Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Enam 6:1 – Enam 6:160
İçindekiler
- Enam 6:1
- Enam 6:2
- Enam 6:3
- Enam 6:4
- Enam 6:5
- Enam 6:6
- Enam 6:7
- Enam 6:8
- Enam 6:9
- Enam 6:10
- Enam 6:11
- Enam 6:12
- Enam 6:13
- Enam 6:14
- Enam 6:15
- Enam 6:16
- Enam 6:17
- Enam 6:18
- Enam 6:19
- Enam 6:20
- Enam 6:21
- Enam 6:22
- Enam 6:23
- Enam 6:24
- Enam 6:25
- Enam 6:26
- Enam 6:27
- Enam 6:28
- Enam 6:29
- Enam 6:30
- Enam 6:31
- Enam 6:32
- Enam 6:33
- Enam 6:34
- Enam 6:35
- Enam 6:36
- Enam 6:37
- Enam 6:38
- Enam 6:39
- Enam 6:40
- Enam 6:41
- Enam 6:42
- Enam 6:43
- Enam 6:44
- Enam 6:45
- Enam 6:46
- Enam 6:47
- Enam 6:48
- Enam 6:49
- Enam 6:50
- Enam 6:51
- Enam 6:52
- Enam 6:53
- Enam 6:54
- Enam 6:55
- Enam 6:56
- Enam 6:57
- Enam 6:58
- Enam 6:59
- Enam 6:60
- Enam 6:61
- Enam 6:62
- Enam 6:63
- Enam 6:64
- Enam 6:65
- Enam 6:66
- Enam 6:67
- Enam 6:68
- Enam 6:69
- Enam 6:70
- Enam 6:71
- Enam 6:72
- Enam 6:73
- Enam 6:74
- Enam 6:75
- Enam 6:76
- Enam 6:77
- Enam 6:78
- Enam 6:79
- Enam 6:80
- Enam 6:81
- Enam 6:82
- Enam 6:83
- Enam 6:84
- Enam 6:85
- Enam 6:86
- Enam 6:87
- Enam 6:88
- Enam 6:89
- Enam 6:90
- Enam 6:91
- Enam 6:92
- Enam 6:93
- Enam 6:94
- Enam 6:95
- Enam 6:96
- Enam 6:97
- Enam 6:98
- Enam 6:99
- Enam 6:100
- Enam 6:101
- Enam 6:102
- Enam 6:103
- Enam 6:104
- Enam 6:105
- Enam 6:106
- Enam 6:107
- Enam 6:108
- Enam 6:109
- Enam 6:110
- Enam 6:111
- Enam 6:112
- Enam 6:113
- Enam 6:114
- Enam 6:115
- Enam 6:116
- Enam 6:117
- Enam 6:118
- Enam 6:119
- Enam 6:120
- Enam 6:121
- Enam 6:122
- Enam 6:123
- Enam 6:124
- Enam 6:125
- Enam 6:126
- Enam 6:127
- Enam 6:128
- Enam 6:129
- Enam 6:130
- Enam 6:131
- Enam 6:132
- Enam 6:133
- Enam 6:134
- Enam 6:135
- Enam 6:136
- Enam 6:137
- Enam 6:138
- Enam 6:139
- Enam 6:140
- Enam 6:141
- Enam 6:142
- Enam 6:143
- Enam 6:144
- Enam 6:145
- Enam 6:146
- Enam 6:147
- Enam 6:148
- Enam 6:149
- Enam 6:150
- Enam 6:151
- Enam 6:152
- Enam 6:153
- Enam 6:154
- Enam 6:155
- Enam 6:156
- Enam 6:157
- Enam 6:158
- Enam 6:159
- Enam 6:160
Enam 6:1
[Hamd, Tesbih, Tehlil ve Tekbir]
Hamd, yaratıklarına lütfedip ihsan ettiği hayırlardan dolayı Allah'ı övmek demektir. “Zem” (çini) kelimesinin dünyada “hamd”in zıddı olarak kullanıldığına bakmaz mısın? İyilik yapmasından dolayı kişi övülür ve iyiliğin zıddını, yani kötülük yapması karşısında yerilir. “Tahmid”, insanlara lütfettiği nimetlerden dolayı “el-hamdü lillah” demek Rabb'i övmek ve O'na teşekkür etmek demektir. “Tesbih”, Rabb'i övmek ve çocuk sahibi olduğu gibi sapıklarca ileri sürülen iddialardan Allah'ı tenzih etmek demektir. “Tehlil” ise, Rabb'i övmek, O'nun ortakları ve karşıtları bulunduğu iddialarından tenzih etmek, O'nu vahdâniyyetle ve Rab olmakla nitelemektir. “Tekbir” de, Rabb'i övmek, O'nu büyük ve yüce olmakla niteleyip çürümüş kemiklerden insanı yaratmaktan âciz ve yetersiz olduğu iddialarından uzak tutmaktır.
Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah... Aziz ve Celil olan Allah, gökleri ve yeri Cenâb-ı Hakk'ın yarattığını tasdik etmeleri karşısında ve bu ikisini yaratmasında Allah'ın ortakları ve karşıtları bulundugunu ileri sürenlerin akıllarıyla alay etmiştir. Çünkü onlar, aralarındaki mesafe çok fazla olduğu halde Allah'ın yeryüzündeki menfaatleri gökyüzündeki menfaatlere bağladığını bilmekte, buna rağmen, ibadet yapmak ve Rab olarak kabul etmek konusunda O'na nasıl ortaklar tanırlar?
[Karanlık ve Işık]
Karanlıkları ve ışığı var eden. Hasan-ı Basri, buradaki karanlıklar ve ışıktan maksadın küfür ve iman olduğunu söyler!. O'nun dışındaki diğer tevilciler ise, maksat gece ve gündüzdür, demiştir. Işık hakikatte gözlerin, yani başta ve kalplerde bulunan gözlerin göremediklerini açığa çıkaran şeydir. Karanlık (vuk) ise, gözleri, yani başta bulunan gözlerini ve kalp gözlerini örtüp kapatan şeydir. ) Karanlık, her şeyi kapalı hale getirir; ışık ise örtülü olan her şeyi açık hale getirir, alenileştirir. İşte karanlık ve ışığın gerçek tefsiri budur.
Ama yine de kâfir olanlar (putları) Rab'lerine eş tanıyorlar. Şöyle denilmiştir: Cenâb-ı Hak onlara Allah'ın vahdâniyyetine ve Rab oluşuna işaret eden bilgileri açıklamış olmasına rağmen yine de putları Rablerine eş tanıyorlar. Yani onlar, Allah'tan başka taptıkları her şeyi Allah'a denk sayıyorlar, onunla yüce Allah'ın dengi olduğunu iddia ediyorlar. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın ne dengi vardır, ne benzeri, ne ortağı, ne çocuğu ve ne de eşi! Yüce Allah, zâlimlerin ileri sürdükleri iddialardan çok, hem de pek çok yücedir. Hasan-ı Basri, Rab'lerine eş tanıyorlar meâlindeki cümleyi yalanlıyorlar diye tefsir etmiştir.
i LA İŞİD ASİ 25 Stil sisi Görk çile
Enam 6:2
2. “Sizi (özel) bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. O'nun katında bir ecel daha vardır. Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.
[İnsanın Yaratılış Maddesi]
Sizi (özel) bir çamurdan yaratan Allah'tır. Yani Allah, insan türünün atası Âdem'i çamurdan yaratmıştır. Âdem'in çocuklarını ise özel bir sudan yaratmıştır. Cenâb-ı Hak “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz”? meâlindeki âyette, insanı çamurdan yarattığını haber vermektedir. Hz. İsâ (s.a.) hariç, Âdem'in çocuklarını ise bir damla sudan (sperm) yaratmıştır. O'nun, hiçbir şey olmadan (lâ min şey) yaratıkları var etmeye de kâdir i Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, VI, 386.
olduğunu, yaratmak için özel bir şeye ihtiyaç duymadığını bilsinler ve mahlukatı yaratmaya ve öldükten sonra diriltmeye kâdir olduğunu inkâr etmesinler diye de Hz. İsâ'yı (s.a.) çamur ve su kullanmadan yaratmıştır. Bununla birlikte onların toprak veya su olmaları yahut ne ondan ne de bundan olmaları da söz konusudur. İnsanlar, Cenâb-ı Hakk'ın Âdem'i topraktan, diğer canlıları sudan, Hz. İsâ'yı (s.a.) da bu iki şey olmaksızın yarattığını gördükleri halde ölümlerinden sonra kendilerini diriltmesini nasıl inkâr ederler? Bu şundan dolayıdır: İnsanlar ölünce ya toprağa veya suya dönüşür yahut da ne toprak ne de su olurlar. Bu âyet, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere ve Dehriler'e karşı, Allah'ın mahlukatı hiçbir şey olmadan da yaratmaya kâdir olduğuna delildir. Dehriler bunu inkâr ediyor ve imkânsız görüyorlar. Bundan dolayı onlar, âlemin kıdemi fikrine sahip olmuşlardır. Doğru yola ulaştıran Allah'tır.
Sizi (özel) bir çamurdan yaratan Allah'tır cümlesi ile bütün Âdem oğullarının kastedilmiş olması da muhtemeldir. [ ]Buna göre Allah her şeyi sudan yarattığı halde? bizim yaratılışımızı çamura nispet etmektedir; çünkü bizi yaratmasında, Âdem'i yaratmış olduğu o çamurdan bir kuvvet ve iz bulunmaktadır, her ne kadar biz o kuvveti ve o izi görmesek de vardır. Bu aynen şuna benzer: İnsan yediğini, içtiğini ve gıda aldığını görmekte; bununla kulağında, gözünde ve bütün organlarında bir kuvvet hasıl olmaktadır, her ne kadar kendisi o kuvveti gözleriyle görmüyorsa da bütün organlarında bir canlanma vücuda gelmektedir. İşte o da aynen bunun gibidir. Başka bir ihtimal de, bir kıssaya dair rivayette de belirtildiği gibi nutfeye o topraktan bir şeyler karışmış olmasıdır. Meleğe, insan öldüğünde defnedileceği yerdeki topraktan bir parça alması emredilmiş olabilir, bu toprak parçası nutfeye karıştırılır ve bu karışım “alaka” (ile) ve “mudğa” haline gelmiş olabilir; yalnızca bundan dolayı Allah insanları toprağa nispet etmiştir. Diğer bir ihtimal de, insanlar topraktan yaratılmadıkları halde toprağa nispet edilmeleri, kökenleri olan Âdem'in topraktan yaratılmış olmasından dolayıdır.
[Kazâ Kelimesinin Anlamı]
Sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. O'nun katında bir ecel daha vardır. Âyet-i kerimede geçen “kazâ” (Laalı) kelimesi çeşitli anlamlara gelirse de, neticede hepsi de bir şeyin bitmesi ve tamamlanması anlamına döner. Bu kelime bazan bir fiile başlanması ve gerçekleştirilmesi anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen neye hükmedeceksen Bazen de şöyle denilir: “Ben bu elbiseye hükmettim” Bundan da onu yaptım ve sağlam kıldım demek istediği anlaşılır. Kazâ, bazan emir anlamına da gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi emretti”. Buradaki kazâ kelimesi, emretti anlamına gelir; çünkü o kesin ve nihai hükümdür. Kazâ, bazan de bildirmek mânasına gelir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz kitapta İsrâiloğulları'na şöyle bildirmiştik”s. Burada kazâ kelimesi, onlara kesin olarak bildirdik anlamına gelir. Kazâ, bazan de işin bittiği, sona erdiği ve tamamlandığı mânasına gelir. Sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur meâlindeki âyette bu anlamda kullanılmıştır. Yani ömrü bitirecek ve sona erdirecek olan O'dur. Bu kelime, burada söylediklerimizden daha farklı mânalarda da kullanılır.
(JBuradaki ölüm zamanını takdir eden meâlindeki ifade, bütün bunların emrin dışında bir mânaya gelmesi ihtimalini taşır. cümlesi ile ölüm kastedilmiştir, denilmektedir. “Ecelun müsemmen” cümlesi ile ise kıyâmet günü kastedilmektedir. Allah bize o iki ecelden birini göstermiştir, o da ölümdür. Bizler ölümü bizzat görüyor ve müşahede ediyoruz. Ama Allah bize diğer eceli göstermemiştir, o da kıyâmettir. “Kadâ ecelen” cümlesinin, yarattığı varlıkların ölene kadar dünyada kalacakları süre anlamına geldiği de söylenmiştir. O'nun katında bir ecel daha vardır “Ecelun müsemmen indehu” (sa — cümlesi ile kıyâmet murad edilmektedir.
Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz. Bütün bunlardan sonra yine de şüphe ediyor ve yalanlıyorsunuz.
---
Dipnotlar:
? o Muhtemelen müellif burada şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı. O su, bel ve göğüs kafesi arasından çıkar” (et-Târık,
Enam 6:3
O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle, “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah'a mahsustur” meâlindeki âyetin bağlantısıdır. Burada Allah, gökleri ve yeri kendisinin yarattığını haber vermektedir; onları kendisi yarattığına göre, yaratmakta kimse O'na ortak olmamış demektir, öyleyse göktekilerin ilâhı da, yerdekilerin ilâhı da sadece O'dur, dolayısıyla ilâh ve Rab olma konusunda hiç kimse O'na ortak değildir, demektir. O, göklerde ve yerde tek Allah'tır meâlindeki cümle, göklerde olanların da yeryüzünde olanların da idaresi ve korunması Allah'a aittir, anlamına da gelebilir; çünkü O, bütün bunların yegâne yaratıcısıdır, dolayısıyla idaresi ve korunması da O'na aittir.
O sizin gizlinizi ve açığınızı bilir. Bu cümlenin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Denilmiştir ki: Sizin gizlinizi bilir meâlindeki ifadeyle Allah sizin kalplerde gizlediklerinizi bilir, açığınızı bilir beyanıyla söylediklerinizi bilir, neyi yapıp ettiğinizi de bilir meâlindeki cümlesiyle de organların işlediği fiilleri bilir anlamı kastedilmektedir. Allah, kullarını bunlara göre hesaba çekeceğini ve yaptıklarını tek tek sayacağını insanlar bilsin diye bütün bunları bildiğini onlara haber vermektedir. Buna benzer başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker”!. Burada Cenâb-ı Hak, açıkladıkları ve gizledikleri her şeyden insanları hesaba çekeceğini haber vermektedir. Buna göre yukarıdaki âyette Allah, insanlar yapıp ettiklerinden sakınsınlar ve korksunlar diye bütün yaptıklarını tek tek sayacağını ve bunlardan onları hesaba çekeceğini haber vermektedir. Şöyle de denilmiştir: Sizin gizlinizi bilir, yani kulak, göz ve diğer uzuvlarda yaratmış olduğu sırları bilir; [ ]zira insanlar bunların mahiyetini ve BIN keyfiyetini tam olarak bilemezler, diğer eşyayı görüp bildikleri gibi bunlardaki sırları bilemezler, bunların hakikatini de bilemezler. Cenâb-ı Hak bütün bunları bildiğini haber vermekte, ama siz bilemezsiniz buyurmaktadır. Âyetteki açığınızı beyanı, açıktan yaptığınız şeyleri anlamına gelir. Neyi yapıp ettiğinizide bilir meâlindeki ilâhi kelâm da, fiil ve söz olarak sizden ne sadır olmuşsa bilir demektir.
Enam 6:4
Rab'lerinin âyetlerinden onlara bir âyet. Bu beyan, Allah'ın bir olduğuna dair âyet gelince yahut Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risâletini ve nübüvvetini ispata dair bir mücize gelince demektir. Allah insanları topraktan yarattığını ve öldükten sonra onların yine toprağa dönüşeceklerini haber verdiğine göre, bu cümlenin öldükten sonra tekrar dirilmeye ve haşre dair âyet geldiğinde anlamına gelmesi de muhtemeldir. İnsanların ilk yaratılışı topraktan olduğuna ve tekrar yine toprağa döneceklerine göre, Allah onları ikinci defa yaratmaya kâdirdir; zira ikinci kez yaratmak, ilk defa yaratmaktan daha zor değildir. Buradaki “âyetler” lafzı ile Kur'ân âyetlerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Kur'ân âyetleri dışında Resülullah'ın (s.a.) getirmiş oldugu mücizeler de kastedilmiş olabilir. Sonra Cenâb-ı Hak, insanların inatçılıklarını ve kibirlenmelerini haber vermekte, Rab'lerinin âyetlerinden onlara bir âyet gelmeye görsün, ondan ille de yüz çevirirler buyurmaktadır. Bunlardan yüz çevirince de, onlardan yararlanmaları mümkün olmamaktadır; dolayısıyla âyetlerden yararlanmak, onlardan yüz çevirenlerin değil, ancak onları okuyup düşünenler için mümkün olduğu bilinsin diye haber vermektedir.
Sonra Enâm süresi, müşriklere meydan okumak üzere nâzil olmuştur. Şayet Kur'ân insanlarını benzerini getirmekten aciz oldukları bir kitap olmasaydı bir kitap sayılmasa, sadece Enâm süresi onları âciz bırakmaya yeterdi. Çünkü bu süre, tevhit ve ulühiyyetin sadece Allah'a ait olduğunu beyan edip, öldükten sonra dirilmeyi ispat etmek konusunda müşriklere meydan okumak için gelmiştir. Allah Kur'ân'ı, benzerini meydana getirmekten insanları âciz bırakan mücize bir kitap kılmışken onun mücize olmadığı nasıl söylenebilir? O gün Allah'ın birliği ve öldükten sonra dirilme diye bir şey bilinmiyordu, çünkü insanların hepsi kâfirdi ve putlara tapıyorlardı. Kur'ân-ı Kerim'in, kendisine Allah tarafından verildiği bilinsin diye Resülullah'ın (s.a.) [ ]onu inşa etmiş olması ve kendisi tarafından vücuda getirmiş olması? ihtimali ortadan kaldırılmıştır.
Bu sürenin tevhit konusunda insanlara meydana okumaya ve bu konuda onlarla münazarada bulunmaya işaret ettiği açıktır; zira sürenin çoğu âyetleri müşriklere meydan okumaktadır. Müşrikler Allah'a ortak koşuyor, öldükten sonra dirilmeyi ve peygamberliği inkâr ediyorlardı, bu bakımdan süredeki âyetlerin ekserisi tevhit, öldükten sonra dirilme ve peygamberlik konusunda onlara deliller getirmektedir.
Tartışan taraflardan birinin sözlerinin yanlış olduğu anlaşılınca, diğer tarafın sözünün doğru olduğu ortaya çıkar; Hz. İbrâhim (s.a.) “Yıldızı görünce “Rabb'im budur dedi. Yıldız batınca da, 'Batanları sevmem dedi” meâlindeki âyette söylediği bu sözle, kaybolup giden şeylere kulluk yapanların davalarının yanlış olduğunu ispat etmişti.
---
Dipnotlar:
Semerkandi'nin ifadesi şöyledir: “Resülullah'ın (s.a.) onu telif etmiş olması, kendiliğinden vücuda getirmiş olması, ömrünü ilme adamış insanları bile âciz bırakan açıklamaları, tevhide ve öldükten sonra dirilmeye ait delilleri oraya kendisinin koymuş olması ihtimali yoktur” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 242a).
Enam 6:5
Gerçekten onlar, kendilerine hak geldiğinde onu yalanlamışlardır. Buradaki “hak” lafzı ile Resülullah'ın (s.a.) tevhide ve öldükten sonra dirilmeye dair getirmiş olduğu âyetler kastedilmiş olabilir. Kur'ân da kastedilmiş olabilir. Resülullah (s.a.) bu konuda hiç âyet getirmese dahi doğumundan ölümüne kadar bizzat kendi varlığı büyük bir mücize idi, çünkü o kendisinden asla hiçbir çirkinlik ve kötülük sadır olmayacak derecede korunmuştu. Bu bile Allah'ın onun zâtını başlı başına bir mücize ve elçiliğine uygun gördüğünü gösterir. Nitekim Hz. Ebü Bekir (r.a.), kendisini İslâm'a davet ettiğinde zâtı dışında başka büyük mücizeleri bulunmakla birlikte zâtındaki mücizevi durumları gördüğü için bu daveti tereddütsüz hemen kabul etmişti.
Fakat onlara alay ettikleri şeyin haberleri ileride gelecektir! En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Daha önce alay edenlerin başına gelenler, onların da başına gelecektir! Alay edenlerin başına gelen şeylerin haberleri onlara gelmemesi mümkün değildir. Fakat asıl mânası ilk söylediğimiz olmalıdır. Yani alay edenlerin başına gelen felâketler onların da başına gelecektir. Başka bir ihtimal de şudur: Onlara alay ettikleri şeyin haberleri ileride gelecektir meâlindeki cümle ile azap kastedilmektedir. Çünkü peygamberler, kendilerini yalanladıkları takdirde insanları başlarına gelecek olan azapla korkutuyorlar, bunun üzerine de insanlar onlarla alay ediyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak onların şu sözlerini hatırlatmaktadır: “Payımıza düşen azabı hemen şimdi ver”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar”. Bir başka âyette de şöyle söylemektedir: “Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!” İşte Cenâb-ı Hak, onlara gönderdiği gibi bunlara da azap göndermeye kâdir olduğunu kendilerine haber vermektedir.
kese ZİL PRE
Enam 6:6
Görmediler mi ki, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Buradaki görmediler mi anlamındaki ifade, onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizden ibret almadılar mı demektir. Ebü Bekir el-Keysâni de şöyle demiştir: Buradaki görmediler mi meâlindeki cümle, onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi kesin olarak görmüşlerdir, yani bilmektedirler demektir. Bu anlamların ikisi de aynı şeydir. Onlar, insanların peygamberleri yalanlamaları, inat etmeleri ve büyüklenmeleri yüzünden helâk edildiklerinin izlerini mutlaka görmüşlerdir, ama bundan ibret almıyorlar.
Size vermediğimiz onca imkânı onlara verdik. Bu âyet hakkında bazıları şöyle demiştir: Ey Mekke halkı! Size vermediğimiz hayırları, genişliği ve varlığı onlara vermiştik, yani onlara verdiğimiz nimetleri size vermedik. Sonra buna rağmen onlar peygamberleri yalanlayınca Cenâb-ı Hak da kendilerini helâk etti, çeşitli cezalarla onları cezalandırdı. Onca imkânı onlara verdik ilâhi beyanıyla güç ve kuvvet de kastedilmiş olabilir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: ( “Bizden daha güçlü kim var?” Sonra onlar peygamberleri yalanladıklarında, çok güçlü kuvvetli olmalarına rağmen helâk edildiler. Başka bir ihtimal de şudur: Onca imkânı onlara verdik, yani sözlerinin dikkate alınmasını ve halkın kendilerine boyun eğmesini sağlayarak onları insanların kalplerine hakim kıldık; çünkü onlar Nemrut, Firavun ve Âd gibi krallar ve yeryüzünün sultanları idiler. Bu durumda olmalarına rağmen peygamberleri yalanladıklarında helâk ediliverdiler. Siz ise ey insanlar, onların imkânlarına sahip değilsiniz; böyleyken peygamberleri yalanlayacak olursanız helâk edilmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz? Onları, peygamberleri yalanlamaya sevk eden şey, en doğrusunu Allah bilir ya, ancak bolluğa ve kuvvete sahip olmaları idi, kendilerinden daha düşük konumda olan birine boyun eğmeyi hikmete dayanmayan bir haksızlık olarak gördüklerinden dolayı bolluk ve kuvvet itibariyle kendilerinden daha düşük konumda olana boyun eğmediler. Onlar bu anlayışı ancak, Âdem'e secde etmesi emredildiğinde “Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın”? diyen lânetli şeytandan tevarüs etmişlerdi. İşte Mekkeli kâfirler de Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e boyun eğmeyi haksızlık saymışlar ve “Bu Kur'ân şu iki şehirden nüfuzlu ve değerli bir kişiye indirilseydi ya!”!“ demişlerdi.
Gökten üzerlerine bol bol yağmur indirdik. İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyetteki “midrâren” kelimesi yağmur demektir, yani bol bol yağmur indirdik, Kelime “derre-yedirrü” kökünden gelir”. Ebü Avsece şöyle demiştir: Gökyüzü onlara yağmur gönderdi, yani ihtiyaç halinde ardarda yağan bol ve sürekli bir yağmur gönderdi. Altlarından ırmaklar akıttık. Cenâb-ı Hak onların geniş imkânlara sahip olduklarını ve Mekkeliler'in görmedikleri kadar bol yağmur ve nehirler vererek kendilerine lütfettiği nimetleri haber vermektedir. Fakat bu nimetleri vermesine rağmen peygamberleri yalanladıkları zaman onları helâk etmişti.
Şayet, “Allah onları helâk ettiğini söylemekte ve peygamberleri yalanlayan bu insanları da bununla korkutmaktadır. Halbuki Allah daha önce peygamberleri ve evliyayı da helâk etmişti” diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir:
[ ] Allah'ın onları helâk etmesi, azap ve ceza olarak helâk etmesi anlamındadır. Çünkü onları kökünü kazıyacak ve her yönden kendilerini kuşatacak bir mahiyette, tabiat kanunlarının dışına çıkacak tarzda helâk etmişti. Bundan dolayı belirttiğimiz gibi olmuştu!,
---
Dipnotlar:
14 — “Anılan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Bizden daha güçlü kim var?” dediler. Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmezler miydi? Onlar, âyetlerimizi de inatla inkâr ediyorlardı” (Fussilet, 41/15). 17 İbn Kuteybe, Tefsiru ğarîbi'l-Kurân, 150.
Enam 6:7
Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı... Aziz ve Celil olan Allah burada onların inatçılıklarının şiddetini haber vermektedir, o kadar ki onlara istedikleri mücizeler verilmiş olsa bile asla iman etmeyeceklerdi; çünkü onlar “Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece senin göğe çıktığına asla inanmayacağız””? ve “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi meâlindeki âyetlerde ve diger âyetlerde ifade buyurulduğu gibi Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemden kendilerine bizzat görecekleri ve okuyacakları bir kitap indirmesini istemişlerdi. Allah şöyle buyuruyor: Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik, yani bir sahife üzerine yazılmış, fakat yeryüzünde yazılmadığını bildikleri bir kitap indirseydik, onu elleriyle tutsalar ve gözleriyle görselerdi bile, asla iman etmezler ve onu tasdik etmezler. Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değildir, derler. Cenâb-ı Hak, onların iman etmemelerine karşı Resülullaha (s.a.) sabrı emretmekte, istedikleri her mücizeyi getirse dahi aşırı inatçılıklarından dolayı iman etmeyeceklerini kendisine haber vermektedir. [ ]Çünkü Resülullah (s.a.) onlara öyle mücizeler getirmişti ki, eğer bunlar üzerinde düşünseler ve inatçılıklarını sürdürmeselerdi, kendilerini imâna götürürdü. Ama onlar aşırı inatçılıklarından ve gereksiz büyüklenmelerinden dolayı bunlardan yüz çevirdiler ve hiç düşünmediler.
Enam 6:8
Ona bir melek indirilseydi ya! dediler. Arap müşrikleri peygamberleri ve kitapları tanımıyorlar, dolayısıyla herhangi bir peygambere ve kitaba da iman etmiyorlardı. Bundan dolayı “Bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi?” diyorlar, buna benzer taleplerde bulunuyorlar, kendilerine melek gönderilmesini istiyorlardı. Muhtemeldir ki kendilerine melek gönderilmesini istemelerinin sebebi, insandan peygamber gönderildiğini düşünmemiş olmalarıydı, şayet Allah tarafından insanlara bir elçi gönderilecekse bu bir melek olmalıydı. Bundan dolayı “Bize meleklerin gönderilmesi gerekmez miydi?” diyorlardı. Kendilerine melek gönderilmesini istemelerinin diğer bir sebebi de, elçinin gerçekten meleklerden olması gerektiğini düşündüklerinden değil, aşırı inatçılıklarından kaynaklanan bir talep olabilir. Cenâb-ı Hak da eğer onların istekleri üzerine bir melekindirseydik, kesin olarak iş bitirilmiş olurdu buyurmaktadır. Yani aşırı inatçı tabiatlarından kaynaklanan talep üzerine melek gelecek olsa, beraberinde azap ve helâk da gelirdi. İşte bu durum, onların isteklerinin, aşırı inatçılıklarının eseri olduğunu göstermektedir.
Kesin olarak iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi. Yani onlar Resülullah'ın doğru söylediğini ispat için melek gönderilmesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak da eğer bir melek indirseydik, kesin olarak iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi, yani helâk edilirlerdi buyuruyor. Çünkü ümmetin talebi üzerine mücizeler gelir, sonra yine bu mücizelere muhalefet ederler ve onları yalanlarlarsa, ilâhi azabın ve helâkin gelmesi kaçınılmazdır. Ama mücizeler ümmetin talebi olmaksızın gelir ve insanlar onu yalanlayacak olurlarsa kendilerine mühlet verilir, yalanlamaları anında hemen azaba uğratılmazlar. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer bir mülhit bize şöyle bir soru soracak olursa; ona bir melek indirilseydi ya! Eğer bir melek indirseydik, kesin olarak iş bitirilmiş olurdu, meâlindeki âyete göre onlar meleğin Resülullah'a (s.a.) indirilmesini istiyorlardı, ama Allah eğer bir melek indirseydik, kesin olarak iş bitirilmiş olurdu buyuruyor. Siz de ona melek gönderildi diyorsunuz, Allah ise ona melek indirseydik, kesin olarak işin bitirilmiş olacağını söylüyor, ama iş bitirilmedi. O sizin için bunu kendi kafasından uydurmamış ve bunu ona Allah göndermiş olsaydı işleri nasıl bitirilmezdi?
[ ]Sóyle cevap verilir: Her ne kadar âyette zikredilmiyorsa da, onlar ancak kendilerine bir melek indirilmesini istemişlerdi. Onların bu istekleri başka bir âyette şöyle ifade edilmektedir: “Bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi?” Yahut da onlar kendilerine meleklerin gönderilmesini istemişlerdi, ama melek Hz. Peygambere (s.a.) gönderilmişti. Bunun üzerine onlar, o da bizden biri olduğu halde bizden ayrı olarak sadece ona nasıl melek gönderilir, dediler. Bunu Cenâb-ı Hak onların ağzından şöyle dile getirmektedir: “Doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirseydin ya!”?. Dolayısıyla âyette böyle bir isteğin belirtilmemiş olması caizdir, daha önce çeşitli yerlerde söylediğimiz gibi, bunun açıklaması verilen cevapta görülmektedir”.
Enam 6:9
Şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak kionu (yine) bir adam suretine sokardık. Burada onu insan cinsinden bir Âdemoğlu suretine sokardık, denilmek istendiği söylenilmiştir. Ama bunun başka mânalara ihtimali de vardır. (Birincisi) biz peygamberleri melek olarak gönderseydik bile yine de onu beşer suretine sokardık. Çünkü şayet onlar melek suretinde kalsaydılar, insanlar dayanamaz, dehşete düşerlerdi. Zira meleği kendi suretinde görmeye insanın gücü yetmez. Cibril aleyhisselâmın bile Resülullaha (s.a.) geldiğinde kendi suretinde değil de insan suretinde geldiğini görmez misin?” Hatta Hz. Peygambere (s.a.) Dihyetel-Kelbi suretinde geldiği rivayet edilmiştir”. Buna rağmen Cibrili her gördüğünde peygamberimiz ürperir, durumu değişirdi; insanlar onu bu halde gördüklerinde bu delirmiş derlerdi”. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokardık buyurmaktadır. Burada Resülullah'ın (s.a.) meleği adamla karşılaştırabileceğine dair bir işaret vardır.
(lİkincisi, Şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokardık, çünkü insanlar onun doğru söylediğini bilemezlerdi, onun melek olduğunu ve doğru söylediğini gösterecek birtakım delillere ve âyetlere ihtiyaç duyarlardı. Onun insan olduğu anlaşılır, ama kimse onu tanıyamaz, doğru söylediğini de bilemezdi.
Onlarıyine haleniçinde bulundukları kuşkuya düşürürdük. Dediler ki: İstihzâ, hile ve tuzak gibi cezalandırmak anlamında bir kuşku hali müstesna, kuşkunun Cenâb-ı Hakk'a izafesi caiz değildir. Dolayısıyla onları yine halen içinde bulundukları kuşkuya düşürürdük meâlindeki âyet, eğer onu melek kılsaydık... zayıflıklarından dolayı onları yine aynı kuşkuya düşürürdük anlamındadır, zira onlar; “Bu adam, sadece sizin gibi sıradan bir insandır”. “Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız”” gibi sözler söylüyorlardı. Lâkin biz bunu kuşku olmaması için yapıyor değiliz, zira insanlar meleğe bakmaya dayanamazlar, şayet onu melek kılsaydık, bu bir kuşku sebebi olurdu.
---
Dipnotlar:
o Mesrük'dan şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Âişe'ye (r.a.) sordum: “Yaklaştıkça yaklaştı. Öyle ki, iki yay kadar hatta daha yakın oldu” âyetinde kim kastedilmektedir? O Cibril idi, kendisine insan suretinde geliyordu; ama bu sefer ona kendi suretinde gelmiş ve ufku kaplamıştı, dedi.. 26 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 107. Üsâme b. Zeydden (r.a.) rivayet edildiğine göre Cibril aleyhisselâm Hz. Peygamber (s.a.) geldiğinde, yanında Ummu Seleme (r.a.) de vardı. Konuşmaya başladı, sonra kalktı. Hz. Peygamber (s.a.) Ummu Seleme'ye (r.a.) “Bu kimdi?” diye sordu. Ummu Seleme de o Dihye idi, dedi. Ummu Seleme der ki: Allah'a yemin ederim ki, ben onun kesin olarak Dihye olduğunu zannediyordum, tâ ki Hz. Peygamber'in (s.a.) Cibril'in getirdiği haberden bahsettiğini işitinceye kadar.. Hz. Peygamber'in (s.a.) Cibril'i görmesi veya vahyi telakki etmesi sırasında durumunun değişmesi sebebiyle kâfirlerin bu delirmiş dediklerine dair bir kayıt bulamadım. Ama vahiy sırasında Hz. Peygamber'in (s.a.) halinin değiştiği rivayet edilmektedir. Cibril'i gerçek suretinde gördüğünde de aynı şey olmuştu (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 322;
Enam 6:10
Cenâb-ı Hak peygamberine, ilk yalanlanan kişinin kendisi olmadığını, daha önceki peygamberlerin de yalanlandığını bildirmekte ve kavminin yalanlamasına karşı ona sabrı telkin etmektedir. Önceki ümmetler peygamberleri yalanladıkları gibi onların da kendisini yalanlayacaklarını haber vermektedir.
Âyet-i kerimedeki kelimesine Ebü Avsece döndü anlamı vermiştir. Kelimenin kökünün “hâke, yehiku, haykan” olduğu ve onlara döndü anlamına geldiği söylenir. Kisâi de, onları kuşattı, onlara geldi anlamını vermiştir.
Enam 6:11
11. “De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (hakikati) yalan sa pe sonunun nasil olduğuna bakın!
Bu âyette, gezmek için yeryüzünde dolaşmak değil, peygamberleri yalanlayanların başlarına gelenlerden ibret almak ve düşünmek için dolaşmak emredilmektedir. Zira Cenâb-ı Hak, onlara birçok aklî ve naklî mûcize göstermiş, ama bunların hiçbiri fayda vermemişti, bu yüzden onları yalanlamaktan ve inatçılıktan vazgeçmeleri için kendilerine hissi múcizeler göstermek istemişti.
Enam 6:12
Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sor. De ki: Allah'indir. Bu ilâhî kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir: Birincisi, sormak Hz. Peygambere (s.a.) emir anlamında değil, bu gerçeği insanlara açıklaması anlamındadır; zira şayet emir olsaydı Resúlullah'in (s.a.) onlara sormasını değil, sorduğunu söylerdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.) onlara sorması ve sonra kendisinin haber vermesi ihtimali yoktur. Onun insanlara bunu sorduğu söylenmediğine, sorması emredildiği halde sormaması yahut sorduğu halde cevap vermedikleri ihtimali de olmadığına göre, âyet-i kerime emir değil, tevhit gerçeğini açıklamak anlamındadır”.
İkincisi, daha önceki bir emre dayanmış olması ihtimalidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “De ki: 'Biliyorsanız söyleyin, bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir? Allaha aittir diyecekler”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Biliyorsanız söyleyin, “bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan... kimdir? de. “Yönetim Allah'ın diyecekler”. Başka bir âyet de şöyledir: “Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir?” Bu tür âyetlere baktığımızda onun geçmiş bir emre dayandığını söyleyebiliriz. Cenâb-ı Hak cevap olarak onları Allah demek zorunda bırakmıştır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”. İşte bu, Cenâb-ı Hakk'ın onları ‘Allak’ demeye mecbur etmiş olduğunu gösterir. İbn Mesüd (r.a.) ve Ubey b. Kâb'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: “De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Onlar Allah'ındır” derler” Bu da, yukarıdaki âyetin geçmiş bir emre dayandığını göstermektedir.
Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sor. De ki: Allah'ındır. Yani onlara bunu sor! Eğer cevap verirlerse, Allah'ındır diyecekler, cevap vermezlerse sen onlara “Allah'ındır de! Bazıları âyete, şayet onlar sana Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sorarlarsa, “Allah'ındır? de! diye anlam vermişlerdir.
O, kendi üzerine rahmeti yazmıştır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, tövbe edenleri cennete sokacağına dair kendi üzerine rahmeti yazmıştır. O, hiç kimseyi kendi ameliyle cennete sokmaz, ancak rahmetiyle cennete sokar. Bu konuda Hz. Peygamber'in (s.a.) de şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Allah'ın rahmeti olmadan kimse cennete giremez” Kendisine; sen de mi Yâ Resülullah, diye soruldu, “Ben de! Ancak Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır” cevabını verdi”. O, kendi üzerine rahmeti yazmıştır meâlindeki âyet hakkında şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hak, düşmana azap, dosta sevap vermek üzere kıyâmet günü insanları rahmetiyle bir araya getirecektir. Yani Yüce Allah'ın, insanları bir araya getirmesi rahmetinin eseridir; düşmana cezasını, dosta da sevabını verecektir. Şöyle de denilmiştir: Bütün insanların bir araya toplanması, Allah'ın rahmetinin eseridir; Allah âsileri isyandan vazgeçirmek, itâatkârları da itâate devam etmeye teşvik için âsileri azapla tehdit etmesi, itâatkâra da sevabı vadetmesi O'nun rahmetinin göstergesidir. Bazıları şöyle demişlerdir: O, kendi üzerine rahmeti yazmıştır, yani peygamberleri yalanladıklarında diğer ümmetlerin kökünü kazıdığı gibi, Muhammed (s.a.) ümmetinin yalanlaması halinde onlara hemen azap etmeyeceğine ve köklerini kazımayacağına dair kendi üzerine rahmet olarak yazmıştır. Onların cezasını kıyâmet gününe ertelemesi, Allah'ın kendi üzerine yazmış olduğu rahmetin eseridir.
Sizi, gerçekleşmesinde asla şüphe olmayan kıyâmet gününde mutlaka toplayacaktır. Buradaki “ilâ” bağlantı cümlesidir. Yani kıyâmet günü sizi mutlaka toplayacak, demektir. Nitekim “geleceğinde asla şüphe olmayan bir günde” meâlindeki âyet de böyledir. Bazıları şöyle demişlerdir: Sizi kabirlerde kıyâmet gününe kadar mutlaka toplayacak, sonra kıyâmet günü sizi ve geçmiş nesilleri toplayacaktır.
Asla şüphe olmayan. Yani yaratıkların özellikle ölümden sonra itâat edenlere sevap vermek ve isyan edenleri cezalandırmak üzere diriltmek için değil de yok olmaları için yaratılmalarında bir hikmet bulunmadığını bilenlere göre ölümden sonra insanların diriltileceği ve bir araya toplanacağında şüphe yoktur.
Kendilerini ziyan edenler cümlesini daha önce açıklamıştık.
---
Dipnotlar:
30 “Bunun emir anlamında değil, haber vermek ve bildirmek anlamında olması muhtemeldir. Yani göklerde ve yerde olanların kime ait olduğunu kâfirlere açıklamakta ve bildirmektedir. Çünkü âyet-i kerimedeki kim anlamına gelen “men” soru edatı, bazan istifham anlamında, bazan haber vermek anlamında, bazan de şart anlamında kullanılır. Dolayısıyla ‘De ki: Allah'ındır, meâlindeki âyet, size haber veriyorum ki gökler ve yer Allah'ındır anlamına gelir. Bunun emir ve sormak anlamına değil, bildirmek ve haber vermek anlamına geldiğinin delili de, Kur'ân-ı Kerimde ve hadislerde Hz. Peygamber'in (s.a.) kâfirlere; “göklerde ve yerde olan şeylerin kime ait olduğunu söyleyin’ diye soru tarzında bir şey söylediğinin belirtilmemiş olmasıdır. Şayet Cenâb-ı Hak, ona böyle bir şeyi onlara sormasını emretmiş olsaydı, onun sormaması ihtimali yoktur. Onlara sorduğu halde onların haber vermemiş olmaları da muhtemel değildir. Eğer böyle olsaydı, bunlar da bize ulaşırdı. Bütün bunlar, âyet-i kerimenin emir ve sual anlamına değil, haber vermek anlamına geldiğini gösterir” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 243b). 2 “Biliyorsanız söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir? de. ‘Yönetim Allah'ın' diye Hadis buna yakın lafızlarla rivayet edilmiştir. Buradakine en yakın olanı “Allah'ın rahmeti olmadan kimse cennete giremez... diye başlayan rivayettir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, HI, 52). Hadis buna yakın başka lafızlarla da rivayet edilmiştir (bk. Buhâri, “Merdâ”, 19;
Enam 6:13
En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet bütün yaratıkların, akıp giden gece ile gündüzün hakimiyet ve saltanatı altında bu kanuna boyun eğmiş ve çaresiz kalmış olduklarını haber vermektedir. Zira zâlimlerden ve firavunlardan hiçbiri gece ile gündüzü engellemek ve birini diğerine çevirmek gücüne sahip değildir. Bilâkis gece ile gündüz isteseler de istemeseler de onları evirip çevirmekte ve onlar üzerinde saltanatını sürdürmektedir. Bunu kendi yönetimlerinin de başka birinin elinde olduğunu, gece ile gündüzün yaratıklar üzerindeki güç ve saltanatının, bunların yönetimi ve ilmi kendisinde bulunan Sultan'ın elinde olduğunu insanların bilmeleri için böyle yapmaktadırlar. Sonra gece ile gündüzün deveranı tek bir kanun ve aynı akış seyrinde sürmesi Jonları yaratan varlığın tek olduğuna ve onları yönetenin de alim ve hakim olduğuna işaret eder. Bazı tefsirciler şöyle demişlerdir: Gece ve gündüzde barınan her şey ile gece ve gündüzde, karada ve denizde varlığını sürdüren her türlü hayvanı ve her çeşit kuşu kastetmektedir; bu canlıların bazısı gündüzleri yatıp geceleri yayılmakta, bazısı da geceleri yatıp gündüzleri yayılmaktadırlar. Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur meâlindeki âyet hakkında İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mekke kâfirleri Resülullah'a (s.a.) gelmişler ve şöyle demişlerdi: Ya Muhammed! Seni, insanları davet ettiğin bu işi yapmana sevk eden şeyin sadece maddi ihtiyaç içinde bulunan olduğunu biliyoruz, biz mallarımıza seni ortak edelim ve böylece sen en zenginimiz ol, ama bu iddiadan vazgeç! İşte, Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, her şeyi işitmekte -yani onların konuşmalarını işitmekte-, bilmektedir -onları nerden rızıklandırdığını bilmektedir- meâlindeki âyet bunun üzerine gelmiştir”. Ancak az önce belirttiğimiz ‘bütün yaratıkların gece ile gündüzün gücü ve saltanatı altındadır” sözünde çeşitli hikmetler vardır. Birincisi, az önce de söylediğimiz gibi gece ile gündüzü yönetenin aynı otorite olduğunun bilinmesidir. Bu, felsefecilerin iddialarını geçersiz hale getirmektedir. Onlar karanlık yoğun ve sık, aydınlık ise ince ve şeffaftır diyorlar. (İkincisi de] Cenâb-ı Hak, gece ile gündüzün faydaları hakkında şöyle buyurmaktadır: “Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu dinlenme zamanı kılan, gündüz vaktini ise bir diriliş ortamı yapan O'dur””, Gece ve gündüzün bunun dışında faydaları da vardır.
O, her şeyi işitmektedir. Yani kendisine davet edenleri işitmektedir. Her şeyi bilmektedir, yani yaratıkların maslahatlarını ve ihtiyaçlarını bilmektedir.
çala SAT bú Ú; isi Pr É Ga GS YA AİN İŞİ Bize n gla Vi
Enam 6:14
De ki: Allah'tan başkasını mı dost edineceğim? Buradaki “Rabben” kelimesi hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu kelime sanki “Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sor. De ki: Allah'ındır” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Bütün bunların, Allah'a ait olduğunu ikrar ettiğiniz halde [ ]nasil olur da Allah'a ortak koşarsınız? Gökleri ve yeri ve onlardaki her şeyi Allah yarattığı halde O'ndan başkasına nasıl kulluk yaparsınız?
Yediren ama yedirilmeye ihtiyacı olmayan Allah. Tefsirciler şöyle dediler: O herkese rızık veriyor, fakat kendisinin rızka ihtiyacı yoktur. O, dünyada birbirlerinin rızkını sağlayan ve birbirlerinden faydalanan köleler ile efendiler ve efendiler ile köleler gibi bir konumda değildir. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah yaratıkları kendi menfaati için yaratmadı, çünkü O zâtıyla zengindir, her türlü ihtiyaçtan müstağnidir, yaratıklar ise O'na muhtaçtır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep övgüye lâyık olan O'dur”,
[Fetret Ehlinin Sorumluluğu]
De ki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Yani kendi milletinden müslüman olanların ilki olmam emredildi”. Müslüman olanların ilki olmam emredildi meâlindeki âyetin aslı şudur: İlk olarak benim müslüman olmam ve benim boyun eğmem emredildi, sonra aynışeyiben de size emredeceğim. Bazı insanlar bu âyetin zâhirine dayanarak, İslâm mutlaka davet edilmeyi ve emredilmeyi gerektirir demişler, müslüman olması emredilmeden ve İslâm'a davet edilmeden ölen birinin sorumlu olmadığını söylemişlerdir. Buna göre fetret döneminde, peygamberlerin ve vahyin kesildiği dönemlerde ölen insan sorumlu değildir. Çünkü âyet-i kerimede bana müslüman olanların ilki olmam emredildi buyurulmakta, burada Hz. Peygamber (s.a.) müslüman olmakla emredildiğini haber vermektedir; bu durumda şayet ortada bir emir yoksa müslüman olmak da gerekli değildir. Fakat bu âyetin yorumu az önce zikrettiğimiz gibidir, yani ilk olarak benim müslüman olmam ve benim boyun eğmem emredildi, sonra aynı şeyi ben de başkalarına emredeceğim. Yorum böyle olunca, az önceki iddiaları ileri sürenlerin bu âyeti iddialarına delil göstermeleri bâtıl olur.
Ü Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'l-Kurüân, VI, 397.
Enam 6:15
İbn Abbâs (r.a.) bu âyeti şöyle açıklamıştır: Ey Muhammed! Mekke kâfirlerine De ki: Ben Rabb'ime isyan edersem, yani başkasına kulluk yaparsam, büyük günün azabına uğrayacağımdan korkarım, yani o büyük azaba uğrayacağımı biliyorum. [ ]Daha önce söylendiği gibi şayet Mekke kâfirleri, davasından vazgeçmesini ve tekrar dinlerine dönmesini Resülullah'tan (s.a.) istemişler ve karşılığında da mallarını kendisine teklif etmişlerse, bu teklife karşı onlara bu âyetteki cevabı vermiş olması, doğru bir yorumdur. Bazıları da Ben Rabb'ime isyan edersem korkarım, ilâhi kelâmını sadece korkuya hamletmişlerdir.
Fakat bunu söyleyenin şuna cevap vermesi gerekir: Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in (s.a.) geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlandığını haber verdiği halde”, yine de büyük günün azabına uğramaktan nasıl korkar? Allah kendisini günahtan koruyacağını ve bağışlayacağını haber verdiği halde Rabb'ime isyan edersem nasıl der?
Denilmiştir ki: O'nun mağfiret edilmiş olması, korku şartına bağlanmıştır, yani Allah'ın azabından korkacağı bilindiği için mağfiret edilmiştir,
---
Dipnotlar:
Müellif burada “Senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını Allah bağışlamıştır” meâlindeki âyete işaret etmektedir. 8 “(Rabbime isyan edersem korkarım) meâlindeki âyet, korkuya hamledilmiştir. Burada birinin soracağı; Yüce Allah onu isyandan koruduğu halde büyük günün azabından nasıl korkar? sorusu problem teşkil etmektedir. Buna şöyle cevap verilebilir: O'nun bağışlanması, Cenâb-ı Hak'tan ve azaptan korkma şartına bağlanmıştır. Bunun şarta bağlanması, isyanın varlığı halinde var, yokluğu halinde yok kabul eden Allah hakkında değildir, bilâkis yaptıklarının nasıl bir âkıbetle karşılaşacağını bilmeyen kullar hakkındadır. Cenâb-ı Hak, olmuş ve olacak olan her şeyin âkıbetini bilmektedir. Fakat O, onun bu şarta dayanacağını ve o şarta bağlı olan şeyin bu şekilde vücuda geleceğini de ezelde bilmektedir. O, şayet bu şart olmasaydı, o şarta bağlı olan şeyin de olmayacağını veya onsuz vücuda geleceğini de bilir. Bir rivayette ifade edildiğine göre sadaka ömrü arttırır, bunun mânası şudur: Cenâb-ı Hak, bir şahsın sadaka vereceğini bildiği zaman, bu şarta bağlı olarak onun ömrünü arttırmaya hükmeder, sadaka vermeyeceğini bildiğinde ise ömrü ne kadarsa o kadardır. Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'i (s.a.) bağışlaması meselesi de böyledir... Allah'ın bildiği bir şey, yine bildiği başka bir şeye üstün gelmektedir” (Semerkandi, Şerhu t-Tevilât, vr.
Enam 6:16
O gün kim azaptan kurtarılırsa gerçekten Allah onu esirgemiştir. Mütezile'den bazıları şöyle dediler: Burada “rahmet” kelimesi ile cennet kastedilmiştir. Zira Cenâb-ı Hak âhirette iki yer yaratmıştır; biri Allah'ın öfkesi adını verdiği cehennem, diğeri Allah'ın rahmeti adını verdiği cennet. Onları bu düşünceye, Allah'ı rahmet sıfatıyla ezelde tavsif etmemeleri sevk etmiştir. Onların iddiasına göre, Resülullah'ın (s.a.) “Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır” sözü de yanlış ve anlamsız olur. Bu durumda cümlenin, herkes cennete, ancak kendisini cennete sokan ameli ile girer, diye anlaşılması gerekir. “Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır” sözü de, bana cenneti verir, diye değerlendirilmesi icabeder. Ama bize göre, insanlar cennete kendi amelleri sayesinde değil Allah'ın rahmeti sayesinde girecekleri için, cennete rahmet ismi verilmiştir. [ ] Nitekim Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu bize ulaşmıştır: “Allah'ın rahmeti olmadan hiç kimse cennete giremez”. Kendisine, sen de mi ey Allah'ın Resülü? diye sorduklarında; “evet ben de, ama Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır” cevabini vermişti". Mütezile'nin iddiasına göre Allah, meleklere merhamet etmez, çünkü onlara cennet ve sevap yoktur. Ama bizim yorumumuza göre, Allah'ın rahmetiyle girildiği için cennete rahmet adı verilmiştir. Nitekim Allah'ın rahmetiyle yağdığı için yağmura da rahmet denilmektedir“. Dünyada rahmet adı verilen her şey bu anlamda değerlendirilmelidir. En doğrusunu Allah bilir.
O gün kim kurtarılırsa. Denilmiştir ki: O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah onu esirgemiştir. Nitekim Hafsa'nın (r.a.) mushafında âyet bu şekilde kaydedilmiştir: “Men yusref anhu'l-azâbu yevmeizin fe-kad rahimehu” 5 iy olidi 5 pa ys) O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah onu esirgemiştir. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında ise şöyledir: dü py U e) O günün şerrinden kim kurtarılırsa, gerçekten Allah onu esirgemiştir. O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah onu esirgemiştir cümlesinin, “De ki: Ben Rabb'ime isyan edersem gerçekten büyük günün (âhiret) azabına uğrayacağımdan korkarım” meâlindeki âyetin bağlantısı “ Hadisin kaynağına az önce işaret edilmişti.
olması muhtemeldir. Nitekim “De ki: Ben Rabb'ime isyan etmekten korkam... âyeti hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mekke kâfirleri seni kendi dinlerine davet ettiklerinde -nitekim bazı rivayetlerde onların Hz. Peygamber'i kendi dinlerine çağırdıkları belirtilmektedir- onlara de ki: Ben Rabb'ime isyan edersem gerçekten büyük günün (âhiret) azabına uğrayacağımdan korkarım, O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah onu esirgemiştir.
İşte apaçık kurtuluş budur. Buradaki “zâlike”, yani bu anlamına gelen işaret ismi, kurtarılmaya işaret etmektedir, yani kim o azaptan kurtarılırsa, onun için apaçık kurtuluş işte budur. En doğrusunu Allah bilir ya, burada “el-fevzü'l-mubin” yani apaçık kurtuluşu, ancak asla sonu gelmeyen sürekli bir kurtuluş olduğu için zikretmiştir, o bu dünyada bir zaman diliminde meydana gelen ve sonra da yok olup giden kurtuluş gibi değildir, âhiretteki kurtuluş böyle olmayıp asla kesintiye uğramaz.
---
Dipnotlar:
Muhtemelen müellif burada “Allah'ın rahmetinin izlerine bir bak: Toprağa ölümünün ardından nasıl can veriyor!” meâlindeki âyet-i kerimeye işaret etmektedir.
Enam 6:17
Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur; ve eğer sana bir hayır verirse...
[ ]Burada Cenâb-ı Hak, herhangi bir zararın veya hayrın insana ancak kendi izniyle gelebileceğini haber vermektedir. Sonra âyet-i kerimede zikredilen zarar ile de can sıkıntısı veya maişet darlığı veya şiddet ve zulüm gibi insanlardan gelen zararlar kastedilmektedir. Âyet, bu üç ihtimalin dışında değildir. Durum böyle olunca, bunun Cenâb-ı Hakk'a izafesi, o fiili yaratması anlamındadır, yani insanların bu fiilini O yaratmıştır. O her şeye kâdirdir. İnsandan o zararı kaldırmaya ve ona hayır vermeye kâdir olan O'dur, O'ndan başkasının buna gücü yetmez.
Enam 6:18
[Tevhidin Asli]
Cenâb-ı Hak bu ve bundan önceki âyette tevhidin esasını belirtmiştir; zira O, insanların başına gelen zarar ve şiddeti kendisinden başka kaldıracak kimse olmadığını, Allah'tan başka hiç kimsenin bu zararları onlardan defedemeyeceğini ve insanları bunlardan kurtaramayacağını haber vermektedir. İnsanlar kazandıkları hayırları da ancak Allah'ın lütfu sayesinde elde etmektedirler. Cenâb-ı Hak, her şeyi yapmaya sadece kendisinin kâdir olduğunu haber vermektedir. O, kullarının üstünde tam bir tasarrufa sahiptir meâlindeki âyette de, bütün yaratıklar üzerinde tam bir tasarruf sahibi olduğunu, güçlü ve kâdir olduğunu, yaratıkları üzerinde hükümranlık kurduğunu, insanların ise O'nun otoritesi altında hor ve hakir olduklarını haber vermektedir. Âyetteki kullarının üstünde anlamındaki ifade de O'nun yüceliğini, azametini ve yaratılmışlara benzemekten münezzeh olduğunu haber vermektedir. O hakimdir yani, her şeyi ait olduğu yere koymaktadır. Her şeyden haberdardır, yani insanların gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi bilmektedir. Bu cümle, hiçbir şeyin kendisinden gizlenemeyeceğini haber vermektedir, O her şeyi ait olduğu yere koyma gücüne sahiptir. Dolayısıyla insanların karşılaştıkları zarar ve şiddet, ancak Allah'ın takdiri ile gerçekleşir. O'nun takdirini geri çevirmeye kimsenin gücü yetmez. Dünyada birinin başka birine zarar vermesi [ ]veya birinin başka birine fayda vermesi, hakikatte ancak Cenâb-ı Hak sayesinde gerçekleşmektedir. İşte bundan dolayı bu âyetler, yukarıda belirttiğimiz gibi bu olayları gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan güç ve kudret, yücelik, azamet ve yaratılmışlara benzemekten münezzeh olmak; bütün fiillerini hikmete uygun olarak yapmak; olmuş ve olacak her şeyi bilmek niteliklerine sahip bulunmanın, tevhidin aslı olduğunu haber vermektedir.
38 TE'VÎLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ
Enam 6:19
De ki: Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir? En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu âyette gizli bir kelime bulunmaktadır; De ki ey Muhammed! Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir? Onlar cevap olarak Allah'ın diyecekler, çünkü onlar gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu ve O'nun her şeyden yüce olduğunu itiraf ediyorlar, fakat kulluk konusunda başkasını O'na ortak koşuyorlar ve diyorlar ki: “Bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Yoksa onlar Allah'ın azametini ve yüceliğini ikrar ediyorlar. Binaenaleyh onlara, hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir? diye sorulduğunda, hemen Allah'ın derler. Burada şöyle bir ihtimal daha vardır: Cenâb-ı Hak, peygamber sallallahu aleyhi ve selleme; onlar hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir? diye sorduklarında Allah de! diye söylemiş olması da muhtemeldir, zira sen onlara bunu söyleyince onlar da aynı şeyi diyeceklerdir.
[Allah'a Şey Demek Câizdir]
De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bizimle sizin aranızda tevhit, ölümden sonra dirilmek ve benzeri tartışılan her konuda Allah şahittir. De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir meâlindeki âyet, Hz. Peygamber'in insanlara getirmiş olduğu her delil ve kanıt konusunda Allah şahittir anlamına da gelebilir. Âyetteki hangi şey ifadesi, Allah için “şey” denilebileceğine işaret etmektedir, çünkü O'na şey demek caiz olmasaydı, âyette Allah'tan istisna edilerek şey kelimesi kullanılmazdı. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “O'na benzer hiçbir şey yoktur”. Binaenaleyh O, şey'dir, çünkü “şey yoktur” ifadesi dünyada ya olumsuz anlamda ya da küçümsemek için kullanılır. Var olmayan bir şey için olumsuz veya küçümseme ifadesini kullanmak caiz değildir. Dolayısıyla buradaki “şey” kelimesi, başka değil sadece ispat anlamında kullanılmıştır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[ ]Deki: Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir? meâlindeki âyet hakkında bazı rivayetlerde şöyle denilmiştir: Mekke'nin ileri gelenleri Resülullaha (s.a.) gelip demişler ki: Ya Muhammed! Allah senden başka gönderecek bir elçi bulamadı mı? Senin söylediklerini doğrulayan kimseyi göremiyoruz, seni yahudilere ve hıristiyanlara sorduk, senin hakkında ellerindeki kitaplarda geçen bir bilgi, özellik ve nitelik bulunmadığını söylediler. İddia ettiğin gibi senin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik edecek biri varsa bize göster. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah buyurdu ki: Ey Muhammed! Onlara de ki: Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir? Şahitliği en üstün olan kimdir? meâlindeki sözle Hz. Muhammed'in (s.a.) delili ve kanıtını kastediyor. Nitekim her peygamberin delili ve kanıtı vardır”. Sana bunun cevabını verirlerse, hiç şüphesiz ‘Allah’ diyecekler. Cevap vermezlerse onlara de ki: Benim, yaratıklara gönderilen Allah elçisi olduğuma dair en güvenilir şahit Allah'tır. Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bizimle sizin aranızda tevhit, peygamberliğin ispatı, ölümden sonra dirilmek ve benzeri tartışılan her konuda Allah şahittir. De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir meâlindeki âyet, peygamberin insanlara getirmiş olduğu her delil ve kanıt konusunda Allah şahittir anlamına da gelebilir. Bu rivayette zikredildiğine göre onlar; senin elçi olarak Allah'ın gönderdiğine kim şahitlik eder? diye sormuşlar ve; sana bir melek gönderseydi ya! demişlerdi. Cenâb-ı Hak, peygamberine şöyle buyurmuştur: Onlara de ki: Hangi şahidin şahitliği daha güvenilirdir? Onlar, Allah'ın şahitliği başkalarınınkinden daha güvenilirdir, derler. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: Ya Muhammed! Onlara de ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir ki, ben Allah'ın elçisiyim. Bu Kur'ân bana, hem sizi hem de ulaştığıherkesi -Kur'ân'ın kendilerine ulaştığı cinler ve insanlar için korkutucu olarak- onunla uyarmam için vahyedildi. [ ]Sonra onlara şöyle buyurdu: Yoksa siz Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? Onlar; evet, buna şahitlik ediyoruz dediler. Allah da peygamberine şöyle söyledi: De ki: Ben buna -sizin şahitlik ettiklerinize- şahitlik etmem. -Ama ben şahitlik ederim ki- O, ancak bir tek Allah'tır; ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.
“(De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir) meâlindeki âyetin, Hz. Peygamber'in (s.a.) onlara getirmiş olduğu her delil ve kanıtla ilgili olması muhtemeldir. Şehid ve şahit, iddia sahibinin davasını açıklayan kişiye denir. Allah Peygamber'ine (s.a.), insanlara gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden ve onlar için değişken haller yaratan tek Allah olduğuna dair delil getirmesini emretmektedir. Onlara, kendisinin tek olduğuna dair bizzat Allah'ın şahitlik ettiğini ve tek olduğuna dair koyduğu delillerin en güvenilir şahitlik olduğunu, getirmiş olduğu Kur'ân'ın da kendisinin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ettiğini bildirmesini söylemektedir. Şöyle buyurmaktadır: (De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir), yani bu nesneleri yarattığını kabul ettiğiniz Allah şahittir” (Semerkandi, Serhu't40 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Bu Kur'ân bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Allah'tan geldiğini bildiğiniz bu Kur'ân bana vahyedildi. Zira onlara şöyle seslenmektedir: “Onun benzeri bir süre de siz getirin!”% Ama onlar gibisini meydana getirmekten âciz kaldılar. Onların onun benzerini meydana getirmekten âciz kalmaları, o kitabın Allah'tan geldiğini anladıklarına işaret eder.
Hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için. Aslında Kur'ân ile uyarılmaz, fakat Kur'ân'daki haberlerle uyarılır, çünkü onda peygamberleri yalanlayan toplulukların başına gelenlerin ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle âhirette görecekleri azabın haberleri vardır, yoksa Kur'ân kendisiyle insanların uyarıldığı bir kitap değildir.
Ulaştığı herkes. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Bu Kur'ân bana, hem sizi uyarmam için ve hem de -Kur'ân'ın kendisine- ulaştığı herkesi onunla -uyarmam için- vahyedildi. Böyle olunca Resülullah (s.a.) Kur'ân'ın kendilerine ulaştığı kişiler için uyarıcı olmuş olur. O, Kur'ân'ın ulaştığı her kişi için uyarıcı olunca, dünyanın öte ucunda dahi olsa, en yakın zamanda da, her zaman diliminde de uyarıcı konumundadır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın “Her topluluğun bir kılavuzu vardır”! buyurduğu gibi, Resülullah (s.a.) da kıyâmet gününe kadar kavminin kılavuzudur.
Bu âyet-i kerime, müjdelemek ve korkutmanın, müjdeleyen veya korkutan başka birini göndermekle de yapılabileceğine işaret etmektedir. Âyet, “kölelerimden biri bana şöyle bir müjde getirirse hürdür” diyen birine, kölesi, Resülü veya Kitabı müjdelese müjde gerçekleşmiş olur diyen âlimlerimizin de delilidir.
Yoksa siz Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? Bu cümle görünüşte soru şeklindedir, ama hakikatte cevaptır; siz Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik ediyorsunuz, demektir. Allah'ın birliğine ve Rab oluşuna dair mücizeler ve deliller önünüze konduğu, hem sizleri ve hem de gökleri ve yeri O'nun yarattığını anladığınız, O'nun sayesinde geçiminizi sağladığınız, O'nun sayesinde yaşadığınız ve O'nun emri ile öldüğünüzü bildiğiniz halde yine de Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik ediyorsunuz. Bütün bunlar önünüze konulduğu halde yine de Allah ile beraber başka tanrıları ortak koştunuz. Halbuki O'nun ulühiyyetine ve O'na kulluğa başkasını ortak koşmak size düşmezdi. Ama ben buna şahitlik etmem. Ben ancak onun tek bir ilâh olduğuna şahitlik ederim ve ben, Allah'ın ilâh ve Rab olduğu konusunda sizin kendisine ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.
Enam 6:20
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. En'âm süresinin müşriklere delil getirmek için nâzil olduğu, yalnız birkaç âyetinin Ehl-i Kitab'a delil getirmek için geldiği, yukarıdaki âyetin de onlardan biri olduğu söylenmiştir. Hz. Peygamber'in (s.a.) Allah'ın elçisi olduğunu, müşriklerin kendi çocuklarını tanıdıkları gibi bilmiş olmaları da mümkündür. O zaman buradaki “el-Kitab” kelimesi ile Kur'ân-ı Kerim kastedilmiş olur; zaten bu Kur'ân onların kulaklarını çınlatmış, bir benzerini yazıp getirmekle emrolunmuşlar, ama bunu yapmaktan âciz kalmışlardı. Ayrıca müşrikler Ehl-i Kitab'a gidip Hz. Peygamber'in (s.a.) nitelik ve özelliklerini soruyor, onlar da haber veriyorlardı; dolayısıyla Ehl-i Kitap Hz. Peygamber'in (s.a.) kendi kitaplarında bulunan nitelik ve özelliklerini bildikleri gibi müşrikler de onun Allah'ın elçisi olduğunu biliyorlardı. Rivayet edildiğine göre Ömer b. Hattâb (r.a.) Abdullah b. Selârra (r.a.) sormuş: Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.) kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar meâlindeki âyeti Mekke'de indirdi. Ya Abdullah, bunu nasıl biliyordunuz? Abdullah şöyle cevap vermiş: [ ]Ya Ömer! Çocuğum diğer çocuklar arasında oynarken onu nasıl tanıyorsam, aranızda Peygamber'i (s.a.) gördüğüm anda kendisini tanımıştım, hatta kendi çocuğumu tanımaktan daha kesin bir şekilde Muhammed'i (s.a.) tanımıştım. Ömer; nasıl, diye sorunca da şöyle söylemiş: Kadınların neler yaptıklarını veya neler uydurduklarını bilemem, ama ben onun Allah tarafından gönderilen hak elçi olduğuna şahidim, çünkü Allah onun niteliklerini kitabımızda zikretmişti. Bunun üzerine Ömer, doğru söyledin, isabet ettin, karşılığını verdi”.
2 Bu rivayeti Sâlebi, Küçük Süddi tarikıyla Kelbi'den, o da İbn Abbâs'tan tahric etmiştir. Bu zayıf bir isnaddır (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 1, 357). (Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar) meâlindekiâyet hakkında İbn Cureyc'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müslüman olan Medineli kitap ehlinden bazıları şöyle demiş42 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ
Enam 6:21
Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden daha zâlimi kimdir? Müfessirler şöyle demişlerdir: Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden daha zâlim hiç kimse yoktur. Fakat hakikatte bu ifade, soru cümlesidir, sanki zâlimlerden daha zâlim olanı kimdir? demektedir. Cevap olarak da yalan sözlerle Allah'a iftira eden kişidir, diye buyurmaktadır. Bir iş için, bunu kim yaptı? diye sorulunca, falancı diye cevap verilir. Yahut bunu kim söyledi? denilince, falancı karşılığı verilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerime de böyle bir soru cümlesidir. Sonra denilmiştir ki: Yalan sözlerle Allah'a iftira edenler, “Allah ile beraber başka tanrılar vardır”? diyerek Allah'ın ortağı olduğunu söyleyenlerdir.
Veya O'nun âyetlerini yalan sayandan. Buradaki yalan saymak ile Hz. Muhammed'i (s.a.) yalanlamanın kastedildiği söylenmiştir. Kur'ân'ın Allah'tan gelmediğinin kastedildiği de denilmiştir. Şüphe yok ki zâlimler kurtuluşa eremezler. Bu cümleyi bazıları, zulümleri sebebiyle zâlimler kurtuluşa eremezler diye açıklamışlardır. Ama bize göre doğru olan, zulümde devam etmeleri sebebiyle zâlimlerin kurtuluşa eremeyecekleridir. Yahut şöyle de söyleyebiliriz: Kalpleri mühürlenip zulüm ve küfür halinde ölen zâlimler kurtuluşa eremezler.
Enam 6:22
Unutma o günü ki onları hep birden toplayacağız. Yani itâatkâr ile âsiyi, kâfir ile mümini birlikte toplayacağız. Sonra da Allah'a ortak koşanlara ‘Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. Burada Cenâb-ı Hak ortaklarınız diye buyurmakta, ortaklığı şirk koşan insanlara nispet etmektedir. Çünkü bu ortaklar, o insanların kendi cinsinden ve özlerinden idiler. Bunlar fani oldukları gibi onlar da fani idiler. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?” diye soracaktır.
Enam 6:23
Hasan-ı Basrî, bu âyetin münafıklar hakkında geldiğini söyler. Onlar dünyada iken kendi aralarında Allah'i yalanlıyorlardı, dünyada revaç bulduğu gibi bu yalanın âhirette de revaç bulacağını zannediyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara müşrikler diye isim koydu, zira onlar Allah’a gizlice ortak koşuyorlar, ama Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık diyorlar. Diğer müfessirler ise âyet-i kerimenin Arap müşrikleri hakkında geldiğini söylemişlerdir. Çünkü onlar Allah'a başka varlıkları ilâh diye ortak koşuyor, ölümden sonra dirilmeyi ve risâleti inkâr ediyorlardı. Bunun açığa çıktığını gördüklerinde de, ulühiyyet ve rablığında Allah'a başkalarını ortak koştuklarını inkâr ederler.
Sonra onların mazeretleri... demekten başka bir şey olmadı, yani onların dünyada yalan sözlerle Allah'a iftira etmeleri, başkalarını O'na ortak koşmalarına ve Allah'ın âyetlerini yalanlamalarına karşı, âhirette Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık, demekten başka bir mazeretleri olmadı. Bazı rivayetlerde ifade edildiğine göre müşrikler âhirette Cenâb-ı Hakk'ın tevhit ehlinin hatalarını nasıl görmezden geldiğini gördüklerinde birbirlerine şöyle diyecekler: Biz hesaba çağrıldığımızda herkes ‘biz de muvahhidiz' desin“. Cenâb-ı Hak onları ve ortaklarını topladığında kendilerine “Nerede -dünyada iken benim ortağım olduğunu söyleyerek- boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?” diye soracak. [ ]Sonra onların mazeretleri. Bu beyan hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: Kendilerine sorulduğunda onların mazeretleri ve cevapları ancak şu olacak: Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık. Böylece bu durumdan aklanmaya çalışacaklar.
Enam 6:24
Sonra Cenâb-ı Hak, onların dünyada tanrı diye uydurdukları şeylerden dolayı âhirette kendi aleyhlerine nasıl yalan söylüyorlar ve o tanrılık nispet ettikleri varlıklar nasıl da kendilerini bırakıp gitti, diye buyurmaktadır. Denilmistir ki: Onlar dünyada Allah'a ortak koştuklarını inkâr edince Cenâb-ı Hak dillerini mühürler, diğer organları onların aleyhine olarak şirk koştuklarına şahitlik ederler. Şöyle de söylenmiştir: Gör ki, kendi aleyhlerinde nasıl yalan söylediler ilâhi kelâmı, onların durumları nasıl oldu ve kendi aleyhlerine nasıl yalan söylüyorlar, demektir. Kendilerini nasıl bırakıp gitti! cümlesi de (tanrı diye) uydurdukları -yani yalandan uydurdukları- şeyler kendilerinden nasıl yüz çevirdi, demektir. Bu âyetin aslı şudur: Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.), onların inatçılıklarının şiddetini, akılsızlıklarını ve azabı görünce nasıl yalana sarıldıklarını hatırlatıyor. Onlar haktan uzaklaştıkça daha büyük yalan söylüyor ve daha aşırı inatlaşıyorlar; çünkü onlar tekrar dünyaya döndürülmeyi istiyecek ve şöyle diyecekler: “Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!” Cenâb-ı Hak ise şöyle buyuruyor: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar”!?,
Enam 6:25
Onlardan seni Kur'ân okurken dinleyenler de vardır. Cenâb-ı Hakk'ın kâfirler sana geldiklerinde, seninle tartışırlar meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi, onlar Kur'ânı Hz. Peygamber'le (s.a.) tartışmak için dinliyorlardı. Bu âyet, onların Resülullah (s.a.) ile mücadele etmek ve ona düşmanlık amacıyla Kur'ân'ı dinlediklerine delildir. Bazı rivayetlerde şöyle hikâye edilmektedir: Resüllerin ve nebilerin getirdikleri haberler konusunda insanlar üç sınıfa ayrılır: [§] Bazısı toplu olmak ve çok görünmek için, bazısı gördükleri hataları ve dil sürçmelerini almak için, bazısı da sadece hakkı almak ve diğer şeyleri terk etmek için dinlemeye gider. Ama bu âyette sözü edilenler, husumet ve mücadele niyetiyle Hz. Peygamber'i (s.a.) dinlemeye gidiyorlar, bunu da onun sözlerini anlamak ve kendi adamlarını haberdar etmek ve böylece halkının ona uymalarını engellemek için yapıyorlardı. İkinci bir grup da kendilerinin ilim adamı oldukları, delillerle konuştukları ve bu delillere dayanarak insanların ona uymalarına mani olmak için ne söylediğini anlamak amacıyla dinliyorlardı.
Onların münafıklardan bir grup olması da ihtimal dâhilindedir, çünkü onlar Resülullah'a (s.a.) uyduklarını söylüyor, onun yanında görünüyor, ama ona karşı olma niyetlerini içlerinde gizliyorlardı". Burada müşriklerin, yani onların reislerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir, onlar dinledikleri şeylerle ilgili olarak kendisiyle tartışmak üzere Resülullah'ı (s.a.) dinlemeye gidiyorlardı.
Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik. Cenâb-ı Hak burada onların kalplerinin üstüne örtüler çektiğini, kulaklarına da ağırlık verdiğini haber vermektedir. “onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir” meâlindeki âyette de her ne kadar gerçekte onlar sağır, dilsiz ve kör değil iseler ve kendilerinde âyette sayılan kusurlar yok ise de, bunlardan faydalanmadıkları için onları işitme, konuşma ve görme özelliklerinden soyutlamaktadır. Cenâb-ı Hak, kulakta, gözde ve akılda yaratmış olduğu özelliklerden istifade etmedikleri için onları bu uzuvlardan yoksun saymaktadır.
[İnsana Ait Fiillerin Yaratılması]
Sonra kalplerinin üstüne örtüler çektik meâlindeki âyette Cenâb-ı Hak, onlardaki küfür fiilini yaratmayı veya kalplerindeki karanlığı, yani küfür karanlığını yaratmayı kendi zâtına nispet etmektedir; küfür karanlığı her şeyi örtmekte ve perdelemekte, iman nuru ise her şeyi aydınlatmaktadır. Bir fiilin Allah'a nispet edilmesinde mutlaka şu iki şeyden biri vardır: Ya onlardaki küfür fiilini yaratmış olduğunu ifade etmektedir, buna göre âyet insanların fiillerini Allah'ın yarattığına işaret eder; yahut da onların kalplerinde küfür karanlığını yarattığını ifade etmektedir. Buna göre âyet Mütezile'nin kullara ait filleri Allah'ın yarattığını inkâr etmelerini reddetmektedir.
Kulaklarına da ağırlık verdik. Burada geçen “vakr” kelimesinin ağır işitmek mânasına geldiği söylenmiştir. “Vakıret üzünüh” deniOnlar her türlü mücizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Burada her mücize diye tercüme edilen “külle âyetin” ifadesi, Allah'ın birliğine, rablığına ve insanları ölümden sonra diriltmeye kâdir olduğuna dair mücize ile Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletine ve nübüvvetine işaret eden mücize anlamına da gelebilir. Bunun, müşriklerin Hz. Peygamber'den (s.a.) istemiş oldukları her türlü mücize anlamına gelmesi de muhtemeldir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Onların senden istemiş oldukları her türlü mücizeyi getirsen dahi, yine de sana asla inanmayacaklar. Nitekim onlar “Bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi?”! diyorlar, bunun gibi başka mücizeler istiyorlardı. Cenâb-ı Hak da buna karşı şöyle söylüyor: Şayet onların senden istemiş oldukları mücizeleri getirsen bile yine de sana inanmayacaklar ve seni tasdik etmeyecekler.
Hatta o kâfirler sana geldiklerinde, “Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir” derler. Bazıları buna eskilerin uydurmaları anlamını vermiştir. “Ustüre” kitap demektir. Onlar inatçılıklarından böyle söylüyorlardı. Çünkü onun hak olduğunu ve beşer kelâmı olmadığını biliyorlardı, zira onun bir benzerini meydana getirmekten âciz kalmışlardı. Şayet onların sözlerine karşı iftira atılıyor idiyse, onun bir benzerini yapmaya güçleri yetmeliydi. Zira onlara “Eğer iddianızda doğru iseniz, o zaman onun benzeri bir süre de siz getirin bakalım”? diye meydan okunmuştu. Onun bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarını görünce de insan sözü olmadığını ve semavi bir kitap olduğunu da anlamış olmalıdırlar.
---
Dipnotlar:
lince, sağır oldu, ağır işitiyor demek istediği anlaşılır. “Vıkr” ise ağırlık demektir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Vakr” kelimesi kemikteki yarık anlamına da gelir. 28. âyetin tefsirinde müellif şöyle demektedir: “(Onlardan seni Kur'ân okurken dinleyenler de vardır) meâlindeki âyet hakkında bazıları şöyle dediler: Bu âyet münafıklar hakkında gelmiştir. (Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı) meâlindeki âyet buna delâlet etmektedir.
Enam 6:26
(Ebü Tâlib'in Hz. Peygamber'i (s.a.) Koruması Onlar hem insanları peygamberden uzaklaştırmaya çalışırlar hem de kendileri ondan uzak dururlar. Hz. Peygamber'e uymaktan ve ona tabi olmaktan insanları uzaktutmaya çalıştıkları gibi kendileri de ondan uzak durmaya çalışıyorlar. Hem kendileri ondan uzak duruyor, hem de başkalarını ondan uzak tutmaya çalışıyorlar. Bu konuda başka bir ihtimal de Hz. Peygamber'in (s.a.) Ebü Tâlib'i İslâm'a davet ettiği sıradaki olaya da işaret edilmiş olmasıdır. Hz. Peygamber'e bir kötülük yapmak için Kureyş, Ebü Tâlibe gelip onun iznini almak istediklerinde Ebü Tâlib şu şiiri terennüm etmişti: Vallahi ulaşamaz yek vücut olsalar da, Tâ ki koyuncaya dek başımı toprağa ben, Davet et dinine sen hiç endişe duymadan Beşâret âver ol hem ve huzurlu ol kalben de Sen çağırdın İslâm'a öğüt veren olarak, Şüphe yok ki eminsin, doğruyu söyledin sen. Beni dine çağırdın, biliyorum ki o din Mubarek ve üstündür dünyadaki dinlerden. Ayıplamasalardı, kınamasalardı ya, Beni bulurdun şimdi İslâm'a girenlerden.
Bu sözlerle Ebü Tâlib müşriklerin Hz. Peygamber'i (s.a.) üzmelerine engel oluyor, onun dinine uymadığı halde kendisi de onu üzmekten kaçınıyordu. İşte âyet bunun üzerine gelmişti“.
Oysa onlar farkında olmadan ancak kendilerini mahvederler. Yani onlar, böyle yapmakla kendilerini mahvettiklerinin farkında değildirler.
Enam 6:27
Onların ateşin karşısında durduruldukları hallerini bir görsen! Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onların ateşin karşısında durdurulduklarını sen göreceksin. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyet şöyledir: “Velev terâ izuridü ale'n-nâr” (U! de ly2 els y3) “Onları ateşe arz edildiklerinde bir görsen!” Yine ondan gelen bir rivayette âyet-i kerime “velev terâ iz vukıfü alâ Rabb'ihim” yani “Onları Rab'leri karşısında durdurulduklarında bir görsen” ve “iz urızü alâ Rabb'ihim” Çep Sui e 51), yani “Rablerine arz edildiklerinde” #eklinde kaydedilmiştir. Şayet İbn Mesüd'dan (r.a.) “vukıfü” yerine “urizü” fiili rivayet edilmeseydi bile, “iz vukıfü ale'n-nâri” GB LİE! 533)) lafzının “inde'n-nâri” (uJ ite) veya “fi'n-nâri” diye, “alâ” (giz) harf-i cerinin “inde” veya “fi” harf-i ceri mânasına hamledilmesi gerekirdi, dilde bu türlü kullanımlar caizdir. Fakat İbn Mesüd'dan (r.a.) gelen rivayet bu konuda bizi ikna etmektedir.
En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerimenin, “Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir” meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla cümlesi) olması muhtemeldir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Ya Muhammed! Onları ateşin karşısında durduruldukları zaman görseydin, sana söyledikleri “Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değildir” ve “Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir” sözlerine rağmen yine de onlara merhamet ederdin. Buna göre, düşmanının ceza olarak ateşe atıldığını ve orada ebedi kalacağını gören herkesin ona merhamet etmesi ve bulunduğu yerde kalarak ondan intikam almayı istememesi, yapması gereken bir davranıştır. Yahut âyet-i kerime şöyle yorumlanır: Onların ateşin karşısında durduruldukları sıradaki zillet ve boynu bükük hallerini görseydin, dünyada kibirlenmelerine ve büyüklenmelerine rağmen kendilerine merhamet ederdin. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetine benzemektedir: “O günahkârları Rab'lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen!” Burada Cenâb-ı Hak, dünyada büyüklenen ve diklenen o insanların âhirette zelil ve boynu bükük halde olacaklarını haber vermektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyette de Cenâb-ı Hak, dünyada büyüklenen o insanların âhirette nasıl hor ve hakir duruma geleceklerini peygamberine bildirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Âyet-i kerime bu lafızlarla En'âm süresi 30. âyette belirtilmektedir.
Ateşin karşısında durduruldukları zaman meâlindeki beyan, orada hapsedildikleri zaman anlamına da gelebilir, ( çünkü durmak anlamına gelen “vakf” kelimesi, hapsolmak mânasına da gelir; buna göre âyetteki “lev vukıfe” kelimesi “hubise” anlamına gelir. O, cehennemin üzerinde durdurulmaz, Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu üzere bilakis içine girer: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”, “Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır”. Âyette ifade edilen durdurmanın, cehenneme girmeden önce sorguya çekmek için hesap sırasında durdurulmaları anlamına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını”.
Bir görseydin! Yani zillete düşmüş ve boyunları bükülmüş hallerini bir görseydin! Nitekim bir âyet-i kerimede Allah şöyle buyurmaktadır: “O günahkârları Rab'lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen!” Cenâb-ı Hak burada şayet anlamına gelen “lev” şart edatının cevabını belirtmemektedir. Düşünmekle veya hatırlamakla cevabı bilinirse, bazan şart edatının cevabı verilmeyebilir. “Bunu işittiğiniz zaman mümin erkekler ve kadınlar olarak birbiriniz hakkında hüsn-i zan besleseydiniz ya!”2 meâlindeki âyette geçen şart edatı böyledir, yani hüsn-i zan besleyiniz anlamındadır. Yahut “Bunu konuşmak bize yakışmaz deseydiniz ya!” meâlindeki âyette zikredildiği gibi, burada da böyle deyin anlamındadır. “Allah'ın size lütfu ve rahmeti ulaşmasaydı ve Allah tövbeleri devamlı kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı haliniz nice olurdu?” meâlindeki âyet de böyledir. Yukarıdaki âyette geçen “velev terâ”,) bir görseydin ibaresi, muhtemelen büyüklenmelerinden sonra nasıl zillete düştüklerini bir görseydin, hallerine acırdın, onların eziyetlerine sabretmek sana kolay gelirdi ve kendilerine şefkat gösterirdin, demektir. Bir görseydin ibaresi, onlara gelen Allah'ın cezasını ve başlarına inen azabı bir görseydin, bütün güç ve kudretin Allah'a ait olduğunu, fakat Allah'ın, hilmi ve rahmeti ile onlara mühlet ve imkân verdiğini anlardın anlamına da gelebilir. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Keşke zâlimler -azapla yüz yüze geldiklerinde anlayacakları gibi- şimdi de [ ]bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı!”7 Açıklamaya çalıştığımız âyetin cevabının, bizzat âyetin içinde geçen tekrar dünyaya dönmek istemeleri, geçmişlerinden pişmanlık duymaları ve daha önce yaptıkları şeylerden dolayı hayıflanmaları olması da muhtemeldir, yani onların bu hallerini görseydin, bunun yeterli bir ceza olduğunu düşünürdün. Çünkü onların başına gelenin, sana yaptıklarından daha büyük olduğunu görürdün. Burada hitabın Resülullah'a (s.a.) yapılması, her mümeyyiz kişiye ikaz ve her düşünen insana hatırlatma anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir.
Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek! Buradaki geri gönderilsek sözü ile dünyaya geri gönderilmenin kastedildiği söylenmiştir. Âhiret hayatı başladıktan sonra tekrar dünya diye bir şeyin olması ihtimali bulunmadığından dolayı, bu sözle tekrar imtihana gönderilsek anlamının kastedildiği de söylenmiştir. Ancak bu, düşüncesiz davrandıkları ortaya çıkmış olan o insanların maksadını belirlemek konusunda çok zorlama bir yorumdur, zira onlarda belki böyle bir temyiz gücü bile yoktu. Yahut “onlar gerçekten yalancıdırlar”” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere yalan söyledikleri gibi akılsızca laflar da ediyorlardı.
Rabb'imizin âyetleri ibaresine Hasan-ı Basri, Rabb'imizin dini anlamını vermiştir. Başkaları da Rabb'imizin gönderdiği deliller diye yorumlamışlardır. Âyet-i kerimede onların işin başında cehâletle değil inatla yalan söylediklerinin itirafı vardır, çünkü onlara mücizeler getirilmişti ve onlar yine de inatla karşı çıkıyorlardı. Onların inatçı bir millet olduğuna dair daha önce de Allah'tan haber gelmişti. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu: “Sonra onların mazeretleri “Rabb'imiz olan Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı”. Bu, onların kalben de böyle inandıklarını değil, başlarına gelen belalardan kurtulmak için bütün güçlerini kullanarak sözde inatçılığa devam ettiklerini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, muhtemelen Cenâb-ı Hak bundan dolayı “onlar gerçekten yalancıdırlar”” demiştir.
[İman Sadece Tasdikten İbarettir]
Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak! Onlar iki sebepten dolayı imanın tasdik demek olduğunu biliyorlardı. Birincisi, onlar yalanın mukabili olarak imanı koymuşlardı, bu onun tasdik anlamına geldiğini gösterir. İkincisi, onlar “âyetler” lafzını zikretmişlerdi, âyetler ise amel edilmek için değil yalanlamak veya tasdik edilmek içindir. [§] Sonra kaybedileni geri getirmenin imkân dâhilinde olduğu şey, tasdiktir. Çünkü tasdik dışındaki bir şeyin kişiye emredildiği düşünülse önceden terk ettiğini gerçekleştirme imkânı olmazdı. Oysa şayet tasdik emredilirse bu önceden yapılan yalanlamadan dolayıdır. Şu da var ki geçmişte olup biten bir olaya iman eden bir kimseye tasdikin emredilmeyeceği konusunda icma edilmiştir. Böylece imanla tasdiki kastettikleri ortaya çıkmıştır. Bu açıklamada imanın tasdikin adı olduğuna dair delil vardır. Öyle ki erbabı olan ve olmayan herkes tek bir şekilde bilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak, derler. Onlar azabı gördüklerinde tekrar dünyaya dönmeyi temenni ederler. Sonra burada iki şeye delil vardır. Birincisi, onlar, başlarına gelen belaların ancak âyetleri yalanlamaları ve imâna yanaşmamaları yüzünden geldiğini anlamışlardı; çünkü ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymasak diye hayıflanıyorlardı.
İkincisi, iman sadece tasdikten ibarettir, başka bir şey değildir, çünkü onlar ancak azabı gördüklerinde feryat etmişler ve tekrar dünyaya dönmeyi mümin olmak için temenni etmişlerdi. Onlar hayır işlerden başka bir şey için sızlanmıyorlardı. İşte bu durum, imanın tasdikten başka bir şey olmadığını gösterir. İman, tekzibin (yalanlama) zıddıdır, tekzib ise tek bir unsurdur, dolayısıyla onun zıddı olan iman da sadece tasdikten ibaret olan tek bir unsurdur.
Oih ml pir
---
Dipnotlar:
“(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün! Ve durdurun onları; çünkü sorguya çeki“O kulağınıza geldiğinde ‘Bunu konuşmak bize yakışmaz’ deseydiniz ya!” (en-Nür, 76 el-Bakara, 2/165. Yedi kırâat imamindan İbn Kesir, Âsım, Ebü Amr, Hamza ve Kisâi âyet-i kerimenin başındaki fiili “ye” harfi ile “velev yerallezine zalemü” şeklinde okumuşlar, Nâfi‘ ve İbn Âmir ise “te” ile “velev terallezine zalemü” diye okumuşlardır (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-Seb'a, 174). “Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlargerçekten yalancıdırlar” Z “Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar” Şârih şöyle dedi: “Kaybedileni geri getirmek imkân dâhilinde olan şey tasdiktir; çünkü tasdik vuku bulunca geçmişteki tekzib bâtıl olur. Onların ibadetleri yapmalarının emredildiği düşünülecek olursa, gelecekte yapılacak ameller, isyan etmek suretiyle emirlerin terk edilmesini ortadan kaldırmaz ve kazanılmış sayılmaz” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr.
Enam 6:28
Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Bu ilâhi kelâmın farklı şekillerde yorumlanabileceği söylenmiştir. Bazıları şöyle der: “Onlardan seni Kur'ân okurken dinleyenler de vardır”! meâlindeki âyet münafıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu, [ ]Hayir! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı meâlindeki ilâhi beyana işaret etmektedir. O, münafıklara ait bir özelliktir; zira onlar görünüşte müminlere muvafakat ediyor, ama onlara muhalefeti ve düşmanlığı içlerinde gizliyorlardı. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı meâlindeki ilâhi beyanla onların reisleri de kastedilmiş olabilir. Çünkü onlar dünyada Hz. Peygamber'in (s.a.) Allah'ın elçisi olduğunu ve ona gönderilen şeylerin de Allah'tan geldiğini biliyorlar, ölümden sonra dirilişin hak olduğunu da biliyorlardı. Fakat bütün bunları tebalarından saklayıp gizlemişlerdi. Fakat sonra onların kendi tebalarından gizlemiş oldukları şeyler ortaya çıktı. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı meâlindeki âyet hakkında şöyle de söylenmiştir: Onlar “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”? dediklerinde Allah onların vücut organlarını konuşturacak, organları da onların aleyhlerine şahitlik yapacak ve gizlemiş oldukları şirki dile getirecekler, işte o zaman tekrar dünyaya dönmeyi temenni edecekler.
Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı meâlindeki âyet hakkında başka ihtimaller de vardır. Birincisi, âyet münafıklar hakkında gelmiştir, onların içlerinde gizledikleri küfrü ortaya çıkarmaktadır.
İkincisi, âyet öldükten sonra dirilmeyi, peygamberlerin insan olduklarını durum “Bütün sırların ortaya döküldüğü gün” “Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman” ve diğer âyetlerde de ifade buyurulmaktadır. Gizlemekte oldukları şeyler cümlesiyle onların halktan gizlemiş oldukları şeyler kastedilmiş olabilir, sonra bunun cezasını gördüklerinde durum apaçık önlerine çıktı.
42 [5] Apaçık önlerine çıktı meâlindeki cümle, onların gizlemiş oldukları şeyler, yani dünyada Hz. Muhammed'in nitelik ve özelliğini gizledikleri ortaya çıktı anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Geri gönderilseler bile meâlindeki beyandan dünyaya geri gönderilseler anlamının kastedildiği söylenmiştir. Ama sınav için ikinci defa geri gönderilseler yine kendilerine yasaklanan şeylere dönecekler anlamı da kastedilmiş olabilir. Geri gönderilseler bile, yani onlar dönmeyi temenni ettikleri şeye geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere dönecekler. Cenâb-ı Hak burada, onların o sırada gizlemiş oldukları şeyleri bildiğini haber vermektedir. Her ne kadar hiçbir şey Allah'ın hükmünü geri çeviremese bile, yine de olacak olan her şey ancak O'nun bilgisi dâhilindedir. Buna göre âyet-i kerime, günahı işleyen insanın buna mecbur olmadığını gösterir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar ebediyete kadar yaşasalar bile davranışlarından vazgeçmeyecekleri Allah'ın ilminde mevcut olduğu için cehennemde de ebedi olarak kalmaları gerekir. Bazıları da şöyle demiştir: Onlardan biri sınava tabi tutulsa bile yine de inadından vazgeçmeyeceğini Allah'ın biliyor olması, sınava tabi tutulmadan veemre muhalefeti görülmeden kendisine azabın gerekli olmasını caiz kılmaz. Muhalefet işi de buna göredir. Lâkin âyet, onlardan haddi aşan ve hak açıkça ortaya konduktan sonra da inadına devam eden özel bir grup hakkındadır; âyette kâfirlerin pek çoğunun ebediyen iman etmeyeceği belirtilmiş olmasına rağmen Cenâb-ı Hak onlara yine mühlet vermişti. Bu gerçek göstermektedir ki, onların dünyaya iadesi hikmete uygun bir ihtimal olsa da yasaklandıkları küfre dönmeleri engellenmiş değildir, zira Cenâb-ı Hak onlara mühlet vermiş ve netice Allah'ın ilmine uygun olarak onları devam ettirmiştir. İâde halinde de aynı şey olacaktı. Ancak şu var ki Cenâb-ı Hak burada onların inatçılık yaptıklarını haber vermektedir”.
Sonra Mütezile zannetti ki, Cenâb-ı Hak şayet onların iman edeceklerini bilmiş olsaydı kendilerini tekrar dünyaya gönderirdi, zira âyette onların iman etmeyeceklerini beyan etmektedir. Onlar bununla şöyle bir istidlâlde bulundular: Şayet Allah yaşama imkânı verseydi günün birinde iman edeceğini bildiği bir insanın ruhunu almazdı. Biz, onların yine yasaklandıkları küfre dönecekleri Allah'ın ilminde mâlum olsa bile böyle bir şeyin gerekli olmadığını daha önce açıklamıştık. Cenâb-ı Hak bazan küfre devam edeceğini bildiği birini dünyada bırakır, küfürden döneceğini bildiği birini de helâke düşmekten kurtarır, sonra bazan küfre düşen birini de ondan kurtulma imkânı var olduğu için kendisini dünyada bırakır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Şayet Allah kullarına bol bol rızık verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi”. Burada Cenâb-ı Hak taşkınlık yapmamaları için bol rızık vermediğini açıklamaktadır. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’: inkâr edenlerin..” Sonra Cenâb-ı Hak, firavunlar gibi doğru yolu kaybetmiş ve yeryüzünde azgınlık yapmış pek çok kişiye bol bol rızık vermişti, şayet Firavun'a bol bol rızık vermeseydi tanrılık iddiasına kalkışmayacaktı. Bunun ilki lütuf yoludur, bu yolla lütfa mazhar olmaktadırlar, ikincisi de adalet yoludur ve hikmetin caiz gördüğü şeydir. İşte mühlet vermek de bu ilkeye dayanır. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak, kendisine mühlet verilecek olsa iman edeceği muhtemel olan birinin savaşa çağırılması sebebiyle öldürülmesini emretmiş değildir. Ruhunu kabzetmeye hükmetmediği birinin öldürülmesini emretmiş olması ihtimali yoktur. Cenâb-ı Hak, hayatta kaldığı takdirde sapıtacak olan pek çok kişinin hemen ruhunu alsa da, bazan helâk edilmesi ve doğru yoldan saptırılması söz konusu olan birinin ruhunu hemen almaz, geri bırakır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Çocuğun, anne babasını azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk”. En doğrusunu Allah bilir.
Hâriciler, bu âyetin, büyük günah işleyen birinin, yapmayacağına dair söz verdiği bir konuda yalancı olduğunu ortaya koyduğunu zannetmişlerdir. Çünkü âyette Allah, onların bunu yapacaklarını bilmesi itibariyle kendilerine “yalancı” diye isim vermektedir. Bize göre ise sözünde ve imanında aykırı olan şeyleri irtikâb eden biri, onları yalancılığı ortaya çıksın diye irtikâb etmemektedir. Bu, hatalı bir anlayıştır; zira eğer durum böyle olsaydı, küçük günahlarla büyük günahların durumu aynı olurdu, küçük meselelerde yalan söyleyen “Erkek çocuğa gelince, onun anne babası, mümin kimselerdi; çocuğun onları sonunda veya sözünü reddeden insan küfre girmiş sayılırdı. Halbuki küçük günah işleyen biri küfre girmez. Büyük günahların durumu da aynıdır.
Fakat âyet-i kerimeye çeşitli anlamlar verilebilir: Birincisi, âyet bu yolla azabı defetmek isteyen bir kesim hakkındadır, söylediklerini gerçekleştirmeye azmedenler hakkında değildir. Bunun delili “Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” sözüyle fitneye düşmeleridir. İkincisi, Allah onların yalancı olduklarını söylemektedir. Ama yalan söylediklerinde Allah, diğer organlarını konuşturacak, onlar da aleyhlerine şahitlik ederek gizledikleri şirki ortaya koyacaklar. İşte o zaman tekrar dünyaya dönmeyi arzu edecekler.
Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Hâriciler ve Mütezile bu âyetin görünüşüne tutundular. Mütezile şöyle der: Onlar, tekrar dünyaya gönderilmeyi isterler, ama tekrar dünyaya gönderilecek olsalar ikinci defa yine yalana sarılacaklarını Cenâb-ı Hak bildiği için gönderilmezler, şayet sarılmayacaklarını bilseydi onları tekrar dünyaya gönderirdi. İşte âyet-ikerime, Jonların daha önceki günahlara dalacaklarını bildiği için Cenâb-ı Hakk'ın tekrar dünyaya göndermeyeceğine işaret etmektedir. Bu âyetin görünüşüne dayanarak onlar, Yüce Allah'ın kul için ancak dinde aslah (en uygun) olanı yaptığına istidlâl etmişlerdir. Demişlerdir ki: Şayet Allah onlarda imanın vücut bulacağını bilseydi, kendilerini tekrar dünyaya göndermemesi caiz olmazdı. Onların iddialarından biri de şudur: Allah, hayatının sonunda kâfirin iman edeceğini bilirse, onu daha önceden öldürmesi caiz degildir. Bunun gibi hayal mahsulü ve bâtıl iddialar ileri sürerler.
Hâriciler de şöyle derler: Allah onları tekrar dünyaya gönderecek olsa yine de yasaklandıkları şeylere döneceklerini haber vermekte ve verdikleri sözlere uymayacaklarını bildiğinden bu söz” için onları yalancılar diye nitelemiştir. Buna göre büyük günah işleyen herkes, şayet inancı gereği yapmayacağını açıkladığı bir şeyi yapmışsa, yapmayacağına inandığını söylediği o şeyde yalancı konumuna düşmüş olur. Bundan dolayı onlar, büyük günah işleyen birini, yapmayacağını söylediği ilk sözde yalancı olduğunu ileri sürüyorlar. Buna göre, tıpkı verdiği sözde durmayanın yalancı olduğu belirtildiği gibi, “Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaklarına dair sana biat ettiklerinde” meâlindeki âyet-i kerimede geçen biat şartlarından hırsızlık suçunu işledikleri zaman da yaptıkları biatta yalancı durumuna düşmüş olurlar. Buna göre Hâriciler onu kâfir sayarlar”.
Onlar gerçekten yalancıdırlar meâlindeki cümle, şayet dünyaya döndürülecek olurlarsa yine yalan söylerler demektir. Yahut da “biz de inananlardan olsak” sözlerinde yalan söylemekte, yani iman etmeyeceklerini içlerinde gizlemektedirler, anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: [ “Münafıklar sana geldiklerinde, “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin derler... Ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler””?. Onlar, sen Allah'ın elçisisin diyorlar, ama kalplerinde bunun aksini gizledikleri için Allah onları yalancı diye isimlendirmiştir. Buna göre bu insanlar da içlerinde yalanı gizledikleri için tekrar dünyaya döndürülecek olsalar dahi yine yalan söyleyecekler.
İkincisi, Cenâb-ı Hak cehennemlikleri, küfrettikleri için daha cehenneme gitmeden önce kâfirler diye isimlendirdiği gibi, geçmişte inkârcı olduklarının ortaya çıkmış olması ve inatçılığı da alışkanlık haline getirmeleri sebebiyle bu insanları da yalancılar diye isimlendirmiştir.
Üçüncüsü, verdikleri sözde yalan söylerler mânasına değil, âkıbetlerini haber vermek anlamına gelebilir, yani onlar dünyaya tekrar döndürülecek olsa ve kendilerine aynı şey teklif edilse yine yalanlayacaklar, nitekim peygamberler onlara mücizeler getirmiş oldukları halde yalanlamışlardı.
---
Dipnotlar:
o “Onlar kıyâmet günü mücizeleri gördüklerinde, kendilerinde, yaratıcının varlığını ve birliğini tanımanın zorunlu olduğuna, buna rağmen iman etmediklerine ve yasaklandıkları küfre döndüklerine dair bir bilgi hasıl olur” (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 246b). “Fakat bu görüş yanlıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, insanlardan günah işleyenlere verilecek cezanın cehennem olduğunu haber vermektedir, dolayısıyla âhirette günahsız hiç kimse cezalandırılmaz. Cenâb-ı Hak, inatçı olduğunu ve şayet sınava tabi tutsa ve kendisini herhangi bir şeyle mükellef kılsa bile muhalefet edeceğini ve emre uymayacağını bildiği bir kimseyi, sınava tabi tutmadan ve muhalefeti açıkça ortaya çıkmadan cezalandırması caiz değildir; eğer bu caiz olsaydı Cenâb-ı Hak suç işlemeyen birini cezalandırmış olurdu” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 275a). 8 “Bu durum göstermektedir ki; onların dünyaya iadesi hikmete uygun bir ihtimal olsa da, Cenâb-ı Hak onların asla iman etmeyeceklerini bildiği için dünyaya iadelerini engellemiş değildir, zira Allah onların ebediyyen iman etmeyeceklerini bilmesine rağmen yine de dünyada kendilerine yeterli süre vermiştir. Tekrar dünyaya gönderilmeleri ise, imâna yönelmeyeceklerinden, bilâkis küfürlerinde daha da azgınlaşacaklarından dolayı süreyi uzatmaktan başka bir işe yaramaz. Ancak Cenâb-ı Hak burada onların inatçılıklarını haber vermektedir” (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 247a; Medine nüshası, vr. 275a). 8 “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık. (Ayrıca) evleri için kapılar, üzerlerinde yaslanıp istirahat edecekleri koltuklar yapar, altınla da süslerdik. Ama bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, Rabb'inin katında âhiret (mutluluğu) ise takvâ sahiplerine mahsustur”. azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk. Böylece istedik ki, Rab'leri onun yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin”. Şârih şöyle dedi: “Mütezile'nin iddiası fasittir. Çünkü Cenâb-ı Hak her ne kadar onları dünyaya döndürecek olsa ezeli ilmiyle yine azgınlık yapacaklarını bildiğini haber verse bile, bu bilgi onu gerekli kılmaz, ancak onları tekrardünyaya döndürmesi halinde yine küfre girecekleri için döndürmez. Bizim kanâatimize göre ise Cenâb-ı Hak bazan ömrünün sonunda küfre gireceğini bildiği birinin ruhunu almaktan vazgeçer ve onu canlı bırakır, onun hayatta kalması ise kendisi için asla bir maslahat değildir. Müslüman iken ruhunu alması onun için daha faydalı idi. Bazen de ömrünün sonunda iman edeceğini bildiği bir kâfiri hayatta bırakır. Bu ikisinden biri adalet yoludur ve hikmetin caiz gördüğü şeydir. Diğeri de lütuf yoludur, Cenâb-ı Hak dilediği kimseye bu yolla lütufta bulunmaktadır. Yüce Allah'ın “Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi” buyurduğu nasıl görülmez? Burada Allah yeryüzünde taşkınlık yapmamaları için onlara bol bol rızık vermediğini açıklamaktadır. Başka bir âyette de şöyle buyurur: ‘Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’: inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık! Burada da Cenâb-ı Hak, şayet kâfirlere tam anlamıyla bir bolluk ve zenginlik verecek olsaydı, kalpleri zayıf olduğu için müslümanlardan bazıları da küfre girerlerdi. Sonra Cenâb-ı Hak, dünyada Nemrut ve Firavun gibi zâlimlerin baskısıyla yeryüzünde kalan ve sapıtan pek çok kişiye de bol rızık vermişti, eğer Firavun ve benzerlerine bol rızık vermeseydi tanrılık iddiasına kalkamayacaklardı. Ama bunun ilki fazilet yoludur, ikincisi de adalet yoludur. Buna göre mühlet vermek ve hayatta bırakmak bazıları için maslahat ve lütuftur, bazıları içinse mefsedet ve adalettir. O, bütün bunlarda hikmet sahibidir, kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur. Cenâb-ı Hakk'ın 'müşrikleri öldürün” buyruğuyla mutlak olarak kâfirlerin öldürülmesini emretmesi de bizim söylediklerimizi desteklemektedir. Allah'ın, ruhunu almayacağına hükmettiği birinin öldürülmesini emretmiş olması ihtimali yoktur. Bu gerçek de, onların iddialarının yanlış olduğunu gösterir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, Maüellifburada “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu” derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz” (Fussılet, 41/20-21) meâlindeki âyet-i kerimeye işaret etmektedir. 93 Bu sözle ifadesinden maksat daha önceki âyette geçen “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak” şeklindeki sözleridir. “Ey Peygamber! Mümin kadınlar Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zina etmeyecekleri, çocuklarını öldürmeyecekleri, elleriyle ayakları arasında bir iftiradüzüp getirmeyecekleri, dine ve akla uygun hiçbir konuda sana karşı gelmeyecekleri hususunda sana biat etmeye geldiklerinde onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan bağışlama dile. Kuşkusuz Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir” (el-Mumtehine, Buradaki büyük günah sahibinin verdiği sözde durmayandan maksat, iman ederken Allah'a vermiş olduğu sözdür. Onun açıklamış olduğu iman, ben emrine muhalif bir şey yapmayacağıma dair Allah'a söz veriyorum anlamındadır. Binaenaleyh Allah'ın emrine muhalif bir şey yaptığında, vâdine muhalefet etmiş ve küfre girmiş olur. “Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin” derler. Senin hiç kuşkusuz kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor; ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler”.
Enam 6:29
Buradaki “hiye” zamiri dünya hayatını işaret etmiş olabileceği gibi dünyayı da işaret etmiş olabilir. Sonra bu sözün Dehriler tarafından söylenmiş olması muhtemeldir. Çünkü onlar tekrar dirilmeyi ve ölümden sonraki hayatı inkâr ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: Bu yaratıklar, yerden bitip de sonra yok olan bitkiler gibidir; yaratılanlar da ölürler, toprak olurlar, sonra dünyada tekrar hayat bulurlar. Nitekim Cenâb-ı Hak “Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan başkası değildir? meâlindeki âyetle onların bu düşüncelerini açıklamaktadır. Bu sözün Arap müşrikleri tarafından söylenmiş olması da muhtemeldir, zira onlar sadece zamanı kabul ediyor, ondan başka bir şey düşünmüyorlardı, dolayısıyla kendilerini dünyanın, üzerinde döndüğü zamandan başka bir şeyin öldürmediğini zannediyorlardı. Bu sözü şayet Arap müşrikleri söylemişler ise, onların öldükten sonra dirilmek konusunda bilgi sahibi olan büyükleri ve reisleri tarafından söylenmiş olmalıdır. [ ]Bu tür sözlerle onlar, kendilerine daha sıkı bağlansın ve daha çok boyun eğsin diye avam kesiminin ve halkın akıllarını karıştırıyorlardı; çünkü halka şayet ölümden sonra dirilmenin var olduğunu söyleselerdi, halk âhiret hayatına hazırlanmak ve ona uygun işler yapmak için uğraşacaklarından dolayı kendilerine itâat etmeyi ve uymayı terk edebilirlerdi.
ÇE) OYASI Etu DİZİN 1 2,436;
Enam 6:30
30. “Rab'lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen! Allah “Bu (yeniden dirilme haberi) hak değil miymiş?” diyecek. Onlar da “Evet Rabb'imize andolsun ki öyleymiş’ diyecekler. Allah da “inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı” diyecek.”
Rablerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen! Buradaki “alâ Rabbihim” Çe ) ibaresi “li-Rabbihim” yani Rab'lerinin huzuruna getirilirken anlamındadır, nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “O gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar””. Başka bir âyet-i kerimede de “Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar”“, yani dikili taşların huzurunda boğazlanmış hayvanlar, diye buyurmaktadır. İbn Mesüd'dan (r.a.) gelen rivayette âyet-i kerime “velev terâ iz Allah “Bu hak değil miymiş?” diyecek. Buradaki ‘Bu hak değil miymiş?” sözü ile Cenâb-ı Hak muhtemelen ölümden sonra dirilmeyi kastetmektedir, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyor, böyle bir şeyin aslı yoktur diyorlardı. Bu cümle ile, iman etmedikleri ve yalanladıkları takdirde başlarına gelmekle tehdit edildikleri azabı kastetmiş olması da muhtemeldir. Buna göre âyet, dünyada tehdit edilmiş olduğunuz şey hak değil miymiş? anlamına gelir. Onlar hemen kabul edecekler ve; Evet Rabb'imize andolsun ki öyleymiş diyecekler. Allah da '-dünyadainkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı" diyecek.
Enam 6:31
31. “Allah'ın huzuruna çıkmayı yalan sayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihayet kendilerine kıyâmet vakti ansızın gelip çatınca, onlar günahlarını sırtlarına yüklenmiş bir halde diyecekler ki: ‘Dünyada iyi amelleri terk etmemizden dolayı vah halimize!” Dikkat edin, yüklendikleri vebal ne ağır!”
[Dünya Kâfirin Cenneti, Müminin Hapishanesidir]
Allah'ın huzuruna çıkmayı yalan sayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Buradaki “kezzebü bi-likâillâh”, yani Allaha kavuşmayı yalan sayanlar cümlesi, dünyada iken Allah'ın vâd ve tehdit etmiş olduğu şeye kavuşmayı yalan sayanlar, anlamına gelir. Buna göre “Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse”! meâlindeki âyet-i kerime de Allah'ın vâdine ve tehdidine kavuşmayı arzu ederse demektir. Onlar dünyada iken bunları yalan saydıkları için âhirette hüsrana uğrayacaklardır. [ ]Bu ölçüye göre “Kim Allah'a kavuşmayı severse”? meâlindeki hadis-i şerif de, Allah'ın kendisine vâdetmiş olduğu şeylere kavuşmayı severse anlamına gelir. Aynı hadisteki “Kim Allaha kavuşmaktan hoşlanmazsa” ifadesi de kendisinin tehdit edilmiş olduğu şeye kavuşmaktan hoşlanmazsa demektir. Bunun aslı şudur: Kim Allah'a dönmeyi severse Allah da ona dönmeyi sever, kim Allah'a dönmekten hoşlanmazsa Allah da ona dönmekten hoşlanmaz. Allah için sevmek, O'nun emrini benimsemek ve O'na itâat etmek demektir. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen başka bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Dünya kâfirin cennetidir, orada eğlenir ve dünyevi arzularla oyalanır. Müminin ise hapishanesidir, ondan kurtulması ölümledir”, Dünya müminin hapishanesidir meâlindeki cümlenin anlamı şudur: Mümin helâke uğramaktan korktuğu için dini onun bütün arzularını yerine getirmesini engellemekte, kendisini helâke düşmekle korkutmaktadır. Kâfirin ise dünyada her istediğini yapmasını engelleyen hiçbir şey yoktur, bundan dolayı dünya onun için cennet gibidir, mümin için ise söylediğimiz gibi hapishaneye benzemektedir. Başka bir ihtimal de şudur: Kâfir ölürken gidecegi yeri ve tehdit edilmiş olduğu cehennemi gözleriyle görür, işte ozaman o gördüğü şeylere karşı dünya kendisine cennet gibi gelir ve oraya gitmek istemez. Mümin ise ölürken cennetteki makamını görünce, artık dünya ona hapishane gibi gelir.
[Kıyâmete Saat Denilmesi]
Nihayet kendilerine kıyâmet vakti ansızın gelip çatınca... Çok süratle geldiğinden dolayı kıyâmete saat diye isim verildiği söylenmiştir, o dünya gibi değildir, çünkü dünyada insan sürekli bir değişim halindedir; önce bir nutfedir (aşılanmış yumurta), sonra alaka (rahim cidarına asılı zigot) olur, sonra mudğa (bir çiğnem et parçası), sonra bambaşka bir yaratık haline gelir, sonra da insan olur!%. Sonra çocukluk dönemini yaşar, sonra da büyüyüp adam olur, 102? Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz”. Hadisi bu lafızlarla kaynaklarda bulamadık, ama Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu hadis kitaplarında zikredilmektedir: “Dünya müminin hapishanesi, kâfirin cennetidir” (Müslim, el-Câmi'u5-sahih, Zühd, 1; Tirmizi, es-Sünen, Zühd, 16). Hadiste şöyle bir fazlalık da rivayet edilmiştir: “Dünya müminin hapishanesi ve kıtlık yurdudur, dünyadan ayrılınca hapisten de, kıtlıktan da ayrılmış olur” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 197; bk. Aclüni, Keşfu'1-hafâ, 1, 494). Heysemi bu rivayeti nakledenlerin güvenilir olduklarını kaydetmiştir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, X, 289). Yani cenin annesinin karnında bir aşamadan başka bir aşamaya geçer, sonunda bütün organları tamamlanmış kâmil bir insan haline gelir ve bu haliyle dünyaya gözlerini açar. NiTE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ bu şekilde sürekli bir değişim halindedir. Kıyâmet ise değişimin söz konusu olmadığı bir haldir, insanlara süratle yaklaştığından dolayı kendisine saat diye ad verilmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Bir anda kopacağından dolayı kıyâmete saat Jdenilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktir”!%. Saat saat kopacağı için kıyâmete saat denildiği de söylenmiştir.
Âyette geçen “bağteten” kelimesi, ansızın anlamına gelir.
Dünyada iyi amelleri terk etmemizden dolayı vah halimize! Denilmiştir ki: Âyetteki tefrit kelimesi, zâyi etmek demektir. Buna göre âyet-i kerime, dünyada iken iyiliklerden ve tâatlerden zâyi ettiklerimiz anlamına gelir. Dünyada küfretmeleri sebebiyle âhirette kaybetmiş oldukları sevap ve maruz kaldıkları bol ceza anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Onlar günahlarını sırtlarına yüklenmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle gerçekanlamda bir yüklenmeyi ifade etmemekte,temsilibir anlam taşımaktadır. Bunun iki anlam taşıması ihtimali vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak onların günahlarını sırtlarında taşıdıklarını, günahlarından ve hatalarından yakalarını asla kurtaramayacaklarını haber vermekte ve bunu da yükü sırtında taşımakla ifade etmektedir. Bu ifade, “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik”!% meâlindeki âyete benzemektedir. Burada herkesin sorumluluğunun kendi omuzuna konulduğu ifade edilmekte, ama hakikatte kimse sorumluluğunu omuzunda taşımamaktadır. Fakat işlediği günahlar bunu gerektirdiği için sanki onu omuzunda taşımaktadır. İkincisi, Cenâb-ı Hak âyette sırt anlamına gelen “zahr” kelimesini kullanmaktadır, çünkü insan taşımak zorunda olduğu şeyleri sırtına yükler. Cenâb-ı Hak, başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Bu, ellerinizle kazandığınızın karşılığıdır”. “Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır”98, Halbuki küfür el ile kazanılmaz ve el ile yapılmaz, ama bir şeyin elde edilmesi ve yapılması el ile gerçekleştiğinden dolayı, elin kazandığı ve yaptığı diye ifade etmektedir. Başka bir âyette de öyle buyurmaktadır: “Onlar bunu kulak ardı ettiler (sırtlarının arkasına attılar)”0. Onlar emredilen işi yapmaya ve ondan faydalanmaya yanaşmadılar, dolayısıyla sanki onu sırtlarının arkasına atmış oldular. Zira bir şeyin arkaya atılması, aldırış edilmemesi, umursamaması anlamına gelir. Burada başka bir ihtimal de şudur: Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre kötü amel, sahibine çirkin bir şekle bürünerek gelir ve ona; dünyada ben seni lezzetlerle ve şehvetlerle taşımıştım, şimdi ise sen beni taşıyacaksın diyerek sırtına atlarmış. İşte Onlar günahlarını sırtlarına yüklenmişlerdir meâlindeki cümle bu anlamdadır!!©,
---
Dipnotlar:
tekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir”
Enam 6:32
[Dünya Hayatı Oyun ve Eğlencedir]
Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Bu cümlenin, “Onlar, Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdan ibarettir; biz bir daha diriltilecek değiliz” demişlerdi”!!! meâlindeki âyetin sılası olması muhtemeldir. Cenâb-ı Hak dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir buyurmuş, buradaki dünya hayatı meâlindeki ifade ile özellikle dünyaya ait olan hayatı kastetmiştir. Çünkü bir iş, âkıbet düşünülmeden yapılırsa abes olur. Bir usta ne olacağını düşünmeden bina yapacak olursa, bunu sadece oyun ve eğlence olsun diye yapmış olur. Buna göre başka bir âlem düşünülmeden, yaptıklarının sevabı ve cezası hesap edilmeden geçirilen dünya hayatı, herhangi bir hikmettaşımaz, o sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Buna göre Cenâb-ı Hak “Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandiniz?”!!2 meâlindeki âyette, şayet insanlar Allaha dönmeyeceklerse, onları boş yere yaratmış sayılacağını haber vermektedir. Bu durumda ucunda tekrar dirilmenin, sevap ve ceza için öldükten sonra yeniden hayata gelmenin bulunmadığı bir dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Eğlence, başa gelecek olan âkıbeti değil özellikle şehevi arzuları karşılamayı ifade eder. Oyun ise, aslı ve gayesi olmayan şeydir.
Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz? Yani müttakiler için âhiret yurdu, dünya hayatındaki şirkten ve her türlü ahlâksızlıktan daha hayırlıdır. İşin aslı şudur: Kâfirler nazarında dünya hayatı sadece oyun ve eğlencedir; çünkü onlara göre tekrar dirilmek yoktur, dolayısıyla sevap da yoktur, herhangi bir ceza da yoktur. Onlara göre durum böyle olunca, geriye sadece oyun ve eğlence kalır. Dolayısıyla geleceği olmayan bir varlık söz konusudur, aynen yukarıda söylediğimiz gibi ustaların ne işe yarayacağını düşünmeden yaptıkları faydasız bina gibidir.
Enam 6:33
[Peygamber'i Yalanlayanlar]
(Resülüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. En doğrusunu Allah bilir ya, burada Cenâb-ı Hak peygamberine (s.a.), kendisini elçi olarak gönderdiği müşriklerin, onu ve elçiliğini onlara tebliğ etmesini emrettiğine ilişkin sözü yalanlayacaklarını zâtında bulunan bir bilgi olarak haber vermektedir. Onların seni yalanlamalarından dolayı duyacağın üzüntüyü Allah bilmektedir. Fakat bütün bunları bilmesine rağmen Allah, emirlerini kendilerine tebliğ etmen için seni onlara elçi olarak göndermiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada, onlar yalansalar bile risâletini tebliğ etmekten vazgeçmesi halinde, mâzur sayılmayacağını bilmesi için bu durumu kendisine hatırlatmaktadır.
Sonra onu üzen şeylerin mahiyeti konusunda çeşitli ihtimallerden söz edilebilir. Onların Allah'ı yalanlamaları ve O'na iftira etmeleri kendisini üzmüş olabilir. Yahut kendi akrabasının ve kabilesinin kendisini yalanlaması onu üzmüş olabilir, kabilesi onu yalanladığı zaman bu haber en uzak yerlere kadar ulaşır ve oradaki insanlar da onu yalanlarlar, bundan dolayı üzüntü duyar. Yahut da, nasıl ki her insan yalanlanmaktan hoşlanmıyorsa, o da bu durumdan insan tabiatı gereği üzülür. Veyahut onların kendisini yalanlamaları ve eziyet etmeleri sebebiyle başlarına ilâhi bir azap geleceğinden dolayı onlara acıyarak üzüntü yaşar. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”1!3 Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”"!4, Aslında onlar seni yalanlamıyorlar. Bu beyanın okunuşunda ihtilaf edilmiştir. Buradaki “yukezzibüneke” fiilini bazıları şeddesiz olarak, bazıları da şeddeli olarak okumuşlardır"!5, “Lâ yukzibüneke” diye şeddesiz okuyanlara göre bunun anlamı şöyledir: Onlar senin yalan söylediğini asla göremezler. “Lâ yukezzibüneke” diye şeddeli olarak okuyanlara göre de şöyle olur: Onlar sana yalan ithamında bulunamazlar, şahsen seni yalanlayamazlar. Bu cümlenin, onlar seni kendi vicdanlarında yalanlayamıyorlar, fakat aleni olarak bunu söylüyorlar, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yalanlamak, birine “sen yalancısın” diye söylenilmesidir. [ ]Fakat o zâlimler, yani zâlimlerin âdeti Allah'ın âyetlerini yalanlamaktır. Buradaki zâlimler lafzının iki anlama gelmesi muhtemeldir: Biri, Allah'ın nimetlerine karşı zâlim olanlar, onların âdeti Allah'ın âyetlerini yalanlamaktır. Diğeri de kendilerine karşı zâlimdirler, çünkü onlar kendilerini olmaması gereken yere konumlandırmışlardır.
Enam 6:34
34. “Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Fakat onlar, yalancılıkla itham edilmelerine ve eziyete uğramalarına rağmen sabrettiler; sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazıları sana da geldi.”
Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Cenâb-ı Hak, kendisini yalanlamaları ve risâletini tebliğ konusunda eziyet etmeleri sebebiyle önceki peygamberlerin durumunu Peygamberine (s.a.) haber vermekte ve ona sabırlı olmayı telkin etmektedir. Şöyle buyurmaktadır: İlk yalanlanan peygamber sen değilsin, bilakis senden önceki peygamber seçilen kardeşlerin de ilâhi risâleti tebliğ konusunda yalanlanmışlardır. Onlar, yalancılıkla itham edilmelerine ve eziyete uğramalarına rağmen sabrettiler, yalanlanmalarına rağmen risâleti tebliğden vazgeçmediler. Buna göre insanlar seni yalanlasalar ve sana eziyet etseler bile risâleti tebliğ etmeyi terk edecek olursan asla mâzur sayılmazsın! Az önce de söylediğimiz gibi burada Cenâb-ı Hak, Peygamber aleyhisselâma, kendisini elçi olarak gönderdiğini ve insanların onu yalanlayıp eziyet edeceklerini haber vermektedir.
Onlar, yalancılıkla itham edilmelerine ve eziyete uğramalarına rağmen sabrettiler; sonunda yardımımız onlara yetişti. Burada da Cenâb-ı Hak, peygamberlerine yardım ettiğini haber vermektedir. Fakat bu yardım çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Buradaki yardım, Cenâb-ı Hak kanıt ve delillerini üstün getirdi anlamına gelebilir, bütün insanlar bunların gerçekten Allah'ın kanıtları ve delilleri olduğunu ve işaret ettiği kişilerin de Allah'ın elçileri oldugunu anlarlar, ama yine de inatçılık yapar ve büyüklük taslarlar. Yahut işin başında çeşitli musibetlere ve sıkıntılara uğramalarına rağmen sonunda başarıyı onlara vermek suretiyle kendilerine yardım ettiği anlamına gelebilir. Yahut da peygamberleri yalanladıkları için o kabilelerin kökünü kurutmak ve helâk etmek suretiyle kendilerine yardım etmiş olabilir. O milletin kökünü kurutması ve helâk etmesi, ama peygamberlere dokunmaması ve yardım etmesi demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Elbette biz, elçilerimize yardım ederiz”! Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar”!7. Bu âyetler de bizim söylediklerimizi teyit etmektedir.
Allah'ın sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. Bu beyan az önce sözünü ettiğimiz peygamberlere yardım etmesi, kavimlerinin kökünü kurutması ve onları azapla korkutması olayına işaret etmektedir, bunlar Allah'ın sözleridir. Allah'ın sözleri meâlindeki ifade, O'nun kanıt ve delilleri anlamına da gelebilir. [ ]Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: “Allah, sözleriyle gerçeği ortaya çıkarır”. Yani kanıtlarını ve işaretlerini ortaya çıkarır. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “De ki: Rabb'imin sözleri için denizler mürekkep olsa.. Yani Rabb'imin kanıtları için denizler mürtekkep olsa tükenirdi.
Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazıları sana da geldi. Muhtemelen bu haberler, yukarıda sözünü ettiğimiz milletlerin helâk edilmesi ve peygamberlerin hayatta bırakılmasıdır; sana bunun haberi gelmiştir. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazıları sana da geldi meâlindeki âyet ile kavminin peygamberleri yalanlaması ve onlara eziyet etmeleri de kastedilmiş olabilir. Bu durumda âyet, Resülullah'a (s.a.) sabrı telkin ediyor demektir.
AZİZ Za Las, ZEN li s)
Enam 6:35
Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ara! Kavminin küfürde inat etmesi ve imandan yüz çevirmesi Resülullah'a (s.a.) çok ağır geliyor, çok zoruna gidiyordu, o kadar ki onlara karşı duyduğu şefkat yüzünden neredeyse kendisini yiyip bitirecekti. Nitekim Cenâb-ı Hak bu durumu şu âyetlerde ifade buyurmaktadır: “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”, “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”2 Hz. Peygamber (s.a.) iman etmemeleri sebebiyle cehennemde ebedi azap içinde kalacaklarından dolayı onlar için çok üzülüyordu. İşte Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi cümlesi bunu ifade etmektedir. Yahut da kendisinden mücizeler talep ettiklerinde istedikleri mücizeyi getirmiş olmasına rağmen yine de iman etmeyip yüz çevirmeleri kendisine ağır geliyordu. Bu gibi hallerde istedikleri mücizeleri getirse bile onlar şöyle diyorlardı: “Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına asla inanmayacağız”22. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.) istedikleri mücizeleri getirdiğinde onların iman etmelerini çok arzu ediyordu, [ ]fakat mücizeler getirse bile onların iman etmeyeceklerini Allah biliyordu. Zira onlar mücizeleri kendilerini hidâyete götürecek bir vasıta olarak istemiyor, sadece inat olsun diye istiyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara! buyurmaktadır. Yahut, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ara! cümlesi, Hz. Peygamber'in (s.a.) onlara karşı duyduğu hüznü gidermektedir; yani onların yaptıkları şeyi ve Allah'ın âyetlerine karşı kötü muamelelerini bildiğine göre başlarına gelecek olan şeyden dolayı asla üzülme! İbn Abbâs'tan (r.a.) gelen bir rivayete göre bir grup Kureyşli şöyle demişlerdi: Ya Muhammed! Diğer peygamberlerin ümmeti mücize istediklerinde peygamberleri onlara mücize getirdikleri gibi sen de bize Allah katından bir mücize getir, şayet mücize getirirsen iman eder ve seni tasdik ederiz. Fakat Allah onların isteklerini yerine getirmedi, onlar da imandan yüz çevirdiler. İşte bu durum Hz. Peygamber'e (s.a.) ağır gelmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, yapabilirsen, yani gücün yeterse, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ara! meâlindeki âyeti indirdi. Buradaki “nefekan” kelimesi tarla sıçanının girip çıkarken saklandığı yuvası gibi yer altındaki tünel anlamına gelir. Ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara! Onlara istedikleri mücizeyi getirmek için gökyüzüne çıkmaya bir yol ara, bulabilirsen yap bunu!” İbn Kuteybe dedi ki: “en-Nefeku fi'l-ard” Y1 322 yerdeki yarık, delik demektir. “Süllem” de merdiven demektir, Ebü Avsece de şöyle söylemiştir: “Nefek” mağara, in demektir, müfrettir, “enfâk” (suivi) da mağaralar demektir.
(SJAllah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah dileseydi, onları zorla hidâyet üzerinde toplardı ve meleklere yaptığı gibi onlara ikramda bulunurdu. Onun diğer bir sözü de şudur: Melekler buna zorlanmış ve mecbur edilmişlerdir. Sonra Allah meleklere insan cinsinin üstünde bir değer lütfeylemiş ve hiçbir insana vermediği övgüye değer nitelikleri onlara vermiştir. Şayet melekler buna zorla ve mecburen uymuş olsalardı, bu onlar için övgüye değer büyük bir nitelik olmazdı, dolayısıyla onun bu sözü problemlidir. Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi meâlindeki âyetin tefsiri bize göre şöyledir: Onlar hidâyeti tercih ettikleri ve onu başka şeylere üstün gördükleri için Allah kendilerini toplayıp birleştirirdi. Fakat Allah onların küfrü hidâyete tercih edeceklerini bildiği için kendilerini hidâyet üzere toplamayı istemedi. Cebren ve zorla varılan hidâyetin, hidâyet olmadığını, ancak insanın kendi tercihi ile benimsemesi halinde hidâyet sayılacağını daha önce açıklamıştık".
O halde sakın cahillerden olma! Bu cümle farklı şekillerde yorumlanabilir. Allah'ın kazasını ve hükmünü bilmeyen cahillerden olma anlamına gelebilir. Allah'ın lütfunu ve ihsanını bilmeyen, yani Allah'ın hidâyet verdiği kişilere olan lütfunu ve ihsanını bilmeyen cahillerden olma anlamına da gelebilir. İnsanlardan bazılarının sana iman ettiğini, bazılarının ise etmediğini bilmeyen cahillerden olma anlamına da gelebilir.
Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi meâlindeki âyet hakkında Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Allah dileseydi, onlara kolay gelsin diye daha farklı bir imtihana tabi tutar ve onlar da hep birlikte hidâyeti kabul ederlerdi. Yahut Allah dileseydi, onları hidâyet üzere toplanmaya muvaffak kılar ve onlar da hidâyete ererlerdi, bizim görüşümüz budur. Ama az önce söylediğimiz gibi Allah, onların küfrü tercih edeceklerini bildiği için bunu istemedi ve onları buna muvaffak kılmadı.
O halde sakın cahillerden olma! Allah'ın her şeye kâdir olduğunu, şayet dileseydi onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirebileceğini bilmeyen cahillerden olma! Malumdur ki Allah'ın Resülü (s.a.) mâsum idi, dolayısıyla onun cahillerden olması veya belirtilen hususlardan şüphelenen biri olması caiz degildir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, mâsum olmanın, emri, nehyi ve imtihanı ortadan kaldırmayacağı, bilakis daha da arttıracağı bilinsin diye zikretmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
123 Bunu Âlüsi tefsirinde belirtti, ama herhangi bir kaynak göstermedi (bk. Âlüsi, Rühu'lmeâni, VII, 138). “Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ara!” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “en-Nefek” yarık demektir, yapabilirsen oraya gir ve bir mücize getir. “Yahut” onlar için “göğe asansör kurarsın” böylece göğe çıkarsın “ve onlara” bizim getirdiğimizden daha üstün “bir mücize getirirsin, bunu yapabilirsen yap! (Taberi, Câmi'wlbeyân, VII, 184; Süyüti, ed-Dürrw'l-mensür, III, 265). Tasti'nin İbn Abbâs'tan (r.a.) tahric ettiğine göre, Nâfi' b. Ezrak ona şöyle demiş: Bana “yeri yarıp inebileceğin bir tünel ara!” meâlindeki âyetten haber ver! İbn Abbâs da şu cevabı vermiş: Ondan maksat yerdeki bir deliktir, kaçıp oraya gidersin, buyurulmaktadır (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 266). 124 ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, 153.
Enam 6:36
Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle ancak samimiyetle dinlediklerinden yararlananlar daveti kabul ederler, demektir; yoksa herkes dinler, fakat söylediğimiz gibi ancak dinlediğinden faydalananlar onu kabul ederler. Bu aynen “Sen ancak o zikre uyanı uyarabilirsin”" meâlindeki âyet gibidir. Aslında Resülullah (s.a.) zikre uyanı da uymayanı da uyarıyordu, bu uyarının faydasını zikre uyan görüyor, uymayan görmüyordu. Cenâb-ı Hak “Ama (alanlar için) öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir”? meâlindeki âyette de aynı şeyi ifade buyurmakta, öğüt vermenin inananlara fayda vereceğini, başkalarına vermeyeceğini haber vermektedir.
Ölülere gelince, Allah onları diriltecek. Bu beyanın tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları Allah onları diriltecek, sonra da O'na döndürülecekler ifadesinin bağımsız bir cümle olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da buradaki ölüler lafzı ile kâfirlerin kastedildiğini söylemiştir. Kur'ân-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde kâfirler için ölü, müminler içinse diri nitelemesi yapılmıştır. Meselâ; “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalan kimse gibi olur mu?”! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak herkese iki kulak, iki göz ve iki hayat vermiştir; biri âhiretteki ebedi kulak ve yine âhiretteki ebedi göz. Aynı zamanda herkese iki hayat vermiştir; biri ebedi olan âhiret hayatı, diğeri de sona erecek olan dünya hayatı. Keza insana ebedi bir kulak vermiştir, o âhiret kulağıdır, bununla birlikte belli bir süre kullanacağı bir kulak daha vermiştir, o da dünya kulağıdır. Sonra yüce Allah işitmeyi, görmeyi ve hayatı idrak etmeyen kişilere dünyada vermiş olduğu kulağı, gözü ve hayatı yok saymaktadır; zira o ebediyet kulağını, ebediyet gözünü ve ebedi hayatı anlamamaktadır. Bu organları onlara ancak dünyada bunu idrak etmeleri için vermiştir. İnsan bünyesine yerleştirilen akıl da böyledir; gerçeği idrak etmeleri ve ebedi olanı anlamaları için ona verilmiştir. [ ]Yoksa insanda akıl şayet ceza ve mükâfat getiren âkıbet düşünülmeyip sadece bu dünya için insan bünyesine konulsaydı, bu kadarını hayvanlar da tabiatlarının gereğiyle anlarlar; alması ve sakınması gerekeni, kendilerine faydalı olan ve olmayan şeyleri onlar da bilirler. Dolayısıyla kendisine akıl nimeti verilen kişiye bu nimet, hayvanların da idrak ettiği şeyi anlaması için verilmiş değildir, çünkü akıl verilmeyen canlılar da bu kadarını tabii olarak anlarlar, bu canlılardan maksat da az önce söylediğimiz gibi hayvanlardır. Kulak, göz ve hayat dünyada insanlara hem dünya hayatları ve hem de âhiret hayatları için verilmiştir. Dünyada ihtiyaçlarını dile getirmeleri ve birbirlerinin ihtiyaçlarını anlamaları için onlara dil de verilmiştir. Kulak ve göz de onların hem dünyada birbirlerinin ihtiyaçlarını anlamaları ve hem de ezeli varlığı idrak etmeleri içindir. İşte onlar bu organlardan gereği gibi yararlanmayınca, Allah da bu uzuvları yok saymakta ve onları kör, sağır ve dilsiz diye isimlendirmektedir. Bu organlardan gereği gibi yararlanmadıklarından dolayı Cenâb-ı Hakk'ın “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler”' buyurduğuna bakmaz mısın? Görmez misin ki, Allah, onun ezeli ve ebedi olanı idrak etmeyişinden dolayı “Ey Rabb'im! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim” 39 meâlindeki âyetinde kendisini kör olarak nitelemektedir. Hayat iki çeşittir; biri mükteseb (mânevi) hayattır, o hidâyet ve itâatlerle kazanılan hayattır. Diğeri de yaratılmış (maddi) hayattır, bu da cesetlerin hayatıdır. Kâfirin ceset hayatı var, ama mükteseb hayatı yoktur. Müminin ise her iki hayatı da vardır, onun hem mükteseb hayatı vardır, hem de ceset hayatı. Allah herkese kendi kazandıklarına göre isimler vermektedir; mümin temiz işler kazanmış, bundan dolayı ona böyle bir isim vermiş, kâfir de çirkin şeyler kazandığı için kendisine böyle bir isim vermiştir.
Enam 6:37
Ona Rabb'inden bir múcize indirilseydi ya! dediler. De ki: Süphesiz Allah mücize indirmeye kadirdir. [ ]O insanların bütün gayretleri inat ve büyüklenmedir. Yoksa onlara akli, sem'i ve hissi pek çok múcize gönderilmişti. Akli mücizelerden biri şu âyet-i kerimede zikredilmektedir: “De ki: Yemin ederim, bu Kur'ânın bir benzerini ortaya koymak için ins ve cin bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar”!, Sem'i mücizelere gelince; onlara gıyablarında vaki olan şeyleri haber vermiştir, hem de onu bilen birine gidip öğrenmediği halde haber vermiştir!. Hissi mücizeler ise, Hz. peygamberin (s.a.) bir tasta bulunan az bir sütü büyük bir insan grubuna içirmesi'”, iki aylık yolu bir gecede alması", ateşte kızartılan bir kuzunun konuşması", minberin inlemesi" gibi sayılması uzun sürecek olan olaylardır. Ama bütün bunlara rağmen onlar yine inat etmişlerdi, çünkü onların bütün gayretleri inatçılıktan ibaretti.
De ki: Şüphesiz Allah mücize indirmeye kâdirdir. Yani onların senden istemiş oldukları mücizeyi indirmeye kâdirdir. Fakat onların çoğu bilmezler. Bu cümlenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, onlar mücizeyi istediklerinde, inat ettikleri takdirde hemen arkasından bir azabın geleceğini ve köklerini kurutacağını onların çoğu bilmezler. Diğeri, [ ] Allah'ın ancak gerekli gördüğü durumda mücize indireceğini onların çoğu bilmezler. Öbürü de,
Enam 6:38
8. Buradamuhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Müsâ'ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen (ey Muhammed, vadinin) batı tarafında bulunmuyordun ve olayın muhtemelen onlar mücizeyi öğrenmek için istemiyorlar, inatçılıklarını sürdürmek için istiyorlardı. Yahut da talebin hemen peşinden mücize gönderdiği zaman, yine kabul etmez ve yine inanmazlarsa, daha önceki ümmetlere yapıldığı gibi onlar da helâk edileceklerdi. Ama Allah, bu ümmetin kıyâmete kadar bekasını vâdetmiştir.
BİLİ lie ye Sİ ZU 38. “Yeryüzünde yürüyen mi ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rab'lerinin huzuruna getirileceklerdir.”
Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Bu ilâhi kelâm, “De ki: Şüphesiz Allah mücize indirmeye kâdirdir”" meâlindeki âyetin bağlantısı gibidir. Çünkü burada “dâbbe” kelimesini kullanmaktadır, dâbbe, yeryüzünde hareket eden her canlıya denir. Allah âyette kuşu zikretmiştir, kuş da havada uçan her canlının adıdır. Allah bu farklı cevherleri yaratmaya ve onlardan her birinin rızkını kendisine vermeye kâdir olduğuna göre, mücize indirmeye de kâdirdir. Öyleyse herkesin bunu kabul ve ikrar etmesi gerekir. Fakat ihtiyaç olmadığı için Allah mücize göndermemiştir, çünkü mücizeler, ancak gerçekten ihtiyaç duyulduğunda gönderilir. “Fakat onların çoğu bilmezler”! meâlindeki âyet de bu anlamdadır.
Bu âyeti delil göstererek bazı insanlar, hayvanların ve kuşların da imtihana tabi varlıklar olduğunu söylemişlerdir, zira âyette onlar da ancak sizin gibi topluluklardır, diye buyurmaktadır. Başka bir âyette de “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın”! buyurmaktadır. Sonra onlar da ancak sizin gibi topluluklardır. Bu ilâhi kelâmın anlamında ihtilaf edilmiştir. Onlar da ancak sizin gibi topluluklardır, meâlindeki âyet hakkında Ebü Hureyre şöyle demiştir: Yani kıyâmet günü sizler haşrolduğunuz gibi onlar da haşredilecekler, sonra hayvanların birbirleriyle hakları kısas edilecek, sonra da onlara; toprak olun! denilecek. O sırada kâfir de; hayvanlar gibi “keşke ben de toprak olsaydım””' diye hayıflanacak''. Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır, meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani siz birbirinizi anladığınız gibi onlar da birbirlerini anlarlar. Alınması ve sakınılması gerekenleri bilmek konusunda onlar da sizin gibi topluluklardır. Ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır meâlindeki ilâhi kelâm, sayı ve miktar, yaratılış ve sınıflara ayrılmak konusunda onlar da sizin gibidirler anlamına da gelebilir; sizler isimlerinizle bilindiğiniz gibi onlar da isimleriyle bilinirler. Hayvanlar ve kuşlar hakkında sizin gibi topluluklardır diye bir ifade kullanılmasının aslı şudur: Allah onları sizin emrinize ve istifadenize vermiştir; sizdeki inatçılık, muhalefet, peygamberlere karşı çıkıp yalanlama anlayışı onlarda yoktur, bilakis size boyun eğmişler, hizmetinize girmişlerdir, sizler onlardan yararlanırsınız. Ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır meâlindeki cümle, Allah'ın birliğini ve ulühiyyetini bilmek veya Allah'a itâat hakkı konusunda sizin gibidirler anlamına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” buyurmaktadır.
Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Bu cümle hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle der: Biz aslını Kur'ânda yazmadığımız hiçbir şey bırakmadık. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz her şeyi mutlaka ana kitapta yazdık!, ana kitaptan maksat da levh-i mahfüzdur. Şöyle de söylenmiştir: Kitapta eksik bırakmadık, yani kaybetmedik; sizin ihtiyacınız olan veya faydalanacağınız her şeyi mutlaka Kur'ân'da beyan ettik. Nihayet (hepsi) toplanıp Rab'lerinin huzuruna getirileceklerdir. Denilmiştir ki: Kuşlar ve hayvanlar da diğer yaratıklarla birlikte huzura getirilecekler. Rab'lerinin huzuruna getirilecekler cümlesine, âdemoğulları getirilecek anlamı da verilmiştir.
W Taberi, Câmi'wl-beyân, VII, 188; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 267.
Enam 6:39
Âyetlerimizi yalanlayanlar. Hasan-ı Basri buradaki âyetlerimizi meâlindeki lafza, dinimizi mânasını vermiştir. Başkaları da âyetlerimizi yalanlayanlar meâlindeki ifadeye delillerimizi; (JAllahın birliğinin ve BW ulühiyyetinin delillerini, risâletin ve nübüvvetin delillerini yalanlayanlar diye açıklamışlardır. Yalanlanan şeylerin ölümden sonra dirilmeye dair âyetler olması da muhtemeldir. Onlar bütün bunları yalanladılar. Bunu biz çeşitli yerlerde zikretmiştik!.
Onlar sağır ve dilsizdirler. Onlar kulak nimetini, göz nimetini ve dil nimetini bilmedikleri için Cenâb-ı Hakk'ın kulak, dil ve gözü onlarda yok saydığını daha önce söylemiştik'5. Allah'ın onlara kulak, göz ve dil verdiği halde kulaklarıyla işitmeyi ve dilleriyle konuşmayı kendilerine öğretmemesi caiz değildir. Bu göstermektedir ki, kendisini dinletecek bir elçiye ihtiyaç vardır, insanlar onu dinleyecekler ve kendilerine öğretilen şeyleri konuşacaklar. Bunu yapmadıkları takdirde âyette zikredildiği gibi sağır, dilsiz ve kör konumundadırlar'; çünkü ondan yararlanmadılar ve Allah'ın verdiği nimetleri tanımadılar. Yahut da daha önce kaydettiğimiz gibi kulak, göz ve hayatın mükteseb ve yaratılmış diye iki çeşit olduğunu belirttiğimiz duruma uygun olarak Allah onlarda kulağı, gözü ve dili yok saymaktadır; Allah onlardaki mükteseb kulağın, mükteseb gözün ve mükteseb hayatın bulunmadığını beyan etmiştir.
Karanlıklar içinde kalmışlar. Bu ifadenin iki anlama gelme ihtimali vardır. Biri, cehâlet ve küfür karanlığıdır. İkincisi, onlar karanlıklar içindedirler; yani kulak, göz ve kalp yönünden karanlıktadırlar. Aslında onlar her iki açıdan da karanlıklar içinde idiler; hem cehâlet ve küfür karanlığı, hem de kulak ve göz karanlığı. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın “Birbiri üzerinde karanlıklar!”!7 meâlindeki âyette buyurduğu gibi. Mümin ise aydınlık içindedir, aynen Cenâb-ı Hakk'ın “Nür üstüne nür” meâlindeki âyette buyurduğu gibi.
Allah kimi dilerse onu şaşırtır; dilediği kimseyi de doğru yola iletir. Cenâb-ı Hak burada kendini güç ve kudret sahibi olmakla, bütün yaratıkları da kendi iradesine göre halden hale evrilip çevrilmekle nitelemekte ve bazı insanlar için dalâleti, bazıları için de hidâyeti dilediğini haber vermektedir. O bazılarının dalâlete düşmesini dilemiş, fakat bazılarının hidâyete ermesini istediğini haber vermiştir. Allah herkesin hidâyete ermesini dilemiş, fakat herkes hidâyeti benimsememiştir diyen kimse aziz ve celil olan Allah'ın belirttiğine muhalif bir görüş sahibidir. Çünkü Cenâb-ı Hak dalâlete düşen için dalâleti, hidâyete eren için de hidâyeti dilediğini haber vermektedir. Bunun aslı şudur: Yüce Allah kâfirin küfrü kendi iradesiyle seçeceğini ezeli ilmiyle bilince dolayı onun için dalâleti dilemiş ve inkâr fiilini onda yaratmıştır. Bunun müminin iradesiyle imanı ve hidâyeti seçeceğini ezeli ilmiyle bilince hidâyetini dilemiş ve onda hidâyet fiilini yaratmıştır.
---
Dipnotlar:
144 Mesela bk. en-Nisâ, 4/56 âyetin tefsiri. 5 Meselâ bk. el-En'âm, 6/36 âyetin tefsiri.
Enam 6:40
De ki: Ne dersiniz, size Allah'ın azabı gelse... Yani Allah'ın, dünyada başınıza geleceğini söylediği azabı gelse, yahut kıyâmet gelip çatsa... Cenâb-ı Hak burada insanlara, size azap gelecek diye bildirmekte, keza kıyâmetin geleceğini de haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Ne dersiniz, size Allah'ın azabı gelse yahut kıyâmet gelip çatsa, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Bu azabı veya kıyâmetin dehşetini başınızdan savması ve ondan kurtulmanız için Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Onun ortakları ve başka ilâhlar olduğu iddianızda Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)! Yahut Allah katında size şefaat edecek diye taptığınızı söylediğiniz putlar konusunda Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)! Yahut da putlara tapınmanızın sizi Yüce Allah'a yaklaştıracağı iddianızda' Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)!
Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Bu cümle, başa bela geldiğinde yapılan dua anlamına gelebilir, kulluk yapmak anlamına da gelebilir. Yani size şefaat edeceği ümidiyle Allah'tan başkasına mı kulluk yapıyorsunuz? Üstelik başınıza bela geldiğinde onların size şefaat edemediklerini bizzat gördüğünüz halde.
Enam 6:41
41. “Aksine, yalnız Allaha yalvarırsınız. O da kendisine yalvarmanıza konu olan belâyı dilerse kaldırır, siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.
Sonra Cenâb-ı Hak, onların belayı def etmek ve kurtulmak için Allah'tan başkasına yalvarmadıklarını, kurtulmak için yine de Allah'a yakardıklarını haber veriyor. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”!®. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır”"5!. Diğer bir âyet-i kerimede ise şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”52. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada onlara, başlarına sıkıntılar ve belalar geldiğinde kullukta ve ulühiyyette Allah'a ortak koştuklarına yalvarmadıklarını hatırlatmaktadır, öyle ise sıkıntılar ve belalar kalktığında ulühiyyet konusunda onları neden Allaha ortak koşuyorsunuz? Siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz. Yani bela geldiğinde Allah'a ortak koştuğunuz ilâhları terk eder, üzerinizdeki belaları kaldırmaları için onlara yalvarmazsınız.
Enam 6:42
42. “Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğratAndolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından onları darlık ve hastalıklara uğrattık. Bu konuda farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Âyette geçen “besâ” Gigi) kelimesi, düşman tarafından onların başlarına gelen zorluklar, sıkıntılar anlamına gelir. “Darrâ” sözcüğü ise maruz kaldıkları bela ve semavi hastalık demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Be'sâ” acii) kelimesi, başlarına gelen fakirlik, kıtlık ve zorluk anlamına gelir. Onları darlığa uğrattık, meâlindeki âyet hakkında İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, müzmin hastalığa ve korkuya uğrattık anlamına gelir, “darrâ” da bela ve açlık demektir. Belki yalvarıp yakarırlar diye, yani bu belalara maruz bıraktığı ve kendilerini bunlarla imtihan ettiği için yalvarıp yakarırlar ve durumlarını değiştirirler.
43. “Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi.”
Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Bu ilâhi buyruğun zâhiri, onların bela ve musibetlere maruz kaldıklarını, ama yine de boyun eğip yalvarmadıklarını ifade eder. Fakat kalpleri iyice katılaştı. Cenâb-ı Hak diğer muhtelif âyetlerde onların bela ve şiddete maruz kaldıklarında boyun eğip yalvardıklarını ve tutumlarını değiştirdiklerini belirtmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”, Ancak burada farklı ihtimaller söz konusu olabilir. Muhtemelen bu âyetler belli bir zümre hakkında gelmiştir, açıklamasını yaptığımız âyet ise başka bir kavim ile ilgilidir. Zira kâfirler farklı durumlarda ve konumlarda bulunuyorlardı. Bazıları, kendisine bir hayır geldiğinde mutmain oluyor, başına gelen hayır yok olduğunda da hali ve tavrı değişiyordu. Bu durumu Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede şöyle ifade buyuruyor: “İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder”, Bazıları da zorluk ve bela geldiğinde yalvarıp yakarır, kalbi yumuşar, ama Z bolluk ve nimete kavuştuğunda katı kalpli bir inatçı kesilir. Bunu da Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede şöyle ifade buyuruyor: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”5“. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”197. İnsanlardan bazıları ise rahmet ve nimete sahipken mutlu olur, ama şiddet ve belaya uğradığında nankörleşir ve hüzne kapılır. Cenâb-ı Hak bu hali de bir âyet-i kerimede şöyle ifade buyurmaktadır: “Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir”2. Nihayet bazıları da hiçbir halde boyun eğip yalvarmazlar, ne zorluk ve belaya uğradığında ve ne de bolluk ve nimete kavuştuğunda boyun eğer. Onlar derler ki: Bu gibi şeyler bizden başkalarının da başlarına gelmiştir, hayır ehli ve salih insanlar olan atalarımızın da başlarına gelmişti. Cenâb-ı Hak,bu durumu şu âyet-i kerimede ifade buyurmaktadır: “Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı, dediler”, Hâsılı insanların durumları ve konumları farklı farklıdır. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı, meâlindeki âyet, zorluklar ve belalar geldiğinde de boyun eğip yalvarmayan bir kavim hakkında gelmiş gibidir. Zorlukların yaşandığı dönemde yalvarıp yakarmalarıda mümkündür, sonra bu zorluklardan kurtulduklarında tekrar eski hallerine dönmüşlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşarlar”“, Kur'ân-ı Kerim'deki “Belki yalvarıp yakarırlar”“! meâlindeki âyet ile “İçten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”!? meâlindeki âyet, onların Rab'leri ile olan alakalarına dair gibidir, bu ise onların peygamberlere karşı olan tutumları ile ilgilidir. Çünkü peygamberler onları risâletlerini kabul etmeye ve kendilerine söyledikleri ve haber verdikleri şeyleri tasdik etmeye davet ediyorlardı. Onlar ise peygamberlere karşı büyüklendiler, fakat Allah'ı kabul edip kendisine yakarmaya devam ettiler; yani peygamberlere karşı büyüklendiler, lâkin Allah'a karşı büyüklenmediler. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! meâlindeki âyetin geçmiş ümmetlere ilgili olması da muhtemeldir; Allah onların yalvarıp yakarmadıklarını haber vermektedir. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! meâlindeki âyetin iki anlam taşıması ihtimali vardır. Birincisi, onlar Allah'ın cezası başlarına geldiğinde yalvarıp yakarmadılar, [ ] inat ettiler ve aynı tutumlarını korudular. İkincisi, onlar Allah'ın cezası gelince yalvarıp yakardılar, ama ceza yok olup gidince tekrar eski hallerine döndüler. Hiç olmazsa verdiğimiz musibetler başlarına geldiğinde yalvarıp yakarmaya devam etselerdi!
Şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi. Yani şeytan onların yapmış oldukları şeyleri kendilerine şirin gösterdi. Onlar diyorlardı ki: Bu gibi şeyler hayır ehli olan insanların da başlarına gelmiştir, hayır ehli ve salih insanlar olan atalarımızın da başlarına gelmiştir. Yahut şeytan, onların şirk ve yalanlama konularında yaptıklarını kendilerine şirin gösterdi. Şeytan onlara, sizlerin onun üzerinde hakkınız vardır, diyordu.
---
Dipnotlar:
5 “Insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte budur” (el“Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar”.
Enam 6:43
42. “Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğratAndolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından onları darlık ve hastalıklara uğrattık. Bu konuda farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Âyette geçen “besâ” Gigi) kelimesi, düşman tarafından onların başlarına gelen zorluklar, sıkıntılar anlamına gelir. “Darrâ” sözcüğü ise maruz kaldıkları bela ve semavi hastalık demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Be'sâ” acii) kelimesi, başlarına gelen fakirlik, kıtlık ve zorluk anlamına gelir. Onları darlığa uğrattık, meâlindeki âyet hakkında İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, müzmin hastalığa ve korkuya uğrattık anlamına gelir, “darrâ” da bela ve açlık demektir. Belki yalvarıp yakarırlar diye, yani bu belalara maruz bıraktığı ve kendilerini bunlarla imtihan ettiği için yalvarıp yakarırlar ve durumlarını değiştirirler.
43. “Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi.”
Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Bu ilâhi buyruğun zâhiri, onların bela ve musibetlere maruz kaldıklarını, ama yine de boyun eğip yalvarmadıklarını ifade eder. Fakat kalpleri iyice katılaştı. Cenâb-ı Hak diğer muhtelif âyetlerde onların bela ve şiddete maruz kaldıklarında boyun eğip yalvardıklarını ve tutumlarını değiştirdiklerini belirtmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”, Ancak burada farklı ihtimaller söz konusu olabilir. Muhtemelen bu âyetler belli bir zümre hakkında gelmiştir, açıklamasını yaptığımız âyet ise başka bir kavim ile ilgilidir. Zira kâfirler farklı durumlarda ve konumlarda bulunuyorlardı. Bazıları, kendisine bir hayır geldiğinde mutmain oluyor, başına gelen hayır yok olduğunda da hali ve tavrı değişiyordu. Bu durumu Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede şöyle ifade buyuruyor: “İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder”, Bazıları da zorluk ve bela geldiğinde yalvarıp yakarır, kalbi yumuşar, ama Z bolluk ve nimete kavuştuğunda katı kalpli bir inatçı kesilir. Bunu da Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimede şöyle ifade buyuruyor: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”5“. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”197. İnsanlardan bazıları ise rahmet ve nimete sahipken mutlu olur, ama şiddet ve belaya uğradığında nankörleşir ve hüzne kapılır. Cenâb-ı Hak bu hali de bir âyet-i kerimede şöyle ifade buyurmaktadır: “Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir”2. Nihayet bazıları da hiçbir halde boyun eğip yalvarmazlar, ne zorluk ve belaya uğradığında ve ne de bolluk ve nimete kavuştuğunda boyun eğer. Onlar derler ki: Bu gibi şeyler bizden başkalarının da başlarına gelmiştir, hayır ehli ve salih insanlar olan atalarımızın da başlarına gelmişti. Cenâb-ı Hak,bu durumu şu âyet-i kerimede ifade buyurmaktadır: “Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı, dediler”, Hâsılı insanların durumları ve konumları farklı farklıdır. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı, meâlindeki âyet, zorluklar ve belalar geldiğinde de boyun eğip yalvarmayan bir kavim hakkında gelmiş gibidir. Zorlukların yaşandığı dönemde yalvarıp yakarmalarıda mümkündür, sonra bu zorluklardan kurtulduklarında tekrar eski hallerine dönmüşlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşarlar”“, Kur'ân-ı Kerim'deki “Belki yalvarıp yakarırlar”“! meâlindeki âyet ile “İçten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”!? meâlindeki âyet, onların Rab'leri ile olan alakalarına dair gibidir, bu ise onların peygamberlere karşı olan tutumları ile ilgilidir. Çünkü peygamberler onları risâletlerini kabul etmeye ve kendilerine söyledikleri ve haber verdikleri şeyleri tasdik etmeye davet ediyorlardı. Onlar ise peygamberlere karşı büyüklendiler, fakat Allah'ı kabul edip kendisine yakarmaya devam ettiler; yani peygamberlere karşı büyüklendiler, lâkin Allah'a karşı büyüklenmediler. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! meâlindeki âyetin geçmiş ümmetlere ilgili olması da muhtemeldir; Allah onların yalvarıp yakarmadıklarını haber vermektedir. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! meâlindeki âyetin iki anlam taşıması ihtimali vardır. Birincisi, onlar Allah'ın cezası başlarına geldiğinde yalvarıp yakarmadılar, [ ] inat ettiler ve aynı tutumlarını korudular. İkincisi, onlar Allah'ın cezası gelince yalvarıp yakardılar, ama ceza yok olup gidince tekrar eski hallerine döndüler. Hiç olmazsa verdiğimiz musibetler başlarına geldiğinde yalvarıp yakarmaya devam etselerdi!
Şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi. Yani şeytan onların yapmış oldukları şeyleri kendilerine şirin gösterdi. Onlar diyorlardı ki: Bu gibi şeyler hayır ehli olan insanların da başlarına gelmiştir, hayır ehli ve salih insanlar olan atalarımızın da başlarına gelmiştir. Yahut şeytan, onların şirk ve yalanlama konularında yaptıklarını kendilerine şirin gösterdi. Şeytan onlara, sizlerin onun üzerinde hakkınız vardır, diyordu.
---
Dipnotlar:
5 “Insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte budur” (el“Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar”.
Enam 6:44
Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca. Burada terk eyleminin baslangiç olmasi muhtemeldir, yani onlar davet edildikleri seyi kabul etmeyi terk ettiler, emrolunduklarını da terk ettiler. Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unuttular, meâlindeki ifade, sıkıntılar ve belalar konusundaki uyarıları unuttular anlamına da gelebilir. Her şeyin kapılarını onlara açtık, meâlindeki beyan da iki anlama gelebilir: Biri, ihtiyaç duydukları her şeyin kapısını onlara açtık şeklindedir, Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Diğeri, Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unuttular, yani verilen nasihatleri terk ettiler; burada geçmiş ümmetlere peygamberlerin yaptıkları davetler ve onların da yalanlamaları kastedilmektedir. İşte o zaman Her şeyin kapılarını onlara açtık, yani maruz kaldıkları zarar ve sıkıntıdan sonra kendilerine her türlü hayrı indirdik. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler, meâlindeki âyet hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları âyette geçen “mublis” kelimesine, her türlü hayırdan ümit kesen anlamını vermişlerdir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Mublis, elleriyle almaktan ümidini kesen demektir'©. Ebü Avsece de şöyle dedi: Mublis, delili kaybolan kişidir“. Denilmiştir ki: Allah'ın lâneti üzerine olsun, İblis'e, Allah'ın rahmetinden ümidini kestiği için İblis denilmiştir.
Gİ 0 5 RİN yal eill eza 2313 Q
Enam 6:45
Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi. Şöyle denilmiştir: Zulmeden kavmin tamamı helâk edilerek kökü kurutulmuştur. Burada zulüm, şirk anlamındadır. Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi cümlesine, Allah onların aslını kesti diye de anlam verilmiştir. [§]Kavmin kökü meâlindeki beyana, kavmin sonu anlamı da verilmiştir. Bunların hepsi de aynı mânaya gelir. Yani onların son ferdi helâk edildiğinde kökleri kesilmiş oldu. Zulmeden kavmin kökü kesildi cümlesi ile, onların övündükleri ve büyüklendikleri şeyler bitirilerek övünmeleri ve büyüklenmeleri kesildi anlamı kastediliyor gibidir.
16 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, 153.
82 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Her türlü övgü, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur. Burada kavmin helâk edildiği ifadesinin hemen arkasından hamd, yani övgü lafzının kullanılmasında çeşitli anlamlar vardır. [Birincisi] normalde hamd, ancak ikramın ve nimetin arkasından yapılır. Her ne kadar ceza ve helâk dostlar için bir ikram ve nimet olsa da, burada kâfirlerin helâkinden bahsedilmektedir. Düşmanın helâki, Allah'tan gelen en büyük ikram ve nimettir. Düşman için kötülük ve intikam olan şey, dostlar için hayır ve ikram olur. Taraflardan biri için şer olan şey, diğeri için hayırdır. Hasılı hamd, hayır ve nimet için yapılır. İkincisi, şayet helâk edilme zulüm sebebiyle gerçekleşmişse, bizatihi helâk edilmek hamdi gerektirir, çünkü hak uğruna helâk söz konusudur. Onları helâk etmek Allah'a aittir, zulüm üzerine helâk edilmek hikmete aykırı değildir. Dolayısıyla her fiilinde hikmet olan Allah'a hamd edilir. Üçüncüsü, onları helâk etmek suretiyle delillerinin gücünü Her türlü övgü, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur, anlamındaki cümle ile ortaya koymuştur.
çil ls pitssa SALLAN iz içi J:
Enam 6:46
De ki: Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size geri verebilecek Allah'tan başka tanrı kimdir? Bu âyet farklı şekillerde tefsir edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hakk'ın kulağı sağır, gözü kör etmesi ve kalpleri mühürlemesi ile bu organların sağladığı faydalarını çekip alması kastedilmiştir. Yani Allah sizin kulağınızın gözünüzün ve aklınızın sağlayacağı faydaları alırsa, bunları size geri verebilecek Allah'tan başka tanrı kimdir? demektir. Yani kulağınızın gözünüzün ve aklınızın sağladığı faydaları Size kim geri verecek? Sizin Allah'tan başka taptığınız, ilâh ve Rab olmak konusunda kendisine ortak koştuğunuz putlar, Allah'ın sizden almış olduğu bu faydaları geri veremezler, öyleyse onlara nasıl tapıyor ve ulühiyyet konusunda onları nasıl Allah'a ortak koşuyorsunuz? Şöyle de söylenmiştir: Kulağı ve gözü almak ile canlarını almak konusunda zikredilen şeyler, şayet Allah sizin kulağınızı, gözünüzü ve kalbinizi alacak olsa, tapındığınız o nesneler bu organları bulundukları konuma getirmeye güçleri yetmez. Onlar kulağı bulunduğu konuma getiremez, gözü ve aklı da bulunduğu konuma getiremezler. Öyleyse Allah'ı bırakıp onlara nasıl tapıyor ve ulühiyyette onları Allaha nasıl ortak görüyorsunuz? Onların taptıkları ve tanrı olarak gördükleri nesnelerin kendilerine fayda ve zarar veremeyeceğini bilmelerine rağmen, evet bunu bilmelerine rağmen, şaşkın hayalleri ile yine de onları tanrı kabul ediyorlar.
Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz. Yani o nesnelere tapmakla ve ulühiyyet konusunda onları Allalva ortak koşmakla hata ettiklerine dair delilleri onlara nasıl açıklıyoruz. Onlar hâlâ yüz çeviriyorlar! Yani bu âyetlerden yüz çeviriyorlar.
Enam 6:47
En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin anlamı şudur: Onlar, azabın ancak zâlime geleceğini ve ancak zâlimi yakalayacağını düşünüyorlardı, sonra onlar hiçbir fayda ve zarar veremeyeceğini bilmelerine ve Allah'tan başkasına tapmakla zulme düştüklerini de bilmelerine rağmen, “Birisi, hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi”, “Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar” ve “Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!”!% meâlindeki âyetlerde ifade buyurulduğu üzere azabı istiyorlardı.
Enam 6:48
Biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Cenâb-ı Hak, burada peygamberleri ancak itâat edenleri müjdelemek, isyan edenleri de korkutmak üzere gönderdiğini haber vermektedir. Bu, emretmenin ve yasak koymanın peygamberlerin yetkisinde olmadığını da ifade etmektedir, onların görevi ancak verilen emir ve yasağı insanlara tebliğ etmektir. Sonra Cenâb-ı Hak Kim iman eder ve halini düzeltirse onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyecekler buyurarak müjdeyi açıklamaktadır. Onlar verilen nimetin yok olacağından ve sona ereceğinden korkmazlar, çünkü o nimetler, dünya nimetleri gibi yok olmanın ve son bulmanın sınırında duran şeyler değildir. Onlar üzüntü de çekmeyecekler, çünkü hiçbir üzüntü o sevinci bulandıramaz, zira o sevinç, üzüntü ve korkunun karışık olduğu dünya sevinci gibi değildir.
Enam 6:49
Bu âyet de korkutmayı açıklamaktadır. Onlar azap çekecekler cümlesindeki “mes” lafzı, en doğrusunu Allah bilir ya, azap onlardan hiç ayrılmayacak ve gitmeyecek demektir. Âyetteki “fisk” 1) sözcüğü de burada küfür ve şirk anlamında kullanılmıştır. Bir önceki âyette geçen zulüm kelimesi de şirk ve küfür zulmü anlamında kullanılmıştı.
YEK Bg AAA iS SE İSİ aliş
Enam 6:50
De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Bu ilâhi kelâmın nüzülu konusunda İbn Abbâs'ın (r.a.) söylediği şey ihtimal dâhilinde değildir, o şöyle demişti: Müşrikler Resülullah'a (s.a.) dediler ki: [§]Sen muhtaç olduğun halde Allah sana ihtiyacını karşılaya- BEM cağın bir hazine indirmedi, aç olduğun halde karnını doyuracağın bir bostan da vermedi sana. İşte bu âyet-i kerime bu söz üzerine gelmiştir. Onların Hz. Peygambere (s.a.) böyle söylemeleri ve Resülullah'ın (s.a.) da Ben size, meleğim demiyorum, Allah'ın hazineleri benim yanımda değildir ve, Ben gaybı da bilmem diye karşılık vermiş olması ihtimali yoktur. Şayet ortada bir istek söz konusu olsa, onlar ancak kendileri için istekte bulunurlardı. Nitekim “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın”!“8 meâlindeki âyetlerde ve benzerlerinde buyurulduğu gibi onlar kendileri için istekte bulunmuşlardı ve bunun üzerine belirtilen âyetler gelmişti. Hayatıma yemin olsun ki muhtemel olan budur. Hz. Peygamber onlara şöyle demiştir: Allah'ın hazineleri benim yanımda değil ki size onu vereyim! Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. İkincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) onları azap ile tehdit etmiş ve korkutmuş olması mümkündür, onlar da alay etmek ve yalan olduğunu göstermek için azabı istemiş olabilirler. O dediğin şey ne zaman? demişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit? diyorlar”! meâlindeki âyette bunu ifade buyuruyor. İşte o zaman şöyle buyurmuştur: De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri ve anahtarları benim yanımdadır, ne zaman istersem size azap gönderilir demiyorum. Ben gaybı da bilmem, azabın size ne zaman geleceğini ben bilemem. Size, ben meleğim de demiyorum, ki gökten azabı getireyim. Ben sadece elçiyim ve sizin gibi bir beşerim. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Muhtemel olan bu yorumdur ve bunun üzerine âyetin gelmiş olması mümkündür. Diğer bir ihtimal da şudur: Hz. Peygamber başta onlara haber veriyor ki, Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, çünkü şayet Allah'ın hazineleri benim yanımdadır desem, ben gaybı biliyorum ve ben meleğim demektir. Böyle olsaydı insanlar bana kuvvetle bağlanırdı, bana itâat edilmesini ben de arzu ederim ve bana tabi olanların çok olmasını ben de isterim. Fakat diyorum ki; ben sadece sizin gibi bir beşerim, bana vahyediliyor, benim doğru söylediğimi ve sizi davet etmiş olduğum şeyin hak olduğunu bilmeniz için Ben sadece bana vahyolunana uyarım.
70 [ ]De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Bu ve benzeri âyetlerin, insanların Resülullah'tan (s.a.) istedikleri bazı şeylerin cevabı mahiyetinde olduğu anlaşılıyor, ama o insanlara bu cevabın verilmesine yol açan isteklerinin neler olduğunu biz bilmiyoruz, tefsir edemiyoruz, Allah'a yalan şahitlik etmekten korkarak duruyoruz. Bunun başka bir âyette belirtilen sorunun cevabı olması ihtimal dâhilindedir. O âyet de şudur: “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın””. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Kıyâmet saatinin veya azabın ne zaman geleceğine dair sorularına cevaben bunu söylemiştir. “Göğe çıkmalısın”!”' şeklindeki taleplerine karşı da Size, ben meleğim de demiyorum, buyurmuştur. İşte bu talepler üzerine Hz. Peygamber (s.a.) onlara; Ben gaybı bildiğimi söylemiyorum ki azabın ne zaman geleceğini veya kıyâmetin ne zaman kopacağını bileyim! Size, ben meleğim de demiyorum, ki göklere çıkayım!
De ki: Hiç kör ile gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz? Âmâ ile, yani gözü kör olan ile görenin, yani gözü kör olmayanın bir olmadığını biliyorsunuz. Peki âyetlere karşı kör olanla olmayanın bir olmadığını nasıl bilmezsiniz? Yahut şöyle deriz: Kör ile gören bir olmayınca, hakka karşı gözlerini kapatan ile kapatmayan nasıl bir olur? Bu ikisinin bir olmadığını Siz hiç düşünmez misiniz?
Siz hiç düşünmez misiniz? cümlesi, Allah'ın âyetlerini ve size olan nasihatlerini düşünmez misiniz, mânasına da gelebilir. Yahut şöyle deriz: Yüce Allah'ın size verdiği öğütleri hiç düşünmez misiniz?
oai EEE Dio
Enam 6:51
Kendileri için Rab'lerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın O'nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyan insanları onunla (Kur'ân) uyar. Bu âyet-i kerime hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şöyle demişlerdir: Bu âyet, “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem”? meâlindeki âyetin bağlantısıdır. Allah, kâfirlerin Resülullah'tan (s.a.) talep ettikleri mücizelerden ümitlerini kesti, sonra Hz. Peygamber'e O'nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyanları uyarmasını emretti, onlar da müminlerdir. Yani müminler başlarına gelen şeyleri giderecek bir koruyucu bulunmaksızın Rab'lerinin huzurunda toplanacaklarını bilirler, kendilerine verilmeyen şeyleri isteyecek bir aracı bulunmadığını da bilirler. Uyarma emrinin müminlere tahsis edilmesi, bu uyarmanın ancak onlara fayda verip başkalarına fayda vermemesi hikmetine bağlı olabilir. Bu açıklamada Hz. Peygamber'in (s.a.) başkalarını uyarmadığı anlamı yoktur. Bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde Rahmândan korkanı uyarabilirsin”!?, Bu âyetten Hz. Peygamber (s.a.) zikre uymayanı ve Rahmândan korkmayanı uyarmadığı anlamı çıkmaz, o uyarılardan yalnızca müminlerin faydalanacaklarını haber verdiği mânası çıkar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “(Alanlar için) öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir”! Cenâb-ı Hak burada uyarmanın inananlara fayda vereceğini, ama başkalarına fayda vermeyeceğini haber vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.) her iki tarafı da uyarıyordu, kendisine tabi olanları da olmayanları da, sözlerinin fayda verdiği kişileri de vermediği kişileri de uyarıyordu. Onlar için bir koruyucu yoktur. Yani o insanlar için ne koruyucu vardır, ne de aracı! Çünkü onlar, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız, diyorlar”! ve “sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”!” diyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onların kendisinden başka koruyucusu ve aracısı olmadığını haber vermektedir.
Enam 6:52
Rab'lerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) ashabından bazı kişiler, Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisine katılmak için yarışırlar, onun yakınına otururlardı, sonra kabilenin eşrafı ve önderleri gelir, bu yerlerin dolu olduğunu görüp bir kenarda otururlardı. Biz geliyoruz ve bir köşede oturuyoruz öyle mi? diye söylenirlerdi. Sonra bunu Resülullah'a (s.a.) söylediler: Bizler senin kavminin eşrafı ve önde gelenleriyiz, bize kendi yakınında bir yer ayırsan? Hz. Peygamber (s.a.) bu talebi yerine getirmeyi düşündü, ama Allah bu âyeti göndererek Peygamberini (s.a.) azarladı: Rab'lerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! buyurdu!”. Tefsircilerin hemen tamamı bu görüştedirler. Ama bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Resülullah'ın (s.a.) düşmanlarına yakınlaşıp onları meclisinde yanında oturtması, dostlarını ise kendisinden uzak tutması ihtimal dâhilinde değildir. Böyle bir şeyi bütün insanlara Allah tarafından seçilmiş olan bir elçinin yapması veya böyle bir şeyi aklına getirmesi şöyle dursun, ahlâk yoksunu cahilin biri bile bunu yapmaz. Böyle bir şeyi kâfirler bile eleştirirler, derler ki: İnsanları tevhide, imâna ve kendisine tabi olmaya davet ediyor, insanlar daveti kabul edip bunu yaptıklarında da onları kovuyor ve meclisinden uzaklaştırıyor. Hayatıma yemin olsun ki böyle bir şeyi her akıl sahibi insan reddeder. Onlardan böyle bir talebin gelmiş olması, onların mecliste kendilerini yanında oturtup diğerlerini uzak tutmasını istemiş olmaları mümkündür. Fakat Hz. Peygamber'in (s.a.) bunu yapmayı düşünmüş olması veya böyle bir şeyi aklına getirmesi ihtimali asla yoktur. [ ]Bunun Cenâb-ı Hak tarafından verilen âdâbın ve öğretimin başlangıcı olması da mümkündür; elçisine ashabı ile sohbetin ve onlara karşı davranışının âdâbını öğretmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Rızâsını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster”, Allah Teâlâ, O insanların yararlandıkları dünyalıklara göz dikmekten kendisini ona yasakladı; “Sakın dünya hayatının çekiciliğine göz dikme!” buyurdu. Müslümanların Allah katındaki değerlerinin büyüklüğünden kendisini haberdar ediyor. Ismet sıfatının yasaklama ve ikaz etmeye engel teşkil etmediğini daha önce söylemiştik!”, hatta ısmet, yasaklamayı ve engellemeyi daha çok gerektirir. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygambere (s.a.), Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur, diye haber vermektedir, yani senin görevin ancak tebliğ etmektir, onların görevi ise kabul etmektir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”, Sabah akşam Rab'lerine yalvaranlar. Sanki bazı insanlar her sabah ve akşam Resülullahvın (s.a.) huzurunda toplanıyorlar, onu dinliyorlar ve sonra dağılıyorlardı. Bunu örnek alarak her sabah ve akşam din âlimlerinin ve bilenlerinin huzurunda toplanmak insanların mutadı haline gelmiştir. Buradaki sabah ve akşam kelimelerinin bütün geceden ve bütün gündüzden kinâye olması da mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Yemin olsun kuşluk vaktine, kararıp sakinleştiğinde geceye”? meâlindeki âyetlerdeki “duhâ” kelimesi ile özellikle kuşluk vaktini kastetmiş değildir, bütün gündüz vaktini kastetmiştir. Görmez misin ki, “Kararıp sakinleştiğinde geceye” meâlindeki âyette gece kelimesini kullanmıştır. Bu da, duhâ kelimesinin bütün gündüzden kinâye olduğuna işaret eder. Buna göre sabah ve akşam lafızlarının bütün gece ve gündüzden kinâye olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla sanatkârlar ve ticaret erbabının kastedilmiş olması da mümkündür, zira onlar Resülullah'ın (s.a.) yanına gitmeye ve kendisini dinlemeye bütün günlerini ayıramıyorlar, [ ]ama sabah ve akşam onun huzurunda toplanıp kendisini dinliyorlardı. Binaenaleyh Allah sabah ve akşam lafızlarını bundan dolayı veya sözünü ettiğimiz sebepten dolayı belirtmiştir. Sabah ve akşam kelimeleri ile sabah namazı ile yatsı namazı da kastedilmiş olabilir, Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.), bu iki namazda bulunanları kovma diye buyurmaktadır, zira bu iki namaza ancak iman ehli gider, münafıklar ise bu iki namaza gitmezlerdi. Muhtemel olan anlam belirttiğimizdir.
Onları yanından uzaklaştırırsan zâlimlerden olursun. Zulüm kelimesinin küfür zulmü ve şirk zulmü gibi çeşitli anlamları vardır, sadece zulüm ise, birine hakkını vermemek veya haksız yere birinin hakkını üzerine geçirmek demektir. Bütün bunlar zulümdür. En doğrusunu Allah bilir ya, zulüm kelimesi ile burada hikmeti layık olduğu yere koymamak kastedilmiş gibidir. Çünkü daha önce belirtildiği gibi şayet bunların kovulması ve öbürlerinin yaklaştırılması söz konusu olsaydı, onlar hikmet için uygun kimseler değildiler. Burada hikmeti layık olmadığı yere koyanın zulümle nitelenmesi de muhtemeldir. Bir rivayette belirtildiğine göre,hikmetilayık olmadığı kişilere öğreten onlara zulmetmiş olur, onu layık olan kişilere öğretmeyen de bunlara zulmetmiş olur!8.
---
Dipnotlar:
77 Bu rivayeti Abd b. Humeyd, İbn Ebü Hâtim, ve Ebu'ş-Şeyh, er-Rabi b. Enes'ten tahric ettiler (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, HI, 274-275). Aynı anlamda pek çok rivayet vardır. Sâd'ın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Bu âyet biz altı kişi hakkında, yani ben, İbn Mesüd, Suheyb, Ammâr, Mikdâd ve Bilâl hakkında gelmiştir. Kureyş, Resülullah'a (s.a.); biz onlarla beraber olmaya razı değiliz, onları yanından kov! demişti. Bu konuda Resülullah'ın (s.a.) kalbine Allah'ın girmesini istediği şey girmişti. Aziz ve Celil olan Allah hemen “Rab'lerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma!” meâlindeki âyeti indirdi. 179 “Sakın kendilerini sınamak için onların bir kesimini yararlandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine göz dikme! Rabb'inin sana verdiği nimetler daha hayırlı ve daha kalıcıdır”
Enam 6:53
Onların bir kısmını diğerleriyle işte böyle imtihan ettik. Burada geçen ve işte böyle anlamına gelen “kezâlike” sözcüğü ancak daha önce geçen bir iş hakkında kullanılır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu şöyle olmalıdır: Onlar; ya Muhammed! Biz milletin efendileri ve eşrafı olduğumuz halde kavminin şu köle kesiminin öne geçmesine ve bizim de onların arkasında kalmamıza razı olur musun? diye söylediklerinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: [ ] Onların bir kısmını diğerleriyle işte böyle imtihan ettik. Yani dünya işlerinde sizi onlara üstün kıldığım gibi, onları da din işlerinde size işte böyle üstün kıldım, onlar Resülullah'a (s.a.) yakın oluyor ve meclisinde kendisine yakın duruyorlar. Dolayısıyla dünya işlerinde onlar sizin gerinizde oldukları gibi din Onlarin imtihana çekilmesi, herkesin sahsen bir seyle imtihan edilmesi gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”!4, başka bir âyette “Onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”, bir başka âyette de “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız”! buyurmaktadır. İşte Allah sizi birbirinizle böyle imtihan etmektedir. İmtihanların en zoru, tâbi olunan ve kendisine boyun eğilmesi gerektiği düşüncesiyle kendinde üstünlük gören birine, halkına ve kendisinden düşük olan birine tabi olmakla emredilmesidir; böyle bir emir ona çok ağır gelir ve bunu yapmaktan kaçınır. Nitekim o insanlar dünya işlerinde kendilerinde bir üstünlük ve şahıslarını özel bir konumda gördükleri için din işlerinde de öyle olmaları gerektiğini düşünüyorlardı. İblis de kendisini Âdem'den daha üstün gördüğü için Âdem'e secde etmekle imtihan edilmişti; “Ben ondan daha üstünüm”! diyerek kendisinden daha düşük olan birine boyun eğmeyi âdil ve hikmete uygun bulmamıştı. Neticede olan oldu. O adamlar da, zayıf kişilere tabi olmayı âdil ve hikmete uygun bulmuyorlardı. Dünya işlerinde onlardan üstün olduklarına göre, din işlerinde de onların yine kendilerine muhtaç olduklarını zannediyorlardı; “Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!” diyorlardı.
[ ] Aramizda Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı? demeleri için. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Bu cümle, daha önce geçen Demeleri için onların bir kısmını diğerleriyle işte böyle imtihan ettik meâldeki cümleye bağlıdır. Kâfir küfür sözünü, mümin de iman sözünü söyler. Cenâb-ı Hak sonra bunlar mı? diye yeni bir hitaba başlıyor, yani kâfirler böyle soruyorlar: Aramızda Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı? Bazıları da şöyle söylediler: Aramızda Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı? meâlindeki ilâhi kelâm, demeleri için anlamındaki ifadeden ayrı değildir, ona bağlıdır. Demeleri için, yani kâfirlerin Aramızda Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı? demeleri için.
Sonra Aramızda Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı? meâlindeki ilâhi kelâm, zekâ ve anlayış bakımından bir sorgulama anlamına gelebilir. Yani bunlar onun söylediğini anlıyor, biz anlamıyoruz öyle mi? İkinci bir ihtimal de şudur: Aramızda Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler de bunlar mı? Yani bizim tabilerimiz iken mecliste önde olmak ve sana yakın bulunmakla aramızda bizi kendilerine uymakla emrettigin kişiler bunlar mı? O zaman Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Allah şükredenleri bilmez mi? Yani bunlar Yüce Allah'ın nimetini bildiler ve nimetlerinin şükrünü O'na yönelttiler, siz ise nimet veren ve bahşedenin Allah olduğunu bildiğiniz halde verdiği nimetlerin şükrünü O'ndan başkasına yönelttiniz!, LE SİREN Ja GL Oyla Sil BAE S Bel er ari
---
Dipnotlar:
187 “(Iblis), ‘Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın”
Enam 6:54
Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size! Bu ilâhi beyan, önceki âyette geçen kovma meâlindeki ifadenin özellikle meclisten uzaklaştırma anlamını değil, hemen her konuyu kapsadığına işaret eder; güler yüzü, tatlı sözü ve her şeyi. Çünkü Cenâb-ı Hak, De ki: Selâm size! buyurmaktadır.
Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı. Bazıları şöyle dediler: Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı meâlindeki beyanla selâm vererek söze başlamayı kastetmektedir, bundan dolayı kendine merhamet etmeyi yazmıştır. Bazıları da şöyle söylediler: Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı meâlindeki cümle, ilk hatalarında onları hemen sorguya çekme, [ ]kendilerine belli bir zamana kadar süre ver ve tóvbe ederek o hatadan kurtulmalarına fırsat tanı anlamındadır. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edilen şu söz de bu anlamdadır: Allah kuluna tövbe kapısını ölüm anına kadar açık tutar”.
Gerçek şu ki, sizden kim bilmeyerek bir kötülük yaparsa... Buradaki ilk kelime “innehü” ) diye elif esreli ve “ennehü” diye elif üstünlü olarak da okunmuştur!!. Kesre olarak okuyan, cümleyi mübteda olarak başlatmış olur. Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da ardından tövbe edip kendisini düzeltirse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Yani bilmeyerek bir kötülük yapan herkes, sonra bundan tövbe eder ve kendisini düzeltirse, Allah onun yaptığı hatayı bağışlayacaktır. Âyeti üstünlü okuyanlar da daha önce geçen Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı meâlindeki âyete atfetmiş olurlar. Yani Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı ki, sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da ardından tövbe edip kendisini düzeltirse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Sonra Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı meâlindeki âyetin, Allah yaratılanların birbirlerine merhamet etmelerini yazdı, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Fakat az önce söylediğimiz gibi kendine rahmeti yazdı, yani tövbe edene rahmet edeceğini ve onu bağışlayacağını kendine vacip kıldı anlamına da gelebilir.
Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yaparsa... Bu cümlenin kâfirler hakkında olması mümkündür, kâfir tövbe ederse Allah onun küfür ve şirk halinde iken yaptıklarını bağışlar. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler”!. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”. Âyet-i kerimenin müminler hakkında gelmiş olması da mümkündür. Sonra, insan bir şeyi bilmeyerek yapmasa dahi!” Cenâb-ı Hak bilmeyerek bir şey yaparsa buyurdu, çünkü her ne kadar onu bilmeyerek yapmadı ise de yaptığı şey cehâlet ürünüdür. )Fiillerde unutmak ve hata etmek konusunda söylenen şey de böyledir; kâfir her ne kadar unutarak ve hata ederek yapmamış olsa da onun yaptığı iş unutan ve hata eden insanın fiilidir. Aksi halde gerçek anlamda unutmak ve hata etmek söz konusu olsaydı, sorguyaçekilmezdi. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Yanıldığınız hususta size günah yoktur”! buyurmaktadır. Fakat söylediğimiz gibi yapılan şey her ne kadar unutan ve hata edenin işi olmasa da, yine unutma ve hata ürünü bir fiildir. Buna göre insan cahil olmasa bile yaptığı iş cehâlet ürünü bir şeydir, cehâletle yapılmasa da fiil bilgisizlik ürünüdür. Müminin işlemiş olduğu bütün kötülükler cehâlet ürünüdür; çünkü mümin onu ya şehevi arzularının baskısı ile yapmış, ya da Allah'ın affına, cömertliğine ve keremine güvenerek yapmıştır veyahut da sonunda tövbe ederim ve bir daha yapmamaya azmederim niyetiyle yapmıştır. Müminin yaptığı kötülükler, bu üç sınıftan birine girer. Ancak o kasıtlı olarak kötülük yapmaz.
---
Dipnotlar:
190 Bu rivayetin kaynağını bulamadık. Ama İbn Ömer'in (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle bir rivayeti vardır: “Can boğaza dayanmadıkça Allah kulun tövbesini kabul eder. Tirmizi, bu hasen garib bir hadistir, der. Yedi kırâat imamından İbn Kesir, Ebü Amr, Hamza ve Kisâi, kesreli olarak “innehü men amile minküm süen bi-cehâletin fe-innehü ğafürun rahim” (4515 SEYE 2 6.322 eli) diye okumuşlardır. Âsım ve İbn Âmir ise her iki elifi de üstünlü olarak “ennehu..” (J GÜYA NEŞE e) diye okumuşlardır. Nâfi‘ de ilk elifi “ennehü..” diye üstün, ikincisini “innehü..” diye kesre okumuştur (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-seba, “Âyette bilmeyerek bir kötülük yaparsa denilmektedir, ama kâfir yapacağını bilerek ve kasten yapar, denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Evet, kâfir yaptığı şeyi ancak bilerek yapar, ama yine de o fiil cehâlet ürünüdür..” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 251a).
Enam 6:55
55. “Böylece suz kulağın vE belli ledi âyetlerimizi iyice açıklıyoruz.
Buradaki “li-testebîne fiili hem “ye” ile “li-yestebine” diye, hem “te” ile “li-testebine” ) diye kırâat edilmiştir. “Li-testebine” diye okuyanlar, hitabın Resülullah'a (s.a.) yapıldığını düşünerek ondan sonraki “sebil” kelimesini “sebile” diye üstün okumuşlardır. Buna göre âyete suçluların yolunu bilesin diye anlam verilir. İlk kelimeyi “ye” ile “li-yestebine” diye okuyanlar, sonraki kelimeyi “sebilu” diye merfü okurlar. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Âyetlerimizi iyice açıklıyoruz, yani suçluların yolu ortaya çıksın diye âyetlerimizi iyice açıklıyoruz". Bazıları da baştaki “vav” harfini düşürerek “li-yestebine sebilu'l-mucrimin”
diye okumuşlardır.
Sonra Âyetlerimizi iyice açıklıyoruz. Bu beyan hakkında değişik yorumlar vardır. (Birincisi), dinleyenler bunların Allah katından gelen âyetler olduğunu, insanlar tarafından uydurulmadığını, suçluların yolunu hidâyete erenlerin yolundan ayırmanın iftira olmadığını anlasınlar diye biz âyetleri açıklıyoruz. [Ş]İkincisi, Âyetlerimizi iyice açıklıyoruz, yani insanların ihtiyacı olan ve bilmeleri gereken âyetleri açıklıyoruz. Üçüncüsü, âyetleri farklı olan şeylerin durumu hakkında, yani mücrimlerin (kâfir ve fâsıkların) yolu ile hidâyete erenlerin yolunu açıklıyoruz.
Suçluların yolu belli olsun diye. Yukarıda da söylediğimiz gibi buradaki fiili te ile okuyanlara göre hitap Resülullah'adır (s.a.), sebil kelimesini de fethalı okuyarak âyet suçluların yolunu bilmen için âyetleri açıklıyoruz demek olur. Fiili “yâ” ile okuyanlara göre “sebil” kelimesini de ötreli okuyarak, suçluların yolu suçlu olmayanların yolundan ayırdedilsin diye âyetleri açıklıyoruz anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Enam 6:56
De ki: Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şöyle olmalıdır: Sizin Allah'tan başka taptığınız şeylere tapmak, bana lütfedilen akıl ve idrak nimeti sayesinde bana yasak edildi.
De ki: Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde yolumu şaşırırım, hidâyete erenlerden olamam. Cenâb-ı Hak, insanların Allah'tan başka taptıkları şeylere, ancak nefislerinin arzusuna uyarak taptıklarını haber vermektedir. Halbuki tapınılan şeye, nefsin arzusu ile tapınılmaz, ancak bir delil ile, peygamberden işitmekle ve aklın güzel görmesiyle tapılır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, “De ki: Şüphesiz ben, Rabb'imden gelen apaçık bir delile dayanıyorum”!?, yani Rabb'imin deliline dayanıyorum buyurmaktadır. Yüce Allah tapılan şeye, ancak delile ve akla uyarak tapılması gerektiğini, onların ise sadece nefislerinin arzusuna uyarak taptıklarını haber vermektedir. Nefsin arzusuna dayananın dayanağını terk etmesi ve o anda nefsinin istemiş olduğu başka bir şeye dayanması mümkündür, bu durumda nefsi ilkini arzu etmez. Fakat delile, peygamberden işitmeye ve aklın güzel görmesine dayananın bunları terk edip başka şeye dayanması mümkün değildir.
80 Burada onların akılsız davranmalarına bir dokundurma vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, De ki: Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde yolumu şaşırırım, hidâyete erenlerden olamam buyurmaktadır. Yani şayet sizin arzularınıza uyarsam yolumu şaşırırım, siz de kendi arzunuza uyarak Allah'tan başkasına taparsanız yolunuzu şaşırmış ve hidâyete erenlerden olmamış olursunuz. Bu, onların akılsızca davranmalarına bir dokundurma ve Allah'tan gelen bir kınamadır.
Enam 6:57
De ki: Şüphesiz ben, Rabb'imden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Şöyle denilmiştir: Ben Rabb'imden gelen bir beyana ve delile dayanıyorum. Buna Rabb'imden gelen dine dayanıyorum mânası da verilmiştir.
Siz ise onu yalanladınız meâlindeki âyete, onun dinini yalanladınız diye anlam verilmiş, azabı yani sizi sakındırdığım azabı yalanladınız da denilmiştir. Bu cümle size vâdettiğim şeyleri yalanladınız anlamına da gelebilir.
Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hz. Peygamber (s.a.) burada azabın kendi elinde olmadığını söylemektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar”! meâlindeki âyette de, başka âyetlerde de buna işaret etmektedir. Buna göre Çabucak gelmesini istediğiniz şey benim yanımda değildir, meâlindeki cümlede azap benim elimde değildir denilmektedir. Bu âyet aynı zamanda “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem”! meâlindeki âyetten maksadın, azap hazineleri olduğuna da işaret etmektedir. Yani o benim elimde değildir, ancak Allah'ın elindedir, O'nun yanındadır. Hüküm ancak Allah'ındır meâlindeki âyet de, Allah'tan başka hüküm verecek kimse yoktur demektir.
Allah hakkı anlatır; O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Bu ilâhi kelâmın kırâatinde ve tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları âyeti “dad” harfi ile, bazıları da “sâd” harfi ile okumuştur”, “Sâd” harfi ile “yekussu” diye okuyanlara göre âyet, hakkı beyan ediyor anlamına gelir, çünkü “kasas” (yasal) kelimesi beyan etmek demektir. (SJÂyetin sonunda Cenâb-ı Hak, O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır buyurmakta, yani beyan edenlerin en hayırlısı olduğunu söylemektedir. Âyeti “dâd” harfi ile “yakdi” diye okuyanlara göre ise, hüküm veriyor anlamına gelir. Sonra bunda da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları buna hak ile hüküm veriyor anlamı vermiştir. Nitekim İbn Mesüd'un (r.a.) âyeti “yakdi bilhak” (Giy ak) diye okuduğu da rivayet edilmiştir”. Burada gizli bir kelimenin varlığından da söz edilmiştir. Yani Allah karar veriyor ve hükmediyor, O'nun verdiği hüküm haktır ve O doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Buradaki “fasl” ( jaani) kelimesi ile “kadâ” kelimesi aynı anlama gelir, zira hüküm vermekle mesele çözülmekte ve araları ayrılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Enam 6:58
De ki: Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti. İbn Abbâs'ın (r.a.) buradaki Acele istediğiniz şey meâlindeki ifade ile azabın kastedildiğini söylediği rivayet edilmiştir. Elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti. Yani kesin olarak sizi helâk etmiştim. Elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti, meâlindeki âyete, aramızda derhal hüküm vermesini isterdim anlamı da verilmiştir. Bu durumda âyet, Allah'ın rahmetini ve yumuşak yaklaşımını haber vermektedir. Yani eğer benim elimde olsaydı, size hemen azabı gönderirdim, ama Allah bunu onlardan ertelemek suretiyle lütfetmekte, merhamet buyurmaktadır.
Bu âyet Mütezile'nin, Allah kulları için dinde en uygun (aslah) olandan başkasını yapmaz şeklindeki iddialarını geçersiz kılmaktadır. Çünkü Allah, De ki: Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti, diye buyurmaktadır. Azabın ve helâkin ertelenmesi onlar için daha hayırlı ve daha uygun değildir, sonra yine onları helâk edecek ve bu başkaları için bir öğüt, ama onlar için ceza olacaktı. Sonra Cenâb-ı Hak, kendileri için daha kötü olmasına rağmen onlardan azabı ertelemiştir. Bu durum göstermektedir ki Allah bazan kul için dinde daha uygun olmayan şeyi de yapar”.
Allah zâlimleri daha iyi bilir. Yani Allah zâlimleri, onların zulmeden kişiler olduklarını bizden daha iyi bilir
---
Dipnotlar:
22 o “Bu âyet Mütezile'nin, Allah kulları için dinde en uygun (aslah) olandan başkasını yapmaz şeklindeki iddialarını geçersiz kılmaktadır. Çünkü Allah, De ki: Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti, diye buyurmaktadır. Burada Allah hem Hz. Peygamber'e (s.a.) ve hem de insanlara haber vermektedir ki, şayet azap Peygamber'in (s.a.) elinde olsaydı, onu derhal ve hemen gönderir, asla ertelemezdi, fakat Cenâb-ı Hak onu ertelemektedir. Şayet azabın ertelenmesi onlar için faydalı olsaydı ve kulun faydasına uygun olanı yapmak Allah için hikmetin gereği olan bir şart olsaydı, Hz. Peygamber'in (s.a.); eğer iş benim elimde olsaydı size azabı hemen gönderir ve sizleri azaba uğratırdım, demesi mümkün olmazdı, Oysa hikmetle nitelenmemesi halide Allah'ın sefehle, yani hikmetsizlik ve eksiklikle nitelenmesi kaçınılmazdır. İşte bu hal göstermektedir ki en uygun (aslah) olanı yapmak Cenâb-ı Hak için vacip değildir; kul için ister hayır olsun ister şer olsun, O dilediğini yapar. Azabı ertelemenin onlar için daha kötü olduğunu Yüce Allah “Onlara verdiğimiz fırsat, ancak günahlarını arttırmaya yarıyor” (Âl-i İmrân, 3/178) meâlindeki âyette açıklamaktadır”.
Enam 6:59
[Gaybı Bilmek]
Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilâhi kelâmın “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem” meâlindeki âyet ile “Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir” meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla) olması muhtemeldir. Onlar Resülullah'tan başlarına azap getirmesini ve vâdetmiş olduğu cömertliği, mertebeyi, rızıklarının çogalmasını ve daha başka taleplerde bulunuyorlardı. Peygamber ise onları azap etmekle tehdit ediyor ve Allah'ın kendilerini helâk etmesiyle korkutuyordu, bunun üzerine onlar da bu azabın çabucak gelmesini ve vâdettiği şeyi hemen getirmesini istiyorlardı. İşte ozaman Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır, benim elimde değildir, dedi. Bunu da Allah'tan başka kimse bilemez. Buradaki “mefâtih” kelimesi, “miftâh” kelimesinden değil “meftah” e) kelimesinden gelmektedir. “Meftah” lafzı da yardım ve destek ifadesi için kullanılır. Allah ona su beldeyi açtı denilir, yani ona yardim etti ve onu galip getirdi. Hatırlatmak ve bildirmek için de kullanılır, meselâ falancı falana şu kapıyı açtı denilir, yani ona bunun ilmini öğretti?95, Gaybın anahtarlarını O'ndan başkası bilmez. Yani gayb ancak O'nun katından elde edilir ve O'nda olur. Başkasına yardım eden biri, ancak O'nun sayesinde yardım etmiş olur. Birine bir ilim öğreten de ancak O'nun sayesinde öğretmiştir. Başkasına bol rızık veren biri de ancak Allah sayesinde bol vermektedir. Bütün bunlar âyetin tefsirine uygun gözükmektedir.
O, karada ve denizde ne varsa bilir. Bu ilâhi kelâmın farklı anlamlara ihtimali vardır. Karadaki ve denizdeki şey ifadesi ile karada ve denizlerde bulunan hayvanları ve orada yaşayan canlıları, onların sürüsünü ve sayısını, küçüğünü ve büyüğünü bilir ve hiçbir şey O'na gizli değildir anlamı kastedilmiş olabilir. İkinci olarak, O, karada ve denizde ne varsa bilir meâlindeki beyan, [ ]karada ve denizde olan bütün varlıkların rızkını bilir, onların ihtiyaçlarını da bilir ve onları, hepsinin ihtiyacı olan rızıklara doğru yönlendirir, anlamına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, her bir yaratığın rızkını üstlendiğini, tıpkı karadaki ve denizdeki canlıları talep ve tekellüf olmadan ve kalpleri daralmadan kendi rızıklarına yönlendirdiği gibi, hiçbir zorluk ve talep olmadan insanları da kendi rızıklarına doğru yönlendirdiğini bilsinler diye haber vermektedir. Allah onların rızkını üstlendiği gibi sizin rızkınızı da üstlenmişken ve bu konuda diğer canlıların kalpleri daralmadığı halde neden sizin kalpleriniz daralıyor? Üçüncü olarak, O, karada ve denizde ne varsa bilir, yani farklı bölgelerin birbirine karışmasını ve birbirine girmesini bilir anlamına da gelebilir. Bu âyet tehdit ifade etmektedir, yani Allah bütün bunları bildiğine göre sizin yaptıklarınızı ve niyetlerinizi de bilir demektir.
Şayet, “Burada belirtilen hususların hepsi zâhirde bir iddiadan ibarettir, bunların böyle olduğunun delili nedir?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Her şeyde idare ve tedbirin düzenlenmiş olması ve bunun tezahürleri, onun tek bir idarenin yönetiminde olduğuna işaret eder. Her şeyde görülen yönetimin tezahürleri ve onun tek bir yöntemle düzenlenmiş olduğu, son derece açıktır ve bellidir. Bu durum, belirtilen durumun varlığına ve doğruluğuna işaret eder.
Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. Buradaki “kitap” (vus) lafzı ile ilâhi takdir ve hükmün kastedilmiş olması muhtemeldir. Yani her şey, benim takdirime ve hükmüme dayanmaktadır. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demişlerdir: Apaçık bir kitapta meâlindeki ifade, hepsi O'nun katında mahfüzdur anlamına gelir. Bir insan başka birine, senin bütün yaptıkların bende yazılmıştır dediğinde, bununla onları muhafaza ettiğini kasteder, [ ]yani onlar bende mahfüzdur, demek ister. Bu, söylenmesi doğru olan bir ifade tarzıdır. Bazıları da buradaki kitap lafzı ile levh-i mahfüz kastedilmiştir derler, yani orada her şey apaçıktır. Hasan-ı Basri (r.h.) şöyle demiştir: Allah, her Kadir gecesi bir kitap çıkarır ve onu olduğu gibi korumaları için meleklere verir; orada o sene yapılacak olan her şey yazılıdır. En doğrusunu Allah bilir.
s4 dak.
---
Dipnotlar:
25 bn Manzürşöyle der: “Meftah” ve “miftah” kelimeleri su kanalı demektir. Yarılıp açılan her şey için kullanılır... “Feth” ise yardım demektir... “Meftah” da hazine demektir. Ezheri, her çeşit eşyayı içine alan şeye meftah denilir, der... Leys de şöyle dedi: Kapalı şeyleri açan aletin adı olan “miftâh” kelimesinin çoğulu “mefâtih” gelir. Hazine anlamına gelen “meftah” kelimesinin çoğulu ise “mefâtih” gelir”. 26 Rabia b. Gülsüm'den şöyle rivayet edilmiştir: Benim de dinlediğim bir sırada bir adam Hasan-ı Basri'ye; Kadir gecesi her Ramazan ayında mıdır? diye sordu. O da şu cevabı verdi: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına yemin ederim ki evet, Kadir gecesi her Ramazan ayının içinde bulunmaktadır. O öyle bir gecedir ki hüküm ve hikmet konusu olan bütün işler o gece ayrılır, Allah herkesin ecelini, yaratılmasını ve rızkını o gece hükme bağlar (Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXV, 108; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VII, 400).
Enam 6:60
[Duyu Organlarının Ruhu]
Geceleyin sizi öldüren, gündüzün de neler yaptığınızı bilen meâlindeki âyet hakkında bazı kelâmcılar şöyle demişlerdir: Duyu organlarından her birinin bir ruhu vardır, bu ruh uyku halinde alınır, sonra geri verilir. Bu ruh hayat ruhundan başka bir şeydir, zira hayat ruhu bir kez alındı mı tekrar geri verilmez. İnsan sağır olur, ama gözleri görür, dili vardır konuşur, kör olur ama kulağı işitir, dilsiz olur ama duyar ve görür. Binaenaleyh insanın bütün duyu organlarının hepsinin sınırlı ölçüde bir ruhu vardır, uyuduğunda bu ruh kendisinden alınır, sonra uykudan uyanınca geri verilir. Ama insanı yaşatan hayat ruhu kendisinden sadece eceli geldiğinde, yani ölüm halinde alınır. Filozoflar ise şöyle derler: Duyular, nesnelerin şekillerini kendi yaratılış ve tabiatı sayesinde algılanan organlardır.
Geceleyin sizi öldüren, gündüzün de neler yaptığınızı bilen meâlindeki âyet, hükmün bir hal için zikredilmesinde veya nesnelerin bir hale tahsisinde, başka bir halde onun sakıt olmadığına işaret etmektedir. Zira Cenâb-ı Hak, Gündüzün neler yaptığınızı bilir buyurmaktadır, bizim geceleyin neler yaptığımızı Allah'ın bilmemesi söz konusu değildir, bilakis O gece yaptıklarımızı da gündüz yaptıklarımızı da bilir. Keza Allah, Geceleyin sizi öldüren O'dur buyurmaktadır, buradan Allahın bizi gündüzleri öldürmeyeceği, geceleyin yaptıklarımızı bilmeyeceği neticesi çıkmaz. Allah burada yaptığımız şeyler için gündüzü, ölüm için de geceyi zikretmektedir, çünkü genellikle uyku hali geceleyin yaşanır, işler de gündüz yapılır. Nitekim Cenâb-ı Hak “(İşlerinizi) görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşeden O'dur”? buyurmaktadır. Bu ifade geceleyin görmenin mümkün olmadığı anlamına gelmez. Ama genellikle gündüzleri her şey net olarak görüldüğü için Allah gündüz kelimesini zikretmiştir. İşte yukarıda söylediğimiz de bunun gibidir.
Sonra bu âyet, uyuyan birinin uyku sırasında teklife muhatap olmadığına işaret eder, zira Cenâb-ı Hak âyetteki tehdit ifadesini gündüz yapılanlar için kullanmış, geceyi buna dâhil etmemiştir.
Gündüzün de neler yaptığınızı bilir. Bazıları buna gündüzün ne günahlar işlediğinizi bilir diye anlam vermişlerdir. Gündüzün neler kazandığınızı bilir anlamını verenler de vardır.
Sonra (her) sabah sizi dirilten O'dur. Âyet-i kerimede Geceleyin sizi öldüren O'dur meâlindeki cümleden sonra Sonra (her) sabah sizi dirilten O'dur buyurulması, öldükten sonra dirilmeye işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak uykuda duyu organlarının ruhlarını almakta, sonra ölümden hiçbir iz taşımadan onları tekrar geri vermektedir; böyle iken öldükten sonra, hiçbir canlılık emaresi olmadan dirilmeyi nasıl inkâr edersiniz? Yaratıklar darmadağın olduktan sonra Cenâb-ı Hak tekrar onların parçalarını toplar, O bunu yapmaya kâdirdir. Nitekim Allah bir şeyi başka bir şeyle birleştirdiği ve bir şeyi başka bir şeyle terkip ettiği gibi insanı, dağınık toprakları çamur halinde birleştirerek yaratmış, binayı bir yerden kaldırıp başka bir yere dikmiştir. Âyet-i kerime, bütün bunları toplayıp ayırmaya değil, onların hiçbir izi ve emaresi kalmayacak dereceye getirildikten sonra tekrar var edilmesine hayranlık duyulması gerektiğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra (her) sabah sizi dirilten O'dur, yani sizi uyandıran ve duyu organlarınızın ruhlarını size geri veren Odur. Belirlenmiş eceliniz tamamlansın diye, yani ölüm anına kadar belirlenen ömrünüz tamamlansın diye. Sonra dönüşünüz yine O'nadır. Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir. Bu cümle insanların zikrettiğimiz şeylerden sakınmaları için bir tehdit anlamına gelir.
[Allah'ın İlmi]
(lGündüzün neler yaptığınızı bilir meâlindeki ve “Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir” meâlindeki beyan, Allah yaratıkların bilemediği her şeyi bilir, hiçbir şey O'na gizli değildir anlamına gelir; çünkü O zâtıyla âlimdir, hiçbir şey O'na perde olamaz. O'nun bilgisi, başkasının yardımıyla ulaşılan ve varlıklara türlü noksanlıktan münezzeh olan Yüce Allah zâtıyla âlimdir, hiçbir şey O'nun bilgisi dışında değildir ve bir şeyi bilmesini perdeleyen hiçbir engel yoktur.
Ça Nuu X çizi
---
Dipnotlar:
dair bilgilerle zâtı arasına örtüler ve perdeler çekilebilen bilgi gibi değildir. Her
Enam 6:61
[Allah Kulları Üzerinde Mutlak Kudret ve Tasarruf Sahibidir]
O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Tevhit ehlinin tevhit konusunda ihtiyaç duydukları her şey bu âyet-i kerimede vardır. Cenâb-ı Hak yaratıkları üzerinde kudret ve tasarruf sahibi olduğunu, yaratıkların ise bu kudrete boyun eğmek konumunda olduklarını haber vermektedir; kudret sahibi olanın boyun eğmek konumunda olana herhangi bir noktada benzemesi veya boyun eğmek konumunda olanın kudret sahibi olana herhangi bir yönden benzemesi yahut boyun eğenin kudret sahibine herhangi bir mânada ortak olması çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü böyle bir ihtimal söz konusu olsaydı, Allah'ın bütün yönlerden kudret sahibi olmaması, yaratıkların da bütün yönleriyle boyun eğer konumda olmaması gerekirdi. Cenâb-ı Hak bütün yaratıklar üzerinde kendi zâtıyla kudret ve tasarruf sahibi bulunduğu, hatta kudretinin izleri yaratıkların üzerinde zâhir olduğu ve saltanatının alâmetleri mahlukatın üzerinde yaygın olarak göründüğü anlaşılınca, bu O'nun benzerlerden ve zıtlardan çok yüce olduğuna delâlet eder. O, kendisini tavsif ettiği gibidir: “O'na benzer hiçbir şey yoktur”, O, kullarının üstünde yegânekudret ve tasarruf sahibidir. Bu beyana iki anlam verilebilir: Birincisi O, mutlak kudret ve tasarruf sahibidir ve O kullarının üstündedir. İkincisi, bu iki unsur takdim-tehir edilebilir: O kullarının üstündedir, mutlak kudret ve tasarruf sahibidir. Kullarının üstünde ibaresi, onlara yardım etmesi, destek olması ve onları koruması anlamına gelebilir. Nitekim “Allah'ın eli onların elleri üzerindedir”? meâlindeki âyet, yardım etmek, destek olmak, yüce, üstün ve ulu olmak anlamına gelir, otoritesi ve rablığı her şeyi kapsamaktadır demektir.
[Koruyucu Melekler]
(JSize koruyucular gönderir. Cenâb-ı Hak önce kulları üzerinde kudret ve tasarruf sahibi olduğunu haber vermekte, sonra da onlara koruyucular göndereceğini bildirmektedir. Koruyucular göndermeye kendisinin ihtiyacı olduğu için değil, insanların onlara ihtiyacı olduğunu anlamaları için kulları üzerinde kudret ve tasarruf sahibi olduğunu söylemektedir. Şayet buna O'nun ihtiyacı olsaydı, kudret ve tasarruf sahibi olamazdı, çünkü bir şeye ihtiyaç duyan herkes eksiktir, başka bir kudret sahibine boyun eğen konumundadır. Cenâb-ı Hak ise herhangi bir şeye ihtiyaç duymaktan ve yaratıkların başına gelen herhangi bir şeye düçar olmaktan çok yücedir. Bilakis O, sadece yaratıkların ihtiyacı olduğu için koruyucuları göndermektedir; bunu da ya kendisi için hiç ihtiyaç olmadığı halde kulların amellerini korumaları ve yazmaları için koruyucuları imtihan amacıyla göndermiştir, her ne kadar “Onlar Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler ve kendilerine emredileni yerine getirirler”?! meâlindeki âyette ve diğer âyetlerde onlara mükerrem olduklarını beyan etmiş ve kendilerini her ahvalde itâatle nitelemiş olmasına rağmen yine de bu yolla onları imtihan etmektedir, zira Allah kullarını dilediği çeşitli şekillerde imtihan eder. Veyahut Cenâb-ı Hakk'ın koruyucuları, insanların amellerini korumak ve yazmak göreviyle göndermesinin gayesi, insanların dikkatli olmalarını sağlamaktır. Bu, insanların itâatsizlik yapmalarını engellemekte daha mükemmel ve daha etkilidir, çünkü her ne kadar müslümanlar, Cenâb-ı Hakk'ın gaybı bildiğini ve hiçbir şeyin O'na gizli olmadığını, insanların yaptıkları ve yapacakları şeyleri nerede, ne zaman ve nasıl yapacaklarının Allaha mâlum olduğunu biliyor ise de, yapıp ettikleri şeyleri tespit konusunda başında bir gözetleyici bulunduğunu bilen biri, yapacağı işlerde daha çok sakınır ve daha kontrollü davranır, başında böyle bir gözetleyici bulunmayan kişiye nispetle daha dikkatli olur.
Sonra buradaki koruyucular konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar Cenâb-ı Hakk'ın “Sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar”? meâlindeki âyette ifade buyurduğu meleklerdir, onlar insanların bütün amellerini yazarlar ve onları muhafaza ederler. Başkaları ise şöyle demişlerdir: Onlar, yaratıkların canlarını koruyanlar, ruhlarını teslim edecekleri zamana kadar nöbet bekleyenlerdir, sonra ruhları kendilerinden alınır ve ölürler. Görmez misin ki âyet-i kerimenin devamında Cenâb-ı Hak, Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler buyurmaktadır. Bu cümle, buradaki koruyuculardan maksadın, insanların canlarını korumak ve ölüm vaktine kadar onların başında nöbet beklemekle görevli melekler olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
[Kulların Fiillerini Yaratan Allah'tır]
[ ]Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar cümlesi, kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delâlet etmektedir, çünkü burada ölüm anının gelmesinden ve görevli meleklerin onun canını almasından söz etmektedir. Başka bir âyette de “Ölümü ve hayatı yaratan O'dur”? buyurmaktadır. Görevli melekler insanın canını aldığında ölümü getiren O'dur; ölümü O getiriyor, görevli melekler de insanın canını alıyor. Sonra Allah, ölümü kendisinin yarattığını haber vermektedir, bu ifade insanların ölmelerini O'nun yarattığına işaret eder. Mütezile'den bazıları bu âyeti çarpıtarak şöyle söyler: Melek insanın ruhunu çekip alır ve onları bir yerde toplar, sonra Allah onları helâk edip varlıklarına son verir. Eğer mesele onların dediği gibi olsaydı, insan asla meleklerin öldürmesiyle ölmemiş olurdu, çünkü onlar ruhları alıp bir yerde topluyorlar ve o topladıkları yerde hayat devam ediyor demektir, zira her canlının ruhu orada toplanmaktadır, böyle değilse bunun sadece bir hayalden ibaret olduğu anlamına gelir. Bu işin doğrusuna bizim yukarıda söylediğimiz işaret etmektedir, Allah'a hamd olsun ki bu son derece açıktır, her akıl sahibi düşünür ve inada saplanmazsa bunu anlar. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[İnsanların Canını Kim Almaktadır?]
Elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Bu beyan hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları, Elçilerimiz anlamındaki sözcüğü, her ne kadar genel bir ifade kullanılarak belirtilmişse de kastedilen sadece tek başına ölüm meleğidir, der; bundan maksat genel olarak melekler değil husüsi olarak ölüm meleğidir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette “De ki: Sizin için görevlendirilmiş bulunan ölüm meleği canınızı alacak”? buyurmaktadır. Burada o işe bir meleğin görevlendirildiğini haber vermektedir. Başkaları ise şöyle derler: İnsanların canını ölüm meleğinin yardımcıları alırlar, onlar ruhu çıkış noktasına kadar çekerler, sonra ölüm meleği gelip onu alır ve adamı öldürür. Şöyle diyenler de vardır: Ölüm meleğinin yanında başka melekler de bulunmaktadır, ruhları onlar alır, ölümü ise ölüm meleği gerçekleştirir, [ ]ama bunun nasıl olduğunu bilemeyiz. Kaldı ki bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Fakat olay belirttiğimiz gibidir.
Onlar vazifede kusur etmezler. Bu ilâhi kelâm, meleklerin bütün güçleriyle Rab'lerine itâat ettiklerini haber vermektedir. İçlerindeki merhamet duyguları, onları Allah'ın emrini geciktirmeye veya eksik yapmaya asla sevk etmez. Zira insanın ruhunu alan birini öyle bir merhamet duygusu kaplar ki, mümkün olsa hayatını onun için feda eder. Aziz ve Celil olan Allah ise, emrolundukları şeyi yapmak konusunda onların, Allah'ın emrine çok büyük saygı duyup bütün güçleriyle bu emre itâat ettikleri için asla kusur etmediklerini ve verilen emri geciktirmediklerini haber vermektedir. Allah onları şöyle tavsif etmektedir: “Onlar acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmez ve kendilerine emredileni yerine getirirler”. “O'nun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler”?!, “O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar”?”.
Z İSE YÜZ SİN 105 gigi
---
Dipnotlar:
23 “Mutlak hükümranlık elinde olan Allah aşkındır, cömerttir ve O'nun her şeye gücü yeter. Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yara-
Enam 6:62
[İnsanların Gerçek Sahibi Allah'tır]
Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bütün varlıkların her hâlükârda Allah'a döndürüleceği ve onların dünyada ve âhirette gerçek sahiplerinin Allah olduğu mâlum ise de, Cenâb-ı Hak burada insanların kendisine döndürüleceklerini ve gerçek sahiplerinin de O olduğunu söylemektedir. Buna benzer başka âyetler de vardır: “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”. “Bugün hükümranlık kimindir? Elbette Allahındır!” Dünyada da âhirette de hükümranlık Allah'ındır. Bütün varlıklar her an Allah'ın huzurundadırlar. İnsanlar şüpheci oldukları için Allah onlardan bu şüpheleri kaldırmaktadır, huzuruna çıkmayı ve kendisine döndürülmeyi sadece Allah'a tahsis etmekte ve bunda asla şüphe bulunmadığını söylemektedir. Keza dünyada ve âhirette ve her zaman diliminde hükümranlığı da Allah'a tahsis etmektedir; ama dünyada bazı kişilerin hükümranlık konusunda O'nunla yarıştığını, o gün ise hiç kimsenin bu konuda kendisiyle yarışamayacağını söylemektedir: “Bugünhükümranlıkkimindir? Elbettetekvemutlakhükümranolan Allah'ındır!” İşte İnsanlarin gerçek sahipleri Allah'tır meâlindeki ilâhi kelâm da böyledir, (SJAllah bütün anlarda zaman ve her türlü ahvalde insanların gerçek sahibidir, fakat onların gerçek sahibi olduğu o anda ortaya çıkacaktır.
Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bu beyan, insanlar Allah'ın vâdettiği ve tehdit ettiği şeye döndürülürler anlamına da gelebilir.
Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur. Bu beyan, ölümün ve hayatın, ruhları almanın ve insanları öldürmenin geciktirilmesi konusunda hüküm yalnız Allah'a aittir anlamına gelebilir. Cehennemde azap etmek, sevap ve ceza vermek konusunda hüküm yalnız O'na aittir anlamına da gelebilir, bunları kendisinden başka ortadan kaldırabilecek hiç kimse yoktur ve hüküm vermekte de hiç kimse O'na karşı gelemez.
[Allah Kulların Hesabını Çok Çabuk Görecektir]
O, hesap görenlerin en süratlisidir. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: O, cezayı çabuk verendir, çünkü O ancak azap etmek için hesaba çeker. Nitekim bir hadis-i şerifte “Hesabı tartışılan kişi azaba uğratılır”?' buyurulmuştur. O, hesap görenlerin en süratlisidir. Çünkü O, ezberden ve düşünerek hesap görmez ve hiçbir şey O'nu meşgul etmez. Halbuki başkaları ezberlerine başvurarak ve düşünerek hesap görürler, üstelik kendilerini meşgul eden şeyler de vardır. Bundan dolayı O, hesap görenlerin en çabuğudur, zira hiçbir şey O'nu meşgul etmez.
---
Dipnotlar:
221 Hz. Âişeden (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdular: “Kıyâmet günü hesaba çekilen azaba uğratılır.” Ben dedim ki: Aziz ve Celil olan Allah “Hesabı kolay bir şekilde görülecektir” buyurmadı mı? Şu cevabı verdi: “O hesap değil, ancak arzdır. Binaenaleyh kıyâmet günü hesaba çekilen azaba uğratılır”. Hz. Âişe'nin (r.a.) delil olarak ileri sürdüğü âyet-i kerime, kitabı sağ taraftan verilen kişiler hakkındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir”.
Enam 6:63
63. “Deki: karım ve köranliklarındlın sizikim kurtarır?” O'n açık gizli yalvararak, “Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun tia olacağız' diye dua edersiniz.”
64. “De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız.”
De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Bu ifade bir emir değil, delil getirmek anlamındadır. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin âkıbeti nice oldu bir bakın!” diye buyurmaktadır. Bu beyan, yeryüzünde yürüyün anlamında bir emir değildir, ama sizden öncekilerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden ne hale geldiklerini ve başlarına nelerin geldiğini onların izlerine ve kalıntılarına bakarak ibret alın, anlamına gelir. [ ]Buna göre Cenâb-ı Hak Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? buyurarak, o insanların taptıkları ilâhları hakkında delil getirmelerini istemektedir; sizi bu halden Allah'tan başka taptığınız, ilâh ve Rab olmak konusunda Allah'a ortak koştuğunuz tanrılarınız mı, yoksa sizleri yaratan Allah mı kurtaracak? Sonra Allah De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır buyurarak onları, bizi bu sıkıntılardan kurtaracak olan O'dur, demeye zorlamaktadır. Sizi ondan kurtaracak olan taptığınız ilâhlarınız değil de Allah olduğuna göre, her türlü sıkıntıdan ve zorluktan sizi kurtaracak olan da O'dur. De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? ilâhi kelâmı, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kurtaracak hiç kimse yoktur anlamına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede “Daha zâlim kimdir?” buyurmakta, bununla da daha zâlim kimse yoktur anlamını kastetmektedir. Sonra siz, kendinizin helâk olmasından korktuğunuz gibi ilâhlarınızdan da korkuyorsunuz, halbuki sizi ondan ve her türlü sıkıntıdan kurtaracak hiç kimse yoktur. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Onlar dünyada kendilerini bütün bunlardan kurtaracak olanın, sahip oldukları her şeyi kendilerine verenin Allah olduğunu, getirilen delillerden biliyorlardı. Fakat âhirette Allah'ın kendilerini kurtaracağını ve helâk edeceğini anlamıyorlardı. Gerçek olan budur, onlar dünyada Allah'ı biliyorlar, ama âhiret hayatı için O'nu tanımıyorlardı.
[Karaların ve Denizlerin Karanlıkları]
Sonra karanın ve denizin karanlıklarından maksadın ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demişlerdir: Âyetteki “zulumât” (vouw) kelimesi, hayatın seyrinde karada ve denizde karşılaşılan zorluklar ve sıkıntılar anlamına gelir. Bazıları da “zulumât” (ouu) karanlıklar demektir, der, çünkü denizlerin ve sahraların bölümleri ancak gökyüzünün yol gösteren alâmetleriyle kat edilir. Gökyüzü karanlık olunca onlar da şaşar kalırlar, nereye gideceklerini ve hangi yolu takip edeceklerini bilemezler. İşte o zaman açık gizli yalvararak Allah'a dua ederler. Hasan-ı Basri de şöyle der: Bu âyette geçen “tadarrü” kelimesi, yüksek sesle yapılan dua anlamına gelir, “hufye” (¿i kelimesi de gizlice yapılan dua demektir, gizli olmak anlamına gelen “ıhfâ” mastarından gelmektedir. [ ]Íbn Mesüd'un (r.a.) kırâati “ted'ünehü tadarruan ve hifeh” şeklindedir”, buna göre fil korku anlamına gelen “havf” kökünden gelmektedir. Kelbi de şöyle söyler: Allah'a sessiz, sâkin ve tazarru ile dua ederler.
Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız. Ebü Bekir şöyle dedi: Şükredenlerden olacağız cümlesi, şükrü senden başkasına yönlendirmeyeceğiz anlamına gelir. Buradaki şükür kelimesi ile de tevhit kastedilmektedir. Yani Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun ki bundan sonra senin birliğini kabul eden muvahhidlerden olacağız. Onlar o sıkıntılı dönemde Allah'ın birliğini kabul ediyorlar, ama ondan kurtulduklarında ilâh olmakta başkalarını Allah'a ortak koşuyorlardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız, buyurmaktadır?
Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız. Yani taptığınız putların size hiçbir fayda veremediğini ve sizi Allah'a yaklaştırmadığını anladıktan sonra da yine şirke dönersiniz. Allah burada kendilerine hiçbir fayda veremediğini ve hiçbir zararı da defedemediklerini bildikleri putlara tapmak suretiyle onların akılsızca davrandıklarını hatırlatmaktadır.
---
Dipnotlar:
23 “Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya O'nun âyetlerini yalan sayandan daha zâlimi kimdir? Şüphe yok ki zâlimler kurtuluşa eremezler”. 28 Bukırâat Âmeşe nispet edilmektedir (bk. Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'!-Kurün, VII, 8).
Enam 6:64
63. “Deki: karım ve köranliklarındlın sizikim kurtarır?” O'n açık gizli yalvararak, “Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun tia olacağız' diye dua edersiniz.”
64. “De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız.”
De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Bu ifade bir emir değil, delil getirmek anlamındadır. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin âkıbeti nice oldu bir bakın!” diye buyurmaktadır. Bu beyan, yeryüzünde yürüyün anlamında bir emir değildir, ama sizden öncekilerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden ne hale geldiklerini ve başlarına nelerin geldiğini onların izlerine ve kalıntılarına bakarak ibret alın, anlamına gelir. [ ]Buna göre Cenâb-ı Hak Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? buyurarak, o insanların taptıkları ilâhları hakkında delil getirmelerini istemektedir; sizi bu halden Allah'tan başka taptığınız, ilâh ve Rab olmak konusunda Allah'a ortak koştuğunuz tanrılarınız mı, yoksa sizleri yaratan Allah mı kurtaracak? Sonra Allah De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır buyurarak onları, bizi bu sıkıntılardan kurtaracak olan O'dur, demeye zorlamaktadır. Sizi ondan kurtaracak olan taptığınız ilâhlarınız değil de Allah olduğuna göre, her türlü sıkıntıdan ve zorluktan sizi kurtaracak olan da O'dur. De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? ilâhi kelâmı, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kurtaracak hiç kimse yoktur anlamına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede “Daha zâlim kimdir?” buyurmakta, bununla da daha zâlim kimse yoktur anlamını kastetmektedir. Sonra siz, kendinizin helâk olmasından korktuğunuz gibi ilâhlarınızdan da korkuyorsunuz, halbuki sizi ondan ve her türlü sıkıntıdan kurtaracak hiç kimse yoktur. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Onlar dünyada kendilerini bütün bunlardan kurtaracak olanın, sahip oldukları her şeyi kendilerine verenin Allah olduğunu, getirilen delillerden biliyorlardı. Fakat âhirette Allah'ın kendilerini kurtaracağını ve helâk edeceğini anlamıyorlardı. Gerçek olan budur, onlar dünyada Allah'ı biliyorlar, ama âhiret hayatı için O'nu tanımıyorlardı.
[Karaların ve Denizlerin Karanlıkları]
Sonra karanın ve denizin karanlıklarından maksadın ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demişlerdir: Âyetteki “zulumât” (vouw) kelimesi, hayatın seyrinde karada ve denizde karşılaşılan zorluklar ve sıkıntılar anlamına gelir. Bazıları da “zulumât” (ouu) karanlıklar demektir, der, çünkü denizlerin ve sahraların bölümleri ancak gökyüzünün yol gösteren alâmetleriyle kat edilir. Gökyüzü karanlık olunca onlar da şaşar kalırlar, nereye gideceklerini ve hangi yolu takip edeceklerini bilemezler. İşte o zaman açık gizli yalvararak Allah'a dua ederler. Hasan-ı Basri de şöyle der: Bu âyette geçen “tadarrü” kelimesi, yüksek sesle yapılan dua anlamına gelir, “hufye” (¿i kelimesi de gizlice yapılan dua demektir, gizli olmak anlamına gelen “ıhfâ” mastarından gelmektedir. [ ]Íbn Mesüd'un (r.a.) kırâati “ted'ünehü tadarruan ve hifeh” şeklindedir”, buna göre fil korku anlamına gelen “havf” kökünden gelmektedir. Kelbi de şöyle söyler: Allah'a sessiz, sâkin ve tazarru ile dua ederler.
Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız. Ebü Bekir şöyle dedi: Şükredenlerden olacağız cümlesi, şükrü senden başkasına yönlendirmeyeceğiz anlamına gelir. Buradaki şükür kelimesi ile de tevhit kastedilmektedir. Yani Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun ki bundan sonra senin birliğini kabul eden muvahhidlerden olacağız. Onlar o sıkıntılı dönemde Allah'ın birliğini kabul ediyorlar, ama ondan kurtulduklarında ilâh olmakta başkalarını Allah'a ortak koşuyorlardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız, buyurmaktadır?
Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız. Yani taptığınız putların size hiçbir fayda veremediğini ve sizi Allah'a yaklaştırmadığını anladıktan sonra da yine şirke dönersiniz. Allah burada kendilerine hiçbir fayda veremediğini ve hiçbir zararı da defedemediklerini bildikleri putlara tapmak suretiyle onların akılsızca davrandıklarını hatırlatmaktadır.
---
Dipnotlar:
23 “Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya O'nun âyetlerini yalan sayandan daha zâlimi kimdir? Şüphe yok ki zâlimler kurtuluşa eremezler”. 28 Bukırâat Âmeşe nispet edilmektedir (bk. Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'!-Kurün, VII, 8).
Enam 6:65
[Gökten ve Yerden Gelen Azap]
De ki: Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kâdirdir. Bu âyetin kimler hakkında nâzil olduğu ihtilaflıdır. Bazıları Arap müşrikleri hakkında nâzil oldu demiştir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın sözüdür, çünkü bu âyet, şirk hakkında nâzil olan “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem””, “De ki: Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör ederse...” ve “O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler. Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allaha döndürülürler”27 meâlindeki âyetlerin arkasından gelmiştir. Bu âyetlerin hepsi şirk ehli hakkında nâzil olmuştur. Yukarıdaki âyet de onlar hakkında gelmiştir, zira onların hemen arkasından zikredilmektedir. Ayrıca Ehl-i Kitap hakkındaki birkaç âyet müstesna En'âm süresinin büyük bir bölümü şirk ehline karşı deliller getirmektedir. Mâide süresinin büyük çoğunluğu ise Ehl-i Kitab'a deliller getirmekte, orada “De ki: Ey Ehl-i Kitap!...”2 diye başlayan âyetler bulunmaktadır. Yukarıdaki âyetin müslümanlar hakkında geldiğini söyleyenler de vardır, bu Ubey b. Kâb'ın (r.a.) görüşüdür. Ona göre burada dört şey zikredilmektedir ki, bunların iki tanesi Resülullah'ın (s.a.) vefatından sonra gerçekleşmiştir; biri muhalif gruplara ayırmak, diğeri de onlara güçlerinin acısını tattırmaktır. Muhalif gruplara ayırmaktan maksat, farklı arzu ve isteklerdir. Birbirinize güçlerinizin acısını tattırmak meâlindeki beyanla silâh kuşanmaları ve birbirlerini öldürmeleri kastedilmiştir. Bu iki şey, müslümanlar arasında gerçekleşmiştir. Diğer ikisi de mutlaka gerçekleşecektir”. Bazıları da şöyle demişlerdir: İkisi Ehl-i Kitap'tan müşrik olanlar hakkında, diğer ikisi de müslümanlar hakkındadır. Bu da Hasan-ı Basri'nin sözüdür, o şöyle demiştir: Müslümanlar arasında çeşitli hevâ ve hevesler ile adam öldürme ve fitne olayları ortaya çıkmıştır. Ehl-i Kitap'tan müşrik olanlar hakkındaki iki şey ise yere batmak ve gökten taş yağmasıdır?”, Sonra Size üstünüzden veya ayaklarınızınaltından bir azap göndermek ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmak ilâhi kelâmındaki azap ile neyin kastedildiği konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır. İbn Abbâs'ın (r.a.) Üstünüzden azap göndermek meâlindeki beyanla yöneticileriniz tarafından azaba uğratılmak, Ayaklarınızın altından azap göndermek anlamındaki cümle ile de sefilleriniz ve alçaklarınız yoluyla azap edilmek kastedilmektedir, dediği rivayet edilmiştir; zira fitne ve benzeri şeylerin ateşi, ancak zâlim yöneticiler ve onların tabileri tarafından tutuşturulur. Sizi muhalif gruplara ayırmak meâlindeki ifadeyle çeşitli heva ve hevesler, Birbirinize güçlerinizin acısını tattırmak meâlindeki beyanla da öldürmek ve şiddet kullanmak suretiyle birbirlerine musallat olmaları kastedilmiştir".
Bu âyetin müşrikler hakkında geldiğini söyleyenler de şöyle derler: Müşrik grupları arasında bunların hepsi de gerçekleşmiştir. Üstlerinden gelen azap, Lüt kavmine yapıldığı gibi gökten taş yağdıran kasırgadır. Ayaklarının altından gelen azap, Kârun ve yandaşlarına yapıldığı gibi yere batırmaktır. [ ] Gruplara ayırmak, fırkalara ve çeşitli fraksiyonlara bölünmektir; yahudiler ve hıristiyanlar çeşitli gruplara ayrılmışlardı, yahudiler kendi içlerinde, hıristiyanlar da kendi içlerinde çeşitli mezheplere ayrıldılar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onların arasına kıyâmete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık”. “Aralarına kıyâmet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk”. Birbirinize güçlerinizin acısını tattıracak meâlindeki cümleden maksat savaş ve muharebedir. Hasan-ı Basri'nin, müslümanlar arasında çeşitli hevâ ve hevesler ile savaş ve kıtal olayları ortaya çıkmıştır, yere batmak ve gökten taş yağması olayı ise görülmemiştir, bunlar müşriklerde görülmüştür, dediğini daha önce kaydetmiştik.
Üstünüzden azap göndermek. Bu beyanın, gökten üzerinize azap yağdırabilir anlamına gelmesi de muhtemeldir, çünkü onlar göğü Allah'ın yükselttiğini kabul ediyorlardı?, yükseltmeye kâdir olanın oradan bazı şeyler göndermeye de kudreti var demektir. Yahut ayaklarınızın altından azap göndermek meâlindeki beyanla yerin göçmesi ve insanları yutması kastedilmiş olabilir, zira insanlar yeryüzünü Allah'ın yaydığını kabul ediyorlardı”, bir şeyi yaymaya kâdir olan onu göçürmeye ve üstündekileri içine geçirmeye de kâdirdir.
Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Bu beyan hakkında şöyle denilmiştir: İyi düşünen herkes anlasın diye biz âyetlerimizi tekrar tekrar getiriyoruz. Yahut şöyle deriz: Herkes doğru ve gerçek olduğunu ve Allah'tan geldiğini anlasın diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Buradaki Anlasınlar diye meâlindeki beyana çeşitli anlamlar verilebilir: [Birincisi], iyi anlamaları için bunları açıkladı anlamına gelebilir, bu takdirde hitap özellikle müminleredir. İkincisi, Anlasınlar diye, yani onları anlamaya mecbur etmek için, Allah'ın herkesi anlamaya zorlamak için. [ ]Fakat yine de anlamayanlar, küçümseme nazarıyla baktıkları için anlamamaktadır. Üçüncüsü, Âyetlerimizi açıklıyoruz, yani onları peygambere açıklıyoruz ki, o da insanlara bunları anlamaları ümidiyle tebliğ etsin! Yani insanlar düşünürlerse anlamaları için... Cenâb-ı Hak âyette belki ve umulur ki anlamına gelen “lealle” kelimesini kullanmaktadır, çünkü insanlardan bir kısmı anlamakta, ama bir kısmı anlamamaktadır.
[Mütezile ve İnsanların Filleri]
Sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kâdirdir ilâhi beyanı, Mütezile'nin iddiasını nakzetmektedir. Biz biliyoruz ki, adam öldürmek, savaşmak ve muhtelif heva ve heveslerin peşinden gitmek, yaratıklar tarafından işlenen gerçek fiillerdir, fakat Cenâb-ı Hak bunu kendi zâtına nispet etmektedir; bu, insanların fiillerini Allah'ın yarattığına işaret eder. Gerçek, Mütezile'nin, Allah bunu yapamaz diye iddia ettiği gibi değildir. Keza onları çeşitli gruplara ayırmayı da Allah'ın âyette kendi zâtına nispet etmesi de onların iddialarını reddetmektedir. Çünkü onlar, insanlar farklı gruplara ayrılırlar diyorlar, fakat Cenâb-ı Hak onları muhtelif gruplara kendisinin ayırdığını haber vermektedir. Bu âyet, Mütezile'nin iddiasını açık bir şekilde nakzetmektedir. Çünkü Allah, kendi güçlerinin acısını onlara tattıracağını haber vermektedir, fakat onlar bunu Allah tattıramaz, âlemlerin Rabb'inden bagımsız olarak bunu öldüren, döven veya azap eden kişi tattırmaktadır, diyorlar. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın””s, Halbuki Mütezile, onları Allah cezalandırmıyor, yaratıklar cezalandırıyor diyorlar. Cenâb-ı Hak “Allah ya katından bir belâ gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir”? buyurmakta, fakat onlar Allah, bizi müminlerin eliyle cezalandıramaz, demektedirler. Bu ise, âyetin görünen anlamını reddetmek ve onu terk edip uzaklaşmak demektir.
---
Dipnotlar:
Dijer ikisi “hasf” yani yere batmak ve “mesh” yani suretlerin değişmesi olduğu söylenmiştir. Recm (taş yağması) olduğu da ifade edilmiştir (bk. Taberi, Câmı'u'lbeyân, VII, 222; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, III, 284). “Size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermek” meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri'nin, bu müşrikler hakkındadır, “sizi muhalif gruplara ayırmak ve birbirinize güçlerinizin acısını tattırmak” cümlesi de müslümanlar hakkındadır dediği rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 225; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 290). 234 Muhtemelen müellif burada “Onlara ‘gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, A1lah” diyeceklerdir” (Lukman, 31/25) meâlindeki âyete işaret etmektedir. 25 Muhtemelen müellif yine aynı âyete işaret etmektedir.
Enam 6:66
Kavmin onu asılsız saydı. Burada muhtemelen Kur'ân-ı Kerim kastedilmektedir. Yukarıda zikredilen âyetlerin kastedilmesi de, iman ve tevhidin kastedilmiş olması da muhtemeldir.
[ ]Kavmin onu asılsız saydı. Bu beyan ile vâd ve vaidin kastedilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
O haktır, yani kavminin asılsız saydığı o şey haktır. Senin onlara getirdiğin ve verdiğin haberleri kabul etmeleri daha doğru idi, çünkü sen onların arasında yetişmiştin, sen asla yalancılıkla sorgulanmamıştın, bunları öğrenmek için senin herhangi birine gidip geldiğini de onlar görmediler; bu itibarla senin onlara getirdiğin ve verdiğin haberleri kabul etmeleri daha uygun idi. En doğrusunu Allah bilir.
De ki: Ben size kefil değilim. Bütün tefsirciler şöyle derler: Âyetteki “vekil” kelimesi koruyan anlamına gelir, vekil işi yürüten ve yapan demektir. Buna göre âyet, isteyin veya istemeyin sizi imâna ve tevhide zorlamak için başınıza nöbetçi dikilmedim, sizin yaptığınız şeylerin çobanı da değilim. Cenâb-ı Hakk'ın “Peygamberin görevi tebliğ etmekten ibarettir”?! buyurduğu gibi, bana düşen sadece tebliğ etmektir.
Enam 6:67
Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Bazıları buna, her işin bir hakikati vardır, anlamını vermişlerdir. Her haberin varacağı bir son süre vardır da denilmiştir. Bu âyetin “Ben size kefil değilim”? meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla) olması da muhtemeldir. Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yani “Ben size kefil değilim” sizin mallarınızı ganimet olarak ele geçirmem ve çoluk çocuğunuzu da esir almamla ilgili Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen onlara egemen bir zorba değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse...
Oshii ESIN
Enam 6:68
68. “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile otur-
[Kur'ân'la Alay Edenle Oturup Konuşmak]
[ ] Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanlar cümlesi ile âyetleri inkâr eden ve alay edenler kastedilmiş gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak Nisâ súresinde: “O size kitapta şunu indirmiştir: Allahın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onların alaya alındığını işittiğiniz zaman... buyurmaktadır. Bu durumda âyetler hakkında ileri-geri konuşmaktan maksat, onları inkâr edip alaya almaktır. Cenâb-ı Hakk'ın Onlardan uzak dur buyurması, onlarla oturma anlamına gelir. Nitekim aynı âyette, “Onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturmaynn; aksi takdirde süphesiz siz de onlar gibi olursunuz”22 buyurmaktadır.
Onlardan uzak dur cümlesinin, “onlarla beraber oturmayın” meâlindeki âyette kaydettiğimiz gibi, onlarla beraber oturmayı yasaklıyor anlamına gelebilir. Onlardan yüz çevirmek, yani hoş görmek, kötülükleriyle cezalandırmamak anlamına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Onları bırak ve “Sizinle kavgam yok’ de!”24 ve “Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara durumları hakkında tesirli söz söyle!” buyurmaktadır. Âyet-i kerimede tebliğ emri bulunmaktadır, onlarla beraber oturmak yasaklanmakta ve tebliğ emredilmektedir.
Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma! En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet, şeytan eğer onlarla oturmamak gerektiğini sana unutturacak olursa, hatırladıktan sonra artık onlarla oturma, demektir. Buradaki ‘şeytanın unutturmasından sonra ifadesi, şeytanın sana ulaşma yolunu bulduğu o mekânda artık oturma anlamına gelir.
Enam 6:69
Takvâ sahiplerine, onların hesabından bir sorumluluk yoktur. Bu ilâhi kelâmın, onlarla beraber oturmaya ruhsat verdiği söylenmiştir. Bu aynen aşagıdaki âyetlere benzemektedir, Cenâb-ı Hak; “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur” buyurmuş, sonra bu hüküm “O size kitapta şunu indirmiştir: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onların alaya alındığını işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturmayın”? meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Onlarla beraber oturmanın yasaklanması, [ ]sahsen birlikte oturmak için EM değil, az önce söylediğimiz gibi Allah'ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya, âyetlerle alay etmeye ve onları inkâr etmeye başlamaları, kendi varlığının onları böyle konuşmaya sevk etmiş olması halinde uygulanacak bir hükümdür, yoksa onlarla sadece oturmak bu yasak kapsamına girmez”. Cenâb-ı Hakk'ın onlara hakaret etmeyi bize yasaklaması da bunun gibidir; bu yasak bizim onlara hakaret etmemizin hiçbir şekilde caiz olmadığı anlamına gelmez, ama bizim onlara hakaret etmemizin onları da Allaha hakaret etmeye sevk edeceği için böyle bir yasak getirilmiştir.
Fakat, belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir. Onlarla oturmanın yasaklanması, çeşitli anlamlara hamledilebilir. Birincisi, müslümanlar onlarla oturmaları yasaklanmıştı, çünkü onlar münafık idiler, birlikte oturdukları takdirde Allah'ın âyetleriyle alay edecekler ve onları inkâr edeceklerdi, işte münafıkları bundan sakındırmak için müslümanların onlarla oturmaları yasaklanmıştır.
İkincisi, onların müslümanlardan utanarak bu yaptıklarından vazgeçmeleri için Allah müminlerin onlarla oturmalarını yasaklamış. Çünkü müminler onlarla oturmaktan kaçınırlarsa, onlar müminlerle oturmayı arzu ettiklerinden dolayı bu tutum onları âyetlerle alay etmekten ve onları inkâr etmekten vazgeçirebilir, müminlerin varlığını düşünüp Allah'ın âyetleri hakkında ilerigeri konuşmaktan ve onlarla alay etmekten kaçınabilirler. Yahut müminlerin kendileriyle oturmaktan kaçındıklarının insanlar tarafından bilinmesinden korkarlar ve bu duygu onları Allah'ın âyetleriyle ve Resülullah (s.a.) ile alay etmekten vazgeçmeye sevk edebilir.
---
Dipnotlar:
27 “Buradaki yasak, kendisinin onlarla sadece oturması ile ilgili değildir, bu yasak az önce söylediğimiz gibi Allah'ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya, âyetlerle alay etmeye ve onları inkâr etmeye başlamaları halinde uygulanacak bir hükümdür, insan onların yaptıklarını eleştirmek ve onları hakka davet etmek imkânını buluyorsa böyle bir yasaktan söz edilmez, bilakis onlarla oturması emredilir. Fakat onları eleştirmek mümkün olmazsa, o zaman birlikte oturmak, onları Allah'ın âyetleriyle alay etmeye ve bu âyetleri hafife almaya sevk etmiş gibi olur, onların bu sözlerini duyar ve müteessir olur; işte onlarla birlikte oturmanın yasak kılınması böyle durumlar için geçerlidir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. Muhtemelen müellif burada “Allah'tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah'a hakaret ederler” meâlindeki âyet-i kerimeye işaret etmektedir.
Enam 6:70
[Dini Değerlerle Alay Etmek]
Dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak. Burada takdim-tehir vardır, yani oyun ve eğlenceyi din edinen kimseleri bir tarafa bırak. [ ]ikinci bir anlam da şöyledir: Onlar oyun ve eğlenceyi din edindiler, o kadar ki din ile oyun ve eğlenceyi ayırt etmiyorlar. Din, ancak ebediyet için kabul edilir. Buna göre onlar, tıpkı din gibi ebediyet için oyun ve eğlenceyi benimsediler. Sonra bu ifadeye farklı anlamlar verilebilir. Birincisi, onlar fayda ve zarar veremeyen, görmeyen, duymayan ve bilmeyen putlara ibadeti din edindiler. Böyle şeylere ibadet eden ve bunu din edinen kişi abesle iştigal etmekte ve oyun oynamaktadır.
İkincisi, onlar nefislerinin arzu ettiği ve şeytanların davet ettiği şeyleri din edindiler. Nefsinin arzusunu ve onun davet ettiğini din edinen insan abesle uğraşmakta ve oyun oynamaktadır.
Üçüncüsü, onların dinleri oyun ve eğlenceden ibarettir, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeye inanmıyorlar; dini ile âkıbetini gaye edinmeyen insan abesle uğraşmakta, bâtıl şeyler yapmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak “Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?” buyurmakta, kendisine dönmemeyi abesle iştigal saymaktadır.
Dünya hayatı onları aldattı. Yani dünya hayatından seçtikleri şeyler kendilerini oyaladı, dünya hayatına dalmaları onları âyetleri, delilleri ve kanıtları düşünmekten alıkoydu. Yahut buradaki “Garrethum” sözcüğü Dünya hayatı ile gururlandılar anlamına gelir. Onlar dünya hayatı ile gururlandıkları için Allah da gururlanmayı dünya hayatına nispet etti. En doğrusunu Allah bilir. Yaptıkları sebebiyle hiç kimsenin bir felâket yaşamaması için Kur'ân ile nasihat et. Buna Yaptıkları sebebiyle hiç kimse bir felâket yaşamadan önce Kur'ân ile nasihat et, diye mâna verilmiştir. Yaptıkları sebebiyle hiç kimse bir felâket yaşamasın diye Kur'ân ile nasihat et, şeklinde de anlam verilmiştir. Yarın “Bizim bundan haberimiz yoktu” demesinler diye Hz. Peygamber onlara bu şekilde nasihatte bulunuyordu. Âyette geçen “ebsele” fiili kendini helâke atmak veya kendini cinayete ve helâke teslim etmek demektir. Sonra Yaptıkları sebebiyle felâket yaşamak meâlindeki cümlenin anlamı konusunda da ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs'ın (r.a.), insanın yaptığı BOM şeylerle rezil edilmesidir, dediği rivayet edilir”. [ ] “Tübsele” fiilinin, yakalanır ve hapsedilir anlamına geldiği, de söylenmiştir, bu Katâde'nin sözüdür. “Ubsilü bimâ kesebü” âyetine de, yaptıkları sebebiyle hapsedilirler, diye anlam vermiştir. İbn Abbâs'ın “tübsele” fiili için söylediği hususlar dikkate alınırsa ona göre “ubsilü” da rezil edilirler anlamına gelir?”. Hasan-ı Basri'nin “tübsele” teslim alınır anlamına gelir dediği rivayet edilmiştir”. Mücâhid'ten de aynı şey rivayet edilmiştir’. Ebü Avsece şöyle der: “Tübsele nefsün” teslim alınır demektir. Çünkü insan bir cinayet işlediğinde hemen cinayet ilgililerine teslim edilir. İbn Kuteybe ise şöyle demiştir: “Tübsele” fiili, helâke teslim edilir anlamına gelir. Kisâi de bu kelimeye, her nefis yaptığı şeyle cezalandırılır anlamını vermiştir. Ferrâ ise, rehin alınır demiştir. Çünkü “ibsâl” kökünün aslı teslim almak demektir. Bunun açıklaması da hemen arkasından gelmektedir: O kimse için, Allah'tan başka ne koruyucu vardır ne de şefaatçi! Dünyada insanlar birbir29 “Rabb'in Âdemoğulları'ndan -onların sırtlarından zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? ‘Elbette öyle! Tanıklık ederiz’ dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ Taberi, Câmi'wi-beyân, VII, 232; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 294. 22 Taberi, Câmi'wl-beyân, VII, 232; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 295. 23 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 235; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, HI, 294. 254 Taberi, Câmi'wl-beyân, VII, 231. Taberi, Câmi'wl-beyân, VII, 232.
lerine sefaatçi ve yardimci oluyor, baslarina gelen zarari ve zulmü def etmek ve faydalı olan şeyleri elde etmek için birbirlerine destek oluyorlar, ama âhirette herkes sadece kendi yaptığının karşılığını görür, orada ne şefaatçi vardır, ne de dost! Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar”, “İzleyenler şöyle derler: Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi!”7 İşte bu ve benzeri âyetlere göre o gün herkes kendi yaptıklarıyla teslim alınır ve onun ne bir şefaatçisi vardır, ne de bir dostu!
Onunla nasihat et. Bu beyan, Kur'ân ile ve âyetlerle nasihat et demektir. Buradaki “bihi” zamiri, Allah ile nasihat anlamına da gelebilir, yani insanın kendi yaptıklarından dolayı helâke düşmemesi için nasihat et!
[Âhirette Dost, Şefâatçi ve Rüşvet Yoktur]
O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Bu ilâhi kelâmın işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Buradaki “adi” kelimesi fidye anlamına gelir. Buna göre Allah, insan başına gelen o felâketten kurtulmak için fidye olarak her şeyini verse bile asla kabul edilmeyecek, buyurmaktadır. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: BIN “AdI” (Jiu) kelimesi, her nevi iyi ve hayırlı amel anlamına gelir. Yani insan fidye ve tövbe olarak her nevi iyi ve hayırlı ameli işlese bile, o gün bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir. Allah burada âhiret yurdunun iş yapmak mekânı olmadığını ve dünyada kabul edildiği gibi orada asla rüşvet kabul edilmeyeceğini haber vermektedir. Allah orada kendilerine şefaat edecek şefaatçilerin ve yardım edecek dostların bulunmadığını da haber vermektedir. Orası dünya gibi değildir, dünyada kimin başına bir şey gelir veya şiddete maruz kalır veya borca batarsa, bu üç şeyden biri ile onları giderebilir; ya şefaatçiler kendisine şefaat ederler, ya dostlar yardım eder, ya da rüşvet yoluyla halleder. Cenâb-ı Hak, âhiretin, rüşvetin kabul edildiği bir mekân olmadığını, dolayısıyla başa gelen belaların bu yolla giderilemeyeceğini yahut dostların yardımıyla veya şefaatçilerin şefaatiyle bertaraf edilemeyeceğini haber vermektedir.
Şayet, “İnsan madem ki orada fidye veremeyecek, hiçbir ödemede bulunamayacak ve kendisini kurtarmak için herhangi bir şey yapması mümkün olmayacak, o zaman âyette “adi” fidye kelimesinin zikredilmesinin ne anlamı vardır?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hak, Onlar, yapıp ettikleri yüzünden felâkete sürüklenmiş kimselerdir buyur120 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ maktadır. Burada da geçen “ibsâl” kelimesinin anlamı konusundaki farklı görüşleri yukarıda zikretmiştik. Bunun aslı teslim almaktır, onlar yaptıkları şeyler için teslim alınırlar; ne şefaatçileri vardır, ne de dostları! Ayrıca onlardan rüşvet de kabul edilmeyecektir.
Onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek vardır. Denilmiştir ki: “Hamim” sıcaklığı son sınıra varmış su demektir, mideye ulaştığında oradaki her şeyi kaynatır. Onlara böyle bir içecek verilmesindeki sebebin, dünyada iken kendilerine haram kılınan şeyleri aldıklarından dolayı olduğu anlaşılmaktadır. (Slİşte onun yerine âhirette kendilerine verilecek olan şey budur ve dünyada kendilerini şehvetlere ve lezzetlere teslim etmeleri sebebiyle buna karşılık verilecek olan da elem verici azaptır.
---
Dipnotlar:
“Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi san-
Enam 6:71
De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Bu ilâhi kelâmın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Burada kastedilen kişilerin, Resülullah'ı (s.a.) veya müminleri, kendilerinin taptıkları putlara tapmaya çağıran kâfirler olması muhtemeldir. İşte o zaman Hz. Peygamber, fayda ve zarar vermeye kâdir olan Allah'a taptıktan sonra Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? demiştir. Yahut kâfirler, belki verecekleri şeylere tamah ederek veya kendilerinden korkarak Allah'ı bırakıp kendilerinin taptıkları putlara tapmaya gelirler diye Müslümanları davet etmiş olabilirler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ya Muhammed! De ki: Kendisine taptığımız takdirde bize fayda vermeye ve O'na tapmaktan vazgeçtiğimizde de zarar vermeye kâdir olan Allah'ı bırakıp da kendilerine taptığımız takdirde bize hiçbir fayda veremeyecek ve tapmadığımız takdirde de hiçbir zarar veremeyecek olan başka şeylere mi tapalım? Burada geçen De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? meâlindeki ilâhi kelâm hakkında İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu, bir darb-ı meseldir, Allah bu darb-ı meseli, insanların Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar ve onlara tapmaya davet eden insanlar, aynı zamanda Allah'a tapmaya ve O'na kulluk yapmaya çağıran kimseler için getirmiştir; tıpkı yolunu kaybeden ve hedefini şaşıran insana bir münadinin; [ ]Ey falan oğlu falan, bu tarafa, doğru yola gel diye çağırması gibi”.
Gerisin geri mi döndürüleceğiz? Yani küfre ve şirke mi döndürüleceğiz? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri kimse gibi. Süddi şöyle der: İmandan sonra küfredenlerin misali, yolda bir grup insanla beraber olan, ama yolunu kaybeden, şeytanın şaşkın olarak çöle düşürdüğü kimse gibidir, arkadaşları doğru yoldadırlar ve bize gel, biz doğru yoldayız diye kendisini çağırmaktadırlar. Ama onların yanına gitmiyor. İşte bu, Hz. Muhammed'i (as.) tanıdıktan ve Muhammed aleyhisselâmın kendisini doğru yola ve hidâyete çağırdığını gördükten sonra onlara tabi olan kimsenin misalidir? Bu darb-ı mesele başka bir anlam verilmesi de mümkündür, o da şöyledir: Onların misali, sahralarda ve çöllerde yol alırken bir gulyabaninin” gelip kendilerini helâke doğru götüren kimseler gibidirler. O daha önce belirtilen anlamdır. İşte [ ]Seytanlarin saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise “Bize gel” diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi... meâlindeki âyet, her müşrik ve müminin kendisini çağıran bir arkadaşının olduğu gibi bir anlama gelmektedir. Müminin arkadaşları meleklerden olur ve onlar kendisini hidâyete çağırırlar. Kâfirin arkadaşları da şeytanlardandır ve onlar da onu şirke çağırırlar. Aslında bu, daha uygun bir yorum gibi gözükmektedir, fakat tefsircilerin geneli az önce sözünü ettiğimiz yorumu tercih ederler. Katâde şöyle der: Bu, bir mücadeledir, Allah onu, Muhammed aleyhisselâma öğretmiştir ve o da o bilgi ile müşriklerle mücadele etmiştir”. Zaten En'âm süresinin çoğunluğu, müşriklere karşı deliller getirmek üzere nâzil olmuştur. İbn Abbâs (r.a.) âyetteki “istehvethu” kelimesine, onu saptırır anlamını vermiş, Ebü Avsece de onu götürür demiştir. Bu kelime “ehvâ” fiili ile aynı anlama gelir ve ikisi de helâke sevk etti demektir. Onu saptırdı anlamına gelir diyenler de vardır. Gerisin geri mi döndürüleceğiz? Yani Allah bize hidâyet verdikten sonra gerisin geri tekrar şirke mi döndürüleceğiz?
De ki: Allah'ın hidâyeti doğru yolun tâ kendisidir. Buna, Allah'ın beyanı gerçek olan beyan ve Allah'ın dini anlamları da verilmiştir; doğru yoldan maksat Allah'ın dinidir.
Bize âlemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir. Bu cümle, De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalm? meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla cümlesi); hayır, namazı kılmamız ve kendisinden sakınmamız için Bize âlemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir. Bazıları bunun sıla değil, başlangıç cümlesi olduğunu söylerler. Bize âlemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir, öyleyse onlara de ki: Namazı dosdoğru kılın ve Allah'tan korkun!
O, huzuruna varıp toplanacağınız Allah'tır meâlindeki cümleyi daha önce açıklamıştık”.
zhan 2 W TEZTZECUMISATYECEUPETW IST
---
Dipnotlar:
58 “Deki: Allah'ı bırakıp başka şeylere mi tapalım?” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Allah bunu tanrılar ve insanları Allah'a çağıran davetçiler hakkında bir darb-ı mesel olarak zikretmiştir. Bu tıpkı yolunu kaybeden ve şaşıran insana bir münadinin; ey falan oğlu falan, doğru yola gel, diye çağırması gibidir. Onu ey falan oğlu falan doğru yola gel “diye çağıran arkadaşları vardır.” Eğer o ilk davetçiye uyarsa, yolları helâke varır, ama hidâyete davet edene uyarsa, doğru yolu bulmuş olur. Çölde onu çağıran gulyabanidir. Allah şöyle demektedir: Allah'ı bırakıp bu tanrılara tapan kimse, hangi şeyin içinde olduğunu ölüm gelince görecek, kendisini felâket ve nedamet karşılayacaktır. İbn Abbâs, “Şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri kimse” cümlesini de doğru yoldan saptırdığı kimse diye açıklar. Onlar, kişiyi kendi adı ile babasının ve dedesinin adıyla çağırırlar. İnsan ona uyar ve kendisinin bir şey içinde bulunduğunu düşünür, ama O yol onu helâke götürür, çoğu kere de onu yer bitirir. Yahut onu yeryüzünün çorak bir yerine götürür ve orada susuzluktan ölür. İşte bu, Allah'ı bırakıp başka şeylere tapan kimsenin misalidir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 236; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 59 Bu, Süddi'nin sözüdür (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 236; Süyüti, ed-Dürru'l-mensir, Burada gulyabani diye tercüme ettiğimiz “gaylân” kelimesi “gül” lafzının çouludur ve o şeytanlardan ve cinlerden bir türün adıdır. Araplar “gül” adı verilen bu varlığın, çöllerde insanlara göründüğüne, onların çeşitli renklere ve suretlere girebildiğine ve insanların yollarını şaşırtıp helâke sevk ettiğine inanırlardı (İbn Manzür, Lisânu'- Arab, %1 Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 237; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 296.
Enam 6:72
De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Bu ilâhi kelâmın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Burada kastedilen kişilerin, Resülullah'ı (s.a.) veya müminleri, kendilerinin taptıkları putlara tapmaya çağıran kâfirler olması muhtemeldir. İşte o zaman Hz. Peygamber, fayda ve zarar vermeye kâdir olan Allah'a taptıktan sonra Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? demiştir. Yahut kâfirler, belki verecekleri şeylere tamah ederek veya kendilerinden korkarak Allah'ı bırakıp kendilerinin taptıkları putlara tapmaya gelirler diye Müslümanları davet etmiş olabilirler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ya Muhammed! De ki: Kendisine taptığımız takdirde bize fayda vermeye ve O'na tapmaktan vazgeçtiğimizde de zarar vermeye kâdir olan Allah'ı bırakıp da kendilerine taptığımız takdirde bize hiçbir fayda veremeyecek ve tapmadığımız takdirde de hiçbir zarar veremeyecek olan başka şeylere mi tapalım? Burada geçen De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım? meâlindeki ilâhi kelâm hakkında İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu, bir darb-ı meseldir, Allah bu darb-ı meseli, insanların Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar ve onlara tapmaya davet eden insanlar, aynı zamanda Allah'a tapmaya ve O'na kulluk yapmaya çağıran kimseler için getirmiştir; tıpkı yolunu kaybeden ve hedefini şaşıran insana bir münadinin; [ ]Ey falan oğlu falan, bu tarafa, doğru yola gel diye çağırması gibi”.
Gerisin geri mi döndürüleceğiz? Yani küfre ve şirke mi döndürüleceğiz? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri kimse gibi. Süddi şöyle der: İmandan sonra küfredenlerin misali, yolda bir grup insanla beraber olan, ama yolunu kaybeden, şeytanın şaşkın olarak çöle düşürdüğü kimse gibidir, arkadaşları doğru yoldadırlar ve bize gel, biz doğru yoldayız diye kendisini çağırmaktadırlar. Ama onların yanına gitmiyor. İşte bu, Hz. Muhammed'i (as.) tanıdıktan ve Muhammed aleyhisselâmın kendisini doğru yola ve hidâyete çağırdığını gördükten sonra onlara tabi olan kimsenin misalidir? Bu darb-ı mesele başka bir anlam verilmesi de mümkündür, o da şöyledir: Onların misali, sahralarda ve çöllerde yol alırken bir gulyabaninin” gelip kendilerini helâke doğru götüren kimseler gibidirler. O daha önce belirtilen anlamdır. İşte [ ]Seytanlarin saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise “Bize gel” diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi... meâlindeki âyet, her müşrik ve müminin kendisini çağıran bir arkadaşının olduğu gibi bir anlama gelmektedir. Müminin arkadaşları meleklerden olur ve onlar kendisini hidâyete çağırırlar. Kâfirin arkadaşları da şeytanlardandır ve onlar da onu şirke çağırırlar. Aslında bu, daha uygun bir yorum gibi gözükmektedir, fakat tefsircilerin geneli az önce sözünü ettiğimiz yorumu tercih ederler. Katâde şöyle der: Bu, bir mücadeledir, Allah onu, Muhammed aleyhisselâma öğretmiştir ve o da o bilgi ile müşriklerle mücadele etmiştir”. Zaten En'âm süresinin çoğunluğu, müşriklere karşı deliller getirmek üzere nâzil olmuştur. İbn Abbâs (r.a.) âyetteki “istehvethu” kelimesine, onu saptırır anlamını vermiş, Ebü Avsece de onu götürür demiştir. Bu kelime “ehvâ” fiili ile aynı anlama gelir ve ikisi de helâke sevk etti demektir. Onu saptırdı anlamına gelir diyenler de vardır. Gerisin geri mi döndürüleceğiz? Yani Allah bize hidâyet verdikten sonra gerisin geri tekrar şirke mi döndürüleceğiz?
De ki: Allah'ın hidâyeti doğru yolun tâ kendisidir. Buna, Allah'ın beyanı gerçek olan beyan ve Allah'ın dini anlamları da verilmiştir; doğru yoldan maksat Allah'ın dinidir.
Bize âlemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir. Bu cümle, De ki: Allah'ı bırakıp, bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalm? meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla cümlesi); hayır, namazı kılmamız ve kendisinden sakınmamız için Bize âlemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir. Bazıları bunun sıla değil, başlangıç cümlesi olduğunu söylerler. Bize âlemlerin Rabb'ine teslim olmamız emredilmiştir, öyleyse onlara de ki: Namazı dosdoğru kılın ve Allah'tan korkun!
O, huzuruna varıp toplanacağınız Allah'tır meâlindeki cümleyi daha önce açıklamıştık”.
zhan 2 W TEZTZECUMISATYECEUPETW IST
---
Dipnotlar:
58 “Deki: Allah'ı bırakıp başka şeylere mi tapalım?” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Allah bunu tanrılar ve insanları Allah'a çağıran davetçiler hakkında bir darb-ı mesel olarak zikretmiştir. Bu tıpkı yolunu kaybeden ve şaşıran insana bir münadinin; ey falan oğlu falan, doğru yola gel, diye çağırması gibidir. Onu ey falan oğlu falan doğru yola gel “diye çağıran arkadaşları vardır.” Eğer o ilk davetçiye uyarsa, yolları helâke varır, ama hidâyete davet edene uyarsa, doğru yolu bulmuş olur. Çölde onu çağıran gulyabanidir. Allah şöyle demektedir: Allah'ı bırakıp bu tanrılara tapan kimse, hangi şeyin içinde olduğunu ölüm gelince görecek, kendisini felâket ve nedamet karşılayacaktır. İbn Abbâs, “Şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri kimse” cümlesini de doğru yoldan saptırdığı kimse diye açıklar. Onlar, kişiyi kendi adı ile babasının ve dedesinin adıyla çağırırlar. İnsan ona uyar ve kendisinin bir şey içinde bulunduğunu düşünür, ama O yol onu helâke götürür, çoğu kere de onu yer bitirir. Yahut onu yeryüzünün çorak bir yerine götürür ve orada susuzluktan ölür. İşte bu, Allah'ı bırakıp başka şeylere tapan kimsenin misalidir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 236; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 59 Bu, Süddi'nin sözüdür (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 236; Süyüti, ed-Dürru'l-mensir, Burada gulyabani diye tercüme ettiğimiz “gaylân” kelimesi “gül” lafzının çouludur ve o şeytanlardan ve cinlerden bir türün adıdır. Araplar “gül” adı verilen bu varlığın, çöllerde insanlara göründüğüne, onların çeşitli renklere ve suretlere girebildiğine ve insanların yollarını şaşırtıp helâke sevk ettiğine inanırlardı (İbn Manzür, Lisânu'- Arab, %1 Taberi, Câmi'w'l-beyân, VII, 237; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 296.
Enam 6:73
O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. Buradaki hak kelimesine, gökleri ve yeri boş yere değil, hak olarak yaratmıştır, diye anlam verilmiştir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede Allah şöyle buyurmaktadır: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık”, (JBuna, onları boş yere yaratmadı, bilakis hak olarak yarattı diye de anlam verilmiştir. Bunun daha başka anlamlara gelme ihtimali vardır. Şöyle de söylenmiştir: Allah göğü ve yeri nihai âkıbet için yaratmıştır, zira âkıbeti olmayan her şey boşunadır, hak değildir. Binaenaleyh Allah gökleri, yeri ve arasındakileri ancak nihai âkıbet için yaratmıştır. Bu ise büyük bir şeydir, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar, o büyük günde âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar”, Âyetteki hak kelimesine, Allah yeri ve gökleri, orada yaşayanları imtihan etmek, sâkinlerini sınamak için yaratmış, başka bir şey için yaratmamıştır, anlamı da verilmiştir. Şöyle denilmiştir: Hak ile, yani Allah onları hikmet ile yarattı, binâenaleyh onlara bakıp düşünen, onların bir yaratıcısının ve idarecisinin var olduğunu ve bu yaratıcı ve idarecinin de tek olduğunu anlar. Böyle olunca Allah'ın gerçekten onları hak olarak, yani hikmet ve ilim ile yarattığı ortaya çıkar.
Ol, dediği gün her şey oluverir. Buradaki “ol” sözcüğünün Arap dilinde kullanılan en kısa kelime olduğunu daha önce söylemiştik’. Bundan da lafızda geçen “kâf” veya “nün” harfinin Allah'tan gelmediği anlaşılır. (Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, O bu kelimeyi, insan öldükten sonra onu yeniden diriltme ve yaratmanın Allah için bir zorluk ifade etmediğini insanlar bilsinler diye kullanmaktadır, nitekim yaratıkların sizlerle konuşmalarında da bir zorluk yoktur, bu onlara hiç zor gelmez. Buna göre ölümden sonra insanları diriltmek de Allah için zor ve külfetli bir iş değildir. İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu, ölümden sonraki dirilme olayını ne kadar süratli bir şekilde gerçekleştireceğini ifade için belirtmiştir. Nitekim O “Sizin hepinizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir”? buyurmaktadır. Allah burada insanların tümünün yaratılmasının ve yeniden diriltilmesinin, ancak tek bir kişinin yaratılması ve tek bir kişinin diriltilmesi gibi olduğunu haber vermektedir. Başka bir âyet-i kerimede de “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”? buyurmaktadır. Bununla kıyâmetin ve insanları yeniden diriltmenin ne kadar süratle gerçekleşeceğini haber vermektedir. İnsan gözlerini hiç farkında olmadan kırpmaktadır. Buna göre de kıyâmet, insanlar farkına varmayacak kadar kısa bir zaman diliminde kopacaktır. Üçüncüsü, en doğrusunu Allah bilir ya, ölümden sonra insanları diriltmesi ve hayata döndürmesi ve her şeyi yeniden var etmesi, size göre onları ilk defa yaratmasından daha kolay olduğunu belirtmek için bunu ifade etmiştir. Bu durumda [§]“Bu O'nun için pek kolaydır” meâlindeki âyet-i kerime, size göre bu O'na çok kolaydır anlamına gelir.
O'nun sözü gerçektir. Yani Cenâb-ı Hakk'ın haber vermiş olduğu, ölümden sonra dirilmek haktır. Yahut O'ndan gelen bu söz haktır ve söylediği gibi olacaktır, anlamına da gelebilir.
Hükümranlık O'nundur. O günün hükümranlığı O'na aittir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!”? “O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır”, Cenâb-ı Hak âyetteki o cümleyi, en doğrusunu Allah bilir ya, o gün hükümranlık konusunda kimsenin O'nunla tartışamayacağı için zikretmiştir. Halbuki ceberüt zâlimler dünyada ulühiyyete ve hükümranlık hakkına sahip olmadıkları halde, hükümranlık konusunda O'nunla kavgaya girişebiliyorlardı. Hükümranlık O'nundur meâlindeki cümlenin, bütün âlemlerin hükümranlığının hakikatte sadece O'na ait olduğu anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin”.
[Süra Üflemek]
Sür'a üflendiği gün. Bu beyan konusunda bazıları şöyle demişlerdir: Üflenen şey rühtur, rüh da rihden, yani rüzgârdan gelir. Cenâb-ı Hak “Biz ona rühumuzdan üfledik”? meâlindeki âyette buyurduğu üzere, rüh ancak üflemekle bir yere girer. Bazıları da şöyle dediler: Burada gerçek anlamda bir üfleme söz konusu değildir, ama süra üflemekten söz etmesi, kıyâmetin süratle kopacağını ifade etmektir. Nitekim insan hiç farkında olmadan nefes alıp vermektedir, işte âyetteki bu ifadeyi de kıyâmetin kopuşunun süratle gerçekleşeceği için belirtmiştir. Çünkü rüzgârdan daha çabuk giden ve hedefe daha hızlı ulaşan hiçbir şey yoktur. Bazıları ise, o gerçek bir üflemedir, demişlerdir. Bu meselenin aslı bizim belirttiğimiz gibidir.
Âyetteki sür kelimesine bazıları, yaratıkların suretleri anlamını vermiş, bazıları da boynuzdur, (Jİsrâfil onunla üfler anlamını vermişlerdir”. Onun mahiyeti tarafımızdan bilinmemektedir, kaldı ki bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Belirttiğimiz gibi sadece ölümden sonra dirilmenin ne kadar süratle gerçekleştiğini anlamalıyız.
O, gizliyi bilendir. Yani yaratıkların birbirlerinden gizlemiş oldukları şeyleri bilendir. O açığı bilendir; yani insanların birbirlerine haber verdikleri şeyleri de bilmektedir. O, gizliyi bilendir meâlindeki cümlenin, olan bir şeyin nasıl ve ne zaman olacağını bilendir anlamına gelmesi de muhtemeldir. Buna göre O açığı bilendir meâlindeki cümle de var olan ve görünen şeyleri bilendir anlamına gelir. Burada Cenâb-ı Hak hiçbir şeyin kendisine gizli kalamadığını ve olaylardan habersiz olmadığını bildirmektedir. O, hikmet sahibidir; gökleri, yeri ve onlardaki varlıkları yaratmakta hikmet sahibidir. Onları ölümden sonra diriltmekte hikmet sahibidir. Hakim, nesneleri ait olduğu yere koyandır. O her şeyden haberdardır; her şeyi bilmektedir.
agg), alal Vbl ial 331 (Jül
---
Dipnotlar:
“Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır” (er22 et-Tahrim, 66/12. Şârih'in ibaresi şöyledir: “Buradaki 'Sür'a üflendiği gün’ cümlesi, ruhun bedene girmesi anlamındadır; ancak rüh latif bir cisimdir, o rüzgârdır, dolayısıyla rüh ancak üflemekle bir yere girer. Cenâb-ı Hak da “Biz ona ruhumuzdan üfledik” buyurmuştur. İşte 'Sür'a üflendiği gün’ meâlindeki cümle de aynı anlama gelir (Semerkandi, Şerhu'tBu konudaki tartışmalar için bk. İbn Manzür, Lisânu'l-'Arab, “ -” md,
Enam 6:74
74. “İbrâhim, babası Âzere, “Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum’ demişti.”
İbrâhim, babası Âzer'e demişti ki... Âzer'in İbrâhim aleyhisselâmın babasının adı olduğu söylenmiştir. Hasan-ı Basri kelimeyi “âzeru” diye merfü okumuş ve onu İbrâhim'in babası kabul etmiştir. Diğerleri ise takdim-tehir yaparak onun put ismi olduğunu söylemişlerdir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle söylemektedir: İbrâhim (s.a.) babasına, şu Âzer putlarını tanrılar mı ediniyorsun? Buradaki ediniyor musun anlamındaki fiil, onun Allah'ı bırakıp putlara tapma eyleminin ne kadar büyük bir günah olduğunu göstermek için kullanmıştır. Çünkü böyle durumlarda bu söz, ancak yapılan işin büyüklüğünü göstermek için kullanılır. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Âzer kelimesinin, onlar arasında bir ayıplama ismi olduğu söylenmiştir, İbrâhim (s.a.) babasına sanki şöyle demektedir: Ey sapık! Putları mı tanrılar ediniyorsun? Tıpkı bir adamın başka birine ey sapık demesi gibi. Onun bir put ismi mi, yoksa babasının adı mı olduğunu bilmeye çok da ihtiyacımız yoktur.
Âyet-i kerimedeki, Ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum meâlindeki cümle, İbrâhim'in (s.a.) babasının, kavminin önde gelen liderlerinden olduğuna işaret etmektedir. Bu aynı zamanda insanın babasını Rabb'inin katındaki konumu nedeniyle tahkir edebileceğine de işaret etmektedir. Çünkü İbrâhim aleyhisselâm, babasına sapık diye hitap etmekteUU dir. [ ] Âyet ayrıca iman ve tevhidin fetret döneminde de insanlar için gerekli olduğuna delildir, zira Hz. İbrâhim (s.a.) onları sapıklar diye nitelemektedir, halbuki kendisi o sırada resül değildi, daha sonra resül olarak görevlendirildi. En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlıkiçinde görüyorum. Yani sizi şeksiz şüphesiz sapık olarak görüyorum. Hz. İbrâhim (s.a.) babasının putlara taptığını gördüğü zaman söylediği “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?”” meâlindeki âyetten maksat da o apaçık sapkınlıktır.
Enam 6:75
Aynı şekilde biz İbrâhime görüp kavrama imkânı veriyorduk. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada aynı şekilde anlamına gelen “kezâlike” (wis) kelimesini, biz sana göklerin ve yerin melekütunu ve âyetleri görüp kavrama imkânını verdiğimiz gibi aynı şeyi İbrâhime de verdik anlamında kullanmaktadır. Buradaki “nüri” kelimesi gösterdik mânasına gelir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır. Aynı şekilde anlamına gelen “kezâlike” kelimesi, ancak daha önce geçen bir şeye bağlı olarak kullanılır. Bunun izahı da söylediğimiz gibidir: Biz sana mücizeleri, delilleri ve kanıtları gösterdiğimiz gibi İbrâhime de aynı şekilde onları gösterdik.
[Göklerin ve Yerin Melekütu]
Göklerin ve yerin melekütu. Bu ilâhi kelâmın anlamı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna, göklerin ve yerin hükümranlığı anlamını vermiştir. Bundan maksadın güneş, ay ve yıldızlar olduğu söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Yedi kat gök Arş'ın altına kadar ona açıldı ve oralarda olan her şeyi gördü, aynı şekilde ona yeryüzü de açıldı ve oralarda olan şeyleri de gördü. Şunu söyleyenler de vardır: Göklerin ve yerin melekütu: Hz. İbrâhim (s.a.) zâlimlerden kaçıp bir kovukta saklandı, Allah onun rızkını parmaklarına koymuştu, parmaklarından birini emdiğinde rızkını buluyordu, sonra oradan çıkınca Allah ona güneşi ve ayı gösterdi, işte göklerin melekütu budur. Yerin melekütu ise dağlar, denizler ve ağaçlardır. Bazıları da şöyle demişlerdir: BEJ İbrâhim göklerde, bizzat kendi mekânına varıncaya kadar Allah'ın mülküne baktı, cenneti de gördü. Sonra ona yeryüzü açıldı, yerin dibine varıncaya kadar her şeyi gördü. “Ona bu dünyada mükâfatını verdik”22s meâlindeki âyetle kastedilen de budur. Ayrıca ona cennetteki makamı gösterildi diyenler oldugu gibi, onu güzel övgülerle mükğfatlandırdı diyenler de vardır. Ebü Avsece şöyle söyledi: Göklerin ve yerin melekütu meâlindeki ilâhi kelâmında geçen meleküt kelimesi mâlik olmak anlamına gelen mülk kelimesinden gelir. Ebü Ubeyd de böyle demiştir. O, ceberüt, rahamüt ve rehebüt gibidir, meleküt da böyle bir kelimedir. Onun aslı da mücizelerden ve harikulâde türünden zikredilen olaylardır. En doğrusunu Allah bilir.
Kesin inananlardan olsun diye. Burada geçen “ikân” kelimesi, istidlâl, düşünme ve incelemeden sonra bir şeyin hakikatine vâkıf olmak anlamına gelir. Bundan dolayı Allah yakin diye tavsif edilemez, Allah için “mükın” denmesi caiz değildir. Çünkü az önce söylediğimiz gibi yakin, istidlâlden sonra bilgi sahibi olmaktır, böyle bir şey ise Allah için söz konusu değildir.
Aynı şekilde biz İbrâhim'e gösterdik meâlindeki âyete, sana belirtilen varlıkların melekütunu gösterdiğimiz gibi İbrâhim'e de gösterdik diye anlam verilmiştir. Buradaki “nür?” kelimesi gösterdik anlamına gelir. Aynı şekilde anlamına gelen “kezâlike” kelimesinin iki türlü izahı vardır. Birincisi, rubübiyyetin Allah'a ait olduğuna, O'nun bir olduğuna ve ortağı olmadığına seni kesin olarak inandıran âyetleri ve delilleri sana gösterdiğimiz gibi, kesin olarak inanıncaya kadar aynı şeyleri İbrâhim'e de gösterdik. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, zâtları farklı olsa da anlam itibariyle vahdâniyyet ve rubübiyyetin Allaha ait olduğuna işaret eden sebepler arasında bir eşitlik kurmaktadır. Bunu da işitmeye ve hisse dayalı bilgi ile değil, Allah'ın yarattığı delillerden biri olan istidlâl bilgisi yoluyla yapmaktadır. İşitme delili onu tekit eder.
İkincisi, aynı şekilde onun kavmine gösterdiği delilleri biz kendisine gösterdik?”. Bu, şu âyetteki ifade gibidir: “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delillerimizdir”7. Cenâb-ı Hak ona, kavmine gösterdiği şeyleri vermiş ve Allah'ın kendisini konuşturması ile kavmini ilzâm eden delilleri kalbine hissettirmiştir, bunu da Allah'ın delillerinin yaratıkları ilzâm ettiğini göstermek için yapmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Göklerin ve yerin melekütu. Hakikatte mülk, bir yönüyle kesin inanmak için bir âyet ve hakkı ihata için bir delildir. Sonra bunun mahiyeti hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları, onun gözüne, yani yüzündeki gözüne göstermiş olduğu şeydir dediler; meselâ göklerin açılması ve tâ Arş'a kadar oradaki ilginçlikleri ve âyetleri veya Allah'ın takdir ettiklerini görmesi, aynı şekilde yeryüzünün açılması ve oradan yerin dibine veya ulaşabildiği yere kadarki her nevi yaratıkları görmesi konusunda belirtilen şeyler gibi. Bazıları da şöyle dediler: Göğe yükseltildi, o kadar ki yeryüzünde olanlar onun gözlerine gösterildi. Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun İbrâhim peygamberin buna benzer pek çok örneği vardır; meselâ ateşe atılması olayı”, sütün bulunmadığı ve tarım imkânının olmadığı bir yere hicret etmesi, rızkının parmaklarına konulması ve “İnsanlara hac ibadetini duyur”? meâlindeki âyette ifade edildiği üzere sesinin her tarafa ulaşması ve bunun işitilmesi gibi fevkalade olayları vardır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Maksat Allah'ın yarattıkları üzerinde, bu yaratıkların içinde bulundukları durumların değişmesi söz konusu olmaksızın tefekkür edildiğinde, onun kalp gözüne gösterilen çeşitli deliller ve ibretlerdir. [ ]Bu da alışılagelen hallere aykırı bir gelişmeyi tevhide işaret etmesi için yeterli gören biri hakkında daha uygun bir gerekçedir; çünkü bunlar Allah'ın delilleridir. Peygamber de onu özel mücizeler olması itibariyle değil de bütün yaratıklar için konulmuş olması yönüyle kavmine karşı delil olarak kullanır. İşte âyette bahsedilen durum, bu açıdan gerçekleşmiştir.
Sonra bu meseleye çeşitli yönlerden bakılabilir. Bunlardan biri Hz. İbrâhim'in (s.a.) güneşi, ayı ve yıldızları emre hazır beklediklerini, her gün ve gece bütün gökleri ve yeryüzünü dolaştıklarını ve doğduğu yere dönünceye kadar yerin altına bile ulaştıklarını görmesidir. Onların hepsi yerin üzerinden göklere kadar seyrini devam ettirmekte, her yıl ve her ay kendilerine tayin edilen sınırlar üzerinde, bu sınırları hiç aşmadan, eksik de yapmadan, ileri ve geri gitmeden, üstelik yeryüzündeki çeşitli canlı varlıklar ve kuşlar için çok büyük faydalar da getirerek düzgün bir şekilde sürdürmektedirler. Bunları düşünen her insan kesin olarak anlar ki, bu kendiliğinden gerçekleşen bir olay değildir, onların mutlaka hikmet sahibi bir yöneticisi vardır; onlarda bu işlevi bir tabiat olarak yerleştiren ve kendisinin dilediği sınırlar dâhilinde düzgün bir şekilde görevlerine devam ettiren de Odur. Böyle bir yönetim ve hikmet, ancak hiçbir yardımcıya ihtiyaç duymayacak derecede yüce bir müdebbirin varlığı sayesinde düzenlenebilir; bu konuda kendisiyle tartışabilecek durumda birinin varlığı da caiz değildir, zira O her şeyi zâtıyla bilmekte ve yönetmektedir. Yeryüzünde gece ve gündüzü ebediyete kadar peş peşe devam ettirerek yönetmek de, o zaman dilimlerinde yaşayan ceberüt krallara ve firavunlara boyun eğdirmektedir, o kadar ki yerkürede yaşayan bütün insanlar, ihtiyaç duyduklarından dolayı gece ile gündüze bir ilave veya eksiltme, takdim veya tehir yapmak için çabalasalar [ ]veya bunu gerçekleştirmek için bütün güçlerini ve kuvvetlerini birleştirip bütün yardımcılarını da çağırsalar bile böyle bir şeyi gerçekleştirme şansları yoktur, hatta bütün bunlara sahip olsalar bile böyle bir şeyin gerçekleşebileceğini düşünebilen bir tek kişi bile yoktur. Sanki asla başka bir şey olamaz. Sonra gece veya gündüz tekrar üzerlerine doğduğunda, sanki onlardan hiç ayrılmamış gibi durmaktadır. Gece ve gündüz aynı zamanda bütün yeryüzü ahalisine çeşitli faydalar da getirmekte, ayrıca o zaman diliminde insanlar çeşitli zararlarla da karşılaşmaktadırlar. Dolayısıyla gece ve gündüzün varlıklarını devam ettiren, onları emre amade tutan ve boyun eğdiren bir hükümranı vardır; öyle ki kendi nöbeti gelip sınıra ulaştığı zaman diğerinin gelmesiyle bütün nitelikleri yok olmaktadır. Her ne kadar çok güçlü görünseler de gece ile gündüzden hiçbirinde, diğerinin gelmesiyle gitmeme şansı yoktur. Her biri aynı çizgi ve aynı kanun çerçevesinde varlığını devam ettirir, dolayısıyla birinin işaret ettiği şeye öbürü de işaret eder. Üstelik onlarda ölümden sonra dirilme gerçeğinin de açık bir delili vardır ki bunu akıl fukarası ve inatçı kimselerden başkasının anlamama ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Sonra göklerin ve yerin her tarafına bir anda yayılan karanlık, aydınlık, gölge ve benzeri şeylerden biri her şeyi örtmekte, öbürü her şeyi aydınlatmakta, üçüncüsü de her şeyi kuşatmaktadır. Sonra gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde, gökler ile yerin birbirlerinden uzak olmasında, birbirlerinden farklı olmalarına rağmen ovanın ve dağın, denizin ve karanın varlığında, yeryüzünde yaşayanların fayda elde etmeleri ile alakası vardır. Bütün işler bu çerçevede yürümektedir. JAllah'ın salât ve selâmı üzerine olsun Hz. İbrâhime gösterilen şeylerden maksat, Allah'tan başka ilâh olmadığına kesin olarak inanmalarını sağlamaktır. İbrâhim yüzünü Allaha çevirmişti”. Kendisine ulühiyyet nispet edilen herhangi bir şeyin kendisinde böyle bir kudretin olması veya onun için böyle bir imkânın varlığı asla ihtimal dâhilinde değildir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
---
Dipnotlar:
76 “İkincisi, ‘Aynı şekilde İbrâhim göklerin ve yerin melekütunu gösterdik” meâlindeki âyetin anlamı şudur: Senin kavmine gösterdiğin delilleri biz sana gösterdiğimiz gibi, aynı delilleri İbrâhime de gösterdik...” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 255a-b). 78 Muhtemelen müellif burada “Biz de, “Ey ateş dedik, “İbrâhim için serin ve zararsız ol!” meâlindeki âyete veya belki de “Ey Rabb'imiz! Ben soyumdan bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim” (İbrâhim, 14/37) meâlindeki âyete işaret etmektedir. 20 İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Hz. İbrâhim Kâbe'yi tamamlayınca, “Rabb'im, onu bitirdim” demiş, Cenâb-ı Hak da “İnsanlara hac ibadetini duyur” buyurmuştu. İbrâhim “Sesim her tarafa ulaşmaz ki” deyince de; “Sen duyur, sesini ulaştırmak benim işimdir” cevabını vermişti. “Ey Rabb'im, nasıl söyleyeyim?” diye sorunca, Allah şöyle buyurmuştu: “De ki: Eyinsanlar, kadim evi haccetmek size farz kılınmıştır” Onun bu sözünü yerle gök arasında olan herkes duydu; nitekim bugün dünyanın en uzak köşesinden gelip telbiye getiren insanları görmez misin? (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVII, 144; Süyütü, ed2! Muhtemelen müellif burada “Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim” meâlindeki âyete işaret etmektedir.
Enam 6:76
76. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. 'Rabb'im budur’ dedi. Yıldız batınca da “Batanları Sevmem dedi.”
77. “Ayı doğarken görünce, ‘Rabb'im budur’ dedi. O da batınca, “Rabb'im bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum’ dedi.”
Enam 6:77
76. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. 'Rabb'im budur’ dedi. Yıldız batınca da “Batanları Sevmem dedi.”
77. “Ayı doğarken görünce, ‘Rabb'im budur’ dedi. O da batınca, “Rabb'im bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum’ dedi.”
Enam 6:78
78. “Güneşi doğarken görünce, “Rabb'im budur; zira bu daha büyük’ dedi. O da batınca dedi ki: Ey kavmim! ben, sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”
79. “Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allaha çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”
(Hz. İbrâhim'in Yıldızı Rab Sanması Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. Bu beyandan başlayıp bu gruptaki dört âyetin sonuna kadar olan bölüm için üç yorum yapılmıştır.
Birinci yorum: Âyeti görünen anlamına bağlı olarak yorumlayanlara göre, Hz. İbrâhim (s.a.) kendisine rubübiyyet nispet ettiği şeyler sona erdiğinde anladığı şekliyle Rabb'ini gerçek anlamda bilememişti, buna göre Cenâb-ı Hakk'ın gerçek anlamda bilinmesi duyu organlarının algılaması ile değil, âyetler ve akhn verileriyle mümkündür. Sonunda Hz. İbrâhim (s.a.) Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim, demişti. Ancak bu görüşü benimseyenler de üçe ayrılırlar:
a) Birincisi, tefsirlerde rivayet edildiğine göre Hz. İbrâhim (s.a.) gizli bir kovukta Allah tarafından besleniyordu, henüz göklerin yaratılması ile ilgili herhangi bir şeye bakmış değildi; gecenin başında kovuğun deliğinden göğe doğru bakınca, parlak ve ışık saçan bir yıldız gördü, kendi kanâatine göre onun Rab olduğunu düşündü, zira o yıldız öyle görünüyordu ki İbrâhim (s.a.) ondan daha parlak ve daha aydınlık bir şey görmemişti. Bunun üzerine Rabb'im budur, dedi. Yıldız batınca da, [ Rabb'in hiç batmayıp hep var olması gerektiği düşüncesine dayanarak, bu Rab değildir anlamında olmak üzere Batanları sevmem, dedi”. Tıpkı “Senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz 5 meâlindeki ilâhi kelâmı böyle bir şey bizim için mümkün değildir anlamına geldiği gibi. Hz. İsâ'nın söylediği “Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz 2“ meâlindeki âyetin de ben asla böyle bir şey söylemedim anlamına geldiği gibi. Fakat bu görüşü savunan müfessirler, yıldızın batmasını bizatihi yok olmasına hamletmişlerdir. Bize göre ise onun yoklugu, ayın hükümranlığı belirince gerçekleşmektedir, ayın hükümranlığı ortaya çıktığında yıldızın hükümranlığını bastırmaktadır. Halbuki ona göre Rab asla bastırılamaz ve O'nun hükümranlığı yok olmaz. Gece karanlığında ayın ve güneşin durumu da buna göredir. Burada şunu da anlamak gerekir ki, şayet İbrâhime (s.a.) yıldız görünmeseydi, bu durumda onun Rabb'i olduğunu inkâr edecekti, halbuki onun varlığını kabul etmiş, sadece batmasını ve yok olmasını inkâr etmişti. İşte bu durum, onun bir halden başka bir hâle geçmesini, zevâl bulmak diye niteleyenlerin görüşünü geçersiz kılmaktadır.
b) Bazıları şöyle derler: Bu olay, Hz. İbrâhim'in (s.a.) henüz bulüğa ermediği bir zamanda vuku bulmuştur. İnsanlardan göklerin ve yerin ve benzeri şeylerin yaratıldığını ve bu yaratma işini de Allaha nispet ettiklerini duymuştu. Nitekim âyet-i kerimede ifade buyurulduğu üzere bütün müşrikler de böyle derler: “Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”. “De ki: Biliyorsanız söyleyin, bu dünya kime aittir?...
meâlindeki cümle ile başlayıp “Allah asla çocuk edinmemiştir” anlamındaki cümleye kadar olan bölümde de müşriklerin aynı şeyi söyledikleri ifade edilmektedir. Sonra İbrâhim (s.a.) insanların putlara taptıklarını ve onlara ilâhlar adını verdiklerini gördü, (Jdüşündü, putların duymadığını, görmediğini, kimseye fayda ve zarar veremediğini anladı ve böyle nesnelerin, yukarıda belirtilen şeyleri yaratmasının imkânsız olduğu kanâatine vardı. Bunları yapmanın çok büyük ve üstün bir gücü gerektirdiğini; göklerdeki melekleri işiten, yağmuru indiren, karanlığı, aydınlığı ve her türlü bereketi getiren o yüce gücü bulma arzusunun gerekli olduğunu anladı. Halkın kendisine nispet ettiği o arzuyu yönetene yöneldi. Sonra düşünmeye ve araştırmaya başladığında ilk olarak gözüne, belirtilen şeylerden daha güzel ve daha parlak bir şey görünmedi, zannetti ki bu O'dur. Sonra bunları yaratanın asla mağlup edilemeyeceğini bildiği için, onların mağlup edildiğini görünce, aradığı şeyin o olmadığını anladı. Bu sefer onu mağlup edene dönerek, Rabb'inin o olduğunu söyledi. Çünkü gece karanlığı güneşin ışığını mağlup etmiş yahut güneşin hükümranlığının devam etmediğini veya her şeyde emre amadeliğin ve boyun bükmenin izlerini görmüş, ama nesnelerin ve yaratmanın kendisine ait olmanın alâmetlerini görememişti. İşte o zaman anladı ki, bu yolla Rab bulunamaz, duyu organları vasıtasıyla da bilinemez. Tekrar gökleri ve yeri yaratan fikrine döndü, kendini ona kulluğa yönlendirdi ve onun Rab'lığını kabul etti. Çünkü yaratıklarda bunun izleri vardı, bunun üzerine yaratma fiilinin kendisine ait olduğu zâtı Rab ve ilâh olarak isimlendirdi ve ona iman etti. Şundan dolayı ki Hz. İbrâhim ilk halleri istidlâle bağlı bilgilere ve kendisine hitapta bulunulan kimsenin ulaşmak istediği delillere varmasına dayanıyordu. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
c) Bazıları da şöyle derler: Hz. İbrâhim (s.a.) kaderin seyrine uyup gitmişti. Âyette zikredilen şeyleri pek çok kez görmüştü. Ama Allah ona hidâyete ermesini dileyince kendisine onu ilham etti ve içine yerleştirdi. İnsanın daha önce tamamen gafil olduğu bir şeyden uyanır gibi o da hemen ayıldı ve güneş batarken doğan kırmızı yıldız gördü, kaybolup gidinceye kadar onu takip etti. Allah'a yakınlığı daha çok artmıştı, çünkü Rabb'inin zâil olmayacağını ve değişime uğramayacağını biliyordu. Hemen Allaha sığındı ve Batanları sevmem, dedi. [ ] Allah'ı buluncaya kadar ay ve güneş hakkında da aynı şeyleri söyledi. Sonunda insanların ortak koştukları şeylerden kaçınıp tevhide ve O'na kulluğa yöneldi. Bu yorum, Hasan-ı Basri'ye aittir. İlk yorum İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edilmiştir, ikinci yorum ise kelâmcılarındır.
Biz de onu, kaderin götürdüğü yere giden bir adam diye görerek Allah'a sığınıyoruz. O yıldız, ay veya güneş olaylarını düşününceye kadar Allah'tan gafil idi, sonra bunların hiç yokken ortaya çıktıklarını, sonra yine kaybolup gittiklerini görmüştü. Sonra emre amade olmanın ve yönetimdeki acizliğin izlerini de görmüştü; yıldız, ay ve güneş, rahat ve mutlu bir hayat süren insanın fayda görmesi için çalışıp yoruluyorlardı. Sonra âlemde hiçbir şeyi, tedbir ve idarenin kendisine ait olduğuna işaret edecek anlamda görmüyordu. İşte bunun üzerine o söz tahakkuk etti, Allah onu, “O, tertemiz bir kalple Rabb'ine yönelmişti”? meâlindeki âyetle niteliyor. -Denilmiştir ki: Buradaki “selim” kelimesi, şirkten sâlim olmak demektir, ona şirkten hiçbir şey bulaşmamıştı.- Cenâb-ı Hak ayrıca “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delillerimizdir”8 buyurmaktadır. Onların söyledikleri şey ise, ancak onun içine doğmuş olduğudur. Hz. İbrâhim (s.a.) şayet amacına ulaşsaydı, o da ilâhi mücizelerden gafil ve cahil olmak konusunda kavmine katılmış olurdu. Yine Allah “Aynı şekilde biz İbrâhime göklerin ve yerin melekütunu görüp kavrama imkânı veriyorduk”? buyurmaktadır. Malumdur ki bunlar, İbrâhim'in (s.a.) görmesi için verilmiş şeyler değildi, çünkü onların hepsi herkes tarafından görülüyordu. [ ]Ama açıkladığımız üzere bunlar iki sebepten dolayı söz konusu edilmişti ki bunlarda onun hakikati görülür”. “Kesin inananlardan olması için”! meâlindeki âyet, başlangıçta şüphe ediyordu veya kendisine Allah bilgisi verildiği halde cahil idi anlamına gelmez. Lâkin bu takdirde onun yorumu şöyle olur: İbrâhim peygamberin kesin inancı, burada duyusal bilgilerin kapsamına girmeyen ve zaruri olarak da bilinmeyen bilgilerle Allah'ın varlığına kesin bir şekilde inanmak anlamına gelir. Bu da ancak evrendeki izlerden istidlâl ile üretilen akli bilgiler veya haber yoluyla mümkün olur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Cenâb-ı Hakk'ın “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten Allah'tır” meâlindeki âyeti, Allah gökleri yükseltmeden önce bir yere konulmuş duruyordu anlamına gelmez. “Allah iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarır” meâlindeki âyet de, daha önce insanlar karanlıkta idiler, demek değildir. Kezâ Hz. Yüsuf'un “Ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaşıp geldim”? sözü de, onların içinden biri idi anlamına gelmez. İşte iman meselesi de böyledir; kul, her zaman Allaha ve O'ndan başka ilâh olmadığına, her zaman kesin olarak inanması gerekir. Şüphe duyması veya bilmemesi şeklinde bir iman söz konusu olmaz. Bunun örneği, İbrâhim aleyhisselâmın durumudur.
(Slİkinci yorum, Hz. İbrâhim'in (s.a.) o sırada mümin olduğu ve Rabb'ini gerçek anlamda bildiği, ama kavminin kendisine daha çok güvenecekleri ve daha yaklaşacakları düşüncesiyle onların arzularına tabi imiş gibi göründüğü ve böylece onları tedricen alıştırmaya çalıştığı şeklindeki yorumdur. Bu, delilleri kullanmakta çok beliğ bir yol ve çok latif bir tuzaktır. Böylece onun kavmine ait inançları reddetmeyi ve onlarla inatlaşmayı kastetmediği anlaşılır. Bunun için önce kavminin saygı duyduğu yıldızlara saygı göstermek ve durumlarını bilmekle işe başladı, çünkü onlar yıldızları yüceltiyordu. Kavmi, elinde helâk olacağı ve mülkünü de kaybedeceği kişinin dünyaya geldiğini Nemrud'a haber verdi. Nitekim “Sonra yıldızlara şöyle bir baktı” meâlindeki âyet-i kerimeden bu durum anlaşılmaktadır, yani İbrâhim (s.a.) yıldızların miktarına baktı ve halkın bu konudaki bilgisini düşündü demektir, çünkü yıldızlara bakmış, sonra sözü edilen o hastalık bahanesini ileri sürmüştü, bunu yıldız ilmine dayanarak söylemiş değildi, yıldızların kaybolup gideceği bilgisine dayanarak söylemişti. Yok olup giden kişi hasta da olur. Böylece İbrâhim (s.a.) insanların bilgi sahibi olduklarını iddia ettikleri ilimde onlara muvafakat etmiş oluyordu. Bu konuda biz de aynı durumdayız. İnsanların, tapındıkları “Büd” 57 adlı putun durumu da böyledir; onlara gönderilen havâriler puta saygı göstermişlerdi, onlar da bundan tatmin olmuşlar? ve karşı bir tedbir almak gereğini duymamışlardı. İnsanlar kendilerini kuşatan bir düşman tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdi, havâri bu tehlikeyi bertaraf etmesi için onları Büd adlı puta dua etmeye çağırdı, zira ancak dua edilmeye layık birine tapınılır, duaya rağmen bir netice elde edemeyen insanlar artık ümitlerini kesmişlerdi ki, onları hemen Allah'a dua etmeye çağırdı ve Allah da o tehlikeyi kaldırdı, bunun üzerine insanlar Allah'a iman ettiler. İşte İbrâhim'in (s.a.) durumu da böyledir. Bu yorum İbn Kuteybe'ye aittir. Fakat o, insanların kâhinlikle ve yıldızlarla uğraşan kişiler olduklarını belirtmiştir. Hz. İbrâhim (s.a.) yıldıza tapmadı ve onu Rab olarak görmedi diyen biri, Jonun yıldızı Rab diye isimlendirmesini, sonra yıldız kaybolunca bundan vazgeçmesini nasıl açıklar? Eğer öyle olsaydı, ancak yıldızlara, güneşe ve aya tapan bir kavim hakkında olur ve onların kaybolmasıyla da kendilerini ilzâm ederdi, çünkü bu durumda bir emre amadelik ve bir hükümranlığın başka bir hükümranlığa galibiyeti söz konusudur.
Bir şeyi, içinde başka bir anlam gizleyerek yapmayı caiz gören bu yorum, uygun bir izah tarzıdır. Nitekim putlara tapmaya zorlanan biri, Allah'a tapma niyetiyle putlara tapabilir, Muhammed aleyhisselâma küfretmeye zorlanan da, hayalinde canlandırdığı başka bir Muhammed niyetiyle küfredebilir. Hz. İbrâhim'in (s.a.) söylemiş olduğu “İbrâhim, “Hayır dedi, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” meâlindeki âyet de bunu göstermektedir. İbrâhim (s.a.) “Hayır, bu işi şu büyükleri yapmıştır” meâlindeki cümleyi, içinde şart olarak onların konuşabilmelerine bağlamıştır”. En doğrusunu Allah bilir.
Kâhinlikle ve yıldızlarla uğraşan o insanları tedricen hakka yaklaştırmak konusunda, buradaki yorum dikkate alınmadan denilmiştir ki: Hz. İbrâhim (s.a.) insanların putlara taptıklarını görünce, benzeri bir şeyle mukabele anlamında onları davet etti, çünkü onlar putların çeşitli zinetlerle süslendiğini, çeşit çeşit mücevherlerle süslenip güzelleştirildiğini gözleriyle görmüşler ve onlara tapmaya meyletmişlerdi, bundan dolayı İbrâhim (s.a.) de onlara yıldızlara ve zikredilen diğer şeylere tapmayı göstermiş, onların parlaklık ve aydınlık açısından çok daha güzel ve daha büyük olduklarını söylemişti. Zaten onlar özü ve varlığı itibariyle böyle idiler. İnsanların elleriyle yapıp tapındıkları putlar ise böyle değildiler. Bunu, putlara tapmalarını kendilerine çirkin göstermek [ ] ve belirttiğim gibi onları bu alışkanlıklarından kurtarmak için yapmıştı. Sonra henüz kalplerinde ikrar etmeden ve kesin bir kanâate varmadan önce, emre amade olmanın yahut mülkün zevâle ermesinin ilâh olma niteliğini ortadan kaldırdığını göstererek onların yöneldikleri ve kabul ettikleri şeylerin doğru olmadığını anlamaya zorladı. Yahut Hz. İbrâhim (s.a.) onların kalplerine, ibadet sırasında kendisini göremedikleri birine ibadet etme fikrini yerleştiriyor, böylece onları gerçekten kulluk edilmeye layık olana (Allah'a) kulluk etmeye zorluyordu. Veyahut da şöyle diyordu: Parlaklık, aydınlık, yaratıklara fayda sağlamak gibi özelliklere sahip olduğu zikredilen yıldızlar, hepsinin toptan uçup gitmeleri ve emre amade olmaları sebebiyle ilâh olmaya layık değil iseler, o insanların tapındıkları ve insan elinin ürünü olan, işitmeyen, görmeyen ve kimseye fayda vermeyen putlar Rab olmaya ve ibadet edilmeye hiç layık değildirler. En doğrusunu Allah bilir. İkna etme yönteminin bu türü, şunu göstermektedir: Şayet onların yıldızları Rab edinmedikleri zâhir olsaydı, onlara taparlardı. İbn Kuteybe'nin söylediği de bunun gibidir.
Âyetin üçüncü yorumu, inkâr ve istihzâ anlamına gelmesidir. Bunda da tedricilik anlamı vardır. Çünkü İbrâhim aleyhisselâmın yaptığı şey, fark edilmeyen taraftan onlara delille üstün gelmek, yahut içine düştükleri kızgınlık halinde adım adım şüphe sebeplerini geçersiz kılmak; [ Jinkár etme sebeplerinin yanlışlığını açıkça gösterip başa dönmek ve maksud olanı kabul etmeye zorlamaktır”"'. Sonra bu yorum hakkında şunlar söylenmiştir: Birincisi, onlar yıldızlara ve âyette zikredilen şeylere tapıyorlar, çocuklarını ve küçükleri de onlara tapmaya çağırıyorlardı. İbrâhim (s.a.) de buna çağırılan kişilerden biri idi, yıldızı görünce; bu sizin taptığınız Rabb'im, yani beni kendisine tapmaya çağırdığınız Rabb'im, dedi. Yani beni kendisine tapmaya çağırdığınız Rabb'im budur dedi. Ayın doğduğunu, dolaştığını ve sonra kaybolup gittiğini görün ce, onun da emre amade olduğunu anladı ve ben ona tapmayı sevmem, dedi. Ancak insan bazan halkın iddialarına nasıl karşılık vereceğini bilmek ve söyledikleriyle onların kalplerini rahatlatmak için kendisini tapmaya davet ettikleri şey üzerinde düşünür, içinde bulunduğu topluma, beni kendisine tapmaya çağırdığınız anlamındaki cümlesini gizleyerek, Rabb'im budur, sözünü söyler. Onun Rab olamayacağı kendisine mâlum olmakla birlikte, neticede onları ilzâm için böyle der. Bu da gayeye adım adım varmak için uygulanan tedrici bir yoldur. Çünkü İbrâhim (s.a.) onlara muvafakat ettiğini gösterdikten sonra kendilerine delile üstün gelmek için böyle diyordu. Bu, beni tapmaya çağırdıgınız Rabb'imdir sözünü gizlice söylemiş de olabilir. Onlara muvafık olduğunu göstermekle de ironi yapmıştır. İşin başında istediği neticeyi alamayacağı bir yaklaşımla onları ilzâm için kendilerine bu açıklamayı yapıyordu. Zira onları ilzâm eden bu mâna, işin başında İbrâhim (s.a.) de, oradaki herkese de mâlum idi”.
İkincisi, Rabb'im budur meâlindeki cümle, “bu, bana bahsettiğiniz kişi midir?” anlamında kullanılmıştır. Yani onun bahsettiğiniz konumda olmadığını ifade etmek için, sözlerini reddetmek anlamında olmak üzere “bu o mu?” demiştir. Yahut kendince mâlum olanı ikrar etmek için alay etmek amacıyla böyle söylemiştir. [ ]Bu iki yorumdan hangisi olursa olsun, İbrâhim'in (s.a.) maksadı onlarla alay etmekti; ilk sözünün onlarla alay etmek, iddialarını reddetmek veya sorgulamak anlamı taşıdığını da müteakip cümlesinde ortaya koymaktadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın “Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular?” meâlindeki âyetine benzemektedir, yani onlar, Allah'ın yarattığı gibi bir şey yaratmadılar, demektir. Devamında gelen “De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır” anlamındaki beyan bunu açıklamaktadır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyetteki Batanları sevmem meâlindeki cümle de onu açıklamaktadır. Bunu kalbinde gizleyerek “bu Rab mıdır?” anlamına gelmek üzere Rabb'im budur, demiş olması mümkündür. Âyette belirtilen diğer varlıkların da böyledir. Sonra kararını insanlara bildirmek aşamasında gök cisimlerine dönüyor ve onların, insanların kendilerine yardım ettiklerini zannettikleri Rab olmadıklarını layık olmadığını söylüyor.
Bunu söylediği sırada onun kâfir olmadığının delilini yukarıda belirtmiştik. Peygamberler büyük günah işlemekten mâsum oldukları sabit iken küfürle nasıl imtihan edilebilirler? Cenâb-ı Hak, “Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir” buyurmaktadır. Binaenaleyh içinde küfrün bulunması mümkün olan her şey, bunun gibidir, dolayısıyla onu ehline tahsis etmenin gereği yoktur.
Sonra her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah bütün bunların gerçek mahiyetini açıklamayı dileseydi yahut bu konunun dindeki maksadını, oluş zamanını ve yorumunu bilmeye ihtiyacımız olduğunu düşünseydi, mutlaka onu açıklar veya Resülullah'tan (s.a.) o konuda bir haber gelirdi. Lâkin bunların hakikati bilgisi, müşahedeye dayanan bir bilgidir ki o da bizim için söz konusu değildir. [ ]Bize düşen, onun hakikatine ulaşmaya çalışmaktır, biz bununla mükellefiz, sözün söylendiği zamanı ve meydana gelen olayları müşahede etmekle mükellef değiliz”. Yapılması gereken şey, bu kıssanın ve onda bulunan dini delillerin hikmetini düşünmektir. Bu hikmet de, en doğrusunu Allah bilir ya, on kısımda özetlenebilir. Birincisi, Allah bunu Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğine delil kılmıştır, çünkü o gayba ait haberlerdendi, Allah'ın elçisi ise Mekke'de yaşamıştı, orada bunu bilen kimse de yoktu. Ayrıca oradan ayrılmamış, peygamberlerin kitaplarını tevarüs ederek bu bilgilere sahip olan birinin yanına da gitmemişti. Resülullah (s.a.) eliyle yazı yazmamış yahut herhangi bir yazılı metni de görmemişti. Bütün bunlar, bu bilgiyi ona Cenâb-ı Hakk'ın öğretmiş olduğunu gösterir. Ayrıca bu kıssada tevhide ait deliller, putlara tapmanın reddedildiğine ve bunu yapan insanların akılsızlıklarına da işaretler vardır. İbrâhim'in (s.a.) yahudi veya hırıstiyan olduğunu iddia edenler” tarafından böyle bir şeyin öğretilmesi ihtimali de yoktur. Sonra onların kitapları Hz. Peygamber'in (s.a.) konuştuğu dille yazılmamıştı. Hülasa başka bir ifadeyle böyle şeylerin, kitabın değiştirilmiş olması ve muhtelif olması sebebiyle, reddi ve inkârı mümkün olan bir kaynağa dayanarak delil gösterilmesi ihtimali de yoktur”.
İkincisi, Resülullah'ın (s.a.) mensubu olduğu millete şefkat gösterilmesi talebidir; onlar Hz. İbrâhim'in (s.a.) soyundan idiler ve atalarının dinine sahip olduklarını iddia ediyorlar, atalarının hatıralarını korumaya ve onları taklit etmeye çalıştıklarını söylüyorlardı. Dolayısıyla ataları hakkındaki bu iddia onları, taklit ettiklerinden başka bir sözü kabul etmeyecek derecede kendilerini bağlıyordu. Çünkü bütün müşrikler nazarında Hz. İbrâhim (s.a.) kendisine uyulması gereken bir imamdı ve her atadan daha öncelikli olmaya layıkt. Her dünyaya gelen insanın (Jonun dininde yaratıldığı inancı mezkür ve mahfüz idi”, Buna muhalefet edenin ismi de namı da yok olup giderdi. İşte peygamberleri taklit etmeye, insanların tabi olduklarını taklitten daha layık olduklarına dair en büyük delillerden biri budur. Bundan dolayı Ehl-i Kitap, Resülullah'ın (s.a.) getirdiği tevhidi ve kendilerine teklif ettiği dinden herhangi bir şeyi kendi kitaplarına aykırı görerek reddetmeden önce Hz. İbrâhim (s.a.) dostluk konusunda ittifak halinde idiler.
Üçüncüsü, Hz. İbrâhim (s.a.) Rabb'ı bilme yolunu, yaratılışından hareketle göstermeye çalıştı, hak yolunu bulmak için dinini de, babasını veya kavmini taklit etmeksizin mücizeleri düşünme ve araştırma esasına bina etti, bu anlayışın bütün nesline hatıra olarak kalması için tâbilerini de bu yola yönlendirdi.
Dördüncüsü, Hz. İbrâhim'in (s.a.) bu durumlardan çıkış yolu ile ilgili olarak belirtilen hususlar, zâhirde hoş değilmiş gibi görünmektedir, fakat bunun insan tabiatının nefret etmediği ve aklın da reddetmediği bir yönü vardır; Cenâb-ı Hakk'ın kullarını kendisi hakkındaki sözlerle imtihan etmesi ve verdiği emirde durması gerektiğidir.
Beşincisi, din konusunda akılların taşıyabileceği kadar deliller getirmenin gerekli olduğunun bilinmesidir. Çünkü Hz. İbrâhim (s.a.) bu yolla kavmini cevap vermekten âciz bırakmış ve Rabb'inin dinini ortaya koymuştu. Hz. İbrâhim'in muhalifleriyle yaptığı bu tartışma sayesinde din konusunda münazara da bulunmayı çirkin gören pek çok müslümanı görüşünün yanı sıra ve dinde üstatları taklit etmek gerektiğini savunanların ve ayrıca doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneğine sahip akılla insanlar nezdinde çelişkili rivayetlerin zâhirine uymak gerektiğini düşünenlerin görüşlerinin yanlışlığı ortaya çıkmıştır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Altıncısı, münazara iki amaçla yapılır: Kendi sözünün doğruluğunu kanıtlamak delilleri ortaya koymak ve mümkün olduğu kadar rakibinin iddiasındaki kusurları göstermek suretiyle o fikrin yanlışlığını ortaya koymak için”, #8 “Hz. İbrâhim'in (s.a.) neslinden gelen diğer peygamberler gibi, kıyâmete kadar herkes onun dini üzere yaratılır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 257b). “Bunda münazaranın iki amaçla yapılacağı beyan edilmektedir: Biri, görüş ve iddianın ispatını gösteren delilleri ortaya koymak, ikincisi de hasmın iddiasındaki çelişki ve yanlışlığı göstermek için”.
142 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ [ ]Çünkü Hz. İbrâhim (s.a.), tanrı diye inanılan nesnelerin tedbir ve idaresinin başkasının elinde olduğunu gösteren izler taşımaları sebebiyle onların ilâhlık iddialarını reddetmiştir. Nitekim putlar hakkında şöyle demişti: “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir puta niçin taparsın?”9 Başka bir yerde de şöyle söylemişti: “Hem ne diye beni yaratan Allah'a kulluk etmeyeyim ki?”™ Bir başkasında “Beni yaratana”? meâlindeki ifadeyi kullanmıştı. Onların sözlerinin gerçekliği iddiasını bazan zıt anlamdaki delillerle iptal ediyordu. Bütün bu hallerde şöyle demesi de caizdir: İlâh olduğunu söylediğiniz şeyler hakkındaki iddianızın delili nedir?
Yedincisi, gerçekte onların inançlarını inkâr ve reddetmek kararına sahip olmakla birlikte selâmete ermek için kendilerine muvafakat göstermiş olması da mümkündür, Zira insan zâhirde böyle bir desteği ortaya koymakla, uygun bir fırsatı ve başarıya ulaşmayı hedeflemiş olabilir. Bu yolla kavmi ile münazara imkânı bulmakta ve “Rabb'im hayat veren ve öldürendir”” meâlindeki sözle de daha önceki delili terk etmektedir. Hasmı “Hayat veren ve öldüren benim” deyince, İbrâhim (s.a.) “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” diyerek, öncekinden daha açık, aklı daha yatkın ve insan tabiatına daha uygun bir delile yöneliyordu.
Sekizincisi, insanlar şayet düşünürlerse gerçeğe dair yeterli deliller getirmeden Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir zaman onları kendi hallerine terk etmediğinin bilinmesidir. Ayrıca bunda insanlar şayet düşünüp araştırmaları sonunda, vakıf olunamayan ve kabule uygun görülmeyen bir inancı benimsemedikleri için Allah'ın yaratıkları hiçbir zaman ilzâm etmediğini bilmelerine yönelik bir delil vardır. Bundan dolayı Allah, hakkı kabulden yüz çeviren insanın mazeret kapısını kapatmak amacıyla delilleri ortaya koydu, gerekli açıklamaları yaptı ve bu delillerin ardından açıkladığı bütün emirlerini bunlarla irtibatlandırdı.
(JDokuzuncusu, “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delil- FE lerimizdir”1 meâlindeki âyette buyurulduğu üzere, ancak Allah'ın lütfu ve ihsanı ile diline bunları güzelce açıklama imkânını ve o delilleri ortaya koyma gücünü verdiği kimseden başka birinin bunu yapamayacağının bilinmesidir.
Onuncusu, din konusunda çeşitli derecelere ulaşmanın, şeref ve fazilet menzillerine yükselmenin ancak Allah'ın lütfu ile mümkün olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak “Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz”5 buyurmaktadır. O, ne zaman yükseltmeyi dilerse, mutlaka gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir.
İmâmiye mezhebinden bazıları, bu âyetin tefsirini Hz. Ali'nin (r.a.) yaptığı açıklamadan (şerh) aldıklarını iddia ederek şöyle derler: Buradaki yıldızın tevili mezun, ayın tevili lâhık, güneşin tevili de imamdır. Mezuna, Rabb'im budur derken, kendisini eğiteni, onu ilimle yetiştireni kastetmektedir. Yıldız batınca, yani kaybolunca ondan yüz çevirdi ve ben bunu sevmem dedi. Sonra lâhıkı gördü, keza arkasından da imamı gördü. Sonra resülden ilim alan sonrakine yöneldi, çünkü onlara göre sonraki, zikredilen şeyleri anlayan idi. Mütemmin derecesini -ki o imamdır- geçince, risâlet derecesine ulaştı, bu da hayal ile güçlenen ‘nefs-i nâtıkadan gelen şeydi ve onlara dini kuralları tasvir eden biriydi. Böylece onlar birçok Rabbe kulluğa mecbur kaldılar ve onların vasıtasıyla bir dereceden başka bir dereceye yükseldiler. Bu, düşünen biri için çelişki dolu bir iddiadır. Çünkü 'mezun'da olan şey kaybolunca 'lâhık'a ulaştı, mezun da ‘mezur olarak kaldı. İkincisi, yani nefs-i nâtıkanın vardığı şey, övgüye ilkinden daha layık değildi, zira o da 'mezun idi. Şayet orada başka bir derece olsaydı, [ ]ya ‘mezunun diğerine kavuştuğu anda ona ulaşır, ya da ulaşmazdı. Şayet ona ulaşamazsa, onun 'mezundan daha akılsız olmadığı anlaşılır, çünkü ikinci dereceye çevrilmesine engel olmuştur ve ona başkası ulaşmıştır. Eğer ona ulaşırsa, mütemmim derecesinde onunla beraber olurdu, bu durumda nitelediği şeyi tercih ettiği halde onu sevmem nasıl derdi? Sonra başkasından aldığı yolu takip ederek giden için onu sevmem nasıl derdi? Yahut kendisini yetiştirdikten sonra onun rablığından uzaklaşıp başka Rabb'i tercih ettiğine göre, yetiştirmeden önce nasıl onun Rabb'i olurdu? Öyleyse onun şükrünün âkıbeti, Rabb'inin, onun küfre varması için gayret etmesine varmıştır. Böylece adım adım ikinciyi inkâr etme noktasına vardı. Sonra akla yöneldi, sonra da âlemlerin Rabb'ine ulaştı. O, başta da sonda da Rab idi. O'ndan başka hiç kimse için rablık söz konusu değildir, O ortakları olmaktan çok üstündür. Her işin sonu ve yaratılanların gidecekleri yer de O'nun yanıdır. Her yükselmenin bir sınırı olsaydı, ona başkaları da yükselirdi ve daima bu sınırların sonuna varılırdı. Böylece herkes, sonrakiler veya konuşanlar olur, neticede bütün rehberler, mezunlar ve imamlar bâtıl olur. Cenâb-ı Hak bu türlü hayallerden Hz. Ali'yi (r.a.) uzak tutmuş, Allah onun yüzünü -şerefini artırsın- onu bu tür safsatalardan korumuştur. Allah'a hamdolsun.
---
Dipnotlar:
22 Böyle bir rivayet Katâde, Süddi ve Muhammed b. İshak tarafından zikredilmiştir (bk. #6 “Biliyorsanız söyleyin, bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir? ‘Allahe diyecekler. ʻO halde düşünmez misiniz? de. “Peki yedi göğün Rabb'i, yüce Arş'ın Rabb'i kimdir?” diye sor. “Bunlar Allah'ın” diyecekler. “O halde Allah'a saygınız yok mu? de. “Biliyorsanız söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir? de. ‘Yönetim Allah'ın diyecekler. O zaman nasıl olup da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz? de. Doğrusu biz onlara hakkı bildirdik, onlar ise kesinlikle yalancıdırlar. Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi taktirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir”. 287 “O, tertemiz bir kalple Rabb'ine yönelmişti. Babasına ve halkına, “Siz neye tapıyorsunuz?” 20 “Cenâb-ı Hakk'ın ‘Aynı şekilde biz İbrâhime göklerin ve yerin melekütunu görüp kavrama imkânı veriyorduk’ meâlindeki âyeti, bunları ona gösterdi anlamında değildir, çünkü daha önce de onları gösteriyordu ve o göklerin ve yerin her ikisini de görüyordu. Bunun anlamı şudur: Allah onları iki şekilde göstermiştir: Alışılagelmiş olaylarla çelişen bir mücize olması ve yaratılanın yaratana istidlâlde bulunması itibariyle göstermiştir. Mutad olanı nakzeden mücize ile sözü edilen istidlâl, insanda cehâlet ve şüphe bırakmaz, bilakis imanı ve tevhidi gerçekleştirir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 256a-b). 292 “Cenâb-ı Hakk'ın “kesin inananlardan olması için meâlindeki âyeti, daha önce kesin inanmıyordu anlamına gelmez. Çünkü kesin olarak bilmek ifadesi, başlangıçta şüphe ediyordu veya yaratılışına Allah bilgisi konulduğu halde cahil idi anlamına çekilmez. Zira duyusal ve zarüri bilgilere sahip olmayan kişinin kesin inancı Allah'ın evrendeki izleriyle istidlâl etmek veya bu konuya dair haberler -ki o ilmin kendisidir- almakla gerçekleşir. Birine ilim verilmiş iken bilmesi, geçmişte onun cahil olduğunu göstermez, ama bunun anlamı şudur: Kendisine meleküt âlemini göstermemiz vesilesiyle iki yoldan biriyle, ya mücizeler yoluyla veya istidlâl yoluyla bilenlerden olması için” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 256b). 24 “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (el-Bakara, 2% “Sonra yıldızlara şöyle bir baktı; ‘Ben rahatsızım’ dedi”. 27 el-Büd (1: kelimesi, içinde putlar ve resimler bulunan mabet demektir. Farsçadan Arapçalaştırılmış bir kelimedir... İbn Düreyd, onun tapınılan putun adı olduğunu söylemiştir, bu kelimenin sözlükte bir kökü yoktur, Farsçadan Arapçalaştırılmıştır (İbn Manzür, “el-Büdd meselesi de böyledir; o, insanların tapındığı putun adıdır, Hz. İsâ (s.a.) onlara havârilerinden birini göndermişti, havâri insanları hakka yaklaştırmak için puta zâhirde saygı göstermişti, onlar da bundan tatmin olmuşlardı” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. “İkincisi, zikredildiğine göre İbrâhim (s.a.) insanlara zâhirde muvafık davranmış, ama bu muvafakatin caiz olduğuna dair sahih bir açıklarna yapmamıştır. Zâhirde onlara muvafık davranması, ancak içinde doğru bir niyet gizlemesi halinde caiz olur; böylece gerçekte onlara muvafakat etmediği halde insanlar muvafakat ettiğini düşünsünler ve mâzur görülsün... O, putlara tapmaya zorlanan ve bu yüzden zâhirde putlara yönelerek insanlara muvafık davrandığını gösterse dahi, yine de Allah'a tapma niyetiyle putlara tapan insan gibidir. Kezâ Muhammed aleyhisselâma küfretmeye zorlanan da, hayalinde canlandırdığı başka bir Muhammed niyetiyle küfreden gibidir. Hz. İbrâhim (s.a.) “Hayır, dedi, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” sözünü buna göre söylemiştir. O, insanların putlarını kırmış, sonra da onları kırmakla bizzat putları itham etmiş, “Hayır, dedi, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” demişti. O “eğer konuşabiliyorlarsa” meâlindeki cümleyi, şart olarak içinde tutmuş ve “Bilâkis bu işi şu büyükleri yapmıştır” demişti. Bir şeyin şarta bağlanması, her zaman hakikaten veya âdeten olmaz, gerçekliğini değil yokluğunu ifade eder. İşte burada da durum böyledir, binâenaleyh İbrâhim'in (s.a.) sahih imanı içinde gizleyip söylemeden insanlara muvafık görünmesi caizdir. Âyette zikredilen şeyin de buna hamledilmesi gerekir” (Semerkandi, 9! “Üçüncü yorum şudur: Âyet zâhirde, tercih sanatının varlığını gerçekleştirmek anlamına gelse de hakikatte inkâr ve istihzâ anlamındadır. Bu da tedricilik anlamına gelir. Çünkü -tedricilik, hissedilmemesi açısından veya maksadın gerçekleşmesinde şüphe sebeplerini adım adım nakzetmeye insanı ilzâm eder. Cenâb-ı Hak 'Âyetlerimizi yalanlayanları hiç bilmedikleri yerden adım adım yıkıma götürürüz” (el- A'râf, 7/182) buyurmaktadır. Hakkı ortaya çıkarmak için istidrac da bu yolu takip eder; yani zâhirde onlara muvafık görünür, inandıkları şeyler hakkındaki açık delilleri ve onlarla ilgili şüpheleri kendilerine gösterir. Onlara hiç anlamadıkları yerden yaklaşır. Maksat, onların dinlerini iptal ve itikatlarını nakzetmektir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 257a; Medine nüshası, vr. 286a). “İkincisi, İbrâhim (s.a.) ‘Rabb'im budur sözünü, her ne kadar insanlara muvafakat ve yardım ediyor gibi görünse de, onlarla alay etmek ve yaptıklarını reddetmek düşüncesini içinde gizleyerek söylemiştir. Bu durum, sözün başında ve insanların örf ve âdetlerinde görülebilen bir şeydir. Nitekim bir ilimde mahir olan biri hakkında, kendisinin üstat olmaya layık olmayan birine, falancı senin üstadındır, denir, o da alay ederek, evet o benim üstadımdır, diye karşılık verir. İşte bu da onun gibidir. “Batanları sevmem’ cümlesi bunu açıklamaktadır, binaenaleyh başlangıçta söylediği “Rabb'im budur? cümlesi, onları desteklemek anlamında değil, alay etmek mânasına gelmektedir. Çünkü onları ilzâm eden bu mâna, başlangıçta da onlar için açıktı” (Semerkandi, Şerhuw't-Te'vilât, vr. 257a; Medine nüs“Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar? De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır. O birdir, karşı konulamaz 25 Bizim bu olayın bizzat kendisine şahit olmamız söz konusu değildir. Şahit olmakla elde edilen bilgi, gerçek bilgidir, bu ise bize verilmemiştir. Yalan olması muhtemel olan bir şeye Allah adına yemin ederek şahitlik ettiğini söylemek ise bâtıldır. Bu, amelle ilgili bir mesele değildir ki, bazıları onun gereğini yerine getirmek tercihi ile mükellef tutulsun” (Semerkandi, Serhu't-Tevilát, vr. 257a; Medine nüshası, vr. 286a). Burada müellif merhum, muhtemelen Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanınave bu âyetin nüzul sebebine işaret etmektedir: “İbrâhim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allah'a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi” (Âl-i İmrân, 3/67; bk. Taberi, Câmi'u'“Bir şeyin bir dilden başka bir dile çevrilmesi halinde bazı farklılıkların ve değişikliklerin yapıldığı düşüncesini akla getirir. Farklı bir dilin kullanılması ve lafızların değişmesi halinde aslın değişime uğradığı iddiasıyla inkâr ederler. Binaenaleyh inkârı ve reddi mümkün olan böyle bir şeyin delil olarak gösterilmiş olma ihtimali yoktur” (Semerkandi, Şerhu'tTe'vilât, vr. 257b; Medine nüshası, vr. 286b). 31 Yasin, 36/22. Bu âyet Hz. İbrâhim (s.a.) hakkında gelmemiş, bilakis Yâsin süresinde sözü edilen karye ehlini korkutmak için gelmiştir. Hz. İbrâhim hakkında ise Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bir zaman İbrâhim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O'na ibadet ederim). O bana doğru yolu gösterecektir” (Zuhruf, 43/26-27). “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur”. “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak Rabb'i hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabb'im hayat veren ve öldürendir” deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim” dedi. İbrâhim 'Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”.
Enam 6:79
78. “Güneşi doğarken görünce, “Rabb'im budur; zira bu daha büyük’ dedi. O da batınca dedi ki: Ey kavmim! ben, sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”
79. “Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allaha çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”
(Hz. İbrâhim'in Yıldızı Rab Sanması Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. Bu beyandan başlayıp bu gruptaki dört âyetin sonuna kadar olan bölüm için üç yorum yapılmıştır.
Birinci yorum: Âyeti görünen anlamına bağlı olarak yorumlayanlara göre, Hz. İbrâhim (s.a.) kendisine rubübiyyet nispet ettiği şeyler sona erdiğinde anladığı şekliyle Rabb'ini gerçek anlamda bilememişti, buna göre Cenâb-ı Hakk'ın gerçek anlamda bilinmesi duyu organlarının algılaması ile değil, âyetler ve akhn verileriyle mümkündür. Sonunda Hz. İbrâhim (s.a.) Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim, demişti. Ancak bu görüşü benimseyenler de üçe ayrılırlar:
a) Birincisi, tefsirlerde rivayet edildiğine göre Hz. İbrâhim (s.a.) gizli bir kovukta Allah tarafından besleniyordu, henüz göklerin yaratılması ile ilgili herhangi bir şeye bakmış değildi; gecenin başında kovuğun deliğinden göğe doğru bakınca, parlak ve ışık saçan bir yıldız gördü, kendi kanâatine göre onun Rab olduğunu düşündü, zira o yıldız öyle görünüyordu ki İbrâhim (s.a.) ondan daha parlak ve daha aydınlık bir şey görmemişti. Bunun üzerine Rabb'im budur, dedi. Yıldız batınca da, [ Rabb'in hiç batmayıp hep var olması gerektiği düşüncesine dayanarak, bu Rab değildir anlamında olmak üzere Batanları sevmem, dedi”. Tıpkı “Senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz 5 meâlindeki ilâhi kelâmı böyle bir şey bizim için mümkün değildir anlamına geldiği gibi. Hz. İsâ'nın söylediği “Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz 2“ meâlindeki âyetin de ben asla böyle bir şey söylemedim anlamına geldiği gibi. Fakat bu görüşü savunan müfessirler, yıldızın batmasını bizatihi yok olmasına hamletmişlerdir. Bize göre ise onun yoklugu, ayın hükümranlığı belirince gerçekleşmektedir, ayın hükümranlığı ortaya çıktığında yıldızın hükümranlığını bastırmaktadır. Halbuki ona göre Rab asla bastırılamaz ve O'nun hükümranlığı yok olmaz. Gece karanlığında ayın ve güneşin durumu da buna göredir. Burada şunu da anlamak gerekir ki, şayet İbrâhime (s.a.) yıldız görünmeseydi, bu durumda onun Rabb'i olduğunu inkâr edecekti, halbuki onun varlığını kabul etmiş, sadece batmasını ve yok olmasını inkâr etmişti. İşte bu durum, onun bir halden başka bir hâle geçmesini, zevâl bulmak diye niteleyenlerin görüşünü geçersiz kılmaktadır.
b) Bazıları şöyle derler: Bu olay, Hz. İbrâhim'in (s.a.) henüz bulüğa ermediği bir zamanda vuku bulmuştur. İnsanlardan göklerin ve yerin ve benzeri şeylerin yaratıldığını ve bu yaratma işini de Allaha nispet ettiklerini duymuştu. Nitekim âyet-i kerimede ifade buyurulduğu üzere bütün müşrikler de böyle derler: “Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”. “De ki: Biliyorsanız söyleyin, bu dünya kime aittir?...
meâlindeki cümle ile başlayıp “Allah asla çocuk edinmemiştir” anlamındaki cümleye kadar olan bölümde de müşriklerin aynı şeyi söyledikleri ifade edilmektedir. Sonra İbrâhim (s.a.) insanların putlara taptıklarını ve onlara ilâhlar adını verdiklerini gördü, (Jdüşündü, putların duymadığını, görmediğini, kimseye fayda ve zarar veremediğini anladı ve böyle nesnelerin, yukarıda belirtilen şeyleri yaratmasının imkânsız olduğu kanâatine vardı. Bunları yapmanın çok büyük ve üstün bir gücü gerektirdiğini; göklerdeki melekleri işiten, yağmuru indiren, karanlığı, aydınlığı ve her türlü bereketi getiren o yüce gücü bulma arzusunun gerekli olduğunu anladı. Halkın kendisine nispet ettiği o arzuyu yönetene yöneldi. Sonra düşünmeye ve araştırmaya başladığında ilk olarak gözüne, belirtilen şeylerden daha güzel ve daha parlak bir şey görünmedi, zannetti ki bu O'dur. Sonra bunları yaratanın asla mağlup edilemeyeceğini bildiği için, onların mağlup edildiğini görünce, aradığı şeyin o olmadığını anladı. Bu sefer onu mağlup edene dönerek, Rabb'inin o olduğunu söyledi. Çünkü gece karanlığı güneşin ışığını mağlup etmiş yahut güneşin hükümranlığının devam etmediğini veya her şeyde emre amadeliğin ve boyun bükmenin izlerini görmüş, ama nesnelerin ve yaratmanın kendisine ait olmanın alâmetlerini görememişti. İşte o zaman anladı ki, bu yolla Rab bulunamaz, duyu organları vasıtasıyla da bilinemez. Tekrar gökleri ve yeri yaratan fikrine döndü, kendini ona kulluğa yönlendirdi ve onun Rab'lığını kabul etti. Çünkü yaratıklarda bunun izleri vardı, bunun üzerine yaratma fiilinin kendisine ait olduğu zâtı Rab ve ilâh olarak isimlendirdi ve ona iman etti. Şundan dolayı ki Hz. İbrâhim ilk halleri istidlâle bağlı bilgilere ve kendisine hitapta bulunulan kimsenin ulaşmak istediği delillere varmasına dayanıyordu. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
c) Bazıları da şöyle derler: Hz. İbrâhim (s.a.) kaderin seyrine uyup gitmişti. Âyette zikredilen şeyleri pek çok kez görmüştü. Ama Allah ona hidâyete ermesini dileyince kendisine onu ilham etti ve içine yerleştirdi. İnsanın daha önce tamamen gafil olduğu bir şeyden uyanır gibi o da hemen ayıldı ve güneş batarken doğan kırmızı yıldız gördü, kaybolup gidinceye kadar onu takip etti. Allah'a yakınlığı daha çok artmıştı, çünkü Rabb'inin zâil olmayacağını ve değişime uğramayacağını biliyordu. Hemen Allaha sığındı ve Batanları sevmem, dedi. [ ] Allah'ı buluncaya kadar ay ve güneş hakkında da aynı şeyleri söyledi. Sonunda insanların ortak koştukları şeylerden kaçınıp tevhide ve O'na kulluğa yöneldi. Bu yorum, Hasan-ı Basri'ye aittir. İlk yorum İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edilmiştir, ikinci yorum ise kelâmcılarındır.
Biz de onu, kaderin götürdüğü yere giden bir adam diye görerek Allah'a sığınıyoruz. O yıldız, ay veya güneş olaylarını düşününceye kadar Allah'tan gafil idi, sonra bunların hiç yokken ortaya çıktıklarını, sonra yine kaybolup gittiklerini görmüştü. Sonra emre amade olmanın ve yönetimdeki acizliğin izlerini de görmüştü; yıldız, ay ve güneş, rahat ve mutlu bir hayat süren insanın fayda görmesi için çalışıp yoruluyorlardı. Sonra âlemde hiçbir şeyi, tedbir ve idarenin kendisine ait olduğuna işaret edecek anlamda görmüyordu. İşte bunun üzerine o söz tahakkuk etti, Allah onu, “O, tertemiz bir kalple Rabb'ine yönelmişti”? meâlindeki âyetle niteliyor. -Denilmiştir ki: Buradaki “selim” kelimesi, şirkten sâlim olmak demektir, ona şirkten hiçbir şey bulaşmamıştı.- Cenâb-ı Hak ayrıca “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delillerimizdir”8 buyurmaktadır. Onların söyledikleri şey ise, ancak onun içine doğmuş olduğudur. Hz. İbrâhim (s.a.) şayet amacına ulaşsaydı, o da ilâhi mücizelerden gafil ve cahil olmak konusunda kavmine katılmış olurdu. Yine Allah “Aynı şekilde biz İbrâhime göklerin ve yerin melekütunu görüp kavrama imkânı veriyorduk”? buyurmaktadır. Malumdur ki bunlar, İbrâhim'in (s.a.) görmesi için verilmiş şeyler değildi, çünkü onların hepsi herkes tarafından görülüyordu. [ ]Ama açıkladığımız üzere bunlar iki sebepten dolayı söz konusu edilmişti ki bunlarda onun hakikati görülür”. “Kesin inananlardan olması için”! meâlindeki âyet, başlangıçta şüphe ediyordu veya kendisine Allah bilgisi verildiği halde cahil idi anlamına gelmez. Lâkin bu takdirde onun yorumu şöyle olur: İbrâhim peygamberin kesin inancı, burada duyusal bilgilerin kapsamına girmeyen ve zaruri olarak da bilinmeyen bilgilerle Allah'ın varlığına kesin bir şekilde inanmak anlamına gelir. Bu da ancak evrendeki izlerden istidlâl ile üretilen akli bilgiler veya haber yoluyla mümkün olur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Cenâb-ı Hakk'ın “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten Allah'tır” meâlindeki âyeti, Allah gökleri yükseltmeden önce bir yere konulmuş duruyordu anlamına gelmez. “Allah iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarır” meâlindeki âyet de, daha önce insanlar karanlıkta idiler, demek değildir. Kezâ Hz. Yüsuf'un “Ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaşıp geldim”? sözü de, onların içinden biri idi anlamına gelmez. İşte iman meselesi de böyledir; kul, her zaman Allaha ve O'ndan başka ilâh olmadığına, her zaman kesin olarak inanması gerekir. Şüphe duyması veya bilmemesi şeklinde bir iman söz konusu olmaz. Bunun örneği, İbrâhim aleyhisselâmın durumudur.
(Slİkinci yorum, Hz. İbrâhim'in (s.a.) o sırada mümin olduğu ve Rabb'ini gerçek anlamda bildiği, ama kavminin kendisine daha çok güvenecekleri ve daha yaklaşacakları düşüncesiyle onların arzularına tabi imiş gibi göründüğü ve böylece onları tedricen alıştırmaya çalıştığı şeklindeki yorumdur. Bu, delilleri kullanmakta çok beliğ bir yol ve çok latif bir tuzaktır. Böylece onun kavmine ait inançları reddetmeyi ve onlarla inatlaşmayı kastetmediği anlaşılır. Bunun için önce kavminin saygı duyduğu yıldızlara saygı göstermek ve durumlarını bilmekle işe başladı, çünkü onlar yıldızları yüceltiyordu. Kavmi, elinde helâk olacağı ve mülkünü de kaybedeceği kişinin dünyaya geldiğini Nemrud'a haber verdi. Nitekim “Sonra yıldızlara şöyle bir baktı” meâlindeki âyet-i kerimeden bu durum anlaşılmaktadır, yani İbrâhim (s.a.) yıldızların miktarına baktı ve halkın bu konudaki bilgisini düşündü demektir, çünkü yıldızlara bakmış, sonra sözü edilen o hastalık bahanesini ileri sürmüştü, bunu yıldız ilmine dayanarak söylemiş değildi, yıldızların kaybolup gideceği bilgisine dayanarak söylemişti. Yok olup giden kişi hasta da olur. Böylece İbrâhim (s.a.) insanların bilgi sahibi olduklarını iddia ettikleri ilimde onlara muvafakat etmiş oluyordu. Bu konuda biz de aynı durumdayız. İnsanların, tapındıkları “Büd” 57 adlı putun durumu da böyledir; onlara gönderilen havâriler puta saygı göstermişlerdi, onlar da bundan tatmin olmuşlar? ve karşı bir tedbir almak gereğini duymamışlardı. İnsanlar kendilerini kuşatan bir düşman tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdi, havâri bu tehlikeyi bertaraf etmesi için onları Büd adlı puta dua etmeye çağırdı, zira ancak dua edilmeye layık birine tapınılır, duaya rağmen bir netice elde edemeyen insanlar artık ümitlerini kesmişlerdi ki, onları hemen Allah'a dua etmeye çağırdı ve Allah da o tehlikeyi kaldırdı, bunun üzerine insanlar Allah'a iman ettiler. İşte İbrâhim'in (s.a.) durumu da böyledir. Bu yorum İbn Kuteybe'ye aittir. Fakat o, insanların kâhinlikle ve yıldızlarla uğraşan kişiler olduklarını belirtmiştir. Hz. İbrâhim (s.a.) yıldıza tapmadı ve onu Rab olarak görmedi diyen biri, Jonun yıldızı Rab diye isimlendirmesini, sonra yıldız kaybolunca bundan vazgeçmesini nasıl açıklar? Eğer öyle olsaydı, ancak yıldızlara, güneşe ve aya tapan bir kavim hakkında olur ve onların kaybolmasıyla da kendilerini ilzâm ederdi, çünkü bu durumda bir emre amadelik ve bir hükümranlığın başka bir hükümranlığa galibiyeti söz konusudur.
Bir şeyi, içinde başka bir anlam gizleyerek yapmayı caiz gören bu yorum, uygun bir izah tarzıdır. Nitekim putlara tapmaya zorlanan biri, Allah'a tapma niyetiyle putlara tapabilir, Muhammed aleyhisselâma küfretmeye zorlanan da, hayalinde canlandırdığı başka bir Muhammed niyetiyle küfredebilir. Hz. İbrâhim'in (s.a.) söylemiş olduğu “İbrâhim, “Hayır dedi, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” meâlindeki âyet de bunu göstermektedir. İbrâhim (s.a.) “Hayır, bu işi şu büyükleri yapmıştır” meâlindeki cümleyi, içinde şart olarak onların konuşabilmelerine bağlamıştır”. En doğrusunu Allah bilir.
Kâhinlikle ve yıldızlarla uğraşan o insanları tedricen hakka yaklaştırmak konusunda, buradaki yorum dikkate alınmadan denilmiştir ki: Hz. İbrâhim (s.a.) insanların putlara taptıklarını görünce, benzeri bir şeyle mukabele anlamında onları davet etti, çünkü onlar putların çeşitli zinetlerle süslendiğini, çeşit çeşit mücevherlerle süslenip güzelleştirildiğini gözleriyle görmüşler ve onlara tapmaya meyletmişlerdi, bundan dolayı İbrâhim (s.a.) de onlara yıldızlara ve zikredilen diğer şeylere tapmayı göstermiş, onların parlaklık ve aydınlık açısından çok daha güzel ve daha büyük olduklarını söylemişti. Zaten onlar özü ve varlığı itibariyle böyle idiler. İnsanların elleriyle yapıp tapındıkları putlar ise böyle değildiler. Bunu, putlara tapmalarını kendilerine çirkin göstermek [ ] ve belirttiğim gibi onları bu alışkanlıklarından kurtarmak için yapmıştı. Sonra henüz kalplerinde ikrar etmeden ve kesin bir kanâate varmadan önce, emre amade olmanın yahut mülkün zevâle ermesinin ilâh olma niteliğini ortadan kaldırdığını göstererek onların yöneldikleri ve kabul ettikleri şeylerin doğru olmadığını anlamaya zorladı. Yahut Hz. İbrâhim (s.a.) onların kalplerine, ibadet sırasında kendisini göremedikleri birine ibadet etme fikrini yerleştiriyor, böylece onları gerçekten kulluk edilmeye layık olana (Allah'a) kulluk etmeye zorluyordu. Veyahut da şöyle diyordu: Parlaklık, aydınlık, yaratıklara fayda sağlamak gibi özelliklere sahip olduğu zikredilen yıldızlar, hepsinin toptan uçup gitmeleri ve emre amade olmaları sebebiyle ilâh olmaya layık değil iseler, o insanların tapındıkları ve insan elinin ürünü olan, işitmeyen, görmeyen ve kimseye fayda vermeyen putlar Rab olmaya ve ibadet edilmeye hiç layık değildirler. En doğrusunu Allah bilir. İkna etme yönteminin bu türü, şunu göstermektedir: Şayet onların yıldızları Rab edinmedikleri zâhir olsaydı, onlara taparlardı. İbn Kuteybe'nin söylediği de bunun gibidir.
Âyetin üçüncü yorumu, inkâr ve istihzâ anlamına gelmesidir. Bunda da tedricilik anlamı vardır. Çünkü İbrâhim aleyhisselâmın yaptığı şey, fark edilmeyen taraftan onlara delille üstün gelmek, yahut içine düştükleri kızgınlık halinde adım adım şüphe sebeplerini geçersiz kılmak; [ Jinkár etme sebeplerinin yanlışlığını açıkça gösterip başa dönmek ve maksud olanı kabul etmeye zorlamaktır”"'. Sonra bu yorum hakkında şunlar söylenmiştir: Birincisi, onlar yıldızlara ve âyette zikredilen şeylere tapıyorlar, çocuklarını ve küçükleri de onlara tapmaya çağırıyorlardı. İbrâhim (s.a.) de buna çağırılan kişilerden biri idi, yıldızı görünce; bu sizin taptığınız Rabb'im, yani beni kendisine tapmaya çağırdığınız Rabb'im, dedi. Yani beni kendisine tapmaya çağırdığınız Rabb'im budur dedi. Ayın doğduğunu, dolaştığını ve sonra kaybolup gittiğini görün ce, onun da emre amade olduğunu anladı ve ben ona tapmayı sevmem, dedi. Ancak insan bazan halkın iddialarına nasıl karşılık vereceğini bilmek ve söyledikleriyle onların kalplerini rahatlatmak için kendisini tapmaya davet ettikleri şey üzerinde düşünür, içinde bulunduğu topluma, beni kendisine tapmaya çağırdığınız anlamındaki cümlesini gizleyerek, Rabb'im budur, sözünü söyler. Onun Rab olamayacağı kendisine mâlum olmakla birlikte, neticede onları ilzâm için böyle der. Bu da gayeye adım adım varmak için uygulanan tedrici bir yoldur. Çünkü İbrâhim (s.a.) onlara muvafakat ettiğini gösterdikten sonra kendilerine delile üstün gelmek için böyle diyordu. Bu, beni tapmaya çağırdıgınız Rabb'imdir sözünü gizlice söylemiş de olabilir. Onlara muvafık olduğunu göstermekle de ironi yapmıştır. İşin başında istediği neticeyi alamayacağı bir yaklaşımla onları ilzâm için kendilerine bu açıklamayı yapıyordu. Zira onları ilzâm eden bu mâna, işin başında İbrâhim (s.a.) de, oradaki herkese de mâlum idi”.
İkincisi, Rabb'im budur meâlindeki cümle, “bu, bana bahsettiğiniz kişi midir?” anlamında kullanılmıştır. Yani onun bahsettiğiniz konumda olmadığını ifade etmek için, sözlerini reddetmek anlamında olmak üzere “bu o mu?” demiştir. Yahut kendince mâlum olanı ikrar etmek için alay etmek amacıyla böyle söylemiştir. [ ]Bu iki yorumdan hangisi olursa olsun, İbrâhim'in (s.a.) maksadı onlarla alay etmekti; ilk sözünün onlarla alay etmek, iddialarını reddetmek veya sorgulamak anlamı taşıdığını da müteakip cümlesinde ortaya koymaktadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın “Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular?” meâlindeki âyetine benzemektedir, yani onlar, Allah'ın yarattığı gibi bir şey yaratmadılar, demektir. Devamında gelen “De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır” anlamındaki beyan bunu açıklamaktadır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyetteki Batanları sevmem meâlindeki cümle de onu açıklamaktadır. Bunu kalbinde gizleyerek “bu Rab mıdır?” anlamına gelmek üzere Rabb'im budur, demiş olması mümkündür. Âyette belirtilen diğer varlıkların da böyledir. Sonra kararını insanlara bildirmek aşamasında gök cisimlerine dönüyor ve onların, insanların kendilerine yardım ettiklerini zannettikleri Rab olmadıklarını layık olmadığını söylüyor.
Bunu söylediği sırada onun kâfir olmadığının delilini yukarıda belirtmiştik. Peygamberler büyük günah işlemekten mâsum oldukları sabit iken küfürle nasıl imtihan edilebilirler? Cenâb-ı Hak, “Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir” buyurmaktadır. Binaenaleyh içinde küfrün bulunması mümkün olan her şey, bunun gibidir, dolayısıyla onu ehline tahsis etmenin gereği yoktur.
Sonra her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah bütün bunların gerçek mahiyetini açıklamayı dileseydi yahut bu konunun dindeki maksadını, oluş zamanını ve yorumunu bilmeye ihtiyacımız olduğunu düşünseydi, mutlaka onu açıklar veya Resülullah'tan (s.a.) o konuda bir haber gelirdi. Lâkin bunların hakikati bilgisi, müşahedeye dayanan bir bilgidir ki o da bizim için söz konusu değildir. [ ]Bize düşen, onun hakikatine ulaşmaya çalışmaktır, biz bununla mükellefiz, sözün söylendiği zamanı ve meydana gelen olayları müşahede etmekle mükellef değiliz”. Yapılması gereken şey, bu kıssanın ve onda bulunan dini delillerin hikmetini düşünmektir. Bu hikmet de, en doğrusunu Allah bilir ya, on kısımda özetlenebilir. Birincisi, Allah bunu Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğine delil kılmıştır, çünkü o gayba ait haberlerdendi, Allah'ın elçisi ise Mekke'de yaşamıştı, orada bunu bilen kimse de yoktu. Ayrıca oradan ayrılmamış, peygamberlerin kitaplarını tevarüs ederek bu bilgilere sahip olan birinin yanına da gitmemişti. Resülullah (s.a.) eliyle yazı yazmamış yahut herhangi bir yazılı metni de görmemişti. Bütün bunlar, bu bilgiyi ona Cenâb-ı Hakk'ın öğretmiş olduğunu gösterir. Ayrıca bu kıssada tevhide ait deliller, putlara tapmanın reddedildiğine ve bunu yapan insanların akılsızlıklarına da işaretler vardır. İbrâhim'in (s.a.) yahudi veya hırıstiyan olduğunu iddia edenler” tarafından böyle bir şeyin öğretilmesi ihtimali de yoktur. Sonra onların kitapları Hz. Peygamber'in (s.a.) konuştuğu dille yazılmamıştı. Hülasa başka bir ifadeyle böyle şeylerin, kitabın değiştirilmiş olması ve muhtelif olması sebebiyle, reddi ve inkârı mümkün olan bir kaynağa dayanarak delil gösterilmesi ihtimali de yoktur”.
İkincisi, Resülullah'ın (s.a.) mensubu olduğu millete şefkat gösterilmesi talebidir; onlar Hz. İbrâhim'in (s.a.) soyundan idiler ve atalarının dinine sahip olduklarını iddia ediyorlar, atalarının hatıralarını korumaya ve onları taklit etmeye çalıştıklarını söylüyorlardı. Dolayısıyla ataları hakkındaki bu iddia onları, taklit ettiklerinden başka bir sözü kabul etmeyecek derecede kendilerini bağlıyordu. Çünkü bütün müşrikler nazarında Hz. İbrâhim (s.a.) kendisine uyulması gereken bir imamdı ve her atadan daha öncelikli olmaya layıkt. Her dünyaya gelen insanın (Jonun dininde yaratıldığı inancı mezkür ve mahfüz idi”, Buna muhalefet edenin ismi de namı da yok olup giderdi. İşte peygamberleri taklit etmeye, insanların tabi olduklarını taklitten daha layık olduklarına dair en büyük delillerden biri budur. Bundan dolayı Ehl-i Kitap, Resülullah'ın (s.a.) getirdiği tevhidi ve kendilerine teklif ettiği dinden herhangi bir şeyi kendi kitaplarına aykırı görerek reddetmeden önce Hz. İbrâhim (s.a.) dostluk konusunda ittifak halinde idiler.
Üçüncüsü, Hz. İbrâhim (s.a.) Rabb'ı bilme yolunu, yaratılışından hareketle göstermeye çalıştı, hak yolunu bulmak için dinini de, babasını veya kavmini taklit etmeksizin mücizeleri düşünme ve araştırma esasına bina etti, bu anlayışın bütün nesline hatıra olarak kalması için tâbilerini de bu yola yönlendirdi.
Dördüncüsü, Hz. İbrâhim'in (s.a.) bu durumlardan çıkış yolu ile ilgili olarak belirtilen hususlar, zâhirde hoş değilmiş gibi görünmektedir, fakat bunun insan tabiatının nefret etmediği ve aklın da reddetmediği bir yönü vardır; Cenâb-ı Hakk'ın kullarını kendisi hakkındaki sözlerle imtihan etmesi ve verdiği emirde durması gerektiğidir.
Beşincisi, din konusunda akılların taşıyabileceği kadar deliller getirmenin gerekli olduğunun bilinmesidir. Çünkü Hz. İbrâhim (s.a.) bu yolla kavmini cevap vermekten âciz bırakmış ve Rabb'inin dinini ortaya koymuştu. Hz. İbrâhim'in muhalifleriyle yaptığı bu tartışma sayesinde din konusunda münazara da bulunmayı çirkin gören pek çok müslümanı görüşünün yanı sıra ve dinde üstatları taklit etmek gerektiğini savunanların ve ayrıca doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneğine sahip akılla insanlar nezdinde çelişkili rivayetlerin zâhirine uymak gerektiğini düşünenlerin görüşlerinin yanlışlığı ortaya çıkmıştır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Altıncısı, münazara iki amaçla yapılır: Kendi sözünün doğruluğunu kanıtlamak delilleri ortaya koymak ve mümkün olduğu kadar rakibinin iddiasındaki kusurları göstermek suretiyle o fikrin yanlışlığını ortaya koymak için”, #8 “Hz. İbrâhim'in (s.a.) neslinden gelen diğer peygamberler gibi, kıyâmete kadar herkes onun dini üzere yaratılır” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 257b). “Bunda münazaranın iki amaçla yapılacağı beyan edilmektedir: Biri, görüş ve iddianın ispatını gösteren delilleri ortaya koymak, ikincisi de hasmın iddiasındaki çelişki ve yanlışlığı göstermek için”.
142 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ [ ]Çünkü Hz. İbrâhim (s.a.), tanrı diye inanılan nesnelerin tedbir ve idaresinin başkasının elinde olduğunu gösteren izler taşımaları sebebiyle onların ilâhlık iddialarını reddetmiştir. Nitekim putlar hakkında şöyle demişti: “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir puta niçin taparsın?”9 Başka bir yerde de şöyle söylemişti: “Hem ne diye beni yaratan Allah'a kulluk etmeyeyim ki?”™ Bir başkasında “Beni yaratana”? meâlindeki ifadeyi kullanmıştı. Onların sözlerinin gerçekliği iddiasını bazan zıt anlamdaki delillerle iptal ediyordu. Bütün bu hallerde şöyle demesi de caizdir: İlâh olduğunu söylediğiniz şeyler hakkındaki iddianızın delili nedir?
Yedincisi, gerçekte onların inançlarını inkâr ve reddetmek kararına sahip olmakla birlikte selâmete ermek için kendilerine muvafakat göstermiş olması da mümkündür, Zira insan zâhirde böyle bir desteği ortaya koymakla, uygun bir fırsatı ve başarıya ulaşmayı hedeflemiş olabilir. Bu yolla kavmi ile münazara imkânı bulmakta ve “Rabb'im hayat veren ve öldürendir”” meâlindeki sözle de daha önceki delili terk etmektedir. Hasmı “Hayat veren ve öldüren benim” deyince, İbrâhim (s.a.) “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” diyerek, öncekinden daha açık, aklı daha yatkın ve insan tabiatına daha uygun bir delile yöneliyordu.
Sekizincisi, insanlar şayet düşünürlerse gerçeğe dair yeterli deliller getirmeden Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir zaman onları kendi hallerine terk etmediğinin bilinmesidir. Ayrıca bunda insanlar şayet düşünüp araştırmaları sonunda, vakıf olunamayan ve kabule uygun görülmeyen bir inancı benimsemedikleri için Allah'ın yaratıkları hiçbir zaman ilzâm etmediğini bilmelerine yönelik bir delil vardır. Bundan dolayı Allah, hakkı kabulden yüz çeviren insanın mazeret kapısını kapatmak amacıyla delilleri ortaya koydu, gerekli açıklamaları yaptı ve bu delillerin ardından açıkladığı bütün emirlerini bunlarla irtibatlandırdı.
(JDokuzuncusu, “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhime verdiğimiz delil- FE lerimizdir”1 meâlindeki âyette buyurulduğu üzere, ancak Allah'ın lütfu ve ihsanı ile diline bunları güzelce açıklama imkânını ve o delilleri ortaya koyma gücünü verdiği kimseden başka birinin bunu yapamayacağının bilinmesidir.
Onuncusu, din konusunda çeşitli derecelere ulaşmanın, şeref ve fazilet menzillerine yükselmenin ancak Allah'ın lütfu ile mümkün olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak “Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz”5 buyurmaktadır. O, ne zaman yükseltmeyi dilerse, mutlaka gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir.
İmâmiye mezhebinden bazıları, bu âyetin tefsirini Hz. Ali'nin (r.a.) yaptığı açıklamadan (şerh) aldıklarını iddia ederek şöyle derler: Buradaki yıldızın tevili mezun, ayın tevili lâhık, güneşin tevili de imamdır. Mezuna, Rabb'im budur derken, kendisini eğiteni, onu ilimle yetiştireni kastetmektedir. Yıldız batınca, yani kaybolunca ondan yüz çevirdi ve ben bunu sevmem dedi. Sonra lâhıkı gördü, keza arkasından da imamı gördü. Sonra resülden ilim alan sonrakine yöneldi, çünkü onlara göre sonraki, zikredilen şeyleri anlayan idi. Mütemmin derecesini -ki o imamdır- geçince, risâlet derecesine ulaştı, bu da hayal ile güçlenen ‘nefs-i nâtıkadan gelen şeydi ve onlara dini kuralları tasvir eden biriydi. Böylece onlar birçok Rabbe kulluğa mecbur kaldılar ve onların vasıtasıyla bir dereceden başka bir dereceye yükseldiler. Bu, düşünen biri için çelişki dolu bir iddiadır. Çünkü 'mezun'da olan şey kaybolunca 'lâhık'a ulaştı, mezun da ‘mezur olarak kaldı. İkincisi, yani nefs-i nâtıkanın vardığı şey, övgüye ilkinden daha layık değildi, zira o da 'mezun idi. Şayet orada başka bir derece olsaydı, [ ]ya ‘mezunun diğerine kavuştuğu anda ona ulaşır, ya da ulaşmazdı. Şayet ona ulaşamazsa, onun 'mezundan daha akılsız olmadığı anlaşılır, çünkü ikinci dereceye çevrilmesine engel olmuştur ve ona başkası ulaşmıştır. Eğer ona ulaşırsa, mütemmim derecesinde onunla beraber olurdu, bu durumda nitelediği şeyi tercih ettiği halde onu sevmem nasıl derdi? Sonra başkasından aldığı yolu takip ederek giden için onu sevmem nasıl derdi? Yahut kendisini yetiştirdikten sonra onun rablığından uzaklaşıp başka Rabb'i tercih ettiğine göre, yetiştirmeden önce nasıl onun Rabb'i olurdu? Öyleyse onun şükrünün âkıbeti, Rabb'inin, onun küfre varması için gayret etmesine varmıştır. Böylece adım adım ikinciyi inkâr etme noktasına vardı. Sonra akla yöneldi, sonra da âlemlerin Rabb'ine ulaştı. O, başta da sonda da Rab idi. O'ndan başka hiç kimse için rablık söz konusu değildir, O ortakları olmaktan çok üstündür. Her işin sonu ve yaratılanların gidecekleri yer de O'nun yanıdır. Her yükselmenin bir sınırı olsaydı, ona başkaları da yükselirdi ve daima bu sınırların sonuna varılırdı. Böylece herkes, sonrakiler veya konuşanlar olur, neticede bütün rehberler, mezunlar ve imamlar bâtıl olur. Cenâb-ı Hak bu türlü hayallerden Hz. Ali'yi (r.a.) uzak tutmuş, Allah onun yüzünü -şerefini artırsın- onu bu tür safsatalardan korumuştur. Allah'a hamdolsun.
---
Dipnotlar:
22 Böyle bir rivayet Katâde, Süddi ve Muhammed b. İshak tarafından zikredilmiştir (bk. #6 “Biliyorsanız söyleyin, bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir? ‘Allahe diyecekler. ʻO halde düşünmez misiniz? de. “Peki yedi göğün Rabb'i, yüce Arş'ın Rabb'i kimdir?” diye sor. “Bunlar Allah'ın” diyecekler. “O halde Allah'a saygınız yok mu? de. “Biliyorsanız söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir? de. ‘Yönetim Allah'ın diyecekler. O zaman nasıl olup da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz? de. Doğrusu biz onlara hakkı bildirdik, onlar ise kesinlikle yalancıdırlar. Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi taktirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir”. 287 “O, tertemiz bir kalple Rabb'ine yönelmişti. Babasına ve halkına, “Siz neye tapıyorsunuz?” 20 “Cenâb-ı Hakk'ın ‘Aynı şekilde biz İbrâhime göklerin ve yerin melekütunu görüp kavrama imkânı veriyorduk’ meâlindeki âyeti, bunları ona gösterdi anlamında değildir, çünkü daha önce de onları gösteriyordu ve o göklerin ve yerin her ikisini de görüyordu. Bunun anlamı şudur: Allah onları iki şekilde göstermiştir: Alışılagelmiş olaylarla çelişen bir mücize olması ve yaratılanın yaratana istidlâlde bulunması itibariyle göstermiştir. Mutad olanı nakzeden mücize ile sözü edilen istidlâl, insanda cehâlet ve şüphe bırakmaz, bilakis imanı ve tevhidi gerçekleştirir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 256a-b). 292 “Cenâb-ı Hakk'ın “kesin inananlardan olması için meâlindeki âyeti, daha önce kesin inanmıyordu anlamına gelmez. Çünkü kesin olarak bilmek ifadesi, başlangıçta şüphe ediyordu veya yaratılışına Allah bilgisi konulduğu halde cahil idi anlamına çekilmez. Zira duyusal ve zarüri bilgilere sahip olmayan kişinin kesin inancı Allah'ın evrendeki izleriyle istidlâl etmek veya bu konuya dair haberler -ki o ilmin kendisidir- almakla gerçekleşir. Birine ilim verilmiş iken bilmesi, geçmişte onun cahil olduğunu göstermez, ama bunun anlamı şudur: Kendisine meleküt âlemini göstermemiz vesilesiyle iki yoldan biriyle, ya mücizeler yoluyla veya istidlâl yoluyla bilenlerden olması için” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 256b). 24 “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (el-Bakara, 2% “Sonra yıldızlara şöyle bir baktı; ‘Ben rahatsızım’ dedi”. 27 el-Büd (1: kelimesi, içinde putlar ve resimler bulunan mabet demektir. Farsçadan Arapçalaştırılmış bir kelimedir... İbn Düreyd, onun tapınılan putun adı olduğunu söylemiştir, bu kelimenin sözlükte bir kökü yoktur, Farsçadan Arapçalaştırılmıştır (İbn Manzür, “el-Büdd meselesi de böyledir; o, insanların tapındığı putun adıdır, Hz. İsâ (s.a.) onlara havârilerinden birini göndermişti, havâri insanları hakka yaklaştırmak için puta zâhirde saygı göstermişti, onlar da bundan tatmin olmuşlardı” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. “İkincisi, zikredildiğine göre İbrâhim (s.a.) insanlara zâhirde muvafık davranmış, ama bu muvafakatin caiz olduğuna dair sahih bir açıklarna yapmamıştır. Zâhirde onlara muvafık davranması, ancak içinde doğru bir niyet gizlemesi halinde caiz olur; böylece gerçekte onlara muvafakat etmediği halde insanlar muvafakat ettiğini düşünsünler ve mâzur görülsün... O, putlara tapmaya zorlanan ve bu yüzden zâhirde putlara yönelerek insanlara muvafık davrandığını gösterse dahi, yine de Allah'a tapma niyetiyle putlara tapan insan gibidir. Kezâ Muhammed aleyhisselâma küfretmeye zorlanan da, hayalinde canlandırdığı başka bir Muhammed niyetiyle küfreden gibidir. Hz. İbrâhim (s.a.) “Hayır, dedi, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” sözünü buna göre söylemiştir. O, insanların putlarını kırmış, sonra da onları kırmakla bizzat putları itham etmiş, “Hayır, dedi, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” demişti. O “eğer konuşabiliyorlarsa” meâlindeki cümleyi, şart olarak içinde tutmuş ve “Bilâkis bu işi şu büyükleri yapmıştır” demişti. Bir şeyin şarta bağlanması, her zaman hakikaten veya âdeten olmaz, gerçekliğini değil yokluğunu ifade eder. İşte burada da durum böyledir, binâenaleyh İbrâhim'in (s.a.) sahih imanı içinde gizleyip söylemeden insanlara muvafık görünmesi caizdir. Âyette zikredilen şeyin de buna hamledilmesi gerekir” (Semerkandi, 9! “Üçüncü yorum şudur: Âyet zâhirde, tercih sanatının varlığını gerçekleştirmek anlamına gelse de hakikatte inkâr ve istihzâ anlamındadır. Bu da tedricilik anlamına gelir. Çünkü -tedricilik, hissedilmemesi açısından veya maksadın gerçekleşmesinde şüphe sebeplerini adım adım nakzetmeye insanı ilzâm eder. Cenâb-ı Hak 'Âyetlerimizi yalanlayanları hiç bilmedikleri yerden adım adım yıkıma götürürüz” (el- A'râf, 7/182) buyurmaktadır. Hakkı ortaya çıkarmak için istidrac da bu yolu takip eder; yani zâhirde onlara muvafık görünür, inandıkları şeyler hakkındaki açık delilleri ve onlarla ilgili şüpheleri kendilerine gösterir. Onlara hiç anlamadıkları yerden yaklaşır. Maksat, onların dinlerini iptal ve itikatlarını nakzetmektir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 257a; Medine nüshası, vr. 286a). “İkincisi, İbrâhim (s.a.) ‘Rabb'im budur sözünü, her ne kadar insanlara muvafakat ve yardım ediyor gibi görünse de, onlarla alay etmek ve yaptıklarını reddetmek düşüncesini içinde gizleyerek söylemiştir. Bu durum, sözün başında ve insanların örf ve âdetlerinde görülebilen bir şeydir. Nitekim bir ilimde mahir olan biri hakkında, kendisinin üstat olmaya layık olmayan birine, falancı senin üstadındır, denir, o da alay ederek, evet o benim üstadımdır, diye karşılık verir. İşte bu da onun gibidir. “Batanları sevmem’ cümlesi bunu açıklamaktadır, binaenaleyh başlangıçta söylediği “Rabb'im budur? cümlesi, onları desteklemek anlamında değil, alay etmek mânasına gelmektedir. Çünkü onları ilzâm eden bu mâna, başlangıçta da onlar için açıktı” (Semerkandi, Şerhuw't-Te'vilât, vr. 257a; Medine nüs“Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar? De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır. O birdir, karşı konulamaz 25 Bizim bu olayın bizzat kendisine şahit olmamız söz konusu değildir. Şahit olmakla elde edilen bilgi, gerçek bilgidir, bu ise bize verilmemiştir. Yalan olması muhtemel olan bir şeye Allah adına yemin ederek şahitlik ettiğini söylemek ise bâtıldır. Bu, amelle ilgili bir mesele değildir ki, bazıları onun gereğini yerine getirmek tercihi ile mükellef tutulsun” (Semerkandi, Serhu't-Tevilát, vr. 257a; Medine nüshası, vr. 286a). Burada müellif merhum, muhtemelen Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanınave bu âyetin nüzul sebebine işaret etmektedir: “İbrâhim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allah'a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi” (Âl-i İmrân, 3/67; bk. Taberi, Câmi'u'“Bir şeyin bir dilden başka bir dile çevrilmesi halinde bazı farklılıkların ve değişikliklerin yapıldığı düşüncesini akla getirir. Farklı bir dilin kullanılması ve lafızların değişmesi halinde aslın değişime uğradığı iddiasıyla inkâr ederler. Binaenaleyh inkârı ve reddi mümkün olan böyle bir şeyin delil olarak gösterilmiş olma ihtimali yoktur” (Semerkandi, Şerhu'tTe'vilât, vr. 257b; Medine nüshası, vr. 286b). 31 Yasin, 36/22. Bu âyet Hz. İbrâhim (s.a.) hakkında gelmemiş, bilakis Yâsin süresinde sözü edilen karye ehlini korkutmak için gelmiştir. Hz. İbrâhim hakkında ise Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bir zaman İbrâhim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O'na ibadet ederim). O bana doğru yolu gösterecektir” (Zuhruf, 43/26-27). “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur”. “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak Rabb'i hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabb'im hayat veren ve öldürendir” deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim” dedi. İbrâhim 'Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”.
Enam 6:80
Kavmi onunla tartışmaya girişti. Burada Cenâb-ı Hak, kavminin onunla tartıştığını belirtmiş, fakat neden tartıştıklarını açıklamamıştır. Ancak verilen cevapta Jbu tartışmanın neden yapıldığı görülmektedir: Onlara dedi ki: Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Buna göre bu tartışmanın Allah hakkında, Allah'ın birliği ve dini hakkında yapılmış olması muhtemeldir. Allah'ın emrine tâbi olmak ve O'na itâat etmek konusunda yapılmış olması da muhtemeldir. İbn Abbâs'tan (r.a.) gelen bazı rivayetlerde belirtildiğine göre; Kavmi onunla tartışmaya girişti, yani ilâhları konusunda tartıştılar ve onu ilâhlarla korkuttular, dediler ki: İlâhlarımıza tapınıyorsun ve onlara hakaret ediyorsun, onların sana zarar vermelerinden, aklını başından almalarından korkmuyor musun? Bu yorum, ihtimal dâhilindedir. Bu, Hüd aleyhisselâmın kavminin kendisine söyledikleri söze benzemektedir: “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış! demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!”7 Sonra Hz. İbrâhim (s.a.) onlara şöyle dedi: Peki siz onlardan korkmuyor musunuz? Onlar cevaben dediler ki: Biz onlara tapıyoruz, neden korkalım? Hz. İbrâhim (s.a.) şöyle karşılık verdi: Onların büyüğünü-küçüğünü, erkeğini-kadınını karıştırmışsınız; küçüğü ile karıştırdığınız için büyüğünden korkmuyor musunuz? Kadınlarla karıştırdığınız için erkek olanlardan korkmuyor musunuz? Onların, tanrılarına tapmadığı için Hz. İbrâhim'i (s.a.) Allah ile korkutmuş olmaları da muhtemeldir, çünkü onlar şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”s. Şöyle de söylüyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”9, Dolayısıyla onlar ilâhlarına tapmadığı için Hz. İbrâhim'i Allah ile korkutuyorlardı, çünkü onlara göre ilâhlar kendilerini Allah'a yaklaştıracaklardı, onlara tapmamak da insanı Allah'tan uzaklaştırırdı.
Allah beni doğru yola iletti, sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Buradaki beni doğru yola iletti. Bu ilâhi beyan, gerçek dine ve tevhide iletti, bana kendisine itâat ve emirlerine tâbi olma yolunu gösterdi anlamına gelebilir. Sonra da şöyle dedi: O bana doğru yolu göstermişken sizin tanrılarınızdan neden korkayım?
(JAncak Rabb'imin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Bu cümlenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Rabb'ime isyan etmekten başka bir şeyden korkmam, ancak O'na isyan edersem korkarım, o zaman ben onun dilemesine bağlı olurum ve O dilerse bana azap eder, dilerse azap etmez.
Rabb'imin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Yani isyan etsem de itâat etsem de, bütün bunların ilmi O'nun yanındadır.
Enam 6:81
Siz, Allah'a ortak koşmaktan korkmazken ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edilmiştir: Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Yani Allah'a ortak koştuğunuz putlardan nasıl korkarım? Üstelik Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken. Yani diyor ki: Allah'ın Kitab'ında, mazeret olarak ileri sürecekleri bir delilleri yokken. İki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Yani iki din mensuplarından hangisi, ben mi, yoksa siz mi güvende olmaya daha lâyıksınız? Biliyorsanız (söyleyin), ben tek bir ilâha kulluk yapıyorum, siz ise pek çok tanrıya tapıyorsunuz?”", Şöyle denilmiştir: Onlar Hz. İbrâhim'i (s.a.), kendi tanrılarına tapmayı ve kulluk konusunda onları Allah'a ortak koşmayı terk ettiği için korkutuyorlardı. Bunun üzerine o şöyle dedi: Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Yani Allah'a ortak koştuğunuz putlardan nasıl korkarım? Üstelik Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm -yani ortağı bulunduğuna dair bir delil- indirmediği başka şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken. Sonra şöyle devam etti: İki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Ben mi, yoksa siz mi? Tek bir ilâha kul olan mı güvende olmaya daha lâyıktır, yoksa büyük-küçük, erkek-kadın bir çok ilâha kul olan mı? [ ] Yahut şöyle denilir: Sizin, ne kendilerini terk ettiğimde bana bir zarar veren ve ne de dediğinizi yaptığımda bana fayda veren Allah'tan başka taptığınız tanrılara tapmayı terk etmekten dolayı ben neden korkayım? Üstelik siz, kendisine kulluğu terk ettiğinizde size zarar vermek gücüne, O'na kulluk yaptığınızda da fayda vermek kudretine sahip olan benim Allah'ıma kul olmayı terk etmekten korkmazken. İki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Zarar ve fayda verme kudretine sahip olan tek bir ilâha tapan mı, yoksa bu kudrete sahip olmayan ilâhlara tapan mı?
Enam 6:82
Denildi ki: Kavmi ona şu cevabı verdi: Zarar ve fayda verme kudretine sahip olan tek bir Rabbe İnananlar ve imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar”'. Şöyle de denildi: Tasdiklerini ve imanlarını şirkle karıştırmayanlar ve Allah'ı bırakıp başkasına tapmayanlar, İşte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır, yani dalâletten ve şirkten uzaklaşıp doğru yolu bulanlardır. Denildi ki: Bu âyette geçen “zulüm” kelimesi şirk demektir. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar meâlindeki âyet nâzil olunca, müslümanlara ağır geldi ve dediler ki: Ya Resülellah! Hangimiz kendine haksızlık yapmaz ki? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “O sizin zannettiğiniz anlamda degildir, ancak oşirktir, Lokman'ın oğluna söylediklerini duymadınız mı? Sevgili oğlum! Allah'a ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır”. Hz. Ebü Bekir (r.a.) bir gün arkadaşlarına şöyle dedi: Şu iki âyet hakkında ne dersiniz? “Rabb'imiz Allah'tır deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar” meâlindeki âyet ile İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar meâlindeki âyet. Cevaben dediler ki: “Rabb'imiz Allah'tır deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar” meâlindeki âyet, imandan sonra Allah için amel edenler ve O'nun emri üzere dosdoğru yaşayanlar, demektir. İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar meâlindeki âyet de, günah işlemeyenler demektir. Hz. Ebü Bekir; siz bize çok ağır bir külfet yüklediniz, dedi; İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar meâlindeki âyet, imanlarına şirki bulaştırmayanlar demektir. “Rabb'imiz Allah'tır deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar” meâlindeki âyet de, oradan şirke veya başka tarafa dönmeyenler demektir”. Eğer bu rivayetler sahihse, orada zikredilen zulüm kelimesinden maksadın şirk olduğu anlaşılır. Şayet sahih değilse, o zaman şirkin dışında bir şey kastedildiği anlamına gelebilir; buna göre zulmetmeyen ve günah işlemeyen kimse, Allah tarafından güven içindedir demektir, fakat günah işleyen veya zulmeden kişinin korkması gerekir, o Allah'ın dilemesine kalmıştır, Allah dilerse ona azap eder, dilerse bağışlar ve affeder.
2 “Şöyle denilmiştir: İbrâhim kavmine “İki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?”
deyince, kavmi ona bu cevabı verdi, aynı sözle kendisine târizde bulundular ve onlar da “İki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?” dediler. Hz. İbrâhim onlara şöyle karşılık verdi: Zarar ve fayda verme kudretine sahip tek bir ilâha iman edenler ve “ve imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar” dedi...” (Semerkandi, Şerhu't-Teilât, vr. 258b).
148 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ
Enam 6:83
İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim'e verdiğimiz delillerimizdir. Bu âyet, Hz. İbrâhim'in o vakitte mümin olmadığını ve Rabb'ini bilmediğini iddia edenleri yalanlamaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak burada, kavmine karşı kendisine deliller verildiğini haber vermektedir. Şayet Hz. İbrâhim, onların dediği gibi olsaydı, Allah'ın ona verdiği deliller kendisinin aleyhine olurdu. Allah delilleri ona, kavmine karşı kullanmak üzere gönderdiğini haber verdiğine göre, bu İbrâhim'in o sırada iddia ettikleri gibi olmadığını, aksine daha önce belirtildiği gibi” Rabb'ini bildiğini ve O'na ihlâsla bağlı olduğunu gösterir.
Şayet biri şöyle bir soru sorarsa: Cenâb-ı Hakk'ın (s.a.) kavmine karşı kullanmak üzere Hz. İbrâhime verdiği deliller şu âyet-i kerimede zaten ifade edilmişti: “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabb'imin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Rabb'imin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz?”
Ona şu cevap verilir: Bu, karşılıklı deliller ileri sürülen bir tartışma değildir, o ancak tevhidi ve dini açıklamaktır. Görmez misin ki, Hz. İbrâhim (s.a.) şöyle diyor: “Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabb'imin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç”. Tartışma ise şu âyetlerde belirtilmiştir: “Batanları sevmem”, “Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim”. [ ]Sózü edilen tartışma, Rabb'ın birliğini ve ulühiyyetini ve onların taptıkları ilâhların anlamsızlığını anlatan bunun gibi âyetlerde geçmektedir. Bu anlamdaki diğer bazı âyetler de şunlardır: “Dedi ki: Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı”. “Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir puta niçin taparsin?”33 “Yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Hastalandığım zaman bana şifa verendir”?
Bu âyette Mütezile'nin iddiasının reddine ilişkin delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim'e verdiğimiz delillerimizdir buyurmaktadır. Buradaki “itâ” kelimesi vermek, lütfetmek anlamına gelir. Buna göre yıldızlar, güneş, ay ve âyette belirtilen şeyler, mevcut idiler. Bu, belirttiğimiz şeylerle kavmine karşı tartışma delillerini Hz. İbrâhime (s.a.) verenin Allah olduğunu gösterir. Bu da, Hz. İbrâhim'in (s.a.) kavmine karşı kullandığı tartışma delillerini O'nun yarattığına işaret eder, çünkü âyette delillerimizdir diye onları kendine nispet etmektedir. Dolayısıyla Hz. İbrâhim'in (s.a.)kavmine karşı tartışma delillerini O yaratmıştır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim'e verdiğimiz delillerimizdir. Yani putlara tapan insanlara karşı... Bir çok âyette ifade buyurduğu üzere burada da Cenâb-ı Hak onların putlara tapmakla ne kadar akılsızca davrandıklarını açıklamaktadır. Nemrut da “Hayat veren ve öldüren benim” dediğinde aynı davranışı sergilemişti.
Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Bu âyet de Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: Cenâb-ı Hak herkes için ulaşmasını istediği bir hedef belirledi, insan bu hedefe ulaştığında nübüvvete ve risâlete uygun hale gelirler. Fakat onlar o seviyeye ulaşmamayı istediler, bu konudaki iradeyi Allah'a değil kendilerine ait kıldılar. Allah istediği kişilerin derecelerini yükselttiğini haber veriyor, fakat onlar diyorlar ki: Allah onların derecelerini yükseltemez, aksine onlar kendi derecelerini kendileri yükseltirler. Âyet-i kerime ise, bir dereceye veya bir fazilete nâil olanın, ancak Allah'ın lütfu ve ihsanı ile nâil olacağına delâlet etmektedir.
Sonra derecelerini yükseltiriz cümlesindeki derecelerin ne olduğu konusunda farklı ihtimaller vardır. Bunun peygamberlik olması muhtemeldir. Onların âhirette yükseleceği dereceler de olabilir. Yahut yaratılanların meclislerinde zikredildikleri gibi dünyada şan ve şerefle zikredilmeleri kastedilmiş de olabilir.
(JŞüphesiz ki senin Rabb'in hikmet sahibidir, her şeyi bilmektedir. Yani yaratıkları yaratmakta hikmet sahibidir. İnsanları yaratması, vahdâniyyetine delildir. Yaratıkları var etmesi, O'nun bozucu değil; yaratmada işleri hikmetle yürüttüğünü gösterir. Sonra onların amellerini bilmektedir, yaratılanların yararını, neyin onların menfaatlerine uygun olduğunu ve neyin uygun olmadığınıda bilmektedir. Hakim, tedbirde hiçbir hata yapmayan kişidir.
---
Dipnotlar:
32 “İbrâhim, Peki ama’ dedi, “Yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı? “Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk” dediler. İbrâhim dedi ki: İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? İyi bilin ki âlemlerin Rabb'i dışında taptıklarınız benim düşmanıdır; O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir” (eş“Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak Rabb'i hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabb'im hayat veren ve öldürendir' deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim dedi. İbrâhim ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberliketmez”.
Enam 6:84
84. “Biz ona İshak ve Yâkub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nüh'u ve onun soyundan Dâvüd'u, Süleyman'ı, Eyyüb'u, Yüsuf'u, Müsâ'yı ve Hârün'u doğru yola iletmiştik. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz.”
85. “Zekeriyyâ, Yahyâ, İsâ ve İlyâs'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.”
Enam 6:85
84. “Biz ona İshak ve Yâkub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nüh'u ve onun soyundan Dâvüd'u, Süleyman'ı, Eyyüb'u, Yüsuf'u, Müsâ'yı ve Hârün'u doğru yola iletmiştik. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz.”
85. “Zekeriyyâ, Yahyâ, İsâ ve İlyâs'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.”
Enam 6:86
Biz ona İshak ve Yâkub'u da armağan ettik. Belirttiğimiz yüksek derecelerin, Cenâb-ı Hakk'ın armağan ettiğini söylediği kişiler olması muhtemeldir. Bunda kendisine çocuklar armağan etmesinin onun için Allah'ın lütfu olduğuna delil vardır; bu, çocuklarının çocukları için de ilâhi bir lütuftur.
[Hidâyetin Çeşitleri]
Hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nüh'u doğru yola iletmiştik. Hidâyet iki çeşittir; biri hakkı bulma hidâyeti, diğeri hakkı bilme hidâyeti, bu ikincisi açıklama hidâyetidir. Bu hidâyette müslüman ve kâfir hepsi müşterektir. Hakkı bulma hidâyeti ise, resüllere, nebilere ve bütün müslümanlara mahsustur. Hidâyet burada hakkı bulmaktır, hakkı bilmek değil. Çünkü hakkı bilmekte müslüman ve kâfir hepsi ortaktır.
Onun soyundan Dâvüd'u da doğru yola iletmiştik. Denildi ki: O, Hz. İbrâhim'in (s.a.) neslidir. Hz. Nüh'un (s.a.) nesli olduğu da söylenmiştir. Onların hepsi, yani İbrâhim ve adı geçen peygamberler, Nüh'un neslidirler.
Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Yani biz iyileri kıyâmet gününe kadar böyle şanla, şerefle ve güzel övgülerle ödüllendiririz. Tıpkı o peygamberlerin insan meclislerinde şanla, şerefle ve güzel övgülerle ödüllendirildiği gibi. Onların yeryüzünde yaratılanların meclislerinde anıldıkları gibi, meleklerin meclislerinde anılmış olmaları da muhtemeldir. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Bu beyanın, “onları âhirette sevapla, üstün derecelerle ve bol mükâfatla ödüllendiririz anlamına gelmesi de muhtemeldir.
[ ]Sonra Cenâb-ı Hak bir grubu Biz, iyileri böyle ödüllendiririz diye, başka bir grubu Hepsi de iyilerden idi diye, bir başka grubu da Hepsini âlemlere üstün kıldık diye anmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya bu, belirttiği her grubun arkasından gelen niteleme sadece o gruba özel değildi, onların hepsi içindi, yani onların hepsi iyi kişilerdi, salih insanlardı ve âlemlere üstün kılınan şahsiyetlerdi.
Sonra onların peygamber olmakla üstün kılınmış olmaları muhtemeldir, onlar âlemlere peygamberlikle üstün kılınmışlardı. Onlar için risâlet ve nübüvvet söz konusu olmasa bile, zaten iyi ve salih kimseler oldukları için âlemlere üstün kılınmış olmaları da muhtemeldir. Sonra Allah onlara iyiler anlamına gelen “muhsinin” ismini, risâlete ve nübüvvete lâyık olan hâli tercih etmeleri sebebiyle vermiş olması da muhtemeldir; eğer böyle ise, onlar zaten hususen peygamberdirler. Onların hidâyeti ve hakkı bulma yolunu seçtikleri için iyilerden olmaları da ihtimal dâhilindedir; şayet öyle ise peygamberler ve bütün müslümanlar bu vasfa ortaktırlar demektir.
Enam 6:87
87. “Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını, evet onları da seçkin kıldık ve dosdoğru yola yönelttik.”
Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını... Babaları'ndan maksat, kendilerinden önce yaşayanlardır. Çocukları, kendilerinden sonra gelecek olan nesilleridir. Kardeşleri ise, akranlarıdır. Çocukları kelimesi ile Muhammed aleyhisselâmın kastedildiği söylendiği gibi, onlardan sonraki müminler kastedilmiştir de denilmiştir.
Evet, onları da seçkin kıldık. Onları nübüvvet ve risâletle seçkin kılmış olması muhtemeldir. Onları dosdoğru yola yönelttik; bu nitelik özellikle onlara mahsustur. Onları seçkin kıldık meâlindeki cümle, tevhit inancı ve İslâm dini ile onları seçkin kıldık anlamına da gelebilir. Bu anlam, bütün peygamberleri ve müminleri içine alır, çünkü onların hepsini bu özellikleriyle seçkin kılmıştır. Bu beyan, yukarıda belirtilen üstün dereceler ve faziletlerle seçkin kıldık anlamına da gelebilir. Bu durumda âyet, “Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz” meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla) olur. Bu durumda da bütün peygamberleri ve müminleri kapsar. En doğrusunu Allah bilir.
Onların atalarından ve çocuklarından ilâhi kelâmında bulunan “min” harf-i cerri, onların atalarından ve çocuklarından bazılarının seçkin olmadıklarına işaret eder, çünkü “min” harf-i cerri, kısmi olmak anlamını ifade eder.
Enam 6:88
İşte bu, Allah'ın hidâyetidir; O, bununla kullarından dilediğini doğru yola ulaştırır. Yani bu hidâyet, Allah'ın peygamberlerine verdiği hidâyettir. İşte O'nun hidâyetiyle peygamberler hidâyetlendiler. Bu âyet de Mütezile'nin iddialarının aksine işaret etmektedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaratılanları hidâyete erdirmek istemiştir, fakat onlar hidâyetlenmediler. Mütezili âlimlerin iddialarına göre resüllere ve nebilere Allah'tan verdiği hidâyet ve fazilet, bütün kâfirlere de verilmiştir. Onların iddialarına göre âyetin ifade ettiği anlam çekilip alınmaktadır, çünkü Allah dilediğini doğru yola ulaştırır buyuruyor, fakat onlar şöyle diyorlar: Allah, herkesin hidâyete ermesini istedi, ancak onlar hidâyete ermediler. Şayet söyledikleri doğru ise, o zaman âyetteki dilediğini meâlindeki “men yeşâu” kelimesinin anlamı yoktur. Âyet-i kerimeye göre, Allah, yaratılanlardan bazı kimselerin hidâyete erdirmemeyi diledi, çünkü onların asla doğru yola gelmeyeceklerini ve hidâyeti tercih etmeyeceklerini biliyordu. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı yapageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi. Bu ifade, şayet onlar Allah'a ortak koşmuş olsalardı haklarında hangi hükmün verileceğini haber vermektedir, ancak onlar Allah'a ortak koşmadılar, çünkü Allah onları korumuş, risâletle görevlendirmek için onları seçmiş ve nübüvvet ihsan etmek için onları özel kılmıştı. Bu itibarla onların Allah'a ortak koşma ihtimali yoktu. Ancak Cenâb-ı Hak bunu, O'nun hükmünün sıradan veya eşraftan biri olsun, Allah'a başkasını ortak koşan herkes için geçerli oldugunu insanlar bilsinler diye zikretmiştir.
Yapageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi. Yani Allah'a ortak koşmadan önce yapmış oldukları güzel ve hayırlı amelleri de boşa giderdi.
e ASS İİİ EZİN DESİ EİN ÇAL öy ój Doakan a pisi Sp
Enam 6:89
Onlar, kendilerine kitap verdiğimiz kimselerdir. Bundan maksadın peygamberlere verdiği kitaplar olduğu söylenmiştir. Hikmet verdiğimiz kimselerdir. Denildi ki: Burada Allah'ın ilim ve anlayış verdiği kimseler kastedilmektedir. Şöyle de söylendi: Allah'ın onlara verdiği hükümler kastedilmiştir. Peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Bundan maksat da gayb haberlerini verdiği kimselerdir. Biz bunu daha önce zikretmiştiki.
136 (SJEğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse... Buradaki bunları anlamındaki zamir, zikretmiş olduğu nübüvvetten, gayb haberlerinden kinâyedir. Şöyle de denilmiştir: Bu zamir, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlere indirdiği kitaplardan kinâyedir. Onun, Allah'ın peygamberlerine verdiği mücizelerden ve delillerden kinâye olduğu da söylenmiştir.
Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse muhakkak ki yerlerine, bunları inkâr etmeyecek bir topluluk getiririz. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Eğer şimdi bu söylenenleri inkâr ederlerse, yani Mekkeliler inkâr ederlerse, demektir. Muhakkak ki yerlerine, bunları inkâr etmeyecek bir topluluk getiririz. Yani onların yerine Medineli ensârı ve muhacirleri getiririz. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) sözüdür”, Denildi ki: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse, yani akrabaların inkâr ederlerse, Muhakkak ki yerlerine, bunları inkâr etmeyecek bir topluluk getiririz, yani saymış olduğu resülleri ve nebileri getiririz. Şöyle de denildi: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse, yani akrabaların ve tanıdıkların inkâr ederlerse, Muhakkak ki yerlerine, başka bir topluluk getiririz, yani akraban olmayan kişileri getiririz ve onlar Bunları inkâr etmezler. Şu da söylenmiştir: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse, yani çağdaşların inkâr ederlerse, Muhakkak ki yerlerine, başka bir topluluk getiririz, yani onların daha önce yaşayan atalarının ve ecdadının soyundan olan kişileri getiririz ve onlar Bunları inkâr etmezler. Nihayet şöyle de denilmiştir: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse, yani yeryüzü ehli inkâr ederlerse, Muhakkak ki yerlerine, başka bir topluluk getiririz, yani gök ehlini getiririz ve onlar Bunları inkâr etmezler. Hasan-ı Basri de şöyle dedi: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkâr ederlerse, yani ümmetin bunları inkâr ederlerse, Allah onların yerine daha önceki ümmetlerden nebileri ve salih kimseleri getirir ve onlar Bunları inkâr etmezler. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin anlamı, bizim söylediğimiz gibidir.
---
Dipnotlar:
35 Müellifin, nübüvveti, gayb haberleri diye tefsir ettiği yeri bulamadık. Ancak genel olarak “nebi” kelimesinin tefsiri için bk. el-Bakara, 2/61. Muhtemelen müellif, âyetin bir parçasından hareketle gayb haberleri diye tefsir etmiş olmalıdır. Bunun için bk. Âli İmrân, 8 o Taberi, Câmi'u'(-beyân, VII, 264; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 312.
Enam 6:90
[Bütün Peygamberler Aynı Dini Getirdiler]
İşte o peygamberler, Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerdir. Şu halde onların rehberliğine uy. Buradaki Onların rehberliği ibaresi, onların kendi ümmetlerini sevkettikleri hidâyetle sen de ümmetini hidâyete sevket anlamına gelebilir. Onların rehberliği anlamındaki ifade, onlar hidâyeti benimsediler, sen de hidâyeti benimse anlamına da gelebilir. [ ] Cenâb-ı Hak burada efendimize, daha önceki peygamber kardeşlerine uymasını emretmektedir. Hidâyet, yapılan işlerin adı değil, uyulan dinin adıdır. Binaenaleyh namazı, zekâtı ve orucu terk edene sapık denilmez, ancak hidâyetin zıddını din olarak benimseyene sapık denilir. Cenâb-ı Hak burada peygamberine daha önceki hidâyet rehberlerine uymasını emretmektedir. Bu, bütün nebilerin ve resüllerin hep aynı dine mensup olduklarına işaret eder, bu dinin neshedilme ve değişikliğe uğrama ihtimali yoktur. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O, Nüha buyurduklarını size din kıldı”. Burada Cenâb-ı Hak bize, Hz. Nüha (s.a.) vermiş olduğu dini verdiğini haber vermektedir. Bu âyet de dinin aynı kaldığına ve asla neshedilmediğine, fakat şeriatların (hükümlerin) farklı olduğuna, çünkü onların neshedileceğine işaret etmektedir.
[Din Hizmetinden Ücret Almak]
De ki: Ben, bu görevimden dolayı hiçbir karşılık istemiyorum. Bu ilâhi kelâma da Cenâb-ı Hakk'ın onlara uymayı emrettiği anlamı verilebilir. Yani daha önceki peygamberlerin yoluna uy, onlar risâleti tebliğ için kimseden karşılık istemedikleri gibi sen de tebliğ için kimseden karşılık bekleme. Ben, bu görevimden dolayı hiçbir karşılık istemiyorum meâlindeki ilâhi beyan, Kur'ân ve ilim öğretmek, hadis rivayet etmek ve benzeri ibadetler karşılığında ücret almayı caiz görenlerin reddine de işaret etmektedir. Şu âyet-i kerime de aynı anlamı teyit etmektedir: “(Resülüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?”3 En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki ücret yükü altında ezilen insanları peygambere uymamakta mâzur görmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyet aynı zamanda Karâmita mezhebinin iddialarının reddine işaret etmektedir, çünkü onlar görüşlerini insanlara sunuyorlar, bunun için de onlardan söz alıyorlar ve karşılık bekliyorlardı. Peygamberlerden de söz alınmıştır, ancak onlardan risâleti insanlara tebliğ için söz alınmıştır. [§]Onlar insanların kalplerine dini sevdirmekle emrolunmuşlardı. Onlardan karşılık almak ise, kalplerini ve tabiatlarını ondan nefret ettirir.
Bilinsin ki bu, bütün insanlığa bir öğütten ibarettir. Yani bu Kur'ân-ı Kerim, ancak bir öğüttür ve bütün insanlar için bir yasadır.
bh İRİŞ GİGİ SE 211235
Enam 6:91
[Allah'ı Gereği Gibi Tanımak]
Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Denildi ki: Ehl-i Kitap'la yapılan tartışma âyetleri müstesna En'âm süresi müşriklere delil getirmek için gelmiştir. İşte onlardan biri de, Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar meâlindeki bu âyettir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Onlar Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, mutlak galiptir”. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Bütün dünya O'nun avucundadır”?, Bazı müfessirler şöyle dediler: Onlar Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Başkaları da şöyle dediler: Onlar Allah'ın büyüklüğünü gereği gibi anlamadılar. Onlar, o insanların Allah'ın büyüklüğünü gereği gibi anlamadıklarını ve Allah'ı gereği gibi tanımadıklarını söylüyorlar. Allah'ın büyüklüğünü gereği gibi kim anlayabilir? Yahut Allah'ı gereği gibi kim tanıyabilir? Veyahut Allah'a gereği gibi kim kulluk yapabilir? Bir rivayette kıyâmet günü meleklerin şöyle söyleyecekleri haber verilmektedir: Ey Rabb'imiz, biz sana gereği gibi kulluk yapamadık". Cenâb-ı Hak “Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”? meâlindeki âyetinde, onların asla Allah'a âsi olmadıklarını haber vermesine rağmen kıyâmet günü onlar böyle diyecekler. [ ]Baska bir âyette de onlar için şöyle buyuruyor: “O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar”, Bütün bunlarla birlikte onlar yine de; sana gereği gibi kulluk yapamadık, derler. Bu durumda Allah'ı gereği gibi tanımak yahut O'na gereği gibi tâzim göstermek kimin haddine? Lâkin en doğrusunu Allah bilir ya, onların bu âyeti yorumlamaları, Allah'ı istidlâl yoluyla tanıyacak kadar tanımadılar ve istidlâl yoluyla saygı gösterecek kadar O'na saygı göstermediler anlamındadır. Bu onların yorumlarıdır, ancak hakikatte Allah'ı gereği gibi tanıyabilecek ve O'na gereği gibi saygı gösterebilecek hiç kimse yoktur. Bu durumda âyet iki anlama gelir. Birincisi, Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar meâlindeki cümle, onlar mükellef kılındıkları şekilde, güçlerinin yettiği ölçüde ve bu konudaki emre uygun tarzda Allah'tan gereği gibi sakınmadılar anlamına gelir. İnsana ancak gücü ve kudreti ölçüsünde sorumluluk yüklenir, yoksa hiç kimsenin Allah'a gereği gibi saygı göstermeye ve O'na âsi olmaktan gereği gibi sakınmaya gücü yetmez. Biz bunu sorumluluk ölçüsünde diye zikrettik. İkincisi, Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar ve O'ndan gereği gibi, yani kendi menfaatleri için çalıştıkları ölçüde sakınmadılar. Yani eğer onlar, kendi işleri için gösterdikleri gayret kadar Allaha isyandan sakınmak ve O'na saygı göstermek konusunda gayret göstermiş olsalardı, buna çalışırlar ve bunun için bütün gayretlerini gösterirler ve neticede Allah'tan sakınma noktasına ulaşırlardı.
Nitekim “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi? dediler. Şayet onlar gerçekten Ehl-i Kitap olsalardı, ne peygamberleri inkâr ederlerdi, ne de kitapları! Çünkü Ehl-i Kitap her ne kadar bazılarını inkâr etseler de, yine de peygamberlerin ve kitapların bir kısmına inanırlardı, fakat bunlar münafık oldukları için bütün peygamberleri inkâr ettiler. Müslümanlar arasında münafıklar olabileceği gibi yahudiler arasında da münafıklar vardır; onlar müminlerle aynı şeye inandıklarını söylerler, fakat gerçekte onlara muhalif, lâkin müşriklere dost olduklarını içlerinde saklamaktadırlar. Müslümanlar arasındaki münafıklar görünürde Resülullah'a (s.a.) uyduklarını ifade ettikleri, fakat hakikatte O'na muhalif oldukları gerçeğini içlerinde sakladıkları ve müşriklere yardım ettikleri gibi onlar da aynı şeyi yapıyorlar. Cenâb-ı Hak da müslümanlar onların muhalefetini bilsinler, ilâhi hükümleri değiştirenlerin ve Muhammed aleyhisselâmın niteliklerini gizleyenlerin ancak o insanlar olduğunu öğrensinler diye Peygamber'ini (s.a.) onların nifaklarına muttali kıldı. Bazı rivayetlerde bu âyetin Mâlik b. Dayf hakkında geldiği zikredilmiştir. O yahudi âlimlerindendi ve iri-yarı bir adamdı. Bir gün Resülullah'ın (s.a.) yanına gitmiş, Resülullah (s.a.) kendisine şöyle demişti: “Tevrat'ta Allah'ın iri-yarı din âlimlerine buğz ettiği âyeti var mı?” Mâlik, evet, dedi. Hz. Peygamber (s.a.); “Sen çok iri-yarı bir âlimsin, demek ki Allah sana buğz ediyor” deyince, Mâlik kızdı ve Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi dedi”, bütün peygamberleri ve kitapları inkâr etti. Cenâb-ı Hak onu yalanladı ve kavmi nezdinde de münafıklığını ortaya koydu. Şöylebuyurdu: De ki: Öyleyse Müsâ'nın insanlara bir nur ve hidâyet olarak getirdiği kitabı kim indirdi? Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Yani onları önce sayfalara yazdınız, sonra inkâr ettiniz; Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi dediniz, şayet Allah hiçbir insana bir şey indirmedi ise, sizin yazdıklarınız ne idi? (İstediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz, yani Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: Sahifelerde Resülullah'ın (s.a.) niteliklerine dair olmayan şeyleri açıklıyorsunuz, fakat onun niteliklerine dair şeyleri gizliyor ve değiştiriyorsunuz. Şöyle denildi: (İstediğinizi) açıklıyorsunuz, yani onları açıktan okuyorsunuz; çoğunu da gizliyorsunuz, yani Resülullah'ın (s.a.) niteliklerine dair olan âyetlerden ve hoşunuza gitmeyen recim, kısas gibi hükümlerden çogunu gizliyorsunuz.
De ki: Öyleyse Müsâ'nın insanlara bir nur ve hidâyet olarak getirdiği kitabı kim indirdi? Cenâb-ı Hak bütün ilâhi kitapları nür ve hidâyet diye nitelendirdi. O, karanlıktan aydınlığa çıkaran, yani şüpheleri kaldırıp açıklayan bir nürdur; [§]yanlış yollardan doğru yola çıkaran bir hidâyet rehberidir, yani yanlış ile doğruyu açıklayan, meçhule ve helâke götürmekten kurtaran bir delildir. Hatalardan korunma ve kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Sizin de, atalarınızın da bilemediğiniz şeyler (Kur'ân'da) size öğretilmiştir. Mücâhid şöyle dedi: Bu âyet müslümanlar hakkında gelmiştir. Cenâb-ı Hak, onların da atalarının da bilmediği şeylerin kendilerine öğretildiğini söylüyors. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Âyet kâfirler hakkında gelmiştir, yani Sizin de, atalarınızın da bilemediğiniz ilâhi kitabı tahrif etmeleri peygambere öğretilmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Tavrat'ta sizin bilmediğiniz ve atalarınızın da bilmediği şeyler öğretilmiştir.
(Resülüm!) Sen ‘Allah’ de, sonra onları bırak! Bazıları şöyle dediler: (Resülüm!) Sen “Allah de, sonra onları bırak meâlindeki beyan, De ki: Öyleyse Müsâ'nın insanlara bir nur ve hidâyet olarak getirdiği kitabı kim indirdi? meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla). Yani Allah şöyle buyurdu: Ey Muhammed, de ki: Onu Müsâ'ya Allah indirmiştir. Şöyle de denildi: Bu beyan, Sizin de, atalarınızın da bilemediğiniz şeyler (Kur'ân'da) size öğretilmiştir meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla). Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Ey Muhammed, de ki: Onu size Allah öğretmiştir. Onlar bunu söyleyinceye kadar Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini zorlamış olması da muhtemeldir, bu durumda âyet onların aleyhine delil olur.
Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oyalanadursunlar! Bu âyet iki anlama gelebilir. Biri, bırak onları, yaptıklarına karşılık verme! Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen yine de onları affet, hoş gör”. İkincisi, Hz. Peygamber (s.a.) onlara deliller gösterdi, kanıtlar önlerinde duruyordu, fakat yine de büyüklendiler ve inat ettiler. Allah da onları bırakmasını emretti, bundan sonra onlara mücizeler ve deliller göstermemesini, ancak onları tevhide davet wo Taberi, Câmi'u'-beyân, VII, 270.
160 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ etmesini söyledi. Hz. Peygamber (s.a.) de onları tevhide çağırmaya devam etti ve bunu hiç terketmedi, [ ]fakat kendilerine delil getirmeyi bıraktı.
Daldıkları bataklıkta. Yani gözlerini yumarak daldıkları bâtılda ve yalanlamada bocalayıp dursunlar.
mi öyle sy özle ali işe aa
---
Dipnotlar:
%0 “Onlar Allahı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Kıyâmet gününde bütün dünya O'nun Câbir'den (r.a.) rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Yedi kat gökte bir meleğin kıyamda durmadığı veya ruküya eğilmediği veya secdeye gitmediği bir adım kadar, bir karış kadar ve bir avuç kadar boş bir yer bile yoktur. Kıyâmet günü geldiğinde onların hepsi şöyle derler: Seni tenzih ederiz! Biz sana gereği gibi kulluk yapamadık, ancak sana hiçbir şeyi de ortak koşmadık” (Taberâni, el-Mucemu'l-kebir, II, 184; a.mlf., elMucemus5-sağir, IV, 44). Heysemi şöyle dedi: “Bu rivayetin senedindeki Urve b. Mervân hakkında Dârekutni şöyle dedi: O, hadiste kuvvetli değildir. Senedin diğer ricâli ise sahihtir”. Bu hadisin Hz. Ömer (r.a.) ve Selmândan (r.a.) gelen iki şevâhidi vardır. bk. Hâkim, el-Müstedrek, III, 93, IV, 629. %4 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 267; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 314. Ancak bu rivayette Hz. Peygamber'in (s.a.) “Sen çok iri-yarı bir âlimsin, demek ki Allah sana buğz ediyor” sözü yoktur.
Enam 6:92
[Kur'ân-ı Kerim'in İsimleri ve Onların Anlamı]
Bu (Kur'ân), sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buradaki kitaptan maksadın Kur'ân olduğu söylenmiştir. İndirdiğimiz mübarek bir kitap; Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'i bazan mübarek, bazan nür, bazan hidâyet ve rahmet, bazan şifa?, mecid?, kerim”, hakim”? diye adlandırdı. Hakikatte Kur'ân-ı Kerim nür, mübarek, rahmet, hidâyet, şifâ, mecid, kerim ve hakim olmakla nitelenmez, çünkü Kur'ân'ın kendisi zaten sıfattır, sıfat başka bir sıfatla tavsif edilmez. Kur'ân eğer hakikatte nür, rahmet, hidâyet veya zikredilen di%7 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Şu halde Allah'a, peyger niteliklerden ibaret olsaydı, onun herkes için nür ve belirtilen niteliklerde aynı özellikte olması gerekirdi. Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân'ın bazı insanları sagır ettiğini belirtmesi”, bazılarının da kirlerine kir kattığını haber vermesi”, onun hakikatte öyle olmadığına işaret eder. [ ]Çünkü öyle olsaydı, bu vasıfların herkes için gerçekleşmesi gerekirdi. Ancak Allah ona yine de bu isimleri vermiştir, meselâ doğru yolu bulmak isteyenlerin yolunu aydınlattığı için ona nür demiştir. Ona uyanların kafalarındaki dine dair karmaşıklığı giderip rahatlattığı için şifa ve rahmet demiştir. Dini ihya edip canlandırdığı için ona râh demiştir. Onun inceliklerini kavrayan ve ona uyan insan hikmet sahibi olduğu için hakim demiştir. Keza insanları şan ve şerefe, cömertliğe davet ettiği için ona mecid ve kerim demiştir. Ona uyan güzel ahlâka kavuşacağı için mecid ve kerim olur. Her türlü berekete onun vasıtasıyla ulaşıldığı için mübarek demiştir. Bereket iki şeyin adıdır; biri her türlü hayır ve iyiliğin, diğeri de çoğalan ve artan her ürünün adıdır. Binaenaleyh ona tabi olan her türlü hayır ve iyiliğe, her işinin verimli ve semereli olmasını sağlamış olur. İşte belirtilen niteliklerin açıklaması budur.
Kendisinden öncekileri doğrulayıcı. Yani daha önceki ilâhi kitapları doğrulayıcı; çünkü Allah'ın önceki peygamberlere indirdiği diğer kitapların çağırdığı Allah'ın birliğine inanmaya, ilâhlık ve rablık konusunda başkalarını O'na ortak koşmamaya Kur'ân da insanları davet etmekte, adalete ve iyiliğe çağırmakta, her türlü ahlâksızlığı ve kötülüğü yasaklamaktadır. Diğer kitaplar da insanları, Kur'ân'ın davet ettiği şeylere çağırmışlardı, dolayısıyla onlar birbirlerine muhalif değil, aksine muvafıktırlar. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak Kur'ân hakkında Kendisinden öncekileri doğrulayıcı ifadesini kullanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Bu (Kur'ân), Ummulkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Denildi ki: Ummulkurâdan maksat Mekkedir. İki sebepten dolayı Mekke'ye Ummulkurâ denilmiştir. Birincisi, çünkü Mekke şehirlerin aslı ve öncüsüdür, müfessirlerin belirttiğine göre yeryüzünün yaşamaya elverişli hale getirilmesine Mekke'den başlanmıştır.
133 (Slİkincisi, ona Ummulkurâ denilmiştir, çünkü insanlar hac sırasında oraya giderler, hac ibadetlerini orada yaparlar, orayı gaye edinir ve orasını ana sayarlar, namazlarında oraya yönelirler, hâsılı orası şehirler halkının yöneldiği yerdir.
Ummulkurâ'yı uyarman için. Yani Ummulkurâ ahalisini uyarman için.
Âhirete inananlar buna da inanırlar. Şayet, “Cenâb-ı Hak ölümden sonra dirilmeye inananın bu kitaba da inandığını haber vermektedir. Fakat Ehl-i Kitap ölümden sonra dirilmeye inandığı halde Kur'ân'a inanmamaktadır, bunun anlamı nedir?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Buna birkaç şekilde cevap verilebilir. Birincisi, bu âyet öldükten sonra dirilmeye inandıkları zaman ona da inanan özel bir kavim hakkında gelmiş olabilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onları uyarsan da, uyarmasan da asla iman etmezler””5. Bu ise belli bir kavim hakkında gelmiştir, onların ekserisi uyarıldıkları zaman iman etmişlerdi. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.
İkincisi, Âhirete inananlar meâlindeki ifade, ilimle ve delillerle inananlar Kur'ân'a da inanırlar, demektir. Çünkü Kur'ân, öldükten sonra dirilmeyi teyit ve tekit eden deliller getirmiştir; binâenaleyh Kur'ân'ın teyit ettiği şeye inanıp da Kur'ân'a inanmamak caiz değildir.
Üçüncüsü, âyetin, onların babalarından haber veriyor olması muhtemeldir; onlar mücizeler ve delillerle ölümden sonra dirilmeye iman ediyor ve buna rağbet ediyorlardı, peygamber gelince de ona iman ettiler. Bu âyetin müminler hakkında gelmiş olması da mümkündür, onların âhirete de, Kur'ân'a da iman ettiklerini haber vermektedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak âyetin devamında Onlar namazlarını kılmaya hakkıyla devam ederler diye buyurmaktadır. Âhirete iman edenlerin, Kur'ân'a iman etmeye layık oldukları anlamına gelmesi de muhtemeldir, çünkü âhirete Kur'ân ile hazırlık yapılır. Belirttiğimiz ihtimallerin hepsi de mümkündür.
eai Iyak kli, EŞİN ZAR yp İŞİ
---
Dipnotlar:
33 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arab'a yabancı dilden bir kitap, öyle mi” De ki: O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur'ân onlara kapalıdır” (Fussilet, 41/44). Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Arna bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”.
Enam 6:93
Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim vardır? Bu beyan görünüşte soru cümlesidir [ ]ve cevabı zikredilmemiştir. Fakat müfessirler bunu tefsir etmişler ve şöyle demişlerdir: Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimse yoktur. Bu, o sorunun tefsiri değil, cevabıdır. Ancak muhataplara bunu anlayacaklarından dolayı cevabın belirtilmesine gerek görülmemiştir. Ehli olan kişiler anlayacağından dolayı bazan cevap terk edilir.
Daha zâlim kimdir? İnsanların ekserisi veya çoğu zâlimdirler, haksızlıklar yapmaktadırlar, fakat sanki Allah şöyle demektedir: Allah'a karşı yalan uydurandan daha fâhiş bir zulüm işleyen kimse yoktur. Çünkü insan Allah'ın nimetleri içinde yüzüyor, O'nun yarattığı gecede, gündüzde ve güzelliklerde keyif sürüyor, sonra da en fâhiş zulmü ve en iğrenç yalanı söylüyor!
Yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken “Bana da vahiy geldi? diyenden daha zâlim kimdir? Bu âyet-i kerime, kendisine peygamberlik verilen kişinin peygamberliğini reddedip Allah'a iftira edenleri içine aldığı gibi, kendisine peygamberlik verilmediği halde peygamberlik davasına kalkışan mediğini iddia edenler de böyledir, o da Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğini iddia edenler gibi Allaha iftira etmektedir; onunla Allah'ın bir şey indirmediğini ileri sürenler din açısından aynı derecede müfteridirler. Buna göre bir şeyi reddeden ile onu delil olarak ileri süren de eşit durumdadır. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirciler şöyle dediler: Kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken “Bana da vahiy geldi diyen meâlindeki cümle yalancı Müseylime hakkında, Ben de Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim diyenler anlamındaki cümle de Abdullah b. Sâd b. Ebü Serh hakkında gelmiştir”. Ancak bunu bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur; Allah'a karşı yalan uyduran ve iftira eden onlar olsun, başkaları olsun herkes bu tehdidin kapsamına dâhil olmakta eşittirler.
136 (JBen de Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim, diyenler. Onlardan bazıları Allah'ı inkâr amacıyla, O'nun söyledikleri gibisini ben de söylerim diyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Kendilerine âyetlerimiz okunduğunda, “Duyduk, duyduk! İstesek elbette bunun benzerini biz de söyleriz””.
O zâlimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara “Haydi, canlarınızı kurtarın” derken onların halini bir görsen! İbn Abbâs şöyle dedi: Ölümün boğucu dalgaları içinde meâlindeki cümle, can çekişirken, sekerât halinde ve kendini kaybettiği halde demektir". Melekler de pençelerini uzatmış anlamındaki cümle hakkında da şöyle dedi: Ölüm meleği ile yanında bulunan yardımcı azap melekleri Pençelerini uzatırlar, ölüm meleği, yardımcı meleklere, ellerini onun canına vurmalarını emreder, onlar da ruha seslenerek, çık dışarı derler. İşte Haydi, canlarınızı kurtarın! sözü ölüm anında söylenecektir”. Katâde de böyle söyler.
Hasan-ı Basri şöyle der: İnsanların yüzlerine ve arkalarına vurma işi âhirette cehennemde yapılacaktır. Ölümün boğucu dalgaları içinde meâlindeki cümle, azabın çokluğu ve şiddeti anlamına gelir. Çok olan bir şey için “gamr” denir. Nitekim Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuştur: ( “Ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir”. Yani ona her taraftan ölüm sebepleri gelecektir, şayet bir ölüm olsaydı, azabın şiddetiyle ölür giderdi. Pençelerini uzatmışlar meâlindeki cümle, yüzlerine ve arkalarına vururlar demektir. Haydi, canlarınızı kurtarın, gerçek anlamda canlarını kurtarmaları için verilen bir emirdir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlar ateşten çıkmak isterler, fakat oradan çıkamayacaklardır”!, İlk âyet gerçek anlamda çıkmayı ifade etmez, ancak baskı ve şiddet geldiğinde canını kurtar denir.
Mücâhid şöyle dedi: Bu durum savaş sırasında olmuştur, melekler müşriklerin yüzlerine ve arkalarına, yani popolarına vururlar, ancak İbn Abbâs (r.a.) ve Katâde'nin görüşüne göre bu, ölüm sırasında olur.
Ebü Avsece şöyle dedi: Ölümün boğucu dalgaları, ölüm sekerâtı ve sıkıntıları demektir. Buradaki “gamr” kelimesi bol su anlamına gelir. “Gimr” ise düşmanlık demektir. “Gamr”, tecrübe edilmeyen işlerdir. “Gamer”, kir ve pislik demektir. “Gumer”, tahtadan yapılan küçük maşraba demektir. “Gamretu'l-harb”, savaşın ortası anlamına geBugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız! Buradaki zillet azabı hakkında şöyle denilmiştir: Acıma ve merhamet olmayan azap, yani çok şiddetli bir azap. Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden dolayı, yani O'nun ortağı olduğunu ve pek çok ilâh bulunduğunu söylemenizden dolayı. O'nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü, yani bir şey indirmemiş ve kimseye bir şey vermemiştir, ancak bana vahyetmiştir gibi yapmış oldukları iftiradan ötürü. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
ú ais jos aas kas 1 822 a ë Eze
---
Dipnotlar:
36 Bu rivayet, İkrime ve diğerlerinden gelmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 273; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 317). Abdullah b. Sâd b. Ebü Serh Hz. Peygamber'in (s.a.) vahiy kâtibi idi, şeytan onu aldattı ve kâfirlere katıldı. Resülullah (s.a.) fetih günü onun öldürülmesini emretti. Hz. Osman'ın (r.a.) ricası üzerine Resülullah (s.a.) da onun sığınma talebini kabul etti. Tekrar İslâm'a girdi ve fetihlerde övgüye değer hizmetlerde bulundu. Hz. Osman (r.a.) onu Mısır valisi yaptı. Fitneler ortaya çıkınca Askalan'a yerleşti ve kimseye biat etmedi. Hicri 36 yılında orada vefat etti (bk. İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 109-110). Bu âyetin tefsirinde Taberi şöyle der: “Bana göre bu konuda söylenecek en doğru söz şudur: Cenâb-ı Hak “Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken, bana da vahiy geldi, diyenden daha zâlim kim vardır?” buyurdu. İbn Ebü Serh'in, Muhammed'in dediği gibisini ben de derim diyenlerden ve İslâm'dan irtidat edip müşriklere katılanlardan olduğu konusunda ümmetin âlimleri arasında ihtilaf yoktur. Bunun yalan ve iftira olarak söylenen sözlerden olduğuna da şüphe yoktur. Yalancı Müseylime ve Ansi de Allah'a karşı yalan uydurarak kendisini Allah'ın peygamber olarak gönderdiBini iddia ettikleri konusunda da ihtilaf yoktur. Bu ikisinden her biri, Allah'ın kendisine vahyettiğini söylemişti, bu yalan bir iddia idi. Durum böyle olunca, Allah'a karşı bu yalanı uyduran, o dönemde ve başka zamanlarda kendisine Allah'ın vahiy gönderdiğini söyleyen herkes bu âyetin kapsamına girer, o bu sözünde yalan söylemektedir ve Allah ona hiçbir şey indirmemiştir. Âyetlerin parça parça gelmesi ise caizdir, çünkü insanlardan bazıları yüzünden gelmektedir, bütün Ehl-i Kitap'la ilgili olarak gelmesi de, bütün Arap müşrikleri hakkında gelmesi de caizdir. Çünkü bu sözü onlardan biri söylemiş ve onlar da kendisine mani olmamışlardı, Allah da bu yüzden onları ayıplamaktadır” (Taberi, Câmi'u'l-beyân, 8 İbn Abbâs'ın sözünün sadece, ölüm sekerâtı kısmı rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmı'u'beyân, VII, 275; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 321). “Melekler de pençelerini uzatmış” anlamındaki cümle hakkında İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Bu ölüm anındaki bir durumdur. Burada uzatmış anlamına gelen “bast” kelimesi vurmak demektir, melekler onların yüzlerine ve arkalarına vururlar (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 275; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 321). “Ona her taraftan ölüm gelecek, arna ölmeyecektir; ardından da oldukça ağır bir azap var-
Enam 6:94
Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiBEŞ niz. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyete farklı anlamlar verilebilir. (JBirincisi, sizi aynen ilk seferinde yardımcısız ve desteksiz yarattığımız gibi yeniden yaratacağız, teker teker dirilteceğiz, yine yardımcısız ve desteksiz olarak bize geleceksiniz. İkincisi, başlangıçta sizi şefaatçiniz ve yardımcınız olmadan tek tek yarattığımız gibi birbirinize yardım edecek yardımcınız ve şefaatçiniz olmadan yeniden yaratacağım, tek tek dirilteceğim. Şöyle de denildi: Allah sizi ilk olarak malsız ve dünyaya ait hiçbir şeyiniz olmadan yarattığı gibi yine malsız ve dünyaya ait hiçbir şeyiniz olmadan diriltecek ve yeniden yaratacak. Teker teker bize geleceksiniz meâlindeki cümlenin, sizi ilk defa yarattığımız gibi yanınızda övüneceğiniz hizmetçiler ve mallar, dünyada böbürlendiğiniz akrabalar olmadan geleceksiniz anlamını içermesi de caizdir. Sizi ilk defa yarattığımız gibi ibaresinin, teker teker bize geleceksiniz anlamındaki cümleden bağımsız olması da caizdir. Ancak tekrar nasıl diriltilecekler? sorusunun cevabı, Sizi ilk defa yarattığımız gibi diriltileceksiniz, olur.
(Dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız meâlindeki âyetin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, onları arkanıza koydunuz, dönüp bakmıyorsunuz, terk edilmiş halde arkanızda bıraktınız, sadece yapmış olduğunuz önünüzdeki amellerinize bakıyorsunuz. İkincisi, size verdiğimiz şeyleri önden göndermediniz, onlardan fayda görmediniz, aksine geride bırakıp gittiniz, dolayısıyla hiç yararlanmadınız; sizin fayda göreceğiniz şey ancak önceden gönderdikleriniz ve infak ettiklerinizdir.
Âyette geçen “havvelnâküm” kelimesinin, size verdiğimiz şeyler ve size verdiğimiz rızıklar anlamına geldiği söylenmiş, size verdiğimiz imkânlar mânasına geldiği de kabul edilmiştir, bunların hepsi de aynı anlama gelir.
Sizin hakkınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda görmeyeceğiz. Onlar, kulluk ve ulühiyyet konusunda Allaha ortaklar nispet ediyorlardı, diyorlardı ki: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”. “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”“. [§]Allah şöyle buyuruyor: Sizin hakkınızda Allah'a kullukta ortaklarımız sandığınız ve Allah katında şefaatçilerimizdir diye iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmeyeceğiz. Onlar şu anda kendi başlarının derdindedirler. Cenâb-ı Hak onların ne kadar akılsızca davrandıklarını ve ne kadar kısır görüşlü olduklarını haber vermektedir.
Andolsun, aranız açılmıştır. Buradaki “beyneküm” kelimesi merfü ve mansub olarak okunmuştur“, Merfü okuyana göre âyetin anlamı şöyle olur: Münasebetiniz kopmuştur. Mansüb okuyana göre de şöyle olur: Aranızda olan ilişki kesilmiştir. Cenâb-ı Hak burada onların dünya hayatında birbirleriyle olan münasebetin ve dostluğun âhirette kesileceğini haber vermektedir. Halbuki onlar dünyada birbirleriyle yardımlaşıyor, birbirlerine destek oluyorlardı. Allah bütün bunların âhirette olmayacağını, aksine birbirlerine düşman olacaklarını ve birbirlerinden uzak duracaklarını haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: “İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”s. “Allah'a itâatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”, “İnsanlar toplanınca taptıkları şeyler kendilerine düşman olacaklar”, “O putlar onların ibadetini tanımayacaklar”. O gün tapılanlar tapanlara, tapanlar tapılanlara düşman olacaklar. Bu dünyada aralarındaki sevgi ve vuslat düşmanlığa dönüşecek, aralarındaki yakınlık ve akrabalık bitecek, o kadar ki birbirlerinden kaçacaklar. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından kaçar”.
(Tanrı) sandığınız şeyler sizi bırakıp gitmiştir. Yani sizden ayrılıp gittiler, (tanrı) sandığınız şeyler, yani Allah katında şefaatçiniz olduğunu sandıgınız şeyler bâtıl oldu. Hatalardan korunma ve kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
---
Dipnotlar:
İbn Kesir, Ebü Amr, İbn Âmir, Ebü Bekir'in rivayetinde Âsım ve Hamza “beynüküm” diye merfü okudular. Nâfi, Kisâi ve Hafs rivayetinde Âsım “beyneküm” diye mansub okudular (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu-seb'a, 263).
Enam 6:95
[Tohumu ve Çekirdeği Çatlatması]
Tohumu ve çekirdeği çatlatan şüphesiz Allah'tır. Denildi ki: Tohumu ve çekirdeği çatlatan meâlindeki cümle, şu âyet-i kerimelerdeki anlamda kullanılmıştır: “Gökleri ve yeri yaratan O'dur”!, “Sizi yaratan O'dur”. Cenâb-ı Hak burada tohumu ve çekirdeği çatlatanın da kendisi olduğunu haber vermektedir. Allah burada, hububat türünden dünyada olan her şeyi ve onlardaki bereketi kendisinin yarattığını ifade etmek için tohumu ve çekirdeği özellikle belirtmiştir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Sizi tek bir nefisten yaratan Rabb'iniz””. Allah dünyada var olan insan türünü o tek nefisten yaratmış, bu yaratma işini de kendisine nispet etmiştir. Buna göre tohumda ve çekirdekteki bütün bereketi Allah yaratmış, onlardan çıkardığı şeyleri de o ikisine nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerimenin haber anlamına değil, inşâ mânasına gelmesi de muhtemeldir, ancak Allah'ın lütfunu haber vermektedir. Âyetteki “felk” kelimesi yarmak, çatlatmak anlamına gelir. Cenâb-ı Hak, sert ve sağlam çekirdeği kendisinin çatlattığını ve ondan taze ve yumuşak bitkiler çıkardığını haber vermektedir; öyle ki o çekirdeği yapıp çatlatmak ve hiç yorulmadan ondan bu bitkileri çıkarmak için bütün yaratılanlar bir araya gelseler, buna asla güçleri yetmez. Böylece Cenâb-ı Hak yaratıklara olan lütfunu ve bunları yapmaya kâdir olanın, yaratılanları yeniden yaratmaya, onları öldürüp yok ettikten ve kendilerinden hiçbir iz kalmadıktan sonra tekrar diriltmeye de kâdir olduğunu haber vermektedir, aynen tohumu çatlatıp ondan ürünler yaratmaya kâdir olduğu gibi. Allah kendi gücünün ve kudretinin, insanların kuvvetleri ve kudretleriyle karşılaştırılamayacağını, aksine onların kuvvetlerinden çok ayrı olduğunu, çünkü O'nun kuvvetinin ve kudretinin zati ve ezeli olduğunu, herhangi bir sebebe dayalı olmadığını, buna karşılık insanların kuvvetlerinin ve kudretlerinin başka sebeplere dayandığını onlara bildirmektedir. Ağaçtaki yumuşak ve zayıf yaprağı ortaya çıkarmakla hurmadaki sert ve sağlam yaprağı çıkarmak da böyledir; o ağaçtaki yumuşacık yaprağı yarmak için bütün yaratılanlar bir araya gelseler de buna güçleri yetmez. [ ] Allah, hiçbir şeyin kendisini âciz bırakamayacağını bildirerek insanlara lütfunu ve kudretini göstermektedir. Burada bunun tek bir fiil ile oldugu ifade edilmektedir, şayet birkaç fiil ile meydana gelmiş olsaydı, bir yaprağı çıkarmak istediğinde öbürü yarılmanın dışında kalırdı. Ayrıca bunun ölçüsüz ve hesapsız değil, her biri belli bir ölçü ve tedbir üzere yapıldığı da ifade edilmektedir, çünkü her yıl aynı şekilde tekrar etmektedir.
O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın yukarıda zikrettiği tohum ve çekirdek, ölü hükmündedir, Allah onlardan taze ve canlı bitkiler çıkarıyor, sonra tekrar öldürüyor, ondan da tohum ve çekirdek çıkarıyor. İşte bunda ölümden sonra dirilmenin delili vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Kendisinde hiç canlılık eseri bulunmayan ölü bir tohumdan ve ölü bir çekirdekten taze ve canlı bitkileri çıkarmaya kâdir olan, kendilerinde hiçbir canlılık eseri kalmayan ölmüş insanları da yeniden yaratmaya kâdirdir. Bu hususu daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık”!
İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz. Yani bütün bunları yapan Yüce Allah'tır; sizin taptığınız, kulluğunuzda ve ulühiyyet konusunda Allah'a ortak koştuğunuz putlar değildir. Hangi delil sizi bu zikredilen şeyden çeviriyor? Yani ilâhlığı Allah'tan başkasına çevirmek ve kulluğu putlara yönlendirmek için sizin elinizde hiçbir delil yoktur.
O halde (haktan) nası! dönersiniz? Denildi ki: Allah'ın birliği, ilâhlığı ve rablığı konusunda belirtilen bu delillerden nasıl döndürülüyorsunuz? Âyetteki “ifk” kelimesi sözlükte dönmek anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen bizi ilâhlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin?” yani bizi ilâhlarımızdan döndürmek için mi geldin? Şöyle de denildi: “Tüfekün” 0), yalan söylüyorsunuz demektir, yani neden yalan söylüyorsunuz? Yalan söylemek ile dönmek gerçekte aynı anlama gelir; çünkü yalan, hak sözden bâtıla dönmektir, dolayısıyla ikisi de aynı mânaya gelir.
Enam 6:96
96. “Sabahı aydınlatan Odur. Ve O, geceyi b a. zamanı, güneşi ve ayı birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, Aziz ve Alim olan Allah'ın takdiriSabahı aydınlatan ibaresi, yukarıda “Tohumu ve çekirdeği çatlatan”” meâlindeki âyette söylediğimiz gibi iki şekilde anlaşılabilir. Biri ilk yaratılışı haber verme ihtimali, diğeri de yarmak anlamına gelme ihtimalidir. Yani Allah gündüzü, geceden yarıp çıkarmakta, [ ]geceyi de gündüzden yarıp çıkarmaktadır; üstelik bunu her ikisi tamamen yok olduktan ve ortada kendilerinden hiçbir iz kalmadıktan sonra yapmaktadır. Bunda da öldükten sonra dirilmenin delili vardır. Yani tamamen yok olup gittiği ve kendisinden hiçbir iz kalmadığı halde gece halinden gündüzü ve gündüz halinden de geceyi tekrar yaratmaya kâdir olan, insanları da ölüp gittikten ve kendilerinden hiçbir iz kalmadıktan sonra yeniden yaratmaya kâdirdir.
O, geceyidinlenme zamanı kılmıştır. Allah geceyi dinlenme ve insanlar için istirahat vakti, gündüzü de geçimlerini kazanma zamanı kıldı. Cenâb-ı Hak gece ile gündüzü, kendi rablığının, vahdâniyyetinin ve insanların menfaatine bağladığının birer alâmeti kıldı; bunların ikisi de yaratılanlara galiptirler, yaratılanlar o ikisinin mevcut durumuna mahkümdurlar. Gece ile gündüzün seyri aynı kanun çerçevesinde ve aynı minvalde devam etmektedir. Bu durum, gece ile gündüzü idare eden, yaratan ve her şeyi bilen birinin varlığına işaret etmektedir. Şayet onların seyri tamamen kendilerine bağlı olsaydı, mutlaka farklı şekilde deveran eder, asla sabit bir düzen olmazdı. Onların seyrinin ve deveranının aynı olması, üzerlerinde başka bir yönetenin bulunduğuna işaret eder. Güneş ve ay da böyledir, Allah onları da ürünleri yetiştirmek ve olgunlaştırmak için, günlerin, ayların ve yılların sayılarını bilmeleri için yaratılanların menfaatine uygun hale getirmiştir. Onlar da hep aynı yörüngede yürüyorlar ve seyirlerini hiç sapmadan aynı çizgide sürdürüyorlar. Bu da onları yöneten alim ve hakim olan bir idarecinin var olduğuna işaret eder.
Sabahı aydınlatan O'dur. Ve O, geceyi dinlenme zamanı kılmıştır. Bu âyet-i kerime, Mütezile'nin iddiasının aksine işaret etmektedir. Âyetteki sabahı aydınlatmak “ısbâh” kelimesi, bir yaratma fiilidir, çünkü aydınlatma anlamına gelen fiilin mastarıdır. Yine âyetteki “seken” kelimesi de böyledir, o da bir yaratma fiilidir. Sonra Cenâb-ı Hak bütün bunları kendisine nispet etmiştir. Bu, insanın fiillerini de Allah'ın yarattığına işaret eder. Güneşi ve ayı birer hesap ölçüsü kılmıştır. Bu ilâhi kelâmın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Husbân” lafzı, hesap kelimesinden gelir, hesabın çoğuludur, şöyle denilmiştir: “Hisâb” ve “husbân”, “şihâb” ve “şühbân” gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, başka bir âyette de şöyle söylemiştir: “Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan, yılların sayısını ve hesaplamayı bilesiniz diye ona menziller belirleyen O'dur””7. Şöyle de denildi: “Husbân” kelimesi, akmak, seyir halinde olmak demektir. Yani ay ve güneş hiç dinlenmeden yörüngelerinde sürekli döner dururlar, devamlı seyir halindedirler. Bu da göstermektedir ki onlar, başkaları için dönmektedirler, yaratılanların faydası için emre âmâdedirler. Onlar şayet kendiliklerinden dönüyor olsalardı, mutlaka durup dinlenirlerdi. “Husbân” kelimesinin ışık anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan Odur” En doğrusunu Allah bilir.
[Esmâ-i Hüsnâ'dan Aziz ve Alim]
İşte bu, Aziz ve Alim olan Allah'ın takdiridir. İşte bu, yani söz konusu bu deveran işi yahut ay ve güneşte bulunan bu faydalar, Aziz ve Alim olan Allah'ın takdiridir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Aziz, kendisini hiçbir şey âciz bırakamayan anlamına gelir, Aziz her üstün olanın da üstünde olan demektir. Bazı müfessirler şöyle dediler: Aziz, otoritesine tabi olunan ve düşmanlarından intikam alan demektir. Alim ise, yaratılanların menfaatlerini, onların olmuş ve olacak ihtiyaçlarını bilen anlamına gelir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Gol çile GYI GE ing
Enam 6:97
O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratmıştır. Burada belirtilen ve karanlıklar anlamına gelen “zulümât” kelimesinden maksat, gerçek anlamda karanlıktır. Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” “Zulümât” kelimesi ile insanların karşılaştığı sıkıntılar ve belalar kastedilmiş olabilir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “O'na açık gizli yalvarırsınız””. Yani insanlar sıkıntılar ve belalarla ile karşılaştıklarında açık ve gizli olarak Rab'lerine yalvarırlar. Cenâb-ı Hak burada, başlarına gelen sıkıntıları defedenin ve onları belalardan kurtaranın kendisi olduğunu, bu belaları onlardan defedenin Allah'tan başka taptıkları ve kulluk konusunda Allaha ortak koştukları o putlar olmadığını insanlara hatırlatarak otoritesinin ve kudretinin büyüklüğünü göstermektedir. Kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yarattı, buyurarak karalarda ve denizlerde yollarını karıştırdıklarında yol bulmaları için gökyüzünde yıldızlar yaratmak suretiyle insanlara verdiği nimetlerin büyüklüğünü hatırlatmaktadır.
Bu da Allah'ın birliğine, tedbirine ve hikmetine işaret etmektedir, çünkü insanların yeryüzünde yollarını bulmaları için gökyüzünde deliller koymuştur. Yerle gök arasındaki mesafenin büyüklüğüne rağmen insanlar yollarını bulmayı, gökyüzünün vasıtaları ile yeryüzünün vasıtalarını eşit kılmayı ve fayda sağlamak konusunda onların birbirlerine bağlı olduklarını onlardan istidlâl ederek biliyorlar. Buradan da bunları yaratanın Alim ve Hakim olan, tedbir ve idaresinde tek olan Allah olduğunu bilecekler. Çünkü yaratıcı şayet birden çok olsaydı yahut müdebbir ve Hakim olmasaydı, bunlar böyle olamazdı, belirttigimiz düzen kurulmazdı. Bütün bunlar, yaratanın bir, Alim ve Hakim olduğuna işaret eder. İnsanlar taptıkları ve kulluk yapmakta Allah'a ortak koştukları putların bunları yapmaya güçlerinin yetmediğini biliyorlar, fakat akılsızlıklarından ve inatlarından yine onlara tapıyor ve ilâhlık konusunda onları Allah'a ortak koşuyorlar. Hatalardan korunmak ve başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
“Tohumu ve çekirdeği çatlatan” ve “Sabahı aydınlatan” meâlindeki âyetlerle Kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yarattı anlamındaki âyette ve Allah'ın nimetini ve ihsanını hatırlatan diğer âyetlerde Cenâb-ı Hak insanların kendisine şükür borçlarını ödemelerini ve kendisi için çalışmalarını istemektedir. Söz konusu fiilleri yapmaya kâdir olan varlığı hiçbir şeyin âciz bırakamayacağını anlayarak Allah'ın kudretini ve otoritesini hatırlatma konusunda bununla istidlâl edilmesi de caizdir.
Bu âyet aynı zamanda belirttiğimiz şekilde işlerin düzen içinde yürümesi ve tek bir emre bağlı olmaları, Allah'ın tedbirini, ilmini ve hükümlerini hatırlatmaktadır.
Biz kanıtları birer birer açıkladık. Denildi ki: Biz âyetleri düzenledik, yani her âyeti, ihtiyaç duyduklarında insanlara rehberlik etsin diye bulunması gereken yere koyduk. Şöyle de denildi: Biz kanıtları birer birer açıkladık, yani âyetleri açıkladık. Bilgiye açık bir topluluk için, yani bildiklerinden faydalanan toplum için. Onlar bunlardan faydalandıkları zaman, bunların onlar için yaratıldığı ortaya çıkar. Çünkü insan bir şeyden faydalanıyorsa, o şey onun içindir demektir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak Bilgiye açık bir topluluk için buyurmuştur. Çünkü insanlar onlardan faydalanmazlarsa, bu âyetler onlar için değildir demek olur.
1803 5 ELAN yk ya ELİ sil GAs
Enam 6:98
O, sizi bir tek nefisten yaratmıştır. Bu ilâhi kelâm, ortada hiçbir şey yokken insanı yaratan ve sonra onu tekrar yaratacak olanın Allah olduğuna işaret eder. Çünkü Allah, bütün insanları tek bir nefisten yarattığını haber vermektedir. Yeryüzünde var olan bütün yaratıklar birleşse ve hep birlikte çalışsalar bile o tek nefsi yaratamazlar. Bu gerçek, Cenâb-ı Hakk'ın hiç yoktan onları yaratmaya ve sonra tekrar diriltmeye kâdir olduğunu gösterir. Çünkü ortada örneği bulunduğu halde yaratıkların yarattığı hiçbir nefis yoktur.
(Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Hayatını tamamlamış olduğu ameline göre insanın âhirette kalacağı bir yeri vardır, eğer amelini hayırla tamamlarsa ebedi olarak hayırda kalır, şayet kötülükle tamamlarsa ebediyen kötülük içinde kalır. Emanet olarak konulacağı yer, ecelidir; bir zamandan başka bir zamana, bir halden başka bir hale intikal eder. Denildi ki: “Müstekar”, yani kalma yerinden maksat, kadınların rahimleridir. “Müstevda””, yani emanet olarak konulduğu yer, erkeklerin omurgalarıdır. Bu, tefsircilerin genelinin görüşüdür. Şöyle de denilmiştir: “Müstekar”, kabirdir; “müstevda”, dünyadır. Bu iki kelime her hali ve her zamanı ifade ediyor gibidir. “Müstekar”, başka bir hale intikal edinceye kadar kıyâm halini, “müstevda'” da başka hale intikal şerefini ifade eder. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır ilâhi kelâmının, dünyada yaptıkları amellerin karşılığı olarak âhirette kalacakları sabit yer, dünya ise muvakkat bir yerdir anlamına gelmesi de mümkündür, “Müstekar” ile geceler, “müstevda'” ile gündüzler de kastedilmiş olabilir. İlk yorumlar özellikle âdemoğullarına mahsustur”.
136 [ ]Sonra az önceki âyetin sonunda Cenâb-ı Hak “Bilgiye açık bir topluluk için” buyurmakta idi. Burada da Anlamaya açık bir topluluk için buyurmaktadır. Anlamak, benzerlerine işaret eden anlamıyla bir şeyi bilmek demektir, ilim ise bir şeyin kendisini bilmektir. Bundan dolayı Allah'a fakih ve âlim denilmez, çünkü Allah eşyayı, başkaları ve benzerleri vasıtasıyla değil, kendi zâtıyla bilmektedir. Fakih ise, nesneleri başkaları, benzerleri ve işaretler vasıtasıyla bilir.
ELE EZE REN ge İŞİ Gİ 343 ab ON aig Zİ BİZ bil 2 2 naan
---
Dipnotlar:
22 Bu âyette geçen “(Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır” cümlesi hakkında Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Müstekar” kabirde, “müstevda'” da dünyadadır, yani herkes yakında arkadaşına kavuşacaktır (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, %3 Muhtemelen müellif burada müstakarrı âhiret, müstevda'ı da dünya ile tefsir etmesinin sadece âdemoğullarını ilgilendirdiğini kastetmektedir. Müstakarrın geceler, müstevda'ın da gündüzler diye yorumlanması, âdemoğullarının dışında kalan hayvanları da kapsar. En doğrusunu Allah bilir.
Enam 6:99
[Allah Bütün Bitkileri İnsanlar İçin Yaratmıştır]
Gökten su indiren O'dur. (Buyurdu ki:) İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. Cenâb-ı Hak burada gökten su indirmek ve onunla her türlü bitkileri bitirmek suretiyle insanlara yaptığı lütfunun büyüklüğünü hatırlatmaktadır; tıpkı daha önce karanlıklarda ve yollarını karıştırdıklarında yollarını bulmaları için yıldızları onlara lütfettiğini, geceyi dinlenmek ve istirahat etmek için, gündüzü de geçimini temin etmek ve hareket etmek için onlara ihsan ettiğini, güneşi ve ayı da ürünlerin yetişmesini ve olgunlaşmasını sağlaması, yapacakları anlaşmalarda gerekli olan yılların sayısını, hesabı ve süreleri bilmeleri gibi faydaları için ihsan ettiğini hatırlattığı ve bunlara benzer birçok nimeti insanlara lütfettiği gibi. Bütün bu hatırlatmalardan maksat, insanların bu nimetlere karşılık olan şükürlerini Allah'tan başkasına yöneltmemeleri ve O'ndan başkasını ilâh edinmemeleridir. Enâm süresinin büyük çoğunluğunun Allah'ın birliğini ve ulühiyyetini ispat ile risâleti ve nübüvveti ve ölümden sonra dirilmeyi 176 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ ispat konusunda müşriklere karşı delil getirmek için nâzil olduğunu daha önce söylemiştik. Çünkü onlar bütün bunları inkâr ediyorlardı.
137 (Slİşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. Buradaki her çeşit bitki ifadesinin, yaratılanların ihtiyaç duydukları ve Cenâb-ı Hakk'ın yerden çıkardığı her çeşit bitkinin aslının su olduğu bilinsin diye anlamına gelmesi muhtemeldir; Allah insanların, bütün hayvanların ve kuşların gıdası olan şeyleri onunla bitirmektedir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” Cenâb-ı Hak her çeşit bitkiyi sudan yarattığını ve her şeye onunla hayat verdiğini haber vererek insanlar için suda yarattığı faydaların büyüklüğünü kendilerine hatırlatmaktadır.
Ondan da yeşil bir bitki yarattık. Denildi ki: Âyetteki “bihi” zamiri, yerden ilk çıktığında yeşil çıkar, her bitki başlangıçta yeşildir, sonra başka renge döner mânasına gelir. Bazıları da şöyle dediler: Buradaki “bihi” zamiri, su ile canlı ve yeşil kalır, su olmasaydı kurur ve başlangıçtaki hali değişirdi anlamına gelir. Kendisinden üst üste binmiş taneler bitiririz. Bu ilâhi beyanda da Cenâb-ı Hak, bunları programlayıp yaratanın sudan başka biri olduğunu insanlar bilsinler diye lütfunu ve bir tohumdan birbirinin üstünde sıralanmış taneler yarattığını haber vermekte, sonra da bütün yaratılanlar bir araya gelse bunun benzerini yapamayacaklarını açıklamaktadır.
Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın her şeyi örneksiz ve vasıtasız yarattıgına işaret etmektedir; her ne kadar tohumdan ve çekirdekten yeşil bitkiler çıkarması gibi bazı şeyleri birtakım vasıtalarla yaratmış ise de, tanenin içinde bitki yoktur. Sonra o bitkiden yeşil hububat çıkarmıştır, fakat o bitkinin içinde de yeşil hububat bulunmamaktadır. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'ın her şeyi örneksiz ve vasıtasız yarattığını insanlar bilsinler diyedir.
136 [ ]Bu âyet Dehriler'in, maddenin tek bir şeyden oluştuğuna ilişkin iddialarını da reddetmektedir. Nitekim binlerce çekirdeğin veya tohumun tek bir çekirdeğin içinde veya tek birtohumun içinde toplanması yahut uzun, kalın ve büyük bir ağacın bir çekirdeğin veya tohumun içine sığma ihtimali yoktur.
Hurmadan. Yani su vasıtasıyla hurmadan tomurcuğunu çıkarmaktadır. Bunda da Allah'ın lütfunun ve programlamasının büyüklüğü görülmektedir; çünkü hurmaya ve ağaçlara kökleriyle suyu içme kabiliyetini vermekte, sonra bu su gövdeden dallara dağılmakta, sonra da ondan meyveler ve yeşillikler çıkmaktadır; bunlar da Allah'ın tasarrufunun yanı sıra takdir ve lütfunun büyüklüğü bilinsin diyedir. Sarkan salkımlar. Şöyle denmiştir: “Kınvân” hurma meyvesinin toplandığı salkımdır, bu kelimenin müfredi “kınvun” gelir. Âyetteki “dâniye” kelimesi hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Üzüm, hurma ve hububat salkımlarında görüldüğü üzere taneleri birbiri üstüne sıralanmış olan, toplu bulunan ve dağılmış olmayan demektir; her ne kadar bu sıfat âyette sadece hurma için kullanılmış ise de, her çeşit ürün için de geçerlidir. Bazıları şöyle dediler: “Dâniye” kelimesi, yere yapışmış mânasına gelir; oturan da ayakta duran da onu alabilir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle deniştir: “Kınvânun dâniye, dalları yere değen kısa hurmalar demektir”.
Üzüm bağları. Yani o su ile Allah üzüm bağlarını yetiştirir. Zeytin ve nar bahçeleri. Buna yine su ile zeytin ve nar yetiştirir anlamı verilmiştir. Bazıları şöyle dediler: Zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik; birbirine benzeyeni var, benzemeyeni var. Yani zeytinin yaprağı görünüşte narın yaprağına benzer. Benzemeyeni var. Yani meyveleri renk ve tat itibariyle birbirine benzemez. Ancak bütün ağaçlar ve bütün meyveler böyledir, bazıları bazısına benzemez; bunun gövdesi öbürüne benziyor, fakat meyveleri ve taneleri farklıdır, bazı meyveler renk olarak birbirine benzer, fakat tadı farklıdır. [S]Bazilarinin da tadi birbirine benzer, fakat rengi farklidir. Bütün bunlarin da su ile olmadığını, onları takdir edip yöneten ve böyle latif şekilde yaratanın başkası oldugunu insanlar bilsinler diyedir, çünkü bütün bunlar şayet su ile olsaydı, renkte, tatta, gövdede ve yaprakta görülen farklılığın olmaması gerekirdi. Bu durum, onların alim, müdebbir ve hakim olan kendileri dışında biri tarafından yaratıldığını gösterir, kendi lütfu nasıl arzu etmiş ise o şekilde yaratmıştır.
Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Buradaki bakma emrinin farklı anlamlara gelme ihtimali vardır. Yani o meyveleri bir halden başka bir hale, bir renkten başka renge nasıl çevirip değiştirdiğine bakın! Allah onları aynı saatte ve öyle bir güzellikte ortaya çıkarıyor ki, onu takdir etmek, ayrıca kaç tane ve ne miktarda ürün çıktığını bilmek için yaratılanlar bir araya gelse buna da güçleri yetmez. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın bütün yaratıkları bir anda diriltmeye kâdir olduğunu insanların bilmeleri içindir. Uzaklığına rağmen gökten yağmur indirmek, şaşılacak bir mücize ve tam bir hikmettir. Allah yağmuru damla damla indirmektedir, o kadar ki yağmurun 8 Taberi, Câmi'u'i-beyân, VII, 293; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 333.
çokluğuna, bolluğuna ve göğün de uzaklığına rağmen damlalar birbirlerine karışmamaktadır. Böyle bir şeyi korumak için bütün yaratılanlar bir araya gelseler de buna güçleri yetmez. İşte bu da onu, müdebbir, alim ve hakim birinin yapmakta olduğuna işaret eder.
Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır. Tasdik edip ve iman edenler için bunların ibret olacağını daha önce belirtmiştik’. Ancak inat edip, aklına karşı direnenler ve bunları tefekkür etmeyenler, Allah'ın âyetlerinin hayret verici mahiyetini ve O'nun lütfunun büyüklüğünü anlayamazlar.
Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Bu âyetin hikmetini ifade eden başka iki şık daha vardır. Meyve verirken her birinin meyvesine bakın! Meyvesi ilk olarak tek bir renkte iken, bir tane olarak ve aynı tat ile çıkarken, sonra renginin ve tadının nasıl değiştiğine, miktarının nasıl da farklılaştığına bakın. Her şeyi vasıtasız yaratma gücüne sahip, Alim, Hakim ve tek olan bir yaratıcının tasarruf ve takdiri ile olduğunu insanlar bilsinler diye böyle yaratılmıştır. [ ] Çünkü bunlar şayet müdebbir birinin tasarrufu ile olmasa ve bir vasıta ile olsaydı, o vasıta hepsi için aynı idi, dolayısıyla ürünlerin hepsinin aynı olmaları gerekirdi. Bu durum Cenâb-ı Hakk'ın onları vasıtasız olarak bizzat yarattığına işaret eder. İkincisi, Meyve verirken her birinin meyvesine bakın! Cenâb-ı Hakk'ın onları nasıl da insanın zevkine ve arzusuna uygun hale getirdiğine bakın. Allah insanlara onlardan tat alabilmeleri için olgunlaşmasını beklemelerini, pişirmelerini ve benzeri vesileleri öğretti. Aynı zamanda yerden çıkan meyvelerde olduğu gibi diğer canlılar için de besleyici ürünler yarattı. Bu da, diğer canlıları ve hayvanları da beşerin faydalanması için onların emrine âmâde kıldığını insanların bilmeleri içindir; insan, her şeyin kendisi için yaratıldığı gaye varlıktır. Her türlü güç ve kuvvet sadece Allah sayesindedir. Lütuf ve fazilet O'na mahsustur.
a pe İz) çil sol Sidi see Büke JEL e
Enam 6:100
Cinleri Allah'a ortak koştular. Yani onlar dediler ki: Allah'ın ortakları vardır. Şunu da söylediler: “Kızlar Allah'ındır”. Yani onlar, kızlar Allah'ındır diyorlardı. Yahut Allah'ı cinlerden ortakları olmakla niteliyorlardı. Bunun delili, âyetin sonundaki şu cümledir: Allah, onların ileri sürdüğü nitelemelerinden uzak ve yücedir. Bu beyan, Cinleri Allah'a ortak koştular meâlindeki bu beyan onların, Allah'ı ortakları ve çocukları bulunmakla niteledikleri anlamına gelir. Cinleri O'naortak koştular meâlindeki ilâhi kelâm hakkında bazıları şöyle dedi: Buradaki cinlerden maksat meleklerdir, yani kendisine kulluk yapmak konusunda melekleri Allah'a ortak koştular. Şu âyet-i kerime de bunun gibidir: “Onlar Allah ile görülmez varlık türleri (cinler) arasında da bir soy birliği yakıştırdılar”?. Şöyle denilmiştir: Onlar “Şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır, dememiş miydim?” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi cinlere kulluk yapmıyor, şeytana kulluk etmeyi de kastetmiyorlardı. Çünkü kendi aralarında farklı görüşlerde olsalar da bütün kâfirler, şeytandan nefret eder ve ona lânet okurlar. [ ] Ancak bunun anlamı şudur: Onları putlara tapmaya şeytan davet etmişti, sonra onun çağrısı üzerine putlara taptıkları zaman, sanki şeytana kulluk yapmış oluyorlardı, çünkü şeytanın emri ve çağrısı ile putlara tapıyorlardı. Yahut mesele şu hadis-i şerifte ifade edildiği gibidir: “Güneş doğduğu zaman, şeytanın iki boynuzu arasından doğar”. Hâsılı onlara taptıkları zaman, sanki şeytana kulluk yapmış olmaktadırlar. Âyetin de bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Şayet, “Onlar şeytana kulluk ediyorlar ve âyette belirtilen cinlere de şeytanın emri ve çağrısıyla taptıkları için sanki ona tapınış oluyorlar ve bundan dolayı şeytana kulluk etmiş sayılıyorlar ise, ozaman müminler neden peygamberlere kulluk etmiş sayılmıyorlar? Çünkü onlar da, peygamberlerin daveti ve emri ile Allah'a kulluk etmektedirler” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Çünkü peygamberler insanları sadece Allah'a kulluğa davet etmişler ve onlara bunu emretmişlerdir, Cenâb-ı Hak, onlara bunu emretmişti. Fakat onlar, belirtilen varlıklara kulluk yapmaya bizzat kendileri davet ediyorlardı.
Cinleri Allah'a ortak koştular. Cenâb-ı Hak bu durumu dostlarına haber vermekte, aynı zamanda düşmanlarının kendisini çocukları ve ortakları olmakla ne kadar çirkin bir nitelemede bulunduklarını, buna rağmen yine de onlara nimetler vermek ve ihsanda bulunmakla ne kadar güzel davrandığını hatırlatmaktadır. Bu, müminlerin de düşmanlarına karşı böyle davranmaları veya birbirlerine davrandıkları gibi davranmaları içindir”. Oysa onları da Allah yaratmıştır. [Bu cümle iki anlama gelebilir; birincisi), yani onlar, bahsedilen o varlıkları da Allah'ın yarattığını biliyorlar, sonra da ulühiyyet ve kulluk konusunda başkalarını O'na ortak kılıyorlar, verdiği nimetlere karşı şükür görevini O'na yöneltmiyorlar. İkincisi, Oysa onları da Allah yaratmıştır, (Slyani onların taptıkları putları da Allah yaratmıştır ve onlar da bu putların yaratılmış, emir altında ve zelil varlıklar olduklarını biliyorlar, buna rağmen ulühiyyet ve kulluk konusunda onları Allah'a ortak koşuyorlar. Yaratılan ve emir altında olan bir varlık, nasıl Allah'a ortak olabilir?
Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Onlar farklı gruplar ve fırkalar halinde idiler; bazıları İsâ Allah'ın oğludur diyorlardı ki bunlar hıristiyanlardı, bazıları da Üzeyir Allah'ın oğludur diyorlardı, bunlar da yahudilerdi™. Arap müşrikleri de, melekler Allah'ın kızlarıdır, diyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi? Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim!” Başka bir âyette şöyle buyurur: “Kız çocuklar O'na, erkek çocuklar da size öyle mi?” Diğer bir âyette de şöyle buyurur: “Onlardan birine, Rahmâna lâyık gördüğünüz (kız çocuğunun) müjdesi verilince öfkeye kapılarak yüzü mosmor olur”. Kendiniz kız çocuklarından burun kıvırıyorsunuz, fakat kızları O'na nispet ediyorsunuz öyle mi?
Bu âyette onların eziyetlerine karşı Resülullah'a (s.a.) sabretmesi emredilmektedir. Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Allah, onlara birçok nimetler vermesine ve ikramlarda bulunmasına rağmen, yine de kulluk yapmak konusunda O'na başkalarını ortak koşuyorlar (Allah yine onlara sabır gösteriyor), sen onlara bu nimetlerden bir şey vermemişken sana eziyet etmelerine sabır göstermen daha çok gerekir.
Bilgisizce. Yani aslında onlar Allah'ın çocuğu ve ortağı olmadığını biliyorlar, fakat kibir gösteriyorlar”. Bilgisizce anlamındaki lafız, cahilliklerinden öyle söylüyorlar mânasına da gelebilir.
Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. Bu, insanlar arasında Allah için kullanılan tâzim ve tenzih cümlesidir. İnsanlar bu sözle Allah'ı yüceltirler, bu sözle O'nu her türlü noksanlıktan tenzih ederler ve yine bu sözle O'nun kendileri hakkında her türlü kusurdan âzâde olduğunu ifade ederler. Kâfirler Allah'ı, çocuğu ve ortağı olmakla ve kusurları bulunmakla nitelediklerinde, onların ileri sürdüğü her türlü kusurdan kendisini tenzih etmek ve onların söyledikleri bütün sözlerden O'nu aklamak için de bu cümle kullanılır. En doğrusunu Allah bilir ya bu, Allah'ı böyle şeylerden aklamak ve yüceltmek için müslümanlar tarafından söylenen şu söz gibidir: Maâzallah!
(SJAllah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. Bu ilâhi kelâm, Mütezile'nin iddiasıyla çelişmektedir, onlar şöyle diyorlardı: Allah'ın sıfatları, sadece O'nu niteleyenlerin zihinlerindeki niteliktir. Eğer onlar, niteleyenlerin niteliğinden başka bir şey olmasaydı, bazılarının yermesinin, bazılarının da övmesinin anlamı olmazdı. Binaenaleyh sıfatların niteleyenlerin niteliğinden başka anlamları olduğu gerçektir.
---
Dipnotlar:
32 İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Güneşin ucu görününce, iyice ortaya çıkıncaya kadar namazı bırakın. Güneşin ucu batmaya başlayınca da, tamamen batıncaya kadar namazı bırakın. Namazınız için güneşin doğduğu ve battığı zamanları beklemeyin; çünkü o, şeytanın iki boynuzu arasından doğar”. 3 “Müminler birbirlerine karşı nasıl davranıyorlarsa, düşmanlarına karşı da öyle davranmaları gerektiğini bilmeleri içindir; onları düşmanlıktan döndürebilmek için eziyetlerine sabır göstermelidirler” (Semerkandi, Şerhuw't-Te'vilât, vr. 263a). Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur’ dediler, Hıristiyanlar da 'Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur? dediler”.
Enam 6:101
O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Nasıl çocuğu olabilir? Buradaki Göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır cümlesi, onları benzeri ve örneği olmadan yaratmıştır anlamına gelir.
Kisâi şöyle dedi: “Bediu's-semâvâti” ile “bâdiu's-semâvâti” aynı anlama gelir. Nitekim “alim” ve “âlim” denir. “Bedea” ve “ibtedea” (çiz) da aynı anlama gelir. Bazıları şöyle dedi: Bu, “O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır”” meâlindeki âyetle, yani “fâtıru's-semâvâti ve'lard” (Yiya! bu) âyetiyle aynı anlamdadır.
Bu ilâhi kelâm, Karâmita'nın iddialarını reddetmektedir. Onlar “hâlik” (gis) yani yaratan diyorlar, fakat “mübdi” yani eşsiz yaratıcı, sanatkâr yaratıcı demiyorlar. Ayrıca, ikinci “mübdi”” ilk yaratılandır, bütün âlemi ondan yaratmıştır diyorlar. Eğer ilk yaratılan “mübdi” olarak yaratılmışsa, o da mübdidir. Mübdi' kelimesinin mastarı olan “ibdâ'” fiili, bir seyi daha önce bir aslı ve örneği olmadan ihdâs etmek, vücuda getirmektir. Bundan dolayı dinde olmayan bir şeyi ihdâs edene mübtedi, yani bidatçi denir. Çünkü o, dinde aslı ve örneği olmayan bir şeyi ihdâs etmiştir.
164 [ ]O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Nasıl çocuğu olabilir? [Birincisi), yani daha öncebir aslı ve örneği olmadığı halde gökleri ve yeri yoktan yaratmaya kâdir olan varlık, çocuğa nasıl ihtiyaç duyabilir? Dünyada çocuk, ancak şu üç sebepten birinden dolayı istenir: Ya düşmanlara karşı güçlü olmak ve onlardan intikam almak için yahut insanın duyduğu yalnızlık hissinden dolayı, veyahut da duyduğu bir ihtiyaçtan dolayı. Her çeşit noksanlıktan münezzeh olan Allah, bütün bu ihtiyaçlardan pek yücedir, O nasıl çocuk edinir? İkincisi, Eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir? Sizler dünyada görüyorsunuz ki çocuk, ancak bir eşten dünyaya gelir, halbuki O'nun eşi yoktur, öyleyse nasıl çocuğu olabilir? Âyetteki bu hitap, sanki Allah'ın eşi olmadığını bilenlere idi. Eşe ihtiyaç, ancak insanların içine yerleştirilen arzuları tatmin etme ihtiyacından dolayı duyulur, şehvet insanı hükmü altına alır ve onu ihtiyaç duymaya sevk eder.
Her şeyi O yaratmıştır. Bu ilâhi kelâm Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir. Çünkü burada Allah, her şeyi kendisinin yarattığını haber vermektedir. Onlara göre ise Allah, eşyanın binde birini bile yaratmamıştır. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: İnsanların fiillerini, harekât ve sekenâtlarını, oturmalarını ve kalkmalarını ve buna benzer şeylerin hiçbirini Allah yaratmamıştır. Sonra çarpıtılarak âyete husüs 1) anlamı verilmesi de caiz değildir, çünkü o Allah'a övgü anlamında kullanılmıştır. Eğer bu âyete, Allahın her şeyi değil de belli bazı şeyleri yaratmıştır anlamının tahsis edilmesi caiz olsaydı, başkalarının da çıkıp Her şeyi hakkıyla bilen O'dur meâlindeki âyete, her şeyi değil de belli bazı şeyleri bildiği anlamını tahsis etmesi caiz olurdu.
Enam 6:102
Buradaki O her şeyin yaratıcısıdır meâlindeki cümle de, Mütezile'nin, Allah bazı şeyleri yaratmıştır iddialarının aleyhine bir delildir, onlara göre Allah haber verdiği üzere her şeyi kendisi yaratmamıştır. Şayet âyeti, eşyanın bir kısmını dışarıda bırakıp sadece bir kısmını yarattığına tahsis etmek caiz olsaydı, O her şeye vekildir (Güvenilip dayanılacak tek varlık O'dur) meâlindeki âyetin de her şeye değil bazı şeylere tahsis edilmesi, Allah her şeyi değil ancak bazı şeyleri korur anlamının verilmesi de caiz olurdu. [ ]Bu caiz değildir, çün- Eğ kü Cenâb-ı Hakk'a övgü anlamında kullanılmıştır, öyleyse baştaki cümlenin O'nun sadece bazı şeyleri yarattığı anlamına tahsis edilmesi de caiz değildir, çünkü o da övgü anlamında kullanılmıştır.
İşte bu Allah sizin Rabb'inizdir. Yani gökleri ve yeri eşsiz şekilde yaratan, daha önce belirttiği gibi insanlara her çeşit nimetleri lütfeden, karanlıklarda yollarını bulmaları için yıldızları yaratan, bütün insanları tek bir nefisten yaratan, gökten su indiren ve onunla insanlar için bitkileri, meyveleri, hububatı, üzüm bağlarını ve hikmetinin şaşırtıcı göstergeleri olan diğer nesneleri yaratan Allah işte sizin Rabb'inizdir. Bütün bunlar, O'ndan başka tanrı olmayan Allaha aittir, bütün bunları yaratan O'dur. Öyleyse O'na kulluk edin, yani verdiği nimetlerin şükrünü O'na yöneltin, başkasına yöneltmeyin.
Enam 6:103
103. “Gözler O'nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır.” Gözler O'nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder. Denildi ki: Allah burada gözler anlamına gelen “ebsâr” lafzını yaratılanlardan kinâye olarak kullanmıştır. Sanki şöyle buyurmuştur: Yaratılanlar O'nu idrak edemez, halbuki O yaratılanları idrak eder. Her şey ancak gözlerle görülüp idrak ve ihata edilebildiği için Allah “ebsâr” lafzını yaratılanlardan kinâye yapmıştır, kinâyenin anlamı budur. En doğrusunu Allah bilir. “Ebsâr'dan maksadın, gerçek anlamda gözler olduğu söylenmiştir; fakat kalp gözüdür, çünkü bilgiler onunla elde edilmektedir. Eğer burada kastedilen yüzdeki gözler ise, ozaman bunda ru'yetullahın ispat edilmesine dair delil vardır. Gerçek olduğu ortaya çıkar, çünkü âyette Allah sadece idraki reddetmektedir. Şayet görmek ihtimali yoksa idraki reddetmenin anlamı olmaz, çünkü görülmeyen şey zaten idrak edilmez. İdrakin reddi, ru'yetullah'ın âhirette vuku bulacağına işaret eder. Allah görülür, fakat mahiyeti idrak edilemez ve ihata edilemez, nitekim bir âyet-i kerimede buyurulduğu gibi: “Onların bilgisi O'nu kuşatamaz”©, Çünkü görmenin gerçekleştiği görünen nesnelerin [ ]gerçek mahiyeti ve keyfiyeti idrak ve takdir edilemez; göz, kulak, dil, burun, el ve diğer organların gizli olan bir tarafı bulunur. Gözle nesneler görülür, fakat gözün gerçek keyfiyeti ve mahiyeti bilinmez. Kulak da böyledir, onun nasıl bir şey olduğu ve ne ile duyduğu bilinmez. Diğer bütün organların yanı sıra duyu organları da böyledir. El, dokunduğu nesnenin sertliğini ve yumuşaklığını hisseder, fakat bunu nasıl hissettiği ve nasıl algıladığı bilinmez. Dilin konuşması da, burunun koku alması da böyledir; bunun ne olduğu, güzel ve çirkin kokuyu nasıl ve ne ile bulduğu bilinmiyor. Buna göre gözün değdiği zâhirdeki nesneler hakkında yaratılanların bilgisi ile onların gerçek mahiyeti idrak edilemez, keyfiyeti bilinemez, ilim olarak da kuşatılamaz. Bunları hikmetiyle belirleyen, lütfuyla insanın vücuduna yerleştiren ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, mahiyeti itibariyle idrak edilmekten en uzak ve idrak edilmeyip ihata edilmemeye en layık olan varlıktır. Bu husus, Mücessime'nin0 görüşlerini reddetmektedir; çünkü onlar Rab'lerini kalplerinde tasvir ediyorlar ve O'nu yaratıklarına benzetiyorlar, bu tasvire göre O'na kulluk yapıyorlardı; onlar Müşebbihedir. [ ] İşin aslı şudur: Cenâb-ı Hak duyularla ve müşahedelerle değil, mücizelerle ve delillerle bilinir. Bilinme yolu mücizeler ve deliller olan her varlık ihata edilemez ve mahiyeti de idrak olunmaz. Allah kendisini nasıl nitelediyse öyledir: “Onların bilgisi O'nu kuşatamaz”“, Gözler O'nu idrak edemez, çünkü idrak ve ihata, ancak duyularla algılanan varlıklarda olur, mücizelerden ve delillerle bilinen varlıkta değil. Peygamberlerin delilleri de bu minvalde gelmiştir. Meselâ Firavun kendisine Rabb'ini sorduğunda Hz. Müsâ (s.a.) şöyle cevap vermiştir: “Firavun, Sizin Rabb'iniz de kimmiş ey Müsâ? dedi. Müsâ, “Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık veren, sonra da işin yolunu yordamını gösterendir” diye cevap verdi”%4. Hz. İbrâhim (s.a.) de şöyle dedi: “İbrâhim, “Rabb'im hayat veren ve öldürendir” dedi. İbrâhim Allah güneşi doğudan getirmektedir? dedi”5, Hz. Müsâ'nın (s.a.) ve Hz. İbrâhim'in (s.a.) bu sözleri, başka bir yönden değil, mücize ve delil olmak itibariyle Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyyetine ve vahdâniyyetine işaret eder. Buna göre Cenâb-ı Hak da yaratılanların, vahdâniyyetini ve rablığını bilmeleri için şu âyetleri delil getirmektedir: “O, yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratmıştır”. “Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan ve ona menziller belirleyen O'dur”, “Gökten su indiren Odur. (Buyurdu ki:) İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik”, Cenâb-ı Hak insanların, zâtını kuşatmak ve mahiyetini idrak etmek itibariyle değil, ulühiyyetini ve vahdâniyyetini anlamalarını sağlayacak mücizelerle ve delillerle onlara kılavuzluk etmektedir. Hidâyeti ve doğru yolu bulmak ancak Allah sayesinde mümkündür. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır. Denildi ki: Buradaki “latif” (abu) kelimesi, fiillerinde ince ve hikmetli olan, “habir” kelimesi de yaratılanları ve amellerini bilen anlamına gelir. “Latif”in iyilik ve merhamet eden anlamına geldiği de, nesnelerin bütün gizli yönlerini bilen anlamına geldiği de söylenmiş, “habir”in de nesnelerin zâhirini bilen anlamına geldiği söylenmiştir. Sonra Allah Latif ve Azimdir (yüce), dünyada azim latif'ten başka, latif de azimden başkadır. ( Çünkü dünyada azim, yoğun (kesif) olan nesneye denir. Latif, nefsinde lütufkâr ve ince olmaktır. Bunlardan her biri diğerini nakzeder. Bu da insanların anladığı anlamda olmamak üzere Allah'ın Latif ve Azim olduğu bilinsin diyedir. “O, evvel ve âhir, zâhir ve bâtındır”. O, evveldir âhirdir, zâhirdir bâtındır. Yaratılanlardan evvel olan âhir değildir, zâhir olan bâtın değildir. Biliniz ki Allah, yaratılanlar tarafından anlaşılan ve bilinen şekilde değil, fakat kendini nitelediği O, gibi Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın'dır.
104. “Doğrusu size Rabb'iniz tarafından basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.”
Doğrusu size Rabb'iniz tarafından basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Denildi ki: Rabb'iniz tarafından basiretler verilmiştir meâlindeki beyanın [farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi], denildi ki: Açıklamalar gelmiştir anlamına gelir. Şöyle de denildi: “Basâir” kelimesi, doğru yol anlamına gelir. Şöyle de söylendi: Burada kafalarındaki değil kalplerindeki basiretler kastedilmiştir. Bu, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'in görüşüdür". “Besâir”in beyan anlamına geldiği de söylenmiştir, bunlar aynı şeydir. Şahitler anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani size Cenâb-ı Hak tarafından Allah'ın tanrılığına işaret eden şahitler gelmiştir. Nitekim şu âyet-i kerimede buna işaret edilmektedir: “Artık insan kendine kendisi tanıktır”. Yani aksine insanın basireti, yani şahidi kendindendir, onun her uzvu Allah'ın birliğine ve yegâne ilâh olduğuna şahitlik etmektedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir”2. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar putlara tapmak konusunda atalarını taklit ediyorlar ve şöyle diyorlardı: ( “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”"". “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”, Doğrusu size Rabb'iniz tarafından basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Yani size âyetler ve peygamberler gönderilmiştir, şayet onlara tabi olursanız, onlar Allah katında size şefaatçi olacaklar. İkincisi, Size basiretler verilmiştir, eğer onları tefekkür eder, düşünür ve dikkatle bakarsanız onların Allah tarafından verilen akli deliller olduğunu anlarsınız. Çünkü insan, nesnelerin hayret veren yönlerine baktığında iki türlü davranma kabiliyetinde yaratılmıştır. Bazısı dikkatle bakar, düşünür ve onun akli kanıtlar olduğunu anlar, fakat inat eder, büyüklenir ve onun gerektirdiğini yapmaz. Bazıları ise, bakmaz, gözünü yumar, şayet düşünse ve dikkatle baksaydı mutlaka gerçek onlar için ortaya çıkardı.
Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Yani hakkı ve doğru yolu görür, ona uygun davranır ve bunun faydasını da kendisi görür. Bakan, fakat gözünü yuman, yani ona uygun davranmayan ise, onu terk etmiş olmasının zararını kendisi görür. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”!5.
Şayet, “Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ölenin niçin öldüğü, yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın”, Burada her ölenin niçin öldüğünün ve her yaşayanın niçin yaşadığının ortaya çıktığını haber vermektedir. Yukarıda ise Kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir buyurmakta, onun görmediğini söylemektedir. Bu iki âyet nasıl uyuşturulacaktır?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Bu âyetteki kör olursa meâlindeki sözcük, muhtemelen gerçeği gördükten sonra ona uygun davranmayı terk ederse anlamındadır. Çünkü Allah onu kendisine göstermiş ve o da onun Allah'tan geldiğini anlamıştı, fakat inat etmiş ve büyüklenmişti.
Ben üzerinize bekçi değilim. Yani Size Rabb'iniz tarafından basiretler verilmiştir, dolayısıyla bize sadece tebliğ etmek düşer. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “Peygamberin görevi, tebliğ etmekten ibarettir”.
---
Dipnotlar:
2! o Mücessime, pek çok fırkayı içine alan bir isimdir. Onlar, Allah Teâlâ'nın, organları ve sınırları olmak gibi cismâni sıfatları bulunduğunu iddia ederler. Ayrıntılarda farklı görüşlere sahiptirler (bk. Eş'ari, Makâlatu'l-İslâmiyyin, 1, 207; İbn Hazm, el-Fasl fi'l-milel ve'l-ehvâ Müşebbihe iki gruptur, bir grubu Allah'ın zâtını başkasının zâtına benzettiler. Diğer grup da Allah'ın sıfatlarını başkalarının sıfatlarına benzettiler. Bu iki gruptan her biri de çok farklı fırkalara ayrılmışlardır. Teşbihin ilk ortaya çıkması, Râfiziler'in aşırı (gulât) olan kısmında görülmüştür. Bazı hadisçilerde de teşbih anlayışı görülmüştür (bk. Bağdâdi, el-Fark beyne'l-firak, 1, 214; Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, 1, 103). 45 “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak Rabb'i hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabb'im hayat veren ve öldürendir” deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim” dedi. Bunun üzerine İbrâhim, “Allah güneşi doğudan getirmektedir hadi sen de onu batıdan getir’ dedi, inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”. 109 o Taberi, Câmi'u'-be yân, VII, 304. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem el-Medeni el-Adevi, mevâlidendir. Babasından ve İbn Münkedir'den rivayet etmiştir, kendisinden Asbağ, Kuteybe ve Hişâm rivayet ettiler. Hadiste zayıf görülmüştür. Tefsir'i vardır (bk. Zehebi, el-Köşif, I, 28; İbn Hacer, Takribu't-tehzib, 340).
Enam 6:104
103. “Gözler O'nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır.” Gözler O'nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder. Denildi ki: Allah burada gözler anlamına gelen “ebsâr” lafzını yaratılanlardan kinâye olarak kullanmıştır. Sanki şöyle buyurmuştur: Yaratılanlar O'nu idrak edemez, halbuki O yaratılanları idrak eder. Her şey ancak gözlerle görülüp idrak ve ihata edilebildiği için Allah “ebsâr” lafzını yaratılanlardan kinâye yapmıştır, kinâyenin anlamı budur. En doğrusunu Allah bilir. “Ebsâr'dan maksadın, gerçek anlamda gözler olduğu söylenmiştir; fakat kalp gözüdür, çünkü bilgiler onunla elde edilmektedir. Eğer burada kastedilen yüzdeki gözler ise, ozaman bunda ru'yetullahın ispat edilmesine dair delil vardır. Gerçek olduğu ortaya çıkar, çünkü âyette Allah sadece idraki reddetmektedir. Şayet görmek ihtimali yoksa idraki reddetmenin anlamı olmaz, çünkü görülmeyen şey zaten idrak edilmez. İdrakin reddi, ru'yetullah'ın âhirette vuku bulacağına işaret eder. Allah görülür, fakat mahiyeti idrak edilemez ve ihata edilemez, nitekim bir âyet-i kerimede buyurulduğu gibi: “Onların bilgisi O'nu kuşatamaz”©, Çünkü görmenin gerçekleştiği görünen nesnelerin [ ]gerçek mahiyeti ve keyfiyeti idrak ve takdir edilemez; göz, kulak, dil, burun, el ve diğer organların gizli olan bir tarafı bulunur. Gözle nesneler görülür, fakat gözün gerçek keyfiyeti ve mahiyeti bilinmez. Kulak da böyledir, onun nasıl bir şey olduğu ve ne ile duyduğu bilinmez. Diğer bütün organların yanı sıra duyu organları da böyledir. El, dokunduğu nesnenin sertliğini ve yumuşaklığını hisseder, fakat bunu nasıl hissettiği ve nasıl algıladığı bilinmez. Dilin konuşması da, burunun koku alması da böyledir; bunun ne olduğu, güzel ve çirkin kokuyu nasıl ve ne ile bulduğu bilinmiyor. Buna göre gözün değdiği zâhirdeki nesneler hakkında yaratılanların bilgisi ile onların gerçek mahiyeti idrak edilemez, keyfiyeti bilinemez, ilim olarak da kuşatılamaz. Bunları hikmetiyle belirleyen, lütfuyla insanın vücuduna yerleştiren ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, mahiyeti itibariyle idrak edilmekten en uzak ve idrak edilmeyip ihata edilmemeye en layık olan varlıktır. Bu husus, Mücessime'nin0 görüşlerini reddetmektedir; çünkü onlar Rab'lerini kalplerinde tasvir ediyorlar ve O'nu yaratıklarına benzetiyorlar, bu tasvire göre O'na kulluk yapıyorlardı; onlar Müşebbihedir. [ ] İşin aslı şudur: Cenâb-ı Hak duyularla ve müşahedelerle değil, mücizelerle ve delillerle bilinir. Bilinme yolu mücizeler ve deliller olan her varlık ihata edilemez ve mahiyeti de idrak olunmaz. Allah kendisini nasıl nitelediyse öyledir: “Onların bilgisi O'nu kuşatamaz”“, Gözler O'nu idrak edemez, çünkü idrak ve ihata, ancak duyularla algılanan varlıklarda olur, mücizelerden ve delillerle bilinen varlıkta değil. Peygamberlerin delilleri de bu minvalde gelmiştir. Meselâ Firavun kendisine Rabb'ini sorduğunda Hz. Müsâ (s.a.) şöyle cevap vermiştir: “Firavun, Sizin Rabb'iniz de kimmiş ey Müsâ? dedi. Müsâ, “Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık veren, sonra da işin yolunu yordamını gösterendir” diye cevap verdi”%4. Hz. İbrâhim (s.a.) de şöyle dedi: “İbrâhim, “Rabb'im hayat veren ve öldürendir” dedi. İbrâhim Allah güneşi doğudan getirmektedir? dedi”5, Hz. Müsâ'nın (s.a.) ve Hz. İbrâhim'in (s.a.) bu sözleri, başka bir yönden değil, mücize ve delil olmak itibariyle Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyyetine ve vahdâniyyetine işaret eder. Buna göre Cenâb-ı Hak da yaratılanların, vahdâniyyetini ve rablığını bilmeleri için şu âyetleri delil getirmektedir: “O, yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratmıştır”. “Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan ve ona menziller belirleyen O'dur”, “Gökten su indiren Odur. (Buyurdu ki:) İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik”, Cenâb-ı Hak insanların, zâtını kuşatmak ve mahiyetini idrak etmek itibariyle değil, ulühiyyetini ve vahdâniyyetini anlamalarını sağlayacak mücizelerle ve delillerle onlara kılavuzluk etmektedir. Hidâyeti ve doğru yolu bulmak ancak Allah sayesinde mümkündür. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır. Denildi ki: Buradaki “latif” (abu) kelimesi, fiillerinde ince ve hikmetli olan, “habir” kelimesi de yaratılanları ve amellerini bilen anlamına gelir. “Latif”in iyilik ve merhamet eden anlamına geldiği de, nesnelerin bütün gizli yönlerini bilen anlamına geldiği de söylenmiş, “habir”in de nesnelerin zâhirini bilen anlamına geldiği söylenmiştir. Sonra Allah Latif ve Azimdir (yüce), dünyada azim latif'ten başka, latif de azimden başkadır. ( Çünkü dünyada azim, yoğun (kesif) olan nesneye denir. Latif, nefsinde lütufkâr ve ince olmaktır. Bunlardan her biri diğerini nakzeder. Bu da insanların anladığı anlamda olmamak üzere Allah'ın Latif ve Azim olduğu bilinsin diyedir. “O, evvel ve âhir, zâhir ve bâtındır”. O, evveldir âhirdir, zâhirdir bâtındır. Yaratılanlardan evvel olan âhir değildir, zâhir olan bâtın değildir. Biliniz ki Allah, yaratılanlar tarafından anlaşılan ve bilinen şekilde değil, fakat kendini nitelediği O, gibi Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın'dır.
104. “Doğrusu size Rabb'iniz tarafından basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.”
Doğrusu size Rabb'iniz tarafından basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Denildi ki: Rabb'iniz tarafından basiretler verilmiştir meâlindeki beyanın [farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi], denildi ki: Açıklamalar gelmiştir anlamına gelir. Şöyle de denildi: “Basâir” kelimesi, doğru yol anlamına gelir. Şöyle de söylendi: Burada kafalarındaki değil kalplerindeki basiretler kastedilmiştir. Bu, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'in görüşüdür". “Besâir”in beyan anlamına geldiği de söylenmiştir, bunlar aynı şeydir. Şahitler anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani size Cenâb-ı Hak tarafından Allah'ın tanrılığına işaret eden şahitler gelmiştir. Nitekim şu âyet-i kerimede buna işaret edilmektedir: “Artık insan kendine kendisi tanıktır”. Yani aksine insanın basireti, yani şahidi kendindendir, onun her uzvu Allah'ın birliğine ve yegâne ilâh olduğuna şahitlik etmektedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir”2. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar putlara tapmak konusunda atalarını taklit ediyorlar ve şöyle diyorlardı: ( “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”"". “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”, Doğrusu size Rabb'iniz tarafından basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir. Yani size âyetler ve peygamberler gönderilmiştir, şayet onlara tabi olursanız, onlar Allah katında size şefaatçi olacaklar. İkincisi, Size basiretler verilmiştir, eğer onları tefekkür eder, düşünür ve dikkatle bakarsanız onların Allah tarafından verilen akli deliller olduğunu anlarsınız. Çünkü insan, nesnelerin hayret veren yönlerine baktığında iki türlü davranma kabiliyetinde yaratılmıştır. Bazısı dikkatle bakar, düşünür ve onun akli kanıtlar olduğunu anlar, fakat inat eder, büyüklenir ve onun gerektirdiğini yapmaz. Bazıları ise, bakmaz, gözünü yumar, şayet düşünse ve dikkatle baksaydı mutlaka gerçek onlar için ortaya çıkardı.
Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Yani hakkı ve doğru yolu görür, ona uygun davranır ve bunun faydasını da kendisi görür. Bakan, fakat gözünü yuman, yani ona uygun davranmayan ise, onu terk etmiş olmasının zararını kendisi görür. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”!5.
Şayet, “Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ölenin niçin öldüğü, yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın”, Burada her ölenin niçin öldüğünün ve her yaşayanın niçin yaşadığının ortaya çıktığını haber vermektedir. Yukarıda ise Kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir buyurmakta, onun görmediğini söylemektedir. Bu iki âyet nasıl uyuşturulacaktır?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Bu âyetteki kör olursa meâlindeki sözcük, muhtemelen gerçeği gördükten sonra ona uygun davranmayı terk ederse anlamındadır. Çünkü Allah onu kendisine göstermiş ve o da onun Allah'tan geldiğini anlamıştı, fakat inat etmiş ve büyüklenmişti.
Ben üzerinize bekçi değilim. Yani Size Rabb'iniz tarafından basiretler verilmiştir, dolayısıyla bize sadece tebliğ etmek düşer. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “Peygamberin görevi, tebliğ etmekten ibarettir”.
---
Dipnotlar:
2! o Mücessime, pek çok fırkayı içine alan bir isimdir. Onlar, Allah Teâlâ'nın, organları ve sınırları olmak gibi cismâni sıfatları bulunduğunu iddia ederler. Ayrıntılarda farklı görüşlere sahiptirler (bk. Eş'ari, Makâlatu'l-İslâmiyyin, 1, 207; İbn Hazm, el-Fasl fi'l-milel ve'l-ehvâ Müşebbihe iki gruptur, bir grubu Allah'ın zâtını başkasının zâtına benzettiler. Diğer grup da Allah'ın sıfatlarını başkalarının sıfatlarına benzettiler. Bu iki gruptan her biri de çok farklı fırkalara ayrılmışlardır. Teşbihin ilk ortaya çıkması, Râfiziler'in aşırı (gulât) olan kısmında görülmüştür. Bazı hadisçilerde de teşbih anlayışı görülmüştür (bk. Bağdâdi, el-Fark beyne'l-firak, 1, 214; Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, 1, 103). 45 “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak Rabb'i hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabb'im hayat veren ve öldürendir” deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim” dedi. Bunun üzerine İbrâhim, “Allah güneşi doğudan getirmektedir hadi sen de onu batıdan getir’ dedi, inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”. 109 o Taberi, Câmi'u'-be yân, VII, 304. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem el-Medeni el-Adevi, mevâlidendir. Babasından ve İbn Münkedir'den rivayet etmiştir, kendisinden Asbağ, Kuteybe ve Hişâm rivayet ettiler. Hadiste zayıf görülmüştür. Tefsir'i vardır (bk. Zehebi, el-Köşif, I, 28; İbn Hacer, Takribu't-tehzib, 340).
Enam 6:105
Böylece biz âyetleri, duruma göre farklı tarzlarda gönderiyoruz. Açık ve anlaşılır olmasını isteyen insanlar iyice anlasınlar diye biz âyetlerimizi farklı şekillerde tekrar ediyoruz yahut her âyeti yerine koyuyoruz, sonra yaratılanlar onları ihtiyaç durumlarına göre alsınlar diye farklı tarzlarda gönderiyoruz.
İyi öğrenmişsin desinler diye. Buradaki fiilin “dereste”, “dâreste” ve “dereset” şeklinde farklı kırâatleri vardır”. “Dereste” öğrendin mânasına gelir. “Dâreste Ehle'l-Kitabi” (04991! Jel E 53) cümlesinin Ehl-i Kitap ile mücadele ettin anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kelime cezimle “dereset” diye de okunmuş ve önceden öğrendin anlamına geldiği söylenmiştir. Bu ihtilaf, kâfirlerin Resülullaha (s.a.) söyledikleri sözde ihtilaf edilmesinden kaynaklanmıştır. Bazıları onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini söyledi. Bu, “dâreste” fiilinin tefsiridir. Bazıları da, “Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediklerini söyledi. Bu da “dereset” fiilinin tefsiridir. Bazıları ise “Bu ancak düzmece bir yalan”! dediklerini söyledi. Bu da “dereste” fiilinin tefsiridir. Hasılı görüşlerinin farklılığına göre kırâatler ortaya çıktı.
Sonra İyi öğrenmişsin desinler diye. Bu beyanın tefsirinde de ihtilaf edilmiştir. Bazıları onu, iyi öğrenmişsin dememeleri için diye tefsir etmişlerdir. Buna göre bu cümle, “Doğrusu size Rabb'iniz tarafından basiretlerverilmiştir”? meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla) olur. Yani iyi öğrenmişsin dememeleri için size Rabb'iniz Allah tarafından basiretler verilmiştir. Hasan-ı Basri ise İyi öğrenmişsin desinler diye meâlindeki cümle hakkında şöyle der: İyi öğrenmişsin demeleri için “Size Rabb'iniz tarafından basiretler verilmiştir”. Çünkü peygamberler gönderilmesinin ve kitaplar indirilmesinin, kâfirden küfür sözünün, müminden de iman sözünün ortaya çıkması için olduğunu Cenâb-ı Hak beyan etmiştir.
[S]En doğrusunu Allah bilir ya, İyi öğrenmişsin desinler diye meâlindeki cümle hayret etmek anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) ashabı, kâfirlerin yaptıkları çirkin davranışlardan ve Resülullah'a (s.a.) karşı kötü muamelelerinden hayret etmişlerdi, Cenâb-ı Hak tarafından da kendilerine basiretler, kanıtlar ve deliller gelmişti. Bütün bunlardan sonra kâfirler O'nu reddetmek ve yalanlamakla karşılıyorlardı. Bu, bizim söylemiş olduğumuz şeye de uygun düşmektedir: Allah hayvanları, çardaklı bağları, ekinleri, hurmaları ve âyette haber verdiği diğer şeyleri insanlar için yarattığını beyan ederek onlara verdiği nimetleri hatırlatmaktadır, Onlar da bütün bunları biliyorlardı. Bütün bunları bilmelerine rağmen onlar yine de cinleri Allah'a ortak koşmuşlardı. “Bilgisizce -ve hiçbir delile dayanmadan- O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar”“. Bu da bir hayret ifadesidir, onlar bütün bunları kendileri için yaratanın Cenâb-ı Hak olduğunu bilmelerine rağmen onları Allah'a nasıl ortak koştular? Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyetin anlamı şöyledir: Onlar, Hz. Peygamber'in doğru söylediğini, onun Allah katından mücizeler ve deliller getirdiğini, kendisinin okur-yazar olmadığını ve bunları bilen birine giderek bu bilgileri ondan almadığını açık olarak bilmelerine rağmen, ona iyi öğrenmişsin iftirasını nasıl attılar?
---
Dipnotlar:
8 Yedi kırâatimamından Ebü Amr ve İbn Kesir “dâreste” diye okumuşlar, Nâfi", Âsım, Hamza ve Kisâi de “dereste” diye okumuşlardır. İbn Âmir ise “dereset” diye okumuştur (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-Seba, 264).
Enam 6:106
Rabb'inden sana vahyolunana uy. Burada şöyle bir soru akla gelir: Hz. Peygamber'e (s.a.) ancak Rabb'inden vahiy gelmesine rağmen, sadece Sana vahyolunana uy denilmesi yeter iken Rabb'inden lafzının da eklenmesinin anlamı nedir? En doğrusunu Allah bilir ya, burada gizlenmiş bir kelime vardır, [ ]sanki bu sözü, kendisine vahyedilen kişinin huzurunda bulunanlara söylemektedir: De ki: Rabb'inden sana vahyolunana uy. Sonra peygamberine de Rabbi tarafından kendisine vahyedilene uymasını emretmektedir, yani sana vahyedilene göre amel et, demektedir.
Sonra buradaki amel et emrinin iki anlamı olur. Biri, böyle inan demektir, öbürü de bizzat amel etmektir, yani öyle davran demektir. Âyetteki uymak emri, vahyedilen şeyin haber olarak doğruluğuna, hüküm olarak âdil olduğuna tabi olmayı ifade ediyor gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır”. Denildi ki: Haberde doğru, hükümde âdil olarak tamamlanmıştır. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyetteki uymak emri, ona vahyedilen haberde doğru, hükümde âdil olan şeye uymayı ifade eder. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberine, kendisine vahyedilene ve Rabb'inden gelene tabi olmayı emretmesi, ümmetine de aynı şeyi emrettiği anlamına gelir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurdu: “Rabb'inizden size indirilene uyun; O'nu bırakıp da başka önderlerin ardından gitmeyin”. Cenâb-ı Hak bu âyette müminlere, Rablerinden kendilerine indirilene uymayı emretmekte, O'nun dışında edindikleri dostlara uymayı da yasaklamaktadır. Buna göre onlara Allah'tan başka edindikleri dostlara uymayı yasaklamasını, peygamberine Rabb'inden vahyedilene uymakla emrettiği âyette de belirtmektedir: Rabb'inden sana vahyolunana uy. O'ndan başka tanrı yoktur.
O'ndan başka tanrı yoktur. Bu beyanla “O'nu bırakıp da başka önderlerin ardından gitmeyin”! meâlindeki âyet, aynı şeyi ifade etmektedir. Çünkü Allah ona, Rabbinden kendisine vahyedilene uymayı emretmekte ve başka dostlar edinmeyi yasaklamaktadır, çünkü O'ndan başka ilâh olmadığını haber vermektedir.
Müşriklerden yüz çevir. Müşriklerden yüz çevirme emri, farklı anlamlara gelebilir. Onların eziyetlerine karşılık vermemesi, sabretmesi anlamına gelebilir. Onlardan yüz çevir emri, onlarla savaşmayı yasaklaması anlamına gelebilir, sanki Allah belli bir zaman onlarla savaşmayı yasaklamış gibidir. Âyet-i kerimenin özel bir kavim hakkında gelmiş olması da muhtemeldir, buna göre şöyle demiş olur: Onlardan yüz çevir, çünkü onlar iman etmeyecekler. [ ] Onlara âyetler ve mücizeler göstermeyi bırak, çünkü Allah onların asla iman etmeyeceklerini bilmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak, peygamberine onlardan yüz çevirmeyi emretmekle, müminlere de onlardan yüz çevirmelerini emretmiş olmaktadır. Bir âyette şöyle buyurmuştur: “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler”.
---
Dipnotlar:
27 “O, Cebrâil aleyhisselâm veya Allah'ın dilediği başka biridir” (Semerkandi, Şerhu”-Te'vilât, “Yani vahyedilen şeyin Allah tarafından verilen doğru haber olduğunu tasdik et ve Allah'ın gönderdiği hükme âdil olarak uy” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 265a).
Enam 6:107
[İlâhi İradenin Anlamı]
Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Mütezile şöyle der: Buradaki meşiet, zorla ve cebren yaptırmak anlamına gelir. Yani Allah dileseydi, onları âciz bırakır, belayı ve imtihanı kaldırarak kendilerini şirk inancından engellerdi. Bize göre ise meşiet, tercih anlamına gelen, bela geldiğinde ve imtihan zamanında itâate götüren tercih meşietidir. Sonra cebri meşiet yaratılıştır, müşriklerin dışındakiler de yaratılmışlardır. Dolayısıyla burada onların meşieti tevil etmelerinin anlamı yoktur. Sonra Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı meâlindeki ilâhi kelâmın, baskı ve zorlama iradesi anlamına gelme ihtimali yoktur. Çünkü baskı ve zorlama halinde ne imandan bahsedilir, ne de küfürden, bunlar ancak tercih imkânı varken ve bilerek itâat etmek durumunda ortaya çıkarlar. Çünkü baskı ve zorlama, insanın gerçek yüzünü göstermesine engeldir, hatta yapması gereken farz da ondan sakıt olur, sorumluluk baskı ve zor kullanana döner. Dolayısıyla âyetin bu anlama gelmesi, uzak ihtimaldir, aksine âyet bizim söylediğimiz anlama gelir. Doğruya ulaşmak ancak Allah sayesinde mümkündür.
Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı meâlindeki âyette, İslâm yoluna girmenin Allah'ın lütfu ve ihsanı ile olduğuna da işaret eder. Cenâb-ı Hakk'ın nezdindeki nimetlerden layık olan kişilere lütuf ve ihsanda bulunması, bazılarını da bundan mahrum bırakması Allah'a ait bir haktır. Bazılarına layık oldukları için lütfedip vermekte, bazılarına da adalet gereği vermemektedir.
Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsin. Yani onların amellerini korumaktan sen sorumlu değilsin. Yahut onların yaptıklarının hesabı sana sorulmayacak, sana düşen sadece tebliğ etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”, “(Ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”, )Şöyle denildi: “Hafiz” ve “vekil” lafızları aynı anlama gelirler. Vekil, kefildir de denilmiştir. Bunları daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık“.
çile á 2 blo yaş 3125 A
Enam 6:108
[Müşriklerin Tanrılarına Hakaret Etmek]
Allah'tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah'a hakaret ederler. Cenâb-ı Hak, hakarete müstahak olmayana hakaret ederler endişesiyle bizi, hakarete müstahak olanlara hakaret etmeyi yasaklamaktadır.
Şöyle bir soru sorulabilir: “Cenâb-ı Hak, hakarete müstahak olanlarla savaşmamızı emrettiği halde, hakarete müstahak olmayana hakaret ederler endişesiyle neden onlara hakaret etmeyi bize yasaklamaktadır? Biz onlarla savaştığımızda onlar da bizimle savaşacaklar, müminin haksız yere öldürülmesi ise Buna şu cevap verilir: Onlara hakaret etmek farz değil mubahtır, fakat onlarla savaşmak farzdır. Tebliğ de aynı şekilde farzdır; bu bakımdan insanlar yapılan tebliği inkâr etseler de Hz. Peygamber (s.a.) onlara tebliğ etmekle yükümlüdür. Savaşmak da böyledir, ucunda kendimizin helâki söz konusu olsa bile onlarla savaşırız. Meselenin aslı şudur: Bazan kötülüğe sebep olan mubahlık hükmü yasaklanabilir“, fakat farz olan ve yapılması emredilen şeyler, ondan doğacak olan zararlardan dolayı yasaklanmaz. Bununla Ebü Hanife'nin (r.a.) şu sözünün doğruluğuna istidlâl edilmesi mümkündür: Kim kısas yaparak birinin elini keser de bundan dolayı adam ölürse, kendisinden diyet alınır, fakat haddi gerektiren bir ceza ile el keser ve adam ölürse, diyet alınmaz; çünkü el kesmek ona mubah kılınmış, kısas farz kılınmamıştır. Had cezasında ise haddi Allah için uygulamak gerekir, insan mubah kılınan bir fiili yaptığında eğer ondan kötülük doğarsa yasaklanır ve kendisi de sorgulanır. Kendisine farz kılınan bir fiili yapmakla ondan kötülük doğacak olursa, bundan dolayı insan sorgulanmaz. [ ]Buna göre, Hz. Peygamber'in (s.a.) Sünnet'ine bağlı olarak emredilen ve neticede kişinin ölümüne sebep olan sünnet etmekle hacamat yapmak da böyledir, çünkü hacamat yapılmadığı takdirde öleceğinden korktuğu zaman hacamat yapmak farz olur. Parçalama ve benzeri bir emre gelince, o yapılması gerekli olan emre değil mubahlık ifade eden emre benzemektedir, bundan dolayı ondan doğan zararı öder”. Buna göre müşriklerin tanrılarına hakaret etmek, onların Allah'a ve Resül'üne hakaret etmelerine sebep olursa, putlar hakarete müstahak olsalar bile müminler onlara hakaret edemezler. İnsanın hakaret etmeyi alışkanlık haline getirmesi de yasaklanmıştır. Buna göre alışkanlık haline gelir endişesiyle müşriklerin tanrılarına hakaret etmeyi müminlere yasaklamak caizdir. İşte bunun için müminlerin, onların tanrılarına hakaret etmeleri yasaklanmıştır.
Rivayet edildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) ashabı onların tanrılarına hakaret ediyor, onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah'a hakaret ediyorlardı, Yine rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.), müşriklerin tanrılarını kötü şekilde anmıştı, onlar da şöyle demişlerdi: Ya böyle konuşmaktan vazge26 Yani bazı hallerde, kendisinden kötülükler doğması sebebiyle emredilen mubahlar da yasaklanır.
37 Yani elbise sahibi çamaşırcıya elbisesini parçalamasını emretse ve o da parçalasa, Ebü Hanife'ye göre çamaşırcının onu ödemesi gerekir, çünkü elbise sahibinin emri farz olan emir değil, mubahlık ifade eden emirdir. Bu meselede İmam Mâtüridi'nin, İmam Ebü Hanife için istidlâl ettiği şey işte budur. Tafsilat için bk. Kâsâni, BedÂi'u5-sandi' fi tertibiŞ28 o Taberi, Câmi'wi-beyân, VII, 310; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, III, 339.
194 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ çersin, aksi halde biz de kesinlikle senin Rabb'ini hicvederiz®”. İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Resülullah'ın (s.a.) onlara “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız dediği zaman, onlar da o sözü söylemişlerdi, bunun üzerine de Allah'tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin meâlindeki âyet geldi“. Ancak bu olayın nasıl olduğunu bilmiyoruz, fakat mesele bizim dediğimiz gibidir. Bilgisizlik yüzünden sınırı aşıyorlardı. Kisâi ve Ebü Avsece şöyle dediler: Buradaki “adven” kelimesi, “itid3a” kökünden gelir, o da haddi aşmak demektir. Ebú Amr şöyle dedi: Bu kelime “uduvven” diye okunur? dedi ve şunu ilave etti: “Adv” kelimesi iki ayağın yürümesinden gelir, Cenâb-ı Hak da Yünus süresinde “uduvven” demiştir". Şöyle de denilmiştir: Allah'tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin meâlindeki âyet nâzil olunca, [ ]Resúlullah (s.a.), ashabına şöyle dedi: “Rabb'inize hakaret etmeyin!” Onlar da müşriklerin tanrılarına hakaretten vazgeçtiler.
Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik. Ebü Bekir elKeysâni şöyle dedi: Bu beyan, Allah'tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah'a hakaret ederler meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla). Onlar o putlara, Allah'tan başka ilâhlar olduklarını kabul ederek tapmıyorlardı, onlara tapmalarının sebebi kendilerini Allah'a yaklaştıracağı ümidi idi. Dolayısıyla onların mâbutlarına hakaret ettikleri zaman, (gerçekte mâbutları Allah olduğu için) sanki bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah'a hakaret etmiş oluyorlardı. Çünkü kulluk gerçekte Allah'a yapılır, onların putlara hakaret etmeleri ise, Allah'a hakarete dönüşmektedir. İşte hakaretin mânası budur. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle devam etti: Buna göre Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik ilâhi kelâmını, Allah'a hakaret etmekten sakınmaları için gönderdiği anlamına gelir. İşte Allah'ın onlara güzel gösterdiği işleri budur. Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri 49 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VII, 309; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 338.
şöyle dedi: Yani farz ve helâl kılınmayan konularda yaptıklarını değil, emrolundukları, kendilerine farz kılınan ve yapmaları gereken konularda yaptıkları işleri onlara güzel gösterdik. Mütezileden Câfer b. Harb ve diğerleri şöyle dediler: Yapmaları farz kılınan ve bundan dolayı yaptıkları işler onlara güzel gösterildi, yapmaları uygun olmayan şeyleri değil. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi”. Burada Cenâb-ı Hak iman için güzel olmak, küfür için de çirkin olmak nitelemesini kullanmaktadır. Halbuki onlar “Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermişti” ve )“Şeytan onlara bunu güzel göstermiş ve kendilerine yanlış yolda ilerleme cesareti vermiştir” meâlindeki âyete dayanarak güzel göstermeyi şeytana nispet etmektedirler. Dolayısıyla yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı onlara çirkin gösteren de şeytandı. Binaenaleyh şeytanın onlara güzel gösterdiği şeyi Cenâb-ı Hakk'ın güzel göstermesi mümkün değildir. Bu durumda onlara ancak emrolundukları ve kendilerine farz kılınan şeyler güzel gösterilmiştir. Fakat âyetteki güzel gösterme fiilinin Allah'a nispet edilmesi, tıpkı saptırmak ve azdırmak fiillerinin Allaha nispet edilmesi gibidir.
Bize göre ise, güzel gösterme iki şekilde olur. Biri, akıllara güzel göstermektir. Bu da âyetler ve deliller yoluyla gösterilir. Buna göre âyetler ve deliller cihetiyle küfür ve sapıklık fiilinin güzel gösterilmesi ihtimali yoktur. İkincisi, tabiatlardaki zevkleri vetemennileri güzel göstermektir. Her insanın yaptığı şey, kendi yaratılışına yerleştirilmiş olan zevke ve ihtiyaca göre güzeldir. Her kâfire, yaptığı küfür ve sapıklık fiili sorulacak olsa, hiç şüphesiz şöyle diyecektir: Bana güzel gelen budur. Binaenaleyh güzel gösterme fiilinin Allaha nispet edilmesi, sapıklık ve azgınlık fiillerinin nispet edilmesinden daha büyük ve daha uzak bir şey değildir. Sapıklık ve azgınlık fiillerinin Allah'a nispet edilmesi konusuna daha önce muhtelif yerlerde temas etmiştik. İşte güzel göstermekten maksat budur. Onlar yine diyorlar ki: Güzel göstermekten maksat, vâdedileni ve sevabı güzel göstermektir. Kâfirin âhiret vâdine ve sevabına iman etmesi, âhirete iman ettiği mânasına gelmez mi? Bu, uzak bir ihtimaldir. Keysâni'nin söylediği şey de muhtemel değildir. Çünkü ona göre bütün kâfirler, putlara sadece kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar diye tapmıyorlar, aksine ekserisi kendilerinin bir yaratıcısı ve Rabb'i olduğunu bilmiyorlardı. Güzel gösterme fiilinin şeytana nispet edilmesi, temenni ettirmesi ve zevk vermesi mânasında olabilir, çünkü Cenâb-ı Hak şeytanın şöyle dediğini beyan etmektedir: “Mutlaka onları boş kuruntulara kaptıracağım”. Onun Allaha nispet edilmesi, onun üzerinde güç ve kudret sahibi olduğu veya yaptıklarını gözlerine güzel göstermek ve sevdirmek fiilini yaratacağı anlamına gelir. Sapıklık ve azgınlığın şeytana nispet edilmesi de, şeytanın onu yapmaya çağırmasından ve insanı ona özendirmesinden dolayıdır. Bunun Allah'a nispet edilmesi de, sapıklık fiilini O'nun yaratmış olmasından dolayıdır.
178 (JSonunda dönüşleri Rab'lerinedir. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık“, Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir. Onlar ya bol sevaplar içinde, ya da can yakıcı bir azap içinde olacaklar. Bu cümle tehdit anlamına gelir.
---
Dipnotlar:
#1 Âlüsi, Rühu'l-medni, VII, 252. 42 On kırâat imamından Yâkub böyle okumuştur (bk. İbnu'l-Cevzi, en-Neşr fi'l-kırdati'l-aşr, Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Derken İsrâiloğulları'nı denizin öteki yakasına geçirdik. Firavun ve ordusu da haksız yere onlara saldırmak üzere peşlerine düşmüştü.” (Yünus, 10/90). Taberi bu kırâati kimseye nispet etmedi, Kurtubi ise Hasan-ı Basri'ye nispet etti, o şâz kırâattir (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, XI, 162; Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'l-Kurân, VIII, 377). “4 Ebu'lFadi Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Mütezili el-Âbid. Onun Kitâbu Muteşâbihi'lKurân, Kitâbu'Lİstiksâ, Kitâbu'r-Red alâ ashabi't-tabâi' ve Kitâbu'l-Usül adlı eserleri vardır. 236/850 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 549-550).
Enam 6:109
[Allah Adına Yemin Etmek]
Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. Buradaki “cehde eymânihim” ifadesi, Allah adına yemin ederler anlamına gelir. Bu, farklı şekillerde yorumlanmıştır. Birincisi, müslümanın yeminden maksadı asla Allah'ı hafife almak olmasa da, yemini bozmak Allah'ı hafife almak ve önemsememek anlamına gelir. Çünkü yapılan yeminde Allah'ı yüceltmek, yemini bozmakta ise Allah'ı küçümsemek söz konusudur. Allah adına yapılan yemin de, mutlaka öyle yapacağına dair bütün gücüyle Allah'a söz vermektir. Bunun dışında bu konuda iki ihtimal daha vardır. Biri şöyle denilmesidir: Kâfirler, ancak çok önemli ve çok büyük şeyler için Allah adına yemin ederler, normalde ise Allah'tan başkası adına yemin ederler. Âyette bütün gücüyle Allah adına yemin etmek denilmesi de, Allah'ı yüceltmek ve saygı duyduğunu göstermek anlamını içerir. İkincisi, muhtemeldir ki onlar Allah'tan başkaları adına yemin ediyorlar, bu yeminlerini Allah ile tekit ediyor ve güçlendiriyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın”
Bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına yemin ettiler. Denildi ki: Onlar, eğer kendilerine bir mücize gelirse mutlaka Allah'a inanacaklarına dair kuvvetle yemin ediyorlardı. Bunun için Resülullah'tan (s.a.) mücize istiyorlar, eğer mücize gelirse kendisine inanacaklarını yeminle teyit ediyorlar. Meselâ şöyle diyorlardı: “Sen bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız”?. “Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına da asla inanmayacağız”“. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: [ ]Ey Muhammed! De ki: Mücizeler ancak Allah'a aittir, onları gönderen ve indiren sadece Allah'tır. Benim mücizeleri ne göndermeye, ne de indirmeye gücüm yeter. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “De ki: “Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır? demiyorum”, Buna benzer âyetler, onların istedikleri mücizeleri gönderme gücünün kendisinde olmadığını haber vermektedir.
Ama mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız? Bu âyetin işaret ettiği anlamlara dair farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esam şöyle dediler: Cenâb-ı Hak Farkında mısınız? anlamındaki sözüyle, Eğer kendilerine bir mücize gelirse mutlaka iman edeceklerine dair Allah adına yemin edenlere hitap etmektedir. Farkında mısınız? Yani size mücize geldiğinde iman edeceğinizi nereden biliyorsunuz? Sonra Allah yeni bir cümleye başlamakta ve şöyle buyurmaktadır: Gerçek şu ki onlar, Mücize geldiğinde de inanmayacaklar. Hasan-ı Basri, âyeti yeni bir cümlenin başlangıcı olarak; diye okumuştur: “İnnehâ izâ câet lâyu'minün” (oyy Y ZU 65) 161)“. Diğer müfessirler şöyle dediler: Âyet, Resülullah'ın (s.a.) ashabına hitap etmektedir. Onlar, Eğer kendilerine bir mücize gelirse mutlaka iman edeceklerini söylemişlerdi. Yani onlar, kendilerine mücize geldiği takdirde mutlaka iman edeceklerine dair Allah adına yemin ettiklerinde kâfirlerin mutlaka bunu ya455 Yedi kırâat imamından İbn Kesir ve Ebü Amr âyeti böyle okudular (bk. İbn Mücâhid, 198 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ pacaklarini ve söyledikleri şeye iman edeceklerini zannetmislerdi. Allah da onlara şöyle söyledi: Mücize geldiğinde onların iman edeceklerini nerden biliyorsunuz? Burada olumsuzluk edâtı olan “lâ” atılmış ve şöyle denilmiştir: Mücize geldiğinde onların iman edeceklerini siz nereden biliyorsunuz? Burada başka bir ihtimal ise, bir kelimenin gizlenmiş olmasıdır. Yani Cenâb-ı Hak sanki şöyle söylemiştir: Siz farkında mısınız? Şunu bilin ki, Onlar mücize geldiğinde de inanmayacaklar. Bu yorumda, Farkında mısınız? cümlesinde vakfe yapılmış, sonra da; şunu bilin ki, Onlar mücize geldiğinde de inanmayacaklar, şeklinde yeni bir cümle kurulmuş olmaktadır. Sanki bu, doğruya daha yakın gibidir. Başka bir ihtimal de şudur: Müslümanlar dediler ki: Onlara mücize gelse bileiman etmeyecekler. O zaman Allah onlara hitap ederek; Mücize geldiğinde de inanmayacaklarını nerden biliyorsunuz? diye sordu.
Enam 6:110
Onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. Yani onların gönüllerini ve gözlerini delillerle ve mücizelerle ters çeviririz, döndürürüz ve O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi yine iman etmezler. Müfessirler şöyle dedi: Onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz, yani imanla onların arasına gireriz ve o mücize gelse bile onlar yine iman etmezler, nitekim ilk seferinde de (mücizeden önce de) onlarla iman arasına girmiştik. Burada başka bir ihtimal daha vardır: Mücizeler onların kalplerini ve gözlerini Allah'ın vahdâniyyetinden ve ulühiyyetinden çevirirler ve O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi yine iman etmezler. İkincisi, onlar şayet mücizeler geldiğinde iman ederlerse, sonradan onların kalplerini çeviririz. Bu yoruma göre, Allah onların kalplerini ve gözlerini çevirme fiilini yarattı demektir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmuştur: “Onlar doğru yoldan sapınca Allah da kalplerini saptırdı”, Yani kalplerin sapması fiilini yarattı. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.
Sonra bu âyette, diğer organlardan ayrı olarak özellikle kalpler ve gözlerden söz etti. Çünkü kalbin ve gözün algılanmasına konu olan her şey yalnızca Allah'ın birliğine ve ulühiyyetine şahitlik etmektedir.
O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi. Bu beyan hakkında bazıları şöyle dedi: O insanlar, kendilerine mücize gelse bile iman etmeyecekler, tıpkı onlardan önce atalarının da istedikleri mücizeler geldiğinde iman etmedikleri gibi. Bunlar da aynı şekilde istedikleri mücize gelse bile iman etmeyecekler. Başkaları ise şöyle dediler: O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi, yani daha önce kendileri istemeden onlara mücizeler gelmişti ve onlar iman etmemişlerdi. Şimdi kendilerinin isteği üzerine mücize gelse bile yine inanmayacaklar. Başka bir ihtimal da şudur: Arap müşrikleri, şayet kendilerine bir uyarıcı gelirse ona iman edeceklerine dair Allah adına yemin ediyorlardı. [ ] HE İşte “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha doğru bir yolda olacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi” meâlindeki âyet bunu ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar buradaki, “herhangi bir ümmetten daha doğru” meâlindeki sözle yahudileri ve hıristiyanları kastediyorlardı. Yani şayet kendilerine bir uyarıcı gelirse yahudilerden ve hıristiyanlardan daha doğru yolda olacaklarına yemin ediyorlardı. “Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”, Cenâb-ı Hak burada, daha önce istedikleri uyarıcı geldiğinde ona iman etmedikleri gibi, şimdi de istedikleri mücizeler gelse bile yine iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Peygamberine de onların mücizeleri doğru yolu bulmak gayesiyle istemediklerini, ancak inat ve kibir olsun diye istediklerini bildirmektedir. Bu yorum, sanki doğruya daha yakındır.
Onları şaşkın olarak taşkınlıkları içinde bırakırız. Allah onların asla iman etmeyeceklerini bildiği için kendilerini sapıklıklarının karanlıkları içerisinde terketti ve orada şaşkın şaşkın dolaşmaktadırlar.
200 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ
Enam 6:111
Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı. Bu beyan, “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: 'Mücizeler ancak Allaha aittir. Fakat mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında misiniz?” meâlindeki âyetin sılasıdır. Sonra Allah Eğer... indirseydik, buyurmuş ve onlara istedikleri mücizeler gönderilse, hatta melekler indirilse ve ölüler dile gelse bile yine iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Onların mücize istemeleri, doğru yolu bulma arzusuyla yapılan bir istek değil, alay etmek için ve inat olsun diye yaptıkları bir istektir. Çünkü onlara bazı mücizeler gelmişti, eğer inat etmeselerdi onlara inanırlardı. Sonra Cenâb-ı Hak onların iman etmeyeceklerini, mücizeleri de ancak inat olsun diye istediklerini biliyordu, bu inatlarını da onlarda katı kalpli bir haslet haline getirerek kendilerini terk etti, [ ]hatta onların kalplerinin taştan daha katı olduğunu haber verdi". Bu inatlarını ayrıca onlarda kin ve cehâlet özelliği“! haline ve sözünü ettiğimiz konulara işaret eden bunlara benzer huylar haline getirdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar...”? Bu âyetlerde Allah onların inatçılık ve aldatıcılık özelliklerini haber vermektedir.
[Mücizeler ve İman]
Bu âyette, mücizelerin muhataplarını iman etmeye mecbur etmediğine dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, yine de inanacak değillerdi. Şayet mücize insanı zorla imâna getirseydi, bu gerçekleşirdi. “Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz de derhal ona boyun eğerler” meâlindeki âyet de onların mücize ile iman etmeyeceklerine işaret etmektedir, ancak Allah onların iman etmelerini dilerse iman ederler. Şayet mücizeler insanları iman etmeye mecbur etseydi, kıyâmetten daha büyük ve daha açık bir mücize olmaz. Sonra Allah “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir” buyurmaktadır. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Sonra Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlardan değildik” demekten başka beyan edecekleri bir mazeretleri olmadı”, Onlar kıyâmeti ve azabı gördüklerinde hemen yalana sarılırlar. Bu da göstermektedir ki mücize onların zorla iman etmelerini sağlamıyor. “Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz de derhal ona boyun eğerler”““ meâlindeki âyetin tefsirine göre de, Allah onların boyun eğmelerini istediğinde ancak boyun eğerler, yoksa söz konusu ettiğimiz mücize ile gelen delillerle boyun eğmezler.
(JAllah dilemedikçe; Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki meşiet (dilemek), kudret meşietidir. Yani iman etmeleri için şayet Allah onları âciz bırakmayı dilerse, demektir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik”“7. “Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik”s. Bu gibi âyetlerde sözü edilen meşiet (dilemek) de kudret meşietidir. Ancak biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak, onların mahiyetlerini değiştirmeyi dileseydi değiştirirdi. Buna göre şunu da söyle: Allah onların hidâyete ermelerini isteseydi mutlaka onları hidâyete erdirirdi, hidâyeti benimsemelerini isteseydi mutlaka hidâyeti benimserlerdi. Mütezile ise şöyle diyor: Buradaki meşiet, baskı ve zorlama meşietidir. Baskı ve zorlama halinde imandan söz edilemeyeceğini daha önce belirtmiştik“. Dolayısıyla Allah dilemedikçe meâlindeki ilâhi kelâm Mütezile'nin görüşüne göre şöyle bir anlama dönüşür: Allah onların zorla iman etmelerini dilediği takdirde iman ederler, fakat bu iman olmaz.
Her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik. Bu beyanın kırâatinde ve tefsirinde ihtilaf edilmiştir”, Hasan-ı Basri “kubulen” kelimesine aleni olarak diye anlam vermiştir. Katâde de aleni diye mâna vermiş, gözleriyle açık olarak görselerdi, demiştir”'. Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi;
bu cümlesin anlamı bizim söylediğimiz gibidir, yani Allah onların iman etmelerini dileseydi iman ederlerdi (fakat bu imanın anlamı olmazdı). Mücâhid “kubulen” kelimesine bölük bölük diye anlam vermiştir”. Ebü Amr b. el-Alâ'nın rivayeti de Her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, yani gruplar halinde getirseydik şeklindedir. Ubey b. (KâbJ'in mushafında de kabileler halinde getirseydik diye vazılmıştır. İbn Kuteybe “kubulen” kelimesine cemaat cemaat diye, “kabilen” kelimesine de sınıf sınıf diye anlam vermiştir. “Kabilen” kelimesinin kefil anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Yahut Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin””?. Buradaki “kabilen” kelimesi, kefiller anlamına gelir. Kisâi şöyle dedi: [ ]Bu lafzı “kubulen” diye okuyan kişi onu “kabil” ( gal) kelimesinin çoğulu yapmış olur ve ön taraf anlamına gelir; tıpkı “cebil” kelimesinin çoğulu “cubulen” şeklinde geldiği gibi. “Kubul” aynı zamanda ön tarafa yönelmek anlamını da içerir, önden ve arkadan sözünde olduğu gibi. Onu “kıbelen” diye okuyan kişi, müşahede etmek anlamını kastetmiş olur. Ebü Avsece şöyle dedi: Her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, yani şöyle denilir: Bütün insanlar geldiler, ayrıca karşıdan geldiler.
Buna göre bu âyetin yorumu belirttiğimiz gibi şöyle olur: Onlara melekleri indirseydik, ölüleri de onlarla konuştursak, Her şeyi toplayıp karşılarına getirsek, bütün bunları yapsak ve onlar da Muhammed'in (s.a.) söylediklerinin hak olduğunu dile getirseler bile Yine de ona inanacak değillerdi. Ancak Allah dilemedikçe, Allah'ın iman etmelerini dilediği kişiler ise hiç şüphesiz inanırlar. Yukarıda da söylediğimiz gibi bu, Allah iman etmelerini dilemedikçe mücizelerin insanı imana mecbur etmediğini gösterir, insanlar ancak Allah dilediği zaman iman ederler.
Fakat çokları bunu bilmezler, yani çokları bilgilerinden yararlanmazlar.
Taberi, Câmi'w'l-beyân, VIII, 3; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, HI, 341.
---
Dipnotlar:
© “Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik de yolu bulmak için çabalayıp dururlardı; ama o takdirde nasıl görebileceklerdi ki?” (Yâsin, 36/66). “Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik de (taş gibi) artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi.” (Yâsin, 36/67). Yedi kırâat imamından Nâfi' ve İbn Âmir âyetin lafzını “kıbelen” diye, diğer kırâat imamları ise “kubulen” diye okumuşlardır (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu3-seb'a, 266). vl Taberi, Câmi'w'-beyân, VIII, 2; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 341.
Enam 6:112
[Her Peygamberin Mutlaka Bir Düşmanı Vardır]
Böylece biz, her peygamber için bir düşman yarattık. Denildi ki: Daha önce her peygambere düşmanlar yarattığımız gibi sana da düşmanlar yaratacağız. Bu âyetin “O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi (mücize gösterdikten sonra da) yine onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz”“ meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla) olması muhtemeldir, Böylece biz, her peygamber için düşman yaratırız. Sonra Böylece biz, her peygamber için bir düşman yarattık meâlindeki ilâhi kelâm hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Peygamberler göndermek ve peygamberlerine tabi olanları ona dost yapmak, peygamberlerine âsi olanları da düşman yapmak, Allahın hükmüdür, bu, Allah'ın hepsi hakkındaki hükmüdür. Mütezileden Câfer b. Harb, Kâbi“” ve diğerleri şöyle dediler: Yani her peygambere, onları biz düşman yapmadık, aksine onlar kendilerini her peygambere düşman ettiler. Biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın [ ] Biz, her peygamber için düşman yarattık meâlindeki beyanı [muhtemelen iki anlama gelir. Birincisi), biz her peygamber için her düşmanın düşmanlığını yarattık demektir. Buradaki “ca'l” fiili Allah'ın yaratması anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık”. “Biz geceyi ve gündüzü birer nişan olarak yarattık”. “Yeryüzünü sizin için bir beşik yapan O'dur””!. “Ca” fiili, Allaha nispet edildiği her yerde yaratmak anlamına gelir. Buna göre Biz, her peygamber için düşman yarattık meâlindeki cümle, biz her peygamber için her düşmanın düşmanlığını yarattık demektir. Bu âyet eğer Hasan-ı Basri'nin dediği gibi Allah'ın hükmü demek olsaydı veya diğerlerinin de hayallerinin ürettiği mânaya gelseydi, “dalâl” ve “küfr” fiillerinin de Allah'a nispet edilmesi gerekirdi. Bu ise çok uzak bir anlamdır. İkincisi, Allah onları dostluk fiilini yapmaya muvaffak kılmadı anlamına gelebilir, çünkü Allah onların düşmanlık fiilini dostluk fiiline tercih edeceklerini biliyordu.
[İnsanların ve Cinlerin Şeytanları]
İnsan ve cin şeytanları, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Bu âyetin işaret ettiği anlamlara dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Şeytanların hepsi cinlerdendir, sonra onlar bazı insanlara ilham verirler ve onlar da halkı Allah'a isyana çağırırlar. Cinden insana ilham gelir, insandan da bu ilham halka karşı söz ve davet şeklinde ortaya çıkar. Bazıları da şöyle dedi: Cinlerden de, insanlardan da şeytanlar vardır; cinlerin şeytanları cinleri Allah'a isyana ve küfre davet eder, insanların şeytanları da insanları aynı şeye çağırır, böylece her biri kendi cinsini Allah'a isyan etmeye davette bulunur. Buna göre başkasını Allah'a isyana çağıran herkes şeytandır, şeytanın işini yapmaktadır. Bunun gibi kendi halkını ve cahil kesimi sapıklığa ve Allah'ı inkâr etmeye çağıran kâfirlerin reisleri ve ileri gelenleri de onların şeytanlarıdır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir”. [§]“İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”, “Sonrakiler öncekiler için, Ey Rabb'imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver! diyecekler”#!. Hiç şüphe yok ki, her kim başkasını Allah'a isyana ve O'nu inkâra çağırırsa, o şeytandır. Şeytan, Allah'ın rahmetinden uzak olan demektir; “şetane” fiili, uzak oldu anlamına gelir. Şöyle de söylendi: İblis bir kısım şeytanları, insanları saptırmak ve Allaha isyana çağırmak üzere görevlendirmiş, bir kısmını da cinleri saptırmak üzere görevlendirmiştir. Bu, ilk yorumla aynı anlama gelir.
Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Yani aldatmak için birbirlerine süslü sözler fısıldarlar. Âyetteki “zuhruf” kelimesi, altın anlamına gelir, cümle içinde kullanıldığında onu güzelleştirdim demek olur. Ebü Avsece şöyle dedi: Âyette geçen vahiy kelimesi, burada gözleriyle veya dudaklarıyla işaret etmesi anlamına gelir.
Rabb'in dileseydi bunu yapamazlardı. Bazıları şöyle dedi: Rabb'in dileseydi onları, kendisine itâat etmeleri ve isyan etmemeleri için şehvetleri ve ihtiyaçları olmayan bir varlık olarak yaratırdı. Tıpkı melekleri şehvetleri, ihtiyaçları ve arzuları olmayan bir özellikte yarattığı ve onların da kendisine isyan etmedikleri gibi. Mütezile şöyle dedi: Rabb'in dileseydi onları âciz bırakır, hükmü altına alır [ ]ve onların da Allah'a âsi olmaya ve O'nu inkâr etmeye güçleri yetmez, O'na iman eder ve hidâyeti benimserlerdi. Bize göre ise Rabb'in dileseydi onları hidâyete erdirir ve onlar da hidâyeti benimserlerdi; ancak dalâleti hidâyete tercih edeceklerini bildiği için onları hidâyete erdirmemeyi diledi. Mütezile'nin âyetleri kötü bir şekilde yorumladıklarının örneklerini çeşitli yerlerde gösterdik“.
Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak. Bu beyan tehdit anlamına gelir. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: “Bırak onları; yesinler, yararlansınlar”. “İstediğinizi yapın!” Yani bırak onları, arzu ettiklerini yapsınlar, sen onları azap içinde göreceksin.
---
Dipnotlar:
45 Ebu'-Kasim Abdullah b. Ahmed b. Mahmüd el-Belhi el-Kâbi el-Hurâsâni, Mütezile'nin ileri gelenlerindendir, çeşitli eserleri vardır (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-
Enam 6:113
Âhirete inanmayanların kalpleri ona (o yaldızlı sözlere) kansın, ondan hoşlansınlar. Denildi ki: Âhirete inanmayanların kalpleri, insan ve cin şeytan larının telkin ettiği ve kalplerine attığı o yaldızlı sözlere meyletsinler ve sonra da birbirlerine bunları fısıldasınlar. Ondan hoşlansınlar, yani hevâlarına uygun düşen ve birbirlerine fısıldadıkları o yaldızlı sözlerden hoşnut olsunlar. Kendi arzu ve hevâsına uygun düşen şeyi elde eden herkes bundan hoşnut olur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar..”“ Çünkü onlar âhirete inanmıyorlar ve Allah'a kavuşmayı beklemiyorlar. Onların bütün hedefleri bu dünyadır, dünya hayatıyla yetindiler ve onunla mutlu ve huzurlu oldular. “Ve li-tesğâ ileyhi” Ona kulak verip dinlesin meâlindeki ifadenin o kitaba kulak versin anlamına gelmesi muhtemeldir. Âhirete inanmayanların kalpleri, yani onların o kitaba yönelmeleri, onu kabul etmek gayesiyle değil, eleştirmek ve karalamak niyetiyledir. İşte böyle, o kâfirlerin bü483 “Bırak onları; yesinler, yararlansınlar, boş ümit oyalasın onları; yakında bilecekler!” (el“İstediğinizi yapın! O, yaptıklarınızı kuşkusuz görmektedir” (Fussılet, 41/40).
206 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ tün hedefi ve alışılmış tavrı onu karalayıp eleştirmektir. Ancak ilk yorum daha isabetli gibidir. Sonra eğer inkarcıların büyükleri ve ileri gelenlerinin birbirlerine gizlice söyledikleri yaldızlı sözler bulunursa Allah Teâlâ da, âhirete inanmayanları, kendilerinden çıkan yalanlama statüsüne ortak yapar. Onların büyüklerinden çağrı geliyor, halktan da razı olma ve kabul etme geliyordu. Onlardan yaldızlı ve süslü sözler, halktan da kabul ve rıza geliyordu; dolayısıyla o yalana ve aldatıcı sözlere hepsi ortak olmuştu.
İşledikleri kötülüğü bundan böyle de işlemeye devam etsinler. Bu beyanın anlamı konusunda ihtilaf edilmiştir. Şöyle diyenler vardır: Onlar, yani halk, işlemeye devam etsinler. İşledikleri kötülüğü; yani liderlerinin söyledikleri yalanları, onlara uyan halk da söylemeye devam etsin. Şöyle de söylendi: İşlemeye devam etsinler, yani tâbi olan halk da o yalanları söylemeye devam etsin. Onların, yani liderlere tabi olanların İşledikleri şey, aldatıcı ve yaldızlı sözlerdir. Sonra burada kullanılan “ıktirâf” fiilinin anlamı konusunda da farklı görüşler vardır. Bazıları, iktisâb, yani her şeyi elde etmek anlamına geldiğini söylemiştir. Şöyle diyenler de vardır: Iktirâf, günaha düşmek demektir. En doğrusunu Allah bilir.
X; giL A L5 a aii DESİ PAE aili
Enam 6:114
[Mufassal Kitap]
Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım? Sanki o kâfirler Resülullah'ı, (s.a.) aralarında tartıştıkları peygamberlik veya kitap konusunda karar vermesi için bir hakeme başvurmaya davet etmişlerdi. Resülullah'ın (s.a.) da onlara şöyle demişti: Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım? Sonra bu meâldeki cümleyi açarak dedi ki: Size kitabı açıklanmış olarak indiren O'dur. Hz. Peygamber (s.a.) diyor ki: O size kitabı açıklanmış olarak indirmişken, yani yaratılanların benzerini meydana getirmekten âciz kaldığı ve Allah'tan geldiğini sizin de bildiğiniz kitabı indirmişken, ben Allah'tan başka bir hakem nasıl ararım? [ ]Sonra sözlükte açıklanmış anlamına gelen “mufassalen” kelimesinde ihtilaf edilmiştir. Denildi ki: “Mufassalen” kelimesi, insanları aldatmayıp Kur'ân'ın Allah'tan indiğini bilecek şekilde her akıl sahibine hitap eden deliller ve kesin kanıtlarla açıklanmış anlamına gelir. Buna emri ve yasağı, helâl ve haram kıldığı hususları açıklanmış anlamı da verilmiştir. Buna göre Resülullah şöyle diyor: Helal ve haram olan şeyler ile yapılması ve sakınılması gereken şeylerin açıklandığı kitap gelmişken, Allah'ın indirdiklerinden başka bir hakem nasıl ararım? Yani Allah'tan başka bir hakeme gitmeye gerek yok. Şöyle de denildi: Vâdi ve tehdidi ve nihai âkıbeti açıklayan kitap, çünkü yapılan her işin mutlaka bir sonucu vardır ve o da vâd veya tehdit anlamını taşımaktadır. Nihayet şöyle de söylenmiştir: Mufassal, yani parça parça demektir; Cenâb-ı Hak onu toptan göndermemiş, onun bilgisi ve beyanı her işitenin kulağında kalsın diye parça parça göndermiştir. Böyleyken ben başka birinin hakemliğine nasıl ihtiyaç duyarım?
Halbuki Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'ân'ın gerçekten Rabb'in tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Bu âyetle ilgili de farklı görüşler vardır. Denildi ki: Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, yani Tevrat'ı ve İncil'i verdiğimiz kimseler, Kur'ân'ın gerçekten Rabb'in tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Şöyle de denildi: Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, yani kendisine bu kitabın verildiği herkes, Onun gerçekten Rabb'in tarafından indirilmiş olduğunu bilir, çünkü kendileri onun benzeri bir kitabı telif etmekten âcizdirler.
Sakın şüpheye düşenlerden olma! Bu âyet şu anlama gelebilir: Onların kendi kitaplarındaki hükümleri, seninle ilgili nitelik ve özellikleri değiştirdiklerinden şüphe etme! Şu anlama da gelebilir: Sakın şüpheye düşenlerden olma! Cenâb-ı Hak, peygamberinin asla şüpheye düşenlerden olmadığını bilmesine rağmen, Allah peygamberini bile böyle bir şeyi yasakladığına göre başkalarına öncelikle yasakladığını insanlar anlasınlar diye böyle söylemektedir. Yahut âyet, başkasının hükmünün peşinden koşanlara hitap etmekte ve 'bu kitabın Allah'tan geldiğinden şüphe edenlerden olmag’ demektedir", Aral SA5 ASİ Jia y [iss Gio 5215;
---
Dipnotlar:
486€ “Muhtemeldirki bu hitap, Resülullah'tan (s.a.) kitaptan başka bir hüküm isteyenleredir. Bunun üzerine Allah şöyle demiştir: “Sakın şüpheye düşenlerden olma!” Yani onun Allah'tan geldiğinden şüphe edenlerden olma ve sakın başka bir hakem arama!” (Semerkandi,
Enam 6:115
Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. Buradaki “sıdkan” kelimesi verilen haberlerin ve vâdin doğruluğu, “adlen” (Yas) kelimesi de hükümlerde adalet anlamına gelir. Tamamlanmıştır meâlindeki sözcük de, verdiği haberlerin doğruluğu ve hükümlerinin âdil olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır, o kadar ki herkes bu haberlerin doğruluğunu ve o hükümlerin adaletli olduğunu anlar anlamına gelir. Şöyle de denilmiştir: Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır, yani onları düşünen, onun doğruluğuna ve âdil olduğuna bakan herkes onun Allah'tan geldiğini anlasın diye öyle oldukları delillerle ve kanıtlarla ortaya konulmuştur.
Müfessirler bu âyetteki Rabb'inin sözü ifadesiyle özel bir sözün kastedildiğini belirtirler. Bazıları şöyle der: Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır meâlindeki ilâhi kelâmdan maksat, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i kerimedeki sözüdür: “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağıın”. Diğerleri şöyle dediler: Kâfirler Resülullah'ı (s.a.) putlara tapmaya davet etmişlerdi, bu âyet işte bunun üzerine geldi. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, o her olaya, her vâde, her tehdide ve verdiği her habere ircâ edilir.
Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır meâlindeki ilâhi kelâmla [Hanefi] âlimlerimizin şu sözüne delil getirmek caizdir: Karısına, ‘sen boşsun' diyen birinin talâkı tamam ve âdil olmuştur, çünkü o sünnete uygun olarak gerçekleşmiştir, onun sayı ile alakası yoktur. Çünkü onun sözü, meselenin adalet ve doğruluk bakımından tamamlandığını haber vermektedir. Sünnete uygun olan hak olmasıdır, o da adalettir.
O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Bu beyan ‘tamamlanmıştır’ meâlindeki cümlenin tefsiridir; yani o gerçekten tamamlanmıştır, onda hiçbir eksiklik, zulüm ve vâdden dönme yoktur. O, içinde eksiklik ve yanlışlığı barındıran yaratılanların sözleri gibi değiştirilmesi, eksik olması ve engellenmesi mümkün olan sözlerden değildir; yaratılanların sözleri değiştirilebilir, eksik olabilir, insanlar vâdettiklerine vefa göstermekten âciz kalabilir ve onu yerine getirmekten engellenebilirler. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın sözlerinin değiştirilmesi veya vâdettiği, tehdit ettiği ve haber verdiği şeylere vefa göstermekten engellenmesi veya hükmünde haksızlık yapması mümkün değildir, O bunlardan çok yücedir. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur cümlesi, O'nun BEN vâdini ve tehdidini değiştirecek kimse yoktur, O'nun vâdi ve tehdidi mutlaka gerçekleşecektir, anlamına gelir. Değiştirecek kimse yoktur meâlindeki beyan, Allah'ın delillerini ve kanıtlarını değiştirecek kimse yoktur anlamına da gelebilir.
O her şeyi işitmektedir, yani şeytanın verdiği vesveseyi ve onların birbirlerine fısıldadıkları şeyleri işitmektedir. O her şeyi bilmektedir, yani onların yaptıkları ve verdikleri cevapları bilmektedir.
Dir P Obi yi
Enam 6:116
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Bu âyet-i kerime, yeryüzünde yaşayan insanların çoğunluğunun dalâlette olduklarına ve putlara taptıklarına işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Yeryüzünde bulunanların çoğu buyurmaktadır. Seni saptırırlar, çünkü onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) sapıklığa davet ediyorlardı. Burada hitap görünüşte Resülullah'a (s.a.) ise de, hakikatte her mümine yöneliktir. Çünkü Resülullah'ın (s.a.), onların putlara tapma davetine uymadığı bilinmektedir. Bu âyet aynı zamanda yeryüzünde Allaha kulluk eden, nebilerin ve resüllerin dini üzere olan insanların da var olduğuna işaret etmektedir.
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Rivayet edildiğine göre kâfirler Resülullah'ı (s.a.) putlara tapmaya davet etmişlerdi, kendilerinin puta tapmakla hakikatte Allah'a taptıklarını söylüyor Ayrıca onlar “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”? diyorlardı. [ ] Onlar sanki putlara tapıyorlar, her türlü ahlâksızlığı yapıyorlar, sonra da “Allah bize bunu emretti” iddiasında bulunuyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, peygamberine, sen onların putlara tapma davetine uyarsan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar buyurmakta, çünkü onların sadece zanna uyarak putlara taptıklarını haber vermektedir: Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar, yani onlar sadece zanna dayanıyorlar. Onlar temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar. Onlar, putların kendilerini Allaha yaklaştırdıkları iddialarıyla ve Allah bize bunu emretti şeklindeki sözleriyle sadece Allah'a yalan isnat etmektedirler.
Enam 6:117
Hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, kendi yolundan ayrılıp sapanları da, kendi yolundan gidenleri de bilir. Muhakkak ki senin Rabb'in,evet O, kendi yolundan sapanları iyi bilmektedir meâlindeki beyan, Cenâb-ı Hakk'ın onların doğru yoldan saptıklarını ve onlara gönderdiği peygamberleri ve kitapları yalanladıklarını bildiğine, bunlardan habersiz olmadığına işaret etmektedir. Ancak peygamberler göndermesi ve kitaplar indirmesi, onların neler yapacaklarını kendisinin bildiği bir hikmetin gereği idi. Onları ancak kendilerine gönderilen kişilerin durumları ve ihtiyaçları için göndermişti.
Enam 6:118
Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yiyin. Tefsirciler bu âyeti, “size ne oluyor ki kendi kestiklerinizi yiyorsunuz da Allah'ın kestiklerini ve öldürdüklerini yemiyorsunuz? diyen küfür ehli ile açıklamaya çalışmışlar ve âyetin müşriklere hitap ettiğini söylemişlerdir. Hitabın müslümanlara yapılmış olması daha doğru olmalıdır, [ ]çünkü âyetin sonunda Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız diye buyurulmaktadır. Böyle bir ifadenin bulunduğu yerde müşrikler değil yalnızca müslümalar zikredilir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurulmaktadır: “Allaha ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz”, “Gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın”?. Bunlara benzer âyetlere baktığımızda anlıyoruz ki, âyette geçen hitap müminlere yapılmış gibidir. Sanki müslümanlardan bir grup, kesilen o hayvanlardan ve etlerinden kendilerini çekmişlerdi de, âyet-i kerime onlara bunu yasaklamaktadır. Nitekim bazı rivayetlerde Resülullah'ın (s.a.) ashabından bazılarının kendilerini hadım etmeye, nefislerinin şehevi arzularını yerine getirmemeye ve temiz rızıklardan yememeye karar verdikleri, fakat bunun onlara yasaklandığı kaydedilmektedir. Şu âyet-i kerimenin onlar hakkında geldiği rivayet edilmiştir: “Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın”, Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin meâlindeki âyet de onlar hakkında gelmiş gibidir. Yahut dünyadan kopmuş zâhid bir grubun kendilerine bunları haram kılacaklarını Cenâb-ı Hak ezelde bildiği için onlara bu yasaklanmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, mesele şayet tefsircilerin, âyet müşriklere hitap etmektedir dedikleri gibi ise, Cenâb-ı Hakk'ın, Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yiyin buyruğu şu mânaya gelir: Yaratma ve emretme yetkisinin Allaha ait olduğunu siz biliyorsunuz, bildiğiniz mücizeleri Allah sizin için yaratmıştır, bu durumda üzerine Allah'ın adının anıldığı şeyleri nasıl haram kılarsınız?
194 (JSonra Cenâb-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yemeyi emretmekte, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yemeyenleri kınamakta ve şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Burada Cenâb-ı Hak hayvanın ne ile ve ne şekilde kesildiğini veya kesilmediğini açıklamamaktadır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir”. Allah burada da o hayvanların ne şekilde kesildiğini açıklamamaktadır. Fakat insanlar bunu, hayvanı kesmek şartına bağladılar ve kesme ifadesi âyette gizli bırakılmıştır, dediler. Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yeyiniz, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan neden yemeyesiniz ki? Sonra onların, bu bilgide (kesme ifadesinin âyette gizli bırakıldığı bilgisinde) ittifak etmiş olmaları, onu ya Resülullah'tan (s.a.) duyduklarından, ya da gelen hükümlerden öğrenmiş olduklarını gösterir, çünkü âyette buna dair bir açıklama yer almamaktadır. Nasıl böyle olmaz ki! Bu âyette, inen hükümleri bilen yahut elinde bir rivayet bulunan kişinin rivayetini terk etmesi halinde günahkâr olacağını söyleyenin iddiasını nakzettiğine dair bir işaret mevcuttur? Çünkü burada hükümlerin gelmesinden ve Hz. Peygamber'den (s.a.) bir şey işitmekten söz edilmemektedir, bu hal o kişinin günahkâr olmadığına işaret eder, Yahut Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin meâlindeki âyette Seneviyye'nin” (iki tanrıya inananların) durumu belirtilmektedir. Çünkü onlar hayvan eti yemeyi haram sayıyorlardı, şöyle diyorlardı: Günahı olmayana acı çektirmek hikmet değildir. Veyahut da âyette, kendi ellerinizle kestiginizi yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüklerini neden yemiyorsunuz? diyenlerin durumu söz konusu edilmektedir.
[Gayr-i Müslimlerin Kestikleri]
Sonra Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin meâlindeki beyan ile “Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır”! meâlindeki âyette Cenâb-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanları yemeyi mubah kılmış, fakat üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan sakındırmış, Jonları yemeyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin”, “Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar”. Cenâb-ı Hak, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanları leş saymakta ve haram kılmaktadır, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanları ise temiz saymakta ve helâl kılmaktadır. Buna göre kesilen hayvan etini yemenin helâl olması için besmele çekmek şarttır. Eğer besmele şart olmasaydı, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların leş sayılmaması ve haram olmaması gerekirdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlara “fısk” (büyük günah) adını vermiştir". Fısk, Allah'ın emrinin dışına çıkmaktır. Nitekim bir âyet-i kerime şöyledir: “İblis, Rabb'inin emrinden dışarı çıktı”2. Hâsılı âyet, hayvan keserken besmelenin şart olduğuna delildir. Bundan dolayıdır ki, Ehl-i Kitab'ın hayvanı keserken besmele çektiğini duyarsak, onların kestiklerini yemek bize helâl olur. Onlar her ne kadar gerçekte Allah'tan başkasını zikretmiyorlarsa da, Allah'ı da gerçek olarak bilmiyorlar, bu itibarla üzerine Allah'ın adını andıkları zaman bize helâl olur.
[Hayvan Kesmenin Hükmü]
Müşriklerin kestikleri ise helâl değildir, çünkü onlar zındıkların görüşlerine uyarak hayvan kesmeyi temelden kabul etmiyorlar. Zındıklar da hayvan kesmeyi kabul etmiyorlar ve bize şöyle diyorlar: Siz diyorsunuz ki; Rabb'iniz merhametlidir, hikmet sahibidir; fakat birine başka birini kesmesini ve öldürmesini emretmesinde merhamet ve hikmet yoktur. Bundan dolayı onlar ölmüş hayvan etlerini yiyorlar, kesilen hayvan etlerini yemeyi helâl saymıyorlar ve bu, rahmet veya hikmetle nitelenen birinin emri olamaz, diyorlardı. Fakat biz deriz ki: (Birincisi), hayvanı kesmeyi çirkin görmek ve ondan nefret etmek, insan tabiatının ondan nefret etmesi halidir, onu çirkin görmek de aklın çirkin “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar size haram 214 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ görmesinden değil, insan tabiatının hayvan boğazlamaktan hoşlanmamasındandır. İnsan tabiatının çirkin gördüğü ve nefret ettiği bir şeyin ise, sonunda onu yapana fayda getirdiği için caiz olması mubahtır. Nitekim neticede fayda sağladığı için damardaki kanı akıtmak, hacamat olmak ve çirkin görülen birtakım yollarla tedavi olmak da mubahtır, insan tabiatı onu çirkin görse ve ondan nefret etse bile, fayda getirdiği için uygulama caiz görülür, çünkü akıl onu çirkin görmemektedir. [§] Aklın çirkin gördüğü ve doğru bulmadığı bir fiilin mubah görülmesi veya emredilmesi ise caiz değildir. Halbuki insan tabiatının çirkin gördüğü ve nefret ettiği şeyin mubah kılınması, yukarıda belirttiğimiz gibi caizdir, çünkü bu tabiat âdet ve uygulama ile kalkar. Buna göre hayvan kesmeyi çirkin görmek ve ondan nefret etmek, aklın çirkin gördüğü ve nefret ettiği bir şey değil, insan tabiatının çirkin gördüğü bir şeydir. İkincisi, bütün bu hayvanlar kendileri için değil bizim için yaratılmış ve bizim menfaatlerimiz için kullanılmaya hazır hale getirilmiştir. Durum böyle olunca, onları bizim için yaratanın ve bizim emrimize verenin emrine uygun şekilde onları kesmek ve etlerini yemek bize mubahtır. Sonra, Seneviler, âlemin ancak ışık ve karanlığın uyumundan ibaret olduğunu iddia ediyorlar, ruh ışığa, beden de karanlığa aittir; buna göre hayvanı kesmek de rühu bedenden çıkarıp aslına döndürmektir, çünkü onların iddialarına göre her şey neticede aslına ve ilk şekline döner.
Müşriklerin, siz kendi elinizle kestiklerinizi yiyorsunuz, fakat Allah'ın kestiklerini (öldürdüklerini) yemiyorsunuz, şeklindeki sözlerine iki türlü cevap verilir: Birincisi, müfessirlerin söyledikleri şu sözlerdir: Yaratmak Allah'a mahsustur, yarattığı varlıklarla ilgili hüküm koyma hakkı da O'na aittir; buna göre şunu helâl kılmış, öbürünü de haram kılmıştır. İkincisi, biz hayvanı keserken besmele çekmekle Allah'a kulluk yaparız, bunu yaparken Allah'ın adının anılması kulluk ifadesidir, bu şekilde ona kulluk yaptığımızı gösteririz. Allah'ın adını anmadan hayvanı kesmekte ise kulluk görüntüsü bulunmamaktadır. Bundan dolayı burada kulluğumuzu göstermek için onlar bize helâl kılınmıştır. Yapılan işte kulluğun bulunmadığı şey ise bize helâl değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin. Bu beyan, zâhirde emirdir, ancak nefsin arzularına ve lezzetlerine yönelik olan emir iki anlama gelir: Ya helâl kılınan şeyi açıklamak veya helâl olmayan şeyi yasaklamak anlamına gelir. [ ]Burada da bu emir helâl olan şeyi açıklamak ve helâl olmayan şeyi haram kılmak anlamındadır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yiyin, fakat Allah'ın adı anılmadan kesilenleri yemeyin.
Oysa Allah, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Bu beyan, Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Oysa Allah, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla cümlesi). Yani, onları neden yemeyesiniz ki? Allah, çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında, haram kıldığı şeyleri, leşi, kanı, domuz etini size açıklamıştır. Çünkü müşrikler ve zındıklar kesilen hayvanın etini yemeyi kabul etmiyor, leşi ve kanı yemeyi uygun görüyorlardı. Dolayısıyla üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanın etinden niçin yemeyesiniz ki? Üstelik Allah, haram kıldığı leşi ve kanı size açıklamıştır hitabı, müşriklere yöneliktir.
[Çaresiz Kalanın Leş Yemesi]
Çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Çaresiz kalan insanın karnını doyuruncaya kadar leşten yemeye hakkı vardır, çünkü Allah bunu ona helâl kılmıştır. Bizim kanâatimize göre, karnı doyuncaya kadar yemesi helâl değildir, çünkü Allah ancak çaresiz kalana onu helâl kılmıştır, doyuncaya kadar yemek ise çaresizlik değildir. Hasan-ı Basri diyor ki: Eğer çaresiz kalan kişi o leşi yemeyip ölecek olsa ona bir günah yoktur, çünkü diyor, ona ancak ruhsat ve rahmet olarak helâl kılınmıştır, ruhsata göre amel etmeyen de günah işlemiş sayılmaz. Ancak bize göre bunlardan yemek ona ancak çaresizlik halinde mubah kılınmıştır, yemeyip ölecek olsa kendisini tehlikeye atmış olur. Cenâb-ı Hak, kendimizi öldürmemizi veya tehlikeye atmamızı bize haram kılmış, şöyle buyurmuştur: “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” Binaenaleyh leşten yemesi kendisine helâl kılınmışken yemeyip ölmesi ile kendisine helâl olan diğer yemekleri yememesi yahut kendisini telef edecek şeyler yapması arasında fark yoktur, bunların hepsi aynı şeydir. Hasan-ı Basri şunu da söylüyor: İnsan çaresiz kaldığında başkasına ait malı ücret vermeden alma hakkına sahiptir, fakat mal sahibi onu vermezse, bedeli ne olursa olsun ödemek zorundadır. uzak bir ihtimaldir. Başkasının malını almak caiz değildir, bedel ödemek de gerekmez, fakat mal sahibi malı vermezse bedel ödemesi gerekir. Çünkü bedelini ödemeden başkasının malını almaya hakkı olan birine, mal sahibi malı vermediği veya engel olduğu zaman, onun bedel ödemesi gerekir, bu da o malı bedelsiz almasının mümkün olmadığına işaret eder. Biz bunu belirtmiştik.
Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Bu ilâhi kelâm, onların hepsinin değil, sadece bir kısmının insanları saptırdığına işaret eder, onlar da insanların liderleri ve reisleridir. Çünkü halk, kişileri saptıramaz, ancak büyükler ve liderler saptırır.
Muhakkak ki Rabb'in haddi aşanları çok iyi bilir. Bu ifadeyi daha önce açıklamıştık".
---
Dipnotlar:
31 Bu, İbn Abbâs ve diğerlerinden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VIII, 16-17). 1% el-Mâide, 5/87. Rivayet için bk. Taberi, Cámi'u'l-beyán, VII, 10; Süyûtî, ed-Dürru'l-mensür, 1 “Bu âyet, inen hükümleri bilen yahut elinde bir rivayet bulunan kişinin rivayetini veya âyetin nüzul sebebini terk ederek hükmü açıklaması halinde günahkâr olacağını iddia edenlerin sözlerini nakzettiğine nasıl delâlet eder? Çünkü burada inen hükümlerden ve Hz. Peygamber'den (s.a.) bir şey işitmekten söz edilmemektedir, halbuki bunların olması gerekirdi. Dinin temel direği olan ashab-ı kirâmın günahkâr olmakla tavsifi caiz değildir. Buna göre âyet-i kerime, bunun günah olmadığına delâlet eder. Çünkü ihtiyaç, hükmün beyanınıkaldırır, dolayısıyla isnada ve rivayete gerek yoktur.” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, Seneviyye, nur ve zulmetin (ışık ve karanlığın) iki ezeli yaratıcı olduğunu iddia eder; nur (ışık) hayırları ve faydaları yaratan, zulmet (karanlık) da kötülükleri ve zararları yaratandır. Cisimlerde ışık ve karanlık yerleşmiş haldedir. Maziler ve Mezdekler onların kollarıdır. Mecüsiler de iki tanrıya inanırlar, fakat onlar karanlıkları yaratan demişlerdir (bk. Bağdâdi, el-Fark beyne'l-fırak, 1, 269; Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, 1, 244.
Enam 6:119
Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yiyin. Tefsirciler bu âyeti, “size ne oluyor ki kendi kestiklerinizi yiyorsunuz da Allah'ın kestiklerini ve öldürdüklerini yemiyorsunuz? diyen küfür ehli ile açıklamaya çalışmışlar ve âyetin müşriklere hitap ettiğini söylemişlerdir. Hitabın müslümanlara yapılmış olması daha doğru olmalıdır, [ ]çünkü âyetin sonunda Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız diye buyurulmaktadır. Böyle bir ifadenin bulunduğu yerde müşrikler değil yalnızca müslümalar zikredilir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurulmaktadır: “Allaha ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz”, “Gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın”?. Bunlara benzer âyetlere baktığımızda anlıyoruz ki, âyette geçen hitap müminlere yapılmış gibidir. Sanki müslümanlardan bir grup, kesilen o hayvanlardan ve etlerinden kendilerini çekmişlerdi de, âyet-i kerime onlara bunu yasaklamaktadır. Nitekim bazı rivayetlerde Resülullah'ın (s.a.) ashabından bazılarının kendilerini hadım etmeye, nefislerinin şehevi arzularını yerine getirmemeye ve temiz rızıklardan yememeye karar verdikleri, fakat bunun onlara yasaklandığı kaydedilmektedir. Şu âyet-i kerimenin onlar hakkında geldiği rivayet edilmiştir: “Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın”, Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin meâlindeki âyet de onlar hakkında gelmiş gibidir. Yahut dünyadan kopmuş zâhid bir grubun kendilerine bunları haram kılacaklarını Cenâb-ı Hak ezelde bildiği için onlara bu yasaklanmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, mesele şayet tefsircilerin, âyet müşriklere hitap etmektedir dedikleri gibi ise, Cenâb-ı Hakk'ın, Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yiyin buyruğu şu mânaya gelir: Yaratma ve emretme yetkisinin Allaha ait olduğunu siz biliyorsunuz, bildiğiniz mücizeleri Allah sizin için yaratmıştır, bu durumda üzerine Allah'ın adının anıldığı şeyleri nasıl haram kılarsınız?
194 (JSonra Cenâb-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yemeyi emretmekte, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yemeyenleri kınamakta ve şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Burada Cenâb-ı Hak hayvanın ne ile ve ne şekilde kesildiğini veya kesilmediğini açıklamamaktadır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir”. Allah burada da o hayvanların ne şekilde kesildiğini açıklamamaktadır. Fakat insanlar bunu, hayvanı kesmek şartına bağladılar ve kesme ifadesi âyette gizli bırakılmıştır, dediler. Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yeyiniz, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan neden yemeyesiniz ki? Sonra onların, bu bilgide (kesme ifadesinin âyette gizli bırakıldığı bilgisinde) ittifak etmiş olmaları, onu ya Resülullah'tan (s.a.) duyduklarından, ya da gelen hükümlerden öğrenmiş olduklarını gösterir, çünkü âyette buna dair bir açıklama yer almamaktadır. Nasıl böyle olmaz ki! Bu âyette, inen hükümleri bilen yahut elinde bir rivayet bulunan kişinin rivayetini terk etmesi halinde günahkâr olacağını söyleyenin iddiasını nakzettiğine dair bir işaret mevcuttur? Çünkü burada hükümlerin gelmesinden ve Hz. Peygamber'den (s.a.) bir şey işitmekten söz edilmemektedir, bu hal o kişinin günahkâr olmadığına işaret eder, Yahut Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin meâlindeki âyette Seneviyye'nin” (iki tanrıya inananların) durumu belirtilmektedir. Çünkü onlar hayvan eti yemeyi haram sayıyorlardı, şöyle diyorlardı: Günahı olmayana acı çektirmek hikmet değildir. Veyahut da âyette, kendi ellerinizle kestiginizi yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüklerini neden yemiyorsunuz? diyenlerin durumu söz konusu edilmektedir.
[Gayr-i Müslimlerin Kestikleri]
Sonra Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin meâlindeki beyan ile “Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır”! meâlindeki âyette Cenâb-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanları yemeyi mubah kılmış, fakat üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan sakındırmış, Jonları yemeyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin”, “Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar”. Cenâb-ı Hak, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanları leş saymakta ve haram kılmaktadır, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanları ise temiz saymakta ve helâl kılmaktadır. Buna göre kesilen hayvan etini yemenin helâl olması için besmele çekmek şarttır. Eğer besmele şart olmasaydı, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların leş sayılmaması ve haram olmaması gerekirdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlara “fısk” (büyük günah) adını vermiştir". Fısk, Allah'ın emrinin dışına çıkmaktır. Nitekim bir âyet-i kerime şöyledir: “İblis, Rabb'inin emrinden dışarı çıktı”2. Hâsılı âyet, hayvan keserken besmelenin şart olduğuna delildir. Bundan dolayıdır ki, Ehl-i Kitab'ın hayvanı keserken besmele çektiğini duyarsak, onların kestiklerini yemek bize helâl olur. Onlar her ne kadar gerçekte Allah'tan başkasını zikretmiyorlarsa da, Allah'ı da gerçek olarak bilmiyorlar, bu itibarla üzerine Allah'ın adını andıkları zaman bize helâl olur.
[Hayvan Kesmenin Hükmü]
Müşriklerin kestikleri ise helâl değildir, çünkü onlar zındıkların görüşlerine uyarak hayvan kesmeyi temelden kabul etmiyorlar. Zındıklar da hayvan kesmeyi kabul etmiyorlar ve bize şöyle diyorlar: Siz diyorsunuz ki; Rabb'iniz merhametlidir, hikmet sahibidir; fakat birine başka birini kesmesini ve öldürmesini emretmesinde merhamet ve hikmet yoktur. Bundan dolayı onlar ölmüş hayvan etlerini yiyorlar, kesilen hayvan etlerini yemeyi helâl saymıyorlar ve bu, rahmet veya hikmetle nitelenen birinin emri olamaz, diyorlardı. Fakat biz deriz ki: (Birincisi), hayvanı kesmeyi çirkin görmek ve ondan nefret etmek, insan tabiatının ondan nefret etmesi halidir, onu çirkin görmek de aklın çirkin “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar size haram 214 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ görmesinden değil, insan tabiatının hayvan boğazlamaktan hoşlanmamasındandır. İnsan tabiatının çirkin gördüğü ve nefret ettiği bir şeyin ise, sonunda onu yapana fayda getirdiği için caiz olması mubahtır. Nitekim neticede fayda sağladığı için damardaki kanı akıtmak, hacamat olmak ve çirkin görülen birtakım yollarla tedavi olmak da mubahtır, insan tabiatı onu çirkin görse ve ondan nefret etse bile, fayda getirdiği için uygulama caiz görülür, çünkü akıl onu çirkin görmemektedir. [§] Aklın çirkin gördüğü ve doğru bulmadığı bir fiilin mubah görülmesi veya emredilmesi ise caiz değildir. Halbuki insan tabiatının çirkin gördüğü ve nefret ettiği şeyin mubah kılınması, yukarıda belirttiğimiz gibi caizdir, çünkü bu tabiat âdet ve uygulama ile kalkar. Buna göre hayvan kesmeyi çirkin görmek ve ondan nefret etmek, aklın çirkin gördüğü ve nefret ettiği bir şey değil, insan tabiatının çirkin gördüğü bir şeydir. İkincisi, bütün bu hayvanlar kendileri için değil bizim için yaratılmış ve bizim menfaatlerimiz için kullanılmaya hazır hale getirilmiştir. Durum böyle olunca, onları bizim için yaratanın ve bizim emrimize verenin emrine uygun şekilde onları kesmek ve etlerini yemek bize mubahtır. Sonra, Seneviler, âlemin ancak ışık ve karanlığın uyumundan ibaret olduğunu iddia ediyorlar, ruh ışığa, beden de karanlığa aittir; buna göre hayvanı kesmek de rühu bedenden çıkarıp aslına döndürmektir, çünkü onların iddialarına göre her şey neticede aslına ve ilk şekline döner.
Müşriklerin, siz kendi elinizle kestiklerinizi yiyorsunuz, fakat Allah'ın kestiklerini (öldürdüklerini) yemiyorsunuz, şeklindeki sözlerine iki türlü cevap verilir: Birincisi, müfessirlerin söyledikleri şu sözlerdir: Yaratmak Allah'a mahsustur, yarattığı varlıklarla ilgili hüküm koyma hakkı da O'na aittir; buna göre şunu helâl kılmış, öbürünü de haram kılmıştır. İkincisi, biz hayvanı keserken besmele çekmekle Allah'a kulluk yaparız, bunu yaparken Allah'ın adının anılması kulluk ifadesidir, bu şekilde ona kulluk yaptığımızı gösteririz. Allah'ın adını anmadan hayvanı kesmekte ise kulluk görüntüsü bulunmamaktadır. Bundan dolayı burada kulluğumuzu göstermek için onlar bize helâl kılınmıştır. Yapılan işte kulluğun bulunmadığı şey ise bize helâl değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin. Bu beyan, zâhirde emirdir, ancak nefsin arzularına ve lezzetlerine yönelik olan emir iki anlama gelir: Ya helâl kılınan şeyi açıklamak veya helâl olmayan şeyi yasaklamak anlamına gelir. [ ]Burada da bu emir helâl olan şeyi açıklamak ve helâl olmayan şeyi haram kılmak anlamındadır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yiyin, fakat Allah'ın adı anılmadan kesilenleri yemeyin.
Oysa Allah, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Bu beyan, Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Oysa Allah, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla cümlesi). Yani, onları neden yemeyesiniz ki? Allah, çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında, haram kıldığı şeyleri, leşi, kanı, domuz etini size açıklamıştır. Çünkü müşrikler ve zındıklar kesilen hayvanın etini yemeyi kabul etmiyor, leşi ve kanı yemeyi uygun görüyorlardı. Dolayısıyla üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanın etinden niçin yemeyesiniz ki? Üstelik Allah, haram kıldığı leşi ve kanı size açıklamıştır hitabı, müşriklere yöneliktir.
[Çaresiz Kalanın Leş Yemesi]
Çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Çaresiz kalan insanın karnını doyuruncaya kadar leşten yemeye hakkı vardır, çünkü Allah bunu ona helâl kılmıştır. Bizim kanâatimize göre, karnı doyuncaya kadar yemesi helâl değildir, çünkü Allah ancak çaresiz kalana onu helâl kılmıştır, doyuncaya kadar yemek ise çaresizlik değildir. Hasan-ı Basri diyor ki: Eğer çaresiz kalan kişi o leşi yemeyip ölecek olsa ona bir günah yoktur, çünkü diyor, ona ancak ruhsat ve rahmet olarak helâl kılınmıştır, ruhsata göre amel etmeyen de günah işlemiş sayılmaz. Ancak bize göre bunlardan yemek ona ancak çaresizlik halinde mubah kılınmıştır, yemeyip ölecek olsa kendisini tehlikeye atmış olur. Cenâb-ı Hak, kendimizi öldürmemizi veya tehlikeye atmamızı bize haram kılmış, şöyle buyurmuştur: “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” Binaenaleyh leşten yemesi kendisine helâl kılınmışken yemeyip ölmesi ile kendisine helâl olan diğer yemekleri yememesi yahut kendisini telef edecek şeyler yapması arasında fark yoktur, bunların hepsi aynı şeydir. Hasan-ı Basri şunu da söylüyor: İnsan çaresiz kaldığında başkasına ait malı ücret vermeden alma hakkına sahiptir, fakat mal sahibi onu vermezse, bedeli ne olursa olsun ödemek zorundadır. uzak bir ihtimaldir. Başkasının malını almak caiz değildir, bedel ödemek de gerekmez, fakat mal sahibi malı vermezse bedel ödemesi gerekir. Çünkü bedelini ödemeden başkasının malını almaya hakkı olan birine, mal sahibi malı vermediği veya engel olduğu zaman, onun bedel ödemesi gerekir, bu da o malı bedelsiz almasının mümkün olmadığına işaret eder. Biz bunu belirtmiştik.
Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Bu ilâhi kelâm, onların hepsinin değil, sadece bir kısmının insanları saptırdığına işaret eder, onlar da insanların liderleri ve reisleridir. Çünkü halk, kişileri saptıramaz, ancak büyükler ve liderler saptırır.
Muhakkak ki Rabb'in haddi aşanları çok iyi bilir. Bu ifadeyi daha önce açıklamıştık".
---
Dipnotlar:
31 Bu, İbn Abbâs ve diğerlerinden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VIII, 16-17). 1% el-Mâide, 5/87. Rivayet için bk. Taberi, Cámi'u'l-beyán, VII, 10; Süyûtî, ed-Dürru'l-mensür, 1 “Bu âyet, inen hükümleri bilen yahut elinde bir rivayet bulunan kişinin rivayetini veya âyetin nüzul sebebini terk ederek hükmü açıklaması halinde günahkâr olacağını iddia edenlerin sözlerini nakzettiğine nasıl delâlet eder? Çünkü burada inen hükümlerden ve Hz. Peygamber'den (s.a.) bir şey işitmekten söz edilmemektedir, halbuki bunların olması gerekirdi. Dinin temel direği olan ashab-ı kirâmın günahkâr olmakla tavsifi caiz değildir. Buna göre âyet-i kerime, bunun günah olmadığına delâlet eder. Çünkü ihtiyaç, hükmün beyanınıkaldırır, dolayısıyla isnada ve rivayete gerek yoktur.” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, Seneviyye, nur ve zulmetin (ışık ve karanlığın) iki ezeli yaratıcı olduğunu iddia eder; nur (ışık) hayırları ve faydaları yaratan, zulmet (karanlık) da kötülükleri ve zararları yaratandır. Cisimlerde ışık ve karanlık yerleşmiş haldedir. Maziler ve Mezdekler onların kollarıdır. Mecüsiler de iki tanrıya inanırlar, fakat onlar karanlıkları yaratan demişlerdir (bk. Bağdâdi, el-Fark beyne'l-fırak, 1, 269; Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, 1, 244.
Enam 6:120
Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Şöyle denilmiştir: Görünen ve görünmeyen organlarla günah işlemeyi bırakın; görünen organlar el, ayak, dil ve göz gibi uzuvlardır, görünmeyen organlar da kalpler ve düşüncelerin saklandığı vicdanlardır. Şöyle de söylenmiştir: İnsanların arasında iken de, onlardan uzak ve tek başına iken de günah işlemeyi bırakın! Günahın açığının söz konusu ettigimiz hususlar, gizlisinin de zina olduğu da söylenmiştir. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Burada zinanın kastedilmiş olması ihtimali yoktur, çünkü âyet yenilmesi helâl ve haram olan şeylerden söz etmektedir. Ancak âyetin baş tarafı yiyeceklerden bahsediyor ise de, sonra zinayı yasaklamak için yeni bir cümleye başlamış olması da caizdir. O zaman Günahın açığını da gizlisini de bırakın, meâlindeki beyanla Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Gizli ve açık yapılan bütün günahları bırakın!
Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir. Günahkârlar yaptıkları şeylerden dolayı hesaba çekilmeden asla bırakılmazlar, işledikleri günahlar yüzünden mutlaka ceza göreceklerdir. Bu, bir tehdit ifadesidir. Günah işleyenler anlamındaki ifade, günahta ısrar edenler, tövbe etmeyenler, günah işlemekten vazgeçmeyenler ve nihayet o hal üzere ölenler demektir. İşte onlar, mutlaka sözü edilen şekilde ceza göreceklerdir.
Enam 6:121
Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Bazıları bundan maksat ölmüş hayvandır dedi, bu İbn Abbâs'ın (ra.) sözüdür”. Bazılarışöyle dedi: Maksat Allah'tan başkası adına kesilenlerdir. Biz deriz ki: Maksat, Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardır. Çünkü Cenâb-ı Hak “Murdar hayvan ve kan size haram kılındı” meâlindeki âyetle ölmüş hayvan etini yemenin haram kılındığını açık olarak beyan etmişti. “Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar size haram kılındı”97 meâlindeki âyetle Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların etini yemenin haram kılındığını da açık olarak beyan etmişti. Bağlamında bulunduğumuz âyetten başka âyetlerde murdar hayvan eti ile Allah'tan başkası adına kesilen hayvan etini yemenin haram kılındığını açıkça beyan ettiğine göre, açıklamaya çalıştığımız âyet, Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etini yemenin haram kılındığına dair olmalıdır. Aynı şekilde “De ki: Bana vahyedilende... yasaklanmış bir şey bulamıyorum” meâlindeki âyette de Cenâb-ı Hak, murdar hayvan eti ile Allah'tan başkası adına kesilen hayvan etini yemenin haram kılındığını açıkça beyan etmektedir. “De ki: Bana vahyedilende... yasaklanmış bir şey bulamıyorum” meâlindeki âyette, o sırada sözü edilenden başka haram kılınan bir şey bulamıyordu, fakat sonra Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanın etini yemenin haram kılındığını da buldu. Aynı şekilde yırtıcı hayvanlardan köpek dişi bulunan ve kanatlılardan pençesi olan bütün hayvanların haram kılındığını da buldu". O sırada sözü edilen âyette belirtilenlerden başka haram kılınan bir şey bulamamıştı, fakat daha sonra başka şeylerin haram kılındığını da buldu. Müfessirlerden bazıları şöyle dedi: Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin meâlindeki âyet, insanların, ‘kendinizin öldürdüğü ve kestiği hayvanları yiyorsunuz, fakat Rabb'inizin öldürdüğü hayvanları haram sayıyorsunuz, üstelik siz Rabbinizi yücelttiğinizi de iddia ediyorsunuz’ demeleri üzerine gelmiştir.
95 o Taberi, Câmi'u'i-beyân, VIII, 19; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, III, 348.
Bu, onların birbirlerine fısıldadıkları yaldızlı sözlerden ve Şeytanların dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkin ettikleri şeylerden ibaretti. Fakat biz deriz ki: (Birincisi), kesilen ve boynu vurulan her hayvan, yine de Allah için kesilmekte ve boynu vurulmaktadır, Cenâb-ı Hak bize, kesilen hayvanların bazısını yemeye izin vermiş, bazısını yemeyi de haram kılmıştır. Allah'ın bunu yapmaya hakkı vardır, bazı şeyleri yemeye izin vermek ve bazılarını yemeyi de haram kılmak O'nun yetkisindedir, dolayısıyla Allah, yarattığı hayvanlardan bazılarını yememize izin vermiş, bazılarını yemeye izin vermemiştir. Buna göre Allah'ın adıyla kesilen ve öldürülen bazı hayvanları yemeye izin vermiş, bazılarına ise izin vermemiştir. Binaenaleyh hepsi Allah adına kesilmiş ve öldürülmüştür, hepsi O'nundur. İkincisi, bütün yaratılanların mülkiyeti Allah'a aittir, dolayısıyla herhangi birinin, mülkiyeti dâhilinde olan bir şey için Allah'a, neden böyle yaptın, niye şöyle yapmadın demeye hakkı yoktur. Böyle bir söz, ancak kendi mülkiyetinin dışında kalan şeyler için söylenebilir. Tıpkı ortaklardan birinin diğerine, bana hakkımı vermedin, benim hissemi tam olarak ödemedin demesi gibi. Mal sahibi olan birine malı hakkında kendisine böyle bir şey demesi ise mümkün değildir. Üçüncüsü, daha önce de söylediğimiz gibi biz hayvanı Allah'ın adını anarak kesmekle Allah'a kulluk yapmış oluyoruz, dolayısıyla Allah'ın adını anmak kulluğumuzu ortaya koymaktır, bundan dolayı öyle bir görüş ileri sürmek mümkün değildir.
Kuşkusuz bu büyük günahtır. Cenâb-ı Hak, hayvan keserken Allah'ın adını anmamanın büyük günah olduğunu haber vermektedir, tıpkı daha önce murdar hayvanı ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı yemenin büyük günah olduğunu haber verdiği gibi. Buradaki “fısk” kelimesi, Allah'ın emrinden çıkmak anlamına gelir. Allah'ın adını anmayı terk ederek hayvanı kesmek de, Cenâb-ı Hakk'ın emrinden çıkmak demektir, tıpkı daha önce sözünü ettiğimiz murdar hayvan etini yemek gibi.
[Hayvan Keserken Besmeleyi Unutmak]
Şayet biri: “Cenâb-ı Hakk'ın, Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin buyruğunu mutlak kabul edip unutarak besmeleyi terk edenin kestiği hayvanı da bu hükme dâhil etmeniz nasıl caiz olur?” diye bir soru sorarsa ona şu cevap verilir: Bu âyet, unutarak besmeleyi terk edenin kestiği hayvanı kapsamaz, çünkü hayvan kesmek cahil kasapların işidir, onlar da ikaz edilmeden besmele çekmeye kendilerini alıştırmamışlardır. Binaenaleyh bize göre asıl olan şudur: Kendini fiilen besmele çekmeye alıştırmayan birinin hataen veya unutarak onu terk etmesi mâzur görülür. Tıpkı ramazan ayında unutarak yemek gibi, çünkü insan mütad olarak kendini yemeye ve içmeye alıştırmıştır, oruç ise alışkanlığın dışında olan bir şeydir, bundan dolayı onun unutarak yemesi ve mütad olanı yapması mâzur görülür. Çünkü alışkanlığın hilafına olan şeyleri her zaman koruyabilmesi insanlar için zordur. Cenâb-ı Hak, Kuşkusuz bu büyük günahtır diye buyurmuştur; hayvan keserken besmele çekmeyi unutan birinin fâsık olmadığı (büyük günah işlemediği) konusunda ihtilaf yoktur, ancak kasten terk ederse büyük günah işlemiş olur. Dolayısıyla âyet-i kerime besmeleyi kasten terk edenle ilgilidir.
Şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Kuşkusuz bu büyük günahtır meâlindeki âyetle, Allah, kasten veya unutarak besmele çekilmeyen hayvanın etinden yiyen kişiyi kastetmiş olması caiz değil midir? Eğer bu yorum doğru ise, ozaman âyet o eti yemekle ilgilidir.
Buna şu cevap verilir: “Kuşkusuz bu büyük günahtır” meâlindeki cümlenin, üzerine Allah'ın adını anmanın kasten terk edildiği hayvana işaret ettigine ve fakat o hayvanın etinden yemekle ilgisi olmadığına dair delil Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetidir: “De ki: Bana vahyedilende, murdar et (meyte) veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum”. Bu âyete göre hayvanı Allah'tan başkası adına kesmek, bunu yapan insan için büyük günahtır, binâenaleyh o büyük günahın, hayvanı keserken besmeleyi kasten terk eden insana ait olması gerekir. Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin meâlindeki buyruk da, özellikle besmeleyi kasten terk edenle ilgili olması gerekir.
Şayet: “Namaza başlarken alınan ilk tekbir hakkında; “onun kasten veya unutarak alınmaması eşittir dediğiniz halde, hayvanı keserken besmeleyi unutarak terk edeni neden kasten terk eden gibi saymıyorsunuz?” diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: Meseleye hayvan kesimi açısından baktıgımızda, insanın besmeleyi kasten terk etmesi ancak Kur'ân âyetiyle haram kılınmış ve büyük günah sayılmıştır. Biz deriz ki: Kesenden büyük günah (fısk) ne zaman yok olursa, kesilen hayvandan haramlık hükmü de o zaman yok olur, çünkü bir şey bir sebepten dolayı haram kılınmışsa, ancak o sebep yok olunca haramlık yok olur. Biz şunu söylemiyoruz: Namaza başlarken alınan ilk tekbiri terk eden insanın namazı bozulur, çünkü o tekbiri terk etmekle büyük günah (fısk) işlemiştir, onu kasten veya unutarak terk etmesi fark etmez. Bu konudaki rivayetler bizim söylediğimizi teyit etmektedir; Râşid b. Sâd Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Besmeleyi kasten terk etmediği takdirde, ister besmele çeksin ister çekmesin müslümanın kestiği hayvan yenir”". İbn Abbâs (r.a.) besmeleyi unutarak hayvanı kesen bir adam hakkında şöyle demiştir: Allah'ın adı her müslümanın kalbindedir, binâenaleyh onu yesin.
Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz. Tefsirciler bu âyeti, birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar"? meâlindeki âyete bağlayarak yorumladılar; [ ]onlar hayvan kesme meselesini tartışıyorlardı: Kendi elinizle kestiğinizi yiyorsunuz, fakat Allah'ın öldürdüğünü yemiyorsunuz, diyorlardı. Yani onlar bu âyeti, müşriklerin müslümanlarla yaptıkları tartışmaya bağlıyorlar. Ancak onlar hem bu konuda, hem de Allah'ın birliği, peygamberliğin ispatı, ölümden sonra dirilmek ve benzeri her konuda müslümanlarla tartışıyorlardı. Meselâ şöyle diyorlardı: “Diyorlar ki: Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz?”" Cenâb-ı Hak, eğer müslümanlar onlara uyarlarsa, onların da Allah'a ortak koşmuş olacaklarını haber vermektedir. Yani sizinle tartıştıkları konularda, Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.
---
Dipnotlar:
Birçok sahabîden rivayet edildiğine göre, Resúlullah (s.a.) yırtıcılardan köpek dişi olan ve kanatlılardan pençesi olan bütün hayvanları haram kıldı (Müslim, “Sayd” 12-16; Ebü
Enam 6:122
Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? Cenâb-ı Hak, bu âyette temsili bir şekilde mümin ile kâfiri, anne karnının karanlıklarında kalıp görmeyen, duymayan ve hiçbir şeye aklı ermeyen bir varlık ile sonra oradan çıkarılıp gören, işiten ve aklı eren bir varlık haline gelmesine benzetmektedir; kâfir tıpkı o karanlıklarda terk edilen, oradan çıkarılmayan, görmeyen, duymayan ve aklı olmayan biri gibidir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Anne karnının karanlıklarında görmeyen, duymayan, hiçbir şeye aklı ermeyen ve hiçbir şey anlamayan bir halde iken oradan çıkarılıp gören, duyan ve aklı eren biri haline gelen insan ile görmeyen, duymayan ve aklı ermeyen bir halde karanlıklarda terk edilen kişi bir değildir. Buna göre hakkı gören, işiten, her türlü hayra aklı eren, onu bilen ve buna uygun davranan mümin ile kâfir de bir değildir.
İnsanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuk, yani Allah'ın nuru ile. Müminin insanları doğru yola ve hayra çağıran dostları vardır. Hayırlı olanı görmeyen, duymayan ve anlamayan kâfirin ise kendisini doğru yola ve hayırlara çağıran dostları yoktur. Yani bu, öbürü gibi değildir. Gören, duyan ve aklı olan kişi, görmeyen, duymayan ve aklı olmayan kişi gibi değildir. (Sİ Cenâb-ı Hak bu temsili ifadeyi mümin ile kâfir hakkında kullanmaktadır; her ikisi de özde aynı cevherden yaratılmış canlı varlıklardır, fakat mümin ilimden, Kur'ândan ve imandan kazandıklarıyla kendisini ebedi olarak canlı kılacak olan şeyleri elde etmiş, kâfir ise bunlardan hiçbir şey kazanmamıştır, dolayısıyla o görmeyen, hakkı duymayan ve aklı olmayan bir ölü gibidir. Bu misalin başka bir anlama daha gelme ihtimali de vardır: Mümin dünyada hayırlar ve iyi işler kazanır, dünyada kazandığı bu iyilikler onun için âhirette ışık olur ve o da âhirette bu ışık sayesinde insanlar arasında rahatça dolaşır. Kâfir ise dünyada iyi davranış türünden hiçbir şey kazanmamıştır, dolayısıyla karanlıklar içinde kalır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Şöyle denilecek: Geriye dönün de başka bir ışık arayın!”
[Mütezile ve Kur'ân Âyetlerinin Tefsiri]
İnsanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse... Mütezile şöyle der: Onlar, kendilerine ışık bulan ve o sayede insanlar arasında dolaşanlardır. Fakat Cenâb-ı Hak âyette bu ışığı onlara kendisinin verdiğini haber vermektedir. Mütezile'nin iddiası ise Kur'ân'ın zâhirini tahrif etmektir. Onlar, “O her şeye kâdirdir”!“ meâlindeki âyet-i kerimeyi de aynı şekilde anladılar ve dediler ki: O, bazı şeylere kâdirdir. Cenâb-ı Hak kendisi için “O her şeyin yaratıcısıdır”"'7 buyurmakta, fakat onlar, Allah bazı şeylerin yaratıcısıdır, demektedirler. Yüce mevlâ, “Allah dileseydi bunu yapamazlardı”18 buyurmakta, onlar ise, Allah yaptıkları fiili yapmalarını diledi, fakat onlar Allah'ın dilediğinin dışındaki bir fiili yaptılar, diyorlar. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak “Rabb'in dileseydi bunu yapamazlardı”9 buyurmakta, onlar ise yaptıklarının dışındaki bir fiili yapmalarını diledi, demektedirler. Yine Cenâb-ı Hak “Böylece biz, her peygambere düşman yarattık”? buyurmakta, onlar ise Allah her peygambere düşman yaratmamıştır diyorlar, [ ]oysa Mütezile kendilerini peygamberlere düşman yaptılar. Aynı şekilde Allah “Bunun gibi biz, her ülkede entrika çevirmeleri için suçlu ve günahkârlar yarattık”?! diye buyurmakta, onlar ise elebaşlarını orada entrika çevirmemeleri için yarattı, demektedirler.
İşte kâfirlere yaptıkları böyle güzel gösterilmiştir. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Müminlere Allah'a ibadet etmek güzel gösterildiği gibi kâfirlere de aynı şekilde Allah'a ibadet etmek güzel gösterilmiştir, fakat onlar inat ettiler ve ibadeti Allah'tan başka varlıklara yönelttiler. Bu, Mütezile'nin görüşüdür. Bazıları da şöyle söyledi: Onlara yaptıkları şeyler güzel gösterildi. Kimin güzel gösterdiği konusunda da farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Onlara yaptıklarını şeytan güzel gösterdi. Başkası da, büyükler küçüklere güzel gösterdi, dedi. Bazıları da şöyle dediler: Onlara Allah güzel göstermişti, ancak güzel göstermenin ve saptırmanın şeytana nispet edilmesi, ancak onları böyle yapmaya şeytan çağırıp, buna teşvik ettiği ve kendilerine bunu fısıldadığı içindir. Ülkenin büyüklerine nispet edilmesi de, insanlara bunu onlar söyledikleri ve halkı böyle yapmaya onlar çağırdıkları içindir. Güzel göstermenin, saptırmanın, şaşırtmanın ve benzeri şeylerin Allah'a nispet edilmesi, bunları Allah'ın yaratmış olması açısındandır. Yani onlardaki sapma fiilini, güzel görme fiilini ve şaşırma fiilini yaratan Allahtır, bu fiilleri yaratmış olması itibariyle bunlar Allah'a nispet edilmiştir. Şeytana ve halkın büyüklerine nispet edilmesi de, insanları ona çağırmaları, onu kendilerine fısıldamaları ve akıllarına sokmaları itibariyledir. Bütün nispetler de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
35 “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: “Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Şöyle denecek: “Geriye dönün de başka bir nur arayın” Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır” (el- Hadid, 57/13).
Enam 6:123
Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına imkân vermişizdir. Yani her ülkede kâfirlerin suçlu ve günahkâr elebaşlarına ve büyüklerine Allah imkân vermiştir, tıpkı senin ülkenin suçlu ve günahkârların elebaşılarına imkân verdiği gibi. Cenâb-ı Hak, bu belâların diğer peygamberlerden ayrı olarak sadece kendisine mahsus olmak üzere verilmediğini bilmesi için bunu belirtmekte ve Resül'ünü (s.a.) onların yaptıklarına karşı sabretmeye çağırmaktadır. )Biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına imkân vermişizdir. Bu ilâhi kelâm hakkındaki farklı görüşleri, “Böylece biz, her peygambere düşman yarattık”: meâlindeki âyetin tefsirinde söz konusu etmiştik.
Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir. Mütezile şöyle der: Allah onların büyüklerine orada entrika peşinde koşma imkânı vermemiştir, ancak Allah dünyada onlara bolluk ve imkân vermiş ve onlar da orada entrika peşinde koşmuşlardır. Mütezile, “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk”: meâlindeki âyet hakkında da aynı şeyi söylüyorlar; Allah'ın onları cehennem için yaratmış olması caiz değildir, ancak onlar küfür ve sapıklık eylemlerini yaptıkları için cehennemlik olmuşlardır, yoksa onları cehennem için yaratmış değildir, diyorlar. Ayrıca yukarıdaki âyette bir kelimenin gizli bırakıldığını iddia ediyorlar, sanki Allah şöyle demektedir: Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına imkân vermişizdir, yani orada entrika peşinde koşmamaları için imkân vermişizdir, fakat yukarıda belirttiğimiz gibi Allah onlara bolluk ve imkân verdiği için onlar da orada entrika peşinde koşmuşlardır. Ancak Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir meâlindeki ilâhi kelâm, delil olmak açısından daha açık ve daha uygundur. Çünkü şayet peygamberler ülkenin büyüklerine gönderilmiş olsaydı, büyükler hiçbir delil getirmeseler de insanlar zaten onlara tâbi idiler, onların dışındakilere ise ancak deliller ve mücizeler getirmeleri halinde tâbi olunur. Bazıları âyetin Orada entrika peşinde koşmaları için meâlindeki ifadeyi Biz her ülkenin elebaşılarına imkân vermişizdir meâlindeki ifadeden kesip ayırır ve bunun anlamı şudur der: Bunun gibi biz her ülkede, günahkâr büyüklerine imkân verdik. Sonra Cenâb-ı Hak Orada entrika peşinde koşmaları için buyurdu, yani bu imkânı onlara orada entrika çıkarmaları için verdi. Bazıları da şöyle der: Bu, onların hallerinin vardığı neticeyi haber vermektedir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı”. Aslında onlar onu (Hz. Müsâ'yı) kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olsun diye almamışlar, kendilerinin dostu olsun diye almışlardı. Fakat sonunda (Hz. Müsâ) onların düşmanı olunca, Cenâb-ı Hak onların halinin vardığı âkıbeti haber veriyor. İşte Orada entrika peşinde koşmaları için anlamındaki beyan da böyledir, Allah onların entrikalarının âkıbetini haber veriyor.
Bize göre ise burada önce şunun belirtilmesi gerekir: Hiç şüphesiz Allah onları entrika ve sapıklıktan başka bir şey için yaratmıştı, Cenâb-ı Hak onların yarattığı çizgide olmayacaklarını da hiç şüphesiz biliyordu. İstediği gibi olmayacağını bildiği halde bir şey yapmak, hikmetli bir fiil değildir. )Meselâ içinde oturulmayacağını bildiği halde bina inşa eden veya kendisini hedefine götürmeyeceğini bildiği halde bir yola koyulan insan gibi, şüphesiz bu abes ve hikmetli olmayan bir gayrettir. Buna göre her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın, yarattığı çizgide olmayacaklarını bildiği halde insanları hidâyet ve kendisine kulluk için yaratmış olması caiz değildir; yahut da insanların öyle olacaklarını bilmediği halde onları bu gaye için yaratmış olması da caiz değildir. Bu, yaptığı işin neticesini bilmemektir, Cenâb-ı Hak ise böyle şeylerden çok yücedir. Bu da göstermektedir ki Allah onların, nasıl olacaklarını ve neyi tercih edeceklerini biliyordu ve onları bu bilgiye uygun şekilde olmaları için yarattı. “Sonunda o (Hz. Müsâ) kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı” meâlindeki âyete göre, Allah katında onlar Hz. Müsâ'yı (s.a.) kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olarak almışlardı.
Ama onlar farkında olmadan yalnız kendilerini aldatırlar. Yani onlar çevirdikleri entrikaların âkıbetinin kendilerine döneceğinin ve onun içine bizzat kendilerinin düşeceklerinin farkında değildiler. Meselenin aslı şudur: Cenâb-ı Hak neyi tercih edeceklerini ve nasıl olacaklarını bildiği ezeli ilmine uygun şekilde onları yarattı ve kendilerine bunun için imkân verdi.
Enam 6:124
Onlara bir âyet geldiğinde (okunduğunda), “Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız” dediler. Cenâb-ı Hak burada onların akılsızlıklarının ve inatçılıklarının hangi dereceye vardığını ve bilmelerine rağmen Resülullah'a (s.a.) karşı nasıl büyüklenip inat ettiklerini haber vermektedir; çünkü onlar Resülullah'a (s.a.) inen Kur'ân'ın Allah'ın mücizesi ve kendisinin de Allah'ın elçisi olduğunu biliyorlardı. Biliyorlardı, çünkü onlar şöyle demişlerdi: Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle sana inanmayız. Onlar peygamberliğin ancak Allah katında saygın ve faziletli olan kişiye verildiğini biliyorlardı, çünkü onlar Allah'ın peygamberlerine verilen mücizelerin benzeri kendilerine verilmedikçe iman etmemeyi düşünüyorlardı. Eğer böyle olmazsa Allah'ın peygamberlerine verilenin benzerinin kendilerine verilmesini de istemiyorlardı. Onlar, Muhammed aleyhisselâma indirilen bu Kur'ânın, Allah'ın mücizesi ve delili olduğunu ve onun Allah tarafından geldiğini de biliyorlardı, çünkü onlar şunu söylüyorlardı: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!”2 Onlar aynı zamanda peygamberliğin insanlardan büyük ve üstün olan kişilere verildiğini de biliyorlardı, [ ]çünkü onlar, “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya” diyorlardı. Ancak onlar sözünü ettikleri büyük kişinin, insanlar nazarında büyük sayılan biri olduğunu zannediyorlardı. Cenâb-ı Hak ise şöyle buyurdu: Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Bu âyet, onların mücizeleri ve peygamberleri kabul ettiklerine ve peygamberleri diğer insanlardan daha üstün gördüklerine dair belirttiğimiz sözlerini ve delillerini geçersiz kılmaktadır.
Onların, bu Kur'ân şöyle bir adama indirilseydi ya, sözlerinin cevabı olarak Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Sizler Allah'ın âlim ve kâdir olduğunu biliyorsunuz ya, Allah da elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Sonra Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir meâlindeki âyet hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Peygamberliği insanların orta halli olanlarına vermek, deliller için daha zâhir ve dünyada insanların büyük sayılanlarına vermekten daha açıktır. Çünkü insanlar, büyük şahsiyetlere tabi olacak bir tabiatta yaratılmışlardır; eğer peygamberlik onlara verilmiş olsaydı, bu deliller açıkça ortaya çıkmazdı; çünkü insanlar zaten onlara tabi olacak bir tabiatta yaratılmışlardı. Fakat peygamberlik dünyada insanların orta halli olanlarına verildiğinde, delillerin ve kanıtların üstünlüğü ortaya çıkar, çünkü insanlar, beşerin orta hallilerine tabi olacak tabiatta yaratılmadılar, dolayısıyla insanlar kişilere değil delillere ve kanıtlara uymuş olurlar. Bazıları da şöyle dediler: Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir, yani peygamberliği, onu zâyi edecek olan, ona layık olmayan ve hali ona uymayan kişiye vermez, çünkü böyle birine verecek olsaydı risâleti zâyi olurdu.
Suç işleyenler, yapıp durdukları hileler sebebiyle, Allah tarafından bir aşağılanmaya ve çetin bir azaba uğratılacaklardır. Cenâb-ı Hak burada Resülullah'a (s.a.) karşı büyüklenen ve inat edenlerin, Allah katında aşağılanacaklarını ve zillete uğrayacaklarını, aynı zamanda yapmış oldukları şeyler yüzünden çetin bir azaba uğratılacaklarını haber vermektedir.
Lal yağ EMU ESA EZA GAR Ol 3 2 oah
Enam 6:125
[Hidâyet ve Dalâlet]
Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar. Denildi ki: Resülullah'a (s.a.) bu âyet-i kerime soruldu, Hz. Peygamber (s.a.) “Onun kalbine atılan bir nurdur” dedi. Onun bir alâmeti var mı? diye soruldu, [ ] buyurdu ki: “Evet var, nur kalbe girdiğinde insanın içi rahatlar ve genişler” Tekrar dediler ki: Yâ Resülallah, onun bilinmesini gösteren bir alâmet var mı? Buyurdu ki: “Evet var, ebediyet yurduna bağlanmak, aldanma yurdundan uzaklaşmak ve ölüm gelip çatmadan ölüm için hazırlanmak””. Eğer bu hadisin Resülullah'tan (s.a.) geldiği sabit olsaydı, insanın içinin İslâm'a açılması, daha önce söylendiği gibi ona inanması ve tereddütsüz bir şekilde kabullenmesi hali hariç, nadiren görülürdü.
Sonra Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, onun kalbine darlık ve sıkıntı verir meâlindeki beyanın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazı müfessirler şöyle dediler: İrade, her failin kendi tercihi ile yaptığı fiilin sıfatıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Allah kime doğru yolu gösterirse onun kalbini İslâm'a açar, kimi de saptırırsa onun kalbine darlık ve sıkıntı verir. Mütezileden Câfer b. Harb ve Kâbi gibileri de şöyle dediler: Allah kimi doğru yola iletmek isterse meâlindeki âyetin tefsiri şudur: Allah'ın hidâyetini ilkin kabul eden kişiye hidâyeti kabul ettiği için daha sonra sevap olarak Allah gönlünü hayırlara açar. Allah'ın hidâyetini ilkin kabul etmeyen kişiye de hidâyeti kabul ve ikrar etmediği için ceza olarak Allah gönlünü daraltır. Çünkü Allah bütün yaratılanlara doğru yolu gösterir ve onların gönüllerini İslâm'a açar, fakat onlar hidâyeti benimsemezler. Mütezile'den bazıları da şöyle dedi: Allah kimi âhirette cennetin yoluna iletmek isterse, dünyada gönlünü İslâmi açar. Allah kimi de âhirette cennetin yolundan saptırmak isterse, dünyada onun kalbine darlık ve sıkıntı verir. Onlara denilir ki: İşte böyle Allah sizin dediğiniz gibidir, siz demiştiniz ki: Allah onları saptırmayı diledi. Sonra onlara şöyle denilir: Siz, Allah bütün yaratılanları doğru yola iletmeyi ve kalplerini İslâm'a açmayı diledi, diyorsunuz, sonra da diyorsunuz ki: Allah onları dünyada hidâyete erdirmeyi, âhirette de bizzat onları cennetin yolundan saptırmayı diledi. Bu durum, sizin iddianıza göre zulümdür. Çünkü onları dünyada hidâyete erdirmeyi diledi, âhirette ise aynı kimseleri cennetin yolundan saptırmayı diledi. Âyet-i kerime ise onların sözlerini reddetmekte, görüşlerini nakzetmektedir. Çünkü O şöyle buyurmaktadır: Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, onun kalbini öyle yapar. Cenâb-ı Hak onları iki gruba ayırmaktadır, bir grubu hidâyete erdirmeyi diledi, diğer grubu da saptırmayı diledi. Allah, hidâyeti tercih edip kabul edeceğini bildiği kimseyi hidâyete erdirmeyi ve kalbini İslâm'a açmayı diledi. Dalâleti tercih edeceğini bildiği kimseyi de saptırmayı ve kalbine darlık ve zorluk vermeyi diledi. Allah kendisine dost olmayı istediği veya seçeceğini bildiği davranışın dışındaki bir davranışı dilediği halde Allah'a düşmanlık yapmayıdileyen kimseye bunu yapmak bir zayıflık alametidir. Sapıklığı ve Allah'a düşmanlığı tercih edeceğini bildiği biri hakkında Allah'ın dostluk dilemesi caiz değildir, çünkü Mütezilediyor ki: Allah herkesi doğru yola iletmek istedi, fakat onlar doğru yolu benimsememek istediler ve benimsemediler, böylece onların iradesi, Cenâb-ı Hakk'ın iradesine üstün geldi. Bu, inanılmaz derecede çirkin bir sözdür. Sözde aşırılıktan ve haktan sapmış olmaktan Allaha sığınırız. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Darlık ve sıkıntı ifadesindeki “harec” kelimesi, “dayyıkud-dayyık”, yani şiddetli sıkıntı demektir. “Dayyık” lafzı hakkında da Kisâi şöyle dedi: Bu kelime geçim sıkıntısı anlamına gelen “dik” lafzından gelmektedir. Emir kipi ile geldiğinde “dayk” diye kullanılır". Nitekim şu âyet-i kerimede böyle kullanılmıştır: “Kurdukları tuzaklardan kaygı duyma!”52 “Harecen” lafzı da “harece” ve “harice” G diye iki şekilde okunur. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Hari çıkış yolu olmayan dar yer anlamına gelir. Ebü Avsece de; “haric” darlık demektir, demiştir, vezni de “harice - yahrecu - harecen” şeklindedir". [§]Cenâb-ı Hak burada müminin kalbini genişlik ve rahatlıkla, kâfirin kalbini de darlık ve sıkıntı ile nitelemiştir. Bu, gözle bakıldığında birinin kalbi ötekininkinden daha geniştir anlamında değildir. Ancak, en doğrusunu Allah bilir ya, müminin kalbini geniş olmakla nitelemesi, dünya ve âhirette kalbinden yararlanması anlamındadır, kâfir ise kalbinden yararlanmadığı için onu darlık ve sıkıntı ile nitelemiştir. Bu aynen kâfiri kulağından ve dilinden faydalanmadığı için sağır, dilsiz ve “hares” olmakla nitelemesi gibidir. Aynı şekilde hayatından gereği gibi yararlanmadığı için kâfiri ölü diye, hayatından yararlandığı için mümini de diri diye isimlendirmiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir, Allah, kalbinden yararlanmadığı için kâfiri, göğsü dar olmakla nitelemiştir.
Sanki göğe çıkıyormuş gibi. Denildi ki: Hiç yapamayacağı halde göğe çıkmak zorunda bırakılmış gibi bir darlık. Göğe çıkmaya zorlanmış gibi bir darlık anlamı da verilmiştir. Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hiçbir şey beni kız istemek kadar göğe çıkmaya zorlamamıştır. Yani hiçbir şey bana kız istemek kadar zor gelmemektedir”. “Yessa'adü - yessâ'adü - yes'adü” kelimeleri farklı bablardan gelirleri”, ancak hepsinin anlamı aynıdır.
Allah inanmayanları işte böyle cezalandırır. Buradaki “rics” kelimesinin anlamında ihtilaf edilmiştir. Onun günah anlamına geldiği söylenmiştir. Yani küfürleri sebebiyle Allah onların kalplerini dar ve sıkıntılı kıldığı gibi aynı zamanda kalplerini günahla da doldurmuştur. Şöyle de denilmiştir: “Rics”, lânet ve gazap anlamına gelir. Yani Allah onların kalplerine lâneti ve gazabı koymuştur. Bunun delili şu âyet-i kerimedir: “Hüd şöyle cevap verdi: Üzerinize Rabb'inizden bir öfke ve bir azap inmektedir”,
---
Dipnotlar:
57 Taberi, Câmi'w'l-beyân, VIII, 26-27; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 354. Dârekutni ve İbnu'l-Cevzi, bu rivayetin isnadını zayıf gördüler (bk. Dârekutni, el-“İlel, V, 189; Ibnu'lCevzi, el-'İlelu'l-mütenâhiye fi'l-ehâdisi'l-vâhiye, II, 803). 58 Yedi kırâat imamı bu kelimedeki “yà” harfinin şeddeli veya şeddesiz okunması konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Sadece İbn Kesir “daykan” diye okumuş, diğerleri ise şeddeli olarak “dayyıkan” diye okumuşlardır (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-seba, 5 Yedi kırâat imamı bu kelimedeki “râ” harfinin üstünlü veya esreli okunması konusunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Kesir, Ebü Amr, İbn Âmir, Hamza, Kisâi ve Hafs'ın rivayetine göre Âsım, üstünlü olarak “harecen” diye okudular. Nâfi ile Ebü Bekir'in rivayetine göre Âsım ise esreli olarak “haricen” diye okudular (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-sebia, 531 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 160.
Enam 6:126
Bu (din), Rabb'inin dosdoğru yoludur. Bu âyette kullanılan bu anlamına gelen “hâzâ” işaret sıfatı herhangi bir şeye işaret etmemektedir. Ancak bunun, daha önce müminin kalbini kendisine açtığı belirtilen İslâm'ı göstermesi muhtemeldir. Bu, Rabb'inin yoludur meâlindeki beyan, yaratılanları kendisine davet ettiği tevhit yolu anlamına gelebilir.
Biz âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık. Yani tevhidin delillerini ve kanıtlarını ortaya koyduk ve açıkladık. Bunu daha önce belirtmiştik3.
Öğüt alacak bir kavim için, yani nasihatlerden öğüt alacak olanlar için. Bu beyanın, delilleri ve kanıtları kabul edecek ve büyüklenmeyecek olanlar için, anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Enam 6:127
Rab'leri katında onlara esenlik yurdu vardır. Buradaki “selâm” kelimesinin cennetin ismi olması muhtemeldir, yani onlar için cennet vardır, demektir. Nitekim baska bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah esenlik yurduna çağırıyor”. “Selâm” kelimesinin Allah'ın ismi olması da muhtemeldir. Buna göre âyet, onlar için Allah'ın yurdu, yani cennet vardır anlamına gelir.
Yapmakta oldukları (güzel) işler sebebiyle Allah onların dostudur. Denildi ki: Allah onlara, yani müminlere en yakın olandır. Nitekim bir âyette şöyle buyurmuştur: “Allah onlara sizden daha yakındır”. Allah onların dostudur meâlindeki ifade, onların koruyucusu ve yardımcısıdır, anlamına da gelebilir. Bu konuyu daha önce zikretmiştik5.
Enam 6:128
Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün. Cenâb-ı Hak burada, daha önce belirtildiği üzere cinleri ve insanları veya öncekileri ve sonrakileri toplayacağı günü kastetmektedir®”.
(SİEy cinler (şeytanlar) topluluğu! Burada bir kelime gizli bırakılmıştır. Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Onların hepsini -yani cinleri ve insanlarıbir araya topladığı gün, sonra cinlere dönerek şöyle söylemektedir: Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız. Tıpkı “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”® meâlindeki âyette olduğu gibi, burada da ‘onlar diyorlar k? anlamına gelen ifade gizlenmiştir, yani onlar şöyle diyorlar: Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz. İşte açıklamaya çalıştığımız âyette de aynı şekilde bir kelime gizlenmiştir.
Siz insanlarla çok uğraştınız. Müfessirler buradaki ibaresine, insanlardan çoğunu saptırdınız anlamını vermişlerdir. Allah'tan başkasına kulluk etmek, Allah'ın emrine ve birliğine muhalif davranmak konusunda onların insanlardan pek çok tâbileri vardır. Yahut bu cümle, insanlardan pek çoğunu kul edindiniz anlamına gelir.
[Cinlerin ve İnsanların Birbirlerinden Faydalanmaları]
Onların insanlar arasındaki dostları ise, “Ey Rabb'imiz! Biz birbirimizden yararlandık” derler. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Allaha isyan ve O'nun emrine muhalefet konusunda biz birbirimize yardım ettik; onlar davet ettiler, bunlar da kabul ettiler. Şöyle diyenler de vardır: Ey Rabb'imiz! Biz birbirimizden yararlandık, yani biz birbirimizden çeşitli menfaatler elde ederek yararlandık. Rivayet edildiğine göre bunlardan biri şudur: İnsanlardan biri sefere çıktığında, akşam vaktinde bir çöle ulaşır, çok korkar ve 'buradakilerin alçaklarından bu vadinin efendisine sığınırım, diye dua eder. Orada onların efendisine sığınarak emniyete kavuşur. İşte bu, insanlarla cinlerin birbirlerinden yararlandıklarının örneğidir. Şu âyet-i kerime de buna işaret etmektedir: “İnsanlardan bazı adamlar cinlerden bazı kişilere sığınırlardı”!. Cinlerin insanlardan faydalanmalarına gelince, kendi kavimlerinde onların şan ve şerefini yükseltmeleridir, onlar derler ki: Bizi insanlar efendi yaptı. Cinlerin insanlardan faydalanmalarının bir örneği de, eğer rivayet sabit ise, onların yiyeceği insanların kullandıkları kemiklerdir, bu onların gıdası olmaktadır. Onların hayvanlarının yemi de, insanların hayvanlarının dışkılarıdır®?. Hasan-ı Basri şöyle dedi: [§] Onların birbirlerinden faydalanmaları, ancak cinlerin emredip insanların ona uygun davranmaları şeklinde olur. Cenâb-ı Hak âyette insanların verdiği cevabı belirtmiş“, fakat cinlerin cevabını belirtmemiştir.
Bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık. Denildiğine göre burada ölüm kastedilmiştir veya kıyâmette dirilmek kastedilmiştir, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. O gün onlar, Bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık, biz bu günü yalan sayıyorduk, diyerek inkâr ettiklerini ikrar ederler.
Allah buyurur ki: Sizin kalacağınız yer, yani Allah'ın dilediği hariç olmak üzere, içinde ebedi kalacağınız makamınız. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah'ın dilediği hariç, Cenâb-ı Hak cehennemde ebedi olarak kalmalarını dilemiştir. Başkaları şöyle dedi: Buradaki istisna, dirilme vaktinden ebedi olarak kalma hükmünün verildiği vakte kadar geçen zamanla ilgilidir, o da hesap vaktidir. Hesap vakti, Allah'ın dilediği hariç olmak üzere, içinde ebedi kalacağınız yerdir, meâlindeki âyetin istisna zamanıdır, yani hesap devam ettiği müddetçe demektir. Denildi ki: Buradaki istisna, isyan ve günah fiillerini işlemek konusunda onlara tâbi olan, fakat inançta onlara uymayan müminler hakkındadır. Bu, günah işleyen müminlerin de cehenneme gireceklerine ve günahları ölçüsünde orada ceza göreceklerine dair bir delildir, eğer bu doğru ise aynı zamanda oradan çıkacaklarına da bir delil teşkil eder.
Allah'ın dilediği hariç. Bu beyanın üç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, âhiretteki ebedilik, dünyadaki ebedilikten daha büyüktür, çünkü dünyadaki ebedilik neticede bitmeye mahkümdur. Âhiretteki ebediliğin ise sona erme ihtimali yoktur. İkincisi, buradaki istisna, onların ateşe girmeden önceki zamanla ilgilidir. Üçüncüsü, küfür konusunda onlara tabi olmayan kişilerle ilgilidir. Şüphesiz Rabb'in hikmet sahibidir. Yani hükmetmesi ve her şeyi ait olduğu yere koyması suretiyle hikmet sahibidir. Rabb'in ilim sahibidir, yani bütün bunları bilmektedir.
---
Dipnotlar:
39 Hafs'ın rivayetine göre Âsım buradaki kelimeyi “yâ” ile “yehşuruhum” diye okudu. Yedi kırâat imamından diğerleri “nun” ile diye okudular (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-seba, 269). Muhtemelen müellif âyeti “nun” harfi ile okunuşuna göre tefsir etmiştir. 32 Resülullah'ın (s.a.) cinlerle karşılaşmasını anlatan uzun bir hadisin içinde şöyle geçmektedir: Cinler Hz. Peygambert (s.a.) ne yiyeceklerini sordular, şöyle buyurdu: “Üzerine Allah adı zikredilen her kemik, sizin azığınızdır. Kemikler sizin elinize etten daha bol geçer. Her hayvanın dışkısı da, sizin hayvanlarınızın yemidir” (Müslim, “Salât”, 150; Tirmizi, “Tefsir”, İnsanların cevabından maksat, âyet-i kerimede geçen “Onların insanlar arasındaki dostları ise, Ey Rabb'imiz! Biz birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık” derler” ibaresidir.
Enam 6:129
Bu âyet, Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Çünkü yandaş olmak, ancak fiillerle, yaptığı işlerle mümkün olur. Sonra Cenâb-ı Hak, yandaş yapmayı kendi zâtına nispet etmektedir. Bu ifade, burada Allah'ın yaratmasının söz konusu olduğunu gösterir. [§]Bundan maksat da, Cenâb-ı Hakk'ın onlarda yandaşlığın sebeplerini yaratmasıdır. Sonra Allah müminlerin de birbirlerinin dostu olduğunu söylemektedir: “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir”, Aynı şekilde kâfirlerin de birbirlerinin velisi olduğunu söylemektedir: “Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur”.
Enam 6:130
130. “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size 2 sl ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz’ derler; dünya hayatı onları aldatmış oldu ve (âhirette) kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.”
[Cinlerden Peygamber Var mı?]
Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size peygamberler gelmedi mi? Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Cinlerden peygamberler gelmedi, peygamberler ancak insanlardan geldi, fakat Allah burada onları her iki varlık türüne birlikte nispet etmiştir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: “Onlardan (o iki denizden) inci ve mercan çıkar”. Halbuki inci ve mercan o iki denizden birinden çıkmaktadır”. Cenâb-ı Hak diğer bir âyette de şöyle buyurur: “Onların içinde ayı bir ışık yapmıştır“. Halbuki Allah bunu onlardan yalnız birinin içinde (yedi gök tabakasından birinde) yapmıştır. Nitekim insanlar da; yedi kabilenin içinde bir mescid vardır, derler, ancak sadece bir kabilenin içinde mescid vardır ve yedi kabilenin insanları orada toplanırlar. Bazan bir şey cemâate nispet edilir, fakat sadece bir kişi kastedilir. İşte peygamberlerin cinlere ve insanlara nispet edilmesi de böyledir. Bazıları şöyle dedi: Her iki cinsten de peygamberler gelmiştir; cinlere cinlerden, insanlara insanlardan peygamber gelmiştir. Cinler insanlara görünmezler, ancak insanlara gönderilen peygamberleri insanlar görürler. Cenâb-ı Hak her iki varlık türüne de kendi özlerinden peygamber göndermiştir. Bazıları da şöyle dedi: İnsanlardan gelen peygamberler her iki cinse gönderilmişlerdir. Cinlerden de bir uyarıcı vardır, nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, sana doğru yönlendirmiştik”:. Cenâb-ı Hak bu âyette cinlerden uyarıcıları belirtti, ancak peygamberleri söz konusu etmedi. Uyarıcıların mertebesi, peygamberlerin mertebesinden daha alttadır, tıpkı nebilerle resüllerin mertebeleri gibi. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın insanlardan gönderdiği peygamberleri, ilâhi ahkâmı cinlere de tebliğ için kuvvetlendirmesi, onlarla görüşmesi ve cinlerin de kendilerine gönderilen insan peygamberden gizlenmemeleri caizdir. Esasen bizim için bunları bilmek ihtiyacı yoktur, ancak peygamberlerin getirdikleri mücizeleri ve delilleri bilmeye ihtiyaç vardır. Bütün yaratılanlar bu Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmekten âciz kalmışlardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “De ki: Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cin bir araya gelse dahi onun benzerini ortaya koyamazlar”, Cinler insanlardan daha güçlü olmalarına rağmen Allah cinleri ve insanları Kur'ân'ın benzerini ortaya koymaktan âciz bırakmıştır, bu da Kur'ânın mücize olduğunu gösterir. Cinler daha güçlü-kuvvetli olmalarına rağmen onların bile âciz kalması, başkalarının daha çok âciz kaldıklarına işaret eder. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı Arapça olarak göndermiş, Araplar yine de onun benzerini ortaya koymaktan âciz kalmışlardır. Araplar'ın âciz kalmaları da, Arap olmayanların daha çok âciz olduklarını gösterir. Peygamber insanlardan olsa da, cinlerin de onları dinlemeleri caizdir. Onların da bu delillere sahip çıkmaları, ona uygun davranmaları ve sonra da peygamberlerin bilgisi olmadan bunu kavimlerine tebliğ etmeleri mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Size âyetlerimi anlatan peygamberler. Bu beyanın, size âyetlerimi okuyan peygamberler anlamına gelmesi muhtemeldir. Size âyetlerimi anlatan peygamberler meâlindeki beyan, onlar size âyetlerimi açıklarlar, Allah'ın birliğine ve ulühiyyetine dair âyetleri ve sizin inkâr ettiğiniz ölümden sonra dirilmeye dair âyetleri açıklarlar, anlamına da gelebilir. Bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler, yani mutlaka karşılaşacağınız gün hakkında sizi uyaran peygamberler. Bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler meâlindeki cümle, Jonlara bunun âhirette söyleneceğine işaret eder. Kendi aleyhimize şahitlik ederiz, derler. Bu ilâhi kelâm, onların dünyada yalanladıklarının ikrarıdır. Nitekim başka bir âyette de Allah şöyle buyurur: “Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar”. Yani dünyada peygamberlerin söylediklerini ve haber verdiklerini yalanladığımıza dair Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.
Dünya hayatı onları aldatmış oldu. Dünyanın görünen (zâhir) ve gizli (bâtın) olmak üzere iki anlamı vardır. Zâhir olan için bir aldatma söz konusudur, dünyanın zâhirine bakan onunla aldanır. Onun bir de bâtını vardır, bâtınına bakan da öğüt alır. Dünyanın zâhiri, onun zineti ve süsüdür, kâfir onun zâhirine bakar ve aldanır. Dünyanın bâtını ise, bir halden başka bir hale dönmesi, zevale ermesi ve fâni olmasıdır; işte onun bâtınına bakan da ondan öğüt alır, anlamını bilir vedünyanın bunun için yaratılmadığını, fakat akıbetin düşünülmesi için yaratıldığını anlar. Sonra aldatmanın dünyaya nispeti, insan akıl ve fikir sahibi olmazsa ona kanarak aldandığından dolayıdır.
(Âhirette) kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler. Bu, onların kendi hallerinin itirafıdır.
Çağ Ozi Gals çile, al EŞİ İS SS Jol S
---
Dipnotlar:
57 Yani “minhumâ” zamiri bir önceki âyette geçen “O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi” cümlesindeki iki denize râcidir. Meşhur olan görüşe göre iki denizden maksat tuzlu deniz ile tatlı denizdir, inci ve mercan ise ancak sadece tuzlu denizden çıkar. 59 “Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, Kur'ân'ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik. Yanına geldiklerinde ‘Susup dinleyin” dediler, okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler” (el- Ahkâf, 46/29).
Enam 6:131
Bu da demektir ki, Rabb'in haksızlıkla ülkeleri helâk etmemektedir. Buradaki “zâlike” işaret sıfatı, muhtemelen daha önce geçen “Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız” meâlindeki âyet ile “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” meâlindeki âyete ve azarlama anlamı içeren benzeri âyetlere işaret etmektedir. “Zâlike” işaret sıfatının, geçmiş ümmetlerin helâkine işaret etmesi de muhtemeldir; Haksızlıkla ülkeleri helâk etmemektedir, önceden kendileri bu konuda Allah tarafından uyarıldığı halde yahut azabı kendileri istediklerinden dolayı helâk edici ve köklerini kurutucu azaba uğrayarak onlar kendilerine haksızlık ettiler“.
[ ]Onlar zulümden ve isyandan Habersizken helâk edilmediler. Böyle olması mümkün değildir, onlar hakkında Allah'ın kanunu, belirttiğimiz şeyleri yapmadan asla helâk edilmemeleridir; bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna şu gerekçe ile çıkmamalarıdır: “Rabb'imiz! Ah, ne olurdu, bize bir peygamber gönderseydin de âyetlerine uyup da müminlerden olsaydık!”55 Onların böyle bir gerekçeleri olmasa da, Cenâb-ı Hak onlara verdiği imkânlar ve bünyelerine koyduğu özellikler sayesinde Allah'ın kendilerini başıboş bırakmak için yaratmadığını, belli bir âkıbet için yarattığını biliyorlardı. Ancak geçmiş ümmetler hakkında Allah'ın kanunu, gerekli uyarı ve tehdidi yapmadan, zulüm işlediklerini, inatçılık yaptıklarını, büyüklendiklerini ve inatla ilâhi azabı istediklerini görmeden onları helâk edici ve köklerini kurutucu bir azapla yok etmemesidir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın lütfundan ve rahmetinden başka bir şey değildir.
Enam 6:132
Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. Bazıları bu âyetin zâhirinden hareketle cinlerin yaptıkları itâatlerden sevap kazandıklarına, işledikleri kötülüklerden de ceza göreceklerine delil getirdiler. Çünkü Cenâb-ı Hak, herkesin yaptığı işlere göre dereceleri olduğunu haber vermektedir. Daha önce “İnsan ve cin seytanlari”5% meâlindeki ilâhi kelâm ile “Onların hepsini bir araya toplayacağı gün”!9 ve “Ey cin ve insanlar topluluğu!” meâlindeki âyetlerde Cenâb-ı Hak her iki varlık türünü birlikte zikretmiş, her iki grubun da isyanlarını ve günahlarını birlikte anmıştı. Buna göre Herkesin dereceleri vardır meâlindeki cümle, her iki gruba da şamildir; onlardan her birinin dereceleri vardır, eğer hayır yaparlarsa karşılık olarak hayır, kötülük yaparlarsa da karşılık olarak kötülük görürler. [ ] Allah kendilerine rahmet eylesin İmam Ebü Yüsuf ve Muhammed (b. Hasan böyle dediler. Herkesin dereceleri vardır meâlindeki âyeti Ebü Hanife'ye (r.h.) delil gösterdiler; Allah bunu müminlere değil kâfirlere hitap eden âyetlerin devamında belirtmiştir, buna göre Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır meâlindeki beyan özellikle onlar için tehdit ifade eder. Dolayısıyla Herkesin dereceleri vardır meâlindeki ifade, derekeleri vardır, işledikleri kötülüklerden ve peygamberleri yalanlamalarından dolayı cezadan ve azaptan farklı mertebeleri vardır anlamına gelir. Çünkü sevap, Allah'ın lütfunun ve ihsanının sonucu, azap da O'nun hikmetinin gereğidir. Hikmet, Allah'a âsi olanı ve emrine muhalefet edeni cezalandırmayı gerektirir. Sevabın gereği de lütuftur. Cenâb-ı Hak yarattığı kullarına öyle nimetler ve lütuflar ihsan etmiştir ki, insanlar bütün gayretlerini gösterseler dahi o nimetlerden bir tanesinin bile şükrünü yerine getirmeye muktedir olamazlar. Dolayısıyla onların itâati, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine vermiş olduğu nimetlerin şükrüdür, durum böyle olunca onların yaptıkları şeylerin sevabı, ancak Allah'ın beyanıyla bilinir. Aynen melekler için, onların sevabı vardır denilemeyeceği gibi.
Rabb'in onların yaptıklarından habersiz değildir. Bu âyetin iki anlama gelmesi ihtimali vardır. (Birincisi), Rabb'in, onların Cenâb-ı Hakk'a isyan konusunda yaptıkları işlerden habersiz değildir, ancak kendisinden bir rahmet olarak onlara azap etmeyi ertelemektedir anlamına gelebilir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor”. İkincisi, Cenâb-ı Hak onların amellerini ve yaptıkları şeyleri bilmektedir, bundan habersiz olarak onları yaratmamıştır, aksine yaptıklarının zararını ve faydasını kendilerinin görmesi için bütün yapacaklarını bilerek yaratmıştır.
ğa 2282 Sail LEZ Ğİ AZEZ gb ZİN 235
Enam 6:133
Rabb'inin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, rahmet sahibidir. Bu âyet-i kerime Seneviyye'nin9© iddialarını reddetmektedir. Onlar diyorlar ki: ( Tanrı yaratıkları kendi menfaati için yaratmıştır, çünkü yaptığı işte kendi menfaatini düşünmeyen biri hakim değildir. Bu âyette ise Cenâb-ı Hak, zatıyla zengin olduğunu, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını haber vermektedir. Bir kimse yaptığı şeyle duyduğu bir ihtiyacı ve başına gelen bir zararı karşılamayı düşünmüş ise, 50 Seneviyye, iki tanrının evreni yaratıp yönettiğine inananlar demektir.
o insan ihtiyacını gidermek ve zararı kendisinden def etmek için o işi yapmış demektir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise zatıyla zengindir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; yarattığı kişileri ise onların kendi menfaatleri için yaratmıştır, çünkü haber verdiği üzere Allah, yarattıklarından müstağnidir.
Rabb'inin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Buradaki “ğan?” kelimesinin o kâfirlere azap etmeye ihtiyacı yoktur anlamına gelmesi muhtemeldir, yani onlara azap etmekte Allah'ın menfaati yoktur ki azap etsin yahut böyle bir ihtiyacı yoktur, fakat hikmet bunu gerektirmektedir. Veyahut bu lafız, “Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size peygamberler gelmedi mi?”5! meâlindeki âyetin bağlantı cümlesidir (sıla). Buna göre de anlamı şöyle olur: Size peygamber göndermesi ve sizi imtihana tabi tutması, Allah'ın kendi ihtiyacı veya menfaati için değildir, çünkü zatı itibariyle O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Rabb'inin rahmet sahibidir. Bu âyetin de iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, onlara cezayı hemen vermemekle rahmet sahibi olduğunu göstermiştir anlamına gelebilir. İkincisi, yaratıkları var edip onların birbirlerinden faydalanmalarını ve istifade etmelerini sağladığından ve onları sadece kendilerinin menfaatleri için yarattığından dolayı rahmet sahibidir. Buradaki rahmet sahibidir meâlindeki ifade, rahmetini kabul eden ve buna layık olan için rahmet sahibidir anlamına da gelebilir, rahmetini kabul etmeyen için de intikam sahibidir.
Eğer isterse sizi ortadan kaldırır ve arkanızdan yerinize dilediği bir kavmi getirir. Çünkü O'nun zatı itibariyle hiç kimseye ihtiyacı yoktur, sizi de kendi menfaati ve ihtiyacı için yaratmamıştır. Eğer O isterse sizi yok eder ve sizin yerinize başkalarını getirir. Şayet O yaratıkları kendi menfaati için yaratmış olsaydı, onları yok edemezdi. Tıpkı sizi başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi, eğer isterse sizi ortadan kaldırır ve arkanızdan yerinize dilediği bir kavmi getirir. )Cenâb-ı Hak bu âyette gücünde ve kudretinde onlara ihtiyacı olmadığını haber vermektedir; O sizi yok etmeye, kökünüzü kurutmaya ve sizin yerinize başkalarını getirmeye kâdirdir. O, yaratıkları, biri diğerinden doğmak suretiyle var olma özelliği bulunmayan muhtelif cevherlerden yaratmış, sonra onlara doğurma ve üreme özelliğini vermiş, doğum ve üreme yoluyla da onları birbiri ardınca yaratmıştır"?.
---
Dipnotlar:
562 Yani Allah mahlukatı farklı cevherlerden yaratmıştır, bu cevherlerin kendilerinde doğum ve üreme özelliği bulunmamaktadır, ancak bu cevherlerden yaratılan mahlukata Allah doBum ve üreme özelliğini vermiştir, bu da Cenâb-ı Hakk'ın kudretine delâlet eden şeylerdendir.
Enam 6:134
Size bildirilen mutlaka gelecektir. Yani size yapılan vâd ve tehdit mutlaka gelecektir. Yahut size bildirilen ibaresi, peygambere vâdedilen yardım ve destek mutlaka gelecektir, gerçekleşecektir mânasına gelir. Bunu önleyemezsiniz. Buna, Rabb'inizi engelleyemezsiniz anlamı verilmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Yaptığınız çirkin işler sebebiyle Allah'ın sizi cezalandırmasının önüne geçemezsiniz. Bunu önleyemezsiniz meâlindeki ilâhi kelâmın asıl anlamı şudur: Size azap etmesinden ve cezalandırmasından Rabb'inizi âciz bırakamazsınız.
Enam 6:135
De ki: Ey kavmim! Elinizden gelen ne varsa yapın! Bu âyetteki “alâ mekânetiküm” ifadesine, siz yine eski halinizde kalın, diye anlam verilmiştir. Kendi yerlerinizde ve sınırlarınız içinde kalın anlamı da verilmiştir. Ancak, en doğrusunu Allah bilir ya, Elinizden gelen ne varsa yapın! meâlindeki cümle, yaptığınız şeylere devam edin diye de tefsir edilir. Sonra bunun çeşitli şeylere ihtimali vardır. Elinizden gelen ne varsa yapın, yani dininizin gereklerini yapmaya devam edin, Ben de yapacağım, yani ben de dinimin gereklerini yapmaya devam edeceğim. Tıpkı şu âyette ifade buyurulduğu gibi: “Sizin diP] niz size, benim dinim banadır”. [§]Bu âyet-i kerimenin, onların Resülullah'a (s.a.) tuzak kurmaya niyetlendikleri anlamına gelmesi de muhtemeldir. Buna göre onlara şöyle denilmiştir: Siz bana istediğiniz tuzağı kurun, ben de sizin tuzaklarınızı bozacağım. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu”“, Muhtemeldir ki onlar, Resülullah'ın (s.a.) başını derde sokmak, onu helâk etmek ve kendisine hile yapmak istiyorlardı, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!” Bu ifade, mücizeler ve deliller getirdikten sonra yine de büyüklenmenin son noktasına çıkıldığında ve inatçılığın zirvesine varıldığında kullanılır. Tıpkı “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”““ meâlindeki âyet gibi.
İleride göreceksiniz. Bu beyan âkıbetin Kimin olacağını ilerinde göreceksiniz anlamına gelebilir. Tehdidi hak edenin helâk edildiğini İleride göreceksiniz anlamına da gelebilir. Yahut hangimizin tehdit edilmeye ve korkutulmaya müstahak olduğumuzu ileride göreceksiniz.
Şu muhakkak ki zâlimler iflâh olmaz. Bu, zâlimler zulümlerine devam ettikleri müddetçe iflâh olmazlar mânasına gelmesi muhtemeldir. Bunun belli bir kavim hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. Zâlimler âhirette felah bulamazlar anlamına da gelebilir.
Enam 6:136
136. Fe yarattığı ekin ve hayvanlardan Allaha pay ayırıp zanlarınca, “Bu Allaha, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler. Ortakları için ayrılan Allaha ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar!”
Bu Allah'a aittir, Cenâb-ı Hak burada onların ne kadar akılsızca davrandıklarını çeşitli açılardan haber vermektedir. Birincisi, onlar hakikatte Allah'a ait olan bir şeyden Allah'a bir hisse ayırıyorlardı; o nesneleri var edenin ve yaratanın Allah olduğunu bilmelerine rağmen, kalkıp da ondan Allah'a bir pay, putlarına da bir pay ayırıyorlardı. Bu nesneleri insanlar için Allah'ın yarattığına, bunları onlar için Allah var ettiğine göre onlar üzerinde tasarruf hakkının da onlara değil Allah'a ait olduğunu, Allah'ın kendilerine vermesi sayesinde 242 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ bunlara sahip olduklarini ve gerçek sahibin de Allah olduëunu bilmelerine rağmen böyle yapmakla onların ne kadar akılsızca davrandıklarına işaret etmektedir.
(Jİkincisi, Cenâb-ı Hak onların ne kadar akılsızca işler yaptıklarını şu davranışlarıyla da açıklıyor: Onlar meyvelerden, ekinden ve diğer şeylerden Allah'a bir pay, putlara da bir pay ayırıyorlar, sonra Allah'a ayırdıkları payın başına bir şey gelir ve paylar karışırsa onu ortaklarına verip Allah'ı terk ederler, ortak koştuklarına ayırdıkları paya bir şey karışır ve Allah'a ayırdıkları pay ellerinde kalırsa onu alıp ortaklarına verirler, kendileri ondan faydalanırlar ve diğerini putlara bırakırlar, bunu da putları Allah'a tercih ettikleri ve onlara daha büyük saygı gösterdikleri için yaparlardı. Putların payı olan ürün artar, fakat Allah'a ayırdıkları pay artmazsa, yine putlara bırakırlar ve; eğer Allah dileseydi kendi payını arttırırdı, derler. Allah'a ayırdıkları ürün çok olur, putlara ayırdıkları az olursa, ozaman Allah'ın payını alır bir kısmını putlara, bir kısmını da fakirlere verirlerdi. İşte Cenâb-ı Hak bütün bu yaptıklarını onların akılsızca davranmalarına bağlamakta; bütün bunları insanlar için yaratıp var edenin Allah olduğunu, mallarında ve yaptıkları kullukta Allah'a ortak tanıdıkları putların hiçbir şeye sahip olmadığını bilmelerine rağmen yine de putları tercih ettiklerini, dolayısıyla putları tercih etmek, onlara daha çok saygı göstermek, malın taksim ve paylaşımında putları daha üstün tutmak anlayışının, onların kendi tutumlarından kaynaklandığını açıklamaktadır. Onların mallarında ve yaptıkları kullukta, hiçbir hakka sahip olmayanı Allah'a ortak kılmaları akılsızlık göstergesidir ve haksızlıktır. Bu, kendileri kız çocuklarını beğenmedikleri halde onları Allah'a nispet etmelerine benzemektedir, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlardan birine bir kız çocuğu müjdelendiğinde.. “7 Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Kız çocuklar O'na, erkek çocuklar da size öyle mi?” “Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim!” Siz kız çocuklarından nefret ediyorsunuz ve onları Allah'a nispet ediyorsunuz, böyle bir tavır haksızlıktır, zulümdür. Buna göre dünyadaki her şeyi yaratanın Allah olduğunu bilmelerine rağmen mal taksiminde putları Allah'tan üstün tutmaları, Allaha karşı onları daha çok kollamaları ve onları Allah'a ortak koşmaları zulümdür ve akıldan uzak bir davranıştır.
Sonra Cenâb-ı Hak, Ne kötü hüküm verdiklerini haber veriyor, yani onların verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!
Enam 6:137
Bunun gibi, müşriklerden çoğuna iyi bir şey gibi gösterdi. Yani Cenâb-ı Hak, onlara putlara pay ayırmayı ve Allah'ın kendileri için yarattığı şeylerden putlara da vermeyi güzel gösterdiği gibi, Çocuklarını öldürmeyi de güzel gösterdi. Yahut Allah onlara helâl kıldığı şeylerden sâibeyi, vasileyi ve hàm haram saymayı güzel gösterdiği gibi, ortakları onlara, çocuklarını öldürmeyi de iyi bir şey gibi gösterdi. Meselenin aslı şudur: Cenâb-ı Hak yarattığı varlıkların içine, çocuklarını, özellikle de güçsüz ve küçük çocuklarını öldürmelerine mani olacak olan şefkat ve merhamet duygusunu bir tabiat olarak yerleştirmiştir. Aynı şekilde Allah'ın kendilerine helâl kıldığı şeyleri haram saymalarına engel olacak olan şehvet ve zevk duygusunu da onların tabiatına koymuştur. Fakat ortakları onlara bu işleri süsledi, Allah'ın kendilerine helâl kıldığı şeyleri haram saymayı ve çocuklarını öldürmeyi güzel gösterdi. Ortaklarının onlara, Allah'ın kendilerine helâl kıldığı şeyleri haram saymayı ve çocuklarını öldürmeyi süsleyip güzel göstermesi, Cenâb-ı Hakk'ın onların fıtratlarına koymuş olduğu şefkat duygusuna, şehvet ve zevk hissine galip geldi.
Sonra Onların ortakları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle dedi: Ortakları ile kendilerini o şeyleri yapmaya çağıran şeytanları kastedilmiştir. Şöyle de söylendi: Ortakları, onların büyükleri ve tabi olmalarını istedikleri reisleridir.
Sonra büyüklerin evlatlarını öldürmeleri muhtemelen büyüklük ve bir güç gösterisi idi. Çünkü onlar kız çocuklarından hoşlanmıyorlardı. Himaye edilmesi gerekenleri öldürmek ise fakir düşmek korkusundandı.
Kendilerini mahvetsinler. Denildi ki: Kendilerini helâk etsinler, çünkü onlara karşı bu şefkat duygusu içinde görünüyor olmakla birlikte, kendilerini mahvedip helâk etmeyi süsleyip güzel göstermeye çalışıyorlardı. Aynı şekilde dinlerini karıştırıp bozmayı da güzel göstermeye çalışıyorlardı.
(SJAllah dileseydi bunu yapamazlardı. Bu ilâhi kelâmın farklı şeylere işaret etmesi muhtemeldir. Bazıları şöyle dedi: Allah dileseydi onları helâk ederdi ve bunu yapamazlardı. Şöyle de denildi: Allah onları âciz bıraktı ve onu yapmalarına engel oldu. Nitekim bir âyet-i kerimede Allah şöyle buyurur: “Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik”!7, Şöyle de söylenmiştir: Allah dileseydi bunu yapamazlardı, yani yapmamaları için Allah onlara onu çirkin gösterirdi. Meselenin aslı şudur: Allah onların bazı şeyleri güzel gösterme ve dinlerini karıştırıp bozma fiilini tercih edip yapacaklarını bilince, yaptıkları ve tercih ettikleri şeyi diledi. Bu hususu biz çeşitli yerlerde zikrettik37.
Öyleyse onları uydurduklarıyla baş başa bırak. Yani onları bırak, Allah'a yaptıkları iftiralarına karşılık verme! Bu beyan, onları uydurduklarıyla baş başa bırak, çünkü Allah onlara bunun hesabını soracak ve onlar asla kaçamayacaklar, anlamına gelebilir. Onları uydurduklarıyla baş başa bırak, çünkü bu iftiranın zararı bize ve sana değil, onlara aittir anlamına da gelebilir. Bunu en iyi Allah bilir.
Enam 6:138
Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Denildi ki: Bu âyet, “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”73 meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla cümlesi). Ortaklarına ayırdıkları o pay, açıklamaya çalıştığımız âyetteki dokunulamaz olan hissedir. Çünkü onlar bu mallardan faydalanmıyor, onu yemeyi haram sayıyorlardı; o, dokunulamazdı. Buradaki “hıcr” kelimesi yasak olmak anlamına gelir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hıcr”, müşriklerin vasile, sâibe ve hâm'” gibi hayvanlardan ve diğer şeylerden haram kıldıklarıdır55. Onlar Câhiliye döneminde, ekinlerden ve hayvanlardan Allah'ın haram kıldığı şeyleri helâl, helâl kıldıklarını da haram sayıyorlardı. [ ]Übey (r.a.) ve İbn Abbâs'ın (r.a.) mushafında bu kelime, “cim” ve “rà” harfleri takdim tehir yapılarak “hırc” e diye okunmuştur””. Hasan-ı Basri de “hucr” diye okudu5”. “Hıcr”ın asıl anlami yasaklamaktır, “mahcür” da yasaklanmış anlamına gelir. “Hacertü aleyhi” denilir ve bununla “ona yasakladım” anlamı kastedilir. Hıcr aynı zamanda Mekke'de bir yer adıdır. Bu kökten gelen “ihticâr” fiili de kendine ayırmak anlamına gelir, bir şeyi almak ve ondan kimseye bir şey vermemektir.
Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bazıları şöyle dedi: Bizim dilediğimizden başkası anlamındaki ifade, onların saçma düşüncelerine göre, Allah'ın dilediği kimselerden başkası yiyemez demektir. Çünkü onlar bazı şeyleri insanlara haram kılıyorlar, ahlâksızlık yapıyorlardı: Allah böyle emretti, diyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak Arâf süresinde şöyle buyurur: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler”9?8. Bazıları da şöyle dedi: Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bizim dilediğimizden başkası meâlindeki beyanda, kendileri için kanun koydukları kişiler kastedilmektedir. Yani onları, kendileri için kanun koydukları kişilerin dilediklerinden başkası yiyemez, onları yemeyi kadınlara yasaklamışlardı.
95 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VIII, 46; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, III, 364.
Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “İstersem, Hz. İsmail'in dinini ilk defa kimin değiştirdiğini, bahireyi ve sâibeyi ilâhlara ilk kimin adadığını size söyleyebilirim”. Buna göre onlar, buradaki iradeyi, kendileri için kanun koydukları kişilere nispet etmişler ve onu kadınlara haram kılmışlar, fakat erkeklere helâl saymışlardı. Bazıları da şöyle dediler: Bizim dilediğimizden başkası cümlesinde, o erkekler kastedilmektedir, kadınlar hariç tutulmuş, erkekler kastedilmiştir. Bu da onların ne kadar akılsızca bir hayal dünyasında olduklarını gösterir. Çünkü onların saçma düşüncelerine göre, bazı temiz yiyecekleri haram kıldıklarından dolayı peygamberliği inkâr ediyorlardı, fakat sonra Allah'ın onlara helâl kıldığı bahira, sâibe ve benzeri temiz yiyecekleri kendilerine haram kılanlara tabi oluyorlardı.
Şunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır. Bunlar daha önce zikredilen bahire, sâibe, vasile ve hâmi diye sözü edilen hayvanlardır. Bunlar bu âyette dokunulamaz diye belirtilmişlerdir. Müşrikler bu hayvanları, ortaklarına adamışlardı ve onlardan hiç faydalanmıyorlardı.
(Keserken) üzerlerine O'nun ismini anmadıkları hayvanlar. Bu âyetin farklı anlamlara işaret ettiği söylenmiştir. Denilmiştir ki: (Keserken) üzerlerine O'nun ismini anmazlar, yani Allah'ın verdiği nimetleri bilmek ve O'nun verdiği nimetlere karşı Allah'a şükretmek için onlardan faydalanmazlardı. Şöyle de denildi: (Keserken) üzerlerine O'nun ismini anmazlar, yani onları yemek için kesmezler ve keserken de Allah'ın adını anmazlar. Üzerlerine O'nun ismini anmazlar meâlindeki beyanın, hayvana binerken Allah'ın adı anıldığı gibi onların sırtına binerken Allah'ın adını anmazlar, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bunu bize boyun eğdiren Allah'tır”, Çünkü onlar o hayvanlara binmezler, onları putlarına adarlardı. Onlarla hacca gitmezlerdi de denilmiştir. İlk görüş daha doğru gibidir, yani onlar Allah'ın verdiği nimetleri bilmek ve O'nun verdiği nimetlere karşı Allah'a şükretmek için onlardan faydalanmazlardı.
Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır. Çünkü onlar, Allah böyle emretti, şunu haram kıldı, bunu helâl kıldı diyorlardı, bu ise Allah'a iftira etmekten başka bir şey değildir. Yahut da onlar, Allah'a kulluğa ve O'nun verdiği nimetlere kendi ortaklarını (putlarını) da ortak ettiklerinden dolayı Allah'a iftira etmiş oluyorlardı.
---
Dipnotlar:
976 Übey'in (r.a.) kırâati için bk. Kurtubi, el-Cámi' li-ahkâmi'l-Kurün, VIII 94; İbn Abbâs'ın kırâati için de bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, VIII, 45; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 364. 57 Kurtubi, el-Câmi‘ li-ahkâmi'l-Kurân, VIII 94; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 365. Bütün bu kırâatlerde kelime yine aynı anlama gelir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, VIII, 45). 59 Ebů Hureyre (r.a.) şöyle dedi: Resülullah (s.a.) buyurdu ki: “Ben, Amr b. Âmir b. Luhay elHuzâi'yi, cehennemde barsaklarını sürükleyerek (dolaşırken) gördüm; o, develeri ilâhlara ilk adayan adamdır”. Bir rivayette ©... ve bahireyi ilk adayandır” cümlesi de vardır. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 366). Bahire ve sâibe'nin açıklaması için bk. el-Mâide, 5/103. “Bütün çiftleri yaratan, bineceğiniz gemileri ve hayvanları var eden de Odur. Var etti ki, sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde Rabb'inizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! Ve biz kuşkusuz Rabb'imize geri döneceğiz”. İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre; Resülullah (s.a.) sefere çıkmak üzere devesinin üzerine bindiğinde üç defa tekbir getirir, sonra şu meâldeki âyeti okurdu: “Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! Ve biz kuşkusuz Rabb'imize geri döneceğiz..
Enam 6:139
Dediler ki: Su hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, eslerimize ise yasaklanmıştır. Denildi ki: Bu âyet-i kerime, “Onlar dediler ki: Bunlar, dokunulmaz hayvanlardır”! meâlindeki âyetin sılasıdır, onlar bu hayvanları kadınlara haram, erkeklere ise helâl kılıyorlardı. [§]Yani hayvanlar canlı bir yavru dünyaya getirdiklerinde, ondan erkekler yararlanıyor, ancak kadınlar yararlanamıyordu, şayet ölü bir yavru dünyaya getirirse, erkekler ve kadınlar ondan müştereken yararlanıyorlardı. Cenâb-ı Hak bütün bunları onların yaptıkları akılsızca davranış olarak belirtmektedir. Yüce Allah şu âyet-i kerimede de onlara vermiş olduğu lütfunu ve nimetleri zikretmektedir: “Bağları meydana getiren Odur.. "582 Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Yani onların Allah'a iftira etmelerinin, Allah'ın onlara helâl kıldığı yiyecekleri haram yapmalarının ve haram kıldıklarını da helâl saymalarının cezasını verecektir.
248 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜNESİ
Enam 6:140
Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah adına yalan söyleyerek (kadınlara) yasaklayanlar muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Cenâb-ı Hak onların kendi çocuklarını öldürmeleri, Allah'ın onlara helâl kıldığı yiyecekleri ve O'nun verdiği rızıkları haram saymaları sebebiyle onlar hüsrana uğramışlardır. Bunlar yoldan sapmışlardır, doğruyu bulacak durumda değillerdir. Hidâyete kavuşmak ve doğru yolu bulmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
a ZLE İŞ ERE GERE
Enam 6:141
Çardaklı ve çardaksız bağları meydana getiren O'dur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, Allah'ın helâl kıldıklarını, ekinlerden verdiği rızıkları, hayvanları ve onlardan yararlanmayı haram kılmalarının mukabili olarak söz konusu etmektedir; Bağları meydana getirdi buyurmaktadır, yani bostanları yarattı demektedir, bunları düşünen biri onu vücuda getirenin gerçek Mâlik, Hakim ve Müdebbir olduğunu da bilir. Çünkü onları bir anda topraktan çıkararak yetiştirip büyüten O'dur. Bütün yaratılanlar bir araya gelseler bile, onun topraktan nasıl çıktığını, ne kadar çıktığını ve ne miktarda yetiştiğini takdir edemezler. Cenâb-ı Hak ise şöyle buyurmaktadır: “Orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik”. Çünkü çiçeklerden ve meyvelerden hep aynı ölçüde ürünler çıkmaktadır, o kadar ki yaratılmışlar bütün gayretlerini göstererek onların yapraklarının ve ürünlerinin farklılığını anlamaya çalışsalar bile buna güçleri yetmez, onlarda bir farklılık bulmaları da mümkün olmaz. Sonra Cenâb-ı Hak meyveleri ve yaprakları her sene, önceki senedeki gibi çıkarmaktadır. Bütün bunlar, onları yaratanın ve vücuda getirenin gerçek Mâlik ve Hakim olduğuna, her şeyi ait olduğu yere koyduğuna, O'nun yarattığı her şeyi hikmete ve ilâhi tedbire uygun yarattığına, boş yere yaratmadığına; dolayısıyla helâl ve haram kılmakta ve rızıkları taksim etmekte hüküm ve tedbirin de O'na ait olduğuna, helâl ve haram kılmak konusunda O'ndan başka hiç kimsenin ‘bu helâldir bu da haramdır, bu onlara bu da şunlara mahsustur” diye bir söz söyleme hakkının olmadığına, bu hakkın ancak onların gerçek mâlikine ait olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, aşağıdaki âyetlerde ve benzerlerinde söz konusu ettiği, onların Allah'a karşı hüküm koymak yarışına girmelerine ve hüküm vermekte kendilerini Allah'a ortak görmelerine mukabil olarak belirtmiştir: “Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez”, “Zanlarınca, ‘Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”, “Şunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır. Bir kısım hayvanlar da vardır ki, (böyle istiyor diye) Allah'a iftira ederek (keserken) üzerlerine O'nun ismini anmazlar”5.
Sonra Çardaklı ve çardaksız bağlar meâlindeki kelâmın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Denildi ki: Çardaklı, yani yayılmış, mahsulü yer üzerine yayılan ürünler demektir. Çardaksız da, toprak üzerinde yayılmayan, gövdesi üzerinde ayakta kalan ürün anlamına gelir. Şöyle de denilmiştir: Çardaklı üzüm ve kabak gibi ürünler için yapılan çatıdır. Çardaksız hurma ve meyve ağaçları gibi bir çatıya ihtiyaç olmadan yetişen ürünlerdir, bunların ikisi de aynı şeydir. [ ]Bu iki kelimenin, söylenenin aksi bir anlama geldiği de söylenmiştir, yani Çardaklı gövdesi üzerinde ayakta duran, Çardaksız da gövdesi olmayandır. En doğrusunu Allah bilir. Bu iki sözcüğün açıklaması, âyetin devamında yapılmaktadır: Değişik ürünleriyle hurmalar, ekinler, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narlar. Bu ürünlerden bir kısmı renk olarak birbirine benzer, fakat tat olarak farklıdır, bazılarının rengi farklıdır, ancak tadı birbirine benzemektedir. Bunların böyle olması da onları yaratanın aynı zat olduğunu, O'nun Hakim olduğunu ve yarattığı her şeyi hikmet üzere yarattığını, Müdebbir olduğunu ve hiçbir şeyi boş yere yaratmadığını insanların anlamaları içindir. İnsanlardan bazıları şöyle demiştir: Birbirine benzeyen ve benzemeyen meâlindeki beyan, âyette geçen nar ve zeytinle ilgilidir, çünkü onların yaprakları birbirine benzemekte, fakat meyveleri benzememektedir. Ancak bazı insanlar da bu ibarenin, hem sözü edilen iki ürünle ve hem de diğer ürünlerle ilgili olduğunu söyler. En doğrusunu Allah bilir.
Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin. Cenâb-ı Hak sanki şöyle söylemektedir: Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin, onları haram kılmayın! Bu cümlenin, onların haram kılmalarının mukabili olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Yani onlardan yiyin, boşuna yok olsun ve bozulsun diye haram kılmayın!
[Toprak Ürünlerinin Zekâtı]
Hasat günü de hakkını verin. Cenâb-ı Hak âyette hurmayı, ekini, zeytini ve narı, yani taneli ve tanesiz olan, tartıya gelen ve gelmeyen ürünleri topluca belirttikten, az veya çok olmasıyla ilgili bir detaya girmeden yetişen üründen toprağın hakkını vermek gerektiğini söylemektedir. Bu ifade, topraktan az veya çok ne çıkarsa onda birinin zekât olarak vermek gerektiğine işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, Bakara süresinde de aynı hususu ifade buyurmaktadır: “Sizin için yerden çıkardıklarımızın iyilerinden verin”. Muâz (b. Cebell'in (ra.) Resülullah'tan (s.a.) rivayet ettiği hadis de şöyledir: “Topraktan çıkan her üründen onda bir veya yirmide bir zekât vardır”. İbn Ömer'in (r.a.) hadisine göre Resülullah (s.a.) bunu yazıp Yemen halkına göndermişti. [ ]Enes'in (r.a.) Hz. Peygamber'den rivayet ettiği hadis de şöyledir: “Toprağın yetiştirdiği az veya çok her üründe onda bir zekât vardır”, Muâz'ın (r.a.) rivayetinde şu ifadeler bulunmaktadır: Resülullah (s.a.) beni Yemene gönderdi ve bana her yetişkinden bir dinar veya o değerde olan meğfiri (Yemen'de dokunan kumaş) almamı emretti. Ayrıca kırk sığırdan üç yaşına girmiş bir sığırı, otuz sığırdan da iki yaşına girmiş bir sığırı, gökten yağanlarla sulanan toprağın her türlü mahsulünde onda bir, kova ile sulanan toprağın mahsulünde ise yirmide bir zekât almamı emretti%. Ebü Hanife (r.h.) bütün bu rivayetleri delil kabul ederek topraktan az veya çok ne çıkarsa hepsinden zekât verilmesi gerektiğini söyledi.
Sonra Hasat günü de hakkını verin meâlindeki beyanda geçen “hak” kelimesinin işaret ettiği anlam konusunda müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle dedi: Bundan maksat zekâttan ayrı olarak verilmesi gereken sadakadır. Bu âyetin Mekki olması sebebiyle onlar bu kanâate varmışlardır, çünkü zekât Medine'de farz kılınmıştır ve bu âyet zekât âyetiyle neshedilmiştir. Bazıları da şöyle der: Bu âyette zekât kastedilmektedir, eğer âyette bir nesih söz konusu ise, ancak zekâtın miktarı neshedilmiştir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak âyetin sonunda şöyle buyurmaktadır: İsraf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. İsraf sözlükte, tayin edilen sınırı aşmak demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında makul bir dengeye göre olur”. (Jİsraf etmeyiniz meâlindeki âyet hakkında şöyle de denilmiştir: Hepsini vermeyin, bir kısmını yeyin, bir kısmını da toprağın hakkı olarak verin. Şöyle de söylendi: İsraf etmeyiniz meâlindeki beyan burada ortak etmeyiniz anlamına gelir, sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Ekinlerden 589 Ebü Muti el-Belhi bu hadisi merfü olarak şu lafızlarla rivayet etmiştir: “Ürün az olsun çok olsun, gökten yağanlarla sulanan toprağın mahsulünde onda bir, kova ile sulanan toprağın mahsulünde ise yirmide bir zekât vardır” Bu rivayetin isnadı çok zayıftır. Abdürrezzâk, Ömer b. Abdülazizden şöyle rivayet eder: Toprağın yetiştirdiği az veya çok her üründe onda bir zekât vardır (bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, II, 385; İbn Hacer, ed-Dirâye, 1, 263). 50 Ahmed b. Hanbel, el-Müsnedv, 233. Bu rivayetin bir kısmı Ebü Dâvüd, “Zekât” 4; İbn Mâce, “Zekât”, 17; Tirmizi, “Zekât” 5'de de tahric edilmiştir. Ebü Dâvüd'un rivayeti, hadisteki bazı garib lafızları açıklamaktadır: Muâz'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) onu Yemene gönderirken zekât olarak her otuz sığırdan iki yaşına girmiş bir sığır veya tosun, her kırk sığırdan da üç yaşına girmiş bir sığır, ayrıca her yetişkinden bir dinar veya o değerde olan ve Yemen'de imal edilen meğâfiri adlı kumaştan almasını emretmiştir. Hadisin diğer lafızlarına gelince; tebi, bir yaşını tamamlamış sığır demektir, müsinne de iki yaşını tamamlamış üçüncü yılına girmiş sığırdır. Yaşını tamamlaması, yetişkin insan gibi büyükolması anlamında değildir, üçüncü yılına girmiş olması anlamındadır (İbn Manzür, 252 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ ve hayvanlardan Allah'ın size verdiği rızıklara tanrılarınızı ortak etmeyiniz, sonra tanrılarınız onları size haram eder ve onlardan yararlanamazsınız. İsraf, hiç kimsenin yararlanamadığı şeydir. Onlar bu rızıkları putlara tahsis ettiklerinde, ne kendileri ondan yararlanabilirler, ne de başka biri. Dolayısıyla bu âyet, “Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir”2 meâlindeki âyetin mukabili olarak getirilmiştir. Allah kendilerine rahmet eylesin, İmam Ebü Yüsuf ve Muhammed [b. Hasan] bu konuda Ebü Said el-Hudri'nin (r.a.) Resülullah'tan (s.a.) rivayet ettiği şu hadise dayanırlar: “Beş veskten az olan (toprak mahsulünde) zekât yoktur. Beş deveden azı için zekât yoktur. Beş ukıyyeden az olan gümüş parada zekât yoktur”. Ebü Said el-Hudri (r.a.), Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu, der: “Beş veske ulaşmadıkça tahıldan, üzümden ve hurmadan zekât gerekmez” ki bu da yüz ferak miktarıdır”. Allah kendilerinden razı olsun, İbn Ömer, Abdullah b. Amr ve Ebü Hureyre de Hz. Peygamber'den (s.a.) bu hadisin benzerini rivayet etmişlerdir. Müsâ b. Talha'nın rivayetine göre de Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Yeşilliklerde zekât yoktur”, Hz. Ömer'den (r.a.) [ ]ve Hz. Ali'den (r.a.) de bunun benzeri rivayet edilmiştir. Bir grup selef ulemasından da buğdaydan, arpadan ve hububattan başka toprak ürünlerinde zekât olmadığı rivayet edilmiştir”. Ebü Hanife (r.h.) şöyle dedi: Bütün bu rivayetler, ürün ancak şu miktara ulaşırsa alınması gereken zekât yoktur (yani 53 Buhâri, “Zekât” 4; Müslim, “Zekât” 1-5. Bir vesk 60 sa'dır. Zevd, üçten dokuza kadar olan deve sürüsüdür. Bu konuda başka şeyler de söylenmiştir. Yalnız burada develerden maksat erkek değil dişi olanlardır. Ukıyye de zekâta tabi gümüşün miktarıdır. 54 Bu rivayeti bu lafızlarla kaynaklarda bulamadık. Ancak Ebü Said el-Hudri (r.a.) Hz. Peygamberden (s.a.) şöyle rivayet eder: “Beş veske ulaşmadıkça tahıllar ve hurmadan ne çıkarsa hepsinden zekât vardır) anlamına gelir; yeşilliklerden alınacak zekât yoktur, ancak sahibinin ödemesi gereken bir zekât vardır, o da onu öder”.
Sonra zekât âyetinde belirtilen şey eğer hak ise, en doğrusunu Allah bilir ya, o zaman âyet ancak çardaklı ve çardaksız bahçelerde yetişen hububattan ve meyvelerden zekât almanın gerekli olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir ya, buna üzüm ve üzüm dışında kalan bütün meyveler de girer. Cenâb-ı Hak Hurmalar, ekinler, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytinler ve narlar buyurmaktadır, buna göre bahsi geçen bütün bu ürün çeşitlerinden zekât vermek gereklidir. Allah, Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin, diye buyurmaktadır, burada o ürünlerin zekâtını hasat günü vermenin hak olduğunu söylemektedir. Buna göre hasat gününden önce taze olarak yenen ürünlerin bağışlanmış olması caizdir. En doğrusunu Allah bilir ya, eğer bu yorum doğru ise, Cenâb-ı Hak Ürün verdiğinde ürününden yiyin buyurmasa dahi, Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen hadisler, bir fayda getirmediği müddetçe yenilen miktarın zekâtı bagışlanmıştır anlamına gelir, çünkü meyve yenir. Dolayısıyla söylediğimizin dışında ona başka bir anlam verilmesi, yani insanların onu yemeyi haram saymaları ve onlardan yararlanmamaları doğru olmaz. Çünkü Cenâb-ı Hak Yiyin, yani onlardan faydalanın, onları zayi etmeyin buyurmuştur. Ürününden yiyin meâlindeki ifade, yenilen miktarın zekâtının bağışlandığı şeklinde anlaşılırsa ancak sözün faydası ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Peygamber'in (s.a.) şu hadisi de bu yoruma uygun düşmektedir: “Zekât alınacak meyveyi ağacında tahminde bulunduğunuzda, üçte bir nispetinde düşürerek tahmin edin! Bu kadar düşürmezseniz dörtte bir nispetinde düşürerek zekâtı takdir edin!” [ ]Ebú Said el-Hudri (r.a.), Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Arâyâ'da (azıklık miktarda) zekât yoktur” Hz. Ömer (r.a.), Sehl b. Ebü Hasme'yi (r.a.) ağaçtaki hurma ürününün miktarını tahmin etmesi için görevlendirmiş ve ona şöyle demişti: Bahçe sahibi olan aile efradını hurma bahçesinde görürsen, onların yiyecekleri miktarı tahminine katma“”. Mekhül'un rivayetine göre de Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ürün tahmini yaparken insanların yükünü hafifleten, çünkü malda “ariyye” (yiyecek miktar) 58 Yani zekât tahsildarları, belirtilen miktara ulaşmadıkça ekinden zekât almazlar, ancak tarla sahibi zekâtı kendiliğinden verir, çünkü az olan ekinin zekâtı da az olur, dolayısıyla zekât tahsildarlarının onu takip etmesine gerek yoktur. 59 o Ebü Dâvüd, “Zekât” 14; Tirmizi, “Zekât” 17. Hâkim, bu rivayetin isnadının sahih olduğunda ittifak edildiğini söyler (bk. Hâkim, el254 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESÍ ve vasiyet vardır”©!. Bütün bu rivayetler, insanlar israf etmedikleri takdirde, yedikleri taze hurma miktarının zekât hesabına dâhil olmadığına delildir. Bu miktarı da Hz. Peygamber (s.a.) üçte bir veya dörtte bir olarak belirlemiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, âyetteki hak lafzını zekât olarak yorumlayanların görüşlerine işaret eder gibidir, çünkü Cenâb-ı Hak İsraf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez, buyurmaktadır. Buradaki israf etmeyin emri, onu tazelik olarak yerken israf etmeyin, çünkü zekâta muhtaç kişiler bundan zarar görürler anlamına da gelebilir. Bu emrin, daha önce zikrettiğimiz gibi her konuda israfı yasaklamak anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu rivayetlere dayanarak üzüm ve meyve gibi taze olarak yenilen ürünlerden zekât gerekmediği, zekâtın ancak hasat edilip kurutulan ve depolanan ürünler için gerekli olduğu sahih olunca, taze olarak yenilen şeylerden zekât vermenin gerekli olmadığı, ancak kurutulup depolanan ürünlerden zekâtın verilmesi gerektiği sonucuna varılır. Bakliyat, taze hurma, kavun-karpuz, acur, salatalık, elma ve benzeri ürünlere gelince, bunların zekâtı yoktur. Bütün bunlar, Allah kendilerine rahmet eylesin, Ebü Yüsuf ve İmam Muhammed'in görüşlerinin delilleridir. Ancak biz, yenir halde olsa dahi taze olarak satılan şeyler için zekâtın gerektiğine muhalif bir şey bilmiyoruz. Bu ise, Ebü Yüsuf, İmam Muhammed ve onların görüşünde olanlar için delil olarak gösterdiğimiz rivayetlere ters düşmektedir. Yeşillikler için zekâtın gerekmediğine [ ]ve beş veskten daha az olan toprak ürünlerinde zekât vermenin gerekli olmadığına dair olan rivayetler ise, alınması gereken zekât yoktur, fakat ürünün sahibi bizzat kendisi onu verir diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Hasat günü de hakkını verin cümlesini o döneme mahsus bir hüküm diye anlamak caizdir. Yahut Hakkını verin, yani her şeyi putlara sarfettiğiniz gibi onları da putlara harcamayın, demektir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
587 “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyilerinden veBu rivayeti bu lafızlarla kaynaklarda bulamadık. Ancak Abdullah b. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Gökten yağanlarla sulanan ve kaynak sularıyla sulanan ya da kökünün bulduğu su ile yetinen toprağın mahsulünde onda bir, hayvanlarla çekilen su ile sulanan toprağın mahsulünde ise yirmide bir zekât vardır”. zekât gerekmez” Bir rivayette “hurmadan” ilavesi de vardır (Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, Ferak, üç sa‘ miktarı ürünü alabilen bir kaptır, iki buçuk sa’ miktarı alabilen kap olduğu da söylenmiştir. Muâz'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, o, Hz. Peygamber (s.a.) bir mektup yazmış ve yeşilliklerin, yani sebzelerin durumunu sormuş, Resülullah (s.a.) da cevaben “Ondan bir şey gerekmez” buyurmuş. Ebü İsâ et-Tirmizi şöyle dedi: Bu hadisin isnadı sahih değildir ve bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.) gelen sahih bir rivayet yoktur. Bu hadisi ise Müsâ b. Talha Hz. Peygamber'den (s.a.) mürsel olarak rivayet etmiştir. İlim adamları da buna göre amel etmişler ve yeşil sebzeler için zekât gerekmediğine hükmetmişlerdir. Ebü İsâ şöyle dedi: Bu rivayetin senedinde bulunan Hasan b. Umâre, hadisçiler nezdinde zayıf biridir, Şübe ve diğerleri onun zayıf olduğunu söylemişlerdir, İbn Mubarek de onun rivayetini terk etmiştir. Bütün bu hadisler için bk. İbn Hacer, ed-Dirâye, I, 262. 57 Bu konudaki bütün rivayetler için bk. İbn Hacer, Telhisu”-habir, II, 166.
Enam 6:142
6 Tahâvi, Şerhu meàni'l-ásár, IV, 33-34; İbn Hacer, Telhísu'l-habir, II, 172.
Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin. Bu ilâhi kelâm, “Çardaklı ve çardaksız bağları yaratan O'dur...“ âyetinin bağlantısıdır (sıla), yani Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da yaratan O'dur demektir. Sonra bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle der: Âyetteki “hamüle” sözcüğü binilen, sırtına yük vurulan hayvan demektir, yani Allah onları binmek için yarattı. “Ferş” kelimesi de, onların küçükleri olan ve binilemeyen hayvanlar anlamına gelir. Şöyle de denilmiştir: “Hamüle”, deve, sığır, katır ve benzeri hayvanlardır. “Ferg” ise, koyun ve keçi gibi eti yenen hayvanlardır, Allah onları etlerinin yenmesi için yaratmıştır. “Ferş” sözcüğü, hayvanlardan alınan (yün ile) sergiler ve yaygılar anlamına da gelebilir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Hamüle”, sırtına binilen hayvan demektir ve bu onlara mahsus bir kelimedir; “ferş” ise hayvan ve diğer varlıklardan elde edilen her nevi maldır, “efreşehullahu lehu” denilince, Allah onu ona verdi demek olur. İbn Abbâs (r.a.) ise şöyle söyledi: “Hamüle”, deve, at, katır ve eşek gibi binilebilen her çeşit hayvandır; ferş ise, koyun cinsidir“, İbn Ömer (r.a.) de şöyle dedi: “Hamüle” deve; ferş de sığır ve koyundur. Ebü Avsece dedi ki: “Hamüle” kadınların bindiği hayvanlardır, “ferş” de üreme amacıyla saklanan hayvanlardır. İbn Kuteybe şunları söyler: “Hamüle”, sırtına binilen büyük develere denir, “ferş” ise henüz sırtına binilemeyecek derecede küçük olan, dört yaşına gelmeyen develerdir. Develer için kullanılan “hikak” kelimesi, binilmeye uygun olan, binilmeyi hak eden deve anlamına gelir“, Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin; şeytanın ardına düşmeyin. Buradaki Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin meâlindeki beyan, bunların şükrünü Allah'a yöneltin demektir. Şeytanın ardına düşmeyin meâlindeki ilâhi kelâm da, Allah'ın size helâl kıldığı şeyleri haram etmek suretiyle şeytanın ardına düşmeyin, çünkü Allah bunları sizin için rızık olarak yaratmıştır, anlamına gelir. Nitekim başka âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”“5. “Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: ‘Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Şunlar da binilmesi yasaklan©3 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VIII, 63; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 370. @ ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 162.
mış hayvanlardır. Bir kısım hayvanlar da vardır ki, (böyle istiyor diye) Allah'a iftira ederek (keserken) üzerlerine O'nun ismini anmazlar”©, “Dediler ki: Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise yasaklanmıştır”. Cenâb-ı Hak ise, Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin diye buyurmaktadır. Yine aynı şekilde “Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin”©s, onlardan yararlanın, diye emretmektedir; Şeytanın ardına düşmeyin, yani bunları kendinize haram etmeyin, Allah'ın lütfettiği nimetleri bilin ve bu nimetlerin şükrünü de O'na gönderin, başkalarına yöneltmeyin!
şeytanın adımları anlamına gelen “hutuvâti'ş-şeytân” (ok. J oiya) ibaresinin, şeytanın izleri, şeytanın işleri, şeytanın davetleri ve süslemeleri mânalarına geldiği de söylenmiştir. Bunların hepsi aynı anlama gelir. Bunun aslı şudur: Başkasının çağrısına uyan ve onun emrine râm olan kişi için, onun izine uydu denir, biz bu hususu daha önce zikretmiştik““, Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır. Yani Allah'ın size helâl kıldığı ve rızık olarak verdiği şeyleri haram kılmanız için şeytanın yaptığı çağrı ile şeytan sizin helâk olmanızı ve azaba uğramanızı kasteder, asla sizin menfaatinizi düşünmez. Başkasının helâkini isteyen herkes, onun düşmanı sayılır. Cenâb-ı Hakk'ın burada insanlara verdiği nimetleri ve lütufları hatırlatması, yukarıda da söylediğimiz gibi şu mânaya gelir: Allah bütün bunları sizin için yarattı, öyleyse siz de şükrü başkasına değil sadece O'na yöneltin.
[s] I: “Koyundan iki, keçiden ikiolmak izere sekize g. Eki o, bunlarını mı haram kıldı? Eğer doğruysanız bana bilerek söyleyin.”
Enam 6:143
6 Tahâvi, Şerhu meàni'l-ásár, IV, 33-34; İbn Hacer, Telhísu'l-habir, II, 172.
Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin. Bu ilâhi kelâm, “Çardaklı ve çardaksız bağları yaratan O'dur...“ âyetinin bağlantısıdır (sıla), yani Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da yaratan O'dur demektir. Sonra bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle der: Âyetteki “hamüle” sözcüğü binilen, sırtına yük vurulan hayvan demektir, yani Allah onları binmek için yarattı. “Ferş” kelimesi de, onların küçükleri olan ve binilemeyen hayvanlar anlamına gelir. Şöyle de denilmiştir: “Hamüle”, deve, sığır, katır ve benzeri hayvanlardır. “Ferg” ise, koyun ve keçi gibi eti yenen hayvanlardır, Allah onları etlerinin yenmesi için yaratmıştır. “Ferş” sözcüğü, hayvanlardan alınan (yün ile) sergiler ve yaygılar anlamına da gelebilir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Hamüle”, sırtına binilen hayvan demektir ve bu onlara mahsus bir kelimedir; “ferş” ise hayvan ve diğer varlıklardan elde edilen her nevi maldır, “efreşehullahu lehu” denilince, Allah onu ona verdi demek olur. İbn Abbâs (r.a.) ise şöyle söyledi: “Hamüle”, deve, at, katır ve eşek gibi binilebilen her çeşit hayvandır; ferş ise, koyun cinsidir“, İbn Ömer (r.a.) de şöyle dedi: “Hamüle” deve; ferş de sığır ve koyundur. Ebü Avsece dedi ki: “Hamüle” kadınların bindiği hayvanlardır, “ferş” de üreme amacıyla saklanan hayvanlardır. İbn Kuteybe şunları söyler: “Hamüle”, sırtına binilen büyük develere denir, “ferş” ise henüz sırtına binilemeyecek derecede küçük olan, dört yaşına gelmeyen develerdir. Develer için kullanılan “hikak” kelimesi, binilmeye uygun olan, binilmeyi hak eden deve anlamına gelir“, Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin; şeytanın ardına düşmeyin. Buradaki Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin meâlindeki beyan, bunların şükrünü Allah'a yöneltin demektir. Şeytanın ardına düşmeyin meâlindeki ilâhi kelâm da, Allah'ın size helâl kıldığı şeyleri haram etmek suretiyle şeytanın ardına düşmeyin, çünkü Allah bunları sizin için rızık olarak yaratmıştır, anlamına gelir. Nitekim başka âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”“5. “Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: ‘Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Şunlar da binilmesi yasaklan©3 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VIII, 63; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 370. @ ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 162.
mış hayvanlardır. Bir kısım hayvanlar da vardır ki, (böyle istiyor diye) Allah'a iftira ederek (keserken) üzerlerine O'nun ismini anmazlar”©, “Dediler ki: Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise yasaklanmıştır”. Cenâb-ı Hak ise, Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin diye buyurmaktadır. Yine aynı şekilde “Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin”©s, onlardan yararlanın, diye emretmektedir; Şeytanın ardına düşmeyin, yani bunları kendinize haram etmeyin, Allah'ın lütfettiği nimetleri bilin ve bu nimetlerin şükrünü de O'na gönderin, başkalarına yöneltmeyin!
şeytanın adımları anlamına gelen “hutuvâti'ş-şeytân” (ok. J oiya) ibaresinin, şeytanın izleri, şeytanın işleri, şeytanın davetleri ve süslemeleri mânalarına geldiği de söylenmiştir. Bunların hepsi aynı anlama gelir. Bunun aslı şudur: Başkasının çağrısına uyan ve onun emrine râm olan kişi için, onun izine uydu denir, biz bu hususu daha önce zikretmiştik““, Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır. Yani Allah'ın size helâl kıldığı ve rızık olarak verdiği şeyleri haram kılmanız için şeytanın yaptığı çağrı ile şeytan sizin helâk olmanızı ve azaba uğramanızı kasteder, asla sizin menfaatinizi düşünmez. Başkasının helâkini isteyen herkes, onun düşmanı sayılır. Cenâb-ı Hakk'ın burada insanlara verdiği nimetleri ve lütufları hatırlatması, yukarıda da söylediğimiz gibi şu mânaya gelir: Allah bütün bunları sizin için yarattı, öyleyse siz de şükrü başkasına değil sadece O'na yöneltin.
[s] I: “Koyundan iki, keçiden ikiolmak izere sekize g. Eki o, bunlarını mı haram kıldı? Eğer doğruysanız bana bilerek söyleyin.”
Enam 6:144
Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş... Cenâb-ı Hak, yukarıda “Çardaklı ve çardaksız bağları yarattığını”69, binmek ve yününden sergiler yapmak için hayvanlar yarattığını belirttiği gibi, burada da sekiz çift yarattığını belirtmektedir, O'nun bizim için yarattığını belirttiklerinden biri de sekiz çift hayvandır. Burada Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş diye başlayan âyet-i kerimede sözü edilenlerin, “Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da (yaratan O'dur)”!! meâlindeki âyetin açılımı olması muhtemeldir. Buna göre Sekiz çift anlamındaki sözcükler, önceki âyette geçen “hamüle” ve “ferş” lafızlarının açıklamasıdır.
Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş meâlindeki âyette, kâfirlerle yapılan tartışmanın ve Allah'tan gelen bilgilendirmenin tanıtılması vardır. Çünkü onlar bazı şeyleri kadınlara haram sayıyorlar, fakat erkeklere helâl kılıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Dediler ki: Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, eşlerimize ise yasaklanmıştır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman hepsi ona ortaktır”? Onların bu sözlerine karşılık Cenâb-ı Hak, De ki: O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi haram kıldı? buyurmaktadır. Allah bize onlarla yapılacak tartışmanın mahiyetini öğretiyor ve onlardan haram edilen hayvanın haram oluş sebebini söylemelerini istiyor. Allah, De ki: O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi haram kıldı? buyurdu, şayet onların erkek oldukları için haram edildiğini söylerlerse, o zaman erkek olan bütün hayvanların haram olması gerekir. Halbuki erkeklerden helâl kılınanlar vardır, dolayısıyla onların sözlerindeki çelişki ortaya çıkmaktadır. Eğer onlar, Allah dişi hayvanları haram kıldı diyecek olurlarsa, o zaman da bütün dişilerin haram kılınmış olması gerekir. Bütün dişiler haram kılınmadığına göre, yine onların sözlerindeki çelişki ortaya çıkar. Çünkü bir şeyin bir halden dolayı haram veya helâl kılınmış olması, sonra aynı hâl mevcut olduğu halde bu hükmün ondan kaldırılmış olması; yahut Bu iki dişinin rahimlerindeki yavruların haram kılınmış olması caiz değildir. Eğer o halden dolayı hayvan haram kılınmışsa, iki dişinin rahimlerindeki yavru da haramdır, o haram olmayınca bunun da haram olmaması gerekir.
Burada, bir illete dayanarak bir hüküm verilmişse, aynı illet var olduğu müddetçe aynı hükmün de var olması gerektiğinin delili vardır, kıyas bunu gerektirir.
Eğer doğruysanız bana bilerek söyleyin. Yani onların sahip oldukları bir bilgi yoktur ki söylesinler. Cenâb-ı Hak Eğer doğruysanız bana bilerek söyleyin meâlindeki buyruğuyla, onun haram olduğu iddianızla ilgili bildiğinizi söyleyin demektedir. Allah müteakip âyette de Yoksa Allah'ın size böyle buyurduğuna şahit mi oldunuz? buyurmaktadır, yani haram kıldığına şahit mi oldunuz? Haram saydığınız şeylerin haram kılındığına siz ne kitap cihetiyle, ne peygamber vasıtasıyla ve ne de istidlâl yoluyla şahitsiniz. Çünkü bütün ilimler üç esasa dayanır; ya istidlâl bilgisine ki o akli bilgidir, ya müşahede ve gözlem bilgisine ki o da duyusal bilgidir, ya da işitme ve haber alma bilgisine dayanır. Cenâb-ı Hak onların bu ilimlerden hiçbirine sahip olmadıklarını haber vermektedir. İstidlâli bilgiye bakalım, hiçbir akıl sizin haram kıldığınız şeylerin gerçekten haram olduğu neticesine varmaz. Gözlem bilgisi de böyle bir neticeye varmaz, çünkü siz Allah'ın onları haram kıldığını görmüş değilsiniz. İşitme ve haber alma bilgisiyle de bu hükme varılamaz, çünkü onlar ilâhi kitaplara inanmıyorlar ve peygamberleri tasdik etmiyorlardı ki, bunun haram olduğunu bize peygamberler haber verdi yahut onların haram olduklarını ilâhi kitaplarda gördük diyebilsinler! Böylece onlar hayretler içersinde ve canları son derece sıkılmış bir halde terk edildiler.
Bu âyet, Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin ispatına da işaret etmektedir. Çünkü onlar bu şeyleri, kendi içlerinde açıkça bilinen bir şeyden dolayı haram kılıyor değillerdi, Resülullah (s.a.) da küçüklüğünden yaşlanıncaya kadar onların arasında yaşamıştı, Hz. Peygamber'in (s.a.) bunları bilen birine gidip öğrendiğine de şahit değildiler. Cenâb-ı Hak ise, onların haram kıldıklarının [ ]ve yaptıkları şeylerin yanlış olduğunu haber vererek bu bilgilerin ona Allah tarafından verildiğini göstermek istemiştir. Hz. Peygamber (s.a.) onların haram kıldıklarının helâl, helâl saydıklarının da haram olduğunu yaratılmışların birinden değil, Allah'tan öğrenmişti.
Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlimi kimdir! Yani Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse yoktur. Çünkü onları Allah yaratmıştır, onların ihtiyaç duydukları her şeyi kendileri için yaratan da Odur; onlar bütün nimetlere Allah'ın yaratmasıyla sahip olmuşlardır ve o nimetler içinde yüzmektedirler. Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse yoktur! Çünkü onlar, Allah'ın haram kılmadığı bir şeyi O haram kıldı diyorlar, Allah'ın emretmediği bir şeyi de O emretti diyorlar. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sözce“!? ve söz bakımından Allah'tan daha doğru kim olabilir?”44 Söz bakımından Allah'tan daha doğru kimse olmadığı gibi, bütün bunların failinin ve belirtilen nesneleri yaratanın Allah olduğunu bildikten sonra gerçekten Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse olmaz! Daha zâlim kimdir meâlindeki ifade, görünürde soru cümlesidir, ancak hakikatte cevaptır. Çünkü bu konuda soru ihtimali yoktur. Sanki bir cevap cümlesi olarak Allah şöyle demiştir: Allah hakkında yalan uydurandan daha büyük bir zâlim yoktur.
Bilgisizce insanları saptırmak için. Çünkü onlar Allah hakkında yalan uydurmakla insanları saptırmayı ve doğru yoldan çıkarmayı kastetmektedirler.
Allah o zâlimler topluluğunu asla doğru yola iletmez. Yani onlar küfrü ve zulmü tercih ettiklerinde Allah onları doğru yola iletmez. Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle onların kesinlikle küfrü benimseyeceklerini bildiği için asla doğru yola iletmez. Bu cümlenin, onlar kendi kanâatlerine göre hak yolda ve adil olduklarını düşünseler de, Allah katında zâlim ve kâfir oldukları için Allah onları asla doğru yola iletmez anlamına gelmesi de muhtemeldir.
260 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜNESİ
Enam 6:145
De ki: Bana vahyedilende, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Burada bulunan De ki: Bulamıyorum meâlindeki cümlenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, bana vahyedilende sizin haram saydıgınız şeyleri bulamıyorum demektir, sizin haram kılmadığınız şeyleri ise bulabiliyordu. İkincisi, bir zaman diliminde yasaklanmış bir şey bulamıyorum, demektir, bu durumda başka bir zamanda onu bulabiliyordu. Hangisi olursa olsun bu konuda, Bişr'in söylediğine göre âyette zikredilen şeylerden başkasının helâl olduğuna dair bir delil yoktur.
De ki: Bana vahyedilende, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Böyle bir hitap tarzı, ancak mutasavver bir soru üzerine kullanılabilir, bu hitap tarzının konuya giriş cümlesi olarak kullanılması doğru olmaz. Mutasavver soru üzerine kullanılınca da, insanların yaptıkları şeylere cevap yerine geçer; daha önceki âyetlerde geçtiği gibi hayvanlardan ve ekinlerden bazı şeyleri haram kılmalarına, bahireyi, vasileyi, sâibeyi ve hâmiyi haram saymalarına cevaptır. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak De ki: Bana vahyedilende, -sizin haram kıldığınız şeylerden- yasaklanmış bir şey bulamıyorum, buyurmuştur; Murdar et (meyte) veya akıtılmış kandan başka yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Yahut da âyet-i kerime, meydana gelen bir olay üzerine sorulan sorunun cevabıdır, Cenâb-ı Hak soru üzerine De ki: Bana vahyedilende, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum buyurmuştur, yani âyette belirtilenlerden başka yasaklanmış bir şey bulamıyordu. Ancak bir zaman diliminde âyette belirtilenlerden başkasının yasaklandığını bulamıyordu, fakat başka bir zamanda onları buluyordu. Her iki halde de Bişr'in bu âyeti bize karşı delil göstermesi uygun değildir, o; De ki: Bana vahyedilende yasaklanmış bir şey bulamıyorum meâlindeki âyeti delil göstererekdiyor ki: Burada belirtilen murdar et, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilenler dışında her şey helâldir ve serbesttir, belirtilenlerin dışında hiçbir hayvan haram değildir. Ayrıca Hz. Peygamberden (s.a.), yırtıcılardan köpek dişi olan ve kuşlardan pençesi olan bütün hayvanları yasakladığına dair olan rivayetin“'5 âhâd haberlerden olduğunu, haber-i vâhidin ise kitabı neshedemeyeceğini, [§]Cenâb-ı Hakk'ın Bana vahyedilende yasaklanmış bir şey bulamıyorum buyurduğunu da söylemektedir. Ancak bu haber, mütevâtir sayılması gereken bir rivayettir, çünkü hâs ve âm herkes bunu biliyordu, buna göre amel ediyorlardı, o kadar ki müslümanların pazar yerlerinde bunların satıldığı neredeyse hiç görülmemiştir. Bu durum, o rivayetin mütevâtir haberlerden sayılması gerektiğini gösterir.
Bize göre ise, haram kılma lafzı mutlak olarak ancak haram olduğu kesin ve nihai olan şeyler için kullanılır. Biz deriz ki: Hayvanlar konusunda haram lafzı, ancak âyet-i kerimede zikredilen murdar hayvan, akıtılmış kan ve domuz için kullanılır; diğerleri için yasaklanmıştır, mekruhtur denilir, fakat mutlak olarak haramdır denilmez, yenilmez denilir. Sonra âyet-i kerime, yukarıda zikretmiş olduğumuz iki anlamdan başka bir mânaya gelse dahi, bu, âyette zikredilenlerin dışındaki hayvanların helâl olduğunu göstermez. Çünkü Cenâb-ı Hak bulamıyorum lafzını kullanmıştır, bir zaman diliminde bulamadı ise de başka bir zamanda bulması caizdir.
Yiyecek kimse için yasaklanmış... Bu ifade, derinin haramlığının da ete bağlı olduğuna işaret eder, onun kızartılıp yenilmesi mümkündür, bu itibarla haramlığı da etin haramlığı gibidir. Deri tabaklandığında ise yenilme özelliğini kaybeder, dolayısıyla Yiyecek kimse için yenilme özelliğini de yitirir.
Yiyecek kimse için yasaklanmış... Bu ilâhi kelâm, Cenâb-ı Hakk'ın “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş hayvanlar size haram kılındı...” meâlindeki âyette söz konusu ettiği hayvanları yemenin haram olduğuna işaret eder. Çünkü o âyette Allah haram olduğunu belirttiklerinden başka hayvanların nesini haram kıldığını açıklamamaktadır, onun açıklamasını bu âyette yapmaktadır: Yiyecek kimse için yasaklanmış. o âyetteki haramlığın belirtilen hayvanların etini yemek ve onlardan yararlanmakla ilgili olduğunu göstermektedir. Nitekim şu âyet-i kerimede de aynı şey söz konusudur: “Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir”. Allah burada onların helâl olduğunu söylüyor, fakat nesinin helâl olduğunu söylemiyor, açıklamaya çalıştığımız âyete göre onların yenmesi helâldir.
Sonra haram olduğunu söylediği murdar hayvan, özellikle eceliyle ölen hayvanlardan ibaret değildir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar... Allah'tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla yırtıcıların öldürdüğü hayvanlar.. ”“18 Burada belirttiği hayvanların hiçbiri kendi eceliyle ölmüş değildirler, Allah'ın emretmediği çeşitli sebeplerle ölmüşlerdir, dolayısıyla murdar olmuşlardır. Bu da göstermektedir ki, Allah'ın emretmediği bir şekilde ölen veya öldürülen her hayvan murdardır, zaruret hali dışında onlardan yararlanılması helâl değildir.
Veya akıtılmış kan; bu ibare, kanın akıtılmış olanının haram olduğuna işaret eder. Etin içinde bulunan ve ete karışmış olan kan ise haram değildir, sadece akıtılmış olanı haramdır. Ebü Avsece şöyle der: Akıtılmış anlamına gelen “mesfüh” kelimesi, dökülmüş anlamına gelir; nitekim akıttım dediğinde, döktüm demek istersin. İbn Kuteybe de, “mesfüh”, akan demektir, der“!, İbn Abbâs (r.a.) da, “mesfüh”, dökülen demektir, ders”.
Yahut domuz eti; Cenâb-ı Hak, domuzun özü itibariyle haram olduğu, murdar hayvanın ise kendisi değil ârızi bir sebeple olduğu bilinsin diye burada domuz için “et” kelimesini kullanmış, diğer hayvanlar için ise “meyte” (murdar) kelimesini kullanmıştır. Bundan dolayı diyoruz ki, murdar hayvanın yününden, tüyünden ve kemiklerinden yararlanmakta beis yoktur, ancak domuzun hiçbir şeyi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak şartıyla kim bu (yasaklananlardan) yemek zorunda kalırsa meâlindeki cümlede geçen başkasına zarar vermemek anlamındaki beyan, başka birinin kendi dininde onu helâl sayması halinde ona zarar vermemek mânasına gelir. Sınırı aşmamak meâlindeki ifade de, yemek zorunda olduğu miktarı aşmamak anlamına gelir. Kitabımızın baş tarafında bu konudaki görüşleri ve ihtilafları belirtmiştik”. [ ] Bilsin ki Rabb'in bağışlayandır, yani haram olanı yemek zorunda kaldığı için bağışlayandır. Esirgeyendir, yani zorunlu halde harama ruhsat vermesi itibariyle esirgeyendir. Bu cümle de daha önce çeşitli yerlerde söz konusu edilmişti#?.
A TA Tebek İZ eşle GİBİ Él rk çüize ÖN ha, kii
---
Dipnotlar:
65 Hz. Peygamber'in (s.a.) yırtıcılardan köpek dişi olan ve kuşlardan pençesi olan bütün hayvanları yasakladığı birçok sahâbeden rivayet edilmiştir (Müslim, “Sayd”, 16; Ebü Dâvüd, 68 “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar size haram kılındı”. 69 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, 162. 69 o Taberi, Câmi'w'l-beyân, VIII, 71.
Enam 6:146
Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Denildi ki: Bundan maksat, deve gibi hayvanlardır. Şöyle de denildi: Bütün tırnaklı hayvanlar meâlindeki cümle ile horoz, ördek ve deve gibi hayvanlar ile parmakları ve ayakları ayrılmayan bütün hayvanlar kastedilmiştir. Bu ilâhi kelâm, yaban eşeği ve kaz gibi her tırnaklı hayvanı haram kıldık, diye de açıklanmıştır. Şöyle de söylenmiştir: Bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık, yani bütün pençeli kuşları, bütün köpek dişli yırtıcıları ve tavşan ve deve gibi tırnakları ayrılmayan bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür”, Bütün tırnaklı hayvanların haram kılındığının belirtilmesinden anlaşılan, kendileri haram olanlar değil, yenilmesi haram olanlardır. Bazılarının da ifade ettiği gibi bundan maksat, deve, koyun, sığır ve benzeri hayvanlardır. Nitekim başka bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“Yahudilerin zulmü sebebiyle önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık”62, Sırtlarında taşıdıkları yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun ise iç yağlarını onlara haram kıldık. Denildi ki: Burada kastedilen, hayvanların karınlarındaki ve bağırsaklarındaki iç yağlar ile böbreklerindeki yağlardır. Yahut bağırsaklarındaki yağlar, yani kalın ve ince bağırsaklarındaki yağlardır. Kemiğe karışan yağlar, meâlindeki cümle ile de butlarındaki yağların kastedildiği söylenmiştir. Sırtlarında taşıdıkları yağlar anlamındaki cümle ile de etteki yağın kastedildiği söylenmiştir. Bu ve diğer lafızlar ile Bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık cümlesi hakkında farklı görüşlerin bulunduğu da söylenmiştir. [ ]Ancak bizim bunları bilmeye ihtiyacımız yoktur, çünkü o şeriat neshedilmiştir, neshedilen hükümle amel etmek haramdır. Onlar olsun veya başkası olsun o hükümlerle amel etmemize gerek olmadığına göre onları bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Bizimancakbunlarınonlara neden haram edildiğini, hangi sebeple bu şeylerin onlara yasakladığını bilmemiz gerekir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i kerimede belirttiği şey olmalıdır: “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık”. Cenâb-ı Hak bu âyette onların zulmetmeleri sebebiyle bu temiz şeyleri kendilerine [iki sebepten) haram kıldığını haber vermektedir. [Birincisi] Yüce Allah Taşkınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık buyurmakta, onları taşkınlıkları yüzünden bu şekilde cezalandırdığını haber vermektedir. İkincisi, onlar iddialarındı, “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” diyorlardı. Buna karşılık buyuruyor ki: Eğer Allah'ın oğulları ve sevgili kulları oldugunuz iddianızda doğru söylüyor iseniz, hiç kimse evladını veya sevdiğini en küçük bir zulümle cezalandırmaz ve temiz şeyleri onlara haram kılmaz. Allah size temiz şeyleri haram kıldığına, zulmünüzün ve taşkınlığınızın cezası olarak bunları size yasakladığına göre siz iddianızda yalan söylüyor ve Allaha iftira ediyorsunuz. Bu âyet aynı zamanda Muhammed aleyhisselâmın risâletini ve nübüvvetini ispat etmektedir; çünkü onlar bu şeyleri kendi aralarında haram sayıyorlardı, fakat zâlim olduklarını ve bu şeylerin kendilerine zulümleri ve taşkınlıkları sebebiyle haram edildiğini söylemiyorlardı, sonra Hz. Peygamber (s.a.), onlara haram kılınan bu temiz şeylerin ancak zulümleri ve taşkınlıkları sebebiyle haram edildiğini kendilerine haber verdi. Bu, durum, onun bu bilgiyi Cenâb-ı Hak'tan aldığını gösterir. Dolayısıyla bu, Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetine işaret eden mücizelerden biridir. En doğrusunu Allah bilir.
Taşkınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık, yani bu haram kılma işi, onların taşkınlıklarının ve zulümlerinin cezasıdır. Biz elbette doğru sözlüyüz, yani onların zulüm ve taşkınlık yaptıklarına dair söylediklerimiz konusunda biz elbette doğruyu söylüyoruz. Verdiğimiz bütün haberlerde Biz elbette doğru sözlüyüz.
---
Dipnotlar:
65 “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz veiyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık”. 6&6 “Yahudiler ve hıristiyanlar, ‘Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız? dediler” (el-Mâide,
Enam 6:147
Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Eğer seni yalanlarlarsa, yani onları davet ettiğin, tasdik etmelerini ve rablığı sadece Allah'a tahsis etmelerini emrettiğin şeyi yalanlarlarsa De ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir, yani yalanlamaktan vazgeçip tasdik eder, O'nun tek ilâh olduğunu ve ortağı olmadığını kabul ederseniz, O sizin küfür halinde iken yaptıklarınızı bağışlayacak ve kötülüklerinizi örtecektir. Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir; bununla birlikte O'nun suçlu topluluğa vereceği ceza da geri çevrilemez. Bu cümlede sanki takdim-tehir var gibidir, sanki Cenâb-ı Hak, eğer seni yalanlarlarsa de ki: O'nun suçlu topluluğa vereceği ceza geri çevrilemez, demekte, sonra da Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir, buyurmaktadır, eğer tövbe ederseniz, O'nun rahmeti affetmeyi de içine almaktadır. Diğer müfessirler de şöyle derler: Eğer seni yalanlarlarsa, ey Muhammed, zulümleri ve taşkınlıkları sebebiyle onlara haram kılınan şeyleri haber verdiğinde seni yalanlarlarsa, De ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir, kimseyi günah işlediği anda hemen helâk etmez ve hemen azap etmez, kendisine zaman tanır; O'nun vereceği ceza da geri çevrilemez, yani günahkâr bir kavme azap gönderdiğinde bu azap asla geri çevrilemez. En doğrusunu Allah bilir.
RIPE EAA]
Enam 6:148
Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık. Bu âyetin Arap müşrikleri hakkında geldiği söylenmiştir. Onlar haram kıldıkları şeylerin haramlığı konusunda çelişkiye düştüklerinde ve delilleri bitirildiğinde böyle söylemişler ve işi Allah'a nispet etmişlerdi. Bu âyet, “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş... De ki: “O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavrularını mı haram kıldı? Eğer doğruysanız bana bilerek söyleyin. Ve deveden iki, sığırdan iki... De ki: O, bunlardan iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerindeki yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah'ın size böyle buyurduğuna şahit mi oldunuz?” meâlindeki âyetin sılasıdır. Çelişkileri ortaya çıkıp delilleri de bitirilince korktular ve hemen şöyle dediler: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık. Cenâb-ı Hak da Peygamberine şöyle buyurdu: Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar, yani daha önce geçen ümmetler de peygamberlerini aynı şekilde yalanladılar, onlar da peygamberlerine, ümmetinin sana söylediklerini söylüyorlardı. Allah dileseydi ortak koşmazdık...
[S] Allah dileseydi ortak koşmazdık. Bu beyanın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri ve Esam şöyle dedi: “Meşiet” 1), yani dilemek lafzı burada rıza anlamına gelir. Dediler ki: Allah bizim yaptıklarımızdan razı olmuştur, çünkü atalarımız da bizim yaptıklarımızı yapmışlardı. Allah onlarla yaptıkları arasına bir engel koymadı, onların ellerini tutmadı, onların bu işleri yapmalarına engel olmadı; eğer onların yaptıklarından razı olmasaydı, onlara engel olur ve yasaklardı. Onlar ancak kendilerinin yapmış olduğu şeyleri yapan atalarını da peygamberlerin helâke ve azaba uğramalarından korkuttuklarını, fakat sonra onların bu halde öldüklerini ve azaba uğramadıklarını gördükleri için bunu Allah'ın rızasına ve içinde bulundukları hale izin verdiğine hamletmişler, onlara azabın ertelendiğini, çünkü Allah'ın yapılanlardan razı olduğunu düşünmüşlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyetin zâhiri ile Mütezile arasında küçük bir alaka vardır. Onlar şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak, Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar meâlindeki âyetiyle onların sözlerini reddetmiş, bu sözden dolayı kendilerini azarlamış ve onları şiddetli bir şekilde korkutmuştu. Eğer bu konuda sizin yaptığınız gibi meşieti Allah'a nispet etmek caiz olsaydı, onları reddetmez, azarlamaz ve böyle şiddetli bir şekilde korkutmazdı. Bu durum, böyle denilmesinin ve meşieti Allah'a nispet etmenin caiz olmadığını gösterir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Biz deriz ki: Meşietin burada farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Hasan-ı Basri'nin ve Esam'ın söylediği rıza anlamındadır, onlar, Allah bundan razıdır demişlerdi.
İkincisi, emir ve davet anlamına gelmesidir, derler ki: Allah onlara bunu emretti ve kendilerini buna davet etti“.
Üçüncüsü, onlar bunu hakikat anlamında değil alay etmek için ve ironi olsun diye söylüyorlardı. Mecüsiler'in durumu da böyledir, onlara, neden iman etmiyor ve İslâm'ı kabul etmiyorsunuz? denildiğinde, aynen bunların söylediklerini söylüyorlardı: Eğer Allah dileseydi biz de iman ederdik ve O'na asla ortak koşmazdık. [ ]Onlara yapılan bu azarlama ve korkutma, o sözleri alay etmek için söylemiş olduklarından ve Allah'a iftira ederek O'nun böyle emrettiğini, buna davet ettiğini ve bunlardan razı olduğunu iddia etmelerinden dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, meşiet burada Mütezile'nin söylediği gibi değil, bu üç şekilde anlaşılmalıdır. Nitekim başka bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnsan, “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” diyor”. Aslında bu, hak bir kelâmdır, fakat insan onu alay ve istihza için söylemektedir, bundan dolayı ona ceza hak olmuştur.
Deki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Yani size Allah'tan gelen ve bize açıklayacağınız bir delil, bir beyan mı var? Allah'ın size öyle emrettiğine ve sizi ona davet ettiğine yahut azap etmek için size mühlet vermek değil de yaptıklarınızdan razı olduğu için sizi o halde bıraktığına dair elinizde bir kanıt mı var? Size muhalif olanları da kendi hallerinde bırakmadı mı?“9 Onları kendi hallerinde bırakması, kendilerinden razı olduğunun delili midir? Allah şöyle buyuruyor: Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz, yani bu konuda sizler zandan başka bir şeye uymuyorsunuz. Siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz. Yani onlar bu konuda sadece temelsiz bir tahminde bulunuyor ve yalan söylüyorlardı. İddia ettikleri gibi Allah'ın öyle emrettiğine, herkesi ona davet ettiğine ve onların yaptıklarından razı olduğu için kendilerini o halde bıraktığına dair ellerinde hiçbir delil ve beyan bulunmamaktadır.
---
Dipnotlar:
&8 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti! derler” (el-Arâf,
Enam 6:149
[Kesin Delil ]
De ki: Kesin delil ancak Allah'ındır. Kesin delil diye tercüme ettiğimiz “el-huccetü'l-bâliğa” (auu axat) nitelemesi, her türlü şüpheyi yok eden, her gafili ve uyuyanı ikaz eden ve uyandıran delil demektir. Bu beyan şöyle de açıklanmıştır: Tam, her şeyi bastıran, her şeye üstün ve galip gelen, karşısına çıkan her şeyi perişan eden ve ona galip gelen delil. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Huccetü'l-bâliğa”, âhiretteki kesin delildir, [ ] Allah gerekli kesin delil olmadan orada hiç kimseye azap etmeyecek ve ceza vermeyecek demektir. Dünyada insanların yaptığı gibi keyfe göre veya intikam duygusuyla yahut ihtiras sâikiyle kimseyi cezalandırmayacaktır. Yaratılanlardan hiç kimse yoktur ki, onun hakkında Allah'ın kesin bir delili olmasın! Mukarreb meleğe gelince, Allah onu sadece itâat fıtratında yaratmıştır, dolayısıyla Allah'ın lütfu, ikramı ve ihsanı olarak o âsilik yapamaz, sadece Allah'ın verdiği nimetlere şükürde eksiklik yapabilir. Peygamberlere ve salih kullara gelince, Cenâb-ı Hakk'ın onlar üzerinde çeşitli yolları ve delilleri vardır.
Sonra “Huccetü'l-bâliğa”nın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, bir mücize, kesin bir delil ve insanları benzerini yapmaktan âciz bırakan bir kitap olarak Resülullah'a (s.a.) indirdiği bu Kur'ân-ı Kerimdir. İnsanların onun benzerini yapmaktan âciz kalmaları, bu kitabın, Allah'ın Hz. Peygamber'e (s.a.) gönderdiği mücizelerden ve delillerden biri olduğunu gösterir.
İkincisi, Allah büyün yaratılanları ve bütün nesneleri kendisine şahitlik edecek nitelikte yaratmıştır, bütün varlıklar O'nun vahdâniyyetine şahittirler. İşte “huccetü'l-bâliğa” budur.
Üçüncüsü, “huccetü'l-bâliğa”nın peygamberlerin dilleri ve verdikleri haberlerdir. Çünkü insanlar arasında asla yalan konuşmadıkları için onları bu sebeple sorumlu tutmayacaktır“?. Zira onların dillerinden asla yalan ve çirkin söz çıkmamıştır, Cenâb-ı Hak, bu türlü yanlışlardan onları korumuştur. Hatalardan korunmak onlara ait kılınmıştır, çünkü Allah onları yeryüzünde insanlara karşı kendi delilleri ve mücizeleri yapmıştır. Allah onları yeryüzüne delil ve mücize olsunlar diye göndermiştir. İşte huccetü'l-bâliğa budur. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bazıları şöyle dedi: Kesin delil ancak Allah'ındır meâlindeki ilâhi kelâm şu anlama gelir: Nesneleri helâl ve haram kılmak konusunda kesin delil Allah'a aittir, onları haram kılmaya dair delil bazı yiyecekleri kendilerine haram kılan insanlara ait değildir, çünkü onlar sadece nefislerinin arzularına göre bazı şeyleri kendilerine haram kılar. En doğrusunu Allah bilir.
(SlAllah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki “meşiet” (dilemek) lafzı, kudret meşieti anlamındadır. Şayet Allah dileseydi onlara boyun eğdirir, âciz bırakır ve mâsıyet işlemeye asla güçleri yetmezdi. Tıpkı melekleri itâat fıtratında yarattığı ve bu yüzden onların mâsıyet işlemeye asla muktedir olamadıkları gibi. Sonra Allah melekleri, resüllere, nebilere ve bütün insanlara üstün kılıyor. Sonra da onlar itâat yapmaya mecbur olarak yaratılmışlardır, diyor. Bu sözde çelişki vardır; boyun eğdirilen ve itâat fıtratında yaratılan birinin, iradesine göre iş yapan birine üstün kılınması mümkün değildir, üstelik insanın şehvetine tabi olma gücü ve boyun eğmeye mecbur kaldığı ihtiyaçları var, bunlar aynı zamanda itâatte bulunmasına da engel olabilir. Hasan-ı Basri diyor ki: Meleklerin üstünlükleri sahip oldukları bünyeye ve yaratılış temizliğine dayanır. Bir kişide bulunan bir cevher sebebiyle o cevherin dışındaki şeylere üstün olması da mümkün değildir. Çünkü Allah hiçbir şeyin üstünlüğünü kendi cevherine bağlamamıştır, aksine ©! Arapça metinde her ne kadar “a şisi; J” şeklinde bir tercih yapılmışsa da bu “iL J”
270 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESÍ yapacağı salih ve temiz amellerine bağlamıştır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, güzel bir ağaca benzetti”, “Kötü sözün misali de kötü bir ağaçtır”, Cenâb-ı Hak yaptığı bu benzetmelerden ayrı olarak başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Güzel yerin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar”“4. Bir başka âyette de şöyle buyurur: “Rızasına uygun iş ve davranışları da O yüceltir”. Bu ve benzeri âyetlerde görülmektedir ki Cenâb-ı Hak hiç kimseyi özü itibariyle diğerine üstün tutmamıştır, onları ancak salih amellerle üstün tutmuştur. Bundan dolayı biz diyoruz ki, Hasan-ı Basri'nin sözlerinde çelişki vardır.
Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi. Bize göre bu âyet-i kerimenin anlamı açıktır. Allah dileseydi onların hepsini doğru yola iletir, itâate muvaffak kılar ve o yola sevk ederdi. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan yapardık”“©s. Onların evlerinin gümüş ve zinetlerle süslenmesi kendilerini küfre yönelttiği halde, bu durum müminler için olduğunda onlar iman ederlerdi, ancak Allah böyle yapmadı. Bu durum, onların “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık”“7 meâlindeki âyet-i kerimenin emir ve rıza yahut alay etmek anlamına geldiğine dair görüşlerine işaret etmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi buyurmaktadır. JMütezile şöyle der: Meşiet burada zorlama ve baskı anlamındadır. Baskı halinde imanın muteber olmadığını, onun ancak irade bulunması halinde geçerli olduğunu daha önce belirtmiştik. Dolayısıyla buradaki meşliet, seçim yapma durumundaki iradeyi ifade eder, yaratma anlamına gelmez. Çünkü herkes, yaratılışı itibariyle mümindir. Bu itibarla âyetin yorumu bizim söylediğimiz gibi olmalıdır.
VAS e ii Ya işi
Enam 6:150
De ki: Allah şunu yasak etti diye şahitlik edecek tanıklarınızı getirin. Yani sizin haram kıldığınız vasileyi, sâibeyi ve hâmiyi ve yahudilerin haram kıldıkları ekinleri ve hayvanları Allah'ın yasakladığına dair şahitlerinizi getirin. Eğer bütün bunları Allah'ın yasakladığına dair Onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme! Cenâb-ı Hak, Allah şunu yasak etti diye şahitlik edecek tanıklarınızı getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme nasıl der, onları delil getirmeye nasıl davet eder? Delil getirdiklerinde de Sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme! nasıl söyler? En doğrusunu Allah bilir ya, haram kılma hakkının yaratılanlardan birine değil Allah'a ait olduğunu onlar biliyorlardı, buna rağmen onlar, bunu Allah haram kıldı diye Şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme! Çünkü onların şahitliği bâtıldır, geçerli değildir. Bunları Allah'ın haram kıldığına dair Ehl-i Kitab'ın şahitlerini getirmelerini istemesini Hz. Peygamber'e (s.a.) Cenâb-ı Hakk'ın emretmiş olması da muhtemeldir. Çünkü onlar, kendileri müşrik idiler ve putlara tapıyorlardı, fakat Ehl-i Kitap'tan olan ve peygamber gönderilenlerden, bu konuda kendileri için şahitlik etmelerini istiyorlardı. Bundan dolayı Allah Şayet onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme, buyurmuştur. Yani onlar müşrikler için buna şahitlik etmezler, onlarla birlikte sen de şahitlik etme! Allah bunu peygamberine, onların şahitlik etmeyeceklerini haber vererek söylemektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar çıkarılsalar asla onlarla beraber çıkmazlar, onlara savaş açılsa asla yardımlarına koşmazlar; yardım etmeye kalksalar da, muhakkak arkalarını dönüp kaçarlar”, Cenâb-ı Hak burada münafıklardan haber vermektedir, onlar “Şayet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız... Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız” diyorlardı. [ ]Sonra da Cenâb-ı Hak, “Allah şahittir ki onlar düpedüz yalancıdırlar” buyurmaktadır.
88 “Şu münafıklık edenleri görüyor musun? Ehl-i Kitap'tan inkârcı yandaşlarına, “Şayet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız, sizin hakkınızda (aleyhinizde) kimseye asla itâat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız” diyorlar. Allah şahittir ki onlar düpedüz yalancıdırlar. Oysa çıkarılsalar asla onlarla beraber çıkmazlar, onlara savaş açılsa asla yardımlarına koşmazlar; yardım etmeye kalksalar da, muhakkak arkalarını dönüp kaçarlar. Ve sonunda onlar yardımsız kalırlar” (el-Haşr, 272 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Sonra onlarin hakiki niyetlerini haber vermekte “Sayet onlar çikarilsalar asla onlarla beraber çıkmazlar, onlara savaş açılsa asla yardımlarına koşmazlar” buyurmaktadır. Allah, onların başta kendileriyle birlikte savaşa çıkmayacaklarını, fakat yardım etmeye kalksalar bile muhakkak arkalarını dönüp kaçacaklarını haber vermektedir. İşte Size şahitlik edecek tanıklarınızı getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme meâlindeki buyruk da bunun gibidir, yani onlar şahitlik etmezler. En doğrusunu Allah bilir. Burada kendilerine şahitlik etmeleri için babalarını getirmeleri istenmiş de olabilir, çünkü onlar şöyle diyorlardı: “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti”. Allah, babalarımızı helâk etmeyip kendilerine dokunmadığı için onların yaptıklarından razı olmuş demektir. Dolayısıyla onlardan şahitlik etmeleri için babalarını getirmeleri istenmişti, fakat onlar buna asla bir yol bulamadılar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın, eğer iddianızda samimi iseniz!”9 Bunu asla yapamadılar!
Âyetlerimizi yalan sayanların ve âhiret gününe inanmayanların arzularına uyma. Bu âyet, onların haram saydıkları şeyleri herhangi bir delile ve kanıta dayanmadan kendi arzularına göre haram kıldıklarına işaret etmektedir.
Onlar âhiret gününe inanmıyorlar ve Rab'lerine başkalarını eş tutuyorlar. Yani kulluk ve ulühiyyet konusunda Rab'lerine putları eş tutuyorlar.
Enam 6:151
De ki: Gelin, Rabb'inizin size neleri haram kıldığını okuyayım. Cenâb-ı Hak, Gelin buyuruyor, Rabb'inizin size neleri haram kıldığını okuyayım, neleri haram kıldığını size delilleri ile açıklayayım. Haram kıldığınız şeyleri siz, babalarınızı taklit yoluyla yahut kendi arzularınıza göre haram kıldınız, herhangi bir emir veya delille haram kılmadınız. Sonra Cenâb-ı Hak, onlara haram kıldığı şeyleri açıkladı ve şöyle buyurdu: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Şirk, aklen de yasaktır, dolayısıyla akıl sahibi olan herkesin tevhidi kabul etmesi ve Rabb'ini bilmesi gerekir. Çünkü onda suretlerin terkibi vardır ve o en güzel ve en sağlam şekilde yaratılmıştır. Kendilerine bu sureti ve bu sağlamlığı Allah'tan başka birinin vermediğini, [ ]bu konuda başka birinin O'na ortak olmadığını biliyorlar ve görüyorlardı. Size bunca iyiliği ve nimetleri O lütfettiği halde, rablığı ve ulühiyyeti konusunda başka birini O'na nasıl ortak koşarsınız? Bu, akla ve peygamberden duyulan nakli bilgilere (sem ) aykırıdır.
De ki: Gelin, Rabb'inizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın meâlindeki ilâhi kelâm iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, Rabb'inizin size neleri haram kıldığını okuyayım anlamındaki cümlede vakfedilir ve cümle bitirilir. Sonra O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın anlamındaki yeni bir cümleye başlanır. Sanki Rabb'inizin size neleri haram kıldığını okuyayım deyince, Rabb'imizin bize haram kıldığı şey nedir, diye sormuşlar, bunun üzerine O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın buyurmuş. İkincisi de, iki cümle birbirine bağlanır, ancak, olumsuzluk edatı olan “lâ” atılır, bu durumda sanki şöyle buyurmuştur: Rabb'iniz, kendisine herhangi bir şeyi ortak koşmanızı haram kıldı. Olumsuzluk edatı olan “lê” cümlede bazan ziyade olarak kullanılır, ancak anlam açısından yok farz edilir.
Anne babaya iyilik edin, onlara iyilikle muamele edin.
Şeyat: “Cenâb-ı Hak âyetin başında Rabb'inizin size neleri haram kıldığını okuyayım buyuruyor, ancak sonra anne-babaya iyilik yapmayı emrediyor, haram kıldığı şeyi belirtmiyor?” diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: Onlara iyilik yapma emri, iyiliği terk etmenin haram olduğunu ifade eder. Sanki şöyle buyurmaktadır: Rabb'iniz size anne-babaya iyilik yapmaktan uzak durmayı haram kılmış, onlara karşı iyi ve güzel davranmayı size farz kılmıştır. Sonra siz aklınızla da bilirsiniz ki anne-babaya iyilik etmek farzdır, onlara kötülük yapmak size haram kılınmıştır. Bununla birlikte anne-babanızın size yaptığı iyilikler, Allah'ın size verdiği iyiliklerden daha çok değildir. Böyle iken anne-babaya kötülük yapmayı uygun görmüyorsunuz, aksine onlara iyilik yapmayı gerekli görüyorsunuz da, Allaha karşı kötülük yapmayı ve kullukta O'na başkasını ortak etmeyi nasıl tercih edersiniz?
Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. (Mekkeli Müşrikler] fakirlik ve açlık korkusuyla çocuklarını öldürüyorlardı. Bu da onlara haram kılınan şeylerdendir. Bu durum, bir halde sakıncalı olan bir şeyin başka bir konumda mubah olmayı gerektirmediğine işaret eder. ) Çünkü Cenâb-ı Hak “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın”#! buyurmaktadır, bu, fakirlik korkusu olmadığında onları öldürmenin mubah olduğunu göstermez. Ancak onlar çocukları o sebepten öldürdükleri için burada özellikle o gerekçeyi belirtmiştir. Bu ifade, öldürme eyleminin her halde yasak olduğunu gösterir.
Biz, sizin de onların da rızkını veririz. Yani sizin rızkınız olan ekinleri, meyveleri ve nebatları biz yetiştiriyoruz. Dolayısıyla sizin çocuklarınızın rızkınıda topraktan çıkardığımız ekinlerle ve meyvelerle biz veriyoruz, binâenaleyh onları öldürmeyin! Fakirlik ve açlık korkusuyla kendinizi öldürmüyorsunuz da, aynı gerekçe ile çocuklarınızı nasıl öldürürsünüz? Sizin rızkınızı veren, onların rızkını da vermektedir.
Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Buradaki yaklaşmayın meâlindeki ifade, yapmayın anlamına gelir. Kötülüklere yaklaşmayın, ancak kötülükler ve haramlarla aranıza helâlden perdeler çekin anlamına da gelebilir. Böylece haramlara yaklaşmaması, onlarla arasına helâlden perdeler ve örtüler çekmesi müslüman için hak olur. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın meâlindeki âyetin işaret ettiği anlam konusunda da ihtilaf edilmiştir. Denildi ki: Buradaki “fevâhiş” kelimesinden maksat zinadır. Kötülüklerin açık olanı “Mâ zahare minhâ” cümlesi de kadınlarla konuşmak, oturmak ve kaynaşmak anlamına gelir. Gizli olanı anlamındaki “ve mâ betane” ifadesi ile de bizzat zina kastedilmiştir. Onlar kadınlarla birlikte oturup kalkıyorlar, ancak herkesin önünde onlarla ilişkide bulunmuyorlar, yalnız kaldıklarında onlarla zina ediyorlardı. Denilmiştir ki: Hür Bu, İbn Abbâs“ (r.a.) ve Said b. Cübeyr'in (r.a.) görüşüdür. Şu da söylenmiştir: Kötülükler anlamına gelen “fevâhiş” haram kılınan her şeydir; [ ] açık kötülük, insanlar tarafından da görülenler, gizli kötülük de kendileriyle Allah arasında kalanlardır. Kötülüklerin açık olanı dış organlarla yapılan, Gizli olanı da kalple (düşüncelerle) yapılanlardır da denilmiştir. Mücâhid şöyle dedi: Kötülüklerin açık olanı, iki kızkardeşi aynı anda nikâhına almak ve babanın karısını (üvey annesini) almaktır. Gizli olanı da zina ve Allah'ın haram kıldığı şeylerdir“. Kötülüklerin açık olanı meâlindeki ifade ile başkalarının gördüğü fiillerin, Gizli olanı anlamındaki ifade ile de gözle ve kalple yapılan fiillerin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Nitekim Resülullah (s.a.) “Gözler zina eder, eller de zina eder”“ buyurmuştur. Buna göre Gizli olanı, gözün ve kalbin zinasıdır, çünkü bizzat görenden başkası onu bilemez. En doğrusunu Allah bilir. Bütün bu maddelerde Cenâb-ı Hak sanki haramı söz konusu etmiş gibidir; yani Allah size şirki haram kılmış, anne-babaya iyilikten yüz çevirmeyi haram kılmış, haksız yere cana kıymayı da haram kılmıştır. Sanki haram kılma lafzı bunların hepsinde belirtilmiş gibidir.
Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın yasakladığı cana kıymayın. Denildi ki: Buradaki Haklı sebep anlamına gelen “bi'l-hak” kelimesi, irtidat ederse öldürülür, kısas olarak ve evli olduğu halde zina eden de öldürülür anlamına gelir.
İşte bunları Allah size emretti, yani zikredilen bu haramlara uymayı size emretti. Size emretti meâlindeki “vessâküm bihi” ifadesinin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Denildi ki: Size emretti, yani size farz kıldı. Buna size emretti anlamı da, haram kılınan şeyi size açıkladı mânası da verilmiştir. Bunların hepsi aynı anlama gelir.
Umulur ki düşünüp anlarsınız. Allah belirttiklerinden başkasını haram kılmadı, sizin hayvanlardan ve diğer yiyeceklerden haram kıldıklarınızı da haram kılmadı. Umulur ki düşünüp anlarsınız, yani aklınızdan yararlanırsınız.
Yahut şöyle deriz: Allah aklınızı kullanmanız için bunları size emretti. Umulur ki anlamına gelen “le'alle” sözcüğü Allah tarafından kullanılınca vücüb (gereklilik) ifade eder. Yahut Allah'ın size hitap ettiği ve emrettiği şeyleri akledersiniz.
alay Y 5 İKİ Vara ÖZ İŞ SİN 1
---
Dipnotlar:
kadınlarla gizlice, fakat cariyelerle açıktan zina ediyorlardı, yaptıkları bu eylem âyetle onlara haram kılındı. Şöyle de denildi: Kötülüklerin açık olanı, annelerle evlenmektir, Gizli olanı da zinadır; onlar annelerle açıktan evlenirlerdi. 62 “Kötülüklerin açığına yaklaşmayın” meâlindeki âyet hakkında İbn Ebü Hâtim ve İbn Merdüye, İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediğini tahric ederler: Bundan maksat anneleri ve kızları nikâhlamaktır. “Gizli olanı” da zinadır (Süyüti, ed-Dürrw'l-mensür, III, 383). 69 o Taberi, Cámi'u l-beyán, VIII, 83. 64 Ahmedb. Hanbel,el-Müsned,I, 412. Ebü Hureyre (r.a.), Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurdugunu rivayet etmiştir: “Âdemoğluna zinadan nasibi yazılmıştır, bu yazılan kesinlikle onu bulacaktır. Gözlerin zinası bakmaktır, kulakların zinası dinlemektir, dilin zinası konuşmaktır, elin zinası tutmaktır, ayakların zinası da yürümektir. Kalp de ister ve temenni eder. Cinsel organ bunu ya tasdik eder (zina yapar) ya da yalanlar (zina fiilini yapmaz)”. Bu, Müslim'in lafzıdır.
Enam 6:152
[Yetim Malı]
Yetimin malına, onun iyiliğine olmadıkça el sürmeyin. Ebü Bekir elKeysâni şöyle dedi: Yetimin malına el sürmeyin, yetimin malını yemeyin demektir, ancak onun iyiliğine olması hariç. Buradaki onun iyiliğine olması anlamındaki beyan hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bundan maksat, bir insanın yetimin malında çalışması ve bu çalışmasının karşılığı olarak ondan yemesidir. Başkaları da şöyle dedi: Ondan borç olarak yemesidir, ancak bu konuda ihtilaf edilmiştir. Bazıları da şöyle dediler: Maksat yetimin hayvanlarını kullanması, hizmetçilerini çalıştırması ve benzeri şeylerdir. Bu âyet-i kerime belli bir şeyle yorumlanmasına müsait olmayan konulardandır. Bize göre ise âyetin bu son zikredilen hususla yorumlanması daha doğrudur. Çünkü yetimin kölelerini çalıştırmak, hayvanlarına binmek ve onlardan yararlanmak, onlarla içli dışlı olmalarından dolayı zorunludur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlarla içli dışlı olursanız zaten onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzelten ile bozanı bilir”. Dediğimiz gibi yetimlerle içli dışlı olmaları itibariyle onun mallarından yararlanmaları kaçınılmazdır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Yetimin malına, onun iyiliğine olmadıkça el sürmeyin meâlindeki buyruğun anlamı şudur: Yetimin malına ancak uygun olan şekilde el sürün, uygun olan şekilde el sürmek de velinin fakir olması ve nafakasını yetimin malıyla karşılamasıdır, işte bu durumda onun malına el sürebilir. Onlara göre velinin ailesi fakir ise, onların nafakası da yetimin malı ile karşılanır. Nafakasını yetimin malından karşılamak şart olmasa da, velinin onun malından almak hakkına sahip olduğu açıktır. Sonra âyet-i kerime bize göre iki anlama gelir. Birincisi, yetimin malına, onu korumak, çalıştırmak ve çoğaltmak için yaklaşır; Cenâb-ı Hak burada yetimin velisine, onun malını korumasını ve çalıştırmasını emretmektedir. İkincisi, yetimin malına, onu arttırmak ve çogaltmak niyetiyle yaklaşır. Bundan dolayı Ebü Hanife (r.a.), yetimin bakımını üstlenen kişi aynızamanda onun vasisi ise, yetim için faydalı olduğu takdirde, daha çok kâr elde edeceği düşüncesiyle onun malını satmasının da caiz oldugunu söylemiştir.
(SJRüşdüne erişinceye kadar. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Bu cümle, yetim kendi işlerinin başına geçecek yaşa gelinceye kadar, demektir. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, “Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz” buyurmaktadır. Diğer tefsirciler de şöyle dediler: Buradaki “rüşd” kelimesinden maksat 18 yaştır. Rüşdüne erişince ifadesiyle idrâk çağı kastedilmiş gibidir, yani her şeyi anlayıp idrak edecek hale gelinceye kadar.
Ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Bu cümle de yetimler hakkında gelmiş gibidir. Cenâb-ı Hak, yetimlerin mallarını ölçüp tartmakta dürüst olmayı emretmektedir, yetimlerin iyiliğine olmadıkça onların mallarına el sürmeyi yasakladığı gibi, onları ölçüp tartmakta dürüst davranmamayı da yasaklamaktadır. Aynı şekilde Allah, Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız hakkında bile olsa, adaletli olun buyurmaktadır. Bu cümlenin de yetimler hakkında gelmiş olması mümkündür, yani yetimler için bir söz söylediğiniz zaman yakınınız bile olsa sözünüzde âdilolun. Allah'a verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. Yani yetimler hakkında Allah'a verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. Yetimin malına, onun iyiliğine olmadıkça el sürmeyin ilâhi kelâmında ve “Büyüyecekler de mallarını alacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yiyip tüketmeyin”“? meâlindeki âyette ve diğer âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, yetimler hakkında Allaha verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. Ölçü ve tartıyı adaletle yapın meâlindeki emrin yetimler ve diğer bütün insanlar hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. Bu cümle iki anlama gelir. Birincisi, dürüst olmamak insanlara zarar verir ve onların haklarını zâyi eder, bundan dolayı Allah ölçü ve tartının tam yapılmasını emretmektedir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “İnsanların mallarının değerini düşürmeyin”, İkincisi, faizden kaçınmaktır; zimmetinde olan malda ölçüyü tam yapmak gerekir, hakkını tam değil eksik verdiği zaman, kalan fazlalık onun için faiz olur.
Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Bu cümle iki anlama gelir. Birincisi, biz hiç kimseye kendisini telef edecek bir şeyi -her ne kadar bu Allah için caiz olsa da- teklif etmeyiz. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık...“ Allah İsrâiloğulları'na da kendilerini öldürmelerini emretmiştiso, İkincisi, biz kimseye yapılamayacak bir şeyi teklif etmeyiz; meselâ bir insana, ulaşması ebediyen mümkün olmayan bir şeyin emredilmesi gibi. [ ] Gerekli vasıtaya sahip olmadığı halde bir şeyin emredilmesi, ancak o vasıta kendisine verildikten sonra caizdir. Meselâ gerekli şartları taşımadığı, yani temiz olmadığı halde insana namazın emredilmesi gibi ve “Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır”! meâlindeki âyette görüldüğü üzere insana hacca gitmesinin emredilmesi gibi. Bu, bir şeye ulaşmak için gerekli vasıtaya sahip olmak kendi elinde bulunan kişiye, onun emredilmesinin caiz olduğuna işaret eder. Artık o insanın başka şeylerle uğraşması, o emri dikkate almadığını gösterir.
Söz söylediğiniz zaman adaletli olun. Bazı tefsirciler şöyle dediler: Bu emir şahitlikle ilgilidir. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne-babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun”, Söz söylediğiniz zaman adaletli olun emrinin her söz ile ilgili olması da muhtemeldir. Sözde adalete gözetmek, fiilde gözetmekten daha önemlidir, çünkü hikmet akılsızlıktan, hak da bâtıldan söz ile ayırdedilir, bu bakımdan sözde adalet daha önemlidir.
Allah'a verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. Yani helâl ve haram, emir ve yasak konusunda ve diğer hususlarda Allah'a verdiğiniz sözleri eksiksiz yerine getirin.
İşte düşünüp öğüt alasınız diye Allah size bunları emretti. Cenâb-ı Hak, burada düşünüp öğüt alırsınız anlamına gelen “tezekkerün” fiilini zikretmiş, daha önceki âyette düşünüp anlarsınız anlamına gelen “ta'kılün” (osa) fiilini, bundan sonraki âyette ise günahtan korunursunuz anlamına gelen “tettekün” fiilini belirtmiştir. Aklınızı kullandığınızda düşünür, öğüt alırsınız ve menfaatinize uygun olanla olmayanı anlarsanız, sonra da haramlardan ve menfaatinize uygun olmayan davranışlardan sakınırsınız. Yahut Düşünüp öğüt alırsınız meâlindeki cümle, Rabb'inizin verdiği öğütlerden ve size yasakladığı fiillerden ders alırsınız ve helâke düşmekten sakınırsınız veya haramları işlemekten sakınırsınız anlamlarına gelir.
ekl kB aşk
---
Dipnotlar:
66 “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin; eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin”. 6 “Eğeronlarakendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı”. 60 “Müsâkavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir; böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O'dur”.
Enam 6:153
153. S bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmaytn; sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte günahtan korunmanız için Allah bunları size emretti.”
Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun! Bu âyet, çeşitli hususlara delâlet eder. Şüphesiz bu, [S]emir ve yasak ile helâl ve haram olarak bu âyette belirtilenler anlamına gelmesi muhtemeldir. Benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun! Müfessirlerin söylediklerine göre, bu âyetler muhkemdir, hiçbir ilâhi kitap tarafından neshedilmemiştir, bunlar âdemoğullarının hepsine haram kılınmıştır. Başka bir ihtimal de Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur meâlindeki âyetin peygamberlerin davet ettiği her şey anlamına gelmesidir. O benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun, (başka) yollara sapmayın! Çünkü peygamberler insanları davet ettikleri dine, deliller ve kanıtlarla çağırmışlardır. Diğer bir ihtimal de, Bu benim dosdoğru yolumdur meâlindeki cümle ile dinin aslı, Allah'ın birliği, O'na kulluk ve O'nun ulühiyyetine başkalarını ortak etmeden ihlasla kendini Allah'a vermek anlamının kastedilmiş olmasıdır. Yahut Muhammed aleyhisselâmın getirdiği veya Kur'ânda söz konusu edilen buyrukların kastedilmiş olması da ihtimal dâhilindedir“?, Cenâb-ı Hak, “hâzâ” diye bir işaret ismi kullanmış, fakat onunla bizzat neyi kastettiğini belirtmemiştir, bundan dolayı sözünü ettiğimiz ihtimaller akla gelmektedir“.
Başka yollara sapmayın, sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırır. Cenâb-ı Hak, burada belirttiği dosdoğru olan yoluna uymayı emretmekte ve başka yollara uymayı yasaklamaktadır. Çünkü diğer dinlerin ve farklı arzuların, dosdoğru yola dair hiçbir delilleri ve kanıtları yoktur. Dosdoğru yol olarak belirtilen din, delili ve kanıtı ile hak dindir, diğer dinler değil. Her ne kadar diğer din mensupları kendi dinlerinin Allah'ın dini ve yolu olduğunu iddia etseler de.
İşte günahtan korunmanız için Allah bunları size emretti. Yani bu âyette belirtilen haramlardan, yasaklardan ve isyanlardan korunmanız için... Yahut değişik dinlerden ve yollardan korunmanız için... Meselenin aslı şudur: Mutlak doğru yol Allah'ın yoludur, mutlak din Allah'ın dinidir, mutlak kitap da Allah'ın kitabıdır.
Enam 6:154
Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak için Müsâ'ya kitabı indirdik. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. [9] Hasan-ı Basri şöyle dedi: İyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak için, yani dostluğu iyi olanlara âhirette Allah'ın nimetine ve cömertliğine tam olarak nail olması için. Şöyle de denildi: İyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak için, yani iyilik yapanlara ve müminlere nimetimizi tamamlamak için; buradaki “alellezi” ifadesi, iyilik edenlere ve iman edenlere anlamına gelir. “Alâ” harf-i cerinin, sebep bildiren “lam” harf-i ceri anlamına gelmesi de caizdir; nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede; “Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar” diye buyurmaktadır, yani putlar için kestiğiniz hayvanlar demektir. Katâde şöyle dedi: Allah'ın kendisine verdiği nimetlerde güzel davranan kişiye Cenâb-ı Hak cennetini ve rızasını vermek suretiyle cömertliğini tamamlayacaktır, Allah'ın verdiği nimetlerde güzel davranmayanın elindekini de alacak ve sonra o kişi hiçbir mazereti olmadığı halde Allah'a gidecektir“, Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak için Müsâ'ya kitabı indirdik, yani sonra size Müsâ ve kitabı ile delilleri ve açıklamaları tam olarak gönderdik, yani Müsâ ve kitabı, size verilenleri tasdik etmekte ve onlara uygun düşmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse (hiç ötekiler gibi olur mu)? Bu delili de Rabb'inden gelen bir şahit izliyor; ayrıca ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Müsâ'nın kitabı var”“57. Buradaki “temâmen” kelimesinin belirttiğimiz anlamda, Allah'ın nimetlerini ve cömertliğini tamamlamak için, diye bir anlama gelmesi muhtemeldir. Delilleri ve açıklamaları tamamlamak, hikmeti ve ilmi tamamlamak anlamına da gelebilir. İyilik edenlere meâlindeki de, iyi ve güzel davrananlara, anlamına gelir. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında da ibare “temâmen ale'l-lezi ehsenü” şeklindedir.
Veherşeyiaçıklamak için. Yani her şeyi izah edip göstermek için. Hidâyet olmak üzere. Yani yanlışlıklardan ve şüphelerden uzaklaştırmak ve bir lütuf olmak üzere. Rahmet olmak üzere. Yani azaptan ve cezadan kurtarmak üzere. Rablerinin huzuruna varacaklarına inansınlar diye. Yani mümin oldukları halde Rab'lerinin huzuruna varsınlar diye ve bunu gerçekleştirmek üzere.
66 o “İyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak için” meâlindeki âyet hakkında Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dünyada iyilik edenlere Allah da âhirette ona iyiliklerini tamamlayacaktır. Başka bir rivayette de, Allah ona kıyâmet günü cömertliğini tamamlayacaktır, dedi (Taberi, Câmi'wl-beyân, VIII, 91; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, HI, 386).
282 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜNESİ İyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak için meâlindeki cümle hakkında İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Allah, risâletini tebliğ ettiği kişiye kitabı en güzel şekilde tamamladı. Her şeyi açıklamak için, yani her şeyi izah etmek için; Hidâyet olmak üzere, yani dalâletten hidâyete götüren bir rehber olmak üzere; Rahmet olmak üzere, yani bir lütuf olmak üzere; Rab'lerinin huzuruna varacaklarına inansınlar diye, yani ölümden sonra dirileceklerine inansınlar diye.
(JSonra Müsâ'ya kitabı indirdik. Bu beyan hakkında bazıları şöyle dedi: Buradaki tertip esas alınırsa, âyet haber vermek anlamına gelir, Allah sanki şöyle buyurmuştur: Sonra biz Müsâ'ya kitabı tam olarak verdik, yani vermiştik.
Enam 6:155
[Kur'ân'ın İsimleri ve Bunların Anlamları]
Bu da bizim indirdiğimiz bir kitaptır, yani indirdiğimiz bu Kur'ân Mubarektir. Ebü Bekir el-Keysâni bunun hakkında şöyle dedi: Mubarek, bereketli demektir, Kur'ân, kendisine sarılanı her türlü hayra ulaştıran ve her türlü kötülükten koruyan mübarek bir kitaptır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: O mübarektir, onu kabul eden, ona tabi olan ve ona uygun davranan kişi için mübarek bir kitaptır. Kur'ân'a, ona uyanlara bereketler getirdiği için mübarek diye isim verilmiştir, o kendisine uyan ve hükümlerine göre davrananlar için mübarektir, ona bereketler getirecektir. Fakat ona uygun davranmayanlara bereket getirmeyecektir, aksine onlar için şiddettir ve onun kalbindeki manevi pisliği arttırır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) pisliğine pislik katmıştır”. Buna göre âyet-i kerime bizim söylediğimiz mânaya gelir: O, kendisine tabi olan ve ona sarılan için mübarektir. Kur'ân-ı Kerime mecid ve kerim diye de isim verilmiştir; yani ona tabi olan mecid (şanlı ve şerefli) ve kerim (cömert ve kıymetli) olur. Aynı şekilde Kur'ân, kendisine tabi olan kişiye yeni bir hayat verdiği için ona rüh ve hay (hayat veren) diye de isim verilmiştir“. Bereketin aslı, hiç zarar görmeden bir şeyden menfaat sağlamaktır, bu onun için bereket olur. Buna göre insanlar birbirlerine, şunu Allah sana mübarek kılsın, dediklerinde, Allah sana hiç zarar vermeden bunu senin için faydalı kılsın, demiş olurlar. Buna göre Kur'ân, mübarektir, yani bereket getirendir demek olur, Jancak insanların ondan faydalandıkları ve onunla amel ettikleri için mübarek denilmiştir. Bereket iki anlama gelir: Birincisi, daima artan ve çoğalan her türlü hayrın ismidir. İkincisi, yorgunluk ve sıkıntı çekilmeden kazanılan her türlü faydanın ismidir. En doğrusunu Allah bilir.
Ona uyun ve günahtan korunun, yani onun işaretlerine ve davetlerine uyun; Korunun, yani ona muhalefetten korunun, Ki size rahmet edilsin, yani size rahmet edilmesi için. Onun emirlerine ve işaretlerineuyan ve onun yasaklarından ve haramlarından korunan merhamete mazhar olur.
Enam 6:156
Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi demeyesiniz. Müfessirler bu âyetin yahudilere ve hıristiyanlara işaret ettiğini kaydederler. Allah, yahudilere ve hıristiyanlara kitap indirdiği sırada ancak onlardan müslümanlara kitap indirmiştir. Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi meâlindeki cümle, Kitabın, yani Tevrat ve İncil'in indirilmesi ancak yahudi ve hıristiyan diye isimlendirilen Bizden önceki iki topluluk yaratıldığında gerçekleşmiştir, yoksa Tevrat nâzil olduğunda yahudiler olmadığı gibi, İncil'in indirildiği sırada da hıristiyan yoktu“®.
243 [S]Kitap yalnız [bizden öncekilere] indirildi demeyesiniz. Bu beyan, “Bu da (Kur'ân) bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır” meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla cümlesi). Kitap yalnız bizden önceki iki gruba indirildi, yani bize indirilmedi dememeniz için. Buradaki “en” edatının, “len” anlamında kullanılmış olması da mümkündür, yani kitap yalnız [bizden öncekilere] indirildi dememeniz için anlamında, Allah Teâlâ'nın şu âyette buyurduğu gibi: “Birine, size verilenin benzeri veriliyor diyemi (böyle davranıyorsunuz)?”68? Yani size verilenin benzeri başkasına verilmemiştir.
Biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz, demeyesiniz, yani biz onların okuduklarından habersizdik. Bu cümle “an dirâsetihâ” e) diye de gelir, çünkü maksat kitapları okumaktır, fakat âyette o millete işaret olmak üzere “hum” diye, yani onlar demek olan çoğul zamiri kullanılmıştır.
---
Dipnotlar:
“© “Müfessirler şöyle demişlerdir: Kitap yalnız yahudilere ve hıristiyanlara indirilmiştir. Ancak lafzın zâhirinde bir boşluk vardır, onlar diyorlar ki: Allah kitabı yahudilere ve hıristiyanlara indirmiştir. Halbuki onlara kitabın geldiği sırada yahudi ve hıristiyan yoktu, onlar ancak müslüman idiler. Buna göre kitap Yahudilere ve Hıristiyanlara değil ancak Müslümanlara indirilmiş olur. En doğrusunu Allah bilir ya, “Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi? meâlindeki cümle, kitabın, yani Tevrat ve İncil'in nâzil oluşunun ortaya çıkması yaratılışta bizden önceki iki grupta görülmüştür, bu kitaplar nâzil olduktan sonra onlara yahudi ve hıristiyan denilmiştir. Bu iki grup yaratıldıktan sonra meydan gelen olaylar sebebiyle her biri o ismi almaya layık görüldüler. Yoksa Tevrat nâzil olduğunda yahudi olmadığı gibi, İncil nâzil olduğunda da hıristiyan yoktu. En doğrusunu Allah bilir”.
Enam 6:157
Yahut “Bize de kitap indirilseydi? demeyesiniz diye (Kur'ân'ı indirdik). Bu ilâhi kelâm da yukarıda söylediğimizle aynı mânaya gelir: Bize de kitap indirilseydi, doğru yolu bulmada onları geçerdik, demeyesiniz diye (Kur'ân'ı indirdik). İşte size Rabbinizden apaçık bir delil geldi. İnsanların haklı bir delilleri ve mazeretleri olmasa da Cenâb-ı Hak, bu Kur'ânı onların delillerini çürütmek ve mazeretlerinin önünü kesmek için göndermiştir. Buna göre “Biz peygamberleri, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye gönderdik” meâlindeki âyet, Cenâb-ı Hak, peygamber ve kitap göndermeseydi bile onların Allah'a karşı ileri sürecekleri bir delilleri olamazdı, anlamına gelir. Sonra mazeret olarak onların şöyle konuşmaları muhtemeldir: [Birincisi], onlara kitapları kendi dillerinde geldi, bize ise kendi dilimizde gelmedi; biz onların dillerini bilmiyoruz, kitaplarını da okuyamıyoruz. Şayet bu sözle, kendilerine gerekçe bulmak ve mazeret ileri sürmek mümkün olsaydı, bu gerekçe ve mazeret ancak Kur'ân'a uymayan Araplar'ın dışındaki milletler için geçerli olabilirdi, çünkü Kur'ân Arap olmayanların lisanı ile gelmemişti. Arap olmayanlar da onların, yani Araplar'ın dilini bilmiyorlardı. [ ]Sonra Cenâb-ı Hak o bilgiye ulaşma yolunu gösterdiği için Arap olmayanların da bu gerekçeleri ortadan kalkmıştır. Buna göre Araplar'ın da, kendi dilleri ile gelmeyen kitaplara tabi olmamaları için ellerinde bir mazeretleri kalmamıştır, çünkü oradaki bilgilere ulaşmak, onları öğrenmek ve başkalarından elde etmek imkânına sahiptirler. İşte bu gerçek, insanların ellerinde yeterli vasıta olmadığı halde Allah, onlara ulaşma imkânını verdiği takdirde kendilerine bazı sorumlulukların yüklenebileceğine delildir. İkincisi, onlar şu inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler”. Buna rağmen kendilerine mücizeler geldiği halde yine inanmadılar. “Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi demeyesiniz” meâlindeki âyet-i kerime ile Yahut “Bize de kitap indirilseydi, doğru yolu bulmada onları geçerdik' demeyesiniz diye (Kur'ân'ı indirdik). İşte size Rabb'inizden apaçık bir delil geldi, buyrugu da bu şekilde anlaşılmalıdır. Bu âyet, Mecüsiler'in Ehl-i Kitap olmadığına da işaret etmektedir, çünkü onlar şayet Ehl-i Kitap olsalardı, âyet-i kerimede kitap ehli olan iki gruptan değil üç gruptan söz edilmesi gerekirdi. Cenâb-ı Hak, ancak iki gruba kitap indirdiğini haber vermektedir, dolayısıyla onların kitap ehli olması imkânsızdır.
Şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Burada Cenâb-ı Hak sadece müşriklerden bahsetmektedir.
Buna şöyle cevap verilir“: En doğrusunu Allah bilir ya, “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi demeyesiniz diye” ben size kitap gönderdim. Dolayısıyla onlar bunu diyemediler. Fakat Allah, şayet kitap göndermeseydi onların ileri sürecekleri gerekçeyi bildiği için, kitap göndererek bütün gerekçelerini bitirmiştir. Yukarıda da söylediğimiz gibi kitap göndermeseydi bile onların haklı bir gerekçeleri ve mazeretleri yoktu, ancak Allah buna rağmen yine de kitap gönderdi.
İşte size Rabb'inizden apaçık bir delil geldi. Denildi ki: Bundan maksat Kurân-ı Kerimdir. Maksat Muhammed aleyhisselâmdır da denilmiştir. Rabb'inizden size bir hidâyet geldi, yani şüpheli ve yanlış yollardan doğru yola götüren bir rehber geldi. Rabb'inizden size bir rahmet geldi, yani bu, Rabb'inizden size gönderilen bir rahmet ve nimettir. Allah'ın âyetlerini yalan sayan ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim vardır? Yani Allah'ın âyetlerini yalan sayandan daha zâlim hiç kimse yoktur. Buradaki Allah'ın âyetleri ifadesinin, Allah'ın delilleri anlamına geldiği söylenmiştir; Allah'ın dini olduğu da söylemiştir. Biz bu konuya çeşitli yerlerde temas etmiştik“, Daha zâlim kimdir? ibaresinin zâhirde soru cümlesi olduğunu, ancak bunun hakikatte Allah'tan gelen bir hüküm cümlesi olduğunu da daha önce söylemiştik“, Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah'ın âyetlerini yalan sayan ve onlardan yüz çevirenden daha vahşi bir zâlim yoktur.
Onlardan yüz çeviren, yani onlara itibar etmeyen demektir. Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız. İfade gayet açıktır.
---
Dipnotlar:
sözlerle de mazeret ileri sürebilirler: Yahudiler ve hıristiyanlar ihtilafa düştüler ve asla ittifak etmeleri mümkün olmayacak derecede fırkalara ayrıldılar, bu durumda onlara nasıl tabi olalım? Kendilerine denir ki: Onların mezhepleri ve kitapları, ancak onları ve sözlerini ayrıştırmıştır. Allah, onlara öyle deliller ve açıklamalar göndermiştir ki, bunlar ortada iken onların neden ayrıştıkları bilinmiyor, dolayısıyla bu konuda onların makul bir gerekçeleri yoktur. Cenâb-ı Hak şu âyette buyurduğu gibi: “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka 6&6 “Şöyle bir soru sorulursa: “Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi? meâlindeki âyet, müşriklerden bahsetmektedir. Onların, kitap çeşitli gruplara değil de sadece iki gruba indirildi sözleri nasıl delil olabilir? Su cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya...” (Semerkandi, Serhu't-Te vilát, vr. 281a).
Enam 6:158
(İnanmak için) ille de şunu mu bekliyorlar? Müfessirler bu ibareye, beklemiyorlar diye anlam vermişlerdir. Buradaki “hel” sözcüğü, soru ve hayret edatıdır. Ancak müfessirler, âyette cevap sözcüğü yer almadığı için buna cevap anlamı vererek, beklemiyorlar mânası verdiler. Nitekim “Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden daha zâlim kimdir?” meâlindeki âyete, Allah'a yalan iftira edenden daha zâlim kimse yoktur, anlamı vermişlerdir. Bu ise, âyetteki sorunun cevabıdır, ancak âyette cevap belirtilmemiş, soruya cevap olarak da onlar kimse yoktur, demişlerdir. Çünkü âyet soru cümlesidir, cevabını da onlar verdiler. Buna göre Onu mu bekliyorlar? “Hel yenzurüne” ifadesi soru cümlesidir, cevabı âyette yer almamaktadır, bunun cevabı da, beklemiyorlar, sözcüğüdür. Tıpkı “Onlar, besbelli ki, kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar!” meâlindeki âyet gibi.
288 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ [ ]“(inanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabb'inin gelmesini ya da Rabb'inden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerime sanki inatçılar, bütün gayretleri karşı çıkmak ve inatla direnmek olan insanlar hakkında gelmiş gibidir. Resülullah'ın (s.a.) o kâfirlerden ümidini kesmesi anlamı taşımaktadır. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.) onların imân etmelerini çokarzu ediyor ve onlara karşı büyük bir şefkat besliyordu. Onların iman etmelerini o derece arzu ediyor ve onlara öyle bir şefkat duyuyordu ki, neredeyse üzüntüden kendisini helâk edecekti, şu âyette buyurduğu gibi: “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”?. “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”? İşte buna benzer âyetlerde Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in (s.a.)artık onların iman edecekleri ve İslâma girecekleri arzusunu duymaması için, içinde taşıdığı o kâfirlerin iman edecekleri ümidini bitirmiştir. Artık onlara üzülüp kendini helâk etmemesi, aksine onları düşman görmesi, onlara buğzetmesi, onlar için taşıdığı şefkat duygusunu kalbinden çıkarması, onların düşmanlıklarına hazırlıklı olması ve onlardan uzak durması gerekmektedir. Nitekim Hz. İbrâhim de aynı şeyi yapmıştı: “İbrâhim onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı”, Cenâb-ı Hak, Hz. Nuh'a da bunun benzerini söylemişti: “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Sakın onların yaptıklarına üzülme!”” Allah, iman eden kişilerden başkalarının da iman edeceklerine dair Nuh'un (s.a.) içindeki ümidi bitirdiği ve onlara üzülmesini yasakladığı gibi: “Sakın onlar için üzülme!” Ancak Allah'ın, onların iman edeceklerini zikrettiği zaman dilimi müstesnadır, o da meleklerin geldiği ve onlara Allah'ın âyetlerini getirdiği zamandır, nitekim âyette; İlle de kendilerine meleklerin gelmesini mi bekliyorlar? buyurmaktadır. Bazıları şöyle dedi: Meleklerin gelmesi ibaresinden maksat, melekler lânet okuyarak ve kızgın bir şekilde onların ruhlarını almaya geldikleri zamandır, işte o insanlar ancak o zaman iman ederler, demektir. Bazıları da İlle de kendilerine meleklerin gelmesi meâlindeki beyanın kıyâmet günü anlamına geldiğini söyler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Melekleri görecekleri gün, işte o zaman, günahlara boğulmuş olanlar için hiçbir iyi haber olmayacak ve onlar (meleklere), “Her şeyden mahrum olduk” diyecekler”“7.
Veya Rabb'inin gelmesini bekliyorlar meâlindeki cümlede san- EB ki “emir” kelimesi gizlenmiş gibidir, sanki Allah şöyle buyurmuştur: Veya Rabb'inin emrinin gelmesini bekliyorlar. Nitekim Nahl süresinde aynen bu şekildedir: “Yahut Rabb'inin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar?” Sonra bu âyetteki “emr” kelimesinden maksat, Allah'ın azabıdır, nitekim Cenâb-ı Hak, “Emrimiz gelince”” yani azabımız gelince buyurmaktadır. Buna göre bu âyette geçen Allah'ın emri, Allah'ın azabı demektir. Tehdit anlamında Allah'a nispet edilenler konusunda kural şudur: Bununla Allah'ın zatı kastedilmez, ancak O'nun intikamı, azabı ve cezası kastedilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor” buyurmakta, ancak bununla kendi zatını degil, cezasını ve azabını kastetmektedir. Başka bir âyette “Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse”! buyurmakta, bu sözle de kendi zatına kavuşmayı kastetmemektedir. Diğer bir âyette “Sonunda dönüş Allah'adır” buyurmakta, bir âyette de “Bütün işler Allah'a dönecektir!” buyurmaktadır. Bu anlamda gelen âyetlerin hiçbirinde Allah kendi zatını kastetmemekte, fakat azabını ve cezasını kastetmektedir. Yahut şöyle söyleriz: Allah'a nispet edilen ve yüceltme anlamı kastedilen her şey ile o günün büyüklüğü yahut Allah'ın azabının ve cezasının büyüklüğü kastedilir.
Ya da Rabb'inden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Buradaki bazı işaretler lafzı ile Cenâb-ı Hakk'ın aşağıdaki âyetlerde ifade buyurduğu şeylerin kastedilmiş olması muhtemeldir: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık derler”, “Felâketi vadilerine yönelmiş, ufku kaplayan bir bulut olarak görünce...“ “Birisi, hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi”. Buna benzer âyetlere göre; onlar azabı gözleriyle gördüklerinde iman ederler, ŞJancak o vakit iman etmek kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Burada müfessirlerin söyledikleri şeyin kastedilmiş olması da muhtemeldir, buna göre maksat güneşin batıdan doğması, Deccâl'ın zuhüru ve Dâbbe'nin ortaya çıkmasıdır. Bu konuda Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyur69 “Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine sağanak halinde taşlar yağdır290 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ duğu rivayet edilir: “Üç şey ortaya çıktığı zaman, daha önce iman etmemiş olanın veya imanında bir hayır kazanmayanın o sırada iman etmesi kendisine fayda vermez: Deccâl, Dâbbe, ve güneşin batıdan doğması”. Ebü Hureyre (r.a.) şöyle dedi: Resülullah (s.a.) buyurdu ki: “Şu altı şey gelmeden önce (salih) amellere devam edin: Güneş battığı yerden doğmadan veyaduman olayından veya Deccâldan veya Dâbbe'den veya herhangi birinize gelen hususi emirden veya umumi emirden önce”“8, Herhangi birinize gelen hususi emirden maksat, insanın kendi ölümüdür. Umumi emir ile de kıyâmetin kopması kastedilmiştir“, İbn Mesüd (r.a.), tövbe, güneş batıdan doğuncaya kadar geçerlidir, dedi ve sonra şunu ekledi: Yaşadığınız her yıl, bir öncekinden daha kötüdür“, Buna benzer başka rivayetler de vardır. Eğer bu rivayetler sabit ise, bunlara güvenilmesi gerekir. Hz. Âişe (r.a.) de şöyle dedi: (Kıyâmetin) ilk alâmeti ortaya çıktığında kalemler atılır, hafaza melekleri hapsedilir“! ve bedenler amellere şahit olurlar".
[İmanın Geçersiz Oluşu]
264 Daha önce inanmamış kimseye, o gün iman etmesi fayda sağlamaz. Cenâb-ı Hak, öyle bir zamanda iman etmenin kimseye fayda getirmeyeceğini haber vermektedir. Çünkü [birincisi] bu, insanın kendi seçimi ile yaptığı hakiki bir iman değildir, o ancak azabı ve belayı defetme imanıdır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık’ derler”. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Onlar geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar”“4, Cenâb-ı Hak burada, onlara tekrar dünyaya gönderilseler bile yine peygamberleri yalanlamak ve Allah'ı inkâr etmek adetlerine döneceklerini haber ermektedir. Dolayısıyla bu, o sırada onların iman etmelerinin, azabı ve belayı def etme imanı ve bir korku imanı olduğuna işaret eder. Bu aynen şu âyet-i kerimede ifade buyurulan Firavun'un imanına benzemektedir: “Firavun boğulmak üzereyken şöyle dedi: Elhak inandım ki, İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O'na teslim edenlerden biriyim”s. Ancak o vakitteki imanı kendisine hiçbir fayda vermemişti, çünkü o şahsi iradesi ve tercihiyle yaptığı hakiki iman değil, kendini helâk olmaktan kurtarma imanıydı. İkincisi, boğulma anı azabın inme anıdır, sözünün istidlâli bilgiye dayalı bir söz olması için duyu ötesine duyusal âlemle delil getirmeye güç yetiremez. Çünkü “iman ettim” sözü kalbinde benimsediği bir bilgiden değil sadece dilinden çıkmaktadır, dolayısıyla yukarıda da söylediğimiz gibi o vakitteki imanı ona fayda getirmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Kötülükleri yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında 'Ben şimdi tövbe ettim’ diyenlerle kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur”, Çünkü o, azabı ve cezayı defetme imanıdır. [Üçüncüsü], yahut o vakitteki imanının, içtihat ile ulaştığı bir iman olması için o anda içtihat etmeye güç yetiremez. Bundan dolayı belirttiğimiz gerçekleşmiştir. [Dördüncüsü], veyahut güneşin batıdan doğması, Deccâl'ın ve Dâbbe'nin ortaya çıkması ve belirtilen diğer şiddet, bela ve azap çeşitlerinin görülmesi ve bunların insanı Allah'a iman etmeye mecbur bırakması halindeki iman da muteber değildir, çünkü o irade ve kendi tercihi olan iman değil, mecburi imandır. Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilen, güneşin batıdan doğmasından, Deccâl'ın ve Dâbbe'nin ortaya çıkmasından sonra yapılan tövbelerin kabul edilmeyeceğine dair olan haberler, ondan sonra yapılan itâatlerden sevap kazanılamayacağı anlamına da geliyor gibidir. [ ]Ancak insanlar imân ve itâate davet edildiklerinde, sonra onlar da bu davete uyduklarında onların bu tutumlarının kabul edilmemesi uzak bir ihtimaldir. Fakat sözünü ettiğimiz sebeplerden dolayı onların sevap alamamaları, inkâr etmeleri ve ilâhi nimetlere nankörlük etmeleri sebebiyle de ceza görmeleri ihtimal dâhilindedir. Çünkü sevap vermeyi gerekli görmek, lütuf ve ihsan ifadesidir. Hikmette ise, itâatlere sevap vermekle lütfu terk etmek demektir. Çünkü sevap, Cenâb-ı Hak'tan gelen nimetlere karşı O'na şükretmenin karşılığıdır, inkârı cezalandırmak ise hikmetin gereğidir, bundan dolayı mesele bizim dediğimiz gibidir. Ebü Hanife'nin (r.a.) şu sözü de bu anlamı teyit etmektedir: Cinler itâat ettiklerinde kendilerine sevap verilmez, çünkü sevabın gerekli olmasının yolu lütuftur, onlar için âyetlerde böyle bir şey belirtilmemiştir. Ancak onlar küfredip günah işledikleri takdirde, yukarıda nitelediğimiz anlamda kendilerine ceza verilir. Bunları en iyi Allah bilir.
Binaenaleyh, Daha önce inanmamış kimseye, azabı, şiddeti ve ilâhi mücizeleri gördüğü zaman iman etmesi fayda sağlamaz.
[İmansızın Yaptığı İyiliklerin Kendisine Faydası Yoktur]
Yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, yani bu iyilik ona fayda sağlamaz, ancak inancı sayesinde iyilik yapmışsa faydasını görür. İman etmediği halde bir iyilik yapmışsa onun faydası yoktur. Azabı ve ilâhi alâmetleri gördüğü zaman iman etmesinin faydası olmadığı gibi, iman etmeden önce yapmış olduğu iyiliğin de faydası olmaz. Denildi ki: Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz, meâlindeki âyet, imanını asla irtidat etmeyeceği ve dininden dönmeyeceği kararı ile yapmayan kişinin İman etmesi fayda sağlamaz demektir. Şöyle de denilmiştir: Daha önce inanmamış kimseye, iman etmesi fayda sağlamaz meâlindeki beyan, iman etmiş olması ona fayda sağlamaz demektir. Yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye meâlindeki cümle de, o tasdikinde Allah'a tâzim ve O'nun şanını yüceltme elde etmeyen kişiye imanı fayda vermez, ancak bunlara sahip olursa fayda verir, demektir. Çünkü her nevi tasdik, Allah'ı tâzim ve O'nun şanını yüceltmek anlamına gelmez. Nihayet şöyle de söylenmiştir: Yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye meâlindeki beyan, ilâhi mücizeleri gözleriyle görmeden tasdik etmesine bağlı olarak hayır işlemeyen kişiye fayda vermez anlamına gelir.
De ki: Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz. Bu cümle tehdit anlamına gelir, yani belirttiğimiz o üç şeyden birini bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz. Başka bir âyette de Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “De ki: Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte beklemekteyim!” Yahut, azabı Bekleyin, biz de sizinle birlikte onu Beklemekteyiz.
---
Dipnotlar:
8 Müslim, “Fiten” 128; İbn Mâce, “Fiten” 28. Katâde, “umumi emir” lafzını, kıyâmet saati diye açıklar (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 407). 89 İbnu'l-Esir, en-Nihâye fi garibi'l-hadis, “+,” md. 60 Abd b. Humeyd ve Taberâni, İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediğini rivayet ederler: Şu üç alâmet ortaya çıkıncaya kadar âdemoğlunun tövbesi muteberdir: Güneş batıdan doğuncaya yahut Dâbbe ortaya çıkıncaya veyahut Yecüc ve Mecüc zuhur edinceye kadar. Artık ondan sonra yaşadığınız her yıl bir öncekinden daha kötüdür (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 111, 393). Bu rivayeti Heysemi de Yecüc ve Mecüc zuhur edince cümlesine kadar olan kısmını tahric etmiş ve şöyle demiştir: “Bunu Taberâni munkatı' bir senedle tahric etmiştir” Yani kıyâmet alârnetlerinin iki ortaya çıktığında, meleklere kalemlerini atmaları emredilir ve insanların amellerini yazmaktan vazgeçirilir, çünkü gayb perdesi kaldırılmıştır, imtihanın hikmeti de zâil olmuştur. © Bu rivayeti Hz. Âişeden (r.a) Abdürrezzâk, İbn Ebü Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'lMünzir tahric etmişlerdir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 394).
Enam 6:159
Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar“. Hz. Âişe (r.a.) ve Ebü Hureyreden (r.a.) rivayet edildiğine göre onlardan biri, bu âyet kâfirler hakkındadır demiş, diğeri de dalâlette olanlar hakkındadır, demiştir”. Onların Harüriler” olduğu da söylenmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar yahudiler ve hıristiyanlardır”, Ancak onların kimler olduğunu biz bilmiyoruz, kim olduklarını bilmeye de ihtiyacımız yoktur. [ ]Sonra Dinlerini böldüler cümlesi üç anlama gelebilir. Biri, hakikat anlamına gelebilir, çünkü bütün din mensupları, kendilerinin Allah'ın dini üzere olduklarına inanırlar, hiç kimse kendisinin Allah'ın dininden başka bir din üzerinde olduğunu söylemez. Görmez misin ki müşrikler bile şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”””. “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”7, Onlar, kendilerinin Allah'ın dini üzere olduklarını söyleseler de hakikatte Dinlerini bölmüşlerdi, Allah'ın dininde değildiler. Dinlerini böldüler meâlindeki beyanın diğer 68 Bu âyetteki kelimesini yedi kırâat imamından İbn Kesir, Nâfi, Âsım, Ebü Amr ve İbn Âmir şeddeli olarak “ferrekü” diye okumuşlar, Hamza ve Kisâi ise “fârekü” diye okumuşlardır (bk. İbn Mücâhid, Kitâbu5-seba fi'1-kırdat, 274). Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Hz. Âişe'ye (r.a.) şöyle demiş: “Ya Âişe! 'Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar) meâlindeki âyetten maksat, bu ümmetin bidat ehli, hevâ ehli ve dalâlet ehli olanlardır. Onların tövbesi yoktur. Ya Âişe! Şüphesiz günah işleyen herkes için tövbe vardır, ancak bidat ehlinin ve hevâ ehlinin tövbesi yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar” (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 402). Heysemi bu hadisi zayıf görmüştür. Ebü Hureyre'nin (r.a.) de, şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Onlar, bu ümmet içindeki insanlardır; bir rivayette de: onlar bu ümmetin bidat ve hevâ ehli olan insanlarıdır, demiştir (Taberi, Câmi'u'beyân, VIII, 105; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 402). Harüriler'den maksat Hâricilerdir. Küfe civarındaki bir yer olan Harürâ'ya nispet edilerek bu isim verilmiştir. Çünkü onlar ilk defa orada bir araya gelmişler ve Hz. Ali'ye (r.a.) karşı çıkma kararını orada vermişlerdi..
m “Katâde (r.a.) şöyle dedi: Onlar yahudilerdir, çünkü onlar puta tapanlarla birlikte müslümanlara karşı birleşmişlerdi. Ebü Hureyre (r.a.) de şöyle dedi: Onlar bu ümmetin dalâlet ehli olanlarıdır, âyet müslümanları farklı iddialardan sakındırmakta, İslâm dini üzerinde birleşmeye ve ülfete davet etmektedir. Hasan-ı Basri (r.a.) de şöyle dedi: Onlardan maksat bütün müşriklerdir, çünkü onların hepsi bu niteliğe sahiptirler. Hz. Âişeden (r.a.) de, onlar kâfirlerdir, dediği rivayet edilmiştir. Harüriler'in kastedildiği de söylenmiştir (Semerkandi, “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, ‘ sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz' diyorlar”.
73 Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız? diyorlar” (Yünus, 10/18).
294 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ bir anlamı da şöyle olabilir: Onlar, Cenâb-ı Hak tarafından emrolundukları ve -Allah kendilerine salât ve selâm eylesin- nebilerin ve resüllerin davet ettiği dini bölüp parçalamışlardı. Bu âyetin başka bir anlamı da şu olabilir: Onlar, nebilerin ve resüllerin döneminde tabi oldukları dini bilâhare bölüp parçalamışlardı. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlara Allah katından ellerindekini (Tevrat) doğrulayan bir kitap gelince, daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur'ân) kendilerine gelince onu inkâr ettiler”, “İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz?” Halbuki onlar Allah'a iman ediyorlardı.
Gruplara ayrılanlar, yani onlar grup grup, parça parça oldular.
Senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Bu âyetin tefsirini yapanlardan bazıları, âyete, senin onlarla savaşmana gerek yoktur mânasını verdiler. Sanki Cenâb-ı Hak, belli bir zaman Hz. Peygamber'e (s.a.) onlarla savaşmayı yasaklamış, sonra kendisine izin vermiş, kılıç âyeti bunu neshetmiştir. Bu uzak bir ihtimaldir. Senin onlarla hiçbir alâkan yoktur meâlindeki ilâhi kelâm, senin onların diniyle ilgin yoktur anlamına gelebilir; çünkü onların dini atalarını taklit esasına dayanmakta, senin dinin ise deliller ve kanıtlar dinidir, dolayısıyla senin onlarla, yani onların diniyle hiçbir alâkan yoktur. Senin onlarla hiçbir alâkan yoktur meâlindeki ifadenin, sana onların dini sorulmayacak ve ondan hesaba çekilmeyeceksin anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur”. Yahut o kâfirlerin, Resülullah'ın (s.a.) kendi dinlerine döneceklerinden ümitlerini kestikleri anlamına gelebilir, nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Bugün, kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir””.
372 (JOnların işi ancak Allah'a kalmıştır. Bu beyan, onların hükmü sana ait değil Allaha aittir, onlar hakkındaki hükmü Allah verecektir anlamına gelebilir. Yahut onlarla savaşmak emri Allah'a aittir, savaşmak için sana izin vermedikçe onlarla savaşamazsın, anlamına da gelebilir. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. Bu da bir tehdit cümlesidir.
Yolaç.
sizi İLLE YİNE A sau;
---
Dipnotlar:
75 “Bir gün ki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır; yüzleri kararanlara, iman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı!” (de-
Enam 6:160
Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse... [Birincisi], bu âyette geçen Sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır meâlindeki cümlede kötülüğün karşılığı olan cezanın gerekli olmadığı, Getirdiğinin on katı vardır meâlindeki cümlede ise, iyiliğin karşılığı olan mükğfatın gerekli olduğu anlamı vardır. Çünkü Allah, onun için şu vardır buyurmaktadır, bu ise iyiliğin karşılığı olan mükâfatı vermenin gerekli olduğunu ifade eder. Kötülüğün karşılığı olan cezanın gerekli olduğu, “Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür”79 meâlindeki âyet-i kerimede ve benzerlerinde belirtilmektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi”? iyiliklere karşılık vermek, güzelliklere ve hayırlara sevap vermek, bir lütuf ve ihsandır. Çünkü Cenâb-ı Hak, herkese pek çok nimetler vermiştir, yapılan bu hayırlar da O'nun verdiği nimetlere bir karşılık ve şükür yerine geçer. Meseleye mükâfatı veren açısından baktığımızda sadece lütuf ve ikramdan bahsedilir. Kötülüğün cezasına gelince, bu hikmetin gereğidir, insanın yaptığı kötülükler Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük anlamına gelir, nankörlük de cezayı ve ona uygun bir karşılık vermeyi gerektirir. İkincisi, insandan hayır ve güzellik olarak çıkan fiiller onun yaratılışına, suretine ve güzel konumuna uygun düşen, Allah'ın yaratıp var ettiği gibi düzgün olan davranışlardır; ondan yaratılışına muhalif bir fiil çıkmaz, dolayısıyla ceza görmesini gerektirmez. Kötülüklere gelince, bunlar insanın hilkatine muhalif davranışlardır, insanın yaratılışına ve konumuna uygun düşmeyen şeylerdir, bundan dolayı ona ceza verilmesi gerekir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım” ”, [ ]Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Bu ilâhi kelâm, sınırlama anlamına gelmez, bu oranda hiç artma ve eksilme yapılamaz demek değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, o ancak verilecek olan karşılığı büyük göstermek ve yüceltmek anlamındadır; çünkü Cenâb-ı Hak, Allah yolunda yapılan her harcamaya yediyüz misline varıncaya kadar fazlasıyla karşılık vereceğini haber vermektedir”. Ancak tevhit konusunda getirdiği güzelliklerin sözü edilen bu miktara ulaşması mümkün değildir. Getirmiş olduğu tevhidin, bizzat kendisinin bu sayıya ulaşması veya az olması söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, mükâfatı büyük göstermek veya temsil mânasına gelir”. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Genişliği gökleyerin genişliği gibi olan cennet” diye buyurmaktadır. Bunu, yaratılanlar nezdinde gök ve yerden daha geniş bir yer olmadığı için söylemektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacaktı!”7 Bunun gibi âyetler, onların Allah hakkında söyledikleri sözün yanlışlık açısından büyüklüğünü göstermek için temsil (örneklendirme) anlamına gelmektedir, yoksa hakikatte yerin yarılması veya göğün çatlaması söz konusu değildir. Söylediğimiz gibi açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlamdadır, sınırlama ve tayin anlamında değildir. Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin şu kadarı vardır, Kim de kötülükle gelirse ona da şu vardır. Cenâb-ı Hak burada, kim iyilik yaparsa ona şu vardır, kim de kötülük yaparsa şu vardır demeyip, iyiliğin ve kötülüğün getirilmesinden söz etmektedir. Bu ifade, insanın hayatını ne ile bitirdi ve ruhu nasıl çekilip alındı ise ona bakılacağı bilinsin diyedir. Allah sanki şöyle demektedir: Hayatını iyilikle tamamlayan ve bu halde iken ruhu çekilip alınan insana şu vardır, çünkü insan bazan iyilik yapar, fakat sonra onu bozan ve geçersiz kılan şirk ve benzeri büyük günahları işleyerek yaptığı iyiliği yok eder. Nitekim Hz.
Peygamber'in (s.a.) de, “Ameller son hallerine (havâtim) göre değerlendirilir”! buyurduğu rivayet edilmiştir.
(SJKim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Bazıları şöyle dediler: Kim tevhitten sonra iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır ve kim de tevhitten sonra kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Bazı müfessirler de şöyle dediler: Kim iyilikle gelirse, yani tevhitle birlikte yaptığı iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi bu sınırlayıcı bir rakam değildir, iyiliğin büyük ve Allah katındaki değerini göstermek veya temsil anlamındadır. Kim de kötülükle gelirse, yani şirk inancı ile gelirse, o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Ancak şirk inancına verilen cezanın dengidir, çünkü şirk kötülüklerin en büyüğüdür. Bu âyet-i kerime, “misl” (eş, benzer) denilen karşılığın bazan farklı miktarda olabileceğine işaret etmektedir, çünkü âyette iyiliğin sevabı olarak on misli, kötülüğün karşılığı olarak da misli kadar denilmektedir. Bu iki örnekten biri, asıl ile aynı nevide ve sevabı verilen amel miktarında değildir. Bazıları da Kim iyilikle gelirse meâlindeki cümleye, âhirete tevhit ile gelirse diye, ona getirdiğinin on katı vardır meâlindeki cümleye de kat kat sevap vardır diye anlam vermişlerdir. Kim de kötülükle gelirse, yani şirk ile gelirse, o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır, yani kendisine o büyüklükte bir ceza verilir. Şirkin cezası cehennemdir, çünkü şirk günahların en büyüğü, cehennem de cezaların en büyüğüdür. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Uygun bir karşılıktır”, yani yaptıklarına uygun bir karşılıktır.
Onlar haksızlığa uğratılmazlar. Yani hiçbiri haksızlığa uğratılmaz; ne dengiyle cezalandırılması gerekenin cezası arttırılır, ne de fazlasıyla mükğfatlandırılacak olanın mükâfatı belirtilenden az tutulur.
---
Dipnotlar:
Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerirmeye işaret etmektedir: “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir”. “Bu ilâhi kelâm, sınırlama anlamına gelmez, bu oranda hiç artma ve eksilme yapılamaz demek değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, o ancak Allah'a tâzim ve O'nun şanını yüceltmek anlamındadır. Görülmez mi ki Cenâb-ı Hak, Allah yolunda yapılan her harcamaya yediyüz misline varıncaya kadar fazlasıyla karşılık vereceğini haber vermektedir. Dinin aslı olan tevhit konusunda getirdiği güzelliklerin ise bu miktara ulaşması veya ondan çok az olması caiz değildir, aksine on misli kadardır. Dolayısıyla âyetteki on misli ifadesi bir sınırlama ve oranı belirten hakiki sayı anlamında değildir. O ancak insanların akıllarında durması gereken miktarı büyütmek anlamına gelir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar” (Meryem, 19/90-91).