Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Nisa' 4:151 – Maide 5:120

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Nisa' 4:151
  2. Nisa' 4:152
  3. Nisa' 4:153
  4. Nisa' 4:154
  5. Nisa' 4:155
  6. Nisa' 4:156
  7. Nisa' 4:157
  8. Nisa' 4:158
  9. Nisa' 4:159
  10. Nisa' 4:160
  11. Nisa' 4:161
  12. Nisa' 4:162
  13. Nisa' 4:163
  14. Nisa' 4:164
  15. Nisa' 4:165
  16. Nisa' 4:166
  17. Nisa' 4:167
  18. Nisa' 4:168
  19. Nisa' 4:169
  20. Nisa' 4:170
  21. Nisa' 4:171
  22. Nisa' 4:172
  23. Nisa' 4:173
  24. Nisa' 4:174
  25. Nisa' 4:175
  26. Nisa' 4:176
  27. Maide 5:1
  28. Maide 5:2
  29. Maide 5:3
  30. Maide 5:4
  31. Maide 5:5
  32. Maide 5:6
  33. Maide 5:7
  34. Maide 5:8
  35. Maide 5:9
  36. Maide 5:10
  37. Maide 5:11
  38. Maide 5:12
  39. Maide 5:13
  40. Maide 5:14
  41. Maide 5:15
  42. Maide 5:16
  43. Maide 5:17
  44. Maide 5:18
  45. Maide 5:19
  46. Maide 5:20
  47. Maide 5:21
  48. Maide 5:22
  49. Maide 5:23
  50. Maide 5:24
  51. Maide 5:25
  52. Maide 5:26
  53. Maide 5:27
  54. Maide 5:28
  55. Maide 5:29
  56. Maide 5:30
  57. Maide 5:31
  58. Maide 5:32
  59. Maide 5:33
  60. Maide 5:34
  61. Maide 5:35
  62. Maide 5:36
  63. Maide 5:37
  64. Maide 5:38
  65. Maide 5:39
  66. Maide 5:40
  67. Maide 5:41
  68. Maide 5:42
  69. Maide 5:43
  70. Maide 5:44
  71. Maide 5:45
  72. Maide 5:46
  73. Maide 5:47
  74. Maide 5:48
  75. Maide 5:49
  76. Maide 5:50
  77. Maide 5:51
  78. Maide 5:52
  79. Maide 5:53
  80. Maide 5:54
  81. Maide 5:55
  82. Maide 5:56
  83. Maide 5:57
  84. Maide 5:58
  85. Maide 5:59
  86. Maide 5:60
  87. Maide 5:61
  88. Maide 5:62
  89. Maide 5:63
  90. Maide 5:64
  91. Maide 5:65
  92. Maide 5:66
  93. Maide 5:67
  94. Maide 5:68
  95. Maide 5:69
  96. Maide 5:70
  97. Maide 5:71
  98. Maide 5:72
  99. Maide 5:73
  100. Maide 5:74
  101. Maide 5:75
  102. Maide 5:76
  103. Maide 5:77
  104. Maide 5:78
  105. Maide 5:79
  106. Maide 5:80
  107. Maide 5:81
  108. Maide 5:82
  109. Maide 5:83
  110. Maide 5:84
  111. Maide 5:85
  112. Maide 5:86
  113. Maide 5:87
  114. Maide 5:88
  115. Maide 5:89
  116. Maide 5:90
  117. Maide 5:91
  118. Maide 5:92
  119. Maide 5:93
  120. Maide 5:94
  121. Maide 5:95
  122. Maide 5:96
  123. Maide 5:97
  124. Maide 5:98
  125. Maide 5:99
  126. Maide 5:100
  127. Maide 5:101
  128. Maide 5:102
  129. Maide 5:103
  130. Maide 5:104
  131. Maide 5:105
  132. Maide 5:106
  133. Maide 5:107
  134. Maide 5:108
  135. Maide 5:109
  136. Maide 5:110
  137. Maide 5:111
  138. Maide 5:112
  139. Maide 5:113
  140. Maide 5:114
  141. Maide 5:115
  142. Maide 5:116
  143. Maide 5:117
  144. Maide 5:118
  145. Maide 5:119
  146. Maide 5:120

Nisa' 4:151

Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler. Bu ilâhi beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Burada atıf harfi olan “vâv”, “yahut” mânasına gelebilir. Buna göre sanki Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, yahut Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler” Bu durumda Allah'ı inkâr edenler meâlindeki beyanla Dehriyye?“! kastedilmiştir; çünkü onlar Allah'ı inkâr eder, O'na inanmaz ve âlemin ezeli olduğunu ileri sürer, dolayısıyla bu ifadenin onlar hakkında olması muhtemeldir. Peygamberlerini inkâr edenler. Yani Allah'a iman edip bütün peygamberleri inkâr edenler. Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler. Yani, peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenler. Onlar 'bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız' derler. Ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler. Yani bundan başka bir yol tutanlar. Metindeki “en” edatı atıldığında, bunlar arasında, yani peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etme arasında bir din edinirler demek olur; peygamberlerin bir kısmını inkâr ederek edindikleri din onlara hiç fayda sağlamaz. Sonra Cenâb-ı Hak, bütün farklılıklarına rağmen onların tamamının kâfir olduğunu şu beyanıyla haber vermekte ve küfürlerinin sabit olduğunu bildirmektedir, [ ]Gerçek kâfirler bunlardır. Buradaki beyanın, peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenler hakkında olması ihtimaline göre, onların bir kısmını inkâr etmek Allah'ı, O'nun bütün peygamberlerini ve bütün kitaplarını inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü peygamberlerin her biri bütün insanları Allah'a, bütün peygamberlere ve kitaplara iman etmeye davet etmiştir. Dolayısıyla kişi onlardan birini inkâr dince, Allah'ı ve bütün peygamberleri inkâr etme durumuna düşer. En doğrusunu Allah bilir. Gerçek kâfirler bunlardır. Bu beyan iki şekilde açıklanabilir. Biri, onlar gerçekten Allah'ı inkâr etmişlerdir, anlamına gelebilir. İkincisi, onlar peygamberlerin bir kısmını inkâr ediyorlar, evet kendileri peygamberlerin bir kısmını inkâr etseler bile hakikatte Yüce Allah'ı inkâr etmektedirler, çünkü peygamberlerden birini inkâr etmek, Allah'ı ve bütün peygamberleri inkâr etmek demektir. Biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Buradaki kelimesi, orada alçak duruma düşürülecekler, anlamına gelir. --- Dipnotlar: %! Dehriyye kâinatın âlemin ezeli olduğunu benimseyip yaratıcısının varlığını inkâr edenlerdir (bk. Bağdâdi, el-Fark beyne'l-firak, 31 1; Şehristâni, el-Milel ven-nihal, II, 4).

Nisa' 4:152

152. ve peygamberlerine iman B onlardan l diğerlerinden ayırmayanlara gelince; işte Allah bir gün onlara mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir.” Aziz ve celil olan Allah müminleri niteleyerek şöyle buyurmuştur: Allah'a ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince. Yani peygamberlerin hiçbirini diğerinden ayırmayanlar şöyle derler: “Biz Allah'a ve bize indirilene, ayrıca İbrâhime... verilenlere de inandık”. Bu âyet, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir, çünkü onlar büyük günah işleyene mümin demiyorlar, halbuki o, Allah'a ve peygamberlerine iman etmiş [ ]ve peygamberlerin hiçbirine ayırım göstermemiş ve böylece şu ilâhi beyanın içinde yer almıştır: Allah bir gün onlara mükâfatlarını verecektir hükmüne dâhildirler. Halbuki Mütezile mensupları, Allah onlara mükâfat vermeyecek, demektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir. Cenâb-ı Hak burada, kendisinin bağışlayıcı ve sonsuz rahmet sahibi olduğunu haber vermektedir. Onlarsa “Allah ezelden beri bağışlayıcı ve merhametli olmayıp sonradan bağışlayıcı ve merhametli olmuştur” demektedir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. EU (n İRİ g8 Gi kelb, TERIA] DE Ain Gás beii

Nisa' 4:153

Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Bu âyet-i kerime hakkında yapılan iki yorumdan birinde şöyle denilmiştir: Onlardan her biri, Muhammed aleyhisselâmın herkese bir kitap getirmesini istiyordu. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarına benzemektedir: “Onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (ilâhi vahiy) verilmesini istiyor. Hayır!” “Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına da asla inanmayacağız”“, Denilmiştir ki onlar bir defada indirilen Tevrat gibi bir kitap istiyorlardı, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere; nasıl ki Tevrat Hz. Müsâ'ya (s.a.) parçalar halinde değil, bir defada indirilmişse?. Cenâb-ı Hak şöyle haber vermiştir: Onlar bundan daha büyüğünü Müsâ'dan istemişler, “Bize Allah'ı apaçık göster” demişlerdi. Onlar Müsâdan istediklerinin benzerini Muhammed aleyhisselâmdan da istemişlerdi. “Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?” demişlerdi. [ ] Allah Teâlâ onların üzüntü verici taleplerine karşı peygamberini teselli ediyor ve ona sabır emrediyor. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle buyuruyor: Onlar Müsâdan peygamberligine delil olacak mücizeler istemişlerdi, O da mücizeleri göstermişti, ama yine inanmadılar. Onların isteklerinin doğru yolu bulmak amacı taşımadığını, inada dayalı istekler olduğunu haber vermektedir. Çünkü onların istekleri doğru yolu bulmak amacı taşısaydı, arzuları yerine getirildiğinde kabul etmeleri gerekirdi. Bu haksız davranışları yüzünden onları hemen yıldırım çarpmıştı meâlindeki âyette ifade edildiği üzere azap kendilerini yakalayıvermişti, zaten o Ehl-i Kitap, öğrenmek amacıyla değil, inat olsun diye isteklerde bulunuyorlardı. Âyet-i kerime, kendisine soru yöneltilen kişinin, soran adamın arzu ve iradesine uymak zorunda olmadığına da işaret etmektedir, onun yapması gereken şey kendisince uygun olan delili getirmesidir. Bu ilâhi beyanda, aynı zamanda Mecüsiler'in Ehl-i Kitap'tan olmadığını da göstermektedir, çünkü Cenâb-ı Hak, Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar, diye buyurunca, buradaki Ehl-i Kitap lafzı ile Mecüsiler'in kastedildigi kimsenin aklına gelmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Böylece Mecüsiler'in de Ehl-i Kitap olduğunu iddia edenlerin görüşleri gerçek olmaktan çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bu haksız davranışları yüzünden onları hemen yıldırım çarpmıştı. Buradaki “sâ'ika” (ista!) kelimesi, içinde mahvolmanın da yer aldığı azap demektir, bunu daha önce açıklamıştık”. Ehl-i Kitab'ı azabın yakalaması, peygamberliğinin mücizelerini kendilerine gösterdikten sonra da Müsâ aleyhisselâmı inkâr etmeleri sebebiyle olmuştur, yoksa Allah'ı görmek istemeleri yüzünden değildir; çünkü sadece görmek istediklerinden dolayı azap onları yakalamış olsaydı, buna bizzat Hz. Müsâ öncelikle maruz kalırdı, zira o, “Rabbim, bana zatını göster, sana bakayım”? demişti. İşte bu, onların inatla karşı çıkmaları ve Allah'ın Resülü olduğuna dair mücizelerden sonra da inkâra devam etmeleri sebebiyle azaba uğradıklarını gösterir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler, buyurmaktadır. Allah Teâlâ burada, onların peygamberleri yalanlamakta ne kadar inatçı ve isyankâr olduklarını, nasıl akılsızca direndiklerini Hz. Peygamber'e (s.a.) haber vermektedir; bunu da kavminin eziyetlerine sabretmesi ve ilk yalanlanan peygamberin kendisi olmadığını bilmesi için yapmaktadır. 58 [ ]Biz Müsâ'ya apaçık bir delil verdik. Şöyle denilmiştir: Apaçık delil muhtemelen Hz. Müsâ'nın göstermiş olduğu, inatçılık yapmayan ve büyüklenmeyen her akıl sahibinin semavi olduğunu anlayacağı mücizelerdir, bunlarda yed-i beyzâ, asâ, denizin yarılması ve benzerleri gibi insanlar arasında görülmesi mutad olan şeylerden farklıydı. --- Dipnotlar: #5 Onlar; bu Kur'ân Muhammed'in uydurmasıdır, şayet o, Allah tarafından gelmiş olsaydı Tevrat'ın bir defada geldiği gibi o da parça parça değil bir defada nâzil olurdu, diyorlardı.

Nisa' 4:154

154. “Ant içmeleri sebebiyle (sözleşmeyi desteklemek ve önemine dikkat çekmek için) dağı başlarına diktik ve onlara ‘Baş eğerek kapıdan girin dedik; onlara, “Cumartesi günü sınırı aşmayın dedik; kendilerinden sağlam söz aldık.” Ant içmeleri sebebiyle (sözleşmeyi desteklemek ve önemine dikkat çekmek için) dağı başlarına diktik. Tevrat'ı kabul etmediklerinde, bu olay üzerine hemen kabul etmişlerdi. Sonra da O, kendilerinden söz almıştı. Bunu daha önce açıklamıştık”. En doğrusunu Allah bilir. Onlara ‘Baş eğerek kapıdan girin” dedik; onlara, “Cumartesi günü sınırı aşmayın dedik. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Onlara, “Cumartesi günü sınırı aşmayın? dedik, meâlindeki âyetin yorumu şudur: Cenâb-ı Hak burada, Cumartesi günü dünya işinde çalışmayın, kendinizi ibadete verin buyurmuştur. Hafsa'nın mushafında “lâ ta'dü” kelimesi “lâ ta'tedü” şeklindedir”', Ebü Muâz?” şöyle dedi: Bu kelime “lâ tete'addü” mânasına gelmek üzere iki tâ harfinden biri idgam edilerek “lâ te'addü” diye de okunur?” İstersen tâ'yı dal'a idgam etmeden “ta'tedü” diye de okuyabilirsin. Kendilerinden sağlam söz aldık. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın zikrettiği şeydir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Allah Teâlâ kime peygamber gönderir de ona iman ederse kendi üzerine sağlam bir söz gerekli kılmış demektir. Mukâtil şöyle demiştir: Sağlam söz, Yahudilerin, Allah'ın Tevrat'ta kendileriyle yaptığı anlaşmayı kabul etmeleridir. ŞİŞEYİ Keli GL ça 5 pri u TEE AE TEATAR

Nisa' 4:155

Sözlerinden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri sebebiyle. Kisâi şöyle demiştir: Buradaki “mâ” harfi, sıladır, “fe bimâ nakdıhim misâkahum” Çeçil Li L.) yani “sözlerinden dönmeleri yüzünden” demektir. İbn Mesüd'un mushafında metin şöyledir: “Ve küfrihim bi-âyâtillâhi min ba'di mâ tebeyyenet” yani “gerçekler ortaya çıktıktan sonra Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri sebebiyle. Mukâtil de şöyle demiştir: Tevrat'taki muhtevayı ikrarlarından dönmeleri ve Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, yani İncil'i ve Kur'ân'ı inkâr etmeleri sebebiyle. Bunlardan maksat da Yahudilerdir. Haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyle. Bu ilâhi beyan peygamberleri gerçekten öldürdükleri mânasına gelebileceği gibi buna yeltenmiş olmaları anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. Nitekim Hz. Peygamber'i (s.a.) de birkaç kez öldürmeye yeltenmişlerdi. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Onlar “nebileri” öldürüyorlardı; “resüller” ise korunmuş kişilerdi, dolayısıyla hiçbir resül öldürülmemiştir?”, Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “Bizelçilerimize mutlaka yardım ederiz”?”;“Zaferemutlaka onlar ulaşacaklar”? diye buyurmaktadır? Kalplerimiz kılıflanmıştır demeleri sebebiyle. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanmıştır: Birincisi, onlar “kalplerimiz ilim kabıdır” ne duyarsa ezberler, Kur'ân ise kapalı ve perdeli bir kitaptır diyorlardı?”. İkincisi, onlar şöyle diyorlardı: Senin söylediğine kalplerimiz kapalıdır?”, ne söylediğini anlamıyoruz, bu şekilde onu okumak, kapalı kalmaktadır”. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Jİnkâr etmeleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür Şi vurmuştur. Bu cümlenin onların, “Bizim kalplerimiz ilim kaplarıdır, ne duyarlarsa anlar” sözlerinin cevabı ve reddiyesi olması muhtemeldir. Allah Teâlâ burada inkâr etmeleri sebebiyle kalplerine mühür vurduğunu, dolayısıyla hiçbir şey anlamadıklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Cbi BER SA İZ ele --- Dipnotlar: 74 Bu rivayeti kaynaklarda bulamadım. Ama Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Andolsun biz İsrâiloğulları'ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler (resüller) göndermiştik. Ne zaman bir peygamber (resül) onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler”. Cenâb-ı Hak burada, onların resülleri öldürdüklerini haber vermektedir. 77 Yani Kur'ân kapalıdır, anlaşılmıyor diyorlar, onu makul ve anlaşılır olmamakla itham ediyorlardı. Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Dediler ki: Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var; bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız!” (Fussilet, 41/5). Yani onlar, bizim kalplerimiz kapalıdır, Kur'ân'ı anlamıyoruz, diyorlardı. Alaylı bir şekilde kendilerinin ahmak ve anlayışsız kişiler olduklarını söylüyorlardı. İbn Manzür şöyle dedi: “Kılıf, bir şeyi içine alan kaptır... Çoğulu “galef” gelir. Kalbin kılıflı olması, gaflet içinde olması demektir. Sanki o bir kılıfla kaplanmış ve hiçbir şeyi anlamamaktadır. Aziz Kur'ân'da “Onlar, kalplerimiz kılıflanmıştır, diyorlardı” buyurulmaktadır. Sağırdır mânasına geldiği de söylenmiştir. Kelimeyi “guluf” şeklinde okuyanlar, çoğul mânasını kastetmektedirler. Yani bir kılıf nasıl içine koyulan şeyin kabı ve muha-

Nisa' 4:156

156. “Bir de inkâr etmelerinden ve el büyük bir iftira armalar dan. Meryem'e büyük bir iftira atmalarından. İbn Abbâs şöyle demiştir: Onlar Meryeme zina iftirası atmışlar®. “Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın!”?! demişlerdi. Şöyle de denilmiştir: Bu âyetteki inkâr etmelerinden meâlindeki ifade, Hz. Muhammed'i (s.a.) ve Kur'ân'ıinkâr etmelerinden, demektir. Meryem'e iftira sözü de, “Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın!” demeleriydi. İŞE 5? Uz” PEN dul o BİSE Na;

Nisa' 4:157

Mesih'i öldürdük, demeleri yüzünden... Denilmiştir ki Cibril aleyhisselâm Hz. İsâ'yı (s.a.) bereketle meshettiği için ona Mesih adı verilmiştir; mefül mânasında fâil kalıbı kullanılarak, bu kullanım dilde caizdir. Şöyle de denilmiştir: Mesih, mesheden demektir, çünkü Hz. İsâ aleyhisselâm hastayı, alaca illetine maruz kalanı ve anadan doğma körü meshedip iyileşmesini sağladığı için kendisine Mesih denilmiştir. Bu da fâil (Jew) mânasına fail (Jai) sigasıyla caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Allah elçisi Meryem oğlu İsâ Mesih'i öldürdük, demeleri yüzünden. Bazı grupların bu âyet-i kerime ile iki açıdan ilişkisi vardır. Birincisi, duyularla EN algılayıp gözle görme olaylarında yanılma ve hata etme ihtimali, (Jikincisi, mütevatir haberlerin de hatalı ve yalan olma ihtimalidir”. Âyette sözü edilen olay hakkında şöyle denilmiştir: Yahudiler, kendisini öldürmek için Hz. İsâ'yı (s.a.) arıyorlardı, bir evde onu kuşatmışlardı; o sırada yanında Havârilerden bazıları da vardı. Geceyi Hz. İsâ'yı koruyarak geçirdiler. Allah Teâlâ İsâ'ya (s.a.) “Ben seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim” diye vahyetti, o da bunu ashâbına bildirdi ve şöyle dedi: Hanginiz benim şeklime girerek öldürülmeyi göze alır, Allah da kıyâmet günü onu benimle aynı makama koyar? İçlerinden biri; “Ben ey Allah'ın Resülü” dedi. Bunun üzerine Allah onun suretini Hz. İsâ'ya (s.a.) benzetti, İsâ'yı da katına yükseltti. Sabah olunca insanlar İsâ'nın benzeri olan kişiyi aldılar ve onu çarmıha gerip öldürdüler”. Hz. İsâ'ya benzetilen kişinin Yahudilerden biri olduğu da söylenmiştir. Bu rivayette şöyle bir detay da bulunmaktadır: Yahudiler kendisini öldürmek istediklerinde Hz. İsâ (s.a.) bir eve girip saklandı, onu aramak üzere eve geldiler. O sırada onlardan bir adam da kendisini öldürmek üzere eve girdi ve çıkmakta gecikti, arkadaşları onun Hz. İsâ ile savaşmakta olduğunu zannetmişlerdi. Sonra adam İsâ suretinde dışarı çıkınca onu öldürdüler”, Bu âyetle ilgili olarak bazıları [bir soru sorarak] şöyle demiştir: İnsanlar, kendisine çok benzediği için o adamı İsâ zannıyla öldürmüşlerdi,.halbuki o, İsâ değildi. Peki, müşahedeye ve gözle görülmeye dayanan bir hususun gerçekte başka bir şekilde olmasının ne engeli vardır? Nitekim o insanlar, o kişinin İsâ olduğunu müşahede ile ve gözleriyle görmüşlerdi, o, İsâ değildi. En doğrusunu Allah bilir ya. [ ]Su da varki Hz. İsâ'nın öldürüldüğü haberi de tevatür yoluyla yayılmıştı, ama bu haber yalandı. Peki mütevatir haberlerin de yalan ve yanlış olabileceğine engel olan şey nedir?” Buna şu cevap verilmiştir: Kıssada anlatıldığına göre Hz. İsâ'nın (s.a.) öldürüldüğü haberi, altı veya yedi kişi tarafından yayılmıştı. Bu sayıda insan tarafından yayılan bir haber, bize göre âhâd haberlerdendir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın, (başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler anlamına gelen beyanındaki bu şüphenin habere yönelik bir şüphe olması mümkündür: Acaba ona benzetilen kişi mi öldürülmüştü, yoksa gerçekten İsâ mı öldürülmüştü?” Bazı rivayetlerde şöyle anlatılmıştır: İnsanların Hz. İsâ'yı (s.a.) evin içinde aramışlar fakat bulamamışlar, kendilerinden hiçbiri de oradan ayrılmamıştı; bu sebeple “onu öldürdük” dediler. Çünkü onlar, İsâ'nın eve girdiğini, kendileri de hemen arkasından girdiklerini ve fakat onu bulamadıklarını söyleyecek olsalardı bu, onun peygamberliğinin en büyük delillerinden biri olurdu, bu yüzden öyle demekten hoşlanmamış, yalan olduğu halde “onu öldürdük” demeyi tercih etmişlerdi. İşte bu, bu meselede onların kafalarında meydana gelen bir karışıklıktı. En doğrusunu Allah bilir. Bu mümkün olmakla birlikte, onlar, bu anlayışın göz yanılmasından doğduğunu söylemediler. Eğer tefsircilerin söylediği gibi o kendisine benzetilen kişi ise, [§]o zaman bu, Hz. İsâ'nın peygamberliğinin mücizelerinden biri olur. Demek ki Cenâb-ı Hak, onun mücizelerini kendisi öldükten sonra da, hayatta iken de insanlar arasında canlı bıraktı demektir?'. En doğrusunu Allah bilir. Onun hakkında ihtilafa düşenler bu konuda tam bir kararsızlık içindedirler. Denilmiştir ki onlar Hz. İsânın öldürülmesi konusunda kararsızlık içindedir, acaba öldürülmüş mü, yolsa öldürülmemiş mi? Şöyle de söylenmiştir: Onlar İsâ'nın şahsı hakkında kararsızlık içindedir, yani onun Allah'ın oğlu olup olmadığından şüphe ediyorlar. Bu hususta zanna uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur. Yani onlar bu konuda sadece zanna uymaktadırlar, kesin bilgiye dayanarak değil, zanna dayanarak konuşmaktadırlar. Kesin olarak onu öldürmemişlerdir. Yani onlar kesin olarak zanlarını yok etmediler”. Bilâkis Allah onu kendine kaldırmıştır. Allah izzet sahibidir. Denildi ki İzzet sahibidir, yani Allah, onlarla İsâ arasına girerek kendisini öldürmelerine ve ona ulaşmalarına engel olduğunda izzet sahibiydi. Hikmet sahibidir. Yani Allah, onu canlı olarak yükseltmeye hükmetmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir, İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Allah izzet ve hikmet sahibidir, yani O'nun elçileri mâsümdur; bu husus şu ilâhi beyanlarda yer almıştır: “Allah “Elbette üstün geleceğim, ben ve elçilerim diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür”; “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar””3. Biz bu hususu daha önce zikretmiştik?, İSALE) 52 EŞİ YI SİN Jİ iols --- Dipnotlar: 23 İlki, duyularla algılamada hata ihtimali bulunduğundan eşyanın (nesnelerin) gerçekliği yoktur diyen Sofistlerin görüşüdür, ikincisi de Mütezileden bazılarının görüşüdür (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 201a). 25 Buna benzer bir rivayet İbn Abbâs ve Katâdeden nakledilmiştir (bk. Taberi, Câmi‘w’l7 Bu âyette iki açıdan problem vardır. Birincisi, duyularla gerçekleşen algıların yalan ve yanlış olabileceği ihtimalinden dolayı “eşyanın hakikati (nesne ve olayların gerçekliği) yoktur” diyen Sofistlerin problemidir... İkincisi, mütevatir haberin de yanlış olabileceği ihtimalinden dolayı onu delil kabul etmeyen Mütezile'den bazılarının problemidir. Yahudilerle Hıristiyanlar arasında Hz. İsâ'nın öldürüldüğü haberinin mütevatir olmasına rağmen bunun yalan olduğu nasıl görülmez?” (Semerkandi, Şerhu't-Te'ilât, vr. 201a). Yani insanlar haberlerin farklılığından dolayı Hz. İsâ'nın (s.a.) durumundan şüpheye düşmüşlerdi; acaba gerçekten İsâ mı öldürülmüştü, yoksa ona benzetilen kişi mi? Semerkandi şöyle der: “Cenâb-ı Hakk'ın “(başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler” meâlindeki beyanı, ona benzetilen insanın öldürüldüğü mânasına gelebileceği gibi, bu anlama gelmemesi de muhtemeldir, buna göre maksat şüpheye düşürülmek ve karıştırmaktır. Onlar şüphe içine düşürüldüler? meâlindeki âyetin anlamı budur, yani onlara mesele karıştırılmıştır. Bununla onun Hz. İsâ (s.a.) olduğunu zanneden evin dışındaki serseri takımını kastediyorum” (Semerkandi, Şerhwt-Te'vilât, vr. 201a). 29 Âlüsi, Rühu'l-melâni, VI, 10. Eğer mesele tefsircilerin söylediği gibi o, kendisine benzetilen kişi idiyse, bu da gerektirici bir husus değildir, çünkü mütadın hilafına olarak Hz. İsâ'nın (s.a.) Allah katına yükseltilmesi ve başka birinin ona benzetilmesi, onun peygamberliğinin mücizelerinden biri olur. Dolayısıyla bunun, beşerin âciz kaldığı şeylerden olması münasebetiyle kâfirlerin onu aşagılamalarından korunmuş olduğu ortaya çıkar. Biz deriz ki bu, Yüce Allah'tan onun peygamberliği konusunda gelen ve davetinin doğruluğuna işaret eden bir mücizedir. Bu, duyularla algılananın tabiat kanunlarının uygun oluşuna bir zarar getirmez, çünkü Cenâb-ı Hak, her ne kadar her şey O'nun kudreti dâhilinde ise de tabiatta hâkim kanunu duyu algısını değiştirmeye bağlamamıştır. Tabiata hâkim olan kanuna aykırı olarak meydana gelen mücize hiçbir zaman tabiatın işleyişini tersine çevirmez”. Taberi şöyle der: “Bu, bir adamın, zanna dayanarak konuşan ve kesin bilgiye dayanmayan başka birine şöyle demesine benzer: Bu meseleyi ilmen öldüremedin, onu kesin olarak öldüremedin. “Onu öldüremediler? cümlesindeki zamir, zanna râcidir” (Taberi, Câmi u'l-

Nisa' 4:158

Mesih'i öldürdük, demeleri yüzünden... Denilmiştir ki Cibril aleyhisselâm Hz. İsâ'yı (s.a.) bereketle meshettiği için ona Mesih adı verilmiştir; mefül mânasında fâil kalıbı kullanılarak, bu kullanım dilde caizdir. Şöyle de denilmiştir: Mesih, mesheden demektir, çünkü Hz. İsâ aleyhisselâm hastayı, alaca illetine maruz kalanı ve anadan doğma körü meshedip iyileşmesini sağladığı için kendisine Mesih denilmiştir. Bu da fâil (Jew) mânasına fail (Jai) sigasıyla caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Allah elçisi Meryem oğlu İsâ Mesih'i öldürdük, demeleri yüzünden. Bazı grupların bu âyet-i kerime ile iki açıdan ilişkisi vardır. Birincisi, duyularla EN algılayıp gözle görme olaylarında yanılma ve hata etme ihtimali, (Jikincisi, mütevatir haberlerin de hatalı ve yalan olma ihtimalidir”. Âyette sözü edilen olay hakkında şöyle denilmiştir: Yahudiler, kendisini öldürmek için Hz. İsâ'yı (s.a.) arıyorlardı, bir evde onu kuşatmışlardı; o sırada yanında Havârilerden bazıları da vardı. Geceyi Hz. İsâ'yı koruyarak geçirdiler. Allah Teâlâ İsâ'ya (s.a.) “Ben seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim” diye vahyetti, o da bunu ashâbına bildirdi ve şöyle dedi: Hanginiz benim şeklime girerek öldürülmeyi göze alır, Allah da kıyâmet günü onu benimle aynı makama koyar? İçlerinden biri; “Ben ey Allah'ın Resülü” dedi. Bunun üzerine Allah onun suretini Hz. İsâ'ya (s.a.) benzetti, İsâ'yı da katına yükseltti. Sabah olunca insanlar İsâ'nın benzeri olan kişiyi aldılar ve onu çarmıha gerip öldürdüler”. Hz. İsâ'ya benzetilen kişinin Yahudilerden biri olduğu da söylenmiştir. Bu rivayette şöyle bir detay da bulunmaktadır: Yahudiler kendisini öldürmek istediklerinde Hz. İsâ (s.a.) bir eve girip saklandı, onu aramak üzere eve geldiler. O sırada onlardan bir adam da kendisini öldürmek üzere eve girdi ve çıkmakta gecikti, arkadaşları onun Hz. İsâ ile savaşmakta olduğunu zannetmişlerdi. Sonra adam İsâ suretinde dışarı çıkınca onu öldürdüler”, Bu âyetle ilgili olarak bazıları [bir soru sorarak] şöyle demiştir: İnsanlar, kendisine çok benzediği için o adamı İsâ zannıyla öldürmüşlerdi,.halbuki o, İsâ değildi. Peki, müşahedeye ve gözle görülmeye dayanan bir hususun gerçekte başka bir şekilde olmasının ne engeli vardır? Nitekim o insanlar, o kişinin İsâ olduğunu müşahede ile ve gözleriyle görmüşlerdi, o, İsâ değildi. En doğrusunu Allah bilir ya. [ ]Su da varki Hz. İsâ'nın öldürüldüğü haberi de tevatür yoluyla yayılmıştı, ama bu haber yalandı. Peki mütevatir haberlerin de yalan ve yanlış olabileceğine engel olan şey nedir?” Buna şu cevap verilmiştir: Kıssada anlatıldığına göre Hz. İsâ'nın (s.a.) öldürüldüğü haberi, altı veya yedi kişi tarafından yayılmıştı. Bu sayıda insan tarafından yayılan bir haber, bize göre âhâd haberlerdendir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın, (başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler anlamına gelen beyanındaki bu şüphenin habere yönelik bir şüphe olması mümkündür: Acaba ona benzetilen kişi mi öldürülmüştü, yoksa gerçekten İsâ mı öldürülmüştü?” Bazı rivayetlerde şöyle anlatılmıştır: İnsanların Hz. İsâ'yı (s.a.) evin içinde aramışlar fakat bulamamışlar, kendilerinden hiçbiri de oradan ayrılmamıştı; bu sebeple “onu öldürdük” dediler. Çünkü onlar, İsâ'nın eve girdiğini, kendileri de hemen arkasından girdiklerini ve fakat onu bulamadıklarını söyleyecek olsalardı bu, onun peygamberliğinin en büyük delillerinden biri olurdu, bu yüzden öyle demekten hoşlanmamış, yalan olduğu halde “onu öldürdük” demeyi tercih etmişlerdi. İşte bu, bu meselede onların kafalarında meydana gelen bir karışıklıktı. En doğrusunu Allah bilir. Bu mümkün olmakla birlikte, onlar, bu anlayışın göz yanılmasından doğduğunu söylemediler. Eğer tefsircilerin söylediği gibi o kendisine benzetilen kişi ise, [§]o zaman bu, Hz. İsâ'nın peygamberliğinin mücizelerinden biri olur. Demek ki Cenâb-ı Hak, onun mücizelerini kendisi öldükten sonra da, hayatta iken de insanlar arasında canlı bıraktı demektir?'. En doğrusunu Allah bilir. Onun hakkında ihtilafa düşenler bu konuda tam bir kararsızlık içindedirler. Denilmiştir ki onlar Hz. İsânın öldürülmesi konusunda kararsızlık içindedir, acaba öldürülmüş mü, yolsa öldürülmemiş mi? Şöyle de söylenmiştir: Onlar İsâ'nın şahsı hakkında kararsızlık içindedir, yani onun Allah'ın oğlu olup olmadığından şüphe ediyorlar. Bu hususta zanna uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur. Yani onlar bu konuda sadece zanna uymaktadırlar, kesin bilgiye dayanarak değil, zanna dayanarak konuşmaktadırlar. Kesin olarak onu öldürmemişlerdir. Yani onlar kesin olarak zanlarını yok etmediler”. Bilâkis Allah onu kendine kaldırmıştır. Allah izzet sahibidir. Denildi ki İzzet sahibidir, yani Allah, onlarla İsâ arasına girerek kendisini öldürmelerine ve ona ulaşmalarına engel olduğunda izzet sahibiydi. Hikmet sahibidir. Yani Allah, onu canlı olarak yükseltmeye hükmetmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir, İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Allah izzet ve hikmet sahibidir, yani O'nun elçileri mâsümdur; bu husus şu ilâhi beyanlarda yer almıştır: “Allah “Elbette üstün geleceğim, ben ve elçilerim diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür”; “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar””3. Biz bu hususu daha önce zikretmiştik?, İSALE) 52 EŞİ YI SİN Jİ iols --- Dipnotlar: 23 İlki, duyularla algılamada hata ihtimali bulunduğundan eşyanın (nesnelerin) gerçekliği yoktur diyen Sofistlerin görüşüdür, ikincisi de Mütezileden bazılarının görüşüdür (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 201a). 25 Buna benzer bir rivayet İbn Abbâs ve Katâdeden nakledilmiştir (bk. Taberi, Câmi‘w’l7 Bu âyette iki açıdan problem vardır. Birincisi, duyularla gerçekleşen algıların yalan ve yanlış olabileceği ihtimalinden dolayı “eşyanın hakikati (nesne ve olayların gerçekliği) yoktur” diyen Sofistlerin problemidir... İkincisi, mütevatir haberin de yanlış olabileceği ihtimalinden dolayı onu delil kabul etmeyen Mütezile'den bazılarının problemidir. Yahudilerle Hıristiyanlar arasında Hz. İsâ'nın öldürüldüğü haberinin mütevatir olmasına rağmen bunun yalan olduğu nasıl görülmez?” (Semerkandi, Şerhu't-Te'ilât, vr. 201a). Yani insanlar haberlerin farklılığından dolayı Hz. İsâ'nın (s.a.) durumundan şüpheye düşmüşlerdi; acaba gerçekten İsâ mı öldürülmüştü, yoksa ona benzetilen kişi mi? Semerkandi şöyle der: “Cenâb-ı Hakk'ın “(başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler” meâlindeki beyanı, ona benzetilen insanın öldürüldüğü mânasına gelebileceği gibi, bu anlama gelmemesi de muhtemeldir, buna göre maksat şüpheye düşürülmek ve karıştırmaktır. Onlar şüphe içine düşürüldüler? meâlindeki âyetin anlamı budur, yani onlara mesele karıştırılmıştır. Bununla onun Hz. İsâ (s.a.) olduğunu zanneden evin dışındaki serseri takımını kastediyorum” (Semerkandi, Şerhwt-Te'vilât, vr. 201a). 29 Âlüsi, Rühu'l-melâni, VI, 10. Eğer mesele tefsircilerin söylediği gibi o, kendisine benzetilen kişi idiyse, bu da gerektirici bir husus değildir, çünkü mütadın hilafına olarak Hz. İsâ'nın (s.a.) Allah katına yükseltilmesi ve başka birinin ona benzetilmesi, onun peygamberliğinin mücizelerinden biri olur. Dolayısıyla bunun, beşerin âciz kaldığı şeylerden olması münasebetiyle kâfirlerin onu aşagılamalarından korunmuş olduğu ortaya çıkar. Biz deriz ki bu, Yüce Allah'tan onun peygamberliği konusunda gelen ve davetinin doğruluğuna işaret eden bir mücizedir. Bu, duyularla algılananın tabiat kanunlarının uygun oluşuna bir zarar getirmez, çünkü Cenâb-ı Hak, her ne kadar her şey O'nun kudreti dâhilinde ise de tabiatta hâkim kanunu duyu algısını değiştirmeye bağlamamıştır. Tabiata hâkim olan kanuna aykırı olarak meydana gelen mücize hiçbir zaman tabiatın işleyişini tersine çevirmez”. Taberi şöyle der: “Bu, bir adamın, zanna dayanarak konuşan ve kesin bilgiye dayanmayan başka birine şöyle demesine benzer: Bu meseleyi ilmen öldüremedin, onu kesin olarak öldüremedin. “Onu öldüremediler? cümlesindeki zamir, zanna râcidir” (Taberi, Câmi u'l-

Nisa' 4:159

Ehl-i Kitap'tan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir. Bu ilâhi kelâm hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: (JÖlümünden önce, beyanı İsâ'nın ölümünden önce anlamına gelir, Hz. İsâ gökten inince herkes ona iman edecek. Hasan-ı Basri böyle demiştir”. Kelbi'nin kanaati şöyle: Deccâl ortaya çıkınca Cenâb-ı Hak Hz. İsâ'yı indirecek ve oda Deccâl'ı öldürecek, bunun üzerine Ehl-i Kitab'ın geride kalanı ona iman edecek, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan müslüman olmayan kimse kalmayacaktır”, Bazıları şöyle demiştir: Herkes ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir, yani Ehl-i Kitab'tan olan kişi ölmeden önce ona iman edecek, hiçbir Yahudi İsâ aleyhisselâma iman etmeden ölmeyecektir. İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle dediği nakledilmiştir: Hiçbir Yahudi İsâ aleyhisselâma iman etmeden ölmeyecek. Kendisine, kılıçla öldürülse de mi? diye sorulmuş, o da, evet, kılıçla öldürülse de cevabını vermiştir. Ubeyy'in mushafında “illâ leyu'minunne bihi kable mevtihim” “Onlar ölmeden önce mutlaka ona iman edecekler şeklindedir”. Âyetin tefsiri, şayet bu ikincisi ise, o zaman âyet onların reisleri hakkındadır demektir; onlar liderliklerini ve menfaatlerini kaybedecekler korkusuyla iman etmemişlerdi, ama ölüm gelip çattığında bunları kaybedeceklerini anlayınca, işte o zaman iman ederler. En doğrusunu Allah bilir, ama bu, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Kötülükleri yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında 'Ben şimdi tövbe ettim' diyenlerle kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur”. Ne var ki ozaman da iman etmelerinin kendilerine faydası olmayacaktır. “Daha önce inanmamış olan kimseye, Rabbinden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz Çünkü o, gerçek bir iman değil azaptan kurtulma arzusunun doğurduğu zorunlu imandır. Şayet gerçek bir iman olsaydıkabul edilirdi, evet o, azabı bertaraf etme imanıdır; tıpkı Firavun'un şu sözü gibi: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık’ derler”. Bu da hakiki iman değil, kendilerinden azabı savma imanıdır, çünkü şayet o gerçek iman olsaydı, mutlaka kabul edilirdi. O sadece azabı savma imanıdır. Tıpkı Firavun'un “Tam boğulmak üzereyken: Elhak inandım ki, İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş!”"! demesi gibi. Onun imanı da kabul edilmemişti, çünkü o da azabı savma imanı ve zorunlu iman idi, gerçek iman değildi. İşte yukarıda izahına çalıştığımız âyet de bu anlamdadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bu âyet-i kerimenin başlangıcı İbn Mesüd'un mushafında “ve in min ehli'l-kitâbi illâ le-yu'minenne kable mevtihi” ye YI OLU! Jal ols) [ ] Yani “Ehl-i Kitap'tan olan herkes, mutlaka ölümünden önce iman edecektir” şeklinde; Hafsa nin mushafında da “ve in küllün min ehli'l-kitâbi lemmâ le-yu'minenne bihi kable mevtihi” yani “Bütün Ehl-i Kitap ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir” şeklinde yer almıştır. Mutlaka iman edecektir beyanıyla bazıları Allaha iman edeceğinin kastedildiğini, bazıları Hz. İsâ'ya, bazıları da Hz. Muhammede iman edeceğinin kastedildiğini söylemişlerdir. Zaten İsâ aleyhisselâm yeryüzüne inince insanları Muhammed aleyhisselâma inanmaya davet edecektir. O da kıyâmet gününde onlara şahit olacaktır. Bu beyan hakkında şöyle denilmiştir: Hz. İsâ'nın (s.a.) Rabbinin risâletini insanlara tebliğ ettiğine ve kendisinin de O'nun kulu olduğunu ikrar ettiğine Allah şahitlik edecektir. Buradaki şehid kelimesinin, koruyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Kıyâmet günü Hz. İsâ (s.a.) onlara şahit olacaktır. Hz. Muhammed (s.a.) onlara şahit olacaktır da denilmiştir. Bunların hepsi ihtimal dâhilindedir, kastettiği şeyi en iyi bilen Allah'tır. SA Jei i dala --- Dipnotlar: 25 Bugörüş İbn Abbâs ve Hasan-ı Basri'den rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, Buna benzer bir rivayet İbn Zeyd'den nakledilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 19; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 734). Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 20; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 733.

Nisa' 4:160

Yahudilerin zulmü sebebiyle, önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık. Şayet Kur'ân-ı Kerimde bundan başka bir âyet olmasaydı, her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'ın Temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık meâlindeki beyanına, hakiki haramlığa değil, engel olmak anlamı verirdik. Çünkü onlar kâfirdiler, helâlden ve haramdan neler yediklerine aldırmazlar ve onları yemekten çekinmezlerdi. Durum böyle olunca, âyetin “engel olmak” anlamında kullanılmış olduğu anlaşılır. Tıpkı “Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik”2 meâlindeki âyette olduğu gibi; bu, haram kılmak değildi, sadece engel olmaktı, yani ona annesinin dışında başka birinden süt emmesine engel olmuştuk. İşte izahına çalıştığımız âyet de bu anlamda olmalıdır. Şimdi, onlara engel olmak da iki şekilde olur. Birincisi, Hz. Yüsuf'un (s.a.) kıtlık yılları ve Mekke'de yaşanan kıtlık dönemi” gibi, yağmurun az yağması sebebiyle ürünün yetişmesine mani olmak şeklinde olur. (Jİkincisi ise ne alış, ne satış ve ne de bağış şeklinde bulunma imkânı verilmeden halkın engellenmesi şeklinde olur. Fakat Helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık meâlindeki ilâhi beyan engel olmak anlamına değil, haram mânasına geldiği başka bir âyette sözkonusu edilmektedir: “Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları yada kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun ise iç yağlarını onlara haram kıldık. Taşkınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık”, Cenâb-ı Hak burada, taşkınlıklarının cezası olarak Yahudilere bunların haram kılındığını haber vermektedir. İşte bu âyet, açıklamaya çalıştığımız âyetin, belirttiğimiz gibi hakiki haram kılmak anlamına geldiğine yönelik bir delildir. Âyette zikredilen şeyleri her ne kadar onların helâl saymadıkları muhtemel ise de, onlar helâl saymasalar da faiz alıyorlardı, bundan dolayı onlar kendilerine haram edilmiştir. Helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık meâlindeki ilâhi kelâm - Allah rahmet eylesinâlimlerimizin görüşlerine de delil teşkil etmektedir: Biri, “bu mal falancanındır, ondan satın aldım” dediğinde artık bu mal onundur, kendisinden alınamaz. Onun “bu mal falancınındır, ondan satın aldım sözü” zâhirde, onu falandan aldığı zaman artık mal o falanın değildir demektir ve dolayı bir anlam olarak malın kendisine ait olduğunun ikrarıdır. Sanki o şöyle demektedir: Bu mal falancınındı, ama ben ondan satın aldım. İşte Helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık meâlindeki âyet de böyledir, yani bunlar onlara helâldi, demektir. Nitekim İbn Mesüd ile İbn Abbâs'ın mushaflarında da böyledir: “Harremnâ aleyhim tayyibâtin uhillet lehum” lab etle yani daha önce onlara helâl olan şeyleri biz kendilerine haram kıldık”, (SİPek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri yüzünden, yani insanları Allahın yolundan çok çeşitli şekillerde engelledikleri için. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri, onlar câhilleri ve akılsız kişileri Allah yolundan engelliyorlardı; bâtıl olan ve Allah yolunun dışında kalan hususlara kılavuzluk ediyorlardı, bu engelleme ihtimal dâhilindedir. Diğeri de, onlar öldürme ve savaş yoluyla insanları Allah'ın yolundan engelliyorlardı. GENİZ ie ye AS Gissi; --- Dipnotlar: 3 Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir:... Kureyş mensupları, Hz. Peygamber'e isyan edince, Resülullah (s.a.) onlara Yüsuf'un yılları gibi kıtlık yılların oluşması için beddua etmişti. Bunun üzerine bir kıtlık ve zorluk dönemi başladı, o kadar ki insanlar kemikleri bile yemeye yönelmişti. Kişi göğe bakardı da yaşadığı zorluktan dolayı gökle kendi arasında bir dumanın bulunduğunu görür gibi oluyordu (Buhâri, “Tefsir”,

Nisa' 4:161

Kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları yüzünden. Bu ilâhi beyan, faizin Muhammed ümmetine haram kılındığı gibi diğer bütün ümmetlere de haram kılındığına delâlet etmektedir. Haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden, meâlindeki beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, onlar rüşvet alarak insanların mallarını haksızlıkla yiyorlardı. “Onlar haram yemekte yarışıyorlardı” meâlindeki âyetten maksadın da rüşvet olduğu söylenmiştir. Diğer ihtimal ise, şöyle denilmiştir: Onlar Tevrat'taki hükümleri değiştirerek halkın ve câhil kişilerin mallarına el koyuyorlardı. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür. İçlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık cümlesinin mânası açıktır. İYİ G Özka 6236 Hi iil BİA S

Nisa' 4:162

Onlar arasından ilimde derinleşmiş olanlar. Allah Teâlâ burada ilimde derinleşmiş olanları istisnâ etmiştir. Rusüh, bir şeyin kalpte sağlam olarak yerleşmesidir. İlim kalpte yerleşmiş, iman kalpte yerleşmiştir, denilir. Onlar arasından ilimde derinleşmiş olanlarla müminler -ki bunlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler- namazı kılanlar meâlindeki ilâhi beyan hakkında Hz. Âişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu bir kâtip hatasıdır, o, “ve'l-mukimüne's-salâte ve'l-mu'tüne'z-zekâte” şeklindedir”. (Jibn Mesüd'un mushafında da “ve'l-mukimüne's-salâte ve'l-mu'tüne'z-zekâte” Gis dyz MAN o alı) şeklindedir”, Kisâi şöyle demiştir: Bizim kırâatimiz, “vel-mukimine's-salâte” GI Seii) şeklindedir; yani Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana inanırlar, namazı kılmak gerektiğine de inanırlar; tıpkı Allah Teâlâ'nın Bakara süresinde “asıl erdemli kişi, Allah'a iman edendir”™ buyurması gibi. Bunun anlamı şudur: Asıl erdem, Allah'a iman etmektir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler ve namazı kılanlara, yani peygamberlere. Hafsa'nın (r.a.) mushafında ise şöyle kaydedilmiştir: “Lâkini'r-râsihüne... ecren azimen” (İ xl. oyi Ji ŞU Onlardan ilimde derinlesmis olanlar ve müminler sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler. Namaz kılmak ve zekat vermek emrine iman ederler, Allah'a ve âhiret gününe inananlara büyük mükâfat vereceğiz” Ubey b. Kâb'ın rivayeti de şeklindedir?" Taberi, Cámi'u'l-beyán, VI, 25; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VI, 13. 9 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 26; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VI, 13.

Nisa' 4:163

163. “Biz Núha ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve İbrâhime, İsmâile, İshak'a, Yaküba, torunlara, İsâ'ya, Eyyüba, Yünusa, Hârüna ve Süleyman'a vahyettik. Dâvüdüa da Zebür'u verBiz Nüh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Bu ilâhi beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki: Nüh'a vahyettiğimiz gibi kısmının başında yer alan gibi anlamındaki kâf bağlantı harfi olup anlamı da şudur: Biz Nüh'a ve ondan sonra zikredilen peygamberlere vahyettiğimiz şeyi sana da vahyettik, yani sana indirilenle diğer peygamberlere indirilen şeyler arasında fark yoktur, şu ilâhi beyanlarda zikredildiği gibi: “O Kur'ân, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır”; “Bunlar önceki kitaplarda da vardır”? Şöyle de söylenmiştir: Biz, Nüh'a ve diğer zikredilenlere deliller ve mücizeler vahyettiğimiz gibi sana da deliller ve mücizeler vahyettik. [§]Yani Allah Teâlâ diğer peygamberlerin risâlet ve nübüvvet iddialarını doğrulayan delilleri ve mücizeleri onlara verdiği gibi -ancak ümmetleri onlara inanmamıştır- sana da risâletine ve nübüvvetine işaret eden çeşitli deliller ve mücizeler vermiştir. Şöyle de denilmiştir: Yahudiler; şayet Muhammed peygamber olsaydı, Müsâ'ya vahiy sözkonusu olmadan bütün halinde bir kitap verildiği gibi, ona da bütün halinde kitap verilmesi gerekirdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuştur: Biz Nüh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Yani Müsâ'ya (s.a.) bütün halinde kitap verildiği gibi diğer peygamberlere bütün halinde verilmemiş”, fakat onlar da resül olmuşlardır. Buna göre kendisine Müsâ aleyhisselâm gibi bütün halinde kitap verilmeyen Muhammed aleyhisselâm da resüldür. Böyle yapması Allah'ın dilediğini yapan bir varlık olmasından dolayıdır. O, dilediğine bütün halinde kitap verir, dilediğine de farklı zamanlarda vahiyler gönderir. En doğrusunu Allah bilir. Biz İbrâhimve, İsmâiPe, İshak'a ve Yaküb'a vahyettik ve zikredilen diğerleri; Hz. İbrâhim'in ve Allah Teâlâ'nın ondan sonra sıraladığı evlatlarının şu ilâhi beyanından sonra zikredilmesi ihtimal dâhilindedir: Biz Nüh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Böyle olunca Hz. İbrâhim ile diğer belirtilenlere özel bir atıf yapılmış olur. Çünkü Cenâb-ı Hak Hz. Nüh'tan sonra diğer peygamberleri anmıştır, böylece onlar ona dâhil olmuştur. Sonra da diğerlerini, üstünlüklerini ve özelliklerini anlatmak için belirtmiştir. Ondan sonra gelen peygamberler meâlindeki ifadesiyle, Hz. Nüh ile Hz. İbrâhim arasındaki peygamberlerin kastedilmiş olması da muhtemeldir; ardından da Cenâb-ı Hak yeni bir cümleye başlayarak şöyle buyurmuştur: ve Biz İbrâhim'e ve adı geçenlere vahyettik. Hafsa'nın mushafında ise metin şöyledir: “İnnâ evhaynâ ileyke... ilâ İbrâhime”, yani “Biz Nüh'a vahyettiğimiz gibi, ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi ve İbrâhime vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik” şeklindedir. Bu rivayet de sözü edilen ümmetlere yeni bir vahyin hitap ettiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, Karmatiler'in” görüşlerini reddetmektedir, onlar şöyle diyorlardı: Peygamberler altı, yedincisi zamanın kaimi, yani kendi imamlarıdır. [ ] BEİ Gerçek şu ki Cenâb-ı Hak bu âyette on sayısını aşkın peygamberi zikretmiştir, bu onların yalanını, muhayyilelerinin Şeytan tarafından karmakarış edildiğini ve kalplerini Şeytan'ın süslediğini göstermektedir. --- Dipnotlar: 33 Bu ifadeyi kaynaklarda aynı şekilde bulamadım, ama İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Sükeyn ve Adi b. Zeyd dediler ki: Ey Muhammed! Biz Müsâdan (s.a.) sonra Allah'ın bir insana bir şey indirdiğini bilmiyoruz. Onların bu sözü üzerine Cenâb-ı Hak, “Biz Núha ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik” meâlindeki âyeti indirmiştir (Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 28; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 745). Ebu'l-Hasan el-Eş'ari Karmatiler'i Râfizilerden saymıştır. Onların, imametin Ca'fer-i Sâdık'tan sonra torunu Muhammed b. İsmâile geçtiğini iddia ettiklerini söylemiştir. Onlar Muhammed b. İsmâil'in ölmediğini, bugüne kadar hayatta olduğunu, yeryüzüne hâkim olmadan ölmeyeceğini, çünkü onun mehdi olduğunu iddia ediyorlardı. Bu konuda selef lerinden naklettikleri bir takım haberleri delil gösterir, bu haberler yedinci imamın kâimi (imam adına işleri yürüten) olduğunu göstermektedir (bk. Eş'ari, Makalâtu'l-İslâmiyyin, I, 26). Uygun olan, Bağdâdi'nin yaptığı gibi onların Bâtıniler'den sayılmasıdır, Bağdâdi onların Hamdân b. Karmat'a mensup olduklarını zikretmiştir. Hicri üçüncü ve dördüncü asırlarda çeşitli fitneler ve savaşlar çıkarmışlardı (bk. Bağdâdi, el-Fark beyne'l-firak, 1, 267,

Nisa' 4:164

Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Yahudiler şöyle demişlerdi: Nasıl oluyor da zikredilen peygamberler arasında Müsâ'nın ismi geçmiyor? Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, diye başlayan âyeti indirmiştir. Burada işaret edilen peygamberler, Mekkede nâzil olan En'âm süresinde: ve diğer yerlerdeki âyetlerde zikredilmektedir. Bunun Medeni süre olduğu da söylenmiştir. Sonra, Bir kısmını ise sana anlatmadık, meâlindeki ilâhi beyanda çeşitli deliller bulunmaktadır. Birincisi, bütün peygamberlere iman ettikten sonra onları tek tek ve sırasıyla bilmek imanın şartından değildir; çünkü Cenâb-ı Hak peygamberlerin bazılarını anlatmadığını haber vermektedir. Şayet onların hepsini bilmek imanın şartı olsaydı, Allah Teâlâ mutlaka hepsini anlatıp bir kısmını terketmesi ihtimali bulunmazdı. Bu durum, onları tek tek bilmenin imanın şartı olmadığına delildir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, iman bilmek değil, tasdiktir. Zira insan bütün peygamberleri bilmekle değil, onlara toptan inanmak ve tasdik etmekle sorumlu tutulmuştur. (Allah Teâlâ'nın Hz. Müsâ İle Konuşması] Ve Allah, Müsâ ile gerçekten konuştu. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler mevcuttur. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ kelâmı ve sesi yarattı, sonra bunları Müsâ'nın kulağına duyurdu. Diğerleri şöyle demiş: Allah Müsâ için bir kitap yazdı ve o kitap sayesinde onunla konuştu, işte Ve Allah, Müsâ ile gerçekten konuştu meâlindeki cümlenin mânası budur, yoksa Müsâ vasıtasıyla kendi sözlü ile konuşmuş değildir. Aslında biz konuşmanın nasıl cereyan ettiğini bilmiyoruz; sadece O'nun bulunmayan bir sesi ihdas ettiğini ve onu Müsâ aleyhisselâma -nasıl dilemiş, ne dilemiş ve neden dilemişse- öylece işittirdiğini bilmekteyiz. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın ezeli olmakla nitelendirilen dür” ifadesi ancak insanların ifade tarzına uygunluk ve mecâz olarak kullanılır, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: “Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için”. O'nun, ezeli olmakla nitelenen Allah'ın kelâmını işitmesi mümkün değildir. Ama insanların ifade tarzına uygun olsun diye ve mecâzi olarak böyle denir. Ve Allah, Müsâ ile gerçekten konuştu. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ona mahsus bir şeydir anlamına gelir. Çünkü Allah'ın gönderdiği her peygamberin başkasında bulunmayan, sadece kendisine has bir özelliği vardır. İşte bu da Müsâ aleyhisselâmın hususiyetidir, zira Cenâb-ı Hak orada hiçbir vasıta ve elçi olmaksızın kendisiyle konuşmuştur, diğer peygamberlere ise gönderdiği vahiylerle veya elçiler vasıtasıyla konuşmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Ve Allah, Müsâ ile gerçekten konuştu. Burada kullanılan mastar kipi (teklim), sözün hakikatine işaret etmektedir. Çünkü mastarlar dilde, kullanıldığı şeyin hakikatini tekit eder. Müsâ aleyhisselâmın “Kelimullah” diye ismine ek yapılması ve halkın dilinde dolaşan “Allah Müsâ ile konuştu” sözü de bunu teyit etmektedir. İşte bu şunu göstermektedir ki Müsâ'nın diğer peygamberlerin hiçbirinde bulunmayan özelliği, Allahın kendisiyle konuşmuş olmasıdır. Buna mukabil vahiy alması ve kendisine kitap verilmesi konusunda ise diğer peygamberlerle aynı durumdadır. Allah Teâlâ onu Müsâ'ya ait bir özellik diye nitelendirdiği için bu yönüyle diğer peygamberlerden ayrılmaktadır. Her ne kadar bir peygamberin hususiyeti, bazan bütün peygamberlerin ortak olduğu bir anlama çekilmesi mümkün olsa da, yukarıda belirtildiği üzere yine de birçok peygamberin faziletini gösteren isimleri veya sıfatları vardır. İşte Allahın Müsâ aleyhisselâmla konuşması da bu mânadadır. --- Dipnotlar: HUU kelâm sıfatı, harfler, heceler ve seslerle nitelendirilemez; ayrıca (SJyaratıkların kelâmının nitelendiği niteliklerle de asla nitelendirilemez. “Bu, Allah'ın sözü315 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilmektedir. Biz ona İshak ve Yaküb'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nüh'u ve onun soyundan Dâvüd'u, Süleymân'ı, Eyyüb'u, Yüsuf'u, Müsâ'yı ve Hârün'u doğru yola iletmiştik. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Zekeriyyâ, Yahyâ, İsâ ve İlyâs'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi. İsmâil, Elyesa', Yünus ve Lüt'u da (hidâyete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık”.

Nisa' 4:165

Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik. Cenâb-ı Hak, kendisine itaat edenin ulaşacağı akıbeti müjdelemek, isyan edeni de varacağı akıbetle korkutmak üzere elçiler gönderdiğini haber vermektedir. Bu, varacağı bir akıbet olmayan her işin abes olduğunun, bir hikmet taşımadığının bilinmesi içindir. Peygamberler insanları sonucu ve akıbeti olan bir şeye davet etmişlerdir. Zira her bir insan, akıbeti olmayan her işin hikmete dâhil olmadığı fikrine sahiptir. En doğrusunu Allah bilir ya, Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik meâlindeki ilâhi kelâmın mânası işte budur; Allah'a itaat edeni cennetle müjdeleyen, O'na isyan edeni de cehennemle korkutan peygamberler. İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye. Bu ilâhi beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, insanların “bize peygamberler göndermedin diye Allah'a karşı bir delilleri olmasın -her ne kadar onların Allah nezdinde gerçekte böyle bir delilleri yoksa da- evet yok ki şöyle diyebilsinler: “Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce ona uymuş olsaydık”. Diğeri de, İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye meâlindeki âyette belirtilen delil, gerçek bir delil anlamına gelebilir. Fakat bu, bilinmesi akıl yoluyla değil, peygamberin bildirmesi yoluyla mümkün olan ibadetler ve şer'i hükümler hakkında sözkonusudur. Dinin kendi varlığına gelince, o akıl yoluyla bilinir, dolayısıyla insanların bu konuda Allah'a karşı ileri sürebilecekleri mukabil bir delilleri yoktur, çünkü insan, şayet düşünür ve tefekkürde bulunursa kendisini Allah'ın varlığına, birliğine ve O'nun Rab olduğuna götürecek deliller her insanın yaratılışında vardır. Fakat onların haklı bir gerekçeleri olmasa bile, Cenâb-ı Hak yine de insanların tutunacakları gerekçelerin önünü kesmek için peygamberler göndermiştir. Delil ve gerekçe ileri sürmek ancak ibadetler ve şer'i hükümler konusunda mümkün olsa da, (SJAllah yine de onların tutunacakları her türlü delilin önünü kesmek için peygamberler göndermiştir”8. En doğrusunu Allah bilir. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Yani O'nun izzetli kılmak istediği birine ve zelil kılmak istediği birine, bunları yapmaktan hiçbir şey âciz bırakamaz. O, hikmet sahibidir, her şeyi ait olduğu yere koymasını bilir. Bunun izahını çeşitli yerlerde yapmıştık. --- Dipnotlar: 318 o Şârihin açıklaması: Burada şöyle bir problem vardır: Kul, Allah'a karşı nasıl bir delil ileri sürebilir ki Allah Teâlâ peygamberler göndermek suretiyle kendisine karşı ileri sürülecek bu delillerin önünü kesmiş olsun? Bunun cevabı şudur: Güzel olanla çirkin olan, gerekli olanla sakıncalı olan hususların akıl yoluyla bilinebileceğini benimsemeyen şöyle demektedir: Hadisçilere göre Allah Teâlâ, günah işlesin işlemesin dünyada ve âhirette kullarından dilediğine azap etme hakkına sahiptir, hiçbir kimse Allaha karşı bir delil ileri süremez... Çünkü O, mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur. Yine onlara göre peygamberler göndermek küfrün delilini kesmek için değil, delil ileri sürmenin önünü kesmek içindir; çünkü Allah Teâlâ peygamber göndermeseydi, kâfirler kendilerinden azabı defetmek için delil ileri sürebilirlerdi. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: “Onlar şöyle diyeceklerdi: Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce ona uymuş olsaydık” (Tâhâ, 20/134). Hakikatte onların delil ileri sürmeleri sözkonusu değilse de, buradaki kesin delilden (huccet) maksat, onlarca delili tartışmaktan (ihticâc) ibarettir. Ehl-i Sünnet'ten ve diğerlerinden akıl yoluyla bilinir diyen rey ehlinin geneli de aynı görüşü

Nisa' 4:166

Fakat Allah sana indirdiğine, onu ilmiyle (ilminin bir eseri olarak) indirdiğine şahitlik eder; melekler de şahitlik ederler. Bu âyet iki şekilde açıklanmıştır. Denilmiştir ki Allah, kıyâmet günü şahitlik edecektir, Melekler de şahitlik ederler ki sana indirilen bu Kurân, [ ] Allah tarafından indirilmiştir; onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor”, “Bu ancak düzmece bir yalan”” ve “Bu, uydurmadan başka bir şey değil” dedikleri gibi değildir. Şöyle de denilmiştir: Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder. Yani yaratıkların bir benzerini meydana getirmekten âciz kaldığı ve onun ancak Allah tarafından geldiğini ikrar etmek zorunda kaldığı âyetleri ve delilleri açıklar. En doğrusunu Allah bilir. Onu ilmiyle (ilminin bir eseri olarak) indirdi. Bu ilâhi beyan iki şekilde anlaşılabilir. Biri, Allah Teâlâ bu âyetleri ve delilleri, Rab olduğunun âyetleri ve semâvi delilleri olduğu bilinsin diye indirmiştir anlamına gelebilir. Diğeri de, Onu ilmiyle (ilminin bir eseri olarak) indirdi, yani kimin kabul edeceği ve kimin etmeyeceğini bilerek indirmiştir, mânasına da gelebilir. Yoksa o, yeryüzü sultanlarının birbirlerine gönderdikleri ve kabul edilip edilmediğini, kimin kabul edip kimin etmeyeceğini bilmedikleri bazı mesajlar ve hediyeler gibi değildir. Şayet onlar bunu bilselerdi, kabul etmeyeceklerinden dolayı ne elçileri ve ne de hediyeleri gönderirdi. Yüce Allah burada kimin kabul edip kimin etmeyeceğini kendinden olarak bildiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ve şahit olarak Allah yeterlidir. Yukarıda belirttiğimiz iki yorumdan birine göre Allah kıyâmet günü ona şahit olmak üzere indirmiştir. Buradaki şehid lafzının, açıklayan anlamına gelmesi de muhtemeldir, yani âyetleri ve delilleri açıklayıcı olarak Allah yeterlidir. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak “Onlar arasından ilimde derinleşmiş olanlarla...” diye başlayıp da “Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın!” kısmına kadar devam eden? âyeti indirince, Kureyş mensupları “senin söylediklerinin hak olduğuna kim şahitlik edecek? demişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Fakat Allah sana indirdiğine, onu ilmiyle (ilminin bir eseri olarak) indirdiğine şahitlik eder; Jmelekler de şahitlik ederler. Ve şahit olarak Allah yeterlidir. Aynı zamanda “De ki: Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir? De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir”? âyetini de indirmişti”. --- Dipnotlar: Bu rivayeti kaynaklarda bulamadım. Fakat İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Bir grup Yahudi Resülullah'ın yanına gelmişti, Hz. Peygamber (s.a.) onlara, “Benim Allah'ın Resülü olduğumu sizin bildiğinizi vallahi ben de biliyorum” demişti. Onlar, “Biz

Nisa' 4:167

İnkâr edenler. Yani Allah'ın âyetlerini inkâr edenler. İnsanları Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır. Yani doğru yoldan çok uzak kalıp, şaşkın şaşkın dolaşmaktadır. Doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır meâlindeki beyan; kurtuluş imkânı olmayan bir helâke uğramışlardır anlamına da gelebilir. Bu konuyu daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık. İİİ Bay e ÜL

Nisa' 4:168

İnkâr edenleri ve hakkı gözetmeyenleri. Yani Allah'ın âyetlerini ve kesin delillerini inkâr edenler, Hakkı gözetmeyenler, yani Allah'ın emrini gözetmeyip terk edenler. Hakkı gözetmeyenler meâlindeki beyanın, kendilerini Allah'tan başkasına kul yapan ve O'ndan başkasına ibadet edenler anlamına da gelebilir; halbuki Cenâb-ı Hak onları, ibadetlerini kendisine yapmaları için yaratmıştır. Şu halde onlar kendilerini yanlış bir konumda tutmuşlardır. Bundan dolayıdır ki Allah kendilerini zulüm ve hakkı gözetmemekle nitelendirmiştir. Çünkü zulüm bir şeyi ait olduğu yere koymamaktır. Şöyle bir ihtimal de vardır: Onlar her ne kadar kendilerine zulmetmeyi kasdetmemişlerse de bu zulmü yapmışlardır, çünkü yaptıklarının neticesi kendilerine dönecektir, sanki kendilerine zulmetmiş konumundadır. En doğrusunu Allah bilir. [S]Allah onları asla bağışlayacak değildir. Onları, cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirecek değildir. Cenâb-ı Hak burada sanki dolaylı bir şekilde onları cehenneme giden yoldan başka bir yola yönlendirilmeyeceğini beyan etmektedir. Bunun, müfessirlerin söylediği anlama gelmesi de muhtemeldir, onlar şöyle demiştir: Allah Teâlâ onları İslâm yoluna değil cehennem yoluna, yani küfür ve şirk yoluna yönlendirecektir, çünkü bu ikisi, dünyada cehennemin, İslâmiyet ise yine dünyada cennetin yoludur. Bu ve bir önceki âyet, Allah Teâlâ'nın ebediyen iman etmeyeceklerini ve küfür halinde öleceklerini bildiği bir kavim hakkındadır. Zira O, kendilerini bağışlamayacağını ve onlara doğru yolu göstermeyeceğini haber vermiştir. İçinde ebedi olarak kalacaklardır. Bu da Allah için çok kolaydır; mânası açıktır. PENİS Susa pss; iğ À 36; İŞ SAZAN PAET oÉ lAs l5 eSI

Nisa' 4:169

İnkâr edenleri ve hakkı gözetmeyenleri. Yani Allah'ın âyetlerini ve kesin delillerini inkâr edenler, Hakkı gözetmeyenler, yani Allah'ın emrini gözetmeyip terk edenler. Hakkı gözetmeyenler meâlindeki beyanın, kendilerini Allah'tan başkasına kul yapan ve O'ndan başkasına ibadet edenler anlamına da gelebilir; halbuki Cenâb-ı Hak onları, ibadetlerini kendisine yapmaları için yaratmıştır. Şu halde onlar kendilerini yanlış bir konumda tutmuşlardır. Bundan dolayıdır ki Allah kendilerini zulüm ve hakkı gözetmemekle nitelendirmiştir. Çünkü zulüm bir şeyi ait olduğu yere koymamaktır. Şöyle bir ihtimal de vardır: Onlar her ne kadar kendilerine zulmetmeyi kasdetmemişlerse de bu zulmü yapmışlardır, çünkü yaptıklarının neticesi kendilerine dönecektir, sanki kendilerine zulmetmiş konumundadır. En doğrusunu Allah bilir. [S]Allah onları asla bağışlayacak değildir. Onları, cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirecek değildir. Cenâb-ı Hak burada sanki dolaylı bir şekilde onları cehenneme giden yoldan başka bir yola yönlendirilmeyeceğini beyan etmektedir. Bunun, müfessirlerin söylediği anlama gelmesi de muhtemeldir, onlar şöyle demiştir: Allah Teâlâ onları İslâm yoluna değil cehennem yoluna, yani küfür ve şirk yoluna yönlendirecektir, çünkü bu ikisi, dünyada cehennemin, İslâmiyet ise yine dünyada cennetin yoludur. Bu ve bir önceki âyet, Allah Teâlâ'nın ebediyen iman etmeyeceklerini ve küfür halinde öleceklerini bildiği bir kavim hakkındadır. Zira O, kendilerini bağışlamayacağını ve onlara doğru yolu göstermeyeceğini haber vermiştir. İçinde ebedi olarak kalacaklardır. Bu da Allah için çok kolaydır; mânası açıktır. PENİS Susa pss; iğ À 36; İŞ SAZAN PAET oÉ lAs l5 eSI

Nisa' 4:170

Ey insanlar! Peygamber rabbinizden size gerçeği getirdi. Buradaki Rabbinizden gerçeği getirdi meâlindeki ifade, Allahın sizin üzerinizdeki hakkını getirdi anlamına gelebilir; sizin birbiriniz üzerindeki hakkı mânasına da gelebilir. Size Peygamber geldi, yani bütün bunları açıklamak üzere Allah tarafından size peygamber geldi. Peygamber rabbinizden size hakkı getirdi anlamına gelen cümledeki hak kelimesi, bâtılın zıddı ve mukabili olan hak anlamına da gelmesi muhtemeldir. Şayet inat etmez ve büyüklenmezseniz Allah Teâlâ hak ile bâtılı birbirinden ayırmış ve tereddütleri ortadan kaldırmıştır. Şu halde kendi iyiliğinize olarak iman edin. Çünkü onların iman etmelerine engel olan şey, iktidar düşkünlüğü ve kendilerine ait menfaatlerin ortadan kalkmasıydı. Bundan dolayı O, Kendi iyiliğinize olarak iman edin buyurmuştur. Çünkü iman, sizin için dünyada da âhirette de devam edecek, asla yok olmayacaktır. Aslında bu, bir süre sizde bulunan, sonra süratle elinizden kayıp giden şeylerden daha hayırlıdır. Eğer inkâr ederseniz bilin ki göklerdeve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak insanlara emrettiği ve nehyettiği şeyi kendi ihtiyacı veya menfaati için değil, bizzat onların ihtiyacı ve menfaati için emrettiği ve yasakladığını haber vermektedir. [ ] Çünkü göklerde ve yerde bulunan şeylerin kendisine ait olan ve bunların mülkiyetine sahip bulunan zatın bir ihtiyacı ve çıkarı olamaz, O zatıyla zengindir, her şeyden müstağnidir. Eğer inkâr ederseniz bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır, buradaki diğer bir anlam da şöyledir: Şayet siz inkâr ederseniz, Allah Teâlâ kendisine itaat edecek sizden başka kimseleri yaratmaya kâdirdir, çünkü göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Allah sınırsız ilim ve hikmet sahibidir. Sınırsız ilim sahibidir. Yani sizin genel durumunuzu bilmeden değil, bilerek yaratmıştır, ayrıca O sizin dirliginizi de, bozuk halinizi de bilir. Hikmet sahibidir, çünkü her şeyi ait olduğu yere koyandır. En doğrusunu Allah bilir.

Nisa' 4:171

171. “Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsâ Mesih ancak Allah'ın elçisidir, Allah'ın Meryeme ulaştırdığı kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur. Şu halde Allaha ve peygamberlerine iman edin, “üçtür” demeyin, bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Güvenmek ve dayanmak için Allah yeter.” Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin. Dinde aşırı gitmek, Cenâb-ı Hakk'ın onlar için koyduğu sınırı aşmaktır. Haddi aşmak anlamına gelen “itidâ” (else Yı) kelimesi de böyledir, söz ve fiil olarak Allah'ın koyduğu sınırı aşmaktır. Bazıları şöyle demiştir: Burada geçen “guluv” kavramın tefsiri, Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin meâlindeki âyette yapılmaktadır. Allah'a layık olmayan şeyi söylemek, haddi aşmaktır. Şöyle de denilmiştir Aşırı gitmeyin, yani dininizde derinlere inip zorlaştırmayın, çünkü bu tutum sizi, Allah'a iftira etmeye ve söylenmesi helâl ve layık olmayan şeyleri dile getirmeye sevkeder. Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin. Sadece doğru olanı söyleyin. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin meâlindeki beyan Yüce Allah'ın çocuğu vardır, eşi vardır demeyin demektir. Meryem oğlu İsâ Mesih ancak Allah'ın elçisidir. Burada Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin meâlindeki beyan, hakikatte bütün insanlara yöneliktir, çünkü insanların tamamının dinlerinde aşırı gitmemeleri gerekmektedir. Ama dış görünüş itibarıyla Ehl-i Kitap hakkındadır, onlardan maksat da sadece Hıristiyanlardır, başkaları değil. Dolayısıyla şu husus bilinmelidir ki lafzın umümi olmasıyla her zaman umüm kastedilmez, keza lafzın hususi olmasıyla da daima husus hedef alınmaz. Binaenaleyh bazan âm lafızla hâs, bazan da hâs lafızla âm kastedilir. Buna göre âm lafızla her zaman ânımın, hâs lafızla da hâssın kastedildiğine inanan kişinin anlayışı yanlıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki Hıristiyanlar, Hz. İsâ'nın (s.a.) Meryem'in oğlu olduğunda ittifak ettikten sonra üç gruba ayrılmışlardır. Bazıları o, tanrıdır demiş, bazıları tanrının oğludur, bazıları da üçün üçüncüsüdür, yani Rab, Mesih ve anası görüşünü belirtmiştir. Cenâb-ı Hak onları, bu sözlerinden dolayı tekzip etmiş, onun Allah'ın elçisi ve Meryem'in oğlu olduğunu haber vermiştir. Şayet o, ilâh olsaydı annesinin de öncelikle ilâh olması gerekirdi, çünkü annesi İsâdan daha öncedir, önce olanın, sonra gelenden tanrı olmaya daha layıktır. Ayrıca çocuk edinen biri, kendi cevherinin dışından olan başka bir cevheri tercih etmez. Şayet ilâh olduğu iddia edilen Hz. Meryem, çocuk edinmesi mümkün olan türden olsaydı beşer cevher cinsinden edinmezdi, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik, bunu asla yapmayız”. (Hz. İsâ'nın Yaratılışı] (SJİsâ, Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur. Bazıları şöyle demiştir: Buradaki “O'nun kelimesidir” ifadesinden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın “ol!” demesidir ki o da hemen olmuştur. Ancak şunu belirtmek gerekir ki bu konuda bütün yaratıklar İsâ gibidir, çünkü bütün yaratıklar Allah Teâlâ'nın “ol!” emriyle olmuştur, dolayısıyla bu hususta İsâ aleyhisselâmın özel bir durumu yoktur. İşin aslı şudur: Hz. İsâ, Allah'ın Meryeme ulaştırdığı bir kelimesi olduğu için Allah'ın kelimesi diye isimlendirilmiştir. Fakat o kelimenin ne olduğunu biz bilmemekte, sadece onu Meryeme ulaştırdığı bir kelime ile yarattığını bilmekteyiz. Nitekim O, Âdem'i topraktan yaratmış ve ona nispet edilmiş, Havva'yı da Âdem'in kaburga kemiğinden yaratmış ve onu Âdem'e nispet etmiştir”. Diğer yaratıkları nutfeden yaratmış, onları da ona nispet etmiştir. Buna göre Allah İsâ'yı Meryeme ulaştırdığı bir kelime ile yaratınca, ona nispet edilmiştir. Fakat Âdem'in ve diğer insanların yaratılışında halden hale değişime uğradıklarını belirtmiş, fakat bundan İsâ hakkında bahsetmemiştir. Onun hususiyetinin bundan ibaret olması ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir. O'ndan bir ruhtur. Cenâb-ı Hak “Biz ona ruhumuzdan üfledik”3 meâlindeki beyanında aynı şeyi söylemektedir; ölüleri onunla dirilttiği için rüh diye isimlendirilmiştir. Görmez misin ki Yüce Allah Kur'ân'a da rüh adını vermiştir? şu âyet-i kerimede göründüğü üzere: “İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur'ân) vahyettik”, Bedenleri ruhlarla hayata kavuşturduğu gibi, kalpleri de Kur'ân'la ihya ettiği için Kur'ân'a da rüh adını vermiştir. Şöyle denilmiştir: O'ndan bir ruhtur, yani Allah onu ihyâ etmiş ve onu rüh kılmıştır, diye de anlam verilmiştir. Bu ilâhi beyana “Allah'tan bir elçidir” mânası verildiği gibi, O'ndan bir emirdir anlamı da verilmiştir. 120 [ ]Su halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin, “üçtür” demeyin. Çünkü peygamberlerin hiçbiri, sizin şu anda benimsemekte olduğunuz “üçün üçüncüsü” inancına davet etmemiş, Allah elçileri sizi şuna çağrıda bulunmuştur: Allah tektir, ortağı ve çocuğu yoktur. Bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur, bir önceki âyette belirttiğimiz gibi”. Buradaki “selâse” kelimesi merfü olarak okunmuştur, yani Allah üçtür demeyin, Allah ancak bir tek ilâhtır. Bu metin Hafsa'nın mushafında şöyledir: “Ve lâ tekülü selâsetün innemâ huve ilâhun vâhid” aj öX Iyya Y,) Allah üçün üçüncüsüdür demeyin, O ancak tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Cenâb-ı Hak onların söyledikleri “Allah'ın oğlu vardır” şeklindeki sözün büyük vebalinden kendi zâtını tenzih etmekte, sonra da göklerde ve yerde ne varsa hepsinin kendisine ait olduğunu haber vermektedir. Aslında çocuk sahibi olmak üç sebebe bağlanabilir: Ya içten duyduğu bir ihtiyacı bertaraf edip yalnızlık ürküntüsünü yok etmek, yahut düşmanı yenmek veya öldüğünde mirasını alacak bir vâris edinmek için. Cenâb-ı Hak ise, herhangi bir şeye ihtiyaç duymaktan veya yalnızlık belasından ve mülkünün kaybolmasından münezzeh olduğuna göre çocuk edinmekten de münezzehtir, zaten çocuk denen varlık O'nun kulundan başka birşey değildir. Güvenmek ve dayanmak için Allah yeter. Buradaki “vekil” kelimesine bazıları koruyan, bazıları şahit olan, bazıları da bütün işleri yürüten mânası vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 26 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Allah nezdinde İsâ'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan var etti; sonra ona ‘ol’ dedi ve oluverdi.” Muhtemelen şu âyet-i kerimelere işaret etmektedir: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan rabbinize itaatsizlikten sakının”; “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de var etmiştir”; herhalde şu meşhur hadise de işaret etmektedir: “Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye edin, çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır, kaburga kemiğinin en eğri tarafı üst kısmıdır, şayet onu düzeltmeye kalkarsan kırarsın, olduğu gibi bırakırsan eğriliği devam eder, binâenaleyh kadınlar hakkında birbirinize hayrı tavsiye ediniz” (Buhâri, “Enbiyâ”, 1; MüsMuhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye ve benzerlerine işaret etmektedir; “İnsanı bir damla sudan (nutfeden) yarattı; fakat görürsün ki o, yaratıcısına apaçık bir muhalif olup çık“İmrân kızı Meryem'i de (misal vermiştir): O, iffetini çok iyi korumuştu, biz de ona ruhumuzdan üfledik; o, rabbinin sözlerini ve kitaplarını hep tasdik etti ve o içtenlikle itaat edenlerdendi”.

Nisa' 4:172

[Melek mi, Yoksa İnsan mı Daha Faziletlidir? - Tafdil Meselesi] Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. (SJÂlimler bu âyet hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüştür. (Birincisi) Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu âyet, meleklerin insanlardan daha faziletli olduğunu göstermektedir?, çünkü Yüce Allah Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler diye buyurmuştur. Burada ikinci olarak zikredilen “yakın melekler” ilkini tekit etme konumundadır. Kural olarak bir hususu veya birşeyi pekiştirecek kısım mutlaka ötekinden daha üstün ve daha belirgin olur. Pekiştirme ve tekit bir şeyin dengi veya aşağısı konumunda olamaz. Nitekim şöyle denilir: Bu kütüğü taşımaya bir kişinin gücü yetmez, hatta on kişinin gücü bile yetmez; bu işi bir kişi değil, birçok kişi yapamaz, bu ifadeler tekit için söylenir. İşte âyet-i kerime de bunun gibidir, meleklerin zikredilişi, Mesih'ten sonra ve onu tekit etme amacıyla vukü bulmuştur. Tekit ve destek daima daha büyük konumda olanla yapılır, aşağıda olanla değil. İkincisi, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “(Melekler Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”3, “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler” 4, Meleklerin insanlardan daha faziletli olduğunu düşünenler diyorlar ki Allah'a isyan eden ile hiç isyan etmeyen nasıl eşit olabilir? Bir an bile ibadete ara vermeyen ile Allah'ın yasaklarını çiğneyenle nasıl aynı olabilir? Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak İblis'in hikâyesini anlatırken onun, Âdem ile Havvâ'ya (ikisine de selâm olsun) şöyle dediğini de belirtir: “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı”, Şayet meleklerin daha üstün bir fazileti ve insanlarda bulunmayan bir değeri olmasaydı, İblis melekleri zikrederek ve siz de melek olacaksınız diyerek Âdem ile Havvâ'yı aldatmaya kalkışmazdı, Âdem ile Havvâ da bu sözlerle aldanmazlardı. Bu da meleklerin insanlardan daha üstün olduğunun delilidir. 112 (SJDördüncüsü, Allah'ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun peygamberler, biri için istiğfarda bulunduklarında önce kendileri için mağfiret diler, sonra diğer müminler için mağfiret talebinde bulunurlardı. Meselâ Nüh aleyhisselâm şöyle dua etmiştir: “Rabbim! Beni, annemi babamı bağışla!”?s; Hz. İbrâhim (s.a.) de şöyle dua etmiştir: “Rabbimiz! Beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!”7 Cenâb-ı Hak, Muhammed aleyhisselâma istiğfar etmesini emrettiğinde şöyle buyurmuştur: “Kendi günahının bağışlanmasını iste”; Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için... Hz. Peygambere (s.a.) böyle emredilmesi ve diğer peygamberlerin de böyle yapmış olmaları, kendilerinin günah işlemiş olabilecekleri ihtimalinden dolayıdır. Buna mukabil melekler kendileri için mağfiret talebinde bulunmamış ama mümin insanlar için mağfiret dilemişlerdir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Tövbe edenleri ve senin yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!” İşte bu delillere dayanan bazı âlimler, meleklerin insanlardan üstün olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Bazı İslâm âlimleri ise insanların meleklerden üstün olduğunu kabul etmiştir. Aslında her insanın her melekten üstün olduğu söylenemez, çünkü insanlardan fesat peşinde koşanlar ve her türlü günahı işleyenler vardır. Ancak fazilet ehli insanların ve bu yönleriyle tanınmış olanların, meleklerden üstün olduğunu söylemek mümkündür. Belirttiğimiz özellikteki insanların meleklerden üstün olduğunu söyleyenler, şu meâldeki ilâhi beyanı delil gösterirler: Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Şimdi, bu beyanda, bütün meleklerin bütün insanlardan üstün olduğuna yönelik bir delil bulunmamaktadır. Çünkü âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak mutlak olarak melekler değil, yakın (mukarreb) melekler buyuruyor. Burada belirttiği meleklerin insandan daha üstün olması mümkündür, bizim söylediğimiz ise cevherin cevhere (özün öze) üstünlüğüdür”". Şu da var ki insanlar, Allaha karşı gelmeye ve O'na âsi olmaya çağıran şehvetlerle ve arzularla doludur; ayrıca beşer türüne karşı kendi cinsinden düşmanlar ve başına musallat edilen şeytanlar yaratılmış, onlarla da mücadele etmesi emredilmiştir, ama melekler için böyle bir şey sözkonusu değildir. Şu halde kendisini koruyup düşmanlara Yani insan cinsinin melek cinsine üstünlüğü veya aksi. fırsat tanımayan, ayrıca bünyesine yerleştirilen ve kendisini Allah'a karşı gelmeye ve O'na isyana çağıran şehvetleri, arzuları ve ihtiyaçları da hükmü altına alan insan, böyle şeylerle uğraşması sözkonusu olmayan melekten daha üstündür. En doğrusunu Allah bilir ya, Âdem ile Havvâ'nın yaratılışları döneminde İblis'in kendilerine yasaklanmış ağaçtan yedirmesi için Allah bunu “melek olursunuz diye yasakladı” dediği bilinmektedir. Cenâb-ı Hak da Âdem ile Havvâ'nın Şeytan'ın aldatmasına kandıklarını haber vermiştir”?. Şimdi, Allah Teâlâ'nın Âdem'i beşer türünden yaratması ve O'nun yeryüzünde halife oldugunu haber vermesi”, kendisinin melek türünden olması için yasakladığı şeyi irtikap etmesi ihtimal dâhilinde değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, melekler -bilindiği üzere- Allah'a ibadet sevgisi üzerine yaratılmış, insanı Allah'a ibadet ve itaatten alıkoyan şehvetler ve ihtiyaçlar onların bünyelerine yerleştirilmemiştir. Bu sebeple Allah insan türünün de bu çerçevede melek tabiatına sahip olmasını dilemiştir, tâ ki onlar gibi ibadette bulunsunlar”. En doğrusunu Allah bilir. Aslında bu tür konularda konuşmak lüzumsuzdur, çünkü bu, Allah'a ait bir meseledir? Tercih etmek ve üstün kılmak, O'na ait bir şeydir. [ ]Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir ya, âyetin tefsiri şöyle olmalıdır: Onlar Allah'a değil meleklere ve Mesihe kulluk ediyorlardı, Cenâb-ı Hak da “Sizin tapmış olduğunuz o yaratıklar bile bana kul olmaktan geri durmuyorlar da, siz nasıl geri durursunuz?” buyurmuştur. Büyüklenerek O'na kulluktan geri duranların hepsini Allah, yakında huzuruna toplayacaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, burada dolaylı bir ifade vardır: Büyüklenerek O'na kulluk etmekten geri duranların ve büyüklenmeyip O'na kulluktan geri durmayanların hepsini Allah Teâlâ yakında huzuruna toplayacaktır. GIE ege yg” rAr Pes a el gili Giz 1 a Birdy ödemi BELİ --- Dipnotlar: İslâm filozofları ile Mütezileden bazıları böyle demiştir. Bu konuda farklı görüşler vardır. %4 Muhtemelen müellifburada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti”. “Muhakkık kelâmcılar şöyle demiştir: Resüller ve nebiler gibi insan türünün önde gelenleri meleklerin önde gelenlerinden üstündür; bunlar da Cebrâil, Mikâil, Azrâil, İsrafil ve benzerleri gibi meleklerin resülleridir. Meleklerin önde gelenleri ise, insanların avâmından üstündür. Yine sözkonusu âlimler, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de bir nevi uzaklaşarak şöyle bir beyanda bulunmuşlardır: Bu âyette bütün melekler İsâ aleyhisselâma üstün kılınmış, Yüce Allah bir meleği bile yakın (mukarreb) olarak zikretmemiştir. Biz deriz ki meleklerin bütün peygamberleri insanların peygamberlerinin her birinden üstündür; yine bunlar bu genellemeye bizim peygamberimizi de dâhil ettiler. Fakat meşhur hadis rivayetinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben Âdemoğullarının efendisiyim, ama övünmek yoktur!” Muhammed aleyhisselâmın bütün peygamberlerin en üstünü olduğunda müslümanların icmâı vardır. Dolayısıyla böyle bir ayrışmaya gerek yoktur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 205a; Medine nüshası, vr. 231a). Semerkandi'nin ibaresi şöyledir: “Sonra bu meselede konuşmak lüzumsuzdur, çünkü fazilet meselesi Allah'a aittir, Allah onu dilediğine verir...” (Semerkandi, Şerhu”t-Te'vilât, vr.

Nisa' 4:173

Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, kulluğundan yüz çevirmeyip kibirlenmeyen ile yüz çevirip kibirlenenin bulacağı karşılığı açıklama bağlamında şöyle buyurmaktadır: İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara Allah ecirlerini tam olarak verecek... Kulluğundan yüz çevirenlere ve kibirlenenlere gelince... Allah'a kulluktan yüz çevirenler içinde mümin hiç yoktur, aksine büyüklenerek O'na kulluktan yüz çevirenlerin hepsi kâfirdir. Buradaki yüz çevirme (istinkâf) ve büyüklenme (istikbâr) kelimeleri, hakikatte aynı anlama gelir. Kisâi şöyle demiştir: Lafız farklı olmakla birlikte aynı mânada cem edilmesi Arap dilinin güzelliğindendir. Meselâ Arap şöyle der: Hâlin ve durumun nasıl? Buradaki hâl ve durum (hâl ve bâl) aynı mânaya gelir. Kur'ân'da ve şiir alanında örnekleri çoktur. Ancak yüz çevirmek ve tenezzül etmemek Yüce Allah'a nispet edilemez, büyüklenme izâfe edilir, burada bir fark mevcuttur, fakat bunların ikisi de hakikatte aynı mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Nisa' 4:174

Ey insanlar! Şüphesiz size rabbinizden kesin bir delil geldi. Burhan, hakkı bâtıldan ayırıp açıklayan delil demektir. Buna Rabbinizden bir açıklama anlamı da verilmiştir, ikisi de aynı şeydir. Bazıları şöyle demişlerdir: Ondan maksat, Peygamber aleyhisselâmdır. Diğer bir kısım âlim de Kur'ân'dır, demiştir. Bu ikisi de, hakkı gerektiren ve inatçı olmayana açıklama yapan delil ve beyan demektir. Size apaçık bir nur indirdik. Hak onunla bâtıldan ayrılıp görülür ve onunla tanılır. O da Kur'ândır. Allah Teâlâ onu -her ne kadar bizzat nur olmasa da- nur diye isimlendirmiştir tıpkı “nehâr” (gündüz) gibi, her ne kadar öyle olmasa da Cenâb-ı Hak onu “mubsır”, yani aydınlatıcı diye nitelemiştir. Çünkü nesneler onun sayesinde görülebilir. Katâde, apaçık bir nur beyanı için, bundan maksat Kur'ândır, demiştir”8, çünkü Kur'ânda Allah'ın beyanı, nuru ve hidâyeti vardır; o, kendisine sarılanı koruyandır.

Nisa' 4:175

Allah'a iman edip O'na sımsıkı sarılanlara gelince. Cenâb-ı Hak kendisine sımsıkı sarılmayı, rahmetine ve lütfuna ulaşmanın yolu saymaktadır. Sımsıkı sarılmak, her konuda O'na sığınmak, O'na güvenmek ve O'ndan başkasına iltifat etmemek demektir. En doğrusunu Allah bilir. Onları kendine ulaştıran dosdoğru bir yola iletecektir. En doğrusunu Allah bilir, ama burada sanki bir takdim-tehir mevcut olup sıralama şöyledir: Allaha iman edip O'na sımsıkı sarılanlar ve kendine ulaştıran dosdoğru yola ilettiği kimseleri kendinden bir rahmete, yani cennete sokacaktır. Tıpkı şu beyanında olduğu gibi: “Allah ecirlerini tam olarak verecek ve lütfundan onlara daha fazlasını da ihsan edecektir”?, BS İİ STAN ir sari

Nisa' 4:176

Senden fetva isterler. De ki: Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor. Cenâb-ı Hak müminlerin fetva istediklerini belirtmiş, ama fetva istedikleri şeyin ne olduğunu belirtmemiştir; fakat verdiği fetva sorusunun ne konuda olduğunun cevabı yer almıştır. Allah verdiği cevapta, De ki: Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor. Kelâle, Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur diye başlayıp âyetin sonuna kadar anlatılan şeydir. Câbir (r.a.), bu âyet benim hakkımda nâzil oldu, demiştir. Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Resülullahva (s.a.) kelâleyi sorduğum kadar hiçbir şeyi sormadım, sonunda parmağıyla göğsüme dürterek şöyle buyurmuştur: “Nisâ süresinin sonundaki “sayf” (aai) âyeti sana yetmez Bu cevap, içtihat ve tefekkürle anlaşılan şeyi açıklamanın bazan gereksiz olduğunu göstermektedir; böylesi içtihat edilmesi ve düşünerek idrak edilmesi için açıklanmayabilir. Çünkü Hz. Ömer bu konuyu defalarca sormuş, ama Resülullah herhangi bir açıklama yapmamış, sonunda âyete bakmasını emretmişti. Hz. Ömer ondan önce bu hususu bilmiyordu. Bu durum açıklamayı geciktirmenin caiz olduğunu gösterir. Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Kelâle, çocuğu ve babası olmayan kimsedir. [§] Hz. Ömer de böyle demiş ve şunu da ilave etmiştir: Ben FEP Ebü Bekir'in söylediği bir şeyi reddetmekten dolayı Allah'tan utanırım”, İbn Abböâs'a (r.a.) kelâle sorulmuş, çocuğu ve babası olmayan kişidir, diye cevap vermiştir”. Câbir'in da (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Hastalanmıştım, Resülullah (s.a.) ziyaretime gelmişti, Ebü Bekir es-Sıddik da yanındaydı. Geldiğinde beni baygın bulmuştu, abdest suyunu üzerime döktü, hemen ayıldım ve dedim ki: Malımı ne yapmalıyım, Yâ Resülullah!, benim dokuz tane kızkardeşim var? Hz. Peygamber cevap vermedi. Nihayet Senden fetva isterler. De ki: Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur meâlindeki âyet nâzil oldu. Câbir, bu âyet benim hakkımda nâzil oldu, demiştir”. Bazı âlimler şöyle demiştir: Kişi ölür de mirasçı olarak geride kızını ve kızkardeşini bırakırsa, kızkardeşin mirastan payı yoktur; çünkü Allah Teâlâ Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur buyurmuştur. Kız çocuk, âyette bahsedilen “veled” kelimesidir, dolayısıyla kızkardeşin ve kız çocukla birlikte geride kalan erkek kardeşin mirasta hissesi yoktur, çünkü kız çocuğu âyette sözü edilen “veled”tir. Şöyle denilebilir: Cenâb-ı Hak “Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur”” meâlindeki âyette, kendisiyle birlikte başka bir kardeşi yoksa, mirasın yarısının kız çocuğuna verileceğini emretmiştir. Şayet kişi ölür de geride bir kız ile bir kızkardeş bırakırsa, mirasın yarısı kızındır, kalan yarısı da kızkardeşe verilmezse yine kıza verilir. Böylece mirasın tamamı kıza verilmiş olur. Allah Teâlâ, kızın mirasının, geride bir erkek çocuğun yokluğu halinde terekenin yarısı olduğunu belirlemiş, yahut kıza verilmeyip kalan mirasa hangisinin daha çok hak sahibi olduğuna bakılmasını emretmiştir. Bazı rivayetlerde Jkızkardeşler kızlarla birlikte mirasçı olurlarsa asabe sayılır denilmiştir”. Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 284; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 756. Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 284; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 756. Bundan dolayı kızkardeş mirasın kalan yarısına sahip olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Kız kardeşler iki tane olursa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Cenâb-ı Hak burada geride iki kızkardeş kalmışsa, terekenin üçte ikisinin onlara verilmesi gerektiğini söylemekte, fakat üç ve daha fazla olmaları halindeki hükmü belirtmemektedir. Sürenin baş tarafında “Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur” buyurmak, kız çocuk tek ise mirasın yarısının ona ait olduğunu belirtmekte, ama iki kız kalmışsa durumun ne olacağını beyan etmemektedir. Bununla birlikte aynı âyette “(Mirasçılar) ikiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır”? buyurarak kızların üç ve daha fazla olması durumundaki hükmü açıklamaktadır. O, iki kız kardeş hakkındaki hükmü açıklaması sebebiyle, iki kız çocuğu hakkındaki hükmü açıklamıştır, tıpkı kızların üç ve daha fazla olması halindeki hükmü açıklayıp, kızkardeşlerin üç ve daha fazla olmaları halindeki hükmü açıklamaya gerek görmediği gibi. Burada kıyasın caiz olduğuna dair delil vardır, çünkü birine ait hükmün bir kısmını diğerinde açıklamış olmakla yetinmesi buna işaret etmektedir. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş varsa, erkeğin hakkı iki kadın payı kadardır. Buradaki Erkekli kadınlı kardeş ifadesine baktığımızda, kardeş kelimesinin hem erkek kardeş hem de kızkardeşi içine aldığını görürüz, çünkü Cenâb-ı Hak önce kardeş buyurdu, sonra onu erkek ve kız kardeş diye açıkladı. İşte bu, Allah Teâlâ'nın “Ölenin kardeşleri varsa annesinin payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir”? meâlindeki beyanıyla ilgili olarak bizim söylediğimiz, geride erkekler veya kadınlar kalırsa onlar annenin üçte birini almasına engel olur şeklindeki sözümüze delil teşkil etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Yanılmayasınız diye Allah size açıklama yapıyor. Kisâi şöyle demiştir: Araplar kişiye “acıkman için seni doyuruyorum, fakir olman için seni zenginleştiriyorum” der; bununla, acıkmaman için ve fakir düşmemen için anlamını kasteder. (JKur'ânda bunun örnekleri çoktur. Sonra, Yanılmayasınız diye Allah size açıklama yapıyor, meâlindeki cümle, miras taksiminde yanılmamanız için size açıklıyor, demektir. Buna “hata etmeyesiniz diye” ve “karıştırmayasınız diye” anlamı da verilmiştir, hepsi aynı sonuca varır. Allah her şeyi bilmektedir. Bu bir tehdit ifadesidir. Güç ve kudret ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. --- Dipnotlar: 33 Buhâri, “Vudu”, 44; Müslim, “Ferâiz” 6; Taberi, Câmi'u'l-beyân, IV, 41. Muhtemelen müellif burada Huzeylb. Şurahbil'den rivayet edilen hadise işaret etmektedir. Huzeyl şöyle anlatır: Ebü Müsâ'ya bir kız, bir oğul kızı, bir de (ana baba bir) kız kardeşin birlikte bulunma durumundaki miras payları soruldu. O; mirasın yarısı kızın, yarısı da kız kardeşindir. Git İbn Mesüd'a sor, o da benim görüşümü paylaşacaktır, dedi. Mesele İbn Mesüd'a sorulup Ebü Müsâ'nın görüşü de kendisine bildirilince, İbn Mesüd; Eğer onun görüşünü paylaşırsam sapıklığa düşmüş olurum, hidâyette olanlardan sayılmam, dedi ve şöyle devam etti: Ben, bu konuda Resülullah'ın (s.a.) verdiği hükümle hüküm vereceğim: Buna göre; kız için yarım, oğul kızı için üçte ikiyi tamamlamak üzere altıda bir hisse vardır. Geri kalan da kız kardeşindir. Ebü Müsâ'ya gittik, İbn Mesüd'un sözünü ona haber verdiğimizde şöyle söyledi: Bu derin bilgili zat aranızda bulunduğu sürece bana bir şey sormayınız.

Maide 5:1

Rahmân ve rahim olan Allah'ın Adıyla. [Ahde Vefa Göstermek] Ey iman edenler! Sözleşmeleri yerine getirin. Müfessirler buradaki “sözleşmeler” lafzı ile, yapılan anlaşmaların kastedildiğinde ittifak etmiştir. Anlaşmalar ikiye ayrılır: Biri, insanların birbirleriyle yaptıkları anlaşmadır; Cenâb-ı Hak bu anlaşmalara uymayı emretmiştir; diğeri de Allah ile insanlar arasında yapılan anlaşmadır; Allah Teâlâ farz kıldığı şeyleri yerine getireceklerine, yapmayı taahhüt ettikleri adaklara ve benzeri şeylere dair onlardan söz almıştır, İşte O, insanların verdikleri bu tür sözlerin gereğini yapmalarını emretmiştir. Yüce Allah, yeminler ve benzeri konularda insanların birbirlerine verdikleri sözlere -şayet o işte Allaha karşı günah işlemek sözkonusu değilse- onlara da vefâ göstermelerini emretmiş; “Allahı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın”! diye buyurmuştur. O, bu beyanda yeminleri yerine getirmeyi emretmekte, bundan kaçınmayı ve yemini bozmayı yasaklamaktadır. Sonra, bir hadiste bize şöyle bir emir gelmiştir: “Bir konuda yemin eden kişi, o yeminin aksini yapmayı daha hayırlı gördüğü takdirde hayırlı olanı yapsın ve yeminine kefâret ödesin”. Cenâb-ı Hak, içinde ilâhi emre muhalefet etmek demek olan yemini bozmayı, günah içermeyen yeminleri de yerine getirmeyi emretmiş ve bu yemini bozmayı da şu âyet-i kerime ile yasaklamıştır: “Yeminlerinizi bozmayın”. Sözleşmeleri yerine getirin emri hakkında İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Bundan maksat yapılan anlaşmalardır; az önce işaret ettiğimiz gibi Yüce Allah'ın helâl, haram ayrıca farz kıldığı ve Kur'ân'da sınırlarını belirlediği her şeydir". 133 [ ]Denilmistir ki Cenâb-ı Hakk'ın yerine getirilmesini emrettiği sözleşmeler Ehl-i Kitap'tan aldığı sağlam sözlerdir: Bunlar da Muhammed aleyhisselâma iman etmeleri, onun şeriatını benimsemeleri ve getirdiği hükümlere göre amel etmeleridir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diye sağlam söz almıştı. Ama onlar bunu kulak ardı ettiler”; “Andolsun ki Allah İsrâiloğulları'ndan söz almıştı. Onlardan on iki nakib (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman ederseniz...” Bu yorumu benimseyenlere göre buradaki hitap, Ehl-i Kitab'a yapılmıştır, çünkü onlar henüz peygamber olarak gönderilmeden önce Hz. Muhammede (s.a.) iman etmişler, ama peygamber olarak gönderilince inkâr etme yolunu tutmuşlardı. [Helâl Olan ve Olmayan Hayvanlar] En'âm denen hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır. Bazıları, burada kastedilen vahşi hayvanlardır, demiştir; bu, Ferrâ'nın görüşüdür”; görmez misin ki Cenâb-ı Hak İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla buyurmaktadır. Hasan-ı Basri, “burada kastedilen deve, sığır ve koyun türü hayvanlardır” görüşünü belirtmiştir?. Diğer âlimler de binilen her nevi hayvandır, dediler. Bize göre ise âyette her ne kadar zikredilmemişse de maksat, yabani av hayvanları ve diğerleri olmak üzere eti yenilebilen her çeşit hayvandır. Bunun delili İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışında meâlindeki ifadede yer alan istisnâdır. Buna göre Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: En'âm denen hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır, ayrıca av hayvanları. Ancak Size bildirilecek olanlar dışında, yani murdar hayvanlar, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler, boğulan hayvanlar ve dövülerek öldürülen hayvanlar...” İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla meâlindeki cümlede yer alan avlanmayı helâl saymamak ifadesi, her ne kadar burada zikredilmiyorsa da, az önce zikri geçen hayvanların benzerlerini avlamakla ilgilidir, zira Cenâb-ı Hak bunları avlamayı istisnâ etmiştir. Bir şeyin bir şeyden istisnâ edilmesi, bunun o hal için olduğunu ifade eder, şayet o hal sözkonusu değilse istisnânın bir anlamı yoktur. Avlanma istisnâ edildiğinde, belirtilmese bile o hal için avlanma istisnâ edilmiş olmaktadır. “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz”'9 meâlindeki âyet, onu yemenin değil, ihramlı iken avlanmanın yasak olduğunu göstermektedir. [§]Çünkü ihramlı olan birinin avlanan bir hayvanın etini yemesi helâldir. Avlanmayı helâl saymamak, meâlindeki ilâhi beyan, daha önce zikredildiği"! gibi avlanmanın en'âm denen hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır hükmüne dâhil olduğunu göstermektedir: Sorunun mahiyeti belirtilmese bile cevapta açıklanan şey, sorunun ne olduğunu anlamaya işaret eder; buna göre anlamaktan istisnâ edilmesi bunun, ona dâhil olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir ya, en'âm denen hayvanlar, enâm süresindeki “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş...” meâlindeki âyette Cenâb-ı Hakk'ın zikrettiği sekiz çift hayvanın olması muhtemeldir. Âyet-i kerime, En'âm denilen hayvanlardan bu sekiz çift olduğuna işaret etmektedir. Nitekim şu ilâhi beyanlar bunu göstermektedir: “Eti yenen büyük ve küçükbaş hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler (yün ve deri) ve başka yararlar vardır, ayrıca onlardan beslenirsiniz””; “Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı”. Yüce Allah binmek için yarattığı at, katır ve eşek ile yemek için yarattığı enâmı birbirinden ayırmıştır. İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışında. Burada Yüce Allah sanki şöyle demektedir: En'âm denilen hayvanlar ile size bildirilecek olanlar dışındaki av hayvanları helâl kılınmıştır. Bildirilecek ifadesi, bilahare bildirilecek demektir, yani biraz sonra gelecek olan “Murdar hayvan, kan... size haram kılındı” meâlindeki âyette size bildirilecektir. Size bildirilecek olanlar dışında anlamındaki cümlede işaret edilen açıklamanın, İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında şöyledir: (Yı ça çiz iu L) Burada yer alan “4s” zamiri Enâm süresini göstermektedir, o da şu meâldeki âyettir: “De ki: Bana vahyedilende... yasaklanmış bir şey bulamıyorum”, Şüphesiz Allah dilediği gibi hükmeder. En doğrusunu Allah bilir ya, burada Cenâb-ı Hak şunu beyan etmektedir: Hüküm Allaha aittir, helâl ve haram kılma konusunda dilediği hükmü dilediği konuda sadece O verir, sizin hüküm vermeye hakkınız yoktur. Bu ilâhi beyan, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir, çünkü onlar, Allah herkesin itaat etmesini dilemiştir demektedir. Şayet böyle dileseydi mutlaka buna göre hüküm verirdi, çünkü O, dilediğine hükmettiğini haber vermektedir. Allah'ın bir şeyi dilemesi, fakat hüküm vermemesi ise mümkün değildir. Dolayısıyla biraz önceki ilâhi beyan Allah'ın dilemediğini gösterir, zira dileseydi hüküm vermesi gerekirdi. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. ya İl e ELİN gezi Ya dear Vaz Gal --- Dipnotlar: “Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Unutmayın ki Allah yaptıklarınızı bilmektedir”. Taberi, Câmi'u'l-beyân, IX, 450; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 5. Ferrâ şöyle demiştir: Bundan maksat yaban ineği, ceylan ve yaban eşeğidir (bk. Meânî’lTaberi, Câmi'u'l-beyân, IX, 455; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 6. i “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında- yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar...”. “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş... Ve deveden iki, sığırdan iki...” (el16 “De ki: Bana vahyedilende, murdar et (meyte) veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan baska, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum”.

Maide 5:2

[Harem Yasaklarına Riâyet] Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin. İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Müşrikler Kâbe'de haccediyor, hedy kurbanı kesiyor, hac mekânlarına saygı gösteriyor ve hacda kurban kesiyorlardı. Müslümanlar onlara baskın yapmak istemişlerdi, bunun üzerine Cenâb-ı Hak Allah'ın işaretlerine, haram aya sakın saygısızlık etmeyin meâlindeki ilâhi buyruğunu indirdi”. Yani orada cana kıymayı helâl saymayın, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara saygısızlık etmeyin! Diğer âlimler ise şöyle demiştir: Allah'ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin, yani haccın yapıldığı ibadet mekânlarına saygısızlık etmeyin, Allah'ın işaretlerini terk etmeyi helâl saymayın, çünkü o işaretler hac menâsikidir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak hac esnasında yapılması gereken her ibadete Allah'ın nişan ve işaretleri demiştir? Meselâ, “Safâ ile Merve Allah'ın nişanlarındandır”" ve “Biz o büyükbaş hayvanları da Allah'ın size nişânelerinden kıldık” buyurmaktadır. Bütün bunlar Allah'ın işaretlerindendir, hac ibadetinde Allah'ın nişanlarıdır. Allah'ın işaretleri anlamına gelen şe'âirullah tabirine, Allah'ın farzları anlamı da verilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Allah'ın size farz kıldığı şeyleri terk etmeyi sakın helâl saymayın! Hasan-ı Basri Allah'ın işaretleri lafzına, Allah'ın dini mânasını vermiştir ki bu da ötekiler gibidir. “Allah Kâbe'yi, Beytülharâm'ı, haram ayı, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıkları insanların maddi ve manevi hayatları için destek kıldı”? meâlindeki âyet hakkında şöyle denilmiştir: Bunlar Allah'ın Câhiliye devri insanları arasında da devam ettirip koruduğu bazı koruyucu engellerdir. Şayet bir adam suç işlese ve büyük bir günah kazansa, sonra da Allah'ın haremine sığınacak olsa yakalanmaz ve aranmazdı. Kişi, haram aylarda babasının kâtiline bile rastlasa dokunamazdı. Şayet insan işaretlenmiş bir hedy kurbanına rastlasa, açlıktan Taberi, Câmi'u'l-beyân, IX, 463; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 7. hayvanların sinirlerini yemek zorunda kalsa bile ona dokunamaz ve yaklaşmazdı. Beytullah'a gitmek istediğinde kurbanlığına kıldan bir gerdanlık takar, böylece onun haram kılındığını gösterir ve sahibine varıncaya kadar onu insanlardan korumuş olurdu. İşte bu türlü engelleri Cenâb-ı Hak, onlar için bir güven alâmeti olarak Câhiliye devri insanları arasında da devam ettirmiştir?". En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin meâlindeki cümlenin, saygı göstermek gerektiğini Allah'ın bildirdiği şeylere saygısızlık etmeyin anlamına gelmesi de muhtemeldir ki bu, “bildirme” mânasından gelmiş olur. Yukarıda belirttiğimiz “haram kılınan nişâneler” anlamına gelme ihtimali de vardır, o zaman Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Haramı, haram ayı, boyunları bağlı ve bağsız kurbanlıkları helâl saymayın. Bunlar daha önce uygulanan şeylerdi; “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün”? meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Şâbi'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mâide süresinden, bundan başka bir âyet neshedilmemiştir?. Bu âyeti, “Bilin ki Allaha ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar”? meâlindeki âyetle “Haram aylar çıkınca müşrikleri buldugunuz yerde öldürün”# meâlindeki âyet neshetmiştir?. Allah kendisinden razı olsun Âişe şöyle demiştir: O, bu konuda son nâzil olan âyettir; orada helâl bulduklarınızı helâl sayın, haram bulduklarınızı da haram sayın!” [ ]Haram aya (saygısızlık etmeyin). Bu, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Sana haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki onda savaşmak büyük günahtır”. Cenâb-ı Hakk'ın, “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün”” buyruğuyla haram ayda yasaklamanın bazı fiilleri serbest bıraktığını biraz önce belirtmiştik. Boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklar; bu, zikrettiğimiz gibi Câhiliye döneminde müşriklerin yaptıkları bazı şeyleri ifade etmektedir. Bu ilâhi beyan, Allah kendilerine rahmet eylesin, âlimlerimizin bir görüşüne delil oluşturmaktadır. Onlar şöyle demiştir: Koyunun boynuna bağ takılmaz, deveye ve sığıra ise takılır; çünkü Allah Teâlâ burada “hedy” (kurbanlık) ve “kalâid” (bağ, gerdanlık) lafızlarını kullanmıştır, bu da kurbanlıklardan boynuna bağ takılacakların olduğu gibi takılmayacakların da bulunduğunu gösterir. Beytülharâm'a yönelmiş kimseler, yani Beytülharâm'a gitmeye niyetlenmiş kimseler. Rablerinin büyük lütuf ve rızasını dileyenler. Denilmiştir ki müşrikler, dünyalarının uygun olması niyetiyle Allah'ın lütfunu ve rızasını kazanma yolunda Beytülharâm'a gidiyorlardı. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada ver’ diye dua ederler. Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur” Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Müşrikler kendi anlayışları çerçevesinde Allah'ın rızasını talep edince Allah Teâlâ, onlardan el çekmelerini müminlere emretmiştir; her ne kadar müşrikler ibâdetin yönünde yanlışlık yapmak suretiyle onu, Allah'tan başkasına çevirmişlerse de, tıpkı şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: Cenâb-ı Hak “Kim dünya hayatı ve onun süsünü istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz”. [İhramlının Avlanması] İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Bu ilâhi beyan, “avlanmayı helâl saymamanız şartıyla” meâlindeki beyanda yasaklanan şeyin, ihramlı iken av etini yemek değil, avı yakalamak ve avlamak olduğuna işaret etmektedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz kısmın lafız yapısı emir kuruluşunda ise de asıl amaç ihramlı iken haram kılınan şeyin mubah olduğunu belirtmektedir. Bu kısmın anlamı şöyledir: İhramdan çıktığınızda avlanabilirsiniz. Burada asıl olan şudur: Bir yasağın arkasından gelen her emir, mutlaka uyulması ve yapılması gerektiğini değil, onu yapmanın mubahlığını, yasak kılınan o şeyin serbest hale geldiğini ifade eder. Meselâ Cenâb-ı Hak, önce “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın”? buyurmuş, sonra da “Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasip arayın” diye emretmiştir. Bu, önceki yasağın serbest bırakıldığını ifade eder. Başka bir âyette de Allah Teâlâ, önce “Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin!” yasağını getirmiş, sonra “Fakat çağrıldığınızda girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın” diye emretmiştir. Bu da yasak edilen şeyin serbest bırakıldığını ve mubah kılındığını ifade eder. Bunun örnekleri Kur'ân-ı Kerimde çoktur, hepsini saymak da uzun zaman alır. Beytülharâm'a yönelmiş kimseler diye tercüme edilen “ve lâ âmmîne’lbeyte'l-harâm” ifadesi, İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında “ve lâ ttummú” ekiyle yer alır". Yine onun mushafında “fe ummü saiden tayyiben” (vab iia% Iü) yani “temiz bir toprağa dokunarak teyemmüz yapınız” şeklinde nakledilmektedir”. Rablerinin büyük lütuf ve rızasını dileyenler. Bu beyan hakkında denilmiştir ki hac vasıtasıyla Allah'ın rızasını arıyorlar, fakat müslüman olmadıkça bu yaptıkları kabul edilmeyecektir, Cenâb-ı Hak Peygamber'ini hac ibadetinin yapıldığı mekânda bulunanlarla savaşmayı yasaklamıştır. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, Yemâmeli Şureyh adında biri hakkında nâzil olmuştur”. Bu kişi Medine'ye gelmiş ve Resülullah'ın huzuruna girerek ona “Peygamber Muhammed sen misin?” diye sormuş, o da “evet” cevabını vermiş. Adam, “insanları davet ettiğin şey nedir?” diye sormuş, Hz. Peygamber (s.a.) de “ben Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Resülü olduğuma inanmaya davet ediyorum” cevabını vermiş. Bunun üzerine Şureyh'in; “Bu ağır bir şarttır, [ ]benim arkamda âmirlerim var, onlara gideyim, bana söylediğin o şartı onlara arz edeyim ve bu konuda emirlerini alayım, şayet onlar kabul ederlerse ben de kabul ederim, kabul etmezlerse ben de etmem, kendileriyle beraber olurum” demiş. Sonra adam Resülullah'ın (s.a.) yanından çıkmış, o çıkınca Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Benim yanımdan tabii ahdini bozan birinin topuklarıyla çıktı, zaten yanıma kâfir bir yüzle gelmişti”. Adam giderken Medineliler'in hayvan merasına uğramış, hayvanlarını alıp sürmüş. Ertesi yıl Şureyh yanında büyük bir ticaret malıyla hac mevsiminde Mekke'ye gelmiş. Câhiliye döneminde Araplar birbirlerine baskın yaparlardı, ama haram aylar gelince herkes birbirine karşı güven içinde olurdu. Bu aylarda sefere çıkmak isteyen devesine kıldan veya yünden gerdanlık takar, bu hedy kurbanı ile güO, Medinelilere baskın yapıp mallarını aldığı gibi, onlar da Şureyhvin mallarını alıp kendisini öldürmeye niyetlenmişler. Bu hususu Hz. Peygamber'e (s.a.) söyleyip emrini almak istemişler. Bunun üzerine Allah'ın işaretlerine... sakın saygısızlık etmeyin... meâlindeki âyet nâzil olmuştu”. Bu olayın nasıl oldugunu tam olarak bilmiyoruz, zaten Allah'ın bahsettiğinden fazlasını bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Mescid-i Harâm'a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duydugunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. Cenâb-ı Hak başka bir yerde şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin”, Yine diğer bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! [§] Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayın, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır”. Cenâb-ı Hak, bazı âyetlerde saldırıyı da zikretmiş ve onu da yasaklamıştır. Saldırı, Allah'ın insanlar için belirlediği sınırı aşmaktır. Yine O, bazı âyetlerde âdil olmayı emretmiş, zulüm ve haksızlığı yasaklamıştır. [Haksızlık Yapmaya Sevk Eden Âmiller)] Şunu da belirtmek gerekir ki insanları tecavüze ve zulme iten, şahitliği ve adaleti ayakta tutmaya engel olan sebepler üçtür. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın Bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın meâlindeki ilâhi buyruğunda belirtmiş olduğu nefret ve düşmanlık duygusudur. Yine O, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin””; “Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır” buyurmaktadır. (İkincisi,) Allah onlara şahitliği âdil şekilde yerine getirmeyi emretmektedir. (Üçüncüsü) dostluğun ve akrabalığın yahut zenginlik hırsının veya fakirlik korkusunun onların adaletle şahitlik etmelerine engel olmaması gerektiğini söylemektedir. Zikrettiğimiz bu sebepler, insanların adaletle şahitlik etmelerine engel olabilmekte, onları zulme ve haksızlığa sevketmektedir. Bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak onların bir kavme olan nefretlerinin veya bir şahsa olan düşmanlıklarının kendilerini zulme ve haksızlığa sevk etmesini, yahut şefkat duygularının, akrabalığın, zenginlik hırsının veya fakirlik korkusunun onların adaletle şahitlik etmelerine ve üzerlerindeki görevi yerine getirmelerine engel olmasını yasaklamakta, “Allah için şahitlik eden kimseler olun!” buyruğuyla bütün bunları Allah için yapmalarını buyurmaktadır. İnsan bütün bunları Allah için yapınca, hükümde âdil olmaya ve belirlenen sınırı tecavüz etmemeye, adaletle şahitlikte bulunmaya ve belirttiği her şeyi yerine getirmeye de gücü yeter. Bunları yerine getirmeye engel olan nefret, düşmanlık, akrabalık, şefkat veya zenginlik hırsı ve fakirlik korkusunun da üstesinden gelir. Hükmü Allah için yerine getirirse âdil olur, bu da kendisini zulüm ve tecavüzden alıkor. Aynı şekilde şahitliği de kendisinin ve âyette belirtilen kişilerin aleyhine bile olsa Allah için yerine getirdiği takdirde, artık hiçbir şey onun adaleti ayakta tutmasına engel olamaz. [İyilik ve Takvâ] İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın. Buradaki “birr” kelimesi her çeşit hayrın adıdır, Jtakvâ da her fenalığı terk etmek, her çeşit kötülüğe son vermektir. Günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bu âyette “el-Birr” kelimesinin karşısına “el-ism” kelimesini, “et-takvâ” (sya) lafzının karşısına da “el-udvân” lafzını koymuştur? Bu tasnif, birr lafzının her türlü hayrın ismi olduğunu, takvâ lafzının da her nevi kötülüğe son vermek anlamına geldiğini gösterir. Takvânın, âyetin baş tarafında zikredip buyurduğu Allah'ın işaretlerine, haram aya, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara, rablerinin büyük lütuf ve rızasını dileyerek Beytülharâm'a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin, diye emrettiği eylemler olması da mümkündür. Burada Allah Teâlâ şöyle demektedir: Her ne kadar onların Allah'tan başkasına ibadet etmeleri sebebiyle yaptıkları şey “birr” (iyilik) değilse de, onlar içlerinden iyiliği kastettikleri için yaptıkları işlerde kendilerine yardımcı olun! Müşrikler ihramlı olduklarında, hayvanlarına kurbanlık alâmeti olarak gerdanlık bağladıklarında veya sözleşme yapmaları caiz olan zaman diliminde Beytülharâm'a yöneldiklerinde, evet o zaman müslümanlar müşriklere yardımda bulunmak ve taarruz etmemekle emrolunmuştur, şayet biraz önce nakledilen şeyler sabitse. Nitekim Ehl-i Kitap, o dini benimsemeleri ve iyiliği kendilerince hedef edinmeleri sebebiyle -Allah'a âsi olsalar bile- onların kiliselerine ve havralarına saldırmamak sözleşmesi bizim için de caizdir. Allah Teâlâ [ileriki zamanlarda] müşrik Araplar'la yapılan antlaşmaları bozmayı emrettiğinde, onların Mescid-i Harâm'a girmelerine engel olunmasını ve nerede ele geçirilirse öldürülmelerini emretmişti. Bu anlama göre, Allah rahmet eylesin âlimlerimiz, -en doğrusunu Allah bilir ya- zimmet ehlinin kendi emsallerine şahitliği ile günahkâr (fâsık) müslümanların şahitliğini farklı görmüşlerdir; çünkü zimmet ehli, İslâm dışında kalsa da, dinlerine göre davranırlar, fâsık müslümanlar ise fısklarını din olarak görmezler. Aynı şekilde âlimlerimiz, müslümanların mallarını müşriklerin zorla almaları ile fâsıkların zorla almalarını da farklı görmüşlerdir. Kezâ muharip eşkıyanın adalet ehlinden maruz kaldığı kan davası ile fâsıkların kan davası da aynı değildir. Çünkü yanlış bir dini benimseyenin durumu, işlediği günahı kabullenenin durumundan farklı bir hükme sahiptir. Görmez misin ki bize göre -günah ve haram olsa da- Ehl-i Kitab'ın kiliselerinde namaz kılmak üzere anlaşma yapmayı caiz (serbest) görürüz de, [ ]fàsik müslümanlar için günahı serbest bırakmamızı asla caiz görmeyiz. Allah'tan korkun! Yani Cenâb-ı Hakk'ın emrettiklerini terkedip yasakladıklarını işlemek hususunda Allah'ın cezasından ve azabından korkun! Çünkü Allah'ın cezası çetindir. Mescid-i Harâm'a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duydugunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın meâlindeki ilâhi beyan hakkında İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sizin Beytülharâm'a girmenizi engellediler diye bir kavme karşı duyduğunuz kin ve nefret, sizi haddi aşmaya sevk edip onları öldürmeniz ve mallarını almanız sizi günaha sokar“, İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın. İyilik, sana emredilen şeydir, takvâ da yasaklandığın şeyden sakınmandır. Sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. Bazıları “bir kavme olan kininiz haddi aşarak sizi günaha Co ames sin” anlamını vermiştir. Diğerleri de “sizi sevk etmesin” demiştir. Bu lafız “yâ” harfi merfü kılınarak ' “Yucrimenneküm” 54) diye“, mansub kılınarak “yecrimenneküm” diye de okunmuştur, bu sonuncu bizim zikrettiğimizdir. J JS G; İŞİ LİE Rİ Guss --- Dipnotlar: 21! Bu, Katâdeden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, IX, 468; Süyüti, ed-Dürru'lİbn Mesüd (r.a.), Katâde ve Süddi'den, bu âyetin zikredilen iki âyetle neshedildiği rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, IX, 477-78; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 8). 7 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 188; Nesâi, es-Sünenu'l-kübrâ, VI, 333. ven içinde olur ve dilediği yere giderdi. Resülullah'ın (s.a.) ashâbı Şureyh'in hac için Mekke'ye geldiğini duyunca ona baskın yapmayı düşünmüşler, daha önce % Bu rivayeti kaynaklarda bulamadım. Fakat İbn Mesüd'un (r.a.) kırâati, nün harfinin hazfi ile “ammi” (giy,) şeklindedir (bk. İbn Hâleveyh, Muhtasar fi şevâzzi'l-Kurân, 30). Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 108. Bu rivayet en-Nisâ, 4/34. âyetinin tefsirinde geçmektedir. o Adamın ismi Şureyh b. Dubey'a el-Bekri'dir (bk. Vâhidi, Esbâbu'n-nuzül, 189); bazı rivayetlerde isminin el-Hutum olduğu belirtilmektedir, ama bu onun lakabıdır (bk. Buna benzer bir rivayet İkrime ve Süddi'den nakledilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 64, 65, 67; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 8. Bu, A'meş ve Yahyâ b. Vessâb'a nispet edilen şâz kıraâttir (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VI, 46).

Maide 5:3

[Etinin Yenmesi Haram Olan Hayvanlar] Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar size haram kılındı. En doğrusunu Allah bilir ya, burada gizli bir kelime bulunmamaktadır, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Murdar hayvan, kan ve domuz etini ve belirtilen diğer şeyleri “yemek” haram kılınmıştır. [ ] Murdar hayvanın yününden ve kemiğinden faydalanmanın caiz olduğunu görmez misin? Dolayısıyla âyet-i kerimede açıklanmayıp gizli bırakılan şey onları yemektir. Yalnız onların derisinden ancak tabaklama yaptıktan sonra istifade edilir. Çünkü et çoğu kere deriye yapışık kalır ve yenilir, böylesi sözü edilen etler gibi haramdır, ancak tabaklanması halinde haram olmaktan çıkar. Şimdi, âyet-i kerimede iki açıdan imtihan sözkonusudur. Birincisi, yenmesinin bir yönden helâl, bir yönden de haram olmasıdır. Burada Allah Teâlâ domuz eti ve kan ile imtihan etmektedir, herhangi bir sebeple ve sebepsiz olarak onları helâl kılmamıştır. Ancak diğerini bir sebebe bağlı olarak helâl kılmış, fakat sebep olmaksızın haram kılmıştır. İkincisi, Cenâb-ı Hak, helâl kılmanın yolunu insan tabiatının nefret etmesine bağlayarak imtihan etmesidir. Şöyleki her canlı varlık boğazlanmaktan ve canının çıkmasından acı duyar. Böylece Allah acı veren her şeyden nefret etmeyi her canlının tabiatı kılmıştır, insanlar ise boğazlanan hayvanların etini yemekten lezzet alırlar”. Şunu da belirtmek gerekir ki Yüce Allah bir çaba olmaksızın yerden çıkan her şeyi helâl kılmıştır -ancak helâk olma korkusuyla elde etmeye güç yetiremeyecekleri ürünler müstesnâ-. Aslında yerden çıkan şeyler cansız olduğundan insan tabiatı ondan nefret etmez. Cenâb-ı Hak hayvanları helâl kılmanın yolu olarak da, (SJharam kılınan kanı çıkarmak için insanların çalışıp gayret göstermeleri şeklinde belirlemiştir; böylece onun etini yemek helâl olur. İnsan, hayvanın kanını akıtmaya çalışmaz da kan orada kalırsa onu bozmuş olur, çünkü haram kılınan şey onun içinde helâk olmuştur ve dolayısıyla onu da ifsad etmiştir. Etin temizlenmesi ve bozuk olmaktan kurtarılması için kanını akıtmaya çalışmak uzun zaman alır. Kan içinde iken helâk olan ise kısa zamanda fâsid olur. Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar. Kisâi şöyle demiştir: Yani Allah'tan başkasının adı zikredilerek kesilen hayvanlar. Buradaki “ehelle” (Jai) fili, yeni doğan çocuğun ses çıkarmasından türemiştir. “Ehelle'I-hilâl” (Jai J34!) ay göründü ve “ehelle'l-muhill” (J21 Jai) hacı yüksek sesle telbiye getirdi mânaları da burdan gelir. Boğulmuş hayvan. Katâde şöyle demiştir: Câhiliye insanları, koyunun boğazını sıkarlar, ölünce de onu yerlerdi”. Kâfir ise hakikatte Allah'tan başkası adına keser, çünkü o, Allah'ı gerçek mânada tanımamaktadır. Bununla birlikte Ehl-i Kitab'ın kestiğini yemeğe cevâz verilmiştir, çünkü o, Allah'ın adını anarak kesmektedir. Dövülerek öldürülmüş hayvan. İnsanlar sopalarıyla döverler, ölünce de onu yerlerdi. Yuvarlanıp ölmüş hayvan. Bir kuyuya düşerek veya bir yamaçtan yuvarlanarak ölen hayvan. Boynuzlanarak öldürülmüş hayvan. İki koç tokuşur, biri öldüğünde etini yerlerdi. Henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında yırtıcıların yediği hayvanlar. Câhiliye Arapları, yırtıcı bir hayvan bu hayvanlardan birini yedi” Bucümlebütün yazma nüshalarda yer alan metne göre tercüme edilmiştir. 8 Bunu Tasti, Mesdil'inde nakletmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 14). ğinde, kalanını da kendileri yerlerdi, bundan dolayı Cenâb-ı Hak, Henüz canı çıkmadan yetişip kestikleriniz hariç buyurmuştur. Boğulmuş hayvan ile dövülerek öldürülmüş hayvan konusunda İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu hayvanlara kuyruğunu sallarken veya gözlerini oynatırken yetişirsen, Allah'ın adını anarak kes, böylesi sana helâldir”. Hz. Ali'nin (r.a.) de şöyle söylediği nakledilmiştir: [ ]Hayvan gözleriyle bakınır veya ayaklarını oynatır veya kuyruğunu sallarsa, o temizdir, kesilebilir". Ebu'z-Zübeyr de, Ubeyd b. Umeyr'den (r.a.) aynı şeyi duyduğunu rivayet eder”. Sanki bu, Hz. Peygamber'den (s.a.) merfü olarak rivayet edilmiştir”. En doğrusunu Allah bilir, ama, bu hüküm, hayvanın boğazı sıkılıp veya dövülüp bayıldığı hal için geçerli olmalıdır. Kesildiğinde kuyruğunu hareket ettirir, gözlerini oynatır veya ayaklarını sallayıp ayılırsa hayvanın canlı olduğu anlaşılır. Koyunun karnındaki yavrusunu bir kurdun veya bir yırtıcının çekip alması yahut da karnı kendisini taşıyamaz hale gelmişse, böylesi hareket etse veya gözlerini sağa sola çevirse bile yenmez. Bu konuda ölçü şudur: Hayvanın damarları kopar, sonra o halde bırakılıp ölürse murdardır, damarları koptuğu anda ona yetişir ve keserse temizdir, o halde iken ölen her hayvan temiz sayılır. Bir kazaya uğrayan ve bu sebeple ölecek olan her koyuna, adamın biri yetişip boğazını keserse bu hayvan yenmez” Yuvarlanıp ölmüş hayvan. Mezbahada kesilme imkânı bulunmayan hayvandır, şayet mezbahanın dışında kesilebilirse, yenmesi caizdir. Râfi b. Hadicden nakledilğine göre şöyle demiştir: Bir miktar deve ve koyun ele geçirmiştik, develerden biri kaçtı, adamın biri ona ok attı, o Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 72; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 14. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VI, 72; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 15. 3 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, V1,73. deve yürüyemez hale geldi. Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Bu hayvanlardan bazısı vahşi hayvanlar gibi kaçar. Onları ele geçiremezseniz, böyle yapın (okla vurun)!” Kuyuya düşen deve hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şayet onu kesmek mümkün olmazsa, o zaman av hayvanı hükmündedir, ele geçirince onu keser”. Ali b. Ebü Tâlib'e, kuyuya düşen ve baş tarafı aşağıda kalan devenin hükmü soruldu o da; “Kesip organlarına ayırın ve yeyin” dedi”“, İbn Ömer'in (r.a.) de aynı şeyi söylediği rivayet edilmiştir”. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere (s.a.) şöyle sorulmuş: Deve boğazından ve gırtlağından kesilmese de temiz sayılır mı? Şu cevabı vermiş: “(Mızrağını) hayvanın uyluğuna bile isabet ettirsen, sana yeter”. Şayet bıçak olmadan keskin taş, kamış gibi kesici bir aletle hayvanı kesse caizdir. Rivayet edildiğine göre Adi b. Hâtim, Hz. Peygamber'e (s.a.) şöyle sormuş: Ey Allah'ın Resülü, köpeğimi ava salıyorum, avı yakalayıp getirdiğinde kesecek bir şeyim olmayınca, onu keskin bir taş veya bir ağaç parçasıyla” kesebilir miyim? Resülullah (s.a.) şöyle cevap verdi: “Hayvanın kanını ne ile istersen akıt, Allah'ın adını da an!”% Hz. Ali'nin (r.a.) rivayeti de bunun gibidir“! Rivayete göre adamın biri devenin kanını bir odun parçasıyla akıtmış, sonra gidip Hz. Peygamber'e sormuş, o da “kanını akıttınsa ye!” buyurmuş“. Huzeyfe'nin rivayetine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Diş ve tırnak hariç damarları kesen ve kan akıtan her çeşit aletle hayvanı kes”“, [ ] Âlimlerimiz -Allah onlara rahmet etsin- bu konuda bu görüşü kabul ederler. Onlar keskin bir taş, çakmak taşı ve benzeri bir şeyle hayvanın kanını akıtmayı kesmek olarak kabul ederler, bu şekilde kesilen hayvanın eti yenir. Hz. Peygamber'in (s.a.) “diş ve tırnak hariç” M Buhâri, “Zebâih” 23; Müslim, “Edâhi”, 20. 5 o Abdürrezzâk, el-Musannef,IV, 465, 468; Said b. Müseyyeb, Şureyh ve Mesrük'tan da bunun benzeri rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 255). % İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 255. 7 Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 466; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 256. o Ahmedb.Hanbel, el-Müsned, IV, 334; Ebü Dâvüd, “Dehâyâ” 16; Tirmizi, “Sayd” 13. sözünü de, onların yeterince uzamamış şeklinde yoruma tâbi tutarlar. Çünkü bu halde hayvan kesilmiş değil boğulmuş olur. İbn Abbâs'ın (r.a.), o boğmaktır, sözü de bunu açıklamaktadır“1. Hadiste ise bu konuda açıklama vardır, çünkü Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Diş ve tırnak hariç damarları kesen her nevi aletle kesilen hayvanı ye; çünkü diş ve tırnak Habeşliler'in bıçağıdır” çünkü onlar, ancak yeterince uzamamış diş ve tırnakla hayvanları kesiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar. Yani o dikili taşlar için kesilen hayvanlar. Denilmiştir ki müşrikler hayvanlarını tapındıkları putlar için kesiyorlardı, bu yolla onlara yakın olacaklarını düşünüyorlardı; nitekim müslümanlar da kestikleri kurbanlarla Allah'a yaklaşmayı arzu ederler. Cenâb-ı Hak, onların putlar adına kestikleri kurbanları yemeyi haram kılmıştır. Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar. Daha önce de kaydettiğimiz gibi kurban kesmekle emredilmiş, Allah'ın verdiği nimetleri kabul etmek ve O'nun sayısız nimetleri için kendisine şükretmek anlamında bir konuma sahiptir. İnsanlar hayvanı Allah'tan başkası adına, yani Allah'tan başkalarının rızası için kestiklerinde Allah'ın nimetlerini kabul etmemiş ve yapmaları gereken teşekkürü de O'ndan başkasına yöneltmiş olmaktadır, işte bundan dolayı bu kesim şeklini haram kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. [Fal Okları] Fal oklarıyla paylaşmanız size haram kılındı. Denilmiştir ki bunlar Arap okları ve İranlıların kumar oyunlarıdır. Şöyle de denilmiştir: “Ezlâm” kelimesi, insanların yapacakları işlerle ilgili olarak kendi nasiplerini öğrenmek için çektikleri fal okları demektir. Kişi sefere çıkmak istediğinde fal okları kesesini alır ve “bu sefere çıkmamı emrediyor” diyerek oklardan birini çekiyordu; şayet uygun ok çıkarsa bu sefere çıkmakta hayır bulacağı anlamına gelirdi. Sonra, “bu da evde kalmamı emrediyor” diyerek başka bir ok çekerdi, şayet istediği ok çıkarsa o, sefere çıkmakta hayır olmadığı anlamına gelirdi. “Menih” ise ikisi arasında kalan oktu. Cenâb-ı Hak, şu beyanla bunu yasakladı ve bunun doğru yoldan sapmak olduğunu haber verdi, Çünkü bunlar doğru yoldan sapmaktır, buyurdu. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Araplar ok torbasını alır, oklardan birine “bana emret” diğerine de ‘bana engel ol diye yazarlardı. Sonra seyahate çıkmak istediklerinde torbayı sallar ve içinden bir ok çekerlerdi, eğer “bana emret” yazılı ok çıkarsa adam yola çıkardı, “bana engel © o Abdürrezzâk,el-Musannef, IV, 496. ol yazılı ok çıkarsa seyahate gitmezdi. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Kumar oklarıyla iş yapmanın yasak edilmesi, yıldızlara bakarak iş yapmanın da yasaklandığını gösterir. Cenâb-ı Hak, fal oklarıyla iş yapanları bundan engelleyince, müneccimlere de yıldızlara bakarak iş yapmayı yasaklamış olur, çünkü bunlar da aynen onların söylediklerini söylüyor ve onların yaptığını yapıyor. Şu kadar var ki müneccimler, onlar gibi, bu yıldız bunu emrediyor, şu yıldız şundan men ediyor demezlerdi. Cenâb-ı Hakk'ın yıldızlara bir takım alâmetler ve mânalar koymuş olması, bazılarının da onu anlamaları ve ondan bir takım sonuçlar çıkarmaları mümkündür. Bu, müçtehitlerin içtihat yoluyla nasların anlamlarından bir takım sonuçlar ve bizzat nasta belirtilmeyen bazı hükümler çıkarmalarına benzer. Buna göre müneccimlerin yıldızlarda bulunan bir takım işaretleri ve anlamları çıkarmaya çalışmaları da caizdir. Bundan dolayı müneccimler ayıplanamaz ve kınanamaz. Onların kınanması, ancak bu hükümleri Allaha isnat etmeleri ve Allah'ı onlara şahit tutmaları halinde doğru olur. [ ]ibn Kuteybe“ şöyle demiştir: “Ezlâm” fal oku demektir, kelimenin tekili “zelem ve zülem” Çi) 3 3) şeklindedir. “İstiksâm” (eyi) da okları karıştırmak, paylaşmaktır. Bu kelime “kısm”!), yani nasip kökünden gelmektedir, sanki insan bu yolla nasibini aramaktadır”. Ebü Avsece şöyle demiştir: “istaksemtu”, okları birbirine dokundurdum, bu lafız sanki “kısm” kelimesinden gelmektedir. Ebü Ubeyd de şöyle demiştir: Onlar bu işe “istiksâm” derlerdi, çünkü rızıktaki nasiplerini ve ihtiyaçlarını arıyorlardı, fal oklarından kendilerine nasiplerini işaret etmesini istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü bunlar doğru yoldan sapmaktır. Burada doğru yoldan sapmak, fal oklarıyla iş yapmak ve böyle yapmayı emrettiğine dair Allah'ı şahit tutmaktır. Kura ile iş yapmayı caiz gören de böyledir. Çünkü o; kura çekilir, kimin kurası çıkarsa onun lehine hükmedilir, der. O kişinin lehine hükmedilmesi ancak kura yolu ile olmaktadır, sanki kura biri için böyle hüküm verilmesini emretmekte, diğeri de onu engellemektedir. Bu iş, Allah'ın yasaklamış olduğu fal oklarıyla iş yapmaya, başka şeylerden daha çok benzemektedir. Bunlar doğru yoldan sapmaktır. Yani murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar gibi haram kılındığı yukarıda söylenen şeyleri yapmak ve sürenin başında zikredilen ihramlı iken avlanmak ve ondan yemek, evet bütün bunlar doğru yoldan sapmaktır. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür”, Bugün, kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir. Müşrikler müslümanların kendi dinlerine girmelerini ve onlara dönmelerini arzu ediyorlardı. Fakat Allah Teâlâ onların bu ümitlerini bitirmiş ve şöyle buyurmuştur: [ ]Bugün kâfirler, sizin İslâm dinini terk etmenizden ümitlerini kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Yüce Allah müslümanlara onlardan korkmama konusunda güvence vermektedir. [Dinin Kemâle Ermesi] Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Ebü Ubeyd şöyle demiştir: O güne kadar onların dinleri eksikti, kâmil anlamda o gün tamamlandı. Onun iddiasına göre Hz. Peygamber (s.a.) o güne kadar insanları eksik bir dine davet ediyordu. Allah hepsinden razı olsun, Resülullah'ın ashâbından o güne kadar ölen muhacir ve ensâr, eksik bir dine inanarak ölmüşlerdi, kıyâmet günü de eksik dine inananlar zümresinde haşredilecekler demektir. Hangi söz bundan daha vahşi ve daha çirkin olabilir? Aynı görüşe sahip olan taraftarlarından biri de şöyle demiştir: İslâm dini o zamana kadar tam ve kâmildi. Cenâb-ı Hak çeşitli farzları gönderip insanlara bunları yapmayı farz kılınca, insanlar Allah'ın farz kıldığı şeyleri yapıncaya kadar din eksik kalmış demektir, bunları yerine getirince din tamamlanmış olur. Bu da ilki gibi vahşi, çirkin ve kaba bir sözdür. Ebü Ubeyde şöyle denir: Madem öyle, onların önceden İslâm'ı kabul etmelerinden Allah razı olmamış, ancak o dönemde razı olmuştur demen gerekir. Bu âyetin tefsirinde farklı yorumlar yapılmıştır. Birincisi, Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Yani peygamberimle ve onu göndermekle sizin için dininizi kemale erdirdim. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım. Bugün dininizi ortaya koyup açığa çıkardım; o, daha önce açık açık ve serbest değildi; öyleki Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İki aylık mesafeden düşmana korku salmakla bana yardım edildi”? [ ]“Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Kâbe'yi hac edemeyecek”. Müslümanların zaferi ve kâfirlere üstün gelişleri işte o zaman ortaya çıkmıştır, daha önce değil. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Bu ilâhi beyanı, müslümanları düşmandan emin kıldığı, tekrar onların dinine dönmekten koruduğu ve kendi dinlerine dönmelerinden kâfirlerin ümitlerini kestirdiği zaman, dinin kemâle erdiği ortaya çıktı anlamına gelmesi de muhtemeldir. İnsanın düşmanına karşı güven içinde olmasından daha kâmil ve daha tam bir nimet ne olabilir? Kişi, düşmanı helâk olup onun tehlikesinden güvenli hale gelince, her ne kadar daha önce onun mülkü nâkıs değil idiyse de, mülküm ancak bugün tamamlandı ve kemâle erdi, der; açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Bu beyanın “daha önce kendilerine emredilmeyen emirleri şimdi vermek ve hükümleri koymak suretiyle dininizin işini tamamladım” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu mâna da caizdir. Sizin için din olarak İslâmiyet'i beğendim. Yani size razı olunan dini, yani İslâm'ı ikram ettim. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O, kullarının nankörlüğüne razı olmaz, şükrederseniz bu tutumunuzdan hoşnut olur”. [Aç Kalan Kişinin Haram Kılınmış Yiyeceklerden Yemesi] Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa. Buradaki “mahmasa” açlık demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “raculün hamisun” ifadesi “aç adam” demektir. Başkaları da şöyle der: Bu kelime, karnı darda olan kişi demektir; bu da aynı anlama gelir, çünkü açlığın bir kısmı karnı daraltır. Günah sınırına varmaksızın yiyebilir. Bazıları buna “günaha girmeyi kastetmeden” diye mâna vermiştir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür”. Kisâi ise buna, “meyletmeden” mânasını verir, “cenef” kelimesi meyletmek anlamına gelir. İbn Kuteybe de böyle der”. Ebü Avsece de, “cenef” kelimesinin meyletmek mânasına geldiğini söyler. Günah sınırına varmaksızın yiyebilir, meâlindeki beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri, çaresiz kalınca murdar hayvanı ve haram kılınan av gibi şeyleri yemeyi, helâl görmemek şartıyla. Diğeri de arzu ve zevkle yemeyip iğrenerek yemek şartıyla, denilmiştir. Şu da söylenmiştir: Ancak çaresiz kaldığında onlardan yiyebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur”. “Haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça” ifadesi, çaresiz kalınca lafzının tefsiridir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Yani haram kılınan şeylerden almanıza imkân ve ruhsat vermesi O'nun rahmetinin eseridir. Çünkü sizi açlıktan ölmeye terk etmek de Allah için mümkündür, nitekim; “Eğer onlara kendinizi öldürün diye emretmiş olsaydık” diye buyurmaktadır. vka! --- Dipnotlar: 5 Muhtemelen müellif burada Kâb b. Mâlik'in (r.a.) hadisine işaret etmektedir. Buna göre onların Sel‘ dağında koyun güden bir câriyesi varmış. Câriye, sürüden bir koyunun ölmek üzere olduğunu görmüş, hemen bir taşı sivrilterek onunla koyunu kesmiş. Sonra ailesine gelince şöyle demiş: Resülullah'a gidip sormadan -yahut bunun hükmünü sormak için ona birini göndermeden- bundan yemeyin. Kâb hemen Hz. Peygambere (s.a.) gitmiş veya birini göndermiş, O da koyunun yenmesini emretmiştir (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, III, Bu son cümle açık değildir; Semerkandi'nin ibaresi şöyledir: “En doğrusunu Allah bilir ya, hayvanı boğduğu veya dövdüğü sırada bayılsa, sonra onu kestiğinde hayvan kuyruğunu hareket ettirse veya gözlerini oynatsa veya ayaklarını sallasa ve ayılsa, bu durumda hayvanın canlı olduğuna hükmolunur. Ama hayvan bayılmasa, o takdirde ancak titrerse ve boğulup dövülmeden kesilen hayvanın hareket ettiği gibi hareket ederse helâl olur, kesildiği için öldüğü bilinir. Şayet az bir miktar ve kısa bir süre hareket edecek olsa, onun helâl sayılmaması gerekir, çünkü onun boğularak veya dövülerek ölme ihtimali vardır, şüpheli olmakla birlikte helâl değildir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 207b; Medine nüshası, vr. Kamisla kesmek konusunda başka hadisler de varittir (bk. Buhâri, “Zebâih”, 15; Müslim, © Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 258; Ebü Dâvüd, “Dehâyâ”, 15. 8 o Hz. Aliden (r.a.) mevkuf olarak, “keskin taştan başka bir şey bulamazsan onunla kes” dediği rivayet edilmiştir (İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 254). Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 497; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 220; Bezzâr, elMüsned, IX, 283. Heysemi şöyle dedi: “Ahmed'in ricâli sahihtir, ancak bu Yahyâ b. Ebü Kesir'in Sefineden rivayetidir” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IV, 33). Taberâni, el-Mucemu'l-Evsat, VII, 172. Heysemi şöyle demiştir: “Bu rivayetin senedinde Abdullah b. Hırâş adındaki râviyi İbn Hibbân sika saymış, ancak “bazan hata eder” demiştir. Hadisçilerin çoğu ise onu zayıf saymıştır” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IV, 33-34). Buhâri, “Zebâih” 23; Müslim, “Edâhi” 20. 89 Ebü Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineveri, Arap dili alanında eser sahibi, birçok ilim dalında da otoritedir. Bağdat'ta ikamet etmiştir. Çeşitli ilim dallarında birçok eseri vardır. Garibu'l-Kurân ayrıca Müşkilu'l-Kurân onun eserlerindendir. Dedesine nispetle kendisine Kutebi nisbesi verilmiştir (bk. Nevevi, Tehzibu'l-esmâ' © İbn Kuteybe, Garibu'l-Kurüân,s. 141. © Ebü Ubeyd el-Kasım b. Sellâm el-Bağdâdi, meşhur imam, çeşitli eserlerin sahibi. Meáníi'lKurân, Garibu'l-hadis, fıkıh ve diğer bilim dallarına dair eserleri vardır. İlimde güvenilen ve allâme kabul edilen biriydi. 234/839 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'nİbn Abbâs'ın (r.a.) sözü “bunlardan yiyenin yaptığı şey, doğru yoldan sapmaktır” şeklinde rivayet edilmiştir (Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 78). ” o Taberâni, el-Mucemu'kkebir, XI, 61, 64. Fakat meşhur olan rivayet “...bir aylık mesafeden” şeklindedir. ” Taberi, Câmi 'u'l-beyân, VI, 86; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 14. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, 141.

Maide 5:4

[Helâl Kılınan Yiyecekler] Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar. Burada onların Hz. Peygamber'e (s.a.) neyi sordukları açıklanmamaktadır, ama verilen cevapta, maksatlarının ne olduğu görülmektedir. De ki: İyi ve temiz olanlar size helâl kılınmıştır, buyurmaktadır. İyi ve temiz olanlar size helâl kılınmıştır, seklindeki cevap onlarin temiz olan yiyecekler ile alet ve avci hayvanlarla yapılan avlanmanın hükmünü sorduklarını göstermektedir. Sonra, İyi ve temiz olanlar size helâl kılınmıştır, meâlindeki beyanın işaret ettiği anlam hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: “Tayyibât”tan maksat helâl kılınan şeylerdir. Fakat bu uzak bir ihtimaldir, çünkü bu durumda Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: De ki: Helâl kılınan şeyler size helâl kılınmıştır. İlâhi beyanın, bunun dışında iki anlama daha gelmesi muhtemeldir: [ ]Birincisi, eti yenen hayvanın kesilmesi, etinin pişirilmesi ve benzeri sebeplerle nefislerinizin hoşlandığı şeylerle. Buna mukabil gönlünüzün hoşlanmadığı besmele ile kesilmemiş, pişirilmiş veya kızartılmış etler size helâl kılınmamış, aksine yenilmesinden hoşlandığınız şeyler size helâl kılınmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Diğer bir ihtimal de şudur: Tabiatınıza hoş gelmeyen ve nefret ettiğiniz şeyler değil, hoşlandığınız şeyler size helâl kılınmıştır. En doğrusunu Allah bilir. [Av Köpekleri] Eğittiğiniz hayvanlar. Sanki ashâb-ı kirâm Allah'ın Resülüne (s.a.), avcı hayvanlardan hangisinin avlanmasının helâl olduğunu sormuşlar, Cenâb-ı Hak da bu cevabı vermiştir. Gerçi bazı rivayetlerde anlatıldığına göre Hz. Peygamber köpekleri öldürmeyi emredince, bazıları huzuruna gelip “öldürülmesini emrettiğin o taifeden hangilerinin avladıkları bize helâldir” diye sormuşlar, bunun üzerine Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar meâlindeki âyet nâzil olmuştur”. Burada yer alan av hayvanları “cevârih” (gal!) diye anılmıştır, çünkü onunla birşey elde edilir, buna göre cevârih, sayesinde birşey elde etme vasıtaları demektir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak “Kötülük işleyenler (elde edenler)” buyurmaktadır. Bu âyetteki “icterehu” (ta kelimesine, “iktesebü”, yani kazandılar mânası verilmiştir, “cereha” kelimesi “kesebe” anlamına gelir. E£bü Ubeyde şöyle demiştir: O hayvanlar avcı oldukları için kendilerine “cevârih” denilmiştir. Bu, az önce söylediğimiz “kazanmak”la aynı mânaya gelir. Falan adam ailesi için “cârih”tır denilir, “onlar için kazanç elde etmektedir” demektir”. Diger bazı âlimler şöyle demiştir: Bu av hayvanlarına avladıklarını yaraladıkları için cevârih denilmiştir, o zaman bu lafız yaralamak anlamına gelen “cirâha” kökünden gelir, çünkü kişi avı yaralamazsa, hayvan helâl olmaz. İmam Muhammed (r.h.) Kitâbu'z-Ziyâdât'ta, köpeğin avını yaralamayıp öldürmesini 7 Taberi, Câmi'u'L-beyân, VI, 89; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 21. ” Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurün,1, 154. bu mânaya delil olarak kullanmıştır. [ ]Bu görüşün sahih olduğunu gösteren delillerden biri, Adi b. Hâtim'in (r.a.) Resülullahtan (s.a.) rivayet ettiği hadistir. O der ki Resülullah'a mızrağın” hükmünü sordum, şu cevabı verdi: “Mızrağın sopası uzunlamasına hayvana çarpar da ölürse onu yeme, çünkü o av dövülerek öldürülmüş sayılır. Hayvana mızrağın keskin demir tarafını isabet ettirebilirsen, onu yes [Köpeklerin Avladığı Hayvanların Hük mü] Yırtıcı hayvanlardan olup Allah'ın size öğrettiği ile eğiterek avcı hale getirdiğiniz hayvanlar. Bazıları “mukellibine” kelimesine, avlanmayı öğrenmiş köpekler anlamı vermiştir. İbn Kuteybe, köpek sahipleri demiştir®?. Ferrâ da böyle demiştir, Kisâi ise, onlar köpek sahipleridir, der”. “Mükelleb”, eğitilmiş köpek demektir. Eğittiğiniz köpekler. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir buna “tudrünehunne” avlanmayı öğrettiğiniz köpekler mânasını vermişlerdir; avlanmayı öğrenmiş köpek mânasında “kelbun mudrâtün” denilir, Onlar, köpek avdan yemiş olsa bile onu helâl sayarlar. Buna göre öğretilmiş mânasını vermek caiz olur, çünkü onlar köpek avdan yemiş olsa bile onu mubah addediyorlar. Şöyle bir anlam da verilmiştir: “Tueddibünehunne”, yani avı sizin namınıza yakalayıp bekletmeleri için onları terbiye ediyorsunuz. Bize göre bu, gerçek mânada öğretmektir, avı sahibi namına tutup bekletmeleri için köpeğin öğretilmesidir. Allah'ın size öğrettiği ile. Bu ilâhi beyan iki mânaya gelir. Birincisi, sizin beşeri kuruluşunuzu onları eğitmeye müsait kılmış, sizden başka yaratıkları da eğitmeye müsait ve elverişli bir şekilde yaratmıştır. Diğer bir anlam da şudur: Allah'ın size öğrettiği ile, Allah size “köpekleri şöyle eğitin, böyle yapın” demiştir. Bu iki ihtimalin hangisi olursa olsun, bu işte bilginin şart koşulması insanlarla iç içe yaşaması sebebiyle diğer hayvanları değil köpeği zikretmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki köpek edinmenin yasaklanması” ve köpeği öldürmenin emredilmesi, böyle bir emrin o dönemde diğer yırtıcı hayvanlar içindir ki köpekler habis olmalarına rağmen eğitilirlerse yakaladıkları yenebilir; haklarında böyle bir müsaadenin gelmediği diğer hayvanların yakaladıkları ise yenilmeye daha layık olur. Onların sizin için yakaladıklarından da yiyin; (hayvanı ava salarken besmele çekerek) üzerine Allah'ın adını da anın. Allah Teâlâ, köpeğin bizim için yakaladığını yemeyi mubah kılmış, fakat kendisi için yakaladığını mubah kılmamıştır. Çünkü köpek ve diğer yırtıcı hayvanlar yakaladıkları avı kendileri için tutarlar ve ondan yemeden edemezler. Ama köpek avını yakalar da yemezse, bu onu sahibi için tuttuğunu gösterir. Fakat ondan bir miktar alırsa, kalanını sahibi için mi, yoksa acıktığı ileriki bir zaman için mi sakladığı bilinemez. [§]Bu konuda epeyce rivayet nakledilmiştir. Adi b. Hâtim'den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Dedim ki ey Allah'ın Resülü (s.a.), bizler, şu köpeklerle ve şahinlerle avcılık yapan bir milletiz, onlardan bize helâl olanı hangileridir? Hz. Peygamber (s.a.) şu cevabı vermiştir: “Şayet onlar, Allah'ın size öğrettiği ile eğiterek avcı hale getirdiğiniz yırtıcı hayvanların avladıkları ise size helâldir, onların sizin için yakaladıklarından yiyin. Eğittiğin bir köpek veya şahini avın üstüne Allah'ın ismini zikrederek gönderirsen o avı ye”. Ben tekrar sordum: Şayet köpek avı öldürmüşse? Buyurdu ki “Öldürmüş ama yememişse, avı senin için tutmuş demektir. Şayet yerse, artık ondan yeme, çünkü köpek onu kendisi için yakalamıştır” Yine dedim ki ey Allah'ın Resülü (s.a.), bizim köpeklerimize başka köpekler karışırsa ne buyurursunuz? “Senin köpeğine başka köpekler karışmışsa onu da yeme! Çünkü sen, sadece kendi köpeğin için besmele çekmiştin, başkalarının köpekleri için değil”. İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Köpek avdan yiyecek olursa, eğitilmiş değildir. Yine onun şöyle dediği nakledilmiştir: Köpek avdan yerse sen yeme, ama doğan yiyecek olursa, sen de ye, çünkü köpeğin çarparak onu öldürmeye gücü yeter, fakat doganın yetmez”. Hz. Ali'nin (r.a.) de, köpek avından yediği zaman sen yeme ve onu öldür, dediği rivayet edilmiştir. Eğitilmiş olmayan köpeğin avladığı hayvanın yenilemeyeceğine işaret eden rivayetleri daha nakletmiştik. Bunlardan biri de Adi b. Hâtim'in (r.a.) rivayetidir: Dedim ki: Ey Allah'ın Resülü (s.a.), Biz, şu köpeklerle avcılık yapan bir milletiz; (bu caiz midir) 2” Cevaben buyurdu ki “Eğer eğitilmiş köpeğini avın üstüne Allah'ın ismini zikrederek gönderirsen, onların senin için tuttuklarını öldürseler bile, köpek ondan yemediği takdirde yiyebilirsin. Ama köpeğin kendisi yemişse artık ondan yeme!” [ ] Buna bağlı olarak bizim söyleyeceklerimiz şunlardır: Köpek avın kanını içecek olsa o avın eti yenir, çünkü o, kanı bizim için tutsaydı onu yemezdik. Bu onun çok iyi eğitildiğini gösterir: murdar olanı (kanı) kendisi alıyor, temiz olanı sahibine saklıyor. Eğer köpeğin avladığından yemek helâl olsaydı, köpeğin eğitilmiş olmasıyla olmamasının farkı kalmazdı, kezâ onu kendisi için veya sahibi için tutmuş olması da fark etmezdi. Çünkü bütün köpekler avın üzerine gönderildiğinde onun peşinden gider ve av ölünceye kadar onu tutar, ama sadece eğitilmiş olmayan ondan yer. Şayet mesele muhaliflerimizin dediği gibi olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın köpeklerin eğitilmiş olanını ve onun da sahibi için tuttuğunu özellikle belirtmesinin ne anlamı kalırdı? Ebü Hanife'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Köpek avdan yemeyecek derecede eğitilir de sonra avladığı bir hayvanı yiyecek olursa, onun ilk avladığı avın etinden geriye bir şey kalmışsa onu yemek caiz olmaz. Bize göre onun mezhebi, -en doğrusunu Allah bilir ya- köpek ilk ava salındığında yemeyip tutsa bile, eğitilmiş olmadıkça onun avladığı yenmez. Birkaç kez avını yemeyip tuttuğu halde sonra yerse, onun bu yemesi bize, daha önce yememesinin eğitilmiş olduğundan kaynaklanmadığını gösterir, zira eğitilmiş olmayan köpek de bazan tok olduğu için avı yemeyip tutar, şayet eğitilmiş olsaydı avını yemezdi. Üçüncü defa ava gönderildiğinde avı yemeyip tutması, ama dördüncüsünde yemesi, onun gerçekten iyi eğitilmediğini gösterir”. Av hakkındaki hüküm bize göre budur: Bunlar birbirine yakın avlamalardır. Köpeğin avını çoğu kez tuttuğu halde bir müddet ava gönderilmekten vazgeçilirse, bu süre zarfında kendisine öğretilmiş olan şeyleri unutmuş olması mümkündür; daha sonra ava gönderildiğinde ondan yiyecek olursa, bunun hükmüne dair bir rivayet gelmemiştir. İlk avının kalanından yenmesi caizdir, denebilir. Bu iki meseleye birbirinden ayrı olarak bakılır; ikinci durumda köpek öğrendiklerini unutmuş olabilir, ilk durumda ise iki av arasında fazla bir zaman farkı olmadığından öğrendiklerini unutmuş olması uzak bir ihtimaldir. Bunun, önceki avlanması sırasında sağlam şekilde eğitilmediğinden başka bir anlamı yoktur. ( Yukarıda yırtıcı hayvanlardan doğan ve şahinden söz etmiştik, onlar için de açıkladığımız şekilde istidlâlde bulunmuştuk. Bu da bize, eğitilmiş olmayan yırtıcı kuşların avladıkları, beslemek amacıyla yetiştirilemediği takdirde yenmez. Şahin ile doğanın eğitilmiş olduklarının göstergesi, sahibinin söylediklerini yapması ve çağırdığında ona dönmesidir. Köpeklerin eğitilmiş olmalarının göstergesi de avdan yememeleridir, çünkü şahin ile benzeri yırtıcı kuşlar, yaratılışı itibariyle insanlardan ürken ve kaçan hayvanlardır. Böylesi avdan yese bile, insanlara yakın durması ve sahibinin çağrısına uyması, eğitilmiş olduğunu gösterir. Şahinin avdan yemiş olması eğitilmiş olmadığını göstermez, çünkü o, av etinden yemekle eğitilmiştir. Köpek ise insanlarla iç içe yaşayan ve yabani olmayan bir hayvandır, onun tabiatı da avı yakaladığı zaman ondan yemesidir. Köpeğin yemekten kaçınması eğitilmiş olduğunu gösterir. Söylediklerimizi destekleyen sözler, Ali b. Ebü Tâlib ve İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. Onlar şöyle demiştir: Doğan avını yese bile o avdan ye, ama köpek yiyecek olursa sen yeme! Selman'dan (r.a.) da aynı söz rivayet edilmiştir”. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah'ın hesabı pek çabuktur. Buradaki Allah'tan korkun meâlindeki beyan, üzerine Allah'ın adının anılmadığı (ve besmele çekilmediği) hayvanları helâl saymayın, çünkü o murdardır, mânasına gelebilir. Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği ve yasakladığı şeyleri terk etme konusunda Allah'tan korkun, anlamına da gelebilir. Şüphesiz Allah'ın hesabı pek çabuktur. Buradaki “çabuk oluş” tabiri, muhtemelen şiddetli oluşan kinâyedir. Hesabı pek çabuktur, cezası pek şiddetlidir, demektir. --- Dipnotlar: delili vardır. Sonra -her ne kadar köpek ile diğer yırtıcılar, kendilerine öğretildiği takdirde aynı konumda ise de- Cenâb-ı Hak, köpeklerin habis olması ve 80 Bu kelimenin aslımi'râz'dır. Avlanmakta kullanılan ve ucunda sivri bir demir bulunan bir çeşit oktur. Hayvana atıldığında çoğu kere sivri ucu değil de ağaç sopası çarpardı. Buhâri, “Zebâih” 2; Müslim, “Sayd”, 4. 8 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurân, 141. “Dariye” fiili, köpek avın etinden ve kanından yedi mânasına gelir. Avlamaya alıştı mânasına da gelir. İf'âl babından gelince, sahibi onu avlamaya alıştırdı, demektir. 8 Buhâri, “Zebâih”, 6; Müslim, “Müsâkat”, 50. % Buhâri, “Bed'u'l-halk” 17; Müslim, “Müsâkat”, 43. 89. Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, IV, 257; Ebü Dâvüd, “Sayd”, 22-23. Bu hadis bazı rivayetlerde şahin lafzı olmadan nakledilmiştir (bk. Buhâri, “Zebâih” 10; Müslim, “Sayd”, 3. 8 Taberi, Câmi'u'-beyân, VI, 92. Bu rivayeti Abd b. Humeyd tahric etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 24). Buhâri, “Zebâih” 10; Müslim, “Sayd”, 2 91 “Onun mezhebi şudur: Köpek eğitilmiş olmadıkça onun avladığı yenmez. Ava ilk gönderildiğinde avı yemeyip sahibi için tutması ile onun eğitilmiş olduğu hükmüne varılmaz, defalarca avı tutması ve defalarca onu yemekten kaçınması görülmeden eğitilmiş sayılmaz. Çünkü onu bu şekilde bulmak, eğitilmiş hale geldiğinin açık alâmetidir. Daha sonra ondan yiyecek olsa, onun bu yemesi bize, daha önce yememesinin eğitilmiş olduğundan kaynaklanmadığını gösterir. Çünkü eğitilmiş olmayan köpek de bazan tok olduğu için ihtiyaç duyacağı zamana kadar yemeyebilir. Önceden yemediği halde daha sonra onu yemiş olması, köpeğin iyi eğitilmediğini gösterir veya bu ihtimali akla getirir. İhtimal ve şüphe halinde de helâl hükmü verilmez” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 209a; Medine nüshası, Bu rivayeti Si 7 Biaya Kayla bulamadım, bilâkis Selman'dan (r.a.) bunun aksi bir rivayet vardır; o, eğitilmiş olduğu halde yakaladığından yiyen köpek hakkında şöyle demiştir: Avın üçte ikisini yese bile, kalanından ye! (Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 474).

Maide 5:5

Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılınmıştır. Bu beyandaki bugün anlamına gelen “el-yevme” bugün kelimesi, [ ]belli bir zaman dilimini işaret etmek için değil, söze başlangıç lafzı olarak kullanılmıştır; şu anlamdaki ilâhibeyanda zikrettiğimiz üzere: “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim”. Bazan “bugün” kendisine işaret edilen bir zaman dilimi sözkonusu olmaksızın da kullanılır. En doğrusunu Allah bilir ya, burada kastedilen, Cenâb-ı Hakk'ın En'âm süresinde onlara haram kılmış olduğunu belirttiği sekiz çift hayvandır: “Koyundan iki... olmak üzere sekiz Sonra da “Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun ise iç yağlarını onlara haram kıldık”: buyurmuştur. Bahireyi, sâibeyi, vasileyi, hâmı” ve onların kendilerine haram kıldıkları diğer şeyleri Allah onlara helâl kıldı ve şöyle buyurdu: Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılınmıştır. Halbuki bunlar daha önce kendilerine haramdı. Fakat müfessirler bu âyete belirttiğimiz konulara değil, kesilen hayvanlar anlamı vermiştir. Kesilen hayvanların helâl sayılmalarının ne mânaya geldiğini daha önce açıklamıştık”. [Ehl-i Kitab'ın Kestiği Hayvanların Hükmü] Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Onların kestiği hayvanlar size helâl, sizin kestiğiniz de onlara helâldir”. Bu âyeti müfessirler bu şekilde yorumlamışlardır. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Bizim kestiklerimiz onlara, onların kestikleri de bize helâl kılınmadı mı? Sonra bizim kestiklerimiz onlara ve başkalarına )helâl olduğu halde, onların ve başkalarının, yani Mecüsiler'in kestikleri bize nasıl helâl olmaz? Buna şu cevap verilir: Kesilen hayvanların helâl olması, dini (şer'i) bir hükümdür, halbuki Mecüsiler'in iman ettikleri bir kitap yoktur ki buna bağlı olarak onların kestikleri helâl olsun. Ehl-i Kitap ise kitaplarında helâl ve haram olduğu belirtilen şeye inanıyorlar. Bu itibarla onlar birbirinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin genel bir anlam (umüm) içerdiğini kabul edenlere göre, Ehl-i Kitab'ın bütün yiyeceklerinin bize, bizim bütün yiyeceklerimizin de onlara helâl olması gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir buyurmaktadır. Onlara göre iki gruptan her biri diğerinin yiyeceğinden yiyebilir. Lafzın genel muhtevalı olması, o lafza ait hükmün de öyle olmasını gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir. [Ehl-i Kitap Kadınlarla Evlenmek] Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar. Bu ilâhi kelâmın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle der: “el-Muhsanât” kelimesi ile Cenâb-ı Hak, hür kadınları murad etmiştir. Diğerleri de zinakâr olmayan iffetli kadınları kastetmiştir, der. Allah Teâlâ'nın şu beyanında oldugu gibi: “Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir””. Cenâb-ı Hak burada zinakâr kadınlarla evlenmeyi yasaklayıp, iffetli kadınlarla evlenmeyi teşvik etmektedir. Bu âyet-i kerime konuya biraz önceki âyetten daha yakındır. Çünkü âyetin sonunda Allah Gayri meşrü ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değil de meşrü bir nikâhla evlenmek şartıyTaberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 103. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 24 la buyurmaktadır. Dolayısıyla bu “muhsanât” kelimesi ile Cenâb-ı Hakk'ın hür kadınları değil, iffetli kadınları kasdettiğini göstermektedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime, kitabı hür kadınlarla evlenmenin de helâl olduğunun delilidir. Âlimler buhükümde görüş birliği içindedir, fakat bu nikâh mekruh görülmüştür. İbn Ömer'in (r.a.) Ehl-i Kitab'ın kadınlarıyla evlenmeyi mekruh gördüğü rivayet edilmiştir”. Bize göre bu rivayet, İbn Ömer'in kitâbi olan kadınlarla evlenmeyi haram saydığını göstermez, ancak aralarında din birliği olduğundan müslüman hanımlarla evlenmeyi daha faziletli ve daha isabetli bulduğunu gösterir. [ ]Hz. Ömer'in (r.a.) de bunu mekruh gördüğü rivayet edilmiştir. Şöyle ki Huzeyfe (r.a.) Yahudi kadınla evlenmişti, bunu duyan Hz. Ömer (r.a) kendisine mektup göndererek onu boşamasını istemiş ve şöyle demiştir: Bu müslüman kadınlar için fitne olarak yeter'”. Bu ifade de onu haram saydığı anlamına gelmez. Burada Hz. Ömer'in bahsettiği sözkonusu fitne, müslüman kadınların bir nevi fitneye sevkedilmesidir. Allah kendilerine rahmet eylesin, âlimlerimiz de kitabı kadınlarla evlenmeyi haram değil mekruh saymıştır. İslâm âlimleri câriyeleriyle evlenme konusunda ise farklı görüşlere sahip olmuştur. Bazıları Kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar meâlindeki ilâhi beyanı hür kadınlar diye, diğer bir grup da iffetli kadınlar diye yorumlamışlardır. İffetli kadınlar diye yorumlamayı, Gayri meşrü ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değil de meşrü bir nikâhla evlenmek şartıyla meâlindeki ilâhi kelâmın gösterdiği anlama daha uygun olduğunu yukarıda söylemiştik. Şayet buradaki “muhsanât” kelimesinden maksat hür kadınlar olsaydı, o zaman kitabı câriyelerle evlenmekte bir sakınca bulunmazdı, çünkü Allah Teâlâ kitabı olan hür kadınlarla evlenmeyi mubah kılmıştır. Bir şeyin bir durumda mubah kılınması, başka bir durumda haram kılınmasına götürmez. Biz bu konuyu daha önce zikretmiştik!, [Mecüsiler Ehl-i Kitap Değildir] Mecüsiler bize göre Ehl-i Kitap değildir. Bunun delili de şu ilâhi beyandır: “Bu da (Kur'ân) bizim indirdiğimiz mubârek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin. “Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi? demeyesiniz diye (Kur'ân'ı indirdik)”. Burada Allah Teâlâ, Ehl-i Kitab'ın iki grup olduğunu haber vermektedir, bu taifenin üçe çıkarılması caiz değildir; çünkü Kur'ân'ın işaret ettiği anlama aykırı düşer. Görmez misin ki adamın biri “sende benim iki dirhemim var” dedikten sonra alacağının daha fazla olduğunu iddia edemez. Yine yolda üç kişiye rastlayan biri, “ben bugün iki kişiye rastladım” dese, yalancı olur. Allah'ın haber verdiği şeyler için böyle bir durum sözkonusu olamaz, çünkü O, verdiği haberde daima doğru söyler. Şöyle bir itiraz yapılırsa: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın müşriklerden naklen söylediği bir şeydir, onların karıştırmış olmaları mümkündür, Allah Teâlâ ise söylediklerini nakletmiştir. Buna şu cevap verilir: Yüce Allah, bu sözü müşriklerden nakletmemiştir, fakat “Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi; biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz, demeyesiniz diye (Kur'ânı indirdik)”9 buyurarak Kur'ânı göndermek suretiyle onların bu mazeretlerinin önünü kesmektedir. Bu, Allah'ın kelâmı ve müşriklere karşı gösterdiği delilidir, onlardan naklettiği bir söz değildir. Mecüsiler'in Ehl-i Kitap'tan olmadığının delillerinden biri de Hz. Ömer'in, Resülullah'ın (s.a.) kabri ile Mescid-i Nebi'nin minberi arasında bulunduğu sırada söylemiş olduğu şu sözdür: “Mecüsiler'e nasıl bir işlem yürüteceğimi bilemiyorum, onlar Ehl-i Kitap değiller” Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf şöyle demiştir: Ben Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediğini işittim: “Mecüsiler'e Ehl-i Kitap gibi muamele ediniz”. Hz. Ömer (r.a.) açıkça onların Ehl-i Kitap olmadığını söylemiş, ne Abdurrahman ne de ashâb-ı kirâmdan (r.a.) biri ona karşı çıkmıştır, şayet onlar Ehl-i Kitap'tan olsalardı açıkça “onlar Ehl-i Kitap'tır” derlerdi. “Onlara Ehl-i Kitap muamelesi yapın” da denmemiştir. Ayrıca Hasan b. Muhammed'in de şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) Hecer'“ Mecüsileri'ne mektup yazmış; “Sizi Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve benim Allah'ın Resülüolduğuma şehâdet etmeye davet ediyorum. Şayet müslüman olursanız, bizim lehimize olan her şey sizin de lehinize olacak, bizim aleyhimize olanlar sizin de aleyhinize olacaktır. Bunu kabul etmeyenin cizye vermesi gerekir. Ayrıca onların kestiklerini yemeyiz, kadınlarıyla da evlenmeyiz”'. Allah rahmet eylesin, âlimlerimiz, “Mecüsiler Ehl-i Kitap değildir” derken bunu delil gösteriyorlardı. [ ]Büyük bir kabile olan Benü Tağlib' Hıristiyanlarına gelince, Hz. Ali (r.a.) Arap Hıristiyanlarının kestikleri helâl değildir, çünkü onlar Ehl-i Kitap değildir, demiş ve şu âyet-i kerimeyi okumuştu: “İçlerinde birtakım ümmiler vardır ki kitabı bilmezler; bütün bildikleri kuruntulardan ibarettir”, İbn Abbâs (r.a.) ise onların kestikleri yenir demiş ve şu âyeti okumuştur: “Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır”. İlk âyet onların Ehl-i Kitap olduklarına işaret eder, çünkü Cenâb-ı Hak, “İçlerinde birtakım ümmiler vardır” ifadesiyle onları Ehl-i Kitap'tan göstermiştir, dolayısıyla bunlar hakkında verilecek hüküm de onların hükmü gibidir. Çünkü Allah, bunların onlardan olduğunu haber vermiştir. Bunu gösteren delillerden biri de Hz. Peygamber'in (s.a.) şu hadisidir: “Hıristiyanların hiçbir yemeği kalbinde şüphe meydana getirmesin, aksi halde Hıristiyanlara benzersin”"!, Çünkü hüküm, Arap olsun olmasın, bütün Hıristiyanları kapsar, onların hepsi onların dinini benimsemiştir, bir milletin dinini benimseyen herkes, onların dinine girmiş olur. Araplar, dinlerini benimsediklerinde Ehl-i Kitap'tan olduklarinin delillerinden biri de Arap olmayanlar İslâm'a girdiklerinde onların hükmünün Arap müslümanların hükmü ile aynı olmasıdır. Böylelerinden biri irtidat ederde, Mecüsiler'den başlangıçta cizye alındığı gibi kendisinden de cizye alınma107 Hz. Peygamber'in (s.a.) Hecer Mecüsileri'ne İslâm'a davet için mektup yazdığı rivayet edilmiştir. Bu mektupta İslâm'a giren hakkı kabul etmiş olur, İslâm'ı kabul etmeyenin de cizye sını isteyecek olursa, bu kabul edilmez ve kendisine şöyle denir: Ya müslüman olursun, ya da öldürülürsün! Çünkü o irtidat etmiş bir Arap müslümanı konumundadır. Arap olan birinin Ehl-i Kitap'tan bir gayri Arab'ın dinini kabul edince onun da hükmü onların hükmü gibi olur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar, mehirlerini verdiğiniz takdirde size helâldir. Allah Teâlâ burada, onlara mehirlerini vermeyi hatırlatmaktadır, ama bazan mehirleri verilmeden de onlar bize helâl olur. Bu durum, bir hal için bir hükmün belirtilmesi, diğer bir halde onun sakıncalı olmadığına delildir. Dolayısıyla bu, her ne kadar âyette iffetli kadınlar zikredilmişse de, Ehl-i Kitab'ın câriyeleriyle evlenmemize de delil oluşturur. Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider. Yani kim kendisine iman edilmesi gerekli olanı, yani Allah'ı inkâr ederse demektir, yoksa imanın kendisi inkâr edilmez, ancak kendisine inanılan varlık inkâr edilebilir. Bu aynen “Kesin olan şey gelinceye kadar”? meâlindeki ilâhi beyan gibidir, yani kesinleşmiş olan şey gelinceye kadar demektir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de buna benzemektedir ve anlamı şöyledir: Kendisine iman edileni, yani kendisine inanılanı inkâr ederse, Ameli kesinlikle boşa gider ve o, âhirette de hüsrana uğrayanlardan olur. Hatalardan korunma ve doğruyu bulma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. --- Dipnotlar: o “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş... Ve deveden iki, sığırdan iki...” (el% Bulafızların tefsiri için bk. el-En'âm, 6/103. 9 Bir önceki âyetin tefsirine bakınız. 99 Ebü Ubeyd şöyle demiştir: Kitabı kadınlarlaevlenmenin caiz olduğunda icma vardır, sadece İbn Ömer'den gelen rivayet müstesnâdır (İbn Hacer, Telhisu'l-habir, III, 174). Bu husus çeşitli lafızlarla ve farklı senedlerle nakledilmiştir (bk. Abdürrezzâk, el-Musannef, 5 Milik b. Enes, el-Muvatta', Zekât, 42; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, I1, 435. 1% Hecer, Bahreyn'de bir şehirdir. vermesi gerekir; ayrıca onların kestikleri yenmez, kadınlarıyla da evlenilmez, diye yazmıştı (Abdürrezzâk, el-Musannef, VI, 69; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 429). Beyhaki şöyle demiştir: “Bu rivayet mürseldir, ama müslümanlık çoğunluğunun bu hükümde icmâ etmesi onu desteklemektedir” (Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, IX, 192). Burada ismi geçen Hasan b. Muhammed, Ebü Muhammed Hasan b. Muhammed b. Ali b. Ebü Tâlib el-Hâşimi el-Medeni'dir. Babası Hz. Ali'nin Hanefiye'den doğan oğludur. Babasından, İbn Abbâs'tan ve diğerlerinden rivayetleri vardır. Kendisinden de Zühri, Müsâ b. Ubeyde ve diğerleri rivayet etmişlerdir. Sikadır, fakihtir. Mürcie fikrini ilk defa onun ortaya attığı rivayet edilir. 100/718 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, el-Kâşif, 1, 329; İbn Hacer, Takribu”t-Tehzib, Benü Tağlib, Adnanilerden Tağlib b. Vâile nispet edilen büyük Arap kabilelerinden biridir. Sincar ve Nusaybin taraflarında Ferâtiye adasında oturuyorlardı. Savaşçı bir kabileydi, İslâm'ın ilk yıllarında Rumlarla birlikte İslâm ordusuna karşı savaşmışlardı. Hz. Ömer (r.a.) onlarla bir anlaşma yapmıştı (bk. Kehhâle, Mucemu kabâili'l-Arab, 1, 121-122). el-Bakara, 2/78. Hz. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Benü Tağlib Hıristiyanlarının kestiklerini yemeyin, çünkü onlar şarap içmenin dışında Hıristiyanlıktan hiçbir şeye bağlı değildirler (Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 101). “Eyiman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veliedinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır”. n! Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, V, 226; Ebü Dâvüd, “Et'ime” 23; Tirmizi, “Siyer”, 16.

Maide 5:6

[Her Namaz İçin Abdest Almak Gerekir mi?] Eyiman edenler! Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Şayet bu âyet lafzi anlamına göre yorumlanırsa, namazı Allah'ın farz kıldığı şekilde yerine getirmeye kimsenin gücü yetmezdi. Çünkü insan namaza her kalktığında abdest alması gerekirdi, abdest alması hiç bitmezdi. Fakat bu beyanın içinde gizli bir anlam var, Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Namaz kılmaya kalkacağınız zaman, abdestsiz iseniz yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Aksi takdirde âyetin zâhiri bizim söylediğimizi yapmayı gerektirmekteydi, ama abdestsiz olmak lafzı âyette gizlidir. Bazıları bu âyetin lafzi anlamına dayanarak her namaz için abdest almayı gerekli görmüştür. Allah hepsinden razı olsun ashâb-ı kirâmdan bu uygulamaya dair rivayetler gelmiştir: Hz. Ebü Bekir, Ömer ve Osman'ın (r.a.) her namaz için abdest aldıkları rivayet edilmiştir". Resül-i Ekrem'in (s.a.) de böyle yaptığına dair rivayet bulunmaktadır. Bu konuda Hz. Ali hakkında şöyle bir rivayet gelmiştir: O, öğle namazını kıldıktan sonra avluda oturmuş, ikindi vakti gelince bir tas su istemiş, ellerini, yüzünü, kollarını ve ayaklarını yıkamış, suyun kalanını içmiş, sonra da şöyle demiştir: Resülullah'ın (s.a.) böyle yaptığını gördüm, abdesti bozulmayanın alması gereken abdest budur!!, Ubeyd b. Umeyr'in de bu âyeti öyle yorumlayarak her namaz için abdest aldığı nakledilmiştir"!5. Hz. Peygamber'in (s.a.) de [ ]her namaz için abdest aldığı, fakat Mekke'nin fethedildiği gün bütün namazları tek abdestle kıldığı rivayet edilmiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) “Ey Allah'ın Resülü, bugün daha önce yapmadığın bir şeyi yaptın” deyince şöyle buyurmuştur: “Bunu kasten 13 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 35. yaptım, ey Ömer”. Ebü Hureyre'den Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ümmetimi zorluğa sevkediyor olmasaydım, her namaz için abdest almayı, her abdestte de misvâk kullanmayı emrederdim”!7. Her namaz için abdest almayı ifade eden rivayetler, bize göre kesin emir değil müstahap ve daha faziletli konumundadır. Görmez misin ki Resülullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem (Mekke'nin fethi gününde] bütün namazları tek abdestle kıldığı ve “Ben onu kasten yaptım” dediği rivayet edilmiştir. Bu rivayet, bizim söylediğimizin doğru olduğunu gösterir. Âyete başka bir anlam vermek de mümkündür, o da şudur: Bazı sahâbilerden rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) su döktüğü zaman, evine gidip namaz abdesti almadan bizimle konuşmaz, selâmımızı da almazdı. Biz bu durumu kendisine söyledik, nihayet ruhsat veren âyet geldi: [ ]Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalkacağınız zaman..." Buradaki Namaz kılmaya kalkacağınız zaman ifadesinin içinde “şayet abdestsiz iseniz” anlamı gizlidir, yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. [Yataktan Kalkınca Abdest Almak Gerekir mi?] Bu âyet, “yataktan” Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi yıkayın, diye de yorumlanmıştır. Uykudan kalkınca abdest almanın gerektiğine dair Resülullah'tan (s.a.) ve ashâb-ı kirâmdan gelen rivayetler mevcuttur, bu rivayetler âyetin bu yorumunu desteklemektedir. İbn Abbâs'tan (r.a.), şöyle rivayet edilmiştir. Resülullah (s.a.) uyur, sonra abdest almadan sabah namazını kılardı; bu durum kendisine sorulunca şöyle buyurmuştur: “Ben sizden biri gibi değilim, gözlerim uyur ama kalbim uyumaz. Şayet abdestim bozulursa onu bilirim”"!9, Safvân b. Assâl'ın da şöyle dediği nakledilmiştir: Biz Resülullah'la birlikte seyahatte idik, bize abdestli iken giydiğimiz mestlerimizi çıkarmamamızı emrediyordu. [ ]Biz de ne büyük abdestten, ne küçük abdestten ve ne de uyumaktan dolayı mestlerimizi çıkarmazdık, sadece cünüplük halinde çıkarırdık”. Bu hadisler, özet olarak uyumaktan dolayı abdest almanın gerekli oldugunu ifade etmektedir. Ancak açıklamalı olarak gelen başka bir hadis uzanarak uyuduğunda abdest almak gerektiğini söylemektedir: İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Uzanarak uyumadıkça oturduğu yerde uyuklayan kişiye abdest gerekmez. Uzanarak uyuduğunda ise mafsalları gevşer”"?. Bu hadis, mücmel olarak rivayet edilen daha önceki hadisleri tefsir etmektedir. Namaz kılarken ayakta, oturduğunda veya secdede uyuyan kişinin abdest alması gerekmediğine dair rivayetler de vardır”. Bu da namazda uyumanın abdesti bozmadığını gösterir. İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Uzanıp yatarak uyumadıkça abdest gerekmez!”. Bu rivayet de bizim söylediğimizi desteklemektedir. Âlimler namaz kılmaya kalkan kişi şayet abdestsiz değilse, abdest almasının gerekli olmadığında ittifak etmiştir. Şu halde âyetin yorumu bizim söylediğimiz gibidir. [Abdest Organlarının Yıkanması] Yüzünüzü yıkayın! Burada Allah Teâlâ'nın, yüzü yıkama emrinin muhatabı, yüzden maksadın ne olduğunu bilen kişilerdir; onun ne olduğunu söylemek, “şuradan şuraya kadar olan yerdir” diye sınırlarını çizmek gereksiz konuşmadır. Yıkama emri, ehlince maruf ve zahir olan yüze yöneliktir. Başı meshetme emri de ehlince baş olduğu bilinen yere dönüktür. Kulaklar ise böyle değildir, çünkü onların başın sınırına girdiğini bilmek nakle dayalıdır, [ ] onların baştan sayıldığını bilmek ancak işitme yoluyla elde edilecek bir delille mümkündür”, Kolu ve ayağı yıkamak da insanların bilgilerine dayalıdır. Kol deyince onlar koltuk kısmına kadar olan yeri, ayak deyince de dize kadar olan yeri anlarlar. Âyette dirseklerin zikredilmesiyle ondan sonraki bölüm yıkama emrinin dışında kalır, keza topukların zikredilmesiyle de ondan sonraki kısım emrin dışında kalır. Çünkü mutlak olarak kol (yed) denildiğinde parmakların ucundan koltuklara kadar olan organ anlaşılır. Ayaklarınızı da topuk kemiklerine kadar (yıkayın). Buradaki “erculeküm” (çizgi) kelimesindeki “lam” fetha (üstün) harekesiyle de, kesre (esre) harekesiyle de okunmuştur'”, Bazıları şöyle demiştir: Üstün hareke ile okuyanlar kelimeyi “yüzü yıkayın” anlamındaki cümleye atfetmiş olurlar, kesre ile okuyanlar da meshetmek lafzına, yani mestleri meshetmeye ve başı meshetmeye atfetmiş olurlar. Fakat bu uzak bir ihtimaldir, çünkü burada çelişki vardır, Cenâb-ı Hakk'ın yıkamayı ve meshetmeyi birlikte zikretmiş olması caiz değildir. “ve ercüliküm” ÇE 913) diye kesre ile okunmasının sebebi “vemsehü bi-ruüsiküm” Gy 12213) metnindeki “bi-ruüsiküm” kelimesinin kesresine yakınlığı (cerr-i civâri) sebebiyledir. Dilde bazan böyle ifadeler kullanılır. Meselâ “Canlarının çektiği kuş etleriyle; güzel gözlü hüriler, saklı inciler misali” meâlindeki âyet de böyledir. Dolayısıyla kesre ile okuyanlar, hemen arkasındaki “tayrin” kelimesine yakınlığına (civar) bağlı kalmış olur”. Açıklamaya çalıştığımız âyet de buna benzemektedir. [Abdest Uzuvlarını Yıkamanın Hikmeti] Bu uzuvları yıkamaya yönelik ilâhi emrin hikmeti, insanlara iç yüzlerini arındırmalarını hatırlatmasıdır. [ ]En doğrusunu Allah bilir ya, bu dış organlarını yıkamanın emredilmesinde iki amaç vardır: Birincisi şükürdür; el alabildiği ve tutabildiği için, ayak yürüyebildiği ve insanı hedefine götürdüğü için. Yüz ise Cenâb-ı Hakk'ın lütfettiği nimetlerin büyüklüğünü anlamaya vasıta olan, ayrıca zevk ve lezzet duygularını hissettiren göz, ağız ve benzeri duyu organlarını topladığı için. (İkincisi,) bu duygu vasıtalarıyla işlediği günahları sildirmek için; çünkü günahların büyük çoğunluğu bu organlarla işlenmekte, suç işlemeye o ayaklarla gidilmekte ve o ellerle suç işlenmektedir. Eğer cünüp olursanız temizlenin. Yani yıkanın. Cünüplük bedenin dış kısmını ve iç gücünü ilgilendirir. Abdest bozmak ise, sadece dış organlara yönelik olur. Çünkü cünüplüğe yol açan faaliyet vücudun bütün güç ve kuvvetlerini kullanmakla ortaya çıkar. Görmez misin ki insan, o işi çok yaptığında güç kaybına uğramakta, yapmayınca da güç kazanmaktadır; buna bağlı olarak cünüplük, vücudun dış ve iç bütün organlarını alakadar etmektedir. Abdest bozmaya gelince, onun sebebi bedenin bütün organlarını değil, yemek, içmek ve boşaltmak gibi vücudun dış organlarını ilgilendirmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [Kıyasın Caiz Oluşunun Delili] Şayet hasta veya yolculuk halinde veya içinizden biriayak yolundan gelirse yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunursa... Cenâb-ı Hak burada hastalığı, yolculuğu, ayak yolundan gelmeyi ve kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayı belirtmektedir. Ne var ki hüküm hastalığın, yolculuğun veya ayakyolundan gelmenin adına değil, onlarda bulunmayan anlam ve muhtevaya yöneliktir. Bu da kıyasın meşruiyetini göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ burada ayakyolunu ve oradan gelmeyi belirtmektedir; ayakyolu tabii ihtiyaçların giderildiği bir mekân olup, [ ]burada kastedilen ondaki mânadır, o da belli ihtiyacı gidermektir. Bu bizim için bir ölçüdür: Nas bir anlamı vurgulamak için getirildiği zaman, aynı mâna başka bir şeyde de bulunuyorsa, onun hükmünün o başka şeye de uygulanması gerekir. Buna göre insanın bulunduğu mekânda su bulunmadığı takdirde, seferi olmasa da teyemmüm etmesi caiz olur. Yine suyun, kendisine zarar vereceğinden korktuğunda, hasta olmasa bile teyemmüm etmesi meşrüdur; çünkü teyemmüm hastaya “hastalık” adına ve yolcuya “sefer” (yolculuk) adına mubah olmuş değildir, sadece bunların her birinde bulunan bir “mâna” adına ibahat kazanmıştır. Kadınlarla cinsel ilişkide bulunursanız. Burada yer alan “mülâmeset” kavramının, cinsel ilişkiden kinâye olduğunu daha önce belirtmiştik, Hz. Ali (r.a.) ile İbn Abbâs'tan da böyle rivayet edilmiştir”. Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: kelimelerinin hepsi cinsel ilişki anlamına gelir, Cenâb-ı Hakk'ın lütf ve keremi çoktur, bu kavramlarla kinâye yapmaktadır'”, [Su ve Toprakla Temizlenmenin Hikmeti] Bu hallerde su bulamadığınız takdirde temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin). Yine Allah, su ve toprakla temizlenmeyi meşru kılmıştır, bunların ikisi de yaratıkların hayat kaynağıdır, bedenler onlarla güç kuvvet kazanmaktadır. Hatta O, bütün yaratıkların gıdasını ve ihtiyaçlarının büyük kısmını o ikisine bağlamıştır. Dolayısıyla ibadetlerin yapılmasını da o ikisine dayandırmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Şunu da belirtmek gerekir ki temizliğin farz kılınmasında iki hikmet vardır. Birincisi, yukarıda da temas ettiğimiz üzere insana iç yüzünü temizlemeyi hatırlatmasıdır. İkincisi, o organlarla işledikleri günahları örtüp yok etmek, veya Cenâb-ı Hakk'ın bu organlar aracılığıyla lütfettiği nimetlere şükretmek, tutmak, bırakmak, almak, vermek, yürümek ve benzeri pek çok şey. Sonra, vücudun göze çarpan dış organlarını temizlemenin hikmeti nezafet ve güzel görünmektir. Çünkü insan, “görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibi” ve “iradesini her durumda yürüten” Allah'ın huzuruna çıkmakta, O'nun huzurunda durarak kendisine yalvarmaktadır. Dünyada sultanların huzuruna çıkan biri, temiz ve güzel görünmek için bütün gayretini gösterir, sonra onun huzuruna çıkar. İşte temizlenme konusunda kastedilen de budur. En doğrusunu Allah bilir. [Kadınlara Dokunmak] Şayet hasta veya yolculuk halinde veya içinizden biri ayakyolundan gelirse yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunursa, bu hallerde su bulamadığınıztakdirdetemiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin). Abdullah b. Mesüd da kalan şeylerdir". Yine onlar, cünüp olan kişi bir ay boyunca su bulamasa bile teyemmüm edemez, demişlerdir!. Ancak onlar, âyette geçen “mülâmese” kavramını cinsel ilişkinin dışındaki şeyler olarak kabul ettikleri için, teyemmüm etmez kanaatine sahip olmuşlardır, çünkü bu durumda cünüp bu âyetin hükmüne girmez. Onlar cünübün yıkanmasını, Eğer cünüp olursanız temizlenin beyanına dayanarak gerekli görmektedir. “Siz cünüp iken -yolcu olan müstesnâ- gusül yapıncaya kadar namaza yaklaşmayın” meâlindeki âyeti de, cünübün caminin içinden geçmesine bağlamışlar, yolcu iken ve su bulamadığı zaman teyemmümle namaz kılması ifadesine bağlamamışlardır. İşte bu durum Abdullah'ı, hangi halde olursa olsun cünübün teyemmümle namaz kılmasının caiz olduğunu söylemesine mani olmuştur. Hz. Ali ile İbn Abbâs'a gelince, onlar Cenâb-ı Hakk'ın bu âyet-i kerimede zikretmiş olduğu temas kavramına “lemestüm” cinsel ilişki mânasını vermişlerdir. “Yüce Allah temasta bulunma, bastırma ve dokunma “mesis, gışyân, mübâşeret” kavramlarını cinsel ilişkiden kinâye olarak kullanmıştır” demişler ve “Yolcu olan müstesnâ, gusül yapıncaya kadar namaza yaklaşmayın” meâlindeki âyetin cünüp olduğu halde su bulamayan yolcu için olduğunu söylemişlerdir”, Hz. Peygamber'in (s.a.) cinsel ilişkiden dolayı cünüp olan birine su bulamadığı takdirde teyemmüm etmesine izin verdiği rivayet edilmiştir”. Bu rivayet, cünübün teyemmüm etmesini caiz görmeyenlerin aleyhine bir delil oluşturmuştur. Şâfli'nin sözüne gelince, o üçüncü bir görüş -Allah hepsinden razı olsun- ashâb-ı kirâm ile selef âlimlerinin görüşlerine aykırıdır. Çünkü o, temas kavramının cinsel ilişkiyi ve onun dışında kalan durumları kapsadığını iddia etmiştir. Bu iddia, konuyla ilgili âyet hakkında söz ve fiil olarak bidat işlemektir. [ ]O, bu sözüyle, ashâb-ı kirâmdan ve selef âlimlerinden rivayet edilen bütün yorumlara muhalefet etmektedir, bundan dolayı da hata etmiştir. İşin aslı şudur: Cenâb-ı Hak, abdest konusunu zikretmiş ve bu âyette abdest almayı emretmiştir, Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın buyurmuştur. O, abdest bozmaktan söz etmeyerek cünüplükten yıkanmayı emretmiştir. Eğer cünüp olursanız temizlenin. Fakat yıkanmanın hangi cünüplükten olacağından söz etmemiştir. İçinizden biri ayakyolundan gelirse ilâhi kelâmıyla da abdest bozmayı zikretmiştir. Buna göre Kadınlarla cinsel ilişkide bulunursanız buyruğuyla da daha önce geçen cünüplükten dolayı yıkanmayı açıklamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bu hallerde su bulamadığınız takdirde temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin). Denilmiştir ki “teyemmemü” ( “yönelin” demektir, temiz bir toprağa yönelin. “Said” kelimesi de “yeryüzü” anlamına gelir. “Tayyib” kavramına bazıları, üstünde nebat ve benzeri şeyleri bitiren yer anlamı vermiş, diğerleri de temiz anlamına gelir demiştir. Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılınmıştır, nerede namaz vakti gelirse teyemmüm edip namazımı kılarım”, Hz. Peygamber burada yeryüzünün kendisi için mescid ve temiz kılındığını haber vermektedir, buradaki “temiz” kelimesi âyetteki “tayyib” lafzının tefsiridir. En doğrusunu Allah bilir. Yüzünüzü ve ellerinizi onunla meshedin. Teyemmümün, biri yüz için, diğeri de dirseklere kadar kol için olmak üzere ellerini iki defa yere vurup yüzünü ve kollarını meshetmekten ibaret olduğunu daha önce söylemiştik”. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Bu ilâhi kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri şudur: Cenâb-ı Hak yolculuğa çıktığınızda kullanacağınız suyu yanınıza almanızı emrederek sizi sıkıntıya sokmak istemez, buna mukabil size teyemmüm kolaylığını getirip, [ ]farz kıldığı ibadeti onunla eda etmenize ruhsat vermiş, seyahatleriniz ve daha başka konularda sizi su taşımaya zorlamamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Diğer ihtimal de şudur: Allah Teâlâ size farz kıldığı ibadetleri zorlukla yerine getirmenizi değil, âyette belirttiğini kastetmiştir. Fakat O sizi tertemiz kılmak ister. Bu ilâhi kelâm, Allah sizi tevhidle, kendisine ve bütün peygamberlere imanla tertemiz kılmak ister anlamına gelebilir. Sizi günahlardan ve işlediğiniz hatalardan tertemiz kılmak istiyor anlamına da gelebilir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder”'. Bazı tefsircilerin söylediği gibi sizi hadesten ve cünüplükten temizlemek ister anlamına gelmesi de mümkündür. Üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Muhtemelen nimetini tamamlamak meâlindeki cümle ile az önce zikrettiğimiz tevhidi, imanı, Allah'ın dinine ulaştırmayı ve kulların işledikleri günahları örtmeyi dilemiştir. Bu ilâhi beyanın, imanla ölecekleri Cenâb-ı Hak tarafından bilinen bir kavim hakkında yapılmış olması da mümkündür, böylece O, onlara yönelik nimetini tamamlayacağını haber vermektedir. OTEREN ík; e. --- Dipnotlar: 1135 Abdürrezzâk, el-Musannef, 1, 57. Ebü Âsım Ubeyd b. Umeyr b. Katâde el-Leysi el-Mekki, Müslim'in nakline göre Hz. Peygamber'in sağlığında dünyaya gelmiştir. Başkaları ise onu büyük tâbiilerden saymıştır (bk. Zehebi, el-Kdşif, I, 691; İbn Hacer, Takribu't-Tehzib, 377). 16 Müslim, “Tahâret”, 86; Ebü Dâvüd, “Tahâret” 65; Tirmizi, “Tahâret”, 45. “Kasten böyle yaptım” sözü, tek abdestle birkaç namazı kılmanın caiz olduğunu göstermek için, demektir (bk. Mubârekfüri, Tühfetu'l-ahvezi, I, 163). Nesâi'nin lafzı şöyledir: “Eğer ümmetime zorluk vermeseydim, her namaz için abdest almayı ve her abdestte misvâk kullanmayı emrederdim” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, II, 258; Nesâi, es-Sünenu'l-kübrâ, II, 197). İlk rivayetin isnadında bulunan Muhammed b. Amr b. Seleme, sika râvi olup, hadisi de hasen derecesindedir (bk. Heysemi, Mecma'u'z18 Taberi, Câmi'w'l-beyân, VI, 115; Taberâni, el-Mu'cemu'l-kebir, XVIII, 6; Süyüti, ed-Dürru'mensür, 111, 26. Bu rivayetin isnadında Câbir el-Cüfi bulunmaktadır, zayıf bir râvidir. bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, I, 276. Taberi şöyle der: “Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, Allah tarafından Hz. Peygambere (s.a.), sadece namaz kılacağı zaman abdest alması gerektigini, diğer ameller için abdeste gerek bulunmadığını bildirmek için gelmiştir. O daha önce abdest bozduğunda yeniden abdest almadıkça herhangi bir ameli yapmaktan çekiniyordu. Bu âyetle Allah Teâlâ abdestli olsun olmasın namaz dışındaki bütün fiilleri yapmasına izin vermekte, sadece namaz kılmak için kalktığında namaza durmadan önce abdest almasını emretmektedir... (Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 115). 119 Kaynaklarda bu rivayeti bulamadım. Ama İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edilen uzun bir hadisin içinde bu anlama gelen ifadeler bulunmaktadır: Allah'ın Resülü (s.a.) teheccüd kılar, sonra uyur, sonra kalkar, abdest almadan sabah namazını kılardı. Başka bir rivayette Hz. Âişe (r.a.) kendisine şöyle demiştir:... Ey Allah'ın Resülü, vitri kılmadan mı yatıyorsun? O da şöyle cevap vermiştir: “Ey Âişe, benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz”. 29 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 239; İbn Mâce, “Tahâret”, 62; Tirmizi, “Tahâret” 71. Tirmizi bu hadisin hasen ve sahih olduğunu söylemiştir. Hadis şu lafızlarla rivayet edilmiştir: “Uzanıp yatmadığı müddetçe oturarak veya ayakta yahut secdede uyuklayan kişiye abdest gerekmez. Uzanıp yatınca, mafsalları gevşer” (Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, I, 121). 2 Ebü Dâvüd, “Tahâret” 79; Tirmizi, “Tahâret”, 57. 123 İbn Ömer'in (r.a.) namazda oturduğunda uyuduğu ve abdest almadığı rivayet edilmiştir, ama uzanarak yatınca abdest alırdı. (Abdürrezzâk, el-Musannef, I, 130). 124 Hz. Peygamberden “Kulaklar baştan sayılır” hadisi vârid olmuştur. Çünkü kulakların baştan sayıldığını bilmek ancak nakil yoluyla mümkündür, onların baştan sayıldığını bilmenin işitmekten başka bir yolu yoktur (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 210a; Medine nüshası vr. 236b). Zikredilen hadis için bk. İbn Mâce, “Tahâret”, 53; Ebü Dâvüd, “Tahâret”, 51; Tirmizi, “Tahâret”, 29. Bazı hadis hafızları bu rivayeti zayıf görmüştür, ama Zeylai onu sahih saymıştır. Yedi kırâat imamından Nâfi, İbn Âmir, Kisâi ve Hafs'ın Âsımdan rivayeti olarak üstün hareke ile ercüleküm şeklinde okumuşlardır. İbn Kesir, Hamza, Ebü Amr ve Şübe'nin Âsım'dan rivayeti olarak kesre hareke ile ercüliküm diye okumuşlardır (bk. İbn Mücâhid, 2 Yani âyette geçen “hürunin” lafzını “hürin in” diye kesre ile okumak, civara (yakınlığa) hamledilir. Bu, yedi kırâat imamından Hamza ve Kisâi'nin kıraâtidir (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu 5-Seba, 622). ile Hz. Ömer (r.a.) şöyle demişlerdir: [ ] Temas cinsel ilişkinin dışınHer iki rivayet için bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 102-103; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 131 İbn Mesüd'un rivayeti için bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 104; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 495. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Öpmek de temastandır, dolayısıyla ondan dolayı abdest alınız (Beyhaki, es-Sünenu l-kübrá, I, 124). İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 145; Buhâri, “Teyemmüm” 8; Müslim, “Hayız”, 110. “Eyiman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolcu olan müstesnâgusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın”. Her iki rivayet için bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, V, 97; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 546-547. 5 Bu konuda birçok hadis rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 225; 36 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 222; Buhâri, “Teyemmüm”, 1; Tirmizi, “Salât” 119.

Maide 5:7

7.“Allak'ın üzerinizdeki nimetini, sizden aldığı sağlam ahdini hatırla yın; ozaman, ‘Duyduk ve kabul ettik” demiştiniz. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah kalplerin içindekini bilmektedir.” Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Şüphesiz En doğrusunu Allah bilir, ama burada Cenâb-ı Hak, kullarına vermiş olduğu çeşitli nimetlere şükretmelerini emretmektedir. Sizden aldığı sağlam ahdini hatırlayın. Bu beyandaki ahit anlamına gelen “misâk” kelimesi, yaratılış sırasında insanların Allah'a verdikleri söz ve yaptıkları şahitliktir, çünkü her insanın yaratılışı, Allah'ın birliğine ve rablığına şahitlik etmektedir. Ayrıca sözkonusu ahitle onların yaratılışta verdikleri sözü ve davet edildikleri şeyi kabul etmeleri de kastedilmiş olabilir. O zaman, “Duyduk ve kabul ettik” demiştiniz. Bazıları buna şöyle bir anlam vermiştir: Davetini kabul ettik ve emrine itaat ettik, bazıları da, sözünü duyduk ve emrine itaat ettik, mânasını vermiştir. Allah'tan korkun. Yani Rabbinizin emrini terk edip yasaklarını ihlâl etme konusunda. Şüphesiz Allah kalplerin içindekini bilmektedir. Bu cümle tehdit anlamında kullanılmıştır. BİLE İNİN aliş

Maide 5:8

[Allah İçin Şahitlik Yapmak] Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. [ ]Bu âyetin bizzat şahitlik hakkında olması muhtemeldir. Cenâb-ı Hak sanki “Allah için şahitlik edin, şahitliği O'nun için yapın” buyurmaktadır. Müminler böyle yaptıkları takdirde, herhangi birine yönelik nefret ve düşmanlıkları veya birine yönelik memnuniyet ve dostlukları, şahitliği ayakta tutmalarına engel olmaz. Allah Teâlâ müslümanları Allah için şahitliği ayakta tutmaya ve O'nun için hüküm vermeye çağırmaktadır. Yani dostun lehine hüküm verdiği gibi düşmanın lehine de hüküm vermeye, dostun lehine şahitliği ayakta tuttuğu gibi düşmanın lehine de olsa şahitliği ayakta tutmaya çağırmaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, âyet-i kerimenin, hakkı ve delilleri açıklamak, şer'i hükümleri öğretmek mânasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Delilleri ve gerçeği açıklama olgusunu ve hükümleri öğretmeyi Allah için ayakta tutun; bu durumda bir gruba yönelik nefretiniz veya memnuniyetiniz kendilerine gerçeği açıklamanıza, delilleri ve hükümleri öğretmenize engel olmamalıdır. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: “ve lâ yecrimenneküm”, yani sizi sevk etmesin, “şeneânu kavmin”, yani bir kavme olan buğzunuz “alâ enlâ ta'dilü” (5 Js Yoi e), yani haklarına adil davranmamaya!. Şüphesiz Allah için adalet, rıza halinde de kızgınlık halinde de yerine getirilmelidir. Adaletli olun! Hakkı âdil olarak söyleyin, çünkü bu, takvâya daha uygundur. 1 Abd b. Humeyd, Katâde'nin “ve lâ yecrimenneküm şeneânu kavmin” Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Yani âdil olun, âdil olmak takvâdır. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöylebuyurmaktadır: “Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”, Yani Allah'ın rahmeti iyilik edenler içindir. Çünkü adalet takvanın ta kendisidir. Allah'tan korkun. Size emrettiklerini terk edip yasakladıklarını ihlâl etme konusunda Allah'tan korkun! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır, sizin gizlediğiniz adaletten ve zulümden haberdardır. Bu cümle tehdit anlamına gelir.

Maide 5:9

Allah, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara söz vermiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın biraz önce geçen “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik edin” meâlindeki âyetinde zikrettiği şeylerin bağlantısıdır. İnsanlar bunu yapar, hükümlerin uygulanmasında şahitliği ve adaleti ayakta tutarlarsa, Allah Teâlâ bu âyette söz verdiği şeyler kendilerinin olacaktır. En doğrusunu Allah bilir. [ ]En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin önceki âyetten bağımsız olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak sanki bir vâd olarak: Allah, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara söz vermiştir, buyurmuş, ardından verdiği sözü şöyle açıklamıştır: Onlar için bağışlama ve büyük bir mükâfat vardır, onların günahlarını örter ve bağışlar. Büyük bir mükâfat vardır. Yani cennet vardır. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Onlar için bağışlama vardır, yani dünyada işledikleri günahları bağışlayacak ve büyük bir mükâfat vardır, yani âhirette cennet vardır. Bu, bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:10

Şöyle denilmiştir: Onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler ve O'nun âyetlerini, yani Muhammed aleyhisselâmı ve Kur'ân'ı yalanladılar, Onlar cehennemliklerdir. Şöyle de denilmiştir: İnkâr edenler, yani Allah'ın birliğini inkâr edenler; Âyetlerimizi yalanlayanlar, yani Kur'ân'ın Allah'tan gelmediğini söyleyenler; bunların ikisi de aynı sonuca varır. Bu, âyet-i kerimenin bağımsız olduğunu, bazılarının iddia ettiği gibi önceki âyetin bağlantısı konumunda bulunmadığını gösterir. GOLÜ KEİ

Maide 5:11

(Hz. Muhammed'in Peygamberliğinin İspatı] Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir kavim size el uzatmaya yeltenmişti de Allah onların ellerini sizden çekmişti. Muhtemeldir ki Cenâb-ı Hakk'ın bu âyet-i kerimede, düşmanın onlara el uzatmaya yeltenmesi ve kendisinin de onlara ellerini çektirmesi, şeklinde belirttiği lütfu bütün müminler hakkındadır. Çünkü başlangıçta müminler, kâfirler arasında iken imanlarını saklıyor, İslâm'ı açıklayıp ilan etme cesaretini gösteremiyordu; zaten kâfirler defalarca müminleri öldürmeye kastetmişlerdi. Ama Allah Teâlâ bize, onlara ve bütün müslümanlara büyük bir lütuf olarak müşriklere ellerini çektirmiştir. Bu âyetin, müminleri etrafını kuşatan, onlara el uzatan ve öldürmeye kasteden belli bir kavim hakkında gelmiş olması da muhtemeldir, [§]Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle onların ellerini müminlerden çektirmiş ve müminleri onların kötülüklerinden kurtarmıştır. Bu konuda farklı rivayetler bulunmaktadır. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Kureyzaoğulları, müslümanların canlarına kastetmek üzere ellerini uzatmaya niyetlenmişlerdi, ama Allah onların ellerini geri çekmiştir", Bu âyetin Yahudiler hakkında geldiği de söylenmiştir; Hz. Peygamber (s.a.) onların hurma bahçesine girmişti, ashâbı da duvarın dışındaydı, kefil olduğu diyet borcunu ödemek konusunda onlardan yardım istemiş, sonra yanlarından ayrılmıştı. Yahudiler onu öldürmek üzere aralarında karar almışlar, Cebrâil aleyhisselâm da bunu Hz. Peygamber'e (s.a.) haber vermişti. Resülullah (s.a.) kendisini öldürmelerinden korktuğu için yüzü onlara dönük olduğu halde geri geri yürümeye başladı, bu arada ashâbını tek tek yanına çağırmış, onlar da yanına gelmişler'. Bu olayın nasıl vukü bulduğunu bilmiyoruz, Cenâb-ı Hakk'ın lütfedip yahudilerin ellerini çektirdiğini öğrendikten sonra olayın nasıl cereyan ettiğini bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Bundan dolayı Allah'a şükrederiz. Bu âyet-i kerime Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin ispatını göstermektedir, çünkü Allah tarafından bilgilendirildiği bilinsin diye, bizzat görmediği bir olayın mahiyetinden haber vermektedir. Müminler yalnız Allah'a dayansınlar. Yani mümin, bütün işlerinde yalnız Allah'a dayanmalı ve O'na güvenmelidir.

Maide 5:12

(Hz. Muhammed'in Peygamberliği ve İsrâiloğullarından Alınan Söz Andolsun ki Allah İsrâiloğulları'ndan söz almıştı. Onlardan on iki de nakib (temsilci) göndermiştik. En doğrusunu Allah bilir, ama Allah Teâlâ bu âyetle Muhammed ümmetini bilgilendirmektedir; Cenâb-ı Hak sizden aldığı gibi geçmiş ümmetlerden de ahitler ve sözler aldığını haber vermektedir; “Allah'ın üzerinizdeki nimetini, sizden aldığı sağlam ahdini hatırlayın”! meâlindeki âyetle onlardan da söz aldığını belirtmektedir. Sonra ahitlerini bozmaktan sakınmaları ve sözlerine vefa göstermeleri için, kendilerinden alınan o sözlere ve ahitlere vefa gösterdikleri takdirde vâdettiği sevabı onlara bildirmekte, onlardan aldığı ahitleri bozarlarsa vereceği cezadan da korkutmaktadır. Şöyle denilmesi de mümkündür: Cenâb-ı Hak, onlardan almış oldugu ahitleri ve sözleri, peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın risâletinin alâmetlerinden olsun diye belirtmektedir; çünkü bu haber, bu bilgiyi kendisine ancak Allah'ın verdiğini insanlar bilsinler diye, Hz. Peygamber'in (s.a.) görmediği ve aralarında bulunmadığı geçmiş ümmetlerden verilen bir haberdir. Onlardan alınan ahitlerin ve sözlerin, âyetin hemen devamında söylenen şeyler olması muhtemeldir: Allah onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız... Burada İbn Abbâs'ın (r.a.) yaptığı yorum da ihtimal dâhilindedir: Andolsun ki Allah İsrâiloğulları'ndan (Tevrat'ta) söz almıştı. Allaha hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman edeceksiniz; Allah'ın haram kıldıklarını haram, helâl kıldıklarını helâl sayacaksınız, ayrıca peygamberlere yardımda ve destekte bulunacaksınız. [ ]Onlardan on iki de nakib (temsilci) göndermiştik, yani yönetici (emir) göndermiştik. Onları Hz. Müsâ (s.a.) Beytülmakdis'e, oranın durumu hakkında bilgi toplamak için göndermişti. Muhtemeldir ki insanlar onları kendi aralarından seçmişler, Müsâ'dan (s.a.) onları kendilerine reis yapmasını istemişlerdi, onlar da insanlara Allah'ın dinini ve hükümlerini öğreteceklerdi. Âyette geçen nakibin mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları nakib, melik demektir demiş; bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür!, Ebü Avsece şöyle demiştir: Nakib, fikrine başvurulan ve sözü dikkate alınan kişidir, milletin önde gelenlerindendir, çoğulu nukabâ gelir, arif'in çoğulu urafâ' geldiği gibi. Ebü Ubeyd de şöyle söylemiş: Nakib emir ve halkın kefili demektir. Kisâi ve Ferrâ da şöyle demişlerdir: yani ona lider oldum, denilir. Nakib, arif'ten daha üstündür. Arif için de “areftu aleyhim”, yani onlara reis oldum denilir. Çoğulu nukabâ' ve urafâ gelir. Menâkib'in (ileri gelenler) müfredi de menkibdir; onlar da Arif'in yanındaki yardımcılardır. İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Nakib, halkın kefilidir, nakiblik; nikâbe ve nikâbe arifliğe benzer görevlerdir"5. Allah onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim. Bazıları şöyle der: Allah Teâlâ; nakiblere “yardım etmekte ve onlara karşı savunmakta ben sizinle beraberim” Ama eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz... demiştir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) sözüdür. Bu vâdin, nakib olsun olmasın sözüne vefa gösteren herkes için yapılmış olması da muhtemeldir. Kezâ bu ifadenin arkasından gelen tehdit de, nakib olsun olmasın sözünden cayan herkes için geçerlidir. [ ]Ešer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz ilâhi kelâmı iki şekilde yorumlanabilir. Biri, Cenâb-ı Hak buradaki namaz kelimesiyle Allah'a boyun eğip senâda bulunmayı, zekât kelimesiyle de nefsi tezkiye edip temizlemeyi kastetmiş olabilir. Bunun herkes için her zaman gerekli olduğunu akıl kabul eder. Diğeri, Allah Teâlâ namaz ve zekât lafızlarıyla, herkesçe bilinen namazla zekâtı kastetmiş olur; bu, namazın ve zekâtın geçmiş ümmetlere de farz olduğunu gösterir. Peygamberlerime iman ederseniz. Bu ilâhi beyan bütün peygamberlerime iman edin, bazısına iman edip bazısını inkâr ederek aralarında ayırım yapmayın, demektir, nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız”!. Onları desteklerseniz. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dediler: Bu beyan “onlara saygı gösterirseniz” demektir. Âyetteki “ta'zir saygı göstermek anlamına gelir'. Bazıları “onlara yardım ederseniz” mânasını vermişlerdir. İbn Abbâs'ın (r.a.) da “onlara, yani peygamberlere yardım ederseniz” dediği rivayet edilmiştir', Bir de Allah rızası için borç verirseniz, yani bütün benliğinizle Allah rızasını gözeterek verirseniz. Bir kısmı da şöyle demiştir: Sevap umarak ve gönlü hoş olarak. Bir de Allah rızası için borç verirseniz, meâlindeki beyanın, kendinize bol sevap kazandıracak hayırları ve güzellikleri Allah katına gönderirseniz anlamına gelmesi de muhtemeldir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Allah Teâlâ, günahları terkedip Allah'ın kendilerinden almış olduğu sözlere vefa gösterdikleri takdirde işledikleri günahları affedeceğini vâd etmektedir. Artık bundan sonra içinizden kim inkâr ederse kesinlikle doğru yoldan sapmış olur. Bazıları bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, beyanına onlardan alınan sözlerden ve ahitlerden sonra diye anlam vermiştir. Bundan sonra kim inkâr ederse meâlindeki ifadenin, kim küfre girerse [ ]kesinlikle doğru yoldan sapmış olur, yani doğru yolu şaşırmış olur mânasına gelmesi de muhtemeldir! 2546 çil İZE ÇA) eya e --- Dipnotlar: Hz. Müsâ (s.a.) onlardan ahitler ve sözler almıştı, işte âyetteki ahitler ve sözler bunlardı. En doğrusunu Allah bilir. 144 Bu rivayeti kaynaklarda bulamadım. Fakat Tasti, İbn Abbâs'tan şöyle bir rivayet kaydeder: Nâfi b. Ezrak, İbn Abbâs'a, bana “on iki nakib”in ne olduğunu anlat demiş, o da şu cevabı vermiş: On iki vezirdir, daha sonra nebi olmuşlardır (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 40). İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'!-Kurün, 141. “Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler, Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız' diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçek kâfirler bunlardır”.

Maide 5:13

W İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, 141. Ahidlerini bozdukları için, yani bozmaları sebebiyle. Denilmiştir ki buradaki “mâ” zâiddir, ibare “fe binakdihim” (eaii) şeklindedir. Onları linetledik, yani onları tardettik, lânetlenmiş, her türlü hayırdan kovulmuş demektir. Onları lânetledik meâlindeki ifade, onlara lânetle beddua ettik anlamına da gelebilir. Kalplerini katılaştırdık. Verdikleri ahitleri bozup Allah'ın emrini terk ettiklerinde, kalplerinden merhamet ve şefkat duygusunu söküp almak suretiyle onların kalplerini katılaştırdık; çünkü Allah Teâlâ merhamet ve şefkat duygusunu, emirlerine uyan ve peygamberine itaat edenlerin kalplerine koyduğunu haber vermek bağlamında şöyle buyurmaktadır: “Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik”!59. Onların kalplerinden merhamet duygusu sökülüp alınınca, kalpleri kaskatı ve kupkuru hale geldi. Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar. Muhtemeldir ki âyetlerin yorumunu değiştiriyor, sonra da “Allah'tan gelen işte budur” diyorlardı. Âyetlerin metnini ve kırâatini tahrif etmiş olmaları, silip yerine başkasını yazmış bulunmaları da muhtemeldir. Kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını da unuttular. Şöyle denilmiştir: Allah'ın kitabını aralarında kaybettiler, O'nun kendilerinden aldığı ahdi bozdular ve Allah'ın emrini terk ettiler. Kendilerine bildirilenler meâlindeki ifade, onlara verilen öğütler anlamına da gelebilir. Denildi ki onlar, kitaplarında Muhammed aleyhisselâma tâbi olma konusunda kendilerine emredilen nasiplerini terk ettiler. Onlardan daima bir hainlik görürsün. Bu ifade, onların inatçılıkta direndiklerini, hiyânet içinde olduklarını ve artık iman etmelerinden ümidin kesildiğini haber vermektedir. Sonra da Cenâb-ı Hak İçlerinden pek azı hariç olmak üzere diye bir istisnâ getirmiştir; bunlar aralarından İslâmiyeti kabul edenlerdir. Sen yine de onları affet, hoş gör. Yani onların sana verdikleri eziyete karşılık verme. Bazıları da şöyle demiştir: [ ]Bu âyet Berâe süresindeki kıtâl âyetiyleneshedilmiştir. Neshedenâyetşudur:“Allah'ainanmayanlarla savaşın!”!s! Savaşla emrolunana kadar onları affet ve hoş gör, anlamına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. ila al aiin 4713231 LES 2 El Sli --- Dipnotlar: 19 “Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu İsâ'yı da gönderdik, ona İncil'i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik”. Bu âyet, İsâ aleyhisselâma tâbi olanlar hakkında gelmiştir, ama müellif bunu bütün peygamberler için genel bir ölçü olarak zikretmektedir. “Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resülü'nün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. Bu âyet, Ehl-i Kitapla savaşmaktan bahsetmektedir. Kıtâl âyeti diye meşhur olan âyet ise şudur: “Haram aylar çıkınca, müşrikleri buldugunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlıgayıcıdır, bağışlayıcıdır”.

Maide 5:14

Biz hıristiyanız, diyenlerden... Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hıristiyanlara, Allah'ın yardımcıları olun, dediler. Onlar da; bilâkis biz Nesârâ'yız (Hıristiyanız), dediler. İşte bu", Biz hıristiyanız, diyenlerden de sağlam ahidlerini almıştık, ama onlar da kendilerine bildirilenlerden (İncil) önemli bir kısmını unuttular meâlindeki ilâhi kelâmın dayandığı olaydır. Akıl sahibi hiç kimse yoktur ki Allah Teâlâ ondan ahit ve söz almış olmasın! Cenâb-ı Hak “Allah'ın üzerinizdeki nimetini, sizden aldığı sağlam ahdini hatırlayın”? meâlindeki âyette ifade buyurduğu üzere müminlerden, “Andolsun ki Allah İsrâiloğulları'ndan söz almıştı”5 meâlindeki âyette beyan ettiği üzere Yahudilerden de söz almıştı. Allah Teâlâ ayrıca şu beyanıyla Hıristiyanlardan da söz aldığını haber vermektedir: Biz hıristiyanız, diyenlerden de sağlam ahidlerini almıştık. Misak kelimesinin anlamı daha önce çeşitli yerlerde geçmişti"5. Ama onlar kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını unuttular. Bu cümlenin iki anlama gelme ihtimali vardır. Biri, onlar, emrolundukları tevhid inancından, bütün peygamberlere iman etmekten, her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'ın kitabına sarılmaktan, [ ] Allah'a verdikleri söze vefa göstermekten nasiplerini almadılar, bütün bunları terk edip kaybettiler. Diğeri de, onlar kendilerine verilen öğütleri tutmadılar. Bu sebeple aralarına kıyâmet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk. Denilmiştir ki burada yer alan “ağraynâ” kelimesi, aralarına kin ve düşmanlık koyduk demektir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onların arasına kini ve düşmanlığı koymak ve kalplerini katılaştırmak Cenâb-ı Hakk'ın hükmündendir, Müslümanlar arasında şefkat ve merhameti koymak da Allah'ın hükmündendir. Mütezileden bazıları, Aralarına kini ve düşmanlığı soktuk ifadesine, “onları yalnız bıraktık ve terk ettik” anlamı vermiştir. Fakat bunların hepsi onların, kötü ve çirkin sözün kendilerine gerekli kıldığı şeylerden kaçmaları ve hile yapmalarının sonucudur. Kendilerine şöyle denilir: Siz isterseniz “yalnız bırakmak” anlamını, isterseniz “terk etmek” mânasını alın dilediğinizi yayın, farketmez (Önemli olan şudur ki) Allah Teâlâ'nın bu işte bir fiili ve tesiri var mıdır, yoksa böyle bir fiili olmaksızın kendisine nispet mi etmiştir? Bu durum da âyetteki ilâhi beyanın sözkonusu fiilin Allah'a nispetiyle ilgisi yok mudur", Yahut bu kötüleme anlamına gelen bir sözdür, dolayısıyla böylesinin Allaha nispet edilmesi değildir, bunda Allah'ın etkisi ve fiili de yoktur mu diyorsunuz?” Şu halde bu ilâhi beyan, Allah'ın onda bir etkisi olduğunu gösterir, oda kin ve düşmanlığı onlarda yaratmış olmasıdır. Müminlerin kalplerine şefkati ve merhameti koymayı kendi zatına nispet etmesi de böyledir. Şayet Allah'ın bunda bir dahli olmasaydı onu kendi zatına nispet etmezdi; bu ifade, hamd ve övgü ifadesidir; bu da Allah'ın onda dahli bulunduğunu gösterir, o da şefkati ve merhameti onların kalplerinde yaratmış olmasıdır. Katı kalpliliği ve düşmanlığı da o kâfirlerin kalplerinde yaratmıştır'"9. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. [ ]Bu âyet-i kerimede efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğini kanıtlayan delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ burada, kıyâmet gününe kadar sürecek olan kini ve düşmanlığı onların kalplerine soktuğunu, ayrıca Peygamberine “onlardan sürekli hainlik göreceği kesin” diye haber vermektedir. Netice O'nun dediği gibi olmuştur. Aslında onlar da Hz. Muhammed'in, kalplerindeki hiyâneti, kasaveti ve diğer şeyleri bakarak görmediğini bilmekteydi; bu husus da onun bu bilgiyi Allah Teâlâ sayesinde elde ettiğini kanıtlamaktadır. Allah onlara ileride haber verecektir, yani âhirette haber verecektir; yapıp ettiklerini, yani dünyada yapıp ettiklerini. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür. --- Dipnotlar: 156 o Yani siz, “Aralarına düşmanlığı soktuk” meâlindeki ifadeyi Cenâb-ı Hakk'ın kendi zatına nispet etmesinin bir anlamı yok mudur? Çünkü konuşan insan bir fiili kendisine nispet ettiğinde, bunun anlamı o fiili kendisinin yapmış olduğudur. Aslında bu durum, konuşmada alışılagelen şeylerdendir. Yani siz, bu fiilin yüce Allah'ın zatına izâfesi caiz değildir, çünkü o şerdir ve O'na layık değildir mi diyorsunuz? “Bu âyet, ihtiyari fiillerin yaratılması meselesinde Mütezile'nin aleyhine delildir; çünkü Allah kin ve düşmanlığı sokmayı kendi zatına nispet etmiştir. Bu da aralarında düşmanlığa yol açan sebepleri yaratmasıyla olur; bundan maksat da düşmanlığa götüren ve onu teşvik eden çirkin fiillerdir. Cenâb-ı Hakk'ın bir iş olarak bunları kendi zatına gerçek mânasıyla nispet etmiş olması, bu fiilleri yaratanın kendisi olduğuna işaret eder. Ama onlar âyeti tevil ederek bunun gereklerinden kaçmışlardır. Bazıları “ağveynâ” kelimesine “elkaynâ” (tai), yani koyduk mânasını vermişlerdir; aralarına kin ve düşmanlığı koyduk. Düşman-

Maide 5:15

Ey Ehl-i Kitap! Resülümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi. Cenâb-ı Hak burada, falan oğlu falan geldi demeyip, Resülümüz size geldi, buyurmuştur, çünkü peygamberler isimleriyle ve nesepleriyle değil, mücizelerle ve açık delillerle bilinirler. [§]Bu âyet, isimlerini bilmese de bütün peygamberlere iman eden kişinin mümin olduğunu da ispatlamaktadır; mümin sayılmak için bizden onların isimlerini bilmemiz istenmemiş, sadece hepsine iman etmemiz talep edilmiştir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak Kur'ân'da onların hepsini tek tek belirtmemiş, tamamının isimlerinden de bahsetmemiş, sadece bir kısmını belirtmiştir. Ne dersin, bu durumda onların isimlerini bilmeyen yine mümin sayılmaz mı? Bu mümkün değildir. Bu âyette, efendimiz Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin de delili mevcuttur, çünkü Allah Teâlâ, Kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklıyor buyurmaktadır. Onlar, yani Ehl-i Kitab'ın liderlerini kastediyorum, bunları saklayıp gizlediklerinde, hiç kimseye olup biteni sakladıklarını ve gizlediklerini söylemiş değillerdi, tâ ki Allah Teâlâ durumu Hz. Peygamber'e haber verinceye kadar. Resülullah (s.a.) da onların gizledikleri şeyleri herhangi birine gidip ondan öğrenmiş veya bir kitapta görmüş degildi ki gizlediklerine vâkıf olsun. Onların insanlardan gizleyip sakladıklarını Cenâb-ı Hak açıklayınca, bu, Hz. Peygamber'in bu bilgiyi ancak Allah'tan aldığını göstermiştir. Kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklıyor, birçoğunu da açığa vurmuyor. Bu ilâhi kelâmın tefsirinde ve kırâatinde farklı görüşleri ileri sürülmüştür. Bazıları burada yer alan iki fiili “nubeyyinu”, yani açıklıyoruz ve “na'fü”, yani açığa vurmuyoruz diye okumuşlardır. Yani onların gizlediklerinin çoğunu Allah açıklıyor, iman ettikleri, ama sonra döndükleri için saklayıp gizledikleri şeylerin çoğunu da açığa vurmuyor. Başkaları da şöyle demişlerdir: Size pek çoğunu açıklıyor, yani gizlediklerinin hepsini de açığa vurmuyor. Bize göre ise Kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklıyor, birçoğunu da açığa vurmuyor, yâ harfi ile; yani bunların pek çoğunu onlara açıklayan da açığa vurmayan da Allah'ın Resülü'dür, o ancak açıklamasına izin verilen kadarını açıklar, çünkü peygamberler bütün âyetleri değil, ancak kendilerine izin verilen delilleri ve kanıtları açıklayabilirler. Görmez misin ki Firavun'un sihirbazları iplerini ve sopalarını attıklarında onlar canlı bir yılan haline gelmişlerdi, Hz. Müsâ (s.a.) ise Cenâb-ı Hak kendisine sopasını atması için izin vermeden atamamıştı. Yüce Allah bunu şu âyet-i kerimede açıklamaktadır: “Onlar büyük bir büyü gösterdiler. Biz de Müsâ'ya Asânı at” diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor!” Hz. Müsâ, Cenâb-ı Hak izin verdikten sonra mücizeyi gösterebilmişti. Birçok şeyi size açıklıyor ifadesi de “ancak açıklamasına izin verildiği kadarını açıklıyor” demektir. En doğrusunu Allah bilir. Kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şey. Gizlenen şeyler muhtemelen şer'i hükümlerdir. Muhammed aleyhisselâmın sıfatına ve üstün vasıflarına dair onların kitabında bulunan şeyleri gizlemiş olmaları da muhtemeldir. Şüphe yokki size Allah'tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi. Hasan-ı Basri, nur ile kitabın, ayrıca kitap ve hikmetin!“ aynı şey olduğunu söylemiştir. Başkaları ise şöyle demiştir: Nür Hz. Muhammeddir (s.a.), kitap da Kur'ândır. Yüce Allah, her şeyi gerçek mahiyetiyle açıklayıp aydınlattığı için Hz. Muhammede (s.a.) nür vasfını vermiştir. “Allah göklerin ve yerin nürudur”“! meâlindeki âyet de bunu desteklemektedir. Yani her şey asıl mahiyetiyle O'nun sayesinde ortaya çıkar. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Maide 5:16

Allah rızasını arayanları onunla hidâyete erdirir; bir ihtimale göre Allah onunla hidâyete erdirir, yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile. Diğer bir ihtimale göre Kur'ân'la. Rızasını arayanlar, Allah'ın hoşnutluğunu arayanlar demektir. [ ]Kurtulus yolları. Buradaki “es-selâm” lafzı ile Allah'ın kastedildiği söylenmiştir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O esenlik verendir, güven sağlayan ve kendisine güvenilendir, görüp gözeten ve yönetendir”2. Yani onunla (kitapla) kurtuluş yollarına erdirir. Cenâb-ı Hak burada çoğul sigasıyla “sübül”, yani yollar demiştir; dış görünüş açısından Allah'ın yolları çok ise de, hakikatte tektir. Allah Teâlâ şeytan için de çoğul sigası kullanarak, “Başka yollara sapmayın”"'“ buyurmuştur. Çünkü şeytanın yolları dağınık ve farklıdır, tek yolda birleşmez. Allah'ın yolları ise zâhirde çok olsa da hakikatte tektir, o da hidâyet yoludur, sırat-ı müstakimdir. Gri: SİSE 1:

Maide 5:17

17. “Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir, diyenler hiç şüphesiz hakikati inkâr etmiş olurlar. De ki: ‘Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde bulunanların tamamını helâk etmek isterse, kim Allah'ın gücüne karşı durabilir” Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı Allaha aittir. O dilediğini yaratır. Allah her şeye kâdirdir.” (Hz. İsâ Rab Olamaz Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir, diyenler hiç şüphesiz hakikati inkâr etmiş olurlar. Bu, şüpheye ve cehalete dayalı inkâr değil, büyüklenmeye ve inada dayalı bir inkârdır. Çünkü onlar Hz. İsâ'nın (s.a.) Meryem'in oğlu olduğunu kabul etmişlerdi, ama sonra o ilâhtır diyorlardı. Kendisi Meryem'in oğlu, annesi de kendisinden daha büyük olunca, küçük olanın kendisinden büyük olana ilâh ve rab olması ihtimali son derece uzaktır. Yoksa böyle bir söz olmadan da inkâra sapmak mümkündür; ama bunun yorumu, söylediğimiz gibi kendileri onun Meryem'in oğlu olduğunu benimsemelerine rağmen küçük olanı büyüğün ilâhi ve rabbi konumunda görmüşlerdir. Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir, diyenler hiç şüphesiz hakikati inkâr etmiş olurlar meâlindeki ilâhi kelâm, peygamberlerden birini bulundugu konumdan daha yukarıya çıkaran kişinin, inkâr konusunda, onun kadrini ve mertebesini aşağıya indiren kimse gibi olduğunun delilini oluşturur. [ ]De ki: Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde bulunanların tamamını helâk etmek isterse, kim Allah'ın gücüne karşı durabilir! Yani Cenâb-ı Hak, Mesih'i ve annesini helâk etmek istese, buna engel olmaya Allah'tan başka kimsenin gücü yetmez. Bir de iddia ettiğiniz gibi Hz. İsâ ilâh olsaydı, kendisinin, annesinin ve yeryüzünde onlara tapanların helâk edilmesini önlemeye de gücü yeterdi. Şöyle de denilmiştir: Allah Teâlâ Mesih'i bir azapla, annesini ve yeryüzünde bulunanların tamamını azapla veya ölümle helâk etmek istese O'na kim engel olabilir? Cenâb-ı Hak âyet-i kerimenin devamında onların, “Allah Meryem oğlu Mesih'in kendisidir” şeklindeki iddialarından kendini tenzih etmekte, zâtını yüceltmekte ve şöyle buyurmaktadır: Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı Allah'a aittir. Yani herkes O'nun kulu ve kölesidir. O dilediğini yaratır, insan cinsinden olsun veya olmasın. Allah her şeye kâdirdir. Yani O, beşer olsun veya olmasın her şeyi yaratmaya kâdirdir. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:18

Yahudiler ve hıristiyanlar, “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dediler. Bu sözün, Ehl-i Kitab'ın iki kesimi tarafından da söylenmemiş olması muhtemeldir; iki gruptan biri bu sözü, diğeri de başka bir söz söylemiş olmalıdır; bu durumda şu ilâhi beyana benzemiş olur: “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek” dediler”. Bu sözde sanki her grup, öteki grubun cennete girmesini reddetme anlamı vardır, yoksa onların hepsi birden, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, kimse cennete giremeyecek” demiş değildirler. Biz Allah'ın oğullarıyız meâlindeki sözü hıristiyanların söylemiş olması muhtemeldir, çünkü bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Hz İsâ, -Peygamberimize ve ona salât ve selâm olsun- kavmine şöyle demiş, benim de sizin de babası olan göktekine sizi çağırıyorum” İşte bunun üzerine hıristiyanlar, Biz Allah'ın oğullarıyız demişlerdi!“5. Biz Allah'ın sevgili kullarıyız sözü de Yahudilerden gelmişti. Bu sözü her iki tarafın söylemiş olması da muhtemeldir, iki gruptan her biri, Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız demiştir. [§]Şöyle de denilmiştir: Onlar bu sözü, Allah katındaki konumları ve değerleri açısından söylemişlerdi; yani onların Allah nezdindeki konumları ve değerleri tıpkı çocuğun babası katındaki konumu ve değeri gibidir, dolayısıyla Allah Teâlâ bize azap etmeyecektir. Yüce Allah buyurdu ki Ya Muhammed! De ki: Öyleyse Allah günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor? Şayet sizin söyledikleriniz doğru ise, Allah sizi niçin cezalandırıyor? Hiç kimsenin gönlü kendi çocuğunun veya dostunun maymun veya domuz suretine çevrilmesine razı değilken Cenâb-ı Hak sizden bazılarını maymun ve domuz suretine çevirerek'© niçin sizi cezalandırıyor? Şöyle de denilebilir: Hiç kimsenin gönlü, kendi çocuğunun ve sevdiği kişinin işlediği bir suç yüzünden cehennem ateşiyle cezalandırmasına rıza gösteremez; halbuki siz atalarınızın buzağıya taptıkları gün kadar âhirette azaba uğrayacağınızı kabul ediyorsunuz. Doğrusu siz de O'nun yarattığı sıradan insanlarsınız. Yani evlat ve dost edinmek isteyen kimse, ancak kendi cinsi ve emsali olan birini dost edinir, Allah Teâlâ sizi diğerleri gibi beşer türünden yaratmıştır, bu konuda siz ve başkaları eşitsiniz, böyle iken kendinizi böyle özel bir statüde nasıl konumlandırırsınız? O, dilediğini bağışlar. Yani tövbe eden ve İslâm'a gireni bağışlar. Dilediğini de cezalandırır. Yani inkârda devam edeni cezalandırır. (JGöklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'a aittir. Yani hepsi O'nun kulu, kölesi ve yaratığıdır; Cenâb-ı Hak burada onların, “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” sözlerinden kendi zâtını yüceltmektedir, hiç kimse kendi kölesini evlat ve sevgili edinmez; sizin Allah'ın kulu olduğunuzu kabul ettiğinize göre, O'nun çocuğu ve sevgili kulları olduğunuzu nasıl iddia edersiniz? En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet-i kerimede, peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin nübüvvetinin ispatına dair delil vardır, çünkü onlar bu sözleri kendi aralarında söylemişlerdi, ama Resül-i Ekrem bunu kendilerine haber vermiştir, tâ ki bunu Allah Teâlâ sayesinde bilmiş olduğu ortaya çıksın. --- Dipnotlar: Karşılaştırınız, İncil, Yuhanna, 8/31-47. Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeyeişaretetmektedir: “De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lânetlediği ve gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği, tâgüta tapan kimselerdir” (el-Mâide,

Maide 5:19

Ey Ehl-i Kitap! Size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti. Bu ilâhi kelâmdaki size gerçekleri açıklıyor, meâlindeki beyan Hz. Peygamber'in (s.a.) vasfına ve özelliğine dair gizlediğiniz ve tahrif ettiğiniz gerçekleri size açıklıyor anlamına gelebilir; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Resülümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi; birçoğunu da açığa vurmuyor”!%. Size gerçekleri açıklıyor, sizin lehinize ve aleyhinize olan şer'i hükümleri açıklıyor mânasına, ayrıca Peygamberlerin üzerinde bulundukları hususları size açıklıyor anlamına da gelebilir. [Fetret Dönemi] Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde. Yani peygamber göndermeye ara verildiği dönemde. Denilmiştir ki İsrâilden Hz. İsâ'ya kadar iki peygamber arasında hiç kopukluk olmadan her peygamberin ardından başka bir peygamber gönderilmiştir. Ama Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammedi (s.a.), peygamberlerin arasının kesildiği bir fetret döneminde gönderdiğini haber vermektedir. Şöyle de denilmiştir: Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde meâlindeki beyan onların kesintiye uğradığı anlamına gelmez, buna mukabil peygamberlerin tesirlerinin zayıflaması ve izlerinin silinmesi kastedilmiş olur. [ ]Bu durumda “fetret” yumuşama anlamındaki “fütür” kökünden gelir: denilir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'i (s.a.) peygamberlerin izlerinin silinip zayıfladığı, insanlar arasında dini zayıflığa sebep olan ihtilafların ortaya çıktığı bir dönemde zikredilen şeyleri açıklamak üzere gönderdiğini haber vermektedir. Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi, demeyesiniz diye. Yani insanlar Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldidiye bir mazeret gerekçe göstermesinler diye. Bu ifade -her ne kadar mukabil bir fikir ileri sürmeleri sözkonusu değilse de- Yüce Allah yine de ileri sürebilecekleri bahanelerinin önünü kesmektedir. Buna benzer ifadeler başka âyetlerde de görülmektedir: “İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye!” “Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair...2”: Müjdeleyici, yani itaat edeni cennetle müjdeleyici, Uyarıcı. İşte size müjdeleyici de uyarıcı da geldi. Allah her şeye kâdirdir. Buradaki Allah her şeye kâdirdir. Cenâb-ı Hak fetret dönemlerinde insanlara peygamberler göndermeye, peygamberlerin silinen izlerini ve kaybolan sünnetlerini yeniden ihya etmeye kâdirdir anlamına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:20

Bir zamanlar Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Bu ilâhi kelâmdaki Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın ifadesiyle Cenâb-ı Hak muhtemelen, az önce belirttiği fetret dönemlerinde peygamberler göndermeyi kastetmiştir. Onun hemen arkasından getirdiği bu âyette sözünü ettiği şeyleri, yani O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi, meâlindeki cümlede dile getirdiği lütfunu kastetmiş olması da muhtemeldir. O, sanki şöyle buyurmaktadır: Yaratıklardan başka ümmetlerde olmadığı şekilde size içinizden peygamberler göndermek suretiyle verdiğim nimetlere şükredin. Sizi hükümdarlar kıldı, onların sayesinde düşmanlara karşı zafer kazanırsınız. İsrâil oğullarında krallar, düşmanla savaşma işini kendi üzerlerine almışlardı. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım”!7. Cenâb-ı Hak, dünya ve âhiret işlerini öğretsinler diye onlara peygamberler gönderdiğini haber vermektedir. [§] Aslında başkaları da bunu bilmeye ihtiyaç duyuyor ve kendileri sayesinde öğreniyorlardı. Yüce Allah'ın onların arasında ortaya çıkardığı hükümdarlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanıyor, onları yeniyor, dolayısıyla dünyada ve âhirette izzet ve şerefe sahip oluyorlardı. Âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi. Bundan maksat muhtemelen içlerinden peygamberler ve hükümdar kılmasıdır. Tih sahrasında kudret helvası, bıldırcın eti ve diğer nimetlerle onları beslemesini kastetmiş olması da mümkündür. Sizi hükümdarlar kıldı. Yani özgürlüğünüze sahip çıkacak hale getirdi, çünkü daha önce Firavun sizi köleleştirip kendi kölesi ve câriyesi gibi kullanıyordu. En doğrusunu Allah bilir. Oort laai x Sİ é

Maide 5:21

Ey kavmim! Allah'ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin. Denilmiştir ki Allah sizin için yazdı, yani teslim olmaları (hak dine girmeleri) için orada yaşayan halkla savaşmayı size farz kıldı demektir. Bu, “Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın” "7, yani küfür ortadan kalkıncaya kadar, meâlindeki âyet gibidir. Buna göre Allah'ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin meâlindeki beyan hak dini benimsemeleri için o insanlarla savaşmayı size farz kıldı demektir. En doğrusunu Allah bilir. Âyette sizin lehinize anlamına gelen “leküm” ) kelimesi, aleyhinize anlamına gelen “aleyküm” kelimesi üzerinize mânasına gelir, bu türlü kullanımlar dilde caizdir. Nitekim “Eğer kötülük ederseniz kendinize edersiniz”? meâlindeki âyette de “kendi aleyhinize kötülük etmiş olursunuz” demektir. Şöyle de söylenmiştir: Allah'ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin meâlindeki beyan, eğer Allah'ın emirlerine itaat eder, yasaklarından kaçınırsanız ve peygamberin davet ettiği şeyi kabul ederseniz, yani bunları yaparsanız o memleketin fethini Allah size yazmıştır, Cenâb-ı Hak orayı size açacaktır. En doğrusunu Allah bilir. [Arz-ı Mukaddes Neden Mübârektir?)] Kutsal topraklar meâlindeki beyanla Şam diyarının kastedildiği söylendiği gibi, başka yerlerin kastedildiği de belirtilmiştir. Cenâb-ı Hak orası için bazan “kutsal”, bazan da “mubârek” demiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede “Çevresini mubârek kıldığımız Mescid-i Aks”? buyurmuştur. )Burada “çevresini mubârek kıldığımız” ifadesi, mahsulün ve meyvelerin çokluğu, geçimin rahatlığı ve verimin bolluğu ile bereketli kıldığımız mânasına gelebilir. Âbidlerin ve zâhidlerin kaynağı olması, şirkten, her türlü ahlâksızlıktan ve kötülükten uzak bulunması itibariyle Allah Teâlâ'nın onu “mubârek” diye vasıflandırmış olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Sakın geri dönmeyin! En doğrusunu Allah bilir ya, ama, burada dinden dönmenin kastedilmiş olması muhtemeldir. Nitekim “Kim geri dönerse bilsin ki Allah'a asla bir zarar vermiş olmayacaktır”74 meâlindeki ilâhi beyan da dinden dönmekten kinâyedir. En doğrusunu Allah bilir ya, belirttiğimiz iki yorumdan birine göre Cenâb-ı Hak, onlara o yerin ahalisiyle savaşmalarını emretmiş, fakat onlar Allah'ın emrini ve O'na itaati terk etmişlerdi. Diğer bir ihtimal de şudur: Yüce Allah kendilerine o beldenin fethini vâdetmiş, fakat onlar peygamberin kendilerine oranın fethedileceğine dair Allah'tan getirdiği haberin doğruluğunu kabul etmemiş, bu sebeple küfre girmişlerdi. Sonra kaybedenler siz olursunuz, burada onların âhirette kaybedecekleri de dünyada kaybedecekleri de kastedilmiş olabilir. Kaybedenler, yani hezimete uğrayanlar. Sakın geri dönmeyin, “arkanıza dönmeyip, oraya girin” anlamına da gelebilir. --- Dipnotlar: 172 “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”.

Maide 5:22

En doğrusunu Allah bilir ya, onlar Firavun'un, ilâh olduğu iddiası yanında gücüne-kuvvetine ve ordusunun büyüklüğüne rağmen o bölgenin fethine gücünün yetmediğini, onlarla başa çıkamadığını ve onları mağlup ederek elinin altına alamadığını görünce, kendilerinin zayıflığı, askerlerinin azlığı ve savaş vasıtalarının eksikliği sebebiyle buna asla güçlerinin yetmeyeceğini düşünmüşlerdi. Bu yüzden, hayatlarından endişe ederek oradaki zorbalar çıkmadan kendileri girmekten kaçınmışlardı. Halbuki Müsâ aleyhisselâm zayıflıklarına ve sayılarının azlığına rağmen oraya girdikleri takdirde onlara fetih ve zafer vâdetmişti. ERSA Kien said ei pars paani

Maide 5:23

23. Korkanlar arasından Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu iki cesur adam şöyle dedi: Kapıdan üzerlerine hücum edin; oraya girdiğiniz an artık kesinlikle siz galipsiniz. Eğer müminler iseniz ancak Allaha güvenin.” Korkanlar arasından Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu iki cesur adam şöyle dedi: Kapıdan üzerlerine hücum edin; oraya girdiğiniz an artık kesinlikle siz galipsiniz. Onlara bu sözü söyleyen iki adamın kim olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiştir: O iki kişi, Hz. Müsâ'nın -Allah'ın salât ve selâmı peygamberimizin ve onun üzerine olsun- aralarından seçerek o belde ahalisine gönderdiği kişilerdi; araştırmak ve bilgi toplamak üzere oraya gitmelerini emretmişti. Bu ikisi, Hz. Müsâ'nın vâdettiği fetih ve zaferi tasdik ederek Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kişilerdi. Bazıları da şöyle demiştir: Bu sözü söyleyen o iki kişi belde halkındandı, çünkü onlar Hz. Müsâ'nın (s.a.) kendilerine doğru geldiğini işitince bundan korkmuşlardı, işte Korkanlar arasından Allah'ın kendilerine Müslümanlıkla lütufta bulunduğu beyanının anlamı budur. Onlar, belde halkının Müsâdan ve yanındakilerden çekinip korktuklarını bildikleri için, Kapıdan üzerlerine hücum edin; oraya girdiğiniz an artık kesinlikle siz galipsiniz, demişlerdi. Eğer müminler iseniz ancak Allah'a güvenin. Yani Hz. Müsâ'nın (s.a.) size verdiği fetih ve zafer vâdini tasdik ediyorsanız. Müminler iseniz meâlindeki ifade, müslimler (Allaha teslim olanlar) iseniz mânasına da gelebilir; şüphe yok ki Allah'a güvenip dayanana O, yardım eder ve kendisini düşmanlarına galip kılar. En doğrusunu Allah bilir. Kapıdan üzerlerine hücum edin. Buradaki “kapı” ile sanki bilinen anlamdaki kapı kastedilmemiş, o beldeye giden yolların en uygun ve en kolay olanı kastedilmiştir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onların üzerine şu taraftan hücum edin. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:24

[Peygamberlerin Verdiği Haberleri Yalanlayanlar] İsrâiloğulları, Ey Müsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz, dediler. Yahudilerin Hz. Müsâ'ya (s.a.) Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz şeklinde verdikleri karşılığın bir benzerini peygamberlerden herhangi birine veren kişi kâfir olur. Çünkü Müsâ aleyhisselâm kendilerine onlara, o beldeye girdikleri takdirde zafer kazanacaklarını ve orayı fethedeceklerini vâdetmişti, fakat onlar biz oraya asla girmeyeceğiz diye karşılık vermişlerdi. Şu halde Hz. Müsâ'nın (s.a.) kendilerine vâdettiği fetih ve zaferi tasdik etmemişlerdi. Peygamberlerden herhangi birinin haber verdiği bir şeyi yalanlayan insan da kâfir olur. Sen ve Rabbin gidin savaşın. Bu ilâhi kelâm, o beldeye girmekten maksadın düşmanla savaşmaya yönelik bir emir olduğunu ifade eder, zira Cenâb-ı Hakk'ın “Allah'ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin”! buyurması da düşmanla savaşmanın onlara farz kılındığını gösterir. Zaten onlar Sen ve Rabbin gidin savaşın demişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Sen ve Rabbin gidin savaşın beyanı iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki sen verabbin gidin, sen tek başına savaş, Rabbin de sana yardım etsin, çünkü sen o beldenin fethini ve o insanlara galip gelmeyi Allah'ın sana vâdettiğini söylüyorsun, O, sana yardım edeceğine göre tek kişi olmakla bir ordu olmak arasında fark yoktur. İkincisi, sen ve kardeşin Rabbinle birlikte gidin savaşın, çünkü onların ikisi de ilâhi risâleti tebliğ etmekle görevli idi, dolayısıyla o ikisi savaştığında Rableriyle birlikte savaşırlar. Bu işin Allaha nispet edilmesi yapılan şeyin O'nun sayesinde gerçekleşmesi sebebiyle caizdir. [ ]Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı”. Halbuki onlar gerçek anlamda savaşmışlar ve hakikaten ok atmışlardı. Fakat Allah'ın yardımı ve desteğiyle savaştıkları ve ok attıkları için, bu iş O'na nispet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir, onlar Allah'ın yardımı ve desteğiyle savaşıyorlardı. Biz burada oturacağız! dediler. Bu ifade ile Cenâb-ı Hak oturma eyleminin kendisini kastetmemiştir, En doğrusunu Allah bilir ya, “biz burada bekliyoruz” demek istemiştir.

Maide 5:25

25. “Müsâ, ‘Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında sen hükmet” dedi.” Müsâ, ‘Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum'” dedi. Bu ilâhi kelamin iki mânaya gelme ihtimali vardır. Biri, emrini kabul etme ve sana itaatte bulunma konusunda Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum; yani beni dinlemek ve bana itaatte bulunmak hususlarında kendisine ısmet özelliği verdiğin kardeşime söz geçirebilirim. Fakat bu adamların dinlemelerini ve itaat etmelerini sağlayamıyorum; Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında sen hükmet. Diğer bir ihtimale göre Hz. Müsâ üstü kapalı bir şekilde şöyle demiştir: Ben kendimden başkasına söz geçiremiyorum, kardeşim de ancak kendisine söz geçirebilir. Çünkü onların ikisi de peygamber olup risâleti tebliğ etmekle görevliydi, şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere: “Ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin”!7. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında sen hükmet. Bazıları şöyle demiştir: Hz. Müsâ (s.a.) Cenâb-ı Hak'tan kendisiyle o beldeye girmekten kaçınan ve “biz oraya asla girmeyeceğiz” diyen insanlar arasında hükmetmesini talep etmiştir. Bazıları da şöyle bir yorum yapmıştır: Müsâ aleyhisselâm kendisiyle içine girip ahalisiyle savaşmakla emrolundukları o beldedeki zorbalar arasında hükmetmesini istemişti. En doğrusunu Allah bilir. % YI 2 Özder ver via

Maide 5:26

[Tih Cezası] Onlar yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmak üzere oradan (kutsal topraklar) kırk yıl mahrum bırakılmışlardır. Burada belirtilen süre Tih'le'? ilgilidir, En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın Mahrum bırakılmışlardır beyanıyla ilgili değildir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz önceden onun, başka sütannelerini kabul etmesini engellemiştik”79; bu, bir yasaklama hükmü gibi bir haram kılma olmayıp, “engellemek” konumundadır. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de öyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Marum bırakılmışlardır, ebedi olarak, oraya asla giremeyeceklerdir. Bazı âlimler ise şöyle yorumlamıştır: Marum bırakılmışlardır, yani tövbe kendilerine haram kılınmıştır, asla tövbe edemeyeceklerdir. En doğrusunu Allah bilir. Kırk yıl şaşkın şaşkın dolaşacaklardır, buradaki süre mahrum bırakılmışlardır, beyanına değil, Tih sahrasına yöneliktir; en doğrusunu Allah bilir. Sonra Tih cezası konusunda farklı şeyler söylenmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Hz. Müsâ ve Hz. Harun (s.a.) Tih'de onlarla birlikte değildiler, çünkü bu Allah'ın onları cezalandırması idi. Kavminin günahından dolayı Cenâb-ı Hakk'ın peygamberine azap etmesi mümkün değildir, zira O, peygamberi yalanlamasından dolayı bir millete azap uygulanacaksa mutlaka peygamberi onların arasından çekip aldıktan sonra azap eder. Buna göre kavminin isyanı sebebiyle Hz. Müsâ'nın da azaba uğratılması ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Başkaları da şöyle demiştir: Hz. Müsâ (s.a.) da orada (yani Filistin'de) onlarla beraberdi, ama şaşkın şaşkın dolaşmak ona değil kavmine verilen bir ceza idi. Denilmiştir ki onlar kırk yıl boyunca her sabah oradan çıkıyor, sonra tekrar aynı yere dönüyordu. İhtiyaçları olan su da Hz. Müsâ'nın yanında bulunan bir kayadan çıkıyordu. Müsâ orada konaklayınca asâsını kayaya vurur ve her biri kabilenin bir boyuna ait olmak üzere kayadan on iki su kaynağı fışkırırdı; Müsâ kavminin başına gelen zorluklar az veya çok onun başına gelmiyordu. Müsâ aleyhisselâm orada bulunmakla emredilmişti, o da herhangi bir problemle karşılaşmadan kalmıştı, konaklamakla emrolunmuştu ve o da kavmi gibi şaşkın şaşkın dolaşmaksızın orada kaldı.

Maide 5:27

[Allah İçin Kurban Kesen İki Kişi] Onlara Âdem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı. Hasan-ı Basri ve diğerleri şöyle demiştir: Buradaki iki kişi, Hz. Âdem'in soyundan gelmiş çocukları değildi, İsrâiloğullarından iki kişiydi. İkisi de birer kurban sunmuşlardı, ama sadece birinin kurbanı kabul edilmiş, diğerinin kurbanı kabul edilmemişti!. Bütün insanlar Âdem'in nesli olduğu ve ona nispet edildiği için Cenâb-ı Hak da burada o iki kişiyi Âdeme nispet etmiştir, nitekim Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede “Ey Âdemoğulları”! şöyle yapın, böyle yapmayın diye buyurmuştur. Bu ifade ile Âdem'in kendi eşinden olan çocuklarını değil, bütün insan cinsini kastetmiştir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat İbn Abbâs (r.a.), Kelbi ve bunların dışındaki diğer müfessirlere gelince bunlar şöyle demiştir: Onlar Âdem'in öz çocuklarıydı, birinin ismi Kâbil, diğerininki Hâbildi. Her birinin aynıbatından olma ikiz kızkardeşi vardı, bunlardan biri güzel, diğeri de çirkindi. Her biri güzel olanla evlenmek istiyordu, bundan dolayı aralarında tartışma çıktı. Biri diğerine şöyle demişti: Gel birer kurban keselim, senin kurbanın kabul edilirse onunla evlenmek senin hakkın, benim kurbanım kabul edilirse evlenmek benim hakkım olsun. Neticede kurbanlarını kesmiş, Hâbil'in kurbanı kabul edilmiş, Kâbil'in ki ise kabul edilmemişti. Kâbil kıskançlık duygusuna kapılarak kardeşini öldürmeye karar vermişti. İşte İkisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, 'Andolsun seni öldüreceğim” dedi. O da dedi ki: Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder, meâlindeki âyet bunu ifade etmektedir!. (Hz. Muhammed'in Peygamberliğine İlişkin Delil (SİNe var ki olayın nasıl vukü bulduğunu, neden kaynaklandığını ve sözü edilen iki kişinin Âdem'in kendi çocukları olup olmadığını bilmemekteyiz; bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Bu konuda bilmeye ihtiyacımız olan şey onun hikmetine ve onunla nasıl amel edileceğine vâkıf olmaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın yukarıda geçen şu beyanlarına dikkat etmek durumundayız: “Ey Ehl-i Kitap! Resülümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğu180 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 189; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 56. 182 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 188; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 55. nuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi; birçoğunu da açığa vurmuyor”!8; “Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti”, Bu kıssa yani Hz. Âdem'in iki oğlunun haberi bulunuyordu onların kitaplarında. Yüce Allah, Peygamber'ine bunu kendilerine kitaplarında olduğu gibi okumasını ve açıklamasını emretmişti. Çünkü Cenâb-ı Hak; “Resülümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi” ve “Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti” buyurmaktadır; tâ ki insanlar, Resülullah'ın bu haberi herhangi bir beşerden değil Allah'tan bildiğini anlasınlar, çünkü o, peygamber izlerinin silindiği ve ilimlerin sona erdiği bir dönemde risâletle görevlendirilmişti. O da bunları tek tek insanlara açıklamıştı. Dolayısıyla bu ilâhi beyanda, efendimiz Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetinin ispatı için bir delil oluşturur. Zaten Mâide süresine ait muhtevanın çoğu Ehl-i Kitap hakkında nâzil olmuştur. Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hak pek çok yerde şöyle buyurmaktadır: “Ey Ehl-i Kitap! Resülümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi”. “Ey Ehl-i Kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde size gerçekleri açıklamak üzere elçimiz gelmişti”#6. O elçi, insanları peygamberlere iman etmeye davet ediyordu. En'âm süresi de müşriklere hitap etmek amacıyla nâzil olmuştur, çünkü orada insanları tevhide davet âyetleri bulunmaktadır. (JOnlara Âdem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat. Bu ilâhi kelâm iki mânaya gelebilir. Biri, gerçeğe uygun olarak, yani nâzil olduğu gibi; diğeri de gerçeğe uygun olarak, bilindiği ve vukü bulduğu gibi, tâ ki Resülullah'ın Allah Teâlâ sayesinde bilgi sahibi olduğu ve haber verilenin semâvi bir bilginin ürünü olduğunu insanlar bilsin diye. Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder... Bu da iki mânaya gelebilir. Biri, Allah ancak şirkten sakınanların kurbanını kabul eder, sakınmayanlarınkini kabul etmez. Hasan-ı Basri bu görüşte olup şöyle demiştir: Onlar İsrâiloğullarından iki kişiydi, biri mümin, diğeri ise münâfıktı. Bir konuda tartıştılar, haklı olanın ortaya çıkması için birer kurban kestiler, mümin olanın kurbanı kabul edildi, diğerininki ise kabul edilmedi. (Diğer ihtimal de şudur:) Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Bunların ikisi de mümin kişilerdi, çünkü kâfir kurban kesmez; fakat biri kalben daha müttaki idi ve onun kurbanı kabul edilmişti, diğeri ise müttaki olmadığından kurbanı kabul edilmemişti. Takvâ, Allah'a yaklaşma vasıtası olan kurban ve diğer şeylerin kabulünde şarttır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder buyurmuştur. Ebü Bekir el-Esam'ın, “kâfir kurban kesmez” sözüne gelince, mensubu olduğunu iddia ettiği dinin hak ve kendisinin haklı olduğunu göstermek için bazan o da kurban keser. Görmez misin ki onların içinde peygamberliğe Muhammed aleyhisselâmdan daha layık olan kişinin bulunduğunu iddia ediyordu. Nitekim Yüce Allah onların iddialarını şöyle naklediyor: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!”4. Bunun gibi birçok bâtıl söz söylediler. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Maide 5:28

[İnsan Öldürmek] Andolsun ki sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim. Bazıları şöyle demiştir: Bize düşen de onun yaptığı gibi yapmaktır. Kişinin, kendisini öldürmeyi isteyen kimseyi öldürmesi isabetli değildir. Onun yapacağı şey Hz. Âdem'in iki oğlundan birinin vazgeçmesi gibi kendisinin de vazgeçmesidir; nitekim ikisinden biri “Andolsun ki seni öldüreceğim”! dediğinde diğeri şöyle cevap vermiştir: Ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim! Âlimler bu konuda rivayet edilen bazı haberlerle istidlâlde bulunmuşlardır. E£bü Müsâ el-Eş'ariden rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştu: “İki müslüman silâhlarını çekerek karşılaşır ve biri diğerini öldürürse, ikisi de cehennemdedir” Kendisine; ey Allah'ın Resülü, öldürülenin ne suçu var? diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Çünkü O, arkadaşını öldürmeye azmetmişti”!8. Sâd b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah'a kul olmaya ve Ehl-i Kıbleden hiçbir kimseyi öldürmemeye gücün yeterse, bunu yap”. Hasan-ı Basriden (mürsel olarak) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem'in iki oğlu bu ümmet için bir örnek koymuştur, sen onlardan hayırlı olana uy!”9! Ebü Zerr'in (r.a.) rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ey Ebü Zer! Medine'nin Harre bölgesindeki “Hicâretü'z-zeyt” mevkiini"? kana boğulmuş görürsen davranışın ne olur?” Silâhımı kuşanırım, dedim. “O zaman sen de o insanların cinayetlerine ortak olursun” buyurdu. [ ]Bunun üzerine “öyleyse ne yapmalıyım, ey Allah'ın Resülü?” diye sordum. “Eğer kılıcın parıltısının senin gözlerini kamaştıracağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört! Böylece saldırgan kişi hem senin günahın hem de kendi günahı ile birlikte oradan döner” buyurdu”, Âlimler bu gibi haberleri delil olarak kullanırlar. Başka âlimler şöyle demektedir: Karşısındaki adam, Allah adına verilen öğütleri dinlemeyip ve mutlaka öldürmeye kararlı olduğu takdirde kişinin onunla vuruşmaya hakkı vardır, o kendisini öldürmek için ilk adımı atan kişiyi öldürmekte mazurdur. Buna da Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i kerimede buyurduğu gibi, isyancıları öldürmeyi emretmesi delil gösterilir: “İkisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa - Allah'ın emrine geri dönünceye kadarhaksızlığa sapanlara karşı savaşın”"5. İşte isyancılarla savaşmak konusunda Cenâb-ı Hakk'ın ümmetimize emretmiş olduğu hüküm budur. Çünkü O, başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik” 9s, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin peygamber olarak gönderildiği ilk yıllarda belli bir süre müşriklerle savaşmak yasaklanmıştı. Âlimler demişlerdir: Bu âyette Allah Teâlâ'nın müşriklerle savaşmayı ve onlara silâh çekmeyi yasakladığı inkâr edilecek bir şey değildir, ama daha sonra onlarla ve isyancılarla savaşmaya izin vermiştir. Dolayısıyla âsiler ve müşriklerle savaşmak konusunda Allah'ın bizim ümmetimize emrettiği şey budur. En doğrusunu Allah bilir. Müslümanların birbirleriyle savaşmaları ve benzeri konularda rivayet edilen hadisleri delil olarak kullananlara gelince, En doğrusunu Allah bilir ya, bu hadisler fitne dönemleri ve birbirleriyle savaşan iki tâife ile ilgilidir; onların başında lider olmaya layık biri bulunmamaktadır, taassup veya cehalet yahut ırkçılık sâikiyle savaşmaktadırlar, dolayısıyla her iki taraf da hatalıdır. Bu gibi hallerde yapılması doğru olan, hadislerde söylenenlerdir. Ama insanların başında, kendisine biat ettikleri ve doğru yolda giden bir lider bulunduğu durumda, zâlim bir grup ortaya çıkacak olursa onlarla savaşmak farzdır; nitekim Hz. Ali (r.a.) ve onunla beraber olan Resülullah'ın (s.a.) ashâbı da, isyancılara ve Hâricilere karşı savaşmışlardı. Hâricilerle savaşmak konusunda sanki icma vardır, çünkü her taraftan insanlar gelip onlara karşı savaşmışlardı. Bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.) pek çok hadis rivayet edilmiştir”. Buna dayanarak kendisini öldürmeye azmeden kişiyi öldürmenin caiz olduğu görüşü benimsenmiştir. PEA RAE air D E --- Dipnotlar: 90 Bu rivayeti kaynaklarda bulamadım. Ama Hâlid b. Urfuta'dan (r.a.) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) bana şöyle söyledi: “Ey Hâlid! Benden sonra birtakım olaylar, fitneler ve ihtilaflar çıkacaktır, eğer odönemde öldüren değil de Allah'ın öldürülen kulu olmaya gücün yeterse bunu yap!” (Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, V, 292). 191 Abdürrezzâk, Tefsiru'l-Kurün, I, 187; Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 199. 92 Medinedebir yerin adıdır, siyah olduğu için bu adla anılmıştır, sanki zeytinyağı ile boyanmıştır. 13 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 149, 163; İbn Mâce, “Fiten”, 10; Ebü Dâvüd, “Fiten”, 2. İbn Mâce'nin lafzı şöyledir: “Ey Ebü Zer! Hicâretu'z-zeyt kana gömülmüş derecede insan öldürüldüğünü gördüğünde hâlin ne olarak?” Dedim ki: Allah ve Resülü benim için neyi tercih etmişlerse o olacak. “İzinden gittiğin kişiye katıl!” buyurdu. Ben tekrar dedim ki “Ey Allah'ın Resülü, silâhımı alıp bunu yapanın boynuna vurmamalı mıyım? “O takdirde sen de aynı suça ortak olursun, ama sen evine kapan!” buyurdu. Tekrar dedim ki: Ey Allah'ın Resülü, şayet evime de girilirse? Şöyle buyurdu: “Eğer kılıcın parıltısının senin gözlerini kamaştıracağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört! Böylece saldırgan kişi hem senin günahin hem de kendi günahı ile birlikte oradan döner ve cehennem ehlinden olur” “Bütün fakihler şöyle der: Birini öldürmeye kasteden kişiye karşı öldürülmek istenen kişinin mümkünse muhatabını öldürmeden kendisini savunması gerekir. Şayet kendini müdafaa için öldürmekten başka bir yol kalmamışsa, onu öldürmek pahasına da olsa kendini müdafaa eder. O, karşısındakini öldürmeye değil kendisini savunmaya niyetlenmelidir. Hatta kendini savunmaktan kaçınır ve adamın kendisini öldürmesine mukabele etmezse sorumlu ve günahkâr olur. Cenâb-ı Hakk'ın isyancıları öldürmeyi emretmesinin aslı da budur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 214b). 17 Hz. Ali'den (ra.) rivayet edilmiştir: Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: “Âhir zamanda yaşları genç, ama akılları kıt bir zümre ortaya çıkacaktır. Onlar kâinattaki sözlerin en hayırlısını söyleyecekler, ama imanları gırtlaklarından öteye geçmeyecek. ok hedefini delip çıktığı gibi onlar da dinden çıkarlar. Onları nerede görürseniz öldürün! Çünkü onları öldüren insan için kıyâmet günü ecir vardır” (Buhâri, “İstitâbetü'l-mürteddin”, 6; Müslim,

Maide 5:29

Ben diliyorum ki sen hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenesin. Yani beni öldürdüğün için benim günahlarımı alırsın ve beni öldürmeden önce işlemiş olduğun kendi günahlarını da, yani içinde sakladığın haset ve düşmanlığın günahlarını da alır öyle gidersin’. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Benim günahlarımı, beni öldürmenin günahını, kendi günahlarını, üzerinde bulunduğun inkâr suçunun günahını demektir; çünkü Hasan-ı Basri ikisinden biri kâfirdir ve arkadaşını öldürmüştür, bu yüzden kâfir olarak dönmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ben diliyorum ki sen hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenesin. Bazan sözü edilen fiilin gerçekleşmesi istenmediği halde irade (istiyorum) kavramını kullanmak caiz olur. Kişinin “damdan düşmek istiyorum” demesi gibi gerçekten damdan düşmeyi arzu etmemektedir. Yine “Orada yıkılmak üzere bulunan (isteyen) bir duvarla karşılaştılar” meâlindeki ilâhi beyan gibi; halbuki duvar için herhangi bir eylemde bulunmak sözkonusu degildir. Eylemde bulunması sözkonusu olmayan birine irade nispet edilince, o fiilin hakiki mânada kullanılmadığı anlaşılır, böylesi “o iş böyle olur, işin sonu ona döner” demektir. Yahut kişi kâtilin kendisini mutlaka öldürüp Rabbine âsi olacağını bildiği için kendi günahını da yüklenerek gitmesini arzu etmektedir, bunun için kendi günahını da yüklenmesini istemiştir. Bu da caizdir. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:30

Sonunda içindeki duygular onu kardeşini öldürmeye itti. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yani duyguları ona cesaret verdi ve kendisini bu işe sevk etti2%. Ebü Avsece: Duyguları onu itti, yani bu işi yapmayı ona emretti ve kendisine güzel gösterdi; Mücâhid ise onu cesaretlendirdi ve yardımcı oldu demişlerdir. Bunların hepsi de aynı anlama gelir. İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'!-Kurün, 142. 20 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 142. Hüsrana uğrayanlardan oldu; Cenâb-ı Hak başkabir âyet-i kerimede “Ettiğine de pişman oldu”?! buyurmuştur. Bu beyanın iki anlama gelmesi ihtimal dâhilindedir: Biri, tövbekâr oldu demektir, çünkü pişmanlık tövbe demektir; şöyle ki insan günah işleyip sonra pişman olursa o işten vazgeçip tövbe etmiş demektir. Diğeri şayet tövbe anlamına gelmezse, buradaki “asbaha” fiili âhirette pişman olacak anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah, Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi, Allahın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin, dedin? buyurduğu zaman...” Yani Allah Teâlâ dünyada ona böyle demiş değil, âhirette böyle diyecek demektir. Buna göre “Ettiğine de pişman oldu” cümlesi, âhirette pişman olacak mânasına gelir -En doğrusunu Allah bilir ya- o, âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. GE AÇAN İLİ A bezi

Maide 5:31

31. Ardından Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim?” dedi, ettiğine de pişman oldu.” [İnsan Taklide Muhtaçtır] Ardından Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. Bahse konu olan kıssada sözü edilen iki kişinin Hz. Âdem'in kendi çocukları olduğunu söyleyenler bu âyet-i kerimeyi delil gösterir. Şayet olay İsrâiloğulları arasında cereyan etseydi onların ölüyü defnetmeyi bilmemeleri sözkonusu olamazdı, onlar bunu çok defa görmüş, bizzat müşahede etmişlerdi. Şu halde bu durum, ölüyü defnetme âdetinin henüz bilinmediği ilk olay olduğunu göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar, Beni İsrâil'den iki kişiydi; insan, aşırı bir korku ve heyecana kapıldığında daha önce gördüğü ve bildiği bir şeyin şuur altında gizlenmiş olması mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara Size ne cevap verildi? diye soracağı gün onlar “Bizim bir bilgimiz yok’ diyecekler”93. Halbuki onlar bunu biliyorlardı, En doğrusunu Allah bilir ya, o günün dehşetinden ve korkusundan bu bilgileri kaybolmuştur. İşte açıklamasına çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Duyduğu korkunun şiddeti sebebiyle daha önce bildiği ölüleri defnetme bilgisinin zihinden silinmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerimede karganın yeri eşelemesi haberinde de farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri (r.a.) şöyle demiştir: Karga, kâtile ne yapması gerektiğini göstermek için ölünün gömüleceği toprağı eşeliyordu; yoksa karganın başka bir kargayı öldürdüğü ve onun için toprağı eşelediği rivayetinde belirtildiği gibi, başka bir karga için toprağı eşeliyor değildi. Çünkü Cenâb-ı Hak âyette “avret yeri” anlamına gelen “seve'e” kelimesini belirtmiştir, karga için böyle bir şey sözkonusu değildir. Karga ona, kardeşinin cesedini (sevesini, yani avret yerini) nasıl gömeceğini göstermek için eşeliyordu. [ ] Burada Yüce Allah sev'e kelimesini karga için değil, kâtilin kardeşi için zikretmiş ve kardeşinin sevesini nasıl gömeceğini ona gösterdiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim? dedi. Yani kardeşimin cesedini gizlemek için karga gibi bir çare bulmaktan âciz mi kaldım? Bağl şi iina o DİRİ pII 2 035 çi PEIS

Maide 5:32

32. T bundan dolayı İsrâiloğulları'na şöyle yazmıştık: “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur: Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler.” [Bir İnsan Öldürmek Bütün İnsanları Öldürmek Gibidir] İşte bundan dolayı İsrâiloğulları'na şöyle yazmıştık: Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Bu âyet-i kerime farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı cana haksız yere kıymayı helâl sayanlar, sanki bütün insanları öldürmeyi helâl saymışlardır anlamına gelebilir. Çünkü kâtil, öldürülmesi haram kılınan birini öldürmeyi helâl saymakla küfre girmiştir, dolayısıyla bütün insanları öldürmeyi helâl saymış gibidir. Nitekim Allah'ın kitabındaki âyetlerden birini inkâr eden, bütün kitabı inkâr etmiş sayılır. İşte burada incelenen konu da bunun gibidir, öldürülmesi haram olan birinin ömrüne son vermeyi helâl gören kimse bütün insanları öldürmeyi helâl saymış gibidir. İkincisi, âyetin, daha önce örneği olmayan ilk öldürme olayı ile ilgili olması da mümkündür. İlk katil birini öldürdüğünde, ondan sonra insanlar da birbirlerini öldürmeye başlamışlardır, dolayısıyla bu olay bir âdet haline gelmiş ve insanlar onu âdet edinmiştir. Bu durum şu hadis-i şerifin muhtevasına benzemiştir: [ (“Kim İslâm'da kötü bir çığır açarsa ona bunun günahı verilir, ayrıca kendisinden sonra kıyâmet gününe kadar aynı kötülüğü işleyenlerin günahı da buna ilave edilir ve onların günahlarından hiçbir şey eksilmez”. Buna göre kıyâmete kadar haksız yere öldürülen her insanın katlediliş günahına haksız yere ortak olur. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime başka bir şekilde de yorumlanabilir, o da şöyle ifade edilir: Birini öldüren kimseye bütün insanları öldürmüş gibi ceza verilir; bir can kurtarana da onu öldürmeyip hayatını kurtarana ve bağışlayana da bütün insanların hayatını kurtarmış gibi mükâfat verilir: İbn Abbâs'ın, âyetin şu kısmını şöyle yorumladığı nakledilmiştir: İşte bundan dolayı, yani Âdem'in iki oğlundan biri kardeşini öldürmesinden dolayı, İsrâiloğulları'na şöyle yazmıştık: Bir cana kıymaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse, yani bir cana karşılık olarak kısas gerekmediği halde öldürürse, Veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında öldürürse, yani yeryüzünde şirke vasıta olursa Bütün insanları öldürmüş gibi olur. Yani bütün insanları öldürmüş gibi kendisine azap edilir’. Bu, âyetin önceki yorumu gibidir. Abdullah b. Amr (r.a.) İştebundan dolayı diye başlayan âyet-i kerimeyi okumuş ve şöyle demiştir: İsrâiloğullarında yaralamaya mukabil diyet alınmıyordu, ancak kısasa kısas vardı. Allah Teâlâ burada şöyle demektedir: Birini öldürenin veya yeryüzünde fesat çıkaranın cezası, bütün insanları öldürenin cezası gibidir; birinin hayatını kurtaranın da durumu benzer şekildedir. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. Yani bir insanı helâk olmaktan kurtaran, alacağı sevap itibariyle sanki bütün insanları kurtarmış gibidir, mânasına gelmesi muhtemeldir. Şöyle de denilmiştir: Affetmek suretiyle birinin hayatını bağışlayana, sanki bütün insanları kurtaranın aldığı sevap kadar sevap verilir. Aslında bu konuda yardımcı olmak insanların görevidir”. Onun hayatını bağışladığı zaman, sanki bütün insanların hayatını bağışlamış olur. JHasan-ı Basri şöyle demiştir: Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur, yani sevap konusunda. Ne var ki onun (öldürülenin) eceli gelmişse kendisini yaşatabilir! Fakat kâtile kısas uygulanmasına hak kazanmış ama kendisi bağışlamış”. Başka bir yorum da şöyledir: Onu bu işten vazgeçirmek için bütün insanların kendisine yardımcı olmaları gerekir”, şayet o, kişiyi öldürür veya aleyhinde fesat çıkarırsa sanki bütün insanların aleyhine olan bu şeyi yapmış olur. Benzer şekilde birinin hayatını kurtaran da sanki bütün insanların hayatını kurtarmak için çalışmış olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler. Bu ilâhi kelâmda, kâfirlerin ve fâcirlerin kendisini yalanlamalarından dolayı Resülullah'a (s.a.) sabır telkini vardır; zaten o, hak yolda ilk defa yalanlanan kişi de değildir, aksine önceki peygamberler de getirdikleri âyetlerden, delillerden ve açıklamalardan dolayı yalanlamışlardı. Prage gy İz çük piia a oss --- Dipnotlar: 24 Müslim, “Zekât”, 69; İbn Mâce, “Mukaddime” 14. 5 “İşte bundan dolayı İsrâiloğulları'na şöyle yazmıştık” meâlindeki âyet hakkında Dahhâk'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kardeşini haksız yere öldüren Âdem'in oğlundan dolayı... (Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 200). “Sanki bütün insanları öldürmüş gibidir” meâlindeki ilâhi beyan hakkında da İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Sanki bütün insanları öldürmüş gibi kendisini helâk etmiş olur (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 64). 26 “Öldürülenin velisinden kısastan vazgeçmesini istemeleri ve gerekli olan diyeti ödemek konusunda öldüren kimseye yardımcı olmaları insanların görevidir. Böylece o, kâtilin canını bağışladığı zaman sanki herkesin sorumluluğunu ıskat etmiş olur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 215b; Medine nüshası vr. 242b). Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir Hasan-ı Basri'den şöyle nakletmişlerdir: “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur” meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Yani alacağı günah bakımından öyledir. “Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur” yani alacağı sevap bakımından (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 65). Abd b. Humeyd, İbn Cerir ve İbnu'l-Münzir, “Kim de bir can kurtarırsa” meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Kimin bir dostu ölür de kâtilini bağışlarsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur (Taberi, Câmi'u'I-beyân, VI, 203; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 65). “Haksız yere birini öldürmeye yeltendiği veya yeryüzünde fesat çıkarmaya giriştiğinde bütün insanların onu vazgeçirmeye çalışmaları, giriştiği öldürme işine engel olmaları ve öldürmek istediği kişiye yardımcı olmaları gerekir. Adam onu öldürür, yeryüzünde fesat çıkarır ve insanlar bütün gayretlerine rağmen kendisine engel olamaz, vazgeçiremezlerse, sanki bütün insanları öldürmüş ve onlara rağmen bu işi yapmış olur. Öldürme sebebini ortadan kaldırarak birinin hayatını kurtaran ve fesat çıkarmaya çalışmasına engel olan da sanki bütün insanların hayatını kurtarmış ve onun fesadından bütün insanları korumuş gibi olurlar” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 215b).

Maide 5:33

[Teröristin ve Eşkıyanın Cezası] Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası. )Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet kâfirler hakkında, onlarla ilgili hükmü beyan etmek üzere nâzil olmuştur. Bu, Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esam'ın görüşüdür”. Onlar şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, Allah'a ve peygamberine karşı savaşmayı ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayı belirtmektedir. Aslında, her bir kâfir Allah'a ve peygamberine karşı savaşmış ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışmıştır. Şu halde aralarında çatışma devam ettiği müddetçe devlet başkanı hangi şekli uygun görürse, onunla bu insanları öldürme yetkisine sahiptir. Onlar yeryüzünde çoğalınca başkan dilerse öldürmekten vazgeçip kendilerine lütufta bulunabilir. Müslüman ise yol kestiği takdirde onun için Allah ve peygamberi ile savaşmaktadır denilmez. İşte bu durum, âyetin yol kesenler için değil kâfirler için geldiğini gösterir. Başkaları şöyle bir fikir beyan etmiştir: Âyet-i kerime yol kesen müşrikler hakkında gelmiştir. Müslümanlar şayet yol keserlerse hırsızlık yapmış olurlar ve sadece elleri kesilir. Diğerleri ise şöyle demişlerdir: Âyet yol kesen ve onu korkulu hale getiren müşrikler hakkında gelmiştir. Fakat aynı hüküm yol kesen ve onu korkulu hale getiren müslümanlar için de geçerlidir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) Ebü Burde Hilâl b. Uveymir el-Eslemi ile anlaşma yapmıştı. Bir müddet sonra bazı insanlar müslüman olmak için Medine'ye geliyordu, Ebü Burde yollarını kesmiş. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm gelmiş ve onlara verilecek cezayı şöyle bildirmiştir: Adam öldüren ve mal gaspeden kişi asılacak, adam öldürüp mal almayan ise öldürülecek, mal alıp kimseyi öldürmeyen de eli ve ayağı çapraz olarak kesilecek; müslüman olarak gelen kişinin ise şirk halinde işlendiği suçlarını İslâmiyet yok saymıştır?” İbn Abböâs'ın naklettiği hadis bu âyetin, muharip olmayan anlaşmalı kavimler hakkında nâzil olduğunu göstermiştir. Hz. Enes'in (r.a.) de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ukl veya Ureyne?"! kabilesinden bir grup Hz. Peygamber'e (s.a.) gelmiş, İhastalık ve benzeri zorluklardan şikâyette bulunmuş. Resülullah (s.a.) sağmal develer ve bir çobanla birlikte onları bâdiyeye göndermiş ve kendilerine şöyle demişti: “Develerin sütünden için ve idrarlarıyla tedavi olun” Adamlar iyileşince Resül-i Ekrem'in çobanını öldürmüş, develerini geri göndermiş, kendileri de irtidat etmiştir. Hz. Peygamber derhal peşlerinden takipçiler göndermiş, güneş biraz yükselmişti ki bunlar yakalanıp getirilmişti. Resülullah'ın Hz. Ali'den (r.a.) farklı bir rivayet gelmiştir. Buna göre Hârise b. Bedr?”, Allah'a ve peygamberine savaş açmış ve yeryüzünde bozgunculuk yapmış, fakat yakalanmadan önce tövbe etmişti. Hz. Ali, Basra valisine şöyle bir mektup yazmış: Hârise yakalanmadan önce tövbe etmiştir, dolayısıyla ona iyilikten başka bir muamelede bulunmayın?", Görmez misin ki Hârise, mümin olduğu halde Allah'a ve Resülüne (s.a.) karşı savaşmakla itham edilmişti. Buna göre yol kesen kâfirlere verilen ceza müslümanlar hakkında da uygulanır; müşriklerin yaptığı yol kesme ve topluma korku salma eylemini onlar yapacak olurlarsa, aynı hüküm onlar için de geçerlidir. Bu âyetin savaş ehli hakkında nâzil oldugu zannedilmiştir. Kendilerine karşı zafer kazandığımız kişileri, bozgunculuk yapmasalar ve yol kesmeseler bile istediğimiz gibi öldürmemiz bize mubah kılınmıştır. Bu husus yeryüzünde bozgunculuk yapan kâfir ve müslüman herkes için hüküm ifade etmek üzere inmiştir. [ ]Bu görüşün delillerinden biri de Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğudur: Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnâ! Kâfir olan kişi bir müslümanı öldürdüğü ve yeryüzünde bozgunculuk yaptığında, kendisini esir edip ele geçirdikten sonra müslüman olsa öldürülmesi, el ve ayağın kesilmesi ve idam edilmesi ortadan kalkar. Bu husus tefsirini yaptığımız âyetin müslümanlar hakkında geldiğini gösterir. Çünkü onu ele geçirdikten sonra tövbe etmesi ile ele geçirmeden önce tövbe etmesinin hükmü farklıdır; âyet her iki durumda da aynı hüküm uygulanacak olan kişiler hakkında gelmemiştir; kendilerini ele geçirdikten sonra verilecek ceza sabittir?'5. Hz. Peygamber'in (s.a.) Urenilere verdiği ceza konusundaki rivayete gelince, onlar önce müslüman olmuş, sonra irtidat etmişlerdi. Belirttiğimiz müteahhirin âlimleri, Urenilere verilen ceza konusunda Hz. Enes'in rivayet ettiği hadisi, bu âyetin onlar hakkında nâzil olduğuna delil gösterirler. İbn Sirin ve diğer erken döneme mensup âlimlerinin bazılarından, bu âyetin Ureniler'in öldürülmesinden sonra nâzil olduğu rivayet edilmiştir”. Bu âyetin Ureniler hakkında geldiğini iddia edenin yapması gereken şey, iddiasını ispat etmesidir. Âlimlerimiz İbn Abbâs'tan rivayet edilen hadisi delil kabul ediyor ve şöyle bir görüşü benimsiyordu: Sözü edilen eşkıya yakalanmadan önce tövbe ettiği takdirde aldığı can ve maldan dolayı kısas çerçevesinde yakalanmalı, asılmamalı, aldığı mal karşılığında eli ve ayağı kesilmemelidir. Sanki onlar, yakalanmadan önce tövbe etmesi sebebiyle Allah'ın eşkıya için koyduğu cezanın izale edileceğini düşünmektedir. [ ]Bu, uygulaması devlet başkanına bırakılan bir ceza olup, velinin burada söz hakkı yoktur. İnsan hakları konusuna gelince, bunun tövbe ile bağışlanması mümkün değildir, her hak sahibinin hakkını alması gerekir, bu konuda devlet başkanının da bir hakkı yoktur, çünkü hak, devlet başkanına değil şahsın kendisine aittir. Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnâ! Bu ilâhi beyanda, hırsız yakalanmadan önce malı sahibine verirse, hakkında hırsızlık cezasının uygulanmayacağı hakkında delil vardır. İlk dönem âlimlerinin de, tövbe eden kimseye el ve ayak kesme cezasının olmadığı yolunda rivayetler gelmiştir. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanlar. Bu ilâhi beyan, gece ve gündüz şehirde yaşayan bir hırsızın muharip olmadığının delilini oluşturur; o sadece hırsız, yalnız eli kesilir, ayağı değil. Çünkü Allah Teâlâ bozgunculuğu yeryüzünde dolaşarak yapmakla ifade etmektedir, şehirde hırsızlık yapan birinin yeryüzünü dolaştığı söylenemez. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman”?” buyurmaktadır. O, burada şehir içinde sefere çıkmayı değil, seyahate çıkmayı kastetmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Öldürmek, asmak ve kesmek konularındaki açıklamaya gelince, İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kişi silâhlı isyana kalkışır, adam öldürür ve mal gaspederse, el ve ayakları çapraz bir şekilde kesilir ve asılır. Adam öldürüp fakat mal almazsa, kendisi öldürülür. Mal alır da adam öldürmezse, el ve ayağı çapraz kesilir". İbn Abbâs, Allah'a ve peygamberine karşı savaşanlar, meâlindeki beyanı da savaşan kişiye işlediği cinayet oranında ceza vermek şeklinde yorumlamıştır; böylesi suçunu arttırdığı oranda cezası da arttırılır. Başkaları ise âyetin bu kısmını mala ve cana kasteden savaşçı hakkında nâzil olduğu şeklinde yorumlamıştır. Mal ve canın her ikisine de kastettiği zaman, devlet başkanı uygun gördüğü cezayı verebilir; dilerse kılıçla öldürür, dilerse el ve ayağını çapraz kestirir ve ölünceye kadar o halde bırakır, dilerse de canlı olarak asar, şayet canının çıkması uzarsa mızrak kullanılarak ölmesi sağlanır. İnam Ebü Hanife'nin (r.a.) görüşü de böyleydi. Ebü Yüsuf (r.h.) ve İmam Muhammed (r.h.) ise şöyle derler: Adam asılacak ise el ve ayağı kesilmez, çünkü iki cezanın birden uygulanması caiz değildir. Cenâb-ı Hak, Ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi meâlindeki beyanıyla onlardan birini kasdetmektedir. İmam Ebü Yüsuf ve İmam Muhammed ise işlediği suçun durumuna göre cezasını farklı vermişlerdir. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Bu âyetteki muhayyerliğin anlamı nedir? Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, onun anlamı şudur: Ya kılıçla öldürülmesi, ya asılarak öldürülmesi, ya da el ve ayağı kesilerek öldürülmesi. Bu konuda asıl olan şudur: Muhayyerlik, sebepler müttefik olduğunda sözkonusudur, meselâ yemin kefâreti, zıhâr kefâreti ve hastalanan kişinin kefâreti?"9 ile ilgili muhayyerlikte olduğu gibi, çünkü bu kefâretlerin varlık sebebi aynıdır. Sebepler farklı olduğunda muhayyerlikte belirtilen şeylerin her biri için hükmün beyan edilmesi gerekir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz, “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin dedik”, Burada muhayyerlik ihtimali bulunmayıp, her biri için bir hüküm beyanı vardır, çünkü onların sebepleri farklıdır. Bunun yorumu şöyledir: Haksızlık edeni cezalandıracaksın, Allah'a iman edene de güzel muamele edeceksin. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Haksızlık edeni cezalandıracağız... İman eden kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır”2!, Adam öldürmek ve yol kesmek suçlarının ikisini de işleyen kişi için âyette zikredilen farklı cezaların hepsini uygulamayı öngören kişinin bu kanaati, En doğrusunu Allah bilir ya, âyetin yorumuna, bunu öngörmeyenden daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların cezası... Savaşan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kişi, [ ]her iki suçu da birlikte işlemiştir; onun savaşı adam öldürmesidir, yeryüzünde bozgunculuk yapması yol kesmesidir. O, iki suçu birlikte işlediği için, âyetin beyan ettiği iki ceza da birlikte verilir. Bu konuda esas olan şudur ki yol kesenler konusu suçun ağırlığı üzerine oturtulmuştur. Meselâ malın gasp edilmesi suçunda elin ve ayağın kesilmesi gibi; halbuki şehirde malın çalınması halinde el ve ayağın birlikte kesilmez. Asılma cezası da böyledir, şehirde adam öldürüldüğünde bu ceza uygulanmaz. İşte bu, işlenen suçun ağır oluşuna hamledildiğini gösterir. Şu halde biraz önce zikrettiğimiz husus da bunun gibidir, iki cezayı birden uygulamak mümkündür. Ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Bazıları şöyle demiştir: Âyette geçen ve ya da anlamına gelen kelimesindeki hemze harfi hazfedilerek diye okunmalıdır. Buna göre hem adam öldürdüğü hem de malını gaspettiğinde onun sürgün edilmesi gerekir. Bazıları da şöyle demiştir: Kişinin sürgün edilmesi aranıp bulunamaması halindedir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: İslâm yurdunu terk edinceye kadar takip edilir??. Bu, devlet başkanının yetkisine bırakılan bir cezadır. Yukarıda söylediğimiz gibi bu konuda esas olan şudur: Şayet hem öldürmüş hem de malı gaspetmişse yakalandığında öldürülür, onun öldürülmesiyle sürgün de gerçekleşmiş olur. Öldürmemiş ve mal da gaspetmemişse, yakalanırsa hapsedilir, hapis cezasında sürgün var demektir. Adam yakalanamazsa, ayrılıp yol güvenliği sağlanıncaya kadar takip edilir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Ubeyd'in görüşü de şöyledir: Suçlu kişi, öldürüldükten sonra asılır, çünkü Resülullah (s.a.) işkenceyi yasaklamıştır”. Kendisine şöyle denilmiştir: Müsle, İmam Muhammed b. Hasan'ın (r.h.) söylediği üzere bazı organlarını kesmektir. Şu da var ki asmak verilen bir cezadır, halbuki ölüye ceza verilmez. [ ]Sayet öldürüldükten sonra kişinin asılması caiz olsaydı adamın biri ortaya çıkıp, öldürülmesinden sonra kişinin el ve ayakları kesilir derdi, bu ise gerçekten çok uzak bir sözdür. Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnâ! Daha önce de söylediğimiz gibi, yol kesenler yakalanmadan önce bu işten vazgeçerlerse, onlardan Allah hakkı olarak belirlenmiş had cezaları düşer, bu suçtan sorguya çekilmezler; o, savaş dışında gerekli olan cezalar gibi değildir, çünkü bu durumda tövbe iki sebeple cezayı düşürmez. Birincisi, savaşmayan birinin tövbesinin gerçek olduğu anlaşılamaz, böyle olunca da kendisine verilmesi gereken cezanın düşürülmesi etkili olmaz. Buna mukabil savaşanın tövbesi kendini gösterir; çünkü öylesi kendine hâkim biridir, şayet savaşı ve yeryüzünde fesat çıkarmayı bırakır, tövbesi de ortaya çıkarsa cezalandırılmaz. Diğer had cezalarında ise işlediği kötülükleri bıraktığı açıkça belli olmaz, bu sebeple iki konum birbirinden ayrı şeylerdir. İkincisi, şayet adamın tövbesi kabul edilmezse yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya devam edecektir, dolayısıyla müslümanlara gelecek olan zarar onları sorguya çekmekten daha büyük olacaktır. Bu sebeple böylelerinin tövbesinin kabul edilmesi ve kendilerine Allah'ın hakkı olarak verilmesi gereken had cezasının giderilmesi daha güzel görülmüştür. Yalnız insan haklarına ait Hz. Peygamber'in”, “İslâmiyeti benimseyip gelen kişinin şirk dönemindeki kötülüklerini İslâmiyet ortadan kaldırmıştır” meâlindeki beyanının mânası tövbe ederek geldiği takdirde’ demektir” Çünkü cezalar, insanları suç işlemesini engellemek için konulur, İslâm dini ise kişiyi suçtan vazgeçirmeyi daha çok ve daha şiddetli bir şekilde vazgeçirmeyi öngörür. Binâenaleyh bir şeyi ağırlaştırmaya sebep olan bir faktörün suçu düşürmeye yol açmaması gerekir. Buna göre hadisin, “müslüman ve tövbe etmiş olarak geldiği zaman” anlamına geldiği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. laale 3 İN A AES 2125115 l gih Gig --- Dipnotlar: (s.a.) emriyle elleri ve ayakları kesilmiş, gözleri dağlanmış, dilleri de kesilmiş. Sonra adamlar ölünceye kadar bir mekânda terk edilmiş. İşte bu âyet-i kerime, bu olay üzerine nâzil olmuştur?” 210 Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VIII, 283; İbn Hacer, Telhisu'l-Habir, IV, 72. Bu iki kabilenin tanıtımı için Te'vilât'ın Arapça metnine bakınız. Ebü Dâvüd, “Hudüd”, 3. Bu kıssa, âyetin bu konuda geldiği zikredilmeden pek çok yerde rivayet edilmiştir. Rivayetlerde “dillerini kestirdi” ibaresi yer almamaktadır. 23 O, Hârise b. Bedr et-Temimi bazıları onu sahâbiler arasında zikreder. Kendisiyle ilgili çeşitli fetih haberleri vardır, ayıca onun Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ali (r.a.), Ziyâd ve diğer Emevi yöneticileri ile aralarında geçen muhtelif olaylar vardır. Hâricilerle yapılan savaşta komutan olarak görevlendirilmişti. Bu savaşlardan birinde 64/684 yılında vefat etmiştir (bk. İbn 24 o Taberi, Câmi'w'l-beyân, VI, 221; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 70. 215 “Muhtemeldir ki bu âyet-i kerime yol kesen Müslümanlar hakkında nâzil olmuştur, böyle olduğu iki açıdan açık olarak görünmektedir. Birincisi, Cenâb-ı Hak Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnâ” buyurdu. Fukaha da kâfir biri, bir Müslümanı öldürdüğü ve yeryüzünde bozgunculuk yaptığı zaman kendisini ele geçirip esir aldığımızda İslâmi girerse öldürülmek, el ve ayağı çaprazvari kesilmek ve idam edilmek cezasının düştüğü hususunda icmâ etmişlerdir. Âyet-i kerime onu ele geçirdikten önce tövbe etmesi ile ele geçirdikten sonra tövbe etmesini ayırmakta ve farklı hüküm uygulanmasını öngörmektedir; bu ise kâfirler hakkında değil, ancak Müslümanlar hakkında yapılması uygun olan bir ayırımdır, çünkü aksi halde had cezası her iki halde de onlardan sâkıt olmuş olur. Bu durum, âyetin Müslümanlar hakkında nâzil olduğunu gösterir. İkincisi, Hz. Ali'nin (r.a.) Basra valisine, Hârise b. Bedr'in Allah'a ve peygamberine savaş açtığı ve ele geçirmeden önce tövbe ettiğine dair yazı göndermesidir. Hz. Ali (r.a.) valiye, Hârise ele geçirilmeden önce tövbe etti, dolayısıyla ona hayırdan başka bir muamele yapma, diye yazmıştı. Bu yazıyla Hz. Ali (r.a.) bu âyetin hükmünü onun hakkında uygulamıştı. O, mutlak olarak Hârise'nin Allah'a ve peygamberine savaş açtığını valiye bildirmişti, o sırada da Hârise mümin idi. İşte o işi kastederek mutlak olarak Allah'a ve peygamberine savaş açmak ifadesini kullanmak Müslüman olmasa da caizdir, çünkü onun yaptığı şey, günahının büyüklüğü itibariyle savaşa benzemektedir. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak faiz yiyenlere “bunu yapmazsanız Allah ve Resülü tarafından size bir savaş açıldığını bilin buyurmaktadır. Söylediğimiz gibi bu âyet Müslümanlar hakkındadır, açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 216a; Medine nüshası, İbn Sirin'in bu rivayetini kaynaklarda bulamadım. Ancak Ebu'z-Zinâd'dan gelen şöyle rivayet mevcuttur: Resülullah develerini gaspeden kişilerin el ve ayaklarını kesip gözlerine mil çektiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine itapta bulunmuş ve “Allaha ve peygamberine karşı savaşanların cezası” meâliyle başlayan âyeti göndermiştir (Beyhaki, es-Sünenu'l217 “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur” (en28 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V1, 211; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 68. Müellif muhtemelen şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Haccı ve umreyi Allah için eksiksiz yerine getirin; engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin”. Şârih şöyle demektedir: “...Buna göre gereği aynı olunca, ancak zâhirine göre uygulama yapılır; yemin, zıhâr ve avlanma cezasının kefâretinde olduğu gibi...” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 216a). Şârih muhtemelen, avlanmanın cezası konusundaki şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Ey iman edenler! İhramlı iken av hayvanlarını öldürmeyin. Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bunu - Kâbe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık olmak üzerearanızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder. Yahut o kişi, yoksulları doyurarak veya ona denk olacak kadar oruç tutarak bir kefâret öder ki böylece yaptığı fiilin vebalini tatmış 2! “O, şöyle dedi: Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, rabbine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak. İman edipiyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız”. cezaların affı mağdurların velilerini ilgilendirir, veliler dilerlerse cezalandırır, dilerlerse terk ederler. En doğrusunu Allah bilir. 22 Bu ifade İbn Abbâs ve Reb? b. Enes'ten rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 23 Buhâri, “Zebâih” 25; Ebü Dâvüd, “Cihâd” 110; Tirmizi, “Diyât, 14.

Maide 5:34

[Teröristin ve Eşkıyanın Cezası] Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası. )Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet kâfirler hakkında, onlarla ilgili hükmü beyan etmek üzere nâzil olmuştur. Bu, Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esam'ın görüşüdür”. Onlar şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, Allah'a ve peygamberine karşı savaşmayı ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayı belirtmektedir. Aslında, her bir kâfir Allah'a ve peygamberine karşı savaşmış ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışmıştır. Şu halde aralarında çatışma devam ettiği müddetçe devlet başkanı hangi şekli uygun görürse, onunla bu insanları öldürme yetkisine sahiptir. Onlar yeryüzünde çoğalınca başkan dilerse öldürmekten vazgeçip kendilerine lütufta bulunabilir. Müslüman ise yol kestiği takdirde onun için Allah ve peygamberi ile savaşmaktadır denilmez. İşte bu durum, âyetin yol kesenler için değil kâfirler için geldiğini gösterir. Başkaları şöyle bir fikir beyan etmiştir: Âyet-i kerime yol kesen müşrikler hakkında gelmiştir. Müslümanlar şayet yol keserlerse hırsızlık yapmış olurlar ve sadece elleri kesilir. Diğerleri ise şöyle demişlerdir: Âyet yol kesen ve onu korkulu hale getiren müşrikler hakkında gelmiştir. Fakat aynı hüküm yol kesen ve onu korkulu hale getiren müslümanlar için de geçerlidir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) Ebü Burde Hilâl b. Uveymir el-Eslemi ile anlaşma yapmıştı. Bir müddet sonra bazı insanlar müslüman olmak için Medine'ye geliyordu, Ebü Burde yollarını kesmiş. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm gelmiş ve onlara verilecek cezayı şöyle bildirmiştir: Adam öldüren ve mal gaspeden kişi asılacak, adam öldürüp mal almayan ise öldürülecek, mal alıp kimseyi öldürmeyen de eli ve ayağı çapraz olarak kesilecek; müslüman olarak gelen kişinin ise şirk halinde işlendiği suçlarını İslâmiyet yok saymıştır?” İbn Abböâs'ın naklettiği hadis bu âyetin, muharip olmayan anlaşmalı kavimler hakkında nâzil olduğunu göstermiştir. Hz. Enes'in (r.a.) de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ukl veya Ureyne?"! kabilesinden bir grup Hz. Peygamber'e (s.a.) gelmiş, İhastalık ve benzeri zorluklardan şikâyette bulunmuş. Resülullah (s.a.) sağmal develer ve bir çobanla birlikte onları bâdiyeye göndermiş ve kendilerine şöyle demişti: “Develerin sütünden için ve idrarlarıyla tedavi olun” Adamlar iyileşince Resül-i Ekrem'in çobanını öldürmüş, develerini geri göndermiş, kendileri de irtidat etmiştir. Hz. Peygamber derhal peşlerinden takipçiler göndermiş, güneş biraz yükselmişti ki bunlar yakalanıp getirilmişti. Resülullah'ın Hz. Ali'den (r.a.) farklı bir rivayet gelmiştir. Buna göre Hârise b. Bedr?”, Allah'a ve peygamberine savaş açmış ve yeryüzünde bozgunculuk yapmış, fakat yakalanmadan önce tövbe etmişti. Hz. Ali, Basra valisine şöyle bir mektup yazmış: Hârise yakalanmadan önce tövbe etmiştir, dolayısıyla ona iyilikten başka bir muamelede bulunmayın?", Görmez misin ki Hârise, mümin olduğu halde Allah'a ve Resülüne (s.a.) karşı savaşmakla itham edilmişti. Buna göre yol kesen kâfirlere verilen ceza müslümanlar hakkında da uygulanır; müşriklerin yaptığı yol kesme ve topluma korku salma eylemini onlar yapacak olurlarsa, aynı hüküm onlar için de geçerlidir. Bu âyetin savaş ehli hakkında nâzil oldugu zannedilmiştir. Kendilerine karşı zafer kazandığımız kişileri, bozgunculuk yapmasalar ve yol kesmeseler bile istediğimiz gibi öldürmemiz bize mubah kılınmıştır. Bu husus yeryüzünde bozgunculuk yapan kâfir ve müslüman herkes için hüküm ifade etmek üzere inmiştir. [ ]Bu görüşün delillerinden biri de Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğudur: Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnâ! Kâfir olan kişi bir müslümanı öldürdüğü ve yeryüzünde bozgunculuk yaptığında, kendisini esir edip ele geçirdikten sonra müslüman olsa öldürülmesi, el ve ayağın kesilmesi ve idam edilmesi ortadan kalkar. Bu husus tefsirini yaptığımız âyetin müslümanlar hakkında geldiğini gösterir. Çünkü onu ele geçirdikten sonra tövbe etmesi ile ele geçirmeden önce tövbe etmesinin hükmü farklıdır; âyet her iki durumda da aynı hüküm uygulanacak olan kişiler hakkında gelmemiştir; kendilerini ele geçirdikten sonra verilecek ceza sabittir?'5. Hz. Peygamber'in (s.a.) Urenilere verdiği ceza konusundaki rivayete gelince, onlar önce müslüman olmuş, sonra irtidat etmişlerdi. Belirttiğimiz müteahhirin âlimleri, Urenilere verilen ceza konusunda Hz. Enes'in rivayet ettiği hadisi, bu âyetin onlar hakkında nâzil olduğuna delil gösterirler. İbn Sirin ve diğer erken döneme mensup âlimlerinin bazılarından, bu âyetin Ureniler'in öldürülmesinden sonra nâzil olduğu rivayet edilmiştir”. Bu âyetin Ureniler hakkında geldiğini iddia edenin yapması gereken şey, iddiasını ispat etmesidir. Âlimlerimiz İbn Abbâs'tan rivayet edilen hadisi delil kabul ediyor ve şöyle bir görüşü benimsiyordu: Sözü edilen eşkıya yakalanmadan önce tövbe ettiği takdirde aldığı can ve maldan dolayı kısas çerçevesinde yakalanmalı, asılmamalı, aldığı mal karşılığında eli ve ayağı kesilmemelidir. Sanki onlar, yakalanmadan önce tövbe etmesi sebebiyle Allah'ın eşkıya için koyduğu cezanın izale edileceğini düşünmektedir. [ ]Bu, uygulaması devlet başkanına bırakılan bir ceza olup, velinin burada söz hakkı yoktur. İnsan hakları konusuna gelince, bunun tövbe ile bağışlanması mümkün değildir, her hak sahibinin hakkını alması gerekir, bu konuda devlet başkanının da bir hakkı yoktur, çünkü hak, devlet başkanına değil şahsın kendisine aittir. Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnâ! Bu ilâhi beyanda, hırsız yakalanmadan önce malı sahibine verirse, hakkında hırsızlık cezasının uygulanmayacağı hakkında delil vardır. İlk dönem âlimlerinin de, tövbe eden kimseye el ve ayak kesme cezasının olmadığı yolunda rivayetler gelmiştir. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanlar. Bu ilâhi beyan, gece ve gündüz şehirde yaşayan bir hırsızın muharip olmadığının delilini oluşturur; o sadece hırsız, yalnız eli kesilir, ayağı değil. Çünkü Allah Teâlâ bozgunculuğu yeryüzünde dolaşarak yapmakla ifade etmektedir, şehirde hırsızlık yapan birinin yeryüzünü dolaştığı söylenemez. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman”?” buyurmaktadır. O, burada şehir içinde sefere çıkmayı değil, seyahate çıkmayı kastetmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Öldürmek, asmak ve kesmek konularındaki açıklamaya gelince, İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kişi silâhlı isyana kalkışır, adam öldürür ve mal gaspederse, el ve ayakları çapraz bir şekilde kesilir ve asılır. Adam öldürüp fakat mal almazsa, kendisi öldürülür. Mal alır da adam öldürmezse, el ve ayağı çapraz kesilir". İbn Abbâs, Allah'a ve peygamberine karşı savaşanlar, meâlindeki beyanı da savaşan kişiye işlediği cinayet oranında ceza vermek şeklinde yorumlamıştır; böylesi suçunu arttırdığı oranda cezası da arttırılır. Başkaları ise âyetin bu kısmını mala ve cana kasteden savaşçı hakkında nâzil olduğu şeklinde yorumlamıştır. Mal ve canın her ikisine de kastettiği zaman, devlet başkanı uygun gördüğü cezayı verebilir; dilerse kılıçla öldürür, dilerse el ve ayağını çapraz kestirir ve ölünceye kadar o halde bırakır, dilerse de canlı olarak asar, şayet canının çıkması uzarsa mızrak kullanılarak ölmesi sağlanır. İnam Ebü Hanife'nin (r.a.) görüşü de böyleydi. Ebü Yüsuf (r.h.) ve İmam Muhammed (r.h.) ise şöyle derler: Adam asılacak ise el ve ayağı kesilmez, çünkü iki cezanın birden uygulanması caiz değildir. Cenâb-ı Hak, Ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi meâlindeki beyanıyla onlardan birini kasdetmektedir. İmam Ebü Yüsuf ve İmam Muhammed ise işlediği suçun durumuna göre cezasını farklı vermişlerdir. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Bu âyetteki muhayyerliğin anlamı nedir? Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, onun anlamı şudur: Ya kılıçla öldürülmesi, ya asılarak öldürülmesi, ya da el ve ayağı kesilerek öldürülmesi. Bu konuda asıl olan şudur: Muhayyerlik, sebepler müttefik olduğunda sözkonusudur, meselâ yemin kefâreti, zıhâr kefâreti ve hastalanan kişinin kefâreti?"9 ile ilgili muhayyerlikte olduğu gibi, çünkü bu kefâretlerin varlık sebebi aynıdır. Sebepler farklı olduğunda muhayyerlikte belirtilen şeylerin her biri için hükmün beyan edilmesi gerekir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz, “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin dedik”, Burada muhayyerlik ihtimali bulunmayıp, her biri için bir hüküm beyanı vardır, çünkü onların sebepleri farklıdır. Bunun yorumu şöyledir: Haksızlık edeni cezalandıracaksın, Allah'a iman edene de güzel muamele edeceksin. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Haksızlık edeni cezalandıracağız... İman eden kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır”2!, Adam öldürmek ve yol kesmek suçlarının ikisini de işleyen kişi için âyette zikredilen farklı cezaların hepsini uygulamayı öngören kişinin bu kanaati, En doğrusunu Allah bilir ya, âyetin yorumuna, bunu öngörmeyenden daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların cezası... Savaşan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kişi, [ ]her iki suçu da birlikte işlemiştir; onun savaşı adam öldürmesidir, yeryüzünde bozgunculuk yapması yol kesmesidir. O, iki suçu birlikte işlediği için, âyetin beyan ettiği iki ceza da birlikte verilir. Bu konuda esas olan şudur ki yol kesenler konusu suçun ağırlığı üzerine oturtulmuştur. Meselâ malın gasp edilmesi suçunda elin ve ayağın kesilmesi gibi; halbuki şehirde malın çalınması halinde el ve ayağın birlikte kesilmez. Asılma cezası da böyledir, şehirde adam öldürüldüğünde bu ceza uygulanmaz. İşte bu, işlenen suçun ağır oluşuna hamledildiğini gösterir. Şu halde biraz önce zikrettiğimiz husus da bunun gibidir, iki cezayı birden uygulamak mümkündür. Ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Bazıları şöyle demiştir: Âyette geçen ve ya da anlamına gelen kelimesindeki hemze harfi hazfedilerek diye okunmalıdır. Buna göre hem adam öldürdüğü hem de malını gaspettiğinde onun sürgün edilmesi gerekir. Bazıları da şöyle demiştir: Kişinin sürgün edilmesi aranıp bulunamaması halindedir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: İslâm yurdunu terk edinceye kadar takip edilir??. Bu, devlet başkanının yetkisine bırakılan bir cezadır. Yukarıda söylediğimiz gibi bu konuda esas olan şudur: Şayet hem öldürmüş hem de malı gaspetmişse yakalandığında öldürülür, onun öldürülmesiyle sürgün de gerçekleşmiş olur. Öldürmemiş ve mal da gaspetmemişse, yakalanırsa hapsedilir, hapis cezasında sürgün var demektir. Adam yakalanamazsa, ayrılıp yol güvenliği sağlanıncaya kadar takip edilir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Ubeyd'in görüşü de şöyledir: Suçlu kişi, öldürüldükten sonra asılır, çünkü Resülullah (s.a.) işkenceyi yasaklamıştır”. Kendisine şöyle denilmiştir: Müsle, İmam Muhammed b. Hasan'ın (r.h.) söylediği üzere bazı organlarını kesmektir. Şu da var ki asmak verilen bir cezadır, halbuki ölüye ceza verilmez. [ ]Sayet öldürüldükten sonra kişinin asılması caiz olsaydı adamın biri ortaya çıkıp, öldürülmesinden sonra kişinin el ve ayakları kesilir derdi, bu ise gerçekten çok uzak bir sözdür. Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnâ! Daha önce de söylediğimiz gibi, yol kesenler yakalanmadan önce bu işten vazgeçerlerse, onlardan Allah hakkı olarak belirlenmiş had cezaları düşer, bu suçtan sorguya çekilmezler; o, savaş dışında gerekli olan cezalar gibi değildir, çünkü bu durumda tövbe iki sebeple cezayı düşürmez. Birincisi, savaşmayan birinin tövbesinin gerçek olduğu anlaşılamaz, böyle olunca da kendisine verilmesi gereken cezanın düşürülmesi etkili olmaz. Buna mukabil savaşanın tövbesi kendini gösterir; çünkü öylesi kendine hâkim biridir, şayet savaşı ve yeryüzünde fesat çıkarmayı bırakır, tövbesi de ortaya çıkarsa cezalandırılmaz. Diğer had cezalarında ise işlediği kötülükleri bıraktığı açıkça belli olmaz, bu sebeple iki konum birbirinden ayrı şeylerdir. İkincisi, şayet adamın tövbesi kabul edilmezse yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya devam edecektir, dolayısıyla müslümanlara gelecek olan zarar onları sorguya çekmekten daha büyük olacaktır. Bu sebeple böylelerinin tövbesinin kabul edilmesi ve kendilerine Allah'ın hakkı olarak verilmesi gereken had cezasının giderilmesi daha güzel görülmüştür. Yalnız insan haklarına ait Hz. Peygamber'in”, “İslâmiyeti benimseyip gelen kişinin şirk dönemindeki kötülüklerini İslâmiyet ortadan kaldırmıştır” meâlindeki beyanının mânası tövbe ederek geldiği takdirde’ demektir” Çünkü cezalar, insanları suç işlemesini engellemek için konulur, İslâm dini ise kişiyi suçtan vazgeçirmeyi daha çok ve daha şiddetli bir şekilde vazgeçirmeyi öngörür. Binâenaleyh bir şeyi ağırlaştırmaya sebep olan bir faktörün suçu düşürmeye yol açmaması gerekir. Buna göre hadisin, “müslüman ve tövbe etmiş olarak geldiği zaman” anlamına geldiği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. laale 3 İN A AES 2125115 l gih Gig --- Dipnotlar: (s.a.) emriyle elleri ve ayakları kesilmiş, gözleri dağlanmış, dilleri de kesilmiş. Sonra adamlar ölünceye kadar bir mekânda terk edilmiş. İşte bu âyet-i kerime, bu olay üzerine nâzil olmuştur?” 210 Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, VIII, 283; İbn Hacer, Telhisu'l-Habir, IV, 72. Bu iki kabilenin tanıtımı için Te'vilât'ın Arapça metnine bakınız. Ebü Dâvüd, “Hudüd”, 3. Bu kıssa, âyetin bu konuda geldiği zikredilmeden pek çok yerde rivayet edilmiştir. Rivayetlerde “dillerini kestirdi” ibaresi yer almamaktadır. 23 O, Hârise b. Bedr et-Temimi bazıları onu sahâbiler arasında zikreder. Kendisiyle ilgili çeşitli fetih haberleri vardır, ayıca onun Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ali (r.a.), Ziyâd ve diğer Emevi yöneticileri ile aralarında geçen muhtelif olaylar vardır. Hâricilerle yapılan savaşta komutan olarak görevlendirilmişti. Bu savaşlardan birinde 64/684 yılında vefat etmiştir (bk. İbn 24 o Taberi, Câmi'w'l-beyân, VI, 221; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 70. 215 “Muhtemeldir ki bu âyet-i kerime yol kesen Müslümanlar hakkında nâzil olmuştur, böyle olduğu iki açıdan açık olarak görünmektedir. Birincisi, Cenâb-ı Hak Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnâ” buyurdu. Fukaha da kâfir biri, bir Müslümanı öldürdüğü ve yeryüzünde bozgunculuk yaptığı zaman kendisini ele geçirip esir aldığımızda İslâmi girerse öldürülmek, el ve ayağı çaprazvari kesilmek ve idam edilmek cezasının düştüğü hususunda icmâ etmişlerdir. Âyet-i kerime onu ele geçirdikten önce tövbe etmesi ile ele geçirdikten sonra tövbe etmesini ayırmakta ve farklı hüküm uygulanmasını öngörmektedir; bu ise kâfirler hakkında değil, ancak Müslümanlar hakkında yapılması uygun olan bir ayırımdır, çünkü aksi halde had cezası her iki halde de onlardan sâkıt olmuş olur. Bu durum, âyetin Müslümanlar hakkında nâzil olduğunu gösterir. İkincisi, Hz. Ali'nin (r.a.) Basra valisine, Hârise b. Bedr'in Allah'a ve peygamberine savaş açtığı ve ele geçirmeden önce tövbe ettiğine dair yazı göndermesidir. Hz. Ali (r.a.) valiye, Hârise ele geçirilmeden önce tövbe etti, dolayısıyla ona hayırdan başka bir muamele yapma, diye yazmıştı. Bu yazıyla Hz. Ali (r.a.) bu âyetin hükmünü onun hakkında uygulamıştı. O, mutlak olarak Hârise'nin Allah'a ve peygamberine savaş açtığını valiye bildirmişti, o sırada da Hârise mümin idi. İşte o işi kastederek mutlak olarak Allah'a ve peygamberine savaş açmak ifadesini kullanmak Müslüman olmasa da caizdir, çünkü onun yaptığı şey, günahının büyüklüğü itibariyle savaşa benzemektedir. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak faiz yiyenlere “bunu yapmazsanız Allah ve Resülü tarafından size bir savaş açıldığını bilin buyurmaktadır. Söylediğimiz gibi bu âyet Müslümanlar hakkındadır, açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 216a; Medine nüshası, İbn Sirin'in bu rivayetini kaynaklarda bulamadım. Ancak Ebu'z-Zinâd'dan gelen şöyle rivayet mevcuttur: Resülullah develerini gaspeden kişilerin el ve ayaklarını kesip gözlerine mil çektiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine itapta bulunmuş ve “Allaha ve peygamberine karşı savaşanların cezası” meâliyle başlayan âyeti göndermiştir (Beyhaki, es-Sünenu'l217 “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur” (en28 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V1, 211; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 68. Müellif muhtemelen şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Haccı ve umreyi Allah için eksiksiz yerine getirin; engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin”. Şârih şöyle demektedir: “...Buna göre gereği aynı olunca, ancak zâhirine göre uygulama yapılır; yemin, zıhâr ve avlanma cezasının kefâretinde olduğu gibi...” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 216a). Şârih muhtemelen, avlanmanın cezası konusundaki şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Ey iman edenler! İhramlı iken av hayvanlarını öldürmeyin. Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bunu - Kâbe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık olmak üzerearanızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder. Yahut o kişi, yoksulları doyurarak veya ona denk olacak kadar oruç tutarak bir kefâret öder ki böylece yaptığı fiilin vebalini tatmış 2! “O, şöyle dedi: Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, rabbine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak. İman edipiyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız”. cezaların affı mağdurların velilerini ilgilendirir, veliler dilerlerse cezalandırır, dilerlerse terk ederler. En doğrusunu Allah bilir. 22 Bu ifade İbn Abbâs ve Reb? b. Enes'ten rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 23 Buhâri, “Zebâih” 25; Ebü Dâvüd, “Cihâd” 110; Tirmizi, “Diyât, 14.

Maide 5:35

Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na ibadetle yakınlaşmayı isteyin. Bu ilâhi kelâmın, daha önce geçen âyetlerin bağlantısı konumunda bulunması mümkündür: “Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. [ ]Kurbani kabul edilmeyen, diğerine, Andolsun seni öldüreceğim" dedi. O da dedi ki: Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder”25, Cenâb-ı Hak burada, ancak takvâ sahibi olan kimsenin Allah'a yaklaşabileceğini haber vermektedir. Yine O, “Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların cezası ancak...” buyurmaktadır. Allah'tan korkun, O'na ibadetle yakınlaşmayı isteyiniz. Yani Allah'a isyan etmekten sakınmak suretiyle O'na yaklaşmayı ve vesileyi isteyin. Vesile, yaklaşmak demektir, “zülfet” kelimesi de aynı anlama gelir. “Bana şununla tevessül etti” yani yaklaştı. Bu, İbn Kuteybe'nin görüşüdür?”. “Cennet takvâ sahiplerine yaklaştırılır”? meâlindeki âyette geçen kelimesi de yaklaştırılmak anlamına gelir. O'nun yolunda çaba harcayın. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah'a isyandan O'na itaate çevirmek için nefsinize karşı elinizden gelen çabayı gösterin, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz”. İkincisi de, Allah'ın düşmanlarına karşı O'nun dinini muzaffer kılmak için canınızla ve malınızla mücadele edin. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Maide 5:36

Kâfir olanlar var ya,...onlardan asla kabul edilmez. Onları İslâmiyeti benimseyip Allah'a ve peygamberlerine iman etmekten alıkoyan şeyler, şehvetlerinin arzularına uymaları ve servette izzet ile şeref aramalarıydı. Cenâb-ı Hak onların, kendilerini azaptan kurtarmak için Yeryüzünde olan her şeyi, bunun yanında bir o kadarını daha bedel verseler, onlardan asla kabul edilmeyeceğini haber vermektedir, bunların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, onların servet ve şehevi arzuları için istediklerinden en az bir şeyle kendilerini Allah'a âsi olmaktan ve O'na muhalefet etmekten korumaları için zikretmektedir. Yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kıyâmet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler bile, bunun kendilerine fayda vermeyeceğini ve asla kabul edilmeyeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunu zikretmenin hikmeti, dünyada rüşvet kabul edildiği gibi âhirette kabul edilmeyeceğini bilsinler diyedir. Onlar için elem verici bir azap vardır. Bu ifade, azabın hapis ve zincire vurmak gibi elem vermeyen türünün bulunduğunu göstermektedir. Cenâb-ı Hak âhiretteki azabın, bütünüyle acı veren bir azap olduğunu haber vermektedir; çünkü o, acı verenin yanında vermeyenin de bulunduğu dünya azabı gibi değildir.

Maide 5:37

Onlar ateşten çıkmak isterler beyanı, fiilen çıkmaya teşebbüs etmekten çıkmayı talep ve arzu ederler anlamına gelebilir. Bunun yanında çıkmak için çabalıyorlar, ama reddedilip yerlerine geri döndürülüyorlar mânasına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Oradan çıkmaya her teşebbüs ettiklerinde oraya geri döndürülecekler”?. Yani oradan çıkmak için uğraşacaklar. “Oraya geri döndürülecekler” ifadesi, onların çıkmak için uğraşacaklarını, ama geri döndürüleceklerini göstermektedir.

Maide 5:38

[Hırsızın Cezası] Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin. Bu âyet-i kerime hırsızlar hakkında genel, hırsızlık hakkında özel (hâs) bir hüküm ifade etmektedir, çünkü âyet hırsızlık fiiline muhatap olan herkesi içine almaktadır. Bununla birlikte bazı hırsızlardan, meselâ kendi mahremlerinin malından çalanlar yahut malda mülkiyetin kendisinin olduğu şeklinde yorumlanan kişiler veya malın alış şeklinde şüphe bulunan kişilerden had cezasını kaldırmak caizdir. Çünkü böyle yorumlanamayan ve o şüphe de bulunmadan hırsızlık yapanların elleri kesilir; dolayısıyla âyet-i kerime hırsızlar hakkında umüm ifade eder. İbn Abböâs'ın (r.a.), bu âyet âm mıdır, hâs mıdır diye sorulduğunda, hâs değil bilâkis âmdır, demesi de bunu teyit eder?”, yani bütün hırsızlar hakkında genel bir hükümdür. Görmez misin ki başka bir rivayette ona sorulduğunda şöyle söylemiştir: [§] Erkeklerden ve kadınlardan hırsızlık yapanların elleri kesilir?. Bizim görüşümüz ise şudur: Âyet hırsızlık fiili hakkında özeldir (hâs), çünkü kendisinden kıymetsiz ve önemsiz bir şey çalınan insanın kalbi, bunun için hırsızın elinin kesilmesine dayanamaz. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak'tan gelen bu hitap, hırsızlık lafzının kullanıldığı her fiil için değil belli bir değerde çalınan mal için hüküm ifade eder. Bunun gibi âyetteki el kesme ifadesi de, her ne kadar el denince parmaklardan omuza kadar olan yer akla gelirse de, sadece bilekten (keff: avuç, el ayası) kesmeyi kastetmektedir. Çünkü âlimler arasında farklı görüşler bulunsa da, omuzdan veya dirsekten kesilmeyeceğinde ittifak vardır, dirsekten sonra hangi noktadan kesileceği konusunda ise farklı görüşler vardır. Bazılarına göre, avucun değil sadece parmakları kesilir. Bize göre, avuçla beraber parmakların kesilmesi gerekir, çünkü herhangi bir şey ancak onlarla tutulmakta ve alınmaktadır. Âyetteki kesme emri geneldir, ama maksat elin tamamı değil bir kısmıdır. Keza Ellerini kesin anlamına gelen cümledeki kesme emri âmdır, kimin keseceği açıklanmamaktadır; buradaki “kesiniz” emrinin muhatabı devleti yönetenlerdir. Bütün bunlar, lafzın âm oluşu ile daima umumun kastedilmediğini, keza hâs olması ile de her zaman hususun kastedilmediğini gösterir. Aslında bütün bunlar bir delille bilinir; âm umüm deliliyle, hâs da husus deliliyle oluşur. Dolayısıyla bu “hâs olduğuna dair delil getirilinceye kadar hüküm daima âm ifade eder” diyenlerin görüşlerini bozmaktadır. Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 229; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 73. Eğer bize şöyle bir itiraz yapılırsa: Hırsızlık suçunun cezası, bu fiilin işlenmesinde kullanılan ele uygulanmasının hikmeti ne olabilir; halbuki kısas, zina ve diğer suçların cezası kullanılan özel organlara uygulanmıyor? [ ]insan, birini öldürdüğü zaman eli kesilmiyor, halbuki öldürme fiilini eliyle işlemişti. Bunun gibi zina edildiğinde de zina suçunu işleyen organa değil, o fiili işlemeyen diğer uzuvlara uygulanıyor; hırsızlık suçunda ise özellikle o suçu işleyen organa ceza veriliyor. Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu uygulama iki özellikten dolayıdır: Ya hakkını tam almakta eksiklikten yahut da hakkını tam olarak almakta fazlaya kaçacağı korkusundan dolayıdır. Şöyle ki kişi birini öldürdüğü zaman eli kesilecek olursa maktülün hayatı telef olduğu halde kâtil yine hayatına devam edecektir; bu durumda, hakkın tam olarak alınmasında eksiklik vardır. Zina eden kişinin bu fiili işleyen organına ceza verilse, bundan dolayı hayatını kaybetmesinden korkulur; bu da alınması gereken hakkın miktarından fazla olurdu. Hırsızlığa gelince, suçu işleyen organa ceza uygulanması ile hakkın alınmasında ne eksiklik olur, ne de fazla olma korkusu duyulur. Bundan dolayı ceza nasta zikredildiği gibi olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Eğer şöyle bir soru sorulursa: On [dirhem] bir şeyi çalmakla değeri binlerce [dirhemi] bulan elin kesilmesinin hikmeti nedir? Bunlar görünürde birbirine denk değildir, halbuki Cenâb-ı Hak işlenen suça ancak denk bir cezanın verileceğini haber vermektedir?”. O, işlenen suçun birkaç kat fazlası olan bu cezayı, nasıl vermiştir? Buna şu cevap verilir: Bu sorunun iki cevabı vardır. Birincisi, dünyadaki cezalar bir imtihan konumunda olup kişi onunla imtihana tâbi tutulur. Allah Teâlâ'nın, başlangıçta işlenen bazı fillerin cezası kılmaksızın, kullarını çeşitli şekillerde imtihan etmeye hakkı vardır. Bir şeyin cezası yerine koymadan çeşitli şeylerle imtihana tâbi tutma hakkına sahip olan bir varlığın, bir [dirhem] veya tek bir taneye mukabil binlercesi ile imtihana çekme hakkına sahiptir. Hatalardan korunma da kurtuluş da ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkincisi, hırsızlıktan dolayı elin kesilmesi, çaldığı mala karşılık verilen bir ceza değil, insanın saygınlığını parçalamasının cezasıdır. [§]Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, çaldığı malın cezası dememiş, Yaptıklarına karşılık bir ceza olarak buyurmuştur. İnsan bilgisi bunun mahiyetini anlamakta âciz kalsa da, o saygınlığı parçalamanın cezasının el kesme seviyesine ulaşmış olması caizdir. Çünkü cezaların takdirini, ancak işlenen suçların seviyesini bilen varlık yapabilir. Yaratılmışlardan hiçbirinin ilmi, suçların miktarını anlayabilecek seviyede değildir. Onların bilgisi bu seviyede olmayınca suçlara verilecek cezanın miktarını bilmeleri de mümkün değildir. Durum böyle olunca, Allah Teâlâ'nın işlenen kötülüğe sadece ona denk bir ceza vereceği de bilindikten sonra, uyulması gereken şeyin ne olduğu konusunda söylenmesi gereken hak söz, o ilâhi beyana tâbi ve teslim olmaktır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sağ elin kesilmesi konusunda İbn Mesüd'un (r.a.) mushafındaki ifade şöyledir: Hırsızların sağ ellerini kesin!” Hz. Ali de şöyle demiştir: Erkek kişi hırsızlık yapınca sağ eli kesilir”. Ümmetin ittifakı da bu noktadadır. Hırsızlık suçunu verilecek cezanın miktarına gelince, âyet-i kerimede onun miktarı belirtilmemektedir. Bu konuda ilim adamları farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Çalınan şeyin değeri bir dinarın dörtte biri veya daha fazla olursa el kesilir. Bizim âlimlerimiz, değeri on dirhem ve daha yukarısına yahut bir dinara ulaşmadıkça el kesilmez, demiştir. Bu meselede her gruba delil teşkil edecek rivayetler vardır. Hz. Âişeden (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resülullah (s.a.) değeri çeyrek dinar ve daha fazla olan şeyden dolayı hırsızın elini kesiyordu?. Yine onun nakline göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hırsızın eli, çeyrek dinar ve daha fazla olan şeyden dolayı kesilir”27. Urve b. Zübeyr şöyle der: [ ]Hz. Âişe Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyordu: “Hırsızın eli ancak kalkan veya onun değerinde olan şeyden dolayı kesilir” Âişe (r.a.) kalkanın dört dinar olduğunu söylüyordu2, Hz. Âişe'nin (r.a.) sözü, çalınan mal kalkan değerine ulaşmadıkça hırsızın elinin kesilmeyeceğine delildir. Onun, Hz. Peygamber (s.a.) değeri çeyrek dinara ulaşmadıkça hırsızın elini kesmiyordu sözü, ona göre kalkanın değerinin çeyrek dinar olduğunu gösterir, öyle değil mi? İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber değeri üç dirhem olan bir kalkan için hırsızın elini kesmiştir?’ sözüne gelince “burada bir kalkan için hırsızın elini kesti234 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 228; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 73. 25 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 490. gi” rivayeti vardır; değerlendirme ise Abdullah tarafından yapılmıştır. Enes b. Mâlik'ten (r.a.) nakledildiğine göre Hz. Peygamber bir kalkan için hırsızın elini kesmişti. Kendisine, ey Ebü Hamza, kalkanın değeri ne kadardı? diye sorulmuş, beş dirhem, diye cevap vermiştir’, Bu rivayet, kalkanın değerinin Enes tarafından belirlendiğini gösterir; bu İbn Ömer ve Hz. Âişe'nin değer biçmesi gibidir. Değerlendirme yapanlardan hiç birinin elinde herhangi bir delil yoktur, oysa ki bunlar birbirlerinden farklı değerlendirmeler yapmıştır. Demek ki kendi takdirlerini kullanmışlardır. Onların verdiği rakamlar farklı nitelikteki kalkanlar hakkında ise bu durumda hiçbiri ölçü olmaz; şayet aynı kalkanın iki farklı zaman dilimindeki değeri sözkonusu ise iki farklı zamana ait değer ise, zaman farkı sebebiyle değerinin de azalıp çoğalabileceği ihtimalinden dolayı, bu rivayet muhaliflerimiz için delil olmaz. Eğer verilen rakam iki farklı nitelikteki kalkanla ilgili ise, bu da ölçü olmaz. Dolayısıyla ortada net bir rakam yoktur, şüphe ile kesin hüküm verilemez”!. Abdullah b. Örner'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.), değeri beş dirhem Değeri on dirhemden? az olan hırsızlıklar için el kesilemeyeceğini bildiren rivayetlerden biri Amr b. Şuaybdan nakledilmiştir, o şöyle demiştir: Said b. el-Müseyyeb'in yanına girdim ve dedim ki: Senin arkadaşların Urve, Muhammed b. Müslim ve falancı şöyle diyorlar: Bir kalkanın değeri beş veya üç dirhemdir. Şu cevabı verdi: Bu konuda Resülullah'tan (s.a.) onun on dirhem olduğuna dair bir Sünnet gelmiştir”. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Resülullah döneminde bir kalkanın değeri on dirhemdi?, Amr b. Şuayb, babası vasıtasıyla dedesinden, Resülullah'ın (s.a.), hırsızın elini ancak kalkan değerinde bir mal için kestiği, odönemde kalkanın değerinin on dirhem olduğu rivayet edilmiştir. Kalkanın değerine fiyat biçenler farklı rakamlar verince, Said b. Müseyyeb'in rivayetine başvururuz, o şöyle demişti: Bu konuda Resülullah'tan (s.a.) onun on dirhem olduğuna dair bir Sünnet gelmiştir. Bu rivayet mürsel ise de, onu nakzeden bir rivayet bulunmamaktadır. Allah hepsinden razı olsun Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Abdullah b. Mesüd gibi büyük sahâbilerden gelen rivayetler de bunu desteklemektedir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer'e (r.a.) bir hırsız getirilmiş, o da elinin kesilmesini emretmiş; Hz. Osman kendisine demiş ki bu adamın çaldığı şeyin değeri on dirheme ulaşmamaktadır. Hz. Ömer (r.a.) hemen o mala değer biçilmesini emretmiş, mala sekiz dirhem kıymet biçilmiş, bunun üzerine el kesme cezasını durdurmuş“. İbn Mesüd'un şöyle söylediği nakledilmiştir: [§]On dirhem değerinden daha az bir mal için hırsızın eli kesilmez?”. Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: Hırsızın eli ancak bir dinar? veya on dirhem değerinde mal için kesilir”. Hz. Âişe (r.a.) de şöyle demiştir: Resülullah döneminde değersiz bir mal hırsızlığı için el kesilmezdi?, Allah kendilerine rahmet eylesin, âlimlerimiz bu haberleri benimsemiş ve on dirhem değerinden az olan bir hırsızlık için el kesilmemesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir. Onlar farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen on dirhem değerinde mal hırsızlığı için el kesilmesinde ittifak etmişlerdir; değeri on dirhemden az olan mal için el kesme cezasının uygulanmasında farklı görüşlere Dirhem: 2.97 gram ağırlığında olan gümüş para. 243 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 476. 24 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 476. 7. Abdürrezzâk, el-Musannef, X, 233. Dinar: 4.25 gram ağırlığında olan altın para. 250 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 477. sahip olmuşlardır, çünkü bu bir had cezasıdır ve şüpheden dolayı ceza kaldırılmıştır”. En doğrusunu Allah bilir. Yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah'tan bir ibret olarak... Burada Allah'tan bir ibret olarak diye tercüme ettiğimiz “nekâlen minellah” beyanı “Allah'tan, başkalarına bir öğüt ve caydırıcı olsun diye” mânasına gelir. Hırsızlık yaptığı için birinin elinin kesildiğini gören insan, bundan ibret alır ve böyle bir suça teşebbüs etmekten sakınır. En doğrusunu Allah bilir. Kim bu haksız davranışından sonra tövbe eder ve halini düzeltirse. Bu ilâhi beyan “şirkten tövbe eder ve şirkte iken yapmış olduğu kötülük ve bozgunculuk halini düzeltirse” anlamına gelebilir. Bilsin ki Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Kişi şirkten tövbe eder ve şirk içinde iken yapmış olduğu kötülüklerden ve bozgunculuktan halini düzeltirse, Allah ona bağışlamayı ve rahmetini vâdetmektedir; o kadar ki -müslüman olduğu takdirde- şirk halinde iken işlemiş olduğu günahtan onu sorguya çekmeyecektir. [ ]Górmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır””. Bir insan İslâm'a girdikten sonra had cezasını gerektiren bir suç işler ve sonra tövbe ederse iki sebepten dolayı yine de sorguya çekilir. Birincisi, kâfir şayet İslâm'a girdikten sonra küfür halinde iken yaptığı günahlardan sorguya çekilseydi, bu onun İslâm'a girmesine engel olurdu. Bu durumu böylesine uygulanacak ceza ve uygulanacak sorumluluk (İslâm toplumunda) faydadan çok zarar meydana gelir. Müslüman ise, tövbe ettikten sonra işlediği kötülüklerden dolayı sorumlu tutulmadığı takdirde topluma fazlasıyla zarar gelir. Bu durumda bulunan kişiye ceza uygulaması istendiğinde hemen tövbe eder ve cezası düşer, sonra ikinci ve üçüncü defa aynı şeyi yapar sonsuza kadar. Böylece kendisine hiçbir zarar gelmeden yeryüzünde her türlü kötülüğü yapar. İşte bundan dolayı müslüman tövbe etse bile sorguya çekilir, ama kâfir çekilmez. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, kâfir küfür halinde iken işlediği her şeyi mensubu olduğu dinin gereğidir diye işlemektedir. Kendi dininden çıkıp başka bir dine girdiğinde yapmış olduğu şeyler bu din nezdinde haram sayılır, önceki dininde irtikâb ettiklerini terk etmesi ise yeni dinine bağlılığını gösterir. Bu durum o insanın şahsında görülürse, daha önce yapmış olduğu şeyleri İslâm'a girdikten sonra yapmadığı ortaya çıktığından dolayı kendisine had uygulanmaz. Böylesi müslümanlık halinde iken yaptığı kötülükleri mensubu olduğu dinin gereğidir diye değil, şehvetine uyarak yapar. Bu da onun hakiki tövbe etmediğini gösterir. Bundan dolayı iki halin konumu biribirinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede açıklamayı sonraya bırakmanın caiz olduğunun delili vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza olarak ellerini kesin buyurmuştur. Bu hitabın kulağa ilk geldiği anda el kesme cezasını gerektiren hırsızlığa ait bütün şartların açıklanması ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Bu soru sorulduktan ve irdelendikten sonra ihtiyaç oranında açıklanacağını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Belirtilen bütün bu cezalar kâfirler hakkında gelmiştir, çünkü bu kötülükleri yapanlar müslümanlar değil, onlardı. İbadetler konusundaki her şey de müslümanlar için gelmiştir, zira ibadete teşvik edilenler onlardı. Bunlara ait örnekler: “Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların cezası”. Hz. Âdem'in iki oğlu hakkında Cenâb-ı Hakk'ın beyan ettiği şeyler”. Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, Tüme b. Ubeyrık hakkında gelmiştir, o komşusunun zırhını çalmıştı, âyet de bunun üzerine gelmiştir, bütün tefsirciler bu kanaattedir. Sonra bu hüküm, aynı suçları işleyen müslümanlar hakkında da geçerli olmuştur. Burada, kıyasın caiz oluşunun delili vardır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 22 Bu rivayeti Abd b. Humeyd tahric etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 73). 233 Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir”. 26 Müslim, “Hudüd”, 1; Ebü Dâvüd, “Hudüd”, 12; Tirmizi, “Hudüd”, 16. Osman b. Ebu'l-Velid şöyle demiştir: Urve b. Zübeyr'in şöyle söylediğini işittim: Hz. Âişe (r.a.) Resülullah'tan (s.a.) şöyle rivayet ediyordu: “Hırsızın eli ancak kalkan veya o değerde olan şeyden dolayı kesilir” Urve, kalkanın değerinin dört dirhem olduğunu söylüyordu olan bir kalkan için hırsızın elini kesti. Enes'in (r.a.) de şöyle dediği nakledilmiştir: Hz. Ebü Bekir (r.a.) döneminde bir adam bir kalkan çalmıştı, kalkana beş dirhem fiyat biçildi ve hırsızın eli kesildi. “Kalkanın değeri için verilen farklı rakamlar, ya aynı kalkan için yahut da farklı kalkanlar için verilmiştir. Aynı kalkan için verilmiş ise, ya aynı zamanda verilmiş yahut da iki farklı zamanda verilmiştir. Eğer iki farklı zamanda verilmişse, bu rivayetler muhaliflere delil olmaz, çünkü zamanın değişmesiyle fiyatlarda artma eksilme olabilir. Hz. Peygamber (s.a.) hırsızın elini kestiği sırada kalkanın değerinin on dirhem olması ihtimal dâhilindedir, sonra başkaları onu değerlendirdiğinde beş dirhem değer biçmiş, sonra daha başkaları değerlendirdiğinde üç dirhem değer biçmiş olabilirler. Bunun aksi de mümkündür, önce fiyatı daha düşük iken sonra daha artmış olabilir. Dolayısıyla ihtimale dayalı olarak on dirhem değerinden daha az mal için el kesme cezası uygulanamaz. On dirhem değerinde mal için cezanın uygulanacağı konusunda ise şüphe yoktur. Şayet yapılan değerlendirmeler aynı zaman dilimi ile ilgili ise, rivayetler birbirini nakzediyor demektir. Çünkü aynı anda bir malın değerinin farklı olması mümkün değildir. O zaman cezayı mümkün mertebe kaldırmak gerekçesine dayanarak en yüksek değeri ölçü almak gerekir. Şayet bu rakamlar farklı nitelikteki kalkanlar için verilmiş ise, o zaman bunların hiçbiri ölçü olmaz. Çünkü aynı zaman diliminde farklı nitelikteki kalkan hırsızlığı, farklı zamanlar için de ölçü olmaz. Biri, birzaman diliminde değeri on dirhem olan bir kalkan hırsızlığı için eli kesilmiş, diğeri de başka bir zamanda değeri beş dirhem olan bir kalkan için eli kesilmiş, öbürü de daha başka bir zamanda değeri üç dirhem olan bir kalkan için eli kesilmiş olur. Hz. Peygamber (s.a.) ise, “hırsızın eli ancak bir kalkan veya o değerde bir mal için kesilir” buyurdu. Maksat, tek bir kalkandır. Ama ilk kalkanın değeri on dirhem ise, sonra diğerinin değeri beş dirhem olunca bu hüküm neshedilmiş olur, durum bunun aksine olsa da nesih sözkonusudur. Bunun tarihi de bilinmediğine göre, şüpheye dayalı bir delille el kesmiş olmamak için değeri en çok olana itibar etmek gerekir. Şayet belli bir zaman tasavvur edilecek olursa, farklı zamanlar konusunda söylemiş olduğumuz gerekçelerden dolayı bu da hüccet olmaz” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 218a; Medine nüshası, vr. 245b). 251 o Muhtemelen müellif Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen şu hadise işaret etmektedir, o, şöyle buyurmuştur: “Gücünüz yettiğince müslümanlardan hadleri kaldırın. Şayet kendisi için bir çıkış yolu varsa onu serbest bırakın; zira hâkimin af hususunda yanılması, ceza konusunda yanılmasından daha hayırlıdır”. Bu hadisin senedinde bulunan Yezid b. Ziyâd ed-Dımaşki adlı râvi zayıftır. hadis mevkuf olarak da rivayet edilmiştir ve o daha sahihtir. Ashâb-ı kirâmın birden fazla kişisinden aynı şeyi söyledikleri de rivayet edilmiştir. “Şüphelerle hadleri kaldırın” rivayetine gelince, bunu Ebü Muhammed b. Hazın, Kitâbu'i-İsâl adlı eserinde sahih bir senedle Hz. Ömer'den mevkuf olarak rivayet etmiştir (bk. İbn Hacer, Telhisu'l-habir, IV, 56).

Maide 5:39

[Hırsızın Cezası] Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin. Bu âyet-i kerime hırsızlar hakkında genel, hırsızlık hakkında özel (hâs) bir hüküm ifade etmektedir, çünkü âyet hırsızlık fiiline muhatap olan herkesi içine almaktadır. Bununla birlikte bazı hırsızlardan, meselâ kendi mahremlerinin malından çalanlar yahut malda mülkiyetin kendisinin olduğu şeklinde yorumlanan kişiler veya malın alış şeklinde şüphe bulunan kişilerden had cezasını kaldırmak caizdir. Çünkü böyle yorumlanamayan ve o şüphe de bulunmadan hırsızlık yapanların elleri kesilir; dolayısıyla âyet-i kerime hırsızlar hakkında umüm ifade eder. İbn Abböâs'ın (r.a.), bu âyet âm mıdır, hâs mıdır diye sorulduğunda, hâs değil bilâkis âmdır, demesi de bunu teyit eder?”, yani bütün hırsızlar hakkında genel bir hükümdür. Görmez misin ki başka bir rivayette ona sorulduğunda şöyle söylemiştir: [§] Erkeklerden ve kadınlardan hırsızlık yapanların elleri kesilir?. Bizim görüşümüz ise şudur: Âyet hırsızlık fiili hakkında özeldir (hâs), çünkü kendisinden kıymetsiz ve önemsiz bir şey çalınan insanın kalbi, bunun için hırsızın elinin kesilmesine dayanamaz. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak'tan gelen bu hitap, hırsızlık lafzının kullanıldığı her fiil için değil belli bir değerde çalınan mal için hüküm ifade eder. Bunun gibi âyetteki el kesme ifadesi de, her ne kadar el denince parmaklardan omuza kadar olan yer akla gelirse de, sadece bilekten (keff: avuç, el ayası) kesmeyi kastetmektedir. Çünkü âlimler arasında farklı görüşler bulunsa da, omuzdan veya dirsekten kesilmeyeceğinde ittifak vardır, dirsekten sonra hangi noktadan kesileceği konusunda ise farklı görüşler vardır. Bazılarına göre, avucun değil sadece parmakları kesilir. Bize göre, avuçla beraber parmakların kesilmesi gerekir, çünkü herhangi bir şey ancak onlarla tutulmakta ve alınmaktadır. Âyetteki kesme emri geneldir, ama maksat elin tamamı değil bir kısmıdır. Keza Ellerini kesin anlamına gelen cümledeki kesme emri âmdır, kimin keseceği açıklanmamaktadır; buradaki “kesiniz” emrinin muhatabı devleti yönetenlerdir. Bütün bunlar, lafzın âm oluşu ile daima umumun kastedilmediğini, keza hâs olması ile de her zaman hususun kastedilmediğini gösterir. Aslında bütün bunlar bir delille bilinir; âm umüm deliliyle, hâs da husus deliliyle oluşur. Dolayısıyla bu “hâs olduğuna dair delil getirilinceye kadar hüküm daima âm ifade eder” diyenlerin görüşlerini bozmaktadır. Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 229; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 73. Eğer bize şöyle bir itiraz yapılırsa: Hırsızlık suçunun cezası, bu fiilin işlenmesinde kullanılan ele uygulanmasının hikmeti ne olabilir; halbuki kısas, zina ve diğer suçların cezası kullanılan özel organlara uygulanmıyor? [ ]insan, birini öldürdüğü zaman eli kesilmiyor, halbuki öldürme fiilini eliyle işlemişti. Bunun gibi zina edildiğinde de zina suçunu işleyen organa değil, o fiili işlemeyen diğer uzuvlara uygulanıyor; hırsızlık suçunda ise özellikle o suçu işleyen organa ceza veriliyor. Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu uygulama iki özellikten dolayıdır: Ya hakkını tam almakta eksiklikten yahut da hakkını tam olarak almakta fazlaya kaçacağı korkusundan dolayıdır. Şöyle ki kişi birini öldürdüğü zaman eli kesilecek olursa maktülün hayatı telef olduğu halde kâtil yine hayatına devam edecektir; bu durumda, hakkın tam olarak alınmasında eksiklik vardır. Zina eden kişinin bu fiili işleyen organına ceza verilse, bundan dolayı hayatını kaybetmesinden korkulur; bu da alınması gereken hakkın miktarından fazla olurdu. Hırsızlığa gelince, suçu işleyen organa ceza uygulanması ile hakkın alınmasında ne eksiklik olur, ne de fazla olma korkusu duyulur. Bundan dolayı ceza nasta zikredildiği gibi olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Eğer şöyle bir soru sorulursa: On [dirhem] bir şeyi çalmakla değeri binlerce [dirhemi] bulan elin kesilmesinin hikmeti nedir? Bunlar görünürde birbirine denk değildir, halbuki Cenâb-ı Hak işlenen suça ancak denk bir cezanın verileceğini haber vermektedir?”. O, işlenen suçun birkaç kat fazlası olan bu cezayı, nasıl vermiştir? Buna şu cevap verilir: Bu sorunun iki cevabı vardır. Birincisi, dünyadaki cezalar bir imtihan konumunda olup kişi onunla imtihana tâbi tutulur. Allah Teâlâ'nın, başlangıçta işlenen bazı fillerin cezası kılmaksızın, kullarını çeşitli şekillerde imtihan etmeye hakkı vardır. Bir şeyin cezası yerine koymadan çeşitli şeylerle imtihana tâbi tutma hakkına sahip olan bir varlığın, bir [dirhem] veya tek bir taneye mukabil binlercesi ile imtihana çekme hakkına sahiptir. Hatalardan korunma da kurtuluş da ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkincisi, hırsızlıktan dolayı elin kesilmesi, çaldığı mala karşılık verilen bir ceza değil, insanın saygınlığını parçalamasının cezasıdır. [§]Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, çaldığı malın cezası dememiş, Yaptıklarına karşılık bir ceza olarak buyurmuştur. İnsan bilgisi bunun mahiyetini anlamakta âciz kalsa da, o saygınlığı parçalamanın cezasının el kesme seviyesine ulaşmış olması caizdir. Çünkü cezaların takdirini, ancak işlenen suçların seviyesini bilen varlık yapabilir. Yaratılmışlardan hiçbirinin ilmi, suçların miktarını anlayabilecek seviyede değildir. Onların bilgisi bu seviyede olmayınca suçlara verilecek cezanın miktarını bilmeleri de mümkün değildir. Durum böyle olunca, Allah Teâlâ'nın işlenen kötülüğe sadece ona denk bir ceza vereceği de bilindikten sonra, uyulması gereken şeyin ne olduğu konusunda söylenmesi gereken hak söz, o ilâhi beyana tâbi ve teslim olmaktır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sağ elin kesilmesi konusunda İbn Mesüd'un (r.a.) mushafındaki ifade şöyledir: Hırsızların sağ ellerini kesin!” Hz. Ali de şöyle demiştir: Erkek kişi hırsızlık yapınca sağ eli kesilir”. Ümmetin ittifakı da bu noktadadır. Hırsızlık suçunu verilecek cezanın miktarına gelince, âyet-i kerimede onun miktarı belirtilmemektedir. Bu konuda ilim adamları farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Çalınan şeyin değeri bir dinarın dörtte biri veya daha fazla olursa el kesilir. Bizim âlimlerimiz, değeri on dirhem ve daha yukarısına yahut bir dinara ulaşmadıkça el kesilmez, demiştir. Bu meselede her gruba delil teşkil edecek rivayetler vardır. Hz. Âişeden (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resülullah (s.a.) değeri çeyrek dinar ve daha fazla olan şeyden dolayı hırsızın elini kesiyordu?. Yine onun nakline göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hırsızın eli, çeyrek dinar ve daha fazla olan şeyden dolayı kesilir”27. Urve b. Zübeyr şöyle der: [ ]Hz. Âişe Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyordu: “Hırsızın eli ancak kalkan veya onun değerinde olan şeyden dolayı kesilir” Âişe (r.a.) kalkanın dört dinar olduğunu söylüyordu2, Hz. Âişe'nin (r.a.) sözü, çalınan mal kalkan değerine ulaşmadıkça hırsızın elinin kesilmeyeceğine delildir. Onun, Hz. Peygamber (s.a.) değeri çeyrek dinara ulaşmadıkça hırsızın elini kesmiyordu sözü, ona göre kalkanın değerinin çeyrek dinar olduğunu gösterir, öyle değil mi? İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber değeri üç dirhem olan bir kalkan için hırsızın elini kesmiştir?’ sözüne gelince “burada bir kalkan için hırsızın elini kesti234 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 228; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 73. 25 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 490. gi” rivayeti vardır; değerlendirme ise Abdullah tarafından yapılmıştır. Enes b. Mâlik'ten (r.a.) nakledildiğine göre Hz. Peygamber bir kalkan için hırsızın elini kesmişti. Kendisine, ey Ebü Hamza, kalkanın değeri ne kadardı? diye sorulmuş, beş dirhem, diye cevap vermiştir’, Bu rivayet, kalkanın değerinin Enes tarafından belirlendiğini gösterir; bu İbn Ömer ve Hz. Âişe'nin değer biçmesi gibidir. Değerlendirme yapanlardan hiç birinin elinde herhangi bir delil yoktur, oysa ki bunlar birbirlerinden farklı değerlendirmeler yapmıştır. Demek ki kendi takdirlerini kullanmışlardır. Onların verdiği rakamlar farklı nitelikteki kalkanlar hakkında ise bu durumda hiçbiri ölçü olmaz; şayet aynı kalkanın iki farklı zaman dilimindeki değeri sözkonusu ise iki farklı zamana ait değer ise, zaman farkı sebebiyle değerinin de azalıp çoğalabileceği ihtimalinden dolayı, bu rivayet muhaliflerimiz için delil olmaz. Eğer verilen rakam iki farklı nitelikteki kalkanla ilgili ise, bu da ölçü olmaz. Dolayısıyla ortada net bir rakam yoktur, şüphe ile kesin hüküm verilemez”!. Abdullah b. Örner'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.), değeri beş dirhem Değeri on dirhemden? az olan hırsızlıklar için el kesilemeyeceğini bildiren rivayetlerden biri Amr b. Şuaybdan nakledilmiştir, o şöyle demiştir: Said b. el-Müseyyeb'in yanına girdim ve dedim ki: Senin arkadaşların Urve, Muhammed b. Müslim ve falancı şöyle diyorlar: Bir kalkanın değeri beş veya üç dirhemdir. Şu cevabı verdi: Bu konuda Resülullah'tan (s.a.) onun on dirhem olduğuna dair bir Sünnet gelmiştir”. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Resülullah döneminde bir kalkanın değeri on dirhemdi?, Amr b. Şuayb, babası vasıtasıyla dedesinden, Resülullah'ın (s.a.), hırsızın elini ancak kalkan değerinde bir mal için kestiği, odönemde kalkanın değerinin on dirhem olduğu rivayet edilmiştir. Kalkanın değerine fiyat biçenler farklı rakamlar verince, Said b. Müseyyeb'in rivayetine başvururuz, o şöyle demişti: Bu konuda Resülullah'tan (s.a.) onun on dirhem olduğuna dair bir Sünnet gelmiştir. Bu rivayet mürsel ise de, onu nakzeden bir rivayet bulunmamaktadır. Allah hepsinden razı olsun Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Abdullah b. Mesüd gibi büyük sahâbilerden gelen rivayetler de bunu desteklemektedir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer'e (r.a.) bir hırsız getirilmiş, o da elinin kesilmesini emretmiş; Hz. Osman kendisine demiş ki bu adamın çaldığı şeyin değeri on dirheme ulaşmamaktadır. Hz. Ömer (r.a.) hemen o mala değer biçilmesini emretmiş, mala sekiz dirhem kıymet biçilmiş, bunun üzerine el kesme cezasını durdurmuş“. İbn Mesüd'un şöyle söylediği nakledilmiştir: [§]On dirhem değerinden daha az bir mal için hırsızın eli kesilmez?”. Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: Hırsızın eli ancak bir dinar? veya on dirhem değerinde mal için kesilir”. Hz. Âişe (r.a.) de şöyle demiştir: Resülullah döneminde değersiz bir mal hırsızlığı için el kesilmezdi?, Allah kendilerine rahmet eylesin, âlimlerimiz bu haberleri benimsemiş ve on dirhem değerinden az olan bir hırsızlık için el kesilmemesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir. Onlar farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen on dirhem değerinde mal hırsızlığı için el kesilmesinde ittifak etmişlerdir; değeri on dirhemden az olan mal için el kesme cezasının uygulanmasında farklı görüşlere Dirhem: 2.97 gram ağırlığında olan gümüş para. 243 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 476. 24 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 476. 7. Abdürrezzâk, el-Musannef, X, 233. Dinar: 4.25 gram ağırlığında olan altın para. 250 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 477. sahip olmuşlardır, çünkü bu bir had cezasıdır ve şüpheden dolayı ceza kaldırılmıştır”. En doğrusunu Allah bilir. Yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah'tan bir ibret olarak... Burada Allah'tan bir ibret olarak diye tercüme ettiğimiz “nekâlen minellah” beyanı “Allah'tan, başkalarına bir öğüt ve caydırıcı olsun diye” mânasına gelir. Hırsızlık yaptığı için birinin elinin kesildiğini gören insan, bundan ibret alır ve böyle bir suça teşebbüs etmekten sakınır. En doğrusunu Allah bilir. Kim bu haksız davranışından sonra tövbe eder ve halini düzeltirse. Bu ilâhi beyan “şirkten tövbe eder ve şirkte iken yapmış olduğu kötülük ve bozgunculuk halini düzeltirse” anlamına gelebilir. Bilsin ki Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Kişi şirkten tövbe eder ve şirk içinde iken yapmış olduğu kötülüklerden ve bozgunculuktan halini düzeltirse, Allah ona bağışlamayı ve rahmetini vâdetmektedir; o kadar ki -müslüman olduğu takdirde- şirk halinde iken işlemiş olduğu günahtan onu sorguya çekmeyecektir. [ ]Górmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır””. Bir insan İslâm'a girdikten sonra had cezasını gerektiren bir suç işler ve sonra tövbe ederse iki sebepten dolayı yine de sorguya çekilir. Birincisi, kâfir şayet İslâm'a girdikten sonra küfür halinde iken yaptığı günahlardan sorguya çekilseydi, bu onun İslâm'a girmesine engel olurdu. Bu durumu böylesine uygulanacak ceza ve uygulanacak sorumluluk (İslâm toplumunda) faydadan çok zarar meydana gelir. Müslüman ise, tövbe ettikten sonra işlediği kötülüklerden dolayı sorumlu tutulmadığı takdirde topluma fazlasıyla zarar gelir. Bu durumda bulunan kişiye ceza uygulaması istendiğinde hemen tövbe eder ve cezası düşer, sonra ikinci ve üçüncü defa aynı şeyi yapar sonsuza kadar. Böylece kendisine hiçbir zarar gelmeden yeryüzünde her türlü kötülüğü yapar. İşte bundan dolayı müslüman tövbe etse bile sorguya çekilir, ama kâfir çekilmez. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, kâfir küfür halinde iken işlediği her şeyi mensubu olduğu dinin gereğidir diye işlemektedir. Kendi dininden çıkıp başka bir dine girdiğinde yapmış olduğu şeyler bu din nezdinde haram sayılır, önceki dininde irtikâb ettiklerini terk etmesi ise yeni dinine bağlılığını gösterir. Bu durum o insanın şahsında görülürse, daha önce yapmış olduğu şeyleri İslâm'a girdikten sonra yapmadığı ortaya çıktığından dolayı kendisine had uygulanmaz. Böylesi müslümanlık halinde iken yaptığı kötülükleri mensubu olduğu dinin gereğidir diye değil, şehvetine uyarak yapar. Bu da onun hakiki tövbe etmediğini gösterir. Bundan dolayı iki halin konumu biribirinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede açıklamayı sonraya bırakmanın caiz olduğunun delili vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza olarak ellerini kesin buyurmuştur. Bu hitabın kulağa ilk geldiği anda el kesme cezasını gerektiren hırsızlığa ait bütün şartların açıklanması ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Bu soru sorulduktan ve irdelendikten sonra ihtiyaç oranında açıklanacağını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Belirtilen bütün bu cezalar kâfirler hakkında gelmiştir, çünkü bu kötülükleri yapanlar müslümanlar değil, onlardı. İbadetler konusundaki her şey de müslümanlar için gelmiştir, zira ibadete teşvik edilenler onlardı. Bunlara ait örnekler: “Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların cezası”. Hz. Âdem'in iki oğlu hakkında Cenâb-ı Hakk'ın beyan ettiği şeyler”. Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, Tüme b. Ubeyrık hakkında gelmiştir, o komşusunun zırhını çalmıştı, âyet de bunun üzerine gelmiştir, bütün tefsirciler bu kanaattedir. Sonra bu hüküm, aynı suçları işleyen müslümanlar hakkında da geçerli olmuştur. Burada, kıyasın caiz oluşunun delili vardır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 22 Bu rivayeti Abd b. Humeyd tahric etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 73). 233 Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir”. 26 Müslim, “Hudüd”, 1; Ebü Dâvüd, “Hudüd”, 12; Tirmizi, “Hudüd”, 16. Osman b. Ebu'l-Velid şöyle demiştir: Urve b. Zübeyr'in şöyle söylediğini işittim: Hz. Âişe (r.a.) Resülullah'tan (s.a.) şöyle rivayet ediyordu: “Hırsızın eli ancak kalkan veya o değerde olan şeyden dolayı kesilir” Urve, kalkanın değerinin dört dirhem olduğunu söylüyordu olan bir kalkan için hırsızın elini kesti. Enes'in (r.a.) de şöyle dediği nakledilmiştir: Hz. Ebü Bekir (r.a.) döneminde bir adam bir kalkan çalmıştı, kalkana beş dirhem fiyat biçildi ve hırsızın eli kesildi. “Kalkanın değeri için verilen farklı rakamlar, ya aynı kalkan için yahut da farklı kalkanlar için verilmiştir. Aynı kalkan için verilmiş ise, ya aynı zamanda verilmiş yahut da iki farklı zamanda verilmiştir. Eğer iki farklı zamanda verilmişse, bu rivayetler muhaliflere delil olmaz, çünkü zamanın değişmesiyle fiyatlarda artma eksilme olabilir. Hz. Peygamber (s.a.) hırsızın elini kestiği sırada kalkanın değerinin on dirhem olması ihtimal dâhilindedir, sonra başkaları onu değerlendirdiğinde beş dirhem değer biçmiş, sonra daha başkaları değerlendirdiğinde üç dirhem değer biçmiş olabilirler. Bunun aksi de mümkündür, önce fiyatı daha düşük iken sonra daha artmış olabilir. Dolayısıyla ihtimale dayalı olarak on dirhem değerinden daha az mal için el kesme cezası uygulanamaz. On dirhem değerinde mal için cezanın uygulanacağı konusunda ise şüphe yoktur. Şayet yapılan değerlendirmeler aynı zaman dilimi ile ilgili ise, rivayetler birbirini nakzediyor demektir. Çünkü aynı anda bir malın değerinin farklı olması mümkün değildir. O zaman cezayı mümkün mertebe kaldırmak gerekçesine dayanarak en yüksek değeri ölçü almak gerekir. Şayet bu rakamlar farklı nitelikteki kalkanlar için verilmiş ise, o zaman bunların hiçbiri ölçü olmaz. Çünkü aynı zaman diliminde farklı nitelikteki kalkan hırsızlığı, farklı zamanlar için de ölçü olmaz. Biri, birzaman diliminde değeri on dirhem olan bir kalkan hırsızlığı için eli kesilmiş, diğeri de başka bir zamanda değeri beş dirhem olan bir kalkan için eli kesilmiş, öbürü de daha başka bir zamanda değeri üç dirhem olan bir kalkan için eli kesilmiş olur. Hz. Peygamber (s.a.) ise, “hırsızın eli ancak bir kalkan veya o değerde bir mal için kesilir” buyurdu. Maksat, tek bir kalkandır. Ama ilk kalkanın değeri on dirhem ise, sonra diğerinin değeri beş dirhem olunca bu hüküm neshedilmiş olur, durum bunun aksine olsa da nesih sözkonusudur. Bunun tarihi de bilinmediğine göre, şüpheye dayalı bir delille el kesmiş olmamak için değeri en çok olana itibar etmek gerekir. Şayet belli bir zaman tasavvur edilecek olursa, farklı zamanlar konusunda söylemiş olduğumuz gerekçelerden dolayı bu da hüccet olmaz” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 218a; Medine nüshası, vr. 245b). 251 o Muhtemelen müellif Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen şu hadise işaret etmektedir, o, şöyle buyurmuştur: “Gücünüz yettiğince müslümanlardan hadleri kaldırın. Şayet kendisi için bir çıkış yolu varsa onu serbest bırakın; zira hâkimin af hususunda yanılması, ceza konusunda yanılmasından daha hayırlıdır”. Bu hadisin senedinde bulunan Yezid b. Ziyâd ed-Dımaşki adlı râvi zayıftır. hadis mevkuf olarak da rivayet edilmiştir ve o daha sahihtir. Ashâb-ı kirâmın birden fazla kişisinden aynı şeyi söyledikleri de rivayet edilmiştir. “Şüphelerle hadleri kaldırın” rivayetine gelince, bunu Ebü Muhammed b. Hazın, Kitâbu'i-İsâl adlı eserinde sahih bir senedle Hz. Ömer'den mevkuf olarak rivayet etmiştir (bk. İbn Hacer, Telhisu'l-habir, IV, 56).

Maide 5:40

Bilmez misin ki...bağışlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyi şu iki âyetten sonra zikretmiştir: “Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin”; “Allah'a ve peygamberine karşı savaşanların cezası”. O, bu âyetlerde göklerin ve yerin mülkiyetinin kendisine ait olduğunu, dilediği kişiye tövbeden sonra da tövbeden önce de azap etme, dilediğini bağışlama ve tövbeden sonra ona azap etmeme yetkisinin kendisinde olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki, Allah ve peygamberi ile savaşan kişi, şayet yakalanmadan önce tövbe ederse, savaştığı sırada onun için gerekli hale gelen ceza uygulanmaz. Hırsız ise yakalanmadan önce tövbe etse bile cezalandırılır; yine Allah Teâlâ dilediğine azap edeceğini, dilediğini bağışlayacağını haber vermektedir. Bu ilâhi beyanda Mütezile'nin bir yanlışını reddediş vardır, çünkü onlar küçük günah kendiliğinden bağışlanır, böylesine Cenâb-ı Hakk'ın azap etmesi sözkonusu değildir. [ ]Büyük günah ise, onu işleyen ikisi ebedi olarak cehennemde kalır, Allah Teâlâ'nın böylesini bağışlaması sözkonusu değildir. Şayet durum onların söylediği gibi olsaydı, O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar buyruğuyla sabit olan muhayyerliğin anlamı olmazdı. Demek ki Allah, bağışlayacağında mecbur olduğunu bağışlar, azap uygulayacağı zaman da mecbur olduğunu bağışlar. Bu durum da muhayyerlik ortadan kalkar. Halbuki O, dilediğine azap edeceğini, dilediğini de bağışlayacağını haber vermiştir. Jeli taigan isa ee

Maide 5:41

41. “Ey peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar; kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun' derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse elbette Allah'ın iradesine karşı senin elinden hiçbir şey gelmez. İşte onlar Allah'ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onların dünyadaki hakkı büyük bir rezilliktir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır.” Ey peygamber! Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Bu âyet farklı mânalara delâlet eder. Birincisi, insanlardan kâfir olanların küfürde kalmaları seni üzmesin; bu cümle Hz. Peygambere (s.a.) üzülmeyi yasaklamak anlamında degildir, fakat onların küfürleri kendisine Allah'ın verdiği görevi yerine getirmeye engel olmaması anlamındadır. Nitekim başka âyetlerde bunun gibi ifadeler bulunmaktadır: “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”; “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” ve benzeri âyetlerde ifade edildiği üzere Hz. Peygamber onların İslâm'ı kabul etmelerini şiddetle arzu ettiği için küfürde kalmalarından dolayı büyük üzüntü duyuyordu. Küfürde yarışanlar seni üzmesin meâlindeki buyruğun “onların inatla direnmeleri ve seni yalanlamaları sakın seni üzmesin, çünkü Allah Teâlâ sana yardım edecek, seni muzaffer kılacak ve onlara galip getirecektir. O kâfirlerin yaptıkları şeyler ve kötü amelleri sakın seni üzmesin, çünkü sen onların yaptıklarından muâheze edilecek değilsin” mânasına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Eğer söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”; [ “Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez”” buyurmaktadır. (Hz. Peygamber'in Fazileti Ey peygamber. Bu hitap diğer nebi ve resüllerden Resül-i Ekrem'in daha faziletli olduğunu göstermektedir, çünkü Cenâb-ı Hak Resülullah'ı ismiyle degil, bütün hitaplarında Ey Peygamber”! anlamına gelen ey Nebi? diye hitap etmiş; diğer peygamberleri ise ey Müsâ?“, ey İbrâhim?“ ey Nüh?“ diye isimleriyle zikretmiş, onlardan hitapta bulunduğu veya adını zikrettiği her birine kendi ismiyle hitap etmiştir. [İman, Kalbin Tasdik Etmesidir] Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik diyenlerden. Burada Cenâb-ı Hak onlardan naklen Ağızlarıyla iman ettik diye buyurmakta, ağızlarıyla iman edenler dememektedir; tâ ki bunu dil ile söylemenin imanın şartlarından olmadığı bilinmiş olsun. Aslında iman kalbin tasdikinden ibarettir, ancak dil, onu kişinin kalbinden ifade eder. Görmez misin ki Yüce Allah Kalpleri inanmadığı halde diye buyurmaktadır. İman sözlük açısından “tasdik” demektir, çünkü zıddı “yalanlamak”tır. Şu halde tekzibin zıddı tasdik olmalıdır. Tasdik ise kalple yapılır, çünkü Cenâb-ı Hak Kalpleri inanmadığı halde buyurmuştur. Dil ise içteki duyguyu açığa vurur, o halk anlayışında kalbin tercümanıdır. Bu da imanın bilmek olmadığını gösterir, çünkü iman şayet bilmek olsaydı, zıddının bilmemek (cehalet) olması gerekirdi. İmanın zıddı tekzib olduğuna göre tekzibin zıddının da tasdik olması gerekir. Tasdik ile iman sözlükte aynı mânaya gelirler. Şu da var ki bilgi (ma'rifet), çoğu kere bir fiil işlemeden kalpte hasıl olur, tasdik ise sadece fiilin işlenmesini gerektirir, o da tasdikin zıddı olan şeyi, yani tekzibi terk etmektir. Bundan dolayıdır ki biz iman bilgi değil tasdiktir, dedik. [ ]Sunu da belirtmek gerekir ki âyette işaret edilen insanların kimler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onlar, kalpleri inkâr ettiği halde dilleriyle iman ettiklerini söyleyen münâfıklardır. Bir kısmı da onlar kalpleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla iman ettik diyen Yahudiler ve münâfıklardır; bu, İbn Abbâs'ın sözüdür?, Ve yahudilerden küfürde yarışanlar hep yalana kulak verirler; bu ifade, Ağızlarıyla “iman ettik' diyenlerden cümlesi ile münâfıkların kastedildiğini göstermektedir. Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar. Buradaki kulak verirler ifadesi, Hz. Peygamber'in (s.a.) verdiği habere onu yalanlamak için kulak verirler, Sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar meâlindeki ifade de, Hz. Peygamber'in (s.a.) verdiği haberi yalanlarlar, anlamına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şöyle olmalıdır: Onlar Resülullah'ın (s.a.) verdiği habere ve söylediklerine kulak veriyorlar, sonra onun yanına gitmeyen başka bir kesime gidip verdiği haberin aksini, Hz. Peygamber'den dinlemedikleri şeyleri onlara söylüyorlar. Şöyle de denilmiştir: Resülullah (s.a.), Tevrat'ta şu hükümler ve şeriatlar vardır diyordu. Onlar bu sözü işittiklerinde Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına gitmeyen başka bir gruba ulaşıyor ve onlara şöyle diyorlardı: O yalan söylüyor, onun söylediği hüküm Tevrat'ta yoktur! ve benzeri sözler. Şöyle de denilmiştir: Onlar kâfirlerin casusları ve haber toplayıcılarıydı, kendilerine onlardan bir haber gelince bu haberin hilafına olarak Resülullah'ın bilgi açısından zayıf olan gruplarına gidiyor ve gelen haberin aksini söylüyorlardı. Meselâ “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun!” gibi; böylece onları kendilerine karşı savaşmamaları için onları uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. [İlâhi Kitabı Tahrif Etmek] Onlar kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler. Buradaki “kelim” kavramı iki şekilde yorumlanabilir. Biri, kitabın aslını değiştirerek yazmak, şu ilâhi beyanda buyurulduğu üzere: “Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, ‘Bu Allah'ın katındandır? diyenlere yazıklar olsun!” Diğeri de kitabı değiştirmeyip âyetin anlamını degiştirmek. Onlar, câhil kesimlere ve kendilerinden anladıklarının dışında hiçbir şey bilmeyenlere âyetlerin anlamlarını çarpıtırlar. [Yahudiler ve Recim Cezası] Eğer size şu verilirse..., derler, bununla tahrif edip değiştirdikleri âyetleri kasdederler, hemen alın, eğer verilmezse uzak durun, derler. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet Yahudilerden zina eden bir kadınla bir erkekhakkında gelmiştir. Tevrat'ta zina hakkındaki ilâhi hüküm recimdi. Onlar alt tabakadan biri zina ettiğinde recmeder, önde gelenlerden biri zina ettiğinde ise recmetmezlerdi. Zina eden sözkonusu kadın ile erkek, toplumda yeri olan önde gelen kesimdendi ve ikisi de evliydi. Kitaplarında recim hükmü bulunmasına rağmen Yahudiler onları recmetmek istememiş, recm ortadan kalkıp sopa cezasının uygulanmasını istemişler. İşte Eğer size şu verilirse, celde cezasını kastediyorlar, hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun, derler, beyanının açıklaması budur. Böyle yazıp Resülullah'a (s.a.) götürdüler ve şöyle dediler: Ya Muhammed! evli olan erkek ve kadın zina ettiklerinde cezası nedir? Onlar hakkında Allah'ın sana indirdiği kitapta recim cezası buluyor musun? Hz. Peygamber kendilerine; “Bu konuda benim vereceğim hükme razı olur musunuz?” diye sordu. Onlar da, evet, dediler. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm recim hükmünü getirdi ve Resül-i Ekreme: “Eğer bunu kabul etmezlerse, kendilerine İbn Süriyâ denilen kişinin aranızda hakem olmasını iste” dedi ve bu kişinin özelliklerini, Hz. Peygamber'e anlattı. Bunun üzerine Resül-i ekrem (s.a.) onlara şöyle söyledi: “Evet, Cenâb-ı Hakk'ın bana indirdiği vahiyde zina eden erkek ve kadın evli oldukları halde bu ahlâksızlığı yapmışlarsa, onların recmedilmesi gerektiği hükmünü buldum.” Yahudiler bundan hoşlanmadı. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara şöyle dedi: “Kendisine İbn Süriyâ denilen şu vasıftaki genci tanıyor musunuz?” Evet, dediler. [ ]Resúl-i Ekrem (s.a.), “onu nasıl bilirsiniz?” diye sorunca, o, Allah'ın Hz. Müsâ'ya indirdiği vahiyleri yeryüzünde yaşayan Yahudilerin en iyi bilenidir, dediler. Hz. Peygamber (s.a.), “öyleyse haber gönderin gelsin” buyurdu. Yahudiler de haber gönderdiler ve İbn Süriyâ geldi. Hz. Peygamber ona, “Sen İbn Süriyâ mısın?” diye sordu, o da evet, dedi. “Yahudilerin en bilgini sen misin?” diye sorunca, öyle diyorlar, karşılığını verdi. “Madem öyle bu adam aramızda hakem olsun” deyince, Yahudiler, olur, sen rıza gösterirsen biz de razı oluruz, diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resül-i Ekrem (s.a.) ona şöyle hitap etti: “Kendisinden başka ilâh olmayan ve Tevrat'ı Müsâ'ya indiren Allah adına sana soruyorum: Müsâ'nın size getirdiği Tevrat kitabınızda, evli olan zina ettiği takdirde recmedilmesine dair bir hüküm vardır?” İbn Süriyâ, “Bana sıfatını belirttiğin Allah adına, “evet” diyorum, şayet yalan söylediğim ve âyetin hükmünü değiştirdiğim takdirde cehennemin beni yakacağı korkusu olmasaydı, sana bu itirafı yapmazdım?“. Bu rivayette çeşitli hususlara dair deliller vardır. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) onlara gizledikleri hükümleri ve kendileriyle Allah arasında olan hakları sorması, kendilerinin hiyânetlerini ve Resülullah'ın (s.a.) gizledikleri vasfı konusunda yalan söylediklerinin ortaya çıkarılması için, ayrıca bu bilgilerin Hz. Peygambere Allah tarafından verildiğinin bilinmesi içindi. Dolayısıyla bunda Hz. Resül-i Ekrem'in risâletinin ispatı vardır. İkincisi, yahudiler Resülullah'tan ceza ile ilgili bir ruhsat ve hafifletme istemişlerdi, kendileri onun Allah'ın Resülü olduğunu biliyorlardı, fakat onun hak bir peygamber olduğunu bilmelerine rağmen inkârda inat göstermişlerdir. (Üçüncüsü), Bu olayda yahudilerin birbirlerinin aleyhine yapacakları şahitliğin geçerli oluşunun delili vardır. Çünkü Resülullah İbn Süriyâ'nın, soydaşlarının aleyhine yönelik recim şahitliğini Resül-i Ekrem kabul etmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler, eğer size şu verilirse hemen alın, derler, meâlindeki ilâhi beyan, Beni Kureyzâ ve Beni Nadir adlı iki kabile arasında kasten öldürülen bir adam hakkında nâzil olmuştur. Öldürülen kişi Beni Kureyzâdandı. Beni Nadir kabilesi, Beni Kureyzâ'dan birini öldürdüklerinde onlara kısas hakkı tanımayıp, sadece diyet verirlerdi. Ama Beni Kureyzâ Beni Nadirden birini öldürdükleri takdirde, kâtili kısas etmeden razı olmazlardı, bununla da onlara olan üstünlüklerini gösterirlerdi. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye gelince, aralarında hükmetmesi için bu meseleyi Hz. Peygambere (s.a.) götürdüler. Münâfıklardan biri onlara şöyle demişti: Sizin öldürdüğünüz adam kasten öldürülmüştür, dolayısıyla sizin hakkınızda kısas uygulanmasından korkarım; Muhammed şayet size diyet emreder ve vereceğiniz diyeti kabul ederse, hemen diyet verin. Aksi takdirde ondan uzak durmalısınız. Aziz ve celil olan Allah onların konuşmalarını peygamberine haber vererek şöyle buyurmuştur. Eğer size şu verilirse hemen alın, yani diyeti alın, eğer o verilmezse uzak durun derler”. Bu olayın kimin hakkında ve neden meydana geldiğini bilmemekteyiz. Bunda da zikrettiğimiz risâlet ve nübüvvetin ispatı vardır. En doğrusunu Allah bilir. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse. Denilmiştir ki Allah bir kimseye azap etmek ve helâk etmek isterse, bu azabı ondan defetmeye kimsenin gücü yetmez. Şöyle de denilmiştir: Buradaki fitne kelimesi imtihan anlamına gelir; yani Allah bir kimseyi recim veya öldürülmekle imtihan etmeyi dilerse o kişiden bunu def etmeye kimsenin gücü yetmez. İşte onlar Allah'ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Mütezile şöyle demiştir: Allah onların kalplerini temizlemek istemez ifadesi iki şekilde yorumlanabilir: [Birincisi], Allah istemez, yani Allah onların kalplerini temizlemez. Jİkincisi, Allah onların kalplerini şirkle ve küfürle temizlemek istemez. Bu yorum uzak bir ihtimaldir, çünkü küfürle nasıl temizlenebilir, küfürle ancak pislenir! İşte onlar Allah'ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir, meâlindeki ilâhi beyanın yorumu bize göre şöyledir: Yani Allah onların kalplerini temizlemez, çünkü onların tercih ettikleri şeyi yine tercih edeceklerini, diledikleri şeyi yine dileyeceklerini bilmektedir. Allah, onların dileyip seçeceklerini bildiği şeyleri dilemiştir. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse meâlindeki beyan da bunun gibidir, yani fitne çıkaracaklarını ve fitneyi tercih edeceklerini bildiği kişileri fitneye düşürür. Allah ancak kişinin istediği şeyi istemiş, onun tercih ettiğini tercih etmiştir. Âyetin zâhiri konum ve mânası Mütezile'nin aleyhinedir. Çünkü O, Allah onların kalplerini temizlemek istemez, buyurmakta onlar ise Allah onların kalplerini temizlemek istiyor demektedir. Bu iddianın âyetin zâhirine muhalif olduğu açıktır”. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Onların dünyadaki hakkı büyük bir rezilliktir. Onların dünyada rezil olmalarından maksat ya ölüm veya azap ve cizyedir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. İLKE YE İLİN İİİ Sİ OPEL --- Dipnotlar: 2 Bu âyetten baska bk. el-Mâide, 5/67. 2688 İbnu'l-Münzir ve İbn Ebü Hâtim, “Ey Peygamber! Küfürde yarışanlar seni üzmesin” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.), onlar Yahudilerdir, dediğini, “Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerden...” meâlindeki âyet hakkında da münğfıklardır, dediğini nakletmişlerdir (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 74). 269 Burivayetin benzeri İbn Abbâs (r.a.) ve diğer sahâbilerden rivayet edilmiştir (bk. Müslim, 70 Burivayeti Abd b. Humeyd ve Ebuş-Şeyh, Katâde'den sahih bir isnada nakletmişlerdir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensör, III, 79). 271 “Âyet-i kerime Mütezile'nin aleyhine delildir. Çünkü onlar diyorlar ki: Cenâb-ı Hak, her kâfirin iman etmesini dilemiş, onların kalplerini esaretle temizlemeyi istemiştir. Yüce Allah ise onların kalplerini temizlemek istemediğini haber vermektedir. Biz de onlara deriz ki: Siz mi daha iyi biliyorsunuz, Allah mı? Bu âyet Yüce Allah'ın iradesinin ispatına işaret etmektedir, dolayısıyla Mütezile'nin aleyhine delildir. Bize göre bunun yorumu şöyledir: Cenâb-ı Hak, imanı tercih etmeyeceklerini, ancak küfrü tercih edeceklerini bildiği için kendilerinden haber vermiş olduğu o kimselerin kalplerini temizlemeyi istemedi, onlardan ancak kendilerinde var olacağını bildiği şeyi istedi. Onlarda olmayacağını bildiği şeyi, yani imanı istemedi. Hülâsâ bize göre küfür de, iman da Allah'ın iradesi ve meşieti altındadır. Şayet bir kimsede imanın var olacağını bilirse, bilmiş olduğu şeyi gerçekleştirmek için onu vücuda getirir. Sonra Mütezile'den iradeyi inkâr eden kişi mazeret ileri sürer ve der ki: ‘Allah onların kalplerini temizlemek istemez” cümlesinin mânası şudur: Allah onların kalplerini temizlemez, çünkü onlara göre gidilecek yol şudur: İrâde Cenâb-ı Hakk'a aittir, ama irade bir fiile bağlı olarak O'na nispet edildiği zaman, maksat o fiil olur. İrâdeyi kabul eden ve iradeyi bütün hayırlı işlerde var sayan kişi, âyeti tevil etmekte ve şöyle demektedir: “Allah onların kalplerini temizlemek istemez’ cümlesi, şirkle temizlemek istemez mânasına gelir, çünkü kalpler şirkle değil, imanla temizlenir. Cevap olarak bu yorumun uzak bir ihtimal olduğunu söylemek gerekir. Çünkü küfürle kalpler nasıl temizlenir? Küfür ancak onların kalplerini pisletir. Bu, kendisine meselenin açıklandığı hiç kimse için anlaşılması problemli bir mesele değildir” (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 219b; Medine nüshası, vr.

Maide 5:42

233 [ ]Onlar, hep yalana kulak veren kimselerdir. Bu ilâhi kelâm iki şekilde yorumlanabilir. Biri, onlar kulak verirler, yani ne söylediğini bilmek ve kendisini yalanlamak için Resülullah'a (s.a.) kulak verirler. Diğeri de, Onlar, hep yalana kulak veren kimselerdir, yani kendilerine söylenen yalanları benimseyen kimselerdir; onlar kendilerine söylenen yalanları kabul eden kimselerdi. En doğrusunu Allah bilir. Onlar durmadan haram yiyen kimselerdir. Bazıları şöyle demiştir: Her türlü haram “suht”tur. Suht kelimesi her haramın adı ise, haramın her çeşidini ve bütün kâfirleri yahut çoğunu içine alır. Diğer bazı âlimler ise: Suht, hüküm verirken rüşvet almaktır. Şayet suht bu ise, âyet-i kerime insanların liderlerine yönelik olur, onlar insanlar arasında hüküm veren rüşvet alan liderlerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Bu ilâhi kelâmın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilâhi beyan, muhayyerlik ifade etmektedir; insanlar davalarını devlet başkanına götürdüklerinde dilerse aralarında hüküm verir, dilerse onlardan yüz çevirip, hüküm vermez. Fakat bu âyet, “Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma!” meâlindeki âyetle neshedilmiştir; Allah Teâlâ burada insanlar kendilerine başvurduklarında aralarında hükmetmesini emretmekte, onların arzularına uymayı da engellemektedir; onların arasında hükmetmeyi terk etmek arzularına uymak demektir. Cenâb-ı Hak, “Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Onlardan sakın!” buyurmaktadır. Âlimler yukarıdaki âyetin bu âyetle neshedildiğini söylemişlerdir. Ne var ki her ikisini uzlaştırmak da mümkündür. Allah Teâlâ'nın Aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir, meâlinde emri, savaşmakta olan toplumlar hakkındadır, onlar dârulislâma emanla girer, davalarını devlet başkanına arz ederler, [ ]bu durumda başkan muhayyerdir, dilerse onları kendi güvenlik bölgelerine gönderir, verdiği güvenceyi bozar ve aralarında hüküm vermez, dilerse onları emanları üzere bırakır ve aralarında hüküm verir; işte muhayyerliğin mânası budur. En doğrusunu Allah bilir. “Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Onlardan sakın!” meâlindeki âyet ise, bizim hükümlerimize razı olan antlaşmalı ve dolaylı olarak bizim hükmümüze rıza gösteren gayri müslimler hakkındadır; onlar davalarını hâkime götürdüklerinde onun aralarında hüküm vermesi gerekir, aralarındaki meseleyi hükme bağlaması konusundaki isteklerini geri çeviremez. Çünkü hâkim, bizim vereceğimiz hükme razı olan o insanlara verilen sözleri ve yapılan antlaşmayı bozamaz. Bu sebeple aralarında hüküm vermesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri, onlardan yüz çevirmesi kendilerine yönelik bir eziyet durumunda olabilir, onlar bunu öyle kabul edebilir. Cenâb-ı Hak böyle bir durumda kendisine bir zararın gelmeyeceği konusunda peygamberine güvence vermektedir. Diğeri de, Sana hiçbir zarar veremezler, yani içinde bulundukları zarar seni etkilemez, o zarar onlara yöneliktir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir 9; “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”?”, Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Bu cümle şu âyetlerle aynımânaya gelmektedir: “Allah için şahitlik eden kimseler olun””, “Allah size insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder”?”. Şüphesiz Allah âdil olanları sever, yani verdikleri hükümlerde âdil olanları sever.

Maide 5:43

İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde seni nasıl hakem tayin ediyorlar. Allah Teâlâ bu beyan ile, yahudilerin tasdik ettikleri kitabın hükmünü terk edip yalanladıkları kitabın hükmünü talep etmeleri sebebiyle ortaya çıkan akılsızlık ve inatçılıklarını beyan ederek Peygamberini (s.a.) hayrete düşürmektedir. Çünkü onlar Tevrat'ı ve içindeki hükümleri tasdik ederken -salavatların en üstünü üzerine olsun- Muhammede indirilen Kur'ân'ı yalan sayıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Onlar tasdik ettikleri kitapla amel etmemişler, yalanladıkları şeyle nasıl amel ederler? Bu, onların akılsızlıklarının ve inatçılıklarının şiddetini gösteren Allah'tan Peygamber'ine gelen bir hayret ifadesidir. İçinde Allah'ın hükmü bulunan. Yani recim olsun, kısas olsun veya başka bir konu olsun hakkında tartışıp ayrılığa düştükleri ilâhi hükümler. Bunun ardından da yüz çevirip gidiyorlar. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Biri sen aralarında hüküm verdikten sonra o hükmünden yüz çevirirler. Diğeri de, sonra yüz çevirip gidiyorlar, yani Tevrat'taki hükmün kendi aleyhlerine olduğunu anladıktan sonra yüz çevirirler. Onlar asla inanmış değildirler. Cenâb-ı Hak, onların asla inanmadıklarını haber vermektedir. Sonra da bunun arkasından gelen âyetin sonunda onları “kâfir” diye nitelemiştir: “Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir””8. Burada Allah Teâlâ, üçüncü bir dereceden söz etmemektedir. Bu, Mütezile'nin ileri sürmüş olduğu imanla küfür arasındaki üçüncü bir derece iddiasını reddetmektedir.

Maide 5:44

İçinde hidâyet ve aydınlık bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Yani dalâletten hidâyete, körlükten aydınlığa götüren kitabı. Hidâyet bulmak isteyene doğru yolu gösteren, körlükten aydınlığa çıkmak isteyene de aydınlığı getiren. Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerin, yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri kitap. Bu ilâhi beyanın muhteva ve anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyette takdim ve tehir vardır; aslında Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerin, zâhidlerin ve bilginlerin kendisiyle hükmettikleri kitap, [ ]çünkü bilginlerden bazıları da kendilerini Allah'a teslim edenlerdendirler. Ë Cenâb-ı Hak haber vermektedir ki kendilerini Allah'a vermiş peygamberler ve bilginler, Tevrat'ın hükümleriyle Yahudiler için, yani onların aleyhine hüküm veriyorlardı. Burada lehine anlamına gelen “lam” harf-i cerri, aleyhine anlamına gelen alâ harf-i cerri ile aynı anlamda kullanılmıştır, bu dilde caiz olan bir kullanım tarzıdır. Meselâ Cenâb-ı Hak “Eğer kötülük ederseniz kendinize edersiniz”? buyurmaktadır, yani kendi aleyhinize kötülük yapmış olursunuz. Bu âyet hakkında şöyle de denilmiştir: Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberler onunla hükmediyorlar. Buradaki “eslemü” (ipai) fiili, “işlerini ve kendilerini Allah'a teslim eden ve O'na boyun eğen” anlamına gelir. Onlar, can korkusu yaşasalar bile yine de Yahudiler arasında kitaptaki hükümlerle hüküm vermişlerdir; şayet onlar Allah'a itaat eder ve verilen hükmü kabul ederlerse, o takdirde kendileri lehine hüküm verir demektir. Bilginler ve zâhidler anlamına gelen “el-ahbâr ver-rabbâniyyün” kelimelerinin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları rabbâniyyün Yahudi âlimleri, ahbâr da hıristiyan âlimleridir. Bunların ikisi de aynı şey olup farklı iki isimle nitelendirilmişlerdir. Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için, yani kendilerinden Allah'ın kitabını korumaları istenen zâhidler ve bilginler, yani Allah'ın kitabından kendilerine çağrı yapılmış, onlar da o kitabı korumuşlardır. “İstihfâz” kelimesi, muhafaza edilmesini istemek anlamına gelir, yani Allah Teâlâ kitabın korunmasını onlara havale etmiştir. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi, yani Tevrat'ta bulunan hükümlerin hak olduğuna hepsi şahitti. Şahitleri idi anlamındaki ifade, Resülullah'ın (s.a.) onlar için vermiş olduğu hüküm, Tevrat'taki hükümle aynı olduğuna şahittiler anlamına da gelebilir. [ ]O halde insanlardan korkmayın, yani Cenâb-ı Hakk'ın aleyhlerine verdiği hükümden dolayı insanlardan korkmayın, Benden korkun! Allah Teâlâ, onların şerrine ve kötülüğüne karşı Peygamberine (s.a.) güvence vermekte ve sadece kendisinden korkmasını emretmektedir; çünkü Allah, onların yapacakları kötülükleri ve verecekleri eziyetleri önlemeye yeter. Şöyle de denilmiştir: O halde insanlardan korkmayın, benden korkun meâlindeki ilâhi kelâm, onların bilginlerine hitap etmektedir. Yani Tevrat'ın hükmünü kendilerine bildirmenizden dolayı insanlardan korkmayın, benden korkun! Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Bu hitap âyetteki ikinci yoruma yöneliktir. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir. İşte böyle, Allah'ın indirdiği hükmü inkâr eden ve onu hak görmeyen kişi kâfirdir. İN gaip giii bu ANİ Şaç EE

Maide 5:45

45. “Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... ve yaralamalara da birbirine kısas vardır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur. Ve her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir? diye yazdık.” Bu âyetin, Beni Kureyzâ ile Beni Nadir Yahudileri arasında öldürülen bir kişihakkında geldiği rivayet edilmiştir. Beni Kureyzâlılar Beni Nadir'den birini öldürdüklerinde Beni Nadir kısastan başka bir hükme razı olmaz, buna mukabil Beni Nadir, Beni Kureyzâ'dan birini öldürdüğünde kısası kabul etmez, diyet verirlerdi. İşte bunun üzerine Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, cana can... diye yazdık, meâlindeki âyet nâzil olmuştur”. Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, cana can, göze göz... diye yazdık. Cenâb-ı Hak Tevrat ehline, cana can diye kısası farz kıldığını haber vermektedir. O, “Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı” buyruğuyla cana karşılık can olarak kısası bize de farz kılmıştır. Allah Teâlâ sanki şöyle demektedir: Kısası onlara farz kıldığım gibi cana karşılık can olarak kısası size de farz kıldım. İnsan öldürmekten daha küçük suçların kısasına gelince, Yüce Allah'ın insan hayatına kasteden cinayetler için kısası bize farz kıldığını haber verdiği âyet-i kerimede, daha küçük cinayetlerin kısası ile ilgili bir açıklama yapmamıştır. Göze göz, buruna burun... meâlindeki beyanında iki yorum vardır. Biri, cana kastetmekten daha küçük cinayetler için farz kılınan kısasın, aynen cana can kısasında olduğu gibi hükmolunacağını haber vermek anlamına gelmesidir. Görmez misin ki bu âyette devam eden kısım bazı kırâatlerde önceki kelimeye bağlı olarak mansub okunmuştur”. Diğer bir ihtimal de buradaki sıralamanın bağımsız cümleler olmasıdır (yani mübteda-haber). Buna işaret eden husus da sıralamanın sonunda yer alan (4 gas yai) cümlesidir, bu cümlenin haber konumunda bulunması mümkün değildir; ondan sonra gelen, çünkü bu ifade olayın meydana geldiği zamanda insanları affa teşvik etmektedir; dolayısıyla bu, haber vermek değil başlangıç (mübteda) konumundadır. Görmez misin ki kırâat imamlarının çoğu?” “en-nefse bi'n-nefs” terkibi hariç, -o, nasbla başlıyormerfü okumuştur. 280 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, Vİ, 243; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 83. Şuna da temas etmek gerekir ki Cenâb-ı Hak Göze göz, buruna burun, kulağa kulak buyurmuş, fakat el ve ayağı zikretmemiştir. Bu da iki ihtimali akla getirmektedir. Birincisi, el hakkında kısas hükmünün gereği ortadadır; binaenaleyh ona nisbetle anlaşılması daha zor olanla istidlâlde bulunmakla durum ortaya çıkar; zira göz, burun ve kulaktan faydalanan kişi ancak onun sahibidir, buna mukabil bazan birinin eli ve ayağı ile başkasının faydalanması mümkündür. İkincisi de eldeki kısasın farziyeti, yaralamalara da kısas vardır meâlindeki beyandan da anlaşılabilir. Diğer kemikler için değil de sadece dişler için kısasın farz olduğunun belirtilmesine gelince, dişler açık olan organlardır, göz onları görür ve onlarda kısas uygulaması mümkün hale gelir. Gözün algılayamadığı diğer organlara gelince, böylelerinde başka bir organı zedelememek ve eti kesmek sözkonusudur. [§]Bundan dolayı kısas, diğer kemikler için değil, sadece dişler için zikredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, insana güzellik vermenin dışında bir faydası olmayan organlar hakkında güzelliğin yok edilmesiyle kısasın gerekli olduğuna da işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak âyette burnu ve kulağı zikretmiştir, insanda burun ve kulağın olmaması sadece güzelliğin yok olması sonucunu doğurur. Dolayısıyla Allah Teâlâ, menfaatin ortadan kalkmasında olduğu gibi güzelliğin yok olması halinde de kısası gerekli kılmıştır. Buna göre bizim görüşümüz, güzelliğin yok edilmesi halinde tam diyet verilmesi gerektiğidir, tıpkı menfaatin giderilmesinde de tam diyet gerektiği gibi. Âlimler, hür erkekler arasında göz, burun, kulak, diş ve bilerek kesici bir aletle kişinin meydana getirdiği, fakat kemik kırmaya varmayan yaralanmalarda kısas hükmünü uygulamanın farz olduğunda müttefiktir. Erkeklerle kadınlar ve hür olanlarla köleler arasında, cana can kısasından daha küçükleri için verilecek ceza konusunda ise âlimler ihtilaf etmiştir. Allah kendilerine rahmet eylesin âlimlerimiz, sözü edilen kişiler arasında kısasa gerek görmezler, sadece cana can kısasını zaruri görüp, diğerlerini ayırırlardı. Aralarındaki fark şudur: Bir grup şayet bir adamı öldürecek olursa, bu cinayete karşılık onlar da öldürülür, fakat bir grup adamın elini keserse onların eli kesilmez. Öldürme konusunda kâtilin birden fazla olması sonucu değiştirmez, fakat organlar için değişir. Biz bu konuyu daha önce yeterli ölçüde anlatmıştık?. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur. Bu beyan hakkında da farklı görüşler mevcuttur. Bazıları şöyle demiştir: Bundan maksat kan (hak) sahibi olan kişidir, şayet o bağışlarsa bu, kendi günahlarının kefâreti olur. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen hadis de bunu desteklemektedir: “Bir kan davasını ve daha küçüğünü bağışlayan kişiye, bu bağışlaması kendisi için doğduğu günden bağışladığı güne kadar yaptıklarına kefâret olur”. Bazıları da Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur beyanını, maktülün velisi affederse katil için kefâret olur diye yorumlamıştır. Bu, İbn Abböâs'ın (r.a.) görüşüdür”, Mücâhid'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu bağışlama yaralayan için kefâret olur, bağışlayanın ecri ise Allah'a aittir”. İlk yorum sanki daha uygun ve maksada daha yakın gözükmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [Kısas Cezası Kul Hakkı ile İlgilidir] Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur, meâlindeki ilâhi buyruk ile “Her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa... meâlindeki âyet, kısasın özellikle kulların tasarrufuna verildiğini göstermektedir, çünkü Cenâb-ı Hak, bu âyetlerde insanı bağışlamaya ve kısası terk etmeye teşvik etmiştir. Kısas, Allah hakkı olarak konulan had cezaları gibi değildir, çünkü Yüce Allah had cezalarında bağışlamaktan ve Allah rızası için vazgeçmekten söz etmemekte, buna mukabil kısasta ve yaralamalarda bunu dile getirmektedir. Bu durum, kısasın kul için konulduğunu gösterir, dolayısıyla kısastan vazgeçme yetkisi de ona aittir. Allah hakkı olarak konulan diğer had cezalarını iptal etmeye ise hiç kimsenin hakkı yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Ve her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir. Bu ilâhi beyan, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyi inkâr yoluyla terk eden içindir, böylesi zikredildiği şekilde kâfirdir?, Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 262; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 92. --- Dipnotlar: 22 Yedi kırâat imamı, (pus gel ya, gamı ği) âyetinde sıralanan kelimeleri mansub ve merfü okumak konusunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Kesir, Ebü Amr ve İbn Âmir sadece “ve'curüha” kelimesi hariç diğerlerini mansub okumuşlardır. Âsım, Nâfi' ve Hamza ise hepsini mansub okumuştur. Kisâi de sadece “en-nefse bi'n-nefs” ( aJu ali) ve devamını mansub, bundan sonrasını merfü okumuştur (İbn Mücâhid, Kitábus-Seba, 244). 283 Aslındaimamların çoğu nasb ile okumuştur; bir önceki dipnota bakınız. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu bağışlama yaralayan için kefâret olur, bağışlayanın ecri ise Allaha aittir (Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 261; Süyüti, ed-Dürru'l Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 261; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 93-94. “Eyiman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir”. Müellif bu âyeti biraz sonra, 47. âyetin tefsirinde detaylı bir şekilde anlatacaktır.

Maide 5:46

Ardından o peygamberlerin yolu üzere Meryem oğlu İsâ'yı gönderdik. Buradaki “kaffeynâ” kelimesi, “peygamberlerin yoluna tâbi kıldık” demektir, kelimenin aslı ense anlamına gelen “kafâ” kelimesinden gelmektedir. 231 [ ] Ardından onların yolu üzere gönderdik. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri o peygamberlerin yolu üzerine, diğeri de Allah'ın kendilerine Tevrat'ı indirdiği kişilerin yolu üzerine. Kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici olarak. Burada Cenâb-ı Hak İsâ'nın daha önce gelmiş bulunan Tevrat'ı tasdik ettiğini haber vermektedir. Bu ifade, bütün peygamberlerin birbirlerini, kendilerinden önce veya sonra gelen bütün ilâhi kitapları tasdik ettiklerine işaret etmektedir. Ona da içinde hidâyet ve nur bulunan İncili verdik. Yani ona uyanı dalâletten hidâyete götüren, onunla aydınlanmak isteyeni de körlükten nura çıkaran İncil'i. Kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici olarak, aralarında ne kadar zaman geçerse geçsin bütün ilâhi kitapların birbirini tasdik ettiğine ve onların hepsinin de aynı varlık tarafından indirildiğine işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, zâlimlerin söylediklerinden çok, pek çok yücedir. Takvâ sahipleri için bir öğüt olarak. Muhtemelen “müminler için bir öğüt” anlamındadır, çünkü ondan ancak mümin olan öğüt alır, mümin olmayan almaz. Takvâ sahipleri için bir öğüt olarak. Yani her türlü günahtan sakınanlar için bir öğüt olarak.

Maide 5:47

47. “İncil'e tâbi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıkların kendileridir? Cenâb-ı Hak bir yerde “Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir”? buyurmuş, [§]başka bir yerde “Zâlimlerin tâ kendileridir” demiş, burada da Fâsıkların kendileridir demektedir. Bunların hepsinin aynı anlama gelmiş olması mümkündür: İnkâr etmek ve önemsememek Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirdirler, zâlimdirler, fâsıktırlar. Allahın burada belirttiği inkârın (küfür), O'nun indirdiğiyle hüküm vermeyi terk edenler anlamına da gelebilir, gerçekten bu terk ediş inkâr sebebiyle ise. O'nun bu âyetlerde belirttiği zulüm ve fısk kavramları müslümanlar hakkındadır. Çünkü Allah Teâlâ “Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... birbirine kısas vardır” buyurmuş, sonra “Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur” demiş, daha sonra da “Her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir”? buyurmuştur; yani onlar inkâren değil kendi arzularına uyarak Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyi terk etmişlerdir, buyurmuştur. Onlar kendilerine zulmetmişlerdir, çünkü zulüm bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. Fısk ise Allah'ın emri dışına çıkmaktır, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O, Rabbinin emrinden dışarı çıktı” buyurmuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki bu işin cehaletle yapılması ile bilerek yapılması aynışeydir; çünkü kişi, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmediğinde, onu ait olmadığı yere koymuş olmakta ve Rabbinin emrinden dışarı çıkmaktadır. Ne var ki onun için “zâlimdir, fâsıktır” denilmesi söz olarak çirkindir, çünkü kişi onu ancak câhilliğinden yapmıştır. Dolayısıyla onun yaptığı iş zulümdür ve fısktır denilmesi uygundur. Kendisi hakkında bu sözün kullanılması ise belirttiğimiz gibi çirkin bir şeydir. İncil'e tâbi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Bunun hangi hüküm olduğunu zikretmiştik”. En doğrusunu Allah bilir. ğinde ieis --- Dipnotlar: Yani biraz önce “Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse kâfir veya zâlim ve fâsıktır” şeklindeki söz.

Maide 5:48

(Resülü'm!) Sana da bu kitabı hak ile indirdik. Buradaki hak ile beyanından maksadın ne olduğunu daha önce muhtelif yerlerde belirtmiştik25. Kendisinden önceki kitapları tasdik edici olarak. Bu beyanı da zikretmiştik?. Ve onları koruyucu olarak. Bu beyana İbn Abbâs'ın (r.a.) “onun üzerinde güvenilen bir koruyucu olarak” mânasını verdiği rivayet edilmiştir?””. Kisâi, müheymin kelimesine şahit anlamını vermiştir. Bir şeyi koruyan anlamı da verilmiştir. İnsan bir şeyi koruduğu ve muhafaza ettiğinde “heymene fulanun alâ haze'l-emr” ( Yili, leo 2:2), yani “falanca bu işi kontrolü altına aldı” denilir, dolayısıyla o müheymin olur. Hasan-ı Basri şöyle demiş: “muheyminen aleyhi”, sözkonusu kitapları tasdik eden ve onlara güvenen, demek27 Taberi, Câmi'u'-beyân, VI, 266; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 95. tir, İbn Kuteybe, ona güvenen demiş”, Ebü Avsece de “onu hükmü altına aldı” anlamını vermiştir. Kelimeye tefsir eden, açıklayan anlamı da verilmiştir. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiş: Bu kelime onların kitaplarından alınmıştır, arapçalaştırılmıştır, Arap dilinden alınmış değildir”, Bu âyette Resülullah'ın nübüvvetinin ispatı vardır. Bunun yorumu da şöyledir: O, diğer kitaplara şahitti, koruyucusu ve insanların değiştirip tahrif ettikleri müstesnâ onların Allah'tan geldiğini tasdik edicisidir; tâ ki değiştirilmiş ve tahrif edilmiş olan ile değiştirilmeyen ve tahrif edilmeyeni birbirinden ayırmış olsun. “müheyminen aleyhi”, terkibi İbn Abbâs'a göre Kur'ân'ın bütün kitaplara şahit olması anlamındadır? Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Burada yer alan aralarında Allah'ın indirdiği ilehükmet meâlindeki cümlenin, üzerinden evlilik geçmiş kimse zina ettiği takdirde recm cezasına hükmet anlamına da gelmesi muhtemeldir. Nitekim nakledildiğine göre Ehl-i Kitap'tan zina eden bir erkek ve kadın hakkında hüküm vermesi için Resülullah'a (s.a.) başvurmuş ve kendi kitaplarında recim hükmü bulunduğu halde ondan celde (sopa) cezasını uygulamasını istemişler”. Onların isteklerine uyma! Onlar “Eğer size şu verilirse hemen alın, [ ] eğer o verilmezse uzak durun” demişlerdi. Yahut şöyle denilir: Aralarında Allah'ın indirdiği ölüm cezası ile hükmet. Çünkü bazı rivayetlerde zikredildiğine göre Beni Kureyzâ kabilesi kendilerini Beni Nadir kabilesinden daha üstün görürdü; dolayısıyla onlardan birini öldürdüklerinde kısası kabul etmez diyet ödüyorlardı; Beni Nadir kendilerinden birini öldürdüğünde kısastan başka bir cezayı kabul etmezlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet meâlindeki âyeti indirmiştir ki ondan maksat ölüm cezasıdır. Onların isteklerine uyma! Yani kısası terk edip diyet ödeme isteklerine uyma! Bu sosyal hadisenin nasıl oluştuğunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın ona yüklediği mânalara vâkıf olduktan sonra, bu olayın nasıl cereyan ettiğini ve olayın mahiyetini bilmeye ihtiyacımız yoktur. 29 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 144. İbn Manzür, Lisânu'l-'Arab, “ya” md. Taberi, Câmi'wl-beyân, V1, 267; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 95. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 75-78. 34 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 243; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 83. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Şayet şöyle bir soru sorulursa: Allah Teâlâ herkes için bir şeriat ve bir yol yöntem belirlediği halde, Hz. Peygamber'i (s.a.) onların isteklerine uymaktan nasıl engellemektedir? Onların istedikleri şeyin bazan kendileri için bir şeriat olması mümkündür. Buna şu cevap verilir: Onların isteklerine uymanın yasaklanmasının sebebi muhtemelen şudur: Onların uygulanmasını istedikleri şeriatın hükmü neshedilmiş olabilir, ne var ki kendileri ona alışmışlardır. Alışkanlık haline gelen bir hükme göre amel etmek kolaydır, onlar işte bunu istiyorlardı. Yahut neshedilen hüküm daha hafifti, onlar onu istiyorlardı. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, peygamberini onların isteklerine uymayı yasaklamıştır, çünkü o neshedilmişti, (Sİneshedilen bir hükümle amel etmek ise haramdır. Bir de şu var: Onlar, bazan meşrü kılınan, bazan da meşru kılınmayanla amel etmeyi arzu ediyorlardı. Allah Teâlâ da şeriatta belirlenmeyen isteklerine uymayı yasaklamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Bir şeriatin başka bir şeriatle neshedilmesi, hikmetin dışına çıkan bir şey olmayıp, nesih örfünün gereğidir; çünkü nesih, hükmün sona erme vaktinin beyan edilmesidir, Yahudilerin anladığı gibi sonradan aklına gelme ve kararından dönme anlamına gelmez. Lütuf ve kerem sahibi olan Allah'a hamdolsun ki, bu konuda daha önce ikna edici açıklamalar yapmıştık”. “Şir'at” kelimesi hakkında İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Şir'at, yol demektir”, Şeriat kelimesinin çoğulu şerâi' gelir, buradan hareketle İslâm dininin hükümlerine “şerâi'u'l-İslâm” denilmiştir. Girilip gizlenen her şey ve her kural şeriattir. Yine O, “minhâc” da sünnet veya kanun anlamına gelir demiştir”. Şeriatin sünnet, minhâcın yol anlamına geldiği de söylenmiştir; yani herkese açık ve seçik olan yol, ancak inatçı ve kibirli kişi müstesnâ, öylesi kibir ve gururundan dolayı bu yola girmez. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, insanların yürüyecekleri geniş ve açık yolu göstermeden kendilerini şaşkınlık içinde bırakmamış; aksine inatçılığa sapmadıkları takdirde kendilerine görünecek yolu göstermiştir, tâ ki ileri sürecekleri mazeretleri ve -gerçekliği olmasa bile- tartışma yapacakları karşı delilleri bulunmasın. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. (SJAllah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki Allah dileseydi sizi, başka bir şeriat tarafından neshedilmeyen tek bir şeriate bağlardı, ama O, imtihan etmek için bir şeriati başka bir şeriatle neshetmiştir. Yüce Allah'ın dilediği şekilde ve çeşitli yollarla kullarını imtihan etme hakkına sahiptir. Şöyle de denilmiştir: Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, yani hepinizi tek bir dine, İslâm dinine bağlardı, kimseyi kâfir ve müşrik yapmazdı. Ne var ki O, sizin tercihinize ve seçtiklerinize göre muhtelif dinlerle sizleri imtihan etmektedir. Bu âyet-i kerimede yer alan “meşiet” kavramına gelince, Mütezile mensupları bu ilâhi meşietin cebir yaptırımlı bir fiil olduğunu söylemiştir. Bizim âlimlerimiz ise ihtiyâri olduğu kanaatini belirtmişlerdir Bu konuyu daha önce muhtelif yerlerde anlatmıştık”. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Şöyle denilmiştir: Ey Muhammed ümmeti, hayırlarda diğer bütün ümmetlerle yarışın! Başka bir yorum da şöyledir: Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Yani bağışlanmayı gerektiren şeyler için yarışın. Nitekim Cenâb-ı Hak “Rabbinizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın” buyurmaktadır. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın, beyanının aslı, “hayırlı işler yapın” demektir; “Güzel işler yapın!”!9 meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. --- Dipnotlar: x o Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 271; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 96. “Şir'aten ve minhâcen” beyanını İbn Abböâs'ın (r.a.), sünnet ve yol diye açıkladığı çeşitli rivayetlerle nakledilmiştir (Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 271). 9 Taberi, Câmi'w'l-beyân, V1, 271; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 96.

Maide 5:49

Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma! Cenâb-ı Hak, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin, onların arzularına uymayacağını bilmesine rağmen yine de onlara uymaktan kendisini men etmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi ısmet sıfatı yasak koymaya engel değildir, aksine onu destekleme anlamına gelir. Bu konuyu daha önce açıklamıştık". Bu âyette konulan yasağın başkalarına yönelik olması ihtimali de vardır, [ ] buna göre buradaki yasakla muhatap olan şahsın (Hz. Peygamber) dışında kalan birileri kastedilmiş bulunur. Daha önce de temas ettiğimiz üzere kralların adetlerinden biri de şudur: Onlar halka hitap etmek istediklerinde, kendilerince en büyük, değeri en yüce ve konumu en üstün olana hitap ederler, bu âyetin de bu konumda olması mümkündür. Onların arzularına uyma! Yani değiştirdikleri ve tebdil ettikleri şeyler konularında. Âyetin bu anlama gelmesi muhtemeldir. Ancak şu anlama gelme ihtimali de bulunmaktadır: Onların arzularına uyma cümlesi, Beni Nadir kabilesi, kendilerini Beni Kureyzâdan üstün gördüklerinden, senden recim yerine celde cezasını, kısas yerine de diyeti istemelerine uyma anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamaları için onlardan sakın. Buradaki “en yeftinüke”, “seni döndürmesinler” anlamına gelir; Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni döndürmesinler. Fitne imtihan demektir, bu kelime çeşitli anlamlara gelir, daha önce bunları açıklamıştık?. Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah, (öyle istedikleri, bunu hak ettikleri için) onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir belâ getirmek istiyordur. Buradaki eğer yüz çevirirlerse meâlindeki ifade, Allah'ın indirdikleriyle verdiğin hükümden yüz çevirirlerse demektir. Allah, onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir belâ getirmek istiyordur. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak onlara, bütün günahları yüzünden değil, bazı günahları sebebiyle azap edecektir. Diğerleri de şöyle demiştir: Dünyadaki azap, bütün günahların değil bazı günahların azabıdır, çünkü sürekli değildir. Âhiretteki azap ise onların bütün günahları yüzünden uğrayacakları bir azaptır, zira âhiret azabı daimidir, bütün günahların azabıdır. Dünya azabı ise fânidir, ancak bir kısım günahların azabıdır. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:50

Yoksa Câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, “Eğer size şu verilirse hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun, derler” meâlindeki âyetin bağlantısıdır. [§]Buna karşı Cenâb-ı Hak Yoksa Câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? buyurmuştur. Bazıları da şöyle yorumlamıştır: Burada İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ya Muhammed! Onlar senin huzurunda Kur'ânda Câhiliye hükmünü mü arıyorlar? Bununla Allah Teâlâ Beni Nadir kabilesini kastetmiştir?"!, Allah'tan daha güzel hüküm sahibi kim olabilir? Yani Allah'tan daha güzel hüküm verecek kimse yoktur. Zaten onlar, Allah hüküm verdiği zaman adaletle hüküm verdiğini kabul ediyorlardı. --- Dipnotlar: 314 İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: O dönemde Kurayza ve Nadir kabileleri vardı. Nadir Kureyzâ'dan daha üstün kabul edilirdi. Nadir kabilesinden biri Kureyzâdan birini öldürdüğünde, diyet olarak yüz vesak hurma verirlerdi. Ama Kureyzâ kabilesinden biri Nadir'den birini öldürecek olsa kısas edilirdi. Resülullah (s.a.) peygamber olarak gönderilince Nadir kabilesinden biri Kurayzadan birini öldürmüştür. Beni Nadir “kâtili verin öldürelim” deyince Kurayza'dan Muhammed aramızda hakem olsun, diyerek yanına gittiler. Bunun üzerine “Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet” meâlindeki âyet geldi. Adalet, cana can kısastır. Bunun üzerine “Yoksa Câhiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar?” meâlindeki âyet nâzil olmuştur (Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 243; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 83).

Maide 5:51

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Buradaki onları veli edinmeyin meâlindeki beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. (Birincisi), onları dinde veli edinmeyin, yani onların dinlerine uymayın, çünkü siz onların dinlerini benimsediğinizde dostları olursunuz. [İkincisi], yardım etmek ve destek olmak konusunda onları veli edinmeyin anlamına da gelebilir, çünkü onlar yardım ve destek konusunda onları dost edinirse onlar gibi olurlar. Müminler, yahudi ve hıristiyanları müslümanlara karşı yardım eder ve kâfirleri desteklerlerse kâfir olurlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin””3. Yüce Allah müslümanlara, sırlarını ve gizli hayatlarını onlara emanet etmeyi yasaklamaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin, yani kazanç yerlerinde ve dünya hayatında. Çünkü müminler böyle yaptıkları takdirde, [ ] onlara meyletmeleri ve kendi fikirlerinden vazgeçmeleri sözkonusudur. Bu da onları günaha düşüren ve şehâdetlerini yaralayan hususlardan biri olur. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede belirtilen yasak, kaydettiğimiz bu üç ihtimali de kapsamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, mezhepleri, inanç ve tutumları farklı olsa da bütün küfür ehlinin tek millet konumunda bulunduğuna da işaret etmektedir. Olması gereken, onların birbirlerine vâris olmalarıdır. Birbirlerinin velileridir buyurmuştur. Nitekim müslümanlar da, aralarındaki mezhep farklılığına rağmen birbirlerine vâris olur. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir” buyurmuştur. Fakat bu, Resülullah'ın (s.a.) buyurmuş olduğu “İki farklı din mensubu birbirine vâris olmaz”'7 hükmüne girmez, çünkü bütün kâfirlerin tek millet olduğuna âyet-i kerime işaret etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.) “İki farklı din mensubu birbirine vâris olmaz” buyurduğundan, ne onlar bir müslümana, ne de müslüman onlardan birine vâris ması müstesnâdır; onların kadınları bize helâldir, ama bizim kadınlarımız onlara helâl değildir”8, Kişinin köle veya cariyesinin varisi olduğu gibi görünen şey gerçek bir miras değildir; o, ölümünden önce sahip olduğu bir mülktür, ölümünden sonra da öyledir. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: [§]“ Müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olmaz”?, 230 Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Bu ilâhi beyan yukarıda söylediğimiz dinde onlara dost olmak, ayrıca yardım ve destek vermek anlamında dost olmak anlamlarına gelebilir; onlar bunu yaptıkları takdirde dünya ve âhiret hükmü itibariyle onlardan olurlar. Yahut da kazanç yerlerinde ve dünya hayatında dost olmaları anlamına gelir, bu durumda da dünya hükmü itibariyle onlardan olurlar. En doğrusunu Allah bilir. Şayet şöyle bir soru sorulursa: Müslüman, irtidat eden birine mirasçı olamaz mı? Cenâb-ı Hak, Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır buyurmuş; müslümanlardan onları dost edinen kimsenin onlardan sayılacağını haber vermiştir. Biz Yahudilere ve hıristiyanlara vâris olamadığımıza göre, müslümanken onlardan sayılan biri nasıl vâris olur? Buna şu cevap verilir: O da onlardandır meâlindeki beyan, hükümde ve haklarda değil, dinde ve küfürde onlardan sayılır anlamına gelir; çünkü müslümanlıktan hıristiyanlığa geçen kimse yeni dininin milletinden sayılmaz, bir toplumdan sayılmak onun insanlarıyla yaşamakla olur. Görmez misin ki mürted, kendi akrabası olsa bile hıristiyana vâris olamaz. Şayet hıristiyanlık onun milleti olsaydı hıristiyanlar kendisine vâris olurdu. Fakat realitede hıristiyanlar ona vâris olamadığına göre, demek ki sözü edilen kişi onların milletinden değildir; miras konusunda onun hükmü, eninde sonunda kendilerine dönmeye mecbur olduğu kendi milletidir. Allah hepsinden razı olsun sahâbilerden bu konuda rivayetler gelmiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali'ye (r.a.) İslâm'dan dönen bir adam getirilmişti, Hz. Ali ona tekrar Müslüman olmayı teklif etti, fakat adam kabul etmedi. Bunun üzerine boynunu vurdu ve mirasını müslüman olan vârislerine verdi”, Abdullah b. Mesüddan (r.a.) da benzeri rivayet edilmiştir”, Zeyd b. Sâbit'ten (r.a.) de. (SJAllah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık?2. ei Si cay gi olak LAS EYİZ CZ 1 Oaol şk ENLİ ZE NA --- Dipnotlar: olur. İslâm bir millettir, hakkın milleti; küfür de bir millettir, bâtılın milletidir; dolayısıyla biz onlara, onlar da bize mirasçı olamaz. “Biz Ehl-i Kitab'a, onlar da bize mirasçı olamaz; ancak bir insanın kölesine veya câriyesine mirasçı ol37 Ebü Dâvüd, “Ferâiz” 10; Tirmizi, “Ferâiz”, 16. Taberâni, el-Mu'tcemu'l-evsat, VIII, 374; Dârekutni, es-Sünen, IV, 75. Buhâri, “Feràiz”, 26; Müslim, “Ferâiz” 1. Said b. Mansür, es-Sünen, I, 123; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 279. %21 O Abdürrezzâk, el-Musannef, VI, 105; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 279.

Maide 5:52

[Münâfıklar] Kalplerinde hastalık bulunanlar, bunlar münâfıklardır. “Yoksa kalplerinde çürüklük bulunanlar... Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin” meâlindeki iki âyet-i kerimede de olduğu gibi bu, münâfıkların niteliğidir. Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz, diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalışırlar. Müslümanlardan korktukları için onların yanında görünmeye çalışıyor, gizliden gizliye de kâfirlerle beraber oluyorlardı. Çünkü onlar daima kuşku ve endişe içinde bulunup herhangi bir dine de bağlı değillerdi; nerede bolluk ve güvenlik görürlerse onların yanına koşarlardı. Muhammed aleyhisselâmın durumunun nereye varacağından da kuşku duyuyorlardı. Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz diyorlardı; belki de Muhammed başarılı olamayacak, davasını da başarıya ulaştırmayacaktı. Bu sebeplerden dolayı küfürle beraber olma niyetini içlerinde saklıyor, İslâm'a ve müslümanlara karşı hilekârlık yapıyor fakat müminlerle beraber imiş gibi görünüyorlardı, çünkü Resülullah (s.a.) müminlere destek ve zafer vâdediyordu; ama bu durum onlarca gerçekleşemedi. Onlar Cenâb-ı Hakk'ın “Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara!” meâlindeki âyetinde buyurduğu bir raber değil miydik?” derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı?” derlerdi”. Belki de Allah müminlere katından bir fetih getirir. Yani Muhammed aleyhisselâma yardım ederek onun kazanmasını, )düşmanlarına galip gelmesini, beldeleri ve şehirleri fethetmesini ve dininin, yani İslâmiyetin üstün gelmesini sağlar. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştu: “İki aylık mesafeden düşmana korku salmakla bana yardım edildi”s, Bütün beldeler ona açılmıştı. Veya başka bir başarı getirir. Şöyle denilmiştir: Bundan maksat, dünyada o kâfirlerin azaba uğraması ve helâk edilmesidir. Onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar, yani azabı ve helâki gördüklerinde pişman olurlar. Yahut onların dünyada içlerinde kâfirlere dostluk ve müminlere düşmanlık besleme duygusuna karşılık âhirette azap gördüklerinde pişman olacaklar. En doğrusunu Allah bilir. Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz, diyorlar; bu ilâhi beyanda Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetinin ispatına yönelik delil vardır, çünkü onların Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz sözünü müslümanların duyacakları bir şekilde söylemiş olmaları ihtimali yoktur. Bu, Hz. Peygamber'in ilgili sözü Cenâb-ı Hak vasıtasıyla öğrenmiş olduğunu gösterir; ayrıca yardım ve zafer vâdini haber vermesi, ardından vâdine ve verdiği habere uygun neticenin ortaya çıkması da aynı şeyi teyit eder ve bu haberin Allahtan geldiğini gösterir.

Maide 5:53

53. “İman gelenle de Sizinle beraber olduklarına dair bütün ai, Allaha yemin edenler bunlar mıydı?” derler. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiş, sonuçta hüsrana uğramışlardır.” İman edenler de şöyle derler. Münâfıkların nifak hali ortaya çıkıp kendileri öldürülüp rezil olunca müminler birbirleriyle konuşurlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “(Münâfıklar) Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler”””. İşte o zaman müminler şöyle demiştir: Sizinle beraber olduklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin edenler bunlar mıydı? Halbuki onlar daha önce Allah adına yemin ederek müminlerin yanında olduklarını söylüyor, )fakat içlerinde bunun aksini, yani müminlere düşmanlığı ve kâfirlere dostluğu saklıyorlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar”; “Kendilerinden hoşnut olasınız diye size yemin ederler”? ve benzeri beyanlar. İşte Sizinle beraber olduklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin edenler bunlar mıydı? meâlindeki âyetin anlamı budur. En doğrusunu Allah bilir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiş, sonuçta hüsrana uğramışlardır. Yani içlerinde gizledikleri niyetlerinden önce yaptıkları şeyler ile gizledikten sonra yaptıkları şeylerin hepsi boşa gitmiştir (ihbât). Rezil rüsvay olduktan sonra da hüsrana uğramışlardır. Çünkü o rezilliğe düşmeden ve nifakları ortaya çıkmadan önce elde ettikleri bütün menfaatleri yok olup gitti. Bütün yaptıkları boşa gitti, insanlara gösteriş olsun diye açıktan yaptıkları şeyler boşa gitmiştir. Hüsrana uğramışlardır, âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Çünkü onlar yaptıkları şeylerden ne dünyada ve ne de âhirette fayda görmüşlerdir. paki sr sl alel al hes 33 3 J İMES YESİN Jai ör O ilg TET --- Dipnotlar: 28 “Söylemediklerinedair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa inkârcılık içeren sözü söylemişler, müslüman olduklarını beyan ettikten sonra inkârcılığa sapmışlar”.

Maide 5:54

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse. Her ne kadar burada münferit olarak sadece tek kişiden söz ediliyorsa da, çoğul mânası kastedilmiştir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bunun hemen arkasından Allah bir kavim getirecektir buyurmaktadır. Bu, âyetten kastedilenin cemaat ve çoğunluk olduğunu gösterir. Çünkü bir veya iki kişi İslâm'dan dönecek olsa yakalanır, hapise atılır ve tekrar İslâm'a dönmeyi kabul etmezse öldürülür. Ama bir topluluk İslâmdan dönecek olsa, onlarla savaşmak gerekir, tıpkı Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) ridde ehli'ne karşı savaş açtığı gibi. (Hz. Ebü Bekir'in Halifeliği [ ]Ayet-i kerimede, Ebü Bekir es-Sıddik'ın (r.a.) halifeliğine yönelik işaret vardır; çünkü Resülullah'tan (s.a.) sonra Araplar İslâmiyetten döndüklerinde onlarla Hz. Ebü Bekir (r.a.) savaşmıştı. O ve onun yanında savaşa katılanlar, Allah'ı seven ve Allah'ın da kendilerini sevdiği kimselerden olmuştur. Hasan-ı Basri'nin (r.a.), Allah başka bir kavim getirir meâlindeki cümle hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'a yemin ederim ki onlar Ebü Bekir ve arkadaşlarıdır, Allah hepsinden razı olsun?™”. “Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar. Bu çağrıya uyarsanız Allah size güzel bir karşılık verecek”! meâlindeki âyet-i kerime de Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) halifeliğine işaret etmektedir, çünkü ashâb-ı kirâmı irtidat edenlerle savaşmaya o davet etmişti. Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Onları buna davet edenin Hz. Peygamber (s.a.) olması da mümkündür. Buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacak ve benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız”. Buna göre onları Hz. Peygamber'in (s.a.) davet etmiş olması ve onların da bu daveti kabul etmeleri imkânsızdır, çünkü Allah, onların Hz. Peygamber'le birlikte asla savaşa çıkamayacaklarını söylemektedir. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 82-83; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 102. Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Onları Hz. Ömer'in (r.a.) davet etmiş olması da mümkündür. Buna su cevap verilir: Eğer öyle ise, Hz. Ömer'in halifeliği âyet-i kerimenin işareti ile kanıtlanmış olur. Onun halifeliği sahih olunca Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) halifeliği de sahih olur; çünkü Ömer'i seçen ve halife diye aday gösteren Ebü Bekirdi. Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Kendisinin savaştığı kişilerle savaşmaya davet eden Hz. Ali'nin (r.a.) de olması mümkündür. Buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hak “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar” buyurmuştur. Bu, kendilerinden cizye kabul edilmeyen Arap müşrikleriyle savaşanların sıfatıdır. Hz. Ali (r.a.) ise müslüman olan âsilerle savaşmıştır. ( Resülullah'ın vefatından sonra ridde ehli'yle Ebü Bekirden başka kimse savaşmamıştır. Dolayısıyla bu âyet Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) halifeliğinin sahih olduğunu göstermektedir. Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Bu ilâhi beyanda gelecek zaman için kullanılan “fesevfe” kelimesi “asâ” anlamına gelir, bu lafız Allah için kullanıldığında mutlaka olur anlamına gelir. Burada Cenâb-ı Hak, düşmanlarıyla savaşmak için hayatlarını ortaya koyan ve kınayanın kınamasını Allah için terk eden kendisinin sevdiği bir kavmi getireceğini haber vermektedir. Bu kavim Allah'ı sevdikleri için bunları yapmaktadır. Zira hiç kimse başka biri için kendi hayatını ortaya koymaz ve kınayanın kınamasını yok sayamaz, yalnız Allah'ı sevenler müstesnâ. Allah Teâlâ, onlar Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar, meâlindeki beyanıyla onları övmekte ve niçin sevdiğini ifade etmektedir. Onlar da Allah'ı sevdiklerini, Allah'ın düşmanlarıyla savaşmak için hayatlarını ortaya koymak ve kınayanın kınamasını terk etmek suretiyle göstermişlerdir. Âyetin bu kısmında Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) halifeliğine yönelik delil vardır, çünkü Cenâb-ı Hak, Allah yolunda O'nun düşmanlarıyla savaşa çıktıklarından onları övmektedir. Şayet Hz. Ebü Bekir, halifeliği Hz. Aliden gaspetmiş veya yahut hakkı olmadığı halde onu ele geçirmiş olsaydı Allah bundan dolayı onu övmezdi, çünkü bu durumda o, kendisine ait olmayan bir şeyi almış ve başkasının hakkını yok etmiş olurdu. Durumu böyle olan birinin, Allah'tan bütün bu övgüleri almaya hakkı yok olur. Bu gerçek, Râfizilerin iddialarını çürütmektedir. “Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir” meâlindeki rivayet ve benzeri haberler, Hz. Ali'nin (r.a.) hilafete talip olduğu ve bunun için savaştığı zamanla ilgilidir. Hz. Alinin Hz. Ebü Bekir döneminde hilâfetin kendi hakkı olduğunu bilmesi ve sonra bu talebinden vazgeçmesi ihtimali yoktur; çünkü bu durumda üzerindeki ilâhi hakkı yok etmiş olurdu. Onun, bu sırada süküt edip talepte bulunmaması, hilafetin kendisinin değil Ebü Bekir'in (r.a.) hakkı olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Müminlere karşı alçak gönüllü. Yani müminlere karşı alçak gönüllü ve merhametlidirler. Kâfirlere karşı vakarlıdırlar, yani kâfirlere karşı çok sert ve dirençlidirler. Cenâb-ı Hak, başka bir âyette müminleri “Onlar kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler” diye nitelemiştir. İşte bu Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Burada işaret edilen şeyin ne olduğu konusunda farklı görüşler ortaya konmuştur. Bazıları şöyle demiştir: İşte bu Allah yolunda, yani Allah'a itaat çerçevesinde bir cihattır; Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Şöyle de denilmiştir: Bu, İslâm'dır. Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah'ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir. Bu son cümleyi çeşitli yerlerde açıkladık.

Maide 5:55

Sizin veliniz ancak Allah'tır, peygamberidir, müminlerdir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu âyet, bazı ilâhi beyanların bağlantısı konumundadır: “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir””, “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin”. Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ın çeşitli âyetlerinde, müminleri, kendilerine kitap verilen ve verilmeyen toplumları dost edinmeyi yasaklamakta ve müminlerin dostlarının Allah ve Resülü olduğunu haber vermektedir. “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir” meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi, müminler de birbirlerinin dostudur. Aziz ve celil olan Allah, Resülü ve müminler iman edenin dostu olunca artık müslümanların kâfirleri dost edinmeleri yakışık almaz. Bazı rivayetlerde yer aldığına göre Abdullah b. Selâm Resülullah'a (s.a.) şöyle demiştir: Müslüman olduğumuzdan ötürü Yahudiler bize düşmanlık gösteriyor, bizimle konuşmamaya ve temas etmemeye yemin etmişler. Evlerimiz onların arasındadır. Kendisiyle konuşulacak birini bu camiden başka bir yerde bulamamaktayız. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nâzil olmuştur. Âyet gelince onlar şöyle demiştir: Dost olarak Allah'a, Resülüne ve müminlere razı olduk, (Hz. Ali'nin Halifelik Hakka] [ ]Bu âyet-i kerimenin nüzülü konusunda farklı rivayetler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, Hz. Ali'nin (r.a.) ruküda iken yüzüğünü tasadduk etmesi üzerine gelmiştir. Şöyle diyorlar: Hz. Peygamber (s.a.) dışarı çıktığında bir yoksul gördü, kendisini çağırdı ve “Sana kimse bir şey verdi mi?” diye sordu. Evet ey Allah'ın Resülü, dedi. Resülullah “Ne verdi?” diye sorunca, gümüş bir yüzük, karşılığını verdi. “Kim verdi?” diye sorunca da Hz. Ali'yi kastederek şu ayakta duran adam, dedi. Resül-i Ekrem (s.a.) tekrar sordu: “Bunu ne durumda iken sana verdi?” Adam, ruküda iken verdi, diye cevap verdi. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) tekbir getirerek, Hz. Ali'ye dua etti ve onu övdü?“ Râfiziler bu âyeti, Hz. Ali'nin Hz. Ebü Bekir'den üstün olduğuna ve hilâfetin onun hakkı olduğuna delil gösterirler. Onlar şöyle derler: Bu âyet, Hz. Ali (r.a.) hakkında gelmiştir; çünkü Ebü Caferden (r.a.) rivayet edildiğine göre, o, Hz. Ali (r.a.) ruküda iken yüzüğünü tasadduk etmiş, bunun üzerine de Allah'ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılanlar meâlindeki âyet gelmişti?" Râfizilere şöyle cevap verilir: Peki farzedelim ki âyet onun hakkında geldi, fakat bu âyet Ebü Bekir es-Sıddik'ın (r.a.) hayatta iken hilâfetin Ali'nin (r.a.) hakkı olduğuna işaret etmez. Çünkü biz önceki âyette, o zamanda hilâfetin Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) hakkı olduğuna işaret ettiğini belirttik. Hz. Ali'nin (r.a.) bile hilâfetin kendi hakkı olduğunu düşünmediği bir ortamda biz de onun hakkı olduğunu düşünmüyoruz, zira bizzat Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebü Bekir, Resülullah'tan (s.a.) sonra insanların en hayırlısıdır, (Sİveya bunun gibi bir söz söylemiştir”. Hz. Peygamber'in (s.a.) de şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Ben devlet idaresini Ebü Bekir'e verirsem, onu dinde güçlü ama bedenen zayıf görürsünüz. Ömer'i veli edinsem, onu dinde ve bedende kuvvetli bulursunuz. Ali'ye verirsem, onu da hidâyete eren, hidâyete götüren ve kendisi de hidâyete ulaşmış bir mürşit bulursunuz”?©, Biz deriz ki -Hz. Ali'nin ve diger sahâbilerin, halifeliği Hz. Ebü Bekir'e teslim etmesi, özellikle Hz. Aliden (r.a.) bir itiraz gelmeden teslim etmeleri bir yana- şayet o ortamda hilafet hakkı Hz. Ali'nin olsaydı, bu konu tartışılırken Ali'nin de tartışmanın içinde olması gerekirdi. Karşı fikirde bulunanlar şöyle demiştir: O sırada Hz. Ali'nin (r.a.) destekçileri yoktu; ama konu tartışılmaya başlandığı sırada kendisini destekleyenler vardı. Buna şöyle cevap verilmiştir: Hz. Ali'nin (r.a.), hilâfet hakkının kendisine ait olduğu halde destekçileri orada yoktu diye bunu istememesinin ihtimali yoktur. Görmez misin ki Hz. Ebü Bekir (r.a.) bedenen zayıf olmasına rağmen tek başına mürtedlerle savaşa girişti, hatta insanlar onun tek başına çıktığını gördüklerinde peşine takılmışlardı. Hz. Ebü Bekir (r.a.) bedenen zayıf olmasına rağmen, yardımcıları da olmadığı halde hakkı aramanın peşini bırakmadı; buna karşılık Hz. Ali (r.a.) çok daha güçlü kuvvetli olduğu ve savaş sanatını daha iyi bildiği halde -o kadar ki düşmanlardan biri onunla savaş meydanına çıksa mutlaka onu yener helâk ederdi- yardımcıları yok diye hakkı aramaktan vazgeçmesini nasıl düşünürsünüz? Hayatıma yemin ederim ki böyle bir şeyi, Hz. Ali (r.a.) gibi biri için düşünmek bir tarafa, Resülullah'ın (s.a.) en zayıf sahâbisi için bile düşünülemez. Hz. Ali'nin (r.a.) böyle bir talepte bulunmaması hilâfet hakkının Hz. Ebü Bekir'e ait olduğu yolunda düşünmesinin delilini oluşturmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Râfiziler, Resülullah'ın Hz. Ali'ye söylediği bir sözü delil getirirler: “Sen bana nispetle Müsâ'ya karşı Harun'un konumundasın yalnız benden sonra peygamber yoktur”. Harun, Hz. Müsâ'nın (s.a.) halifesi idi. Siz Hz. Ali'nin de Resülullah'ın halifesi olduğunu niye inkâr ediyorsunuz? Buna şu cevap verilir: Bunun iki cevabı vardır. Birincisi, “Sen bana nispetle, Müsâ'ya karşı Harun konumundasın” hadisi, kardeşlik anlamına gelebilir, zaten Resülullah Hz. Ali'yi kendine kardeş yapmıştı”. Kardeşlik ise kimseye hilâfet hakkını vermez. İkincisi, o vakitte Hz. Alide Resülullah'ın vekaleti vardı, fakat, bütün zamanlar boyunca onun vekaletini taşıdığına dair herhangi bir rivayet yoktur. “Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur” hadisinin cevabı da aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi, Ebü Caferden (r.a.) rivayet edilen hadis şayet sahih ise (bu hadise vesile olan) âyetin iki anlamı vardır. Birincisi, Ali kerremellâhu vechehunun faziletini gösterir. Onun hayra dair hasletlerini kâmil mânada gösteren pek çok fazileti vardır. İkincisi, namazda küçük bir iş (amel-i sagir) yapmak namazı bozmaz. Bazı rivayetlerde Resülullah'ın namazda nalinlerini çıkardığı”, sakalını tuttuğu?”, parmağıyla işarette bulunduğu” ve bunların benzeri namazda iken küçük bazı hareketler yaptığı belirtilir. Rivayetlerde de görüldüğü üzere namazda yapılan her az amelin namazı bozmadığına işaret etmektedir. Bunun başka bir yorumu daha vardır: Allah rızası için verilen sadakaya zekât ismi verilir. Hz. Ali'nin (r.a.) yüzüğü tasadduk etmesi farz olan zekât anlamına gelmez, nâfile olarak Allah rızası için verdiği sadakadır. Yüzük, Allah rızası için nâfile verilmiş olsa da Cenâb-ı Hak ona zekât diye isim vermiştir. Görmez misin ki Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Allah'ın hoşnutluğunu isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte (mânevi kârlarını) kat kat arttıranlar onu verenlerdir”?, Allah rızası için nâfile verilmiş olsa da Cenâb-ı Hak ona zekât diye isim vermiştir. Nitekim farz olan ve nâfile olan namazın her ikisine de namaz (salât) adını vermiş, farz ve nâfile olarak tutulan oruca da oruç ismini vermiştir. İşte bu da onun gibidir. Âyetin zâhiri bütün müminler hakkındadır, bu konuda Hz. Ali (r.a.) diğerlerinden daha layık değildir. Şayet âyet onun hakkında nâzil olmuşsa durum söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 39 Burivayeti İbn Merdüye, İbn Abbâs'tan tahric etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, Bu mânadaki rivayetler için bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VI, 288-289; Süyüti, ed-Dürru'lBu rivayet, Ebü Cafer'den nakledilmiştir. Önceki dipnotta geçen kaynaklara bakınız. Rivayet edildiğine göre bu âyet hakkında Ebü Cafere şöyle sorulmuş: Âyetteki “iman edenler” beyanında kastedilen kimdir? İman edenlerdir, dedi. Kendisine denildi ki bize haber verildiğine göre o Hz. Ali (r.a.) imiş. Ebü Cafer; Ali de iman edenlerdendir, dedi (Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 288; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 106). 32. Buhâri, “Fedâilu ashâbi'n-nebi” 5; İbn Mâce, “Mukaddime”, 11; Ebü Dâvüd, “Sünnet” 7. 33 Bezzâr, el-Müsned, VII, 299. Heysemi şöyle demiştir: “Bu rivayetin senedindeki Ebu'lYakzân Osman b. Umeyr zayıftır” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, V, 176). Hz. Ali'den şöyle bir rivayet gelmiştir: Resülullah'a soruldu: Ey Allah'ın Resülü; senden sonra emirlik kime verilecek? Şu cevabı verdi: “Şayet Ebü Bekir'i başa getirirseniz onun güvenilen dünya menfaatine ilgisiz, ama âhiret menfaatine çok arzulu olduğunu görürsünüz. Eğer Ömer'i başa getirirseniz onu güçle, güvenilir ve Allah uğrunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadığını görürsünüz. Şayet Ali'yi emir yaparsanız -ki yapacağınızı sanmıyorum- onun doğru yolu bulacağını ve doğru yola götüreceğini, sizi sırat-ı müstakime götüreceğini düşünüyorum” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 108; Bezzâr, el-Müsned, III, 33). Heysemi şöyle dedi: “Bezzâr'ın râvileri sikadır” (Heysemi, Mecma'u7z-zevâid, V, 176). 24 Buhâri, “Megâzi” 78; Müslim, “Fedâilu's-sahâbe” 30. İbn Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) ashâbı arasında kardeşlik uygulaması yapıyordu, Hz. Ali (r.a.) gözü yaşlı olarak geldi ve “ey Allah'ın Resülü, ashâbını birbirine kardeş yaptın, ama beni kimseyle kardeş yapmadın” dedi. Hz. Peygamber şöyle karşılık verdi: “Sen dünya ve âhirette benim kardeşimsin” Tirmizi şöyle dedi: “Bu hadis hasen ve ğaribdir”. Ebü Said el-Hudri (r.a.) şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) ashâbına namaz kıldırırken birden nalinlerini çıkardı.... Amr b. Huveyris'ten, Resülullahın namaz kılarken bazan sakalını sıvazladığı rivayet edilmiştir (İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, II, 86; Ebü Yalâ, el-Müsned, III, 44). Müminlerin annesi Hz. Âişe şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) hasta iken evinde namaz kılıyordu. Kendisi oturarak namaz kılıyordu, arkasındakilerden bazıları ise ayakta kılıyordu, Hz. Peygamber (s.a.) onlara oturmalarını işaret etti.

Maide 5:56

Bu âyetin zâhiri Hz. Ebü Bekir'e (r.a.) nispet edilse uygun düşer; çünkü o, mürtedlerle yaptığı savaşta başından sonuna kadar galip gelmişti. Hz. Ali'ye (r.a.) gelince, onun Hâricilerle yaptığı savaşın ancak sonunda galip gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. Burada geçen “hizb” kelimesi, sözlükte yardım ve destek anlamına gelir. Kisâi şöyle demiş: Araplar “falanca benim hizbimdir” yani benim yardımcım ve destekleyicimdir, derler. i PEE ATEA] ža lü

Maide 5:57

231 [ ]Ey iman edenler! Dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri dost edinmeyin... Burada sözü edilen kişileri dost edinmenin yasaklanması farklı anlamlara gelebilir. Biri, bu yasak onları dost edinmeden önce dost edinmemeleridir. Diğerleri, dinde değil ama kazanç yerlerinde dost edindikten sonra kendilerine yasak getirilmiş olabilir; başka bir ihtimal de bazı müslümanlar, müminlere karşı münâfıklarla dost olmamalıdır. Bu hususu daha önce zikret-

Maide 5:58

Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Cenâb-ı Hak burada, müminler namaza davet edildiğinde onların ne kadar akılsızca işler yaptıklarını peygamberine haber vermektedir. Çünkü rivayet edildiğine göre, müezzinin “Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resülü olduğuna şehâdet ederim’ dediğini duyduklarında, “yalan söyleyen yakılsın” demişler. Onlar, Muhammed aleyhisselâm ile -Allah hepsinden razı olsun- ashâbını kastederek şöyle söylüyorlardı: “Vallahi dünya dinlerinden herhangi birine mensup olanlardan hiçbirinin onlar kadar dünyada ve âhirette nasiplerinin az olduğunu bilmiyoruz. Bir gece inkârcılara mensup bir ailenin hizmetçisi elinde bir meşale ile ev halkı uykuda iken eve girer, meşaleden bir kıvılcım sıçrar, ev de ev halkı da yanar”!, 3I Süddiden şöyle rivayet edilmiştir: Medinede hıristiyanlardan biri, müezzinin Bu, onların aklını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır. Allah Teâlâ burada inkârcıları akılsız olmakla nitelendirmiştir, aslında onların akılları vardı, ama akıllarından faydalanmadıkları için onları böyle nitelemiştir. Nitekim şu âyetlerde aynı konumdadır: “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkümları arasında olmazdık, derler”3, zira bunlar işittiklerinden ve akıllarından faydalanmamışlardır; “Onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir””?. [ ] Ashnda biz onların işittiklerini ve gördüklerini bilmekteyiz; buna rağmen Yüce Allah, gözleri, kulakları ve dillerinden faydalanmadıkları için bunları yok saymıştır, tıpkı bunların hiçbirine sahip olmayan insan gibi. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir yorum da şöyle olabilir: Onların Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma olan şiddetli kin ve kıskançlıkları, kendilerini söylenen şeyleri anlamaktan alıkoyar ve kendileriyle bunları anlamak arasına bir engel oluşturur, dolayısıyla bu yeteneklere kökten sahip olmayan kişiler gibi olmuşlardır.

Maide 5:59

De ki: Ey Ehl-i Kitap! Bizden hoşlanmıyor musunuz? Denildi ki: Buradaki “hel tenkımüne minnâ” ibaresi, bizi hatalı ve kusurlu mu buluyorsunuz demektir, bu İbn Abbâs'ın görüşüdür. “Bizi ayıplıyor musunuz” anlamına geldiği de söylenmiştir. Ebü Avsece; bizi yadırgıyor musunuz anlamına gelir, dedi. Bunların hepsi aynı mânaya gelir. “en-nekam” kelimesi ayıp ve kusur demektir; “intikam” da öç almak, zâlime karşı çıkmak demektir. Buna göre “hel tenkımüne minnâ illâ en âmennâ billahi ve mâ unzile ileynâ ve mâ anlamı şöyle olur: Siz Allah'a ve indirilen kitaplara inanmaya davet ettiğiniz halde bize nasıl kusur buluyor ve ayıplıyorsunuz? Siz kendilerine kitap verilen kimselerdensiniz, sizin bu kitabınızda Allah'a ve bütün ilâhi kitaplara iman etme prensipleri vardır. Nasıl olur da bütün bunları inkâr edersiniz ve bizi ayıplarsınız da kendinizi ayıplamazsınız! Çünkü siz Allah'a itaatten Allah'ın emrinden, Kitab'ımızın size emredip davet ettiği hussulardan çıktınız; ayrıca Kitabı'nız içinde bulduğunuz durumu da size yasaklamıştır. Bize indirilene beyanından maksat Kur'ân-ı Kerimdir; o ki önce gelen kitapları tasdik etmektedir. Daha önce indirilene, [ ]daha önce indirilen Tevrat, Zebür ve İncile iman ettiğimiz için. Onlar da Kur'ân'ı tasdik etmekte, birbirini doğrulamaktadır. Öyleyse Kur'ân'a iman etmeyi nasıl inkâr edersiniz? OJH E deği

Maide 5:60

[Allah'ın İnsanları Maymuna ve Domuza Çevirmesi] De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lânetlediği ve gazap ettiği kimselerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyi şu âyetlerden sonra indirmişti: “Biz yalnız Allaha iman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz?””; “Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar”. Şöyle ki Ehl-i Kitap müminlerle alay ediyor, onlara gülüyor, dinlerini kusurlu buluyor ve kendilerini ayıplıyorlardı. İşte bunun ardından Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Ey Muhammed! De ki: Cezası bundan, yani iman edenlerin üzerinde bulundukları şeyden daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar “kimmiş onlar?” diye sorunca O, şöyle buyurmuştur: Allah'ın lânetlediği ve gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği kimselerdir... Niteliği böyle olan kişi, müminlerin hallerinden çok daha kötüdür. Bu niteliklerin hepsine sahip bulunanlar onların içindeydi, Allah'ın gazap edip lanetlediği kimseler. Yani Allah Teâlâ -yaptıkları kötülükler sebebiyle- onların özlerini, tabiat olarak özlerin en çirkinine ve en vahşisine çevirdi. Yahut tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime, bazı rivayetlerde zikredildiği gibi, onların, müminleri kastederek “dünyada ve âhirette onlardan daha az nasibi olan bir din mensubunu vallahi bilmiyoruz” şeklindeki sözlerinden sonra nâzil olmuştur. Ehl-i Kitap, dünyanın da âhiretin de kendilerinin olduğunu iddia ediyor, müslümanların ise ne dünyası vardı, ne de âhireti. Bütün noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Allah da şöyle buyurmuştur: Ey Muhammed! De ki: Cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Kimmiş o? dediklerinde de şöyle buyurdu: Allah'ın lânetlediği ve gazap ettiği kimselerdir. Lânetlenen kişi (mel'ün), her türlü hayırdan uzaklaştırılan kimsedir. Onlardan bir kısmını çevirdi, yani onların özünü maymun ve domuz özüne çevirdi. Bu, aklen de yaratılış tabiatı itibariyle de en kötü ve en vahşi özdür. Tâgüuta tapan kimseler, yani şeytana tapan kimselerdir. İşte bunlar, yeri daha kötü olanlardır, yani Cenâb-ı Hak dünyada onların özlerini yeryüzünün en çirkin özüne çevirmesi itibariyle buna çevirmediği kişilerden daha kötü konumdadır. Çünkü insanlar müminlerden herhangi birinin zikredilen bu öze çevrildiğini görmemiştir, halbuki öncekilerden pek çoklarının özlerinin de yaratılış tabiatı çirkin ve rahatsız edici böyle bir öze çevrildiğini biliyorlar. Yahut bu âyet, vukü bulan, fakat bizim bilmediğimiz bir halden sonra nâzil olmuştur. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar Allah'ın lânetlediği, gazap ettiği, tâgüta tapan ve bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği kimselerdir; onların bir kısmını maymuna çevirmiş, bir kısmını da eski cevherinde bırakmıştır. İşte bunlar, yeri daha kötü olanlardır, yani dünyada ve âhirette. Doğru yoldan daha fazla sapmış bulunanlardır, yani tutulan yol ve benimseyen yol açısından. Olayın mahiyetini en iyi bilen Allah'tır. GİRİS IE a elel 215

Maide 5:61

Size geldiklerinde “İman ettik derler. Oysa onlar inkârla girmiş, yine onunla çıkmışlardır. Bu ilâhi kelâmın Yahudiler hakkında geldiği söylendiği gibi münâfıklar hakkında geldiği de belirtilmiştir. Münâfıklar hakkında gelmiş olması daha münasiptir. Rivayet edildiğine göre onlar, İHz. Peygamber'in yanına geliyor, ona uyduklarını gösteriyor, kitaplarında kendisinin nitelik ve özelliğini gördüklerini haber veriyor, fakat içlerinde bunun aksini saklıyor ve kendisiyle alay ediyorlardı. İşte budurumdan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar inkârla girmiş, yine onunla çıkmışlardır. Yüce Allah, onların inkâr ederek yanına geldiklerini Peygamber aleyhisselâma haber vermektedir, çünkü kendileri bu sözleri alay olsun diye söylüyor ve onunla yanından çıkıyorlardı. Bu âyet-i kerimede Hz. Peygamber'in nübüvvetine dair bir kanıtlama vardır. Çünkü bu ilâhi beyan, onların gizledikleri şeyleri haber vermektedir, bunu da Peygamber'in o bilgiyi, gaybı bilen Allah'tan almış olduğunu bilsinler diye yapmaktadır; gaybı Allah'tan başka kimsenin bilmediğini onlar da kabul ediyorlardı. Allah onların neler gizlemiş olduklarını daha iyi bilir, yani içlerinde gizledikleri küfrü ve alay amacını daha iyi bilendir. Onlardan birçoğunun günaha girmede, haksızlık etmede ve haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Burada Onlardan birçoğunu görürsün ifadesinin, onların krallarından ve halkından birçoğunu görürsün anlamına gelmesi muhtemeldir. Günaha girmede ve haksızlık etmede birbirleriyle yarışırlar. Yani küfür ve aşırılığı söylemede. Buradaki “udvân”, kendileri için belirlenen sınırı aşmak demektir. Onlar aynı zamanda Haram yemede de birbirleriyle yarışıyorlar. Buradaki “suht” kelimesine haram kılınan her şey veya hüküm verirken rüşvet almak anlamı da verilmiştir. Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rüşvet küfür demektir, suht ise kardeşinin ihtiyacını sultana götürmek ve onun yanında yemektir’. Bu konuyu daha önce zikretmiştik”57. --- Dipnotlar: 356 o İbnu'l-Münzir, Mesrük'tan şöyle rivayet etmiştir: Ömer b. Hattâb'a şöyle dedim: Bir konuda hüküm verirken rüşvet yemek âyetteki suhttan sayılır mı ne dersin? Hayır, o küfürdür, diye cevap verdi. Suht, ancak Sultan nezdinde değeri ve itibarı olan bir adamın, başka bir adamın Sultan tarafından karşılanması gereken ihtiyacını, kendisine bir hediye vermeden yerine getirmemesidir (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 81).

Maide 5:62

Size geldiklerinde “İman ettik derler. Oysa onlar inkârla girmiş, yine onunla çıkmışlardır. Bu ilâhi kelâmın Yahudiler hakkında geldiği söylendiği gibi münâfıklar hakkında geldiği de belirtilmiştir. Münâfıklar hakkında gelmiş olması daha münasiptir. Rivayet edildiğine göre onlar, İHz. Peygamber'in yanına geliyor, ona uyduklarını gösteriyor, kitaplarında kendisinin nitelik ve özelliğini gördüklerini haber veriyor, fakat içlerinde bunun aksini saklıyor ve kendisiyle alay ediyorlardı. İşte budurumdan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar inkârla girmiş, yine onunla çıkmışlardır. Yüce Allah, onların inkâr ederek yanına geldiklerini Peygamber aleyhisselâma haber vermektedir, çünkü kendileri bu sözleri alay olsun diye söylüyor ve onunla yanından çıkıyorlardı. Bu âyet-i kerimede Hz. Peygamber'in nübüvvetine dair bir kanıtlama vardır. Çünkü bu ilâhi beyan, onların gizledikleri şeyleri haber vermektedir, bunu da Peygamber'in o bilgiyi, gaybı bilen Allah'tan almış olduğunu bilsinler diye yapmaktadır; gaybı Allah'tan başka kimsenin bilmediğini onlar da kabul ediyorlardı. Allah onların neler gizlemiş olduklarını daha iyi bilir, yani içlerinde gizledikleri küfrü ve alay amacını daha iyi bilendir. Onlardan birçoğunun günaha girmede, haksızlık etmede ve haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Burada Onlardan birçoğunu görürsün ifadesinin, onların krallarından ve halkından birçoğunu görürsün anlamına gelmesi muhtemeldir. Günaha girmede ve haksızlık etmede birbirleriyle yarışırlar. Yani küfür ve aşırılığı söylemede. Buradaki “udvân”, kendileri için belirlenen sınırı aşmak demektir. Onlar aynı zamanda Haram yemede de birbirleriyle yarışıyorlar. Buradaki “suht” kelimesine haram kılınan her şey veya hüküm verirken rüşvet almak anlamı da verilmiştir. Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rüşvet küfür demektir, suht ise kardeşinin ihtiyacını sultana götürmek ve onun yanında yemektir’. Bu konuyu daha önce zikretmiştik”57. --- Dipnotlar: 356 o İbnu'l-Münzir, Mesrük'tan şöyle rivayet etmiştir: Ömer b. Hattâb'a şöyle dedim: Bir konuda hüküm verirken rüşvet yemek âyetteki suhttan sayılır mı ne dersin? Hayır, o küfürdür, diye cevap verdi. Suht, ancak Sultan nezdinde değeri ve itibarı olan bir adamın, başka bir adamın Sultan tarafından karşılanması gereken ihtiyacını, kendisine bir hediye vermeden yerine getirmemesidir (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 81).

Maide 5:63

[Kötülüğe Mani Olmayanın Durumu] Yukarıdaki âyetin hemen ardından Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyi getirerek, onların yaptıklarına mani olmadıkları için din adamlarını ve âlimleri azarlamakta, Jişlenen çirkin günaha onları da eşit bir şekilde ortak etmektedir; tâ ki günah ve mâsiyeti işleyenle ona rıza gösteren ve onu engellemeyenin aynı günaha eşit olarak ortak oldukları bilinsin. Bu âyet, gayri meşrü davranışa engel olmayanın onu işleyen kişi kadar günahkâr olacağına işaret etmektedir. Din adamları ve âlimler diye tercüme ettiğimiz rabbâni ve ahbâr kelimelerini daha önce açıklamıştık’. İİİ a Ials eg elli gd j alya ga ay ağı

Maide 5:64

64. “Yahudiler Allah'ın eli bağlanmış!” dediler. Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir. Aksine O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkârcılığını kuşkusuz arttıracaktır. Onların arasına kıyâmete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş ateşini tutuşturmuşlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çaba harcarlar; Allah ise bozguncuları sevmez.” Yahudiler “Allah'ın eli bağlanmış” dediler. Hasan-ı Basri, “bu Yahudilerin sözüdür” dedi; yani Allah'ın eli, bize azap etmekten alıkonmuş ve engellenmiştir. Nitekim onlar, “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” demişlerdi. Asıl kendi elleri bağlanmıştır, yani âhirette onları elleri zincirlerle boyunlarına bağlanacaktır. Aksine O'nun iki eli de açıktır, mağfiret için de azap için de açıktır; dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Onlar, Allah'ın eli bağlanmıştır demeleri ile, elin ve bağlanmanın hakikatini kastetmeyip O'nu cimrilikle nitelemiş ve şöyle demişlerdir: O, cimriliği sebebiyle kendisinde bulunan şeyleri vermemiştir. Allah Teâlâ bundan münezzeh, pek münezzehtir“, Diğer bazı âlimler de şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, Yahudilere bol bol rızık vermişti, bu sayede onlar insanların en zengini ve en varlıklısı olmuştu. Onlar -salavatların en üstünü üzerine olsun- Muhammed aleyhisselâm hakkında Allaha isyan ettikleri, onun nübüvvetini inkârla karşıladıkları, (SlAllah'ın verdiği nimetlere nankörlük edip küfre çevirdikleri zaman Yüce Allah da onlara verdiği rızıklardan bazılarını kıstı. İşte o zaman, Allah'ın eli bağlanmıştır dediler. Onlar bununla, “eli boynuna bağlanmıştır” dememiş, onlardan rızkı kestiği, daha önce verdiği gibi vermediği için demişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ, bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma”. Burada sözlükteki anlamı değil, başkalarına yardımda bulunmama mânasındaki cimrilik yasaklanmıştır. Buna göre Allah'ın eli bağlanmıştır meâlindeki ifade cimrilikten kinâyedir ve onunla nitelendirmek olup gerçekten elin bağlanması mânasında değildir. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Bu yoruma göre Asıl kendi elleri bağlanmıştır ifadesi de aynı yoruma bağlıdır; yani yahudilerin elleri yardımdan çekilmiş olup kendileri, cimrilik ve elleri sıkı olmakla nitelendirilmiştir. Aksine O'nun iki eli de açıktır, Allah'ın nimetleri her tarafa yayılmıştır, O, dilediğine bol bol vermekte, dilediğine de kısmaktadır. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafına göre âyet “bel yedahu bestân” (j gil; dx) şeklindedir??, Ferrâ da şöyle demiştir: “ve vechun mebsütun, vechun bestatün” (iks 5; bps 33) denilir ve her iki lafız da aynı mânaya gelir%, Şunu da belirtmek gerekir ki Allah'a nispet edilen ve el anlamına gelen “yed” kelimesinden yaratıklara nispet “el” mânası anlaşılmaz; zaten Kur'ân-ı Kerim'de ele sahip olması mümkün olmayan bazı varlıklara aynı kelime nispet edilmiştir; onlardan biri de şudur: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir” s5. Burada Kur'ân'a izâfe edilen “el'den yaratıkların eli ile aynı anlama gelmez. Bundan dolayı Allah'a izâfe edilen elden anlaşılan şeyin yaratıklar için anlaşıldığı gibi olması caiz değildir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır!”s; “Kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”, bu iki âyetteki el kelimesi ile bizzat elin kendisi anlaşılmaz. [ ]“Bu, (azap dünyada] ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır” meâlindeki ilâhi beyan da böyledir; yaptıkları şeylerin ele nispet edilmesi, elle yapıldığı, onunla verildiği ve kazanıldığı içindir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah ve Resülü'nün önüne geçmeyin” buyurmaktadır. Herkesin bildiği gibi bu âyette geçen el kelimesi ile bizzat elin kendisi kastedilmemiştir, fakat zikrettiğimiz üzere ona izâfe edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir. Denilmiştir ki onlar Allah'ın eli bağlanmıştır dedikleri için azap edilmişlerdir. Lânet, sözlükte kovmak demektir, sanki Allah şöyle buyurmaktadır: Onlar Allah'ın rahmetinden kovulmuş, söyledikleri söz yüzünden rahmete ulaşmaktan ebediyen ümitlerini kesmişlerdir. Şöyle de denilmiştir: Bu âyet, onların bu hâl üzere öleceklerini, asla iman etmeyeceklerini haber vermektedir, nitekim o hâl üzere ölmüşlerdir. Bu da Resülullah'ın (s.a.) nübüvvetine dair bir delildir. En doğrusunu Allah bilir. Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun... kuşkusuz arttıracaktır. Bu âyet iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Allah'ın sana Kur'ân’ indirmesi onlardan, yani Yahudilerden birçoğunun azgınlığını ve inkârcılığını kuşkusuz arttıracaktır. Şöyle de denilmiştir: Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğu için kuşkusuz arttıracaktır, yani onların kitaplarında var olduğu halde gizlemiş oldukları Hz. Peygamber'in niteliklerini ve yine kitaplarında tahrif edip değiştirdikleri hükümleri. İşte bunlar onların azgınlığını ve inkârcılığını arttıracaktır. Buradaki tuğyân kelimesinin sürekli mâsiyet anlamına geldiği de söylenmiştir. İnkârcılığını arttıracaktır, yani Kur'ân'a yönelik inkârcılıklarını arttıracaktır. Şöyle denilmiştir: Tuğyân düşmanlık ve belirlenen sınırı aşmak anlamına gelir. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Kur'ân azgınlığı ve inkârı arttırmadığı halde âyetteki azgınlığı arttırma fiilinin Kur'ân'a nispet edilmesinin anlamı nedir? Buna şu cevap verilir: Fiillerin bazı şeylere nispet edilmesi, üç anlama gelir. Biri, fiilin hakikatının kendisine ait olması, diğeri çeşitli hâllerine nispet edilmesi, öbürü de fiilin oluşumuna sebep olması açısından nispet edilmesi. Bu âyette fiillerin Kur'ân'a nispet edilmesi, onlardaki azgınlık ve inkârın kendilerindeki küfür halinin Kur'ân'ın inzâli sayesinde ortaya çıkması sebebiyledir. Bunun örnekleri şu ilâhi beyanlardır: [ ] “Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu””, Aslında Hz. İbrahim döneminin inkârcıları hakikatte kimseyi saptırmamışlardı, fakat İbrahim aleyhisselâmın muhatapları onlar sebebiyle saptıkları için sapma fiili kendilerine izâfe edilmiştir. “Dünya hayatının aldattığı kişiler””' meâlindeki âyet de bunun gibidir. Aslında dünya hayatı kimseyi aldatmaz, fakat dünyanın duyuları olsaydı onun ortaya koyacağı depdebe insanı aldatırdı. Onların arasına kıyâmete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Bu ilâhi kelâmın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Onların arasına saldık, yani Yahudilerle hıristiyanların arasına; Yahudi Hıristiyanı, Hıristiyan da Yahudiyi sevmez. Başkaları da şöyle demiştir: Onların arasına, yani Yahudilerin arasına, çünkü Yahudiler çeşitli mezheplere ve farklı arzulara sahiptir. Bazıları “Üzeyir Allah'ın oğludur”? diyordu bazıları da teşbih inancını savunuyordu. Evet onlar farklı inançlara sahiptir, aralarında var olduğu zikredilen ihtilaflar sebebiyle aralarında düşmanlık ve kin yerleşmiştir. Şimdi Cenâb-ı Hakk'ın, Yahudilerin arasına düşmanlık sokma fiilini kendisine nispet etmesi iki sebebe bağlı olabilir: Ya düşmanlığın oluşumunda kendisine ait bir fiilin bulunması, yahut da düşmanlığa sebep olmasından olur. Düşmanlık fiilinin oluşumunda O'nun bir etkisi olamaz, çünkü bu onların fiilidir; keza düşmanlığa sebep olması da caiz değildir, zira onun sebebi ihtilaftır, ihtilaf ise onların kendi fiilleridir. Bu iki şeyden hiçbirinin Allah için düşünülemeyeceği anlaşılınca, O'na başka bir hususun nispet edilmesi gerekir; o da şudur: Allah, onların talebi üzerine düşmanlık fiilini ve düşmanlık sebebini yaratmıştır. Başarıya ulaşmak ve hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Burada Cenâb-ı Hak onların arasına düşmanlık saldığını zikretmiş, başka bir âyette ise onların birbirlerinin dostu olduğunu zikretmiştir: “Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir”?. Bu iki farklı ifade nasıl telif edilebilir? Buna şu cevap verilir: “Onlar birbirlerinin velileridir” ifadesi, dinin aslında, yani küfürde birbirlerinin dostudurlar demektir. Ama onların arzularının ve mezheplerinin farklılığından dolayı aralarında düşmanlık vardır. En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk'ın aralarına düşmanlık ve kin saldığını haber vermesinde Resülullah'a (s.a.) olan lütfuna işaret vardır. Şayet yahudiler tek bir mezhebe sahip olup aralarında ihtilaf ve düşmanlık bulunmasaydı bu, Resül-i Ekrem için daha zor bir durum meydana getirir ve aralarında ikamet etmesini zorlaştırırdı. Fakat aralarında anlaşmazlığın çıkmasıyla Yüce Allah Resülullahva lütufta bulunmuştu, zira O, bu anlaşmazlık ve kargaşayı onların gevşemesine sebep kılmıştır; şu ilâhi beyanda görüldüğü üzere: “Birbirinize düşmeyin zayıflarsınız””, Ne zaman savaş ateşini tutuşturmuşlarsa Allah onu söndürmüştür. Bu ilâhi kelâm iki şekilde yorumlanabilir. Biri, ne zaman Yahudiler Hz. Peygamber'e tuzak kurmuş ve onu öldürmeye karar vermişlerse, Cenâb-ı Hak, onu Peygamberine haber vermiştir; böylece onlar hilelerini gerçekleştirememiştir. İkincisi, ne zaman Resülullah (s.a.) karşı savaşa yeltenmiş ve bunun için toplanmışlarsa, Allah Teâlâ onların birlikteliklerini dağıtmış ve kendilerini bozmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çaba harcarlar. Bu ilâhi beyan da iki şekilde yorumlanabilir. Biri, bozgunculuk çıkarmak için gerçek anlamda ayakları üzerinde yürümeleridir. Bundan maksat, müslümanlarla savaşmak ve kâfirlerden yardım almak içindir. İşte bu, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktır. İkincisi, onlar Resülullah'ın (s.a.) nitelik ve özelliğini gizlemeleri, kendi kitaplarında bulunan nübüvvet ve risâletinin alâmetlerini tahrif etmeleri ve insanları Kur'ânda nâzil olan metnin gayrısına davet etmeleridir. İşte yeryüzünde bozgunculuk yapmaya gayret göstermek budur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Allah ise bozguncuları sevmez. Evet O, bozgunculuğu sevmez ve ona razı olmaz. pua gis ú 15286 l SESİ İRİ Ğİ Opálové AE; --- Dipnotlar: 39 Kurtubi, el-Cámi' li ahkâmi'l-Kurân, VI, 238; Âlüsi, Rühu'l-meâni, VI, 180. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VI, 300; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 113. Kurtubi şöyle demiştir: “İbn Mesüd'un (r.a.) kırâati şeklindedir. Bunu Ahfeş rivayet etmiş ve şöyle demiştir: “yedün bestatün” ifadesi “açılmış, yayılmış el” demektir (Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kurün, VI, 240; Âlüsi, Rühu'l-meâni, VI, 181). 79 “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu. Bundan böyle kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin” 32 “Yahudiler, Üzeyir Allah'ın oğludur, dediler”.

Maide 5:65

Aziz ve celil olan Allah insanlara cömertlerin en cömerdi muamelesini yapmıştır; şöyle ki onlara bağışlamayı, küfür halinde iken işledikleri kötülükleri ve Allah hakkında söyledikleri çirkin sözleri -şayet iman edip kötülüklerden sakınırlarsa- yüzlerine vurmayacağını vâdetmiştir. [§]Bu, Cenâb-ı Hakk'ın “eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”” meâlindeki âyet-i kerimede buyurmuş olduğu şeydir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, kişinin tövbe edip günah fiillerden vazgeçtiği, pişman olup bütün yaptıklarını terk ettiği ve daha önce yaptığı kötülüklerin hayra çevirilmesini temenni ettiği takdirde geçerlidir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”” buyurmaktadır. Çünkü böyleleri daha önce yaptıkları kötülüklerden pişman olmuş ve o haldeki davranışlarının şerre değil hayra dönüştürülmesini temenni etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:66

Şayet onlar Tevrat'ı, İncili ve Rableri tarafından onlara indirileni doğru dürüst uygulamış olsalardı. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri, Şayet onlar Tevrat'ta, İncil” de ve onlara indirilen Kur'ândaki hükümlere göre amel etselerdi, âyette belirtilen nimetlerden mutlaka yararlanırlardı. Diğer bir ihtimal de şudur: Şayet onlar Tevrat'ı ve İncil'i nâzil olduğu gibi doğru dürüst uygulamış olsalardı, onlarda yaptıkları tahriflerden ve değiştirmelerden dönselerdi, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nitelikleriyle özelliklerini ve ilâhi kitaplardaki hükümleri gizlemeselerdi, âyette zikredilen şeyler olurdu. En doğrusunu Allah bilir. Onlar müslüman oldukları takdirde darlığa düşeceklerinden korkuyorlardı. Bu hususu Cenâb-ı Hak şöyle beyan etmektedir: “Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız, diyorlar”. Ama Yüce Allah, onlar eğer iman eder ve şirkten sakınırlarsa, yaşayışlarının daha müreffeh olacağını haber vermektedir. Göğün ve yerin türlü türlü nimetlerinden yararlanırlardı. Bu ilâhi beyan, gerçek anlamda nimetleri yemek anlamında değil, niteleme ve anlatımda bir mübalağa deyişidir. Meselâ “falan adam başından ayağına kadar nimet içindedir” denilir; bununla sözün hakikati kastedilmez, zenginlikle nitelemede mübalağa edilir. Fakat âyetteki lafzın gerçekten yemek anlamına gelmesi de muhtemeldir. [ ] Ayaklarinin altından meâlindeki ifade ile, yerden çıkan yenecek ve içecek şeyler kastedilmiştir. Üstlerinden anlamındaki sözle de ağaçlarda yetişen meyveler kastedilmiştir. Diğer bir yoruma göre ise Üstlerinden anlamındaki söz ile dağlar, ayaklarının altından anlamındaki sözle de yeryüzü kastedilmiştir. Bu ifadelerde dağlarda ve ovalarda yetişen her türlü bereketin onlar için olduğunu haber vermektedir. Şöyle de söylenmiştir: Göğün nimetlerinden yararlanırlardı, yani, Allah onlara bol bol yağmur gönderir, ayaklarının altından, yani, yeryüzü bereket getirir ve onlar için meyveler yetiştirir. Katâde şöyle demiş: Yeryüzü onlara yetiştirdiklerini, gökyüzü de bereketini yağdırırdı”8. En doğrusunu Allah bilir. İçlerinde aşırılığa kaçmayan bir zümre var. Bu cümlenin iki şekilde açıklanacağı söylenmiştir. İçlerinde aşırılığa kaçmayan bir zümre, yani onlardan müslüman olanlar; İçlerinde aşırılığa kaçmayan bir zümre; yani Allah'ın kitabına yönelik olarak; onu tahrif etmemiş, değiştirmemiş, ondan hiçbir şeyi bozmamış ve yeryüzünde fesat çıkarmamışlardır. Ne var ki onlardan birçok kişi tahrif ve değiştirme yapmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:67

Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. En doğrusunu Allah bilir ya, kâfirler zümresi üç tabaka halindeydi’. Onların bir grubu şöyle diyordu: “Biz ne bu Kur'ân'a inanırız ne de bundan öncekilere!”9; “Bu Kur'ân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın”. [§]Bazıları da Hz. Peygamber'i korkutuyor ve 78 Taberi, Câmi'u'l-beyân, V I, 305; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 115. öldürmek için kendisine tuzak kuruyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı” buyurmaktadır. Bir kısmı da bu işten vazgeçmesi ve kendilerini mensubu olduğu dine davet etmemesi için ona kadınlar ve mal teklif ediyordu. İşte onlar belirttiğimiz gibi üç kategoride bulunuyordu. Allah Teâlâ ise ona mesajını insanlara iletmesini emretmekte, kâfirlerin kendisini öldürmek için kurdukları tuzakların ona engel olamayacağını ve onların hilelerinden korkmamasını söylemekteydi. Çünkü insan şu sebeplerle kendisine verilen görevi yerine getirmekten vazgeçer: Öldürüleceğinden endişe etmesi, sevgi ve dostluğa ulaşma arzusu, üçüncüsü de yalan söylemekle itham edilmesi ve bu sebeple rencide olması. Aziz ve celil olan Allah ise Peygamber aleyhisselâma, öldürülmekten veya söylediklerinin yalanlanmasından yahut da dostluk talebinin bitmesinden korksa bile Allah'ın kendisine indirdiklerini insanlara tebliğ etmesini emretmiştir. Yani hiçbir şey, Allah'ın sana indirdiklerini tebliğ etmekten kendini alıkoymasın, diye buyurmaktadır. Yahut bu âyetteki emir, önceki zamanlarda olduğu gibi şimdi de devam etmelidir. Yahut Allah'ın kendisine indirdiği emirleri tebliğ etmekle emrolunması, beyan ederek tebliğ etmesi anlamındadır, yani indirilen âyeti tebliğ ettiğin gibi sana gelen beyanı da tebliğ et. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İstisnâsız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın”. Yüce Allah, ilâhi ahkâmı milletine beyan etmesi için her peygamberi kendi milletinin dili ile gönderdiğini haber vermektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. (JRabbinden sana indirileni tebliğ et, yani Cenâb-ı Hakk'ın senin risâletine alâmet ve nübüvvetine delil kıldığı âyetleri, delil ve kanıtları tebliğ et, tâ ki böylece kesin deliller onları sorumlu kılsın. En doğrusunu Allah bilir. Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Yani seni öldürmeleri ve tuzak kurmalarından korkarak sana indirileni tebliğ etmezsen, sanki baştan beri ilâhi mesajı tebliğ etmemiş gibi olursun. Allah Teâlâ, ilâhi mesajı insanlara tebliğ etmeyi can korkusu yüzünden olsa bile terk etmesi halinde Peygamberini (s.a.) mazur saymamaktadır. O, kalbi imanla dolu olduğu halde küfre zorlanan ve canından korktuğu için küfrü kabul ettiğini söylemesi mubah görülen kimse gibi değildir. Yüce Allah, Peygamberine (s.a.), can korkusu taşısa bile ilâhi mesajın tebliğini terk etmesini mubah görmemiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, ilâhi mesajı tebliğ etmek kalp ile değil dil ile ilgili bir iştir, imanın ise dil ile değil kalp ile alakası vardır. Dolayısıyla kişi küfre zorlandığında, kalbi imanla dolu olması halinde küfrü kabul ettiğini söylemesi mubah görülmüştür. Fakat ilâhi mesajı tebliğ etmenin dilden başka bir yolu yoktur. Bundan dolayı ölüm korkusu olsa bile tebliğin terki mubah görülmemiştir. Bu, talak ve köle âzât etme konusunda zorlanan kişi hakkında söylediklerimize delil oluşturur. Böylesinin boşamayı veya köle âzât etmeyi dile getirdiği takdirde işleme konulur, çünkü bunlar kalple değil dil ile ilişkilidir. Hülâsâ icbar altında kalma, kalbi değil de dili ilgilendiren bir hususta ise geçerliliği ortadan kalkmaz, biraz önce temas ettiğimiz risâlet gibi. En doğrusunu Allah bilir. Eğer bunu yapmazsan. Yani ilâhi mesajı yeni dönemde tebliğ etmezsen, geçmiş zamanda da tebliğ etmemiş sayılırsın. Yahut önceleri tebliğ ettiğin gibi yeni gelen vahiyleri açıklamazsan, inen âyeti önceleri tebliğ ettiğin gibi gerekli olan açıklamayı da mesajı iletmemiş olursun. En doğrusunu Allah bilir. (Hz. Muhammed'in Nübüvveti (SlAllah seni insanlardan koruyacaktır. Bu âyet-i kerimede Hz. Peygamber'in risâletinin delili vardır, çünkü Allah Teâlâ onu insanlardan koruyacağını haber vermektedir, netice de böyle olmuştur. Demek ki O, bu bilgiyi Allah'tan almıştır. Cenâb-ı Hakk'ın “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!” meâlindeki beyan da bunun gibidir. O (Hüd aleyhisselâm) kâfirlerin ortasında “haydi hepiniz bana tuzak kurun” dediği halde onların tuzaklarından kendisine hiçbir şey gelmemiştir. Bu da onun Allah Teâlâ sayesinde vukü bulduğunu gösterir. Hz. Âişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre: Resülullah (s.a.) görevini yapan insanlar tarafından korunuyordu, Allah seni insanlardan koruyacaktır meâlindeki âyet gelince şöyle buyurmuştur: “Artık evlerinize gidebilirsiniz, çünkü Allah beni insanlardan koruyacaktır” Bunun üzerine onlar da dağıldılar”. --- Dipnotlar: 288 Hüd, 11/55. Bu âyet-i kerime Hüd aleyhisselâmla ilgilidir. Tirmizi, “Tefsir, 5; Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 307-308; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III,

Maide 5:68

De ki: Ey Ehl-i Kitap! Siz Tevrat'ı, İncil'i doğru dürüst uygulamadıkça tuttuğunuz yol yol değildir. Daha önce söylenen bir söz veya ileri sürülen bir iddia olmadan bu şekilde söze başlanmaz. Âyet-ikerime de onların yaptıklarına dair bir açıklama bulunmamaktadır. Muhtemelen onların arasında kendilerinin Allah'ın dini ve velâyeti üzerinde bulunduklarını iddia edenler bulunuyordu; ayrıca şöyle diyenler: “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız”5; “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek”. Ve benzeri kendilerine nispet ettikleri arzu ve iddialar. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Peygamberine (s.a.) şöyle emretmektedir: De ki: Siz Tevrat'ı, İncil'i ve rabbinizden size indirileni (Kur'ân'ı) doğru dürüst uygulamadıkça tuttuğunuz yol yol değildir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Tevrat'ı, İncil'i doğru dürüst uygulamadıkça meâlindeki beyan şu anlama gelir: [ ] Tevrat ve İncil'de tahrif ettiğiniz, değiştirdiğiniz ve tebdil ettiğiniz şeyleri düzeltmedikçe, nâzil olan kitapların hepsini aynı seviyede görüp iman etmedikçe. Başkaları da şöyle demiştir: Tevrat'ı ve İncil'i doğru dürüst uygulamadıkça, yani onlarda bulunan ahkâmı tasdik edip kabul etmedikçe. İbn Abbâs (r.a.) bu ilâhi beyanı şöyle açıklamıştır: Tevrat ve İncil'de bulunan hükümlerle amel etmedikçe, yani orada yer alan Hz. Muhammed'in (s.a.) nitelik, özellik ve peygamber olarak gönderileceği hükmüyle amel edip, onu gizlemeden insanlara açıklamadıkça. Bu yorum ve daha önce söylediklerimiz aynı anlama gelir. Rabbinizden size indirileni (Kur'ân'ı), diğer peygamberlerinize gönderilen kitapları (uygulamadıkça), yani diğer peygamberlere gönderilen bütün kitapları da doğru dürüst uygulamadıkça. Çünkü bütün peygamberlere ve bütün kitaplara iman etmedikçe peygamberlerin ve kitapların bir kısmına inanmanın faydası yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Siz Tevrat'ı, İncili doğru dürüst uygulamadıkça tuttuğunuz yol yol değildir, meâlindeki beyandan bundan maksat, Cenâb-ı Hakk'ın “Rabbinden sana indirileni tebliğ et”! anlamındaki âyetle Peygamberine (s.a.), kendisine indirileni insanlara tebliğ etmekle emretmiş olduğu şeydir. Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkârcılığını kuşkusuz arttıracaktır. Biz bunu daha önce açıklamıştık”. Bazıları da şöyle demiştir: Sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkârcılığını kuşkusuz arttıracaktır, meâlindeki ilâhi kelâm ile Kur'ândaki recim ve kısas kastedilmiştir”. Kâfirler topluluğu yüzünden üzülme. Yani onların inkâr etmelerine üzülme. Bu ifade şu ilâhi beyanlara benzemektedir: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”!; “Onlar için üzülerek kendini helâk

Maide 5:69

İman edenler. İbn Abbâs (ra.) şöyle demiştir: Onlar dilleriyle inanıp kalpleriyle iman etmeyenlerdir?”. Bazıları da, onlar peygamberlerin bir kısmına iman edip Yahudi ve hıristiyan diye kendilerini isimlendirmeyenlerdir. Yahudiler, Sâbiiler ve hıristiyanlar. Bunların kimlerden ibaret olduğunu daha önce açıklamıştık”. (Bunlardan) Allah'a ve âhiret gününe inananlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şöyle olmalıdır: Farklı dinlere ve mezheplere bağlı olsalar da, Allah'a ve âyette belirtilen hususlara inanırlarsa, kâfir iken yaptıklarından dolayı onlara korku yoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”, Onlar üzülecek de değillerdir. Allah'ın kendilerine vereceği mükâfatı kaybetme üzüntüsünü yaşamayacaklardır, yani onları kaybetmeyeceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:70

70. “Andolsun biz İsrâiloğulları'ndan kesin söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüAndolsun biz İsrâiloğulları'ndan kesin söz almıştık. Cenâb-ı Hak, insan türünün tamamından söz almış ve bunu diğer yaratıklara değil kendilerine özel kılmıştır, çünkü onların her birine -yaratılışının gereği- Rabbinin birliğini bilme özelliği vermiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, fakat onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi””s, Sonra, Allah Teâlâ bu âyette beşer cinsinden özellikle İsrâiloğulları'nı belirtmekte; Onlara peygamberler göndermiştik meâlindeki beyanla, onlara kendi cinslerinden peygamberler göndererek aldığı sözlerin faziletine dikkat çekmektedir. Onlar da sanki bu sözleri kabul etmişlerdi; şu beyanlarında görüldüğü üzere: “Allah onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim, eğer namazı dosdoğru kılarsanız...; “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim”. Bu, Allah tarafından kendilerine verilen bir vâd, onlar tarafından da Allahi verilen bir söz idi. Cenâb-ı Hak, onlar verdikleri sözde dururlarsa kendisinin de vâdini yerine getireceğini haber vermiştir. [ ]Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler. Bu ilâhi kelâmda İsrâiloğullarının, kendi arzu ve hevalarına uymaları sebebiyle bütün peygamberlerin getirdikleri dine muhalif kaldıklarının delili vardır. Peygamberler farklı zamanlarda gelmiş olsalar da, onların hepsi de insanları aynı dine davet etmişlerdir. Bir kısmına yalancı dediler, bir kısmını da öldürdüler. Onların bir kısmı peygamberlere yalancı demiş, bazıları da onları öldürmüştür. Şu kadar var ki onlar tarafından bir öldürme olayı gerçekleşmişse, O, resüllere değil, nebilere yönelik olmuştur, çünkü Allah Teâlâ “Elbette biz elçilerimize (resüllerimize) yardım ederiz” buyurmuştur; O, burada, resüllerine yardım edeceğini haber vermektedir; öldürme olayının gerçekleştiği yerde ise Allah'ın yardımı yok demektir. Bir kısmını da öldürdüler. Yani, öldürmeye kastettiler. Bu hususu daha önce açıklamıştık”,

Maide 5:71

Başlarına bir felâketin gelmeyeceğini sandılar. Cenâb-ı Hak, onların gelmeyeceğini zannettikleri felaketin ne olduğunu açıklamamıştır. Müfessirler de bu konuda farklı görüşlere sahip olmuştur. Bazıları şöyle demiş: Bu, içinde şiddet bulunan imtihandır. Onlar peygamberlerin, aykırı bir imtihan göreviyle kendilerine gelmeyeceğini sanmışlardı. Aksine peygamberler, İsrâiloğullarını, ortaya attıkları nefsâni arzulara aykırı olan fiilleri yapmak üzere tutulmaları için geldiler. Bazıları da şöyle demiştir: Başlarına bir felâketin gelmeyeceğini sandılar, yani onlar peygamberleri yalanlamak ve onları öldürmeye teşebbüs etmeleri sebebiyle kendilerine helâk ve azabın gelmeyeceğini sandılar. İbn Abbâs (r.a.), şirk inancının oluşmayacağını sandılar, dedi!. Şöyle de denilmiştir: Başlarına bir felâketin gelmeyeceğini sandılar, yani onlar peygamberleri yalanlamakla ve onları öldürmekle bir bela ve kıtlığa uğramayacaklarını sandılar; Kör kesildiler, yani doğru yolu görmez oldular. Sağır kesildiler, yani hidâyet çağrısından faydalanmadıkları için kulakları onu duymaz oldu. Sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu ve başlarındaki belayı kaldırdı, fakat onun kaldırılmasından sonra tövbe etmediler. Başlarına bir felâketin gelmeyeceğini sanıp kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu. Sonra içlerinden birçoğu yine görmezden ve duymazdan geldiler, meâlindeki âyetin, şu âyetler konumunda bulunması da muhtemeldir. “Biz kitapta İsrâiloğulları'na şöyle bildirmiştik: “Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz... Bir zaman sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik”©. Bir kez tövbe ettiler, sonra döndüler, sonra yine tövbe ettiler. İşte, Kör ve sağır kesildiler, sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu, sonra içlerinden birçoğu yine görmezden ve duymazdan geldiler meâlindeki beyanın anlamı da budur. Gerİ AĞN hao İĞ gili --- Dipnotlar: İsrâiloğullarının başına gelen felâketlerin bazısını belirtmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Onları imtihana tutup sınadığım, fakat kendilerinin bozduğu anlaşmam şuydu: Benden başkasına kulluk yapmayacaksınız, benden başkasını Rab edinmeyeceksiniz, benim vahdaniyetimi kabul edeceksiniz ve kulum Meryem oğlu İsâ'ya itaat edeceksiniz. İsâ'yı ben yarattım ve pek çok peygamberin elinde gerçekleştirdiğirm mücizeleri onun elinde de gerçekleştirdim. Fakat onlar küfre düşüp onun Allah olduğunu söylediler...” (Taberi, “Biz kitapta İsrâiloğulları'na şöyle bildirmiştik: “Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz. Bu iki fesattan ilkinin zamanı gelince üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vâd idi. Bir zaman sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; adamlarınızın sayısını daha da çoğalttık. Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz. Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince, düşmanlarınız onurunuzu çiğnesinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar

Maide 5:72

Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir, diyenler, hiç şüphesiz hakikati inkâr etmişlerdir. [Bu âyet-i kerimeyi iki şekilde yorumlamak mümkündür. Birincisi) buradaki inkâr etmişlerdir meâlindeki ifade, “İsâyı inkâr etmişlerdir” anlamına gelebilir, çünkü onların, “İsâ Allah'ın oğludur” sözlerine karşılık, İsânın; Ey İsrâiloğulları! Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin demesi, onları yalanladığını gösterir. Ayrıca “Kuşkusuz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin” ve “Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi” meâlindeki âyetler de aynı anlama işaret etmektedir. Bu âyetlerde Hz. İsâ (s.a.), Allah'ın kulu olduğunu, ilâh olmadığını, Allah'ın oğlu da olmadığını haber vermektedir. Allah böyle şeylerden pek yücedir. İkincisi, “onlar bildiklerini inkâr etmişlerdir” anlamına da gelebilir; çünkü onlar Hz. İsâ'nın (s.a.) Meryem'in oğlu olduğunu bilmişler ve kendisi için Meryem oğlu İsâ diye isim vermişler, fakat arkasından da “o Allah'tır” veya “Allah'ın oğludur” demişlerdi. Şayet o Meryem'in oğlu ise ulühiyet niteliği onda nasıl bulunabilir? Annesinin ulühiyet hakkı yoksa, -annesi İsâdan daha önce gelmiştir- Jsonra gelenin ulühiyet hakkı naslı olur? Fakat onlar akılsızlıklarından dolayı böyle demişlerdir. Cenâb-ı Hak bu tür niteliklerden yüce, pek yücedir. Bilinmeli ki her kim Allah'a ortak koşarsa Allah ona cennet yüzü göstermeyecek ve onun varacağı yer cehennem olacaktır. Yüce Allah bir insana cenneti haram edince, onun varacağı yer cehennemden ibaret olur. (Hz. İsâ'ya Neden Mesih Denilmiştir?) İsâ aleyhisselâma Mesih denilmiştir. Hasan-ı Basri şöyle der: O, bereketle sıvazlandığı için bu ismi almıştır, deccâla da Mesih denilmiştir, çünkü lânetle meshedilmiştir. Mesih isminin mesheden (mâsih) anlamına geldiği de söylenmiştir. Fail vezninin fâil mânasına gelmesi itibariyle bu da mümkündür. Hz. İsâ (s.a.) hastayı, körü ve cüzzamlıyı eliyle meshederek iyileştirirdi, ölüyü meshederek diriltirdi. Bu ve benzeri özelliklerinden dolayı ona Mesih denmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Fail vezninin mef'ül mânasına gelmesi de mümkündür; nitekim yaralanmış kişiye “cerih”, maktüle de “katil” denilir. Bunların hepsi mümkündür. --- Dipnotlar: 45 İbrâhim en-Nehaî ve Saidden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, III, 270.

Maide 5:73

Andolsun ki “Allah üç unsurdan biridir” diyenler de kâfir olmuşlardır. (Birinci delil), buradaki kâfir olmuşlardır ifadesi bilmelerine rağmen kâfir olmuşlardır demektir. Onlar Cenâb-ı Hakk'ın gerçek tanrı olduğunu biliyorlardı; peki O Allah ise nasıl olur da Allah üç unsurdan biri olur? Onlar, “O Allah'tır” dedikleri zaman, artık ortada ikincisi ve üçüncüsü yoktur; böyle bir iddia akli bir çelişkidir. İkincisi, onlar gökleri ve yeri Allah'tan başkasının yarattığını iddia etmekte, kendilerini de Allah'tan başka birinin yarattığını söylemektedir. Sözünü ettiğimiz bu varlıkları O'ndan başka biri yaratmadığına göre nasıl başkasına ilâh diyorlar? Kesinlikle kendisinden başka ilâh olmayan Allah bunları yaratmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hâlbuki bir tek Tanrı'nın dışında hiçbir ilâh yoktur buyurmaktadır. Yani onlar da Allah'tan başka hiçbir tanrı bulunmadığını bilmekte, fakat bu konuda inatçılık ve kibir göstermektedir. Şayet bu dediklerinden vazgeçmezlerse, yani yukarıda söylenen şeylerden vazgeçmezlerse, böylece kâfir olanlar elem verici bir azaba çarptırılacaklardır.

Maide 5:74

Hâlâ Allah'a tövbe edip O'nun bağışlamasını dilemeyecekler mi? Yani şirke dair söylediklerinden dolayı? Eğer tövbe ederlerse Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir. Bu, “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”“ meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Maide 5:75

Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir. Bu âyet-i kerimede her iki grubun (Yahudilerle hıristiyanların) aleyhine delil vardır. Onlar sanki iki grup gibiydiler; biri onun peygamber olduğunu inkâr ediyor, diğeri de onun rab ve ilâh olduğunu ileri sürüyordu. Allah Teâlâ onun Meryem'in oğlu olduğunu söylemektedir, Meryem'in oğlunun ilâh olması mümkün değildir. İkincisi, Cenâb-ı Hak onun sadece bir peygamber olduğunu, ondan önce de -yani İsâ'dan önce de- peygamberlerin gelip geçtiğini, onların da mücizeler ve deliller getirdiklerini haber vermektedir. Önceki ümmetlerden hiçbiri, peygamberlerin ilâh olduğunu söylememiştir, İsâ'nın peygamber olduğuna dair mücizeler ve deliller getirmesine rağmen siz onun ilâh olduğunu nasıl söylersiniz? (Hz. Meryem'e Neden Sıddika Denilmiştir? Onun annesi dürüst ve inançlı bir kadındır. Denilmiştir ki o, her türlü ahlâksızlıktan tertemiz saliha bir kadındı. Bazıları âyetteki “sıddika” kelimesinin nebilere benzer bir anlam taşıdığını söylemişlerdir. Cebrâil aleyhisselâm ona gelip “Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbin tarafından gönderilmiş bir elçiyim”? dediğinde, tıpkı nebiler ve resüller melekleri tereddütsüz tasdik ettikleri gibi Meryem de onu tasdik etmişti. Diğer insanlar ise ancak peygamberlerin haber vermesiyle melekleri tasdik ederler. Meryem ise kendisinin melek ve elçi olduğunu söyleyen Cibril'i tasdik etmişti. Bundan dolayı ona Sıddika ismi verilmişti. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i kerimede ifade buyurduğu gibi, her müminin sıddik olduğu da söylenmiştir: “Allah'a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler, var ya, işte onlar Rableri katında sıddiklar mertebesindedirler”:. (lİkisi de yiyip içen birer insandı. Bu ifade iki açıdan hıristiyanların aleyhine delildir. Birincisi, açlık onların ikisine de galip geliyor ve onlar açlığı giderme ihtiyacını duyuyordu. Kendisine açlığın galip geldiği biri nasıl ilâh olabilir? İkincisi, onlar yemeğe ihtiyaç duyup yediklerinde, doygunluk karınlarını boşaltmaya kendilerini mecbur ediyor ve dolayısıyla en çirkin ve en pis yere gitmeleri gerekiyordu. Böyle yerlere gitmeye mecbur edilen biri ilâh olamaz. Allah Teâlâ bütün bunlardan yüce, hem de pek çok yücedir. Bak, âyetleri onlara nasıl açıklıyoruz. Âyetler, daha önce zikredilen ve onlara karşı ileri sürülen deliller olup birincisi, onun Meryem'in oğlu olmasıdır. Başkasının oğlu olan biri ilâh olamaz. İkincisi, Hz. İsâ'nın resül olmasıdır. Daha önce de peygamberler gelmiş, onlar da mücizeler ve deliller getirmişler, fakat hiçbiri kendisinin Rab ve ilâh olduğunu iddia etmemiştir. Üçüncüsü o yemek yiyordu, başka bir şeye muhtaç olan biri ilâh olamaz. Dördüncüsü, yemek yiyen kişi, onun eziyetini gidermek ve bunun için de en pis bir mekâna gitmek zorundadır. Konumu bundan ibaret olan biri Rab olamaz. En doğrusunu Allah bilir ya, hıristiyanların bu konuda ileri sürdükleri görüşlere, tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimeden daha fazla, daha açık ve daha güçlü bir şekilde susturan bir âyet Kur'ân'da bulunmamaktadır. Sonra bak nasıl saptırılıyorlar. Yani bak, nasıl tekzib ediyorlar? Ebü Ubeyde şöyle demiştir: “Yufekün”, çevriliyorlar ve hak yoldan saptırılıyorlar demektir. Birini bir şeyden alıkoyduğunda “efektehu” denilir. Yağmur tanesi yeryüzünden engellendiğinde “ufiketi'l-ardu” denir. Cenâb-ı Hak da “Bu sözlerle saptırılanlar doğru yoldan saparlar”” buyurmuştur. İbn Abbâs (r.a.) “Bunlar kendi düzmecelerinden ve sürdüregeldikleri asılsız iddialardan ibarettir”! anlamına gelen âyeti [§]“ve zâlike efekehum ve mâ kanü yefterün” şeklinde okumuş ve kelimeye onları saptırdı anlamı vermiştir; onları saptırınca da doğru yoldan çevirmiş olur. Ebü Avsece şöyle demiştir: Bana göre “ifk” kelimesi haktan çevirmek anlamına gelir. Aslında “ifk” yalan demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Yu'fekün” haktan çevriliyor ve döndürülüyorlar demektir?. Bu kelimeye, yalan dolanla aldatılıyorlar mânası da verilmiştir". --- Dipnotlar: 8! el-Ahkâf, 46/28. Bu, şâz kıraâttir. bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XX VI, 29. Mütevâtir olan kırâat (o 371 Gil) şeklindedir.

Maide 5:76

De ki: Allah'ı bırakıp da size zarar da veremeyen yarar da sağlayamayan varlıklara mı kulluk ediyorsunuz! Yani eğer onlara karşı gelirseniz size zarar veremeyen, itaat ettiğiniz takdirde de yarar sağlayamayan varlıklara mı kulluk ediyorsunuz? Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Allah size bir fayda vermek istediği takdirde size zarar vermeye gücü yetmeyen, şayet size zarar geldiği takdirde fayda sağlamaya gücü yetmeyen, yani bu zararı sizden gideremeyen varlıklara mı kulluk yapıyorsunuz? Allah her şeyi işitmektedir, yani İsâ'yı Allah'a nispet ettiğinizi işitmektedir. Her şeyi bilmektedir, yani Allah'tan başkasına kulluk yaptığınızı bilmektedir. Buradaki işitmektedir kelimesi, duanızı kabul etmektedir mânasına, bilmektedir lafzı da niyetlerinizi bilmektedir anlamına da gelebilir. “2 İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurün, 145.

Maide 5:77

De ki: Ey Ehl-i Kitap! Hakkın sınırlarını aşarak dininizde aşırılığa gitmeyin. Cenâb-ı Hak, dinde aşırılığa gitmeyi yasakladığı bu hitabı Ehl-i Kitab'a yapmıştır. Bunun gibi “Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin”! meâlindeki âyet-i kerimede de Allah Teâlâ müşriklere hitap etmemiştir. Çünkü Ehl-i Kitap, kendilerinin daha önceki nebilerin ve resüllerin dinine bağlı olduklarını iddia ediyordu; Yüce Allah onlara dinde aşırı gitmeyi yasaklamıştır. Buradaki “guluv” kelimesi, belirlenen haddi aşmak, ifrata kaçmak ve eleyip sık dokumak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, fakat Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: İlâhlığı ve Rablığı Allah'tan başkasına nispet ederek ve O'ndan başkasına kulluk yaparak dinde belirlenmiş sınırı geçmeyin. Müşriklere gelince, onlar güzel gördükleri her şeye tapar, çirkin gördüklerini de terk ederler, dolayısıyla onların bağlandıkları bir din yoktur. [ ]Ehl-i Kitap ise nebilerin ve resüllerin È dinine bağlı olduklarını iddia ederler. Bundan dolayı âyetteki hitap da onlara yöneliktir. En doğrusunu Allah bilir. Daha önce kendileri sapıtan kişiler, yani onların önderi. En doğrusunu Allah bilir. Birçoklarını da saptıran, yani bağlılarını. Onlar yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluluktur, hidâyet yolundan uzaklaşan bir topluluk.

Maide 5:78

78. em ndan kâfir olanlar, Dâvüd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sınırı aşıyorlardı.” İsrâiloğulları'ndan kâfir olanlar, Dâvüd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Onlar bütün dillerde lânetlenmişlerdir. Hz. Müsâ (s.a.) döneminde Tevrat'ta, Hz. Dâvüd (s.a.) döneminde Zebür'da, Hz. İsâ (s.a.) döneminde İncilde ve peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm -salavâtların en üstünü, selâmların en kâmili kendisine olsun- döneminde de Kur'ân'da lânetlenmişlerdir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür“"5, Şöyle de denilmiştir: Onlar, haddi aşmaları sonunda peygamberlerin bedduası ile maymun ve domuz suretlerine çevrilmişlerdir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Domuz ve maymun türü, yaratılışları insan süretinden çıkarılıp domuz ve maymun şekline çevirilen o insanların neslindendir. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: O neslin soyu kesilmiştir. Burada sözkonusu edilen lânetin aslı kovmaktır, onlar sanki Allah'ın rahmetinden kovulmuşlardır. Lânetin, Hz. Dâvüd'un (s.a.) kullandığı dile tahsis edilmesi ihtimal dâhilindedir, çünkü onda sertlik ve katılık mevcuttu. Silâhları ve savaş aletlerini kullanan oydu. İsâ aleyhisselâm ise yumuşak ve merhametli bir zattı. İşte bu iki peygamberin lâneti, onların Allah'ın koyduğu sınırları aşmaları ve Rablerine isyan etmelerine bağlı olduğu bilinsin diyedir; zaten onlar buna layıktırlar ve cezayı hak etmişlerdi. Bundan dolayıdır ki onların, yani peygamberlerin bedduası, -peygamberlerin onlara yaptığı bedduayı kastediyorum- kabul edilmişti. Goksu ğe i KU Lİ AES YIĞS 285 isis “İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları ne fena idi?” İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Abdullah b. Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günaha düştükleri zaman, âlimleri onlara bunu yasakladı, fakat onlar bu işten yine vazgeçmediler. Sonra âlimleri de onlarla birlikte oturdular, birlikte yediler-içtiler. Allah da onların kalplerini birbirine karıştırdı, İsyanları ve haddi aşmaları yüzünden, Dâvüd'un ve Meryem oğlu İsâ'nın diliyle onlara lânet etti” Abdullah (b. Mesüdl der ki: Sonra arkaya yaslanmış olan Resül-i Ekrem doğrulup oturdu ve şöyle dedi: “Hayatım elinde bulunan Allaha yemin ederim ki, onları gerektiği şekilde önleyip hakka döndürmedikçe, siz de asla (sorumluluktan kurtulamazsınız)!”'7 Ebü Ubeyd bu son cümleye, onları hakka çevirmedikçe diye anlam vermiştir8. Başkaları da bunu, onları yenmedikçe diye açıkladı. Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 317; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 126. ONE ARİ s3 giz belek per --- Dipnotlar: Bu iki rivayeti de İbnu'l-Münzir tahric etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 1, 185). Ancak İbn Abbâs'tan bunun aksi de rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'i-beyân, I, 330; 417 İbn Mâce, “Fiten” 20; Ebü Dâvüd, “Melâhim”, 17; Tirmizi, “Tefsiru'l-Kur'ân” 5. 48 Ebü Ubeyd Kasım b. Sellâm, Garibu'l-hadis, 1, 241-242.

Maide 5:79

78. em ndan kâfir olanlar, Dâvüd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sınırı aşıyorlardı.” İsrâiloğulları'ndan kâfir olanlar, Dâvüd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Onlar bütün dillerde lânetlenmişlerdir. Hz. Müsâ (s.a.) döneminde Tevrat'ta, Hz. Dâvüd (s.a.) döneminde Zebür'da, Hz. İsâ (s.a.) döneminde İncilde ve peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm -salavâtların en üstünü, selâmların en kâmili kendisine olsun- döneminde de Kur'ân'da lânetlenmişlerdir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür“"5, Şöyle de denilmiştir: Onlar, haddi aşmaları sonunda peygamberlerin bedduası ile maymun ve domuz suretlerine çevrilmişlerdir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Domuz ve maymun türü, yaratılışları insan süretinden çıkarılıp domuz ve maymun şekline çevirilen o insanların neslindendir. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: O neslin soyu kesilmiştir. Burada sözkonusu edilen lânetin aslı kovmaktır, onlar sanki Allah'ın rahmetinden kovulmuşlardır. Lânetin, Hz. Dâvüd'un (s.a.) kullandığı dile tahsis edilmesi ihtimal dâhilindedir, çünkü onda sertlik ve katılık mevcuttu. Silâhları ve savaş aletlerini kullanan oydu. İsâ aleyhisselâm ise yumuşak ve merhametli bir zattı. İşte bu iki peygamberin lâneti, onların Allah'ın koyduğu sınırları aşmaları ve Rablerine isyan etmelerine bağlı olduğu bilinsin diyedir; zaten onlar buna layıktırlar ve cezayı hak etmişlerdi. Bundan dolayıdır ki onların, yani peygamberlerin bedduası, -peygamberlerin onlara yaptığı bedduayı kastediyorum- kabul edilmişti. Goksu ğe i KU Lİ AES YIĞS 285 isis “İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları ne fena idi?” İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Abdullah b. Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günaha düştükleri zaman, âlimleri onlara bunu yasakladı, fakat onlar bu işten yine vazgeçmediler. Sonra âlimleri de onlarla birlikte oturdular, birlikte yediler-içtiler. Allah da onların kalplerini birbirine karıştırdı, İsyanları ve haddi aşmaları yüzünden, Dâvüd'un ve Meryem oğlu İsâ'nın diliyle onlara lânet etti” Abdullah (b. Mesüdl der ki: Sonra arkaya yaslanmış olan Resül-i Ekrem doğrulup oturdu ve şöyle dedi: “Hayatım elinde bulunan Allaha yemin ederim ki, onları gerektiği şekilde önleyip hakka döndürmedikçe, siz de asla (sorumluluktan kurtulamazsınız)!”'7 Ebü Ubeyd bu son cümleye, onları hakka çevirmedikçe diye anlam vermiştir8. Başkaları da bunu, onları yenmedikçe diye açıkladı. Taberi, Câmi'wl-beyân, VI, 317; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 126. ONE ARİ s3 giz belek per --- Dipnotlar: Bu iki rivayeti de İbnu'l-Münzir tahric etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 1, 185). Ancak İbn Abbâs'tan bunun aksi de rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'i-beyân, I, 330; 417 İbn Mâce, “Fiten” 20; Ebü Dâvüd, “Melâhim”, 17; Tirmizi, “Tefsiru'l-Kur'ân” 5. 48 Ebü Ubeyd Kasım b. Sellâm, Garibu'l-hadis, 1, 241-242.

Maide 5:80

Onlardan birçoğunun inkârcıları dost edindiklerini görürsün. Buradaki onlardan birçoğu meâlindeki beyanıyla münâfıkların, inkârcıları dost edindiklerini görürsün beyanıyla da Yahudilerin kastedildiği söylenmiştir, çünkü Yahudiler Resülullah'a (s.a.) ve ashâbına karşı inatçılık yapıyordu. Onlardan birçoğu beyanıyla Yahudilerin, inkârcıları dost edindiklerini görürsün meâlindeki ifadeyle de Arap müşriklerinin ve diğerlerinin kastedildiği de söylenmiştir. Onlar Resülullah'la müminlere düşmanlık gösteriyor ve onların aleyhine müşriklere yardım ediyordu. Aslında bunu her iki grup da yapıyordu. Bunların dışında şöyle bir ihtimal de ileri sürülmüştür: Onlardan birçoğu, yani Resülullah'ın döneminde bulunanların birçoğunun, İnkârcıları dost edindiklerini görürsün, [ ]yani onların geçmişlerini ve reislerini dost edin- È diklerini görürsün; nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey Ehl-i Kitap hakkın sınırlarını aşarak dininizde aşırılığa gitmeyin. Daha önce kendileri saptığı gibi birçoklarını da saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluluğun keyfi istek ve arzularına uymayın”'. İşte bunlar, onları dost edinmiş ve onların arzularına uymuşlardı. Onların önceden kendileri için hazırladığı şey, yani Allah'ın onlara gazap etmesi ne kötü bir sonuçtur! Yani Onların önceden kendileri için hazırladığı şeyden maksat, Allah'ın kendilerine gazap etmesidir. EDİ AS Gİ Bayiye 3 FAREN Oók hiu we AEGEAN

Maide 5:81

Eğer onlar Allah'a ve peygambere iman ediyor olsalardı. Yani bu konuda yapılan iki yorumdan birine göre eğer mündfıklar, diğerine göre de Yahudiler Allaha ve peygambere iman ediyor olsalardı, demektir. Yani onlar Resülullah'ı (s.a.) doğrulayıp iman etmiş ve ona indirilen Kur'ân'ı tasdik etmiş olsalardı onları dost edinmezlerdi. Onları dost edinmezlerdi, yani dinde, yahut da yardımda bulunmakla destek vermekte. Fakat onların birçoğu yoldan çıkmışlardır.

Maide 5:82

[Yahudilerin Hak Din Düşmanı, Hıristiyanlarınsa Yumuşak Kalpli Olmaları] Kuşkuyokki iman edenlerin, insanlar içindeen amansız düşmanlarının Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Bu âyetin farklı mânalara gelme ihtimali vardır. Cenâb-ı Hakk'ın, iman edenlere en şiddetli düşman olarak belirttiği yahudiler onların içinden özel bir grup olabilir. Resülullah'a (s.a.) ve ashâbına yakın olan Yahudilerin, onlara en amansız düşman olduğu anlamına da gelebilir. Yahut bütün Yahudi milleti böyledir. En doğrusunu Allah bilir, bunun sebebi, onların peygamberleri öldürmeleri ve yalanlamaları, Hz. Peygambere (s.a.) ve müminlere karşı savaşa girişmeleri, ayrıca Allah Teâlâ hakkında daha önce örneği görülmeyen en kaba sözleri söylemeleridir. Yahudiler O'nu cimrilik ve fakirlikle nitelemişlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yahudiler “Allah'ın eli bağlanmış” dediler” ve [ ]“Yahudiler Allah fakirdir, biz zenginiz' diyorlar”! ve benzeri ifadeler. Onların amansız düşmanlıkları, kinleri ve kalplerinin katı oluşundandır. Benzer şekilde kendilerini Allah'ın dinine davet eden herkese karşı amansız düşman olan ve en katı kalpli olanlar Yahudilerdir. Hıristiyanlara gelince, onlardan hiçbiri Yahudilerin yaptığı gibi peygamberleri öldürmemiş ve onlara karşı savaşa girişmemiştir. Onların mezheplerinde savaş ve ölüm görülmediği gibi Yahudilerin söylemiş olduğu o vahşi sözler de yoktur. Bilâkis onlardaki yumuşaklık ve incelik o boyuta ulaşmıştı ki, sonunda bu hal onlara İsâ aleyhisselâm hakkında söylemiş oldukları sözü söyletmiştir. Bu hal onları, Allah'ın Hz. İsâ için takdir ettiği seviyenin o kadar üstüne çıkarmıştır ki, sonunda onu kulluktan çıkarıp Rablık mertebesine yükseltiler, bu sebeple de küfre girmiş oldular; yoksa onlar daha önce gönderilen peygamberlere ve kitaplara iman ediyordu. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır buyurmaktadır. Allah onların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler bulunduğunu haber vermektedir. Buradaki ruhban kelimesi âbidler anlamına gelir. “Kıssisin” kelimesinin de sıddiklar anlamına geldiği söylenmiştir. Buna mukabil Yahudilerde bunların hiçbiri yoktur. Bundan dolayı Hıristiyanlar, Yahudilerden daha sevgi dolu ve yumuşak kalpli insanlardır. En doğrusunu Allah bilir. Âyette kendilerine işaret edilen kişiler özellikle belli bir kavim ise, O da nakledilen şu gruplar olmalıdır: Beni Kureyzâ ile Beni Nadir Yahudileri de Resülullah'a (s.a.) karşı savaşmaları için Arap müşriklerine yardım ediyor, onları destekliyor ve savaşa teşvik ediyordu. Onlar hiçbir peygambere ve kitaba inanmayanları bütün peygamberlere ve kitaplara iman edenlere karşı destekleyip yardım ediyordu. Bu, onların akılsızca davranmalarından ve müminlere karşı aşırı zorluklarından kaynaklanıyordu. Neticede Resülullah (s.a.) onlarla savaşmış ve onları, bulundukları yerden Şam taraflarına sürgün etmiştir. (SJÂyet-i kerimede sözkonusu edilen kötü kavim eğer Resülullah'ın (s.a.) ve müminlerin yakınında bulunan kimselerle ilgili ise Medine'de yaşayan Yahudiler olmalıdır. Onlar Allah'ın Resülüne karşı savaşmak için Mekkeliler'le anlaşma yapmışlardı. Kendileri müslümanlara karşı Mekkeliler'in casusları ve haber toplayıcılarıydı. Hiçbir nakilde buna benzer bir şeyin hıristiyanlar tarafından yapıldığından söz edilmemektedir. Bu sebeple onlar sevgi açısından müminlere daha yakındı. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Onlardan iman edenler, sevgide müslümanlara Yahudilerden daha yakındı. Bu ifadenin özü “mümin, sevgide müminlere karşı kâfirlerden daha yakındır” şeklinden ibaret olup yeni bir fikir içermez.

Maide 5:83

Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Yani Resülullah'ın (s.a.) vasfını ve özelliğini dinledikleri zaman onun gelişinden memnun kalarak büyük bir sevinç gösterirler. Sevinç çok şiddetli ve kalp de çok mutlu olduğunda bazan insanda gözyaşı döktürür. Gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün ifadesi, kendi kavimlerine yönelik üzüntüden dolayı da olabilir. Zira, kendilerine tebliğ edilen nübüvvet alâmetleri ve risâlet izleri onlara da tebliğ edildiği halde neden iman etmemişlerdir? Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Harcayacak bir şey bulamamanın üzüntüsünden gözyaşları dökerek geri dönenler”. Evet onlar harcayacak bir şey bulamadıkları için gözyaşı döküyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Derler ki: Rabbimiz! İman ettik, bizi hakka şahitlik edenlerle beraber yaz. Denilmiştir ki: Burada bizi nebiler ve resüllerle beraber; yine denilmiştir ki: [ ] Muhammed aleyhisselâmın ashâbı ile beraber. Bunların ikisi de aynı şeydir. Bazı rivayetlerde bu âyetin Necâşi ve arkadaşları hakkında nâzil olduğu belirtilmiştir”. İncil'i bilenlerden Müslüman olan kırk kişi hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir; bunların bir kısmı Habeşistan'dan, bazıları da Suriyeden gelmişti. Onlar Hz. Peygamber'den (s.a.) Kur'ân'ı dinlemiş, bu, İsâ hakkında söylediğimiz sözlere ne kadar benziyor! diyerek gözyaşı dökmüş ve onu tasdik etmişlerdi. İşte bu âyet onlar hakkında gelmiştir”. Biz, bu olayın nasıl vukü bulduğunu ve âyetin kimler hakkında geldiğini bilmemekteyiz, çünkü âyette herhangi bir açıklama yoktur. Onların Kur'ân'ı şiddetle arzulamaları ve duydukları büyük sevinç dışında, bizim onları bilmeye de ihtiyacımız yoktur. --- Dipnotlar: 42 “Kendilerine binek sağlaman için sana gelip de, “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ diye cevap verdiğin zaman, harcayacak bir şey bulamamanın üzüntüsünden gözyaşları dökerek geri dönenlere de günah yoktur”. ©. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 1-2, 5; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 129. 424 Bu anlamda pek çok rivayet vardır, ancak bazılarının Suriyeden geldiklerinden söz edilmemiştir (bk. Taberi, Cámi'u l-beyán, VII, 4-6; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 130).

Maide 5:84

Allah'a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim? Burada yer alan “hak” kelimesi Resülullah veya Kur'ân yahut da her ikisi de olabilir. Bütün emelimiz rabbimizin bizi erdemliler topluluğuna dâhil etmesidir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Natma'u” biliriz anlamına gelir. Yani Allaha ve bize gelen hakka iman ettiğimiz takdirde Allah'ın bizi cennete sokacağını biliyoruz. Bu kelimenin ümit etmek anlamına geldiği de söylenmiştir; yani Rabbimizin bizi erdemliler topluluğunun dinine koyacağını ümit ediyoruz. Erdemliler diye tercüme ettiğimiz “es-sâlihin” kelimesi, daha önce de kaydettiğimiz gibi nebiler ve resüller mânasına gelebilir, Muhammed aleyhisselâmın ashâbı anlamına da gelir.

Maide 5:85

Böyle söylemelerine karşılık Allah onları ödüllendirdi. Yüce Allah Kurân-ı Kerimde yaptığı güzel övgülerle onları dünyada ödüllendirdi, kendileri kıyâmet gününe kadar anılacaklar ve övülecekler; âhirette ise cennetle ve nimetleriyle ödüllendirilecekler. İşte iyi davrananların mükâfatı budur. Burada “iyi davranan” anlamına gelen “el-muhsin” kelimesi, sanki günahlardan sakınan, her türlü hayrı ve güzel şeyleri yapan kişi demektir; kötülüklerden sakınma ve iyilikleri yapma şeklindeki iki ameli gerçekleştiren kişi. Müttaki ( zi de, özellikle günahlardan ve kötülüklerden sakınan insandır. Bi çeri MELİ ói EĞİL 2361226,

Maide 5:86

86. “İnkâr edi p âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktir.” Bazıları “cahim”in cehennemin büyük bölümünün ismi, diğer bazıları da cehennemin alt tabakalarından birinin adı demiştir, “se'ir” kelimesi de böyledir. YEL dei YANİ i A

Maide 5:87

[Dünya Nimetlerinden Yararlanmanın Gereği] Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın. Âyet-i kerime helâl rızıklardan kaçınıp dünyadan el çekenleri reddetmektedir, çünkü Allah Teâlâ bize helâl kıldığı temiz şeyleri haram kılmamızı yasaklamıştır; dünyadan el çekenler ise onu haram saymaktadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı?” Şunu da belirtmek gerekir ki Allah'ın bize helâl kıldığı temiz şeyleri haram saymakla, haram kıldığı kötü şeyleri helâl saymak arasında fark yoktur. Dünyadan el çekenler, kendilerini mahrum kıldıkları ekmeği ve suyu almak zorundadır, çünkü bu ikisi temiz olan şeylerin en temizidir. Görmez misin ki insan, diğer temiz şeyleri çok kullandığında bazan bıkar ve usanır, fakat ekmekten ve sudan usanmaz; bu da o ikisinin en iyi ve en güzel şeyler olduğunu gösterir. Ancak müslümanlar ekmek ile suyun dışında kalan yiyecekleri, başkalarını kendilerine tercih ederek kullanmayabilirler. Çünkü kişilerde diğer yiyeceklere ihtiyaç doğabilir ama ekmek ile suya doğmaz. [ ] Ekmek ile su her yerde mevcutken diğer temiz rızıkları ancak büyük gayret gösterenler bulur. Şayet müminler az bulunmaları sebebiyle diğer rızıkları almaktan kaçınırsa bunda problem yoktur. Şunu da belirtmek gerekir ki Cenâb-ı Hak yiyecekleri, içecekleri ve meyveleri, canının çektiği ve olgunlaştığı zamanda yemesi amacıyla yaratmıştır. Bunları ilk tomurcuklandığı sırada yemek kendilerine helâl kılınmış değildir. Ancak olgunlaştıktan ve artık dökülecek konuma geldikten sonra almaları, ekmek yapmaları ve böylece lezzetin doruğuna varmaları helâl kılınmıştır. Bitkileri yerden ilk çıktığında yemek hayvanlara özgü kılınmıştır. İnsan için böyle özel bir durum öngörülünce, artık onu kendine haram etmek ve kendisine taninan o özel ve üstün konumu yok saymak yakışık almaz. En doğrusunu Allah bilir. Eğer şöyle bir itiraz yapılırsa: İnsan, Allah'a şükretmekten aciz olduğundan biraz önce işaret edilen doyurucu hayat yerine basit bir yaşantıyı tercih eder. Buna şu cevap verilir: Sözü edilen anlayışa uyulacak olursa kişinin kadınlarla evlenmemesi, ancak çok çirkin ve çok yaşlı olanla izdivaç yapması gerekir, çünkü ancak bu kadın onu ahlâksızlıktan koruyabilir. Şayet yaşlı ve çirkin olduklarıyla evlenip genç ve güzel olanları terketmekte züht hali yoksa arpa ekmeğini yemek, onun fırında pişmiş olmasını ve sofra kurulmasını terk etmekte de zâhitlik yoktur. Fakat kişi, lüks yemeğe rağbet etmesinin, kendisini helâl olup olmayışı konusunda şüphe etmeye sevkedecekse, insanın böyle bir kazanç yoluna girmemesi, kendisini ondan uzak tutması ve zaruri miktardaki yiyecekle yetinmesi gerekir. Denilmiştir ki bu âyet-i kerime, aralarında Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mesüd, Osman b. Maz'ün, Mıkdâd ve Sâlim gibi şahsiyetlerin bulunduğu ashâb-ı kirâm -Allah hepsinden razı olsun- hakkında gelmişti. Bunlar, yiyecekleri ve kadınları kendilerine haram kılmış [ hatta erkeklik uzuvlarını kesmeye, kıldan yapılmış elbiseler giymeye niyet etmişler ve mabetlere girip ruhban hayatı yaşamayı düşünmüşlerdi. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bundan haberdar olunca Osman b. Maz'ün'un (r.a.) evine gitmiş, onu evinde bulamayınca hanımına sormuş: “Osman ve arkadaşları hakkında bana gelen haber doğru mu?” Kadın, nedir o, ey Allah'ın Resülü? diye sormuş. Hz. Peygamber kendisine gelen haberi söylemiş. Kadın, Resül-i Ekreme yalan söylemek yahut kocasının hâlini ifşa etmek istemeyerek “Bunu sana Osman söylemişse doğru söylemiştir” demiş. Bunun üzerine Resülullah şöyle buyurmuştur: “Kocan geldiğinde kendisine şöyle de: Bizim Sünnet'imize uymayan ve bizim kestiklerimizi yemeyen bizden değildir.” Osman ve arkadaşları geldiklerinde kadın Hz. Peygamber'in (s.a.) sözünü onlara anlatmış. Bunun üzerine Osman, “vallahi bizim halimiz Resülullah'a (s.a.) ulaşmış ve hoşuna gitmemiş” diye söylenmiş; artık onun hoşlanmadığı şeyi bırakmalıyız. Bu olay üzerine Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın meâlindeki âyet nâzil olmuş. Bu olayın tam olarak nasıl cereyan ettiğini bilmiyoruz, fakat bu olay hakkında yukarıda söylediğimiz şeyler nakledilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:88

Allah'ın size verdiği helâl ve temiz rızıklardan yiyin. Muhtemelen helâl tayyib, tayyib de helâl demektir. Allah Teâlâ aynı kavramı iki isimle adlandırmıştır, ikisi deaynıdır. Bunun yanında bu beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Allah'ın size verdiği şeriat ve dine göre helâl ve insan tabiatı açısından temiz olan rızıklardan yiyin; çünkü helâl ve haram olanı bilmek, ancak dinin haber vermesiyle mümkündür. )Tayyib ise insan tabiatının temiz gördüğü şeydir. Bu âyette Allah Teâlâ'nın, temiz değil habis olan şeyi de rızık olarak verdiğinin delili vardır; çünkü böyle olmasaydı âyette zikredilen helâl ve temiz olma şartının anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. İman etmiş olduğunuz Allah'ın yasaklarından sakının. Bu ilâhi beyanda âyetin müminlere hitap ettiğine yönelik delil bulunmaktadır, zira Allah, İman etmiş olduğunuz Allah'ın yasaklarından sakının buyurmakta, “eğer mümin iseniz” gibi bir ifade kullanmayıp, mutlak olarak onları mümin diye nitelemektedir. Bu, Allah'ın onları böyle isimlendirmesinin caiz olduğunu gösterir. Allah'ın yasaklarından sakının ve Allah'ın size helâl kıldığı şeyleri haram kılmayın, o Allah ki ona iman etmektesiniz; çünkü helâl ve haram kılan sadece O'dur, O'nun dışında kimse helâl ve haram kılamaz. laz SİS Lİ Taklid 1.123

Maide 5:89

[Yeminler ve Kefâretler] Mesele: Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutmaz diye başlayıp âyetin sonuna kadar devam eden ilâhi beyanda zikredilen meselelerin açıklanması hakkında âlimler farklı yorumlar yapmıştır. Bu yorumların hepsinde insanların bilmek ihtiyacında olduğu şeyler vardır. Şunu belirtmek gerekir ki fıkıh âlimleri öteden beri bu alandaki ilmi tartışmanın sona ermeyeceğini benimsemişler, bunun yanında bu tartışmaları dinleyen herkesin meselenin mahiyetini kavrayamayacağını da kabul etmişlerdir. Tartışma ve irdelemede bulunmanın şartlarından biri de irdelenen konuda fikir sahibi olmak, onu araştırmak, anlayanlara ve açıklayabileceklere sormak veya önceden bilenlerin fikirleriyle karşılaştırmak icap etmektedir”, [ ]-zira bunu E bilmekte kulağına gelen cümlenin mânasını açıklamak sözkonusuduryahut da delil olabilecek diğer şeylere bakmak vardır. Çünkü ulaşılmasına imkân bulunmayan ve imtihana tâbi tutulan konuya dair açıklama bulunmayan bir hususta sınava çekilmek caiz değildir, çünkü bu takdirde muhal olan bir işin yapılması emredilmiş olur, bu ise akıldan uzak olan bir durumdur. Aslında sem'i-nakli açıklama akli açıklama çerçevesinde olabilir. Çünkü bilgilerin bir kısmı duygularla elde edilir, bir kısmına öğretim veya istidlâl ulaşılır, böylesi sem'i bilginin fonksiyonudur. En doğrusunu Allah bilir. Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutmaz. Cenâb-ı Hak, iki yerde yaptıkları yeminden dolayı insanları sorguya çekmeyeceğini beyan etmekte”, fakat onun hangi yemin olduğunu ve neden sorguya çekmeyeceğini açıklamamaktadır, halbuki bunu bilmeye ihtiyaç vardır. Aslında burada sorguya çekme hakkı elinde olan Allah'ın, bir işten dolayı bağışlamayı lütfetmesi sözkonusudur. Hükmü duyan insanın kendisine şükretmesi için Allah'ın lütfettiğini bilme görevi bulunmaktadır. Bilindiği üzere yemin, şayet talak ve köle âzâdı ile ilgiliyse, sahibi bundan sorumlu olur. Çünkü Hz. Peygamber'den (s.a.), üç şeyin ciddisinin de şakasının da ciddi olduğu rivayet edilmiştir: Talak, köle âzâdı ve nikâh, Kasıtsız yemin eden de iki şeyin (şaka veya ciddi olmanın) ötesine geçemez. Bununla birlikte talak ve köle azat etme fiilini gerçekleştiren kişi yemine bağlı olarak yapmışsa şart aranmaksızın gerekli olur. Yeminde sorumluluğu kaldırmasında en büyük etken yemin yapmaktan çekinmektir. Şaka ve ciddi olması hali, talak ve köle âzâdı dışında da sözkonusudur, şu kadar var ki âyette bu konuda tafsilat verilmemektedir. Fakat açıkladığımız sem'i ve akli delile dayanarak bu hususun aslına vâkıf olmak gerekir. Bununla birlikte bu konuda herhangi bir ihtilaf bilinmemektedir. Bu, Allah adına yapılan yeminlerdeki affı açıklıga kavuşturmaktadır. Yapılan yeminlerden dolayı sorumluluk terettüp edenle etmeyen buna göre düzenlenmiştir. Bu ise Allah'a yaklaştırıcı amellere yemin eden kişiye kefâretin gerektiğine delil getiren kişinin iddiasını çürütmektedir, Allah Teâlâ yeminde kefâreti gerekli kılmıştır. Fakat bu, ancak Allah adına yapılan yemin içindir, O'na (namaz ve oruç gibi) yaklaştırıcı (kureb) amellerle yemin ederek değil. Allah'a yaklaştırıcı amellerle yemin konumunda olsa bile bunda hiçbir şey gerekmez. Meselâ kişinin şöyle yemin etmesi gibi: “Köle âzâdı adına yemin ederim ki şöyle yapmayacağım”, yahut “namaz adına, oruç adına yemin ederim ki...” Şayet “Allah adına” demiş olsaydı kefâret gerekirdi. Anlaşılmış olmalıdır ki kefâretin gerekmesi ve sözün yemine dönüşmesi için onun adaklar konumunda olması gerekir. Allah ve Peygamber'i, yapılan adaklara vefa gösterilmesini emretmiştir, işte onlara yemin etmek de böyledir. Bu hususu açıklayan şeylerden biri de adamın “eğer şöyle yaparsa falanı öldüreceğine veya malını telef edeceğine” dair yaptığı yemindir. Bu yeminden dolayı ona hiçbir şey gerekmez. Buradan şu ortaya çıkmaktadır ki bu tür yeminlerde önemli hale gelen şey adaklarda gerekli olmasına bağlıdır. Böylesinin icabı başka değil gereğinin yerine getirilmesidir. Şu da var ki hadislerde Allah adına yemin etmek emredilmekle, başkası adına ise yasaklanmakla birlikte yeminin hakkı sözüne vefa göstermektir. Adaklar başka bir şeyle yerine getirilmiş olamaz. Şu halde bu hükmün adak hakkında olduğu sabit olmuştur, bu sebeple de verilen söze vefâ göstermek gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Bu konuda asıl olan şudur: Allah'tan başkası adına yemin etmek ikiye ayrılır. Biri için hiçbir şey gerekmez. Diğeri ise şayet gerçekleşirse talak ve köle âzâdı gibi ismi zikredilen şeyin gereğini yapmak icabeder. Allaha yakınlık çerçevesinde (namaz kılmak, oruç tutmak) yapılan yemin O'ndan başkası adına yapılan yemin olup biraz önce anlatılan hususların yerine getirilmesini gerektirir. En doğrusunu Allah bilir. (SJÂyet-i kerimede yer alan “lağv” kelimesinin anlamında farklı gö- B rüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun günah anlamına geldiğini söylemiştir, şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Orada ne boş bir söz işitirler ne de günaha sokacak bir şey”'; “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”2. Sonra bu anlamı verenler de ikiye ayrılmıştır. Birincisi, ilâhi beyanı şöyle yorumlanmıştır: İçinizde kesinleştirmeyip söylemekle kalan yeminlerinizi, Cenâb-ı Hak size günah yazmayacaktır. Hz. Âişe buna benzer bir beyanda bulunmuştur: “O, bir adamın “hayır, vallahi öyle olmadı! demesidir”. Ebü Bekir el-Keysâni el-Esam da Tefsir'inde aynı şeyi söylemiştir. Nitekim “Allah kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar” meâlindeki âyet-i kerime de bunu teyit etmektedir. Konuyla ilgili birinci yorum, kalbin yönelmeyip sadece dilde dolaşan fiili esas almıştır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, korunmasında günah bulunan yemine sadık kalınmamasını Cenâb-ı Hak sorgulamaz. Bunun delili de bu âyetin bağlantısı olan şu âyettir: “Yeminlerinizden dolayı Allah'ı iyilik etmeye engel kılmayın”. Sanki bu ikinci görüşün taraftarları şu yasak gelmeden önce yemin edenlerin onu koruyamayacağından endişe etmişlerdir. Günah olan şeyi korumaktan “Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın”, Bunun üzerine şu ilâhi beyan gelmiştir: Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizi -korunması günah olduğu takdirde- bozmaktan ötürü sizi sorumlu tutmaz. Bu, Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadis-i şerifle aynı şeyi ifade etmektedir: “Bir şeye yemin eden kişi onun aksini yapmayı daha hayırlı görürse, (yeminini bozup) daha hayırlı gördüğü şeyi yapsın, yemini için de kefâret versin””. Fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar, meâlindeki de buna göre anlaşılmalıdır. Müminin, Rabbini tâzim için yaptığı yeminden sorumlu tutulma ihtimali yoktur, fakat eğer o korunması günah olan bir şeyse bilerek yaptığı yeminini korumaktan dolayı sorumlu olur. Şayet günah yoksa buna, Yeminlerinize bağlı kalın hükmü devam eder. En doğrusunu Allah bilir. Said b. Cübeyr de âyetin tefsirinde aynı görüşü benimser. Bazıları da şöyle demiştir: “Lağv”,oyun gibi gerçek olmayan şeydir. “Gürültü yapın”? meâlindeki ilâhi beyan da bu anlamdadır; (Jinkârcılar bir şeyin hakikatini ortaya çıkarmayı değil, gürültü ve konuşma ile ortalığı karıştırmayı istiyorlardı. “Orada boş söz işitmezler”, meâlindeki âyet de böyledir, yani orada bâtıl ve anlamsız söz işitmezler, aksine her işittikleri söz haktır ve hikmettir. Şimdi, lağv kelimesine iki yorum yapılmıştır. Birincisi, yukarıda açıklandığı gibi kalbin yönelmesi olmadan dilde yapılan yemindir. İkincisi, kişinin doğru olduğunu zannettiği, fakat gerçekte doğru olmayan bir şeye doğrudur diye yemin etmesidir. Nitekim âyetin tefsiri hakkında İbn Abbâs ve Hasan-ı Basriden de böyle rivayet edilmiştir", Âyet-i kerime hakkındaki ilk yorum kabul edilirse, o zaman âyetin özellikle günah olan şeyin kaldırılmasına yönelik olduğu anlaşılır. Bu Said b. Cübeyr'in belirttiği yorumdur. Kefârete gelince, bu konudaki merfü hadiste belirtildiği üzere kefâret verilmesi gerekmektedir, ayrıca yeminini bozmak ve sözünde durmamak da bunu gerektirmektedir. Bu konum her iki hususta da vardır, bundan dolayı her iki halde de kefâret verilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte hata ettiği veya kasten yaptığı yeminler için de, kendisini kefâretten kurtaracak istisnâ delili bulunmadığından yine kefâret vermesi gerekir. Bu, kefâretin yaptığı yemini bozduğu için gerekli olduğunu gösterir. Yahut da yaptığı iş ile yemini karşılaştırıldığında, adına yemin ettiği Allah'ı hafife almak anlami ortaya çıktığı için [çünkü Allah adına yapılan yemin Allah'a tâzimi ifade eder, yeminini bozan da Allah'a tâzimi korumamış demektir) kefâret ödemesi icabeder; her ne kadar müslümanın, bu gibi şeyleriyapması sözkonusu değilse de [ ]ona kefâret ödemesi emredilmiştir. Her iki yorumda da bu anlam vardır. Bundan dolayı her iki durumda da kefâret gereklidir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyet ikinci yoruma göre ele alınacak olursa, tevilin iki yorumundan birine göre, o zaman hem günahla hem de kefâretle sorumlu tutulmaması gerekebilir. Bu yorumu açıklayan husus Cenâb-ı Hakk'ın her iki âyette de sorguya çekmeyi belirtmiş olmasıdır. Bunlardan biri kalplerin yönelmesi”, digeri de bilerek yapılmasıdır ki her ikisi de (kesbi) kasıt ve iradeyi ifade eder. Bununla sorumlu tutulmak, haklar ve kefâretler sebebiyle değil, yapılan şeyin günah olması sebebiyledir; çünkü bir şeye sadece kalbin yönelmesi sebebiyle kefâret veya gerekli görülen hak alınmaz; her ne kadar organlara ait fiillerde hakkı gerektiren hususlar varsa da; ama bu, kalp için sözkonusu değildir. Ne var ki sadece kalp yoluyla tâat ve mâsıyet meydana gelebilir. Şu âyet-i kerime bunu ifade etmektedir: “Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz”. Kalp günaha yönelirse kabul edilmez. Şunu da belirtmek gerekir ki herhangi bir hususta yemin etmek akit açısından günah sayılmaz, çünkü o, Allah'a tâzim anlamına gelir. Peygamberlerin de yemin ettikleri rivayet edilmiştir“. Anlaşılmış olmalıdır ki kefâret bilerek yapılan yeminler için sözkonusudur, kasıtsız yapılan yeminler için ise kefâret yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın, insanı yeminden dolayı sorguya çekeceğini iki defa, sorguya çekmeyi de aynı şekilde zikretmesi bunu teyit etmektedir; şayet bir hal için sorumlu tutulmak sözkonusu olsaydı onun da bir defa belirtilmesi yeterli olurdu. Bu durum onun iki ayrı hâl olduğunu ifade etmektedir. Bağışlanma konusu da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Şu da var ki yemin âyetinde sorguya çekmenin şekli açıklanmıştır, fakat kalbin yönelmesi konusunda bir açıklama yoktur. Sorguya çekmenin beyan edildiği yerde affın bulunması, onun beyan edilmediği yerden daha gereklidir. Bu, sorguya çekmenin kefâretle kaldırılacağını göstermektedir. Şayet bu husus Said b. Cübeyr'in söylediği gibi olsaydı daha önce açıklaması yapılan şeyden dolayı kefâret gerekirdi. Bu nedenle, “âyete göre kefâret verilmesi daha önceliklidir?” demekteyiz. En doğrusunu Allah bilir. Lağv'in kefâreti gerektirmeyen şeylerden olduğu sabit olunca, kişinin bu yolla Allah'a isyan etmediğinden böyle olma ihtimali vardır. Bir ihtimale göre de bunun sebebi, onun yemininin, bozulma olayı ile beraber veya ondan önce mevcut oluşuydu. Dolayısıyla ona yemin adı verilse bile gerçekte yemin değildir; aslında isimler, akitlerin mutlak olarak kullanıldığında fasit ve sahih olanlarının bulunması mümkündür. Fakat bunların hükümleri de maksatları da farklı olur. Eğer yapılan yeminde Allah'a isyan etme sözkonusu değilse, her yemin bozma olayında kefâret gerekmez. Uygulamada, yemin bozma işinde kefâret lazım gelmediği emrine uymak gerekiyorsa“, yemin bozma fiili hata yoluyla uykuda, cinnet halinde veyahut yemin edenden başka birinin fiili ile meydana gelebilir, aynı hüküm bu haller için de geçerlidir. Çünkü insan başkasının yaptığı şeyle günahkâr olmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez”, Buna göre o, Allah'a isyan etmediği için kefâret ödemez, fakat az önce zikrettiğimiz yorumdan dolayı öder. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, bu anlam, yemn-i ğamüs denilen bilerek yalan yere yapılan yemin için de geçerlidir. Bu yemini yapana yemin kefâreti gerekmez, böylesine yaptığı cüretkârlığın ve Allah'a muhalefetin kefâreti gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Bu kurala iki açıdan destek vardır. Birincisi, yalan yere yapılan yemini bozan kişide iki şeyin eşit halde bulunmasıdır. Geçmişte yaptığı yemini bozmakta Allah'a isyan veya itaatin her ikisi de eşit seviyede olarak bulunur. Bu iki halden birisi için kefâret gerekmiyorsa, öbürü için de gerekmez. En doğrusunu Allah bilir. (Jİkincisi, lân uygulamasında lânetleşme yapıldıktan sonra rahmet peygamberinin (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “İkinizden biri mutlaka yalan söylüyor, tövbe etmek isteyen var Bilindiği üzere onların açıklamaya olan ihtiyacı -şayet onda kefâret gerekli olsa- ikisinden birinin yalancılıgını açıklamaktan daha fazladır. Sonra o durumda tövbenin gerekli olduğunu anlamak için insan akıl fukarası da olsa, hakim de olsa başkasının öğretmesine lüzum hissetmeden bilir, kefâret ise ancak başkasından duymakla bilinir. Anlaşılıyor ki onlara da kefâret yoktur. İki hasım hakkında rivayet edilen haberler de böyledir; Hz. Peygamber (s.a.) -ağır tehdit ifadeleri kullandıktan sonra- taraflardan birinin lehine hüküm vermiş, sonra da onlara malı aralarında paylaşmalarını ve birbirleriyle helâlleşmelerini tavsiye etmiştir’. Burada kefâret olmadığı gibi başka bir açıklama da yoktu. Yemini bozmakla emredilen hâllerde de durum böyledir. Çünkü bu, gözleriyle görmeyen insanın haline benzemektedir. İshak şöyle demiştir: Bu konuda kefâretin gerekmediği hususunda müslümanlar ittifak etmişlerdir. Kefâreti gerekli gören kimse, insanlara yönelik yeni bir şeriat koyan ve Allah Teâlâ'ya hüküm vaz' etmeden kişinin sözünü söylemiş olur, halbuki Cenâb-ı Hak kimseyi kendi vereceği hükme ortak etmemiştir. Bu konuda asıl olan şudur: Akitleri kaldıran ve haramları gerektiren se[ ]Bu, gökyüzüne dokunmak ve benzeri imkânsız bir yemin gibi değildir, çünkü buradaki yemin, olabilen şey hakkındadır; binaenaleyh bozulma sebebi yeminle beraber değildir, bu sebeple sahihtir. Şayet yemini bozmanın sebebi kısasta uymuyorsa bundan dolayı iki şey birbirinden farklı olmuştur. Bu mesele, yukarıda sözü geçen iki adamın durumunu açıklamaktadır. Şâfli, kefâreti yemini bozulması için gerekir, demiştir. Halbuki burada bozulması sözkonusu değildir, çünkü gerekli olan yemin oluşmadığı için bozma olayı da yoktur; ayrıca bozmak yeminin kesinleşmesinden sonra mümkündür, halbuki burada kesinleşmemiştir. Kaldı ki âyet, korunmasını emrettiği kesinleşmiş yemin için kefâretten söz etmektedir. Bu yeminde koruma emrinin olması ise muhaldir. Koruma yemin ettikten sonra gerekli olur. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Ubeyd'in durumuna gelince, o, yemin akdi için kefâreti gerekli görmektedir. Halbuki ona göre yemn-i gamüs, kefâret gerektirmeyen bir yemindir. Bu da kefâretin, yeminin kendisi için değil, yemine gelen bazı arızalar için gerekli olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Bazı âlimler Fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı Allah sizi sorumlu tutar... onun kefâreti... diye başlayıp devam eden âyet-i kerimeyi kefâretin gerekliliğine delil gösterir. Onlara göre kesinleşmiş olan yeminlerin kefâreti vardır, çünkü âyette kefârete atıf yapılmamaktadır, âyette akitten başka kefâretin nispet edileceği başka bir kavram yoktur. Ayrıca Yeminlerinizin kefâreti işte budur meâlindeki buyruk da yemine nispet edilmiştir. Müminlerin “yemin kefâreti” diye isimlendirmesi de buna dayanır. Şu kadar var ki bunun muteber olan iki yönü vardır. Birincisi, Resülullah (s.a.) Hz. Hamza'nın (r.a.) (Bedir savaşında) cesedinin parçalandığını görünce, bunun aynısını Kureyşe uygulayacağına yemin etmişti. Ardından onu, bu yemine uymayı yasaklayan vahiy geldi, o da yemini için kefâret verdi. Bilindiği üzere Hz. Peygamber, ancak hayatı boyunca yeminine sadık kalma ihtimali bulunmadığı zaman yemini bozar. [ ]Buna göre onun verdiği kefâret yaptığı yemin içindi. Ayrıca “Bir şeye yemin eden kişi onun aksini yapmayı daha hayırlı görürse, (yeminini bozup) hayırlı gördüğü şeyi yapsın, yemini için de kefâret versin”! meâlindeki hadis-i şerif bunu ifade etmektedir. Ancak yemininin kefâretini vermesi, Resülullaha emredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Ebü Ubeyd şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, Şu işi yarın yapacağım’ deme!” meâlindeki beyanıyla istisnâsız vâdde bulunmayı yasaklamıştır. Bu yasak yemin konusunda daha güçlü ve daha şiddetlidir. Binâenaleyh istisnâsız yemin eden kimse Allah'a âsi olmuştur, kefâret ödemesi gerekir. Bize göre bu konuda asıl olan şudur: Kefâret vermek, yemini bozmanın karşılığıdır; çünkü ona “kefâret” denilmiştir, kefâretler ancak kötülükleri örtmek içindir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Sizin küçük günahlarınızı örteriz” buyurmuştur ve benzeri âyetler. Sevapları örtmek ise aklın kabul etmeyeceği bir şeydir, aksine güzellikler kötülükleri örter. Yeminini bozmak, hakikatte günah işlemenin adıdır. Aslında yemin bozma “hins” günahın bir adını oluşturur. Buradaki günah kavramı şundan ortaya çıkmaktadır: Kişi şu işi yapmayacağına dair Allah'a söz vermiştir. Şu halde onu yaptığı takdirde verdiği sözü bozmaktadır, işte söz vermekle değil, verdiği sözü bozmakla günaha girmiş olur. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın”. Hülâsâ Allah Teâlâ müminlerin kendisine verdikleri sözlerden cayılmalarını değil, onlara uyulmalarını istemiştir. Allah, yemini kendisine verilen söz kabul etmiş ve onu yerine getirmemizi emretmiştir. Dolayısıyla yemin bozmak, Allah'a verilen söze muhalefet etmek ve O'nun ahdini bozmak anlamına gelir. Binâenaleyh insan yaptığı yeminle değil, yeminini bozmakla günah işlemiş olur ve bundan dolayı kefâret vermesi gerekir. Şayet yapılan yemin için kefâret gerekli olsaydı, yemini bozmak kefâret ödemeye daha güçlü bir sebep teşkil ederdi. Bunu da belirtmek gerekir ki kişinin, Allah'a asi olacak şeyle O'na itaatte bulunmaya yemin etmesi mümkün değildir. [ ]Su ortaya çıkmıştır ki kefâret şayet yapılan yemin için gerekli olsaydı, günah işlemeye dair yemin için de kefâret gerekirdi. Hemen belirtmek gerekir ki böylesi bir yeminin konumu onu bozmaktan ibarettir. Bu konuda Ebü Hureyre'nin şöyle bir rivayeti vardır: Bir şeye yemin eden kişinin ondan başka bir şey yapmayı daha hayırlı gördüğü takdirde onun kefâreti o hayırlı gördüğü şeyi yapmasıdır", Yerine getirmekten vazgeçme ihtimali varsa yemin kefâreti de bunun gibidir. Vazgeçilmesi mümkün olmayan yeminin kefâreti isetövbe etmektir, yoksa dönüş yapmak değil; sevap işlemek de kefâret yerine geçer. Bütün kefâretler böyledir; o işten vazgeçmek ve dönmek ihtimali varsa, onun kefâreti tövbe ve yaptığı fiili bozmasıdır. Böyle bir ihtimal yoksa artık o dikkate alınmaz. Şayet yemin için kefâret olsaydı başka değil tövbe etmek ve onu bozmaktan ibaret olurdu. Allah Teâlâ dönüş yapmaktan başka bir şeyi gerekli kıldığına göre onun yemini bozmak için olduğu ortaya çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Yemin etmek için kefâretin gerekmediğine ilişkin delillerine gelince [onları şöylece belirtmek mümkündür); a) Yemin, Cenâb-ı Hakk'ı tâzim ve tebcil etme anlamına gelir. Allah Teâlâ onu kendisine sığınma, lütuf ve ihsanına nail olma vasıtası kılmıştır. Bundan dolayı yeminler, yapılan ithamları bertaraf etmek ve halk nazarında işin gerçek yüzünü yemin edenler adına ortaya koymak içindir. Çeşitli deliller bunu desteklemektedir: (İBirincisi, Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen şu hadistir: “Yemin edeceğiniz zaman, Allah adına yemin ediniz”. Yine O, şöyle buyurmuştur: “Atalarınız adına ve tâgütlar adına yemin etmeyiniz”. Resül-i Ekrem, Allah'tan başkası adına yemin etmeyi yasaklamıştır, çünkü bu işte onu yüceltme ve konumunu bulunduğu yerin fevkine yükseltme vardır. Hz. Peygamber, müminleri, Allah Teâlâ'dan başka hiçbir kimseye bu konumu nispet etmemeye mecbur etmiştir. İkincisi, “Anlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın” meâlindeki âyettir. Günah işlemekten vazgeçmeyi yasaklamak ve mâsiyet dahi olsa verilen sözü tutmayı emretmek caiz değildir. Üçüncüsü, rahmet peygamberinin de çeşitli yer ve zamanlarda yemin ettiği herkesin bildiği bir husustur. Yaküb aleyhisselâm ve çocukları kıssasında, Hz. İbrâhim (s.a.) ve putlar olayında“! ve Hz. Eyyüb (s.a.) olayında“? onların da yemin ettikleri görülmektedir. Yemin ettikleri için onların Allah'a âsi olmaları caiz değildir. Bu örnekler “yeminde istisnâ edatı (inşallah lafzı) kullanmayan kimse Allah'a âsi olmuştur” diyenin cüretkârlığını ortaya koymaktadır, halbuki zikrettiğimiz peygamberler istisnâ yapmadan ve buna dair lafzı kullanmadan yemin etmişlerdi. Bu husus bir şeyi vâdetmek gibi değildir, çünkü insan o işi yapmayı kendine nispet etmekte ve Allah'ın dilemesi çerçevesinde onu yapmaktadır. Allah adına yapılan yemin ise, O'ndan yardım istemek ve O'na sığınmaktır. Bundan dolayı yemin ve vâd birbirinden farklı şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir. b) Yapılan yemine kefâretin farz olmadığının delili, Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen hadistir: “Bir şeye yemin eden kişi [ ]onun aksini yapmayı daha hayırlı görürse, o hayırlı gördüğü şeyi yapsın ve yeminine kefâret versin", yahut “Yeminini (bozup) kefâret versin ve hayırlı gördüğü şeyi yapsın”“?. Şayet yemine kefâret farz olsaydı, insanın kendisine farz kıldığı o şeyi yapmaktan başka çıkış yolu olmazdı, Hz. Peygamber'in de “yemin eden yeminine kefâret versin” demesi gerekirdi. O böyle demeyip faydası az olan bir şeye yemin etti-. ğinde diye söylediğine göre, kefâret vermek ancak o zaman gerekir. En doğrusunu Allah bilir. c) Başka bir delil de şudur: Yapılan yemin yerine getirildiği takdirde kefâretinin olmadığı, yeminden dönüş yapıldığında ise kefâretin gerekli geldiği noktasında ittifakın bulunuşudur. Mutlak anlamda yapılan yemine kefâret gerekseydi yerine getirildiğinde daha tekitli bir şekilde lazım gelirdi. Gereği ifâ edilen yemine kefâret gerekmediğine göre demek ki bozulan içen gereklidir. En doğrusunu Allah bilir. d) Âlimler tarafından şu noktada ittifak edilmiştir: Adamın biri gerekli bir sebep yokken kendi eşi ile cinsel ilişkide bulunmayacağına yemin etse, fakat bu yemini bozsa böylesine ilâ“ hükmü lazım gelmez. Eğer kefâret, yemin etmek suretiyle gerekli hale gelseydi yemin eden kişiye hiçbir şey gerekmezdi ve ilâ hakkı da ortadan kalkardı. Ama gerçekte bu hakkın hükmü devam ettiğine göre -çünkü Kur'ânda ve Sünnet'te mevcuttur- kefâretin gerekliliği görüşünün yanlış olduğu ortaya çıkmıştır“. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Simdi, bu durum sabit olduktan sonra geride âyetin iki yorumu kalmıştır. Birincisi, Fakat bilerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar, şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın” şayet yemininizi korumayı terk ederseniz şu kadar kefâret vermeniz gerekir. İkincisi, âyetteki üstü kapalı ifade ile şöyledir: Bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı, yani onları bozmanızdan dolayı sizi sorumlu tutar. Bu, kefâret konusunda itiraz edilemeyecek bir husustur. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i kerimede ifade buyurduğu gibi: ` “Haccı ve umreyi yapmaktan engellenirseniz... İçinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa...” Bu, özürden dolayı vücübu değil, ruhsatın kullanılması gerektiğini ifade eder, çünkü özür kefâretin farz olmasının sebebi değildir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir: Allaha tâzim göstermek, kefâretin farz kılınmasının sebebi olmaz, dolayısıyla yeminini bozma ifadesi âyette gizlenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Yemin bozmanın yeminlere nispet edilmesi, oruç bozma kefâretinin oruca, kurban kesme cezasının hacca ve namazda fazladan yapılan secdelerin yanılmaya nispet edilmesi gibidir; her ne kadar kefâretler nispet edildikleri şey için olmasa da böyledir. Bunu benim anlattığım hususlar desteklemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Peygamber aleyhisselâmın (Hz. Hamza'yı öldürülmüş olarak gördüğünde yaptığı) yeminine kefâret vermesi, kendisinin mâsiyetten korunmuş olmasından dolayıdır, halbuki bu yeminde vefa göstermek mâsiyetti; çünkü bunu yapması yasaklanmıştı, onun yemini ise yasaklanmadan önce vuku bulmuştu, dolayısıyla yeminini yerine getiremezdi. Bundan dolayı yeminini bozması, onu yerine getirmesinin imkânsızlığından dolayı idi. Ondan başkasına gelince, böylesi masum olmadığından onun ümitsizlik vakti ölümüdür. Resülullah (s.a.) ise masumdu, binaenaleyh onun ümidini kesme vakti, yasağın konuldugu vakitti. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Onun kefâreti on fakire yedirmektir. Dilde şöhret bulmuş kullanıma göre burada gıdayı temlik etmek için değil yemeleri için onlara götürmektir. Nitekim halk arasında insanların birbirlerine yemek yedirmeleri konusunda bu anlamda yaygınlaşmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden anlamındaki ifade de bunu desteklemektedir. İnsanın ailesine yemek yedirmesi ifadesinden temlik anlaşılmaz, kimsenin aklına da böyle bir şey gelmez. Allah Teâlâ insanlara farz kıldığı şeyi, herkes tarafından mâlum olan şekilde anlatmıştır. Çünkü bir aileye mensup olmayan veya kendisinin bir ailesi olmayan insan dünyada pek enderdir. Dolayısıyla ailenin (Yayı) ne demek olduğunu kişinin bilmemesi ve sormak ihtiyacı duyması ihtimali yoktur. Bu itibarla âyet-i kerime, bu farizayı akıllardan cehalet vehmini kaldırmak suretiyle koymuş olmaktadır. Sonra da bunun ne olduğunu anlatma ihtiyacı duyulmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Bu husus ibret açısından anlatan husus şudur ki Allah Teâlâ, On fakire yedirmektir buyurmuştur. “Fakirlik” anlamına gelen “meskenet”, ihtiyaç sahibi olmak demektir. Fakirin yemeğe olan ihtiyacı mülk edinmek değil yemek olduğu herkesin mâlumudur. Bütün çeşitleriyle mülkiyet ihtiyacı ise fakirleri de diğer insanları da kapsar. Şu da var ki fakirler için “yeterince ve doyuracak kadar” diye de ölçü verilmiştir, bu durumda kefâreti ödemek için gıdayı vermek değil yedirmek sözkonusudur. Fakat onun karnını doyuracak kadar olan yiyeceği vermek de caizdir. Bu cevâz ile fakirin karnını doyuracak kifâyet miktarda her imkânı veya elde bulunan şeyi ona vermek gerekir. Çünkü temlikin caiz olması nassın gerektirdiği bir husus olmayıp temkin (imkân verme) konumudur. Parayı vermekle arzu edilen şeye ulaşmak mümkün olduğuna göre, fakir de o para ile istediği gıdayı alır, şüphesiz bu da ihtiyacını karşılamaya daha uygun olan bir haldir. Şayet uygulama özellikle yiyecek maddesini vermek şeklinde olursa ihtiyaç sahiplerini davet edip onlara sunmanın iki bakımdan daha uygun olması sözkonusudur. Birincisi, yoksulun ancak zorlukla ve uzun zaman sonra ulaşabileceği bir imkânı ona vermek, açlığı gidermeye ve yoksulluğu bitirmeye daha uygun olur. (SJİkincisi, insan tabiatının hoşlanmadığı bir şey olan kefâret vermek, insana malını elinden çıkarmanın ve dağıtmanın acısını tattırmak için meşru kılınmıştır. İnsan bununla, izin verilmeyen şehveti nefsine tattırmasının kefâretini ödemiş olur. Nitekim sevapların günahları örtmesinin anlamı da budur. Bir de şu var: Yoksulları çağırmak, onları yemekte toplayıp hizmet etmek ve istedikleri şeyleri sağlamak, insan tabiatına, onlara tasaddukta bulunmaktan daha zor gelir. Bu durum, onun bağışlanması için daha uygun bir davranıştır. Buna göre nefse hoş gelmeyen para vermenin caiz olması aynen yemek yedirmenin caiz olması gibidir. Ancak fakirlerin hakkı olan o yiyecek maddelerinin parasını ödeyecek olan kişinin, onu fakirlerin rızasıyla ödemesi gerekir. Bütün haklarda mübadelenin bu şekilde yapılması caiz olduğu gibi kefâretlerde de caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak da “Kolayınıza gelen bir kurban gönderin” buyurmuştur. Onda bu türün dışında olan şey de caiz olur. Keza bütün sadakalarda da caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Yemin kefâretinde fakirlere verilecek yemek iki sebepten dolayı iki öğün olarak takdir edilmiştir. Birincisi, âyet-i kerimede yoksullara yedirmek meyanında kullanılan mutlak ifadedir. Bununla yoksulluğu gidermek kastedilmiştir. Yoksul, boynu bükük insandır. Ona verilecek en uygun nitelik dilencidir, çünkü boynunu bükerek insandan dilenmektedir. Bir Ramazan bayramında rilecek olan sadaka budur. Fakiri iki defa doyurması halinde de bu miktara benzer harcama yapar. Hastalık yüzünden hacdan geri kalanların da kefâret olarak [ ]üç så‘ erzakı altı fakire dağıtması gerektiği Resülullahtan (s.a.) rivayet edilmiştir”!. Burada da yedirmek kastediliyorsa, bir fakirin yiyeceği kadar bir erzak verilmesi emredilmektedir. Üzerinde durduğumuz şey de böyledir. Bu, iki öğün yemeğe denk düşmektedir. Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) böyle demişlerdir?. İkincisi, Cenâb-ı Hak, Ailenize yedirdiğinizin orta seviyesinden, buyurmaktadır. Burada orta anlamına gelen “evsat” kelimesinin üç sınırı ve her birinin üç yönü vardır. Birincisi, yenilen yemek kalitesinin ortalaması, ikincisi yenen miktarın ortalaması, üçüncüsü de yiyen insanın ortalamasıdır. Bunların ilkinde yemeğin iyi, kötü ve orta halli olması kastedilmiştir. İkincisinde israf edilmesi, cimrilik yapılması ve orta yolun tutulması, üçüncüsünde de bir günde bir defa, üç defa ve bu ikisi arasında (iki defa) yedirilmesidir. Bu konuda başvurulabilecek bir rivayet bulunmadığına göre ihtiyata uygun olan, farzı yerine getirmek için hepsinin ortalamasını almaktır. İşte iki öğün yemek bundan dolayı vacip olmuştur. Gerçi tür ve miktarın ortalamasını -iki tarafın sınırı bulunmadığından- bilinemez, ancak öğün olarak en azı ile en çoğu bilinebilir, işte dikkate alınması gereken şey bunun ortalamasıdır. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Sunu da belirtmek gerekir ki yemin kefâretinin çeşitleri içinde en belirgin olanı fakirleri yedirmektir. Her ne kadar âyette belirtilmemişse de bu yedirmenin bir tanımlamaya dayandığı noktasında icmâ vardır. En doğrusunu Allah bilir ya, muhtemelen onun tanımlaması iki açıdan Kur'ân'ın hükmünden elde edilmiştir. Birincisi, âyet-i kerimenin konusu yenilen ve içilenle ilgili olunca bunda örfe itibar edilmesi gerekir, çünkü hiç bir kimse yoktur ki yedirdiğinin son noktasına ulaştırsın da bu yolla onun “yedirme” denilecek başlangıcını belirlesin. Şu var ki örfte az bir şey de tasadduk edilebilir. Bundan dolayı yedirme emrinde bir tanımlama sözkonusudur, çünkü alanında belirleme mevcuttur. Bu konuda nakle dayalı herhangi bir açıklama da nakledilmemiştir. İhrama girdikten sonra hastalanan kişinin anlatımında buna yönelik bir işaret de yoktur”, fakat “it'âm” (¿uy lafzının delâletinde mevcuttur, çünkü o konuda yerleşen bir örf bulunmaktadır. Sadakalar hakkında gelen açıklamalar da buna bağlıdır, fakat yedirme konusunda sadece ihtiyaç halinde belirtilmiştir. Buna göre gıdanın mülkiyetini vermek (temlik) olmasa bile yedirmenin (itâm) de caiz olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Ailenize yedirdiğinizin orta seviyesinden meâlindeki âyetin ifadesidir; bilindiği üzere her şeyin bir ortası vardır, onun etrafı ve sınırları bulunmaktadır. Allah Teâlâ hükmü ailenin yediği yemeğe havale ettiğine göre burada mutlaka doyurmak şartı vardır. Bundan dolayı burada böyle bir sınırlandırma yapmak gerekmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Âyette sözü edilen yiyecek miktarının gerçek mahiyeti sabit olduğuna göre, hakiki maksadı anlamak için bunu ona bağlamak gerekir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu durumda Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: On fakirin yemeğini yedirmek. Çünkü örf açısından on kişinin yemeği kendilerinin yemeğinden ibarettir, on kişiyi yedirmek ise yedirme fiilinden ibarettir. Âyette ikisinin de kastedildiği sabit olmuştur, sanki peşpeşe anılmışlardır. Böyle düşünsek bile burada kişi sayısını korumak konumu yoktur, sadece o miktarda yemek sayısını koruma durumu vardır, bu bir veya daha çok olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Bundan dolayı âlimlerimiz, yemeğin hepsini bir fakire on günde yedirmeyi caiz görmüş, buna mukabil bir günde yedirmeye onay vermemişlerdir. Çünkü işin aslı, sabah ve akşam yemeğini yedirmektir -şayet bu mümkün ise- zira âyetteki “yedirme” (çubi) böyle gerçekleşir; böylece fakirin yemek problemi ortadan kalkar, fakat aynı kişiye aynı gün fazlası verilemez”. Yahut caiz olduğunu söylediğim şey doğru olunca, onun bozulması kendisine gelen başka bir mânadır, çünkü o buna onay verilmesinin dışında kalmaktadır. Bu, yemin kefâreti yemeği verilen fakirlerden bir kısmının bazı işleri için sofradan ayrılmasına benzer, ki bu doğru olmaz, şayet buna cevâz verilirse söylenenin aksi yapılmış gibi olur. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir”. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki on kişi lafzının, mutlaka on kişi olarak şart kılınmadığının başka bir delili de şudur: Kefâretin, fakirlere vermenin veya yedirmenin caiz olduğu anlamına geldiği bilinmemektedir. İnsan, beşer tabiatının hoşlanmadığı bu şeyleri yapmakla nefsâni arzularına uymasına, yasaklandığı şeyleri yapmasına ve Allah'ın emrine muhalif davranmasına kefâret olmak üzere O'nun rızası için tekrar tekrar vermenin acısını nefsine tattırmakta, böylece bu tür şeyleri yapmaktan kaçınmasını sağlamaktadır. Çünkü kişi o davranışıyla Allah'a veya kendine vermiş olduğu sözden caydığını, verdiği sözde durmadığını göstermiştir. Dolayısıyla onun yaptığı iş, ahdini bozan ve Allah'a vâdettiğine aykırı davranan birinin yaptıkları gibidir. Bu davranışın ise, verilen sayıyı gözetmekle ve “vermeden önce bu onların hakkıydı” anlayışıyla değil, malını dağıtmak anlamıyla ilgisi vardır. Aksine malı vermek için belli bir grubu seçtiği zaman, © Fakih Ebü Bekir el-Kâsâni bu mânada şunları söyler: “Âyetteki'on fakire yedirmek’ ibareonlar buna hak kazanmış olmaktadır; çünkü onları başkalarına tercih etmiştir. Köle âzât etmek ve oruç tutmak suretiyle bundan vazgeçmek ise fakirlere bir menfaat getirmeyecektir. Ancak kefâret, zaman değiştikçe ve günler geçtikçe ihtiyacı da yenilenen bir fakiri bu halden kurtarmak arzu edildiğinde onu sabah ve akşam yedirmek içindir. Bunda, günahların üzerinde kalması korkusu vardır. Belki de ölüm kısa zamanda onu yakalar ve kefâreti verilmemiş olduğu halde günahlarından kurtulmaz. İşte bu, Cenâb-ı Hak onun işini kolaylaştırmak ve kefâreti kaybetmek mânasında değil fakat yapmış olduğu şeyden kurtulmak anlamında kendisine imkân vermek için fakirler hakkında bir ayırım yapmıştır. Bundan dolayı söylediğim husus caiz olmuştur. Bu yorum, kefâreti bir günde vermenin caiz olmadığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, insan bir fakiri doyurduğunda geride doyurması gereken dokuz fakir kalmıştır; bu durum, kendisine dokuz fakiri doyurmak emredilmiş olsa doyurmaya başlaması gereken sayıyı gösterir, dolayısıyla emredilen sayıdan biri çıktığında geride kalan miktar da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra şayet verilen sayıya uymak şart olsaydı, tek kişiye verilmesi halinde onun düşürülmesi gerekirdi. Çünkü bu, işlenen günaha kefâret ve ondan arınmak içindir. Bütün bunların, hakkında sayı zikredilen abdestsizlikten, cünüplükten ve pislikten yıkanmak mânaları ile alakası vardır, kefâret de bunun gibidir. Bilindiği üzere her fakirin belli bir yemek ihtiyacı vardır, [ ]sunu da belirtmek gerekir ki bu bir kişinin ihtiyacı olan miktarı bölüştürmek durumunda, yine on kişiye yetecek kadarını vermek gerekir. Buna göre onun fakirliği, zikredilen fakirlerin sayısı kadar güne yayılmakta ve her gün ihtiyacı yenilenmektedir. Bu aynı zamanda üç taşla büyük abdestten temizlenmekle ilgili rivayete de benzemektedir, belirlenen taş miktarına uyulmazsa gereken temizlik yapılmamış sayılır. İşte konuştuğumuz mesele de böyledir; ihtiyaç ortaya çıktığı andan itibaren ilkine yemeğini vermedikçe, o her gün başka bir fakirin hakkıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bu, şahitlerin sayısı meselesi gibi değildir; çünkü şahit tek kişi olduğu takdirde kendisinin itham edilebileceğinden yahut şahsı tasdik etmekle bir menfaat sağlayacağından veya hükmü engellemek ve delilleri başkasına teslim etmekle bir tür çıkar elde edebileceğinden dolayı belli sayıda şahit bulunması gerekli görülmüştür. Bunda da açıklamış olduğumuz kefâret anlamı vardır. Şu kadar var ki ikinci gün yapılan şahitlik ilk gün yapılanın tekrarıdır; yemek yedirmek ise öncekinin tekrarı değil yeniden vermektir. Şahitliklerde bir kişi bazan, her birinin yenileme hakkı olduğunda yüz kişinin yerine geçer. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak, akraba veya yabancı, mümin veya kâfir, küçük veya büyük ayırdetmeksizin yahut fakirliğinin derecesini veya bilinen halini belirtmeksizin on kişiye yedirmektir buyurdu ki, sözünü ettiğimiz her açıdan insanları tanımaya ihtiyaç vardır. İnsanlar hakkında da her açıdan farklı görüşler vardır. Kastedilen anlamı kavramak için -meselenin özellikle bir isme tahsis edilmediğinde, fakirliğin sınırını tayinde esas olanın, içinde miskin kelimesinin geçtiği şey olduğunda ve kendisine kefâret verilmesinin caiz olduğu konusunda fakirin de burada miskin gibi sayıldığında ittifak olmakla birlikte- yine de araştırmaya ve öğrenmeye ihtiyaç vardır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, küçükler için büyüklerin bir lokması kadarının yeterli olacağı ve bunun da yedirmek değil temlik şeklinde olacağında âlimler arasında fikir birliği vardır. Çünkü ona verilmesi gereken miktarın en azı bir “müd'dür (830 gram). Müd de onun gibi on küçük çocuğa yeterlidir. Bu ise âyetteki hitabın onun gibilerine yönelik olmadığını gösterir, Cenâb-ı Hakk'ın ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden meâlindeki beyanı, onun gibi küçükleri kasdetmediğini teyit etmektedir, çünkü küçüklerin yediği ailenin yediğinin en az miktarına bile ulaşamaz. Buna göre şayet aile kelimesi ile zevcesi kastedilmişse küçükleri doyuran miktarla erkek karısını doyuramaz. İşte bu durum âyette sözü edilen hususun kastedildiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Bu konuda esas olan, söylediğimiz gibi vermekten insan tabiatının acı duyduğu miktardır. İnsan tabiatı bir günlük çocuk gibisini bile emzirmeye meyleder, hatta bunu geciktirmeyi bile düşünmez. Ama bunun gibisi fakire yedirilemez. Dolayısıyla âyetteki yedirme emri belli bir miktara bağlıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bu söylediklerimiz çerçevesinde ebeveyn ve çocuk hakkında şöyle demişlerdir: Onlara kefâret yemeği yedirmek caiz değildir; çünkü insan tabiatı bunların fakirliğini gidermek şöyle dursun fakirliğinden elem duyar. Aksine Cenâb-ı Hak insan tabiatına, ebeveyn ve çocuklara bela ve sıkıntı gelmesine tahammül edemeyecek bir tabiat yerleştirmiştir. Bundan dolayı her insan onların sıkıntısını gidermeye, kendi başından sıkıntı giderir gibi çalışır ve onların haysiyetlerini korumak için bütün varlığını feda eder. Öyle ki böyle yapmayan kişi hor görülür ve en şiddetli şekilde kınanır. Durum böyle olunca âyetteki yedirme emri onları kapsamaz, çünkü onlar bunu, Allah'ın emri olduğu için değil, tabiatları gereği zaten yapmaktadırlar. Kefâretin ise, insan tabiatına aykırı düşen bir ceza anlamına geldiğini daha önce açıklamıştık. En doğrusunu Allah bilir. Zekâtını dağıtmakla emredilen, fakat oğlu tarafından alınan sahâbi hakkındaki rivayet bunun bir örneğidir. [ ]Baba ve oğul Resülullah'ın (s.a.) yanına gidip durumu anlatınca Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ya falan, sana niyet ettiğin şey verilecektir” buyurmuş, öbürüne de “Aldığın şey de senindir” demiştir”, Şayet yemin kefâreti ödemesinin ebeveyn ile evlat arasında yapılabilseydi, bu, insanın daha çok sevdiği ve istediği bir şey olurdu. Bir de şu var: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin “Sen de malın da babana aitsiniz” buyurduğu rivayet edilmiştir”. Bu durum karşısında böyle bir tercihi kabul etme ihtimali yoktur, çünkü insan kendi çocuğuna vermekle sanki kendine vermiş olmaktadır, babasına vermekle de sanki kendine vermiş olur. Bu sebeple böyle bir şey caiz değildir. Yemin kefâreti ile zekâtlar konusunda aslolan şudur ki bunlar Allah Teâlâ'nın iki açıdan mallar konusunda koyduğu haklardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak kullarına nimetler vermiş, canlarının istediği ve gönüllerinin çektiği şeyleri onlara lütfetmiştir. Bunun karşılığında, tabiatlarına koymuş olduğu isteksizlik duygusuna ve hissettikleri acıya rağmen ellerindeki malı çıkarıp o serveti vermediği ve ikram etmediği kişilere vermek suretiyle bu nimetlerin şükrünü edâ etmelerini dilemiştir. İkincisi, sözkonusu kişiler bunca nimetleri, aslında onlara lütfeden Yüce Varlığ'ın izni olmadan büyük günah işlemişler, nefsâni arzularına hizmet etmişlerdir. Cenâb-ı Hak da yaptıkları şeylerden dolayı, hiç istememelerine ve içlerinin yanmasına rağmen, verdikleri şeyin bedeli olarak nefislerine acı lezzeti tattırmaları için ellerindeki malı çıkarıp vermelerini kendilerine farz kılmıştır. (SJimkân bulduğu yerde tasaddukta bulunan kişinin bu davranışı, kendisine yapılan ikramın karşılığı ve aynı zamanda günah işleme hürriyetinin alanıdır. Onu bulamayanın ise vereceği bir karşılık yoktur, dolayısıyla o, şükür görevini yerini getirmemiş ve günahının örtülmesini sağlayamamıştır. Böylece yapması gereken farzlardan kurtulmuş değildir; her ne kadar lütuf ve kerem sahibi olan Allah Teâlâdan af ve kabul umulursa da. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre karı-kocanın durumu da bunun gibidir, çünkü onların arasında şehvet hissi ve birbirlerine karşı tabii bir meyil vardır. Evlilik de bu yolla gerçekleşmektedir, evliliğin dört sebeple yapıldığı ifade edildiği üzere, onların biri kadının zengin olmasıdır” ve insanın yaratılışında bulunan diğerleri insan tabiatında var olan bir duygudur. En doğrusunu Allah bilir. Şahitlik meselesi de bunun gibidir, çünkü o, davacının ithamlarını reddetmek için tesis edilmiştir. İnsanların menfaatleri ileri sürdükleri delillere bağlanınca (haksız da olsa) fikirlerine yerleşir ve dolayısıyla kabul edilemez olur. Hülâsâ şahitlik yapmak, zekâtları ve kefâretleri ödemek, emanetler konumundadır, bu sebeple emanetçilerin onlardan yararlanmaları caiz değildir. Emanete veren kimsenin faydalanabileceği durumlardan istifade etmesinde örf açısından hiçbir engel bulunmamaktadır. Kişinin yaratılışında menfaatini tercih etme özelliği varsa bu his ortadan kalkmadıkça güvenilir bir kişi olamaz, böylesine emanet verilemez. En doğrusunu Allah bilir. Kefâreti mükâteb köleye vermek ve onun için şahitlikte bulunmak da böyledir". En doğrusunu Allah bilir. Kefâret bedelini kâfirlere vermek konusuna gelince, kıyas açısından bütün bunların caiz olması gerekir, çünkü vereceği kişileri seçme hakkının kendisine ait olması veya verme işinin kendisine ağır gelmesi ve nefsinin hoşlanmaması anlamı burda da vardır. Bu kurala göre verilen kefâretler kanaatimizce caiz olur. Nitekim şu âyet-i kerime bunu desteklemektedir: “Sadakaları açık olarak verirseniz... Bu sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur”. Cenâb-ı Hak sadakaları, âyette zikredilen günahlara kefâret kılmıştır. Sonra müfessirlerin “Onları doğru yola iletmek senin üzerine borç değildir”! meâlindeki âyet hakkında “Bu âyette kâfirlere de sadaka verilebileceği işaret edilmektedir” şeklindeki sözleri de buna işaret etmektedir; yani Allah onlara da sadaka vermene engel olmaz; O, bunu, sadakaların günahlara kefâret olacağını vâdettikten hemen sonra belirtmiştir, bunu yapmaları için onlara imkân vermiştir; ancak kefâretler için fakirlik şartına uymak kaydıyla. Kâfir olsalar bile dilenciyi geri çevirmek müslüman ahlâkına uygun olmayan bir davranıştır, onlara da sadaka vermek caizdir. Hülâsâ, dinen izin verilmediği halde nefsin arzu ettiği şeyi vermeyi tercih ettiği için, kendisine helâl olan bir şeyi (verdirmek suretiyle) nefsinden engellemiş olması onun için kefâret olur. Bu anlam, kâfirlere tasadduk etmek konusunda da geçerlidir. Kaldı ki kâfirlere tasaddukta bulunmanın, onları müslüman olmaya özendirmesi de sözkonusudur, dolayısıyla onlara sadaka verilmesini engellemek caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir. Zekâtlara gelince, halkın zenginlerinden alınan bu malın kimlere verileceJ gi konusunda özel olarak gelen âyette [ ]verilecek kişiler açıklanmış ve uygun kişileri bulmaları için tahsildarlar görevlendirilmiştir. Kefâretlere gelince, o, bunu vermek zorunda kalan kişi için konulmuştur ve o yükten kurtulmak için uygun kişileri arayıp bulması gerekmektedir. Şu kadar var ki zekâtların herhangi bir kötülük yapmadan ve Allah'ın lütfettiği nimetlere şükür için verilmesi gerekir. Şükür de Allah'a itaat yolunda infâk etmektir. Şu da var ki Allah'a itaat eden kişiye infâkta bulunmak O'na itaat yolunda yardım etmek anlamına gelir, bundan dolayı kâfire verilmez. Şükür mânasının gerçekleşmesi için şartın tamamına uyulması gerekir. Kefâret, nefse arzu ettiği şeyi vermiş olmanın karşılığı olarak konulan bir cezadır, Allah, nefsi, arzu etmediği bir şeyi yapmakla imtihan etmektedir. Bu anlam, kefâretin kâfire verilmesi halinde de tam anlamıyla mevcuttur, bundan dolayı zekât ile kefâretin durumu farklıdır. Sonra, insan hiçbir şey yapmasa (suç işlemese) bile zekâtları vermek durumundadır; Allah kesin bir ifadeyle bunu hak olarak belirlemiş, sonra verâset haklarıyla ilgili olarak mülkiyet farklılığını açıklamıştır. Kefâretler ise, insanların yapmış oldukları hatalardan dolayı verilir. Kazanılmış haklar konusunda ise her ikisinde müştereklik vardır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Bu konuda asıl olan şudur: Zekâtlar malda fakirlerin hakkı olarak farz kılınmıştır. Bir de o, vermesi kendisine farz olan kişiye yöneliktir. Vermesinin kendisine farz kılındığı kişi bilinmeyince, verâset hakkının yakın akrabaya ait olduğuna benzer şekilde bir uygulama yapılmaz. Kefâretler ise servet için konulmuş bir farz değildir. Ancak kefâreti ödemek için gereken zamana kadar beklenir; öyle bir durum ortaya çıkınca malı olursa verir, olmazsa bir şey gerekmez. Burada haklar sanki ödemekle gerçekleşir; çünkü kişi, kefaret gerektiği anda zenginlik ve fakirlik söz konusu olursa, değişen bir durum ortaya çıkmaz. Durum böyle olunca, insanın nâfile, adak ve benzeri şekillerde tasaddukta bulunması caiz olur. Zekâtlar ise insanın sahip olduğu maldan, verilmesi gereken kişilere vermesidir; bu kimseler konusunda da, onların kimler olduğunun açıklanmasına ihtiyaç duyulur. En doğrusunu Allah bilir. JFıtır sadakası, oruç tutmanın sevincini ortaya koymak ve dilenmeyi ortadan kaldırmaktır; nitekim Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Böyle günlerde fakirleri dilenmekten kurtarın”, Dolayısıyla bu, insanın vermesi gereken malına ait bir hak değil, yardım etme konumudur. Akıl da her dilenciye sadaka vermeyi gerekli görür, özellikle bütün müslümanların sevinçli olduğu günlerde dilenmek zorunda kalmamaları için fukaraya destek verilmesi icap eder. En doğrusunu Allah bilir. Şunu da belirtmek gerekir ki zekâtlar öncelikle fakirlerin hakkı olarak farz kılınmıştır. Çünkü her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, yaratıkların rızıklarını içlerinden bazılarına mülk olarak vermiş ve bu malları kendilerine vermediği kişilerin mali ihtiyaçlarını karşılamayı onlara yüklemiştir, çünkü O, başlangıçta rızkı bütün yaratıklar için yaratmış değildir. Zekâtları gerektiren mali durumlar başlangıçtan itibaren mevcut olup mükellefleri bu sayede zengin olunca; küfür ehli zenginlerin mallarında muhtaç olan fakirlere hak tanıyan bu dini benimsememiştir, dolayısıyla fakirlere tanınan bu hak onların mezhebinde bulunmamaktadır. Şayet böyle olsaydı müslüman zenginlerin mallarında bu hak bulunduğuna göre, kendi mezheplerinin zenginlerine ait mallarında da aynı hak olurdu. Üzerinde bu hak bulunan kişiler de kendi dindaşları için onu kabul ederler, dolayısıyla başkaları buna dâhil olmaz. Şunu da belirtmek gerekir ki kefâretler, adaklar ve benzerleri din bağlamında fakirlerin hakkı kılınmış değildir, bunlar ancak kendilerini Rablerine yaklaştırmaları gereken ve kendi mezheplerine göre işlemiş oldukları kötülükten kurtulmak isteyenler tarafından ihtiyacı olan kişilere vermek içindir. Cenâb-ı Hak bu konumu bütün sadakaların içine ve kimsenin menfaatinin bulunmadığı ibadetler arasına koymuştur. Böylece sadaka vermenin fakirlere gerekli olmadığı anlaşılmıştır. Bu konuda müslümanlar için şart olan, ancak Allah'a ibadet ve yakınlaşmak gayreti içinde olmalarıdır. Yüce Allah sadakaları kâfirlerin fakirlerine de, Allah'a ibadet ve yakınlık niyetiyle vermeyi caiz kılmıştır. 320 Köle âzât etme konusundaki kanaatimiz de bunun gibidir. Bu konuda bütün muhaliflerimize karşı bizim söylediklerimiz daha isabetlidir. Çünkü onların görüşüne göre, engelleyici bir delil olmadığı müddetçe hükmü genelleştirmek gerekir. Bütün gruplara göre fakirler kavramı ile köle âzât etme! ps) kavramı umümidir. Yine onlara göre bunun husüsiliği için kıyastan başka bir delil bulunmamaktadır. Muhaliflerimize göre, bir ismin kapsadığı şeylerden bazılarını dışarda tutmak, onun has olmasını gerektirmez. Bu durumda onların, bunun dışındaki meselelerde de tahsisin varlığını öngörmemeleri gerekir, çünkü bu daha uzak bir ihtimaldir. Onlar birbirini takiben gelmeyen şeylerde kıyas yapılamayacağında ittifak etmiştir, yeminler meselesi de bunun gibidir. Hülâsâ kölede değiştirilmesi mümkün olmayan birçok kusurun bulunması halinde ise kefâret olarak köleyi âzât etmek caiz olur; kusurlu bir dine (küfre) mensup olması halinde ise daha da uygun olur. Çoğunluğun, kölenin hastalığı sebebiyle çalışıp kazanmaktan âciz olması da âzât edilmesine engel değildir şeklindeki görüşü de böyledir, çünkü o da düzelebilir. Şu halde çalışmaktan âciz olmayan ve kusurunu giderme iradesine sahip bulunan köleyiâzât etmenin caiz görülmesi daha doğrudur. En doğrusunu Allah bilir. Bu meselede aslolan şudur: Cenâb-ı Hak, imanı şart kıldığı kefârette köle âzât etmeyi üç fırka halinde zikretmiş ve bunların her birinde mümin köleyi sözkonusu etmiştir, Allah bundan başka bir yerde, Cenâb-ı Hakk'a yakınlaşmanın vesilelerinden biri olarak ondan söz etmemiştir. JŞayet yapılan beyanın mübalağasız olduğuna, kifâyet mânasına geldiğine veya bu konuda düşünmek gerektiğine hamledilirse, o zaman oruç kefâreti örneğinde olduğu gibi bir defa söylenmesi yeterli olurdu. Yakın anlamlarda bir defa söylenmekle yetinilmediğine göre onun aynı mânaya bağlanmasına izin verilmeyen bir hüküm çeşidi olduğu ortaya çıkmıştır. Hatta izin verilmiş olsa bile, başka şeylerde olmasa da adam öldürmekte çeşitli anlamlar bulunur. Dolayısıyla başka şeylerin ona kıyas edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle bir itiraz yapılırsa: Cenâb-ı Hak “Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir” buyurmuş, fakat zıhâr ve adam öldürme gibi kötülüklerin cezası olarak köle âzât edilmesi ve peşpeşe iki ay oruç tutulması cezasını koymuştur. Yeminini bozma kötülüğünün cezası olarak da köle âzât etmeyi ve üç gün oruç tutmayı nasıl emreder? Şayet üç gün oruç tutmak köle âzât etmeye denk gelen bir ceza ise, o zaman zıhârda ve adam öldürmede ilave ceza koymuş demektir. Buna şu cevap verilir: Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür, deriz ki buna üç türlü cevap verilebilir. Birincisi, dünyada verilen cezalar öncelikle imtihan için verilmektedir, mutlak anlamda ceza olsun diye değil. Binâenaleyh ceza değil, imtihan olarak onu arttırmak veya bağışlamak suretiyle azaltmak mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”; “Onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”“s, Âhirette verilen ceza öncelikle imtihan için değildir, ancak bizzat ceza olarak verilecektir. Şanı yüce olan Allah hikmet sahibidir, âdildir; hikmetin gerektirdiğinden fazlasını kimseye yüklemez, fakat cömert ve bağışlayıcı olduğu için cezadan vazgeçmesi caizdir. Bundan dolayı sözkonusu iki ceza birbirinden farklıdır. (SJİkinci olarak şöyle denilebilir: Köle âzât etmenin öngörüldüğü her cezanın karşılığı peşpeşe iki ay oruç tutmaktır; fakat affetmek Allah'a ait bir sıfattır, O'nun gördüğü bir maslahattan dolayı yeminini bozana böyle muamele etmiş, üç gün oruç tutmasına razı olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, yemin kefâreti için belirtilen oruç miktarı ona ait bir cezadır, adam öldürme ve zıhâr konusunda belirlenen oruç miktarı da onların cezasıdır. Son iki suçun hakkı olan bir diğer ceza da köle âzât etmektir, yeminde ise daha düşük bir cezadır. Fakat köle âzâdı tecezzi kabul etmediği (âzât etme işini parçalara ayırmak mümkün olmadığı) için tam olarak belirlenmiştir. Parçalanamayan her şeyin konumu, bir parçaya bir hüküm uygulamak gerektiğinde tümüne uygulamaktır. Köle âzât etmek de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Yine deriz ki bunun bir örneği, Ebü Yüsuf (r.h.) ve İmam Muhammed'in (r.h.), kölenin bir cüz'ünü âzât etmek gerektiğinde tamamı âzât edilir demeleridir, çünkü insan bedeni parçalanmaya müsait değildir. İşte bunun delili, 486 Zıhâr kefâreti için bk. el-Mücâdile, 58/,3-4-. kefâretler meselesidir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Hanife (r.a.) ise, köle âzât etmeyi parçalara ayırmak mümkün olmamakla birlikte tecezziyi (kısmen etmeyi) caiz görür. Köle hukukunu parçalara ayırmak mümkün olmasa ve parçanın âzâdı bütünün âzâdı anlamına gelse de O, kölenin kısmen âzâdını mümkün sayar. Bu konunun açıklanmaya ihtiyacı vardır. Cenâb-ı Hak köleyi zikretmekle hürriyeti de öngörmüştür. Şayet özgürlük açısından parçalara ayırma mümkün olmasaydı, o zaman âzât etmekten söz etmek köleyi belirtmeyi kapsamış olurdu. Emrettiği her şeyde onu belirttiğine göre, âzâdın tam olması için onu da belirtmiş demektir, hiç sözünü etmeden tamamlanması için değil. Boşama konusu da böyledir, En doğrusunu Allah bilir ya, onun bir kısmını âzât etme ihtimali bulunmadığından talak konusunda köleden söz etmemiştir. Sonra, haklar ya menfaate, ya söze, ya zarara veya benzeri bir şeye dönüşmektedir; kölenin sadece bir parçasının âzât edilmesinin ise fiilen uygulama ihtimali yoktur. Şu halde âzât etme tam olarak yapılmadıkça bu haklar da gerçekleşmez, [ ]çünkü bütünün terk edilmesinde beklenen faydayı elden kaçırmak sözkonusudur. En doğrusunu Allah bilir. Şu da var ki mülk olması itibariyle kölenin bir parçasını âzât etmek caiz olabilir. Hürriyet ise şahsın tamamıyla ilgilidir, menfaatler temasla (mübâşeret) sağlanır. Temasın temyiz ihtimali yoktur. Onunla ilgili söz ve onun mülk olması ise temyiz ihtimali olan bir cümledir. Bundan dolayı bu ikisi farklıdır. Buna göre talak meselesinde de mülkiyet sözkonusu değildir, o sadece bir temas (mübâşeret) ve faydalanmadır, binâenaleyh parçalanmayı kabul etmez. Dolayısıyla hükmün başkasına değil boşanan kişiye uygulanması gerekir. Bundan dolayı en isabetli olanı budur. En doğrusunu Allah bilir. DİRİ SİNİ özi aaa KZ ya e) --- Dipnotlar: “8 “Yeminlerinizin kasıtlı olmayanlarından dolayı Allah sizi sorumlu kılmaz, fakat kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir” Bu mânadaki rivayetler için bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 115; Heysemi, Zevâidu Müsnedi'-Hâris, 1, 555; ancak bunların isnadları zayıf görülmüştür; İbn Hacer, ed-Dirâye, II, 90. Bu ifade, Ebu'd-Derdâ ve diğer sahâbilerden mevkuf olarak da rivayet edilmiştir (bk. Said b. Mansür, es-Sünen, I, 415; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 115). Meşhur olan rivayet, “...nikâh, talak ve ric'at (talaktan dönüş)” şeklinde olanıdır. 4 İbnÖmer(r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle rivayet etmektedir: “Aziz ve celil olan Allah sizi babalarınız adına yemin etmeyi yasaklamıştır; binâenaleyh yemin edecek kimse ya Allah adına etsin veya sussun”. 48. Bunu Abd b. Humeyd ve Ebuş-Şeyh Said b. Cübeyr'den rivayet etmiştir (bk. Süyüti, edDürru'l-mensür, III, 150). “İnkârcılar dediler ki: Bu Kur'ân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastı41 Bunu Abdb. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve diğerleri, Katâde ve Mücâhid'den rivayet etmiştir (bk. 442 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Yeminlerinizin kasıtlı olmayanlarından dolayı Allah sizi sorumlu kılmaz, fakat kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir”. Bunun örneklerinden biri Hz. İbrâhim'in (s.a.) diliyle yapıldığı bildirilen yemindir: “Allaha yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!” (el-Enbiyâ, 45 Müellif burada az önce geçen “Bir şeye yemin eden insan, onun aksini yapmayı daha hayırlı görürse...” meâlindeki hadise işaret etmektedir. bepler, akitler ve helâl kılma yolları geciktiği takdirde, bunlar farklı şeyler olmasına rağmen onları birbirine yaklaştırdığında başlangıcı ortadan kaldırır. İşte yemini bozmanın sebebi buna dayanır. Bundan dolayı yemin bâtıl olur. Buradaki kefâret yemin kefâretidir, yeminin olmadığı yerde kefâret de olmaz. “8 Ummu Seleme (r.a.) anlatıyor: Resülullah'a (s.a.) bir miras konusunda birbirinden davacı iki adam gelmişti, iddiadan başka hiçbirinin delili yoktu. Resülullah şöyle buyurdu: “Ben ancakbirbeşerim, sizler bana davanızı getiriyorsunuz. Olabilir ki biriniz delilini ötekinden daha iyi ortaya koyar. Ben işittiğim bilgilere göre hüküm veririm. Kime, kardeşinin hakkından bir şeyi alıp verirsem sakın onu almasın, ben ona ateşten bir parça vermiş olurum.” Bu söz üzerine ikisi deağlamaya başlamış ve her biri “benim hakkım senin olsun” demişti. Bunun üzerine Resül-i Ekrem onlara şöyle buyurmuştu: “Siz üzerinize düşeni yaptınız, şimdi ise malı bölüştürün, hakkı gözetin, sonra kura çekin, ardından da helâlleşin!”. 49 Akitler kesinleştikten sonra onları iptal eden sebepler, akitten önce veya akitle birlikte var olduğu takdirde, işin başında akdin kesinleşmesine engeldir. Durum yeminde de aynı şekildedir, çünkü burada yemini bozmak mümkün değildir, bundan dolayı işin başında yemin kesinleşmemiş demektir. Soru: Gökyüzüne dokunacağına dair yapılan yeminler de bozulması mümkün olmayan yeminlerdendir, onun için kefâret neden gerekli olmuştur? Cevap: Bu yemin, gelecekte yapılacak olan şeyle ilgilidir, dolayısıyla yeminle birlikte o yemine aykırı bozma sebebi ortada yoktur. Geçmişteki bir olay üzerine yapılan yalan yeminde ise, o yeminin muhalifi başlangıçtan beri vardır. Bundan dolayı onun için kefâret yoktur. 40 Tahâvi, Şerhu Meâni'l-âsâr, III, 183; Taberâni, el-Mu'cemu'l-kebir, III, 143. Bu rivayetteki Salih b. Beşir el-Murri adlı râvi zayıftır (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VI, 119). 455 Bu rivayeti bu lafızlarla bulamadım. Ancak Amr b. Şuayb babası vasıtasıyla dedesinden Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Bir şeye yemin eden kişi ondan başka bir şey yapmayı daha hayırlı gördüğü takdirde yeminini bıraksın, yeminini bırakması onun kefâretidir”. Buhâri, “Eymân”, 4; Müslim, “Eyrnân” 3. 437 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 62; Nesâi, “Eymân” 10. 5? Bunun örneklerinden biri şu hadis-i şeriftir: “Vallahi, sizin Allah'tan en çok korkanınız ve en çok sakınanınız benim. Buna rağmen ben bazan oruç tutuyor, bazan da tutmuyorum. Geceleri hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimi terk eden benden değildir”. Yaküb aleyhisselâmın çocuklarından bahsederken Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Dediler ki: Allah'a andolsun, hakikaten Allah seni bize üstün kılmış. Gerçekten biz hataya düşmüHz. İbrâhim'in (s.a.) diliyle Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah'a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!”. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “ (Bir yemini vardı.) ‘Eline bir demet bitki sapı alıp onunla vur ve böylece yeminini yerine getirmiş ol (dedik). Gerçekten biz onu sıkıntılara dayanıklı bulduk. O ne güzel bir kuldu! Yönü hep Allah'a dönüktü” (Sâd, 38/44). Eyyüb aleyhisselâm karısını döveceğine yemin etmişti... (Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXIII, 168-169; Süyüti, ed464 İlâ, sözlükte yemin demektir. Şeriatte ise, bir adamın belli bir zaman karısıyla ilişkide bulunmayacağına dair yemin etmesidir. Yaptığı bu yemin sebebiyle o kişi karısıyla o süre içinde ilişkide bulunamaz, bulunursa günah işlemiş, yeminini bozmuş olur (Semerkandi, Tuhfetü'l-fukaha, I1, 203). Burada kastedilen süre, dört ay veya daha fazla bir zaman dilimidir. Bunun mânası şudur: Herhangi bir şeyle ilâ yemini yapan kişiye yemin kefâreti gerekmez. Karısına yaklaşmak konusunda yemin eden biri meselâ şöyle der: Eğer sana yaklaşırsam bir hac borcum olsun! Sonra adam karısına yaklaşırsa, yemin etmiş olduğu işi yapar ve karısına dönmediği takdirde neticesi talak olan ilâ hükmü düşer. Aynı şekilde bir adam karısına yaklaşmayacağına dair Allah adına yemin ederse, yemini bozduğu için değil bizzat yaptığı o yemin için kefâret gerekir. Yeminini bozmadan önce kefâret verir, ondan sonra da bir şey gerekmez, ilâ hükmü de düşer. Ama Kitap ve Sünnet'te geçen hüküm böyle değildir. Onun bizzat yemin için kefâret vermesine gerek olmadığı, bilâkis yeminini bozduğunda vermesi gerektiği sabittir. %7 “Haccı ve umreyi yapmaktan engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin”. Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Bu gibi günlerde fakirleri dilenmekten kurtarın!” Sonra, bu konudaki rivayetlerde asgari ölçü olarak yarım så‘ buğday verilmesi gerektiği haber verilmiştir”. Buna göre fakire ve49 İbn Sad, et-Tabakâtü'l-kübrâ, 1, 248; Dârekutni, es-Sünen, II, 152. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) fıtır sadakasını küçük-büyük, hürköle, erkek-kadın herkese buğdaydan yarım sa' veya hurmadan ve arpadan bir sa' olarak farz kıldı. Abdullah b. Mâkıl anlatıyor: Kâb b. Ucre (r.a.) ile birlikte oturuyordum, ona fidyenin miktarını sordum, şu cevabı verdi: Bu hüküm özel olarak hakkımda gelmiştir, ama sizin için genel hükümdür. Ben, başıma dolan haşereler yüzüme kadar yayılmış bir durumda iken Resülullah'a (s.a.) götürüldüm. Bana, “Senin hastalığının bu boyuta ulaştığını bilmiyordum” veya “Senin sıkıntının bu seviyede olduğunu bilmiyordum; bir koyun bulabilir misin?” diye sordu. Hayır, dedim. “Öyleyse ya üç gün oruç tut veya her birine yarımşar så‘ harcamak üzere altı fakiri doyur” buyurdu. Burada sözü edilen hasta, hac için ihrama girdikten sonra rahatsızlanan kişidir, Hz. Peygamber onun kefâret vererek ihramdan çıkmasına izin vermiştir. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuştur: “Haccı ve umreyi yapmaktan engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin”. Yani her bir fakir için yarım så‘ verilir demişlerdir (bk. Abdürrezzâk, el-Musannef, VIII, 473 Bu husus önceki sayfanın dipnotunda Abdullah b. Mâkil'ın rivayetinde yer almaktadır. Yani bir fakire bir kişilik yemek yedirilince o günkü ihtiyacı ortadan kalkar, aynı gün sözkonusu fakire daha fazlası verilemez, çünkü o gün içinde buna ihtiyacı yoktur. sine gelince, on fakiri yedirmek emri, bazan on fakiri ayrı ayrı yedirmekle yerine getirilir, bazan da ayrı ayrı on kişiye yedirmeğe gerek görmeden yetinilir. On fakire yetecek olan yiyecek miktarını bir fakire on gün yedirmekle de bu emir yerine getirilmiş olur. Bu durumda, şayet on fakire yedirmesi gerekiyor idiyse, bu mânanın dışına çıkmış olur. Ama bu yoruma göre on fakire yedirmek, bazan şekil ve mâna itibariyle bir günde on fakire yedirmek veya on gün boyunca yedirmektir. Fakat bir fakire on gün yedirmek örneğinde olduğu gibi bazan da mâna aynı ama şekil farklı olur. Çünkü bunun mânası, açlığı gidermek ve fakirliği bitirmektir. Ama onun bir ölçüde her gün acıkması ve fakir düşmesi sözkonusudur, çünkü açlık ve fakirlik her gün kendini yeniden hissettirir. Bir fakirin on gün boyunca on açlığını gidermek, mâna itibariyle bir günde on fakirin on açlığını gidermek veya on gün boyunca gidermek gibidir. İşte bu, on fakiri yedirmekle aynı mânaya gelir ve caizdir... Bu kefâreti ödemek zorunda olan kişinin sayı olarak on fakiri yedirme külfetini üzerinden atması gerekir. Daha önce de söylediğimiz gibi bu, Cenâb-ı Hakk'a verdiği sözde vefa göstermeyerek yaptığı şeylerle Allah'a karşı geldiği gibi, kendi hevâsına uyduguna ve yasaklandığı şeyi yapmasına kefâret olması ve Yüce Allah'ın rızasını kazanması için kendine defalarca vermek ve cebindeki parayı çıkarmak acısını tattırmaktır. Burada kastedilen anlam, o miktar malı dağıtmak ve başkasına temlik etmektir, şekil itibariyle sayı olarak fakirlerin miktarını gözetmek değildir. On fakirin yiyeceğini bir fakire bir günde topluca vermek veya ayrı ayrı vermek konusunda ise herhangi bir rivayet yoktur. Bu konuda âlimlerimiz de ihtilaf etmişlerdir. Bazıları caizdir dediler. Âlimlerimizin geneli ise, ancak bir günde verilmesi caiz olur demişlerdir. Çünkü âyetin zâhiri, söylemiş olduğumuz şeklin caiz olduğunu ifade etmektedir, ancak bir delilden dolayı yalnız bir günde verilmeye mahsustur. Tıpkı anne baba ve çocuklardan fakir olanlara mahsus olduğu gibi. Özel halde olanların dışında bu şekilde amel etmek gerekir. Daha önce de söylediğimiz gibi yemek konusunda asıl ve mubah olan yemektir; çünkü sözlükte maruf olan budur, o da açı doyurmak ve fakirliği gidermektir. Hülâsâ olarak on kez açlığı gidermektir. Bunun ise bir günde bir fakir için uygulanabilmesi mümkün değildir, farklı günlerde ayrı ayrı vermek gerekir (Ebü Bekir el-Kâsâni, Beddiu5-sanâi' fi tertibiş-şerâi', V, 105). “6 Manb. Yezid(r.a.) anlatıyor: “Babam Yezid, dinarlarını çıkarıp kendisi adına onları tasadduk etmesi için mescitte bir adama vermişti. Sonra ben camiye gittim ve o parayı alıp babamın yanına geldim. Babam, “Vallahi benim maksadım onları sana vermek değildi’ dedi. Bunun üzerine Resülullah'a gidip durumu arzettik. O, “Ey Yezid, sana niyetinin karşılığı verilecektir. Ey Ma'n, aldığın paralar da senindir” buyurdu (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 9 Ebü Dâvüd, “Buyü” 77; İbn Mâce, “Ticârât”, 64; İbn Hibbân, es-Sahih, I1, 142. Bu rivayetin senedindeki râviler sağlamdır (İbn Hacer, ed-Dirâye, II, 102). Ebü Hureyre'den (r.a.) Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kadınladört şey için evlenilir: Malı için, asaleti için, güzelliği için ve dindarlığı için; sen dindar olanını seç, elin bereketlensin”. Yani efendinin mükâteb kölesi (belli bir ücret karşılığında özgür kalmak için efendisiyle anlaşan köle) için şahitlik yapması caiz değildir. Çünkü eğer mükâteb köle özgürlüğüne kavuşması için kazandığı parayı efendisine verecekse, efendinin onun için yapacağı şahitlikte menfaati var demektir, dolayısıyla aralarında bir menfaat mübadelesi sözkonusudur. Köle, ödemek üzere efendisiyle anlaşmış olduğu meblağın tamamını ödemedikçe köle kalmakta devam eder. Efendinin kölesi için şahitlik yapması caiz olmadığı gibi mükâteb kölesi için şahitlik yapması da caiz değildir. “Sadakaları açık olarak verirseniz bu ne güzel! Şayet onu yoksullara verirken gizlerseniz bu sizin için daha da hayırlıdır ve sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur” (el-Bakara, 482 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmek43 İbnSa'd,et-Tabakâtü'l-kübrâ, 1, 248; Dârekutni, es-Sünen, II, 152. 484 Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir”.

Maide 5:90

[Kumar ve Bahis Oyunları] Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları iğrenç şeylerden ibarettir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Âyette yer alan “meysir” kumar anlamına gelir". Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurTaberi, Cámi'u'l-beyán, Il, 358; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, I, 606. muştur: “Şu işaretlenmiş zar oyunlarından şiddetle sakının, çünkü o kumar çeşitlerindendir”, İbn Mesüd'dan (r.a.) da aynı şey rivayet edilmiştir. Ebü Müsâ el-Eş'ari (r.a.) de Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Tavla oynayan Allah'a ve Resülüne âsi olmuştur”2. İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Meysir, kumardır?, Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: Ateşten iki kor parçasını elime alarak evirip çevirmek, tavla zarını evirip çevirmekten daha çok hoşuma gider. Yine Hz. Ali şöyle demiştir: Satranç, acemlerin kumarıdır5. Mücâhid, Said b. Cübeyr, Şâbi ve selef âlimleri de şöyle demiştir: Meysir, çocukların oynadığı ceviz oyununa varıncaya kadar her çeşit kumarın adıdır. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İslâm'da at yarışlarında atın daha hızlı koşması için hayvanı teşvik amacıyla amigo tutmak yoktur, atı yorulduğunda yarışa devam edebilmek için yedek at bulundurmak yoktur, iki erkeğin kızlarını veya kızkardeşlerini mehirsiz olarak birbirleriyle evlendirmeleri şeklindeki nikâh (şiğâr) yoktur, kumar da yoktur”7. Burada geçen “virât” kelimesi kumar anlamına gelir denilmiştir. “Celeb” (Kiai) kelimesi şöyle açıklanmıştır: Atın arkasından gürültü yapmak veya hayvanı arkadan bir şeyle tahrik ederek yarışı kazanmaya teşvik etmektir. “Ceneb” de yarı49 Hadisi bu lafızlarla Taberâni rivayet etmiştir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VIII, 113). İbn Mesüd (r.a.) da Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Şu işaretlenmiş zarlarla oynamaktan şiddetle sakının, çünkü o acemlerin kumarıdır” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 446). Heysemi şöyle demiştir: Bunu Ahmed b. Hanbel ve Taberâni rivayet etmiştir, Taberâni rivayetinin senedi sahihtir (Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, VIII, 113). Taberi, Câmi'w'l-beyân, II, 357; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 168. 42 İbn Mâce, “Edeb” 43; Ebü Dâvüd. “Edeb” 56. şan atın yanında başka bir at bulundurmak, yorulduğunda atı değiştirip yarışı kazanmaktır. [ ] Âlimler kumarın haram olduğunda icmâ etmişlerdir. At yarışlarındaki bahisler de kumar gibidir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ebü Bekir (r.a.) Rumların İranlılara galip geleceğine dair Mekkeliler'le bahis tutmuştu. Resülullah da şöyle buyurmuştu: “Bahsi arttır ve süreyi uzat””. Bu olay Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'de iken ve henüz bununla ilgili hükmün gelmediği bir zamanda meydana gelmişti. Dârulislâm'da ise bunun caiz olmadığında ihtilaf yoktur, ancak at ve deve yarışlarında alan tek kişi ise bahse ruhsat verilmiştir; eğer yarışı kazanırsa alır, kaybederse bir şey verilmez. İki kişi arasında yapılan yarış da böyledir, yarışı kim kazanırsa alır. Şayet aralarına yarış atı girerse kazanan atın sahibi alır, kaybedenin sahibi de zarar görmezse bu caizdir. Araya giren ata da “muhallil”, yani helâl kılan denilir. Bu ruhsatın delili Ebü Hureyre'nin Hz. Peygamberden rivayet ettiği şu hadistir: “Ancak şu üç şeyde (ödüllü) yarışma yapılır: Deve yarışı, at yarışı veya ok atma yarışı”9. İşte yukarıda niteliklerini anlattığımız oyunların hepsi kumarın bir çeşididir. Âyet-i kerimede geçen “ensâb” (u: kelimesi, insanların dikmiş oldukları taşlar ve putlardır, bunlara tapıyor ve onlar için kurban kesiyorlardı. “Ezlâm” ise, fal oklarıdır, insanlar yapacakları işlere karar vermek için onlara başvuruyor ve çıkan neticeye göre hareket ediyorlardı. Bu, kura ile hüküm vermenin bâtıl olduğunun delilidir. Çünkü fal oklarıyla insanlar daha hayırlı olan hisseyi bulmak için para koyup kısmet arıyor ve satın aldıkları şeyleri de fukaraya tasadduk ediyorlardı. Bu, parayı başkasına vermektir. Onlar işlerini akıl ve temyiz gücü olmayana havale ediyorlardı, [ ]bundan dolayı âyette azarlanmışlardır. Buna göre kura ile hüküm vermek, işi haklı ile haksızı ayırdetme gücü ve temyiz kabiliyeti olmayana havale etmek demektir. Dolayısıyla bu iş kumarla aynı kapıya çıkar. Sonra Cenâb-ı Hak bütün bunların, şeytan işi iğrenç şeylerden ibaret olduğunu haber vermektedir. Gerçekte bunlar şeytanın işi değildir, çünkü onu yapan gerçekten şeytan değildir. Fakat insanları onları yapmaya davet eden ve onları güzel gösteren şeytan olduğu için bu iş ona nispet edilmiştir. Nitekim Müsâ aleyhisselâm da “Bu şeytanın işidir”9! demişti. İşte bu da öyledir. Ayrıca Cenâb-ı Hak şeytan hakkında şöyle buyurmuştur: “Şeytan onları (Âdem ile Havva'yı) bulundukları yerden çıkardı”. Şeytan (Allah'ın laneti üzerine olsun), Âdem ile Havva'yı Cennet'ten bizzat çıkarmış değildi, fakat onların ayaklarının kaymasına ve oradan çıkarılmalarına sebep olmuştu. Şeytan onları o işi yapmaya çağırmış, onlara iki yüzlü davranmıştı. Bundan dolayı bu fiil ona nispet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. “Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aramıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allahı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Aslında insanlar düşmanlık ve kin için bir araya gelmiş değildir, aksine onlar ülfet ve muhabbet olsun diye toplanırlar; başka bir ifade ile şeytan onları ülfet ve muhabbet için bir araya getirir. Fakat içtikleri içki onları etkisi altına alınca aralarında düşmanlık ve kin meydana gelir. Şeytanın başlangıçta kendilerini ülfet ve mahabbet için biraraya toplamasının asıl amacı, sonunda aralarına düşmanlık sokmak suretiyle birliklerini dağıtmaktı. Bu şu âyet-i kerimedeki beyana benzemektedir: “Şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor”. Şüphe yok ki şeytan başlangıçta onları alevli ateş azabına çağırmış olsaydı, şüphe yok ki insanlar ona uymayacaklardı, ne var ki o, kendilerini alevli ateş azabını gerektiren bir işe çağırmıştı. [ ]Buna göre şeytanın onları içki ve kumara çağırması aralarında düşmanlık ve kin meydana gelmesine yol açan şeye çağırmak demekti. Bu durumda yapılan işlerin daima akıbetine bakmak gerekir, nitekim “Ameller son durumlarına göre değerlendirilir” buyBu âyet-i kerimede içkinin haram kılınmasına dair delil bulunmaktadır, çünkü Allah, onun şeytan işi iğrenç bir şeyden ibaret olduğunu beyan etmiştir. “Rics” haram demektir; şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “O pisliğin kendisidir, ya da günah olarak işlenmiştir” buyurdu. Şüphe yok ki şeytanın davet ettiği şey de haramdır. Nitekim bir âyette “De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır” buyrulmuştur. Helâl ve mubah olan şeyde günah yoktur ve ona rics de denilmez. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edildiğine göre o, ayağa kalkıp insanlara şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah Teâlâ içki konusunda öyle dolaylı beyanlarda bulunuyor ki -bilmiyorum amahakkında sanki bir hüküm indirecek”. O, bir süre sonra da şöyle buyurdu: “Ey Medineliler! Allah, içkinin haram olduğu hükmünü indirmiştir; binâenaleyh yeni gelen âyeti yazan kimsenin yanında -az da olsa- içki varsa onu içmesin ve satmasın” Râvi der ki bunun üzerine halk ellerindeki içkiyi Medine sokaklarına döktüler”. Hz. Ömer (r.a.) şöyle dua etmişti: Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap! Bunun üzerine Bakara süresindeki âyet nâzil oldu: “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar...”“ Bu âyet-i kerime kendisine okununca Hz. Ömer yine Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap! diye dua etti, bu defa Nisâ süresindeki âyet geldi: “Ey iman edenler! Siz sarhoş iken namaza yaklaşmayın”. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) namaza dururken “sarhoş olanlar namaza yaklaşmasın! dedi” diye ilan etti. Hz. Ömer çağrıldı ve gelen âyet kendisine okundu. O, yine “Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap” dedi. [ ]Arkasindan Mâide süresindeki âyet geldi: Şüphesiz şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Yine Hz. Ömer (r.a.) çağrıldı ve gelen âyet kendisine okundu. Artık vazgeçtiniz değil mi? meâlindeki cümleye geldiğinde Hz. Ömer “vazgeçtik ya Rabbi, vazgeçtik!” dedi". Enes b. Mâlik'ten (r.a.) rivayet edilmiştir: Ben insanların sâkisi idim; bizim içkimiz de kuru hurma, kuru üzüm ve koruk hurmadan oluşup hepsini karıştırmıştık. Biz bu halde oturuyor ve insanlar da bunları içiyorken müslümanlardan biri yanımıza geldi ve şöyle dedi: Ne yapıyorsunuz? Vallahi, az önce içkinin haram kılındığına dair âyet geldi. Bunun üzerine içki küpünü ters çevirip boşalttık. Sonra oradan çıktık, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemi minberde, insanlara şu âyeti tekrar tekrar okuyor bulduk: Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? İki farklı şeyi karıştırıp yapılan içki de haramdır. Âlimler içkinin azının da çoğunun da haram olduğu noktasında ittifak etmiştir; üzüm şırası köpürüp taşar ve sarhoşluk verirse o da şaraplaşır, bunun dışındaki şıralar hakkında ihtilaf vardır. Ebü Hanife ve Ebü Yüsuf (Allah ikisine de rahmet eylesin) şöyle demişlerdir: Hurma ve üzüm pişirilerek yapılan içecekler haramdır; taze ve kuru hurma ile kuru üzümden yapılan şıra çok içildiğinde sarhoşluk veriyorsa, onlara göre yine haramdır. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen haber de bu istikamettedir: “Şarap şu iki ağacın meyvesinden yapılır, hurma ve üzüm”"!, Haramlığın bu iki ürüne tahsis edilmesi Arapların içecek olarak onların sularını kullanmaları ve bu ikisinden içki yapmalarıdır. [ ]Hurma ve üzüm dışındaki ürünlerden yapılan içecekler ise, kaynatılarak elde edilse bile sarhoşluk vermediği müddetçe haram değildir; çünkü sarhoşluk versin diye yapılmazdı. Herhangi bir ürün sadece sarhoşluk versin diye kullanılıyorsa, onun azı da çoğu da mekruhtur, tıpkı hurma ve üzümden elde edilen içki gibi. İki imam (Ebü Hanife ve Ebü Yüsuf) şöyle diyorlardı: Kaynatılarak elde edilen şıralar, az kaynatılsalar bile helâldir; ancak şıra müstesnâ, çünkü o üçte ikisi gidip geriye üçte biri kalıncaya (pekmez haline gelinceye) kadar pişirilmezse helâl değildir. Onlar şıra ile diğerlerini birbirinden ayrı tutuyorlardı, çünkü şırada kendisinden başka bir şey bulunmuyor, şayet o haliyle bekletilse köpürüp kabarır ve sarhoş edici hâle gelir. Üçte biri veya yarısı gidinceye kadar pişirildiğinde yine kabarır ve sarhoş edici özelliği devam eder, dolayısıyla pişirmek onu ilk özelliğinin dışına çıkarmaz; o, kaynatılmadan önce de sarhoşluk veriyordu, şimdi de veriyor, zira onun içine başka bir şey konulmamıştır. Diğer içecekler ise kabarmaz ve sarhoşluk vermez, ancak su ve başka bir şey katıldığında sarhoşluk verir. Kaynatılıp üçte ikisi gider ve geriye üçte biri kalırsa şıra gibi olur ve uzun zaman bile kalsa su katılmadığı müddetçe sarhoşluk vermez, fakat su katılırsa sarhoşluk verir. Şıra, bu halde bir müddet beklese, başka bir şeyle karıştırmadıkça kendi kendine kabarmaz, su katılıp kaynatıldığında da üzüm ve hurma konumuna döner. Hz. Ömer'in (r.a.) pekmez hakkında, onun üçte ikisi gitmedikçe helâl olmaz, üçte ikisi giderse sarhoş edici gücü de ortadan kalkar, dediği rivayet edilmiştir"? O şöyle diyordu: Şayet o, su katılmadan kendi kendine kabarırsa, kendisinde sarhoş edici özellik var demektir; [ ]kendi kendine kabarmaz ve üçte ikisi gidene kadar kaynatılırsa, onda sarhoş edici özellik kalmaz. Enes b. Mâlik'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre; -Allah hepsinden razı olsun- Ebü Ubeyde, Muâz b. Cebel ve Ebü Talha, suyunun üçteki ikisi gidip geride üçte biri kalan pekmezden içiyorlardı#"?. Ebü Hanife ile Ebü Yüsuf'un kaynatılarak elde edilen pekmez ile üçte biri veya yarısı gidene kadar pişirilerek elde edilen şırayı farklı gördüklerini biraz önce söylemiştik. Üzüm ve hurmadan kaynatılarak elde edilen ile az kaynatılarak elde edilen arasındaki farka gelince, böylesinin şarap olup ve haram kılındığında ihtilaf yoktur, o şaraba dönüşen bir şıradır. Hz. Peygamber'in (s.a.) ismini verdiği ağaçların ürünlerinden az pişirilen her içecek sarhoşluk verirse haramdır. Ama bunlar belirlenen şekilde kaynatılırsa gerekli işlem yapıldığından şarap sınırının dışına çıkmış olur. Şöyle bir itiraz yapılırsa: Bunun az pişirilen ile mukayese edilmesi gerekir, çünkü o sarhoşluk vermektedir ve onun şarap olma özelliği vardır. Şu cevap verilir: Şarap sadece sarhoşluk vermek için yapıldığından bizatihi kendisi haramdır, dolayısıyla başka bir şeyin onunla kıyas edilmesi doğru değildir. Aslında kendisi haram olmayan, fakat bir sebepten dolayı haram kılınan bir şeyle mukayese edilebilir. Diğer şıraların ise ancak sarhoş edeni haramdır. Görmez misin ki rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), Ebü Müsâ ve Muâz’: Yemene gönderirken Ebü Müsâ kendisine; orada bizim içkimiz bit‘ denilen (balın keskin hale gelmesiyle yapılan) bir şıradır, biz orda neyi içeceğiz, neyi içmeyeceğiz? diye sormuş, Resülullah şu cevabı vermiş: “İçin, fakat sarhoş olmayın””, (Jİbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Az olsun çok olsun bizzat şarabın kendisi, diğer içeceklerin de sarhoş edeni haram kılınmıştır”"5. Hz. Ali de şöyle demiştir: Nebizden sarhoş olana seksen kırbaç, az olsun çok olsun şarap içene de seksen kırbaç vurulur', Hz. Ali'nin “nebizden sarhoş olana seksen kırbaç vurulur” sözünün anlamı şudur: Sarhoş olması halinde seksen kırbaç vurulur. Hz. Peygamber'in (s.a.) “Sarhoşluk veren her şey haramdır”!7 buyurması da “nebizden sarhoş eden miktarı haramdır” anlamına gelir. Hz. Ömer (r.a.) bir sarhoş getirilmiş ve o, şöyle demiş: Ey müminlerin emiri! Biz mataradaki senin nebizini içiyoruz. Hz. Ömer (r.a.) şu cevabı vermiştir: Sana nebiz içtiğin için kırbaç vurmayacağım, ancak sarhoş olursan seni kırbaçlarım?8, Belirttiğim bu rivayetler şarabın kendisinin, diğer içeceklerin ise sarhoş eden miktarının haram olduğunu gösterir. Sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Bu cümle de içkinin haram olduğunu gösterir, çünkü insan sarhoş olunca bu durum, onu Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkor. Oiii SİL 3. --- Dipnotlar: Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, X, 213; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 168. 44 İbn EbüŞeybe, el-Musannef, V, 287. 45 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 287; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 168. Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, X, 213; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 289; Süyüti, ed-Dürru'lTaberâni, el-Mucemu'l-kebir, XXII, 38. Bu rivayetin senedindeki Muhammed b. Hacer, zayıf bir râvidir (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IX, 376). Bu hadisin râvilerinden Muhammed b. Hacer, “virât” kelimesini kumar diye açıklamıştır (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IX, 376). İbnu'İ-Esir şöyle dedi: “Virât, tahsildardan gizlemek için koyunun çukur bir araziye konulmasıdır, kelimesinden türemiştir, bu kelime de derin ve çukur arazi demektir. Bu kelime, insanlar içinden çıkılmaz bir belaya düştüklerinde, onlar için istiâre olarak kullanılır. Şöyle söylenmiştir: Virât, bir insanın devesini veya davarını gizlemek için başkasının deve ve davar sürüsüne karıştırmasıdır. Şöyle de denmiştir: Bir adamın tahsildara, falan kişide zekât malı bulunduğunu, kendisinde bulunmadığını söylemesine virât denilir”. Muhtemelen İbnu”l-Esir'in yaptığı bu açıklama, zekât konusundaki başka bir hadisle ilgilidir, orada da kelimesi geçmektedir, bu uzun bir hadistir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, III, 75.; Bu hadis farklı tarikler ve çeşitli lafızlarla rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el50 Ebü Dâvüd,“Cihâd” 60; Tirmizi, “Cihâd” 22. “Müsâ, ahalisinin fark edemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavgaettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: Bu şeytanın işidir; o gerçekten ayartıcı ve apaçık bir düşman!”. “Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardı. Bizde 'Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için yeryüzünde kalacak bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır’ dedik”. “Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızdan gördüğümüze uyarız” dediler. Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa!” (Lokman, 504 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 335; Buhâri, “Kader”, 5. 505 “De ki: Bana vahyedilende, murdar et (meyte) veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum”. 507 Müslim, “Müsâkât” 67; Beyhaki, Şuabu'l-imân, V, 4. 59 Ebü Dâvüd, “Eşribe” 1; Tirmizi, “Tefsiru'l-Kur'ân”, 5; Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 33. 31 Müslim, “Eşribe” 13; Ebü Dâvüd, “Eşribe” 4; Tirmizi, “Eşribe”, 8. 512. Süveydb. Ğafele şöyle demiştir: Ömer b. Hattâb bazı valilerine mektup yazarak “Meyve sularının üçte ikisi gidip geriye üçte biri kalıncaya kadar kaynatılarak elde edilen pekmezden müslümanları rızıklandır”. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 90. Buhâri onu ta'likan rivayet etmiştir (bk. Buhâri, “EşriBu hadis farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Ebü Müsâdan (r.a.) rivayet edilen şekli şöyledir: Hz. Peygamber beni ve Muâz b. Cebel'i Yemene gönderiyordu. Ben dedim ki: Yâ Resülallah! Bizim memleketimizde arpadan yapılan ve “mizr” denilen bir içecekle baldan yapılan ve bit' denilen içecek vardir. Hz. Peygamber (s.a.) “Sarhosluk veren her şey haramdır” buyurdu. Ebü Müsâ elEş'ari'nin (r.a.) başka bir rivayeti de şöyledir: Resülullah (s.a.) beni ve Muâz’ Yemen'e gön-

Maide 5:91

[Kumar ve Bahis Oyunları] Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları iğrenç şeylerden ibarettir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Âyette yer alan “meysir” kumar anlamına gelir". Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurTaberi, Cámi'u'l-beyán, Il, 358; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, I, 606. muştur: “Şu işaretlenmiş zar oyunlarından şiddetle sakının, çünkü o kumar çeşitlerindendir”, İbn Mesüd'dan (r.a.) da aynı şey rivayet edilmiştir. Ebü Müsâ el-Eş'ari (r.a.) de Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Tavla oynayan Allah'a ve Resülüne âsi olmuştur”2. İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Meysir, kumardır?, Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: Ateşten iki kor parçasını elime alarak evirip çevirmek, tavla zarını evirip çevirmekten daha çok hoşuma gider. Yine Hz. Ali şöyle demiştir: Satranç, acemlerin kumarıdır5. Mücâhid, Said b. Cübeyr, Şâbi ve selef âlimleri de şöyle demiştir: Meysir, çocukların oynadığı ceviz oyununa varıncaya kadar her çeşit kumarın adıdır. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İslâm'da at yarışlarında atın daha hızlı koşması için hayvanı teşvik amacıyla amigo tutmak yoktur, atı yorulduğunda yarışa devam edebilmek için yedek at bulundurmak yoktur, iki erkeğin kızlarını veya kızkardeşlerini mehirsiz olarak birbirleriyle evlendirmeleri şeklindeki nikâh (şiğâr) yoktur, kumar da yoktur”7. Burada geçen “virât” kelimesi kumar anlamına gelir denilmiştir. “Celeb” (Kiai) kelimesi şöyle açıklanmıştır: Atın arkasından gürültü yapmak veya hayvanı arkadan bir şeyle tahrik ederek yarışı kazanmaya teşvik etmektir. “Ceneb” de yarı49 Hadisi bu lafızlarla Taberâni rivayet etmiştir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VIII, 113). İbn Mesüd (r.a.) da Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Şu işaretlenmiş zarlarla oynamaktan şiddetle sakının, çünkü o acemlerin kumarıdır” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 446). Heysemi şöyle demiştir: Bunu Ahmed b. Hanbel ve Taberâni rivayet etmiştir, Taberâni rivayetinin senedi sahihtir (Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, VIII, 113). Taberi, Câmi'w'l-beyân, II, 357; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 168. 42 İbn Mâce, “Edeb” 43; Ebü Dâvüd. “Edeb” 56. şan atın yanında başka bir at bulundurmak, yorulduğunda atı değiştirip yarışı kazanmaktır. [ ] Âlimler kumarın haram olduğunda icmâ etmişlerdir. At yarışlarındaki bahisler de kumar gibidir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ebü Bekir (r.a.) Rumların İranlılara galip geleceğine dair Mekkeliler'le bahis tutmuştu. Resülullah da şöyle buyurmuştu: “Bahsi arttır ve süreyi uzat””. Bu olay Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'de iken ve henüz bununla ilgili hükmün gelmediği bir zamanda meydana gelmişti. Dârulislâm'da ise bunun caiz olmadığında ihtilaf yoktur, ancak at ve deve yarışlarında alan tek kişi ise bahse ruhsat verilmiştir; eğer yarışı kazanırsa alır, kaybederse bir şey verilmez. İki kişi arasında yapılan yarış da böyledir, yarışı kim kazanırsa alır. Şayet aralarına yarış atı girerse kazanan atın sahibi alır, kaybedenin sahibi de zarar görmezse bu caizdir. Araya giren ata da “muhallil”, yani helâl kılan denilir. Bu ruhsatın delili Ebü Hureyre'nin Hz. Peygamberden rivayet ettiği şu hadistir: “Ancak şu üç şeyde (ödüllü) yarışma yapılır: Deve yarışı, at yarışı veya ok atma yarışı”9. İşte yukarıda niteliklerini anlattığımız oyunların hepsi kumarın bir çeşididir. Âyet-i kerimede geçen “ensâb” (u: kelimesi, insanların dikmiş oldukları taşlar ve putlardır, bunlara tapıyor ve onlar için kurban kesiyorlardı. “Ezlâm” ise, fal oklarıdır, insanlar yapacakları işlere karar vermek için onlara başvuruyor ve çıkan neticeye göre hareket ediyorlardı. Bu, kura ile hüküm vermenin bâtıl olduğunun delilidir. Çünkü fal oklarıyla insanlar daha hayırlı olan hisseyi bulmak için para koyup kısmet arıyor ve satın aldıkları şeyleri de fukaraya tasadduk ediyorlardı. Bu, parayı başkasına vermektir. Onlar işlerini akıl ve temyiz gücü olmayana havale ediyorlardı, [ ]bundan dolayı âyette azarlanmışlardır. Buna göre kura ile hüküm vermek, işi haklı ile haksızı ayırdetme gücü ve temyiz kabiliyeti olmayana havale etmek demektir. Dolayısıyla bu iş kumarla aynı kapıya çıkar. Sonra Cenâb-ı Hak bütün bunların, şeytan işi iğrenç şeylerden ibaret olduğunu haber vermektedir. Gerçekte bunlar şeytanın işi değildir, çünkü onu yapan gerçekten şeytan değildir. Fakat insanları onları yapmaya davet eden ve onları güzel gösteren şeytan olduğu için bu iş ona nispet edilmiştir. Nitekim Müsâ aleyhisselâm da “Bu şeytanın işidir”9! demişti. İşte bu da öyledir. Ayrıca Cenâb-ı Hak şeytan hakkında şöyle buyurmuştur: “Şeytan onları (Âdem ile Havva'yı) bulundukları yerden çıkardı”. Şeytan (Allah'ın laneti üzerine olsun), Âdem ile Havva'yı Cennet'ten bizzat çıkarmış değildi, fakat onların ayaklarının kaymasına ve oradan çıkarılmalarına sebep olmuştu. Şeytan onları o işi yapmaya çağırmış, onlara iki yüzlü davranmıştı. Bundan dolayı bu fiil ona nispet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. “Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aramıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allahı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Aslında insanlar düşmanlık ve kin için bir araya gelmiş değildir, aksine onlar ülfet ve muhabbet olsun diye toplanırlar; başka bir ifade ile şeytan onları ülfet ve muhabbet için bir araya getirir. Fakat içtikleri içki onları etkisi altına alınca aralarında düşmanlık ve kin meydana gelir. Şeytanın başlangıçta kendilerini ülfet ve mahabbet için biraraya toplamasının asıl amacı, sonunda aralarına düşmanlık sokmak suretiyle birliklerini dağıtmaktı. Bu şu âyet-i kerimedeki beyana benzemektedir: “Şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor”. Şüphe yok ki şeytan başlangıçta onları alevli ateş azabına çağırmış olsaydı, şüphe yok ki insanlar ona uymayacaklardı, ne var ki o, kendilerini alevli ateş azabını gerektiren bir işe çağırmıştı. [ ]Buna göre şeytanın onları içki ve kumara çağırması aralarında düşmanlık ve kin meydana gelmesine yol açan şeye çağırmak demekti. Bu durumda yapılan işlerin daima akıbetine bakmak gerekir, nitekim “Ameller son durumlarına göre değerlendirilir” buyBu âyet-i kerimede içkinin haram kılınmasına dair delil bulunmaktadır, çünkü Allah, onun şeytan işi iğrenç bir şeyden ibaret olduğunu beyan etmiştir. “Rics” haram demektir; şu ilâhi beyanda yer aldığı gibi: “O pisliğin kendisidir, ya da günah olarak işlenmiştir” buyurdu. Şüphe yok ki şeytanın davet ettiği şey de haramdır. Nitekim bir âyette “De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır” buyrulmuştur. Helâl ve mubah olan şeyde günah yoktur ve ona rics de denilmez. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edildiğine göre o, ayağa kalkıp insanlara şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah Teâlâ içki konusunda öyle dolaylı beyanlarda bulunuyor ki -bilmiyorum amahakkında sanki bir hüküm indirecek”. O, bir süre sonra da şöyle buyurdu: “Ey Medineliler! Allah, içkinin haram olduğu hükmünü indirmiştir; binâenaleyh yeni gelen âyeti yazan kimsenin yanında -az da olsa- içki varsa onu içmesin ve satmasın” Râvi der ki bunun üzerine halk ellerindeki içkiyi Medine sokaklarına döktüler”. Hz. Ömer (r.a.) şöyle dua etmişti: Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap! Bunun üzerine Bakara süresindeki âyet nâzil oldu: “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar...”“ Bu âyet-i kerime kendisine okununca Hz. Ömer yine Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap! diye dua etti, bu defa Nisâ süresindeki âyet geldi: “Ey iman edenler! Siz sarhoş iken namaza yaklaşmayın”. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) namaza dururken “sarhoş olanlar namaza yaklaşmasın! dedi” diye ilan etti. Hz. Ömer çağrıldı ve gelen âyet kendisine okundu. O, yine “Allah'ım, içki hakkında bize şifa olacak yeterli bir açıklama yap” dedi. [ ]Arkasindan Mâide süresindeki âyet geldi: Şüphesiz şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Yine Hz. Ömer (r.a.) çağrıldı ve gelen âyet kendisine okundu. Artık vazgeçtiniz değil mi? meâlindeki cümleye geldiğinde Hz. Ömer “vazgeçtik ya Rabbi, vazgeçtik!” dedi". Enes b. Mâlik'ten (r.a.) rivayet edilmiştir: Ben insanların sâkisi idim; bizim içkimiz de kuru hurma, kuru üzüm ve koruk hurmadan oluşup hepsini karıştırmıştık. Biz bu halde oturuyor ve insanlar da bunları içiyorken müslümanlardan biri yanımıza geldi ve şöyle dedi: Ne yapıyorsunuz? Vallahi, az önce içkinin haram kılındığına dair âyet geldi. Bunun üzerine içki küpünü ters çevirip boşalttık. Sonra oradan çıktık, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemi minberde, insanlara şu âyeti tekrar tekrar okuyor bulduk: Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? İki farklı şeyi karıştırıp yapılan içki de haramdır. Âlimler içkinin azının da çoğunun da haram olduğu noktasında ittifak etmiştir; üzüm şırası köpürüp taşar ve sarhoşluk verirse o da şaraplaşır, bunun dışındaki şıralar hakkında ihtilaf vardır. Ebü Hanife ve Ebü Yüsuf (Allah ikisine de rahmet eylesin) şöyle demişlerdir: Hurma ve üzüm pişirilerek yapılan içecekler haramdır; taze ve kuru hurma ile kuru üzümden yapılan şıra çok içildiğinde sarhoşluk veriyorsa, onlara göre yine haramdır. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen haber de bu istikamettedir: “Şarap şu iki ağacın meyvesinden yapılır, hurma ve üzüm”"!, Haramlığın bu iki ürüne tahsis edilmesi Arapların içecek olarak onların sularını kullanmaları ve bu ikisinden içki yapmalarıdır. [ ]Hurma ve üzüm dışındaki ürünlerden yapılan içecekler ise, kaynatılarak elde edilse bile sarhoşluk vermediği müddetçe haram değildir; çünkü sarhoşluk versin diye yapılmazdı. Herhangi bir ürün sadece sarhoşluk versin diye kullanılıyorsa, onun azı da çoğu da mekruhtur, tıpkı hurma ve üzümden elde edilen içki gibi. İki imam (Ebü Hanife ve Ebü Yüsuf) şöyle diyorlardı: Kaynatılarak elde edilen şıralar, az kaynatılsalar bile helâldir; ancak şıra müstesnâ, çünkü o üçte ikisi gidip geriye üçte biri kalıncaya (pekmez haline gelinceye) kadar pişirilmezse helâl değildir. Onlar şıra ile diğerlerini birbirinden ayrı tutuyorlardı, çünkü şırada kendisinden başka bir şey bulunmuyor, şayet o haliyle bekletilse köpürüp kabarır ve sarhoş edici hâle gelir. Üçte biri veya yarısı gidinceye kadar pişirildiğinde yine kabarır ve sarhoş edici özelliği devam eder, dolayısıyla pişirmek onu ilk özelliğinin dışına çıkarmaz; o, kaynatılmadan önce de sarhoşluk veriyordu, şimdi de veriyor, zira onun içine başka bir şey konulmamıştır. Diğer içecekler ise kabarmaz ve sarhoşluk vermez, ancak su ve başka bir şey katıldığında sarhoşluk verir. Kaynatılıp üçte ikisi gider ve geriye üçte biri kalırsa şıra gibi olur ve uzun zaman bile kalsa su katılmadığı müddetçe sarhoşluk vermez, fakat su katılırsa sarhoşluk verir. Şıra, bu halde bir müddet beklese, başka bir şeyle karıştırmadıkça kendi kendine kabarmaz, su katılıp kaynatıldığında da üzüm ve hurma konumuna döner. Hz. Ömer'in (r.a.) pekmez hakkında, onun üçte ikisi gitmedikçe helâl olmaz, üçte ikisi giderse sarhoş edici gücü de ortadan kalkar, dediği rivayet edilmiştir"? O şöyle diyordu: Şayet o, su katılmadan kendi kendine kabarırsa, kendisinde sarhoş edici özellik var demektir; [ ]kendi kendine kabarmaz ve üçte ikisi gidene kadar kaynatılırsa, onda sarhoş edici özellik kalmaz. Enes b. Mâlik'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre; -Allah hepsinden razı olsun- Ebü Ubeyde, Muâz b. Cebel ve Ebü Talha, suyunun üçteki ikisi gidip geride üçte biri kalan pekmezden içiyorlardı#"?. Ebü Hanife ile Ebü Yüsuf'un kaynatılarak elde edilen pekmez ile üçte biri veya yarısı gidene kadar pişirilerek elde edilen şırayı farklı gördüklerini biraz önce söylemiştik. Üzüm ve hurmadan kaynatılarak elde edilen ile az kaynatılarak elde edilen arasındaki farka gelince, böylesinin şarap olup ve haram kılındığında ihtilaf yoktur, o şaraba dönüşen bir şıradır. Hz. Peygamber'in (s.a.) ismini verdiği ağaçların ürünlerinden az pişirilen her içecek sarhoşluk verirse haramdır. Ama bunlar belirlenen şekilde kaynatılırsa gerekli işlem yapıldığından şarap sınırının dışına çıkmış olur. Şöyle bir itiraz yapılırsa: Bunun az pişirilen ile mukayese edilmesi gerekir, çünkü o sarhoşluk vermektedir ve onun şarap olma özelliği vardır. Şu cevap verilir: Şarap sadece sarhoşluk vermek için yapıldığından bizatihi kendisi haramdır, dolayısıyla başka bir şeyin onunla kıyas edilmesi doğru değildir. Aslında kendisi haram olmayan, fakat bir sebepten dolayı haram kılınan bir şeyle mukayese edilebilir. Diğer şıraların ise ancak sarhoş edeni haramdır. Görmez misin ki rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), Ebü Müsâ ve Muâz’: Yemene gönderirken Ebü Müsâ kendisine; orada bizim içkimiz bit‘ denilen (balın keskin hale gelmesiyle yapılan) bir şıradır, biz orda neyi içeceğiz, neyi içmeyeceğiz? diye sormuş, Resülullah şu cevabı vermiş: “İçin, fakat sarhoş olmayın””, (Jİbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Az olsun çok olsun bizzat şarabın kendisi, diğer içeceklerin de sarhoş edeni haram kılınmıştır”"5. Hz. Ali de şöyle demiştir: Nebizden sarhoş olana seksen kırbaç, az olsun çok olsun şarap içene de seksen kırbaç vurulur', Hz. Ali'nin “nebizden sarhoş olana seksen kırbaç vurulur” sözünün anlamı şudur: Sarhoş olması halinde seksen kırbaç vurulur. Hz. Peygamber'in (s.a.) “Sarhoşluk veren her şey haramdır”!7 buyurması da “nebizden sarhoş eden miktarı haramdır” anlamına gelir. Hz. Ömer (r.a.) bir sarhoş getirilmiş ve o, şöyle demiş: Ey müminlerin emiri! Biz mataradaki senin nebizini içiyoruz. Hz. Ömer (r.a.) şu cevabı vermiştir: Sana nebiz içtiğin için kırbaç vurmayacağım, ancak sarhoş olursan seni kırbaçlarım?8, Belirttiğim bu rivayetler şarabın kendisinin, diğer içeceklerin ise sarhoş eden miktarının haram olduğunu gösterir. Sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Bu cümle de içkinin haram olduğunu gösterir, çünkü insan sarhoş olunca bu durum, onu Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkor. Oiii SİL 3. --- Dipnotlar: Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, X, 213; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 168. 44 İbn EbüŞeybe, el-Musannef, V, 287. 45 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 287; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 168. Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, X, 213; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 289; Süyüti, ed-Dürru'lTaberâni, el-Mucemu'l-kebir, XXII, 38. Bu rivayetin senedindeki Muhammed b. Hacer, zayıf bir râvidir (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IX, 376). Bu hadisin râvilerinden Muhammed b. Hacer, “virât” kelimesini kumar diye açıklamıştır (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IX, 376). İbnu'İ-Esir şöyle dedi: “Virât, tahsildardan gizlemek için koyunun çukur bir araziye konulmasıdır, kelimesinden türemiştir, bu kelime de derin ve çukur arazi demektir. Bu kelime, insanlar içinden çıkılmaz bir belaya düştüklerinde, onlar için istiâre olarak kullanılır. Şöyle söylenmiştir: Virât, bir insanın devesini veya davarını gizlemek için başkasının deve ve davar sürüsüne karıştırmasıdır. Şöyle de denmiştir: Bir adamın tahsildara, falan kişide zekât malı bulunduğunu, kendisinde bulunmadığını söylemesine virât denilir”. Muhtemelen İbnu”l-Esir'in yaptığı bu açıklama, zekât konusundaki başka bir hadisle ilgilidir, orada da kelimesi geçmektedir, bu uzun bir hadistir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, III, 75.; Bu hadis farklı tarikler ve çeşitli lafızlarla rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el50 Ebü Dâvüd,“Cihâd” 60; Tirmizi, “Cihâd” 22. “Müsâ, ahalisinin fark edemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavgaettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: Bu şeytanın işidir; o gerçekten ayartıcı ve apaçık bir düşman!”. “Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardı. Bizde 'Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için yeryüzünde kalacak bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır’ dedik”. “Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızdan gördüğümüze uyarız” dediler. Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa!” (Lokman, 504 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 335; Buhâri, “Kader”, 5. 505 “De ki: Bana vahyedilende, murdar et (meyte) veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum”. 507 Müslim, “Müsâkât” 67; Beyhaki, Şuabu'l-imân, V, 4. 59 Ebü Dâvüd, “Eşribe” 1; Tirmizi, “Tefsiru'l-Kur'ân”, 5; Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 33. 31 Müslim, “Eşribe” 13; Ebü Dâvüd, “Eşribe” 4; Tirmizi, “Eşribe”, 8. 512. Süveydb. Ğafele şöyle demiştir: Ömer b. Hattâb bazı valilerine mektup yazarak “Meyve sularının üçte ikisi gidip geriye üçte biri kalıncaya kadar kaynatılarak elde edilen pekmezden müslümanları rızıklandır”. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 90. Buhâri onu ta'likan rivayet etmiştir (bk. Buhâri, “EşriBu hadis farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Ebü Müsâdan (r.a.) rivayet edilen şekli şöyledir: Hz. Peygamber beni ve Muâz b. Cebel'i Yemene gönderiyordu. Ben dedim ki: Yâ Resülallah! Bizim memleketimizde arpadan yapılan ve “mizr” denilen bir içecekle baldan yapılan ve bit' denilen içecek vardir. Hz. Peygamber (s.a.) “Sarhosluk veren her şey haramdır” buyurdu. Ebü Müsâ elEş'ari'nin (r.a.) başka bir rivayeti de şöyledir: Resülullah (s.a.) beni ve Muâz’ Yemen'e gön-

Maide 5:92

92. “Allaha itaat edin, peygambere de itaat edin ve tedbirli olun. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki elçimizin görevi açık biçimde tebliğ etmekten ibaretAllah'a itaat edin, peygambere de itaat edin, içki, kumar, dikili taşlar, fal okları ve benzeri şeyleri haram kılma konusunda. Yani bu ikisine mâsiyette bulunmaktan ve muhalefet etmekten sakının. Eğer yüz çevirirseniz, yani Allah'ın ve peygamberinin size haram kıldığı ve sakındırdığı şeylere itaatten yüz çevirirseniz; Bilin ki elçimizin görevi, bu haramları size açık biçimde tebliğ etmekten ibarettir. En doğrusunu Allah bilir. 151 1 5 AFIRMAR AAFAA

Maide 5:93

İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara daha önce yiyip içtiklerinden ötürü bir günah yoktur. Yani içki haram kılınmadan önce; ancak içkinin haram kılınmasından sonra ondan sakınmaları, haram kılınışını tasdik etmeleri, içmeye devam etmekten sakınmaları, bundan böyle haramlılığına inanmaları, daima sakınmakla birlikte en iyiyi yapmaları şartıyla. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre içkiyi haram kılan âyet nâzil olduğunda ashâb-ı kirâm şöyle demiş: Daha önce içki içip ölen kardeşlerimizin hâli ne olacak? Bunun üzerine İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara daha önce yiyip içtiklerinden ötürü bir günah yoktur meâlindeki âyet gelmiştir". Ancak bunun böyle olması ihtimal dâhilinde değildir, çünkü onlar içkiyi mubah olduğu zamanda içmişler, haram kılındıktan sonra ise kullanmamışlardır. Şayet böyle bir şey olmuşsa, ashâb-ı kirâm bunu ancak kendi içlerinde söylemiş olmalıdır. Bunun üzerine “içkiyi haram kılan âyet geldikten sonra onu içmekten sakındığınız takdirde, haram kılınmadan önce içtiklerinizden dolayı size günah yoktur” meâlindeki ilâhi beyan gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Sakındıkları takdirde, İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, sonra sakınanlar ve iman edenler, sonra yine sakınanlar ve iyi işler yapanlar, Allah, rızasına uygun davrananları sever, meâlindeki beyanda tekrar vardır. Fakat âyet-i kerime yukarıda belirttiğimiz gibi anlaşılmalı, tekrara hamledilmemelidir. En doğrusunu Allah bilir. AZE yad ERİL 21 2 AREETAN

Maide 5:94

Eyiman edenler! Allah bir miktar av ile muhakkak ki sizleri sınayacaktır. Allah Teâlâ bizi bir miktar av ile sınamıştır. Fakat bu âyette, O'nun herhangi bir emir veya yasakla sınadığına dair bir açıklama yoktur. Ne var ki Cenâb-ı Hak, bizi avlanmaktan sakınmakla imtihana tâbi tuttuğunu başka bir âyette açıklamıştır: “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz””, Bu ilâhi beyan, ihramlı kişinin avlanmasının yasak olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyet-i kerimede işaret edilen sınamadan maksat sözü edilen avlanma yasağıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin tefsirinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiş: Buradaki avlanma yasağı Harem-i Şerif civarında bulunanlara yöneliktir. Görmez misin ki hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Harem bölgesinin avı ürkütülmez, otu biçilmez, ağacı kesilmez ”?. Buna göre Harem bölgesinin avının ürkütülmeyeceği haber verilmekle avlanma yasağının Harem sakinlerine mahsus olduğu anlaşılmaktadır. İhramlı olanlara yönelik avlanma yasağı ise şu ilâhi beyanlarda yer almıştır: “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz”:2; “İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin”. Diğer bazı âlimler ise şöyle demiştir: Avlanma yasağı ile sınanmak ihramdakilere mahsustur, çünkü Cenâb-ı Hak “İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin”” buyurarak avı öldürmeyi, Ellerinizin yetişebileceği av ifadesiyle de avı yakalamayı yasaklamıştır. Bir miktar av. Bu bazı avlar demektir; çünkü deniz ürünlerini avlamak ihramlıya yasaklanmış değildir, ona kara avcılığı yasaklanmıştır, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sularda avlanmak size helâl kılındı... Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı”s5. İşte Bir miktar av beyanının mânası budur. En doğrusunu Allah bilir. Ellerinizin yetişebileceği av anlamındaki beyan hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları, ellerin ulaştığı şeyin yumurtalardan ibaret olduğunu söylemiştir. Buna göre biz şöyle deriz: İhramlının yumurtaları yuvalarındaki yumurtalarınıalması yasaklanmıştır, şayet alacak olursa ceza ödemesi gerekir. Bunun delili de Ebü Hureyre'nin (r.a.) rivayet ettiği şu hadistir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: )“Deve kuşunun yumurtalarını almakta bir gün oruç tutma veya bir fakiri doyurma cezası vardır”, Kâb b. Ucre'nin rivayetine göre Resülullah (s.a.), deve kuşunun yumurtasını alan ihramlıya, onun bedelini ödemesine hükmetmiştir”. İbn Abbâs'ın (r.a.) da, bedelini veya kıymetini ödemesi gerekir dediği rivayet edilmiştir". Aynı görüş İbn Mesüddan (r.a.) da nakledilmiştir. Bazıları da şöyle demiş: Ellerinizin yetişebileceği av meâlindeki ifadeden maksat küçük yavruları avlamaktır, bununla da henüz uçamayan ve elle yakalanabilen civcivler kastedilmiştir. Mızraklarınızın yetişebileceği. Bazıları bunu mızrağını atıp yaraladıgın av diye açıklamıştır. Şöyle de denilmiştir: Ellerinizin yetişebileceği, yani silâhsız yakalanabilen hayvanlar, Mızraklarınızın yetişebileceği ok, mızrak ve benzeri silâhla yakalanabilen hayvanlar kastedilmiştir. Bu âyette, ihramlıya avı yakalamanın yasaklandığına ilişkin delil bulunmaktadır. “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz” meâlindeki âyet de aynı hükme delil oluşturur. Avlanmak hayvanı yakalamak demektir, öldürmek değil. Hayvanı öldürmek ise “İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin” ilâhi buyruğu ile yasaklanmıştır. Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarmak için. Yani önceden olacağını bildiği hususları fiilen bilmiş olması için. Yahut şöyle denilebilir: Yaratıkların bilgisi dışında bildiği şeyi şimdi bilgileri dâhilinde olarak bilmesi için, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu üzere: “Allah, duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilir”. Görmedikleri halde kendisinden korkanlar. Bazıları şöyle anlam vermiştir: İnsanlar kendisini görmediği halde O'ndan korkan; [ ]yani yanında kimse yokken Allah'tan korkan. Diğerleri de şöyle demiş: Kendisi görmese bile verilen haberler sayesinde azaptan korkup onu tasdik eder. En doğrusunu Allah bilir. Bundan sonra kim sınırı aşarsa. Yani yasaklanıp haram kılındıktan sonra avı öldürmeyi helâl sayan kimseye elem verici bir azap vardır. İkincisi, Kim sınırı aşarsa, yani yasaklandıktan ve helâl olmadığı açıklandıktan sonra kim av hayvanına saldırırsa, onun için elem verici bir azap vardır; Allah Teâlâ dilerse azap eder, dilerse bağışlar; şayet azap ederse, azabı acı olur. --- Dipnotlar: 26 Bu hadisi Ebü Hureyre'nin (r.a.) rivayeti olarak bulamadım, ancak Hz. Âişe (r.a.) ve diğer sahâbilerden gelen buna benzer rivayetler mevcuttur (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, HI, 37 o Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 423; Dârekutni, es-Sünen, Il, 247. İbn Hacer bu rivayeti zayıf bulmuştur. 59 Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 423.

Maide 5:95

[İhrama İlişkin Hükümler] Ey iman edenler! İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin. Âyet-i kerimenin hükmü zâhirde her türlü av hayvanını öldürmeyi içine alması bakımından genel kapsamlıdır. Ancak Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem öldürülmesine izin verilen bazı hayvanlar için ruhsat vererek, şöyle buyurmuştur: “Harem dâhilinde şu beş çeşit hayvanı öldürmek ihramlıya haram değildir: Çaylak, karga, akrep, fare ve kuduz köpek”. Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) şu beş hayvanın Harem içinde de dışında da öldürülmesini emretmiştir: Çaylak, karga, fare, akrep ve kuduz köpek”. Bazı rivayetlerde bu hayvanlar arasında kurt da zikredilir”. Hadiste geçen ve kuduz köpek diye tercüme ettiğimiz “kelb-i akür” ile kurt kastedilmiş olabilir. Ebü Said elHudriden rivayet edildiğine göre, Resülullah'a (s.a.) ihramlının hangi hayvanı öldürebileceği sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: “Yılan, akrep, fare -kargaya atış yapılır, ama öldürülmez- kudurmuş köpek ve saldırgan hayvanlar”. Hz. Peygamber'in ihramlıya öldürmesini emrettiği kelb-i akür (kudurmuş köpek) aslan, panter ve kurt gibi insanlara saldıran ve onları öldüren hayvandır. Yırtıcı hayvanlardan sırtlan, tilki, kedi ve benzerinden zarar vermeyenler ihramlı tarafından öldürülmez. İhramlı kişi, bunlardan birini öldürürse fidye verir. Hadiste zikredilenden başka bir kuşu öldürürse cezasını öder. Bir hadiste Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “İhramlı kimse fareyi öldürebilir, çünkü fare su tulumunu deler”. Bazı âlimler şöyle demiş: Eti yenmeyen yırtıcıları öldüren ihramlının fidye vermesi gerekmez; fakat bunu söyleyen, İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin meâlindeki âyetin zahiri anlamını terketmiş olur. Şayet bu görüşe sahip olan bir âlim, İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edilen ve Resülullah'ın “ihramlının beş nevi hayvanı öldürebileceğini” içeren beyanla istidlâlde bulunursa bu, eti yenmeyenler hakkındadır. Bu görüşe sahip olana sorulur: Hz. Peygamber bu beş hayvanı öldürmeyi, etleri yenmediğinden dolayı mı mubah kıldı? Şayet evet derlerse, yine sorulur: Bunun delili nedir? Şayet, “çünkü onların eti yenmiyor, dolayısıyla eti yenmeyen her hayvanı öldürmek mubahtır”, derse, kendisine şöyle söylenir: Senin “eti yenmiyor” sözün illet konumunda değildir, çünkü onların etlerinin yenmemesi zâil olmayan ve değişmeyen bir hâldir, illet ise bir zaman var olan, başka bir zamanda yok olan şeydir. Şayet “eti yenmiyor” sözü eti yenmeyen hayvanlar hakkında illet olsaydı, eti yenen hayvanlar için de “eti yeniyor” sözü illet konumunda bulunurdu, [ ]buna göre de bir şey, bizzat kendisinin illeti olmuş olurdu, bu ise hatalı bir düşüncedir. Hz. Peygamber'in (s.a.), ihramlının öldürmesine izin verdiği beş hayvanın etini yemek onu serbest olarak öldürmek için bir illet olmayınca, eti yenmeyenin buna kıyas edilmesi hatalı bir hüküm olur, çünkü kıyas ancak illetlere dayanır, hakkında illet bulunmayan bir şeye kıyas etmek caiz değildir. Bize göre, isimleri verilen bu beş hayvan hem ihramlı olana hem de olmayana zarar verir, buna mukabil ihramlı olanlara hiç bir zarar vermese de. Eti yenmeyen hayvanlardan sözü edilenlerin dışında kalanlara insan zarar vermeye yeltenmedikçe, genelde onlar da kişiye zarar vermeye kalkışmaz, fakat insan onlara zarar vermeye kalkıştığında onlar da saldırır. Bunun açıklaması şöyledir: Çaylak, çoğu kere insanın elinde gördüğü ete saldırır, karga hayvanların kıçına konar ve onu rahatsız eder, akrep sokacağı kişiyi ve davranışlarını takip eder, yırtıcıların insandan kaçtığı gibi kuduz köpek de habire insanlardan kaçar. Sırtlan, domuz, köpek, kurt ve benzeri hayvanlar ise Âdemoğlundan kaçarlar ve insan kendilerine saldırmadıkça onlar da nerede ise saldırmaz. Buna dayanarak biz, Hz. Peygamber'in (s.a.) ihramlının öldürmesine müsaade ettiği hayvanlar konusundaki illeti, ihramlı kişilere zarar vermese bile onların insana zarar vereceğinin bilinmesine bağladık. Onların tabiatlarının çoğunlukla böyle olduğu herkes tarafından bilinen bir husustur. ( Yenilmesi haram kılınan diğer kuşlar ve yırtıcılarda bu illet olmayınca ve onların durup dururken insana saldırmaya yeltenmediği de mâlum olunca, onları hadiste zikredilen beş hayvana benzetmek isabetli olmaz. Şayet onlardan biri ihramlıya saldırmaya yeltenirse biraz önce sözkonusu edilen beş hayvan gibi konumuna girer ve böylelerini öldürmek caiz olur, fidye de gerekmez. Şunu da belirtmek gerekir ki eti yenmeyen hayvanlara da av denir ve avcılar onu da avlar, bu husus âyetin genel hitabına girer. Bize muhalif olan kişi veya grup ise âyetin aslının umüm ifade etme özelliğini terk etmiş ve âyeti delil olmaksızın hususileştirmiştir. Asıl kural ise âm olan bir âyetin delilsiz tahsis edilemeyeceğidir. Eti yensin veya yenmesin [Hanefi] âlimlerimiz -Allah onlara rahmet etsin- bütün av hayvanlarını ihramlı tarafından avlanmasını mahzurlu sayıyor, ancak istisna edilen hariç; şayet kendisine saldırmadığı halde hayvanı öldürürse fidye ödemesi gerekir. Âlimlerimiz Ebü Said el-Hudri'nin rivayet ettiği şu hadisle istidlâl ederek bu kanaate sahip olmuştur: “İhramlı kişi, şu şu hayvanları ve saldırgan yırtıcıları öldürür”. Buradaki saldırgan ifadesi ihramlıya saldıran hayvan demektir. Onlar, ayrıca Hz. Ali ve diğer sahâbilerden rivayet edilen hadisleri de delil sayarlar”. Gerçi sırtlanı öldüren ihramlıya Hz. Peygamber'in (s.a.) ceza uyguladığı da rivayet edilmiştir!. Hz. Ömer, İbn Abbâs ve İbn Ömer'den -Allah onlardan razı olsun- de aynı husus rivayet edilmiştir“. [ ]Sirtlan eti yenmeyen hayvanlardandır5. Câbir'den (r.a.) de şöyle rivayet edilmiştir: Resülullah'a (s.a.) sırtlanın hükmü soruldu; “O avdır ve (ihramda) onu öldürenin bir koç kurban etmesi gerekir” buyurdu. Aynı şey Hz. Ömer'den (r.a.), İbn Abbâs (r.a.) ve İbn Ömer'den (r.a.) de rivayet edilmiştir. Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bu âyetin yorumunda iki görüş ortaya çıkmıştır. Birincisi, bazıları âyeti, zâhiri anlamını esasalarak hataen öldürmeye kefâret vermek gerekmez demişlerdir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: İhramlı biri av hayvanını hata yoluyla öldürse bir şey gerekmez'”. Atâ, Sâlim ve Kasım'ın da İbn Abbâs (r.a.) gibi, bir şey gerekmez dedikleri rivayet edilmiştir". 58 Kaynağıbirazönce geçmiştir. 59% Hz. Ali'den (r.a.) rivayet edildiğine göre sırtlan ihramlıya saldıracak olursa onu öldürür, şayet saldırmadığı halde öldürürse yaşını almış bir koyunu kurban etmesi gerekir (İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 350). Câbir b. Abdullah anlatıyor: Resülullah'a (s.a.) sırtlan öldürmenin hükmünü sordum, şöyle buyurdu: “O bir av hayvanıdır, ihramlı biri onu avlayacak olursa bir koç kesmesi gerekir” İkincisi, müfessirlerin çoğunun görüşüdür, onlar şöyle demiştir: Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse meâlindeki âyet, ihramlı olduğunu unutarak öldürürse onun için böyle hükmolunur demektir. O, kefâreti verilen bir hatadır. İhramlı olduğunu bilerek kasten öldürürse, buna hüküm uygulanmaz. Hasan-ı Basri'nin de şöyle dediği nakledilmiştir: İhramlı olduğunu unutarak kasten öldürürse; o, sözünü şöyle devam ettirmiştir; Fakat kim bunu yeniden işlerse Allah onun cezasını verir, yani ihramlı olduğunu bilerek kasten öldürürse'“. Sanki onlar, ihramlı olan avlanmaya teşebbüs etmez diye düşünmüş ve böylesine hüsn-ü zanda bulunmuştur. Bize göre ise ihram, sahibine gizli kalacak ve kendisince unutulacak bir şey değildir, çünkü ihramlının bir takım özellikleri (alâmetleri) mevcut olup içinde bulunduğu durumu kendisine hatırlatır. Bize göre unutulması ve gizli halması mümkün olmayan bir şeyi unutan kişi mazur sayılmaz. Binâenaleyh bize göre hataen veya kasten olsun av hayvanını öldüren kişiye kefâret gerekir. Hasan-ı Basri ile Mücâhid'in de dedikleri gibi“5. Âyet-i kerime, ihramlı olduğunu unutarak kasten hayvan öldüren [§]yahut ihramlı olduğunu bilerek kasten öldüren kişinin de kefâret vermesi gerektiği mânasından uzak değildir. İhramlı olduğunu unutarak kasten öldüren kişinin kefâret vermesi gerekiyorsa, ihramlı olduğunu bilerek kasten öldüren kişiye öncelikle gerekir, çünkü onun günahı daha çok ve suçu daha büyüktür. Şayet “Siz kasten adam öldüren kişinin -büyük bir suç olmasına rağmenkefâret vermesine gerek görmüyorsunuz da av hayvanını öldürmeye uygulanacak cezanın aynı olmasının, benzeri hükmün verilmesine mani olan ne engeli vardır?” diye bir soru sorulursa; buna şöyle cevap verilir: Kasten adam öldüren için kefârete gerek görmüyorsak da kısası gerekli gördük, kısas kefâretten çok daha büyük bir cezadır. İhramlı olduğunu bilerek kasten hayvan öldürenden kefâreti de düşürürsek, ona verilecek başka bir ceza kalmaz, bu sebeple ikisi farklı şeylerdir. Sonra şöyle deriz. Av hayvanını öldürmenin hükmünü kitaptan öğreniyoruz. Hata yoluyla öldürmenin hükmü ise başka bir yoldan öğreniliyor. Bir hale ilişkin hükmün belirtilmesinde bu hükmün başka bir halde ortadan kaldırılmasına dair bir delil yoktur. Bizim bu hususta başka gerekçelerimiz de mevcut olup onları çeşitli yerlerde belirttik, burada aynı şeyleri tekrar etmek istemiyoruz””. Taberi, Câmi'uw'l-beyân, VII, 41-42; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 187. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 42; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IIl, 187. Kefâret hükmünü, kasten öldürmeye tahsis etmenin farklı anlamlara gelme ihtimali vardır. Birincisi, adam öldürmenin cezası olan kefâret sadece hata yaparak öldürmek için zikredilmiş fakat kasten öldürme hakkında zikredilmemiştir; tâ ki kasten öldürmede kefâret gerekli olunca hata yaparak öldürmede daha açık bir şekilde yerini bulacağı anlaşılmış olsun. İkincisi, kefâret, Harem dâhilinde güven içinde bulunan av hayvanı öldürüldüğü için gerekir. Buna göre her emanetçi, ister kasten ister hata yaparak olsun emâneti yok edince onun tazminatını ödemesi gerekir. İşte Harem'de hayvan öldürmek de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, zaruret halinde tercih yapma imkânının belirtilmesi, işin sahibine hareket alanını genişletmek ve hafifletmek anlamına gelir. [§]Bu durum zaruret halinin dışında sözkonusu değildir. Onun zaruret halinin dışında zikredilmesi, zaruret halinde zikredilen gibi olduğunu gösterir. Öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bunu aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder. Âlimler buna denk meâlindeki ifade hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiş: Ceylan için bir koyun, deve kuşu için bir deve, yaban eşeği için bir sığır ve benzeri kurban etmesi gerekir. Diğer bazı âlimler ise şöyle demiştir: Buradaki denklikten maksat avın kıymetidir; âdil iki kişi onun kıymetini tespit edip paraya çevirirler. Sorumlu kişide o para ile bir koyun alır yahut yemek hazırlar ve her fakire ondan yarım “sâ” tasadduk eder yahut da her yarım sâ' için bir gün oruç tutar. Başka bir grup da şöyle demiştir: Şayet öldürme gerçekleşmişse koyunu kurban eder, gerçekleşmemişse kıymetini tasadduk eder. Bizim kanaatimize gelince, âyetteki denk ve benzer anlamındaki “misl” (Jeli) lafzı, birebir aynısı değil, kıymeti anlamına gelir. Bu kanaate de çeşitli sebeplerle vardık. Birincisi, ihramlı kişi bir av hayvanını öldürdüğünde iki hakem onun cezasına hükmeder. Şayet ceylanın karşılığı her zaman ve her mekânda bir koyun ise ashâb-ı kirâmın ve Selefin bu konuda vermiş oldugu hüküm yeterli olur, başkasının hükmüne gerek kalmaz. Müslümanların iki hakemin hüküm vermesi ilkesinin devam ettiğinde icma etmeleri, denk olma ölçüsünün geçici olmadığına, bilâkis zamanın ve mekânın değişmesiyle denginin de değişeceğine işaret eder. Denk anlamına gelen “misl” kavramını kıymet olarak kabul ettiğimizde iki hakeme ihtiyaç duyulur. Onu “hedy” (kurbanlık) kabul edersek onlara ihtiyaç kalmaz. Cenâb-ı Hakk'ın kitabında zikretmiş olduğu iki hakem meselesini yok saymak mümkün değildir. İkincisi, ihramlı kişi hayvanlar arasında dengi bulunmayan bir avı öldürdüğü takdirde buna ceza olarak onun kıymetini vermesi gerektiğinde âlimler ittifak etmiştir; bazı avlarda denklik kıymet anlamına geliyorsa bütün av hayvanlarında da kıymet anlamına gelir. İbn Abbâs ve diğer selef âlimlerinin de böyle söyledikleri rivayet edilmiştir". (SİEğer hayvanlardan ona denk birinin bulunmaması kıymetinden daha fazlasına imkân vermez, diye bir itiraz ileri sürülürse, kendisine; ona bir denk tayin edilebilir mi? diye sorulur. Şayet, evet derlerse kendisine şöyle denir: Bazı av hayvanlarında kıymet denk olmak anlamına gelir, peki bütün avlarda denk olmasının engel nedir? Şayet, “Misl” kavramı dengi bulunan hayvanlar için “hedy” demektir; kurbanlıklardan dengi bulunmayan av için ise denk bir şey vermek gerekmez, ancak kıymeti verilir. Kitabın metniyle bu değil kurbanın dengi gerekli olmuştur. Dengi bulunmayanda ise kıymeti icmâ' ile gerçekleşir. Onun dengi de olmadığına göre, icmâen ancak kıymeti verilir” diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Bize, Cenâb-ı Hakk'ın İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin meâlindeki âyetten bahset, bu âyetin genel ifadesine, öldürülmesi yasaklanan hayvanlara civcivler ve benzerleri de girer mi? Şayet, evet derse, ona şöyle denir: Öldürülmesi yasaklanan av hayvanları kapsamına civcivler giriyorsa, o zaman onlar, Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse meâlindeki âyetin genel hükmüne de girerler. Eğer İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin meâlindeki âyetin umumuna civcivler girmez derse, o zaman kendisine şöyle denir: Cenâb-ı Hak, “Allah, ellerinizin ve mızraklarınızın yetişebileceği bir miktar av ile muhakkak ki sizleri sınayacaktır”! diye buyurmaktadır; rivayet edildiğine göre bu âyet-i kerime kanatlıların yumurtaları ve civcivler hakkında gelmiştir. Şayet civcivler ve onlardan herhangi bir şey buna dâhil değilse, o zaman âyetin anlamı nedir? Biz ellerimizi av hayvanlarından ancak zayıf olanlarına, uçamayanlarına ve saldıramayanlarına uzatabiliyoruz. Âyetin genel hükmüne, kıymeti az veya çok olsun bütün av hayvanlarının girmesi gerekir. Bu durum civcive ve serçeye denk bir kıymetin belirlenmesini gerektirir. En doğrusunu Allah bilir ya. Deve kuşuna denk olacak başka bir hayvan yoktur, [§]dolayısıyla onun için dişi deve kurban etmeyi gerekli gören, benzeri ve dengi olmayan bir şeyi gerekli görmüş olur. Onun kıymetinin verilmesini gerekli gören ise, mislinin verilmesini gerekli görmüş demektir, bu da âyetin ifadesine uygun düşer. En doğrusunu Allah bilir ya, güvercin için koyun kurban etmeyi gerekli gören de ne şekli, ne vasfı ve ne de cinsi itibariyle güvercine benzemeyen bir hayvanı ona denk görmüş olur; bu ise âyetin denk olma ifadesine uygun değildir, şu halde onun kıymetinin verilmesini gerekli gören “misl” lafzına daha uygun davranmış olur. En doğrusunu Allah bilir. Şayet, “Bir şeyin kıymeti onun misli diye nasıl vasıflandırılır, halbuki onun cinsinden değildir? Denk ancak kendi cinsinden olan için kullanılır” diye bir itiraz yapılırsa buna şu cevap verilir: Av hayvanlarından dengi olmayan için onun kıymetinde olanı vermeye denk denilebileceğini daha önce söylemiştik; çünkü Allah Teâlâ Veya ona denk olacak kadar oruç tutar buyurmuştur. Orucun, yemek yemeye denk olduğu söyleniyorsa, kıymetini vermenin de av hayvanına denk olduğunu söylemek mümkün olur. Oruç ancak değer tespiti açısından yemek yemeye denk görülmektedir, denk olmakla misli olmak anlam itibariyle birbirine yakındırlar. En doğrusunu Allah bilir. Şu da var ki Allah Teâlâ, Aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder buyurmuştur; âyetteki “mis!” lafzı ile görünüşte onun gibi olan kastedilmiş olsaydı, adalet sahibi kişilerin hakemliğini şart koşmanın anlamı kalmazdı; çünkü anlayışlı biri olsun olmasın, görünüşte ona denk olanı herkes bilir. Binâenaleyh adaletli iki kişinin hakemliğinin şart koşulması sadece görünüşte değil, görünmeyen ve gizli olan tarafı itibariyle de ona denk olması gerektiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder meâlindeki âyet-i kerimenin tefsiri zikrettiğimiz gibidir; bunun için bilgi ve basiret sahibi iki âdil kişi bulunur, onlar da kıymet tespiti yapar. Sonra onunla bir kurbanlık alır ve dilerse hedy kurbanı olarak Kâbe'ye sevk eder, şayet kurbanlık gönderemezse takdir edilen para ile yemek verir. Onu da yapamazsa, her yarım så‘ karşılığında bir gün oruç tutar. İbn Abbâs'ın (r.a.), Hasan-ı Basri'nin, İbrâhim'in, Kasım'ın ve bütün selefin böyle dedikleri rivayet edilmiştir". Bize göre kişi bu üç çeşit ceza konusunda serbesttir, hangisini dilerse onu yerine getirir. Çünkü Cenâb-ı Hak hac yapması engellenen kişi hakkında şöyle buyurmuştur: “Kur550 Burivayeti kaynağına az önce işaret edilmişti. ban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin”. Başındaki haşerattan dolayı saçlarını tıraş eden kişinin fidye olarak burada belirtilen üç şeyden dilediğini vermesinin caiz olduğu konusunda şüphe yoktur. Haremde hayvan avlamanın cezası da bunun gibidir, çünkü âyetteki hitap tarzı serbestlik ifade etmektedir. Muhayyerlik ifade eden her hitapta sorumlu kişi onlardan birini yapmakta serbesttir; yemin kefâretinde ve başındaki haşeratı izale etmekte olduğu gibi. En doğrusunu Allah bilir. Kâbe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık. Burada kurbanlığın Kâbe'ye ulaşması şart koşulmakta, fakat bizzat Kâbe'nin kendisine ulaşması değil, Kâbe'nin yakınına varması kastedilmektedir. Buna göre falancının kapısından geçmeyeceğine yemin eden biri, onun yakınından geçecek olursa, Kâbe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık meâlindeki beyanın işaretiyle yeminini bozmuş olur, çünkü âyet, kurbanın bizzat Kâbe'ye ulaşmasını değil, onun yakınına veya bulunduğu bölgeye ulaşmasını kastetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İmam Muhammed şöyle diyordu: Onun için, bulunduğu yerde denk bir hayvanı kurban etmesine hükmolunur. Ebü Hanife (r.a.) ise şöyle demektedir: Başına bu sıkıntının geldiği yerde av hayvanının kıymetini vermesine hükmedilir. İmâmeyn'in bu konudaki farklı görüşleri “öldürdüğü av hayvanına denk olanı öder” ifadesindeki ihtilafa, yani onun aynısını mı, yoksa kıymetini mi vermesi gerektiği hususundaki ihtilafa dayanmaktadır. Hz. Ömer'den (r.a.), Abdurrahmandan (r.a.) ve diğerlerinden rivayet edildiğine göre, onlar öldürdüğü ceylana karşılık koyun kurban etmesi gerektiğine hükmetmişler, bu işi nerede yaptığını sormamışlardır#?. Onların, işlendiği yeri sormamaları, kendilerine göre her yerin eşit olduğu kanaatine dayanmaktadır, onlar kıymet değil kefâretler gibi düşünmüşlerdir; çünkü kıymetini tazmin etmeyi düşünmüş olsalardı, olayın nerede meydana geldiğini de sormaları gerekirdi, )zira avın kıymeti farklıdır, o yerlerin hepsinde aynı değildir. Bu rivayet, İmam Muhammed ve onun fikrini benimseyenleri desteklemektedir. Ebü Hanife'ye (r.h.) göre ise o bölgede av hayvanının mülkiyeti Hareme aittir; başkasının malını telef eden veya bir insanın malına zarar veren kişiye verilecek ceza için, o malın telef edildiği yerdeki kıymetine bakılır. Buna göre avın avlandığı yerdeki kıymeti esas alınır. Buradaki başka bir mesele de, avlanan kişiye verilen ceza kurbanının nerede kesileceği hususudur. Bütün fakihlere göre onun sadece Mekkede kesilmesi caiz olur, çünkü Harem dışında ve insanın istediği herhangi bir yerde kesilmesi caiz olsaydı, Kâbe'ye ulaştırılacak bir kurbanlık meâlindeki beyanın anlamı kalmazdı. Bu konuda âlimler arasında ihtilaf yoktur. Yemek yedirmek ve oruç tutmak meselesinde ise Cenâb-ı Hak onlar için bir yer ve muayyen bir mekân tayin etmemiştir, dolayısıyla dilediği yerde yemek yedirmesi ve oruç tutması mümkündür. Şayet, “Hedy kurbanı, Harem bölgesinde yaşayanlara fayda sağlayacağı için Haremde kesilir ve oradaki insanlara tasadduk edilir, buna göre yemek yedirmenin de Haremde yapılması gerekir, çünkü yemek de Haremde yaşayanlara menfaat sağlar” diye bir itiraz yapılırsa buna şu cevap verilir: Kurban, Harem dışında kesilse ve fakat eti Harem ehline tasadduk edilse bile bunun caiz olmadığı konusunda âlimler arasında farklı bir görüş bulunmamaktadır. Bu, sözkonusu cezanın zikredildiği gibi olmadığını ve hedy kurbanlarının sadece Mekke'de kesilmesi gerektiğini gösterir. Görmez misin ki Allah rızası için kurban keseceğine dair yemin eden kişi, onu Mekkeden başka bir yerde kesemez. Buna mukabil yemek yedirmeye ve sadaka vermeye yemin eden kişi istediği yerde tasadduk edebilir. Bu, hedy kurbanının Mekke'de kesilmeye mahsus bir kurban olduğunu, onu başka yerde kesmeye cevâz bulunmadığını gösterir. Sadakaya gelince, onun her yerde verilmesi caizdir, bu itibarla bu iki husus birbirinden farklı şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Bóylece yaptığı fiilin vebalini tatmış olsun. Yani yaptığı işin tadına ulaştığı gibi zorluğunu ve acısını da tatsın. Buna günahının cezasını tatsın anlamı da verilmiştir, ondan maksat da kefârettir. Allah geçmişi affetmiştir. Yani tövbe edip avı öldürmeyi helâl saymaktan döndüğü takdirde; şu ilâhi beyanda yer aldığı gibidir: “Eğer yaptıklarına son verirlerse, geçmiş günahları bağışlanacaktır”, Fakat kim bunu yeniden işlerse Allah onun cezasını verir. Yani kim, Haremde hayvan avlamayı helâl saymaya dönüş yaparsa Yüce Allah, onun cezasını cehennemde verir. Bunun şöyle yorumlanması da mümkündür: Kim tekrar hayvan avlarsa Allah onun cezasını kefâret ödetmekle verir. Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir. Yani hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz. Şöyle de söylenmiştir: Aziz, O'nun gücü-kudreti yanında bütün güç ve kudretler zelildir; gani, O'nun zenginliği yanında her zengin fakirdir ve benzeri. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 53 Buhâri, “Cezâu's-sayd” 7; Müslim, “Hac” 72. 54 Buhâri, “Cezâu's-sayd” 7; Müslim, “Hac” 67. İbn Manzür şöyle dedi: “Hadis-i şerifte ‘Beş fâsık hayvan Harem içinde de dışında da öldürülür” buyurulmuştur. Fısk kelimesinin aslı, istikametten çıkmak ve zarar vermektir. Bundan dolayı âsi kimseye de fâsık denilmiştir. Bu hayvanlara da habis olmalarına binaen istiâre yapılarak fâsık denilmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar Harem içinde de dışında da saygın olmadıkları, zararlı görüldükleri için kendilerine fâsık denmiştir, yani hiçbir halde onlara değer verilmez”. 55 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 30; Beyhaki, Sünenu'l-kübrâ, V, 210. 56 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 3; Ebü Dâvüd, “Menâsik”, 39. 57 Bu rivayeti kaynaklarda bulamadım. Ebü Saidel-Hudri'den Resülullah'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İhramlı kişi yılanı, akrebi, saldırgan hayvanı, yırtıcı köpeği ve zarar veren fareyi öldürür” Ebü Saide soruldu: Fareye neden “rahatsız eden” denilmiştir? Çünkü Resülullah (s.a.) onun yüzünden uykudan uyanmış, bir de görmüş ki ateş parçasını almış evi yakacak.. Tirmizi bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Hz. Ömer'in (r.a.) sırtlan öldüren hakkında bir koç cezaya hükmettiği rivayet edilmiştir (bk. Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 403). Aynı şey İbn Abbâs'tan (r.a.) da rivayet edilmiştir (bk. Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 403; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 355). İbn Ömer'den (r.a.) gelen rivayet için de bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 425. Sırtlanın etinin yenmesi konusunda ihtilaf vardır. İmam Ebü Hanife ve Mâlike göre yenmesi caiz değildir, Şâfii ise yenmesine cevâz vermiştir. bk. Tahâvi, Şerhu Meâni'l-âsâr, III, 53 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 396; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 188. İbn Abbâs'tan (r.a.) bunun aksi de rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, VII, 42; Süyüti, ed54 İbnEbüŞeybe, el-Musannef, III, 396. 548 İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: İhramlı kişi bir av hayvanını öldürdüğü takdirde ceza olarak kendisine hayvanlardan birine hükmeder. Şayet bulamazsa, onun değerinin ne kadar olduğuna bakar -İbn Humeyd, kıymetinin ne kadar olduğuna bakar, dedi- onun değeri ile de yemek vermesine karar verir, her yarım sà“ değerindeki yemeğe karşılık da bir gün oruç tutar (Taberi, Câmi'wl-beyân, VII, 44; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 188). İbrâhim'den de “kıymeti” kelimesi rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 46; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 194). Atâ ve Mücâhid'den de aynı şey rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 193). 52 bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 45; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 191.

Maide 5:96

Kendinize ve yolculara geçimlik olmak üzere sularda avlanmak ve onu yemek size helâl kılındı. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı. Cenâb-ı Hak, su ve deniz avcılığının, ayrıca onları yemenin ihramlıya helâl kılındığını haber vermektedir. Müfessirler bu âyetin açıklamasında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Deniz avından maksat denizde avlanan şeydir, deniz yemeği de denizin dışarı attığı şeydir. Hz. Ömer'den (r.a.) de aynı şey nakledilmiştir: Deniz avı denizde avlanan, deniz yemeği de denizin dışarı attığı şeydir". Hz. Ebü Bekir (r.a.) ile İbn Abbâs da şöyle demişlerdir: Deniz yemeği denizin dışarı attığı şeydir”. Bazı müfessirler de şöyle demiş: Deniz avı denizden taze olarak alınan balıktır, yemeği de onların tuzlanmış olanıdır. Kendinize geçimlik olmak üzere, siz mukim olanlar için faydalı olmak üzere; yolculara geçimlik olmak üzere, yolcular için faydalı olmak üzere. Bazıları ise şöyle demiştir: Deniz avı, taze olarak avladığın şey, deniz yemeği de seyahatinde azık olarak kullanmak üzere tuzladığın balıklar. Şimdi, nassın zâhirine göre hükmeden âlimlerce Sularda avlanmak ve onu yemek size helâl kılındı meâlindeki ilâhi kelâmın zâhirine göre bütün deniz ürünleri helâl ve serbesttir. [ ]Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle rivayet edilmiştir: “Denizin suyu temiz, ölüsü de helâldir”; burada Resülullah deniz ölüsü ile diğer ölüler ve deniz yiyeceği ile diğer yiyecekler arasında bir tahsis yapmamıştır. Şu kadar var ki bize göre burada balık cinsinden olan ürünler kastedil miştir. Çünkü Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivayet edilmiş: “İki ölü ve iki kan bize helâl kılındı; iki ölü çekirge ve balıktır”. Bu rivayet, yukarıdaki hadisin balık cinsinden olan deniz ürünlerine ait olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı. İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyetin anlamı kapalıdır, hayvanı sadece avlamak değil, onun etinden yemen de helâl değildir”. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (r.a.) ihramlı iken yemeğe davet edilmiş, sofraya keklik kuşlarının etleri konmuş Hz. Ali onları görünce sofradan kalkmış, yanındakiler de kalkmış. Davet sahibine şöyle denilmiş: Hz. Ali ve yanındakiler, herhalde yemeği beğenmediklerinden kalktılar. Bunun üzerine ev sahibi Hz. Ali'ye adam göndermiş, o da gelmiş; kendisine şöyle demiş: Yemeği neden begenmedin? Biz onu ne avladık, ne avlanmasını emrettik, ne de avlanması için işarette bulunduk! Hz. Ali (r.a.) Karaavı ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı meâlindeki âyet-i kerimeyi okuyup geri döndü. Hz. Osmandan da buna benzer bir rivayet nakledilmiştir. Bizim kanaatimize göre kendisi avlamadığı veya kendisi adına avlanmadıgı takdirde ihramlının av etinden yemesi helâldir. Çünkü Ebü Katâdeden (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Ebü Katâde, Mekke yolunda Hz. Peygamber'le birlikte yol alıyordu, [ ]kendisi ihramlı değildi. Bir ara ihramlı olan arkadaşlarıyla birlikte geride kaldı. Yolda yabani eşek gördü ve hemen atına atladı. Arkadaşlarından kamçı vermelerini istedi ise de vermediler, mızrağını vermelerini istedi, yine vermediler. Bunun üzerine eşeği alıp saldırdı ve onu öldürdü. Arkadaşlarının bir kısmı ondan yediler, fakat bazıları yemediler. Resülullah'a (s.a.) yetiştiklerinde bu meseleyi sordular. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “O bir yiyecektir, onu size her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah yedirmiştir” Arkasından da “Onun etinden yanınızda bir parça var mı?” diye sordu”, Câbir b. Abdullah'tan (r.a.) gelen diğer bir rivayet de şöyledir: Ebü Katâde bir yaban eşeği kesmişti, bizler ihramlı idik, o değildi. Hz. Peygamber (s.a.) yanımızda olduğu halde biz ondan yedik. Yine Ebü Katâde'den gelen başka bir rivayet de şöyledir: Ben bir yaban eşeği yakalamıştım. Hz. Peygamber'e (s.a.); Yâ Resülellah, ben bir yaban eşeği yakaladım, yanımda da onun etinden bir parça vardır, dedim. Kendisi orada bulunanlara “bundan yeyin” diye buyurdu, onlar ihramlı idi'. Câbir b. Abdullah'tan (r.a.) gelen bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kendiniz avlamadığınız veya sizin için avlanmadığı takdirde kara avının eti size helâldir”. Hâsılı Hz. Peygamber, kendisi avlamadığı ve kendisi için de avlanmadığı takdirde ihramlının kara avının etini yemesine izin vermiştir. Âlimlerimiz de bunu esas almışlardır. “İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin” meâlindeki âyet-i kerime de bizim söylediklerimizin delilidir. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size haram kılındı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin mânası, onu avlamaktır. Görmez misin ki eti yenmeyen hayvanı avlamak da haramdır. Bu durum, âyet-i kerimenin av etini yemek konusunda değil avlanmak konusunda geldiğini göstermektedir; çünkü av eti avlanma olayının dışında bir şeydir, dolayısıyla ona haramlık hükmü gerekmez. Bu, kanatlıların yumurtaları gibi değildir, çünkü yumurta bazan avlanmak anlamına gelir, et ise onun gibi değildir. Bir de şu var: İhramlı, yumurtayı telef edecek olursa kıymetini ödemekle yükümlüdür, fakat av etini telef edecek olsa onu tazmin etmez. Dolayısıyla tazmin edilmesi gereken şeyin yenilmesi yasaktır, gerekmeyenin yenmesi ise yasak değildir. İhramlı olmayan biri tarafından avlanan hayvanın etini yemek ihramlıya haram olsaydı, Mekkelilere de haram olması gerekirdi, çünkü onlar Allah'ın Harem bölgesinin ehlidir. Bu ise olmayacak bir şeydir. Cenâb-ı Hak kendilerine rahmet eylesin âlimlerimiz, bu konuda Resülullah'a ait Ebü Katâdeden ve diğerlerinden rivayet edilen haberleri ve Kur'ân âyetinin zâhirine işaret eden hükmü benimsemişlerdir; bu aynı zamanda Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve diğer sahâbilerden de rivayet edilmiştir", Buna karşılık denilirse ki İbn Abbâs'tan (r.a.) ve Zeyd b. Erkamdan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber ihramlıya av etini yemeyi yasaklamıştı. Zeyd b. Erkamdan gelen başka bir rivayet de şöyledir: Resülullah'a (s.a.) av etinden bir parça hediye edilmişti, onu kabul etmeyerek “Biz ihramlıyız, onu yemeyiz” buyurdu", Başka bir rivayette de Hz. Peygambere, kendisine av eti getirilen ihramlının durumu sorulmuş, o da şöyle buyurmuş: “Ondan yeme!” Ancak bu hadisin, ihramlının kendisi adına avlandığı için yasakladığı anlamına yüklenmesi caizdir, eğer kendisi için avlanmışsa ondan yemesi helâl değildir. Bunun delili de Hz. Osmandan rivayet edilen şu sözdür: Ben av yapılmasını istemedim ve benim için de av yapılmadı. Câbir'in Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu hadis de bunun delilidir: “Bizzat kendiniz avlamadığınız veya sizin için avlanmadığı takdirde kara avının etini yemek size helâldir”. Burada başka bir mesele daha var, [o da kara avı ile deniz avını ayırdetmek meselesidir). Bazıları şöyle demiştir: Hem karada hem de denizde yaşayan hayvanı avlama. Hayatı denizde geçen hayvan deniz hayvanıdır. Başkaları da şöyle demiştir: Yavrulayıncaya kadar hayatını suda geçiren hayvan deniz hayvanıdır. Bazıları da şu fikri ileri sürmüştür: Kara avı, avcının canlı olarak ele geçirdiği ve onun elinde öldüğü hayvandır, bu helâl değildir. Onu kesmeye yetişmekle de helâl olmaz, ancak (fiilen) kesmesi durumunda helâl olur; durumu böyle olan hayvan denizde yaşasa da kara hayvanıdır. Avcı, suda yaşayan bir hayvanı canlı olarak eline aldığında ölürse onu yiyebilir, çünkü o deniz hayvanıdır, nitekim balık böyledir. Burada bir durum daha var: Denizin dışarı attığı hayvan dışarda ölürse onu yemek helâldir, çünkü o denizden çıkan yemektir; şayet onu yemek helâl değilse demek ki o, denizden çıkan yemek değildir. Deniz yemeği olan veya denizin dışarıya atmasıyla ölen hayvan, deniz avıdır. Yenilmesi helâl olmayan hayvan denize atılsa bile avlandığında deniz hayvanı sayılmaz, çünkü Allah Teâlâ, deniz avını ve yemeğini helâl kılmıştır. Deniz yemeği olmayan bir şeyi kişi oraya attığında ölse de, canlı olarak yakalasa da av değildir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'tan korkun. Yani Harem dâhilinde av hayvanını öldürmeyi helâl saymak konusunda Allah'tan korkun. Yahut yasaklandıktan sonra ihramlı iken avlanmak konusunda Allah'tan korkun. Veya helâl olmayanı yemek konusunda Allah'tan korkun. Toplanıp O'nun huzuruna varacaksınız ve yaptıklarınızın karşılığını bulacaksınız, şayet iyilikse iyi, kötülükse kötü karşılığını verecektir. Toplanıp O'nun huzuruna varacaksınız meâlindeki beyan, O'nun vereceği hükme sevkedileceksiniz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hüküm yalnızca O'nundur ve siz ancak O'na dóndürüleceksiniz”%?. En doğrusunu Allah bilir. 42 yel Ús aii ELİN ai ZAN fa --- Dipnotlar: 56 o Ebü Dâvüd, “Tahâret” 41; Tirmizi, “Tahâret” 52. Tirmizi, hadisin sahih olduğunu söylemiştir. 57 İki kan da karaciğer ve dalaktır”. Bu rivayetin isnadı zayıftır. Hadis İbn Ömer'den de mevkuf olarak da rivayet edilmiştir ve bu rivayet sahihtir (İbn Hacer, Telhisu'l-habir, I, 26). 558 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 308; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 199. 59 Hârisb. Nevfel şöyle demiştir: Osman b. Affân hac yapıyordu, kendisine bir av eti getirildi, sahibi onu ihramlı değilken avlamıştı. Hz. Osman ondan yedi, fakat Hz. Ali (r.a.) yemedi. Bunun üzerine Hz. Osman (r.a.) şöyle dedi: Vallahi onu ne biz avladık, ne avlanmasını emrettik, ne de avlanması için işaret ettik! Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) “Kara avı ihrarda bulunduğunuz sürece size haram kılındı” meâlindeki âyeti okudu. Bu mânaya yakın başka rivayetler de vardır (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 70-71; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, Buhâri, “Cezâu's-sayd”, 1; Müslim, “Hac”, 62. Ebü Dâvüd, “Menâsik” 40; Tirmizi, “Hac” 25; İbn Huzeyme, es-Sahih, IV, 180; İbn Hibbân, Hz. Osman'ın sözü az önce geçmişti. Hz. Ömer'in (r.a.) sözü için bk. Taberi, Câmi'u'beyân, VII, 71; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 200. Bu rivayetin kaynağına az önce işaret edilmişti.

Maide 5:97

Allah Kâbe'yi, Beytülharâm'ı insanların maddi ve manevi hayatları için destek kıldı. Bu âyetin anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyetteki “kıyâmen li'n-nâsi” (uu Lus) ifadesiyle “insanlar için sebat ve devamlılık vasıtası kıldı” denilmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak Kâbe'yi, (SJhac, tavaf, namaz, kan akıtmak, kurban kesmek vb. ibadetleri yerine getirme mekânı kılmıştır. Ayrıca O, bu ibadetleri asla değiştirilemez ve neshedilemez tarzda sabit ve devamlı kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dediler: Sözlükte “dayanak” anlamına gelen “kıyâm” (Lus) lafzı burada koruyan, ayakta tutan mânasına gelir; Allah Teâlâ burayı onların dünya ve âhiret hayatları için koruyucu bir mekân, bir güven yurdu ve sığınak yapmıştır. O kadar ki, büyük bir günah veya suç işleyen biri oraya sığınacak olursa ona hiçbir şekilde dokunulamaz ve yakalanamaz. İnsanlar gerdanlık bağlanmış bir kurban görecek olsalar, ona çok şiddetle ihtiyaç duysalar bile dokunamazlardı. Sayılması uzun süren bunun gibi pek çok örnek vardır. Ayrıca Cenâb-ı Hak orada yapılan ibadetlere başka yerlerde yapılanlara asla vermediği mükâfatı koymuştur. Haram ay da böyledir, Yüce Allah, bu ayı insanlar için güven ayı kılmıştır, bu aya girdiklerinde daha önce duymuş oldukları her türlü korkudan emniyete kavuşurlar. Bunların yanı sıra kurbanları ve gerdanlıkları da orada yaşayan insanlar için menfaat vesilesi kılmıştır. İşte bu yönleriyle orası, insanların dünya ve âhiret hayatları için koruyucu bir mekân olmuştur. Said b. Cübeyr, Allah Kâbe'yi, Beytülharâm'ı insanların maddi ve manevi hayatları için destek kıldı meâlindeki ilâhi beyana, dinleri için bir kuvvet kaynağı kıldı anlamını vermiştir”, Bu, sizin anlamanız içindir. Yani bu emniyet ve zikrettiğimiz üzere Kâbe'nin onların dünya ve âhiret hayatlarını koruyucu olması, Allah'ın göklerde ve yerdeki her şeyden haberdar olduğunu anlamanız içindir. Yani Allah, bunlar henüz var olmadan önce öyle olacağını bildiği bir ilim üzere böyle yapmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Bu, yani daha önce zikredilen ilâhi kitapların tahrif edilmesi, onlarda yer alan Resülullah'ın (s.a.) nitelik ve özellikleri ile ilgili beyanları değiştirmeleri. Yani Allah Teâlâ sizi, onları tahrif edip değiştireceğinizi bilerek yarattı, bilmeden değil; tâ ki sizi imtihana tâbi tutmuş olsun. Şu da bir gerçek ki, kâfirin küfrü kendisine hiçbir zarar veremeyeceği gibi müminin imanı da O'na hiçbir fayda sağlamaz. Bilâkis küfrün zararının kâfire, imanın faydasının da mümine yönelik olduğundan haberi bulunduğunu anlamanız içindir.

Maide 5:98

Bilin ki Allah'ın cezalandırması çetindir. Yani kendisine karşı çıkıp emrine muhalefet edeni; halbuki siz olan biten her şeyin O'nun bilgisi dâhilinde bulunduğunu bilmektesiniz. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. ( Şunu da bilin ki Allah tövbe edip kendisine dönüş yapana karşı çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir. Cezalandırması çetindir. Çünkü bazı cezalar çetin değildir, özellikle âhiret cezaları ateşle uygulanır. Hiçbir ceza yoktur ki, az da olsa ona katlanmak mümkün olmasın, ancak ahiret azabı müstesnâ, çünkü ahiret cezası ateşle gerçekleşir, bu sebeple ona hiç kimse katlanamaz. Bir de dünya cezaları ve azabı biter, âhiret azabı hiç bitmez ve sona ermez. Bundan dolayı çetin diye nitelendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. 568 o Taberi, Câmi'u'i-beyân, VII, 77; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 202.

Maide 5:99

Peygamberin görevi, tebliğ etmekten ibarettir. Bu âyetin iki yorumu vardır. Birincisi, âyet-i kerime, başkasına öğüt veren kişi söylediklerini kendisi yapmazsa o öğüdün faydası bulunmayıp herhangi bir yarar sağlamaz diyenleri reddetmektedir; çünkü söylediklerini, -Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- peygamberlerden daha çok yaşayan hiç kimse yoktur, fakat onların öğütleri ve nasihatleri kendi milletlerine fayda vermemiş, onların kötü huylarını ve aşırı inatçılıklarını değiştirmeye yaramamıştır. İkincisi, bu âyet, peygamberlerin görevlerinin tebliğ etmekten ibaret oldugunu ve milletin, onların söylediklerini kabul etmemelerinin peygamberlere hiçbir zarar vermeyeceğini haber vermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “ (Ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir. Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz; Resüle düşen yalnızca apaçık bildirip anlatmaktır”". Allah ise açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir; kendileriyle savaşmak suretiyle Muhammed aleyhisselâma ve ashâbına karşı gösterdiğiniz apaçık düşmanlığınızı Allah bilir. Gizlediğiniz anlamındaki lafızla da, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürmek kararınızı ve kurduğunuz tuzakları Allah bilir, mânası kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; (Jonlar tuzak kuruyorlardı, Allah da bozuyordu””. Onlar Hz. Peygamber'e (s.a.) tuzak kuruyor ve onu öldürmeye çalışıyorlardı, fakat Yüce Allah, onların tuzaklarını Resülüne bildirmiş ve onu insanlardan koruyacağını haber vermiştir. “Onlar ne zaman savaş ateşini tutuşturmuşlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çaba harcarlar”7!,

Maide 5:100

De ki: Kötünün çokluğu sana ilginç gelse de iyi ile kötü bir değildir. Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, cevap mahiyetindeki bu âyet-i kerime şöyle bir soruya karşı ortaya çıkmıştır. Ashâb-ı kirâmdan bazıları müşriklerin çok mal topladıklarını, helâl olsun olmasın her şeyi elde ettiklerini gördüklerinde nefisleri aynı şeye meyledip özenmiştir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak iyi ile kötü bir değildir diye buyurmuştur. O, sanki şöyle demiştir: Az da olsa temiz mal çok olan kötü maldan hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, sözkonusu sahâbiler, bazılarının ruhbanlık tarzındaki ibadetlerine, kendilerini insanların eziyetlerinden uzak tutmak için onlardan uzak durmaya, ayrıca birçok sıkıntı ve meşakkate tahammül göstermelerine özenmişler ve onları yapmaya koyulmuşlardır. Nakledildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) ashabından bazıları ruhbanlığa ve insanlardan uzak yaşamaya niyetlenmişlerdi“. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: De ki: İyi ile kötü bir değildir. Aslı iyi olan az amel aslı kötü olan çok amelden daha hayırlıdır. O halde Allah'a âsi olmaktan sakının, yani Allah'ın emirlerine ve yasaklarına karşı çıkmaktan. Ey akıl sahipleri. Bu meâldeki ifade Cenâb-ı Hakk'ın sadece aklı eren ve tam olan kişiye hitap ettiğinin delili bulunmaktadır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Maide 5:101

Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokacak hususlarda soru sormayın. Burada sorulması yasaklanan soruların, önceden sordukları hususlardan dolayı bir şekilde ortaya çıkan ve şu sırada ihtiyaç duymadıkları şeylerden ibaret olması mümkündür. Müminler ihtiyaç hali ortaya çıkana kadar bunları sormaları yasaklanmış, ancak ihtiyaç ortaya çıktığında sorabileceklerine işarette bulunmuştur. Öyle anlaşılıyorki onlar, ihtiyaçları olmayan farazi konuları soruyor ve onların açıklanmasını istiyorlardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, Kur'ân indirilirken böyle sorular sorarsanız size açıklanır buyurmaktadır. İkinci bir ihtimal ise, önceden yönelttikleri bir soru bulunmamakla birlikte sormaları yasaklanan fiilleri gündeme getirmiş olmalarıdır. Diğer bir ihtimal de, âyet-i kerimenin, münğfıklar tarafından sorulan sorular üzerine gelmiş olmasıdır; onlar öğrenmek için değil, yokuşa sürmek için inadina soruyorlardı. Münâfıklar Hz. Peygamberden mücizeleri ortaya çıktıktan, kendilerince de kesin delilleri sabit olup, onun Allah elçisi olduğunu anladıktan sonra da kendisine sorular yöneltiyorlardı, Allah'ın elçisi olduğunu anladıktan ve bu konuda deliller ortaya çıktıktan sonra da mücizeler istiyorlardı. Âyetteki yasak, şayet müminler için getirilmişse, söylediğimiz gibi ihtiyaç ortaya çıkmadan sorulan sorularla ilgilidir. Denilmiştir ki bu âyet, Hz. Peygamber'e (s.a.) çeşitli şeyleri soran insanlar hakkında gelmiştir. Bunlardan biri şunu sormuştu: Babam kim? Diğeri şöyle demişti: Ben âhirette nerede olacağım? Hz. Peygamber bunların birine, “Sen cehennemde olacaksın”, diğerine de “senin baban falandır” cevabını vermiştir” ve benzeri sorular. Şöyle de denilmiştir: Resülullah (s.a.) haccın farz kılındığını söylemişti, adamın biri “her yıl mı ey Allah'ın Resülü'?” diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: “Şayet evet deseydim, her yıl hac farz olurdu. Her sene farz olunca da yapamazdınız, farzı yapmayınca onu inkâr etmiş, inkâr edince de küfretmiş olurdunuz”. [§] Çünkü Allah'ın koymuş olduğu bir farzı inkâr eden kimse küfre girmiş olur veya benzeri bir ifade. Bu âyet şu konuda gelmiştir diye tefsir etmeye gerek yoktur, çünkü Allah'ın Kitab'ında herhangi bir açıklama yer almamaktadır, sadece ihtiyaç duyulmayan hususlarda soru sormak yasaklanmıştır. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir:...hususlarda soru sormayın, yani Allah'ın bağışladığı hususlarda sormayın. Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokar, yani yapmayı emredildiğiniz şey, ortaya çıktığında ağırınıza gidecek şey demektir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 53 Ben nerede olacağım? sorusu ile Hz. Peygamber'in (s.a.) ona verdiği “Sen cehennemde olacaksın” cevabını kaynaklarda bulamadım. Ancak diğer rivayet kaynaklarda yer almaktadır. Bu hadis kaynaklarda şu lafızlarla rivayet edilmiştir: “Şayet evet desem farz olurdu, farz olsa onu yapmaya gücünüz yetmezdi, terk edecek olsanız küfre girerdiniz” (Taberi, Cámi'u'lbeyân, VII, 82). Buna yakın mânadaki başka rivayetler için bk. Tirmizi, “Hac” 5; İbn Mâce,

Maide 5:102

Bu âyet-i kerime, mücizeler ve ilâhi beyanlar hakkında soru sormanın iki sebepten dolayı yasaklandığını göstermektedir. Ya Hz. Peygamber'in (s.a.) Allah'ın elçisi olduğu kendilerince de açık hale geldikten ve ortaya çıktıktan sonra da kendisinden mücizeler istemişlerdi, Resülullah onları getirdiğinde ise inkâr etmişlerdi. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, Bu tür soruları sizden önce de bir topluluk sormuş, fakat sonunda bunları inkâr eder olmuşlardı buyurmaktadır. Önceki ümmetler, Allah elçisi olduklarını anladıktan sonra da peygamberlerinden mücizeler istemişlerdi. Bir de muhtemeldir ki zikrettiğimiz gibi onlar şu türlü sorular soruyorlardı: Biz âhirette nerede olacağız? Benim babam kim? Ben kimim ve benzeri. Peygamberler onlara soruların cevaplarını verince de inkâr etmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Ge İLE únos EEEN 01022

Maide 5:103

Allah bahire, sâibe, vasile ve hâm (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Yani Allah, onların kurbanlık diye ayırdıkları hayvanlardan kurbanlık belirlememiştir, çünkü onlar âyette zikredilen bahire ve sâibe gibi hayvanları kurban ederek Allah'tan başka taptıkları putlara yaklaşmaya çalışıyorlardı. O, şöyle buyurmaktadır: Sizin belirlediğiniz bahire ve sâibeyi kurbanlık yapmamıştır. Allah, bahire meâlindeki ifade ile ve âyette zikredilen diğer hayvanlarla ilgili bir buyruk koymadı beyanı, böyle bir emir vermedi, buna izin de vermedi. Şöyle de denilmiştir: Câhiliye ileri gelenleri bu tür şeylerden bir kısmını erkeklerine değil kadınlarına, bir kısmını hem erkeklerine hem kadınlarına haram kılmış, bazılarını da ilâhlarına ayırmıştır. [§]Şöyle de denilmiştir: Bahire, kulaklarını keserek tanrıları için serbest bıraktıkları hayvandır. Sâibe, serbest bıraktıkları hayvandır. Vasile, deve bir batında erkek ve dişi olarak ikiz yavrularsa “kardeşine ulaştı” derler ve artık onu kesmeyip tanrıları için serbest bırakırlardı. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: Bahire, beş doğum yaptığı zaman kulakları kesilir ve serbest bırakılırdı. Sâibe, hayvan beş doğum yaptığında adak olarak salınır, su içmekten ve otlamaktan engellenmezdi. Vasile, koyun iki dişi yavruladığında ikisi de serbest bırakılır, bir dişi ve bir erkek yavruladığında “dişi erkeğe kavuştu” der ve ikisi de serbest bırakılır, bir erkek yavruladığında da ise kesilirdi. Hâmi de on doğum yapar ve hepsi de hayatta kalırsa, “sırtını korudu” diyerek hayvana binilmez ve sırtına yük vurulmazdı"”3. Mücâhid şöyle demiştir: Bahire, deve türündendi, Câhiliye insanları bu develerin tüylerini kullanmayı, sırtına binmeyi, etini yemeyi ve sütünü içmeyi sadece erkeklere serbest bırakmışlardı, deve erkek ve dişi yavru doğurduğunda aynı konumda kalırdı; hayvan ölünce erkekler ve kadınlar etini yiyebiliyordu. Allah, hâm ile ilgili bir buyruk koymadı. Deve beş nesil doğuran devenin çocuğundan gebe kalırsa ona hâmi denirdi; hâmi, bir isimdir. Sâibe de koyun cinsinin aynı şekilde olanıdır, ancak koyun altı doğum yaparsa bulunduğu halde kalırdı. Yedincisinde erkek yavruKuteybe şöyle demiştir: Bahire beş batın doğum yapan dişi devedir, beşincisini erkek doğurursa kesilir, etini erkekler ve kadınlar yerlerdi. Şayet beşincisini dişi doğurmuşsa kulakları yarılırdı, onun eti ve sütü kadınlara haramdı. Öldüğünde kadınlara da helâl sayılırdı”. Sâibe, adakolarak serbest bırakılan devedir, adam şayet Allah, kendisini hastalıktan kurtarır yahut evine ulaştırırsa böyle yapacağına dair adak yapardı. Vasile, koyun türü hayvanlardan olurdu, koyun şayet yedi batın doğurmuşsa bakarlardı; yedincisi erkekse kesip etini erkekler ve kadınlar yerdi; yedincisi şayet dişi ise sürüde bırakılırdı. Eğer erkek ve dişi olarak çift yavrularsa, “kardeşine ulaştı” derler, erkek kesilmezdi, eti kadınlara haram sayılırdı, dişinin de sütü kadınlara haramdı, ancak o ikisinden biri ölürse etini erkekler ve kadınlar yerdi. Hâmi, çocuğunun çocuğunu aşan döl hayvanıdır. Denilir ki kendi soyundan on batın nesil dünyaya geldiğinde, “sırtını korudu” derler ve artık ona binilmez, istediği yerden otlamasına ve içmesine engel olunmazdı. Hülâsâ belirttiğimiz şekilde o hayvanlardan faydalanmayı haram sayıyorlar ve “Allah bunları bize haram kıldı” diyorlardı. Bu husus başka bir âyet-i kerimede de şöyle zikredilmektedir: “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”. Câhiliye insanları bazı şeyleri kendilerine haram kılıyorlar ve bu haram kılmayı Allaha nispet ediyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ onların akılsızlıklarını şöyle beyan etmektedir: “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş... De ki: O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavrularını mı haram kıldı?” Onların bu belirtilenleri haram saymaları peygamberden işittikleri bir bilgiye dayanmıyordu, sadece kendi fikirleri ve uydurma ibadet anlayışlarıydı. Cenâb-ı Hak da ileri sürdükleri iddiaların yanlış olduğunu göstermek için kendilerine karşı bu delili göstermiştir: [ ]“De ki: O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi haram kıldı?” Şayet iki erkeği haram kıldı derlerse, erkeklerden haram kılınmayanı da vardı. Eğer iki dişiyi haram kıldı derlerse dişilerden haklarında haram kılınmayanlar da vardı. Bu, bir hüküm herhangi bir illete dayalı olarak verilmişse, o illet var olduğu müddetçe o hükmün de var olması gerektiğinin delilini oluşturur. En doğrusunu Allah bilir. 57 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 147. --- Dipnotlar: lar veya iki erkek yavrularsa kesilir, etini sadece erkekler yer, kadınlar yiyemezdi. Şayet bir batında erkek ve dişi yavrularsa, o vasiledir, erkek yavru kesilmez, dişisi kesilirdi, [ şayet ikisini de dişi yavrulamışsa ikisi de terk edilirdi#”. İbn Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 89-90; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 212.

Maide 5:104

104. “Onlara Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin” dendi ğinde, Atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter” derler. Ataları bir şe y bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler olsa da mı?” Onlara “Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin? dendiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter” derler. Bu âyet sanki Arap müşrikleri hakkında gelmişti. Onlar atalarına bağlı insanlardı, peygamberlere iman etmiyor ve onları kabul etmiyordu. Ancak putlara tapmak konusunda atalarını taklit ediyorlardı. Hz. Peygamber kendilerini Allah'ın indirdiklerine veya başka biri buna davet edince, Atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter, derler. Yine onlar “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”' diyorlardı. Evet onlar bu konuda atalarını taklit ediyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler olsa da mı? Yani atalarınızın din konusunda bir şey bilmeyen ve doğru yolda gitmeyen kimseler olduklarını bilseniz yine onlara tâbi olacak ve yine onlara uyacak mısınız? Şu ilâhi beyan da bunun gibidir: “Peygamber, “Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi? diye sordu”. Size atalarınızın yolundan daha doğrusunu getirsem de, yine atalarınıza mı tâbi olacak ve yine onlara mı uyacaksınız? Cenâb-ı Hak, atalarının yanlış ve bâtıl yolda oldukları kendileri nezdinde de ortaya çıktığı halde yine de atalarını taklit etmeleri yüzünden onları akılsızca hayaller içinde olmakla nitelendiriyor. pis ys sa arş ii

Maide 5:105

[İyiliği Emredip Kötülüğe Engel Olmak] Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Bazı insanlar bu âyetin iyiliği emretme ve kötülüğe yasaklama yükümlülüğünü kaldırdığını zannetmiştir. Ne var ki bu ilâhi beyanda iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama durumu değil, şu husus vardır: İyiliği emretme ve kötülüğe engel olma görevi benimsenmemesi halinde bize yönelik bir sorumluluk yoktur. [ ]Bu ilâhi beyan şu âyet-i kerimelere benzemektedir: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”; “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”99. Burada ilâhi risâleti insanlara bildirmesinin terkedip kaldırmasına izin verilmesi değil, şu husus vurgulanmaktadır: Kâfirler tarafından reddedilmesinde Resülullah'a yönelik bir sorumluluk yoktur; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sana düşen sadece duyurmaktır”1, Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet-i kerimede, iyiliği emretme ve kötülüğe engel olmanın gerekliligine yönelik bir delilin bulunması ihtimal dâhilindedir; çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İyiliği emretmeniz ve kötülüğe engel olmaya çalışmanız vesilesiyle Siz doğru gittiğiniz takdirde, insanlardan emir bilmârüf ve nehiy anil münkeri kabul etmemelerinden dolayı size bir zarar gelmez. Zaten iyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak gerekli bir görevdir. Allah Teâlâ bu ümmeti böylece nitelemiştir: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız”“5. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyügümüze saygı göstermeyen ve iyiliği emredip kötülükten alıkoymayan kimse bizden değildir”, Hz. Âişe'den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) nefes nefese yanıma geldi, hemen abdest alıp mescide çıktı. Ben perdenin arkasından ona bakıyordum. Hemen minbere çıkıp şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Bana dua edip duanızı kabul etmeyeceğim, benden talepte bulunup vermeyeceğim, rahmet dileyip vermeyeceğim, yardım dileyip fakat yardımda bulunmayacağım gün gelmeden önce iyiliği emredin ve kötülüğü engellemeye çalışın”. Hz. Ebü Bekir es-Sıddik (r.a.) şöyle demiştir: Ey insanlar! Sizler bu âyeti okuyorsunuz, [ ]fakat onu ait olduğu yere koymuyorsunuz. Ben Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: “İnsanlar bir kötülük görüp de onu değiştirmezlerse Allah Teâlâ kısa zamanda ilâhi cezayı onların hepsine verir”, Ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı: “Bâri din adamları ve âlimleri onlara yalan söylemeyi yasaklasalardı”. Şunu da belirtmek gerekir ki iyiliği emredip kötülüğü yasaklama farklı şekillerde yapılır. Bu iş kâfirlere karşı savaşla, müminlere karşı ise el ve dil ile yapılır. Bir fitne ve fesadın ortaya çıkmadığı takdirde iyiliği emredip kötülüğe engel olmak gerekli olup farzdır, şayet bir fesat ortaya çıkacaksa iyiliği emredip kötülükten alıkoyma işinin kendisi kötülük olur. Müslümanlar böyle bir neticeden endişe ederlerse görevi terk etmelerine müsaade edilir, aksi halde terk edilemez. Abdullah b. Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: Sonunda kılıç ve kamçı bulunmadığı takdirde iyiliği emredin, kötülüğe engel olun! Şayet kılıç ve kamçı varsa kendinize bakın!” Hepinizin dönüşü Allah'adır, yani iyiliği emredip kötülükten alıkoyanın dönüşü de, iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın uygulandığı kişi de. Yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir. Bu ilâhi beyan, tehdit ve sakındırma anlamına gelir. NN ME iLe Koji ga Í ESG 2u ooh Ag aat Gesi --- Dipnotlar: 56 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 257; Tirmizi, “Birr ve Sila” 15. Tirmizi hadisin hasen olduğunu söylemiştir. 587 Buhadis elimizdeki kaynaklarda, “yardım dileyip fakat yardımda bulunmayacağım” kısmı olmaksızın rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 159; İbn Mâce, “Fiten”, 58 Ebü Dâvüd, “Melâhim” 17; Tirmizi, “Fiten”, 8. Tirmizi hadisin sahih olduğunu söylemiştir. “Bari din adamları ve âlimleri onları yalan söylemekten ve haram yemekten menetselerdi. Bu yaptıkları ne kötüdür!” el-Mâide, 5/63. 50 Saidb. Mansür, es-Sünen, IV, 1653; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 216.

Maide 5:106

361 Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında Jiçinizden iki âdil kişi veya başka iki kişi aranızda şahitlik etsin. Bu iki âyetin tefsiri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Katâde şöyle demiştir: Bir adam, köyün birinde ölür ve geride miras bırakırsa vasiyet eder ve bu vasiyetine iki kişiyi şahit tutar. Şayet onların yaptığı şahitlikten şüphe edilirse, kendilerine ikindi namazından sonra yemin verilir. Arap dilinde şöyle denilirdi: “Yeminlerin yapılması için sahipleri hapsedilmeye varıncaya kadar zorlanır. Şayet muttali olunursa. Yani iki şahidin hiyânetinden, bazı şeyleri gizliyor, yalan söylüyorlar diye şüphe edilirse, bunun yanında onlardan daha dürüst iki kişi, söylediklerinde daha isabetli şahitlikte bulunursa onların tanıklığı benimsenir ve önceki ikisinin şahitliği iptal edilir”. İçinizden iki âdil kişi, yani müslümanlardan, Veya sizden olmayan başka iki kişi. Yani o beldede sadece Ehl-i Kitap varsa onlardan iki kişi şahitlik eder2. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: İçinizden iki âdil kişi, yani sizin aşiretinizden, Veya sizden olmayan başka iki kişi, yani sizin aşiretinizden olmayan”. O şöyle demektedir: Vasiyette bulunmak isteyen müslümanın yapması gereken şey vasiyetini kendi kabilesinden birine teslim etmesidir. Kendi kabile mensupları da bu konuda onun için şahitlik eder, çünkü kişinin kendi kabilesinin mensupları, vasiyeti daha iyi korurlar, daha büyük bir dikkat ve itina gösterir ve şahitliği daha dürüstçe yaparlar. Yabancılar ise böyle değildirler. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Cenâb-ı Hak burada Ey iman edenler!... aranızda şahitlik etsin buyurmak suretiyle bütün müminlere hitap etmiştir. Bu durumda Veya sizden olmayan başka iki kişi beyanı, sizin aşiretinizden olmayan anlamına nasıl gelebilir de aynı ifade “sizin dininizden olmayan” mânasına gelmez? Buna şu cevap verilir: Sübhânellâh! Bu, sınırları ne kadar da aşan bir söz! Tevhid inancını benimseyen ve dinini ihlasla Allah'a bağlayan bir müminin şahitliğini, işlediği bir günahtan dolayı reddediyor, buna mukabil Allah'ın çocuğuve ortağı olduğunu iddia eden yalancı bir kâfirin şahitliğini kabul ediyor! Bu, ihtimal dâhilinde bulunmayan bir iddiadır. Allah ayrıca şöyle buyurmaktadır: Bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz. Halbuki kâfirler namaz için ezan okunduğunda alaya başlıyorlar, şu ilâhi beyanda zikredildiği gibi: [ ] “Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar”". Bu âyet, onların söylediklerinin ihtimal dâhilinde bulunmadığını göstermektedir. Veya sizden olmayan başka iki kişi. Beyanı hakkında Said b. Cübeyr şöyle demiştir: Seyahat sırasında müslüman kimseye ölüm gelir de vasiyette bulunacağı iki müslüman bulamazsa Ehl-i Kitap olanlara vasiyet eder. Onlar adamın mirasını getirdiklerinde kendilerinden şüphe edilirse, onun malının şundan şundan ibaret olduğuna yemin ederler, varisler de onu alırlar". Bazı âlimler bu âyetin zâhirine bakarak seyahat sırasında yapılan vasiyete Yahudi ve hıristiyanların şahitliğini caiz görürler. Mücâhid, Veya sizden olmayan başka iki kişi meâlindeki cümleye sizin dininizden olmayan anlamını vermiştir. Âmir eş-Şa'bi şöyle demiştir: İki hıristiyan kendi yanlarında ölen bir müslüman için şahitlik yapmışlardı, vasiyet ehli olan kişiler onlardan kuşkuya düştü ve ikisini alıp Ebü Müsâ el-Eş'ari'ye götürdüler. O da namazından sonra onlara Allah adına yemin verdirdi: “Biz Allah adına şahitliği az bir para ile satın almadık ve şahitliği gizlemedik, şayet böyle yapsaydık günahkârlardan olurduk” Sonra Ebü Müsâ el-Eş'ari şöyle demiş: Vallahi, Resülullah'ın (s.a.) vefatından bu güne kadar böyle bir mesele hakkında hüküm verilmemiştir”. Şâbi, ölünün terikesi konusunda o iki hıristiyandan şüphe ettikleri için Ebü Müsâ el-Eş'ari'nin onlara yemin verdiğini beyan etmektedir. Bu yemin bütün müslümanlar nazarında gerekli olan bir yemindir. Bazı kişilerin, onların şahitliği ancak yemin ettikleri durumunda sahih olur diye iddia edilmesine rağmen Ebü Müsâ sözkonusu hıristiyan şahitlerine yaptıkları yeminin söyledikleri gibi olduğu hususunda yemin ettirmemiştir. Abdullah b. Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: Müslümanlardan biri memleketinden çıkmış, yanında iki müslümanla birlikte bir köye gitmişti. Adam malını yanındaki iki müslümana vermiş ve onlara şöyle demişti: Bana, bu malı size verdiğime dair şahitlik edecek birini getirin. Fakat o köyde müslüman bulamamış. Yahudi ve hıristiyanlardan adamlar çağırıp sözkonusu kişi, kendilerini malını o ikisine verdiğine şahit tutmuştu. Sonra iki müslüman o adamın ailesine gitmişler, malını onlara vermişler. Fakat mirasçılar şöyle demişler: Onun yanında bu getirdiklerinizden daha çok mal vardı; Ardından da kendilerine bundan başka mal vermediğine dair yemin etmelerini istediler. Bir müddet sonra Yahudi ve hıristiyanlardan bazı kişiler gelmiş, ölünün adamları durumu onlara sormuş, onlar da sözü edilen kişinin kendi köylerinde öldüğünü ve mal olarak da şunu şunu bıraktığını söylemiş. Bunun üzerine ölünün adamları, iki müslümanın açık günahkârlardan oldukları hakkında şüpheye düşüp İbn Mesüd'a (r.a.) gitmiş ve olan biteni ona anlatmıştır. İbn Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: Allah'ın kitabında bulunan bütün hüküm ve beyanlar bir hususu ispat etmek için gelmiştir, yalnız bu âyet müstesnâ, şimdi de onun yorumu gelmiştir. Sonra iki müslümana, Allah adına yemin etmelerini emretmiştir: Bunu yakınımız hatırına da olsa hiçbir bedel karşılığında satmayız ve Allah'ın buyruğu olan bu tanıklığı asla gizlemeyiz, aksi halde apaçık günahkârlardan olacağımızda kuşku yoktur. Ardından yahudilerle hıristiyanlara geride şu şu malı bırakmıştır diye Allah adına yemin etmelerini istemiştir. Onlar da Kesinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden, yani şu iki müslümanın şahitliğinden daha doğrudur ve biz hak tecavüzünde bulunmadık, aksi halde biz 57 Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 105, 110; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 224. de zâlimlerden oluruz demişler. Daha sonra ölünün adamlarına Yahudi ve hıristiyanların şahitliklerinin doğru olduğuna dair Allah adına yemin etmelerini istemiş, onlar da yemin etmiştir. Nihayet İbn Mesüd (r.a.), yahudi ve hıristiyanların şahitlik ettikleri malı iki müslümandan almalarını emretmiştir. Bu olay, Hz. Osman'ın (r.a.) halifeliği zamanında olmuştur”, [ ]ibn Mesüd'dan gelen bu rivayet şayet sahih ise Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edilen şu hadise aykırı düşmektedir: “Şayet iddia ettikleri şeyler insanlara verilecek olsaydı, bazıları başkalarının canlarını ve mallarını da isterdi, fakat davacıdan delil istenir, davalıya da yemin verdirilir”:9. Ayrıca âyetin zâhirine de uygun değildir. Bunun Abdullah b. Mesüd'dan (r.a.) sabit olduğunu zannetmiyoruz. İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Temim ed-Dâri ve Adi b. Beddâ adında iki kişi, ticaret amacıyla Mekke'ye gidip geliyorlardı. Benü Sehm kabilesinden bir adam ikamet ettiği yerden çıkmış ve müslüman birinin bulunmadığı bir yerde ölmüştü, ölürken de malını bu iki kişiye vasiyet etmişti. Onlar da malı götürüp ailesine vermiş, yalnız gümüş bir tabağı saklamışlardı. Resülullah (s.a.) onlara, bir şey saklamadıklarına ve başka bir şey görmediklerine dair Allah adına yemin verdirmişti. Bir müddet sonra gümüş tabak Mekkede görülmüş. Sorulduğunda, “onu Temim ve Adiden satın aldık” demişler. Bunun üzerine Benü Sehm kabilesinden iki kişi ortaya çıkıp, bu gümüş tabağın ölen Sehmi'ye ait olduğuna Allah adına yemin etmişler, Kesinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha doğrudur ve gümüş tabağı almışlar. İşte bu âyet onlar hakkında gelmiştir”. Bu hadiste yeminin davalıya yaptırıldığı görülmektedir; nitekim varisler, ölünün terekesinden bazı şeyleri vermediklerini iddia etmişlerdi. Hadisten anlaşılan bir husus da şudur: Temim ve arkadaşı tabağı ölen kişiden satın aldıklarını iddia etmiş ve bir nevi davacı olmuşlar, bunun üzerine de vârisler Temim'in ve arkadaşının iddiasına karşı yemin etmişlerdi. Bunlar iki hüküm olup İslâmiyet'teki diğer hükümlere ve kanunlara da uygundur. Şayet mesele burada belirtildiği gibi ise, o takdirde âyette E nesih sözkonusu değildir, (Jayrıca onda zâhiri hükümlere ters düşen bir husus da yoktur. Bize göre şahitlik ettikleri sırada kâfir iki şahidin yemin etmesi caiz değildir, çünkü âyetin zâhiri, bizden veya bizden olmayanlardan âdil iki kişinin yemin etmesini emretmektedir. Müslüman şahitlerin hazır bulundukları bir vasiyete yemin etmeleri caiz olmayınca, ancak onların bir şeyi gizlediklerine -zaten kâfirlerin âdeti de böyledir- yemin ederler. Âyet-i kerimenin Temim ve arkadaşı hakkında geldiği kabul edilirse -ki onlar hıristiyandı- bu onların birbirlerine şahitlik etmelerinin caiz olduğunu gösterir, çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: İçinizden iki âdil kişi veya sizden olmayan başka iki kişi. En doğrusunu Allah bilir ya, bu yoruma göre âyetin anlamı, yukarıdaki olayda geçtiği gibi ölünün malını zimmilere teslim etmesidir. O iki kişi, bize sadece şunu ve şunu verdi demişler, vârisler ise daha fazla mal teslim ettiğini iddia etmişlerdi. Hz. Peygamber de davalıya, kendileriyle ilgili olan konuda yemin verdirmişti. Bu yoruma göre Bu iki şahidi alıkorsunuz meâlindeki ifade, davalı olan iki kişiye işaret etmektedir. Şayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa -en doğrusunu Allah bilir ya-, Cenâb-ı Hak burada o iki kişinin aleyhine bizden veya onlardan iki kişinin terekeden bir şeyleri inkâr etmeleri bağlamında şahitlik etmesini istemektedir. Bu, varisler için gerçeği ortaya çıkarma yoludur. Davalı biz onu ölüden satın almıştık, dediklerinde, vârislerin yemin etmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir ya, Bunların haklarını gasbettiği kimselerden iki kişi onların yerini alır, meâlindeki ilâhi beyanın anlamı budur. Çünkü bu durumda ölünün vârisleri davalı konumuna düşmüşlerdir, bu halde onlar, kendileri dava edildiklerinden yemin etmek için öncekilerin yerine geçmiş olurlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, âyetlerin en doğru ve en münasip tefsiridir. Sizden olmayan meâlindeki ilâhi buyruğun tefsirinde -her ne kadar bazı kaynaklarda belirtilmemişse de- İbn Abbâs'tan rivayet edilen tefsirin anlamı da inşallah budur. En doğrusunu Allah bilir ya, onun anlamı “bizim dinimizden olmayan” şeklindedir. Çünkü cümlede daha önce bütün müminleri belirtmişti. Âlimlerimiz, ne zaruret halinde ne de başka bir durumda vasiyet konusunda kâfirlerin müslüman için şahitlik yapmasını caiz görmez, çünkü onlar kendi aralarında farklı görüşte olmakla birlikte, kâfirlerin ne zaruret halinde ne de başka bir durumda vasiyet dışında kâfirlerin müslümana şahitlik yapmalarını câiz görmezler. Vasiyet konusunda Müslümanlara şahitlik etmeleri de bunun gibidir. Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında, içinizden âdil iki kişi şahitlik etsin meâlindeki âyet-i kerime, vasiyet meselesinde ve diğer konularda, sefer hâlinde ve sefer dışında içimizden iki âdil kişinin şahitliğini caiz olduğu şeklindeki açıklamaya imkân vermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İçinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun!”0: Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Erkeklerinizden iki kişiyi de şâhit tutun!”“2 Bu, seyahatte ve seyahat dışında, borçlar konusunda ve başka konularda geçerli bir kuraldır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Sonra Allah Teâlâ farklı bir durum için şöyle buyurmuştur: Veya şayet seyahatte iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan başka iki kişi aranızda şahitlik etsin, bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Eğer (vasiyeti uygularken) içinize bir şüphe düşerse, bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz Allah'ın adına yemin ederler. Bu beyanın anlamı nedir? Buna şu cevap verilir: Bunun, yeminin vebâlini ağırlaştırmak anlamına gelmesi muhtemeldir. Hâkim, taraflardan birinden daha çok şüphe ettiğinde ona yeminin vebâlini daha da ağırlaştıracak bir uygulama yapabilir. Bu da onun yeminine kalabalık bir cemaati hazır bulundurmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın namazdan sonra buyurması işi ağırlaştırmak için değil, celse vaktinin sabah veya ikindi namazından sonra olduğu içindir. İbn Abböâs'ın rivayet ettiği gibi âyet iki hıristiyan kabilesi hakkında gelmişse, bu durumda Allah Teâlâ'nın, onlara yemini ağırlaştırmayı emretmiş olması mümkündür. Burada işaret edilen Temim ve onunla ilişkili diğer kabiledir. Onlar güneşin batması veya biraz önce ve sonrası ile onun doğmasına büyük saygı gösteriyorlardı, çünkü bu zaman dilimleri onların ibadet vakitleridir. En doğrusunu Allah bilir. 265 (SIŞayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa. Bazıları şöyle demiştir: Onların vasiyet malını gizleyerek ve yalan söyleyerek hainlik yaptıkları anlaşılırsa, bunun yanında onların şahitliklerinin aksine şahitlik yapacak iki şahit gelir veya getirilirse, bu sonuncuların şahitliği benimsenir ve öncekilerin şahitliği iptal edilir. İbn Kuteybe şöyle demiş: “Fe in usira”, ortaya çıkarsa demektir“, Ebü Avsece de bu kelimeye bilirse, veya muttali olursa anlamını vermiştir. “Asertu alâ fulânin ve alâ mâ yef'alu fulânun” (os Jaa, çe o ie 25) denildiğinde, onu bildim ve ona muttali oldum anlamına gelir. Kehf süresinde geçen “Böylece (kıssayı anlatarak) insanları onlardan haberdar ettik”%4 meâlindeki âyette de, insanlara onları muttali kıldık ve onların yerlerini bildirdik anlamına gelir. “Asertu fulânen alâ sirri fulânin” denilince de falancının sırrını falana bildirdim anlamı ortaya çıkar. --- Dipnotlar: 52 Bunu Katâde Said b. Müseyyebden rivayet etmiştir (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 103). Taberi, Câmi'wl-beyân, VII, 106. o Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 105, 118; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 223. 58 İbn Ebü Hâtim ve Ebuş-Şeyh rivayet ettiler: İbn Mesüd'a “içinizden iki âdil kişi” meâlindeki âyet soruldu. Şu cevabı verdi: Kitapta bir konuya işaret etmek için gelen bu âyetten başka bir şey yoktur. Şayet onu size haber vermeseydim, Cuma günü gusletmeyen kişiden daha câhil biri olurdum. Bu adam seyahate çıktı, yanında bir miktar da malı vardı, sonra kaderi onu seyahat sırasında yakaladı. Eğer o sırada Müslümanlardan iki kişi bulabilirse malını onlara teslim eder, ayrıca Müslümanlardan iki âdil kişiyi de onlara şahit tutar. Müslümanlardan âdil iki kişi bulamazsa Ehl-i Kitap'tan iki kişiyi şahit tutar. Eğer o, malı aynen teslim ederse, vermesi gerekeni vermiş olur. Şayet inkâr ederse, namazın hemen peşinde, kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına yemin etmesi istenir ve o da, bana bunları verdi ve ben o maldan hiçbir şeyi kaybetmedim diyerek yemin eder. Eğer bu yemini yaparsa aklanmış olur. Ondan sonra Ehl-i Kitap'tan iki kişi geldiklerinde onun aleyhine şahitlik ederler. Sonra insanlar, isimlerini verdikleri şeyin, vârislerin yeminleri ve kendi şahitlikleriyle birlikte hükmedildiğini iddia ederler. Sonra onun hakkını alırlar. İşte Cenâb-ı Hak “içinizden iki âdil kişi veya sizden olmayan başka iki kişi” meâlindeki âyette bunu söylüyor (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 223; ayrıca bk. Arapça metnin dipnotu). Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, X, 252. Hadis “Davacıdan delil istenir” cümlesi hariç Sahihaynda da rivayet edilmiştir. 60 Buhâri, “Vesâyâ”, 35; Ebü Dâvüd, “Akdıye” 19; Tirmizi, “Tefsiru'l-Kur'ân” 5; Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 113; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 221.

Maide 5:107

361 Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında Jiçinizden iki âdil kişi veya başka iki kişi aranızda şahitlik etsin. Bu iki âyetin tefsiri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Katâde şöyle demiştir: Bir adam, köyün birinde ölür ve geride miras bırakırsa vasiyet eder ve bu vasiyetine iki kişiyi şahit tutar. Şayet onların yaptığı şahitlikten şüphe edilirse, kendilerine ikindi namazından sonra yemin verilir. Arap dilinde şöyle denilirdi: “Yeminlerin yapılması için sahipleri hapsedilmeye varıncaya kadar zorlanır. Şayet muttali olunursa. Yani iki şahidin hiyânetinden, bazı şeyleri gizliyor, yalan söylüyorlar diye şüphe edilirse, bunun yanında onlardan daha dürüst iki kişi, söylediklerinde daha isabetli şahitlikte bulunursa onların tanıklığı benimsenir ve önceki ikisinin şahitliği iptal edilir”. İçinizden iki âdil kişi, yani müslümanlardan, Veya sizden olmayan başka iki kişi. Yani o beldede sadece Ehl-i Kitap varsa onlardan iki kişi şahitlik eder2. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: İçinizden iki âdil kişi, yani sizin aşiretinizden, Veya sizden olmayan başka iki kişi, yani sizin aşiretinizden olmayan”. O şöyle demektedir: Vasiyette bulunmak isteyen müslümanın yapması gereken şey vasiyetini kendi kabilesinden birine teslim etmesidir. Kendi kabile mensupları da bu konuda onun için şahitlik eder, çünkü kişinin kendi kabilesinin mensupları, vasiyeti daha iyi korurlar, daha büyük bir dikkat ve itina gösterir ve şahitliği daha dürüstçe yaparlar. Yabancılar ise böyle değildirler. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Cenâb-ı Hak burada Ey iman edenler!... aranızda şahitlik etsin buyurmak suretiyle bütün müminlere hitap etmiştir. Bu durumda Veya sizden olmayan başka iki kişi beyanı, sizin aşiretinizden olmayan anlamına nasıl gelebilir de aynı ifade “sizin dininizden olmayan” mânasına gelmez? Buna şu cevap verilir: Sübhânellâh! Bu, sınırları ne kadar da aşan bir söz! Tevhid inancını benimseyen ve dinini ihlasla Allah'a bağlayan bir müminin şahitliğini, işlediği bir günahtan dolayı reddediyor, buna mukabil Allah'ın çocuğuve ortağı olduğunu iddia eden yalancı bir kâfirin şahitliğini kabul ediyor! Bu, ihtimal dâhilinde bulunmayan bir iddiadır. Allah ayrıca şöyle buyurmaktadır: Bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz. Halbuki kâfirler namaz için ezan okunduğunda alaya başlıyorlar, şu ilâhi beyanda zikredildiği gibi: [ ] “Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar”". Bu âyet, onların söylediklerinin ihtimal dâhilinde bulunmadığını göstermektedir. Veya sizden olmayan başka iki kişi. Beyanı hakkında Said b. Cübeyr şöyle demiştir: Seyahat sırasında müslüman kimseye ölüm gelir de vasiyette bulunacağı iki müslüman bulamazsa Ehl-i Kitap olanlara vasiyet eder. Onlar adamın mirasını getirdiklerinde kendilerinden şüphe edilirse, onun malının şundan şundan ibaret olduğuna yemin ederler, varisler de onu alırlar". Bazı âlimler bu âyetin zâhirine bakarak seyahat sırasında yapılan vasiyete Yahudi ve hıristiyanların şahitliğini caiz görürler. Mücâhid, Veya sizden olmayan başka iki kişi meâlindeki cümleye sizin dininizden olmayan anlamını vermiştir. Âmir eş-Şa'bi şöyle demiştir: İki hıristiyan kendi yanlarında ölen bir müslüman için şahitlik yapmışlardı, vasiyet ehli olan kişiler onlardan kuşkuya düştü ve ikisini alıp Ebü Müsâ el-Eş'ari'ye götürdüler. O da namazından sonra onlara Allah adına yemin verdirdi: “Biz Allah adına şahitliği az bir para ile satın almadık ve şahitliği gizlemedik, şayet böyle yapsaydık günahkârlardan olurduk” Sonra Ebü Müsâ el-Eş'ari şöyle demiş: Vallahi, Resülullah'ın (s.a.) vefatından bu güne kadar böyle bir mesele hakkında hüküm verilmemiştir”. Şâbi, ölünün terikesi konusunda o iki hıristiyandan şüphe ettikleri için Ebü Müsâ el-Eş'ari'nin onlara yemin verdiğini beyan etmektedir. Bu yemin bütün müslümanlar nazarında gerekli olan bir yemindir. Bazı kişilerin, onların şahitliği ancak yemin ettikleri durumunda sahih olur diye iddia edilmesine rağmen Ebü Müsâ sözkonusu hıristiyan şahitlerine yaptıkları yeminin söyledikleri gibi olduğu hususunda yemin ettirmemiştir. Abdullah b. Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: Müslümanlardan biri memleketinden çıkmış, yanında iki müslümanla birlikte bir köye gitmişti. Adam malını yanındaki iki müslümana vermiş ve onlara şöyle demişti: Bana, bu malı size verdiğime dair şahitlik edecek birini getirin. Fakat o köyde müslüman bulamamış. Yahudi ve hıristiyanlardan adamlar çağırıp sözkonusu kişi, kendilerini malını o ikisine verdiğine şahit tutmuştu. Sonra iki müslüman o adamın ailesine gitmişler, malını onlara vermişler. Fakat mirasçılar şöyle demişler: Onun yanında bu getirdiklerinizden daha çok mal vardı; Ardından da kendilerine bundan başka mal vermediğine dair yemin etmelerini istediler. Bir müddet sonra Yahudi ve hıristiyanlardan bazı kişiler gelmiş, ölünün adamları durumu onlara sormuş, onlar da sözü edilen kişinin kendi köylerinde öldüğünü ve mal olarak da şunu şunu bıraktığını söylemiş. Bunun üzerine ölünün adamları, iki müslümanın açık günahkârlardan oldukları hakkında şüpheye düşüp İbn Mesüd'a (r.a.) gitmiş ve olan biteni ona anlatmıştır. İbn Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: Allah'ın kitabında bulunan bütün hüküm ve beyanlar bir hususu ispat etmek için gelmiştir, yalnız bu âyet müstesnâ, şimdi de onun yorumu gelmiştir. Sonra iki müslümana, Allah adına yemin etmelerini emretmiştir: Bunu yakınımız hatırına da olsa hiçbir bedel karşılığında satmayız ve Allah'ın buyruğu olan bu tanıklığı asla gizlemeyiz, aksi halde apaçık günahkârlardan olacağımızda kuşku yoktur. Ardından yahudilerle hıristiyanlara geride şu şu malı bırakmıştır diye Allah adına yemin etmelerini istemiştir. Onlar da Kesinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden, yani şu iki müslümanın şahitliğinden daha doğrudur ve biz hak tecavüzünde bulunmadık, aksi halde biz 57 Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 105, 110; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 224. de zâlimlerden oluruz demişler. Daha sonra ölünün adamlarına Yahudi ve hıristiyanların şahitliklerinin doğru olduğuna dair Allah adına yemin etmelerini istemiş, onlar da yemin etmiştir. Nihayet İbn Mesüd (r.a.), yahudi ve hıristiyanların şahitlik ettikleri malı iki müslümandan almalarını emretmiştir. Bu olay, Hz. Osman'ın (r.a.) halifeliği zamanında olmuştur”, [ ]ibn Mesüd'dan gelen bu rivayet şayet sahih ise Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edilen şu hadise aykırı düşmektedir: “Şayet iddia ettikleri şeyler insanlara verilecek olsaydı, bazıları başkalarının canlarını ve mallarını da isterdi, fakat davacıdan delil istenir, davalıya da yemin verdirilir”:9. Ayrıca âyetin zâhirine de uygun değildir. Bunun Abdullah b. Mesüd'dan (r.a.) sabit olduğunu zannetmiyoruz. İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Temim ed-Dâri ve Adi b. Beddâ adında iki kişi, ticaret amacıyla Mekke'ye gidip geliyorlardı. Benü Sehm kabilesinden bir adam ikamet ettiği yerden çıkmış ve müslüman birinin bulunmadığı bir yerde ölmüştü, ölürken de malını bu iki kişiye vasiyet etmişti. Onlar da malı götürüp ailesine vermiş, yalnız gümüş bir tabağı saklamışlardı. Resülullah (s.a.) onlara, bir şey saklamadıklarına ve başka bir şey görmediklerine dair Allah adına yemin verdirmişti. Bir müddet sonra gümüş tabak Mekkede görülmüş. Sorulduğunda, “onu Temim ve Adiden satın aldık” demişler. Bunun üzerine Benü Sehm kabilesinden iki kişi ortaya çıkıp, bu gümüş tabağın ölen Sehmi'ye ait olduğuna Allah adına yemin etmişler, Kesinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha doğrudur ve gümüş tabağı almışlar. İşte bu âyet onlar hakkında gelmiştir”. Bu hadiste yeminin davalıya yaptırıldığı görülmektedir; nitekim varisler, ölünün terekesinden bazı şeyleri vermediklerini iddia etmişlerdi. Hadisten anlaşılan bir husus da şudur: Temim ve arkadaşı tabağı ölen kişiden satın aldıklarını iddia etmiş ve bir nevi davacı olmuşlar, bunun üzerine de vârisler Temim'in ve arkadaşının iddiasına karşı yemin etmişlerdi. Bunlar iki hüküm olup İslâmiyet'teki diğer hükümlere ve kanunlara da uygundur. Şayet mesele burada belirtildiği gibi ise, o takdirde âyette E nesih sözkonusu değildir, (Jayrıca onda zâhiri hükümlere ters düşen bir husus da yoktur. Bize göre şahitlik ettikleri sırada kâfir iki şahidin yemin etmesi caiz değildir, çünkü âyetin zâhiri, bizden veya bizden olmayanlardan âdil iki kişinin yemin etmesini emretmektedir. Müslüman şahitlerin hazır bulundukları bir vasiyete yemin etmeleri caiz olmayınca, ancak onların bir şeyi gizlediklerine -zaten kâfirlerin âdeti de böyledir- yemin ederler. Âyet-i kerimenin Temim ve arkadaşı hakkında geldiği kabul edilirse -ki onlar hıristiyandı- bu onların birbirlerine şahitlik etmelerinin caiz olduğunu gösterir, çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: İçinizden iki âdil kişi veya sizden olmayan başka iki kişi. En doğrusunu Allah bilir ya, bu yoruma göre âyetin anlamı, yukarıdaki olayda geçtiği gibi ölünün malını zimmilere teslim etmesidir. O iki kişi, bize sadece şunu ve şunu verdi demişler, vârisler ise daha fazla mal teslim ettiğini iddia etmişlerdi. Hz. Peygamber de davalıya, kendileriyle ilgili olan konuda yemin verdirmişti. Bu yoruma göre Bu iki şahidi alıkorsunuz meâlindeki ifade, davalı olan iki kişiye işaret etmektedir. Şayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa -en doğrusunu Allah bilir ya-, Cenâb-ı Hak burada o iki kişinin aleyhine bizden veya onlardan iki kişinin terekeden bir şeyleri inkâr etmeleri bağlamında şahitlik etmesini istemektedir. Bu, varisler için gerçeği ortaya çıkarma yoludur. Davalı biz onu ölüden satın almıştık, dediklerinde, vârislerin yemin etmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir ya, Bunların haklarını gasbettiği kimselerden iki kişi onların yerini alır, meâlindeki ilâhi beyanın anlamı budur. Çünkü bu durumda ölünün vârisleri davalı konumuna düşmüşlerdir, bu halde onlar, kendileri dava edildiklerinden yemin etmek için öncekilerin yerine geçmiş olurlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, âyetlerin en doğru ve en münasip tefsiridir. Sizden olmayan meâlindeki ilâhi buyruğun tefsirinde -her ne kadar bazı kaynaklarda belirtilmemişse de- İbn Abbâs'tan rivayet edilen tefsirin anlamı da inşallah budur. En doğrusunu Allah bilir ya, onun anlamı “bizim dinimizden olmayan” şeklindedir. Çünkü cümlede daha önce bütün müminleri belirtmişti. Âlimlerimiz, ne zaruret halinde ne de başka bir durumda vasiyet konusunda kâfirlerin müslüman için şahitlik yapmasını caiz görmez, çünkü onlar kendi aralarında farklı görüşte olmakla birlikte, kâfirlerin ne zaruret halinde ne de başka bir durumda vasiyet dışında kâfirlerin müslümana şahitlik yapmalarını câiz görmezler. Vasiyet konusunda Müslümanlara şahitlik etmeleri de bunun gibidir. Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında, içinizden âdil iki kişi şahitlik etsin meâlindeki âyet-i kerime, vasiyet meselesinde ve diğer konularda, sefer hâlinde ve sefer dışında içimizden iki âdil kişinin şahitliğini caiz olduğu şeklindeki açıklamaya imkân vermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İçinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun!”0: Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Erkeklerinizden iki kişiyi de şâhit tutun!”“2 Bu, seyahatte ve seyahat dışında, borçlar konusunda ve başka konularda geçerli bir kuraldır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Sonra Allah Teâlâ farklı bir durum için şöyle buyurmuştur: Veya şayet seyahatte iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan başka iki kişi aranızda şahitlik etsin, bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Eğer (vasiyeti uygularken) içinize bir şüphe düşerse, bu iki şahidi namazdan sonra alıkorsunuz Allah'ın adına yemin ederler. Bu beyanın anlamı nedir? Buna şu cevap verilir: Bunun, yeminin vebâlini ağırlaştırmak anlamına gelmesi muhtemeldir. Hâkim, taraflardan birinden daha çok şüphe ettiğinde ona yeminin vebâlini daha da ağırlaştıracak bir uygulama yapabilir. Bu da onun yeminine kalabalık bir cemaati hazır bulundurmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın namazdan sonra buyurması işi ağırlaştırmak için değil, celse vaktinin sabah veya ikindi namazından sonra olduğu içindir. İbn Abböâs'ın rivayet ettiği gibi âyet iki hıristiyan kabilesi hakkında gelmişse, bu durumda Allah Teâlâ'nın, onlara yemini ağırlaştırmayı emretmiş olması mümkündür. Burada işaret edilen Temim ve onunla ilişkili diğer kabiledir. Onlar güneşin batması veya biraz önce ve sonrası ile onun doğmasına büyük saygı gösteriyorlardı, çünkü bu zaman dilimleri onların ibadet vakitleridir. En doğrusunu Allah bilir. 265 (SIŞayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa. Bazıları şöyle demiştir: Onların vasiyet malını gizleyerek ve yalan söyleyerek hainlik yaptıkları anlaşılırsa, bunun yanında onların şahitliklerinin aksine şahitlik yapacak iki şahit gelir veya getirilirse, bu sonuncuların şahitliği benimsenir ve öncekilerin şahitliği iptal edilir. İbn Kuteybe şöyle demiş: “Fe in usira”, ortaya çıkarsa demektir“, Ebü Avsece de bu kelimeye bilirse, veya muttali olursa anlamını vermiştir. “Asertu alâ fulânin ve alâ mâ yef'alu fulânun” (os Jaa, çe o ie 25) denildiğinde, onu bildim ve ona muttali oldum anlamına gelir. Kehf süresinde geçen “Böylece (kıssayı anlatarak) insanları onlardan haberdar ettik”%4 meâlindeki âyette de, insanlara onları muttali kıldık ve onların yerlerini bildirdik anlamına gelir. “Asertu fulânen alâ sirri fulânin” denilince de falancının sırrını falana bildirdim anlamı ortaya çıkar. --- Dipnotlar: 52 Bunu Katâde Said b. Müseyyebden rivayet etmiştir (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 103). Taberi, Câmi'wl-beyân, VII, 106. o Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 105, 118; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 223. 58 İbn Ebü Hâtim ve Ebuş-Şeyh rivayet ettiler: İbn Mesüd'a “içinizden iki âdil kişi” meâlindeki âyet soruldu. Şu cevabı verdi: Kitapta bir konuya işaret etmek için gelen bu âyetten başka bir şey yoktur. Şayet onu size haber vermeseydim, Cuma günü gusletmeyen kişiden daha câhil biri olurdum. Bu adam seyahate çıktı, yanında bir miktar da malı vardı, sonra kaderi onu seyahat sırasında yakaladı. Eğer o sırada Müslümanlardan iki kişi bulabilirse malını onlara teslim eder, ayrıca Müslümanlardan iki âdil kişiyi de onlara şahit tutar. Müslümanlardan âdil iki kişi bulamazsa Ehl-i Kitap'tan iki kişiyi şahit tutar. Eğer o, malı aynen teslim ederse, vermesi gerekeni vermiş olur. Şayet inkâr ederse, namazın hemen peşinde, kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına yemin etmesi istenir ve o da, bana bunları verdi ve ben o maldan hiçbir şeyi kaybetmedim diyerek yemin eder. Eğer bu yemini yaparsa aklanmış olur. Ondan sonra Ehl-i Kitap'tan iki kişi geldiklerinde onun aleyhine şahitlik ederler. Sonra insanlar, isimlerini verdikleri şeyin, vârislerin yeminleri ve kendi şahitlikleriyle birlikte hükmedildiğini iddia ederler. Sonra onun hakkını alırlar. İşte Cenâb-ı Hak “içinizden iki âdil kişi veya sizden olmayan başka iki kişi” meâlindeki âyette bunu söylüyor (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 223; ayrıca bk. Arapça metnin dipnotu). Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, X, 252. Hadis “Davacıdan delil istenir” cümlesi hariç Sahihaynda da rivayet edilmiştir. 60 Buhâri, “Vesâyâ”, 35; Ebü Dâvüd, “Akdıye” 19; Tirmizi, “Tefsiru'l-Kur'ân” 5; Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 113; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Il, 221.

Maide 5:108

Şayet, “İşte bu, şahitliği gereğince yapmalarını sağlayacak meâlindeki âyetin mânası nedir?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Burada şu husus anlatılmaktadır ki güvenilen birinin hain olduğu iddia edildiğinde, kendisi de “ben elimden geleni yaptım” dediği takdirde, yemin etmedikçe onun sözü tasdik edilmez. Böylesi yemin etmeden sözünün kabul edilmeyeceğini bilince doğru söylemeye daha çok özen gösterir, zira yalan yere yemin etmekten korkar, yahut da yemindeki günahtan ve hainliğinin ortaya çıkmasından endişe eder. 6 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, 148. Sonra Cenâb-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin son kısmında müminlere öğüt vermek ve böyle yapmaktan onları sakındırmak bağlamında şöyle buyurur: Allah'a âsi olmaktan sakının ve iyi dinleyin. Yani Allah'ın öğütlerini iyi dinleyin. Allah yoldan çıkmış topluluğu doğruya eriştirmez, onlar yoldan çıkmakta devam ettikleri müddetçe. Yahut Yüce Allah, tavırlarından asla dönmeyeceklerini bildiği kimseler için bunu söylemiştir.

Maide 5:109

Müfessirler şöyle demiştir: Onlar bu sözü o günün dehşet ve şiddetinden korktukları için söyleyecekler. Korkudan kalpleri yerinden fırlayacak, akılları gaflete düşüp şöyle diyecekler: Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Onların bu cevabı müfessirlerin söylediği gibi korkularından olsaydı cevap veremez durumda bulunurlardı. Halbuki şöyle cevap vereceklerdir: Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Bu, âyetin anlamının müfessirlerin söyledikleri gibi olmadığını gösterir. Bizim kanaatimize göre bu ilâhi beyanın iki yorumu vardır: -Fakat şüphe yok ki en doğrusunu Allah bilir- Bunların birincisi, Cenâb-ı Hak onlara, kavimlerinin verdikleri cevabın kalplerindeki hakikatini sormaktadır. Onlar da sen, kalplerindekini ve gaybtakini bilmeye bizi muttali kılmadın, bütün bunlara vâkıf olan sadece sensin diyecekler. İkincisi, peygamberlerin muhatapları kendiliklerinden bir takım âdetler ve bid'atler uydurmuşlar ve bunları peygamberlere nispet etmişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi iki tanrı kabul edin, dedin? O şu cevabı verir: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtında mevcut olan bilgileri bilemem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim”“s. Burada Hz. İsâ'nın muhatapları, sanki kendilerini buna çağıranın İsâ aleyhisselâm olduğunu söylemişlerdir. Bu sefer Yüce Allah, peygamberlere soracak: Size ne cevap verildi? Peygamberler şöyle diyecekler: Onların yaptıkları şeylerden bizim aleyhimize hangi iddiayı ileri sürdüklerini bilmiyoruz. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Yani bizim, onlara, iddia ettikleri şeyleri söylemediğimizi ve kendilerini ona çağırmadığımızı sen bilirsin. İşte âyetin tefsiri bu iki şekilde yapılabilir. En doğrusunu Allah bilir. Peygamberlere sorulan bu sorunun bir benzerini Cenâb-ı Hak, başka bir âyette şöyle ifade buyurmaktadır: “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız”““. Peygamberlere ilâhi risâleti kavimlerine tebliğ edip etmediklerini soracak, kavimlerine de -mukabil delilleri olmamakla birlikte- peygamberlere ne cevap verdiklerine yönelik sorular yöneltecektir.

Maide 5:110

İşte ozaman Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsâ! Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Ona verildiği nimetler âyetin devamında zikrettikleridir: Seni Rühulkudüs'le (Cebrâil) desteklemiştim de hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşuyordun. Başka bir yerde de şunları zikretmektedir: “Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım O beni kutlu ve bereketli kıldı”“9. Çocukluğunda Allah'ın birliğine ve Rablığına şâhitlik etti ve kulluğu sadece O'na has kıldı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın ona verdiği nimetlerin en büyüğü ve lütfunun en üstün olanından idi. Âyetin devamında şunları da zikretmektedir: Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıyordun; âyetin devamında ölüleri diriltmesi, körü ve cüzzamlıyı iyileştirmesi ve gelen bu mücizelere karşı İsrâiloğulları'ndan gelebilecek tecavüzlerinden onu koruması; şu âyette ifade edildiği gibi: “Allah seni insanlardan koruyacaktır”8, Bu ona verilen nimetlerin en büyüğüdür. Bir de bazı rivayetlerde -eğer sahihse- zikredilen şeyler vardır: İsâ okul çağına geldiğinde öğretmen kendisine; “bismi” der, İsâ: “bismillâh” der; yine öğretmen: bismillâh deyince, İsâ; “er-rahmân” der; öğretmen: errahmân, deyince İsâ: “er-rahim” der. Bunun üzerine öğretmen şöyle der: Benden daha bilgili olana nasıl öğretmenlik yapayım? Söylenmesi uzun sürecek bunun gibi pek çok örnek vardır. Cenâb-ı Hak İsâ aleyhisselâmın annesine verdiği nimetleri de şu âyetlerde zikretmektedir: “Bunun üzerine rabbi ona hüsnü kabul gösterdi [ ]ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyyâ'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ onun bulunduğu yere, mâbeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulurdu”, Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün eyledi” O, Âdem'in kızlarının tâbi tutulduğu bütün sıkıntılardan onu temizledi. Bu, nimetlerin en büyüklerinden ve lütufların en üstün olanlarındandı. Sonra Cenâb-ı Hak, Hz. İsâ'ya, (s.a.) kendisine ve annesine verdiği nimetlerden dolayı şükretmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Nimetleri hatırlamada onlara şükretme anlamı da vardır. Bir insanın kendisine verilen nimetlere şükretmesi gerektiği gibi, annesine verilen nimetler için de şükretmesi icabettiği bilinsin diye, annesine verilen nimetler için de şükretmesini emretmiştir. Seni Rühulkudüs'le (Cebrâil) desteklemiştim. Bu ilâhi beyanın yorumu konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiş: Küçüklüğünde ona verilen mubârek ruhu ile desteklemiştim. Bu sayede insanları Allah'ın birliğini benimsemeye ve O'na kullukta bulunmaya davet ediyordu. Şöyle de denilmiştir: Rühulkudüs, Hz. İsâ'nın, sayesinde ölüleri dirilttiği, körü ve cüzzamlıyı iyileştirdiği mubârek duadır. Tefsirciler de şöyle demiştir: Rüh Cebrâil'dir, Kudüs de Allah'tır, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Onu Rühulemin indirmiştir”©!, yani Cebrâil indirmiştir. [Kitap ve Hikmet] Sana yazmayı ve hikmeti öğretmiştim. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Buradaki kitab ve hikmet kelimeleri aynı şeyi ifade eder; kitab hikmettir, hikmet de kitaptır, çünkü Allah'ın bütün kitapları hikmetten ibarettir. Bazıları şöyle demiştir: Kitap, ilimden yazılan şey, hikmet de öğrenim görmediği halde insana verilen doğru bilgidir. Bazıları da şöyle bir yorum yapmıştır: Kitap ezberlenen şeydir, hikmet ise anlayıştır. Bu da aynı şeyi ifade eder. Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıyordun. Buradaki Çamurdan kuş yapıyordun meâlindeki beyan, çamurdan kuş gibi bir heykel şekillendirip ortaya koyuyordun anlamına gelir. Hz. İsâ planlayıp şekillendiriyordu, Yaratmak ise gerçekte Allah'tandı, çünkü yaratma mahlukata değil sadece Allah'a mahsustur. Şu kadar var ki Cenâb-ı Hak, bunu Hz. İsâ'nın )doğruluğuna ve peygamberliğine işaret etsin diye onun elinde gerçekleştirmişti. Zaten bütün peygamberlerin gösterdikleri mücizeler gerçekte onlar tarafından meydana getirilmiş değildir. Aksine onları yapan, gerçek anlamda o mücizeleri var eden Allahttı; ne var ki, doğru söylediklerine ve peygamber olduklarına işaret etsinler diye onları elçilerinin ellerinde yaratmıştır. Yoksa peygamberlerin, mücizeleri ve delilleri kendiliklerinden meydana getirmeleri sözkonusu değildir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede (gis) yani yaratıyordun fiilini kullanmıştır, çünkü Araplar bir şeyi planlayıp şekillendirme fiili için aynı kelimeyi kullanırlardı; buradaki hitap da aynı anlamdadır. Bu konuyu daha önce anlatmıştık“!?. Körü iyileştiriyordun. Şöyle denilmiştir: “Ekmeh” kelimesi anadan doğma kör anlamına gelir. “Âmâ” ise gözleri görüyorken sonradan kör olan kişi için kullanılır. Şöyle de denilmiştir: Ekmeh göz bebeği olmayan kişidir; bu da az önce belirttiğimiz şeydir. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:111

Havárilere ilham ettiğimde. Havâriler kelimesi hakkında şöyle denilmiştir: Onlar, Hz. İsâ'nın (s.a.) yanında bulunan seçkin bağlılarıdır. Resûlullah’ın (s.a.) ashâbı da onun havârileriydi. Bu konudaki farklı görüşleri Âl-i İmrân süresinde belirtmiştiks", Havârilere ilham (vahy) ettim, burada yer alan vahiy kelimesi iki anlama gelir. Birincisi, Cenâb-ı Hak, elçisi olan Hz. İsâ'ya (s.a.) vahyetmiş ve bu onlara da nispet edilmiştir, çünkü İsâ'ya yapılan vahiy onlara da yapılmış sayılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Deyin ki bize indirilene de size indirilene de inandık”“'4, Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilen bize indirilmiş gibidir. Buna göre de Hz. İsâ'ya (s.a.) vahyedilmesi havârilere vahyedilmiş gibi olur. (Jİkincisi, Allah Teâlâ onlara ilham konumunda vahyetmiştir, şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Rabbin bal arısına şöyle ilham etti”%5; “Müsânın annesine vahyettik”, Buna benzer âyetlerde geçen vahiy kavramı, peygamberlere yönelik gönderilen vahiy değil, insanın içine bırakılan ilham anlamına gelir. Kalbe yönelik bu duyguda herhangi bir gayret ve elde ediş faaliyeti sözkonusu değildir; O, insana kalbinde (ve aklında) aniden meydana gelen bir hatırlamadır. Bu tür bir hatırlatma ve doğuş ise Allah'tan da, şeytandan da gelebilir. Allah'tan gelen ilham hayırlı olur, onun hayırlı olduğu sonunda anlaşılır. İman ettik, şahit ol ki bizler yürekten teslimiyet içindeyiz, demişlerdi. Bu âyetin iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Biri, havâriler Hz. İsâ'ya (s.a.) şöyle demişlerdi: Rabbin katında bizim için şahit ol ki bizler yürekten teslimiyet içindeyiz. Diğeri de onlar Rablerinin kendilerini şahitlerden yazmasını istemişlerdi, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İman ettik, bizi hakka şahitlik edenlerle yaz”. 080 Hse Ea JAG Tai Gógl İĞİ!

Maide 5:112

[Gök Sofrası] Havâriler “Ey Meryem oğlu İsâ! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” diye sormuşlardı. Bu âyetin yorumlanmasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şöyle denilmiştir: Havârilerin dışındaki bazı insanlar havârilerden şunu talep etmişlerdi: İsâ aleyhisselâma gidip söylesinler, o da Rabbinden kendilerine bir gök sofrası indirmesini talep etsin. Havârilerin, Hz. İsâ'nın (s.a.) has adamları olduklarını daha önce söylemiştik. Bu, aynen bir krala ihtiyacını arz etmek isteyen kişinin önce onu kralın has adamlarına arzeder, onlar da bu talebi krala sunar. Benzer şekilde insanlar da taleplerini bu niyetle havârilere arz etmişler; tâ ki onlar bunu Allah'ın elçisi İsâ aleyhisselâma arzetsin, o da Rabbinden istesin. Başkaları da şöyle demiştir: Bu hususu onların kavmi istememiş, bizzat havâriler Hz. İsâdan (s.a.) Rabbine dua etmesini kendilerine bir gök sofrası indirmesini istemişlerdi. Ancak havârilerin böyle bir istekte bulunması farklı şekilde yorumlanabilir. (Birincisi), onlar bir mücize görmek istedikleri için bunu talep etmişlerdi, çünkü daha önce mücize görmemişlerdi. Her ne kadar önceden itibaren kendisine iman edip onu tasdik etmişlerse de, imanlarının artması ve mutmain olmaları için mücize görmeyi arzu ediyorlardı. Bu, İbrâhim aleyhisselâmın şu niyazına benzemişti: “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster! deyince, Rabbi “Yoksa inanmıyor musun? demişti. O “Hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye cevabını verdi”08, Çünkü nefsinin ona vesvese verip çeşitli düşünceleri aklına sokmuş olması ihtimal dâhilindeydi. O da imanının artması ve kalbinin tam kanaat getirmesi için gözleriyle onu görmek istiyordu. İşte burada da havârilere nefisleri vesvese veriyor ve mücizeleri bizzat görmek fikrini akıllarına sokuyordu. Onlar da imanlarının artması, kalplerinin tam kanaat getirmesi ve sağlam bir şekilde tasdik etmeleri için onun kendilerine gösterilmesini istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Hz. İsâ (s.a.) onlara, Allah katında büyük değer ve makama sahip olduklarını haber vermiş olabilir; onlar da Allah katındaki değerleri ve konumlarını anlamak istemişlerdir. Üçüncüsü, havâriler bunu, Hz. İsâ'nın Allah katındaki yerini ve konumunu anlamak için istemiş olabilirler; acaba Rabbine dua ettiğinde Rabbi onun duasını kabul eder mi? En doğrusunu Allah bilir. Şayet sözkonusu talep havârilerden değil de diğer insanlardan gelmişse, bu onların duydukları bir ihtiyaçtan dolayıdır, zira böyle bir şey ancak doğru bir haberle (haber-i sâdık) bilinmiş olabilir. Onlar, sadık bir haberden başka bir yolla bilinme imkânı olmayan bir konuya yönelik ihtiyaçtan dolayı ondan bunu istemiş olabilirler. (İRabbin güç yetirebilir mi? Buradaki “yestetiu” fiilinin baş ta- (EEE rafı tå harfi ilede, yà harfi ilede okunmuştur“. Tâ harfi ile “testetiu (ash: 5) okuyan, cümlede gizli bir kelimenin bulunduğunu düşünerek âyeti yorumlar. Onlar sanki şöyle derler: Rabbinden bize gökten bir sofra indirmesini isteyebilir misin? Yâ harfi ile okuyanlara göre ise Rabbin indirebilir mi? demek Bize gökten bir sofra indirmesi için dua edecek olsan, Rabbin duanı kabul eder mi? anlamında olur. Ferrâ şöyle demiş: Bu gibi sorular bazan soran kişinin sorduğu şeyi bildiği halde sorabilir. Çinkü konuşmada şöyle sözler “yapar mı yapmaz mı?” şeklindedir. Bu kullanım, Arap dilinde mümkündür. Görmez misin ki sözkonusu âyeti tâ harfi ile “testetiu” diye okuyanlar -ki onlar İbn Abbâs ve Hz. Âişe'dir- Rabbine sorabilir misin? diye okumuşlardır. Halbuki onlar İsâ aleyhisselâmın rabbine sorabileceğini biliyorlardı, fakat bu sözü zikrettiğimiz sebepten ötürü söylemişlerdi”. Bu tür bir kullanım dilde caizdir. İstitaat (yani yapabilme) kavramıyla “irade”nin kastedilmiş olması da mümkündür. Kişi pekâlâ diğerine “Ben falancaya bakamıyorum” diyebilir, halbuki ona bakmaya gücü yetmektedir. O, bununla “ona bakmak istemiyorum” demek ister. İşte Rabbin yapabilir mi? cümlesi de bunun gibidir; yani Rabbin sana bunu sormana izin verir mi? En doğrusunu Allah bilir. Eğer iman etmiş kimseler iseniz Allah'a saygılı olun. Yani Allah'a saygılı olun, O'nun izin vermediği şeyleri sormayın, Eğer iman etmiş kimseler iseniz. --- Dipnotlar: söylenebilir: Falanca bizim ihtiyacımızı karşılayabilir, işimizi görebilir mi; halbuki kendisi, onun bunu yapabileceğini bilmektedir. Şu halde bunun anlamı 69 Yedi kırâat imamından Kisâi, “hel testetiu Rabbeke” diye okumuş, diğer imamlar ise Hafs gibi okumuştur (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-seba, 249).

Maide 5:113

Onlar “İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun” dediler. Bu ilâhi beyan şunu göstermektedir: Havârilerin iç âlemi mücizeleri görme konusunda kendilerine baskı yapıyordu; her ne kadar İsâ aleyhisselâmın beyanlarını ve Allah'tan verdiği haberleri tasdik ediyorlardıysa da. Tıpkı İbrahim aleyhisselâm hakkında söylediğimiz gibi. En doğrusunu Allah bilir. Bize doğru söylediğini bilelim, dediler. Bu âyetin hem tilavetinde, hem de tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları bu kelimeyi “na'lemü” diye merfü olarak okudular, yani “biz biliyoruz” şeklinde onu müstakil bir cümle kabul ettiler. Buna göre âyetin mânası şöyledir: Onlar, bize doğru söylediğini biliyor olmakla birlikte, İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun, dediler. Bazıları da, açık ve yaygın kıraâte uyarak “ve na'leme” Gis s) diye okumuştur, yani “bize doğru söylediğini de bilelim”. İkinci olarak bir şeyi haber olması açısından bilmek çoğu kere vesvese ve şüpheye yol açar. Bu bakımdan onlar şüphe ve vesveseyi defetmek için bizzat görecekleri açık bir mücize istemişlerdi. Buna tanık olalım, dediler. Yani inkâr edenlere karşı o sofranın indiğine tanık olalım. Ta ys ye GizLi ade ği Giy

Maide 5:114

Meryem oğlu İsâ şöyle yalvardı: Allahım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti olsun. Yani daimi bir yiyecek olsun. Bazıları Bizler için bir bayram olsun, meâlindeki ifade toplanma günü olsun diye anlam vermiştir. Bayram gününe, o vakitte bütün halk toplandığı için bayram günü denilmiştir. Söylendiğine göre sofra pazar günü inmişti; bu sebeple pazar gününü bayram günü yapmışlardır. [ ]Sonra, sofranın inmesi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Sofra gelmemiştir, çünkü (birincisi) onlar bu sofranın İlk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram olmasını istemişlerdi, biz onların son gelenleriyiz, sözü edilen sofra bize ulaşmamıştır?!, İkincisi, Allah şöyle buyurdu: Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim. Onlardan bazıları yine inkâr ettiler, ama varlıklar âleminde hiç kimseye etmediği azabı, bu inkâr edenlere yaptığı görülmemiştir. Bir kısmı da şöyle demiştir: Bu durum sofranın inmediğine işaret etmez; çünkü İlk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram olsun meâlindeki cümlenin, “neshedilmesi” şartına bağlı olması mümkündür. O gün onlar için peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm gönderilene kadar geçerliydi, ondan sonra ise cuma günü ile neshedilmiştir. Şöyle bir fikir de ileri sürülmüştür: Cenâb-ı Hakk'ın Varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim meâlindeki beyan ile ilgili olarak, sofra indikten sonra inkâr edenlerin domuz suretine çevrildikleri bazı rivayetlerde belirtilmiştir; işte bu, varlıklar âleminde kimseye uygulanmayan bir azaptı. Şöyle de denilmiş: Varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim meâlindeki beyan, sözkonusu azabın âhirette görüleceği anlamına gelmesi muhtemeldir. Bütün bunların en doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:115

Meryem oğlu İsâ şöyle yalvardı: Allahım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti olsun. Yani daimi bir yiyecek olsun. Bazıları Bizler için bir bayram olsun, meâlindeki ifade toplanma günü olsun diye anlam vermiştir. Bayram gününe, o vakitte bütün halk toplandığı için bayram günü denilmiştir. Söylendiğine göre sofra pazar günü inmişti; bu sebeple pazar gününü bayram günü yapmışlardır. [ ]Sonra, sofranın inmesi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Sofra gelmemiştir, çünkü (birincisi) onlar bu sofranın İlk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram olmasını istemişlerdi, biz onların son gelenleriyiz, sözü edilen sofra bize ulaşmamıştır?!, İkincisi, Allah şöyle buyurdu: Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim. Onlardan bazıları yine inkâr ettiler, ama varlıklar âleminde hiç kimseye etmediği azabı, bu inkâr edenlere yaptığı görülmemiştir. Bir kısmı da şöyle demiştir: Bu durum sofranın inmediğine işaret etmez; çünkü İlk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram olsun meâlindeki cümlenin, “neshedilmesi” şartına bağlı olması mümkündür. O gün onlar için peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm gönderilene kadar geçerliydi, ondan sonra ise cuma günü ile neshedilmiştir. Şöyle bir fikir de ileri sürülmüştür: Cenâb-ı Hakk'ın Varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim meâlindeki beyan ile ilgili olarak, sofra indikten sonra inkâr edenlerin domuz suretine çevrildikleri bazı rivayetlerde belirtilmiştir; işte bu, varlıklar âleminde kimseye uygulanmayan bir azaptı. Şöyle de denilmiş: Varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim meâlindeki beyan, sözkonusu azabın âhirette görüleceği anlamına gelmesi muhtemeldir. Bütün bunların en doğrusunu Allah bilir.

Maide 5:116

116. “Allah, ‘Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi iki tanrı kabul edin, dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin.” Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi iki tanrı kabul edin, dedin?” buyurduğu zaman. Bu âyet-i kerimenin üç şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, bu ilâhi beyan, Hz. İsâ'nın insanların arasında bulunduğu sırada söylenmiş olabilir; o zaman kendisine tâbi olan insanlar için, yolunu kaybeden ve doğru yoldan çıkan kimselere karşı bir mücize ve delil olsun diye söylenmiş olur, çünkü Hz. İsâ (s.a.) kendisinin, onlara böyle bir şey söylemiş olmaktan uzak olduğunu belirtmiştir. (İkincisi), Allah Teâlâ bu sözü, Hz. İsâ'yı göğe yükselttiği zaman söylenmiş olabilir. Böylece Allah Teâlâ, yanlarından ayrıldıktan sonra kavminin Hz. İsâ'ya söyleyeceğini belirtmiş olur. [Üçüncüsü] şöyle denilmiştir: Bunu kıyâmet günü söyleyecektir; [§]bu durumda “söyledi” anlamına gelen fiili, “söyler, söyleyecek” mânasında kullanılmış olur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ateşte bulunanlar cehennemdekilere seslenirler”2; “Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara “Size ne cevap verildi?” diye soracağı gün onlar “Bizim bir bilgimiz yok’ diyecekler”, Bu âyet-i kerimelerde -di'li geçmiş zaman kipinde kullanılan “kâle” fiilinden gelecek zaman mânası kastedilmiştir, fiili böyle kullanmak caizdir ve Kur'ân-ı Kerimde bunun örnekleri çoktur. Hıristiyanların Hz. İsâ ile annesini iki ilâh edinmeleri çelişkili bir görüştür, çünkü onlar Meryeme İsâ'nın annesi demişlerdi, annelik onun için sabit olunca, artık ilâh olması asılsız olur. Aynı şekilde İsâ'nın da Meryem'in oğlu olduğu ortaya çıkınca ilâhlığı temelsiz olur, çünkü başkasının oğlu ilâh olamaz. Ancak hıristiyanlar akıllarını kullanmayan insanlardı ve bu türlü akıl dışı sözleri söylüyorlardı. Şu cevabı verir: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Yani doğru olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtında olanı bilmem. “Nefs” kelimesi iki anlamda kullanılır. Birincisi, onunla içte gizlenen şey kastedilir. İkincisi de zâtın ve kişinin kendisi kastedilir. Allah Teâlâ, yaratılanlar gibi zât diye nitelendirilmekten münezzeh olunca burada diğer anlamın kastedildiği anlaşılmaktadır“. Doğrusu, âyete şöyle mâna verilmelidir: Sen bende olanı bilirsin, fakat ben sende olanı bilmem. Yahut şöyle anlam verilir: Benden olan şeyi sen bilirsin, fakat senin gaybına ben muttali değilim. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin, yani yaratılanlara gizli kalan şeyleri sadece sen bilirsin. --- Dipnotlar: 6&4 “Nefs kelimesi iki anlamda kullanılır. Biri iç âlem mânasında, diğeri de zâtın iradesi mânasında. Bu kelimeyi iç âlem anlamında yaratılanlar hakkında kullanmak caizdir, fakat Allah Teâlâ hakkında kullanmak caiz değildir. Dolayısıyla “ben senin zatında olanı bilemem” cümlesi, senin içindekini bilemem anlamına gelmez. Zât anlamındaki “nefs” kelimesini Yüce Allaha nispet etmek mümkündür. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur. Sen bende olanı bilirsin, fakat ben sende olanı bilemem (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr.

Maide 5:117

378 [ ]Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim. Yani ben onları, ancak senin bana emretmiş olduğun tevhide ve sana kulluğa davet ettim. Ben onların yaptıklarına tanık idim. Yani onların yaptıklarını görüyordum. Bu meâldeki ifade, o sözün Hz. İsâ'nın göğe yükseltildiği zaman söylendiğine yahut kıyâmet günü söyleneceğine işaret etmektedir. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim, denilir. Yani ben onların arasında bulunduğum sürece kendilerini koruyordum. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Yani onların muhafızı sen oldun. Sen her şeye şahitsin. Benim onlara tevhidi ve sana kulluk etmelerini emrettiğime de, onların yaptıkları iftiralara da sen şahitsin. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Cenâb-ı Hak, Hz. İsâ'ya İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi iki tanrı kabul edin, dedin? diye sorduğunda, Hz. İsâ'nın bütün mafsalları titremiş, böyle bir şeyi söylemiş olabileceginden korkmuş ve şöyle demiş: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Yine rivayet edilmiştir ki kıyâmet günü iki kişi konuşacak, biri Allah'ın elçisi Meryem oğlu İsâ aleyhisselâm, diğeri de Allah'ın düşmanı İblis lânetlisi. İsâ'nın sözü, Cenâb-ı Hak kendisine, İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin, dedin? diye sorduğunda vereceği şu cevaptır: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; “Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allaha kulluk edin? dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. Hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin”. Lânetli İblis'in sözü ise şudur: “Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu”.

Maide 5:118

Bu âyet konusunda farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basriden şöyle rivayet edilmiştir: Hz. İsâ (s.a.) bunu âhirette söyleyecektir. Şayet onlara azap edersen, yani söylemiş oldukları o korkunç söz üzerine ölenlere azap edersen; Eğer onları affedersen, yani kendilerine İslâm'ı ve hidâyeti lütfettiğin kişileri bağışlarsan, [§]hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin. Çünkü onlardan, Allah hakkında söyledikleri o korkunç sözden sonra iman eden kimseler de vardı. Diğer âlimler de şöyle demiştir: Hz. İsâ (s.a.) bu sözü dünyada iken söylemişti. Şayet onlara azap edersen, yani inkârları üzere ölen kişilere azap edersen, Şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer kendilerine hidâyet lütfederek onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin. Sen azizsin, onlar ise zelil kullarındır. Bu son cümle İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında “fe inneke ente'l-ğafüru'r-rahim”, yani “Sen çok bagışlayıcısın, çok merhametlisin” şeklinde geçmektedir”. Bu husus âyette açık olarak görülmektedir, çünkü O, “mağfiret” kavramından sonra kendisinin “gafür” olduğunu belirtmiştir. Rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm bir geceyi Şayet onlaraazap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır, onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin meâlindeki âyet-i kerime ile ihyâ etmiştir; kıyâmda, secdede ve ka'dede onu okumuştur#?, En doğrusunu Allah bilir ya, Resülullah bunu şefâat dileme ve Allah'a yalvarma gayesiyle okuyordu. Sanki şöyle diyordu: Sen onları perişan edersen senden başka onlara kim yardım edip bu durumdan kurtarır? Onlar senin zavallı kullarındır? Şayet sen onlara ikram edersen senin ikramına kim engel olabilir? İkincisi, Şayet onlara azap edersen, sen onların sultanısın, onlara haksız yere azap etmezsin, çünkü onlar senin kullarındır. Çünkü haksızlık yapmak, onun için belirlenen sınırın ötesine geçmektir

Maide 5:119

119. “Allah şöyle buyurur: Bugün doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, ebedî kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan hoşnuttur, onlar da O'nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar. İşte büyük kurtuluş budur? Allah şöyle buyurur: Bu ilâhi beyan, Allah kıyâmet günü şöyle buyuracak anlamındadır. Bugün dünyada iken Doğruluk yapanların doğruluklarının fayda vereceği gündür. Doğru kimsenin sadakatı dünyada da fayda verir, çünkü insanın doğru biri olduğu bilindiğinde, söylediğinin doğru olduğu ortaya çıkmasa bile sözüne itibar edilir. Âyet-i kerimedeki doğruların kim olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiş: Onlar bütün müminlerdir. Yani dünyada mümin olanın imanı ve muvahhid olanın tevhidi o gün kendisine fayda verecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar Rableri katında sıddıklar mertebesindedirler”. Bazıları da şöyle demiş: Sâdıklar, peygamberlerdir. Onlar için, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Bu konuya daha önce temas etmiştik“. Orada ebedi kalacaklar; burada kullanılan “hâlidine” (gelis) ve “ebeden” kelimeleri ikisi de aynı anlama gelir ve tekit için kullanılır. Allah onlardan hoşnuttur. Dünyada iken iyi davranmaları sebebiyle. Onlar da O'nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar. Yapıp ettiklerine verdiği sevaptan dolayı. Bu cümle, Allah onları dünyada övgüye değer şeyler yapmaya muvaffak kıldığından dolayı mutludurlar, anlamına da gelebilir. İşte büyük kurtuluş budur. Çünkü ondan sonra artık helâk olma ve yok olma korkusu yoktur; o büyük kurtuluş, dünyadaki kurtuluş gibi değildir, çünkü dünyada helâk olma ve yok olma korkusu bitmez. a 22 Kili DANE

Maide 5:120

Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin hükümranlığı Allah'a aittir. Bu âyet-i kerime sanki “İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi iki tanrı kabul edin, dedin?” meâlindeki âyetin devamı gibidir. Yani Göklerin, yerin ve içlerinde yaratılan her şeyin mülkiyeti kendisine ait iken, nasıl olur da insan Rablar ve çocuklar edinir? Oradaki herkes O'nun kuludur. O her şeye kâdirdir, hiçbir şey O'nu acze düşüremez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.