlayıcı ve düşmanın belasına sevinen kimsenin sözüdür. Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse... bu da haset eden kimsenin sözüdür. Bu yorum Katâde'nin yorumudur”. (ŞJİçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Yani savaşa gitmekten geri kalırlar. Eğer başınıza bir felaket gelirse, yani hayattan veya düşmandan başınıza bir zorluk ve bir bela gelirse ‘Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım' der.
Nisa' 4:74
O halde, dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Sanki Allah Teâlâ -en doğrusunu Allah bilir ya- münâfıkları savaşa çıkmaktan yasaklamış gibidir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şayet Allah, seni onlardan bir toplulukla tekrar karşılaştırır da başka bir sefere çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: “Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız”"!, Müminlere de savaşa çıkmalarını emretmiştir, çünkü O, şöyle buyurmuştur: O halde, dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Müminler âhiret karşılığında dünya hayatını satan kimselerdir. Allah yolunda. Denildi ki “Allah'ın dinini ortaya çıkarma yolunda” Yine denildi ki Allaha itaatte bulunma ve O'nun dostlarına yardım etme yolunda anlamına gelir.
Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükğfat vereceğiz. Bu ilâhi beyanda, canını feda etmese veya esir düşmese de, Allah yolunda adanması vacip olan şeylerin en üstünü, yani malını ve canını feda eden kimseye, bedelinin kendisine verilmesini hak ettiğine işaret vardır. Çünkü Allah Teâlâ âyet-i kerimede: Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse diye buyurmuştur. Yüce Allah, bu yolda canı telef olmayan kimseye, canı telef olan kadar sevap ve karşılık vermiştir. [§]Çünkü mücahit kişi, savaşta galip gelince nefsi telef olmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak'kın şu beyanı da aynı şeyi destekler: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılı. O, savaşan, fakat öldürülmeyene mükâfat vermiştir. Bu husus bizim bazı meselelerimize açıklık getirir. Bunlargında cennet vermek üzere satın almıştır dan biri şudur: Kadın, cinselliğini kocasına teslim etmesi gereken zamanda bu işi yaparsa, koca cinsel ilişkide bulunmasa bile mehir ücretinin tamamına hak kazanır. Bu meselelerden biri de şudur: Satıcı, malını müşteriye teslim edince müşteri malı fiilen almasa bile mal teslim edilmiş sayılır. Bunun gibi, öğle namazını evinde kılan kimse, ardından cumaya gitse öğle namazını iptal etmiş sayılır. Çünkü onun cuma namazına çıkma zorunluluğu vardı, dolayısıyla bu namaza çıkmakla, fiilen kılmaya başlamasa bile, teşebbüste bulunmuş sayılır. Tıpkı kendini, aziz ve celil olan Allah'a feda edip teslim eden kimse, bu davranışa vâdedilen mükğfata (ıvaz) hak kazanması gibi. Buna göre, tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin sonuna sözkonusu edilen “büyük mükâfat”, buna hak kazanana teslim edilmiş sayılır, fiilen almış bulunmasa bile. Bu durum, namazda beşinci rekata kalkmak ya da umrevi bitirmeden Arafat'a yönelmek gibi değildir. Çünkü bunların önce başladıkları ibadeti tamamlamaları, sonra Arafat'a yönelmeleri yahut beşinci rek'ate kalkmaları gerekir, bu ise henüz gerçekleşmemiştir"?. ( Kadına, satıcıya ve cuma günü öğle namazını evinde kılan kimseye gelince bunların hak sahiplerine haklarını teslim etmeli ve bu konuda bütün güçlerini sarf etmelidir. İşte âvet-i kerimenin son kısmını tefsir edişimiz de buna benzer. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette şu yorum da vardır: Yüce Allah, her ne kadar canların ve malların hepsi, gerçekte kendisine ait olsa da kullarına, kendisi hak sahibi değilmiş gibi, fazilet ve ihsan ehli muamelesinde bulunmuştur; kendisinin hiçbir hakkı yokmuş gibi. Şöyle ki, onlara cihadı farz kılmış ve buna karşılık bir ödül koymuştur. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Allah yolunda savaşıp da öldürülen yahut galip gelenlere büyük ecir vereceğiz; “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin, canları ve malları karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”", canlarında ve mallarında hiçbir hakkı yokmuş gibi, oysa ki bunlar gerçekte O'na aittir ve bundan dolayı kendilerine değerli bir karşılık ve büyük mükâfat vâdetmiştir.
---
Dipnotlar:
8D “Bu mesele “ettehiyyâtü”yü bitirip selâm vermeden beşinci rekâta kalkmak gibi değildir, çünkü namaz kılan kişi farzı bitirmiş değildir. Umre yapan da böyledir: Umresini tamamlamadan Arafat'a yönelirse, hac işleriyle meşgul olmak suretiyle umreyi bitirmiş olamaz. Zira her ikisin üzerine gerekli olan, bulundukları ibadeti tamamladıktan sonra da başka bir ibadetle meşgul olmaktır. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu'tTe'vilât, vr. 180b; Medine nüshası, vr. 204b).
Nisa' 4:75
Size ne oldu da Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Yine: “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda seferber olun” denilince”. Bu tür beyanlar önceki ikmallerden dolayı söylenir. Bununla beraber iman niteliği onlarda mevcuttur, cihat da kendilerine farzdı. Bu durum büyük günah işleyenleri iman dairesinden çıkaranların görüşünü reddeder. Size ne oldu da Allah yolunda... ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Size ne oldu da Allah yolunda ve çaresizler uğrunda...“. Kisâiden de böyle bir yorum nakledilmiştir. Bu âyette, müslümanların üzerine, esirlerini kâfirlerin elinden kurtarmalarının gerekli oluşunun delili bulunmaktadır; mal, savaş ve diğer yollardan hangisine güç yetirirlerse. [§]Bunu yapmak onlar üzerine farzdır ve zulüm altında kalanları zâlimlerin ellerinde bırakmamak inananların kesin bir görevidir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? Bu âyette şu hususa da işaret vardır: Aklı eren çağda iseler, küçüklerin İslâm'ı (kabul etmeleri) İslâm'dır, inkârları de küfürdür. Çünkü Yüce Allah: “Ve'l-vildânu” buyurmuştur. Büyük olan erkek ve kadınlara vildan değil, belki erkek ve kadınların küçükleri, küçük kız, küçük oğlan denilir. Çünkü Allah müminleri kâfirlerin ellerinde bırakmaları sebebiyle sitemde bulunmuştur. Şayet onlar kâfirlerin evlatları hükmünde olsaydı, kendilerini kâfirlerin ellerinde bırakma sebebiyle ayıplama ve sitemde bulunmanın bir anlamı olmazdı, çünkü kâfirlerin çocuklarını onların ellerinde bırakmaktan dolayı kendilerine sitem yapılmamıştır. Bu da şunu göstermektedir ki o çocuklar müslüman oldukları için müminlere sitem gelmiştir. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanı bunun gibidir: “Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler “Ne işte idiniz?” dediler, (onlar) “O yerde zayıf görülenlerden idik” cevabını verdiler. Melekler ise “Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir”. Sonra Allah Teâlâ ezilenleri (mustazaf) istisnâ ederek şöyle buyurmuştur: “Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar (yani) çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar müstesnâdır”", Eğer çocukların imanı iman, inkârı da inkâr olmasaydı, onları şu sözü edilenlerden istisnâ etmenin de, anılan tehditten çıkarmanın da bir anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Rabbimiz, bizi bu şehirden çıkar. Onlar Allah Teâlâdan, kendilerini o şehirden çıkarmalarını istediler, oysa ki şunu bilivorlardı ki Cenâb-ı Hak, bizzat çıkarmayı üstlenmeyecek, belki bunu, o işte kendilerine yardımcı olacak bir kavim eliyle yapacaktı. Yüce Allah'ın bu işte bir fiil ve etkisinin var olduğunu onlar bilmiş, fakat Mütezile mensupları bilememiştir. Bu durum Mütezile'nin konuyla ilgili görüşlerini çürümektedir. Başarıya ulaştırmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Halkı zâlim olan. Denildi ki halkı müşrik olan. Yine denildi ki İslâm ülkesine çıkmalarına ve hicret etmelerine engel olan her zâlimdir.
(JBize katından bir yardımcı yolla. Yani dinimiz konusunda dost olan bizi müşriklerden kurtaran bir dost. Şöyle de denebilir: Müşrikleri bizden uzaklaştırıp engelleyecek. Veli ve nasir kelimelerini birden fazla yerde zikrettik. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
815 “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda seferber olun” denilince yerinize çakılıp kaldınız; yoksa âhiretten vazgeçip de dünya hayatıyla yetinmeye razı mı oldunuz? Halbuki dünya hayatının sağladığı fayda âhiretinkine göre pek azdır”.
Nisa' 4:76
İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Allah'ın yolu -daha önce de belirttiğimiz gibi- Allah Teâlâ'nın insanlara girmelerini emrettiği yoldur.
İnanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. İbn Abbâs şöyle demiştir: Burada tâğüt şeytanın kendisidir, çünkü, kendi yolunda yürümeyi insanlara emreden ve buna çağıran O'dur. Bu âyette, kâfirlere cihat, namaz, zekât ve diğer ibadetlerin yerine getirilmesinin emredilmediğe dair delil vardır. Çünkü Allah şunu haber vermiştir ki onlar, savaşacak olsalar şeytanın yolunda savaşırlar, namaz kılsalar yine şeytan için kılarlar, diğer ibadetler de böyle. Fakat onlara önce, yapacakları ibadetin Allah yoluna girmesini sağlayacak şeyi yapmaları emredilir ki o, imandır. Bu düşünce, kâfirin de namaz, zekât ve diğer ibadetlerle mükellef olduğunu ve bunlarla emrolunduklarını söyleyenlere ait görüşün yanlışlığını kanıtlamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Bu ilâhi beyan buradaki tâğütun şeytan olduğunu gösterir. Allah'tan başka tapınılan herşey tâğüttur, Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır. Şeytanın tuzağı, yani onun hilesi daima zayıftır, Allah sizin yardımcınız olunca. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah size yardım ederse, size galip gelecek yoktur”!. Şeytanın tuzağı zayıftır. Çünkü O, kendine çağırmak ve insanlara emretmekten başka bir şey yapamaz, bu da onun zayıf olmasından kaynaklanır. Şeytan savaşmaya ve zarar vermeye teşebbüs edemez. Onun yapacağı şey sadece işaret etmek ve çağırmaktır. [§]Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Aslında benim sizi zorlayıcı gücüm yoktu; benim yaptığım sadece çağrıda bulunmaktan ibarettir”, Şayet, Yüce Allah, Şeytanın tuzağı zayıftır, diye nasıl buyurdu, oysa şeytan sebebiyle insanların çoğu mahvolmuştur?, diye bir itiraz yapılırsa şu cevap verilir: “En doğrusunu Allah bilir ya bu birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi, şeytanın hilesi Allaha sığınan kimse için zayıf olur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer şeytandan bir fitneleme seni dürtüklerse hemen Allaha sığın!”!, Şeytan ancak kendisine ve çağırdığı kötülüklere meyleden kimselere karşı güçlü olur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler... sonra ellerinden geleni artlarına koymazlar”.
İkincisi, şeytan Rabbine yönelen, her halinde O'nu anan ve işlerini O'na havale eden kimselere karşı zayıf olur. Buna mukabil, onu dost kabul eden ve şeytanın vereceği işarete yönelen kimse, işte böylesi onu kendisine hâkim kılar, nefsani arzularında kendisini tercih etmesi ve kötü duygularının ona meyletmesi sebebiyle. Bu, Yüce Allah'ın, “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerinedayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz” meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibidir. Cenâb-ı Hak, onu vesvese veren sinsi şeytan diye nitelemiştir, çünkü Allah'ı anmaya fit sokar, Allah'tan gafil olunca da vesvese verir, işte onun sultası bu sebeple olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Üçüncüsü, şeytan zorlama ve kuvvet kullanma, mallar ve bedenler üzerinde zarar verme imkânına sahip değildir, o zayıf bir varlıktır. En doğrusunu Allah bilir.
Dördüncüsü, “kâne daifen” beyanı “Allah'ın yardımı ve desteği olunca zayıf olmasıdır” demektir. En doğrusunu Allah bilir. [§]Bu beyanın şuna da ihtimali vardır: Şayet görünse ve şeytan olduğu bilinse zayıftır, fakat ona aldananın, şeytan aldatması ve tuzağı olduğunu bilmemesinden ötürü kuvvetli olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
İŞLİ a BİS İİİ © SE o EA Ğİ İİİ ERESI pey İİ BAİN ENİ
---
Dipnotlar:
“Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler. Şeytan dostları (müşrikler) onları azgınlığa sürükler. Sonra ellerinden geleni artlarına komazlar”.
Nisa' 4:77
77. “Kendilerine, “Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin” denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca bir de gördün ki, içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar da, “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın, bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı?” diyorlar. Onlara de ki: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size zerre kadar haksızlık edilmez.”
Kendilerine, “Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin” denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca. Bu âyetin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki âyet, İsrâiloğulları hakkında inmiştir?, Bu da Yüce Allah'ın, Bakara süresinde zikrettiği şu âyettir: “Müsâdan sonra İsrâiloğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi? Savaş onlara farz kılınınca da, içlerinden azı müstesnâ yüz çeviriverdiler” cümlesine kadar. Bir görüşe göre bu âyet, Resülullah'ın (s.a.) ashâbından oluşan müminler hakkında inmiştir. Onlar, müşriklerden çok eziyet çektikleri için Mekkelilere karşı gizlice savaşmak konusunda izin istediler. Bunun üzerine: Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin meâlindeki âyet indi. Yani Resülullah (s.a.) onlara: Savaşmakla emr olunmadım, buyurdu ve onlara savaşmayı yasakladı. Fakat daha sonra savaş farz kılınıp onunla emredilince bundan hoşlanmadılar, Şu ilâhi beyan onu anlatmaktadır: Sonra onlara savaş farz kılınınca bir de gördün ki, içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar. Şöyle de denilmiştir: Hz. Peygamber ile beraber savaşan münâfıklar hakkında inmiştir.
331 [ ]Allab’tan korkar gibi insanlardan korkarlar. Yani münâfıklar, müminlerin Allah'tan korkması gibi insanlardan korkarlar, Yahut daha şiddetli bir şekilde korkarlar, yani şu ilâhi beyandaki anlatım şekli gibi: “Allah’tan Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 171; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 594.
başka tanrı edindikleri varlıkları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler”. Şayet âyet müminler hakkında ise yorumu şöyle olur: Müminlerin savaşa gitmekte insanlardan korkmaları ölüm hakkında Allah'tan korkmaları gibidir veya daha fazla korkarlar. Çünkü savaşmanın korkusu daha fazla ve etkisi daha süratlidir. En doğrusunu Allah bilir.
Kendilerine, “Elinizi savaştan çekin” denilen kimseleri görmedin mi? Âlimler bu ilâhi beyan hakkında farklı yorumlar yapmışlardır. Bir kısmı bu beyanı, “Kendi peygamberlerine: bize bir hükümdar gönder””, diyen İsrâiloğullarının durumundan haber verme niteliğinde kabul etmiştir. İsrâiloğulları, hükümdara karşı savaşmaları yasaklanınca o konuda izin verilmesini temenni etmişler ve bunun sebebini sormuşlardır. Ne var ki içlerinden bazıları itaatten yüz çevirmişlerdir. Buna mukabil, iman sahibi kimseler savaşmayı arzu etmişlerdir; şu ilâhi beyanda zikredildiği üzere: “Gerçek şu ki ölümle karşılaşmadan önce onu istiyordunuz; işte şimdi onu apaçık görmektesiniz”!, Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette belirttiğim hususlarla uyarıldılar, tâ ki huzur ve sükünu benimsesinler, buna mukabil şiddet taşıyan meşakkatı temenni edip de önceki insanları sevkettiği felakete bunları da sevketmesin. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Rabbinizden âfiyet isteyin. Ama karşılaşmaya mecbur olduğunuzda üzerlerine atılın”?. Yahut da Yüce Allah'ın bilgisinde, onlara emir vermek vardı; bu sebeple kendilerine öldürülenlerin ve onların başına gelenlerin bilgisi haber verildi ki onların yaptıkları fiilleri yapmasınlar. En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerimede Allah'tan korkar gibi insanlardan korkma hususu şu ilâhi beyanda da mevcuttur: “İnananlar nehri geçince “Bugün Câlüt'a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok” dediler”, meâlindeki kıssanın tamamına kadar”, Denildi ki âyet, Hz. Peygambere (s.a.) sordukları bir soru ve onun verdiği cevap, sonra da âyetin sonunda belirtilen şekilde yaptığı hitap hakkında inmiştir. Ancak bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyet Resülullah'ı tasdik edenler hakkında idi, fakat durum onlara zor gelmişti, tıpkı Huneyn ve Uhud savaşları gibi; nihâyet Yüce Allah onlara yardım etti, lütfu ve keremi ile sıkıntılarını giderdi. Allah Teâlâ'nın “Gerçek şu ki ölümle karşılaşmadan önce onu istiyordunuz”: meâlindeki beyan da bu konumdadır, yani uğrunda ölmek sözkonusu olan cihat. Allah'tan korkar gibi insanlardan korkarlar yahut daha şiddetli bir şekilde korkarlar meâlindeki beyan da buna benzemektedir. Onlar yok olmalarına sebep olan şeyi görünce, bu durumda ölümün ve şiddetli hastalığın yaklaşması gibi, korku son noktasına erişince diğer durumlarda olmayacak kadar ölümden korkmaya başlar, çünkü hasta, ölüme hastalığın sebep olduğunu düşünür. Şu da var ki kendisinde görülen ölüm korkusu daha şiddetli olsa da, aslında O, Allah'tan gelen bir korkudur, O'nun, hastalığı ölümün sebebi yapması ve ölümün artık yaklaşıp yanına gelmiş olması; ama dış görünüşte hasta sanki zâhiri vasıtalardan korkmaktadır. Bu gibi insanlarda (hastalarda) bilinen odur ki onlar hakkında yaşamaktan umut kesme galip olduğu için ölüm de galip gelir. Çünkü halkın yaratılışında bu tür olaylar bu fıtrat üzere yaratılmıştır. Dolayısıyla birincinin durumu da buna göredir”, Bu durumda geçim vasıtalarına sahip olma ve bunları elde etmeye gücün yetmesi halinde - Allah'ın kudreti bakımından bir olsa dabaşkalarında olmadığı sürece, halkın, kalbi bir tatmin üzere yaratılmış olması da buna göredir. Böylece o korku fıtri ve tabii olup, kendi tercihi veya Allah'ın hükmünden hoşlanmamak şeklinde değildir. Bu husus Cenâb-ı Hak'kın şu beyanına benzemektedir: “Hoşlanmasanız da savaş size farz kılınmıştır”#, Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın, bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı? Bu âyetin iki mânaya ihtimali vardır. Biri, insanların yaratılışlarındaki kuruntularından haber vermektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılınmıştır””. Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: “Cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır”“. Bu ancak tabiata göredir, tabiat da bunu arayıp soran gibidir. İnsanlar bazan duruma göre sözü ve soruyu kişinin güç yetiremeyeceği şeye nispet ederler, işte buradaki konum onun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin bu kısmında yer alan sorunun, onlara verilen savaş emrinin hikmetini anlamaya yönelik olabilir. Bilindiği üzere onlar, öldürülmek ve korkaklık sebebiyle düşmanın karşısında mukavemet edemeyecek bir duruma gelebilirler, o takdirde de kendilerine hâkim olamazlar. Bu sebeple aziz ve celil olan Allah, onları bu duruma sevkeden şeyin, dünyadan yararlanma arzusu olduğunu haber vermiştir. Şayet onlar, âhiretin zevkli hayatını kalplerinde canlandırsalar bu korku kendilerinden uzaklaşır, [9] düşmana karşı sebat eder, başlarına gelecek musibetlere aldırış etmezler ve bunun için endişeye düşmezlerdi. Sanki Yüce Allah, onlara şunu vâdetmiştir: Eğer sabrederseniz bu cihat fiili âhiret metâı olarak sizin için çok hayırlıdır; bununla ilgili olarak Allah'ın size vâdettiği şeyler dünya metâından daha değerlidir.
Şöyle söylemek de mümkündür: Savaşmak insan tabiatına ağır gelse de Allah Teâlâ'ya ibadet konumunda yapıldığı takdirde o, savaş edene gelecek ölümden çok daha kolay ve çok daha ehvendir. Çünkü Yüce Allah, savaşanlara âhiret nimetlerini gösterir yahut âhiretteki bazı değerli şeyleri gösterir, ölüm anında bu, onlar için âhiret sermayesi olur; o, bir süre dünyada yaşadıktan sonra ölmekten daha hayırlıdır. Ama dünyadan yaralanma âhiret nimetlerinden hayırlı değildir. Nitekim Hz. Peygamber'in bu hususun yorumu hususunda şöyle nakledilmiştir: “Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever; kim de Allaha kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz. Mümin, erişeceği üstünlüğü görür de ölümün kendisine derhal gelmesini sever; kâfir ise Allah'ın kendisinden hoşnut olmadığını görür, bu sebeple de ölümü sevmez”!, Dünya hakkında “O müminin hapishanesi, kâfirin ise cennetidir”? sözünün yorumu da buna bağlıdır; yani ölüm vaktinde böyle olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ilâhi beyana yönelik bir yorum da şöyledir: Sözkonusu âyetin münâfıklar hakkında olması mümkündür. Şöyle ki onların nifakı diğer ibadetlerde değil, savaşla imtihana çekildikleri zaman ortaya çıkar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman edenler “Keşke bir süre indirilse! derler”, Yüce Allah bu âyette, münâfıkların başına gelenleri açıklamıştır. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanı da aynı mahiyettedir: “Allah içinizden engelleyicileri... bilmektedir”, Bu âyetin kimler hakkında indiğini eniyibilen Allah'tır. Fakat şu bilinmektedir ki âyette, Allah katındaki nimetlere teşvikte bulunmak, dünya hakkında da zühde sevk etmek ve ister ağır, ister hafif olsun, Yüce Allah'ın verdiği hükme razı olmaya çağırmak sözkonusudur. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır. Başka bir yoruma göre münâfıklar hakkında açıktan beyan edilenlerin hepsi belirttiğim âyetlerde vardır. Onlar hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlara şunu söyle: “Ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir”. Bunun dışında, onların inkârlarına işaret eden ve bu noktadaki korkularının fazla olduğunu gösteren âyetler vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın? Hafsâ'nın mushafında şöyle nakledilmiştir: “Namazı kılın, zekâtı verin, ey Rabbimiz! Bize savaşı niçin farz kıldın, dediler? Savaş onlara farz kılınınca bir de gördün ki içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi insanlardan korkuyorlar. Sanki âyette bir kapalılık vardır da Hafsâ'nın mushafı onu açıklamaktadır". Böyle değilse, âyetin zâhirinde (geciktirici) bir beyan yoktur ki Yüce Allah'ın: “Onlara savaş farz kılınınca bir de görürsün ki içlerinden bir grup...” meâlindeki beyanı ona cevap olsun.
Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın, dediler. Âyet şayet münâfıklar hakkında ise, Jbunu bir inkâr olarak söylemişlerdir. Eğer müminler hakkında ği ise, savaşın kendilerine farz kılınmasındaki hikmeti sormak istemelerini hedef edinmiştir; “savaşın bize farz kılınmasında hangi hikmet vardır?” diye hikmetini açıklama talebinde bulunmuşlardır. Bazan nesne ve olayların hikmeti sorulur, bunda ayıplanacak bir şey yoktur. Soru yöneltmenin konumu şöyledir: Görünürde kişinin, kendinden üst konumda olana sorması, emir değil gerçekte bir sorudur; böylesinin sorusu boyun eğip niyazda bulunmaktır. Alt konumdakine sorması ise gerçekte o, soru olmayıp emir ve yasaklama mahiyetindedir; insanlar arasında kullanılan tarz da budur.
Onlara de ki dünya menfaati önemsizdir. Bunun anlamı -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Biz, sizi dünya için ve orada faydalanmak için değil, âhiret için, orada kalmak için yarattık. Şayet sizi dünya için yaratsaydım sonra da savaşı size gerekli kılsaydım bu, faydasız bir iş olur ve hikmetin dışında kalırdı, fakat biz sizi âhiret için, orada kalmanız için yarattık.
Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar beyânı ile Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın... meâlindeki beyanın şu anlama gelme ihtimali vardır: Onlar bunu ağızlarıyla söylemediler, fakat Hz. Peygamber (s.a.) onlara, gizledikleri bu fikri haber verdi ki onu, nübüvvet. verisaletine işaret etsin diye, bunu Allah sayesinde öğrendiğini bilsinler.
Bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı? O sayede ecelimizle yatağımızda ölürdük; başkası tarafından katledilip de düşmanlarımız bununla sevinmezdi. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz! Bizi o zâlimler için imtihan aracı kılma!” Öldürmekte ise fitne vardır.
Dünya menfaati önemsizdir. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri şudur: Biraz önce belirttiğimiz gibi insanlar, dünya menfaati için yaratılmamış, sadece âhiret menfaati için yaratılmışlardır. İkincisi, dünya menfaati âhiret menfaatinden daha azdır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Dünya menfaati âhirete göre ancak az bir şeydir”; “Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vâdedilen azap başlarına gelmişse senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamıştır?”
Allah'tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Çünkü âhiret menfaatleri süreklidir, sona ermez, dünya menfaatleri ise yok olup biter. Size zerre kadar haksızlık edilmez. Bunu daha önce anlatmıştık.
---
Dipnotlar:
“Müsâ'dan sonra İsrâiloğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine “Bize bir hükümdar gönderde Allah yolunda savaşalımı” dediklerinde o, “Üzerinize savaş farz kılındığında savaşmayacağınızdan korkarım” cevabını verdi. “Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımız halde Allah yolunda savaşmayıp da ne yapacağız?” dediler. Üzerlerine savaş farz kılınınca da, içlerinden azı müstesnâ, yüz çeviriverdiler. Allah zâlimleri iyi bilmektedir”. Resülullah (s.a.) Medine'ye hicret edince Cenâb-ı Hak müşriklerle savaşmayı emretmiş, Hz. Peygamber de bun kendilerine emredip savaş âyetini okumuş, fakat bu onlara ağır gelmiştir, bir kısmı da savaşı hoş karşılamamıştır” (Semerkandi, Şerhu t-Te’vilât, vr. 181a). 87 o Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 170-171; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 594. 88 Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, V, 281. “İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah'tan başka bazı varlıkları Allaha denk sayarlar da bunları Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler” (el-Bakara, el-Bakara, 2/246. Biraz önce geçmiştir. Onlar az önce işaret edilen İsrâiloğullarıdır. Kıssa, Bakara süresinde yer almaktadır (el86 “Hatta o bilinen halde hastanın yapacağı iyilikler ve teberrülar, her ne kadar bundan önceki halleri kendisi için eşit olsa da hayatından umut kesildiği için yapılmıştır. 87 Yani kendisinin öleceğinden korkan insan, malını teberruda bulunur, öldükten sonrası için vasiyette bulunur, her ne kadar önceki hayatında bu teberru ve vasiyete yönelik bir ayırım yoksa da (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 181b). 840 “Cehennem de nefsin hoşuna gidecek şeylerle kuşatılmıştır” 1, “Tirmizi, “Sıfetü'l-Cenne”, 21). 81 o Hz. Peygamber (s.a.) şövle buyurmuştur: “Kim Allah'a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever; kim de Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz” Hz. Âişe veya Resülullah'ın hanımlarından biri: “Biz ölümü sevmeyiz” dedi. Resül-i Ekrem de söyle buyurdu: “Öyle değildir. Fakat mümine ölüm hali gelince, Allah'ın rızası ve ikramları müjdelenir, o zaman hiçbir şey onun önündeki durumdan daha sevimli değildir. Bu sebeple mümin, Allah'a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever. Kâfir ise ölüm zamanı gelince Allah'ın azabı ve cezası ile müjdelenir, hiçbir şey önündeki azaptan daha sevimsiz değildir. Bu sebeple Allah'a kavuşmayı sevmez, Allah da ona kavuşmayı sevmez”. 812 Burivayetmerfübir hadistir (bk. Müslim, “Zühd” 1; İbn Mâce, “Zühd” 3; Tirmizi, “Zühd” “İman edenler “Keşke bir süre indirilse!” derler. Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde, kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün; zaten o da başlarına geldi gelecek! Güzel olan itaattir, makbul sözdür. Durum (savaş emri) kesinlik kazanınca Allah'a karşı sadâkat gösterselerdi onlar için hayırlı olacaktı” (Muhammed, 47/20-21). el-Ahzâb, 33/18. Bundan sonra gelen iki âyet münâfıkların özelliklerini açıklamaya devam “Ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir. Kaçıp kurtulmanız halinde de bundan çok az faydalanabileceksiniz” (el- Ahzâb, 33/16). “Sonra Hafsâ'nın mushafında şunlar zikredilmiştir: “Ve ekimu's-salâte ve âtü'z-zekâte kâlü Rabbenâ lime ketebte aleynâ'l-kıtâl, izâhum yahşevne'n-nâse ke-haşyetillah” (1 si, sal,. 3i, MAŞA İl Öziş ça l) e e a ES). Âyette kapalılık vardı, bunu Hafsâ'nın mushafı ile bildik. Yoksa görünürde âyetin zâhirinde haber yoktur ki “Savaş onlar üzerine yazılınca” meâlindeki âyet buna cevap olsun. (Bu cümle metinde aynen var olup tekrarlanmasına gerek yoktu) İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında şöyle zikredilmiştir: “Levlâ ahhartenâ ilâ ecelin karibin fe nemüte hatfe enfinâ fe-yesurre bizâlikel-a'dâ” Buna göre âyetteki hükmü tasdik edenlere çevirmek mümkün olur. Âyetin kimler hakkında indiğini en iyi bilen Allah'tır. Fakat bilinmektedir ki, bu âyette Allah katındaki nimetlere teşvik, dünya hakkında zühde ulaştırma, hafif yahut ağır olsun Allah'ın hükmüne razı olmaya çağırmak vardır” (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 181b).
Nisa' 4:78
Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Denildi ki Uhud savaşı günü bazı sahâbiler şehit olunca münâfıklar şöyle dediler: Kardeşlerimiz yanımızda olsalardı ölmeyeceklerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Bu ilâhi beyan bir önceki âyetten yer alan onlara ait söze yönelik bir cevap da olabilir. “Savaşı bize niçin yazdın. Bizi yakın bir süreye kadar bıraksan olmaz mıydı?” Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: İster savaşsın, ister savaşmasın, ölüm kime yazılmışsa ona mutlaka gelir, şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “De ki “Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi”. Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar meâlindeki beyanın şu mânada olması da muhtemeldir: Ölüm size mutlaka inecekse öldürülmek suretiyle olması sizin için daha faydalıdır, çünkü öldürülmekle büyük bir sevaba nail olursunuz, (Joysa yatağınızda iken öldüğünüz de bu sevap sözkonusu olmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Sarp ve sağlam kalelerde. Ferrâ demiştir ki “el-muşeyyed” ve “el-meşid” ikisi de birdir. Ne var ki, “el-muşeyyed”, işin çok olduğu yerde “el-meşid” )) ise az olduğu yerde kullanılır", Denildi ki “elmuşeyyed” kireçlenmiş, “el-meşid” i) ise kireç demektir. Bazıları da: “Fi burücin muşeyyede” yani korunmuş kaleler içinde demektir, korunmuş uzun kaleler” de denilmiştir.
Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah'tan” derler, başlarına bir kötülük gelince de “Bu senden” derler” Bilindiği üzere onlar iyilik ve kötülükten dindeki iyilik ve kendi dini durumlarındaki kötülüğü değil, dünyadaki menfaat, belâ ve zorlukları kasdetmişlerdir. Çünkü onlar, kendilerine isabet eden dindeki kötülükten dolayı üzülmez, yanında dindeki hayırlardan ve güzel şeylerden sevinmezlerdi; buna mukabil onların sevinmeleri dünyadan elde ettikleri bolluk ve genişlik, üzüntüleri de kendilerine isabet eden darlık ve sıkıntı sebebiyle oluyordu. Yine onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) uğursuz sayıyorlardı. Evet, daha önceki kâfirlerin durumu da böyle idi, nebi ve resülleri uğursuz kabul ediyorlardı. Nitekim Yüce Allah, Müsâ aleyhisselâmın kavminden haber vermek üzere şöylebuyurmuştur: “Eğer başlarına bir felaket gelirse bunu Müsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı”; “Şöyle cevap verdiler: “Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz” Sâlih: “Başınıza gelenler Allah katındandır. Doğrusu siz imtihana çekilen bir topluluksunuz” dedi”i; (Sİ“Bilesiniz ki başlarına gelenler Allah katındandır; fakat onların çoğu bunu bilmez”. Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah'tan” derler, başlarına bir kötülük gelince de “Bu senden” derler, meâlindeki sözleri, onların, Hz. Peygamber'i uğursuz kabul ettiklerini göstermektedir. Bu sebeple Yüce Allah, de ki hepsi Allah katındandır diye buyurmuştur. Yani vukü bulan şey bir lütuf ise onun delili şu ilâhi beyandır: “Size dokunan bir nimet Allah'tandır”; şayet bir ceza ise onun delili şu beyandır: “Size dokunan bir musibet kendi ellerinizin kazandığıdır”“, Yani onların başlarına gelen musibet, peygamberlerine karşı kötü davranmalarından ve onları yalanlamalarındandır, şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”.
Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!” Yani lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri anlamıyorlar.
NE İL ASİ 5 péu BİLİŞ AONE
Nisa' 4:79
79. Suni gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.”
Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. İbn Mesüd'un mushafında şöyle gelmiştir: “Ene kadertühâ “aleyhke” (Was bi ae) “Onu senin için ben takdir ettim””, Sana gelen iyilik Allah'tandır meâlindeki beyan daha önce zikrettiğim genişlik, afiyet ve benzeri anlamlara gelebilir. Başına gelen kötülük ise, bela ve zorluk nefsindendir, yani nefsinin suçlarından kaynaklanıp ceza olarak verilmiştir. Yüce Allah birinci cümlede “fe minellahi” “Allah'tan” buyurdu, mükâfat konumunda; ikinci cümlede “min nefsike” “kendinden” buyurdu, suç konumunda bir önceki âyette zikrettiğim gibi. Şu ilâhi beyan da bunun gibidir: [9]“Size dokunan bir musibet kendi ellerinizin kazandığıdır” âyetine göredir. Birinci âyetin% dünya işleri hakkında, diğerinin de din işleri hakkında olma ihtimali vardır. Çünkü burada izafet çeşitli olmuş, birincisinde ise birleşmiştir. Zira birinci âyet, aşağıdaki âyetlerde geçen mihnet (sınama) durumu ile ilgilidir: “Sınamak için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”'; “Onları iyilik ve kötülüklerle sınadık”; “Hanginizin yaptığı işin daha güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı o yaratı”“, Allah Teâlâ, kulları kendilerinin müdahalesi olmaksızın dadır. Verdiği nimetlere karşı şükür ve hamd olmak üzere, faydalı ve güzel olan işler Allah'a nispet edilir. Bu da Yüce Allah'ın şu beyanlarında yer almaktadır: “Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı...” “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet...”7, “Asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur”; “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”; “Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi” ve diğer âyetler. Şükür olmak üzere, lütuf ve nimet olan şeyler Allah'a nispet edilir. Jİkincisi, hata ve sapıklıktır. Özür dilemeye benzediği için bunların Allah'a nispet edilmesi caiz değildir. Oysa hiç kimsenin bu konudaki özrü kabul edilmez, bunların Allah'a nispet edilmesi de çirkin davranıştır. Örnek olarak Allah'ın göklerin ve yerin Rabbi olduğunu söylemek mümkündür, fakat domuzların Rabbi, pisliklerin Rabbi ve benzeri sözler sarf edilmez, çünkü bunlar, yaratma ve takdir etme noktasında bir olsalar da, kulağa çirkin gelir. Kullara ait fiillerin durumu da böyledir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
[İnsanlara Ait Fiillerin Yaratılması]
Nesne ve olayların yaratılışını Allah'a nispet etmemek, onları, Allah'ın yaratmadığına işaret etmez, ancak temas ettiğimiz bazı konumlarda (ifade açısından dahi) problemler mevcuttur; aynı zamanda nispet edişte tahsiste bulunma anlamı vardır. Her ne kadar yaratılanlar türüne dâhil olsalar ve varlık âlemine getirilmeleri Allah tarafından gerçekleştirilmiş olsa da “ey maymunların ve domuzların yaratıcısı, ey pisliklerin ve murdarların ilâhı, ey kötülüklerin ve musibetlerin Rabbi denilmez. Çirkin işler ve büyük günahlar da böyledir”. En doğrusunu Allah bilir.
İkinci olarak, hayırlar ve temiz işler -herkese göre yaratması açısından olmasa da- Allaha nispet edilir. Bu bize göre O'nun muvaffak kılma ve kolaylaştırma açısından bir lütfudur. Mütezile'ye göre ise emir verme ve teşvik etme açısından olur. Aslında Allah'a nispet edilmeyen hususların bu olumsuzluğu buna dayanır. Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) mushafında yer alan “ve ene kadertühâ aleyke” (4.4 (6,5 bis), yani “Onları senin hakkında ben takdir ettim” şeklindeki ifade bunu desteklemektedir (bu âyete ait tefsirin başlangıç kısmına bakınız).
333 Biri şöyle bir itirazda bulunmuştur: Kula nispet ediliş fiillerde vukü bulmaz. Çünkü Cenâb-ı Hak Sana isabet eden diye buyurmuştur, şayet filler hakkında vaki olsaydı: “Sanin isabet ettiğin iş” demesi gerekirdi.
İfade etmek gerekir ki bu itirazın iki cevabı vardır: Birincisi şudur: İsabet kelimesi ortak bir isimdir. Kişiye isabet eden şeye, kişi de isabet edilmiş olur: İster kişiye nispet edilen şey olsun, ister kişinin nispet edildiği şey olsun fark etmez. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, isabet eğer söylediği gibi ise, “ceza” kavramı hakkında da söylenir. Dolayısıyla kişiye isabet eden karşılık güzel de olur, kötü de olur. Güzel işte, Allah'a yönelik bir üstünlük kılınmazsa O'na nispet edilme ihtimali kalmaz. Bununla birlikte hayırlı işlerin Allaha nispet edildiğini ve kötü olanların ondan uzaklaştırıldığını daha önce açıklamıştık. Çünkü bu işlerin Allah'tan olmasında, kişi üzerine bir lütuf ve ihsan durumu yoktur#”. Bu da emretme ve yasaklama ile değil hayırlı işlerde olur, çünkü emir ve yasaklama bunların her biri için eşittir. En doğrusunu Allah bilir.
Tartışılan bu hususu açıklığa kavuşturan Abdullah (b. Mesüd) hadisidir. Meşhur mushafa muhalefeti sebebiyle bir topluluk onu eleştirmiştir. Biz deriz ki, bu bir ihtilaf konusu değildir, o belki mutlak olan bir ifadenin açıklanmasıdır. Bu tür meselelerde âhad haber de kabul olunur. En doğrusunu Allah bilir. Yine denildi ki, Abdullah hadisi âhad haberlerdendir. Belki de o, kendisinden halkın rivayet ettiği ve değiştirilmeye ihtimali bulunmayan mushafından değildir. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden naklettiği habere gelince -okuma şekli icat etmek caiz olmadığı için- merfüdur. Jİhtilaf sözkonusu olmayan meselelerde haber-i vâhid, zâhirini tevil etmek mümkün olursa kabul edilir. En doğrusunu Allah bilir.
Biz seni insanlara elçi olarak gönderdik. Denildi ki: Âyetin metni Hafsâ'nın mushafında “ve erselnâke ile'n-nâsi resülen” (9,2; yi di Biliş) şeklinde gelmiştir. i Şahit olarak da Allah yeter. Denildi ki senin Allah elçisi olduğuna Allah şahit olarak yeter. Yine denildi ki Şahit olarak da Allah yeter, kalplerinde gizlediklerine şahit olarak yeter. Şöyle de denilmiştir: Allah'ın elçisi olduğuna dair Allah'tan daha üstün bir şahit yoktur.
(Hz. Muhammed'in Peygamberliği) Şahit olarak da Allah yeter. Bu ilâhi beyan hakkında birkaç yorum vardır. Birincisi, dünyada senin tebliğini inkâr ederlerse yahut “Senin elçiliğini tanımıyoruz” derlerse şahit olarak Allah veter. İkincisi, Allah'ın, senin risaletini ispat etmek için ortaya koyduğu işaretlerle (mücizelerle). Allah'ın sana risalet verdiğine dair şahitlikte bulunması senin lehine şahit, açıklayıcı veya delil olma anlamına ihtimali vardır. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak'kın, bütün peygamberlerin bilgisini ve peygamber olacağına dair haberi onlara tebliğ etmesini - kendi şahitliği yapmıştır. O, şöyle buyurmuştur: “İsrâiloğullarının âlimlerinin onun (geleceğini) bilmeleri onlar için mücize olarak yetmedi mi?” Şahit olarak da Allah yeter. Hz. Peygambere (s.a.) biatte bulunmayı kendisine biat kabul etti ve Allah'ın veli kullarının ona yardımda bulunmasını da kendisine yardım kabul etti. Şahit olarak, açıklayıcı olarak, açıklayıcı hakem olarak. Bunun anlamı şudur: İşaret ve delillerle açıkladıklarını onlara gözleri görecek şekilde açıklar. A yrıca hak yolda olan ile bâtıl yolda olanı birbirinden ayırıp belirleyen hakem. Her iki yorum, ortaya çıkan inat ve büyüklük taslama tartışmasından yüz çevirmeye yönelik olur. [§]Ayrıca işi, Allah'a havale etmeyi amaçlar. Bu- EES nun yanında onların tebliğ etme görevini sona erdirdiklerini de haber vermek sözkonusudur”, Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
çiz SE e 4 gibi JAB İŞLET ala) va
---
Dipnotlar:
86 “Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesnâ, şeytana uyup giderdiniz” (en#68 “Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur”. #70 “Fakat Allah, size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir nimet olarak doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır (bu vasıflara sahip olan sizlersiniz). Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır”. #7 “Çünkü, her ne kadar bütün varlıkları yaratan O olsa da, bunların tamamının tek başına Allaha nispet edilmesi çirkin olur. Görülmez mi ki, gözle görülen ve elle tutulan varlıklarda, çirkin olan şeyler tek başına Allah'a nispet edilmez, her ne kadar hepsi Allah'ın takdiri ve yaratması ile olsalar da, Kıble ehline göre bunlar içinde muhkem, tertemiz, güzel bulunan şeyler Allaha nispet edilir. Bunlar Allah'a toptan bir isimle nispet edilir; cisimlerin yaratıcısı, cevherlerin yaratıcısı, âlemin yaratıcısı denilir. Yapılan işler hakkında da böyle söylenir. İki âyette, muzaf kelimenin farklı olması sebebiyle, farklılık izafette olmuştur. Bu da bir çelişkiyi gerektirmez” (Semerkandi, Şerhu't-Te'ilât, vr. 182a). 872 o “Denilirse ki bu söz, yani Yüce Allah'ın “Başına gelen kötülük nefsindendir” sözü fiiller hakkında kullanılmaz, belki fiiller hakkında: “Sana isabet eden” diye kullanılır, dolayısıyla bu ifadeyi fiillere hamletmek caiz değildir. Denildi ki, iki yönden bunu yapmak caizdir: Biri, isabet lafzı müşterek bir kelimedir, çünkü bir şeye isabet edene o şey de isabet eder, dolayısıyla ikisinde de izafet vardır. Bu mesele söylenen şu söz gibidir: “Ben falan ile karşılaştım, o da benimle karşılaştı” ve benzeri. İkincisi, eğer söylediğin gibi ise söylediğimiz tarzlardaki ceza anlamına gelir. Dolayısıyla kula isabet eden karşılık iyilik yahut kötülük olur. İyiliğin karşılığı Yüce Allah'tan bir nimet ve ihsanda bulunma şeklinde olur ve lütufta bulunma yoluyla Allaha nispet edilir. Kötülüğün cezası ise onu işleyene nispet edilir, kötülüğün ondan zuhur etmesi sebebiyle (Semerkandi, Şerhu't- Te'vilât, vr. 182a-b; Medine 83 Heriki yorum da Hz. Peygamber'e, inkârcılarla tartışmada bulunmaktan vazgeçmeye yönelik bir emir konumundadır; çünkü onların inat içinden kibir gösterdikleri ortaya çıkmıştır; Resülullah ayrıca bu işi Allah'a havale etmelidir. Ona ayrıca sözü edilen inkârcılar çevresinde dini tebliğ etmeyi de bırakmalıdır.
Nisa' 4:80
Resülullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Çünkü aziz ve celil olan Allah, Resül-i Ekreme itaat etmeyi emretmiştir. O'nun Resül'üne itaat edince Allaha itaat etmiş olur, O'nun emrine uymuştur. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'a ve Resüle itaat edin””. Hatta O, şu beyanıyla Resüle itaati imanın şartı kılmıştır: “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılmadıkça...iman etmiş olmazlar”” âyetiyle imanın şartı kılmıştır. İkinci olarak Hz. Peygamber Allah'a itaati emretmiştir. Kişi Allah'ın elçisine itaat eder de emirlerini yerine getirince Allah'a itaat etmiş olur, çünkü kendisine itaati O emretmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Denildi ki, Allah'ın buyruklarını emrettiği için, Resülullah'a itaat Allaha itaattir.
Bazı nakillerde zikredildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Medine'de iken şöyle buyurmuştur: “Beni seven kimse Allah'ı sevmiş olur, bana itaat eden kimse de Allah'a itaat etmiş olur”. Bunun üzerine münâfıklar Resülullah'ı ayıplamışlar. Yüce Allah, Peygamber'in (s.a.) sözünü doğrulamak üzere şu âyeti indirmiştir: Resülullah'a itaat eden... göndermedik”, Hz. Peygamberden (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allaha itaat eden kimse, [§]namazı, orucu, Kur'ân okuması az da olsa Allah'ı zikretmiştir. O'na âsi olan kimse ise orucu, namazı ve Kur'ân okuması çok olsa da Allah'ı unutmuştur”. Allah'a itaat, ancak onun emirlerine uymak, yasaklarından sakınmakla gerçekleşir. Bunun gibi O'nu sevmek de emirlerine tâbi olmak ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “De ki eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin”.
Resülullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Bu beyanın açık anlamı şudur: Kul, Allaha itaatkâr olmak için Hz. Peygamber'e (s.a.) itaat eder. Kulun itaati, sayesinde Allah'a itaatkâr olacağı şeyde ona uymaktır. Bunun hikmeti şudur: Her ne kadar itaat, Allah'a ibadet ise de Cenâb-ı Hak, itaat meşgalesinin kendisini ibadet konumunda tutmamıştır, her ne kadar görünürde Allah'a yönelik bir ibadet ise de. Resülullah'a (s.a.) ibadet yapmak caiz değildir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, Hz. Peygambere itaati, Allaha ibadete intikal ettirmiştir’. Şunu da bilmelisin ki itaat, bazan ibadet ismine hak kazanmaz, çünkü bazan bu konumda olmadığı halde bu isimle anılabilir. Bu sebepledir ki, halk arasında “itaat edilen kimse” denir, fakat “ibadet edilen kimse” denilmez. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede, Hz. Peygamber'in davet edip emrettiği konularda ısmet sıfatına sahip olduğuna şahitlik vardır; bunun yanında insanların da bu alandaki doğruluğuna şahitlikte bulunmaları mecburiyeti sözkonusudur. Bu vazifenin yerine getirilmesi şu iki âyet-i kerime ile tekit edilmiştir: “Onun emrine aykırı davrananlar korksunlar!”; “Rabbin hakkı için, seni aralarında hakem tayin etmedikçe iman etmiş olmazlar”!. Allah Teâlâ, Resülullah'a yönelik itaatten kaçınmaktan insanları sakındırmış, ona muhalif davrananları elem verici azapla korkutmuş ve içinde onun verdiği hükme karşı sıkıntı duyan kimsenin, imandan yoksun olduğunu beyan etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir kii Hem Hz. Peygambere (s.a.) itaat özellikle fülinde veya söylediği sözlerden ibaret değildir, belki şu iki yöndendir. Birincisi, onun her fiil ve sözüne, muhtevasına uygun olarak gönülden inanmaktır; bunlar ister umümi, ister husüsi, ister bağlayıcı, ister âdab ister ibâha yahut teşvik niteliğinde olsun farketmez. İkincisi, bir davranıştan onun kastettiği şey ne ise onu tam olarak yerine getirmek; onun fiilinin aynısını yapmak, yahut ondan sakınmak veya onu mubah konumunda tutmak, yahut da Resülullah'ın durumuna göre arzu ettiği ne ise onu gerçekleştirmek. Bunların herbirinin konumu delillerden öğrenilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Hz. Peygamber'e, fiilinde itaatin gerekli olduğu veya olmadığını söyleyenlerin sözleri, bu alanda mutlak bir kelâm olup özel bir anlamı yoktur, Seni onlara bekçi olarak göndermedik. Gerek amelleri, gerek filleri alanında. Onların sorumluluğu kendilerine, sizin sorumluluğunuz da size aittir, Sen (-ey Habibim-) onların yaptıklarından sorumlu değilsin, onlar da sizin yaptıklarınızdan sorumlu değildir. En doğrusunu Allah bilir.
337 (SJSeni onlara bekçi olarak göndermedik. Ki böylece sırlarına vâkıf olasın. Sana düşen görev onlar hakkında görünüşe göre muamelede bulunmandır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
#9 Alâeddin Semerkandi şöyle demiştir: “Resülullah'a (s.a.) itaatin, Allah'a itaat olarak kabul edilmesinin sebebi şudur: Çünkü kişi, ancak Allah'ın itaat ve icabet emri ile Resulullaha itaat eder. Dolayısıyla, kişi Resülullaha itaat etmekle Yüce Allah itaat etmiş olur. Bunun gibi, Resülullah (s.a.) inanan herkesi Allaha itaate çağırıyor, dolayısıyla Resüle itaat, çagırdığı konuda ona icabet etmekle (cevap vermek) olur. O da Yüce Allah'tır. İşte bu sebeple, Resüle itaat Allaha itaat olur. Ancak, Resülullah'a (s.a.) itaat, Allaha itaat olması yönünden ibadettir, fakat Resülün kendisine itaat olması açısından ibadet değildir. Çünkü Yüce Allah'a itaat, Resül'üne itaat olduğu için ibadet olmamıştır ki, Resüle itaat ibadettir denilsin. Belki yapılan ameli bütünü ile Allah'a tahsis etmek olduğu içindir” (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 182b). “Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına ya bir belânın gelmesinden yahut can yakan bir cezaya çarpılmaktan korksunlar!”. #1 “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”.
Nisa' 4:81
İşimiz itaat diyorlar. Denildi ki münâfıklar Allah ve Resül'ünü tasdik ettiklerini açıklamışlardı. Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisine gittiklerinde “Ey Allah'ın Elçisi! Senin emrin başımızın üstünedir, ne istersen emret onu yapalım” diyorlardı. Fakat onlara bir şey emrettiği yahut bir şeyi yasakladığı zaman emrine muhalefet eder, emrettiği ve yasakladığı şeyleri değiştirirlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Resül'üne şu âyeti indirdi: “Resülullah itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, ondan yüz çevirenlere gelince seni onlara bekçi olarak göndermedik” Onlardan bir grup, içinden senin söylediğinin tersini kuruyor” âyetine kadar”, İçlerinden bir grup, senin söylediğinin tersini kuruyor. “Beyyete” hakkında, denildi ki: Hz. Peygamber'in, onlara emrettiğini değiştirdi demektir. Denildi ki: “Beyyete” telif etti, yeniden düzenledi. Yine denildi ki “beyyete” yani sözü geceleyin kompoze ettiler. Geceleyin planlanıp telif edilen her söz için “beyyete” kelimesi kullanılır. İlâhi beyanın mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- kıssada anlatıldığı gibi Resülullah (s.a.) onlara bir şey emrettiği zaman, onun emrine muhalefet edip emir ve yasaklarını değiştirirlerdi. -En doğrusunu Allah bilir ya- İçlerinden bir grup, senin söylediğinin tersini kuruyor meâlindeki beyanın anlamı budur. Aslında bu cümlenin lafzi anlamı tefsir âlimlerinin söylediği gibi değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
(JAllah da onların içlerinden kurduklarını kaydediyor. Yani Yüce Allah, gece kurdukları yalanları ve değiştirdikleri sözlerin ispat edilmesini emreder ki delil onları bağlasın; çünkü onlar, bunu gizlice yapıyor ve içlerinde saklıyorlardı, açıktan yapmıyorlardı ki Resülullah cezalarını versin.
Sen de bunlardan yüz çevir. Bu ifadenin“, onlardan yüz çevir, bundan sonra onlarla bir olma, anlamına gelme ihtimali vardır. Şu anlama gelmesi de muhtemeldir; Onlardan yüz çevir, sırlarını açığa çıkarmayı üstlenme, ona muttali olma; aslında o iş bana aittir; senin bu bilgileri Allah'tan aldığına vâkıf olmaları için elbette seni bilgilendireceğim. Bunda Hz. Peygamber'in risaletini ispat eden delil vardır.
Ve Allah'a güven Allah'a dayan, onlardan korkma, çünkü Allah, seni onların şerrinden ve tuzaklarından koruyacaktır. Bu cümlenin, onları cezalandırmada Allah'a güven, çünkü Allah Teâlâ, seni yalanladıkları için onları cezalandırmayı kararlaştırmıştır, anlamına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
(Güvenilecek)vekil olarak Allah yeter, anlattığımız hususlarda. Yani Allah engelleyici olarak yeter, ondan daha çok engelleyen biri yoktur. Bir görüşe göre Allah gece kararlaştırdıkları şahittir ve dinleyip zaptedendir. Bazıları da şöyle demiştir: “Tebeyyenet” ancak gece yapılır, bir hususu toplar ve gece kararlaştırırlar.
88 Taberi, Câmi'w'l-beyân, V, 178; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 599.
---
Dipnotlar:
885 Yani Allah Teâlâ, onların içlerinde kurdukları yalan ve değiştirilen sözleri ispat etmelerini emreder ki, delil onları sustursun. Çünkü onlar bu yaptıklarını gizlice yapıyorlardı ve içlerinde saklıyorlardı, cezaya çarptırılır diye açığa vurmuyorlardı.
Nisa' 4:82
82. “Kurân'ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!
[Kur'ân'ın İlâhi Kitap Oluşu]
Şayet hüküm, bir topluluğun dediği gibi âyetin zâhirine göre olsaydı Kur'ân birbirinden farklı ve çelişkili bir konumda bulunurdu. ) Çünkü Yüce Allah, bir âyette şöyle buyurmuştur: “Allaha ve âhiret gününe iman edenler... izin istemezler”. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Senden izin isteyenler, evet işte onlar, Allah'a ve Resül'üne hakkıyla iman edenlerdir”. Eğer bu ilâhi beyan, âyetin anlamı zâhirine göre ise tutarsız bir konum arzeder. Cenâb-ı Hak'kın şu beyanı da bunun gibidir: “İkinciden sonra, koca eşini bir daha boşarsa, bundan sonra kadın, kendisini boşayandan başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz”, Bu âyetin devamında da şöyle buyurmuşr: “Tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur”, Bu âyetlerin birinde haram kılmak, diğerinde ise mubah kılmak vardır. Şayet âyetin anlamı zâhirine ve umümiliğine göre olsaydı ihtilaflı ve çelişkili olurdu. Bu durumda inkârcılar, Kur'ân'ın, Allah tarafından indirilmediği hakkında söz söylemeye en kolay ve en açık bir kötüleme yolu bulurdu. Çünkü Allah Teâlâ lafzın Kur'ân'ı Eğer Allah'tan başkası tarafından olsa onda birçok ihtilaf bulurlardı diye nitelemiştir. O, bu konuda şöyle de buyurmuştur: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”; “Biz onu koruyacağız”. )Şunu da belirtmek gerekir ki hakkında hüküm taşıyan âyetlerin çoğu, sözlük anlamı dışındaki metinlere serpilmiş, lafzın umüm ve husus akışına yöneltilmiştir. Bundan da şu anlaşılmıştır ki hüküm öyle değil, lafızlara konulan ve emanet edilen anlama tevdi edilmiştir; bunda da ancak düşünmek ve tefekkür etmek suretiyle ulaşılır. Yüce Allah, düşünüp kapsamını anlasınlar ve ona vâkıf olsunlar diye kullarını buna teşvik etmiştir.
Bu açıklamalardan sonra, tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin iki hususa daha ihtimali vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak'kın şu beyanıdır: Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda bir çok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı. Yani bu Kur'ân, Allah'tan başkası tarafından gönderilmiş olsaydı, Hz. Peygamber'in (s.a.) haber verdiklerine uygun olmaz, ona aykırı düşerdi. Zira gayptan haber verme iddiasında bulunan kâhinlerin verdikleri haberler birbirine uygun çıkmaz, bazısı bazısına muhalif ve onunla çelişecek şekilde olur. Fakat Kur'ân, da Hz. Peygamber'in verdiği haberler? muhataplarına ait sırlara muvafık olunca bu, onun, Allah'tan gelen bir haber olduğunu göstermiştir. İkincisi, inkârcılar şöyle diyordu: “Bu, uydurmadan başka bir şey değildir”; “Bu ancak düzmece bir yalandır” ve benzeri âyetler. Aziz ve celil olan Allah, Kur'ân eğer Cenâb-ı Hak'tan başkası tarafından gönderilmiş olsaydı, sahip oldukları kitaplardaki bilgilere uygun olmazdı, aksine anlara muhalif ve çelişkili olurdu. Ama Kur'ân, düzgün ve diğer kitaplardaki bilgilere uygun çıkınca bu, onun Allah katından indirilmiş olduğunu göstermiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Beraberlerindeki kitapları tasdik edici olarak”i, “Önlerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gönderilmiştir”. Bu gerçek, Kur'ân'ın, Allah nezdinden nâzil olduğunu kanıtlamıştır.
JKur'ân'ın vahiy ürünü olduğunu ispatlama konusunda başka bir yoruma da ihtimal vardır, o da şudur: Kur'ân-ı Kerim, farklı ve birbirinden uzak zamanlarda, değişik olaylar hakkında Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme inmiştir. Şayet Allah'tan başkası tarafından olsaydı, tutarsız hükümler ortaya çıkar, bir kısmı diğeri ile çelişirdi, çünkü hikmet ehlinden olsa bile bir insanın, birbirinden uzak vakitlerde sarfettiği sözleri çelişkili ve tutarsız olur, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah'ın kelâmından yararlanır ve ona arzederse çelişkiler olmaz. Kur'ân-ı Kerim ise, birbirinden uzak vakitlerde, tutarsızlık ve çelişkilerden arınmış olarak tamamlanınca, onun Allah Teâlâ nezdinden geldiği ortaya çıkmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Fakat ona muhalif olarak çıkarıyorlar, çünkü gaybtan haber verdiğini iddia eden Bu âyet-i kerimede inkârcılara karşı delil vardır. Çünkü Yüce Allah, şöyle buyurmuştur: Kur'ân'ı düşünmezler mi? bir çok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı. Şayet tutarsızlık bulsalardı onu ortaya koyarlardı.Bir de O'nun şu beyanı: “Onun benzeri bir söz getirin””. Eğer inkârcılar, Kur'ân'ın benzerini yapma gücüne sahip olsalardı onu yaparlardı. Bu durum, onların, Kur'ân'ın benzerini getirme gücüne sahip olmadıklarını ispatlar. Şayet Kur'ân'ı tutarsız bulsalardı bunu ortaya koyarlardı. Kur'ân, dedikleri gibi insan kelâmı olsaydı bunu yaparlardı, zira kendileri de insan türündendir. Şu halde Kur'ân'ın Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olduğu ortaya çıkmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Kur'ân'ı düşünmezler mi? ve “Âyetleri üzerinden iyice düşünsünler diye” meâlindeki ilâhi beyanlarda iki tür ispatlama vardır. Birincisi şudur: Bu âyetten kastedilen şey, Kur'ân'ın düşünmek ve fikir yürütmek suretiyle -anaşılabilir olmasıdır. Çünkü davranışta bulunmaya başlamadan önce, Allah'ın, Kur'ân hakkındaki emri ve teşviki buna yönelik olmuştur; hatta O, düşünmek suretiyle kişinin anladığını yerine getirmesini gerekli kılmıştır. Şimdi burada da iki durum vardır. Biri, ilâhi emir, dilcilerin anlayışına uygun olarak sözlükteki anlamına bağlı değildir, (Slçünkü bu gibi kelimelerin hakkı, dilcilere göre anlam verenin bilinmesine teşvik edip ona yönlendirilmektir, böylece onun üzerinde düşünmek değildir”. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, yine bilinmektedir ki âyetler hakkında düşünmekte halkın değil hikmet ve basiret sahiplerinin payı varıdır. Dil açısından bilinen hususlarda ise hem halkın, hem de hikmet sahiplerinin payı bulunmaktadır. Bununla sabit olmuştur ki halka düşen görev, seçkin kişilerin anladıkları hususlarda onlara uymak ve kendilerini önder kabul etmektir. En doğrusunu Allah bilir.
Âyetin anlamına, açıkça işaret eden hususlardan ikincisi şudur: Allah Teâlâ, ihtilaf ve ittifakı bilmenin yolunu sözün kulağa çarpmasına değil, iyiden iyiye düşünmeye bağlamıştır. Bu durum sabit olunca, delilin onun böyle olduğunu bildirinceye kadar, lafızda görünen anlamlardan biriyle amel etmek gerekli olmaz; tâ ki zâhirle amel eden kimseye -düşündüğü takdirde- bir çelişki gelmesin. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncü yorum”©; Bu âyet-i kerimenin içerdiği hususlardan biri de Kur'anda, tutarsızlık ve çelişkinin bulunmadığını beyan etmesidir; Cenâb-ı Hak, onun bu özelliğini Allah'tan nâzil oluşunun delili kılmıştır. Yüce Allah şunu bildirmiştir ki yarattığı şuurlu canlılardan hiçbiri, çelişkili ve tutarsız olmayan bir eseri telif edip düzenleme imkânına sahip değildir; ancak sâdık insanların Allah'tan aldıkları haberi işitme (sem ) yoluyla iletmeleri müstesnâ. [ ] Kur'ân-ı Kerim'den, her türlütutarsızlığı! uzaktutmaksuretiylekâhinlerin”? uydurdukları sözleri de bertaraf etmiştir. Çünkü onların sözleri tutarsızdır, bunun yanında insanların telkinleri, geçmişlere ait hurafeler, sihir vb. de böyledir; bunların tamamı tutarsızdır. Bu noktada kelimenin sözlük anlamına dayanarak kesin delil ileri sürmek engellenmiştir, çünkü bu alanda birçok ihtilaf gündeme gelir. Şayet bu yolla istidlâlde bulunulursa yine fikir ayrılığı meydana gelir. Şayet vukü bulan olaylara dair haberler açıklanmasaydı, bu açıklama bir yana, Kur'ân'ı, haberlerinde ihtilaf içeren bir kitap konumuna düşürmek isteyen kimse, bu haberleri dikkate alınca ihtilaf içermeyen bir kitap olmakla onu nitelemiş olur. Kendi kuruluşunda tutarsız olan metne gelince, böylesi, bir çelişkisinin tespit edilmesi istenen her kâhin ve beşere ait metindir. Böylesini savunmak isteyen kimse, şayet tevilini ekleyeceği bir mütercim ve anlatıcı bulursa bunu yapabilir. Bu durumda herhangi bir yerdeki birine ait bir ihtilaf bulunamaz. Bunda, dilin gereğine bağlı olarak isimden çıkarılan sözün kanıt ve JAllah'ın, bunu Kur'ân'da ihtilaf bulunmadığına yönelik bir delil olarak zikretmesi faydasız bir şey olurdu, Allah bundan yücedir”
Şudavar ki burada Kur'ân'ın ihtilafsız olmasıyla hükümler, hadler, emirler” ve yasakların kastedilmesi ihtimali de vardır. Bu da nesih ile husus ve umümun çelişkili olmamasını gerektirir; ayrıca haberler, vâd ve tehditlerle benzerlerine ihtimali vardır. Haberlerle şunu kastediyorum: Gayptan verilen haberler, Allah Teâlâ'nın münâfıkların sırlarından, işlerin mercii olan emir sahibinden ve aynı konumdakilerin verdiği haberleri kastediyorum. En doğrusunu Allah bilir.
BES İS ASİ ol Á I JA Aste İSİ Üye iz; vali İLİ eğin ii Pi i wd “yl
---
Dipnotlar:
šše “Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, kendilerini mallarıyla ve canlarıyla cihat etmekten muaf tutman için senden izin istemezler”. 887 “Sendenizin isteyenler, evet işte onlar Allaha ve Resülüne hakkıyla iman edenlerdir” (en#9 “İkinci koca da onu boşarsa, birinci kocası ile bu kadının, Allah'ın kurallarına riayet edeceklerini zannederlerse, tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur” (el“Uyarıyı biz indirdik, onu biz koruyacağız”. münğgfıkların verdikleri haberler birbirine uygun çıkmıyor, belki bazısı bazısını nakzediyor, çelişiyor. 88 “Bu bir mubarek Kitap'tır ki onu sana, insanlar âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, akıl sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indirdik” (Sâd, 38/29). 89 “Buâyetteşunaişaretvardır: İnançta muteber olan -dilcilerde müteber olan- umüm, husüs, takyid, itlak, emirlerde ve benzeri sözlerde vücüb, nedip hakkında verilen mânanın zâhiri değildir, ayrıca salt bir sözlük anlamı da değildir. Çünkü Yüce Allah, Kur'ân'da düşünmeye teşvik etmiştir. Kur'ân ise umüm, husüs, emir, nehiy, kayıt ve ıtlakı kapsayan söz dizisinin adıdır. Şayet hüküm görünürdeki sözlük mânasına bağlı olsaydı, düşünmeye girişmeksizin dilcilere göre sözlükten kastedilen mânayı bilmeye teşvik etmek ve hükmü ona bağlamak gerekirdi (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 183a; Medine nüshası, vr. 207a). %0 İmam Mâtüridi, birçok yorum zikretmiştir, bu yorumlar üçten fazladır. Ne var ki bu sayı bütün nüshalarda yer almıştır. %1 Semerkandi şöyle demiştir: “Çünkü Yüce Allah, icat (ihtira) hakkı ile hiç kimsenin, ihtilaf ve çelişkiden boş, halkın cibiliyeti üzerine ihtira hakkıyla kelâm telif etme hakkına sahip değildir. Kelam çelişki ve ihtilaf sıfatı ile ancak Allah'tan sadık bir haberle işiticisine kadar varınca, ihtilaf ve çelişki üzerinde bulunmaz” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 183b). %2 o Yani kâhinlerin sözlerinin ihtilaflı, çelişkili çıkması demektir. Bazan onların sözü gelir, fakat ihtilaf bulunmaması sebebiyle Kur'ân'ın Allah katından olduğunu söyleyen kâhinlerin söylediği bu sözün zıddı nefyedilir. 23 Alâeddin es-Semerkandi şöyle demiştir: Haber, Kur'ân'a yakın olunca, husus ve umüm kastedilerek ihtilaf tahakkuk etmez, denilemez. Halbuki Hz. Peygamber'den (s.a.) bu habere yakınlaştırılmış olarak ismin zâhirinin hilafına olan hususlarda açıklama gelmiştir. Fakat onunla, zâhirde konulduğu mânası kastedilen söz umüm ve husüstan soyutlanmış olan sözdür. Bizim sözümüz de bunun hakkındadır. Çünkü biz şöyle diyoruz: Yüce Allah,
Nisa' 4:83
Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında şöyledir: “Ve izâ câehum nebeun min havfin ev emnin ezâü bihi” (4 issia gai si y yali easte 151) “Onlara korku veya güven türünden bir haber gelince onu yayarlar” Hafsâ'nın mushafında da böyledir. Kisâi, onlar iki lügattır, bir şeyi ifşa edince “Eze'tü bihi ve ezetühu” dersin. Denildi ki, o haberi işittirdiler ve ifşa ettiler. Yine denildi ki ifşa ettiler ve yaydılar demektir. JÂyet-i kerimenin kimler hakkında ŞA indirildiği noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri'ye göre müminler hakkında inmiştir. Bu da şöyle olmuştur: Müminler, savaşan küçük veya büyük askeri birliklerle ilgili sevindirici ve ferahlatıcı bir haber duyduklarında ferahlanarak onu ifşa ederlerdi; kendilerini üzecek ve kederlendirecek bir haber duyunca da üzüntü ve kederlerinden bunu insanlara açıklarlardı". Sonra Allah Teâlâ, onlardan haberi yaymayan ve ifşa etmeyen az bir grubu istisnâ etmiştir”. Şayet sözkonusu sahâbiler, kimseye bir şey söylemeden duydukları haberi Resülullah'a götürseler ve o, olan biteni anlatsaydı; onlar yahut onu ileri gelen sahâbilere söyleseler ve olayı Resülullah'a onlar iletmiş bulunsalardı daha iyi olurdu. Burada takdim ve tehir vardır”. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Âyet münâfıklar hakkında inmiştir, bu da şöyle olmuştur: Mündfıklar, Resülullah'ın (s.a.), müslümanların zaferinden ve müşriklere galip geleceklerinden haber verdiğini münafıklar duyunca, buna hazırlanmaları için düşmanlara yazıyorlardı. Buna mukabil düşmanın savaş için toplanıp hazırlık yaptığını duyunca, bunu da zayıf müslümanlara haber veriyorlardı ki onlarla savaşa çıkmasınlar. İşte bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: Eğer o haberi Resüle götürselerdi de bu haberi veren kendisi olsaydı yahut haberi kendilerinden aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi de onlar haber verseydi”. En doğrusunu Allah bilir.
Aralarında yetki sahibi kimseler. Bu hususta farklı görüşler ileri sürülmüştür: Denildi ki onlar askeri birliklerin komutanlarıdır. Yine denildi ki içlerinden haberin mâna ve maksadını çıkarabilen âlimler ve fakihlerdir. [5] Yani sonucu Allah'ın Kitab'ından çıkarabilenler. Yine denildi ki burada ulu’lemir (yetki sahibi) Ebü Bekir, Ömer, Osman ve Ali (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahâbilerdir. İçlerinden haberin mâna ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı, yani onu Yüce Allah'ın Kitab'ından çıkarırlardı.
25 o Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 181; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 600.
Denildi ki ulu'l-emir maksadını çıkarabilen devlet yöneticileridir. O haberi yayanlar ya münâfık bir gruptur yahut zikrettiğimiz müminlerdir. Bazılarının kanaatine göre, sadece az bir kısmı müstesnâ haberi yaymışlardır.
Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesnâ, şeytana uyup giderdiniz. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki Allah'ın lütfu peygamberimiz Muhammed'dir (salatların en üstünü üzerine olsun) rahmeti de Kur'ândır. Bu durumda yorumu şudur: Şayet Muhammed (s.a.) ve Kur'ân olmasaydı şeytana uymayan az bir kimse kalırdı, onlar şuurlu olarak inanan kimselerdir. Yine denildi ki emirleri, ayrıca yayma ve if şa etmekten yasaklama noktasında Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, o haberi yayanlar ve yayma konusunda şeytana uyarlardı, ancak azı müstesnâ, onlar ifşa etmemiştir. Dahhâk şöyle demiştir: “Onlar Hz. Peygamber'in ashâbıdır, bazı şeytâni işleri içlerinden geçiriyorlardı, ancak bir grubu bunu yapmıyordu”. Diğer bazı âlimler de şöyle demiştir: Onlar münâfıklardı, Cenâb-ı Hak müminlere zafer ve fetih verdiği haberi kendilerine ulaşınca onu küçümser, hakir görürler, buna mukabil müslümanlara bir felaket geldiğini haber alınca onu abartıp büyütürlerdi. Azınız müstesnâ. İbn Abbâs şöyle demiştir: İstedikleri durum ve haberi -az kişi müstesnâ- hepsi bilirdi. O, şöyle demek istiyor: Konuyu Hz. Peygamber'e (s.a.) götürseler çok azı dışında kendilerine gizli kalmazdı. Hasan-ı Basri'den şöyle dediği nakledilmiştir: Onlar, İblis'in (lânet üzerine olsun) şöyle dediği zaman aziz ve celil olan Allah'ın istisnâ ettiği kimselerdir: [5] “Yemin ederim ki eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!””; “İblis, Rabbim! Beni saptırman sebebiyle yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve -aralarından senin samimi kulların hariç- onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım”. Diğer bazı âlimler de daha önce zikrettiğimiz takdim ve tehire temas etmiştir: Onlara güven yahut korkudan bir durum gelince, az kimse dışında onu yayarlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 184; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 602.
---
Dipnotlar:
Semerkandi demiştir ki: Dahhâk'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu, Hz. Peygamber'in (s.a.) ashâbından nakledilen bir haberdir, onlar içlerinden şevtan işlerini geçiriyorlardı, ancak bir grup müstesnâ, bunlar içlerinden böyle şeyler geçirmiyorlardı (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilt, vr. 183b). İbn Cerir ile İbn Ebü Hâtim Dahhâk'tan bu hadisi nakletmişlerdir. %7 Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 183b.
Nisa' 4:84
Şu halde Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlu olursun. “Lâ tükellif nefseke” cümlesinin iki yoruma ihtimali vardır: Onların hesabını vermekten ve savaştan geri kalmalarının cezasını vermekten sen sorumlu değilsin, onların hesabını vermek kendi sorumlulukları altındadır. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur”"!; “Onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”.
İkincisi, Sen ancak kendinden sorumlu olursun. Yani onlar, her ne kadar seninle savaşa çıkmaktan geri durmuşlarsa da sen cihat yapmak ve savaşmakla mükellefsin. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edilen şu söz de bunu desteklemektedir: Bu olay, Ebü Süfyan'ın Küçük Bedir savaşı tehdidini yapması üzerine Hz. Peygamber'in ashâbını savaşa çağırması, insanların ise teşebbüs etmemesi üzerine vukü bulmuştur. Bunun ardından Yüce Allah bu âyeti indirmiştir. Resülullah (s.a.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Sizden hiçbir kimse beni izlemese de yemin olsun ki Bedir'e çıkacağım” Bunun üzerine ashâbından küçük bir grup onu izlediler ve “Allah bize yeter ve o ne güzel vekildir” dediler", Bu ilâhi beyanda, Hz. Peygambere yardım ve fetih, düşmanlara da musibet. vâdinin delili vardır, çünkü Resülullah yalnız başına da olsa savaşa çıkmakla görevlendirildi, şayet yardım vâdi olmasaydı savaşa çıkmakla emrolunmazdı. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: [§]Allah, inkâra sapanların gücünü kıracaktır. “Asâ” kelimesi Cenâb-ı Hak tarafından kullanılınca gereklilik ifade eder. Yüce Allah'ın “Asellahu” beyanı, Resülullah'ın yalnız başına savaşa çıksa da zafer vâdi konumundadır, çünkü “asâ” Allah'tan olunca gereklilik anlamında olur.
Müminleri de teşvik et. Bu ilâhi beyanın birkaç yoruma ihtimali vardır. (Birincisi) müminleri sevapla ve iyi bir akıbetle teşvik et. (İkincisi) müminleri de teşvik et, onları savaşa teşvik et, çünkü onlarla savaşmakta Allah'ın dini olan İslâm'ı ortaya koyup duyurmak, mücahedeyi ve inkârcılarla savaşmayı terketmekte ise düşmanlarına yardım etmek ve dinlerini meşhur etmek var9 Kurtubi, el-Câmi‘ li-ahkåmi’l-Kurân, V, 293.
dır. Azizve celil olan Allah, müminleri, düşmanlarına karşı cihatta bulunmaya teşvik etmesi için Resülü'neemir vermiştir. Üçüncüsü, müminleri cihada ve düşmanlarla savaşa teşvik et. En doğrusunu Allah bilir. Müminlere yardım edeceğini, fetih ve ganimet vereceğini vâdederek.
Allah, inkâra sapanların gücünü kıracaktır. “Asâ” kelimesi Allah'a nispet edilince gereklilik ifade eder. Yüce Allah, Peygamberi'ne, kâfirlerin gücünü kırmayı vâdetmiştir.
Allah'ın gücü daha çetin, cezası daha şiddetlidir. Denildi ki Cezası daha şiddetlidir, çünkü müşriklerin gücünü sizden engeller, onlar ise Allah'ın kuvvetini kendilerinden engelleme imkânına sahip değildir, Allah'ın gücü en üst seviyededir. Cezası daha şiddetlidir. Denildi ki tenkil, başkasını tuttuğu yoldan engelleyip alakoyan bir cezadır (azap). Yine denildi ki Cenâb-ı Hak, Resülullah'a Sen ancak kendinden sorumlu olursun buyurunca (şunu kastetmiştir:) İnsanlardan hiçbiri sana uymasa bile, Allah Teâlâ senden müşriklerin gücünü defeder. Denildi ki “bes” dünya cezası, “tenkil” ve “nekâl” da âhiret azabıdır. Sanki O, müminleri, düşmandan uzak durmaları, güçleri ve cezalandırmalarından korkmaları sebebiyle kendi gücüyle korkutmaktadır. Dolayısıyla Allah Teâlâ, kendisinin gücü ve azabının düşmanın gücünden daha şiddetli olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Nisa' 4:85
[İyi Şefaat - Kötü Şefaat]
Kim güzel bir şefaatte bulunursa ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Yüce Allah yapılan şefaatin ne tür olduğunu zikretmemiştir. İyi şefaatin, kişi için Allah'tan bağışlama ve rahmet dilemeye yönelik bir dua olması muhtemeldir. Kul bu şefaate layık olur, dua ve rahmetten payı olur. Kötü şefaat ise lânet ve azap duasıdır, kul buna müstahak değildir, o dua sebebiyle de bir payı olur. Denildi ki bu husus Arapların şu sözüne benzer: “Hayra vesile olan hayır yapmış gibidir”. Başkasına yönelik hayra kılavuzluk eden kimse o hayırda kendisinin de payı olur, kötülüğe sebep olan da aynı şekildedir. Şefaat kavramı, zulümde şefaatte bulunmaya da ihtimali vardır, bir kimse müslüman kardeşinden zulmü yok etmeye çalışırsa bu, iyi şefaattir, bunu yapana ondan bir pay vardır. Kötü şefaat ise bozulduğu takdirde kişiye kötülük ve zulüm gelecek bir işi bozmaya çalışmaktır. Bundan dolayı o kimse için günah vardır. Denildi ki iyi şefaat senin de şefaat edilenin de faydalandığı ve kendisiyle başkasının da amel ettiği iştir; o iş seninle öteki arasındadır, ikisi de bunda ortaktır; kendisi sebebiyle zarar gördüğün şefaatte de ikisi ortaktır. İyi şefaat, her iyilikte bulunan ve onu emreden herkesin yaptığı şefaattir. [§]Kötü şefaat ise yasaklanmış her işi yapan ve onu emreden kişinin şefaatidir. Her ikisi yani emreden de yapan da birlikte bu işlerde ortaktır. (Bu söylediklerimizi şu hadisler de destekler mahiyettedir:) Hz. Peygamber'den rivayet edilen: “Her iyilik sadakadır”; “Hayra öncülük eden onu yapan gibidir”; “Allah sıkıntıya düşene yardım etmeyi sever”. Hasan-ı Basriden rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Dilin sadakasından daha üstün bir sadaka yoktur” Denildi ki dilin sadakası nedir ey Allah'ın Resülü, diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Şefaattir, sen onunla iyilik ve ihsanı kardeşine ulaştırırsın, ondan hoş olmayan şeylerin ağırlığını uzaklaştırırsın, onun aracılığıyla kanın akmasını durdurursun””".
“Kif” ve “nasib” kelimeleri aynı anlamdadır. Denildi ki “kifl” parçadır ve tekdir. Yine denildi ki “kifl” günahtır, fakat onun özel adı değildir. Görmez misin ki Yüce Allah “Allah'a saygısızlıktan sakının ve Resülü'ne iman edin ki size rahmetinden iki kat (kifleyn) versin”",
[Şefaatin Konumu]
Şefaat insanların ihtiyaç duydukları hususların en büyüklerindendir, çünkü Kur'ân onu zikretmiş, Resülullah'tan gelen rivayetlerde de yeralmıştır. Şefaat, bilinen duruma göre, nefret ve cezanın sözkonusu olduğu durumlarda devreye girer. Hayırlı kimselerin ve cezaya müstahak olandan razı olan kimselerin şefaati ile ceza sahibi affedilir. Belirtmek gerekir ki, büyük günahlar sebebiyle cehennemde ebedi kalınacağını savunanlara göre, küçük günahlardan dolayı kula azap vermek caiz değildir. Büyük günahlar ise şefaat yoluyla affedilen suçlardandır. [§]O takdirde (ulühiyyet makamına) minnet etme konusunda Kur'ândan ve Sünnet'ten gelen bunca beyanların çoğu ortadan kalkar, ayrıca ilim ehlinin Allah'a ve O'nun rahmetine yönelik fıtri kabulleri devreden çıkar, müslümanların, peygamberlerin şefaatini vesile kılan dualar boşa çıkar. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Bazıları âlimler, şefaatin iki anlama geldiğini söylemiştir: Birincisi, birinin güzel taraflarını başkasının yanında zikretmektir, tâ ki onun mertebe ve derecesini ortaya koysun, böylece onun yanında mertebe sahibi olmasını sağlasın. İkincisi ise onun için dua etmesidir. Bunların ilkinde şefaati, o kişiye yöneltme ihtimali taşır. İkincisi, Yüce Allah'ın şu beyanıyla açıklanmıştır: “Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar... en küçük kurtuluş budur” kısmına kadar', Yine Cenâb-ı Hak'kın: “Onlar ancak Allah'ın seçtiği kimselere şefaat ederler ve onlar Allah korkusundan titrerler”!. Bu, şefaatin iki şeklini de göstermektedir. Çünkü Allah tarafından seçilen kimse derece ve değer sahibidir, o kişi aynı zamanda meleklerin şefaatinden bahseden âyetin kapsamında olan kimselerdendir?.
Şöyle de denilebilir: Şefaat için sözkonusu edilen iki konumun ilki âhiretle ilgilidir, ancak bunun bir anlamı yoktur, iki sebeple: Birincisi, buradaki durum şefaat edilecek kişinin halinin bilinmemesine bağlıdır. Halbuki Allah Teâlâ bunun mahiyetini bilmektedir; buna mukabil O'ndan başkasının gizli gerçekleri, şu ilâhi beyanlarda görüldüğü üzere: “Allah'ın, peygamberleri toplayıp da onlara “Size ne cevap verildi?” diye soracağı gün onlar: “Bizim bir bilgimiz yoktur. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin” diyecekler”. İsâ aleyhisselâm da şöyle diyecektir: “Ben onlara, senin bana emrettiğinden başka bir şey söylemedim”". Bu beyanlarda da anlaşıldığı gibi gerçek bigiler Allah katındadır. Aralarında Hz. İsâ'nın da yer aldığı peygamberler gaybı bilmediklerini belirtmişler ve buna, sadece Allah'ın vâkıf olduğunu ifade etmişlerdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İkincisi, âhirette amel defterleri ki bunlar da vardır Âdemoğullarının dünya hayatında küçük-büyük yaptıkları işler, bunlar vasıtasıyla okunup anlaşılır. Şayet konu ispat etmeye yönelik ise bu yeter, eğer bilgi vermeyi amaçlamışsa Allah Teâlâ'nın bilmesi yeterlidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Şefaatin ikinci amacını oluşturan duaya gelince, bunun gibi o özelliğe sahip olanlar için dua edilmesini benimseriz ve kulun işlediği günahlar için ona şefaat edilir; ancak (sevaplar da dâhil) kulların işledikleri bütün işler için kendilerine şefaat edilecek değildir. Çünkü hikmet açısından iyi işlerden dolayı onları azaba çarptırmak isabetli olmaz, aksine böylelerine en büyük sevap ve en yüksek makamlar vardır. Bu gibiler için şefaat ve bağışlanma talep etmek birkaç yönden yakışık almaz: Birincisi, bu durum hikmet açısından isabetli değildir. Sanki onlar Allah'tan zulmetmemesini ve hikmete aykırı fiil işlememesini talep ediyorlar. Bu ise halkın en fâsık kişisi nezdinde bile hikmetsizliğe nispet edilme yerine geçer, nerde kaldı ki bununla Allah'a yakarmış olsun; kerim ve halim olan Allah bu nitelemeden münezzehtir. İkincisi, ilâhi lütuf asıl bu gibi insanlarda bulunur, çünkü o, cezalandırılmayıp mükâfata eriştirilir, böylesi şükür ve övgü ile karşılanır. Duada ise bunu gizlemek ve nankörlük sözkonusudur. Böylesine izin vermek imkânsızdır. Başarıya ulaşmak sadece Allah'ın yardımıyla mümkündür. Üçüncüsü, dua etmek ve şefaat talebinde bulunmak, sevapları günahından fazla olan kimseye yönelik olur, zaten cennet itaat edip onunla müjdelenmiş kimseye yönelik olur. Böylesine şefaat istemek konuyu bilmemeyi gerektirir; yoksa durum ilâhi lütfun tecellisi zamanı belirtilmemiş de onun gelmesi için acele etme konumu sözkonusu değildir. Aslında bizim o büyük günah işleyenler hakkındaki görüşümüz de bunun gibidir. Şayet onlar günahları kadar azaba uğratılacak olsalar, hikmet açısından adalete uygun düşerdi. Dolayısıyla, onlar içinden isteyenler için Allah'ın lütfu ve ihsanına yönelik şefaatte bulunur, adalete ve hakkını elde etmeye yönelik olarak değil. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
365 [ ]Suç ve cezalarda önemli olan şudur: Cezaların miktarlarına, ancak suçların miktarlarını bilenler vâkıf olur. Hiç bir insanın yaratılıştan sahip olduğu bilgilerle, suçların miktarlarını bilecek bir güce sahip değildir. Çünkü hiçbir kimse, Allah'ı yüceltme hususunda, O'nun büyüklüğünün mahiyetine erişemez ki emirlerine muhalefetin sınırına vâkıf olsun, yüce ve aşkın olan Allah'ın. Konumu bu olan bir meselede söylenecek gerçek söz, Allah'ın, kötülük sebebiyle ancak o kötülük kadar ceza verdiğini bilmek, sonra da O'na uymaktır. Şunu da bilinmek gerekir ki inkârdan (küfür) daha büyük bir kötülük yoktur, Allah Teâlâ öylesine bir suçun cezasını cehennemde ebedi olarak kalmak şeklinde belirlemiştir. Bu cezayı inkârdan daha aşağı seviyedeki bir suç için gerekli gören kimse, Allah'ı, kötülüğe mislinden daha çok bir ceza tertip etmekle nitelemiş olur. Halbuki Allah Teâlâ, böyle bir cezayı vermeyeceğini bize haber vermiştir”. En doğrusunu Allah bilir.
Kim güzel bir şefaatte bulunursa... kim de kötü (bir işe aracılık ederse). Şefaat, kul ile Allah arasında olur. Kişi, bir kimse için bağışlanması ve günahın cezasından geçilmesi için şefaat ederse, bu sebeple şefaat dileyen için de bir pay olur. Şu mânaya da ihtimali vardır: Kardeşine şefaatte bulunması sebebiyle merhamet ettiği için, Yüce Allah da rahmetiyle onu bağışlayarak ve günahını affederek kendisine merhamet eder. Âyetin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, şefaat edilen kişiyi bağışlarsa, kendisi için şefaat isteyen kimseye hibe edeceği bir şefaat hakkı verir, tıpkı onun kendisine hibe ettiği gibi. Kötü şefaatte ise ona lânet etmesi, yahut hak etmediği halde ölümle veya devamında zarar göreceği bir şeye bedduada bulunmasıdır.
364 Ondan kendisi için bir nasip olur. Diğeri ona lânet eder; (SJyahut anlamsız bir şekilde kardeşinin helâkini isteyerek ona kötü davranması sebebiyle beddua eder veya lânette bulunur.
Kim şefaatte bulunursa. Şef aatin, kulun kendisi ile Rabbi arasında olma ihtimali vardır. Allah, af ve mağfiretten oluşan hayır yoluyla ona şefaat eder, yahut lânet ve helâk yoluyla kötü şefaatte bulunur. Şefaatten pay almak da iki türlü olur. Birincisinde kardeşini rahmeti ve şefkati ile bağışlamasıdır, yahut şefaat edilen kişiye şefaat etme hakkını vermesidir, bu durumda onun şefaatten payı olur. İkincisinde, hak etmediği halde kişiye lânet okuyan ve helâk olması için aleyhinde dua edene, bu kötü davranışı sebebiyle Allah'ın onu cezalandırmasıdır... En doğrusunu Allah bilir.
Kim şefaat ederse. Bu beyanın kul ile insanlar arasında olma ihtimali de vardır. Bu da bir kaç şekilde olur. Biri, kardeşi ile başkası arasında kötülük vukü bulan kimseye, o kötülüğü defetmek, aralarında barış ve ülfeti sağlamak, yahut bunun zıddı olan şeyler noktasında şefaat ederek olur. Yahut iki kişi arasındaki bir sürçmeyi veya aralarına düşmanlık bırakmak için söz taşıma problemini ortadan kaldırmak. Yahut yardıma muhtaç kimseye veya bir felakette, zulme uğramış kimseye yardım etmeye öncülük etmek suretiyle olur. Yahut da iyilik veya kötülük yapar da bunu hayır yahut şer üzerine gönderir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir. Denildi ki Allah koruyucudur, bu İbn Abbâs'ın görüşüdür”, Denildi ki “hasiben” hesap görendir. Denildi ki “mukiten” şahit olandır. Denildi ki “mukiten” güç sahibi olup iyilik ve kötülüğün karşılığını verendir.
Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim bir ölü bir müslümanın etini yerse (gıybetini yaparsa), Allah da ona cehennem ateşinden yedirir. Kim de bir müslüman kardeşinden dünya menfaati elde etmek için yağcılık makamında iyi diyerek överse (riyâ ve süm'a) Allah Teâlâ öylesini “duysunlar ve görsünler” diyenin konumunda bulundurur”. Mürailer makamına ikame ederek onlar gibi azapla cezalandırır ve onu rüsvay Taberi, Câmi'w'l-beyân, V, 187; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 604.
Yine Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Cenâb-ı Hak, müslüman kardeşinin gizli işlerini araştırırsa Allah da onun gizli işlerini araştırır; O, gizli işlerini araştırdığı kişiyi, evinin içinde bile olsa, rüsvay eder””. (İmam) Ferrâ ve Kisâiden şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “Mukit” (sax!) iktidar sahibi olan demektir”. “Mukiten'den gelmektedir. Şöyle de denilmiştir: Mukit “el-küt” kelimesinden türemiştir, küt “yiyecek, azık” anlamına gelir. Buna göre şöyle buyuruyor: Her canlının rızkı Allah'a aittir, tâ ki canlı rızkını yeyip bitirsin. Denildi ki “mukiten” lutfedip bağışlayan, onları gözetip, rızıklandıran demektir. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle bir fikir beyan etmiştir: [S] Bu kelime geçmiş dönemlerdeki kitaplardan alınmıştır, bizim konuştuğumuz dilde yoktur, bu sebeple yorum yapmamalıyız; belki de yaptığımız yorumlar gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Aslında bu, bir hadis-i şeriftir. Nitekim müellif onu Hz. Peygambere merfü olarak biraz sonra zikredecektir. Kaynağı biraz önce geçmiştir. 97 Ebü Yâlâ, Müsned, VII, 275; Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, III, 153. Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, VIII, 194. Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: “Ey rabbimiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!”, “Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanları kendilerine vâdettiğin “adn” cennetlerine kabul buyur. Kuşkusuz sen sınırsız izzet ve hikmet sahibisin” “Onları kötü sonuçlardan koru. O gün sen kimi kötü sonuçlardan korumuşsan onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir. İşte en büyük kurtuluş “Arşı yüklenenler...” âyeti (Gâfir, 40/7). Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi “Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen “Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de rabbim sizinde rabbiniz olan Allah'a kulluk edin” dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye 95 Müellif Allah Teâlâ'nın şu beyanına işaret etmiş olmalıdır: “Kim iyilikle gelirse ona getirdiginin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar”. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, IV, 229; Ebü Dâvüd, “Edeb”, 35. Müstevrid b. Şeddad'tan rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Men ekele bi-reculin müslimin ekleten”, bir kere de elifin ötresi ile: (usi) buyurmuştur: Yüce Allah yediği kadarını cehennemden ona yedirir. Kim bir müslümanı (kötülemek) sebebiyle bir rızık elde ederse, Allah da ona cehennemden onun gibi bir elbise giydirir. Kim gösteriş yaparak bir adamı müslüman konumunda gösterirse Allah da kıyâmette onu süma ve riya makamında bulundurur”. hadisinin anlamı şudur: Bir erkek başka bir erkekle dost olur, sonra onun düşmanına gidip dostu hakkında güzel olmayan şeyler konuşur ki, ona bir mükâfat versin. Allah o mücazata bereket vermesin”. Deniliyor ki: O kelime bir kimse bir kimse sebebiyle, ihtiyacını kapatmak için ve kendisi için alarak insanların mallarını yerse demektir. O söylenen şu söz gibidir: Falancı dini sebebiyle, filancı da çalışması sebebiyle yer. Yine: cümlesinin mânası şudur: Yani bir kimse bir kimse için sümi (işittirme, gösteriş) makamında durursa, müstahak olduğu bir mâna için değil, belki o sebeple rüsvay etmek için ve ona işittirmek için yaparsa, anılan tehdit altına giren kimselerden olur (bk. Ebu'l-Mahasin Yüsuf b. Müsâ, Mu'tasaru'l-muhtasar, Il, 347). cümlesi hakkında şöyle de deniliyor: Yani bir müslüman bir kimse hakkında dedi kodu etmek, aleyhinde konuşmak ve aleyhinde konuşursa yahut eziyet ederek ona saldırıda bulunmak sebebiyle kim ek-
Nisa' 4:86
Size bir selâm verildiğinde ya daha güzeli ile veya dengi ile cevap verin. Burada Allah Teâlâ tahiyyeyi zikretmiş, fakat onun ne olduğunu söylememiştir. “Tahiyyeten” kelimesi birçok şey için kullanılır; meselâ namaz mescidin tahiyyesi, tavaf Beytullah'ın tahiyyesidir ve sayısı çok olan benzer şeyler. Fakat müfessirler bu âyetteki tahiyyeyi diğerleri değil “selâm” mânasına almakta ittifak etmiştir. Görmez misin ki aziz ve celil olan Allah “ev ruddühâ”, yani ona iade edin buyurmuştur. Şayet selâm verme dışında bir mânayı kastetseydi “evruddühâ” diye buyurmazdı, çünkü selâm dışındaki tahiyyeler iade (red) edilmez. Çünkü reddetmekte kabulün terkedilmesi sözkonusudur, halbuki bununla emrolunmamıştır. İşte bu husus, tahiyyenin selâm verme demek olduğunu göstermektedir. Nitekim Allah'ın Kitabı'ndan bazı âyetler de buna işaret etmektedir. O, şöyle buyurmuştur: “Evlere girdiğinizde, Allah katından mubarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm verin””!. Allah Teâlâ meleklerin müminlere tahiyyesini selâm verme tarzında yapmıştır. Melekler de “Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun!” Yine cennetliklerin tahiyyesini de selâm yapmıştır: “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”i; “Onların cennetteki tahiyyeleri selâm'dır””, Meleklerin bir birlerine karşı tahiyyeleri yine selâmdır. Görmüyor musun ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah katından bir tahiyye olarak kendinize selâm verin”. Buna göre Cenâb-ı Hak'kın “Ve izâ huyyitüm bi-tahiyyetin” beyanından kastedilen mânanın selâm olması mümkündür. Allah Teâlâ selâmı, müslümanlar arasında bir bayrak, bir şiar ve bir güven yapmıştır ki, bazısını bazsının şerrinden emin kılmaktadır. [ ]Görmez misin ki şüphe ve töhmet sahipleri, anlamını ve açıklamasını bilmedikleri halde selâm verip almazlar; bu, onların yaratılışına yerleştirilen bir şeydir.
Selâm, denildiği gibi Allah'ın isimlerinden biri olup birkaç anlama gelir. Selâm benzerlerden arınmış, âdil, bütün ayıplardan ve zulümlerden münezzeh demektir. “Ve rahmetullahi”: Kurtulan O'nun rahmetiyle kurtulmuş ve mutlu olan O'nun rahmeti ile mutlu olmuştur. Allah'ın bereketleri, yani onlarla her hayra ulaşılan. “Berekât” her hayrın adıdır. Görmez misin ki namazdan ayrılma “es-selâmu aleyküm ve rahmetullah” ifadesi ile gerçekleşir. Nitekim namazın başlangıcı da Allah'ın ismi ile olmaktadır. Buna göre, ne ile namaza başlanılmışsa onunla bitirilmektedir.
Daha güzeli ile veya dengi ile cevap verin. Denildi ki müslümanlar için daha güzeli ile selâmlayın, Kitap ehline de dengi ile cevap verin. Enes'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Kitap ehline (selâm için) “aleyke” ve “aleyküm'den (Sis) daha fazla bir kelime ile selâmı almamız yasaklandı”, İbn Mesüd'un (r.a.) da şöyle dediği nakledilmiştir: “Selâm, Allah'ın isimlerinden biridir, Cenâb-ı Hak selâmı yeryüzünde bir gelenek olarak var etti. Selâmı aranızda yayın. Kişi selâm verince onun için on sevap yazılır, eğer selâm verilenler onun selâmını alırlarsa onlar için de o kadar sevap kaydedilir”7. Denildi ki Yüce Allah'ın “fe hayyü bi-ahsene minhâ” beyanının mânası daha fazlasıyla selâmlayın, “evreddühâ”nın mânası da benzeriyle selâmlayın, demektir. Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edildiğine göre bir sahâbi ona gelerek: “es-Selâmu “aleyküm” dedi. Buna karşılık Hz. Peygamber “aleyküm ve rahmetullahi” buyurdu. Sonra başka biri gelerek: “es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü” (w!.-,, Giz 401) dedi. Resülullah karşılık “aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü” s Sis) dedi. Bir müddet sonra biri daha: “es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü” diyerek selâm verdi. Buna da “aleyküm” cevabını verdi. Denildi ki: “Sen birinciye ve ikinciye ilavede bulundun” Resül-i Ekrem şöyle buyurdu: “Birinci ve ikincisi bana fazlalık bıraktılar, bu üçüncüsü, ise bana bir fazlalık bırakmadı”. Denildi ki rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere biri diye selâm verdi. Bu münasabetle Hz. Peygamber “on” diye buyurdu, yani on sevap. Başka biri selâm verip: dedi, bunun için de “yirmi” dedi. Bir başkası (65 yaw), Ci:.x Ji) diyerek selâm verdi. Onun için de: “Otuz” buyurdu”, Selâmın sonu “ve berekâtühü” kelimesidir, ondan fazlası söylenmez; Cenâb-ı Hak'kın şu beyanında olduğu gibi “rahmetullah ve berekâtühü aleyküm ehle'l-beyt” “Allah'ın rahmet ve bereketi üzerinizdedir, ey hane halkı!”
Peygambere selâm gönderir, namazı bitirirken kelimesini niçin söylemez?, diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: İki sebepten dolayı söylemez. Birincisi, Resülullah'ı diğer insanlardan üstün tutmak için; ikincisi namazdan çıkış selâmını alanlara fazlalık bırakmak için.
Namaz konusunda, binekli olan yayaya, yaya da ayakta durana selâm verir. Resülullah'tan rivayet edildiğine göre: [Ş]binekli olan yayaya, yaya olan ayakta durana, ayakta duran oturana, küçük büyüğe ve az kişi çok kişiye selâm verir”, Ebü Hureyreden rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri bir meclise vardığı zaman selâm versin, eğer oturması gerekiyorsa otursun, kendisi ayakta duruyor da topluluk oturuyorsa selâm versin. Birincisi diğerine göre daha çok hak sahibi değildir”:. Câbir radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Bizden başkasına benzemeye çalışan kimse bizden değildir vesözüne şöyle devam etmiştir: Yahudi ve Hıristiyanlar gibi selâm vermeyin; çünkü Hıristiyanların selâmı avuçları iledir, Yahudilerin selâmı ise işaretledir””. Ehl-i Kitap'la karşılaşınca selâma ilk önce başlamak mekruhtur, fakat onlar önce selâm verirse alınır. Bununla ilgili bazı rivayetler mevcuttur. Ebü Hureyre'den rivayet edildigine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Yahudi ve Hıristiyanlarla selâmlaşmaya ilk siz başlamayın, yolda onlarla karşılaştığınız da onları yolun en dar kısmından geçmeye zorlayın”, Ebü Basre el-Gifâri'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), bir gün ashâb-ı kirâma şöyle demiştir: “Ben Yahudilere binekle gidiyorum, şayet size selâm verirlerse siz de onlara. “Ve aleyküm” “Size de...” deyin””.
“es-Selâmu aleyküm”ün (Siz u!) anlamı konusunda birkaç yorum yapılmıştır: Bazıları şöyle demiştir: Bunun mânası “Allah size şahittir” şeklindedir. Denildi ki anlamı Allah sizi korumakta, esenlikte tutmaktadır. Bu Yüce Allah'ın şu beyanı gibidir: “Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözetiyor”, iyi olsun fâsık olsun, onlara rızık veriyor, kendilerini koruyor, isteklerine cevap veriyor. Yine denildi ki tahiyye onların bağışlanması ve selâmeti için dua etmektir; bu başlangıçta belirttiğim yorumdur.
Allah, her şeyin hesabını tutmaktadır. Denildi ki buradaki “hasib” şahittürediğini belirtmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” Yani seni hesaba çeken; emir-âmir, kadir-kâdir gibi. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“O güzel son... kapıdan oralarına girerler”. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 113; Buhâri, “İsti'zân”, 22; Müslim, “Selâm”, 6. Buradaki metin Ahmed b. Hanbel aittir. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 607. 98 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 190; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 605. EbüDâvüd,“Edeb” 132; Tirmizi, “İstizân”, 2. Tirmizi bu hadisin sahih olduğunu söyledi. tir, denildi ki koruyucudur, yine denildi ki yeterlidir, iktidar sahibidir. Şöyle de denilir benim hasibimdir, yani bana yetmiştir. Kisâi bu kelimenin “hisâb”tan 1 Buhâri, “İsti'zân”, 5; Müslim, “Selâm”; Tirmizi, “İsti'zân”, 14. Ebü Dâvüd, “Edeb”, 139; Tirmizi, “İsti'zân”, 15. Tibi şöyle demiştir: Birinci selâm, orada iken karşı tarafın kendi şerrinden kurtulduklarını haber vermek anlamında olduğu gibi, ikinci selâm ayrılırken kendisinin şerrinden emin olduklarını haber vermektir. Aslında huzurdaki selâmet gaipteki selâmetten üstün değildir, belki İkincisi, daha önemlidir” (Mubârekfüri, Tuhfetül-ahvezi, VII, 402-403). Tirmizi, “İsti'zân”, 7. Tirmizi bu hadisin isnadını zayıf kabul etmiştir. %5 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V1, 398.
Nisa' 4:87
Allah -ki, kendisinden başka tanrı yoktur- elbette kıyâmet günü hepinizi huzuruna toplayacaktır. -En doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak, kendisinin Allah olduğunu, göklerin, yerin ve insanların yaratıcısı bulunduğunu -nitekim Kur'ânda “Eğer onlara kendilerini yaratan kim olduğunu sorarsan elbetteki “Allah” diyecekler” anlamındaki ilâhi beyanda ifade edilmiştir- kulların dillerine itiraf ettirince şunu haber vermiştir: Sizin, Allah diye isimlendirdiğiniz, bunun yanında göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu, hem de bir ve tek olup O'ndan başka gerçek tanrı ve rab bulunmadığını kabul ettiğiniz o varlık birdir, şeriki yoktur, zıddı da yoktur, ayrıca Allah'tan başka tapındığınız putlar bildiğiniz üzere kendilerine ibadette bulunsanız hiçbir fayda sağlayamaz, etmeseniz size zarar veremez. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Elbette kıyâmet günü hepinizi huzuruna toplayacaktır. Bu ilâhi beyan hakkında iki görüş ileri sürülmüştür: Denildi ki kıyâmet günü için sizi toplayacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Toplanma günü için sizi bir araya getireceği zaman””. Bir de denildi ki kıyâmet gününe kadar elbette Allah sizi kabirlerde toplayacak, sonra da diriltecektir. En doğrusunu Allah bilir.
(JSözce Allah'tan daha doğru kim vardır! -En doğrusunu Allah bilir ya- Siz birbirinizin sözünü söz kabul edersiniz, halbuki sizin sözünüz doğru da yalan da olabilir. Allah'ın sözünü ve kıyâmetle ilgili haberini, Kur'ân'da haber verdiklerini nasıl kabul etmezsiniz? Oysa onun sözünün yalana ihtimali yoktur -En doğrusunu Allah bilir ya- âyetin tevili budur.
Nisa' 4:88
Size ne oluyor da münâfıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? Bu âyetle ilgili kıssa hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre Mekkeli bazı insanlar Resülullah'a Medine'ye gelerek müslüman olmuşlar ve burada Allah'ın dilediği kadar kalmışlar, sonra Medine'ye hicret edip burada kalmaktan pişman olup Mekke'ye dönmek istemişler, bu arada Medine'de karın ağrısı hastalığına” yakalanmışlardır. Çıkıp konak konak yürümüş, nihâyet Medine'den uzaklaşarak, Mekke'ye varmışlardır. Sonra bir mektup yazarak bir elçi ile Hz. Resülullah'a göndermişlerdir. Elçi bu mektubu Medine'de Hz. Peygambere (s.a.) götürdü. Mekupta şunlar yazılmıştı: “Biz senden ayrıldığımız zaman olduğu gibi, Allah ve Resül'ünü tasdik etme inancı üzerindeyiz, kendi toprağımızı özledik, Medine'nin havasından da hasta olduk” Sonra “onlar ticaret yapmak için Mekke'den Şam'a doğru yola çıktılar, bu haber Hz. Peygamber'in (s.a.) huzurunda bulunan müslümanlara ulaştı. Kendi aralarında “Dinimizden yüz çeviren ve hicretimizi terk eden bu adamların karşısına çıkıp onları öldürmekten ve ellerindeki malları almaktan bizi engelleyen şey nedir?” dediler. Onlardan bir grup: “Sizin dininiz üzerinde bulunan insanları nasıl öldürürsünüz?” dedi. Resülullah (s.a.) susuyor, iki gruptan hiçbirini susturmuyordu. İşte bunun üzerine Size ne oluyor da münâfıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? meâlindeki âyet inmiştir”. Aziz ve celil olan Allah, bu âyette Resülüne onların durumunu ve ne olduklarını açıklıyor. [§] Denildi ki bazı kimseler Uhud savaşına katılmadı, onlar hakkında Hz. Peygamber'in ashâbı iki gruba ayrıldı: Bir grup şöyle diyordu: Onları öldür, diğeri de onları affet diyordu. İşte bunun üzerine Size ne oluyor da münâfıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? âyeti inmiştir”, şöyle de denilmiştir: Bazı sahâbiler aralarında konuşuyorken bir kısım, Mekkeli hakkında tartışmaya başladılar. Bazıları “Onlar kâfirdir”, derken, diğerleri “onlar sizin kestiklerinizi yediler, kıldığınız gibi namaz kıldılar ve davetinizi kabul ettiler, binaenaleyh onlar sizinle berberdir dediler. Diğer grup ise onlar Resülullah'ı terk edip ondan ayrıldılar diyordu; terkettiler ve bu tartışmayı çok yaptılar. Bu sebeple Size ne oluyor da münâfıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? meâlindeki âyet nâzil olmuştur. Kıssanın nasıl olduğunu bilemiyorsak da burada ashâb-ı kirâmın kendi aralarında ihtilafa düşmeleri yasaklanmaktadır. Sanki Yüce Allah: -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle buyurmaktadır: Münâfık oldukları ortaya çıkmış bulunan bir topluluk hakkında nasıl olur da fikir ayrılığına düşer ve nasıl olur da Resülullah aranızda iken ona sormuyorsunuz? Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Resülü'ne götürün”. Onların münâfık olduklarının ortaya çıkması, Hz. Peygamberden buna dair bir nassın var olmasının yanı sıra, işleri sebebiyle de kendisini gösterir. Kişinin işlediği fiil yoluyla onun kâfir mi yoksa mümin mi olduğu anlaşılır.
Halbuki kendileri hak ettikleri için Allah onları küfre geri çevirmiştir. Kisâi şöyle demiştir: “Erkesehum” Gi 30) kelimesi hakkında dil bakımında iki türlü kullanım vardır, şöyle denir: “Erkestühü fi emri kezâ ve rekestühu”; yani çevirmek, altını üstüne getirmek. Ayrıca “irtekese'rreculu” denilir, yani işin içinden çıkamadı. İbn Mesüd ile Hafsâ'nın mushafında: “Vellahu rekesehum bimâ kesebü” şeklindedir”. Şöyle de denilmiştir: “Erkesehum” yani reddetti. İbn Abbâs “erkesehum bimâ kesebü” beyanı hakkında küfre düşürdü demiştir", Yüce Allah'ın “erkesehum bimâ kesebü” i) beyanının iki yoruma ihtimali vardır. Biri, kalplerindeki nifakı ve Resülullah'a muhalefetlerini açığa çıkarmaları sebebiyle Allah onları küfre döndürdü; Cenâb-ı Hak'kın: “Kalplerinizin kazandığı şey sebebiyle”: meâlindeki beyanda olduğu gibi. Diğeri, bu ifade, onlar müslüman olduktan sonra ilk kazandıkları iş sebebiyle, yani müslümanlıkları geçerli olduktan sonra İslâm'dan döndükleri mânasına da gelebilir. 9)JMünâfıkların geriye dönüşlerinin (irtikâs) Allaha nispet edilmesinde kullara ait fillerin yarılmışlığına ve aslında sahip bulundukları işten mahrum bulunduklarına işaret vardır. Allah Teâlâ, münâfıkların işledikleri fiilleri en iyi bilendir: Şirk icat edişleri, iman gösterişinde bulundukları sırada kalplerinde beliren nifak -ki bu, kâfir kardeşlerine katılmalarıyla oluşmuştur- yahut da Cenâb-ı Hak'kın cihadı ve çeşitli ibadetleri farz kılması sebebiyle ortaya çıkan nifak alametleri. En doğrusunu Allah bilir.
[Hidâyet - Dalâlet Meselesi]
Allalı'ın saptırdıklarını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Bu ilâhi beyanın yorumu -en doğrusunu Allah bilir ya- küfrü tercih etmeleri sebebiyle hidâyete ermeyeceklerini bildiği için Cenâb-ı Hak kendilerini saptırdığı halde, onların hidâyetini mi istiyorsunuz? Bu beyanın şu yoruma da ihtimali vardır: Allah Teâlâ kendilerini hidâyete erdirmeyince, onların hidâyetine sizin gücünüz yetmez; şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin ama Allah dilediğini hidâyete erdirir””, Doğru yola getirmek mi istiyorsunuz?” Denildi ki onları hidâyete ermiş diye adlandırmak mı istiyorsunuz? Oysa ki Yüce Allah onların sapıklıklarını açığa çıkarmıştır; bu cümle Size ne oluyor da münâfıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? meâlindeki beyanın bağlantısıdır (yan cümleciği). Cenâb-ı Hak müslümanları.münğfıkları farklı şekilde nitelemekten sakındırmaktadır. Denildi ki siz onları hidâyete ermiş mi göstermek istiyorsunuz, halbuki Yüce Allah onları sapkın yapmıştır, âyette beyan ettiği üzere: “Sen istediğine hidâyet veremezsin” ve devamı. Bu ifade, yukarıdaki âyetin tamamını güçlendirmiştir, önceki birinci âyeti de şu ifade açıklamıştır: Allah'ın saptırdıkları için asla doğruya yol bulamazsın. Cenâb-ı Hak şöyle diyor: “Allah kimi hidâyetten uzaklaştırırsa Onun için hidâyete eriştirecek bir yol bulamazsın. Bir görüşe göre din bulamazsın, bir görüşe göre de çıkış yolu bulamazsın demektir. Bunların hepsi aynı konumdadır. En doğrusunu Allah bilir.
San Ya Os ehia las Ya çaalikz Siz a lisi Şal ça ÇEİS oG S EKLE ŞİLİ
---
Dipnotlar:
%9 Metinde geçen cevadan geliyor. “Cevâ” uzun süren bir karın hastalığıdır. Bu hastalık hava uyuşmazlığı olunca vukü bulur. Yine Araplar bir yerde nimet içinde olsalar da derler. Hadiste şöyle gelmiştir: Ureyne heyeti Medine'ye geldiler, buranın havası ile uyuşmadılar. 51 Buhâri, “Tefsir” IV, 15; Müslim, “Sıfetü'l-munâfıkin”, 6. 51 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 195; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 612. “Yeminlerinizin kasıtlı olmayanlarından dolayı Allah sizi sorumlu kılmaz, fakat kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir”
Nisa' 4:89
374 Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi isterler. Denildi ki hicreti terk edip ailelerine ve evlerine dönenler -ki onlar hakkında Yüce Allah, “Size ne oluyor ki münâfıklar hakkında iki gruba ayrıldınız” buyurmuştur- evet, kendileri kâfir oldukları gibi sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler! Yani onlar hicreti terk ettikleri gibi siz de hicreti terk edesiniz, dolayısıyla siz onlarla küfürde eşit olasınız. Bu sebeple Allah Teâlâ onları “kâfirler” diye nitelemiş ve müminlere, onlardan uzak durmalarını emrederek şöyle buyurmuştur: “Birinci hicret sebebiyle dost edinmeyin. Evliya, yetki sahibi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin”; “Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin!”“; “Müminler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin!”! Medine'ye ikinci defa hicret edip sebat gösterinceye kadar Allah, onları dost edinmelerini müminlere yasaklamıştır. Bu söylediklerimiz, onların önce Medine'ye hicret ettiklerini, fakat sonra Mekke'ye döndüklerini kabul edenlere göredir. Onların aileleriyle birlikte bulunduklarını, İslâmiyet'ten söz ettiklerini, fakat hicret etmediklerini diyenlere göre âyetin mânası şöyledir: “Başkaları hicret ettiği gibi onlar da hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin demektir”
Denildi ki muhacirler birkaç tabakadır. Bir kısmı hicret eden, orada ikamet eden, benimseyip itaat eden ve bunun üzerinde sebat edenlerdir. Bir kısmı hicret eden, sonra Hz. Peygamber'den (s.a.) izni olmaksızın Medine'den çıkıp ailesine katılan, yaptığı hicreti ve benimsediği dini terk edenlerdir. Bir kısmı İslâmiyetten söz eden, hısım akrabasıyla yaşayan, imkânı bulunduğu halde hicret etmeyen ve böylece kalandır. [§]Bir kısmı da İslâmiyet'i konuşan fakat hicret gücüne sahip bulunmayanlar olup “müstez'afün” (çaresizler) diye anılan kimselerdi. Böylesi -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak'kın “Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar” diye nitelediği kimselerdir. İbn Abböâs'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ben ve annem zayıf sayılanlardık, İman edip de imkân bulunduğu halde hicret etmeyenler Yüce Allah'ın şu beyanda ifade buyurduğu kimselerdir: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur”, Hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Bu ilâhi beyan münğgfıklardan kâfirlere uyum gösterip onlara katılan kimse anlamına gelme ihtimali vardır. Bunun yanında iman ettiği halde hicret etmeyen kimse anlamına gelmiş olabilir. Dolayısıyla birincisi, din velâyeti, ikincisi de mirâs velâyeti anlamına gelir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur”5. Bu âyeti, Medine'den çıkmadan küfrünü açığa vurmak anlamında tevil edenlere göre böylesinin, hicreti iki şekilde olur. Birincisi, sohbetleri terkedilen kâfirlerin özellik ve niteliklerine eklenmiş olmasıdır. İkincisi, davranışlarında nifak ehline has görünümler davranışlarında ortaya çıkanların terk edilmesidir, bu sebeple de onların aksi ortaya çıkmış 99 o Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 236; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 1l, 647.
olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah dilerse münâfıklara azap verir yahut onların tövbesini kabul eder””, Eğer yüz çevirirlerse ve hicretten imtina ederlerse onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün. Çünkü onlar bizim için savaşan düşman olmuştur. [§]Öyle ki böyleleri hicreti terketmiş ve açıkladıkları imanlarını yok haline getirmişlerdir. Hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Daha önce bunu zikretmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumla ilişki içinde olanlar müstesnâ. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, imanını açıklayan bir topluluk, sizinle aralarında antlaşma bulunmayan bir topluluğa katılırsa onları öldürün; tâ ki tövbe ile birlikte hicret edinceye kadar. Şayet aranızda antlaşma bulunan bir kavme iltihak etmişlerse aranızdaki dostluğu terk etmeyin.
İkincisi, âyet-i kerimenin düşmandan ve savaş ehlinden bir topluluk hakkında olmasıdır. Şayet onlar aranızda ant ve ahit bulunan kimselere katılırlarsa kendileriyle savaşmayın. Dolayısıyla buradaki problem Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bölgelerinde bulunan bir topluluk arasında cereyan edecek mütarekenin akabinde, karşılıklı ziyaret ve âhit için belirlenen müddete kadar ilişki devam eder. O kimseler ki kendilerinden korkulduğu takdirde ahit ve anlaşma kendilerine iade edilir, riayet ettikleri takdirde kendilerine süre verilir. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirenler müstesnâ...”“; “Onlar size verdikleri söze sadık kaldıkları sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun”, Hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumla ilişki içinde olanlar müstesnâ. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, hicret bölgesinden kavimlerine mürted olarak çıkanlar ve kendi kavimleri ile müslümanlar arasında sözleşme ve antlaşma bulunanları istisnâ etmiştir. Aynı görüşün sahibine göre Allah Teâlâ'nın şu meâldeki âyeti de onlar hakkında inmiştir: “Müşriklerden sözleşmeli olduklarınız müstesnâ, -En doğrusunu Allah bilir ya- sanki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Eğer bunlar kendileri ile aranızda antlaşma bulunan o kimselere ulaşırsa kendileriyle savaşmayın. )Denildi ki burada sözkonusu edilen husus Hz. Peygamber (s.a.) ile aralarında güven, antlaşma bulunan bir Arap kabilesi arasında vukü bulmuştur. Mütareke şu şekilde gerçekleşmişti: Müslümanlardan onlara gidecek kimse güvende olacaktır, onlardan müslümanlara gelen kimse de güvende olacaktı”. -En doğrusunu Allah bilir ya- bu görüşün sahibi şöyle demek istiyor: Şayet şunlar veya başkaları ahit sahiplerine -veya ahdinize- ulaşırsa ahit muhtevasından veya savaşı terketmekten yana onlar için nasıl bir hak varsa berikiler için de aynı görev (veya halk) mevcuttur. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet olunmuştur: Mekke müşrikleri, Hz. Peygamber'i Beytullah'a varmaktan engelleyince bir kabileden, adına filan denen bir adam Muhammed ile Kureyş'in arasının ne durumda olduğunu görmek için geldi. Kureyş'in, Resülullah! (s.a.) Beytullah'tan engellediklerini görerek şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Siz artık mahvoldunuz! Başlarındaki saçları örgü yapan umrecileri Beytullah'tan engelliyor musunuz? Allah'a yemin ederim ki bu konuda size ortak olmayacağız” Sözkonusu kişi, ne lehinde ne de aleyhinde olmayacakları ve kendisine ulaşan kimselerin güven içinde bulunacakları hususunda Hz. Peygamber'le barış anlaşması yaptı. Bu konudaki kıssanın neden ibaret oldugunu bilmemekteyiz. Ancak bu anlaşmada, anlaşmalı olan kimselere ilişki kuran ve onların görüşünü benimseyen kimsenin onlar gibi olacağı ve böyleleriyle savaşamayacağımıza dair delil vardır. Bu alandaki görüşlerimizden biri de şöyledir: Devlet başkanı savaş ülkesinden herhangi birinin halkı ile mütareke akdetmesi halinde, anlaşma bozulmadıkça, o bölgeye giren yahut oranın halkına katılanlar onlar gibi güven içinde bulunur, böyleleriyle savaşmak yahut da onlardan birilerini esir etmek helâl olmaz. Devlet başkanı onlardan bir topluluğa, İslâm ülkesinde güven verip mütarekede bulunduğunda, bir süre sonra bunlara başkaları eklenir de kendileriyle birlikte İslâm ülkesine girerse onlarla savaşma ve kendilerini esir alma hakkı vardır. En doğrusunu Allah bilir.
90. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 193; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 613.
Yahut içlerine sindiremeyip size sığınanlar müstesnâ. Denildi ki kalpleri daralanlar. Kisâi de benzer şekilde söylemiştir: Gönlü herhangi bir fiil veya sözden dolayı daralan kimse için “hasare sadruhu” denilir. ( Zikrettiğimiz gibi, -en doğrusunu Allah bilir ya- daha önce de temas ettiğimiz üzere “muvâdea”, yani mütareke, savaşma konusunda insanların birbirine yardım etmemesi, karşı tarafın aleyhine olacak şekilde berikileri desteklememesidir. Sonuç olarak Cenâb-ı Hak, bu beyanda müminleri onlarla engellemiştir, çünkü Allah, onların kalplerinin, kendi kavimleri ile size karşı yahut sizinle kendi kavimlerine karşı savaşmaktan sıkıntı içinde olduğunu haber vermiştir.
Yahut içlerine sindiremeyip size sığınanlar müstesnâ. Bu beyanın ifade ettiği hükmün, biraz önce geçen aynı beyanın hükmü gibi olma ihtimali vardır. Dolayısıyla sözkonusu istisnâ -şayet özelliği şu anlatacaklarım ise- belirttiğim hususlarla ilgili olur: Kişinin gönlünün, hem müminlerle hem de kâfirle savaşmaktan daralması; bu da insan tabiatının gereği, yahut ahdine vefa gösterme veya gerçeğin ortaya çıkması için gelişmeleri beklemekle bağlantılıdır. Evet, kişi bu noktada tereddüt içinde bulunur, çünkü o, Ehl-i Kitap olarak diye bilinen ve kitaplarına dayanarak Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme yönelik delil getiren grupların nasıl davranacaklarını beklemektedir”!, onlar ki yetkin akıl sahipleri olmalarına rağmen geleceği beklemektedir; yahut da gerçeğe vakıf olma noktasında uzun uzun düşünmeye bağlı bir gecikme sebebiyle. En doğrusunu Allah bilir.
O takdirde “evcâuküm” 323) kelimesinin anlamı “ve câuküm” “ve size gelince” şeklindedir. Sözkonusu ilâhi beyanın, zikrettiğimden başka gruplar hakkında olma ihtimali de vardır. Müslümanlarla ilişki içinde bulunup sözleşme yapan bu grupların kendileri kalben müminlerle aralarındaki ahdin bozulmasını istememiş ve ona sâdık kalmak istemiştir. Fakat onların gönülleri, mezhep ve din hususunda uyum içinde bulundukları kendi kavimlerine karşı müminlere yardım etmekten de çekindiler. Nitekim antlaşmaya riayet etmek isteyen herkesin özelliği bunun gibidir. Bizim bu belirttiklerimiz, ilgili âyetlerin kapsamında mevcuttur. Sonra Yüce Allah, ahitlerini bozanlar yahut Hz. Peygambere karşı olmak ve onun düşmanlarına destek verme hususunda fikirlerine baş vurulan münâfıklar hakkındaki durumun ne olduğunu açıklamıştır. Bu husus şu ilâhi beyanlara benzemektedir: “Onlardan bir grup, “Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir...” meâlindeki âyette “Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istenseydi (evlerinidüşünmez) hiç vakit geçirmeden hemen ona koşarlardı””? kısmına kadar. [§]Bu âyet-i kerime onlar hakkında olur; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Eğer mündfıklar yaptıklarına son vermezlerse...” Bu âyette de izin verilmiş oluyor. En doğrusunu Allah bilir.
Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi. Yani Allah, onların kalplerinden korkuyu çıkarır da sizinle savaşır, anlaşma ve mütareke istemezlerdi. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, yani barış isterlerse demektir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşürdür””, Denildi ki onlar “Biz sizin dininiz üzerindeyiz dediler ve müslüman olduklarını gösterdiler” Allah size, onların aleyhine bir yola girme hakkı vermemiştir, yani kesin bir delil ve savaş yetkisi. Allah Teâlâ, Resülü'ne (s.a.) onlardan vazgeçmeyi emretmiştir.
DUK o g-o croa aS G A Öğle Aİ sirá Gİ çişli 225 ÇAYA çal çi 53 Güliz çe kida
---
Dipnotlar:
o el-Ahzâb, 33/24. “Yüce Allah'ın: “Kendileri nasıl kâfir iseler sizin de öyle kâfir olmanızı isterler” meâlindeki ilâhi beyanla, Medine'de bir müddet kaldıktan sonra buradan çıkıp Mekke'ye giden münâfıklar değil, Medine'de bulunan münâfıklar kastedilmiş olabilir. Bu durumda “Hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyin” meâlindekibeyan iki türlü yorumlanmaya müsaittir: Birincisi, nifak özelliklerinden olup küfür anlamına eklenen özelliklerinden hicret (terk) etmeleri. Bunlar da kâfirleri sevmek, müslümanların ve İslâm'ın sırlarını açıklamak, şeytanları ile baş başa kalınca onlarla alay etmek ve benzeri hususlar. Yani kişi bunlardan uzaklaşılır, terkeder, ilgisini keser. İkincisi, münâfıklara ait özellikleri terkeder. Bu, Yüce Allah'ın: “Eğer dilerse Allah münğfıklara azap eder yahut onların tövbesini kabul eder” (el- Ahzâb, 33/24), dolayısıyla Cenâb-ı Hak onları nifak alametlerini terketmeye ve İslâm'a ihlasla sarılmaya muvaffak kılar (Semerkandi, Şerhu-Tevilât, vr. Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden daha sonra yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesnâ”. 971 o Yahut gerçeğin ortaya çıkması için Hz. Peygamber'in (s.a.) durumuna bakmak ve düşünmekle. Onlar, Resülullah'ın durumu hakkında tereddüt içindeydiler. Ya onlar, ellerindeki kitaplarda Resülullah için delil olarak ileri sürdükleri kendi âlimlerini-kâmil akıl sahibi olmalarına ve semâvi kitapları bilmekle meşhur bulunmalarına rağmen, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında ihtilaf içinde buldukları için, bazıları ona iman ettiler, bazıları inanmadılar; gerçek ortaya çıkıncaya kadar da durup beklediler, gerçeğin hakikatini kuşatıcı bir şekilde bilmek, ancak uzun süre düşünmekle mümkün olur (Semerkandi, Şerhu't-Te'vildt, vr. “Onlardan bir grup: “Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün” diyorlardı. Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde “Evlerimiz açıkta ve korumasız” diyerek peygamberden izin istiyorlardı; bunların istediği kaçmaktan başka bir şey değildi” “Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmalarıistenseydi (evlerini düşünmez) hiç vakit geçirmeden hemen ona koşarlardı” (el“Müngfıklar, kalplerinde çürüklük bulunanlar ve Medine'de asılsız haber yayanlar yaptıklarına son vermezlerse seni onların üzerine sevkedeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar, Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler” (el- Ahzâb, 33/60-61). Belki bu görüş Rebi b. Enes'ten rivayet edilmiştir. bk. Taberi, Câmi'u’l-be yân, V, 199; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 613.
Nisa' 4:90
374 Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi isterler. Denildi ki hicreti terk edip ailelerine ve evlerine dönenler -ki onlar hakkında Yüce Allah, “Size ne oluyor ki münâfıklar hakkında iki gruba ayrıldınız” buyurmuştur- evet, kendileri kâfir oldukları gibi sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler! Yani onlar hicreti terk ettikleri gibi siz de hicreti terk edesiniz, dolayısıyla siz onlarla küfürde eşit olasınız. Bu sebeple Allah Teâlâ onları “kâfirler” diye nitelemiş ve müminlere, onlardan uzak durmalarını emrederek şöyle buyurmuştur: “Birinci hicret sebebiyle dost edinmeyin. Evliya, yetki sahibi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin”; “Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin!”“; “Müminler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin!”! Medine'ye ikinci defa hicret edip sebat gösterinceye kadar Allah, onları dost edinmelerini müminlere yasaklamıştır. Bu söylediklerimiz, onların önce Medine'ye hicret ettiklerini, fakat sonra Mekke'ye döndüklerini kabul edenlere göredir. Onların aileleriyle birlikte bulunduklarını, İslâmiyet'ten söz ettiklerini, fakat hicret etmediklerini diyenlere göre âyetin mânası şöyledir: “Başkaları hicret ettiği gibi onlar da hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin demektir”
Denildi ki muhacirler birkaç tabakadır. Bir kısmı hicret eden, orada ikamet eden, benimseyip itaat eden ve bunun üzerinde sebat edenlerdir. Bir kısmı hicret eden, sonra Hz. Peygamber'den (s.a.) izni olmaksızın Medine'den çıkıp ailesine katılan, yaptığı hicreti ve benimsediği dini terk edenlerdir. Bir kısmı İslâmiyetten söz eden, hısım akrabasıyla yaşayan, imkânı bulunduğu halde hicret etmeyen ve böylece kalandır. [§]Bir kısmı da İslâmiyet'i konuşan fakat hicret gücüne sahip bulunmayanlar olup “müstez'afün” (çaresizler) diye anılan kimselerdi. Böylesi -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak'kın “Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar” diye nitelediği kimselerdir. İbn Abböâs'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ben ve annem zayıf sayılanlardık, İman edip de imkân bulunduğu halde hicret etmeyenler Yüce Allah'ın şu beyanda ifade buyurduğu kimselerdir: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur”, Hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Bu ilâhi beyan münğgfıklardan kâfirlere uyum gösterip onlara katılan kimse anlamına gelme ihtimali vardır. Bunun yanında iman ettiği halde hicret etmeyen kimse anlamına gelmiş olabilir. Dolayısıyla birincisi, din velâyeti, ikincisi de mirâs velâyeti anlamına gelir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur”5. Bu âyeti, Medine'den çıkmadan küfrünü açığa vurmak anlamında tevil edenlere göre böylesinin, hicreti iki şekilde olur. Birincisi, sohbetleri terkedilen kâfirlerin özellik ve niteliklerine eklenmiş olmasıdır. İkincisi, davranışlarında nifak ehline has görünümler davranışlarında ortaya çıkanların terk edilmesidir, bu sebeple de onların aksi ortaya çıkmış 99 o Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 236; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 1l, 647.
olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah dilerse münâfıklara azap verir yahut onların tövbesini kabul eder””, Eğer yüz çevirirlerse ve hicretten imtina ederlerse onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün. Çünkü onlar bizim için savaşan düşman olmuştur. [§]Öyle ki böyleleri hicreti terketmiş ve açıkladıkları imanlarını yok haline getirmişlerdir. Hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Daha önce bunu zikretmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumla ilişki içinde olanlar müstesnâ. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, imanını açıklayan bir topluluk, sizinle aralarında antlaşma bulunmayan bir topluluğa katılırsa onları öldürün; tâ ki tövbe ile birlikte hicret edinceye kadar. Şayet aranızda antlaşma bulunan bir kavme iltihak etmişlerse aranızdaki dostluğu terk etmeyin.
İkincisi, âyet-i kerimenin düşmandan ve savaş ehlinden bir topluluk hakkında olmasıdır. Şayet onlar aranızda ant ve ahit bulunan kimselere katılırlarsa kendileriyle savaşmayın. Dolayısıyla buradaki problem Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bölgelerinde bulunan bir topluluk arasında cereyan edecek mütarekenin akabinde, karşılıklı ziyaret ve âhit için belirlenen müddete kadar ilişki devam eder. O kimseler ki kendilerinden korkulduğu takdirde ahit ve anlaşma kendilerine iade edilir, riayet ettikleri takdirde kendilerine süre verilir. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirenler müstesnâ...”“; “Onlar size verdikleri söze sadık kaldıkları sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun”, Hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumla ilişki içinde olanlar müstesnâ. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, hicret bölgesinden kavimlerine mürted olarak çıkanlar ve kendi kavimleri ile müslümanlar arasında sözleşme ve antlaşma bulunanları istisnâ etmiştir. Aynı görüşün sahibine göre Allah Teâlâ'nın şu meâldeki âyeti de onlar hakkında inmiştir: “Müşriklerden sözleşmeli olduklarınız müstesnâ, -En doğrusunu Allah bilir ya- sanki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Eğer bunlar kendileri ile aranızda antlaşma bulunan o kimselere ulaşırsa kendileriyle savaşmayın. )Denildi ki burada sözkonusu edilen husus Hz. Peygamber (s.a.) ile aralarında güven, antlaşma bulunan bir Arap kabilesi arasında vukü bulmuştur. Mütareke şu şekilde gerçekleşmişti: Müslümanlardan onlara gidecek kimse güvende olacaktır, onlardan müslümanlara gelen kimse de güvende olacaktı”. -En doğrusunu Allah bilir ya- bu görüşün sahibi şöyle demek istiyor: Şayet şunlar veya başkaları ahit sahiplerine -veya ahdinize- ulaşırsa ahit muhtevasından veya savaşı terketmekten yana onlar için nasıl bir hak varsa berikiler için de aynı görev (veya halk) mevcuttur. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet olunmuştur: Mekke müşrikleri, Hz. Peygamber'i Beytullah'a varmaktan engelleyince bir kabileden, adına filan denen bir adam Muhammed ile Kureyş'in arasının ne durumda olduğunu görmek için geldi. Kureyş'in, Resülullah! (s.a.) Beytullah'tan engellediklerini görerek şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Siz artık mahvoldunuz! Başlarındaki saçları örgü yapan umrecileri Beytullah'tan engelliyor musunuz? Allah'a yemin ederim ki bu konuda size ortak olmayacağız” Sözkonusu kişi, ne lehinde ne de aleyhinde olmayacakları ve kendisine ulaşan kimselerin güven içinde bulunacakları hususunda Hz. Peygamber'le barış anlaşması yaptı. Bu konudaki kıssanın neden ibaret oldugunu bilmemekteyiz. Ancak bu anlaşmada, anlaşmalı olan kimselere ilişki kuran ve onların görüşünü benimseyen kimsenin onlar gibi olacağı ve böyleleriyle savaşamayacağımıza dair delil vardır. Bu alandaki görüşlerimizden biri de şöyledir: Devlet başkanı savaş ülkesinden herhangi birinin halkı ile mütareke akdetmesi halinde, anlaşma bozulmadıkça, o bölgeye giren yahut oranın halkına katılanlar onlar gibi güven içinde bulunur, böyleleriyle savaşmak yahut da onlardan birilerini esir etmek helâl olmaz. Devlet başkanı onlardan bir topluluğa, İslâm ülkesinde güven verip mütarekede bulunduğunda, bir süre sonra bunlara başkaları eklenir de kendileriyle birlikte İslâm ülkesine girerse onlarla savaşma ve kendilerini esir alma hakkı vardır. En doğrusunu Allah bilir.
90. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 193; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 613.
Yahut içlerine sindiremeyip size sığınanlar müstesnâ. Denildi ki kalpleri daralanlar. Kisâi de benzer şekilde söylemiştir: Gönlü herhangi bir fiil veya sözden dolayı daralan kimse için “hasare sadruhu” denilir. ( Zikrettiğimiz gibi, -en doğrusunu Allah bilir ya- daha önce de temas ettiğimiz üzere “muvâdea”, yani mütareke, savaşma konusunda insanların birbirine yardım etmemesi, karşı tarafın aleyhine olacak şekilde berikileri desteklememesidir. Sonuç olarak Cenâb-ı Hak, bu beyanda müminleri onlarla engellemiştir, çünkü Allah, onların kalplerinin, kendi kavimleri ile size karşı yahut sizinle kendi kavimlerine karşı savaşmaktan sıkıntı içinde olduğunu haber vermiştir.
Yahut içlerine sindiremeyip size sığınanlar müstesnâ. Bu beyanın ifade ettiği hükmün, biraz önce geçen aynı beyanın hükmü gibi olma ihtimali vardır. Dolayısıyla sözkonusu istisnâ -şayet özelliği şu anlatacaklarım ise- belirttiğim hususlarla ilgili olur: Kişinin gönlünün, hem müminlerle hem de kâfirle savaşmaktan daralması; bu da insan tabiatının gereği, yahut ahdine vefa gösterme veya gerçeğin ortaya çıkması için gelişmeleri beklemekle bağlantılıdır. Evet, kişi bu noktada tereddüt içinde bulunur, çünkü o, Ehl-i Kitap olarak diye bilinen ve kitaplarına dayanarak Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme yönelik delil getiren grupların nasıl davranacaklarını beklemektedir”!, onlar ki yetkin akıl sahipleri olmalarına rağmen geleceği beklemektedir; yahut da gerçeğe vakıf olma noktasında uzun uzun düşünmeye bağlı bir gecikme sebebiyle. En doğrusunu Allah bilir.
O takdirde “evcâuküm” 323) kelimesinin anlamı “ve câuküm” “ve size gelince” şeklindedir. Sözkonusu ilâhi beyanın, zikrettiğimden başka gruplar hakkında olma ihtimali de vardır. Müslümanlarla ilişki içinde bulunup sözleşme yapan bu grupların kendileri kalben müminlerle aralarındaki ahdin bozulmasını istememiş ve ona sâdık kalmak istemiştir. Fakat onların gönülleri, mezhep ve din hususunda uyum içinde bulundukları kendi kavimlerine karşı müminlere yardım etmekten de çekindiler. Nitekim antlaşmaya riayet etmek isteyen herkesin özelliği bunun gibidir. Bizim bu belirttiklerimiz, ilgili âyetlerin kapsamında mevcuttur. Sonra Yüce Allah, ahitlerini bozanlar yahut Hz. Peygambere karşı olmak ve onun düşmanlarına destek verme hususunda fikirlerine baş vurulan münâfıklar hakkındaki durumun ne olduğunu açıklamıştır. Bu husus şu ilâhi beyanlara benzemektedir: “Onlardan bir grup, “Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir...” meâlindeki âyette “Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istenseydi (evlerinidüşünmez) hiç vakit geçirmeden hemen ona koşarlardı””? kısmına kadar. [§]Bu âyet-i kerime onlar hakkında olur; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Eğer mündfıklar yaptıklarına son vermezlerse...” Bu âyette de izin verilmiş oluyor. En doğrusunu Allah bilir.
Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi. Yani Allah, onların kalplerinden korkuyu çıkarır da sizinle savaşır, anlaşma ve mütareke istemezlerdi. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, yani barış isterlerse demektir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşürdür””, Denildi ki onlar “Biz sizin dininiz üzerindeyiz dediler ve müslüman olduklarını gösterdiler” Allah size, onların aleyhine bir yola girme hakkı vermemiştir, yani kesin bir delil ve savaş yetkisi. Allah Teâlâ, Resülü'ne (s.a.) onlardan vazgeçmeyi emretmiştir.
DUK o g-o croa aS G A Öğle Aİ sirá Gİ çişli 225 ÇAYA çal çi 53 Güliz çe kida
---
Dipnotlar:
o el-Ahzâb, 33/24. “Yüce Allah'ın: “Kendileri nasıl kâfir iseler sizin de öyle kâfir olmanızı isterler” meâlindeki ilâhi beyanla, Medine'de bir müddet kaldıktan sonra buradan çıkıp Mekke'ye giden münâfıklar değil, Medine'de bulunan münâfıklar kastedilmiş olabilir. Bu durumda “Hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyin” meâlindekibeyan iki türlü yorumlanmaya müsaittir: Birincisi, nifak özelliklerinden olup küfür anlamına eklenen özelliklerinden hicret (terk) etmeleri. Bunlar da kâfirleri sevmek, müslümanların ve İslâm'ın sırlarını açıklamak, şeytanları ile baş başa kalınca onlarla alay etmek ve benzeri hususlar. Yani kişi bunlardan uzaklaşılır, terkeder, ilgisini keser. İkincisi, münâfıklara ait özellikleri terkeder. Bu, Yüce Allah'ın: “Eğer dilerse Allah münğfıklara azap eder yahut onların tövbesini kabul eder” (el- Ahzâb, 33/24), dolayısıyla Cenâb-ı Hak onları nifak alametlerini terketmeye ve İslâm'a ihlasla sarılmaya muvaffak kılar (Semerkandi, Şerhu-Tevilât, vr. Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden daha sonra yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesnâ”. 971 o Yahut gerçeğin ortaya çıkması için Hz. Peygamber'in (s.a.) durumuna bakmak ve düşünmekle. Onlar, Resülullah'ın durumu hakkında tereddüt içindeydiler. Ya onlar, ellerindeki kitaplarda Resülullah için delil olarak ileri sürdükleri kendi âlimlerini-kâmil akıl sahibi olmalarına ve semâvi kitapları bilmekle meşhur bulunmalarına rağmen, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında ihtilaf içinde buldukları için, bazıları ona iman ettiler, bazıları inanmadılar; gerçek ortaya çıkıncaya kadar da durup beklediler, gerçeğin hakikatini kuşatıcı bir şekilde bilmek, ancak uzun süre düşünmekle mümkün olur (Semerkandi, Şerhu't-Te'vildt, vr. “Onlardan bir grup: “Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün” diyorlardı. Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde “Evlerimiz açıkta ve korumasız” diyerek peygamberden izin istiyorlardı; bunların istediği kaçmaktan başka bir şey değildi” “Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmalarıistenseydi (evlerini düşünmez) hiç vakit geçirmeden hemen ona koşarlardı” (el“Müngfıklar, kalplerinde çürüklük bulunanlar ve Medine'de asılsız haber yayanlar yaptıklarına son vermezlerse seni onların üzerine sevkedeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar, Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler” (el- Ahzâb, 33/60-61). Belki bu görüş Rebi b. Enes'ten rivayet edilmiştir. bk. Taberi, Câmi'u’l-be yân, V, 199; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 613.
Nisa' 4:91
Bunlardan başka hem sizden hem de kendi topluluklarından yana güvende olmak isteyen kimseleri de bulacaksınız. Denildi ki bazı kimseler, müslümanlarla karşılaştıkları zaman onlardan emin olmak için kendilerine sığınıyormuş gibi İslâmiyet'ten söz ediyor, kendi kavimleri içinde bulundukları zamanda kendi küfürleri sayesinde güven içinde bulunuyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ, onlara karşı savaşmayı emretmiştir, ancak onlar müslümanlarla savaşmaktan uzak dururlarsa bu müstesnâdır. Yine denildi ki bunlardan başka kimseleri bulacaksınız aranızdaki sözleşmeye riayet etmeyen. Güvende olmak isteyen kimseler. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Sizin aranızda güvende olmak isterler ki onlara dokunmayasınız. Küfürleri sebebiyle Kendi topluluklarından yana da güvende olmak, tâ ki onlara dokunmasınlar. Sonra aziz ve celil olan Allah, onların durumlarını ve yaptıklarını haber verip şöyle buyurmuştur: Bunlar ne zaman fitneye, yani şirke yönlendirilseler hemen dönüp ona dalarlar. Yani ne zaman şirk inancına çağrılırlarsa oraya dönerler. Bunlar Yüce Allah'ın, Hz. Peygambere kendileri ile savaşmayı emrettiği ve özelliklerini tanıttığı kimselerdir: Şayet size karşı savaşmaktan uzak durmazlarsa ve ellerini çekmezlerse Onları hemen yakalayın, ele geçirdiğimiz yerde öldürün. İşte onlar hakkında size apaçık bir yetki vermiş olduk. Yani sizin için onlar üzerinde öldürme yetkisi ve bunun kesin delilini verdik. İbn Mesüd'un mushafında “ve yeküffü eydiyeküm “an en yukâtilüküm” (Sta oi ye Sai Ii) “Onlar sizin ellerinizi size karşı savaşmalarından çekmeleri için” şeklindedir. Yine onun ve Hafsâ'nın mushafında “urkisü fihâ” yerine “rukisü fihâ” şeklindedir. Bir de Hafsânın mushafında “en yukâtilüküm ve yukâtilü kavmühüm” (ç4-5',6l;,, bla, vi) okuyuşu da bulunmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki bu âyetle birlikte, burada peşinden zikredilen iki âyet-i kerimenin neshedilmiş olma ihtimali vardır: Birincisi, tefsirini yaptığımız âyet. İkinci âyet “Size karşı savaşanlarla savaşın””; üçüncü âyet “Eğer onlar sizi bısunda ilk farz olan bizimle savaşanlar ve ilk savaşı başlatanlarla savaşmamızdır. Sonra Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Nesh edilen âyet “Nerede bulursanız müşrikleri öldürün, onları yakalayın ve kuşatın””.
Le yle Yağ HE İİ yeğ 083
---
Dipnotlar:
rakıp bir tarafa çekilirler de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse””. Neshedilen âyet “Nerede bulursanız müşrikleri öldürün”. Çünkü savaş konu-
Nisa' 4:92
Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Abböâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yani, bir mümin bir mümini haksız yere kasten öldüremez, ancak elinde olmaksızın hata yoluyla müstesnâ.
[ ]Denildi ki âyette yer alan “illâ” kelimesi vav harfi yerindedir. Sanki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bir müminin kasten ve de hata yoluyla mümini öldürme hakkı yoktur” Böyle bir yorum sözlük yönünden caizdir. Şöyle de denilmiştir: Hata yoluyla öldürme dışında, bir müminin başka birini kasten öldürme fiili kendi halinde bırakılamaz, ama hata yoluyla vukü bulmuşsa ceza olarak öldürülemez. Hata yoluyla ifadesi Ebü Bekir el-Keysâni'nin sözüdür. Denilmiştir ki hata yoluyla olan müstesnâ, hiçbir müminin adam öldürmesi cezasız bırakılamaz. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Adam öldürmenin hükmü zikrettiğimiz kısas ve diğer adıyla “kaved”dir veya benzeri bir ifade. Öldürmenin hükmü, zikrettiğimiz gibi, kısas türünden cezadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin başlangıcı şöyledir: Bir müminin bir mümini öldürme hakkı yoktur. Bu hüküm daha önce Kur'ândaki birkaç âyette açıklanmıştır, meselâ şu beyanlar gibi: “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı””; “Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... diye yazdık”; “Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik”! ve diğer âyetlerde olduğu gibi. Ancak “illâ hatâen” yani hata ile öldürmek bundan müstesnâdır, çünkü onunla ilgili hüküm sadece bu âyette yer almaktadır. Denildi ki “bir müminin bir mümini” hata olması dışında hiçbir şekilde öldürme hakkı yoktur; hata yoluyla öldürürse Kur'ândaki cezaya çarptırılır. Bu, bizim söylediğimize yakın bir açıklamadır.
Şimdi, bize göre hata iki şekilde olur: Kasıt ve yönelme hatası, bir de dini belirleme hatası, Kasıt hatası, bir kimseyi öldürmeyi kasdettiği halde başkasına isabet ettirmektir. Din hatası ise daha önce bir kimseyi müşrik, kâfir bildiği için kanı helâl diyerek öldürmektir, oysa öldürülen şimdi müslümandı.
382 Şöyle bir soru sorulursa: Hata yoluyla öldürmeden dolayı kâtile kefaret cezası nasıl lazım gelir, oysa ki Yüce Allah, onu sorumlu tutmayacağını ve zorlukla karşılaşmayacağını beyan etmiştir: “Yeminlerinizin kasıtlı olmayanlarından dolayı Allah sizi sorumlu kılmaz, fakat kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar”. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz” ve diğer âyetler.
Buna şu cevap verilir: Her ne kadar kasıt olmasa da buradaki fiil günah özelliği taşıyan bir fiildir. Cenâbı Hak'kın gerekli kıldığı ceza günah bir fiilin cezasıdır. İkincisi, yanılma ve gaflet durumunda Allah Teâlâ'nın, bizi adam öldürmemeyi ve kötü bir fiil işlemeyi terketmekle yükümlü kılabilir. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer unutmuş yahut hata etmişsek bizi cezalandırma””. Hata, doğrunun zıddıdır. Bir şeyin doğrusunu talep edip zıddını yasaklamamak caiz değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Dünyadan nasibini unutma”””.
Şimdi, hata yoluyla adam öldürene mümin bir köle azat etmeyi vacip kılan sebep ve hikmet konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki kendisine ibadet etmesi için yarattığı bir canı yok etmesi sebebiyle, onun yerine, öldürdüğü kimsenin ibadetini yerine getirecek mümin bir canlıyı gerekli kılmıştır. Fakat tevil bu olursa, hata yoluyla öldürmede, vacip olan köle azadının kasten öldürmede de vacip olması gerekirdi, çünkü o anlam bunda da vardır. Fakat Allah Teâlâ bu mâna olmaksızın mümin köleyi azat etmeyi gerekli kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Ne var ki kâtile yönelik sert bir mukabele meyanında, madem ki o, yok edilmesi haram kılınmış bir canlıyı yok etmiş, mislinitekraretmemesi için ona izin vermemiştir. Allah Teâlâ'nın dilediği kimseye, dilediği şeyi, dilediği sebeple gerekli kılması tabii fiili olup, bunun için “niçin, nasıl ve nerede” demek mümkün değildir. İkincisi, Cenâb-ı Hak, kâtile mümin bir kadın köleyi azat etmesini gerekli kılmıştır, çünkü o, Allah'a ait mümin bir canlıyı ortadan kaldırmıştır, Allah Teâlâ da buna mukabil kâtile, denk bir mümin kadını azat etmesini vecip kılmıştır.
(JBir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olmaz. Bu âyetin tevilinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir müminin hakkı yoktur; bazıları gizli bir kelime ilavesiyle şöyle tevil ediyor: Hata ile olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmesi kendisine “terkedilmiş” değildir. “Terkedilmiş” (metruk) kelimesi iki şekilde yorumlanabilir: Biri, Ebü Bekir el-Esam'mın söylediği şu sözdür: Yani hata ile öldürme dışındaki kısas ona bırakılmış değildir. Fakat bu terk edilme olduğu için affedilmemeyi gerektirir. Halbuki bilindiği üzere af teşvik edilen bir şeydir. Hatta Resülullah (s.a.) öldürülen bir kimsenin velisini affetmeye çağırdı, sonra diyet almaya, adam bunu da kabul etmeyince kısas konusunda ona izin verdi, Yüce Allah'ın şu âyetleri de buna işaret etmektedir: “Her kime...”; “Tevrat'ta İsrâiloğulları'na yazdık... Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur”. Ancak “ve mâ kâne bi-metrükin” “Ona terkedilmiş değildir” sözünde vücüb mânasına dönülürse bu müstesnâdır, yani maktülün velisinden, hata ile öldüren dışında, kısasın vacip kılınması kaldırılmaz, çünkü hata ile öldüren üzerinde kısas hakkı yoktur.
İkincisi, kısas kendisine terkedilmiş olan kimse için, kardeşine yaptığı işin kötülüğü, Allah'ın sınırlarını aşması ve öldürülenin velisine yardımda bulunmayı saptırdığı için ayıplama ve azarlama terk edilmiş değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur” diye buyurmuştur. Böyle bir olayın vukü bulması halinde herkese düşen görev, kâtile karşı çıkmaları ve maktülün velisine yardım etmeleridir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak öldürme fiili hata ile olursa, zikrettiğim şeylerden hiçbiriyle onu karşılayamazlar, (Slancak kâtil için şefaatte bulunur ve onun, mükellef olduğu ödemeye yardım ederler. İşte bunun içindir ki -en doğrusunu Allah bilir ya- Allah Teâlâ diyet tazminatını”” ülfeti devam ettirecek, aradaki kin uzaklaştıracak ve musibetten dolayı çekilen acıları topluca paylaşmaya götürecek bir konumda meşrulaştırmıştır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin tevilinde şöyle diyenler de vardır: Bir müminin hakkı yoktur, yani Allah'ın haram kılması, aralarında din kardeşliğinin bulunması, öz kardeşi konumu taşıması, öyleki birinin acısından diğerinin acı duyması, eziyetinden eziyet çeken kendi cinsi olması sebebiyle, bir mümine o işi yapmak haramdır. İnsanın yaratılışı, bunun gibi bir işten kendini engeller ve bundan nefret eder. Artık bundan sonra onun için öldürmek sözkonusu olamaz.
Yanlışlıkla olması dışında. Bu konuda birkaç görüş ileri sürülmüştür: Birincisi, öldürmenin hata yoluyla vukü bulmasıdır. Bu durumda sözünü ettiğimiz kötüleme ve belirttiğimiz saldırı nitelemesi böylesine ulaşmaz. İkincisi, ifadenin, öldürme olayına ait hükmün açıklaması konumunda bir başlangıç cümlesi olmasıdır, şu anlamda: “Bir müminin bir mümini” elbette öldürme hakkı yoktur. Fakat hata yoluyla bir mümini öldüren kişi bir köle azat etmelidir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Orada (cennette) selâm dışında boş sözler duymazlar”, yani orada elbette faydasız sözler duymazlar, fakat işittikleri sözler selâm sözleridir. Denildi ki Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Ancak eskiden kâfir bildiği o kimsenin mümin olduğunu bilmezse o müstesnâ, bu durumda onu öldürmesi caizdir; tıpkı gece hücumunda; ayrıca geçmiş zamanda inkârları ortaya çıkmış ileri gelen kâfirlerin öldürülmesi gibi, her ne kadar sonradan iman etmiş bulunsalar da. Bu takdirde âyetin mânası şöyle olur: Mümini öldürmek müminlere haramdır, ancak özellikleri şöyle şöyle olan kimseler müstesnâ. Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yani, bir müminin buna asla hakkı yoktur, ancak hata yoluyla öldürürse müstesnâ. Bu durum, kendisi sebebiyle meydana gelen bir işi için şöyle denilen kimse gibi değildir: “Ona ait olsun veya olmasın” Ancak onu bizzat yapması müstesnâ. Çünkü bir fiilin gerçekliği irade ile vukü bulması ve irade ile ortaya çıkmasıdır. Hata yoluyla öldürme fiili ise irade ile gerçekleşmiyor ve iradeye bağlı olmuyor.
Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi gerekir. kâtil hakkında öldürmeyi zikrettiği vakit, mümin olmasını belirtmemiştir. Fakat iki şekilde buna dönüş ve işaret vardır. Birincisi, âyetin müminin yaptığı öldürmenin açıklanması hakkında olmasıdır. Böyle bir öldürme vukü bulunca hükmün ne olduğunun tefsiri bunun üzerine yapılmıştır. İkincisi, Allah tarafından tövbesinin kabulü için meâlindeki beyandır. Köle azat etmek suretiyle tövbe etmek mümin için olur, başkası için değil”. En doğrusunu Allah bilir. Köle azat etmek ibadetlerden olup dinin muhtevası içinde yer alır, onunla kâfirin kastedilmesine ihtimal yoktur. Zikredilen oruç ifadesi de bunu kuvvetlendirmektedir. O da ancak imanla beraber olur.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ, köle azat etme Kur'ân'da zikrederek imanı şart kılmış ve üç şekilde de onu desteklemiştir. Birincisi, Jöldürenler farklı olmakla beraber her öldürüleni zikrederek teyit etmiştir. Bunda şunun delili vardır ki mümin köleyi azat etmek hata yoluyla öldüren üzerine yüklenmiş dini bir yükümlülük olup ona saygı göstermesinin şuuruna ulaşmış bulunsun. Bu haramlık sebebiyle sözü edilen kimseleri öldürmekten sakınır, çünkü dini bunu kendisine yasaklamıştır, dolayısıyla onu öldürmekle dine yönelik saygısını yok etmiş olur. Allah Teâlâ, bütün öldürülenlerin her bir türünde zikrettiğim hususları gerekli kılmıştır, çünkü bunların her biri dinindeki bir hakkı zayi etmeye yöneliktir. Bu sebepledir ki Allah tarafından tövbesinin kabulü için buyurulmuştur. Bu da iki şekle ayrılır. 1) Tövbe olayının Allah'ın fiilinde gerçekleşmesi. Bu da iki şekilde ortaya çıkar: Biri, Cenâb-ı Hak'kın onu cezalandırmaması, çünkü O, hatası sebebiyle onu cezalandırmamıştır. Dolayısıyla diyet, hatasından dolayı cezalandırmadığı için kulun bir şükrü konumunda bulunur. Böylece Allah'a nispetle tövbenin anlamı, hatası sebebiyle onu cezalandırmaması olur, yoksa bu sonucun köle azat etmekten ortaya çıkması değil. Köle azat etme, kâtili cezalandırmadığı için O'na yönelik bir şükürdür. Cenâb-ı Hak'kın, kâtili cezalandırması caiz olmakla birlikte kulun bundan korunmak için gösterdiği samimi gayret neticesinden ceza yoluna gidilmez. Allah Teâlâ, kulu mükellef kılmayıp hata yoluyla yaptığı bir iş sebebiyle cezalandırmaktan vazgeçince kendisine bunun için şükretmesini emreder. İkincisi, öldürme dışındaki hatalardan dolayı tövbe konumunda olmak üzere Allah Teâlâ'nın köle azat etmeyi kabul buyurmasıdır. Dolayısıyla Allah'ın kula emrettiği şeyi, onun herhangi bir şekilde yerine getirmesi, benzeri bir günahı affetmesi konumunda olur. Cenâb-ı Hak hatalarından tövbe etme konumunda olmak üzere kulun bu davranışını kabul buyurur”. ( Yahut da kul yapmaya muvaffak olunca, onun tövbesi Allalva nispet edilir. Bu, Allah Teâlâ'yı, başarıya ulaştırma veya günahları bağışlama anlamında “tevvâb” diye nitelemesi gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
2) Tövbe, kulun fiiline döner. Allah tarafından tövbenin kabulü için. Kulun, mümin bir köleyi azat etmesi suretiyle Allah'ın tövbesi, kâtil kulunun üzerine döner. Bu da iki şekilde ortaya çıkar: Biri, işin günah bir iş olmasıdır. Cenâb-ı Hak'kın, bundan dolayı kâtili cezalandırması sözkonusudur, çünkü kendisini zorlayarak bu hatadan sakınması mümkündür. Bunun için “Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma””" beyanıyla bizi kulluğa sevketmiştir. Durum böyle olunca kulun bu duası Allaha yönelik bir tövbe olur, tâ ki O, din konusuna benzer bir durumdan korunmuş olsun. Allah Teâlâ'nın, kuluna tövbesinin ikincisi tecellisi, kulun dindarlığının kayba uğramasından onu korumasının Allaha ait olmasıdır; bu da şeytanın unutturması, yahut kişinin aşırı gaflet ve benzeri durumlara maruz kalması ile meydana gelir. İkincisi, kul üzerine şeytanın unutturması veya gafletin galip gelmesi yahut benzer şeylerle sınanarak dinini zayi edecek hususlardan korumakla yükümlü olmasıdır. Mükellef bilmese de bunu, anılan şeylerle tamamlamak lazım gelir; çünkü saygı gösterilecek şeylerde bir açıdan noksanlığın vukü bulması, sahibine günah getirmez; eziyet çeken kimsede ve yanılma durumunda zikredildiği gibi, bir yönden sahibine gelecek bir günah yoktur”, Kişi eksikliğin tamamlanması için bununla emredilir. Bu, ibadetin bilinmeyen sebeplerle bozulması gibidir. Eksiklik durumu da böyledir. Allah Teâlâ'nın, bu tür imtihanları sebebiyle kulun O'na tövbe etmesi emredilir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla beraber, hata hükmünü taşıyan bir fiil öldürme konumuna girebilir, kişi bundan dolayı günahkâr olur ve tövbe ile o günah zimmetinden çıkar. Yukarıdaki “tevbeten minellah” beyanı bu konumda bulunabilir. Buna, kasta benzer hata denilir.
“Tevbeten minellah” beyanının, kulun fiiline yönelik kısmının ikincisi; dinde imanın şart kılınmasının delillerinden biri, insan hayatında din çerçevesine giren hususlarda kul tarafından bir eksikliğin meydana getirilmesi olgusudur, [§]çünkü dindeki haramlık, açıkladığımız açıdan vukü bulmuştur. Duyularla algılanan ve eksikliğin meydana gelmesi halinde kefaretle düzeltilen ameli ibadetle insanın inanıp yerine getirmesini garanti eden, fakat bazı ihmaller taşıyan itikadi ibadet (itikadi kulluk) arasında fark yoktur. Bu sonuncu ibadette meydana gelecek kaybın sınırını ancak onu asılla mukayese edi eksikliğini fark eden bilir, onun da sınırına sadece sınırları koyan varlık vâkıf olabilir. Bu noktada eksik ibadetin beyan edilmesi sözkonusudur, onsuz telafide bulunmak mümkün değildir. Cenâb-ı Hak burada ihtiyatlı davranmayı gerekli kılmıştır. Hata ve kusurlar hakkındaki durum hep böyledir.
Üçüncüsü, şart konumunda bulunan bir şeyin bağlayıcı durumda olacagı hakkında âlimlerin ittifakıdır. Oruçta peşpeşe olma şartı da böyledir, hem onun için hem de önceki için bu anlam bulunmaktadır.
Bazıları bu ittifakı diğer kefaretler için de asıl kabul etmiştir. Biz ise iki sebepten dolayı bunu yapmıyoruz: Biri, burada hakkında peşpeşe olma kaydı bulunmayan her şey için peşpeşe olma şartı konulmamıştır. İkincisi, biz daha önce, böyle bir asıl koyan herkesin, asıl olacak bir şeyin mahiyetini bildiğini zikretmiştik, Bilindiği üzere, ihtilaf hepsinde mevcuttur, bunun için bu gerekli olmamıştır. Ancak mutlak, mutlak olarak zikredilir, mukayyed de mukayyed olarak. Yüce Allah'ın nitelik ile hükmü her kâtil olayında zikretmiş olması da bunu teyit etmektedir. Şayet sınırı anlamanın düşünmekle gerçekleşme ihtimali bulunsaydı zikredilenin türüne ait hükmü anlatmak için zikretmeyi terketmek, türünün dışındakinde daha rahat anlaşılırdı”, [§] En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, hükmü iki şey için açıklamıştır: Biri, bu konuda nassın beyanına baş vurmanın önemini belirtmek için. İkincisi, bu hükmün öldürülenin durumu için değil, dinde hakkın zayi edilmesinin oluşumuna dikkat çekmek içindir. Bu hususun, imanın şartı olması da mümkündür, çünkü kâtil, Allah'ın koyduğu sınırlardan birini aşmıştır, bu hususta imanını tazelemesi gerekiyordu. Bu sebeple Allah'a iman eden bu kişiye, bir köleyi azat etmesi emredilmiştir, tâ ki iman konumunun gerektirdiği hakkı yerine getirsin. İşte bu sebeple inanmış bir canı serbest bırakmakla Allah'a şükretmesi emredilmiştir. Köle azat etmekte ise yaşatmak sözkonusudur. Zikredildiği üzere cezaların (had) değişik olması ve dini açıdan ceza olan hususlar farklı oldugundan, zıhâr ve orucu bozma hakkında buna hükmedildiği gibi, tutmaktan aciz olunca yemek yemek de oruca kıyas edilmez. Şunu da belirtmek gerekir ki, zıhârda kadına yönelik bir hak vardır, bu sebeple mali güce sahip oluncaya kadar yahut azat edecek bir köleye sahip oluncaya kadar kocanın tehir etmeye hakkı yoktur, burada ise durum böyle değildir. Orucu bozma konusuna gelince, Yüce Allah, bunların bir kısmında onun cezasını yemek yedirmekle belirlemiştir, şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere: “Oruç tutmakta zorlananlar...”, Orucun sınırını aşmanın bedeli buna göredir, fakat adam öldürme işinde durum böyle değildir”, Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime iman kavramının zikredilmek suretiyle onun kendi konumunu bildiren bir sınıra sahip olduğuna işaret etmektedir. İmanda ortaya çıkan şey özellikle tasdiktir. Buradaki tasdik, imanın yanı sıra dinin diğer esaslarını da içerebileceği gibi imandan başka hiçbir şey içermemesi de mümkündür. Bu ikincisi, bize düşman olan bir kavimden olup savaş ülkesinde akıl yoluyla Allah'a iman etmiş, fakat bunun dışında şeriat çerçevesine giren ibadet ve benzerlerini bilmemektedir.
Bazan kefareti gerektiren bir konuda dini uyarma tebliği yapılırken gafletten sakındırmak için farklı bir yöntem uygulanabilir. Dinin gerektirdiği bir hakkın zayi olması sözkonusu olunca, o hakkın ihlali ile ilgili görünen herkese kefaret gerekli olur. Çünkü onların, her biri, dini hakkın zayi edilmesinden ötürü sorumluluk taşır”. Çünkü onlardan her biri, dininin gerektirdiği davranışı yerine getirmemiştir. Fakihlerin avı öldüren ihramlı kimseler hakkındaki görüşleri de buna göredir; birinin ihramı diğerine bitişik olmaksızın onlardan her biri ihramlı iken suç işlemek durumunda olmuştur. Can, parçalanmayı kabul etmediğine göre onun karşılığındaki ceza da parçalanmaz. Kısas durumu da bunun gibidir.
Diyet aslında sadece bedene karşılık bir ceza olarak belirlenmemiştir, çünkü diyet bazan organlara bedenden daha çok yönelik olur. Diyet, bedene yönelik olarak uygulanınca, bedenin bir kısmını oluşturan organlardan"! hükmü düşer. Aynı zamanda diyet, suçu işleyenin dışındaki kimseler üzerine de vacip olur. Suçun tamamını işlemeyen kişiye, işlemiş gibi bir ceza verilemez, çünkü cezayı hafifletme yerine kökten yok etme ve insanları mahvolmaya sevketme sözkonusudur. [§] “Öldürülen açısından bedenin mali konumu değişir, fakat kısas ve kefaret açısından değişmez. Bu sebeple kısas ve kefaret ikilisinde müracaat edilecek şeyin, kâtillerin kendilerindeki durumlar olduğu ortaya çıkar. Şayet diyet, toplu haldeki kâtiller için vacip kılınmazsa insanları yaşatmanın faydası ortadan kalkar, çünkü varlık tek tek fertlerle kıymetlidir”. Bu durumda yaşamak, kendisine en çok ihtiyaç duyulan durumlarda ortadan kalkardı.
Şimdi, kefaret emri, mümini öldüren kişiye yönelik olunca Cenâb-ı Hak diyet emrini de ona yöneltmiştir, şu beyanda olduğu gibi: Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat etmesi gereklidir. Yani zikrettiği şeyi azat etmesi, onun için cezadır, yahut O, mümin bir köleyi azat etmeyi o kimseye gerekli kılmıştır. Kur'ân-ı Kerimde yer alan bütün emirler sebeplerin ardından gelir. Sonra bu beyana şunu eklemiştir: Ve onun ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Diyetin konumu, kâtile gerekli olmasıdır. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden akrabanın diyet ödemesiyle ilgili olarak, günümüze kadar ümmetin detevarüsettiği haber, belki diğer ümmetlerin, hatta geçmiş peygamberlerde görünen ve kendilerine inanmış yahut inanmamış milletlerde ortaya çıkan âkıle usulü ile diyet ödeme, yardımlaşma esasına göre yapılmıştı. Bunun içindir ki bizim âlimlerimiz, âkılesi, yani diyet (âkıle) ödeyecek erkek akrabası olmayanlar hakkında şöyle demiştir: Diyet onların kendi mallarından vacip olur. Bu durumda delillere göre değil, belki sözlerinden anlaşılan zâhire göre hükmedilir“. Doğrusu da budur, çünkü kısası gerektiren öldürmede öldürenlerin kendileri telef olur, diyet de buna göredir.
Bu konuda dayanılan ilke şudur: Kısasın anlamı mâkul olup Yüce Allah'ın Kur'ân'da zikrettiği şu âyet onu güçlendirmektedir: )“Kısasta sizin için hayat vardır”". Bu ilâhi beyanı, hayatı yok ediyor diye suçu üstlenenden başkasına çevirmenin bir anlamı yoktur. Kısas cezası akıl açısından da meşrudur, tâ ki insanlar bunun etkisiyle adam öldürmekten vazgeçsin ve her şeyin en tatlısı olan “hayat” korunmuş olsun, çünkü bütün lezzetler hayat sayesinde hissedilebilir. Bu müeyyide sadece öldürülen kimsenin kendisine özgü bir hak olmayıp katlin ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bununla beraber öldürülenin kendisi kısastan yararlanmaz; aksine onun faydası, kısas edilme korkusuyla adam öldürmek isteyen kimsenin kendisine olan şefkatinden dolayı adam öldürmekten çekinerek şahsen hayatta kalmasıdır. Bu anlam ve fayda hiç bir şekilde diyette yoktur, zira diyet sadece vefattan sonra gerekli olur. Kanları koruma altına almak üzere, kan akıtmaktan doğan can kaybı, zillet ve düşmanlığın oluşması itibariyle diyet vacip olmaz, aksine bir yönden öldürme özrü bulunduğu bilinen kimseye vacip olur. Fakat Allah Teâlâ, lütfu gereği birbiriyle ilgisi bulunanlara, hayatta iken lütfuyla yardım etmiş, birçok kavimden oluşmaları dolayısıyla şeref bahşetmiş ve dünyada üstünlük vermiştir. Var olma ve hayatta kalmanın benzeri eylemler sayesinde düşmana karşı savunmakla gerçekleşir, böylece benzeri olaylarda aklın başına gelen bela büyük olur. Özellikle hata sebebiyle yönetim altındakilere karşı yapılan muamelede karışıklığın zihne gelmesi yönünden bu durum gerçekleşir, halbuki bu haklı değildir. Bundan dolayı kargaşaya yol açan düşmanlık ve aralarında kötülüğü vukü bulmasından korkulur. “Bu sebeple Allah Teâlâ lütuf ve ihsanı sayesinde kendilerini hoş tutacak ve aralarında kötülük çıkmasından korkulan hususu teskin edecek olan diyet hükmünü getirdi. İnsanların nesi varsa, hepsini Allah vermekle birlikte, hiçbir nimet vermeden de onları başlangıçta imtihan etme hakkı vardır, nimetler verince onları imtihan etmeye ve diyet ödeme hükmünü vermeye daha fazla hak sahibidir. Öyle ki kâtilin canını onlara bağışlamakla kendileri için bir fayda ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında konu ile ilgili olarak zikrettiğim gibi Allah'ın yarattığı başka faydalar da vardır. Her ne kadar diyet tazminatının faydası öldürülen kişiye yönelik değilse ve -öldürüleceğini bilmemesi sebebiyle- o faydadan dünyada mahrum olsa da öldükten sonraki hayatı için bir azık olması sözkonusudur. Öldürmeye ilişkin olarak konulan diyet cezasında belirttiğim gibi lehine ve aleyhine olan kişiler hakkında kargaşanın bertaraf edilmesi ve iyilik hakkının yerine getirilmesi vardır.
Burada malların yok edilmesindeki temel esas şudur: Elde tutulunca da, yok edilince de malların faydası özellikle sahiplerine döner. Canlarında lehinde olan husus, diyetin aşiretlerine ve ilgili kkmselere dönmesidir. Bununla beraber mallar insanlara verilmiştir, böylece malı ödeyen kimse onu satın almış gibi olur. Her satın alınan mal karşı tarafa teslim edilmekle kendisi çıkmış olur. Cinayet suçu işlemeyen kimsenin sakıt olan bir diyeti ödemesi muhtemel değildir, teslim akdi sebebiyle diyeti ödese bile. Canlara karşı işlenmiş cinayetlerin durumu böyle değildir. Dolayısıyla dinen diyeti üstlenenlerin dışındaki kişilere diyet ödeme yükümlülüğünün konulması caizdir. Zira diyetin teslim edilmemesi halinde bedelinin ödenmesi gerekir.
Şu da bilinmelidir ki hata yoluyla adam öldürmek iki şekilde vukü bulur: Biri, dini yönünden öldürülmüş olur; önceden kğfir bildiği veya kendisinde kâfir görüntüsü bulunduğu için. Diğeri, kişi başkasına atış yaparken ona isabet ettirmesidir. Her iki hatada da hüküm aynıdır. Üçüncüsü -ki o âyetin gerektirmediği öldürmedir- döverek bir kişiyi öldürmektir. Bu tür hata bazan din hakkında hataya düşünce, yahut kasten olunca veya nefiste hata olunca hepsi birlikte olur.
Ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet. Allah Teâlâ, öldürülenin aile fertlerinin kim olduğunu açıklamamıştır. O, başka bir âyette: “Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik” buyurmuş ve ehlin kim olduğunu açıklamamıştır. Dolayısıyla “ehl” ve “veli” ile ölenin vârisleri kastedilmiş olmalıdır. Nitekim şöyle bir haber nakledilmiştir: Daha önce diyet, baba tarafından ölenin yakınlarına ait ise de Hz. Peygamber (s.a.) Eşyem'in hanımına, kocasının diyetinden mirâs vermiştir", Bir de şu var ki diyet, öldürülen kişi hayatta iken kendisinden faydalanan kimselerin hakkıdır, diğerlerinin değil. Adam öldürülünce ve menfaatleri yakınlarından uzaklaşınca Cenâb-ı Hak, diyeti onların hakkı yapmıştır, çünkü hayatta iken ondan faydalananlar, başkası değil, onlardır. Şöyle denilmiştir: Öldürme olayı öldürülenlerin velileri ile öldürenin velileri arasında kin oluşturur, bu da onları kargaşaya ve öldürmeye sevkeder. Bu durumda gönüllerinin hoş olması için diyet gerekli olmuştur, tâ ki öldürme olayı tarafları kin ve nefrete sevketmesin. Yine denildi ki kâtil hata iddiasında bulunup bununla kendisinden kısas cezasının düşmemesi için diyet gerekli kılınmıştır. Dolayısıyla diyet, kâtil, hata iddiasında bulununca ondan diyet alınsın diye vacip kılınmıştır. Daha önce belirttiğimiz üzere adam öldürmede hata yapmak iki şekilde olur: Biri, kişinin kasıt ve iradesindeki hatadır. [§]“O da başka bir şeyi kasteder, fakat insana isabet eder. Bu hatadır, çünkü vurmayı kastettiği şeyden başkasına isabet etmiştir. İkincisi, de din hatasıdır, şöyle ki o, birini kâfir zannederek kasten öldürmesidir, bu da bir hatadır.
Hata yoluyla adam öldürmenin başka bir şekli daha var, o da şudur: Kişinin demir madeni dışında bir cisimle kasten vurmasıdır. Kendisiyle dövdüğü nesne küçük taş yahut küçük baston olursa onun hükmü hata hükmü gibidir. Şayet öldürecek türden büyük taş yahut büyük baston gibi benzer şeyler ise âlimlerimiz bu konuda farklı görüşler ileri sürmüştür. Ebü Hanife'ye göre bundan dolayı kısas lazım gelmez, belki yakınlarına (âkıle) ağırlaştırılmış diyet ödemek gerekir. İmam Muhammede (r.h.) göre ise bu olayda dövülen kimsenin ölümden kurtulması mümkün olmazsa kâtil öldürülür. Hz. Peygamber'den (s.a.) demirle öldürmenin kasten öldürme konumunda bulunduğu rivayet edilmiştir. Büyük taşla öldürmede bu hadis, Ebü Hanife'nin delilidir, ayrıca hadis kasten dövmenin bazan hata olduğunun da delili olur. Nüman b. Beşirden (r.a.) nakledildiğine göre Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Demir ve kılıç dışında her şey hatadır”. Bu meseleyi ileride “Kasta benzer öldürme” bahsinde inşallah zikredeceğiz.
Âlimler, köle azat etmenin âkıleye değil de kâtile lazım geldiği konusunda ittifak etmiştir. Diyete gelince, ödemenin kime gerekli olduğu zikredilmemiştir. Selef âlimlerinin çoğunluğu diyetin âkıleye gerektiğini söylemiştir. Bu konuda Hz. Peygamber'den gelen rivayetler nerede ise tevatür derecesindedir.
Bazı âlimler de şöyle demiştir: Diyet köle azat etmek gibi kâtile yüklenen bir borçtur. Bu görüş sahibine şöyle cevap verilir: Oruç, diyetin mi, yoksa köle azat etmenin mi bedelidir? Şayet: “Hayır köle azat etmenin bedelidir” derse ona şöyle karşılık verilir: “İşte bu, kâtil için gerekli olan ödemenin köle azat etmek olduğunu gösterir, şayet köle azat edecek imkânı bulamazsa, onun yerine oruç tutar; bu da diyet ödemenin kâtilin borcu olmadığını gösterir. [9] “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden; diyeti, âkıleye yüklediği konusunda rivayet gelmiştir. Miksem'in naklettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: “Resülullah (s.a.) muhacirler ile ensar arasında bir yazı (antlaşma) yazarak, diyetlerini ödemelerini, esirlerini fidye karşılığı örfe uygun şekilde kurtarmalarını ve müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları gidermelerini emretmiştir"““, Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) rahimdeki çocuk hakkında akrabanın bir köle yahut câriye azat etmelerine hükmetmiştir. Kumasına, çadırın direği ile vurup onu öldüren kadının erkek akrabasına ve anne karnındaki çocuğun düşürülmesi hakkında “gurre”ye"““ hükmetmiştir. Bir bedevi Resül-i Ekreme: “Ey Allah'ın nebisi! Yemeyen, içmeyen ve ses çıkarmayan bir cenin için beni borçlandırıyor musun, böyleleri için diyet ödenmez” demiştir. Buna cevap olmak üzere Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bu Arapların kafiyesi gibi kafiye midir? Borçlandırırım, çünkü diyet, âkılenin borcu, mirâs ise pay sahiplerine aittir”9, Çadırın direği adam öldüren cisimlerdendir. Onunla kumasını dövüp öldüren kadın hakkında Resüli Ekrem kısası gerekli görmemiştir. Bu hadis Ebü Hanife'nin şu görüşü için dayandığı delildir: “Büyük veya küçük kütük aynıdır, bunlardan dolayı kısas yoktur” Bu konudaki haberler çoktur.
Ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet. Öldürülenin ailesine teslim edilendir. [§] En doğrusunu Allah bilir ya, Ölenin ailesine teslim edilecek meâlindeki ilâhi beyan, teslim etmeye teşvik, şer ve fesadın çıkmasından korkulan ihtilaf ve zorlukları ortadan kaldırmayı önlemeye yönelik benzeri bir ödeme konumundadır. Cenâb-ı Hak, hata ile öldürmede böyle bir bedel koymuştur. O'nun şu beyanı da bunun konumundadır: “Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir”u. Daha önce biz, diyeti kimlerin teslim edeceğini açıklamıştık. Yüce Allah öldürülenin ehline teslim etmeyi emretmiş, fakat ehlinin kimler olduğunu açıklamamıştır. Selef âlimlerinin görüşleri, ehlinin vârislerinden ibaret olduğu hususunda birleşmektedir. Bu konuda dayanılan ilke şudur: Diyet öldürülen kimsenin can bedeli olarak meşrü kılınmıştır, dolayısıyla ölenin terikesi konumundadır. Buna göre ölenin vasiyetleri olsa yahut üzerinde borç bulunsa diyet malından bunlar yerine getirilir. Dolayısıyla Yüce Allah'ın şu beyanına benzemiştir: “Erkekler için ölenin bıraktığı mallardan pay vardır”'“?. Bu âyetlerde yer alan vasiyet ve borçlar ödendikten sonra mirâstan pay alacakların açıklaması vardır. O paylar mirâsçılara aittir, dolayısıyla vefatından sonra mirâsından yararlanan aile fertlerine intikal eder. Zaten hayatta iken de ailenin niteliği böyledir. Mirâs, ölü ile ve onun menfaatleri ile ilişkili olan kişilere döner. Şu da var ki, “ehil” kelimesi her konumda zevce için kullanılması imkânsız değildir. Bu sebeple zevcenin de (diyetten) kendilerine mirâs intikal edenler arasına girmesi gereklidir, diğer vârisler ondan daha çok hak sahibidir. Aslında benzer bir konuda Eşyem ed-Dıbâbi'nin mirâsçı kılınması konusunda merfü' bir haber rivayet edilmiş ve Hz. Ömer, sahâbenin huzurunda onunla amel etmiştir". Mirâs velâyeti dışındaki velâyetlere sahip olanlar, mirâs velâyetine daha güçlü bir konumda sahiptir. En doğrusunu Allah bilir.
Ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Bu beyanda diyetten istisnâ yapılmıştır, çünkü kimsenin azat etme hakkı yoktur ki bağışlamaya ihtimali olsun. Bu, Cenâb-ı Hak'kın şu buyruğuna benzemektedir: “Kim kısası bağışlarsa o kendisi için kefarettir”'“'1, Burada bağışlamayı zikretmek, Allah Teâlâ'nın “Bağış yapmanız sizin için çok hayırlıdır”! beyanındaki alacaklarda teşvik edilmesine bağlıdır. Bu meselede aslolan şudur: Bilindiği üzere bağış yapma ihtiyaç sahiplerine yönelik olur. İnsan aklı bağış yapmayı kural olarak zenginlere özgü kılar. Şunu da belirtmek gerekir ki bağış yapma (sadaka, tasadduk) ikiye ayrılır. Birincisi, âyet kâtili konu edinmiştir. Her bir kâtilin diyetin tamamını ödemesi zor bir şeydir, dolayısıyla teşvik buna yönelik olmuştur.
(SJİkincisi, bilindiği üzere borçlarda ve sadakalarda yapılan bağışların dünyada bir karışıklığı yoktur. Bazan bilinmeyen kimselere teşekkür yapılabilir. Böylece onların yaptıkları bu iş, karşılık beklemeden sadece Allah rızası için olur. Esasen ona bu sebeple sadaka denilmiştir, çünkü o, Allah rızası için yapılan iyiliğin adıdır. Bu konuda şunu söylemek de mümkündür. Diyet ödemesinde zekâtı farz kılan zenginlik şart değildir. Bu türün dışındaki zenginlik, sahiplerini sadakayı yüklenme sorumluluğundan dışarı çıkarmaz, belki divan üyeleri üzerine yükletilir. Onlar, aldıkları bağışlar (belki maaşlar) sebebiyle mal sahibi olan kimselerdir. Mülkiyetine geçtikten ve zenginlik şartlarının tamamlanmasından sonra değil, maaşın çıkma vaktinde alınır. Bunda istisnâyı, sözün öncesine değil, sözü takib eden cümleye döndürmek sözkonusudur. Istisnâyı “sadece bir kısmına hamletmek, hükmü anlamanın mevkiinin, hikmetin gerektirdiği şey olduğunun bilinmesi içindir, dilin hakkının vardığı husus için değil. En doğrusunu Allah bilir.
Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Adamın kendisi mümin olur, fakat kâfir olan kavmi ile savaşta bulunurve kendisini bir müslüman öldürürse öldürene diyet vacip olmaz, sadece mümin köle azat etmesi gerekir""s. Yine İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir. Adam müslüman olurdu, sonra da kavmine gider onlarla beraber ikamet ederdi. Ardından İslâm ordusu onların yanından geçer, bu esnada öldürülen öldürülürdü. Bu sebeple Yüce Allah Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır meâlindeki âyeti indirmiştir!!7. Bazıları da şöyle demiştir: Dâru'l-harp'te ikamet eden bir müminin adamları bize düşmanken onun için diyet tazminatı ödemek nasıl vacip olur; biz onların mallarını ganimet olarak elde ettiğimiz halde onlara diyet nasıl veririz!
“Diyet Beytü'l-mâle verilebilir mi?” diye sorulursa şöyle cevap verilir: Şayet diyeti hak eden kişi hayatta ise ve Beytül-mâlda hakkı varsa caizdir. Fakat kâfir ülkesinde ikamet eden müslümanın beytül-malda hakkı yoktur. [§] Çünkü bizim hükmümüz onun ülkesinde geçerli olmaz, dolayısıyla Beytü'l-mâl, onun diyetine nasıl hak sahibi olur? Bir de şu var: Kâfirlerin ülkesindeki müslüman, İslâmiyet sebebiyle kendini ve malını korumuş olamaz; çünkü savaş ülkesi, kanların ve malların korunduğu bir ülke değildir. Durum böyle olunca, orada canın ve malların bir bedeli yoktur, bu sebeple de diyet vacip olmaz. Görmez misin ki bir kimse o müslümanın malını yok etse bedelinin ödemesine hükmedilemez, buna bağlı olarak canına yönelik bedel de ödenmez, çünkü İslâm ülkesinde ikisinin okunulmazlığı eşittir.
Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır. Bu ilâhi beyanın tevili hakkında -diyet lazım gelmediği konusunda ittifak bulunmakla birlikte- farklı görüşler ileri sürülmüştür. Fakat ihtilaf, diyeti kimlerin ödeyeceği hakkındadır. Bu konuda üç görüş vardır. Biri şudur: Bu, yağmalamak sebebiyle öldürülen kişi hakkındadır. Meselâ; düşman ülkesi halkını yağmalarken onlar arasında bir müslümanın bulunmasıdır. Yağmalamak mubah kılındığı için bu şekilde öldürülen müslüman için diyet yoktur. Buna göre iki şey yapmak gerekir: Biri, bu olayda kefaret ödemenin diyet ödemekten daha uygun olmasıdır. İbadet ve Allah'a yaklaşma anlamında kefaretin, Allah hakkı olduğu yerde, mubah kılmak Allah tarafından vaki olunca kefaret, düşme noktasında kul hakkı olan diyetten daha uygundur. Fakat mubah kılma hakkına sahip olandan gelmemiştir Kefaret vacip olunca, diyetin vacip kılınması daha layık bir konuma girer. Fakat diyet vacip olmayınca durumun onların takdir ettikleri gibi olmadığı ortaya çıkmıştır.
İkincisi, öyle olduğu farz edilse, o bize düşman olan yahut olmayan bir kavimden olabilir, bunların ikisi de yağmalama bakımından eşittir. Belki yağ malama mubah olunca, Jonların içinde şayet müslüman varsa diyet ve kefaret türünden can hakkı yok olur. Müminleri kalkan olarak kullanan bir kavim 1018 Yani kefaret, kendisine ait olan Allah'tan gelmemiştir.
hakkındaki cevap da böyledir, onlara ok atmak mubah kılınınca diyet ve kefaret eşit olur. Buna göre can dışında kısas alacağı olan kimse, kısası uygularken adam ölse bunun için kefaret yoktur. Fakat diyet hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunun yanında eli kalem tutmayan (baliğ olmayan) kimse birini öldürürse hüküm buna göredir". Diyetsiz vacip olmadaki, diyetin icab noktasından kefaretten daha layık olmasını gerektirir. Kefaret gereklilik kazanmayınca diyet ödemenin zannettikleri gibi olmadığı ortaya çıkar.
İkinci görüş, âlimler, savaşan gruptan birinin öldürülmesinden dolayı diyetin vacip olmadığını, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir kavimden mümin bir kimse ise... anlamındaki bu ilâhi beyana dayanarak kabul ettiler. Ailesine teslim edilecek bir diyet mânasındaki ilâhi beyan da bunu desteklemektedir. Aslında onun ailesi düşmandır, onlara diyetin verilme ihtimali yoktur, çünkü bizim onların mallarını alma hakkımız bulunmaktadır, dolayısıyla o diyet de sonuç itibarıyla bizim olacaktır. Kefarete gelince o, kul ile Allah arasındaki bir şey olup onu yerine getirmek gerekir, bu işte günah anlamı kastedilirse tövbe ve kefaret konumunda bulunur. Bu anlattıklarımıza iki şey dâhildir: Biri, vârisi bulunmayıp İslâm ülkesinden olan ve İslâm ülkesindekilerden biri tarafından öldürülen herkesten diyeti iptal etmektir”, zira onun ailesi yoktur. Ailesi olmamak, ailesi olmaktan daha çok vukü bulur, aynı zamanda onlar kendisine düşmandır. Şimdi, onu öldüren ile öldürenin kavmi Beytü'l-mâle borçlandırılır. Eğer divet vacip olsaydı, önceki de bunun.gibi olurdu. Fakat bunun için vacip olmamıştır, çünkü sayıca onlardan daha çok olanlara diyetin vacib olduğu görüşündeyiz. Nitekim kendisi mümin olup kavmi anlaşmalı yahut kâfir olup kavmi anlaşmalı olanlara da gerekli olması, bu hususu desteklemiştir. Aslında düşmanlık anlaşmayı bozmuyor. İkinci yorum şudur: Müslüman ile küfür ehli arasında irsiyet ilişkisi yoktur ki onlara yönelik olması ile diyet ortadan kalksın. (Jİslâm'ı benimsemek yoluyla mirâs müslümanlara intikal eder. Bıraktığı bütün mirâs da buna göredir. Şu halde, onun bundan dolayı gerekli kılınmadığı ortaya çıkmıştır.
Üçüncü görüş, tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime “dâru'l-harp”te müslüman olup bize katılmayan kişi hakkındadır. Bu kişiyi bir mümin hata yoluyla onu öldürürse diyet ödemeyip bir köle azat eder. Dolayısıyla anlamı size düşman olan bir kavimden, yani görünürde kâtile göre bir kavimdendir ki o kavim henüz düşmanlık göstermekten vazgeçmemişlerdir. Şimdi, sözü edilen kişinin hata yoluyla öldürülmesi iki yönden olur: Biri, öldürülenin kâfir oldugu bilinen ve görünürde bulunduğundan başka bir dini duruma intikal ettiği açığa çıkmayan, İslâm ülkesine çıkmasıyla veya simasıyla ortaya çıkmayan kimsedir. Bunun benzeri hakkında şu âyet inmiştir: “Sizi selâmla karşılayan kimseye mümin değilsin demeyin”!. Allah Teâlâ onların böyle olduklarını, dinlerini gizlediklerini haber vermiş, nihayet mümin olduklarını açıklayarak kendilerine lütuta bulunmuştur. Bu konum onlar arasında iman öncesi durumuna girer. Ancak savaş ülkesine aman ile giren müslümanların durumu böyle değildir. Ancak hata yoluyla öldürüp diyet ödemesi gerekli hale gelen kişinin durumu buna benzemez.
Hata yoluyla öldürme şekillerinin ikincisi, başkasına yönelik olarak attığı halde sözü edilen kişiye isabet etmesidir, tıpkı kendi memleketinde olabileceği şekilde. Açıkladığım gibi, yapılan iş üzerinde hata vaki olduğu için onun diyet ödemesi gerekmez. Böyle öldürülen kişinin canı için bedel konulmasına ihtimal yoktur. Bu meselede aslolan, savaş alanının öldürme alanı olmasıdır. Savaşta kan akıtmak ve malı yok etmek vardır; dâru'l-harpte kan ve mal koruma altında olmaz, bu sebeple burada anlatılan öldürmeden dolayı bedel gerekmez. Bu ülke İslâm ülkesi gibi değildir. Çünkü İslâm ülkesi barış ve güven yeridir, orası kan ve malların korunduğu bir yer kılınmıştır. Şu var ki bizim ülkemize antlaşmalı olarak giren düşmanların canları, bize düşman olsalar da, öldürülmekten uzaktır, şayet hata yoluyla öldürülürse bedel ödemeyi gerektirir, çünkü bu şartla ülkemiz barış ve koruma ülkesidir. Dâru'l-harp'te müslüman olup da İslâm ülkesine çıkmayan, buradan eman ile müslüman olarak çıkana benzemez", Emanda birinci durumu korumanın gereği vardır. İlkinde bu yoktur (yani müslüman olup da İslâm ülkesinden çıkmayanda). İki durumdan biri icabın başlangıcı hakkında, diğeri de vacip olduğu üzere kalması hakkındadır. Bu tip, usul açısından konum farklılığı ve aralarındaki ihtilafbilinen bir şeydir. Kişinin memleketinden çıkmayıp hicreti terketmesinde dini bazı gereklilikler ortaya çıkar; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur””. O hicret (Medine'ye hicret) neshedilmiştir. Her ne kadar Medine'ye hicret neshedilmiş olsa da İslâm ülkesine hicret nesh edilmemiştir. Dolayısıyla bizim onlar üzerinde velâyet hakkımız yoktur. Can bedeli hakkı, kendisinden sonra geride velileri ve aile fertleri kalan kimseler içindir, oysa bu, yok edilmiştir, bu sebeple de vacip olmamıştır. Bizim “Eğer kasten öldürülse kısas da diyet de vacip olmaz” sözümüz bu esesa dayanır. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik”“. Ama tartıştığımız hususu, velâyet ortadan kaldırmıştır, bunun için yetki de bâtıl olmuştur, onun bâtıl olması ise bedelin bâtıl olmasıdır. Bununla birlikte haramlık ortaya çıktığı için kendisi ile Allah arasındaki hakkın baki olması mümkündür.
Size düşman olan bir kavimden ise. Size düşman, size karşı düşmanlık gösteren demektir. Bunun delili, o kişi her ne kadar o ülkeye çıksa da orada bulunanlar onun kavmidir, fakat kendisi onların arasında değildir. Bu konum şuna benzer: Adam iman etmiş, fakat henüz ötekilerin arasında bulunmaktadır; böylesini öldürene herhangi bir ceza uygulanmaz. İslâm ülkesine çıkınca ister dönsün, ister dönmesin!", onun hükmü bu âyetin çerçevesinin dışında kalır, böylesi durumuna uygun delilin hükmüne bağlı kalır, o da nâzile (konuk) hükmüdür, âyetin hakkı onu gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir. Bu âyetin tevili hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, öldürülen kişi kendileri ile aramızda antlaşması bulunan (muâhed)®‘ kavimden biri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimlerimiz bu âyeti, sözleşmeli birinin, İslâm ülkesinde öldürülmesinden dolayı ailesine teslim edilmek üzere, diyet ödemenin gerekliliği konusunda delil olarak ileri sürmüştür. Bu, müslümanın diyeti gibidir. Çünkü Allah Teâlâ, her ikisi hakkında teslim edilen diyet diye buyurmuştur, aralarında fark konulmamıştır. İbn Abbâs'tan da bu görüş rivayet olunmuştur”, Âyetin başka hususlara da ihtimali vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak âyetin başında şöyle buyurmuştur: Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı yoktur... Öldürülen, mümin 02 Yani kendi ülkesine ister dönmüş olsun ister olmasın farketmez.
olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır kısmına kadar. Bunun şöyle bir anlama gelme ihtimali vardır: Eğer öldürülen kişi, kendiniz ile aralarında antlaşma bulunan bir kavimden ise Allah Teâlâ, burada üçüncü öldürülende imanı tekrar zikretme yerine, ilk iki öldürülenlerde imanı zikretmekle yetinmiş, buna mukabil ikinci öldürülende “iman” kelimesini tekrarlama yerine birinci öldürülendeki imanı zikretmekle yetinmemiştir. Çünkü O, Bir müminin, hata dışında bir mümini öldürmeye hakkı yoktur, [ş]kim bir mümini hata ile öldürürse inanmış bir köle azat etmesi (ve ailesine teslim edeceği diyet ödemesi) gerekir, diye buyurup bunun üzerine ilavede bulunmasaydı o zaman her mümini öldürmeden dolayı diyet ödemeyi gerekli görürdük. Allah Teâlâ'nın ikincisinde imanı zikretmesi, ikisini birbirinden ayırmak içindir. Ama ikincisinde imanı zikretmesi, üçüncüsünde zikretmeye ihtiyaç bırakmamıştır, çünkü ikinci ile üçüncü arasında fark yoktur. İşte sözkonusu ettiğimiz husus bu sebeple olmuştur. Hasan-ı Basriden nakledilmiştir: Eğer öldürülen kimse, sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan [mümin] bir kavimden ise meâlindeki âyet hakkında, “mümin” kelimesini eklediği rivayet edilmiştir"2, Öldürülenin müslüman olduğu görüşünde olanlar, Yüce Allah'ın: İnanmış bir köle azat etmektir anlamındaki beyanı delil olarak ileri sürmüştür, çünkü zimmeti olmayınca sulh anlaşmalı olan kimseyi öldürene kefaret gerekmez. Görmez misin ki Hz. Peygamber (s.a.) Amr b. Ümeyye'nin öldürdüğü anlaşmalı iki kimse için fidye vermiştir", Resülullah'ın, onun için kefaret emrettiğine dair herhangi bir haber bize ulaşmamıştır. Şöyle deniliyor: Eğer öldürülen kimse, sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir kavimden ise beyanına göre kefaret güven verilmiş sulh anlaşmalı kâfir kimseyi öldüren kimseye vaciptir. Yine şöyle demiştir: Öldürülenin anlaşmalı bir kâfir olduğunu gösteren delillerden biri de şudur: Şayet bu kimse müslüman olsaydı, sulh anlaşmalı olan ailesi için diyet alma hakkı doğmazdı, çünkü onlar kendisine vâris olamazlar; ancak barış anlaşmalı kişi olunca kendisine vâris olurlardı. Bu, âlimlerimizin, sulh anlaşması yapılmış kişiyi öldürene tam bir müslüman diyetinin gerekli olduğu yolundaki görüşlerini güçlendirmektedir. Hz. Peygamber'den (s.a.), bir zimmi için müslüman diyeti ödemeye hükmettiği rivayet edilmiştir”, Amr b. Ümeyye hadisi de şöyledir: “Kendisi bir yolda yürürken Beni Âmir kabilesinden iki adam yönelerek, gölgelenmekte olduğu yere indiler. Bu ikisinde Hz. Peygamber (s.a.) tarafından verilmiş sulh anlaşması vardı, fakat Amr bundan habersiz olup sadece Âmiroğulları'ndan olduklarını biliyordu. Bu iki kişi uyuyunca, Amr ikisini de öldürmüştü. Bununla Beni Âmirden intikam aldığını sanıyordu. [Ş] Amr Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme gelince şöyle dedi: “Sen iki kişi öldürdün, onların diyetini ödeyeceğim” Bunun üzerine Resülullah (s.a.) onların diyetlerini ödemiştir". Bilindiği üzere diyet belirlenmemiş olmakla birlikte tamdı, çünkü Araplar, kendi diyetlerinin müslümanların diyetlerinden eksik olmasına rıza göstermiyorlardı. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Beni Âmir kabilesine mensup sözkonusu iki kişinin diyetlerini hür ve müslüman iki kimsenin diyeti kadar yapmıştı". İbn Mesüd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ehl-i Kitab'ın diyeti müslümanın diyeti gibidir”0".
Şöyle bir soru sorulabilir: İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yahudiyle Hıristiyan'ın diyeti 4.000 dirhem, Mecüsi'nin diyeti 800 dirhemdir'©, Hz. Osman'dan da buna benzer bir söz nakledilmiştir”. Bunun cevabı şudur: Bu rivayetin, Hz. Ömer'den nakledilen şu bilgiye dayanmış olması mümkündür: Hz. Ömer develeri değerlendirmiş ve sonucu 4.000 dirhem çıkmıştır, ikinci defa kıymetlendirmiş, bu defa 6.000 dirhem çıkmış ve 10.000 dirheme varıncaya kadar bunu yapmıştır. Mümkündür ki, Ömer (radıyallahu anh) develere ilk defa kıymet biçince 4.000 dirhem ortaya çıkmış, bu da Yahudilerin veya Hıristiyanların diyeti olmuştur. Ravi, Ömer'in bu kıymetlendirmeyi, Hıristiyan ve Yahudilerin diyeti bu kadar olduğu için 4.000 dirhem diyet tazminatını gerekli kıldığını sanmış, buna göre rivayet etmiştir. Bununla birlikte Hz. Ömer ve Hz. Osman'dan diyetin 10.000 dirhem olduğu da nakledilmiştir. Yine rivayete göre Hz. Ebü Bekir, Ömer ve Osman (r.a.) şöyle demişlerdir: Eman verilen gayr-ı müslimin diyeti hür bir müslümanın diyeti kadardır!'6, Bu rivayet Ebü Bekir ile Ömer'in ilk görüşlerini zayıflatmaktadır. Yahut bunun istilâhi olma ihtimali vardır.
406 (SJŞayet, Amr b. Şuayb'ın babasından, o da dedesinden rivayet ettiğine göre Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Kâfirin diyeti müslümanın diyetinin yarısı kadardır”, diye bir itiraz yapılırsa buna şu cevap verilir: Her iki fırka da bu haberle amel etmeyi terk etmiştir. Çünkü 4.000 dirhem diyen onu benimseyememiştir, zira 4.000 dirhem onun görüşüne göre müslümanın diyetinin üçte biridir, zaten müslümanın diyeti ona göre 12.000 dirhemdir. 10.000 dirhem diyen de bu haberi benimsememiştir, dolayısıyla iki fırka da bununla amel etmemişlerdir; sebebi de bu hadisin kendilerince sabit olmamasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Şunu da belirtmek gerekir ki müslümanın kâfire bedel olarak öldürülmesi konusunda anlattığımız gibi, bunun vacip olduğuna işaret eden delil vardır”. Müslümanın, zimmi sebebiyle öldürülmesi gerekli olunca, ikisinin diyetinin eşit olması da gerekli olur. Görmez misin ki ikisinin kâtilinin diyeti de eşittir.
Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise. Bu ilâhi beyanın tevili hakkında iki yönden görüş farklılığı vardır. Biri şudur: Âyet özel olarak müminler içindir. Fakat onlar üç kısımdır: Birincisi, imanı geliştirmek üzere olanlar, diğeri “dâru'l-harp”te savaşanlardan iman etmek üzere olanlar, üçüncüsü de “dâru'l-ahd”de antlaşmalı olanlardan iman etmek üzere olanlardır.
Âyetin iki yönünden diğeri, kanını iman ile yahut iman ve ülke ile veya ahit sebebiyle koruma altına alan müminlerden biri, hata yoluyla öldürülünce, kendisi hakkında oluşan hakların açıklanmasıdır. Bu durumda önceki paragrafta yer alan ilâhi beyanın içermediği, fakat öldürülmesi yasaklanan birçok kişi, sözü edilen âyetin verdiği haklardan mahrum kalır, meselâ savaşanların kadınları ve çocukları gibi. Dolayısıyla, “dâru”l-harb'de kanları korunmuş olmaması sebebiyle diyet gerekmez, antlaşmanın ortadan kalkması sebebiyle de onları öldürmesek de kefaret vacip olmaz. Şayet âyetin tevili bu ise âyette, yine mümin olan maktülün tahsis edilmesi sözkonusudur ki ondan dolayı diyet yoktur. Âyete yönelik bu icmâ anlayışına göre Allah Teâlâ, eğer öldürülenleri hükümde birleştirmeyi kastetseydi durum şuna yönelik olurdu: Ya kefaretteki iman sıfatında olduğu gibi iş tamamına ulaştırılmak üzere yahut icaz ve tedricilik anlamına gelirdi; böylece fikir yürütme sadece bir maktüle yönelik olurdu. Fakat iman tek maktül hakkında değil ikisi hakkında zikredilince, bunları birbirinden ayırmak üzere imanın zikredilmiş olduğu ortaya çıkar. Orucun konumu da bunu güçlendirmektedir, şöyle ki o bir defa zikredilmekle birlikte hükmü tamamına şâmildir. Aslında Cenâb-ı Hak'kın, niteliğini açıkladığı diyetin konumu da aynıdır. Eğer âyetin tevili birincisi ise muâhed hakkında, Resülullah'tan rivayet edilen şu hadis ile gerekli kılınmıştır: “Hz. Peygamber, eman ile ülkeye giren ve bu arada öldürülen Âmir kabilesine mensup iki kişi hakkında müslüman ve hür iki kişinin diyetiyle hükmetmiştir [bu rivayet biraz önce geçmiştir). Bu söylediklerimizde şunun da açıklanması vardır ki diyet, öldürmekten sakındırmak için gerekli kılınmış değildir, çünkü diyet uygulaması çocuklar ve kadınlar hakkında mevcut olup vücüb haline gelmemiştir, diyet anlaşmanın ürünüdür. Din ve öldürme yasağı hakkında esirlerle kadınların öldürülmesini ahit sebebiyle ayırmak konusunda ittifak olunca, müslümanların durumu da dinde ve öldürme yasağında ittifaka bağlı olur. Ancak sulh anlaşması ve ihraz sebebiyle birbirinden tefrik edilir.
(lYukarıda sözü edilen ikinci tevili, Yüce Allah'ın Öldürülen, mümin EO olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise meâlindeki ilâhi beyan ikinci tevili kuvvetlendirmiştir. Şayet imanın zikredilmesi, düşman tarafından öldürülmüş olmayı gerektirmeseydi mümini zikretmeye ihtiyaç olmazdı. Âyetin başlangıcında yasak ve istisnânın birlikte kastedildiğinin açıklaması daha önce geçmiştir. Sözleşmeliler (muâhed) hakkında iman zikredilmeyince, tabiatıyla terkedilmiş oldu. Şu husus da bunu takviye etmektedir: Şöyle ki iki türü zikretmek birini diğerinden ayırmaya işaret eder, çünkü bu hususta mânada gereklilik konumu, beyanda da tamamına ulaştırma konumu yoktur. Hepsi hikmet noktasında sözü edilen iki tür üzerinde yer alır; işte bunun içindir ki ayırıma intikal etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki görünürde hitap iki durumu kapsar: Biri haramlığı ihlal etme hakkında, diğeri de telaffuz edilenin ölçüsü hakkında ayırım yapmaksızın ıvaz konumundadır. Açıklama bunlardan biri için gelmiştir ki oda müminin diyetidir, dolayısıyla gereken açıklama âyette yapılmış gibidir. Bilinmektedir ki şayet böyle olsaydı hepsini içerirdi, fakat ayırıma gelince o, müstesnâdır. Nitekim orucun durumu ve tövbe hakkında zikredilmiştir. Tazminatın durumunu açıklamak üzere, onları ayrı ayrı zikretmek de bunun gibi hepsinde diyeti zikretmek tek bir sınır üzerinde bulunur. Bununla birlikte tam olarak yahut yeterli bir şekilde açıklama hakkına gelince olanlarda kefaretin durumu eşittir, işte birincisi de bunun gibidir.
Şimdiye kadar anlattıklarımızı iki husus güçlendirmektedir. Biri, diyet bugünkü meblağı ile Câhiliye döneminde vardı, İslâmiyet de bunu benimsemiştir. Belirli bir yemin olan kasâmenin konumu da böyledir, küfür ehli nezdinde güvenli yerlerde mevcuttu, günümüzde de vardır. Yahut bilinen şey lazım gelir ki tersi ortaya çıksın. Bunun için -en doğrusunu Allah bilir ya- herkes tarafından bilinen bir konuda açıklama yapma gerekli görülmemiştir. Had gibi bölünebilen cezalarda kölelerle hür insanlar arasında, diyetlerde ise erkekler ile kadınlar arasında bölünebilen durumların hepsi bunu kuvvetlendirmektedir. Bu bölünme kâfirler hakkında gereklidir; bütün ve yarım olan had cezaları da buna göredir.
İkincisi, Hz. Peygamber'in Âmiroğulları'ndan iki kişi hakkındaki haberdir"“, Bu konuda Hz. Ömer ile Hz. Ali'den rivayetler gelmiştir. [§]H2. Ömer'den rivayet edilen haber, deve kıymetinin dört bin dirheme ulaştığı bir dönemde idi. Bunu ileride zikredeceğiz", Bilmek gerekir ki aslolan şudur: Bedel, telef edilen şeyin karşılığıdır. İslâmiyet ve küfür, dine ve mezheplere bağlı olan iki sistemdir. İnsanların kendileri için bedel olmak üzere herhangi bir ilave ve eksiklik yapma yetkisine sahip değillerdir. Çünkü diyet onlar sayesinde meşrü kılınmayıp şeriatle sabit olmuştur; ayırmak ve bir araya getirmek ancak şeriatle bilinir. Her insanda faydalı şeyler ve diğerlerinde ayırım sabit olmayınca hepsini bir kümede toplamak gerekir ki ayırımın nasıl olacağı bilinmiş olsun. Hareket noktası şudur: Bedel menfaatlerle ilgili bir durumdur; kişinin veya başkasının elinden çıkan şeyin yerine gelir. Şu da var ki menfaatlere bağlı kılınan her şey, ondan istifade edecek kişiye sağlayacağı menfaat kadar önem taşır. Gayr-ı müslimler, dünya menfaatine önem verdikleri için o menfaati artırmaya daha layıktır, çünkü onların âhiretten nasibi yoktur. İmam Şåfiî şöyle zannetmiştir: Köle, kâfir diye satılsa, sonra müşteri onu müslüman bulsa, bu (ticari) bir kusur olup köle geri verilir, dolayısıyla İslâm onun kıymeti noktasında bir kusur olur. Buna bağlı olarak onlardan hür bir kimsenin, bizden hür olan bir kimsenin kıymetinden, az olmaz. Burada dinin yeri, zikrettiğim seviyesindedir. Bunu söylemek çirkin olmakla birlikte delil olarak da kabul edilemez. O bir uyarı konumundadır. Şâfii'nin bu sözü ise ancak kendisini bağlayıcıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun”. Cenâb-ı Hak, burada onlara imamlarının dayandığı delile göre hitap etmiştir, buna göre kişi karşısındaki kişilerle tartışır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. İbrâhim aleyhisselâm fayda ve zarar vermeyen, işitmeyen ve görmeyen'" varlıkların ilâhlığını reddederek Bu haber yukarıda geçmiştir. 1010 Bu âyetin tefsiri sırasında anlatılacaktır.
babasıyla tartışmıştır; her ne kadar bu tartışma, yok olduğu söylenen şeyi içerse ve ona nispet edilen kulluğu gerektirmese de.
Kasten öldürmek. O da iki kısımdır, biri Eğ kasıtlı olarak maktülün canına kıymaktır. İkincisi, dinini kastederek bundan dolayı kişiyi öldürmesidir. b) Hata yoluyla öldürmektir. O da yine iki kısımdır: Birincisi, kasıt olmaksızın bir cinayet işlemektir. İkincisi, kasten öldürmek, fakat öldürmeyi gerektirecek bir dini benimsediğini zannederek. c) Kasıtla hata arasında bir öldürme şekli daha vardır ki ona “kasıt hatası” yahut “kasta benzer hata” adı verilmiştir. Bunun hükmü Kur'ân naslarında açıklanmamıştır; aynı zamanda gerçeğini, gözle görür gibi bilme ihtimali de yoktur, çünkü insan gözü cinayeti sadece kasten veya hata yoluyla olduğu takdirde algılar. Binaenaleyh dini açıdan hükmü bilinen cinayet budur. Yüce Allah'ın, hata ve kasıt gerçeğinde tek bir şeriat koyma hakkı vardır, nitekim bütün işlerde şeriatinin durumu bunun üzerine bina edilmiştir. Bu konuda, diyetin vacip kılınması hakkında vaki olan rivayetin yanı sıra sahâbenin de ittifakı gelmiştir, fakat bunlarda kefaretin adı yoktur. Hüküm bakımından hata ile öldürmeye eklenmesi ortaya çıkınca kefaretin durumu da ona kıyas edilmiştir.
Bununla beraber meselenin tartışılacak bazı yönleri vardır. Biri şudur: Kasten öldürmede kefaret vardır, o da kısastır. Bu kısas, kasta benzer öldürmede kaldırılmıştır, diyet ise baba tarafından vakınlara gerekir. Şu halde hata yoluyla öldürmede zikredildiği gibi bunda da kefaret cezası mevcuttur.
İkincisi, Cenâb-ı Hak kefarette, Allah tarafından tövbesi diye buyurmuştur. Allah tarafından tövbe üç anlama gelir: Kulu, işinde başarılı kılmakla yahut hatasını (zellesini) affetmekle veva yaptığı işi ondan tövbe yapmasının ardından kabul etmekle. Bu üç durumdan hangisi olursa, onda Allah tarafından tövbe özelliği taşıyan bir mâna vardır. Dolayısıyla bunda kasta yönelen EN! hata niteliği vardır yahut kendisi sebebiyle sorumluluğun (külfet) oluşabileceği bir duruma yönelir, bu sebeple ondan vazgeçmek sözkonusu olur, zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Allah çok bağışlayıcı ve ziyadesiyle esirgeyicidir”:. Şayet bu hatadan tövbe ederse günah işlemiş bir konumda bulunmuştur. Bu durumda günah olan öldürme buna dâhildir ve onun için hata hükmü vardır, ohükmü de hadis açıklıyor.
Üçüncüsü, fetva ehlinin bunu benimseme noktasında ittifak etmesidir.
Yine, dinine yönelik olarak kendisinde hata meydana gelen kimse aslında öldürülmesine kastedilen biri gibidir, böylesine kefaret gerekli olmuştur. Kendisinin bedeli bulunmayan bir yerde kasıtla birlikte kefaret bulunmuştur. Kasta benzer öldürme olunca orada bedel vacip olur, kefaretin vacip olması için bedel daha uygundur.
Kısası gerektiren kasta gelince, bunda üç şekil sözkonusudur. Birincisi, Allah Teâlâ kastın konumunu, hata yoluyla öldürmede açıkladığı gibi burada açıklamıştır. Naslarla açıklanmayan olayların dini hükmünü araştırmak gerekli olan bir husustur, çünkü bunlar hakkında Allah'ın hükmü olduğu bilinir. Hakkında nas bulunmayan hususlar açık olarak değil, dolaylı bir şekilde beyan edilmiştir. O hüküm açıklanınca ihtiyaç düşer ve içtihat edip öğrenme durumu ortadan kalkar. [§]Hata yoluyla avı öldürme konusunda da buna göre cevap verilir“, Burada hüküm sarahatle açıklanmayıp, zımnen açıklanmaya terkedilmiştir.
İkincisi, kefaret, insanları hatadan engellemek ve yapılan işin günahını örtmek içindir. Kılıçta ise bu ve daha fazlası vardır, bu sebeple de ona başka bir ceza eklenmemiştir. Şu da var ki kefaret hayatı sürdürmeye vesile olduğu için meşrü kılınmıştır, bu sebeple iki ay oruç tutar. Kısasta sözkonusu olan öldürmede ise kefaret ödeme sebebiyle, insanın bekâsını gerektirecek bir fırsat yoktur, bu sebeple kefaret gerekli kılınmamıştır.
Üçüncüsü, kendisinden kısas alınan kişiye kefaretin gerekli olmadığı noktasında ittifak vardır. Kasten öldürme hükmü verilen kimseye kefaret gerekli değildir. Şayet kâtile kefareti gerekli kılarsak onu, kâtilin şahsı açısından Allah'a ait bir hak yapmış oluruz, yoksa işlenen cinayetteki bir özellikten dolayı ona vacip olmaz. Bu özellik, kâtil ve maktülün her ikisinde eşit bir şekilde sözkonusudur. Dolayısıyla öldürülenin velisi, kısas kendisi için vakı olmayan kişiye kefaret gerekir. Kefaret gerekli olmayınca, onun canda ve cinayetteki bir durumdan dolayı vacip olduğu ortaya çıkar, dolayısıyla o halin bulunmadığı olaylarda kefaret gerekmez. Bu konuda aslolan şudur: Kefaret, haram oluşundan veya haramlığından dolayı meşrü kılınmamıştır, zira müşriklerin çocukları ve kadınları gibi, bazan katli haram olan insan öldürülür, fakat ondan dolayı kefaret gerekmez, meselâ şayet bundan dolayı olsa hata fiili, kefaretin ödeneceği en uzak şeylerden olurdu; dolayısıyla kefaretin ondan dolayı meşrü kılınmadığı ortaya çıkmış olur. Kıyas yapmak isteyen bununla yapması gerekir, fakat bu asılsız bir iş olur. En doğrusunu Allah bilir.
IlMümin bir köle azat etmek. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Mümin kölelerden oruç tutup namaz kılanlar yeterlidir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mümin köle, ister küçük ister büyük olsun, İslâm ülkesinde doğan her çocuktur'5. Tercihe şâyân görünen, küçük olan müslümanların küçük çocuğudur. Görmez misin ki âlimler, müminlerden küçük çocuğu öldürene büyük mümin öldürmüş gibi ceza verileceği hakkında icmâ etmiştir. Dolayısıyla mümin küçük kölenin mümin büyük köle gibi yeterli olması caiz olur, çünkü müminlerin küçüğü büyüğü hükmündedir. Buna gösteren hususlardan biri de şudur: Küçük çocukların mirâsı, evlendirilmesi, ayrıca kişinin küçük yaştaki zevcesini boşaması büyük hükmündedir; küçük yaşta olsalar da onlar büyük hükmündedirler. Fakat âlimlerimizden, bunun cevazı konusunda açık bir rivayetten söz edemiyoruz, sadece kıyas ise zikrettiğimizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Bunları bulamayan kimsenin iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Allah Teâlâ, iki ayı peşpeşe olmakla, köleyi de imanla nitelemiştir. Bunun -en doğrusunu Allah bilir ya- ağırlaştırma ve kuvvetlendirilmeye ihtimali vardır. Çünkü hata yoluyla işlenen suça ait hükmün, diğer bazı suçları aşması mümkündür. Meselâ kişiyi cephe alarak baston, kamçı ve sopa ile baston benzeri cisimlerle öldürmek gibi. Şüphe yok ki böylesinin suçu kefareti gerektiren yemin, zıhâr ve diğer şeylerin suçundan daha büyüktür. Bu sebeple sözkonusu suçun cezası, başkalarında olmadığı şekilde kölenin mümin olması, orucun da peşpeşe devam etmesi suretiyle ağırlaştırılmıştır. Bu, âlimlerin dediği şu söz gibidir: Tazir için uygulanan deöme (darh) zina, şarap içme ve diğer suçların cezasında uygulanan dövmeden (darb) daha şiddetlidir. Çünkü tâziri gerektiren fiilin suçu, bazan zina suçuna ulaşır yahut da onu aşar. [§]Bu da fiilin son kertede kişiyi boğmasıdır. Şüphe yok ki bunun haramlığı başkasına iftira atmaktan yahut bir damla şarap içmenin haramlığından daha büyüktür. Bu yüzden cezası ağırlaştırılmış ve şiddetlendirilmiştir. İşte bunun gibi adam öldürmenin kefaretinde köle azat etmede iman unsuru, oruçta peşpeşe olma şartı ağırlaştırılmıştır. O da maktülü kasta benzer şekilde dövmesi, yani kasıtta taammüden olmak, hükümde ise hatalı olmak demektir. Görmez misin ki Allah Teâlâ kasta benzer öldürmenin diyetini ağırlaştırmış, fakat bu husus başka cezalarda olmamıştır. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kişinin sopa ve bastonla öldürülmesinde ceza olarak ağırlaştırılmış diyet vardır”. Nüman b. Beşirden rivayet edildiğine göre, Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kılıç ve demir dışında her şey (ile öldürme) hata kapsamına girer, her hatanın cezası diyettir”.
Allah Teâlâ, hata yoluyla ve kasten öldürmeyi zikretmiş, her ikisinin hükmünü açıklamış, fakat bunlardan başkasını kitabında beyan etmemiştir. Ne var ki biz kasta benzer öldürmeyi ve onun hükmünü, İbn Ömere nispet edilen rivayetten, ayrıca Numan b. Beşir'in Hz. Peygamber'den rivayet ettiği hadisten öğrendik. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Dikkat ediniz! Kasta benzer hata yoluyla öldürülen, kamçı ve sopa ile öldürülen gibidir; bunda ağırlaştırılmış diyet gerekir: Beş yaşına girmiş otuz dişi deve, dört yaşında otuz deve, altı yaş ile dokuz yaş arasında hepsi hamile kırk devedir”0s Ashâb-ı kirâm bu konuda farklı görüşler ileri sürmüştür. [§]Hz. Ömer'den (r.a.) zikrettiğimiz merfü hadise dair üç kısım rivayet edilmiştir”. Hz. Ali'den de benzer bir rivayet nakledilmiştir". Ebü Müsâ el-Eşâri ve Muğireden yine merfü olarak “üç grup halinde” rivayette bulunulmuştur. İbn Mesüd'tan kasta benzer öldürmede dört kısım halinde şöyle rivayet edilmiştir: Beş yaşında yirmi beş deve, dört yaşında yirmi beş deve, 3 yaşında yirmi beş deve, 2 yaşında yirmi beş deve™!, Şunu belirtmek gerekir ki Ashâb-ı kirâm'ın bunu kendi görüşleri olarak söylemiş olmaları muhtemel değildir. Çünkü bu, ancak işitmeye ve Yüce Allah'tan haber vermeye bağlı olan bir konudur; hepsinin bunu Resülullah'tan işitmiş oldukları kabul edilir. Şu da var ki bütün sahâbilerin, sözkonusu haberi Hz. Peygamberden (s.a.) aynı anda işitmiş olma ihtimali yoktur. Bu durum, işitmenin ayrı iki vakitte olduğunu göstermektedir. Şu halde burada bir nesih olayı sözkonusudur. Fakat ilk vahiy ürünü ikincisinden ayrılmamış, ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla hükmü kesin olan en hafifi kesin derecesiyle gerekli olmuş, muhtevası zorluk taşıyan ise şüpheli niteliği ile gereklilik taşımamıştır. Bu Ebü Hanife'nin görüşüdür. O, kasta benzer öldürmede dört gruptan oluşan develerin ödenmesine hükmetmiştir. İmam Muhammed ise merfü hadisin zâhirine göre, üç grup halinde yüz deve rivayetini kabul etmiştir.
Âlimlerimiz, denize attığı kişinin boğularak ölmesine sebep olan kişi hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Ebü Hanife (rahimehullah), bu sebeple kâtil öldürülmez, demiştir. Birini ateşle yakma hakkında ise bu sebeple öldürülür, diye fetva vermiştir. Sözkonusu iki kâtili birbirinden iki sebeple ayırıyordu. Birincisi suya atan kimse: “Ben onun yüzme bildiğini zannetmiştim” diyebilir. Nitekim bu durum insanların çoğunda vardır. Dolayısıyla bu durum suya atandan kısası düşürecek bir şüphe meydana getirir. Fakat kişiyi ateşe atan kimsenin, böyle bir şüpheyi ileri sürme hakkı yoktur. Bu sebeple de kısas cezası ondan düşmez. [§]Bir de şu var: Ateş yaralayıcıdır, görmez misin ki o silah yerine kullanılır, onunla düşmana karşı savaşılır, hatta ateş en şiddetli silahlardan biridir. Su ise böyle değildir, bu sebeple ikisi ile ilgili hüküm farklı olmuştur.
Diyetin deve türünden ne kadar olacağı konusunda, Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle rivayet edilmiştir: O, bir adam için yüz deve diyet belirlemiştir”. Yine nakledildiğine göre Hz. Peygamber, diyet hakkında Amr b. Hazma gönderilmek üzere yazdırdığı mektupta: “Bir can için yüz deve gerekir” buyurmuştur. İbn Ömer'den bize nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) bir konuşma yaparak şöyle buyurmuştur: “Dikkatli olun! Kasta benzer hata yoluyla öldürülen kimsede ağırlaştırılmış diyet olarak yüz deve vardır” %4, Diyet develerinin yaşları hakkındaki belirlemeye gelince, Abdullah'ın Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: “Hata yoluyla öldürmenin diyeti beş yaşındaki deve grubudur”. Bunun gibi Abdullah'tan yine “beş yaş halindeki” deve diyeti rivayet edilmiştir. Hz. Ömer'den de buna ` benzer bir rivayet vardır. Ali b. Ebü Tâlib'den hata yoluyla öldürmede diyetin develerden dört yaşında olanlardan ödenmesi gerektiği rivayet edilmiştir'“5”. Ebü Hanife, Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadis ile Ömer ve Abdullah'tan nakledilen haberleri kabul ederek hata yoluyla adam öldürmenin develerden diyetini beş yaşında olanlardan belirlemiştir, daha önce de belirttiğimiz üzere kasta benzer öldürmelerde develerin yaşlarını dört olarak belirlemiştir. İmam Muhammed (r.h.), Hz. Ali'den rivayet edilen hata yoluyla öldürmede dört yaş döneminde, kasta benzer öldürmelerde ise üç yaştaki develeri merfü hadise dayanarak kabul etmiştir. Bu konuda tercihe şâyân olan bizim zikrettiğimizdir.
417 (SJGümüş paradan diyetin miktarı: Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in diyet için on iki bin dirheme hükmetmiştir, İbn Abbâs'tan rivayet edildigine göre Resülullah (s.a.) diyeti on iki bin dirhem yapmıştır Abide esSelmâni'den şöyle dediği nakledilmiştir: Hz. Ömer (r.a.) diyetleri belirlemiştir. O, altın para kullananlar için bin dinâr, gümüş para kullananlar için on bin dirhem, devecilik yapanlar için yüz deve, sığırlarla uğraşanlar için iki yüz sığır, koyunculuk yapanlar için iki bin koyun, elbisecilikle meşgul olanlar için de iki yüz elbise vermeyi esas kabul etmiştir“. Hz. Ömer'den “Deveyi kıymet edin” emrini verdiği rivayet edilmiştir. İlgililer onu bir ükıyye!“! olarak kıymetlendirmişler. Sonra develer pahalanmış, yine “kıymet edin” buyurmuş. Bu sefer bir buçuk ükiyye olarak kıymet edilmiş. Sonra yine pahalanmış, hatta on bin dirhem olarak değerlendirilmiştir?. Şayet Hz. Ömer, Resülullah'ın develere dirhem üzerinden fiyat biçtiğini bilseydi kendi döneminde fiyat biçilmesine ihtiyaç duymazdı. Ne var ki Resül-i Ekrem'in Sünnet'inin, Hz. Ömer ile diger sahâbilere gizli kalması ve böylece develeri kendilerinin kıymet ettirmeye mecbur kalması imkânsız bir şeydir. Bu da diyetin on iki bin dirhem olduğuna dair biraz önce belirtilen rivayetin sabit olmadığını gösterir.
Diyetin bin dinâr olduğu hususunda herhangi bir ihtilaf yoktur, buna göre gümüş para (verik) üzerinden on bin dirhem olması gerekir. Çünkü Hz. Ömer'den bir dinârın on dirhem değerine olduğu rivayet edilmiştir. Yine nakledildiğine halife Ömer (r.a.) şehirlerdeki komutanlara gümüş para kullanan ülke halkından cizyenin kırk dirhem, altın para kullanan ülkelerin halkından dört dinâr alınmasını emretmiştir'9. Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hırsızlık sebebiyle ancak bir dinâr veya on dirhemekarşılık el kesme cezası verilir", Zikrettiğimiz sahâbenin sözleri bir dinârın kıymetinin on dirhem olduğunu gösterir. Sahâbe, altın üzerinden diyetin bin dinâr olduğu noktasında icmâ edince, gümüş üzerinden diyetin on bin dirhem olması icap eder.
Görmez misin ki zekâtta iki yüz dirhemden beş dirhem, her yirmi dinârdan da yarım dinâr alınıyor. Bu da diyetin on bin dirhem olduğunu göstermektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki -şayet ilgili haber sabit ise- şöyle bir ihtimal sözkonusudur. Diyet on iki bin altılı (vezn-i sitte), ağırlıktır", Çünkü diyetin aslı devedir, develer dirhem türünden kıymetlendirildi, dolayısıyla değeri vezn-i sitte üzerinden on iki bin dirheme ulaştı. Sonra dirhemlerin ağırlığı vezn-i sebaya yükseltildi, böylece on iki bin küsür dirhem oldu. Aslında kıymetler naslarla değil içtihatla bilinir, buna bağlı olarak artıp eksilir, bu sebeple de iki kıymet arasında az bir fark meydana gelir. Anlattığımız sebepten dolayı âlimler bu küsürü terketmişler, diyetin aslında da zaten küsür yoktu. Bu ihtimal dâhilindeki bir yorumdur. Âlimlerimiz en son takdiri benimsediler, çünkü dirhemlerin ağırlıkları vezn-i seb'a üzerinde şekillenmiş, vezni sitte ortadan kalkmıştır. Artık şüphe edilmemelidir ki insanlar arasında bu tarzda şekillendiği vezn-i seba", dirhemlerin en son ağırlığı olmuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Bunları bulamayan kimse iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Oruçta peşpeşe olmanın anlamını belirtmiştik', [§]Bütün âlimlere göre bu âyette zikredilen husus, bütün kâtillerin oruç tutması demektir.
Allah tarafından tövbesinin kabulü için. Bazı âlimler: Yüce Allah, tarafından pişmanlığının kabul edilmesi dileğiyle; bazan kişi hata ile yaptığı işe pişman olur. Ancak bize göre tövbenin gerçek anlamını ifade eder. Çünkü yapılan iş hata da olsa bir günah fiildir. Bir de şu var ki: Kişi hata halinde de olsa mükellef tutulup hata yapmaları engellenir, çünkü bu konuda dikkatli davranıp akibeti hesaba katmayabilir. Bu sebeple ilâhi beyandaki tövbe gerçek mânasını ifade eder. O zaman tövbe kelimesi hakiki anlamı üzerinde olur. Biz, Allah tarafından tövbesinin kabulü için meâlindeki âvetin tefsirinde bunun ten dolayı pişmanlık duymaktır. Yaptığı bir işten dolayı birini öldürdüğü ortaya çıkan herkes şüphe yokki buna pişman olur ve üzülür. Buna göre “Allah'tan gelen tövbe” demek O'nun, öldürme üzüntüsünü kâtilin gönlüne atması, yahut da kâtilin üzülüp, köle azat etmek veya oruç tutmak suretiyle Allah'a dönüş yapması demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir. Kasıt olmaksızın hata ile öldüreni de kasten öldüreni de bilir; yahut sizin hakkınızda verdiği diyet ve kefaret hükmünü çok iyi bilendir veya sizden birinin ecelini çok iyi bilendir. Hikmet sahibidir, verdiği hükümde ve kararında hikmet sahibidir, öyle ki her şeyi yerli yerine koymuştur; Allah onu en iyi bilendir.
Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Cenâb-ı Hak, tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyetten anlaşılacağı üzere O, alim ve halimdir. Bunun yanında O, zâtının sıfatları açısından da başka bir muhtevada alim ve hakimdir. Birincisi, zikrettiğimiz gibi, Allah Teâlâ, kâtilin yaptığı işin gerçeğini, kâtilin bunu kasıtlı mı yoksa kasıtsız mı yaptığını çok iyi bilendir. [§]O, aynı zamanda hikmet sahibidir. İşin bu noktadaki gerçeği bilinmese de Allah, öldürülenin görünüşteki durumlarına göre bizim hakkımızda verdiği hükümlerde hikmet sahibidir. Çünkü kasıt mı yoksa hata yoluyla mı olduğunun hükmü Allah'tan başkasına görünmez. İkincisi, Allah Teâlâ kullarından ortaya çıkan işleri ve aralarındaki yaşayış için uygun olan hususları çok iyi bilendir. Dolayısıyla ortaya çıkacağını bildiği cinayetler hakkında en uygun olan müeyyideye hükmetmiştir. Üçüncüsü, ilâhi emirlerine ve razı olacağı halkın işlerine insanların aykırı davranması, O'nun bilgisizliği veya tedbirsizliğinden kaynaklanmış değildir. Yani Allah Teâlâ, insanlardan çıkacak işleri çok iyi bilir, binaenaleyh insanlara ait kötü fiiller Allah'ın tedbirsizliğinden kaynaklanmış değildir, Cenâb-ı Hak tedbir sahibidir, yani yaratılanları yönetmede onlardan çıkacak fesat ve şerden dolayı O'na herhangi bir hata nispet edilemez. Başkası ise hatayı işler, onun, kendisine gelecek olan zararı bilmemesi mümkündür, Allah Teâlâ ise bundan münezzehtir.
Dd EP Tort fwrzA 5 yaz GET ti K Jel; eri e
---
Dipnotlar:
987 “Ancakher kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, rabbinizden bir hafifletme, bir rahmettir” (el-Bakara, 988 o Tevrat'ta İsrâiloğullarına yazdık: Her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı. Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralamalara da birbirine kısas vardır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefaret olur” 90 Diyet (yiz) kelimesi ile ifade edilmiştir. “Akal” Arap dilinde diyet demektir. “Akal” adını almasının sebebi Câhiliye döneminde diyetin develerden verilmiş olmasıdır. Çünkü onların malları develerden ibaretti. Diyete “akal” ( jae) adı verilmesinin sebebi kâtile, diyeti maktülün vârislerinin civarına sevketmesi ve onları “ukul” denen iplerle bağlayıp maktülün velilerine teslim etmesi idi. “Akal”in aslı “ikâl'dir (Jus). O da devenin eli ile dizini birbirine bağlayan bir iptir. 92 o Âyetin sonunda Cenâb-ı Hak Allah tarafından tövbesinin kabulü için buyurmak suretiyle kefareti de köle azat etme sebebiyle tövbe yapmıştır. Âyette yer alan oruç ise mümin için sözkonusu olur, diğerleri için değil. Çünkü kâfirin tövbesi iman ile olur, kâfirin yaptığı günah için tövbe olmaz” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 186b). 9 Hata genelde affedilir olunca ve bu türden günahların affedilmesi imkân dâhiline girince, hata yoluyla adam öldürmekten tövbe etmenin yolu köle azat etmek veya oruç tutmak olur; burada bilinen tövbe şekli geçerli değildir, çünkü biraz önce sözü edilen günah hata yoluyla işlendiğinden hafif konumdadır (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 187b). 95 o Meselâ hacta rahatsızlık vermesi sebebiyle ruhsat verilen traş olmak gibi, bunda günah yoktur. Bununla beraber, traş olmak sebebiyle hac ihramında meydana gelen noksanlığı tamamlamak üzere fidye ödemek gerekir. Ayrıca sehiv secdesinde olduğu gibi, unutma sebebiyle namazda yanılmaktan dolayı -her ne kadar günah yoksa da- vaki olan eksiği tamamlamak için sehiv secdesi yapmak vacip olur. Bunun yanında hata ile ibadeti bozmak da mümkündür, oruçta ve namazda hata ile yemek yemek gibi. O takdirde onda eksikliği tamamlamak tercih edilir. Burada sehiv secdesi, kefaret olmak ve tövbe etmek için değil, eksiği tamamlamak için vaciptir” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 187a; Medine nüshası, 96 Müellif az önce geçen hususa işaret ediyor: Bir şeyin farzdaki sınırının miktarını, asıldan ne kadarının zayi edildiğini bilen bilir. Onun da sınırını koyandan başkası bilemez. 997 “Şayet bu, düşünmek ve mukayese etmekle anlaşılmaya ihtimali bulunan bir şey olsaydı, başka bir türde zikredilince diğer türde de anlaşılırdı; yine kâtil hakkında açıklamaktan ve kâtil dışındaki türlerde açıklamayı terketmekten daha yakın olurdu. O da yemin ve zıhâr kefaretidir. Bunun hükmü kıyas yolu ile zikredilenden alınması için kâtil ve kefaretlerden her birinde zikredilip, tek bir türde zikretmekle yetinmeyince, bu bapta nassa dönmek gerektiği ve bunun kıyasla idrak edilemeyeceği bilinmiştir. Bu, kefaretlerde peşpeşe olma şartı gibi olmuştur, bu kaza ve benzeri meselelerde şart olmaz, çünkü o makul değildir, dolayısıyla nas bulunan mesele üzerine hasredilmiş. İşte burada da durum böyledir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 187a). 9S “Oruç tutmakta zorlananların bir yoksulun yiyeceğini fidye olarak vermesi gerekir” (elZıhâr hakkında şöyle denilme ihtimali vardır: Kadının da kocadan yararlanma hakkı bulunduğu için, oruca bedel olmak üzere yemek yedirme hükmü konulmuştur. Meselâ öldürme, bir cemaat tarafından gerçekleştirilmişse onların her birine tam kefaret lazım gelir. 1001 Meselâ sadece iki göz veya sadece iki el için tam diyet gerekir. Bedenin tamamına da bir diyet icap eder, yani ayrıca göz ve eller için sözkonusu olmaz. Ve bunun gibi... Fakat can yok edilince bundan dolayı sadece tek bir diyet gerekir (bk. Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, Öldürme fiilinen tek başına oluşması nadir bir şeydir, çünkü bir kişiye genellikle bir kişi karşı koyar. Şayet kâtillerin birden fazla olması halinde kısas meşrü olmasaydı çoğu zaman yaşama imkânı ortadan kalkardı, hatta tamamen yok olurdu. Çünkü düşmanını öldürmek isteyen herkes, başkasından yardım ister, böylece birleşerek öldürmede kısasın düşmesi sebebiyle kendisinin telef olmasından emin olarak amacına ulaşırdı (Semerkandi, Şerhu't“Buna göre Hanefiler şöyle demiştir: Diyetin vacip olması kâtilin ikrarı ile sabit olursa diyet ona ait olur, âkılesi onu yüklenmez, çünkü onun ikrarı başkası hakkında delil olmaz, ama delil böyle değildir” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 187b; Medine nüshası, vr. 1007 Tayâlisi, el-Müsned, I, 10; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, IV, 272, 275; bk. İbn Hacer, edDirâye fi tahrici ehâdisi'l-hidâye, Il, 265, 268. 108 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 419. “Akal” diyet ödemek, “me'âkıl” (pua!) diyet demektir. “Âni” esir demektir. Gurre, insanın sahip olduğu her şeyin en nefis olanına denilir. Burada kastedilen şey erkek veya câriye olan köledir. 1010 Bu anlama gelen bir rivayet Buhâri'nin Sahih'inde yer almıştır (“Diyât”, 25; Müslim, 103 Ebü Dâvüd, “Ferâiz” 18; Tirmizi, “Diyât, 18. Tirmizi hadis için sahih demiştir. 105 “Eğer eli darda olan birisi borçlu ise eli genişleyene kadar beklemek gerekir. Şu da var ki bağışlamanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır”. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 207; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 619. 09 Müellif şunu kastediyor olsa gerek: Yağmacılar, ergenlik çağına erişmeyen küçük çocukları öldürürlerse, onlara kefaret gerekmez. Yani müslümanlar, silah taşımayan küçük çocuklar, kadınlar ve yaşlıları öldürdükleri takdirde onlara kefaret vacip olmaz. 1520 Yani kavmi, savaş ülkesi insanlarından olan kimseyi İslâm ülkesinden biri öldürürse. 1922 Yani bu kimse “dâru'l-harp”ten müslüman olarak çıkan kimseye benzemez, çünkü o, ülkesinden müslümanların emanı ile çıkar. “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur. Sizden, dinlerini korumak için yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak üzere yardım etmeniz gerekir. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir”. Muahed, müslümanlarla aralarında sulh anlaşması yapılmış olan kâfir ülke halkından olan kimsedir. Bu kimse İslâm ülkesine girerse müste'men diye adlandırılır. Yahut bir ihtiyaç sebebiyle geçici olarak savaşı sona erdirmek üzere, müslüman devlet başkanının kendileri ile sulh anlaşması yaptığı kâfir kimselerdir. Sulh anlaşması devam ettikçe onların kanları koruma altındadır. 1028 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 209; Kurtubi, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kurân, V, 325; Süyüti, ed0 Tirmizi, “Diyât” 11. 10 Dârekutni, Sünen, II, 129; Zeylai, Nasbu'r-râye, IV, 366. 191 İbn Hişâm, es-Siretü'n-nebeviyye, IV, 139; Tirmizi, “Diyât” 11. 103 Abdurrazzâk, el-Musannef, X, 95; Zeylai, Nasbu'r-râye, IV, 368. 1035 Şafii, el-Müsned, 354; Zeylai, Nasbur-râye, IV, 365. 106 Abdurrazzâk, el-Musannef, X, 95. 107 Ebü Dâvüd, “Diyât” 21; Tirmizi, “Diyaât”, 16. Tirmizi bu hadis için hasen demiştir. 1038 el-Bakara, 2/178 âyetinin tefsirine bakınız. 1042 Müellif burada Cenâb-ı Hak'kın şu beyanlarını kastediyor olmalıdır: “(İbrâhim) bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın” (Meryem, 19/42); “Ama onlar, Allah'ı bırakıp kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ediyorlar”. 1044 Fakat ihramlı olan kişinin kasten avlanma kefareti Kur'ân-ı Kerim'de zikredilmiştir, açıklanmayan hüküm ise hata yoluyla öldürme kefaretinin hükmüdür. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin. Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder” (el145 Aslında İbn Abbâs'tan birinci görüş, Atâ b. Ebü Rebâh'tan ikinci görüş rivayet edilmiştir. bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 205-206; Süyüti ed-Dürru'l-mensür, Il, 617. 1m6 İbn Mâce, “Diyât” 4; Ebü Dâvüd, “Diyât”, 18. 104. Tayâlisi, el-Müsned, I, 108; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 272, 275; İbn Hacer, ed-Dirâye İbn Manzür, Lisânu'l-'Arab, ilgili kelimeleri. 1058 Ebü Dâvüd, “Diyât” 16; Tirmizi, “Diyât” 2. 1%0 Ebü Dâvüd, “Diyât” 16. Hulle: İzar ve ridadan oluşan takım elbisenin adıdır. Bazıları buna gömleği de eklemiştir. Elbise iki parça olmadıkça ona hulle denilmez. Bu çoğunluğun görüşüdür. Bazılarına göre; hulle tek parça elbiseye de denilir. Bir görüşe göre ise hulle yeni ve kaliteli bir elbisedir. Bir ükiyye kırk dirhem gümüş paradır. (4 Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VI, 273; İbn Nacer, ed-Dirâye fi tahrici ahâdisi'l-hidâye, Il, delilini zikrettik. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Tövbe gerçekte yapılan bir iş1665 “Vezn-i sitte” ve “vezn-i seb'a” o dönemde dirhemin ölçüldüğü altı miskal ve yedi miskaldir. 6 Hz, Peygamber (s.a.) zamanında dirhemler üç türlü ağırlık üzerinde bulunuyordu: 1) On dirhem on miskal ağırlığında, 2) On dirhem altı miskal ağırlığında, 3) On dirhem beş miskal ağırlığında idi. Hz. Ömer'in halifeliğine kadar durum bu şekilde devam etti. Hz. Ömer halife olunca, zekât vermekte ortaya çıkan karışıklığı ortadan kaldırmak amacıyla on dirhem gümüş para karşılığında konulan bu üç ayrı dirhemin ağırlık ölçüsü olan on, altı ve beş miskâli toplayıp üçe bölmek suretiyle ortalamalarını buldu. Bu üç rakamın ortalaması yedi rakamdır. Böylece her on dirhem gümüş para ağırlığına karşılık yedi miskal altının ağırlığı para nisabı için standart bir ölçü olarak kabul edildi. Birkaç sayfa önce bu âyetin tefsirinin yapıldığı yerde. Fakat iki yer arasına çeşitli mallardan diyet miktarları girmiştir.
Nisa' 4:93
Kimde birmüminikastenöldürürsecezası,içindedevamlıkalmaküzere cehennemdir. Kıssanın birinde şöyle denilmiştir: Adamın biri başka birini kasten öldürdü. Kendisinin bu sebeple öldürüleceğini anlayınca İslâmiyet'ten çıkıp “dâru'l-harb”e (düşman ülkesi) katıdı. İşte bu tehdit edici âyet bunun için inmiştir", En doğrusunu Allah bilir ya, bu, Cenâb-ı Hak'kın şu beyanları gibidir: “Onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler”. Sözü edilen kişiler servetlerini eksilteceği inancından dolayı zekât vermiyor, dolayısıyla zekâtı inkâr ediyorlardı. Yine “Biz namaz kılanlardan degildik, yoksula yemek yedirmezdik, günaha dalanlarla beraber biz de dalardık ve kıyâmet gününü yalanlardık”““. Bu âyetlerde nitelikleri belirtilen cehennemlikler namazı ve zekâtı terk ettiler, çünkü bunlarla kendilerine külfetler ve meşguliyetler geliyor ve nefislerinin arzu ettiği şeylere engel oluyordu. [S] Bu sebeple sözü edilen ibadetleri inkâr ettiler. Onlar namaz kılıp zekât verirlerse bu onlar için gerçekte namaz ve zekât olmazdı, çünkü kıyâmet gününü yalanlıyorlardı. Kasten adam öldüren de bunun gibidir, kendisinin bu sebeple öldürüleceğini bilince dinini terk eder, böylece ebedi olarak kalacağı cehennemliklerden olur.
Kim bir mümini kasten öldürürse. Yani dininden ötürü yanlışlık ve bilmezlik olmaksızın, aksine bilerek ve dininden dolayı kastederek öldürürse. Özet olarak özelliği bundan ibaret bulunan biri gerçekten kâfir olmuştur ve Allah'ın yüce Kitabı'nda zikrettiği bu tehdit onun için gerekli hale gelmiştir. Ancak imanını yenilerse Cenâb-ı Hak, böylesinin imanını ve tövbesini kabul eder.
Üçüncüsü, cezasının bundan ibaret olmasıdır. Ancak Allah Teâlâ'nın lütufta bulunup kendisini affetmesi mümkündür; çünkü bu, suçuna karşılık sevabı bulunmadığı takdirde cezası bundan ibarettir. Şayet kâtilin günahına denk sevapları varsa yüce Allah lütfu keremi ile günahlarını sevaba çevirir, şu ilâhi beyanda buyurulduğu üzere “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”'“!, Hem tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin müslüman bir kimseyi dini için değil, nefsi için kasıtlı olarak öldüren kâtil hakkında indiğinin delili yüce Allah'ın şu âyetidir: “Ey iman edenler! Öldürülen kimse hakkında sizin üzerinize kısas yazıldı” Öldürme kasten olursa ancak o zaman kâtiller hakkında kısas yazılır; Cenâb-ı Hak öldürdükten sonra bile kâtillere yönelik iman niteliğini devam ettirmiştir. Sonra şöyle buyurmuştur: “Kardeşinden kendisi lehine bir şey affedilirse” Burada da Allah Teâlâ kâtiller için kardeş sıfatını kaldırmamıştır. Daha sonra da şöyle buyurmuştur: “Bu sizin için Rabbiniz'den bir hafifletmedir ve bir rahmettir”. Binaenaleyh öldürme fiilini işleyen kişinin ebedi olarak cehennem ateşinde kalması uzak bir ihtimaldir. Hülasa âyet-i kerime, iman sıfatının devamına ve rahmet ümidine işarette bulunmuştur. Bunlar, Mütezile'nin görüşünü reddeden iki kavramdır, şöyle ki (JMütezile mensupları büyük günah işleyenlerin ebedi olarak cehennemde kalacakları görüşünü benimsemiştir. Yine Allah Teâlâ: Onun cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir, buyurmuş, buna mukabil “onu cezalandırır” dememiştir. Anlattığımız gibi Yüce Allah'ın, ona lüfu ile muamele etme ihtimali mevcuttur. Başarıya ulaşmak da kurtuluş da Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Âyetin tevilinde İbn Abböâs'tan, bizim söylediğimizi destekleyen bir görüş nakledilmiştir: Rivayet edildiğine göre, İbn Abbâs Cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: “Cehennem onun cezasıdır, dilerse azap eder, dilerse onu bağışlar”. Ebü Said el-Hudri'nin rivayetine göre, Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekiler içinde bir adam vardı ki 99 kişiyi öldürmüştü, yeryüzünün en âlim kişisinin kim olduğunu sordu, kendisine bir rahip gösterildi. O rahibe giderek şöyle dedi: “Ben haksız yere 99 kişiyi öldürdüm, benim için tövbe var mıdır?” Rahip ona: “Hayır” dedi. Bunun üzerine onu da öldürdü. Sonra yine yeryüzünün en âlim kişisini sordu, ona bir adam gösterildi. O da adama giderek şöyle dedi: “Ben haksız olarak yüz kişiyi öldürdüm, benim için bir tövbe imkânı var mıdır?” Âlim: “Evet, tövbe ile senin arana kim girebilir ki? Şöyle şöyle bir yer var, oraya git, oradaki insanlar Allah'a ibadet ederler, sen de onlarla beraber ibadet et” dedi. Kâtil kişi gitti, yolun yarısına varınca ölüm meleği geldi. Bundan sonra rahmet melekleri ile azap melekleri onun için tartışmaya başladılar. Bu sırada bir melek geldi, onu aralarında hakem yaptılar. O da şöyle dedi: İki toprak arasını ölçün, hangisine daha yakınsa kendisi ona aittir. Onlar da ölçtüler, gitmek istediği yerin daha yakın olduğunu buldular, dolayısıyla rahmet melekleri onun ruhunu aldı”4, Görülmez mi ki kâfir olduğu halde yüz kişiyi öldürmesine rağmen tövbesi kabul edildi. [§]Bu kişi müslüman olsaydı maktüllere yaptığı zulümler boynunda kalırdı. İşte bu hadis de -en doğrusunu Allah bilir ya- âyete ait tevilin söylediğimiz gibi olduğunu gösterir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
lJ Viz FM çel işe niii gig
---
Dipnotlar:
1999 Beyhaki bu kıssayı Şudbu'l-iman'da, Kelbi, Ebü Salih ve İbn Abbâs yoluyla nakletmiştir. İbn Ebü Hatim ise Said b. Cübeyr'den nakletmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 1071 Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapmazlar; haksız yere, Allah'ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. Zira (bilirler ki) bunları işleyen kimse cezasını bulacak. Kıyâmet gününde ona azabı kat kat verilecek ve alçaltılmış olarak o azap içinde ebedi kalacaktır. Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir” 1073 Bu rivayeti İbn Ebü Hatim ve İbn Münzir tahric etmişlerdir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür,
Nisa' 4:94
94. iia iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek “Sen mümin değilsin” demeyin; çünkü Allah katında sayısız ganimetler vardır. Daha önceleri siz de böyleydiniz. Derken Allah size lütufta bulundu. Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır”
Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Denildi ki Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme 'dâru'l-harbe küçük bir askeri birlik gönderdi. Düşmanlar Peygamber seriyvesinin onları vurmak üzere geldiğini duyarak kaçtılar. İçlerinden biri, müslüman olmak için kalmıştı. Bir grup atlı görünce onların Hz. Peygamber'e karşı savaşmak için gelen düşman birlikleri olmalarından korktuğu koyunlarını dağa götürdü, orada bekledi. Bu arada bir tekbir sesi duydu, sonra “Lâ ilahe illallah” diyerek onların yanına indi. Bunun üzerine içlerinden biri yanına gelerek onu öldürdü, koyunlarını ve beraberinde ne varsa sürüp götürdü. Sonra Resülullah'a döndüler ve yaptıklarını anlattılar. Hz. Peygamber (s.a.): “Lâ ilahe illallah” dediği halde yanındaki malları almak için mi onu öldürdünüz? dedi". Onlar da, “O, bizden kurtulmak için bunu söyledi” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resül-i Ekrem şöyle buyurdu: “Kalbini mi yardınız?”“ İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine 1076 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 224; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 634.
göre, Resülullah (s.a.) düşmana karşı bir seriyye gönderdi. Adamın biri kendileriyle karşılaşarak İslâm selâmı ile onlara hitap etti. Seriyyeden biri, hamlede bulunarak onu öldürdü. Arkadaşları onu kötüleyerek “Bize İslâm selâmı ile selâm veren birini mi öldürdün?” dediler. Seriyye, Hz. Peygamber'in huzuruna gelince sözkonusu sahâbi o adama yaptığını anlattı. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ben müslümanım dedikten sonra da onu öldürdün mü?” Sahâbi şöyle cevap verdi: “O kendini korumak için söyledi” Hz. Peygamber (s.a.), “Kalbini yarıp da bunu öğrendin mi? diye buyurdu” ( Bunun üzerine şu meâldeki âyet-i kerime nâzil oldu: Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek “Sen mümin değilsin” demeyin". Asıl olayın nasıl cereyan ettiğini tam olarak bilmemekteyiz. Fakat burada, şüphelenince araştırma yapma emrinin yanı sıra bu durumlarda öldürmeye yönelmeyi yasaklama vardır. Bunun gibi şüphenin ortaya çıktığı her bir iş ve her haberde, mümin için gerekli olan şey, hemen harekete geçıneyip durmaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak İyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek “Sen mümin değilsin” demeyin meâlindeki beyan ile araştırma ve iyice anlamaya çalışmayı emretmiştir. Yine O, gelen herhangi bir haber hakkında: “Size fâsık biri haber getirirse onu araştırın” buyurmuştur. (Görüldüğü üzere) burada da şüphelenince gelen haber hakkında araştırma yapmayı emretmiştir; nitekim O, Resül-i Ekreme hitaben yapacağı işler için şöyle buyurmuştur: “Hakkında bilgin olmayan şeyin arkasına düşme”, Tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyette, Mütezile'nin ileri sürdüğü görüşün isabetsizliğine dair delil vardır. Çünkü Yüce Allah,.. minlere: “Ben müslümanım” diyen kimseye: “Sen müslüman değilsin” demeyı yasaklamıştır. Mütezile mensupları iddia etmektedir ki: “Büyük günah işleyen kimse (mürtekib-i kebire) mümin değildir”, halbuki o kişi -misal olarak- bin defa “Ben müslümanım” demektedir. Allah Teâlâ, onlara “Sen mümin değilsin” demeyi yasaklayınca, “O mümindir” söylemeyi emretmiş olur. İsrâiloğullarına denildiği gibi böylelerine de: “Siz mi daha doğru biliyorsunuz, yoksa Allah söylenir.
Dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek. Denildi ki o ganimettir. Oysa Allah katında birçok ganimetler vardır. Bunun iki mânaya gelme ihtimali vardır: Biri, Allah katında birçok ganimetler vardır, yani büyük ecir ve çok mükâfat Allah katında birçok ganimetler vardır, bunun dışında verecegi birçok ganimet vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah elde edeceğiniz birçok ganimeti size vâdetmiştir”!0!, Daha önceleri siz de böyleydiniz. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki daha önce, siz hak yoldan çıkmış kâfirler idiniz de Allah size İslâm ile ve hicret ile lütufta bulundu ve İslâm dini ile size hidâyet verdi. Denildi ki daha önceleri siz de böyleydiniz, müşrikler arasında iken imanınızı gizliyordunuz, İslâmiyeti ortaya çıkarmak suretiyle Allah size lütufta bulundu. Yine denildi ki Daha önceleri siz de böyleydiniz diye ima etmiş, kavminiz içinde: “Allah'tan başka bir ilâh yoktur” sözü ile güven içinde idiniz ve onlar bu sözü söyleyeni korkutmuyorlardı. Bu sebeple Allah, hicretle size lütufta bulundu. İbn Abböâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Daha önceleri siz de böyleydiniz, kâfirler olup dünya için ve onun menfaatleri için savaşıyordunuz.
Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Cenâb-ı Hak, burada âyetin baş tarafına dönüş yapıp şüphelenince araştırmayı emretmiştir. Görmez misin ki hadiste, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Mümin çok duran, çok ölçüp biçendir; çok durandır, şüphelenince çok durur. Çok ölçüp biçendir, işleri tartar, en değerlisini seçer”".
RERE ATIE AS pe -3 oriai Jegi aa SLAM Iz T
---
Dipnotlar:
1077 Buhâri, “Tefsir” IV, 17; Tirmizi, “Tefsir” 4; Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 223. 1o80 “Yoksa siz İbrâhim, İsmâil, İshak, Yâkub ve torunların yahudi yahut Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” (el-Bakara, Hadisi bu şekilde bulamadım, fakat merfü olarak şöyle rivayet edilmiştir: “Mümin akıllıdır, zekidir, uyanıktır, teenilidir, acele etmez” (Bu hadisi Kudai ve Deylemi Enes'ten rivayet etmişlerdir, hadis zayıftır. bk. Aclüni, Keşfu'l-hafa, II, 387). Hz. Ömer'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Mümin acele etmeyendir, hayır olan yere gider, şer olan yerde durur”.
Nisa' 4:95
Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat etmekte olanlara eşit olamazlar. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu, cihadın gönüllü olduğu vakitte idi. Şayet farz olsaydı “lâ yestevi” şu şununla eşit olamazlar ifadesinin bir anlamı kalmazdı; oturan ile cihat eden zaten eşit değildir, biri farzdır, diğeri değildir.
Hasan-ı Basri'ye şöyle denilmiştir: Bu zikrettiğin yorum, o vakitte cihadın farz olmadığını göstermez. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler”. Yine şöyle buyurmuştur: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar?” Cenâb-ı Hak iki zıddı bir araya getirmiş, sonra da “eşit değillerdir” buyurmuştur. Buna göre cihadın farz kılınmış olma ihtimali daha kuvvetlidir”©#5.
Özür sahibi olanlar dışında. Yüce Allah bu beyanında özür sahibi olanları kısa bir ifade ile istisnâ etmiş, onların durumunu ve kendilerinden cihat farziyetini düşürmesini de başka âyetlerde açıklamıştır. O da O'nun şu beyanıdır: “Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur”. “Güçsüzler, hastalar... Bu, ilim adamlarının üzerinde icmâ ettiği hususlardan olup onlar, Allah'ın, niteliklerini beyan ettiği ve cihaddan geri kalmaları hususuda kendilerini mazeretli kabul ettiği şu kimselerin durumunda olanlardanzorluğu kaldırmıştır. İbn Abbâs'tan da rivayetedildiğine göre o, şöyle demiştir: “Yüce Allah cihat edenlerin oturanlara nispetle üstünlüğünü zikredince ve onları 'Oturanlarla cihat edenler bir değildir meâlindeki beyanıyla cihada teşvik edince, âma olan Abdullah b. Ummu Mektüm Hz. Peygambere gelerek şöyle demiştir: “Ey Allah'ın Elçisi! Allah cihat edenlerin oturanlara karşı üstünlüğünü zikretti, bizim halimiz gördüğün gibidir, ama biz de cihat etmek istiyoruz”“, Bunun üzerine [ş§ “Gayri uli'd-dararı” Özür sahibi olanlar dışında anlamındaki âyet inmiştir. Kötürüm oldukları için cihat edenlere verilen ecir onlara da verilmiştir. Tefsir âlimlerinin çoğu bu görüştedir. Kisâi şöyle demiştir: “ed-Darar” kelimesi “ed-darir” ve “elmedrür” kelimelerinin mastarıdır. “ed-Darir” âma demektir. Arapçada kişi kör ise sözlükte şöyle ifade edilir “durre besaruhu”
Gerçi Allah bütün müminlere o güzel geleceği vâdetmiştir. Oturana da cihat edene de. Ama mücahidleri -çok büyük bir karşılıkla- oturanlardan daha üstün kılmıştır. Denildi ki bu üstünlük, özürsüz olarak evinde oturana karşı cihat edene aittir, Cenâb-ı Hak ona büyük bir ecir vermiştir. Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Bu âyette oturanlara bir derece üstün kılmış, birinci âyette ise cihat edenleri oturanlara karşı birçok derece ile üstün kılmıştır”. Ne var ki bize göre buradaki dereceler birbirinden farksızdır. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Erkeklerin ise onların üzerinde bir dereceleri mevcuttur”! O, bir şey değil, belki birçok şeydir. Özür sebebiyle oturup savaşa gitmeyen gücü yettiği takdirde savaşa çıkmayı temenni ediyorsa ecir bakımından savaşa katılanla eşittir. Çünkü böyle olmasaydı âyette istisnâ yapmanın bir anlamı kalmazdı. Bu âyet-i kerimede şuna işaret vardır: Cihat farz-i kifâyedir, hitap her ne kadar umümi ise de bazılarının yapması ile diğerlerinin sorumluluğundan düşer. Bu aynen Yüce Allah'ın şu beyanı gibidir: “Bununla beraber, müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen toplulukları uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar”!:. İlim talep etmek için yola çıkmak fazı farz-i kifâyedir. Bazıları bu işi gördüğü takdirden düşer. cihat farzı da bunun gibidir. Gerçi bu hüküm, Allah Teâlâ'nın Berâe (Tevbe) süresinde?” seferden geri bırakılan üç kişiye yönelik sitemine aykırı görünmektedir. [§] Ne var ki onlar Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden geri kalmışlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Medine halkı ve çevresinde bulunan bedeviler, Resülullah'a katılmaktan geri kalamaz ve onu bırakıp kendi canlarının derdine düşemezler”. Görüldüğü üzere Allah Teâlâ onlara, sadece Hz. Peygamber'den geri kaldıkları için sitemde bulunmuştur.
ELİ İĞ b KİZİN gp gin i ADA eğ SS ÇİNİ Yİ günki
---
Dipnotlar:
1085 bk. Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 189a; Medine nüshası, vr. 213a-b. 1088 Buhâri, Tefsir, 4/18; Tirmizi, Tefsiru'l-Kurüân, 4; Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 229-230. 1089 Bir kimse için: “Dariru'l-basar” denilir. Hastalık kendisine zarar verince de: “Reculun darirun ve imreetün dariretün” denilir. Berâ hadisinde şöyle gelmiştir: İbn Ummu Mektüm, görmemesinden şikâyet etmek için geldi. “ed-Darâretü” (51 ali) Burada körlüktür., “ed-darru” 'dan gelir kötü durumda demektir. “Darir” zayıflamış (kötürüm) hasta kimse demektir. Cem'in cem'i gibidir. Müennesi ise “darire” dir. Ona karışan her şey:,,,-, dur (İbn Manzür, Lisânu'l-Arab, 10 Allah onun için büyük ecir belirlemiştir. “Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı”. Özründen dolayı oturup savaşa katılmayana karşı demektir. Çünkü Allah Teâlâ, mücahidin özürlü oturana karşı derecesini bir misli fazla kıldı, ikincisinde özürsüz oturana karşı birçok derece ile üstün kıldı demektir.
Nisa' 4:96
Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat etmekte olanlara eşit olamazlar. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu, cihadın gönüllü olduğu vakitte idi. Şayet farz olsaydı “lâ yestevi” şu şununla eşit olamazlar ifadesinin bir anlamı kalmazdı; oturan ile cihat eden zaten eşit değildir, biri farzdır, diğeri değildir.
Hasan-ı Basri'ye şöyle denilmiştir: Bu zikrettiğin yorum, o vakitte cihadın farz olmadığını göstermez. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler”. Yine şöyle buyurmuştur: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar?” Cenâb-ı Hak iki zıddı bir araya getirmiş, sonra da “eşit değillerdir” buyurmuştur. Buna göre cihadın farz kılınmış olma ihtimali daha kuvvetlidir”©#5.
Özür sahibi olanlar dışında. Yüce Allah bu beyanında özür sahibi olanları kısa bir ifade ile istisnâ etmiş, onların durumunu ve kendilerinden cihat farziyetini düşürmesini de başka âyetlerde açıklamıştır. O da O'nun şu beyanıdır: “Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur”. “Güçsüzler, hastalar... Bu, ilim adamlarının üzerinde icmâ ettiği hususlardan olup onlar, Allah'ın, niteliklerini beyan ettiği ve cihaddan geri kalmaları hususuda kendilerini mazeretli kabul ettiği şu kimselerin durumunda olanlardanzorluğu kaldırmıştır. İbn Abbâs'tan da rivayetedildiğine göre o, şöyle demiştir: “Yüce Allah cihat edenlerin oturanlara nispetle üstünlüğünü zikredince ve onları 'Oturanlarla cihat edenler bir değildir meâlindeki beyanıyla cihada teşvik edince, âma olan Abdullah b. Ummu Mektüm Hz. Peygambere gelerek şöyle demiştir: “Ey Allah'ın Elçisi! Allah cihat edenlerin oturanlara karşı üstünlüğünü zikretti, bizim halimiz gördüğün gibidir, ama biz de cihat etmek istiyoruz”“, Bunun üzerine [ş§ “Gayri uli'd-dararı” Özür sahibi olanlar dışında anlamındaki âyet inmiştir. Kötürüm oldukları için cihat edenlere verilen ecir onlara da verilmiştir. Tefsir âlimlerinin çoğu bu görüştedir. Kisâi şöyle demiştir: “ed-Darar” kelimesi “ed-darir” ve “elmedrür” kelimelerinin mastarıdır. “ed-Darir” âma demektir. Arapçada kişi kör ise sözlükte şöyle ifade edilir “durre besaruhu”
Gerçi Allah bütün müminlere o güzel geleceği vâdetmiştir. Oturana da cihat edene de. Ama mücahidleri -çok büyük bir karşılıkla- oturanlardan daha üstün kılmıştır. Denildi ki bu üstünlük, özürsüz olarak evinde oturana karşı cihat edene aittir, Cenâb-ı Hak ona büyük bir ecir vermiştir. Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Bu âyette oturanlara bir derece üstün kılmış, birinci âyette ise cihat edenleri oturanlara karşı birçok derece ile üstün kılmıştır”. Ne var ki bize göre buradaki dereceler birbirinden farksızdır. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Erkeklerin ise onların üzerinde bir dereceleri mevcuttur”! O, bir şey değil, belki birçok şeydir. Özür sebebiyle oturup savaşa gitmeyen gücü yettiği takdirde savaşa çıkmayı temenni ediyorsa ecir bakımından savaşa katılanla eşittir. Çünkü böyle olmasaydı âyette istisnâ yapmanın bir anlamı kalmazdı. Bu âyet-i kerimede şuna işaret vardır: Cihat farz-i kifâyedir, hitap her ne kadar umümi ise de bazılarının yapması ile diğerlerinin sorumluluğundan düşer. Bu aynen Yüce Allah'ın şu beyanı gibidir: “Bununla beraber, müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen toplulukları uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar”!:. İlim talep etmek için yola çıkmak fazı farz-i kifâyedir. Bazıları bu işi gördüğü takdirden düşer. cihat farzı da bunun gibidir. Gerçi bu hüküm, Allah Teâlâ'nın Berâe (Tevbe) süresinde?” seferden geri bırakılan üç kişiye yönelik sitemine aykırı görünmektedir. [§] Ne var ki onlar Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden geri kalmışlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Medine halkı ve çevresinde bulunan bedeviler, Resülullah'a katılmaktan geri kalamaz ve onu bırakıp kendi canlarının derdine düşemezler”. Görüldüğü üzere Allah Teâlâ onlara, sadece Hz. Peygamber'den geri kaldıkları için sitemde bulunmuştur.
ELİ İĞ b KİZİN gp gin i ADA eğ SS ÇİNİ Yİ günki
---
Dipnotlar:
1085 bk. Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 189a; Medine nüshası, vr. 213a-b. 1088 Buhâri, Tefsir, 4/18; Tirmizi, Tefsiru'l-Kurüân, 4; Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 229-230. 1089 Bir kimse için: “Dariru'l-basar” denilir. Hastalık kendisine zarar verince de: “Reculun darirun ve imreetün dariretün” denilir. Berâ hadisinde şöyle gelmiştir: İbn Ummu Mektüm, görmemesinden şikâyet etmek için geldi. “ed-Darâretü” (51 ali) Burada körlüktür., “ed-darru” 'dan gelir kötü durumda demektir. “Darir” zayıflamış (kötürüm) hasta kimse demektir. Cem'in cem'i gibidir. Müennesi ise “darire” dir. Ona karışan her şey:,,,-, dur (İbn Manzür, Lisânu'l-Arab, 10 Allah onun için büyük ecir belirlemiştir. “Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı”. Özründen dolayı oturup savaşa katılmayana karşı demektir. Çünkü Allah Teâlâ, mücahidin özürlü oturana karşı derecesini bir misli fazla kıldı, ikincisinde özürsüz oturana karşı birçok derece ile üstün kıldı demektir.
Nisa' 4:97
Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler, İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, münâfıklardan bir topluluk hakkında inmiştir, onlar müşriklerle birlikte Bedir savaşına çıktılar. Müslümanlar ile müşrikler karşılaşınca münâfıklar, müslümanların sayıca az olduklarını gördüler -zaten münâfıklar müminlere karşı müşriklerle beraMekke'de Resülullah nezdinde müslüman olmakla birlikte hicret etmemiş ve savaşa müşrikler safında katılmış bir topluluk hakkında inmiştir. Bu topluluk müminlerin sayı bakımından azlığını görünce, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında şikâyette bulunup: “Bunları dinleri aldattı” dediler. İşte bunlar savaşta öldürüldüler. Bunun üzerine melekler onlara: Ne işte idiniz dediler? Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerime Mekke'de müslüman olup da hicret etmeyenler hakkında inmiştir. )Halbuki o zaman hicret farzdı, dolayısıyla onlar hicreti terk etmekle küfre girdiler". Bu Yüce Allah'ın şu âyeti gibidir: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur”“, Aslında kıssanın nasıl cereyan ettiğini tam olarak bilmemekteyiz. Onlara neyin ve niçin isabet ettiğini bildikten sonra bizim kıssayı bilmemize ihtiyaç da yoktur'™”.
Ne işte idiniz? dediler, (onlar) O yerde zayıf görülenlerden idik cevabını verdiler. Bu ilâhi beyan hakkında birkaç yorum vardır. Biri “Kiminle beraber idiniz? Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve ashâbı ile mi yoksa onların düşmanları ile mi?” İkincisi, “fime küntüm” (Si “Kimin dininde idiniz? Muhammed'in dininde mi, yoksa düşmanlarının dininde mi?” Üçüncüsü “kâlü” yani “dediler” yani âhirette onlara soracaklar: “nerde idiniz?” Diyecekler ki “biz şöyle şöyle idik”
O yerde zayıf görülenlerden idik. Bu “fime küntüm” nerde idiniz? sorusunun cevabı değildir. Bunun cevabı şöyle denilmesidir: Biz şurada idik. O yerde zayıf görülenlerden idik. Bu “fime küntüm” Çi ps) Ne işte idiniz?'in cevabı değildir. Onun cevabı şöyle denilmesidir: “Biz şöyle şöyle idik” Fakat dolaylı bir şekilde sanki onlara şöyle demişlerdir: “Sizi bulundugunuz yerden çıkıp Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme hicret etmekten engelleyen şey nedir?” Buna karşılık dediler: Biz O yerde zayıf görülenlerden idik; yani o yerde zayıf görünmelerini mazeret olarak ileri sürüdüler. Bunun zâhiri anlamı şudur: Hicrete çıkmaktan engellendik yahut müşrikler bizimle İslâmiyeti açıklamamız arasına girerek engel oldular. Melekler ise “Allah'ın 10 Taberi, Câmi'u'-beyân, V, 233; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, I1, 647.
arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!” dediler. Yani Medine geniş, düşmana karşı sizin için güvenli değil mi idi ki oraya çıksaydınız, sonra da müşriklerin arkalarında dolaşsaydınız! -En doğrusunu Allah bilir ya- sanki onlar hicretten geri kaldıkları, kâfirler arasında dolaştıkları ve onlarla beraber yaşadıkları için özür dilediler; melekler ise şöyle dediler: Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya! Böylece melekler onların bu mazeretlerini kestiler. Burada başka bir yorum da sözkonusudur, da şudur: Müşrikler hayatın dış yüzü açısından sizi İslâmiyeti yaşamaktan engellenmiş olsalar yahut sizinle İslâm'ı açıklama arasına engel teşkil etseler de siz gizlice İslâm dini üzerinde sebat etmeye muktedir değil miydiniz ki onlar bunu bilemezlerdi? İşte onların barınağı cehennemdir ve orası gidilecek ne kötü bir yerdir! Allah Teâlâ bu konuda mündfıkların hiçbir mazeretlerinin bulunmadığını haber vermiştir.
Aynı zamanda Yüce Allah'ın: “Fime küntüm” Çi ne işte idiniz? beyanında, ölülerin kabirde diriltileceğine ve dünyada yaptıkları işlerden kabirde sorguya çekilme eylemine işaret vardır. En doğrusunu Allah bilir.
bhiis JA ZEN ye sek YA
---
Dipnotlar:
191 “İmam şöyle demektedir: Âyetin, kimler hakkında indiğini bilmiyoruz, bunun kıssasını bilmeye ihtiyacımız da yoktur; ancak onlara neyin ve hangi sebeple isabet ettiğini bilmeye ihtiyaç vardır, tâ ki aynı sebeple cezalandırılmaktan korkarak bunun gibi durumlardan kaçınalım. Olayın mahiyetini bilen sadece Allah'tır (Semerkandi, Şerhu't-
Nisa' 4:98
Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar. Allah Teâlâ bu hususta özür sahiplerine açıklama yaparak şöyle buyurmuştur: Çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar. İbn Abbâs radıyallahu anh şöyle demiştir: Ben ve annem zayıf sayılanlardan idik'!.
Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar müstesnâ. Bu ilâhi beyanda İslâm'ı akledecek noktaya geldikleri takdirde çocukların müslümanlığının İslâm, kâfir oluşlarının da küfür olduğuna işaret vardır, çünkü Cenâb-ı Hak onları hicretten istisnâ etmiş ve hicerti terk etmelerini mazeret kabul etmiştir. Şayet onların müslümanlığı İslâm, kâfir oluşları küfür olmasaydı onların orada kalmaları ile çıkmaları eşit olurdu. Çünkü çıkmakla mükellef olmayınca, bu noktada istisnâ yapmanın bir anlamı olmazdı. En doğrusunu Allah bilir.
Nisa' 4:99
İşte bunları, umulur ki Allah affeder. “Asâ” yani “umulur ki” kelimesi Allah'a nispet edilince anlamı gereklilik kazanır, sanki Allah şöyle buyuruyor: İşte bunları Allah affedecektir.
Nisa' 4:100
Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Denildi ki “murâğemen” gidilecek yol, sığınılacak yer demektir. “Merğemen” kelimesi rızıkta genişlik demektir. Yani kim hicret ederse bulunduğu yerde ve gitmeye yöneldiği mekânda âyette zikredilen şeyleri bulur. Bir görüşe göre de “murâğemen” (Uzi) kelimesi uzaklaşılan yerdir, yani hoşlanmadığı şeylerden uzaklaşır ve rahatlayacak yer bulur. İbn Abböâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: “Murâğemen” bir yerden başka bir yere göçmek, genişlik de rızıkta bolluktur"": Denildi ki sapıklıktan hidâyete, fakirlikten zenginliğe dönüşmedir. “Murâğem” kaçacak yerdir fikri de ileri sürülmüştür.
Yine denildiğine göre bu âyet nâzil olunca çok yaşlı veya hasta olan biri ilâhi beyanı duymuş ve şöyle demiştir: Allah'a yemin ederim ki ben Cenâb-ı Hak'kın istisnâ ettiklerinden biri değilim, ben elbette bir çaresini bulacağım, yemin olsun ki bu gece Mekkede kalmayacağım. Adamları, onu arkalarında taşıyarak Mekke'den çıkardılar, Tenime kadar götürdüler”. Burada ölüm 1194 Ten'im Mekke ile Medine arasında ve Mekke'ye yakın bir yerdir.
kendisine ulaştı, sağ elini sol eli üzerine koyduktan sonra: “Allahım! Bu (elim) senindir, bu da Resülünündür. Resülüne hangi şey üzerine biat ettimse seninle de biat ediyorum” demiş ve ölmüştür. İşte bunun üzerine: Kim Allah ve Resülü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükâfatını vermek Allah'a aittir meâlindeki âyet inmiştir", Yani ecrini vermek Allah Teâlâ'ya vacip olmuştur. Denildi ki o adam meleklerin münğfıkların yüzlerine ve arkalarına vurduklarıyla (ilgili âyeti, elEnfâl, 8/50) duyunca ve ölmek üzere hastalığı ağırlaşınca şöyle demiş “Beni çıkarın!” Kendisi ile Hz. Peygamber (s.a.) arasında bir mekâna yüklenilerek taşındı, Akabe denilen yere varınca orada vefat etti. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi!'“, En doğrusunu Allah bilir.
1166 Bir önceki rivayetin kaynaklarına bakınız.
Nisa' 4:101
[Namazı Kısaltmak ve Korku Namazı]
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Cenâb-ı Hak bu âyette insanın sefere çıktığı ve kâfirlerin kendisini gafil avlamasından korktuğu takdirde namazı kısaltmasını mubah kılmış, fakat onun neresinde kısaltma yapacağını açıklamamıştır. Yüce Allah'ın âlimlerimizin (r.h.) söylediği gibi rekâtlarda kısaltma yapılmasını murad etmiş olması muhtemeldir. Rüküu, secdeyi ve kıyâmı imâ ile yapmak şeklinde bir kısaltmayı kastetmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Nitekim “Bir şeyden korkarsanız yaya veya binek üzerinde kılabilirsiniz” meâlindeki âyette korkan insanın namazı imâ ile kılmasına ruhsat vermiştir. Cemaatle kılmayı kısaltmayı (terketmeyi) da kastetmiş olabilir, zira korku halinde bu da mubahtır. Şunu da belirtmek gerekir ki bazıları bunu, namazın başlangıçta iki rekât olduğu, bilahare hazarda arttırıldığı, seferde ise aynen korunduğu şeklinde tevil etmiş?; seferdeki iki rekâtı da korku halinde kısaltmaya ruhsat vermiş, dolayısıyla korku namazı bir rekâttır demişlerdir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Cenâb-ı Hak, Peygamberinizin diliyle mukimin namazını dört rekât, seferinin namazını iki rekât, korku namazını da bir rekât olarak farz kılmıştır’. Aynı şey Câbir b. Abdullah'tan (r.a.) da rivayet edilmiştir: Korku namazı birer rekâttır. Başkaları ise Cenâb-ı Hak ancak korku halinde dört rekâtlık namazı [ ]iki rekât kılmaya ruhsat verdiğini söylemiş ve şöyle demişlerdir: Resülullah (s.a.) güven halinde de namazı kısaltarak kılmamızın Allah'ın ikramı olduğunu bize bildirmiştir. Buna göre şu ortaya çıkmıştır ki Allah Teâlâ korku halinde namazı kısaltmayı caiz kıldığı gibi, korku halinin dışında kısaltmak da Sünnet'le sabit olmuştur. Bu âlimlere göre namazı kısaltmaktan maksat, dört rekâtlı namazların iki rekât halinde kılınmasıdır. İlk görüşü benimseyenlere göre ise korkuhalinde kılınan iki rekâtın bir rekât olarak kılınmasıdır. Başka bir grup âlim şöyle demiştir: Namazı kısaltmak Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu gibi ancak korku halinde caizdir. Bugün ise seferi olan biri namazı iki rekât olarak kılması kısaltma olmayıp Hz. Ömer'in (r.a.) “Peygamberinizin diline göre seferinin namazı kısaltma olmaksızın tam iki rekâttır” sözüne göre kısaltma yapılmadan iki rekât olarak kılınan tam namazdır. Rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Ömere (r.a.) Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin sizi gafil avlamalarından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur meâlindeki âyeti sormuş ve bugün insanlar emniyettedir, demiş; Hz. Ömer radiyallahu anh da şu cevabı vermişti: Senin hayret ettiğin gibi ben de buna şaşırmış ve Resülullah'a (s.a.) sormuştum. O şöyle cevap vermişti: “O bir sadakadır, Allah onu size lütfetmiştir, binâenaleyh onun sadakasını kabul ediniz”, Muhtemelen Hz. Ömer (r.a.), seferinin namazı kısaltma olmaksızın tam iki rekâttır sözü ile, Resülullah'ın (s.a.) “O sadakadır, Allah onu size tasadduk etmiştir” hadisini kastediyordu. Böylece iki rekât farz olarak kalmış, kısaltma kaldırılmış ve kısaltma olmaksızın kılınan tam iki rekât namaz olmuştu. Çünkü sözkonusu iki rekât, Cenâb-ı Hak bize tasadduk ettikten sonra da farzdı. Bu iki rivayetin ikisi de Hz. Ömer'in haberine uygun düşmektedir. Bunun yanında İbn Abbâs da Resül-i Ekrem Medineden Mekke'ye seyahat ediyor, Allahtan başka hiç kimseden korkmadığı halde namazı iki rekât kılıyordu, demiştir”. Bu da Hz. Ömer'in, “o sadakadır, Allah onu size tasadduk etmiştir” sözünü teyit etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 248; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 658. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, l, 215; Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 247.
güven halinde dahi, Allah'ın korku şartına bağladığı iki rekâtı kılmıyor, ancak Cenâb-ı Hak seferiden korku şartını kaldırınca kılmış oluyordu.
( Bazıları da şöyle demiştir: Namazı kısaltmak, seferi için de mukim için de tam kılmak demektir, çünkü Cenâb-ı Hak namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur buyurmaktadır. Buna dayanarak derler ki Allah Teâlâ bu beyanı ile kısaltandan günahı kaldırmıştır, şayet kısaltmak kesin bir hüküm olsaydı, Allah Teâlâ âyette “namazı kısaltmamanızdan size günah gerekli olur” diye buyururdu.
Fakat mesele onların zannettikleri gibi değildir. Şöyle ki daha önce de kaydettiğimiz gibi kısaltmakla ilgili âyet sadece korku hali hakkında gelmiştir, güven halinde ise kısaltmayı gerektiren bir nas yoktur. Güven halinde kısaltmanın caiz olması, Resülullah'ın (s.a.) “O bir sadakadır, Cenâb-ı Hak onu size tasadduk etmiştir” meâlindeki hadisine ve seferilikte namazı kısaltmış olmasına dayanmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın iki rekâtı bize tasadduk etmesine mukabil birinin “o kesin farzdır demesi” mümkün değildir. Şayet mesele böyle ise sadaka yeri nerede kalmıştır! Hz. Ömer'in “Seferinin namazı, Peyganberinizin beyanına göre kısaltma olmaksızın tam olarak kılınan iki rekâttır” sözünün mânası -En doğrusunu Allah bilir ya- bize göre şudur: O, kılınan iki rekâttan sonraki iki rekâtın farz olmasını ortadan kaldırarak bunu Allahtan gelen bir sadaka (ihsan) yapmıştır, geriye de misafire farz olan tam iki rekât kalmıştır. Resül-i Ekrem'in pek çok seyahat yaptığı rivayet edilmesine rağmen, bu seyahatlerinden herhangi birinde ve herhangi bir durumda onun namazı tam kıldığını kimse rivayet etmemiş, aksine râvilerden her biri onun namazı ikişer rekât kıldığını rivayet etmiştir. Şayet dört rekât kılmak farz, iki rekât kılmak ruhsat olsaydı, birinde tam kılması, diğerinde kısaltması gerekirdi. Seferilikte oruç bozmanın kesin emir olmayıp ruhsat olduğuna bakmaz mısın? Nitekim Hz. Peygamber seferilikte bazan orucunu bozmuş, bazan da bozmamıştır. Bu da şunu göstermektedir ki misafirin namazı kısaltma olmaksızın iki rekât olarak farzdır. İbn Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah ile birlikte Mina'da namazı iki rekât kıldım, [ ]Ebú Bekir'le de, Hz. Ömer'le de iki rekât kıldım, Hz. Osman ise halifeliğinin ilk yıllarında iki rekât, sonraları dört rekât kıldı. Hz. Osman'ın dört rekât kılması, muhtemelen mukim olarak niyetlenmiş olduğundan dolayıdır. Nitekim Zühri'nin şöyle dediği nakledilmiştir: Bana haber verildiğine göre Hz. Osman'ın dört rekât kılması, hacdan sonra Mekke'de kalmaya niyetlenmiş olduğundan dolayıdır?. İmrân b. Husayn'dan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) ile beraber hac ibadetini edâ ettim. Medine'ye dönene kadar namazları iki rekât kıldı. Mekke'de on sekiz gün kalmıştı ve namazları iki rekât olarak kılıyordu. Mekkeliler'e de şöyle demişti: “Siz namazlarınızı dört rekât olarak kılın, biz seferiyiz”©. Bazı âlimler bu hadise itiraz etmiş ve savaş hali dışında bir beldede ikamet eden insan orada ikamete niyet etmese bile namazı tam olarak dört rekât kılar, demişlerdir. Hz. Ömer'in (r.a.) Resülullah'tan (s.a.) rivayet ettiği bir hadis şöyledir: “Misafirin namazı, ailesine dönünceye veya ölünceye kadar iki rekâttır” İbn Ömer'e (r.a.) seferilik namazı sorulduğunda şu cevabı vermiştir: İki rekât kılınır, Sünnete muhalefet eden küfre girmiştir". Bazı âlimler Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur, meâlindeki âyeti ruhsat anlamına yorumlamış, tam kılmayı da faziletli görmüşlerdir, çünkü “günah EU yoktur” ifadesi, hafifletme mânasında kullanılır; [ ]“Allah sizin için kolaylık istiyor, güçlük çekmenizi istemiyor”? meâlindeki oruç âyetinde olduğu gibi emir anlamında değildir. Dolayısıyla bu ifade, emir ve farz anlamında kullanılmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları âyette böyle bir anlamın bulunduğunu benimsemiş ve yapılacak seyahatlere bağlı olarak sözü edilen namazı kısaltmanın, korku halindeki kısaltma olması diye yorumlamışlardır. Buna göre konu iki şık halinde incelenmelidir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın “Korkarsanız yaya veya binek üzerinde kılabilirsiniz”? meâlindeki beyanın maksadını açıklamaktadır; yani namazı bilinen şekliyle tam kılmayı değil, korkunun son bulacağı ana kadar kıbleye yönelmeyi, kıyâmı terk etmeyi, rukü ve secdeleri imâ ile ve oturarak kılmak şeklindeki kısaltmayı ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, “Sen de içlerinde bulunduğun zaman...” meâlindeki âyetle ilgilidir. Cenâb-ı Hak bunu, ashâb-ı kirâmın Resülullah'tan ayrı olmaları durumuyla ilgili olarak buyurmuştur ki bu, sefer halidir. Bunun da cemaat halinde iken namazı kısaltma ile ilgili olduğu bilinmektedir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Her ne kadar namazı kısa kılsanız da, cemaatin tam kılması durumunda ona uymanızda herhangi bir günahınız yoktur. Herkesin aynı 9 Abdürrezzâk, el-Musannef, Il, 516.
şeyi kılmaları ise daha faziletlidir. Cenâb-ı Hak burada, onun kaldırılmasının cemaate uymanıza engel teşkil etmediğini açıklamaktadır, bütün namazı cemaatle kılmanız için sizi başka bir imam görevlendirmeye zorlamamaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı iki ihtimali de desteklemektedir: Kâfirlerin sizi gafil avlamalarından korkarsanız... meâlindeki cümleden başlayıp “Kâfirler isterler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil (uzak ve unutmuş) olasınız”" anlamındaki cümleye kadar. Hz. Ömer'in kafasını karıştırıp Resülullah (s.a.) sormak zorunda bırakan ve onun da “O sadakadır, onu size Allah vermiştir, Allah'ın sadakasını kabul edin” diye verdiği cevap, seferde namazı kısaltmanın korku için olmadığı görüşünü teyit etmektedir. Yani bu, seferde iki rekâtın dışında sizin için farz olan bir şey bulunmadığına dair Allah'ın vermiş olduğu bir hükümdür. Onun gibi Allah'tan gelen bağış olduğuna dair belirtilen hususların tamamı, ıskat anlamındadır. [ ]Hz. Ömer'in (r.a.), daha sonra söylemiş olduğu, “seferi namaz Peygamberinizin diliyle hiç kısaltma olmaksızın tam iki rekâttır” sözü de bunu teyit etmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki bu durum, âyetin koyduğu hüküm hakkında değil, namazın ilk farz kılınışı ile ilgilidir. Rivayet edildiğine göre namaz aslında iki rekâttı, mukim için ilave yapıldı, seferi için ise aynen korundu. Âlimlerimizin (r.h.) görüşleri bu iki tevile dayanmaktadır. Âyetin, seferde namazı kısaltmak anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Size bir günah yoktur, meâlindeki ilâhi kelâma da iki anlam verilebilir: Birincisi, seyahate çıktıktan sonra yolculuk tamamlanmasa bile iki rekâtı terk etmek gerektiği anlamına gelebilir. Bu, hayız gibi diğer özürlere benzemez, hayız tam gerçekleşmezse o sırada terk edilen ibadetin iadesi gerekir, bayılmak ve benzeri mazeretler de böyledir. Seyahat halindeki oruç ise tutulmadığı takdirde kaza edilmesi gerekir. İkincisi, yolculuk -aslında kendi tercihiniz ise demukim halindeki namaz şeklini terketmeksizin bir günahınız yoktur; yahut şayet onu tamamlamamış olsa bile, mukim için sözkonusu olan günah, sizin için sözkonusu değildir. Günah hükmü ona döndüğü takdirde haberin tayin ettiği sınırı geçse bile geriye kısaltma emri kalır. Çünkü “Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa”! meâlindeki âyette görüldüğü gibi bir şey bazan haber, hakikatte emir anlamında olabilir. Bu, “Bir kimsenin Safâ ile Merve'yi tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur”!7 meâlindeki âyetin ifadesine benzemektedir. Günah olmama hükmü, putların bulunduğu yere veya onlara tapınma fiillerinin yapıldığı bir yere ait olunca, geriye orayı tavaf emri kalır, her ne kadar başlangıçta bu haber olsa da, yapılması gereken bir iş haline gelir. Bunun delili, ümmetin tevârüs ettiği uygulama ve Resülullah'ın (s.a.) seferlerde yaptığı görülen şeydir. [§] Bunun, toplumdan zâyi olacak bir fazilet konumunda bulunması ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Wai ajas i ai 5 epis hsi GL İZ 2 AKU İZİ essi 142;
---
Dipnotlar:
š Bu husus Hz. Âişe'den (r.a.) merfü olarak rivayet edilmiştir. bk. Buhâri, “Salât”, 1; Müslim, “Salâtü'l-müsdfirin” 1-3. İbn Mâce, “İkametu's-salât”, 73; Nesâi, “Salâtü'l-ideyn” 12. Müslim, “Salâtü'l-müsâfirin” 4; Ebü Dâvüd, “Salâtü's-sefer” 1; Tirmizi, Tefsiru'l-Kurüân, 4. Tirmizi, “Cuma”, 39; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 656. Tirmizi hadisin sahih olduğunu söylemiştir. 8 Buhâri, “Taksiru's-salât” 2; Müslim, “Salâtü'l-müsâfirin” 16. 9 o Ebü Dâvüd, “Salâtü's-sefer” 10; Tirmizi, “Cuma”, 39. o Abdürrezzâk, el-Musannef, II, 519. © “Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et! Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener, sizden yüz kişi olursa bin kişiyi yener; çünkü onlar yaptıklarının bilincinde olmayan bir topluluktur. Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa Allah'ın izniyle iki yüz kişiyi yener, sizden bin kişi olursa iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir”
Nisa' 4:102
102. “Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun, silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde ötekiler arkanızda olsunlar, sonra henüz namazlarını kılmamış bulunan bölük gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve bunlar da ihtiyat tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. Kâfirler isterler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil (uzak ve unutmuş) olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar! Eğer yağmur yüzünden bir zarar görürseniz veya hasta olursanız silâhlarınızı bırakmanızda size bir günah
[Korku Namazı]
Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman meâlindeki âyette sözü edilen korku namazı hususunda âlimler ihtilaf etmiştir. Bazı âlimler şöyle demiştir: İmam cemaati iki gruba ayırır, bir gruba bir rekât kıldırır, o sırada diğer grup düşman karşısında nöbet tutar. İlk gruba bir rekâtı kıldırınca cemaat kalkar ve ikinci rekâtı tek başlarına kılarlar, sonra da düşmanın karşısına gidip nöbeti devralırlar. Düşman karşısında bekleyen ikinci grup gelir, imam onlara namazın ikinci rekâtını kıldırır, sonra imam selâm verir, cemaat da kalkıp ilk rekâtı kendi başlarına kılarlar. Aynı âlimler derler ki âyette ilk grubun gelmesinden ve imama dönmesinden söz edilmemektedir, bu sebeple bu, yapılmaz. Şunu da ilave ederler: Namazı tamamladıktan sonra kalkıp düşmanın karşısına geçmek, namazı tamamlamadan önce gitmekten daha çok arzu ve ümit edilir. Buna karşılık denilmiştir ki aksine, onların namazda iken düşmanın karşısına geçmesi namaz dışında geçmesinden daha çok arzu edilen ve ümit veren bir durumdur.
Allah rahmet eylesin, bizim âlimlerimiz bu konuda rivayet edilen haberlere itibar ederler. İbn Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Resülullah korku namazını kıldırıyordu; iki gruptan birine bir rekâtı kıldırdı, [ ]o sırada diğer grup düşmanın karşısında idi. Sonra bunlar kalktılar ve düşmanın karşısına geçerek arkadaşlarının yerlerini aldılar. Öbürleri geldiler, Hz. Peygamber'e (s.a.) uyarak bir rekât kıldılar; ardından Resülullah selâm verdi. Sonra bu iki grup birer rekâtı kaza ettiler". Abdullah b. Mesüd'un da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) bize korku namazını kıldırıyordu. İnsanlar iki gruba ayrıldı, bir grup Hz. Peygamber'in (s.a.) arkasında namaza dururken diğeri düşmanın karşısına geçti. Resül-i Ekrem arkasındaki gruba bir rekât kıldırdı; onlar kalkıp öbür grubun bulunduğu yere gittiler ve düşmanın karşısına geçtiler. Ardından diğer grup gelip bunların yerinde Hz. Peygamber'in arkasında namaza durdular. Hz. Peygamber onlara da bir rekât kıldırıp selâm verdi ve namazını tamamladı. Sonra bu grup kendi başlarına bir rekât daha kılarak selâm verdiler ve düşman karşısında bulunan askerlerin yerine gidip pozisyon aldılar. Sonra ilk grup namazgaha geldi, kendi başlarına bir rekât daha kılıp selâm verdiler". İbn Abbâs, Zeyd b. Sâbit ve Huzeyfe b. Yemân'dan (r.a.) da buna benzer rivayetler bulunmaktadır”. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden gelen bu rivayetlerde ashâb-ı kirâmdan İbn Mesüd, İbn Ömer, İbn Abbâs, Zeyd b. Sâbit ve Huzeyfe (r.a.) ittifak etmiş ve hepsi şöyle demiştir: Hz. Peygamber önce iki gruptan birine bir rekât namaz kıldırırken diğer grup düşman karşısında bulundu. [ ]Sonra da öbür gruba yine bir rekât kıldırmıştı. Resülullah namazını bitirmeden, o gruplardan hiçbiri kalan bir rekâtı kılmamıştı. O, namazını bitirince cemaat, kılamadıkları birer rekâtı da kılarak namazlarını tamamlamışlardı. Bu, cemaate geç kalanların imam namazını tamamlamadan namazlarını kaza edemeyecekleri, kaçırdıkları rekâtı sonradan kaza etmeleri gerektiği konusunda bütün müslümanların birleştiği bir görüştür. Bunun aksine ilişkin haberler, insanlar kaçırdıkları rekâtı, imam namazını bitirmeden önce kaza ettikleri zamanla ilgili olması muhtemeldir. Sonra bu hüküm, ümmetin tevârüs ettiği “imam namazını bitirdikten sonra kaza etmeleri” ne dair uygulama ile neshedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bu beyan hakkında ihtilaf edilmiştir. Denilmiştir ki onlar düşman karşısında nöbet tutanlardır, silâhlarını savaşta daha korkutucu olmaları için yanlarına alıyorlardı. Şöyle de denilmiştir: Onlar namaz kılan gruptur, düşman gelecek olursa onlarla hemen savaşmaları mümkün olsun diye silâhlarını yanlarına alıyorlardı. Şöyle diyenler de vardır: Düşmanla savaş başladığında müslümanların savaş sona erene kadar namazı tehir etmeleri gerekir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: İmam her gruba namazı tam olarak kıldırır, çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) her gruba namazı bir secde olarak kıldırdığı haber verilmiştir”, buradaki secde lafzı namazı tam kılmak anlamına gelir”. Bu, dilde caiz olan bir ifadedir. Fakat bize göre esas olan, Hz. Ömer, İbn Abbâs (r.a.) ve diğer ashâb-ı kirâmdan zikrettiğimiz rivayetlerdir, onlar şöyle demiştir: Yolcu namazı iki rekâttır, ramazan ve kurban bayramı namazları iki rekâttır, korku namazı ise kısaltma olmaksızın tam olarak kılınan bir rekâttır”. Bize rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) (Jilk safla birlikte secde yapmış, ikinci saf onunla beraber secde yapmamıştı, ikinci saftakiler Allah'ın Resülu ikinci secdeden başını kaldırdığında her iki secdeyi de yapmışlardı”. Bu, meselenin bizim söylediğimiz gibi olduğunu göstermektedir. Düşman şayet kıble yönünde bulunursa imam serbesttir; dilerse insanları ikiye ayırır, bir grubu ön tarafa düşmanın karşısına geçirir, diğer grubu da yanına alıp namazı kıldırır. Resülullah'ın (s.a.) müslümanlara kıldırdığı korku namazı ile ilgili rivayet böyledir. Câbir b. Abdullah şöyle anlatır: Düşman kıble yönünde olduğu halde Resülullah onlara namaz kıldırmıştı; bir gruba bir rekât kıldırmış, sonra diğer grup gelmiş, onlara da diğer rekâtı kıldırmıştı?3. Düşman kıble cihetinde bulunduğunda imam dilerse bütün insanları iki saf olarak arkasına alır ve onlara namazı kıldırır. Secdeye sıra gelince ilk saf secdeye varır, ikinci saf düşmanı bekler, ilk saf secdeleri tamamlayınca, bu defa ikinci saf secdelerini yaparlar. Sonra ikinci rekâtta da aynı şeyi yaparlar. Hz. Peygamber'in böyle yaptığı da rivayet edilmiştir. Dolayısıyla imam bu ikisinden birini tercih edebilir.
Ötekiler arkanızda olsunlar. Yani öteki grup düşman karşısında saf tutup sizi düşmandan korusunlar.
[Savaşa Hazırlanmak]
İhtiyat tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. Bu beyanda geçen “hizrehum” kelimesi kendileriyle düşmandan gizlenecekleri şeylerini, zırh ve kalkan gibi korunacakları donanımlarını alsınlar demektir. Silâhlarını anlamına gelen “eslihatehum” kelimesi ile de savaşta kullandıkları silâhlar kastedilmistir. [§] Bununla kale, dağ ve benzeri düşmandan koruyucu mekânların kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bu âyette, aynı zamanda savaş ve çarpışma usülünü öğrenmek, düşman için gerekli olan teçhizatı almak ve düşmana karşı hazırlıklı olmak, fakat yine de zaferi bunlara bağlamayıp, Cenâb-ı Hakk'ın “Yardım ancak Allah tarafındandır” meâlindeki âyette buyurduğu üzere zaferi O'nun vâdine bağlamak gerektiğine işaret edilmektedir. Yine de ihtiyat tedbirinizi alın. “Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın”?”, “Savaşa ya ayrı bölükler halinde çıkın veya hep birlikte çıkın”? meâlindeki âyetlerde de savaş usülünü öğrenmeye ve diğer gerekli hazırlıkları yapmaya işaret edilmektedir; nitekim Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'in birçok âyetinde düşmana karşı mücahede etmeyi emretmiştir.
Kâfirler isterler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil (uzak ve unutmuş) olasınız. Savaşta herkesin düşmana karşı fırsat kollaması, onun gafil bir anını yakalamaya çalışması tabii bir haldir ve bilinen bir husustur. Bu durum, yaratıkların tabiatlarında bilinen olan bir şeydir. Silâhlarınızdan. yani kendileriyle savaşılan ve çarpışılan silâhlar. Eşyanızdan. Düşmana karşı kendisiyle korunan ve gizleyen şeyler; yani düşmanlarınız sizin silâhlardan ve koruyucu eşyadan gafil olacağınız zamanı aramıştır. Buradaki eşya (emtia) ile elbise ve benzeri şeylerin kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Eğer yağmur yüzünden bir zarar görürseniz veya hasta olursanız silâhlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de ihtiyat tedbirinizi alın! Bu ilâhi beyan, Cenâb-ı Hakk'ın “Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz”? meâlindeki âyetle kastettiği şeyin kendini ölüme atmak olmadığına işaret etmektedir. Çünkü O, silâhlarını bırakmak, ayrıca yağmur veya hastalık gibi bir sıkıntıya uğradıklarında gerekli tedbiri almak için onlara izin vermektedir. [ ] Şayet onların canlarını satın almaktan maksat kendilerini ölüme atmak olsaydı, helâk olmaktan korktukları zaman savaş yükünü kaldırmazdı. Çünkü buradaki ilâhi emir ölmek ve helâk olmak konumunda bulunsaydı, hiçbir halde hastalık ve helâk korkusu ile o sorumluluk kaldırılmazdı. Görmez misin ki recmedilmesi gereken birinden hastalık sebebiyle bu ceza kaldırılmaz, çünkü recimde kişinin helâki sözkonusudur. Cenâb-ı Hakk'ın, hastalık halinde veya helâk olmaktan korkulduğu takdirde savaş emrini kaldırması, canlarını satın almak ifadesiyle kişinin kendisini ölüme atmayı murad etmediğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir ya, O, burada dinini yaymaya ve ona inananlara yardım etmeyi kastetmektedir. Görmez misin ki Yüce Allah başka bir âyette “Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz” buyurmuştur. Allah Teâlâ burada sevap ve mükâfatı savaşta öldürülmeye bağladığı gibi düşmana galip gelmeye de bağlamaktadır. Şayet buradaki emir tahsisen öldürülme anlamına gelseydi ondan başka bir şeyle mükâfat ve sevap kazanılmaması gerekirdi; dolayısıyla meselenin bizim söylediğimiz gibi olduğu ortaya çıkmıştır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “Öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, gerçek bir vâd olmak üzerek satın almıştır”! buyurmuştur. Allah burada öldürülen kişiye vâdde bulunmuştur. Bütün bunlar buradaki asıl meselenin ölüm olmadığını gösterir.
Yine de ihtiyat tedbirinizi alın! Daha önce de belirttiğimiz gibi buradaki tedbir alma emri iki mânaya yorumlanabilir: Birincisi, burada savaş usülünü ve çarpışma çeşitlerini öğrenme emri vardır, ama başarıyı sadece bunlara bağlamayıp gerekli hazırlığı yaptıktan sonra Cenâb-ı Hakk'ın yardım ve zafer vâdine bağlamaktır. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın”. Ayrıca O, silâhlarınızı alın diye de emretmektedir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın, düşmanın silâhlarına karşı kendilerini savunmayı; kalkan, zırh veya binalarla kendilerini korumayı emretmesidir. En doğrusunu Allah bilir.
[S]Allah elbette kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. Yani Allah Teâlâ onlara -ister galip gelsinler ister mağlup olsunlar- alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. Sizin için de -ister galip gelin, ister mağlup olun- izzet ve şeref bulacağınız bir sevap ve mükâfat hazırlamıştır, öyleyse neden savaşıyorsunuz?
gio A yua) 0! guaj b ari mi ai b
---
Dipnotlar:
Ó" Buhâri, “Salâtü'l-havf”, 1; Müslim, “Salâtü'l-müsâfirin”, 305. Taberi, Câmi'u'I-beyân, V, 254; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, I1, 663. 2! Rivayet edildiğine göre Hasan-ı Basri'ye korku namazı sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Bana Câbir b. Abdullah'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) ashâbına korku namazını kıldırmış; onlardan bir gruba namaz kıldırırken diğer grup düşmanın karşısında bulunuyordu, kendilerine iki rekât namaz kıldırdı. Sonra onlar kalkıp diğerlerinin yerine geçtiler, diğerleri gelip namaza durdular, Hz. Peygamber (s.a.) onlara da iki rekât kıldırıp selâm verdi (Abdürrezzâk, el-Musannef, Il, 215). Bu ibarenin kaynağını bulamadım. Ama Ebü Bekre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber korku halindeki bir gruba akşam namazını üç rekât olarak kıldırmış, sonra dönmüştü. Arkasından diğer grup gelmiş ve onlara da üç rekât kıldırmıştı. Böylece Hz. Peygamber altı rekât namaz kılmış, diğerleri ise üçer rekât kılmış oluyorlardı (Dârekutni, Sünen, II, 61; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 663). Hz. Ömer'den gelen rivayet için bk. İbn Mâce, “İkametu's-salât”, 73; Nesâi, “Salâtü'l-ideyn”, 11. İbn Abbâs'tan (r.a.) gelen rivayet için de bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 248; Süyüti, edDürru'l-mensür, II, 658. Taberi, Câmi'u'l-be yân, V, 256; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 663-664. Taberi, Câmi'u'l-be yân, V, 257; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 660. “Ohalde,dünyahayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat verece-
Nisa' 4:103
Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah'ı anın. Denildi ki bu ilâhi beyanın iki yoruma ihtimali vardır. Biri, namazı bitirince, yani namazı tamamladığınızda düşmanlarınıza karşı kendisinden yardım isteyeceğiniz bir hal içinde iken Allah'ı anın. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız ki zafer sizin olsun”. Allah Teâlâ burada düşmanlarına karşı müminlere yardım etmesi için onlara düşmanla karşılaştıklarında sebat göstermeyi ve Allah'ı anmayı emretmiştir. İşte yukarıdaki âyet de bunun gibidir. Diğer bir ihtimal de şu anlama gelmesidir: Namaz kılmak istediğinizde hangi halde olursanız olun, kıyâmda, ruküda ve secde halinde olsanız dahi Allah'ı çok zikredin; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman”. En doğrusunu Allah bilir ya, ama bunun mânası şudur: Sen onların içinde olup kendilerine namaz kıldırmak istediğinde şöyle yap! İşte yukarıdaki âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Güvenlik içinde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. En doğrusunu Allah bilir ya, bu Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına denk gelmektedir: “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin sizi gafil avlamalarından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur”. Biz, namazı kısaltma ifadesinin çeşitli ihtimaller taşıdığını daha önce söylemiştik. Sözkonusu kısaltma, yeryüzünde sefere çıkıldığında namazın rekât sayısında kısaltma anlamına gelebilir. Hastalık veya korkudan dolayı kısaltma anlamına gelir ki bu da namazı imâ ile kılmaktır. Biz bütün bunları farklı hallere ait uygulamalar olarak kabul ediyoruz. Buna göre güvenlik içinde olduğunuzda anlamındaki beyanın da belirttiğimiz yorumlara gelmesi muhtemeldir. Güvenlik içinde, yani sağlıklı olduğunuz zaman namazı sağlıklı insanlar gibi kılın. Güvenlik içinde olduğunuzda. Yani korkudan emin olduğunuz zaman anlamına da gelebilir, o takdirde namazı şöyle kılın. [ ] Güvenlik içinde olduğunuzda meâlindeki cümlenin, seferden döndüğünüzde namazı mukimler gibi dört rekât kılın anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir ya, ama söylediğimiz gibi bu, “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman”” meâlindeki âyetin mukabilidir.
[Namaz Vakitleri]
Süphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazilmis bir ödevdir. Yani farz kılınmış bir ödevdir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür”. Denildi ki Vakitleri belli anlamındaki ifade, namazın da hac gibi belli bir vakti ” Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 261; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 667.
vardır mânasına gelir. Bu da İbn Mesüd'un (r.a.) görüşüdür”. Vakitleri belli ifadesinin, vakitleri sınırlanmış anlamına geldiği de söylenmiştir. Biz bütün bunları benimsiyor ve diyoruz ki söylendiği gibi namaz, farz kılınan, vakitleri belirlenen ve sınırlanan bir ibadettir. En doğrusunu Allah bilir.
Âyet-i kerime, kâfirin de namaz kılması gerekir diyenleri reddetmektedir, çünkü Allah Teâlâ vakitleri belli olarak müminler üzerine farz kılındığını haber vermiştir, oysa ki onlar kâfirlere ve müminlere farz kılınmıştır demektedir. Ancak namaz müminlere fiil olarak farz, kâfirlere de kabulü farz kılınmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir meâlindeki âyetin mânası da budur, yani namaz fiili müminler için farz olan ve vakitleri belli olan bir emirdir.
Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir meâlindeki beyan, onun sadece bu ümmete mahsus değil, geçmişümmetlere de vakitleri belli bir farz olduğu mânasına da gelebilir. Nitekim İbrâhim aleyhisselâmın “Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle” duası, İsâ aleyhisselâmın “O bana namazı ve zekâtı emretti” demesi ve Müsâ aleyhisselâmın “Evlerinizi ibadet mahalli yapın ve namazı kılın”! ifadesi de bunu göstermektedir. [§] Buradaki “kânet” kelimesinin “sâret” ( mânasına gelmesi muhtemeldir, yani ortada yokken müminlere vakitleri belli bir farz oldu. Bu mânaların hepsi mümkündür, ama Cenâb-ı Hak şunu kastetmiştir, diyemeyiz. Allah Teâlâ'nın “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur”? meâlindeki âyet de böyledir. Güvenlik içinde olduğunuzda, meâlindeki beyanı da yorumlarız ve zikrettiğimiz ihtimalleri göz önüne alarak farklı haller için yapılan bütün yorumlarla amel ederiz, bu konuda herhangi bir yorum için kesin hüküm vermez ve Allah bunu murad etmiştir demeyiz. İçtihada dayanan bütün meselelerde tutulacak yol da budur; her biriyle amel etmemiz, fakat Allah şunu veya bunu murad etmiştir diye kesin hüküm vermememiz. Başarıya ulaşmak sadece Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Cenâb-ı Hak, namazın farziyetini ve gerekliliğini kitabının çeşitli yerlerinde zikretmiştir. O âyetlerden bazılarını yukarıda kaydettik. Onların bir kısmı da şöyledir: “Onlara, Allah'a kulluk etmeleri, Hanifler olarak O'na yürekTaberi, Câmi'u'l-beyân, V, 262; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 667.
ten inanıp boyun eğmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emredilmişti. Doğru din de işte budur””. Bir diğeri de “Eğer tövbe ederlerse ve namazlarını kılıp zekâtlarını verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir”# meâlindeki âyettir. Bu âyetler namazın keyfiyeti ve şeklini, ayrıca sayısını göstermemekte, sadece gerekliliğine ve farziyetine işaret etmektedir. Diğer bazı âyetler de namazın sayısına ve genel olarak vakitlerine temas etmektedir. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah şöyle buyurmuştur: “Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından itibaren gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını, çünkü sabah namazı şahitlidir”. Burada Cenâb-ı Hakk'ın zikrettiği üç zaman dilimi ve üç namazın vaktidir. Mücâhid'in İbn Abbâs'tan (ra.) rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: İbn Abbâs'a Allah Teâlâ'nın “ekımissalâte li-dülükişşemsi” JJJ Aa Gi) yani “Gündüzün güneşin gün ortasını aştığında namazı kıl” meâlindeki âyeti sordum, şu cevabı verdi: Güneş gökyüzünün ortasını geçince öğle namazı vaktidir. “Gasekilleyi” yani “Karanlık çökünce” meâlindeki âyet hakkında da, akşam namazının başlangıç vaktidir, dedi. İbn Ömer'in (r.a.) de “Güneş gün ortasını aştığında” meâlindeki cümle hakkında; güneşin gün ortasını aşması günün ortasından güneşin batıya kayması demektir, o da öğle namazının vaktidir, dediği rivayet edilmiştir. İbn Abbâs (r.a.) güneşin gün ortasını aşması, onun orta noktadan kayması ve uzaklaşması demektir, dedi. [ ] Abdullah (b. Abbâs] da, güneşin gün ortasını aşması, onun orta noktadan kayması ve uzaklaşması demektir, dedi. İbn Mesüd ve İbn Abbâs'ın, “Dülükişşems”, yani güneşin gün ortasını aşması, batmasıdır, dedikleri de rivayet edilmiştir". Güneşin gün ortasını aşması ifadesi hakkında yapılan bu iki yorumdan hangisi olursa olsun, ozaman diliminde bir namazın vakti olduğunu, gece karanlığı çökünce başka bir namazın, fecrin doğuşunda da başka bir namazın vakti oluştuğunu göstermektedir. İşte üç namaz bunlardır.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Gündüzün iki tarafında, gecenin de gündüze yakın saatlerinde namaz kılın””. Gündüzün iki tarafından birinde sabah namazını kılmak farzdır, bu husus bu âyette zikredilmektedir. Gündüzün iki tarafından diğeri de güneş batmadan önce kılınan ikindi namazıdır, bu da dördüncü namaz vaktidir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Gündüzün iki tarafında namaz kılın...” meâlindeki âyette, beş vakit namaz topluca zikredilmektedir; gündüzün iki tarafından biri sabah namazı vakti, diğeri öğle ve ikindi namazları vakti, gecenin gündüze yakın saatleri de akşam ve yatsı namazının vakitleridir. Bu iki yorumdan hangisi olursa olsun bu âyette ikindi namazı zikredilmektedir.
İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şu (iki) âyet-i kerime bütün namaz vakitlerini toplamıştır: “Akşam vaktine eriştiğinizde (akşam ve yatsı namazları) ve sabah kalktığınızda (sabah namazı) Allah'ı tesbih edin... Gündüzün sonunda (ikindi namazı) ve öğle vaktine eriştiğinizde (öğle namazı) de O'nu tesbih edin”, Yine İbn Abbâs “Güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbini övgü ve tesbih ile meâlindeki âyetin de [§]farz namazların vakitlerini bildirdiğini söylemektedir". En doğrusunu Allah bilir ya, bu rivayetler, Allah Teâlâ'nın kullarına günde beş vakit namazı farz kıldığını göstermektedir. Resül-i Ekrem de namazın nasıl ve ne zaman farz kıldığını açıklamıştır. Ubâde b. Sâmit'ten rivayet edilmiştir: Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: “Yüce Allah kullarına beş vakit namazı farz kılmıştır, bu namazları küçümsemeden ve onların hakkından hiçbir şeyi zayi etmeden eda eden kişiyi cennete koyacağına dair Allah'ın ahdi vardır. Bunu yapmayana ise O'nun bir garantisi yoktur, dilerse azap eder, dilerse cennete kor”2. Ebü Ma'bed'in İbn 18 İbn Cerir, İbn Ebü Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, “Gündüzün iki tarafında namaz kılın” meâlindeki Abbâs'tan rivayetine göre Resülullah (s.a.) Muâzı Yemene gönderirken ona şöyle demiştir: “Sen Ehl-i Kitap olan bir kavme gidiyorsun, onları Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim de Allah'ın Resülü olduğuma şehâdete davet et! Şayet sana itaat ederlerse, her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah'ın her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını onlara haber ver!” Bu konuda ümmetin de ittifakı vardır, aralarında hiçbir ihtilaf yoktur. Ancak bazı kişiler, Resülullah'ın (s.a.) bundan sonra “Allah size bir vakit namazı ilave etmiştir, o da vitirdir” hadisiyle vitirin de farz olduğunu iddia etmişlerdir. Ama Kur'ân-ı Kerim'de ondan bahsedilmemektedir, dolayısıyla farz kılındığının delili yoktur, bundan dolayı biz bu konuda bir şey dememeyi tercih ettik. Fakat Ebü Hanife (r.a.) ihtiyat ilkesine dayanarak onun da farz olduğu görüşüne taraftardır”.
---
Dipnotlar:
Bütün bu rivayetler için bk. Taberi, Cámi'u'l-beyán, XV, 134-139; Süyüti, ed-Dürru'lâyet hakkında Hasan-ı Basri'nin şöyle dediğini rivayet ederler: Bundan maksat sabah ve ikindi namazlarının vaktidir. “gecenin gündüze yakın saatleri” de, o sırada kılınan iki namazdır, yani akşam ve yatsı namazı vakitleridir. Resülulah (s.a.) “Onlar gecenin gündüze yakın vakitlerinde kılınan iki namaz vaktidir” demiştir (Taberi, Câmi'u'l-beyân, XII, 128, “Akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin. Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O'nu tesbih edin”. İbn Abbâs'tan gelen bu rivayet için bk. Taberi, Câmi'u'lbeyân, XXI, 29; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, VI, 488. 5I o Kurtubi şöyle dedi: “İbn Abbâs âyetteki ‘güneş batmadan önce’ ifadesinin öğle ve ikindi namazlarına işaret ettiğini, gecenin bir kısmında O'nutenzih eyle’ (Kâf, 50/40) meâlindeki âyetin de akşam ve yatsı namazlarına işaret ettiğini söylemektedir” (Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVII, 24). Taberâni Mucemu'l-evsat'ında, İbn Asâkir de Cerir b. Abdullah'tan naklen Hz. Peygamber (s.a.) ‘Güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbini övgü ve tesbih ile an meâlindeki âyet hakkında şöyle söylemiştir: “Güneş doğmadan önce ifadesi sabah namazını, güneş batmadan önce de ikindi namazını işaret etmektedir” (Taberâni, el-Mucemu'lkebir, II, 308; el-Mu'cemu'l-evsat, VII, 114; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VII, 610). Bu rivayetin senedinde zayıf bir râvi vardır (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VII, 67, 112). Mâlik, el-Muvatta, “Salâtü'l-Leyl, 14; Ebü Dâvüd, “Vitir”, 2. 3 Buhâri, “Zekât” 1; Müslim, “İman” 29. “o Amrb. Şuayb, babası vasıtasıyla dedesinden şunu rivayet eder: Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah size bir namaz ilave etmiştir, o da vitirdir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 180). Hârice b. Huzâfe el-Adevi de şöyle demiştir: Resülullah yanımıza geldi ve şöyle dedi: “Aziz ve celil olan Allah sizin namazınızı uzatmıştır, o namaz sizin için değerli kızıl develerden daha hayırlıdır, o vitir namazıdır. O, bu namazı yatsı ile fecrin doğuşu arasına koymuştur”. Bu rivayetin sıhhatinde ihtilaf edilmiştir (bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, II, 108-111). “Fakihlerin tamami vitrin Sünnet olduğunu söylemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın Kitab'ı ile mütevatir ve meşhur Sünnet, beş vakit namazdan başka bir namaz gerekli kılmamıştır. Şayet âhâd haberlere dayanarak onun da farz olduğunu söylersek, bu durumda namazlar altı vakit olur. Bu ise Kitab'a, Sünnet'e ve ümmetin icmâına aykırı düşer. Yalnız Ebü Hanife (r.a.) şöyle demiştir: Resülullah'tan (s.a.) şöyle rivayet edilmiştir: “Yüce Allah size bir namaz ilave etmiştir, o da vitirdir”; bu konuda başka hadisler de vardır. Ancak onların hepsi âhâd rivayetler olup mütevatir ve meşhur değildir. Dolayısıyla Kitaba ve mütevatir olan Sünnete ilave yapmak caiz değildir; Allah'ın Kitab'ında da böyle bir beyan yer almamaktadır. Sünnet ile amel edilmesi onun âdil râvilerin rivayetiyle sabit olması ve Kitab'a muhalif olmaması kaydıyla mümkündür. Dolayısıyla Ebü Hanife'nin, onu kılmanın gerekli olduğu hakkındaki sözü, onun farz olduğundan ve itikadi olarak gerekli bulunduğundan değil, galip bir görüşe dayanmaktadır. Amelin ve itikadın farz olması kesin ve ihatalı olmasına bağlıdır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 191b-192a).
Nisa' 4:104
Düşman topluluğunu... bekliyorsunuz! Âyet-i kerimede, cihadın farz kılınışının işareti vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak burada, siz nasıl elem duyuyor ve acı çekiyorsanız kâfirlerin de elem duyduklarını, aldıkları yaralardan dolayı acı çektiklerini haber vermektedir. Şayet cihad nâfile olsaydı, Allah Teâlâ elem ve acı çekme durumunda diğer nâfileleri kaldırdığı gibi onu da kaldırırdı. İşte bu, onun farz olduğunu gösterir. O farzdır ama farz-ı kifâyedir. Farz-ı kifâye ise insanlardan bir kısmının onu yerine getirmesiyle diğerlerinden sorumluluk düşer. Bunun açıklamasını daha önce yapmıştık".
Düşman topluluğunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şöyle olmalıdır: Acı çekmeniz, düşmanı takip etmekte gevşeklik göstermeniz için mazeret değildir. Çünkü siz acı çektiğiniz gibi onlar da acı çekiyor, ama hiç zaaf göstermiyorlar. Üstelik neticede siz, onların hiç beklemedikleri büyük mükâfatı bekliyorsunuz. Onlar zaaf göstermiyorlar da siz nasıl zaaf gösterirsiniz? Sonunda bir şey kazanılmayan her iş abestir, onların savaştan kazanacakları bir şey yoktur, dolayısıyla bütün gayretleri abestir, boştur. Sizin akıbetiniz ise övgüye değen bir şeydir, dolayısıyla bu işe siz daha layıksınız. Düşman topluluğunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin beyanı, cihadın farz olduğunu teyit etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, acı çekmeleri, korkmaları ve helâk olmaları ihtimaline rağmen onların cihaddan geri kalmalarına izin vermemiştir. Sonra Allah Teâlâ, cihad gibi yüklenmesi zor olan bir şeyin insan tabiatına hafif gelebileceğini beyan etmiştir. İnsan bazan zâil olacağını ve yok olup gideceğini bildiği şeyleri, kendisini yorsa da tercih eder, böyle iken karşılığı tükenmez sevap ümidi olan o acıyı nasıl göze almaz? En doğrusunu Allah bilir.
Allah her şeyi bilmektedir. Yani sizin acı çektiğinizi bilmektedir, bunu bilmesine rağmen size onu emretmiştir, bilmeden bu emri vermiş değildir. Biz bu hususu çeşitli yerlerde zikretmiştik.
AÍ şel öğ SE) GİY EŞİ EU TİZ AE
Nisa' 4:105
Hakkı içeren kitabı sana indirdik. Buradaki hak kelimesi çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Sana Kitab'ı, Allah'ın üzerinizdeki şanı ile indirdi anlamına gelebilir. Birbirinizin üzerindeki hakkı sebebiyle insanlar arasında hükınedesin diye sana Kitab'ı indirdi mânasına da gelebilir. Hak kelimesi imtihan anlamına da gelebilir, yani insanları onunla imtihan etmek için indirdi; çünkü o, herkesin akli muhtevasına uygundur. [ ]Akil sahibi olan herkesi ihmal ederek emir ve nehye muhatap kılınmaması hikmetin dışına çıkmaktır.” Yahut şöyle denilebilir: Hak ile, yani insanların elde edeceği iyi bir akibet için. Hak ile, yani Allah'a ait olan yahut insanların birbirlerini ilgilendiren bir hakla veya vukü bulacak bir husus için indirdik ki bundan maksat da öldükten sonra dirilmektir, tâ ki insan onun için hazırlık yapsın ve yanına azık alsın. Yahut fâiline övgü kazandıran şeyi bildirmek için indirdik. Çünkü hak, fâiline övgü kazandıran her şeyin sıfatı, bâtıl ise zemmedilen şeylerin niteliğidir. Hak ayrıca adaletle, bozmak ve değiştirmekten emin olmak üzere doğrulukla indirdik mânasına da gelebilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye. Denilmiştir ki bu ilâhi beyan içtihadın caiz olduğunu göstermektedir, çünkü Cenâb-ı Hak İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükınedesin diye buyurmaktadır. Allah'ın sana gösterdiğine göre ifadesinde araştırmak ve düşünmekle neticeye varmak anlamı da vardır, çünkü Kur'ân'ın tamamı ile hüküm verecek olsaydı, Allah'ın sana gösterdiğine göre cümlesinin bir anlamı olmazdı, İnsanlar arasında Kitap ile hükınedesin diye demesi gerekirdi. Dolayısıyla bu beyanda tefekkür ve derinliğine düşünme yoluyla Allah'ın gösterdiğine uygun şekilde hükmetmesi gerektiğinin delili vardır. )Fakat Hz. Peygamber'in içtihadı nas gibidir, çünkü Allah Teâlâ hakkı gösterdiğini haber vermektedir, dolayısıyla Allah'ın ona doğrudan başka bir şeyi göstermesi mümkün değildir. Diğer müçtehitlere gelince, onların isabet etme ihtimali olduğu gibi hata etmesi de imkân dâhilindedir, çünkü Şeytan'ın ona hatayı doğru diye gösterebileceği inkâr edilemez, gayet tabii bu da hata olur. Binâenaleyh meselenin gerçek mahiyeti ortaya çıkmadıkça onun doğru olduğunu kabul etmek isabetli değildir. Buna mukabil Resülullah'ın bütün içtihatları doğrudur, zira her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah, ona doğruyu göstermektedir, bu itibarla onun içtihatlarının doğruluğuna şahitlik edilir.
Hainlerden taraf olma! Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Hz. Peygamber (kendisine verilen bilgiye dayanarak) Tüme (b. Ubeyrık) adlı bir hırsızın haklı olduğunu ve doğru söylediğini belirtmeye niyetlenince hainlerden taraf olma meâlindeki âyet inmiştir”. Onlar bunu söylemeselerdi daha uygun ve daha güzel olurdu. Onların söyledikleri şayet olmuşsa, Resülullah bunu, hiyânetin o adamın evinde ortaya çıkmadığı için söylemiştir, çünkü kıssada çalınan malın başkasının evinde bulunduğu zikredilmiştir. Durum böyle ise, ozaman mesele bizim söylediğimiz gibi olmuştur“. “Hainlere taraf olma” meâlindeki yasak fiil ise mutlak bir nehiyden ibarettir, her ne kadar Hz. Peygamber Allah Teâlâ'nın kendisini hatadan koruduğunu biliyorsa da. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda oldugu gibi: “Sakın müşriklerden olma!”!, “Sakın şüpheye düşenlerden olma!”, halbuki onu böyle kimselerden olmaktan korumuşsa da. Aslında korumak (ısmet) şayet bir emir ve yasak sözkonusu ise fayda verir, ama emir ve yasagın bulunmadığı bir yerde ısmetin ve maksada uygun davranışta bulunmanın mânası olmaz.
---
Dipnotlar:
bazı kaynaklarda hırsızın ve çalınan şeylerin ismi değiştirilerek de rivayet edilmiştir (bk. Tirmizi, Tefsîru’l-Kurân, 4; Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 265-266; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Şârih şöyle dedi: “Merhum şeyh (Mâtüridi) şöyle demiştir: Bu âyetin nüzül sebebi dedikleri gibi ise, Hz. Peygamber'in kanaatine göre hiyânetin o kişinin yanında otaya çıkmamasından dolayıdır, çünkü kıssada çalınan malın başkasının evinde bulunduğu belirtilmektedir. Büyük bir ihtimalle Resül-i Ekrem'in gönlünde sözkonusu kişinin inkâr edişinde haklı olduğu kanaati doğmuştur. Bu, gerçek ortaya çıkıncaya kadar Resül-i Kibriyâ'nın konunun dış görünüşüyle yaptığı bir değerlendirmedir. Gerçek ortaya çıkıncaya kadar görünen durum budur. Ama Cenâb-ı Hak, işin gerçeğini vahiy yoluyla ortaya çıkarıncaya kadar beklemediği için Hz. Peygambere itapta bulunmuştur”.
Nisa' 4:106
Allah'tan mağfiret dile. Bu beyan insanların “Allah'tan mağfiret dileriz, Allah'tan mağfiret dileriz” demelerinden ibaret değildir. Cenâb-ı Hak burada sanki şunu söylemektedir: Davranışlarınızın günahlarınıza kefâret olacağı bir hal üzere bulunun! Hz. Hüd'un (s.a.) kavmine söylediği şu söze bakmaz mısın? “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin... yüz çevirmeyin!” Hz. Nüh (s.a.) da kavmine şöyle demişti: “Rabbinizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır”. Peygamberler insanlardan sadece söz olarak “Allah'tan mağfiret dileriz” demelerini istememişler, davranışlarının günahlarına kefâret olacak bir hal üzere olmasını istemişlerdi. Çünkü onlar dilleriyle bin defa “Allah'tan mağfiret dileriz” deseler dahi, bu söz kendilerine hiçbir fayda getirmezdi. Binâenaleyh Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok yarlıgayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir meâlindeki âyetin de böyle anlaşılması gerekir. İstiğfarın aslı iki şeydir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın “Eğer onlar yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır” buyruğunda olduğu gibi cezayı gerektiren davranışlara son vermektir. Belirtilen âyet de buna göre anlaşılmalıdır. İkincisi de Allah Teâlâ'nın affetmesi ve cezalandırmaktan vazgeçmesi suretiyle hatalarının örtülmesini talep etmektir.
Nisa' 4:107
Kendilerine hiyânet edenleri savunma. Bu, emir ve nehyin bulunmadıgı yerde korumanın (ısmet) fayda vermeyeceğiyle ilgili olarak yukarıda söylediğimiz şeylerle aynıdır. Kendilerine hiyânet edenler, anlamındaki ifadeye gelince, aslında hiçbir kimse kendisine hiyânet etmek kastıyla iş yapmaz, [ ] ne var ki hiyânetin zararı neticede kendilerine döndüğünde, sanki kendilerine hiyânet etmiş olurlar; tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar”. Normalde kimse kendini aldatmak kastıyla hareket etmez, ama aldatmanın akıbeti kendilerine döndüğünde, sanki kendilerini aldatmış olurlar. İşte yukarıdaki âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
x dursa?
Oya Def GAZİ O giis YI LI yayini
Nisa' 4:108
İnsanlardan gizlerler de yanlarında olan Allah'tan gizleyemezler. Bu ilâhi kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir. İnsanlardan gizlerler, yani yaptıklarını insanların öğrenmesinden utanırlar ama hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını bildikleri Allah'tan hayâ etmezler. (İkincisi,) insanlardan gizlerler, yani sırlarını insanlardan saklarlar anlamına da gelebilir. Nitekim Hafsa nin mushafında şöyle rivayet edilmiştir: “Ve lâ yestetirüne minellah” “Allahtan gizlenemezler” Fakat Allah, onların gizlediklerini insanlara muttali kılar. Allah onların yanındadır, yani O'ndan hiçbir şey gizlenemez. İnsanlardan gizlerler de yanlarında olan Allah'tan gizleyemezler meâlindeki ilâhi kelâm iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, onlar yaptıklarını insanlardan gizleyebiliyorsa da Allah'tan gizlemeye güçlerinin yetmeyeceğini belirtmektedir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın bütün yaptıklarına muttali olmasını önemsemediklerini ve davranışlarında Allah'ın murakabesini düşünmediklerini, ama onları yaratıklardan gizlemek için gayret gösterdiklerini ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Razı olmadığı sözü geceden kurup düzdüklerinde. İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Öylesi kötü davranıştan ve yahudiye hırsızlık iftirasında bulunur”. Şöyle de söylenmiştir: (1“Yubeyyitüne”, yani sözü aralarında ve şöyle diyorlar: Bunu Peygamber'e götürelim ve ona şöyle şöyle oldu, diyelim. Bunu da hiyânet ve suçlamayı kendi adamlarından uzaklaştırmak için yapıyorlardı. O da kıssada anlatıldığına göre, Tüme (b. Ubeyrık) idi. Tüme bir adamın zırhını çalmış ve onu bir yahudinin evine atmıştı; onu yahudinin evinde gizlediği de söylenmiştir. Sonra kendisinden zırh istenince de, çalmadığına dair Allah adına yemin etmişti. Âyette geçen “tebyit” kavramının “geceleyin düzenlemek” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunu biz, “İçlerinden bir grup, içinden, senin söylediğinin tersini kuruyor” meâlindeki âyette açıklamıştık.
Allah onların bütün yapıp ettiklerini kuşatmaktadır. Bu, bir tehdit ifadesidir. Yani Allah Teâlâ onların yaptıklarından gafil değildir, bütün yaptıklarını bilmektedir, tıpkı şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma!” Ama Allah bu bilgiyi belli bir gün için saklamaktadır, o gün Allah onların yaptıkları her şeyi bildiğini ve kendilerini imtihan ettiğini onlara gösterecektir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
da bugul çiz İSE Jai G OIS AS a "I ila çiz
Nisa' 4:109
109. “Haydi siz dünya hayatında onlara taraf P: savundunuz; ama kıyâmet günü Allaha karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olaHaydi siz onlara taraf çıkıp savundunuz. Yani ey onlara taraf çıkıp savunan sizler! Onları ancak dünya hayatında savunabilirsiniz. Burada kastedilen kişilerin Tüme'nin taraftarları olduğu söylenmiştir. Yani ey dünyada onları savunan insanlar, Kıyâmet günü Allah'a karşı onları kim savunacak? Yani kıyâmet günü onu savunacak kimse yoktur. Yahut onlara kim vekil olacak ve kıyâmet günü onu savunacak? Buradaki “vekil” kelimesinin kefil anlamına geldiği söylenmiştir, bu da onu savunmak anlamına gelir; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar, Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler””; ( yani âyetleri bâtıl ile karıştırıp reddetmek suretiyle “vekil” kelimesinin “rakib” mânasına geldiği söylendiği gibi kefil anlamına geldiği de belirtilmiştir. Aslında vekil, kendisine verilen şeyleri korumakla görevli olan, ihtiyaçları karşılayan ve zararlı şeyleri ortadan kaldıran kişi için kullanılır.
İYİ e e ALLI İLA ALA Obi 2 je J,
Nisa' 4:110
Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmederse. Bu ilâhi beyanda yer alan kötülük ve zulüm aynı şeydir. Yani kötülük yapan kendisine zulmetmiş, kendine zulmeden de kötülük yapmış olur. Bunun, İbn Abbâs'ın (r.a.) söylediği gibi, insanlara kötülük yapan veya Allah'a karşı görevlerinde kendine zulmeden anlamına gelmesi de muhtemeldir. Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, yani Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmederse meâliyle başlayan âyet, Kur'ânda insanı en çok ümitlendiren âyettir. Onun şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Yüce Allah'ın Kitab'ında dört âyet vardır ki, onlar bana kızıl ve siyah develere sahip olmaktan daha sevimli gelir: “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir”?! meâlindeki âyet; “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar””; “Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah'ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı””? meâlindeki âyet ve bir de Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmederse meâlindeki âyet”. Alkame ve Esved, Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) şöyle dediğini de rivayet Bu rivayeti Hennâd tahric etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 559-560).
ederler: Allah'ın Kitab'ında iki âyet vardır ki günah işleyen bir kul bu âyetleri okur ve sonra Allah'tan mağfiret dilerse mutlaka bağışlanır: “Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler”: meâlindeki âyet ile Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse meâlindeki âyet”.
Nisa' 4:111
Kim bir günah işlerse onu ancak kendi aleyhine işlemiş olur. Çünkü onun neticesi kendisine dönecektir, dolayısıyla kötülüğü sanki kendi aleyhine yapmış olmaktadır.
Nisa' 4:112
Kim de bir hata veya günah işlerse. Bunların ikisinin de aynı şey olması muhtemeldir: Hata günahtır, günah da hatadır. Kim de bir hata yaparsa cümlesi ile Tüme b. Ubeyrık'ın zırhı çalması, veya günah işlerse anlamındaki cümle ile de “çalmadım” diye yalan yemin etmesi veya falan Yahudi çaldı diye iftira atması kastedilmiştir de denilmiştir. Sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa meâlindeki ilâhi kelâm hakkında şöyle denilmiştir: Adamın evinde arama yapılınca zırhı bir Yahudinin evine atmış, sonra da çalmadığına dair haksız yere ve yalan yemin etmişti. Şüphesiz ağır bir iftira suçunu ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur, çünkü suçsuz bir insana yalan isnat etmiştir. Bühtan, bir insanın başka biri hakkında, yapmadığı bir şeyi yaptı diye iftira etmesidir. Yaptığı yalan yemin ile de Apaçık bir günahı yüklenmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
Kim de bir hata veya günah işlerse. Bu ikisinden her biri diğerinin anlamına gelebilir, biraz önce anlatılanları tekit için tekrar ifadesi kullanılmıştır. Bu ikisinin ayrı şeyler olması da muhtemeldir; insanlara karşı kötülük ve hata yapması veya Allaha karşı günah işlemek suretiyle kendine zulmetmesi mânasınadır.
Bakal Öl eğin Ç Eeee eya
Nisa' 4:113
Allah'ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı onlardan bir güruh seni yanıltmaya yeltenmişti. Tefsir âlimlerinin çoğu şöyle demiştir: Bu âyet daha önce zikredildiği üzere komşusunun zırhını çalan Tüme (b. Ubeyrık) hakkında nâzil olmuştur. [§]Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, Tüme'nin kabilesi seni yanıltmaya niyetlenmişti, yani seni yanıltacaklardı. Buradaki “yudıllüke” kelimesi seni dinde saptırırlar (idlâl) demek değildir, şayet onların dedikleri gerçekleşseydi “hükümde sana hata yaptıracaklardı” demektir. Seni yanıltacaklardı, yani hırsızlık konusunda sana bilmeden hüküm verdireceklerdi mânasına da gelebilir. Hz. Peygamber, zırhı kimin çaldığını bilmediği için hırsızlık konusunda bilgisiz olabilirdi, çünkü Tüme'nin çaldığını bilmiyordu. Bu sebeple onun çalmadığına hükmedebilirdi. Zaten Resülullah (s.a.) ancak vahiy yoluyla gerçek bilgi sahibi oluyordu. Daha sonra vahiy gelip hırsızlığı onun yaptığını kendisine bildirmişti. Bu âyetin bütün kâfirler hakkında gelmiş olması da muhtemeldir, çünkü kâfirlerle münâfıklar, Allah Resülü'nü doğru yoldan saptırmayı ve hata yaptırmayı arzu ediyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Ehl-i Kitap'tan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, Sırf içlerindeki haset duygusundan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek istediler”79. Şimdi, Allah'ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, meâlindeki ilâhi beyan (iki mânaya hamledilebilir. Birincisi,) nübüvvet sayesinde seni korumuştur, aksi takdirde seni hidâyet yolundan saptırırlardı. Bu, şu âyet-i kerime konumundadır: “Seni -korumak suretiyle- yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse biraz da olsa onlara kayacaktın!” buyurmaktadır.
İkincisi, Allah'ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, şöyle ki Allah o konuda doğru olan hükmü sana bildirmiş, onu vahiy yoluyla göstermiş ve -söyledikleri sabit ise- o hainin sözünü tasdik etmekten seni korumuştu. Aksi takdirde onlar seni yanıltmaya ve bilmeden hüküm verdirmeye azmettirdi. Şunu da belirtmek gerekir ki bu âyet, Mütezile'nin iddiasını bozmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Resülullah'ı hatalardan korunmak suretiyle kendisine lütufta bulunmuştur. ( Onlarsa şöyle devam etmektedir: Allah Teâlâ'nın onu koruması gerekirdi, Resül-i Ekrem buna önceden beri layıktı. Şayet onu koruması Allah için gerekli olsaydı kendisine lütufta bulunmasının bir anlamı kalmazdı. Çünkü onların iddiasına göre Allah yapmak zorunda olduğu şeyi yapmış olacaktı. Yapması gereken bir şeyi yapan biri için lütufta bulunduğu söylenmez. Dolayısıyla bu âyet, onların iddiasını reddetmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah'ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı onlardan bir güruh seni yanıltmaya yeltenmişti meâlindeki âyet iki mânaya daha yorumlanabilir. Birincisi, onların yeltendikleri şeyleri gerçekleştirmeye engel olmasıdır. İkincisi, onlar taleplerini açıkladıktan sonra isteklerini elde etmek için yaptıkları iftira ile Hz. Peygamber'i yanıltmalarından korumasıdır.
Seni yaniltacaklardi meâlindeki beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, meseleyi karıştırarak ve yalan dolanla bulandırarak işin iç yüzünü bilmeden hüküm vermeni sağlayacaklardı, demektir. Bu ifade özellikle âyetin nüzül sebebi olan kıssaya yöneliktir. İkincisi, yanıltmaktan maksat doğru yoldan uzaklaştırmak ve bir takım kurnazlıklarla haktan saptırmaktır. Allah'ın düşmanları Hz. Peygambere ve bütün hayır ehline karşı bu türlü şeyleri sürekli olarak yapagelmişlerdir. Cenâb-ı Hak, iki yolla onları bundan vazgeçirmektedir. Bu iki yoldan her biri de yine ikiye ayrılır: Birincisi, vahyin nüzülüne sebep teşkil eden vâkıalarla, (ikincisi de) âyetlerle. Ayrıca Allah'ın düşmanları vazgeçirmesi bazan savaşla ve zahiri sebeplerle, bazan da müslümanları lütfu ve korumasıyla olur. Allah Teâlâ bunu kendi lütfu ve rahmeti olarak vasıflandırmıştır, bunun da sebebi, zatına yönelik bir lütuf olduğunun bilinmesidir, zira hakları vermek fazilet olarak görülmez.
Onlar ancak kendilerini saptırırlar. Hiçbir kimse kendisini saptırmayı düşünmez, ama saptırmanın sonucu kendisine dönüyorsa, bu kendisini saptırması anlamına gelir. Sana hiçbir zarar veremezler. “Allah seni insanlardan koruyacaktır” meâlindeki âyette de ifade buyurduğu üzere Cenâb-ı Hak, insanların zararlarından kendisini koruyacağına dair Resülüne güvence vermektedir.
(SJAllah sana kitabı ve hikmeti indirmiştir. Bu hususu çeşitli yerlerde açıklamıştık”. Bilmediğini sana öğretmiştir, helâl, haram, bütün hükümleri ve diğer hususları. Şu ilâhi beyanda zikredildiği gibi: “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun”?; o, gerçekten böyle idi. Sana Allah'ın lütfu gerçekten büyük olmuştur. Yani sana hükümleri öğretmesi, insanların zararlarından nübüvvet ve risâletle koruması ve düşmanların zararlarını senden bertaraf yoluyla. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
8 oo Meselâbk. el-Bakara, 2/269.
Nisa' 4:114
Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Buradaki “en-necvâ” kelimesinin anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Necvâ'nın topluluk anlamına geldiği söylenmiştir. Âyet-i kerimede Allah Teâlâ “kendi aralarında fısıldaşırken”® buyurmaktadır. Bu fısıldaşanlarla erkekler kastedilmektedir. Bu kelimenin sırlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle demektedir: “Gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüsü Allah olmasın”". Sonra Yüce Allah bir istisnâ getirmekte ve şöyle buyurmaktadır: Ancak bir sadaka verilmesini yahut bir iyilik yapılmasını isteyenler müstesnâdır. Şayet “necvâ” kelimesinin tevili özellikle necvâ fiili ise Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Sadaka vermeyi, iyilik yapmayı, yahut insanların arasını düzeltmeyi emretmek müstesnâ, onların fısıldaşmalarının bir çoğunda hayır yoktur. Şayet “necvâ” kelimesi kavim anlamında tevil edilirse -en doğrusunu Allah bilir ya- O, sanki şöyle demiş olur: Onların birçogunda hayır yoktur, ancak bir sadaka verilmesini, yahut bir iyilik yapılmasını, veya insanların arasının düzeltilmesini isteyenler müstesnâdır. Bu, sanki en uygun yorum gibidir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede, istisnânın insanların çoğu hakkında yapılmasının mânası âyette sözü edilen topluluğa hitap edilmesine yöneliktir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Onların pek çoğunda hayır yoktur, ancak belirtilen şeylere uygun halde olurlarsa hayırda olurlar. Muhtemeldir ki onların bazılarının gizli konuşmaları hayra yöneliktir, fakat bu, azınlık bir gruptur. Burada istisnânın “sünyâ” fiilinden olmasının sebebi, münâfıklar ve kâfirler tarafından yapılmış olsa bile, yapılan işin bazan hayır olabilmesidir. Ancak [ ]Cenàb-i Hak, kendi rızası için yapılmayan bir fiili kabul etmeyeceğini açıklamıştır, bu da onların iman etmeleriyle mümkün olur. En doğrusunu Allah bilir.
Şe ELİNİZE a İŞL gl
---
Dipnotlar:
8 “Biz onların seni dinlerken neye kulak verdiklerini, kendi aralarında fısıldaşırken de o zâlimlerin, “Siz, sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dediklerini çok iyi biliyoruz” “Farkında değil misin, Allah göklerde olanı da yerde olanı bilmektedir! Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın; beş kişi yoktur ki altıncıları O olmasın. Bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka Allah onların yanındadır; nihayet kıyâmet günü onlara yapıp ettiklerini bildirecektir. Çünkü Allah her şeyi bilmektedir”.
Nisa' 4:115
Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra Resülullah'a karşı çıkan ve müminlerin yolundan başkasını izleyen kimse. Denilmiştir ki Resülullah sallallahu aleyhi ve selleme hiyâneti belli olduktan sonra Medinede kalmaktan utanan kişi (Tüme b. Ubeyrık) irtidat etmiş ve kâfir olarak Mekke'ye dönmüştü. İşte Resülullah'a karşı çıkan meâliyle başlayan âyet-i kerime bunun üzerine gelmişti. Cenâb-ı Hak onun, Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra müminlerin yolundan başkasına uyarak Resüle muhalefet ettiğini söylemektedir. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre şöyle demiştir: İşin doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra, yani kâfir olarak bulunduktan sonra İslâm'ın doğruluğu kendisine açıkça belli oldu ve müslümanlığı benimsedi. İbn Abbâs sözüne şöyle devam etti: Tüme'nin durumu ortaya çıkıp zırhı onun çaldığı anlaşılınca, Cenâb-ı Hak “Hırsızlık yapan kadın ve erkeğin ellerini kesin!” meâlindeki âyeti göndermişti. Bunun üzerine ona: Ey Tüme, Resülullah senin elini kesecek, denilmiş, o da korkarak Mekke'ye kaçmış”. Müminlerin yolundan başkasına uyan, müminlerin dininden başkasına uyan demektir. İbn Mesüd (r.a.), mushafında “ve yeslük ğayre sebili'lmu'minin”, yani müminlerin gittiği yoldan başka yola giden, ifadesi vardır.
(JOnu saptığı yönde bırakırız. Yani onu, üstlendiği Şeytan'ın dostluguyla baş başa bırakırız. Şöyle de denilmiştir: Onu, müminlerin dini dışında seçtiği dinle başbaşa bırakırız. Ve onu cehenneme atarız. Yani onu âhirette cehenneme koyarız. O kimseyi saptığı yönde bırakırız, yani âhirette onu dünyada iken saptığı yönde bırakırız diye de mâna verilmiştir. Orası varılacak ne kötü bir yerdir! Vardığı yer ne kadar kötüdür! Onu saptığı yönde bırakırız. O, şeytana uymuştu, Allah Teâlâ da şeytanı ona dost yaptı. Nitekim Cenâb-ı Hak “Kim şeytanı dost edinirse” buyurmaktadır. Onu saptığı yerde bırakırız lafzı, seçtiği yolda onu yardımsız bırakırız, saptığı yoldan dolayı onu cezalandırırız, girdiği yoldan dolayı onun için âhirette zulüm, bâtıl ve helâk edici şeyler yaratırız”. En doğrusunu Allah bilir.
Nisa' 4:116
116. “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan bağ kasını dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır.
[Günahların Bağışlanması]
Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Bu âyette, kişinin her günah sebebiyle -Havâric'in iddia ettiği gibi- müşrik olmayacağının delili bulunmaktadır, çünkü Kur'ân-ı Kerim, günahları taksime tâbi tutmuştur. Bu arada bazı günahların affedilmesinin, ifadede gizli olarak bulunan tövbe sayesinde oluştuğunu ileri sürmek de mümkün değildir, çünkü şirk de tövbe ile affedilir. Şu halde Hâriciler'in görüşü kökten yanlıştır. Âyet aynı zamanda büyük günah işleyen birinin tövbe etmedikçe bağışlanması mümkün değildir diyenlerin iddialarının da asılsız olduğunu göstermektedir, çünkü Allah Teâlâ, kendi zatına, günahları bağışlama iradesini nispet etmiştir. Bizim bu söylediklerimizde, aynı zamanda, Allah'ın sözleri ve fiillerinden hikmetsizliğin ortadan kaldırılması sözkonusudur. Bizim bu söylediklerimiz (Havâric ve Mütezileden oluşan) iki grubu da bağlayıcı mahiyettedir. Şimdi, küçük günah işleyeni bile küfre nispet eden Havâric'in görüşünü reddeden husus şudur: Peygamberler ile veliler bile küçük günah işlemişlerdir. Sahibini küfre sevkeden bir günah nübüvvet ve velâyeti düşürür. Şu halde peygamberlere imanı bu nitelikte olan kişinin kendisi, onlara inanmaktadır. Bu konuda Mütezile'nin iddialarına gelince, [ ] Cenâb-ı Hak, peygamberleri yalvararak ve ürpererek, korkarak ve ümit ederek ve işledikleri zellelerden dolayı ağlayarak kendisine dua etmekle, duaları kabul edilinceye kadar da tazarru ve niyazda bulunmakla nitelemektedir. Şayet onların işledikleri günahlarda hikmet açısından azap ihtimali bulunmasaydı, bu yaptıkları dua ve niyazlarla haddi aşmış, Allah'ı da zulmeden ve kendisinden korunulması gereken biri olarak nitelemiş olurlardı. Bu ise zellelerden daha büyük bir günahtır. Bu, küçük günah işleyenlerin bağışlanacağı, dolayısıyla cezalandırmanın hikmet dışında kalacağına dair Mütezile'nin iddiasına da, aynı günah sebebiyle o kişiden iman niteliğinin yok olacağı şeklindeki Hâriciler'in iddiasına da aykırıdır. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Bu ilâhi beyanın inançta şirk mânasına gelmesi muhtemeldir; bu, kişinin rab ve ilâh olma konusunda Allah’a başka birini ortak kabul etmesidir. İkincisi de ibadette O'na başka birini ortak kılmasıdır. Bunların hepsi yüce Allah'a şerik koşma anlamına gelir. Zira bir insanın, rab ve ilâh olarak Allah'a başka birini ortak kılmasıyla, ibadetinde O'na birini ortak bilmesi arasında fark yoktur. Yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu bilmez misin! Önce “Sizin ilâhınız sadece bir ilâhtır”; âyetin sonunda da şöyle demiştir: “Kimse Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın!” Cenâb-ı Hak burada, ulühiyyette ve rubübiyyete ortak koşmakla, ibadette ortak koşmayı birleştirmiş ve her ikisini de Allah'a şirk koşmak olarak saymıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
39 [ ]Ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Bu ilâhi beyanın Mütezile'nin iddia ettiği mânaya gelmesi muhtemel değildir. Onlara göre Cenâb-ı Hak mağfireti, dilediği günahlar hakkında vâdetmiş, sonra da “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız küçük günahlarınızı örteriz”” meâlindeki âyetle bunu küçük günahlar olarak açıklamış ve böylece büyük günahlar hakkındaki tehdit devam etmiştir. Aslında günah konusunda, âyetteki bağışlama vâdi devam etmektedir, şöyle de denilmiştir: Dilediği kimseler için ifadesi günahları bağışlanan kişilerden kinâyedir, affedilen günahlardan ve suçlardan değil. Şahıslardan kinâye olan âyeti, günahlara tahsis etmek doğru değildir. Zira Cenâb-ı Hak “mâ şâe” yani dilediği şeyi dememiş, “li-men yeşâu” dilediği kişiyi demiştir, bu da şahıslardan kinâyedir. Tehdit ifade eden âyetler ise kimler için gelmişse, onlar hakkında hakikat mânasına gelir. Sözü edilen şeyle ilgili gelenin, bu konuya hamledilmemesi daha uygundur. Cenâb-ı Hak “li-men yeşâu” yani dilediği kimseler için dedikten sonra, bu onlardaki küçük günahların hikmet gereği bağışlandığını, vâd olmadığını, âyetin de tanımlama anlamına geldiğini gösterir”. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Müellifmerhumaynıkonuda Kitâbu't-Tevhid'te şöyle demektedir: “Bu konuda Mütezile'nin iddialarına gelince, durum şöyledir: Cenâb-ı Hak, peygamberleri yalvararak ve ürpererek, korkarak ve ümit ederek ve işledikleri zellelerden dolayı ağlayarak kendisine dua etmekle, duaları kabul edilinceye ve istediklerini kendilerine verinceye kadar da tazarru ve niyazda bulunmakla nitelemektedir. Eğer peygamberlerin işledikleri günahlarda hikmet açısından azap ihtimali bulunmasaydı veya onlar azap korkusu taşımasalardı, bu dua ve niyazlarında haddi aşmış, Allah'ı da zulmetmek ve tecavüz etmekle nitelemiş olurlardı. Bu ise zellelerden daha büyük bir günahtır. Bu, küçük günah işleyenlerin bağışlanacağı, dolayısıyla cezalandırmanın hikmet dışında kalacağına dair Mütezile'nin iddiasını ve aynı günah sebebiyle o kişiden iman niteliğinin yok olacağı şeklindeki Hâriciler'in iddiasını reddetmektedir. Bütün güç ve kuvvet Allaha aittir” “De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh oldugu vahyolunuyor. Artık her kim rabbine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete yararlı iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (el- Kehf, 18/110). — Semerkandi şöyle der: “Bu âyet, Mütezile'ye karşı bizim delilimizdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, şirk dışında kalan günahları hiçbir ayırım yapmaksızın dilediği kişilerden bağışlayacağını vâdetmektedir. Âyetin bu mutlak ifadesiyle amel etmek gerekir. Mütezile şöyle der: Evet, bu âyette dilediği kişiler için mağfiret vâdi vardır, ama bağışlamayı dilediği kişileri açıklamamaktadır. Sonra 'Kim Allaha ve peygamberine itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı ateşe atar” meâlindeki âyette ve diğer âyetlerde büyük günah işleyenler hakkındaki tehdidini açıklamaktadır. Bu, yüce Allah'ın bağışlayacağını dilediği kişiler arasında büyük günah işleyenlerin dâhil olmadığını gösterir. Buna sadece küçük günah işleyenler girer. Cenâb-ı Hakk'ın bağışlama iradesini ‘Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz' meâlindeki âyetten de öğreniyoruz. Fakat biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hakk'ın 'dilediği kimseler için’ ifadesi, Allah'tan gelen bağışlama vâdidir. Onlardaki küçük günahlar hikmet gereği bağışlanmıştır. Onların bağışlandığı akıl yoluyla da bilinir. Allah'ın iradesine ancak caiz olan ile yok olan girer, küçük günahların ise bu âyetin kapsamına girmesi caiz olmaz. Şirk ise, âyetin kastı dışında kalan bir şeydir. Bu durumda geriye sadece büyük günahlar kalmıştır. Eğer bunlar âyetin hükmüne dâhil olmasaydı, bu insanı Cenâb-ı Hakk'ın verdiği haberlerde muhalefete götürürdü. Bu ise caiz değildir” (bk. Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât,
Nisa' 4:117
Onlar Allah'ı bırakıp ancak birtakım dişi putlardan medet umuyorlar. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dişi putlar (diye tercüme ettiğimiz) “inâs” kelimesi, ruhu bulunmayan ölüler anlamına gelir. İbn Abböâs'ın da böyle dediği nakledilmiştir”. Yine denilmiştir: Cenâb-ı Hakk'ın “Bir takım dişi putlar” anlamındaki beyanı meleklerden ibarettir. [ ] Çünkü Câhiliye Arapları, meleklerin Allah'ın gökteki kızları olduğunu iddia ediyor ve onlara tapıyorlardı. Onlar kendi anlayışlarına göre dişi putlara ibadet ediyorlardı. “İnâs” kelimesinin put anlamındaki kelimesinden geldiği de söylenmiştir. Hz. Âişe'nin “in yed'üne min dünihi illâ evsânen” diye okuduğu rivayet edilmiştir”. Bu kelime de put anlamına gelir. Putları kadın suretinde tasvir ettikleri, onu süsledikleri, gerdanlıklar taktıkları ve kadınlar gibi donattıkları, sonra da onlara bu şekilde taptıkları, asli şekilleriyle tapmadıkları için “inâs” diye isimlendirilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Onların tapmış oldukları Lât, Menât ve Uzzâ putlarının adları dişi isimler olduğu için inâs diye isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar başkasından değil, isyankâr şeytandan dilekte bulunuyorlar. Cenâb-ı Hak burada müşrikler, şeytandan kaçsalar ve onu beğenmeseler de, putlara ibadet etmek suretiyle onların yine de şeytana ibadet etmiş olduklarını haber vermektedir. Çünkü kendilerini putlara tapmaya davet eden odur, bundan dolayı onlar sanki şeytana tapmış olmaktadır. Hz. İbrâhim'in (s.a.) “Babacığım! Şeytana kulluk etme!” dediğini görmez misin? O, “şeytana kulluk etme” diyerek putlara tapmayı şeytana tapmak olarak görmüştür. Bu da şunu gösteriyor ki onların putlara tapmaları, şeytana tapmaları anlamına gelir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İsyankâr anlamına gelen “meriden” lafzına İbn Abbâs, haddini aşan mânası vermiştir. Í
---
Dipnotlar:
Bu iki rivayet için bk. Taberi, Câmı'u'-beyân, V, 279; Süyüti, ed-Dürru'l-mensúr, Il, 687. Bu âyetteki “inâs” kelimesinin mânaları için ayrıca bk. İbn Manzür, Lisânu'l-Arab, “ i“ md. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 280; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 687.
Nisa' 4:118
118. “Allah şeytanı lânetlemiştir, o da 'Kullarından belli bir pay alacağım’ demiştir.” Allah şeytanı lânetlemiştir. Lânet, Allah'ın rahmetinden uzaklaşmak demektir. Şeytan mel'ün diye isimlendirilmiştir, çünkü Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmış ve kovulmuştur. O da “Kullarından belli bir pay alacağım’ demiştir. Şeytan -Allah lânet etsin- her ne kadar “... kullarından... alacağım” diye kesin ifade kullanmışsa da aslında o, bir zandan ibarettir. Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette “Gerçek şu ki İblis onlar hakkındaki tahminini doğrulamıştı”” buyurduğuna bakmaz mısın? Bu, İblis'in o sözü zanna dayanarak söylediğinin delilidir; ne var ki burada kesin ve gerçekleşmiş şeklinde bir ifade kullanmıştır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
[ ]Belli bir pay. Yani açıklanmış, bilinen bir pay. Buradaki belli pay biraz sonra zikredilecek olan ve “Onları mutlaka saptıracağım””. meâlindeki ifadeye bağlı olarak (/â2 açıklanmış demektir, yani kimin itaat edeceği, kimin etmeyeceği.
at adiga paige
Nisa' 4:119
119. “Onları mutlaka saptıracağım, dalah boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler”, demiştir. Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur.”
Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım. Denilmiştir ki bu, lânetlenmiş Şeytan'ın neler yapacağı konusunda Cenâb-ı Hak tarafından kullarına verilen bir haberdir, amacı da ondan sakınmalarıdır. Onları mutlaka saptıracağım; bu, gerçekten dalâlete düşürmek anlamında değildir, çünkü Şeytan'ın kimseyi dalâlete düşürmeye gücü yetmez. Ama o, insanı dalâlete çağırır, sapıklığa giden yolu ona güzel, hidâyet yolunu da karmaşık gösterir. İşte dalâlet lafzının şeytana izâfe edilmesinin mânası budur. Yoksa şeytanın hiç kimseyi gerçek anlamda saptırmaya gücü yetmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: “Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti”. Şunu da belirtmek gerekir ki insanlar, Şeytan'ın çağrısı ve yolunu güzel göstermesiyle dalâlete düştüklerinde İblis onları kuruntulara kaptırır ve insanlar da çeşitli kuruntulara kapılırlar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!”!% buyurmaktadır. Yine “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek dediler. Bu onların kuruntusudur”!% ve benzeri kuruntular. Allah'ın lâneti üzerine olsun, bu, Şeytan'ın verdiği kuruntulardandır. Onları mutlaka saptıracağım, meâlindeki ifadeye İbn Abbâs (r.a.) dinden saptıracağım diye mâna vermiş, Onları boş kuruntulara kaptıracağım ifadesine de Câhiliyye inancına güvenmeleri için bu inançta hayır bulacaklarını telkin edeceğim". İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında ise şöyle bir açıklama vardır: “Onlara vâdedeceğim, kuruntular vereceğim, hayvanları haram edeceğim, (İkendilerine emredeceğim de senin yarattıklarının şeklini değiştirecekler, onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Hayvanların kulaklarını yaracaklar, onları putlara kurban edecekler, yani kendilerinin tapındıkları putlara.
Onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler. Müfessirlerin söyledikleri dışında bu âyetin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah Teâlâ kendilerine tevhid inancını emretmek, onların Allah'tan başkasına kulluk etmemeleri ve kulluğu sadece Allah'a tahsis etmeleri için bu varlıkları yaratmıştır. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum”. Halbuki İblis, onları Allah'tan başkasına kulluk etmeye çağırmaktadır. O, Cenâb-ı Hakk'ın “Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur” meâlindeki âyet hakkında söylenen şeydir. Buradaki “doğru din” terkibi, “Allah'ın dini” diye açıklanmıştır. Buna göre Allah'ın yarattığını değiştirecekler anlamındaki cümle şu mânaya gelir: Allah'ın kendilerini yaratacağı amaçtan saptıracaklar. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Cenâb-ı Hak hayvanları insanların faydalanmaları için yaratmış ve onların emrine vermiştir. İnsanlar ise onları kendilerine haram kılmışlar, “Bahire, sâibe, vasile ve hâm” gibi isimlerle putlara tahsis etmişlerdi, böylece Allah'ın insanlar için yaratmış olduğu faydaları kendilerine yasak etmişlerdi. İşte bu, Allah'ın kendileri için yarattığı şeyleri değiştirmekti. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirciler ise bu söylediklerimizden farklı şeyler söylemiştir. Bazıları Allah'ın yarattığını değiştirecekler anlamındaki ifadeye “onlar burmak, iğdiş etmek” mânasını vermişlerdir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür'©, Başkaları maksat Allah'ın dinidir, demiştir. [§]İbn Abbâs'ın (r.a.) da aynı şeyi söylediği nakledilmiştir”. Şöyle de söylenmiştir: Maksat vâşire'©, nâmisa'”, mütefellice", vâsıle'!! ve vásime!!2 gibi yasaklardır. Allah'ın yarattıklarını değiştirmek 105 “Allah bahire, sâibe, vasile ve hâm (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Fakat inkârcılar kendi uydurdukları yalanları Allah'a yakıştırmaya çalışıyorlar; onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar”. bk.İbn Manzür, Lisânu'l- Arab, J os —— md.
107 o Taberi, Câmi'u'-beyân, V, 283; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 690. el-Veşru ve el-Eşru aynı köktendir. Cevheri şöyle der: Veşr, kadının dişlerini konusunda maksadın, o gün insanların söyledikleri burup iğdiş etmek, müsle yapmak', dişleri inceltmek ve yüzdeki kılları yolmak gibi şeylerden İbn Abböâs'ın aklına gelenlerin olma ihtimali yoktur. Zira o, bunu ancak öldükten sonra dirilme gününe kadar erteleme talebi üzerine söylemişti. Bunun helâl olmadığına veya bu gibi şeylerin yasaklandığına dair bir bilgiye sahip olmasının ihtimali yoktur. Çünkü şeriatin, bazan buna benzer şeyler irad etmesi mümkündür. Bundan dolayı yukarıda söylenenler uzak ihtimallerdir. En doğrusunu Allah bilir.
(Sİ Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse. Yani Şeytan'a itaat eden, onun çağrısına uyan ve Allaha değil ona kul olan kimse dünyada ve âhirette, elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur. Böylelerinin dünyadaki zararı putlara adadıkları şeylere ait faydaların onlardan uzaklaşması, âhiretteki zararı da Allah'ın cezasına uğramalarıdır.
---
Dipnotlar:
“Allahın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: “Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce, beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim: Doğrusu zâlimler için elem verici bir azap vardır” (İbrâhim, 14/22). 102 Şârih şöyle demiştir: “Yani onları dinden saptıracağım ve iman etmeleri için onlara, bu dinde mutlaka hayra ulaşmaları gerektiğini temenni ettireceğim, onlar da bunu kabul edecekler. ‘Onlara boş kuruntular vereceğim” yani onlara cennet yoktur, cehennem yoktur, öldükten sonra dirilmek yoktur diyeceğim” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 193b). “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim”. keskinleştirmesi ve inceltmesi demektir. Hadiste “Dişlerini inceltip keskinleştiren kadına ve bu işi yapana Allah lânet etsin!” buyurulmuştur. Bunu yaşlı kadınlar, gençlere benzemek için yaparlardı. Şunu da ilave eder: Sanki o testere ile ağacı inceltmek gibidir (İbn Manzür, 9 Nâmisa, yüzdeki kılları yolan kadındır. 110 ekFelec, öndeki dört diş ile hemen yanlarındaki dişlerin arasını ayırmaktır. Hadiste, “Güzellik için ön dişlerle yan dişlerin arasını ayıranlar lânetlenmiştir” buyurulur. Yani güzelliğine özendirmek için bunu yapan kadınlar lânetlenmiştir (İbn Manzür, Lisânu'l- Arab, Vâsıle, saçına başkasının saçını ulayan kadındır. Hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.) ulama yapan ve yaptıran kadını lânetlemiştir. Ebü Ubeyd şöyle der: Bu ulama saça yapılırdı, kadın saçına başka bir saçı eklerdi. Abdullah b. Mesüd şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) dövme yapan ve yaptıran, yüzündeki kılları yolan ve yolduran, güzellik için dişlerini seyrekleştiren ve Allah'ın yarattığını değiş-
Nisa' 4:120
120. e onlara durmadan vâdeder, boş ümitler verir. Şeytanın onlara söz vermesi aldatmadan başka bir şey değildir.”
Şeytan onlara durmadan vâdediyor. Ya fakir olacakları veya zenginleşecekleri vâdini yapıyor. Boş ümitler veriyor. Bu, daha önce zikrettiğimiz üzere dünyada bütün beşeri arzuların yerine getirileceği hayalidir. Şeytanın onlara söz vermesi aldatmadan başka bir şey değildir. Buradaki “gurür” kelimesi, insanın faydalı gördüğü bir şeyin aksinin ortaya çıkması demektir.
Nisa' 4:121
Âyetin anlamı açıktır. Yalnız buradaki “mahisan” kelimesine bazıları kaçacak yer, bazıları da sığınılacak yer mânasını vermiştir.
Nisa' 4:122
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları, içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. İmanın tasdikten ibaret olduğunun, salih amellerin ise tasdik içinde yer almadığını daha önce kaydetmiştik!'1.
Allah bunu hak bir söz olarak vâdetti. Söz bakımından Allah'tan daha doğru kim olabilir! Bu ilâhi beyanın yorumu -en doğrusunu Allah bilir yaşöyle olabilir: Siz bir takım haberleri ve insanların sözlerini kabul eden kimselerdensiniz; ayrıca söz bakımından Allah'tan daha doğru olan ve vâdini daha çok yerine getiren kimse de yoktur; nasıl olur da, öldükten sonra dirilmenin, cennetin ve cehennemin var olduğuna dair Cenâb-ı Hakk'ın verdiği haberi kabul etmezsiniz de İblis'in cennet ve cehennem yoktur, tekrar dirilmek de yoktur iddiasına sarılırsınız!
Nisa' 4:123
Ne sizin kuruntularınız, ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntuları... Kimbir kötülük yaparsa onun cezasını görür. Allah Teâlâ burada işin aslının kuruntulara dayalı olmayıp aziz ve celil olan Allah'a vardığını haber vermektedir. Bunun da -en doğrusunu Allah bilir ya- ama onun belli bir konumda ve Allah katındaki kaderin içinde bulunması muhtemeldir. Çünkü yahudi ve hıristiyanlar “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız”"5; “Sayılı günler dışında bize asla ateş dokunmayacak”! diyor ve benzeri kuruntularla avunuyorlardı. Müfessirler burada farklı bir görüş olarak şöyle demişlerdir: Onlardan her bir grup, “bizim dinimiz sizinkinden hayırlıdır, biz onlardan daha üstünüz” Bunun üzerine Ne sizin kuruntularınız, ne de Ehl-i Kitab'ın kuruntuları... meâlindeki âyet nâzil olmuştur. Bizce bu gerçek olmaktan uzak bir ihtimaldir”.
Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür. Bu ilâhi beyana dair farklı açıklamalar yapılmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Kim bir kötülük yaparsa, yani şirk koşarsa, onun cezasını görür. Nitekim âyetin devamı bunu göstermektedir: O kendisi için Allah'tan başka bir dost da bir yardımcı da bulamaz. Kendisini koruyacak bir dost ve el uzatacak bir yardımcı bulamamak, kâfirlere özgü bir niteliktir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar da cennete girerler”. Allah Teâlâ burada mümin oldukları halde iyi işler yapanların cennete gireceklerini haber vermektedir. İşte bu âyet-i kerime de Yüce Allah'ın Kim bir kötülük yaparsa, ilâhi kelâmıyla şirki kastettiğine işaret etmektedir. Diğer bazı müfessirler ise şöyle demiştir: Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür, yani kâfirin de müslümanın da işlediği her kötülük. Görmez misin ki bu âyet nâzil olduğunda Hz. Ebü Bekir “Ey Allah'ın Resülü, yaptığımız her şeyin cezasını göreceksek biz nasıl kurtulacağız?” diye sormuş o da şöyle cevap vermiştir: “Allah seni bağışlasın ey Ebü Bekir! Sen hiç üzülmez misin, hiç yorulmaz mısın, hiç hasta olmaz mısın, [S]hiç eziyete maruz kalmaz mısın? İşte bunlar insanların yaptıklarının cezasıdır; mümin yaptıklarının cezasını bununla dünyada, kâfir ise âhirette çeker”. Şayet âyet böyle yorumlanırsa, bu durumda, o, kendisi için Allah'tan başka bir dost da bir yardımcı da bulamaz meâlindeki ilâhi beyan kâfir hakkında olur; yani küfründen dönmeyip kâfir olarak ölen biri kendine ne dost bulabilir ne de yardımcı. Buna mukabil, küfürden dönüp, tövbe eden ve imanla ölen kişi kendisine hem dost bulur, hem de yardımcı, Cenâb-ı Hak böylesine yardım eder. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
---
Dipnotlar:
17 “Çünkü kuruntular, onların iddiasına göre varlığı muhtemel olan şeyler için kullanılır. Ama onlar, “bizim dinimiz sizin dininizden daha hayırlıdır” iddiasında bulunmuyorken buna inanıyor ve bunun sabit bir gerçek olduğunu düşünüyordu. Bu durumda “kuruntu” kavramı bunun için kullanılamaz. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu’t-Te’vilåât,
Nisa' 4:124
[İman ve Salih Amel]
Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yaparsa. Bu ilâhi beyanda salih amellerin imandan farklı şeyler olduğunun delili bulunmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak iyi işler yaparsa buyurmaktadır. Sâlih ameller imanla aynı şey olsaydı, Allah Teâlâ'nın kim mümin olduğu halde iman ederse, demiş olurdu. Söylediğimiz gibi âyet, salih amelin imandan ayrı şey olduğuna işaret etmektedir. Bu âyette ayrıca yapılan salih amellerin imanla yapılması halinde insana fayda vereceğini de göstermektedir, çünkü Yüce Allah âyetteki iman etmiş olarak ifadesi ile amelin fayda vermesi için imanı şart koşmuştur. Buna göre iman olmadan yapılan iyi işlerin fayda vermesi sözkonusu değildir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
(JOnlar zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. Bu ilâhi beyanı daha önce açıklamıştık”.
Nisa' 4:125
[İşini Güzel Yapmak]
İşini güzel yaparak kendini Allah'a veren kimseden, kimin dini daha güzel olabilir! Bu ilâhi kelâmın iki anlama gelmesi ihtimali vardır. Biri şudur: Yaptığı her şeyi dinine uygun olarak yapan ile yapmayan müslümanların hangisi din bakımından daha güzeldir? Elbette bütün yaptıklarını dinine uygun olarak yapan kişi din bakımından hiçbir şey yapmayandan daha güzeldir. Nitekim Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Şayet Ebü Bekir'in imanı bütün ümmetimin imanı ile tartılsaydı onun imanı ağır basardı”"?, Hz. Peygamber ayrıca şöyle demiştir: “O dininde kavi, bedenen zayıftır”. Bilmez misin ki Ebü Bekir irtidat edenlerle tek başına savaşmaya çıkmıştır; bu onun dininin kuvvetli oluşundan ve dini salâbetinden kaynaklanıyordu; yoksa diğerlerinin imanındaki fazlalığı veya eksikliğinden değildi. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, diğer dinlerle mukayese edildiğinde en güzel budur, anlamındadır. Kendini Allah'a veren kimseden kimin dini daha güzel olabilir!; yani kendini Allah'a vermeyen kişinin dinine nispetle. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Kendini Allah'a veren Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Davranışlarının bütün yönlerini Allah'a verip yönelten. Yani yaptığı bütün işleri başkası için değil Allah için yapan. Şöyle de denilmiştir: Kendini Allah'a veren, yani kendini Allah'a adayıp hiç bir kimseyi hiç bir şekilde O'na ortak yapmayan; şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi; “Bir adam var ki bir tek kişiye bağlıdır”; yani kendini ona teslim etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
İşini güzel yaparak. Bu beyanın iki mânaya ihtimali vardır. “Yaptığı şeyi güzel yapar”, yani yaptığı her şeyi, o konudaki bilgisine dayanarak yapar. Ayrıca “ve huve muhsinün” ifadesi “güzel yapmak” güzellik anlamına gelen “ihsân” kelimesinden gelir, bu da yapmakla görevlendirildiği şeyi gerekenin fevkinde yapar; böylesi farz kılınan şeyi yerine getirir, ayrıca onun fazlasını da yapar. İbrâhim'in dinine tâbi olan. Denildi ki millet din anlamına gelir, yine denildi ki Sünnet mânasına gelir; sanki Sünnet anlamına gelmesi daha münasiptir, çünkü bütün peygamberlerin dinleri aynıdır, Hz. İbrâhim'in dini diğer peygamberlerin dininden farklı değildir; sünnetler ile şeriatlara gelince onların farklı olması mümkündür. Bilmez misin ki bazı hadislerde “Resülullah'ın milleti” bazılarında da “Resülullah'ın Sünneti”! tamlaması kullanılmaktadır. Burada Hz. Peygamber “sünnet” kelimesini “millet” lafzının tefsiri olarak kullanmıştır, “millet”, “sünnete daha fazla benzemektedir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede pal! iL tabirini kullanmıştır; çünkü onun sünneti peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın Sünnet'ine uygundu.
40 (SJÂyet-i kerimede geçen “hanif” kelimesine muhlis mânası verilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Hz. İbrâhim hakka meylettiği için hanif diye adlandırılmıştır. Buna dayanılarak ayaklarının baş parmakları birbirine yakın olana “ahnef” denilmiştir’. En doğrusunu Allah bilir.
Ve Allah İbrâhim'i dost edinmiştir. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Cenâb-ı Hak, Hz. İbrâhim'e; “yeryüzünde benim bir dostum var” diye vahyetmişti. Hz. İbrâhim aleyhisselâm; “ey rabbim o kimdir?” diye sorunca, Allah Teâlâ “Niçin, yani neden soruyorsun?” deyince, Hz. İbrâhim “ben de onu seveyim ve sen onu dost edindiğin gibi ben de dost edineyim” karşılığını vermiş veya buna benzer bir şey söylemiş. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, “o sensin ey İbrâhim” buyurmuş", Dost anlamına gelen “hulle” kelimesinin aslı makam, yükseklik ve üstün değer mânasına gelir. Cenâb-ı Hak, Allah İbrâhim'i dost edinmiştir buyurarak katında onun, yaratıkların hiç kimseye vermediği üstün bir makama ve değere sahip olduğunu buyurmuştur, çünkü Allah Teâlâ onu belalarla sınamış, benzerini hiç kimsenin görmediği sıkıntılarla imtihan etmiş ve o da sabretmiştir. Meselâ İbrâhim aleyhisselâm ateşe atılmış, ama sabretmiş ve Allah'tan başka kimseden yardım dilememişti. Çocuğunu kurban etmekle imtihan edilmiş, boğazını kesmek için oğlunu yere yatırmış; karısını ve küçük yavrusunu suyun, ekinin ve bitkilerin bulunmadığı Mekke dağlarında bırakmakla emrolunmuş tereddütsüz yerine getirmiş; yurdundan hicret etmekle de emrolunmuştu ve benzeri birçok şey, onun Allah tarafından dost edinilmesinin bunlardan dolayı olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Şunu da söylemek gerekir ki sözkonusu dostluğun, Allah'ın ona bahşettiği bir şeref olması da mümkündür; çünkü bütün dinlerin mensupları Hz. İbrâhime bağlı olduklarını söylemekte ve onun dinine bağlı olduklarını ileri sürmektedir. Nitekim şu salavat da bunu desteklemektedir: “Allah'ım; Muhammede ve Muhammed'in âline salât eyle, İbrâhim ve İbrâhim'in âline de salât eyle”!”.
Denilmiştir ki Hz. İbrâhim'e, belirttiğim bu iki şeyden (imtihan edilmesi ve Allah'ın lütfu) dolayı ilâhi dostluk tahsis edilmiştir. Şöyle de denilmiştir: İbrâhim aleyhisselâm başkalarına hep verdiği, ama kendisi kimseden bir şey almadığı, misafiri sevdiği ve uzun süre geçse dahi tek başına sofraya oturmadıgı için Cenâb-ı Hak onu dost edinmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Dostluğun aslı biraz önce sözkonusu edildiği gibi şeref ve üstün konumdan kaynaklanır, çünkü birini seven kişi, ona iyilik yapar ve ikramda bulunur, sevmediği kişiye de düşman olur ve ona karşı sert bir tavır takınır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Hz. İbrâhim'i dostlukla niteleyen ve onun “halilullah” olduğunu yaygınlaştıran özellik hakkında farklı görüşleri ileri sürülmüştür. Şöyle denilmiştir: O dünya lezzetlerinin hepsini Allah yolunda dağıtmak için kendini fedâ etmiştir. Çünkü o, misafirlerin ve yolcuların uğrak yerinde misafirhane hazırlamıştı. Tek başına sofraya oturmazdı. Hazırladığı her şeyi misafirlere takdim etmeyi adet haline getirmişti. Nitekim bunu işlerin en önemlisi görmüş, kendi üstün konumuna rağmen misafirlere ikram etmeyi ve onları ağırlamayı görev edinmisti. Meleklerin müjdelemek için kendisine gelmeleri de bunu teyit eder””. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hak, onu çeşitli şeylerle imtihan etmiş, o da bütün bunlara sabır göstermişti. Meselâ ateşe atılmak, oğlunu kurban etmeye teşebbüste bulunmak, iki defa hicret etmek, karısını ve yavrusunu sütün, ekinin ve suyun bulunmadığı bir dağ başında Allah için terk etmek ve benzeri şeyler. Bu ve benzeri şeylerle Allah onu imtihan etmiş ve bu imtihanı kazanmakla kendisini övmüştür, şu ilâhi beyanlarda görüldüğü üzere; “Ahde vefa örneği İbrâhim”; “Vaktiyle rabbi İbrâhim'i bazı sözlerle sınamış, İbrâhim de onları eksiksiz yerine getirmişti””". İbrâhim aleyhisselâm aynı zamanda zamanının firavununa ve onun bütün halkına deliller getirmiş, onların tapındıkları ilâhlar konusunda kendileriyle mücadele etmiş, onları mağlup etmiş ve Allah'ın delilini kabule mecbur etmiş; dolayısıyla O, çeşitli imtihanlardan geçmişti. Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hakk'ın insanların belini doğrultacak bir merkez, halk için bir güven yurdu, bir sığınak ve insanların hac ibadetini yerine getirecekleri bir mekân kıldığı Kâbe, onunla inşa edilmeye başlamıştır. İşte din konusunda halkın ihtiyaç duyduğu şeyi yapmasıyla onun şanı yücelmisti. [§] Buna bağlı olarak Allah Teâlâ, insanların kalplerini kendisine yöneltmek ve bütün din mensuplarının onun dininden olduklarını göstermekle Hz. İbrâhime ikramda bulunmuştur.
Şöyle denilmiştir: Peygamberlerin faziletleri ve ulü'l-azm olanlarının özellikleri konusu Allaha ait bir meseledir. Cenâb-ı Hak, kelimullah, rühullah, zebihullah, habibullah gibi fazilet sahibi ve şerefli olmak anlamına gelen bazı isimlerle onları özel olarak isimlendirmiştir. Buna bağlı olarak Hz. İbrâhim'in de özel bir ismi vardı, Cenâb-ı Hak ona da Halilullah adını vermiştir.
Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür, biz şöyle deriz: Cenâb-ı Hakk'ın Hz. İbrâhim “halil” diye bir sıfatı boş yere vermediğini bilmekteyiz. O, bu sıfatı İbrâhim aleyhisselâmın değerini yüceltmek, şerefini göstermek ve yaratıklardan hiçbirine bildirmediği yollarla nezdindeki mertebesini ortaya koymak için bu sıfatı kendisine bahşetmiştir. Bu husus sadece vahiy yoluyla idrak edilebilir. Bu durumda bize düşen vazife ona tazimde bulunmak, sözkonusu sıfatın anlamını kavramak için çaba göstermeden Allah Teâlâ'nın ona seçkin vasıflar verdiğini bilmektedir. Bu işin tahakkukunun ve ona ikram edilmesinin de ancak Allah'ın ikramı, lütfu ve rahmeti mânasına gelmesinden başka bir yolu yoktur. Mümkündür ki Yüce Allah, önce onu dost edinmiş, sonra kendisine dostluğun göstergesi olan çeşitli üstünlükler bahşetmiştir; şeref ve üstünlük anlamına gelen çeşitli şeyleri vermesi ile de dostluk şerefi gerçekleşmiştir. Bu tür konulardaki lütuf ve ihsan Allah'a aittir; bize düşen görev ise yaratıklarından şerefli insanları tanımayı bahşettiği için Allah'a hamd ve şükürde bulunmaktır. Cenâb-ı Hak böylelerinin sevgisini kalplerine yerleştirmiştir, öyle ki Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde onlar bize, en yakın olan insanlardan, hatta kendimizden daha sevgili olmuşlardır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Şimdi, şunu da belirtmek gerekir ki Hıristiyanlar, dostluğun doğurduğu üstün şeref payesine dayanarak Allah'ın oğulları oldukları iddiasında bulunamazlar. Çünkü her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah oğulların konumunu yüceltmiş, sanki onları ortak gibi kılmıştır, halbuki dostluk ilişkisi böyle değildi. Şu da var ki oğulların (evlâd) konumu aynı cinsten olmayı, dostluğun konumu ise çeşitli sıfatlarda uygunluktur. Bir de oğulların aslı şehvet ve ihtiyaç, )dostluğun aslı ise itaat ve saygı göstermektir. Dolayısıyla bunlardan biri şiddetli arzu ve ihtiyaca, diğeri ise kuldan ortaya çıkan tâzim ve tebcile, huzurunda boyun büküp itaate dayanmaktadır. Burada işin aslı şudur: Dostluğun gerektirdiği mana -her ne kadar bu sıfat işin sonunda gerçekleşiyorsa da- bazan herkesin itaat yoluyla ona sahip olabilir. Meselâ Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarında olduğu gibi: “Allah çok tövbe edenleri sever”; “Bana uyun ki Allah da sizi sevsin”!. Sevgi, dostluğa yakın bir mânaya sahiptir, fakat çocukların ve evlat sahibi olmanın itaatle elde edilmesi mümkün değildir. Bu sebeple bu ikisi birbirinden çok farklı şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
23 “Allah sóyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi? Bütün övgüler Allah'a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamamaktadır” (ezİbn Ömer'den rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber ölüyü mezara koyduğunda -Ebü Hâlid bir keresinde ölüyü lahde koyduğunda dedi- bazan: “bismihi ve billahi ve alâ milleti Resülillah” (aliye ik yles why wl e) derdi, bazan da “bismillahi ve billahi ve alâ Sünneti Resülillah” derdi” Tirmizi, “bu hadis hasendir” demiştir.. Yürürken ayaklardan her biri diğerinin önüne doğru geçtiğinden dolayı Ahnefb. Kays'a bu isim verilmiştir, yoksa aslında onun ismi Sahr idi. 26 İbnw'l-Münzir, İbn Ebzâdan şöyle rivayet etmiştir: İbrâhim aleyhisselâm evine girmişti, arkasından ölüm meleği genç bir adam suretinde ona geldi, İbrâhim onu tanımıyordu. İbrâhim (s.a.) kimin izniyle içeri girdin? diye sordu, melek de evin sahibinin izniyle, diye karşılık verdi. O zaman İbrâhim kendisini tanıdı. Bunun üzerine ölüm meleği şöyle dedi: Rabbin, kullarından birini dost edindi. İbrâhim: O kimdir? diye sordu. Melek: Ne yapacaksın? dedi. İbrâhim: Ölünceye kadar onun hizmetçisi olacağım cevabını verdi. Melek: O, sensin, dedi. İbrâhim: Beni ne sebeple dost edindi. Melek: Çünkü sen vermeyi seversin ama kimseden bir şey almazsın, şeklinde cevap verdi (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 706). 8 Buhâri,“Enbiyâ” 8; Müslim, “Salât” 65. 8 “Elçilerimiz İbrâhime müjdeyi getirip selâm vermişlerdi. O da “selâm dedi, çok geçmeden (konuklarına) kızartılmış bir buzağı getirdi” (Hüd, 11/69). DI “Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever”.
Nisa' 4:126
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin yorumu şöyle olmalıdır: Kâinatta bulunanların Allah nezdinde en şanslısı, O'nun nezdinde derecesi en büyük ve en yüksek olanlar Allah'a ibadet etmekten geri durmamış ve kendilerini kul olma dairesinin dışına çıkarmamıştır. Aksine Allah katındaki konum ve değerleri yükseldikçe, O'na daha çok boyun eğmiş ve daha itaatkâr davranmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bilâkis onlar lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır. O'nun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler”, Başka bir yerde de şöyle buyurmuştur: “O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar”!, Allah her şeyi kuşatmaktadır. Yani Allah'ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Bu ifade tehdit anlamına gelir; yani Allah her şeyi bilerek yaratmıştır, dünyadaki kralların yaptığı gibi bilmeden değil. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah her şeyi kuşatmaktadır. Yani görmekte ve bilmektedir; benzer sıfatları da buna dâhildir. Bu ilâhi beyan [ ]tehdit etme ve korkutma mânalarına gelebilir, tâ ki mükellefler O'nun bu sıfatlarını dikkate alsınlar ve kötülüklerden sakınsınlar; tıpkı çeşitli işlerde çalışan kişinin kendisini kontrol eden birinin bulunduğunu bilmesi gibi. En doğrusunu Allah bilir. Benzer şekilde Cenâb-ı Hak insan amellerini yazacak meleğe emir vermiştir; bu, sözkonusu amelin kendisine gizli kaldığı anlamına gelmez. Zaten O, kendisinde mevcut bir ihtiyaç olmayarak insanları imtihana tâbi tutar, kullarının ihtiyacı sebebiyle dilediğini imtihan eder. İşte benzer şekilde amelleri defterlere yazan melekleri de imtihana tâbi tutmuştu, tâ ki Allalva itaat çerçevesinde gaflete düsmeyip, daima dikkatli davransınlar. İkinci bir hikmet, mükellef olan kişi, bir beşer olarak yaptığı her şeyi yazan birinin varlığını bilmelidir; bu kendisi için daha çok hatırlatıcı ve uyarıcı olur. İşte bu konuda Allah'ın hükmü böyle cereyan etmiştir. Zaten imtihana çekilme bir hikmet ve maslahata bağlıdır, bu kuruluş dünya hayatının özünde fazlasıyla mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir. Buradan şu anlam da çıkar: Allah her şeyi kuşatmıştı, tâ ki insanlar başı boş bırakılmayıp karşılığının verilmesi için bütün amellerinin kaydedildiğini bilsinler. En doğrusunu Allah bilir.
Hülâsâ Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: İşte kâinatın yaratılışı bu hikmetlere bağlı olmuştur. Tâ ki O'nun, insanları yaratması, peygamberleri göndermesi ve yaratıkların durumuna göre mücizeleri yaratması sorumluların ileride nasıl bir muameleye tâbi tutulacakları bilinmiş olsun. Bütün bunlar hikmet esasına dayalı olmuştur. Gerçi insanlar, peygamberlerin kendilerini tekzip edecek toplumlara gönderilmesini, Allah'ın dostlarını üzen düşmanları güçlendirmesi, ayrıca gereğince muamelede bulunmayacak kişilere emir ve nehiyde bulunmasının büyük hikmetlerini bilmeyeceklerdir, evet böyle olsa da. Evet bütün bunlar Allahtan olduğuna göre şüphe yok ki hikmet sınırları içindedir. Çünkü bunlar yaratıkların ihtiyacı veya yararlanması için kendilerine râci olan şeylerdir, bu sınırların dışına çıktığında hikmetin de hâricine çıkmış olur. Her türlü noksandan münezzeh ve yüce olan Allah, [ kullarını imtihan etmektedir. Peygamberleri de kendilerine gönderilen ve imtihan edilen kişilerin ihtiyaçları ve yine kendilerine dönecek olan faydalar için göndermiştir. Bu Allah'tan gelen bir hediye gibidir, onu kabul etmeyen kendisine zarar verir ve kendi hakkını baltalamış olur. Bunun faydası Allaha râci değildir. Böylece yaratıkların dini fiillerinin hikmetin dışında kaldığı mânası ortadan kalkmış, hikmete ve maslahata uygun olduğunu söylemek gerekmiştir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
ARARA EEIE EM A Aİ SİZ ol) Ge gaalii DAS İİ 9455
Nisa' 4:127
[Kadın Hakları]
Senden kadınlar hakkında açıklama istiyorlar. De ki: Onlara ait hükmü, Allah açıklıyor. Burada Cenâb-ı Hak, insanların kadınlar hakkında açıklama yapılmasını istediklerini belirtmiş, fakat bunun hangi konuyla ilgili olduğunu açıklamamıştır. Bazan yöneltilen soruda bir açıklama bulunmasa da verilen cevapta sorunun maksadını görmek mümkün olmaktadır. Meselâ şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sana kadınların aybaşı hallerini soruyorlar. De ki O rahatsız eden bir şeydir. Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan ayrı durun”!. Burada aybaşı halinde iken kadınlardan uzak durmanın emredilmesi -soruda asıl maksat açık değilse de- sorunun kadınlardan uzak durmaktan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Yine “Sana yetimleri de soruyorlar. De ki: Onların durumlarını iyileştirmek hayırlı bir iştir. Onlarla içli dışlı olursanız zaten onlar sizin kardeşlerinizdir”. Buradaki “onlarla içli dışlı olursanız” ifadesi, sorunun yetimlerle içli dışlı olmakla ilgili olduğunu göstermektedir. Kezâ “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar vardır””. Burada “De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar vardır” meâlindeki ilâhi beyan, içki ve kumar hakkında sorulan sorudan maksadın ondaki zarar ve günah olduğunu göstermektedir.
[ ]Senden kadınlar hakkında açıklama istiyorlar. De ki: Onlara ait hükmü Allah açıklıyor. Burada ne soruda, ne de cevapta bu sorunun neye yöneltildiğinin açıklaması yapılmamıştır. Aslında miras ve diğer haklar gibi kadınlarla ilgili her şeyin sorulmuş olması mümkündür. Nitekim bunlar Kur'ân-ı Kerimde teker teker belirtilmiştir. Meselâ, “Anne babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere pay vardır; yine anne babanın ve akrabanın bıraktıklarından kadınlara da pay vardır” ve “Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var”! meâlindeki âyetler miras hakkındadır. Kadınların hukuku konusunda ise Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kadınların, mâkul ve meşrü ölçülerde görevlerine denk hakları vardır”, Belirtilen âyetteki sorunun, evliliğin doğurduğu haklardan başka haklarla ilgili olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak diğer âyetlerde bu haklar tek tek belirtildiği için burada onları beyan etmemiştir. Çünkü buradaki cevap, bir vâd konumunda “size açıklıyor” şeklindedir ve bunu zaman zaman yapmaktadır. Burada başka bir ihtimal daha var: Cenâb-ı Hakk'ın bazan -en doğrusunu Allah bilir- soruda ve cevapta hiçbir açıklama yapmaması, meselenin ehlince bilinmiş olmasından olur, bu durumda ehlince mâlum olduğu için sorunun cevabını açıklamaya gerek görmemiştir. Bu noktada müfessirlerin yaptıkları yorumun isabetli olması mümkündür. Şöyle ki Câhiliye Arapları kadınlara ve küçük çocuklara miras vermiyor, ancak savaşıp ve ganimet alabilecek erkek çocuklarına veriyordu. Allah Teâlâ kadınların ve küçük çocukların da mirasta hak sahibi olduklarını açıklayıp onlar için belli haklar ayırınca, ashâb-ı kirâm bunu Resülullah'a sormuşlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Senden kadınlar hakkında açıklama istiyorlar. De ki: Onlara ait hükmü Allah açıklıyor. İbn Abbâs'tan (r.a.) da böyle rivayet edilmiş ve o da meseleyi böyle anlatmıştır". En doğrusunu Allah bilir. Âyetin nüzülüne sebep olan sorunun yetim kadınlar hakkında olması da muhtemeldir, [ ]Górmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Kitapta size okunan âyetler; onlar için yazılanı kendilerine vermediğiniz, nikâhlamak da istediğiniz yetim kadınlar hakkında. Denilmiştir ki varlıklı ve yetim bir kız, bir adamın koruması altında bulunur, kız çirkin olduğu için adam onunla evlenmek istemez, ama varlıklı olduğu için malına tamah ederek başkasıyla evlenmesine de engel olurdu. Hz. Âişe'den (r.a.) böyle rivayet edilmiştir'. “Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan... nikâhlayın” meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir.
Nikâhlamak da istediğiniz. Bu beyan, istemediğiniz şeklinde yorumlanmıştır", İbn Sirin ise evlenmek istediğiniz kadınlar, demiştir5. Burada Hasan-ı Basri'nin sözü şu anlama gelir “çirkin olduğu için kimsenin evlenmek istemeM bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, IV, 7; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 706.
H4 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 303; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 709.
diği, ama malına tamah ederek başkasıyla da evlenmesine müsaade etmediği kadınlar” İbn Sirin'in sözü ise “malına tamah ederek kendileriyle evlenmek istenen kadınlar” mânasına gelir. Şu ilâhi beyanların mânaları da bunun gibidir: Yetimlere âdil davranmanız hususunda size okunup duran âyetler...; “Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız...”"“ Nikâhlamak da istemediğiniz yetim kadınlar. Bu ilâhi beyanda, küçük bir yetim kızı velisinin evlendireceğine işaret etmektedir, çünkü bu husus olmasaydı, onun başkalarıyla evlenmesine engel olmaktan dolayı azarlanmanın anlamı kalmazdı.
Eğer denilirse ki: Yetim kelimesi, küçük çocuk için de kullanılır, büyük insan için de. Dolayısıyla burada belki de yetim olan büyük biri kastedilmektedir.
Buna şöyle cevap verilir: Doğru, bu kelime ikisi için de kullanılır, ama çoğunlukla küçük çocuklar için kullanılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Bu ilâhi beyanda nikâhın tek kişi ile de gerçekleşeceğine işaret vardır, çünkü Allah Teâlâ Nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar buyurmaktadır. Şayet kişinin onunla evlenmesi mümkün olmasaydı burada azarlanmasının bir anlamı olmazdı, bu durum velinin onu kendisine nikâhlayabileceğini gösterir.
Çaresiz çocuklar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ifade, Senden kadınlar hakkında açıklama istiyorlar beyanına matuftur. Yani yukarıda zikrettiğimiz gibi miras ve haklar konusunda Senden kadınlar hakkında ve çaresiz çocuklar hakkında açıklama istiyorlar. Haklarına vefa göstermek ve kendilerine ait malları onlara vermek suretiyle yetimlere âdil davranmanız hususunda da açıklama istiyorlar. İyilik olarak ne yaparsanız şüphesiz Allah onu eksiksiz bilmektedir. Yani karşılığını size verecektir. Yahut Allah hayırlı işler yapanı da yapmayanı da bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
ZAN JENI vps sz daş @5 lai G İSİ 1 ya gigi Tor
---
Dipnotlar:
İbnu'l-Münzir İbn Avn tarikıyla Hasan-ı Basri ve İbn Sirinden birinin, “kendisiyle evlenmek istediğiniz kadınlar” dediğini, diğerinin de “evlenmek istemediğiniz kadınlar” dediğini nakletmiştir (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 709).
Nisa' 4:128
[Kocanın Karısına Kötü Muamele Etmesi]
Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden endişe ederse. Denildi ki endişe ederse ifadesinden maksat, kocasının kötü muamelesini bilirse demektir. Yine denildi ki buradaki endişe korkudan başka bir şey değildir. Buna korku mânası veren âlim şunu kasdetmektedir. Kocasının kaba davranması, çirkin veya yaşlı diye ondan uzak durması, başka bir kadınla evlenebilmesi gayesiyle kendisinden ayrılmaya rıza göstermesi için kötü muamele etmesi. Aslında bu, gerçek bir korku halidir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Sevde bint Zem'a, Resülullah'ın kendisini boşayacağından endişe edince nöbet gününü Hz. Âişe'ye bırakmıştı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse... meâlindeki âyeti indirmiştir. Daha sonra Resül-i Ekrem “Allah'ın emrettiği sulh budur” buyurmuştur; Hz. Peygamber burada “havf” kavramını “haşyet”, yani endişe mânasına almıştır”. [ ]Hz. Âişe'nin (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Bundan maksat, adamın nikâhı altında çirkin bir kadın vardır, kocası onu sevmez. Kadın “Benden yana serbestsin ama beni bosama” der“. Kadın kocasının kötü muamelesinden endişe ederse meâlindeki beyana bilirse mânası verilmiştir. Burada bilmek şöyle olur: Kişinin iki karısı olur, bunlardan biri yaşlı veya çirkindir, diğeri ise gençtir. Erkeğin kalbi genç olan kadına meyleder, yaşlısıyla sohbet etmekten de hoşlanmaz, onunla beraber olmak kendisine ağır gelir ve ondan ayrılmak ister. Bunun üzerine kadın kocasına “beni boşama, ama nöbet günümü kumama verebilirsin” der, yahut koca, genç kadının yanında daha fazla kalmak üzere onunla anlaşır. Bu konu Hz. Âişeden şöyle rivayet edilmiştir: “O, bir adamın nikâhı altında bulunan çirkin bir kadındır, kocası da kendisini sevmemektedir; kadın kocasına şöyle der: Beni boşama, ama benden yana serbestsin” Burada korkup, kocasının başka bir kadınla evlenmeden önce kendisine kötü muamele etmesini hissettirmesidir. Buradaki bilgi ise kocasının kendisiyle beraber yatmamasından ve kendisine kötü muamele etmesinden elde edilmiştir. İşte bu iki durum da -Allah hepsinden razı olsun- sahâbe-i kirâmdan rivayet edilmiştir. Onların bir kısmı şöyle demiştir: Bir adamın biri yaşlı, diğeri genç iki karısı olur, adam yaşlıya karşı genci tercih eder. Bunun üzerine kendisini nikâhında tutması, boşamaması, buna karşılık kadının buna rıza göstermesi, kadın (bütün haklarını) iptal eder veya etmez. Bu, İbn Abbâs'tan bize rivayet edilen, Sevde bint Zema'nın, Resülullah'ın (s.a.) kendisini boşamasından korkarak nöbet gününü Hz. Âişe'ye vermiş olması örneğindeki durumdur. Aynı şey, Hz. Ömer'den de nakledilmiştir', [ ]Hz. Ali'den (r.a.) rivayet edildiğine göre biri, onun yanına gidip kendisinden ondan Bir kadın kocasının kötü muamelesinden endişe ederse meâlindeki âyet hakkında açıklama istemiş, o da şu cevabı vermiştir: O, bir adamın nikâhı altında bulunan, çirkinliğinden, yaşlı oluşundan, fakirliginden veya huysuzluğundan gözleri göçmüş bir kadındır; kadın kocasından ayrılmak istemez, bu durumda mehirinden bir miktarını bağışlaması helâldir, kendi nöbetinden bir miktarını diğer kadına bırakmasında da günah yoktur!%. Belirttiğimiz bu hadisler, erkeğin birden çok karısı olursa aralarında âdil davranması ve aksine bir anlaşma yapmadıkları takdirde her birinin yanında birer gün kalması gerektiğine işaret etmektedir, aziz ve celil olan Allah'ın buyurduğu gibi sulh hayırlıdır. Cenâb-ı Hakk'ın “Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz”! meâlindeki beyanı şunu göstermiştir ki erkeğin kadınlar arasında günleri eşit taksim etmek konusunda âdil davransa bile cinsel ilişkiden herhangi birini ihmal edemez. En doğrusunu Allah bilir. Evet, ilişkiyi sadece bir kadına tahsis edip diğerini askıda bırakması, ne evli ve ne dul halinde tutması caiz olmaz. Fakat kadın kendi hakkından vazgeçmeye razı olur veya hakkını terk ederse, bu durumda kocanın günahı yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur. Her ne kadar mesele ikisine de aitse özellikle kocadan günahı kaldırmayı kastetmektedir, çünkü kadının kendi hakkını terk etmesinde ona yönelik bir sakınca yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın “Kadının evlilikten kurtulmak için bir meblağ vermesinde taraflara vebal yoktur”! buyurması da aynı konumdadır; yani kadının bir meblağ vermesinde kendisine yönelik vebal yoktur, zira kadın kendi malından vermektedir, arzu ettiği malına kişiyi mâlik kılmak hakkına sahiptir. Burada Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Kadının verdiği meblağı almasında veya kadın rıza gösterdiği takdirde hakkını iptal etmesinde erkeğin bir günahı yoktur. Âyetin yukarıda belirtilen anlama gelmesi de mümkündür; [ ]yani bu durum erkeğe ağır gelse ve kadınla beraber olmaktan hoşlanmasa bile, kadının yine de onunla kalmasında bir vebal yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Nefisler de cimriliğe meyillidir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Kadın kocasındaki nasibini diğerine bırakma konusunda cimridir, erkek de diğerinden nasibini terk etmekte cimridir. “Şuhh”un hırs mânasına geldiği söylenmiştir, bu da herkesin kendi hakkı için hırslı olması demektir. Her ne kadar biri vermemek, diğeri istemek anlamına gelirse de, “şuhh” ve “hırs” kelimeleri sanki aynı mânaya gelirler. Cimrilik insanı hırsa, hırs da vermemeye sevk eder. Bu ikisinden her biri diğerine sebep olur. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer güzel davranırsanız, yani kadınlara haklarından fazlasını verirseniz ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız. Yani kadınların haklarından hiçbir şeyi esirgemezseniz. Burada Eğer güzel davranırsanız meâlindeki ifade, kadınların haklarını yerine getirir ve aralarında eşit davranırsanız mânasına, Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız anlamındaki ifade de kadınlara haksızlık etmekten, sadece birine meyletmekten ve birini diğerinden üstün tutmaktan sakınırsanız mânasına da gelebilir. Eğer güzel davranırsanız Allah'ın itaat etmeniz için size emrettiği şeylere tâbi olursanız ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız ilâhi buyruğu da Allah'ın size yasakladığı mâsiyetlerden sakınırsanız anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Bu ifade, hem özendirmek ve hem de uyarma anlamına gelir. Bunun anlamını çeşitli yerlerde açıklamıştık.
---
Dipnotlar:
W o Tirmizi, “Tefsiru'l-Kur'ân” 4; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 710. Buhâri, “Tefsir”, 4/24; Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 299; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 711. 149 Hz. Ömer'den (ra.) rivayet edildiğine göre bir adam kendisine bir âyeti sormuş, bundan hoşlanmayıp ona kamçısıyla vurmuştu. Sonra başka bir adam “Kadın kocasının kötü muamelesinden endişe ederse” meâlindeki âyeti sormuş, o da; İşte böyle âyetleri sorun! diyerek şu cevabı vermiş: Bir kadın bir adamın nikâhı altında bulunur, yaşından dolayı kocası ondan uzak durur ve sonra ikinci bir kadınla evlenirse, o kadının çocuğunu bulur ve onunla herhangi bir şekilde anlaşırlarsa, bu caizdir (Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 306; Süyüti, ed150 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 306; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 711.
Nisa' 4:129
[Kadınlar Arasında Âdil Olmak]
Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz. Bununla ilgili olarak İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Eşlerinize yönelik kalplerinizdeki sevgiyi eşit olarak paylaştırmak konusundaki haklarına uymak ve âdil olmak için ne kadar gayret gösterseniz de güç yitiremezsiniz. Bari birine büsbütün kapılmayın. [§]Yani geçimini sağlama ve günleri aralarında bölüştürme konusunda birine büsbütün kapılma, hoşuna giden genç kadının yanına gidip diğerine gün ayırmama ve nafakasını sağlamama yoluna girme. Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'ım! Kalbime hükmedemiyorum, ama onun dışındaki her şeyde âdil davranmaya çalışıyorum. Burada adâletten maksat kişinin eşlerine eşit muamelede bulunmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette şöyle buyurduğunu görmez misin! “Onlar Rablerine başkalarını eş tutuyorlar”? Bu, haksızlığın zıddı mânasına gelmez, fakat müşrikler, kendilerine kulluk yapmak konusunda Rableri ile putları eşit tutuyorlar anlamına gelir. Ubeyde de şöyle demiştir: Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz, yani sevgide âdil davranamazsınız", Ebü Kılâbeden nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) günleri taksim konusunda eşleri arasında âdil davranıyor ve şöyle dua ediyordu: “Allah'ım, benim gücümün yettiği taksim budur, senin gücünün yettiği ama benim gücümün yetmediği şeyler konusunda beni azarlama!” Bu işin aslı şudur: Kişi, mecbur kalıp zorunlu olduğu hallerden sorumlu değildir, ama tercih hakkına sahip olup diğerini tercih etme imkânına sahip bulunduğunda sorumlu olur. Kalpteki sevgi insanın zorunlu ve mecbur kaldığı bir duygudur, ona yapabileceği bir şey yoktur. Dolayısıyla kişi mecbur ve zorunlu olduğu hallerde eşit davranmakla mükellef değildir, çünkü eşit davranma gücüne sahip değildir. Bizim, “kâfir küfür halinde iken onunla meşgul olduğu için imanla mükelleftir, onun küfrü tercih etmesi zorunlu değildir” anlamındaki sözümüz de buna dayanır. Biz daha önce muktedir olmanın (istitaat) iki türünün bulunduğunu söylemiştik, biri hallere ve sebeplere muktedir olma gücü, diğeri fiillere muktedir olma gücü. Sağlık, selâmet ve benzeri gibi hallere ve sebeplere muktedir olmak fiilden önce de, fiille beraber de, fiilden sonra da bulunması caizdir. Fiillere muktedir olmaksa (istitaat) sadece fiille beraber bulunur". Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bari birine büsbütün kapılmayın. Yani harcama yapmada ve gün taksiminde. Bunun anlamı şudur: (Eşlerinizin birine yönelik) güçlü aşk ve kalbin meyli, sizi diğer eşlerinizin nafakasını temin etmeyi ve haklarına, yani gün taksimi konusundaki haklarına vefa göstermeyi terk etmeye sevk etmesin. [ ] Diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Yani ne kocasız, ne de kocalı bir halde bırakmayın! O, dul kalmış değildir ki dulun kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı gibi o da kendi ihtiyaçlarını karşılasın; kocalı da değildir ki ihtiyaçlarını kocası sağlasın. Ubey b. Kâb'ın mushafında “fetezerühâ kelmescüneti”, yani “onu hapis gibi bırakmayın” şeklindedir!9?. Bu da söylediğimiz şeyi ifade eder, kocası onun nafakasını temin etmez, başka biriyle evlenmesi için de onu boşamaz, kadın sanki hapis gibidir.
Eğer arayı düzeltir ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız. Bu, daha önce “Eğer güzel davranır ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız”'58 meâlindeki âyette açıkladığımız şeydir. Bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir. Bu cümle, “Allah önce bağışlayıcı değildi, sonradan bağışlayıcı oldu” diyenlerin iddiasını reddetmektedir, çünkü O, “bağışlayıcı idi” buyuruyor, karşımızdaki iddia sahibi ise “bağışlayıcı oldu” diyor. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Buradaki diğer bir mesele de şudur: Kadın kendi nöbet günlerini kumasına bıraktığı takdirde, sonra bundan dönüp anlaşmayı feshetme hakkı vardır, çünkü o, farz olmayan ve gerekli bulunmayan bir hakkı kumasına vermiştir. Bu tıpkı kendisine mal olmamış bir haktan başkasını sorumsuz kılan kişiye benzer; böylesinin ibrâ etmesi geçersizdir; o, pekâlâ kendi hakkına dönüş yapıp zamanı gelince onu alır. İşte bizim tartıştığımız konu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
15 Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VII, 298; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 713. 16 bk. Âli İmrân, 3/97. Ayrıca bk. Mâtüridi, Kitâbu't-Tevhid, 410-420.
Nisa' 4:130
Eğer karı koca ayrılırlarsa Allah bol rızkından onların ihtiyaçlarını giderir. Koca eşleri arasında eşit davranmadığı için karı koca ayrılacak olurlarsa, (SJAllah bol rızkından ihtiyaçlarını giderir, yani kadını başka bir erkekle, erkeği de başka bir kadınla. Bol rızkından her ikisini de meâlindeki ifade şu mânaya da gelebilir: Onlar evli iken diğerinin malıyla her biri nasıl zengin idiyse, boşandıktan sonra da her birinin ihtiyacını gidermeye Allah Teâlâ kâdirdir, boşanmadan önce rızıklarını verdiği gibi. Bu âyet, rızık temini konusunda -her ne kadar Cenâb-ı Hakk'ın başkasını sebep kılması caiz ise de- rızkı Allah'tan başkasından beklememek gerektiğine işaret etmektedir, çünkü O, Eğer karı koca ayrılırlarsa Allah onların ihtiyaçlarını giderir buyurmaktadır. Allah Teâlâ karı ile kocanın her birini kendisinin zengin edeceğini vâdettikten sonra, hiç kimse zenginliğini başkasına bağlamaması gerektiğini bilmelidir. Yüce Allah başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “İçinizden evli olmayanları... elverişli olanları evlendirin. Yoksulluk içinde iseler Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır”. Bu ilâhi beyan da, insanlar fakir iseler evlendikleri takdirde Allah'ın onları zengin edeceğini vâdetmek suretiyle, insanların birbirlerinden rızık edinmeyi beklememeleri gerektiğine işaret etmektedir. Boşanmayı gerçekleştiren sadece erkek ise de, Eğer karı koca ayrılırlarsa Allah onların ihtiyaçlarını giderir anlamındaki ifadede kinâyeli üslupla boşanma olayında kadının da payı bulunduğuna bu âyet işaret etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın “onlardan ayrılın!” ve “onları serbest bırakın!”!“! meâlindeki âyetleri de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
Bu ilahi beyanda iddet döneminde kadına ait nafakanın gerektiğine de delil bulunmaktadır, çünkü âyet ayrılıktan söz etmektedir, ayrılık ise ancak iddet süresinin tamamlanması ile gerçekleşir. Cenâb-ı Hak, onlardan her birinin, ayrılmadan önce diğerinin ihtiyacını karşılaması gerektiğini haber vermektedir, bu da iddet devam ettiği sürece kadının ihtiyaçlarını erkeğin karşılayacağını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın lütfu geniştir, hikmeti sonsuzdur. Buradaki “vàsi” kelimesine cömert mânası verilmiş, bazıları da bunu [ ]“onlardan her birinin rızkını genişletir” şeklinde tefsir etmiştir. Hikmeti sonsuzdur, yani Allah Teâlâ erkeğin, karısını ya iyilikle nikâhında tutmasına veya güzellikle serbest bırakmasına’? hükmetmiştir. Buna, onların ayrılmasına hükmetmesiyle hikmet sahibidir, anlamı da verilmiştir. Hakim'in aslı, onun her şeyi yerli yerine koyan biri olmasıdır.
Se.
---
Dipnotlar:
159 “İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin. Yoksulluk içinde iseler Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır. Allah'ın hazinesi geniştir, her şeyi bilmektedir”. 161 el-Bakara, 2/231. Şârih şöyle dedi: “Âyet-i kerime, koca (boşanma niyetiyle) karısına; ben senden uzağım veya sen bana haramsın, dese, bunun sahih olduğuna işaret etmektedir. Çünkü her ne kadar boşanmayı sadece erkek gerçekleştiriyor, yani talakta aynı şeyi ifade eden uzak olmak ve haram olmak fiilini bizzat koca işliyor ise de, Allah boşanmayı, karı kocanın her ikisine nispet etmiş, ayrılış olayında her ikisini de ortak kılmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın ‘onlardan ayrılın!” âyetinde de aynı mâna vardır; ayrılmak iki kişi arasında meydana gelen bir olaydır. Ayrılık dediğimiz şey, birbirlerine helâl olan iki kişinin birleşmiş olmaları halinde her ikisi için gerçekleşmesi sözkonusudur, çünkü önceden birleşme olmadan ayrılık sözkonusu olmaz. Dolayısıyla bir erkek, birleştiği kişiden uzak kalacağını ifade ederse, talaktan farklı olarak bu sahihtir, çünkü koca bağlama mahalli değildir, bağlama ancak kadına mahsus bir niteliktir” (bk. Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 196b; Medine
Nisa' 4:131
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle “İtaatsizlikten sakının” diye emretmiştik. Allah Teâlâ bütün insanlara “Allah'a itaatsizlikten sakının” diye emretmiştir. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle “İtaatsizlikten sakının? diye emretmiştik buyruğunda geçen “vessaynâ” kelimesinin, “emrettik” anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kelimenin “farz kıldık” anlamına geldiği de söylenmiştir: Kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle “İtaatsizlikten sakının? diye farz kıldık.
Allah'a itaatsizlikten sakının. Şöyle denilmiştir: Cenâb-ı Hak onlara Allah'ı bir kabul etmeleri ve şirkten sakınmalarını emretmiştir. Mukâtil şöyle demiştir: Allah'tan sakının, yani Allah'ı bir kabul edin. Allah'tan sakının beyanına “Allah'ın size emrettikleri ve yasakladıkları konularında O'na itaat edin” anlamı da verilmiştir. Sözkonusu beyanın şu mânaya gelmesi de muhtemeldir: Allah'ın azabından ve intikamından sakının, O'nu bırakıp başkasına kulluk etmeyin. Şayet inkâra sapıp size emrettiklerinden ve yasakladıklarından sakınmazsanız biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Cenâb-ı Hak bunu, Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle “İtaatsizlikten sakının” diye emretmiştik beyanından sonra belirtmiştir, tâ ki O'nun insanların kulluğuna ihtiyacı olduğu yahut bunda kendi menfaati bulunduğu için emretmediğini bilmiş olsunlar. Zaten göklerin ve yerin mülkiyeti kendisine ait olan bir varlığın başkasına ihtiyacı ve ondan fayda görmesi sözkonusu değildir. Fakat Cenâb-ı Hak bunu, insanların kendi ihtiyaçları ve kendi menfaatleri için olduğunu bilsinler diye emretmiştir. Görmez misin ki Yüce Mevlâ beyanını şöyle devam ettirmiştir: Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O her türlü övgüye lâyıktır. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, yani sizin kulluğunuza ve itaatinize. O her türlü övgüye lâyıktır, yani otoritesinde ve idaresinde. Başka bir anlatımla ezelden beri yaratıklara ihtiyacı yoktur, fiillerinde övgüye lâyıktır. [§]Fiilinde övgüye layık olan, yaptığını sağlam ve doğru yapar, yahut yarattıklarına ihsanını ve nimetlerini tam verir.
Nisa' 4:132
132. “Göklerde ve yerde ne varsa Allahındır. Güvenmek için Allah yeter.
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Daha önce söylediğimiz gibi bu âyet, yaratıkların ibadetinden ve itaatinden Cenâb-ı Hakk'ın müstağni olduğu anlamına gelir.
Nisa' 4:133
O isterse -ey insanlar!- sizi toptan yok eder ve yerinize başkalarını getirir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilâhi beyan, göklerde ve yerdeki her şeyin sahibi olan varlık, sizi toptan yok etmeye, yani sizleri helâk etmeye ve yerinize başkalarını getirmeye, yani sizden daha hayırlısını, Allah'tan daha çok korkanı ve O'na sizden daha çok itaat edeni getirmeye de kâdirdir. Fakat Allah bunu yapmaz, çünkü O'nun sizin kulluğunuza ve itaatinize ihtiyacı yoktur. Sizi, başlangıçta kulluğunuza olan ihtiyacı yahut kendi menfaati için değil, sizin kendi ihtiyacınız ve kendi menfaatleriniz için yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
O isterse -ey insanlar!- sizi toptan yok eder ve yerinize başkalarını getirir. Bu, geçmiş ümmetlerden inat ve kibirlerini sürdüren kavimlerde meydana gelen yok ediliş gibidir. Bunun yanında herkese ait olması da muhtemeldir; O isterse sizi toptan yok eder, yani hepinizi helâk eder ve yerinize başkalarını getirir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın gücü kesinlikle buna yeter. Yani onları helâk etmeye ve yerlerine başkalarını getirmeye Allah'ın gücü yeter. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
akk ri: Kii ye
Nisa' 4:134
Dünya mükâfatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem âhiret mükâfatı vardır. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Yaptığı işle dünya çıkarını isteyen ve Allah'ın rızasını aramayan kimseye Cenâb-ı Hak o kişinin sevdiği dünya malını verir, yahut da vermez; böylesinin âhirette hiçbir mükâfatı yoktur, çünkü böylesi Allahtan başkası için çalışmıştır, şu ilâhi beyanda buyurulduğu üzere: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Ey rabbimiz, bize bu dünyada ver’ diye dua ederler. Böyle bir kimsenin âhiretten hiçbir nasibi yoktur”, Buna mukabil dünyada yaptıklarıyla âhiret mükâfatını isteyen kişiye Allah Teâlâ dünyada sevdiği dünyalıkları verir ve korktuklarını ondan uzaklaştırır, fakat bazılarını da vermez, bunun yanında -dünyadaki ameli sebebiyle- âhirette kendisini cennetle mükğfatlandırır. En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyet-i kerime daha farklı, sanki daha münasip bazı anlamlara da gelir. Birincisi, insanlar liderlik, izzet ve şeref kazanmak amacıyla Allah'tan başka ilâhlar ediniyor ve onlara tapınıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır!” Burada Cenâb-ı Hak, itibar ve şerefin bunlarla elde edilemeyeceğini, ama dünya ve âhirette izzet ve şerefin Allah katında bulunduğunu haber vermektedir.
İkincisi, Câhiliye Arapları putlara tapıyor ve şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”"“, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız, diyorlar”, Cenâb-ı Hak ise, kendine değil de o putlara tapmanızda sizin için ne yakınlık, ne de sevabın sözkonusu olduğunu haber vermektedir. Fakat siz Allah'a tapın, çünkü dünya ve âhiret mükâfatı O'nun yanındadır.
Üçüncüsü, onlar, sayesinde dünyada rızık ve bolluk elde etmek ümidiyle o putlara tapmış olabilirler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kuşkusuz Allah'ı bırakıp da taptığınız bu putlar size rızık vermekten âcizdirler. [ ]O zaman rızkınızı Allah'ın katında arayın, O'na kul olun”, İşte Dünya mükâfatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem âhiret mükâfatı vardır meâlindeki ilâhi buyruk da bu anlamdadır, mükâfat sizin istediğiniz o putlarda değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Şunu da belirtmek gerekir ki bu âyetin riyakâr ve münâfıklarla ilgili olması da mümkündür, zira onlar dünyada yaptıkları iyi işleri, sadece dünya menfaatini elde etmek için yaparlar, başka bir şey için değil. En doğrusunu Allah bilir.
Allah her şeyi işitmektedir, yani sözlerinizi duymakta, her şeyi görmektedir, yani ne istediğinizi ve ne yaptığınızı görmektedir. Bu, bir tehdit ifadesiSara ARA İRİ E X Gedi
Nisa' 4:135
[Adâlet ve Dürüst Şahitlik]
Ey iman edenler! Kendinizin aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan! İbn Abbâs'ın (r.a.) Adaletten asla ayrılmayan meâlindeki cümle hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: İster yakının olsun ister yabancı, hatta kendi aleyhine bile olsa şahitlik konusunda âdil olun! Bütün tefsirciler “kavvâmine” (gali) kelimesine, “kavvâline lillah”, yani Allah için doğru söyleyenler mânasını vermişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hak burada şunu buyurmaktadır: Her işte ve her sözde Allah için doğru olmak ve O'nun adına şahitlik etmek gerekir. Kişi böyle yaptığı takdirde, kişinin kendisine yakınlığı, uzaklığı, hatta kendisinin veya ebeveyninin aleyhine bile olsa gerçeği söylemesine engel teşkil etmez. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Şahitliği Allah için özenle yerine getirin”, [§]İnsan, yaratılmışlar için değil de aziz ve celil olan Allah için şahitlik yaparsa, kendi aleyhine veya yukarıda belirtilen kişilerin aleyhine bile olsa âdil olarak şahitlik eder. Şimdi, şahitliği adaletle yerine getirmeye engel olan hususları birbirinden farklı şeylerdir: Kişinin arzu ettiği bir menfaatin kendi aleyhine dönmesi, sakınılması gereken bir zararın bertaraf edilmesi, önem verdiği kişiler olan anne babasından çekinerek onların aleyhine şahitlik etmekten kaçınması; yakın akrabasına gelince, onlar için zenginlik yollarını aramak ve fakirliği yok etmek gibi ki Allah Teâlâ kendisinin ebeveyne herkesten yakın olduğunu haber vermiştir. Binâenaleyh yakınlarından birinin zenginliği veya fakirliği şahitliği âdil olarak yerine getirmene engel olmamalıdır. Bu âyetin tefsiriyle ilgili İbn Abbâs'tan da rivayet gelmiştir”.
Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Duygularınız sizi âdil olmamaya götürmesin, bu sebeple de Allah'tan başkası için iş yapmış olursunuz. Yine denildi ki âdil olmayı istemeyerek hislerinize uymayın. Öyle siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Bir anlayışa göre buradaki “ta'dilü” kelimesi “sapmak” anlamındaki kökünden türemiştir, yani “haktan sapmayın”
demektir.
Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız. Buradaki “telvü” kelimesi iki şekilde okunmuştur, tek vâv ile “telü” diye okunduğunda kelime “velâyet” kökünden gelir, bu durumda mâna şöyle olur: Siz bu işi üzerinizealırsanız, Allah için iş yapan, O'nun için konuşan ve O'nun için şahitliği yerine getiren kişiler olun! Bu kelime iki vav ile “telvü” diye de okunmuştur”, [ ]bu da tahrif anlamına gelir. O zaman cümle şu anlama gelir: Hislerinize uymayın, şahitliği tahrif etmeyin, ondan yüz çevirip gizlemeyin. Hafsa'nın mushafında bu kısmın mânası şöyle olur: “Şayet onlar zengin veya fakir ise Allah onlara sizden daha yakındır”. Allah onlara sizden daha yakındır. Katâde (r.a.) şöyle demiştir: Allah sizden zengin olana da fakir olana da sizden daha yakındır, binâenaleyh varlık sahibinin zenginliği onun aleyhine bildiğin bir gerçeğe, fakire yönelik şefkatin de onun aleyhine bildiğin gerçeğe şahitlikte bulunmana engel olmasın'?. Hafsa nin mushafında ise “ve in tetevellev ev tu'ridü” şeklinde yer almıştır, yani “üzerinize alır veya yüz çevirirseniz. Bu, yukarıda belirttiğimiz gibi “velayet” kökünden gelir.
Eğer adaletten saparsanız anlamındaki “ve in telvü” ibaresinin tahrif etmek ve iptalini istemek anlamına geldiği de söylenmiştir.
İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında şu ibare yer almıştır “felâ tettebiü'l-hevâ en ta'dilü beyne'n-nâs”: Yani insanlar arasında adaleti yerine getirmek konusunda hislerinize uymayın. Bu, yukarıda söylediğimiz gibi adalet mânasına gelir. Bazıları ise haktan sapmak ve ayrılmak anlamını vermiştir.
79 Bu rivayet biraz önce zikredilmiştir.
Bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. Bu ilâhi beyan, şahitliğe engel olmak ve Allah için onu gerçekleştirmemek ve gerekli bilgileri tahrif etmek anlamında yukarıda zikredilenlerin tamamına yönelik bir tehdittir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden benzer anlamda bir hadis rivayet edilmiştir: “Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse, kime yönelik olursa olsun şahitlik etsin. Allah'a ve âhiret gününe iman eden kişi, üzerinde bulunan hakkı inkâr etmesin ve onu problem çıkarmadan yerine getirsin, hak sahibini, hakkını alabilmesi için devlet adamına başvurmaya mecbur etmesin. Bana davasını arz eden biri, kendisine değil de kardeşine ait olan bir hakkı kendisine verecek olursam, sakın onu almasın; çünkü ben ona cehennemden bir yer vermiş oluyorum”. Başka bir rivayet de şöyledir: Ey Âdemoğlu! Kendi aleyhine, anne babanın aleyhine, akrabalarının veya kavminin eşrafının aleyhine dahi olsa; şunu bil ki şahitlik insanlar için değil Allah için yapılır. Şüphe yok ki Allah adaletten ve onu kişinin kendisine uygulamasından memnun olur. Adalet, Allah'ın yeryüzündeki terazisidir; o, zâlimden alıp mazluma, güçlüden alıp zayıfa ve haksızdan alıp haklıya verir. Allah Teâlâ hak çerçevesinde doğru söyleyeni tasdik, yalancıyı da tekzip eder, mütecavizi de azarlar. Allah adâlet yoluyla insanları ıslah eder!”.
---
Dipnotlar:
Yedi kırâat imamından Nâfi, İbn Kesir, Ebü Amr, Âsım ve Kisâi lâm'ın kesresi ve birincisi zammeli iki vâv ile “telivü” diye okumuş, İbn Âmir ve Hamza ise làm'in zammesi ve tek vâv ile “telü” diye okumuştur (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-Seba, 239). Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 322; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 715. V3 Hadisi bu şekilde kaynaklarda bulamadım. Fakat Ummu Seleme'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ben ancak bir insanım! Siz bana davalarınızı getiriyorsunuz. Sizlerden biri, delilini diğerinden daha tatminkâr bir şekilde ortaya koyar. Ben de işittiğime göre hüküm veririm. Binâenaleyh kime kardeşinin hakkını vermişsem onu almasın, ben ona ancak cehennemden bir parça vermiş oluyorum”. Ammâr b. Yâsir'in (r.a.) de şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Üç şeyi bir araya getiren kimse imanın bütün unsurlarını toplamış gibi olur. Fakirliğine rağmen Cenâb-ı Hakk'ın daha çok vereceğini bilerek infâk etmek, insanlara karşı âdil davranmak, hakkını alması için kimseyi sultana başvurmaya mecbur etmemek, bir de selâmı her tarafa vermek” (Beyhaki, Şuabu'l-iman, VII, 532). Katâde'den böyle rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, V, 322; Süyüti, ed-Dürru'l-
Nisa' 4:136
Ey iman edenler! Allah'a ve peygamberine, iman edin. Buradaki Allah'a ve peygamberine iman edin. Bu beyanın çeşitli mânalara gelme ihtimali vardır: Ey geçmişin herhangi bir zaman diliminde iman edenler, şimdi, şu anda da iman edin”. Ey iman edenler! İman edin meâlindeki cümlenin, imanınızda sebat edin anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bunun, Ey dilleriyle iman edenler, kalplerinizle de iman edin, mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenler”. Âyet-i kerime, Ey dehşeti ve azabı gördüklerinde iman edenler, hakikatte de iman edin, mânasına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak [ ]“Dehsetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık” derler”? demiştir. Sözkonusu ilâhi beyana başka bir açıdan bakıldığında şöyle bir mânaya gelmesi de mümkündür: Ey peygamberlerin bazısına iman edenler, müminler gibi siz de bütün peygamberlere iman edin, şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “Müminler ‘Onlar arasında ayırım yapmayız’ derler”?8. Yüce Allah'ın “Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız”” meâlindeki âyette buyurduğu gibi, onlar peygamberlerin bir kısmına inanıyor, ama bazısına inanmıyordu. Bu âyet-i kerimenin şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Ey henüz peygamber olarak gönderilmeden önce Muhammed aleyhisselâma iman edenler, peygamber olarak gönderildikten sonra da ona iman edin! Çünkü Câhiliye Arapları bi'setten önce kendisine (dürüstlüğü ve faziletine) inanıyorlardı, fakat peygamber olduktan sonra inanmayı terk ettiler; tıpkı şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur'ân) kendilerine gelince onu inkâr ettiler”!, Allah'a ve peygamberine iman edin, yani Muhammed aleyhisselâma iman edin. Peygamberine indirdiği kitaba iman edin, yani Resülü Hz. Muhammede sallallahu aleyhi ve selleme indirdiği kitaba iman edin. Daha önce indirdiği kitaba da iman edin, Allah'ın indirmiş olduğu semavi kitaplara da iman edin. Şunu da belirtmek gerekir ki gerçekten Allaha iman etmek bütün peygamberlere ve kitaplara da iman etmektir, çünkü her peygamber insanları bütün bunlara iman etmeye çağırıyordu. Bunun gibi semâvi kitapların her birinde kitapların tamamına inanmaya çağrı yapılıyordu. Görmez misin ki onlardan herhangi birini inkâr etmek Allah'ı, bütün peygamberleri, kitapları ve belirtilen esasları da inkâr etmek demektir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse. Bu ilâhi beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, bütün bu zikredilenleri inkâr eden kimse, iyice sapıtmıştır mânasına gelebilir, bu yukarıdaki söylenenleri pekiştirmek amacını taşır'", ( Diğer bir ihtimal de şudur: Allah'ı, veya meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini veya âhiret gününü inkâr eden kimse bütün bu belirtilenleri inkâr etmiş sayılır. Çünkü onlardan birini inkâr etmek hepsini inkâr etmek demektir. Hatta Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerinden birini inkâr eden kimse Allah'ı, kitaplarını ve bütün peygamberlerini de inkâr etmiş sayılır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
---
Dipnotlar:
75 o Semerkandi şöyle der: “Çünkü imanın her an yenilenmesi gerekir” (Semerkandi, Şerhu't“Ey peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla 'iman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin”. “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler”. “Biz Allaha ve bize indirilene; kezâ İbrâhim, İsmâil, İshak, Yaküb ve torunlarına indirilenlere; yine Müsâ ve İsâ'ya verilenlere ve bütün peygamberlere rableri tarafından gönderilenlere inandık. Onlar arasında ayırım yapmayız; biz O'na teslim olmuşuzdur, deyin”
Nisa' 4:137
İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak... İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet Cenâb-ı Hakk'ın Âl-i İmrân süresinde kendileri için şöyle buyurduğu kişiler hakkında nâzil olmuşur: “İman edip bu Resülü'n hak olduğuna şahit olduktan sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder?” Şöyle de denilmiştir: Bu âyet, Hz. Müsâ'ya (s.a.) iman edip sonra inkâra dönen, ardından Uzeyre iman edip tekrar inkâra dönen, Hz. İsâ'ya (s.a.) ve İncile iman edip arkasından yine inkâra yönelen, nihayet Muhammed aleyhisselâma ve Kur'ân'a inkârlarını arttiran -ki bu, ilk yorumdur- kişiler hakkında nâzil olmuştur'. Âyetin kimler hakkında nâzil olduğuna dair bundan başka açıklamalar da yapılmıştır. Ne var ki âyetin kimler hakkında nâzil olduğunu bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur. Ancak bu ilâhi beyanda, asla iman etmeyeceklerini ve tövbeye yönelmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiği bir kavim hakkında nâzil olduğunun delili vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Allah ne bağışlayacak ve ne de onları doğru yola iletecektir buyurmaktadır, O, burada, onları bağışlamayacağını söylemektedir. Bu, O'nun şu beyanı gibidir: “Elbette imanlarının ardından inkârcılığa sapıp sonra inkârlarını daha da arttıranların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir”, Çünkü Allah Teâlâ, onların gerçekten tövbe etmeyeceklerini bilmektedir yoksa onlar iman edip tövbe etselerdi tövbeleri mutlaka kabul edilirdi. İşte yukarıdaki âyet de bu mânadadır. Cenâb-ı Hak böylelerinin tövbe etmeden öleceklerini bildiği için kendilerini asla bağışlamayacağını haber vermektedir.
[Mürteddin Hükmü]
Bu ilâhi beyanda, tövbe eden mürteddin tövbesinin kabul edildiğinin delili vardır; durum bazılarının, böylesine ait tövbesinin kabul edilmediği yolundaki iddiası isabetli değildir. [ ]Çünkü Cenâb-ı Hak İman edip sonra inkâr edenler, sonra yine iman edip sonra... buyurarak onların küfür ve irtidattan sonra yine iman ettiklerini belirtmektedir. Buna göre mürted tövbe ederse, tövbesi kabul edilir. Âlimlerimiz şöyle demiştir: Mürtedden üç defa tövbe etmesi istenir, tövbe ederse ne âlâ, aksi halde öldürülür. Ali b. Ebü Tâlip'ten nakledildiğine göre “mürtedden üç defa tövbe etmesi istenir” dediği, sonra da bu âyeti okuduğu rivayet edilmiştir", İbn Ömer'den (r.a.) de aynı şey rivayet edilmiştir", Yine Hz. Ömer'den şöyle nakledilmiştir: Ordudan bir asker yanına gelmiş, halife ona, önemli bir olayla mı karşılaştınız? diye sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: Müslümanlardan biri irtidat edip müşriklere katıldı, biz de onu geri aldık. Hz. Ömer (r.a.), “adama ne yaptınız?” diye sorunca “öldürdük” karşılığını verdik. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) şunları söylemiştir: Keşke adamı bir eve hapsedip kapısını üstüne kilitleseydiniz. Kendisine her gün bir çörek verseydiniz ve ondan üç gün tövbe etmesini isteseydiniz; tövbe ederse ne âlâ, etmezse öldürürdünüz. Sonra halife Ömer şöyle dedi: “Allah'ım! Ben bu hadiseye tanık olmadım, böyle bir şey emretmedim, bana bilgi ulaştığında da memnun olmadım!”, Ebü Hanife (r.a.) de şöyle demiştir: Kişi üç defa irtidat eder, her defasında da tövbe ederse, üçüncü sefer tövbe ettiğinde tövbesinde samimi olduğu anlaşılıncaya kadar hapsedilir, bu onun tövbesinde sebat ettiginin göstergesidir. Tövbesinde samimi olduğu anlaşılınca da serbest bırakılır. Adamın öldürülmekten kurtulmak için tövbe etmiş olması muhtemel olduğu için tövbenin gerçek yüzü ortaya çıkıncaya kadar hapsedilir; çünkü o başta fâsık olduğunu ortaya koymuştu, fâsık olan biri tövbesinin samimi olduğu anlaşılıncaya kadar hapsedilir.
Allah ne bağışlayacak ve ne de onları doğru yola iletecektir. Burada onları doğru yola iletmeyecektir meâlindeki cümle ile Cenâb-ı Hakk'ın, bir grubun!# iddia ettiği gibi beyanı kastetmiş olması muhtemel değildir. Çünkü O, kendilerine yönelik beyanı üstlenmiş, ama onlar inat edip doğru yola gelmemiştir. Bu husus, beyanın dışında Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine vermediği bir unsurun varlığı sözkonusudur, zira Allah Teâlâ onların asla doğru yola gelmeyeceklerini biliyordu; sözkonusu unsur da “tevfik”tir. Bu durum, hidâyeti sadece “beyan” olarak görenlerin iddiasını reddetmektedir, çünkü Allah Teâlâ onlara beyanda bulunmuştur.
---
Dipnotlar:
183 İman edip sonra inkâr edenler” meâlindeki âyet hakkında Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar Tevrat'a iman edip sonra inkâr edenlerdir. Allah Teâlâ sonra Hıristiyanları zikretmiş ve “sonra yine iman edip tekrar inkâr edenler” yani İncile iman edip ardından sonra inkâr edenler, buyurmuştur. “sonra da inkârlarını arttıranlar”, yani Muhammed aleyhisselâma inkârlarını arttıranlar” (Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 327; Süyüti, ed-Dürru'l185 o Taberi, Câmı'u'l-beyân, V, 328; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 717. 86 İbn Ebü Şeybe, Musannef, V, 562.
Nisa' 4:138
Münğfıkları (şununla) müjdele! Mutlak ve kayıtsız anlamda müjde, özelgu gibi: “Onlara can yakıcı bir azabı müjdele!”' “Beşşir” tabiri Kur'ân-ı Kerim'de çokça yer alır, ancak Cenâb-ı Hak onu şer konumunda zikrettiğinde açıklama kaydı eklemektedir. Münâfıkları müjdele! Bu ilâhi beyan bir önceki âyetin -yaptığımız yorumlar çerçevesinde- münâfıklar ve riyakârlara yönelik olduğunu göstermektedir. Çünkü “Ey iman edenler! Allah'a ve peygamberine iman ediniz "9 meâliyle başlayan âyetten başka, bu sürede onlarla ilgili bir beyan geçmemiştir. Bunun yanında daha önce geçen bir beyana işaret etmeksizin ilk defa meseleyi ele alan âyet olması da muhtemeldir; bu, Kur'ân-ı Kerim'de örneği çok olan bir uygulamadır.
EYE AİN AJ
Nisa' 4:139
[Kâfirleri Dost Edinmek]
Cenâb-ı Hak münâfıklar hakkında, Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler diye bir açıklama yapmaktadır. Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler meâlindeki beyan, kâfirleri söz ve fiil ile dost edinenler anlamına gelebilir. Sözle dost edinmek “Biz sizinleyiz, biz yalnızca onlarla alay etmekteyiz derler”!9! meâlindeki âyette ve benzeri âyetlerde ifade edildiği gibidir. Fiil olarak onları dost edinmeleri ise, müminleri onlarla savaşmaktan caydırmaya çalışmalarıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak çeşitli âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır”; “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun”!; [ ]“Onlari geri koydu, onlara “Oturun bakalım diğer oturanlarla beraber!” denildi”, Onlar Resülullah'ın ashâbın ve müminlerin, müşriklerle savaşmasını engellemeye çalışıyorlardı. Onlar her ne kadar görünürde kendilerini müminlere uyum halinde imiş gibi gösteriyor idiyse de, hakikatte müşriklerin yanında idi. En doğrusunu Allah bilir ya, Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler meâlindeki âyetin tefsiri böyle olmalıdır.
Onların yanında izzet mi arıyorlar? Burada soru edatı olan hemzenin zâid olduğu, ifadenin düz cümle olarak “onların yanında izzet arıyorlar” anlamına geldiği söylenmiştir. Şimdi, Onların yanında izzet mi arıyorlar? meâlindeki âyetin iki şekilde yorumlanması mümkündür. Buradaki izzet kelimesi korumak ve yardım etmek anlamına gelebilir; onlar bu yardımı ve kudreti kâfirlerde görüyorlardı. Bununla şeref ve üstünlük elde etmek istiyorlardı mânasına da gelebilir'. Allah'tan gelen bütün soru edatlarında asıl olan, o sorunun cevabının gerektirdiği şeyi kabullenmektir!%; çünkü Allah Teâlâ âlimdir, hiçbir şey O'na gizli değildir ki, sorulmuş olsun; Cenâb-ı Hak bundan münezzehtir. Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir, yani bütün kudret ve zafer Allaha aittir, güç ve izzet ancak O'nun lütfuyla elde edilir; dünya ve âhirette O'nun sayesinde şeref ve üstünlük kazanır, yoksa kâfirlerin kendilerinden talep ettikleri kişilerden değil.
Nisa' 4:140
[Kötülerle Mücadele]
O size kitapta şunu indirmiştir: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onların alaya alındığını işittiğiniz zaman... Bazı âlimler şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, O size kitapta şunu indirmiştir meâlindeki beyan ile En'âm süresinde zikrettiği şu beyanlar aynı şeydir: “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur”"97. Sonra Allah Tâlâ şöyle buyurmuştur: “Takvâ sahiplerine, onların hesabından bir sorumluluk yoktur”. Aziz ve celil olan Allah kâfirlerin Kur'ân'a ve Allah'ın âyetlerine dil uzatmaya başladıklarında müminlere onlarla oturmayı yasaklamakta, fakat onlarla oturdukları takdirde müminlere onların hesabından herhangi bir sorumluluğun gelmediğini de haber vermektedir. Sonra Onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturmayın, siz de onlar gibi olursunuz meâlindeki âyette, onlarla oturmayı kesin olarak yasaklamakta ve oturmaya devam ederlerse onlar gibi olacaklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, burada neshin varlığı sözkonusudur ve bu âyet, öncekini neshetmektedir!. “Takva sahiplerine onların hesabından bir sorumluluk yoktur” meâlindeki âyetin müşriklere yönelik olması da muhtemeldir, bu durumda müminlerin günaha girmiş olmaları ve ceza görmeleri sözkonusu olmaz, çünkü müminler müşriklerin Allah'ın âyetleriyle alay etmesine ve Kur'âna dil uzatmasına engel olabilecek güçte değildiler, fakat onlar münğfıkların bu davranışlarına engel olacak güçtedir. Bu sebeple güçleri yettiği halde engel olmadıkları için cezada onlarla aynı konuma düşmüştür. Allah Teâlâ onların bu sorumluluğunu, [ ]güçleri yetmemesi durumunda kaldırmıştır. “Tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyetten şöyle bir hüküm çıkarmak da mümkündür: Gayri meşrü bir durumla karşılaşan bir müslüman o kötülüğü yapanları vazgeçirmeye güç yetirdiği halde engel olamazsa neticede onlarla aynı akıbete uğrar. Bir de, sözkonusu ilâhi beyanda, değiştirmeye gücü yetmeyen ve fakat onlardan ayrılmayıp birlikte oturup kalkmaya devam edenin de onlarla aynı akıbete uğrayacağına işaret vardır. Şu halde bir kötülükle karşı karşıya gelen kişiye düşen görev, şayet onu değiştirmeye güç yetiriyorsa değiştirmesi, yani onu hoş görmeyip engellemesi, değilse onlardan ayrılmasıdır. Aksi takdirde onlarla aynı akıbete uğramasından korkulur. En doğrusunu Allah bilir.
Allah elbette münâfıkların ve kâfirlerin tamamını cehennemde bir araya getirecektir. Çünkü onlar görünürde müminlerle beraber olduklarını ifade etmelerine rağmen, gizlilik içinde ve hakikatte kâfirlerle birlikte oluyordu. Bu da, nihai akıbetler konusunda geçerli olan ölçünün, insanın açıktan sergilediği tavrı değil, gizleyip yaptıkları olduğunun delildir. Münğfıklar dış görünüşü açısından bütün hükümlerde müminlerle beraberdi; evlenmelerde, bütün akitlerde ve dilleriyle mümin olduklarını ortaya koymakta. Ne var ki onlar gönüllerinde dış dünyada gösterdiklerinin aksini içlerinde gizlemişlerdi, işte bu, kendilerine bir fayda sağlamamıştır. Bu gerçek şunu göstermiştir ki sonuç itibarıyla hakikatler gizli ve saklı tutulan şeylerdir”. En doğrusunu Allah bilir.
Küre ii e Meal 5 Biz geek EİN kas
---
Dipnotlar:
199 o Yani bu âyet, “takva sahiplerine onların hesabından bir sorumluluk yoktur” meâlindeki âyeti neshetmektedir.
Nisa' 4:141
141. “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, “Sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler.
Artık kıyâmet gününde Allah aranızda hükmedecek ve kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir.”
[Münâfıklar]
Sizi gözetleyip duranlar. Bu beyanın iki mânaya gelmesi ihtimali vardır. a) Onlar ganimeti ve zaferi gözetliyorlar anlamına gelebilir, [§] Şayet zafer müminlere yönelik olursa, iman konusunda ve bütün hükümlerde Biz de sizinle beraber değil miydik? derler, ganimete ortak olmayı isterler. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın “Onlar, tehlike geçince de hayra karşı nekeslik içinde size sivri dillerini uzatırlar”?! meâlindeki beyanda olduğu gibi. Müminlerin mağlubiyeti ve hezimeti sözkonusu olunca bu sefer kâfirlere, Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler. Bununla da “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun” şeklindeki sözlerini ima ederler. Cenâb-ı Hak da, “İçinizden engelleyicileri ve size karşı nekeslik içinde arkadaşlarına, “Bize katılın” diyenleri Allah çok iyi bilmektedir”? buyurmaktadır. Münğâfıklar müslümanlar arasında sanki kâfirlerin casusu gibi idi, müminlerin sırlarını onlara haber veriyor, maksatlarını onlara bildiriyorlardı. İşte bu şekilde onlar kâfirleri müminlere karşı kollamış ve korumuş oluyordu. En doğrusunu Allah bilir. Sizi gözetleyip duranlar. Yani Muhammed aleyhisselâmın ve ashâbının akıbetini bekliyorlardı mânasına gelmesi de muhtemeldir; yani bu başarının devam etmeyeceğini, yakında sona ereceğini bekliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Gözetleyip duruyorlar. Buradaki “terabbus” kavramı “Fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz”? meâlindeki âyette de kullanılmaktadır. Bunun tefsiri de “Kalplerinde hastalık bulunanların Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün”? meâlindeki âyette görülmektedir. Sonra Allah Teâlâ bunu “Bedevilerden öyleleri vardır ki, hayır yolunda yaptığı harcamayı angarya sayar ve başınıza kötü hallerin gelmesini bekler durur”? meâlindeki âyette bunu tahsis etmektedir. Cenâb-ı Hak burada, onların, müminlerin galibiyet halinin değişmesini ve zaferin Allah düşmanlarına dönmesini beklediklerini açıklamaktadır. Akıbet onların lehine dönünce kendilerinin gerçekte onların dininde olduklarını açıklarlar, bu onların dünya varlığı ve nimetleri peşinde olduklarını gösterir; (Jşu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alir”2%; “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder”.
Üzerinize kol kanat germedik mi? Buradaki “istihvâz” kavramı, galibiyet mânasına geldiği gibi istila anlamına geldiği de söylenmiştir. Bazıları da şöyle bir anlam vermiştir: Muhammed'in ve ashâbının gizli hallerini size haber vermedik mi? Onların sırlarını size bildirmedik ve yazmadık mı? İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Arkanızdan sizi sarıp korumadık mı? İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında ise şöyle ifade edilmiştir: “Elem nestahviz aleyküm ve mena'mâküm mine'İ-mü'minin” “Size kol kanat gerip müminlerden korumadık mı?” Kisâi şöyle söyler: Arap dilinde böyle sözler çoktur, mânası da açıktır, “elem nestahviz” cümlesi, size kol kanat germedik ve sizi korumadık mı? anlamında zarif bir ifadedir. “İstihvâz” kelimesinin asıl anlamı galip gelmek ve düşmanı yenmek demektir. Daha önce de söylediğimiz gibi onlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ashâbını korkutarak şöyle diyorlardı. “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun!””, Artık kıyâmet gününde Allah aranızda hükmedecek. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın onların arasında hükmetmesinden maksat müminleri cennete, münâfıkları da cehenneme koymasıdır.
Allah kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir. Bu ilâhi beyanın da iki anlama gelmesi muhtemeldir. (SJAllah kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir, dünyadaki deliller hakkında. Yani kâfirlere, dine ait hiçbir konuda müminlerin aleyhine bir delil vermeyecektir; ne var ki kâfir kişi mümine süslü ve uydurma sözlerle hakkı bâtıl diye gösterebilir, mümin de ona karşı kesin delil getiremeyebilir. Yoksa dünyada kâfirin mümine karşı kesin delil getirme gücü yoktur. Allah kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir. Bu, Allah Teâlâ âhirette kâfirlere, müminlerin şahitliklerini reddetme imkânı vermeyecektir, mânasına da gelebilir, çünkü Cenâb-ı Hak, “İnsanlara şahit olasınız diye”? meâlindeki âyette Muhammed ümmetinin, onların aleyhine şahitlik edeceğini haber vermiştir. İşte onlar, müminlerin kendi aleyhlerindeki şahitliklerini def ve reddetmeye asla yol bulamayacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Keza Allah kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir meâlindeki beyandan şu da kasdedilmiş olabilir: Delil getirmekte, şahitlikte veya Allah katındaki muhakemede onlara yol vermeyecektir. Müslümanların, onların kitaplarına iman etmeye davet edilmeleri, (onların dinlerinin üstünlüğünü benimseme anlamında değil) ancak Cenâb-ı Hakk'ın onları bütün ilâhi kitaplara ve peygamberlere iman etme çağrısını kabul etmeleri anlamındadır?", Yahut da zafer konusunda onlara müminlerin aleyhine imkân vermeyecektir anlamındadır?2. Böylece mesele yine nihai akıbete dönmüş olur. En doğrusunu Allah bilir.
Allah kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir. Yani yukarıda belirttiğimiz kesin delil getirme konusunda. İbn Abbâs'ın (r.a.) da delil getirme konusunda olduğunu söylediği rivayet edilmiştir??. Bunun, “onlara galip gelmeleri” anlamına geldiği de söylenmiştir, fakat bu anlayış daha isabetlidir. Yukarıda söylediğimiz şahitlik mânasına gelmesi de ihtimal dâhilindedir, çünkü Cenâb-ı Hak kıyâmet günü müminlere kâfirlerin aleyhine şahitlik yaptıracaktır, onlara ise bunu kendilerinden bertaraf edip reddetmeye imkân verilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Tehlike yaklaştığında ölümden dolayı kendinden geçip gözü kaymış kimse gibi sana baktıklarını görürsün, tehlike geçince de hayra karşı nekeslik içinde size sivri dillerini uzatırlar. Bunlar gerçekte iman etmemişlerdir, Allah da onların yaptıklarını geçersiz saymıştır Bunu yapmak Allah için çok kolaydır.” (el- Ahzâb, 33/19). “Münâfıklar onlara, ‘Sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Onlar, ‘Evet öyleydi derler, ama siz başınızı belâya kendiniz soktunuz, fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz ve Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı; bundan ötürü o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırıp durdu”. 27 “İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Eğer başınıza bir felâket gelirse, Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım” der. Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse, sanki sizinle onun arasında bir yakınlık olmamış gibi, 'Keşke onlarla beraber olup ben de büyük bir kazanç elde etseydim’ der”. “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte 21! Allah kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecek ve şöyle denilemeyecektir: “Allah müminleri, Ehl-i Kitap olan kâfirlerin kitaplarına inanmaya davet etmiştir” Çünkü böylesi kâfirlere müminlerin aleyhine verilen bir yoldur. Aslında müslümanların önceki kitaplara iman etmeleri, gönderdiği bütün peygamberlere ve indirdiği bütün kitaplara iman etmek konusunda Allah'ın davetine icabet etme bağlarında gerçekleşmiştir. 22 o Yani Allah Teâlâ, kâfirlere müminlerin aleyhine bir zafer imkânı vermemiştir, çünkü zafer şu andaki durumun değil, akıbetin durumu anlamına gelir. Bundan dolayı hakkın ebedi bir üstünlüğü, bâtılın da anlık bir kabarması vardır, denilmiştir. Kâfirler bazan bir galibiyet elde etseler de, işin akıbeti ve varacağı yer yine müminlerin lehinedir, o da zaferdir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 198b). İbn Abbâs'ın (r.a.) bu sözünü kaynaklarda bulamadım, ancak İbn Cerir, Süddi'den naklen âyetteki “yol” kelimesini “kesin delil” diye açıkladığını zikretmiştir.
Nisa' 4:142
Münfıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar. Hâlbuki Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir. Buradaki Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar meâlindeki ifade Allah'ın dostlarına veya dinine karşı hileli oyun kurmaya kalkıyorlar mânasına gelebilir, onların bu davranışı Allah'a nispet edilmiştir; bu, caiz olup Kur'ân'da örnekleri çoktur; meselâ “Siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder” örneğinde görüldüğü gibi, yani siz Allah'ın dinine veya dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder. Biz tefsirin baş tarafında bu konuya temas etmiştik?!3, Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir, yani onların müminleri oyuna getirmeye çalışmalarını cezalandırmaktadır. Her ne kadar Allah'ın oyun kurması sözkonusu değilse de, Cenâb-ı Hak burada kendisi için de “hıdâ"” (gaz) kavramını kullanmaktadır, çünkü o insanların kurdukları oyunun cezasıdır. Tıpkı bir kötülüğün cezasının kötülük diye anılması gibi?'“, buradaki ikinci “seyyie” kelimesi gerçekte kötülük anlamına gelmese de âyette kullanılmaktadır. Benzer şekilde saldırının cezasında bir saldırı diye anılmaktadır?'7, her ne kadar bu ikincisi saldırı olmasa. İşte bunun gibi tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de oyun kuranların cezası oyun olarak nitelendirilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bir şeye, onun sebep olduğu ismi vermek dil açısından sakıncalı değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Buradaki hileli bir “oyun kurma” şeklinin mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ sırat köprüsü üzerinde müminlere bir nür vereceği gibi münâfıklara da verecektir. Sonra insanlar sıratı geçerken, münğfıkların nüru sönecek, müminlerin nuru kalarak [ ]devam edeceklerdir. Münâfıklar müminlere seslenerek onlara, “Bizi bekleyin de yetişip nürunuzdan bir parça alalım” ve “onunla sıratı geçelim” diye seslenecekler, melekler de onlara “Geriye dönün de başka bir nür arayın!” diyecekler. O zaman sıratı geçmelerinin mümkün olmadığını anlayacaklar. İşte Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirecektir, meâlindeki cümlenin mânası budur”. Hasan-ı Basri de böyle söyledi ve şunu ekledi: İşte Allah'ın, onların oyunlarına verdiği karşılık budur”. Başkaları ise şöyle demiştir: Onlara cennet kapılarından biri açılır, bunu gördüklerinde hemen kapıya doğru yönelirler, ama tam kapıya yaklaştıklarında kapı yüzlerine kapatılır, işte “hıdâ” (gis) sözcüğünden maksat budur. En doğrusunu Allah bilir ya. Sözkonusu lafzın şu anlama gelme ihtimali de vardır: Münâfıklar bu dünyada, onun menfaatlerinde ve dünya üzerinde istedikleri gibi dolaşıp yararlanmakta müminlerle beraber oldular, bundan dolayı âhiret imkânlarından yararlanmakta da beraber olacaklarını zannediyorlardı. Ne var ki bunlar kendilerine haram kılınmıştır. İşte âyette sözü edilen “oyun oynamak”tan amaç budur. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hak, mündfık için söz ve fiil olarak bazı alâmetler koymuştur ki aslında münâfık da bunları bilir. Onların sözlerindeki alâmetleri şu ilâhi beyanlarda yer almaktadır: “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun”?; “İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alir”22; “İçinizden engelleyicileri ve size karşı nekeslik içinde arkadaşlarına, “Bize katılın’ diyenleri Allah çok iyi bilmektedir”? meâlindeki âyetlerde söyledikleridir. Fiil olarak alâmetleri de şunlardır: Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Yani Allah'ı da pek az hatırlarlar”; “Zaten bunların pek azı savaşa gelir” ve “Tehlike yaklaştığında ölümden dolayı kendinden geçip gözü kaymış kimse gibi sana baktıklarını görürsün””. Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk'ın, münâfıkların alâmeti olarak zikrettiği bunlara benzer çok şey vardır; ( meselâ şunlar gibi: “Onlara şöyle bir baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin”; “Ne zaman bir süre indirilse, birbirlerine bakarlar”2? buyurmaktadır.
Onlar bütün yaptıklarını İnsanlara gösteriş için yaparlar. Hafsa'nın mushafında şöyle yer almıştır: “Yurâüne'n-nâse vellâhu yalemu mâ fi kulübihim” (ses S hela iy zl özel) “Onlar insanlara gösteriş yapıyorlar, ama Allah onların kalplerindekini bilmektedir”. Allah'ı da pekaz hatıra getirirler. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Vallahi, az bile olsa yaptıkları O'nun rızasına yönelik olsa onu kabul ederdi”, ama bu az hatırlamayı da gösteriş olarak yapıyorlar. Şöyle de denilmiştir: Şayet yaptıkları o az iş Allah'ın rızasını isteseler ve O da kabul etse çok yerine geçerdi, fakat bu durumda kabul etmez, çünkü o yöneliş gerçekte yoktur. Bazan temelden yokluk kastedilerek az anlamına gelen “kalil” (Jan) ve “yesir” kavramları kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'dan Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İnsanlar görürken namazını güzel kılan, yalnızken düzgün kılmayan kimsenin bu davranışı Rabbini küçümsemektir”28, Münâfıkların alâmeti konusunda çeşitli haberler nakledilmiştir. Ebü Hureyre, Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Münâdfıkların bir takım alâmetleri vardır ki onlarla tanınırlar: Selâmları lânet okumaktır, yemekleri yağmadır, ganimetleri çalmadır; câmilere terketmek için yaklaşırlar, namazları da ancak son vaktinde kılarlar”2”, [ ] Abdullah b. Amr ise Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kimde şu dört haslet bulunursa, o hâlis münâfık olur: Konuşunca yalan söyler, söz verince cayar, anlaşma yapınca bozar, kendisine bir şey emanet edilince hiyânet eder””. Münâfıkın alâmetinin üç olduğu da rivayet edilmiştir. Abdullah'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Münâfıkı üç şeyle tanıyın: Konuştuğunda yalan söyler, söz verince cayar, anlaşma yapınca bozar. Abdullah, sonra da şu âyet-i kerimeyi okumuştur”: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse...” Vehb'in şöyle dediği de nakledilmiştir: Övülmeyi sevmesi, yerilmekten hoşlanmaması, münafığın alâmetlerindendir??,
---
Dipnotlar:
25 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir davranıştır”. Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına uymak karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın. Allah'ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır”. 29 Bu rivayeti İbn Abbâs'a nispetle kaynaklarda bulamadım. Ancak buna benzer bir rivayet Ebü Umâme el-Bâhili, Hasan-ı Basri ve diğerlerinden nakledilmiştir (bk. Taberi, Cámi'u'lbeyân, V, 334; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 719, VIII, 53-55). Bu muhteva, İşte Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirecektir, cümlesinin mânası budur” ifadesi olmadan İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XXVII, 224, 225; Süyüti, 20 o Taberi, Câmi'wl-beyân, XXVII, 225; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Tl, 719. 26 “Onlara şöyle bir baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir (böyle güvendeymiş gibi görünürler). Ama her gürültüyü de kendilerine yönelik sanırlar. Asıl düşman onlardır, onlardan korun! Allah kahretsin onları! Nasıl da haktan yüz çeviriyorlar!” (el“Ne zaman bir süre indirilse, “Sizi biri görüyor mu?” diyerek birbirlerine bakarlar, sonra sıvışıp giderler. Anlamamakta direndikleri için Allah da onların kalplerini haktan çevirEbü Yâlâ, Müsned, IX, 54; “bu rivayetin senedinde bulunan İbrâhim b. Müslim el-Heceri zayıf bir râvidir” (Heysemi, Mecma'uz-zevâid, X, 221). Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, II, 293; bu rivayetin senedinde yer alan Abdülmelik b. Kudâme el-Cumahi'yi Yahyâ b. Main ve diğerleri sika görmüş, Dârekutni ve başkaları ise zayıf görmüşlerdir” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, I, 107).
Nisa' 4:143
[Münâfıkların Karakteri]
Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara! Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Onlar ne hâlis müslüman, ne de açık müşriktir. Katâde de bu görüştedir”. Mukâtil ise şöyle demiştir: Onlar Yahudilerle beraber değildirler ki onlara dostluklarını göstersinler; yine münâfıklar dini kalpten tasdik etmekte ve dostlukta müminlerle beraber değildir”. Âyetin bundan başka bir yorumu daha mevcuttur. Sözkonusu iki gruptan hiçbiri diğeriyle aynı görüşü paylaştıklarını ve onunla beraber olduklarını göstermemiş, aksine her biri digerine muhalif kalmıştır. Çünkü onlar kendilerine tapan hırslı insanlardı, [ ] nerede bir varlık görürlerse oraya yaklaşırlar, tâbi oldukları din konusunda ne onlara uyarlar, ne de bunlara! En doğrusunu Allah bilir ya, ancak bu âyetin tefsiri böyle olmalıdır.
Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir yol bulamazsın. Bu cümlenin, âyetin ilk cümlesi hakkında söylenenlere delil olduğu belirtilmiştir. Ona asla bir yol bulamazsın meâlindeki ifadenin, “hidâyet ve doğru yol” bulamazsın anlamına geldiği söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir yol bulamazsın meâlindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri'nin, “kâfir olduğu müddetçe bulamazsın, ama tövbe eder ve bu halinden dönerse onun için doğru yol vardır”, dediği rivayet edilmiştir.
R a kuya 2 ERA]
Nisa' 4:144
Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen münâfıklar hakkında gelmiştir. Cenâb-ı Hak onları, içlerinden kâfirleri dost edinmekle birlikte açıktan imanı ikrar etmeleri itibariyle mümin diye nitelendirilmiştir. Şöyle de denebilir: Müminlere intisap ettikleri için kendilerine “mümin” denilmiştir. Bu âyetin müminler hakkında geldiği de söylenmiştir, Allah Teâlâ onlara, açıktan imanı dile getirdiler diye münğfıkları değil, sadece müminleri dost edinmelerini emretmiştir. Şimdi, sözkonusu dostluğun ve onları dost edinmenin yasaklanmasının şekli ve hikmeti birkaç şekilde açıklanabilir. (Birincisi,) kâfirlerle dinde dost olmanın yasaklanmasıdır; yani onlara güvenmeyin, sözlerini doğrulamayın ve din alanında kendilerine güvenmeyin, çünkü onlar sizi dininizden döndürmek isterler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi gerisin geri döndürürler”, (İkincisi,) kâfirleri bu dünya işlerinde dost edinmeyi yasaklamaktır, şu beyanında görüldüğü gibi: “Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar”. Allah Teâlâ burada savaşla ilgili hususlarla diğer hallerde sırlarını münğfıklara vermelerini müminlere yasaklamıştır. Üçüncü bir ihtimal de her hususa yönelik bir yasaklamadır; yani onlarla dostluk kurmayın, kendileriyle oturup kalkmayın ve onlara güvenmeyin.
(SJAllah'a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? Yani Allaha kendi aleyhinize olan açık bir delil mi vermek istiyorsunuz? Bunun için açık bir özür denildiği gibi, aleyhinize kullanılmak üzere apaçık bir kanıt da denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir, bu irade sıfatıdır. Bu, gerçekte her fâilin sıfatıdır. Allah Teâlâ'nın başta kullandığı soru edatı da olumlu mânadadır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'ın size azap etmesi konusunda herkesin anlayabileceği şekilde O'na açık bir delil verdiniz. Çünkü bu, yani müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmek, ilâhi gazabı gerektiren açık bir delildir. Bunun, Allah'ın dostlarına verilen açık bir delil anlamına gelmesi de mümkündür, meselâ Allaha yardım etmek ve Allah'ın tuzak kurmasına dair âyetlerde olduğu gibi: Cenâb-ı Hakk'ın onu kendi zatına nispet etmiş olması da mümkündür. Çünkü onların kâfirlerle dostolmaları Allah'ın dostlarına verdikleri açık bir belge anlamına gelir, zira onlar şeytanı ve Allah'tan başkasına kulluk yapanları? kendilerine dost edinmezler. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Nisa' 4:145
[Cehennem Tabakaları]
Şüphe yok ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Buradaki “derk” kelimesindeki “râ” harfi cezimli ve üstünlü olarak iki şekilde?” okunabilir, her ikisi de aynı anlama gelir. Denilmiştir ki: Cennette çeşitli dereceler ve daireler, cehennemde de hepsi birbirinin altında muhtelif katlar bulunmaktadır. Yine denildi ki katlar aşağıya indikçe azap şiddetlenir. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnkâra sapmış olanlar şöyle diyecekler: Rabbimiz! Bizi saptıran şu cinleri ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım ki herkesten daha çok aşağılanmış olsunlar!”? Şayet alt tabakada bulunanın azabı daha şiddetli olmasaydı, “onları ayaklarımızın altına alalım” ifadelerinin bir anlamı kalmazdı. Binaenaleyh bu ilâhi beyan, alt tabakada bulunan herkesin azabının daha şiddetli olacağını göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Nakledildiğine göre Hz. Peygamber Abdülmuttalib ile Hişâm b. Muğire'yi anmış ve şöyle buyurmuştur: “Onlar, cehennemin nerede ise yüzey kısmında en az azap gören kimseler olup, Jorada ebedi kalacaklardır. Cehennemde en az azap gören kişinin ayaklarına ateşten iki takunya giydirilir, onun hararetiyle beyni kaynar“. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Cehennem tabakaları, cehennemin altında demirden yapılmış ve her tarafı kapatılmış mekânlardır?” Cehennemdeki azabın dış görünüş açısından aynı, fakat gerçekte farklı olduğu söylenmiştir. Nitekim şu ilâhi beyan bunu desteklemektedir: “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler”?. Ne var ki onlar birbirlerinin azabını hissetmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonrakiler öncekiler için, Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver" diyecekler. Allah da, “Zaten hepiniz için bir kat daha azap vardır, fakat siz bilmezsiniz diyecektir”?. Sonrakiler, kendilerini saptırdıklarının cezası olarak öncekilere iki kat azap vermesini Allah'tan isteyecekler, Allah da onların hem önderleri, hem de tâbileri için iki kat azap bulunduğunu haber verecektir.
(JBurada, diğer kâfirlerden ayrı olarak cehennemin en alt tabakasının münâfıklara tahsis edilmesi üç şekilde açıklanabilir: Birincisi, onlar mânevi açıdan zayıf olan müminleri yoldan çıkarmaya çalışmışlar, dinleri konusunda onları şüpheye düşürmek ve onları imandan çıkarmak için gayret göstermişlerdir. Bu, onların huyları ve âdetleriydi; bu sebeple, o insanları çalışmalarının cezası olarak sözkonusu azaba müstahak oldular. En doğrusunu Allah bilir. Diger bir ihtimal, onlar kâfirlerin casusları ve onlar adına haber toplayan kişilerdi; müslümanlara ait haberleri ve sırları kendileri bildiriyor ve onları müminlerin gizli hallerine muttali kıldıkları için bu azaba layık olmuşlardır; çünkü bu onların dinlerini ve dünyalarını fesada uğratma faaliyetiydi. Nitekim onların müşriklere söyledikleri “Üzerinize kol-kanat germedik meâlindeki âyette de buna işaret edilmektedir. Üçüncü ihtimal ise şudur: Münâfıklar hiçbir halde dinle ilgileri yoktu, ne rahatlık ne de darlık hallerinde dini bir bağlantıları mevcut değildi; nerede bolluk ve rahatlık görürlerse orada olurlardı. Fakat diğer kâfirler böyle değildi, münâfıkların aksine kâfirler rahatlık halinde de zorluk halinde de aynı dine bağlıydılar ve putlara tapıyorlardı. Halbuki bunlar, müminlerin varlık içinde olduklarını gördüklerinde onların yanında da bulunur, kâfirleri varlık içinde gördüklerinde onlarla beraber olurlardı. Asla tek bir çizgide durmazlar, Cenâb-ı Hakk'ın “Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara!” meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi arada gidip gelirlerdi. Kâfirler ise kendilerini Allah'a yaklaştıracağı ümidiyle ve onların Allah katında kendilerine şefâat etmeleri için Cenâb-ı Hakk'ın böyle emrettiğini düşünerek putlara tapıyorlardı?”. ( Münâfıklar ise midelerinden ve şehvetlerinden başka bir şeye tapmıyorlardı, bu sebeple de onların azabı, diğerlerinin azabında fazladır. Ayrıca onlar Allah'ı inkâr etme suçuna, tuzak kurmayı ve aldatmayı, düşmanları tahrik edip üstün göstermeyi de eklemiştir: Zevk ve şehvetleri tatmin konusunda her grupla beraber olmayı da bunlara ilave etmişlerdir. Sonuçta onlardan her birine hak ettiği her türlü ceza gerekli olmuştur. Ayrıca Allaha isyan anlamına gelen bütün olaylara katılmışlardır, çünkü bunun yolu nefislerin arzu ettikleri şehvetleri hayata geçirmekten ibarettir. Münâfıkların bir fonksiyonu da mânevi güç açısından zayıf olan müminleri aldatmak ve kafalarını karıştırmaktır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
---
Dipnotlar:
239 Yedi kırâat imamından Nâfi, İbn Kesir, Ebü Amr ve İbn Âmir, “ra” harfini üstünlü olarak, Âsım, Hamza ve Kisâi ise “ra” harfini sâkin olarak okumuşlardır (bk. İbn Mücâhid, Xl Yaygın kanaate göre, bu hadis Ebü Tâlib hakkında söylenmiştir; Ebü Said el-Hudri'nin nakline göre, kendisinin de bulunduğu Hz. Peygamber'in bir meclisinde amcasının adı geçmiş, Resülullah da şöyle buyurmuş: “Umulur ki kıyâmet gününde benim şefâatim ona fayda verecektir, o topuklarına kadar yükselen sığ bir ateş tabakası içinde olacaktır, ama onun hararetiyle beyni kaynayacaktır”. İbn Abbâs'tan (r.a.) gelen diğer bir rivayete göre ise Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Cehennem ehlinin en hafif azap göreni Ebü Tâlip'dir, O, iki takunya giyecek fakat onun hararetiyle beyni kaynamaktadır”. Fakat Abdülmuttalib hakkında şöyle rivayet edilmiştir: Abbâs b. Abdülmuttalib (r.a.) muhacirlerden biriyle karşılaşmış, kendisine şöyle demiş: Bilir misin Abdülmuttalib b. Hişâm ile Beni Sehm kabilesinin kadın kâhini Aytala'yı Allah cehennemde aynı yere koymuş? Bunun üzerine Resül-i Ekrem şöyle buyurmuş; “Sizden biri, gerçek olsa bile bir mesele hakkında din kardeşine neden üzüntü verir?”. Hişâm b. Muğire'ye gelince, o, Mekke'nin eşrafından olup, Ebü Cehil'in babası ve Ummu Selerne'nin (r.a.) amcasıydı (bk. Fâkihi, Ahbâru Mekke, III, 237; Heysemi, Mecma'uz-Zevâid, I, 118); Hişâm b. Muğire hakkında Ummu Selemeden rivayet edildiğine göre, Hâris b. Hişâm vedâ haccı yılında Hz. Peygamber'e gelip şöyle demiştir: Ey Allah'ın Resülü; ben sıla-i rahim yapar, komşulara iyilik eder, yetimi barındırır, zayıfa ve yoksula yediririm. Bütün bunları Hişâm b. Muğire de yapıyordu, onun hakkında ne düşünüyorsun ey Allah'ın Resülü? Hz. Peygamber (s.a.) şu cevabı vermiştir: “Sahibi, Allah'tan başka ilâh yoktur, diye şahitlik etmeyen her mezar, cehennemden kor bir ateş parçasıdır. Ben, amcam Ebü Tâlib'i bir ateş denizi içinde buldum, Allah Teâlâ onu, benim yanımdaki konumu ve bana yaptığı iyilikler sebebiyle onu oradan çıkarıp sığ bir ateşe koymuştur” (Taberâni, el-Mucemu'l-kebir, XXIII, 405). “Bu rivayetin senedinde bulunan Abdullah b. Muhammed b. Akil adındaki râvi, münker olup rivayeti delil olarak kullanılamaz. Onu sika kabul edenler de vardır” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid,
Nisa' 4:146
Ancak tövbe edip hallerini düzeltenler müstesnâdır. İbn Abbâs'ın (r.a.) bunu, nifaktan tövbe edenler ve amellerini düzeltenler diye açıkladığı rivayet edilmiştir. Allah'a sımsıkı bağlananlar, yani Allah'a güvenenler. Şöyle de denilmiştir: Ancak tövbe edenler... ve dinlerini yalnızca Allah'a özgü kılanlar başkadır. İşte bunlar müminlerle beraberdirler. Yani onlar, diğer müminler gibi olmuşlardır. İbn Mesüd ile Ubey b. (Kâbj'tan (r.a.) gelen rivayet şöyledir: Tövbe eden, sonra Allah'a, Resülüne, Kur'ân'a ve daha önceki peygamberlere gönderilen kitaba iman edenler, sonra dinlerini sadece Allah'a özgü kılıp O'na sımsıkı bağlananlar müstesnâdır, onlar müminlerle beraberdir ve Allah müminlere büyük bir mükâfat verecektir? Dinlerini sadece Allah'a özgü kılarlar, meâlindeki ilâhi beyanı İbn Abbâs (r.a.) şöyle açıklanmıştır: Riyakârlık yapmazlar, onların içleri dışlarıyla aynıdır veya daha güzeldir.
Nisa' 4:147
Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size niçin azap etsin? En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin tefsiri şöyle olmalıdır: [§]Eğer siz tasdik ve iman ederseniz, Allah'ın azap etmeye ihtiyacı yoktur, fakat hikmet, inkâr edene azap etmeyi gerektirir, yoksa size O'nun azap etmeye ihtiyacı yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya. Bu âyetin, şöyle bir toplum hakkında inmiş olması da muhtemeldir: Sözü edilen toplum dini gerçekleri ve Resülullah'a (s.a.) karşı inat göstermede o kadar ileri gitmiştir ki kendileri ona iman edip tasdikte bulunsalar bile, daha önce yalanlamada ve inatlaşmada o kadar ileri gittikleri için bağışlanmayacaklarını zannediyorlardı. İşte Cenâb-ı Hak, şayet iman ederlerse, yalanlamaları ve inatları sebebiyle kendilerine azap uygulamayacağını açıklamaktadır, tıpkı şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “İnkâr edenler eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”?. En doğrusunu Allah bilir.
Şimdi insanlar arasındaki ilişkilerde teşekkür etmek, yapılan şeye verilen uygun bir karşılıktır. Nitekim Resülullah (s.a.) “insanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmez”” buyurmuştur. Ancak insanla Rabbi arasındaki ilişkilerde teşekkür, yapılan şeye denk düşen bir karşılık anlamında değildir. Çünkü insanlar, kendilerine verilen en küçük nimetin bile şükrünü edâ etme gücüne sahip değildir, ki bu, ömürleridir. Dolayısıyla şükür yapılan şeye denk bir karşılık anlamına değil, farklı mânalara gelir. İlk olarak nimetlerin Allah'tan geldiğini bilmesi; ikincisi, verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmekten âciz olduğunu anlaması; üçüncüsü de nimeti sadece Rabbine itaat etmeye yönelik olarak kullanması.
Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir. Yani Yüce Allah, inkârdan ve yalanlamadan sonra tövbe ettiği takdirde kişinin imanını kabul edendir. “Şâkiran” kelimesine Allah, hediyenin ancak büyük olanını kabul eden yeryüzü kralları gibi değildir, ihlâsla yapıldığı takdirde az olan ameli de kabul edendir, anlamı verilmiştir. [ ]Bu kelimeye, Allah az olan ameli de kabul edip bol sevap verir mânası da verilmiştir. Bu, cömertliğin son noktasına varan bir nitelemedir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyetin son kısmı şu meâlde yer almıştır: “Eğer siz şükürde bulunup iman ederseniz Allah size neden azap etsin! Allah sizin iyi amellerinize karşılık veren ve onları bilendir” Bu da bizim söylediklerimizle aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Nisa' 4:148
Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Bu ilâhi beyanın tefsiri ve tilavetinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Allah kötü bedduanın açığa vurulmasını sevmez, ancak haksızlığa uğrayan müstesnâ. Çünkü haksızlığa uğrayan kişinin beddua etmesinde bir sakınca yoktur. Başkaları da şöyle demiştir: Kötü sözü açığa vurmak, meâlindeki beyan ile kötü konuşup sövme kastedilmiştir, Allah kimsenin böyle bir sözü kullanmasını sevmediğini haber vermiş, sonra haksızlığa uğrayanı, yani tecavüze uğrayanı bundan istisnâ etmiştir, dolayısıyla o da aynı şekilde karşılık verecek olsa vebali yoktur. İbn Abbâs da benzer şekilde şöyle demiştir: Kötü sözü açığa vurmak meâlindeki beyan ile kişinin yüzüne karşı bir müslümana sövmesi kastedilmiştir, ancak o da aynı şekilde karşılık verebilir. Cenâb-ı Hakk'ın haksızlığa uğrayan müstesnâ meâlindeki beyanı da bunu ifade eder, fakat affederse daha faziletli bir şey yapmış olur”!. Bazıları “zulime” (çık) kelimesini “zaleme” diye okumuşlardır”?. Buna göre âyetin şu anlama gelmesi muhtemeldir: Haksızlık yapan müstesnâ, çünkü onun hakkı olmasa da kötü sözü açığa vurması sözkonusudur. Bunun örneği şu âyet-i kerimede görülmektedir: “Haksızlığa saplanmış olanlar dışında, insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın””, Çünkü onların sizin aleyhinize kullanacakları bir delilleri olmasa da, yine aleyhinize delil gösterirler, (laynı şekilde haksızlık yapan kişi de kötü sözü açığa vurmaya hakkı olmasa bile bunu yapıyor. En doğrusunu Allah bilir. Sözkonusu kelimeyi “zulime” (çık) diye okuyan kimseye gelince, bunun mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- yukarıda söylediğimiz gibi, hiç kimsenin kötü sözü açığa vurması mubah değildir, ancak haksızlığa uğrayan kimse müstesnâdır, böylesinin kendisine haksızlık yapan kişiye beddua etmesi ve hakkını almaya çalışması mubahtır, demektir. İkincisi, başka birine hakaret konusunda söylenen şeydir, bu asla mubah değildir, dolayısıyla ona aynı sözlerle karşılık vermesine ve kendisinden intikam almaya çalışmasına izin verilmez”, Şöyle de denilmiştir: Buâyet Hz. Ebü Bekir radiyallahu anh hakkında nâzil olmuştur; Mekke'de bir adam ona hakaret etmiş, o da Allah'ın dilediği kadar susmuş, sonra karşılık vermiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) kalkıp gitmişti”, Hasan-ı Basri'nin rivayetine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Birbirine hakaret eden iki kişiden ikincisi haddi aşmadığı müddetçe vebâli Hak onun haksızlık yapana beddua etmesine ruhsat vermiştir. “Haksızlığa uğrayan müstesnâ” cümlesinin anlamı da budur, ama bu cümle, eğer sabrederse kendisi için daha hayırlı olur demektir. (Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 1; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 724ilk başlayanındır””, Yine o, şöyle demiştir: “Dikkat edin! Sakın kimseye hakaret etmeyin! Mutlaka böyle bir şey yapacaksanız ve kişi muhatabının huyunu alamamışsa, o zaman “sen korkaksın, sen cimrisin' desin!”297 Bu istisnânın aslı şudur: Kişilerden ilki, her ne kadar istisnâ edilen şey nevinden değilse de, bu onun yaptığının cezasıdır, bir şeyin cezası da, aynı isimle anılır; nitekim Cenâb-ı Hak da “Bir kötülüğün karşılığı ona denk başka bir kötülüktür”? meâlindeki âyette kötülüğün cezasına da kötülük demektedir. [ ]Bir saldırının cezasına da saldırı ismini vermiştir”. Her ne kadar bu âyetlerde sözü edilenlerin ikincileri kötülük ve saldırı sayılmazsa da, Cenâb-ı Hak bu ismi kullanmaktadır. Buna göre haksızlığa uğrayan müstesnâ meâlindeki cümle, her ne kadar yapılanlar aynı şey değilse de, yapılan haksızlığın ve saldırının cezası olduğu için istisnâ kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle de denilmiştir: Bu âyet misafirlik hakkında gelmiştir, kişi birinin evine gider, ama o, kendisini misafir etmez, ona iyi davranmaz, bu sebeple misafire, diliyle ondan hakkını almasına ruhsat verilmiştir?. Müfessirlerin çoğu bu görüşü benimsemişse de uzak bir ihtimale benzer. Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka meâlindeki âyette, bir halde mahzurlu olmayan bir şeyin başka bir halde sakıncalı olacağına dair herhangi bir delil yoktur. Çünkü Allah Teâlâ âyette kötü sözü açıklamayı yasaklamaktadır; sonra bu ifade, o kötü sözü açıklamanın yasak edildiği halin dışındaki bir durumda yasak olmadığına herhangi işaret yoktur. Allah her şeyi işitmekte, yani sizin açıkladığınız kötü sözü işitmekte ve her şeyi bilmektedir.
---
Dipnotlar:
725). Süddi'den şöyle rivayet edilmiştir: “Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez, ancak haksızlığa uğrayan başka” meâlindeki âyette Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allah yaratıklardan hiç kimsenin kötü sözü açığa vurmasını sevmez, haksızlığa uğrayan kişi, haksızlığa uğradığı kadar karşılık verirse, ona günah yoktur. (Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, Bu, şâz kıraâttir, Taberi bu kırâati herhangi bir kimseye nispet etmemiştir. bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, VI, 1. Semerkandi şöyle demiştir: “Mazlum kendisine yapılana aynı şekilde karşılık verirse ona günah yoktur. Ne var ki hakaret sözünün kendisi Allah'ın sevmediği haram bir şeydir. Fakat haramlığına rağmen mazluma ruhsat verilmiş, kendisi günahsız sayılmış ve sorumlu görülmemiştir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 199b; Medine nüshası, vr. 224b). Bu olay, âyetin nüzül sebebi belirtilmeden rivayet edilmiştir, Said b. Müseyyeb anlatıyor: Resülullah (s.a.) ashâbı ile birlikte otururken adamın biri Hz. Ebü Bekir'e (r.a.) hakaret etmişti. Ebü Bekir susmuş, adam ikinci defa aynı şeyi söylemiş, yine susmuş, sonra üçüncü defa aynı şekilde hakaret edince Ebü Bekir de karşılık vermişti. Bunun üzerine Allah'ın Resülü kalkıp gitmişti. Hz. Ebü Bekir, “bana kızdın mı, ey Allah'ın Resülü” diye sorunca şu karşılığı vermişti: “Gökten bir melek inip, adamın sana söylediği sözü yalanlıyordu, ama sen karşılık verince oraya şeytan geldi, şeytanın geldiği yerde oturmam sözkonusu değildi”. Bu hadis Ebü Hureyre'den (r.a.) rivayet edilmiştir (bk. Müslim, “Birr ve Sıla” 68; Ebü Dâvüd, “Edeb” 39; Tirmizi, “Birr ve sıla”, 51. Taberâni, el-Mucemu'l-kebir, VII, 253; Heysemi şöyle dedi: “Bu hadisi Taberâni ve Bezzâr rivayet etmiştir, Bezzâr'ın isnadında rivayeti metrük olan vardır, Taberâni'nin isnadında da tanımayan râviler bulunmaktadır” (Heysemi, Mecma'uz-zevâid, VIII, 74). Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına riayet karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın. Allah'ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır”. Bu, Mücâhidden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'ul-beyân, VI, 2; Süyüti, ed-Dürru'l-
Nisa' 4:149
Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilâhi beyanın mânası şu olmalıdır: Affetmek ve karşılık vermemek, Allah katında intikam almaktan daha hayırlıdır, mânası kastedilmektedir. Şimdi, bunun iki anlama gelmesi ihtimali vardır. Biri, teşvik ve özendirme ifade etmesidir. Aziz ve celil olan Allah insanları, kötülüğü ve haksızlığı af etmeye teşvik etmektedir. Nasıl ki O, her şeyin intikamını alma gücüne sahip olmasına rağmen yaratıklarını affedip cezalandırmamakta ise siz de intikam almaya gücünüz yetse bile yine de haksızlık yapanı affedin, bunun sizin için Allah katında ayrı bir sevabı vardır. Diğer ihtimal de şudur: Cenâb-ı Hakk'ın, insanların rablerine karşı yaptıkları haksızlığı affetmesi için kendilerine haksızlık yapanları affetmelerini emretmesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, Allah da ziyadesiyle affedicidir; O her şeye kâdirdir, beyanının anlamı da buna bağlıdır. Sizin kötülük yapan arkadaşınızı affettiğiniz ölçünün üstünde şüphesiz Allah da sizin günahlarınızı affetmeye kâdirdir. Bazıları şöyle demiştir: Sen dünyada kardeşini affettiğin takdirde Allah Teâlâ da senin günahlarını affetmeye daha layık ve daha muktedirdir.
4552 Gel zik Oyla gz zi ella hal) 6i; uaa a ÁJ Sea Us
Nisa' 4:150
Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler. Bu ilâhi beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Burada atıf harfi olan “vâv”, “yahut” mânasına gelebilir. Buna göre sanki Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, yahut Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler” Bu durumda Allah'ı inkâr edenler meâlindeki beyanla Dehriyye?“! kastedilmiştir; çünkü onlar Allah'ı inkâr eder, O'na inanmaz ve âlemin ezeli olduğunu ileri sürer, dolayısıyla bu ifadenin onlar hakkında olması muhtemeldir. Peygamberlerini inkâr edenler. Yani Allah'a iman edip bütün peygamberleri inkâr edenler. Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler. Yani, peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenler. Onlar 'bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız' derler.
Ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler. Yani bundan başka bir yol tutanlar. Metindeki “en” edatı atıldığında, bunlar arasında, yani peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etme arasında bir din edinirler demek olur; peygamberlerin bir kısmını inkâr ederek edindikleri din onlara hiç fayda sağlamaz.
Sonra Cenâb-ı Hak, bütün farklılıklarına rağmen onların tamamının kâfir olduğunu şu beyanıyla haber vermekte ve küfürlerinin sabit olduğunu bildirmektedir, [ ]Gerçek kâfirler bunlardır. Buradaki beyanın, peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenler hakkında olması ihtimaline göre, onların bir kısmını inkâr etmek Allah'ı, O'nun bütün peygamberlerini ve bütün kitaplarını inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü peygamberlerin her biri bütün insanları Allah'a, bütün peygamberlere ve kitaplara iman etmeye davet etmiştir. Dolayısıyla kişi onlardan birini inkâr dince, Allah'ı ve bütün peygamberleri inkâr etme durumuna düşer. En doğrusunu Allah bilir.
Gerçek kâfirler bunlardır. Bu beyan iki şekilde açıklanabilir. Biri, onlar gerçekten Allah'ı inkâr etmişlerdir, anlamına gelebilir. İkincisi, onlar peygamberlerin bir kısmını inkâr ediyorlar, evet kendileri peygamberlerin bir kısmını inkâr etseler bile hakikatte Yüce Allah'ı inkâr etmektedirler, çünkü peygamberlerden birini inkâr etmek, Allah'ı ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir.
Biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Buradaki kelimesi, orada alçak duruma düşürülecekler, anlamına gelir.
---
Dipnotlar:
%! Dehriyye kâinatın âlemin ezeli olduğunu benimseyip yaratıcısının varlığını inkâr edenlerdir (bk. Bağdâdi, el-Fark beyne'l-firak, 31 1; Şehristâni, el-Milel ven-nihal, II, 4).