Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Enam 6:161 – A'raf 7:171
İçindekiler
- Enam 6:161
- Enam 6:162
- Enam 6:163
- Enam 6:164
- Enam 6:165
- A'raf 7:1
- A'raf 7:2
- A'raf 7:3
- A'raf 7:4
- A'raf 7:5
- A'raf 7:6
- A'raf 7:7
- A'raf 7:8
- A'raf 7:9
- A'raf 7:10
- A'raf 7:11
- A'raf 7:12
- A'raf 7:13
- A'raf 7:14
- A'raf 7:15
- A'raf 7:16
- A'raf 7:17
- A'raf 7:18
- A'raf 7:19
- A'raf 7:20
- A'raf 7:21
- A'raf 7:22
- A'raf 7:23
- A'raf 7:24
- A'raf 7:25
- A'raf 7:26
- A'raf 7:27
- A'raf 7:28
- A'raf 7:29
- A'raf 7:30
- A'raf 7:31
- A'raf 7:32
- A'raf 7:33
- A'raf 7:34
- A'raf 7:35
- A'raf 7:36
- A'raf 7:37
- A'raf 7:38
- A'raf 7:39
- A'raf 7:40
- A'raf 7:41
- A'raf 7:42
- A'raf 7:43
- A'raf 7:44
- A'raf 7:45
- A'raf 7:46
- A'raf 7:47
- A'raf 7:48
- A'raf 7:49
- A'raf 7:50
- A'raf 7:51
- A'raf 7:52
- A'raf 7:53
- A'raf 7:54
- A'raf 7:55
- A'raf 7:56
- A'raf 7:57
- A'raf 7:58
- A'raf 7:59
- A'raf 7:60
- A'raf 7:61
- A'raf 7:62
- A'raf 7:63
- A'raf 7:64
- A'raf 7:65
- A'raf 7:66
- A'raf 7:67
- A'raf 7:68
- A'raf 7:69
- A'raf 7:70
- A'raf 7:71
- A'raf 7:72
- A'raf 7:73
- A'raf 7:74
- A'raf 7:75
- A'raf 7:76
- A'raf 7:77
- A'raf 7:78
- A'raf 7:79
- A'raf 7:80
- A'raf 7:81
- A'raf 7:82
- A'raf 7:83
- A'raf 7:84
- A'raf 7:85
- A'raf 7:86
- A'raf 7:87
- A'raf 7:88
- A'raf 7:89
- A'raf 7:90
- A'raf 7:91
- A'raf 7:92
- A'raf 7:93
- A'raf 7:94
- A'raf 7:95
- A'raf 7:96
- A'raf 7:97
- A'raf 7:98
- A'raf 7:99
- A'raf 7:100
- A'raf 7:101
- A'raf 7:102
- A'raf 7:103
- A'raf 7:104
- A'raf 7:105
- A'raf 7:106
- A'raf 7:107
- A'raf 7:108
- A'raf 7:109
- A'raf 7:110
- A'raf 7:111
- A'raf 7:112
- A'raf 7:113
- A'raf 7:114
- A'raf 7:115
- A'raf 7:116
- A'raf 7:117
- A'raf 7:118
- A'raf 7:119
- A'raf 7:120
- A'raf 7:121
- A'raf 7:122
- A'raf 7:123
- A'raf 7:124
- A'raf 7:125
- A'raf 7:126
- A'raf 7:127
- A'raf 7:128
- A'raf 7:129
- A'raf 7:130
- A'raf 7:131
- A'raf 7:132
- A'raf 7:133
- A'raf 7:134
- A'raf 7:135
- A'raf 7:136
- A'raf 7:137
- A'raf 7:138
- A'raf 7:139
- A'raf 7:140
- A'raf 7:141
- A'raf 7:142
- A'raf 7:143
- A'raf 7:144
- A'raf 7:145
- A'raf 7:146
- A'raf 7:147
- A'raf 7:148
- A'raf 7:149
- A'raf 7:150
- A'raf 7:151
- A'raf 7:152
- A'raf 7:153
- A'raf 7:154
- A'raf 7:155
- A'raf 7:156
- A'raf 7:157
- A'raf 7:158
- A'raf 7:159
- A'raf 7:160
- A'raf 7:161
- A'raf 7:162
- A'raf 7:163
- A'raf 7:164
- A'raf 7:165
- A'raf 7:166
- A'raf 7:167
- A'raf 7:168
- A'raf 7:169
- A'raf 7:170
- A'raf 7:171
Enam 6:161
161. “De ki: “Şüphesiz beni doz yola, uoan bir die Allah'ı bir bilen İbrâhim'in dinine iletti? O, ortak koşanlardan değildi.”
75 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 335; Buhâri, “Kader” 5.
298 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ De ki: Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Buradaki “hedâni” ( las) kelimesi, işaret etti, gösterdi anlamına gelir, yani Rabb'im bana dosdoğru bir yol gösterdi. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın lütfunu kendisine hatırlatmak anlamına gelmektedir, yoksa bunu beyan etmek ve ona göstermek anlamına gelmemektedir. Ancak bunun üzerine bir açıklama söz konusu olabilir; Resülullah (s.a.) hidâyete kılavuzluk yapmakta ve insanlara onun yolunu göstermektedir, bunarağmen Allah kendisine, sen istediğin kişiyi hidâyete erdiremezsin buyurmaktadır: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidâyete erdirir”717. Bu, âyet-i kerimenin göstermek ve beyan ile değil, hidâyete ulaşmanın ve onu başarmanın Allah'ın ikramı ve lütfu ile olduğu anlamına geldiğini gösterir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! [ ] Asıl Allah, sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur”'8. Eğer âyet yol göstermek ve açıklama yapmak anlamına gelseydi, bunu Hz. Peygamber (s.a.) yapıyordu. Sonra Allah, onların Hz. Peygambere (s.a.) değil, Allah'a minnet borcu bulunduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla burada kastedilen yol göstermek değil, söylediğimiz gibi bizzat hidâyetin kendisidir.
Sapasağlam”” bir dine. Denildi ki: Hiç eğriliği büğrülüğü olmayan sapasağlam, dümdüz bir din. Nitekim bir âyet-i kerime şöyledir: “Allah, kuluna sağlam ve kusursuz kitabı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir”7. Buradaki “ivec” kelimesi, hiçbir kusuru olmayan anlamına gelir, Cenâb-ı Hak insanlara hiçbir kusuru olmayan bir kitap gönderdiğini haber vermektedir.
İbrâhim'in dini. Farklı dinlere mensup olanların hepsi de, kendilerinin İbrâhim'in dininde olduklarını iddia etmektedirler. Cenâb-ı Hak haber vermektedir ki İbrâhim'in dini, onların iddia ettikleri din değil, Muhammed aleyhisselâmın getirdiği dindir.
Onkırâatimamından Âsım, İbn Âmir, Hamza, Kisâi ve Halef bu kelimeyi “kıyemen” Hanif olarak. Denildi ki: Müslüman olarak. Arapçada “hanef” kelimesi meyletmek anlamına gelir, hanif de Allah'ın dinine meyleden kişi demektir. Cenâb-ı Hak, Hz. İbrâhim'in (s.a.) insanları Allahın dinine, babalarının ve atalarının mensup oldukları dine, yani nebilerin ve resüllerin dinine çağırdığını haber vermektedir. O, ortak koşanlardan değildi. Bu cümle ile Allah, Hz. İbrâhim'i (s.a.) şirkten aklamaktadır. Hanif olarak meâlindeki kelimeye, Allah için samimi olarak anlamı da verilmiştir; İbrâhim (s.a.), samimi olarak Allah'ın Rab olduğu ve O'na kulluk etmek gerektiği konusunda, o kâfirlerin yaptıkları gibi Allah'a hiç kimseyi ortak koşmamıştır. İbn Mesüd (r.a.) ve Hafsa'nın mushafında bu beyan, sizin Allah'ı bir bilen İbrâhim'in dini, fıtratı üzere yaratılmış olduğunuz sapasağlam din, şeklindedir. Sapasağlam din anlamına gelen kelime “kayyımen” diye de “kıyemen” diye de okunmuştur.
Yahut Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti meâlindeki cümle, Allah'a şükretmek, kendisine verdiği nimetlere ve en doğru yola iletmek suretiyle lütfedip ikram ettiklerine hamdetmek anlamına da gelir. Buradaki “müstakim” kelimesinin, hakkı delillerle ayakta tutmak anlamına gelmesi de muhtemeldir. Aynı şekilde Sapasağlam din ibaresi de, sağlam olduğu delillerle ve kanıtlarla belli olan din anlamına da gelir. Buna karşılık onların dini, kendi kişisel arzularının ürünü olan dindir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak Hanif dini demektedir.
[ ]De ki: Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti. Bu beyanda, “De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir”?! meâlindeki ilâhi kelâmda ve “De ki: Ben Allah'tan başka bir Rab mi arayacağım?”72 meâlindeki âyette Cenâb-ı Hak Hz. Peygambere (s.a.) hitap etmekte, ancak bütün yaratılanlar kastedilmektedir. Resülullah'ın (s.a.) mâruz kaldığı sorgulanmak, kendisinden olur olmaz isteklerde bulunmak gibi sıkıntıların benzerine mâruz kalan insanın bu âyetleri okuması ve bunlarda belirtilen şeyleri düşünmesi gerekir. Şayet bu âyetlerde özel olarak sadece Resülullah'a (s.a.) hitap edilmiş olsaydı, âyetlerde geçen De ki anlamına gelen lafzın olmaması gerekirdi, bunun yerine şöyle yap, böyle yapma denilmesi icabederdi, dünyada birinin başka birine hitap etmesi bu şekildedir, biri diğerine hitap ederken “de ki” dememesi kuraldır. İşte bu da bizim söylediğimizi kanıtlar. “De ki: O Allah'tır, tektir”? meâlindeki âyet de böyledir. Allah'ın sıfatlarının nitelenmesini isteyen insanın, O'nu İhlâs süresindeki gibi nitelemesi gerekir. Resülullah (s.a.) ile diğer yaratılanlar bu hitapta aynı durumdadırlar.
Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti. Bu beyanda Allah'ın doğru yola iletmek suretiyle lütfu belirtilmekte ve vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edâ etmesi istenmektedir. “De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim...”7 meâlindeki âyet ise, kulluğu samimiyetle sadece Allah'a tahsis etmeyi, hayat ve ölüm de dâhil olmak üzere kendini bütünüyle tamamen O'na teslim etmeyi emretmektedir. “De ki: Ben Allah'tan başka bir Rab mi arayacağım?” meâlindeki âyet ise, Allahın bir olduğuna ve O'nun yegâne Rab olduğuna inanmaya davet etmektedir.
Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti meâlindeki âyet, iman konusunda doğru yola ileten ikinci bir kişinin var olduğunu söyleyenlerin iddialarını reddettiği anlamına da gelmektedir. Çünkü Allah insana Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti demesini emretmektedir, şüphesiz Allah ikinci bir şahsı kabul etmez. Dolayısıyla bu konuda ikinci bir şahsa yer verenin bu iddiası iki anlama gelir: [ ]Ya bir şüphe içindedir, ya da Allah'ın lütfettiği nimetleri gizlemektedir. Allah'ın verdiği nimetlere sahip olan herkesin bunu göstermesi ve Resülullah'ın (s.a.) da emrettiği üzere, verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükretmesi gerekir.
gil İşl Bize A a8 E)
Enam 6:162
De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. Bu âyet-i kerime iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) bizzat kendisine bir çağrıyı dile getirmesini emretmek anlamına gelir, yani Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
De ki: Ben namazımı, (her türlü) ibadetimi Allah için yapıyorum, hayatım ve ölümüm de âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. İkincisi, o kâfirler ve günahkârlardan farklı ve onlara karşı olduğu anlamına gelir, yani Allah şöyle buyuruyor: Ben namazımı ve kulluğumu Allah için yerine getiriyorum, hayatım ve ölümüm de Allah içindir. Ben, sizin kulluğunuzda ve ibadetinizde Allah'a başkalarını ortak kıldığınız gibi kimseyi Allah'a ortak kılmıyorum. En doğrusunu Allah bilir.
Namazım meâlindeki sözcüğün işaret ettiği anlam hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları, farz namazlardır, demiş, bazıları da, boyun eğme ve övgü anlamına gelen hudü ve senâ namazıdır demişlerdir. Buna göre ben Allah için hudü ve senâ yaparım, demektir. “Salât” kelimesi sözlükte senâ, yani övgü anlamına da gelir.
İbadetim anlamına gelen “nusuk?” kelimesi hakkında da farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri buna dinim anlamını vermiştir”, Nitekim bir âyet-i kerimede “Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrü kıldık”, yani bir din yaptık buyurmaktadır. Bu kelimeye “hac, umre ve başka yerlerde kestiğim kurbanlar Allah içindir? anlamı da verilmiştir. “Her türlü ibadetim' anlamı da verilmiştir. “Nusuk” kelimesi, her çeşit ibadetin ismidir, bundan dolayı her ibadet yapana nâsik denilmiştir”.
Hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. Yani ben Allah için yaşıyor ve Allah için ölüyorum. Şahsımda ve kulluğumda hiç kimseyi Allah'a ortak kılmam, aksine her şey Allah içindir. Bu konuda O'nun ortağı yoktur.
[ ]Bana sadece bu emrolundu. Burada takdim tehir olması muhtemeldir. Sanki Allah şöyle buyurmaktadır: De ki: Ben namazımı ve her türlü ibadetimi Allah için yapmakla emrolundum. Yahut bana, namazımı, her türlü ibadetimi ve kulluğumu sadece Allah için yapmam ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamam için kendisine dua etmem ve sadece O'ndan istemem emrolundu.
Ben Müslümanların ilkiyim. Bu beyanın, ben tebliğ etmekle emrolunduğum şeylere boyun eğenlerin ve teslim olanların ilkiyim anlamına gelmesi muhtemeldir. Hz. Peygamber'e (s.a.) kendisine gelen emirleri tebliğ etmesi emredilmişti ve o da, tebliğ etmekle emrolunduğum şeylere ilk teslim olan benim 76 Kurtubi, Câmi'wl-beyân, VII, 152. 78 bk.İbn Manzür, Lisânu'l-Arab, “a” md.
302 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ diyordu. Bunun, İslâm olmak için vakit geçirmemek, hemen kabul edip itâat etmek anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kendilerine gösterdiğimiz her mücize bir diğerinden daha büyüktü”?”. Bu ifade, onlardan bazısı daha büyük bazısı daha küçük anlamına gelmez, aksine hepsi büyüktür anlamındadır, son derece büyük olduğu anlamına gelen bir nitelemedir. Buna göre âyet-i kerime İslâm olmanın vaktini tayin anlamına gelmez, ancak hemen kabul edip itâat etmek mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İslâm, kendini ve bütün nesneleri sağlam olarak Allah'a teslim etmek demektir, buna göre âyet, “ben kendimi sağlam olarak Allah'a teslim ettim anlamına gelir.
OIA aa iS siz
Enam 6:163
De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. Bu âyet-i kerime iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) bizzat kendisine bir çağrıyı dile getirmesini emretmek anlamına gelir, yani Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
De ki: Ben namazımı, (her türlü) ibadetimi Allah için yapıyorum, hayatım ve ölümüm de âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. İkincisi, o kâfirler ve günahkârlardan farklı ve onlara karşı olduğu anlamına gelir, yani Allah şöyle buyuruyor: Ben namazımı ve kulluğumu Allah için yerine getiriyorum, hayatım ve ölümüm de Allah içindir. Ben, sizin kulluğunuzda ve ibadetinizde Allah'a başkalarını ortak kıldığınız gibi kimseyi Allah'a ortak kılmıyorum. En doğrusunu Allah bilir.
Namazım meâlindeki sözcüğün işaret ettiği anlam hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları, farz namazlardır, demiş, bazıları da, boyun eğme ve övgü anlamına gelen hudü ve senâ namazıdır demişlerdir. Buna göre ben Allah için hudü ve senâ yaparım, demektir. “Salât” kelimesi sözlükte senâ, yani övgü anlamına da gelir.
İbadetim anlamına gelen “nusuk?” kelimesi hakkında da farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri buna dinim anlamını vermiştir”, Nitekim bir âyet-i kerimede “Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrü kıldık”, yani bir din yaptık buyurmaktadır. Bu kelimeye “hac, umre ve başka yerlerde kestiğim kurbanlar Allah içindir? anlamı da verilmiştir. “Her türlü ibadetim' anlamı da verilmiştir. “Nusuk” kelimesi, her çeşit ibadetin ismidir, bundan dolayı her ibadet yapana nâsik denilmiştir”.
Hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. Yani ben Allah için yaşıyor ve Allah için ölüyorum. Şahsımda ve kulluğumda hiç kimseyi Allah'a ortak kılmam, aksine her şey Allah içindir. Bu konuda O'nun ortağı yoktur.
[ ]Bana sadece bu emrolundu. Burada takdim tehir olması muhtemeldir. Sanki Allah şöyle buyurmaktadır: De ki: Ben namazımı ve her türlü ibadetimi Allah için yapmakla emrolundum. Yahut bana, namazımı, her türlü ibadetimi ve kulluğumu sadece Allah için yapmam ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamam için kendisine dua etmem ve sadece O'ndan istemem emrolundu.
Ben Müslümanların ilkiyim. Bu beyanın, ben tebliğ etmekle emrolunduğum şeylere boyun eğenlerin ve teslim olanların ilkiyim anlamına gelmesi muhtemeldir. Hz. Peygamber'e (s.a.) kendisine gelen emirleri tebliğ etmesi emredilmişti ve o da, tebliğ etmekle emrolunduğum şeylere ilk teslim olan benim 76 Kurtubi, Câmi'wl-beyân, VII, 152. 78 bk.İbn Manzür, Lisânu'l-Arab, “a” md.
302 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ diyordu. Bunun, İslâm olmak için vakit geçirmemek, hemen kabul edip itâat etmek anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kendilerine gösterdiğimiz her mücize bir diğerinden daha büyüktü”?”. Bu ifade, onlardan bazısı daha büyük bazısı daha küçük anlamına gelmez, aksine hepsi büyüktür anlamındadır, son derece büyük olduğu anlamına gelen bir nitelemedir. Buna göre âyet-i kerime İslâm olmanın vaktini tayin anlamına gelmez, ancak hemen kabul edip itâat etmek mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İslâm, kendini ve bütün nesneleri sağlam olarak Allah'a teslim etmek demektir, buna göre âyet, “ben kendimi sağlam olarak Allah'a teslim ettim anlamına gelir.
OIA aa iS siz
Enam 6:164
De ki: Allah her şeyin Rabb’i iken ben O’ndan başka bir Rab mi arayacağım? Bu âyet-i kerimeyi iki şekilde anlamak mümkündür. Biri, Allah'tan başka Rab olmadığını bildiğiniz halde Ben O'ndan başka bir Rab mi arayacağım? mânasına gelebilir. Allah varken O'ndan başka Bir Rab mı arayacağım? mânasına da gelebilir; Allahın Rab ve ilâh olduğunun izleri, herkeste sağlam ve açık bir şekilde mevcuttur. Sizin beni davet ettiğiniz şeylerde ise Allah'ın rablığını ve O'na kulluğun izlerini görüyorum, bu durumda ben nasıl O'ndan başka Rab edinebilirim?
Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir. Bu ilâhi kelâm da iki şekilde yorumlanabilir. Bu cümle, herkes ancak kendi yaptığı kötülüğün karşılığını görür, yani âhirette kimse başkasının sorumluluğunu yüklenmez' anlamına gelebilir. Nitekim Allah Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez buyurmuştur. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “(Ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”. Herkesin yaptığının sonucu kendisineaittir meâlindeki âyet, eğer insan bırakılsa ve istediğini yapacak olsa herkes yaptığını ancak kendi aleyhine yapmış olur, fakat Allah lütfedip onlardan bazılarına ve kendi aleyhine yaptığı tercihlerine mani oluyor anlamına da gelebilir. Nitekim Yüsuf aleyhisselâm şöyle demişti: ( “Şüphesiz nefis, Rabb'imin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder”, O, Rabb'imin korudukları dışında her nefsin kötülük yapacağını haber vermiştir. Burada gizli bir kelimenin var olması da ihtimal dâhilindedir. Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Herkesin yaptığı ancak kendi aleyhine ve lehinedir. Böyle cümleler Kur'ân-ı Kerim'de caizdir. Meselâ Cenâb-ı Hak “Âlemlere uyarıcı olsun diye”? buyurmaktadır, bu cümle bir millet için uyarıcı olsun, başka bir millet için müjdeci olsun diye, bir halde uyarıcı, başka bir halde müjdeleyici olsun diye anlamına gelir.
Sonunda dönüşünüz Rabb'inizedir ve O, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir. Bu bir tehdit cümlesidir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) namaz için tekbir aldığında bu tekbirin peşinden Benim namazım, (her türlü) ibadetim... meâlindeki âyeti sonuna kadar okurdu. Hz. Ali'den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) namaza başlarken tekbir alır ve şu âyetleri okurdu: “Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim”. De ki: “Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim””:. Bundan sonra da uzun bir dua okuduğu belirtilmiştir”. Hz. Âişe (r.a.) ve Ebü Said el-Hudri'nin (r.a.) de şöyle söyledikleri rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) namaza başlarken ellerini omuzlarına kadar kaldırır, sonra şöyle derdi: “Allah'ım; her türlü noksanlıktan seni tenzih eder ve ancak sana hamd ederim. Senin ismin pek mübarektir, şânın çok yücedir, senden başka ilâh yoktur”. Ebü Hanife (r.h.) farz namazlarda bu duayı okumayı tercih ederdi. Aynı şey Hz. Ömer'den (r.a.) de rivayet edilmiştir, o da namaza kalktığında tekbir alır, sonra bu duayı okurdu: Allah'ım; her türlü noksanliktan seni tenzih eder ve ancak sana hamd ederim. Senin ismin pek mübarektir, şânın çok yücedir, senden başka ilâh yoktur. İbn Mesüd'un (r.a.) da namaza başladığında; Allah'ım; her türlü noksanlıktan seni tenzih eder ve ancak sana hamd ederim. [ ]Senin ismin pek mübarektir, şânın çok yücedir, senden başka ilâh yoktur, diye söylediği rivayet edilmiştir”. Ebü Yüsuf da bu sözleri söylemeyi ve Hz. Ali'den (r.a.) rivayet edilen âyetleri okumayı müstahab görürdü, ancak bunu söylemeyi farz saymaz, bundan başka şeylerin söylenmesinde de mahzur görmezdi. Ebü Hanife (r.h.) ise farz namazlarda, Ebü Said el-Hudri'nin (r.a.) ve Hz. Âişe'nin (ra.) Resülullah'tan (s.a.) rivayet ettikleri, Hz. Ömer'den (r.a.) ve Abdullah b. Mesüddan (r.a.) da rivayet edilen sözlere başka bir şeyin ilave edilmesini güzel görmezdi. Nâfile namazlarda ise istediği duaları ve övgü cümlelerini söylemesini uygun görürdü. Hz. Ali'nin (r.a.), Resülullalhvın (s.a.) fiili olarak rivayet ettiği şeyin nâfile namazlarda yapılmış olması muhtemeldir.
Enam 6:165
Sizi yeryüzünün halifeleri kılan O'dur. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dediler: Sizi yeryüzünün halifeleri kıldı. “Sizi” sözüyle Resülullahvın (s.a.) ashabı kastediliyor. Allah Teâlâ ashabı daha önce geçen ve peygamberlerini yalanlayan veya tasdik eden insanlara halef kıldı; bunu da insanların, Hz. Peygamber'i (s.a.) yalanlayanların başlarına nelerin geleceğini bilmeleri, dolayısıyla onu yalanlamaktan ve ona muhalefetten sakınmaları ve onları Hz. Peygamber'i (s.a.) tasdike, ona uymaya ve ona itâate özendirmek için; aynı zamanda sakındırmak ve özendirmek konusunda daha önce geçen milletlerden ibret almaları için, daha önce geçenleri örnek almak ve onlardan ibret alarak Hz. Peygambere (s.a.) nasıl yaklaşacaklarını, ona güzel davranmaları, saygı göstermeleri ve onu tasdik etmeleri gerektiğini bilip, ona kötü muamele etmekten ve onu yalanlamaktan sakınmaları için yaptı. Bazıları ise şöyle dediler: Sizi yeryüzünün halifeleri kıldı. Yani bütün insanları var olmakta ve yaşam şartlarında birbirlerine halef kıldı: Hayatta ve ölümde, zenginlikte ve fakirlikte, sağlıkta ve hastalıkta, izzette ve zillette, her şeyde, gençlikte ve yaşlılıkta birbirlerine halef kıldı. [ ] Bunları da insanlar için ibret olsun diye ve kendilerini yaratanı ve var edeni bilmeleri için yaptı. Şayet bütün insanlar birden yaratılmış olsaydı, kendilerinin hallerini, bir halden başka bir hale nasıl değiştiklerini bilemezlerdi. Bunun için Allah, kendi hallerini ve bir halden başka bir hale nasıl intikal ettiklerini bilmeleri ve hepsini aynı yaratıcının yarattığını anlamaları için insanları tek tek, nesilden nesile devam edecek şekilde ayrı ayrı yarattı. Onlar şayet hep birden yaratılmış olsalardı, nutfe halinden diğer hallere, yani “nutfe”den “alaka”ya, sonra “mudğa”ya, sonra çocukluk haline ve oradan da yaşlılık haline dönüşmenin dayanağını teşkil eden temel bilgileri bilemezlerdi. Aynı şey, zenginlik ve fakirlik, sağlık ve hastalık gibi her türlü durumlar için söz konusudur, insanlar şayet hep aynı durumda olsalardı, bunları bilemezlerdi. Bundan dolayı Allah, söylediğimiz hususlara işaret etmesi için onları birbirlerine halef kıldı. Bu konuda İbn Abböâs'ın (r.a.) beyan ettiği görüş de ihtimal dâhilindedir: İnsanlar, cinlere halef olmuş, onlardan sonra gelmişlerdir”. İlk yorum, insanların Hz. Peygamber'e (s.a.) yaklaşımı ve ona güzel davranmaları ile ilgili, ikincisi ise Cenâb-ı Hakk'ın tek Rab olduğunu açıklamakla ilgilidir.
Kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Bu ifade, muhtemelen insanların konumlarıyla ilgilidir. Yaratılışlarıyla ilgili olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak, insanlardan bazılarına diğerlerinden daha üstün dereceler ve faziletler lütfetmesi ve dünyada bazılarına bazılarından daha üstün imkânlar vermesi, insanların dünyada özendikleri üstün bir şekilde yaratılmış olmak gibi bazılarının bazılarına üstün oldukları faziletleri âhirette kazanmaları ve daha düşük konuma düşmekten kaçmaları içindir. Allah, âhirette üstün dereceler kazanmaya ve dünyada nefret ettikleri şeyleri yapmaktan kaçınmaya özendirmek için böyle yapmıştır.
[Allah'ın İnsanları Denemesi]
Size verdiği şeylerde sizi denemek için. Bu beyanın zenginlik ve fakirlik, çocukluk ve yaşlılık gibi bütün durumlarla ilgili olması muhtemeldir. [ ]Size verdiği şeylerde meâlindeki ifade ile verdiği nimetlerin kastedilmiş olması ihtimali de vardır. Yani Allah'ın size verdiği nimetlere karşı şükredip etmeyeceginizi denemek için. Size verdiği şeylerde sizidenemek için kiminizikiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Denildi ki: Allah, zengini zenginliği ile, sağlıklıyı da sağlığı ile imtihan eder. Fakiri fakirlik haliyle, hastayı da hastalık haliyle dener. Denemek her iki açıdan da Cenâb-ı Hak'tandır; ya verdiği nimetlere şükürde bulunmak veya verdiği sıkıntılara karşı sabretmekle imtihan. Bütün bu imtihanlarda da iki yol bulunduğunu açıklamıştır: Hak yol ve bâtıl yol. Allah, her yolun insanı nereye götüreceğini de açıklamıştır; eğer insan hak yola girerse, bu yol kendisini ebedinimetlere ve sonu gelemeyen mutluluklara götürecektir. Şayet bâtıl yola girerse, bu yol da onu şiddetli azaba ve daimi hüzne götürecektir. Bunu açıkladıktan sonra Allah insanı bu iki yol arasında muhayyer bırakmıştır. İşte denemenin anlamı budur.
Şüphesiz Rabb'inin cezası çok çabuktur. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet, azabın çok çabuk geleceğini haber vermektedir, çünkü gelmesi mukadder olan her şey çok yakındır, sanki gelmiş gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'ın emri yerine gelecektir”; “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı”7, “Vakit yaklaştı”. Bu gibi âyetler, sözü edilen şeyin mutlaka geleceğini ifade eder, sanki hemen gelmiş gibidir. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet, Allah'a isyan edenlerin azabının çok şiddetli olacağını haber vermektedir. O'nun bağışlaması ve rahmeti boldur. Daha önce de belirttiğimiz gibi O'nun müminleri bağışlaması ve onlara rahmeti bol olacaktır. Hamd, âlemlerin Rabb'ine mahsustur. Allah'ın salât ve selâmı da efendimiz Muhammed aleyhisselâma, onun ailesine ve bütün ashabına olsun!
---
Dipnotlar:
28 “Hani Rabb'in meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti” meâlindeki âyetin tefsirinde İbn Abbâs'ın (r.a.) bu mânada bir sözü rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, I, 199; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 1, 111).
A'raf 7:1
Bu sürenin Mekkede nâzil olduğu söylenmeştir.
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
[Hurüf-i Mukattaa]
Yarattığı varlıkları en iyi bilen, doğru yolu bulmaları için kullarına lütufkâr olan Allah'a hamdolsun. Allah, hikmetiyle, yönetim ve idaresiyle insanları cehâletten ilme, dalâletten hidâyete ulaşmaları için onlara âyetleri ve beyanı gönderdi. Peygamberine de kullarını Allah'ın yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle davet etmesini tavsiye etti. Bunun için Muhammed aleyhisselâmı bütün insanlara gönderdi ve ona kitap da verdi. O ümmi Arap peygamberin başka kitaplarda yazılanları bilmediğini, dolayısıyla o kitabın ancak Allah'tan geldiğini Ehl-i Kitab'a ve müşriklere göstermek üzere daha önceki kitaplarda olan şeyleri bu kitaba da koydu; bunu da onlar için en açık delil olsun diye böyle yaptı. Resülullah'ın (s.a.) peygamber olmadan önce herhangi bir kitabı asla okumadığını ve eliyle de hiç yazı yazmadığını’, onların şairlerinden olmadığını, soy (ensâb) ilmini ve geçmişle ilgili haberleri bilen biri olmadığını o iki grup da biliyordu. Bu, kesin delil olmakta son noktadır. Allah, insanlar ilâhi kitap olduğunu anlasınlar diye bu Kur'ânda gayba dair bilgileri haber verdi, farzları belirledi, hükümler koydu, Allah'tan başka herkesi âciz bırakacak deliller getirdi. [§]Buna rağmen kavmi onu beğenmedi, onu dinlemek bile istemedi, büyüklendi; “Bu Kur'ân, su iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya! dediler”. “Bu Kurân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız”?
dediler. Herşeyi bilen veher şeyden haberdar olan Allah, onlara tenezzül etmedikleri ve büyüklendikleri taraftan geldi, bu kitaptaki sürelerin başına onların hiç bilmediği rumuzlar koydu. Bunu duyduklarında, kendilerinin uydurdukları edebi ve şaşırtıcı sözler gibi, onları da Muhammed'in (s.a.) uydurduğunu zannettiler. Kendilerinin beceremedikleri bir şeyi Muhammed'in (s.a.) yapmış olmasından hoşlanmadılar. Bu sözlerden sonra içinde neler olduğunu anlamak için kitabı incelemeye başladılar; kitapta şanlı ve hikmetli sözler, önemli haberler, parlak deliller ve gönüllere şifa veren öğütler buldular. Bunun üzerine onların çoğu İslâm'a girdi, yalnız iki tip insan olduğu yerde kaldı: Önyargılı inatçı ile düşünmeyen cahil mukallit. Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğunu gösteren şeylerden biri de “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” ( aas)‘, “Tâ-sin-mim”, “Eliflâm-mim-sâd”, “Elif-lâm-mim-râ” “ ve benzeri âyetlerdir. Cenâb-ı Hak, müteakip âyetlere dikkat çekmek için süreye “Elif-lâm-mim-sâd” diye başladı.
Bu hurüf-i mukattaanın (birbirinden kopuk harflerin) hitap olması ihtimali vardır. Allah bununla peygamberlerine, sadece onların anlayıp başkalarının anlayamayacağı bir hitapta bulunmaktadır. Tıpkı dünyadaki kralların kendileriyle has adamları arasında sadece onların anlayabileceği ve başkalarının anlayamayacağı birtakım işaretler görüldüğü gibi. Krallarla has adamları arasında sözünü ettiğimiz bu hal, halk arasında bilinen bir durumdur. [ ]Buna göre bu hurüf-i mukattaanın, Allah'tan gelen hitaplar olması muhtemeldir. Allah bunlarla peygamberlerine hitap etmektedir; çünkü peygamberler Allah'ın has adamlarıdır ve onlar başkalarının anlayamadıkları şeyleri anlarlar. Onların anlamaları iki şekilde açıklanabilir. [Birincisi], Cenâb-ı Hak onlara haber veriyor? ve diyor ki: Ben size şöyle bir âyet indirdiğimde, ondan kastım şudur. (İkincisi), âyetin maksadı ve beyanı, âyetle birlikte gelir ve peygamberler de Allah'ın bildirmesi sayesinde onun dilediği hususu anlarlar, Allah başkalarına göstermediği şeyleri onlara gösterir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik”8, Cenâb-ı Hak peygamberlerine, başkalarına göstermediği ve onlara bildirmediği şeyleri göstermiştir. Bunlar insanlara göre müteşâbihtir, ancak peygamberlere göre müteşâbih değildir.
Ferrâ şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk'ın indirdiği “elif”, “ba”, “te”, diye alfabenin sonuna kadar dağılmış olan bu hurüf-i mukattaa ile a şunu söylemiş olması muhtemeldir: Ben, bu dağılmış harfleri toplayıp ondan bir kitap yaptım’. Onları Elif-lâm-mim-sâd, “Elif-lâm-mim Al 2 ve benzeri şekilde indirdim. Bunlardan neyi kastettiğini şüphesiz en iyi Allah bilir. Biz, ilim adamlarının bu konudaki sözlerini anlayabildiğimiz ve aklımızda tutabildiğimiz kadarıyla eserimizin baş tarafında belirtmiştik",
---
Dipnotlar:
! Muhtemelen müellifburada “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun” meâlindeki âyete işaret etmektedir. “Birincisi, Allah onlara gayr-i metluv bir vahiyle, melekler vasıtasıyla haber veriyor ve diyor ki:...”.
A'raf 7:2
(Hz. Peygamber'in İçinin Daralması] Sonra Cenâb-ı Hak, Bu sana indirilen bir kitaptır meâlindeki beyanla söze başlamakta ve buyurmaktadır ki: Bu, kullarını Kendisiyle uyarman için Rabb'inden indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasın. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Kavmine tebliğ etmek üzere Allah'ın sana farz kıldıklarından, Allah'ın seni müşriklerden uzak durmaya mecbur etmesinden ve onların Allah'tan başkalarına kulluk etmelerinden dolayı kalbin daralmasın. Hz. Peygamber (s.a.), daha önceki peygamberlerin korktukları şeylerin başına gelmesinden korkuyordu, nitekim Hz. Müsâ (s.a.); “Onların beni öldürmelerinden korkuyorum”" demişti. Resülullah (s.a.), kendi milletini tanıyordu ve onların kendileri gibi olmayan kişileri öldürmeye ne kadar arzulu olduklarını da biliyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, “Allah seni insanlardan koruyacaktır” buyurarak onu korkusundan emin kıldı. İnsanların bu âyetlerin Allah'tan geldiğini anlamaları için de bu sürenin sonunda “Haydi 9 Ferrâ, Meâni'l-Kurân, I, 248.
ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın, sonrabana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” buyurdu. Bu âyetler, Cenâb-ı Hakk'ın, Resülü'ne (s.a.) gönderdiği en büyük mücizelerdendir. Burada insanların kendisine yapmalarından korktuğu kötülükleri asla yapamayacaklarını Allah ona haber veriyordu. Hadislerde rivayet edildiğine göre Cenâb-ı Hak onu kavmine gönderdiğinde, “Ey Rabb'im, o takdirde onlar benim başımı yararlar ve onu bir ekmek kırıntısı haline getirirler”? dedi. Allah kendisini bundan da emin kıldı ve tebliğ konusunda Artık kalbinde bir sıkıntı olmasın diye buyurdu. Allah'ın sana farz kıldığı kulluk görevleri ve kavminin karşı çıktığı hükümler konusunda için daralmasın! Sonra Cenâb-ı Hak, sözü kitabın nitelemesine getiriyor ve İnananlara öğüt veren kitap diye ondan bahsediyor. Allah, o kitabın âyetlerini insanlar okuyup düşünürlerse hakkı bâtıldan ayırmayı bilirler ve kendilerine farz kılınan şeyleri öğrenirler, buyuruyor.
Artık bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasın. Denildi ki: Buradaki “harec” kelimesi, göğsün daralması anlamına gelir. Göğüs daralması meâlindeki ifade de çeşitli anlamlara gelir. Küfür ve şirk içinde yetişen o kâfirlere, özellikle kendilerine muhalif olanları öldürmeyi ve helâk etmeyi amaç edinen krallara ve firavunlara kitabı tebliğ etmek durumunda karşılaşacağı tehlikelerden ve zorluklardan dolayı içinin daralması anlamına gelebilir. Yahut onun Allah'tan gelmediğine dair şeytanın gönlüne vesvese vermesi anlamına da gelebilir. Yahut da kendisine onun, öncekilerin efsanelerinden ibaret olduğunu söyleyebilirler, nitekim o kâfirler de öyle söylemişlerdi: [ ] “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil”!, Sonra Artık bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasın meâlindeki, yasak koyma anlamına da gelebilir, yani bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasın, sana yüklenen bu sorumluluktan dolayı içinde bir darlık olmasın! Bazıları şöyle dediler: Bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasın, yani onun Allah'tan geldiği konusunda kuşku duymuştu; ısmet sıfatının yasak koymaya engel olmadığını daha önce söylemiştik”, ısmet sıfatının olduğu yerde yasak da olur”. Bunun yasaklama anlamına gelmemesi, fakat sen kendini helâk edecek bir sıkıntıyı yüklenme anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen de onların yüzünden üzülme, tuzak kurmalarından dolayı da canını sıkma”. Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Bu âyetler yasaklama anlamında değil, ancak kendini helâk edecek sıkıntıyı yüklenme anlamındadır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra Cenâb-ı Hak, “Allah seni insanlardan koruyacaktır”? meâlindeki âyetle Hz. Peygamber'i (s.a.), o insanların yapacakları her türlü kötülükten emin kılmış, ona güvence vermiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'e (s.a.), senin şeytanın var mı? diye sorulmuş, o da, “vardı, ancak bana yardım edildi ve o da teslim oldu” demiş”. İşte bu rivayette de belirtildiği üzere Allah, onu şeytanın vesveselerinden de emin kılmıştır. Daha önce de söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hak, bütün bunlardan peygamberini güvende kılmıştır.
Kendisiyle insanları uyarman için. Muhtemeldir ki Allah bununla peygamberine kâfirleri uyarmasını ve müminleri müjdelemesini emretmektedir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Bu, haksızları uyarmak için ve iyi yolda olanlara müjde olarak gelmiş bir kitaptır” Buna göre bu süredeki Uyarman için meâlindeki ifade, kâfirleri uyarman için anlamındadır. İnananlara öğüt vermen için, [ ]yani az önce zikrettiğimiz gibi inananları müjdelemek için. Aslında uyarmak da müjdedir, çünkü uyardığın kişi uyarıyı kabul ederse, bu onun için müjde sayılır. Kendisiyle insanları uyarman için cümlesi, muvafık ve muhalif herkesi uyarman için anlamına da gelebilir. Nitekim başka bir âyette “Âlemlere uyarıcı olsun diye” buyurmuştur.
---
Dipnotlar:
7 Bu cümle uzun bir hadisin içinde yer almaktadır. “... Yüce Allah bana, Kureyş'i yakmamı emretti. Ben ise; ‘Ey Rabb'im; bu takdirde onlar benim başımı yararlar ve onu bir ekmek kırıntısı haline getirirler dedim. Bunun üzerine; “Onlar seni (vatanından) çıkardıkları gibi, sen de onları çıkar! Onlara karşı savaş ki, biz de sana yardım edelim. Sen infakta bulun ki, biz de sana infak edelim. Sen bir ordu gönder ki, biz de onun beş misli bir orduyu gönderelim. Sana itâat edenlerle beraber, isyan edenlere karşı savaş? buyurdu...”. 2 o “Biz, ismet sıfatının, sınamayı ve yasak koymayı izale etmediğini, aksine konulan yasağın ısmet sıfatını istikrarlı kıldığını daha önce söylemiştik” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 24 Abdullah b. Mesüddan (r.a.) rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Sizin her birinize, mutlaka cinlerden bir arkadaş vekil edilmiştir.” Sana da mı yâ Resülallah? dediler. “Bana da! Ancak ona karşı Allah bana yardım etti de o, müslüman oldu. Artık o bana hayırdan başka bir şeyi emredemiyor”. Benzer mânada rivayetler için bk. Tirmizi, “Radâ”, 16.
A'raf 7:3
Uyun! Helâl ve haram kılmak konusunda, emir ve yasak koymakta onlara uymayın! Çünkü helâl ve haram kılma işi, yaratılanların yetkisi dâhilinde değildir. Rabb'inizden size indirilene uyun! Cenâb-ı Hak müminlere Rab'lerinden indirilene uymasını emretmektedir, kaldı ki peygamberine de Rabb'inden kendisine gönderilene uymasını emretmişti, şöyle buyurmuştu: “Rabbinden sana vahyolunana uy!” Bunu da Resülullah'a (s.a.) indirilenin aynı zamanda bütün müminlere gönderildiğini insanlar bilsinler diye emretmektedir. Rabbinizden sizeindirilene uyun meâlindeki ilâhi kelâm, zikredilen şeyler konusunda, helâl ve haram kılınan, emredilen ve yasaklanan şeyler konusunda size indirilene uyun, anlamına gelir. O'nu bırakıp da başka önderlerin ardından gitmeyin. Denildi ki: Bu cümle başka ilâhlar edinmeyin, O'nu bırakıp başka ilâhların helâl ve haram kıldıklarına, emredip yasakladıklarına uymayın, demektir. Yani onlar, Allah'ın kendilerine haram kıldıklarından sakınmalı, helâl kıldıklarını da helâl saymalıdırlar, başka helâller ve haramlar inşa etmemelidirler. Bazı tefsirciler şöyle dediler: Buradaki “evliyâ” kelimesi, putlar anlamına gelir. Fakat bu kelimenin burada o anlama gelmesi muhtemel değildir, çünkü söylediğimiz gibi onlar helâl ve haram saymak konusunda büyüklerine uyuyorlardı, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'ı bırakıp da din âlimlerini ve rahiplerini Rab edindiler”. Onlar hakikatte din âlimlerini ve rahiplerini Rab edinmiş değillerdi, ancak onların helâl ve haram kıldıklarına uyuyor ve onların fikirlerini benimseyerek yollarını şaşırıyorlardı. İnsanların helâl ve haram konusunda onlara kuvvetle bağlı olmalarından dolayı Allah kendilerini böyle adlandırmıştır.
(SİNe kadar da az öğüt alıyorsunuz! Tefsirciler şöyle dediler: Yani öğüt alan müminler ne kadar da azdır! Ancak Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz meâlindeki beyan, işin aslını ve başını düşünmüyorsunuz, anlamına da gelebilir, çünkü buradaki hitap o kâfirlere yöneliktir, âyet de onlar hakkında inmiş-
A'raf 7:4
Nice ülkeler var ki onları helâk ettik. Tefsirciler şöyle der: Cenâb-ı Hak, Nice ülkeler var ki onları helâk ettik diye buyurarak, peygamberleri yalanlamaları yüzünden geçmiş ümmetleri helâk ettiğini söyleyip Hz. Peygamber'i (s.a.) yalanlayan Mekkeliler'i korkutmaktadır; siz ey Mekkeliler!, Allah'ın elçisini yalanladığınız için helâk edilirsiniz, demektedir. Gerçi onlar geçmiş ümmetlerin ancak peygamberleri yalanlamaları yüzünden helâk edildiklerini bilmiyorlardı, şu kadar var ki onların ellerinde bu konuda bilgi kaynağı bir kitap yok idiyse de, kitap sahibi olanların, yani Ehl-i Kitab'ın bilgisine ulaşmaları mümkündü, dolayısıyla bu onlar için de bir delil idi. Nitekim Arap olmayanlar da Arapça inen kitabı anlamıyorlardı, ancak Araplar'a ulaşarak ilâhi kitaptaki bilgiyi öğrenmeleri mümkün olduğu için, Kur'ân onlar için de delildir. Binaenaleyh geçmiş ümmetlerin helâk edildikleri bilgisi onlarda bulunmasa da, Ehl-i Kitap'tan bu bilgiyi almaları mümkün olduğu için, bu bilgi, onlar için de delil sayılır. Bu âyet-i kerime, Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin ispatına da işaret etmektedir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.) geçmiş ümmetlerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden helâk edildiklerini haber vermektedir, halbuki Resülullah (s.a.) onların kitaplarını görmemiş, bu bilgileri onlardan birine giderek de öğrenmemişti, fakat yine de bu durumdan haber veriyordu. Bu gerçek, onun bu bilgiyi Aziz ve Celil olan Allah'tan aldığını gösterir.
Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geliverdi. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Buradaki “bes” kelimesi, (Sİtedavisi imkânsız ve çok ağır hastalık, yaralanma ve benzeri her türlü felâketin adıdır. O der ki: Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (r.a.) bıçaklandığında kendisine, sana bes yoktur denilmiş, o da cevaben, eğer ölüm varsa bana da be's var demektir ve bu bana gelecektir, demiş”. Diğer tefsirciler ise şöyle dediler: “Be's” kelimesi, azap demektir, âyetteki “be'sünâ” lafzı da azabımız anlamına gelir.
Geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken anlamına gelen “beyâten ev hum kâilün” lafızlarındaki “beyât” kelimesi geceleyin demektir”. “Kaylüle” ise gündüz öğle vaktidir. Bu iki zaman dilimi, insanların gaflet vaktidir yahut güven içinde oldukları zamandır. Cenâb-ı Hak, azabının onlara ancak gaflet halinde iken veya güvende olduklarını düşündükleri bir zamanda geldiğini söyleyerek emrinden gafil olmamalarını, azabından da kendilerini güvende görmemelerini söylemektedir.
AY ELG ARE İl SİLE 3
A'raf 7:5
Azabımız onlara gelip çattığında onların yakınmaları, yani azabımız gelmeden önce onların sözleri sadece, biz hak yoldayız, demekten ibaretti, başkaları da bâtıl yolda idiler. Ancak azabımız onlara geldiğinde, Biz gerçekten zâlim kişilermişiz, diyerek zâlimliklerini itiraf ettiler. Bazıları Onların yakınmaları ibaresine, azabın geldiği sıradaki yakınmaları anlamını verirler, o sırada onların Biz gerçekten zâlim kişilermişiz diye yakınmaktan başka söyleyecekleri söz kalmadı. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurmaktadır: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık’ derler”.
Gazali İŞ çel İSİ m SELE
A'raf 7:6
[Âhirette İnsanların Sorgulanması]
Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerimede hem elçilerin ve hem de kendilerine elçi gönderilen insanların hepsinin sorguya çekileceğini ifade buyurmaktadır. Başka bir âyette, “İşte o gün insanlara da cinlere de günahı hakkında soru sorulmaz (çünkü her şey apaçık ortadadır)” buyurmuştur. Diğer bir âyette de, “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir” diye buyurmaktadır. Ancak Rahmân süresindeki âyette geçen “İşte o gün kimseye günahı hakkında soru sorulmaz” cümlesi, yaptığı iş ve işlediği günahla ilgili olarak, ‘ne yaptın, ne işledin? diye sorulmaz demektir, fakat “neden yaptın? diye sorulur ve ondan delili istenir: O günahı neden işledin? Neden o işi yaptın? Yahut mahşerde bir yerde sorulur, fakat başka bir yerde sorulmaz. Bazıları buna, kimsenin günahı başkasından sorulmaz, ancak sahibine ve failine sorulur anlamını verdiler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada âhiret şartlarının dünyadakinden farklı olduğunu haber vermektedir. Çünkü dünyada insan çoğu kez başkasının günahından sorguya çekilir, yanında bulunan arkadaşı sorgulanır. Âhirette ise kimse başkasının suçundan sorgulanmaz. Bundan dolayı bu âyet-i kerime söylediğimiz anlama gelir. Yahut âyetteki “sorulmaz” lafzı, açık ve aleni olarak yaptıkları sorulmaz, ancak gizli ve saklı yaptıkları sorulur anlamına gelir, çünkü melekler insanın açıktan yaptıklarını yazarlar ve onu ortaya koyarlar. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!” buyurmaktadır. Dolayısıyla ikrar etmesi için, gizli yaptıklarından sorulur, ondan sonra sorulmaz.
Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız. Bazı tefsirciler şöyle der: Peygamberlere, ilâhi risâleti ümmetlerine tebliğ edip etmedikleri sorulur, ümmetlerine de peygamberlerin kendilerine risâleti tebliğ edip etmedikleri sorulur. Peygamberlere sorulması şahitlik anlamındadır, nitekim âyet-i kerimede Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz insanlara şahit olasınız diye”, Yani peygamberin Peygamberlere sorulan sorunun, onların verdikleri cevaplarla ilgili olması mümkündür. Ümmetler hakkındaki soru da peygamberlere ne cevap verdikleri ile ilgilidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara Size ne cevap verildi? diye soracağı gün””. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “O gün Allah onlara hitap ederek, Peygamberlere ne cevap verdiniz” diye sorar”. Yahut ümmetin sorgulanması, onların huzurunda gerçeğin ikrarı için ve kendilerine yapılan tebliği inkâr ettikleri içindir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah, ‘Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?’ buyurduğu zaman””. Bu soru, açıklama yapılmasını istemek anlamında bir sorudur, bunun başka anlamı yoktur. Çünkü Hz. İsâ'nın (s.a.) onlara böyle bir şey demediğini Allah biliyordu, ancak bunu onlara ikrar ettirmek için, onun kendilerine böyle söylediğini dememeleri için sormuştur. Çünkü onlar Hz. İsâ'nın (s.a.) kendilerine böyle söylediğini iddia ediyorlardı. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.
---
Dipnotlar:
insanlara risâleti tebliğ ettiğine şahit olasınız diye. [ ] Bazilari şöyle der: Allah, risâleti peygamberlere tebliğ edip etmediklerini meleklere sorar, sonra da meleklerin kendilerine risâleti tebliğ edip etmediklerini peygamberlere sorar. “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık”.
A'raf 7:7
Yani insanların işledikleri amellerden ve yaptıkları şeylerden uzakta değiliz. Ancak söylediğimiz gibi onlara sorulacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz (olup bitenlerden) uzakta değiliz meâlindeki âyetin, önceki âyette herkese sorulacağını zikrettiği, bu sorunun da gizlenen şeyleri ortaya çıkarmak amacıyla sorulacağı için bazı şeyleri gizlemenin mümkün olduğu zannedilme ihtimalinden dolayı gelmiş gibidir. Dünyada soru sormanın gayesi bilgi almaktır, Cenâb-ı Hak da Onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız buyurarak, o sorunun haber ve yardım almak anlamında olmadığını, fakat kınama, açıklama veya şahitlik yapmak anlamına geldiğini haber vermektedir. Buna göre Allah'ın sınaması ve imtihanı, gizli olan şeyleri ortaya çıkarmak için değil, emir ve yasağın takriri anlamındadır, zaten imtihanın dünyadaki anlamı da budur. Yahut insanlardan gizli yapılan şeylerin açıkça ortaya konulması içindir. Bundan dolayı yaratılanlar nezdinde imtihan ve sınama olduğu için Allah'ın emir ve yasağına imtihan ve sınama diye isim verilmiştir. Her ne kadar Allah katında böyle bir ihtimal yoksa da insanlar arasında ona böyle isim verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
— pil pe DAİ ağ
A'raf 7:8
[Kıyâmette Amellerin Tartılması]
O gün ölçü-tartı haktır. Artık kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar... Hasan-ı Basri şöyle dedi: O gün insan için bir terazi kurulur, onun iki kefesi vardır, iyilikler ve kötülükler orada tartılır. Kimin tartıları ağır gelirse cennete girer, Kimin de tartıları hafif gelirse cehenneme girer”. Diğer tefsirciler şöyle dediler: Âyette geçen “mevâzin” (yiş!) kelimesi ile bizzat iyilikler ve kötülükler kastedilmiştir. Kimin iyilikleri kötülüklerine galip gelirse cennete girer, kötülükleri iyiliklerine galip gelen de cehenneme girer. Müfessirlerin ekserisi bu görüştedirler. Onların söyledikleri şey bizce ihtimal dâhilinde değildir. Hasan-ı Basri'nin iki kefesi olan bir terazidir, iyilikler ve kötülükler orada tartılacaktır, şeklindeki görüşü de muhtemel değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir, buyurmaktadır. Terazinin iki kefesinden biri ağır geldiğinde öbürü hafif kalır, biri hafif olduğunda da öbürü ağır olur. Binaenaleyh o iki kefeden her biri, bir kişi için hem ağır gelir, hem de hafif. Halbuki Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede Kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de tartıları hafif gelirse işte onlar, kendilerini ziyana sokanlardır, buyurmaktadır. Diğer tefsircilerin söyledikleri, “mevâzin”
ile bizzat iyiliklerin ve kötülüklerin kendileri kastedilmiştir, sözleri de muhtemel gözükmemektedir. Çünkü âyet-i kerime hem müminler, hem de kâfirler hakkındadır; bir müminin yaptığı kötülük onun imanına galip gelemez, bir kâfirin iyilikleri de onun şirkine galip gelemez. Ancak şöyle denilebilir: İnsanın iyilikleri tartılır ve imanından ayrı olarak yaptığı kötülüklerle karşılaştırılır. Aynı şekilde kâfirin kötülükleri de şirkten ayrı olarak iyilikleri ile karşılaştırılır, kâfirlerin dünyada yapmış oldukları iyilikler, dünyada kendilerine verilen nimetlere karşılık sayılır, böylece dünyada onların yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak dünyada kendilerine verilen nimetler gösterilir (ve âhirette alacakları bir şey kalmaz). Mümine gelince, onun kusurları görmezden gelinir [ ] ve yaptıkları en güzel şekilde kabul edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”!. Yahut âyetteki mizandan maksat, Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyet-i kerimede belirtmiş olduğu kitaptır: “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir... Kime de kitabı arkasından verilirse...” Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Kitabı sağ tarafından verilen kimse der ki: Alın kitabımı okuyun!” “Kitabı sol tarafından verilene gelince o, ‘Keşke bana kitabım verilmeseydi de’ der”. Bazıları şöyle dedi: Âyetteki tartıdan maksat adalettir, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Biz, adalet terazileri kurarız”. Allah burada terazileri adaletle kurarız demeyip “Adâlet terazileri kurarız” buyurmaktadır. Burada geçen “kıst” kelimesi adalet demektir, âyet adaletten haber vermektedir, Cenâb-ı Hak o gün insanlar arasında adaletle hükmedecektir. Bazıları da şöyle dedi: O gün ölçü-tartı haktır meâlindeki ilâhi kelâmı, o gün insanlara yaptıklarının karşılığını vermek haktır anlamına gelir; itâat edene karşılık olarak güzellik ve sevap verilecek, kötülük yapana da onun cezası verilecektir ve bu haktır. Bazıları ise, O gün ölçü-tartı haktır meâlindeki beyan hakkında şöyle dedi: Yani (dünyadaki) tâat (ın karşılığı), o gün her itâat edenin hakkıdır ve onu hak olarak bulacaktır9, Âyet-i kerimedeki ölçü-tartı ifadesinin, sınır ve takdir anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Arzda ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik”, Yani sınırları ve ölçüleri belli ve belirlenmiş ürünler. Buna göre O gün ölçü-tartı haktır cümlesi, o gün her şeyin ölçüsü haktır, kötülüklere ilave yapılmaz, insanların dünyada yaptıkları iyiliklerden de hiçbir şey eksiltilmez. Âyetteki “vezin” ile neyi kastettiğini en iyi Allah bilir.
Kimin tartıları ağır gelirse, kimin de tartıları hafif gelirse. Bu beyan temsili anlamda bir cümleye benzemektedir, gerçek anlamda terazi ve hafif gelmek anlamında değildir, ancak müminlerin amellerinin büyüklüğünü, kâfirlerin amellerinin de hafifliğini ve yok hükmünde olduğunu tavsif etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak müminlerin amellerini temiz ve sabit kalan bir şeye benzetmekte, devamlı ve istikrarlı olmakla nitelemektedir. Kâfirlerin amellerini de kaybolup giden değersiz bir şeye benzetmekte, amellerini bâtıl olmak ve heba olmakla nitelemekte, şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti”, Burada müminlerin amellerini kökü yerde sabit, temiz ve istikrarlı bir ağaca benzetmektedir. Kâfirlerin amellerini de işe yaramayan, yok olup giden kötü bir ağaca benzetmekte, şöyle buyurmaktadır: “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Güzel yerin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız üründen başka bir şey çıkmaz”. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz”, Bir yerde de şöyle buyurur: “Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır. Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak müminlerin amellerini sabit ve istikrarlı bir şekilde varlığını devam ettirmekle tavsif etmekte, kâfirlerin amellerini de yok olup gitmek ve hebâ olmakla nitelemektedir. Buna göre Kimin tartıları ağır gelirse meâlindeki ilâhi kelâm, büyük, sabit ve istikrarlı olmak anlamında bir nitelemedir. Kimin tartıları hafif gelirse meâlindeki beyan de, bâtıl olmak ve yok olup gitmek anlamında bir nitelemedir, yani onların âhirette yararlanacakları hiçbir hayırları yoktur anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar, kendilerini ziyana sokanlardır meâlindeki âyete tefsirciler, aldandılar, zarara uğradılar anlamını verdiler, mümin olsun kâfir olsun herkesin mutlaka cennette de cehennemde de bir yeri ve arkadaşı vardır; mümin kâfirin cennetteki yerini, kâfir de müminin cehennemdeki yerini alır. İşte bu, kendilerini zarara sokan insanların hüsranıdır. Fakat bu görüş isabetli gözükmemektedir. Cenâb-ı Hak, kâfirin iman etmeyeceğini ve hayatını küfür ile bitireceğini bildiği halde onun için cennette bir yer ve arkadaş ayırması ihtimali yoktur. Onların dünyada ve âhirette görecekleri belirtilen zararın, muhtemelen dünyada sahip oldukları nimetlerin ellerinden gitmesi ve âhiret nimetlerine de ulaşamamış olmalarıdır. İşte dünyada ve âhirette apaçık hüsrana uğramaktan maksat budur.
296 (SJÂyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı cümlesi hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki âyetlerimizi lafzı, dinimizi yalanlamalarından dolayı anlamına gelir. Ancak âyetlerimizi meâlindeki lafız, delillerimizi mânasındadır, zulmediyorlar meâlindeki lafız da, onları ait olmadıkları yerlere koyuyorlar demektir. Bundan maksat da, onların zulümlerinden bahseden âyetlerdir, çünkü zulüm bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır.
Burada başka bir mesele de şudur: Ömrünü küfür içinde geçiren biri, hayatının sonunda iman ederse, küfür halinde iken işlemiş olduğu büyük günahları bağışlanır, affedilir ve onlardan sorguya çekilmez. Ancak mümin olduğu halde günah işleyen ve hayatını da mümin olarak tamamlayan biri küfrü gerektiren bir şey yapmasa bile işlediği günahlardan sorguya çekilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun iki izahı vardır. Birincisi, kâfir için itâate dair fiillerin bizzat kendileri değil, ancak bu amellerin kabulü söz konusudur. Kâfir müslüman olduğunda Cenâb-ı Hak onun amellerini kabul eder, o sırada onun için kabulden başka bir şey yoktur. Bundan dolayı küfür halinde iken işlediği günahlardan sorguya çekilmez. Mümin ise itâat fiillerinin ve o amellerin bizzat kendilerini yerine getirmekle yükümlüdür ve bu yaptıkları kendisinden kabul edilir. Bundan dolayı o amellerde haddi aşması halinde sorguya çekilir.
İkincisi, kâfir büyük günahlar işledikten sonra müslüman olduğunda imanını zedelemez ve onda bir eksiklik yapmaz, böylece Rabb'ine kâmil bir imanla vardığı için sorguya çekilmez. Mümin ise, büyük günah işlediğinde imanını zedelemiş ve imana muhalif olan, ona uygun düşmeyen işler yaptığı için imanında eksiklik yapmıştır. Bundan dolayı bu ikisi birbirinden farklıdırlar.
---
Dipnotlar:
“Kime de kitabı arkasından verilirse, Eyvah! diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir” (el“O gün ölçü-tartı haktır, cümlesi hakkında bazıları şöyle dedi: O gün (dünyadaki) tâat (ın karşılığı), her itâat edenin hakkıdır, kimin tâati kabul edilmişse, o tâat o gün hak ve sâbit olacaktır. O gün sabit olmayan ise, boşa giden ve heder olan tâattir, dolayısıyla o tâat değildir. En doğrusunu Allah bilir”.
A'raf 7:9
[Kıyâmette Amellerin Tartılması]
O gün ölçü-tartı haktır. Artık kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar... Hasan-ı Basri şöyle dedi: O gün insan için bir terazi kurulur, onun iki kefesi vardır, iyilikler ve kötülükler orada tartılır. Kimin tartıları ağır gelirse cennete girer, Kimin de tartıları hafif gelirse cehenneme girer”. Diğer tefsirciler şöyle dediler: Âyette geçen “mevâzin” (yiş!) kelimesi ile bizzat iyilikler ve kötülükler kastedilmiştir. Kimin iyilikleri kötülüklerine galip gelirse cennete girer, kötülükleri iyiliklerine galip gelen de cehenneme girer. Müfessirlerin ekserisi bu görüştedirler. Onların söyledikleri şey bizce ihtimal dâhilinde değildir. Hasan-ı Basri'nin iki kefesi olan bir terazidir, iyilikler ve kötülükler orada tartılacaktır, şeklindeki görüşü de muhtemel değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir, buyurmaktadır. Terazinin iki kefesinden biri ağır geldiğinde öbürü hafif kalır, biri hafif olduğunda da öbürü ağır olur. Binaenaleyh o iki kefeden her biri, bir kişi için hem ağır gelir, hem de hafif. Halbuki Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede Kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de tartıları hafif gelirse işte onlar, kendilerini ziyana sokanlardır, buyurmaktadır. Diğer tefsircilerin söyledikleri, “mevâzin”
ile bizzat iyiliklerin ve kötülüklerin kendileri kastedilmiştir, sözleri de muhtemel gözükmemektedir. Çünkü âyet-i kerime hem müminler, hem de kâfirler hakkındadır; bir müminin yaptığı kötülük onun imanına galip gelemez, bir kâfirin iyilikleri de onun şirkine galip gelemez. Ancak şöyle denilebilir: İnsanın iyilikleri tartılır ve imanından ayrı olarak yaptığı kötülüklerle karşılaştırılır. Aynı şekilde kâfirin kötülükleri de şirkten ayrı olarak iyilikleri ile karşılaştırılır, kâfirlerin dünyada yapmış oldukları iyilikler, dünyada kendilerine verilen nimetlere karşılık sayılır, böylece dünyada onların yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak dünyada kendilerine verilen nimetler gösterilir (ve âhirette alacakları bir şey kalmaz). Mümine gelince, onun kusurları görmezden gelinir [ ] ve yaptıkları en güzel şekilde kabul edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”!. Yahut âyetteki mizandan maksat, Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyet-i kerimede belirtmiş olduğu kitaptır: “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir... Kime de kitabı arkasından verilirse...” Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Kitabı sağ tarafından verilen kimse der ki: Alın kitabımı okuyun!” “Kitabı sol tarafından verilene gelince o, ‘Keşke bana kitabım verilmeseydi de’ der”. Bazıları şöyle dedi: Âyetteki tartıdan maksat adalettir, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Biz, adalet terazileri kurarız”. Allah burada terazileri adaletle kurarız demeyip “Adâlet terazileri kurarız” buyurmaktadır. Burada geçen “kıst” kelimesi adalet demektir, âyet adaletten haber vermektedir, Cenâb-ı Hak o gün insanlar arasında adaletle hükmedecektir. Bazıları da şöyle dedi: O gün ölçü-tartı haktır meâlindeki ilâhi kelâmı, o gün insanlara yaptıklarının karşılığını vermek haktır anlamına gelir; itâat edene karşılık olarak güzellik ve sevap verilecek, kötülük yapana da onun cezası verilecektir ve bu haktır. Bazıları ise, O gün ölçü-tartı haktır meâlindeki beyan hakkında şöyle dedi: Yani (dünyadaki) tâat (ın karşılığı), o gün her itâat edenin hakkıdır ve onu hak olarak bulacaktır9, Âyet-i kerimedeki ölçü-tartı ifadesinin, sınır ve takdir anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Arzda ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik”, Yani sınırları ve ölçüleri belli ve belirlenmiş ürünler. Buna göre O gün ölçü-tartı haktır cümlesi, o gün her şeyin ölçüsü haktır, kötülüklere ilave yapılmaz, insanların dünyada yaptıkları iyiliklerden de hiçbir şey eksiltilmez. Âyetteki “vezin” ile neyi kastettiğini en iyi Allah bilir.
Kimin tartıları ağır gelirse, kimin de tartıları hafif gelirse. Bu beyan temsili anlamda bir cümleye benzemektedir, gerçek anlamda terazi ve hafif gelmek anlamında değildir, ancak müminlerin amellerinin büyüklüğünü, kâfirlerin amellerinin de hafifliğini ve yok hükmünde olduğunu tavsif etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak müminlerin amellerini temiz ve sabit kalan bir şeye benzetmekte, devamlı ve istikrarlı olmakla nitelemektedir. Kâfirlerin amellerini de kaybolup giden değersiz bir şeye benzetmekte, amellerini bâtıl olmak ve heba olmakla nitelemekte, şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti”, Burada müminlerin amellerini kökü yerde sabit, temiz ve istikrarlı bir ağaca benzetmektedir. Kâfirlerin amellerini de işe yaramayan, yok olup giden kötü bir ağaca benzetmekte, şöyle buyurmaktadır: “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Güzel yerin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız üründen başka bir şey çıkmaz”. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz”, Bir yerde de şöyle buyurur: “Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır. Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak müminlerin amellerini sabit ve istikrarlı bir şekilde varlığını devam ettirmekle tavsif etmekte, kâfirlerin amellerini de yok olup gitmek ve hebâ olmakla nitelemektedir. Buna göre Kimin tartıları ağır gelirse meâlindeki ilâhi kelâm, büyük, sabit ve istikrarlı olmak anlamında bir nitelemedir. Kimin tartıları hafif gelirse meâlindeki beyan de, bâtıl olmak ve yok olup gitmek anlamında bir nitelemedir, yani onların âhirette yararlanacakları hiçbir hayırları yoktur anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar, kendilerini ziyana sokanlardır meâlindeki âyete tefsirciler, aldandılar, zarara uğradılar anlamını verdiler, mümin olsun kâfir olsun herkesin mutlaka cennette de cehennemde de bir yeri ve arkadaşı vardır; mümin kâfirin cennetteki yerini, kâfir de müminin cehennemdeki yerini alır. İşte bu, kendilerini zarara sokan insanların hüsranıdır. Fakat bu görüş isabetli gözükmemektedir. Cenâb-ı Hak, kâfirin iman etmeyeceğini ve hayatını küfür ile bitireceğini bildiği halde onun için cennette bir yer ve arkadaş ayırması ihtimali yoktur. Onların dünyada ve âhirette görecekleri belirtilen zararın, muhtemelen dünyada sahip oldukları nimetlerin ellerinden gitmesi ve âhiret nimetlerine de ulaşamamış olmalarıdır. İşte dünyada ve âhirette apaçık hüsrana uğramaktan maksat budur.
296 (SJÂyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı cümlesi hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki âyetlerimizi lafzı, dinimizi yalanlamalarından dolayı anlamına gelir. Ancak âyetlerimizi meâlindeki lafız, delillerimizi mânasındadır, zulmediyorlar meâlindeki lafız da, onları ait olmadıkları yerlere koyuyorlar demektir. Bundan maksat da, onların zulümlerinden bahseden âyetlerdir, çünkü zulüm bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır.
Burada başka bir mesele de şudur: Ömrünü küfür içinde geçiren biri, hayatının sonunda iman ederse, küfür halinde iken işlemiş olduğu büyük günahları bağışlanır, affedilir ve onlardan sorguya çekilmez. Ancak mümin olduğu halde günah işleyen ve hayatını da mümin olarak tamamlayan biri küfrü gerektiren bir şey yapmasa bile işlediği günahlardan sorguya çekilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun iki izahı vardır. Birincisi, kâfir için itâate dair fiillerin bizzat kendileri değil, ancak bu amellerin kabulü söz konusudur. Kâfir müslüman olduğunda Cenâb-ı Hak onun amellerini kabul eder, o sırada onun için kabulden başka bir şey yoktur. Bundan dolayı küfür halinde iken işlediği günahlardan sorguya çekilmez. Mümin ise itâat fiillerinin ve o amellerin bizzat kendilerini yerine getirmekle yükümlüdür ve bu yaptıkları kendisinden kabul edilir. Bundan dolayı o amellerde haddi aşması halinde sorguya çekilir.
İkincisi, kâfir büyük günahlar işledikten sonra müslüman olduğunda imanını zedelemez ve onda bir eksiklik yapmaz, böylece Rabb'ine kâmil bir imanla vardığı için sorguya çekilmez. Mümin ise, büyük günah işlediğinde imanını zedelemiş ve imana muhalif olan, ona uygun düşmeyen işler yaptığı için imanında eksiklik yapmıştır. Bundan dolayı bu ikisi birbirinden farklıdırlar.
---
Dipnotlar:
“Kime de kitabı arkasından verilirse, Eyvah! diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir” (el“O gün ölçü-tartı haktır, cümlesi hakkında bazıları şöyle dedi: O gün (dünyadaki) tâat (ın karşılığı), her itâat edenin hakkıdır, kimin tâati kabul edilmişse, o tâat o gün hak ve sâbit olacaktır. O gün sabit olmayan ise, boşa giden ve heder olan tâattir, dolayısıyla o tâat değildir. En doğrusunu Allah bilir”.
A'raf 7:10
Doğrusu sizi yeryüzüne yerleştirdik. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Âyette geçen “mekkennâküm” fiili, sizi yeryüzüne mâlik kıldık anlamına gelir. Orada size geçim vasıtaları verdik, yani yeryüzünde maişetinizi temin edeceğiniz imkânlar verdik. Cenâb-ı Hak burada, verdiği nimetlere şükretmeleri için insanları yeryüzüne sahip kıldığını ve onlara yararlanacakları nimetler verdiğini ve lütuflarda bulunduğunu hatırlatıyor. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Sizi yeryüzüne yerleştirdik cümlesi, sizden önce geçenlerin yerlerine sizi halef kıldık anlamına gelir. Cenâb-ı Hak onları öncekilerin yerine halef kılmak ve yeryüzünde maişetlerini temin imkânı sağlamak suretiyle onlara verdiği nimetleri hatırlatıyor, bu nimetlerin önceki milletlerin elinden yok olup gittiği gibi bugün sahip oldukları bu nimetlerin onlardan da yok olup gitmesiyle korkutuyor. Bunu söylemekle Cenâb-ı Hak, yeryüzünü istikrar yurdu, yayılma mekânı, dolaşma ve yaşama alanı kıldığını hatırlatmaktadır ki bunlar insan için mutlak gerekli olan ihtiyaçlardır. Onların hepsi tek olana râcidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Görmezler mi ki, biz orayı (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmisizdir!” Yani Haremi sizin için güvenli bir yurt yaptık, oralarda dolaşır ve maişetinizi temin edersiniz. “Çevrelerindeki insanlar ise durmadan yerinden koparılıp götürülürler”, Bu âyetlerde Allah onlara verdiği nimetlerin ve lütufların büyüklüğünü hatırlatıyor. Bu, hitabın Mekkeliler'e yapılmış olmasına göredir. Şayet hitap bütün insanlara yapılmışsa, o zaman yeryüzünü insanlar için istikrar yurdu ve gezip dolaşacakları bir mekân kılmak suretiyle onlara olan lütfunu hatırlatmaktadır.
Ne kadarda az şükrediyorsunuz! Bu beyan farklı anlamlara gelir. “Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” meâlindeki âyet de böyledir. Birincisi, “Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, mutlaka Allah” diyeceklerdir”" meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere onlar kendilerini yaratanı kabul ediyorlardı. Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyyetini ikrar ediyorlar, fakat yine de kulluğu başkalarına yapıyorlardı. Bundan dolayı yüce Allah Ne kadar da az şükrediyorsunuz diye buyurmaktadır. İkincisi, siz asla Allah'a şükretmiyor ve O'nu hiç anmıyorsunuz anlamına gelir. Üçüncüsü, Ne kadar da az şükrediyorsunuz meâlindeki ilâhi kelâm muhtemelen müminlere yöneliktir; çünkü müminler şükrediyorlar, fakat onlar şükretmiyorlardı, yeryüzünde müminlerin sayısı daha az, onlar ise daha çok idiler.
Dördüncüsü, kendilerine verilen bütün nimetlerin şükrünü edâ etmeye onların güçleri yetmez, çünkü Allah'ın nimetleri çok fazladır; bir tanesinin bile şükrünü hakkıyla yerine getirmek mümkün değildir, hepsinin şükrü nasıl edâ edilecektir? Bundan dolayı şükür az gelmektedir.
---
Dipnotlar:
“Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır!”.
A'raf 7:11
Andolsun sizi yarattık; sonra size şekil verdik. Bu beyan hakkında Hasan-ı Basri, Cenâb-ı Hak burada özellikle Hz. Âdem'i (s.a.) kastetmektedir, dedi, çünkü âyetin devamında Allah Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem secde edin diye emrettik buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak Âdem'i yarattıktan sonra meleklere, Âdeme secde etmelerini emrettiğini haber vermektedir. Şayet âyetteki yaratmadan maksat bizler olsaydık, secdenin de biz yaratıldıktan sonra yapılması gerekirdi, halbuki secde olayı daha önce gerçekleşmişti. Başkaları da şöyle dediler: Burada bütün insanlar kastedilmektedir, çünkü Allah, Sonra meleklere, 'Âdem'e secde edin’ diye emrettik buyurmaktadır. Eğer Sizi yarattık; sonra size şekil verdik meâlindeki beyan özellikle Âdem'i kasdetmiş olsaydı, ikinci defa tekrar Âdem'in adını belirtmezdi, bu da âyet-i kerimenin Âdem'in bütün neslini kastettiğine işaret eder. Bazıları da şöyle dediler: Sizi yarattık ibaresinde Âdem'i (s.a.) kastetmekte, Sonra size şekil verdik meâlindeki cümlede de anne rahminde şekil verdiğini belirtmektedir. Hasan-ı Basri'nin söylediği şeyin doğru olması muhtemeldir. Başka bir ihtimal de şudur: Sizi yarattık, yani sizi yaratmayı o asıldan takdir ettik, o asıldan maksat da Hz. Âdemdir. Çünkü yaratmak fiili, aynı zamanda takdir etmek anlamına gelir; nitekim “ben onu takdir ettim” anlamına gelmek üzere ben onu yarattım, dersin. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak Sizi yarattık, yani sizi o asıldan ve o varlıktan sizi takdir ettik buyurmaktadır. Arkasından Sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, “Âdem secde edin diye emrettik, yani Biz meleklere “Âdem'e secde edin? diye emretmiştik buyurmaktadır. Dilde bu türlü ifadeler caizdir. Bazı kelâmcılar şöyle demişlerdir: Nutfe bilkuvve insandır, sonra bilfiil insan haline gelir. Bazıları da şöyle dedi: Nutfe, insan varlığının özüdür, ancak aslımızın ve varlığımızın esası olması itibariyle bizim toprağa ve çamura nispet edilmemiz caizdir.
(Slİblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenler arasında yer almadı. Hasan-ı Basri dedi ki: İblis meleklerden değildi”; Cenâb-ı Hak, “O'nun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler” ve “Orada, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır” meâlindeki âyetlerde, ayrıca buna benzer diger âyetlerde bütün melekleri itâatle ve kendisine boyun eğmekle nitelemektedir. İblis'ten ise her türlü kötülükten başka bir şey sadır olmamıştır. Hasan-ı Basri şöyle devam eder: âyetlerde zikredildiği üzere Allah melekleri nurdan, İblis'i ise nârdan (ateşten) yaratmıştır, nâr (ateş), nur ile aynı cevherden değildir. Bu da İblis'in meleklerden olmadığını gösterir. İblis'in dışındakiler secde ettiler meâlindeki cümle de buna işaret eder; Küfeli bir adam müstesna Basralılar (Basriyyün) şu eve girdiler denildiğinde, buradaki istisna edatı Küfelilerin (Küfiyün) de oraya girdiğine delâlet eder. Buna göre âyetteki istisna edatı, İblis'in de Âdeme secde etmekle emrolunduğuna işaret eder. Ancak onun meleklerden olup olmadığını bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur, bize gereken onun bizim düşmanımız olduğunu bilmemizdir. Bu konuya daha önce temas etmiştik“, 324 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ
A'raf 7:12
Denildi ki: Seni secde etmekten alıkoyan nedir? meâlindeki beyan, “Secde etmekten seni alıkoyan nedir?” anlamındadır. Başka bir âyette de geçtiği üzere buradaki olumsuzluk edâtı olan “lâ” zâiddir.
[Toprak Ateşten Daha Hayırlıdır]
(İblis), “Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın dedi. Ateşten yaratılanın çamurdan yaratılandan daha hayırlı olduğunu Allah'ın düşmanı nereden bilmiştir? Gıdaların yenilebilir hale gelmesi için ateşe ihtiyaç vardır, bu bakımdan ateş çamurdan daha hayırlıdır, denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Ateş gıdaların yenilebilir hale gelmesi için ihtiyaç ise, toprak da gıdaların yetişmesi için gereklidir; [ ]bir nesneyi vücuda getirmek, onu yenilebilir hale getirmekten daha faydalı ve daha büyük bir iştir. Muhtemelen gıdalar ateşten başka şeylerle de, meselâ güneş ve başka vasıtalarla da yenilebilir hale getirilebilir. Sonra çamur ateşe galip gelir, onu söndürür ve yok eder, fakat ateş çamura galip gelemez, onu yok edemez. Durum böyle olunca, ateşin çamurdan daha faziletli ve daha hayırlı olduğunu söylemek caiz değildir.
[İblis Neden Kâfir Oldu?]
Allah'ın düşmanı İblis'in neden kâfir olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Allah'ın düşmanı İblis, meleklere secde etme emrini kendi üzerine almadı, bundan dolayı küfre girdi. Başkaları da şöyle dedi: Allah'ın düşmanı, Cenâb-ı Hakk'ın, üstün mertebede olanlara, kendilerinden daha düşük konumda bulunanlara boyun eğip itâat etmelerini emretmesini hikmet olarak görmediği için küfre girdi; o Allah'ın secde emrini olması gereken yere koymadığını -aksine Allah'ın düşmanı Cenâb-ı Hakk'ın emrini ait olmadığı yere koymuştur- düşündüğü için küfre girdi. Diğerleri de şöyle söylediler: Allah'ın düşmanı İblis büyüklenmesi sebebiyle küfre girmiştir, Âdem'e karşı büyüklenmenin başka bir anlamı yoktur?. Denildi ki: Kıyas yapmakta ilk hata eden ve sapıtan kişi, Allah'ın lâneti üzerine olsun İblis'tir.
Gürle!
A'raf 7:13
13. “Allah, ‘Öyle ise in oradan! Orada büyüklük Ba senin haddin değildir. Çık! Artık sen aşağılıklardansın?” buyurdu.”
[İblis'in Kovulması]
Allah, “Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir” buyurdu. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır: Bazıları şöyle dedi: İn oradan ibaresi ile, gökten in anlamı kastedilmektedir, çünkü Allah lânet eylesin İblis gökte idi, Cenâb-ı Hak gökyüzünü boyun eğenlerin ve mütevazilerin mekânı ve kaynağı yaptığı için Íblise oradan inmesini emretmiştir. Onun gökten inip hem boyun eğenlerin ve hem de büyüklük taslayanların hepsine mekân kıldığı yeryüzüne gitmesini emretmiştir, çünkü yeryüzü her iki grubun da mekânı ve kaynağıdır. Bazıları da şöyle dedi: Onlara inme emri, kara parçasından çıkıp denizlerdeki adalara gitmesi için verilmiştir, çünkü yeryüzü orada yaşayanların durduğu mekândır, denizlerdeki adalar ise sürekli korku halinde olmayı göze alarak kimsenin duracağı bir yer değildir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzüne onları sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik”, Denizler ise sâkinlerini sallar durur. [§]Oradan inme emrinin, bulunduğundan başka bir şekle girme anlamına gelmesi de mümkündür, böylece ebediyen tanınmaz ve Allah'ın emrini terk edip yasaklarını işlediği için cezası da görülmez. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir, yani o surette veya o yerde büyüklenemezsin, o kadar ki devamlı korku içinde yaşar, asla istikrar bulamazsın. Belirttiğimiz hususların gökyüzünde olması da muhtemeldir.
Çık! Artık sen aşağılıklardansın! Birinin lânetlenmesi, küçülmesi ve aşagılıklardan olması anlamına gelir. Onun gözlerden gaib olması ve hiçbir gözün kendisini görememesi itibariyle veya Allah'ın rahmetinden kovulduğu için küçüklerden ve aşağılıklardan olduğu anlamına gelmesi de mümkündür.
A'raf 7:14
İblis, “Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ölüm acısını tatması için Allah ona kıyâmetin ilk nefhasına (süra birinci üfleme) kadar mühlet verdi, dünya hayatı âhiret hayatına bitişik değildir. Cenâb-ı Hak bu hususu başka bir âyette şöyle zikretmektedir: “Allah, Vakti (katımızda) bilinen bir güne kadar mühlet verilmiş olanlardansın' buyurdu”. Bazıları da şöyle dedi: Allah ona yeniden dirilme gününe kadar mühlet verdi. Âyetten anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hak ona insanların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet vermiştir, çünkü o Rabb'inden insanların tekrar dirilecekleri güne kadar kendisine mühlet vermesini istemiş, şöyle demişti: İblis, “Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver dedi. Allah, “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin? buyurdu. Bu, İblis'in isteğine Cenâb-ı Hakk'ın vermiş olduğu cevaptır. Başka bir âyette geçen bilinen vakit anlamındaki ifade ile de yine o gün kastedilmiştir. Başkaları ise şöyle söyledi: Allah ona mühlet vermiş, ancak sürekli korku ve endişe içinde yaşaması için kendisine vermiş olduğu o mühletin zamanını açıklamamıştır. )Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İki güç birbirini görünce şeytan hemen dönüş yaptı ve Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok’ dedi”“. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği mühleti şeytan bilmiş olsaydı, henüz zamanı gelmeden helâk olacağı korkusunu duymazdı. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın şeytana verdiği mühleti onun bilmediğine işaret eder.
A'raf 7:15
İblis, “Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ölüm acısını tatması için Allah ona kıyâmetin ilk nefhasına (süra birinci üfleme) kadar mühlet verdi, dünya hayatı âhiret hayatına bitişik değildir. Cenâb-ı Hak bu hususu başka bir âyette şöyle zikretmektedir: “Allah, Vakti (katımızda) bilinen bir güne kadar mühlet verilmiş olanlardansın' buyurdu”. Bazıları da şöyle dedi: Allah ona yeniden dirilme gününe kadar mühlet verdi. Âyetten anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hak ona insanların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet vermiştir, çünkü o Rabb'inden insanların tekrar dirilecekleri güne kadar kendisine mühlet vermesini istemiş, şöyle demişti: İblis, “Bana insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet ver dedi. Allah, “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin? buyurdu. Bu, İblis'in isteğine Cenâb-ı Hakk'ın vermiş olduğu cevaptır. Başka bir âyette geçen bilinen vakit anlamındaki ifade ile de yine o gün kastedilmiştir. Başkaları ise şöyle söyledi: Allah ona mühlet vermiş, ancak sürekli korku ve endişe içinde yaşaması için kendisine vermiş olduğu o mühletin zamanını açıklamamıştır. )Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İki güç birbirini görünce şeytan hemen dönüş yaptı ve Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok’ dedi”“. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği mühleti şeytan bilmiş olsaydı, henüz zamanı gelmeden helâk olacağı korkusunu duymazdı. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın şeytana verdiği mühleti onun bilmediğine işaret eder.
A'raf 7:16
[Saptırmanın Allah'a Nisbet Edilmesi]
Hasan-ı Basri şöyle dedi: Benim sapmama izin vermene karşılık meâlindeki cümle, beni lânetlediğin için anlamına gelir. Âyette geçen “iğvâ” 1) kelimesi lânet etmek anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah, “O halde çık oradan, dedi; artık kovuldun” dedi”, Yani lânet edilenlerden oldun buyurdu. Buna göre Beni saptırdın meâlindeki “eğveyteni” kelimesi, bena lânet ettin anlamına gelir. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Cenâb-ı Hak, burada “iğvâ”yı yani saptırmayı kendine nispet etmektedir, çünkü onun sebebi kendisine dayanmaktadır, çünkü Âdeme secde etmeyi ve kendisi için ona boyun eğmeyi Allah emretmişti. Sebebin kendisine dayandığı bu gibi yerlerde fiili Allah'a nispet etmek caizdir. Meselâ bir âyette şöyle buyurmaktadır: “İçlerinden “Aman bana izin ver, başımı derde sokma” diyenler de var”, Adam geride kalmak için ondan izin istedi ve yapamayacağım şeyi bana yükleme, başımı derde sokma, dedi“, Ebü Bekir el-Keysâni şöyle devam etti: Başının derde girmesinin sebebi olduğu için bu fiil de ona nispet edilmiştir. İşte yukarıdaki âyet de böyledir. Mütezile'den bazıları şöyle dediler: “Bimâ eğveyteni” yani Benim sapmama izin vermene karşılık anlamındaki cümle, İblis'in sözüdür, ancak o Allah düşmanı yalan söylemiştir, onu Allah saptırmamıştır. Onlara denilir ki: İblis, Allah düşmanı ise ve Benim sapmama izin verdin meâlindeki sözünde yalancı ise, o zaman siz Nuh aleyhisselâmın da yalan söylediğini iddia ediyorsunuz demektir, çünkü Hz. Nuh (s.a.), “Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez” demiş, sapkınlığı ve azgınlığı Allah'a nispet etmişti. Bu da göstermektedir ki “iğvâ”yı, yani saptırmayı Allah'a nispet etmekle İblis yalan söylememektedir. [ ] Fakat bize göre çeşitli yerlerde belirttiğimiz üzere, Cenâb-ı Hak sapıklık ve azgınlık fiilini yarattığı için bu âyette “igvâ”yı, yani saptırmayı kendine nispet etmektedir. Yoksa onların dediği gibi, onun sebebi kendisine dayandığı için onu kendine nispet etmiş değildir, çünkü saptırmak sebebiyle saptırma fiilinin Allah'a nispet edilmesi caiz olsaydı, onun resüllere ve nebilere nispet edilmesi de caiz olurdu. Çünkü onlar, kavimlerini Allah'ın birliğini kabule davet etmişler ve O'na inanmayı emretmişlerdi, ancak sonra onlar bu hususta peygamberleri yalanlandılar, dolayısıyla sapmalarına o peygamberler sebep olmuşlardır. Böyle bir şeyin doğru olması uzak bir ihtimaldir. Aynı şekilde saptırmak, şayet lânet etmek anlamına gelseydi, her lânet eden kişi, lânet ettiği kişiyi saptırmış olurdu. Bazıları “eğveyteni” yani Benim sapmama izin verdin meâlindeki cümleye, beni terk ettin anlamını verdiler. Bunun açıklaması da söylediğimiz gibi sapıklık ve dalâlet fiillerini Allah'ın yaratmış olmasıdır. Aynı şekilde Allah, sapıklığı ve dalâleti tercih edeceğini bildiği için kâfire yardımda bulunmayı terk etmiştir.
Bundan böyle, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Burada gerçek anlamda yolda oturmak kastedilmemekte, fakat yola girmelerine engel olması yahut Doğru yolu karıştırması ve gizlemesi kastedilmektedir. Çünkü yolda oturan biri, insanların o yoldan gitmelerini engeller.
---
Dipnotlar:
© Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a) Tebük savaşına hazırlandığı bir günde Beni Seleme'nin kardeşi Ced b. Kays'a, “Ey Ced! Rumlar'la savaşabilir misin?” diye sormuş, o da şu cevabı vermişti: Bana izin verir misin ya Resülallah? Benim başımı derde sokma! Vallahi kadınlara benden daha düşkün bir erkeğin olmadığını kavmim iyi bilir, Rumlar'ın kızlarını görürsem sabredememekten korkarım. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) ondan vazgeçti ve “Sana izin verdim” buyurdu (Taberi, Câmi'u'l-beyân, X, 147-148; Süyüti, ed-
A'raf 7:17
17. “Sonra elbette onlara öülerinderi arkalarından, amm sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.
[Şeytan İnsanlara Niçin Önden, Arkadan, Sağdan ve Soldan Sokulur?]
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından... sokulacağım. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Âyetteki Önlerinden sokulacağım meâlindeki sözcük, âhiret cihetiyle sokulurum, ölümden sonra dirilmeyi, cenneti ve cehennemi yalanlamalarını sağlamaya çalışırım demektir. Arkalarından sokulacağım meâlindeki sözcük hakkında da şöyle dedi: Dünya hayatı açısından onlara yaklaşırım ve dünyayı onlara süslü gösteririm ve ona kuvvetle sarılmalarına çalışırım. Sağlarından sokulacağım, yani iyilikler tarafından yaklaşır ve onları yapmayı geciktirmeye çalışırım. Sollarından sokulacağım, yani kötülükler tarafından ona yaklaşırım, kötülük yapmasını emreder ve kötülüğü ona güzel gösteririm”. Mücâhid şöyle dedi: Sonra elbette onlara önlerinden sokulacağım meâlindeki beyan, gördükleri yerden onlara yaklaşacağım, Arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım meâlindeki beyan da, onlara görmedikleri yerlerden yaklaşacağım anlamına gelir”. Denildi ki: Onlara önlerinden sokulacağım meâlindeki cümle, Hasan-ı Basri'nin dediği gibi âhiretleri açısından onlara yaklaşacağım ve kendilerine cennetin, cehennemin ve ölümden sonra dirilmenin olmadığını haber vereceğim, demektir. Arkalarından sokulacağım, yani dünya hayatı açısından onlara yaklaşacağım ve orada çocukları için mal toplamalarını emredeceğim, zarara uğramalarıyla onları korkutacağım, dolayısıyla onlar mallarıyla sıla-i rahimi gözetmeyecekler ve malın hakkını vermeyecekler. Sağlarından sokulacağım, yani dinleri yönünden onlara yaklaşacağım ve herkesin taptığı şeyi güzel göstereceğim; eğer dalâlette iseler bunu onlar için süsleyeceğim, şayet hidâyette iseler oradan dönünceye kadar kendilerini şüpheye düşürmeye devam edeceğim. Sollarından sokulacağım, yani lezzetler ve şehvetler itibariyle onlara yaklaşacağım ve bunları güzel göstereceğim. Bunlar tefsircilerin belirttiği ihtimallerdir. Âyet-i kerimede ön, arka, sağ ve sol kelimeleri belirtildi, fakat üst ve alt yönleri belirtilmedi. Ön, sağ, sol ve arka sözcüklerinin içine üst ve alt lafızlarının da girmesi ihtimal dâhilindedir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp düşünmezler mi? Dilesek onları yerin dibine geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz”?. Burada belirtilen önlerinden kelimesine üstlerinden anlamı, arkalarından kelimesine altlarından anlamı da girer, dolayısıyla her yönden anlamına gelir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir; âyette belirtilen ve yön bildiren kelimelere üst ve alt yönü de anlam itibariyle girer, dolayısıyla Cenâb-ı Hak sanki her yönden size sokulacak buyurmaktadır. Muhtemeldir ki Cenâb-ı Hak alt ve üst sözcüklerini, rızıkları ve bereketleri engellemeye İblis'in gücünün yetmeyeceği için belirtmemiştir; çünkü yaratılanların rızıkları ve bereketler, gökten yağan yağmur ve yerden çıkan bitkilerle sağlanır, dolayısıyla yağmurun yağmasını ve yerden bitkilerin çıkmasını engellemeye onun gücü yetmez, bunların dışındaki şeylere onun gücü yeter. Yahut İblis insanlara Önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokularak meşgul ettiği, lezzetleri ve zevkli şeyleri göstererek onlara özendirdiği için bu sözcükler kullanılmıştır; çünkü insan hoşuna giden bir şeyi gördüğü zaman önden, arkadan, sağdan ve soldan ona tekrar tekrar bakar, [ ] âyeti okuduğunda söylemiş olduğu şu açıklamadan dolayı alt ve üst kelimeleri belirtilmemiştir: Allah İblis'in, sizin üstünüzden gelmesini engellemiştir, eğer üstten sokulma imkânını bulsaydı kimse kurtulamazdı, insanların amelleri yukarıya doğru çıkar, Allah'ın rahmeti de yukarıdan aşağıya gelir”. Katâde şöyle dedi: Ey Âdemoğlu! Lânetli [İblis] sana her taraftan yaklaşır, ancak seninle Rabb'inin rahmeti arasına giremez, çünkü rahmet sana ancak üstten gelir”. Bu cümlenin söylediğimiz gibi şeytanın insana her taraftan sokulacağı anlamında temsili bir ifade olarak anlaşılması daha uygun gibidir.
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, burada ön, arka, sağ ve sol kastedilmemiş, fakat bütün yönler kastedilmiştir, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Şeytan insanlara her taraftan sokulur. İkincisi, Hasan-ı Basri ve tefsircilerin söyledikleridir: Önlerinden meâlindeki sözcük âhireti yalanlamak için anlamına, Arkalarından meâlindeki sözcük dünyayı insanlara süslü göstermek için anlamına, Sağlarından meâlindeki kelime iyilikleri yapmayı geciktirmek için anlamına, Sollarından meâlindeki ifade de kötülükleri insanlara güzel göstermek için mânasına gelir.
Sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın. Bu ifade, o Allah düşmanının bir zannından ibarettir, bunu hakikat anlamında söylemiş değildir. Fakat Cenâb-ı Hak, “Gerçek şu ki, İblis onlar hakkındaki tahminini doğrulamış oldu” meâlindeki âyetle onun zannını tasdik etmiştir.
---
Dipnotlar:
fakat alt ve üst yönlerden aynı şekilde değildir. Veyahut da İbn Abbâs'ın (r.a.) bu 7 “Onlara önlerinden, arkalarından ve sağlarından sokulacağım” meâlindeki âyet hakkında Mücâhid şöyle dedi: Onlara gördükleri taraftan yaklaşacağım. “Arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım” meâlindeki cümle de görmedikleri yönden onlara sokulacağım demektir (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, VIII, 137).
A'raf 7:18
18. “Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracaAllah buyurdu: Haydi, oradan çık! Bu âyetteki Oradan anlamındaki sözcük ile gökyüzünü kastetmiş olması muhtemeldir, ancak yeryüzünü de kastetmiş olabilir. “Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir”! meâlindeki âyetin tefsirinde söylediğimiz gibi, içinde bulunduğu konumdan çıkmasını da kastetmiş olabilir. Cennetten çıkmasını emretti, de denilmiştir.
Yerilmiş ve kovulmuş olarak. Yani kınanmış olarak, bütün yaratılanlar nezdinde kınanmış olarak. [ ]Kovulmus olarak. Yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmış ve tardedilmiş olarak. Ebü Avsece şöyle dedi: Âyetteki “mez'üm” sözcüğü “mezmüm” ile aynı anlama gelir. “Medhür” da uzaklaştırılmış, tardedilmiş demektir.
Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım! Cenâb-ı Hak burada, cehennemi İblis ile ona uyan ve ona itâat edenlerle dolduracağını haber vermektedir; çünkü onlar ancak Allaha şirk koşmak ve nankörlük yapmak suretiyle İblise uymakta ve ona itâat etmektedirler. Hâriciler Onlardan kim sana uyarsa meâlindeki ilâhi kelâmın zâhirine sarılarak, her mâsıyet işleyen ona uymuştur, dolayısıyla ebedi cehennemi hak etmiştir, derler. Mütezile de şöyle der: Büyük günah işleyen herkes, bu âyetteki tehdit kapsamına girer, çünkü o şeytana uymuştur. Bize göre ise, onların ebedi cehennemde kalmalarına dair âyette bir delil yoktur, çünkü âyet-i kerime onları, ancak hak dini ve tevhidi reddetme fiilinin hemen peşinden söz konusu etmiştir. Sanki şöyle buyurmaktadır: Hak dini bozmak ve tevhidi reddetmekte Kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.
Jy ülke dis ye ESİRİ 25 EĞİ ŞA 6 LE;
A'raf 7:19
(Buyuruldu ki:) Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz şeyden yiyin. Burada geçen ve yerleşmek anlamına gelen “sükün” kelimesi, güven ve emniyet içinde bir yerde karar kılmak demektir. Nitekim “İçinde dinlenesiniz diye geceyi size bahşeden O'dur”” meâlindeki âyet-i kerime de geceleyin güven ve emniyet içinde olmanız için anlamındadır. Cenâb-ı Hak Sen ve eşin cennette yerleşin buyurarak, verdiği nimetlerden hiçbir şeyi noksanlaştırmadan onları güven ve emniyet içinde oraya yerleştirdi. Şüphesiz nimetlerin eksilmesinden korku duyulur ve bu korku o nimetlerin tadını kaçırır. Cenâb-ı Hak onları cennete yerleştirince, bütün bunlardan kendilerini emin kıldı. Sonra Allah'ın, kullarını ilk imtihanı ancak nimetleri ve lütufları yoluyla olur, sonra yaptıkları kötülüklere karşı da ceza ve adalet ile olur. Çünkü Âdem'i önce lütuf ve nimetler vermek, melekleri kendisine secde ettirmek, onu cennete yerleştirmek ve nimetlerini bol bol vermek suretiyle lütuf ve nimetle imtihan etmiş, sonra da onu yasaklanmış olduğu ağaca yaklaşması ve ondan alması sonucu işlemiş olduğu günah yüzünden zorluklarla ve çeşitli sıkıntılarla imtihan etmiştir. )Söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hak'ın kullarını imtihanı önce lütuf ve nimetle, sonra da adaletle ve yaptıkları kötülüklerden dolayı cezalandırmakla olur. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”. Yüce Allah burada başımıza gelen her musibetin kendi yaptıklarımız yüzünden olduğunu haber vermektedir, her şey kendi yaptıklarımızın cezasıdır. Gerek açıklamaya çalıştığımız bu âyette ve gerek Kur'ân-ı Kerim'de belirtilen kıssalarla ilgili diğer âyetlerde Muhammed aleyhisselâmın risâletinin ve nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü o, bu konuları bilen başka birine gidip öğrenmediği ve bunların yazılı olduğu bir kitaba da bakmadığı halde bunlardan haber vermektedir. Bu durum, onun bu bilgileri yüce Allah'tan aldığına işaret eder.
Tefsirciler Âdem'in ve eşinin yerleştirildiği cennet konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle dedi: O, âhirette müslümanların gidecekleri, Cenâb-ı Hakk'ın onlara vâdetmiş olduğu cennettir. Bazıları da şöyle der: O, Âdem'i yerleştirmek için Allah'ın gökyüzünde inşa ettiği bir cennettir. Fakat o cennetin ne olduğunu biz bilmiyoruz, onu bilmek bizim için bir ihtiyaç da değildir. Bizim bilmemiz gereken o imtihandır. Yaklaşması Âdeme yasaklanan ağaç konusunAncak şu ağaca yaklaşmayın! Burada Cenâb-ı Hak, ağaca yaklaşmayı degil, onu tatmayı ve ondan yemeyi kastetmektedir. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: “Ağacın meyvesini tattıklarında...”“ Bu âyet o ağaca yaklaşmanın değil, onu tatmanın ve ondan yemenin kastedildiğine işaret eder. Burada da Allahtan bir imtihan vardır; imtihan bazan helâl kılmakla, bazan da haram kılmakla olur. [§]Çünkü Cenâb-ı Hak cennetin bütün nimetlerinden faydalanmasına izin vermiş, ancak bir tanesine yaklaşmasına izin vermemişti, işte bu Allah'tan gelen bir imtihandı.
Sonra bir şeyden faydalanmayı yasaklamanın değişik sebepleri vardır. O şey haram olduğu için yasaklanır, bazan başkalarının ona tercih hakkı olması itibariyle yasaklanır, bazan bir hastalığa ve âfete yol açacağı için alınması yasaklanır ve bazan da onun, yapılanlara mükâfat olarak verileceği için yasaklanır. Âhiretten sonra onun için bir mükâfat vakti de yoktur”.
Liz yeliz Gİ Gaz İLEN Lİ 3
---
Dipnotlar:
da da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: O, ilim ağacıdır. Bazıları da, buğday başağıdır, dedi. Biz bu konuda tefsircilerin sözlerini ve görüşlerini aklımızda kaldığı kadarıyla kitabın baş tarafında belirtmiştik”.
A'raf 7:20
Seytanonlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı. Şeytan'ın Âdem ile Havva'ya vesvese vermesinin yanı sıra, bunun nasıl ve nereden olduğu konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bunu daha önce geçen kıssada anlatmıştık”. Hasan-ı Basri şöyle der: Şeytan onlara dünyadan vesvese vermiştir, yoksa onun cennete girmesi söz konusu değildir. Bazıları da şöyle dedi: Yılanın başından vesvese veriyor, ağzı ile de konuşuyordu. Kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için. Burada geçen “mâvuriye” (s.s) lafzı, örtülü ve kapalı olmak demektir. “Sev'âtihimâ” kelimesi de avret yerleri anlamına gelir. “Seve”, sözlükte avret demektir. Bu âyet, bizi yanıltma fırsatını bulamaması için lânetli şeytanın şerrinden sakınmamız gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü o, sürekli olarak Allah'ın kullarına verdiği nimetleri çekip alması için gayret gösterir, Âdem ile Havva'nın örtülü ve kapalı olan Avret yerlerini açmak için her çareye başvurmuş, [ ] onları nimetlerden ve lezzetlerden uzaklaştırıp zorluk ve sıkıntılara düşürmek için çalışmıştır. Ona, bir insanı bolluk ve nimetler içinde görmekten daha ağır gelen bir şey yoktur.
Rabb'iniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Bu hususu da kitabımızın baş tarafında açıklamıştık®.
Bazıları burada melek olursunuz anlamına gelen kelimeyi “mülk” kökünden “melikeyni” diye kral olursunuz anlamına gelecek şekilde okumuşlardır, Buna da şu âyeti delil sayarlar: “Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?” Diğer kırâat imamları ise melek anlamına gelecek şekilde “melekeyni” diye okumuşlardır. Kitabımızın baş tarafında Hz. Âdem'in melek olmak için o ağacın meyvesinden almayı arzu etmesini de, aklımızda kaldığı kadarıyla açiklamistik%.
Âdem ile Havva'nın meleklerden olmakla aldatılmasının bir faydası şudur: İfade edildiği üzere melek bir an bile ibadetten geri durmaz, asla Rabb'ine âsi olmaz ve yaşamak için gerekli olan birtakım külfetlere ihtiyaç duymaz. “Melikeyni” diye iki kral anlamına gelecek şekilde okunursa anlamı şöyle olur: Kral, emri geçerli olan ve ülkesinde sözüne itibar edilen biridir, bu bakımdan kral olmaya arzu duymuşlardır. Yahut da şeytan onları bununla meşgul etmiş, onlara Rab'lerinin yasaklarını unutturmuş ve o ağaçtan almalarını sağlamaya çalışmıştır, nitekim öyle de olmuştur. Âyette zikredilen ebedi yaşamak konusuna gelince, hiç şüphe yok ki yaşamaktan daha zevkli ve daha çok arzu edilen hiçbir şey yoktur. Şöyle denilmesi doğru olabilir: Onlar, o ağaçtan almayı Rab'lerinin kendilerine yasakladığını unutmadılar, fakat Cenâb-ı Hakk'ın “Sonra zâlimlerden olursunuz”? anlamındaki buyruğunu unuttular, bundan dolayı o meyveyi aldılar. Şayet “Sonra zâlimlerden olursunuz” meâlindeki buyruğunu hatırlasalardı, almazlardı. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
% o Bukırâat İbn Abbâs'tan (r.a.) ve Yahyâ b. Ebü Kesir'den rivayet edilmiştir, şâz bir kırâattir (bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, VIII, 140).
A'raf 7:21
Hasan-ı Basri dedi ki: Onlara yemin etti meâlindeki cümle, Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim diyerek onlara vesvese verdi anlamındadır. Hasan-ı Basri böyle diyerek Hz. Âdem'in (s.a.), onun şeytan olduğunu bildiğine işaret eder. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle der: Âdem'in gönlünde, Rabb'inin almasını yasakladığı o meyvenin bütün meyvelerin en üstünü olduğu kanâati uyandı. Sonra şeytan da ona vesvese vermiş, sonra da “Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?” deyince, lânetlenmiş şeytanın söyledikleri, içinde uyanan duyguya uygun düştü, sonra Âdem başka bir şeyle uğraşırken onu unuttu ve farkında olmadan o meyveyi aldı. Unutmak iki şekilde olur: Bile bile terk ederek unutmak ve yanılarak unutmak. Hz. Âdem'in bile bile terk anlamında unutmuş olması mümkün degildir, o ancak yanılarak unutmuştur. Ebü Bekir el-Esam da bu kanâattedir veya buna benzer bir ifade kullanmıştır.
Ema 615 Lİ yazi LİN yek eri ÉI Ğİ Sİ iza uS
A'raf 7:22
Böylece ikisini de ayartmış oldu. Ebü Avsece dedi ki: Kılavuzluk etti anlamına gelen “dellâhuma” (Lays) kelimesi burada onları götürdü demektir. Falancı bana gurur ipini gösterdi “dellâni fulânun bi-habli gurür” denilir, bununla çirkin olan şeyi yapman için onu sana güzel gösterdi anlamı kastedilir”. Gaflete düşürmek anlamına gelen “tedliye” fiilinin kökü “ed-delvu” gelir, [ ]sevk etmek anlamına gelir, Onları gurura sevk etti demektir. Şeytanın Âdem ile Havva'yı yanıltarak çağırması, şu âyetlerde ifade edilmektedir: “Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?”” Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve “Rabb'iniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı”! dedi.
[Âdem ile Havva'nın Avret Yerlerinin Açılması]
Avret yerleri kendilerine göründü.
Şöyle bir soru sorulabilir: Cenâb-ı Hak elbiseyi sadece avret yerleri için değil bütün beden için lütfetmesine rağmen burada neden sadece avret yerlerini belirtti? Âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ey âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık”2. Cenâb-ı Hak sıcaktan, soğuktan ve diğer şeylerden korumak için bize avret yerlerimizi ve bedenimizin diğer yerlerini örtecek elbise lütfettiğini söylemesine rağmen burada neden sadece avret yerlerini söz konusu ediyor?
Buna şöyle cevap verilir: Çünkü avret yerlerini açmak hem yaratılış itibariyle, hem aklen çirkindir. Bedenin diğer taraflarını açmak ise yaratılış itibariyle da aklen de çirkin değildir. Bazan insan ihtiyaç duyduğunda bedeninin avret mahalli dışında kalan yerlerini açabilir, ihtiyaç kalmayınca da örter. Avret mahallini ise ancak zaruret halinde açar. Bundan dolayı bedenin diğer yerlerini söz konusu etmedi. Şöyle de söylenebilir: Örtünmekte farz olan zaruret miktarıdır, vücudun diğer tarafları ise ya güzel görünmek için, ya da sıcaktan, soğuktan ve rahatsızlık verici şeylerden korunmak için elbise ile örter. Bundan dolayı âyette özellikle avret yerlerini zikretmiştir. Ancak vücudun diğer yerleri için büyük bir nimet ve lütuf olarak elbise vermiştir.
Şöyle bir soru sorulabilir: Allah, cinsel ilişki için bazan “lems”, Ë yani temas etmek bazan da “Sışyân” yani ansızın gelmek kelimeleriyle, ihtiyaç giderme mekânı olan helâ için de “gâit”, yani abdest bozmak kelimesiyle kinâye yapmaktadır. Böyle açıkça söylenmesi güzel olmayan her şeyi kinâyeli lafızlarla zikretmektedir. Fakat burada avret hakkında açıkça ayıp yer demektedir, neden?
Buna şöyle cevap verilir: Ayıp yer ve avret kelimelerinin ikisi de kinâyedir. [Birincisi], anlamı sarih olan “ferc”, yani kadının cinsel organı, “zeker” erkeğin cinsel organı ve “dübür” ( yani popo kelimelerini kullanmadı. Ayıp yer ise kinâyedir. İkincisi, özellikle ayıp yer demek olan “sev'e” kelimesini belirtmesi, şeytanın, Âdem'le Havva'nın başka taraflarını değil bilhassa avret yerlerinin görünmesini istemesinden dolayıdır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, insandan başka hiçbir canlının avret yerinin kapatılmasını emretmemiştir. Bu yüzdendir ki özellikle insan kabirle örtülmektedir. İnsan öldügü zaman avretinden dolayı defnedilir, diğer canlılardan hiçbiri öldüklerinde defnedilmezler, yaşarken de örtünmezler. Binaenaleyh âyette özellikle ayıp yerinin zikredilmesi, söylediğimiz gibi lânetlenmiş şeytanın, Âdem'le Havva'nın başka taraflarını değil de sadece avret yerlerinin görünmesini kastetmesinden dolayıdır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ayıp yerleri kendilerine göründü””, İşte onun maksadı buydu.
Örtmeye başladılar. Ebü Avsece şöyle dedi: Buradaki “tafikâ” (uab) kelimesi, başladılar demektir. “Tafiktu ef'alü kezâ” (1s jai cib) diye söylediğinde, şöyle yapmaya başladım demiş olursun. “Hasf” kelimesi de mest ve ayakkabı yapıcısı anlamına gelir, burada ise istiâre yapılmıştır. Mücâhid şöyle dedi: “Yahsıfâni” kelimesi, elbise gibi dikiyorlardı anlamına gelir”. Bu kelimenin, örtüyorlardı anlamına geldiği de söylenmiştir. Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Ya başkasından utandıkları, ya Allah'tan utandıkları için, ya da her birinin gözü diğerinin avret mahalline çarptığı için yapraklarla örtünmeye başladılar. Bundan dolayı insanın kendi avret mahal o Taberi, Câmi'wi-beyân, VIII, 142.
338 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESÍ line bakması da hoş görülmemiştir. Binaenaleyh biz diyoruz ki: Bir insanın yalnız iken de soyunup avret mahallini ortaya çıkarması doğru değildir. Bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.) şu hadis-i şerif rivayet edilmiştir: )“Allah, kendisinden utanılmaya en layık olandır””. Yahut da her ikisinin avret yerleri açıldığı için birbirlerinden utanmışlardır. Bundan dolayı Ebü Hanife (r.h.) erkeğin, karısının avret mahalline bakmasını, kadının da kocasının avret mahalline bakmasını hoş görmemiştir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak yani kendilerine görünmesi için demeyip “Şeytan, onların avret yerlerini birbirine göstermek için” anlamına gelecek şekilde “li-yubdiye lehumâ” buyurmuştur. Bu ifade, karı-kocanın birbirlerinin avret yerlerine bakmalarının uygun olmadığına işaret eder.
Rab'leri onlara, “Ben size o ağacı yasaklamadım mı? diye seslendi. Buradaki Rab'leri onlara seslendi meâlindeki cümle, melek vasıtasıyla onlara vahyetti anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: “Ona ruhumuzdan üfledik”7. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle ona üflendiği halde Allah burada üflemeyi kendi zatına nispet etmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Yahut Allah onlara ilham yoluyla bunu söylemiştir, nitekim âyetlerde bu anlamda ifadeler yer almaktadır: “Müsâ'nın annesine, “Onu emzir” diye vahyettik”. “Hani annene şunu vahyetmiştik: Onu sandığa koy!” “Ve Rabb'in bal arısına ilham etti”. Bu ve benzeri âyetlerde geçen vahiy kelimesi ilham anlamına gelir.
---
Dipnotlar:
8 o “Yani yasaklanmış ağacın meyvesinden almaları için onları ayartarak oraya götürdü. Şöyle de denildi: Onlara o ağaçtan almayı güzel gösterdi...” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. Behz b. Hakim, babası vasıtasıyla dedesinden şöyle rivayet eder: Dedim ki: Ey Allah'ın peygamberi! Avret mahallimizi kime karşı örtüp kime karşı örtmeyelim? Resülullah (s.a.) buyurdu ki: “Karından veya sahibi bulunduğun câriyenden başka herkesten avretini koru!” Tekrar; Ey Allah'ın Rasülü! Erkek, erkekle beraber olunca? diye sordum. “Avretini hiç kimsenin görmemesine gücün yetiyorsa, bunu yap!” buyurdu. Yine; Ey Allah'ın elçisi! Peki insan yalnız olunca? diye sorduğumda; “İnsanların, kendisinden utanmalarına en lâyık olan, yüce Allah'tır” buyurdu. Tirmizi hadisin hasen olduğunu söyledi. Buhâri de muallak olarak rivayet etti. “İmrân kızı Meryem'i de (misal vermiştir): O iffetini çok iyi korumuştu, biz de ona ruhumuzdan üfledik”.
A'raf 7:23
Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. Çünkü biz kendimizi zorluklara ve maişet sıkıntılarına soktuk. Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik cümlesi hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: [ ]Bunlar Hz. Âdeme (s.a.) Allah'tan ulaşan sözlerdir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bunun üzerine Âdeme Rabb'inden bazı sözler ulaştı (bunlarla tövbe etti); Rabb'i de onun tövbesini kabul buyurdu”“!. Hz. Nuh (s.a.) da buna benzer şeyler söylemişti: “Nüh dedi ki: Ey Rabb'im! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!”'% Hz. İbrâhim (s.a.) de şöyle demişti: “Rabb'imiz! Hesap kurulacağı gün beni, annemi, babamı ve müminleri bağışla!” Hz. Nuh (s.a.) da bunun benzerini söylemişti: “Rabb'im! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri bağışla”". Âyetlerin bazısı emir mânasına, bazısı da talep mânasına gelir, ancak bu âyetlerin hepsi, zâhir emir gibi ise de emir mânasına değil, dua ve talep anlamına gelir. Çünkü altta olanın kendisinden yukarıda olana söylediği şeyler emir değil, ancak talep ve ricadır, üstte olanın alttakine söylediği ise emirdir. Krallardan biri, hizmetçilerinden birine bir şey emrettiği veya halkına bir şey söylediğinde, bu emirdir. Fakat hizmetçilerinden biri veya halkı krala bir şey söylese bu emir değil, talep ve rica olur. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberlerin Rab'lerine duaları da bu anlamdadır.
Şöyle bir soru sorulabilir: Peygamberler zelle mahiyetinde küçük hataları için Rab'lerinden mağfiret istediler, bu istekleri Cenâb-ı Hak tarafından ya kabul edilmiş, ya da edilmemiştir. Eğer istekleri kabul edilmemişse, bu büyük bir şeydir. Şayet istekleri kabul edilmişse -mağfiret sözlükte örtmek demektir- onların yaptıkları küçük hatalar kıyâmet gününe kadar toplumda nasıl anılacak?
Bu soruya çeşitli açılardan cevap verilebilir: Birincisi, onlar o küçük hataları işlediklerinde, bu onlara çok büyük görünür ve kalpleri, kendilerince büyük olan o şeyle sürekli meşgul olur. Bunun için Allah'tan mağfiret istediklerinde, Cenâb-ı Hak artık onu akıllarına getirmez ve onu insanlara örter; onu gizlemesi de tövbelerini kabul edip görmezden gelmesinden sonra gerçekleşir. Şöyle de söylenebilir: [§]Cenâb-ı Hak, bunları açıklayıp ifşa etmekle bu konuda insanları ikaz edip uyarmayı dilemiştir. Allah katında peygamberlerin şanlarının büyüklüğüne ve makamlarının üstünlüğüne rağmen Cenâb-ı Hak onları kayırmadığını, aksine yaptıkları küçük hatalardan dolayı kınayıp azarladığını insanlar bilsinler diye açıklamıştır. Dolayısıyla peygamberler bile bu muameleyi görürlerse, onlardan daha alt konumda olanların aynı muameleyi görmeleri daha çok gereklidir. Yahut Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir şeyden gafil olmadığını ve hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını insanlar bilsinler diye açıklamıştır. Bunları en iyi Allah bilir.
Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. “Böylece Âdem Rabb'ine karşı gelmiş ve yolunu şaşırmıştı”. “Âdem verdiği sözü unuttu; biz onda yeterli bir kararlılık görmedik”, Bu âyetlerde Allah Teâlâ, Hz. Âdem'in (s.a.) Rabb'inin emrini unuttuğunu haber vermektedir. Bazı âlimler şöyle dediler: Cenâb-ı Hakk'ın kendisine yemeyi yasakladığı ağacın meyvesini Âdem unutarak yemişti; onun o ağaçtan yemesi her ne kadar unutarak olsa da, kendisine karşı zulüm ve Rabb'ine karşı da isyan anlamına geliyordu. Sonra Cenâb-ı Hak Muhammed ümmetine lütfederek hataen ve unutarak yaptıklarının ve bir de yapmaya mecbur edildikleri şeylerin sorumluluğunu onlardan kaldırdı”. Bazıları da şöyle dedi: Âyette geçen “unuttu” kelimesi, unutmaksızın Rabb'inin emrini terk etti anlamına gelir, bu Cenâb-ı Hakk'ın “Onlar Allah'ı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı”!9 meâlindeki âyetiyle aynı anlama gelir. Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz.
Ulemadan bazıları şöyle dedi: Hata ve unutarak yapılan şeylerin hükmü bu hadisle kaldırılmıştır. Onlara denilir ki: Hata ile adam öldürmek konusunda ne diyorsunuz, onun için diyet ve kefâret ödemek gerekir mi? Bir adamın unutarak veya hata ile başka birinin malını bozsa veya yaksa ne dersiniz? Eğer onlar; tazmin etmesi gerekir, derlerse, o zaman onlara sorulur: Tazmin edilmesini gerekli gördüğünüz halde, hadis hata ve unutma ile yapılan şeylerin hükmünü kaldırmıştır nasıl diyorsunuz? Bazılarına göre bu hadis şöyle anlaşılmalıdır: Bizden önceki ümmetler, hem birbirlerine karşı ve hem de Rab'lerine karşı hata ile ve unutarak da olsa yaptıklarından sorguya çekilirlerdi. Bu konuda Cenâb-ı Hak, ümmetler içersinde bize lütfederek bu ümmetten onun sorumluluğunu kaldırmıştır. (Jİnsanlara verilen zararlar ve tazminatlar konusunda ise, ister hata ile yapılmış olsun, ister kasten, tazmin edilmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. Bu ilâhi kelâm, Mütezile'nin görüşüyle çelişmektedir, çünkü onlar diyorlardı ki: Büyük günahlardan sakınıldığı takdirde küçük günahlar bağışlanır. Sonra onlar, nebilerin ve resüllerin büyük günah işlemekten mâsum olduklarını söylüyorlar. Yukarıda söylediğimiz gibi Âdem'in işlediği zelle, hiç şüphe yok ki küçük günah idi. Sonra Cenâb-ı Hak, Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz! buyurmaktadır. Bu durumda eğer Âdeme bundan dolayı azap edilmeyecekse, o zaman sanki şöyle dediğini düşünmek gerekir: Eğer bize haksızlık yapar ve zulmedersen, Mutlaka ziyan edenlerden oluruz!
---
Dipnotlar:
107 İbn Abbâs'tan (r.a) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah benim ümmetimden hatanın, unutmanın ve zorla yaptıkları şeylerin sorumluluğunu kaldırmıştır”.
A'raf 7:24
Allah, “Birbirinize düşman olmak üzere inin dedi. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Burada Âdem, Havva, İblis ve yılan kastedilmektedir!, Hasan-ı Basri, maksat Âdem ve şeytanın vesvesesidir, der, çünkü ona göre şeytan gökte değildi, Âdem ve Havva'ya ancak uzaktan vesvese vermişti, âyetteki inme emri de onun vesvesesinden dolayıdır, bundan dolayı bu düşmanlık kıyâmete kadar onun evlatlarında devam etti. Bazıları şöyle dedi: Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır meâlindeki cümle, inme emrinin ancak gökten inmek için verildiğine işaret eder, çünkü onlar gökte idiler. Sonra Cenâb-ı Hak Birbirinize düşman olmak üzere inin buyuruyor. Buradaki inme emri verildiğinde onlar birlikte değildiler, çünkü İblis Âdeme secde etmeyi reddettiğinde inmekle emrolunmuştu, [ ] Adem ile Havva ise ya- B saklandıkları meyveyi yediklerinde inmekle emrolunmuşlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, inme emrinde onların hepsini topladı; bunu da aynı emir içinde hepsini belirtmenin, emrin ve hükmün gerekliliğinde hepsine işaret etmediği bilinsin diye yapmıştır.
© Taberi, Câmi'w'l-beyân, I, 240; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, 1, 134.
342 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ İnin emri, yukarıdan aşağıya inmek anlamına gelmez; görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Şehre inin!” Yani oraya gidin. Düşman olarak, yani o bizi küfre düşürmeye ve helâk etmeye çalışmasından dolayı bize düşmandır. Bizi helâk etmeye çalışan herkes bizim düşmanımızdır, biz de onun düşmanıyız.
Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır. Denildi ki: Sizin ecelleriniz bitene kadar, İblis'in ise ilk nefhaya kadar. Burada bir zaman tayininden ziyade süreklilik ve istikrar anlamı var gibidir.
A'raf 7:25
Denildi ki: Yeryüzünde yaşayacaksınız ve eceliniz sona erdiğinde Orada öleceksiniz. Sonra kıyâmette yine Oradan diriltilip çıkarılacaksınız.
SİKE 0S Beli des Erom ú
A'raf 7:26
Ey âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi yarattık. İbn Abbâs (r.a.) ve Hasan-ı Basri şöyle dedi: Cenâb-ı Hak, mahrem yerlerini örtecek elbise yapılsın, kendilerini sağlam ayakta tutacak şeyler ve yiyecek temin edilsin diye gökten saf su indirdi", Size giysi yarattık anlamındaki cümle, muhtemeldir ki, elbise yapacağınız, yiyecek ve içecek ihtiyacınız için kullanacağınız ve bunları yapmak için bilgi sahibi olacağınız vesileleri ve suyu yarattı, anlamına gelir. Çünkü gökten o suyu indirmeseydi, o konudaki bilgiyi ve vesileleri yaratmasaydı, yaratılanlar o sudan elbise, yiyecek ve içeceğin nasıl temin edileceğini bilemezlerdi. Burada risâletin ispatına da delil vardır; çünkü onlar bunu ancak gökten gelen bir vahiy yoluyla öğrendiler. Yahut Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık meâlindeki âyet, [ ] sizin için elbise yapacağınız, yiyecek ve içecek hazırlayacağınız şeyleri yarattı, gökten indirmek şeklinde değil, sizin için bunları yarattı, demektir. Nitekim başka âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allahtır””z. “Yine Allah, size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler, mâruz kalabileceğiniz düşman gücünden sizi koruyacak zırhlar yapma imkânı bahşetti”!!. Bunları Allah bizim için yarattı. Bu âyette insanların fiillerinin yaratıldığına da delil vardır. Çünkü bunların elbise, yiyecek ve mal haline gelmesi, ancak kulların fiili ile gerçekleşti, yoksa gökten öyle indirilmiş değildir. Sonra Cenâb-ı Hak bütün bunları bizim için yarattığını haber vermektedir; bu, kulların fiillerini Allah'ın yarattığına işaret eder.
Âyette geçen “verişen” kelimesine bazıları mal diye, bazıları maişet diye anlam verdi. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Riş ve “riyâş” kelimeleri, elbisenin dış görüntüsü demektir. “Rişu't-tâir” terkibi, kuşların dış örtüsü anlamına gelir",
[Takvâ Elbisesi]
Takvâ elbisesi. İbn Mesüd'un (r.a.) rivayetinde bu cümle müptedâ olarak merfü okunmuştur, buna göre cümle, takvâ elbisesi daha hayırlıdır anlamına gelir. Libâs kelimesini mansub olarak okuyanlara göre de, önceki cümlenin cevabına, yani “riş” kelimesine atfedilmiş olur. Ancak doğru olan merfü okunmasıdır'!5. Takvâ elbisesi meâlindeki ibarenin anlamında tefsirciler ihtilaf ettiler. Hasan-ı Basri, bundan maksat dindir, dedi. Ebü Bekir elEsam da maksat Kur'ândır, dedi. Maksadın iffet olduğunu söyleyenler olduğu gibi, hayâ olduğunu söyleyenler de vardır, iman olduğu da söylenmiştir; bütün bunlar netice itibariyle aynı anlama gelir. Yani Takvâ elbisesi daha hayırlıdır meâlindeki cümle hakkında söylenen her şey, sözü edilen elbiseden sayılır. Çünkü din, iman, Kur'ân ve hayâ, insanı isyandan engeller, dolayısıyla onların hepsi hayırdır. O, hem dünya ve hem de âhiret için elbisedir; çünkü müttaki olan iffetli ve hayâlı bir mümin, elbisesi olmasa bile avret yerlerini göstermez. Günahkâr insan ise, elbise giyse bile avret mahallini göstermekten kaçınmaz, (Javret yerlerini elbisesiyle korumaz; bundan dolayı takvâ elbisesi daha hayırlıdır. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “Kuşkusuz azığın en hayırlısı takvâdır”'“. Bu anlam, âyetin “libâsü't-takvâ” diye müptedâ ve merfü olarak okunduğuna göredir. Mansup olarak okunduğunda anlam şöyle olur: Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık, sonra sizi sıcaktan, soğuktan ve sizi rahatsız edecek şeylerden koruyacak takvâ elbisesini yarattık. Bu durumda Takvâ elbisesi meâlindeki ifadede geçen elbise kelimesi vücudun diğer taraflarını örtmek anlamında, ilk elbise kelimesi de avret yerlerini örtmek anlamındadır.
Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Buradaki bunlar anlamına gelen “zâlike” kelimesi, elbise, yiyecek ve içecek yapılan şeyler risâlet âyetlerindendir mânasına gelir. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir meâlindeki cümle, aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen göklerin sağladığı faydaların yeryüzünün sağladığı faydalara bağlı olması itibariyle bunlar Allah'ın birliğinin ve Rab olduğunun alâmetlerindendir anlamına gelir; çünkü bu, yeri ve göğü yaratan, onları tedbir ve idare eden tek Allah olduğuna işaret eder. Eğer onları iki ayrı kişi idare etmiş olsaydı, idareleri farklı olur, her birinin faydası diğerine bağlı olduğu halde onlar birbirine bağlı olmazdı.
Umulur ki düşünüp öğüt alırlar, yani Umulur ki düşünmek için muvaffak kılınırlar, -“Umulur ki sakınırlar”"7 meâlindeki âyet de, umulur ki takvâ için muvaffak kılınırlar demektirumulur ki şükretmeye muvaffak kılınırlar, çünkü bu bir tereddüt ifadesidir. Böyle denilmesi güzeldir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut şöyle deriz: Onların öğüt almaları ve şükretmeleri için...
---
Dipnotlar:
14 bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 166. 115 Yedi kırâat imamından İbn Kesir, Âsım, Ebü Amr ve Hamza merfü olarak diye; Nâfi“, İbn Amir ve Kisâi mansup olarak diye okudular (bk. İbn Mücâhid, Kitábus-seba fi'l-kırâat, 280).
A'raf 7:27
Ey âdemeoğulları! Şeytan, anne babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Bazıları şöyle dedi: Burada Cenâb-ı Hak, Resülullah'ı (s.a.) yalanlayan ve onun emrine muhalif davranan Mekkelilere hitap etmekte, ‘şeytan anne-babanızı emniyet ve bolluk diyarından çıkardığı gibi sizi de emniyet ve bolluk diyarından çıkarmasın buyurmaktadır. Bazıları da şöyle dedi: Şeytan sizi aldatmasın, [ ]yani onun sizi davet edeceği şeylerden sakının, çünkü o anne babanızı bulunduğu konumdan ve nimetlerden mahrum ettiği gibi sizi de âhiretteki sevaptan ve ilâhi lütuflardan mahrum edecektir. Tefsirciler şeytan sizi aldatmasın meâlindeki cümleye, şeytan anne-babanızı aldattığı ve onların cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sakın sizi de aldatmasın ve azdırmasın, diye yorumladılar. Başkaları da, şeytan, nefislerinin istediği ve arzu ettiği şeyler sebebiyle Anne babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de nefislerinizin istediği, arzuladığı ve temenni ettiği şeylerle aldatmasın, diye yorumlamışlardır. Burada Cenâb-ı Hak onları, nefsin arzularına, şehvetlerine ve temennilerine uymaktan sakındırmaktadır. Çünkü Âdem ile Havva'nın cennetten çıkarılmalarının sebebi, nefsin arzusu ve temennisi idi.
Elbiselerini soyarak. Burada “yenze'u” fiili müzari olarak kullanılmış, ancak mazi anlamı kastedilmiştir. Yani Elbiselerini soyuyor meâlindeki ifade, soydu anlamında kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerimde müzari (şimdiki zaman) fiilinin mazi (dili geçmiş zaman) anlamında kullanıldığının örnekleri pek çoktur. Burada bir kelimenin gizlenmiş olması da muhtemeldir, buna göre sanki şöyle buyurmuştur: Şeytan anne-babanızın ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini çıkarmak istedi. Daha önce de söylediğimiz gibi örtünmek konusunda farz kılınan, bu âyet buna delil sayılsın veya sayılmasın, sadece avret yerlerini örtmektir, başka yerleri değil. Başka yerleri örtmek, ancak sıcaktan ve soğuktan korunmak veya güzelleşmek için yapılır. Bir şeyle aldatılan kişi, ona gönlü çelinen ve aklı takılan adamdır. Cenâb-ı Hak, şeytan Anne-babanızı cennetten çıkardığı gibi, sakın sizin de cennete girmenize engel olmasın demektedir. Elbiseyi çıkarmayı ve avret yerlerini göstermeyi belirtmesindeki maksadı budur, gerçek O'nun söylediği gibidir.
Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Yandaşları diye karşılık verdiğimiz “kabiluhu” kelimesi, ordusu ve 346 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ avànesi demektir. Cenâb-ı Hak, bizim kendilerini göremediğimiz, fakat onların bizi gördüğü İblis'ten ve yandaşlarından bizleri sakındırmaktadır.
321 [ ]Sóyle bir itiraz ileri sürülebilir: Kendisinin bizi gördüğü, fakat bizim onu göremediğimiz biriyle savaşmaya Allah bizi nasıl mükellef tutar? Halbuki kendisini göremediğimiz veya kendileriyle savaşmaya gücümüzün yetmediği diğer düşmanlarla savaşmakla bizi mükellef tutmamaktadır. Kendisini göremediğimiz düşmanlarla savaşmaya da bizim gücümüz yetmez.
Buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hak bizzat onların kendileriyle savaşmakla bizi mükellef tutmamıştır. Çünkü Allah bizim şahsımız üzerinde, yiyeceğimizi, içeceğimizi ve giyeceğimizi bozma konusunda şeytana bir güç ve otorite imkânı vermemiştir. Eğer ona bu imkânı verseydi, bizi helâk ederler ve gıdalarımızı da bozardı. Allah ona ancak kalplerimize vesvese verme gücünü vermiştir. Bize de düşünüp tefekkür etmek suretiyle onun vesvesesini anlama gücünü vermiş ve bunun yolunu göstermiştir. Meselâ şöyle buyurmuştur: “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah'a sığın!”1 “De ki: Rabb'im! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım”. “Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler”, Cenâb-ı Hak, bize şeytanın vesveselerini ve kışkırtmalarını nasıl defedeceğimizi de öğretmektedir, bize verdiği deliller ve diğer vesilelerle onun vesveselerini defetme imkânını da bize vermiştir. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın vesilelerini bize vermediği, her ne kadar teklif anında o vesileler mevcut olmasa bile, onlara ulaşma imkânını verdiği özelliklerle bizi mükellef tutmasının caiz olduğunu gösterir; meselâ temiz olmadığımız bir vakitte bile Allah namaz kılmamızı emretmektedir, çünkü bize temizliği yapabilme imkânını vermiştir. Keza kendisine zekât verilecek kişi ortada olmasa bile zekât vermeyi emretmektedir, haccı ve diğer ibadetleri de aynı şekilde emretmektedir. Kendisine farz kılınan ve ancak daha sonraki bir zamanda birtakım zorluklarla yerine getirebileceği bir yükümlülüğü, önceden insana yüklemektedir. (JBu durum, şu iddiayı ileri sürenleri de reddetmektedir: Haberdar olmayan ve bilmeyenler için ilâhi buyruklar bağlayıcı olmaz; insan ancak bilgi sahibi olduktan sonra sorumlu tutulur. Çünkü, Allah'ın farzlarından ve ibadetlerinden biri, kendisi hakkında bağlayıcı olması zorluk içerir. Zira bu buyruklarla mükellef olmasını sağlayacak bilgilere sahip değildir. Bilmeyen kişinin sorumlu olacağı iddiası gerçeğe uzak bulunan bir ihtimaldir. Doğrusu bizim söylediğimiz olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık. Mütezile mensupları bu âyet konusunda ihtilaf ettiler. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Burada Allah'a nispet edilen “ca” ( Jax!) sözcüğü farklı anlamlara gelir. Birincisi sebep yaratmak, yani biz, insanların şeytanlara dost olmalarını sağlayan sebebi onlara verdik. Nitekim bir insan, başka birine; “senin için ev, köle ve mal yaptım”, der. Ancak onları gerçekte onun için yapmamış, fakat ona vermiş ve artık onun olmuştur. İşte ancak ona vermiş olması sebebiyle bunlar ona nispet edilir. Âyette de Cenâb-ı Hak şeytana sebep olma niteliğini verdiği için bunu kendisine nispet etmektedir. Câfer b. Harb”! şöyle dedi: “Ca” kelimesi, tahliye ve aradan çekilme anlamına gelir, Cenâb-ı Hak şeytanla insanların arasından çekildiği için bunu kendisine nispet etmektedir. Nitekim bir adama, kölesiyle onun yaptıklarının arasından çekilmek istendiği zaman; köleni çok savaşçı ve dövüşçü yaptın denilir, halbuki o kölesine engel olmak gücüne sahip idi. Cenâb-ı Hakk'ın “cal” (yapmak, kılmak) fiilini kendine nispet etmesi de bu anlamdadır; insanların istedikleri şeyi yapmaları için aralarından çekilir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: İlâhi buyruklara isyan edenin kendisine düşman, itâat edenin ise kendisine dost olması Allah'ın hükmüdür; şeytana itâat eden de onun dostu, isyan eden de onun düşmanı olur. Allah'ın hükmü budur, kim kendisine itâat ederse O'nun dostu, kim de kendisine isyan ederse O'nun düşmanı olur. Mütezile'nin diğer mensupları şöyle dediler: Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık, yani biz onları şeytanların dostları olarak bulduk, demektir. Fakat o insanların söyledikleri gibi bunun Allah'a nispet edilmesi caiz olsaydı, peygamberlere nispet edilmesinin de caiz olması gerekirdi, çünkü onlar da bu hususta aralarından çekilmişlerdi, onlar da aynı şekilde isimlendirilir ve Hasan-ı Basri'nin söylediğine göre onlar için de aynı hüküm ve aynı durum söz konusu olurdu. Bunun peygamberlere nispet edilmesi caiz değil ise, o zaman bunun peygamberlerin değil Allah'ın yaptığı bir fiil olduğuna işaret eder. [ ]O da şudur: Allah onların, şeytanlara dostluğu tercih edeceklerini ve onu kendilerine dost edineceklerini bildiğinden dolayı onlar için dostluk fiilini yarattı. Nitekim bir âyette şöyle buyurur: “Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler üzerinde geçerlidir”. Hatalardan korunma ve kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
---
Dipnotlar:
2! o Ebu'l-Fadi Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Mu'tezili el-Âbid. Onun Kitâbu müteşâbihi'l-Kurân, Kitâbu'Listiksâ', Kitâbu'r-red alâ ashabi't-tabâi' ve Kitâbu'l-usül adlı eserleri vardır (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 549-550).
A'raf 7:28
Onlar bir kötülük yaptıkları zaman. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Her mâsıyet kötülüktür”. “Fâhişe” kelimesi, hakkında şiddetli yasak bulunan her şey anlamına gelir. Mücâhid şöyle dedi: Onların kötülükleri, Kâbe'yi çıplak olarak tavaf etmeleri idi. Diğer tefsirciler şöyle dediler: Buradaki “fâhişe” kelimesi, ekin, hayvanlar, bitkiler onların dışında sâibe, hâmi gibi haram kıldıkları diğer yiyecekler anlamına gelir”. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi bu kelime, şiddetle yasaklanan ve engellenen her şey demektir. “Fâhişe”, lundular. Ayrıca onları yaptıklarıyla başbaşa bırakmasının Allah'ın bundan razı olduğunu ve bunu emrettiğini gösterdiğini ileri sürdüler. Tıpkı dünyada krallardan birinin emir ve yasağına muhalefet etmesi halinde )kişiyi, kralın cezalandırması ve gücü yeterse ondan intikam alması gibi; eğer bunu yapmadı ise, bu onun yapılan şeye razı olduğunu gösterir. Buna göre Allah da onlardan intikam almamış ve onları cezalandırmamışsa, bu O'nun razı olduğunu ve yapılanın emrine uygun olduğunu gösterir. İkincisi, onlar müslümanların, Allah ne diledi ise o olur dediklerini duydukları için bunu sanki müslümanlardan öğrenmişler, babalarının yaptıkları fiillerin Allah'ın emrine ve rızasına uygun olduğunu zannetmişler, meşiet ile emri birbirinden ayırdetmemişlerdi. Meşiet ve irade, her failin kendi tercihi ile yapmış olduğu fiilin sıfatıdır. Meselâ; diledi ve şöyle yaptı yahut irade etti ve şöyle emretti denilir, fakat kendine şunu emretti yahut kendine şunu yasakladı denilmesi caiz değildir. Onların, Cenâb-ı Hakk'ın babalarını cezalandırmaması ve yaptıklarından dolayı onlardan intikam almaması onlardan razı olduğunu gösterir şeklindeki iddialarına şöyle karşılık verilir: Müşrikler, arasında onların babalarının yaptıklarına muhalif şeyler yapan ve onların yaptıklarına zıt başka şeyler yapan insanlar da vardı, Cenâb-ı Hak, onlara da bir şey yapmadı, bu durum onların yaptıklarından da razı olduğunu gösterir mi? Cevaben, evet gösterir derseniz, o zaman Allah birbirine zıt yapılan iki fiilden de razı oldu demektir. Eğer o soruya hayır göstermez diye cevap verirseniz, o takdirde onların yaptıklarından Allah'ın razı olduğuna ve emrine uygun olduğuna işaret ettiği halde, aksini yapanlarınki nasıl işaret etmez? Burada çelişki vardır. Biz bu konudan daha önce bahsetmiştik, En doğrusunu Allah bilir.
Ya Muhammed! Onlara De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Bilmediğiniz halde Allah, “bunu emretti, şunu haram kıldı”, nasıl dersiniz? De ki: Allah kötülüğü emretmez. Buradaki “fahşâ” kelimesi, daha önce de söylediğimiz gibi büyük yasak kabul edilen veya şiddetle yasak edilen, ağır sayılan ve çok yapılan fiildir. Görmez misin ki, her çok olan şeye fâhiş denilmektedir, sözde veya başka konularda insan haddi aştığı zaman fâhiş yaptı denilir. Buna göre bu âyetteki “fahşâ” kelimesi, çirkinlikte haddi aşan şey ya da çoklukta haddi aşan şey demektir. Onlar, Allah'a çok fazla iftira etmişlerdi. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Bazıları bu âyete, aksine siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylüyor ve Allah böyle emretti diyorsunuz, diye anlam verdiler. Şöyle de denildi: Allah hakkında mı söylüyorsunuz, yani siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylediğinizi biliyorsunuz demektir. Çünkü onlar peygamberlere iman etmiyorlardı ve onların bir kitabı da yoktu. Bu durumda Allah'ın böyle emrettiğini nereden biliyorsunuz? Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” (JAllah'ın bilmemesi caiz değildir, ancak âyet bunu reddeden bir anlam içermektedir; sizin söylediğiniz ve haber verdiğiniz gibi değildir. Fakat Allah bu iddianın zıddını ve aksini bilmektedir. Allah'ın bilmemesi şeklindeki olumsuz ifade başkalarının bildiğini için durumlarını ispat etmek anlamına gelir. Buna göre onlar, bilmeden Allah hakkında konuşuyor olduklarını biliyorlar. Bu husustaki bilgilerin kaynağı, ya bu bilgileri Allah'tan alıp kendilerine haber veren peygamberlerdir, ya da kitapta yazılı buldukları bilgilerdir, insanlar oralardan bunu öğrendiler ve böylece o konuda şahitlik etmek yaygınlaştı. Oysa onlar, peygamberleri tasdik etmiyor ve onların verdikleri haberlere inanmıyorlardı, üstelik okudukları bir kitapları da yoktu. Bu durumda onlar için geride, şeytanın kendilerine vereceği telkinden başka bir şey kalmamıştır. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”.
a pol JS e Aai anah A
A'raf 7:29
De ki: Rabb'im adaleti emretti. Buradaki “kıst” kelimesi sözde, fiilde ve diğer her konuda âdil olmak anlamına gelir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Söz söylediğiniz zaman adaletli olun”!2. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Adâletten asla ayrılmayan kimseler olun”!, Adâletin aslı, bir şeyi ait olduğu yere koymak ve onun için tayin edilen sınırı korumaktır.
Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Denilmiştir ki: Âyetteki “ekimü” sözcüğü, yüzünüzü Kâbe'ye doğru çevirin anlamına gelir. Her secde ettiğinizde, yani bulunduğunuz her yerde demektir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Müsâya ve kardeşine şöyle vahyettik: Evlerinizi ibadet mahalli yapin”!. Yani evlerinizi Kâbe'ye doğru yönlendirin. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de şöyle buyurur: “Nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin”. Şöyle de söylenmiştir: Yüzlerinizi çevirin, yani ibadetinizi Allah için yapın, bu konuda başkalarını O'na ortak kılmayın. Âyet-i kerimede yüz anlamına gelen “vech” kelimesi ibadetten kinâyedir ve ikisi de aynı anlama gelir. Şöyle de denildi: Yüzlerinizi çevirin, [ ]yani dininizi Allah'a çevirin ve O'na başkasını ortak kılmayın. Nitekim âyetin devamında Kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O'na yalvarın buyurmaktadır. Dolayısıyla “vech” kelimesi kinâyedir ve onların kendi şahıslarından ibarettir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Kendinizi Allah'a Çevirin, bu konuda hiç kimseyi O'na ortak koşmayın! Nitekim başka bir âyette “Her kim kendini Allaha teslim ederse”'”, yani kendini tam olarak Allah'a teslim ederse, diye buyurmaktadır.
Kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O'na yalvarın! Buradaki dua kelimesinin bizatihi kendisinin kastedilmiş olması muhtemeldir; yani Rab olarak, yaratan olarak ve Rahmân olarak O'na yalvarın. Allah'ı bir kabul etmek, ilâh ve Rab olarak O'na iman etmek suretiyle Dini içten bir inanç ve bağlılıkla O'na ait kılın. Âyetteki O'na yalvarın ibaresinin O'na ibadet edin anlamına gelmesi de muhtemeldir; İçten bir inanç ve bağlılıkla O'na ibadet edin ve ibadette kimseyi O'na ortak kılmayın! Bu cümlenin, Allah'ın sizi davet ettiği ve size emretmiş olduğu dinine uyun’ anlamına gelmesi de muhtemeldir.
İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz. Bu cümlenin, “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız” meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla) olduğunu söyleyenler vardır. Sanki onlar ölümden sonra tekrar hangi şeyden yaratılacaklarını sormuşlardı, Cenâb-ı Hak da İlkin sizi yarattığı gibi yaratacak ve (yine O'na) döneceksiniz buyurmuştu. Bu cümlenin, “Kiminiz inkâr, kiminiz iman ediyor”! meâlindeki âyetin sılası olması da muhtemeldir; O'na ilkinki halinizle döneceksiniz, yani 352 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ kâfirler kâfir olarak, müminler de mümin olarak dönecek. Sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz meâlindeki cümle başlangıcı değil devamlılığı ifade eder. Çünkü bir çocuk için mümin veya kâfir denilmesi caiz değildir, o devam eden bir haldir, ölüm vaktine kadar aynı halde kalmayı ifade eder, maksat da başlangıçtaki haldir, âhirette ise sadece iade söz konusudur", Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur”!, Buradaki ilkin kelimesi ile yaratmanın başlangıcını kastetmemiş, fakat dünyadaki oluşumunu kastetmiştir. Buna göre Sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz meâlindeki cümleyi iki şekilde anlamak mümkündür. Birincisi, dünyada nasıl idiyseniz âhirete de öyle Döneceksiniz; müminler mümin olarak, kâfirler de kâfir olarak. İkincisi, sizi dünyada hiçbir şey olmadan yarattığı gibi âhirette de aynı şekilde yeniden yaratacaktır, hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz.
erp fazer çil Oyma Dl O ye elişi
A'raf 7:30
O, bir grubu doğru yola iletti. Allah, lütfuyla onları doğru yola kavuşturdu. Bir grup da sapkınlığa müstahak oldu; onlar sapkınlığı seçtikleri için Allah da onlara sapkınlık yolunu açtı. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette, “O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkân verir”! buyurmakta, başka bir âyette de, “Allah kimi dalâlete düşürürse artık onu hidâyete erdirebilecek hiçbir kimse bulunamaz”' buyurmaktadır. Böyle iken onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar. Bu âyet, zan ve tahmine dayalı hüküm vermek halinde, anlamak ve kendisine ulaşmak imkânı olduğunda delil aramanın gerekli olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allah, Böyle iken onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar buyurmaktadır. Onlar kendi zanlarına göre doğru yoldadırlar, ancak hakikatte doğru yolda değildirler, sonra da bundan dolayı cezalandırıldılar. Bu âyet, önceden bilinmese de, kendisine ulaşmak imkânı bulunduğu takdirde delil ve kanıt kişiyi bağlayıcı olduğunu gösterir. Bu durum, Allah'ın farzları, ancak öğrenip anladıktan sonra yapılması farz haline gelir diyenlerin iddialarını da reddetmektedir.
A'raf 7:31
Ey âdemoğulları! Her namaz kılacağınızda güzelce giyinin. Her ne kadar âyette güzel elbise giymek emri var ise de, muhtemelen asıl maksat soyunmayı yasaklamaktır. Çünkü insanlar elbiseyi avret yerlerini göstermemek için giyerler; durum böyle olunca âyet, soyunmayı ve avret yerlerini göstermeyi yasaklıyor demektir. Nitekim bazı rivayetlerde belirtildiği üzere müşrikler Kâbe'yi tavaf ederlerken elbiselerini çıkarıyorlar ve günah işlediğimiz bu elbiselerle Kâbe'yi tavaf etmeyiz diyorlardı”. İbn Abbâs'ın (r.a) yorumuna bakarsak, âyette gizli kelimeler vardır, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Her namaz kılacağınızda elbisenizi giydiğiniz gibi bu mescide (Kâbe'ye) gittiğinizde de güzelce giyinin! ( Böyle düşünmezsek âyeti farklı şekillerde yorumlamak gerekir. Birincisi, âyet her camide namaz kılabilirsiniz demektir, bunu da “Camiye komşu olan ancak camide namaz kılabilir”! rivayetine dayanarak camiden başka yerde namaz kılmayı caiz görmeyenlere söylemektedir. İkincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) “Yeryüzü benim için mescit ve temiz kılındı”! buyurduğu gibi, her camide ve her yerde namaz kılabilirsiniz, demektir. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak Zinetlerinizi alın cümlesiyle, bizzat ibadeti zinet olarak görmektedir. Tefsircilerin söyledikleri anlama gelmesi de muhtemeldir: Mekke'ye dışardan gelenler Mekkelilerden emanet elbise alırlar ve onunla Kâbe'yi tavaf ederlerdi, eğer elbise bulamazlarsa çıplak olarak, avret yerleri görünecek şekilde tavaf ederlerdi, Cenâb-ı Hak onların bu âdetlerini yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır: Her namaz kılacağınızda güzelce giyinin. Yani avret yerlerinizi örten elbiselerinizi çıkarmayın. Buna göre âyet-i kerime, elbiseyi çıkarıp avret yerini göstermeyi yasaklamaktadır.
Yiyin için meâlindeki emir de bu anlamdadır; insanların bahire, sâibe, vasile ve hâmi diyerek Cenâb-ı Hakk'ın helâl kıldığı nimetleri ve faydalı yiyecekleri kendilerine haram kılmalarını, ayrıca bazı yiyecekleri ve zirai ürünleri haram saymalarını yasaklamaktadır'. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Şunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır”. Bu durumda Yiyin için meâlindeki emir de, bizzat yemek içmek için verilen bir emir değildir, bu ifade Allah'ın kendilerine helâl kıldığı yiyecekleri haram kılmalarını yasaklamak anlamına gelir. Çünkü istisnasız herkes yer ve içer, yemeden içmeden kimse ayakta duramaz. Buna göre âyet, onların haram kılmalarını yasaklamak anlamına gelir. Allah sanki şöyle buyurmuştur: Sizin haram saydığınız şeyleri haram görmeyin, ancak yiyin için ve onlardan faydalanın!
(SJEn doğrusunu Allah bilir ya, âyetin başındaki süslenme emri, her camiye giderken süslenmek gerektiği anlamında bir emirdir. Cami her nevi ibadetin yapıldığı yerdir; diğer zamanlarda insanların toplandığı yere giderken nasıl süsleniyor ve güzel elbiselerini giyiyorlarsa, ibadet yerlerine giderken de öyle yapmalıdırlar. Yahut camide insanlar ibadet maksadıyla toplandıkları için avret yerlerini örtmekle emrolunmuşlardır. Buna göre Yiyin için, fakat israf etmeyin emri, Yiyin için, fakat bunun sınırını koruyun ve haddi aşmayın anlamına gelir; buna göre de âyet çok yemek yemeyi yasaklamaktadır. Yahut da az önce söylediğimiz gibi insanların haram kılmalarını ve Allah'ın verdiği nimetlerden faydalanmayı terketmelerini yasaklamaktadır; Allah'ın helâl kıldıklarını haram saymak ve O'nun verdiği nimetlerden yüz çevirmek de haddi aşmaktır. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. Şüphesiz Allah israfı, haddi aşmayı sevmez. Örtülmesi farz kılınan yerlerin avret mahalleri olduğunu daha önce söylemiştik. Avret mahallinin dışındaki yerler ise, eziyeti gidermek ve güzelleşmek amacıyla örtülür. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Şeytan, anne-babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardı”, “Ey âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık”, Cenâb-ı Hakk'ın elbise yaratması her açıdan bir lütuf ise de, özellikle avret yerlerimizi örtmek için elbiseler yaratması da bizim için lütuftur. Bir insanın başka birinin avret mahalline bakması da insan tabiatı açısından çirkindir. Avret yerlerinin örtülmesi konusundaki hadisler de bunu ifade eder. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Eşin ve câriyen dışındaki herkese karşı avret yerlerini koru!” Denildi ki: Yâ Resülallah bazımız bazımızın yanında birlikte yaşıyorsak ne olur? [ ]Buyurdu ki: “Avret mahallini kimseye göstermemeye gücün yeterse, bunu yap!” Yine denildi ki: Yalnız başına olduğumuzda hüküm nedir? “Muhakkak ki Allah, kendisinden hayâ edilmeye en layık olandır” buyurdu!” Başka bir rivayete göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Erkek erkeğin, kadın da kadının avret yerlerine bakmasın!” Buna benzer hadisler çoktur, ancak kaydettiklerimiz maksadı ifadeye yeterlidir. Buna göre insanları mezara gömme emrinden maksat da, avret yerlerini örtmek ve kapatmaktır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah, ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi”, Yani onun avret mahallinin görünmemesi için, çünkü bu onun için bir cefa olurdu.
iall öy A GUN EZİN ë gal A Ë
A'raf 7:32
32. “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı?” De ki: “Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır; kıyâmet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır; İşte bilmek isteyen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.”
De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı? Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Buradaki zinet kelimesi, elbise anlamına gelir. Çünkü Allah, zinet kelimesini önceki âyette geçen elbise giyinmek sözcüğünden sonra belirtmiştir: “Her namaz kılacağınızda güzelce giyinin” 0, Temiz veiyirızıklar, yani Allah'ın kendilerine helâl kıldığı halde onların haram saydıkları bahire, sâibe, vasile ve hâmi ile insanların faydalanmaktan kaçındıkları diğer nimetler... Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez” "!. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah'ın kulları için yarattığı süsü meâlindeki beyandan maksat binit hayvanlarıdır. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: “Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı”". Allah binit hayvanlarını insanlar için bir zinet kılmıştır, halbuki onlar o hayvanlara binmeyi ve onlardan faydalanmayı kendilerine haram kılmışlardı. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmuştur: De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, kim haram kıldı? Sonra da Temiz ve iyirızıkları kim haram kıldı? buyurdu, yani onların sütlerini ve etlerini kim haram kıldı? Diğer müfessirler de şöyle dediler: Buradaki Allah'ın yarattığı süs meâlindeki ifadeden maksat, her türlü bitki, yeryüzünde insanlara rızık olarak yetişen her şey ve bütün hayvanlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık”!9. [ ]Baska bir âyette de “Yeryüzü bu güzelliğe kavuşup süslendiğinde”!“ buyurur. Bu âyette Cenâb-ı Hak yeryüzünden çıkan her şeye bizim için zinet adını vermektedir.
De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı? Bu âyet, zinet ve süsün ve temiz rızıklar almanın helâl olduğuna delildir. Âyet-i kerimenin, müşriklerin bahire, sâibe ve vasile'yi haram kılmalarında olduğu gibi onların yaptıklarını yasaklamak ve reddetmek anlamına gelmesi de mümkündür. Bunun için, Allah onları haram kılmadığı halde, De ki: Kim haram kıldı? buyurmaktadır. Görmez misin ki Allah şöyle söylemektedir: “De ki: Rabb'im ancak açık ve gizli kötülükleri haram kılmıştır”. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Sizin haram saydığınız bu nesneleri Allah haram kılmamış, fakat kötülükleri ve âyette zikrettiği diğer hususları haram kılmıştır. Onların buna ne cevap verdiklerini Allah zikretmemektedir'. Burada iki ihtimal söz konusudur; eğer onlar buna cevaben Allah haram kıldı demişlerse, o zaman kendilerine denilir ki: Sizler peygamberlere ve ilâhi kitaplara inanmadığınız halde bunları kim haram kıldı? Şayet onlar, falancı haram kıldı diyecek olurlarsa, kendilerine şöyle söylenir: Öyleyse neden falancının haram kılmalarını tasdik ettiniz de, doğrulukları apaçık ortada olan peygamberlerin Allah'tan verdikleri haberleri tasdik etmediniz? Buradan onların ne kadar akılsızca hareket ettikleri anlaşılır. De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, kim haram kıldı? Bu beyanda Cenâb-ı Hak, sanki şöyle söylemektedir: Belirttiğimiz bu fiilleri haram kılmak kimsenin haddi değildir, haram kılmak ancak yüce Allah'a mahsustur ve O da âyette belirttiği fiilleri haram kılmıştır. Bu âyetin yukarıda belirttiğimiz gibi müşriklerin Kâbe'yi tavaf ederken elbiselerini çıkarmaları ve çıplak olarak tavaf etmeleri ile ilgili olması da muhtemeldir. İbn Abbâs (r.a.), Hasan-ı Basri, Katâde ve müfessirlerin geneli bu kanâattedirler!97. Resülullah'ın (s.a.) “Dikkat edin! Çıplak ve abdestsiz olan Kâbe'yi tavaf etmesin!” hadisi de bu anlama gelir.
[5]De ki: Allah'ın yarattığı süsü kim haram kıldı? Bu beyanda geçen Allah'ın süsü meâlindeki ifadeden, yaratılanların süsünden anlaşılan şey anlaşılmadığına göre -çünkü yaratılanların süsünden maksat güzelleşmeleri ve süslenmeleridir- Allah'ın istivâ etmesini insanların istivâ etmeleri gibi ve Allah'ın gelip gitmesini insanların gelip gitmeleri gibi anlamak da gerekmez. Çünkü yaratılanların istivâsından maksat, bir halden başka bir hale intikal etmeleridir. Dolayısıyla Allah'ın süsünden maksadın ne olduğu anlaşılamadığı gibi bunun da gerçek mahiyetinin anlaşılması caiz değildir.
De ki: Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır; kıyâmet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır. Bu âyetin delâletinde farklı görüşler vardır: Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki onlar anlamındaki “hiye” zamirinden maksat, temiz ve iyi rızıklardır ve onlar âhirette sadece müminlere mahsustur, kâfirler onlardan asla yararlanamazlar. Ancak dünya nimetlerinden yararlanmakta kâfirler de ortaktırlar!”. Âyetin ilk tefsirinde takdim tehir söz konusudur, Cenâb-ı Hak sanki şöylesöylemektedir: De ki: Onlar kıyâmet gününde sadece müminlere mahsustur, dünyada ise herkes içindir. Nitekim Cenâb-ı Hak, başka bir âyette şöyle buyurur: “Allah buyurdu ki: İnkâr edene de az bir süre dünya nimetleri veririm, ama sonunda onu cehennemin azabına sürerim”!©, Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır, çünkü müminler, Allah'ın kendilerine helâl kıldığı rızıkları haram saymadılar, aksine onlardan yararlandılar. Halbuki öbürleri bunları haram saymışlar ve onlardan yararlanmamışlardı. İşte müminler o nimetlerden dünyada yararlandıkları ve aynı zamanda onları âhiret azığı saydıkları için Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır. O nimetler, Kıyâmet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır. Ancak o nimetlerin sadece müminlere mahsus olması ve kâfirlerin onlardan yararlanamaması, kâfirlerin bu nimetleri âhiret için azık saymamaları yüzündendir, eğer onlar dünyada bunları haram etmemiş ve onlardan yararlanmışlar ise, bu nimetler dünyada iken onlara da verilmişti.
İşte biz âyetleri böyle açıklıyoruz. Yani bilmek isteyen bir topluluk için, yani bilgilerinden faydalanan bir topluluk için, biz âyetleri böyle beyan ederiz. Yahut şöyle deriz: İşte biz âyetleri böyle açıklıyoruz, yani bir âyetin hükmünü diğer bir âyetin hükmünden ayırarak, bunu öbüründen ötekini de bundan ayırdederek böyle açıklıyoruz.
SİZ GRİL İİİ qui 548 22 2 5. Taberi, Câmi'wi-beyân, VIII, 165.
---
Dipnotlar:
16 Yani “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı?” meâlindeki âyette sorulan soruya kâfirlerin ne cevap verdikleri Kur'ân-ı Kerimde zikredilmemektedir. Bu husus, İbn Abbâs (r.a.), Katâde ve diğerlerinden rivayet edilmiştir, ancak Hasan-ı Basri'nin bu görüşte olduğuna dair bir şey bulamadık (bk. Taberi, Cámi'u'l-beyán, IX, 159Bu rivayeti bu lafızlarla kaynaklarda bulamadık. Ancak Ebü Hureyre'nin (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilir: Veda haccından önce Resülullah'ın (s.a.) Hz. Ebü Bekir'i (r.a.) hac emiri olarak gönderdiği sırada Ebü Bekir beni bir grupla birlikte halka kurban gününü ilan etmek üzere görevlendirmiş ve şu talimatı vermişti: Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapamaz. Hiç kimse de Kâbe'yi çıplak olarak tavaf edemez (bk. Buhâri, “Salât”, 10; Müslim,
A'raf 7:33
5133. “De ki: Rabb'im ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allaha ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştir.
De ki: Rabb'im ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı haram kılmıştır. Bu âyet-i kerime, “Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder” meâlindeki âyetin mukabili gibidir, çünkü bu âyetin sonunda da “Allah hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar”“! buyurmaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyet, “Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder” meâlindeki âyetin mukabilidir. Oradaki yasak, haram anlamındadır, burada ise haram kılmanın yasaklandığı hükme bağlanmış gibidir. O âyette geçen “fahşâ” kelimesi, bu âyette belirtilen “fevâhiş” ile aynı anlama gelir. Orada geçen “münker” kelimesi de, buradaki “ism” (syı) kelimesi ile aynı anlamdadır. “Bağy” kelimesi ise her iki âyette de aynı şekilde kullanılmıştır. “Fahşâ” aklen ve dinen (sem!) çirkinliği açık olan şeye denir. “Münker” ise, yapan kişinin yadırganacağı açık olan fiildir. “İsm” de, insanın işlemiş oldugu günah anlamına gelir. “Bağy” kelimesi ise, insanların birbirlerine yaptıkları haksızlıklar demektir. Bazıları şöyle dediler: “Fevâhiş” büyük günahlar, “ism” de küçük günahlardır; “bağy” ise İslâm'ın korumuş olduğu bir malı veya canı almaktır, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ben, insanlar Allah'tan başka ilâh yoktur” deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum, bunu söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar, yalnız hak etmesi müstesnadır”'2. [ ]islàm ile korunmuş olan her malı ve canı almak, kişinin hak etmesi hariç, “bağy” ve zulümdür. “Bağy” kelimesinin aslı, tayin edilen sınırı tecavüz etmektir. Müfessirler şöyle dediler: “Fevâhiş” gizli ve açık olarak yapılan zinadır. “Münker”in aslı da mâruf olmayan her şeydir. Nitekim Hz. Lüt'“ (s.a.) “Siz bilinmedik tanınmadık kimselersiniz”“ demişti. Münker, aklın ve dinin (sem) yadırgadığı şeydir.
Hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı haram kılmıştır. Yani O, Allah'a ortak koşmanızı haram kılmıştır. Hakkında hiçbir delil indirmediği bir şey, yani Allah kendisine şirk koşulmasına dair hiçbir delil indirmemiştir, fakat insanlar hiçbir delil ve kanıt olmadan Allah'a ortak koşuyorlar. Müslümanlar delillerle ve mücizelerle kendisini gösteren İslâm'ı din edinmişler, onlar ise hiçbir delil ve mücize gösteremeyen, ancak nefislerinin ve şehvetlerinin arzuladığını din olarak benimsemişlerdir. Hakkında hiçbir delil indirmediği şey meâlindeki cümle, mâzur görülmeyen şey anlamına da gelebilir; yani bir insanın diliyle küfrü benimsediğini ifade etmesinin mâzur görülmesi hiçbir şekilde caiz değildir, ancak baskı altına alınması hali müstesnadır, insanın kalbi İslâm ile dolu ve ondan mutlu ise, zorla küfrü söylemeye mecbur edilmesi onu kâfir yapmaz. Nitekim âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesnadir”!%, Yani Allah sizin için bir mazeret indirmemişse, Allah'a ortak koşmuş olursunuz.
Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır. (Birincisi), Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi Cenâb-ı Hak size haram kılmıştır. İkincisi, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylediğinizi, yani Allah şunu haram kıldı, bunu emretti dediğinizi sizler biliyorsunuz. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır meâlindeki âyet iki şekilde yorumlanabilir. [ ]Birincisi, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylediğinizi sizler biliyorsunuz anlamına gelir. İkincisi de, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz; bu ikincisi cehâlet yüzünden, ilki ise bilerek söylenmiştir. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” Yani o sözün sizin söylediklerinizden olmadığını söyleyerek Allah'a zaten bilmiş olduğu bir şeyi haber vermeye çalışıyorsunuz.
---
Dipnotlar:
Te'vilât metninde her ne kadar İbrâhim denilmişse de bu yanlış olup doğrusu Lüt'tur.
A'raf 7:34
Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Her ümmetin bir eceli vardır, yani her ümmete peygamber gönderilmesinin bir zamanı vardır ve onlar, peygamber gönderilmeden helâk edilmez ve azaba uğratılmazlar. Peygamber gönderildiğinde onu yalanlar ve inatla karşı çıkarlarsa, işte o zaman helâk edilirler. Nitekim Cenâb-ı Hak başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Biz bir resül göndermedikçe azap etmeyiz”. “Âyetlerimizi merkezindeki insanlara okuyan bir peygamberi göndermedikçe, Rabb'in memleketleri helâk etmez”, Muhtemelen her ümmetin helâk edilmesi için belli bir zamanı vardır ve o zaman gelmeden helâk edilmezler; bu zaman da ne öne alınabilir ve ne de geri bırakılabilir. Bu görüş, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir, onlar diyorlar ki: Öldürülen insan, eceli gelmeden helâk olmuştur. Bu sözleriyle onlar, katilin, öldürülen insanın ecelini öne aldığını söylemektedirler. Halbuki Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler. Cenâb-ı Hak, Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler buyurmakta, zamanı geldiğinde ecelin geciktirilemeyeceğini, zamanı gelmemişse de öne alınamayacağını söylemektedir.
STETA i sau 2
A'raf 7:35
Ey âdemoğulları! İçinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelir. Müfessirler, Size içinizden peygamberler gelir meâlindeki cümleyi, gelecek diye açıkladılar. [§] Sonra Âyetlerimi size anlatacak anlamındaki beyanı, muhtemelen doğru yolumu size gösterecek demektir. Nitekim başka âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Size benden bir hidâyet geldiğinde bilesiniz ki hidâyetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur”, “Benden size muhakkak bir rehber gelecektir. Kim benim gönderdiğim rehbere uyarsa artık onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir”"”9. Buna göre Âyetlerimi size anlatacak meâlindeki cümle, hidâyetimi ve doğru yolumu size gösterecek anlamına gelir. Kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Âyetlerin, inatla karşı çıkan ve büyüklenenler dışında herkesin kabul etmeye mecbur kaldığı deliller ve kanıtlar anlamına gelmesi de muhtemeldir. Kim sakırursa, yani şirkten sakınırsa; Ve kendisini ıslah ederse, yani Allah'a iman edip yararlı işler yaparsa Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Kim sakınırsa meâlindeki ifade, peygamberlerin yasaklarından sakınırsa veya helâke götüren şeylerden sakınırsa anlamına da gelebilir. Ve kendisini ıslah ederse meâlindeki beyanın, peygamberlerin emrettiklerini yaparak kendini ıslah ederse yahut işini ve amelini ıslah ederse mânasına gelmesi de muhtemeldir. Artık Yüce Mevlâ'nın onlara ikram ettiği şeyleri kaybetmekten ve bu nimetlerin yok olup gitmesinden Korkmayacaklar, çünkü yok olmasından korkmak nimetleri azaltan şeylerdendir. Onlar, bu nimetlerin arkasının kesilmesinden ve sona ermesinden de üzülmeyeceklerdir; Cenâb-ı Hak burada âhiret nimetlerinin dünya nimetlerinden farklı özelliğe sahip olduğunu (dünya nimetlerinin fâni, âhiret nimetlerinin ebedi olduğunu) haber vermektedir.
[Peygamberlerin İnsan Olmalarının Hikmeti]
Eyâdemoğulları! İçinizden size peygamberler gelecek. Bu ilâhi kelâmda Cenâb-ı Hak, yarattığı insanlara kendi cinslerinden peygamberler göndermek suretiyle onlara verdiği sayısız lütufları ve büyük nimetleri beyan etmektedir. İnsanlara kendi cinslerinden peygamberler göndermek suretiyle onlara lütfetmiş olmasının ilk sebebi şudur: Her cins ve her cevher, kendi cinsi ve cevheri ile uyum sağlar, başkalarıyla imtizaç edemez. Cenâb-ı Hak insanlara kendi cinslerinden ve özlerinden peygamberler göndererek onların birbirleriyle uyum sağlamalarına ve ülfet kurmalarına imkân vererek kendilerine lütufta bulunmuştur. Bu, kalpleri daha çok cezbeden ve daveti kabul edip uymaya daha uygun bir yöntemdir.
337 (Jİkincisi, Allah onlara kendi milletlerinden olan ve kendi içlerinde yetişen, doğru sözlü ve güvenilir olduklarını bizzat bildikleri kişileri peygamber olarak göndermiştir, bunu da peygamberlerin sözlerinde doğru olduklarını insanların bilmeleri için böyle yapmıştır, çünkü onlarda yalan ve hıyanet asla görülmemiş, hiçbiri yalancılıkla sorguya çekilmemiştir.
Üçüncüsü, peygamberler şayet insan türünden ve cevherinden olmasalardı, insanlar onların getirdikleri mücizelerin ve delillerin gerçekten mücize ve delil olduğunu anlayamazlardı, çünkü onların güçlerinin bu seviyeye ulaşmadığını ve takatlerinin buna yetmediğini bilemezlerdi. Ancak peygamber kendi içlerinden tanıdıkları kişi olduğunda ve o bir şey getirdiğinde, eğer yaptığı şey güçlerinin ötesinde ise onun mücize olduğunu anlarlar.
A'raf 7:36
Âyetlerimizi asılsız sayan; Hasan-ı Basri buna, dinimizi asılsız sayan anlamını verdi. Âyetlerimizi meâlindeki sözcük, delillerimizi anlamına da gelebilir, yani onlar delillerimizi Asılsız saydılar. Delillerimizi asılsız saydıklarında da onları inkâr ettiler. Çünkü Allah, duyular ve gözler vasıtasıyla bilinemez, ancak kanıtlar, mücizeler ve deliller vasıtasıyla bilinebilir. Dolayısıyla Allah'ın âyetlerini ve delillerini reddetmek, Allah'ı inkâr etmek anlamına gelir. Allah'ın âyetleri de, peygamberlik mücizeleri ve delilleri gibidir. Bu âyetteki Allah'ın âyetleri meâlindeki ifade ile peygamberler de kastedilmiş olabilir, yani onlar peygamberlerimizi Yalan saydılar. Allah burada peygamberlerine âyetler adını vermiştir, çünkü peygamberlerin varlığı, yaratılanlar için âyettirler, insanları Allah'ın birliğine götürmektedirler, onların peygamberlikleri, kendilerinin doğru sözlü ve güvenilir olmaları peygamberliklerinin alâmetlerindendir”, Büyüklenip onlardan yüz çevirenler, yani büyüklenip o âyetleri düşünüp tefekkür etmeye yanaşmayanlar. İşte onlar cehennemliklerdir, çünkü onlar cehenneme yâren olmuşlar ve ebedi cehennemlik olmayı gerektiren eylemler yapmışlar, bundan dolayı onlara cehennemin sahipleri adı verilmiştir. Nitekim insan için evin sahibi, hayvanın sahibi nitelemeleri kullanılır, çünkü insan onlarla devamlı beraberdir. Devamlı ve ebedi olarak cehennemle beraber olacaklarından dolayı onlara Cehennemin sahipleri adı verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
ESİRİ agi I A
A'raf 7:37
Allah'a iftira eden veya O'nun âyetlerini asılsız sayandan daha zâlim kim vardır! Buradaki Daha zâlim kim vardır meâlindeki ifade hakkında daha önce gerekli açıklamayı yapmıştık!?. Bu, cevabı olmayan bir soru edatıdır, ancak müfessirler bunu anlamışlar ve şöyle demişlerdir: Allah'a iftira edenden daha zâlim kimse yoktur. Müfessirler, o sorudan anladıkları cevabı vermişlerdir, yoksa daha zâlim kimse yoktur cümlesi, Daha zâlim kimdir sorusunun tefsiri değildir. Daha zâlim kimdir, yani kendisini Cenâb-ı Hakk'ın yarattığını bilmesine, O'nun verdiği nimetler içersinde yüzmesine ve O'nun lütufları ve iyilikleri kendisini her yönden kuşatmasına rağmen yine de Allah'a iftira eden kişiden daha çirkin ve daha kötü bir zulüm işleyen kimse yoktur.
Allah'a iftira eden. Denildi ki: İftira, daha önce kendisine başkasından bir bilgi gelmediği halde kendiliğinden yalan uydurmak demektir. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp getirmeyecekler”"7. Yalan ise, insan ya kendisi onu uydurmuş yahut da daha önce biri söylemiş ve ondan duymuş olduğu şeydir. Sonra insanların Allaha iftira etmeleri farklı şekillerde olur; Allah'ın oğlu vardır demeleri, ortağı ve eşi vardır demeleri bunun örnekleridir. Keza “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”!” ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”!” diyerek Allah'tan başkasına kulluk yapmalarıdır. )“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman; Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” demeleridir. Bu sözleriyle de onlar Allah'a iftira etmiş olurlar. Bazı şeyleri kendilerine haram kılarlar, sonra da bunu Allah'a nispet ederek O'na iftira ederler. Bunlara benzer çeşitli iftira nevileri vardır.
Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah'ın emir ve yasaklarına itâat eden ve O'nun peygamberlerine de itâat eden kişiye, içinde ebedi kalacağı cennet yazılmıştır, bu onun nasibidir ve kendisi için kitapta yazılan hisse budur. Allah'a isyan eden ve peygamberlerine muhalif olan kişiye de, içinde ebedi kalacağı cehennem yazılmıştır, bu da onun kitaptaki nasibidir. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler, yani onlar âhirette mükâfat ve ceza olarak nasiplerini alırlar, bu İbn Kuteybe'nin sözüdür'”. Bu iki görüşün dışında âyetin iki anlama daha gelme ihtimali vardır. Birincisi, onlar ilâhi kitapları tahrif edip değiştirmişler, sonra da bunu Allaha nispet etmişlerdi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Elleriyle kitap yazıp sonra ‘Bu Allah'ın katındandır? diyenlerin vay haline!” “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, 'Bu Allah katındandır? derler”, Onların tahrif edip değiştirdikleri kitaplar kendileri için kanun haline gelmiştir ve onlar kıyâmete kadar ona göre davranırlar. Kıyâmet günü gelince de bunun karşılığı olan cezayı önlerinde bulurlar. İkincisi, Nasiplerini elde ederler, yani kendileri için yazılmış olan rızkı ve nimeti elde ederler, yazılmış olan bu şeyleri tam olarak alır, sonra ölürler.
[ ]Sonunda elçilerimiz gelip canlarını alırlar. Bu yoruma (nasiplerini dünyada alırlar yorumuna) göre elçiler gelip onların ruhlarını kabzederler. Bu, açık bir ifadedir. Âyeti âhiretteki ceza ile yorumlayanlara göre ise, her ne kadar onlar âhirette ölmeyecek iseler de onların canlarını almayı, azabın şiddetin77 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 167.
366 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ den dolayı buradaki ölmeyi ateşe benzetmektedir. Bir âyet-i kerimede Allah şöyle buyurmaktadır: “Ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir”, Yani ona her taraftan ölüm sebepleri gelecektir. Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler meâlindeki âyeti, dünyada rızıklarını ve kendileri için yazılan her şeyi tam olarak alacakları diye yorumlayanlar âyetteki “hattâ” sözcüğünü ispat etmek anlamına hamlederler. Onun âhirette olacağı şeklinde yorumlayanlara göre de bu lafız sıla anlamına gelir ve zâittir!"
Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede? Bunun âhirette olacağı yorumunu yapanlara göre ve bunun ruhlarını alırken veya aldıktan sonra olacağı şeklinde yorumlayanlara göre, bu sözü onlara cehennemde melekler söyler. Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede? Yani Allah'tan başka kendisine kulluk yaptıklarınız nerede? Siz “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”! diyordunuz, nerede onlar? “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”'® dedikleriniz nerede? Yahut da “Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir”! meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere onların elebaşıları sorulmaktadır. Nerede sizin Allah'ı bırakıp da taptığınız o kişiler? Bizden sıvışıp gittiler, diye cevap verirler. Bizden sıvışıp gittiler, yani helâk oldular, bizim kulluğumuz ve onlara tapmamız da geçersiz oldu. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Toprakta kaybolup gittiğimizde” yani helâk olduğumuz ve yaptıklarımız boşa gittiğinde biz yeniden mi yaratılacağız? ( Ve onlar (dünyadayken) kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. Daha önce geçen Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede? meâlindeki cümlede, onların reisleri ve elebaşıları kastedilmiş ise, o zaman Bizden sıvışıp gittiler meâlindeki cümle, kendi dertleriyle uğraşmaktan bizi görmez oldular anlamına gelir. Şayet âyette putlar kastedilmişse, o zaman Bizden sıvışıp gittiler meâlindeki cümle, bizim onlara kulluk yapmakla beklediklerimiz yok olup gitti anlamına gelir. Çünkü onlar, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır” diyorlardı.
---
Dipnotlar:
i81 o “Âyetteki nasip kelimesini âhirette görecekleri ceza diye yorumlayanlara göre 'Hattâ lafzı sıla ve zâit olur. Sanki şöyle demektedir: Elçilerimiz gelip onların canlarını aldıklarında kendileri için yazılmış nasiplerini alırlar. Yazılan nasiplerinden maksadın dünyadaki rızıkları olduğu yorumunu yapanlara göre ise, “Hattâ lafzı sıla ve zâit değil, ispat anlamındadır ve nihai gayeyi ifade etmektedir. Anlamı da şöyle olur: Onlar kendileri için yazılmış olan nasiplerini elçilerimiz kendilerine gelinceye kadar mutlaka alırlar. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 291b). (85 o “İnkârcılar şöyle derler: Toprakta kaybolup gittiğimizde biz yeniden mi yaratılacakmışız?”
A'raf 7:38
38. “allak bu yuracak ki: “Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin” Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecektir. Hepsi birbiri ardından orada (cehennem) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, ‘Ey Rabb'imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!” diyecekler. Allah da, “Zaten hepiniz için bir kat daha azap vardır, fakat siz bilmezsiniz? diyecektir.”
Allah buyuracak ki: toplulukların arasında siz de girin! Burada ümmetler içinde anlamına gelen “fi umemin” ifadesi ümmetlerle beraber demektir. Dilde bu türlü sözler caizdir, nitekim falancı ordusu içinde geldi, denilir ve ordusuyla beraber geldi mânası kastedilir. Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin! Yani tâbi olunanlar ve tâbi olanlar hep birlikte cehenneme girin. Araplar cer harflerini birbirlerinin yerine kullanırlar, Kur'ân-ı Kerimde de “Has kullarımın arasına sen de katıl”8s buyurulur. Denilmiştir ki: Burada 'kullarımın içinde” anlamına gelen “fi ibâdi” (ske 3) ifadesi, kullarımla beraber anlamına gelen “meʻa ibâdi” anlamında kullanılmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki “fi” harf-i cerinin, kendi gerçek anlamında kullanılmış olması da muhtemeldir; buna göre tâbi olunan kişiler, tâbi olanlardan önce cehenneme girmişler, sonra onlara tâbi olanlara da şöyle denilmiştir: Sizden önce ateşe giren geçmiş cin ve insan toplulukları içersine siz de girin! Bu âyet aynı zamanda insanların kâfir olanlarına azap edildiği gibi cinlerin kâfirlerine de azap edileceğine delildir.
Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecektir. Tâbi olanlar, kendilerini Allah'ın dininden çevirip o nesnelere tapmaya davet ettikleri için tâbi oldukları kişilere lânet edecekler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar şöyle derler: Bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na ortaklar koşmamızı telkin ediyordunuz”. [ ]Baska bir âyette de; “Horlananlar, büyüklük taslayanlara böyle derler” buyurmaktadır, bunun gibi başka âyetler de vardır. Tâbi olunan kişiler de, kendilerine çok fazla kişinin tâbi olmasından dolayı azapları arttığı için tâbi olanlara lânet edecekler, böylece hepsi birbirlerine lânet okuyacaklar. Bu âyet, mümin erkekler ve kadınlar birbirlerinin kardeşleri oldukları gibi, mezhepleri ve görüşleri farklı dahi olsa kâfir erkeklerin ve kadınların da birbirlerinin kardeşleri olduğuna işaret etmektedir.
Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca. Bazıları şöyle der: Buradaki “iddârekü” fiili “tedârük” mastarından gelir; buna göre âyet, birbirlerini takip ederek peşpeşe cehenneme ulaşırlar, anlamına gelir. Şöyle de denildi: Bu kelime “derk” kökünden gelmektedir; cehennem aşağı seviye ve tabakalardan oluşmaktadır, cehennemlikler mutlaka o tabakalara düşerler, bir tabakada istikrar bulup kalmazlar, çünkü bir yerde istikrar bulmakta bir parça teselli ve rahatlık vardır, ancak onlar her aşağı tabakaya götürülürler. Bundan dolayı cehenneme “hâviye” (yakıp kavuran en aşağıdaki ateş) adı' verildiği söylenmiştir. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca. Bu ilâhi kelâma “orada toplanınca' anlamı da verilmiştir, o zaman birbirlerini kınarlar. Eğer âyetteki fiil “tedârük” kökünden geliyorsa, o zaman “(Allah, görevlilere buyurur:) “Sürün o zâlimleri, onların yoldaşlarını!” meâlindeki âyetle aynı anlama gelir, maksat hepsinin toplanması ise, bu onları baskı altına almak ve sıkıştırmak içindir; nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler”. Onlar da toplanırlar ve birbirlerine lânet okurlar.
Sonrakiler öncekiler için diyecekler ki; buradaki Sonrakiler meâlindeki sözcük zaman itibariyle sonra gelenler anlamındadır, Öncekiler meâlindeki sözcük de sonra gelenler için din uyduran öncekiler anlamına gelir. Ey Rabb'imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver! Âyette geçen Sonrakiler meâlindeki sözcüğün cehenneme daha sonra girenler anlamına gelmesi, Öncekiler meâlindeki sözcüğün cehenneme önceden girenler anlamına gelmesi de muhtemeldir, bunlar önderler ve kendilerine tâbi olunan kişilerdir. Ey Rabb'imiz! İşte bunlar, yani önderler ve yöneticiler Bizi saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver! Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurur: “Yüzleri ateşe çevrildiği gün, “Keske Allah'a itâat etseydik ve resülü dinleseydik' diyecekler”. Sonrakiler öncekiler için diyecekler meâlindeki ifade, birbirlerine söyleyecekler anlamında değil gibidir, fakat birbirlerine beddua ederler ve lânet okurlar anlamındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak “Rabb'imiz! Onları ağır bir şekilde lànetle!”!% [ ]Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver! Allah da, “Zaten hepiniz için bir kat daha azap vardır? diyecek. Bazıları şöyle dedi: Hepiniz için bir kat daha ibaresinden maksat cehennemdir, çünkü cehennem azabı sürekli artar, büyür ve katmerleşir, bu da bir kat daha anlamına gelir. Bu durum, tâbi olunan öncüler ve tâbi olan insanların hepsi için söz konusudur. Bazıları da şöyle dedi: Hepiniz için bir kat daha meâlindeki ifade, kendilerine tâbi olunan kişiler ve önderler için bir kat daha anlamına gelir. Onlar yukarıdaki sözü söyledikten sonra bu cevabı onlara bir melek veya cehennem bekçisi veya orada bulunan biri verir, onun kim olduğunu bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur. Fakat siz bilmezsiniz, yani sizin için bir kat daha azap olduğunu dünyada iken bilmezsiniz. Denildi ki: Hepiniz için bir kat daha azap vardır, fakat siz bilmezsiniz meâlindeki beyan, cehennemde herkes için bir kat daha azap bulunduğunu bilmezsiniz anlamına gelir.
---
Dipnotlar:
8 “Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman 190 (Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!”. BI. “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler”
A'raf 7:39
Öncekiler de sonrakilere derler ki. Bu beyanda geçen ve öncelikler anlamına gelen “ülâhum” sözcüğünden, yukarıda da söylediğimiz gibi sonrakiler için o dini vazeden ve onu gidilen bir yol haline getirenler kastedilmiştir. Sonrakiler anlamına gelen “uhrâhum” sözcüğünden maksat da zaman itibariyle daha sonra gelenlerdir. “Ülâhum” lafzının cehenneme ilk girenler, “uhrâhum” lafzının da cehenneme son girenler, yani tâbi olan halk kesimi anlamına gelmesi de muhtemeldir. Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok. Bu beyanın anlamı ile ilgili iki yorum yapılmıştır. Birincisi, sizin hiçbir konuda bizden üstün bir tarafınız yoktur, siz dalâlete düştünüz biz de dalâlete düştük anlamına gelir. Yani bizim sizin üzerinizde bir üstünlüğümüz ve otoritemiz yoktu. Bizim elimizde sizi kendisine uymaya mecbur edecek delillerimiz ve mücizelerimiz de yoktu. Biz sadece sizi davet ettik, siz de kabul ettiniz. Size peygamberler çeşitli deliller ve mücizelerle gönderilmişti, ama onları dinlemediniz. Bu, sanki şeytanın şu sözüyle itiraf ettiği hatasına benzemektedir: “Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu”, İşte o liderler de tâbilerine, şeytanın bütün insanlara söylediğine benzer sözler söylerler. Şöyle de denilmiştir: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok, yani sizin azabınız bizimkinden daha hafif değil, siz de biz de aynı azap içindeyiz, hiçbir şekilde siz bizden daha hafif azap görmüyorsunuz. Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok meâlindeki beyan hakkında yapılmış iki yorumdan biri (Jâhiret hayatı ile, diğeri de dünya ile ilgilidir. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın! Yani şirk koşmanızdan ve Allah'ın âyetlerini yalanlamanızdan dolayı azabı tadın! Onlar da kazandıklarının ve yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.
---
Dipnotlar:
“Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: “Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce, beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim? Doğrusu zâlimler için elem verici bir azap vardır” (İbrâhim, 14/22).
A'raf 7:40
Bizim âyetlerimizi asılsız sayanlar, büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya. Bu âyetin anlamını daha önce açıklamıştık”. Onlara göğün kapıları açılmayacak. Bazıları şöyle dedi: Göğün kapıları anlamına gelen “ebvâbu'ssemâ” ifadesiyle cennetlerin kapıları kastedilmektedir, çünkü cennetler göklerdedir. Cennetler gökte olduğu için Cenâb-ı Hak burada Göğün kapıları buyurmaktadır. Görmez misin ki Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Rızkınız ve size vâdedilenler göktedir”", Bize vadedilen şey cennettir ve Allah onun gökte olduğunu haber vermektedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Cennetlerin kapıları onlara açılmayacak ve cennete giremeyecekler. Başkaları da şöyle dediler: Göğün kapıları'ndan maksat gökyüzünün kapılarıdır; müminlerin amelleri göğe çıkarılır ve ruhları da oraya yükseltilir. Kâfirlerin amelleri ve ruhları ise esfel-i sâfiline gönderilir. Nitekim Cenâb-ı Hak müminler hakkında şöyle buyurur: “Güzel sözler O'na yükselir; rızâsına uygun iş ve davranışları da O yüceltir”, Kâfirler hakkında da şöyle buyurur: “Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başka”, Müminlerin amelleri ve ruhları göğe yükseltilip çıkarıldığı belirtildikten sonra âyet-i kerime Onlara ve onların amellerine Göğün kapılarının açılmayacağını, “Siccine gönderileceğini”” haber vermektedir. Bunun gerçek anlamda gök değil temsili bir ifade olması da mümkündür; gökyüzü çirkin ve pis şeylerin mekânı olmadığı, bütün temiz ve iyi şeylerin mekânı ve karargâhı olduğu için gök kelimesini kullanmıştır; yeryüzü ise daha çok çirkin ve pis şeylerin mekânıdır. Kâfirlerin amelleri pis ve kötüdür, onların kötü ve pis amelleri için kinâye olarak yeryüzü anlamına gelen “ard” lafzını kullanmıştır, çünkü yeryüzü her türlü kötülük ve pisliğin kaynağıdır. Müminlerin temiz amelleri için de kinâye olarak gökyüzü anlamına gelen “semâ” lafzını kullanmaktadır. Bu tıpkı imanı, kökü yerde sabit dalları göğe doğru uzanan temiz bir ağaca benzetmesi gibidir; aynı şekilde kâfiri de kökü yerden sökülen kötü bir ağaca benzetmektedir?”. Âyette geçen “Dalları gökte” diye bir tabirin kullanılmasıyla, gerçek anlamda göğü kastetmemekte, ancak temiz olduğu ve kabul edildiği anlamına gelen bir niteliktir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Onlara göğün kapıları açılmayacak. Bunun benzeri bir sözün başlangıç cümlesi olması doğru olmaz, önceden vukü bulan olaylar müstesnâ. “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek” dediler”! meâlindeki âyette olduğu gibi bu, onun cevabı anlamındadır. Yahut da onlar kendileri, şöyle şöyle ameller yaptıklarını zikrettiler, Allah da Onlara göğün kapıları açılmayacak ve onlar cennete giremeyeceklerdir buyurdu.
Şöyle bir soru akla gelebilir: Allah onları, kapıları kapatmak ve cehennemi kendilerine döşek ve örtü kılmakla korkutmaktadır, onlar bütün bunlara inanmadıkları halde bunlarla onları nasıl korkutuyor?
Buna şöyle cevap verilir: İnsan bir şeyle korkutulduğu zaman, onun mahiyetini kesin olarak bilmese ve korkutulduğu şeyin hakikatinden haberdar olmasa dahi çekinir ve korkar, hatta onun varlığından şüphe ve tereddüt içinde olsa dahi yine de ona karşı bir hazırlık yapar. [ ]lste o insanlar da, her ne kadar varlığından şüphe etseler ve inanmasalar dahi korkmaları mümkün olduğu için cehennemle ve çeşitli azaplarla korkutuldular. Yahut da bunlarla müminler korkutulmuşlardır, nitekim Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurur: “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının”?”?. “Öğüt vermeye devam et, Zira öğüt inananlara fayda verir”. Veyahut da o korkutma, ölümden sonra dirilmeye inananlar için yapılmıştır, çünkü kâfirlerden bazıları ölümden sonra dirilmeye, uhrevi ceza ve mükğfata inanırlar.
Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Bu beyan onların ebedi olarak cennete girme ümitlerini bitirmektedir, tıpkı gemi halatının iğne deliğinden geçmesi asla mümkün olmadığı gibi onlar da asla cennete giremeyecekler. Sonra Halat iğne deliğinden geçinceye kadar meâlindeki beyan hakkında bazıları şöyle dediler: Bu cümle deve bir iğnenin deliğinden geçinceye kadar anlamına gelir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Gemilerin bağlandığı kalın halat iğnenin deliğinden geçinceye kadar demektir”, Ebü Avsece de şöyle dedi: Âyetteki “sem” kelimesi, iğne veya çuvaldız deliği anlamına gelir, “cemel” halat anlamına, “hıyât” da iğne veya çuvaldız anlamına gelir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Âyetteki “cemel” kelimesi ile ayakları olan deve kastedilmemiştir, ancak “cummel” yani kalın urgan kastedilmiştir. [ ]ibn Mesüd (r.a.) ise, maksat dört ayağı olan devedir, der”, En doğrusunu Allah bilir.
Suçluları işte böyle cezalandırırız! Yani bütün suçluları böyle cezalandırırız.
---
Dipnotlar:
195 bk. 36. âyetin tefsiri. “Doğrusu sudur ki, günahkârların yazısı muhakkak siccindedir. Siccin nedir, bilir misin? O (ameller), kaydedilmiş bir defterdir”. 20 “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir. Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır” (İbrâhim, 14/24-26).
A'raf 7:41
Onlar için cehennem ateşinden döşekler vardır. Buradaki “mihâd” kelimesinin döşek anlamına geldiği, Üstlerine de örtüler vardır meâlindeki “avâş” kelimesinin de örtü anlamına geldiği söylenmiştir. “Gavâşi” ateşle örtünmek demektir, yani ateşin üstten-alttan, önden ve arkadan sarmalamasıdır. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Kıyâmet gününde o şiddetli azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi mi (daha kötü durumda, yoksa cennette bulunan mümin mi)?”29 Yani azap onu her taraftan kuşattığı için kendini koruyamayacaktır. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”. Cenâb-ı Hak bu âyette, ateşin onları her taraftan kuşatacağını haber vermektedir. Açıklamaya çalıştıgımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
cümlede geçen 24 Taberi, Câmi'u'l-beyân, VIII, 180.
A'raf 7:42
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, biz hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz meâlindeki beyan, daha önceki İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar anlamındaki cümle ile uyumlu değildir, o cümle “Ey âdemoğulları! İçinizden âyetlerimi size anlatacak peygamberler gelir de (onları dinleyerek) kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse”? meâlindeki âyetin bağlantısıdır (sıla). O, Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz meâlindeki cümlenin, daha önce geçen âyetin sılası olduğunu söylüyor. Bize göre ise baş taraftaki cümlenin sılası olması daha doğrudur, yani Biz hiç kimseye, salih amellerden gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz, aksine gücünün ve takatının daha altında olan şeyleri yükleriz. İşte onlar cennetliklerdir. Orada onlar ebedi kalıcıdırlar. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz meâlindeki beyan, ancak gücünün yeteceği ve taşıyabileceği kadar yük yükleriz demektir. Bu âyet, [ ]“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler”: meâlindeki âyetin sılasıdır. Allah şöyle buyuruyor: Biz herkese gücünün yetmediği ve taşıyamayacağı yükü değil, ancak gücünün yeteceği ve taşıyabileceği kadarını yükleriz.
Kapi Suzy E hal
A'raf 7:43
43. “(Cennette) onların altından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: “Bizi bu nimete kavuşturan Allaha hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik. Hakikaten Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmişler? Onlara, “İşte size cennet. Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık o size kaldı' diye seslenilir.” (Cennette) onların kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. İbn Kuteybe dedi ki: Buradaki “ill” kelimesi kıskançlık ve düşmanlık anlamına gelir". Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onların kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız, yani Cenâb-ı Hak dünyada onların, yani müminlerin kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atar ve onları iman vasıtasıyla birbirlerine kardeş yapar. Nitekim bir âyette şöyle buyurmuştur: “Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”??. Cenâb-ı Hak burada onların birbirlerine düşman iken kalplerini kendilerine ikram etmiş olduğu iman yoluyla birleştirdiğini ve böylece düşman iken kardeş olduklarını haber veriyor. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Cennet ehlinin kalplerinde kin ve haset bulunmaz; çünkü kin ve haset onlara keder ve hüzün verir, dolayısıyla onların kalplerinde ancak sevgi bulunur. Bazıları da şöyle der: Bu âhirette olacaktır, Allah onların dünyada iken kalplerinde bulunan kin duygusunu söküp alır, hepsi kardeş haline gelirler. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar”?"”. Hz. Ali'nin (r.a.) de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cenâb-ı Hakk'ın (J“Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar” meâlindeki âyetine dayanarak ben, Osman, Talha ve Zübeyir'in o insanlardan olacağımızı ümit ediyorum?", İbn Abbâs'tan (r.a.) da şöyle rivayet edilmiştir: Bu âyet, Allah kendilerinden razı olsun Ali, Ebü Bekir, Ömer, Osman, Talha, Zübeyir, İbn 21 İbn Kuteybe, Tefsiru ğarîbi'l-Kurân, 168.
24 o Taberi, Câmi'w'-beyân, VIII, 183.
Mesüd, Ammâr, Selmân ve Ebü Zer hakkında gelmiştir?'5. Onların dünyada iken birbirlerine karşı duydukları kin ve düşmanlık duygusunu, Resülullah'tan (s.a.) sonraki çatışmalarını ve ihtilafa düşmelerini kalplerinden söküp atar ve hep birlikte cennete girerler. En doğrusunu Allah bilir ya, onların ihtilaf ve çatışmaları dünyevi sebeplerdendi, din yüzünden değildi. Bu bakımdan bunlar âhirette kalkar ve yok olup gider. Bizimle kâfirler arasındaki düşmanlık ise dünyada da âhirette de yok olmaz, devam eder durur, çünkü bu düşmanlık din ve inanç düşmanlığıdır, bundan dolayı bu düşmanlık ebediyen yok olmaz. Âyette Çıkarıp atarız anlamına gelen “neza'nâ” fiili, onların içinde bulundukları hali değil çıkarıp atmanın başlangıcını ifade ediyor gibidir, nitekim “Allah onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar”?! meâlindeki âyet de engellemenin başlangıcını ifade eder, yani Allah onları o halden çıkarmasaydı öyle kalırlardı demektir. Buna göre Çıkarıp atarız meâlindeki ifade de, onların kalplerine kin duygusunu başlangıçta biz koymadık demektir. Eğer Allah onları o halde bıraksaydı, o duygu kendilerinde sabit kalırdı. Bu âyet, kulların fiillerini Allah'ın yaratmasının söz konusu olduğuna da işaret etmektedir, çünkü kin ve düşmanlık kulların fiillerindendir, bundan dolayı onlar kötülenmektedirler. Sonra Allah onların kalplerinden bu duyguyu söküp attığını, Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun! meâlindeki beyanıyla da onun yerine teşekkür duygusunu koyduğunu haber vermektedir. (JAllah, yapmadığı bir şeyle övülmekten hoşlananı da kötülemektedir?; onlardan övülmeyi istemesi ise o fiili kendisinin yarattığına işaret eder, bundan dolayı onlardan övülmeyi istemektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
(Cennette) onların altından ırmaklar akarken... En doğrusunu Allah bilir ya, insanların tabiatları gereği olarak dünyada akan nehirlere ilgi duyduklarını, onları seyretmeyi sevdiklerini bildiğinden dolayı Cenâb-ı Hak âyette bunu belirtmektedir; dünyada tabiatlarının ve gönüllerinin arzu ettiği şeyleri dile getirerek, emirlerine uymaya ve yasaklarından kaçınmaya teşvik etmek için insanları âhirette de onlara sahip olmaya özendirmektedir. Kur'ân-ı Kerimde söz konusu edilen saraylar, çadırlar, câriyeler, genç hizmetçiler, bardaklar, ibrikler ve benzeri şeylerin hepsi, dünyada insanların canlarının çektiği ve gönüllerinin meylettiği nimetlerdir, Allah da insanları özendirmek amacıyla âhirette kendilerine bunları vâdetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun! Hasan-ı Basri ve diğerleri şöyle dediler: Âyetteki “hedânâ” kelimesi, bize onun yolunu gösteren anlamına gelir. Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik. Bize göre burada maksat, farklı sebeplerden dolayı doğru yolu gösterme ve açıklama hidâyeti değildir. [Birincisi], Allah'ın fazlı ve lütfuyla onlara ikram etmiş olduğu hidâyet, onları doğru yolu bulmaya muvaffak kılmasıdır. Çünkü o imtihan ve lütuf anlamındadır, eğer bu sadece yol gösterme (delâlet) ve açıklamadan ibaret olsaydı, o imtihan ve lütfun anlamı olmazdı. Çünkü onda yol gösterme ve açıklama (beyan) zaten herkes için vardır. İkincisi, maksat eğer delâlet ve beyan olsaydı, bu peygamberler ve diğerleri olmak üzere herkes için söz konusu olurdu, çünkü onlara da delâlet ve beyan gerekir. Bu itibarla burada kastedilen yol gösterme ve açıklama değil, başka şeydir. Üçüncüsü, Allah kendisine doğru yolu gösterdiği ve ona ulaşmaya muvaffak kıldığı sırada hiç kimsenin kendiliğinden sapması ve şaşırması mümkün değildir, ancak bu hal bazan delâlet ve beyan için söz konusudur. Bütün bunlar, âyetin onların söylediği gibi yol gösterme (delâlet) ve açıklama (beyân) anlamına gelmediğini kanıtlar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bazıları şöyle söylediler: Mütezile, Cenâb-ı Hakk'ın verdiği haberlerde O'na muhalefet etmekte, peygamberlerin Allah'tan naklen haber verdikleri şeylere de, cennet ve cehennem ehline de, İblise de muhalefet etmektedirler. Onların Allaha muhalefetleri, Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik meâlindeki ilâhi kelâmda ve benzeri âyetlerde ortaya çıkmaktadır. [ ]Peygamberlere muhalefetleri, “Ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez”?! meâlindeki âyette görülmektedir. Cehennemliklere muhalefetleri, onların söyledikleri “Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik”?” sözlerinde, İblise muhalefetleri de onun “Rabb'im! Benim sapmama imkân verdin”? sözünde görülmektedir. İblis, Allah'ı Mütezileden daha iyi bilmektedir?"
Hakikaten Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmişler. Bu cümlenin farklı anlamlara gelme ihtimali vardır. Onlar Hakkı getirmişler, yani hak dini getirmişler yahut yapanların doğru ve isabetli yolda olmalarını sağlayan davranışları getirmişlerdir, bunların hepsi doğru ve isabetlidir. Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmişler meâlindeki beyan, doğruluk ve benzeri şeyleri getirmişler anlamına da gelebilir. Buradaki Hak kelimesinin iki anlamı vardır; birincisi, Allah'ın kullarına layık gördüğü hak anlamına, ikincisi de peygamberler aklın da hak ve doğru gördüğü ilkeleri ve bilgileri getirmişlerdir anlamına gelir.
Onlara, “İşte size cennet” diye seslenilir. Buradaki “tilküm” kelimesi, ancak gâipten konuşulduğunda kullanılır, halbuki onlar o cennetin içindedirler. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şudur: İşte cennet, yani dünyada vâdolunduğunuz ve size haber verilen cennet budur! Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık o size kaldı, yani amelleriniz size bu cenneti kazandırdı. Bu âyet, imanın, insanların amelleri cümlesinden olduğuna işaret etmektedir, çünkü Allah âyette, Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık cennet size kaldı buyurmaktadır. Cennet ancak imanla elde edilir, diğer ameller ise ancak iman var ise sahih kabul edilir. Her ne kadar onlar cenneti Allah'ın lütfu ile kazanmış iseler de, Cenâb-ı Hak, onların yaptıkları amellerle cenneti elde ettiklerini haber vermekte, onların Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik meâlindeki sözlerinin mükâfatı ve şükürleri ile onu kazandıklarını bildirmektedir.
---
Dipnotlar:
25 “Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik” meâlindeki âyetle ilgili olarak İbn Merdüye, Mücâhid'ten naklen İbn Abbâs'ın (r.a.), bu âyet Ali, Talha ve Zübeyir hakkında inmiştir dediğini tahric eder. Şirâzi e/-Elkâb'da, İbn Merdüye ve İbn Asâkir, Kelbi tarikıyla Ebü Salih'ten, o da İbn Abböâs'tan (r.a.) şöyle tahric ederler: “Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik” meâlindeki âyet, sahâbeden on kişi hakkında inmiştir: Ebü Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyir, Sâd, Said, Abdurrahmân b. Avf ve Abdullah b. Mesüd (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, V, 85). “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise sahte tanrılardır; onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar. İşte bunlar ateşliklerdir, bunlar orada devamlı kalıcıdırlar”. “Sanma ki yaptıklarından memnun olanlar, yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananlar, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır! Onlar için elem verici bir azap vardır” (Âl-i 218 “Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez” (Hüd, 11/34). Bu, Nuh aleyhisselâmın sözüdür. 21 “Baziàlimler şöyle dediler: Mütezile, Cenâb-ı Hakk'ın haber verdiği şeyde O'na muhalefet etmekte, peygamberlerin Allah'tan naklen haber verdikleri şeylere de, cennet ve cehennem ehline de, İblise de muhalefet etmektedirler. Onların Allaha ve cennet ehline muhalefetleri şudur: Cenâb-ı Hak cennet ehlinin, “Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik” meâlindeki ilâhi kelâmda görülmektedir. Allah bunu dünyada iken söylememizi teşvik etmekte ve onu söylemeye davet etmektedir. Mütezile ise, bizi hidâyete kavuşturan Allah değildir, ancak hidâyeti biz yaratıyoruz, Allah'ın yaratmasıyla değil kendi irade ve tercihimizle onu buluyoruz, demektedirler. Peygamberlere muhalefetleri de “Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez” meâlindeki âyette görülmektedir. Mütezile bu âyete aykırı olarak, Allah insanları azgınlık içinde bırakmayı istemez diyor. Cehennemliklere muhalefetleri de, onların söyledikleri “Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik” sözünde görülmektedir. Onların bu sözlerine karşılık Mütezile böyle söylemiyor. İblis'e muhalefetleri de onun “Rabb'im! Benim sapmama imkân verdin” demesidir. İblis Allah'ı Mütezileden daha iyi bilmektedir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'ilât, vr. 293a; Medine nüshası, vr. 325a).
A'raf 7:44
44. “Cennet ehli haken ehline, “Biz Rabb'imizin bize vâdettiğini gerçek bulduk; siz de Rabb'inizin size vâdettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenir. ‘Evet! derler. Ve aralarından bir duyurucu, Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun!” diye bağırır.”
Cennet ehli cehennem ehline, “Biz Rabb'imizin bize vâdettiğini gerçek bulduk; siz de Rabb'inizin size vâdettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir. “Evet” derler. Cenâb-ı Hakk'ın müminlere vâdetmiş olduğu şey cennet ile oradaki nimetler, lezzetler ve zevklerdir. Bu hususu da şu âyetlerde ifade buyurmaktadır: “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır”. “İçenlere lezzet veren içecekler vardır”?”. Bunlar, müminlere vâdedilen şeylerdir. Allah kâfirlere de cehennemi, oradaki zorlukları ve çeşit çeşit azabı vâdetmişti ve onlar da orada Rablerinin kendilerine vâdetmiş olduğu şeyleri bulduklarını ikrar edecekler. Siz de Rabb'inizin size vâdettiğini gerçek buldunuz mu? Burada gerçek anlamına gelen “hak” kelimesi ile eğer Allah'ın sözü kastedilmiş ise, ozaman “hak” sözcüğü, doğru ve gerçek mi imiş? anlamına gelir. Şayet vâdedilmiş olan şey kastedilmiş ise, o zaman da onları hazır buldunuz mu? anlamına gelir. O, “Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın diye”? meâlindeki âyette belirttiğimiz gibidir”.
Aralarından bir duyurucu, “Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun” diye bağırır. Yani Allah'ın lâneti dünyada kendilerine vâdolunan zâlimlere vacip olmuştur! Aralarından bir duyurucu; muhtemelen bu Duyurucu'dan maksat melektir, başka birinin olma ihtimali de vardır; bu da ancak sadık bir haber vasıtasıyla bilinebilir, bizim onu bilmeye ihtiyacımız yoktur.
Şöyle bir soru akla gelebilir: Bu âyette cennet ehlinin cehennem ehline, cehennem ehlinin de cennet ehline sesleneceği ve hepsinin birbirlerine seslenecekleri belirtilmektedir. Bu durumda onların mutlaka birbirlerine yakın olmaları gerekir. Halbuki rivayetlerde cennetin nitelikleri ve genişliği anlatılırken )bir kişiye en az dünya kadar bir yerin verileceğinden söz ediliyor?. Şayet Hüriler dünyaya bir bakacak olsalardı onların parlaklığından ve ışığından bütün dünyanın aydınlanacağı, aynı şekilde onların nefis kokularının bütün dünyayı dolduracağı ifade ediliyor”. Cehennemin nitelikleriyle ilgili olarak da onun bir kıvılcımı dünyaya düşecek olsa bütün dünyayı yakacağına dair?’ veya buna benzer sözler içeren rivayetler vardır. Bu durumda onlar eğer birbirlerinin sesini duyacak kadar yakın iseler cennettekiler cehennemdekilerin seslerinden rahatsız olmazlar mı? Cehennemdekiler de cennet ehlinin nimetlerinden yararlanamazlar mı? Bu nasıl bilinir?
Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen Cenâb-ı Hak, onların seslerini bunların kulaklarına, bunların seslerini de onların kulaklarına duyurmaya kâdirdir, dolayısıyla her grup diğer grubun sesini işitebilir. Yahut Cenâb-ı Hak, yaratılanların duyu organlarını iptal eder, onları mevcut halinden farklı bir şekilde engeller ve manileri kaldırarak âhirette yeniden yaratır, bu sayede onlar aradaki mesafenin uzunluğuna rağmen birbirlerini duyabilir ve görebilirler. [ ] Çünkü dünyadaki engeller ve sakatlıklar buna mani oluyordu, bunlar kaldırılınca da belirtilen husus gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir. Veyahut Cenâb-ı Hak, birbirlerinin seslerini duymaları için cenneti cehenneme, cehennemi de cennete yaklaştırabilir. Veyahut da tıpkı dağların tesbih etmesinde, karıncaların konuşmalarında ve verdikleri cevaplarda olduğu gibi, Allah onların kulaklarına dilediği şeyi dilediği şekilde ulaştırır”.
---
Dipnotlar:
Bu konuda uzun bir hadis vardır, o hadiste Resülullah (s.a.) şöyle buyurur: “Ben cehennemden en son çıkacak ve cennete en son girecek olan kişinin durumunu biliyorum... Allah ona şöyle diyecek: Git, cennete gir, orada dünya kadar ve dünyanın on misli kadar yer sana aittir... Bu, cennette en alt konumda olan insanın durumudur” (Buhâri, “Rikak”, Enes b. Mâlik'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “...Cennet ehlinden bir kadın şayet yeryüzüne bakacak olsaydı, yerle gök arasını aydınlatır, güzel kokusu da bütün dünyayı doldururdu...” Tirmizi bu hadisin sahih olduğunu söyledi Bu rivayeti bu lafızla bulamadık. Ancak Taberâni, Temmâm b. Necih'in Hasan-ı Basriden, onun da Enes'ten rivayet ettiğine göre Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu tahric eder: “..Cehennemin bir kıvılcımı şayet dünyanın doğusunda bulunsaydı, onun sıcaklığı dünyanın batısında da hissedilirdi.” Bu hadisin râvisi Temmâm b. Necih, hakkında söz edilen râvilerdendir. Adi b. Adi el-Kindi vasıtasıyla Hz. Ömer'den (ra.) tahric edilen bir hadise göre de, Cebrâil Hz. Peygamber'e (s.a.) şöyle demiş: Seni hakla gönderen Allah'a yemin ederim ki, cehennemin ağzından iğne deliği kadar bir yer açılacak olsa, onun hararetinden yeryüzündeki bütün canlılar ölürdü. Bu rivayetin de isnadı zayıftır (bk. İbn Receb elHanbeli, et- Tahvif mine'n-nâr, 38, 70). İbn Abbâs (r.a.) da Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Şayet bir damla zakkum dünyaya düşecek olsaydı, dünyadaki bütün insanların hayatlarını ifsad ederdi, ya onu yiyen insanın durumu ne olur acaba?” Tirmizi, bu hadis hasen sahihtir, dedi..
A'raf 7:45
Onlar, Allah yolundan alıkoyanlardır. Burada geçen “sad” kelimesi, başkasına engel olmak anlamına geldiği gibi kendini engellemek anlamına da gelir. Allah'ın yolu, terkibinin Allah'ın dini anlamına geldiği söylenmiştir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah'ın yolu, yani Allah'ın, kulları için seçip razı olduğu, uymalarını emrettiği ve peygamberlerinin de insanları davet ettiği dinidir. Onu eğip bükmek isterler, yani onlar çarpık dini, şeytanın dinini isterler. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “(Başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırır”. Âyette geçen “ivec” kelimesinden maksat, bu âyette zikredilen başka yollara dağılmaktır. Onu eğip bükmek isterler meâlindeki ifadenin, Allah'ın dinine hakaret ederler anlamına gelmesi de mümkündür, onlar gerçekten Allah'ın dinine hakaret ediyorlardı.
A'raf 7:46
46. “İki taraf arasında bir perde ve A'râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki bunlar, henüz cennete girmedikleri halde (girmeyi) uman cennet ehline, “Selâm size? diye seslenirler.”
İki taraf arasında bir perde vardır. Burada belirtilen perdeden maksadın, şu âyet-i kerimede ifade edilen duvar olması muhtemeldir: “Hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır””!. İşte iki taraf arasına çekilen perdenin, bu âyette zikredilen duvar olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
[A'râf”ta Bulunan İnsanlar]
332 [9] Arâf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlar iyilikleri ile kötülükleri eşit olan insanlardır. Cennetle müjdelenmediler ki Allah'ın azabından korkmasınlar, tamamen ümitleri yok edilmedi ki cennete girmeyi ummasınlar! Başkaları da şöyle dedi: Onlar, Allah'ın kendilerine ikram ettiği kimselerdir, Allah onlara bu şekilde ikramda bulunmuştur; mahlukata Allah'ın nasıl hükmettiğini ve nasıl âdil davrandığını görmeleri için onları o duvarın üzerine çıkarmıştır. Onlar Allah'ın kendisine lütfedip mükğfatlandırdığı kişileri ve âdil davranıp adaletle muamele ettiği kişileri de görecekler. Onların peygamberler olduğu da söylenmiştir. Onların peygamberler olması daha yakın bir ihtimaldir, A'râf?ın üzerine çıkacaklar ve oradan ümmetlere bakacaklar. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!” Bazıları da, onların melekler olduğunu söylemiştir. Ancak Allah'ın melekleri, adamlar diye isimlendirilmezler, böyle bir şeyi duymadık. Bunların en doğrusunu Allah bilir.
Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda da farklı görüşler vardır. Denildi ki: Onlara “ashabu'l-A'râf”, yani Arâf ehli diye isim verildi, o cennetle cehennem arasında bir duvardır, yüksekliğinden dolayı bu isim verilmiştir, Araplarda yüksek olan her şeye a'râf denilir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”. Başkaları da şöyle dedi: A'râf, “urf” kelimesinin çoğuludur, horozun ibiği, atın yelesi gibi anlamlara gelir ve o da yüksekte olmak anlamını taşır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Onlar “ashab-ı târif”, yani tanıtan insanlardır; cehennem ehline Allah'ın adaletini ve kendileri hakkındaki hükmünü tanıtırlar, başlarına gelen zorlukların ve çeşitli azapların ancak dünyada iken insanları Allah'ın yolundan alıkoydukları ve peygamberlere karşı büyüklendikleri için geldiğini, kendilerine yapılan her şeyin adalet gereği olarak yapıldığını anlatırlar. Aynı şekilde cennet ehline de Allah'ın lütfunu ve ihsanını tanıtırlar [ ] ve nâil oldukları o nimetleri Allah'ın lütfu ve ihsanı sayesinde elde ettiklerini anlatırlar. Yahut onlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini cehennem ehli ile tartışmaları için diktiği kimselerdir. Nitekim bir âyette şöyle buyurur: “Ne topladıgınız güç ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı!”” Bu tartışma, onların cehennem ehline karşı ileri sürdükleri delillerdir. Yahut şöyle denilir: Onlar cennet ehli ile cehennem ehli arasında tercümanlık yapmaları için dikilen kimselerdir; onların sözlerini taraflara iletirler, çünkü onların birbirlerine muhatap olmaları yasaklanmıştır. Bu da şu âyetlerde belirtilmektedir: “Cehennem ehli cennet ehline, 'Suyunuzdan biraz da bize verin!” diye seslenirler”?”. “Cennet ehli cehennem ehline, ‘Biz Rabb'imizin bize vâdettiğini gerçek bulduk; siz de Rabb'inizin size vâdettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir. Evet!” derler””s, Onların kim olduklarını en iyi Allah bilir.
Bunlar, cennet ehline seslenirler, yani Arâf'ta bulunanlar Cennet ehline, ‘Selâm size” diye seslenirler. Onların özellikle dil ile Selâm size! demeleri gerekmez, ancak bu her doğru, güzel ve isabetli söz anlamındadır. Nitekim Allah “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”? diye buyurmaktadır, yani doğru ve uygun olan bir söz söylerler. Başka bir âyette de “Cahiller onlara laf attığı zaman, selâm deyip geçerler”! buyurmaktadır. Do25 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurüân, 168.
layısıyla onların mutlaka “Selâmun aleyküm” Gi demeleri gerekmez, ancak onlara doğru ve sağlam söz söylerler. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.
Bunlar, henüz cennete girmedikleri halde (girmeyi) uman kimselerdir. Bu beyanın işaret ettiği anlam konusunda da ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli şöyle der: Onlar, Arâf'taki insanlardır, henüz cennete girmemişler, fakat girmeyi Umuyorlar. Şöyle de söylenmiştir: Onlar cehennem ehli olan kâfirlerdir, [§]cennete ulaşmayı ümit ediyorlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin! diye seslenirler. Onlar da, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır? derler”?”. İşte o zamana kadar onlar cennete ulaşmayı ve oraya girmeyi ümit ederler, ancak sonra ümitlerini tamamen kaybederler. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar cennet ehlidir, cennetlikler cennete girmeden, cehennemlikler de cehenneme girmeden önce onlar cennete girmeyi ümit ediyorlar.
---
Dipnotlar:
31 “Ogün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: “Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım? Şöyle denecek: ‘Geriye dönün de başka bir nur arayın! Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır”. 24 o “Arâfehli, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: Ne topladığınız güç ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı”.
A'raf 7:47
47. “Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de, 'Ey Rabb'imiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma!” derler.”
Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce... Denildi ki: Arâf takilerin gözleri cehennem ehli tarafına Döndürülünce, cehennemliklerin uğradıkları azabın şiddetini ve başlarına gelen belaları gördüklerinde “Ey Rabb'imiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma” derler. Şöyle de denilmiştir: Cennet ehlinin gözleri cehennem ehli tarafına Döndürülünce, bu sözü onlar söyler. Ubeyy'in kırâatinde âyet “izâ kubilet” (L15 isı) diye okunmuştur; yani Onların gözleri cehennem ehli tarafına çevrildiğinde şöyle derler: Ey Rabb'imiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurmandan sana sıgınırız, Ey Rabb'imiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma! Bu beyan, eğer peygamberlerin ve Cenâb-ı Hakk'ın Arâf'a koyarak ikramda bulunduğu kişilerin duası ise, bu o insanların zâlim ve kâfir olduklarına şahitlik ettikleri anlamına gelir. Onların cehennemde Allah'a sığınmaları ise, henüz cennete girmediklerinden, daha sonra gireceklerinden dolayıdır. Henüz cennete girmedikleri için Allah'ın nimetlerine karşı şükür borcunu yerine getirmekte kusur işledikleri düşüncesiyle cehennemden korkmaktadırlar. Yahut da bir insanı bela ve azap içinde gören herkesin o tür bir azaba uğramaktan korunmak istemesi insan tabiatının gereği olduğundan onlar da o azaptan Allah'a sığınmaktadırlar. En doğrusunu Allah bilir.
A'raf 7:48
A'râf ehli, simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenirler. Müfessirlerin geneli şöyle derler: Onlar yüzlerinin karalığı ve gözlerinin maviliği ile tanınırlar. Ancak yüzlerinin siyahlığının dışında onların dünyada sahip oldukları bazı alâmetleriyle tanınmış olmaları da mümkündür, çünkü onlara şöyle sesleniyorlar: Ne topladığınız güç, ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı! Şayet onları dünyadaki birtakım alâmetleriyle tanımış olmasalardı, onları dünyada mal toplamak ve büyüklük taslamakla kınamazlardı. Bu söz fakirler için değil, ancak zenginler için söylenir, çünkü onlar mal toplamaya çalışıyor ve insanlara karşı da büyüklük taslıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar şöyle derler: Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız”. Aslında âyet, herkese hitap edilmiş gibidir, çünkü onların içinde mal toplayan ve büyüklük taslayan kimseler vardır. Bu, caizdir. Bu yorum, Arâf'ta bulunanların iyiliği ve kötülüğü eşit kimseler olduğu görüşünde olanlara göredir.
SEESE e oo Gİ -Yal
A'raf 7:49
Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? Bütün tefsirciler şöyle derler: Cehennem ehli, Arâf'takilerin cennete giremeyeceklerine, kendileriyle birlikte onların da cehenneme gireceklerine yemin ederler, o zaman melekler onlara şöyle derler: Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? (Bakın onlara ne deniyor:) Girin cennete; artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz. Âyette zikredilen yeminin onlar tarafından dünyada yapılmış olması da muhtemeldir; onlar, o insanların, yani Resülullah'ın ashabının asla cennete giremeyeceklerine yemin ediyorlardı. [ ] Âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak onların, “Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!” dediklerini haber vermektedir. Şayet onların üzerinde bulundukları şey daha hayırlı olsaydı, bunlar ona sahip olurlardı, çünkü onlar dünyada bütün hayırlara sahip olmuşlardı. Buna göre âhiretteki hayırlara da onlar sahip olacaklar. Buna benzer sözleri onlara dünyada iken söylüyorlardı. Âhirette ise onlara denilecek ki: Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? Âyet-i kerimede Girin cennete denilen kişilerin, henüz cennete girmeyen cennet ehlinin olması da mümkündür.
Artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz. (Ebü Bekir] elEsam şöyle dedi: Üzüntü, her sevilen şeyin kaybedilmesiyle duyulur. Korku da istenmeyen her şeye uğramakla duyulur. Nitekim Yâkub aleyhisselâm şöyle demişti: “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum”, O, sevdiği kişiyi kaybedeceginden üzülüyor, sonra da başına istemediği bir şeyin geleceğinden korkuyor. Ancak bize göre üzüntü, elde bulunan ve sevilen bir şeyi kaybetmekle duyulur, korku ise istenmeyen bir musibetle karşılaşmaktan duyulur.
---
Dipnotlar:
22 “İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara
A'raf 7:50
Cehennem ehli cennet ehline, “Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin" diye seslenirler. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Su, Allah'ın onlara verdiği rızıklardandır, böyle olmakla Cenâb-ı Hak burada onu iki kez (iki ayrı şey olarak) tekrar etmektedir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Onlar, içlerinde duydukları hararet ve susuzluğu gidermek için su isterler, sonra da yemek ihtiyacı duyarlar, çünkü insan hararet ve susuzluk duyduğunda yemek yemeye müsait olmaz. Ancak âyetin, bazılarının su, bazılarının da Allah'ın rızkı olan yemek istemiş gibi anlaşılması mümkündür. Her ne kadar âyette bu durum belirtilmiyorsa da, böyle olması caizdir. Bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek’ dediler”. Bu sözü, adı geçen her iki grup değil, yahudiler söylemişlerdi. Onlar “Ancak yahudi olanlar cennete girer” demişler, hıristiyanlar ise “Yahut hıristiyanlar” demişlerdi. İşte bu âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
(SİAllah bunları kâfirlere haram kılmıştır. Denildi ki: Bu âyet, inkârcıların müminler hakkında dünyada iken söyledikleri “Dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz?” sözünün karşılığıdır. Onların dünyadaki bu sözlerine karşılık müminler de âhirette Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır derler. En doğrusunu Allah bilir ya, bu haram kılmak mânasında değil, engellemek anlamındadır. Çünkü kâfirler, bir şeyi ele geçirdikten sonra onun helâl veya haram olmasına aldırmazlar. Dolayısıyla burada ancak engellemek söz konusudur. Nitekim bir âyette Allah “Onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik” buyurmaktadır. Bu ifade, onu yeyip içmenin haram olduğu mânasında değil, engellendiği anlamındadır. Ancak onlardan kâfirlere yedirmek, müminlere haram kılınmış olabilir?.
---
Dipnotlar:
“Onlara, Allah'ın size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın’ dendiğinde, inkârcılar müminlere derler ki: Dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz?” (Yâsin, “Âyet-i kerimenin, cennet yiyeceklerinden ve nimetlerinden kâfirlere yedirmenin müminlere haram kılındığını kastetmiş olması muhtemeldir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr.
A'raf 7:51
O kâfirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler. Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Onlar sorumlu tutuldukları ve yapmakla emrolundukları Dinlerini eğlence ve oyun edindiler. Dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler meâlindeki beyanın, dinlerini dalga geçtikleri bir eğlence vasıtası haline getirdiler anlamına gelmesi caizdir. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmaktan ibarettir”, Yani onlar, tâbi oldukları dinlerini oyun ve eğlence edindiler. Çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. Ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmelerinde, iyiliklere ve kötülüklere karşılık verileceğini inkâr fikri de bulunmaktadır, halbuki hikmet bunun gerekli olduğunu kabul eder. Dolayısıyla hikmetin kabul ettiğini reddeden de eğlenmekte ve oyun oynamaktadır. Oyun ve eğlence, âkıbeti olmayan (bir şey kazandırmayan) şeylerdir, binâenaleyh âkıbeti olmayan şeyleri yapan herkes, eğlenmiş ve oyun oynamış demektir. Buna karşılık âkıbeti olan bir şeyi yapan hiç kimse, oyun ve eğlence peşinde değildir. Kâfirler ise âkıbeti olmayan (fayda getirmeyen) şeyler yapıyorlar, bundan dolayı onların yaptıkları şey, eğlenceden ve oyundan ibarettir.
361 [ ]Dünya hayatı onları aldattı. Bazıları şöyle dediler: Hakikatte dünya hayatı kimseyi aldatmaz, ancak dünya aldanma sebeplerinden olması münasebetiyle aldatma ona nispet edilmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı”?. Burada uzaklaştırmak, duaya nispet edilmiştir, bazı şeyler onun sebebine nispet edilir; “Görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşeden O'dur” meâlindeki âyet de gündüz aydınlık olması sebebiyle görülür demektir. Bazıları da şöyle dedi: Dünya, aldanmanın sebebi olduğu için aldatma ona nispet edilmiştir, çünkü dünya öyle bir hüviyettedir ki, şayet akıl ve temyiz gücüne sahip olsaydı süslenmek ve benzeri yollarla aldatmayı gerçekleştirirdi. Dünya ehli kastedilerek aldatmanın dünyaya nispet edilmiş olması da caizdir, yani dünya ehli onları aldattı demektir, çünkü onlar insanların önderleri ve reisleri idiler.
Onlar, bu günlerine ulaşacaklarını unuttukları gibi biz de bugün onları unuturuz. Unutmanın Allaha nispet edilmesi hiçbir şekilde caiz değildir. Ancak, onları unutmalarının cezası ile cezalandırır, denilmesi caizdir. Her ne kadar ikincisinin yaptığı unutmak değil ise de, ona birincisinin adıyla ad verilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür”?! buyurmaktadır; buradaki ikinci kötülük hakikatte kötülük değildir, ancak kötülüğün cezasıdır. Fakat Allah, yapılan kötülüğün cezası olduğu için ona da kötülük ismini vermiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Başka bir âyette de, “Kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın”? buyurmaktadır; burada zikredilen ikinci saldırı kelimesi, hakikatte saldırmak anlamına gelmez, saldırmanın cezası anlamına gelir. Cenâb-ı Hak, saldırmanın cezası olduğu için ona da saldırma ismini vermiştir. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyetteki ikinci unutmak kelimesi, unutmanın cezası anlamına gelir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın herhangi bir şeyi unutması veya yanılması veya bir şeyden gafil olması caiz değildir. Uunutmak terk etmek demektir, her unutulan şey terk edilmiştir. Onlar dünyada iken Allah'ın emir ve yasaklarını terk ettikleri gibi, Allah da onları azap içinde, hor ve hakir halde terk edecektir. [ ] Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah hiçbir şeyi unutmaz ve gaflete düşmez, ancak kâfirler Allah'ın cömertliğinden, rahmetinden ve O'na yakın olmaktan o derece uzaktırlar ki, tıpkı unutulmuş nesneler gibidirler, azap görmek ve horlanmak açısından ise böyle değildirler.
Onlar âyetlerimizi bile bile inkâr ettiler. Bazıları şöyle dedi: Bu cümledeki “mâ” edatı, sıladır. Allah sanki şöyle buyurmuştur: Onlar âyetlerimizi inkâr ettiler. Bazıları da şöyle söyler: Doğrusu âyette belirtildiği gibidir, yani Onlar, bu günlerine ulaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz.
---
Dipnotlar:
29 “Núh; Rabb'im, dedi, Doğrusu ben kavmimi gece gündüz (Hakk'a) çağırdım; Fakat benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı” (Nüh, 71/5-6). 2350 “İçinde dinlenesiniz diye geceyi, (işlerinizi) görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşe22 “Kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın”.
A'raf 7:52
Gerçekten onlara, açıklamalar yaptığımız bir kitap getirdik. Burada geçen “fessalnâhu” kelimesinin, açıklamalar yaptık mânasına gelmesi muhtemeldir, çünkü tafsîl beyan etmek anlamına gelir. Bu kelimenin bütün olarak indirmedišimiz, parça parça indirdiğimiz kitap anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Biz onu, insanlara okuyasın diye (sürelere ve âyetlere) ayrılmış Kur'ân yaptık, peyderpey indirdik”. Yani onu insanların ihtiyacına uygun olacak şekilde, meydana gelen olaylara ait gelen her âyetin hükmünü bilsinler diye parça parça indirdik. Tek başına nâzil olan her âyetin hükmünü bilmeye herkesin ihtiyacı yoktur, aksine nâzil olduğu olaylarla onu bilirler. Yahut onu dağınık şekilde indirdik, çünkü parça parça gelmesi halinde ondaki hükümleri bilmek, insan tabiatına bütün olarak nâzil olduğunda bilmesinden daha kolaydır. Tam bilgiye dayalı açıklamalar yaptığımız kitap. Burada geçen ve açıklamalar yaptığımız anlamına gelen “fessalnâhu” (sula) kelimesinin, onun Allah tarafından geldiğinin bilinmesi için yaratılanların benzerini meydana getiremeyecekleri ve tam bilgiye dayalı deliller ve kanıtlarla açıklamalar yaptığımız kitap anlamına gelmesi muhtemeldir. Yahut Cenâb-ı Hak, onu tasdik edip kendisine tâbi olan kişileri ve tasdik etmeyip tâbi olmayan kişileri tam bilgiye dayalı olarak açıklanmış şekilde indirdi. Veyahut tam bilgiye dayalı olarak yaratılanların menfaatlerine en uygun olan şekilde indirdi, ki o şekilde indirilmesi yaratılanlar için daha uygundur. ( Veyahut da tam bilgiye dayalı olarak milletin ona karşı tutumu için indirdi, çünkü onun indirilmesinin faydası, gönderene ve indirene değil, kendilerine gönderilen kişileredir, onu reddetmelerinin zararı da, kabul etmelerinin faydası da onlaradır.
İnanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak. Ebü Bekir elEsam] şöyle dedi: O, mümin ve kâfir herkes için doğru yolu gösteren bir kitaptır, ancak özellikle müminler için rahmettir. Bize göre ise, o müminler için doğru yolu gösteren, fakat âyet-i kerimede belirtildiği gibi kâfirlere kapalı olan bir kitaptır: “Kur'ân onlara kapalıdır”2, Cenâb-ı Hak burada Kur'ân'ın özellikle inananlar için yol gösterici olduğunu, çünkü ondan faydalanmaya diğerlerinin değil onların özel çaba gösterdiklerini söylemektedir. Belirtildiği üzere diğerlerine kapalı ve yasaktır. Dolayısıyla onlara karşı müminler için bir delildir. Nitekim Cenâb-ı Hak kâfirler için “O kitap onların kirlerine kir katmıştır” buyurmakta, müminler için de “İman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir”? buyurmaktadır.
---
Dipnotlar:
23 “Biz onu, insanlara aralıklarla okuyasın diye (süreler ve âyetlere) ayrılmış Kur'ân yaptık, peyderpey indirdik”.
A'raf 7:53
53. “(Fakat) onlar, hesap si eek bir şey beklemiyorlar. Önceden onu yok sayanlar gerçekleştiği gün derler ki: ‘Doğrusu Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmiştir. Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak” Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de (putlar) kendilerinden uzaklaşıp kayboldu.”
Onlar, hesap gününün gerçekleşmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Yani onlar, Resülullah'ın (s.a.) kendilerine vâdetmiş olduğu Allah'ın cezasının gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar, yani onlar Allah'ın cezasını görmeden inanmayacaklar, fakat o zaman inanmalarının kendilerine faydası olmayacak. Önceden onu yok sayanlar gerçekleştiği gün derler ki... Buradaki “tevil” kelimesi, işin vardığı son nokta anlamına gelir, maksat da onlara vâdedilen cezanın gerçekleşmesi ve Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmiştir meâlindeki ilâhi kelâmda ifade buyurulduğu üzere o sırada iman etmeleridir.
Burada geçen “hak” sözcüğü, peygamberlerin onlara vâdetmiş olduğu Allah'ın cezasının gerçekleşmesi anlamına gelir, yani ilâhi cezanın geleceği konusunda peygamberlerin bize vâdettikleri şey gerçek imiş. Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmiştir meâlindeki beyan, tevhit, yani dünyada peygamberlerin getirmiş oldukları tevhit inancı hak imiş anlamına, yahut peygamberlerin haber verdiği bu günün (kıyâmetin) varlığı hak imiş anlamına da gelebilir.
[ ]Keske bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler. Sanki onlar, peygamberlerin geleceğini haber verdikleri Allah'ın cezası başlarına geldiğinde, dünyada taptıkları şefaatçilerin yetişmesini temenni ederler. Nitekim onlar “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”” diyorlardı. Yahut onlar dünyada başlarına büyük bir olay geldiğinde şefaatçi aradıkları ve dünyada birbirlerine şefaatçi ve yardımcı oldukları gibi, o gün de şefaatçi arayacaklar. Buna göre onlar dünyada temenni ettikleri şeyleri âhirette de temenni edecekler. Ancak ondan ümitlerini kestiklerinde ve hiç kimsenin şefaat edemeyeceğini anladıklarında şöyle derler: Veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak! Şüphesiz onların hepsi aynı şeyi söylemeyecekler. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Onların ateşin karşısında durdurulup Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak’ dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar”?7. Bazıları şöyle dedi: “Dünyaya geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir.” Bazıları da şöyle söyledi: Allah'ın emir ve yasaklarına uymak konusunda imtihan edilmek için tekrar geri gönderilseler bile daha önce yaptıkları şeylere geri döneceklerdir. Sonra Cenâb-ı Hak, dünyada yaptıkları şeyler ve Allah'tan başkasına tapmaları sebebiyle Onların cidden kendilerine yazık ettiklerini haber vermektedir. Uydurdukları şeyler de (putlar) kendilerinden uzaklaşıp kayboldu. Yani “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”? ve “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”? diyerek uydurdukları putlar ve yaptıkları diğer kın bir şekilde kalakaldılar. Ümitleri tükendi, arzu ettikleri emelleri boş çıktı. Onlar cidden kendilerine yazık ettiler meâlindeki cümle, Allah'ın rahmetinden uzak kalmak yüzünden kendilerine yazık ettiler anlamına da gelir. Denildi ki: Eğer itâat etmiş olsalardı onlara verileceği vâdolunan şeylerden mahrum kalarak kendilerine yazık ettiler. Kendilerini helâk ettiler anlamına geldiği de söylenmiştir.
---
Dipnotlar:
iftiralar da bâtıl çıktı. Bütün bunların onlara hiçbir faydası olmadı ve onlar şaş256 “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18). 28 “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar” (Yünus, 10/18).
A'raf 7:54
[Dünyanın Altı Günde Yaratılması]
Şüphesiz ki Rabb'iniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır. [ ] Cenâb-ı Hak, bu mânadaki âyetlerin içinde “yerle gök arasındakileri” meâlindeki sözcüğü de bazı yerlerde belirtmiş?“, fakat bazı yerlerde belirtmemiştir”!', Bu konudaki açıklamalara göre söz konusu lafız da ona dâhildir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Yeri iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı ve âlemlerin Rabb'i olan Allah'tır”, bütün onları yaratan O'dur. “Yerküre üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada uygun ölçülerle yarattı.” Sonra önceki âyette geçen iki günü (devir) buradaki iki günle (devirle) birleştirdi ve şöyle buyurdu: “(Bütün bunlar) dört devirde oldu. Bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere”, bunların iki günde yaratıldığı bilinsin diye. Sonra şöyle buyurdu: “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler. Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı”®. Böylece bazı yerlerde kapalı bırakılan yaratılış zamanının toplam altı gün olduğu anlaşılmış oldu?“:. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra Cenâb-ı Hak, kendisinden başkasına tapan herkesin iddiasının yanlış olduğunu, tapınılan putların bütün bunları yaratmaktan âciz bulunduğunu, kulluğun anlamını bile bilmediklerini ve ibadet edilmeyi hak etmediklerini açıkladı; çünkü putlar yönetilme izlerini taşımakta, başkası tarafından belirlenmiş olma anlamını içermekte, yaratılmış olduklarının her türlü işaretini hak etmekte, yaratılmışlık sınırının kapsamına girmekte, diğer bütün muhtaç varlıkların ihtiyaç duydukları her şeye ihtiyaç duymaktadır. İşte bunlar özü ve yaratılışı itibariyle böyle olan varlıkların zillet ve itâat etmesini gerektiren ve yaratıcıya ibadet etmeye sevk eden sebeplerdir. Böylece onların gerçek Rabb'a, benzerleri ve zıtları bulunmaktan yüce olan mabuda kendilerini daveteden peygambere sığınmaları gerekli oldu, ki zıtları bulunmak benzeşmeyi gerektirir ve böyle bir gereklilikte benzer varlığa şeklini veren bir yaratıcının delili vardır”, İştebenzeribulunmak yaratılmış olmanın işaretidir. Zıddın bulunmasında yok olma ve bozulma korkusu vardır, bu takdirde de ulühiyyet ortadan kaybolup gider, başkası tarafından belirlenmek konumu altına girmek ve tedbir sahibinin iradesine göre var olmak gerekli olur2%. Yüce Allah bu türlü 22 “Deki: Arzı iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı ve âlemlerin Rabb'i olan Allah'tır. Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit devehimlerden münezzehtir. Cenâb-ı Hak, ihtiyaç içinde bulunmanın yaratıcısını bilmeye sevkettiği ve yaratılışının, kendisine nimet vereni bilmeye yönelttiği insana ikramda bulundu, Yaratıkların birçoğu arasında başkasının işini yönetme imkânı sağlayan aklı yalnızca insana ait kıldı, ki onunla kendisine ikramda bulunan Allah'ın verdiği nimetlerin değerini bilir. Allah yüksek bir konum verdiği hususlarda şükretmesi ve lütufta bulunduğu konularda hamdetmesi için ona akıl nimetini vermiştir. Bütün bunları da peygamberinin diliyle açıklamakla insana nimetlerini hatırlattı. Ayrıca peygamberin doğru söylediğini, yalandan korunmuş olduğunu, bildirdiği buyrukların doğru, verdiği haberlerin isabetli olduğunu da elinde var ettiği delilleri sayesinde insanlar bildi. Şöyle buyurdu: Rabb'iniz öyle Allah'tır ki, ne sizin ve ne de diğer yaratılanların O'ndan başka Rabb'i vardır, O kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. Her ne kadar verdiği nimetler çok büyük ve kullar onun karşılığı olan şükür görevini yerine getiremeyecek kadar fazla olsa dahi, gerçekte kulluğu kendisine yapmaları için ve kendilerine verdiği nimetlere karşı şükür görevini yerine getirmeleri için bunu söyledi. Cenâb-ı Hak, Rab olduğunu beyan etmemiş olsa dahi (Jpeygamberinin diliyle söylediklerinin dışında -peygamberinin sadece hakkı dile getirdiğini ve onun doğrudan başka bir şey söylemediğini açıkladıktan sonra- O'nun ulühiyyetinin delili olarak bunlar yeterli bir açıklama olurdu. Ancak yine de lütfedip merhamet buyurdu, bunları tahakkuk ettiren ve gerçegin elçisinin söylediği gibi olduğunun bilinmesini sağlayan delilleri açıkladı; yalnız hakka karşı inat edilmesi ve aklın kibirlenmesi hali müstesnadır. Şöyle buyurdu: O, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır. Bu âyetin sonuna kadar olan bölümde yaptığı açıklamalarda yaratmasının delillerine, tedbirinin izlerine, bazı nesnelere yüklediği fayda ve zarar düzenlemesine bağlı olarak herkesi ayakta tutan hayret verici takdirine, birbirinden çok uzak bulunmalarına rağmen gökle yerin yaratılanlara fayda vermek konusunda irtibatlı olduklarına işaret etti. Sözü edilen nesnelerin aslında tabiatları icabı olarak birbirinden uzaklaşması gereken zıtları bir araya getirerek Allah Teâlâ bunu sağlamıştır, gökler ile yer bundaki hikmeti anlayamazken ve ihtiyacı karşılama özelliğinin onlara nereden geldiğini bilemezken onlar birbirlerinin benzeri olan varlıklar haline geldiler. Cenâb-ı Hak, bütün bunları düşünüp evreni yönetenin tek ilâh olduğuna işaret etsin, O'nun Alim ve Hakim olduğu ve her şeyi bulunması gereken yere koyduğu bilinsin diye böyle yaptı. Aynı zamanda Allah böylece her akıl sahibine ihtiyacını elde edeceği ve gayretlerini gerçekleştireceğine ve arzusuna ulaşacağına dair yolu gösterdi. Cenâb-ı Hak, âyette söz konusu ettiği ayı, güneşi ve yıldızları da insanın istifadesine sundu; bunların hepsini de kendisine hiçbir fayda ve zarar gelmeden seyrini sürdürecek şekle getirdi, bunun da başkaları için takdir edildiğini ve başkalarının ihtiyacını karşılamak için yürütüldüğü bilinsin diye böyle yaptı. Aynı şekilde kendileri için fayda veya zarardan herhangi biri söz konusu olmaksızın dağları da sapasağlam ayakta tuttu, onları yıkılmaktan kurtardı”; bunu da kendisi için değil, izzet ve şerefi kendileriyle ortaya çıkarılan ve imtihan edilen insanların faydalanması için olduğu bilinsin, [§]lütfuna ve cömertliğine ulaşılsın, hükümranlığının ve saltanatının yüceliği anlaşılsın diye Allah böyle yaptı. Çünkü insanlar nezdinde halleri ayırt edilmesi, işlerin birbirinden ayırılması, herkesin hakkının herkese yönlendirilmesi ve her fazilet sahibine faziletin verilemesi gerekli görülür; bu da bu niteliğe sahip olanın boşuna ve amaçsız olarak yaratılmadığını bilmeleri içindir. Çünkü yaratılış amacına göre yaratığın değeri büyür ve her yüce varlığın yüceliği şerefli olur. İnsan gibi (akıl ve irade sahibi) bir varlığın başıboş bırakılması caiz olmayıp bütün yaratıklar hiçbir amaç olmaksızın yaratılmış bulunur. İnsanın dağılıp yok olması için yaratılmasının hikmet felsefesi açısından akıl nazarında boşuna bir eylem olmasını gerektirir. Böylece insanın imtihan edilmek ve ebediyet yurdu için yaratıldığı ortaya çıkmıştır. Fakat Allah bekâ âleminin varılacak son yurt olması için dünyayı imtihan yeri, âhireti de ceza yeri yapmıştır. Dünya imtihan yurdu olmasına rağmen eğer dünyayı ebedi bir bekâ yurdu olarak yaratmış olsaydı, yapılanlara karşılık verilmesi söz konusu olmazdı, çünkü karşılık vermek ancak iş bitince gerçekleşir. Şayet imtihan yurdu olan dünya baki olsaydı, sürekli olarak çalışmak şart olurdu, bu durumda çalışmanın karşılığını vermekten söz edilmez ve karşılık vermek geçersiz olur ve sadece dünyayı yaratmak büyük bir amaç olurdu”; zira Allah'ın imtihanı ebedi yapması anlamsız olup bu takdirde imtihan edenin buna ihtiyaç duyduğunu gösterir. İmtihanın ebedi olması amellere karşılık verilmesini ortadan kaldırır, imtihanın amellere karşılık verileceği âhiretten önemli görülmesi imkânsızdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Esas olan şudur: Cenâb-ı Hak aklı yarattığı âlemin bir cüz'ü, iyilik ve kötülüğü tanımak için sahiplerine delil, hikmetli davranışlarla akılsızca davranışları ve sağlam bir amaç taşıyan fiil ile abes olan fiili ayırdetmek için de bir alâmet kılmıştır. Onu, övülmesi ve yerilmesi gerekeni, özenilmesi ve sakınılması gerekeni anlama aracı kılmıştır. Allah'ın bütün âlemi hikmetsiz olarak yaratması caiz değildir, çünkü bu akılsızca bir iş olur. Halbuki akıl, âlemin bir cüz'üdür, yergiye ve övgüye layık olan onunla bilinir. [§]Böylece aklın da bir hikmete bağlı olarak yaratıldığı sabit olur. Buna göre her akıl sahibi kişi, fayda ve zarar verme özelliğini taşıması karşısında ceza ve imtihanın gerekli olduğunu değerlendirir, bu da bütün âlemin imtihan için yaratıldığını gösterir. İnsanı imtihan etmek, sonra bir ceza ve fayda görmeden onu helâk etmek abestir ve akılsızca bir iştir. Buna göre ölümden sonra dirilmek zorunludur, bu da (dünya ve âhiretten ibaret olan) iki âlemin varlığını ortaya koyar. Şu da var ki övülsün veya yerilsin dünyadaki her davranış, âhiretteki olaylara ilişkin bir delil teşkil eder. Keza her akıllı insanın yaptığı davranış ya övülen bir âkıbet içindir veya bu davranışı yapmaya gafil davranır ve yerilir. Öbür âlemin durumu da bu âlemin yönetilmesi ve işletilmesine göredir. Bütün davranışların bir anlamı olup bunları anlamlarından ayrı düşünmek mümkün değildir. Bütünün hep bir parçası veya davranışların hepsi sonuçlardan uzak değildir (mutlaka bütüne ve parçalarına ait sonuçlar vardır). Bütünün içinde yer alan bir parçanın sonuç itibariyle bütünün hükmünden ayrı tutulması abes ve anlamsız olur. Bu belirttiğim düşüncelerle Allah'ın varlığı ve birliği, iki âlemin (dünya ve âhiret) mevcudiyeti ve peygamberliğin gerçekliği ortaya çıktı. Çünkü duyularla algılanmaması sebebiyle davranışların âkıbetleri peygamberlikle bilinir. Gayba dair olan her hakikat haberle ve onların anlamına işaret etmekle bilinir. Davranışlara verilecek karşılık, şükür ve ibadet sadece genel olarak onları bilmeye dair olan peygamberlik müessesesinin işaret etmesiyle bilinir, bu durumda peygamberleri kabul etmek gerekli olur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
[Altı Gün]
Âyette geçen Altı günde meâlindeki ifadenin iki anlama gelmesi ihtimali vardır. Birincisi, sonrakilerin kendisinden doğum ve değişim uğrama gereği ortaya çıkan nesnelerin aslını yaratmaktır. [İkincisi] de, her şeyin külli ilkelerini yaratmak anlamında olmasıdır”. Bu da bu âlemi oluşturan unsurların yok olmayacak bir âleme dönüşecek şekilde yaratılması anlamını içerir. Şayet ilk yorumu esas alırsak, [ ]o zaman Altı kelimesi, süre ve zamanların odak noktasını teşkil eden yedi sayısının (haftanın) altıncı günü anlamına gelir”. Çünkü şanı yüce olan Allah, sözü edilen bütün yaratıkları zaman kategorisi altında yarattı. Belirlenen sürenin sona ermesiyle nesnelerin varlığı da sona erer. Bize göre bütün hâdis varlıklar böyledir, çünkü her hâdisin mutlaka bir başlangıcı vardır, var olma zamanının başlangıcında ortaya çıkar. Bu gerçek, Bâtıniler'in iddialarını reddetmektedir, onlar şöyle derler: İlk yaratılan varlığın (ilk madde) zamanla ve mekânla alakası yoktur, çünkü o eskimez ve yok olmaz. Eğer böyle olsaydı, onun yaratılmış olmasından söz edilemez, kadim olur ve yaratmaya konu olmazdı. Kendisi için bir vakit tayin edildiğine göre başlangıcının bir zamanı var demektir, dolayısıyla başlangıç zamanı olduğundan dolayı onun zamanı varlık olarak nitelenmesi gerekir. Onlara göre de bu ilk yaratılan bir sebebe bağlı olarak yaratılır (mâlül), illeti ise kendi içinde bulunmaktadır, ki o da yaratmadır, şayet yaratma ortadan kalksaydı, yaratılan da yok olur giderdi. Mâlül olduğu ortaya çıkınca yok iken onu yaratan ve var olmasını gerektiren bir illeti (sebeb) olduğu kesinleşmiş, içinde var olduğu bir zaman da gerekli hale gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak sözünü ettiği nesneleri bu minval üzere altı günde yarattı. Burada imtihan edileni belirtmemiştir. Burada sanki imtihan edilenlerin yedinci gün yaratıldığı gibi bir anlam vardır. İmtihan edilenlerle hükümranlığın ortaya çıkması tamamlandı. Arş'a istivâ etti buyurdu. Bundan maksat hükümranlıktır. Çünkü daha önce temyiz gücüne sahip kimse yoktu. Hükümranlık ve saltanatı bilme, hamdin ve üstün bilgilerin kadrini ve bunların zıtlarını bilmek, ancak kendilerine akıl verilen ve temyiz gücü lütfedilen insanlarla mümkün olur. Allah âlemi onlar gibi olan varlıklar için yaratmıştır, âlemi yaratmaktan maksat akleden varlıklardır. Bundan dolayıdır ki insanların dışındaki bütün yaratılanlar, insanların yararlarına hizmet etmek içindir, her şey onların anlama kapasitesine dâhildir ki bunların çoğu insanın yönetimine girme ihtimali taşır?”'. Cenâb-ı Hak bunu da, onların yaratılma amacının insanlara yönelik olduğu bilinsin veya insanlar o nimetleri verene şükretmeyi ve kulluk yapmaları gerektiğini anlasınlar diye yaptı. Böylece insanların da yaratılmasıyla hükümranlık tam olarak ortaya çıktı ve gayeye ulaşıldı, işte o zaman Cenâb-ı Hak Arsa istivâ ettiğini haber verdi. [ ] Çünkü Arş'a çıkmak, yücelmek, zirveye ulaşmak, mevki ve değerde son noktaya varmaktır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Müsâ yetişip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik”2. Hükümranlığının ortaya çıkması, delil isteyenlere ve ibret alanlara, Rab olduğunun kanıtını beyan etmesi bakımından bu ifade, Arş'aistivâ etti meâlindeki cümle ile aynı anlama gelir.
Şayet âyetin yukarıda belirttiğimiz ikinci yorumunu esas alırsak, bu durumda iki anlamı ortaya çıkar. Birincisi, bazı müfessirlerin söyledikleridir: Âhiretin bir günü dünyanın bin senesine denk ise”, o zaman onun miktarı bize beyan edilmemiştir. Bunun, âlemi tedbir ve yaratmanın sona ermesi o zamana kadar vardı, yani Cenâb-ı Hakk'ın takdir buyurduğu altı bin sene anlamında olmak üzere Altı güne ulaştı denilmesi caizdir. Sonra yedinci gün, kıyâmet günüdür, o hiçbir şey yok olmaz ve son bulmaz. Kıyâmet gününde âlem değiştirilir, imtihan edilen herkes, ezelde olduğu gibi hükümranlığa ve yüceliğe sahip olanı ikrar eder. Bunda, zorba olan ve olmayan herkesin sözü bilerek ve isteyerek birleşir, tıpkı şu âyetlerde ifade buyurulduğu gibi herkes: “Bugün hükümranlık kimindir?”4 “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”?”. “O gün iş Allah'a kalmıştır”?75. Bunlara benzer âyetler hükümranlığın ebedi olarak Allah'a ait olduğunu beyan etmektedir, aynı şekilde hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını ve O'nun böyle olduğunu herkesin bildiğini ifade etmektedir. İşin hakikatinin böyle olduğu daha önceden biliniyor idiyse de, orada bütün bunların anlamı tam olarak ortaya çıkar. “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım”?” ve benzeri âyetler de Allah tarafından zaten bilinen şeylerin o gün açıkça ortaya çıkacağını ifade etmektedir. Bu âyette o günde ilk defa bilme eylemi Allah'a nispet ediliyorsa da, Cenâb-ı Hak böyle şeylerden çok yücedir, (O'nun ilmi ezelidir). [ ]Beyan etmiş olduğumuz şeylerin hepsi bu yaklaşıma göre anlaşılmalıdır, hükümranlığın bütün şartları ve onun Allah'a ait olduğunu herkesin itiraf etmesi bu şekilde ortaya çıkar?”, En doğrusunu Allah bilir.
7? “Bilinmeli ki, Rabb'inin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir”
“O gün onlar, Allaha gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın (kabirlerinden) çıkarlar. Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!” (el-Mü'min, “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar; zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz” Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da fark etmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok” “O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah'a kalmıştır” (el-İnfitâr, İkincisi, söz konusu altı günü belirlemenin Allah'ın ilminde bulunmasıdır, kendisinin haber verdiği şeylerden olmadıkça O'ndan başka hiç kimse onu bilemez. O da bir günün, dünyanın elli bin senesine denk olduğunu beyan etmiştir?. Başka bir âyette de bir günü bin sene ile sınırladı. Dolayısıyla onun gerçek miktarını kendisinden başka kimse bilmez. Sonra yedinci gün gelir, “Bütün sırların ortaya döküleceği 29 gün! O gün ceza ve mükâfat günüdür, burada maksat âlemin ilk yaratılışı ve zikretmiş olduğum her şeyin ortaya çıkmasının tamamlanmasıdır”, Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Buna göre şöyle bir soru sorulabilir: Öyleyse âyetlerde neye bağlı olarak “Arşı yüklenenler” ve “O gün Rabb'inin arşını bunların da üstünde olan sekiz (melek) yüklenir” denilmektedir?
Buna şu cevap verilir: Bu âyetlerde kastedilen arş, ilkin belirtilen arş degildir, bunun bilinen anlamıyla bir koltuk olması caizdir, bu koltuk da kıyâmet günü Allah dostlarına ikram edilmek üzere nurdan veya Allah'ın dilediği şeyden yaratılmış olması mümkündür. Açıklamaya çalıştığımız âyette ilkin sözü edilen arş ise, beyan ettiğimiz üzere bütününün, ve yüceliğinin ortaya çıktığı hükümranlıktır. Sonra “Rahmân olan Allah arşa istivâ etmiştir” meâlindeki âyette geçen arştan maksat ehl-i teşbihin anladığı gibi bir mekân olsaydı, istivânın, üzerinde istikrar bulmak [ ]yahut Allah'ın bulunduğu ve üzerinde oturduğu bir mekânı olmakla nitelenmesi şeklinde anlaşılmasına gerek yoktu. Çünkü sultanların ve büyük şahsiyetlerin konumlarından da bilindiği üzere kadri yüce ve şanı büyük olsa dahi, bir kişinin bir yerde bulunması, onun yüce ve şanlı olduğunu göstermez. Aksine herkes, mekânda bulunmak açısından bir mekâna mensuptur, orada istikrar ise, bir yardıma ve ihtiyaca mensubiyeti ifade eder. Cenâb-ı Hak ise bunlardan çok yücedir. Bu durumda O'nun ya mekâna denk veya ondan daha büyük olması söz konusu olur, buna göre de büyüklükte onun dengi sayılır veya daha küçük olur. Yeterli olmayan ve küçük olan bir mekânda oturmak zayıflık alâmetlerindendir. Çünkü bazan oturan kişinin mekândan büyük olması mümkündür, o zaman da oturan mekândan büyük olur. Cenâb-ı Hak bu gibi hallerden yüce ve münezzehtir. Aksine O vardı, fakat mekân yoktu, O mekân var olmadan önce nasılsa öyledir, dönüşüm ve değişime uğramaktan münezzehtir. Çünkü mekânda olmak, sonradan olmanın belirtisidir, yokken var olmanın işaretidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Sonra bu konuda asıl olan şudur: Şayet Cenâb-ı Hak arşın üzerine çıkmış olsaydı, Allah'ın arşa yükselmeye nispet edilmesi arşı yüceltme anlamına gelirdi. Allah'a nispet edilen veya özel olarak Allah'ın kendisine nispet edildiği her şey böyledir, bu, o şey için bir yücelik ve üstünlük anlamına gelir; Allah'a nispet edilen bir şeyden yaratılanlar hakkında anlaşılan şeyin anlaşılması uygun değildir; meselâ câmiler Allah'ındır?, Allah'ın devesi?, Allah'ın zineti?”, Allah'ın sınırları? ve benzeri sözlerde olduğu gibi. Nasıl oluyor da Müşebbihe, istivânın Arş'a nispet edilmesinden istenmeyen anlamları anlıyorlar? Üstelik istivânın, onların belirttiklerinden daha farklı anlamları olduğu halde... “İstevâ” denilince, tamam oldu, [ ]kasdetti, yükseldi, durdu, ele geçirdi gibi anlamlar da anlaşılır?. Bu kelime böyle çok farklı anlamlara geldiğine göre, insan eğer cahil değilse bu sözü edilen anlamların en kötüsünü tercih etmesi birini ve ona güvenmesi ihtimali yoktur. Sonra nesnelere yapılan nispetler konusunda aslolan, her ne kadar görünüşte anlam aynı olsa da, nispeti yapanın ve onu tahmin edenin maksadı farklı olduğundan dolayı o nispetteki maksadı bilmeye ihtiyacın kaçınılmaz olmasıdır. Meselâ; hak geldi ve falancı geldi, falancının evi ve Allah'ın evi denilir, melekler hakkında “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir”? buyurulur, fâsıklar hakkında da “Onlar cehennemliktirler””! buyurulur. Bunların hiçbiri anlam itibariyle aynı değildir. Çok farklı anlamlara gelen “istivâ” kelimesinin de değişik mânalarda kullanılması daha çok mümkündür. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Sonra arşa istivâ etti. Bu beyan hakkında çok farklı yorumlar yapılmıştır. Birincisi, Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Burada takdim tehir vardır, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Arşa istivâ eden Rabb'iniz Allah, âyette belirttiği nesneleri yarattı, yani Allah, arşa istivâ etmiş olduğu halde onları yarattı demektir. Nitekim “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de var etmiştir”? meâlindeki âyet de ondan eşini yaratmıştır anlamına gelir. Buna göre Arş'a istivâ eden Rabb'iniz Allah meâlindeki âyette, ilkindeki şüphe yoktur, nitekim “Rablerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!” meâlindeki âyette geçen “alâ” harf-i cerinin “inde” anlamına geldiğinde de şüphe yoktur. Buna göre Arş'a istivâ etti meâlindeki cümle, arşı yaratti anlamına gelir. “O, duman halinde olan semaya istivâ etti”” meâlindeki âyet de semayı yarattı yahut onu yaratmayı kastetti anlamına gelir. [ ] Hasan-ı Basri şöyle dedi: Sonra arşa istivâ etti meâlindeki ilâhi kelâm, emri ve yaratması ona istivâ ettidemektir, yani başkasına olan emri ve onu yaratması daha büyük olsa da arşı yaratması ve emri farklı bir şey değildir, nitekim âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sizin hepinizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir”. Yani emrin istivâ etmesi, tedbir ve yaratılması anlamındadır. Hüseyin? (en-Neccâr şöyle dedi: Arşa istivâ etti meâlindeki cümle, falancı Bağdad'a istivâ etti cümlesindeki gibidir, “istevlâ” yani hakim oldu ve yönetimini üstüne aldı demektir. Bazıları da şöyle dediler: “İstevlâ” kelimesi de, kudreti ve azameti her şeyin üstündedir anlamına gelir, kendisiyle başkaları arasındaki meseleleri neticelendirmek konusunda kendisine asla muhalefet edilmez demektir; tıpkı kendi zâtına tahsis etmenin dışında onların faziletine dikkat çekmek için kıyâmet günü emrin kendisine ait olduğunu?” ve camilerin O'na ait olduğunu”!
üstündedir, o, yaratılanlar için tasavvur edilemeyecek derecede yücedir, fakat o olduğu gibidir, yaratması söz konusu değildir.
Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür, biz (buna inanarak] deriz ki: İndirilen vahiy yoluyla O arşa istivâ etti meâlindeki “istevâ ale’larş” (sali le syl) sâbit olmuştur. Bu âyeti, “O'na benzer hiçbir şey yoktur”? meâlindeki ilâhi beyanın bağlamında anlamak gerekir. Buna göre de şu sözde ittifak ortaya çıkmıştır: Allah kelâmı, yaratılanların sözlerinden anlaşılan anlama göre değerlendirilemez. O'nun fiili ve ilmi yaratıkların fiili ve ilmine benzetilemez, O şunun Rabb'idir veya bunun sahibidir denilince bundan yaratıklar hakkında anlaşılan mâna da kastedilmez. Yani bu sözler insanlar hakkında kullanıldığında anlaşılan anlam ile Allah hakkında kullanıldığında anlaşılan mâna aynı değildir. Allah hakkında kullanıldığında rablık hakkının gerektirdiği ve O'na layık olan bir anlam söz konusudur. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Sonra âyetten maksadın ne olduğu konusunu da Allah'a bırakmak gerekir, çünkü onu bize açıklamış değildir, ancak onun Allah'tan başkası hakkında anlaşılan bir anlam taşımadığı ortaya çıkmıştır.
[Allah'a Mekân İsnat Etmek]
Sonra, “Arşa istiva etmek” sözünden Allah'a mekân isnadı sonucunu çıkarmak, istidlâl edilen delillerin de gösterdiği gibi yanlış bir anlayıştır. Birincisi, Sonra arşa istivâ etti meâlindeki ilâhi kelâm, gerçekte Allah'a nispet edilen yaratma fiilinin, farklı sözlerle haber vermektedir; [ ]meselà hepsi de yaratmak mânasına gelmek üzere bazan “ebde'a” (Fii), bazan “fetara”, bazan “ce'ale” (Jas), bazan “enzele”, bazan “sebete”, bazan “ketebe”, bazan “nefeha”, bazan “a'tâ” (azi), bazan “enşee” ( ve benzer lafızları kullanmaktadır, bütün bunların gerçek anlamı her şeyi O'nun yaratmış olduğudur. Çünkü O'nun fiilinin gerçek anlamı budur. Bazı yerlerde kullandığı “kevvene”, “fe'ale” ve “emere” fiilleri de aynı anlama gelir. Sonra bütün bunları da Allaha layık olan bir anlama yöneltmek gerekir, ki o da ya ve benzeri lafızlar da böyledir. Sonra arşa istivå etti meâlindeki cümle de aynı şekildedir, buna da yarattı anlamını vermek gerekir, çünkü O’nun fiiline nispet edilmektedir. Bu da iki anlama gelir, birincisi, sonra arşı yarattı, onu yükseltti ve arş su üzerinde olduğu halde üstüne çıktı”. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonra O, duman halinde olan semaya istivâ etti”, Buradaki sonra anlamına gelen “sümme” kelimesi bir halden başka bir hale intikal mânasına gelmez. Şayet öyle olsaydı “sümme” kelimesi, yarattığı şeylerden önce birini yaratmaya, sonra öbürünü yaratmaya başladı demek olur, bu durumda arşta iken toprağa gitmesi gerekirdi. Aynı şekilde gökte olanları ve yerde olanları yarattığı zamanda bir yerden başka bir yere intikal etmesi gerekirdi. Bu ise, bir çelişkidir ve anlamsızdır. Bunda arşa istivâ sözünü mekân tutmak anlamı vermenin yanlış olduğu, aksine ebedi olarak onu istivâ etmediği, ebediyete kadar olacak olan şeyleri yaratmayı tamamladığı, sonra intikal ettiği mânası vardır. Bu açıkça bir çelişkidir ve yanlıştır, Cenâb-ı Hak bu gibi vehimlerden çok yücedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkincisi, Sonra arşa istivâ etti meâlindeki söz, arşı yaratmayı, onu yüceltmeyi ve hükümranlığını tamamlamayı kastetti anlamına gelir. Buradaki “alâ” harf-i cerinin “en “alâ” anlamında kullanılmış olması muhtemeldir. [§]Bazı kelimelerin bu şekilde birbirlerinin yerine kullanılması mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede, “Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler” buyurmaktadır. Buradaki “ale'n-nâs” ifadesi, “ani'n-nâs” mânasına gelmektedir. “Rab'lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!” meâlindeki âyet-i kerimede geçen “alâ Rabb'ihim” ifadesi de “inde Rabb'ihim” anlamına gelmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın “Onu anlatmak elbette bize aittir” meâlindeki âyette geçen “aleynâ beyâneh” (vk tae) ifadesi de “ileynâ beyâneh” anlamındadır. “Doğru yol Allaha aittir”™ meâlindeki âyette geçen “alâ” harf-i ceri de “ileyhi” mânasına gelmektedir. Buna göre Sonra arşa istivâ etti meâlindeki cümlede geçen “ale'l-arşi” ibaresi de “iletl-arşi” mânasındadır. Âyet-i kerimede zikrettiği gibi o su üzerinde idi, onu yüceltti ve hükümranlığını tamamladı. Nitekim Cenâb-ı Hak “O, duman halinde olan semaya istivâ etti” ve yaratacağını yarattı. En doğrusunu Allah bilir.
İkinci yorum”, âyet-i kerimede geçen Rab isminden, sözünü ettiği nesneleri yaratması ve nitelediği şekilde onları insanların istifadesine vermesi ka ötedilmektedir. Sonra yaratmaya nispet edilen anlam konusunda, O şunun Rabb'idir veya insanların faydasına şöyle âmâde kılmıştır yahut şöyle yapmıştır diye ne bir mülhid ve ne de muvahhid şüpheye düşer. Cahilliği ve nefsinin kendisine emrettiğini doğru kabul etmesi söz konusu olmasaydı Müşebbihe, “Rahmân olan Allah arşa istivâ etmiştir” meâlindeki âyeti nasıl çarpıtırdı? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın yaratması konusunda insanlar farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları yaratmayı, Allah'ın zâtına bir sıfat ilişmeden ilave etmeksizin yaratılanların (mükevven) kendisi olarak kabul etmiştir (tekvin mükevvenin aynıdır); ancak yaratmanın Allah sayesinde olması durumunda onu Allah'a nispet etmişlerdir. Buna göre “Sonra arşa istivâ etti” meâlindeki âyet, Allah'a ait bulunmayan bir sıfat zâtına ilave olmaksızın yukarıda belirtilen anlama gelir”. Bazıları herhangi bir kâf ve nün harfi olmaksızın “kün” sözüyle? ifade edilen yaratmasıyla (tekvin) yaratıkların hepsi ilelebet var olsun diye zâtıyla yaratıcı olduğu görüşünü benimsemiştir, her şey onun zâtı sayesinde var oldu, zâtında ve bulunduğu halde bir değişiklik olmaksızın; çünkü o vardı hiçbir şey yoktu. Her anlam, gerçekleştiği takdirde, değişikliği veya yok olmayı yahut durmayı yahut da benzeri bir durumu gerektirirdi, Allah böyle olmaktan yüce ve uzaktır. Çünkü bu nitelikler yaratılmış olmanın belirtisi ve değişime uğramanın alâmetidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Dördüncüsü, Allah'ın fiilinin hareket, yok oluş, sükün ve durma gibi yaratıkların fiillerinde bulunan özellikle kabul eden görüşün yanlış olduğunu benimseyen görüştür. Bunları Allah'a nispet etmek O'nun belli bir mekânda olduğunu ve belirli bir halde olduğunu beyan etmek anlamına gelir, bu ise imkânsız ve yanlış bir görüştür?"!, Bundan dolayı bütün görüşlerde sözü edilen %9 “Üçüncüsü, Allah'ın yaratması konusunda insanlar farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın yaratması ile kastedilen, yaratmayı Allah'a nispet etmenin dışında Cenâb-ı Hakk'ın zâtına herhangi bir vasıf katmaksızın bizzat yaratılanın kendisidir yahut da Allah yaratıcı değilken yaratıcı oldu. Çünkü zâtında yokken zâtında ortaya çıkan hadis bir sıfatla Allah nitelenmez. Bizim yaratıkları Allah'a nispet edişimiz hâdistir. Buna göre “Sonra arşa istivâ etti” meâlindeki cümle, ancak Allah'a, onda olmayan bir nitelik ilave olmaksızın belirtilen anlama gelir. Dolayısıyla O'nun vasfı olan istivânın sonradan meydana gelmiş olmasından dolayı inkârı gerekir. Çünkü istivâ, üzerine istivâ edilen şeyin gayrısı götürmez” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 296a). Meselâ bk. “O, göklerin ve yerin eşsiz-örneksiz yaratıcısıdır; bir şeyin olmasını dilediğinde ona “ol!” der, hemen oluverir”.
9! “Dördüncüsü, şu görüşü kabul edenlerin yorumudur: Allah'ın fiili yaratıkların hareketk yok oluş, sükün, durma gibi fiillerine göre anlaşılması, Arş'ın Allah'a nispet edilmesi, başka 406 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Allah'a mekân nispet edilmesi asılsızdır. Belirttiğim hususu, âyetin son kısmı teyit etmektedir: Âlemlerin Rabb'i olan Allah yüceler yücesidir. [ ]Allah zâtınırablıkla ve rab olarak kabul edilen varlıklara (putlar) ait niteliklerin hepsinden yüce olmakla nitelemiştir. Çünkü Allah'ın yaratıklara benzemesi O'nun Rab olmaktan çıkmasını ve başkasının Rab edinilmesini gerektirir. Çünkü (Allah'ın dışındaki] her şeyin bütün yönlerden Rabbe muhtaç oldukları ortaya çıkmıştır. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın Arş'ı mekân edinmekten yüce olduğu sâbit olmuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bu beyan iki şekilde açıklanır. Birincisi, âyeti başka örneklerde de görüldüğü gibi “ikisinin arasındaki nesneler” anlamına gelen “mâ beynehumâ” ifadesinin gizlendiğini var sayarak anlamaktır. İkincisi, bütün vakitleri bahis konusu etmeden varlığın başlangıcından sonuna kadar olan her şeyi belirtmesidir. Nitekim şu ayda şunlar oldu denilir, ancak ayın bütün günlerini kapsamaz. İşte Altı gün meâlindeki “sittetü eyyâmin” ifadesi de bu anlamdadır. Buradaki vakitlendirmenin anlamına gelince, bunu bilmeye ihtiyaç yoktur, çünkü vakit de yaratılan şeylerin içine dâhildir. Ancak her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah belirttiği nesnelerin hepsini bir anda yaratmaya kâdir ise de, âyette vaktin belirtilmesine farklı anlamlar verilir. “Günler”in anlamı konusundaki önce iki yorum vardır. Bunların ilki, yaratıkların?! daha önce belirttiğim zamanların etrafında ve ömürlerin tüketildiği en uzun zamanlarla ilgilidir; ikincisi de, âlemin sona ereceğinin açıklanmasına dairdir. Üçüncüsü, yaratılanların pek çoğunun dereceleri üstün ve insanlar nezdinde değerleri büyük olmakla birlikte, öyle ki insanlar ona ancak tâzim nazarıyla bakmasına, onlardan pek çoklarının da âlemin tedbir ve idaresini sağlamalarına [ ]ve hatta tapılmaya lâyık olmadıklarına dair deliller bulunduğu halde, Allah'ın dışında onlara da kulluk yapılmasına rağmen hepsinin de zamanın kahredici gücü altında oldukları anlamına gelir. Cenâb-ı Hak onları boyun eğdirilmiş olarak zamanların ve vakitlerin sınırı altına dâhil etmiştir; tâ ki bir şeyi oradan çıkarmak veya zâlimleri ondan kurtarmak için her türlü gayret gösterilse ve çareye başvurulsa buna güçleri yetmezdi. Yaratılanların zelil oldukları bilinsin, her şeyin sonradan yaratıldığının emareleri ve ihtiyaç alâmeti görülsün ve bilinsin diye böyle yapıldı. Sonra vakitler ardarda ve peşpeşedir, eğer başlangıcı ortadan kaldırılırsa tamamı geçersiz olur, hesap birden ileriye gidemez, âlemdeki her şeyin başlangıcı bulunduğu ve hâdis olduğunun ve bilinmesi için önceki geçip gittiğinden sonra gelenin nihayetine varılamaz. Üstelik sözünü ettiklerimden ihtiyaç duyanların hepsinin ihtiyacını karşılaması için günler hep aynı minvalde deveran etmektedir. Bunun için günler, bilinen isimleriyle belirlenmiş ve mâruf olan isimleriyle kendisine işaret edildiğinde verilen sözler korunsun ve haklardan gerekli olanla geçersiz olan bilinsin diye herkesin maksadına ulaşmasına imkân vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra asıl olan bu dünyanın imtihan yurdu olmasıdır. İmtihan ise ancak farklı hallerin varlığı ile gerçekleşir; dolayısıyla dünya halleri de ölüm ve hayat, sağlık ve hastalık, zenginlik ve fakirlik gibi farklı farklıdır. Yaratıkları o hallerden birinde toplamakta, zıtlarını bilmemek anlamı mevcuttur. Bunda da lezzetlerden ve acılardan habersiz olmak söz konusudur. İşte bundan dolayı dünya hallerinin farklı farklı olması gereklidir. Varlıkların yaratılması, rızıkların taksimi ve diğer düzenlemeler hep bu esasa göre cereyan eder. Cenâb-ı Hakk'ın âyette belirttiği yaratma işinin farklı günlerde olması da buna göre anlaşılmalıdır. Ölümden sonra dirilmeleri ise bir anda ve bir halde olur, ya lezzet halinde veya bitkinlik halinde olmak üzere bir anda gerçekleşir”. [§] Bununla birlikte farklı olması, yaratıcının varlığına işaret etmeye en yakın ve en açık delildir. Bundan dolayı bu dünyada delil bağlayıcı, imtihan ve yükümlülüğün ortaya konulması gerekli kılınmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Gerçek şudur ki, akıllar varlıkların külli oluşunu kuşatmaktan âciz ve sınırlı ihatadan anlayışlar da işlerin son noktasına erişmekten eksik olarak yaratılmıştır. Çünkü onlar, bütün unsurlarıyla (külli oluşuyla) sonlu olan âlemin parçalarıdır. Âlemi algılayan idrâkin vasıtaları, nesnelerin gizli tutulan özellikleri şöyle dursun, açık olan şeylerin künhünü bile idrâkten âciz olan duyulardır. Kendisiyle idrak edilen kaynakların hikmetin son noktasını algılamakta niteliği bu olunca akıllar da insana tevdi edilen hikmeti kuşatmaktan âciz olur. Kim Cenâb-ı Hak'tan bir işaret olmadan âlemi ihata etmeyi veya ulühiyyetin hikmetine ulaşmayı isterse o kişi, akla zulmetmekte ve taşımaktan âciz oldugunu bildiği bir yükü ona yüklemektedir. Malumdur ki Cenâb-ı Hakk'ın âyette söz konusu ettiği varlıkları yaratmaya dair belirtilen günler, akıllar onu kuşatmaktan âciz kalsa da hikmet son noktasıdır. Çünkü o günleri belirleyen, hikmeti övgüye değer bulan, akılsızlığı ve akılsızları yermeyi akıl ehline gerekli kılan Allah'tır. Hikmetin, ancak Cenâb-ı Hak tarafından lütfedilen kadarına ulaşmak mümkün olsa bile, insana bunun hikmetini araştırmayı gerekli kılmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Geceyi, gündüze bürüyüp örter. Gündüzün ışığıyla gecenin karanlığını ve gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığını giderir. Biri geldiğinde öbürünün gücü yok olup gider. Durmadan kendisini kovalayan... Denildi ki: Süratle onu kovalayan; bundan maksat da şudur: Cenâb-ı Hak günün başlangıcında göğün bir tarafında ışığı ortaya çıkarır, gece başladığında da karanlığı ortaya çıkarır, sonra bunları (karanlık ve aydınlığı) bütün göklere, yere, ikisinin arasına, bütün ufuklara ve civarına göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda yayar. [ ]O kadar ki, bunları yaratıkların elinde bulunan bütün ölçülerle değerlendirmek istense asla buna güç yetirilemez. Bunun böyle olması da, Allah'ın dilediği her şeyi yapmaya kâdir olduğunun bilinmesi içindir. O'nun altı günde yarattığını açıkladığı nesnelerin hepsini, dileseydi göz açıp kapayıncaya kadar yaratmaya da kâdirdi. Fakat hikmet gereği onları altı günde yaratmıştır. Durmadan kendisini kovalayan. Bu beyanda gerçek bir talebin kastedilmesi söz konusu değildir. Fakat Cenâb-ı Hak burada talep kelimesini özellikle belirtmiştir, çünkü gece ve gündüzden her birinden diğeri adına gerçekleşenler, şayet birinin talep etmesi mümkün olan şeylerden olsaydı, her birinin arkadaşına galip gelme isteğinden kaynaklanan bir talep ve kaçış söz konusu olurdu. Bu da, “Dünya hayatı onları aldattı” meâlindeki âyettin tefsirinde belirttiğimiz gibi o belli bir hüviyet ve istikamette yaratılmıştır, şayet aldatması mümkün olan bir yapıda olsaydı mutlaka aldatırdı.
Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk'ın hayret verici kudretinin eserlerinden biri de Geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örtmesidir. Yüce Allah gündüzün başlangıcında göğün bir tarafından ışığı, gecenin başlangıcında da karanlığı ortaya çıkarıyor, sonra onları yayıyor, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman diliminde onları bütün göklere, yere, ikisinin arasına, bütün bölgelere ve her tarafa ulaştırıyor. Eğer mühendislik hesaplarıyla bunların ve bütün yaratılanların planlamasının yapılması istenseydi, o ışık ve karanlığın yayılmasına ilişkin hesaplamalar kuşatılamazdı. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın istediği her şeyi yapmaya kâdir olduğunun bilinmesi içindir, şayet O isteseydi, sözünü ettiği şeylerin hepsini en kısa ve en küçük bir zaman diliminde yaratırdı. O, insanları ölümden sonra diriltmeye ve peygamberlerin verdiği haberlerin hepsini yeniden ortaya çıkarmaya da kâdirdir. Şu da var ki Allah, belirttiğim bütün nesnelerin görüntülerini, göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda bir perde ile kapatıyor ve açığa çıkartıyor; (Jöyle ki bütün filozofların, mahiyetini idrak etmeleri şöyle dursun, benzerini hayal etmekten bile âciz kaldıkları bütün bu işler için gerekli olan bir planlama ve ilimle yapıyor. Bu da şunların bilinmesi içindir: Allah her şeyi bilir, bilmediği bir şey yoktur, güçlüdür ve hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz, hikmet sahibidir ve yaptıklarında bir eksiklik, yönetiminde bir çelişki bulunmamaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Buna yakın bir şey de insanın gözüne konulan özellik için söz konusudur. İnsan gözünü açmasıyla beşyüz yılda katedilebilecek bir mesafeyi görebiliyor”. Aynı özellik insanın düşünme gücü için söz konusudur. İnsanın düşünce ufku yerinden hiç ayrılmadan cennet ve cehennemin yaratılma noktasına kadar varabiliyor, dünyayı ve âhireti basiret gözü ile görebiliyor. Akla da üstün özellikler verilmiştir. O görünen ve görünmeyen, sureti ve mahiyeti bulunan veya bunlardan yalnızca birine sahip olan yahut bunların ikisinden de yoksun olan (şekil ve maddi bir özü bulunmayan) varlıkların gerçekliklerini kavrar. Üstelik duyuları, nesnel mahiyeti bulunmayan varlıkların şeklini algılama gücünden yoksundur. Bütün bunlar, Allah'ın tek bir cevherde bu tür özellikleri belirleyip yaratmaya kâdir olduğu, söz konusu işleri yapması için o organı nasıl yaratması gerektiğini bildiği, dolayısıyla her şeyi yapmaya kudreti bulunduğu, hem Hakim hem Alim olduğu bilinsin diyedir. İşte “insan küçük âlemdir” sözünün anlamı da budur. Yani büyük âlemde olan her şeyin küçük bir örneği insanda bulunmaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Gök cisimlerini, yaratılanların faydalanmasına en uygun şekilde deveran etmekle görevlendirmiştir. Gök cisimlerinde öyle alâmetler yaratmıştır ki, şayet onlar gözlemle müşahade edilmeseydi ölümden sonra dirilmeyi, peygamberleri ve benzeri diğer iman esaslarını inkâr edenlerden hiçbiri böyle bir şeyin doğruluğunu onaylamazdı. Çünkü bir günde bir tek gök cisminin akıp gitmesinin, bin senelik mesafeden daha çok olduğuna dair haberler vardır". (JGök cisimlerinin oluşması, beşyüz yıllık uzak mesafede bulunan birinin etkisi ve yardımıyla olmaktadır”"7. Yeryüzünde her şeyin yetişmesi ve olgunlaşması, bir canlı nesnenin yok olduktan sonra onun tekrar vücuda getirilmesini veya çeşitli işlere ve menfaatlere dair bilinmeyen bilgileri bildirmek üzere peygamberler gönderilmesini kabul etme ihtimalinden daha uzaktır. Çünkü o, yaratıkların yaratılışında gözlemlenen bir durumdur, gece ve gündüzün akıp gitmesiyle geçen zamanda bunlar görülmektedir”. Fakat her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah, bütün genişliği ve büyüklüğü ile yeryüzünü önlerine sererek ve gökyüzünü de görünen bir direk olmaksızın bir şekilde başlarının üstüne koyarak insanlara kudretinin üstünlüğünü ve hikmetinin yüceliğini açık olarak gösterdi. Bütün bunları da, oralarda yaşayan varlıkların ihtiyaçlarına uygun bir hale getirdi ve onları o varlıkların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde akıp gitmeye mecbur kıldı. Bütün bunlar da, hiçbir şeyin O'nu âciz bırakamayacağı, hiçbir şeyin O'na gizli kalamayacağı, O'nun kâinatı yönetmesinde hiçbir çarpıklık bulunmadığı, aksi halde yaratılan şeylerde bir dengesizlik meydana geleceği bilinsin diyedir. O'nun açıkça ortaya koyduğu yaratıklar, vâdettikleriyle karşılaştırıldığında çeşitli açılardan kat kat fazla olduğu görülür. O'nun ortaya koyduğu yaratıklar, örneği olmayan, yeni ve sanatkârane yaratılmış varlıklardır. Aynı şeyi tekrar yaratmak ise böyle değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Emrine boyun eğmiş. Bu beyan hakkında Ebü Bekir şöyle dedi: Bu cümlenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, O'nun emri, Allah'ın emri geldiğinde, yani ölüm, azap ve benzeri şeyler gelip çattığında anlamına gelir; gelen şey onu indirenin iradesine göre gerçekleşir. İkincisi, güneşin, ayın ve yıldızların doğup batmaları, (Jonlarda bulunan hikmetin şaşırtıcılığı ve takdirin üstünlüğü yanında Allah'ın birliğini kabul edip O'na iman etme emrinin gereğidir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Emrine boyun eğmiş. Bu beyandan, “Ol!” emriyle nesneleri var etmesi kastedilmektedir. İlk yorum, yaratıkları yaratmanın (tekvin), yaratmaktan (mükevven) başka bir anlama gelmediğini benimseyenlerin görüşüdür. İkinci yorum da “Ol!” emri, ortada henüz “kâf” ve “nun” harfleri bile var olmadığı halde ebediyete kadar yaratmanın kendisiyle gerçekleştiği tekvinden ibarettir. Ancak bu söz (Ol emri), maksadın anlaşılmasının en kısa yoludur. Bu ifadeden maksat, yaratmakta Cenâb-ı Hak için hiçbir zorluğun olmadığı ve her şeyin O'nun için son derece kolay olduğudur. “Kün” ifadesi hakikatte yaratmaktan başka bir şeydir; Cenâb-ı Hak yaratmanın, “kün” emri ile var olduğunu haber vermektedir. Bilindiği üzere her şey bir söz sayesinde ortaya çıkar ve ortaya çıkan ise sözün dışında bir fiil veya sonuçtur. Cenâb-ı Hakk'ın Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız ona aittir meâlindeki buyruğu da böyledir. Bu cümlede geçen “emr” kelimesinin iki anlamı vardır. Birincisi, yaratıkları yaratmanın O'na ait olduğunu haber vermektir. İkincisi, yaratıkları dilediği şekilde yaratmasıdır. Hiçbir şey O'nun emrettiği şekilde olmayı reddedemez. En doğrusunu Allah bilir.
O'nun emrine boyun eğmiş olarak. Bu meâldeki beyanda geçen “emr” kelimesine bazıları yaratma (tekvin) anlamı verdiler. Buna göre Cenâb-ı Hak onları insanlara boyun eğmiş olarak yarattı. Bazıları da bu kelimeye insan onlardan faydalanır diye anlam verdi.
Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız ona aittir. Bazıları buradaki “emr” kelimesine yaratma (tekvin) anlamını verdi. Bilesiniz ki yaratma meâlindeki ifade için de, yaratmaya dair düzenleme ve yönetme anlamı verdi. Emir O'na aittir meâlindeki ifadeye, yaratmada karar O'na aittir anlamı da verilmiştir.
Âlemlerin Rabb'i olan Allah yüceler yücesidir. Cenâb-ı Hak, Müşebbihe'nin Sonra arşa istivâ etti meâlindeki ilâhi kelâmdan anladıkları anlamdan çok yücedir.
Ta Rabbiniz yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”
[Dua ve İbadet]
Rabb’inize dua edin. Bazıları buradaki dua edin meâlindeki sözcüğe Rabbinize kulluk yapın anlamını verdi. Nitekim baska bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!" Cenâb-ı Hak bu âyetin baş tarafında dua yapmayı, sonunda ise kulluk etmeyi belirtmiştir. Buna göre dua emri, kulluk etmek emri anlamına gelir. Bazıları açıklamaya çalıştığımız âyetteki dua lafzına, bilinen anlamıyla dua diye anlam verdiler. Bir hadis-i şerifte de “Dua, ibadetin özüdür” buyurulmaktadır?”. Çünkü ibadet taklit ile olur, ama duada taklit yoktur; insan ancak ihtiyaç anında, kendisinin bir şeye muhtaç olduğunu, fakat onu elde etmekten âciz olduğunu gördüğünde dua eder, o sırada Rabb'ine yakarır. İşte bu açıdan dua ibadetin özüdür. Rabb'inize dua edin meâlindeki ifadeye bazı müfessirler, Rabb'inizin birliğini kabul edin anlamını verdiler. Yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bu beyandaki “tazarru” kelimesinin boyun bükerek anlamına, “hufye” kelimesinin de “ihlaslı olarak” anlamına geldiği söylenmiştir. “Tazarru” kelimesine açık olarak, “hufye” kelimesine gizli olarak anlamı da verilmiştir. Bunun aslı şudur: Rabb'inize her zaman ve her saat kulluk yapın! Yahut boyun bükerek ve ihlaslı olarak dua edin!
Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. Denildi ki: Burada Allah'a şirk koşarak haddi aşanlar kastedilmektedir. Bu cümleye, Allah, duada haddi aşmayı sevmez mânası da verilmiştir; meselâ bir insanın şu şekilde dua etmesi: Allah'ım! Beni peygamber veya melek yap! Beni cennette şöyle bir yere ve şöyle bir makama yerleştir! Abdullah b. Muğaffel (r.a.), oğlunun şöyle dua ettiğini işitmiş: Allah'ım! Senden Firdevs cennetini istiyorum ve şunları da istiyorum. Babası Abdullah (b. Muğaffel), oğluna şöyle dedi: Allah'tan cenneti iste ve cehennemden O'na sığın! Çünkü ben Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: “Duada ve temizlikte haddi aşan insanlar çıkacaktır”?! Duada haddi aşmak, muhtemelen [ Jinsanin Rabb'inden lâyık olmadığı şeyi istemesidir, meselâ hayırlı insanların ve peygamberlerin kerametini istemesi gibi. Âyette geçen “itidâ” kelimesi, konulan sınırı aşmak anlamına gelir. Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice dua edin meâlindeki cümle hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Rabb'iniz size nasıl dua edeceğinizi öğretmektedir. Cenâb-ı Hak, duasından razı olduğu salih bir kul hakkında şöyle söyledi: “Hani o alçak sesle Rabb'ine yalvarmıştı”2. Enes b. Mâlik (r.a.) Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurdugunu rivayet eder: “Bütün hayırlı ameller ibadetin yarısı, dua da ibadetin diğer yarısıdır” ”. Bazıları Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice dua edin meâlindeki beyana, bilinen anlamıyla dua diye mâna verir ve şöyle der: Bir adamın duada sesini yükseltmesi doğru değildir. Bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.), yüksek sesle dua eden bir grubu gördüğünde onlara şöyle dediğini rivayet ederler: “Ey insanlar! Sizler, sağır ve gâib olana dua etmiyorsunuz, her şeyi işiten ve görene dua ediyorsunuz”,
---
Dipnotlar:
recede olmak üzereuygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört devirde oldu. Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler. Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz, yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah'ın takdiridir” “Toplam altı günde oldu; Cenâb-ı Hak farklı yerlerde belirtmiş olduğu gökleri, yeri, ikisi arasında olan nesneleri, dağları, rızıkları ve diğer şeyleri toplam altı günde yarattı. Bazı âyetlerde belirtmiş olduğu bu altın gün içersine bunların hepsi girer” (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 294b). Yani hakiki mâbut olan gerçek Rab, benzeri olmaktan münezzehtir, çünkü benzerlik ernsalinin olmasını gerektirir. O'nun bir emsali olduğunu düşündüğümüzde, kendisinin emsali olan başka bir yaratıcının var olduğu sonucu çıkar. Muhtemelen müellif burada “Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi taktirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir” ve “Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu. Demek ki arşın Rabb'i olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir” meâlindeki âyetlere işaret etmektedir. 5 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan Allah'tır” (el-Mü min, 40/64). Muhtemelen müellif burada da şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır” (Fâtır, 35/41). 28 Muhtemelen müellif şunu murad etmektedir: Sanki Allah'ın amel etme emri hikmetle tavsif edilemezdi. %9 Muhtemelen müellif bu ifadeyle, bu âlemin yaratılmasında ve tedbirinde Allah'ın kanununu murad etmektedir. 20 Yani gün kelimesi ile kastedilen, insanlar nazarında bilinen günlerdir, ondan maksat da her haftada bulunan yedi gündür. Cenâb-ı Hak âlemi yaratmaya bu günlerden birinde başladı, ancak yaratmayı tam yapmadı, aksine nesnelerin aslını yarattı. Yaratmayı tamamlama işini zamanın seyrine bıraktı. 7! Yani yaratılanların ekserisi, insanın düşünüp araştırmasına bağlıdır ve insanın onlar üzerindeki tasarrufu nesnelerin özelliklerini anlarasıyla sınırlıdır. “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım” (Muhammed, Yani bu yoruma göre Arşa istivâ etmenin mânası budur, yani kıyâmet gününde bütün âlemlerin Aziz ve Celil olan Allah'ın hükümranlığı altında olduğunu itiraf etmeleridir. 79 “Melekler ve rüh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar” (el-Meâric, 2! Bu yoruma göre istivânın mânası budur, yani kulların amellerinin tam olarak ortaya dökülmesi ve bu amellere uygun olan ceza ve sevabın verilmesidir. 23 el-Hâkka, 69/17. Yani Arstan maksat hükümranlık ise âyetlerde neden “Arşı yüklenenler” ve “O gün Rabb'inin arşını bunların da üstünde olan sekiz (melek) yüklenir” denilmektedir? Çünkü hükümranlığı taşımanın mümkün olmadığı herkes tarafından bilinmektedir. 29 bk. İbn Manzür, Lisânw'l-Arab, “s,” md. belirttiği gibi. Bazıları da şöyle söylediler: Arş, bilgilerin takdirinde her şeyin 26 Muhtemelen müellif, Kitâbu't- Tevhid adlı eserinde ismini zikretmiş olduğu bu kişi ile Ebü Abdullah el-Hüseyin b. Muhammed b. Abdullah en-Neccâr'ı (6. 230/845 civarı) kastetmektedir. Bu zât hicri üçüncü asrın büyük kelâmcılarındandır, Nazzâm ile münazaraları vardır. İsbâtur-rusül, Kitâbu'l-kazâ ve'l-kader, Kitâbu'l-lütf ve't-te'bid, Kitâbu'liradeti'l-mücibe ve benzeri eserleri vardır (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 554). Muhtemelen müellif burada “O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah'a kalmıştır” meâlindeki âyete işaret etmektedir. 28 Muhtemelen müellif burada “Mescidler yalnız Allah'ındır. O halde Allah'ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın” meâlindeki âyete işaret etmektedir. 209 “Arşı, su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur” (Hüd, 11/7). Yani ilki Allah'a mekân isna! etmenin yanlış olduğuna dair daha önce 374/485. sayfada zikredilen ilk yorumun ikincisi. bir yerin değil sadece arşın tahsis edilen bir mekân olması ve orada karar kılması imkânsız ve yanlıştır (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 296a) [Arşa istivâya böyle bir anlam verilemez]. Yani hareket etmek, bir mekânda kaybolup diğerine intikal etmek gibi konularda Allah'ı yaratıklara benzeten görüş isabetli değildir. Üzerinde bulunmak ve mekân edinmek anlamında Allah'ın arşa istivâ etmekle nitelenmesi mümkün değildir. Örnek olarak, “nüzül” hadisini ve Allah'ın dünya göğüne inmesini yaratıkların inmesi gibi anlayan kimsenin görüşüne göre dünya göğüne inme anında Allah'ı arşta bulunmamış olması gerekir. Bir şeyin aynı anda iki ayrı mekânda bulunması imkânsızdır. 2 Her ne kadar Arapça yayımlanmış metinde bir düzeltme yapılarak yazma metinlerdeki “atvel” kelimesi yerine “usül” kelimesi konulmuşsa da doğrusu yazma metinlerin hepsinde yer alan şeklidir. Tercüme buna göre yapılmıştır. 2) “Ölümden sonra herkes bir defada ve aynı halde diriltilir; eğer cennet ehlinden ise lezzet halinde, şayet cehennem ehlinden ise darlık ve bitkinlik halinde olur. Dünyada olduğu gibi her grubun içinde o iki halin dışında bir şey olmaz; çünkü o imtihan vakti değildir, ancak yapılan imtihanın karşılığının verildiği vakittir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 296b). 25 Bir insanın günde en az otuz kilometre yol alabildiğini farzetsek, müellifin sözünü ettiği beşyüz senelik mesafe beş milyon kilometreyi aşar. Muhtemelen müellif, yerle gök arasında beşyüz yıllık mesafe bulunduğuna dair hadis rivayetlerini göz önüne almış ve bu uzun mesafeye rağmen gözün yıldızları görebilmesinden böyle bir sonuç çıkarmıştır. 36 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “O gökten yere her işi düzenleyip yönetir. Sonra bütün işler sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O'nun katına çıkar”. Muhtemelen müellifburada yerle gök arasındaki mesafeye işaret etmektedir. Nitekim Ebü Said el-Hudri, “Kabartılmış döşekler üzerinde olacaklar” (el- Vâkıa, 56/34) meâlindeki âyet hakkında Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “O döşeklerin kalınlığı yerle gök arası kadardır, yerle gök arasındaki mesafe de beşyüz yıllık yoldur.” Tirmizi, bu hadis garibdir, dedi. “...Çünkü o, mahlukatın yaratılışında bilinen ve görülen bir şeydir; insanlar maksatlarına ve emellerine ulaşmak için birbirlerine elçiler gönderirler, gece ve gündüz yok olup gittikten sonra tekrar geldikleri de görülmektedir” (Semerkandi, Serhu't-Tevilát, vr. 297a). 20 Enes b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle rivayet eder: “Dua ibadetin özüdür” Tirmizi, bu hadisin garib olduğunu söyler. Numan b. Beşir (r.a.) de Hz. Peygamber'in (s.a.), “Dua, ibadetin kendisidir” dediğini ve sonra da şu âyeti okudugunu rivayet eder: “Rabb'iniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!” Tirmizi, bu hadis hasen sahihtir dedi.. 21 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 86; Ebü Dâvüd, “Taharet”, 45; İbn Hibbân, es-Sahih, XV,
A'raf 7:55
[Dünyanın Altı Günde Yaratılması]
Şüphesiz ki Rabb'iniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır. [ ] Cenâb-ı Hak, bu mânadaki âyetlerin içinde “yerle gök arasındakileri” meâlindeki sözcüğü de bazı yerlerde belirtmiş?“, fakat bazı yerlerde belirtmemiştir”!', Bu konudaki açıklamalara göre söz konusu lafız da ona dâhildir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Yeri iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı ve âlemlerin Rabb'i olan Allah'tır”, bütün onları yaratan O'dur. “Yerküre üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada uygun ölçülerle yarattı.” Sonra önceki âyette geçen iki günü (devir) buradaki iki günle (devirle) birleştirdi ve şöyle buyurdu: “(Bütün bunlar) dört devirde oldu. Bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere”, bunların iki günde yaratıldığı bilinsin diye. Sonra şöyle buyurdu: “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler. Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı”®. Böylece bazı yerlerde kapalı bırakılan yaratılış zamanının toplam altı gün olduğu anlaşılmış oldu?“:. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra Cenâb-ı Hak, kendisinden başkasına tapan herkesin iddiasının yanlış olduğunu, tapınılan putların bütün bunları yaratmaktan âciz bulunduğunu, kulluğun anlamını bile bilmediklerini ve ibadet edilmeyi hak etmediklerini açıkladı; çünkü putlar yönetilme izlerini taşımakta, başkası tarafından belirlenmiş olma anlamını içermekte, yaratılmış olduklarının her türlü işaretini hak etmekte, yaratılmışlık sınırının kapsamına girmekte, diğer bütün muhtaç varlıkların ihtiyaç duydukları her şeye ihtiyaç duymaktadır. İşte bunlar özü ve yaratılışı itibariyle böyle olan varlıkların zillet ve itâat etmesini gerektiren ve yaratıcıya ibadet etmeye sevk eden sebeplerdir. Böylece onların gerçek Rabb'a, benzerleri ve zıtları bulunmaktan yüce olan mabuda kendilerini daveteden peygambere sığınmaları gerekli oldu, ki zıtları bulunmak benzeşmeyi gerektirir ve böyle bir gereklilikte benzer varlığa şeklini veren bir yaratıcının delili vardır”, İştebenzeribulunmak yaratılmış olmanın işaretidir. Zıddın bulunmasında yok olma ve bozulma korkusu vardır, bu takdirde de ulühiyyet ortadan kaybolup gider, başkası tarafından belirlenmek konumu altına girmek ve tedbir sahibinin iradesine göre var olmak gerekli olur2%. Yüce Allah bu türlü 22 “Deki: Arzı iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı ve âlemlerin Rabb'i olan Allah'tır. Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit devehimlerden münezzehtir. Cenâb-ı Hak, ihtiyaç içinde bulunmanın yaratıcısını bilmeye sevkettiği ve yaratılışının, kendisine nimet vereni bilmeye yönelttiği insana ikramda bulundu, Yaratıkların birçoğu arasında başkasının işini yönetme imkânı sağlayan aklı yalnızca insana ait kıldı, ki onunla kendisine ikramda bulunan Allah'ın verdiği nimetlerin değerini bilir. Allah yüksek bir konum verdiği hususlarda şükretmesi ve lütufta bulunduğu konularda hamdetmesi için ona akıl nimetini vermiştir. Bütün bunları da peygamberinin diliyle açıklamakla insana nimetlerini hatırlattı. Ayrıca peygamberin doğru söylediğini, yalandan korunmuş olduğunu, bildirdiği buyrukların doğru, verdiği haberlerin isabetli olduğunu da elinde var ettiği delilleri sayesinde insanlar bildi. Şöyle buyurdu: Rabb'iniz öyle Allah'tır ki, ne sizin ve ne de diğer yaratılanların O'ndan başka Rabb'i vardır, O kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. Her ne kadar verdiği nimetler çok büyük ve kullar onun karşılığı olan şükür görevini yerine getiremeyecek kadar fazla olsa dahi, gerçekte kulluğu kendisine yapmaları için ve kendilerine verdiği nimetlere karşı şükür görevini yerine getirmeleri için bunu söyledi. Cenâb-ı Hak, Rab olduğunu beyan etmemiş olsa dahi (Jpeygamberinin diliyle söylediklerinin dışında -peygamberinin sadece hakkı dile getirdiğini ve onun doğrudan başka bir şey söylemediğini açıkladıktan sonra- O'nun ulühiyyetinin delili olarak bunlar yeterli bir açıklama olurdu. Ancak yine de lütfedip merhamet buyurdu, bunları tahakkuk ettiren ve gerçegin elçisinin söylediği gibi olduğunun bilinmesini sağlayan delilleri açıkladı; yalnız hakka karşı inat edilmesi ve aklın kibirlenmesi hali müstesnadır. Şöyle buyurdu: O, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır. Bu âyetin sonuna kadar olan bölümde yaptığı açıklamalarda yaratmasının delillerine, tedbirinin izlerine, bazı nesnelere yüklediği fayda ve zarar düzenlemesine bağlı olarak herkesi ayakta tutan hayret verici takdirine, birbirinden çok uzak bulunmalarına rağmen gökle yerin yaratılanlara fayda vermek konusunda irtibatlı olduklarına işaret etti. Sözü edilen nesnelerin aslında tabiatları icabı olarak birbirinden uzaklaşması gereken zıtları bir araya getirerek Allah Teâlâ bunu sağlamıştır, gökler ile yer bundaki hikmeti anlayamazken ve ihtiyacı karşılama özelliğinin onlara nereden geldiğini bilemezken onlar birbirlerinin benzeri olan varlıklar haline geldiler. Cenâb-ı Hak, bütün bunları düşünüp evreni yönetenin tek ilâh olduğuna işaret etsin, O'nun Alim ve Hakim olduğu ve her şeyi bulunması gereken yere koyduğu bilinsin diye böyle yaptı. Aynı zamanda Allah böylece her akıl sahibine ihtiyacını elde edeceği ve gayretlerini gerçekleştireceğine ve arzusuna ulaşacağına dair yolu gösterdi. Cenâb-ı Hak, âyette söz konusu ettiği ayı, güneşi ve yıldızları da insanın istifadesine sundu; bunların hepsini de kendisine hiçbir fayda ve zarar gelmeden seyrini sürdürecek şekle getirdi, bunun da başkaları için takdir edildiğini ve başkalarının ihtiyacını karşılamak için yürütüldüğü bilinsin diye böyle yaptı. Aynı şekilde kendileri için fayda veya zarardan herhangi biri söz konusu olmaksızın dağları da sapasağlam ayakta tuttu, onları yıkılmaktan kurtardı”; bunu da kendisi için değil, izzet ve şerefi kendileriyle ortaya çıkarılan ve imtihan edilen insanların faydalanması için olduğu bilinsin, [§]lütfuna ve cömertliğine ulaşılsın, hükümranlığının ve saltanatının yüceliği anlaşılsın diye Allah böyle yaptı. Çünkü insanlar nezdinde halleri ayırt edilmesi, işlerin birbirinden ayırılması, herkesin hakkının herkese yönlendirilmesi ve her fazilet sahibine faziletin verilemesi gerekli görülür; bu da bu niteliğe sahip olanın boşuna ve amaçsız olarak yaratılmadığını bilmeleri içindir. Çünkü yaratılış amacına göre yaratığın değeri büyür ve her yüce varlığın yüceliği şerefli olur. İnsan gibi (akıl ve irade sahibi) bir varlığın başıboş bırakılması caiz olmayıp bütün yaratıklar hiçbir amaç olmaksızın yaratılmış bulunur. İnsanın dağılıp yok olması için yaratılmasının hikmet felsefesi açısından akıl nazarında boşuna bir eylem olmasını gerektirir. Böylece insanın imtihan edilmek ve ebediyet yurdu için yaratıldığı ortaya çıkmıştır. Fakat Allah bekâ âleminin varılacak son yurt olması için dünyayı imtihan yeri, âhireti de ceza yeri yapmıştır. Dünya imtihan yurdu olmasına rağmen eğer dünyayı ebedi bir bekâ yurdu olarak yaratmış olsaydı, yapılanlara karşılık verilmesi söz konusu olmazdı, çünkü karşılık vermek ancak iş bitince gerçekleşir. Şayet imtihan yurdu olan dünya baki olsaydı, sürekli olarak çalışmak şart olurdu, bu durumda çalışmanın karşılığını vermekten söz edilmez ve karşılık vermek geçersiz olur ve sadece dünyayı yaratmak büyük bir amaç olurdu”; zira Allah'ın imtihanı ebedi yapması anlamsız olup bu takdirde imtihan edenin buna ihtiyaç duyduğunu gösterir. İmtihanın ebedi olması amellere karşılık verilmesini ortadan kaldırır, imtihanın amellere karşılık verileceği âhiretten önemli görülmesi imkânsızdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Esas olan şudur: Cenâb-ı Hak aklı yarattığı âlemin bir cüz'ü, iyilik ve kötülüğü tanımak için sahiplerine delil, hikmetli davranışlarla akılsızca davranışları ve sağlam bir amaç taşıyan fiil ile abes olan fiili ayırdetmek için de bir alâmet kılmıştır. Onu, övülmesi ve yerilmesi gerekeni, özenilmesi ve sakınılması gerekeni anlama aracı kılmıştır. Allah'ın bütün âlemi hikmetsiz olarak yaratması caiz değildir, çünkü bu akılsızca bir iş olur. Halbuki akıl, âlemin bir cüz'üdür, yergiye ve övgüye layık olan onunla bilinir. [§]Böylece aklın da bir hikmete bağlı olarak yaratıldığı sabit olur. Buna göre her akıl sahibi kişi, fayda ve zarar verme özelliğini taşıması karşısında ceza ve imtihanın gerekli olduğunu değerlendirir, bu da bütün âlemin imtihan için yaratıldığını gösterir. İnsanı imtihan etmek, sonra bir ceza ve fayda görmeden onu helâk etmek abestir ve akılsızca bir iştir. Buna göre ölümden sonra dirilmek zorunludur, bu da (dünya ve âhiretten ibaret olan) iki âlemin varlığını ortaya koyar. Şu da var ki övülsün veya yerilsin dünyadaki her davranış, âhiretteki olaylara ilişkin bir delil teşkil eder. Keza her akıllı insanın yaptığı davranış ya övülen bir âkıbet içindir veya bu davranışı yapmaya gafil davranır ve yerilir. Öbür âlemin durumu da bu âlemin yönetilmesi ve işletilmesine göredir. Bütün davranışların bir anlamı olup bunları anlamlarından ayrı düşünmek mümkün değildir. Bütünün hep bir parçası veya davranışların hepsi sonuçlardan uzak değildir (mutlaka bütüne ve parçalarına ait sonuçlar vardır). Bütünün içinde yer alan bir parçanın sonuç itibariyle bütünün hükmünden ayrı tutulması abes ve anlamsız olur. Bu belirttiğim düşüncelerle Allah'ın varlığı ve birliği, iki âlemin (dünya ve âhiret) mevcudiyeti ve peygamberliğin gerçekliği ortaya çıktı. Çünkü duyularla algılanmaması sebebiyle davranışların âkıbetleri peygamberlikle bilinir. Gayba dair olan her hakikat haberle ve onların anlamına işaret etmekle bilinir. Davranışlara verilecek karşılık, şükür ve ibadet sadece genel olarak onları bilmeye dair olan peygamberlik müessesesinin işaret etmesiyle bilinir, bu durumda peygamberleri kabul etmek gerekli olur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
[Altı Gün]
Âyette geçen Altı günde meâlindeki ifadenin iki anlama gelmesi ihtimali vardır. Birincisi, sonrakilerin kendisinden doğum ve değişim uğrama gereği ortaya çıkan nesnelerin aslını yaratmaktır. [İkincisi] de, her şeyin külli ilkelerini yaratmak anlamında olmasıdır”. Bu da bu âlemi oluşturan unsurların yok olmayacak bir âleme dönüşecek şekilde yaratılması anlamını içerir. Şayet ilk yorumu esas alırsak, [ ]o zaman Altı kelimesi, süre ve zamanların odak noktasını teşkil eden yedi sayısının (haftanın) altıncı günü anlamına gelir”. Çünkü şanı yüce olan Allah, sözü edilen bütün yaratıkları zaman kategorisi altında yarattı. Belirlenen sürenin sona ermesiyle nesnelerin varlığı da sona erer. Bize göre bütün hâdis varlıklar böyledir, çünkü her hâdisin mutlaka bir başlangıcı vardır, var olma zamanının başlangıcında ortaya çıkar. Bu gerçek, Bâtıniler'in iddialarını reddetmektedir, onlar şöyle derler: İlk yaratılan varlığın (ilk madde) zamanla ve mekânla alakası yoktur, çünkü o eskimez ve yok olmaz. Eğer böyle olsaydı, onun yaratılmış olmasından söz edilemez, kadim olur ve yaratmaya konu olmazdı. Kendisi için bir vakit tayin edildiğine göre başlangıcının bir zamanı var demektir, dolayısıyla başlangıç zamanı olduğundan dolayı onun zamanı varlık olarak nitelenmesi gerekir. Onlara göre de bu ilk yaratılan bir sebebe bağlı olarak yaratılır (mâlül), illeti ise kendi içinde bulunmaktadır, ki o da yaratmadır, şayet yaratma ortadan kalksaydı, yaratılan da yok olur giderdi. Mâlül olduğu ortaya çıkınca yok iken onu yaratan ve var olmasını gerektiren bir illeti (sebeb) olduğu kesinleşmiş, içinde var olduğu bir zaman da gerekli hale gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak sözünü ettiği nesneleri bu minval üzere altı günde yarattı. Burada imtihan edileni belirtmemiştir. Burada sanki imtihan edilenlerin yedinci gün yaratıldığı gibi bir anlam vardır. İmtihan edilenlerle hükümranlığın ortaya çıkması tamamlandı. Arş'a istivâ etti buyurdu. Bundan maksat hükümranlıktır. Çünkü daha önce temyiz gücüne sahip kimse yoktu. Hükümranlık ve saltanatı bilme, hamdin ve üstün bilgilerin kadrini ve bunların zıtlarını bilmek, ancak kendilerine akıl verilen ve temyiz gücü lütfedilen insanlarla mümkün olur. Allah âlemi onlar gibi olan varlıklar için yaratmıştır, âlemi yaratmaktan maksat akleden varlıklardır. Bundan dolayıdır ki insanların dışındaki bütün yaratılanlar, insanların yararlarına hizmet etmek içindir, her şey onların anlama kapasitesine dâhildir ki bunların çoğu insanın yönetimine girme ihtimali taşır?”'. Cenâb-ı Hak bunu da, onların yaratılma amacının insanlara yönelik olduğu bilinsin veya insanlar o nimetleri verene şükretmeyi ve kulluk yapmaları gerektiğini anlasınlar diye yaptı. Böylece insanların da yaratılmasıyla hükümranlık tam olarak ortaya çıktı ve gayeye ulaşıldı, işte o zaman Cenâb-ı Hak Arsa istivâ ettiğini haber verdi. [ ] Çünkü Arş'a çıkmak, yücelmek, zirveye ulaşmak, mevki ve değerde son noktaya varmaktır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Müsâ yetişip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik”2. Hükümranlığının ortaya çıkması, delil isteyenlere ve ibret alanlara, Rab olduğunun kanıtını beyan etmesi bakımından bu ifade, Arş'aistivâ etti meâlindeki cümle ile aynı anlama gelir.
Şayet âyetin yukarıda belirttiğimiz ikinci yorumunu esas alırsak, bu durumda iki anlamı ortaya çıkar. Birincisi, bazı müfessirlerin söyledikleridir: Âhiretin bir günü dünyanın bin senesine denk ise”, o zaman onun miktarı bize beyan edilmemiştir. Bunun, âlemi tedbir ve yaratmanın sona ermesi o zamana kadar vardı, yani Cenâb-ı Hakk'ın takdir buyurduğu altı bin sene anlamında olmak üzere Altı güne ulaştı denilmesi caizdir. Sonra yedinci gün, kıyâmet günüdür, o hiçbir şey yok olmaz ve son bulmaz. Kıyâmet gününde âlem değiştirilir, imtihan edilen herkes, ezelde olduğu gibi hükümranlığa ve yüceliğe sahip olanı ikrar eder. Bunda, zorba olan ve olmayan herkesin sözü bilerek ve isteyerek birleşir, tıpkı şu âyetlerde ifade buyurulduğu gibi herkes: “Bugün hükümranlık kimindir?”4 “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”?”. “O gün iş Allah'a kalmıştır”?75. Bunlara benzer âyetler hükümranlığın ebedi olarak Allah'a ait olduğunu beyan etmektedir, aynı şekilde hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını ve O'nun böyle olduğunu herkesin bildiğini ifade etmektedir. İşin hakikatinin böyle olduğu daha önceden biliniyor idiyse de, orada bütün bunların anlamı tam olarak ortaya çıkar. “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım”?” ve benzeri âyetler de Allah tarafından zaten bilinen şeylerin o gün açıkça ortaya çıkacağını ifade etmektedir. Bu âyette o günde ilk defa bilme eylemi Allah'a nispet ediliyorsa da, Cenâb-ı Hak böyle şeylerden çok yücedir, (O'nun ilmi ezelidir). [ ]Beyan etmiş olduğumuz şeylerin hepsi bu yaklaşıma göre anlaşılmalıdır, hükümranlığın bütün şartları ve onun Allah'a ait olduğunu herkesin itiraf etmesi bu şekilde ortaya çıkar?”, En doğrusunu Allah bilir.
7? “Bilinmeli ki, Rabb'inin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir”
“O gün onlar, Allaha gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın (kabirlerinden) çıkarlar. Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!” (el-Mü'min, “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar; zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz” Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da fark etmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok” “O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah'a kalmıştır” (el-İnfitâr, İkincisi, söz konusu altı günü belirlemenin Allah'ın ilminde bulunmasıdır, kendisinin haber verdiği şeylerden olmadıkça O'ndan başka hiç kimse onu bilemez. O da bir günün, dünyanın elli bin senesine denk olduğunu beyan etmiştir?. Başka bir âyette de bir günü bin sene ile sınırladı. Dolayısıyla onun gerçek miktarını kendisinden başka kimse bilmez. Sonra yedinci gün gelir, “Bütün sırların ortaya döküleceği 29 gün! O gün ceza ve mükâfat günüdür, burada maksat âlemin ilk yaratılışı ve zikretmiş olduğum her şeyin ortaya çıkmasının tamamlanmasıdır”, Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Buna göre şöyle bir soru sorulabilir: Öyleyse âyetlerde neye bağlı olarak “Arşı yüklenenler” ve “O gün Rabb'inin arşını bunların da üstünde olan sekiz (melek) yüklenir” denilmektedir?
Buna şu cevap verilir: Bu âyetlerde kastedilen arş, ilkin belirtilen arş degildir, bunun bilinen anlamıyla bir koltuk olması caizdir, bu koltuk da kıyâmet günü Allah dostlarına ikram edilmek üzere nurdan veya Allah'ın dilediği şeyden yaratılmış olması mümkündür. Açıklamaya çalıştığımız âyette ilkin sözü edilen arş ise, beyan ettiğimiz üzere bütününün, ve yüceliğinin ortaya çıktığı hükümranlıktır. Sonra “Rahmân olan Allah arşa istivâ etmiştir” meâlindeki âyette geçen arştan maksat ehl-i teşbihin anladığı gibi bir mekân olsaydı, istivânın, üzerinde istikrar bulmak [ ]yahut Allah'ın bulunduğu ve üzerinde oturduğu bir mekânı olmakla nitelenmesi şeklinde anlaşılmasına gerek yoktu. Çünkü sultanların ve büyük şahsiyetlerin konumlarından da bilindiği üzere kadri yüce ve şanı büyük olsa dahi, bir kişinin bir yerde bulunması, onun yüce ve şanlı olduğunu göstermez. Aksine herkes, mekânda bulunmak açısından bir mekâna mensuptur, orada istikrar ise, bir yardıma ve ihtiyaca mensubiyeti ifade eder. Cenâb-ı Hak ise bunlardan çok yücedir. Bu durumda O'nun ya mekâna denk veya ondan daha büyük olması söz konusu olur, buna göre de büyüklükte onun dengi sayılır veya daha küçük olur. Yeterli olmayan ve küçük olan bir mekânda oturmak zayıflık alâmetlerindendir. Çünkü bazan oturan kişinin mekândan büyük olması mümkündür, o zaman da oturan mekândan büyük olur. Cenâb-ı Hak bu gibi hallerden yüce ve münezzehtir. Aksine O vardı, fakat mekân yoktu, O mekân var olmadan önce nasılsa öyledir, dönüşüm ve değişime uğramaktan münezzehtir. Çünkü mekânda olmak, sonradan olmanın belirtisidir, yokken var olmanın işaretidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Sonra bu konuda asıl olan şudur: Şayet Cenâb-ı Hak arşın üzerine çıkmış olsaydı, Allah'ın arşa yükselmeye nispet edilmesi arşı yüceltme anlamına gelirdi. Allah'a nispet edilen veya özel olarak Allah'ın kendisine nispet edildiği her şey böyledir, bu, o şey için bir yücelik ve üstünlük anlamına gelir; Allah'a nispet edilen bir şeyden yaratılanlar hakkında anlaşılan şeyin anlaşılması uygun değildir; meselâ câmiler Allah'ındır?, Allah'ın devesi?, Allah'ın zineti?”, Allah'ın sınırları? ve benzeri sözlerde olduğu gibi. Nasıl oluyor da Müşebbihe, istivânın Arş'a nispet edilmesinden istenmeyen anlamları anlıyorlar? Üstelik istivânın, onların belirttiklerinden daha farklı anlamları olduğu halde... “İstevâ” denilince, tamam oldu, [ ]kasdetti, yükseldi, durdu, ele geçirdi gibi anlamlar da anlaşılır?. Bu kelime böyle çok farklı anlamlara geldiğine göre, insan eğer cahil değilse bu sözü edilen anlamların en kötüsünü tercih etmesi birini ve ona güvenmesi ihtimali yoktur. Sonra nesnelere yapılan nispetler konusunda aslolan, her ne kadar görünüşte anlam aynı olsa da, nispeti yapanın ve onu tahmin edenin maksadı farklı olduğundan dolayı o nispetteki maksadı bilmeye ihtiyacın kaçınılmaz olmasıdır. Meselâ; hak geldi ve falancı geldi, falancının evi ve Allah'ın evi denilir, melekler hakkında “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir”? buyurulur, fâsıklar hakkında da “Onlar cehennemliktirler””! buyurulur. Bunların hiçbiri anlam itibariyle aynı değildir. Çok farklı anlamlara gelen “istivâ” kelimesinin de değişik mânalarda kullanılması daha çok mümkündür. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Sonra arşa istivâ etti. Bu beyan hakkında çok farklı yorumlar yapılmıştır. Birincisi, Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Burada takdim tehir vardır, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Arşa istivâ eden Rabb'iniz Allah, âyette belirttiği nesneleri yarattı, yani Allah, arşa istivâ etmiş olduğu halde onları yarattı demektir. Nitekim “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de var etmiştir”? meâlindeki âyet de ondan eşini yaratmıştır anlamına gelir. Buna göre Arş'a istivâ eden Rabb'iniz Allah meâlindeki âyette, ilkindeki şüphe yoktur, nitekim “Rablerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!” meâlindeki âyette geçen “alâ” harf-i cerinin “inde” anlamına geldiğinde de şüphe yoktur. Buna göre Arş'a istivâ etti meâlindeki cümle, arşı yaratti anlamına gelir. “O, duman halinde olan semaya istivâ etti”” meâlindeki âyet de semayı yarattı yahut onu yaratmayı kastetti anlamına gelir. [ ] Hasan-ı Basri şöyle dedi: Sonra arşa istivâ etti meâlindeki ilâhi kelâm, emri ve yaratması ona istivâ ettidemektir, yani başkasına olan emri ve onu yaratması daha büyük olsa da arşı yaratması ve emri farklı bir şey değildir, nitekim âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sizin hepinizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir”. Yani emrin istivâ etmesi, tedbir ve yaratılması anlamındadır. Hüseyin? (en-Neccâr şöyle dedi: Arşa istivâ etti meâlindeki cümle, falancı Bağdad'a istivâ etti cümlesindeki gibidir, “istevlâ” yani hakim oldu ve yönetimini üstüne aldı demektir. Bazıları da şöyle dediler: “İstevlâ” kelimesi de, kudreti ve azameti her şeyin üstündedir anlamına gelir, kendisiyle başkaları arasındaki meseleleri neticelendirmek konusunda kendisine asla muhalefet edilmez demektir; tıpkı kendi zâtına tahsis etmenin dışında onların faziletine dikkat çekmek için kıyâmet günü emrin kendisine ait olduğunu?” ve camilerin O'na ait olduğunu”!
üstündedir, o, yaratılanlar için tasavvur edilemeyecek derecede yücedir, fakat o olduğu gibidir, yaratması söz konusu değildir.
Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür, biz (buna inanarak] deriz ki: İndirilen vahiy yoluyla O arşa istivâ etti meâlindeki “istevâ ale’larş” (sali le syl) sâbit olmuştur. Bu âyeti, “O'na benzer hiçbir şey yoktur”? meâlindeki ilâhi beyanın bağlamında anlamak gerekir. Buna göre de şu sözde ittifak ortaya çıkmıştır: Allah kelâmı, yaratılanların sözlerinden anlaşılan anlama göre değerlendirilemez. O'nun fiili ve ilmi yaratıkların fiili ve ilmine benzetilemez, O şunun Rabb'idir veya bunun sahibidir denilince bundan yaratıklar hakkında anlaşılan mâna da kastedilmez. Yani bu sözler insanlar hakkında kullanıldığında anlaşılan anlam ile Allah hakkında kullanıldığında anlaşılan mâna aynı değildir. Allah hakkında kullanıldığında rablık hakkının gerektirdiği ve O'na layık olan bir anlam söz konusudur. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Sonra âyetten maksadın ne olduğu konusunu da Allah'a bırakmak gerekir, çünkü onu bize açıklamış değildir, ancak onun Allah'tan başkası hakkında anlaşılan bir anlam taşımadığı ortaya çıkmıştır.
[Allah'a Mekân İsnat Etmek]
Sonra, “Arşa istiva etmek” sözünden Allah'a mekân isnadı sonucunu çıkarmak, istidlâl edilen delillerin de gösterdiği gibi yanlış bir anlayıştır. Birincisi, Sonra arşa istivâ etti meâlindeki ilâhi kelâm, gerçekte Allah'a nispet edilen yaratma fiilinin, farklı sözlerle haber vermektedir; [ ]meselà hepsi de yaratmak mânasına gelmek üzere bazan “ebde'a” (Fii), bazan “fetara”, bazan “ce'ale” (Jas), bazan “enzele”, bazan “sebete”, bazan “ketebe”, bazan “nefeha”, bazan “a'tâ” (azi), bazan “enşee” ( ve benzer lafızları kullanmaktadır, bütün bunların gerçek anlamı her şeyi O'nun yaratmış olduğudur. Çünkü O'nun fiilinin gerçek anlamı budur. Bazı yerlerde kullandığı “kevvene”, “fe'ale” ve “emere” fiilleri de aynı anlama gelir. Sonra bütün bunları da Allaha layık olan bir anlama yöneltmek gerekir, ki o da ya ve benzeri lafızlar da böyledir. Sonra arşa istivå etti meâlindeki cümle de aynı şekildedir, buna da yarattı anlamını vermek gerekir, çünkü O’nun fiiline nispet edilmektedir. Bu da iki anlama gelir, birincisi, sonra arşı yarattı, onu yükseltti ve arş su üzerinde olduğu halde üstüne çıktı”. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonra O, duman halinde olan semaya istivâ etti”, Buradaki sonra anlamına gelen “sümme” kelimesi bir halden başka bir hale intikal mânasına gelmez. Şayet öyle olsaydı “sümme” kelimesi, yarattığı şeylerden önce birini yaratmaya, sonra öbürünü yaratmaya başladı demek olur, bu durumda arşta iken toprağa gitmesi gerekirdi. Aynı şekilde gökte olanları ve yerde olanları yarattığı zamanda bir yerden başka bir yere intikal etmesi gerekirdi. Bu ise, bir çelişkidir ve anlamsızdır. Bunda arşa istivâ sözünü mekân tutmak anlamı vermenin yanlış olduğu, aksine ebedi olarak onu istivâ etmediği, ebediyete kadar olacak olan şeyleri yaratmayı tamamladığı, sonra intikal ettiği mânası vardır. Bu açıkça bir çelişkidir ve yanlıştır, Cenâb-ı Hak bu gibi vehimlerden çok yücedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkincisi, Sonra arşa istivâ etti meâlindeki söz, arşı yaratmayı, onu yüceltmeyi ve hükümranlığını tamamlamayı kastetti anlamına gelir. Buradaki “alâ” harf-i cerinin “en “alâ” anlamında kullanılmış olması muhtemeldir. [§]Bazı kelimelerin bu şekilde birbirlerinin yerine kullanılması mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede, “Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler” buyurmaktadır. Buradaki “ale'n-nâs” ifadesi, “ani'n-nâs” mânasına gelmektedir. “Rab'lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!” meâlindeki âyet-i kerimede geçen “alâ Rabb'ihim” ifadesi de “inde Rabb'ihim” anlamına gelmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın “Onu anlatmak elbette bize aittir” meâlindeki âyette geçen “aleynâ beyâneh” (vk tae) ifadesi de “ileynâ beyâneh” anlamındadır. “Doğru yol Allaha aittir”™ meâlindeki âyette geçen “alâ” harf-i ceri de “ileyhi” mânasına gelmektedir. Buna göre Sonra arşa istivâ etti meâlindeki cümlede geçen “ale'l-arşi” ibaresi de “iletl-arşi” mânasındadır. Âyet-i kerimede zikrettiği gibi o su üzerinde idi, onu yüceltti ve hükümranlığını tamamladı. Nitekim Cenâb-ı Hak “O, duman halinde olan semaya istivâ etti” ve yaratacağını yarattı. En doğrusunu Allah bilir.
İkinci yorum”, âyet-i kerimede geçen Rab isminden, sözünü ettiği nesneleri yaratması ve nitelediği şekilde onları insanların istifadesine vermesi ka ötedilmektedir. Sonra yaratmaya nispet edilen anlam konusunda, O şunun Rabb'idir veya insanların faydasına şöyle âmâde kılmıştır yahut şöyle yapmıştır diye ne bir mülhid ve ne de muvahhid şüpheye düşer. Cahilliği ve nefsinin kendisine emrettiğini doğru kabul etmesi söz konusu olmasaydı Müşebbihe, “Rahmân olan Allah arşa istivâ etmiştir” meâlindeki âyeti nasıl çarpıtırdı? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın yaratması konusunda insanlar farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları yaratmayı, Allah'ın zâtına bir sıfat ilişmeden ilave etmeksizin yaratılanların (mükevven) kendisi olarak kabul etmiştir (tekvin mükevvenin aynıdır); ancak yaratmanın Allah sayesinde olması durumunda onu Allah'a nispet etmişlerdir. Buna göre “Sonra arşa istivâ etti” meâlindeki âyet, Allah'a ait bulunmayan bir sıfat zâtına ilave olmaksızın yukarıda belirtilen anlama gelir”. Bazıları herhangi bir kâf ve nün harfi olmaksızın “kün” sözüyle? ifade edilen yaratmasıyla (tekvin) yaratıkların hepsi ilelebet var olsun diye zâtıyla yaratıcı olduğu görüşünü benimsemiştir, her şey onun zâtı sayesinde var oldu, zâtında ve bulunduğu halde bir değişiklik olmaksızın; çünkü o vardı hiçbir şey yoktu. Her anlam, gerçekleştiği takdirde, değişikliği veya yok olmayı yahut durmayı yahut da benzeri bir durumu gerektirirdi, Allah böyle olmaktan yüce ve uzaktır. Çünkü bu nitelikler yaratılmış olmanın belirtisi ve değişime uğramanın alâmetidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Dördüncüsü, Allah'ın fiilinin hareket, yok oluş, sükün ve durma gibi yaratıkların fiillerinde bulunan özellikle kabul eden görüşün yanlış olduğunu benimseyen görüştür. Bunları Allah'a nispet etmek O'nun belli bir mekânda olduğunu ve belirli bir halde olduğunu beyan etmek anlamına gelir, bu ise imkânsız ve yanlış bir görüştür?"!, Bundan dolayı bütün görüşlerde sözü edilen %9 “Üçüncüsü, Allah'ın yaratması konusunda insanlar farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın yaratması ile kastedilen, yaratmayı Allah'a nispet etmenin dışında Cenâb-ı Hakk'ın zâtına herhangi bir vasıf katmaksızın bizzat yaratılanın kendisidir yahut da Allah yaratıcı değilken yaratıcı oldu. Çünkü zâtında yokken zâtında ortaya çıkan hadis bir sıfatla Allah nitelenmez. Bizim yaratıkları Allah'a nispet edişimiz hâdistir. Buna göre “Sonra arşa istivâ etti” meâlindeki cümle, ancak Allah'a, onda olmayan bir nitelik ilave olmaksızın belirtilen anlama gelir. Dolayısıyla O'nun vasfı olan istivânın sonradan meydana gelmiş olmasından dolayı inkârı gerekir. Çünkü istivâ, üzerine istivâ edilen şeyin gayrısı götürmez” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 296a). Meselâ bk. “O, göklerin ve yerin eşsiz-örneksiz yaratıcısıdır; bir şeyin olmasını dilediğinde ona “ol!” der, hemen oluverir”.
9! “Dördüncüsü, şu görüşü kabul edenlerin yorumudur: Allah'ın fiili yaratıkların hareketk yok oluş, sükün, durma gibi fiillerine göre anlaşılması, Arş'ın Allah'a nispet edilmesi, başka 406 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Allah'a mekân nispet edilmesi asılsızdır. Belirttiğim hususu, âyetin son kısmı teyit etmektedir: Âlemlerin Rabb'i olan Allah yüceler yücesidir. [ ]Allah zâtınırablıkla ve rab olarak kabul edilen varlıklara (putlar) ait niteliklerin hepsinden yüce olmakla nitelemiştir. Çünkü Allah'ın yaratıklara benzemesi O'nun Rab olmaktan çıkmasını ve başkasının Rab edinilmesini gerektirir. Çünkü (Allah'ın dışındaki] her şeyin bütün yönlerden Rabbe muhtaç oldukları ortaya çıkmıştır. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın Arş'ı mekân edinmekten yüce olduğu sâbit olmuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bu beyan iki şekilde açıklanır. Birincisi, âyeti başka örneklerde de görüldüğü gibi “ikisinin arasındaki nesneler” anlamına gelen “mâ beynehumâ” ifadesinin gizlendiğini var sayarak anlamaktır. İkincisi, bütün vakitleri bahis konusu etmeden varlığın başlangıcından sonuna kadar olan her şeyi belirtmesidir. Nitekim şu ayda şunlar oldu denilir, ancak ayın bütün günlerini kapsamaz. İşte Altı gün meâlindeki “sittetü eyyâmin” ifadesi de bu anlamdadır. Buradaki vakitlendirmenin anlamına gelince, bunu bilmeye ihtiyaç yoktur, çünkü vakit de yaratılan şeylerin içine dâhildir. Ancak her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah belirttiği nesnelerin hepsini bir anda yaratmaya kâdir ise de, âyette vaktin belirtilmesine farklı anlamlar verilir. “Günler”in anlamı konusundaki önce iki yorum vardır. Bunların ilki, yaratıkların?! daha önce belirttiğim zamanların etrafında ve ömürlerin tüketildiği en uzun zamanlarla ilgilidir; ikincisi de, âlemin sona ereceğinin açıklanmasına dairdir. Üçüncüsü, yaratılanların pek çoğunun dereceleri üstün ve insanlar nezdinde değerleri büyük olmakla birlikte, öyle ki insanlar ona ancak tâzim nazarıyla bakmasına, onlardan pek çoklarının da âlemin tedbir ve idaresini sağlamalarına [ ]ve hatta tapılmaya lâyık olmadıklarına dair deliller bulunduğu halde, Allah'ın dışında onlara da kulluk yapılmasına rağmen hepsinin de zamanın kahredici gücü altında oldukları anlamına gelir. Cenâb-ı Hak onları boyun eğdirilmiş olarak zamanların ve vakitlerin sınırı altına dâhil etmiştir; tâ ki bir şeyi oradan çıkarmak veya zâlimleri ondan kurtarmak için her türlü gayret gösterilse ve çareye başvurulsa buna güçleri yetmezdi. Yaratılanların zelil oldukları bilinsin, her şeyin sonradan yaratıldığının emareleri ve ihtiyaç alâmeti görülsün ve bilinsin diye böyle yapıldı. Sonra vakitler ardarda ve peşpeşedir, eğer başlangıcı ortadan kaldırılırsa tamamı geçersiz olur, hesap birden ileriye gidemez, âlemdeki her şeyin başlangıcı bulunduğu ve hâdis olduğunun ve bilinmesi için önceki geçip gittiğinden sonra gelenin nihayetine varılamaz. Üstelik sözünü ettiklerimden ihtiyaç duyanların hepsinin ihtiyacını karşılaması için günler hep aynı minvalde deveran etmektedir. Bunun için günler, bilinen isimleriyle belirlenmiş ve mâruf olan isimleriyle kendisine işaret edildiğinde verilen sözler korunsun ve haklardan gerekli olanla geçersiz olan bilinsin diye herkesin maksadına ulaşmasına imkân vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra asıl olan bu dünyanın imtihan yurdu olmasıdır. İmtihan ise ancak farklı hallerin varlığı ile gerçekleşir; dolayısıyla dünya halleri de ölüm ve hayat, sağlık ve hastalık, zenginlik ve fakirlik gibi farklı farklıdır. Yaratıkları o hallerden birinde toplamakta, zıtlarını bilmemek anlamı mevcuttur. Bunda da lezzetlerden ve acılardan habersiz olmak söz konusudur. İşte bundan dolayı dünya hallerinin farklı farklı olması gereklidir. Varlıkların yaratılması, rızıkların taksimi ve diğer düzenlemeler hep bu esasa göre cereyan eder. Cenâb-ı Hakk'ın âyette belirttiği yaratma işinin farklı günlerde olması da buna göre anlaşılmalıdır. Ölümden sonra dirilmeleri ise bir anda ve bir halde olur, ya lezzet halinde veya bitkinlik halinde olmak üzere bir anda gerçekleşir”. [§] Bununla birlikte farklı olması, yaratıcının varlığına işaret etmeye en yakın ve en açık delildir. Bundan dolayı bu dünyada delil bağlayıcı, imtihan ve yükümlülüğün ortaya konulması gerekli kılınmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Gerçek şudur ki, akıllar varlıkların külli oluşunu kuşatmaktan âciz ve sınırlı ihatadan anlayışlar da işlerin son noktasına erişmekten eksik olarak yaratılmıştır. Çünkü onlar, bütün unsurlarıyla (külli oluşuyla) sonlu olan âlemin parçalarıdır. Âlemi algılayan idrâkin vasıtaları, nesnelerin gizli tutulan özellikleri şöyle dursun, açık olan şeylerin künhünü bile idrâkten âciz olan duyulardır. Kendisiyle idrak edilen kaynakların hikmetin son noktasını algılamakta niteliği bu olunca akıllar da insana tevdi edilen hikmeti kuşatmaktan âciz olur. Kim Cenâb-ı Hak'tan bir işaret olmadan âlemi ihata etmeyi veya ulühiyyetin hikmetine ulaşmayı isterse o kişi, akla zulmetmekte ve taşımaktan âciz oldugunu bildiği bir yükü ona yüklemektedir. Malumdur ki Cenâb-ı Hakk'ın âyette söz konusu ettiği varlıkları yaratmaya dair belirtilen günler, akıllar onu kuşatmaktan âciz kalsa da hikmet son noktasıdır. Çünkü o günleri belirleyen, hikmeti övgüye değer bulan, akılsızlığı ve akılsızları yermeyi akıl ehline gerekli kılan Allah'tır. Hikmetin, ancak Cenâb-ı Hak tarafından lütfedilen kadarına ulaşmak mümkün olsa bile, insana bunun hikmetini araştırmayı gerekli kılmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Geceyi, gündüze bürüyüp örter. Gündüzün ışığıyla gecenin karanlığını ve gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığını giderir. Biri geldiğinde öbürünün gücü yok olup gider. Durmadan kendisini kovalayan... Denildi ki: Süratle onu kovalayan; bundan maksat da şudur: Cenâb-ı Hak günün başlangıcında göğün bir tarafında ışığı ortaya çıkarır, gece başladığında da karanlığı ortaya çıkarır, sonra bunları (karanlık ve aydınlığı) bütün göklere, yere, ikisinin arasına, bütün ufuklara ve civarına göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda yayar. [ ]O kadar ki, bunları yaratıkların elinde bulunan bütün ölçülerle değerlendirmek istense asla buna güç yetirilemez. Bunun böyle olması da, Allah'ın dilediği her şeyi yapmaya kâdir olduğunun bilinmesi içindir. O'nun altı günde yarattığını açıkladığı nesnelerin hepsini, dileseydi göz açıp kapayıncaya kadar yaratmaya da kâdirdi. Fakat hikmet gereği onları altı günde yaratmıştır. Durmadan kendisini kovalayan. Bu beyanda gerçek bir talebin kastedilmesi söz konusu değildir. Fakat Cenâb-ı Hak burada talep kelimesini özellikle belirtmiştir, çünkü gece ve gündüzden her birinden diğeri adına gerçekleşenler, şayet birinin talep etmesi mümkün olan şeylerden olsaydı, her birinin arkadaşına galip gelme isteğinden kaynaklanan bir talep ve kaçış söz konusu olurdu. Bu da, “Dünya hayatı onları aldattı” meâlindeki âyettin tefsirinde belirttiğimiz gibi o belli bir hüviyet ve istikamette yaratılmıştır, şayet aldatması mümkün olan bir yapıda olsaydı mutlaka aldatırdı.
Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk'ın hayret verici kudretinin eserlerinden biri de Geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örtmesidir. Yüce Allah gündüzün başlangıcında göğün bir tarafından ışığı, gecenin başlangıcında da karanlığı ortaya çıkarıyor, sonra onları yayıyor, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman diliminde onları bütün göklere, yere, ikisinin arasına, bütün bölgelere ve her tarafa ulaştırıyor. Eğer mühendislik hesaplarıyla bunların ve bütün yaratılanların planlamasının yapılması istenseydi, o ışık ve karanlığın yayılmasına ilişkin hesaplamalar kuşatılamazdı. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın istediği her şeyi yapmaya kâdir olduğunun bilinmesi içindir, şayet O isteseydi, sözünü ettiği şeylerin hepsini en kısa ve en küçük bir zaman diliminde yaratırdı. O, insanları ölümden sonra diriltmeye ve peygamberlerin verdiği haberlerin hepsini yeniden ortaya çıkarmaya da kâdirdir. Şu da var ki Allah, belirttiğim bütün nesnelerin görüntülerini, göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda bir perde ile kapatıyor ve açığa çıkartıyor; (Jöyle ki bütün filozofların, mahiyetini idrak etmeleri şöyle dursun, benzerini hayal etmekten bile âciz kaldıkları bütün bu işler için gerekli olan bir planlama ve ilimle yapıyor. Bu da şunların bilinmesi içindir: Allah her şeyi bilir, bilmediği bir şey yoktur, güçlüdür ve hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz, hikmet sahibidir ve yaptıklarında bir eksiklik, yönetiminde bir çelişki bulunmamaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Buna yakın bir şey de insanın gözüne konulan özellik için söz konusudur. İnsan gözünü açmasıyla beşyüz yılda katedilebilecek bir mesafeyi görebiliyor”. Aynı özellik insanın düşünme gücü için söz konusudur. İnsanın düşünce ufku yerinden hiç ayrılmadan cennet ve cehennemin yaratılma noktasına kadar varabiliyor, dünyayı ve âhireti basiret gözü ile görebiliyor. Akla da üstün özellikler verilmiştir. O görünen ve görünmeyen, sureti ve mahiyeti bulunan veya bunlardan yalnızca birine sahip olan yahut bunların ikisinden de yoksun olan (şekil ve maddi bir özü bulunmayan) varlıkların gerçekliklerini kavrar. Üstelik duyuları, nesnel mahiyeti bulunmayan varlıkların şeklini algılama gücünden yoksundur. Bütün bunlar, Allah'ın tek bir cevherde bu tür özellikleri belirleyip yaratmaya kâdir olduğu, söz konusu işleri yapması için o organı nasıl yaratması gerektiğini bildiği, dolayısıyla her şeyi yapmaya kudreti bulunduğu, hem Hakim hem Alim olduğu bilinsin diyedir. İşte “insan küçük âlemdir” sözünün anlamı da budur. Yani büyük âlemde olan her şeyin küçük bir örneği insanda bulunmaktadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Gök cisimlerini, yaratılanların faydalanmasına en uygun şekilde deveran etmekle görevlendirmiştir. Gök cisimlerinde öyle alâmetler yaratmıştır ki, şayet onlar gözlemle müşahade edilmeseydi ölümden sonra dirilmeyi, peygamberleri ve benzeri diğer iman esaslarını inkâr edenlerden hiçbiri böyle bir şeyin doğruluğunu onaylamazdı. Çünkü bir günde bir tek gök cisminin akıp gitmesinin, bin senelik mesafeden daha çok olduğuna dair haberler vardır". (JGök cisimlerinin oluşması, beşyüz yıllık uzak mesafede bulunan birinin etkisi ve yardımıyla olmaktadır”"7. Yeryüzünde her şeyin yetişmesi ve olgunlaşması, bir canlı nesnenin yok olduktan sonra onun tekrar vücuda getirilmesini veya çeşitli işlere ve menfaatlere dair bilinmeyen bilgileri bildirmek üzere peygamberler gönderilmesini kabul etme ihtimalinden daha uzaktır. Çünkü o, yaratıkların yaratılışında gözlemlenen bir durumdur, gece ve gündüzün akıp gitmesiyle geçen zamanda bunlar görülmektedir”. Fakat her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah, bütün genişliği ve büyüklüğü ile yeryüzünü önlerine sererek ve gökyüzünü de görünen bir direk olmaksızın bir şekilde başlarının üstüne koyarak insanlara kudretinin üstünlüğünü ve hikmetinin yüceliğini açık olarak gösterdi. Bütün bunları da, oralarda yaşayan varlıkların ihtiyaçlarına uygun bir hale getirdi ve onları o varlıkların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde akıp gitmeye mecbur kıldı. Bütün bunlar da, hiçbir şeyin O'nu âciz bırakamayacağı, hiçbir şeyin O'na gizli kalamayacağı, O'nun kâinatı yönetmesinde hiçbir çarpıklık bulunmadığı, aksi halde yaratılan şeylerde bir dengesizlik meydana geleceği bilinsin diyedir. O'nun açıkça ortaya koyduğu yaratıklar, vâdettikleriyle karşılaştırıldığında çeşitli açılardan kat kat fazla olduğu görülür. O'nun ortaya koyduğu yaratıklar, örneği olmayan, yeni ve sanatkârane yaratılmış varlıklardır. Aynı şeyi tekrar yaratmak ise böyle değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Emrine boyun eğmiş. Bu beyan hakkında Ebü Bekir şöyle dedi: Bu cümlenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, O'nun emri, Allah'ın emri geldiğinde, yani ölüm, azap ve benzeri şeyler gelip çattığında anlamına gelir; gelen şey onu indirenin iradesine göre gerçekleşir. İkincisi, güneşin, ayın ve yıldızların doğup batmaları, (Jonlarda bulunan hikmetin şaşırtıcılığı ve takdirin üstünlüğü yanında Allah'ın birliğini kabul edip O'na iman etme emrinin gereğidir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Emrine boyun eğmiş. Bu beyandan, “Ol!” emriyle nesneleri var etmesi kastedilmektedir. İlk yorum, yaratıkları yaratmanın (tekvin), yaratmaktan (mükevven) başka bir anlama gelmediğini benimseyenlerin görüşüdür. İkinci yorum da “Ol!” emri, ortada henüz “kâf” ve “nun” harfleri bile var olmadığı halde ebediyete kadar yaratmanın kendisiyle gerçekleştiği tekvinden ibarettir. Ancak bu söz (Ol emri), maksadın anlaşılmasının en kısa yoludur. Bu ifadeden maksat, yaratmakta Cenâb-ı Hak için hiçbir zorluğun olmadığı ve her şeyin O'nun için son derece kolay olduğudur. “Kün” ifadesi hakikatte yaratmaktan başka bir şeydir; Cenâb-ı Hak yaratmanın, “kün” emri ile var olduğunu haber vermektedir. Bilindiği üzere her şey bir söz sayesinde ortaya çıkar ve ortaya çıkan ise sözün dışında bir fiil veya sonuçtur. Cenâb-ı Hakk'ın Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız ona aittir meâlindeki buyruğu da böyledir. Bu cümlede geçen “emr” kelimesinin iki anlamı vardır. Birincisi, yaratıkları yaratmanın O'na ait olduğunu haber vermektir. İkincisi, yaratıkları dilediği şekilde yaratmasıdır. Hiçbir şey O'nun emrettiği şekilde olmayı reddedemez. En doğrusunu Allah bilir.
O'nun emrine boyun eğmiş olarak. Bu meâldeki beyanda geçen “emr” kelimesine bazıları yaratma (tekvin) anlamı verdiler. Buna göre Cenâb-ı Hak onları insanlara boyun eğmiş olarak yarattı. Bazıları da bu kelimeye insan onlardan faydalanır diye anlam verdi.
Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız ona aittir. Bazıları buradaki “emr” kelimesine yaratma (tekvin) anlamını verdi. Bilesiniz ki yaratma meâlindeki ifade için de, yaratmaya dair düzenleme ve yönetme anlamı verdi. Emir O'na aittir meâlindeki ifadeye, yaratmada karar O'na aittir anlamı da verilmiştir.
Âlemlerin Rabb'i olan Allah yüceler yücesidir. Cenâb-ı Hak, Müşebbihe'nin Sonra arşa istivâ etti meâlindeki ilâhi kelâmdan anladıkları anlamdan çok yücedir.
Ta Rabbiniz yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”
[Dua ve İbadet]
Rabb’inize dua edin. Bazıları buradaki dua edin meâlindeki sözcüğe Rabbinize kulluk yapın anlamını verdi. Nitekim baska bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!" Cenâb-ı Hak bu âyetin baş tarafında dua yapmayı, sonunda ise kulluk etmeyi belirtmiştir. Buna göre dua emri, kulluk etmek emri anlamına gelir. Bazıları açıklamaya çalıştığımız âyetteki dua lafzına, bilinen anlamıyla dua diye anlam verdiler. Bir hadis-i şerifte de “Dua, ibadetin özüdür” buyurulmaktadır?”. Çünkü ibadet taklit ile olur, ama duada taklit yoktur; insan ancak ihtiyaç anında, kendisinin bir şeye muhtaç olduğunu, fakat onu elde etmekten âciz olduğunu gördüğünde dua eder, o sırada Rabb'ine yakarır. İşte bu açıdan dua ibadetin özüdür. Rabb'inize dua edin meâlindeki ifadeye bazı müfessirler, Rabb'inizin birliğini kabul edin anlamını verdiler. Yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bu beyandaki “tazarru” kelimesinin boyun bükerek anlamına, “hufye” kelimesinin de “ihlaslı olarak” anlamına geldiği söylenmiştir. “Tazarru” kelimesine açık olarak, “hufye” kelimesine gizli olarak anlamı da verilmiştir. Bunun aslı şudur: Rabb'inize her zaman ve her saat kulluk yapın! Yahut boyun bükerek ve ihlaslı olarak dua edin!
Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. Denildi ki: Burada Allah'a şirk koşarak haddi aşanlar kastedilmektedir. Bu cümleye, Allah, duada haddi aşmayı sevmez mânası da verilmiştir; meselâ bir insanın şu şekilde dua etmesi: Allah'ım! Beni peygamber veya melek yap! Beni cennette şöyle bir yere ve şöyle bir makama yerleştir! Abdullah b. Muğaffel (r.a.), oğlunun şöyle dua ettiğini işitmiş: Allah'ım! Senden Firdevs cennetini istiyorum ve şunları da istiyorum. Babası Abdullah (b. Muğaffel), oğluna şöyle dedi: Allah'tan cenneti iste ve cehennemden O'na sığın! Çünkü ben Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: “Duada ve temizlikte haddi aşan insanlar çıkacaktır”?! Duada haddi aşmak, muhtemelen [ Jinsanin Rabb'inden lâyık olmadığı şeyi istemesidir, meselâ hayırlı insanların ve peygamberlerin kerametini istemesi gibi. Âyette geçen “itidâ” kelimesi, konulan sınırı aşmak anlamına gelir. Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice dua edin meâlindeki cümle hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Rabb'iniz size nasıl dua edeceğinizi öğretmektedir. Cenâb-ı Hak, duasından razı olduğu salih bir kul hakkında şöyle söyledi: “Hani o alçak sesle Rabb'ine yalvarmıştı”2. Enes b. Mâlik (r.a.) Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurdugunu rivayet eder: “Bütün hayırlı ameller ibadetin yarısı, dua da ibadetin diğer yarısıdır” ”. Bazıları Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice dua edin meâlindeki beyana, bilinen anlamıyla dua diye mâna verir ve şöyle der: Bir adamın duada sesini yükseltmesi doğru değildir. Bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.), yüksek sesle dua eden bir grubu gördüğünde onlara şöyle dediğini rivayet ederler: “Ey insanlar! Sizler, sağır ve gâib olana dua etmiyorsunuz, her şeyi işiten ve görene dua ediyorsunuz”,
---
Dipnotlar:
recede olmak üzereuygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört devirde oldu. Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler. Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz, yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah'ın takdiridir” “Toplam altı günde oldu; Cenâb-ı Hak farklı yerlerde belirtmiş olduğu gökleri, yeri, ikisi arasında olan nesneleri, dağları, rızıkları ve diğer şeyleri toplam altı günde yarattı. Bazı âyetlerde belirtmiş olduğu bu altın gün içersine bunların hepsi girer” (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 294b). Yani hakiki mâbut olan gerçek Rab, benzeri olmaktan münezzehtir, çünkü benzerlik ernsalinin olmasını gerektirir. O'nun bir emsali olduğunu düşündüğümüzde, kendisinin emsali olan başka bir yaratıcının var olduğu sonucu çıkar. Muhtemelen müellif burada “Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi taktirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir” ve “Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu. Demek ki arşın Rabb'i olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir” meâlindeki âyetlere işaret etmektedir. 5 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan Allah'tır” (el-Mü min, 40/64). Muhtemelen müellif burada da şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır” (Fâtır, 35/41). 28 Muhtemelen müellif şunu murad etmektedir: Sanki Allah'ın amel etme emri hikmetle tavsif edilemezdi. %9 Muhtemelen müellif bu ifadeyle, bu âlemin yaratılmasında ve tedbirinde Allah'ın kanununu murad etmektedir. 20 Yani gün kelimesi ile kastedilen, insanlar nazarında bilinen günlerdir, ondan maksat da her haftada bulunan yedi gündür. Cenâb-ı Hak âlemi yaratmaya bu günlerden birinde başladı, ancak yaratmayı tam yapmadı, aksine nesnelerin aslını yarattı. Yaratmayı tamamlama işini zamanın seyrine bıraktı. 7! Yani yaratılanların ekserisi, insanın düşünüp araştırmasına bağlıdır ve insanın onlar üzerindeki tasarrufu nesnelerin özelliklerini anlarasıyla sınırlıdır. “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım” (Muhammed, Yani bu yoruma göre Arşa istivâ etmenin mânası budur, yani kıyâmet gününde bütün âlemlerin Aziz ve Celil olan Allah'ın hükümranlığı altında olduğunu itiraf etmeleridir. 79 “Melekler ve rüh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar” (el-Meâric, 2! Bu yoruma göre istivânın mânası budur, yani kulların amellerinin tam olarak ortaya dökülmesi ve bu amellere uygun olan ceza ve sevabın verilmesidir. 23 el-Hâkka, 69/17. Yani Arstan maksat hükümranlık ise âyetlerde neden “Arşı yüklenenler” ve “O gün Rabb'inin arşını bunların da üstünde olan sekiz (melek) yüklenir” denilmektedir? Çünkü hükümranlığı taşımanın mümkün olmadığı herkes tarafından bilinmektedir. 29 bk. İbn Manzür, Lisânw'l-Arab, “s,” md. belirttiği gibi. Bazıları da şöyle söylediler: Arş, bilgilerin takdirinde her şeyin 26 Muhtemelen müellif, Kitâbu't- Tevhid adlı eserinde ismini zikretmiş olduğu bu kişi ile Ebü Abdullah el-Hüseyin b. Muhammed b. Abdullah en-Neccâr'ı (6. 230/845 civarı) kastetmektedir. Bu zât hicri üçüncü asrın büyük kelâmcılarındandır, Nazzâm ile münazaraları vardır. İsbâtur-rusül, Kitâbu'l-kazâ ve'l-kader, Kitâbu'l-lütf ve't-te'bid, Kitâbu'liradeti'l-mücibe ve benzeri eserleri vardır (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 554). Muhtemelen müellif burada “O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah'a kalmıştır” meâlindeki âyete işaret etmektedir. 28 Muhtemelen müellif burada “Mescidler yalnız Allah'ındır. O halde Allah'ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın” meâlindeki âyete işaret etmektedir. 209 “Arşı, su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur” (Hüd, 11/7). Yani ilki Allah'a mekân isna! etmenin yanlış olduğuna dair daha önce 374/485. sayfada zikredilen ilk yorumun ikincisi. bir yerin değil sadece arşın tahsis edilen bir mekân olması ve orada karar kılması imkânsız ve yanlıştır (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 296a) [Arşa istivâya böyle bir anlam verilemez]. Yani hareket etmek, bir mekânda kaybolup diğerine intikal etmek gibi konularda Allah'ı yaratıklara benzeten görüş isabetli değildir. Üzerinde bulunmak ve mekân edinmek anlamında Allah'ın arşa istivâ etmekle nitelenmesi mümkün değildir. Örnek olarak, “nüzül” hadisini ve Allah'ın dünya göğüne inmesini yaratıkların inmesi gibi anlayan kimsenin görüşüne göre dünya göğüne inme anında Allah'ı arşta bulunmamış olması gerekir. Bir şeyin aynı anda iki ayrı mekânda bulunması imkânsızdır. 2 Her ne kadar Arapça yayımlanmış metinde bir düzeltme yapılarak yazma metinlerdeki “atvel” kelimesi yerine “usül” kelimesi konulmuşsa da doğrusu yazma metinlerin hepsinde yer alan şeklidir. Tercüme buna göre yapılmıştır. 2) “Ölümden sonra herkes bir defada ve aynı halde diriltilir; eğer cennet ehlinden ise lezzet halinde, şayet cehennem ehlinden ise darlık ve bitkinlik halinde olur. Dünyada olduğu gibi her grubun içinde o iki halin dışında bir şey olmaz; çünkü o imtihan vakti değildir, ancak yapılan imtihanın karşılığının verildiği vakittir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 296b). 25 Bir insanın günde en az otuz kilometre yol alabildiğini farzetsek, müellifin sözünü ettiği beşyüz senelik mesafe beş milyon kilometreyi aşar. Muhtemelen müellif, yerle gök arasında beşyüz yıllık mesafe bulunduğuna dair hadis rivayetlerini göz önüne almış ve bu uzun mesafeye rağmen gözün yıldızları görebilmesinden böyle bir sonuç çıkarmıştır. 36 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “O gökten yere her işi düzenleyip yönetir. Sonra bütün işler sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O'nun katına çıkar”. Muhtemelen müellifburada yerle gök arasındaki mesafeye işaret etmektedir. Nitekim Ebü Said el-Hudri, “Kabartılmış döşekler üzerinde olacaklar” (el- Vâkıa, 56/34) meâlindeki âyet hakkında Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “O döşeklerin kalınlığı yerle gök arası kadardır, yerle gök arasındaki mesafe de beşyüz yıllık yoldur.” Tirmizi, bu hadis garibdir, dedi. “...Çünkü o, mahlukatın yaratılışında bilinen ve görülen bir şeydir; insanlar maksatlarına ve emellerine ulaşmak için birbirlerine elçiler gönderirler, gece ve gündüz yok olup gittikten sonra tekrar geldikleri de görülmektedir” (Semerkandi, Serhu't-Tevilát, vr. 297a). 20 Enes b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle rivayet eder: “Dua ibadetin özüdür” Tirmizi, bu hadisin garib olduğunu söyler. Numan b. Beşir (r.a.) de Hz. Peygamber'in (s.a.), “Dua, ibadetin kendisidir” dediğini ve sonra da şu âyeti okudugunu rivayet eder: “Rabb'iniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!” Tirmizi, bu hadis hasen sahihtir dedi.. 21 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 86; Ebü Dâvüd, “Taharet”, 45; İbn Hibbân, es-Sahih, XV,
A'raf 7:56
[Yeryüzünde Bozgunculuk Yapmak]
Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Bazıları Islah edilmesinden sonra meâlindeki cümleye, yeryüzünün ıslahı için Allah'a kulluğa ve itâate davet eden, helâli emreden ve haramdan sakındıran peygamberleri gönderdikten sonra diye anlam verdiler. Bazıları da şöyle dedi: Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, yani Allah yeryüzünü her türlü isyandan, ahlâksızlıktan, kan dökmekten ve benzeri kötülüklerden temiz olarak yarattıktan sonra bozgunculuk yapmayın. Islah edilmesinden sonra meâlindeki cümle hakkında şöyle de denilir: Cenâb-ı Hak size yeryüzünü ıslah edecek sebepleri ve bunu yapma gücü ve imkânı verdikten sonra. Yeryüzünün ıslahı ile orada yaşayanların ıslahının kastedilmesi mümkündür. Yani yeryüzü ahalisini bozmayın ve aralarında bozgunculuk yapmayın. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice memleket halkı vardır”. Buradaki “karye”, yani memleket, direnmek ve isyan etmekle nitelenemez, ancak o memleket ahalisi böyle nitelenebilir.
[Korku ve Ümit]
384 [ ] Allah'a korkuyla ve ümitle dua edin. Bazıları burada korku anlamına gelen “havf” kelimesine, kulluktaki kusurlarından dolayı korkmak anlamı, ümit anlamına gelen “tama” (uab) kelimesine de, Cenâb-ı Hakk'ın kusurları görmemesi ve yapılan kulluğu kabul etmesini umması anlamı verdiler; çünkü hiç kimsenin Rabb'ine gerektiği gibi kulluk yapması ve kusur işlememesi mümkün değildir. Bunu teyit eder mahiyette olmak üzere Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah'ın rahmeti olmadan hiç kimse cennete giremez.” Sen de mi Yâ Resülallah? diye soruldu. “Allah'ın rahmeti beni bürümedikçe, evet ben de” buyurdu”. Yine rivayet edildiğine göre kıyâmet günü melekler Allah'a şöyle diyecekler: Sana hakkıyla kulluk yapamadık. Dolayısıyla bir mümin her türlü hayrı işlerken korku ve ümit halinde olmalıdır; kusur etmekten korkmalı, kabul edileceğini ümit etmelidir. Bazıları âyete, Allah'ın azabından ve cezasından Korkmak ve cennetini ümit etmek diye anlam verdiler.
Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır. Bazı tefsirciler şöyle dediler: Muhakkak ki cennet İyilik edenlere çok yakındır. Onlar dediler ki: Yakın olmak anlamındaki sözcük ile, oraya girmek ve yerleşmek kastedilmiştir. Rahmet kelimesi ile de onun niteliği kastedilmiş olabilir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmetinin sağlayacağı fayda çok yakındır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah'ın rahmetinden maksat cennettir, o Allah'tan korkanlara çok yakındır. Allah'ın rahmeti çok yakındır ibaresi hakkında bazıları şöyle dedi: Duasının kabul edilmesini isteyene Allah'ın kabul etmesi Çok yakındır. Az önce de söylediğimiz gibi bu cümleden, Allah'ın rahmetinin sağlayacağı fayda kastedilmiş olabilir, yani Allah'ın rahmetinin getireceği fayda, sözünü ettiği kişilere çok yakındır. Sonra İyilik edenler meâlindeki ifade ile kendilerine iyilik edenler veya yaratılanlara iyilik edenler veyahut Allah'ın nimetlerine karşılık iyilik yapanlar; yani Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etmek ve nankörlükten kaçınmak suretiyle güzel karşılık verenler kastedilmiş olması muhtemeldir. Veyahut da Cenâb-ı Hak, muvahhid olanları (Allah'ın birliğini kabul edenleri) kastetmiştir.
---
Dipnotlar:
26 Buhâri, “Rikak” 18; Müslim, “Sıfatü'l-kıyâme” 72. 7 Câbir (r.a.), Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediğini rivayet etti: “Yedi kat gökte, kıyama duran, rükü eden veya secde eden bir meleğin bulunmadığı ayak basacak kadar, bir karış kadar ve avuç içi kadar boş bir yer bile yoktur. Buna rağmen kıyâmet günü onlar hep birlikte Allah'a şöyle diyecekler: “Seni tenzih ederiz, sana hakkıyla kulluk yapamadık, ancak sana hiçbir şeyi de ortak koşmadık” (Taberâni, el-Mucemu'l-evsat, IV, 44; a.mlf., el-Mu'cemu'i-kebir, II, 184). “Bu hadisin senedinde Urve b. Mervân adlı bir râvi vardır, Dârekutni, onun hadiste kavi olmadığını söylemiştir. Senedin diğer râvileri ise sahihtir” (Heysemi, Mecma'u7z-
A'raf 7:57
Rüzgârları müjde olarak gönderen... Burada ei anlamına gelen muştur. “Nuşür”un çoğul kiplerinden biri olan “nuşur”, yeniden dirilmek, “neşr” yayılmak, “buşr” ise müjdelemek demektir”. “Neşran” kırâatine göre anlam şöyle olur: O bulutları yayan ve dağıtan Cenâb-ı Hak'tır. Denildi ki: Gönderilen o bulutları sevk eden rüzgârdır.
Nihayet o rüzgârlar ağır bir bulut yüklenince... Burada geçen “ekallet” kelimesi, yüklenmek anlamına gelir. Buna suyu üstüne almak mânası da verilmiştir, ikisi de aynı anlama gelirler. Ağır bir bulut, yani taşıdığı sudan dolayı ağır olan bulut. Onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indiririz, yani o memlekete indiririz. Onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. Bazıları Türlü türlü meyveler meâlindeki ifadeyi, gördüğünüz her çeşit meyve diye açıkladılar. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız; Cenâb-ı Hak kuruyup gittikten ve hiçbir eseri kalmadıktan sonra bitkileri, meyveleri ve hurmayı topraktan yeniden çıkardığı gibi, insanları da öldükten, izleri silindikten sonra aynı şekilde çıkaracaktır. İnsanlar ölüp gittikten ve kendilerinden hiçbir iz kalmadıktan sonra Ölüleri de işteböyle çıkaracağız. Herhalde bundan ibret alırsınız. Düşünürsünüz de, Allah'ın, ölümden sonra insanları diriltmeye kâdir olduğunu anlarsınız. Yahut da ibret alırsınız. [ ]Sonra insanların akılları, bir şeyi yeniden yapmanın, onu ilk defa yapmaktan daha basit ve daha kolay olduğunu kabul eder. Görmez misin ki Dehriler, Seneviler ve şu insanlar, nesnelerin hiçlikten (lâ min şey) yaratılmasını inkâr ediyorlar, nesnelerin olmasını, ortaya çıkmasını ve tekrar vücut bulmasını, mevcut olan bir asıldan varolmak şeklinde görüyorlar. Cenâb-ı Hak ise, “Bu O'nun için pek kolaydır”? buyurmaktadır, yani akıllarınızın onu kabul etmesi kolaydır.
Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur. Burada Cenâb-ı Hak, ölümden sonra dirilmeye delil olması için insanlara hikmetini, kudretini ve nimetlerini hatırlatmaktadır. Rüzgârı ve yağmuru göndermesindeki ve yağmuru yağdırmak istediği mekâna sevk etmesindeki hikmetine gelince, müşahade etmedikleri sürece Allah'ın gökten yağmur ve rüzgârı nasıl gönderdiğini, bulutları nasıl sevkettiğini insanlar görmez, müşahede etmez ve bilmezler, işte Cenâb-ı Hak bunlardaki hikmetini insanlara hatırlatıyor. Nimetlerine gelince, bulutları, yağmura ihtiyaç olan yere rüzgârlar vasıtasıyla sevk ediyor ve oraya yağmur yağdırıyor, hiç şüphesiz bu onlara verdiği nimetlerin en büyüklerindendir. Bu da, onlar bunu hak ettikleri için değil, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle olduğunun bilinmesi içindir. Kudretini hatırlatmasına gelince, âyette de belirttiği üzere ölümden sonra toprağı diriltmesidir. Bu da ölümden sonra toprağı diriltip oradan türlü türlü meyveler ve bitkiler çıkarmaya kâdir olanın, ölülere can vermeye ve öldükten sonra insanları tekrar diriltmeye de kâdir olduğunun bilinmesi içindir. Öyle ki, herkes toprakta bitki ve meyve olmadığını görüp bildikten sonra Cenâb-ı Hak onu tekrar bitkiyle, hurma ve meyve ile canlandırmaya kâdir olduğunu göstermektedir. Topraktan geçmiş yıllarda olduğu gibi her sene bitki ve hurma meyvesini çıkarması, O'nun birliğine, ölüleri diriltmeye ve söylediğimiz gibi herkes ölüp toprak olduktan sonra onlara tekrar can vermeye güç yetirdiğine delildir. En doğrusunu Allah bilir.
391 (İRahmetinin önünde meâlindeki ifade, iki el anlamına gelen “yedey” kelimesinden, yaratılanların anladığı şeyi anlamamamız gerektiğine işaret etmektedir. Nitekim hiç kimse yağmur hakkında el anlamına gelen “yed” sözcüğünün kullanılmasıyla bilinen organı anlamaz, çünkü yağmurun eli yoktur. Buna göre âyette “yed” kelimesinin belirtilmesi sebebiyle mâlum organ anlaşılmamalıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak “Aksine O'nun iki eli de açıktır” buyurmaktadır. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”!. Burada “Asılsız bir şey ona önünden yaklaşamaz” meâlindeki âyette geçen “yedeyhi” kelimesinden bilinen organ anlaşılmaz, çünkü Kur'ân'ın organı yoktur. Buna göre Allah'a nispet edilen iki el anlamındaki “yedeyn” kelimesiyle bilinen organ anlaşılmaz. Bundan organ mânasını anlayan biri, ancak inancı bozuk olduğu için öyle anlamıştır. Aynı şekilde arşa istivâ ve göğe istivâ ifadelerinden de, yaratılanların istivâsından anlaşılan şey anlaşılmaz. Çünkü Allah, yaratılanlara benzemekten bütünüyle uzaktır. Cenâb-ı Hak, “O'na benzer hiçbir şey yoktur” meâlindeki âyette buyurduğu gibi kendini nasıl nitelemişse öyledir.
OKA EY za İSE
---
Dipnotlar:
?? “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden Odur ve bu O'nun için pek kolaydır” (er-
A'raf 7:58
[Mümin ile Kâfirin Misâli]
Güzel memleketin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız üründen başka bir şey çıkmaz. Cenâb-ı Hak burada örneği belirtti, ancak örneğin konusunu belirtmedi. Müfessirler, burada mümin ile kâfire örnek verilmektedir, dediler. Sonra buradaki örneğin farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Cenâb-ı Hak bitkinin yetiştiği toprağı iyi (tayyib) olarak niteledi, bitki yetişmeyen toprağı da kötü (habis) diye niteledi. Buna göre mümin, Rabb'ine itâatkâr davrandığı ve O'nun emrini yerine getirdiği için iyi (tayyib) olmakla nitelenmiş ve Allah onu iyi bir cevher yaptı. [§]Kâfir ise, kötü işler yaptığı ve Rabb'ine itâat edip salih ameller işlemediği için kötüdür (habis). Tıpkı topraktan aslı ve cevheri itibariyle iyi olarak nitelenen faydalı nebatlar ile aslı itibariyle kötü olarak nitelenen faydasız bitkiler çıktığı gibi. Bu âyete başka bir açıdan bakmak da mümkündür, şöyle ki: Cenâb-ı Hak Kitab'ın çeşitli yerlerinde beyan ettiği üzere bu Kur'ân'ı yaratılanlar için mübarek ve şifalı kılmıştır. Gökten inen suyu da bereket ve rahmet olmakla nitelemiştir. O bereketli su, cevheri iyi olan toprağa inince, o topraktan nebat ve faydalı gıdalar çıkar, cevheri kötü olan tuzlu bir toprağa inince de, aslı kötü olduğu için oradan işe yarar bir şey çıkmaz. Buna göre şu Kur'ân mübarektir ve şifadır, mümin onu dinler, söylediğine uyar ve gereğince amel eder. Kâfir ise onu duyar fakat ona uymaz ve gereğince amel etmez. Bu Kur'ân'ı işiten, ona tabi olan ve gereğince amel eden mümin, tıpkı aslı ve cevheri iyi olduğu için toprağa girip oradan faydalı bitkiler çıkaran su gibidir. Kâfir ise, aslı ve cevheri kötü olduğu için bitki yetiştirmeyen toprak gibidir. İşin aslı şudur: Aklen iyi olana, insan tabiatına iyi görünen bir şeyle örnek verilmektir. Çünkü insan tabiatına göre iyi olan bir şey, ancak duyu organıyla bilinir, aklen iyi olan şeyin iyiliği ise ancak delillerle bilinir ve o da görünmezdir. Âyette, duyularla algılanmayan (gâib) ve aklen iyi olan şeyi bilmeye, müşahede ve duyularla iyiliği bilinen şey örnek verilmektedir. İmanın iyiliği görünmez, duyularla algılanmaz, his ve müşahede ile iyiliği bilinen şey ona örnek verilmektedir. [ ]O da Cenâb-ı Hakk'ın âyette sözünü ettiği topraktan çıkan bitkidir, bu bitki o toprağın aslının ve cevherinin iyi olduğuna işaret etmektedir. Üzerinde hiçbir şeyin yetişmediği toprak ise, aslı ve cevheri kötü olduğu için yetişmemektedir. Mümin ile kâfir de böyledir. Sonra bunun amelinin iyiliği ve güzelliği, diğerinin de amelinin çirkin ve kötü olduğu ancak âhirette ortaya çıkar. Bu da ölümden sonra dirilmeyi gerektirir; çünkü dünyada onların ikisi de aynı durumdadırlar, bu durum iyi olan ile kötü olanı ortaya koyacak başka bir dünyanın var olduğunu gösterir. Müminin ameli iyidir, onun aslı iyi olduğu için bütün yaptıkları da iyi oldu. Kâfirin ameli ise kötüdür, toprak örneğinde geçtiği gibi onun aslı kötü olduğu için yaptıkları da kötü oldu.
Rabb'inin izniyle... Bu lafzın Rabb'inin ilmiyle ve yaratmasıyla anlamına gelmesi muhtemeldir. Faydasız anlamına gelen “nekiden” sözcüğünü Hasan-ı Basri, kötü (habis) diye açıkladı, yani kötü olan topraktan ancak kötü ürün çıkar. Bu kelimeye Ebü Bekir el-Esaml, faydasız diye anlam verdi. Buna ancak zorlukla ürün çıkar anlamı verildiği gibi, az ürün çıkar mânası da verilmiştir, bunların ikisi de aynı anlama gelir. İşte biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz, yani âyetlerden faydalanan kavim için onları böyle açıklıyoruz.
Gps giz Cl bu lata aJi
A'raf 7:59
Andolsun ki Nub’u elçi olarak kavmine gönderdik. Tıpkı seni de kendi kavmine gönderdiğimiz gibi. “Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere, sen gönderilen ilk elçi değilsin. Bu âyet, soyları bilinmese bile nebîlere ve resûllere iman etmekle imanın sahih olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak nebîleri ve resûlleri, soylarıyla değil isimleriyle belirtmiştir. Bu gerçek, soyları bilinmese bile imanın ancak onlara iman etmekle tamamlanacağına işaret eder. [§] Aynı şekilde adları bilinmese bile onlara inanmakla iman geçerli olur. Çünkü peygamberlerden bir kısmının adı bilinmemektedir. Dolayısıyla adları bilinmese de bütün peygamberlere inanmakla iman geçerli olur. Bu âyet aynı zamanda Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin ispatına da işaret etmektedir, çünkü Hz. Nuh'un (s.a.) peygamberliğinden haber vermektedir, bu durum onun bu bilgiyi Allah'tan aldığını gösterir.
Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Denildi ki: Allah'a kulluk edin meâlindeki ifade, Allah'ın birliğini kabul edin anlamına gelir. [Bazıları] âyette kulluk anlamına gelen “ibadet” kelimesine tevhit anlamını verdiler. Çünkü samimiyetle Allah'ın birliğini kabul etmedikçe kulluk olmaz, olsa bile böyle bir kulluk geçerli olmaz. Bundan dolayı onun için bu kelime mecâzi anlamda kullanılmıştır. Âyetteki “ibadet” kelimesinin bilinen anlamıyla kulluk anlamına gelmesi de mümkündür. Sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Yani ilâhlığı ve rablığı deliller ve kanıtlarla sabit olan Hak ilâh olarak O'ndan başka tanrınız yoktur.
Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum. Bazıları şöyle dediler: Ben korkuyorum, yani şayet bu inançla ölürseniz Büyük bir günün azabının üzerinize geleceğini ben biliyorum. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki korku kelimesi, bilinen anlamıyla korkudur, şefkat ve merhametten dolayı duyulan korkudur. Bu durumun, Hz. Peygamber'in (s.a.) onların iman etmelerini arzu ettiği bir zamanla ilgili olması muhtemeldir, sonra Allah, “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak”” meâlindeki âyetle kavminin iman etmesinden ümidini kestirdi. Büyük bir günün azabı, burada kastedilen o günün yaratılanlar için büyük olmasıdır, nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O büyük günde ki, işte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar”. Burada belirtildiği üzere o gün, yaratılanlar için büyük bir gündür.
A'raf 7:60
Kavminden ileri gelenler. Yani kavminin eşrafı ve efendileri. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz efendilerimizi ve büyüklerimizi dinledik, diyecekler”. Halbuki onlar, nebilere ve resüllere karşı idiler, çünkü onlar insanları şeytanların kendilerine ilham etmiş olduğu şeylere çağırıyorlardı. Halbuki peygamberler, Allah'ın vahyettiği bilgi ve haberlere, indirdiği kitaplara iman etmeye davet ediyorlardı. [ ]Bundan dolayı onlar, Biz seni gerçekten apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz! dediler. Yani apaçık bir hata üzerinde görüyoruz. Bu cümle ayrıca şu iki anlama gelebilir. Birincisi, onlar, muhaliflerini öldürmeye kasteden firavunlara ve zâlimlere muhalefet ettiğini gördükleri için peygamberin hatalı olduğunu söylemişlerdi. İkincisi de, babalarının ve atalarının dinini terk ettiği için peygamberin hatalı olduğunu söylemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
A'raf 7:61
Nuh şöyle cevap verdi: Ey kavmim! Bende hiçbir sapkınlık yoktur. Yani ben sapıtmış değilim. Çünkü insan kendisinden sapıklık fiilini giderdiğinde sapık olmayı da yok etmiş olur. Bu, yumuşak ve ince bir üslüptur. Cenâb-ı Hak nebilere ve resüllere, kavimlerine karşı böyle yumuşak davranmalarını emretmiştir. Çünkü yumuşaklık kalpleri daha çok etkiler ve daha kolay kabul edilir. Ben âlemlerin Rabb'i tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Âlem ise, her şeyin özüdür.
A'raf 7:62
Size Rabb'imin vahiylerini duyuruyorum. Yani size tebliğ etmemi emrettiği şeyleri duyuruyorum. İster kabul edin ister etmeyin, ister tehdit edin ister söz verin, beni nasıl karşılarsanız karşılayın, ben size bunları tebliğ edecegim. Yahut Size Rabb'imin vahyetiklerini duyuruyorum meâlindeki beyan, Rabb'imin bana gönderdiği risâletini duyuruyorum anlamına gelir. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in (s.a.), Rabb'inin vahiylerini onlara tebliğ edeceğini haber vermekte, ancakonun ne olduğunu açıklamamaktadır; indirdiği kitabında olanlar mıdır, yoksa kendisine kitap dışı vahiyler midir? Onlara tebliğ ettiklerini tasdik etmekten başka onu bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur.
[ ]Size öğüt veriyorum. Bu cümle, sizi kendi menfaatinize olan şeye davet ediyor ve ona uymanızı size emrediyorum, zararınıza olan şeyleri de size yasaklıyorum anlamına gelebilir. Nasihat, faydalı olan şeye davet etmek, zararlı olan şeyi de yasaklamak demektir. Burada yapılan nasihat hem onlar için hem de bütün müminler içindir. Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Dikkat edin! Din nasihattir.” Denildi ki: Kimin için yâ Resülallah? Buyurdu ki: “Allah için, kitabı için, peygamberi için, müslümanların liderleri için ve herkes için”. Ebu'l-Kâsım el-Hakim? (r.h.) şöyle dedi: Nasihat, dürüst alâkanın zirvesidir.
Ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiy ile) biliyorum. Cenâb-ı Hak başkalarına vermediği şeylerin ilmini ona vermişti. Bu, İbrâhim aleyhisselâmın, babasına söylediği söze benzemektedir: “Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi hakikaten bana geldi, bu sebeple bana uy!” Ben Allah'tan (gelen vahiy ile) biliyorum meâlindeki cümle, siz bu durumunuzu devam ettirirseniz, Sizin bilmediğiniz azabın başınıza geleceğini ben biliyorum anlamına da gelebilir.
A'raf 7:63
İçinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir zikir (vahiy) gelmesine şaşırdınız mı? Benzerini yapmaya ne benim ne de sizin gücünüzün yetmediği Sizden bir adam vasıtasıyla Allah tarafından size bir zikir (vahiy) gelmesine şaşırdınız mı? Onlar, Allah'ın elçilerinin insan olmasına şaşırıyor, onların peygamber olduklarını inkâr ediyor ve şöyle diyorlardı: “Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır. Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhalde bir melek gönderirdi”. Onlar böyle şeyler söylüyorlar, insanın peygamber olmasını inkâr ediyorlardı. [ ]Halbuki onların bunu inkâr etmeye hakları yoktu; çünkü bazıinsanların bazılarından üstün olduğunu kendileri de görüyorlardı. Risâletin, yani peygamberliğin insanlara verilmesi de onların üstünlüğüdür. Bunu onlar kendi aralarında görüyorlardı. İnsanların bazısını bazısına üstün kılmak hakkı da Allah'ındır, çünkü yaratma ve emir O'na aittir. Her mülk sahibinin ve her sultanın, kendi mülkünde dilediği şekilde insanları birbirine üstün tutma hakkı vardır. Yoksa İçinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir zikir (vahiy) gelmesine şaşırdınız mı? Yani vahiy, sizin yapınızdan (türünüzden) farklı yapıdaki biri vasıtasıyla gelseydi, sizin kafanız karışır ve içinden çıkamazdınız.
Sizleri uyarmak için. Yani Allah'ın azabından sizi uyarmak için; Sakınmanız için, yani Allah'a isyandan sakınmanız için. Rahmete nâilolasınız diye, yani benim yasakladığım fiillerden sakınırsanız rahmete nail olursunuz. Yahut bu cümle, onun kavminde rahmet edilmesi caiz olan kişiler vardır, demektir.
IIE Gel EZE SİRİN çö ZA Gali E i 236
A'raf 7:64
Onu yalanladılar. Yani Hz. Nuh'u (s.a.), onun insanları Allah'a kulluğa, O'nun birliğini kabule ve Allah'tan başkasına kulluk yapmaktan vazgeçmeye davet etmesini yalanladılar. Yahut nübüvvetine ve risâletine ilişkin olarak kendilerine verdiğimiz mücizeleri yalanladılar.
Biz de onu kurtardık. Yani Nuh'u ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi asılsız sayanları da suda boğduk! Cenâb-ı Hak Nuh'un kavmini azap ve ceza olarak helâk ettiğinde dostlarını kurtarır ve onları kendileri için takdir edilen ecellerine kadar yaşatır. Bu da onlar için, Allah düşmanlarının başına gelen o azaptan kurtulmak anlamına gelir.
Âyetlerimizi asılsız sayanlar. Yani risâletini ve nübüvvetini ispat etmek için yarattığımız mücizeleri asılsız sayanlar... Âyetlerimizi asılsız sayanlar meâlindeki beyan, ona verdiğimiz Allah'ın birliğine ve ulühiyyetine dair âyetlerimizi asılsız sayanlar anlamına da gelebilir. Çünkü onlar kör bir kavim idiler, yani gerçeği görmediler.
Ebai ipe
A'raf 7:65
Âd kavmine de kardeşleri Hüd'u (gönderdik). Yani Hüd aleyhisselâmı Âd kavmine peygamber olarak gönderdik. Bu âyet, Nuh aleyhisselâm hakkında Cenâb-ı Hakk'ın söylediği, “Andolsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik”! meâlindeki âyet gibidir. Buna göre Âd kavmine de kardeşleri Hüd'u (gönderdik) meâlindeki cümle, Âd kavmine Hüd'u peygamber olarak gönderdik demektir. Âyetteki kardeşleri ifadesinin dört anlama gelmesi muhtemeldir: Soy kardeşliği, aynı özden yaratılma anlamında kardeşlik -nitekim aynı özden olunca, bu onun kardeşidir, denilir. Ancak özleri farklı olduğunda böyle denilmez-, sevgi ve muhabbet kardeşliği ve din kardeşliği. Hüd ile kavmi arasında ne din kardeşliği vardı, ne de sevgi kardeşliği. Aralarında soy kardeşliği olabilir, çünkü çok uzak olmasına rağmen Âdem'den gelmişlerdir, herkes onun evladıdır. Meseleye böyle bakıldığında, onlar birbirlerinin kardeşi olurlar, tıpkı bir adamın çocuklarının birbirine kardeş olmaları gibi. Yahut da söylediğimiz gibi aralarında cevher, yani aynı özden olmaları itibariyle bir kardeşlik vardı. Aynı türden ve aynı özden olduklarında, bu onun kardeşidir denilir. Bu iki şekildeki kardeşlik muhtemeldir, ancak diğer iki şekildeki kardeşlik mümkün değildir.
O dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Yani kulluk edilmeye gerçekten layık olan Allah'a kulluk edin! sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Yani sizin O'ndan başka mabudunuz yoktur, gerçek anlamda mabud sadece Odur. Allah'tan başkasına kulluk yapmaktan Hâlâ sakınmayacak mısınız? Yahut O'ndan başkasına kulluk yapmanızdan ve Hüd'u yalanlamanızdan dolayı Allah'tan Hâlâ sakınmayacak mısınız? Veyahut Allah'ın azabından ve kendisine karşı gelmenizden dolayı size vereceği cezadan Hâlâ sakınmayacak mısınız?
A'raf 7:66
Kavminden ileri gelen kâfirler, buradaki “kavminden ileri gelenler”? meâlindeki ifadenin kavminin ileri gelenleri ve efendileri anlamına geldiğini daha önce belirtmiştik. Biz seni kesinlikle bir akılsızlık içinde görüyoruz ve gerçekten senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz. Burada Cenâb-ı Hak, onların zanna dayanarak peygamberi yalanladıklarını söylemektedir. Başka bir yerde de kesin olarak yalanladıklarını söylemektedir: “O, Allah hakkında sadece yalanlar düzüp koşan bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz Açıklamaya çalıştığımız âyetteki Gerçekten senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz meâlindeki beyan, Hüd aleyhisselâmın onları Allah'a kulluğa ve O'nun birliğine inanmaya davete başladığı sıradaki durumu ifade etmektedir. Hüd aleyhisselâmı, davetine başlamadan önce doğru sözlü ve güvenilir biri olarak tanıdıkları için şimdi şüpheye düşmüşlerdi. Risâlet ve nübüvvetine ilişkin mücizeleri onlara gösterdiğinde, Allah'tan başka taptıkları putların ayıplarını ortaya çıkarıp onları bâtıl hale getirdiğinde ve bu durum onların nazarında da açık seçik hale geldiğinde, işte o zaman “O, Allah hakkında sadece yalanlar düzüp koşan bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz” dediler. Bu da, onların inatçılık yaparak peygamberleri yalanladıkları bilinsin diyedir.
A'raf 7:67
Ey kavmim! dedi, Ben akılsız değilim. Peygamberler, Allah'ın salât ve selâmı onlara olsun, insanlara karşı en güzel tarzda muamele etmekle emrolunmuşlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'e (s.a.) de aynı emri vermisti: “Kolaylığı seç, iyi olanı emret “Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav Buna benzer başka âyetler de vardır. Buna göre daha önceki peygamberlere de aynı emir verilmişti. Bundan dolayıdır ki onlar Hüd'u yalanlamak ve akılsızlık ithamıyla karşılayınca, kendilerine sadece, sizin söylediğiniz ve bana nispet ettiğiniz ithamlar Bende yok, ben ancak âlemlerin Rabb'inin gönderdiği bir elçiyim, dedi.
Yani sizi Allah'ın birliğine, O'na kulluk etmeye ve kurtuluşunuzu sağlayacak olan dine sarılmaya davet ediyorum. Birini, kurtuluşuna vesile olacak olan yola davet eden insan, onun için iyi bir nasihatçidir. Size iyi niyetle öğüt veren güvenilir biriyim meâlindeki âyetin şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Ben size bundan önce de nasihat ediyordum, içinizde güvenilir biriydim, şimdi beni nasıl yalanlıyorsunuz ve akılsızlıkla itham ediyorsunuz? Ben, Cenâb-ı Hakk'ın bana verdiği elçilik ve bende yarattığı vahiy konusunda da güvenilir biriyim. İster uygun görün ister reddedin, Ben size Rabb'imin vahyettiklerini duyuruyorum. Yahut beni korkutun veya korkutmayın, kabul edin veya etmeyin Ben size Rabb'imin vahyettiklerini duyuruyorum. Yahut da Ben size Rabb'irnin vahyettiklerini duyuruyorum, böyleyken beni akılsızlıkla ve Allah'a iftira etmekle nasıl itham edersiniz?
PARE Biçak ea o Gi Keini Git Kii dal iis
A'raf 7:68
Ey kavmim! dedi, Ben akılsız değilim. Peygamberler, Allah'ın salât ve selâmı onlara olsun, insanlara karşı en güzel tarzda muamele etmekle emrolunmuşlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'e (s.a.) de aynı emri vermisti: “Kolaylığı seç, iyi olanı emret “Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav Buna benzer başka âyetler de vardır. Buna göre daha önceki peygamberlere de aynı emir verilmişti. Bundan dolayıdır ki onlar Hüd'u yalanlamak ve akılsızlık ithamıyla karşılayınca, kendilerine sadece, sizin söylediğiniz ve bana nispet ettiğiniz ithamlar Bende yok, ben ancak âlemlerin Rabb'inin gönderdiği bir elçiyim, dedi.
Yani sizi Allah'ın birliğine, O'na kulluk etmeye ve kurtuluşunuzu sağlayacak olan dine sarılmaya davet ediyorum. Birini, kurtuluşuna vesile olacak olan yola davet eden insan, onun için iyi bir nasihatçidir. Size iyi niyetle öğüt veren güvenilir biriyim meâlindeki âyetin şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Ben size bundan önce de nasihat ediyordum, içinizde güvenilir biriydim, şimdi beni nasıl yalanlıyorsunuz ve akılsızlıkla itham ediyorsunuz? Ben, Cenâb-ı Hakk'ın bana verdiği elçilik ve bende yarattığı vahiy konusunda da güvenilir biriyim. İster uygun görün ister reddedin, Ben size Rabb'imin vahyettiklerini duyuruyorum. Yahut beni korkutun veya korkutmayın, kabul edin veya etmeyin Ben size Rabb'imin vahyettiklerini duyuruyorum. Yahut da Ben size Rabb'irnin vahyettiklerini duyuruyorum, böyleyken beni akılsızlıkla ve Allah'a iftira etmekle nasıl itham edersiniz?
PARE Biçak ea o Gi Keini Git Kii dal iis
A'raf 7:69
Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi. Bu beyanın farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Cenâb-ı Hak sizi, peygamberi yalanlamaları yüzünden helâk ettiği bir kavmin yerine getirdi ve sizi. helâk etmedi, binâenaleyh onların peygamberi yalanlamaları yüzünden helâk ettiği gibi sizi de peygamberi yalanlamanız yüzünden helâk etmesin! Yahut şöyle denilir: Allah sizi insan olan peygamberi, yani Nuh'u tasdik eden bir kavmin yerine getirdi, benim peygamberlik davamı nasıl yalanlarsınız, çünkü ben de insanım ve ben de sizi Allah'a kulluk etmeye ve O'nun birliğini kabule davet ediyorum? Bu, açık bir çelişkidir.
İkincisi, Nuh'u Düşünün, o insan olan bir peygamberdi, böyle iken ve bütün peygamberler insan türünden seçilip gönderilmişken, benim gibi bir insanın peygamber olarak gelmesini nasıl inkâr edersiniz?
(JÜçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın malınıza bolluk, bedenlerinize kuvvet BEN yaratılışınıza ve endamınıza güzellik vermek suretiyle size lütfettiği nimetleri Düşünün! Âd kavminin hepsinde bu özellikler vardı. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine; sütunlarla dolu İrem'e”“. Bu âyet, malda bolluğa işaret etmektedir. Bedenen ve boy pos itibariyle güçlü kuvvetli olduklarına da şu âyette işaret edilmektedir: “(Orada bulunsaydın), Âd kavmini devrilmiş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün”. Şu âyet-i kerime de onların uzun boylu ve kuvvetli kişiler olduklarına işaret etmektedir: “O şiddetli kasırga, insanları sökülmüş hurma kütükleri gibi çekip alıyordu”. Bundan dolayı bazı müfessirler Yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı meâlindeki ilâhi kelâma, kuvvetli ve kudretli kıldı anlamını vermişlerdir. Bazıları da uzun boylu ve iri cüsseli olmak anlamını verdiler. Cenâb-ı Hak, Âd kavmi hakkında üç özelliğe işaret etmektedir, bu üç özellikle onları diğer insanlardan ayırmaktadır. Birincisi, bedenen iri cüsseli olmalarıdır, Yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı meâlindeki âyetle buna işaret etmektedir. Güçlü-kuvvetli olduklarına da, “Bizden daha güçlü kim var? dediler”™ meâlindeki âyet işaret etmektedir. İkincisi, büyük servet sahibi olmalarıdır, “Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine; sütunlarla dolu İreme” meâlindeki âyet de buna işaret etmektedir. Üçüncüsü de fazla bilgi sahibi olmalarıdır, “Onlar gerçeği görme yeteneğine sahip idiler”! meâlindeki âyet de buna işaret etmektedir.
O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Bazıları, nimetler anlamına gelen “âlâ” (y%i kelimesine belaları def etmek mânası verdiler, nitekim “na mà” kelimesi de nimetleri birine sevketmek anlamına gelir. Ancak bunların ikisi de aynı anlamdadır, belalar def edilince mutlaka başka bir nimete sevk edilmiş olur. Çünkü Cenâb-ı Hak Rahmân süresinde “âlâ” kelimesini belirttiği her yerde, [ ]“Artik Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?” meâlinde otuz bir kere tekrarlanan âyette ancak insana verdiği nimetleri hatırlatmaktadır. “Kur'ân'ı Rahmân öğretti. İnsanı O yarattı. Ona anlama ve anlatmayı öğretti” diye başlayan sürenin tamamında belaların defi değil nimetlerin sevk edilmesi belirtilmektedir.
Umulur ki kurtuluşa erersiniz. Yani Allah'ın verdiği nimetleri hatırlar, bu nimetlere karşı O'na şükreder, kulluğunuzu ve şükrünüzü O'ndan başkasına yöneltmezseniz, Kurtulursunuz. Bu kelimeye kurtulmanız için veya kurtuluşa erenlerden olmanız için diye de anlam verilir.
---
Dipnotlar:
“Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine; ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İreme”. “Âd halkı ise dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi. Allah o kasırgayı ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi. Öyle ki (orada bulunsaydın), o kavmi devrilmiş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün”. “Onların üzerine bitmek bilmeyen o kara günde şiddetli bir kasırga gönderdik. İnsanları sökülmüş hurma kütükleri gibi çekip alıyordu”. “Anılan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Bizden daha güçlü kim var? dediler” (Fussılet, 41/15). “Görmedin mi, Rabb'in ne yaptı Âd kavmine; ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İreme”. “Âd veSemüd kavimleri de öyle. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Şeytan onlara, (kötü) işlerini güzel gösterip kendilerini doğru yoldan saptırmıştı; oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi”.
A'raf 7:70
Dediler ki: Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Bu âyet, peygamberin insanlara tebliğ ettiği risâletin, onları sadece Allah'a kulluk etmeye ve O'nun dışında taptıkları her şeyi terk etmeye davet etmek için olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Dediler ki: Sen bize tek Allah'a kulluketmemizve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? buyurulmaktadır. Hiç şüphe yoktur ki peygamber onlara sadece Allaha kulluk etmeye ve atalarının tapmakta oldukları putları bırakmaya davet için gelmişti. Burada onların fiillerindeki bir çelişkiye de işaret edilmektedir; çünkü onlar, “Bu da olsa olsa sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir” meâlindeki âyette ifade edildiği üzere insan türünden bir peygamber gelebileceğini inkâr ediyorlardı. İnsan türünden birinin peygamber olabileceğini kabul etmiyorlar, fakat taşların ve odunların tanrılığını kabul ediyorlardı. Sonra Allah'tan başkasına kulluk yapmak konusunda atalarını taklit ediyorlardı, halbuki ataları arasında sadece Allah'a kulluk yapan ve O'ndan başkasına kulluk yapmayanlar da vardı. Bunlar, Nuh aleyhisselâm ile birlikte kurtulmuşlardı. [ ]Allah'tan başkasına tapan atalarını taklit etmeyi bırakarak, sadece Allaha kulluk yaparak kurtuluşa eren atalarını neden taklit etmezler? Bu açık bir çelişkidir, çünkü onlar peygamberi yalanlayan, Allah'tan başkasına tapan ve bu yüzden helâk olan atalarına tabi oluyorlar, fakat kurtuluşa eren atalarına tabi olmuyorlar! Cenâb-ı Hak burada onların akılsızlıklarına ve insan türünden birinin peygamber olamayacağı sözlerindeki çelişkiye işaret etmekte, ancak bunu açık olarak değil de dolaylı olarak ve üstü kapalı bir şekilde söylemektedir. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerimde insanların akılsızca davranışlarıyla ilgili olarak belirttiği yerlerde hep üstü kapalı bir şekilde (târiz) dokundurmaktadır.
Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azabı) getir bize! Peygamber onlara, eğer inanmaya davet etmiş olduğu vahiylerde kendisini tasdik etmezler ve Allah'tan başkasına kulluk yapmakta atalarının âdetlerini terk etmezlerse, başlarına Allah'ın azabının geleceğini söylüyordu. (Onlar da kendisine bu sözle karşılık verdiler).
Ont az İİB
A'raf 7:71
71. “Hüd şöyle cevap verdi: Üzerinize Rabb'inizden bir öfke ve bir azap inmektedir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekle yenlerdenim!
Hüd şöyle cevap verdi: Üzerinize Rabb'inizden bir öfke ve bir azap inmektedir. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “rics” kelimesi azap anlamına gelir, yani sizin Hüd'u yalanlamanız sebebiyle yahut Allah'tan başkasına tapmakta atalarınızı taklit etmeniz yüzünden azap size vacip oldu. Âyette geçen “gadap” kelimesi de azap demektir. “Rics” kelimesinin burada yüzüstü bırakmak, yardımdan ve başarıya ulaşmaktan mahrum bırakmak anlamına gelmesi caizdir. Yani sizin kendi seçiminizle yaptığınız tercihten dolayı yüzüstü bırakılmanız ve başarıya ulaşmaktan mahrum edilmeniz gerekli olmuş ve bu da Gerçekleşmiştir. Bazıları da şöyle dedi: “Rics”, günah ve pis olmak anlamına gelir, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Pislikten yani putlardan uzak durun ve asılsız sözden de kaçının”. Başka bir âyette de “Şeytan işi iğrenç şeylerden ibarettir” buyurur. Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurur: “Allah'ım! Pis, necis ve kötü olan ve kötülüğü öğreten kovulmuş şeytandan sana sığınırım”.
(SİHaklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin taktığınız kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Onların tartışmaları “Bize tek Allah'a kulluk etmemiz için mi geldin?”59 demeleridir. Buradaki isimler hususunda demek olan kelimeler ifadesi, muhtemelen sizin taktığınız isimlerle anlamına gelir.
Haklarında Allah hiçbir delil indirmedi. Denildi ki: Buradaki “sultan” (oua) kelimesi, hüccet anlamına gelir, yani Allah'tan başkasına kulluk etmeleri konusunda Allah onlar için hiçbir delil indirmedi. “Sultan” kelimesinin burada mazeret anlamına geldiği de söylenmiştir, buna göre âyet, Allah bu konuda onlar için bir mazeret indirmedi mânasına gelir. Bekleyin öyleyse! Yani siz, şeytanın vâdettiklerini bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekliyorum! Yani ben de Rahmân'ın vâdettiğini bekliyorum.
Haklarında Allah hiçbir delil indirmedi. Yani onların Allah'ı bırakıp taptıkları, kendilerine ilâh, şefaatçi ve benzeri isimler verdikleri putlara bu isimlerivermeleri konusunda Allah hiçbir delil indirmemiştir. Sanki onlar, putlarına ilâh ve şefaatçi isimlerini vermek konusunda tartışıyorlardı. Halbuki onların Allah'tan başkasına kulluk yapmak ve O'ndan başkasını ilâh kabul etmekte ne delilleri vardı, ne de mazeretleri! Bekleyin öyleyse! Hasan-ı Basri şöyle dedi: Siz, şeytanın vâdettiklerini bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber Allah'ın vâdettiklerini bekliyorum!
---
Dipnotlar:
36 “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerden ibarettir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz”. Bu hadis, Hz. Peygamber'in (s.a.) helaya girerken okuduğu dua olarak muhtelif tariklerle ve merfü olarak rivayet edilmiştir (bk. İbn Mâce, “Tahâret”, 9; Ebü Dâvüd, el-Merâsil, 72; Hâkim, el-Müstedrek, I, 297). Hadis, İbn Mesüd ve Huzeyfe'ye mevkuf olarak da rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 11.
A'raf 7:72
Onu kurtardık, yani Hüd aleyhisselâmı kurtardık. Onunla beraber olanları da rahmetimizle kurtardık. Cenâb-ı Hakk'ın bir milleti ceza olarak helâk edip kökünü kazıması, kendi dostlarını da kurtarıp onlara yardım etmesi, Allah'ın hükümlerindendir. Rahmetimizle anlamındaki ifade, muhtemelen Allah'ın onları hidâyete sevk eden rahmetini belirtmektedir, çünkü şayet Allah'ın rahmeti olmasaydı onlar hidâyeti bulamazlardı. Fakat Allah onlara merhamet buyurdu ve onları hidâyete ulaştırdı, böylece onlar Allah'ın rahmeti sayesinde hidâyete ermiş oluyorlardı. Cenâb-ı Hakk'ın onları, kendisinden bir rahmet olmak üzere kurtarmış olması da muhtemeldir, yoksa onların da azabı gerektiren günahları ve hataları vardı. Fakat Allah, rahmeti ve lütfuyla onları kurtardı. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, kurtarılan kişi peygamber bile olsa, kurtarılmayı hak ettiğinden dolayı değil Allah'ın rahmeti ve lütfu ile kurtarıldığına delildir. [ ]Buna delil olarak bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah'ın rahmeti olmadan hiç kimse cennete giremez.” Denildi ki: Sen de mi yâ Resülallah? “Allah'ın rahmeti beni bürümemişse, evet ben de!”
Âyetlerimizi yalan sayanların kökünü kestik. Buradaki Yalan sayanların kökü meâlindeki beyan hakkında şöyle denildi: Allah'ın âyetlerini yalan sayanların soyunu, yani Allah onların kökünü kazıdı ve onlardan hiç kimse kalmadı. Yalan sayanların kökü meâlindeki beyan hakkında, Âyetlerimizin yalan sayanların aslı diye de anlam verilmiştir. Cenâb-ı Hak burada bize, Hüd aleyhisselâma verdiği âyetleri açıklamamaktadır, aslında bizim bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur, sadece Allah'ın onlara indirdiği azabın peygamberi yalanlamaları sebebiyle indirdiğini haber vermesi yeterlidir. Geçmiş ümmetler hakkında Allah'ın kanunu ve hükmü budur.
---
Dipnotlar:
39% Buhâri, “Rikak” 18; Müslim, “Sıfatü'l-kıyâme”, 72.
A'raf 7:73
Semüd'a da kardeşleri Salih'i (gönderdik). Bu cümlenin, “Andolsun ki Nüh'u elçi olarak kavmine gönderdik” meâlindeki âyetin bağlantısı (sıla) olduğunu daha önce söylemiştik”!. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir. Semüd'a da kardeşleri Salih'i gönderdik. Kardeşleri kelimesinin dört anlama gelebileceğini daha önce söylemiştik: Soy kardeşliği, öz ve şekil kardeşliği -aynı öz ve şekilden olduklarında, bu onun kardeşidir denildiği gibi-, sevgi ve dostluk kardeşliği ve din kardeşliği. [§] Hüd aleyhisselâm hakkında belirttiğimiz gibi Salih peygamberin Âd kavmi ile olan kardeşliğinin soy veya aynı kökten olma kardeşliği anlamına gelmesi muhtemeldir. Sevgi ve din kardeşliği anlamında olması mümkün değildir. Soy kardeşliği, daha önce de belirttiğimiz gibi aralarında ne kadar mesafe olursa olsun bütün âdemeoğulları için olması söz konusudur, çünkü herkes Âdem'in çocuklarıdır.
Onlara, “Ey kavmim? dedi, Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun bütün peygamberlerin, Allah'ın salât ve selâmı onlara olsun, insanları ancak Allah'ın birliğine ve O'na kulluğa, kulluk yapmaya layık O'ndan başka mâbut bulunmadığına davet etmek için gönderildiğini daha önce söylemiştik.
[Salih Aleyhisselâmın Devesi]
Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. Bu ilâhi kelâmın iki anlama geldiği söylenmiştir. Rabb'inizden açık bir delil meâlindeki cümlenin, Cenâb-ı Hak deveyi, Hz. Salih'in peygamberliğinin delili kılmasına, O da, size bir işaret olarak Allah'ın şu devesidir buyurmasına işaret ettiği söylenmiştir. Ayrıca Hz. Salih'in diliyle ortaya konulan âyetlerle huzurunda onun risaletine ve nübüvvetine gösteren mücizelerin ortaya çıkmasına işaret ettiği de söylenmiştir, ancak insanlar bu âyetlerle büyüklük yarışına girdiler, onları yalanlayıp inatçılık yaptılar.
O'da, size bir işaret olarak Allah'ın şu devesidir. Burada devenin Allah'a nispet edilmesinde özel bir anlam vardır, her ne kadar bütün develer hakikatte Allah'ın ise de burada farklı ihtimaller söz konusudur. Birincisi, devenin özellikle Allah'a nispet edilmesi, insanlara Allaha kulluğu hatırlatmak amacıyla ona saygı göstermek içindir. Nitekim “Mescidler yalnız Allah'ındır” meâlindeki Cenâb-ı Hakk'ın deveyi bir âyet kılmasının anlamı konusunda fazla zorlanmak gerekmez, çünkü şanı yüce olan Allah bu anlamı bize beyan etmedi. Şayet bu konuda zorlama bir şey söylenecek olursa, bu sözler geçmiş ilâhi kitaplardaki bilgilere muhalif düşebilir. O kıssalar ve önceki ümmetlerin haberleri, Kur'ân-ı Kerim'de ancak Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğine delil olsun diye belirtilmiştir. Şayet bunlara aykırı bir şey söylenmiş olsaydı, insanlara o konuda söz söyleme hakkı doğardı. Cenâb-ı Hakk'ın deveyi kendine nispet etmesinin başka bir anlamı da şudur: Allah o deveden faydalanma hakkını insanlara vermemiş, onun bakımını da insanlara yüklememişti. Aksine Onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın diye buyurmuş, yerden çıkan bitkileri onun rızkı kılmıştı. O, bakımını insanlara yüklediği, buna karşılık ondan faydalanma hakkını da kendilerine verdiği diğer develer gibi değildi. Dolayısıyla devenin özellikle Allah'a nispet edilmesi, onun yaşamasında başka hiç kimsenin katkısı olmadığı ve ondan yararlanmaya da kimsenin hakkı bulunmadığı içindir. En doğrusunu Allah bilir.
Onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın. Bu beyan, o deve Allah'ın mücizesi olması itibariyle her ne kadar diğer develerden farklı özellikte idiyse de, onun gıdasının diğer develerin gıdasıyla aynı olduğuna işaret etmektedir. Bu da, her ne kadar Hz. Salih'in risâletinin bir mücizesi ve nübüvvetinin delili ise de, gıda yönüyle diğer develere benzese bile bu durum onu mücize olma hükmünün dışına çıkarmadığının bilinmesi içindir. ( Peygamberler de böyledirler; onlar yemek ve gıdalarını almak konusunda diğer insanlarla aynı durumda olsalar da, bu onların Allah'ın elçisi olmalarına engel değildir. Bunu en doğru Allah bilir.
Ona kötülük etmeyin. Muhtemelen bu beyan ile onu öldürmeyin, kesmeyin ve yaralamayın, çünkü o size ait değildir denilmektedir. Sonra sizi elem verici bir azap yakalar. Başka bir yerde de, “Sonra sizi yaklaşan bir azap yakalar” buyurmaktadır. Bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın o elem verici azap ile âhiret azabını değil, ancak dünya azabını kastettiğine işaret eder. Çünkü âhiret azabı onları küfürleri sebebiyle yakalar, yakında onları azabın yakalayacağı tehdidi ile dünya azabı kastedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
ORTER ETE G Siis 3 ET Girildi İN EİT
---
Dipnotlar:
%1 Muhtemelen müellif “Âd kavmine de kardeşleri Hüd'u (gönderdik) meâlindeki âyetin tefsirinde söylediğini kastetmektedir. Her iki âyetin üslubu da aynıdır. âyette, orada Allah'a ibadet yapıldığı için bilhassa mescidler Allah'a nispet edilmiştir. Bu yerlerin özellikle Allah'a nispet edilmesi mescidlere saygı göstermek içindir. Buna göre Cenâb-ı Hak o deveyi kendi mücizelerinden biri yaptığını göstermek için, onu diğer develerden ayrı tutarak kendine nispet etmiştir; [ ] onun bünyesini ya yaratılış itibariyle veya var edilişi ve yaratılışının başlangıcı itibariyle yaratmasıyla? veyahut hangi özelliği ile ise, diğer develerin bünyesinden farklı kılmış, bundan dolayı onu kendine nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. %4 o“ Çünkü Allah onu, diğer hayvanların aksine aslı hayvan olan bir yerden yaratmamış, bir hayvandan doğmamıştı” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 299a). Şârih Alâeddin es-Semerkandi, devenin Allah'a nispet edilmesindeki özel mânaları açıklamak sadedinde şunu ilave etmiştir: “İkincisi, Cenâb-ı Hak o deveyi kendi âyetlerinden biri kıldığını göstermek için, onu diğer develerden ayrı tutarak özellikle kendine nispet etmiştir; onun bünyesini ya yaratılış olarak veya ilk olarak var edip yaratmasının başlangıcı itibariyle diğer develerden farklı kılmış, çünkü onu aslı hayvan olmayan ve hayvandan doğmayan bir deve olarak yaratmış, bundan dolayı onu kendine nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın deveyi kendine nispet etmesinin başka bir anlamı da muhtemelen şudur: Allah o devede insanların faydalanması özelliğini koymamış, onun bakımını da insanlara vermemişti. Aksine onu serbest bırakmalarını, Allah'ın dünyasında rızkını arayacağını haber vermişti. Topraktan çıkan bitkileri onun rızkı kılmıştı. Diğer develerde olduğu gibi bakımı insanlara ait değildi, dolayısıyla ondan faydalanmak da insanlara ait değildi. Yani onun özellikle Allah'a nispet edilmesi, deve her şeyiyle Allah'a ait olduğu içindi. Allah onda, insanlar için bir hak, bir mülkiyet ve bir menfaat koymamıştı” (Semerkandi, Serhu't-Tevilát, vr. 299a-b).
A'raf 7:74
Düşünün ki Allah Âd kavminden sonra yerlerine sizi getirdi. Bunun tefsirini Hüd kıssasında yapmıştık“. Yeryüzünde sizi yerleştirdi. Bu âyete sizi yeryüzüne indirdi diye anlam verilmiştir. O'nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler kuruyorsunuz. Cenâb-ı Hak burada onlara verdiği nimetleri, geniş serveti, bol rızkı ve özellikle diğer insanlardan ayrı olarak dağlardan ev yapma gücünü verdiğini hatırlatmaktadır. Allah özel olarak bunlara bol rızık ve geniş bir servet vermiş, Hüd kavmine ise kuvvet ve saldırma özelliği vermişti. Bir âyette şöyle buyurdu: “Yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı”, Başka bir âyette şöyle buyurdu: “Bizden daha güçlü kim var? dediler”“. Diğer bir âyette de şöyle buyurdu: “Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız”. Allah Hüd kavmini kuvvet, atılganlık ve güçte diğer insanlardan üstün kıldı. Bunları ise bol rızık ve geniş servete sahip olmakta diğerlerinden üstün kıldı. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın; yani lütfettiği rızık ve servetin bolluğunu hatırlayın! Âd kavminden sonra yerlerine sizi getirdiğini hatırlayın! Sizi dağlarda evler yapmaya kâdir yaptığını hatırlayın! Bu gibi imkânlara kimse kâdir değildi, çünkü diğerleri ancak dağların üzerinde bulunan imkânlardan faydalanabiliyorlardı. Fakat bunlar dağların altına girebiliyorlar ve kendilerine evler yapabiliyorlardı. Yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın! Yani Allah'ın nimetlerini hatırlayın ve başkasına kulluk yaparak O'na ortak koşmayın!
İİİ EL n İLANİ İİİ Eği
A'raf 7:75
Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar. Kavminin ileri gelenleri meâlindeki ifade ile büyükleri ve efendilerinin kastedildiğini daha önce belirtmiştik”. Bunlar, peygamberi dünya imkânları bakımından kendilerinden aşağıda gördükleri için ona tabi olmadılar. İçlerinden zayıf gördükleri kesimden inananlara meâlindeki ifade, Onlardan inananları belirlediğine göre, zayıf olanların arasında inanmayanların da var olduğuna işaret eder. Bu aynı zamanda peygamberlere ilk olarak zayıfların tabi olduğuna işaret etmektedir. Gerçekten bütün peygamberlerin ilk tâbileri hep zayıflar olmuştur. Siz Salih'in, Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar da, “Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız” dediler. O insanlar bu sözü, Salih aleyhisselâma inandıklarını ve onun peygamberliğini tasdik ettiklerini belirtmek için söylemişlerdi. (Birincisi), o insanların bu sözü, görünürde büyüklük taslayanların sorularına cevap mahiyetinde değildi. Çünkü onlar Siz Salih'in, Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? sorusunu, ona iman ediyor musunuz anlamında değil, onun peygamber olduğunu biliyor musunuz anlamında sormuşlardı. Fakat bunlar, sorulan sorunun zâhirinden farklı bir cevap vermişlerdi. Fakat bilginin imandan kinâye yapılması mümkündür. Onlar sanki şöyle sormuşlardı: Size Salihe iman ediyor ve onu tasdik ediyor musunuz? Çünkü bir şeyi bilmek, bazan insanın dahli olmadan da gerçekleşir. İmanın ise insanların dahli olmadan var olduğu anlaşılmaz. Buna göre sanki onlar, Salih aleyhisselâma iman edip etmediklerini sormuş oluyorlardı. Bundan dolayı onlar, Biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız demişlerdi. İkincisi, onlar sanki şunu demek istiyorlardı: Aksine biz onun Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyoruz ve Biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız.
Bu ifade, bilgiye ulaşmak için kendisine birtakım sebepler ve imkânlar verilen birinin, o ilim vasıtaları verildikten sonra cehâletinin artık mâzur görülemeyeceğini gösterir. Çünkü onlar şöyle sormuşlardı: Siz Salih'in, Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Yani bilmiyorsunuz demek istiyorlardı.
A'raf 7:76
76. “Büyüklük taslayanlar ise, “Biz de sizin inandığınızı inkâr ediyoruz' diye karşılık verdiler.”
Bu âyet, imanın sözlükte tasdik anlamına geldiğine işaret etmektedir. Tekzip ise, tasdikin zıddıdır. Çünkü büyüklük taslayanlar, onların “Biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız””” sözlerine karşılık olarak inanmayı yalanladıklarını (tekzip) söylüyorlardı. Onlar, bazı insanların bildikleri gibi bütün tâatların iman olduğunu bilmiyorlardı, onu ancak tasdik olarak biliyorlardı.
ALLİ e EİN El
A'raf 7:77
77. “Derken, o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler, böylece Rab'lerinin emrinden dışarı çıktılar ve Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir?” dediler.”
Derken, o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler. Cenâb-ı Hak burada onların hepsini deveyi kesmenin faili olarak gösterdi. Fakat “Derken ilgili adamlarını çağırdılar; o da (deveye) saldırıp hunharca öldürdü” meâlindeki âyette bu işi bir kişinin yaptığını haber vermektedir. Şems süresinde geçen “En azılısı cüretle ileri atıldığında” meâlindeki âyette de yine bir kişiye işaret etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, deveyi kesme fiilini onların hepsine nispet etmesinin sebebi muhtemelen, hepsinin istişare ile kesmeye karar vermelerinden, kesme işini ise içlerinden bir kişinin üzerine alıp diğerlerinin de ona yardım etmelerinden ve yapılana rıza göstermelerinden dolayıdır. Onların hepsi bu eyleme katıldıklarından dolayı Allah, kesme fiilini hepsine nispet etti, içlerinden birine nispet etmesi de deveyi kesme işini onun üzerine almasından ve hayvanı yürüyemez hale getirmesinden dolayıdır. Bu âyet, “yol kesen eşkıyadan biri adam öldürür ve onun malını da alırsa, diğerleri buna katılmasalar bile hepsi, yani öldürmeye katılan da katılmayanlar da suça ortaktırlar” diyen mezhebimizin görüşüne delildir; onlar birbirlerine yardım ettikten sonra yol kesicilerin hükmü hepsine uygulanır. Aynı şekilde bir grup, bir adamı öldürmek için bir araya gelse, sonra onlardan biri adamı öldürse, diğerleri öldürme fiiline karışmasalar bile, ona yardımcı olduktan sonra ceza olarak hepsi öldürülür. Hz. Ömer'in (r.a.) şu sözü de bunu teyit etmektedir: Eğer bütün San'a halkı o adamı öldürmeye katılacak olsaydı, onların hepsini (kısas olarak) öldürürdüm?”. Halbuki bütün San'a halkı toplanacak olsa bile, hepsinin onu öldürmesi fiilen mümkün olmazdı. [§] Buna göre kastedilen, insanların bu işi yapan kişiye yardımcı ve destek olmalarıdır?” dolayısıyla hepsi kısas hükmüne girerler; nitekim sözü edilen deve herkesin yardımı ve rızası ile kesildiği için, kesme fiiline bizzat katılsın katılmasın herkes azapta müşterektir.
Böylece Rab'lerinin emrinden dışarı çıktılar. Burada geçen “utuv” kelimesi, Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği bir şeyi, cehâlet veya gaflet yüzünden degil, bile bile onun tersini yapmak için gösterilen inat ve muhalefetin zirve noktası anlamına gelir.
Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir! dediler. Bu söz üzerine “Onları o dehşetli sarsıntı yakaladı”?7. Azabın hemen başlarına gelmesi, ancak kendilerinin hemen azabı istemelerinden ve kendilerini azapla korkutan ve rahmeti vâdeden peygamberi yalanlamalarından dolayıdır.
---
Dipnotlar:
Said b. Müseyyeb'ten rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (r.a.), hile ile öldürdükleri bir kişiye karşılık beş veya yedi kişiyi öldürmüş ve şöyle demişti: Eğer bütün San'a halkı onu öldürmeye katılacak olsaydı, onların hepsini (kısas olarak) öldürürdüm.. “...Burada sanki bir yazım hatası var gibidir. Çünkü kendilerine kısasın vacip olması için her birinin kesmeye katılması gerekir; ancak bize göre yardım edene kısas gerekmez, kısas ancak yol kesene yardım edenler için gerekir. Çünkü bu konuda kısasın gerekli olması için yaralamaya katılmanın şart olduğunu gösteren rivayet vardır. Yoksa bu konuda sahih olan, az önce de söylendiği gibi, yol kesene yardım edene kısas gerekir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 299b-300a; Medine nüshası vr. 333a). Bu konunun fıkhi tafsilatı için bk. Merğinâni, el-Hidâye, Il, 133; İbnu'ş-Şahne, Lisânu'l-hukkâm, 390.
A'raf 7:78
Onları o dehşetli sarsıntı yakaladı. Denildi ki: Burada kastedilen depremdir. Başka bir âyette “Korkunç bir ses onları yakaladı” buyurulduğu üzere korkunç bir ses olduğu da söylenmiştir. Diğer bir âyette de “Onları yıldırım yakalayıverdi”” buyurulmaktadır. Bunların hepsinin hikâyesi birdir, lafızlar farklı olsa bile hepsinin aynı şey olması caizdir; ondan maksat da azaptır. Onun korkunç ses olması ve o sesduyulduğunda hepsinin düşüp bayılması ve ölmesi de caizdir; bu da aynı şeydir.
Yurtlarında yere serildiler. Bazıları buradaki “câsimin” lafzına, öldüler anlamını verdi. Bazıları da yere yapıştılar ve ölüp gittiler dedi. Kuş yere yapıştığında “ceseme't-tâiru” denilir. Bu fiil if'âl kalıbından kullanıldığında yere yapıştırdı anlamına a s Aynı kökten gelen “mucesseme” lafzı şöyle açıklanır: Kuşun kanatları ve ayakları bağlanıp yere konulur, sonra ölünceye kadar ona ok atılır. “Cessemeti't-tâir” ifadesi de kuşun ayaklarını ve kanatlarını bağladım demektir. Hasılı belirttiğimiz işler yapıldığında bu fiil kullanılır.
Bini iLii iii
A'raf 7:79
O zaman onlardan yüz çevirdi. Yani Salih aleyhisselâm azabın geleceğini anlayınca onlardan yüz çevirdi ve aralarından çıkıp gitti. Dedi ki: Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabb'imin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Daha önce de söylediğimiz gibi™ nasihat, başkasının kurtuluşuna vesile olan, ondan belayı ve helâki def etmeye çalışan herkesin yaptığı iştir, bunu yapan o kişiye öğüt vemiştir. Buna göre Salih aleyhisselâm ve diğer peygamberler, kendi kavimlerini kurtarmak ve helâki onlardan def etmek için çalışmışlardır. Fakat onlar bu öğütleri kabul etmediler.
A'raf 7:80
Lüt'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: Siz fuhuş mu yapıyorsunuz? Âyetlerde diğer peygamberlerin, halkını Allah'a kulluğa ve O'nun birliğine inanmaya davet ettikleri belirtilir. Meselâ Nuh aleyhisselâm şöyle demisti: “Ey kavmim! Allaha kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur”!, Aynı şekilde Hüd, Salih ve Şuayb faleyhimüsselâm ile diğer peygamberler de böyle söylemişlerdi, fakat burada Lüt aleyhisselâm hakkında böyle bir söz belirtilmiyor. Onun insanlara fuhşu yasaklamadan ve onu ayıplamadan önce kendilerini diğer peygamberlerin yaptığı gibi Allah'ın birliğine imana ve O'na kulluğa davet etmemiş olma ihtimali yoktur. ( Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak bunu belirtmektedir: “Lüt kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Lüt onlara şöyle demişti: Allaha karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itâat edin”. Çünkü bütün peygamberlerin, Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun, kendi kavimlerine yaptıkları ilk iş, onları Allah'a kulluk yapmaya ve O'nun birliğine inanmaya davet etmeleridir, daha sonra onları işledikleri fuhşiyattan ve isyandan sakınmaya çalışmışlar ve bunları ayıplamışlardı. Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Buradaki Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı meâlindeki beyan, muhtemelen Allah'tan başkasına tapmak konusunda atalarını taklit eden diğer kavimlerle ilgilidir. Nitekim başka âyetlerde buna işaret edilmektedir: “Dediler ki: Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?” Başka bir âyete göre de onlar şöyle diyorlardı: “Elbette biz atalarımızın izlerinden giderek doğru yolu buluruz... Biz onların izinden gitmekteyiz Diğer bir âyete göre de şöyle söylüyorlardı: “Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk”. Buna göre Hz. Lüt'un, kavmini Allah'a kulluk yapmaya ve O'nun birliğine inanmaya davet etmesine, onlar da atalarının kendi peygamberlerine vermiş oldukları cevabı taklit ederek Lüt'a aynı cevabı vermişlerdi. Sonra Lüt şöyle dedi: Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Yani siz öyle şeyler yapıyorsunuz ki, atalarınız bile böylesini yapmamıştı, çünkü zikrettiği fuhşu terk etmek konusunda siz kendi atalarınıza bile uymuyorsunuz. Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı meâlindeki ifade ile Lüt, daha önce âlemde hiç kimsenin yapmadığı bir ahlâksızlığı yaparak ve onun da ahlâksızlık olduğunu bilerek yapmak suretiyle onları ayıplamakta ve ne kadar akılsızca hayaller peşinde olduklarını söylemektedir. Görmez misin ki, onlar şöyle diyorlardı: “Onlar fazla temizlik taslayan insanlar!” Bu söz, onların yaptıkları o ahlâksızlığı, ( gerçekten ahlâksızlık olduğunu bilerek yaptıklarını ifade eder. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: “Onlar fazla temizlik taslayan insanlar!”
Buradaki “fâhişe” kelimesi akılda, haram kılınan bir çirkinlik anlamını çağrıştırmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi” fâhiş, aklen ve dinen çirkin olan her şeydir. İnsanlara yasak edilen her haramda ve serbest bırakılan her helâlde, onları imtihan amacı vardır. Sonra yemekte, içmekte, kadınlardan ve cariyelerden yararlanmanın helâl kılınmasında, bu âlemin devam etmesi amacı vardır. Çünkü insanlar bunlardan yüz çevirselerdi yok olup giderlerdi. İnsanlar helâk olduklarında nesillerinin kesileceği için bu âlem de yok olurdu. Sonra Cenâb-ı Hak insanların bünyesine, bu âlemin devamı için kendilerine helâl kılınan şeylerden yararlanmayı sağlayan şehevi arzular ve ihtiyaçlar yerleştirdi. Onlara bunu özellikle şehveti tatmin için helâl kılmadı, söylediğimiz sebeplerden dolayı helâl kıldı. Onların yapmış oldukları o çirkinliğin sadece şehveti tatmin için olduğunu haber verdi. Çünkü bunda, âlemin devamı ve bekası gibi bir şey söz konusu değildir. Dolayısıyla hakkında bir yasak bulunmasa bile o iş, aklen çirkin ve haram bir fiildir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
384 “Hayır hayır! Onların dedikleri şundan ibarettir: ‘Biz babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk, elbette biz onların izlerinden giderek doğru yolu buluruz? Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir uyarıcı göndermedik ki, topluluğun zevkusafaya dalmış kesimi şöyle demiş olmasınlar: Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden
A'raf 7:81
Doğrusu siz haddi aşan bir topluluksunuz. Buradaki “israf” kelimesi, bir şeyi çok yapmak ve haddi aşmak anlamına gelir. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “O iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur”. Bu âyette geçen “katr” fiili kısmak demektir, isrâf da çok yapmak anlamına gelir. Çünkü âyetin sonunda “Bu ikisi arasında makul bir dengeye göre olur” buyurmaktadır. İsrâf bir şeyi çok yapmak demek olduğuna göre, Lüt'un onlara müsrif demesi, o ahlâksızlığı çok yaptıklarından ve haddi aştıklarından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki “müsrifün” kelimesi, üç şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bir fiili çok yapmak anlamına gelir. İkincisi, Allah'ın verdiği nimetleri zâyi etmeleri anlamına gelir; çünkü Cenâb-ı Hak onlara bir nimet ve lütuf olarak eşler vermiş, bu lütfunu da şu âyetlerde haber vermişti: “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O'nun kanıtlarındandır”, “Allah size kendi türünüzden eşler yarattı”. Bunun gibi âyetlerde ifade edildiği üzere Cenâb-ı Hak onlara eşler vermiş, [ ]ancak onlar Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere şükretmemişler, aksine onları bırakmışlar, onların yerine olmaması gereken şeyleri koymuşlardı. Bu, onların yaptığı
---
Dipnotlar:
israfı gösterir. Üçüncüsü, israf, kendileri için tayin edilen sınırı aşmaktır, onlar da o sınırı aşmışlardı.
A'raf 7:82
Kavminin cevabı, şöyle demelerinden başka bir şey olmadı. [Birincisi], aslında kavminin pek çok cevabı vardı, olayın başından sonuna kadar söyledikleri şey sadece bundan ibaret değildi. Ancak onların yaptıkları ahlâksızlığı nehyettiği ve ayıpladığı sırada verdikleri cevap sadece şu idi: Onları (Lüt ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar! Onlar, kendilerini ondan nehyettiği ve ayıpladığı zaman bunu söylemişlerdi. İkincisi, Kavminin birbirlerine cevabı onları memleketinizden çıkarın demelerinden başka bir şey olmadı. Lüt'a ise başka cevapları da vardı. Nitekim Cenâb-ı Hak burada Kavminin cevabı, şöyle demelerinden başka bir şey olmadı buyurmakta, başka bir âyette de şöyle söylemektedir: “Kavminin tek cevabı şu oldu: Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim” Bu, onlarla Lüt arasındaki konuşma, önceki ise kendi aralarındaki konuşma idi, birbirlerine Onları çıkarın, diyorlardı. Yahut da farklı olaylarda ve meclislerde bunu söylemişlerdi.
A'raf 7:83
Buradaki “gâbir” kelimesi kaybolmak anlamına gelir. Yani azap geldiği vakit Lüt'un karısı, Lüt'tan ve ailesinden kaybolanlardan oldu. Bu kelimeye azap içinde kalanlardan oldu diye de anlam verilmiştir.
A'raf 7:84
[Lüt Kavmine Verilen Azap]
Üzerlerine dehşetli bir yağmur (taş) yağdırdık. Bu konuda farklı görüşler vardır, bazıları şöyle dedi: Lüt'un köyleri ters çevrildi, üstü altına getirildi. Nitekim bir âyet-i kerimede bu husus belirtilmektedir: “Oranın altını üstüne getirdik”. Sonra onlardan geride kalanların üzerine taş yağdırıldı. Bazıları da şöyle dedi: Köyler ters çevrildi ve ahalisinin üzerine taş gibi bir şey yağdırıldı. Başkaları ise şöyle söyledi: Yeryüzü ters çevrildi ve üzerine taşlaşmış çamur yağdırılarak yer dümdüz hale getirildi. Konu ile ilgili buna benzer şeyler söylenmiştir.
[İnsan Dünyada Sadece Kâfir Olduğu İçin Azaba Uğramaz]
Ümmetlere sırf küfür yüzünden dünyada azap edilmemiştir, ancak helâl olan şeyleri haram kılmaları, peygamberleri öldürmeleri ve onlara eziyet etmeleri, bâtıl yolda olduklarını bildikleri halde büyüklenmeleri ve inatla karşı çıkmaya devam etmeleri yüzünden onlara azap gönderilmiştir.
İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu! Böyle bir hitabın sadece Resülullah'a (s.a.) değil, peygamberleri yalanlamaları ve inatları yüzünden geçmiş ümmetlerin başına gelenleri görüp düşünmeleri için herkese verilen bir emir olması mümkündür; amaç da onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalarıdır, çünkü onların başına gelenler kendi yaptıkları kötülükler yüzünden idi. Ancak bu hitabın özellikle Resülullah'a (s.a.) yapılmış olması da mümkündür. Eğer ona yapılmış ise, sanki Cenâb-ı Hak ona, insanlara merhametli olması, onlara helâk olmaları ve azap görmeleri istikametinde beddua etmemesi için Günahkârların sonunun ne olduğuna bakmasını emretmektedir.
S Eg Biri yel e o ajl
A'raf 7:85
Medyen'e kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Bu beyan da, örneğini daha önce açıkladığımız üzere”, Şuayb'ı Medyene elçi olarak gönderdik anlamına gelir. “Ehâhum” (asi) lafzının farklı anlamlara geldiğini de aynı yerde belirtmiştik: [§]Soy kardeşliği, aynı özden yaratılmış olma kardeşliği, sevgi ve dost kardeşliği ve bir de din kardeşliği. Peygamberlerin o insanlarla din ve sevgi kardeşliği konumunda olmaları ihtimali yoktur, ancak aynı özden yaratılma kardeşliği ile soy kardeşliği muhtemeldir.
Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Peygamberlerin insanları Allah'ın birliğini kabule ve O'na kulluk yapmaya davet etmek ve O'ndan başka kendisine kulluk yapılmaya lâyık bir mâbudun bulunmadığını açıklamak için geldiklerini ve Allah tarafından bunun için gönderildiklerini de daha önce aynı yerde kaydetmiştik.
Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bizzat Şuayb'ın kendisi kavmine açık bir delil ve kanıt idi. Ancak biz bunun mahiyetini bilmiyoruz, yalnız şu kadar var ki biz onun elinde deliller ve kanıtlar bulunduğunu biliyoruz, fakat Cenâb-ı Hak bunu açıklamamıştır. Muhammed'in kendisi, salavatların en üstünü ve selâmların en kâmili O'na olsun, Cenâb-ı Hakk'ın onda yarattığı birtakım işaretlerle kesin bir kanıt ve açık bir delil idi. Bu işaretlerden biri iki omuzu arasında bulunan nübüvvet mührüdür”. Diğeri, dünyaya gelinceye kadar soyundan geldiği herkesin yüzünde parlayan nurdur”, Ayrıca dünyaya geldiğinde görüldüğü rivayet edilen ışıktır”. Âilesinden ayrı kaldığında bir bulutun gelip kendisini gölgelemesidir”s. Putlara ibadet için kavminin yaptığı her türlü baskıdan ve onların yaptıkları ahlâksızlıklardan kendini korumasıdır?, Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, o, bütün bunlardan beri idi. [ ]Ayrica Hz. Peygamber hayatını Mekke toplumu içerisinde geçirdiği halde yalan konuşmakla asla itham edilmemiştir. Bunlardan başka O'nda bulunan daha başka peygamberlik alâmetleri, kavminin gözleri önünde duruyordu. Onun başka alâmetleri olmasa dahi, büyüklük taslamayanlar için bunlardan bir tanesi bile yeterlidir. Hem başka alâmet nasıl olmaz? Bu sözünü ettiğimizin dışında O'nun hissi ve akli mücizeleri, insaflı insanları onu kabule zorlamaktadır. Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir meâlindeki ifade, onun peygamber olduğuna yahut Allah'ın bir olduğuna dair bir delil gelmiştir anlamına da gelebilir.
Artık ölçüyü tartıyı tam yapın. Bunun anlamı, Hüd süresinde kıssasının anlatıldığı “Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın”© meâlindeki âyette belirtilmiştir. Ölçüyü tartıyı tam yapın meâlindeki beyanda, hem buradaki âyette hem de Hüd süresinde geçen “İnsanların mallarının değerini düşürmeyin” meâlindeki âyette, ölçüyü tartıyı yapmıyorlardı anlamı yoktur. İnsanların mallarının değerini düşürmeyin buyruğu, mallar her ne kadar onların ellerinde ve tasarruflarında bulunuyor idiyse de, hakikatte insanların mülkü olduğunu gösterir”. Sonra ölçüyü ve tartıyı tam yapmanın bazı farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, onların güvenilir olmalarıdır, güvenilir olma özelliklerinin, kavimleri arasında kaybolmamasıdır. İkincisi, haklarını ve mallarını tam vermemek suretiyle insanlara zulmetmemeleridir. Üçüncüsü de, faizden sakınmalarıdır, ölçüye ve tartıya gelen nesnelerde faizcilik yapmalarını yasaklamaktır. Âyet-i kerimede geçen ve adalet anlamına gelen “kıst” sözcüğü buna işaret eder. [§]Eğer malın fazla veya eksik olmasını gönül rızasıyla kabul etmeleri halinde, o fazlalık veya eksiklik caiz olsaydı, buradaki “kıst” lafzını belirtmenin anlamı kalmazdı. Çünkü birine hakkından fazlasını veren kişiye engel olunmaz ve bundan dolayı o insan yerilmez. Dolayısıyla âyette getirilen yasak, faiz için olduğunu gösterir, onlara bunu yapmak yasaklanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Yani Allah yeryüzünü sizin geçiminiz ve yaşamınız için düzenli hale getirdikten sonra bozgunculuk yapmayın. Yahut sizin ve dininizin düzeni için Allah emrini verdikten ve gerekli açıklamayı yaptıktan sonra artık bozgunculuk yapmayın. Veyahut yeryüzünün ve insanların düzeni için peygamberler gönderdikten sonra artık bozgunculuk yapmayın. Bunlar sizin için daha hayırlıdır. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bunlar anlamına gelen “zâliküm” lafzı, ölçüyü ve tartıyı tam yapmak anlamındaki cümleye işaret etmektedir, buna göre de anlam şöyle olur: Ölçüyü ve tartıyı tam yapmak, kalan kısmın bereketlenip artmasına ve çoğalmasına vesile olacağından, eksik vermekten Sizin için daha hayırlıdır. Binaenaleyh tam yapmak, insanların haklarını tam vermeyerek malın bereketlenip artmasını engellemekten daha hayırlıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın bıraktığı (meşru) kazanç sizin için daha hayırlıdır”, Eğer inananlar iseniz, bunlar sizin için daha hayırlıdır meâlindeki, âhirette güven içinde olmanız, Sizin için dünyada ölçüyü ve tartıyı noksan yapmanızdan daha hayırlıdır anlamına da gelebilir.
---
Dipnotlar:
5 Buhâri, “Menâkıb” 22; Müslim, “Fedâil” 111. İrbâd b. Sâriye es-Sülemi anlatıyor: Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: “Âdem çamuru içinde çırpınırken ben Allah katındaki ana kitapta peygamberlerin sonuncusu olarak yazıldım. Ben size bunun izahını yapacağım. Ben babam İbrâhim'in duası, İsâ'nın ümmetine müjdesi ve annemin, karnından çıkıp Suriye saraylarını aydınlattığını gördüğü nürum. Aynı şeyi peygamberlerin anneleri de gördüler. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 128). Bu rivayetin başka şevâhidi de vardır. İbn Hişâm, es-Siretun-nebeviyye, 1, 320; Tirmizi, “Menâkıb”, 3; Tirmizi hadisin hasen oldugunu söyledi. 39 İbn Hişâm, es-Siretu'n-nebeviyye, I, 323. Bunlardan başka şeyler de rivayet edilmiştir. Câbir b. Abdullah'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.), belden aşağısını eteklikle örtmüş halde Kâbe'nin onarımı için taş getiriyordu. Amcası Abbâs ona dedi ki: Yeğenim, etekliğini çözüp omuzuna ve taşın altına koysan olmaz mı? Râvi der ki: Hz. Peygamber etekliği çözüp omuzuna koyduğu anda bayılıp yere düştü. Ondan sonra Hz. Peygamber bir daha çıplak görülmedi. 42 “Âyet-i kerimede geçen “Ölçüyü tartıyı tam yapın, insanların mallarının değerini düşürmeyin, ifadesinde, onlar bunu tam yapmıyorlardı anlamı yoktur. Çünkü birine bir şeyi yapmasını emretmek, bu emirden önce onun aksini yaptığı anlamına gelmez. Aynı şekilde birine bir şeyi yapmasını yasaklamak da, daha önce onun, yasaklanan o şeyi yaptığı anlamına gelmez. Bu, sadece bir karara işaret eder. Ancak biz bunu 'Ey kavmim ölçüyü ve tartıyı tam yapın meâlindeki âyetin öncesindeki beyanlardan öğreniyoruz, çünkü Şuayb bunu, onların ‘Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana ibadetin (dinin) mi emrediyor?” (Hüd, 11/87) dediklerini haber vererek belirtmektedir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 300b-301a). “Cenâb-ı Hak, o mallara, “onların malları” adını verdi, çünkü satın almakla onların mülkü olmuştur. Başlangıçta satanın elinde idiyse de, sonra diğer insanların eline geçecektir, teslim sırasında ölçü ve tartıyı tam yapmazlarsa, insanların haklarını eksik vermiş ve onların mülkünden bir bölümünü vermemiş olurlar” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 300b).
A'raf 7:86
İnananları tehdit edip Allah yolundan alıkoyarak ve onu eğri göstermek maksadıyla her yolun başında (pusu kurup) oturmayın. Bu âyetin, müfessirlerin söylediği şu anlama gelmesi muhtemeldir: Müşriklerin ileri gelenleri ve reisleri, yollara nöbetçi koyuyorlar, uzak ve yakın yerlerden iman etmek üzere Şuayb gelenleri engelliyorlardı. Bu yoruma göre O'na inananları meâlindeki ifade ona iman etmek isteyenler anlamına gelir. Oturmayın meâlindeki “ve lâ tek'udü” (yaka Ys) ifadesi, muhtemelen oturmanın kendisi anlamına gelmez, fakat Cenâb-ı Hakk'ın Şuayb'a emrettiği ilkelerin uygulanmasına engel olmak mânasına gelir. Nitekim İblis de şöyle demişti: [ ]“Bundan böyle ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım”. Burada kastedilen şey bizzat oturmak değil engel olmaktır, insanların Allah'ın doğru yoluna girmelerine engel olmaktır. Her yolun başında (pusu kurup) oturmayın meâlindeki beyan da bu anlama gelir. Onlar, inananların Allah'ın hükümlerini hayata geçirmelerine ve davet edildikleri ibadetleri yapmalarına engel oluyorlar, buna yönelen insanları tehdit edip korkutuyorlardı. O'na inananlar meâlindeki “men âmene bihi” ifadesinin, iman sahibi olan insanlar anlamına geldiği dikkate alındığı takdirde bu yorum yapılabilir. İlk yorum ise, inanmak arzusuyla gelenler anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Onu eğri göstermek maksadıyla... Bu ilâhi kelâm hakkında denildi ki: Onun için eğri insanları arıyorsunuz. Şöyle de söylendi: İslâm'ın helâk olmasını ve iptal edilmesini istiyorsunuz. Şöyle de denildi: Haktan sapan bir yol arıyorsunuz. Bunların hepsi aynı anlama gelir.
Düşünün ki, siz az sayıdaydınız, sonra O sizi çoğalttı. Bu ilâhi kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, sayı itibariyle Siz az idiniz, Lüt aleyhisselâm döneminde Allah sizin sayınızı çoğalttı anlamına gelebilir; sanki onlar Lüt'un aile efradından doğmuşlardı. Diğeri de, dünyada mal ve servet açısından Siz az idiniz, Allah sizi çoğalttı anlamına gelebilir; yani Allah size bol mal verdi ve dünyalıklarınızı çoğalttı.
Bozguncuların sonunun nasıl olduğunu da düşünün! Bu âyet, yeryüzünde bozgunculuk yapmaları ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle geçmiş ümmetlerin başına gelenleri düşünmeyi emretmektedir. Çünkü insanın bunu görmesi ve o insanların başına gelen felâketleri düşünmesi, onu yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan ve peygamberleri yalanlamaktan alıkor; çünkü o insanların başına gelen bu felâketlerin âyette belirtildiği gibi o sebeplerden dolayı geldiğini anlar. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak onların yaptıklarından sakınmaları için sanki daha önce geçen ve helâk edilen fesatçıların bu hale düşmelerinin sebeplerini düşünmeyi emretmektedir. Yoksa onlar kendilerine göre bozguncu değil, iyi insanlar idiler.
sağ BAŞ LİLİ sig i Kibaki
A'raf 7:87
Eğer içinizden bir grup bana gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, artık sabredin! [ ]ibn Abbâs (ra.) şöyle dedi: Şuayb (s.a.) bunu BIN gördüğünde kavmi az idi, yanında da başka bir kavim vardı ve bunu onlara söylüyordu: Eğer içinizden bir grup bana gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, artık sabredin, ey iman edenler! Allah aramızda hükmünü verinceye kadar. Yani onların helâkini gerçekleştirinceye kadar sabredin! Çünkü Şuayb aleyhisselâm savaşla emrolunmamıştı. Bazıları şöyle dedi: Eğer içinizden bir grup, yani müminler, bana gönderilene inanmış, yani azabın geleceğine inanmış; bir grup da, yani kâfirler de, inanmamışsa, azabın gelecegine inanmamışsa, artık sabredin ey kâfirler! Allah aramızda hükmünü verinceye kadar, yani dünyada size azabı gönderinceye kadar sabredin! O, hükmedenlerin en iyisidir. Bu âyetin şöyle bir anlama gelmesi de muhtemeldir: Onlar putlara tapıyor ve şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”““. Ayrıca onlar, yaptıkları fiilleri Allah'ın kendilerine emrettiğini söylüyorlardı”. Onlar, yaptıklarının Allah'ın emri olduğunu iddia ediyorlardı, Şuayb aleyhisselâm da onlara şöyle diyordu: Öyleyse Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin! O zaman Allah'ın neyi emrettiğini göreceksiniz, kâfirlerin yaptıklarını mı, yoksa bizim yaptıklarımızı mı?
ESH J LİE —. air
A'raf 7:88
88. “Kavminden büyüklük taslayan önderler kesimi şö © dediler: a uayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kesinlikle sehrimizden çıkaracağız veya mutlaka dinimize döneceksiniz!” Şuayb dedi ki: İstemesek de mi?”
Büyüklük taslayan önderler kesimi şöyle dediler. Burada geçen “mele” kelimesinin, halkın büyükleri ve önderleri anlamına geldiğini çeşitli yerlerde açıklamıştık“, Âyetteki Büyüklük taslayanlar meâlindeki “istekberü” lafzı, kendilerinden daha alt konumda olan birine itâat etmek ve ona boyun eğmek emri karşısında büyüklenenler anlamına gelir. Çünkü onlar aralarında Şuayb'ı zayıf ve hor görüyorlardı, nitekim Allah, onların şöyle söylediklerini haber vermektedir: “Aramızda seni zayıf görüyoruz! Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taş atarak öldürürdük. Bizim karşımızda sen güçlü biri değilsin”. Sonra onlar, dünya işlerinde kendilerinden daha alt konumda olan birine boyun eğmeyi adalete uygun görmüyorlardı. Onlar bu fikri lânetlenmiş İblis'ten almışlar, onu taklit ediyorlar ve şöyle diyorlardı: “Ben ondan daha üstünüm”, Lânetli İblis, Âdeme secde etmekle emrolunduğunda böyle demiş ve Allah'ın Âdeme boyun eğme emrini âdil bulmamıştı. [ ]Buna göre onlar da kendilerinden daha alt konumda olan birine boyun eğmeyi âdil bulmamışlar, ona karşı büyüklenmişler ve bu yüzden küfre girmişlerdi.
Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kesinlikle şehrimizden çıkaracağız. Buna Hasan [el-Basrî] seni öldüreceğiz diye anlam vermiştir. Başkaları da bizzat şehirden çıkarma anlamını verdiler. Yani eğer bizim dinimize uymazsan Seni ve seninle beraber inananları kesinlikle Şehrimizden çıkaracağız. Peygamberlerin hemen hepsi, öldürülmek ve vatanından kovulmak tehdidi ile karşılaşmışlardır. Nitekim onlar da şöyle demişlerdi: “Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük”!, Lüt kavmi de Lüt'a şöyle demisti: “Ey Lüt! Bu tutumundan vazgeçmezsen, iyi bil ki sen de kovulacaksın”?, Nuh'un kavmi de şöyle demişti: “Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!” İnsanların bizim peygamberimiz (Muhammed aleyhisselâm] hakkındaki sözlerini de Cenâb-ı Hak şöyle haber vermektedir: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek için tuzaklar kuruyorlardı”, Görüldüğü üzere, Allah'ın selâmı üzerlerine olsun nebiler ve resüller, öldürülmek ve vatanlarından kovulmak tehdidine maruz kalmışlardı. Buna göre Şuayb'ın kavminin de söylediğimiz gibi Şuayb'a aynı tehdidi yapmış olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Aynı şekilde onlar bütün peygamberlere şöyle diyorlardı: “İnkârcılar peygamberlerine “sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkarırız? dediler”5. Bütün kâfirlerin âdeti budur; peygamberleri önce vatanından kovmakla, sonra da öldürmekle korkutuyorlardı.
[ ]Veya mutlaka dinimize döneceksiniz! Muhtemelen onlara göre Şuayb, önceleri onların mensup oldukları dine bağlı idi, çünkü Şuayb ibadetini gizlice yaptığı için onun Allah'a ibadetini görmüyorlardı. Bundan dolayı onlar mensup olduğu dinde kalması için Mutlakadinimize döneceksiniz diyorlardı. Nitekim Salih aleyhisselâma da ümmeti şöyle demişti: “Sen bundan önce içimizde kendisineümit bağlanan biriydin”s. Onlar da Salih aleyhisselâmın daha önce kendi dinlerine bağlı olduğunu zannediyorlardı. Şuayb aleyhisselâmın ümmetinin Mutlaka döneceksiniz sözü de, daha önce mensup olduğu dine döneceği anlamındadır. Bu âyetin, başlangıçta oraya girmek ve tercihini o yönde kullanmak anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”7 buyurmaktadır; bu cümle onların önce karanlıklarda oldukları sonra aydınlık yoluna çıkarıldıkları anlamında değil, karanlıklara girmeyi engellemek anlamındadır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.
Şuayb dedi ki: İstemesek de mi? Yani istemesek de sizin dininize dönecek miyiz? Aklımız ve tabiatımız sizin dininize girmeyi reddettiği halde ona nasıl döneceğiz?
A zle Vas Ol GIS wl CHEY
---
Dipnotlar:
04 “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır”. “İnkârcılar peygamberlerine, ‘Andolsun ya dinimize dönersiniz ya da sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkarırız” dediler. Bunun üzerine Rab'leri onlara, “O zâlimleri elbette helâk edeceğiz diye vahyetti” (İbrâhim, 14/13).
A'raf 7:89
Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Buradaki tekrar sizin dininize dönersek meâlindeki beyanın üç anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, kendinden değil kavminin durumundan haber vermektedir, yani Allah onları ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönerlerse Allah hakkında yalan uydurmuş olurlar, dolayısıyla onların sizin dininize dönmeleri caiz değildir. Fakat Şuayb aleyhisselâm Hüd süresindeki âyette onlara verdiği cevapta kendinden bahsetmektedir: “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım!” Şuayb kendi kavmine, diğer ümmetler peygamberlerini ölümle ve cezalandırmakla korkuttuklarında peygamberlerin onlara verdikleri cevabın aynısını veriyordu. Nitekim Resülullah (s.a.) da öyle söylemişti: “Sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” Hüd aleyhisselâm da aynı şeyi söylemişti: “Siz de şahit olun ki ben, sizin Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuklarınızdan uzağım. Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!” Allah'ın salât ve selâmı kendilerine olsun peygamber kendi kavimlerine böyle cevaplar veriyorlardı. (İkincisi), onların bulundukları ilk hallerini, sonradan oraya girmediklerini ifade edebilir. Meselâ Cenâb-ı Hak “Gökleri yükselten Allah'tır”! buyurmaktadır, yani henüz gökler yaratılmamışken ilk olarak öyle yapmıştır. Yine “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”? buyurmaktadır, yani önce karanlıkta idiler de sonra onları çıkarmış değil, başlangıçta karanlığın dışında tutmuştur. [Üçüncüsü], kendisinin onların dininde olduğuna dair olan zanlarına göre onlara cevap vermiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Yani sizin dininize dönmemiz mümkün değildir. Şuayb'ın Tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz meâlindeki sözü, onların akılsızca düşüncelerine bir târiz (üstü kapalı anlatım) anlamı taşımaktadır, yani açıkça söylememekle birlikte siz Allah hakkında yalan uyduruyorsunuz demek istiyor. Açık olarak siz Allah hakkında yalan uyduruyorsunuz demiyor, fakat Tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz diyor. Bu, onun kavmine olan şefkatini ve inceliğini gösterir.
Rabb'imiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Bu âyetin tefsiri konusunda farklı görüşler vardır. Hasan fel-Basri) şöyle dedi: Allah'ın dinini kabul eden ve O'nun peygamberine itâat eden kişinin Allah'ın dostu olması ilâhi hükümlerden biridir ve Allah ona mümin diye ad vermiştir. (JAynı şekilde E O'nun dinini reddeden ve peygamberine âsi olan kişinin Allah'ın düşmanı ve kâfir olması da ilâhi hükümlerdendir”. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Allah 421 “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten Allah'tır”.
“Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (el-Bakara, “Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın küfrün kâfirde bulunmasını dilediğine ve onu çirkin gördüğüne dair Mütezile'ye karşı bizim delilimizdir. Çünkü Şuayb aleyhisselâm böyle inanıyordu ve Allah'ın dilemesi durumunu istisna tutmuştu. Bunun anlamı şudur: Allah'ın dilemesi müstesna bizim sizin dininize dönmemiz hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu, küfrün Allah'ın meşleti dâhilinde olduğunu gösterir. Dolayısıyla Mütezile'nin aleyhine bir delildir. Bu âyet konusunda müfessirler farklı görüşler ileri sürerler. Hasan [el-Basrî] şöyle dedi... “Allah dilemedikçe meâlindeki ilâhi kelâm, Allah hükmetmedikçe demektir. Yani Allah'ın meşieti olmaksızın kendi tercihimiz ve irademizle bizim sizin dininize dönmemiz ve Allah'a ortak koşmamız layık değildir. Ancak Cenâb-ı Hak bizi düşman edinmeye hükmetmişse bu müstesna! O zaman biz O'nun düşmanlarından oluruz ve O bunu bizden bilir, kendi tercihimizle O'na küfretmemiz için bize güç verir. Görmez misin ki âyetin devamında Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Yani Cenâb-ı Hakk'ın ilminde âkıbetimizin ne olduğunu, Allah'ın bizim hakkımızda ne hüküm verdiğini, O'nun dostu mu yoksa düşmanı mı olacağımıza hükmettiğini biz bilmeyiz” (Semerkandi, Şerhu'tTevilât, vr. 301b; Medine nüshası, vr. 335a).
454 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ dilemedikçe kaydı, bizi itâate çağırmadıkça, insanların Allah'a yaklaştıkları birtakım şeylerle bizi denemedikçe, helâl ve serbest olan şeyleri insanlara bildirmedikçe anlamına gelir, Allah bununla onların üzerinde bulundukları dini kastetmemiştir. Böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Çünkü onların istekleri, Şuayb'ın kendi dinlerine dönmesi idi, buna göre istisnanın dışına çıkılmış olur. Câfer b. Harb şöyle dedi: Allah dilemedikçe kaydı, Allah bize emretmedikçe anlamına gelir, bu da onların ümitlerini bitirmek içindir, yani Allah kesinlikle bunu kastetmiyor demektir. [Kesinlikle olmayacak bir şey için) Meselâ şöyle denilir: Eğer göğe yükselirsen şöyle olur. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurdu: “Deve iğne deliğinden geçinceye kadar”, Şöyle yaptım diyorsun, ancak onun öyle olmayacağını herkes bilir. Yukarıdaki âyet de böyledir.
Ancak bu yorum uzak bir ihtimaldir, hatta imkânsızdır. Hasan [elBasri'nin, ondan maksat Allah'ın hükmüdür; dinini reddeden ve peygamberine âsi olanın kâfirlerden olması, buna karşılık dinini kabul eden ve peygamberine itâat edenin müminlerden olması Allah'ın hükmüdür, şeklindeki yorumuna gelince, burada kâfir olanı da iman edeni de Allah bilir demekten başka bir mâna yoktur. Eğer âyetin tefsiri onun söylediği gibi ise, o zaman âyetteki istisnanın anlamı kalmaz“. Ebü Bekir el-Keysâni'nin, Allah'ın onları itâate çagırması, insanların kendi dinlerine göre Allah'a yaklaşmaya çalıştıkları birtakım vasıtalarla onları imtihan etmesi Allah'ın izin vermesinin caiz olduğu hususlardandır, şeklindeki görüşünün de doğru olması ihtimali yoktur. Çünkü âyette zikredilen “millet” kelimesi, onların bağlı oldukları din anlamına gelir, istisna edatı da ona yöneliktir. Buradaki istisna edatını başka bir kelimeye bağlamak caiz değildir. Ümitlerini kesmek şeklindeki görüş de doğrudan uzaktır. Çünkü yukarıda kaydettiğimiz “Deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyecekler”” meâlindeki âyette de ifade buyurulduğu üzere ümit kesmek, ancak kesinlikle olmayacağı bilinen hususlarda söz konusudur. Fakat bu olayda onlar, asla ümit kesmek anlamını çıkarmadılar, aksine ahlâksızlık yapıyorlar ve sonra da Allah bunu emretti diyorlardı”. Böyleyken onlar nasıl ümitlerini keserler?
Bize göre âyet, gerçek meşiet anlamındadır, o da şudur: Cenâb-ı Hak, kendi iradesiyle küfür fiilini seçeceğini, küfrü iman ve itâat fiiline tercih edeceğini bildiği kişi hakkında onun tercihi olan fiili diler. Onu tercih etmeyeceğini bildiği kişi için de o fiili dilemez. Çünkü Allah'ın, o kişi hakkında vuku bulacak olandan başka bir şeyi bilmesi veya olacağını bildiğinden gayrısını dilemesi caiz değildir, böyle bir şey cehâlet ve âcizlik olur. Meselenin aslı şudur: Şuayb aleyhisselâm kendisinden bir zellenin veya kendi ihtiyarıyla bir kusurun meydana gelebileceğinden ve bundan dolayı da Cenâb-ı Hakk'ın kendisi için sapıklığı ve dalâleti dileyeceğinden korkmuştu. Bundan diğer bütün peygamberler de korkmuşlardır. Nitekim Hz. İbrâhim (s.a.) şöyle demişti: “Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabb'imin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç”. Yüsuf aleyhisselâm da şöyle demişti: “Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Biz diledigimizi derecelerle yükseltiriz”. Peygamberlerin, Allah'ın selâmı üzerlerine olsun korkuları, diğer insanların korkularından daha çoktu.
(SİRabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Allah'ın ilminde bizim âkıbetimizin ne olduğuna dair bilgiyi biz bilmeyiz. Biz sadece Allah'a dayanırız meâlindeki cümle hakkında da şöyle denilmiştir: Sizin bizi vatanımızdan kovmakla tehdit ettiğiniz konuda biz sadece Allah'a dayanırız, O'nun hükümranlığına ve yöneticiliğine sığınırız. O'nun, düşmanlara karşı bize vermiş olduğu yardım ve zafer vâdine güveniriz.
Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver. Buradaki “iftah” kelimesinin hüküm ver anlamına geldiği söylenmiştir, yani kavmimizle aramızda adaletle hüküm ver. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyetteki “iftah” kelimesinin ne anlama geldiğini evleninceye kadar bilmiyordum; şu kabileden bir kadınla evlendiğimde aramızda bir problem çıktı, kadın bana, gel seni falan adamın hükmüne götüreyim “ufâtihuke”, dedi. O zaman anladım ki “mufâteha” kelimesi, muhakeme demekmiş, Âyette geçen hak ile anlamına gelen “bi'l-hak” lafzının mânası konusunda şöyle denilmiştir: Maksat, Şuayb'ı yalanladıkları ve ona eza ettikleri takdirde onlara geleceği vâdedilen azaptır.
Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver meâlindeki âyetle Mütezile'nin küçük bir alakası vardır. Onlar diyorlar ki: Yüce Allah sadece adaletle hüküm vereceğine göre bu âyet, dua ve istek cümlesi kabul edilebilir. “Rabb'im! Adâletinle hükmünü ver!”! meâlindeki âyet ve benzerleri de böyledir. Allah dilemedikçe meâlindeki cümle hakkında da aynı şeyi söylerler?. Ancak bize göre “Adâletinle hükmünü ver!” meâlindeki âyetle [ ] Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver ilâhi kelâmı farklı anlamlara gelir. Birincisi, Ey Rabb'imiz! Bizim aramızda hükmünü ver diyor, yani adaletinle hükmet demek istiyor. İkincisi, “Adâletinle hükmünü ver!” diyor, geçmişte adaletinle hükmünü verdiğin gibi bu olayda da adaletinle hükmünü ver, demek istiyor. Bu, “Bizi dosdoğru yola ilet!”3, yani nübüvvet ve hidâyet yoluna ilet meâlindeki âyetle aynı anlamdadır. Üçüncüsü de, azabın çabucak gelmesini istemektir.
---
Dipnotlar:
%24 “Bizim âyetlerimizi asılsız sayanlar, büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete gire“...İstisnâ âyetin başı ile ilgilidir, o da Allah dilemedikçe Şuayb'ın onların dinine girmeyeceğidir. Eğer Allah hüküm vermedikçe veya Allah bilmedikçe anlamı kastedilseydi, bu çok çirkin olurdu. Çünkü Allah küfrün varlığını bilse veya varlığına hükmetse bile küfre dönmek haramdır, doğru değildir, dinen de caiz değildir” (Semerkandi, Şerhu”-Te'vilât, “Bizim âyetlerimizi asılsız sayanlar, büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete gire2 Muhtemelen burada müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler” (el- A'râf, 29 “Bunun üzerine Yüsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yüsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik, yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır” 30 İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Ben “Kavmimizle bizim aramızda adaletle hükmünü ver” anlamına gelen âyetteki “iftah” kelimesinin ne anlama geldiğini, Züyezen'in kızı bana, gel seninle mahkemeye gidelim, yani “ufâtihuke” (iki) deyinceye kadar bilmiyordum. 432 “Mútezile'nin 'Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver’ meâlindeki âyetle küçük bir alakası vardır; bizim aslah (en uygun) olanı ve Allah'in lütfunu istemek konusunda onları ilzâm ettiğimiz soruyu cevaplandirmakla ilgili küçük bir alaka. Peygamberler ve hayırlı insanlar dua yoluyla ve istek anlamında Cenâb-ı Hakk'a şöyle yalvarırlar: Allah'ım bizi koru! Dinimizi ıslah eyle! Cenâb-ı Hak bütün bunları onlara verir de geride kader defterinde onlar için salah olan bir şey kalırsa, bu talebin anlamı olmaz. Bu, ancak haksızlıktan kaçınma talebi olur. Onlar sanki, Allah'ım bize haksızlık etme, demiş olurlar. Mütezile delil olarak bize şöyle diyor: Cenâb-ı Hak, 'Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver cümlesini Şuayb aleyhisselâmdan haber olarak kaydetmektedir, dolayısıyla bu sizin dediginiz anlama gelmez. Çünkü haksızlık yapmamasını ve zulümden kaçınmasını istemek mânası, yani bize haksızlık etme anlamı bu âyette yoktur. Başka bir âyette de 'Adâletinle hükmünü ver! denilmektedir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 302a).
A'raf 7:90
Kavminin inkârcı ileri gelenleri... Buradaki “mele” kelimesinin, onların büyükleri ve efendileri anlamına geldiğini daha önce söylemiştik. Onlar kendi tâbilerine ve halka, Eğer Şuayb'a uyarsanız o takdirde siz mutlaka hüsrana uğrarsınız! diyorlardı. Ebü Bekir [el-Esam] buna, o takdirde mutlaka cehâlete düşersiniz anlamını verdi. Siz mutlaka hüsrana uğrarsınız meâlindeki âyet farklı anlamlara gelebilir. Birincisi, Şuayb kavmini, ölçü ve tartıda eksik yapmaktan sakındırıyor, onlara insanların haklarına vefa göstermelerini emrediyor. Diyor ki: “Ölçüyü tam tutun! (Şöyle) olmayın!” Başka bir âyette de Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin”s, Kavmin büyükleri ve efendileri ise halk kesimine şöyle diyorlardı: Eğer Şuayb'a uyarsanız, onun dinine ve insanların haklarına vefa gösterme emrine uyarsanız, O takdirde siz mutlaka hüsrana uğrarsınız, zarar edersiniz.
İkincisi, Şuayb onları putlara tapmaktan sakındırıyor ve kendilerine engel oluyordu, onları Allah'a kulluğa davet ediyor ve buna teşvik ediyordu. Onlar ise, kendilerini Allah'a yaklaştıracakları ve âhirette şefaat edecekleri iddiasıyla putlara tapmaya devam ediyorlardı. Halka da diyorlardı ki: Eğer Şuayb'a uyarsanız, yani Sizi davet ettiği ve yasakladığı şeylere uyarsanız, o takdirde siz mutlaka hüsrana uğrarsınız, âhirette de sizin şefaatçiniz olmayacak.
Üçüncüsü, onlar Şuayb'ı, “Ey Şuayb! Seni kesinlikle şehrimizden çıkaracağız” diyerek vatanından kovmakla tehdit ediyorlardı. Sonra da halka şöyle söylüyorlardı: Eğer Şuayb'a uyarsanız, bilin ki o mutlaka vatanından kovulacaktır, siz de vatanınızdan kovulursunuz, dolayısıyla hüsrana uğrarsınız. En doğrusunu Allah bilir.
35 “Ölçüyütam tutun, eksik verenlerden olmayın!”.
458 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ S taa si EEE GİS il ekiz Ji eğ
A'raf 7:91
Nihayet o şiddetli deprem onları yakalayıverdi. Buradaki “recfa” kelimesinin sayha anlamına geldiği söylenmiş, zelzele anlamına geldiği de söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Onları çok şiddetli bir sıcak bastırmış, sonra başlarına bir bulut getirilmiş ve insanlar da bir parça serinlemek için o bulutun altına sığınmışlardı. Bulutun altına gittiklerinde de başlarına azap yağmış, yeryüzü onları sallamış ve helâk olup gitmişlerdi. Bu aynı zamanda, “Gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi”8 meâlindeki âyette belirtilen olaydır. En doğrusunu Allah bilir.
Yurtlarında yere serilip kaldılar. Burada geçen “câsimin” kelimesini daha önce açıklamıştık”.
A'raf 7:92
En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerime, “Eğer Şuayb'a uyarsanız o takdirde siz mutlaka hüsrana uğrarsınız!”© meâlindeki âyetin karşılığı ve cevabıdır. Cenâb-ı Hak, Şuayb'a uyanlar değil, Onu yalanlayanların hüsrana uğradığını söylemektedir.
Sanki orada hiç yurt tutmamış gibi oldular. Denildi ki: Sanki orada hiç yaşamamışlar, oranın nimetlerinden hiç yararlanmamışlardı. Bu âyete, sanki orada hiç kalmamışlardı mânası da verilmiştir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Ganinâ bi-mekâni kezâ ve kezâ” cümlesi orada ikamet ettik anlamına gelir. Evler için de “meğânin” denilir, bunun müfredi “meğnâ”
gelir“. Şöyle de denildi: Sanki orada hiç yurt tutmamış gibi oldular, yani onlar sanki orada hiç bulunmadılar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, onların Allah'ın nimetlerini az bulmalarının ve o nimetleri hor görmelerinin cezasıdır. Kıyâmet gününde onlar şöyle derler: “Dünyada ancak bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık”. Cenâb-ı Hak onlardan bahisle şöyle buyurmaktadır: “Onlar sanki (dünyada) sadece günün bir saati kadar kısa bir süre kaldıklarını düsünürler”2. Bu ve benzeri âyetler, onların köklerinin kesildiğini haber vermekte, geride onlar için üzülecek veya ağlayacak bir tek kişinin bile kalmadığını bildirmektedir BES ÇİZ i A
A'raf 7:93
3. “Şuayb onlardan ayrıldı ve (bu arada) Ey kavmim” dedi, Ben size Rabb'imizin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!
Onların helâk edildiklerini görünce Şuayb onlardan ayrıldı. Ey kavmim! dedi, ben size Rabb'imizin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim meâlindeki âyeti daha önce açıklamıştık, Artık kâfir bir kavme nasıl acırım! Yani beni yalanlayan, bana düşmanlığı seçen ve benim düşmanım olan bir kavme nasıl üzülürüm? Onlar benim düşmanım iken ben onlar için nasıl kederlenirim?
İşte sonunda Şuayb, Artık kâfir bir kavme nasıl acırım! dedi. Şuayb aleyhisselâmın bu sözü, onların helâk edileceğini ve başlarına ilâhi azabın geleceğini anladığında söylemiş olması mümkündür. Yani belirtilen işleri yaptıktan sonra ben artık onlar için üzülmem. Bazıları burada takdim-tehir bulunduğunu söyler. Bu sözü Şuayb, Cenâb-ı Hak “İnananları tehdit edip her yolun başında (pusu kurup) oturmayın!” buyurduğunda söylemiş, bu işleri yapan bir kavme ben nasıl üzülürüm, demişti.
“l İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, 170.
A'raf 7:94
Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek mutlaka ora halkını dert ve sıkıntıya uğratmışızdır. En doğrusunu Allah bilir ya, burada iki açıdan gizlenmiş bir kelime bulunmaktadır. Birincisi, Biz hangi ülkeye bir peygamber göndermiş ve insanlar da onu yalanlamışlarsa, Mutlaka ora halkını, onu yalanlayanları dert ile ve zikredilen diğer şeylerle yakalamışızdır. Yoksa Cenâb-ı Hakk'ın onlara peygamber göndermesi, sonra da onların reddi ve yalanlaması olmadan belirtilen azaplarla yakalama ihtimali yoktur.
333 (Jİkincisi, Biz hangi ülkeye bir peygamber göndermiş ve onu helâk etmişsek, helâk etmeden önce Ora halkını Allah'a yönelip yalvarsın yakarsınlar diye mutlaka dert ve sıkıntıya uğratmışızdır. Sonra Cenâb-ı Hak, kendilerine peygamber göndermeden ve insanlar Allah'ın verdiği nimetlere karşı kendilerini değiştirmeden hiçbir kavmi helâk etmemiştir. Bu husus, muhtelif âyetlerde ifade edilmektedir: “Merkezinde halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe Rabb'in memleketleri helâk etmez”. “Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz”“. “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez”. “Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır. Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak, insanların mazeretlerini her açıdan bitirmeden onları azap ve helâk ile yakalamayacağını haber vermektedir. Peygamber göndermeden önce insanları helâk etmiş olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın onlara verdiği selim akıl ile Allah'ın birliğinin eserlerine ve rablığının alâmetlerine ulaşmalarını sağlayacak her şeyi yaratmış olmasının, söylenen her şeyi işitmeye ve istedikleri her şeyi söylemeye yarayan kulak ve dil vermiş olmasının, ki bunu diğer varlıklardan hiçbirine vermemiştir, ayrıca hiç kimse kendisinin başka bir surete çevrilmesini istemeyecek derecede onlara en güzel suretler ihsan etmiş olmasının anlamı olmazdı. Allah ancak peygamber gönderdikten sonra insanları helâk etmiştir, çünkü insanlar farklı mertebede yaratılmışlardır; bazısı akıl ile anlar, onun işitme yoluyla yardıma ihtiyacı yoktur, isabetli görüşleriyle nesneleri algılayan düşünürler ve âlimler böyledirler. Bazıları çocuklar gibi ancak işitme yoluyla hakikati algılar, onlar ancak başkasından duyduğu sözlerle ve devamlı uyarılmasıyla hakikati anlarlar. Bazıları da ne aklıyla ve ne de başkalarından duyduğu sözlerle anlar, ancak başlarına gelen şiddetle, kendilerini değiştirip Allah'ın verdiği nimetlerin de değişmesiyle anlarlar. Onlar aklı ve işitme organı olmayan hayvanlar gibidirler, ancak başlarına gelen sıkıntılardan ve belalardan anlarlar. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak insanları önce sıkıntı ve bela ile imtihan eder, eğer yaptıklarından döner ve Allah'ın nimetlerini bilirlerse imtihanı kazanırlar, aksi halde Allah onları helâk eder. İşte o zaman yaptıklarından vazgeçmek ve öğüt almak isterler. “Belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık”“ meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir.
Dert ve sıkıntı, bu iki kelimeyi daha önce açıklamıştık“. Yalvarsın yakarsınlar diye, yani yalvarıp yakarmaları için veya yalvarıp yakarmalarının ve ibret almalarının gerekli olduğunu bilmeleri için.
Oó Yai £ ÇABA AİN A;
---
Dipnotlar:
49 Budyet, az önce geçen âyetin devamıdır: “Merkezinde halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe Rabb'in memleketleri helâk etmez. Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz”.
A'raf 7:95
95. “Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar ve Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı” dediler. (İnkârda ısrar edince) biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık.”
Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Tefsircilerin yorumuna göre bu âyetten maksat sıkıntıdan, kıtlıktan ve başlarına gelen belalardan sonra onlara verilen bolluk ve rahatlıktır. Nihayet çoğaldılar. Buradaki “afev” kelimesinin çok ve kalabalık olma anlamına geldiği söylenmiştir, yani o belalar kendilerinden kaldırıldı ve onlar da çoğalıp kalabalıklaştı. İşte tam o sırada Allah onları ansızın helâk etti. Sıkıntı ve bela halinde helâk etmek, ansızın yakalamak anlamına gelmez, çünkü sıkıntı ve belaya maruz kalan herkes, neticede helâk olmaktan korkar. Bu durumda iken onları helâk etmek, ansızın yakalayıp yok etmek anlamına gelmez. Görmez misin ki, insan hasta değilken öldüFREJ günde ansızın (füceten) öldü denilmektedir, [ ]herhangi bir hastalık sebebiyle meydana gelen ölüme ise böyle denilmez. Şüphesiz her iki durumda da insan ölümün geleceğini bilmez, ancak hasta olmayınca öleceğinden korkmaz, hasta olduğunda ise öleceğinden korkar ve o ölüm artık ansızın ölüm olmaz. Buna göre insanlar zorluk halinde yakalandıklarında, helâk olmaktan korktukları için ansızın yakalanmış olmazlar. Bolluk ve rahatlık halinde olduklarında ise hiç korku duymazlar, o halde iken yakalanırlar, işte ansızın helâk etmek budur. Nihayet çoğaldılar. Denildi ki: Cenâb-ı Hak onlardan bir kısmını helâk etti, bir kısmını ise etmedi, bu sayede onlar yine çoğaldılar, yani helâk edilmeyen o bir kısım insandan çoğaldılar. Ancak bunun yorumu, yukarıda belirttiğimiz dert, sıkıntı ve kıtlıktır, sonra Allah onlardan belayı kaldırdı ve onlar da çoğaldılar, sonra helâk edildiler. En doğrusunu Allah bilir.
Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı, dediler. Onlar demişlerdi ki: Babalarımıza da böyle sıkıntılar gelmiş, bazan zorluğa maruz kalmış, bazan da nimetlere kavuşmuşlardı. Bu onlar için bir ceza değildi, dolayısıyla bize gelen sıkıntı ve belalar da bizim için bir ceza değildir; ancak dünya hayatının seyri bazan zorluk ve bela, bazan da bolluk ve bereket getirir. Onlar Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı dedikten sonra Cenâb-ı Hak onları ansızın yakaladığını haber vermektedir.
Oih W abi gE SİZ Ii
A'raf 7:96
O ülkelerin insanları inansalar ve günahtan sakınsalardı. Yani şiddet ve belaya uğradıktan sonra helâk edilmeden önce İnansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne bereket kapıları açardık. Yani onlar, gökten ve yerden her türlü hayra ulaşırlardı. Bereket, hiç zahmet çekmeden elde edilen her türlü hayrın adıdır. Bereket, yorulmadan ve zorlanmadan elde edilen her şeydir. Cenâb-ı Hak burada, eğer onlar iman etseler ve günahtan sakınsalardı, Onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapılarını açacağını belirtmekte, [§]iman etmezler ve kendilerine yapılan uyarıları unuttukları takdirde onlara yine her şeyin kapısını açacağını söylemekte, fakat bereketten söz etmemektedir. Bereketten bahsetmediği âyette, onlara açtığı her kapıyı kısacağına ve onlara zarar vereceğine, imandan sonra bereketten söz ettiği âyette ise onlara hiçbir yorgunluk ve zarar gelmeyeceğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Fakat yalanladılar, yani peygamberleri yalanladılar, Biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik. Buradaki Fakat yalanladılar meâlindeki âyetin, Allah'ın onlara verdiği nimetleri, yani peygamberleri yalanladılar anlamına gelmesi muhtemeldir. Biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik, yani o yalanlamaları yüzünden onları yakaladık. En doğrusunu Allah bilir.
Göral eg DELİ GU Goal İkİ gali
A'raf 7:97
Yoksa o ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler? Bu âyet görünüşte soru cümlesidir, fakat hakikatte düz bir cümledir. Nitekim şu âyet-i kerime de böyledir: “Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da korkuyorlar mı?” Bu âyet de görünüşte bir şüphe ve tereddüt mânasına gelmekte, fakat hakikatte düz bir cümledir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: Onların kalplerinde çürüklük vardır, şüphe vardır ve Allah'ın kendilerine haksızlık etmesinden korkmaktadırlar. İşte O ülkenin halkı emin mi idiler?... Veya o ülke halkının güvenceleri mi vardı? meâlindeki âyetler de soru cümlesi değil, düz cümledir. Allah sanki şöyle demektedir: O ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin oldular. O ülkenin halkı güpegündüz kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri vardı. Sonra O ülkenin halkı emin mi idiler?... Veya o ülke halkının güvenceleri mi vardı? meâlindeki âyetlerin anlamında ihtilaf edilmiştir. Hasan [el-Basrî] şöyle dedi: [§]Bu âyetler, önceki ümmetler hakkındadır, onların, Allah'ın cezasının ve azabının gelmeyeceğinden emin olduklarını haber vermektedir. Ancak âyetin bu ümmete söylenmesinin amacı, onların yaptıklarına benzer şeyler yapmalarından sakındırmaktır. Başkaları şöyle dediler: Bu âyetler, geçmiş ümmetler hakkında değil bu ümmetten belli bir bölgede bulunanlar hakkındadır, onlar hakkında şöyle demektedir: Bunlar da onlar gibi azabımızın gelmeyeceğinden emin oldular. Halbuki bunlar da, ötekilerin yaptıklarına benzer şeyler yaptıklarında kendileri âhirette azaba uğratılacaktır, tıpkı ötekilerin dünyada azaba uğratıldığı gibi. Geceleyin uyurlarken ve güpegündüz eğlenirlerken... Bu ifadeler, onlara azabın güven içinde oldukları sırada, yani uykuda iken ve eğlenirken geldiğini haber vermektedir. Eğlence hâli, gaflet halidir, insanın en çok güvende olduğu hâl de ancak uyku halidir. Onlara azabın ancak gaflet halinde iken gelmiş olmasının sebebi, en doğrusunu Allah bilir ya, Mekkeli ve diğer kâfirlere, Resülullahı (s.a.) yalanlamaları halinde başlarına gelecek olan felâketi ikaz etmek içindir. Çünkü böylece onlar hiçbir zaman kendilerini Allah'ın azabından güvende görmeyeceklerdi. En doğrusunu Allah bilir.
A'raf 7:98
Yoksa o ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler? Bu âyet görünüşte soru cümlesidir, fakat hakikatte düz bir cümledir. Nitekim şu âyet-i kerime de böyledir: “Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da korkuyorlar mı?” Bu âyet de görünüşte bir şüphe ve tereddüt mânasına gelmekte, fakat hakikatte düz bir cümledir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: Onların kalplerinde çürüklük vardır, şüphe vardır ve Allah'ın kendilerine haksızlık etmesinden korkmaktadırlar. İşte O ülkenin halkı emin mi idiler?... Veya o ülke halkının güvenceleri mi vardı? meâlindeki âyetler de soru cümlesi değil, düz cümledir. Allah sanki şöyle demektedir: O ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin oldular. O ülkenin halkı güpegündüz kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri vardı. Sonra O ülkenin halkı emin mi idiler?... Veya o ülke halkının güvenceleri mi vardı? meâlindeki âyetlerin anlamında ihtilaf edilmiştir. Hasan [el-Basrî] şöyle dedi: [§]Bu âyetler, önceki ümmetler hakkındadır, onların, Allah'ın cezasının ve azabının gelmeyeceğinden emin olduklarını haber vermektedir. Ancak âyetin bu ümmete söylenmesinin amacı, onların yaptıklarına benzer şeyler yapmalarından sakındırmaktır. Başkaları şöyle dediler: Bu âyetler, geçmiş ümmetler hakkında değil bu ümmetten belli bir bölgede bulunanlar hakkındadır, onlar hakkında şöyle demektedir: Bunlar da onlar gibi azabımızın gelmeyeceğinden emin oldular. Halbuki bunlar da, ötekilerin yaptıklarına benzer şeyler yaptıklarında kendileri âhirette azaba uğratılacaktır, tıpkı ötekilerin dünyada azaba uğratıldığı gibi. Geceleyin uyurlarken ve güpegündüz eğlenirlerken... Bu ifadeler, onlara azabın güven içinde oldukları sırada, yani uykuda iken ve eğlenirken geldiğini haber vermektedir. Eğlence hâli, gaflet halidir, insanın en çok güvende olduğu hâl de ancak uyku halidir. Onlara azabın ancak gaflet halinde iken gelmiş olmasının sebebi, en doğrusunu Allah bilir ya, Mekkeli ve diğer kâfirlere, Resülullahı (s.a.) yalanlamaları halinde başlarına gelecek olan felâketi ikaz etmek içindir. Çünkü böylece onlar hiçbir zaman kendilerini Allah'ın azabından güvende görmeyeceklerdi. En doğrusunu Allah bilir.
A'raf 7:99
Bu âyetteki “mekr” kelimesi, dünyada düşmanından intikam almak ve onu yenmek için onun gaflet halini gözetlemek anlamına gelir. Buna göre onlara azabın gaflet halinde olduklarında gelmesinin adı da “mekr'dir. Buna göre yaratılanlar arasında imtihan, (lJonların birbirlerine gizli kalan şeylerin ortaya çıkmasını istemektir, artık onlar buna göre emir verir ve yasak koyarlar. Her ne kadar insanlara meçhul kalmış olsa da Allah katında her şey açık ve mâlumdur, bundan dolayı Cenâb-ı Hak buna, emretmek ve yasaklamak mânasında olmak üzere imtihan adını vermiştir”.
Allah'ın ansızın gelen azabından emin mi oldular? Yani Allahın cezasından ve tuzağından emin mi oldular? Kötülüğün karşılığına kötülük, saldırının karşılığına saldırı dendiği gibi“, mekrin karşılığına da mekr denilir; her ne kadar ikincisinin yaptığı kötülük ve saldırı değil ise de yine böyle söylenir. Buna göre ikincisinin yaptığı “mekr” değil ise de, mekrin karşılığına yine “mekr” adı verilir. En doğrusunu Allah bilir. Görmez misin ki, onu yapana “mekkâr” denilmesi caiz değildir, eğer ikincinin yaptığı gerçek anlamda “mekr” olsaydı bu ismin de kullanılması gerekirdi. Bu durum, onun, yapılanın karşılığı ve cezası olduğunu gösterir. Cenâb-ı Hakk'ın mekrinden maksadın, onların mekrinin cezası olması caizdir. Yapılan şey onun cezası olduğu için ona da “mekr” adı verilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: “Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür”, Buradaki ikinci kötülük kelimesi, hakikatte kötülük anlamına gelmez.
Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın azabından emin olamaz. Bu âyet, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir. Çünkü onlar, küçük günahlar bağışlanmıştır, Allah onlardan dolayı azap etmeyecektir diyerek, küçük günahlar hakkında Allah'ın mekrinden emin oldular. Bu iddia, Allah'ın mekrinden emin olmak anlamına gelir. Ayrıca büyük günahlar için de, Allah onları bağışlamayacaktır diyerek Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesmişlerdir. Halbuki Cenâb-ı Hak şunu haber vermektedir: “İnkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez”, Onlar ise büyük günahlar konusunda Allah'ın rahmetinden ümit kesmişler, küçük günahlar konusunda da Allah'ın mekrinden emin olmuşlardı. İşte bu iki âyet, Mütezile'yi reddetmektedir.
anlamında bazı şeyler bulunduğu için Cenâb-ı Hak, gaflet halinde bulunan insanların başlarına gelen felâkete mecâzen “mekr” adını vermiştir. Hakikate benzer bazı şeyler bulunduğundan dolayı dilde buna mecaz yolu denilir. Bu söylediklerimizin bir benzeri de her ikisi de aynı anlama gelen imtihan ve ibtilâ kelimelerinin Cenâb-ı Hak hakkında kullanılmasıdır. İnsanlar arasında imtihan ve ibtilâ ise, birbirlerinden gizli olan şeylerin ortaya çıkmasını istemektir; gizli olan şeyler ortaya çıktığından dolayı insanlar buna göre emir verir ve yasak koyarlar. Dolayısıyla imtihan ve ibtilâ kelimeleri, imtihanda emir ve yasak bulunduğundan dolayı -her ne kadar insanlara meçhul kalan şeyler Allah'a açık ve mâlum olsa da- mecaz olarak Allah'ın emri ve yasağı anlamına gelir” (Semerkandi, Şerhu't-Tevildt, Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın”.
A'raf 7:100
100. “(Eski) sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı? Biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitemezler.
(Eski) sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı? Âyet-i kerimenin geçmiş ümmetler hakkında nâzil olduğunu kabul edenlerin yorumlarına göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ardarda ümmetlerin ve kavimlerin helâk edilmesi sayesinde onlar, hak inancı benimsemeye muvaffak kılınıp doğru yol kendilerine gösterilmedi mi? Âyetin Hz. Muhammede iman eden bu ümmet hakkında nâzil olduğunu söyleyenlerin yorumuna göre ise şöyle buyurmuştur: (Eski) Sahiplerinin helâk edilmesinden sonra yeryüzüne vâris olanlara şu durum açıklanmadı mı! Ötekilerin azaba uğradıkları gibi dileseydik onları da günahlarından dolayı azaba uğratırdık. (Eski) sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı? Yani sahiplerinin helâk edilmesinden sonra.
Onlara belli olmadı mı? Bu ilâhi beyan “elif” ve “vâv”ın düşürülmesiyle de okunabilir. Yani yeryüzüne vâris olanlara belli olmadı. Bu durumda âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birinci ihtimal: Onlara belli olmadı. Yani öncekilerin helâk edilmesine sebep olan durumları ve onların peygamberleri yalanlamaları dolayısıyla başlarına gelenleri düşünmediler. Öncekileri ve başlarına gelenleri düşünmeyi terkettiklerinde söz konusu gerçek onlar nezdinde ortaya çıkmaz. İkinci yorum da şöyledir: Cenâb-ı Hak onlara hidâyet yolunu göstermiş, fakat bundan faydalanmadıkları için onları hidâyetin kapsamı dışında tutmuştur. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın faydalanmamaları sebebiyle onları akıl yürütme, işitme ve görme duyusundan yoksun bulunduklarını ifade etmesine NEM benzer". [9]Bu ilâhi beyan “eve” Gİ) ifadesi düşürülmeksizin de okunabilir. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Yeryüzüne vâris olanlara belli olmadı mı? Peygamber Allah'ın geçmiş ümmetleri helâk etmesine dair kudretini onlara göstermedi mi? Bu yoruma göre âyetin anlamı şöyledir: Allah Teâlâ sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanları helâk etmeye kâdirdir. Sözünü ettiğimiz bütün bu yorumlar muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Bir diğer muhtemel yoruma göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Sahiplerinin helâk edilmesinden sonra yeryüzüne vâris olanlara ne sebeple helâk edildikleri belli olmadı mı? Tâ ki onlar, buna benzer durumlardan kaçınsın ve kendilerini helâk olmaktan kendilerini alıkoysunlar.
Yeryüzüne vâris olanlara belli olmadı mı? Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. İlki şöyledir: Allah Teâlâ onlara doğru yolu gösterdi ve kendilerinden önceki ümmetler yalanlamak ve inatçılık yapmak suretiyle işledikleri günahlar yüzünden başlarına gelen felâketler sonucu helâk edildiklerini açıkladı, fakat onlar inatlarından ötürü hidâyeti benimsemediler. İkincisi de şöyledir: Cenâb-ı Hak, öncekilerin başına gelenler hakkında tefekkür etmedikleri için onları doğru yola iletmedi. Bu yorum âyetin “vav” harfinin okunmaması şeklindeki kırâate göredir.
Biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık. Bu ilâhi beyan şayet önceki ümmetlere dair ise âyetin anlamı şöyledir: Dileseydik günahlarından dolayı ardarda kavimleri musibetlere uğratırdık. Şayet sonraki ümmetlere dair ise âyetin anlamı şöyle olur: Dileseydik ötekilerin günahlarından dolayı başlarına musibet geldiği gibi bunları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitemezler. Bu ilâhi beyandaki “et-tab” kelimesi mühürleme anlamına gelebilir. Yani onların kalplerini mühürledi. “et-tab'u” kavramı küfür karanlığı anlamına da gelebilir. Yani onların kalplerini küfür karanlığıyla örttü. [§]Bir başka şeyi örten ve kaplayan her şey hakkında “tab” kelimesi kullanılır. Onlar işitemezler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: İlki “faydalanmayacakları şeyi işitemezler” şeklinde yorumlanabilir. ikinci yorum şöyledir: Onlar işitemezler, yani icabet edemezler. Bu, Hz. Peygamber'in “Allah hamd edeni işitir” ifadesi gibidir. Bu söz hakkında denildi ki Allah kendisine hamd edene, yani kendisine dua edene icabet eder.
---
Dipnotlar:
1 Müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmiş olmalıdır: “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler” (elYani kırâat bakımından. Ancak Tevilât şârihi şöyle demiştir: “(Eski) sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı? Bu ilâhi beyan “yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı” şeklinde “elif” ve “vav”ın düşürülmesiyle de okunmuştur. “Yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı?” şeklinde “elif” ve “vav” ile de okunmuştur. Bu harflerin düşürülmesiyle okuyanların kırâati şu muhtemel anlamlara açıktır: İlki bunun belirleme ve ispat üzere olmasıdır. Yani Cenâb-ı Hak onlara kendilerinden öncekilerin yalanlama ve inat gibi işledikleri günahlar sebebiyle helâk edildiklerini göstermiş ve açıklamıştır. Fakat onlar inatları dolayısıyla doğru yola girmemişlerdir. İkincisi Cenâb-ı Hakk'ın onları, öncekilerin helâk edilmelerini ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle başlarına gelenleri düşünün tefekkür etmedikleri için doğru yola iletmemesidir. Bu durum, onlar düşünme ve tefekkürü terkettiklerinde gerçekleşir. Üçüncüsü “Onlara belli olmadı”, yani Allah Teâlâ onlara doğru yolu göstermiş olsa da onlar bundan faydalanmadılar. Bu durumda sanki onlara doğru yolu göstermemiş oldu. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın gerçekte var olduğu halde istifade etmedikleri için onlarda işitme, görme ve akletme yeteneği bulunmadığını açıklamasına benzer gibidir. Söz konusu durum da böyledir. “Elif” ve “vav”ın okunduğu kırâate göre ise âyetin anlamı şöyledir: Peygamberler onlara, Allah Teâlâ'nın yeryüzüne vâris olanları helâk etmeye kâdir olduğunu bilmeleri için Allah'ın geçmiş ümmetleri helâk etmesine dair O'nun kudretini açıklamadı mı? Yine şu yorum da muhtemeldir: Peygamberler, sahiplerinin helâkinden sonra yeryüzüne vâris olanlar, onların buna benzer durumlardan kaçınıncaya ve kendilerini bundan alıkoyuncaya kadar helâk edildiklerini göstermediler mi? Nihai gerçeği bilen Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 303a).
A'raf 7:101
İşte o ülkeler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz.
Sana anlatıyoruz, yani anlatılan haberlerden bir kısmını sana anlattık. Cenâb-ı Hak resülüne önceki ülkelerin ahalisinin peygamberlerinden mücize istediklerini, fakat onların gösterilen bu mücizeleri tasdik etmediklerini bildiriyor. Bunların da durumu böyledir. Dolayısıyla sen onların istediği mücizeleri getirsen dahi onlar bu mücizelere iman etmezler ve bunları tasdik etmezler. Cenâb-ı Hak peygamberine karşı onların inat ettiklerini ve büyüklük tasladıklarını haber veriyor. İkinci olarak Allah Teâlâ, peygamberlerin mücizeleri muhataplarının istedikleri şekilde getirmelerinin zorunlu olmadığını, onların delil olmaları bakımından mücize getirmelerinin zorunlu olduğunu bildirmektedir.
Andolsun ki peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Bu ilâhi beyanın farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Burada peygamberlerin, inkârları ve yalanlamaları sebebiyle kavimlerinin başlarına gelecek azaba dair bildirdikleri haberler kastedilmiş olabilir. Âyetteki delillerden maksat, inkârcıların mücize istemelerinden sonra peygamberlerin söyledikleri ve bildirdikleri hususlarda doğru olduklarını gösterici mücizeler de olabilir. Fakat onlar bu mücizelerin gerçek olduklarını bildikten sonra inat ederek ve büyüklük taslayarak bunları reddettiler.
Fakat onlar iman edecek değillerdi. Denildi ki Fakat onlar önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi meâlindeki beyan şöyle yorumlanabilir: Yani onlar bizim azabımızı gördüklerinde önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. Yani Allah'ın azabını gördüklerinON de onların iman etmeleri onlara bir fayda sağlamaz. [ ] Bu “Daha önce iman etmemiş kimseye iman etmesi fayda sağlamaz”? meâlindeki ilâhi beyan gibidir. İkinci yorum şöyledir: Onların mücize istemeleri ve akabinde peygamberin mücize getirmesi durumunda da onlar daha önce yalanladıklarından iman edecek değillerdi. Çünkü imanı terketmeleri ve peygamberleri yalanlamaları onların mücizeleri bulunmamasından ötürü değildi. Fakat bunun sebebi onların inat etmeleriydi. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak mücize istemiş olsalar da onların iman etmeyeceklerini bildirdi. Üçüncü yorum ise şöyledir: Peygamberin onların başına geleceğini haber verdiği azaba inanacak değillerdi. Zira onlar önceki peygamberleri yalanlamışlardı.
A'raf 7:102
Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Burada sözü edilen “ahd”in üç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi “yaratılış ahdi” anlamıdır. Zira herkesin yaratılışında Allah Teâlâ'nın birliğine ve ilâhlığına şahitlik etmeye dair bilgi vardır. Onlar bu ahitlere riayet etmediler, aksine onu bozdular. İkincisi Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlerin diliyle onlardan aldığı sözdür. “Andolsun ki Allah, İsrâiloğulları'ndan söz almıştı. Onlardan on iki de nakib (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızası için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim” meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Fakat onlar bu sözü yerine getirmediler. Üçüncüsü ise kendilerinin peygamberlere verdikleri sözdür. Firavun'un Müsâ'ya (a.s.) söylediği şu söz böyledir: “Ey büyücü! Rabb'inin seninle sözleşmesine uygun olarak bize dua et, artık biz doğru yola döneceğiz.” Onlar peygamberlere verdikleri sözleri yerine getirmediler.
Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk. Yani muhakkak ki sözü yerine getirmemekle onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk. En doğrusunu Allah bilir.
GE) gemi AES Gi,
A'raf 7:103
Sonra onların ardından Müsâ'yı gönderdik. Bu beyan şu anlama gelebilir: Pek çok ümmetin helâk edilmesinden sonra Müsâ'yı peygamber olarak gönderdik. Mücizelerimizle Firavun ve yakın çevresine. Âyetlerimizle meâlindeki ifade delillerimizle anlamına gelebilir. Yine bu ifadeye Allah'ın birliği ve ilâhlığının delilleri anlamı verilebilir. Ayrıca peygamberin risâlet ve nübüvvet mücizeleri anlamına da gelmesi mümkündür. Hasan-ı Basri'ye göre âyetlerimizle meâlindeki beyan “dinimizle” anlamındadır. Kur'ân-ı Kerimde zikredilen bütün “âyetler” bu yorumların kapsamındadır. Firavun ve yakın çevresine. Müsâ (a.s.) onların hepsine, Firavun'a, yakın çevresine ve ona uyanlara gönderilmişti. Yani Müsâ (a.s.) halka değil de sadece Firavun ve yakın çevresine gönderilmiş değildi. Aynı şekilde bir başka âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak sadece “Firavun'a”! buyurmuştur. Halbuki Müsâ (a.s.) onların tümüne gönderilmişti. Ancak -en doğrusunu Allah bilir- özel olarak bu ileri gelenleri belirtmesinin sebebi şudur: Çünkü nebi ve resüllerle mücadele edenler, halk ve alt tabakada bulunanlar değil, ileri gelenler ve liderlerdir. Halk ise ileri gelenlerin görüşlerinden dolayı peygamberlerden yüz çevirip ileri gelenlere uyuyorlar. Bundan dolayı ileri gelenler ve liderler peygamberlerin muhalifleri ve karşıtları olarak adlandırılmışlardır. Aksine Müsâ ister düşük mertebede olsun ister yüksek mertebede, bu kesimlerin tümüne gönderilmiştir.
Onlar ise mücizeleri inkâr ettiler. Âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Mücizeleri inkâr ettiler. Yani Müsâ'nın (a.s.) Firavun ve kavmine getirmiş olduğu mücize ve delilleri inkâr ettiler. Bu ifade zulüm olarak isimlendirildi, çünkü onlar mücizelerin Allah tarafından indirilmiş olduğunu bildikten sonra bunları sihir olarak adlandırdılar. Böylelikle bunları mevcut konumlarının dışına yerleştirdiler. Zulüm bir şeyi kendi konumunun dışında bir yere yerleştirmektir. Bazı âlimler ise şöyle dediler: Mücizeleri inkâr ettiler. Yani onlar Allah'tan başka varlıklara tapmak suretiyle Allah'ın onlara lütfettiği nimetlerini inkâr ettiler. Onlar bu nimetlerin şükrünü, bunları onlara bahşedenin dışında bir varlığa yönelttiler. Bu bir zulümdür. Onlar kendilerine nimet bahşetmeyen kimseye şükrettiler, kendilerine nimet lütfedenden ise yüz çevirdiler. En doğrusunu Allah bilir. [§]Bu beyan “Kendi tâbilerine bu deliller aracılığıyla zulmettiler” şeklinde de anlaşılabilir. Nitekim onların peygambere uymasını engellediler, onlardan kendilerine uymalarını istediler. Yine bu beyan ile Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurmuş olması mümkündür: Onlar bu delillere uymayı terketmek suretiyle kendilerine zulmettiler.
Ama gör işte fesatçıların sonu ne oldu! Bu hitap görünüşü itibariyle Resülullah'a (s.a.) yöneliktir, asıl maksadı ise onun dışındakilerdir. Cenâb-ı Hak herkese fesatları sebebiyle başına gelenler dolayısıyla fesatçıların sonunu düşünmelerini emretti. Çünkü bir günah veya bir fesat dolayısıyla başkasının başına gelenlerin sonunu düşünen kimse buna benzer fiilden kaçınır. Bu hitabın Resülullah (s.a.) yapılmış olması iki açıdan mümkündür. Bunlardan biri şudur: Onların başına gelenler açısından Hz. Peygamber için onların yapmış oldukları ezaya bir teselli vardır. Çünkü sonunda düşmanının başına gelecek olan helâki düşünen kimse, onun yaptığı ezaya sabreder ve bu hususta biraz teselli olur. İkinci olarak O, işledikleri günahları terketmeleri için söz konusu kimselere sonunda başlarına gelecek olanları hatırlatmakta ve onları uyarmaktadır. Çünkü bu daha sakındırıcıdır.
Oul ids lOe pi ed)
---
Dipnotlar:
8 “Doğrusu Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda tanık olacak bir peygamber gönderdik”.
A'raf 7:104
Müsâ dedi ki: Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabb'i tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Şayet “Nasıl ben Allah'ın elçisiyim dedi. Bu, görünüşü itibariyle övünme ve kendini temize çıkarma konumundadır. Halbuki bu bize yasaklanmıştır?. Çünkü Allah Teâlâ peygamberliği tevdi edeceği kişiyi ve ona ehil olanı bildirir” diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Bunda kendini övme ve kendini temize çıkarma yoktur. Çünkü o, Allah'ın kendisini peygamberliğin tevdi edilecek kişi yapması ve nübüvvete ehil kılması suretiyle ilâhi lütfa mazhar oluşunu ifade etmektedir. Kendini temize çıkarma ve övünme ise Allah'ın yaptığı fiilde değil, gerçekte Hz. Peygamber'in yaptığı fiillerde söz konusu olur. Veya şayet bu durum kendini temize çıkarma ve övünme ise şüphesiz bunu Cenâb-ı Hak emretmiştir. Dolayısıyla emir durumunda bu caiz olur. Yahut bu ifadeyle kendisini tanıtmak istemiştir. )Zira krallar birbirlerine elçi gönderdiklerinde, aralarında düşmanlık olsa dahi elçileri kötü bir şekilde karşılamamaları, aksine elçileri yüceltmeleri ve onlara ikramda bulunmaları geleneklerden biriydi. Müsâ (a.s.) da kötü karşılanmamak için kendisinin âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın elçisi olduğunu belirtmiştir.
Âlemlerin Rabb'i olan Allah tarafından. Denildi ki âlem her şeyin cevheri, yani aslı ve özüdür. Bu, filozofların görüşüdür. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Âlemlerin Rabb'i, yani yaratılmışların sahibi.
e EZ Slim GESİ Yİ dil İRİ YÖN ÇİZ saz
A'raf 7:105
Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Tevil ehli şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) Firavun'a “Ben Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim” dediğinde o, Müsâ'ya (a.s.) “Yalan söyledin” der. Bunun üzerine Müsâ (a.s.) ona Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur demiştir. Bu ifadenin, sözün Firavun tarafından yalanlanması olmaksızın da söylenmiş olması mümkündür. Müsâ (a.s.) ona bu sözü söylemiştir, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlik bahşettiği ve nübüvvete ehil kıldığı herkesin üzerine Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek bir borçtur. Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Belirttiğim gibi, Firavun'dan, daha önce bir söz geçmeden böyle bir söz ile başlamak mümkün değildir. Buna göre Müsâ (a.s.) tarafından söylenen bu söz, Firavun'un sözüne cevap teşkil etmektedir. Bu tevil yapan âlimlerin söylediğidir. Buna göre Müsâ (a.s.) Firavun'a “Ben sana Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim” dediğinde o “Yalan söyledin, seni bize göndermemiştir” demiş veya buna benzer bir ifade kullanmıştır. Bunun üzerine Müsâ (a.s.) Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur demiştir. Yani Allah hakkında yalan söz söylemek bana uygun düşmez. Bu Cenâb-ı Hakk'ın İsâ'ya (a.s.) “İnsanlara sen mi Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?!! sorusuna karşı İsâ'nın (a.s.) “Hâşâ! Seni tenzih ederim, hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz” sözü gibidir. söz İsâ (a.s.) tarafından, kavmi ona karşı önceki sözü söylediğini iddia etmesinden sonra söylenmiştir. Aynı şekilde meleklerin “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin” sözü, Bir önceki âyet-i kerime.
Cenâb-ı Hakk'ın onlara “Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?” sorusundan sonradır. Allah Teâlâ'nın bu sözü üzerine “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin” demişlerdir. Onların bu sözü, öncekinin bir cevabı olarak söylenmiştir. Müsâ'nın Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur sözü de böyledir. Onların daha önceki bir sözüne karşı söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur meâlindeki ilâhi beyanda geçen ifadeyi “hakikun alâ” şeklinde okuyanlara göre bunun yorumu şudur: Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememem bir zorunluluktur. Söz konusu beyanda geçen ifadeyi “aleyye” (cis) şeklinde şeddeli! olarak okuyanlara göre âyetin yorumu şöyledir: Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememem gerekir.
Size Rabb'inizden açık bir delil getirdim. Rabb'inizden açık bir delil beyanı Allah'ın birliğini ve ilâhlığını açıklayan deliller olarak anlaşılabilir. Ayrıca âlemlerin Rabb'i Allah'ın elçisi olduğumu, ona karşı yalan söyleyen ve iftira eden bir kimse olmadığımı açıklayan nübüvvet delili diye de yorumlanabilir. Artık İsrâiloğulları'nı benimle birlikte serbest bırak. Yani onları köleleştirme, onlar köle değillerdir. O, İsrâiloğulları'nın kendisiyle birlikte gönderilmesini istememiş, aksine onların kölelikten kurtulmasını talep etmiştir. Bu, “İsrâiloğulları'nı kendine kul köle etmen” beyanı gibidir.
A'raf 7:106
Firavun şöyle dedi: Eğer bir mücize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım. Firavun'un [§]Eğer bir mücize getirdiysen sözü, Müsâ'nın (a.s.) “Size Rabb'inizden açık bir delil getirdim” meâlindeki sözle mücizeyi kastettiğini göstermektedir. Yine Firavun'un Eğer bir mücize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım meâlindeki söz, kendisinin ilâh olmadığını, bir kul olduğunu bildiğini göstermektedir. Zira o, Müsâdan (a.s.) iddia etmiş olduğu nübüvvetin doğruluğuna ilişkin mücize talep etmiştir. Şayet kendisinde ilâh olduğu düşüncesi olsaydı Müsâ'ya (a.s.) “Ben ilâhım, seni ne zaman gönderdim?” derdi. Ondan mücize talep etmezdi.
A'raf 7:107
Bunun üzerine Müsâ asâsını yere attı. Bir de baktılar ki apaçık bir yılan! Ebü Avsece “sü'bân” kelimesinin yılan anlamına geldiğini söylemiştir. O dedi ki her yılan “sü'bân” olarak adlandırılır. “se'âbin” bu kelimenin çoğuludur. İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sü'bân” eril yılan demektir”. Apaçık. Yani kendisinin yılan olduğunu açıklayan. Bu “Bir de ne görsün, o akıp giden bir yılan oluvermiş!” beyanı gibidir. Apaçık. Onun yılan olmadığı hususunda hiç kimse şüphe duymaz. Apaçık demek olan beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani bu değişim ve dönüşüm ancak Allah tarafından gerçekleştirilebilir.
A'raf 7:108
Ve elini (cebinden) çıkardı. Bir de ne görsünler, o da seyredenlerin gözleri önünde bembeyaz oluvermiş! Cenâb-ı Hak “elini çıkardı” buyurmuş, fakat nereden çıkardığını belirtmemiştir. Bunu bir başka âyet-i kerimede açıklamıştır: “Şimdi elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz olarak çıksın.” Yani herhangi bir sıkıntı ve hastalık olmaksızın. Tevil yapan âlimler demiştir ki alaca hastalığı olmaksızın. Fakat bize göre “kusursuz” meâlindeki ifade şu anlama gelir: Yani kötü ve iğrenç görülmeksizin. Çünkü bir şeyin yaratılışının ve cevherinin dışına çıkması kötü görülen bir durumdur. Cenâb-ı Hak bunun böyle olmadığını bildirdi.
Eğer bize denilirse ki: Müsâ'nın (a.s.) elini olduğu haliyle cebine sokması ve sonra sokmadan önce olmadığı şekliyle beyaz olarak çıkarmasının hikmeti nedir? Aynı şekilde asânın elindeyken yılana dönüşmeyip yere attıktan sonra asânın yılana dönüşmesinin hikmeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bunun hikmeti şu olmalıdır: Müsâ (a.s.) asâyı kendi hâkimiyet ve yönetiminden çıkardıktan sonra onlara bir mücize gösterdi ki bu olayın, yılan olmasının onun idaresi ve değiştirmesiyle olmadığı, aksine Allah'ın fiili sayesinde gerçekleştiği bilinsin. Aynı şekilde eli, kendi idaresinden ve gözlerinin önünden çıkardıktan sonra mücizeye dönüştürdü ki bunun onun sayesinde gerçekleşmediği, aksine Allah Teâlâ'nın fiiliyle olduğu bilinsin. Mücize, yaratılmışların gücünün ve idaresinin dışında gerçekleşen şeydir.
OH eli özek İİ Jü
A'raf 7:109
[Sihirin Bir Mücize Çeşidi Oluşu]
Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu gerçekten çok bilgili bir sihirbazdır. Cenâb-ı Hak bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Firavun, adamlarına şöyle dedi: “Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz!” Firavun'un, ileri gelenlere “Bu kimse şöyledir” demiş olması mümkündür. Sonra ileri gelenler halka, Bu gerçekten çok bilgili bir sihirbazdır demişlerdir. O, en doğrusunu Allah bilir ya, Müsâ'nın (a.s.) getirdiği mücize konusunda halkın zihnini karıştırmak istemiştir. O, “yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”? meâlindeki sözle de kavmini Müsâ'ya (a.s.) karşı kışkırtmak istemiştir. Bize göre sihir nübüvvetin delillerindendir. Şayet Müsâ'nın (a.s.) getirmiş olduğu şeyler sihir olsaydı bunlar onun nübüvvet ve risâletinin delilleri olurdu. Çünkü bunlar vahiy yoluyla (gökten) bir ilim ve haber olmaksızın elde edilmez. Aynı şekilde yaratılmışlar arasında elde edilen bu tür hüner ve işler de böyledir. Çünkü ancak gökten gelen bir vahiy aracılığıyla bilinebilir. Fakat bu belirli bir kimse için mücize olmaz”. Şayet onun getirmiş olduğu şey sihir olsaydı bu onun için mücize olmuş olurdu. Çünkü Müsâ onların gözleri önünde yetişti, onun sihirbaza gidip geldiğini asla görmediler. ( Yine Hz. Müsâ'nın, bunu herhangi birinden öğrendiği de bilinmemektedir. Bu hususlar söz konusu olayın mücize olduğunu göstermektedir. Fakat Cenâb-ı Hak bunu, onların bildiği sihrin dışına çıkardı, çünkü herkes onun bir sihirbaza gidip gelmedigini bilmektedir”. Dolayısıyla bunu sihirbazların kudretinden ve idaresinden çıkardı ki herkes onun risâlet ve nübüvvetinin mücizesi olduğunu bilsin. En doğrusunu Allah bilir.
A'raf 7:110
110. “Sizi imla çıkarmak istiyor.” Firavun, “Peki ne buyurursuSizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Müsâ (a.s.) onları yurtlarından çıkarmak istemiyordu. Ancak -en doğrusunu Allah bilir ya- sanki Firavun kavmine demiştir ki: Müsâ'ya (a.s.) uyup sizi davet ettiği şeyi kabul ederseniz sizi yurdunuzdan çıkarırım. Fakat bunun sebebi Müsâ (a.s.) olduğundan bunu ona nispet etti. En doğrusunu Allah bilir. Veya şöyle demiştir: Sizin iyi hayatınızı, rahatınızı ve çeşitli zevklerinizi yok etmek istiyor. Çünkü onlar İsrâiloğulları'nı köleleştiriyor, onları hizmette kullanıyorlardı. Kendileri ise çalışmıyor, nimetler içerisinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla Kıptilere diyordu ki Müsâ (a.s.), bütün bunları sizden alıp götürmek istiyor. Müsâ'nın (a.s.) onları yerlerinden çıkarmak değil, aksine onları bulundukları dinlerinden çıkarmak istiyor olması mümkündür. Fakat o kavmini Müsâ'ya karşı kışkırtıyordu. Peki ne buyurursunuz. Firavun'un bu sözü onun kendisinin ilâh ve rab olmadığını bildiğini göstermektedir. Çünkü şayet o, “ben sizin yüce Rabb'inizim”” meâlindeki sözde belirttiği gibi olsaydı kavminden bu konuda bir yardım ve işaret talep etmezdi. Bu durum, kendisinin âcizliğini ve zayıflığını göstermektedir. Ancak o büyüklük taslamakta, kavminin zihnini karıştırmakta ve “bu gerçekten çok bilgili bir sihirbazdır”” meâlindeki sözle meseleyi çarpıtmaktaydı. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Bu ifade Müsâ'ya karşı bir kışkırtma ve tahrik etmedir. Peki ne buyurursunuz. Bu ise yakınlık ifadesidir. Zira yardım ve işareti onlardan talep etti ve onları danışmanı yaptı.
GE gil ui Hols els iz)
A'raf 7:111
Dediler ki: Onu da kardeşini de beklet. Bu ifade daha önce geçmiş bir olayla irtibatlı olmadan başlangıç cümlesi olarak söylenmez. [§]Sanki Müsâ'yı (a.s.) öldürmeyi kastetmiştir. Şu âyet-i kerimede belirtildiği üzere: “Bırakın beni de şu Müsâyı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)!” Bunun üzerine ona dediler ki “ercih”, yani bunu ertele, onu hapset ve öldürme ki onun sihiri bütün insanlar arasında ortaya çıksın. Onlar Firavun'un Müsâ'yı öldürmesini engelliyorlardı. Görmez misin ki o, “Bırakın beni de Müsâ'yı öldüreyim” demiştir. Şayet onlar Müsâ'yı öldürmesini engellemeselerdi Firavun, “Bırakın beni de onu öldüreyim” demezdi. Dediler ki: Onu da kardeşini de beklet. İbn Kuteybe dedi ki: Onu da kardeşi Hârun'u da beklet. Diyor ki onu hapset, yani ertele. “Onlardan dilediğinin beraberliğini ertelersin?”? meâlindeki beyanda aynı anlam vardır. Mürcie ismi de bundan hareketle verilmiştir”. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Onu da kardeşini de beklet, o ikisini öldürme. Şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla. Yani şehirlere görevliler gönder. Onlar şehirlerden toplanmış olarak ona geldiler. Yani sihirbazları ve insanları sende toplasınlar. İbn Abbâs bu görüşü benimsemiştir”.
Bir önceki âyet-i kerime.
Opt pe Kak
A'raf 7:112
Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler. Bütün bilgili sihirbazları sana getirinceye kadar onu öldürmeyin. Yani onun sihrinin ortaya çıkması için bütün sihir çeşitleri toplansın diye. Yoksa tek bir sihirbaz yeterliydi. Ancak onlar -en doğrusunu Allah bilir ya- bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler meâlindeki sözle “onda bütün sihir çeşitleri toplansın da onun sihiri ortaya çıksın” demek istemişlerdir.
DİN EELE ME
A'raf 7:113
Sihirbazlar Firavun'a geldiler; “Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak bir ödül olmalıdır dediler. O da “Tamam; ayrıca sizler mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi. Yani benim katımda konum ve değer bakımından. Bu, sihirbazın amacının sadece dünya olduğunu göstermektedir. NEM Çünkü onlar üstün gelmeleri halinde ücret ve Firavun'un katında konum ve değer sahibi olmak istemişlerdir. Amacı, dünya ve sözü edilen menfaatler olan kimsenin peygamberliği hiçbir şekilde mümkün değildir. Peygamberlerin amacı din ve âhiret talebiydi.
A'raf 7:114
Sihirbazlar Firavun'a geldiler; “Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak bir ödül olmalıdır dediler. O da “Tamam; ayrıca sizler mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi. Yani benim katımda konum ve değer bakımından. Bu, sihirbazın amacının sadece dünya olduğunu göstermektedir. NEM Çünkü onlar üstün gelmeleri halinde ücret ve Firavun'un katında konum ve değer sahibi olmak istemişlerdir. Amacı, dünya ve sözü edilen menfaatler olan kimsenin peygamberliği hiçbir şekilde mümkün değildir. Peygamberlerin amacı din ve âhiret talebiydi.
A'raf 7:115
Sihirbazlar dediler ki: Ey Müsâ! Sen mi atacaksın (değneğini), yoksa atan biz mi olalım? Bu durum birinin atması ötekilerin atmaması anlamında değildir. Zira taraflardan sadece birinin atması durumu olsaydı, mücize ile sihir birbirinden ayrılmazdı. Fakat buradaki durumilk atanın kim olacağı meselesidir. Sanki şöyle demişlerdir: Ey Müsâ, ya sen ilk olarak at veya biz ilk olarak atalım. Bu durum bir başka âyet-i kerimede belirtildiği gibidir: “Dediler ki: Ev Müsâ! Yâ sen at, yahut ilk atan biz olalım.””
SE; oj PAE Ú GEZİ ge aii Zİ aii İğ
A'raf 7:116
Müsâ'nın (a.s.) “atın” sözüne gelince sanki böyle demesini Rabb'i ona emretmiştir. Müsâ “siz atın” dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, içlerine korku saldılar. Bu, bir gerçekliği olmaksızın sihirin gözleri aldığını göstermektedir. Sihir uzaktan görülen serap gibidir. “susamış kimse onu su zanneder” meâlindeki âyet-i kerimede belirtilen duruma benzer. Bunun gibi sihir de görünüşü bakımdan gözleri alır, hakikatte ise geçersiz olup hiçbir şey değildir. Yine sihir zihinlerdeki hayal gibi olup bir gerçekliği yoktur. Onların sihirden amaçları bununla insanlara korku salmaktı. Görmez misin ki bir başka âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Müsâ birden içinde bir korku duydu”. Peygamberlerin getirdiği şey şayet gerçekte sihir olsaydı bunun peygamberliği kanıtlamakta onlar için delil teşkil edeceğini daha önce belirttik”. Çünkü peygamberlerin kavimleri hiçbir zaman onların bir sihirbaza gidip geldiklerini görmemişlerdir. Dolayısıyla bu durum, onların sihiri Allah Teâlâdan öğrendiklerini gösterici olacaktı. Bu, Resülullah'ın (s.a.) getirmiş olduğu haberler gibidir”, ( “Müsâ birden içinde bir korku hissetti” ilâhi beyanı İnsanların gözlerini büyülediler. Yani şaşırttılar. Bu, “büyülenmiş kimseler” beyanı gibidir. Yani gözleriniz alınmış.
A'raf 7:117
117. “Biz de Müsâ'ya "Asânı at!” diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor!”
[Mücizenin Toplumda Yaygın Olan Durumlarla İlişkili Olması]
Biz de Müsâ'ya “Asânı at!” diye vahyettik. Bu beyanda şu hususa işaret vardır: Müsâ (a.s.) kendisine atması emredilmeden asâsını atmamaktaydı. Aynı şekilde “asânı taşa vur!” ve “asân ile denize vur!”” meâlindeki ilâhi beyanlar böyledir. Müsâ (a.s.) ancak kendisine vurma ve atma emrinden sonra asâyı vuruyor ve atıyordu. Bu durum, yılana dönüşmesi amacıyla asâyı yere atmasını emretmesinde ve asâyı yere ve denize vurmasını emretmesinde Müsâ (a.s.) için bir imtihan olduğunun bilinmesi içindi. Allah Teâlâ, kulunu dilediği imtihan çeşitlerinden biriyle sınayabilir. Aksine Cenâb-ı Hak, asâyla vurma emri olmaksızın da denizi yarmaya güç yetirebilirdi. Yine O, asâyla vurma emri olmaksızın kayayı patlatarak çatlatabilirdi. Aynı şekilde asâ daha Müsâ'nın (a.s.) elindeyken yılana dönüşebilirdi. Fakat Allah Teâlâ -en doğrusunu Allah bilir ya- bütün bunları onu imtihan etmek ve sınama için emretti. Zira dünya imtihan ve sınama yurdudur. Yine Müsâ (a.s.) döneminde sihir yaygın bir durumdu ve insanlar söz konusu devirde sihir yapmaktaydılar. Dolayısıyla Müsâ (a.s.) peygamberliğine kanıt olarak o insanların yapmış oldukları türden mücizeler getirdi ki onlar, bu hâdiselerin onların güçlerinin üstünde olması dolayısıyla sihir olmadıklarını, aksine semavi bir mücize olduklarını bilsinler. Aynı şekilde İsâ'nın (a.s.) getirmiş olduğu mücizeler de kavminin yapmış olduğu türden Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor! İbn Kuteybe şöyle demiştir: “telkafu” yutmak mânasına gelmekte” olup yutmak anlamındaki “lakm” (avı) kökünden türemiştir”, Onların uydurdukları. Denildi ki yani yalan olarak söyledikleri şeyler. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Yani iplerini ve sopalarını”. Yine denildi ki onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Yani ortaya attıkları yalanları.
A'raf 7:118
Böylece gerçekleşti. Denildi ki yani gerçek ortaya çıktı. Onların yaptıklarının asılsız olduğu anlaşıldı. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. İlki şudur: Onların yaptıklarının asılsız olduğu anlaşıldı. Yani onların sihir olarak yapmış olduğu şeyler geçersiz oldu. İkincisi de şöyledir: onların yaptıklarının asılsız olduğu anlaşıldı. Yani sihirbazlar sihir yapmayı terkettiler, zira onlar için gerçek ortaya çıktı. En doğrusunu Allah bilir.
Gİ gel liz ULAN İRİ
A'raf 7:119
Orada yenildiler. Yani o sırada sihirbazlar yenildiler. Çünkü başlangıçta Firavun'a “Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak bir ödül olmalıdır”” demişlerdi. Burada ise Cenâb-ı Hak, onların üstün geldiklerini değil, gerçeğin ortaya çıkmasıyla onların yenildiklerini bildirmiştir. Orada yenildiler. Buradaki durum yenme ve zor kullanmaya dayalı bir üstünlük değildir. Ancak kesin delillerle gerçekleşen bir üstünlüktür. Yani mücizeler ve kesin delillerle yenildiler.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, 170.
Küçük düşüp yarıştan çekildiler. Tevil yapan âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Sihirbazlar yenildiklerinden dolayı küçük düşerek ve aşağılanarak döndüler. Fakat biz deriz ki sihirbazlar değil, Firavun ve kavmi küçük düşerek evlerine döndüler. Çünkü sihirbazlar iman etmişlerdi. Dolayısıyla onların küçük düşerek ve aşağılanarak dönmekle nitelenmeleri mümkün değildir. Bilakis onlar iman ile döndüler.
A'raf 7:120
[İnsan Fiilleri Konusunda Mütezile'ye Reddiye]
Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler sürüldü. Bazı âlimler şöyle demiştir: Kapandılar. Yani onlara secde etmek emredildi, onlar da secde ettiler. Başkaları da şöyle demiştir: Kapandılar. Yani hızlı bir şekilde secde etmelerinden dolayı sanki kapandılar. Âyet-i kerime Mütezile'yi reddetmektedir, çünkü onlar kulların fiillerinde Allah'ın etkisini inkâr etmektedirler. Burada ise sihirbazlar derhal secdeye kapandılar beyanıyla fiil söz konusu kimselerin dışında bir faile nispet edilmiştir. Bu, kulların fiillerinde Allah'ın bir etkisinin olduğunu göstermektedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın onların secde etme fiilini yaratmasıdır. Câfer b. Harb! şöyle demiştir: Başkasının fiilde etkisi olmasa da fiilin söz konusu kimseye nispet edilmesi mümkündür. Seferde söylenen şu söz böyledir: Bunlar ötekileri geride bıraktılar, halbuki gerçekte onlar ötekileri geride bırakmamışlardı ve geri bırakmada onların bir etkisi de bulunmamaktaydı. Buna karşın geride bırakma fiili onlara nispet edildi. Söz konusu durum da böyledir. Denilir ki onların bunda etkisi bulunmaktadır. Bu etki de şudur: Onlar ötekileri beklemedikleri vakit onları geride bırakmış olurlar. Dolayısıyla onların bu konuda bir etkisi bulunmaktadır ve bu fiil onlara nispet edilmiştir. Veya denilir ki onlar ötekileri geri bırakma gücüne sahip değildirler. Allah Teâlâ onları atmaya (ilkâ), yani onlar hakkında secde fiilini yaratmaya güç yetirir. Bundan dolayı fiil O'na nispet edilmiştir.
A'raf 7:121
121-122. “Âlemlerin Rabb'ine, Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine iman ettik” dediler.”
Âlemlerin Rabb'ine, Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine iman ettik” dediler. Tevil yapan âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Onlar Âlemlerin Rabb'ineiman ettik dediklerinde Firavun onlara “Beni mi kastediyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine onlar dediler ki “Hayır, aksine Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine” Fakat biz bunu bilmiyoruz. Müsâ (a.s.) Firavun'a ilk geldiğinde ve dinine davet ettiğinde ona dedi ki “Ben âlemlerin Rabb'i tarafından gönderilmiş bir elçiyim”#. Dolayısıyla Firavun'un onların âlemlerin Rabb'ine iman ettik sözünde kendisini kastettiklerine dair zihni bir karışıklık içerisinde olması mümkün değildir. Bu ilâhi beyanın “Müsâ ve Hârun'u peygamber olarak gönderen âlemlerin Rabb'ine iman ettik” şeklinde olması da mümkündür.
Gil İLE İRİ Geli Alİ YAZİN
A'raf 7:122
121-122. “Âlemlerin Rabb'ine, Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine iman ettik” dediler.”
Âlemlerin Rabb'ine, Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine iman ettik” dediler. Tevil yapan âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Onlar Âlemlerin Rabb'ineiman ettik dediklerinde Firavun onlara “Beni mi kastediyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine onlar dediler ki “Hayır, aksine Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine” Fakat biz bunu bilmiyoruz. Müsâ (a.s.) Firavun'a ilk geldiğinde ve dinine davet ettiğinde ona dedi ki “Ben âlemlerin Rabb'i tarafından gönderilmiş bir elçiyim”#. Dolayısıyla Firavun'un onların âlemlerin Rabb'ine iman ettik sözünde kendisini kastettiklerine dair zihni bir karışıklık içerisinde olması mümkün değildir. Bu ilâhi beyanın “Müsâ ve Hârun'u peygamber olarak gönderen âlemlerin Rabb'ine iman ettik” şeklinde olması da mümkündür.
Gil İLE İRİ Geli Alİ YAZİN
A'raf 7:123
Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi? Bu beyan imanın sadece tasdikten ibaret olduğunu göstermektedir. Çünkü sihirbazlar “Biz âlemlerin Rabb'ine iman ettik” dediklerinde, onlar sadece tasdik ettikleri halde, Firavun onlara ona iman ettiniz öyle mi? demiştir. Bu, imanın sadece tasdikten ibaret olduğunu göstermektedir.
Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır. Bu, Firavun tarafından kavmine karşı zihin karıştırma türünden bir durumdur. Başlangıçta “Bu çok bilgili bir sihirbazdır” beyanında söylediğimiz gibi bu, kavmine karşı bir karıştırma ve çarpıtma ifadesidir. Bu kurdugunuz bir tuzaktır beyanı da böyledir. Bu, sihirbazların Müsâ'nın Rabb'ine iman etmeleri gibi onlar iman etmesin diye onun tarafından kavmine karşı bir karıştırma ve çarpıtmadır. Bu kurduğunuz bir tuzaktır. Yani sizinle Müsâ arasında üretmiş olduğunuz bir şeydir. Bu durum bir başka âyet-i kerimede beyan edildiği gibidir: “Anlaşılıyor ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür”
A'raf 7:124
Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Bu cezaları vermesi, Firavun'un en şiddetli cezalandırma ve işkenceyi bilmemesinden dolayıdır. Aksi durumda o elleri ve ayakları çaprazlama kesmekle onları tehdit etmezdi. Zira bu, bir taraftan kesmeye göre daha hafif ve küçük bir cezalandırmadır. Bir taraftan kesmek, çaprazlama kesmekten daha şiddetli ve cezalandırıcı bir yöntemdir. Zira çaprazlama kesmek bazı yararlı işleri yerine getirmeyi engellemez ve kişinin canını almada da bir işlev görmez. Nitekim bu, bazı cezai hükümlerde had cezası olarak belirlenmiştir. Bir taraftan kesmek ise herhangi bir suçun cezası yapılmamıştır. Bu durum, söz konusu yöntemin daha şiddetli ve cezalandırıcı ve insanın canını alıcı olduğunu göstermektedir. Çaprazlama kesmek ise bu işlevi görmez. Bütün bunlar Firavun'un bilgisizliginden dolayı bunları söylediğini göstermektedir. Veya çaprazlama kesmeyi daha sonraki asma külfetinin, kendisinin değil de onların üzerine olması için tercih etmiştir. Çünkü çaprazlama el ve ayakları kesilen kimsenin kendisinin direğe çıkması mümkündür. Diğeri için ise bu durum mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir.
A'raf 7:125
Onlar, “Biz de Rabb'imize dönmüş oluruz” dediler. Başka bir âyet-i kerimede de “zararı yok”” demişlerdi. Bu -en doğrusunu Allah bilir ya- iki şekilde yorumlanabilir: İlki onların yeniden dirilmeyi ikrar edip buna iman etmiş olmalarıdır. İkincisi de onların Firavun'u tehdit etmiş olmalarıdır. Nitekim Firavun el ve ayaklarını kesmek, asmak ve diğer cezalandırma çeşitleriyle onları tehdit etmişti. Bunun üzerine onlar da dediler ki biz ve sen Rabb'imize döneceğiz, sen bize yaptıklarının karşılığını görüp cezalandırılacaksın.
Eğil EEE SEL e i
A'raf 7:126
Sen, Rabb'imizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandık diye, sırf bu yüzden bizden intikam alıyorsun. Bu beyan iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki sırf bu yüzden bizden intikam alıyorsun. Yani sırf Rabb'imizin âyetleri bize geldiğinde onlara imanımızdan dolayı bizi ayıplıyor ve kınıyorsun. [§] Bunlar onlara gelen mücizelerdi. Yine denildi ki sen sırf Rabb'imizin BE âyetlerine inandık diye bizi cezalandırıyor ve bizden intikam alıyorsun. Aslında sana düşen bizim inandığımız gibi senin de bunlara iman etmendir.
Ey Rabb'imiz! Bize sabırlar ver. “Efriğ” ifadesi hakkında denildi ki bize sabır indir. Yine denildi ki bizim sabrımızı tamamla. Yine “bizim üzerimize sabır yağdır” denildi. Bütün bunlar anlam bakımından birdir. Ayrıca muhtemelen onların sabır istemelerinin sebebi, Firavun'un onları tehdit ettiği cezaları gerçekleştirmesi durumunda buna güç yetirememeleri ve imanı terketmeleri ihtimalidir. Bundan dolayı Rablerinden bu duruma sabretmeyi istediler ki ona imanda sebatkâr kalsınlar. Müslüman olarak canımızı al. Aynı şekilde Rab'lerinden İslâm üzere ölmeyi istediler. Peygamberlerin duası böyleydi. Yüsuf'un (a.s.) “müslüman olarak canımı al” dediği gibi. Aynı şekilde İbrahim (a.s.) oğluna şöyle diyerek vasiyette bulunmuştu: “Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O'na teslim olmuş müminler olarak can verin”. Bu şekilde her mümin ve müslümana bütün vakitlerde Allah'a yalvarması, her an ona yakarışta bulunması vaciptir ki yapmış olduğu bir fiilden dolayı imanı gitmesin. Zira peygamberler - Allah'ın selâmı onların üzerine olsunkorunmuş (mâsum) olmalarına rağmen günah işlemekten korkmaktaydılar. Bu durum, ısmetin günah işleme korkusunu gidermediğinin ve küçük hatalardan (zelle) korumadığının bilinmesi içindir.
Ey Rabb'imiz! Bize sabırlar ver beyanı onların Cenâb-ı Hakk'ın sabır vermesi durumunda kendilerinin sabredeceklerini bildiklerini göstermektedir. Zira bunu bilmeselerdi onların sabır istemelerinin bir anlamı olmazdı. Bu, (SJ“Allah Teâlâ verir fakat onlar sabretmezler, O, bu kimselere din konusunda en yararlı (aslah) olanı vermiştir” diye düşünen Mütezile'ye karşı delil teşkil etmektedir. Onların bunu istemeleri, Allah'ın kendilerine vermediğini, verdiği takdirde O'nun katında daha fazlasının olduğunu göstermektedir.
GE) özal işi iŞ
A'raf 7:127
127. “Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Müsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” Firavun, ‘Biz onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz' dedi.”
Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Müsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın? Yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye. Bu beyan hakkında bazı âlimler şöyle dediler: Bu Mısır topraklarından sizi çıkarmaları, sizin yaşamınızı bozmaları veya belirtmiş oldukları şekilde Firavun'a kulluk ve hizmet etmeyi terketme hususundadır. Seni ve tanrılarını bıraksınlar diye. “İlâheteke” (cayı) şeklinde de okunmuştur. “İlâheteke” şeklinde okuyan kimse bunu kulluğa hamletmiştir. Yani seni ve sana kulluğu bıraksınlar diye“. “Âliheteke” şeklinde okuyanlar -ki bu İbn Abbâs ve Mücâhid'in görüşüdür-"! dediler ki; Firavun kavmi için onların kulluk ettikleri ilâhlar icat etmişti. Bu durum, onların söz konusu putlara kulluk etmek suretiyle Firavun'a yakınlaşmaları içindi.
Buşâzkırâat İbn Abbâs ve Mücâhide nispet edilir (bk. Taberi, Tefsir, IX, 25).
Nitekim müşrikler Allah'ın dışında putlara bu sebeple kulluk etmekteydi. Onlar “Bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”” diyorlardı. Buna göre dediler ki “Seni ve senin onlar için icat ettiğin ilâhları bıraksınlar diye” Başka müfessirler şöyle demiştir: Diğerlerinin tapması gibi Firavun da putlara tapmaktaydı. Başkaları da dedi ki; onun putlara tapmış olması mümkün değildir. [§]Fakat daha önce belirttiğimiz gibi o, kavmi için putlar yapmıştır. Görmez misin ki o “Ben sizin yüce Rabb'inizim” demiştir.
Biz onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Biz onların oğullarını öldüreceğiz, yani erkeklerini. Kızlarını sağ bırakacağız, yani kadınlarını bırakacağız. Çünkü ona karşı herhangi bir fiili olmadığı halde oğulların öldürülmesi mümkün değildir. Kuşkusuz böyle bir fiil erkeklerdendi. Bazıları da şöyle demiştir: Firavun, kendisine “onun krallığını yıkacak ve yeryüzünün dinini değiştirecek bir çocuk doğacağının” söylendiği yılda İsrâiloğulları'nın erkek çocuklarını öldürmekteydi. O yılda doğan erkek çocuklarını öldürmeye devam etti, kızları ise bıraktı. Bu onun onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız sözüdür. En doğrusunu Allah bilir.
[Kur'ân-ı Kerim'deki Kıssaların Hikmetleri]
Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz. Denildi ki biz onlara hâkim durumdayız.
Eğer bize denilirse ki: Kur'ân-ı Kerimde bu geçmiş kıssa ve haberlerin anlatılmasının hikmeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: -En doğrusunu Allah bilir ya- bunun çeşitli hikmetleri vardır. Birincisi, bunda Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvet ve risâletinin ispatına dair delil vardır. Çünkü bu kıssa ve haberler onların kitaplarında sabit olup açıklanmıştı. Onlar Resülullah'ın (s.a.) dilinin, kendi kitaplarındaki dilden farklı olduğunu bildiler, yine onun bunu öğrenmek için bilen birinin yanına gidip gelmediğini ve onlardan herhangi birinden kıssaları işitmediğini de bildiler. Bütün bunlardan sonra Resülullah böylelikle onlara haberler verdi. Bu hususlar, bunları gaybı bilen birisinden öğrendiğini göstermektedir.
(SJİkinci olarak, insan söz ve haberleri dinlemeyi seven bir fıtratta yaratılmıştır. Bu, onların kalplerine sevdirilmiştir. Öyle ki insanların bir kısmı kendiliğinden birtakım sözler ihdas ederek ortaya çıkarır ki başkaları onu işitip dinlesin. Cenâb-ı Hak onlara bu haber ve kıssaları anlattı ki onlar bunları işitip dinlesinler. Bu, daha iyi ve daha uygundur. Zira Cenâb-ı Hak, “biz sana en güzel kıssayı da anlatıyoruz”: meâlindeki beyanla bunların en güzel kıssalar olduğunu bildirmiştir.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak bozgunculuk yapmaları ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle gelecekte başlarına gelecek helâk, yok olma ve azap çeşitlerini, ayrıca bozgunculuk yapanla ıslah edicilerin sonunu bilsinler diye onlara bunu anlattı. Bütün bunlar, onları benzer şeyleri yapmaktan alıkoymak içindi.
Dördüncüsü, Cenâb-ı Hak nebi ve resüllerin düşmanlarıyla, düşmanlarının da peygamberlere yönelik muamelelerinin nasıl olduğunu bilsinler diye bunları anlattı ki onlar da düşmanlarına karşı peygamberler gibi muamelede bulunsunlar.
Beşincisi, onlar beşerden bir peygamber olmasını inkâr ediyorlardı. Böylelikle Cenâb-ı Hak önceki peygamberlerin tümünün beşer olduklarını bildirdi. Altıncısı, onlar bu putlara tapıyorlar ve diyorlardı ki “hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk”, “biz onların izlerinden gitmekteyiz”“. Cenâb-ı Hak, onlara ataları arasında iyi -ki bunlar peygamberlerdi- ve kötüler olduğunu bildirdi ve onlara hitaben “nasıl kötü olanlara uydunuz, kötüleri bırakıp iyi olanlara uysaydınız ya” diye buyurdu.
( Yedincisi, bu kıssalarda iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamanın nasıl olacağına dair bilgiler vardır. Cenâb-ı Hak bize iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamayı, kimin iyiliği emredip kötülüğü yasaklayacağını tanımlamıştır. Aynı şekilde bunda ölümlerinden sonra salih kimselerin anlatımı vardır. Böylelikle onlar bu anlatımla hayattaymış gibi olurlar.
Ded o YİOİİ İŞL louri] doi Bi Yİ Ol ayal gizle! kazâ gay ÇE) ri İos esl
A'raf 7:128
Müsâ kavmine dedi ki: Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Bu ilâhi beyan şu şekilde anlaşılabilir: O'na itaati yerine getirmek suretiyle Allah'tan yardım isteyin ki belki bununla Allah'a yaklaşabilir ve onun katında bir yakınlığınız olur”. Diğer muhtemel yorum ise onlara şöyle demiş olmasıdır: Size galibiyet ve zaferle yardım etmesi için Allah'tan yardım isteyin, onların eziyetlerine ve musibetlerine sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır, O, kullarından dilediğini oraya hâkim kılar. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bu ifade Müsâ'dan (a.s.) onlara yönelik olarak düşmanlara karşı galibiyet, zafer ve düşmanların yok edilmesinden sonra yeryüzünün onlara verilmesi vâdi konumunda olabilir. Bu, başka bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurmasına benzer: “Oysa biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak, onları (ülkelerinin) vârisleri haline getirmek istiyorduk”, Yine bu beyan Müsâdan (a.s.) onlara yönelik Allah'ın kaderine rıza göstermekte sabır telkin etme konumunda da olabilir. Buna göre yeryüzü Allah'ındır, dilediğine vererek el değiştirir. Siz belâlara karşı sabredin ve O'nun kaderine razı olun. )(Güzel) sonuç, takvâ sahiplerinindir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Sonuç, yani âhiret özel olarak takvâ sahiplerinindir. Dünya ise kâfirler ile müslümanlar arasında ortaktır, diğerleri için olmayan ötekiler için olur. Âhiret ise kâfirler için değildir, sadece müslümanlar içindir. Bu, başka bir âyet-i kerimede ifade edilen durumdur: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı rahmânı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık”. Bu da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Diğer âlimler ise şöyle demiştir: Sonuç, takvâ sahiplerinindir. Yani ilk seferinde onların aleyhine olsa da zafer ve yardımla gelen işin sonu, düşmanlara karşı takvâ sahiplerinindir.
Müsâ kavmine dedi ki: Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. - En doğrusunu Allah bilir ya- Müsâ (a.s.) onlara dini ve dünyevi bütün ihtiyaçlarını gidermekte Allah'tan yardım talep etmelerini emretmiştir. Bunun, Allah'ın emrettiklerinde başarı, yasakladıklarında ise korunma talebi anlamında olması muhtemeldir. Aynı şekilde Allah'tan yardım ve başarı ile yasakladığı fiillerden korunma talebi konusunda insanlar arasındaki açık durum, seçkin kimselerin geleneğidir. Yardım sadece Allah'tandır. Ayrıca Mütezile'nin görüşüne göre bu durum geçerli değildir. Çünkü yardım istemek sorumlu olunan şeyin yerine getirilmesine dayanır o da verilmiştir. Zira onlara göre mükellef olduğu halde bu kimse için Allah katında sorumlu kılındığı hususları yerine getirmeyi sağlayan bir şeyin kalmış olması mümkün değildir. Kendisine verilmiş bir şeyin talep edilmesi, verilen şeyin gizlenmesidir. Verilen şeyin gizlenmesi ise nankörlüktür. Bu durumda sanki Cenâb-ı Hak nimetlerine nankörlük etmeyi, bunları gizlemeyi ve onu sıkıntıya sokmak talebinde bulunmasını ona emretmiş olur. Bu gibi durumları Allah hakkında düşünmek inkâr anlamına gelir. Ayrıca ya talep ettiği şeyler Allah katında vardır ki bu durumda tam olarak ona vermemektedir ya da Allah katında yoktur ki bu durumda o kimsenin Allah'tan istemesi alay etmek içindir. Zira olmadığını bildiği bir şeyi bir kimseden isteyen kişi örfi bakımdan onunla alay etmiş olur. Bununla birlikte talep ettiği şeyi ya mükellef kıldığı halde ona vermemesi Allah'ın hakkıdır, ki bu durumda Mütezile'nin “din bakımından insanın yararına olan şey, Allah katında olduğu halde ona vermediğinde mükellef kılması caiz değildir” görüşü geçersiz olur. Yahut ona vermemesi Allah'ın hakkı değildir. Bu durumda sanki “Allah'ım haksızlık yapma, zulmetme!” demiş olur. Rabb'i hakkında böyle bir bilgiye sahip kimsenin öncelikli olarak İslâm'a girmesi gerekir”, [§] Bununla birlikte yardım edilmesi durumunda zelil olmayacağı, korunması durumunda sapmayacağı konusunda kalbi tatmin olmadıkça kimse Allah'tan yardım dilemez. Mütezile'ye göre Allah bunun benzerini yerine getiremez. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
8 Yaniböyle bir inanca sahip olan kimsenin yeniden İslâma girmesi gerekir.
---
Dipnotlar:
Yani itaatini yerine getirerek Allah'tan yardım istemenizden sonra sabredin ve itaatleri yerine getirmeye devam edin tâ ki Allah'a yaklaşabilesiniz. Allah da O'na yakınlığınız dolayısıyla sizi Firavun'un zulmünden kurtarır. En doğrusunu Allah bilir. “Onları belli bir yere yerleştirmek, Firavun'a, Hâmânia ve ordularına, sakındıkları şeyi onların eliyle başlarına getirip göstermek (istiyorduk)”. o “Ayrıca) evleri için kapılar, üzerlerinde yaslanıp istirahat edecekleri koltuklar yapar, altınla da süslerdik. Ama bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, Rabb'inin katında âhiret (mutluluğu) ise takvâ sahiplerine mahsustur” (ez-Zuhruf, 43/33-
A'raf 7:129
129. “Onlar da, 'Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi’ dediler. Müsâ, “Umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve nasıl hareket edeceğinizi görmesi için onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar' dedi.”
Onlar da, “Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi” dediler. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunların ilki, bu beyanın kendilerine yardım ve zaferin gecikmesi konumunda olmasıdır. Sanki onlar kendileri için yardım, düşmanın yok edilmesi ve zaferi gecikmiş buldular. Bunun üzerine Müsâ (a.s.) onlara umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar dedi. İkincisi, bu beyanın onlardan Müsâ'ya (a.s.) karşı bir özür konumunda olmasıdır. Çünkü onların, kendi başlarına gelen belâ ve sıkıntıların Müsâ'nın yüzünden ve onun peygamberlik konumundan kaynaklandığını söyledikleri Müsâ'nın hatırına gelmişti. Dile getirdikleri bu sözü, “Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bunlar başımıza gelmiştir” şeklinde kendilerinden bir özür mahiyetinde söylemişlerdir, ki Müsâ böyle söylediklerini veya akıllarına böyle bir şeyin geldiğini zannetmesin. En doğrusunu Allah bilir. Onların bu sözleri onu ayıplamak ve kınamak amacıyla söylemiş olmaları da mümkündür. Bu durumda şöyle demiş olurlar: Geçmişte sen bize gelmeden önce hizmette kullanılmada, bize geldikten sonra ise çeşitli zararlarla biz senden dolayı eziyete mâruz kalıyorduk. Bazı müfessirler bu beyan hakkında şöyle demiştir: Peygamberlikle bize gelmeden önce senden dolayı bize işkence edildi. Onlara yapılan işkenceden maksatları oğulların öldürülmesi ve kadınların hizmette kullanılmasıdır. Peygamberlikle gelmesinin ardından ise daha sonra onların başına gelen sıkıntıları kastetmişlerdir. Fakat ilk yorum gerçeğe daha yakın ve daha uygun bir görüştür.
Müsâ, “Umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar” dedi. Umulur ki demek olan “asâ” ifadesi Allah hakkında kullanılınca vâcib anlamına gelir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlara düşmanları yok etmeyi ve düşmanların yerine onları yeryüzüne hâkim kılmayı vâdetti.
IINasıl hareket edeceğinizi görmesi için. Bu beyan da iki şekilde yorumlanabilir. İlki, Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünü sizin için yapması, O'nun imtihan olmaksızın, dilediğinizi yapmanız üzere bunu size vermesi değil rızkınızı genişletmesi ve bu konuda sizi imtihan etmesidir. İkincisi, Cenâb-ı Hak nasıl sabredeceğinizi görmek için sıkıntı ve belâlarla sizi imtihan ediyor. Bir başka yorum da şu olabilir: Müsâ (a.s.) onlara, umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar ki size vermiş oldugu nimetlere karşı Rabb'inize nasıl şükredeceğinizi görsün” demiştir. Bir diğer muhtemel yorum da şudur: Yaptığımız davranışlar sebebiyle sizin için gerçekleşecek ceza ve sevabın nasıl olduğunu görmesi için.
A'raf 7:130
Andolsun ki biz de Firavun'a uyanları, kuraklık yılları ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık. İbn Mesüd'dan (r.a.) onun şöyle dediği nakledilmiştir: “bi'ssinin”, yani açlıkla. Bu kelimenin kıtlık anlamına geldiği de söylenir. Mücâhid, “bis-sinin”, yani felâketlerle Gemi ie Ürün kıtlığı ile yani bundan daha az“. İbn Kuteybe demiştir ki “bi's-sinin” yani kıtlıkla. Denilir ki insanlar “seneye” mâruz kaldı, yani kıtlığa“. i Eğer bize denilirse ki: Cenâb-ı Hak, Firavun ailesini cezalandırdığını bildirdi. Halbuki onların arasında İsrâiloğulları da vardı. Buradaki tahsisin anlamı nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Arasında olsalar da bu cezanın İsrâiloğulları'na değil sadece onlara yönelik olması muhtemeldir. Nitekim bazı kıssalarda anatıldığına göre Kıptiler kan, İsrâiloğulları ise su içiyorlardı. Ya da kıtlık [9] ve ürün eksikliği İsrâiloğulları'na değil, Firavun'un ailesine zarar veriyordu. Çünkü onlar şehvetleri için, İsrâiloğulları ise ihtiyaçlarından dolayı yiyorlardı. Dolayısıyla ihtiyacı sebebiyle yiyen kimse yiyeceğe, şehveti için yiyenden daha az ihtiyaç duyar. Söz konusu kimseler şehvetleri için yiyecek bir şey bulmadıklarında bu durum onlara daha fazla zarar vermekteydi. Görmez misin ki (hadiste) “mümin tek bir bağırsağını, kâfir ise yedi bağırsağını dolduracak ©! “ekCevâih” “câiha” kelimesinin çoğuludur. “senetün câihatün” yani verimsiz bir sene anlamındadır. “el-Câihatü” bir fitne veya verimsizlikten dolayı ürünü yok eden belâ, büyük felâket demektir. “câhathümü's-senetü cevhan ve ciyâhaten ve ecâhathüm ve ictâhathüm” yani malları yok oldu (bk. İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “cvh” md.). 6€- Bu görüşler için bk. Taberi, Tefsir, IX, 28-29. © İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurân, 171.
kadar yer” denilmiştir. Veyahut bu durumun onlar için özel kılınmasının sebebi şudur: İsrâiloğulları'nın inancına göre Allah onları bazan sıkıntıyla bazan bollukla, bütün imtihan çeşitleriyle sınayabilir. Kıptiler'in inancında ise böyle değildir. Tümü bu durumda oldukları halde onların inancında böyle olmadığı için bu durum onlara nispet edildi.
Ders alsınlar diye. Yani öğüt alsınlar diye. “le'alle” ifadesi Allah hakkında söz konusu olduğunda vacip anlamına gelir. Nitekim onlar öğüt almışlardı. Fakat inat ettiler ve kibirlendiler. İnat edip kibirlenmeselerdi öğütleri benimsemeleri gerekli olmuştu.
pal Mh sy ELİ çiz e İS Ý asi SİZ al Gie tats
A'raf 7:131
Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince “Bu bizim hakkımızdır” derler. “Hasene”, yani bolluk ve bereket. “Bu bizim hakkımızdır” derler. Yani bunu daha önce hiç bilmiyorduk, böyle bir alışkanlığımız yoktu. Veya “Firavun ve ona olan ibadetimiz sayesinde bu bizim hakkımızdır” derler. Eğer başlarına bir felâket gelirse. Denildi ki “seyyie” darlık ve kıtlık anlamındadır. Bunu Müsâ'nın uğursuzluğuna bağlarlardı. Dediler ki [bu] onun uğursuzlugundandır.
Uğursuzluğuna bağlarlardı. Bu ifade “et-tıyaretü” kelimesinden türemiştir. O da uğursuzluk, yani “teşâum” anlamındadır. Denilir ki “teşâemte bi-fulânin” yani “o mübarek değildir” dedin. “tetayyerte bi-fulânin” de aynı anlamdadır. Yine bir kimse hakkında “o mübarektir” dediğinde “teberraktü bihi” denilir. Yine “tetayyertü minhu ve bihi” de denilir. Bilesiniz ki başlarına gelenler. Yani korktukları bu uğursuzlukları, Allah katındandır; fakat onların çoğu bunu bilmez. Bu Allah katından olup Müsâ'yı (a.s.) yalanlamalarından dolayı idi. Bu durum Araplar'ın, Hz. Muhammede (s.a.) Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği şekliyle şöyle demeleri gibidir: “Kendilerine bir iyilik dokunsa ‘Bu Allah'tan” derler, başlarına bir kötülük gelince de ‘bu senden’ derler” Onlar kendilerine gelen iyiliği Allaha nispet ediyorlardı. Çünkü onlar Allah'ı kabul ediyorlardı. Kıptiler ise böyle değildir. Onlar “bunlar bize Firavun'dan gelmiştir veya bir alışkanlığın sonucudur” derler. Cenâb-ı Hak “de ki hepsi Allah'tandır” buyurdu“. Burada da bu şekilde buyurdu: Bilesiniz ki başlarına gelenler Allah katındandır. Sonra, bu beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Denildi ki onların başlarına gelenlerin Allah katındaki karşılığı âhirettedir. Yine denildi ki Müsâ'nın (a.s.) uğursuzluğundan dolayı başlarına gelenler ve uğursuzlukları, Müsâ'yı yalanlamalarından ötürü idi. Cenâb-ı Hak bunu ondaki âyetlere nispet etti. Çünkü onlar bu âyetlerin inişi ve gönderilmesiyle başlarına gelen uğursuzlukları Müsâ'ya bağlamışlar ve bu âyetlerin gelişiyle uğursuzlukları yenilenmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Başlarına gelenler Allah katındandır. Yani talihleri Allah katındadır. Aynı şekilde bir başka âyet-i kerimede “her insanın sorumluluğunu boynuna doladık” buyurmuştur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurması gibidir: “Onların pisliklerine pislik katmıştır”?. Bu âyetleri yalanlamaları sebebiyle daha sonra inen âyetler, onların pisliklerine pislik katmıştır. Onların Müsâ'yı (a.s.) yalanlamaları sebebiyle başlarına gelen uğursuzlukları da böyledir.
A'raf 7:132
Ve dediler ki: Bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Ebü Bekir el-Keysâni bu beyanın yorumunun şöyle olduğunu söylemiştir: Bizi büyülemek istediğin, bir mücize olduğunu zannettiğin ne getirirsen getir sana inanacak değiliz. İbn Abbâs ve Hasan-ı Basri demiştir ki yani bu beyan “mâ te'tinâ bihi min âyetin litesharanâ bihâ” şeklindedir. Buradaki “meh” ifadesi zâiddir. Bu, İbn Kuteybe'nin görüşüdür ve “mâ tettinâ” anlamına gelir. Halil (b. Ahmed)“ şöyle demiştir: Bu ifadenin aslı “mâ mâ” dır. Bunlardan biri zâiddir. Elif harfi atılmış, onun yerine tahfif için “hâ” harfi getirilmiştir". Nahiv âlimi Sibeveyhi” şöyle demiştir: Yani “meh”. Sanki ona “meh”, yani “sus” demişlerdir. Bir şahsın diğerine “meh”, yani “sus” demesi gibi”. Bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Sihir şaşırtmak ve göz almaktır, bunun bir gerçekliği yoktur. “Ey Müsâ, senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!”? Yani şaşırmış ve “insanların gözlerini büyülediler”? beyanları bu anlamdadır. Ayrıca onların, bizibüyülemek için ne mücize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz şeklindeki ifadeleri, söylemiş oldukları “bu sihirbazdır ve yapmış olduğu da sihirdir” sözlerini bir gaflet ve cahillikle değil, onun hakkında nübüvvet ve mücizeye dair bilgiye dayanarak söylediklerini göstermektedir. (JNitekim onlar, bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz demiştir. Bu, onlardan Müsâ'ya iman etmeye ve mücizeleri kabul etmeye dair bir ümitsizliktir. Çünkü onlar mücizeleri kabul etmeyeceklerini ve bu konuda onu doğrulamayacaklarını beyan ettiler.
8 Ebü Abdurrahmân Halil b. Ahmed el-Ferâhidi el-Basri'dir. Arap dilinde bir öncüydü. Aruz GE) ya NSA! SEE İZİ oki
---
Dipnotlar:
ilminin kurucusudur. O mütevazı, takvâ ve ibadet sahibi biriydi. Sibeveyhi ve diğerleri nahiv ilmini ondan aldı. Onun el-Ayn föl-luğa adlı eseri vardır. 175/791 senesinde vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, VIIL, 429-431). “Mehmâ'nın aslı “mâ mâ” (u uydir. Fakat lafzın değişimi için birinci elifi “hå” harfiyle degiştirdiler. Birinci “mâ” ceza “mâ”sıdır. İkinci “mâ” ise ceza harflerinde tekit için zâit kılınan harftir. “Eynemâ”, “metâ mâ” ve “keyfemâ” (uis) gibi (Halil b. Ahmed, Kitâbü'l-ayn, III, 358). ”? Ebů Bişr Amr b. Osman b. Kanber el-Fârisi el-Basri'dir. Lakabı Sibeveyhi'dir. Nahvin imamıdır. Bir müddet fıkıh ve hadis öğreniminde bulundu. Sonra Arapça'ya yöneldi, odönem âlimlerinin önde geleni oldu. Bu alanda el-Kitâb adlı büyük eserini telif etti. Denildi ki otuz sene yaşamıştır. Yine yaklaşık kırk yıl yaşadığı söylenmiştir. 180/796 senesinde vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, VIII, 351-352). Bu görüşü İbn Manzür ifade etmiş, kimseye nispet etmemiştir. İlk görüş Sibeveyhi'e nispet edilmiştir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “mhh” md.). “Andolsun biz Müsâ'ya açık seçik dokuz âyet verdik. Haydi İsrâiloğulları'na sor; Müsâ onlara geldiğinde Firavun ona, 'Ey Müsâ& demişti, ‘Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyo-
A'raf 7:133
Biz de onların üzerine tüfan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Müfessirler bunu şöyle yorumladılar: Onlar bu sözleri söyledikleri için onlara kuraklık yılları ve ürün eksikliğinden sonra tüfan ve belirtmiş olduğu mücizeleri göndermiştir. Bu mücizeler ifade itibariyle sonra gelmişse de ötekilerden daha önce de olmuş olabilir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki biz de Firavun'a uyanları, ders alsınlar diye kuraklık yılları ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık”, Biz de onların üzerine tüfan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Ders alsınlar diye, yani öğüt alsınlar diye. Ayrıca müfessirler tüfan konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları tüfanın, yok olmaktan korkuncaya kadar su biriktiğini ve yağmur yağdığını söylemiştir. Bu İbn Abbâs'ın görüşüdür”. Hz. Âişe'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygambere (s.a.) tüfan hakkında soruldu. O da “ölümdür” buyurdu”, Şayet bu sabitse tüfan budur. Denildi ki tüfan çeşitli azaplardır; çekirge, bilinen şeydir. Haşarat hakkında bazıları dedi ki bunlar çekirgenin dişileridir, bunlara “ed-debâ” (uui)? denir. Yine denildi ki bunlar kanatları olmayan küçük çekirgelerdir. Açık seçik mücizeler olmak üzere kurbağalar ve kan. Denildi ki buradaki “mufassalâtin” açık seçik, yani ayrı ayrı, birinden sonra diğeri anlamındadır. Cenâb-ı Hak bir mücize bitmeden diğerini göndermemiştir, yani peş peşe. Yine denildi ki “mufassalâtin” yani açık seçik ki hepsi (Slbunların sihir işi olmadığını, semâvi bir mücize olduğunu bilmiştir. Zira gibi sihirle meşgul olurlardı. Bunu üstlenmediklerine ve savmaya çalışmadıklarına, bilakis kendilerinden bu durumu kaldırmaları için Müsâ'ya (a.s.) sığındıklarına, ona iman edeceklerini ve İsrâiloğulları'nı onunla göndereceklerini vâdettiklerine göre onların kendilerinden bu durumu kaldırması için Müsâ'ya (a.s.) sığınmaları, onların bunun sihir olmadığını, aksine bir mücize olduğunu bildiklerini göstermektedir. Nitekim bunların sihir olmadığını, mücize oldugunu ikrar etmişlerdir. Çünkü onlar bu durumda Müsâ'ya (a.s.) sığınmışlardır.
işi e ÉG I ESI aya İİ 5 bae” göz 6;
A'raf 7:134
Azap üzerlerine çökünce. Denildi ki “er-ricz” onların başına gelen tüfan, çekirge, haşarat, kurbağa, kan ve beyan edilen diğer azap çeşitleridir. Bunun üzerine onlar şöyle dediler: Ey Müsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabb'ine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğulları'nı seninle göndereceğiz. Onlar Müsâ'ya (a.s.), kendilerinden azabı kaldırması halinde ona inanmayı ve İsrâiloğulları'nı onunla göndermeyi vâdettiler. Sana verdiği söz hürmetine. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları dedi ki sana verdiği söz hürmetine, yani dua ettiğinde sana icabet edeceğine dair verdiği söz demektir. Denildi ki sana iman edip seni doğrulamamız durumunda bizden azabı kaldıracagına dair sana verdiği söz hürmetine. Bunun üzerine Müsâ'ya şöyle dediler: Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğulları'nı seninle göndereceğiz.
ISJEğer bizden azabı kaldırırsan dediler. Bu beyanın şöyle anlaşılması mümkündür: Başlarına gelen her bir azap çeşidinde onlar kendilerinden azabı kaldırmasını isterler ve derler ki eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğulları'nı seninle göndereceğiz. Müsâ (a.s.) onlardan azabı kaldırdığında ise bu sözlerinden vazgeçip daha önceki inkâr etme konumuna döndüler. Onların ey Müsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabb'ine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğulları'nı seninle göndereceğiz sözlerinin, başlarına çeşitli azabın gelmesinden sonra olması da mümkündür. Bu durumda dediler ki eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız. Müsâ (a.s.) onlardan azabı kaldırdığında ise verdikleri sözden döndülerki bu söz eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız idive bulundukları duruma döndüler. Bunun sonunda Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu “kendilerini cezalandırdık” beyanı gerçekleşti.
Peygamber olduğuna dair iddia sebebiyle mutlaka sana inanacağız. Muhakkak İsrâiloğulları'nı seninle göndereceğiz. Bu beyanda göndermenin kendisinin kastedilmemiş olması da mümkündür. Aksine bu beyanın köleleştirmenin terkedilmesi olarak anlaşılması mümkündür. Yani bundan sonra onları köleleştirmeyeceğiz; çünkü onlar İsrâiloğulları'nı köleleştiriyorlardı.
A'raf 7:135
[Ecelin Tek Oluşu]
Ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırdığımızda hemen sözlerinden dönerlerdi. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onlar itaat edip verdikleri sözde dursalardı ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırırdık. Fakat bu sözden döndüklerinden dolayı Cenâb- Hak onları cezalandırmıştır. Bu kırâat, Mütezile mezhebinin görüşüne götürür. Zira onlar “öldürülen veya helâk edilerek cezalandırılan kimse ecelinden önce helâk olmuştur, eceli ise ölümdür” diyorlar. Fakat bu anlayış neticeleri bilmeyen kimse için elverişli olabilir. Cenâb-ı Hak ise söz konusu kimse için biri ölüm diğeri öldürülme olmak üzere iki ecel tayin etmekten münezzehtir. Fakat Cenâb-ı Hak, ilminde öldürüleceği belirli olan kimsenin ecelini öldürülme, normal bir şekilde ölenin ise ecelini ölüm yapmıştır. Rivayet edilen “sıla-i rahim ömrü uzatır” hadisi bu mânadadır. )Yani Cenâb-ı Hak sıla-i rahim yapacağı bilinen bir kimsenin ömrünü sıla-i rahim yapmayacağı bilinen bir kimsenin ömründen daha uzun yapar. Yoksa bu, Cenâb-ı Hak söz konusu kimsenin ömrünü bir vakit için belirler, sonra da sıla-i rahim yaptığında bunu uzatır anlamında değildir. Zira belirttiğimiz üzere böyle bir şey ancak neticeleri bilmeyen kimsenin durumudur. Fakat olanı ve olacağı -ki olduğunda nasıl olacağınıbilen için böyle bir durum söz konusu değildir.
Kimi İS LİN ÇAL ZE
A'raf 7:136
Kendilerini cezalandırdık. Bu beyanda belirtilen hususun peşi sıra açıklanan boğulma cezası olması mümkündür: Onları denizde boğduk. Kendilerini cezalandırdık meâlindeki beyanın tüfan ve başlarına gelen çeşitli azaplarla cezalandırma şeklinde anlaşılması da mümkündür. Denizde boğulmaları ise daha sonradır. Âyetlerimizi asılsız saymaları. Bu beyan Müsâ'nın (a.s.) Allah'ın birliğine ve rubübiyyetine getirmiş olduğu âyetler olarak anlaşılabilirki bunlar delillerdir-. Veya bu beyanda belirtilen husus tüfan, çekirge ve haşarat gibi daha önce açıklanan [helâk] mücizeleri de olabilir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Âyetlerimizi, yani dinimizi. Onlardan gafil kalmaları sebebiyle. Bu beyan hakkında şöyle denildi: Bunlardan yüz çevirmeleri ve yalanlamaları sebebiyle. Yoksa onlar bu âyetler hakkında gafil ve yanılgı içerisinde değillerdi. Fakat onlar inat ederek ve büyüklük taslayarak bunlardan yüz çevirdiler. Böylelikle sanki onlar bu âyetlerden gafil kalmışlardı. Bu beyanın, yalanlamaları sebebiyle başlarına gelecek neticeden gafil kalmaları şeklinde anlaşılması da mümkündür.
Yi Ó aiii İŞE Geli asa LEZİZ
A'raf 7:137
Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık. [§]Bu, onların yeryüzüne vâris olması ve oraya yerleştirilmesine dair daha önceki bir vâddir. Bu vâde şu ilâhi beyanları işaret edilmiştir: “Umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve nasıl hareket edeceğinizi görmesi için onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar”, “Oysa biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak, onları (ülkelerinin) vârisleri haline getirmek istiyorduk”!. Cenâb-ı Hak, onlara düşmanlarının yurduna vâris olma ve onların yerine yerleşmeyi vâdetmişti, sonra şu beyanla onları, kendilerine vâdettiği gibi yerleştirdiğini ve vâris kıldığını bildirmiştir: Köleleştirilmekle hor görülüp ezilmekte olan o kavmi mirasçı kıldık. Hor görülüp ezilen beyanı hakkında denildi ki; yani Mısır yurdunda oğulların öldürülmesi ve kadınların sağ bırakılması kapsamında hor görülüp ezilmek suretiyle. Cenâb-ı Hak onları buna mirasçı kılmıştır.
Ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki; ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına, yani Firavun'un krallığına, Mısır ve çevresine, doğu ve batı taraflarına doğru. Yine denildi ki; İsrâiloğulları arasında Zülkarneyn, Dâvüd ve Süleyman gibi hükümranlığı ülkenin doğu ve batı taraflarına ulaşan kimseler vardı. Yine denildi ki; ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına, yani ülkenin doğu ve batı taraflarında yaşayan insanlara üstün kılınmaları bakımından. Bu, “kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık” ilâhi beyanı gibidir. Yine denildi ki; söz konusu zamandaki topluluklara Cenâb-ı Hakk'ın onları hayvanlara üstün kılması özleri ve yaratılışları, cinlere üstün kılması ise risâlet, nübüvvet ve yararlı hususlar bakımındandır, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi”.
İçini bereketlerle doldurduğumuz beyanından maksatın Şam ülkesi veya Mısır ülkesi ve çevresi olduğu söylenmiştir. Denildi ki Cenâb-ı Hak burasını peygamberler diyarı olduğu için mübarek olarak niteledi. Yine denildi ki burası, bolluk ve bereketinin çokluğu dolayısıyla mübarektir.
(SJRabb'inin verdiği güzel söz yerine geldi. Denildi ki bu söz cennettir. Yani sabırlarına karşılık cennet vâdi onlar için gerçekleşti. Denildi ki; Rabb'inin verdiği güzel söz yerine geldi ki Cenâb-ı Hak, onları ötekilerin yerine geçireceğini ve oraya yerleştireceğini vâdetmişti. Onlar hakkında bu vâd gerçekleşmiştir. Bu, “biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın onlara lütufta bulunma vâdi gerçekleşmiştir. Sabırlarına karşılık. Bu beyan “Firavun'un eziyetlerine sabretmelerine karşılık” şeklinde yorumlanabilir. Yine bu beyan “Cenâb-ı Hakk'ın onlara vacip kıldığı şeyleri yerine getirmede sabretmelerine karşılık” anlamına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Denildi ki Rabb'inin verdiği güzel söz yerine geldi: Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın bahşetmiş olduğu nimetlerdir. Firavun'un İsrâiloğulları'nı köleleştirmesi gibi güç yetirmedikleri hususlarla sorumlu tutulduklarında karşılaştıkları belâya sabretmelerine karşılık İsrâiloğulları'na verdiği nimetlerdir. Burada belirtilen söz, Cenâb-ı Hakk'ın Kasas süresinde bildirdiği şu beyandaki sözdür: “Biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk.”
Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri de helâk ettik. Bu ilâhi beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını helâk ettik meâlindeki beyan “kavmuh” sözünde durularak (vakf) okunur. Bu durumda yetiştirdikleri bahçeler anlamında “vemâ kânü ya'rişün” beyanı, hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık... beyanına atfedilir. Yetiştirdikleri bahçeler. Bu ilâhi beyandaki arş, kralların sahip oldukları tahttan gelmektedir. Denildi ki;
Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve aynı şekilde yetiştirdikleri bahçeleri de helâk ettik. Yani onların yetiştirdikleri bahçeleri de yok ettik. İbn Kuteybe'ye göre “ya'rişüne”, yani bina ettikleri mânasına gelen ibaredeki arş, ev ve dam anlamındadır”. Ebü Avsece'ye göre Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını helâk ettik beyanından maksat yok ettik ve bozduk; “ya'rişüne”, “ya'rişu” ve “ya'ruşu”, yani bina ettikleri evler, bağlar ve ağaçlar demektir. i S1 İBİŞ İSİ gül fe a eze
A'raf 7:138
İsrâiloğulları'nı denizden geçirdik. Bu beyan kulların fiillerinde Allah'ın bir yaratma ve fiil sahibi olduğunu göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, denizden geçirme fiilini kendisine nispet etmiştir, denizi geçen ise onlardı. Bu husus, onların fiillerini Allah'ın yarattığını göstermektedir. Bu, Mütezile'nin görüşünü çürütmektedir. Zira onlar kulların fiillerinin yaratılmasını inkâr ediyorlardı. Yardım ve başarı ancak Allah sayesinde mümkündür.
Derken kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavimle karşılaştılar. “Uküf” kalma ve devam etme demektir. Kendilerine mahsus birtakım putlara tapan. Yani onları putlara tapmaya devam eder bir halde buldular.
Ey Müsâ! “Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap” dediler. Bu beyan şuna benzemektedir: Onların tapacakları bir tanrı istemeleri, onların Rab'lerini inkâr ve peygamberini yalanlamakla ilgili değildir. Fakat bu, kendilerini Allah'a ibadet etmeye ve hizmet etmeye lâyık görmediklerindendir. Yine bu durum, dünyada krallara sadece onların özel kişileri ve onlara yakın kimselerin hizmet ettiğini, krallardan uzak olanların ancak onların özel kıldığı 8 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 172.
kimselere hizmet edebildiklerini görmeleri dolayısıyladır. Âyet-i kerimede belirtilen durum da böyledir; onlar kendilerini Allah'a ibadet etmeye ve hizmet etmeye lâyık görmedikleri için Müsâdan (a.s.) tapacak bir tanrı istediler ki bu tanrılara tapma onları Allah'a yaklaştırsın. Bu, Allah'ı inkâr etme ve başkasına ibadet yapma anlamında değil, Allah'ı tâzim etme ve yüceltme konumundadır. Araplar'ın ibadetleri de böyleydi. Onlar, bu ibadetlerinin onları Allaha yaklaştırması amacıyla putlara tapıyorlardı, Aynı şekilde bazı kıssalarda anlatıldığı üzere Firavun kavmi için tapacakları putlar sağlıyordu ki bunlara ibadet onları kendisine yaklaştırsın. [§]Bu kimselerin Müsâdan (a.s.) bize bir tanrı yap şeklindeki istekleri de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Veya onların bu istekleri, dünyada bir ihtiyacı bulunmaksızın hizmet edilen birini görmemeleri sebebiyledir. Dolayısıyla onlar, Allah'ın ihtiyaç sebebiyle ibadet edilmek ve hizmet edilmekten yüce olduğunu gördüler; liderlerden ve büyüklerden çeşitli menfaatler ve nimetler elde ettiklerini gördüklerinden dolayı ileri gelenlere ve peygamberlere hizmet ettiler ve ibadet ettiler. Bu sebeple onlara hizmet ediyorlardı”. Tevhid ehli ise Allah'tan başkasına tapmayı yanlış buluyorlardı; çünkü konumu ve mevkii ne kadar uzak olursa olsun Allah'ın nimetlerinin eseri herkesin üzerinde görünmektedir. Nitekim herkes bu durumu bilmektedir ki böyle bir kimseye bulunduğu dini terketmesi için dünya nimetlerinin tümü sunulsa veya her çeşit tehdit yapılsa dahi kesin bir şekilde terketmez. Onların tapacakları bir tanrı istemiş olmaları da mümkündür; çünkü kâfirler onlara “putlaratapmayı emreden kimseler peygamberlerdir” demiştir. Bu, “Allah bize bunu emretti” meâlindeki beyan gibidir. “Onlara bunu emreden peygamberlerdir” sözüne göre onlar Müsâdan, ötekilerin tanrıları gibi kendilerine de tanrı yapmasını istemişlerdir.
Müsâ dedi ki: Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz! Müsâ'nın (a.s.) durumunda iki özellik vardır. Bunlardan biri iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün yasaklanmasının nasıl yapılması, günah ve kötülük işleyene nasıl muamele edilmesi gerektiğinin öğrenilmesidir. Kavminin Müsâ'yı (a.s.) büyük işler ve kötülüklerle karşılamasına rağmen onun kavmine davrandığı gibi yumuşaklık ve şefkatle davranılır. İkincisi...”
[5] “Şüphesiz onların düzeni yıkılmaya mahkümdur; yapmakta oldukları da boşa gidecektir.”
Şüphesiz onların düzeni yıkılmaya mahkümdur. Yani onların ötekilere kulluk etmeleri yıkılacak, yani onları helâk edecek ve bozguna uğratacaktır”. Yapmakta oldukları da boşa gidecektir. Yani bunlara kulluk etmekten ümit ettikleri mükâfat boşa gidecektir. İbn Kuteybe demiştir ki; “et-Tebâr” helâk demektir”. Ebü Avsece demiştir ki; “el-Mütebber” bozulmuş, yıkılmış demektir. Denilir ki; “tebbertuş-şeye” yani onu bozdum, yıktım. Yine denilir ki; “reculun mütebberun” yani bozulmuş, yıkıl-
---
Dipnotlar:
o Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler -ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz- diyorlar” Şârih şöyle demiştir: Onların, “onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap” demeleri şu anlama gelebilir: Onlar bununla putların, kendileri için ibadet edilecek tanrılar kılınmasını istememişlerdir. Fakat kendileri için hizmet edecekleri ve yüceltecekleri önderler ve liderler kılmasını istemişlerdir. Böylelikle bunlar kendileriyle Müsâ (a.s.) arasında elçiler olacaklardır. Yine bunu söz konusu önderlerden kendilerine nimetler ve çeşitli menfaatlerin gelmesi için istemişlerdi. Onları, “kendilerine mahsus birtakım putlara tapan” bir kavim görmeleri gibi. Yani önderleri ve ulularına hizmet eden bir kavim gördüler. Onlar bu kimselerden nimet ve çeşitli menfaatler görüyorlardı. Dolayısıyla bu kimseler de bunu temenni ettiler. Yoksa onlar Müsâ'dan Allah'tan başkasına tapmayı istemediler...” (Semerkandi, Şerhut- Te'vilât, vr. 307b). “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler” (el- A'râf, 7/28).
A'raf 7:139
İsrâiloğulları'nı denizden geçirdik. Bu beyan kulların fiillerinde Allah'ın bir yaratma ve fiil sahibi olduğunu göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, denizden geçirme fiilini kendisine nispet etmiştir, denizi geçen ise onlardı. Bu husus, onların fiillerini Allah'ın yarattığını göstermektedir. Bu, Mütezile'nin görüşünü çürütmektedir. Zira onlar kulların fiillerinin yaratılmasını inkâr ediyorlardı. Yardım ve başarı ancak Allah sayesinde mümkündür.
Derken kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavimle karşılaştılar. “Uküf” kalma ve devam etme demektir. Kendilerine mahsus birtakım putlara tapan. Yani onları putlara tapmaya devam eder bir halde buldular.
Ey Müsâ! “Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap” dediler. Bu beyan şuna benzemektedir: Onların tapacakları bir tanrı istemeleri, onların Rab'lerini inkâr ve peygamberini yalanlamakla ilgili değildir. Fakat bu, kendilerini Allah'a ibadet etmeye ve hizmet etmeye lâyık görmediklerindendir. Yine bu durum, dünyada krallara sadece onların özel kişileri ve onlara yakın kimselerin hizmet ettiğini, krallardan uzak olanların ancak onların özel kıldığı 8 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 172.
kimselere hizmet edebildiklerini görmeleri dolayısıyladır. Âyet-i kerimede belirtilen durum da böyledir; onlar kendilerini Allah'a ibadet etmeye ve hizmet etmeye lâyık görmedikleri için Müsâdan (a.s.) tapacak bir tanrı istediler ki bu tanrılara tapma onları Allah'a yaklaştırsın. Bu, Allah'ı inkâr etme ve başkasına ibadet yapma anlamında değil, Allah'ı tâzim etme ve yüceltme konumundadır. Araplar'ın ibadetleri de böyleydi. Onlar, bu ibadetlerinin onları Allaha yaklaştırması amacıyla putlara tapıyorlardı, Aynı şekilde bazı kıssalarda anlatıldığı üzere Firavun kavmi için tapacakları putlar sağlıyordu ki bunlara ibadet onları kendisine yaklaştırsın. [§]Bu kimselerin Müsâdan (a.s.) bize bir tanrı yap şeklindeki istekleri de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Veya onların bu istekleri, dünyada bir ihtiyacı bulunmaksızın hizmet edilen birini görmemeleri sebebiyledir. Dolayısıyla onlar, Allah'ın ihtiyaç sebebiyle ibadet edilmek ve hizmet edilmekten yüce olduğunu gördüler; liderlerden ve büyüklerden çeşitli menfaatler ve nimetler elde ettiklerini gördüklerinden dolayı ileri gelenlere ve peygamberlere hizmet ettiler ve ibadet ettiler. Bu sebeple onlara hizmet ediyorlardı”. Tevhid ehli ise Allah'tan başkasına tapmayı yanlış buluyorlardı; çünkü konumu ve mevkii ne kadar uzak olursa olsun Allah'ın nimetlerinin eseri herkesin üzerinde görünmektedir. Nitekim herkes bu durumu bilmektedir ki böyle bir kimseye bulunduğu dini terketmesi için dünya nimetlerinin tümü sunulsa veya her çeşit tehdit yapılsa dahi kesin bir şekilde terketmez. Onların tapacakları bir tanrı istemiş olmaları da mümkündür; çünkü kâfirler onlara “putlaratapmayı emreden kimseler peygamberlerdir” demiştir. Bu, “Allah bize bunu emretti” meâlindeki beyan gibidir. “Onlara bunu emreden peygamberlerdir” sözüne göre onlar Müsâdan, ötekilerin tanrıları gibi kendilerine de tanrı yapmasını istemişlerdir.
Müsâ dedi ki: Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz! Müsâ'nın (a.s.) durumunda iki özellik vardır. Bunlardan biri iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün yasaklanmasının nasıl yapılması, günah ve kötülük işleyene nasıl muamele edilmesi gerektiğinin öğrenilmesidir. Kavminin Müsâ'yı (a.s.) büyük işler ve kötülüklerle karşılamasına rağmen onun kavmine davrandığı gibi yumuşaklık ve şefkatle davranılır. İkincisi...”
[5] “Şüphesiz onların düzeni yıkılmaya mahkümdur; yapmakta oldukları da boşa gidecektir.”
Şüphesiz onların düzeni yıkılmaya mahkümdur. Yani onların ötekilere kulluk etmeleri yıkılacak, yani onları helâk edecek ve bozguna uğratacaktır”. Yapmakta oldukları da boşa gidecektir. Yani bunlara kulluk etmekten ümit ettikleri mükâfat boşa gidecektir. İbn Kuteybe demiştir ki; “et-Tebâr” helâk demektir”. Ebü Avsece demiştir ki; “el-Mütebber” bozulmuş, yıkılmış demektir. Denilir ki; “tebbertuş-şeye” yani onu bozdum, yıktım. Yine denilir ki; “reculun mütebberun” yani bozulmuş, yıkıl-
---
Dipnotlar:
o Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler -ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz- diyorlar” Şârih şöyle demiştir: Onların, “onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap” demeleri şu anlama gelebilir: Onlar bununla putların, kendileri için ibadet edilecek tanrılar kılınmasını istememişlerdir. Fakat kendileri için hizmet edecekleri ve yüceltecekleri önderler ve liderler kılmasını istemişlerdir. Böylelikle bunlar kendileriyle Müsâ (a.s.) arasında elçiler olacaklardır. Yine bunu söz konusu önderlerden kendilerine nimetler ve çeşitli menfaatlerin gelmesi için istemişlerdi. Onları, “kendilerine mahsus birtakım putlara tapan” bir kavim görmeleri gibi. Yani önderleri ve ulularına hizmet eden bir kavim gördüler. Onlar bu kimselerden nimet ve çeşitli menfaatler görüyorlardı. Dolayısıyla bu kimseler de bunu temenni ettiler. Yoksa onlar Müsâ'dan Allah'tan başkasına tapmayı istemediler...” (Semerkandi, Şerhut- Te'vilât, vr. 307b). “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler” (el- A'râf, 7/28).
A'raf 7:140
140. “Müsâ ‘Size Allah'tan başka bir tanrı arayayım öyle mi! Halbuki O sizi âlemlere üstün kılmıştı” dedi.”
Müsâ ‘Size Allah'tan başka bir tanrı arayayım öyle mi! Halbuki O sizi âlemlere üstün kılmıştı dedi. O sizi âlemlere üstün kıldı beyanı şu anlama gelebilir: Sizi doğru yola iletmek ve hidâyette başarılı kılmak suretiyle üstün kıldı ki sizin zamanınızda dünyada hiç kimseyi başarılı kılmamış ve doğru yola iletmemişti. Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Ondan başka ilâh mı arayayım! Halbuki o, sizi Firavun'a hizmetçilikten, onun size eziyetinden ve onun elinden sizi kurtarmış ve size gerçek ilâhınıza kulluk etmenizi açıklayan bir peygamber göndermek suretiyle üstün kılmıştı. Size Allah'tan başka bir tanrı arayayım öyle mi! Halbuki O sizi âlemlere üstün kılmıştı. Diyor ki; siz Rabb'inizden ondan başka tapacak bir tanrı istemekten utanmıyor musunuz? Halbuki O, söz konusu çeşitli nimetlerle sizi belirtilen niteliklerle üstün kıldı. En doğrusunu Allah bilir.
SAER MİNE, Ze LOŞ. epi
A'raf 7:141
O”, hani Firavun'un adamlarından sizi kurtarmıştık... ilâhi beyanında belirtilen durumdur. Cenâb-ı Hak onları Firavun ve ailesinden kurtarmak ve onları helâk etmek suretiyle kendisinin bahşettiği nimetleri onlara hatırlatıyor. “Yesümünekum” beyanı hakkında denildi ki; en kötü şekilde size eziyet ediyorlardı. )Bu, oğulların öldürülmesi, kızların ise sağ bırakılmasıydı. Bu, şu âyette ifade edilen durumdur: Oğullarınızı öldürüyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda Rabb'inizden büyük bir imtihan vardır. Denildi ki; bu konuda yani sizi Firavun ailesinden kurtarması konusunda Rabb'inizden büyük bir imtihan vardır. Yani Rabb'inizden büyük bir nimet vardır. Yine denilir ki; yardım suretiyle imtihana tabi tutulmak nimettir. Yardım dışında kalan hususlarda yapılan imtihanın şiddeti sınırlıdır”.
İŞİ ga çaya GE Dürli sise,
A'raf 7:142
Müsâ ile otuz gece (için) sözleştik ve buna on gece daha ekledik. Burada Cenâb-ı Hak otuz gece buyurdu, sonra buna on gün eklemeyi belirtti. Bakara süresinde ise 'Müsâ'ya kırk gece için söz vermiştik”: beyanıyla kırk gece dedi. Bu birdir; nitekim sözleşme kırk geceydi. Fakat otuz geceyi bir defa, sonra da on geceyi de başka bir defa zikretmesi iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, otuz gece bir emir içindi, on gece ise bir başka emir içindi. Farklı iki emir için olduğundan Cenâb-ı Hak ayrı ayrı ifade etti. İkincisi, bu beyan iki ayrı vakitteydi. Biri bir vakitte diğeri başka bir vakitteydi. Kıssa bir, sözleşme de birdir. On gün eklemenin belirtilmesi şu ilâhi beyan gibidir: “Bulamayan ise hac sırasında üç gün, döndükten sonra da yedi gün yani tam on gün oruç tutmalıdır””. Yani iki ayrı vakitte olsa da toplamda on gündür. En doğrusunu Allah bilir.
Böylece Rabb'inin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Denildi ki; Cenâb-ı Hakk'ın onunla sözleştiği vakit kırk geceyi buldu.
(JMüsâ kardeşi Hârun'a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç. Eğer denilirse ki: Müsâ kardeşi Hârun'a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç beyanının anlamı nedir? Hârun onunla birlikte ortak bir şekilde Firavun'a elçiliği tebliğ etmek üzere peygamber olarak gönderilen birisiydi. Nitekim şu ilâhi beyanlar bunu açıklamaktadır: “Onu da görevime ortak et””; “biz âlemlerin Rabb'inin elçisiyiz”; “Ona gidip deyin ki: Biz senin Rabb'inin elçileriyiz””; “Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Onu da beni onaylayan bir yardımcı olarak yanımda gönder”. (Şöyle bir soru akla gelebilir:) Hârun Müsâ gibi elçiliği tebliğ etmekte görevlendirilen bir peygamberse Müsâ'nın ona kavmimin içinde benim yerime geç demesine nasıl ihtiyaç duyar? Halbuki o ikisi nübüvvet konusunda dini bakımdan eşittir.
Buna şöyle cevap verilir: Bu konuda iki yorum yapılabilir: (Birincisi, belirtildiği gibi her ikisi peygamber olabilir. Ancak bir işe iki kişiyi görevlendirmede bunlardan birinin, diğerinin emri olmaksızın işi tek başına üstlenme hakkı yoktur. Bu beyan da böyledir. Bu durumda ona sanki şöyle demiştir: Aralarında hüküm vermekte kavmim içinde benim yerime geç, aralarını düzelt, seni bozguncuların yoluna çağıranlara uyma. İkinci yoruma göre resül olan Müsâ (a.s.) idi ve hüküm verme yetkisi ondaydı, Hârun (a.s.) onun bu görevine sonradan ona yardımcı olmak üzere dâhil olmuştu. Nitekim o şöyle demişti: “Onu da beni onaylayan bir yardımcı olarak yanımda gönder”!0!. Yoksa Hârun (a.s.) değil, Müsâ (a.s.) öncelikli olarak bunu yapmakla görevli ve onlara gönderilmiş bir peygamberdi. Görmez misin ki Hârun (a.s.) değil, Rabb'ine yalvaran Müsâ. Kendisine levhalar verilen yine Hârun (a.s.) değil, oydu. “Levhalarda Müsâ için her konuyu yazdık” beyanı böyledir. “Şu uzakta bir ateş bulunduğunu fark ettim” diyen de odur. Yine berekete dair seslenilen kişi de Hârun değil, Müsâdır', Bunun dışındaki birçok âyette bu husus bildirilir. Durum böyle olduğuna göre Müsâ, onu kavmi içinde kendi yerine geçirmiştir.
ABİ Sl DİĞ ALİSŞEÜLI aş iy Ayağa Zel YÜ ESİNİ AĞI 3 e cj jó
---
Dipnotlar:
“er-Rid”, yardım ve destek demektir (İbn Manzür, Lisânü'-:4rab, “rde” md.). Muhtemelen şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Oraya geldiğinde ona şöyle seslenildi: Ateşin yanındaki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabb'i olan Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır!”.
A'raf 7:143
[Müsâ'nın Cenâb-ı Hakk'ı Görme Talebi ve O'nunla Konuşmasının Mahiyeti]
Müsâ, tayin ettiğimiz vakitte (Tür'a) geldiğinde. Yani onunla sözleştiğimiz vakitte. Rabb'i onunla konuştuğunda. Bizim bu konuşmanın keyfiyetini ve mahiyetini tasvir etmemiz mümkün değildir. Ancak şöyle deriz: Cenâb-ı Hak bir kelâm (söz) ve ses yarattı, yaratılmış bir kelâm ve yaratılmış bir sesle, bunu dilediği şekilde ve dilediği şeyle, Müsâ'ya (a.s.) işittirdi.
O, “Rabb'im! Bana görün; sana bakayım’ dedi. Rabb'i, “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin buyurdu. Rabb'i o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Müsâ da bayılıp düştü. Kendine gelince dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim. Bazıları şöyle demiştir: Müsâ (a.s.), Rabb'inden O'nu görmeyi kendisi için istememiştir. Fakat o, kavmi kendisinden bunu istediğinden dolayı onlar adına istemiştir. Bu, “Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız”"“ meâlindeki ilâhi beyanda bildirilen durum gibidir. Fakat bu, doğru olmaktan uzak bir görüştür, çünkü eğer Cenâb-ı Hak'tan istemesi kavminin kendisinden talep etmesinden dolayı olsaydı Rabb'im! Bana görün; sana bakayım demezdi. Bilakis “onlara görün sana baksınlar” derdi. Bu durum, talebin bu sebeple olmadığını göstermektedir. Diğer bazı âlimler de şöyle demiştir: “Müsâ'nın (a.s.) Rabb'inden istediği O'nu görmek değildir. Fakat o, Rabb'inden mücizeler ve deliller istemiştir ki bunlarla görülebilsin. Bu, yani mücize ve delil istemek ise mümkündür. Bu da doğru olmaktan uzak bir görüştür, çünkü zaten bir başka mücizeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde ona mücize ve delil vermişti. Bunlar, taşa vurduğu ve taştan on iki pınarın fışkırmasını sağlayan asâ, denizin yarılması, düşmanların yok edilmesi, beyaz el ve bunun gibi mücizelerdir. Bu görüşler geçersiz olduğuna göre Müsâ'nın (a.s.) gerçekten görmeyi talep ettiği ortaya çıkmaktadır.
[Rü'yetullah Meselesi]
[5] Cenâb-ı Hakk'ın âhirette görülebilmesi, anlamaya çalışmaksızın ve tefsir etmeksizin bize göre gerçektir ve gerekli bir görüştür. Buna delil şu ilâhi beyandır: “Gözler O'nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder”, Eğer görülemeseydi, idrak edilmediğinin belirtilmesinde bir hikmet olmazdı. Zira O'nun dışındaki varlıklar görme dışı bir yolla idrak edilemezler. Dolayısıyla burada idrakin nefyedilmesinin!© -ki O'nun dışındaki varlıklar ancak görülmekle idrak edilebilirler- bir anlamı olmazdı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Aynı şekilde Müsâ'nın (a.s.) Rabb'im! Bana görün; sana bakayım sözü de buna delildir. Eğer Cenâb-ı Hakk'ı görmek mümkün olmasaydı Müsâ'nın (a.s.) Rabb'i konusunda bilgisiz olması söz konusu olurdu. Rabb'ini bilmeyen birine peygamberlik görevini almaya ve ilâhi vahiy konusunda güvenilen biri olması mümkün olmazdı. Nitekim Cenâb-ı Hak ona bunu yasaklamadı ve ümitsizliğe düşürmedi. Böyle bir durum olmaksızın Nuh'a (a.s.) yasak koydu!", Âdem'i (a.s.) ve diğer peygamberleri uyardı. Eğer Allah'ın görülmesi mümkün olmasaydı, bu durum inkâra kadar varırdı. Ayrıca Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin”.
Eğer “O, Rabb'inin bildiği bir mücize istemiş olabilir” diye bir açıklama yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Bu, çeşitli yönlerden mümkün değildir. İlki, Cenâb-ı Hak sen beni asla göremezsin buyurmuştur. Halbuki ona mücize göstermiştir. Aynı şekilde mücizeler istemek, inatlaşma konumunda bulunur. Zira belirttiğimiz üzere Cenâb-ı Hak ona mücizeler göstermiştir. Böyle bir tavır ise inkârcıların tutumudur. Onlar, mücizeler yeterli olsa da devamlı mücize istiyorlardı. Bu da böyle bir durumdur. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin buyurmuştur. Dağın yerinde durduğu bir mücize, yerinde durmadığı bir mücizeden daha aşağı düzeydedir. Dolayısıyla görme talebinden maksadın mücize olmadığı ortaya çıkmaktadır.
107 Yani eşyayı idrak etmeye mahsus kılınan kuvvet aracılığıyla idrak.
(SJAynı şekilde İbrahim'in (a.s.) kavmine yıldızlar ve diğer belirtilen hususlarda bunların batmalarını ve kaybolmalarını delil getirmesi bunu göstermektedir. İbrahim (a.s.) onlara “ben görülebilen bir Rabb'i sevmem” diyerek delil getirmemiştir. Aksine “batan Rabb'i sevmem” diyerek delil getirmiştir. Zira batma devamlılığın olmadığını göstermektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
“Oysa ogün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır”! meâlindeki beyan da Allah'ın görüleceğine delildir. Ayrıca bu, birkaç sebepten dolayı Allah'ın sevabını bekleme şeklinde de anlaşılamaz. Bunlardan birincisi, âhiret bekleme vakti değildir. Zira bekleme vakti dünyadır. Âhiret ise nimetin gerçekleşme ve var olma yurdudur, ancak endişe vakti ve hak ettiklerinin gerçekleşmesini görmelerinden önceki durum müstesnadır.
İkincisi, “o gün bir kısım yüzler mutlulukla parıldayacaktır” meâlindeki ilâhi beyandır. Bu durum, zaten sevabın gerçekleşmesidir!!?.
Üçüncüsü, “Rab'lerine bakarak” meâlindeki beyandır. Buradaki “ilâ” harfi, beklemek için değil, bir şeye bakmak için kullanılır.
Dördüncüsü, bu söz elde ettiği nimetin büyüklüğü dolayısıyla müjdeleme konumundadır. Beklemek ise müjdeleme anlamına gelmez. Burada anlamın hakikatinden uzaklaşarak Allah hakkında hüküm vermek demektir.
Dolayısıyla Allaha bakmak beyanının, Cenâb-ı Hakk'a nispet edilen kelâm, fiil, kudret ve irade sıfatları gibi teşbih ifade eden tüm anlamların olumsuzlanması suretiyle O'nun belirttiği tarzda olması gerekir. Cenâb-ı Hakk'ı bununla nitelemek ancak teşbih andıran bütün anlamların olumsuzlanması suretiyle olur. Allah Teâlâ hakkında “varlık” (hestiyyet)'" sözü de böyledir. Cenâb-ı Hakk'ın, hiç kimseye kendisini görmeyi ihsan edemeyeceğini iddia edenler, yaratılmışların durumundan anladığı bir görmeye kıyas ederek böyle demektedirler. Halbuki “Rahmân arşa istiva etti” meâlindeki beyan [§]ve benzerleri, yaratılmışların durumuna göre anlamayı gerektirmediğine, bilakis benzerliğin bulunmadığı tarzda gerçekleştiğine göre Allah'ın görülmesi de bunun gibidir.
Yine “güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır”" meâlindeki ilâhi beyan da rü'yetullaha delildir. Başka rivayetlerde bu fazlanın Cenâb-ı Hakk'a bakmak olduğu kaydedilmiştir!s, Tefsir edildiği şekliyle bunun dışındaki anlamlar da muhtemeldir. Ancak rü'yetullah görüşü açık bir durum olmasaydı, nassın vazedildiği görünen anlamın dışına çıkılması mümkün olmazdı ve bununla rivayet reddedilebilirdi"17. En doğrusunu Allah bilir.
Yine başka bir rivayette Hz. Peygamber'in “Rabb'inizi kıyâmet günü dolunay gecesinde ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz. Onu görmede bir sıkıntı yaşamayacaksınız”! buyurması rü yetullaha delil teşkil etmektedir. Ayrıca ona “Rabb'ini gördün mü?” diye soruldu. Bunun üzerine O, “kalbimle evet” bu116 “Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır” meâlindeki âyet hakkında Hz. Peygamber'in şöyle dediği Suheyb'ten nakledilmiştir: “Cennet ehli cennete girdiğinde bir yurdu! ve soru soranı bu sorusundan dolayı reddetmedi. Bu soruyu soran, kalbin görmesini anladı. Zira bu önceden vâkıf olduğu bir bilgi idi. Bu sebeple bunun mahiyetini sormadı. Cenâb-ı Hak, “açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokacak hususlarda soru sormayın” meâlindeki beyanıyla alıkondukları hususları sormaktan müminleri sakındırmıştır. [§] Dolayısıyla nasıl olur da böyle bir soru gelip -bazılarına göre bu gerçekte inkâr etmek anlamına gelir- sonra Hz. Peygamber onları bundan alıkoymaz ve bu konuda onları kınamaz. Aksine Hz. Peygamber bu soruyu sorana yumuşak söz söylüyor ve bu durumun imkânsız olmadığını kabul ediyor"?!. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yine Cenâb-ı Hak, müminlere dünyada yaptıklarının daha iyisiyle karşılık vereceğini vâdetmiştir!'?. Tevhidden daha iyi bir şey ve buna iman etmekten değeri daha yüksek bir fiil yoktur. Zira bu aklın iyi gördüğü bir tutumdur. Cennetin özünden vâdedilen sevap tabiatı itibariyle güzeldir, bu aklın iyi görmesi olmaksızın böyledir. Zira akıl bakımından iyi olup da akıl sahiplerinin iyi görmediği bir şeyin bulunması mümkün değildir. Yaratılışın (tab') iyi gördüğü bir şeyden başka bir tür yaratılışa (tab') sahip olan bir varlığın tabiatın haz almaması mümkündür. Örneğin meleklerin tabiatı böyledir. Cezada da durum bunun benzeridir. Bundan dolayı Allah'ın görüleceğini benimsemek gerekir ki bu, yapılan ihsanda yüceliğe ulaşan bir lütuf olsun. Bu ihsan, görmeden ibadet ettikleri varlığın görünür olmasıdır. Bu, talep edilen sevabın gerçekleşmesi gibidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Rü'yetullahın ilim anlamında olması ise mümkün değildir, çünkü herkes Allah'ı âhirette bilmenin, vesvesenin bulunmadığı bir ilim olduğuna dair ittifak oluşmuştur. Bu da, istidlâli değil, gözleme dayalı bir ilimdir. Mücizelerin çokluğu durumunda bile, vesvesenin hâkim olmadığı bir hakikat bilgisinin gerçekleşmesi mümkün olmaz. Bunun delili şu ilâhi beyandır: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”!, ( Kâfirlerin âhirette yalanlamaktan ve peygamberleri reddetmekten medet ummalarına' dair aktarılanlar ve onların “gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar” ve benzeri sözleri hakkında şöyle denir: Gözleme dayalı bilginin gereğini istidlâli bilginin yapamadığı gibi istidlâli bilginin duyusal bilgi konumunda olması mümkün değildir. Bu durumda Allah'ı görmenin zorunlu olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca böyle bir bilgi! kâfir ve mümini eşit kılar. Halbuki rü'yetullah müjdesi sadece mümine aittir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
“Gözler onu idrak edemez”? ilâhi beyanına dayanarak rü'yetullahın idrak olduğunu da söylemeyiz. Cenâb-ı Hak, rü'yetin reddi değil, idrakın reddiyle kendi zâtını övmüştür. Bu, “onların bilgisi O'nu kuşatamaz”! beyanı gibidir. Bunda bilginin gerekliliği ve kuşatmanın reddi vardır. İdrak konumunda da bunun aynısı geçerlidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Aynı şekilde idrak, sınırlı bir şeyi kuşatmaktır. Cenâb-ı Hak sınırlı olmak nitelemesinden münezzehtir. Zira o, bir sonlu olmaktır ve kendisinden yüksekte olana (sonsuz ve Allah böyle, sınırsız bir varlıktır, değişikliğe uğramaz. Buna göre her varlığın, sayesinde idrak edildiği bir sınırı” vardır. Bunlar, tat, renk, koku ve bunun dışında nesnelerin özelliklerine dair sınırlardır. 9)Cenâb-ı Hak, bunların her biri için idrak edileceği ve kuşatılacağı bir yön varetmiştir. Akıllar ve arazlar için de durum böyledir. Cenâb-ı Hak sınır ve yön sahibi olmadığını bildirmiştir ki bunlar söz konusu yönler için vazedilmiş sebeplerle O'nu idrak etme yollarıdır. Rü'yet ve ilme ilişkin görüş de bu şekildedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Rü'yetullahın gerçekleşmesi birkaç şekilde olur. Her bir şeklin mahiyeti, ancak söz konusu türün bilinmesiyle bilinir ki rü'yet olarak ifade edildiğinde buna hamledilebilsin. Rü'yet ifade edilmeksizin türü bilinemeyen varlıklarda ise gerçekleşmesi durumunda mahiyeti irdelemeden tevakkuf etmek gerekir. İdrak ise bir şeyin sınırlarını bilme anlamına gelir. Görmez misin ki gölge gerçekte görülebilir bir şeydir, ancak sadece güneşle birlikte idrak edilebilir. Böyle olmasaydı güneşin kaybolduğu zamanda da görüldüğü şekliyle görülürdü. Fakat gölge ancak kendisi için belirlenmiş sınırlılık sayesinde rü'yet yoluyla idrak edilebilir. Aynı şekilde gündüz ışığı da görülür, fakat onun sınırı bizâtihi bilinmez. Karanlık da böyledir; çünkü onun ucu görülememektedir ki idrak edilip kuşatılsın. Bir nesne, ihata edilmemekle birlikte sınırları sayesinde birlikte sınırlarıyla idrak edilir. Bu sebeple bu konuda ay örnek verilmiştir, çünkü onun sınırları ve genişliği bilinmez ki ona tam olarak vâkıf olunsun ve kuşatılsın. Fakat o kesin bir şekilde görülebiliyor. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Bu meselenin esası şudur: Naslarda geldiği şekilde bunu benimsemek, yaratılmışlığı ifade edentüm anlamları Allah'tan uzak tutmak ve naslarda açıklama gelmediğine göre yorumlamaya gitmemektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
[Rü'yetullah Konusunda Kâbi'nin Görüşlerinin Reddi]
Kâbi', şunu iddia etmiştir: Duyu ötesi varlık alanı, bilinmeyi sağlayan yöntemlerin dışına çıkamayacağına göre aynı şekilde görülmeyi sağlayan şartlar olmaksızın görülemez. Rü'yeti sağlayan unsurlar da görenle görülen varlık ve onun işgal ettiği mekân arasında bir mesafenin bulunması, karşılıklı bir pozisyonda olma, hava teması, çok küçük veya çok büyük olmama ve uzakta buBI Yani herşeyin, kendisini diğer şeylerden ayırıcı özelliği vardır.
lunmamadır. Eğer bunlar olmaksızın görme mümkün olsaydı duyusal âlemde bu görme yöntemini bilmek mümkün olurdu!.
[ş] [İmam Ebü Mansur şöyle dedi:) Kâbi'nin bu görüşü hatalıdır. Çünkü o, kendi yapısının (cevher) görülmesini ölçü olarak aldı. Bununla birlikte bilinmektedir ki onun yapısının dışında kalan cevherler vardır; öyle ki bunlar, insanın kendi yapısı itibariyle gözlerinin idrak etmesi şöyle dursun, güç yetiremeyeceği yönlerden görebilirler. Örneğin melekler, cinler ve bunun dışındaki varlık türleri, biz onları göremediğimiz halde onlar bizi görmektedir. Aynı şekilde tahtakurusu gibi küçük cüsseli olup bizi gören varlıklar vardır ki bunun benzeri bir göz birtakım vehimlerde bulunsa bile bizi idrak etmesi muhtemel değildir. Yazıcı melek, bizim bütün fiillerimizi ve sözlerimizi görüp işitmektedir. Halbuki biz bunu mevcut yaratılışımız aracılığıyla değerlendirmek istedigimizde bütün bunları inkâr etmemiz gerekirdi. Bu aslında bizim için kabul edilmesi zor bir durumdur. Yine derilerin ve bunun dışındaki organların konuşacağının belirtilmesi de böyledir. Duyulur âlemde bunu yapmakla imtihana tabi tutulsak büyük bir hadise olarak kabul edilirdi". Ayrıca duyulur âlemde görme veayırdetme konusunda iki görme olayı, farklılıklarına bağlı olarak birbirinden ayırt edilir. Bunun sebebi kendilerine ârız olan engellerdir. Öyle ki bunlardan birini, kendi konumu içinde diğerinin durumuyla karşılaştıracak olsa kınanacak bir konumda bulur. Durum böyle olunca Kâbi'nin belirtmiş olduğu görme kriterleri geçersiz olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
(İkincisi;)' duyulur âlemde bütün bilgi vasıtalarını kullanarak cevher ve araz dışında bir varlığı bilme imkânı yoktur. Ancak bunun dışında gayba dair bilgi mümkündür. Rü'yetullah konusu da bunun gibidir.
Üçüncüsü, yukarıda açıkladığımız üzere belirtilen görme şartlarının hiçbiri olmaksızın gölgenin, karanlığın ve ışığın görülmesidir.
Dördüncüsü, söz konusu şartların tümü bulunduğu halde görülecek şeyin yapısına (cevher) veya bazı engellere bağlı olarak rü'yetin gerçekleşmemesi mümkündür. Yine şartlar bulunmadığı halde rü'yetin gerçekleşmesi de mümkündür. Bu durum şunun gibidir: Allaha cisimlik atfeden birine “fâil” ve “âlim” sıfatlarıyla karşılık verilip onun “zira burada cisim vardır, fakat diğer cisimler gibi değil” demesine karşın “Allah âlim ve faildir, ama cisim değildir” şeklinde cevap verilir. Rü'yet konusu da aynı böyledir. [§]Şu da var ki bizim görmemizi engelleyen uzaklık ve küçüklük şartları bizim dışımızdakilerin duyuları vasıtasıyla görmesine engel olmaması mümkündür. Bu durumda rü'yetin gerçekleşmemesi engel sebebiyledir. Söz konusu engel kalktığında rü'yet gerçekleşebilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Kâbi'nin söyledikleri cisimlerin görülmesine ilişkin bir değerlendirmedir, oysa onun görme duyusu, cisim ve araz olmayan varlıkların nasıl görülebileceğini tecrübe etmek imkânına sahip kılınmamıştır. Yine her cisim, uzak olması ve çok ince bünyesinin bulunması görülmesini engellese de aslında görülebilir. Ayrıca bu iki engel başkasının görme duyusundan kalkabilir ve bu kimse görür. Bu durum ölüm meleğinin yeryüzünün çevresini ve ortasını görmesi gibidir. Şayet bu durum insanın görme yeteneği açısından düşünülürse idrak edilmeleri mümkün olmazdı. Böylece ortaya çıktı ki Kâbi'nin belirlediği ölçütler gördüğü şeyleri tanımlamanın vesilesi olmamakta, aksine görmeye engel teşkil eden şeylerin tanımlanmasına vesile olmaktadır. Bu engeller kalktığında göz görür. Bununla birlikte zatı bakımından görülmesi imkânsız olan sadece arazdır. Buna karşın her cisim görülebilir. Eğer cisim olmadığı veya Kâbi'nin belirttiği şartlar bulunmadığı için görülemeyen bir şeyin görülmesini inkâr etmek [bu dünyada] gerekli ise de teorik olarak imkânını kabul etmek gerekir. Çünkü özü itibariyle görülemeyen arazdır. Dolayısıyla onun dışındaki her şey görülebilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Kâbi'ye karşı Allah'ın görülmemesi durumundan hareketle karşı delil getirilmiştir. Buna göre aslında dünyada Allah görülebilir, fakat bu inanma imtihanını düşürür ve sorumluluğu ortadan kaldırır. Halbuki dünya bu ikisi için yaratılmıştır.
Yine Kâbi, Müsâ'nın (a.s.) durumu hakkında “bunun mücizeler aracılığıyla Allah'ın ilmen ihata edilmesi olduğunu” belirtmiştir. Bu görüşün geçersizliğini açıkladık. Onun talep ettiği bu ilim değildir; o, insanlığın kurtuluşunu sağlayan bir davetle gönderilmiş elçidir. Bu ise imtihansız olmaz. Zira bu, risâleti tebliğ etmek ve kulluğa çağırmak olup imtihandan ibarettir. Bilakis Müsâ (a.s.) Allah'ı görmek istemiştir ki değeri yükselsin ve Allah katındaki konumunun yüceliğini bilsin, yahut bunu ona Cenâb-ı Hak emretmiştir ki insanlar bunun mümkün olduğunu bilsinler. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
(9JKâbi şöyle bir istidlâlde de bulunmuştur: Akletmeyene bir şey gösterilmez, burada ise dağ gösterilmiştir. Dağı ise akletmez ki Allah'ı bilsin ve görsün.
Ona şöyle cevap verilir: Eğer buradaki rü'yet bir mücize olsaydı dağ bunu göremez ve akledemezdi. Bu durumda mücize dağın parçalanması olmuştur, yoksa Allah dağa parçalanması için mücizeyi göstermiş değildir. Buna göre Allah Müsâ'ya (a.s.) mücize göstermiştir. O da dağın parçalanmasıdır. Cenâb-ı Hak “beni göremeyeceksin” buyurmuştur, ey Kâbi sen ise bunu mücizeye hamletmişsin. Halbuki Müsâ (a.s.) onu (dağın parçalanmasını) görmüştür. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Şayet onun talebi Allah'ın emri doğrultusundaysa Kendine gelince dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim ilâhi beyanında belirtilen tövbenin anlamı nedir?, diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: Halk arasında âdet olduğu üzere olağan üstü hadiselerde bir günah meydana gelmeksizin tövbenin yenilenmesi geleneğine bağlı kalmıştır. İkincisi, Allah'ın yüceliği ve azametini gördüğü için her ne kadar bunu gerektirecek bir şey olmamışsa da tövbeye ve O'na imanını yenilemeye sığınmıştır. Bu, halk arasında bilinen bir durumdur. Yine bu tövbenin, Müsâ'nın (a.s.) duyulur âlemde rü'yetin mümkün olduğunu ve Allah'ın âhirette bunu vâdetmesine dayanarak kendi gücünün de buna yeteceğini düşünmesine karşın “beni göremeyeceksin” meâlindeki ilâhi beyanın akabinde olması mümkündür. Müsâ (a.s.), her ne kadar inancının muhtevasında bu mevcut olsa da Cenâb-ı Hakk'ın “beni göremeyeceksin” fermanına iman etmiştir. Bu durum müminlerin inen her âyette ve ihdas edilen her farzda imanı yenilemesine benzer. Haddizâtında onlar bir bütün halinde hepsine iman etmiş bulunuyorlardı!”. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Onların “o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır”' meâlindeki ilâhi beyan hakkında söylediklerini açıkladık.
Kelâmın aslı şudur ki eğer söz, belirli bir duruma dairse veya kastedilen anlama yakın bulunuyorsa hakikat mânasından başka bir anlama çevrilir. Aksi durumda hakikat mânası terkedilmez. Bunun örneği şu ilâhi beyanlardır: “Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin “Rabb'inin nasıl yaptığını görmedin mi?” [§]Bu meselenin aslı şudur: “Falanı gördüm”, “falana baktım” diyen bir kimsenin sözü kendi zâtının dışında bir ihtimal taşımaz. Eğer “onu şöyle derken ve şöyle yaparken gördüm” derse söz konusu kimsenin kendisini gördüğünü kastetmez. Müsâ (a.s.) kıssasının ve bu âyetin durumu bunun gibidir. Dırâr b. Amr'ın"! Basra'ya geldiği ve şöyle dediği nakledilir: Ey Basra ahâlisi, ya Müsâ (a.s.) teşbihçiydi veya Allah görülebilir. Çünkü şayet Cenâb-ı Hak görülemediği halde Allah'ı görmeyi talep etmişse O'nun hakkında bilgisiz ve yaratılmış varlıkları O'na benzeten bir kimse olurdu. Dolayısıyla bu, Allah'ın görülemeyeceğini göstermektedir.
Yine bu meselenin aslı şudur ki; Kâbi'nin söylediklerini inceleyip düşünen kimse, onun Müşebbihe mezhebinin görüşlerini benimsediğini bilir. Çünkü o, söz konusu şartlar sayesinde gerçekleşen esas anlamı belirtmemiş, sadece fili olarak böyle olduğunu bildirmiştir. Bu ise Müşebbihe'nin görüşüdür, şöyle ki duyulur âlemdeki her fâil cisimdir, her âlim de böyledir. Dolayısıyla duyu ötesinde (ğaib) de böyle olması gerekir. Yine o, cismin görülmesinin anlamını belirtmiş, fakat cisim olmayan şeyin görülmesinin mânasından söz etmemiştir, tâ ki bu ona delil olsun. Ayrıca Kâbi görmeyi cismin uzaklığı ve küçüklüğü sebebiyle de reddetmiştir. Halbuki bu iki özellik Allah'ta mevcut değildir. Yine Kâbi, “gözler O'nu idrak edemez” meâlindeki beyanla Allah'ın kendisini övdüğünü söyleyerek delil getirmiştir. O demiştir ki bunun O'ndan yok olması mümkün değildir. Aynı şekilde şu ilâhi beyanlar da Kâbi'ye karşı bir delil teşkil eder: “O, her şeyin yaratıcısıdır”, “O, her şeye kâdirdir”", Bunların da zâil olması mümkün değildir. Kâbi'nin belirttiği şartlar dikkate alınmaksızın Allah görülmekle nitelendiğine göre söz konusu yöntemin görülmesinin mahiyetini açıklayıcı olmadığı ortaya çıkmış olur!.
(SJŞayet, “Allah nasıl görülür?” diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: Keyfiyetsiz görülür, zira keyfiyet şekil sahibi varlıklar içindir. Bilakis Allah, ayakta olmak, oturmak, yaslanmak, tutunmak, birleşmek, ayrışmak, yüz yüze olmak, sırtını dönmek, uzun veya kısa olmak, aydınlık veya karanlık olmak, duran veya hareket eden olmak, temas eden veya uzak duran olmak, çıkan veya giren olmak gibi niteliklerle nitelenmeksizin görülür. Tasavvurun alabileceği veya aklın değerlendirebileceği hiçbir anlam söz konusu değildir, çünkü Cenâb-ı Hak bütün bunlardan münezzehtir.
Rabb'i o dağa tecelli edince onu paramparça etti. Ebü Bekir el- Esam şöyle demiştir: Allah dağa mücizelerle tecelli etti ki O, bunlar aracılığıyla görülebilmektedir. Buradaki tecelli zâtının görülmesi değildir. Aynı şekilde Rabb'im! Bana görün; sana bakayım meâlindeki beyana ilişkin o, şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) Rabb'inden kendileri aracılığıyla görülebildiği mücizeler talep etmiştir. Yoksa Allah'ın zâtını görmeyi talep etmemiştir. Bu görüşün geçersizliğini ve imkânsızlığını açıkladık. Çünkü Allah, Müsâ'ya (a.s.), yenisine ihtiyaç bırakmayacak kadar mücize vermiştir. Dolayısıyla o, bunun dışında mücizelere ihtiyaç duymamaktadır.
Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) Rabb'inden rü'yet zamanının dışında onu görmeyi talep etmiştir. O, rü'yeti kabul etmekte, fakat Müsâönın (a.s.), bunu dünyada talep ettiğini, halbuki bu dünyanın yapısının buna imkân vermediğini söyler. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin buyurmuştur. Cenâb-ı Hak dağın yerinde duramayacağını bildirmiştir. Sen nasıl yerinde durabilirsin ki? Fakat Yüce Allah, buna güç yetiren bir yapı yaratacaktır. Yine Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu sebeple Müsâ (a.s.) sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim demiştir. Dolayısıyla dünyada Allah'ın görülmesi yoktur. Hasan-ı Basri bu görüşü benimsemiştir. Biz meseleyi bize ulaştığı ölçüde aktardık!.
Te'vil ehli şöyle demiştir: Rabb'i dağa tecelli etti. Yani zuhur etti. Ancak Allah'ın zuhur etmesi, yaratılmışların zuhuruyla aynı anlamda değildir. “Allah arşa istivâ etti”! “Rabb'in geldiğinde” ve bunun gibi ilâhi beyanlarda açıkladığımız üzere JAllah'ın istivâsı insanların oturması gibi değerlendirilmez. Onun gelmesi de böyledir. Dolayısıyla zuhuru da yaratılmışlarınki gibi değildir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Rivayet edilmiştir ki Tevrat'ta Allah'ın Sinâ dağından geldiği, Sâürâ"“ dağından zuhur ettiği ve Fârân' dağından çıktığı kaydedilmiştir. Bu ifadenin yorumu şöyledir: Allah'ın vahyi Müsâya (a.s.) Sinâ dağında gelmiş, İsâ'ya (a.s.) Sâürâ dağından zuhur etmiş ve Fârân dağında Hz. Muhammed (s.a.) için ortaya çıkmıştır.
Garip olan şu ki Müsâ (a.s.) nasıl bana görün; sana bakayım diye bir talepte bulunmaya kalkmıştır. Bu meselede çeşitli ihtimaller bulunmaktadır. Birincisi, bunu talep etmesi emredilmiştir ki Allah'ın görülebildiği bilinsin ve buna iman edilsin. İkincisi, Müsâ'nın (a.s.) Allah'ın, kendisine benzeri dünyada bulunmayıp sadece âhirette mevcut olan lütuflarda bulunduğunu gördüğü için bunu da vereceğini zannetmesidir. Bu tür hadiseler âhiret hayatına özeldir. Nehirlerin kazılması, ıslah edilmesi gibi külfetlerden hiçbiri olmaksızın taştan pınarların fışkırması, onlara boyları ve uzunlukları ölçüsünde büyüyen ve artan elbiseler vermesi, hiçbir külfet ve gayret olmaksızın onlara kudret helvası ve bıldırcın vermesi gibi lütuflar böyledir. Bütün bunlar cennetin nitelikleridir. Müsâ (a.s.) bunları gördüğünden dolayı Allah'ı görmenin de aynı şekilde dünyada gerçekleşeceğini zannetmiştir. Tıpkı dünyada hiç kimse için gerçekleşmeyen şeylerin onun için meydana gelmesi gibi. Yahut bu durum, Müsâ'nın (a.s.) Rabb'inin kelâmını işittiğini, Allah'ın onun kulaklarına sözlerini mekân, uzaklık, yakınlık, aşağı, yukarı, üst ve alt gibi şartlar olmaksızın yerleştirdiğini, lütfuyla ve dilediği vasıtayla, dilediği şekilde ona kelâmını işittirdiğini görmesinden dolayıdır. Bunun üzerine Müsâ (a.s.), O'nu görmeyi Rabb'inden talep etmenin mümkün olduğunu zannetmiştir. Allah'ın, belirttiğimiz üzere lütfuyla kelâmını işittirdiği gibi lütfuyla dilediği vasıta aracılığıyla ve dilediği şekilde ona kendisini göstermesini talep etmiştir.
---
Dipnotlar:
18 Müellif muhtemelen şu ilâhi beyana işaret etmektedir: Nuh Rabb'ine şöyle seslendi: “Ey Rabb'im! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin elbette haktır. Sen hâkimlerin en âdilisin” dedi. Allah buyurdu ki: “Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir iştir. Sakın hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme! Ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum” (Hüd, 11/45-46). 109 Yani bu âyet de görmenin mümkün olduğunu göstermektedir, çünkü dağın yerinde durması mümkün bir durumdur. Müellif “gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. ‘Rabb'im budur” dedi. Yıldız batınca da 'batanları sevmem’ dedi” ilâhi beyanına işaret etmiş olmalıdır. 112 Bu beyanla ilgili şârihin ibaresi şöyledir: “Birincisi, âhiret bekleme vakti değildir. Bekleme vakti dünyadır. Âhiret ise korku vakti hariç sevabın gerçekleşme ve karşılığın var olması diyarıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “ Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır” Yüzün parıldaması korku vakti hariç, karşılığın gerçekleşmesi ve verilmesi anlamındadır. Böyle olduğunu gösteren sebeplerden biri de Cenâb-ı Hakk'ın “Rab'lerine bakan yüzler” beyanıdır. Yüzlerin parıldaması sevabın gerçekleşmesi anlamındadır. Sevabın gerçekleşmesi vaktinde beklemenin bir mânası yoktur (Semerkandi, Şerhut- Te'vilât, vr. 308b). 3 o “Hestiyyet” kavramı Farsça bir kelime olup bir şeyin hâriçteki varlığı anlamına gelir. çağırıcı ‘sizin Allah katında bir ahdiniz var’ diye seslenir. Onlar derler ki; O bizim yüzlerimizi ak etmedi mi? bizi cehennemden korumadı mı? ve bizi cennete koymadı mı? Berikiler 'evet dediler. Râvi dedi ki; perde kaldırılır -dedi ki- Allah'a and olsun ki Cenâb-ı Hak onlara kendisine bakmaktan daha sevimli gelen bir şey vermemiştir. Toplu olarak hadis ve rivayetler için bk. Süyüti, ed-Dürru'Yani eğer Allah'ın görülmesi sahâbe, tâbiin ve sonraki âlimlerin çoğu tarafından açık bir hakikat olarak görülmeseydi rü'yet hakkında nâzil olmamış bir nassı rü'yete hamletmek mümkün olmazdı. Bu durumda âyette bildirilen fazlalığın rü'yet mânasında olduğunu gösteren rivayet terkedilebilirdi. 18 Buhâri, “Tevhid” 24; Müslim, “İman”, 299-300. Bu hadis “lâ tudâmmüne” (opua; Y) kelimesi şeddeli olarak nakledilmiştir. Bu kelime “damm” kökünden türemiş olup toplanma demektir. Ayrıca “lâ tudâmüne” şeklinde şeddesiz (tahfif) olarak da rivayet edilmiştir. Bu durumda “daym” 1) kökünden olup zulüm anlamına gelir. Şeddeli haliyle anlamı şöyledir: Ona bakma anında bir kısmınız bir kısmınıza katılmak suretiyle kalabalık olmayacaksınız. Bu kelimenin, “tef âalüne” (opui) ve “tüfâalüne” (oyu) vezninde “tâ” harfinin dammeli ve fethalı kılınması caizdir. Kelimenin şeddesiz okunması durumunda mânası şöyledir: Onu görmede siz bir zulme mâruz kalmazsınız ki bir kısmınız görüp bir kısmınız görmesin. “ed-daym” zulüm demektir (İbn Manzür, Lisânü'l-'Arab, “Amm”, 19 Bulafızlarla bu rivayetin kaynağı tespit edilememiştir. Fakat İbn Abbâs'tan “kalb gördüğünü yalanlamadı” meâlindeki beyan hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: Muhammed (s.a.) Rabb'ini kalbiyle iki defa görmüştür. Yine Ebü Zer'den şöyle dediği nakledilmiştir: Resülullah'a 'Rabb'ini gördün mü? diye sordum. O, 'Nurdur, nasıl göreyim? buyurdu. İbn Huzeyme'nin rivayetinde Ebü Zerr'in şöyle dediği nakledilmiştir: O Rabb'ini gözüyle değil, kalbiyle görmüştür (bk. İbn Hacer, Fethu'l-bâri, 121 Yani eğer rü'yetullah caiz olmasaydı Hz. Peygamber sahâbinin buna ilişkin sorusuna nasıl izin verirdi, uygun bir soru olduğunu ve dinde sonradan uydurulmuş bir şey olmadığını nasıl düşünürdü. 122 Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle verecesınırsız varlığa nispetle bir eksikliktir. Buna göre Yüce Allah, sınırlılık iddiası imkânsız oluşuyla birlikte zâtı tek”? olandır, oysa sınırlılık son buluncaya kadar parçaları bitişik olan bir varlığı nitelemektir. Zira Cenâb-ı Hak vardı ve sınırlanan herhangi bir şey veya onu sınırlayan herhangi bir varlık yoktu". 24 Şârih şöyle diyor: “...kâfirlerin âhirette resûlleri yalanlamaları ve tebliğlerini reddetmeleri, onlardan nakille bildirilen şu beyan gibidir: ‘Dediler ki: Allah'a and olsun ki ey Rabb'imiz! Bizler müşrik değildik.. Dolayısıyla delillerle karşılaştıkları halde âhirette Allah adına yalan yemin ediyorlar” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 308b). “Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar” (el- Ahkâf, 46/35.). Yani istidlâl yöntemiyle Allah'ın varlığını bilme. Yani parçalara bölünmeyen. Yani Allah ezelde vardı ve sınırlanmamıştı, aynı şekilde onu sınırlayan bir şey de yoktu. 2. Ebu'l-Kâsım Abdullah b. Ahmed b. Mahmud el-Belhi el-Kâbi el-Horasâni. Mütezile'nin ileri gelen âlimlerindendir. Birçok eseri vardır. 319/931 senesinde vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, XV, 255). 33 Tevilâtü'l-Kurân şârihinin ibaresi şöyledir: Kelbi iddia etti ki; duyu ötesine ait varlık olan duyusal âlemde zarurilik ve kesbilik anlamları açısından bilinmeyi sağlayan yönlerin dışına çıkmadığına göre aynı şekilde duyusal âlemde kendisiyle görülmeyi sağlayan yönler olmaksızın gaipte de görülememesi gerekir. Bu hususlar görülenle ayrı oluş, mesafe, karşıtlık, hava teması, küçüklüğün bulunmamasıdır. Bunlar olmaksızın görme mümkün olsaydı duyusal âlemdeki şartlar olmaksızın bu âlemde görmeyi bilmek de mümkün olurdu (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 308b-309a). Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “Onlar derilerine, ‘niçin aleyhimize şahitlik ettiniz” derler. Derileri, ‘Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca ona döndürülüyorsunuz?” (Fussilet, 41/21). Ayrıca bk. Yâsin, Yani Kâbi'nin ikinci hatası. 186. Şârih şöyle demiştir: Kâbi, Müsâ'nın (a.s.) durumu hakkında şunu belirtmiştir: O, insanlıgın kurtuluşunu sağlayacak davetle gönderilmiş bir elçidir. Bu davet tevhit ve Yüce Allah'a kulluğa çağırmadır. Müsâ (a.s.) onlara risâleti tebliğ etmekle sorumlu olup imtihan edilmiştir. Bu tür bir zorunlu bilgi, imtihanı ortadan kaldırır. Yani tehlikelere ve şüpheye düşme kalmaz ki mücizeler aracılığıyla istidlâlde bulunarak bunlar reddedilsin. Dolayısıyla bu türden bir bilgi talebinin imtihan dünyasında olması mümkün değildir... (Semerkandi, Şerhu't-TeYilât, vr. 309a; Medine nüshası vr. 344a). Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rab'lerine güvenirler”. Dırâr b. Amr Mütezile'nin ileri gelenlerindendir. Onun milel nihal konularında derinliğini gösteren pek çok eseri vardır. 200/815 senesinden önce vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru 148. Şârih şöyle demiştir: Kâbi, Allah'ın “Onu gözler idrak edemez” meâlindeki beyanı dikkate alıp idrak edilmeyi reddederek kendisini övmesiyle istidlâlde bulunmuştur. O şöyle demiştir: Bu övgü mânasının ortadan kalkması mümkün değildir. Eğer siz “âhirette görülecektir ve Allah idrakireddetmekle rü'yeti kastetmiştir” derseniz, bu durumda övgü mânası tam kemale ermez. Bilakis sadece bazı durumlarda bulunur. Ona karşı benzer şekilde “O, her şeyin yaratıcısıdır” ve “O, her şeye kâdirdir” beyanları delil getirilir. Bu iki anlamın da yok olmaması gerekir, çünkü bununla kendisini övmüştür. Kâbi şöyle demiştir: Allah ezelde yaratıcı değildi, yaratma fiilinden sonra yaratıcı olmuştur. Aynı şekilde o, Allah'ı, irade yoluyla gerçekleşen kulların fiillerini yaratmaya kâdir olarak nitelememiştir. Yine bu, idrak ve rü'yeti kabul eden kimseye karşı da bir delil getirilir. Bu Ehl-i Sünnet'ten bazı hadis ehlinin görüşüdür. Biz ise idrakin ne dünyada ne de âhirette Allah hakkında gerçekleşmeyeceğini belirttik. Dolayısıyla bu söz bize karşı delil olmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Ayrıca Kâbi Allah'ın bütün görülebilir varlıkları zikretmiş olduğu benzerlik ve karşıtlık gibi şartlar olmaksızın gördüğünü kabul eder. Bu, zikretmiş olduğu şartlar olmaksızın onun görülebilir olmasının imkânı içindir. Bütün bunlarla Kâbi'nin belirttiği yöntemin, rü'yetin mahiyetini anlamaya götürücü olmadığı ortaya çıkmıştır (Semerkandi, 16 o Âlüsi bu sözün mânasını zikretmiş, bunun Hasan-ı Basri'ye nispet edildiğini söylemiş ve onu yadırgamıştır (bk. Âlüsi, Rühu'l-meâni, IX, 47). 149 Bu dağın isimlendirmesi Kurtubi ve İbn Kesir tefsirlerinde “sâir” şeklinde geçer. Beytülmakdis'in bir dağıdır ki Allah İsâ'yı (a.s.) oradan göndermiştir (bk. Kurtubi, li Fârân, Mekke-i Mükerreme dağlarının İbranice ismidir (İbn Manzür, Lisânü"l- Arab, “fer”
A'raf 7:144
Cenâb-ı Hak, Müsâ ve diğer peygamberleri Müsâ, İsâ, Nuh, İbrahim, İsmail, İshak gibi şahıslara verilen isimlerle adlandırmıştır. Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (s.a.) ise nebi ve resül olarak isimlendirmiştir. Bu, onun üstünlüğünü göstermektedir. Yine Cenâb-ı Hak, diğer geçmiş ümmetleri “ey İsrâiloğulları”""ve “eyâdemoğulları”!?şeklineadlandırırken Hz.Muhammed'in (s.a.) ümmetini “ey iman edenler”, “siz en hayırlı ümmetsiniz” ve benzeri şekilde nitelemiştir. Bu durum, Hz. Muhammed'in ümmetinin diğer ümmetlere olan üstünlüğünü göstermektedir. Ben, vahiylerimi göndermek ve konuşmakla insanlar arasında sana seçkin bir yer verdim. Müsâ (a.s.), doğrudan doğruya Allah'ın kelâmını işitmesi sayesinde peygamberler ve diger bütün insanlar arasında seçkin ve üstün kılınmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Müsâ (a.s.) dışındaki peygamberlerle sadece aracılar vasıtasıyla konuşmuş, yani vahyetmiştir. O, Müsâ (a.s.) ile aracı olmaksızın konuşmuştur. Vahiylerimi göndermekle insanlar arasında sana seçkin bir yer verdim. Özel olarak kendi zamanının insanları ve kendi ahalisi arasında. “Bi-risâlâti” ifadesinin, Cenâb-ı Hak ile Müsâ (a.s.) arasında olan iletişim mânasında olması mümkündür. Bu durum, Mütezile'nin “Allah ancak risâleti hak etmiş kimseyi peygamber olarak gönderir” görüşünü reddetmektedir. Eğer bunun yöntemi lütuf ve ihsan değil de hak etme olsaydı bu yolla nimet bahşetmiş olmanın bir anlamı olmazdı. Bu durum, yöntemin, hak etme değil, lütuf ve ihsan olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Yine söz konusu husus, Mütezile'nin “Allah'ın Müsâ (a.s.) ve diğer peygamberleri seçmediği, bilakis onların kendi kendilerini seçtikleri” anlamına gelen görüşlerini reddetmektedir.
Sana verdiğimi al. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi kabul etEAN mek mânasınadır. Yani ( “Onların mallarından sadaka al” meâlindeki âyet-i kerimede olduğu gibi “sana verdiğimi kabul et” anlamındadır. Sana verdiğimi al beyanının “sana verdiklerimle en güzel şekilde amel et” anlamına gelmesi de mümkündür. Şükredenlerden ol. Sana bahşettiği bizzat hitapta bulunma, peygamberlik ve diğer nimetlerine karşı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
J Sali bes sat E aiii a Ss
A'raf 7:145
Levhalarda Müsâ için her konuyu yazdık. Levhalarda Müsâ için yazdık meâlindeki beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Cenâb-ı Hak bunu kendine nispet etmiştir. Çünkü levhaları yazmayı değerli ve sadık melekler üstlenmiştir. Yüce Allah onları yüceltmek ve ikramda bulunmak için bunu kendisine nispet etmiştir. Nitekim Kur'ânda birkaç yerde buna benzer beyanlar mevcuttur: “Biz ona ruhumuzdan üfledik”"55,; “Resülullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur”!57. Cenâb-ı Hak resüle itaatin kendisine itaat olduğunu bildirmiştir. Buna ilişkin başka âyetler de vardır. Levhalara yazma da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Cenâb-ı Hak levhalara yazmayı kendine nispet etmiştir. Çünkü kıyâmete kadar vuku bulan ve bulacak olan her şey O'nun bir şeyin olmasını dilediği vakitte ona “kün” demesiyle olmaktadır. Bu levhaların yazılması da böyledir. Söz konusu “kün” emrinin kapsamındadır. Her ne kadar şu ilâhi beyanlarda olduğu üzere bazı şeyleri hususi olarak kendine nispet etmiş olsa da: “Allah size geceyi ve gündüzü yarattı”, “Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan O'dur”", “gökten size su indiren kim?”“, size şunları yarattı'“!, “size kulaklar ve gözler verdi”!®. Bütün bunlar O'nun “kün” E ) emrinin kapsamı altındaydı. Dolayısıyla bunlar Cenâb-ı Hakk'ın olmasını dilediği vakitte ve irade ettiği tarzda var oldular. En doğrusunu Allah bilir. Levhalarda Müsâ için her konuyu yazdık. Her konu meâlindeki beyan kulların ihtiyaç duyduğu her şey anlamında olması mümkündür. Yine her konu beyanı O'nun emirleri, nehiyleri, helâl ve haramları anlamına gelmesi de mümkündür.
Öğüt. Öğüt kalpleri bir şeyi kabul etmeye, organları yapmaya sevkeden söz demektir. Bazıları şöyle demiştir: Öğüt, helâl olmayan hususlardan sakındıran sözdür. Ebü Bekir el-Esam) şöyle demiştir: Öğüt, katı kalpleri yumuşatan, donuk gözleri yaşartan ve bozuk amelleri düzelten şeydir. Bize göre öğüt, işin neticesini hatırlatan ve bu doğrultuda davranış yapmaya sevkeden sözdür.
Her şey hakkında gerekli açıklamalar. Denildi ki; emredildikleri ve nehyedildikleri şeylerin açıklamaları. Yine denildi ki ihtiyaç duyulan her şeyin açıklaması.
[İstitâat Fiilden Öncedir]
Bunlara sarıl. Aynı şekilde bu beyan da iki şekilde yorumlanabilir. Bunlara sarıl. Yani kabul et anlamına gelebilir. Bu, daha önce “sana verdiğimi al”!“ âyetinde belirttiğimiz şekildedir. Bu beyanın “içeriğini uygula” anlamına gelmesi de muhtemeldir. Sımsıkı. Müfessirler şöyle demiştir: Ciddiyetle ve sebatla. Fakat Bunlara sımsıkı sarıl. Yani buradaki bilinen kuvvettir. Mütezile'nin görüşüne göre -Allah, “kuvvetle al” diye bildirmesine karşın- kuvvetle alma olmaz. Çünkü onlar kuvvetin (istitâat) fiilden önce olduğunu söylemektedirler. Yine diyorlar ki kuvvet iki anda bulunmaz. Dolayısıyla neticede -eğer fiilden önce olsa- kuvvet olmaksızın alma olur. Bu da kuvvetin fiille birlikte olduğunu göstermektedir. Yine Mütezile şöyle demektedir: “Bunlara sımsıkı sarıl (kuvvetle al)” ilâhi beyanı kuvvetin, alma emrinden önce olduğunu göstermektedir. Fakat onların belirttiği şey olmaz. Çünkü Allah, kuvvetle almayı emretmiştir. Bu da kuvvetin fiilden önce değil, fiille birlikte olduğunu göstermektedir.
(JKavmine de o en güzel öğüt ve açıklamalara sarılmalarını emret. Sarılmaları meâlindeki beyana zikretmiş olduğumuz kabul etme veya amel yapma şeklinde iki anlam verilebilir. Yani en güzel şekilde kabul etmelerini onlara emret. Ayrıca içeriğindeki emir, nehiy, helâl ve haramları en güzel şekilde uygulamalarını emret anlamına da gelebilir. En güzeli meâlindeki beyan şöyle yorumlanabilir: Yani en muhkem ve en sağlamı veya daha öncekilerin yaptığından daha güzeli. Zira onda öncekilerin haberleri vardır.
Yakında size yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak bunu İsrâiloğulları hakkında söylemiştir. Yakında size yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim. Yani yoldan çıkmışların geleneğini. Bu da helâk olmaktır. Tıpkı “daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir” meâlindeki ilâhi beyanda buyurulduğu gibidir. Sapıklar ve kâfirler hakkında Cenâb-ı Hakk'ın sünneti onları helâk etmektir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Yakında size yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim. Yani cehennemi. Hitabın yoldan çıkmışlara olması da mümkündür: Size, ey yoldan çıkmış olanlar, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.
---
Dipnotlar:
16! o “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O'dur”. 6 Önceki âyet-i kerime. “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir” (el-Enfâl,
A'raf 7:146
Âyetlerimden mahrum edeceğim. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bunları kabul etmekten ve tasdik etmekten onları mahrum edeceğim. Zira âyetlere saygıyla yönelmiyorlar. Aksine Allah'tan âyet ve delil olduklarını bildikleri halde onlarla alay ediyorlar ve onları küçümsüyorlar. İkincisi, bunları kötüleme, eleştirme ve bunlara zarar verme hususunda onları alıkoyacağım. Ayrıca bu her iki anlama ilişkin de iki şekilde yorum yapılabilir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir’: Kâfir için bir sınır vardır ki buna ulaştığında bu kimsenin kalbi mühürlenir; bundan sonra Allah'ın âyetlerini ne kabul ne de tasdik edebilir. (Jİkincisi, onlar Allah'ın âyetleri konusunda kibirleniyor, bunları inkâr edip büyükleniyorlardı. Halbuki onlar bunların Allah'tan âyetler ve kesin deliller olduğunu biliyorlardı. Onlar kibir gösterdikleri için Allah da delilleri kabul ve tasdik etmekten onları mahrum bırakmıştır. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Sonra sıvışıp giderler, Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir”, “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti”'. Yani onlarda eğrilik ve ayrılıp gitme fiillerini yaratmıştır. Bu şekilde Allah'ın düşmanlığını tercih eden kimse için Allah dostluk dilemez. Bilakis Allah, onun tercih etmiş olduğu şeyi onun hakkında diler. Mahrum edeceğim' meâlindeki ilâhi beyana gelince, yani yerme ve hakaret etmekten onları mahrum edeceğim. Buna göre Cenâb-ı Hak resül ve nebilere kâfirlerin büyüklerini muhalif olarak yaratmıştır. Onlar âyetleri yeriyor ve şiddetle eleştiriyorlardı. Böylece Cenâb-ı Hak onların yermelerini, eleştirilerini ve zarar vermelerini engelleyeceğini bildirdi. Yani onlar âyetlerde yerme ve eleştiri noktası bulamıyorlardı. İkincisi, âyetlerimden mahrum edeceğim. Yani onların müslümanları helâk etmelerine engel olacağım ve eleştirilerini iptal edeceğim. Aksine onlar helâk edilecekler, onların bâtıl görüşleri değil âyetler bâki kalacaktır. Âyetler konusunda âlimler arasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri demiştir ki âyetlerim, yani dinim. Bunun yorumu da şudur: Belirttiğim gibi eleştirileri bu sınıra ulaşınca Cenâb-ı Hak onları engelledi. Diğerleri ise şöyle demiştir: Âyetleri O'nun kesin delilleridir.
Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri. Onlar peygamberlere karşı böbürleniyorlardı, çünkü onları kendilerine denk ve uygun görmüyorlardı. Böylece bir başkasına karşı böbürlenen herkes, bu davranışı o kimseyi kendisine denk ve uygun görmediği için yapmaktadır. Veya kendisini kusursuz başkasını ise kusurlu görmesinden dolayı böbürlenmektedir. Yahut kendisi için hak görmekte ve böbürlenmektedir. Şayet büyüklenme bu sebeple ise bütün insanlar birbirine eşittir, çünkü birbirlerine denk ve uygundurlar. Hepsinin kusurları ve ihtiyaçları bulunmaktadır. Hiç kimsenin diğerine karşı büyüklenme hakkı yoktur. [§]Büyüklenme yüce Allah'ın hakkıdır ve O'na yaraşır. Çünkü O'nun bir benzeri ve dengi yoktur. O her türlü kusurdan ve ihtiyaçtan münezzehtir. Bundan dolayı azamet ve yücelikle nitelenmiş olan O'dur. Haksız yere. Yani onlar büyüklüğü hak etmiş kimseler değildir.
Onlar, bütün mücizeleri görseler de iman etmezler. Görseler meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani bunun mücize olduğunu bilseler dahi ebediyen ona iman etmezler. Bu, Allah'ın ebediyen iman etmeyeceklerini bildiği bir topluluğun davranışıdır. Doğruluk yolunu görseler onu izlemezler. Yani bunun doğru yol olduğunu bilseler dahi liderlikleri ve rızıklarını kaybedecekleri korkusuyla onu izlemezler ve ona uymazlar. Fakat eğrilik yolunu görürlerse hemen ona saparlar. Yani bunun eğrilik yolu ve bâtıl bir yol olduğunu bilseler dahi hemen ona saparlar.
Bu durum, onların âyetlerimizi yalan saymalarından ileri gelmektedir. Bu durum meâlindeki ifadenin belirtilen âyetlerden mahrum bırakma anlamına gelmesi mümkündür. Çünkü onlar Allah'ın âyetleri olduklarını bildikten sonra âyetleri yalanlamışlardır. Onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir. Bu yüz çevirme ve inat etme şeklindeki bir gaflettir, bilgisizlik ve yanılma şeklinde bir gaflet değildir.
Puii EYİ pl Oiié uhi
---
Dipnotlar:
165 “İlk yorumun çeşitlerinden biri Hasan-ı Basri'nin söylediğidir” (Semerkandi, Şerhu't“Ne zaman bir süre indirilse, “Sizi biri görüyor mu?’ diyerek birbirlerine bakarlar, sonra sıvışıp giderler. Anlamamakta direndikleri için Allah da onların kalplerini haktan çevir“İkinci yorumun çeşitlerinden biri şudur: Yani mahrum edeceğim..” (Semerkandi,
A'raf 7:147
Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı asılsız sayanlar. Yani âyetleri ve ölümden sonra dirilmeyi yalanlayanlar. Amelleri boşa çıkmıştır. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Onların önce mümin iken daha sonra âyetleri yalanlamış ve inkâr etmiş olmaları mümkündür. Dolayısıyla müminken yaptıkları amelleri boşa çıkmış ve geçersiz olmuştur. İkinci yorum da şudur: Amelleri boşa çıkmıştır. Onların kâfirken akraba ziyareti, sadaka verme ve bunun dışında bazı iyilikler ve hayırlar yaptıkları bilinmektedir. Bunları mümin olarak yapmadıklarından bütün bunların sevabı boşa çıkmıştır.
(JOnlar, yapmakta olduklarından başka bir şey sebebiyle cezalandırılmazlar. Yani onlar, yapmakta oldukları, âyetlerle alay etme ve onları küçük görme davranışları dışında başka bir şey sebebiyle cezalandırılmazlar.
A'raf 7:148
Müsâ'nın arkasından kavmi, ziynet takımlarından bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Müsâ'nın kavmi tanrı edindi. Buzağıyı tanrı edinmenin mahiyeti, Tâhâ süresinde şu ilâhi beyanda bildirilen husustur: Derken onlara böğürebilen bir buzağı heykeli yaptı. (Ona uyanlar) “İşte bu sizin de tanrınız, Müsâ'nın da tanrısıdır, fakat o bunu unuttu” dediler!“?, Cenâb-ı Hak, Müsâ'nın (a.s.) kavminin bir kısmını, şu ilâhi beyanla hidâyet, adalet ve hakka uyma nitelikleriyle nitelemiştir: “Müsâ'nın kavminden hak yolu gösteren ve onun ışığında âdil davranan bir topluluk da vardı”'”. Yüce Allah, bu kavmin bir kısmını ise şu beyanla sefihlik, anlayış eksikliği, dinde zayıflık nitelikleriyle nitelemiştir: “Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap!”17 Cenâb-ı Hak, burada onların buzağıyı, taptıkları bir tanrı edindiklerini beyan etmiştir. Allah Teâlâ bunu -en doğrusunu Allah bilir ya- onlar ilâhi nimetleri bilmedikleri ve mücizelerle delilleri düşünmedikleri için bildiriyor. Yine Cenâb-ı Hak bunu bize, mücizelerini, delillerini ve nimetlerini düşünmemiz, dolayısıyla şükrünü edâ etmemiz için bildiriyor. Ayrıca mücizeleri ve delillerini düşünmemiz için bildiriyor, tâ ki bunlara uyalım ve Müsâ'nın (a.s.) kavminin yaptığı gibi bunları zâyi etmeyelim. Arkasından. Yani Müsâ'nın (a.s.) kavminden ayrılmasından sonra. Ziynet takımlarından. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şu kavmin (Mısır halkının) ziynet eşyalarından bir kısmı”!7” Bu ziynet takımları, onların yanında Firavun kavminden kalan bir emanetti. Cenâb-ı Hak, burada bunları ziynet takımlarından meâlindeki beyanıyla Müsâ'nın (a.s.) kavmine nispet etti. Bu durum, emanet eşyanın emanet olarak alan kimseye nispet edilmesinin mümkün olduğunu göstermektedir. Yine âyet-i kerimede şuna da işaret vardır: Falan kişinin evine girmeyeceğine dair yemin eden bir kimse, o kişinin kendisine emanet bıraktığı bir eve girerse yeminini bozmuş olur.
Buzağı heykelini. Bazıları “bunun şekli buzağı şekliydi, özünde buzağı değildi” demiştir. Denilmiştir ki; heykel, bir planlama, ayırma ve açıklama gücü bulunmayan şeydir. Şu ilâhi beyanı görmez misin: Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor. Fakat sanki şöyle buyurmuştur: Şekli bulunan bir buzağı. Cenâb-ı Hak onların bir planlaması bulunmayan, konuşamayan ve onlara çağrıda bulunduklarında cevap verme imkânı olmayan varlıklara tapmaları ve bu nitelikteki putların ilâhlığını tercih etmelerine ilişkin sefihliklerini bildiriyor.
Böğürebilen. Denildi ki; Sâmiri “resülün izinden bir avuç almış”? ve bu avucu ateşin içine koydukları ziynet takımlarına atmıştır. Böylelikle bu, bögürebilen buzağıya benzer bir şey olmuştur. Bazıları şöyle demiştir: Onların ziynet takımlarını eritip dökerek bir buzağı yaptı ve bu avuçtan içine üfledi. Böylelikle bir çeşit böğürme sesi çıktı. Bazıları da şöyle demiştir: Sâmiri, dokunduğunda ve hareket ettiğinde böğürebilecek bir şekilde yapmış olduğu bu buzağıyı hazırlamıştı. Bazıları da şöyle demiştir: Bu buzağı heykeli, rüzgârın estiği yöne yerleştirilmişti ki rüzgâr arkasından girip ağzından çıkıyordu. Bu durumda ise böğürüyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor. Cenâb-ı Hak bunun onlarla konuşmadığını ve onlara yol göstermediğini bildirmiştir. Yüce Allah Tâhâ süresinde de şöyle buyurmuştur: “Onlara zarar veremediği gibi fayda da sağlayamıyordu”7, Bu durum, “bu heykel şayet onlarla konuşsaydı veya onlara fayda ve zarar verseydi tapılması caiz olurdu” anlamına gelmez. Bu, belirli bir durumda yasak hükmün belirtilmesinin, başka bir durumda bunun mübah olmasını gerektirmeyeceğini bilmek içindir. [9] Yine bu âyet-i kerimeden şu neticeye varılır: İlletin devamlı bir şekilde bulunmaması, onun reddini gerektirir. Her ne kadar başlangıçta illetin devamlılığı mâlülleriyle birlikte olsa da bu onun sıhhatine işaret etmez. Onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor meâlindeki beyanda “onlara zarar veremediği gibi fayda da sağlayamıyor” mânası vardır. Cenâb-ı Hak, onların kendilerine zarar ve fayda vermeyen bir şeye tapmaları suretiyle sefihliklerini bildirmiştir. Böğürebilen beyanından sonra bildirilen görmediler mi ki o, onlarla konuşamıyor meâlindeki beyanda bir sözden (kelâm) kastedilenin ondan anlaşılan mâna olduğuna işaret vardır. Buna göre kelâm, harflerin kendisi değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak bu heykelin böğürebildiğini; sonra da onlarla konuşamadığını bildirmiştir. Bu, sesin hece ve harflere sahip olsa da kelâm olmadığını göstermektedir. Bu durum, bizim Hanefi âlimlerimize bir meselede delil teşkil etmektedir. Şöyle ki; eğer falanca kişiyle konuşmayacağına dair yemin eden kimse, bu kişiye kastettiği mânayı anlamayacağı bir şeyle hitap ettiğinde, bu durum kelâm olmaz ve söz konusu kimse yeminini de bozmuş olmaz.
Benimsediler. Yani taptıkları bir ilâh benimsediler. Zulümde karar kıldılar. Buzağıya tapma konusunda. Çünkü onlar ibadeti ve ilâhlığı, kendi yerinin dışına, yani Allah'tan başka varlıklara yönelttiler.
---
Dipnotlar:
12? “Fakat şu kavmin (Mısır halkının) ziynet eşyalarından bir kısmını yüklenmiştik, onları (haram diye ateşe) attık; çünkü Sâmiri de aynı şekilde atmıştı” (Tâhâ, 20/87). 173 “Müsâsordu: Peki senin zorun neydi ey Sâmiri” “Ben onların görmediklerini gördüm, bu yüzden elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım. Nefsim beni böyle yapmaya itt? diye cevap verdi” (Tâhâ, 20/96). 174 “Peki, görmüyorlar mıydı ki o (heykel) kendilerine bir sözle karşılık veremiyordu, onlara zarar veremediği gibi fayda da sağlayamıyordu!” (Tâhâ, 20/89).
A'raf 7:149
149. “Pişman ES kendilerinin 0 i sapmış Glküklarini 0 da dediler ki: “Eğer Rabb'imiz, bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız?”
“Velemmâ sükıta fi eydihim” ifadesi, Araplar'ın pişmanlık durumunda kullanmış oldukları bir tabirdir. Bunun yorumu şudur: Onlar sapmış olduklarını gördüklerinde pişman olmuşlardır. Yani yapmış oldukları davranışlardan ötürü pişman olmuşlardır.
Eğer Rabb'imiz, bize acımaz ve bizi bağışlamazsa. Eğer Rabb'imiz bize acımaz, yani doğru yolda ve ona ibadette bizi başarılı kılmazsa. Bizi bağışlamazsa, yani buzağıya tapma ve isyanda aşırı gitme davranışlarımız konusunda. Mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız! Eğer Rabb'imiz, bize acımaz ve bizi bağışlamazsa meâlindeki beyanın acıma ve bağışlamanın sebebinin başlangıcı olması mümkündür. Tıpkı “Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin”! meâlindeki beyanda olduğu gibi. Ayrıca söz konusu beyanın, onların yaptıklarını affetme ve bağışlama anlamına gelmesi de mümkündür.
asl ly AZİZ EY Ase çeken 3 GİNE NEZ işi AE ğe am ili 50. “Müsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine Pe “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabb'inizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?” dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Hârun, 'Ey anam oğlu! Senin bu kavmin beni cidden zayıf gördüler; neredeyse beni öldüreceklerdi! Sen de şimdi düşmanları bana güldürme ve beni zâlim kavimle bir tutma” dedi.”
Müsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine dönünce. “Esef” hüzün ve kızgınlığın zirvesidir. Tıpkı “Âh Yüsuf'um âh! İçim yanıyor!”15 meâlindeki beyanda olduğu gibi. Bu hüznün en ileri düzeyidir. “Esef” (ayı) kelimesi kızgınlık yerine de kullanılır. Tıpkı “Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik”? meâlindeki beyanda olduğu gibi. Yani bizi kızdırdıklarında. Fakat kızgınlık daha düşük düzeydeki şeylerde olur. Esef ve hüzün ise daha yüksek düzeydeki hususlarda olur. Kızgın. Yani Allah adına, buzağıya tapmaları ve Allah'a ibadeti terketmelerinden dolayı kavmine kızgın. Yine buzağıya tapmaları sebebiyle çarptırılacakları ceza dolayısıyla kavmine üzgün. Böylece yapılması gereken budur ki bir kötülük gören, bununla karşılaşmasından dolayı Allah adına bu kötülüğü işleyene kızar; merhameti ve şefkatinden dolayı söz konusu kimsenin başına gelecek ceza ve helâk sebebiyle de ona üzülür. Ayrıca kendisini böyle şeylerden koruduğu için Rabb'ine şükretmesi gerekir. Onların yalanlamaları karşısında Resülullah'ın esef ve hüzün konusundaki durumu da böyledir. Hatta neredeyse hüznünden dolayı kendisini helâk edecekti. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”4, “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”, Cenâb-ı Hak bu kıssayı bize bildirmiştir ki kötülük yaptıkları vakit bu kötülük sahiplerine nasıl davranacağımızı bilelim.
Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Ne kötü bir şekilde Allah'a tapmayı bırakıp buzağıya tapmayı tercih etmişsiniz. İkincisi de şudur: Arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Bana, Allah'ın elçisi olan kardeşime, onun size emrettiğine ve Allah'a tapmaya dair yaptığı davete uyduktan sonra Sâmiri'nin sizi çağırdığı buzağıya tapma davetine uymak suretiyle. En doğrusunu Allah bilir.
70 (SİRabb'inizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz? Bu beyan konusunda farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları şöyle demiştir: Rabb'inizin miadı konusunda acele mi ettiniz? Bu tıpkı “Rabb'iniz size güzel bir vâdde bulunmamış mıydı?” beyanı gibidir. Yani Rabb'inizin size yaptığı güzel vâd konusunda acele mi ettiniz? Bu vâd da “Müsâ ile otuz gece (için) sözleştik” meâlindeki ilâhi beyanda bildirilendir. Başka müfessirler şöyle demiştir: Rabb'inizin emrini. Yani buzağıya tapmanız ve bunları ilâh edinmeniz sebebiyle Rabb'inizin azabını ve gazabını. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da birçok yerde azabı emir olarak adAllah'ınemrigeldiğinde”!8 landırmıştır. Tıpkı “Allah'ınemriyerinegelecektir”!#!, ve benzeri ilâhi beyanlarda olduğu gibi.
Tevrat levhalarını yereattı. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Tevrat levhalarını yere attı. Yani ona kızdığı için levhaları yere attı. Bunlardan bir kısmı kaldırıldı bir kısmı ise kaldı”. Fakat levhaları yere attı meâlindeki beyandan sadece yere atmanın anlaşılması caiz değildir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi” diye buyurmuştur. Bu âyet-i kerimeden yere atma anlaşılmaz, aksine bundan yere yerleştirme anlaşılır. “Levhaları yere attı” meâlindeki beyan da böyledir. Yani levhaları yere koydu. Çünkü onun başından ve sakalından tuttu; yani kardeşi Hârun'un (a.s.) başını kastediyorum. Levhalar elindeyken onun başından ve sakalından tutması mümkün değildir. Dolayısıyla levhaları yere bırakmış, sonra da onun başını ve sakalını tutmuş, kendine doğru çekmiştir. Tâhâ süresinde belirtildiği üzere ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey anamın oğlu! Sakalımı saçımı çekme”! Bu durum, onun başından ve sakalından tutması, kavminin yap181 “Allah'ın emri yerine gelecektir; artık onun biran önce gelmesini isteyip durmayın. Allah, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır ve yücedir”. 12. “Allah'ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhi hakikatleri yok etmeye tıklarından dolayı Allah adına kızgınlığını göstermektedir. Âyet-i kerimede içtihatla amel etmeye işaret vardır. ) Çünkü Cenâb-ı Hak “saçımı ve sakalımı tutma” buyurmuştur. Müsâ'nın (a.s.) onun başından tutmasının, Allah'tan bir vahiy ve emirle olması, sonra da Hârun'un (a.s.) sakalımı çekme veya şöyle şöyle yapma demiş olması mümkün değildir. Yine bu âyet-i kerime göstermektedir ki Hârun (a.s.) “saçımı ve sakalımı çekme, ben korktum” dediğinde bu sözleri içtihatla söylemiştir. Zira “ben senin İsrâiloğulları'nın arasına ayrılık soktun! diyeceğinden endişelenmiştim” demiştir. Çünkü şayet Cenâb-ı Hak bunu vahiyle veya emirle ona söylemiş olsaydı Hârun (a.s.) sen de şimdi düşmanları bana güldürme sözüyle özür beyan etmezdi.
Kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Bu beyanda Müsâ'nın (a.s.) onun saçını tuttuğuna işaret vardır. Çünkü başını tutmuş olsaydı, kendine doğru çekmeye ihtiyaç duymazdı. Bu da onun saçını tuttuğunu göstermektedir. “sakalımı ve saçımı çekme” beyanı da böyledir. Bu âyet-i kerimede Hanefi âlimlerimiz için başını meshettikten sonra saçını kesen kimseden mesh hükmünün kalkmadığı hususunda delil vardır. Eğer bu kimse sakalını mesh ederse sakalın gitmesiyle mesh hükmü de ortadan kalkar ve çenesini yıkaması gerekir. Çünkü saçı baş; sakalı ise sakal olarak adlandırmıştır. Bu ikisinin ortadan kalkması, mesh hükmünü ortadan kaldırır. Baştaki saçın ortadan kalkması ise böyle değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Senin bu kavmin beni cidden zayıf gördüler; neredeyse beni öldüreceklerdi. Bu beyan, Müsâ'nın (a.s.) Hâruna (a.s.) söylediği “Ey Hârun! Onların saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin?”' sözlerinin bağıntısıdır (sıla). Bunun üzerine Hârun şöyle demiştir: Senin bu kavmin beni cidden zayıf gördüler; neredeyse beni öldüreceklerdi! Sen de şimdi düşmanları bana güldürme ve beni zâlim kavimle bir tutma!
---
Dipnotlar:
“Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin. Muhakkak ki Rabb'imin merhameti ve sevgisi boldur” (Hüd, 11/90). Yani Allah bizi, rahmet ve bağışlanmanın sebebi olan bağışlanmayı dileme ve tövbe konusunda başarılı kılmazsa, biz ziyana uğrayanlardan olacağız. 176 “Onlardan yüz çevirdi, Âh Yüsufum âh! İçim yanıyor” diyordu. Sonunda üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu” (Yüsuf, 12/84). kalkışanlar hüsrana uğramışlardır”. Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı” (elŞöyle denilmiştir: Tevrat yedi kısımdı. Müsâ (a.s.) levhaları atınca bunlar kırıldı. Bunlardan altı kısım kaldırıldı. Bu kaldırılan kısımlarda Cenâb-ı Hakk'ın “levhalarda Müsâ için her konuya dair öğüdü ve her şey hakkında gerekli açıklamaları yazdık” beyanında bildirmiş olduğu her şeyin ayrıntılı bilgisi vardı. Diğer yedide birlik kısımda ise hidâyet ve rahmet kaldı. Bunun benzeri İbn Abbâs ve başkalarından da rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, IX, 66; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IIl, 564-565). “O şöyle cevap verdi: ‘Ey anamın oğlu! Sakalımı saçımı çekme. Emin ol ki ben senin, ‘Sözüme riayet etmedin de İsrâiloğulları'nın arasına ayrılık soktun! diyeceğinden endişelen-
A'raf 7:150
149. “Pişman ES kendilerinin 0 i sapmış Glküklarini 0 da dediler ki: “Eğer Rabb'imiz, bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız?”
“Velemmâ sükıta fi eydihim” ifadesi, Araplar'ın pişmanlık durumunda kullanmış oldukları bir tabirdir. Bunun yorumu şudur: Onlar sapmış olduklarını gördüklerinde pişman olmuşlardır. Yani yapmış oldukları davranışlardan ötürü pişman olmuşlardır.
Eğer Rabb'imiz, bize acımaz ve bizi bağışlamazsa. Eğer Rabb'imiz bize acımaz, yani doğru yolda ve ona ibadette bizi başarılı kılmazsa. Bizi bağışlamazsa, yani buzağıya tapma ve isyanda aşırı gitme davranışlarımız konusunda. Mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız! Eğer Rabb'imiz, bize acımaz ve bizi bağışlamazsa meâlindeki beyanın acıma ve bağışlamanın sebebinin başlangıcı olması mümkündür. Tıpkı “Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin”! meâlindeki beyanda olduğu gibi. Ayrıca söz konusu beyanın, onların yaptıklarını affetme ve bağışlama anlamına gelmesi de mümkündür.
asl ly AZİZ EY Ase çeken 3 GİNE NEZ işi AE ğe am ili 50. “Müsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine Pe “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabb'inizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?” dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Hârun, 'Ey anam oğlu! Senin bu kavmin beni cidden zayıf gördüler; neredeyse beni öldüreceklerdi! Sen de şimdi düşmanları bana güldürme ve beni zâlim kavimle bir tutma” dedi.”
Müsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine dönünce. “Esef” hüzün ve kızgınlığın zirvesidir. Tıpkı “Âh Yüsuf'um âh! İçim yanıyor!”15 meâlindeki beyanda olduğu gibi. Bu hüznün en ileri düzeyidir. “Esef” (ayı) kelimesi kızgınlık yerine de kullanılır. Tıpkı “Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik”? meâlindeki beyanda olduğu gibi. Yani bizi kızdırdıklarında. Fakat kızgınlık daha düşük düzeydeki şeylerde olur. Esef ve hüzün ise daha yüksek düzeydeki hususlarda olur. Kızgın. Yani Allah adına, buzağıya tapmaları ve Allah'a ibadeti terketmelerinden dolayı kavmine kızgın. Yine buzağıya tapmaları sebebiyle çarptırılacakları ceza dolayısıyla kavmine üzgün. Böylece yapılması gereken budur ki bir kötülük gören, bununla karşılaşmasından dolayı Allah adına bu kötülüğü işleyene kızar; merhameti ve şefkatinden dolayı söz konusu kimsenin başına gelecek ceza ve helâk sebebiyle de ona üzülür. Ayrıca kendisini böyle şeylerden koruduğu için Rabb'ine şükretmesi gerekir. Onların yalanlamaları karşısında Resülullah'ın esef ve hüzün konusundaki durumu da böyledir. Hatta neredeyse hüznünden dolayı kendisini helâk edecekti. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”4, “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”, Cenâb-ı Hak bu kıssayı bize bildirmiştir ki kötülük yaptıkları vakit bu kötülük sahiplerine nasıl davranacağımızı bilelim.
Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Ne kötü bir şekilde Allah'a tapmayı bırakıp buzağıya tapmayı tercih etmişsiniz. İkincisi de şudur: Arkamdan ne kötü işler yapmışsınız. Bana, Allah'ın elçisi olan kardeşime, onun size emrettiğine ve Allah'a tapmaya dair yaptığı davete uyduktan sonra Sâmiri'nin sizi çağırdığı buzağıya tapma davetine uymak suretiyle. En doğrusunu Allah bilir.
70 (SİRabb'inizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz? Bu beyan konusunda farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları şöyle demiştir: Rabb'inizin miadı konusunda acele mi ettiniz? Bu tıpkı “Rabb'iniz size güzel bir vâdde bulunmamış mıydı?” beyanı gibidir. Yani Rabb'inizin size yaptığı güzel vâd konusunda acele mi ettiniz? Bu vâd da “Müsâ ile otuz gece (için) sözleştik” meâlindeki ilâhi beyanda bildirilendir. Başka müfessirler şöyle demiştir: Rabb'inizin emrini. Yani buzağıya tapmanız ve bunları ilâh edinmeniz sebebiyle Rabb'inizin azabını ve gazabını. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da birçok yerde azabı emir olarak adAllah'ınemrigeldiğinde”!8 landırmıştır. Tıpkı “Allah'ınemriyerinegelecektir”!#!, ve benzeri ilâhi beyanlarda olduğu gibi.
Tevrat levhalarını yereattı. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Tevrat levhalarını yere attı. Yani ona kızdığı için levhaları yere attı. Bunlardan bir kısmı kaldırıldı bir kısmı ise kaldı”. Fakat levhaları yere attı meâlindeki beyandan sadece yere atmanın anlaşılması caiz değildir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi” diye buyurmuştur. Bu âyet-i kerimeden yere atma anlaşılmaz, aksine bundan yere yerleştirme anlaşılır. “Levhaları yere attı” meâlindeki beyan da böyledir. Yani levhaları yere koydu. Çünkü onun başından ve sakalından tuttu; yani kardeşi Hârun'un (a.s.) başını kastediyorum. Levhalar elindeyken onun başından ve sakalından tutması mümkün değildir. Dolayısıyla levhaları yere bırakmış, sonra da onun başını ve sakalını tutmuş, kendine doğru çekmiştir. Tâhâ süresinde belirtildiği üzere ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey anamın oğlu! Sakalımı saçımı çekme”! Bu durum, onun başından ve sakalından tutması, kavminin yap181 “Allah'ın emri yerine gelecektir; artık onun biran önce gelmesini isteyip durmayın. Allah, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır ve yücedir”. 12. “Allah'ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhi hakikatleri yok etmeye tıklarından dolayı Allah adına kızgınlığını göstermektedir. Âyet-i kerimede içtihatla amel etmeye işaret vardır. ) Çünkü Cenâb-ı Hak “saçımı ve sakalımı tutma” buyurmuştur. Müsâ'nın (a.s.) onun başından tutmasının, Allah'tan bir vahiy ve emirle olması, sonra da Hârun'un (a.s.) sakalımı çekme veya şöyle şöyle yapma demiş olması mümkün değildir. Yine bu âyet-i kerime göstermektedir ki Hârun (a.s.) “saçımı ve sakalımı çekme, ben korktum” dediğinde bu sözleri içtihatla söylemiştir. Zira “ben senin İsrâiloğulları'nın arasına ayrılık soktun! diyeceğinden endişelenmiştim” demiştir. Çünkü şayet Cenâb-ı Hak bunu vahiyle veya emirle ona söylemiş olsaydı Hârun (a.s.) sen de şimdi düşmanları bana güldürme sözüyle özür beyan etmezdi.
Kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. Bu beyanda Müsâ'nın (a.s.) onun saçını tuttuğuna işaret vardır. Çünkü başını tutmuş olsaydı, kendine doğru çekmeye ihtiyaç duymazdı. Bu da onun saçını tuttuğunu göstermektedir. “sakalımı ve saçımı çekme” beyanı da böyledir. Bu âyet-i kerimede Hanefi âlimlerimiz için başını meshettikten sonra saçını kesen kimseden mesh hükmünün kalkmadığı hususunda delil vardır. Eğer bu kimse sakalını mesh ederse sakalın gitmesiyle mesh hükmü de ortadan kalkar ve çenesini yıkaması gerekir. Çünkü saçı baş; sakalı ise sakal olarak adlandırmıştır. Bu ikisinin ortadan kalkması, mesh hükmünü ortadan kaldırır. Baştaki saçın ortadan kalkması ise böyle değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Senin bu kavmin beni cidden zayıf gördüler; neredeyse beni öldüreceklerdi. Bu beyan, Müsâ'nın (a.s.) Hâruna (a.s.) söylediği “Ey Hârun! Onların saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin?”' sözlerinin bağıntısıdır (sıla). Bunun üzerine Hârun şöyle demiştir: Senin bu kavmin beni cidden zayıf gördüler; neredeyse beni öldüreceklerdi! Sen de şimdi düşmanları bana güldürme ve beni zâlim kavimle bir tutma!
---
Dipnotlar:
“Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin. Muhakkak ki Rabb'imin merhameti ve sevgisi boldur” (Hüd, 11/90). Yani Allah bizi, rahmet ve bağışlanmanın sebebi olan bağışlanmayı dileme ve tövbe konusunda başarılı kılmazsa, biz ziyana uğrayanlardan olacağız. 176 “Onlardan yüz çevirdi, Âh Yüsufum âh! İçim yanıyor” diyordu. Sonunda üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu” (Yüsuf, 12/84). kalkışanlar hüsrana uğramışlardır”. Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı” (elŞöyle denilmiştir: Tevrat yedi kısımdı. Müsâ (a.s.) levhaları atınca bunlar kırıldı. Bunlardan altı kısım kaldırıldı. Bu kaldırılan kısımlarda Cenâb-ı Hakk'ın “levhalarda Müsâ için her konuya dair öğüdü ve her şey hakkında gerekli açıklamaları yazdık” beyanında bildirmiş olduğu her şeyin ayrıntılı bilgisi vardı. Diğer yedide birlik kısımda ise hidâyet ve rahmet kaldı. Bunun benzeri İbn Abbâs ve başkalarından da rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, IX, 66; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IIl, 564-565). “O şöyle cevap verdi: ‘Ey anamın oğlu! Sakalımı saçımı çekme. Emin ol ki ben senin, ‘Sözüme riayet etmedin de İsrâiloğulları'nın arasına ayrılık soktun! diyeceğinden endişelen-
A'raf 7:151
Müsâ, 'ey Rabb'im! Beni ve kardeşimi bağışla” dedi. Bazıları şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) bağışlanma talebinde sadece kardeşini zikretmiştir. Çünkü kardeşi Hârun hariç onların tümü buzağıya tapmıştı. Bundan dolayı bağışlanma talebinde sadece onu belirtmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) bunu Hârun'un (a.s.) “şimdi düşmanları bana güldürme ve beni zâlim kavimle bir tutma!” sözlerine cevap mahiyetinde söylemiştir. Müsâ'nın (a.s.) sadece ona mağfiret dilemesi şundan dolayı da olabilir: Müsâ (a.s.) “yakınlarımdan birini bana yardımcı ver, kardeşim Hârun'u, onunla gücümü pekiştir, onu da görevime ortak et”! meâlindeki beyanla Rabb'inden Hârun'u (a.s.) kendisine yardımcı yapmasını talep etmişti. Zira o Rabbinden onu görevine ortak etmesini, onunla gücünü pekiştirmesini dilemiştir. Bunun üzerine Müsâ (a.s.) bağışlanma talebinde sadece onu belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Çünkü Allah'ın dışındaki merhamet edenler ancak Onun rahmetiyle merhamet etmektedirler.
A'raf 7:152
152. “(Allah buyurdu ki:) Buzağıya tapanlar yok mu, işte onlara mutlaka Rab'lerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız”, Buzağıya tapanlar. Yani buzağıya tapanlar. İşte onlara mutlaka Rab'lerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Bazıları şöyle demiştir: Rablerinden bir gazap. Onlardan bu hal üzere ölenler için âhirette azap. Dünya hayatında bir alçaklık. Dünyada öldürülme ve helâk. Bazıları da şöyle demiştir. Rablerinden bir gazap. Öldürülme ve helâk edilme. Dünya hayatında bir alçaklık. Cizye, esaret ve yenilgi. Dünya hayatında bir alçaklık meâlindeki beyanın, onların yaptıklarına ilişkin yerginin bildirilmesi ve olduğu hal üzere kötü durumlarına ilişkin övgü anlamına gelmesi de mümkündür. İyiliğin yapılması sayesinde dünyada övgüye ve yapılan iyiliğin methedilmesine ulaşmak söz konusudur.
8 Önceki âyet-i kerime.
Onlara mutlaka Rablerinden bir gazap erişecektir. Bu beyan iki anlama gelebilir. Bunlardan biri şudur: Onlara Rab'lerinden bir gazap ve zikredilen durumlar erişmiştir. İkincisi, bunun onların kitaplarında “buzağıyı tapılacak bir varlık yapan kimselere Rab'lerinden bir gazap erişecektir diye yazılı olmasıdır. Şayet bu, onların kitaplarında bulunan durumun haber verilmesiyse bu vâd üzere onlara erişecektir. Yoksa haber verme anlamıyla onlara erişmiştir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız. Yani Yüce Allaha iftira atan herkesi böyle cezalandırırız.
A'raf 7:153
Kötülükler yaptıktan sonra ardından tövbekâr olup da iman edenlere gelince. Müfessirler şöyle demiştir: Kötülük yapanlar. Yani buzağıya tapanlar. Sonra ardından tövbekâr olup da iman edenlere gelince, şüphesiz ki, o tövbe ve imandan sonra Rabb'in elbette bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Bu hangi kötülük olursa olsun kötülük yapanların hepsi için geçerlidir; eğer tövbe eder, bundan pişmanlık duyar ve Allah'tan bağışlanma talep ederse bağışlanır.
A'raf 7:154
Müsâ'nın öfkesi yatışınca. Yani buzağıya taptıkları için Allah adına kavmine olan öfkesi. Ebü Bekir el-Esamm'ın söylediği şu görüş mümkün değildir: Öfke, ceza ve sövgü demektir. Çünkü öfke bilinen bir durumdur ve onun söylediği anlama göre yorumlanması mümkün değildir. Levhaları aldı. Yani yere koyduğu levhaları.
Onlardaki yazılarda, Rab'lerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet (hükümleri) vardı. Bazıları şöyle demiştir: Yani levhaların yazılarında. Zira bunlar levh-i mahfüzdan alınarak yazılmıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Onlardaki yazılarda, yani İsrâiloğulları'nın bu levhalardan istinsah ettikleri kitaplarda. Hidâyet ve rahmet. Hidayet yani her türlü sapıklıktan doğru yola girme ve her türlü körlük ve şüphenin açıklanması. Her türlü öfke ve gazaptan koruyacak rahmet vardır. Rab'lerinden korkanlar için, yani Rab'lerinden korkanlar ve buna uygun amelde bulunanlar için.
BIZI GÜ GÉ NEZ gal A eya GERİ e G LAZ EŞ EĞİ AES ia sagi
A'raf 7:155
Müsâ tayin ettiğimiz vakit ve yerde bulunmak üzere kavminden yetmiş adam seçti. Bazıları şöyle demiştir: Tayin ettiğimiz vakit ve yerde bulunmak üzere. Yani Cenâb-ı Hakk'ın tayin etmiş olduğu sözleşme. Bu ise vâdetmiş olduğu kırk gündür. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın burada bildirmiş olduğu tayin edilmiş vakit ve yerin ne olduğunu bilmiyoruz. Müsâ kavminden seçti. Bazıları şöyle demiştir: Yani Müsâ'nın (a.s.) Hârun'la beraber olmaları için seçmiş oldugu yetmiş kişi. Bunlar evlerinin avlusunda buzağıya taptılar. Onlar bunu reddetmediler ve değiştirmediler. Bunun üzerine onları sarsıntı yakaladı. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hârun (a.s.) dışında onların tümü buzağıya tapmıştı. Onları yakalayıveren sarsıntı, buzağıya taptıkları için bir cezadır. Müsâ'nın (a.s.) seçmiş olduğu bu yetmiş kişinin kim olduğunu bilmiyoruz. Müsâ'nın (a.s.) kendisiyle beraber çıkmaları için bu yetmiş kişiyi seçmiş olması da mümkündür. Bu durumda Tevrat'ın indirilmesinde ve Rabb'inin kelâmında ona şahitlik etmeleri için onları seçmiş olabilir. Denildi ki; bu kimseler Müsâ'nın (a.s.) dagın eteğinde bıraktığı kişilerdir. Müsâ (a.s.) onlara Tevrat'ı getirdiğinde dediler ki; “ey Müsâ! Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız”. Bunun üzerine onları yıldırım yakalayıverdi ve bu sözleri sebebiyle helâk edildiler. Bunların kim olduklarını bilmediğimizi belirttik. Yine denildi ki; Müsâ (a.s.) onları, kavimlerinin yapmış olduklarından dolayı Allah'a tövbe etmeleri için seçmiştir.
Onları o müthiş deprem yakalayınca Müsâ dedi ki: Ey Rabb'im! Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Şayet dileseydin onları da beni de Kıpti'nin ölümü!” sebebiyle öldürürdün. Başkaları şöyle demiştir: Dileseydin onları helâk ederdin. Aynı helâk çeşidiyle. Beni de. Güç yetirmek üzere. Yani beni helâk etmeye güç yetirebilirsin. Fakat bunu hak edecek bir durum olmadığından beni helâk etmezsin. Bu beyan şöyle olabilir: Dileseydin onları fitne helâkıyla helâk ederdin, beni de helâk edebilirdin.
Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Müsâ (a.s.) diyor ki -en doğrusunu Allah bilir ya- bizi başlangıç itibariyle, sefihleri de yaptıklarından dolayı helâk etme hakkın vardır. [§]İkinci yorum da şudur: Müsâ (a.s.) diyor ki; dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. Dolayısıyla bizi şimdi helâk etme. Çünkü Müsâ (a.s.), kavmine geldiğinde ve onların falanca sebepten dolayı helâk edildiğini haber verdiğinde, kavminin ona inanmayacağından, aksine onu itham ederek “onları sen öldürdün” demelerinden korktu. Nitekim bazı kıssalarda onun Hârun'u bazı dağlara çıkardığı, Hârun'un orada vefat ettiği, bunun üzerine kavmine bu durumu haber verdiği, onların da onu yalanlayarak “sen onu öldürdün” dedikleri nakledilir. Buna göre burada kavminin bu kimseler konusunda onu itham edeceklerinden ve bunların başına gelen şeyler konusunda onu tasdik etmeyeceklerinden korkmuş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu beyan çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Bununla bildirme kastedilmiş olabilir. İkinci olarak inkâr ve red anlamında olabilir. Üçüncüsü olumluluk anlamına gelmesi mümkündür. İnkâr olması durumunda anlamı şöyle olur: İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Yani bunu yapma ve içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk etme. Bunun gibi sözler söylenir. Bir kimse diğerine inkâr etme anlamında “sen şöyle yapacak mısın?” der. Yani bunu yapma. Öteki durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Yine bundan olumluluk da kastedilmiş olabilir. Sanki şöyle demiş olur: İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk etme hakkın vardır. Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Bunun imtihan, sınama olmasıdır. Yani sen bunu imtihan ve sınama olarak yaparsın, azap olarak değil. Bu beyanın soru anlamında olması mümkündür. Fakat cevabı gelmemiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten Allah, hiç başkalarıyla bir olur mu?””, “iftira edenden daha zâlimi kimdir?”9? ve benzeri ki bunların cevabı gelmemiştir. Bu durum da böyledir. Cenâb-ı Hakk'ın onları helâk etmesinin, onların bir kısmının aşırıya gitmesi sebebiyle imtihan olması da mümkündür. Her ne kadar onların bir kısmı bu suçtan uzak olmuş olsalar da. Savaş durumunda merkezde bulunanların! isyan etmesi” üzerine başarısızlık ve yenilgiye düşmeleri Allah'ın onlara yönelik bir imtihanıdır. Tıpkı “Allah size istediğiniz zaferi gösterdikten sonra gevşediniz, emre itaat hususunda birbirinizle tartıştınız ve emre aykırı hareket ettiniz”! meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. Bu durum da böyledir.
[Hidâyeti Allah Yaratır]
Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Ebü Bekir şöyle demiştir: Onunla saptırırsın. Yani dilediğini nehyedersin ki şayet bu nehiy olmasaydı fiil, sapkın bir fiil olmazdı. Dilediğini de doğru yola iletirsin. Yani ona emredersin ki şayet bu emir olmasaydı söz konusu fiil doğru bir fiil olmazdı. Fakat “men” kelimesi, fiiller için değil, şahıslar için kullanılır. Eğer onun belirttiği gibi olsaydı Cenâb-ı Hak “tudıllu bihi mâ teşâu” buyururdu. Böyle buyurmadığına göre durumun, onun belirttiği gibi olmadığı ortaya çıkmış olur. Bunun yorumu bize göre şöyledir: Cenâb-ı Hak, bunu tercih edeceğini bildiği kimsede sapkınlık fiilini yaratır; hidâyet fiilini tercih edeceğini bildiği kimsede de hidâyet fiilini yaratır. O her şeyin yaratıcısıdır. Bunun aslı şudur: Allah'a nispet edilen fiillerin hepsine baktığımızda -ki nispetlerin farklılığı türlerin farklılığına bağlıdır- fiilin Allah'tan olmasının hakikati, yaratıcısı olmakla nitelenmeyi hak ettiği yönden kendisine nispet edileni yaratmaktır. Doğru yola iletir ve saptırırsın meâlindeki beyan da böyledir. Ayrıca bu beyan “başarılı kılarsın (tevfik) ve yardımsız bırakırsın (hızlân)” anlamına da gelebilir.
Sen bizim velimizsin. Yani bize daha evlâsın. “Sen bizim hidâyetimizin sahibisin” anlamına da gelebilir. Yahut “sen bizim nimetimizin sahibisin” anlamında da olabilir. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin ve sen merhametlilerin en iyisisin. Çünkü O'nun dışındaki herkes, O'nun rahmetiyle merhamette bulunur ve bağışlar.
GGL ça z aii ESİM OSs baé Galli gis
---
Dipnotlar:
19 Yani Müsâ'nın (a.s.) Kıpti'yi öldürmesi. Cenâb-ı Hak bunu şu ilâhi beyanda bildirmiştir: “Müsâ dedi ki: Rabb'im! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korku19 Ordunun merkezi, orada durmak ve asla ayrılmamakla emredildikleri yerdir. 1% Yani Uhud savaşında okçuların dağdaki yerlerini terketmeleri. 195 “Andolsunki Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hatırlayın ki O'nun izniyle kâfirleri öldürüyordunuz, ama Allah size istediğiniz zaferi gösterdikten sonra gevşediniz, emre itaat hususunda birbirinizle tartıştınız ve emre aykırı hareket ettiniz; içinizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordunuz; derken Allah denemek için onların karşısında sizi bozguna uğrattı. Sonunda yine de sizi bağışladı. Allah müminlere karşı lütufkârdır”
A'raf 7:156
Bize bu dünyada da âhirette de iyilik yaz! Bu beyandaki yazmanın gereklilik anlamına gelmesi mümkündür. Yani bize bu dünyada da âhirette de iyiliği gerekli kıl. Yahut sabit kılmak anlamına da gelebilir. Yani bize bu dünyada iyilik ver ve bunu sabit kıl. “Bize dünyada da âhirette de iyilik ver”! meâlindeki ilâhi beyanla aynı anlama gelmektedir. Bazıları şöyle demiştir: Bize yaz! Yani dünyada ve âhirette kendisiyle iyiliği hak edeceğimiz amelimizde bizi başarılı kıl! Bu beyanın şöyle yorumlanması da mümkündür: Bize dünyada iyilikler yaz, kötülükler yazma. En doğrusunu Allah bilir. Bu dünyada iyilik ki onunla dünya sonlansın ve nihayete ersin. Yoksa her müslümanın mutlaka bu dünyada yapmış olduğu bir iyilik bulunmaktadır. “Ey Rabb'imiz bize dünyada da âhirette de iyilik ver” meâlindeki beyan bu anlama gelmektedir ki onlar hayatlarının sonu itibariyle iyilik istemişlerdir. Bu durum, “kim iyilikle gelirse ona şu vardır”? meâlindeki ilâhi beyanlar gibidir. Bu konudaki nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şüphesiz biz sana yöneldik. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Şüphesiz biz sana yöneldik. Yani biz sana meylettik. Başkaları şöyle demiştir. Şüphesiz biz sana yöneldik. Yani sana tövbe ettik. Ayrıca denilmiştir ki; bu sebeple yahudiler kendilerini yahudi olarak isimlendirmişlerdir. Yani Allaha tövbe edenler. Fakat belirtildiği gibi olsaydı “İbrahim yahudi değildi”! meâlindeki beyan [9] tövbe edenlerden değildi anlamına gelirdi. Bu gerçeğe uzak bir yorumdur. Fakat eğer bu sebeple isimlendirilmişlerse -en doğrusunu Allah bilir ya- “İbrahim yahudi değildi” beyanı şu anlama gelir: Yani İbrahim yahudilerin bulunmuş olduğu yol üzere değildi. Aynı şekilde o, hıristiyanların onun hakkında iddia etmiş oldukları yol üzere de değildir. Aksine o, Allaha inanıp boyun eğmiş birisiydi. Allah buyurdu ki: Azabıma dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır; ayrıca rahmetimi Allah korkusu taşıyanlara yazacağım. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, Allah'ı inkâr eden ve peygamberlerini yalanlayan kimseleri azaba uğratmayı dilemiş; Allaha itaat eden ve peygamberlerini doğrulayan kimselerin de rahmetine ulaşmalarını dilemiştir. Azabıma dilediğimi uğratırım meâlindeki beyan, onların azaba uğramalarını dileyince, azaba uğramalarına sebep olan fiillerini ve davranışlarını da dilediğini göstermektedir. Çünkü “men” kelimesi, insanoğlu için kullanılır. Allah'ın onlar için imanı dileyip sonra da onların azaba uğratılmalarını dilemiş olması mümkün değildir. Fakat Cenâb-ı Hak, onların iman etmeyeceklerini ve ister kâfir olsun bu dünyada herkeste Allah'ın rahmetinin eserleri vardır ki bunlar sayesinde geçiniyor, kardeşlik yapıyor, birbirlerini seviyor ve bunların içinde hayatlarını devam ettiriyorlar. Fakat âhirette müminlerin ayrıcalığı vardır; bunda kâfirin bir payı yoktur. İşte bu ayrıcarahmetimi Allah korkusu taşıyanlara yazacağım meâlindeki beyanda mevcut anlamdır. Yani Allah'a isyan ve Ona aykırı davranmaktan korkanlara. Zekâtı verenlere. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı? De ki: ‘Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır; kıyâmet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır”', Cenâb-ı Hak, dünyanın temiz rızıklarını ve nimetlerini müslümanla kâfir arasında müşterek yaptı. Kıyâmet gününde ise sadece iman edenlere mahsus olacak, kâfirlerin ise bunda payı olmayacaktır. Buna göre rahmeti bu dünyadaki herkesi kuşatmıştır. Fakat âhirette sadece iman edip şirkten sakınanlar için olacaktır. Bize bu dünyada da âhirette de iyilik yaz! meâlindeki beyanın -en doğrusunu Allah bilir ya- şu anlama gelmesi de mümkündür: Onlar rahmet dilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da rahmetimi, Allaha isyan ve O'na muhalefet etme korkusu taşıyanlara yazacağım diye buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Zekât verenlere. Bunun bilinen zekâtı verenler anlamında olması mümkündür. Ayrıca nefis tezkiyesi anlamına da gelebilir. Tıpkı [§] “nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir, onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir”? meâlindeki beyanda olduğu gibi. Sözü edilen bu âyette mali zekâtın kastedilmediği bilinen bir husustur. Aksine buradaki zekât, tevhit ve takvâ ile nefsin tezkiyesidir. “Allah'ın lütfu ve rahmeti sizinle olmasaydı içinizden hiçbir kimse günahtan asla arınamazdı”” meâlindeki beyanda bu mânadadır. Burada da söz nefis tezkiyesi anlamındaki zekâttır; bilinen anlamıyla mali zekât değildir. İlki de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet bilinen anlamıyla zekât ise bu, durumu ağır olan ve mallarından zekât alınmasının zor olduğu bir topluluk hakkındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler”.
Âyetlerimize inananlar. Başka yerde belirttiğimiz üzere Allah'ın âyetlerine inananlar ve onları tasdik edenler, Allah ye peygamberlerine iman etmişlerdir. Onun âyetlerini yalanlayanlar, Allah'ı yalanlamış ve peygamberlerine muhalefet etmişlerdir. Çünkü Allah'ı ve peygamberlerini bilmek gözlem ve duyularla değil, âyetler ve deliller yoluyladır. Bundan dolayı âyetlere iman, Allaha ve peygamberlerine iman etmek, bunları yalanlamak da Allah ve peygamberlerini yalanlamak demektir.
GS Kyle ali GEY BN İLİN BAE gal GA Fe ALİ LAZ YY ADN alir m kar tiği lete iz Ğİ çe b Zaj Me lyi Zaz Ta di çü DEN NABIZ 8753 245383
---
Dipnotlar:
hidâyeti değil, sapkınlık fiilini tercih edeceklerini bilince, onların tercih ettiği fiilleri yapmalarını diler. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. İster mümin 17 “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır”; “Kim (ilâhi huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir”. “İbrahim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allah'a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi” (Âl-i İmrân, 3/67).
A'raf 7:157
Onlar, o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. Yani bütün hayatında, tüm emir ve yasaklarda peygamberin izinden giderler ve ona uyarlar. Cenâb-ı Hak o resüle, o nebiye anlamındaki beyanla onu resül ve nebi olarak isimlendirdi. Resül, risâleti tebliğ etmek üzere gönderilmiş ve her durumda bununla görevlendirilmiş kimsedir. Nebi, soru sorulması ve bilgi talebi durumunda onlara bir takım hususları haber veren demektir. Resül, ister sorsunlar ister sormasınlar, ister dilesinler ister kaçınsınlar tebliğle görevlendirilmiş elçidir. Hz. Muhammed (s.a.) için bildirme ve tebliğ olmak üzere her iki durum da mevcuttu. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Ey Peygamber! Rabb'inden sana düşen sadece duyurmaktır”, sana indirileni tebliğ et!”209, (Hz. Peygamber'in Nübüvvetinin Delili Olarak Beşâirü'n-Nübüvve (lEllerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o ümmi peygam- EN ber. Ümmi geçmiş bir âyet-i kerimenin tefsirinde açıklanan niteliktir. Bu âyet-i kerime şudur: “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun”” Ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları. Yani Tevrat'ta onun resül, nebi ve ümmi olduğunu yazılı buluyorlar. “Sen bunu önceki kitaplardan, bunların ilim ve hikmetlerinden aldın” dememeleri için “sen bundan önce bir kitap okumuyordun”, “Bu senin telifindir” dememeleri ve bunun peygamberin kendisinden değil de Allah katından geldiğini bilmeleri için “sen onu kendi elinle de yazamıyordun” diye buyuruldu.
Bu âyet-i kerimede Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğinin ispatına işaret vardır. Zira Cenâb-ı Hak, onun ümmi olduğunu bildirmiştir. Ümmi ise “sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun” meâlindeki ilâhi beyanda belirtilen bir niteliktir. O ne okuyabiliyor ne de eliyle yazabiliyordu. Bununla birlikte Hz. Peygamber, onların kitaplarında olanı bilmeden veya onlara bakmadan ve dilini bilmeden onların kitaplarında mevcut bilgileri onlara haber verdi. Bu durum, Resül-i Ekrem'in bunları Allah katından öğrendiğini göstermektedir.
Ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder. Bu ilâhi beyanda Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Zira bu kimseler, Tevrat ve İncil'i getirip de senin bu anlattıklarını Tevrat ve İncil'de bulamıyoruz, dememişlerdir. Bu durum, onların bu şekilde kendi kitaplarında bulduklarını göstermektedir. En doğrusunu Allah Peygamber onlara iyiliği emreder ve onlara kötülüğü yasaklar. Yani ellerindeki Tevrat'ta onun, Allah'ın emrettiği şeyleri emrettiğini ve Allah'ın yasakladığı şeyleri yasakladığını yazılı bulmaktadırlar. Yine onlara temiz şeyleri helâl kılar. Allah'ın onlara helâl kıldığı şeyleri. Pis şeyleri haram kılar. Allah'ın onlara haram kıldığı şeyleri. Onlar Tevrat'ta onun ancak Allah'ın emri doğrultusunda bir şeyi emredip yasakladığını ve bir şeyi helâl kılıp haram kıldığını buluyorlar. Fakat onlar, onu inat ve büyüklenme sebebiyle inkâr ediyorlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda ve diğerlerinde belirtildiği gibi: “Onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar”. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onlara kötüNN lüğü yasaklar ilâhi beyanı şu yoruma açıktır: ( Yani akıl ve fıtrat bakımından iyi olan şeyi emreder ki bu da tevhittir. Aynı şekilde akıl ve fıtrat bakımından kötü olan şeylerden onları meneder ki bunlar inkâr ve tüm günahlardır. Onlara temiz şeyleri helâl kılar. Yani akıl ve fıtrat bakımından temiz olan şeyleri helâl kılar. Yine hem akıl hem de fıtrat bakımından pis olan şeyleri de haram kılar. Zira insan tabiatının pis gördüğü şeyler vardır ki bunlar insana besin olarak yaratılmamıştır. Bilakis insanın gıdası insan tabiatının temiz gördüğü besinlerdir. Bunlar temizlikte en yüksek düzeye ulaşmıştır. Hayvanların gıdası böyle değildir. Bu, muhtemel bir yorumdur. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, iyi ve temiz şeylere gelince; akıl ve fıtrat olduğu hal üzere bırakılırsa (bozulmazsa) bir şeyin iyi ve temiz yahut kötü ve pis olduğunu bildiren bir peygambere ihtiyaç olmazdı. Akıl ve fıtrat bütün bunları bilirdi. Fakat akıllar şüphelerle karşı karşıya kalır ve bunları bilmesini engeller. Dolayısıyla iyi ile kötüyü ve temiz ile pis olanları kendisine bildirecek Allah'ın elçisine ihtiyaç duyar.
Ağırlıklarını kaldırır. Denildi ki; kendilerine ağır gelen musibetler. Yine şöyle denilmiştir: Ağırlıklarını. İbâdet ve ameldeki sıkıntıyı. Yine denildi ki; ağırlıklarını demek, ahitlerini demektir. Yine şöyle denilmiştir: Ağırlıklarını, yani İsrâiloğulları'nın sorumlu olduğu ağır mükellefiyetler”. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Ağırlıklarını kaldırır. Yani işledikleri günahları”, yani dünyada işledikleri günahların cezalarını.
Üzerlerindeki zincirleri çözer. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Yahudiler “Allah'ın eli bağlanmış” dediler”, Yani bizi cezalandırmaktan alıkonulmuştur. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir” ( Yani cehennemde elleri boyunlarına bağlanmıştır. Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed'in (s.a.) ümmetinden, ona iman etmeleri ve onu tasdik etmeleri dolayısıyla üzerlerindeki zincirleri kaldırdığını bildirmiştir. Bu durum onların Resülullah'a (s.a.) uymaları sayesindedir. Bu konuda şöyle denilmiştir: Üzerlerindeki zincirler. Onların üzerindeki kan ve kasten öldürme konusunda affın caiz olmaması, diyetin alınmaması, necasetleri kesip atma dışında yıkamanın caiz olmaması ve bunun Bu İbn Kuteybe'nin görüşüdür. bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 173.
dışındaki kendilerine helâl olmayan katı hükümler. Bu tür yasaklar bu ümmet için helâl kılınmıştır. Ağırlıklar ve üzerlerindeki zincirlerin şunlar olması da mümkündür: Onların yapmış oldukları zulüm sebebiyle kendilerine haram kılınmış ve bizzat kendilerinin haram kıldığı şeyler. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık”2'9, “Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun ise içyağını onlara haram kıldık. Taşkınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık”. Bu sözü edilenler, azgınlıkları ve zulümleri sebebiyle onlara haram kılınmıştır. Cenâb-ı Hak bu yasakların bu ümmetten kaldırıldığını ve onlara haram kılınmadığını bildirmiştir.
O peygambere inanan. Yani Hz. Muhammed'i (s.a.) tasdik edenler. Onu koruyup destekleyenler. Denildi ki; ona mallarıyla destek olanlar. Ona yardım edenler. Kılıçla, elleriyle. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onu koruyup destekleyen ve ona yardım edenler. Bu iki defa zikredilmiş aynı sözdür ki bu da yardımdır. Denildi ki; onu koruyup destekleyenler. Ona uyanlar. Ona yardım edenler. Onu destekleyenler (iâne). Yine denildi ki; onu koruyup destekleyenler. Yani onu yönetenler.
Onunla birlikte gönderilen nura uyanlar. Yani Kur'ân'a. Cenâb-ı Hak, onu nur olarak nitelemiştir, zira akıl vasıtasıyla eşyanın hakikatini aydınlatmaktadır. Çünkü nur, duyulur âlemde eşyanın örtüsünü açan şeydir. Kur'ân da böyledir ki o, kalplerdeki şüpheleri giderdiği ve örtüsünü açtığı için nurdur. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak nur olarak nitelemiştir, zira o eşyayı aydınlatmakta, onun aracılığıyla görünen (şâhid) ve görünmeyen (gâib) bilinmektedir, böylelikle gâib olan duyulur gibi olmaktadır.
---
Dipnotlar:
“Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi.”. Muhtemelen müellifbu görüşü İbn Kuteybe'ye nispet etmekte yanılmıştır. krş. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 173. “Yahudiler “Allah'ın eli bağlanmış” dediler. Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir”.
A'raf 7:158
(Hz. Muhammed Bütün İnsanlara Gönderilmiş Peygamberdir De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben Allah'ın hepinize gönderdiği elçisiyim. Bu beyanda Resülullah'ın (s.a.) bütün insanlara gönderildiğine dair bir işaret vardır. Yine Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ben kırmızıya da siyaha da gönderildim”?. Diğer peygamberler ise belirli kavimlere, belirli bilinen köy ve şehirlere gönderilmişlerdir. Yine bu beyanda şu durum da belirtilmektedir: Cenâb-ı Hak, ona insanlara ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim demesini buyurduğuna göre, onun bütün insanlara hitap ederek ben Allah'ın hepinize gönderdiği elçiyim demesi mümkün değildir. Fakat bu hitabı insanlara elçi göndermek suretiyle yapmaktadır. Böylelikle gönderilen elçinin “o Allah'ın size gönderdiği elçidir” sözü, kendisinin ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim sözü konumundadır. Onun ismi, insanlara gönderilen elçilerin tebliğiyle yayıldı. Sanki kendisi tebliğ etmiş ve onlara ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim demiştir. Yahut Cenâb-ı Hak insanları musahhar kıldı tâ ki bir kısmı diğerlerine onun risâletini tebliğ etti. Böylelikle onun haberi ve ismi doğu ve batıya, yeryüzünün tüm bölgelerine yayıldı. Bu durum, onun peygamberliğinin en büyük delillerindendir.
Sonra, Cenâb-ı Hak onun Allah'ın gönderdiği bir elçi olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur: O göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın gönderdiği bir elçidir. O'ndan başka tanrı yoktur. O hayat verir ve öldürür. Cenâb-ı Hak, her şeyin sahibi olmasına karşın özel olarak yeri ve göğü belirtmiştir, çünkü bu ikisi insana göre mülk olarak en üst seviyededir. Veya Cenâb-ı Hak bunları zikretti ki yerde ve göklerde olan her şeyin sahibi olduğunu, kendilerinin de O'nun kulu olduklarını bilsinler. Yahut Cenâb-ı Hak bunları belirtti ki bu ikisindeki yönetimin tek bir varlıkta olduğunu bilsinler. Nitekim ikisi arasındaki uzaklığa rağmen göğün faydaları yerin faydalarıyla irtibatlıdır.
(SJO'ndan başka tanrı yoktur. Cenâb-ı Hak bunu belirtmiştir, çünkü Araplar tapılan her varlığı ilâh olarak isimlendirmişlerdir. Onlar Allah'ın dışında putlara tapıyorlardı ve onları ilâh olarak isimlendiriyorlardı. Cenâb-ı Hak, kendisi dışında onların taptıkları varlıklardan ulühiyet niteliği bulunmadığını belirtti ve bunu sadece kendisi için sabit kıldı. Ayrıca yüce Allah, ulühiyet ismine ve ibadete başkasının değil, sadece kendisinin lâyık olduğunu bildirdi. O hayat verir ve öldürür. Onun dışında taptıkları varlıklar hayat verme ve öldürmeye güç yetiremezler. Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir ya- bunu belirtti, çünkü duyulur âlemde hayattan daha fazla lezzet veren ve arzulanan bir şey, ölümden de daha acı ve korkunç bir şey yoktur. Bu, kendilerinin bilmediği şeylerden en lezzetli olana yönelmeleri, en kötü ve en acı olandan kaçınmaları içindir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Cenâb-ı Hak hayat veren ve öldürenin kendisi olduğunu bildirmiştir ki bu durum, bunların çok sayıda değil, tek bir varlığın fiili olduğunu göstersin.
Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan resülüne -ki o Allah'a ve O'nun sözlerine inanır-. Resülullah (s.a.) her hayırda öndeydi. Buna göre de insanları hayra davet etmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği üzere: “Ben inananların ilkiyim”?, “ben müslümanların ilkiyim”?, Buna göre Resülullah kendisi iman ettikten sonra insanlara iman etmelerini emretmiştir. Allah'a ve O'nun sözlerine inanır. Bu beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Resülullah, Allah'a ve geçmiş kitaplarda mevcut olan sözlerine iman etmiş, sonra da onların kitaplarında bulunan gayba dair haberleri (kıssaları) bildirmiştir ki onlar Resülullah'ın bunları Allah katından öğrendiğini bilsinler.
Sözlerine. Bu ifade hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Müfessirlerin çoğu demiştir ki “kelimâtihi” (suus) ifadesi Kur'ân'a demektir. Bazı kırâatlarda “vekelimetihi” şeklinde “elifsiz” okunmuştur. Buna göre bu ifade İsâ'ya (a.s.) hamledilmiştir. Sanki şöyle buyurmuştur: Allah'a, Muhammede (s.a.) ve İsâ'ya (a.s.) iman edin! Bu beyana ilişkin diğer muhtemel yorum şudur: Sözlerine. Ona verdiği helâl, haram, emir, nehiy, hikmet ve hükümlere ki bunları bize emretmiş ve şeriat yapmıştır. Bu, İbrahim (a.s.) hakkında belirtildiği üzere Cenâb-ı Hakk'ın “İbrahim'i (a.s.) bazı sözlerle sınayıp da İbrahim'in (a.s.) onları eksiksiz yerine getirmesi”?! durumu gibidir.
(JOna uyun ki doğru yolu bulasınız. Ona uymayı daha önce açıkladık2'5, O halde ona uyun ki doğru yolu bulasınız.
Golu váj İĞ: al iii
---
Dipnotlar:
22 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IIL, 304; Müslim, “Mesâcid” 3. 215 “Vaktiyle Rabb'i İbrahim'i bazı sözlerle sınayıp da İbrahim onları eksiksiz yerine getirin218 o bk. Önceki âyet-i kerime.
A'raf 7:159
159. Müsâ'nın kavminden hak Joli gösteren ve onun ışığında âdil davranan bir topluluk da vardı.
Müsâ'nın kavminden hak yolu gösteren bir topluluk vardı. Bu beyan hakkında şöyle denilmiştir: Hak yola davet eden bir topluluk. Onun ışığında âdil davranan. Yani onunla amel eden. Bu “Rabb'inin yoluna hikmetle davet et” ilâhi beyanı gibidir. İlki de hak yoluna davetin gizlenmesi suretiyle buna göre yorumlanır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hak yolu gösteren. Yani hak olanı yapan. Kendi aralarında onun ışığında âdil davranan. Fakat ilk yorum gerçeğe daha yakındır. En doğrusunu Allah bilir. Müsâ'nın kavminden hak yolu gösteren bir topluluk vardı beyanının, onların zamanında, Müsâ'nın kavminden Allah'ın değerli kıldığı, insanları Resülullah'a inanmaya davet eden bir topluluk olması mümkündür. Yahut onun kavminden Resülullah'ın (s.a.) zamanında yaşayan bir topluluktur ki bunlar Müsâ'nın kavminde ona iman edenlerden geriye kalanlardır. Bunlar insanları ona davet ediyor ve buna göre davranıyorlardı.
iea EZ gla bal bU. Oy Li çil;
m AAA EYLE
A'raf 7:160
İsrâiloğulları'nı nesillere göre on iki topluluğa ayırdık. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın “onları grup grup yeryüzüne dağıttık”! meâlindeki beyanda kastedilen topluluklardır. Denilmiştir ki: Ayırdık, yani onları Nesillere göre on iki grup yaptık. Başka müfessirler şöyle demiştir: İsrâiloğulları'nı nesillere göre on iki topluluğa ayırdık. Yani onları denizden geçirdik ve onları nesil bakımından on iki grup yaptık. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Esbât”, boylar demektir. “Sıbt” tekilidir. Jİbn Kuteybe şöyle demiştir: “Esbât” kabileler demektir. “Sıbt”!) tekilidir. Yine şöyle denilmiştir: Onların “esbâtı” Araplar'ın kabileleri gibidir. Yine denilmiştir ki kabile değil, boy demektir. Yine denilmiştir ki İshak'ın (a.s.) oğulları “esbât”; İsmail'in (a.s.) oğulları ise kabileler ve boylar olarak isimlendirilir. Bundan dolayı Araplar için “şu kabile” ve “şu boy” denilir. Bunun nasıl oldugunu tam olarak bilmiyoruz. Yine denilmiştir ki, bir kimsenin “sıbtr”, oğlunun oğlu demektir”. Nitekim Hasan ve Hüseyin'in Resülullah'ın (s.a.) “sıbtı” oldukları rivayet edilmiştir?”
Halkı kendisinden su istediğinde Müsâ'ya, vahyettik. Bu beyan hakkında denildi ki: “Halkı kendisinden su istediğinde” beyanı, onların şehirlerde ve köylerde değil, çölde olduklarını göstermektedir. Çünkü eğer onlar köylerde olsalardı, köyler akan ırmaklar ve pınarlardan yoksun değildir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak üzerlerine de buluttan gölgelik yaptık diye buyurmuştur. Bu durum, onların çölde olduklarını göstermektedir. Çünkü orada gölgeliğe ihtiyaç duyulur. Köylerde ise ihtiyaç duyulmaz.
Taştan on iki göze fışkırdı. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Başka bir sürede zikredildiği üzere”! “infecerat” fışkırdı demektir. Yine şöyle denilmiştir: Bu kelime Arapça değil, onların diliyledir. Her kabile içeceği yeri belledi. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, her bir kabilenin içeceği yeri bilmeyi onlar için bir ibadet şekli kıldı?. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır! Fakat bir izdiham yaşamasınlar ki çocukları arasında kavga, bozgunculuk, çekişme ve ihtilaf olmasın diye böyle yaptı.
[9] Üzerlerine de buluttan gölgelik yaptık; onlara kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik. Bu âyet-i kerimede onların bütün geçim kaynaklarının, kendileri için külfetsiz ve yorulmaksızın gökten olduğu belirtilir.
Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin. Belirtilen kudret helvasıyla bıldırcın etini ve diğerlerini. Onlar bize kötülük etmemişlerdi. Allaha kötülük yapmayı kimse kastetmemiştir. Fakat onlar Allah'ın onlar için koymuş olduğu sınırları aştıklarında kendilerine kötülük etmiş olurlar. Çünkü bu sınırı aşmanın zararı kendilerine döner. Onlar için belirtmiş olduğu bu nimetleri Cenâb-ı Hak, cezalandırma ve imtihan etmek amacıyla onlar için yaratmıştır. Bunlar kudret helvası, bıldırcın eti, pınarlar ve gölgeliktir. Bu durum, dünyevi cezalara haz ve nimetlerin de karışabildiğini göstermektedir. Aynı şekilde dünveyi hazlara da keder ve musibetler karışabilmektedir. Bu nimetler ancak âhirette saf ve katışıksız olacaktır. Aynı şekilde oradaki ceza da katışıksız olacak ve hazlardan ayrılacaktır.
---
Dipnotlar:
29 ë bk.İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “sbt” md. 2 Bulafızlarla rivayeti bulamadım. Fakat Ya'lâ b. Mürre'den Resülullah'ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Hasan ve Hüseyin iki torundur (esbât).” Bu rivayeti Taberâni nakletmiştir. İsnadı hasendir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IX, 181). “Müsâ kavmi için su istemiş, biz de ona, “Asânı taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırdı.”. Semerkandi'nin ifadeleri şöyledir: “Cenâb-ı Hak, her bir kabilenin içeceği yeri bilmeyi onlar için bir ibadet şekli kıldı ki bir grup diğerinin içme yerine tecavüz etmesin. Nitekim onlar imtihan yoluyla bundan sorumluydular” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 313 a-b).
A'raf 7:161
61. “Onlara, “Şu şehre yerleşin; orada dilediğiniz gibi yiyip için ve af dileyin; kapıdan eğilerek girin ki hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara ileride ihsanlarımızı daha da arttıracağız' denildi.”
Onlara, 'Şu şehre yerleşin denildi. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Şu şehre yerleşin. Beytülmakdise. Burada bildirilen şehrin Mâide süresinde belirtilen yer olması mümkündür. Bu, “Ey kavmim! Allah'ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin, sakın geri dönmeyin”? meâlindeki ilâhi beyandır. Söz konusu âyette Cenâb-ı Hak oraya girmeyi onlara emretmiş; geri dönmeyi de yasaklamıştır. Bu âyette de oraya yerleşmelerini emretmiş, buradan diledikleri gibi yemelerini mübah kılmıştır.
Af dileyin (Hıtta deyin). Günahları indirmeye vesile olan sebeplere dönün. Onların “bizden falan şeyi indir” sözleri anlamında değildir. Bu, Hüd'un (a.s.) söylemiş olduğu “Rabb'inizden bağışlanma dileyin” meâlindeki beyan gibidir. Yani bağışlanmaya vesile olan sebepleri yerine getirin, bu da tevhittir.
(İKapıdan eğilerek girin ki hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara ileride ihsanlarımızı daha da arttıracağız. Bu âyetin açıklaması Bakara süresinde geçmişti”.
A'raf 7:162
Sonra içlerinden hakkı çiğneyenler, sözü değiştirip kendilerine söylenenden başka bir şekle soktular. Biz de hakkı çiğnedikleri için üzerlerine gökten bir azap gönderdik. Bu beyanı da aynı şekilde daha önce geçtiği yerde açıkladık. Sadece burada üzerlerine gönderdik meâlindeki kısmı belirtilmiş, Bakara süresinde ise “indirdik” buyurulmuştur”. Kıssa ise birdir. Bu durum, lafızların farklılığının anlam ve hükümlerin farklılığını ve değişikliğini gerektirmediği bilinsin diyedir. Bu âyet-i kerimede hakkı çiğnedikleri için diye buyurulmuş, diğerinde ise “yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle” diye buyurulmuştur. Fısk, emrin gereğinin dışına çıkmaktır; zulüm ise bir şeyi yerli yerine koymamaktır. Onlarda Allah'ın emrinin dışına çıkmak ve bir şeyi yerli yerine koymamak olmak üzere her iki durum da vardı. Cenâb-ı Hak bu ümmete pek çok şekilde ikramlarda bulunmuştur. Bunlar resülüne itaat, ona boyun eğme ve onu tazim etme gibi hususlardır; tâ ki kimsenin aklına ona iman ettikten ve uyduktan sonra muhalefet etmek gelmesin. Yine anlayış, hikmet ve fıkıh, Cenâb-ı Hakk'ın bu ümmete ikram ettiği hususlardandır. Hatta onların fıkıh konusunda peygamberler gibi olduğu belirtilir?s. Müsâ'nın (a.s.) kavmi ve diğer milletler böyle değillerdi. Görmez misin ki Müsâ'nın (a.s.) kavmi, onlara emrettiği şeylerde ona muhalefet etmişlerdi.
İyi Tase yep seri çö çeldi Nİ GİLES; çal SEY
A'raf 7:163
163. mi deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Onlar, cumartesi tatili yaptıkları gün, avlayacakları balıklar sürüler halinde suyun yüzüne çıkarak onlara doğru gelirken, tatil yapmadıkları günde ortalığa çıkmıyorlar diye cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. Yoldan çıkmaları sebebiyle onları işte böyle sınıyorduk.”
Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Deniz kıyısında bulunan şehir. Burası Eyledir. Başkaları da demiştir ki burası Erihadır. Bu şehrin neresi olduğunu biz bilmiyoruz. Bu şehri öğrenmeye de ihtiyacımız yoktur. Zira bunu öğrenmede bizim bir yararımız bulunmamaktadır. Eğer buna ihtiyacımız olsaydı Cenâb-ı Hak bunu bize açıklardı. Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Şöyle durumda olan şehrin. Cenâb-ı Hak, ona bu şehir hakkında sormasını emretmiştir. Sonra da şu beyan ile durumu onlara açıklamıştır: Onlar, cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. Soru sorma, bilgi talebidir. Bildirme kesinlikle bilgi talep edilene değil, soru sorulan kimseye gereklidir. Fakat bilgi talebinin iki türü vardır. Birincisi, ilkin bildirmektir. İkincisi ise onaylama talebidir. Burada bildirmeye başlanması anlamı mümkün değildir. Dolayısıyla onaylama talebidir. Sanki Cenâb-ı Hak “böyle değil midir?” buyurmuş, onlar da “evet” demişlerdir. Onlar, kendilerine söylediklerinde Cenâb-ı Hakk'ı tasdik etmektedirler. Bazıları da şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak gerçekte soru sormayı ona emretmemiştir. Aksine bu bir temsil kabilindendir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Eğer sen onlara sorarsan sana şöyle şöyle derler. Tıpkı “İsrâiloğulları'na sor: Onlara nice apaçık âyet verdik!” ilâhi beyanı gibidir. Bu, onlara soru sormayı emretme mânasında değildir. Aksine “eğer onlara sorarsan, şöyle olur ve sana şöyle cevap verirler” anlamındadır. Öteki de bunun gibidir.
Avlayacakları balıklar onlara doğru gelirken onlar, cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar cumartesi gününü yücelttiler ve o gün hakkında imtihan edildiler. O günde balık avlama onlara yasak kılındı?” Mücâhid şöyle demiştir: Cumartesi günü balık avlama onlara yasak kılındı, halbuki balıklar cumartesi günü onlara külfetsiz ve zorluk olmaksızın, sürüler halinde suyun yüzüne çıkarak geliyorlardı. Onlar bununla imtihan edilmiştir. Başka bir günde onlara böyle gelmiyordu.” Ebü Avsece şöyle demiştir: “Şürra'an”, bu suyun kenarına yaklaşan demektir. Tekili “şâri”dir.
(JTatil yapmadıkları günde. Yani cumartesi gününe girmediklerinde. “Lâ yurbi'üne” (vyu, Y) ve “lâ yahmisüne” (ops Y)” denildiği gibi. Yani bu güne girmediklerinde. “Yesbitüne”, yani bu güne girdiklerinde. “Yurbi'üne” ve “yahmisüne” kelimeleri de böyledir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Şürra'an”. Yani sürüler halinde.” Onlar, çiğniyorlardı. Yani gerçeğe karşı haddi aşıyorlardı. Birine zulmettiğinde “adevte alâ fulânin” denir. Kisâi şöyle demiştir. “Yüsbitüne” şeklinde merfü' olarak da okunmuştur?. Bu kelime fethayla da okunmuştur, “yesbitüne” şeklinde fethayla okuyanlar “sebetü” anlamını kastetmişlerdir. Yani tâzim ettiler. Bir kimse birini yücelttiğinde “sebete, yesbitu, sebten ve sübüten” denilir. “Yâ” harfini merfü okuyanlar onların cumartesi gününe girdiğini kastetmişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: “Şürra'an”, yani çok. Yani cumartesi günü onlar için balıklar çoğalıyordu. Bu da onlara balık avlamanın yasaklandığı gündür. Diğer günlerde balıklar azalıyordu. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ onları cumartesi günü balık yasağıyla imtihan etti ki onlardan itaatkâr olan ile isyankâr olan kimseleri görsün. Bazıları da şöyle demiştir: Allah gizlilikte günah işlemelerinden dolayı onları bununla imtihan etmiştir ki onların günahları ve haddi aşmaları, Allah katında olduğu gibi insanlar arasında da açık bir durum olsun. Bu, azap edildiklerinde “onlar zulüm ve haddi aşma olmaksızın azaba mâruz bırakıldılar” dememeleri içindir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, yoldan çıkmaları sebebiyle onları işte böyle sınıyorduk meâlindeki beyandır. Bazıları onlara, deniz kıyısında bulunan 2 Taberi, Tefsir, IX, 93; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 588. 28 Bunu Mücâhid, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. bk. Taberi, Tefsir, IX, 95. Çarşamba ve perşembe gününe girmek mânasında böyle bir kullanımı bulamadım (bk.
şehir halkının durumunu sor meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demiştir: Şüphesiz Cenâb-ı Hak onlara “günahları sebebiyle kendilerine azap etmemiş midir? diye sormasını emretmiş; sonra da onların günahlarını bildirmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar, cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. Yani cumartesi günü haddi aşıyorlardı. “Şürra'an”. Yani suyun taşkınlığının üstüne ve dışına çıkmış.
---
Dipnotlar:
İbn Manzür, Lisânü"l- Arab, “rb'a” md.; Firüzâbâdi, el-Kâmüsü'l-muhit, “rb'a” md.). İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 174. Bu kırâat Hasan-ı Basriden rivayet edilmiş olup şâzdır (bk. Taberi, Tefsir, IX, 92).
A'raf 7:164
164. “İçlerinden bir topluluk, Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki!” deyince onlar, “Rabb'iniz katında bir mazeretimiz olsun diye; bir de sakınıp çekinirler ümidiyle’ şeklinde cevap verdiler.”
İçlerinden bir topluluk, “Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki” deyince. Cenâb-ı Hak bu beyanın başında onların üç grup olduğunu bildirmiştir. Bir grup, haddi aşmış, Allah'ın emrinin dışına çıkmış ve Onun yasakladığı şeyleri yapmışlardır. Bir grup, bu haddi aşanları ve Allah'ın sınırlarını ihlâl edenleri sakındırmıştır. Diğer grup hakkında şöyle denmiştir: Bunlar haddi aşmamışlar, Allah'ın sınırlarını ihlâl etmemişler, haddi aşanları da sakındırmamışlardır. Bunlar, Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki! diyenlerdir. Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar üç gruptu. Bir grup öğüt verendi. Bir grup öğüt verilenlerdi. Üçüncü grup ise Allah'ın helâk edeceği kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki! diyenlerdi?. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın âyet-i kerimenin başında onları üç gruba ayrılmış olarak belirtmiş olduğumuz yorumdur. O, son durumda ise iki gruptan bahsetmiştir. Bir grup, haddi aştıkları için helâk edilenler; diğer grup ise sakındıran ve kurtuluşa erenlerdir. Yine müfessirler üçüncü grup hakkında farklı görüşler ileri sürdü. Bazıları dedi ki: Bunlar iki sebepten dolayı helâk edilen grup arasındaydı. Helâk sebeplerinden biri haddi aşanları sakındırmamışlardı. Halbuki onlara kötülükten sakındırmak, iyiliği emretmek farz kılınmıştı. Onları sakındırmadıklarında helâk oldular ve azapta onlarla ortak bir yerde oldular. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi:
“Bâri din adamları ve âlimleri onlara yalan söylemeyi ve haram yemeyi yasaklasalardı. Bu yaptıkları ne kötüdür!” İkincisi, onlarla birlikteydiler, çünkü şu sözlerle kötülükten sakındıran kimselere engel oluyorlardı: İçlerinden bir topluluk, Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki! Bazıları da şöyle demiştir: Bunlar kurtuluşa erenler arasındaydı. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Çünkü ötekileri onlarda bulunan haddi aşmaktan ve zulümden sakındırıyorlardı. Onların böyle kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki meâlindeki sözleri ötekileri sakındırmalarından ve öğüt vermelerinden sonraydı, onlar şöyle demişlerdi: Öğüt almayan ve sakınmayan bir topluluğa nasıl öğüt verirsiniz. Bu sözü onları sakındırdıktan sonra söylemişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu söz onlardan sakındırma anlamındadır, çünkü onlar, Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki! meâlindeki sözleriyle şiddetli bir tehditte bulunmuşlardır. Bu sözün kendisi onların yapmış oldukları günahlardan bir sakındırma ve engellemedir. Zira en ileri düzeyde bir tehditte bulunmuşlardır. Bu, helâk ve şiddetli azaptır. Bununla birlikte biz onların helâk olanlardan mı yoksa kurtuluşa erenlerden mi olduklarını bilmiyoruz. Bizim böyle bir bilgiyi öğrenmeye de ihtiyacımız yoktur. Eğer bizim buna ihtiyacımız olsaydı Cenâb-ı Hak bize açıklardı, bizim görüşümüze bırakmazdı. )Cenâb-ı Hak sadece onlar arasında zulümden ve düşmanlıktan sakındırmak suretiyle kurtuluşa erdirdiği; zulüm ve düşmanlık sebebiyle helâk ettiği kimseleri açıklamıştır. Bunu şu ilâhi beyanla açıklamıştır: “Biz de kötülüğü önlemeye çalışanları kurtardık, haksızlığa sapanları da yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü dehşetli bir azap ile cezalandırdık””, Onlar dediler ki: Rabb'iniz katında bir mazeretimiz olsun diye. “Ma'ziraten” kelimesi merfü ve mansup şekilde okunmuştur. Mazeretimiz olsun diye. Bu ifadeyi merfü şekilde okuyanlar “bu” anlamına gelen “hâzihi” (sis) kelimesini gizlemişlerdir. Sanki şöyle demişlerdir: Bu, Rabb'iniz katında bir mazerettir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Bu, indirdiğimiz bir süredir””, Denildi ki: Bu, indirdiğimiz bir süredir. Nasb ile okuyanlar dediler ki: “Ma'zireten”, yani Rab'leri katında mazeret bildirmek için. Bir de sakınıp çekinirler ümidiyle. Kendilerine yasaklanan şeylerden.
Bir sonraki âyet-i kerime.
---
Dipnotlar:
Bu ikisi mütevatir kırâatlerdir. Hafs, Âsım'dan “ma'ziraten” şeklinde mansub okumuştur. Diğer imamların tümü “ma'ziretün” şeklinde merfü okumuştur.
A'raf 7:165
Onlar kendilerine yapılan uyarıları göz ardı edince. Yani onlar kendilerine yapılan uyarıları terkedip bunlardan yüz çevirince, biz de kötülüğü önlemeye çalışanları kurtardık, haksızlığa sapanları da dehşetli bir azap ile cezalandırdık. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Şiddetli?7. Ebü Avsece de aynı görüşü dile getirmiştir. Onun dışındakiler “acı verici” demişlerdir. Bu da aynıdır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Haksızlığa sapanları da azap ile cezalandırdık beyanının bu kısmında vakıf vardır. Sonra da “bi'se bimâ kânü yefsukün” şeklinde okunmak suretiyle yapmakta oldukları kötülükler ne kötüdür demiştir”.
Bükü uyak
A'raf 7:166
166. “Kendilerine yasak edilen şeyler karşısında küstahça diretince onlara, Aşağılık maymunlar olun!” dedik.”
Kendilerine yasak edilen şeyler karşısında küstahça diretince. Ebü Avsece şöyle demiştir: Küstahça diretince, yani büyüklenince demektir. [9] Denilir ki: “atâ, ya'tü, 'utuvven”. Sanki “utuvv” katılıkta en ileri düzey demektir. Bundan dolayı “ıtiyyen” beyanına “katı” mânası verildi. Fakat bazan “katılık” bazan da “büyüklenme” olarak nitelenmiştir?, 237 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 174.
Onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik. Bazıları şöyle demiştir: Onların süretleri ve bedenleri maymun suretine çevrildi. Akılları ise olduğu hal üzere insan aklı şeklindeydi, değiştirilmemişti ki Allah'ın kendilerine yönelik azabını bilsinler. Onların başına gelen musibetler Allah'ın yasaklarını çiğnedikleri sebebiyleydi. Bazıları da şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, onların tabiatlarını maymun tabiatına çevirdi. Süret ve bedenleri ise olduğu haliyle kaldı. Bunu öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Aşağılık. Bazıları şöyle demiştir: Bu kelime kök anlamı itibariyle köpeğin kovulması mânasından gelmektedir, “uzaklaştırıldı” demektir. “hase'tuhü” denir. Ebü Avsece şöyle demiştir. Aşağılık. Yani uzaklaştırılmış? “Yıkılın karşımdan!” beyanı hakkında da böyle söylemiştir. Yani buradan uzaklaşın! ve buradan dönün! Denilir ki: “Ehse'tü fulânen ve hase'tühü”, yani onu uzaklaştırdım. “Hasee”, yani uzaklaştı. Yine denildi ki: “el-hâsi'u” aşağılanmış demektir?.
“İçlerinden bir topluluk dedi ki...” meâlindeki cümlelerle başlayıp kıssanın sonuna kadar devam eden âyet-i kerimelerde iki yön bulunmaktadır. Bunlardan biri, Hz. Peygamber (s.a.) için risâlet ve nübüvvetin ispatıdır. Nitekim onların kitabına bakmaksızın ve bu konuda bilgi sahibi olan bir kimseye başvurmaksızın olan durumları bildirmiştir. Bu, onun Allah katından öğrendiğini göstermektedir. İkincisi, zâlim ve günahkârların akıbetlerini, zulümleri ve Allah'ın yasaklarını çiğnemeleri sebebiyle başlarına gelenleri haber vermektir ki buna benzer fiilleri yapmamaya dair bizim için bir sakındırma olsun.
---
Dipnotlar:
14) ve “asâ, yasi, “usuvven ve 'usiyyen” denilir; Firüzâbâdi, el-Kâmüsü'l-muhit, “ateve” ve “aseve” md. “atâ” ve ““asâ” kelimeleri arasında mâna benzerliği vardır. “Asâ” kelimesi kurudu/katılaştı mânasına gelir. Önceki kaynaklara bakınız. İbn Mesüd ve Mücâhidden “usiyyen” şeklinde ayn harfini zammeli, sin harfini kesreli okudukları rivayet edilmiştir. Bu da şu köktendir: “asâ el-üdu, ya'sü”. Bu kelime odun kuruduğu zaman söylenir (bk. Âlüsi, Rühu'l-meâni, XVI, 67). “Allah buyurur ki: “Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin” (el-Mü'minün, 22 bk. İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “hase” md.
A'raf 7:167
51167. Rabb'in, kıyâmet gününe kadar onlara en ağır cezayı verecek kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz Rabb'inin ceza vermesi çabuktur; yine O çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
Rabb'in bildirmişti. Denildi ki: Bildirmişti, yani Rabb'in göndereceğini buyurmuştu. Yine denildi ki: Rabb'in emretmişti. Ebü Avsece şöyle demiştir: Rabb'in bildirmişti. Buradaki ifade “el-ezân” kelimesinden olup, yani Rabb'in bildirmişti demektir. Rabb'in bildirmişti. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet-i kerime Mekke'de Resülullah'ın (s.a.) ashâbının durumu hakkında nâzil olmuştur. Çünkü kâfirler, İslâm'ı dileyen ve Hz. Muhammede (s.a.) uymak isteyen kimseleri engelliyorlardı. Allah onları, kıyâmet gününe kadar kendileriyle savaşacak ve kendilerinden cizye alacak kimseleri üzerlerine göndermekle tehdit etti. Bu, onların insanları Hz. Muhammed'in (s.a.) davet ettiği şeyde ona uymalarını ve icabet etmelerini engellemelerinin karşılığıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet İsrâiloğulları hakkındadır. Bu da şu ilâhi beyandır: Biz kitapta İsrâiloğulları'na şöyle bildirmiştik: “Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz. Bu âyetten “umulur ki Rabb'iniz size acır. Ama eğer yine fesatçılığa dönerseniz biz de cezayı tekrarlarız” beyanına kadar devam eden âyetler”, Cenâb-ı Hak “eğer dönerlerse döneriz” buyurmuştur. Fakat eğer dönerlerse neye dönüleceğini açıklamamıştır. Bunu, bu âyette kıyâmet gününe kadar onlara en ağır cezayı verecek kimseleri üzerlerine göndereceği beyanıyla açıklamıştır. Bazıları da şöyle demiştir. Bu âyet, şu beyanda belirtilen daha önce adı geçen kimseler hakkındadır: “Biz de kötülüğü önlemeye çalışanları kurtardık, haksızlığa sapanları da dehşetli bir azap ile cezalandırdık”, Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Âyetin bu kimseler hakkında olması mümkün değildir, çünkü onlardan iman edenler hakkında bu durum olamaz. Aynı şekilde onlardan maymun olanlar için de maymun olduktan sonra bu durum olamaz. Bu -en doğrusunu Allah bilir ya- daha önce belirttiğimiz iki şekilde yorumlanabilir.
(SJŞüphesiz Rabb'inin ceza vermesi çabuktur. O, emin olduklarını sandıkları bir dururnida onları cezalandırır. Bu, yeryüzü krallarının onlara yönelik korkutmadan sonra kavimlerini cezalandırmaları gibi değildir. Onlar bu durumda azapla cezalandırır. Yahut şöyle denilir: Ceza vermesi çabuktur. Yani O'nun cezalandırması onları hızlıca yakalayıverir. Ceza vermesi çabuktur. İnkâr edenlere ve yalanlayanlara. O çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Allah ve resülüne iman edenleri ve doğrulayanları.
H5 Öğ eğe OLAI ğin Ml Yİ Şi gala Oir lal EZİZ SELSİL aG
A'raf 7:168
168. “Onları grup grup yeryüzüne dağıttık. İçlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir. Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik.”
Onları grup grup yeryüzüne dağıttık. “Onlar bir arada bir toplulukken bir vakitte onları ayırdık” şeklinde yorumlanabilir. Bir arada bulunma da çeşitli yorumlara açıktır. Onlar bir aradaydılar, sonra ayrıldılar ve bir kısmı kâfir oldu, bir kısmı ise mümin oldu. İkinci muhtemel yorum şudur: Onlar mekân, geçim, su ve mera bakımından bir aradaydılar, sonra ayrıldılar ve böylece mekân, geçim ve diğer hususlar itibariyle birbirlerinden ayrılmış oldular. Üçüncü yorum da şudur: Onlar din yönünden birdiler, sonra her biri arzu sahibi oldular. Onları grup grup yeryüzüne dağıttık beyanı şöyle de yorumlanabilir: Yani peş peşe gelen ümmet ve cemaatler. Onların bir kısmı diğerlerinin halefi olmuştur. “Onların ardından bir kuşak gelmiştir”? beyanında bildirildiği üzere. İçlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir. Şayet onları grup grup yeryüzüne dağıttık beyanı din ve mezhep hakkındaysa bu âyetin yorumu şöyle olur: İçlerinden bazıları iyi kimselerdir; müminlerdir. Bazıları da böyle değildir; kâfirlerdir. Bu durumda “düne zâlike” ifadesi, “bunun dışında” anlamına gelir. Tıpkı “Allah'tan başka taptığınız tanrılar”? beyanı gibi. Yani Allah'ın dışında. Şayet geçim hakkındaysa bir kısmı bir kısmından geçim bakımından farklıdır. Cenâb-ı Hak bir kısmına rızkı genişletmiş, bir kısmına ise zorlaştırmış ve daraltmıştır. Dolayısıyla bir kısmı diğer bir kısmının geçim verızkından farklı olmuş olur. Yahut dinleri itibariyle birbirinden farklı, bir kısmı iyilik üzerine, bir kısmı ise arzuları üzerinedir. En doğrusunu Allah bilir.
[ş]İyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik. Cenâb-ı Hak, ra bir kısmını bereket ve bollukla; bir kısmını zorluk ve darlıkla imtihan etti. Bunu onlara vâdedilen sevap ve cezayı hatırlatmak için veya iyilik yapanlara vâdedilen sevaba teşvik etmek ve kötülük yapanlara vâdedilen cezadan sakın%6 Sonraki âyet-i kerime.
dırmak için yaptı. Belki dönüş yaparlar diye. Tövbe eder ve bundan dönüş yaparlar diye.
Belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik. Bu beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Onları nimetlerle bolluk ve bereketle imtihan ettik ki Allah'ın lütfunu ve ihsanını bilsinler ve O'na şükretmeye ve övmeye dönsünler. Kötü durumlar. Yani kendileri hakkında belâlar, musibetler ve darlıkla imtihan ettik ki Allah'ın gücünü ve hâkimiyetini anlasınlar ve O'na şükür, yakarış, korku, dua ve tövbeyle dönsünler.
İkincisi, bu beyanın anlamı şudur: Yani onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik ki başkalarının, onlara kendilerinden daha malik olduğu zihinlerine iyice yerleşsin ve Allah'ın emir ve hükümlerine tam bir teslimiyetle O'na dönsünler.
Üçüncüsü, onları iyidurumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik. Onlardan mümin olanları da kâfir olanları da sınava tabi tuttuk, tâ ki onlar dünyada eşit olmaları gerektiğini düşündüklerinde -oysa hikmet bakımından onların farklı statüde olmaları gerekir- hepsi yeniden dirilmeye inanmaya mecbur kalır. Zira onların dünyadan ayrılmaları birbirine eşittir.
Dördüncüsü, Cenâb-ı Hak bu dünyada nimetleri yaratmıştır ki âhirette vâdedilen lezzetle dolu hayatı bilsinler. Zorluk da böyledir. O, her iki durumla da onları imtihan etmiştir ki âhirette onlara vâdedilene hayata dönmeye hazırlansınlar. En doğrusunu Allah bilir.
iie, azg io ahei
A'raf 7:169
169. “Onların ardından kitaba vâris olan ve “Nasıl olsa bağışlanacağız” diyerek şu dünyanın geçici menfaatine sarılan bir kuşak geldi. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılırlar. Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınız ermiyor
170. “Kitaba sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.”
Onların ardından bir kuşak geldi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “half” insanın ve sözün aşağı durumda olanı demektir. Denilmiştir ki, sözün kötüsü anlamına gelir. Bazıları da dedi ki: Bu, “içlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir” meâlindeki beyanın bağlantı (sıla) cümlesidir. [ş]İyi kimseler Allah'a iman eden, sınırlarına, helâl ve haramlarına riayet edenlerdir. Onların ardından geldi. Yani iyi kimselerin peşinden. Bir kuşak. Allah'ın sınırlarına ve haramlarına riayet etmeyen bir nesil. Bazıları şöyle demiştir. Bu, resül ve nebilerden bahseden beyanın sılasıdır. Cenâb-ı Hak sanki onların ardından bir kuşak geldiğini bildirmiştir. Yani resül ve nebilerin ardından geldi. Bunlar kitaba vâris olmuştur. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın Meryem süresinde bildirdiği gibidir. Bu ilâhi beyan şudur: “Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsâni arzulara uyan bir nesil geldi”, Cenâb-ı Hak bunu nebi ve resülleri anlattıktan sonra? bildirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Kitaba vâris olan ve içerdiği şeylerle amel eden. Şu dünyanın geçici menfaatine sarılan. Ehl-i Kitap, üç şekilde dünyaya sarılıyordu. Bir kısmı bunu kendisine helâl kılarak alıyordu. Tıpkı “namazı kılmayan ve nefsâni arzulara uyan” ve “Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar”” meâlindeki ilâhi beyanlar gibi. Bir kısmı ise değiştirmek suretiyle onu alıyordu. Kitabın değiştirilmesini kastediyorum. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, ‘Bu Allah katındandır? derler”?", ve “elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!” Bunların bir kısmı ise müslümanların yaptığı gibi ihtiyaç kadarıyla alıyorlardı. Burada helâl kılmak ve değiştirmek suretiyle almak dışında bir ihtimal yoktur. Burada helâl kılma yoluyla alma gerçeğe daha yakın bir yorumdur. Onlar helâl kılarak şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Yani ister helâl ister haram olsun alıyorlardı. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılırlar. Dedi ki: Onların ardından bir kuşak geldi. Kötü bir nesil. [§] Kitaba vâris olan. Peygamberlerinden sonra, Allah onları kitaba vâris kılmış ve onlarla ahit yapmıştır. Tıpkı Meryem süresinde bildirildiği gibi: “Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsâni arzulara uyan bir nesil geldi.” Bunlar şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Bu belirtmiş olduğumuz yorumdur.
Nasıl olsa bağışlanacağız diyerek. Bu beyan çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Birincisi onların şu sözleridir: “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız”?: biz bağışlanacağız. Onlar insanların mallarını kendilerine helâl kılıyor ve bunları alıyorlardı. Sonra da nasıl olsa bağışlanacağız, çünkü biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız diyorlardı. İkinci muhtemel yorum şudur: Onlar, bağışlanmayacaklarını bildikleri halde “bağışlanacağız” dediler. Çünkü helâl kılarak başkasının malını aldıklarında onların bağışlanmayacakları kitaplarında vardı. Yahut onlar yaptıkları günah fiilden dolayı kınandıklarında “biz bağışlanacağız” dediler.
Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Bunlardan kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? şu anlama gelebilir: Onlar bunu helâl kıldıklarında, bunu Allaha nispet ettiler ve dediler ki: Bize bunu Allah emretti. Buna karşın Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Yani helâl kıldıkları şeyleri Allaha nispet etmeyeceklerine dair. Yahut şöyle denilebilir: Onlardan “Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dememelerine dair söz alınmıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? beyanı, yapmaya devam ettikleri ve tövbe etmedikleri günahlarının bağışlanması konusunda Allah'ı zorunlu kılmalarına dairdir.
Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Yani kitaptakini okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akılları ermiyor mu?” Yani şirkten sakınanlar veya Allah'a muhalefet ve isyan etmekten sakınanlar. Onlar, Allaha muhalefeti terketmenin âhirette daha hayırlı olduğuna dair kitaplarında olanı düşünmüyorlar mı? Sonra Cenâb-ı Hak müminler hakkında haber verdi ve şöyle buyurdu: Kitaba, içindeki helâl ve harama, sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.
(SDenildi ki: İsrâiloğulları'nın ardından kötü bir kuşak geldi. Onlar yahudilerdi. Kitaba vâris oldular. Denildi ki: Babalarından ve öncekilerden alarak Tevrat'a vâris oldular. Şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Dediler ki bu rüşvettir. Nasıl olsa bağışlanacağız diyerek. Onlar rüşvet alıyorlardı ve “nasıl olsa bağışlanacağız” diyorlardı. Çünkü onlar kendilerinin Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olduklarını iddia ediyorlardı. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa. Denildi ki buna benzer rüşvet çıksa hemen alırlardı. Bunlardan kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Dediler ki: Tevrat'ta onlardan haram olan bir şeyi helâl kılmayacaklarına ve yine Tevrat'a dair Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair söz alınmıştı. Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Yani haramları helâl kılmaktan ve haram yemekten sakınanlar için. Kitaba sımsıkı sarılıp. Denildi ki: Tevrat'a sımsıkı sarılıp, onu tahrif etmeyip haramı helâl kılmayanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.
---
Dipnotlar:
Belirtilen âyetten önce Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “İşte bunlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu, Âdem'in soyundan gelen peygamberler...” (Meryem, 19/58). 234 “Efelâ ya'kılün” (oyan vi) ve “efelâ ta'kılün” (oyan wi) iki mütevatir kırâattir. Hafs'ın Âsımdan rivayeti gibi Nâfi, İbn Âmir, Ebü Câfer ve Yâkup muhatap sigayla okumuştur. Diğerleri gâib sigayla okumuştur.
A'raf 7:170
169. “Onların ardından kitaba vâris olan ve “Nasıl olsa bağışlanacağız” diyerek şu dünyanın geçici menfaatine sarılan bir kuşak geldi. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılırlar. Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınız ermiyor
170. “Kitaba sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.”
Onların ardından bir kuşak geldi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “half” insanın ve sözün aşağı durumda olanı demektir. Denilmiştir ki, sözün kötüsü anlamına gelir. Bazıları da dedi ki: Bu, “içlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir” meâlindeki beyanın bağlantı (sıla) cümlesidir. [ş]İyi kimseler Allah'a iman eden, sınırlarına, helâl ve haramlarına riayet edenlerdir. Onların ardından geldi. Yani iyi kimselerin peşinden. Bir kuşak. Allah'ın sınırlarına ve haramlarına riayet etmeyen bir nesil. Bazıları şöyle demiştir. Bu, resül ve nebilerden bahseden beyanın sılasıdır. Cenâb-ı Hak sanki onların ardından bir kuşak geldiğini bildirmiştir. Yani resül ve nebilerin ardından geldi. Bunlar kitaba vâris olmuştur. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın Meryem süresinde bildirdiği gibidir. Bu ilâhi beyan şudur: “Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsâni arzulara uyan bir nesil geldi”, Cenâb-ı Hak bunu nebi ve resülleri anlattıktan sonra? bildirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Kitaba vâris olan ve içerdiği şeylerle amel eden. Şu dünyanın geçici menfaatine sarılan. Ehl-i Kitap, üç şekilde dünyaya sarılıyordu. Bir kısmı bunu kendisine helâl kılarak alıyordu. Tıpkı “namazı kılmayan ve nefsâni arzulara uyan” ve “Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar”” meâlindeki ilâhi beyanlar gibi. Bir kısmı ise değiştirmek suretiyle onu alıyordu. Kitabın değiştirilmesini kastediyorum. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, ‘Bu Allah katındandır? derler”?", ve “elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!” Bunların bir kısmı ise müslümanların yaptığı gibi ihtiyaç kadarıyla alıyorlardı. Burada helâl kılmak ve değiştirmek suretiyle almak dışında bir ihtimal yoktur. Burada helâl kılma yoluyla alma gerçeğe daha yakın bir yorumdur. Onlar helâl kılarak şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Yani ister helâl ister haram olsun alıyorlardı. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılırlar. Dedi ki: Onların ardından bir kuşak geldi. Kötü bir nesil. [§] Kitaba vâris olan. Peygamberlerinden sonra, Allah onları kitaba vâris kılmış ve onlarla ahit yapmıştır. Tıpkı Meryem süresinde bildirildiği gibi: “Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsâni arzulara uyan bir nesil geldi.” Bunlar şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Bu belirtmiş olduğumuz yorumdur.
Nasıl olsa bağışlanacağız diyerek. Bu beyan çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Birincisi onların şu sözleridir: “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız”?: biz bağışlanacağız. Onlar insanların mallarını kendilerine helâl kılıyor ve bunları alıyorlardı. Sonra da nasıl olsa bağışlanacağız, çünkü biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız diyorlardı. İkinci muhtemel yorum şudur: Onlar, bağışlanmayacaklarını bildikleri halde “bağışlanacağız” dediler. Çünkü helâl kılarak başkasının malını aldıklarında onların bağışlanmayacakları kitaplarında vardı. Yahut onlar yaptıkları günah fiilden dolayı kınandıklarında “biz bağışlanacağız” dediler.
Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Bunlardan kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? şu anlama gelebilir: Onlar bunu helâl kıldıklarında, bunu Allaha nispet ettiler ve dediler ki: Bize bunu Allah emretti. Buna karşın Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Yani helâl kıldıkları şeyleri Allaha nispet etmeyeceklerine dair. Yahut şöyle denilebilir: Onlardan “Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dememelerine dair söz alınmıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? beyanı, yapmaya devam ettikleri ve tövbe etmedikleri günahlarının bağışlanması konusunda Allah'ı zorunlu kılmalarına dairdir.
Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Yani kitaptakini okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akılları ermiyor mu?” Yani şirkten sakınanlar veya Allah'a muhalefet ve isyan etmekten sakınanlar. Onlar, Allaha muhalefeti terketmenin âhirette daha hayırlı olduğuna dair kitaplarında olanı düşünmüyorlar mı? Sonra Cenâb-ı Hak müminler hakkında haber verdi ve şöyle buyurdu: Kitaba, içindeki helâl ve harama, sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.
(SDenildi ki: İsrâiloğulları'nın ardından kötü bir kuşak geldi. Onlar yahudilerdi. Kitaba vâris oldular. Denildi ki: Babalarından ve öncekilerden alarak Tevrat'a vâris oldular. Şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Dediler ki bu rüşvettir. Nasıl olsa bağışlanacağız diyerek. Onlar rüşvet alıyorlardı ve “nasıl olsa bağışlanacağız” diyorlardı. Çünkü onlar kendilerinin Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olduklarını iddia ediyorlardı. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa. Denildi ki buna benzer rüşvet çıksa hemen alırlardı. Bunlardan kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Dediler ki: Tevrat'ta onlardan haram olan bir şeyi helâl kılmayacaklarına ve yine Tevrat'a dair Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair söz alınmıştı. Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Yani haramları helâl kılmaktan ve haram yemekten sakınanlar için. Kitaba sımsıkı sarılıp. Denildi ki: Tevrat'a sımsıkı sarılıp, onu tahrif etmeyip haramı helâl kılmayanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.
---
Dipnotlar:
Belirtilen âyetten önce Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “İşte bunlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu, Âdem'in soyundan gelen peygamberler...” (Meryem, 19/58). 234 “Efelâ ya'kılün” (oyan vi) ve “efelâ ta'kılün” (oyan wi) iki mütevatir kırâattir. Hafs'ın Âsımdan rivayeti gibi Nâfi, İbn Âmir, Ebü Câfer ve Yâkup muhatap sigayla okumuştur. Diğerleri gâib sigayla okumuştur.
A'raf 7:171
171. “Bir zamanlar İsrâiloğulları'nın üzerine dağı bir gölgelik gibi kaldırdık da üstlerine düşecek sandılar. “Size verdiğimize (kitaba) kuvvetle sarılın ve içinde olanı aklınızda tutun ki korunasınız' dedik.”
Bir zamanlar İsrâiloğulları'nın üzerine dağı bir gölgelik gibi kaldırdık. Denildi ki; dağı kaldırdık. Tıpkı “dağı başlarına diktik” beyanı gibi. Yine denildi ki; “neteka” koparmak ve sökmek demektir. Bazıları da onların kitabından alınmış bir kelime olduğunu söylemiştir. Bunun nasıl olduğunu bilemeyiz. Yine denildi ki; hareket ettirdik. Bu, İbn Kuteybe'nin görüşüdür”#, Ebü Ubeyd? şöyle demiştir: Yerinden söktüğün ve attığın şeydir. Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir ya- bunu, Allah'ın elçisi, kavminin sefihliğine sabretmesi için bildirmiştir. Çünkü Müsâ'nın (a.s.) kavmi, onun elinde meydana NO gelen ve kendileri tarafından görülen mücizelerin çokluğuna ve Müsâ'dan (a.s.) onlara yönelik nimetlerin büyüklüğüne rağmen ancak dağın üzerlerine kaldırılması ve bırakılması tehdidinden sonra onu ve Tevrat'ı kabul etmiştir. Bu mücize ve nimetler, Müsâ'nın (a.s.) onları Firavun'un köleleştirmesinden ve onun elinden kurtarması, onlar için denizi yarması ve onları denizden geçirmesi, taştan pınarlar fışkırtması, onlar için kudret helvası ve bıldırcın etinin indirilmesini sağlamaktır. Müsâ'nın (a.s.) onlara sağlamış olduğu belirtilen bütün bu mücizelere rağmen onlar onu ve Tevrat'ı kabul etmemişlerdir. Dağın üzerlerine kaldırılması durumunda ise kabul etmişlerdir. Cenâb-ı Hak bununla Peygamberimize (s.a.) sabır telkin etmektedir ki o, kavminin ona muhalefeti ve aşırı alçaklıkları sebebiyle usanmasın.
Burada belirtilen üzerlerine dağın kaldırılması hadisesi iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, onlar bunu gördüklerinde ona iman ettiler ve kitabı kabul ettiler. Fakat bu onlardan belâyı uzaklaştırma amacı taşıyan bir imandı. Zira bu bir zorlamaydı, zorlama durumunda da iman geçerli olmaz. İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu büyük bir mücize, açık bir delil ve bir alâmet kıldı. Onlar da bunu kabul ettiler, ona imanı gerçekleştirdiler, sonra da bunu bıraktılar. İlk sürede bildirilen husus bunu göstermektedir. Nitekim burada Cenâb-ı Hak “bundan sonra yine döndünüz”?! buyurmuştur.
Üstlerine düşecek sandılar. Yani şayet inanmazlarsa üstlerine düşeceğine kesin bir şekilde inandılar.
Size verdiğimize (kitaba) kuvvetle sarılın. Daha önce bu beyanı açıklamıştık?, Size verdiğimize (kitaba) kuvvetle sarılın beyanı iki yoruma açıktır. Birincisi, sarılın, yani içindekileri kabul edin. İkincisi, içindekilerle amel edin. Bunda kudretin fiille birlikte olduğuna delil vardır”.
İçinde olanı aklınızda tutun. Denildi ki: içinde olan helâl ve haramla amel edin ki cezadan ve günahtan korunasınız.
si MENS ği azad gaf gi pl ASİ İNŞ GOL Ja, SUŞİ kaş a 838 EAE
---
Dipnotlar:
2356 İbn Kuteybe şöyle der: “Biz dağı kaldırdık” Yani onu sarstık. Yağ çıkarmak için tulumu yardığında “netakte es-sikâe” denir. Dağın yarılması, Müsâ'nın (a.s.) askerleri oranında ondan bir parçanın koparılması olup onların üzerine gölgelik yapılmıştır. Müsâ onlara şöyle demiştir: Yâ Tevrat'ı kabul edeceksiniz ya da bu sizin üzerinize düşecek” (İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurân, s. 174). 257. Ebü Ubeyd Kasım b. Sellâm el-Bağdâdidir. Birçok eser sahibi meşhur imamdır. Onun Kur'ân'ın filolojik tefsiri, hadis metinlerindeki nadir kelimeler, fıkıh ve diğer alanlarda kitapları vardır. O, sika ve allâme bir şahsiyetti. 224/838 senesinde vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 490-509; İbn Hacer, Takribü't-tehzib, s. 450).