Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — A'raf 7:172 – Enfal 8:75

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. A'raf 7:172
  2. A'raf 7:173
  3. A'raf 7:174
  4. A'raf 7:175
  5. A'raf 7:176
  6. A'raf 7:177
  7. A'raf 7:178
  8. A'raf 7:179
  9. A'raf 7:180
  10. A'raf 7:181
  11. A'raf 7:182
  12. A'raf 7:183
  13. A'raf 7:184
  14. A'raf 7:185
  15. A'raf 7:186
  16. A'raf 7:187
  17. A'raf 7:188
  18. A'raf 7:189
  19. A'raf 7:190
  20. A'raf 7:191
  21. A'raf 7:192
  22. A'raf 7:193
  23. A'raf 7:194
  24. A'raf 7:195
  25. A'raf 7:196
  26. A'raf 7:197
  27. A'raf 7:198
  28. A'raf 7:199
  29. A'raf 7:200
  30. A'raf 7:201
  31. A'raf 7:202
  32. A'raf 7:203
  33. A'raf 7:204
  34. A'raf 7:205
  35. A'raf 7:206
  36. Enfal 8:1
  37. Enfal 8:2
  38. Enfal 8:3
  39. Enfal 8:4
  40. Enfal 8:5
  41. Enfal 8:6
  42. Enfal 8:7
  43. Enfal 8:8
  44. Enfal 8:9
  45. Enfal 8:10
  46. Enfal 8:11
  47. Enfal 8:12
  48. Enfal 8:13
  49. Enfal 8:14
  50. Enfal 8:15
  51. Enfal 8:16
  52. Enfal 8:17
  53. Enfal 8:18
  54. Enfal 8:19
  55. Enfal 8:20
  56. Enfal 8:21
  57. Enfal 8:22
  58. Enfal 8:23
  59. Enfal 8:24
  60. Enfal 8:25
  61. Enfal 8:26
  62. Enfal 8:27
  63. Enfal 8:28
  64. Enfal 8:29
  65. Enfal 8:30
  66. Enfal 8:31
  67. Enfal 8:32
  68. Enfal 8:33
  69. Enfal 8:34
  70. Enfal 8:35
  71. Enfal 8:36
  72. Enfal 8:37
  73. Enfal 8:38
  74. Enfal 8:39
  75. Enfal 8:40
  76. Enfal 8:41
  77. Enfal 8:42
  78. Enfal 8:43
  79. Enfal 8:44
  80. Enfal 8:45
  81. Enfal 8:46
  82. Enfal 8:47
  83. Enfal 8:48
  84. Enfal 8:49
  85. Enfal 8:50
  86. Enfal 8:51
  87. Enfal 8:52
  88. Enfal 8:53
  89. Enfal 8:54
  90. Enfal 8:55
  91. Enfal 8:56
  92. Enfal 8:57
  93. Enfal 8:58
  94. Enfal 8:59
  95. Enfal 8:60
  96. Enfal 8:61
  97. Enfal 8:62
  98. Enfal 8:63
  99. Enfal 8:64
  100. Enfal 8:65
  101. Enfal 8:66
  102. Enfal 8:67
  103. Enfal 8:68
  104. Enfal 8:69
  105. Enfal 8:70
  106. Enfal 8:71
  107. Enfal 8:72
  108. Enfal 8:73
  109. Enfal 8:74
  110. Enfal 8:75

A'raf 7:172

[Bezm-i Elest Meselesi] Müfessirler Rabb'in âdemoğullarından -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp... meâlindeki ilâhi beyan hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimisi şöyle demiştir: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın Âdem'i (s.a.) yarattığı vakit olmuştur. Onun soyundan yaratılacak olanları zerreler gibi çıkarmış ve şu beyanı onlara iletmiştir: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? Onlar da “elbette öyle” demişlerdir“. Fakat bu konuda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı dedi ki: Onlar, benzerlerine sorumluluk yüklendiği bir algı düzeyine getirilmiştir”. Bu, Hasan-ı Basri'nin görüşüdür?“?, Bazıları da şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, bunu, bedenler olmaksızın ruhlara bildirmiştir. Kimisi de şöyle demiştir: Söz konusu arz olmaksızın Cenâb-ı Hak iki grup yaratmış ve “Bunlar cennet içindir, gerisine bakmam; (Slbunlar da cehennem içindir, gerisine aldırmam”" 261 Bu, merfü ve mevkuf şekilde birçok isnat yoluyla ve farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle demiş: Allah, Nâmanda -yani Arafatta- Âdem'in sırtından söz almıştır. Onun soyundan yarattığı tüm nesli çıkardı ve önünde onları zerreler gibi yaydı. Sonra onlara yönelik bir hitapta şöyle buyurdu: “Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? ‘Elbette öyle! Tanıklık ederiz” dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz yahut “Önce atalarımız Allah'a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi bâtıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin!” demeye kalkışmayasınız” (Ahmed diye buyurmuştur. Bazıları da şöyle demiştir: Onların dünyadaki ecelleri ve durumları üzerine hepsini ortaya çıkarmıştır. Bu kıssanın nasıl olduğuna veya zerrede fakirlik, zenginlik durumlarını nasıl gördüğüne yahut nasıl “şunlar buradadır gerisine bakmam” buyurduğuna ilişkin olarak en doğrusunu Allah bilir. Nitekim ben sizin Rabb'iniz değil miyim? meâlindeki beyan onlara arz edildiğinde “belâ” cevabında birleşmişlerdir. Bu rivayetlerde özellikle halk kesimini ve bilgisi zayıf kimseleri bunları tebliğ etmekten korumayı daha gerekli ve faydalı; haberleri rivayet etmekten doğan şüphelerden ve onların iç yüzünü ortaya koymaktan uzak tutmayı gerekli gördük. Allah'tan helâki gerektiren şeylerden bizi korumasını, her dinleyenin kurtuluşunu sağlayan samimiyette bizi başarılı kılmasını, bütün şüphe ve şaşkınlıkları gidermesini diliyoruz, bütün güç ve kudret Allaha aittir. Bazı müfessirler âyetin yorumunda bugüne kadar olduğu ve kıyâmete kadar devam edeceği üzere Âdem'in (a.s.) neslinin durumunu, dölünden oluşturma ve rahimlerde yaratma şeklindeki bilinen durumu diye yorumlamıştır; Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarında buyurduğu üzere: “İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı. O su, bel ve apış arasından çıkar”. “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra rahim duvarına asılı yumurtadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır”. ( “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz; sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz. Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir”. “Ne oluyor size de Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır”. Bunlar ve bunların dışında, insanın yaratılışının ilk aşamalarından son safhasına kadar devam eden süreçlerde Allah'ın delil gösterdiği hususlar başlangıcının mahiyeti ve her bir göz atışında bir halden diğerine geçişinde akıllara gizli kalan ve takdir etmekten aciz kaldığı fiillerdir. Ayrıca insanın yaratılışında muhteşem ve güzel bir düzen vardır ki insana, her gözün göreceği şekilde görsel yöntemlerden oluşan her türlü çareye başvurarak insanın bir nesneye böyle bir tasarımda bulunması insana bir görev olarak yüklense bundan kesinlikle aciz kalırdı, ki rahim içinde bunu üç karanlık?“ nasıl yapabilsin? Zira onda akıl yürütme, işitme ve görme duyuları düzenlemiştir. Yaratılıştaki bütün hikmetleri kuşatmak insanda yarattığı ve onun aracılığıyla varettiği her şeye onun hayalleri bile ulaşamaz. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak “Hatta kendinizde de [açık kanıtlar vardır). Hiç görmüyor musunuz?” diye buyurmuştur. Bütün nesillere yönelik sözleşme işte bu sözü edilen hususları düşünmeye davettir ve kendileri bütün özellikleriyle yaratıp yöneten varlığın yaratılmışlar gibi olmaktan veya bir yaratığın onun zâtını değerlendirip sınırlamaktan yüce olduğuna kendilerini şahit tutmaktır?”. İşte onları kendileri konusunda şahit tutmanın anlamı budur. Yani onları kendilerine karşı şahitler kılmıştır ki kendilerini düzenleyenin Rab'leri olduğunu, O'ndan başka Rabb'in ve O'nun bir benzerinin olmadığını?? bilsinler. İnsanın çocuğunu düzenlemekten aciz olduğu [§]ve ebeveyninin sperm ve yumurtasında iken hangi halde bulunduğunu bilmediği herkesçe maruf olan nesiller aracılığıyla insanı yaratmasında, insan türünün ebeveyni sayesinde var olmadığını aksine âlemlerin Rabb'i sayesinde var olduğunu bilmeye dair açıklama vardır?”. İnsanın ebeveyn vasıtasıyla yaratılışına ilişkin bilgi, onların Allah'ı bilmekten gafil olduklarını söylemelerini engelleyicidir. Zira insanların her biri bunu bilmiştir. Bu bilme, kimsenin hatırlamayacağı vakitteki durumda iken gerçekleşmiş değildir. Bu yorumun birincisinden daha doğru olduğunun göstergesi, konuya dair önceki âyetlerin (siyak) işaret ettiği anlamdır. Bu âyetlerden biri şu ilâhi beyandır: Rabb'in âdemoğullarından aldı. Oysa görüşlerini belirtmiş olduğum kimselerin sözleri ise nesillerini Âdem'in (a.s.) sırtından çekip alma şeklindedir. İkincisi sırtlarından anlamındaki beyandır. Halbuki ilk görüşü ileri sürenlerin sözlerinde “Âdem'in (a.s.) sırtından” şeklindedir”, Üçüncüsü, bizim bundan haberimiz yoktu dersiniz meâlindeki beyandır. Yapılan yorumda ise “demeyesiniz” şeklindedir. Cenâb-ı Hak nasıl onları bu sözü söylemekten sakındırsın? Oysa Allah zerreler halinde iken insanlardan hiç birini bu sözleşmeyi hatırlamayacaklarını ve bütün uyarı türleriyle uyarılsalar bile bunun onlar nezdinde kalıcı olmayacağını bilmiştir. Dördüncüsü yahut önce atalarımız Allah'a ortak koştu, biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz demeyesiniz diye meâlindeki beyandır. İlâhi huzurda vuku bulan bu sözleşme olayında zerreler halindeki insanların “atalarımız şirk koştu, biz ise onlardan sonra gelen nesiliz sözünü söylemelerini engelleyen bir durum vardır [ki o da söz konusu diyalogda insanlara atalarımız şirk koştu diye bir bildirimde bulunulmamış olmasıdır, bundan habersiz olan insanların böyle bir beyanda bulunması mümkün değildir)”. Yine söz konusu rivayette “bunlar cehennemdedir, gerisine aldırmam” sözü belirtilir. Kur'ân'da ise “belâ” sözünde onHalbuki Kur'ânda şu ilâhi beyanlar vardır: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz””, “Ey Rabb'imiz! diyecekler, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?” Söz konusu rivayette beyan edilen olayın gerçek olması durumunda )Jtoplamda Kur'ân'ın belirttiği sayıdan daha fazla ölüm ve hayatın ispatı vardır”. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Yine bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz’ dediler meâlindeki ilâhi beyan hakkındaki ikinci yorum çeşitli yönlere açıktır. Âyetin başlangıcı olmasına gelince incelendiği takdirde işaret ettiğimiz anlama geldiği ortaya çıkar. Çünkü Cenâb-ı Hak âdemoğullarından sonra da sırtlarından almayı belirtmiştir. Âdemoğullarından sonra da sırtlarından alınan şey nutfelerdir. O da bel ve genital bölge arasından çıkan ve atılan bir sıvıdır?”. Kendileri hakkında onları şahit tutmuştu. Onları hangi unsurdan yarattığını ve ruh tamamlanıp insan olma durumu tamamlanıncaya kadar halden hale çevirdiğini onlara bildirdi?” Şu da var ki Allah, insanın ilkin yaratılışının ebeveyninin yönetimi dışında cereyan ettiğini, var oluşunu devam ettirmesinin hiç bir şeyin kendisini aciz bırakmadığı ve her şeyi bilen bir yaratıcının düzenlenmesi sayesinde gerçekleştiğini bütün nesillere bildirdi, tâ ki bunları bildirenin, kendilerini bu şekilde eğitenin, benzeri bulunmayan”! Rab'leri olduğunu ikrar etsinler. Dolayısıyla bu, kendilerine karşı Allah'tan gelmiş bir bildirmedir; ayrıca yaratılış vasıtasıyla zürriyetlerden, kendilerini eğitenin ve Cenâb-ı Hakk'ın düzenlemesine bağlı olarak aralarında vuku bulan olaylara kendilerini muktedir kılanın Allah olduğuna ilişkin bir şahitliktir. Yine yarın “bizim bundan haberimiz yoktu” demesinler diye böyle bir şahitlik yapılmıştır. Çünkü her akıl sahibi bunu ve kendisinin, anne-babası düzenlemesi sayesinde değil, Allah'ın varetmesiyle meydana geldiğini bilmiştir. Bu şahitlik, ebeveynlerden sonra gelen bir nesil olmaları bakımından anne-babalarının ortak koşmasını, kendilerine delil yaparlar diyedir. En doğrusunu Allah bilir. (Slİkinci yorum, Allah'ın nesillerin durumundaki değişimi kendilerine göstermek suretiyle onları kendileri hakkında şahit tutmasıdır. Şu da var ki kendileri bu süreçlerden geçmişlerdir ve onların tabiatında olan her varlık bu düzenlemenin kapsamındadır. Bu nesilleri varedenin her şeyi bu şekilde varettiğini bilsinler de bir benzeri bulunmayan? Rabb'in olmaksızın varoluş gerçekleştiğine dair şüpheleri ortadan kalksın, bu sayede gaflet mazereti ve peşlerinden gelmeleri itibariyle ebeveynin inkârlarına tabi olma veya onları rahatça taklit etme gerekçesi yok olsun. Çünkü bütün mevcudatı varetmek insanların yönetim ve gücünün dışında bulunduğu ve başka bir varlığın düzenlemesine rucü ettiği bilindiği için Allah'ın insanlara gösterdiği yaratma olayı bir istidlâl noktası olur, ebeveynlerinin şirk koşma inancını onlara emretmesiyle yapılacak bir istidlâl noktası oluşmaz. Evet anlamına gelen “belâ” ifadesi, konuşma yoluyla olabileceği gibi yaratılış bakımından da olabilir. Yaratılış cevabı, düşünme yoluyla olur. Konuşmaya gelince telkinde bulunmadan önce bir rab ve yaratıcının var olduğuna inanandan başka inanmayan hiç kimseye Rabb'iniz değil miyim?) diye soru sorulmaz. Tıpkı şu ilâhi beyanda sorulduğu üzere: “Onlara, gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”. Yaratılış, bir varediciye ve düzenleyiciye muhtaç olması sebebiyle herkes Allah'ın rab oluşunu kabul etmekte ortaktır. Yaratılışta ve fıtratta uyumsuzluğun bulunmaması bu anlamdadır”, Çünkü Allah yaratıkları o şekilde yaratmıştır ki yaratıklar degişim süreçlerini, halden hale intikal şekillerini ve her durumdaki değişimin miktarını bilmeyi düşünseler buna güç yetiremezler. Allah'ın yaratıkları bu şekilde yaratması insanların yaratılışta tevhidin delili bulunduğunu bilmeleri içindir. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu sözün anlamı da budur: “Her doğan, fıtrat üzere doğar”. Yani öyle bir hal üzere ki eğer akıllar ve düşünceler onda serbest bırakılırsa tevhide şahitlik ederler. Bu, aynı zamanda “belâ” sözünün anlamıdır. Yoksa burada dilin konuşması yoktur, aksine hâlin konuşması vardır. Filozofun şöyle demesi gibi: Her susan konuşur, çünkü onun susması başka bir düzenlemenin delilidir. O, dil ile Aziz ve tek olan Allah'tan konuşur”, Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Şâhit tutmanın, Allah'a kulluk yapmak, Allah'ın onların Rabb'i ve maliki olduğu konusunda onları kendilerine karşı şahit tutmak suretiyle gerçekleşmesi de mümkündür. “Belâ” sözünü söylemek düşünmeyi gerektirir, düşününce de sanki bu sözü söylemiş olur”. En doğrusunu Allah bilir. Âyette Allah'ın, insanlara ait fiilleri yaratmasına delil vardır, çünkü spermin bedenden atılması fiili insanlara aittir?, Allah ise bunu, kendisinin aldıgını bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet “Selefin yorumunun dayanağı nedir?” diye sorulursa buna şöyle cevap verilir: Muhtemelen bu konuda bir rivayet buldular, âyetin bu mânaya geldiğini zannettiler ve buna göre de yorumladılar. Bunun âyetle aynı mânaya geldiği benimsenirse mutlaka bir eklemeye veya çıkarmaya gerek vardır, aksi takdirde bundan çıkış yolu bulunmaz. Bunlardan biri şöyle demesidir. Rabb'in âdemoğullarından aldığında meâlindeki beyanda geçen “min” harfi bağıntı (sıla cümlesi) yapılır. Sanki şöyle demiş olur: “Rabb'in âdemoğullarını aldığında” Bu durumda “sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur” meâlindeki beyan gibi olur. Her bir insanın çocuğu kendi sırtından alındığı gibi âdemoğulları Âdem'in sırtından alınır. Yani her birinin oğlunun aslı kendi sırtındandır. Cenâb-ı Hak sırtlarından buyurmuştur, çünkü onlara mensupturlar. Eğer bağlantı (sıla) harfi atılmış olsaydı şüphe ortadan kalkardı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, her ne kadar bunun düşmesi gerekiyorsa da onları belirtirken vasıl hakkını korumuştur. [§] Tıpkı “Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice memleket halkını şiddetli biçimde hesaba çekip bilinmedik görülmedik azaba çarptırmışızdır”? meâlindeki ilâhi beyan ve bunun dışındakilerde olduğu gibi. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, memleket halkını söz konusu şehir vasıtasıyla üstü kapalı bildirmiştir. Buna göre her ne kadar hakikatte onun fiil yapma imkânı olmasa da onun hakkında bir fiilden bahsetmiştir. Öteki de bunun gibidir. Netice itibariyle sanki şöyle buyurmuştur: “Rabb'in âdemoğullarından, onların sırtlarından aldığında.” Sonra, ona arz edilmiş olup alınan şey, hitabı ve “ben sizin Rabb'iniz değil miyim?” beyanını anlayabileceği düzeyde varedilmiştir. Bunun üzerine de belirtilen cevabı vermiştir. İçinde Âdem'in neslinin iki gruba ayrılacağı bildirilen haber” ya bununla ilgili degildir, dolayısıyla buna bitiştirilmiştir veya âyette iki gruptan birinin cevabı bildirilmiştir yahut hepsi arasında bu okumaya dair ittifak vardır; bunu aşan kısımda ise ihtilaf vardır. Ayırım bunun dışındaki şeylerdedir. Bu kadarında da ittifak olabiliyor”. Kıyâmet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu' dersiniz diye böyle yaptık. Bu beyan, Allah'ın varlığını haber veren peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesinin gizli kalması durumuna göre anlaşılır. Bu, onların peygamberlerden habersiz olduklarını iddia etmemeleri içindir. Zira onlar peygamberler aracılığıyla uyarıldılar ve ikaz edildiler. Yahut başlarına gelen gaflet sebebiyle delil getirmemeleri içindir. Zira onların mazeretleri bunun dışındaki deliller ve peygamberler aracılığıyla kesilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Diğer seçenek de şudur: Yahut önce atalarımız Allah'a ortak koştu demeyesiniz diye. Yani Cenâb-ı Hak peygamberler gönderdi ve kitaplar indirdi ki bu tür şüpheler belirtilen iki şekliyle ortadan kalksın. Bu durum şu ilâhi beyanlar gibidir: “Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce ona uymuş olsaydık”. Bİ “Kendi iradeleriyle önceden yaptıklarından ötürü başlarına bir musibet geldiğinde, “Rabb'imiz! Ah, ne olurdu, bize bir peygamber gönderseydin de âyetlerine uyup müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı (peygamber göndermezdik)””. “Biz bir resül göndermedikçe azap etmeyiz””3. Verilen bu iki cevapla delillerin geçersiz hale gelmesi sebebiyle, ebeveynlerin yönetiminden kurtulmuş çocuklardan meydana gelen soyuna ilişkin durumun açıklığa kavuşması birinci yoruma göredir. Kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesiyle azabı hak etmek söz konusu olması ikinci yoruma göredir. Bununla birlikte peygamber göndermek ve kitap indirmek, her iki yorum için de geçerli olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi bâtıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin. Bu beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri, buradaki helâk etmenin azap etmek değil, aksine öldürme anlamında olmasıdır. Tıpkı “eğer bir kimse ölürse” meâlindeki beyanda olduğu gibidir. Yani sen bizi öldürebilirsin, zira sefihler yapacaklarını yaptılar. Yine onları bırakmayabilirsin, çünkü tövbe etmeleri umulur veya onlar arasından sefihlik yapmayanlar tövbe edebilirler. Genele nispet edilmesi ise iki şekildedir. Birincisi onlardan sefihlik yapan kimselerin kastına, ikincisi ise hepsine göredir. Zira ölüm tüm insanlar için yazılı olup gerçektir. Bu, azap etme anlamında değildir. İkincisi, azap etme anlamındadır. Sen bunu bundan dolayı yapmazsın anlamına göre azap etmek demektir. Bir adama, temizlenmek (teberri) ve temize çıkarmak (tebrie) üzere “ben şunu yaparım veya sen şunu yaparsın” denilmesi gibidir. Yine “bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir”27 meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Yani sen bunu imtihan ve azap etmek için yapıyorsun. Üçüncüsü, imtihanı hak etmede -onlardan bazıları bunu hak etse de- bunu hepsine gerekli kılmaya göre olmasıdır. [§]Zira öncelikli olarak bu, onun hakkıdır. Uhud savaşındaki durum gibidir”, Şöyle ki onların hepsinden günah sâdır olmamakla birlikte onları imtihan etmiştir. Bütün musibet çeşitlerindeki durum da buna göredir. Hayır ve şer ehli, her ne kadar bazıları için ceza olsa da cezada değil, imtihanda aynı konumda tutulurlar. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: b. Hanbel, el-Müsned, 1, 272; Taberi, Tefsir, IX, 111). Heysemi “ricâli sahih kimselerdir” demiştir (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VII, 25). Rivayetlerin bütünü için bk. Taberi, Tefsir, IX, 111-118; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 597-608. Fakat İbn Kesir, hadisleri ve rivayetleri sunduktan sonra şöyle demiştir: “Bu hadisler, Allah Teâlâ'nın Âdem'in (a.s.) neslini onun soyundan çıkardığını, cennet ehli ile cehennem ehlini birbirinden ayırdığını göstermektedir. Onların Rabb'i olduğuna onları şahit gösterme ise sadece İbn Abbâs ve Abdullah b. Amr'ın hadisinde geçmektedir. Bu ikisinin merfü değil, mevkuf olduğunu daha önce açıklamıştık. Bundan dolayı selef ve haleften bazı âlimler şöyle demiştir: Bu şahit göstermekten maksat, onları tevhit üzere yaratmasıdır...Yani onları, buna şahitler ve hal diliyle bunu söyleyenler olarak yaratmıştır” (İbn Kesir, Tefsir, II, 265). Bazı âlimler iki görüşü uzlaştırmıştır. Şöyle ki Allah, insanlara onlardan alınan bu sözleşmeyi hatırlatmak için peygamberler göndermiş, akli ve nakli deliller varetmiştir (bk. Âlüsi, Rühu'l-medni, IX, 104). Yine bu âyetin tefsiri konusunda uzun tartışmalar vardır (Ayrıntılı bilgi için bk. 262 Yani Âdem'in (a.s.) tüm zürriyetini sanki büluğ çağına ulaşmış gibi kılmıştır ki böylelerine ilâhi hitap yöneltilir. 268 Bu şekliyle bulamadım. Fakat İbn Ebu'd-Dünya eş-Şükr adlı eserinde ve Ebu'ş-Şeyh ve Beyhaki eş-Şu'ab adlı eserinde Hasan-ı Basri'nin şöyle dediğini nakletmişlerdir: Allah Âdem'i (a.s.) yarattığında, cennet ehlini sağ sayfasından, cehennem ehlini sol sayfasından çıkardığında ve onlar yeryüzünde yürüdüklerinde, onların bir kısmı kör, bir kısmı sağır, bir kısmı alacalı, bir kısmı kötürüm ve böylece çeşitli musibetlere mâruz kalmışlardır. Bunun üzerine Âdem (a.s.) “ey Rabb'im benim çocuklarımı eşit kılmadın mı? demiş; Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ey Âdem, ben şükredilmek istedim. Sonra da onları onun bedenine geri göndermiştir (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 603). 24 Abdurrahmân b. Katâdeden şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'ın şöyle buyurdugunu işittim: Allah Teâlâ Âdem'i yarattı, sonra insanları onun sırtından çekip çıkardı ve buyurdu ki: Bunlar cennettedir, gerisine aldırmam; bunlar da cehennemdedir, gerisine aldırmam” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 186; İbn Hibbân, es-Sahih, II, 50). Ömer b. Hattâbdan rivayet edilmiştir ki ona “Rabb'in âdemoğullarından -onların sırtlarındanzürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz' dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz” âyeti hakkında sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: Resülullah'a (s.a.) bu âyet hakkında sorulduğunu ve onun şöyle dediğini işittim: “Allah Âdem'i yarattı, sonra sırtını sağıyla meshetti, ondan neslini çıkardı ve şöyle buyurdu: Bunları cennet için yarattım, bunlar cennet ehlinin amelini yapacaklardır. Sonra yine sırtını meshetti, ondan neslini çıkardı ve şöyle buyurdu: Bunları cehennem için yarattım, bunlar cehennem ehlinin amelini yapacaklardır” Bir adam dedi ki: Ey Resülullah nelerde amel edilecektir? -râvi dedi ki- bunun üzerine Resülullah şöyle buyurdu: Allah kulu cennet için yarattığında ona cennet ehlinin amelini yaptırır, tâ ki cennet ehlinin ameli üzere ölsün ve onu cennete koysun. Eğer Allah kulu cehennem için yaratırsa ona da cehennem ehlinin amelini yaptırır tâ ki cehennem ehlinin ameli üzere ölsün ve onu cehenneme koysun. Tirmizi, bu isnadda meçhul bir râvinin olduğunu belirtmiştir. Biraz önce İbn Kesir'den naklettiğimize bakınız. “Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır”. Yani müşriklerin dediği gibi ortakları veya oğulları veya kızları olmak. ların ikrarı birleştirilir. Bu, onların benimseyecekleri tevhit inancı kabul edilir. 23 Rahim annede olur, baba için kullanılmaz. Fakat müellif tağlib sanatı bakımından babanın sulbünü rahim olarak isimlendirmiş olmalıdır. Tağlib kullanılarak güneş ve ay için “elkamerân” (01 ani) denilmesi gibi. En doğrusunu Allah bilir. Semerkandi'nin ifadeleri şöyledir: İkincisi “onların sırtlarından” meâlindeki beyandır. Onların söyledikleri ise “Âdem'in (a.s.) sırtından” mânasındadır. Bu ise aynı şekilde nassın zâhirine aykırıdır. Şârih şöyle demiştir: Dördüncüsü “önce atalarımız Allah'a ortak koştu, biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz” beyanıdır. Bunda iki yön vardır. Birincisi, bu arzda bu sözden onları alıkoyacak bir şey yoktur. Zira onların bu hususta bilgileri yoktu. İkincisi, çünkü Allah Teâlâ, onların “önce atalarımız Allaha ortak koştu, biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz” dediklerini bildirmiş ve onlara şöyle cevap vermemiştir: Siz daha önce bir nesildiniz, nitekim atalarınız Allah'a ortak koşmuştu. Dolayısıyla siz Âdem'in (a.s.) var olmasından sonra nesil oldunuz. Bu durum ikinci yorumun daha doğru olduğunu göstermektedir (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 315b; Medine nüshası, vr. 351b). Şârih şöyle demiştir: Beşincisi, onlar demiştir ki: Cenâb-ı Hak zerreleri iki kısma ayırmış ve şöyle buyurmuştur: “Bunlar cehennemdedir, gerisine aldırmam; bunlar ise cennettedir, gerisine aldırmam.” Kur'ânda ise bunların hepsi “belâ” sözünde bir araya getirilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak “ben sizin Rabb'iniz değil miyim? buyurmuş, onlar da elbette Rabb'imizsin demişlerdir.” Bunda bir kısmına sorup diğerlerine sormaması gibi bir durum yoktur. Bu, onların tevhidi sayıldı. Dolayısıyla nasıl “bunlar cehennemdedir, gerisine aldırmam” buyurmuş olsun. Altıncısı, Kur'ân'da “ey Rabb'imiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin” buyurulmuştur. Başka bir âyette de Cenâb-ı Hak, “cansız nesneler iken size O hayat vermiş, sonra sizi öldürecek, sonra diriltecektir” diye buyurmuştur. Burada Cenâb-ı Hak, ölümü ve hayatı iki defa zikretmiştir. Bunların söylediğine göre hayat ve ölümün ispatı, bütün olarak Kur'ân'da geçenden sayı bakımından daha fazladır (Semerkandi, 2 “O,atılanbirsudan yaratıldı. O su,bel ve göğüs kafesi arasından çıkar”. 9 “ep-.Nesermetü” ruh, insan ve nefis anlamlarına gelmektedir (İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, 4 Muhtemelen şu ilâhi beyana işaret etmiştir: “Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk 285 Ebü Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzere doğar, sonra anne-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecüsi yapar” O dil ile konuşandır, yani lisân-ı hal ile. 2837 Yaniher nekadar buradaki maksat sözle değil, lisân-ı hal ile ifade etmekse de sanki “belâ” sözünü dil ile söylemiştir. Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı. O sıvı, bel ve genital bölge arasından çıkar”. 29 el-Bakara, 2/271. Bu âyetin tefsirine bakınız. 2! Yani Âdem'in sırtından alınan zürriyetlerin, cennet ehli ve cehennem ehli diye iki kısma ayrılması. Şârih şöyle demiştir: “İçinde “bunlar cennettedir, gerisine aldırmam; bunlar da cehennemdedir, gerisine aldırmam” şeklinde zürriyetlerin iki gruba ayrılacağı bilgisini veren haber, sanki bu hadiseyle ilgili vârid olmamıştır. Fakat kader hadisine bitişmiştir, bu nedenle bu konuda olduğu zannedilmiştir. İkinci olarak, nesiller hadisindedir, ancak âyette “elbette dediler” sözüyle iki gruptan birinin cevabının bildirilmiş olması muhtemeldir. Burada bir kısımdan maksat Cenâb-ı Hakk'ın haklarında “bunlar cennet ehlidir, gerisine aldırmam” buyurduğu gruptur. Ayrıca hepsi arasında bu okumada bir ittifakın olması da mümkündür. Dolayısıyla onların hepsi “ben sizin Rabb'iniz değil miyim?” sözüne “elbette” cevabı vermiştir. Fakat ulühiyetin ve rubübiyetin ikrarının aslını aşan konuda aralarında ihtilaf olmuştur. Ayırım rubübiyeti ikrarın dışındaki şeylerdedir. Başka şeylerde aralarındaki farklar dolayısıyla iki kısma ayrılmış oldular. Bu ölçüde, başka hususlarda aralarında ihtilaf olsa da kâfirler ile müslümanlar arasında ittifak vardır. Onlar için inkâr sabit olur, çünkü ikrar ettiklerinin dışındaki hususları inkâr etmişlerdir (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 27 “Müsâtayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Müsâ dedi ki: “Ey Rabb'im! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğruyolailetirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların

A'raf 7:173

[Bezm-i Elest Meselesi] Müfessirler Rabb'in âdemoğullarından -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp... meâlindeki ilâhi beyan hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimisi şöyle demiştir: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın Âdem'i (s.a.) yarattığı vakit olmuştur. Onun soyundan yaratılacak olanları zerreler gibi çıkarmış ve şu beyanı onlara iletmiştir: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? Onlar da “elbette öyle” demişlerdir“. Fakat bu konuda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı dedi ki: Onlar, benzerlerine sorumluluk yüklendiği bir algı düzeyine getirilmiştir”. Bu, Hasan-ı Basri'nin görüşüdür?“?, Bazıları da şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, bunu, bedenler olmaksızın ruhlara bildirmiştir. Kimisi de şöyle demiştir: Söz konusu arz olmaksızın Cenâb-ı Hak iki grup yaratmış ve “Bunlar cennet içindir, gerisine bakmam; (Slbunlar da cehennem içindir, gerisine aldırmam”" 261 Bu, merfü ve mevkuf şekilde birçok isnat yoluyla ve farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle demiş: Allah, Nâmanda -yani Arafatta- Âdem'in sırtından söz almıştır. Onun soyundan yarattığı tüm nesli çıkardı ve önünde onları zerreler gibi yaydı. Sonra onlara yönelik bir hitapta şöyle buyurdu: “Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? ‘Elbette öyle! Tanıklık ederiz” dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz yahut “Önce atalarımız Allah'a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi bâtıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin!” demeye kalkışmayasınız” (Ahmed diye buyurmuştur. Bazıları da şöyle demiştir: Onların dünyadaki ecelleri ve durumları üzerine hepsini ortaya çıkarmıştır. Bu kıssanın nasıl olduğuna veya zerrede fakirlik, zenginlik durumlarını nasıl gördüğüne yahut nasıl “şunlar buradadır gerisine bakmam” buyurduğuna ilişkin olarak en doğrusunu Allah bilir. Nitekim ben sizin Rabb'iniz değil miyim? meâlindeki beyan onlara arz edildiğinde “belâ” cevabında birleşmişlerdir. Bu rivayetlerde özellikle halk kesimini ve bilgisi zayıf kimseleri bunları tebliğ etmekten korumayı daha gerekli ve faydalı; haberleri rivayet etmekten doğan şüphelerden ve onların iç yüzünü ortaya koymaktan uzak tutmayı gerekli gördük. Allah'tan helâki gerektiren şeylerden bizi korumasını, her dinleyenin kurtuluşunu sağlayan samimiyette bizi başarılı kılmasını, bütün şüphe ve şaşkınlıkları gidermesini diliyoruz, bütün güç ve kudret Allaha aittir. Bazı müfessirler âyetin yorumunda bugüne kadar olduğu ve kıyâmete kadar devam edeceği üzere Âdem'in (a.s.) neslinin durumunu, dölünden oluşturma ve rahimlerde yaratma şeklindeki bilinen durumu diye yorumlamıştır; Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarında buyurduğu üzere: “İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı. O su, bel ve apış arasından çıkar”. “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra rahim duvarına asılı yumurtadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır”. ( “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz; sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz. Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir”. “Ne oluyor size de Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır”. Bunlar ve bunların dışında, insanın yaratılışının ilk aşamalarından son safhasına kadar devam eden süreçlerde Allah'ın delil gösterdiği hususlar başlangıcının mahiyeti ve her bir göz atışında bir halden diğerine geçişinde akıllara gizli kalan ve takdir etmekten aciz kaldığı fiillerdir. Ayrıca insanın yaratılışında muhteşem ve güzel bir düzen vardır ki insana, her gözün göreceği şekilde görsel yöntemlerden oluşan her türlü çareye başvurarak insanın bir nesneye böyle bir tasarımda bulunması insana bir görev olarak yüklense bundan kesinlikle aciz kalırdı, ki rahim içinde bunu üç karanlık?“ nasıl yapabilsin? Zira onda akıl yürütme, işitme ve görme duyuları düzenlemiştir. Yaratılıştaki bütün hikmetleri kuşatmak insanda yarattığı ve onun aracılığıyla varettiği her şeye onun hayalleri bile ulaşamaz. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak “Hatta kendinizde de [açık kanıtlar vardır). Hiç görmüyor musunuz?” diye buyurmuştur. Bütün nesillere yönelik sözleşme işte bu sözü edilen hususları düşünmeye davettir ve kendileri bütün özellikleriyle yaratıp yöneten varlığın yaratılmışlar gibi olmaktan veya bir yaratığın onun zâtını değerlendirip sınırlamaktan yüce olduğuna kendilerini şahit tutmaktır?”. İşte onları kendileri konusunda şahit tutmanın anlamı budur. Yani onları kendilerine karşı şahitler kılmıştır ki kendilerini düzenleyenin Rab'leri olduğunu, O'ndan başka Rabb'in ve O'nun bir benzerinin olmadığını?? bilsinler. İnsanın çocuğunu düzenlemekten aciz olduğu [§]ve ebeveyninin sperm ve yumurtasında iken hangi halde bulunduğunu bilmediği herkesçe maruf olan nesiller aracılığıyla insanı yaratmasında, insan türünün ebeveyni sayesinde var olmadığını aksine âlemlerin Rabb'i sayesinde var olduğunu bilmeye dair açıklama vardır?”. İnsanın ebeveyn vasıtasıyla yaratılışına ilişkin bilgi, onların Allah'ı bilmekten gafil olduklarını söylemelerini engelleyicidir. Zira insanların her biri bunu bilmiştir. Bu bilme, kimsenin hatırlamayacağı vakitteki durumda iken gerçekleşmiş değildir. Bu yorumun birincisinden daha doğru olduğunun göstergesi, konuya dair önceki âyetlerin (siyak) işaret ettiği anlamdır. Bu âyetlerden biri şu ilâhi beyandır: Rabb'in âdemoğullarından aldı. Oysa görüşlerini belirtmiş olduğum kimselerin sözleri ise nesillerini Âdem'in (a.s.) sırtından çekip alma şeklindedir. İkincisi sırtlarından anlamındaki beyandır. Halbuki ilk görüşü ileri sürenlerin sözlerinde “Âdem'in (a.s.) sırtından” şeklindedir”, Üçüncüsü, bizim bundan haberimiz yoktu dersiniz meâlindeki beyandır. Yapılan yorumda ise “demeyesiniz” şeklindedir. Cenâb-ı Hak nasıl onları bu sözü söylemekten sakındırsın? Oysa Allah zerreler halinde iken insanlardan hiç birini bu sözleşmeyi hatırlamayacaklarını ve bütün uyarı türleriyle uyarılsalar bile bunun onlar nezdinde kalıcı olmayacağını bilmiştir. Dördüncüsü yahut önce atalarımız Allah'a ortak koştu, biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz demeyesiniz diye meâlindeki beyandır. İlâhi huzurda vuku bulan bu sözleşme olayında zerreler halindeki insanların “atalarımız şirk koştu, biz ise onlardan sonra gelen nesiliz sözünü söylemelerini engelleyen bir durum vardır [ki o da söz konusu diyalogda insanlara atalarımız şirk koştu diye bir bildirimde bulunulmamış olmasıdır, bundan habersiz olan insanların böyle bir beyanda bulunması mümkün değildir)”. Yine söz konusu rivayette “bunlar cehennemdedir, gerisine aldırmam” sözü belirtilir. Kur'ân'da ise “belâ” sözünde onHalbuki Kur'ânda şu ilâhi beyanlar vardır: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz””, “Ey Rabb'imiz! diyecekler, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?” Söz konusu rivayette beyan edilen olayın gerçek olması durumunda )Jtoplamda Kur'ân'ın belirttiği sayıdan daha fazla ölüm ve hayatın ispatı vardır”. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Yine bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz’ dediler meâlindeki ilâhi beyan hakkındaki ikinci yorum çeşitli yönlere açıktır. Âyetin başlangıcı olmasına gelince incelendiği takdirde işaret ettiğimiz anlama geldiği ortaya çıkar. Çünkü Cenâb-ı Hak âdemoğullarından sonra da sırtlarından almayı belirtmiştir. Âdemoğullarından sonra da sırtlarından alınan şey nutfelerdir. O da bel ve genital bölge arasından çıkan ve atılan bir sıvıdır?”. Kendileri hakkında onları şahit tutmuştu. Onları hangi unsurdan yarattığını ve ruh tamamlanıp insan olma durumu tamamlanıncaya kadar halden hale çevirdiğini onlara bildirdi?” Şu da var ki Allah, insanın ilkin yaratılışının ebeveyninin yönetimi dışında cereyan ettiğini, var oluşunu devam ettirmesinin hiç bir şeyin kendisini aciz bırakmadığı ve her şeyi bilen bir yaratıcının düzenlenmesi sayesinde gerçekleştiğini bütün nesillere bildirdi, tâ ki bunları bildirenin, kendilerini bu şekilde eğitenin, benzeri bulunmayan”! Rab'leri olduğunu ikrar etsinler. Dolayısıyla bu, kendilerine karşı Allah'tan gelmiş bir bildirmedir; ayrıca yaratılış vasıtasıyla zürriyetlerden, kendilerini eğitenin ve Cenâb-ı Hakk'ın düzenlemesine bağlı olarak aralarında vuku bulan olaylara kendilerini muktedir kılanın Allah olduğuna ilişkin bir şahitliktir. Yine yarın “bizim bundan haberimiz yoktu” demesinler diye böyle bir şahitlik yapılmıştır. Çünkü her akıl sahibi bunu ve kendisinin, anne-babası düzenlemesi sayesinde değil, Allah'ın varetmesiyle meydana geldiğini bilmiştir. Bu şahitlik, ebeveynlerden sonra gelen bir nesil olmaları bakımından anne-babalarının ortak koşmasını, kendilerine delil yaparlar diyedir. En doğrusunu Allah bilir. (Slİkinci yorum, Allah'ın nesillerin durumundaki değişimi kendilerine göstermek suretiyle onları kendileri hakkında şahit tutmasıdır. Şu da var ki kendileri bu süreçlerden geçmişlerdir ve onların tabiatında olan her varlık bu düzenlemenin kapsamındadır. Bu nesilleri varedenin her şeyi bu şekilde varettiğini bilsinler de bir benzeri bulunmayan? Rabb'in olmaksızın varoluş gerçekleştiğine dair şüpheleri ortadan kalksın, bu sayede gaflet mazereti ve peşlerinden gelmeleri itibariyle ebeveynin inkârlarına tabi olma veya onları rahatça taklit etme gerekçesi yok olsun. Çünkü bütün mevcudatı varetmek insanların yönetim ve gücünün dışında bulunduğu ve başka bir varlığın düzenlemesine rucü ettiği bilindiği için Allah'ın insanlara gösterdiği yaratma olayı bir istidlâl noktası olur, ebeveynlerinin şirk koşma inancını onlara emretmesiyle yapılacak bir istidlâl noktası oluşmaz. Evet anlamına gelen “belâ” ifadesi, konuşma yoluyla olabileceği gibi yaratılış bakımından da olabilir. Yaratılış cevabı, düşünme yoluyla olur. Konuşmaya gelince telkinde bulunmadan önce bir rab ve yaratıcının var olduğuna inanandan başka inanmayan hiç kimseye Rabb'iniz değil miyim?) diye soru sorulmaz. Tıpkı şu ilâhi beyanda sorulduğu üzere: “Onlara, gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”. Yaratılış, bir varediciye ve düzenleyiciye muhtaç olması sebebiyle herkes Allah'ın rab oluşunu kabul etmekte ortaktır. Yaratılışta ve fıtratta uyumsuzluğun bulunmaması bu anlamdadır”, Çünkü Allah yaratıkları o şekilde yaratmıştır ki yaratıklar degişim süreçlerini, halden hale intikal şekillerini ve her durumdaki değişimin miktarını bilmeyi düşünseler buna güç yetiremezler. Allah'ın yaratıkları bu şekilde yaratması insanların yaratılışta tevhidin delili bulunduğunu bilmeleri içindir. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu sözün anlamı da budur: “Her doğan, fıtrat üzere doğar”. Yani öyle bir hal üzere ki eğer akıllar ve düşünceler onda serbest bırakılırsa tevhide şahitlik ederler. Bu, aynı zamanda “belâ” sözünün anlamıdır. Yoksa burada dilin konuşması yoktur, aksine hâlin konuşması vardır. Filozofun şöyle demesi gibi: Her susan konuşur, çünkü onun susması başka bir düzenlemenin delilidir. O, dil ile Aziz ve tek olan Allah'tan konuşur”, Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Şâhit tutmanın, Allah'a kulluk yapmak, Allah'ın onların Rabb'i ve maliki olduğu konusunda onları kendilerine karşı şahit tutmak suretiyle gerçekleşmesi de mümkündür. “Belâ” sözünü söylemek düşünmeyi gerektirir, düşününce de sanki bu sözü söylemiş olur”. En doğrusunu Allah bilir. Âyette Allah'ın, insanlara ait fiilleri yaratmasına delil vardır, çünkü spermin bedenden atılması fiili insanlara aittir?, Allah ise bunu, kendisinin aldıgını bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet “Selefin yorumunun dayanağı nedir?” diye sorulursa buna şöyle cevap verilir: Muhtemelen bu konuda bir rivayet buldular, âyetin bu mânaya geldiğini zannettiler ve buna göre de yorumladılar. Bunun âyetle aynı mânaya geldiği benimsenirse mutlaka bir eklemeye veya çıkarmaya gerek vardır, aksi takdirde bundan çıkış yolu bulunmaz. Bunlardan biri şöyle demesidir. Rabb'in âdemoğullarından aldığında meâlindeki beyanda geçen “min” harfi bağıntı (sıla cümlesi) yapılır. Sanki şöyle demiş olur: “Rabb'in âdemoğullarını aldığında” Bu durumda “sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur” meâlindeki beyan gibi olur. Her bir insanın çocuğu kendi sırtından alındığı gibi âdemoğulları Âdem'in sırtından alınır. Yani her birinin oğlunun aslı kendi sırtındandır. Cenâb-ı Hak sırtlarından buyurmuştur, çünkü onlara mensupturlar. Eğer bağlantı (sıla) harfi atılmış olsaydı şüphe ortadan kalkardı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, her ne kadar bunun düşmesi gerekiyorsa da onları belirtirken vasıl hakkını korumuştur. [§] Tıpkı “Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice memleket halkını şiddetli biçimde hesaba çekip bilinmedik görülmedik azaba çarptırmışızdır”? meâlindeki ilâhi beyan ve bunun dışındakilerde olduğu gibi. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, memleket halkını söz konusu şehir vasıtasıyla üstü kapalı bildirmiştir. Buna göre her ne kadar hakikatte onun fiil yapma imkânı olmasa da onun hakkında bir fiilden bahsetmiştir. Öteki de bunun gibidir. Netice itibariyle sanki şöyle buyurmuştur: “Rabb'in âdemoğullarından, onların sırtlarından aldığında.” Sonra, ona arz edilmiş olup alınan şey, hitabı ve “ben sizin Rabb'iniz değil miyim?” beyanını anlayabileceği düzeyde varedilmiştir. Bunun üzerine de belirtilen cevabı vermiştir. İçinde Âdem'in neslinin iki gruba ayrılacağı bildirilen haber” ya bununla ilgili degildir, dolayısıyla buna bitiştirilmiştir veya âyette iki gruptan birinin cevabı bildirilmiştir yahut hepsi arasında bu okumaya dair ittifak vardır; bunu aşan kısımda ise ihtilaf vardır. Ayırım bunun dışındaki şeylerdedir. Bu kadarında da ittifak olabiliyor”. Kıyâmet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu' dersiniz diye böyle yaptık. Bu beyan, Allah'ın varlığını haber veren peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesinin gizli kalması durumuna göre anlaşılır. Bu, onların peygamberlerden habersiz olduklarını iddia etmemeleri içindir. Zira onlar peygamberler aracılığıyla uyarıldılar ve ikaz edildiler. Yahut başlarına gelen gaflet sebebiyle delil getirmemeleri içindir. Zira onların mazeretleri bunun dışındaki deliller ve peygamberler aracılığıyla kesilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Diğer seçenek de şudur: Yahut önce atalarımız Allah'a ortak koştu demeyesiniz diye. Yani Cenâb-ı Hak peygamberler gönderdi ve kitaplar indirdi ki bu tür şüpheler belirtilen iki şekliyle ortadan kalksın. Bu durum şu ilâhi beyanlar gibidir: “Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce ona uymuş olsaydık”. Bİ “Kendi iradeleriyle önceden yaptıklarından ötürü başlarına bir musibet geldiğinde, “Rabb'imiz! Ah, ne olurdu, bize bir peygamber gönderseydin de âyetlerine uyup müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı (peygamber göndermezdik)””. “Biz bir resül göndermedikçe azap etmeyiz””3. Verilen bu iki cevapla delillerin geçersiz hale gelmesi sebebiyle, ebeveynlerin yönetiminden kurtulmuş çocuklardan meydana gelen soyuna ilişkin durumun açıklığa kavuşması birinci yoruma göredir. Kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesiyle azabı hak etmek söz konusu olması ikinci yoruma göredir. Bununla birlikte peygamber göndermek ve kitap indirmek, her iki yorum için de geçerli olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi bâtıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin. Bu beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri, buradaki helâk etmenin azap etmek değil, aksine öldürme anlamında olmasıdır. Tıpkı “eğer bir kimse ölürse” meâlindeki beyanda olduğu gibidir. Yani sen bizi öldürebilirsin, zira sefihler yapacaklarını yaptılar. Yine onları bırakmayabilirsin, çünkü tövbe etmeleri umulur veya onlar arasından sefihlik yapmayanlar tövbe edebilirler. Genele nispet edilmesi ise iki şekildedir. Birincisi onlardan sefihlik yapan kimselerin kastına, ikincisi ise hepsine göredir. Zira ölüm tüm insanlar için yazılı olup gerçektir. Bu, azap etme anlamında değildir. İkincisi, azap etme anlamındadır. Sen bunu bundan dolayı yapmazsın anlamına göre azap etmek demektir. Bir adama, temizlenmek (teberri) ve temize çıkarmak (tebrie) üzere “ben şunu yaparım veya sen şunu yaparsın” denilmesi gibidir. Yine “bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir”27 meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Yani sen bunu imtihan ve azap etmek için yapıyorsun. Üçüncüsü, imtihanı hak etmede -onlardan bazıları bunu hak etse de- bunu hepsine gerekli kılmaya göre olmasıdır. [§]Zira öncelikli olarak bu, onun hakkıdır. Uhud savaşındaki durum gibidir”, Şöyle ki onların hepsinden günah sâdır olmamakla birlikte onları imtihan etmiştir. Bütün musibet çeşitlerindeki durum da buna göredir. Hayır ve şer ehli, her ne kadar bazıları için ceza olsa da cezada değil, imtihanda aynı konumda tutulurlar. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: b. Hanbel, el-Müsned, 1, 272; Taberi, Tefsir, IX, 111). Heysemi “ricâli sahih kimselerdir” demiştir (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VII, 25). Rivayetlerin bütünü için bk. Taberi, Tefsir, IX, 111-118; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 597-608. Fakat İbn Kesir, hadisleri ve rivayetleri sunduktan sonra şöyle demiştir: “Bu hadisler, Allah Teâlâ'nın Âdem'in (a.s.) neslini onun soyundan çıkardığını, cennet ehli ile cehennem ehlini birbirinden ayırdığını göstermektedir. Onların Rabb'i olduğuna onları şahit gösterme ise sadece İbn Abbâs ve Abdullah b. Amr'ın hadisinde geçmektedir. Bu ikisinin merfü değil, mevkuf olduğunu daha önce açıklamıştık. Bundan dolayı selef ve haleften bazı âlimler şöyle demiştir: Bu şahit göstermekten maksat, onları tevhit üzere yaratmasıdır...Yani onları, buna şahitler ve hal diliyle bunu söyleyenler olarak yaratmıştır” (İbn Kesir, Tefsir, II, 265). Bazı âlimler iki görüşü uzlaştırmıştır. Şöyle ki Allah, insanlara onlardan alınan bu sözleşmeyi hatırlatmak için peygamberler göndermiş, akli ve nakli deliller varetmiştir (bk. Âlüsi, Rühu'l-medni, IX, 104). Yine bu âyetin tefsiri konusunda uzun tartışmalar vardır (Ayrıntılı bilgi için bk. 262 Yani Âdem'in (a.s.) tüm zürriyetini sanki büluğ çağına ulaşmış gibi kılmıştır ki böylelerine ilâhi hitap yöneltilir. 268 Bu şekliyle bulamadım. Fakat İbn Ebu'd-Dünya eş-Şükr adlı eserinde ve Ebu'ş-Şeyh ve Beyhaki eş-Şu'ab adlı eserinde Hasan-ı Basri'nin şöyle dediğini nakletmişlerdir: Allah Âdem'i (a.s.) yarattığında, cennet ehlini sağ sayfasından, cehennem ehlini sol sayfasından çıkardığında ve onlar yeryüzünde yürüdüklerinde, onların bir kısmı kör, bir kısmı sağır, bir kısmı alacalı, bir kısmı kötürüm ve böylece çeşitli musibetlere mâruz kalmışlardır. Bunun üzerine Âdem (a.s.) “ey Rabb'im benim çocuklarımı eşit kılmadın mı? demiş; Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ey Âdem, ben şükredilmek istedim. Sonra da onları onun bedenine geri göndermiştir (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 603). 24 Abdurrahmân b. Katâdeden şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'ın şöyle buyurdugunu işittim: Allah Teâlâ Âdem'i yarattı, sonra insanları onun sırtından çekip çıkardı ve buyurdu ki: Bunlar cennettedir, gerisine aldırmam; bunlar da cehennemdedir, gerisine aldırmam” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 186; İbn Hibbân, es-Sahih, II, 50). Ömer b. Hattâbdan rivayet edilmiştir ki ona “Rabb'in âdemoğullarından -onların sırtlarındanzürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz' dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz” âyeti hakkında sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: Resülullah'a (s.a.) bu âyet hakkında sorulduğunu ve onun şöyle dediğini işittim: “Allah Âdem'i yarattı, sonra sırtını sağıyla meshetti, ondan neslini çıkardı ve şöyle buyurdu: Bunları cennet için yarattım, bunlar cennet ehlinin amelini yapacaklardır. Sonra yine sırtını meshetti, ondan neslini çıkardı ve şöyle buyurdu: Bunları cehennem için yarattım, bunlar cehennem ehlinin amelini yapacaklardır” Bir adam dedi ki: Ey Resülullah nelerde amel edilecektir? -râvi dedi ki- bunun üzerine Resülullah şöyle buyurdu: Allah kulu cennet için yarattığında ona cennet ehlinin amelini yaptırır, tâ ki cennet ehlinin ameli üzere ölsün ve onu cennete koysun. Eğer Allah kulu cehennem için yaratırsa ona da cehennem ehlinin amelini yaptırır tâ ki cehennem ehlinin ameli üzere ölsün ve onu cehenneme koysun. Tirmizi, bu isnadda meçhul bir râvinin olduğunu belirtmiştir. Biraz önce İbn Kesir'den naklettiğimize bakınız. “Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır”. Yani müşriklerin dediği gibi ortakları veya oğulları veya kızları olmak. ların ikrarı birleştirilir. Bu, onların benimseyecekleri tevhit inancı kabul edilir. 23 Rahim annede olur, baba için kullanılmaz. Fakat müellif tağlib sanatı bakımından babanın sulbünü rahim olarak isimlendirmiş olmalıdır. Tağlib kullanılarak güneş ve ay için “elkamerân” (01 ani) denilmesi gibi. En doğrusunu Allah bilir. Semerkandi'nin ifadeleri şöyledir: İkincisi “onların sırtlarından” meâlindeki beyandır. Onların söyledikleri ise “Âdem'in (a.s.) sırtından” mânasındadır. Bu ise aynı şekilde nassın zâhirine aykırıdır. Şârih şöyle demiştir: Dördüncüsü “önce atalarımız Allah'a ortak koştu, biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz” beyanıdır. Bunda iki yön vardır. Birincisi, bu arzda bu sözden onları alıkoyacak bir şey yoktur. Zira onların bu hususta bilgileri yoktu. İkincisi, çünkü Allah Teâlâ, onların “önce atalarımız Allaha ortak koştu, biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz” dediklerini bildirmiş ve onlara şöyle cevap vermemiştir: Siz daha önce bir nesildiniz, nitekim atalarınız Allah'a ortak koşmuştu. Dolayısıyla siz Âdem'in (a.s.) var olmasından sonra nesil oldunuz. Bu durum ikinci yorumun daha doğru olduğunu göstermektedir (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 315b; Medine nüshası, vr. 351b). Şârih şöyle demiştir: Beşincisi, onlar demiştir ki: Cenâb-ı Hak zerreleri iki kısma ayırmış ve şöyle buyurmuştur: “Bunlar cehennemdedir, gerisine aldırmam; bunlar ise cennettedir, gerisine aldırmam.” Kur'ânda ise bunların hepsi “belâ” sözünde bir araya getirilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak “ben sizin Rabb'iniz değil miyim? buyurmuş, onlar da elbette Rabb'imizsin demişlerdir.” Bunda bir kısmına sorup diğerlerine sormaması gibi bir durum yoktur. Bu, onların tevhidi sayıldı. Dolayısıyla nasıl “bunlar cehennemdedir, gerisine aldırmam” buyurmuş olsun. Altıncısı, Kur'ân'da “ey Rabb'imiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin” buyurulmuştur. Başka bir âyette de Cenâb-ı Hak, “cansız nesneler iken size O hayat vermiş, sonra sizi öldürecek, sonra diriltecektir” diye buyurmuştur. Burada Cenâb-ı Hak, ölümü ve hayatı iki defa zikretmiştir. Bunların söylediğine göre hayat ve ölümün ispatı, bütün olarak Kur'ân'da geçenden sayı bakımından daha fazladır (Semerkandi, 2 “O,atılanbirsudan yaratıldı. O su,bel ve göğüs kafesi arasından çıkar”. 9 “ep-.Nesermetü” ruh, insan ve nefis anlamlarına gelmektedir (İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, 4 Muhtemelen şu ilâhi beyana işaret etmiştir: “Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk 285 Ebü Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzere doğar, sonra anne-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecüsi yapar” O dil ile konuşandır, yani lisân-ı hal ile. 2837 Yaniher nekadar buradaki maksat sözle değil, lisân-ı hal ile ifade etmekse de sanki “belâ” sözünü dil ile söylemiştir. Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı. O sıvı, bel ve genital bölge arasından çıkar”. 29 el-Bakara, 2/271. Bu âyetin tefsirine bakınız. 2! Yani Âdem'in sırtından alınan zürriyetlerin, cennet ehli ve cehennem ehli diye iki kısma ayrılması. Şârih şöyle demiştir: “İçinde “bunlar cennettedir, gerisine aldırmam; bunlar da cehennemdedir, gerisine aldırmam” şeklinde zürriyetlerin iki gruba ayrılacağı bilgisini veren haber, sanki bu hadiseyle ilgili vârid olmamıştır. Fakat kader hadisine bitişmiştir, bu nedenle bu konuda olduğu zannedilmiştir. İkinci olarak, nesiller hadisindedir, ancak âyette “elbette dediler” sözüyle iki gruptan birinin cevabının bildirilmiş olması muhtemeldir. Burada bir kısımdan maksat Cenâb-ı Hakk'ın haklarında “bunlar cennet ehlidir, gerisine aldırmam” buyurduğu gruptur. Ayrıca hepsi arasında bu okumada bir ittifakın olması da mümkündür. Dolayısıyla onların hepsi “ben sizin Rabb'iniz değil miyim?” sözüne “elbette” cevabı vermiştir. Fakat ulühiyetin ve rubübiyetin ikrarının aslını aşan konuda aralarında ihtilaf olmuştur. Ayırım rubübiyeti ikrarın dışındaki şeylerdedir. Başka şeylerde aralarındaki farklar dolayısıyla iki kısma ayrılmış oldular. Bu ölçüde, başka hususlarda aralarında ihtilaf olsa da kâfirler ile müslümanlar arasında ittifak vardır. Onlar için inkâr sabit olur, çünkü ikrar ettiklerinin dışındaki hususları inkâr etmişlerdir (Semerkandi, Şerhu 't-Te'vilât, vr. 27 “Müsâtayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Müsâ dedi ki: “Ey Rabb'im! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğruyolailetirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların

A'raf 7:174

İşte biz âyetleri böyle birer birer açıklarız. İki şekilde: Birincisi açıklama yoluyla ki bu, sapkınlığı ortaya çıkaran ve şüpheleri gideren şeyleri açıklamamızdır. İkincisi, ayırmamız ve her birini en iyi ve en uygun yere koymamızdır ki mazeret ve ileri sürülen nedenler ortadan kalksın. Umulur ki dönerler. Mevcut bâtıl hallerini düşünmek suretiyle. En doğrusunu Allah bilir.

A'raf 7:175

Onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan kimsenin haberini oku. Müfessirler bu haber hakkında farklı görüşler ileri sürdü. Bazıları dedi ki: Bu kimse peygamberdi. Onlardan sıyrılıp çıkan. Yani nübüvvetten çıkmış ve onu inkâr etmiştir. Fakat bu görüş, gerçeğe uzaktır. Cenâb-ı Hakk'ın inkâr edeceğini bildiği bir kimseye peygamberlik görevi vermesi veya ehil olmadığını bildiği halde böyle bir kimseyi vahyi için tercih etmesi imkânsızdır. “Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir” meâlindeki ilâhi beyan bunu göstermektedir. Bazıları da 8 Buradaki maksat muhtemelen müslümanların Uhud savaşında okçuların Resülullah'ın şöyle demiştir: Bu kişi Bel'am b. Bâürâ'ydı. Allah Teâlâ ona âyetler vermişti, fakat o, bunları inkâr etmiş ve bunlardan sıyrılıp çıkmıştı. Yine şöyle denilmiştir: Ona gizlenmiş olan isim verilmiştir ki [§]bununla Rabb'inden istediği her şeye karşılık veriliyordu”. Bazıları da şöyle demiştir: Bu kişi Ümeyye b. Ebu's-Salt't1”!. Zira Hz. Peygamber (s.a.) onun hakkında “şiiri iman etti, kalbi ise inkâr etti” buyurmuştur”? Bazıları dedi ki: Âyet Ehl-i Kitab'ın münafıkları hakkında inmiştir. Cenâb-ı Hak onlara âyetler vermişti. Onlar ise bunları inkâr etmiş ve yalanlamışlardı. Fakat biz bu âyetin kim hakkında indiğini bilmiyoruz. Bu, âyetleri inkâr eden herkes hakkındadır. Bir kişi hakkında belirlemek veya hakkında nâzil olduğuna dair birinin işaret edilmesi gerekli değildir. Fakat şöyle deriz: Bu ilâhi beyan, âyetleri inkâr eden herkes hakkındadır. Onlardan sıyrılıp çıkan, bu beyanın onlardan çıkan, onlardan ayrılan, “onları terkeden” anlamlarına geldiği söylenmiştir. Bunların tümü birdir. Ayrıca onlardan sıyrılıp çıkan beyanı şu anlama da gelebilir: Yani onlar bunları bir defa kabul ettiler, kabul ettikten sonra da reddettiler. Yine şu anlama gelmesi de mümkündür: Onlar başlangıçta kabul etmemişlerdir ki bunlardan sıyrılıp çıkmış” ve yalanlamış olsunlar. 30 Yani ona insanlardan bilgisi gizlenmiş olan ism-i a'zam verilmiştir. İbn Mesüd ve diğer (SJHasan-ı Basri şeytanın takibine uğrayan beyanı hakkında şöyle demiştir: Şeytanın durumu onunla, sınamak ve güzel göstermek suretiyle yol arkadaşlığı arasındadır. Şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan. Bunda, insanın sapma tercihi ve ona meyli olmaksızın, Allah'ın kimseyi şeytana uymaya zorlamadığına ve onu saptırmadığına dair delil vardır. Nitekim onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimse diye buyurmuştur. Şüphesiz şeytan, bu kimseyi kendisinin sıyrılıp çıkmasından sonra takip etmiştir. Sonunda azgınlardan olan. Denildi ki: Bu kimsenin söz konusu vakitte azgınlardan olacağı Allah'ın ilmindeydi. Yine denildi ki: Sonunda azgınlardan olan. Yani azgınlardan oldu, zira âyetlerden sıyrılıp çıkmıştı. “el-Gâvi” (esli) sapkın demektir. dale s j di gie Jass y SKi ga İİ Şal yeli EL 0S ili çalı İZİ --- Dipnotlar: sahâbe ve tâbiinden bu konuda nakledilmiş rivayetlere bakınız. Taberi, Tefsir, IX, 119%1 Bu görüş Abdullah b. Amrdan rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, IX, 121-122). Bu, meşhur şair Ümeyye b. Ebu's-Salt es-Sekafidir. Ümeyye, Câhiliye'de kutsal kitapları görmüş ve okumuş biriydi. O, İbrahim'in ve İsmail'in Haniflik dini üzere kulluk ediyordu. Yine o, içkiyi yasaklamış, putlardan uzak durmuştu. O, kendisi hakkında peygamberlik ummuştu. Çünkü kitaplarda Hicaz'da bir peygamberin gönderileceğini okumuştu. Ümeyye b. Ebu's-Salt Bedir'de ölenler için meşhur kasidesiyle bir mersiye yazmıştır. Çünkü bu savaşta öldürülenlerin başında Rebia b. Abdüşems'in iki oğlu Utbe ve Şeybe vardı ve bu ikisi onun dayısının oğullarıydı. 9/630 senesinde Tâif'te ölünceye kadar müslüman olmadı (bk. İbn 32 Aclüni şöyle demiştir: Bunu Ebü Bekir İbnü'l-Enbâri Kitâbü'l-Mesâhif'te, Hatib ve İbn Asâkir de İbn Abböâs'tan rivayet etmiştir. Münâvi özet olarak “hadisin senedi zayıftır” demiştir. Yine Fâkihi ve İbn Mende de bunu İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Bunun söylenmesinin sebebi de şudur: Ümeyye'nin kız kardeşi Fâria bint Ebu's-Salt, Resülullah'a (s.a.) gelmiş ve ona kardeşi Ümeyye'nin şiirlerinden birini söylemiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber bu sözü söylemiştir” (Aclüni, Keşfü'1-hafâ, 1, 19). Amr b. Şerid babasından şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bir gün Resülullah'ın terkisinde gidiyordum. Bana “Ümeyye b. Ebu's-Salt'ın şiirlerinden biliyor musun?” dedi. “Evet” dedim. O “söyle” dedi. Ben bir beyit okudum, o “söyle söyle” dedi. Sonra bir beyit daha okudum. O “söyle söyle” dedi. Böylece yüz beyit okudum. Bir rivayette de Resülullah (a.s.) “Neredeyse şiirinin dili müslüman olmuştu” buyurmuştur.. 23 Yani onlar hakikatte bundan çıkmış değillerdir. Zira onlar başlangıçta zaten girmemişlerdi. Fakat bu, mecazi bakımdan sıyrılıp çıkma olarak nitelenmiştir (bk. Semerkandi, Şerhu 1-

A'raf 7:176

[İlâhi İradenin Kapsamı] Eğer biz isteseydik o kişiyi bunlarla yüceltirdik. Katâde şöyle demiştir: Eğer biz isteseydik o kişiyi bunlarla yüceltirdik. Doğru yolu gösteren âyetleriyle. Bu durumda ona karşı şeytanın bir etkisi olmazdı. Fakat Cenâb-ı Hak kullarından dilediğini imtihan etmektedir. O kişiyi bunlarla yüceltirdik. Onu korurduk ki bunlardan sıyrılıp çıkmasın ve bunları yalanlamasın. Yani eğer isteseydik bunlarda onu başarılı kılardık ki bunlarla amel etsin. Yahut şöyle de denilebilir: Eğer isteseydik onu korurduk da seçtiğini tercih etmezdi. Fakat Cenâb-ı Hak, onun, bunu tercih edeceğini ve buna meyledeceğini bildiğinden onu korumamış ve başarılı kılmamıştır. Nasıl olursa olsun bu âyet, Mütezile'ye karşı bir delildir. Çünkü Cenâb-ı Hak eğer dileseydi onu yücelteceMEJ žini bildirmiştir. Dolayısıyla O'nda yüceltme dilemesi (meşiet) vardı. [§]Sonra da yüceltmediğini bildirdi. Eğer onu yüceltseydi söz konusu kişi hakkında dini yönden bu daha yararlı (aslah) olurdu. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın din konusunda en yararlı olmayanı yapabildiğini göstermektedir. Mütezile âlimleri ise şöyle demektedirler: Buradaki dileme (meşiet), icbar altında bırakma ve zorlama dilemesidir, tercih dilemesi değildir. Fakat bizim belirttiğimiz zorlama ve icbar altında bırakma durumunda imanın, iman olarak değerlendirilmeyeceği meselesine gelince konuyla ilgili bir anlamı yoktur. Bu bir yüceltme olmaz, dolayısıyla sözleri geçersiz olur. Fakat o yeryüzüne saplanıp kaldı. Bu, belirttiğimiz durumdur. Cenâb-ı Hak, onun dünyaya saplanıp kalacağını ve ona meyledeceğini bildiğinden onu korumamış ve yüceltmemiştir. Yeryüzüne saplanıp kaldı meâlindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Dünyada yaşadı demektir. Aynı şekilde Kisâi demiştir ki: Onların (Araplar'ın) sözünde “ihlâd” bir şeye dayanma ve yönelme demektir. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: Bu, bir şeye bağlılıktır?“, Fakat o yeryüzüne saplanıp kaldı, hevesinin peşine düştü meâlindeki beyanda şunadelil vardır: Allah'ın saptırması ve onu korumaması, kuldan Allah'a muhalefet etmeye, O'na uymayı terketmeye ve hevaya uymaya ve meyletmeye yöneldiğinde gerçekleşir”. O yeryüzüne saplanıp kaldı. Cenâb-ı Hak, burada yeryüzü ifadesini kullandı. Bunun dünyadan kinâye olarak kullanılmış olması mümkündür. Tıpkı “dünya hayatının aldattığı” meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. Bunun, zillet ve aşağılık bir durumda bulunmaktan kinâye olması da mümkündür. Çünkü bütün hayır ve bereketin gökten gelmesi talep edilir. Onlar bunu istediklerinde zilleti ve aşağılığı tercih etmiş olurlar. 114 (İHevesinin peşine düştü. İşte böylesinin hali, köpeğin haline benzer. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu kâfirin örneğidir. Köpeğin kalbinin öldürülmesi gibi onun da kalbi öldürülmüştür. Cenâb-ı Hak “ne kötü bir durum!”07 diye buyurmuştur. Allah doğruyu söylemiştir. Ne de kötü bir durumdur! Şim28 Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurân, 1, 233. di sen bu kıssayı anlat, umulur ki iyice düşünürler. Allah'ın vermiş olduğu meselleri düşünür, tefekkür eder ve aklederler. Hasan-ı Basri bu görüşü benimsemiştir. Katâde şöyle demiştir: Bu kâfirin örneğidir. Köpeğin kalbinin öldürülmesi gibi onun kalbi de ölüdür”, Diğerleri şöyle demiştir: Âyetleri yalanlayanın köpeğe benzetilmesinin benzetme yönü şudur: Köpek, âdeti üzere en ufak şeyi dahi elde etmek için herkese boyun eğer ve itaat eder. Ondan bir şey elde ettikten sonra bu konuda başına gelen zilleti ve aşağılanmayı önemsemez. Kâfirin ve âyetleri yalanlayanın durumu da böyledir; dünyadan bir şey elde ettikten sonra başına gelen zillet ve aşağılanmayı önemsemez. Yine köpegin durumuna benzetme yönü şu olabilir: Zira leş elde ettiklerinde üstüne atılmak, köpeklerin âdetindendir ki seslenildiğinde ve çağrıldıklarında aldırmaz ve yönelmezler. Bu kâfirin durumu da böyledir. Her türlü leşe atılır ve eğilir; çağrıldığı ve davet edildiği şeye ise yönelmez. Kovsan dilini çıkarıp solur. “Yelhes”, yani dilini çıkarır ve şiddetli bir şekilde nefes alıp verir. Bıraksan da dilini çıkarıp solur. -En doğrusunu Allah bilir ya- bunun anlamı şudur: Köpek susadığında ve acıktığında dilini çıkarıp solur; susayıp acıkmadığında da aynı şekilde dilini çıkarıp solur. [9] Kâfirin durumu da böyledir; bir sıkıntıya mâruz kalsa da kalmasa da buna meyleder ve bunu tercih eder. Yahut buna benzer bir anlama gelebilir. Âyetlerimizi yalan sayan topluluğun durumu işte böyledir. Yüce, Aziz ve Celil olan Allah, kâfiri bir kere köpeğe benzetirken bir defa ölüye, bir defa köre, bir defa toprağa, diğer bir defa da hayvanlara ve benzeri varlıklara benzetmiştir””. Bu benzetmelerin yapılması belirttiğimiz anlamları içermelerinden dolayıdır. Şimdi sen bu kıssayı anlat, umulur ki şöyle olurlar. Bu, onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz kimsenin haberini oku meâlindeki ilâhi beyandır. Cenâb-ı Hak, geçmiş ümmetlerin haberlerini bunlara anlatmasını elçisine emretmiştir ki kâfirler için bir yasaklama ve uyarı olsun. Böylelikle yaptıklarından dolayı ötekilerin başına gelenleri bilsinler ki onların yaptıklarının benzerinden kaçınsınlar. Ayrıca bu durum müminler için bir öğüt ve hatırlatma olsun. Bu, “kötülükten sakınanlar için öğütler” meâlindeki ilâhi beyan gibidir". --- Dipnotlar: Yani eğer kulda Allah'a muhalefet etmeye, O'na uymayı terketmeye ve hevaya uymaya meyil varsa, bu durumda Allah tarafından saptırma ve korumama olur. Bir sonraki âyet-i kerime. %9 “Bilki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın”; “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu? Hâlâ ibret almıyor musunuz?” (Hüd, 11/24); “Güzel memleketin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız üründen başka bir şey çıkmaz. İşte biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz”; “Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır” (el- A'râf, 7/179).

A'raf 7:177

Âyetlerimizi yalan sayan ve böylece yalnız kendilerine fenalık etmiş bulunan kavmin durumu ne kötü! Başka bir yerde “âyetleri” anlamındaki beyan hakkında şu görüşlerin ileri sürüldüğünü belirtmiştik”: Âyetlerden maksadın “Allah'ın dini” veya “delil ve burhanları” olduğu söylenmiştir. Durumu ne kötü! Yani Allah'ın Kur'ân'da belirtilen hususlara benzetmiş olduğu davranışların durumu ne kötü! ANAL ba pa Alı

A'raf 7:178

[Hidâyet - Dalâlet Meselesi] Allah'ın doğru yola yönelttiği kişi hidâyete ermiştir. Yüce Allah, doğru KEİ yola yönelttiği kimsenin hidâyete erdiğine şahitlik etmiştir. Yani Allah'ın dünyadayken doğru yola yönelttiği kişi, âhirette hidâyete ermiştir. Dünyadayken O kimi saptırırsa o kişi âhirette ziyana uğrayanlardandır. Eğer hidâyet, bir grubun söylediği gibi beyan, emir ve nehiy olsaydı bu konuda kâfir ile müminin eşit olması gerekirdi. Zira beyan, emir ve nehiy, mümin için olduğu gibi kâfir içindi, bununla birlikte o, doğru yolu bulmadı. Bu durum, hidâyet fiilinde Allah'ın mümine, kâfir hakkında yapmadığı ziyade bir lütfu bulundugunu göstermektedir. Bu ziyade, başarılı kılma (tevfik), koruma ve yardımdır. Eğer bu tevfik kâfir hakkında mevcut olsaydı müminin doğru yolu bulması gibi kâfir de doğru yolu bulurdu. Yine eğer hidâyet, beyan olsaydı, bu beyanın peygamberlerden ve başkalarından”? kavimlerine yönelik olurdu. O kimi saptırırsa işte onlar da kaybedenlerin tâ kendileridir. Cenâb-ı Hak, saptırdıgı kişinin kaybedenlerden olduğunu bildirmiştir. Bu açıklama Allah'ın kâfire yönelik ilave fiilinin olduğunu göstermektedir. Bu ziyade ise olduğu halde bırakma (hızlân) ve terktir veya onlarda dalâlet fiilini yaratmadır. Bu mesele, Mütezile'nin dediği gibi “Allah onların hepsini doğru yola iletmiş, fakat doğru yolu bulmamışlardır” şeklinde değildir. Onlara şöyle denir: Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın yahudilere sorduğu gibi: Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?" Âyetin açık anlamı onların söylediklerinin ve benimsedikleri görüşe muhaliftir.

A'raf 7:179

Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Mütezile, Allah'ın onları cehennem için yaratmadığını söylemiştir. Fakat onları yaratmış, varetmiş ve cenneti kazanacakları gücü onlara vermiştir. Ancak onlar cehennemi hak edecekleri davranışlarda bulundular ve yapmış oldukları fiiller dolayısıyla cehennemlik oldular. Yoksa onları Cenâb-ı Hak cehennem için yaratmış değildir. Sonra, biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk meâlindeki ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürdüler. Onlardan bazıları şöyle demiştir: [§] Cenâb-ı Hak durumlarının neticesinin varacağı yeri bildirmiştir. Tıpkı “Böyle de oldu. Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı” meâlindeki ilâhi beyanda bildirildiği gibi. Onlar kendilerine düşman olsun diye onu bulup almamışlardı. Aksine onu, belirtilen durum olsun diye bulup almışlardı. Tıpkı “belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz” meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Onlar bu sebeple onu bulup almışlardı. Fakat onlar hakkında Allah'ın belirttiği ve Müsâ'nın durumuna dair onlara haber verdiği netice gerçekleşti. Bu durum şöyle denilmesi gibidir: “Ölmesi için çocuk doğurun; yıkılması için bina yapın” ya), Hiç kimse ölüm için doğurmaz ve yıkım için bina etmez. Fakat bu, işin neticesinde varılacak yer olan ölüm ve yıkımın bildirilmesidir. Mütezile'nin çoğunluğu bu görüşü benimsemektedir. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Âyette bazı kelimeleri öne alma, bazısını da sonraya bırakma söz konusudur. Cenâb-ı Allah sanki şöyle buyurmuştur: Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu... yaratmışolduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Bunlar cehennemliktir ve bunlar hayvanlar gibidir. Ancak bu gerçeğe uzak bir yorumdur. Çünkü eğer böyle bir şey burada mümkün olsaydı, bütün Kur'ânda mümkün olurdu ki âyetin başı sonu; sonu da başı yapılırdı. Bu imkânsız ve geçersiz bir durumdur. Onların “âyette işin neticesinin varacağı yerin bildirildiği” şeklindeki görüşleri ve “Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı” meâlindeki ilâhi beyanı delil getirmelerine gelince; bu durum işlerin neticelerini bilmeyen kimse için uygundur. Bu, işin varacağı neticeyi bilmedikleri için ondan bir uyarı ve ikaz anlamına gelebilir. Fakat Allah Teâlâ açık ve gizli olan her şeyi, var olmuş ve var olacak olanı ve hangi zamanda meydana geleceğini bilir. Böyle Allah'ın işlerin varacağı akıbeti bilmemesi mümkün değildir. İnsanların “ölüm için dogurun, yıkım için bina edin” sözüne gelince, her ne kadar onlar, ölüm ve yıkım için doğurup bina etmiyorlarsa da, işlerin neticelerini bilmediklerinden bunu uyarı ve ikaz durumunda söylemişlerdir, maksatları bundan ibarettir. Bize göre âyetin yorumu, lafızların görünen anlamlarından hareketle belirtilen hükümdür. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmıştır, çünkü ezelde onların, cehennemi hak edecekleri inkâr fiilini ve kötü davranışları tercih edeceklerini bilmişti. Cenâb-ı Hak, onları cehennem için yaratmıştır, zira ezelde onların inkâr fiilini ve kötü davranışları tercih edeceklerini bilmişti. Dolayısıyla onlar hakkında, tercih edecekleri ve yapacakları davranışları bildiği şekilde onları yaratmıştır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak müminleri cennet için yaratmıştır, çünkü ezelde onların, cenneti hak ettiren hidâyeti tercih edeceklerini ve iyi davranışlarda bulunacaklarını bilmişti. Onları cennet için yarattı demek, bunu sağlayacak sebepler olmaksızın yarattı demek değildir veya onları cehennemi gerektiren sebepler olmaksızın cehennem için yarattı demek değildir. En doğrusunu Allah bilir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”? meâlindeki ilâhi beyana gelince, bu şu anlama gelmektedir: Cenâb-ı Hak onlardan kendisine ibadet edeceğini ve itaat edeceğini bildiği kimseleri ibadet için yaratmıştır. Fakat kendisini inkâr edeceğini ve isyan edeceğini bildiği kimseleri, onlardan sâdır olacağını bildiği fiillere göre yaratır. Cenâb-ı Hak ezelde ibadet edeceğini bildiği kimseleri ibadet için yaratmış; inkâr edeceğini bildiği kimseleri ise bunun için yaratmıştır. Çünkü söz konusu kimsenin isyan ve inkâr fiilini yapacağını bilip sonra da bunun aksine göre onu yaratması mümkün değildir. Bu durum, meselenin, belirttiğimiz gibi olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre “ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” meâlindeki ilâhi beyan, herkese değil, Cenâb-ı Hakk'ın ibadet edeceklerini bildiği kimselere hamledilir. Bunun delili de andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk meâlindeki ilâhi beyandır. Cenâb-ı Hak burada “herkesi yarattık” demiyor. Bu, bir grup hakkındadır. Diğeri de bir başka grup hakkındadır. ( Bu yorum, belirli olana döner. Görmez misin ki çocuklar ve deliler bu kapsama girmez. Bir diğer seçenek “ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” meâlindeki ilâhi beyanın şu anlama gelmesidir: Yani ancak onlara ibadet mükellefiyeti yükleyeyim ve ibadeti emredeyim diye. Eğer böyleyse, âyetin hükmü kâfir ve mümin olmak üzere herkes içindir. En doğrusunu Allah bilir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” meâlindeki ilâhi beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani ben insan- [Sapıklıkta Hayvanlardan Daha Aşağı Seviyede Olmak] Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar. Burada geçen “el-fıkh” kavramı, bir şeyi, benzerine işaret eden anlam sayesinde bilmek veya bir şeyi, düzenleyicisine işaret eden anlamıyla bilmek demektir. Bu kâfirler, varlıklara mânası ve hakikati açısından bakmadıkları için varlıkların mânasını bilemediler. Aksine onlar, nesnelere işaret ettikleri anlam açısından değil sadece dış görünüşüne bakmışlardır. Bunların gözleri vardır ama onlarla göremezler meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Çünkü nesnelerin dış görünüşüne bakmışlar işaret ettikleri anlam ve hakikate bakmamışlardır ki onlara, yaratanın düzenlemesini ve hikmetine ilişkin anlamları göstersin. Yine bunların kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Bunlar hayvanlar gibidir meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Çünkü hayvanların kalpleri, gözleri ve kulakları vardır, fakat her ne kadar sesleri işitseler ve eşyanın dış görünüşüne baksalar da bunların anlam ve hakikatini kavrayamazlar. Bu kâfirlerin durumu da böyledir. Her ne kadar belirttiğimiz şeyleri işitip görüyorlarsa da işaret ettikleri anlamı ve yaratıcısının yaptığı düzenlemeyi kavramadıktan sonra, onlar hayvanlar gibidir. Bunun aslı şudur: Bu kimseler bu duyuları, kendileri için yaratılış amacı doğrultusunda kullanmadıklarında -ki bu duyular onlar için nesnelerin hakikati ve içerdiği anlam ve hikmetleri bilmek amacıyla yaratılmıştır- gerçekte duyuları olmayan varlıklar gibi olurlar. Zira onlar, yaratıkların gösterdiği anlamlardan duyuları olan kimseler gibi yararlanmamıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onların sanki duyuları bulunmadığını belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak onların sanki duyulardan yoksun olduklarını beyan etmiştir. Çünkü onlar, bu duyuları olan kimseler gibi bunlardan yararlanmamıştır. [§] Aksine onlar, bunları, yaratılış amacına uygun anlamda kullanmadıkları için bu duyuları bulunmayan varlıklar gibiydiler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü bunlar, yolu şaşırıp kendilerine doğru yol gösterildiğinde ve rehberlik yapıldığında, doğru yolu bulmamış ve bulundukları inkâr konumundan dönmemişlerdir. Hayvanlar ise yolu şaşırıp kendilerine doğru yol gösterildiğinde, doğru yolu bulurlar, gerçeği bilirler ve ona yönelirler. Bunlar belirttiğimiz sebeplerden dolayı hayvanlardan daha şaşkındırlar. En doğrusunu Allah bilir. Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü hayvanların yapısı bunu kavramaya imkân vermez, bu (düşünmeyen)in yapısı ise buna elverişlidir. Zira onlar nesnelerin yaratıcısı ve düzenleyicisinin hikmetini ayıran ve bilen akıl sahibi varlıklardır, ancak onlar bunu yitirmişlerdir. Hayvanlarda ise bir niteliği kaybetmek söz konusu değildir. Bundan dolayı duyularını ve akıllarını 135 yanlar hayvanlardan daha şaşkındırlar. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalplerivardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Çünkü Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır”, Bundan dolayı onların kalpleri kavramaz, gözleri görmez, kulakları işitmez. Yine İbn Abbâs demiştir ki: Sonra onlara örnek vererek Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur. Bunlar hayvanlar gibidir. Yemek konusunda, çünkü onların istekleri sadece yemek ve içmektir. Tıpkı hayvanların isteği gibi. Hayvanların da isteği sadece yemek, içmek ve şehveti tatmin etmektir. Bunlar sesi işitirler, fakat kavrayamazlar. Kâfirin durumu da böyledir. Bunlar hayvanlar gibidir. Kendilerine yöneltilen hitabı anlama konusunda. Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü kendilerine bunu anlamanın vasıtası verilmiştir, hayvanlara ise verilmemiştir. Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü hayvanlar Rab'lerini bilirler, O'nu birlerler ve zikrederler, [§]şu ilâhi beyanlar sebebiyle: “O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur”, “Hepsi duasını ve tesbihini bilmektedir””, Bunlar ise ne O'nu tanırlar ne de birlerler, dolayısıyla onlardan daha şaşkındırlar. Yahut şöyle de denilebilir: Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü doğru yol kendilerine gösterilse ve buna davet edilseler dahi onlar doğru yola girmiyorlar, hayvanlar ise doğru yola giriyorlar. Bir diger muhtemel yorum da şudur: Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü hem doğru yoldan sapıyorlar hem de başkalarını saptırıyo#f, hayvanlar ise böyle degildir. Bir diğer yorum şudur: Hatta daha da şaşkındırlar, çünkü kendilerinden yararlanılmaz, hayvanlardan ise yararlanılır. İşte asıl gafiller onlardır. Kendilerine bildirilen ve emredilen hususları anlamaktan gafildirler. Yahut kendilerinin başına geleceği bildirilen şeylerden gafildirler. GE öğle Gel 14333 G EB EZİN ESI 3 --- Dipnotlar: Zayıf bir senedle merfü ve mevkuf olarak rivayet edilmiştir. Şair şöyle demiştir: Onun her gün şöyle nidâ eden meleği vardır: Ölüm için doğurun; yıkılması için bina edin (bk. ları ve cinleri ancak yaratılışları Allah'ın birliğine ve ona ibadete yönelmeye şahitlik etsin diye yarattım. Nitekim bütün kâfirlerin yaratılışı, Allah'ın birliğine ve ulühiyetine şahitlik etmiştir.

A'raf 7:180

[Esmâ-i Hüsnâ] En güzel isimler Allah'ındır; bu güzel isimlerle O'na dua edin. Bu beyan iki yoruma açıktır. Onların, isimlerin sayısının sabit kılınması, bunların işaret etmiş olduğu zâtların sayısının da sabit kılınmasını gerekli olduğunu zannetmiş olmaları mümkündür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, isimlerin sayısını sabit kılmanın, zâtların sayısını da sabit kılmak demek olmadığını bildirmiştir. Zira bir şey farklı isimlerle adlandırılabilir. Ayrıca bu durum, söz konusu şeyin sayısını sabit kılmayı ve onun bölünmesini gerektirmez. Örneğin hareket; hareket, araz, şey ve yaratılmış olarak isimlendirilir. Halbuki bu durum, hareketin sayısını ispat etmeyi ve bölünmesini gerektirmez. Bütün nesneler için durum böyledir. Buna göre Cenâb-ı Hak isimlerin sayısını ispat etmek için zâtın bir kaç tane olduğunu ispat etmek anlamına gelmediğini haber vermiştir. İkinci muhtemel yorum şudur: Bu, onların söylemiş olduğu bir sözün karşılığı anlamına gelebilir. Söyledikleri bu söz de onların, Allah'ı güzel olmayan bir isim ve sıfatlarla nitelemeleri, O'na nispet edilmesi uygun olmayan nitelemeleri O'na nispet etmeleridir. Bunlar “eydomuzların yaratıcısı”, “ey kötülüklerin yaratıcısı”, “ey maymunun ilâhı” ve bunun gibi nitelemelerdir. [§] Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, yaptığı lütufları çağrıştıran ve insanlar arasında bilinen güzel isimlerle O'na dua etmeleri gerektiğini onlara bildirmiştir. (Meselâ şöyle denilir: “Yâ Hâdi”, “Yâ Mürşid” ve bunun benzeri isimler. Yine onlara vermiş olduğu nimetler dolayısıyla şöyle denir: “Yâ Kerim”, “Yâ Cevâd”, “Yâ Latif” ve benzeri isimler. Yine kendi yaratılışlarında O'nun ulühiyet ve rubübiyeti ortaya çıkınca şöyle denilir: “Yâ Hâlik”, “Yâ Râzık”, “Yâ Allah”, “Yâ Rahmân”, “Yâ Rahim” Böylece Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Şu isimlerle dua etmeyin, aksine insanlar arasında gerçekliği ortaya çıkmış bulunan isimlerle dua edin. O, bunlarla isimlendirilmiştir. Bu, bizim belirttiğimiz görüştür. En doğrusunu Allah bilir. İlk mânaya uygun bir rivayet nakledilmiştir. Bir adamın namazında dua ederek “yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahim” dediği rivayet edilmiştir. Müşriklerden biri şöyle demiştir: Muhammed (s.a.) ve arkadaşları, kendilerinin bir olan ilâha taptıklarını iddia etmiyorlar mı? Bu adama ne oluyor ki iki ilâha dua ediyor? Bunun üzerine Allah Teâlâ, en güzel isimler Allah'ındır âyetini indirmiştir”. En güzel isimler Allah'ındır ilâhi beyanı şu yoruma da açıktır: Yani en güzel isimler O'na aittir, sizin taptığınız putlara ait değildir ki onlar bu putları ilâh ve rab olarak isimlendiriyorlardı. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Putlara dua ettiğiniz bu isimler Allah'ındır, bunlarla Allaha dua edin, putlara dua etmeyin. O'nun isimleri hakkında doğru inançtan sapanları kendi başlarına bırakın. Bu beyan şu anlama gelebilir: Yani onların yaptıklarının karşılığını verme, sana eziyetlerine de karşılık verme. Onların yaptıklarının karşılığını verecek olan Allah'tır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak sonunda şöyle buyurmuştur: Onlar yaptıklarının cezasını çekecekler! O'nun isimleri hakkında doğru inançtan sapanlar. Bu beyan hakkında şöyle denilmiştir: İlhâd, haktan sapma ve ayrılmadır. Ayrıca bir şeyi konulması gereken yerin dışına koymaktır. Onlar doğru inançtan sapanlar (mülhit) olarak isimlendirildiler, çünkü başkasını Allah'ın isimleriyle adlandırmışlardı veya başkasını O'nun isimlerine ortak kılmışlardı. [§] Yahut bu isimle adlandırılmışlardır, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerine karşı edilecek şükrü başkasına yapmışlar, bu gibi nimetlerin başkasından gelmediğini bildikleri halde bunlara tapmışlardır. Halbuki bütün bu nimetler Allah'tandır. İbn Abbâs şöyle demiştir: İlhâd Kur'ân'ın tamamında sapmak mânasındadır. Şöyle de denilmiştir: İlhâd yalanlama demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Doğru inançtan sapanlar. Yani haktan sapanlar ve ayrılanlar”. Bu kelimenin aslı, sapma ve ayrılmadır. Onlar yaptıklarının cezasını çekecekler! Denildi ki: Bu, Resülullah'a (s.a.) yardım ve dünyada düşmanlarına karşı zafer kazanacağına dair bir müjdedir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu tehdit (vaid) ifadesidir. Cenâb-ı Hak, Resülullah'a (s.a.) eziyet ettiklerinden dolayı onları tehdit etmiştir. Oó 443 GL ose dl Cils yas) --- Dipnotlar: 39 Bunu Kurtubi nakletmiş ve Mukâtil (b. Süleymanl'a nispet etmiştir (bk. Kurtubi, Tefsir,

A'raf 7:181

Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren bir topluluk vardır. Yani yanlarındaki hak ile insanlara doğru yolu gösteren. Bu yanlarındaki hak olan Kur'ân ve yanlarında bulunan kitaplardır. Buradaki “hak” sözcüğü ile Resülullah'ın (s.a.) kastedilmiş olması da mümkündür. Onun aracılığıyla insanlara doğru yolu gösteriyorlar ve onunla amel ediyorlar. Hakk'a İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurân, s. 175. sarılarak doğru yolu gösteriyorlar beyanının şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani başka bir âyet-i kerimede bildirildiği üzere insanları Allah'ın yoluna davet ediyorlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır”. Buradaki “hak” sözcüğü ile Allah'ın kastedilmiş olması da mümkündür. Tıpkı “onlar Allah'ın apaçık bir gerçek oldugunu bileceklerdir” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Hak ile adaleti gerçekleştiren. Yani yol gösterdikleri ve amel ettikleri hak ile. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Ben size yasakladığımı kendim yapmak istemiyorum”.

A'raf 7:182

Âyetlerimizi yalanlayanlar. Bunu başka bir yerde açıkladık”, Biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felâkete götüreceğiz. Bazıları şöyle demiştir: Bu, “âyetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!” meâlindeki ilâhi beyanının bağıntı (sıla) cümlesidir. Bazıları şöyle demiştir: Bunda Resülullah'a (s.a.) yardım ve düşmanlara karşı zafer vâdi vardır. İstidrâc, gaflet durumunda kişinin emin olduğu yerden ansızın azap etmektir. Tıpkı “biz de, farkında değillerken onları ansızın yakaladık” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Bazıları da şöyle demiştir: İstidrâc, tuzak kurmak demektir. Fakat insanlara nispet edilen istidrâc ve tuzağın, Allaha nispet edilen anlamı farklıdır. Allaha nispet edilen yönü de insanlara nispet edilen yönden farklıdır. İnsanlara nispet edilen yön kınanmış; Allah'a nispet edilen yön ise övülmüştür. Aynı şekilde Allah'a nispet edilen tuzak, hile, alay ve benzeri hususlar belirttiğimiz şekilde yönün farklılığına dayanır. Allaha nispet edilen anlamı, insanlara nispet edilen yönden farklıdır. Çünkü Allah Teâlâ, hak ettikleri ceza ve mükâfat gereği onlara azap etmektedir. Dolayısıyla bu konuda O'na yergi ilişmez. İnsanlar ise kendi aralarında hak etme ve karşılık olmaya dayanmaksızın tuzak kurup hile yapmaktadırlar. Hasan-ı Basri'den onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felâkete götüreceğiz meâlindeki beyan hakkında şöyle dediği rivayet edilir: Allah'a isyanı her yenilediklerinde Allah onlar için bir nimeti yenilemiştir ki Jalay etsinler, keyif içerisinde şımarsınlar sonra da Allah onları helâk etsin. Bazıları da şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak onlara nimetlerini gösteriyor ve onlara şükretmeyi unutturuyor. Belirtilen istidrâc, tuzak ve hilenin azabı ifade etmek anlamında olması da mümkündür. Yani onları yakalamam ve azabım şiddetlidir. Nitekim Cenâb- Hak “bilin ki cezalandırmam çetindir” buyurmuştur, yani cezalandırmam şiddetlidir.

A'raf 7:183

Onlara mühlet veriyorum. (Ama) bilin ki cezalandırmam çok çetindir. Yani siz ona tuzak kurun, ben onlara mühlet vereceğim ve onların tuzaklarını boşa çıkaracağım. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar bir tuzak kuruyorlar; ben de bir karşı plan hazırlıyorum”, “Ben onların tuzaklarını boşa çıkaracağım” meâlindeki beyan, onların tuzaklarının karşılığı anlamındadır. Aynı şekilde “onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan bir plan kurduk””! meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Yani tuzaklarının karşılığını onlara verdik. “Onları yavaş yavaş felâkete götüreceğiz”? meâlindeki beyan da böyledir. Yani onlara yavaş yavaş değişimlerinin (istidrâc) ve tuzaklarının karşılığını vereceğiz. Onları yavaş yavaş felâkete götüreceğiz ve Onlara mühlet veriyorum. (Ama) bilin ki cezalandırmam çok çetindir meâlindeki ilâhi beyanların şu anlama gelmesi mümkündür: Yani onlar açısından yavaş yavaş felâkete götürme (istidrâc) ve tuzak olan şeyi onlara yapacağız. Yine Allah katında tuzak ve hile olmayan ama onlar açısından tuzak ve hile olan fiili yapacağız. Tıpkı “bu O'nun için pek kolaydır” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Yani Allah açısından ilk yaratmayla ölümden sonra tekrarlama eşit olsa da size göre bir şeyin tekrar varedilmesi başlangıçta varedilmesinden daha kolaydır. Bir sonraki âyet-i kerime. Bir önceki âyet-i kerime. “Onları yavaş yavaş felâkete götüreceğiz”, benim cezalandırmam çok çetindir meâlindeki ve benzeri beyanlar da böyledir. Yani size göre yavaş yavaş felâkete götürme (istidrâc) ve tuzak olan şeyleri yapacağız. En doğrusunu Allah bilir. Onlara mühlet veriyorum. Şöyle ki Cenâb-ı Hak onlara olan bir ihtiyacından veya onlardan gelecek bir yarardan dolayı onları yaratmamıştır. Aksine kendilerinin ihtiyaçları ve kendilerine dönük yararlar dolayısıyla onları yaratmıştır. Öyle ki amelde bulunurlarsa kendilerine faydaları dokunur, eğer terkederlerse kendileri zarar görür. Çok çetindir. Denildi ki: şiddetlidir. Yani cezalandırmam şiddetlidir. “Metin” kelimesi güçlü ve sağlam anlamına gelir. b NIO ir yel iy Emi İğ

A'raf 7:184

Düşünmediler mi ki yıllarca beraber oldukları o peygamberde delilikten eser yoktur. Kâfirler bazan Resülullaha (s.a.) delilik nispet ediyorlardı. -En doğrusunu Allah bilir ya- onları buna sevkeden şey şudur: Onlar dünyevi konularda büyüklük ve itibar sahibiydiler. Onlara şu iki kesim dışında hiç kimse muhalefet etmiyor ve kötülük yöneltmiyordu: Birincisi destekçileri ve yardımcıları olan güç ve heybet sahibi kimsedir. İkincisi de kendisinde delilik bulunan kimsedir. Çünkü onlar herhangi bir konuda kendilerine muhalefet edenleri öldürüyorlardı. Resülullah'ın (s.a.) kendilerine muhalefet ettiğini ve hoşlanmadıkları tenkitleri kendilerine yönelttiğini, bununla birlikte onun yardımcı ve destekçilerinin olmadığını gördüklerinde onun, ancak kendisinde delilik bulunduğu için muhalefet ettiğini zannettiler. Bu sebeple ona delilik nispet ettiler. En doğrusunu Allah bilir. Onların Resülullah (s.a.) delilik nispet etmesinin sebebinin, ilâh edindikleri putlara tapmayı onlara yasaklamış olması da mümkündür. Onlar kendileri arasındaki akıllı kimselerin putlara taptıklarını ve bunu yasaklamadıklarını görmüşlerdi. Resülullah (s.a.) bunu onlara yasakladığında, kendisinde bulunan bir zihinsel rahatsızlık sebebiyle bunu yasakladığını zannettiler. Bu durum, onları Resülullah'a (s.a.) delilik nispet etmeye sevketmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak, düşünmediler mi ki yıllarca beraber oldukları o peygamberde delilikten eser yoktur meâlindeki beyanıyla onları bu konuda düşünmedikleri için kınamıştır ki onlar için Resülullah'ta (s.a.) bir deliliğin bulunmadığı ortaya çıksın. Bu, iki şekilde yorumlanabilir. Onlar eğer Resülullah (s.a.) hakkında düşünmüş olsalardı, onun Allah'ın elçisi olduğunu ve haber verdiği şeyleri Allah'tan aldığını bilirlerdi, çünkü o, onlardan birine müracaat etmeksizin ve birinden öğrenmeksizin, konuştukları dilde yazılmış kitaplarındaki emir?” ve yasakları kendilerine bildirmiştir. İkinci olarak (Jdüşünmediler mi ki yıllarca beraber oldukları o peygamberde delilikten eser yoktur meâlindeki beyanı şöyle de yorumlanabilir: Yani onun hakkında düşündüler ve onda delilik bulunmadığını bildiler. “Göklerin ve yerin egemenliği üzerinde... hiç kafayormadılar m1?” meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Yani onlar bu konuda düşündüler ve böyle bir varlık âleminin boşuna ve gereksizce yaratılmamış olduğunu bildiler. Bu şöyle denilmesi gibidir: Şöyle yapmadın mı? Yani bunu yaptın. Fakat onlar Allah'ın âyetlerine ve delillerine karşı inatlaştılar ve büyüklendiler. Düşünmediler mi meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani kendileri ve putlara tapan ötekileri düşünmediler mi? Tâkionların bâtıl ve sefih bir durumda oldukları ve gerçeğin, kendilerinin benimsedikleri değil, Hz. Muhammed'in (s.a.) davet ettiği din olduğu kendileri nezdinde ortaya çıksın. Yine âyet-i kerimede yalnızca düşünme ve tefekkür yoluyla bilinse bile gerçeği benimsemek gerektiğine ilişkin delil vardır. Çünkü düşünmeyi terkettikleri için bunlara şiddetli tehdit ve büyük bir ceza öngörülmüştür. Halbuki onların, bunu bilmelerini sağlayacak yöntemleri mevcuttu. Birlikte yaşadıkları peygamberde bir deliliğin bulunmadığını düşünmediler mi? Bu Allah'tan onlara yönelik bir cevaptır. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Eğer onlar birlikte yaşadıkları peygamber hakkında düşünseler, onda bir deliliğin bulunmadığını bilirler. Ayrıca Cenâb-ı Hak onun, kesin bir uyarıcı olduğunu bildirmiştir. Onların dediği gibi o, deli değildir. Zira onun mücizeleri âyetler ve kesin delilleri vardır. Dolayısıyla o, kesin bir uyarıcıdır. 34 Yani kendilerine gönderilen kitabı, o da Kur'ân'dır. 335 Bir sonraki âyet-i kerime.

A'raf 7:185

Göklerin ve yerin egemenliği üzerinde hiç kafa yormadılar mı? Bu beyanın sözün başlangıcı olması mümkündür. Öncekinin bağlantısı (sıla) olması da mümkündür. Bu şu anlamdadır: Onlar göklerin ve yerin egemenliği üzerinde kafa yorsalar, Allah'ın ulühiyeti ve rubübiyetini bilirler. Çünkü aralarındaki uzaklığa karşın bir kısmının diğerine yararının dokunduğunu ve bu konudaki düzenin mükemmelliğini görmektedirler. Böylece bütün bunları ayırdetme gücü bulunan insanın hizmetine verildiğini ve evreni yaratmasındaki amacın insanların bu gerçeği ayırdetmesi olduğunu bilmişlerdir. Bu durumu bildiklerinde bunu kendilerine tanıtacak ve ihtiyaç duydukları şeyleri kendilerine öğretecek zâta ihtiyaçları bulunduğunu da bilirler. [§]Bu beyanın, başlangıçta kendilerine Allah'ın birliği ve rubübiyetini göstersin diye göklerin ve yerin egemenliği ve Allah'ın yarattığı her bir nesne üzerinde düşünmeyi emretmek anlamında olması da mümkündür. Kendi ecellerinin yaklaşmış olabileceği hususunda. Bu beyan, Hz. Peygamber'in nübüvvet iddiasında doğru söylediğini bilen, fakat onu yalanlamakta ısrar eden kimse hakkında inmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Kendi ecellerinin yaklaşmış olabileceği hususunda kafa yormadılar mı? Cenâb-ı Hak, bulundukları bâtıl din üzere onlar dünyadan ayrılırlar diye peygamberi tasdik etmeye dönmeleri için onları uyarıyor. Ona değilse hangi söze inanacaklar? Bu beyan iki şekilde anlaşılabilir. Bunlardan biri şudur: Siz haberleri ve sözleri kimden kabul ediyorsunuz? Eğer siz Resülullah'ın (s.a.) sözünü ve haberini kabul etmiyorsanız ve onu tasdik etmiyorsanız, bunun dışında hangi sözü kabul edip tasdik edeceksiniz, oysa onun mücizeleri ve kesin delilleri vardır. En doğrusunu Allah bilir. İkinci yorum da şudur: Ona değilse hangi söze inanacaklar? Yani Kur'âna değil de hangi söze inanacaklar? Kur'ân, Cenâb-ı Hakk'ın nitelediği gibidir: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”. Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “De ki: Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için ins ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar””. Kur'ân belirtilen nitelikte olduğu halde, siz de sözü kabul eden kimseler iken eğer bunu kabul etmez ve onu tasdik etmezseniz, bunun dışında hangi sözü kabul edeceksiniz. Ona değilse hangi söze inanacaklar? ilâhi beyanıyla Cenâb-ı Hakk'ın âhiret hayatındaki durumu kastetmiş olması da mümkündür. O, şöyle buyuruyor: Ecelleri yaklaştığında ona değilse hangi söze inanacaklar? Yani ondan başka inanacakları bir söz yoktur. Diğer yoruma göre ise dünyaya ilişkin bir durumdur.

A'raf 7:186

Allah kimi dalâlete düşürürse artık onu hidâyete erdirebilecek hiçbir kimse bulunamaz. Bir başka âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Kimi de Allah doğru yola iletirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur”. Eğer hidâyet bir grubun söylediği gibi emir ve beyan olsaydı, hidâyet başkasından olmuş olurdu. Aynı şekilde [§]saptırma, doğru yoldan uzaklaştırma ve engelleme kulu başı boş bırakmak anlamına gelseydi, bu durum Allah'ın dışında bir varlıktan olmuş olurdu. Yine Allah'ın doğru yola iletmeyi dilediği bir kimseyi başkası saptırırdı; Allah'ın saptırmayı dilediği bir kimseyi başkası doğru yola iletirdi, bu ise imkânsızdır. Bununla birlikte Allah, saptırma fiilini nispet ettiği tüm insanları kötülemiş; hidâyeti nispet ettiği kimseleri ise övmüş; sonra her ikisini de kendisine nispet etmiştir. Bu durum, Allah'ın hidâyet etme ve saptırmasında insanlara nispet edilen başka bir anlamın bulunduğunu göstermektedir. Bu, daha başka yerde de belirttiğimiz durumdur?; Yâ kâfirde sapkınlık fiilini yaratma, müminde iman ve hidâyet fiilini yaratmadır veya doğru yolu bulmada başarılı kılma ve yardım (tevfik), inkârda ise yardımı terketmedir (hızlân). Bu belirttiğimiz iki yön insanlarda olmaz, bunlar sadece Allah'tan gelir. Bundan dolayı ona nispet edilmiştir. İnsanlarda sadece dua ve benzeri hususlar olur. Mütezile'nin dediği gibi beyan, emir, nehiy, başıboş bırakma değildir. Zira bunlar insanlarda olur. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Allah kimi dalâlete düşürürse artık onu hidâyete erdirebilecek hiçbir kimse bulunamaz. Yani Allah kimi saptırma yoluyla hakir kılarsa, hiç kimse onu hidâyetle değerli kılamaz. Allah böylelerini azgınlıkları içinde yollarını şaşırmış olarak bırakır. Onların azgınlıklarında O'na ilişen bir zarar yoktur. Bundan dolayı onları azgınlıkları içinde bıraktı. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine yönelik bir ihtiyacı ve bir zararı gidermek için onları yaratmadığını göstermektedir. Aksine kendilerinin var oluşu ihtiyaçları bulunduğu için yaratmıştır. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “onları hiç bilmedikleri yerden adım adım yıkıma götürürüz”“ ve “(Ama) bilin ki cezalandırmam çok çetindir!”!. Bu, bir tehdit (vaid) ifadesidir. d Ale gle UN Ji giz gas SİS u iea iş Ya

A'raf 7:187

187. “Ne zaman gelip çatacak?' diye sana kıyâmet saatini sorarlar. De ki: “Onun hakkındaki bilgi sadece Rabb'imin katındadır. Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah'tır. O (kıyâmet), göklere de yere de ağır gelecektir! Sizi ansızın yakalayacaktır” Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” “Ne zaman gelip çatacak?” diye sana kıyâmet saatini sorarlar. Denildi ki: “Eyyâne” (vti), kıyâmetin kopması ne zamandır? İbn Kuteybe şöyle demiştir: Sİ“Eyyâne mürsâhâ”, yani gerçekleşmesi ne zamandır? Bir şey sabit olduğunda şöyle denir: “rasâ fi'l-ardi” ve “rasâ fi'l-mâi”, yani yerde ve suda sabit oldu. Yine dağlara, sabit olmaları dolayısıyla “ravâsi” denir'. Ayrıca sorunun neye dair olduğu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları sorunun yok olma, insanların yok olması ve helâk edilmesine ilişkin olduğunu söylemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak sizi ansızın yakalayacaktır ve bunun benzeri hususları buyurmuştur. Tıpkı “onlar, besbelli ki, birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar!” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Bu durum, dünyada olacaktır. Bazıları da şöyle demiştir: Bu soru, inkâr etmek ve azabı hemen istemek suretiyle yeniden dirilme ve kıyâmetin kopmasına dairdir. Tıpkı “nereden bileceksin, kıyâmet vakti belki de çok yakın! Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Yine “diyorlar ki, ‘sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz?” meâlindeki beyan ve bunun dışındaki âyetler de böyledir. Bunlar, sorunun kıyâmet hakkında olduğunu göstermektedir. Sizi ansızın yakalayacaktır meâlindeki beyan insanın yok olması hakkında değildir. Zira onlar kendilerinin yok olmakta bulunduklarını bizzat müşahede ediyorlardı. Dolayısıyla sorunun bunun hakkında olması imkânsızdır. Bundan sonra, bu beyan iki anlama da açıktır. Bunlardan biri, sorunun kıyâmeti yalanlayan bir kimseden gelmesidir. Dolayısıyla bu soru, alay etme ve belirttiğimiz üzere acele gelmesini talep etme anlamı içeren bir sorudur. Eğer soru kıyâmetin kopacağını tasdik eden kimseden gelmişse, bu öğrenme ve korku anlamı içeren bir soru olur ki buna hazırlık yapsınlar. Tıpkı “inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar” meâlindeki ilâhi beyan gibi”, Bu durum, kıyâmetin gerçekleşmesinin yakın olduğunu bildiren âyetleri işittikleri zaman olmaktadır. (SJTıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Kıyâmet yaklaştı”, “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı”, “Allah'ın emri yerine gelecektir; artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın?“ ve buna benzer âyetler. Resülullah'tan (s.a.) işitmiş oldukları “ben ve kıyâmet şu ikisi (iki parmağın yakınlığı) gibiyiz” bazı rivayetlerde “neredeyse kıyâmet beni geçecekti”! şeklindeki ve bunun dışındaki rivayetler, onları kıyâmet hakkında soru sormaya sevketmiştir ki buna hazırlansınlar. Sonra Cenâb-ı Hak Resülullah'a şöyle demesini emretmiştir: Onun hakkındaki bilgi sadece Rabb'imin katındadır. Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah'tır. Yani vaktini açığa çıkaran ancak Allah'tır. Kıyâmet açığa çıkaracak insanların ellerinde cereyan eden olaylar gibi değildir. Meyvelerin ve bitkilerin ürün çıkartması, yağmur yağması gibi olaylara başkalarının müdahale etmesi mümkündür. Bununla yağmur ve bitkileri korumakla görevlendirilmiş melekleri kastediyorum. Kıyâmet ise yaratılmışlardan hiç kimsenin yönetimi veya bilgisi olmaksızın kopacaktır. Bu, Allah Teâlâ'nın nitelediği durumdur: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. Cenâb-ı Hak kıyâmetin durumunun yaratılmışların düzenlemesinin dışında olduğunu bildirmiştir. Bilakis kıyâmet yaratılmışlardan hiçbir varlığın kudretinin etkisi bulunmaksızın yalnızca Allah'ın yönetimi altında gerçekleşecektir. En doğrusunu Allah bilir. O (kıyâmet), göklere de yere de ağır gelecektir. Denildi ki: Göklerin ve yerin ehline ağır gelecektir. Bu konuda farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları dedi ki: Ağır gelecektir, yani göklerin ve yerin ehline gizli kalmıştır. [§] Cenâb-ı Hak burada ağırlığı belirtti, çünkü kendisine gizli kalan bir şey o kimseye ağır gelir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, insanlara gizli kalması nedeniyle ağır geldiğini bildirmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Göklerin ve yerin ehline kıyâmetin vukuu, korkularının fazlalığı ve vukuunun şiddeti nedeniyle ağır gelecektir. O (kıyâmet), göklere de yere de ağır gelecektir meâlindeki ilâhi beyanın, göklerin ve yerin kendisine ağır gelmesi anlamını da içerebilir. Bu anlam, “öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!” meâlindeki ilâhi beyana dayanır. Bu onun korkunçluğunun şiddetini dile getirmektedir. Fakat eğer gökler ve yerin kendisine gelince -yani varlık olsaydı göklere ve yere ağır gelirdi. Bu durum “dünya hayatının aldattığı kimseler” meâlindeki ilâhi beyan hakkında yaptığımız yorum gibidir. Dünya aslında kimseyi aldatmaz. Yani bu fiil ondan sadır olmaz. Eğer aldatma fiilini gerçekleştiren bir varlık olsaydı bu aldatma olurdu. Yukarıdaki âyet de buna göre anlaşılmalıdır. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları dedi ki: Sanki sen onu biliyormuşsun gibi. Yani sen O'nun katında değerli, şerefli ve bir konum sahibi olduğundan sana bunu bildirmiştir. Aynı şekilde “O, bana karşı çok lütufkârdır”5 meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle denilmiştir: Merhametli ve iyidir. Bazıları da şöyle demiştir: Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. Yani ona tam olarak vâkıfmışsın gibi. Katâde şöyle demiştir: “Keenneke hafiyyun bihim” (çe gis SSS), sanki sen bunu sana sormalarını istiyorsun”“, Diğerleri şöyle demiştir: Bu âyetin düzeninde, takdim-tehir vardır. Sana soruyorlar, sanki sen bunu biliyormuşsun gibi. Yani sanki sen bu konuda o kadar çok sordun ki bunu öğrendin”. (JSonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: De ki bu konuda benim bir bilgim yoktur; onun bilgisi Allah katındadır, fakat insanların çoğu bunun olacağını bilmezler. Fakat insanların çoğu bunun olacağını bilmezler meâlindeki ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Senin, kıyâmetin ne zaman olacağını bilmediğini bilmezler. Yahut kendilerinin lehine ve aleyhine olan hususları bilmezler. Hasan-ı Basri, o (kıyâmet), göklere de yere de ağır gelecektir meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demiştir: O geldiği vakit göklerin ve yerin ehline ağır gelecek ve onlar için katlanılmaz olacaktır’. Bazıları da şöyle demiştir: Göklerin ve yerin ehline bunu söylemek ağır gelecektir. Katâde şöyle demiştir: Göklerin ve yerin ehline bunu bilmek ağır gelecektir". Doğrusu ise bizim belirttiğimiz yorumdur. Yani göklerin ve yerin ehline bunun bilgisi gizlenmiştir. Zira bir şey gizlendiğinde ağır gelir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi. Belirttiğimiz gibi yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarının görüşüne göre “hafiy”, haberdar ve bilen demektir. Bu görüşü benimseyenler, hafiy, hiçbir şeyin ona gizli kalmadığı, karışık ve şüpheli olmadığı, şerefli, değerli ve iyi bir kimsedir, dediler. EYİ çal a3 a Yi --- Dipnotlar: 9 “Ve şöyle derler: ‘Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek?” Onlar, besbelli ki, birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar!” (Yâsin, 36/48-49). %5 Diyorlar ki: “Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz?. “Hak ve hakikat içerikli kitabı ve o sayede ölçü ve dengeyi gönderen Allah'tır. Nereden bileceksin, kıyâmet vakti belki de çok yakın. Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar” (eş-Şürâ, 42/17şayet bunlar bilen ve ağırlığını bilen birinin bünyesi gibi yapısını ayırt edebilen 30 Enes ve onun dışındaki sahâbeden naklen Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben ve kıyâmet şu ikisi gibi gönderildik. Ravişöyledemiştir: O, işaret parmağıyla orta parmağını birleştirmiştir”. ”! Büreydeden (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediğini işittim: Ben ve kıyâmet beraber gönderildik. Neredeyse beni geçiyordu” (Ahmed b. Hanbel, elMüsned, V, 348). Heysemi şöyle demiştir: Ahmed'in râvileri doğru râvilerdir” (Heysemi, 35 “İbrahim şöyle dedi: “Esen kal! Rabb'imden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır” (Meryem, 19/47). Katâde'den şöyle nakledilmiştir: “Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar” yani âyetteki ifade “hafiyyun bihim” şeklindedir. O şöyle demiştir: Kureyş “ey Muhammed! Seninle bizim aramızdaki yakınlık sebebiyle kıyâmetin bilgisini bize sır olarak ver. Çünkü biz sana yakınız” (bk. Taberi, Tefsir, IX, 140). Bu kelimenin mânası bir konuda fazla soru sormaktır (bk. İbn Manzür, Lisânü'-“Arab, 38 o Taberi, Tefsir, IX, 139; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 261. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebü Hâtim bunu nakletmişlerdir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III,

A'raf 7:188

De ki: Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Müfessirlerin (Ehl-i te'vil) bir kısmı şöyle demiştir. Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Yani hidâyet ve dalâlet. Ehl-i te'vil'in bir kısmı ise şöyle demiştir: Ben kendim için bir fayda elde edemem; zararı da gideremem. Allah'ın dilediği dışında. Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim meâlindeki ilâhi beyana şu yorum da yapılabilir: Cenâb-ı Hak bunu, onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) tapılacak varlık edinmemeleri ve onu Allaha uygun olmayan bir biçimde nispet etmemeleri için bildirmiştir. Tıpkı hıristiyanların “Mesih Allah'ın oğludur”, ( İyahudilerin “Uzeyir Allah'ın oğludur” sözleri gibi. Arap müşrikler de kendilerince meleklerin konumlarının yüceliği ve değerlerinden dolayı “Melekler Allah'ın kızlarıdır”! dediler. Dolayısıyla ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim dedi ki bu sayede onlar ötekilerin nispet ettiği hususları Allah'a nispet etmesinler. ifade ettiği şu sözlerdir: “Ben Allah'ın kuluyum; O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı”. İbn Abbâs ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim beyanı hakkında dedi ki: Buna göre Mekkeliler şöyle demişti: “Ey Muhammed! Rabb'in sana kazançlı ticareti bildirmiyor mu ki habere dayanarak ticaret yapalım ve kazanalım veya sana kıtlık ve kuraklık senesini veya bolluk ve bereket dönemlerini bildirmiyor mu? Bunu üzerine Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir: Eğer ben, yeryüzünün kuraklığı ve kıtlığıyla ilgili gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım. Diyor ki: Buna hazırlık yapardım. Başıma kötülük de gelmezdi, yani zarar ve sıkıntı gibi”, Müfessirlerin çoğunluğu bu görüşü benimsemiştir. Eğer gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım meâlindeki ilâhi beyan hakkında bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Eğer gaybı biliyor olsaydım. Ne zaman öleceğimi. Elbette bundan çok faydalanırdım, yani salih amel yapmak yönünden. Fakat bundaki yön onların benimsediği yorumun dışındadır. Çünkü eğer ne zaman öleceğini bilmiyor olsaydı bundan faydalanamaz ve salih ameli arttıramaz. Yahut bazılarının dediği gibi eğer gaybı biliyor olsaydı malını çoğaltırdı. Bu gerçeğe uzak bir yorumdur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilâhi beyanın yorumu şudur: Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne dezarardan kurtulabilirim, yani ben sizin için geleceğe dair fayda ve zararı bilmiyorum. Eğer sizin için gaybı biliyor olsaydım, Allah katında bundan çok faydalanırdım. Yani sizin için bunu biliyor olsaydım, beni tasdik eder ve bana iman ederdiniz. Ben de Allah katında O'na iman etmeniz ve beni tasdik etmenizden çok faydalanırdım. Yahut şöyle de denilebilir: Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Eğer sizin için bunu yapabiliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım. Çünkü siz, bilemeyeceğiniz hususlarda sizin için fayda elde edeceğimi ve zararı gidereceğimi görmüş olsanız, bana iman eder ve beni tasdik ederdiniz. Dolayısıyla ben bununla Allah katında çok hayra ulaşmaya hak kazanırdım. Eğer gaybı biliyor olsaydım meâlindeki beyan önceki sözün cevabı kılınır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim nede zarardan kurtulabilirim. Yani bana vahyedilenin dışında gaybı bilmem. Eğer bana vahyedilenden fazlasını biliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım. Yine bazıları şöyle demiştir: Bana vahyedilmesinden önce bilmem. Eğer bunu biliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım. Eğer gaybı biliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım meâlindeki ilâhi beyan hakkındaki görüşlerin hülasası belirtmiş olduğumuz şu yorumdur: Beni tasdik etmeniz ve bana iman etmenizle bundan çok faydalanırdım. Veya belirtmiş olduğumuz şekilde ailesi ve arkadaşları için dünyadaki bolluk ve bereket olarak yorumlanabilir. Yahut belirtmiş olduğumuz şu yorum da olabilir: Yani eğer bilemeyeceğiniz hususlarda sizin için fayda elde edebilseydim ve zararı giderebilseydim, bana iman eder ve beni tasdik ederdiniz. Dolayısıyla ben de bununla Allah katında çok hayra hak kazanacaktım. Eğer gaybı biliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani kimin tasdik edici kimin yalanlayıcı olduğunu bilseydim, elbette bundan çok faydalanırdım. Çünkü o, kabul etmeyeceğini ve reddedeceğini bildiği kimseyle meşgul olmaz, bilakis yalanlamayacağını ve davetine icabet edeceğini bildiği kimseyle ilgilenir. Bu durumda ona uyanlar ve Allaha itaat edenler çoğalır. 276 [5]Bazı müfessirler şöyle demiştir: Başıma kötülük de gelmezdi. Bu beyan, “düşünmediler mi ki yıllarca beraber oldukları o peygamberde delilikten eser yoktur”: ilâhi beyanının bağıntısıdır (sıla). Onlar, Resülullah'ta delilik bulunduğunu söylüyorlardı. O da dedi ki: Delilik nispet edilmesi suretiyle başıma kötülük de gelmezdi. Yahut şöyle diyor: Sizden bana kötülük de gelmezdi. Yani reddetme ve yalanlamaktan kaynaklanın kötülük. Çünkü eğer kendisini kabul edecek ve tasdik edecekleri, kabul etmeyecek ve yalanlayacak olan kimselerden ayırdedebilseydi reddedilme ve eziyet edilme kötülüğü başına gelmezdi. Çünkü delil getirdikten sonra sizden kimin kabul ettiği ve kimin reddettiği meselesiyle meşgul olmazdı. (Nitekim o, insanlara] Ben yalnızca inanan kimseler için uyarıcı ve müjdeleyiciyim (demiştir). Yeri mke A e pi İN jese Za: ELA Naz ee kiil Gİ Gyo Müz --- Dipnotlar: %3 İbn Ebü Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh İbn Abbâs'tan “Eğer gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım” meâlindeki beyan hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bir şey satın aldığımda kazacağım şeyi bilirdim; bir şey kazanmadan da satmazdım. “Başıma kötülük de gelmezdi.” Dedi ki: Fakir olmazdım (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, NI, 622). Kelbiden şöyle rivayet edilmiştir: Mekke ehli şöyle demişlerdi: Ey Muhammed! Pahalanmadan önce bize ucuz fiyatı haber vermez misin ki alalım da kazanalım, kuraklığa mâruz kalacak toprağı bize bildirmez misin ki oradan verimli olacak yere göç edelim (bk. Âlüsi,

A'raf 7:189

190. Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.” Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur. Erkek, eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir. Müfessirlerin (Ehl-i te'vil) çoğunluğu şöyle demiştir: Bunlar Âdem (a.s.) ve Havvadır; indirildikleri zaman Âdem eşiyle cinsel ilişkiye girdi ve eşi hamile kaldı. İblis Havva'ya gelerek ona “Ey Havva! Bu karnındaki nedir?” diye sordu. Havva “Bilmiyorum” dedi. İblis dedi ki: Belki şu hayvanlardan biridir; deve, koyun veya inek. Havva “Bilmiyorum” dedi. İblis ondan yüz çevirdi. Hamileliği ağırlaşınca İblis ona geldi ve “Kendini nasıl buluyorsun?” diye sordu. Havva dedi ki: Senin söylediğin şeyin olmasından korkuyorum. Oturduğum zaman zahmetle kalkabiliyorum. O, Havva'ya şöyle dedi: Ne dersin Allah'a dua etsen de onu, senin ve Âdem gibi insan kılsın. Ona benim ismimi verir misin? (SJHavva “evet” dedi. Bunun üzerine İblis ondan ayrıldı. Havva Âdem “bana biri geldi ve beni şu durumla korkuttu. Ben onun dediğinin doğru çıkmasından korkuyorum. Böylelikle bu konuda Allah'a dua ettiler. Bunu dile getiren, Rab'leri olan Allah'a şu sözlerle yakarırlar: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen meâlindeki ilâhi beyandır. Diyor ki: Eğer onu insan kılarsan, kesinlikle şükredenlerden olacağız. Bu, çocuğu doğurmadan önce onların duasıydı. Havva çocuğu doğurunca İblis ona geldi ve dedi ki: Bana vâdettiğin gibi ona benim adımı vermeyecek misin? Havva “evet, senin adın ne?” diye sordu. O, dedi ki: Adım Hâris'tir. Bunun üzerine Havva, çocuğa “Abdülhâris” adını verdi. Bunu dile getiren âyet ise fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar meâlindeki ilâhi beyandır“. Müfessirler âyeti buna göre yorumlamışlar; Âdem ve Havva'ya hamletmişlerdir. Bu, çirkin bir sözdür; Âdem ve Havva hakkında söylenmesi çirkindir. Eğer müfessirlerin söyledikleri gerçek olsa, Âdem ve Havva çocuklarına onun adını vermiş ve ona nispet etmiş olsalar,bunda bir şirk söz konusu olmaz. Zira böyle bir durumda şirk olmuş olsa, kölelerin insanlara nispet edilmesi, Allah'ın ulühiyetine şirk koşmak olurdu. Bu âyetin yorumu bize göre onların benimsediği görüşün dışındadır. -Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- âyetin yorumu şöyledir: Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Yani Âdem'den. Ondan da eşini yaratan O'dur. Yani Havva'yı. Şöyle ki Cenâb-ı Hak bütün erkekleri Âdem'den yaratmış; bütün kadınları da Havvadan yaratmıştır. Tıpkı “size kendi türünüzden eşler yaratması da O'nun kanıtlarındandır”“ meâlindeki ilâhi beyan gibi. Cenâb-ı Hak eşlerin tümünü eşlerin türünden yaratmış olduğunu bildirmektedir. Eşleri (kadınları) erkeklerin kendisine nispet ettiğine ve kadınlar da erkeklerin türünden yaratıldığına göre sizi birtek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur meâlindeki ilâhi beyan şu anlama gelir: [§]Her karı ve koca birlikte olduklarında ve eş hamile kaldığında, sanki Âdem ve Havva andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen, kesinlikle şükredenlerden olacağız diye dua etmektedir. Zira bütün çocuklar o ikisinin çocuklarıdır. Dolayısıyla onların salih olması için Allah'a dua etmektedirler. Bunlardan müslüman olanlar onların dualarıyla olmuştur. Bu yoruma göre onların kıyâmete kadar doğacak çocuklarına olan duaları gerçekleşir. Çünkü o ikisi baba ve annedir. Anne ve baba çocuklarına iyilik ve hayır dua yaparlar”. Âyetin yorumunun buna göre olması mümkündür. Ötekilerin söylediği görüş ise gerçeğe uzak ve imkânsızdır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Araplar'ın erkek çocukları olduğunda yüceltmek amacıyla onları tapmış oldukları putlara nispet ediyorlardı. Diyorlardı ki: Lât'ın oğlu, Uzzâ'nın oğlu, Menât'ın oğlu ve benzeri. Kızları ise öldürüyorlardı. Başlarına bir sıkıntı geldiğinde Allah'a sığınıyorlar ve ona yakarışta bulunuyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar””; “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır” (Jve “Dalgalar onları koyu gölgeler gibi sardığında dini Allah'a özgü kılarak O'na yakarırlar””. Bu durum onlardan gittiğinde ve ortalık aydınlandığında ise daha önce oldukları hale geri dönerler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Fakat onları sağ salim kara parçasına çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar” ve “Sonra Rabb'i ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşmaya kalkar.” Belirttiğimiz durum, Araplar'ın âdeti olduğuna göre onlardan birinin eşi hamile kaldığında ve karnındaki cenin ağırlaştığında, eşler Rab'leri olan Allah'a şöyle dua ederlerdi: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen, yani erkek ve doğumda sağlıklı, kesinlikle şükredenlerden olacağız. Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, yani erkek, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Yani kendileri için dogan çocuk konusunda Allah'a ortak koşarlar ve onu tapmış oldukları putlara nispet ederler. Bu, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir meâlindeki ilâhi beyandır. Bu konuda nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Âyet, Arap müşrikler hakkındadır. Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini yaratan O'dur meâlindeki ilâhi beyan hariç. Zira bu, Âdem ve Havva hakkındadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “onlar, kendileri de yaratılmış olup hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları Allaha ortak mı koşuyorlar?”! diye buyurmuştur. Bu, yorumun bizim belirttiğimiz şekilde olduğunu göstermektedir”. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Bu Âdem'in nefsidir. Ondan da eşini yaratan O'dur. Yani sizin her birinizi bu nefisten yaratmıştır. Sizden her biriniz için bu nefisten kendisiyle mutlu olsun diye eşler yaratmıştır. Bu yoruma göre âyetin sonu Âdem ve Havva'nın dışındakilere hamledilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onu bir süre taşır. Yani hamileliği bir müddet devam eder”. Sizibir tek candan yaratan O'dur. Araplar atalarını ve kendilerinden öncekileri taklit ederek putlara tapıyorlardı. Buna göre Cenâb-ı Hak, onların sefihliklerini bildirmektedir. Şöyle ki; sizin yaratılmış olduğunuz nefis, kimseyi taklit etmemiş ve kimseyi Allah'a ortak koşmamıştır; )bilakis aklen iyi olana veya naklen emredilene uymuştur. Buna göre siz nasıl yaratılmış olduğunuz nefse (zâta) uymadınız? Halbuki o sadece belirttiklerimize uymuştur; Allah'a ortak koşmakta atalarınıza uyduğunuz inançlara değil. Eğer kıssa müfessirlerin dediği gibi Âdem hakkında olsaydı, Araplar bununla bir ilişki kurar, buna uyar ve şöyle derlerdi: O şirk koştu; biz de şirk koşuyoruz. Bu, durumun onların dediği gibi olmadığını göstermektedir. Fakat âyet, bizim belirttiğimiz şekilde yorumlanmalıdır. Sizi bir tek candan yaratan meâlindeki ilâhi beyanda, insanlardan hiçbirinin diğerine yaratılış ve nesep üstünlüğünün olmadığına dair delil vardır. Zira hepsi bir tek candan yaratılmıştır ve onlar birbirlerinin erkek kardeş ve kız kardeşleridir. Onlardan birinin diğerine üstünlüğü varsa bu, yapmış olduğu ameller ile tercih etmiş olduğu övülmüş huylar ve iyilikler sayesinde olur. Yaratılış bakımından ise bir kısmının diğerine üstünlüğü yoktur. Tıpkı “Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır” meâlindeki ilâhi beyan gibi”. --- Dipnotlar: Buna benzer bir rivayeti İbnü'l-Münzir, İbn Ebü Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Said b. Cübeyr'den nakletmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 624). Semüreden, Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Havva çocuğunu doğurduğunda İblis ona uğradı. Onun çocukları yaşamıyordu. İblis dedi ki: Ona Abdülhâris ismini ver, o yaşayacak. Havva da çocuğa Abdülhâris ismini verdi ve çocuk yaşadı. Bu, şeytanın ilhamlarından ve işlerindendi. İbn Kesir'in belirttiği üzere bu hadis zayıftır (bk. İbn Kesir, Tefsir, 11, 275-276). Fakat şârih şöyle diyor: “Sizi bir tek candan yaratan O'dur”, “Ondan da eşini yaratan O'dur” Yani Havva'yı ve onun dışında kıyâmete kadar onun çocuklarının eşlerini. Cenâb-ı Hak âdemoğullarını ve kızlarını Âdem'in kendisinden yarattığını bildirmiştir. Sanki her bir canda ondan bir parça vardır. Bütün parçalar ise Âdem'de (s.a.) toplanmıştır. Dolayısıyla bütünü tek bir nefis olur. Sonra Cenâb-ı Hak bu nefisten eşini de yarattı. Kıyâmet gününe kadar her birinin eşi oğullarından olmaktadır. Zira hepsi ondan olan parçalardır. Böylelikle sanki O, bütün eşleri (kadınları) kocaların nefislerinden yaratmıştır. Bu, size kendi türünüzden eşler yaratması da O'nun kanıtlarındandır” meâlindeki ilâhi beyanı gibidir. Cenâb-ı Hak, eşleri eşlerinin nefsinden yarattığını bildirmiştir. Eşler de (kadınlar) kocaların nefislerinden yaratılmıştır. “Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur” meâlindeki ilâhi beyan her bir karı ve kocaya hamledilir. Bu sabit olduğuna göre “erkek eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir” meâlindeki ilâhi beyan, Âdem ile Havva'nın çocukları içerisinde bir kocadan hamile kalan bütün kadınlara hamledilir. “Hamileliği ağırlaşınca Rab'leri olan Allah'a şu sözlerle yakarırlar: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız!” meâlindeki ilâhi beyan, kadının hamileliği sırasında kıyâmete kadar doğacak olan çocukları için iyilik ve hayır dua yapan her karı-kocaya hamledilebilir. Onların çocuklarından müslüman olanlar, onların duasıyladır. Zira onlar anne ve babadır. Anne ve baba çocukları için iyilik ve hayır dua yapar (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 319a-b). 8 “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allaha ortak koşuyorlar”. “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır; sonra Rabb'i ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allaha eşler koşmaya kalkar. De ki ona: İnkârcı tutumunla biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardan birisin!” (ez- Zümer, 39/8). “Dalgalar onları koyu gölgeler gibi sardığında dini Allah'a özgü kılarak O'na yakarırlar; Allah kendilerini sağ salim karaya çıkardığında ise içlerinden bir kısmı ortada kalır. Hıyanete gömülmüş nankörler topluluğundan başkası âyetlerimizi inkâr etmez” (Lokmân, 31/32).?2 Bu görüşü bulafızlarla bulamadım. Fakat Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bundan Âdem'in nesli, ondan sonra şirk koşanlar kastedilmiştir. Başka bir rivayette onun şöyle dediği nakledilmiştir: Bu, bazı din müntesipleri hakkındadır. Âdem hakkında değildir. Başka bir rivayette ise Hasan-ı Basri diyor ki: Bunlar yahudi ve hıristiyanlardır. Allah onlara çocuk bahşetmiş, onlar bunları yahudileştirmiş ve hristiyanlaştırmışlardır (bk. Taberi, Tefsir, IX, 144; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 626). 33 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, s. 175.

A'raf 7:190

190. Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.” Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur. Erkek, eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir. Müfessirlerin (Ehl-i te'vil) çoğunluğu şöyle demiştir: Bunlar Âdem (a.s.) ve Havvadır; indirildikleri zaman Âdem eşiyle cinsel ilişkiye girdi ve eşi hamile kaldı. İblis Havva'ya gelerek ona “Ey Havva! Bu karnındaki nedir?” diye sordu. Havva “Bilmiyorum” dedi. İblis dedi ki: Belki şu hayvanlardan biridir; deve, koyun veya inek. Havva “Bilmiyorum” dedi. İblis ondan yüz çevirdi. Hamileliği ağırlaşınca İblis ona geldi ve “Kendini nasıl buluyorsun?” diye sordu. Havva dedi ki: Senin söylediğin şeyin olmasından korkuyorum. Oturduğum zaman zahmetle kalkabiliyorum. O, Havva'ya şöyle dedi: Ne dersin Allah'a dua etsen de onu, senin ve Âdem gibi insan kılsın. Ona benim ismimi verir misin? (SJHavva “evet” dedi. Bunun üzerine İblis ondan ayrıldı. Havva Âdem “bana biri geldi ve beni şu durumla korkuttu. Ben onun dediğinin doğru çıkmasından korkuyorum. Böylelikle bu konuda Allah'a dua ettiler. Bunu dile getiren, Rab'leri olan Allah'a şu sözlerle yakarırlar: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen meâlindeki ilâhi beyandır. Diyor ki: Eğer onu insan kılarsan, kesinlikle şükredenlerden olacağız. Bu, çocuğu doğurmadan önce onların duasıydı. Havva çocuğu doğurunca İblis ona geldi ve dedi ki: Bana vâdettiğin gibi ona benim adımı vermeyecek misin? Havva “evet, senin adın ne?” diye sordu. O, dedi ki: Adım Hâris'tir. Bunun üzerine Havva, çocuğa “Abdülhâris” adını verdi. Bunu dile getiren âyet ise fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar meâlindeki ilâhi beyandır“. Müfessirler âyeti buna göre yorumlamışlar; Âdem ve Havva'ya hamletmişlerdir. Bu, çirkin bir sözdür; Âdem ve Havva hakkında söylenmesi çirkindir. Eğer müfessirlerin söyledikleri gerçek olsa, Âdem ve Havva çocuklarına onun adını vermiş ve ona nispet etmiş olsalar,bunda bir şirk söz konusu olmaz. Zira böyle bir durumda şirk olmuş olsa, kölelerin insanlara nispet edilmesi, Allah'ın ulühiyetine şirk koşmak olurdu. Bu âyetin yorumu bize göre onların benimsediği görüşün dışındadır. -Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- âyetin yorumu şöyledir: Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Yani Âdem'den. Ondan da eşini yaratan O'dur. Yani Havva'yı. Şöyle ki Cenâb-ı Hak bütün erkekleri Âdem'den yaratmış; bütün kadınları da Havvadan yaratmıştır. Tıpkı “size kendi türünüzden eşler yaratması da O'nun kanıtlarındandır”“ meâlindeki ilâhi beyan gibi. Cenâb-ı Hak eşlerin tümünü eşlerin türünden yaratmış olduğunu bildirmektedir. Eşleri (kadınları) erkeklerin kendisine nispet ettiğine ve kadınlar da erkeklerin türünden yaratıldığına göre sizi birtek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur meâlindeki ilâhi beyan şu anlama gelir: [§]Her karı ve koca birlikte olduklarında ve eş hamile kaldığında, sanki Âdem ve Havva andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen, kesinlikle şükredenlerden olacağız diye dua etmektedir. Zira bütün çocuklar o ikisinin çocuklarıdır. Dolayısıyla onların salih olması için Allah'a dua etmektedirler. Bunlardan müslüman olanlar onların dualarıyla olmuştur. Bu yoruma göre onların kıyâmete kadar doğacak çocuklarına olan duaları gerçekleşir. Çünkü o ikisi baba ve annedir. Anne ve baba çocuklarına iyilik ve hayır dua yaparlar”. Âyetin yorumunun buna göre olması mümkündür. Ötekilerin söylediği görüş ise gerçeğe uzak ve imkânsızdır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Araplar'ın erkek çocukları olduğunda yüceltmek amacıyla onları tapmış oldukları putlara nispet ediyorlardı. Diyorlardı ki: Lât'ın oğlu, Uzzâ'nın oğlu, Menât'ın oğlu ve benzeri. Kızları ise öldürüyorlardı. Başlarına bir sıkıntı geldiğinde Allah'a sığınıyorlar ve ona yakarışta bulunuyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar””; “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır” (Jve “Dalgalar onları koyu gölgeler gibi sardığında dini Allah'a özgü kılarak O'na yakarırlar””. Bu durum onlardan gittiğinde ve ortalık aydınlandığında ise daha önce oldukları hale geri dönerler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Fakat onları sağ salim kara parçasına çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar” ve “Sonra Rabb'i ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşmaya kalkar.” Belirttiğimiz durum, Araplar'ın âdeti olduğuna göre onlardan birinin eşi hamile kaldığında ve karnındaki cenin ağırlaştığında, eşler Rab'leri olan Allah'a şöyle dua ederlerdi: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen, yani erkek ve doğumda sağlıklı, kesinlikle şükredenlerden olacağız. Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, yani erkek, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Yani kendileri için dogan çocuk konusunda Allah'a ortak koşarlar ve onu tapmış oldukları putlara nispet ederler. Bu, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir meâlindeki ilâhi beyandır. Bu konuda nihai gerçeği bilen Allah'tır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Âyet, Arap müşrikler hakkındadır. Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini yaratan O'dur meâlindeki ilâhi beyan hariç. Zira bu, Âdem ve Havva hakkındadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “onlar, kendileri de yaratılmış olup hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları Allaha ortak mı koşuyorlar?”! diye buyurmuştur. Bu, yorumun bizim belirttiğimiz şekilde olduğunu göstermektedir”. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Bu Âdem'in nefsidir. Ondan da eşini yaratan O'dur. Yani sizin her birinizi bu nefisten yaratmıştır. Sizden her biriniz için bu nefisten kendisiyle mutlu olsun diye eşler yaratmıştır. Bu yoruma göre âyetin sonu Âdem ve Havva'nın dışındakilere hamledilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onu bir süre taşır. Yani hamileliği bir müddet devam eder”. Sizibir tek candan yaratan O'dur. Araplar atalarını ve kendilerinden öncekileri taklit ederek putlara tapıyorlardı. Buna göre Cenâb-ı Hak, onların sefihliklerini bildirmektedir. Şöyle ki; sizin yaratılmış olduğunuz nefis, kimseyi taklit etmemiş ve kimseyi Allah'a ortak koşmamıştır; )bilakis aklen iyi olana veya naklen emredilene uymuştur. Buna göre siz nasıl yaratılmış olduğunuz nefse (zâta) uymadınız? Halbuki o sadece belirttiklerimize uymuştur; Allah'a ortak koşmakta atalarınıza uyduğunuz inançlara değil. Eğer kıssa müfessirlerin dediği gibi Âdem hakkında olsaydı, Araplar bununla bir ilişki kurar, buna uyar ve şöyle derlerdi: O şirk koştu; biz de şirk koşuyoruz. Bu, durumun onların dediği gibi olmadığını göstermektedir. Fakat âyet, bizim belirttiğimiz şekilde yorumlanmalıdır. Sizi bir tek candan yaratan meâlindeki ilâhi beyanda, insanlardan hiçbirinin diğerine yaratılış ve nesep üstünlüğünün olmadığına dair delil vardır. Zira hepsi bir tek candan yaratılmıştır ve onlar birbirlerinin erkek kardeş ve kız kardeşleridir. Onlardan birinin diğerine üstünlüğü varsa bu, yapmış olduğu ameller ile tercih etmiş olduğu övülmüş huylar ve iyilikler sayesinde olur. Yaratılış bakımından ise bir kısmının diğerine üstünlüğü yoktur. Tıpkı “Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır” meâlindeki ilâhi beyan gibi”. --- Dipnotlar: Buna benzer bir rivayeti İbnü'l-Münzir, İbn Ebü Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Said b. Cübeyr'den nakletmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 624). Semüreden, Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Havva çocuğunu doğurduğunda İblis ona uğradı. Onun çocukları yaşamıyordu. İblis dedi ki: Ona Abdülhâris ismini ver, o yaşayacak. Havva da çocuğa Abdülhâris ismini verdi ve çocuk yaşadı. Bu, şeytanın ilhamlarından ve işlerindendi. İbn Kesir'in belirttiği üzere bu hadis zayıftır (bk. İbn Kesir, Tefsir, 11, 275-276). Fakat şârih şöyle diyor: “Sizi bir tek candan yaratan O'dur”, “Ondan da eşini yaratan O'dur” Yani Havva'yı ve onun dışında kıyâmete kadar onun çocuklarının eşlerini. Cenâb-ı Hak âdemoğullarını ve kızlarını Âdem'in kendisinden yarattığını bildirmiştir. Sanki her bir canda ondan bir parça vardır. Bütün parçalar ise Âdem'de (s.a.) toplanmıştır. Dolayısıyla bütünü tek bir nefis olur. Sonra Cenâb-ı Hak bu nefisten eşini de yarattı. Kıyâmet gününe kadar her birinin eşi oğullarından olmaktadır. Zira hepsi ondan olan parçalardır. Böylelikle sanki O, bütün eşleri (kadınları) kocaların nefislerinden yaratmıştır. Bu, size kendi türünüzden eşler yaratması da O'nun kanıtlarındandır” meâlindeki ilâhi beyanı gibidir. Cenâb-ı Hak, eşleri eşlerinin nefsinden yarattığını bildirmiştir. Eşler de (kadınlar) kocaların nefislerinden yaratılmıştır. “Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur” meâlindeki ilâhi beyan her bir karı ve kocaya hamledilir. Bu sabit olduğuna göre “erkek eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir” meâlindeki ilâhi beyan, Âdem ile Havva'nın çocukları içerisinde bir kocadan hamile kalan bütün kadınlara hamledilir. “Hamileliği ağırlaşınca Rab'leri olan Allah'a şu sözlerle yakarırlar: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız!” meâlindeki ilâhi beyan, kadının hamileliği sırasında kıyâmete kadar doğacak olan çocukları için iyilik ve hayır dua yapan her karı-kocaya hamledilebilir. Onların çocuklarından müslüman olanlar, onların duasıyladır. Zira onlar anne ve babadır. Anne ve baba çocukları için iyilik ve hayır dua yapar (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, vr. 319a-b). 8 “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allaha ortak koşuyorlar”. “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır; sonra Rabb'i ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allaha eşler koşmaya kalkar. De ki ona: İnkârcı tutumunla biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardan birisin!” (ez- Zümer, 39/8). “Dalgalar onları koyu gölgeler gibi sardığında dini Allah'a özgü kılarak O'na yakarırlar; Allah kendilerini sağ salim karaya çıkardığında ise içlerinden bir kısmı ortada kalır. Hıyanete gömülmüş nankörler topluluğundan başkası âyetlerimizi inkâr etmez” (Lokmân, 31/32).?2 Bu görüşü bulafızlarla bulamadım. Fakat Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bundan Âdem'in nesli, ondan sonra şirk koşanlar kastedilmiştir. Başka bir rivayette onun şöyle dediği nakledilmiştir: Bu, bazı din müntesipleri hakkındadır. Âdem hakkında değildir. Başka bir rivayette ise Hasan-ı Basri diyor ki: Bunlar yahudi ve hıristiyanlardır. Allah onlara çocuk bahşetmiş, onlar bunları yahudileştirmiş ve hristiyanlaştırmışlardır (bk. Taberi, Tefsir, IX, 144; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 626). 33 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, s. 175.

A'raf 7:191

Onlar, kendileri de yaratılmış olup hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları Allah'a ortak mı koşuyorlar? Cenâb-ı Hak onların, kullukta ve ulühiyetinde onları yaratmadığını bildikleri kimseyi kendisine ortak koşmak suretiyle sefihliklerini bildirmektedir. Nitekim onları yaratan Allah'tır. Onlar yaratılmışlardır. Dolayısıyla yaptıkları kulluğu, kendilerini yaratanın dışında bir varlığa yöneltmek sefihlik ve zulümdür. Coa İşi krş

A'raf 7:192

192. o7 bu varlıkların ne onlara tapanlara yardımı dokunur ne de kendi kendilerine yardımcı olabilirler.” Oysa bu varlıkların ne onlara tapanlara yardımı dokunur ne de kendi kendilerine yardımcı olabilirler. Cenâb-ı Hak aynı şekilde onların sefihliğini bildirmektedir. Şöyle ki bu dünyada bir kimse diğerine, ancak daha önce ondan kendisine gelen bir nimete karşılık olarak veya neticede elde etmeyi umduğu bir yarar dolayısıyla itaat eder ve ona şükreder. Siz ise bu putlara tapıyorsunuz. Halbuki bunlardan size daha önce bir yarar da dokunmamış; neticede bunlardan bir yarar da ummuyorsunuz. Yahut onlardan size bir yardım da dokunmamıştır ki sizden bir zararı gidersinler. [§]Kendi kendilerine de yardımcı olamazlar. Yani kırmak ve telef etmek için onlara yönelmiş kimseleri kendilerine zarar vermekten alıkoyamazlar. En doğrusunu Allah bilir. EARR RA ETT

A'raf 7:193

Onları doğru yola çağırsanız size karşılık vermezler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birinci muhtemel yorum şudur: Onları çağırsanız. Yani putları. Onlarıdoğru yola. Doğru yolu bulmaları için çağırsanız. Size karşılık vermezler. Yani ne size karşılık verirler ne de doğru yolu bulurlar. İkinci yorum şudur: Onlara yalvarsanız. İhtiyacınız olan bir şey hususunda. Size karşılık vermezler. Bunu yerine getirmezler ve buna güçleri de yetmez. Bu âyette hitabın müslümanlara olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Siz onları, yani Mekkeliler'i doğru yola davet etseniz, size uymazlar, yani size karşılık vermezler. Bunun Mekkelilere hitap olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Taptığınız putları doğru yola çağırsanız, size karşılık vermeye güç yetiremezler. Böylelikle Cenâb-ı Hak, nitelediği vasıflarda olan bir varlığa kulluk etmeleri konusunda onların sef ihliklerini bildiriyor. Onları ha davet etmişsiniz ha susmuşsunuz, sizin için değişen bir şey olmayacaktır. Âyetin, Allah'ın ebedi olarak inanmayacaklarını bildiği bir topluluk hakkında olması mümkündür. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler”. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Onları çağırsanız. Yani müşrikleri. Doğru yola, size uymazlar. Onlara yalvarsanız dahi değişen bir şey olmayacaktır meâlindeki ilâhi beyan, bu anlama gelir. Onları çağırsanız dahi değişen bir şey olmayacaktır meâlindeki ilâhi beyanın putlar hakkında olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. GİNE Sİ Sİ milli

A'raf 7:194

Gerçek şu ki Allah'ın dışında yalvarıp yakardıklarınız da tıpkı sizin gibi birer kuldur. Yalvarıp yakardıklarınız. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani Allah'ın dışında taptığınız. Onlar Allah'ın dışında putlara tapıyorlardı. Yalvarıp yakardıklarınız meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani Allah'ın dışında onlara ilâh adını verirseniz. Sizin gibi birer kuldur. Yaratılışta, Allah'ın birliğine işaret etmekte ve yönetim altında bulunmak onlar gibi, düzenleme hususunda ise insanlardan daha aşağıdadırlar. (JZira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yürüyebildikleri ayakları mı var onların; tutabilecekleri elleri mi var onların!” meâlindeki âyetin sonuna kadar bildirilen hususlar. Yani onların belirtilen organları yoktur. Yönetilmek ve yardım edilmekte ise onlardan daha aşağı konumdadırlar. Gerçek şu ki Allah'ın dışında yalvarıp yakardıklarınız da tıpkı sizin gibi birer kuldur. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Taptığınız melekler sizin gibi birer kuldur. Dolayısıyla onları ilâh olarak isimlendirmeyin. Yani sizin gibi kullara tapmayın. Aksine eşi ve benzeri bulunmayan varlığa kulluk edin. “Sizin gibi birer kuldur” meâlindeki ilâhi beyan melekler anlamında olursa, “yürüyebildikleri ayakları mı var onların; tutabilecekleri elleri mi var onların!” beyanı, putlara dönüktür”. Eğer iddialarınızda doğruysanız haydi onlara dua edin de karşılık versinler! Cenâb-ı Hak, dua ve karşılık vermeyi bildirmiş, hangi konuda onlara karşılık vereceklerini açıklamamıştır. Karşılık vermenin, şefaat veya Allah'a yaklaşma yahut başka bir şeyle tefsir edilmesine gerek yoktur, sadece onlara 78 Bir sonraki âyet-i kerime. hangi konuda dua ettikleri ve onlardan neyi talep ettiklerinin bilinmesi gerekir. Eğer iddialarınızda doğruysanız. Onların ilâh oldukları iddianızda. Yahut eğer onlara yaptığınız kulluğun onların sizi Allah'a yaklaştırmaları? dolayısıyla olduğuna ilişkin iddialarınızda doğruysanız. lela la bl gö çig özi eşi çi Gi 316 S; 3I G G bai eme FSİ SİA dayak --- Dipnotlar: 77 Şârih şöyle demiştir: Bu iki yoruma göre bu âyete ilişkin inkârcıların ileri sürdüğü probleme cevap vardır. Onlar şöyle demiştir: Bunda çelişki vardır, çünkü “sizin gibi kuldur” buyurmuş, âyetin sonunda ise “yürüyebildikleri ayakları mı var” denilmiştir. Taptıklarınızda bunlar yoksa bunlar nasıl onlar gibi olsunlar? Birinci yoruma göre burada maksat, aralarında görüntü, düzen, yardım ve benzeri hususlarda farklılık olsa da yaratılışın aslında, sonradanlıkta ve bir yaratıcıya ihtiyaç duymada benzerliktir. İkinci yoruma göre burada kastedilen meleklerdir. Onların aralarında belirtilen eller, ayaklar, kulaklar, gözler ve benzeri hususlarda benzerlik vardır. Eğer burada kastedilen birinci yorumsa “yürüyebildikleri ayakları mı var” beyanı, “sizin gibi birer kuldur” beyanına dayanır. Eğer kastedilen meleklerse, “yürüyebildikleri ayakları mı var” beyanı birinci yoruma göredir ve putlara hamledilir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları bu probleme cevap vermiş ve şöyle demişlerdir: “Sizler gibi birer kuldur” meâlindeki ilâhi beyan soru kalıbındadır (istifhâm). Yani “sizin gibi birer kul mudur?” Burada soru edatının hazfi vardır. Yani “sizin gibi birer kul değildir.” Bundan dolayı Cenâb-ı Hak “yürüyebildikleri ayakları mı var?” diye buyurmuştur. Yani onların bu şeyleri yoktur. Cenâb-ı Hak benzerliği reddetmiş ve kendilerine benzer olmayanlara kulluk etmeleri sebebiyle onların sef ihliğini bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 320a; Medine nüshası, vr. 356b).

A'raf 7:195

143 [5] Yürüyebildikleri ayakları mı var onların; tutabilecekleri elleri, görebilecekleri gözleri, işitebilecekleri kulakları mı var onların! Cenâb-ı Hak, kendilerine kötülük yapmaya yöneldikleri kimseden kaçmak veya kendilerine kötülük yapmak ve zarar vermek isteyen kimseye yönelmek üzere yürüyebildikleri ayakları olmayan putlara tapmaları dolayısıyla, onların akılsızlıklarını bildiriyor. Aynı şekilde onlar, kötülük yapmak isteyenleri kendilerinden uzak tutmak için veya kendilerine yönelenleri alabilmek için tutabilecek elleri olmayan putlara tapıyorlar. Görebilecekleri gözleri mi var? meâlindeki beyan da böyledir. Kendilerine kötülük için yönelenleri görebilecek. Onlara hakaret eden ve onları kötülükle anan kimseleri işitebilecekler kulakları mı var? Cenâb-ı Hak, ister kaçarak ister kötülükle karşılık vererek kendilerine kötülük yapmak için yönelenleri defetme gücü bulunmayanlara ibadet ettikleri için Allah onları aşağılıyor. Bu sözü edilenlere güç yetiremedikleri halde bunlara nasıl tapıyorsunuz? Bu durum, tıpkı İbrahim'in (a.s.) şu sözleri gibidir: “Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir puta niçin taparsın?”” Bunlar başlarına geleni gidermeye güç yetiremediklerine göre size nasıl yarar sağlasınlar ve sizden zararı nasıl gidersinler? De ki: Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, şu beyanla Mekke'nin inkârcılarına hitap etmiştir: De ki: Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın. Öyle ki bunların Allah'tan başka ilâhlar olduğunu iddia ediyorsunuz. Ortak olarak gördüğünüz varlıklar. Yani Allah'ın dışında bir varlığa tapmakta ortaklarınızı çağırın. Sonra bana karşı planınızı kurun. Hitabın, Allah'ın dışında putlara tapan bütün inkârcılar hakkında olması mümkündür. Bu sözü, Resülullah (s.a.) aralarındayken onlara söylemiştir: Sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana! Onların kuvvetlerine, sayı ve yardımcı bakımından fazla olmalarına; Resülullah'ın (s.a.) ise zayıflığı ve yardımcılarının azlığına rağmen hiç kimse ona karşı tuzak kurmaya ve zarar vermeye güç yetirememiştir. [5] Onların bundan aciz kalmalarının bir mücize olduğunu, Resülullah'ın Allah sayesinde zafer kazandığını ve O'nun sayesinde düşmanlarına karşı güçlendiğini göstermektedir. Bu durum onun büyük mücizelerindendir. Çünkü Resülullah (s.a.) bütün gayretleri, kendisini öldürme ve yok etme konumunda olan kimselere bu sözü söylemiştir. Sonra onlardan hiç kimse ona zarar vermeye güç yetirememiştir. Bu durum, onun korumasının Allah'a ait oldugunu göstermektedir. Diğer peygamberlerin durumu da böyledir. Zira Hüd, Nuh gibi peygamberler, kavimleri arasında bu sözü söylemişlerdir. Nitekim Hüd (a.s.) “haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!” demiştir. Yine Nuh'un (a.s.) şu sözü de böyledir: “Bizimle alay ediyorsanız edin bakalım! Ama bilin ki sizin alay ettiğiniz gibi (günü gelecek) biz de sizinle öyle alay edeceğiz

A'raf 7:196

Ama bilin ki benim velim, kitabı indiren Allah'tır. Bunu, sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana” meâlindeki beyanının akabinde bildirmiştir. Tıpkı Hüd'un (a.s.) şu sözleri gibi: “Ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki sizin Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuklarınızdan uzağım. Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin! Ben, benim de 32 Önceki âyet-i kerime. Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a dayandım”. Yine bu, Nuh'un söylediği şu sözler gibidir: “Eğer benim aranızda bulunmam ve Allah'ın âyetlerini bildirmem zorunuza gidiyorsa, bilin ki ben yalnız Allaha dayanıp güveniyorum; siz de ortaklarınızı toplayıp ne yapacağınızı kararlaştırın, yapacağınız iş içinizde niyet olarak kalmasın ve bana mühlet de vermeden yapacağınızı yapın”, Dolayısıyla kavimleri kendilerini yok etmekle tehdit ettiklerinde peygamberler yüce, Aziz ve Celil olan Allah'tan beklenti içerisinde oldular, O'na dayandılar ve güvendiler. Resülullah (s.a.) da bu bağlamda ama bilin ki benim velim, kitabı indiren Allah'tır. O, iyileri koruyup kollar demiştir. Yani O, benim velimdir, beni korur. O iyileri korumayı üstlenmiştir. Yani O'nun üstlenmesiyle iyi olmuşlardır. Yahut O, iyilerin işini üstlenir ve onları korur. Bu, belirttiğimiz üzere peygamberlerin kavimlerine söylediği sözün karşılığıdır. [§]Benim velim Allah'tır. Bunun, benim koruyucum, yardımcım ve beni yöneten kitabı indiren Allah'tır anlamına gelmesi de mümkündür. Diğer bir yorum da şu olabilir: “Benim işimin sahibi veya kendisini veli edinmem gereken, yaratılmış varlıkların benzerini getirmekten aciz kaldığı kitabı indiren Allah'tır. O, iyileri koruyup kollar.

A'raf 7:197

O'nun dışında yalvarıp yakardıklarınız ise ne size yardım edebilirler, hatta ne de kendilerine yardımları dokunur. Cenâb-ı Hak, tapanlardan zararı gidermek şöyle dursun, kendisinden dahi zararı uzak tutmaktan aciz kalan veya kendilerine bir yarar sağlayamayan putlara taptıklarından dolayı onları aşağıladığını belirtiyor. ai ÖYLE eki 3 gisi Yas gikisüy

A'raf 7:198

Cenâb-ı Hak, şu ilâhi beyanla, herhangi bir zararı gideremeyen ve herhangi bir menfaati sağlayamayan putlara tapmaları dolayısıyla onların bilgisizliklerini bildirmiştir: Onları hidâyete çağırsanız sizi duymazlar, sana bakıyorlar zannedersin, oysa hidâyeti görmezler. Bu, iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak, onları çağırsanız meâlindeki beyanla müminlere hitap etmiştir. Yani eğer siz Mekkeliler'i hidâyete davet ederseniz, sizi duymazlar. Yani karşılık vermezler. Sana bakıyorlar zannedersin, oysa görmezler. Yani bundan yararlanmazlar. Veya aşırı inatları sebebiyle görmezler. Şöyle diyor olması da mümkündür: Taptığınız putları hidâyete davet etseniz, sizi duymazlar. Yani karşılık vermezler, karşılık vermeye de güç yetiremezler. Sizi duymazlar meâlindeki beyanın, hakikat anlamında işitme olması da mümkündür. “Sana bakıyorlar zannedersin” meâlindeki beyanın da temsil konumunda olması mümkündür. Yani sanki sana bakıyorlar, oysa gerçekte görmezler. Çİ ll E eld, yala adi i

A'raf 7:199

Kolaylığı seç. Bu beyan iki anlama gelebilir. Birincisi “ahz” yani “alma” anlamındaki kelimenin hakikat mânasında olmasıdır. İkincisi, affetme eylemini yapmak anlamında olmasıdır. Eğer “alma” anlamındaysa iki yorumu vardır. İçinde hakkı bulunmayan fazlalığı al, anlamına gelebilir. Bu fazlalık, bunun az olanıdır. İkinci olarak şu anlama gelebilir: Kendileri için gerekli olanın dışında ve ihtiyaçlarından artanı istemeden al! [§]Yani onların sana verdiklerini kabul et, isteme konusunda ısrarcı olma. Bu, “sizden servetinizi de istemeyecektir; onu sizden istese ve sıkıştırsaydı cimrilik ederdiniz”, Cenâb-ı Hak, onların mallarını istemesi halinde bunun onları cimriliğe sevkedeceğini bildirmiştir. Eğer “affetme” anlamındaysa söz konusu beyan çeşitli yorumlara açıktır. Yani zâlimlerin zulümlerini affet, sefihlerden yüz çevir ve onlara yumuşak davran. Resülullah'a (s.a.) insanlara yönelik olarak üç davranışta bulunması emredilmiştir: Zâlimlerin zulümlerini affetmesi ve zulümlerine karşılık vermemesi emredilmiştir. İkinci olarak sefihlerden, cahillerden yüz çevirmesi ve onlara yumuşak davranması emredilmiştir. Üçüncüsü müminlere yumuşaklıkla ve şefkatle muamelede bulunması emredilmiştir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak “müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur” meâlindeki beyanla onu rahmet ve şefkatle nitelemiştir. Abdullah b. Zübeyr'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kolaylığı seç, iyi olanı emret, cahillere aldırma! Allah bu âyeti sadece insanların ahlâkı hakkında indirmiştir”. Katâde'nin şöyle dediği nakledilmiştir: Kolaylığı seç, iyi olanı emret. Güzel ahlâk, Allah'ın peygamberine emrettiği ve uymaya davet ettiği özelliktir, Müfessirlerin bir kısmı bu görüşü benimsemiş ve âyeti bu şekilde yorumlamıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Bu, daha önce belirttiğimiz üzere malın fazlasını almaktır. Bu durumda zekât âyetiyle neshedilmiştir. İbn Mesüd ve Übey (b. KâbJ'ın mushafında şöyle rivayet edilmiştir: Kolaylığı seç, iyi olanı (mâruf) emret, kötü olandan sakındır ve cahillere aldırma! Bunda Cenâb-ı Hakk'ın, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma eylemini emrettiğine dair delil vardır. “Ma'rüf” her iyiliğin adıdır. Cenâb-ı Hak, belirttiğimiz üzere ona, zâlimler hakkında affı seçmesini emretmiştir. Buna göre Hz. Âişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir adam Resülullah'a (s.a.) sövüyor ve eziyet ediyordu. Bu adam Resülullah'ın yanına geldiğinde Resülullah ona yer gösterdi, onu kendine yaklaştırdı ve memnuniyetle karşıladı. Hz. Âişe dedi ki: Ona “Yâ Resülallah! Bu sana sövmüyor muydu?” dedim. [§]O, “Evet, yâ Âişe! İnsanların en kötülerinden biri, kötülüklerinden ve dillerinden korunmak için ikram edilen kimsedir” buyurdu”. Buna benzer şekilde Resülullah, zâlimleri affetmeye, bağışlamaya ve onlara karşılık vermemeye davet edilmişti. İyi olanı emret. Yani insanlara iyi olanı emret. Bu, yaratılışının şahitlik ettiği ve sana emrettiği şeydir. Bunlar üç şeydir. İkisi onunla Rabb'i arasındaki hususlar; biri ise onunla diğer insanlar arasındaki hususlardır. Onunla Rabb'i arasındaki iki şeye gelince bunlardan biri, yaratılışının Allah'ın birliğine ve ulühiyetinin işaretlerine şahitlik etmesidir. İkincisi, Allah'ın kendisine bahşettiği nimetlere şahitlik etmesi, böylelikle Allah'ın kendisine verdiği nimetlere karşı ona şükretmeye sevketmesidir. Allah ile insanlar arasındaki ilişkide yaratılışın davet ettiği hususlara gelince bu, nefsinin istediği ve arzu ettiği her türlü iyiliklerin yanı sıra nefsinin nefret etiği bütün eziyetler ve kötülüklerdir. Buna göre Resülullah insanlara karşı muamele yaparken hoşlandığı iyilikleri uygulaması ve nefret ettiği kötülüklerden ve her türlü eziyetten sakınması Resülullah'a emredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. p MU daib i ola İl ye Hie als --- Dipnotlar: é o “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur” (et-Tevbe, 387 Buhâri, “Tefsir”, 7/5; Ebü Dâvüd, “Edeb” 4; Taberi, Tefsir, IX, 154. Başkaları da rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 628). o Taberi, Tefsir, IX, 156. Abd b. Humeyd bu şekilde rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'39 Bulafızlarla kaynağını bulamadım. Fakat Hz. Âişe'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir adam yanına girmek için Resülullah'tan izin istedi. Resülullah (s.a.) dedi ki: Ne kötü aşiret çocuğudur.” Adam geldiğinde Resülullah onu hoş karşıladı ve onunla konuştu. Çıktığında Resülullah'a dedim ki: Ey Resülullah, adam izin istediğinde “Ne kötü aşiret çocugudur” dedin; girdiğinde ise onu hoş karşıladın. Bunun üzerine Resülullah şöyle buyurdu: Ey Âişe, Allah kötü olanı ve kötü göreni sevmez. Başka bir rivayette şunu eklemiştir: Ey Âişe! İnsanların en kötülerinden biri, kötülüklerinden ve dillerinden korunmak için ikram edilen kimsedir”. Bu ifadeler Ebü Dâvüd'un rivayetidir.

A'raf 7:200

Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse. Bazı müfessirler şöyle demiştir: “Nezğa”, yani dürtme, mâsıyet türünden fiillerin en asgarisidir. İbn Abbâs (r.a.) da onu böyle tefsir etmiştir. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Bir günah işlediğinde hemen Allaha sığın! Eğer âyet bu mânadaysa bunu yasaklamak anlamına gelir. Yine bu, Cenâb-ı Hakk'ın Resülullah'a diğer hitapları gibidir. Tıpkı şu ilâhi beyanlar gibi: “Sakın müşriklerden olma!””; “Sakın cahillerden olma!”!; “Sakın şüpheye düşenlerden olma””:. Cenâb-ı Hak, onun şüpheye düşmeyeceğini, cahillerden olmayacağını ve başkasını ortak koşmayacağını biliyorsa da böyle buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse meâlindeki beyanla ona hitap etmesi de buna göredir. Eğer belirtilen durum işlediği en küçük günahlardansa bu, Resülullah'ın (s.a.), ümmetine böyle bir şey başlarına geldiğinde nasıl davranacaklarını öğretmesi anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse. Yani seni küçük görürse. Bir şeyi bozduğunda “nezeğa şeyen” denilir”. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Nezğ” 1) bozmak için kışkırtmak demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse. Yani şeytan sana vesvese verirse, hemen Allah'a sığın! Allah'a sığınmada (istiâze) iki yön vardır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak, şeytan ona vesvese verdiğinde Allaha sığınmasını emretmiştir. Bu durum, şeytanın ona verdiği vesveseyi gidermekten ve uzak tutmaktan onu aciz gördüğünden dolayıdır ve bunu ondan giderenin ve uzak tutanın Cenâb-ı Hak olmasından dolayı böyle emretmiştir. Halil (b. Ahmed) şöyle demiştir: “Eüzü billâh”, yani yüce Allah'a sığınırım. Aynı şekilde “esteizü billâh” ve “meâzallâh” sözcüklerinin anlamı “Allaha sığınırım” şeklindedir. “İâze” (seyi), “te'avvuz” ve “ta'viz” kelimeleri bu köktendir, Diğerleri şöyle demiştir: Allah'a sığınırım, yani Allah'tan sakınırım. [§] Denildi ki: “Eüzü billâh”, yani Allaha sığınıp korunurum. İkinci olarak denildi ki: Allah'a sığınmak (istiâze), şeytandan mâruz kaldığı vesveseleri giderme konusunda yüce Allah'tan yardım talep etmektir (istiğâse). Bu anlamların hepsi birbirine yakındır. Sonra, onların düşmanını kendi türlerinin dışında yapmasının -ki düşmanlarını görmemektedirler, düşmanları ise onları görmektedir- hikmeti iki açıdandır. Birincisi, devamlı bir şekilde müteyakkız bulunmaları ve dikkatli davranmaları, ondan gafil olmamaları içindir. İkincisi, devamlı bir şekilde yüce Allaha sığınma, O'na yalvarma ve niyaz halinde olmaları içindir. Bu durum, onları koruyanın, şeytanın şerrinden ve vesveselerinden onları uzak tutanın Allah olmasından dolayıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, şeytanın insanı dürtüklemesi durumunda Allah'a sığınmayı emretmesinde Mütezile'ye yönelik bir red vardır. Çünkü onlar diyorlar ki: Allah onlara şeytanın dürtüklemelerini ve vesveselerini giderecek her imkânı vermiştir; tâ ki kendi katında onu koruyacak bir imkân kalmamıştır. Onların görüşüne göre koruma talebi, nimeti gizleyip nankörlük etmek veya saçmalamak anlamına gelir. Nimeti gizlemeye gelince, çünkü söz konusu kimsede bu varsa, aynısını talep etmek onu gizlemek anlamına gelir. Bunda ise nimete 33 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 176. karşı nankörlük vardır. Saçma konuşmaya gelince, çünkü bu, Allah'ta” bulunmadığını bildiği bir şeyi O'ndan istemek anlamına gelir. --- Dipnotlar: 34 Halil şöyle demiştir: “Eüzü billâh”, yani Yüce Allah'a sığınırım. Masdarı “avzen” ve “ıyâzen” şeklinde gelir. “Meâzallâh” sözcüğü, “Allah'a sığnırım” anlamındadır. “Avze” ve “ta'viz” kelimeleri de bu köktendir (Halil b. Ahmed,

A'raf 7:201

Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda. “Tayfun mineş-şeytan”! li) da denilmiştir. “Tayfun” şeklinde okuyan, bunun “el-lemme” içten gelen bir sıkıntı demek olduğunu söylemiştir”. Yine denildi ki; kalbe gelen ve seni aldatan şeydir. Dedi ki; “tâif” “tavâf” kökünden türemiştir. Yine denildi ki; “et-tayf” vesvese demektir. Denildi ki; “et-tayf” sana şeytandan gelen şeydir. Denildi ki; “et-tâif” ve “et-tayf” kelimeleri aynıdır. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: İçlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda. Yani bir günah işlediklerinde, O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler. Diyor ki; günahlarını düşünürler ve bunlardan tövbe ederler”. Aynı şekilde o, “eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse” ilâhi beyanı hakkında “bu işlemiş olduğu en asgari günahtır” demiştir. (JTakvâ sahipleri içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda. Takvâ sahipleri beyanı şeytanın tuzaklarından sakınanlar anlamına gelebilir. Onların başına bu türden bir şey geldiğinde bunu düşünürler ve bunun şeytandan olduğunu bilirler. Hemen gerçeği görürler. Yani bunun şeytandan olduğu gerçeğini görürler. Yahut şöyle denilir: Yani onlar basiret ehlidirler; sakınmaları dolayısıyla bunun şeytandan olduğu gerçeğini görürler. Takvâ sahipleri meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Şeytanın vesveselerine Mütezile'nin görüşüne göre yani Allah'ta. mâruz kaldıklarında günahlardan sakınanlar, bunu düşünürler. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Takvâ sahipleri, yani şirkten sakınanlar. Fakat her şirkten sakınan kimse belirtilen gibi değildir. Takvâ sahipleri içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda onu düşünürler. Bu beyan çeşitli anlamlara muhtemeldir. Birincisi, onların başına böyle bir şey geldiğinde kendi yaptıklarından kaçınırlar. Tıpkı “onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler” meâlindeki ilâhi beyan gibi. İkincisi, vesveselerini giderme yollarını düşünürler. Üçüncüsü, düşünürler, yani O'na sığınırlar; nitekim onlara şeytanın dürtmesi sırasında Allaha sığınmayı emretmiştir. Ohak İŞİ Aİ çeki çi

A'raf 7:202

Şeytan dostları (müşrikler) onları azgınlığa sürükler. Sonra ellerinden geleni artlarına komazlar. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Dostları, yani kâfirlerin dostları olan şeytanlar. Onları azgınlığa sürükler. Dediler ki: Şirke ve günaha. Sonra ellerinden geleni artlarına komazlar. Yani bunu bitirmezler ve takvâ sahiplerinin bunu görmesi gibi görmezler. Dostları anlamındaki sözcüğün şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani takvâ sahiplerinin arkadaşları. Bunlar insanlar arasından onların şeytanlarıdır; onları kendi dinlerine çağırmaktadırlar. Fakat onlar, davetlerine karşılık vermemekte ve bunlara uymamaktadırlar. Zira her müminin, insanlardan ve cinlerden şeytanının olması mümkündür. Tıpkı “böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Cinlerden olan şeytanlar bunları çağırmışlar, bunlar da düşünmüşler ve karşılık vermemişlerdir. Sonra insanlardan olan şeytanlar da çağırmış, bunlar yine karşılık vermemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. çağ) iam AE) e la adi s

A'raf 7:203

Sen onlara bir mücize getirmediğin vakit, “Onu da derleyip toplasaydın ya!” derler. Bu âyet, dış görünüşü (zâhir) bakımından inkârcıların Resülullah'tan (s.a.) mücize istemelerine dairdir. Peygamber kendilerine bir mücize getirdiğinde bununla alay ediyor ve inatlaşıyorlardı. Onlara mücize getirmediğinde alay etmek ve inat etmek suretiyle ondan mücize istiyorlardı. Onlara mücize getirmediğinde onu da derleyip toplasaydın ya derler. Mücize yaratsaydın, varetseydin ya! Kendinden haber verseydin ya! Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: De ki: Ben sadece Rabb'imden bana vahyedilene uyarım. Yani kendimden bunu yapamam, varedemem. Ben sadece Rabb'imden bana vahyedilene uyarım. Mücize talebinin müminlerden olması da mümkündür. Eğer bu talep onlardansa, bu doğru yolu bulma talebidir. Çünkü onlara inen her mücize sayesinde dinlerine olan bağlılıkların gücü artar. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar sevinç içindedirler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”, “Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde, kalplerinde hastalık bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün; zaten o da başlarına geldi gelecek”. Eğer talep müminlerdense bu, doğru yolu bulma ve hidâyetin artması talebidir; eğer kâfirlerdense alay etme ve inatlaşma amacıyla talep etmedir. Sonra Resülullah (s.a.) sadece kendisine vahyedilene uyduğunu bildirmiştir. Sonra bunların Rabb'inizden gelen kanıtlar olduğunu bildirmiştir. Denildi ki: Beyan. Yani bu Kur'ân Rabb'inizden gelen bir beyandır. İnat etmeyen ve aklıyla büyüklenmeyenler, onun sayesinde lehinde ve aleyhinde olanı görür. O, hak ve bâtıla ilişkin beyandır. Hidâyettir. Sapıklığa karşı. İnanan bir topluluk için rahmettir. Yani azaptan kurtaran bir rahmettir.

A'raf 7:204

[Kurân Okunduğunda Dinlemenin Gerekliliği] Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun. Yüce Allah okunduğunda bu Kur'ân'ı dinlemeyi ve sessiz durmayı emretmiştir. ( Eğer bir kimse başkasına hitap ettiğinde söz konusu kişinin onun hitabını ve söyledigi şeyleri dinlemesi aklen gerekiyorsa; Allah hitap ettiğinde dinlenmeye daha lâyıktır. Ayrıca Kur'ân'ın başka yerlerinde Kur'ân'ı dinlemeyi aklen zorunlu kılan âyetler vardır. Tıpkı “İşte bu Kur'ân, Rabb'inizden gelen kanıtlardır, inanan bir topluluk için hidâyettir, rahmettir”, “Rabb'inizden size indirilene uyun” 5 ve bunun dışındaki ilâhi beyanlarda olduğu gibi. Kur'ân'ın kanıt ve rahmet olduğunu bilmenin yolu ancak onu dinlemek ve hakkında düşünmektir. Bu, belirtmiş olduğumuz konuşmalara göre en düşük seviyede aklı olan kimseye Kur'ân'ı dinlemenin aklen gerekli olduğunu göstermektedir. Fakat Cenâb-ı Hak, burada Kur'ân'ı dinlemeyi -en doğrusunu Allah bilir ya- iki yönden dolayı beyan etmiştir. Bunlardan biri şudur: Bu beyan, onların “Bu Kur'âna kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın” meâlindeki sözlerine karşılıktır. Cenâb-ı Hak, onların “Bu Kur'ân'a kulak vermeyin” meâlindeki sözlerinin yerine müminlere onu dinlemeyi; onların “Okunurken gürültü yapın” sözlerinin yerine sessiz durmalarını emretmiştir. İkincisi, bazı müfessirlerin dediği gibi Cenâb-ı Hakk'ın, namazda Kur'ân dinlemeyi emretmiş olması da mümkündür. Bazıları da hutbe halinde iken Kur'ân'ı dinleyin demişlerdir. Zira başka ibadetlerle meşgul olunca ve çeşitli ibadetler yapınca Kur'ân'ı dinleme gerekliliğinin kendilerinden düşeceği düşüncesi onların zihinlerine gelmektedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlara Kur'ân'ı dinlemelerini ve sessiz olmalarını emretmiştir ki dinlemenin her durumda onlara gerekli olduğunu bilsinler. Ayrıca Kur'ân'ı dinleme, Allah'ın onda 48 Önceki âyet-i kerime. belirttiği emir, nehiy, vâd, vaid ve diğer hususları anlamak; aya sessiz durmak, onu yüceltmek ve saygı duymak içindir. Yine Kur'ân'ı dinleme sırf okunduğu için gerekli değildir. Aksine Allah'ın onda belirttiği emir, nehiy, vâd, vaid ve diğer hususlar için gereklidir ki içeriğini anlasınlar, kabul etsinler ve gereğini yerine getirsinler. Diğer zikirler ise bizâtihi kendilerinden dolayı ibadet olmuştur. Bu sebeple diğer zikirleri dinleme gerekli değildir, Kur'ân tilavetini dinlemek ise gereklidir. Diğer sebeplerden biri de şudur: Kur'ân Allah'ın kelâmı ve kitabıdır. Bir insanın kardeşine yazı göndermesi, onun da buna bakmaması ve bunu dinlememesi kabalık ve küçümsemek anlamına gelir. Allah'ın kitabını dinlememek kabalık ve küçümsemek açısından daha büyük bir konumdadır. Diğer bir sebep de şudur: Kur'ân açıktan okunur; diğer zikirler ise açıktan okunmaz. Eğer açıktan okunursa Kur'ân'ı dinleme gibi bunlar da dinlenir. En doğrusunu Allah bilir. Bazı kıssalarda âyetin namaz hakkında indiği belirtilmiştir. Çünkü Resülullah (s.a.) namazında Kur'ân okuduğunda sahâbe onun okuduğunu tekrar ediyorlardı. Bunun üzerine âyet bu durumu yasaklamak; onu dinlemeyi ve sessiz olmayı emretmek üzere inmiştir”. Namazda okunan âyetlerde cennet ve cehennemin zikri geçtiğinde sahâbenin seslerini yükselttikleri belirtilmiştir. Buna göre âyet bundan dolayı inmiştir", Biz kıssanın nasıl olduğunu ve kim hakkında olduğunu bilmiyoruz. Biraz önce belirttiğimiz durumun olması mümkündür. Ayrıca eğer âyet namaz hakkındaysa, bunda imamın arkasında kırâatin yasak olmasına dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı dinlemeyi ve sessiz olmayı emretmiştir. Bu mânada bazı rivayetler gelmiştir. Ebu'l-Âliye'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) namaz kıldığında ashâbının hepsi Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun meâlindeki âyeti ininceye kadar onun arkasında okuyorlardı. Bu âyet inince sustular, Ali b. Ahmer'den rivayet edilmiştir ki; Resülullah (s.a.) sabah namazında Vâkıa süresini okudu, arkasındaki bir kişi de aynısını okudu. Resülullah (s.a.) namazı bitirdiğinde “Bu süre konusunda benimle çekişen kimdi?” buyurdu. Bir adam “Bendim yâ Resülallah” dedi. Bunun üzerine Allah, Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun meâlindeki âyetini indirdi. Buna benzer başka rivayetler de vardır. Bir grup âlim şöyle demiştir: İmama uyana emredilen sessiz durmanın anlamı kırâati sesli (cehri) yapmamasıdır. Bunda kendi içinden okumaya yönelik bir yasak yoktur. Bazıları, gizli okuyanın “nâsit” ve “munsit” kulak veren" olarak isimlendirildiğini ileri sürmüştür. Bu görüşü benimseyen kimseler buna Ebü Hureyre'den nakledilen şu rivayeti delil getirmiştir: “Resülullah (s.a.) tekbir getirdiğinde tekbir ile kırâat arasında susardı. Ona dedim ki: [§] Anam-babam sana feda olsun, şu tekbir ile kırâat arasındaki susmanda ne okuduğunu bana söyle! Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: Diyorum ki; Allah'ım benimle hatalarım arasını doğuyla batı arasını uzak tuttuğun gibi uzak tut!”! ve bunun dışındaki dualar. Bu râvi dedi ki: Resülullah (s.a.) okuyanı “muhfi” ve “sâmit” olarak isimlendirdi. “Sâmit”, yani susan “sâkit”, yani süküt eden gibidir. Dolayısıyla “sâmit” sessiz olarak isimlendirilmesi mümkündür. Bu, “susan” olarak isimlendirilmesi gibi gizleyerek okumasıdır. Kumm?” şöyle demiştir: Bu görüşü söyleyen “sâmit” ile “sâkit” kelimelerini birbirine benzeterek hata etmiştir. Çünkü isimler birbirine kıyas edilmez. Bilakis her bir isim ancak dilin onu kullandığı alanda kullanılır. Bu kişinin hatasını gösteren hususlardan biri onu dinleyin ve sessiz durun meâlindeki ilâhi beyandır. Eğer gizli okuyan “sâmit” ve “nâsit”, yani sessiz duran olarak nitelenseydi, “dinleyen” olmazdı. Aksine susup okumadığında susan ve dinleyen olur. İmam okuduğu halde ona uyan kişinin okuması gerektiğini mutlak olarak söyleyen kişi dinlemez ve sessiz durmaz. Yine bu kişinin hatasını gösteren hususlardan biri âlimlerin tümünün, imam sesli (cehri) okudugunda imama uyanın okumasını yasaklamalarıdır. Aksine imamın arkasında okumasını gerekli görenler, ancak imam sustuğunda okumasını emretmiştir. Yine bu âlimler imamın kırâati bitirdikten sonra imama uyan okusun diye bir müddet susmasını istemiştir. Eğer bu âlimler okuyanı -imam sesli (cehri) okuduğu halde- susan kimse olarak kabul etseydiler, imamın okumasını bitirmesine kadar kırâati geciktirmesini istemezlerdi. Bu durum, Ebü Hureyre hadisini görüşüne delil getiren kimsenin hatasını gösteren hususlardandır. İmam sesli (cehri) okuduğunda imama uyanın okumasının yasaklanmasını gösteren hususlardan biri Ebü Hureyre'den rivayet edilen şu hadistir: Resülullah onlara bir namaz kıldırmıştısabah namazı olduğunu zannediyoruz-. O, selâm verdiğinde insanlara dönerek “sizden okuyan var mı?” dedi. Bir adam dedi ki; “evet, ben” Bunun üzerine Resülullah [§]“ben diyorum ki; ne oluyor ki Kur'ân konusunda benimle çekişiyorsunuz.” Ebü Hureyre dedi ki; insanlar imamın sesli (cehri) okuduğu durumlarda kırâati sonlandırdılar". Bir grup da şöyle demiştir: Ebü Hureyre, insanların Resülullah'ın arkasında sesli (cehri) okuduğu namazlarda kırâati sonlandırdığını söylemiştir. Denildi ki; Ebü Hureyre bunu Resülullah'tan rivayet etmemiştir. Yine -imam sesli (cehri) okusa da gizli okusa daimama uyanın okumayacağını gösteren hususlardan biri, Resülullah'ın (s.a.) “ne oluyor ki Kur'ân konusunda benimle çekişiyorsunuz” meâlindeki sözüdür. İmama uyanın kırâatini sesli (cehri) yapmayacağını bildik, bu sebeple biri Resülullah'la (s.a.) çekişmeyi onun meşgul edilmesi şeklinde yorumlayabilsin. “Ne oluyor ki Kur'ân konusunda benimle çekişiyorsunuz” sözü, imam ister sesli (cehri) ister gizli okusun, Resülullah'ın (s.a.) imama uyanın kırâatini yasaklamasından başka bir anlama gelmez. Resülullah'tan (s.a.) imam ister sesli (cehri) ister gizli okusun imamın arkasında kırâati yasakladığını açıklayan rivayetler nakledilmiştir. Bunlardan biri şudur: İmrândan rivayet edilmiştir ki; Resülullah ashâbına öğle namazını kıldırmıştı. Namazı bitirdiğinde “Alâ süresini hanginiz okudu?” dedi. Oradakilerden biri “ben yâ Resülallah” dedi. Bunun üzerine Resülullah “sizden birinizin bu sürede benimle çekiştiğini bildim” buyurmuştur”, İmrân b. Husayn adamın kırâatini gizli yaptığını açıkladı. Bu durum, Ebü Hureyre'nin rivayet etmiş olduğu yasağın, sadece gizli kırâatte değil, imamın sesli (cehri) okuması durumunda da geçerli olduğunu göstermektedir. İmama uyanın imamın arkasında okuması bütün namazlarda yasaklanmıştır. Resülullah'tan (s.a.) imamın arkasında kırâati yasakladığına dair birçok hadis rivayet edilmiştir. Ebü Hureyre ve İmrân b. Husayn'ın rivayetleri bunlardandır. Yine Abdullah'tan nakledilen rivayet de böyledir. Buna göre o, şöyle demiştir: Biz Resülullah'ın arkasında namaz kılarken Kur'ân okuyorduk. Bunun üzerine Resülullah “benim Kur'ân'ı karıştırmama sebep oldunuz” buyurmuştur!5, Eğer denilirse ki: Belki de onlar Kur'ân'ı sesli okuyorlardı da Resülullah onları bundan nehyetmiştir. Buna şöyle cevap verilir. Rivayetlerde bize imama uyanların sesli okuduklarına dair bir şey nakledilmemiştir. Eğer onlar sesli okuyor olsaydılar, onların okudukları bize iletildiği gibi sesli okudukları da bize iletilirdi. Bunda başka bir yön de vardır ki o da şudur: Buradaki yasak sadece sesli okumaya ilişkin değildi. Aksine okumanın kendisi yasaklanmıştı. Ebü Vâilin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Abdullah b. Mesüd'a imamın arkasındaki kırâat hakkında sordum. Dedi ki; “Sessiz dur! Namazda zaten bir meşguliyet vardır. Bu konuda imam sana yeter”'“, Yine Abdullah b. Şeddâddan nakledildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir kimse imama uymuşsa, imamın kırâati onun içinde kırâattir”7. Câbir b. Abdullah'tan rivayet edilmiştir ki; Resülullah'ın (s.a.) arkasında namaz kılan bir adam Kur'ân okuyordu. Resülullah'ın ashâbından bir adam namazda okumaktan o kişiyi nehyetti. Bunun üzerine bu konuda tartıştılar, tâ ki konu Resülullah'a (s.a.) aktarıldı. O, şöyle buyurdu: “Bir kişi imamın arkasında namaz kılmışsa imamın kırâati onun için kırâattir”3. Ebü Müsâdan nakledildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İmam okuduğunda susun!” Ebü Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) “imam kendisine uyulması için vardır. Tekbir getirdiğinde tekbir getirin! okuduğunda susun!” Bunların dışında da bu konuda hadisler vardır. Hanefi âlimlerimizden bu görüşe muhalefet edenlerin en fazla gösterdikleri delil, Resülullah'ın “Ümmü'”i-Kur'ân'ı (Fâtiha) okumayanın namazı yoktur” meâlindeki beyanıdır, Bunu Ubâde b. Sâmit rivayet etmiştir. Süfyân dedi ki; bu bize göre tek başına namaz kılan içindir2. Bu mümkündür. Gelen diğer hadisler de imamın arkasında kırâatin yasaklanmasını açıklayıcıdır. Eğer derse ki: İmama uyan kimse, imamın cehri okuduğu namazlarda Ebü Hureyre hadisine göre kırâati terkeder; imamın sessiz okuduğu namazlarda Ubâde b. Sâmit'in hadisine göre okur ki her iki hadise de uygun olsun. Ona şöyle cevap verilir: Tek başına namaz kılan hakkında değerlendirsen gerekmez mi ki Ubâde b. Sâmit ve İmrân b. Husayn'ın hadisleri doğru olsun. Çünkü İmrân b. Husayn'ın hadisi gizli okunan namazlarda imamın arkasında kırâati nehyetmektedir. Ebü Hureyre'nin hadisi ise cehri okunan namazlarda kırâati nehyetmektedir. Eğer Ebü Hureyre'nin hadisini Ubâde hadisinin genelliğinden çıkarırsan bu durum, ister cehri ister gizli okunan namazlarda olsun imama uyanın okumamasını gerektirir. Yine ona şöyle denir: Namazın farzlarından bir farz gördün mü ki bir durumda imama uyandan sâkıt olsun bir durumda ise vacip olsun? Eğer “hayır” derse, şöyle denir: Sesli okunan namazlarda bu kişiden bu kırâati düşürmen gizli okunan namazlarda da onun hakkında düşürmeni gerekli kılar. Ashabımızdan bazıları bu konuda şöyle diyerek delil göstermiştir: Bir adam imam rüküdayken geldiğinde tekbir getirip namaza girer ve hiç okumazsa, bütün âlimler bu kişinin namazının yerine geldiğinde icmâ etmişlerdir. Bu durum, kırâatin ona farz olmadığını göstermektedir. Eğer biri derse ki: Bu zaruretten dolayı onun için söylenmiştir. Buna şöyle cevap verilir: Bu kişi imam secdedeyken gelirse bu rekât sayılmaz, halbuki bunda da zaruret vardır. Eğer zaruret farzı ortadan kaldırsaydı, imama secdede yetişen kişinin rükü gerekliliğini de ortadan kaldırırdı. Dolayısıyla zaruret imama rüküda yetişen kimse için kırâat farziyetini ortadan kaldırmaz. Fakat imamın arkasında onun kırâati gerekli değildir. Bundan dolayı namazı yerine gelmiş olur. Yoksa senin belirtmiş olduğun zaruretten dolayı değildir. En doğrusunu Allah bilir. Bir grup sahâbenin (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: İmamın arkasında namaz kılanın kırâati yoktur. Bunlar Ali, İbn Mesüd, Câbir, Sa'd, Ebü Said, İbn Ömer, İbn Abbâs, Zeyd b. Sâbit gibi sahâbilerdir. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İmamın arkasında okuyan kişi fıtrata aykırı davranmış olur” Yine Abdullah'ın (r.a.) “İmamın arkasında okuyan kişinin ağzı toprakla doldurulur” dediği rivayet edilmiştir. Zeyd b. Sâbit'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İmamın arkasında okuyanın namazı yoktur” Sa'd'ın da “imamın arkasında okuyan kişinin ağzında bir köz olmasını isterdim” dediği rivayet edilmiştir. İbn Ömer'den rivayet edilmiştir ki; ona imamın arkasında kişinin Kur'ân okuyup okumayacağı sorulduğunda şöyle demiştir: Hayır, sizden biri tek başına namaz kıldığında okusun.” İbn Ömer, imamın arkasında Kur'ân okumuyordu”, Yine Ebü Said'den rivayet edilmiştir ki; ona imamın arkasında Kur'ân okuma hakkında sorulduğunda o, “imam sana yeter” demiştir. İbn Abbâs'tan ona birinin “imamın arkasında Kur'ân okuyayım mı?” diye sorduğu rivayet edilmiştir. O, “hayır” demiştir”, Bizim Hanefi âlimlerimiz buna benzer hadislere yönelmiştir. Kitap, sünnet ve sahâbenin icmâ1“ buna işaret etmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. 139 “Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam Rabb'ini zikret, gafillerden olma!” Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam Rabb'ini zikret. Müfessirler âyette belirtilen zikir hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları bunu her türlü zikre yorumlamıştır. Bazıları da Kur'ân okumaya (tilavet) hamletmiştir. Şayet sabah ve akşam, gündüz ve geceden kinâye ise bununla yaşadığı olayları hatırlar”, Allah'ın kendisine ver23 İmam Mâlik, el-Muvata', “Salât” 43. diği nimet ve ihsanlarını anar, O'nun nimetlerini anması şükretmesidir. Yahut da O'nun kudret ve hükümranlığını düşünür de bu kendisini Allah'a itaat etmeye ve boyun eğmeye sevkeder, Yahut Cenâb-ı Hakk'ın emir ve nehiy, vâd ve vaidiyle zikredilir. Bu, kusuru ve akıbetinden korkmayı itiraf etmeyi ve vâdini talep etmeyi gerektirir. Sanki şöyle buyurmuştur: Her durumda gece ve gündüz Rabb'ini zikret. Bu ya nimetine ve lütfuna şükretme veya emir ve nehiylerinde kusurunu itiraf etme yahut vaidinden korkma ve vâdini istemeyi gerektirir. Sanki şöyle buyurmuştur: Rabb'ini yalvararak, yani tevazu ile zikret. Ürpererek. Yani korkuyla birlikte. Eğer sabah ve akşamın yorumu, sabah ve akşam vakitlerinden kinâye ise, bu Kur'ân okumaktan kinâyedir. Bu, daha önce geçtiği üzere tilavet zikridir. Şu ilâhi beyanlarda bu husus belirtilmiştir: “Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin” ve “İşte bu Kur'ân, Rabb'inizden gelen kanıtlardır”?. Bu tıpkı “Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma” meâlindeki ilâhi beyanı gibidir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şudur: Namazında sesini yükseltme. Yani bazı namazlarında. Bazılarında ise fazla kısma. Yahut şöyle denilir: Sesini çok fazla yükseltme ve çok fazla da kısma, aksine ikisi arasında bir yol tut. Şöyle de denilebilir: Sesi yükseltmekle ve kısmakla meşgul olma, fakat içindekileri oku. Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam Rabb'ini zikret meâlindeki ilâhi beyanı böyledir. (JBazı kırâat âlimleri âyette geçen kelimeyi “hufyeten” şeklinde okumuşlardır. Bu “ihfâ” kelimesindendir. Nitekim Cenâb-ı Hak kendi kendine Rabb'ini zikret diye buyurmuştur. Fakat bilinen kırâat “hifeten” şeklindedir. Mücâhid şöyle demiştir: Allah, imamın arkasında onun kırâatini dinlerken kendi kendine, yalvararak ve ürpererek kendisini zikretmene izin vermiştir. Akşamları. Ebü Avsece şöyle demiştir: Akşam vakitleri. Bu kelimenin tekili “usul” ve “esil” dir”, Gafillerden olma! Resülullah'ın (s.a.) hiçbir durumda gafillerden olmadığı bilinmektedir. Bununla birlikte bu hitap ümmetine yönelik bir nehiydir. Tıpkı şu ilâhi beyanlar gibi: “Sakın şüpheye düşenlerden olma"”, “Sakın müşriklerden olma!” ve benzeri. Cenâb-ı Hak, belirttiğimiz gibi başkasını nehyetme üzere, ona belirtilen kimselerden olmaması konusunda yasak getirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 7 Bu mâna İbn Abbâs ve onun dışındakilerden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, IX, 163“8 Bunu Abdürrezzâk ve İbnü'l-Münzir Kelbiden nakletmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'109 Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh bunu rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 19 krş. İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “nst” md. a2 Muhtemelen Ali b. Müsâb. Yezdâd -Yezid de denilmiştir- el-Kummidir. Ahkâmü'l-Kurân eserinin sahibidir. Döneminin Hanefi imamlarındadır. Muhammed b. Humeyd er-Râzi ve başkalarından hadis almıştır. Ebu'l-Fadl Ahmed b. Ahmed el-Kâğıdi ve başkaları ondan rivayette bulunmuştur. 305/917 senesinde vefat etmiştir (bk. el-Kureşi, el-Cevâhirü'lmudıyye fi tabakâti'l-hanefiyye, l, 380; Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, XIV, 236). 03 Ebü Dâvüd “Salât” 132-133; Tirrnizi, “Salât”, 116. Tirmizi bu hadisi “hasen” görmüştür. 14 Müslim, “Salât”, 47; Ebü Dâvüd, “Salât” 133-134. “Hâlece” çekişme demektir (bk. İbn Manziür, Lisânü'l- Arab, “hlc” (gis) md.). 415 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 451. Ancak o, “onlar okuyorlardı...” şeklinde rivayet etmiştir. Heysemi şöyle demiştir: Bunu Ahmed b. Hanbel, Ebü Ya'lâ ve Bezzâr rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel'in râvileri sağlamdır” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, II, 110). 46 o Abdürrezzâk, el-Musannef, II, 138; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 330; Taberâni, elMucemü'l-kebir, IX, 264. Heysemi şöyle demiştir: Bu hadisi Taberâni, Mucemü'-kebir ve Mucemü'l-evsat'ta rivayet etmiştir. Râvileri güvenilir addedilmiştir. 47 Abdullah b. Şeddâd'dan mürsel olarak rivayet edilmiştir. Abdullah b. Şeddâddan, o da Câbir'den (r.a.) mevsül olarak rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, I, 330331; İbn Mâce, “İkârnetü's-salât”, 13; Dârekutni, es-Sünen, I, 323). Bu rivayet hakkındaki söz oldukça uzundur. Ayrıca bu hadisin birbirini destekleyen tarikleri de mevcuttur (ayrıntılı bilgi için bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, II, 6-11). İbn Adi rivayet etmiştir. bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, IL, 109. 49 İbn Mâce“İkârmetü's-salât” 13; Ebü Dâvüd, “Salât”, 68. %22 bk. Ebü Dâvüd “Salât” 131-132. Bunu söyleyen Ebü Muhammed Süfyân b. Uyeyne el-Hilâli el-Küfidir. Meşhur hadis hafızlarından ve âlimlerden biridir. O, muhaddis fakihlerdendir. Süfyân şöyle demiştir: Küfe'ye girdim, yirmi senem geçmeden Ebü Hanife, ashâbına ve Küfe ehline dedi ki; size bir ilim hâfızı Amr b. Dinâr gelmiştir. Devamla şöyle demiştir: İnsanlar bana gelerek Amr b. Dinâr'ı sordular. Beni ilk defa muhaddis yapan Ebü Hanife'dir. Süfyân, 198/814 senesinde vefat etmiştir (bk. el-Kureşi, el-Cevâhirü'l-mudıyye fi tabakâti'lhanefiyye, 1, 250; Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, VIII, 454; İbn Hacer, Takribü't-tehzib, s. 424 Belirtilen rivayetlerin geneli için bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 330-331; Tahâvi, Şerhu Bazı sahâbeden bu görüşün aksi rivayet edilmiştir. Hâfız İbn Hacer el-Askalâni şöyle demiştir: “Bu görüş-yani kırâatin olmaması- İbn Ömer, Câbir, Zeyd b. Sâbit, İbn Mesüd'dan sabit olmuştur. Aynı şekilde Sa'd, Örer, İbn Abbâs ve Ali'den bu görüş gelmiştir. Buhâri, Ömer, Übey b. Kâb, Huzeyfe, Ebü Hureyre, Âişe, Ubâde ve Ebü Saidden imamın arkasında kırâat görüşünü kaydetmiştir (İbn Hacer, ed-Dirâye fi tahrici ehâdisi'l-Hidâye, 1, 164). 26 o Şârihin ibaresi şöyledir: Şayet sabah ve akşamın belirtilmesi gündüz ve geceden kinâye ise bu, Yüce Allah'ın, tüm durumlarını bildirmesidir (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 321b). 17. Arapçaneşrinde bu kelime “yezkuruhü” diye tashih edilmiş, ancak isabetsizdir. Bütün nüshalarda “yüzkeru” şeklindedir. Önceki âyet-i kerime. “Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut” ©. bk, İbn Manzür, Lisânü'-Arab, “esl” md.

A'raf 7:205

[Kurân Okunduğunda Dinlemenin Gerekliliği] Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun. Yüce Allah okunduğunda bu Kur'ân'ı dinlemeyi ve sessiz durmayı emretmiştir. ( Eğer bir kimse başkasına hitap ettiğinde söz konusu kişinin onun hitabını ve söyledigi şeyleri dinlemesi aklen gerekiyorsa; Allah hitap ettiğinde dinlenmeye daha lâyıktır. Ayrıca Kur'ân'ın başka yerlerinde Kur'ân'ı dinlemeyi aklen zorunlu kılan âyetler vardır. Tıpkı “İşte bu Kur'ân, Rabb'inizden gelen kanıtlardır, inanan bir topluluk için hidâyettir, rahmettir”, “Rabb'inizden size indirilene uyun” 5 ve bunun dışındaki ilâhi beyanlarda olduğu gibi. Kur'ân'ın kanıt ve rahmet olduğunu bilmenin yolu ancak onu dinlemek ve hakkında düşünmektir. Bu, belirtmiş olduğumuz konuşmalara göre en düşük seviyede aklı olan kimseye Kur'ân'ı dinlemenin aklen gerekli olduğunu göstermektedir. Fakat Cenâb-ı Hak, burada Kur'ân'ı dinlemeyi -en doğrusunu Allah bilir ya- iki yönden dolayı beyan etmiştir. Bunlardan biri şudur: Bu beyan, onların “Bu Kur'âna kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın” meâlindeki sözlerine karşılıktır. Cenâb-ı Hak, onların “Bu Kur'ân'a kulak vermeyin” meâlindeki sözlerinin yerine müminlere onu dinlemeyi; onların “Okunurken gürültü yapın” sözlerinin yerine sessiz durmalarını emretmiştir. İkincisi, bazı müfessirlerin dediği gibi Cenâb-ı Hakk'ın, namazda Kur'ân dinlemeyi emretmiş olması da mümkündür. Bazıları da hutbe halinde iken Kur'ân'ı dinleyin demişlerdir. Zira başka ibadetlerle meşgul olunca ve çeşitli ibadetler yapınca Kur'ân'ı dinleme gerekliliğinin kendilerinden düşeceği düşüncesi onların zihinlerine gelmektedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlara Kur'ân'ı dinlemelerini ve sessiz olmalarını emretmiştir ki dinlemenin her durumda onlara gerekli olduğunu bilsinler. Ayrıca Kur'ân'ı dinleme, Allah'ın onda 48 Önceki âyet-i kerime. belirttiği emir, nehiy, vâd, vaid ve diğer hususları anlamak; aya sessiz durmak, onu yüceltmek ve saygı duymak içindir. Yine Kur'ân'ı dinleme sırf okunduğu için gerekli değildir. Aksine Allah'ın onda belirttiği emir, nehiy, vâd, vaid ve diğer hususlar için gereklidir ki içeriğini anlasınlar, kabul etsinler ve gereğini yerine getirsinler. Diğer zikirler ise bizâtihi kendilerinden dolayı ibadet olmuştur. Bu sebeple diğer zikirleri dinleme gerekli değildir, Kur'ân tilavetini dinlemek ise gereklidir. Diğer sebeplerden biri de şudur: Kur'ân Allah'ın kelâmı ve kitabıdır. Bir insanın kardeşine yazı göndermesi, onun da buna bakmaması ve bunu dinlememesi kabalık ve küçümsemek anlamına gelir. Allah'ın kitabını dinlememek kabalık ve küçümsemek açısından daha büyük bir konumdadır. Diğer bir sebep de şudur: Kur'ân açıktan okunur; diğer zikirler ise açıktan okunmaz. Eğer açıktan okunursa Kur'ân'ı dinleme gibi bunlar da dinlenir. En doğrusunu Allah bilir. Bazı kıssalarda âyetin namaz hakkında indiği belirtilmiştir. Çünkü Resülullah (s.a.) namazında Kur'ân okuduğunda sahâbe onun okuduğunu tekrar ediyorlardı. Bunun üzerine âyet bu durumu yasaklamak; onu dinlemeyi ve sessiz olmayı emretmek üzere inmiştir”. Namazda okunan âyetlerde cennet ve cehennemin zikri geçtiğinde sahâbenin seslerini yükselttikleri belirtilmiştir. Buna göre âyet bundan dolayı inmiştir", Biz kıssanın nasıl olduğunu ve kim hakkında olduğunu bilmiyoruz. Biraz önce belirttiğimiz durumun olması mümkündür. Ayrıca eğer âyet namaz hakkındaysa, bunda imamın arkasında kırâatin yasak olmasına dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı dinlemeyi ve sessiz olmayı emretmiştir. Bu mânada bazı rivayetler gelmiştir. Ebu'l-Âliye'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) namaz kıldığında ashâbının hepsi Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun meâlindeki âyeti ininceye kadar onun arkasında okuyorlardı. Bu âyet inince sustular, Ali b. Ahmer'den rivayet edilmiştir ki; Resülullah (s.a.) sabah namazında Vâkıa süresini okudu, arkasındaki bir kişi de aynısını okudu. Resülullah (s.a.) namazı bitirdiğinde “Bu süre konusunda benimle çekişen kimdi?” buyurdu. Bir adam “Bendim yâ Resülallah” dedi. Bunun üzerine Allah, Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun meâlindeki âyetini indirdi. Buna benzer başka rivayetler de vardır. Bir grup âlim şöyle demiştir: İmama uyana emredilen sessiz durmanın anlamı kırâati sesli (cehri) yapmamasıdır. Bunda kendi içinden okumaya yönelik bir yasak yoktur. Bazıları, gizli okuyanın “nâsit” ve “munsit” kulak veren" olarak isimlendirildiğini ileri sürmüştür. Bu görüşü benimseyen kimseler buna Ebü Hureyre'den nakledilen şu rivayeti delil getirmiştir: “Resülullah (s.a.) tekbir getirdiğinde tekbir ile kırâat arasında susardı. Ona dedim ki: [§] Anam-babam sana feda olsun, şu tekbir ile kırâat arasındaki susmanda ne okuduğunu bana söyle! Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: Diyorum ki; Allah'ım benimle hatalarım arasını doğuyla batı arasını uzak tuttuğun gibi uzak tut!”! ve bunun dışındaki dualar. Bu râvi dedi ki: Resülullah (s.a.) okuyanı “muhfi” ve “sâmit” olarak isimlendirdi. “Sâmit”, yani susan “sâkit”, yani süküt eden gibidir. Dolayısıyla “sâmit” sessiz olarak isimlendirilmesi mümkündür. Bu, “susan” olarak isimlendirilmesi gibi gizleyerek okumasıdır. Kumm?” şöyle demiştir: Bu görüşü söyleyen “sâmit” ile “sâkit” kelimelerini birbirine benzeterek hata etmiştir. Çünkü isimler birbirine kıyas edilmez. Bilakis her bir isim ancak dilin onu kullandığı alanda kullanılır. Bu kişinin hatasını gösteren hususlardan biri onu dinleyin ve sessiz durun meâlindeki ilâhi beyandır. Eğer gizli okuyan “sâmit” ve “nâsit”, yani sessiz duran olarak nitelenseydi, “dinleyen” olmazdı. Aksine susup okumadığında susan ve dinleyen olur. İmam okuduğu halde ona uyan kişinin okuması gerektiğini mutlak olarak söyleyen kişi dinlemez ve sessiz durmaz. Yine bu kişinin hatasını gösteren hususlardan biri âlimlerin tümünün, imam sesli (cehri) okudugunda imama uyanın okumasını yasaklamalarıdır. Aksine imamın arkasında okumasını gerekli görenler, ancak imam sustuğunda okumasını emretmiştir. Yine bu âlimler imamın kırâati bitirdikten sonra imama uyan okusun diye bir müddet susmasını istemiştir. Eğer bu âlimler okuyanı -imam sesli (cehri) okuduğu halde- susan kimse olarak kabul etseydiler, imamın okumasını bitirmesine kadar kırâati geciktirmesini istemezlerdi. Bu durum, Ebü Hureyre hadisini görüşüne delil getiren kimsenin hatasını gösteren hususlardandır. İmam sesli (cehri) okuduğunda imama uyanın okumasının yasaklanmasını gösteren hususlardan biri Ebü Hureyre'den rivayet edilen şu hadistir: Resülullah onlara bir namaz kıldırmıştısabah namazı olduğunu zannediyoruz-. O, selâm verdiğinde insanlara dönerek “sizden okuyan var mı?” dedi. Bir adam dedi ki; “evet, ben” Bunun üzerine Resülullah [§]“ben diyorum ki; ne oluyor ki Kur'ân konusunda benimle çekişiyorsunuz.” Ebü Hureyre dedi ki; insanlar imamın sesli (cehri) okuduğu durumlarda kırâati sonlandırdılar". Bir grup da şöyle demiştir: Ebü Hureyre, insanların Resülullah'ın arkasında sesli (cehri) okuduğu namazlarda kırâati sonlandırdığını söylemiştir. Denildi ki; Ebü Hureyre bunu Resülullah'tan rivayet etmemiştir. Yine -imam sesli (cehri) okusa da gizli okusa daimama uyanın okumayacağını gösteren hususlardan biri, Resülullah'ın (s.a.) “ne oluyor ki Kur'ân konusunda benimle çekişiyorsunuz” meâlindeki sözüdür. İmama uyanın kırâatini sesli (cehri) yapmayacağını bildik, bu sebeple biri Resülullah'la (s.a.) çekişmeyi onun meşgul edilmesi şeklinde yorumlayabilsin. “Ne oluyor ki Kur'ân konusunda benimle çekişiyorsunuz” sözü, imam ister sesli (cehri) ister gizli okusun, Resülullah'ın (s.a.) imama uyanın kırâatini yasaklamasından başka bir anlama gelmez. Resülullah'tan (s.a.) imam ister sesli (cehri) ister gizli okusun imamın arkasında kırâati yasakladığını açıklayan rivayetler nakledilmiştir. Bunlardan biri şudur: İmrândan rivayet edilmiştir ki; Resülullah ashâbına öğle namazını kıldırmıştı. Namazı bitirdiğinde “Alâ süresini hanginiz okudu?” dedi. Oradakilerden biri “ben yâ Resülallah” dedi. Bunun üzerine Resülullah “sizden birinizin bu sürede benimle çekiştiğini bildim” buyurmuştur”, İmrân b. Husayn adamın kırâatini gizli yaptığını açıkladı. Bu durum, Ebü Hureyre'nin rivayet etmiş olduğu yasağın, sadece gizli kırâatte değil, imamın sesli (cehri) okuması durumunda da geçerli olduğunu göstermektedir. İmama uyanın imamın arkasında okuması bütün namazlarda yasaklanmıştır. Resülullah'tan (s.a.) imamın arkasında kırâati yasakladığına dair birçok hadis rivayet edilmiştir. Ebü Hureyre ve İmrân b. Husayn'ın rivayetleri bunlardandır. Yine Abdullah'tan nakledilen rivayet de böyledir. Buna göre o, şöyle demiştir: Biz Resülullah'ın arkasında namaz kılarken Kur'ân okuyorduk. Bunun üzerine Resülullah “benim Kur'ân'ı karıştırmama sebep oldunuz” buyurmuştur!5, Eğer denilirse ki: Belki de onlar Kur'ân'ı sesli okuyorlardı da Resülullah onları bundan nehyetmiştir. Buna şöyle cevap verilir. Rivayetlerde bize imama uyanların sesli okuduklarına dair bir şey nakledilmemiştir. Eğer onlar sesli okuyor olsaydılar, onların okudukları bize iletildiği gibi sesli okudukları da bize iletilirdi. Bunda başka bir yön de vardır ki o da şudur: Buradaki yasak sadece sesli okumaya ilişkin değildi. Aksine okumanın kendisi yasaklanmıştı. Ebü Vâilin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Abdullah b. Mesüd'a imamın arkasındaki kırâat hakkında sordum. Dedi ki; “Sessiz dur! Namazda zaten bir meşguliyet vardır. Bu konuda imam sana yeter”'“, Yine Abdullah b. Şeddâddan nakledildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir kimse imama uymuşsa, imamın kırâati onun içinde kırâattir”7. Câbir b. Abdullah'tan rivayet edilmiştir ki; Resülullah'ın (s.a.) arkasında namaz kılan bir adam Kur'ân okuyordu. Resülullah'ın ashâbından bir adam namazda okumaktan o kişiyi nehyetti. Bunun üzerine bu konuda tartıştılar, tâ ki konu Resülullah'a (s.a.) aktarıldı. O, şöyle buyurdu: “Bir kişi imamın arkasında namaz kılmışsa imamın kırâati onun için kırâattir”3. Ebü Müsâdan nakledildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İmam okuduğunda susun!” Ebü Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) “imam kendisine uyulması için vardır. Tekbir getirdiğinde tekbir getirin! okuduğunda susun!” Bunların dışında da bu konuda hadisler vardır. Hanefi âlimlerimizden bu görüşe muhalefet edenlerin en fazla gösterdikleri delil, Resülullah'ın “Ümmü'”i-Kur'ân'ı (Fâtiha) okumayanın namazı yoktur” meâlindeki beyanıdır, Bunu Ubâde b. Sâmit rivayet etmiştir. Süfyân dedi ki; bu bize göre tek başına namaz kılan içindir2. Bu mümkündür. Gelen diğer hadisler de imamın arkasında kırâatin yasaklanmasını açıklayıcıdır. Eğer derse ki: İmama uyan kimse, imamın cehri okuduğu namazlarda Ebü Hureyre hadisine göre kırâati terkeder; imamın sessiz okuduğu namazlarda Ubâde b. Sâmit'in hadisine göre okur ki her iki hadise de uygun olsun. Ona şöyle cevap verilir: Tek başına namaz kılan hakkında değerlendirsen gerekmez mi ki Ubâde b. Sâmit ve İmrân b. Husayn'ın hadisleri doğru olsun. Çünkü İmrân b. Husayn'ın hadisi gizli okunan namazlarda imamın arkasında kırâati nehyetmektedir. Ebü Hureyre'nin hadisi ise cehri okunan namazlarda kırâati nehyetmektedir. Eğer Ebü Hureyre'nin hadisini Ubâde hadisinin genelliğinden çıkarırsan bu durum, ister cehri ister gizli okunan namazlarda olsun imama uyanın okumamasını gerektirir. Yine ona şöyle denir: Namazın farzlarından bir farz gördün mü ki bir durumda imama uyandan sâkıt olsun bir durumda ise vacip olsun? Eğer “hayır” derse, şöyle denir: Sesli okunan namazlarda bu kişiden bu kırâati düşürmen gizli okunan namazlarda da onun hakkında düşürmeni gerekli kılar. Ashabımızdan bazıları bu konuda şöyle diyerek delil göstermiştir: Bir adam imam rüküdayken geldiğinde tekbir getirip namaza girer ve hiç okumazsa, bütün âlimler bu kişinin namazının yerine geldiğinde icmâ etmişlerdir. Bu durum, kırâatin ona farz olmadığını göstermektedir. Eğer biri derse ki: Bu zaruretten dolayı onun için söylenmiştir. Buna şöyle cevap verilir: Bu kişi imam secdedeyken gelirse bu rekât sayılmaz, halbuki bunda da zaruret vardır. Eğer zaruret farzı ortadan kaldırsaydı, imama secdede yetişen kişinin rükü gerekliliğini de ortadan kaldırırdı. Dolayısıyla zaruret imama rüküda yetişen kimse için kırâat farziyetini ortadan kaldırmaz. Fakat imamın arkasında onun kırâati gerekli değildir. Bundan dolayı namazı yerine gelmiş olur. Yoksa senin belirtmiş olduğun zaruretten dolayı değildir. En doğrusunu Allah bilir. Bir grup sahâbenin (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: İmamın arkasında namaz kılanın kırâati yoktur. Bunlar Ali, İbn Mesüd, Câbir, Sa'd, Ebü Said, İbn Ömer, İbn Abbâs, Zeyd b. Sâbit gibi sahâbilerdir. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İmamın arkasında okuyan kişi fıtrata aykırı davranmış olur” Yine Abdullah'ın (r.a.) “İmamın arkasında okuyan kişinin ağzı toprakla doldurulur” dediği rivayet edilmiştir. Zeyd b. Sâbit'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İmamın arkasında okuyanın namazı yoktur” Sa'd'ın da “imamın arkasında okuyan kişinin ağzında bir köz olmasını isterdim” dediği rivayet edilmiştir. İbn Ömer'den rivayet edilmiştir ki; ona imamın arkasında kişinin Kur'ân okuyup okumayacağı sorulduğunda şöyle demiştir: Hayır, sizden biri tek başına namaz kıldığında okusun.” İbn Ömer, imamın arkasında Kur'ân okumuyordu”, Yine Ebü Said'den rivayet edilmiştir ki; ona imamın arkasında Kur'ân okuma hakkında sorulduğunda o, “imam sana yeter” demiştir. İbn Abbâs'tan ona birinin “imamın arkasında Kur'ân okuyayım mı?” diye sorduğu rivayet edilmiştir. O, “hayır” demiştir”, Bizim Hanefi âlimlerimiz buna benzer hadislere yönelmiştir. Kitap, sünnet ve sahâbenin icmâ1“ buna işaret etmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. 139 “Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam Rabb'ini zikret, gafillerden olma!” Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam Rabb'ini zikret. Müfessirler âyette belirtilen zikir hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları bunu her türlü zikre yorumlamıştır. Bazıları da Kur'ân okumaya (tilavet) hamletmiştir. Şayet sabah ve akşam, gündüz ve geceden kinâye ise bununla yaşadığı olayları hatırlar”, Allah'ın kendisine ver23 İmam Mâlik, el-Muvata', “Salât” 43. diği nimet ve ihsanlarını anar, O'nun nimetlerini anması şükretmesidir. Yahut da O'nun kudret ve hükümranlığını düşünür de bu kendisini Allah'a itaat etmeye ve boyun eğmeye sevkeder, Yahut Cenâb-ı Hakk'ın emir ve nehiy, vâd ve vaidiyle zikredilir. Bu, kusuru ve akıbetinden korkmayı itiraf etmeyi ve vâdini talep etmeyi gerektirir. Sanki şöyle buyurmuştur: Her durumda gece ve gündüz Rabb'ini zikret. Bu ya nimetine ve lütfuna şükretme veya emir ve nehiylerinde kusurunu itiraf etme yahut vaidinden korkma ve vâdini istemeyi gerektirir. Sanki şöyle buyurmuştur: Rabb'ini yalvararak, yani tevazu ile zikret. Ürpererek. Yani korkuyla birlikte. Eğer sabah ve akşamın yorumu, sabah ve akşam vakitlerinden kinâye ise, bu Kur'ân okumaktan kinâyedir. Bu, daha önce geçtiği üzere tilavet zikridir. Şu ilâhi beyanlarda bu husus belirtilmiştir: “Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin” ve “İşte bu Kur'ân, Rabb'inizden gelen kanıtlardır”?. Bu tıpkı “Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma” meâlindeki ilâhi beyanı gibidir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şudur: Namazında sesini yükseltme. Yani bazı namazlarında. Bazılarında ise fazla kısma. Yahut şöyle denilir: Sesini çok fazla yükseltme ve çok fazla da kısma, aksine ikisi arasında bir yol tut. Şöyle de denilebilir: Sesi yükseltmekle ve kısmakla meşgul olma, fakat içindekileri oku. Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam Rabb'ini zikret meâlindeki ilâhi beyanı böyledir. (JBazı kırâat âlimleri âyette geçen kelimeyi “hufyeten” şeklinde okumuşlardır. Bu “ihfâ” kelimesindendir. Nitekim Cenâb-ı Hak kendi kendine Rabb'ini zikret diye buyurmuştur. Fakat bilinen kırâat “hifeten” şeklindedir. Mücâhid şöyle demiştir: Allah, imamın arkasında onun kırâatini dinlerken kendi kendine, yalvararak ve ürpererek kendisini zikretmene izin vermiştir. Akşamları. Ebü Avsece şöyle demiştir: Akşam vakitleri. Bu kelimenin tekili “usul” ve “esil” dir”, Gafillerden olma! Resülullah'ın (s.a.) hiçbir durumda gafillerden olmadığı bilinmektedir. Bununla birlikte bu hitap ümmetine yönelik bir nehiydir. Tıpkı şu ilâhi beyanlar gibi: “Sakın şüpheye düşenlerden olma"”, “Sakın müşriklerden olma!” ve benzeri. Cenâb-ı Hak, belirttiğimiz gibi başkasını nehyetme üzere, ona belirtilen kimselerden olmaması konusunda yasak getirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 7 Bu mâna İbn Abbâs ve onun dışındakilerden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, IX, 163“8 Bunu Abdürrezzâk ve İbnü'l-Münzir Kelbiden nakletmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'109 Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh bunu rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, III, 19 krş. İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “nst” md. a2 Muhtemelen Ali b. Müsâb. Yezdâd -Yezid de denilmiştir- el-Kummidir. Ahkâmü'l-Kurân eserinin sahibidir. Döneminin Hanefi imamlarındadır. Muhammed b. Humeyd er-Râzi ve başkalarından hadis almıştır. Ebu'l-Fadl Ahmed b. Ahmed el-Kâğıdi ve başkaları ondan rivayette bulunmuştur. 305/917 senesinde vefat etmiştir (bk. el-Kureşi, el-Cevâhirü'lmudıyye fi tabakâti'l-hanefiyye, l, 380; Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, XIV, 236). 03 Ebü Dâvüd “Salât” 132-133; Tirrnizi, “Salât”, 116. Tirmizi bu hadisi “hasen” görmüştür. 14 Müslim, “Salât”, 47; Ebü Dâvüd, “Salât” 133-134. “Hâlece” çekişme demektir (bk. İbn Manziür, Lisânü'l- Arab, “hlc” (gis) md.). 415 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 451. Ancak o, “onlar okuyorlardı...” şeklinde rivayet etmiştir. Heysemi şöyle demiştir: Bunu Ahmed b. Hanbel, Ebü Ya'lâ ve Bezzâr rivayet etmiştir. Ahmed b. Hanbel'in râvileri sağlamdır” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, II, 110). 46 o Abdürrezzâk, el-Musannef, II, 138; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 330; Taberâni, elMucemü'l-kebir, IX, 264. Heysemi şöyle demiştir: Bu hadisi Taberâni, Mucemü'-kebir ve Mucemü'l-evsat'ta rivayet etmiştir. Râvileri güvenilir addedilmiştir. 47 Abdullah b. Şeddâd'dan mürsel olarak rivayet edilmiştir. Abdullah b. Şeddâddan, o da Câbir'den (r.a.) mevsül olarak rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, I, 330331; İbn Mâce, “İkârnetü's-salât”, 13; Dârekutni, es-Sünen, I, 323). Bu rivayet hakkındaki söz oldukça uzundur. Ayrıca bu hadisin birbirini destekleyen tarikleri de mevcuttur (ayrıntılı bilgi için bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, II, 6-11). İbn Adi rivayet etmiştir. bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, IL, 109. 49 İbn Mâce“İkârmetü's-salât” 13; Ebü Dâvüd, “Salât”, 68. %22 bk. Ebü Dâvüd “Salât” 131-132. Bunu söyleyen Ebü Muhammed Süfyân b. Uyeyne el-Hilâli el-Küfidir. Meşhur hadis hafızlarından ve âlimlerden biridir. O, muhaddis fakihlerdendir. Süfyân şöyle demiştir: Küfe'ye girdim, yirmi senem geçmeden Ebü Hanife, ashâbına ve Küfe ehline dedi ki; size bir ilim hâfızı Amr b. Dinâr gelmiştir. Devamla şöyle demiştir: İnsanlar bana gelerek Amr b. Dinâr'ı sordular. Beni ilk defa muhaddis yapan Ebü Hanife'dir. Süfyân, 198/814 senesinde vefat etmiştir (bk. el-Kureşi, el-Cevâhirü'l-mudıyye fi tabakâti'lhanefiyye, 1, 250; Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, VIII, 454; İbn Hacer, Takribü't-tehzib, s. 424 Belirtilen rivayetlerin geneli için bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 330-331; Tahâvi, Şerhu Bazı sahâbeden bu görüşün aksi rivayet edilmiştir. Hâfız İbn Hacer el-Askalâni şöyle demiştir: “Bu görüş-yani kırâatin olmaması- İbn Ömer, Câbir, Zeyd b. Sâbit, İbn Mesüd'dan sabit olmuştur. Aynı şekilde Sa'd, Örer, İbn Abbâs ve Ali'den bu görüş gelmiştir. Buhâri, Ömer, Übey b. Kâb, Huzeyfe, Ebü Hureyre, Âişe, Ubâde ve Ebü Saidden imamın arkasında kırâat görüşünü kaydetmiştir (İbn Hacer, ed-Dirâye fi tahrici ehâdisi'l-Hidâye, 1, 164). 26 o Şârihin ibaresi şöyledir: Şayet sabah ve akşamın belirtilmesi gündüz ve geceden kinâye ise bu, Yüce Allah'ın, tüm durumlarını bildirmesidir (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 321b). 17. Arapçaneşrinde bu kelime “yezkuruhü” diye tashih edilmiş, ancak isabetsizdir. Bütün nüshalarda “yüzkeru” şeklindedir. Önceki âyet-i kerime. “Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut” ©. bk, İbn Manzür, Lisânü'-Arab, “esl” md.

A'raf 7:206

Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar. Müşebbihe şöyle demiştir: Eğer Allah ile melekler arasında zâti bakımdan bir yakınlık olmasaydı, Rabb'inin katında meâlindeki beyanla onlar ile insanlar eşit olurdu; yine meleklerin özel olarak belirtilmesinin bir anlamı olmazdı. Fakat bize göre Rabb'inin katında meâlindeki beyanın yorumu şudur: Yani O'na itaatte ve boyun eğmede veya değer ve konumda demek olup zâti bir yakınlık anlamında değildir. Aksine yüce Allah'ın nitelediği gibidir: “Allah'ın buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”, “O'na ibadet etmekte ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”5. Cenâb-ı Hak melekleri kendisine itaat etmek ve boyun eğmekle nitelemiştir. İlki de buna göredir; zâti bir yakınlık anlamında değildir. Cenâb-ı Hakk'ın belirtmiş olduğu itaat ve boyun eğme anlamındadır. Görmez misin ki O, şöyle buyurmuştur: “Secdeye kapan ve Allah'a yakınlaş”“. Bu, secde ettiğinde yeryüzünde Allah'a (mekân olarak) yaklaşıyor anlamına gelmemektedir. Bazı cüz'i varlıkların Allaha nispet edilmesi bu varlıkların Allah nezdindeki yüceliği anlamıE na gelir. [ ] Tıpkı “mescitler Allah'ındır” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Her ne kadar bütün yerler Allaha ait olsa da mescitler, yüceltme maksadıyla O'na nispet edilmiştir. Bütün evler Allaha ait olsa da “Kâbe Allah'ın evidir” sözü de böyledir. Bunun gibi varlıklardan bir kısmını Allah'ın kendisine nispet etmesi, bu varlıkları yüceltmek ve değer vermek içindir. İlki de böyledir. Cenâb-ı Hak melekleri, ya kendisine itaat etmeleri veya boyun eğmeleri yahut değer ve konumları dolayısıyla kendisine nispet etmiştir. Külli şeylerin Allah'a nispeti ise Rabb'in yüceliği mânasına gelir. Şu ilâhi beyanlar böyledir: “Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız O'na aittir”, “O her şeye kâdirdir”, “O her şeyin yaratıcısıdır”, [Tafdil Meselesi] Bazıları bu âyeti, meleklerin insanlardan üstün olduklarına (tafdil) delil getirmiştir. Fakat biz diyoruz ki: Allah katında üstün olan, O'na daha fazla itaat eden, boyun eğen, takvâ sahibi, emir ve yasaklarına tam olarak uyanlardır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın “Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır”' buyruğuna dayanır. Âyet, bir türün diğer türlerden üstün olduğuna işaret etmemektedir. Daha önce bu konudaki yorumu açıkladık. Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar. -En doğrusunu Allah bilir ya- bu beyanın yorumu şöyledir: Yani onlar her ne kadar yeme-içme ve türlü ihtiyaç malzemelerine muhtaç olmasalar da O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar. Sizin ise yeme-içme ve türlü nesnelere ihtiyacınız olduğuna göre O'na kulluk yapmakta kibre kapılmamanız daha uygun ve daha lâyıktır. Veya şöyle buyurmuş olması mümkündür: Taptığınız melekler O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar. Sizin O'na kulluk etmede kibre kapılmamanız daha uygundur. Çünkü insanların bir kısmı meleklere tapmaktadır. Dolayısıyla bu, söz konusu inanca verilen bir cevap konumundadır. En doğrusunu Allah bilir. (SJO'nu tesbih ederler. Tesbih, yüce Rabb'i üstünlük, yücelik, Celâl ile; dengi ve benzeri olmaktan, inkârcıların nitelemelerinden tenzih etmekle nitelemektir. Yine tesbih Rabb'i, tüm yaratılmışlık anlamlarından tenzih etmektir. Yalnız O'na secde ederler. Secde, boyun eğmenin zirvesidir. [Tilâvet Secdesi Meselesi] Âyette, bunu okuyana ve dinleyene secdenin vacip oluşuna delil yoktur. Bu âyette secde edenlerin, kibre kapılmaksızın secde ettiklerini bildirme vardır. Yine bunda secde etmeye teşvik vardır. Ancak Resülullah'ın (s.a.) secde ettiği, onunla beraber olanların da secde ettikleri rivayet edilmiştir. İbn Ömer'den onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah bize secdeâyetinin bulunduğu süreyi okuyordu ve secde ediyordu. Biz de secde ediyorduk tâ ki bazılarımız secde edecek yer bulamıyordu””. Yine İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah'ı (s.a.) Sâd süresinde secde ederken gördüm”, İbn Ömer'den gelen bazı rivayetlerde onun şöyle dediği nakledilmiştir: “Resülullah (s.a.), namaz dışında Kur'ân okuyor ve secde ediyordu. Biz de onunla birlikte secde ediyorduk”, Yine İbn Mesüd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah (s.a.) Necm süresini okudu ve bunda secde etti. Onunla birlikte secde etmeyen kimse kalmadı. Sadece Kureyş'ten yaşlı bir adam secde etmedi. Bu kişi yerden bir avuç çakıl taşı aldı ve alnına koydu. Şüphesiz onun kâfir olarak öldürüldüğünü gördüm”. İbn Abbâs'ın tilavet secdesi âyetlerini zikrettiği veya bunları saydığı ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: Arâf, Ra'd, Nahl, Beni İsrâil/, Meryem, Hac -bir secde âyeti-, Furkân, Tâsin“, Eliflâmmim Tenzilün, Sâd, NE Hâmim Tenzilün, Dedi ki: Mufassal sürelerde (kısa süreler)' secde âyeti yoktur”. İbn Mesüd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Arâf ve Necm'de oldugu gibi sürenin sonunda secde âyeti olur. Eğer istersen secde et, sonra kalk ve okumaya devam et! dilersen de rüküya git!”? İbn Mesüd'un A'râf, Beni İsrâil, Necm, İze's-semâü'n-şekkat", İkra” bismi rabbike“ sürelerinde secde ettiği rivayet edilmiştir. Bazı Hanefi âlimlerimiz secde âyetini okuyan kimseye secdenin vacip olduğuna, namaz kılanın secde âyetini okuduğunda namazında 43 Buhâri, “Sücüdü'l-Kur'ân” 9; Müslim, “Mesâcid” 103. 44 Buhâri, “Enbiyâ” 39; Ebü Dâvüd, “Sücüdü'l-Kur'ân” 5; Tirmizi, “Cum'a”, 53. 445 Birazönceİbn Ömer'den rivayet edilen hadisin kaynaklarına bakınız. “6 Buhâri, “Sücüdü'l-Kur'ân” 1; Müslim, “Mesâcid” 105. Yani İsrâ süresi. Yani en-Neml süresi. Yani es-Secde süresi. Yani Fussılet süresi. secde edeceği konusunda âlimlerin icmâ etmelerini delil göstermiştir. Zira eğer secde, nafile olsaydı; hiç kimsenin namazdan olmayan bir şeyi eklemesi mümkün olmazdı. Bu durum, secdenin namazda vacip olduğunu göstermektedir. Secde namazda vacip olduğuna göre her durumda vaciptir. Bu konudaki delillerimizden biri Resülullah'ın bu âyetleri okuduğu ve ardından secde ettiğinin rivayet edilmesidir. Dolayısıyla bu âyetlerde secde etmek vaciptir, tıpkı iki bayram namazını kıldığından dolayı, bayram namazının vacip olması gibidir. ve Rahim olan Allah'ın adıyla İşl İşe İl e JYI 5 İYİ e la --- Dipnotlar: Nisâ süresinin 4/172. âyetinin tefsirine bakınız. Mufassal, kısa süreler demektir. Bunlar süreler arasında besmele ile fasılların fazlalılığı dolayısıyla “mufassal” olarak isimlendirilmiştir. Denildi ki; bunlardaki mensüh âyetlerin azlığı dolayısıyla böyle isimlendirilmiştir. Bunların sonu Nâs süresidir. İlkine dair on iki kavil vardır. En meşhurları Kâf ve Hucurât süreleridir. Bundan başka şeyler de söylenmiştir (bk. Zerkeşi, el-Burhân fi ulûmi’l-Kurân, 1, 245; Süyüti, el-İtkân fi ulümi'l 452 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 377. İbn Abbâs'tan Resülullah'ın Medine'ye geldiği günden beri mufassal sürelerde secde etmediği rivayet edilmiştir (bk. Ebü Dâvüd, “Sücûdü’l33 Bumânayla rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 380).

Enfal 8:1

[Ganimetlerin Hükmü] (Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve resülüne aittir. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Enfâl, müslümanların savaş durumunda oldukları halktan elde ettikleri ganimetlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Enfâl, ganimet sahiplerinin haklarından fazla olanıdır'. Eğer âyetteki “enfâl”, ganimet ise buradaki soru iki yoruma açıktır. Birincisi, onlar ganimetin helâlliğini ve haramlığını sormuşlardır. Çünkü ganimetler başlangıçta helâl değildi. Denildi ki: Onlar ganimet olarak alıp bir yerde topluyordu; sonra bir ateş gelip bunları yakıyordu?. Dolayısıyla onlar bunun helâlliğini ve haramlığını sormuşlardır. Cenâb-ı Hak ganimetler Allah'a ve resülüne aittir diye buyurmuştur. Yani ganimetlerin hükmü Allaha aittir; bunu dilediğine verir. İkinci muhtemel yoruma göre buradaki soru ganimetin taksimi hakkındadır. Bu yorum bazı rivayetlerde aktarılan şu olaya dayanır: İnsanlar Bedir günü üç kısma ayrılmıştı. Üçte birlik kısmı düşmanla çarpışıyordu. Bir kısmı onların arkasında destek kuvvetiydi. Üçüncü kısım ise Resülullah'ın yanında onu koruyordu. Allah onlara zafer nasip ettiğinde ganimetler konusunda ihtilaf ettiler. Düşmanla çarpışanlar “Biz ganimete daha fazla hak sahibiyiz; savaşı biz üstlendik” dediler. Onlara destek kuvveti olanlar dediler ki: Ganimete siz bizden daha fazla hak sahibi değilsiniz. Sizin destekçiniz bizdik. Resülullah ile beraber bulunanlar da [§]“Siz bizden daha fazla hak sahibi değilsiniz; biz Resülullah'ı koruyanlardık” dediler. Böylelikle bu ihtilafı Resülullaha taşıdılar. Bunun üzerine sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve resülüne aittir meâlindeki âyet nâzil oldu’. Ebü Ümâme el-Bâhili şöyle demiştir: Ubâde b. Sâmit'e “enfâl” hakkında sordum. Dedi ki: Bu âyet biz Bedir ehli hakkında inmiştir ki o sırada biz ihtilaf etmiştik ve bu konuda huylarımız kötüleşmişti. Allah bunu bizden çekip aldı ve resülüne verdi. O da eşit bir şekilde dağıttı“. Mücâhid ve İkrime şöyle demiştir: Ganimetler Allah ve Resülullah'ın idi. Cenâb-ı Hak bunu neshetmiştir: “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a, peygambere aittir”. Yine Abdullah b. Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Enfâl, ganimetler demektir. Önceleri sadece Resülullah'a aitti; başkasının bunda bir hakkı yoktu. Müslüman birlikler elde ettikleri şeyleri Resülullah'a getiriyorlardı. Kim bundan bir iğne veya iplik kadar alsaydı hainlik etmiş olurdu. Onlar Resülullah'tan kendilerine ganimetten verilmesini istediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak de ki: Ganimetler Allah'a ve resülüne aittir diye buyurdu. Sizin bu ganimette bir hakkınız yoktur“. Buradaki enfâl kavramının, bazılarının dediği üzere “ganimetlerden fazla kalan mallar” olması da mümkündür. Bu, rivayet edilen şu haberlerdeki durumlar gibidir: Birisi büyük bir deve alıyor ve yâ Resülallah bunu bana ver diyordu. Bir diğeri bir kılıç alıyor ve bunu bana ver diyordu. Bunun gibi diğer hadiseler. Onlar Resülullah'tan bu şekilde istiyorlar. [§]Bunun üzerine Cenâb-ı Hak de ki: Ganimetler Allah'a ve resülüne aittir diye buyurmuştur?. Onların sorularının ganimet dağıtmakla ilgili olması da mümkündür. Buna göre ellerine geçtikten sonra veya kâfirler yenildikten ve düşman kaçtıktan sonra Resülullah'ın kendilerine ganimeti dağıtmasını istemişlerdir. Devlet başkanının savaşa yönelme durumunda da ganimet dağıtması mümkündür. Aynı şekilde Abdullah b. Mesüd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Nefel” iki ordu veya iki bölük karşılaşmadığında olur. Eğer bu ikisi karşılaşırsa ganimet olmuş olur’. Mus'ab b. Sâd'dan babası Sâd b. Ebü Vakkâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Benim hakkımda dört âyet nâzil olmuştur -bunun Bedir günü olduğu düşünülür-. Bir kılıca rastlamıştım ve bunu Resülullaha getirerek “bana ganimet olarak ver” dedim. Resülullah, “onu bırak” buyurdu ve kalktı. “Ey Allah'ın peygamberi, bunu bana ganimet olarak ver; herhangi bir faaliyeti olmayan bir kimse gibi mi olayım?” dedim. Resülullah “onu aldığın yere koy” buyurdu. Bunun üzerine sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve resülüne aittir meâlindeki âyet nâzil oldu. Sonra Sâd dedi ki: Resülullah beni çağırdı ve “git ve kılıcını al” buyurdu’. Sâd hadisi, Hz. Peygamber'in savaş öncesi kimseye elde etmiş olduğu malı ganimet olarak vermediğini göstermektedir. Çünkü eğer onlara ganimet olarak vermiş olsaydı Sâd'ı (r.a.) getirmiş olduğu kılıçtan mahrum etmezdi. Yine bu hadis, Hz. Peygamber'in ganimet âyeti nâzil oluncaya kadar ganimet konusunda bir şey emretmediğini göstermektedir. Sonra Allah Teâlâ, ganimet konusunda işi resülüne tevdi etmiştir. Resülullah da iş kendisine tevdi edildiğinden dolayı onu serbest bırakmıştır. Yine bu durum şöyle de anlaşılabilir: Resülullah savaş öncesi kimseye ganimet dağıtmıyordu. Fakat o, daha önceki bir zorunluluk olmaksızın öldüren kimsenin getirmiş olduğu mallardan istediğine ganimet olarak veriyordu. Sâd'ın “hiçbir faaliyet yapmayan kimse gibi mi olayım?” demesi bunu açıklamaktadır. Ubâde hadisi, Hz. Peygamber'in onların savaştıkları kimselerden alacaklarını daha almadan ganimet olarak verdiğini bildirmektedir. Bu durum iki hadis arasındaki ihtilaf konusudur. [§]Bu konuda işin aslı şudur: “Nefel” ganimetlerde söz konusuydu. Çünkü Allah Teâlâ, helâl kılmadan önce bunu “enfal” olarak isimlendirdi. Eğer Hz. Peygamber bunu onlara savaş öncesi veya sonrası ganimet olarak vermemiş olsaydı, Cenâb-ı Hak bunu “enfâl” olarak isimlendirmezdi. En doğrusunu Allah bilir. Ubâde hadisine göre “bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a, peygambere aittir“ meâlindeki ilâhi beyan, “nefel” (ganimet) kavramının bildirilmesinden sonra nâzil olmuştur. Bu, sabit ve öncekileri nesheden bir hükümdür. Aynı şekilde İbn Abbâs'ın sözü de bunu göstermektedir”. İlim ehli, Ubâde'nin naklettiği hadisin sonunda söylediği hususta icmâ etmiştir. Tümü şöyle demiştir: Ganimetin beşte biri Allah'ın bildirmiş olduğu sınıflara verilir”. Sadece yakın akrabaların payı konusunda ihtilaf edilmiştir. Sonra diğer beşte dört bundaki hak sahipleri arasında taksim edilir. İlim ehli, devlet başkanına, birini savaşta öldüren kimsenin öldürülenin üzerinden aldığı nesneleri ve diğer malları ganimet olarak dağıtma hakkı vermiştir ki devlet başkanı “kim birini öldürürse, üzerindeki mallar onundur” diyebilsin. Böylelikle savaşçıları teşvik etsin ve beşte birin dışında askerden çıkanları savaş bölüğüne ganimet olarak dağıtsın. Âlimler, Kur'ân'da buna ilişkin hüküm indiğinden dolayı ganimetin beşte birlik paylar şeklinde taksim edilmesinde icmâ etmişlerdir. Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ganimet bizden önce kimseye helâl kılınmamıştır. EBJ Bize helâl kılınmıştır”. [§] Yine Ebü Hureyre'den naklettiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ganimet sizden önce siyah başlı’ hiçbir kavme helâl olmamıştır. Gökten bir ateş geliyor ve ganimeti yok ediyordu.” Bedir günü insanlar ganimetlere koştuklarında yüce Allah “Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız (fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu” Artık aldığınız ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin”! meâlindeki âyetleri ve benzerlerini indirdi. En doğrusunu Allah bilir. Sana ganimetler hakkında soruyorlar. Bu ilâhi beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Sana ganimetlerin kimin hakkı olduğunu soruyorlar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, de ki: Ganimetler Allah'a ve resülüne o Taberi, Tefsir, IX, 175; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 71. aittir, diye buyurmuştur. İkincisi şudur: Senden ganimetleri istiyorlar. Bu anlam “an” harfinin düşürülmesiyledir. Onlar ganimetleri istiyorlardı. Üçüncüsü de şudur: Onların her biri kendisine verilen ilave ganimet hakkında soruyor. En doğrusunu Allah bilir. O halde, Allah'a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin. Müfessirler şöyle demiştir: Ganimeti bölüşmeden almakta Allah'a karşı gelmekten sakının. Fakat ganimetler ve diğer hususlarda Allah'a isyan etmekten, emir ve yasaklarında ona karşı gelmekten sakının. Aranızı düzeltin. Cenâb-ı Hak aralarını düzeltmelerini emretmiştir. Nitekim onlara bahşettiği büyük lütuf ve nimetlerini şu ilâhi beyanla bildirmiştir: “Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'ân'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz””7. Cenâb- Hak, onlar birbirine düşman iken kalplerini kendisinin birleştirdiğini bildirmiştir. Bu, onlara yönelik büyük nimetlerindendir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, burada onlara aralarını düzeltmelerini emretmiştir ki onlara bahşettiği nimet üzere ayrı ayrı değil, bir olsunlar. Allah ve resülüne itaat edin. Yani emir ve yasaklarında Allah'a itaat edin; âdabında ve sünnetlerinde resülüne itaat edin. Eğer müminler iseniz. Veya şöyle buyurmuştur: Sizi davet ettiği ve teşvik ettiği eylemlerde Allah'a itaat edin; size açıkladığı buyruklarında resülüne itaat edin. Eğer müminler iseniz. Yani onu tasdik edenlerden iseniz. AL 1515 çe Sie; azi 5 delil Oyla j SI FON ere we erje o j9 TAİL --- Dipnotlar: à Bunun benzeri Ubâde b. Sâmit, İbn Abbâs ve İbn Cüreycden rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 323; Ebü Dâvüd, “Cihâd”, 144-145; Taberi, Tefsir, IX, 172, 175; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 5-6). Heysemi, Ahmed b. Hanbel'in râvilerinin sika olduklarını belirtmiştir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VII, 26). 1 bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 322; Taberi, Tefsir, IX, 172-173; Süyüti, ed-Dürru'lmensür, IV, 5. Heysemi, Ahmed b. Hanbel'in râvilerinin sika olduklarını belirtmiştir (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VII, 26). el-Enfâl, 8/41. bk. Taberi, Tefsir, IX, 175; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 9. 6 bk. Taberi, Tefsir, IX, 173; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 8. Bunun benzeri Sâd b. Ebü Vakkâs'tan rivayet edilmiştir (bk. Müslim, “Cihâd”, 33; Tirmizi, 3 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V1, 499. A Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 180; Müslim, “Cihâd”, 24. Yani şu âyette belirtilen kimseler: “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah'a; hak ile bâtılın birbirinden ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir'de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize inandıysanız (bunu böyle bilin). Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir”. 13 Bu bir hadis lafzıdır. Bu mânada haberler rivayet edilmiştir (bk. Buhâri, “Fardu'l-humus”, 8; Müslim, “Cihâd”, Siyah başlardan maksat âdemoğullarıdır. Çünkü onların başları siyahtır (Mübârekfüri, Tuhfetü'l-ahvezi, VIII, 377). © el-Enfâl,8/68-69.bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, II, 252; Tirmizi, “Tefsir”, 8. Tirmizi bu rivayeti sahih görmüştür.

Enfal 8:2

Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rab'lerine güvenirler. Bu ilâhi beyan farklı yorumlara açıktır. İlki şudur: Belirtilen amellerle imanlarını tahkik eden müminler. İkincisi şudur: Yürek titremesi, haşyet, sebat ve kesin inanç gibi sözü edilen ameller vasıtasıyla sizin açınızdan doğrulukları ortaya çıkmış müminler. Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette nitelediği gibi onlar imanlarında şüpheli olan münafıklar gibi değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar”8. Onlar infak ettiklerinde de ancak isteksiz bir şekilde infak ediyorlardı!. Onlar Allah'ı çok az anıyorlardı. Bunu da insanlara riya maksadıyla yapıyorlardı”. Müminler ise bütün bunları gerçekten yerine getiren kimselerdir. Böylelikle bu amelleriyle doğrulukları ortaya çıkmaktadır. Bu durum başka bir âyette Cenâb-ı Hakk'ın onları şöyle nitelemesidir: “Müminler ancak, Allaha ve resülüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihat eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır”, Üçüncüsü, bizzatamellerin kendisi değil, sadece itikadın kastedilmiş olması da mümkündür. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Müminler, günah işleme durumunda ve yükümlülüklerini yerine getirmedeki eksiklik halinde yürekleri titreyerek korku içinde bulunarak imanlarına bağlı olan kimselerdir. Mümin, işlediği günahları bilgisizliğinden yapmaktadır. Sonra da o, kısa sürede bundan tövbe etmektedir. Şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir”?. O, günahı ya şehvetin baskın gelmesi veya sonra tövbe edeceği inancıyla yahut bu günahının bağışlanmasına dair Allah'ın rahmeti ve lütfunu umması sebebiyle işlemektedir. Bu durumda ilâhi beyan şöyle olmaktadır: Müminler, belirtilen amellere inanan kimselerdir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın””. Bu, inanç ve söz konusu şeyi kabul etme mânasındadır. Onlar namaz kılmıyorlar ve belirtilen diğer hususları yerine getirmiyorlarsa da buna iman etmişler ve bunu kabul etmişlerse serbest bırakılırlar. Buna göre ilki de bu anlama gelebilir. Dördüncü olarak, söz konusu ilâhi beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Müminler, bunu yapan ve söz konusu tüm amelleri yerine getirenlerdir. Fakat kalbiyle iman eden ve tasdik eden kimsenin, bunun dışında bir amel yapmamışsa bile mümin olduğunda icmâ etmişlerdir. Tıpkı iman edip de hemen ölen kimsenin durumu gibi. Böyle bir kimse mümin olarak ölür. Bu da gösteriyor ki belirttiğimiz sebepten ötürü mümin olmak için bütün amelleri yapmak şartı bulunmamaktadır. Ancak daha önce belirttiğimiz üç yoruma göre anlaşılması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer. Bu ilâhi beyan çeşitli anlamlara gelir. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak, müminin belirtilen niteliklere sahip kimse olduğunu bildirmektedir. Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Müminler, belirtilen niteliklere sahip olması gereken kimselerdir. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurmuş olması da mümkündür: Müminler, belirtilen nitelikleri seçen kimselerdir. Allah Teâlâ, bildirmiş olduğu yürek titremesini ve korkmayı, gizli ve açıkça iman edenler ile kendini iman etmiş gösterip imanın aksini ve inkârı kalplerinde gizleyenler arasında simge kılmıştır. Başka bir âyette de durum böyledir: “Müminler ancak Allah'a ve resülüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir” (İKendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Âyetleri meâlindeki ilâhi beyanın, “onun kesin delilleri” mânasına gelmesi mümkündür. Kendilerine bunlar okunduğunda mevcut durumlarındaki sebatları ve kuvvetleri artar. Münafıklara gelince, inen âyetlerle onların inkârları ve dinden uzaklaşmaları artar. Bu durum, müminlerin ise sebat ve kuvvetini arttırır. Yahut Cenâb-ı Allah arttırmayı zikretmiştir, çünkü imanda her an yenilenme hükmü söz konusudur. Dolayısıyla imanda yenilenme hükmü söz konusuysa bu durum var olanda bir artış demektir. Bunu dilersen artma olarak; dilersen devamlılık olarak niteleyebilirsin. Ebü Hanife şöyle demiştir: İman, icmâli imana dair açıklama yoluyla artar. Eğer onlara açıklar ve “falan kimse resül ve nebidir” derlerse, her ne kadar icmâlen iman etmişlerse de bununla imanları artar. Aynı şekilde bütün kitaplara ve Allah'ın emrine iman da böyledir. Biz her ne kadar icmâlen Allah'ın emir ve yaratma sahibi olduğuna iman etsek de bir kimse bu emri öğrendiğinde bu konudaki imanı artmış olur. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü kim Allah'a, onun emir ve yaratma sahibi olduğuna iman etmişse imanın esasını yerine getirmiş olur. Eğer tek tek açıklamaya geçerse bu açıklamayla icmâli imanına nispetle imanında bir artış meydana gelir. Onlar yalnızca Rab'lerine güvenirler. Yani bütün işlerinde yalnızca Rab'lerine güvenir ve dayanırlar; başkasına güvenmezler; sadece Allah'a tevekkül ederler. Onlar münafıklar gibi değildirler. Münafıklar, kendilerine verilen nimetlere güvenirler. Tıpkı “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir”? meâlindeki ilâhi beyan ve benzerleri gibi. Mümin ise her durumunda Allah'a güvenir ve sadece ondan korkar. Söz konusu durumlar, her ne kadar başkasının eliyle ona ulaşsa ve gerçekleşse de hakikatte bunlar Allah'tandır. Oó Hts O TAE gili --- Dipnotlar: ? o “Yaptıkları harcamaların kabul edilmesine engel olan esas sebep de şudur: Onlar Allah'ı ve peygamberini tanımadılar; namaza da ancak üşene üşene gelirler ve harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar”. 2 “Münafıklar Allaha oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler”.

Enfal 8:3

Namazlarını özenle kılarlar, kendilerine verdiğimiz şeylerden bir kısmını Allah yolunda harcarlar. Allah'ın kendileri üzerindeki hakkı sebebiyle.

Enfal 8:4

Gerçek müminler işte onlardır. Bu ilâhi beyan iki yoruma açıktır. Bu, “imanlarını tahkik edenler” anlamına gelebilir. İkinci yorum şudur: Onlar Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine gerçek bir vâdde bulunduğu müminlerdir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine vâdetmiş olduğu dereceler ve bağışlanmadır. Onlar bu vâde hak kazanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Rab'leri katında onlar için yüksek mevkiler vardır. Denildi ki: Rab'leri katındaki bağışlanma ve iyilikler. Yani Cenâb-ı Hak onların dünyada yapmış oldukları günahlarını cennette örter. Müminler, yaptıkları günahları unuturlar. Çünkü bunu hatırlamak, Cenâb-ı Hakk'ın cennette onlara verdiği nimetlerinden yararlanmalarını engeller. Ve değerli rızık vardır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Verilen insanın bununla değerli kılındığı rızık.

Enfal 8:5

5. “Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Bu âyette geçen “kemâ” harfinin cevabı açık bir şekilde gelmemiştir. Çünkü bunun cevabının şöyle olması gerekirdi: Rabb'in seni hak uğruna (savaşmak üzere) evinden çıkardığı gibi; O, sana şöyle davranırdı. Ayrıca müfessirler bu cümlenin cevabının ne olduğuna dair farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, (Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve resülüne aittir” meâlindeki ilâhi beyanın bağlantı (sıla) cümlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Onlar seninle tartışıyorlardı?. Yani savaşa çıkma konusunda isteksiz oldukları ve ganimetleri paylaşmakta seninle tartıştıkları gibi savaşa çıkmakta da seninle tartıştılar. Bir kısmı ise şöyle demiştir: Cümlenin cevabı savaşma emridir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Onlar ise bu konuda isteksizlerdi. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak seni savaşla yükümlü kılıyor; onlar ise bunda isteksiz davranıyorlar. Âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Cümlenin cevabı “O zaman katından bir güven olsun diye sizi hafif bir uykuya daldırıyordu. Sizi onunla temizlemek, şeytanın pisligini üzerinizden gidermek, cesaretinizi arttırmak ve o sayede ayaklarınızı yere sağlam bastırmak için gökten üzerinize su indiriyordu” meâlindeki ilâhi beyandır. [§]Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Savaşa çıkmak konusunda bir planlama yapmaksızın ve düşünmeksizin Allah'a icabet ettiğiniz gibi, aynı şekilde sizin bir bilginiz ve planlamanız olmaksızın Allah kendi katından bir güven sunma, gökten su indirme, onunla temizleme ve ayakları sabit kılma gibi taleplerinize icabet edecektir. Bazı âlimler de şöyle demiştir: Rabb'in seni, savaşa hazırlıksız bir şekilde evinden savaşa çıkarttığı gibi, aynı şekilde size yardım ve zafer vâdediyor. En doğrusunu Allah bilir. 27 Birsonraki âyet-i kerime. Bi'l-hakki. Bu beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Bunun, [evden] ayrılıp savaşa gitme emrinde Allah'ın onlar üzerindeki hakkı olması anlamına gelmesi mümkündür. Yine hak ile beyanının “Cenâb-ı Hakk'ın yaptığı vâd ile” anlamına gelmesi de mümkündür. Zira Cenâb-ı Hak onlara yardım ve zafer vâdetmiştir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Hak ile yani Kur'ân ile. Fakat eğer bu anlamda ise sözünü ettiğimiz üzere Kur'ân'ın belirtilen emri demektir. Müminlerin bir kısmı ise bu konuda isteksizlerdi. Bu beyan iki yoruma açıktır. Buna göre ilâhi beyan şu anlama gelebilir: Görünüşü bakımından mümin olanların bir kısmı -ki onlar münafıklardır- savaşa çıkmakta isteksizlerdi. Gerçekte mümin olanların da savaşa çıkmakta tercihe dayalı olarak değil de, tabii bir şekilde isteksiz olmaları anlamına da gelebilir. Çünkü savaşa hazırlıksız oldukları bir durumda savaşa çıkmaları onlara emredilmişti. Dolayısıyla tabii bir şekilde nefisleri bundan hoşlanmadı. Zira onlarda savaş araç-gereçleri mevcut değildi. Yoksa onlar, Allah'ın emrine dair tercihe dayalı bir şekilde isteksiz davranmadılar. Bu âyette emrin vakti bilinmiyorsa da bir şeyin emredilebileceğine dair delil vardır. Yine bunda, “açıklamanın gecikmesinin” mümkün olduğuna dair delil vardır. Çünkü onlara savaşa çıkma emredildiği halde emredildikleri savaşa çıkma vaktini bilmiyorlardı.

Enfal 8:6

Doğru olan konusunda seninle tartışıyorlardı. Denildi ki: Savaş konusunda. Yine denildi ki: Savaşa çıkmakta emredildiğin gerçek hakkında. Doğru olan konusunda meâlindeki beyanın, onlar için apaçık ortaya çıktıktan sonra, Cenâb-ı Hakk'ın onlara yaptığı yardım ve zafer vâdine dair tartışmaları anlamına gelmesi de mümkündür. [§]Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Allah'ın onlara yaptığı yardım vâdi apaçık ortaya çıktıktan sonra. Sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi. Eğer âyet münafıklar hakkında ise anlamı açıktır. Onlar bu şekilde bütün hayır işlerinde ve ibadetlerde tembellikle nitelenmişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler”. Eğer âyet, imanlarını tahkik eden müminler hakkında ise ilâhi beyan şu anlama gelir: Onlar savaşa hazırlıksız olmalarından dolayı tercihe dayalı değil de tabii olarak bu konuda isteksizlerdi. Bazıları şöyle demiştir: Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı”. Yani müminlerin bir kısmı her ne kadar şiddetli korkudan dolayı isteksiz olsalar da Rab'lerine icabet etmişlerdir. Onlar korkudan dolayı sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi olsalar da Rab'lerine icabet etmişlerdir. Bunun üzerine Allah Teâlâ yardım ve zaferle onlara icabet etmiş ve bu korkudan onları emin kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Enfal 8:7

Hatırlayın, Allah size “ki topluluktan biri sizindir” diye vâdediyordu. Bazı rivayetlerde şöyle anlatılmıştır. Kureyş kafilesi Şam'dan yola çıkınca Resülullah'ın ashâbı onlara doğru savaş hazırlıkları yapmaksızın çıkmışlardı. Kureyş de Mekke'den kafilesini korumak üzere çıkmıştı. Bunlar da diğer bir topluluktu. Cenâb-ı Hak onlara, bu iki topluluktan birinin onların olduğunu vâdetmiştir: Kafile veya ordudan birine galip geleceklerdi. Siz güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Yani savaşın olmadığı topluluğun. Sonra da kafile sizin olsun istiyordunuz. Bu topluluk güçsüz ve ganimeti çok olandı. Onlar bunu istiyorlardı. Siz güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Çünkü siz savaş için hazırlıklı değildiniz. Onlarda da güçsüzlük vardı. Ötekilerde ise güç ve hazırlık vardı. En doğrusunu Allah bilir. 128 (SJAllah ise iradesi ve sözleriyle hakkı hâkim kılmayı ve inkâr edenlerin kökünü kesmeyi murat ediyordu. Bu ilâhi beyan -en doğrusunu Allah bilir ya- şu anlama gelebilir: Cenâb-ı Hak katından âyetlerle, onlardan herhangi bir vasıta olmaksızın, hakkı ortaya çıkarmayı istiyor. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durum gibidir: “(Bedir'de) karşı karşıya gelen şu iki grupta sizin için büyük bir ibret vardır: Biri Allah yolunda çarpışan (mümin) grup, diğeri ise gözleriyle bunları kendilerinin iki misli imiş gibi gören kâfir grup”. Cenâb-ı Hak, bunların bedenlerinin zayıflığına, sayı bakımından az olmalarına, silâh, hazırlık ve benzeri savaş araçlarındaki eksikliğe rağmen; buna karşın ötekilerin bedenlerinin kuvvetine, sayı bakımından fazla olmalarına, savaşa yönelik hazırlıklarına ve araçlarına rağmen müminlerin galip gelmelerinde büyük bir âyet olduğunu bildirmiştir. O, âyetle hakkı ortaya çıkarmayı dilemiştir ki bunlardan her biri bunun kendisinden değil, Allah'tan olduğunu bilsin. Bu anlam, şu ilâhi beyanda mevcuttur: “Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı”. Cenâb-ı Hak bu durumun onlardan değil, kendisinden olduğunu bildirmiştir. Sözleriyle meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Mekkede Resülullah'a yaptığı yardım ve zafer vâdiyle. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bunu ortaya çıkarmayı ve gerçekleştirmeyi dilemiştir. Sözleriyle meâlindeki beyanın ilmiyle ve emriyle anlamına gelmesi muhtemeldir. Yine sözleriyle delilleriyle, yani hakkı gerekli kılıp onu kanıtlarıyla ve kesin delilleriyle ortaya çıkarması anlamına gelebilir. Yine Sözleriyle meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yardıma, zafere ve katından onlara yönelik savaş teçhizâtına dair müminlere yönelik müjdeler. Yine bu beyanın şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Belirtildiği üzere Bedir günü onlara yardım için gönderilen melekleriyle. Cenâb-ı Hak melekleri, onları saygıya lâyık göstermek ve yüceltmek için kendisine nispet etmiştir. Bu durum, İsâ'nın (a.s.) “Allah'ın ruhu ve kelimesi” ve Müsâ'nın (a.s.) “Allah ile konuşan” (Kelimullah) olarak nitelenmesi gibidir. Bu nitelemeler de onları, saygıya lâyık göstermek ve yüceltmek içindir. Söz konusu durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. İnkâr edenlerin kökünü kesmeyi diliyordu. Bu ilâhi beyan “onların izlerini kesme” anlamına gelebilir. Yani onların tümü öldürülür ve kökleri kazınır tâ ki hiçbir izleri kalmasın. İkinci olarak şu anlama da gelebilir: Arkalarından gelenleri keser ki onlara herhangi bir yardım gelmesin. Böl fs Jei esaii

Enfal 8:8

Hakkı hâkim kılsın. Yani hakkı ortaya çıkarsın ve gerekli kılsın. Denilir ki: “hakka kezâ”; yani vacip oldu. Ayrıca bu beyanın, “hakkın hak oluşunu, bâtılın da bâtıl oluşunu ortaya çıkarsın diye” anlamına gelmesi de mümkündür. Yine şöyle denilmesi de mümkündür: Hakk'ı hâkim, bâtılı da geçersiz kılmak için. Belirttiğimiz üzere; hak vacip olur ve gelir; bâtıl ise gider. Tıpkı “hak geldi bâtıl yıkılıp yok oldu!” Yani gitti. Söz konusu anlam da böyledir. Müşriklerin hoşlarına gitmese de hak gelir ve vacip olur; bâtıl ise gider.

Enfal 8:9

Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size, 'Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim’ diye cevap verdi. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilâhi beyan “andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz iken Bedir'de de yardım etmişti” meâlindeki beyanın bağlantısıdır (sıla). Dediler ki: Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetler iki bin; “indirilen üç bin melekle” meâlindeki ilâhi beyanla birlikte beş bin nişanlı melek olmaktadır. Bir kısmı da şöyle demiştir: Üç bin melek Uhud'daydı. Zira Cenâb-ı Hak Uhud kıssasının hemen akabinde bunu bildirmiştir. Eğer onların dediği gibiyse meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetler meâlindeki beyanla ilgili iki seçenek söz konusudur. Bu, ya peşi peşine ifadesi kâfirlerin peşine düşme anlamındadır. Bu da takip etmedir. Yani melekler Bedir günü müşrikleri takip ediyorlar, yani söz konusu durumda Bedir ehli yenilgiye uğramış olan müşrikleri takip etmedikleri halde. Yahut “peşi sıra” meâlindeki beyan yardım anlamına gelmektedir. Bu durumda da iki bin demek olur. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size cevap verdi meâlindeki beyanda belirtilen ve yardım isteyen kişi Resülullah'tır. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.) müşriklerin Bedir'de sayıca fazlalığını görünce Allah'ın dışında kendilerinin bir kuvvetinin olmadığını anladı [§]ve Rabb'ine dua ederek yalvardı”. Fakat söz konusu talep, bize göre -en doğrusunu Allah bilir ya- onların sözüdür. Yani müminlerin sözüdür. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle bildirmiştir: O zaman inananlara şöyle diyordun: “Rabb'inizin, size şöyle şöyle yardım etmesi sizin için yeterli değil mi?” Bu hususta nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Sadece bilmeliyiz ki bunda onlara yönelik yardım müjdesi, kalplerine sükünet verme ve yardımın sadece Allah'tan olacağı, ondan başkasından gelmeyeceğini bildirme vardır. Bu durum şu ilâhi beyanın ifadesidir: Zaten yardım ancak Allah tarafındandır. Hiçbir şey Allah'ı küçük düşürmez ve aciz bırakamaz. O, verdiği emirde ve koyduğu yasakta hikmet sahibidir. O, ancak bir hikmetin gereği olarak bir şeyi emreder ve yasaklar. Belirtilen bin meleğin ve üç bin meleğin yardım etmek üzere gönderilmesi ve diğer hususlar, müminlerin kalplerine sükünet vermek içindir. Yoksa ne kadar çok olsalar da tek bir melek yeterlidir. Çünkü melek onları görür; onlar ise onu göremezler. Böylesi bir topluluğun yok edilmesi kolaydır. “Sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi” ve Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size cevap verdi meâlindeki ilâhi beyanlar hakkında eğer denilirse ki: Nasıl böyle korktular ki Cenâb-ı Hak onları “sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi” anlamına gelen böylesi şiddetli korkuyla niteledi. Halbuki Cenâb-ı Hak onlara “Hatırlayın, Allah size 'iki topluluktan biri sizindir diye vâdediyordu”” meâlindeki beyanla yardım ve zafer vâdetmişti. Ayrıca nasıl bu konuda Rab'lerinden yardım dilemişlerdir. Halbuki daha önce Cenâb-ı Hak onlara zafer ve yardım vâdinde bulunmuştu? Buna şöyle cevap verilir: Âyetin münafıklar hakkında olması mümkündür. Bu “sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi” meâlindeki ilâhi beyanda belirtilen anlamdır. Bununla birlikte bazı rivayetlerde Bedir'de münafıkların olmadığı”, aksine tümünün mümin olduğu bildirilmiştir, tâ ki Bedire katılanlar bununla övünmüşlerdir. Eğer âyet müminler hakkında ise, bu nitelendikleri gibi, belirttiğimiz üzere sayı bakımından az olmaları ve zayıflıkları; (Jötekilerin ise sayıca fazla olmaları ve teçhizatlarının üstünlüğü sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla birlikte âyet farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Onlara yönelik yardım vâdi Resülullah'a açıklanmış, fakat kendilerine açıklanmamış olması mümkündür. Bu durumda onlara yardım vâdi açıklanmadığı için kalplerine endişe ve korku düşmüştür. Bir diğer muhtemel yorum şudur: Onlara bu durum açıklanmış ve buna ilişkin vâd onlara ulaşmıştır. Fakat bunun ne zaman olacağına ilişkin vakit açıklanmamıştır. Görmez misin ki; onlara savaşa çıkma emredildiği halde onlar, nereye doğru çıkma emriyle muhatap olduklarını bilmiyorlardı. Üçüncü muhtemel yorum da şudur: Onlara yardım vâdinin açıklanmış olması ve bunun onlara ulaşmış olması mümkündür. Bununla birlikte onlar savaştan korkmuşlar, tabii ve nefsâni bir korkuyla bu konuda isteksiz davranmışlardır. Onların bu isteksizlikleri tercihe dayalı değildi. Onlar, yardım ve zafer konusunda kesin bir inanca sahip olsalar da bu gibi durumlarda korku ve tabii bir isteksizlik mümkündür. Dördüncü yorum şudur: Onlara yönelik yardım ve zafer vâdinin onların Allah'a yalvarmaları ve O'ndan yardım dilemeleriyle olması mümkündür. Nitekim dualarda da böyle olmaktadır. Bununla bir kısmının bedbahtlığı ve cehenneme girmesi işlediği günahlardan dolayı diğer bir kısmının ise mutluluğu ve cennete girmesi yaptığı iyiliklerden dolayı olur. Beşinci yorum ise şudur: Bu durumun Allah'tan onlara yönelik bir imtihan olması da mümkündür. Allah bununla onları sınamaktadır. Tıpkı “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız” meâlindeki ilâhi beyanında bildirildiği gibi. Söz konusu âyetin mânası belirtmiş olduğumuz yorumlara açıktır. En doğrusunu Allah bilir. gelmen pi iy çal ii --- Dipnotlar: s Hadis için bk. Müslim, “Cihâd”, 58; Tirmizi, “Tefsir”, 8; Taberi, Tefsir, IX, 189; Süyüti, edDürru'l-mensür, IV, 28. ” Bu anlamda bilgi uzun bir hadiste nakledilmiştir. Bunda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “...Ne biliyorsunuz, belki Allah Bedir ehlinin durumuna muttali olup ‘dilediğinizi,; yapın, bütün günahlarınız bağışlanmıştır? buyurmuştur” (Buhâri, “Cihâd” 141; Müslim, `

Enfal 8:10

Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size, 'Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim’ diye cevap verdi. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilâhi beyan “andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz iken Bedir'de de yardım etmişti” meâlindeki beyanın bağlantısıdır (sıla). Dediler ki: Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetler iki bin; “indirilen üç bin melekle” meâlindeki ilâhi beyanla birlikte beş bin nişanlı melek olmaktadır. Bir kısmı da şöyle demiştir: Üç bin melek Uhud'daydı. Zira Cenâb-ı Hak Uhud kıssasının hemen akabinde bunu bildirmiştir. Eğer onların dediği gibiyse meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetler meâlindeki beyanla ilgili iki seçenek söz konusudur. Bu, ya peşi peşine ifadesi kâfirlerin peşine düşme anlamındadır. Bu da takip etmedir. Yani melekler Bedir günü müşrikleri takip ediyorlar, yani söz konusu durumda Bedir ehli yenilgiye uğramış olan müşrikleri takip etmedikleri halde. Yahut “peşi sıra” meâlindeki beyan yardım anlamına gelmektedir. Bu durumda da iki bin demek olur. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size cevap verdi meâlindeki beyanda belirtilen ve yardım isteyen kişi Resülullah'tır. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.) müşriklerin Bedir'de sayıca fazlalığını görünce Allah'ın dışında kendilerinin bir kuvvetinin olmadığını anladı [§]ve Rabb'ine dua ederek yalvardı”. Fakat söz konusu talep, bize göre -en doğrusunu Allah bilir ya- onların sözüdür. Yani müminlerin sözüdür. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle bildirmiştir: O zaman inananlara şöyle diyordun: “Rabb'inizin, size şöyle şöyle yardım etmesi sizin için yeterli değil mi?” Bu hususta nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Sadece bilmeliyiz ki bunda onlara yönelik yardım müjdesi, kalplerine sükünet verme ve yardımın sadece Allah'tan olacağı, ondan başkasından gelmeyeceğini bildirme vardır. Bu durum şu ilâhi beyanın ifadesidir: Zaten yardım ancak Allah tarafındandır. Hiçbir şey Allah'ı küçük düşürmez ve aciz bırakamaz. O, verdiği emirde ve koyduğu yasakta hikmet sahibidir. O, ancak bir hikmetin gereği olarak bir şeyi emreder ve yasaklar. Belirtilen bin meleğin ve üç bin meleğin yardım etmek üzere gönderilmesi ve diğer hususlar, müminlerin kalplerine sükünet vermek içindir. Yoksa ne kadar çok olsalar da tek bir melek yeterlidir. Çünkü melek onları görür; onlar ise onu göremezler. Böylesi bir topluluğun yok edilmesi kolaydır. “Sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi” ve Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size cevap verdi meâlindeki ilâhi beyanlar hakkında eğer denilirse ki: Nasıl böyle korktular ki Cenâb-ı Hak onları “sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi” anlamına gelen böylesi şiddetli korkuyla niteledi. Halbuki Cenâb-ı Hak onlara “Hatırlayın, Allah size 'iki topluluktan biri sizindir diye vâdediyordu”” meâlindeki beyanla yardım ve zafer vâdetmişti. Ayrıca nasıl bu konuda Rab'lerinden yardım dilemişlerdir. Halbuki daha önce Cenâb-ı Hak onlara zafer ve yardım vâdinde bulunmuştu? Buna şöyle cevap verilir: Âyetin münafıklar hakkında olması mümkündür. Bu “sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi” meâlindeki ilâhi beyanda belirtilen anlamdır. Bununla birlikte bazı rivayetlerde Bedir'de münafıkların olmadığı”, aksine tümünün mümin olduğu bildirilmiştir, tâ ki Bedire katılanlar bununla övünmüşlerdir. Eğer âyet müminler hakkında ise, bu nitelendikleri gibi, belirttiğimiz üzere sayı bakımından az olmaları ve zayıflıkları; (Jötekilerin ise sayıca fazla olmaları ve teçhizatlarının üstünlüğü sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla birlikte âyet farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Onlara yönelik yardım vâdi Resülullah'a açıklanmış, fakat kendilerine açıklanmamış olması mümkündür. Bu durumda onlara yardım vâdi açıklanmadığı için kalplerine endişe ve korku düşmüştür. Bir diğer muhtemel yorum şudur: Onlara bu durum açıklanmış ve buna ilişkin vâd onlara ulaşmıştır. Fakat bunun ne zaman olacağına ilişkin vakit açıklanmamıştır. Görmez misin ki; onlara savaşa çıkma emredildiği halde onlar, nereye doğru çıkma emriyle muhatap olduklarını bilmiyorlardı. Üçüncü muhtemel yorum da şudur: Onlara yardım vâdinin açıklanmış olması ve bunun onlara ulaşmış olması mümkündür. Bununla birlikte onlar savaştan korkmuşlar, tabii ve nefsâni bir korkuyla bu konuda isteksiz davranmışlardır. Onların bu isteksizlikleri tercihe dayalı değildi. Onlar, yardım ve zafer konusunda kesin bir inanca sahip olsalar da bu gibi durumlarda korku ve tabii bir isteksizlik mümkündür. Dördüncü yorum şudur: Onlara yönelik yardım ve zafer vâdinin onların Allah'a yalvarmaları ve O'ndan yardım dilemeleriyle olması mümkündür. Nitekim dualarda da böyle olmaktadır. Bununla bir kısmının bedbahtlığı ve cehenneme girmesi işlediği günahlardan dolayı diğer bir kısmının ise mutluluğu ve cennete girmesi yaptığı iyiliklerden dolayı olur. Beşinci yorum ise şudur: Bu durumun Allah'tan onlara yönelik bir imtihan olması da mümkündür. Allah bununla onları sınamaktadır. Tıpkı “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız” meâlindeki ilâhi beyanında bildirildiği gibi. Söz konusu âyetin mânası belirtmiş olduğumuz yorumlara açıktır. En doğrusunu Allah bilir. gelmen pi iy çal ii --- Dipnotlar: s Hadis için bk. Müslim, “Cihâd”, 58; Tirmizi, “Tefsir”, 8; Taberi, Tefsir, IX, 189; Süyüti, edDürru'l-mensür, IV, 28. ” Bu anlamda bilgi uzun bir hadiste nakledilmiştir. Bunda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “...Ne biliyorsunuz, belki Allah Bedir ehlinin durumuna muttali olup ‘dilediğinizi,; yapın, bütün günahlarınız bağışlanmıştır? buyurmuştur” (Buhâri, “Cihâd” 141; Müslim, `

Enfal 8:11

11. O zaman katından bir güven olsun diye sizi hafif bir uykuya daldırıyordu. Sizi onunla temizlemek, şeytanın pisliğini üzerinizden gidermek, cesaretinizi arttırmak ve o sayede ayaklarınızı yere sağlam bastırmak için gökten üzerinize su indiriyordu. O zaman katından bir güven olsun diye sizi hafif bir uykuya daldırıyordu. Sizi onunla temizlemek... için gökten üzerinize su indiriyordu. Cenâb-ı Hak, şiddetli korkularından sonra hafif bir uyku meâlindeki ifadeyi kullandı. Hafif bir uyku şiddetli korkuya kapılmış kimsede olmaz. Söz konusu kimse hafif bir uykuya ancak güvenlikten sonra dalar. Böylelikle Cenâb-ı Hak lütfunu ve nimetini bildirmiştir. [§]O da korkudan sonraki güvenliktir. Cenâb-ı Hak onlara bahşetmiş olduğu büyük bir nimet olan güvenliği bildirmiştir. Zira onlara hafif bir uykuyu indirmekten bahsetmiştir. Hafif bir uyku, ancak Cenâb-ı Hakk'ın “sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi”! meâlindeki ilâhi beyanla bildirmiş olduğu söz konusu durumlarından sonra meydana gelen güvenlikten sonra olur. Sizi onunla temizlemek için gökten üzerinize su indiriyordu. Bazı rivayetlerde nakledilmiştir ki; müşrikler öne geçmiş ve suyu almışlardı. Müminler ise çölde susuzluktan dolayı ayakta kalamayacak duruma gelmişlerdi. Bunun üzerine şeytan onlara, eğer kendileri hak üzere olsalardı böylece çölde susuzluktan ayakta kalamayacak şekilde sıkıntı çekmeyeceklerine dair bir vesvese verdi. Akabinde Allah, onlar için korkunun yerine emin olacakları güvenliği sağladı, ve onların üzerine gökten su indirdi ki bununla onları temizlesin, onlar bu suyu içsin, ayaklarının altındaki kum sağlamlaşsın ve onların ayakları sağlam bassın. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Sizi onunla temizlemek, şeytanın pisliğini üzerinizden gidermek, cesaretinizi arttırmak ve o sayede ayaklarınızı yere sağlam bastırmak için gökten üzerinize su indiriyordu. Müfessirler şöyle demiştir: Şeytanın pisliği. Şeytanın onlara verdiği vesvese. Denildi ki: Pislik, günah demektir. Bu günah, onlardan gitmiştir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bu, pisliktir veya günahtır”. Sizi onunla temizlemek için gökten üzerinize su indiriyordu. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu nimetteki mübalağa bakımından beyan etmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak gökten onların ihtiyaçlarından fazlasını indirdiğini bildirmiştir, tâ ki kendilerini ve bedenlerini temizleyecek kadar su bulsunlar. Onlardan şeytanın pisliği de gitmiştir. Cenâb-ı Hak, pisliğin giderileceği vasıtayı da bildirmiştir. Çünkü pislik, azaptır. Burada pislik belirtilmiş; fakat kastedilen, pisliğin sebebidir. Şeytanın pisliğini üzerinizden gidermek için. Denildi ki: Şeytanın vesvesesi. Bu, bazı rivayetlerde aktarıldığı durumu ifade etmektedir. Buna göre müslümanlar şiddetli bir zayıflığa mâruz kalmışlardı. Şeytan onların kalplerine ümitsizlik vermişti. O, onlara vesvese veriyor ve şöyle diyordu: Siz Allah'ın dostları olduğunuzu ve resülünün aranızda olduğunu iddia ediyorsunuz. Müşrikler ise suyu ele geçirme hususunda sizi yendi. Sizler cünüpken namaz kılıyorsunuz. Bunun üzerine Allah onların üzerine şiddetli bir yağmur yağdırdı. Müslümanlar bundan su içtiler, temizlendiler ve onlardan şeytanın pisliği gitti. Yağmur değince kum sertleşti, insanlar ve hayvanlar üzerinde yürüdüler. Böylelikle o topluluğa saldırdılar. Allah peygamberine ve müminlere bin melekle yardım etti. Bu durum şu ilâhi beyanla ifade edilmiştir: “Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetlerle. Cesaretinizi arttırmak ve o sayede ayaklarınızı yere sağlam bastırmak için. Bu beyan hakikat anlamıyla ayakların yere sağlam basması mânasına gelebilir. Onların bulunduğu durumda sebat anlamına gelmesi de mümkündür. “Rabt” bir şeyi bağlamak demektir. Cesaretinizi arttırmak meâlindeki ilâhi beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani kalpleri bağladı tâ ki Allah onları çeşitli musibetler ve belâlarla imtihan etse dahi onlardan hiç biri bulunduğu durumdan ayrılmasın ve ayağı kaymasın. Cenâb-ı Hak tevhit ve imanda da bağlanma (rabt) ve sağlam durmayı (tesbit) belirtmiştir. Şu ilâhi beyanlar bunu ifade etmektedir: “Senin kalbine iyice yerleştirmek için”; cesaretinizi arttırmak için; “onların yüreklerini güçlendirdik”. Yine Cenâb-ı Hak, şirk ve inkâr konusunda mühürleme (tab' ve hatm), kilit (kufl) ve benzeri kavramları belirtmiştir“. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, tercihleri yüzünden onlara yönelik bir cezalandırmadır. --- Dipnotlar: 2 “Deki: Bana vahyedilende, murdar et (meyte) veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum”.

Enfal 8:12

Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: O sırada Rabb'in meleklere şunu vahyediyordu: Şüphesiz ben sizinle beraberim, iman edenlerin sebatlarını pekiştirin. Vahiy, kalplere hızlı bir şekilde atılmasından ve kalpte ortaya çıkmasından dolayı vahiy olarak isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, şeytanın vesveseleri bu sebeple şu ilâhi beyanda vahiy olarak nitelenmiştir: “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”. Yani kalplerine yerleştiriyorlar ve nereden geldiğini bilmedikleri bir şekilde onları bazı eylemlere çağırıyorlar. Bunun sebebi bunları, yalnızca kalbe hızlıca atmaları ve yerleştirmeleridir. Aynı şekilde ilham da kalpte hızlıca ortaya çıkması sebebiyle vahiy diye adlandırılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ve Rabb'in bal arısına ilham etti”. Denildi ki: Bu, ilhamdır. Yani arıya dağlardan evler edinmesini ilham etmiştir. Yine yüce ve Aziz olan Allah şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir beşer ile Allah'ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip, izni ile dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir”. Cenâb-ı Hak peygamberle yalnızca vahiy yoluyla konuştuğunu bildirmiştir, bu da ona ilham ettiği bilgilerdir. Peygamberlere bildirilenler, nereden ve kimden geldiğini bilmeksizin, kalpte birden ortaya çıkmasından ve hızlıca kalbe atılmasından dolayı vahiy olarak isimlendirilmiştir. Bunda, vahye muhatap olan kimsenin dışında birinin vahiyleri peygamberlerin kalplerine attığına ve bunu kalplere yerleştirdiğine delil vardır. Yoksa bu hadise, birinin telkin etmesi ve yerleştirmesi olmaksızın kendiliğinden kalpte meydana gelmemektedir. Eğer kalbe atılan hayırsa bu melektendir. Eğer şer ise şeytanın telkini ve vesvesesidir. Yine âyette melek ve şeytanın varlığına dair delil vardır. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz ben sizinle beraberim. Denildi ki: Yardım, destek ve düşmanı bertaraf etme konusunda şüphesiz ben sizinle beraberim. Bir diğer yoruma göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Başarılı kılmakta şüphesiz ben sizinle beraberim. O sırada Rabb'in meleklere şunu vahyediyordu meâlindeki ilâhi beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani Cenâb-ı Hak, müminlere, belirttiğimiz yardım, destek ve düşmanı bertaraf etmek anlamında şüphesiz ben sizinle beraberim diye bildirdi. (liman edenlerin sebatlarını pekiştirin. Cenâb-ı Hak, meleklerine, iman edenlerin sebatlarını, korkmuş ve cesaretini kaybetmiş bir halden sonra onlara yardım etmek ve güven vermekle pekiştirmelerini emretmiştir. Çünkü onlar bedenlerinin zayıflığına ve sayı bakımından az olmalarına rağmen Rab'lerine icabet etmişlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onlar için korkuyu güvenle; zayıflığı kuvvet ve yardımla; zilleti izzetle değiştirdi. Müşrikler için ise güvenin yerine korkuyu; izzetin yerine zilleti; sayıca fazlalığın yerine zayıflık ve yenilgiyi varetti. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım meâlindeki ilâhi beyanda belirtilen anlamdır. İman edenlerin sebatlarını pekiştirin. Meleklerin inişi bizâtihi onların sebatlarını pekiştirme anlamına gelebilir. Çünkü melekler onların sebatlarının sebebidir. Veya müminler onları bilmeksizin; onlar müminlerin sebatlarını pekiştirmektedir. Artık boyunlarının üzerinden vurun, onların bütün parmaklarına vurun. Bazıları şöyle demiştir: Artık boyunlarının üzerinden vurun. Yani onlara galip geldiklerinde ve ellerine düştüklerinde boyunlarının üzerinden vurulur. Burası, vurmakla başın boyundan ayrıldığı eklemdir. Çünkü işkence yasaklanmıştır". Bu bölgenin dışında bir yere vurmak ise işkencedir. Artık boyunlarının üzerinden vurun meâlindeki ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Yani boyunları ve boyunların yukarısını vurun. Onların bütün parmaklarına vurun. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan şu mânaya gelir: Yani elinize geçen organlara ve diğer yerlere vurun. Onların bütün parmaklarına vurun meâlindeki beyan savaş durumuyla ilgilidir. Çünkü savaşta bir darbe vurup da bunun işkence olmamasının imkânı yoktur. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlara gücünüz yettiğinde ve ellerinize düştüklerinde artık boyunlarının üzerinden vurun; gücünüz yettiği oranda onların bütün parmaklarına vurun. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 5 Buhâri, “Mezâlim” 30; Müslim, “Cihâd” 3.

Enfal 8:13

Şu sebeple. En doğrusunu Allah bilir ya, bu vurma ve öldürme ile, demektir. Çünkü onlar Allah ve resülüne karşı geldiler. Yani Allah ve resülüne savaş açtılar. “Muşâkka” karşıtlık demektir. Onlar Allah ve resülüne karşı geldiler. Allah ve resülüne karşı gelenleri Allah âhirette şiddetle cezalandırmaktadır.

Enfal 8:14

İşte siz. Yani sizin cezanız ve azabınız. Tadın onu! İnkâr edenler için kuşkusuz cehennem azabı da vardır. Allaha ve resülüne karşı gelmeniz ve onlarla savaşmanızdan dolayı.

Enfal 8:15

Ey müminler! İnkâr edenlerle savaşta karşı karşıya gelince onlara arkanızı dönüp kaçmayın. Sanki ilk savaş emri ve savaşın farz kılınması, kişinin kendisini helâka atması içindi. Çünkü Cenâb-ı Hak burada “zahf” kavramını zikretmiştir. “Zahf” sayılamayacak kadar kalabalık bir sayı ve topluluktur. Bir kişi kalabalık bir topluluğa karşı çıkamaz. Bu durumda savaş emri, kişinin kendisini ölüme atması içindir. “Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener”! meâlindeki ilâhi beyan bu anlama gelir. Bir kimsenin, kuşatılması durumunda on kişiye karşı durması gücü dâhilinde değildir. Savaş için kişinin kendisini ölüme atmasının farz kılınması caizdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı”?. Cenâb-ı Hak, böyle bir emirde bulunduğu takdirde çok azı müstesna onların bunu yapmayacaklarını bildirmiştir. Dolayısıyla onları imtihan etme sebebiyle böyle bir emir vermesi caizdir. Belirttiğimiz bu yoruma göre “Sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi”? meâlindeki ilâhi beyan hakikat anlamındadır. Zira gerçekte de buna sürükleniyorlar. Bu âyete başka bir anlam da verilebilir, o da şudur: Allah bunu, mücize olsun ve her biri bunu kendi gücüyle değil, Allah'ın sayesinde yaptığını bilsin diye emretmiştir. Zira kuşatılması durumunda hiç kimsenin on kişiye veya bir topluluğa kendi kuvvetiyle karşı koyması mümkün değildir. Eğer belirttiğimiz anlam söz konusu ise bu, mücize olur. En doğrusunu Allah bilir. Onlara arkanızı dönüp kaçmayın. Kim savaş için yer değiştirmek veya başka bir birliğe katılmak amacıyla olmaksızın savaş sırasında düşmana arkasını dönüp kaçarsa. Savaş için yer değiştiren kimse, savaş için bir yerden başka bir yere intikal eden kişidir. Bir birliğe katılan kimse, onlara dönme ve savaş yönünde başka bir birliğe katılan kişidir. “Tehavvezte” ve “tehayyezte” sözleri, hem “vav” hem “yâ” harfiyle, bir kimse savaşa yöneldiğinde kullanılır. Bu âyete bozguna uğrama ve düşmandan kaçma yasağı vardır. Sadece belirtilen savaş için yer değiştirme veya başka bir birliğe katılma halinde düşmana arkasını dönmek caizdir. Devamında Cenâb-ı Hak belirtilen sebeplerin dışında düşmanın arkasını dönüp kaçanın Allah'ın öfkesine uğramış olduğunu, onun varacağı yerin cehennem olduğunu ve bunun ne kötü bir son olduğunu bildirmiştir. [Büyük Günah İşleyenin Durumu Hakkında Mütezile'ye Reddiye] Mütezile şöyle demiştir: Savaş amacı olmaksızın yer değiştiren ve başka bir birliğe katılmaksızın ayrılanların Allah'ın öfkesine uğramış olur meâlindeki beyanla tehdit edilmesi (vaid), büyük günah işleyenlerin ebediyyen cehennemde kalacağını göstermektedir. Çünkü âyetin başlangıcında bunların mümin oldukları belirtilmiştir. Ey müminler! İnkâr edenlerle savaşta karşı karşıya gelince meâlindeki ilâhi beyanda hitap müminlere yöneliktir. Sonra Cenâb-ı Hak, onlara şiddetli azap tehdidinde (vaid) bulunmuştur. Bu tür bir tehdit, iman ehlinin değil, cehennem ehlinin karşı karşıya kaldığı bir tehdittir. Bu durum böyle bir kişinin büyük günah işlemekle imandan çıktığını ve cehennemde ebedi kalacağını göstermektedir. Yine şöyle dediler: Âyetin münafıklar hakkında olması mümkün değildir. Çünkü rivayette bildirildiğine göre Bedir günü münafık yoktu. Fakat bu görüş yanlıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “O sırada münafiklar ve kalpleri çürük olanlar, ‘Bunları dinleri aldattı” diyorlardı”. Bu sözü, onlar Bedir günü söylemişlerdir. Böyle belirtilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer savaş için yer değiştirmek veya başka bir birliğe katılmak amacıyla olmaksızın beyanı, Allah'ın öfkesine uğramış olur anlamındaki beyandan istisna edilmişse, bunda dönüp kaçmanın ruhsatı yok demektir. Aksine bunda belirtilen tehdidi savmak vardır. Eğer kim düşmana arkasını dönüp kaçarsa anlamındaki beyandan istisna edilmişse, bu durumda belirtilen durumlar için dönüp kaçma ruhsatı var demektir. Ayrıca söz konusu beyanın öncekinden değil de bundan istisna edildiğine delil, birden çok sahâbenin belirtilen sebeplerle dönüp kaçtıklarına dair gelen haberlerdir. Aynı şekilde Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen “Ben her müslümanın sığınacağı birliğiyim” sözü de buna delil teşkil eder. Ayrıca, Bedir günü müslümanların kaçarak katılacakları bir birliği yoktu. Bu durum da söz konusu ilâhi beyanın münafıklar ve kâfirler hakkında olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. (JYine şöyle denilir: Belirtilen tehdit dönüp kaçma ve yüz çevirmenin anlamından dolayıdır. Yoksa sadece dönüp kaçmanın kendisinden dolayı değildir. Zira başka bir âyette dönüp kaçma ve bunun bağışlanmasından söz edilmiştir. Bu da şu ilâhi beyandır: “İki ordunun karşılaştığı gün sizden bozguna uğrayanlar var ya sırf yaptıkları bazı eylemler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir, Allah çok bağışlayıcıdır, pek halîmdir”®. Eğer denilirse ki: Belki tövbe içeriğinde gizlidir, tövbe ettiler de Allah onları bağışladı. Buna şöyle cevap verilir: Eğer bunda tövbenin gizli olması mümkünse, geri dönüp kaçmanın içeriğinde dinden dönmenin de gizli olması mümkün olur. Bunda tövbenin gizli olması, [diğerinde] dinden dönmenin gizli olmasından daha evlâ değildir. Âyette belirli anlamların gizlenmesine (izmâr) işaret eden anlamlar vardır. Belirtilen tehdidi gerektiren hususların gizlenmesi gibi. En doğrusunu Allah bilir. Bunlardan biri başka bir birliğe katılmanın zikredilmiş olmasıdır. Eğer müslümanın katılacağı başka bir birlik yoksa başka bir gruba katıldığında ancak düşman birliğine katılabilir. Bu ise belirtmiş olduğumuz dinden dönmedir. İkincisi, bazı rivayetlerde anlatılan şu hadisedir: Topluluk hizaya girip saf tutunca Resülullah ellerini kaldırıp “Ya Rabbi! Eğer bu topluluk helâk olursa artık bundan sonra yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacaktır” buyurmuştur”. Böylesi bir durumda kim kaçar veya gerisin geriye dönerse, ancak Allah'a ibadet edilmemesini amaçlamış olur, bu ise dini inkâr etmektir. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak onlara düşmana karşı yardım ve zafer vâdinde bulunmuştur. Dolayısıyla kim gerisin geriye dönerse, ancak kendilerine yapılan vâdi yalanlamak için dönmüş olur. ÜNE EU PRI SİRA ll35 zl --- Dipnotlar: İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) bizi bir seriyyeye gönderdi. Burada insanlar kaçarcasına döndüler. Bunun üzerine Medine'ye geldik. Orada saklandık ve dedik ki: Helâk olduk. Sonra Resülullah'ın (s.a.) yanına gelerek “Yâ Resülallah! Biz kaçanlardanız” dedik. O da buyurdu ki: “Hayır, aksine siz yeniden saldırmak üzere gerideki birliğe katılanlarsınız. Ben sizin katılmış olduğunuz birliğinizim”. Bir başka rivayette “Ben her müslümanın sığınacağı birliğiyim” ifadesi geçmektedir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 110). Tirmizi şöyle demiştir: “Bu hasen bir hadistir... “fehâsa'n-nâsü haysaten” sözünün mânası şudur: Yani onlar savaştan kaçtılar. “bel entüm el-akkârün” sözünün mânası şudur: “el-Akkâr” devlet başkanına doğruonu korumak üzere kaçan kimse demektir. Yoksa karşıdaki ordudan kaçmayı kastetmemiştir (önceki kaynak). ” o Ömerb. Hattab'tan(r.a.) rivayet edilmiştir. bk. Müslim, “Cihâd”, 58; Tirmizi, “Tefsir” 8.

Enfal 8:16

Ey müminler! İnkâr edenlerle savaşta karşı karşıya gelince onlara arkanızı dönüp kaçmayın. Sanki ilk savaş emri ve savaşın farz kılınması, kişinin kendisini helâka atması içindi. Çünkü Cenâb-ı Hak burada “zahf” kavramını zikretmiştir. “Zahf” sayılamayacak kadar kalabalık bir sayı ve topluluktur. Bir kişi kalabalık bir topluluğa karşı çıkamaz. Bu durumda savaş emri, kişinin kendisini ölüme atması içindir. “Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener”! meâlindeki ilâhi beyan bu anlama gelir. Bir kimsenin, kuşatılması durumunda on kişiye karşı durması gücü dâhilinde değildir. Savaş için kişinin kendisini ölüme atmasının farz kılınması caizdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı”?. Cenâb-ı Hak, böyle bir emirde bulunduğu takdirde çok azı müstesna onların bunu yapmayacaklarını bildirmiştir. Dolayısıyla onları imtihan etme sebebiyle böyle bir emir vermesi caizdir. Belirttiğimiz bu yoruma göre “Sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi”? meâlindeki ilâhi beyan hakikat anlamındadır. Zira gerçekte de buna sürükleniyorlar. Bu âyete başka bir anlam da verilebilir, o da şudur: Allah bunu, mücize olsun ve her biri bunu kendi gücüyle değil, Allah'ın sayesinde yaptığını bilsin diye emretmiştir. Zira kuşatılması durumunda hiç kimsenin on kişiye veya bir topluluğa kendi kuvvetiyle karşı koyması mümkün değildir. Eğer belirttiğimiz anlam söz konusu ise bu, mücize olur. En doğrusunu Allah bilir. Onlara arkanızı dönüp kaçmayın. Kim savaş için yer değiştirmek veya başka bir birliğe katılmak amacıyla olmaksızın savaş sırasında düşmana arkasını dönüp kaçarsa. Savaş için yer değiştiren kimse, savaş için bir yerden başka bir yere intikal eden kişidir. Bir birliğe katılan kimse, onlara dönme ve savaş yönünde başka bir birliğe katılan kişidir. “Tehavvezte” ve “tehayyezte” sözleri, hem “vav” hem “yâ” harfiyle, bir kimse savaşa yöneldiğinde kullanılır. Bu âyete bozguna uğrama ve düşmandan kaçma yasağı vardır. Sadece belirtilen savaş için yer değiştirme veya başka bir birliğe katılma halinde düşmana arkasını dönmek caizdir. Devamında Cenâb-ı Hak belirtilen sebeplerin dışında düşmanın arkasını dönüp kaçanın Allah'ın öfkesine uğramış olduğunu, onun varacağı yerin cehennem olduğunu ve bunun ne kötü bir son olduğunu bildirmiştir. [Büyük Günah İşleyenin Durumu Hakkında Mütezile'ye Reddiye] Mütezile şöyle demiştir: Savaş amacı olmaksızın yer değiştiren ve başka bir birliğe katılmaksızın ayrılanların Allah'ın öfkesine uğramış olur meâlindeki beyanla tehdit edilmesi (vaid), büyük günah işleyenlerin ebediyyen cehennemde kalacağını göstermektedir. Çünkü âyetin başlangıcında bunların mümin oldukları belirtilmiştir. Ey müminler! İnkâr edenlerle savaşta karşı karşıya gelince meâlindeki ilâhi beyanda hitap müminlere yöneliktir. Sonra Cenâb-ı Hak, onlara şiddetli azap tehdidinde (vaid) bulunmuştur. Bu tür bir tehdit, iman ehlinin değil, cehennem ehlinin karşı karşıya kaldığı bir tehdittir. Bu durum böyle bir kişinin büyük günah işlemekle imandan çıktığını ve cehennemde ebedi kalacağını göstermektedir. Yine şöyle dediler: Âyetin münafıklar hakkında olması mümkün değildir. Çünkü rivayette bildirildiğine göre Bedir günü münafık yoktu. Fakat bu görüş yanlıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “O sırada münafiklar ve kalpleri çürük olanlar, ‘Bunları dinleri aldattı” diyorlardı”. Bu sözü, onlar Bedir günü söylemişlerdir. Böyle belirtilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer savaş için yer değiştirmek veya başka bir birliğe katılmak amacıyla olmaksızın beyanı, Allah'ın öfkesine uğramış olur anlamındaki beyandan istisna edilmişse, bunda dönüp kaçmanın ruhsatı yok demektir. Aksine bunda belirtilen tehdidi savmak vardır. Eğer kim düşmana arkasını dönüp kaçarsa anlamındaki beyandan istisna edilmişse, bu durumda belirtilen durumlar için dönüp kaçma ruhsatı var demektir. Ayrıca söz konusu beyanın öncekinden değil de bundan istisna edildiğine delil, birden çok sahâbenin belirtilen sebeplerle dönüp kaçtıklarına dair gelen haberlerdir. Aynı şekilde Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen “Ben her müslümanın sığınacağı birliğiyim” sözü de buna delil teşkil eder. Ayrıca, Bedir günü müslümanların kaçarak katılacakları bir birliği yoktu. Bu durum da söz konusu ilâhi beyanın münafıklar ve kâfirler hakkında olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. (JYine şöyle denilir: Belirtilen tehdit dönüp kaçma ve yüz çevirmenin anlamından dolayıdır. Yoksa sadece dönüp kaçmanın kendisinden dolayı değildir. Zira başka bir âyette dönüp kaçma ve bunun bağışlanmasından söz edilmiştir. Bu da şu ilâhi beyandır: “İki ordunun karşılaştığı gün sizden bozguna uğrayanlar var ya sırf yaptıkları bazı eylemler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir, Allah çok bağışlayıcıdır, pek halîmdir”®. Eğer denilirse ki: Belki tövbe içeriğinde gizlidir, tövbe ettiler de Allah onları bağışladı. Buna şöyle cevap verilir: Eğer bunda tövbenin gizli olması mümkünse, geri dönüp kaçmanın içeriğinde dinden dönmenin de gizli olması mümkün olur. Bunda tövbenin gizli olması, [diğerinde] dinden dönmenin gizli olmasından daha evlâ değildir. Âyette belirli anlamların gizlenmesine (izmâr) işaret eden anlamlar vardır. Belirtilen tehdidi gerektiren hususların gizlenmesi gibi. En doğrusunu Allah bilir. Bunlardan biri başka bir birliğe katılmanın zikredilmiş olmasıdır. Eğer müslümanın katılacağı başka bir birlik yoksa başka bir gruba katıldığında ancak düşman birliğine katılabilir. Bu ise belirtmiş olduğumuz dinden dönmedir. İkincisi, bazı rivayetlerde anlatılan şu hadisedir: Topluluk hizaya girip saf tutunca Resülullah ellerini kaldırıp “Ya Rabbi! Eğer bu topluluk helâk olursa artık bundan sonra yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacaktır” buyurmuştur”. Böylesi bir durumda kim kaçar veya gerisin geriye dönerse, ancak Allah'a ibadet edilmemesini amaçlamış olur, bu ise dini inkâr etmektir. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak onlara düşmana karşı yardım ve zafer vâdinde bulunmuştur. Dolayısıyla kim gerisin geriye dönerse, ancak kendilerine yapılan vâdi yalanlamak için dönmüş olur. ÜNE EU PRI SİRA ll35 zl --- Dipnotlar: İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) bizi bir seriyyeye gönderdi. Burada insanlar kaçarcasına döndüler. Bunun üzerine Medine'ye geldik. Orada saklandık ve dedik ki: Helâk olduk. Sonra Resülullah'ın (s.a.) yanına gelerek “Yâ Resülallah! Biz kaçanlardanız” dedik. O da buyurdu ki: “Hayır, aksine siz yeniden saldırmak üzere gerideki birliğe katılanlarsınız. Ben sizin katılmış olduğunuz birliğinizim”. Bir başka rivayette “Ben her müslümanın sığınacağı birliğiyim” ifadesi geçmektedir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 110). Tirmizi şöyle demiştir: “Bu hasen bir hadistir... “fehâsa'n-nâsü haysaten” sözünün mânası şudur: Yani onlar savaştan kaçtılar. “bel entüm el-akkârün” sözünün mânası şudur: “el-Akkâr” devlet başkanına doğruonu korumak üzere kaçan kimse demektir. Yoksa karşıdaki ordudan kaçmayı kastetmemiştir (önceki kaynak). ” o Ömerb. Hattab'tan(r.a.) rivayet edilmiştir. bk. Müslim, “Cihâd”, 58; Tirmizi, “Tefsir” 8.

Enfal 8:17

Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Onları siz öldürmediniz meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani onlara isabet ettirmekle açtığınız ölümcül bir yara, ruhu [bedenden] çıkarmada etkin ve öldürücü değildir. Fakat yüce Allah bunu ölümcül bir yara, öldürücü ve ruhun çıkmasında etkin kılmıştır. [§]Çünkü yaraların bir kısmı ölümcül bir bölgeye isabet etmemekte, ruhun çıkmasında bir rol oynamamaktadır. Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü. Bu ilâhi beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Kulun öldürmede ve ruhun çıkarılmasında bir etkinliği yoktur. Bu, tamamen Allah'ın fiilidir. O, buna tam olarak mâliktir. Çünkü vurmada bazan yaralama olur, fakat burada ölüm meydana gelmez. Atma da böyledir. Bir kimsenin eliyle attığı her şeyi kendisi atmış olmaz. Allah'ın sayesinde atma (remy) olur. Çünkü oku, tabiatı itibariyle ulaştığı yere ulaşacak şekilde yaratan O'dur. Dolayısıyla kişinin atmada sanki bir dahli yok gibidir. Görmez misin ki; oku attığında geri döndürmeye gücü yetmemektedir. Eğer bu fiili o yapmış olsaydı, geri döndürmeye de gücü yeterdi. Bundan dolayı Ebü Hanife (r.a.) şöyle demiştir: Öldürmek için kiralama akdi geçersizdir”. İkinci muhtemel anlam şudur: Onlar, Allah'ın yardımı ve desteğiyle öldürdüler. Bu durum tıpkı bir adamın diğerine “Onu sen öldürmedin, filan öldürdü” demesi gibidir. Yani filanın yardımıyla onu öldürdün. İlk durum da böyledir. (Oku) attığında da sen atmadın, Allah attı. Yani senin attığın ok, amaçladığın yere isabet etmedi. Aksine sizin amaçladığınız yere ulaştıran Allah'tır. Üçüncü muhtemel yorum da şudur: Onları siz öldürmediniz. Yani siz onlara karşı savaşa çıkarken onları öldürmeyi um muyordunuz. Çünkü bunlar zayıflık, şiddetli korku ve zilletle nitelenmiş bir konumdaydılar. ( Sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi”. Eğer onlar belirtilen konumdaysalar, -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olur: Siz onlara karşı savaşa çıkarken ve onlara yönelirken onları öldürmeyi ummadınız. Çünkü sizde zayıflık; ötekilerde ise kuvvet vardı. Fakat Allah onları zelil kıldı, kalplerine korku verdi tâ ki onları öldürdünüz. (Oku) attığında da sen atmadın, Allah attı meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. İnsan bir avuç toprak atmakla düşmanı alt etmeyi ummaz. Fakat Allah attı. Nitekim Cenâb-ı Hak bunu hedefine ulaştırdı ve onların gözlerini bu bir avuç toprakla kapattı. Bu durum bir rivayette anlatıldığına göre şöyledir: Resülullah, bir avuç toprak atmış ve müşriklerin gözlerini perdelemiştir. Dolayısıyla onlar bu sebeple yenilmişlerdir'. Bütün hayır ve iyilikleri kendisine nispet etmesinden dolayı da bu fiillerin tümünün Allah'a nispet edilmiş olması mümkündür. Şu ilâhi beyanlar bu nispetin örneklerindendir: “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: Müslüman olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak O size lütufta bulunmuştur”“!; “Fakat Allah dilediğini doğru yola iletir”; “Bizi dosdoğru yola ilet!” Bunun dışında Allah'a has olan fiillerin O'na nispet edildiği âyetler de böyledir. Buna göre Cenâb-ı Hak onların fiillerini kendisine nispet etti, çünkü bunlar sadece ona özgü olan fiillerdir. En doğrusunu Allah bilir. Bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Yani büyük bir nimet için. Öyle ki Cenâb-ı Hak, onların bedenlerinin zayıflığına, sayıca az olmalarına; düşmanlarının ise sayıca fazlalığına, bedenlerinin veteçhizatlarının üstünlüğüne rağmen düşmanlarına karşı onlara yardım etti. Bu, Firavun ve kavminin helâkinde bildirmiş olduğu “Bu Rabb'inizden büyük bir nimettir” meâlindeki beyanda belirtilen anlamdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bunlarda Rabb'inizden büyük bir lütuf vardır”, Söz konusu durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. (SJAllah her şeyi işitmektedir. Yani yaptığınız duaları ve ona yalvarmalarınızı işitmektedir. Ya da şöyle buyurmaktadır: İşitmektedir. Yani dualarınıza icabet etmektedir. Her şeyi bilmektedir. Gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz sözlerinizi ve fiillerinizi bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ” “Eğer başkan, hür veya köle bir müslümana müşriklerden şu atlıyı öldürürsen yüz dinar sana vermeyi taahhüt ediyorum derse, bu kişinin bir ücret hakkı yoktur. Çünkü başkan, ücreti dile getirdiğinde onun sözünü ganimete hamletme imkânı yoktur. Cihat konusunda kiralama akdi de caiz değildir... Öldürmede kiralama akdine ilişkin cevazın aslı ona (yani İmam Muhammed] göredir. Diğer ikisine [yani imameyne, Ebü Hanife ve Ebü Yüsuf göre caiz değildir. Çünkü canı almak söz konusu kişinin bir fiili değildir” (İbn Âbidin, Reddülmuhtâr aled-Dürri'l-muhtâr, IV, 154-155).

Enfal 8:18

İşte bu! Allah inkâr edenlerin tuzaklarını hep bozmaktadır. İşte bu! Yani onların başına gelen ölüm, esaret ve hezimet. Çünkü yüce Allah onların tuzaklarını zayıflatmıştır. Bu beyanın “Bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı” meâlindeki ilâhi beyanın bağlantı (sıla) cümlesi olması mümkündür. Yani Allah'ın size bahşetmiş olduğu bu lütuf ve nimet ki Allah onların tuzaklarını zayıflatmıştır. Bu durum müminlerin tümü içindir. Her mümin her durumda Allah'ın kâfirlerin tuzaklarını zayıflatması suretiyle O'nun tarafından bir lütuf ve nimete mazhar olmuştur. iE i 245 PETS sgi gss EZ SASİ EFESAETS İNŞ ia RE yal 1 girer per

Enfal 8:19

Siz (ey putperestler), eğer zafer peşinde iseniz kazandığınız zaferi gördünüz! Zafer talebi üç şekilde anlaşılabilir. Bu kavram, öğrenme ve açıklama talebi anlamına gelebilir. Yine yardım talebi anlamına gelir. Tıpkı “daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken” meâlindeki beyanda olduğu gibi. Yani yardım talep ederlerken. Yine hak ve bâtıl arasında hüküm verme ve yargıya varma talebi anlamına gelir. “Feteha bi kezâ” denilir. Yani buna hükmetti ve yargıda bulundu. Bu anlam da iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri, haklı olanın haksız olandan ayrılması talebidir. İkincisi ise her iki dinden yardım ve galibiyete lâyık olanın açıklanması talebidir. Nitekim Allah bir rivayette an© Bir önceki âyet-i kerime. latıldığı üzere onlara iki dinden hak olanı açıklamıştır. Buna göre Ebü Cehil “Ey Allahım! Bizimle Muhammed arasında hüküm ver” demiştir. Resülullah da “Ey Allahım! Hangimiz akrabaya iyilik ediyor ve senin katında razı olunmuşsa sen ona yardım et” buyurmuştur. Allah da bunu yerine getirmiş, müminlere yardım etmiş, kâfirleri ise hezimete uğratmıştır. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur. (JDenildi ki: O “Allah'ım iki ordudan izzetli olana, iki gruptan değerli olana ve iki kabileden hayırlı olana yardım et” diye dua etmiştir. Bunun üzerine belirtmiş olduğumuz durum meydana gelmiştir”. Yüce ve Celil olan Allah, iki dinden hak olanı, iki ordudan izzetli olanı açıklamıştır. Zira O, müşrikleri kuvvetlerine, teçhizatlarına ve sayıca fazla olmalarına rağmen zayıf, zelil, sayı bakımından az, bedenleri ve teçhizatları zayıf bir topluluk eliyle hezimete uğratmıştır. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın onlara hak üzere olanı açıkladığını göstermektedir. Yine şöyle denilmiştir: Onlar azap talebinde bulunmuşlardır. Onlar şu sözlerle talepte bulunmuşlardır: “Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!” Bedir günü onlara azap gelmiştir. Cenâb-ı Hak onlara Uhud gününü de bildirmiştir: Tekrarlarsanız biz de tekrarlarız. Topluluğunuz çok da olsa amacınıza ulaşmanıza yetmeyecektir. Buradaki “istiftâh” bizim belirttiğimiz anlamdadır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Feth” yargıda bulunmak demektir. Katâde de aynı şeyi söylemiştir. Dediler ki: Eğer siz galibiyet istiyorsanız, Bedir günü size galibiyet hükmü gelmiştir. Tıpkı “Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver”? meâlindeki ilâhi beyanı gibi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Eğer zafer istiyorsanız. Fetih ve yardım talep ediyorsanız”. Size gelmiştir. Bu, belirtmiş olduğumuz husustur. Sonverirseniz bu sizin için en iyi olanıdır. Bu beyan bulunduğunuz duruma son verirseniz anlamına gelebilir. Bu sizin için en iyi olanıdır. Bağışlanırsınız. Tıpkı “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Denildi ki: Eğer Hz. Muhammed'le savaşa son © o Taberi, Tefsir, IX, 207-209; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 42. verirseniz bu sizin için en iyi olanıdır. Hz. Muhammed'in sizinle savaşmayı bitirmesinden daha iyidir. Tekrarlarsanız biz de tekrarlarız. Bu beyanın “Hz. Muhammed'le savaşı tekrarlarsanız” mânasına gelmesi mümkündür. Biz de tekrarlarız. Size karşı öldürmeyi, savaşı, esir almayı ve ezmeyi. Yine bu beyanın “açıklamadan ve her şey açığa çıktıktan sonra daha önceki durumunuz olan Hz. Muhammed'i yalanlama ve inkârı tekrarlarsanız” anlamına gelmesi mümkündür. Biz de tekrarlarız. İntikam ve cezalandırmayı. Tıpkı “Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Topluluğunuz çok da olsa amacınıza ulaşmanıza yetmeyecektir; zira Allah müminlerle beraberdir. Yardımıyla. 191 Eğer denilirse ki: Cenâb-ı Hak topluluğunuz ve çokluğunuz amacınıza ulaşmanıza yetmeyecektir buyurmuştur. Halbuki onların çokluğu ve toplulukları Uhud günü amaçlarına ulaşmalarına yetmiştir. Zira müminlerin yenilgiye uğradıkları belirtilmiştir. Buna şöyle cevap verilir: Bu iki sebeptendir. Bunlardan biri şudur: Başlangıçta aleyhlerine olsa da işin nihai neticesi müminlerin yararına olmuştur. Belirtildiği üzere söz konusu durumları onların amaçlarına ulaşmalarına yetmemiştir. Çünkü bu durumları onlara yetmiş olsaydı, işin başı da sonu da lehlerine olurdu. İkincisi de şudur: Müminlerin hezimeti ve başlarına gelen felâket ancak kendi isyanları sebebiyle olmuştur. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Andolsun ki Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hatırlayın ki O'nun izniyle kâfirleri öldürüyordunuz, ama Allah size istediğiniz zaferi gösterdikten sonra gevşediniz, emre itaat etmekte birbirinizle tartıştınız ve emre aykırı hareket ettiniz”. Müminlerin mâruz kaldığı felâketler düşmandan değil, kendi yaptıklarından dolayıdır. Bu sebeple soruya cevap, belirtilen durumdur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Bu görüşün Hasan-ı Basri'ye ve Katâde'ye nispetine dair bir bilgiye rastlamadım. Fakat bu görüş İbn Abbâs, Dahhâk ve İkrime'den rivayet edilmiştir. bk. Taberi, Tefsir, IX, 207; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 42. 71 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, s. 178. 72 “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir.” (el-Enfâl,

Enfal 8:20

Ey iman edenler! Allah ve resülüne itaat edin. Yani emir ve yasaklarında Allah'a; açıklamalarında ve yaptığı davette resülüne itaat edin. Denildi ki: Farzlarında Allah'a; sünnetlerinde ve öğretilerinde resülüne itaat edin. Söylediklerini işittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin. Âyetlerini ve delillerini işittiğiniz halde.

Enfal 8:21

Duymadıkları halde “duyduk” diyenler gibi de olmayın. Yani iman, tevhit ve âyetler konusunda duymadıkları halde “duyduk” diyenler gibi de olmayın. Bunlar kabul de etmiyor iman da etmiyorlar. İlâhi beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Âyetleri ve delilleri “duyduk” diyenler gibi de olmayın. Halbuki onlar duymuyorlardı. Yani duyduklarından faydalanmıyorlardı (Sİveya akletmiyorlardı. Hayvanlar ve diğer varlıklar gibi. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Duymadıkları halde “duyduk” diyenler gibi de olmayın. Küçümseyerek ve kin besleyerek duymuyorlardı, yani dinlemiyorlardı. Çünkü bir şeyi küçümseyen ve ondan nefret eden kimse onu söyleyeni dinlemez. Tıpkı “bu Kur'âna kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın” meâlindeki ilâhi beyan gibi. 3 İskan V geli ESEN a al Ae İZA ZEN

Enfal 8:22

Allah katında canlıların en aşağı derecede olanları sağır, dilsiz ve düşünemez olanlardır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin anlamı şudur: Allah katında canlıların en aşağı derecede onları, dinlemelerinden fayda sağlamayan sağırlar; dillerinden ve konuşma yeteneklerinden fayda sağlamayan dilsizlerdir. Çünkü bunlar kendilerine verilen dinleme yetisine uygun bir şekilde dinlemelerinden fayda sağlamıyorlar; aynı şekilde kendilerine verilen konuşma yeteneğine uygun bir şekilde konuşmalarından fayda elde etmiyorlar. Yine bunlar kendilerine verilen akıl yeteneğine uygun bir şekilde akıllarından istifade etmiyorlar. Bunlar canlıların en aşağı derecesinde olanlarıdır. Tıpkı “Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar”7 meâlindeki ilâhi beyan gibi. Bunlar daha şaşkın ve daha aşağı derecedeydiler. Çünkü canlılar ve hayvanlar, kendilerine verilen bu duyuların amacına uygun bir şekilde bunlardan faydalanmışlardır. Hayvanlar bu duyular sayesinde kendilerine gelen tehlikelerin ve zararların farkına varmışlar, bunlardan korunmuşlardır. Bu duyular sayesinde lezzetleri ve faydalı şeyleri bilmişlerdir. Böylelikle bu faydalı şeylere istek duymuş ve bunları yapmışlardır. Dolayısıyla hayvanlar kendilerine verilen duyuların amacına uygun bir şekilde bunlardan yararlanmışlardır. Bu duyular, ancak kendilerine yetecek kadar bilme, farkına varma ve yararlanma ölçüsünde hayvanlara verilmiştir. Bu kâfirler ise kendilerine verilen duyuların amacına uygun bir şekilde bunlardan faydalanmamışlardır. Bu duyular, onlara yararlı olanı ve neticedeki lezzetleri bilmeleri için verilmiştir ki buna uygun davranışta bulunsunlar. Yine duyular onlara neticede kendilerine gelecek zararı bilmeleri için verilmiştir ki bundan korunsunlar. ( Bununla birlikte onlar kendilerine verilen duyuların amacına uygun bir şekilde bunlardan yararlanmamışlardır. Hayvanlar ise bunlardan faydalanmıştır. Bundan dolayı bunlar hayvanlardan daha şaşkın ve daha aşağı derecededirler. Canlıların en aşağı derecede olanlarının, devamlı bir sağırlık ve devamlı bir körlüğe mâruz kalanlar olması da mümkündür. Bu ise âhirettedir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”; “Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin”. Yani devamlı görme, işitme ve devamlı hayat kazancını terkettiler. İkinci olarak şu söylenebilir: Cenâb-ı Hak onları sağır, dilsiz ve kör olarak nitelemiştir, çünkü kalp görmesi, kalp konuşması ve kalp duyması yetilerini elde etmemişlerdir. Bunlar, kendi kazanmalarıyla elde edebilecekleri duyulardı, fakat elde etmediler. Onların sadece görünür duyuları vardı. Bir diğer muhtemel yorum da Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurmuş olmasıdır: Canlıların en aşağı derecede olanları, belirtilen duyulardan yararlanmayan ve bunları kullanmayı bırakanlardır. En doğrusunu Allah bilir. Şİ İŞİ AREL GAL İZZZ ça ça Zi

Enfal 8:23

Allah onlarda (inkârcılarda) bir hayır görseydi elbette kendilerine işittirirdi. Denildi ki: Âyet kâfirlerin azgınları hakkında inmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunlar Abdüddâroğullarından bir gruptur”. Bunlar Resülullah'tan peş peşe âyet istiyorlardı. O da onlara bundan önce âyetler vermişti de kabul etmemişlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah onlarda (inkârcılarda) bir hayır görseydi; öyle ki onlar sordukları meselelerin cevabını kabul etselerdi, Allah onlara yönelik vahiy indirir ve onlara işittirirdi. Fakat Cenâb-ı Hak, sormuş oldukları meselelerin cevabını onlara işittirmiş olsaydı da onların kabul etmeyeceklerini bilmekteydi. Mütezile şöyle demiştir: Âyet, Cenâb-ı Hakk'ın kendi katında verilebilecek her şeyi onlara verdiğini, fakat onların bunu kabul etmediğini göstermektedir. Çünkü Onlarda bir hayır görseydi elbette kendilerine işittirirdi buyurmuştur. Bu âyet, Cenâb-ı Hak'ta onlara verilebilecek bir lütuf bulunmadığını göstermektedir. Yoksa Cenâb-ı Hak katında onların kabul edebileceği bir şey olsaydı onlara işittirirdi. )Fakat bu gerçeğe uzak bir görüştür. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmamıştır: Allah kendi katında hayır olduğunu bilseydi, kendilerine işittirirdi. Aksine O, Allah onlardahayır olduğunu bilseydi buyurmuştur. Dolayısıyla Allah, onlarda hayrın bulunmadığını beyan ederek haklarında olumsuz bir bilgiye sahip olduğunu açıklamıştır”. İlâhi beyanın yorumu belirttiğimiz şekildedir. Yani Allah, onların hayırlı bir davranışta bulunacaklarını bilseydi, onlara vahyini indirir ve onlara işittirirdi. Fakat Cenâb-ı Hak, onların kabul etmeyeceklerini bildi, şu beyanda belirtildiği gibi: Eğer işittirseydi yine reddederek yüz çevirirlerdi. Yani inat etmek ve azgınlık yapmak suretiyle sordukları meselenin cevabını yalanlayarak. Cenâb-ı Hak, onların doğru bilgi almak için değil, inatlaşmak ve azgınlık yapmak üzere soru sorduklarını bildirmiştir. ai Ii adig esil EE d RUN --- Dipnotlar: Taberi, Tefsir, IX, 212. Abdüddâroğulları Kureyş'in meşhur kabilelerindendir. Kusay b. Kilâb'ın soyundan ve Adnâni kabilelerdendir. Onlar Mekke'nin kayalıklarında oturuyorlardı (bk. Ömer Rıza Kehhâle, Mu cemu kabâili'l-Arab, II, 723; III, 948). ” Arapça metindeki ifade bozukluğu giderilerek tercüme edilmiştir.

Enfal 8:24

Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve resülünün çağrısına uyun. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu âyet, “Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı” meâlindeki beyanın sıla cümlesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyuruyor: Sayı bakımından az olmanız, bedenlerinizin zayıf olması; düşmanın ise sayı bakımından fazla ve kuvvetli olmaları sebebiyle nefsiniz savaşa çıkmaktan hoşlanmasa da Allah ve resülünün sizi çağırdıkları şeye icabet edin. Sizi hayat verecek şeylere çağırdıklarında. Yani dünyada güzel anma, şeref ve güzel övgü; âhirette devamlı ve lezzetli bir hayatla sizi dirilteceği bir şeye sizi çağırdıklarında. Onun sizi çağırdığı şeyde ölürseniz sizin için âhirette ebedi hayat vardır. Âyetin müminlerin geneli hakkında olması da mümkündür. Allah'a, yani emirleri ve yasaklarına uyun. Sizi çağırdığı şeylerde Resülullah'a da uyun. O, âhiret yurduna çağırıyordu. Tıpkı şu beyanlarda buyurulduğu gibi: “Allah esenlik yurduna çağırıyor”"!. Âhiret yurdu, hayat yurdudur. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!”?. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah'a ve resülüne uyun. Onlar sizi içinde yaşayacağınız şeye çağırıyorlar. Allaha ve resülüne uymayı terkettiği için orada yaşayamayacak ve ölemeyecek olan kâfirin durumu” gibi değil. 103 [5]Ve şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. Bu beyanın başlangıç cümlesi olması mümkündür. Yani şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. O, güçlüyü zayıf; üstün olanı zelil kılar. Yine zayıfı da güçlü; zelil olanı da üstün; cesuru korkak; korkanı güvende; güvende olanı korkak kılar. Dolayısıyla her ne kadar zayıflığınız ve onların kuvvetli olmaları sebebiyle korkuyor olsanız da cihada çıkmak suretiyle resüle uyun. Bu ilâhi beyanın müminlerin geneli hakkında olması da mümkündür. Şöyle ki: Kim çağırdığında Allaha ve resüle uyarsa, Cenâb-ı Hak onun kalbini nefsine galip ve nefsinin çağırdığı kötülük veya isyan fikri ile onun arasında bir engel koyar. Eğer uymayı terkederse, nefsini onunla kalbinin çağırdığı itaat ve iyilik fikri arasında bir engel yapar ve buna davetçi kılar. Unutmayın ki, O'nun huzuruna götürüleceksiniz. Denildi ki: Allah ve resülüne uyun. Savaş emrine itaat etmek suretiyle. Sizi çağırdıklarında. Yani savaşa. Size hayat verecek şeylere. Yani Allah'ın bununla sizi üstün kıldığı savaş aracılığıyla. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Zilletten sonra, Allah size hayat verdi; zayıflıktan sonra size kuvvet verdi. İşte bu hayatın kendisidir. Ve şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş oluyor: Müminin kalbi ile kâfir arasına; yine kâfir ile iman arasına girer. Ve şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. Bu ilâhi beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri, kişiye ölüm gelmeden önce tövbe yapmakta acele etmesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olur: Kişiyle tövbe arasına ölüm engel olarak girmeden önce Allah ve resülüne uyun. İkincisi şudur: Allah kişi ile kalbinin arasına girer. İnsanın yapmış olduğu ameller aracılığıyla. İnsanın yapmış olduğu fiil, kalbinin mühürlenmesine sebep oluyor. Yine bu fil, kendisiyle amaçladığı ve çağrıldığı şey arasına giren bir karanlık varediyor. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Kim Rabb'ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar” (Tâhâ, 20/74). Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “İşte en büyük ateşe girecek olan odur. Sonra orada ne ölür ne de yaşar”.

Enfal 8:25

Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Buradaki “lâ” zâit, yani kelimenin anlamına etkisi olmayan bir harftir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş gibidir: İçinizden sadece zulmedenlere dokunacak fitneden sakının. Yani içinizden sadece zâlimlere zulümleri sebebiyle dokunacak fitneden sakının. [§]Bu da azaptır. Tıpkı “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının” ilâhi beyanında bildirildiği gibi. Söz konusu beyan da buna göredir. Yani âhirette zulmedenlere dokunacak fitneden sakının. Bu fitne de azaptır. Böylesi bir kullanım konuşma üslubunda mümkündür. Nitekim bazıları “Ama mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?” meâlindeki ilâhi beyanı “elif”in fethalı kılınması ve “lå” harfinin çıkarılmasıyla okumuştur. Bu durumda âyet şöyle olmaktadır: Mücize geldiğinde inanacaklarının farkında mısınız? Yani mücizeler gelse de inanmayacaklardır#. “Lâ” harfinin varlığıyla âyet çeşitli yorumlara açıktır. Denildi ki: Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının. Yani zulmedenler için bir fitne olmaktan sakının. Bu anlam şu ilâhi beyanlarda bildirilen gibidir: “Rabb'imiz! Bizi, inkâr edenler için bir sınama konusu yapma”; “Rabb'imiz! Bizi o zâlimler için imtihan aracı kılma!” Onları inkâr edenler için fitne yapmasının şekli düşmanı onlara galip ve muzaffer kılmasıdır. Onlar ise mağlup olmuşlardır. Bu durumda inkâr edenler kendilerinin hak üzere müminlerin ise bâtıl üzere olduklarını zannederler. Bu da onların, “Rabb'imiz! Bizi o zâlimler için imtihan aracı kılma!” diye yaptıkları duaları anlamıdır. Tâ ki şöyle demesinler: Eğer onlar hak üzere olsaydılar mağlup olmazlar ve ezilmezlerdi. Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının. Cenâb-ı Hak onlardan tâbi olanları, zâlimlerle birlikte fesat çıkarma çabasında olmalarını, bunların bir kısmını bir kısmına karşı kışkırtmalarını yasaklar. Bu durumda aralarına fesat girer, dolayısıyla söz konusu tâbi olanlar, birbirlerine karşı kışkırtmalarından dolayı o zâlimler için fitne konusu olurlar. İnsanlar arasında bu, zâlimler hakkında bilinen bir durumdur. Tâbi olanlar, bir kısmını bir kısmına karşı kışkırtır. Bu ise bir fitnedir. Söz konusu ilâhi beyan şu yoruma da açıktır: Yüce Allah insanlar arasında durumları bazan bolluk ve verimlilikle; bazan de darlık ve kıtlıkla; bazan da düşmanın dostları yenmesiyle ve benzeri şekilde değiştirir. Zâlimlere katılmadıkları sürece zulmetmeyenler vasıtasıyla zâlimlerden azabı giderir. Eğer bunlar zâlimlere katılırlarsa bunlara zulümleri sebebiyle azap edilir. İyilik ve adalet sahipleri de men etme güçleri olduğu halde zâlimleri ve bozguncuları, zulüm ve bozgunculuktan engellemedikleri için azabı hak ederler. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının. Bu fitne onlara da size de dokunur. Cenâb-ı Hak içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının buyurmaktadır. Adaletli kimselerin kendilerine ortak olmalarından (yani onları engellememelerinden) dolayı azap zâlimlere dokunmuştur. Böylelikle bunlar ötekiler için fitne olmuşlardır. Tıpkı “Eğer Allah'ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu”” meâlindeki ilâhi beyanda bildirildiği gibi. Söz konusu ilâhi beyan şöyle de yorumlanabilir: Cenâb-ı Hak, adaletli insanlar, zâlimlere iyiliği emrettikçe ve onlardaki kötülüğü değiştirdikçe belâ ve azabı zâlimlerden kaldırır. Eğer bunu terkederlerse ve onlardaki kötülüğü değiştirmezlerse bunlara da belâ indirir. Yani zâlime de diğerlerine de. Buradaki fitne iki anlama gelebilir. Yaptıklarının karşılığı ki bunu sadece hak eden alır. İkincisi imtihan fitnesidir ki bu bütün insanları kapsar. En doğrusunu Allah bilir. Ga SES oyla SİZ SY Ó eki --- Dipnotlar: 8 o En'âm süresinin 6/109. âyetinin tefsirine bakınız. Âyetin iki mütevatir kırâati vardır. Bu kırâatler “enne” harfinin fetha ve kesreli okunmasıdır (bk. İbn Mücâhid, Kitâbü”-seba,

Enfal 8:26

Bulunduğunuz yerde önemsenmeyecek kadar az olduğunuz, insanların sizi kapıp götürmelerinden korkar halde bulunduğunuz zamanı hatırlayın. Müslümanlar başlangıçta sayı bakımından az ve kâfirlerin yanında mazlum idiler. Öyle ki onlar canlarını kâfirlerin alacaklarından korkuyorlardı. Sayı bakımından az olmaları ve zayıflıkları sebebiyle memleketlere yerleşme konusunda bir güven duymuyorlardı. Zira kendileri hakkında çekinip korkuyorlardı. Dolayısıyla memleketlerde yerleşmeyi bırakıp dağlara ve mağaralara çıktılar. Oralara yerleştiler. Bedenleri hakkında korktukları ve dinleri konusunda çekindikleri için hayvanların yemi olan ot ve yeşillik yediler”. Sonra Aziz ve yüce olan Allah onları barındırdı, onları memleketlere ve şehirlere indirdi. Düşmanlarına karşı onları destekledi ve onlara yardım etti. Hayvanların yemi olan otları yemelerinden sonra insanların yiyeceği olan temiz şeyleri onlara rızık olarak verdi. Bütün bunları şükrederler diye verdi ki bunlara karşılık onları şükürle yükümlü kılsın. Başlarına gelen şeylerden sonra şükretmemeleri caiz olmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, bize bunları bildirmektedir ki bizler, kâfirlerden kaçtıkları dönemde yaşayan, dağları ve mağaraları ev edinen, otlarla beslenen, mallarını ve bulundukları nimetleri bırakan ve bütün bunlara, dinleri uğruna razı olan öncekilerin yaptığı gibi din konusunda aynı tavrı gösterelim. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Âyet, Bedir savaşına katılanlar hakkında nâzil olmuştur. Onlar, sayı ve teçhizat bakımından az ve bedenleri zayıf bir topluluktu. Düşmanın ise sayısı çok, bedenleri kuvvetliydi. Bundan dolayı savaşa çıkmaları onlara zor gelmişti. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı”. Belirttiğimiz hususlar bu âyette de olduğuna göre aynı anlam nasıl verilmez. En doğrusunu Allah bilir. Önemsenmeyecek kadar az olduğunuz zamanı hatırlayın. Yani siz az idiniz. Bunda Ebü Hanife'nin şu sözüne dair delil vardır: “Bu şey falanca kişinindir, ondan satın aldım” diyen kimsenin sözü doğru kabul edilir. Sanki “Bu şey falanca kişinin idi, ondan satın aldım” demiş olur”. Bunun delili şu beyandır: Bulunduğunuz yerde önemsenmeyecek kadar az olduğunuz zamanı hatırlayın. Yani hani siz az idiniz. Allah yardımıyla sizi destekledi. Bu yoruma göre, yani melekleriyle. Size güzel rızıklar ihsan etti. Onlara rızık olarak verdiği ve helâl kıldığı ganimetler.

Enfal 8:27

Ey iman edenler! Allah ve resülüne karşı hainlik etmeyin, emanetinizdeki şeylere de bile bile hıyanet etmeyin. Yüce ve Aziz olan Allah bu ümmeti şu ilâhi beyanla vasat, âdil bir ümmet kılmıştır: “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık””. (JSanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey iman edenler! Allah sizi güvenilir, âdil ve vasat kimseler kıldı, siz de bu konuda Allah'a karşı hainlik etmeyin. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun”, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur”. “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik”“. Cenâb-ı Hak, insanları emaneti taşımakla yükümlü kıldığını bildirmiştir. Yani belirttiği diğer varlıklara değil, insanlara. Sonra müşrikler ve münafıklardan oluşan bir kısmı bu emaneti taşımamış ve hainlik etmiştir. Bunun üzerine emaneti zâyi etmelerinden dolayı onlara azap tehdidi ilişmiştir. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Böyle yaptı ki Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırsın” Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey iman edenler! Allah'ın emanetini kabul ettiniz, sakın bunu zâyi etmeyin ve buna hainlik etmeyin, şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Antlaşma yaptığınız zaman Allaha verdiğiniz sözü yerine getirin” ve “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim”. Bunun dışında emanetlerden bahseden diğer âyetler de buna örnek verilebilir. Cenâb-ı Hak emanetlere hainlik etmeyi onlara yasaklamıştır. Böyle yaptıkları takdirde kendi emanetlerine hainlik etmiş gibi olurlar. Söz konusu ilâhi beyan, başka bir şekilde de yorumlanabilir. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ey iman edenler! Kendiniz ve mallarınız Allah'ındır. Bunlar sizin yanınızda emanet olup korumak üzere onları Allah size vermiştir. Dolayısıyla bunları, Allah'ın size izin vermediği yerlerde kullanmayın. Çünkü bir kimse bir şeyi korumak üzere birine verdiğinde ve bunu emanet bıraktığında, söz konusu kişi emanet bırakanın izin verdikleri dışında bunu kullanırsa emanete hıyanet etmiş olur ve bunu ödemesi gerekir. Kendiniz ve mallarınız da böyledir. Bunlar Allah'ındır; sizin yanınızda emanettir. Cenâb-ı Hak bunları size korumak üzere vermiştir. Bu emaneti, size izin vermediği alanda kullanırsanız, Allaha ve resülüne hainlik etmiş olursunuz. Dolayısıyla Allah katında olan kendi emanetlerinize de hainlik etmiş olursunuz. Eğer emaneti muhafaza ederseniz şu ilâhi beyanda bildirilen durum gibi olur: “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim””. Bazıları şöyle demiştir: Emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz. Yani Allah ve resülüne karşı hainlik etmeyin, emanetinizdeki şeylere de hıyanet etmeyin. Yani kendi aranızda birbirinize verdiğiniz emanetlere. [§]İşin aslı şudur: Yüce ve Aziz olan Allah, kendi menfaatleri ve ihtiyaçlarından ötürü onları imtihan etmiştir. Dolayısıyla onlar, imtihan edildikleri konularda hainlik ettiklerinde, sanki kendilerine ve emanetlerine hıyanet etmiş gibi olmaktadırlar. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Gerçekte onlar bize değil, kendilerine kötülük ediyorlardı”; “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”! ve “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”:. Ayrıca münafık ve müşriklerin hıyaneti dine ilişkin inkârcı tutumlarındadır. Müminlerin hıyaneti ise yaptıkları amellerdedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak müminlerin hıyanetlerinden dolayı tövbelerini kabul etme vâdinde bulunmuş, diğerlerine ise hıyanetleri sebebiyle şu ilâhi beyanla tehdidde bulunmuştur: “Böyle yaptı ki Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırsın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul buyursun”. Bile bile. Kendinizin ve mallarınızın size ait olmadığını, bunların Allaha ait ve sizde emanet olduğunu. Dolayısıyla bunlarda hıyanet etmeyin. İbn Abböâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Emanet, Allah'ın kullarını buna emin kıldığı amellerdir. Yani farzlardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'a hainlik etmeyin. Yani eksik yapmayın”. Müfessirler âyetin nüzulü hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyet Ebü Lübâbe hakkında inmiştir. Bu, bazı rivayetlerde anlatılan şu olaya dayanmaktadır: Hz. Peygamber (s.a.) Kurayza yahudilerini kuşatmıştı. Bunun üzerine onlar Ezriât'ta' bulunan kardeşlerinin yanına gitmek üzere müslümanlarla antlaşma talep ettiler. Yalnızca, verilen hükme razı olmak şartıyla Hz. Peygamber bunu kabul etti. Onlar da bu şartı kabul etmediler. Dediler ki: Bize Ebü Lübâbe'yi gönder. Bu kişi onların istişare ettikleri bir kimseydi. Hz. Peygamber Ebü Lübâbe'yi onlara gönderdi. Bu kişi onlara geldiğinde dediler ki: Ey Ebü Lübâbe! Muhammed'in hükmüne razı olalım mı? Ebü Lübâbe hükme razı olmamalarını eliyle işaret etti. Onlar da buna uydular. Ebü Lübâbe'nin malları ve çocukları onlarla birlikteydi. [§] Dolayısıyla müslümanlara ihanet etti. Bunun üzerine âyet onun hakkında nâzil oldu“, Bazıları da şöyle demiştir: Âyet Hâtıb b. Ebü Beltea hakkında inmiştir. O da Ebü Lübâbe'nin yaptığının aynısını yapmıştı”, Şöyle de denilmiştir. Âyet Resülullah ile aralarında antlaşma yapılan bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Bunlar putlara tapıyorlardı. Fakat tam olarak kim hakkında nâzil oldugunu bilemeyiz. Bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Ancak bunda belirtmiş olduğumuz üzere Allah'ın emanetlerine hainlik etmenin yasaklandığı, bunları muhafaza etmenin emrettiği hususlar vardır. En doğrusunu Allah bilir. ZOR â Diye --- Dipnotlar: % “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir. Böyle yaptı ki Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırsın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul buyursun. Allah çok bağışlayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir”. o Yanieğeremaneti muhafaza ederseniz ve Allaha verdiğiniz sözde durursanız, Allah da size karşı sözünde durur ve size mükâfat verir. Taberi, Tefsir, IX, 223; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 49. Taberi bunun peşi sıra şöyle der: “Allahın farzlarından size karşı haklarını eksiltmeyin. Yine resülünün sizin üzerinizde vacip olan itaatini de eksiltmeyin. Aksine sizlere emrettikleri ve yasakladıkları şeylerde onlara itaat edin. Onlara karşı görevlerinizi eksik yapmayın, yoksa emanetlerinize hainlik edersiniz, dininizi, vacip olan amellerinizi ve size gerekli olanları eksik yerine getirirsiniz. Halbuki siz bunların size zorunlu ve vacip olduğunu, size yönelik Allah tarafından ispat edilen delillerle biliyorsunuz” (Önceki kaynak).

Enfal 8:28

Mal ve çocuklarınızın sizin için birer imtihan olduğunu bilin. Yani Cenâb-ı Hak çocukları ve malları onlara oyun olsun diye ve boşuna vermemiştir. Veya sadece onların çocukları ve malları olsun diye de vermemiştir. Aksine bunları onlara imtihan aracı olarak vermiştir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak dünyada bizim için yarattığı her şeyi bir imtihan vesilesi olarak yaratmıştır. Tıpkı şu beyanlarda ve daha başkalarında buyurulduğu gibi: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz”; “Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”, Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın dünyada yarattığı her şeyi insanları sınadığı bir imtihan aracı olarak yarattığına delil teşkil etmektedir, şu beyanlarda belirtildiği gibi: Mal ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır. Yani Cenâb-ı Hak bunlar aracılığıyla, eğitim ve öğretim türlerinde, muhafaza etme ve bizi yükümlü kıldığı, görev verdiği haklarda bizleri imtihan etmektedir. [§]Şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”"!, Cenâb-ı Hak mallarda bazı sorumluluklarla bizi yükümlü kılmıştır ki bu hakları yerine getirmekle bizleri imtihan etmiştir. Aynı şekilde Allah'ın yaratılmışlara yönelik emir ve yasaklarının tümü böyledir. Cenâb-ı Hak yaratılmışların menfaati ve onlardan herhangi bir zararı gidermek için bunları emretmiş ve yasaklamıştır. Yoksa bu emir ve yasakların sebebi kendisine dönük bir menfaat elde edilmesi veya kendisine yönelik bir zararın veya bir ihtiyacın giderilmesi değildir. Zira göklerin ve yerin mülkü ona aittir. O, zatı bakımından izzet sahibidir. Onun hiç bir şeye ihtiyacı olmaz. O, bunlardan münezzehtir. Büyük mükâfat Allah katındadır. Bu mükâfat, Allah ve resülüne hainlik etmeyenler içindir. Cenâb-ı Hak, onları imtihan ettiği mallar ve çocuklar hakkında gereğini yerine getirmeleri durumunda onlara büyük bir mükâfat vâdetmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: Büyük mükâfat Allah katındadır. KAA GÜZ Jasi er rar --- Dipnotlar: ni “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”.

Enfal 8:29

Ey iman edenler! Allah'a saygıda (takvâ) kusur etmezseniz, O size bir temyiz kabiliyeti verir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu âyet, daha önce geçen Bedirde cihat ve savaşa çıkma emrine ilişkin cümlenin bağlantısıdır (sıla). Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Eğer Allah'a saygıda kusur etmezseniz. Yani sizi yaptığı davette Allah'a itaat eder ve O'na uyarsanız. O, size bir temyiz kabiliyeti verir. O, size bir temyiz kabiliyeti verir meâlindeki beyanı şu anlama gelebilir: Yani sizin savaşa çıkmanızı ve cihadınızı, hak yolda olanı bâtıl olandan ayırt eden büyük bir delil yapar. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Allah ise iradesi ve sözleriyle hakkı hâkim kılmayı ve inkâr edenlerin kökünü kesmeyi diliyordu”?; “Böylece günah yolunu tutanların hoşlarına gitmese de hakkı hâkim, bâtılı geçersiz kılsın!” Yani hakkı bâtıldan ayırsın diye. [§]Allaha hamd olsun bu durum gerçekleşmişti. Hak bâtıldan; haklı haksızdan ayrılmıştı. Denildi ki: Temyiz kabiliyeti. Yani dine ilişkin konularda şüpheden arındıran. Yine denildi ki: Dünya ve âhirette bir çıkış yolu. Temyiz kabiliyeti meâlindeki ilâhi beyanın, belirttiğimiz hususlardan dolayı açıklama anlamına gelmesi de mümkündür. Cenâb-ı Hak, takvâyı her türlü hayrı kapsayıcı, bütün iyiliklerin temeli kılmıştır. Yine O, takvâyı her türlü şüpheden, sıkıntı ve zorluktan çıkaran bir unsur yapmıştır. Ayrıca Cenâb-ı Hak takvâyı her türlü lezzet ve mutluluğa ulaştıran bir yol; tüm iyilik ve bereketi elde etmeye vesile kılmıştır. Kur'ân'ın başka âyetlerinde de bu bağlamda bilgilere yer verilmiştir. O, kötülüklerinizi örter. Daha önce yaptığınız kötülükleri. Ve sizi bağışlar. Yani sizin günahlarınızı örter, kimsenin bilmesine izin vermez. Bu en büyük nimetlerdendir. Mağfiretin aslı örtmekten gelir''. Allah büyük lütuf sahibidir. Yani Allah'ın katında lütuf vardır. O, belirtilen takvâ vasıtasıyla umduğunuz hayrı size bahşeder.

Enfal 8:30

Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı. Bazıları bu âyetin, “Bulunduğunuz yerde önemsenmeyecek kadar az olduğunüz, insanların sizi kapıp götürmelerinden korkar halde bulunduğunuz zamanı hatırlayın”!!5 meâlindeki beyanın bağlantısı (sıla) olduğunu söylemektedir. Kâfirlerin arasında onlar zayıf ve ezilmiş, kendi aralarında da korkan kimselerdi. Kâfirler Resülullah'a tuzak kurmaya kalkıştılar. Ona karşı kurulan tuzak belirtildiği üzere onu öldürmek ve etkisiz hale getirmekti. Etkisiz hale getirmek ise hapis veya yurdundan çıkarmaktır. Sanki onlar Resülullaha yönelik tavırları hakkında kendi aralarında istişare ederek danıştılar. Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre bazıları öldürülmesini işaret etti, bazıları hapsedilmesini öngördü, bazıları da sürgün edilmesini istedi. Onların kendi aralarındaki istişareleri bu üç yöntem üzerine yoğunlaşmıştı. öldürülecek ya hapsedilecek veya sürgün edilecekti. Sonra Allah, peygamberini onların gözleri önünde yurdundan çıkardı. Öyle ki bununla o, Allaha itaatkâr ve ibadet eden biri olmaktadır. Ayrıca onun çıkışı, Allah'ın emriyle olmuştu ki, bu çıkışı kâfirlerin istediği yönün dışında bir yere olsun. Cenâb-ı Hak onun çıkışını hicret olarak nitelemiştir. Yine Cenâb-ı Hak, kendisi hakkında kurdukları tuzakları Resülullah'ın Allah katından öğrendiğini kâfirler bilsinler ve onların gözleri önünde Mekke'den çıkışı ve aralarından ayrılmasından sonra, bu durum, onun nübüvvet ve risâletinin delili olsun diye böyle yapmıştır. Bu mücize, daha önce onların arasındayken gösterdiği mücizeler gibidir. İnkârcılar arasında iken Hz. İsâ'nın zuhur eden mücizelerinin yanı sıra onlardan ayrılmasından sonra (göğe) yükseltilmesiyle oluşan mücizesinin durumuna benzer. İlk durum da böyledir. Eğer onlar sürgün etme dışında belirtmiş olduğumuz hapsetmek ve öldürmekte anlaşmamış olsalardı, onlar Resülullah'ı Mekke'den çıkarmaya kastetmiş olmalarına karşın, Cenâb-ı Hak resülünü onların arasından çıkarmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Hatırlar mısın? İnkâredenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı. Bu beyanda Cenâb-ı Hakk'ın resülüne ve onun ashâbına bahşetmiş olduğu nimetleri hatırlatma vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, müminler onların arasında korku içerisindeyken güvenliklerini sağlamış, kaçak bir şekilde dağlarda mağaralardayken onları şehre yerleştirmiş, hayvanların ve yırtıcıların yiyeceklerini yerlerken onlara insanların temiz yiyeceklerini rızık olarak vermiştir. Cenâb-ı Hak, müminleri kâfirlerin arasından kurtarmak, Resülullah ile kâfirlerin onun hakkında besledikleri niyetler, kalkıştıkları tuzaklar ve onu öldürme hedefleri arasına girerek buna engel olmak suretiyle onlara yönelik nimetlerini bildirmektedir. Allah Teâlâ, onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır meâlindeki beyanla bunu bildirmektedir. Bu beyanda onlara karşı çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şudur: Belirttiğimiz üzere kâfirler ona tuzak kurmak için kendi aralarında istişare ettiler. Bu konuda kimseye bir şey de söylemediler. Sonra Resülullah bunu öğrendi ve kendisi şehirden çıktı. Bu durum, onların bunu Resülullah'a bildirenin Allah olduğunu bilmeleri içindir. İkincisi, Cenâb-ı Hak, onları resülüne tuzak kurmaları sebebiyle ölümle korkutuyordu. Resülullah amaçladıkları şey başına gelmeden onların arasından çıktı. Cenâb-ı Hakk'ın kâfirleri korkutmuş olduğu ölüm ise onların başına geldi. Dolayısıyla onların Resülullah'a yönelik olarak kastettikleri ve amaçladıkları ölüm onların başına geldi. İşte bu durum, Allah'ın onlara kurmuş olduğu belirtilen tuzaktır. (SJAllah da onların tuzaklarını bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır. Bazıları şöyle demiştir: Onlar Resülullah'a karşı tuzaklarıyla kötülük yapmayı amaçladılar. Söz konusu kötülük, bu nuru söndürmekti, ki bu din ortadan kalksın ve izleri de silinsin. Allah onlardan bir grubun müslüman olmasını istedi ki bunlar Resülullah'a yardımcı ve destekçi olsunlar ve bundan nasiplerini alsınlar. O, tuzak bozma işini en iyi yapandır. Denildi ki: Onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Yani onlar Resülullah öldürmek istediler. Allah da onların tuzaklarını bozdu. Yani Cenâb-ı Hak, onları öldürmeyi diledi ki Bedir'de öldürdü. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır. Yani tuzak konusunda onlardan daha üstündür. O'nun tuzağı kâfirlerin tuzagına galebe çalmıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Yani onların tuzak kurmalarının karşılığını verir. a Şİİ igi TİE

Enfal 8:31

31. “Kendilerine âyetlerimiz okunduğunda, 'Duyduk duyduk! İstesek elbette bunun benzerini biz de söyleriz, bu eskilerin masallarından başka bir şey değil” dediler.” Kendilerine âyetlerimiz okunduğunda. Âyetlerimiz meâlindeki beyanın Resülullah'ın okuduğu Kur'ân âyetleri anlamında olması mümkündür. Yine “âyetleri” demek, tevhidi ve peygamberin tasdik edilmesini gerektiren kesin delilleri demek olması mümkündür. “Duyduk duyduk! İstesek elbette bunun benzerini biz de söyleriz” dediler. İnatlaşmak suretiyle bu sözleri söylediler. Zira şu ilâhi beyanlar onların kulaklarına çalınmaktaydı: “De ki: Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar”"; “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir süre de siz getirin”'7. Ayrıca inkârcılardan hiç kimse bunun bir benzerini getirmeyi ummuyordu. Buna rağmen bu görevi üstlendiler. Bu durum, onların istesek elbette bunun benzerini biz de söyleriz meâlindeki sözlerinin bir inatlaşma olduğunu göstermektedir. Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir. Araplar da böyle diyorlardı: Bu, eskilerin masalıdır.

Enfal 8:32

Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır. Cenâb-ı Hak onların ahmaklıklarının, Allaha karşı cüretkârlıklarının ve hakka karşı olan nefretlerinin en ileri düzeyini bildirmektedir. Halbuki onlar Allah'ın ilâh olduğunu, azap indirmeye güç yetiren bir varlık olduğunu, taş yağdırmakta kuvveti bulunduğunu bilmektedirler. Bu durum, Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder! meâlindeki beyanıyla ifade edilmektedir. Jİleri düzeydeki ahmaklıkları, Allah'a karşı cüretkârlıkları ve haktan nefret etmelerinden dolayı kendi canlarını yok etmeye aldırış etmemektedirler. En doğrusunu Allah bilir ya, bu söz konusu ahmak insanları Allah'ın dinine davet ederken Resülullah'la ilgili hususları insanlar bilsinler diye bildirilmiştir. Öyle ki bu ahmak insanlar, haktan şiddetle nefret etmelerinden ve Allah'a karşı cüretkârlıklarından dolayı kendi canlarını yok etmeye aldırış etmeyen kimselerdir. Yine onlardan yana Resülullah'ın yüklenmiş olduğu büyük külfeti insanlar bilsin diye sözü edilenler bildirilmiştir. Ahmakların sözlerinde, onların üzerlerine taş yağdırma dualarında ve bunun namazlarda okunan bir kitap oluşunda üç türlü hikmet vardır. Bunlardan biri, bu ümmete, ahmaklar kötülük yaptıklarında iyiliği emretme-kötülükten alıkoyma konusunda onlara nasıl davranacaklarını öğretmektir. Öyle ki onlar azgınıklarına devam ettiklerinde ve müminler onlardan kötülük ve eziyet gördüklerinde onlara iyiliği emretmeyi bırakmamaları; onların iyiliklerinden ümit kesmemeleridir. Onlar bu konuda peygambere uyarak böyle davranırlar. Zira onların ahmaklığına ve azgınlığına rağmen Hz. Peygamber, onları davet etmeyi ve onlara iyiliği emretmeyi bırakmamıştır. İkincisi bu, insanlar Allah'ın delilinin kulları yükümlü kıldığını bilsin diye bildirilmiştir. Düşünme ve akletmeyi terketmek onlardan kaynaklandığında insanların bu delil hakkında bilgi sahibi olmalarında da durum böyledir. Zira eğer ilmin hakikatini, onun gerçek olduğunu bilselerdi, kendileri hakkında yok olma duasında bulunmazlardı. Üçüncü olarak bu beyanda, onlardan Resülullah'a (s.a.) ilişen hususların açıklaması vardır.

Enfal 8:33

Sen içlerinde oldukça Allah onlara azap etmez. Sen içlerinde oldukça meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani müminlerin geneli arasında. Cenâb-ı Hak, Resülullah aralarında oldukça ve aralarında mümin oldukça dünyada kimseye azap etmez. Nitekim Cenâb-ı Hak, tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir diye buyurmuştur. Yani onlar iman ediyorken. Bu beyan, Cenâb-ı Hakk'ın “seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” meâlindeki ilâhi beyanla onu rahmet olarak gönderdiğini bildirmesi gibidir. [5] Onun ümmetinden hiç kimseyi dünyada azap etmemesi Allah'ın rahmetindendir. Bilakis Cenâb-ı Hak, şu ilâhi beyanlarla azabı insanların çağrışacağı güne bırakmaktadır'; “O sadece, onların işini bir güne erteliyor”; “Kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır”? Sen içlerinde oldukça meâlindeki ilâhi beyanın sadece Mekke halkı hakkında olması da mümkündür. Yani Cenâb-ı Hak, Resülullah veya kadın ve çocuklar gibi müslümanlardan birileri, içlerinde olduğu müddetçe onlara azap etmez. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Eğer Mekke'de kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi)”?. Yani ey Muhammed sen içlerindeyken onlara azap etmeyiz. Yani onların arasındayken. Tâ ki biz seni oradan çıkarıncaya kadar. Tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir. Yani namaz kılarlarken. Denildi ki: İman ederlerken. İbn Abbâs'tan (r.a.) bu şekilde rivayet edilmiştir”. Fakat Cenâb-ı Hak onlara savaş ve cihat vasıtasıyla azap eder; köklerini kazıma ve toplu helâk şeklinde onlara azap etmez. Yani daha önceki ümmetlerde olduğu gibi tamamen yok etme şeklinde azap etmez. Mütezile, görüşlerini tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir meâlindeki ilâhi beyanın zâhirine dayandırmışlardır. Yani iman edecekken. Yani Cenâb-ı Hak, onların içinden birinin ömrünün sonunda iman edeceğini bildiği müddetçe onlara azap etmez. Zira onlara göre Allah'ın ilminde bir kişinin ömrünün sonunda iman edeceği varsa, o kişiyi helâk etmesi Allah için caiz değildir. Bu onların aslah prensiplerinin bir gereğidir. Buna göre Allah kullarına din konusunda ancak en iyi ve en yararlı olanı (aslah) yapar. Dolayısıyla onlar bu âyetin zâhirini de bu prensibe göre yorumlamışlardır. Buna göre Cenâb-ı Hak tövbe edip dururken de Allah onlara azap etmeyecektir. Yani iman edecekken. Fakat eğer onların dediği gibi olsaydı, bu kimselerle cihat etmek de ebedi olarak caiz olmazdı ve savaş emri düşerdi. Zira belki onların arasından müslüman olanlar olacaktı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu kimselerle cihat ve savaşı emrettiğine göre bu durum, onların zannettiği gibi olmadığını göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Yani onlar İslâm'a girerken. Denildi ki: Müslüman olurlarken. Bazıları da şöyle demiştir: Tövbe edip dururken. Müslümanlardan Mekke'de kalan azınlık kimseler. Bunlar Mekke'den çıktıklarında Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah onlara niye azap etmesin?! Yine Ebü Hureyre'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sizin iki güven unsurunuz vardı. Bunlardan biri Resülullah'tı. Zira Cenâb-ı Hak Sen içlerinde oldukça Allah onlara azap etmez, diye buyurmuştur. Diğeri ise istiğfardır. Zira Cenâb-ı Hak tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir, diye buyurmuştur. Ebü Hureyre şöyle diyerek devam etmiştir: Bir güven unsuru gitmiştir. O da Resülullah'tır. Biri ise kalmıştır. O da istiğfardır”. İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah bu ümmete iki güven unsuru kılmıştır. Bu ikisi onların arasında oldukça azabın âfetlerinden korunmuş olacaklardır. Bir güven unsurunu Allah kendi katına almıştır. Bir güven unsuru ise aranızda devam etmektedir. Bu, belirtilen istiğfardır'?. Yine Abdullah b. Amr'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Buna göre Resülullah, tabii hadiseler için kıldığı bir namazda son secdedeydi. Bir anda “öf, öf” dedi. Akabinde de şöyle buyurdu: “Ey Rabb'im! Ben onların arasındayken onlara azap etmeyeceğini vâdetmemiş miydin? Ey Rabbbim! Onlar tövbe ederlerken onlara azap etmeyeceğini vâdetmemiş miydin?”!2 Bazılarından şu da nakledilmiştir: İki güven unsurunu Allah indirmiştir. Bunlardan biri geçmiştir. O da Resülullah'tır. Digerini ise yüce Allah aranızda bırakmıştır. Bu da istiğfar ve tövbedir. 124 Bir sonraki âyet-i kerime. ÇAT isis ót --- Dipnotlar: 19 “Ey kavmim! Sizin hakkınızda, insanların çağrışacağı günden korkuyorum”. İnsanların çağrışacağı gün kıyâmet günüdür. 120 “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış” (İbrâhim, 14/42). 2! “Ama asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıEbu'ş-Şeyh ve Hâkim -ki o bunu sahih görmüştür- bu rivayeti nakletmiştir. Yine Beyhaki, Şuabü'l-imân'da rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 57). 26 Taberi, Tefsir, IX, 235; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 57. Bu olay Resülullah döneminde olan güneş tutulması sırasında olmuştur.

Enfal 8:34

Onlar, Mescid-i Harâm'a müminleri sokmazken Allah onlara niye azap etmesin? Yani kendilerinden azabı giderecek mazeretleri yoktur. Zira onlarda öyle çeşitli tavırları vardı ki bunlardan sadece birinin olması durumunda onlar azaba müstehak olurlardı. Bu nitelikler, peygamberi ve kendilerine gönderilen âyetleri yalanlamaları, insanları ibadet mekânı olan Mescid-i Harâm'dan alıkoymaları ve “Gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder” diyerek böyle bir talepte bulunmalarıdır. Yani kendilerinden azabı bertarafedecek bir mazeretleri yoktur. Yine onların “bize bir peygamber gönderseydin demeleriyle Allaha karşı peygamber göndermediğine dair bir delilleri de bulunmamaktadır. Bilakis Cenâb-ı Hak onlara peygamber göndermiş, onlar ise onu yalanlamışlardır. Yine onlara âyetler göndermiş, onlar ise bunları yalanlamışlardır. Ayrıca onlar insanları Mescid-i Harâm'dan alıkoymuşlardır. Dolayısıyla onların hiçbir şekilde kendilerinden azabı bertaraf edecek bir mazereti bulunmamaktadır. Ancak Allah lütfuyla ve rahmetiyle, Resülullah'ın (s.a.) bereketi ve müminlerin bağışlanma talepleriyle onlardan azabı giderebilir. Yoksa onlarda azaba uğratılmalarını gerektiren tüm sebepler vardı. Onlar, Mescid-i Harâm'a müminleri sokmazken. Yani orada namaz kılmalarına engel olurken. Bu beyanın, onların müminleri Resülullah'tan alıkoymaları anlamına gelmesi de mümkündür. Fakat Cenâb-ı Hak, Resülullah orada olduğu için Mescid-i Harâm'ı bildirdi. Onlar, müminler Resülullah'ı görüp ona uymasınlar diye bunu yapıyorlardı. Onlar, hizmet ve yönetimine ehil değillerdi. Yani onlar bu kendilerinden azabı bertaraf etmek için mescidin velisi olan kimseler değillerdi. Bu beyan Allah onlara niye azap etmesin? meâlindeki beyanın bağlantı cümlesidir (sıla), yani onlar mescidin velisi değilken. Onlar, hizmet ve yönetimine ehil değillerdi ilâhi beyanı şu anlama da gelebilir: Onlar, kendilerinin mescidin hizmet ve yönetimine ehil ve buraya müminlerden daha yakın olduklarını iddia ettikleri için insanları Mescid-i Harâm'a sokmuyorlardı. [§]Sonra Cenâb-ı RAW Hak onların mescidin velisi olamadıklarını bildirdi. Buranın velisi olanlar gönüllerinde Allah korkusu taşıyanlardır. Bu kimseler mescidin velisi olamayanların yaptığı eylemlerden sakınanlardır. Ya da buranın velisi olanlar, ibadet ve ulühiyette başkasını ortak koşan müşrikler değil, muvahhitlerdir. NİZİ iai ŞE SAY EİN de İS az

Enfal 8:35

35. “Beytullahın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çır pmaktan ibarettir. Madem öyle, küfrünüze karşılık azabı tadın! Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir. Bazıları şöyle demiştir: Onların en iyi hali, namaz kılarken bulundukları haldi. Onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmak olduğuna göre namazın dışındaki halleri nasıl olabilir? Bazıları da şöyle demiştir: Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.) ve ashâbı Mescid-i Harâmda namaz kıldıklarında müşriklerden bir grup Hz. Peygamber'in ve ashâbının sağ tarafından kalkarak kuşlar gibi ıslık çalıyorlardı. Bunların bir grubu ise onların sol tarafından kalkarak el çırpıyorlardı. Onlar bu davranışları Hz. Peygamber ve ashâbı namazlarında şaşırsınlar diye yapıyorlardı. Bunun üzerine şu ilâhi beyan nâzil oldu: Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir”, Bunun yanı sıra ıslık çalma ve el çırpma hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Islık çalma, borazan üfleme gibidir. El çırpmak ise sola doğru tavaflarıdır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Mukâu” ıslık demektir. “Mekâ-yemkü” denilir. Bu, kuşa 'Mukkâ” denilmesi gibidir. Çünkü bu kuş ıslık çalmaktadır”. Yani belirli bir ses çıkarmaktadır. “Tasdiye” ise el çırpmak demektir. Bir kimse el çırptığında “saddâ” denilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Mukâ” ıslık çalma gibidir. “Tasdiye” ise iki eli birbirine vurmaktır. “Tasdiye”, “sadâ” kelimesinden türemiştir. Denildi ki: “Mukâ” 1) ıslık çalmaktır. Câhiliye toplumu bununla oyun oynuyorlardı. “Tasdiye” ise Allah'ın yolundan ve dininden alıkoymaktır. 241 (JMadem öyle, küfrünüze karşılık azabı tadın! Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bedir günü azabı tadın. Bu Bedir günü başlarına gelen hezimet ve öldürülmedir. Azabı tadın meâlindeki beyanın dünyadaki inkârları sebebiyle âhirette azabı tadın anlamına gelmesi de mümkündür. 13785 Geliş ól G3 ELLE Egil ÖKE 8 yazi

Enfal 8:36

Hak dine inanmayanlar servetlerini, insanları Allah'ın yolundan engellemek için harcarlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bahşettiği çeşitli nimetleri onlara hatırlatmaktadır. Bunlardan biri Cenâb-ı Hakk'ın onları özel ve diğer bölgelere üstün kılınmış bir bölgeye yerleştirmiş olmasıdır. Bu bölge ibadet mekânıdır. Sonra onlar insanların buraya girmesini ve ibadet etmesini engellemişlerdir. Yine onlara yönelik nimetlerden biri de içlerinden peygamber gönderilmiş olmasıdır. Onlar bu peygamberi de yalanlamışlardır. Yine onlara vermiş olduğu malları onlar, insanları ibadet mekânına sokmamak ve orada ibadet etmelerini engellemek üzere harcamışlardır. Sonra engelleme anlamına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Kureyş kâfirleri Bedir savaşı için Arap kabilelerinden Resülullah ve ashâbıyla savaşmak ve kendilerine yardım etmek üzere adam kiralamışlardı. İşte bu onların söz konusu harcamalarıdır. Hezimete uğramaları kendileri için yürek acısı oldu. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre ona bu âyet hakkında sorulur. Buna cevaben o şöyle demiştir: Bu hadise geçmiştir. Câhiliye'de insanların bir kısmı mallarını bazı kişilere veriyor, bunlar da Resülullah'la savaşıyorlardı. Onlar bunları aldılar ve nihayetinde mağlup oldular. Dolayısıyla onlar için yürek acısı oldu", Said b. Cübeyrden şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet Ebü Süfyân b. Harb hakkında nâzil olmuştur. Ebü Süfyân Uhud günü Kinâne kabilesinden zenci (Ehâbiş) askerler kiralamış ve bunları Hz. Peygambere karşı savaştırmıştı'?. [§]Sonra bu onlara yürek acısı olacak. Bu beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Kıyâmet gününde. Yani onların harcamış oldukları mallar, âhirette onlara yürek acısı olacaktır. Çünkü onlar bunları helâl olmayan bir şekilde insanları Allah yolundan engellemek için harcamışlardır. İnkâra sapanlar sonunda cehenneme sevkedilecekler. Yani cehennemde toplanacaklardır. Bu mâna açıktır. Onlar Allah'ı inkâr etmeleri sebebiyle cehenneme atılacaklardır.

Enfal 8:37

Tâ ki, Allah pisi temizden ayırsın. Allah, dünyada pisi temizle karışık bir şekilde varetmiştir. Bu durum insanların kulakları, gözleri, dilleri ve bütün organlarında söz konusudur. Yine elbiselerinde, yiyeceklerinde, içeceklerinde; zenginlik ve fakirlik gibi yararlandıkları her türlü işlerde bu durum vardır. Fakat Cenâb-ı Hak, pis ve temizi âhirette, kendisiyle temiz ve pisin bilindiği alâmetler aracılığıyla birbirinden ayıracaktır. Temiz olanın bildirildiği ilâhi beyanlara şunlar örnek verilebilir: “Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır”; “O gün birtakım yüzler ışık saçar; güleçtir, müjde almıştır”", Cenâb-ı Hak kâfir hakkında da şöyle buyurmuştur: “Birtakım yüzler de o gün toza toprağa bürünmüş; kapkara kesilmiştir”; “Günahkârları o gün gözleri göğermiş olarak toplarız”; “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız” ”; “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz”"s. Bunların dışında başka âyetler de örnek verilebilir. Cenâb-ı Hak, kulaklarında, gözlerinde, yüzlerinde, elbiselerinde, yiyeceklerinde, içeceklerinde belirtmiş olduğumuz alâmetlerle pis ile temizi birbirinden ayırmıştır; tâ ki hepsi bu alâmetler aracılığıyla bilinsinler. Belirtilmiş olan temiz ile pisin birbirinden ayrılmasının, Ebü Cehil ile Hz. Peygamber (s.a.) arasında meydana gelen lânetleşme (mübahele) vasıtasıyla gerçekleşmesi de mümkündür. ( Nitekim Ebü Cehil şöyle demiştir: Allah'ım en doğru yolda olanımıza, yemininde sadık olanımıza, akrabaya yardım edenimize yardım et! Kendisine karşılık verilmiş ve Cenâb-ı Hak resülüne ve ashâbına yardım etmiştir. Böylelikle O, hak yolda olan ile bâtıl yolda olanı birbirinden ayırmıştır. Söz konusu ayırmanın âhirette olması da mümkündür. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”! Tâ ki pisleri üst üste koyup hepsini bir araya toplasın. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri, onların bir kısmını diğerlerinden daha alt derecelere indirmesidir, şu beyanda bildirildiği gibi: “Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar”"9, Bu beyana ilişkin ikinci yorum, Cenâb-ı Hakk'ın onları sıra halinde zincire vurmasıdır'', Hepsini bir araya toplasın. Denildi ki: Hepsini bir araya yığsın. Hepsini bir araya toplasın. Bu beyan, içinde bulunulan darlık durumuna ilişkin bir bildirimdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Onlar onun dar bir yerine atılınca”. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Hepsini bir araya toplasın. Yani onları birbiri üstüne yığsın”. Ebü Avsece de böyle söylemiştir: Eşyayı üst üste koyup yığdığında “rakemte'l-metâ” denilir. Sonra da cehenneme atsın. Cehennem, azaba mâruz bırakılmaları için cehennemliklerin toplanacağı mekândır. Bu, “o gün, suçluların -sıra halinde- zincirlere vurulmuş olduklarını göreceksin!” i Aaa o zerg --- Dipnotlar: meâlindeki beyandan alıntıdır (İbrâhim, 14/49). 143 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 179.

Enfal 8:38

İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Azîz ve yüce olan Allah, kerem ve cömertliğinin vardığı noktayı açıkladı. Çünkü onları bağışlamayı ve affetmeyi vâdetti. Onlar ulühiyette Allah'a ortak tanımışlar, Jibadetlerini O'ndan başkasına yapmışlar, insanların O'na ibadet ve itaat yapmasını engellemişler, müminlerle aralarında savaş çıkarmışlar ve helâk edilmelerine sebep teşkil edecek daha başka günah işlemişlerdir. Bununla birlikte keremi ve cömertliğinin ileri derecede olduğunu bilsinler diye bunlara son vermeleri halinde onları bağışlama vâdinde bulunmuştur. Mağfiret, affetme anlamına gelmesi muhtemeldir. Yani Cenâb-ı Hak onların yaptıkları günahları affeder, onları bunlardan sorumlu tutmaz. Buradaki mağfiret kavramı şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak, onların işlemiş olduğu günahlarını örter, onlar bu günahları hatırlamazlar. Çünkü eğer hatırlarlarsa nimetler konusunda ağızlarının tadı kaçar. Bu âyette Mütezile'nin görüşüne yönelik reddiye vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, eğer onlar yaptıklarını bırakır ve tövbe ederlerse yaptıklarının bağışlanacağını bildirmiştir. Böylelikle onlar neticede iman etmiş olurlar. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak iman ile küfür arasında bir konum kabul etmemiştir. Halbuki Mütezile, ikisi arasında üçüncü bir konumu kabul etmiştir. Onlar şöyle demektedirler: Eğer bir kişi büyük günah işlerse imandan çıkar ve ebediyyen cehennemde kalır, fakat küfre de girmez. Yine bu âyette kâfirin namaz, zekât ve oruç gibi ibadetleri yerine getirmekle yükümlü olduğuna dair görüşün reddi vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak yaptıklarına son verme anlamına gelen “intihâ” kavramını kullanmıştır. İntihâ ise ibadetleri terketmeyi bırakmak ve yapması gerekenleri yapmaya başlamak demektir. Mademki daha önce yapmadıkları şeylerin edası onlara gerekmiyor; şu halde bu, kâfir iken onların bu ibadetleri yapmakla mükellef olmadıklarını gösteriyor. Bilakis onlar sadece bu ibadetlere iman etmekle mükelleftiler. Zira eğer onlar mükellef olsalardı, bunlara son verme ancak bunları kaza etmekle olurdu. Bu durum Hz. Peygamber'in (s.a.) şu hadisine benzemektedir: “Bir kişi uykuda kalarak veya unutarak namazı geçirirse, bunu hatırladığında veya uyandığında kılsın. Bu onun kefaretidir”!. (Sl Aynı şekilde “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”! meâlindeki ilâhi beyana fiil, yani bunları yapmak değil, bunlara inanmak gerektiği anlamı verilir ve yorumlanır. Zira belirtilen fiilleri yerine getirmek ancak buna bir güç kazandıktan ve belli bir süre geçtikten sonra olabilir. Bu âyette iman ile şirk arasında üçüncü bir konumun -ki bu büyük günah işleyenin durumu hakkında Mütezile'nin görüşüdür- bulunmadığına dair delil vardır. Çünkü, şayet küfür ile iman arasında bir üçüncü konum olsaydı, onlar küfre son verdiklerinde, fakat bu üçüncü konumu terketmediklerinde Mütezile'nin görüşüne göre bağışlanmazlar. Dolayısıyla bildirilen bağışlanma, bu ikisi arasında bir konumun bulunmadığını göstermektedir. Bilakis inkâra son verdiklerinde imana girerler. Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir. Bazıları şöyle demiştir: Eğer yaptıklarına son verdikten sonra inkâra ve Hz. Muhammed'le savaşa tekrar dönerlerse öncekilere şöyle şöyle yapılmıştır, yani savaş. Bu beyan “eğer yaptıklarına devam ederlerse” anlamına da gelebilir. Yoksa bundan çıkmışlar demek değildir, şu beyanda belirtildiği gibi: “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”, Onlar bu durumdaydılar. Yoksa bundan çıkmış, sonra da başka bir duruma girmiş değillerdir. Ayrıca bundan sonra bu âyet iki yoruma açıktır. Bunlardan biri, küfrün her vakitte yenilenme hükmünün var olmasıdır. İkincisi, belirttiğimiz üzere söz konusu duruma tekrar dönme, bundan hiç çıkmasalar da onların buna devam etmesinden dolayıdır. Böyle bir kullanım dil bakımından mümkündür, şu beyanlarda olduğu gibi: “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” Bu kullanım, daha önce içinde olmadıkları halde karanlıktan ilkin çıkarılmayı ifade eder. Yine bu kullanım “gökleri yükselten Allah'tır”: meâlindeki beyan gibidir. Burada ilkin gerçekleşen bir yükseltme demektir. Yoksa “gökler daha önce yerdeydi de daha sonra yükseltmiştir” demek değildir. Yaptıklarına devam ederlerse meâlindeki beyan da buna göredir. Yani “buna devam ederlerse” anlamına gelebilir. Daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir. Daha önce geçmiştir. Bu beyanın, belirtmiş olduğumuz savaş anlamına gelmesi mümkündür. İkincisi, öncekilere yapılan şeyler. Yani meydana gelen helâk. FETERE öküz Ó Ý Eş; --- Dipnotlar: 144 Müellif hadisi mâna bakımından nakletmiştir. Bu hadis yakın lafızlarla rivayet edilmiştir. Bunlardan biri şudur: “Kim bir namazı unutarak veya uyuyarak geçirirse, bunun kefareti, hatırladığında kılmasıdır”. Bu lafızlarla rivayet Müslim'indir. Hadisteki “vav”ın ziyadesi İbn Ebü Şeybe'nin elMusannef'indedir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 412). 146 “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (el-Bakara, 147 “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten Allah'tır”.

Enfal 8:39

39. “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse kuşkusuz Allah yaptıklarını görmekteFitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın. Denildi ki: Fitne şirk demektir. Yani şirk ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. ( Fitne ortadan kalkıncaya kadar. Bu beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani savaş imtihanı. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: İmtihanın ortadan kalkacağı zamana kadar onlarla savaşın. Bu vakit kıyâmet günüdür. Âyette cihadın kıyâmete kadar gerekli olduğuna delil vardır. Fitne içerisinde sıkıntı bulunan imtihan demektir. Dinin tamamı Allah için oluncaya kadar. Dinin tamamı Allah için oluncaya kadar. Bu beyan iki anlama gelir. Bunlardan biri şudur: Dinlerden gerçek olanın hepsi Allah'ın oluncaya kadar. Yani hiç kimsenin bunda bir payı olmayıncaya kadar. O pay da, şeytana ait olan yoldur. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Benimsenen dinlerin hepsi tek bir din oluncaya kadar, o da insanların davet edildiği Allah'ın dinidir. Peygamberler ve kitaplar bununla gönderilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bu beyanın, bütün hükümler Allah için oluncaya kadar anlamına gelmesi de mümkündür. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Yoksa kralın dinine göre kardeşini alıkoyamazdı”, yani kralın hükümlerine göre. Vazgeçerlerse kuşkusuz Allah yaptıklarını görmektedir. s GİRİN çi aya Gİ İZ ŞİŞİ zail!

Enfal 8:40

Yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin mevlânızdır. Denildi ki: Yardımcınızdır. Yine denildi ki: Mevlâ, kral demektir. O ne güzel mevlâdır, ne eşi bulunmaz yardımcıdır! Yani en güzel bir yardımcı ve destekçidir. Ne eşi bulunmaz yardımcıdır! Çünkü hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Yine denildi ki, sizin mevlânızdır. Yani O, size daha yakındır. Si Jp Aat do G eet a piah SİZİ

Enfal 8:41

[Ganimette Humusun Verileceği Yerler] Biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere ve yakınlara aittir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Ganimet, müslümanların savaş yoluyla galip gelerek müşriklerin mallarından elde ettikleridir. ( Fey, ise savaş olmaksızın müşriklerin kendi elleriyle verdikleridir. Ganimetin beşte birini devlet başkanı alır, geri kalanı ise onlara taksim eder. Fey gelirini ise devlet başkanı alır ve müslümanların yararına kullanır. Feyde beşte birlik pay (humus) yoktur. Bazıları ise ganimet ve feyin aynı oldugunu söylemiştir. Biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Cenâb-ı Hak beşte birlik payı açıklamış, fakat diğer beşte dörtlük payın kime ait olduğunu bildirmemiştir. Bununla birlikte söz konusu geriye kalan pay, “Artık aldığınız ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin” meâlindeki beyanda bildirildiği üzere savaşanlarındır. Bu âyetin zâhirine göre ganimetin tümü bunu ganimet olarak elde edenlere aittir. Ancak Allah, önceki âyetle söz konusu payları istisna etmiştir. Bu, beşte birlik paydır. Bu, ilim ehlinin icmâ ettiği bir meseledir. Resülullah'tan (s.a.) bu konuda hadisler tevatür yoluyla gelmiş, ayrıca kendisinden sonra ashâbından da buna dair rivayetler mevkuf olarak nakledilmiştir. Hz. Peygambere mal, yani ganimet hakkında sorulduğu rivayet edilmiştir. Bu soruya karşılık o, “Beşte biri benimdir; beşte dördü ise bunlarındır” diye buyurmuştur. Yani müslümanlarındır'0, Yine Resülullah'ın ganimeti, yani beşte dörtlük kısmını, savaşanlar arasında taksim ettiği rivayet edilmiştir". Bazı rivayetlere göre şu olay meydana gelmiştir: Ebu'd-Derdâ, Ubâde b. Sâmit ve Hâris b. Muâviye oturuyorlarken, Ebud-Derdâ şöyle demiştir. Hanginiz Resülullah'ın (s.a.) hadisini hatırlar ki bu hadise göre o, ganimet develerinden birine doğru namaz kıldırmıştı. Namazı tamamlayınca devenin tüylerinden almış ve şöyle demiştir: “Beşte birlik pay haricinde sizin ganimetlerinizden şu tüy ağırlığındaki bir şeyi almam bana helâl değildir. Sonra o kısım da size döndürülmektedir”". Yine İbn Ömer'den (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ganimetler beş eşit parçaya bölünür; sonra da buna göre pay edilirdi. Resülullah'a düşen pay ona ait olurdu”. (Jİbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ganimetler beş parçaya bölünüyordu. Bunların beşte dördü savaşanlara aitti"5, Bu durumu ifade eden farklı rivayetler de vardır. Ümmetin ittifakı da bunun üzerinedir. Âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Beşte birlik pay (humus) altı parçaya bölünür. Bir pay Allah'ındır. Bu Kâbe'nin örtüsünde kullanılır. Bir pay faydalanması için Resülullah'a aittir. Bir kısmı ise şöyle demiştir: Söz konusu pay beşe bölünür. Bir pay Resülullah'a aittir. Dört pay ise ganimeti elde edenlerindir. Şöyle diyenler de vardır: Söz konusu pay dörde bölünür. Bir pay Resülullah'ındır. Dörtte üçlük pay ise ganimeti elde edenlere aittir. Beşte biri Allah'a ve peygambere aittir. Cenâb-ı Hakk'ın bunu kendisine nispet etmesi iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hakk'a nispet edilmiştir, çünkü bu, Allah için olan ibadetleri, çeşitli iyilik, hayır ve taatları yerine getirmek için varedilmiştir. Dolayısıyla “mescitler Allah'a aittir”! meâlindeki beyanla mescitlerin Allah'a nispet edilmesi gibi bu da O'na izafe edilmiştir. Halbuki bütün mekânlar Allah'a aittir. Aynı şekilde her ne kadar bütün evler Allaha ait olsa da Kâbe'nin Allah'ın evi olarak nitelenmesi, çeşitli ibadet ve taatlerin yerine getirilme mekânı olduğundan dolayıdır. Bu sebeple söz konusu durum da Allah'a nispet edilmiştir. Buna göre söz konusu payın Allaha nispet edilmesi, bunu, ibadetler, taatlar ve çeşitli iyilikleri yerine getirme vesilesi kıldığı için mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Cenâb-ı Hak söz konusu payı, Resülullah'ı özel kılmak üzere kendisine nispet etmiştir. Zira bu pay Resülullah'ındı. Resülullah (s.a.) ise bütün durumlarında ve işlerinde sadece Allah içindi. O kendisi için veya başkası için değildi. Buna göre bütün malı ve sahip olduğu her şey onun değildi. Bütün bunlar sadece Allah içindi; bunları çeşitli taatlar ve iyilikleri yerine getirmek; akrabalar, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar, bunlardan yaşayan veya ölenler; uzak veya yakın olanlar için kullanıyordu. Görmez misin ki o, “Biz peygamberler miras bırakmayız, bıraktığımız şeyler sadakadır” buyurmuştur, [§] Bu hadis, sadaka olarak bırakılan şeylerin miras olarak kalamayacağını göstermektedir. Eğer malı kendisine ait olsaydı mirasçıları, başkasından miras kalanı miras olarak alırdı. Bu durum, Resülullah'ın kendisinin ve malının sadece Allah'a ait olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde bütün işleri de sadece Allah içindi. Görmez misin ki rivayetlerde nakledildiğine göre o, bir gün aç kalıyor bir gün ise doyuyordu; bir gün doyduğunda üç gün aç kalıyordu!”. Yine o, açlıktan dolayı karnına taş bağlıyordu! Durum böyle olduğuna göre söz konusu beşte birlik payın Allah'a nispet edilmesi Resülullah'ın Allah katındaki özel konumundan, kendisi ve malının sadece Allah'a ait olmasından dolayıdır. Gerçek anlamıyla bütün varlık ve içerdiği her şey Allaha ait olsa da durum böyledir. Fakat onların bunlardan yararlanma, ihtiyaçları giderme, çeşitli tasarruf çeşitleriyle düzenleme, başkasını buna ortak etme hakları vardır. Bütün bunlar gerçekte Allah'a ait olsa da sadece O'na nispet edilmemiştir. Resülullah'ın kendisi ve sahip olduğu her şey Allaha ait olduğuna, onun bunda bir düzenlemesi bulunmadığına ve bunda kimsenin bir ortaklığı olmadığına göre bunun nispetini kendisine ait kılmıştır. Bu durum -en doğrusunu Allah bilir ya- şu beyanlarda bildirildiği gibidir: “O gün hükümranlık yalnız Allahındır”; “Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır”!6, “din gününün sahibi”; “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”. ( Cenâb-ı Hak o günün hükümranlığını ve insanların, O'nun huzuruna çıkmasını kendisine has kılmıştır. Çünkü her ne kadar her durumda Allaha ait olsada o gün yeryüzü krallarının tümünün yönetimi bitmiş, hâkimiyetleri sona ermiş, huzura çıkma ve dönüş sadece O'na has olmuştur. İlk durum da buna göredir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin zâhirinde ve yakınlara aittir ilâhi beyanından maksadın Resülullah'ın yakınları olduğunu gösteren bir delil yoktur. Aksine âyetin zâhirinde bu konuda pay sahiplerinin yakınlarını kastettiğine dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak şu beyanla herkese hitap etmiştir: Biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere ve yakınlara aittir. Âyetin zâhirine göre Cenâb-ı Hak, hitap ettiklerinin yakınlarını kastetmiştir. Hitap onların tümünedir. Görmez misin ki “anne babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere pay vardır”! meâlindeki ilâhi beyandan Resülullah'ın (s.a.) yakınları anlaşılmaz. Aksine muhatapların yakınlarının tümü anlaşılır. Aynı şekilde “Eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı” meâlindeki beyan Resülullah'ın (s.a.) akrabalarına hamledilmez. Aksine bu hitaba muhatap olanların akrabaları kastedilmiştir. Ve yakınlara aittir meâlindeki beyanın zâhiri de buna göredir. Ancak şöyle denilebilir: Âyetin zâhiri dışında, başka delillerin işaretiyle Cenâb-ı Hak Resülullah'la yakınlığı kastetmiştir. Bu delil de onun beşte birlik payı (humus) Hâşimoğulları arasında taksim ettiğine dair rivayettir'“. Yine onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu maldaki hakkım sadece beşte birlik paydır. Bu beşte birlik pay da size döndürülür”, Aynı şekilde Necde b. Âmir'in!9 İbn Abbâs'a mektup yazarak ona yakınların payı hakkında soru sorduğu rivayet edilmiştir. [§]O, buna şu cevabı yazmıştır: “Bana mektup yazıp yakınların payının kime ait olduğunu sormuşsun. Bu pay, biz Ehl-i beyte aittir. Ömer bizi çağırarak bu paydan bekârlarımızı evlendirmek, borçlularımızın borcunu ödemek istemişti. Biz bundan kaçınmış, hissemizi bize teslim etmesini istemiştik. O da bu payı bize vermekten kaçındı”. Hz. Ömer'in bu davranışı, onun beşte birlik paya ilişkin yorumuna ışık tutmuştur, o da payın Resülullah'ın yakınlarına ulaşmasıdır. Ona göre bu beşte birlik payla onların ihtiyaçları giderilir. Zira beşte birlik payın harcama yolu belirttiğimiz üzere Allah içindir. Bu, Allah'a yakınlığa götürücü yollarda harcanmasıdır. Eğer beşte birlik pay (humus) gerçekte bütün yakınlara aitse, bu paydan onların zenginlerine de fakirlerine de verilir. Beşte birlik paydan zenginlerin aldığı, sadaka hükmü yerine de yakınlık hükmü yerine de geçmez. Bununla onun, pay sahiplerinden zengin olanlara vermediği, aksine ihtiyaçları oranında pay sahiplerinden fakir olanlara verdiği ortaya çıkmıştır. Zira onun, bu paydan başka diğer insanların kazançları ve çeşitli meslek sahibi olmaları gibi, sayesinde ulaşacağı başka bir kazanç kaynağı yoktu. Resülullah'ın bu paydan bazı akrabalarına verdiği bazılarına da vermediğini gösteren delillerden biri de Cübeyr b. Mut'imden rivayet edilen şu sözlerdir: Resülullah, yakınların payını Haşimoğulları' yla Muttaliboğulları arasında taksim ederken ben ve Osman gelerek şöyle dedik: Yâ Resülallah! Şunlar Haşimoğullarıdır. Allah'ın seni onlar arasında yerleştirdiği konumdan dolayı biz onların üstünlüklerini inkâr etmeyiz. Muttaliboğulları hakkında ne dersin? Onlara bu paydan verdin, bize ise vermedin. Sana yakınlıkbakımından onlarla biz aynı konumdayız. Bunun üzerine Resülullah şöyle buyurmuştur: “Onlar ne Câhiliyyede ne de İslâm döneminde benden ayrılmadılar. Haşimoğulları'yla Muttaliboğulları birdir” O, bunu söylerken parmaklarını birbirine geçirdi!©, Beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Cenâb-ı Hak, ganimetin beşte birinin, çeşitli iyilik ve yakınlık vasıtalarıyla Allah için harcanacağını beyan etmiştir. Sonra da O, bu yolları açıklamış ve şöyle buyurmuştur: Peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Bu sınıfların isim olarak bildirilmesi -en doğrusunu Allah bilir ya- bize beşte birlik payın, başkasına değil, belirtilen ehil kimselere harcanacağını öğretmek içindir. Bu, her bir sınıfa, belirli bir hisseyi Allah'ın vacip kılması demek değildir. Aksine buna ehil olanı ve harcanacak yeri açıklama anlamındadır. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanı gibidir: “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak kimseler, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur”, Mezhep imamlarımız, bu âyeti, zekâtın başkasına değil, sadece bu sınıftaki kimselere verilebileceğine hamletmiştir. Onlar, bu durumu, her bir sınıfın belirli ve bilinen bir hissesi olduğuna hamletmemişler; ancak zekâta ehil olanı açıklama anlamı verilmiştir. Buna uygun olarak şöyle bir rivayet nakledilmiştir: İçlerinde Ömer, Ali, Huzeyfe, İbn Abbâs'ın da olduğu sahâbeden bir topluluk ve çok sayıda selef âlimi dediler ki: “Eğer zekâtı tek bir sınıfa verirsen, yerine getirmiş olursun”! Eğer her bir sınıf için sekizde birlik pay olsaydı, bunu tek bir sınıfa veren kimse, emredilene aykırı hareket etmiş olurdu. Beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Bu beyan da buna göredir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Ganimetten Allah'a yakınlaşma vesilesi olan beşte birlik paya sadece Resülullah müstehaktır. Belirtilen sınıftan olanlara gelince bu beşte birlik pay bunlardan hangisine verilirse yerine getirilmiş olur. Şayet âyetin yorumu açıkladığımız şekildeyse bu sınıftan olan hiç kimsenin ondan beşte birlik veya dörtte birlik pay talep etme hakkı yoktur. Aksine onlardan, orada bulunanlara yoksulluğu ve ihtiyacı oranında ve ayrıca devlet başkanının görüşüne göre verilir. Eğer başka gruplar gelirse, bu beşte birlik payın devlet başkanına verilen hissesinden ihtiyaçları kadarıyla verilir. Yine İbn Ömer'den nakledildiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Ömer bize beşte birlik paydan (humus) kendi görüşüne göre bizim hakkımız olduğunu düşündüğü kadarını veriyordu. Biz buna razı olmadık ve dedik ki: Yakınların hakkı beşte birin beşte biridir. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: [§] Allah beşte birlik payı, isimlerini belirttiği sınıflara tahsis etmiştir. Buna hak sahipleri bunların sayı bakımından daha fazla olanları ile daha fakir olanlarıdır. İnsanların bir kısmı bu görüşü kabul etti, bir kısmı ise kabul etmedi!2. Hz. Ömer devlet başkanlığı görevine geldiğinde de böyle yaptı. Nitekim İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ömer bize beşte birlik pay ile bekârlarımızı evlendirmeyi, borçlularımızın borçlarını ödemeyi teklif etti. Biz bu payın tümünü bize teslim etmesi dışında bütün tekliflerine karşı çıktık. O da bunu bize vermekten kaçındı. Hz. Ömer'in bu davranışı beşte birlik payın (humus) Resülullah'ın yakınlarına ihtiyaçları oranında ve yoksulluklarını giderecek oranda verildiğini göstermektedir. Zira eğer beşte birlik pay tüm yakınların hakkı olsaydı, zenginlerine de fakirlerine de verilirdi. Buna işaret eden hususlardan biri de şudur: Eğer beşte birlik pay, zenginiyle ve fakiriyle tüm yakınların hakkı olsaydı, Resülullah (s.a.) beşte dörtlük payı savaşanlara dağıttığı gibi bunu da onlara dağıtırdı. Halbuki o, bazı yakınlara bu paydan vermiş, bazılarına ise vermemiştir. Zira belirttiğimiz Cübeyr b. Mut'im hadisi bunu göstermektedir. Yine bu payın, yakınların hepsine değil, onlardan ihtiyaç sahiplerine ait olduğunu gösteren delillerden biri de şu rivayettir: Fadl b. Abbâs ve falanca şahıs!” Resülullah'ın huzuruna çıkarlar. Resülullah o gün Zeyneb bint Cahş'ın yanındaydı. O ikisi şöyle derler: Ey Allah'ın resülü, sen insanların en iyisi ve insanlara en fazla yardım edenisin. Biz evlilik çağımıza geldik. Bizi zekât memuru olarak görevlendirmen için sana geldik. O memurların yerine getirdiklerini biz de yerine getiririz, onların elde ettiği geliri biz de elde ederiz. Bunun üzerine Resülullah (s.a.), biz tekrar konuşmak isteyinceye kadar uzun süre sessiz kaldı. Öyle ki Zeyneb perdenin arkasından bize onunla tekrar konuşmamamızı işaret etti. Sonra Resülullah şöyle buyurdu: “Biliniz ki zekât Muhammed ailesine (Ehl-i beyt) yaraşmaz. Zekât insanların kirleridir. Bana Mahmiye'yi -ki bu şahıs ganimet gelirlerinin sorumlusuydu- [§]ve Nevfel b. Hâris b. Abdülmuttalib'i çağırın” Bu ikisi geldiler. Resülullah Mahmiye'ye “kızını bu gençle nikâhla” dedi. Yani Fadl'a. Bunun üzerine o, kızını nikâhladı. Nevfele de “kızını şu gençle nikâhla” dedi. O, da kızını nikâhladı. Sonra Resülullah Mahmiye'ye “bu ikisine mehir için beşte birlik paydan şunu şunu ver” dedi!7. Bu durum, söz konusu payda onlardan ihtiyaç sahiplerinin hakkının olduğunu göstermektedir. Bunu gösteren hususlardan biri de Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadistir: “Bu maldan benim beşte birlik paydan başka hakkım yoktur. Bu pay da size döndürülür”. Resülullah yakınlar için bundan bir pay belirlememiştir. Onların durumu da müslümanların bu konudaki durumu gibidir. Onlardan ihtiyaç sahiplerine yetecek oranda verilir. Râşid halifelerin bu konudaki tutumları böyleydi. Ali de (r.a.) yönetime gelince bu konuda bir değişiklik yapmamıştır. Bize göre bu durum muhalefet edilmesi mümkün olmayan konulardandır. Eğer denilirse ki: Şayet Resülullah'ın yakınlarına beşte birlik paydan fakirlik ve ihtiyaç sebebiyle veriliyorsa, bu durumda onlar genel olarak yoksullar kapsamına girerler. Dolayısıyla onların ayrıca zikredilmesinin sebebi nedir? Buna şöyle cevap verilir: Yüce Allah, zekât konusunda şöyle buyurmuştur: “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur”", Ayrıca Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Zekât Muhammede ve Muhammed ailesine helâl değildir”!7. Eğer Allah beşte birlik paydan (humus) onlara pay vermeseydi, birisi “Fakir de olsalar, zekâtın onlara verilmesinin caiz olmaması gibi, onlara humustan pay verilmesi caiz değildir” diyebilirdi. Dolayısıyla Allah'ın beşte birlik payda (humus) onları zikretmesi bu sebepledir. En doğrusunu Allah bilir. (SJÂlimler, Resülullah'ın vefatından sonra onun ve yakınlarının payı hususunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Onlardan bir grup dedi ki: Resülullah'ın payı ondan sonraki halifenindir. Yakınların payı ise halifenin akrabalarınındır. Bir başka grup ise şöyle demiştir: Yakınların payı Resülullah'ın akrabalarına aittir. Hasan b. Muhammed, yakınların payının halifenin akrabalarına ait olduğunu söylemiştir!?. Onun dışındakiler ise burada bildirilen yakınla5 Burivayetin tahricidaha önce geçmişti. rın Resülullah'ın akrabaları olduğunu söylemişlerdir. Bu payın Resülullah'a ait olduğu ve onun akrabalarına bu ilişki dolayısıyla ulaştığı veya bu payı onlara hayatta olduğu sürece yakınlık hakkıyla vermesinin muhtemel olduğunu daha önce belirttik. Ayrıca Resülullah'ın şöyle dediği sabit olmuştur: “Biz miras bırakmayız, bıraktıklarımız sadakadır”'”. Dolayısıyla kendi çabasıyla elde ettiği şeylerde ona mirasçı olunmadığına göre vefatından sonra ganimet olarak elde edilenden nasıl mirasçı olunsun. Eğer ona ulaşmayan payı miras olarak kalsaydı, kendi elde ettiği payın miras olarak kalması daha uygun olurdu. Bununla birlikte kendi elde ettiği ve sahip olduğu mal, ondan miras olarak kalmadığına göre diğeri miras olarak kalmaz. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Âişeden rivayet edilmiştir ki, Fatıma ve Abbâs, Ebü Bekire gelerek Resülullah'tan kalan miraslarını talep etmişlerdir. Onlar o zaman Fedek arazilerini ve Hayber'den kalan paylarını istiyorlardı. Ebü Bekir onlara şöyle cevap vermiştir: Resülullah'ın “Biz miras bırakmayız, bıraktıklarımız sadakadır” dediğini işittim. Hz. Muhammed'in (s.a.) ailesi bu maldan -yani ganimetlerdenyiyebilirler. Allah'a and olsun ki Resülullah'ın yaptığını gördüğüm her işi ben de yaparım'. Bazı rivayetlerde Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Vârislerim ne bir dinar ne de bir dirhem pay alırlar. Hanımlarımın nafakası ve işçilerimin geçimlerinin dışında bıraktıklarım sadakadır”!, Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah, Allah'ın kendisine fey olarak verdiğinden bir sene boyunca harcıyordu. Kalanını ise Allah'ın malı yapıyordu. Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nadiroğulları'nın malları, Resülullah'a fey olarak verdiklerindendir. Bunlar ona hastı ve o, kendi ailesine bir senelik nafaka olarak harcıyor; geriye kalanı ise silâh ve savaş teçhizâtına ayırıyordu'. Bu rivayetler, Resülullah'ın payının onun vefatından sonra miras olarak kalmadığını açıklamaktadır. Yine bu rivayetler, Resülullah'ın vefatından sonra beşte birlik paydan (humus) halifeye bir pay takdir edemeyeceğimizi, bilakis bunun Resülullah'a has bir durum olduğunu göstermektedir. Bu, devlet başkanının kendisine özel olarak ayırdığı ganimetin başkasına değil ona has olması gibidir'. Yine müslümanlar bu fey malları için at ve deve koşturmuş değillerdi, dolayısıyla bunlar ona has idi. Resülullah'ın (s.a.) dışında hiç kimsenin, devlet başkanına özel ganimette ve diğerlerinde özel payı olmadığı Bu hadisin tahrici daha önce geçmişti. gibi beşte birlik payda da (humus) özel bir durumu yoktur. Dolayısıyla bu pay sadece ona mahsustu. Resülullah'ın payında durum nitelediğimiz gibi olduğuna, onun vefatından sonra Allah için olan beşte birlik paydan (humus) bir şey eksilmediğine ve bu beşte birlik payın tümü ganimetten çıkarıldığına göre bu durum, beşte birlik payın bu pay sahiplerinin taksim edilmiş hakkı olmadığını göstermektedir. Aksine bu paydan bunlara ihtiyaçları oranında verilir. Yine bu durum, bu sınıfların her biri için belirli bir payın gerekli olmadığını göstermektedir. Çünkü biz beşte birlik payda (humus) Resülullah'ın payını diğer paylara döndürdük. Dolayısıyla onlara Resülullah'ın payı döndürüldüğü gibi aynı şekilde yetimlerin payının veya paylarının bir kısmının, yetimlerin hazır bulunmaması ve fakat fakirlerin hazır bulunmaları ve talep etmeleri halinde söz konusu fakirler için ayrılması caizdir. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetin anlamı, bu sınıftan olanlar dışında kimseye ganimetin verilmemesidir. Eğer bu sınıflardan birine verilmişse hak yerine getirilmiş olur; başkasına verilmesi kabul edilemez. (İBiliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şey beyanında hitap, zekâtın ve bunun dışındaki sorumlulukların edası gibi bizâtihi herkese değildir. Aksine buradaki hitap, ganimet elde eden topluluğadır. Görmez misin ki; askerler ve savaş birlikleri savaş halinde bulundukları bir beldeye girdiklerinde, birbirlerinden ayrılırlar ve burada onlardan biri herhangi bir ganimet elde ettiginde söz konusu kimsenin bunu bütün ordu ve birliğin ganimetine eklemesi gerekir. Bu durumda bu ganimetten beşte birlik pay (humus) çıkarılır. Bu durum, bu hitabın bir topluluğa yönelik olduğunu göstermektedir. Bu, düşmana karşı kullanacakları kuvveti olan bir topluluktur. Yoksa Cenâb-ı Hak bununla herkese hitap etmemiştir. Bu, bir veya iki kişi savaş halinde bulundukları bir beldeye devlet başkanının izni olmaksızın girip ganimet elde etmeleri durumunda bunların beş paya ayrılmayacağını göstermektedir. Aksine bunların tümü ona teslim edilir. Ganimetin bizâtihi zekât ve diğer sorumluluklar gibi belirli bir sınıra ve sınırlı bir miktara dönük olması mümkün değildir. Çünkü ganimet kâfirlerin ellerinden alınan bir şeydir; ganimet bulunduğu ve galibiyetle elde edildiği oranda alınır. Dolayısıyla hitabın belirli bir orana dönük olması mümkün değildir. Bilakis bunun azı da çoğu da eşittir. Bunda belirli bir sınır ve miktar bulunmamaktadır. Bu, şâriin belirttiğimiz yönlerden dolayı bir sınır ve miktar belirlediği zekât ve diğer sorumluluklar gibi değildir. Ganimeti elde edenler ve alanlara gelince bunların ganimette bir miktarları vardır. Bu kimseler de buna yönelik kuvvetleri bulunan kişilerdir. [Ganimette Süvari ve Yayaların Payı] Yine her ne kadar âyette bildirilmemişse de payın, yayalar ile süvariler arasında taksim edilmesi meselesini belirteceğiz. İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) Hayber günü savaşçıya bir pay, ata iki pay verdi: Kendisi ve atı için üç pay“. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) Hayber günü yaya savaşçıya bir pay, süvariye üç pay verdi: Bir pay ona, iki pay ata'5. [§]Zeyd b. Sâbit'ten rivayet edildiğine göre Resülullah Hayber günü Zübeyre dört pay vermiştir: Yakın akrabaların payı, müslümanlarla birlikte ona bir pay ve atı için iki pay'. Yine İbn Ömer'den rivayet edildigine göre Resülullah (s.a.) süvariye iki pay, yayaya bir pay dağıtıyordu!'7, Yine Mikdâd'dan rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Bedir günü kendisine bir pay, atı için de bir pay vermiştir". Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Süvari için iki pay vardır. Münzir'den rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, kendisini bir ordu içinde Humus'a doğru göndermiştir. Bu seferde ganimet elde etmiş ve süvariye iki pay, yayaya ise bir pay şeklinde dağıtmıştır. Hz. Ömer bu dağıtımı kabul etmiştir'. Bazı âlimler bu hadislerde belirtilen at için olan payı -ki bazı râvilerin sözüne göre üç pay olup ikisi at içindir; bazılarının sözüne göreise Resülullah süvariye iki pay vermiştir- ihtilaf ve çelişki olarak görmüştür. Dolayısıyla bu âlimler, bu rivayetleri neshe hamletmişlerdir. Durumun böyle olmaması da mümkündür. -Eğer rivayet sabit kabul edilirse- Resülullah'ın atların elde ettiği ganimetin dağıtımında at için arttırdığı bir payın, o sırada onun söz konusu ganimetin elde edilmesinde savaşçıları teşvik etmek için olması da mümkündür. Bu durum, devlet başkanının “Kim birini öldürürse üzerindekiler onundur; kim şunun başını getirirse ona şu vardır” demesi gibidir. O, bu sözlerle askerleri savaş konusunda teşvik etmektedir. Buna göre atlar konusunda bir payın arttırılması ganimetin elde edilmesinde Resülullah'tan bir teşviktir. Fakat eğer atlar fazla olursa bunların payları sahiplerinin paylarından fazla olmaz. Çünkü süvari kendi atından daha değerlidir. Ondan daha fazla olmasa da payı ondan daha az olmaz. Ebü Hanife süvariye iki pay verme görüşündeydi. [§]Ebûů Yüsuf ise at için iki pay, sahibi için bir pay verilmesi görüşündeydi. Bu konudaki delil şu ilâhi beyandır: “Allah'ın onlardan alıp resülüne fey olarak verdikleri için siz at veya deve koşturmuş değilsiniz”!. Nadiroğulları ganimeti tamamen Resülullaha aitti. Orada bulunan müslümanlara bir şey yoktu. Zira onlar oraya at veya deve koşturmuş değillerdi. Onlar oraya yaya olarak gelmişlerdi. Dolayısıyla yayalar, oranın fethinde atlardan yoksun olmaları sebebiyle paydan mahrum edildiğine göre atların paylarının, yayaların paylarından daha fazla yapılması mümkündür. Bu durum orada bulunsalar dahi ata binmediklerinde erkekler paydan mahrum edildiklerinde böyledir. Fakat bu görüşe karşı delil şudur ki Resülullah'ın (s.a.) ashabı Nadiroğulları'na karşı ne yaya ne de atlı olarak savaşmışlardır. Eğer savaşa ihtiyaç duysalardı atlara da ihtiyaç duyarlardı. Dolayısıyla onlar Nadiroğulları'na karşı savaşmadıklarından söz konusu ganimetten de bir hak elde etmemişlerdir. Yüce Allah söz konusu fethin kolaylığı ve onların Nadiroğulları'na karşı deve ve atlarla savaşmadıklarını hatırlatmıştır. Eğer bir şehre karşı savaşılmayıp, buradan ganimet elde edilirse bu ganimet müslümanların yararına harcanır. Bunda belirlenmiş paylar uygulanmaz. Dolayısıyla Nadiroğulları'ndan elde edilen mallar sadece Resülullah'a aitti. O, bundan eşlerinin nafakalarını alır, geri kalanını müslümanların yararına harcardı. Eğer Nadiroğulları'na karşı Resülullah ve ashâbının yaya olarak savaşacağı bir savaşa ihtiyaç duyulsaydı, onların elde ettikleri ganimetlerde belirlenmiş taksim uygulanırdı. Bunun delili şudur ki; o dönemlerde müslümanlardan bir topluluk, ahalisi müşrik herhangi bir şehre yaya olarak savaş açtıklarında, bundan elde edilen ganimetler süvari olarak açılan savaşta olduğu gibi taksim edilirdi. Yine bunun delillerinden biri şudur: Eğer savaşta yayalar süvarilerle birlikteyseler, süvarilere özel olarak taksim edildiği gibi ganimetler yayalara da taksim edilir. Eğer ganimet attan dolayı paylaştırılıyorsa yayaya bundan bir pay verilmez. Zira onların atları yoktur. Bu durum Ebü Yüsuf'un görüşü olarak belirttiğimiz görüşü çürütmektedir. Allah'a iman etmişseniz. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu beyan, “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allahiçin oluncayakadar onlarla savaşın!” meâlindeki beyanın sılasıdır. Sonra Cenâb-ı Hak “Yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin mevlânızdır” buyurmuştur. Yani eğer onlar yüz çevirirlerse )sizler iman etmişsiniz ki Allah'ın sizin mevlânız olduğunu biliniz. Allah onların mevlâsı değildir. Bir grup âlim de şöyle demiştir: Allah'a iman etmişseniz. Bu beyan, onların mümin olmamaları halinde ganimetin geçerli olmaması ve yine mümin olmamaları durumunda ganimetin taksiminde adaletin gerekli olmaması konusunda bir şart değildir. Aksine bu beyan bir uyarı ve ikazdır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın”; “O halde siz gerçek müminler iseniz Allah ve resülüne itaat edin”. Yani “Eğer mümin değilseler faizi bırakmaları gerekmez” anlamında değildir. Yine söz konusu beyan, “Eğer mümin değilseler itaat etmeleri gerekmez” anlamına gelmez. Fakat bizim belirttiğimiz anlamdadır. Dolayısıyla ilki de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Ayırım günü yani iki topluluğun karşılaştığı gün kulumuza indirdiğimize. Bu beyan hakkında denildi ki: Kulumuza indirdiğimize. Bedir günü Cenâb-ı Hakk'ın müminlere yardım etmek üzere gönderdiği melekler. Ayrıca Cenâb-ı Hak onların üzerine yağmur göndermişti ki bununla yer sertleşmiş, ayakların sağlam basamaması ve sabit kalamamasından sonra onların ayakları sağlam basmış ve sabitleşmişti. Susuzluktan sonra bu yağmur suyundan içmişler ve suya kanmışlardı. Zira müşrikler suyu daha önce tutmuşlardı. Ayırım günü kulumuza indirdiğimize. Yani Bedir günü. Ayırım günü. Denildi ki: Hak ve bâtıl arasındaki fark günü. Çünkü Cenâb-ı Hak Bedir gününü mücize yapmıştır, şöyle ki o gün müminler sayı bakımından az, beden bakımından zayıf olmalarına ve kendilerinde savaş alet ve teçhizatı yoktu, düşmanın ise sayısı fazla ve kuvvetli idi, savaş alet ve teçhizatı vardı; buna rağmen müslümanlar müşriklere galip gelmişlerdir. Bu galibiyet müminlerin Allah'ın yardımı sayesinde müşrikleri yendiklerini bilmeleri içindir. Bu galibiyet, hak üzere olanı bâtıldan ayırmanın deliliydi. Yine denildi ki: Ayırım günü. Toplanma günü, yani Peygamber ve müminlerin müşriklerle karşılaşma günü. Ayrışma günü, yani müşriklerin müminlerden ayrıştıkları ve hezimete uğradıkları gün. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın kıyâmet gününü “toplanma günü için sizi bir araya getireceği zaman” meâlindeki beyanla toplanma ve ayrışma günü olarak isimlendirmesi gibidir. [§]Başka bir âyette Cenâb-ı Hak “Kıyâmet koptuğunda, işte o 193 Bir sonraki âyet-i kerime. gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar”!7 buyurmaktadır. Kıyâmet, bir durumda toplanma, başka bir durumda ayrışma günüdür. En doğrusunu Allah bilir. aga e Si JElŞ sp --- Dipnotlar: 150 İbn Ebü Şeybe, Beğavi, İbn Merdüye ve ayrıca Beyhaki Şuabü'l-imân adlı eserinde rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 69). 151 Bu mânada birçok hadis rivayet edilmiştir. Örneğin bk. Müslim, “Cihâd”, 47-50; Ebü Dâvüd, “Harâc”, 23-24. Bunların dışındaki rivayetler için bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, III, 412 52. Bu hadis bu mânayla Ubâde b. Sâmit'ten (r.a.) rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, İbn Ömer'den şu lafızlarla rivayet edilmiştir: “... Resülullah'a düşen pay ona aitti, artık dilediği gibi tercihte bulunurdu” (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, Il, 71). ©! Taberi, Tefsir, X, 4; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 66. 56 Buna yakın bir mânayla rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 463; Buhâri, “Fardu'l-humus”, 1; Müslim, “Cihâd”, 51). Ebü Ümâme'den Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rabbim bana Mekke vadisini benim için altın yapmayı teklif etmiştir. Buna karşın ben “Hayır ey Rabbim! Bir gün tok olayım, bir gün aç kalayım -veya üç, yahut buna benzer bir şey demiştiraç kaldığımda sana yalvarayım ve seni anayım; tok olduğumda ise sana şükredeyim ve sana hamdedeyim”. Tirmizi bu rivayeti hasen kabul etmiştir. 158 Bu durum Hendek savaşında yaşanmıştır. bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IIl, 300; Buhâri, “Meğazi”, 29. Resülullah'ın (s.a.) iki taş bağladığı da rivayet edilmiştir (bk. Tirmizi, 165 Hz. Peygamber'in Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları'na beşte birlik paydan (humus) verdiği rivayet edilmiştir. Buna yakın mânada birçok sahâbe kanalıyla rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, elNecde b. Âmir b. Umeyr el-Yemâmi, Hâriciler'in reislerindendi. Yezid b. Muâviye'nin ölümünden sonra Yemâme'de ortaya çıktı. Onun bilinen görüşleri bulunmaktadır; tâbileri ise ortadan kalkmıştır. 72/691 senesinde öldürülmüştür (bk. İbn Hacer, Lisânü'l-mizân, VI, 18 o Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 320; Nesâi, “Kasmu'l-fey” 1; Özet bir şekilde de rivayet edilmiştir. 8 Buhâri, “Meğâzi” 38; Ebü Dâvüd, “Harâc” 19-20; Nesâi, “Kasmur'l-fey” 1; Taberi, Tefsir, X, 6; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 69. 71 Rivayetler için bk. Taberi, Tefsir, X, 166-167. 172 Buna yakın bir anlamla rivayet edilmiştir (bk. Beyhaki, es-Sünenü'-kübrâ, VI, 344). 1733 Bu kişi Abdülmuttalib b. Rebia b. Hâris b. Abdülmuttalib'tir. 178 Taberi, Tefsir, X, 7; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 65. Bu sözü söyleyen Hasan b. Muhammed b. Ali b. Ebü Tâlib'dir. İlk etapta akla gelen Hasan-ı Basri değildir. 89. Buhâri, “Fardu'l-humus”, 1; Müslim, “Cihâd” 52. 181 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, TI, 464; Buhâri, “Vesâyâ”, 32; Müslim, “Cihâd”, 55. 184 Bu hadis farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Buhâri'nin rivayeti şöyledir: Nâfi'in İbn Ömer'den naklettiğine göre şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) Hayber günü at için iki, yaya için bir pay dağıtmıştır. Dedi ki: Nafi bunu tefsir etmiş ve demiştir ki: Eğer adamın yanında atı varsa ona üç pay vardır. Eğer atı yoksa bir payı vardır. Müslim'in rivayeti şöyledir: Abdullah b. Ömer'den rivayet edilmiştir ki Resülullah (s.a.) ganimette at için iki, şahıs için bir pay dağıtmıştır. Başka bir rivayette “ganimette” ifadesi yer almamaktadır. İshak b. Râhüye ve diğerleri rivayet etmiştir. “Hayber günü” ifadesi belirtilmemiştir (bk. 86 o Hadis içinbk. Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, I, 166; Nesâi, “el-Hayl”, 17. 187 Buhadisi İbn Ebü Şeybe ve Dârekutni rivayet etmiştir (bk. Zeylai, Nasbur-râye, III, 417). Taberâni rivayet etmiştir (bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, III, 417). 189. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 489. 10 Ebü Yüsuf, Kitâbü'l-Âsâr, s. 171. 191 “Allah'ın onlardan alıp resülüne fey olarak verdikleri için siz at veya deve koşturmuş değilsiniz. Ama Allah elçilerini dilediği kimselere üstün kılar. Allah her şeye kâdirdir” (el-Haşr,

Enfal 8:42

Siz vâdinin (Medine) daha yakın yamacında idiniz, onlar ise daha uzak olan yamaçta idiler. Bazı müfessirler dedi ki: Daha uzak yamaç, uzak olan vâdinin kenarı; daha yakın yamaç ise yakın olan vâdinin kenarıdır. Aynı şekilde İbn Kuteybe şöyle demiştir: “el-Udvetü” yamaç, vâdinin yamacı demektir". Ebü Avsece şöyle demiştir: “el-“Udvetü” vâdinin onların yakınındaki kenarı demektir. O demiştir ki: Sana yakın olduğundan yerküre “ed-dünya” (Lal) olarak isimlendirilmiştir. Âhiret ise sonraya bırakıldığından böyle isimlendirilmiştir. Denildi ki: İbn Mesüd'un mushafında “Siz vâdinin yüksek tarafında, onlar vâdinin aşağı tarafında idiler” meâlindeki lafızlardan oluşmuştur. Ebü Muâz!” şöyle demiştir: Udve kelimesi, “el-'udvetü” ve 98 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 179. Bükeyr b. Mârüf el-Esedi Ebü Muâz veya Ebu'l-Hasan en-Nisâbüri. ed-Dâmeğâni de de“el-idvetü” diye iki şekilde okunur”. “er-Rakbu”, “er-Rukbânu”, “er-Rikâbu” 1) ve “er-Râkibüne” tüm bunlar birer okuyuştur. Hafsa'nın mushafında âyet “iz entüm bi'l-'udveti”l-kusyâ” (L-2515; 4JL esli) şeklindedir.”! Bazıları şöyle demiştir: Siz, müminler topluluğu vâdinin yakın yamacındaydınız. Vâdinin aşağısında Medine tarafındaki kenarda. Onlar ise daha uzak olan yamaçta idiler. Mekke tarafındaki diğer kenarda. Yani Mekke müşrikleri. Kervan da sizden daha aşağıda bulunuyordu. Yani kervan sahipleri deniz kenarındaydılar veya su üzerindeydiler. Katâde şöyle demiştir: Allah, müşrikleri ve müslümanları herhangi bir sözleşme olmaksızın Bedir'de karşılaştırmıştır. İki grup vâdinin iki tarafındaydı. Müslümanlar vâdinin yukarıPİ sında (Jmüşrikler ise aşağı tarafındaydılar. Kervan da sizden daha aşağıda bulunuyordu. Ebü Süfyân kervanla deniz yönüne hareket etmişti”. Denildi ki: Belirttiğimiz üzere siz şehrin yakın tarafında, onlar ise Mekke yönünde şehrin uzak tarafındaydı. Eğer siz karşılaşma yeri ve zamanı hususunda antlaşma yapmaya çalışsaydınız aranızda ihtilâf çıkardı. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani eğer siz savaşa kervansız çıkacağınızı bilseydiniz savaşa hazırlık yapmak için bir antlaşma yapmaksızın çıkmazdınız. Dolayısıyla ya savaşa çıkma veya antlaşmanın kendisi sebebiyle aranızda ihtilâf çıkardı, ya savaşa çıkıyorsunuz veya çıkmıyorsunuz yahut da sizden bazıları sözleşme vaktinde çıkmayı ertelerdi, şeklinde bir ihtilaf olurdu bu. Fakat Allah, olmasını murat ettiği şeyi gerçekleştirmek için böyle yaptı. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Allah, yardım ve zafer vâdini yerine getirmek için böyle yaptı. Veya şu anlama gelebilir: Allah, ilminde olacak olan şeyi gerçekleştirmek için böyle yaptı. İki topluluktan biri sizindir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah'ın vâdi olacaktır, yani yerine getirilecektir. Buradaki gerçekleştirme fiilinin ilk varetme ve yaratma anlamına gelmesi de mümkündür. Yani şu anlama gelir: Fakat Allah var olacağını bildiği şeyi yaratmak veya var olacağını bildiği şeye dair hüküm vermek için böyle yaptı. En doğrusunu Allah bilir. Tâ ki ölenin niçin öldüğü, yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Tâ ki inkâr eden Resülullah'ın hak üzere ve söylediklerinde doğru olduğuna ilişkin delile dayanarak inkâr etsin ve iman edenin bunun gibi delile bağlı olarak iman etsin. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Tâ ki ölenin niçin öldüğü ortaya çıksın. O demiştir ki: Tâ ki ölenin niçin öldüğü ortaya çıksın. Yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın. O şöyle demektedir: Yani dayandığı delil ve açıklama. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan şuna dayanmaktadır: Resülullah (s.a.) onlara hissi mücizeler göstermişti, onlar ise onu sihirbaz olarak nitelemişlerdi??. Yine Resülullah onlara, kendi kitaplarında bulunan geçmiş peygamberler hakkında bilgi vermiş, onlar ise “Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir”?, “bu, kendisine bazı şeyler öğretilmiş biri, bir deli”? ve “kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor””s demişlerdir. Resülullah onların, Allah'ı bırakıp putlara tapma gibi yapmış oldukları davranışların tümüne muhalefet ediyor, onları bazı şeylerle korkutuyor ve tehdit ediyordu. Ayrıca o, onlardan korkmuyordu. Halbuki onlar önderler ve ileri gelenlerdi; onların emir ve yasaklarına deliler dışında hiç kimse muhalefet etmiyordu. Dolayısıyla Resülullah'ın, tüm işlerinde kendilerine muhalefet ettiğini gördüklerinde ona delilik nispet etmişler; “sihirbaz, deli ve öğretilmiş bir deli”? demişlerdir. Cenâb-ı Hak, Resülullaha büyük bir mücize vermeyi diledi tâ ki onların, daha önce O'na nispet ettikleri niteliklerden hiçbir şeyi nispet edemesinler. Yine Cenâb-ı Hak, söz konusu kimselerin, müminlerin zayıflığını ve sayılarının azlığını; kendilerinin ise güçlerini ve sayılarının fazlalığını bilmelerinden sonra müminlere Bedir günü yardım ve fetih vâdinde bulunmuştur ki bundan sonra yaşayanın (iman edenin) hayatı (imanı) bir delile dayanmış olsun; ölenin (inkâr edenin) ölümü (inkârı) de böyle olsun. Her ne kadar onda birçok delil olsa da durum böyledir ki onlar inat etmemiş ve aklen büyüklenmemiş olsalardı tek bir delil dahi yeterli olurdu. Eğer denilirse ki: Onlar bunu tümüyle bildikleri ve bizzat yaşadıkları halde başından sonuna bu kıssanın anlatılmasının hikmeti nedir? Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak müminlere, zayıflık, sayı bakımından azlık, korku, savaş ve çatışma teçhizatının olmayışı; düşmanların sayı bakımından çokluğu, güçleri, savaş ve çatışma araçlarının oluşu gibi bulundukları konumu hatırlatmaktadır ki insanlar yardım ve zaferin çokluk, güç ve teçhizat üstünlüğüne dayanmadığını, aksine Allah sayesinde gerçekleştiğini bilsinler. Cenâb-ı Hak, insanlar çokluğa güvenmesin, güce dayanmasın, azlıktan dolayı kendilerini zayıf görmesin ve O'ndan başkasından korkmasın diye bu durumu bildirmiştir. Bunun yanı sıra yüce Allah, başlarına gelen hezimet ve yenilginin kendilerinin günahından veya çokluktan kaynaklanan bir beğenme, güç ve savaş teçhizatına güvenmekten dolayı oldugunu bilsinler diye bunu haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. izale AĞI ai LE İNME s; --- Dipnotlar: 20 Bujki okuyuş mütevatir kırâatlardandır. Kırâat âlimlerinden İbn Kesir, Ebü Amr ve Yâküb “ayn” harfini kesreli, diğerleri “ayn” harfini ötreli okumuştur (bk. İbnü'l-Cezeri, en-Neşr 21 Bukırâat Zeyd b. Ali'ye nispet edilmiştir (bk. Âlüsi, Rühu'l-meâni, X, 6). Bu anlama gelen rivayet mevcuttur (bk. Taberi, Tefsir, X, 10; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 209 o “Şimdi bunlar da kendilerine aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar ve bu inkârcılar şöyle diyorlar: Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır” (Sâd, 38/4). Bu mânada birçok âyet vardır.

Enfal 8:43

Allah rüyanda onları sana az olarak göstermişti. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları şöyle demiştir: Rüyanda az olarak. Bizzat rüyada. Yüce Allah resülüne rüyasında müşrikleri az göstermişti. Resülullah ashâbına gördüğü rüyayı haber vermişti. Onlar da şöyle demişlerdir: “Resülullah'ın rüyası haktır. Durum onların çok olduğuna dair bize ulaşan haber gibi değildir. Nihayetinde onlar Bedir'de karşılaştıklarında Allah, Resülullah'ın rüyasını doğrulamak üzere onları müminlerin gözünde az gösterdi?, Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah rüyanda onları sana az olarak göstermişti. Yani uyuduğun gözlerinde. Bu durum uyanıklık halindedir”. Çünkü Resülullah'ın “gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz” buyurduğu nakledilmiştir?". Kuşkusuz Allah, uykuya kendileriyle daldığı gözlerle, yani yüzde bulunan iki gözle, Resülullah'a onları gösterdi. Bunlar da yüzdeki gözlerdir. İbn Mesüd'dan rivayet edilen şu ifadeler de buna işaret etmektedir: Onlar Bedir günü bizim gözlerimizde az göründüler, tâ ki bir arkadaşıma “Sen onları yetmiş kişi mi görüyorsun?” dedim. O da “Onları yüz kişi olarak görüyorum” dedi. Nihayetinde onlardan birini aldık ve ona durumu sorduk. O “bin kişiydik” dedi?!, Eğer âyetin yorumu bu ikincisiyse Cenâb-ı Hak onları resülüne uyanıklık halinde uyku organıyla az göstermiştir. Bu âyetin zâhiridir. Eğer Resülullaha onları gerçekte rüyada göstermişse biri şöyle diyebilir: Resülullah'ın rüyası vahiydir. Dolayısıyla onlar çok olduğu halde Cenâb-ı Hak, onları hakikate aykırı bir şekilde nasıl az gösterir? Buna şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hak Resülullah'a onların hepsini değil, bir kısmını göstermiştir. Dolayısıyla bu, ona göstermiş olduğu hakikattir ve bu kısım azdır. En doğrusunu Allah bilir. [§] Her ne kadar Resülullah'a nispet ediliyorsa da, Allah'ın müşrikleri ashâbına az göstermiş olması mümkündür. Bunun delili âyetin sonunda yapılan açıklamadır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “O, karşılaştığınız sırada da sizin gözünüzde onları az gösteriyordu”?!:. Bu gibi beyanlar Kur'ânda çoktur. Cenâb-ı Hak resülüne hitap ediyor, bundan kastedilen ise başkasıdır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme!” buyurmaktadır. Halbuki bilinmektedir ki bu âyetin nüzulü onun anne-babasının vefatından sonradır. Eğer onları sana çok gösterseydi korkup çekinirdiniz. Yani korkardınız. Ve savaş konusunda ihtilaf ederdiniz. Yani savaş ve çarpışma konusunda görüşleriniz farklı olurdu. Fakat Allah korudu. Denildi ki: Korudu ve müslümanların işlerini düşmanlarına karşı tamamladı. Böylelikle onları hezimete uğrattı ve düşmanlarına karşı müminlere yardım etti. Korudu beyanının şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani müslümanlar yardım istediklerinde Cenâb-ı Hak onlara yardım ve zaferle karşılık vermiştir. Şüphe yok ki O kalplerin gizlediğini eksiksiz bilmektedir. Yani O, müminlerin kalplerindeki korku ve çekinmeyi, ayrıca düşmanların durumunu bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. çamlar; çi AÇAN ai EBA LİĞİ ANE AEAN 2 ai) eşli APE pa 21 Taberi, Tefsir, X, 13-14; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 74. 212. Bir sonraki âyet-i kerime.

Enfal 8:44

O, karşılaştığınız sırada da sizin gözünüzde onları az gösteriyordu, onların gözünde de sizi az gösteriyordu. Sizin gözünüzde onları az gösteriyordu. Bu beyanın, onların melekleri kendilerine yardımcı olarak görmeleri anlamına gelmesi mümkündür. Zira Cenâb-ı Hak onlara melekler aracılığıyla yardım vâdetmişti. Düşman, melekler orada bulunduğunda az görünmüştür. Onlar esasen çok olsalar da melekler orada bulununca az olmuşlardır. Dolayısıyla oldukları haliyle onları az gördüler. Cenâb-ı Hak bunları da ötekilerin gözünde az gösterdi. Çünkü onlar zaten böylece az idiler. Dolayısıyla oldukları haliyle onları gördüler. Melekleri ise göremediler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bunları ötekilerin gözünde az göstermiş; ötekileri de bunların gözünde az göstermiştir ki karşılaştıklarında bir kısmı diğerlerine saldırsın ve bir kısmı diğerlerine karşı savaşa cesaret etsin. En doğrusunu Allah bilir. (SİKi, Allah olmasını murat ettiği şeyi gerçekleştirsin. Bu, belirttiğimiz üzere Cenâb-ı Hakk'ın müminlere vâdettiği yardım ve zaferin; ötekilere vâdettiği hezimet ve yenilginin yerine getirilmesi anlamındadır. Rivayette belirtildiğine göre “Yakında o topluluk da yenilecek ve arkalarını dönüp kaçacaklar”" meâlindeki ilâhi beyan Bedir hakkındadır? Bu hususta Cenâb-ı Hak onlara bunu vâdetmiştir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah'ın vâdi mutlaka yerine gelecektir””. Allah yerine getirsin diye. Yani Allah olacağını bildiği şeyi yaratsın ve varetsin diye; veya olacağını bildiği şekliyle hak ile bâtılı birbirinden ayırsın diye. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Allah, ilminde olacak olan işi yerine getirsin diye. O, şöyle demektedir: Mutlaka olacak olan bir işi zorunlu kılmaktadır ki İslâm'ı ve müslümanları yardımla aziz kılsın; öldürülme ve hezimetle şirki ve müşrikleri zelil kılsın. En doğrusunu Allah bilir. Bu yorum bizim belirttiğimize yakındır. Zaten bütün işler Allah'a döner. Yani işlerin düzenlenmesi ve takdiri Allah'a döner. Bu dünyada da âhirette de bu konudaki düzenleme ona aittir. Bazı rivayetlerde aktarıldığına göre Ebü Cehil Bedir'de müminlerin azlığını görünce “Allah and olsun ki bu günden sonra Allaha ibadet edilmeyecektir” demiştir”. Cenâb-ı Hak, onu yalancı çıkarmış ve onun canını almıştır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak zaten bütün işler Allah'a döner; insanlara dönmez buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Bedir hadisesi başından sonuna kadar bir mücizeydi. Öyle ki inat eden ve akıl bakımından büyüklenen kimseler dışında herkes bunu bilmiştir. EKRE ASG a eiai I gi i gi giç

Enfal 8:45

Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz. Denildi ki: “el-fietü” kelimesi kendisine doğru yönelinen topluluğun ismidir. Bu kelime “fey” kökündendir. Bu, dönüş demektir. Yani ona doğru dönüyorlar. Cenâb-ı Hak burada “fietü” kavramını daha önceki âyette ise bunun yerine “zahf” kavramını kullanmıştır ki söz konusu âyet “Ey müminler! İnkâr edenlerle savaşta karşı karşıya geldiğinizde”9 meâlindeki ilâhi beyandır. )Cenâb-ı Hak “Onlara arkanızı dönüp kaçmayın” beyanıyla arkalarını dönüp kaçmayı bunlara yasaklamıştır. Burada da sebat ediniz buyurmuştur ki arkayı dönüp kaçmanın yasaklanmasında sebat etme emrinin bulunduğu; sebat emrinde de arkayı dönüp kaçma yasağının var olduğu bilinsin. Dolayısıyla bir şeyin yasaklanması zıddının emredilmesi; bir şeyin emredilmesi de zıddının yasaklanması demektir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ı çokça anınız. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Allah'ı çokça anınız. Yani Allah'ı, sizi kendisine ibadet edenlerden yapması ve size yardım vâdinde bulunması sebebiyle anınız; çokluğa bakmayınız ki zafere ulaşasınız. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Sizin canlarınızdan ve mallarınızdan O'nun sahip olduğu şeylerde Allah'ı anınız. Yani sizin canlarınız ve mallarınız O'nundur. O, eğer dilerse bunları sizin O'na yaklaşacağınız bir şekilde sizden alır. Dolayısıyla buna göre Allah'ı anınız. Bu, şu ilâhi beyanda bildi%7 Katâdeden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, X, 21). rilen durumdur: “Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır”?”, Yine Allah'ı çokça anınız meâlindeki beyanın Cenâb-ı Hakk'ın size bahşettiği nimetler hakkında olması da mümkündür. Yahut Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Âlemlerin Rabb'inin huzurunda durduğunuzu hatırlayın. Bu da sizi günahlardan ve emirlerine karşı çıkmaktan koruduğu şeydir. Yine bunda kendisine itaate teşvik edecek hususlar vardır. Dolayısıyla bu yoruma göre anlam, nimetlerin anılması emridir. Ayrıca bu beyan, Allah'ı dille anma (zikretme) emri anlamına da gelebilir. Bu, savaşa dair yardım dilenecek bazı hususlardır. Ki kurtuluşa eresiniz. Yardım ve zaferle kurtuluşa ermeniz için. Veya kurtuluşa eresiniz. Yani zafere ulaşasınız. Sa) ERİ VİRA EY ŞİLA ybi;

Enfal 8:46

46. “Allah ve resülüne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever. Allah ve resülüne itaat edin. Allah'a size emrettiği cihat ve düşmana karşı sebat etmekte; resülüne de yerinizde durma, sebat, ihtilafları ve savaş konusunda çekişmeyi terketmekte itaat edin. Bu savaş konusunda yardım dilenecek bazı hususlardır. Birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız. Yani Resülullah'la (s.a.) (İsavaş konusunda size emrettikleri ve yasakladıkları hususlarda çekişmeyin. Tıpkı “Doğru olan apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi bu konuda seninle tartışıyorlardı”? meâlindeki ilâhi beyan gibi. Çünkü siz çekiştiğinizde ihtilafa düşersiniz, ihtilafa düştüğünüzde ayrışırsınız, ayrıştığınızda da zayıflar ve korkarsınız. Bu durumda size yardım edilmez ve siz düşmanlarınıza karşı zafer elde edemezsiniz. Aksine düşmanlarınız size karşı zafer elde eder. Şöyle de denilebilir: Birbirinize düşmeyin. Çünkü eğer çekişirseniz birbirinizden nefret edersiniz. Bu nefret sizi cihaddan alıkoyar ve böylelikle düşmana karşı cihat terkedilir. En doğrusunu Allah bilir. Zaferi elden kaçırırsınız. Bazı âlimler şöyle demiştir: Yardımınız ve zaferiniz ortadan kalkar. Bazıları da şöyle demiştir: Sizin devletinizin kuvveti ortadan kalkar. “Rihukum” sözcüğü şu anlama da gelebilir: Yardım edildiğiniz rüzgâr. Bu Resülullah'tan nakledilen “Bana saba rüzgârıyla yardım edildi; Âd kavmi ise 'debür ile helâk edildi”22' meâlindeki hadise dayanır. Bu, bildirilen şu beyandaki durumdur: “Onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik”?. Sabredin. Cihada ve düşmanlarınızla savaşmaya sabredin. Kuşkusuz Allah sabredenlerle beraberdir. Onlara yönelik yardım ve zafer ile. Bu âyette Cenâb-ı Hak'tan müminlere yönelik belirttiğimiz konularda bir eğitim ve öğretim vardır. Yani savaş, çatışma yöntemleri ve düşmana karşı cihat konularında. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara, sebat etmeyi ve Allah'ı anmayı (zikir) emretti; çekişmeyi ve ihtilafa düşmeyi ise yasakladı. Bu, düşmanlarına karşı zafer elde etmede yardım istenilen bazı hususlardır. O h olan İZA h Oylar

Enfal 8:47

Taşkınlık ve gösteriş yaparak yurtlarından (savaşa) çıkıp gelenler gibi olmayın. Taşkınlık yaparak. Yani Allah'ın nimetlerine nankörlük ederek. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Derken ahalisi Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti, Allah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı”. Buna göre bunlar da yurtlarından Allah'ın nimetlerine nankörlük ederek çıktılar, çünkü onlar Muhammed'le (s.a.) savaşmaya çıktılar. O ise Allah'ın insanlar için en büyük nimetlerindendir. Onlar bu nimete nankörlük etmişlerdir. Zira onunla savaşmak için çıkmışlardır. Aynı şekilde “Oysa biz, bolluk içinde azmış nice şehir halkını helâk etmişizdir”2 meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demişlerdir: Yani nankörlük etmiş nice şehir halkını. Taşkınlık yaparak. Nankörlük ederek ve büyüklenerek. Yanibüyüklenerek ve nankörlük ederek çıktılar. Gösteriş yaparak. Onların yapmış oldukları gösterişin iki şekilde olması mümkündür. Bunlardan biri din konusunda gösteriş yapmalarıdır. Çünkü onlar dediler ki; “Allah'ım en doğru yolda olanımıza, akrabalarına en iyi davrananımıza ve en misafirperverimize yardım et!” Onlara göre kendileri hak üzere, müminler ise bâtıl üzere olanlardır. Onların yapmış oldukları gösterişin dünyevi konularda olması da mümkündür. Çünkü onlar servet, mal, hazırlık ve kuvvet sahibi kimselerdi. Dolayısıyla onlar insanlara gösteriş yaparak çıktılar. Gösteriş yaparak. Çünkü onlar kendilerine göre şerefli kimselerdi. Dolayısıyla insanlara gösteriş yaparak çıktılar. İnsanları Allah yolundan engellemek üzere. Yani insanları Allah'ın dininden engellemek üzere. Cenâb-ı Hak, bu kâfirlerin belirtilen sebeple savaşa çıktıklarını bildirmiştir. Dolayısıyla bunda, bu durumun tam tersi bir şekilde çıkmalarına dair müminlere emir vardır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Siz Allah'ın nimetlerine şükrederek, O'nun lütfunu kabul ederek, mütevazi olarak, dini sadece O'na has kılarak ve insanları O'nun dinine davet ederek çıkınız; siz onların çıktıkları halin tam tersi bir halde çıkınız. Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. Yani ilmi onları kuşatmıştır. Hiçbir şey O'nun ilminin dışına çıkmaz veya hiçbir şey O'nun hükümranlığından kurtulamaz ve bunun dışına çıkamaz. Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. Bu beyan iki anlama gelir. ) Bunlardan biri şudur: Allah, onların Resülullah'a yönelik yapmış oldukları düzenbazlıkları, hileleri ve tuzakları onu müdafaa etme ve ona yardım etmek için kuşatmıştır. İkincisi şudur: Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. Yani onların karşılığını verir ve O'ndan hiçbir şey kaçmaz. Bu anlam, tehdit (vaid) üzeredir. En doğrusunu Allah bilir.

Enfal 8:48

48. “O vakit şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş ve “bugün insanlar arasında sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım' demişti. Ardından iki güç birbirini görünce hemen dönüş yaptı ve Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin görmediğinizi görüyorum ve elbette Allah'tan korkuyorum, Allah'ın cezası çetindir? dedi.” O vakit şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermişti. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Şeytan onlara yaptıklarını vesveselerle güzel göstermişti. Ve ‘bugün insanlar arasında sizi yenecek kimse yoktur” demişti. Şeytan bunu onlara telkin ettiğinde şu vesveseleri söylemiştir: Siz Allah'ın harem yaptığı yerin ehlisiniz, O'nun evinin koruyucusu ve sakinisiniz. Dolayısıyla onlara şöyle demektedir: Allah, daha önceki dönemlerde olduğu gibi şimdi de bunların, yani Muhammed'in (s.a.) ashâbının belâsını sizden giderecektir. Ben de sizin yanınızdayım. Denildi ki: Sizin yanınızda olan ve size yardım eden benim. Bu yoruma göre ben de sizin yanınızdayım meâlindeki beyanda sanki Allah'tan haber verilerek onlara daha önce defalarca olduğu gibi şimdi de yardım edeceği bildirilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Şeytan Sürâka b. Mâlik b. Cu'şum denilen bir adam suretinde görünmüş ve onlara gelerek şöyle demiştir: Onları tümüyle yok edinceye kadar dönmeyin. Siz çoksunuz, düşmanınız ise azdır. Böylelikle sizin dışınızdaki insanlar da güvende olacaklardır. O, buna benzer sözler söylemiştir”. İlk yorum sahipleri bunun mümkün olmadığını söylemişlerdir. Çünkü Mekkeliler güç, kudret ve kuvvet sahibiydi. Dolayısıyla onlar belirttiğimiz niteliklere haizken kendilerinden daha aşağı konumdaki bir adamın görüşlerini benimsemeleri mümkün değildir. [§]Bu yoruma göre -yani başka bir surette bulunması- ben de sizin yanınızdayım meâlindeki beyan bazı rivayetlerde nakledilen şu anlama gelir: Buna göre Ebü Cehil ve arkadaşları uzaklaşarak kendi aralarında istişare ettikleri bir sırada İblis onlara Sürâka suretinde gelmiştir. Onlar ise şeytandan kaçınmış ve geri durmuşlardır. Şeytan onların bu durumunu görünce ben de sizin yanınızdayım demiştir. Nitekim şeytan onların yanındaydı. Bu kimselerin yorumu âyetin sonunda bildirilene daha yakın anlamdadır. Ardından iki güç birbirini görünce hemen dönüş yaptı. Yani kaçınarak, yüzünü onlara dönerek geri dönmüş ve şöyle demiştir: Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin görmediğinizi görüyorum ve elbette Allah'tan korkuyorum, Allah'ın cezası çetindir. Eğer cezalandırırsa. Denildi ki: O, Cebrâil'i inen meleklerle birlikte görmüş ve onlardan korkmuştur. Bunda şeytanın belirli günden” önce de yok olmaktan korktuğuna ilişkin delil vardır. --- Dipnotlar: 25 Bu mânada birçok rivayet vardır. Kureyş kabilesiyle Beni Bekir kabilesi arasında düşmanlık vardı. Onlar da Beni Bekir kabilesinin bu fırsattan yararlanarak arkadan kendilerine saldıracaklarından korktular. Bundan dolayı şeytan onlara Beni Bekir kabilesinin asil ve güvenilir kişilerinden Sürâka suretinde görünmüştür (bk. Taberi, Tefsir, X, 18-20; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 77-78). Sürâka b. Mâlik, Resülullah Mekke'den hicret için çıktığında onu takip ettiğine dair kıssasıyla bilinmektedir. Söz konusu hadisede atının ayakları kuma batmıştı. O, Mekke'nin fethiyle müslüman olanlardandır (bk. Zehebi, el-Köşif, 1, 426; İbn Hacer, Takribü't-tehzib, s. 229).

Enfal 8:49

O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar diyorlardı ki. Bazıları şöyle demiştir: Kalpleri çürük olanlar, müşriklerdir. Bunları dinleri aldattı. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar diyorlardı ki. Bunlar Bedir günü savaşa katılmamış bir topluluktur, dolayısıyla münafık olarak nitelenmişlerdir?”. Müfessirlerin bir kısmı ise şöyle demiştir: Bunlar Mekke'de müslüman olmuş bir topluluktu, orada müşriklerle birlikte kalmışlar ve Medine'ye hicret etmemişlerdi. Mekke'nin kâfirleri Bedir savaşına çıktıklarında, bunlar da onlarla birlikte çıkmışlardır. Bunlar müminlerin sayıca azlığını ve zayıflığını görünce dinlerinde şüpheye düşmüş ve kuşku duymuşlar İve bunları dinleri aldattı demişlerdir. Onlar bununla Hz. Muhammed'in (s.a.) ashâbını kastetmişlerdir?!. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Oysa her kim Allah'a güvenir ve dayanırsa, dolayısıyla Bedir'de yardım konusunda O'nun vâdine güvenirse -çünkü onlar “Bunları dinleri aldattı” diyorlardı- bilir ki O izzet sahibidir. Hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Bunları dinleri aldattı. Çünkü bunların bir hazırlığı bulunmadığı gibi silâh ve benzeri savaş teçhizatı da yoktu. Dolayısıyla bunlar sadece dinlerinin gücü aracılığıyla savaşmaktaydılar. O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar, “Bunları dinleri aldattı” diyorlardı. Eğer bize denilirse ki: Kurânda münafıkların sözünden bahsedilmesinin hikmeti nedir? Tâ ki biz namazda bunu okuyoruz. Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu söz, bizim, dinin onların kalbindeki konumunun yüceliği ve değerinin önemini bilmemiz için bildirilmiştir. Burada müminlerin kalplerini kastediyorum. Nitekim onlar zayıflıklarına, sayıca az olmalarına ve düşmanlarının da çokluğuna ve kuvvetlerine rağmen düşmanlarına karşı savaşa çıkmakla kendilerini ölüme atmışlardır. Onlar bunları dinlerinin selâmetini umarak yapmışlardır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bunu bize onların kalplerinde dinin konumunun yüceliğini bilmemiz için bildirmektedir ki bizim kalbimizde de dinin konumu onların kalbindeki değerinin benzeri olsun. O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar, “Bunları dinleri aldattı” diyorlardı meâlindeki beyanda Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onlar bunu kendi aralarında sır olarak söylemişlerdi. Cenâb-ı Hak resülüne bunu bildirdi ki onun, bunu Allah katından öğrendiği bilinsin. Yine kalpleri çürük olanlar meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar müşriklerdir. Münafıklar ve müşrikler müminlere bunları dinleri aldattı demişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Bunlar müslüman olmuş bir topluluktur. Bunlar müslümanlıkta ve dine itaatte zayıf kimselerdi. Bedire savaşa çıkıp Resülullah'ın ashâbının zayıf olduklarını, öteki topluluğun ise kuvvetini görünce dediler ki bunları dinleri aldattı. Bazı kıssalarda rivayet edildiğine göre bir topluluk Mekkede müslüman olmuştu, daha sonra bunlar müşriklerle birlikte ikamet etmişler, Medine'ye hicret etmemişlerdi. Mekke kâfirleri Bedir savaşına çıktıklarında bunlar da onlarla birlikte çıkmışlardır. Burada müslümanların azlığını görünce dinlerinde şüpheye düşmüş ve kuşku duymuşlardır. Dolayısıyla münafıklarla birlikte bunları dinleri aldattı demişlerdir. Bunlar, bu sözleriyle Resülullah'ın ashâbını kastetmişlerdir. Cenâb-ı Hak ise şöyle buyurmuştur: Müminlerden her kim Allah'a güvenir ve dayanırsa, dolayısıyla da Bedir'de yardım konusunda O'na güvenirse. Çünkü onlar bunları dinleri aldattı demişlerdir. [5]O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar diyorlardı ki. Başka bir âyette” Cenâb-ı Hakk'ın açıkladığına göre bunların münafıklar olması uygundur. Eğer buna göre yorumlanırsa âyet, “vav” harfinin düşürülmesi şeklinde olur. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Kalpleri çürük olan münafıklar diyorlardı ki. Yoksa şöyle denilir: Münafıklar gerçekte küfrü gizleyen kimselerdir. Kalpleri çürük olanlar, küfrü gizlemeyen kimselerdir. Fakat bunlar şüpheye düşmüşlerdir. Yine bunlar vâdedilen şeyin geciktiğini gördükten sonra kendilerinde şüphe ortaya çıkmaz. Bunları dinleri aldattı. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Onlar dediler ki: Resülullah'ın (s.a.) onlara vâdettiği dünyadaki fetihler ve yardım gibi hususlar, bunları aldattı. Diyorlar ki: Fetih ve yardım gibi vâdedilen hususlar bunları aldattı. İkinci olarak onlar diyorlar ki: Devamlı nimet ve ebedi hayat gibi âhiret için vâdedilen hususlar, bunları aldattı. Dolayısıyla bu iki yorumdan biri âhiret hayatında vâdedilen hususlar hakkındadır. Bu da İslâm'la olmaktadır. İkincisi dünyada vâdedilen hususlar hakkındadır. Bu da belirtmiş olduğumuz fetih ve yardımdır. Bunları dinleri aldattı. Çünkü bunlar dinlerinin selâmeti için atalarını, evlatlarını ve bütün arzularını terketmiş, canlarını savaş için ortaya atmışlardır. Bundan dolayı dediler ki: Bunları dinleri aldattı. Çünkü bunların canlarını savaş için ortaya atmaları ve savaşa çıkmaları ancak dinlerine ilişkin şefkatleri ve korkularıdır. Bir diğer husus da bunların, canlarını ortaya atmakla âhiretteki ebedi hayatı talep etmeleridir. Dolayısıyla dediler ki: Bunları dinleri aldattı. En doğrusunu Allah bilir. Oysa her kim Allah'a güvenir ve dayanırsa. Yani -müfessirlerin belirttiği üzere- Bedir savaşı ve bundaki yardım hakkında Allaha güvenirse. Bilir ki O izzet sahibidir. Hiçbir şey onu aciz bırakamaz. O, dilediğini yardım etmek suretiyle aziz kılar; dilediğini ise öldürme ve hezimet ile zelil kılar. Diğer bir yorum da şudur: Her kim bütün işlerinde Allah'a güvenir ve dayanırsa ve işlerini ona havale ederse. En doğrusunu Allah bilir. O izzet ve hikmet sahibidir. Bu bağlamdaki “Aziz”, üstün anlamındadır. Öldürme emri vermek suretiyle hikmet sahibidir. Qal Elis CTA --- Dipnotlar: 29 Müellif, şu ilâhibeyanaişaret etmiş olmalıdır: “Kalplerinde bir bozukluk vardır, Allah da onlardaki bozukluğu arttırmıştır. Yalan söylemeleri yüzünden, kendilerine acı veren bir azap da vardır”.

Enfal 8:50

Melekler, inkâr edenlerin suratlarına ve arkalarına vura vura canlarını alırken bir görseydin. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, “İnsanları Allah yolundan engellemek üzere taşkınlık ve gösteriş yaparak yurtlarından (savaşa) çıkıp gelenler gibi olmayın”?” meâlindeki ilâhi beyanının karşılığıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İnkâr edenlerin canlarını alırken bir görseydin. Yani inkâr edenlerin canları alınırken. Onların canları nasıl alınıyor ve nasıl yüzlerine ve arkalarına vuruluyor. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Onların canlarının alındığı hali ve inen azabı görseydin, Allah'ın yolundan engellemek, müminlere karşı büyüklenmek ve Resülullah'ın ashâbına karşı savaşa çıkmak gibi davranışları müminlere değil kendilerine yapmış olduklarını görürdün. Melekler, inkâr edenlerin suratlarına ve arkalarına vura vura canlarını alırken bir görseydin. Bunun Bedir günü meleklerin yaptığı belirtilen fiil anlamına gelmesi mümkündür. Çünkü âyet Bedir kıssası bağlamında bildirilmiştir. Yine bunun her bir kâfir için olması da mümkündür. Bu durumda melekler ona belirtilen şekilde davranmaktadırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “O zâlimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara ‘Haydi, canlarınızı kurtarın! Allaha karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız” derken onların halini bir görsen!”! Bu, bütün kâfirlere yapılan bir uygulamadır. Suratlarına ve arkalarına vura vura. Bu beyandan kastedilen yüz ve arkanın hakikat anlamı değildir. Aksine her vurmada ve her yönden onlara acının iletilmesi murat edilmiştir. Tıpkı “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”? meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi. Burada da maksat alt ve üst değildir. Aksine azabın onları kuşattığı kastedilmiştir. İlki de böyledir. Bazıları da şöyle demiştir: Suratlarına vura vura. Müminlere yöneldikleri vakit. Arkalarına. Müminlere arkalarını döndükleri ve onlara yenildikleri vakit.

Enfal 8:51

51. a bu, ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir ve kuşkusuz Allah kullara asla zulmedici değildir.” İşte bu, ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir. Küfür kalbin fiillerinden olmasına karşın örfte eller vasıtasıyla ortaya konulduğu için burada Cenâb-ı Hak “eller” anlamına gelen “eydi” tabirini öne çıkarmıştır. Zira âdeten fiiller ele nispet edilir. İşte bu, ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir ve kuşkusuz Allah kullara asla zulmedici değildir. [§] Âyette Cebriyye'ye yönelik reddiye vardır. Çünkü onlar kulların kendi fiillerinde bir etkilerinin olduğunu kabul etmemektedirler. Onlar, fiillerinin hakikatini Allaha nispet etmektedirler. Cenâb-ı Hak ellerinizle yapıp ettikleriniz diye buyurmuştur. Eğer kulların bir etkisi olmasaydı Cenâb-ı Hakk'ın ellerinizle yapıp ettikleriniz meâlindeki beyanın bir anlamı olmazdı. Aynı şekilde ve kuşkusuz Allah kullara asla zulmedici değildir meâlindeki ilâhi beyan da bunu göstermektedir. Eğer gerçekten onların yaptığı fiil olmasaydı, onlara azap etmek zulüm olurdu. Bu durum onların fiillerinin olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz Allah kullara asla zulmedici değildir. Dünyada savaşma ve helâk etme hükmünü vermek, âhirette de azap etmek konularında. Çünkü bu hükümlere uymaları sayesinde onlara ebedi hayat ve kurtuluşu kazanma imkânı vermiştir. Onlara ilişen söz konusu helâk ve azap ise kendilerinin tercihi ve yaptıklarından dolayıdır. IBAN DUL eli a il IS Çer ) olidi LAS çile s Ao aJ

Enfal 8:52

Firavun hânedanıyla onlardan öncekilerin âdet haline getirdikleri gibi Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler. Bazıları şöyle demiştir: Bunların yaptıkları. Yani Mekkelilerin Hz. Muhammede (s.a.) yaptıkları, Firavun ve kavminin Müsâ'ya (a.s.) yaptıkları gibidir. Yani yalanlama ve âyetlerini inkâr etmede. Bazıları da şöyle demiştir: Allah'ın Mekkelilere yönelik ceza ve azabı, O'nun Firavun'a, hânedanına ve önceki ümmetlere uyguladığı helâk ve azabı gibidir. Cenâb-ı Hak, Müsâ'ya (a.s.) karşı kötü davranışları sebebiyle Firavun ve hânedanına bunları yaptığı gibi Bedir günü Resülullah'a karşı kötü davranışları sebebiyle Mekkelilere de bunları yapmıştır. Âdet halinde getirdikleri gibi. Bu beyan hakkında şöyle denildi: Onların yaptıkları gibi. Yine denildi ki: DavraAllah da onları günahları yüzünden yakalayıp cezalandırdı. Allah güçlüdür, azabı çetindir. Azabı çetindir. Yani dilediğini yapmaktan O'nu engellemeye çalışan hiçbir şey O'nun aciz bırakamaz. Dil ül İçel G

Enfal 8:53

Bu böyle olmuştur. Yani belirtmiş olduğu bu azap ve ceza. Çünkü Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın onlara bahşettiği nimet, gönderdiği peygamberler ve indirdiği kitaplardır. Allah değiştirmez. Yani bu nimetleri. Onlar kendilerini değiştirmedikçe. Yani yalanlama, reddetme ve kabulden kaçınma gibi davranışlarını. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanlar gibidir: “Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz””, “Merkezinde halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe Rabb'in memleketleri helâk etmez”?, Bazıları da şöyle demiştir: Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez. Yani Allah'ın nimetlerine yönelik şükrü O'nun dışında bir varlığa yöneltmedikçe ve O'ndan başkasına kulluk etmedikçe. Yani onlar kendilerini değiştirmedikçe, dolayısıyla Allah'ın dışında bir varlığa ibadet etmedikçe ve kendilerine nimet bahşedenin dışında birine şükretmedikçe Cenâb-ı Hak, onlara lütfettiği nimetleri değiştirmez. Böyle bir durumda ise Allah onlara lütfettiği nimetleri değiştirir. Aynı şekilde İbn Abbâs bu beyan hakkında şöyle demiştir: “Nimetlerden bir nimet” Eğer onlar bu nimetin şükründen kaçınırlarsa Allah bunu değiştirir ve onlardan alır. İkincisi, bunun dini nimet olması da mümkündür. Bu, onların doğru yolu herhangi bir ümmetten daha fazla benimseyeceklerine dair yemin etmelerinden sonra?” peygamberleri yalanlamaları, kitapları reddetmeleri, İslâm ve tevhidi bırakıp şirk ve küfrü tercih etmeleridir. Dolayısıyla onlar durumlarını değiştirmeyi tercih ettiklerinde Cenâb-ı Hak da onlar hakkındaki muamelesini değiştirmiştir. Bu böyle olmuştur; çünkü Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri dünyevi nimettir. Bu, onlar hakkında kendileri değiştirmedikçe değişikliğe uğramaz. Kendilerinin değiştirmesi de ya bu nimete şükrü terketmek veya bunu lütfedenin dışında birine şükrü yöneltmekle olur. Onlar için bu değiştirildiğinde yerine bir şey konularak değiştirilir. Bu durum ise hakikatte değiştirme değildir. Allah her şeyi işitip bilmektedir. Denildi ki: Yani kendisine şükreden ve hamdedenin şükrünü işitendir. Kul şükrettiğinde nimetini arttırmasını bilendir. Bu beyan şu anlama da gelebilir: İşitendir. Yani icabet edendir. Bilendir. Yani onların ihtiyaçlarını ve faydasına olanları. Yine bu beyan şu anlama da gelebilir: O, gizledikleri ve açığa vurdukları sözleri işitendir. Onların gizledikleri fiil ve kötülükleri bilendir. ÇALSIN e e aIo Jia

Enfal 8:54

Firavun hânedanıyla onlardan öncekilerin yapageldikleri gibi bunlar da Rab'lerinin âyetlerini yalanladılar. Eğer denilirse ki: Onların arasından Firavun hânedanının özel olarak belirtilmesinin faydası nedir? Ve Firavun hânedanının yapageldiği gibi meâlindeki beyanın tekrar edilmesinin hikmeti nedir?“ Buna şöyle cevap verilir: Firavun hânedanının özel olarak belirtilmesi, onların bunlara öncekilerden daha yakın bir konumda bulunmaları dolayısıyla olması mümkündür. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin: “Doğrusu Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda tanık olacak bir peygamber gönderdik”. İkinci muhtemel cevap da şudur: Onlardan Ehl-i Kitap olanlara Cenâb-ı Hakk'ın bir hatırlatmasıdır. Çünkü onlar, peygamberin kendileri dışında bir kavimden gönderilmesini inkâr ediyorlar ve diyorlardı ki: Hz. Muhammed (s.a.) ümmidir ve kendisi gibi ümmilere gönderilmiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Müsâ (a.s.) Kıpti değildi, bununla birlikte onlara peygamber olarak gönderildi. Hz. Muhammed'in (s.a.) durumu da böyledir. Ümmi olmasına karşın ümmilere de başkalarına da gönderilmiştir. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Tekrarın faydasına gelince, en doğrusunu Allah bilir ya, o da şudur: Cenâb-ı Hak birinci âyette günahlardan dolayı yakalayıp cezalandırma ve azap etmeyi bildirmiş, fakat bu azabın ne olduğunu açıklamamıştır. O, diğer âyette ise bu azabın helâk etme ve tamamen yok etme olduğunu açıklamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak biz de günahları yüzünden onlarıhelâkettik. Firavun hânedanını da suya gömdük diye buyurmuştur. “Allah onları günahları dolayısıyla yakalayıp cezalandırdı”” meâlindeki beyanın, dünyadayken Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri sebebiyle âhirette karşılaşacakları ceza anlamında olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak iki âyetten birinde âhiretteki azabı, diğer âyette ise dünyadaki helâki bildirmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak birinci âyette Allah'ın âyetlerini inkâr etmeyi bildirmiş, fakat bunu açıklamamıştır. [§] Diğer âyette ise O, âyetlerini yalanlamayı bildirmiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak âyetlerini inkâr etmenin onları yalanlama olduğunu açıklamıştır. Ayrıca yalanlama haberlerde söz konusu olur. Aynı şekilde doğrulama da böyledir. Bunda imanın tasdik olduğuna delil vardır. Çünkü yalanlama bunun karşıtı ve zıddı kılınmıştır. Yine bu âyette imanın marifet (bilgi) olmadığına da delil vardır. Çünkü bunun karşıtı bilgisizliktir. Allah hakkında bilgisizlik ise yalanlama değildir. Fakat tasdik bilgiyle (marifet), yalanlama ise bilgisizlikle gerçekleşir. S E aia aisi Hh oke geli

Enfal 8:55

Allah katında canlıların en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir. Burada Cenâb-ı Hak Allah katında canlıların en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir diye buyurmuş, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: Allah katında canlıların en aşağı derecede olanları, sağır, dilsiz ve düşünemez olanlarıdır. Onlar canlıların en kötüsüdürler, zira onlar âyetleri ve hakkı işitmişler ve bunları akletmişler, fakat bunlara iman etmemişlerdir. Yani duydukları ve öğrendiklerini anlamalarına rağmen onlardan yararlanmadılar, tıpkı sağır ve dilsizin durumu gibi. Cenâb-ı Hak, anladıkları mesajlardan yararlanmadıkları için [canlıların en kötüsü olarak nitelemek suretiyle) onların akletmediklerini beyan etmiştir. Bunun âhirette olması da mümkündür. Yani onlar bu dünyada söz konusu organlardan yararlanmadıkları için kıyâmet günü sağır, dilsiz ve kör olarak diriltileceklerdir. Tıpkı “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız” meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Allah katında canlıların en kötüsü. Yani Allah katında canlılar içerisinde en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette açıkladığı gibidir: [§]“Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar”?0, Cenâb-ı Hak, Allah'ı inkâr eden ve O'nun âyetlerini yalanlayanların hayvanlardan daha şaşkın olduklarını bildirmiştir. “Hatta daha şaşkındırlar” meâlindeki beyanın anlamını ilgili yerde belirttik. Canlıların en kötüsü meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani imtihan edilen varlıklardan yeryüzünde yürüyenlerin en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir. Ayrıca bu kimseler inkâr ve imanı terketme üzere hayatları son bulursa bu niteliği kazanırlar. Yine bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Beni Kurayza hakkında indiğini söylemiştir. Bunlar Resülullah ile antlaşma yapmışlar sonra da O'na karşı Mekke müşriklerine silâh ve daha başka yardımda bulunmuşlardır. Bunun üzerine Resülullah onlarla yapılan antlaşmayı bozmuştur. Onlar “unuttuk ve hata ettik” diyorlardı. Sonra Resülullah onlarla ikinci defa antlaşma yapmış, onlar bunu yine bozmuşlardır. Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında Allah'tan korkmadan yaptıkları antlaşmayı bozanlardır meâlindeki beyan bunu ifade etmektedir. Âyetin sonu “antlaşmayı bozmaktan sakınmadan” veya “şirkten sakınmadan” demektir. Bazıları “canlıların en kötüsü” meâliyle başlayan âyetin inkârcılardan inatçı ve azgın zorbalar hakkında indiğini söylemiştir. Bu kimseler işittiklerini akletmiş ve incelemişler fakat bunu değiştirmiş ve buna iman etmemişlerdir. Müfessirler bu âyetin yorumunu buna göre yapmışlar ve âyete belirttiğimiz anlamı vermişlerdir. Yoksa âyette münafıkların kastedilmesi daha uygundur. Çünkü peş peşe antlaşmayı bozanların münafıklar olduğu bilinmektedir. ile aiz eimo içi çe

Enfal 8:56

Allah katında canlıların en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir. Burada Cenâb-ı Hak Allah katında canlıların en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir diye buyurmuş, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: Allah katında canlıların en aşağı derecede olanları, sağır, dilsiz ve düşünemez olanlarıdır. Onlar canlıların en kötüsüdürler, zira onlar âyetleri ve hakkı işitmişler ve bunları akletmişler, fakat bunlara iman etmemişlerdir. Yani duydukları ve öğrendiklerini anlamalarına rağmen onlardan yararlanmadılar, tıpkı sağır ve dilsizin durumu gibi. Cenâb-ı Hak, anladıkları mesajlardan yararlanmadıkları için [canlıların en kötüsü olarak nitelemek suretiyle) onların akletmediklerini beyan etmiştir. Bunun âhirette olması da mümkündür. Yani onlar bu dünyada söz konusu organlardan yararlanmadıkları için kıyâmet günü sağır, dilsiz ve kör olarak diriltileceklerdir. Tıpkı “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız” meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Allah katında canlıların en kötüsü. Yani Allah katında canlılar içerisinde en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette açıkladığı gibidir: [§]“Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar”?0, Cenâb-ı Hak, Allah'ı inkâr eden ve O'nun âyetlerini yalanlayanların hayvanlardan daha şaşkın olduklarını bildirmiştir. “Hatta daha şaşkındırlar” meâlindeki beyanın anlamını ilgili yerde belirttik. Canlıların en kötüsü meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani imtihan edilen varlıklardan yeryüzünde yürüyenlerin en kötüsü, inkâr eden ve bir daha da imana gelmeyenlerdir. Ayrıca bu kimseler inkâr ve imanı terketme üzere hayatları son bulursa bu niteliği kazanırlar. Yine bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Beni Kurayza hakkında indiğini söylemiştir. Bunlar Resülullah ile antlaşma yapmışlar sonra da O'na karşı Mekke müşriklerine silâh ve daha başka yardımda bulunmuşlardır. Bunun üzerine Resülullah onlarla yapılan antlaşmayı bozmuştur. Onlar “unuttuk ve hata ettik” diyorlardı. Sonra Resülullah onlarla ikinci defa antlaşma yapmış, onlar bunu yine bozmuşlardır. Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında Allah'tan korkmadan yaptıkları antlaşmayı bozanlardır meâlindeki beyan bunu ifade etmektedir. Âyetin sonu “antlaşmayı bozmaktan sakınmadan” veya “şirkten sakınmadan” demektir. Bazıları “canlıların en kötüsü” meâliyle başlayan âyetin inkârcılardan inatçı ve azgın zorbalar hakkında indiğini söylemiştir. Bu kimseler işittiklerini akletmiş ve incelemişler fakat bunu değiştirmiş ve buna iman etmemişlerdir. Müfessirler bu âyetin yorumunu buna göre yapmışlar ve âyete belirttiğimiz anlamı vermişlerdir. Yoksa âyette münafıkların kastedilmesi daha uygundur. Çünkü peş peşe antlaşmayı bozanların münafıklar olduğu bilinmektedir. ile aiz eimo içi çe

Enfal 8:57

Savaş esnasında eline düşerlerse. Denildi ki: Savaşta onları esir olarak alırsanız. Yine denildi ki: Savaşta onları ele geçirirseniz. Yine denildi ki: Savaşta onları bulursanız. Onlara yaptığınla geridekileri korkut. Bu beyan hakkında denildi ki: Onlar aracılığıyla geridekileri sakındır. Yani onlara, geride kalanların sakınacakları cezalar ver. Yani kaçınacakları. Yine denildi ki: Onlar aracılığıyla geridekilere öğüt ver. Yani onların dışındakilere. Âyet, Allah'ın inanmayacaklarını bildiği bir topluluk hakkında inmiştir. Onların âdeti antlaşmaları bozmaktı. Aziz ve Celil olan Allah, bu kimseleri sakındırmasını resülüne emretmiştir ki bu durum onlardan sonra gelenler için bir ibret ve sakınma vesilesi olsun. Şayet bu, söz konusu kimseler için men edici bir durum olmasa da bu kimselerin sakındırılması, başkalarına yarar sağlayacaktır. Eğer başkaları onun bu kimselere belirtildiği şekilde davrandığını görürlerse bu durum, onların benzeri davranışları yapmaktan sakındırma olur. Bundan dolayı “Sizin için kısasta hayat vardır”! buyurulmuştur. Zira bundan dolayı öldürüleceğini gören kimse başkasını öldürmekten kaçınır. Dolayısıyla bunda yaratılmışlar için hayat vardır. JAynı şekilde Allah düşmanla savaşmayı ve aralarında savaş açmayı rahmet yapmıştır. Çünkü insanın tabiatında savaştan nefret etmek vardır. Dolayısıyla kişi İslâm'ı terketmesiyle öldürüleceğini gördüğünde kendi canı hakkında sakındığı ve canını kaybedeceğinden korktuğu için bunu kabul eder. Böylelikle savaş rahmet olur. Aynı şekilde insanlar arasında Allah'ın, cana ilişkin koyduğu cezanın ve bundan daha alt düzeydeki cezaların tümü böyledir. Cenâb-ı Hak, bu cezaları, benzerinin tekrarlanmasını engellemek ve sakındırmak için koymuştur. Onlara yaptığınla geridekileri korkut meâlindeki beyan da böyledir. Yani bu kimselerden sonra gelenler için bir öğüt ve sakınma vesilesi olarak onları korkut demektir. Ki, belki akıllarını başlarına devşirirler. Azabı düşünmeleri, dolayısıyla antlaşmayı bozmamaları için. Aynı şekilde dünyada rağbet edilen ve korkulan her şey, âhirette vâdedilenler için bir sebep ve sakınma vesilesi kılınmıştır. Yine bu dünyada lezzetli ve arzu edilen her şey, âhiret hayatında cennette vâdedilen nimetlere sebep; nefret edilen ve çirkin olan her şey ise âhiret hayatında cehennemde olacağına ilişkin tehdit konusu yapılan azap hakkında bir sakınma vesilesi kılınmıştır. Dünya bu esas üzerine kurulmuştur. Âyette geçen “et-teşrid”, yani korkutma kavramı hakkında Ebü Ubeyde şöyle demiştir: Bunun anlamı “ayırma” kökünden gelmektedir. Yani onları ayır”. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onlara yaptığınla geridekileri korkut. Yani onları cezalandıracak ve sakındıracak fiilde bulun ki bununla geride kalanlar düşmanlardan ayrılsınlar. O şöyle demiştir: Denilir ki: “Onlara yaptığında korkut” anlamındaki ifade Kureyş lehçesine göre “onlara işittir” demektir. Yine denildi ki: Onları sakındır. Yani bunları geride kalanlar için ibret ve öğüt vesilesi kıl. Bu, bizim belirtmiş olduğumuz yorumdur. Ebü Avsece şöyle demiştir: “et-Tenkil”, korkutma ve hoşlanmayan şeyi reddetme; “en-nekâl” ise azaptır. Başkaları şöyle demiştir: Onlara yaptığınla geridekileri korkut. Yani onlar aracılığıyla öbürlerini yaptıkları işlerle korkut. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: “et-Teşrid” onların kelâmında dağıtmak ve ayırmak demektir. Bu anlamlar birbirine yakındır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Onlara yaptığınla korkut. Yani onlar aracılığıyla sakındır, tâ ki geridekiler senden korksunlar. “eş-Şerid” kovulmuş kimse demektir. Yine bu kelime az mânasına da gelir.

Enfal 8:58

Eğer bir topluluğun antlaşmayı bozacağından endişe edersen antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Endişe edersen. Yani bilirsen. Bir topluluğun antlaşmayı bozacağından endişe edersen antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir. Yani sen onların yapmış olduğu hıyanetin benzerini yapma. Bu durumda sen ve onlar hıyanet konusunda eşit olmuş olursunuz. Çünkü onlara göre siz antlaşmayı daha sonra yerine getirmek üzere sözleşmişsiniz. Bunun yerine onlara antlaşmayı sona erdirdiğini bildir. Sonra da onlar arasında savaş ilân et. Bazıları da 22. Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurân, I, 248. 23 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 180. şöyle demiştir: Bu beyanda gerçek anlamda korku kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Eğer sen onların antlaşmayı bozacaklarından veya hıyanet edeceklerinden korkarsan, sen onlara bozduğunu bildir. Yani antlaşmayı bozduğunu sen onlara bildir ki sen ve onlar antlaşmayı bozmaya dair bilgide eşit olasınız. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: Antlaşmayı bozduğunu onlara açıkça bildir. Yani onlara düşman olduğunu ve onlara savaş ilân ettiğini açık bir şekilde bildir, tâ ki bunu bilsinler ve bu konuda eşit olsunlar?. Bazıları da şöyle demiştir: “Ale's-sevâ”, yani açık bir durum üzere. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: İlim ehlinden birçok kimse demiştir ki: Antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir. Savaşmak istediğini onlara bildir, tâ ki bunu bilmekte senin gibi olsunlar. İşte bu, eşit olmaktır. Keysâni şöyle demiştir: Eşitlik adalet demektir. Yine o, şöyle demiştir: Antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir. Yani onların üzerine yürü. Zira onlar seni bildiler, sen de onları bildin. Bu anlamlar birbirine yakındır. Yorumun özü belirtmiş olduğum iki yorumdur. En doğrusunu Allah bilir. Antlaşmanın aslı ise Cenâb-ı Hakkın başka bir âyette bildirdiği şu ilâhi beyandır: “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna; onlara verdiğiniz söze, süresi doluncaya kadar riayet ediniz”, Cenâb-ı Hak, onlar bizimle olan antlaşmayı bozmadıkları, ihanet etmedikleri ve bize karşı kimseye arka çıkmadıkları müddetçe antlaşmanın süresi doluncaya kadar uymayı emretmiştir. Eğer bu tür davranışlardan birini yaparlarsa bizimle onlar arasındaki antlaşmayı bozacağımızı söyleriz. Bizimle onlar arasındaki antlaşmanın başlaması da böyledir. Bizden böyle bir talepleri olursa, bu antlaşmada müslümanlar için açık bir fayda ve bir hayır bulunmaması durumunda devlet başkanının onlarla antlaşma yapma hakkı yoktur. Buna göre o, antlaşmada müslümanlar için bir yarar ve hayır umduğunda bu antlaşmaya uymak ve bunu korumak gerekli olur. Eğer devlet başkanı onlardan korkar veya onlardan bir ihanet görürse antlaşmayı bozma hakkı vardır. En doğrusunu Allah bilir. Ayrıca eğer bu hıyanet, onların çoğunluğundan veya onlardan güç sahibi bir kimseden gelmişse devlet başkanının onlara antlaşmayı bozduğunu bildirmeden savaş ilân etme hakkı vardır. Eğer bu hıyanet, onların bir kısmından gizlilik ve hırsızlık aracılığıyla gelmişse devlet başkanının onlara antlaşmayı bozduğunu bildirmeden savaş açma hakkı yoktur. 4 Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurân, I, 249.

Enfal 8:59

İnkâra sapanlar sakın yakayı kurtardık sanmasınlar; çünkü ne yapsalar kurtulamayacaklardır. Bazı âlimler şöyle demiştir: Ey Muhammed! Müşriklerden Bedir günü senden kurtulan kimseler, başka savaşlarda seni onlara galip kılmayacağımı, kendilerinin kaçacağını ve bu hususta Allah'ı aciz bırakacaklarını sanmasın. Bazıları da şöyle demiştir: Kâfirler, Allah'ın ceza ve azabından kaçıp kurtulacaklarını sanmasın. Bazı âlimler “ennehüm yu'cizüne” (eşi vsz) şeklinde elifi mansup yaparak okumuştur. Elifi mansup okuyan kimse “lâ” harfini atar ve bu beyanı bağlantı (sıla) cümlesi yapar. Böylelikle şöyle demiş olur: Onların kurtulacağını sanır. Fakat çoğunluğun kırâati “innehüm” şeklinde esrelidir. Buna göre söz konusu beyan cümle başıdır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlar kurtulamayacaklardır buyurmuştur?, Denildi ki: “Mu'ciz”, “sâbık” ve fâit” (csu) kelimeleri aynı anlama gelmektedir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Sebekü” yani kurtuldular”. O, onlar kurtulamayacaklardır meâlindeki beyanı cümle başı yapmıştır. ere rel a

Enfal 8:60

Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın. Bazı âlimler şöyle demiştir: Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın. Savaşlara ve gazvelere, Bedire çıktığınız gibi silâhsız ve kuvvet hazırlamadan çıkmayın. Çünkü Cenâb-ı Hak, Bedir savaşını hak ile bâtıl olanı, haklı ve haksız olanı ayırmak için bir işaret yapmıştır. Bundan dolayı O, size Bedir savaşına silâhsız ve güç hazırlamadan çıkmanızı emretmiştir. Fakat bunun dışındaki savaş ve gazvelere hazır olmadan çıkmayın. Ayrıca onlar hazırlığı Rab'lerine itaat için terketmişlerdir. Zira hazırlıkla meşgul olmada O'na itaati terketmek söz konusudur. Cenâb-ı Hak güçleri yettiği kadarıyla savaş araçlarına dair hazırlık yapmalarını emretmiştir. Çünkü her ne kadar Cenâb-ı Hak, onlar için varedeceği bir sebep olmaksızın düşmanlara karşı onları galip getirmeye kâdirse de bu durum, hazırlık yapmamaya göre düşman için daha korkutucudur. Bu durum “Şu bir gerçek ki, yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah'a karşı duyduklarından daha şiddetlidir” meâlindeki beyan gibidir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak her ne kadar dostlarını vasıtasız bir şekilde düşmana galip getirmeye kâdir olsa da savaş araçlarını temin etmelerini emretmiştir. Fakat Cenâb-ı Hak, sebeplere riayet etmeyi emretmiştir, çünkü O, ölüm ve hayat gibi dünya işlerinin tümünü sebeplere bağlı kılmıştır. Halbuki Cenâb-ı Hak insanların ve tüm yaratılanların devamını kendilerine vereceği rızık olmaksızın, ölümü hastalık ve herhangi bir sebep olmaksızın da sağlayabilirdi. Fakat varlığı belirttiğimiz şekilde düzenledi. Güç anlamındaki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları “ok atma kuvveti” demiştir. Buna göre Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın. Bu çerçevede “Dikkat edin! Kuvvet atmaktır” buyurmuştur. [§] Resülullah bunu üç defa tekrarlamıştır?”. Elinizden geldiği kadar güç meâlindeki beyan savaşta kullanmaya güç yetiremediklerinizi değil de güç yetirdiğiniz silâhlar anlamına gelmesi mümkündür. Bazıları şöyle demiştir: Kuvvet silâhtır. Başkaları attır demiştir. Buradaki kuvvetin tüm savaş araç ve gereçleri olması mümkündür. Bu âyette fiilin sebebi olan kuvvetin önce olmasının mümkün olduğuna dair delil vardır. “Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık” meâlindeki beyanda Cenâb-ı Hak, fiile güç yetirmeyi değil, sebeplere güç yetirmeyi kastetmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutup caydırmak üzere savaş atları hazırlayın. Cenâb-ı Hak düşmanı korkutmak üzere savaş atlarını savaş için hazırlamayı emretmiştir. Ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildikleri. Bu beyan hakkında müfessirler farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Savaş atlarıyla müşrikleri korkutursunuz. Ve onların gerisinde olanlar ise yahudi ve hıristiyanlardır. Onların arasında olan bu kimseler de aynı şekilde korkutuluyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Ve onların gerisinde olanlar, onların arasındaki münafıklardır. Bunlar onları tanımıyorlardı. Onlar müşriklerin casusları ve gözcüleriydi, ötekilere müminlerin durumunu bildiriyorlardı. Bunlar da aynı şekilde korkutulmaktadır. Başkaları şöyle demiştir: Ve onların gerisinde olanlar, şeytanlardır. Bu bağlamda Resülullah'tan bir hadis rivayet etmişlerdir. Buna göre o şöyle buyurmuştur: “Bunlar şeytanlardır. Evinde asil bir at bulunan insanı şeytan çarpmaz”! ( Ve onların gerisinde olanlar meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Bunlar bundan sonra kıyâmete kadar gelecek düşmanlardır. Siz onları bilmezsiniz, ama Allah onları bilir. Eğer böyleyse bu âyette cihadın kıyâmete kadar devam edeceğine delil vardır. Bazıları şöyle demiştir: Onların gerisinde olanlar, şeytanlardır. Siz onları bilmezsiniz, ama Allah onları bilir. Bu beyan tıpkı “o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler”? meâlindeki beyanı gibidir. Eğer denilirse ki: Belirtilen “savaş atları” ve silâhlar hususunda şeytanlarda hangi korku olabilir? Buna şöyle cevap verilir: Şeytanlarda dostlarının hezimeti korkusu olur. Veya onların dostlarında korku olabilir. Fakat söz konusu korku şeytanlara nispet edilmiştir. Bu tür kullanımlar Kur'ânda çoktur. Allah'ın ve sizin düşmanlarınız. Allah'ın düşmanları müminlerin düşmanları olarak nitelenmiştir ki Allaha düşmanlığı benimseyen kimsenin müminlerin düşmanı olduğu; Allaha dostluğu benimseyen kimsenin de müminlerin dostu olduğu bilinsin. Müminlerin dostu olan, Allah'ın da dostu olur. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, size tastamam ödenecektir. Cenâb-ı Hak Allah yolunda harcadıklarının söz konusu kimseler için bereketlendirileceğini bildirmiştir. Bu dünyada yerine koyma tıpkı şu ilâhi beyanda bildirilen durum gibidir: Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir”. Âhiretteki yerine koyma ise sevaptır. Zerrece haksızlığa uğramazsınız. Bu beyan iki yoruma açıktır. Birinci muhtemel yorum şudur: Cenâb-ı Hakk'ın size emrettiği Allah yolunda cihat, bu hususta hazırlık yapma ve harcama konularında zerrece haksızlığa uğramazsınız. Zira canlarınız ve mallarınız Allah'ındır. Onun bunları sizden alma hakkı vardır. İkincisi de şudur: Âhiretteki sevap konusunda zerrece haksızlığa uğramazsınız. Yani O, size âhirette sevap veya bu dünyada yerine yenisini verecektir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Kolay elde edilecek bir kazanç ve kısa bir yolculuk olsaydı mutlaka peşinden gelirlerdi; fakat o meşakkatli yol onlara uzun geldi. Bir de kalkıp, ‘Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık' diye Allah'ın adına yemin edecek, böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Oysa Allah onların yalan söylediklerini elbette biliyor”. Taberâni, şeytan yerine “cin” lafzıyla rivayet etmiştir. Bu rivayetin senedinde “meçhul” râviler vardır (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VII, 27; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 97). 252 “Eyâdemoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları

Enfal 8:61

Eğer barışa yanaşırlarsa sen de yanaş. “Li’s-selmi” şeklinde üstün harekesiyle; “li’s-silmi” şeklinde esre harekesiyle de okunmuştur”. (SI Dil âlimleri şöyle demiştir: “lis-selmi” ) şeklinde üstün harekesiyle okuyanlar buna “antlaşma” anlamını vermişlerdir. “Li's-silmi” ) diye esre harekesiyle okuyanlar ise buna “İslâm” anlamı vermişlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın yorumu şudur: Yani eğer onlar barışa boyun eğerlerse ve bunu senden talep ederlerse sen de yanaş, yani onlara yönel. “Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında Allah'tan korkmadan yaptıkları antlaşmayı bozanlar” meâlindeki beyanda bildirildiği üzere onların antlaşmayı bozma gibi davranışları senin onlarla barışmanı engellemesin. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar senden talep ettiklerinde onların antlaşmayı bozmaları seni barıştan alıkoymasın. Allah'a güven. Onların ihanetinden ve antlaşmayı bozmalarından korkma. Zira Allah seni korur ve buna karşı sana yeter. Bazılarışöyle demiştir: Eğer barışa yanaşırlarsa. Yani eğer İslâm'a boyun eğer ve alçak gönüllülük yaparlarsa bunu kabul et ve onlara karşı alçakgönüllü ol. Tıpkı “Müminlere karşı da alçakgönüllü ol!” meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Cenâb-ı Hak onlara karşı alçakgönüllü olmasını emretmiştir. Burada onların bizden barış talep etmeleri durumunda bizim bunu kabul etmemiz gerektiği bildirilmiştir. Eğer bunu bizden talep etmezlerse bizim onlardan barış talep etmemiz buna mecbur kalmadıkça helâl değildir. Bu başka bir âyette bildirilen durumdur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Siz üstün durumda iken gevşeklik gösterip barış çağrısı yapmayın!” Cenâb-ı Hak onlarla savaşacak güç ve hazırlığımız olduğu halde onlara barış çağrısı yapmamızı bize yasaklamıştır. Fakat eğer ilk önce onlar bizden talep ederlerse bu konuda onlara icabet edilir. Bu beyanın, belirtmiş olduğumuz mânaya gelmesi de mümkündür. Yani onların antlaşmayı bozmaları seni alıkoymasın. Sen de yanaş. Bu beyanın müennes sigayla gelmesi, “müsâleme” ve “musâleha” kelimelerine atfen olabilir. Bazıları “selm” kelimesinin müennes olduğunu söylemiştir. Tıpkı şu sözde olduğu gibi: Barıştan dilediğin şeyleri alırsın Savaştan ise soluklarından küçük bir yudum sana yeter’, 257 Eğer denilirse ki: Sen de yanaş meâlindeki beyan hakkında İslâm görüşünü benimseyenlerin sözleri ne anlama gelir? Zira o, zaten İslâm'a davet ediyordu. Yine şüphe yok ki o, söz konusu kimselerin müslümanlığını kabul ediyordu. Buna şöyle cevap verilir: Kabul etmesine ilişkin emrin, antlaşmayı bozmaları durumundan onları sorumlu tutmayı terketme emri olması mümkündür. Çünkü bizler şöyle demekteyiz: Antlaşma döneminde onların karşılaştıkları yaralanmalar ve cezalandırılmalar onlar müslüman olurlarsa uygulanır ve bundan sorumlu tutulurlar. Eğer antlaşmayı bozup, sonra bu gibi şeyler başlarına gelir ve sonra da müslüman olurlarsa bunlardan dolayı sorumlu tutulmazlar. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın sen de yanaş buyurmuş olması mümkündür. Yani antlaşmayı bozma durumundaki tutumları sebebiyle onları cezalandırma. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu âyet neshedilmiştir. “Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Resülullah'ın yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”? meâlindeki âyet bunu neshetmiştir.?9 Bazıları “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün”! meâlindeki beyanın bunu neshettiğini söylemiştir. Yine bazıları “Siz üstün durumda iken gevşeklik gösterip barış çağrısı yapmayın!” meâlindeki beyanın bunu neshettiğini söylemiştir. Bundaki delâlet yönü belirtmiş olduğumuz şu durumdur: Devlet başkanı müslümanların haline bakarak barış ve antlaşmayı uygun görürse, bunu kabul eder ve onlarla barış yapar. Eğer müslümanlar savaşa güç yetirecek durumdayken barış talebi onlardan gelirse bunu kabul etmez. Bu âyetin neshedildiğine dair söz konusu âlimlerin belirtmiş olduğu görüşler hakkında ise bir bilgi sahibi değiliz. En doğrusunu Allah bilir. AO BERENE hka --- Dipnotlar: Bu beyit şair Abbâs b. Mirdâs'ındır. Beyit şu mânaya gelmektedir: Barış ne kadar uzasa da sana zarar vermez ve ondan sana sıkıntı ilişmez. Savaş ise bundan daha azı dahi sana yeter. Abbâs b. Mirdâs sahâbidir. Mekke'nin fethine ve Huneyn savaşına katılmıştır. O, kahraman şairlerden biridir (bk. İbn Hacer, el-İsâbe fi hayâtis-sahâbe, III, 633).

Enfal 8:62

o yal Isi R Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa. Barış konusunda seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa ve sana ihanet ederlerse. Kuşkusuz Allah sana yeter. Yani Allah onlara karşı sana imkân verir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce de hainlik ettiler, Allah da onları elinize düşürdü”, (SJEğer sen de yanaş% meâlindeki beyan İslâm hakkındaysa kuşkusuz Allah sana yeter meâlindeki beyan şu anlama gelir: Allah seni onların kalplerindeki münafıklığa muttali kılar. Yani her ne kadar sen onların sana dış görünüşte İslâm'ı benimser görünür iç dünyalarında ise daha önce oldukları hal üzere olmalarından korkarsan da bu durum onların müslümanlığını kabul etmekte seni engellemesin. Zira Allah seni buna muttali kılar ve bu hususta sana yeter. En doğrusunu Allah bilir. 9 Taberi, Tefsir, X, 34. Yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O'dur. Müminlerle meâlindeki beyanın “Cenâb-ı Hakk'ın Bedir günü müminlere destek için indirmiş olduğu melekler” anlamına gelmesi mümkündür. Müminlerle demek “onunla bulunan müminler” demek olması da mümkündür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak ona ve müminlere yardım etmek suretiyle onu desteklemiştir. Ona gelen yardım gerçekte Allah katındandı. Nitekim Cenâb-ı Hak “Zafer ancak Allah katından gelir” buyurmuştur. Allah'tan yardım bazan müminlerle ve bunun dışındaki araçlar aracılığıyla gelir; bazan ise vasıtasız bir şekilde O'nun lütfuyla gelir.

Enfal 8:63

Müminlerin gönüllerini birleştiren de O'dur. Dünyanın bütün servetiniharcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin. Bazıları şöyle demiştir: Müminlerin gönüllerini etrafında toplandıkları dinle birleştiren de O'dur. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı”. Cenâb-ı Hak onların inkâr ettikleri müddetçe düşman olduklarını bildirmiştir. Müslüman olduklarında kardeş olmuşlardır. Fakat bize göre İslâm'ın gönüllerde ülfeti sağlaması ve onları birleştirmesi gerekir. Bununla birlikte İslâm bulunduğu halde gönüllerin birleşmemesi durumu da mümkündür ki aralarını düzeltenin, lütfu ve keremiyle Allah olduğu bilinsin. Bu, fakat Allah onların aralarını düzeltti meâlindeki beyanda bildirilen durumdur. Âyette bildirilen gönüllerin birleştirilmesinin bazan dinle, bazan de Allah katından bir lütufla olması mümkündür. Aralarındaki ihtilaf ve düşmanlığın sebebi din ise, uzlaşma olduğunda ihtilaf ve düşmanlık ortadan kalkar. (SJEğer arzu ve isteklerden dolayıysa, bu durumda Allah'ın lütfuyla ortadan kalkar. O izzet ve hikmet sahibidir. İzzet sahibidir. Yani O'nu hiçbir şey aciz bırakamaz, emrinde ve hükmünde hikmet sahibidir.

Enfal 8:64

64. “Ey peygamber! Sana tâbi olan ‘müminlerle beraber Allah sana yeter. Ey peygamber! Sana tâbi olan müminlerle beraber Allah sana yeter. Bazı âlimler şöyle demiştir: Allah sana yeter ve sana tâbi olan müminler de sana yeter. Yani yardım etmek ve zafer vermekte Allah sana yeter. Ayrıca belirttiğimiz hususlarda da müminler için O sana yeter. Bazıları da şöyle demiştir: Allah sana yeter ve sana tâbi olan müminler de sana yeter. Yani Allah'ın yardımı sana yeter ve müminlerin yardımı sana yeter. “Yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O'dur”? meâlindeki beyanda bildirilen durum budur. İlk yorum daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. Göl YEREL ali ga İİ

Enfal 8:65

Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et! Savaşa teşvik iki şekilde olur. Birincisi, Hz. Peygamber'in onlara dünya menfaati vâdetmesi ve bu hususta ümit vermesidir. Verilecek olan ganimetler veya şunu yapana şu verilecek şeklindeki sözler gibi. Yahut bu, Hz. Peygamber'in onlara âhiret hayatında menfaat vâdetmesidir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. Allah yolunda yaptıkları harcamalarla âhirette kazanacakları bildirilen sevap şu ilâhi beyanda açıklanan husustur: “Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah'a ve resülüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat edersiniz. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır. O sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere, adn cennetleri içindeki güzel köşklere koyar. İşte büyük kurtuluş budur. Hoşunuza gidecek bir şey daha var: Allah'ın yardımı ve yakın bir fetih! Haydi müminleri müjdele”, Belirttiğimiz yoruma göre bunda dünya ve âhiret menfaatlerine ilişkin vâd ve onlara yönelik yardım vâdi vardır. 260 ( İkincisi, teşvikin, ötekilerine ilişecek bir zarar ve gelecek bir belâ olmasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Yeminlerini bozan, peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren ve size karşı saldırıyı ilk başlatan topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz! Oysa asıl çekinmeniz gereken Allah'tır; eğer yürekten inanıyorsanız. Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvây etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin, kalplerindeki öfkeyi yatıştırsın. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah bilmekte, hikmetle yönetmektedir”?”. Aziz ve Celil olan Allah, bu âyette müminlere yardım, gönüllerine sevinç yerleştirme, onlardan hüznü giderme ve ötekileri onların eliyle cezalandırma gibi düşmanla savaşta olan bütün hayır çeşitlerini birleştirmiştir. Yine bu âyette “Yeminlerini bozan, peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren ve size karşı saldırıyı ilk başlatan topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız?” buyruğuyla düşmana karşı bir teşvik vardır. Bütün bunlar savaşa teşvik etmekte ve düşmanla çarpışma konusunda onları gayretlendirmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener, sizden yüz kişi olursa bin kişiyi yener. Bu beyanın anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler şöyle demiştir: Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa şu kadar kimseyi yener. Bu beyan emir anlamındadır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Sizden sabırlı yirmi kişi bulunsun, bunlar şu kadar kimseyi yener. Cenâb-ı Hak on kişiye yüz kişiye karşı savaşma emri vermiştir. Bu âyetin emir anlamında olduğunun delili, “Allah şu andan itibaren yükünüzü hafifletti”! meâlindeki beyandır. Eğer emir ve azimet anlamında olmasaydı, yükü hafifletmenin bir anlamı olmazdı. Diğer 7! Bir sonraki âyet-i kerime. âlimler ise şöyle demiştir: Bu beyan, sabretmeleri ve düşmana karşı sabit durmaları durumunda galip olacaklarına dair vâd anlamındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak “Nice az birlik vardır ki, Allah'ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir”?? buyurmuştur. Söz konusu ilâhi beyan emir anlamında değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener buyurmuştur. Dolayısıyla O, onların sabretmeleri durumunda düşmanlarına galip geleceklerini bildirmiştir. Nitekim -en doğrusunu Allah bilir yaonlar böyledir. Zira bu beyanın zâhiri anlamı, vâd ve bildirmedir. En uygunu ise beyanın haber verme değil, emir anlamında olmasıdır. Bu mâna, belirtmiş olduğumuz “Allah şu andan itibaren yükünüzü hafifletti” meâlindeki beyana göredir. Çünkü onlar yaptıklarının bilincinde olmayan bir topluluktur. Lehlerinde ve aleyhlerinde olanın bilincinde olmayan. gl kaz Mei 7 [ ] “Allah sizde bir zayıflık Mı. bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa Allah'ın izniyle iki yüz kişiyi yener, sizden bin kişi olursa iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti. Eğer denilirse ki: Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi meâlindeki beyanın anlamı nedir? Zira Cenâb-ı Hak on kişiye, yüz kişiye karşı durmasını emrederken de onlarda bir zayıflık olduğunu bilmekteydi. Buna şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hak onlarda bir zayıflık olduğunu bilmesine rağmen bunda kendilerini helâk etme durumu olsa da bunu emretmişhafifletmesi bir rahmet ve lütuftur. Cenâb-ı Hak bir kişiye, on kişiye karşı durmasını emretmiştir. Zira imtihanının başlangıcı itibariyle O'nun, kimin zayıf olduğuna dair ilmi vardı. Ayrıca Cenâb-ı Hak kullarını güç yetirdikleri ve güç yetirmedikleri konularda imtihan edebilir. Bunda hikmet vardır, zira canlar O'na aittir; dilediği şekilde ve dilediği yolla bu canları alabilir. Bu, “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı”” meâlindeki beyanda bildirilen durumdur. Eğer hikmet bakımından O'nun böyle bir hakkı olmasaydı, onlara böyle bir emirde bulunması mümkün olmazdı. İkincisi, Cenâb-ı Hak, onlarda olacak olan zayıflığı bildiği gibi mevcut ve olmuş olan zayıflıklarını da bilmektedir. Bu, belirtmiş olduğumuz şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım”. Yani O, cihat edeceğini bildiği gibi, var olan bir mücahidi de bilmektedir. Söz konusu beyan da böyledir. Yine, yirmi ve iki yüz kişinin; yüz ve bin kişinin belirtilmesi, sayı bakımından bir sınırlama anlamına gelebilir. Bununla birlikte bir sınırlama anlamına da gelmeyebilir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak nesheden âyette, neshedilen âyette belirtilen sayıdan farklı bir sayıyı bildirmiştir. Çünkü neshedilen âyette ikiyüze karşı yirmi kişi; nesheden âyette ise sizden bin kişi olursa iki bin kişiyiyener meâlindeki beyanla iki bine karşı bin kişi bildirilmiştir. Eğer bu beyan, sayı sınırlama anlamına gelmese, bir kişinin iki kişiye karşı durması gerekir. İlk beyana göre ise bir kişinin on kişiye karşı durması gerekir. Bununla ilgili olarak Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Eğer bir kişi kâfirlerden iki kişiyle karşılaşır ve bunun üzerine esir alınırsa onun için fidye verme zorunluluğumuz yoktur. [9]Eğer üç kişiyle karşılaşır ve esir düşerse onun için fidye vermemiz gerekir.” O, bir kişiye iki kişiden kaçma hakkı tanımamıştır. Zira onun için fidye vermeyi zorunlu kılmamıştır. O, bir kişiye ancak üç kişiden kaçma hakkı tanımıştır. Nitekim o, bu kimse için fidye vermeyi gerekli görmüştür. Aynı şekilde İbn Abbâs'ın da böyle söylediği rivayet edilmiştir”. Bu beyanın sayı sınırlaması anlamında olması da mümkündür. Belirtilen sayı tamamlandığında kaçma caiz olmaz ve onların düşmana karşı durması gerekli olur. Eğer bu sayının altında iseler karşı durmaları gerekli olmaz. Yine Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak yirmi kişinin iki yüz kişiye karşı sabretmesini emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Yine O, yüz kişinin bin kişiye karşı sabretmesini emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. O şöyle demiştir: Sonra Cenâb-ı Hak Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti diye buyurmuştur. Böylece O, yüz kişinin iki yüz kişiye karşı durmasını emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Yine O, bin kişinin iki bin kişiye karşı durmasını emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Eğer bu beyan, sayı sınırlaması anlamına geliyorsa belirtildiğine göre şöyle denilebilir: Onlar, kendilerini kollayıp koruyacak kimseler arasında olmadıkça savaşmamaları mümkündür. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Sabır, Allah'ın emirleri karşısında nefsi tutmak; nefsin tüm şehvet ve zevklerinden onu alıkoymaktır. Eğer bir kimse bunu yaparsa düşmana galip gelir. Bazıları şöyle demiştir: Sabır, bir kişinin nefsini düşmanla savaşa alıştırması ve bu konuda onu sabit tutmasıdır. Şükretmeye gelince denildi ki: Canını ve eli altındakileri Allah için harcamasıdır, bunları başkası için harcamamasıdır. Bu durumda şükür ve sabır, her ne kadar dil bakımından farklı olsalar da sonuç itibariyle aynı olmaktadır. Çünkü şükür, kişinin, canı ve sahip olduğu imkânları Allah için harcamasıdır. Sabır ise kişinin, Allah'ın emrettiği her konuda nefsini tutması ve Allah'ın kendisine farz kıldığı her şeyi yerine getirmesidir. Eğer nef sini başkası için tutarsa o kişi için harcamış olur. Bundan dolayı “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”? meâlindeki beyanla sabır, iman olarak isimlendirilmiştir. ) Cenâb-ı Hak “iman eden ve salih amel işleyenler”78 meâlindeki başka bir beyanla iman olarak belirttiğini burada sabır olarak nitelemiştir. Allah sabredenlerle beraberdir. Düşmanlarına karşı yardım etme ve onlara galip gelmekte. DS a EMA eee --- Dipnotlar: tir. Bu O'nun bir adaletidir. Zira canlar O'na aittir. Eğer dilerse ölümle, dilerse öldürülme ve düşmanın öldürmesi suretiyle bu canları alır. Cenâb-ı Hakk'ın 73 Bir sonraki âyet-i kerime. 274 “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem daha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştırıcı olurdu” (en-Nisâ, 76 Yani önceleri bir kişinin on kişiden kaçmaması gerekirdi. Sonra bu neshedilmiş ve hafifletilmiştir. Öyle ki artık bir kişinin iki kişiden kaçmaması zorunlu olmuştur (bk. Buhâri, “Tefsir”, 8/6 âyeti; Taberi, Tefsir, X, 39; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 102, 103).

Enfal 8:66

Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et! Savaşa teşvik iki şekilde olur. Birincisi, Hz. Peygamber'in onlara dünya menfaati vâdetmesi ve bu hususta ümit vermesidir. Verilecek olan ganimetler veya şunu yapana şu verilecek şeklindeki sözler gibi. Yahut bu, Hz. Peygamber'in onlara âhiret hayatında menfaat vâdetmesidir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. Allah yolunda yaptıkları harcamalarla âhirette kazanacakları bildirilen sevap şu ilâhi beyanda açıklanan husustur: “Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah'a ve resülüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat edersiniz. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır. O sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere, adn cennetleri içindeki güzel köşklere koyar. İşte büyük kurtuluş budur. Hoşunuza gidecek bir şey daha var: Allah'ın yardımı ve yakın bir fetih! Haydi müminleri müjdele”, Belirttiğimiz yoruma göre bunda dünya ve âhiret menfaatlerine ilişkin vâd ve onlara yönelik yardım vâdi vardır. 260 ( İkincisi, teşvikin, ötekilerine ilişecek bir zarar ve gelecek bir belâ olmasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Yeminlerini bozan, peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren ve size karşı saldırıyı ilk başlatan topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz! Oysa asıl çekinmeniz gereken Allah'tır; eğer yürekten inanıyorsanız. Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvây etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin, kalplerindeki öfkeyi yatıştırsın. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah bilmekte, hikmetle yönetmektedir”?”. Aziz ve Celil olan Allah, bu âyette müminlere yardım, gönüllerine sevinç yerleştirme, onlardan hüznü giderme ve ötekileri onların eliyle cezalandırma gibi düşmanla savaşta olan bütün hayır çeşitlerini birleştirmiştir. Yine bu âyette “Yeminlerini bozan, peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren ve size karşı saldırıyı ilk başlatan topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız?” buyruğuyla düşmana karşı bir teşvik vardır. Bütün bunlar savaşa teşvik etmekte ve düşmanla çarpışma konusunda onları gayretlendirmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener, sizden yüz kişi olursa bin kişiyi yener. Bu beyanın anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler şöyle demiştir: Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa şu kadar kimseyi yener. Bu beyan emir anlamındadır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Sizden sabırlı yirmi kişi bulunsun, bunlar şu kadar kimseyi yener. Cenâb-ı Hak on kişiye yüz kişiye karşı savaşma emri vermiştir. Bu âyetin emir anlamında olduğunun delili, “Allah şu andan itibaren yükünüzü hafifletti”! meâlindeki beyandır. Eğer emir ve azimet anlamında olmasaydı, yükü hafifletmenin bir anlamı olmazdı. Diğer 7! Bir sonraki âyet-i kerime. âlimler ise şöyle demiştir: Bu beyan, sabretmeleri ve düşmana karşı sabit durmaları durumunda galip olacaklarına dair vâd anlamındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak “Nice az birlik vardır ki, Allah'ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir”?? buyurmuştur. Söz konusu ilâhi beyan emir anlamında değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener buyurmuştur. Dolayısıyla O, onların sabretmeleri durumunda düşmanlarına galip geleceklerini bildirmiştir. Nitekim -en doğrusunu Allah bilir yaonlar böyledir. Zira bu beyanın zâhiri anlamı, vâd ve bildirmedir. En uygunu ise beyanın haber verme değil, emir anlamında olmasıdır. Bu mâna, belirtmiş olduğumuz “Allah şu andan itibaren yükünüzü hafifletti” meâlindeki beyana göredir. Çünkü onlar yaptıklarının bilincinde olmayan bir topluluktur. Lehlerinde ve aleyhlerinde olanın bilincinde olmayan. gl kaz Mei 7 [ ] “Allah sizde bir zayıflık Mı. bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa Allah'ın izniyle iki yüz kişiyi yener, sizden bin kişi olursa iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti. Eğer denilirse ki: Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi meâlindeki beyanın anlamı nedir? Zira Cenâb-ı Hak on kişiye, yüz kişiye karşı durmasını emrederken de onlarda bir zayıflık olduğunu bilmekteydi. Buna şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hak onlarda bir zayıflık olduğunu bilmesine rağmen bunda kendilerini helâk etme durumu olsa da bunu emretmişhafifletmesi bir rahmet ve lütuftur. Cenâb-ı Hak bir kişiye, on kişiye karşı durmasını emretmiştir. Zira imtihanının başlangıcı itibariyle O'nun, kimin zayıf olduğuna dair ilmi vardı. Ayrıca Cenâb-ı Hak kullarını güç yetirdikleri ve güç yetirmedikleri konularda imtihan edebilir. Bunda hikmet vardır, zira canlar O'na aittir; dilediği şekilde ve dilediği yolla bu canları alabilir. Bu, “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı”” meâlindeki beyanda bildirilen durumdur. Eğer hikmet bakımından O'nun böyle bir hakkı olmasaydı, onlara böyle bir emirde bulunması mümkün olmazdı. İkincisi, Cenâb-ı Hak, onlarda olacak olan zayıflığı bildiği gibi mevcut ve olmuş olan zayıflıklarını da bilmektedir. Bu, belirtmiş olduğumuz şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım”. Yani O, cihat edeceğini bildiği gibi, var olan bir mücahidi de bilmektedir. Söz konusu beyan da böyledir. Yine, yirmi ve iki yüz kişinin; yüz ve bin kişinin belirtilmesi, sayı bakımından bir sınırlama anlamına gelebilir. Bununla birlikte bir sınırlama anlamına da gelmeyebilir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak nesheden âyette, neshedilen âyette belirtilen sayıdan farklı bir sayıyı bildirmiştir. Çünkü neshedilen âyette ikiyüze karşı yirmi kişi; nesheden âyette ise sizden bin kişi olursa iki bin kişiyiyener meâlindeki beyanla iki bine karşı bin kişi bildirilmiştir. Eğer bu beyan, sayı sınırlama anlamına gelmese, bir kişinin iki kişiye karşı durması gerekir. İlk beyana göre ise bir kişinin on kişiye karşı durması gerekir. Bununla ilgili olarak Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Eğer bir kişi kâfirlerden iki kişiyle karşılaşır ve bunun üzerine esir alınırsa onun için fidye verme zorunluluğumuz yoktur. [9]Eğer üç kişiyle karşılaşır ve esir düşerse onun için fidye vermemiz gerekir.” O, bir kişiye iki kişiden kaçma hakkı tanımamıştır. Zira onun için fidye vermeyi zorunlu kılmamıştır. O, bir kişiye ancak üç kişiden kaçma hakkı tanımıştır. Nitekim o, bu kimse için fidye vermeyi gerekli görmüştür. Aynı şekilde İbn Abbâs'ın da böyle söylediği rivayet edilmiştir”. Bu beyanın sayı sınırlaması anlamında olması da mümkündür. Belirtilen sayı tamamlandığında kaçma caiz olmaz ve onların düşmana karşı durması gerekli olur. Eğer bu sayının altında iseler karşı durmaları gerekli olmaz. Yine Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak yirmi kişinin iki yüz kişiye karşı sabretmesini emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Yine O, yüz kişinin bin kişiye karşı sabretmesini emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. O şöyle demiştir: Sonra Cenâb-ı Hak Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti diye buyurmuştur. Böylece O, yüz kişinin iki yüz kişiye karşı durmasını emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Yine O, bin kişinin iki bin kişiye karşı durmasını emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Eğer bu beyan, sayı sınırlaması anlamına geliyorsa belirtildiğine göre şöyle denilebilir: Onlar, kendilerini kollayıp koruyacak kimseler arasında olmadıkça savaşmamaları mümkündür. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Sabır, Allah'ın emirleri karşısında nefsi tutmak; nefsin tüm şehvet ve zevklerinden onu alıkoymaktır. Eğer bir kimse bunu yaparsa düşmana galip gelir. Bazıları şöyle demiştir: Sabır, bir kişinin nefsini düşmanla savaşa alıştırması ve bu konuda onu sabit tutmasıdır. Şükretmeye gelince denildi ki: Canını ve eli altındakileri Allah için harcamasıdır, bunları başkası için harcamamasıdır. Bu durumda şükür ve sabır, her ne kadar dil bakımından farklı olsalar da sonuç itibariyle aynı olmaktadır. Çünkü şükür, kişinin, canı ve sahip olduğu imkânları Allah için harcamasıdır. Sabır ise kişinin, Allah'ın emrettiği her konuda nefsini tutması ve Allah'ın kendisine farz kıldığı her şeyi yerine getirmesidir. Eğer nef sini başkası için tutarsa o kişi için harcamış olur. Bundan dolayı “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”? meâlindeki beyanla sabır, iman olarak isimlendirilmiştir. ) Cenâb-ı Hak “iman eden ve salih amel işleyenler”78 meâlindeki başka bir beyanla iman olarak belirttiğini burada sabır olarak nitelemiştir. Allah sabredenlerle beraberdir. Düşmanlarına karşı yardım etme ve onlara galip gelmekte. DS a EMA eee --- Dipnotlar: tir. Bu O'nun bir adaletidir. Zira canlar O'na aittir. Eğer dilerse ölümle, dilerse öldürülme ve düşmanın öldürmesi suretiyle bu canları alır. Cenâb-ı Hakk'ın 73 Bir sonraki âyet-i kerime. 274 “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem daha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştırıcı olurdu” (en-Nisâ, 76 Yani önceleri bir kişinin on kişiden kaçmaması gerekirdi. Sonra bu neshedilmiş ve hafifletilmiştir. Öyle ki artık bir kişinin iki kişiden kaçmaması zorunlu olmuştur (bk. Buhâri, “Tefsir”, 8/6 âyeti; Taberi, Tefsir, X, 39; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 102, 103).

Enfal 8:67

[Esirlere İlişkin Bazı Hükümler] O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Allah, esir alma hususunda, resülünü ve onun ashâbını şu ilâhi beyanla uyarmıştır: O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Esirlerden fidye alma konusunda Cenâb-ı Hak şu ilâhi beyanla uyarıyı arttırmıştır: Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti istiyor. Ayrıca Resülullah'tan (s.a.) rivayet edildiğine göre o, esirler hakkında ashâbına danıştığında Hz. Ebü Bekir fidye almayı işaret etmiş, Hz. Ömer ise öldürülmelerini teklif etmiştir. Bunun üzerine o, “Gökten azap inseydi sadece Ömer kurtulurdu” buyurmuştur?”, Cenâb-ı Hak esir alma meselesinde onları uyarmış, fidye alma konusunda ise daha şiddetli bir uyarıda bulunmuştur. Ayrıca O, “Şimdi vurun boyunlarının üstüne, vurun, onların bütün parmaklarına“ meâlindeki beyanla öldürmeyi ve boyunlarını vurmayı emretmiştir. Şüphesiz Cenâb-ı Hak boyunlarına ve parmaklarına vurmayı emretmiştir. Aynı şekilde “eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şeyden (fidye) dolayı size büyük bir azap dokunurdu”?! meâlindeki beyan da uyarı anlamındadır. Ebü Bekir el-Esam bu görüşü benimsemiştir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Geçmişte bir yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetlerini kuruncaya kadar peygamberlerin esirleri bulunmazdı??. ( Said b. Cübeyr'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Öldürmek suretiyle onlara karşı hâkimiyet kurulmadıkça müşriklerin esirlerine karşı fidye alınmaz ve onlara iyi davranılmaz. O, bu sözlerinden sonra şu âyeti okumuştur: “Nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın”. Bu âlimler bu görüşü benimsemiştir. İbn Abbâs, “İshân” kelimesinin öldürme demek olduğunu söylemiştir. Ebü Muâz ise şöyle demiştir: “Yushinü”, yani boyun eğdirinceye kadar. “Müshan” boyun eğen demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Hâkimiyetini kuruncaya kadar. Yani o yerin sakinlerine hâkimiyet kuruncaya kadar. Ölü ve yaralıları arttırıncaya kadar. Bir toplulukta ölü ve yaralıları arttırdığında “eshante fi'l-kavmi” (pya) 5 2231) denilir. Yine “darabehü hattâ eshanehü” denilir ve “ayağa kalkamayacak kadar onu dövdü” anlamı kastedilir. İmam Muhammed'in bazı meselelerde belirtmiş olduğu anlam budur. Şöyle ki eğer bir kimse bir ava ok atar ve onu yere indirecek şekilde isabet ettirir, daha sonra bir başkası bu ava ok atar ve isabet ettirirse, bu, önceki kişinindir. Çünkü bu kimse avı yere indirmek suretiyle onu artık av olmaktan çıkarmıştır. Bu, bizim sözünü ettiğimiz vurmadır. “sehune, yeshunu, sehânetün” (aré,45.,45) ile “sehune, yeshunu, sühünetün” kalıpları birdir. Sertleşme, katılaşma anlamındadır?, Bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi şudur: Bir peygamberin esirlerden fidye alması uygun değildir, tâ ki o yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyet kuruncaya kadar. Yani galip gelinceye kadar. Öyle ki o yerde galip geldikten sonra eğer fidye alıp onları serbest bırakırsa, onların dönüşü bir mukavemet ve kuvvete dayalı olmaz. Fakat o, söz konusu yerde galip gelmez, sonra da fidye alırsa onların dönüşü bir mukavemete dönük olur. Bu caiz değildir. İkinci yorum şudur: Bir peygamberin yeryüzünde galip gelinceye kadar esir alması uygun değildir. Yani din tümüyle Allah'ın oluncaya kadar. Tıpkı “fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın” meâlindeki beyan gibi. Bu hüküm, ondan önceki peygamberler içindi. Cenâb-ı Hak bu konuda resülüne ruhsat verdi. (JMüfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) Bedir günü ashâbıyla esirler konusunda istişarede bulundu. O, Hz. Ebü Bekire “Ey Ebü Bekir! Bunlar hakkında ne dersin?” buyurdu. O da şöyle cevap verdi: Yâ Resülallah! Bunlar senin kavmin ve senin akrabaların, bunları bırak ve bunlara merhamet et. Umulur ki Allah onların tövbelerini kabul eder. Hz. Ömer ise şöyle dedi: Yâ Resülallah! Bunlar seni yalanlayıp yurdundan çıkardılar. Onları getirip boyunlarını vur. Abdullah b. Revâha da şöyle dedi: Yâ Resülallah! Odunu çok bir vadiye bak, bunları oraya doldur ve ateşe ver. Hz. Abbâs ona “merhametini kestin” dedi. Bunun ardından Resülullah süküt etti ve onlara bir cevap vermedi. Daha sonra kalktı ve oraya girdi. İnsanların bir kısmı “Ebü Bekir'in görüşünü benimsedi”, bazıları “ Ömer'in görüşünü benimsedi”, bazıları ise “ Abdullah'ın görüşünü benimsedi” dediler. Sonra Hz. Peygamber onların yanına gelerek şöyle buyurdu: Allah bazı insanların kalbini öyle yumuşatır ki bunların kalbi sütten daha yumuşak olur. Bazı insanların kalbini katılaştırır ki taştan daha sert olur. Sana gelince ey Ebü Bekir! Sen İbrahim (a.s.) gibisin. O şöyle demişti: “Bundan böyle kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin”?. Yine ey Ebü Bekir! Sen İsâ (a.s.) gibisin. Nitekim o, şöyle demişti: Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır”?” Ey Ömer! Sen Müsâ (a.s.) gibisin. Nitekim o, şöyle demişti: Ey Rabbimiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver, Resülullah yine şöyle dedi: Ey Ömer! Sen Nuh (a.s.) gibisin. Nitekim o, şöyle demişti: “Nuh “Rabbim” dedi, “Yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma!”? Onlardan hiçbiri fidye vermeksizin veya boynu vurulmaksızın kurtulmasın. [§] Abdullah şöyle dedi: Süheyl b. Beyzâ hariç, zira ben onun İslâm'ı zikrettiğini işittim. Bunun üzerine Resülullah süküt etti. Ben başıma taş yağacağı korkusu yaşadığım o günden daha korkunç bir gün görmedim. Öyle ki Resülullah şöyle buyurmuştu: “Sadece Süheyl b. Beyzâ” Akabinde Cenâb-ı Hak bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir meâlindeki âyetini indirmiştir”. O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir. Bu beyanın “sizden öncekiler için” anlamına gelmesi de mümkündür. Fakat sizlerin için esirler ve ganimet helâl kılınmıştır. Âyetler ve rivayet edilen hadisler, eğer o yerde hâkimiyet kurmuşsa esirlerinin bulunmasının caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü eğer hâkimiyet kurmadan önceki durumda olduğu gibi sonra da caiz olmasaydı buradaki tahsisin bir anlamı kalmazdı. Cenâb-ı Hak bu durumu şu ilâhi beyanla açıklamıştır: Nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın). Âlimler esirlerin mal karşılığında serbest bırakılmasına dair farklı görüşler ileri sürmüştür. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Bu durum, müslümanların sayısının az olduğu Bedir günüydü. Müslümanların sayısı çoğaldığında ve hâkimiyetleri kuvvetlendiğinde Allah esirler hakkında şu hükmü indirmiştir: İster lütuf olarak, ister fidye karşılığında. Dolayısıyla Hz. Peygamber ve müminlere tercih hakkı tanınmıştır. Dilerlerse bunları öldürürler, dilerlerse köle alırlar, dilerlerse fidye alırlar?!. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'ın esirlere muamelesi gibi davranılır. Yani dilerse bağışlar dilerse fidye alır?. Diğer âlimler bu görüşün aksini benimsemiştir. Mezhep imamlarımız şöyle demiştir: Devlet başkanı mala ihtiyaç duyarsa fidye alır. Nitekim belirtmiş olduğumuz âyetler ve hadisler hâkimiyetkurduktan sonrafidye almanın caiz olduğunu göstermektedir. Eğer devlet başkanı mala ihtiyaç duymazsa onları öldürme hakkı vardır. Çünkü bu, düşman için daha yıkıcı ve müminlerden korkmalarını sağlamakta daha etkilidir. Bazı âlimler şöyle demiştir: [§] Devlet başkanının bunları köle alma hakkı da vardır. Bu, söyledikleri gibi esirin Ehl-i Kitap'tan veya Araplar'ın dışındakilerin olması durumundadır. Fakat putperest Araplar, köle olarak alınamazlar. Çünkü Hz. Peygamber'in Araplar'dan esir aldığında bunlardan herhangi birini köleleştirdiğini bilmiyoruz. Yine Hz. Ebü Bekir'in dinden dönenlerden birini köleleştirdiğine dair bir bilgi bize ulaşmamıştır. Yüce Allah, “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahutmüslüman olacaklar”? buyurduğu halde onların köleleştirilmesi nasıl caiz olabilir? Fidye ve öldürme ise Hz. Peygamber'in Bedir esirlerine yönelik yapmış olduğu fiillerdendir?. Hz. Peygamber'in esirlere yapılacak muamele hakkında ashâbıyla istişare ettigine dair rivayetlerde ictihatla amel etmeye dair delil vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.) Hz. Ebü Bekir ve Hz. Ömere söylediği rivayet edilen şu sözlere gelince: “Ey Ebü Bekir ve ey Ömer! Rabbim ikinize danışmamı bana vahyetmektedir. Eğer siz ikiniz ihtilaf etmezseniz size karşı çıkmazdım veya sizin görüşünüzün aksini yapmazdım””s. Resülullah'ın “Eğer siz ikiniz ihtilaf etmezseniz size karşı çıkmazdım veya sizin görüşünüzün aksini yapmazdım” dediği bu sözlere göre hiç kimsenin o ikisine karşı çıkması caiz değildir. Ayrıca Hz. Peygamber'in esirlerden aldığı fidyeyi hangi şekilde aldığına dair bir bilgi yoktur. Cizye karşılığında olmaksızın onları bırakma ve memleketlerine geri gönderme şeklindedir. Zira onlardan cizye alınmasının caiz olmadığı ve onların bu şekilde bırakılması, bu kimselerin görüşüdür. Âyette buna dair delil vardır. Bu, “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar” meâlindeki beyanda belirtilmiştir. Yine bu konuda şöyle bir rivayet vardır: “Arap yarımadasında iki din bir arada bulunmaz””, Ancak şöyle denilebilir: Belirtilen fidye alma hadisesi bu durumdan önceydi, bu hüküm ise daha sonradır. En doğrusunu Allah bilir. 268 Mütezile şöyle demiştir: Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti istiyor meâlindeki beyanda, kulların günah işlemeyi dilemeleri durumunda Allah'ın onların dilediği fiilleri yapmalarını dilemediğine ilişkin delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların dünya varlığını dilediklerini, kendisinin ise âhireti dilediğini bildirmiştir. Dolayısıyla onlar mâsiyet dilemişler, O ise onlar için âhireti dilemiştir. Fakat bize göre âyetin yorumu şöyledir: Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti istiyor. Yani siz dünya varlığı istiyorsunuz, oysa Allah âhiret hayatını ve nimetlerini sizin için istiyor. Ayrıca, Allah onlar için âhireti ve buradaki hayatı dilemişti, onlar ise kervanı ve dünya nimetlerini dilemişlerdi. Neticede ise onların dilediği değil, Allah'ın onlar için dilediği şey gerçekleşmiştir. Yani Cenâb-ı Hak onların kendileri için tercih etmiş olduğu şeyin dışında bir durumu tercih etmiştir. Bu işin esası şudur ki Aziz ve Celil olan Allah, Bedir savaşına katılan müslümanlar için âhireti dilemiş ve neticede O'nun dilediği şey gerçekleşmiştir; kâfirler için cehennemi dilemiş ve neticede O'nun dilediği şey gerçekleşmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor””” En uygun yorum, buradaki iradenin, sevgi ve muhabbet olmasıdır. Yani siz dünya varlığını seviyorsunuz, oysa Allah âhireti istiyor. Bu başka bir âyette bildirilen durumdur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hatırlayın, Allah size “iki topluluktan biri sizindir” diye vâdediyordu, siz güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz””3, Onlar güçsüz olanla savaşmak istiyorlardı, tâ ki ganimetler onların olsun. Allah'a izafe edilen irade üç farklı anlamdadır. İlki rıza anlamında olmasıdır. Tıpkı “Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”” meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Onlar O'nun kendilerini terketmelerini delil getirmekteydiler ve Allah'ın yaptıklarından razı olduğu görüşündeydiler. İkincisi, iradenin emir anlamında olmasıdır. Tıpkı “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti! derler”“ meâlindeki beyanda belirtildiği gibi. Üçüncüsü, iradenin, her failin fiilinin niteliği olması anlamındadır. Öyle ki onun fiili hata, gaflet ve tabiatı neticesinde ortaya çıkmaz, aksine tercih neticesinde ortaya çıkar. --- Dipnotlar: 22 İbn Zeydden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, X, 48). Ayrıca İbn Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdüye, Nâfi‘ ve İbn Ömer (r.a.) tarikiyle rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l Bir sonraki âyet-i kerime. “Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın). Sonra ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak; tâ ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin)” (Muhammed, 47/4) (bk. Taberi, Tefsir, X, 43; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VII, 457). 81 bk. İbn Manzür, Lisânü'lArab, “shn” md. 2897 “Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin”. “Ey Rabbimiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver; elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler!” (Yünus, 10/88). 29 Abdullah b. Abbâs'tan (r.a.) rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 383; 22 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 494; Abd b. Humeyd de rivayet etmiştir (bk. Süyüti, edDürru'i-mensür, VII, 458). “Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar”. Âyetin Hz. Ebü Bekir döneminde mürtetlerle yapılan savaşa işaret ettiği rivayet edilmiştir. 2 Hz. Peygamber, Bedir esirlerinden Nadr b. Hâris, Ukbe b. Ebü Muayt ve Tüme b. Adi'in öldürülmesini emretmiştir. Çünkü bunlar müslümanlara eziyet etme konusunda müşriklerin önderlerindendiler (bk. İbn Hişâm, es-Siretü'n-nebeviyye, III, 193-194; Ebü Dâvüd, 5 Bu lafızlarla rivayetin kaynağını bulamadım. Fakat Taberâni, Mucemü'l-kebirde ve Mucemü'l-vasit'te “eğer görüş birliğinde olsaydınız” ifadesiyle bunu rivayet etmiştir. Bu, Bedir esirlerinin durumu hakkındadır. Bu rivayetin sened zincirinde Ebü Ubeyde b. Fudayl b. İyâz vardır. Bu râvi “hadiste gevşek” (leyyin) olarak nitelenmiştir. Diğer râvileri sikadır (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, IX, 68). Bu lafızlarla Hz. Ömer'den (r.a.) merfü olarak rivayet edilmiştir. Bu mânada sözler başka kaynaklarda da rivayet edilmiştir (bk.

Enfal 8:68

Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu. Bu beyanın anlamına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan biri Ebü Bekir el-Esamm'ın söylediği görüştür. Ona göre âyetin yorumu şöyledir: Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı -ki bu hüküm Cenâb-ı Hakk'ın, emrinin aksine hata yapanları yaptıkları fiiller karşılığında cezalandırmamasıdır- esirlerden ve onlardan aldığınız fidyelerden elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu. Diğer âlimler ise şöyle demiştir: Allah'ın bu ümmete ganimetleri helâl kıldığına dair daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz ve helâl saydığınız menfaatler sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu. Bazıları da şöyle demiştir: Allah'ın, menfaat elde etmeleri ve diger bazı fiilleri yapmalarından ötürü tövbe etmelerine ve Allah'ın onların tövbelerini kabul edeceğine dair daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı bu sebeple size azap dokunurdu. Bu âyetin bundan başka bir yorumu da olabilir. “Şimdi vurun boyunlarının üstüne, vurun, onların bütün parmaklarına”?! meâlindeki beyanda esir almanın mübah olduğuna ve bunun imkânına dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak “şimdi vurun boyunlarının üzerine” buyurmuştur. Boyunların üzerine vurmak ise başları boyun ekleminden ayırmaktır. Buna savaşta çok az imkân bulunur. Dolayısıyla savaşta başların gövdeden ayrılmasına güç yetirilmez. Buna ancak söz konusu kimseler esir alınıp ele düşürüldükten sonra imkân bulunur. Âyette bildirildiği üzere parmaklara vurmaya gelince bu durum savaşta meydana gelir. Çünkü savaşta elde edilene ve imkân bulunana vurulur. Dolayısıyla bunda Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı meâlindeki ilâhi beyanın işaret ettiği anlam ve yorum vardır. Bu âyetin, daha önce geçen şu ilâhi beyana bir ek konumunda olması da mümkündür: “Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Doğru olan apaçık ortaya çıktıktan sonra, sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi bu konuda seninle tartışıyorlardı”. Allah'ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı, yani iki topluluktan birine karşı Cenâb-ı Hakk'ın sizin zafere ulaşmanıza hükmetmeseydi ( Resülullah'a karşı mücadeleniz, savaşa çıkma konusunda ona muhalefetiniz ve kervanı istemeniz sebebiyle size azap dokunurdu. Veya şöyle denilebilir: Cenâb-ı Hakk'ın kimseyi azap etmeme ve içtihada dayanarak yaptıkları hatadan dolayı cezalandırmama hükmü olmasaydı size falanca durum dokunurdu. “Elde ettiğiniz” meâlindeki beyan burada “yaptığınız” anlamındadır. EFE iğ Le ILS eaii al ni

Enfal 8:69

Artık aldığınız ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin. Bazı âlimler şöyle demiştir: Helâl ve hoş olarak. Bu kavramlar birdir. Her helâl hoştur, her haram ise kötüdür. Söz konusu şey helâl olduğunda iyi hale gelir; haram oldugunda ise kötü hale gelir. Fakat “helâl ve hoş olarak” meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Dini bakımdan helâl; tabii özelliği bakımdan iyi. Aynı şekilde haram, dini bakımdan haramdır, kötü ise tabii özelliği bakımdan kötüdür. Helâllik ve haramlıktan ancak şeriat yönüyle; iyilikten ve kötülükten ise tabiat özelliği yönüyle söz edilebilir. İyi, kendisiyle lezzet alınan ve kötülük barındırmayan şeydir. Çünkü kötülük korkusu söz konusu kişinin üzülmesine sebep olmakta, iyiliği ve lezzeti yok etmektedir. Burada bildirilen niteliğiyle iyi fiil caizdir. Çünkü müşrikler, malları helâl olmayan şekillerde ve geçersiz yöntemlerle elde ediyor ve topluyorlardı. Dolayısıyla onlar, bu geçersiz yöntemlerle elde edilmiş malları ganimet olarak aldıklarında bunları yemekten hoşlanmıyorlardı. Cenâb-ı Hak hoş olarak meâlindeki beyanıyla onların kalplerini hoş tuttu. Bunda geçersiz bir satıştan elde edilen mala dair tasarrufun ve bunun değiş-tokuşunun caiz olduğuna, ayrıca her ne kadar geçersiz yöntemlerle elde edilmiş olsa da satıcının izninden sonra bunun yenmesinin iyi olduğuna delil vardır. İlk durum da böyledir. Bizim belirtmiş olduğumuz yorum da mümkündür. Yine âyette kâfirlerin küfür dönemlerinde yapmış oldukları fiillerden, yapmadıkları ibadetlerden sorumlu tutulmayacaklarına dair delil vardır. Çünkü onlar, bunlardan sorumlu değillerdi. Aksine onlar sadece inanmakla yükümlüdürler. Allah'a itaatsizlikten sakının. Size emrettiği ve yasakladığı şeylerde. Ona isyan etmeyin. Allah son derecede bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Tövbe eden ve yaptığından dönen için. ies; Sais iL İl İZE G 35 soğ

Enfal 8:70

Ey peygamber! Elinizdeki esirlere şöyle de: Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse sizden alınandan daha iyisini size verir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Âyet Abbâs b. Abdülmuttalib ve arkadaşları hakkında inmiştir. İbn Abbâs da aynen şöyle diyor: Hz. Peygamber'e dediler ki: Senin getirdiğine iman ettik ve senin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ederiz. Bunun üzerine eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse meâlindeki âyet inmiştir. Yani eğer Allah sizin kalplerinizde imana dair bir inanç ve elçisini tasdik fiili görürse. Sizden alınandan daha iyisini size verir. Yani iman ve tasdik. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak sizin başınıza gelenin yerine bunun daha iyisini verir”? Fakat bunda ve başka âyetlerde şu durum vardır ki bir fiilin benzerini yapanlar bu konuda eşittirler. Söz konusu kişi için gerçekleşeceği bildirilen vâd yerine gelecektir. Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın onların kalplerinde inanacaklarına dair görmüş olduğu imandır. Sizden alınandan daha iyisini size verir. Yani size daha iyisini verdi. Bu imandır. Kıssada belirtilmiş olan sizden alınan mallardan daha iyisi. “fe'ale” yerine “yef'alü” (Jai) kalıbı kullanılabilir. Tıpkı “iz yekülü'l-munâfiküne” (gej ),i; 31)“ beyanı gibi. Yani “iz kâle'l-munâfiküne” (Sli du 31). Bu kullanım Kur'ân'da çoktur. Buna göre daha iyisini size verir meâlindeki beyan, “daha iyisini size vermiştir” anlamındadır. Yine size verir meâlindeki âyetin şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani sizden alınandan daha iyisini âhirette size verir ve sizi mükğfatlandırır. En doğrusunu Allah bilir. Sizi bağışlar. Allah engin mağfiret sahibidir. Yani şirk döneminde yaptığınız günahlarınızı bağışlar. Tıpkı “eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bagışlayıcıdır, merhametlidir”: meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Yani günahları bağışlayıcıdır. O, affedicidir. Rahmet sahibidir. Onlara müslüman oldukları dönemde merhamet eder. Yine sizden alınandan daha iyisini size verir meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani sizden alınan fidyeler. Yahut Mekke'de onlardan alınanlar. Cenâb-ı Hak onlara dünyada mal ve bunun dışındaki şeyler arasından kendilerinden alınandan daha iyisini vereceğini bildirmiştir. AZ eği a Şe İLE AE ABU gol) “Eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce de hainlik ettiler, Allah da onları elinize düşürdü; O yaptığını, bilerek ve yerinde yapmaktadır?” Eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce de hainlik ettiler, Allah da onları elinize düşürdü. Bu beyanın daha önce geçen âyetin bağlantısı olması (sıla) mümkündür. Bunlar şu âyetlerdir: “Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında Allah'tan korkmadan yaptıkları antlaşmayı bozanlardır””; “Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter”. Ve bunun dışında şu beyan da bunlar gibidir: “Eğer bir topluluğun antlaşmayı bozacağından endişe edersen”. Bunların akabinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Antlaşmayı bozma ve bunun dışındaki emanetler konusunda sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce Allah'a hainlik ettiler. Allah'a hainlik ettiler. Yerine getireceklerine dair söz verdikleri konuda, Vermiş oldukları sözlerden biri şudur: “Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız” Allah onları bu durumdan kurtarmış, fakat onlar şükredenlerden olmamışlardır. Yine bunun örneklerinden biri şu ilâhi beyandır: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz diye Allaha söz vermişlerdi”? Allah bunu onlara bahşetmiştir, onlar ise söz verdikleri şeyi yerine getirmemişlerdir. Onlar vermiş oldukları diğer sözlere ve kendilerine verilen emanetlere riayet etmemek suretiyle de Allah'a hainlik etmişlerdir. Veya bu mesele, Allah'ın Hz. Muhammed'in özellik ve onun niteliklerini kendilerine gelen kitaplarda, bildirilmesiyle ilgili olarak onlardan aldığı ahde ilişkindir. Onlar bunu gizlemişler, tahrif etmişler ve onun niteliklerinin aksini açıklamışlardır. Bu durum onların hainliğidir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar daha önce Allah'a hainlik ettiler, Allah da onları elinize düşürdü. Onlar sana hainlik ettiklerinde Allah onları senin eline düşürür. “Fe emkene minhüm” beyanı hakkında bazı âlimler şöyle demiştir: Hıyanetlerinin karşılığı olarak onlardan intikam aldı. Bazıları da şöyle demiştir: Sana imkân verdi, tâ ki sen onlardan intikam aldın. Eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa meâlindeki beyan Jirade anlamında değil, aksine hıyanet fiilinin gerçekleşmiş olması mânasındadır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Eğer sana hıyanet etmişlerse, daha önce Allah'a da ihanet ettiler. Faka burada Cenâb-ı Hak irade kavramını belirtmiştir, çünkü irade her özgür failin niteliğidir. Zira fiiller, irade olmaksızın gerçekleşmez. Allah her şeyi bilendir. Yani onların gizledikleri ihaneti ve antlaşmaları bozmalarını. O, her şeyi yerli yerinde yapandır. Yani işinde ve hükmünde. Öyle ki onlara karşı sana imkân vermiştir. Bazı âlimler eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce de hainlik ettiler meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yani eğer onlar müslüman olduktan sonra seni inkâr etmek suretiyle sana hıyanet ettilerse, bil ki onlar daha önce de Allah'a hainlik ettiler. Yani onlar daha önce Allah'ı inkâr etmişlerdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar sana hıyanet ettilerse, Allah da onlara karşı sana imkân verdi, sen de Bedir'de yaptığın gibi onları öldürdün ve esir aldın. Allah yaratmış olduklarını en iyi bilendir. O, işinde hikmet sahibidir. AE gir be ise S G rE çişi Şal ill; ler Sİ ei Say ail EE YE --- Dipnotlar: 8 “O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar, ‘Bunları dinleri aldattı! diyorlardı” (el-

Enfal 8:71

Ey peygamber! Elinizdeki esirlere şöyle de: Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse sizden alınandan daha iyisini size verir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Âyet Abbâs b. Abdülmuttalib ve arkadaşları hakkında inmiştir. İbn Abbâs da aynen şöyle diyor: Hz. Peygamber'e dediler ki: Senin getirdiğine iman ettik ve senin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ederiz. Bunun üzerine eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse meâlindeki âyet inmiştir. Yani eğer Allah sizin kalplerinizde imana dair bir inanç ve elçisini tasdik fiili görürse. Sizden alınandan daha iyisini size verir. Yani iman ve tasdik. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak sizin başınıza gelenin yerine bunun daha iyisini verir”? Fakat bunda ve başka âyetlerde şu durum vardır ki bir fiilin benzerini yapanlar bu konuda eşittirler. Söz konusu kişi için gerçekleşeceği bildirilen vâd yerine gelecektir. Eğer Allah sizin kalplerinizde bir düzelme görürse. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın onların kalplerinde inanacaklarına dair görmüş olduğu imandır. Sizden alınandan daha iyisini size verir. Yani size daha iyisini verdi. Bu imandır. Kıssada belirtilmiş olan sizden alınan mallardan daha iyisi. “fe'ale” yerine “yef'alü” (Jai) kalıbı kullanılabilir. Tıpkı “iz yekülü'l-munâfiküne” (gej ),i; 31)“ beyanı gibi. Yani “iz kâle'l-munâfiküne” (Sli du 31). Bu kullanım Kur'ân'da çoktur. Buna göre daha iyisini size verir meâlindeki beyan, “daha iyisini size vermiştir” anlamındadır. Yine size verir meâlindeki âyetin şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani sizden alınandan daha iyisini âhirette size verir ve sizi mükğfatlandırır. En doğrusunu Allah bilir. Sizi bağışlar. Allah engin mağfiret sahibidir. Yani şirk döneminde yaptığınız günahlarınızı bağışlar. Tıpkı “eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bagışlayıcıdır, merhametlidir”: meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Yani günahları bağışlayıcıdır. O, affedicidir. Rahmet sahibidir. Onlara müslüman oldukları dönemde merhamet eder. Yine sizden alınandan daha iyisini size verir meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani sizden alınan fidyeler. Yahut Mekke'de onlardan alınanlar. Cenâb-ı Hak onlara dünyada mal ve bunun dışındaki şeyler arasından kendilerinden alınandan daha iyisini vereceğini bildirmiştir. AZ eği a Şe İLE AE ABU gol) “Eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce de hainlik ettiler, Allah da onları elinize düşürdü; O yaptığını, bilerek ve yerinde yapmaktadır?” Eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce de hainlik ettiler, Allah da onları elinize düşürdü. Bu beyanın daha önce geçen âyetin bağlantısı olması (sıla) mümkündür. Bunlar şu âyetlerdir: “Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında Allah'tan korkmadan yaptıkları antlaşmayı bozanlardır””; “Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter”. Ve bunun dışında şu beyan da bunlar gibidir: “Eğer bir topluluğun antlaşmayı bozacağından endişe edersen”. Bunların akabinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Antlaşmayı bozma ve bunun dışındaki emanetler konusunda sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce Allah'a hainlik ettiler. Allah'a hainlik ettiler. Yerine getireceklerine dair söz verdikleri konuda, Vermiş oldukları sözlerden biri şudur: “Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız” Allah onları bu durumdan kurtarmış, fakat onlar şükredenlerden olmamışlardır. Yine bunun örneklerinden biri şu ilâhi beyandır: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz diye Allaha söz vermişlerdi”? Allah bunu onlara bahşetmiştir, onlar ise söz verdikleri şeyi yerine getirmemişlerdir. Onlar vermiş oldukları diğer sözlere ve kendilerine verilen emanetlere riayet etmemek suretiyle de Allah'a hainlik etmişlerdir. Veya bu mesele, Allah'ın Hz. Muhammed'in özellik ve onun niteliklerini kendilerine gelen kitaplarda, bildirilmesiyle ilgili olarak onlardan aldığı ahde ilişkindir. Onlar bunu gizlemişler, tahrif etmişler ve onun niteliklerinin aksini açıklamışlardır. Bu durum onların hainliğidir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar daha önce Allah'a hainlik ettiler, Allah da onları elinize düşürdü. Onlar sana hainlik ettiklerinde Allah onları senin eline düşürür. “Fe emkene minhüm” beyanı hakkında bazı âlimler şöyle demiştir: Hıyanetlerinin karşılığı olarak onlardan intikam aldı. Bazıları da şöyle demiştir: Sana imkân verdi, tâ ki sen onlardan intikam aldın. Eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa meâlindeki beyan Jirade anlamında değil, aksine hıyanet fiilinin gerçekleşmiş olması mânasındadır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Eğer sana hıyanet etmişlerse, daha önce Allah'a da ihanet ettiler. Faka burada Cenâb-ı Hak irade kavramını belirtmiştir, çünkü irade her özgür failin niteliğidir. Zira fiiller, irade olmaksızın gerçekleşmez. Allah her şeyi bilendir. Yani onların gizledikleri ihaneti ve antlaşmaları bozmalarını. O, her şeyi yerli yerinde yapandır. Yani işinde ve hükmünde. Öyle ki onlara karşı sana imkân vermiştir. Bazı âlimler eğer sana hıyanet etmek istiyorlarsa bilin ki onlar, daha önce de hainlik ettiler meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yani eğer onlar müslüman olduktan sonra seni inkâr etmek suretiyle sana hıyanet ettilerse, bil ki onlar daha önce de Allah'a hainlik ettiler. Yani onlar daha önce Allah'ı inkâr etmişlerdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar sana hıyanet ettilerse, Allah da onlara karşı sana imkân verdi, sen de Bedir'de yaptığın gibi onları öldürdün ve esir aldın. Allah yaratmış olduklarını en iyi bilendir. O, işinde hikmet sahibidir. AE gir be ise S G rE çişi Şal ill; ler Sİ ei Say ail EE YE --- Dipnotlar: 8 “O sırada münafıklar ve kalpleri çürük olanlar, ‘Bunları dinleri aldattı! diyorlardı” (el-

Enfal 8:72

[Muhacirler ve Ensarın Birbirlerinin Yakını Olduklarına İlişkin Hükümler] İman edip de hicret edenler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler. İman edenler. Yani Allah'ın âyetlerini ve kesin delillerini doğrulayanlar. Veya getirmiş olduğu her konuda Allah'ın elçisini doğrulayanlar. Bu âyet sanki “Firavun hânedanıyla onlardan öncekilerin âdet haline getirdikleri gibi Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler” ve “Bunlar da Rab'lerinin âyetlerini yalanladılar”? meâlindeki beyanların karşılığı gibidir. Cenâb-ı Hak burada bu konuda yalanlamanın yerine doğrulamayı belirtmiştir. Cihat edenler. Allah'ın dinini izhar etmek ve ona yardım etmekte. Malları ve canlarıyla. Yani bunları harcayanlar. Onları bağırlarına basanlar. Yani Hz. Peygamber'i bağrına basanlar. Yardım edenler, bunlar birbirlerinin yâr ve yakınlarıdır. İbn Abbâs ve müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Âyette belirtilen yakınlık miras konusundadır. Miras, iman edip de Medine'ye hicret etmeyen akrabaların değil, muhacirler ve ensar lehine hükmedilmiştir. Aynı şekilde iman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur meâlindeki beyanın miras hakkında olduğunu söylemişlerdir”, Abdullah b. Mesüd'dan nakledildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Muhacirler ve ensar, dünya ve âhirette birbirlerinin yakınlarıdır. Mekke'nin fethinde müslüman olan Kureyşliler (Tulekâ) ve Huneyn savaşından sonra müslüman olan Sakifliler'e (Utekâ) gelince, bunlar da dünyada ve âhirette birbirlerinin yakınlarıdır”", Cerir b. Abdullah'tan da nakledildiğine göre Resülullah böyle buyurmuştur”. Mesüdi'den Kasım'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah sahâbeyi birbirine kardeş yaptı (muâhât). Abdullah b. Mesüd ile Zübeyr b. Avvâm'ı birbirlerine mirasçı olacak şekilde kardeş yaptı. Çünkü onlar hicret etmişler ve akrabalarını terketmişlerdi. Allah miras âyetini indirinceye kadar böyle devam etti. İbn Abbâs'tan “Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimselere de paylarını verin”! meâlindeki beyan hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Muhacirler Medine'ye geldiklerinde akrabalık bağı olmaksızın Hz. Peygamber'in aralarında tesis ettiği kardeşlik dolayısıyla bir muhacir, ensardan birine mirasçı oluyordu. “Anne, baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her biri için yakın vârisler belirledik” meâlindeki âyet nâzil olunca bu, önceki hükmü neshetti. Ayrıca o, şöyle demiştir: “Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimselere de paylarını verin.” Yani yardım, tavsiye ve destekten paylarını verin. Bu kimselere vasiyet edilir, fakat mirastan payları yoktur”, İman edip de hicret edenler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler... göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur meâlindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hicretle birlikte müslümanlar birbirlerine mirasçı olabiliyorlardır. Bir bedeviye bir muhacir, bir muhacire de bir bedevi mirasçı olamıyordu. Bunlar bu durumla hicrete teşvik edildiler, tâ ki müslümanların sayısı arttı. Bu durumda yüce Allah “Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır” meâlindeki âyeti indirdi. Böylelikle bedevi muhacire mirasçı oldu ve kan bağıyla birbirlerine mirasçı oldular.” Müfessirlerin çoğunluğu bu görüşü benimsemektedir. (SJYine onlar hicretin farz olduğunu düşünüyorlardı. Hicretin farz oluşu Hz. Peygamber'in “Fetihten sonra hicret yoktur, fakat cihat ve niyet vardır””! sözüyle ortadan kalkmıştır. Hz. Âişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Fetihten sonra hicret sonlanmıştır. Fakat cihat ve niyet vardır. Hicret, Allah'a ve resülüneydi. Müminler, dinleri konusunda imtihan edilmekten kaçıyorlardı. Daha sonra Allah, İslâm'ı yaydı. Bunlar birbirlerinin yâr ve yakınlarıdır meâlindeki beyan hakkında söz konusu âlimlerin benimsediği görüş budur. Bu beyanın birbirlerine mirasçı olmaları anlamına gelmesi mümkündür. Bundan başka bir anlama da gelebilir. Bu anlam da şudur: İman edip de hicret edenler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler ve onları bağırlarına basıp yardım edenler birbirlerinin yâr ve yakınlarıdır. Yani yardımlaşma, birbirine destek verme, haklar ve borç meselelerinde yakınlığın eksiksiz yerine getirirken birbirlerinin yâr ve yakınlarıdır. Bunlar, iman edip de hicret etmeyenlere göre birbirlerine daha yakındırlar. Çünkü bu kimseler iman edip hicret etmişlerdir. Yani dinlerine yönelik duydukları endişe, kendilerinin ve dinlerinin selâmetini istedikleri için evlerini, ailelerini, akrabalarını ve ikamet ettikleri memleketlerini terketmişlerdir. Yine bu kimseler, berikilerden kendilerine daha önceden bir menfaat olmaksızın mallarını ve canlarını harcamışlar ve bütün külfeti yüklenmişlerdir. Böylece bu kimseler onlara yardımcı ve destek oldular. Dolayısıyla belirtmiş olduğumuz şekilde yakınlığın gereklerini eksiksiz yerine getirilmesinde bunlar birbirlerinin yâr ve yakınları oldular. Yani belirtmiş olduğumuz şekilde yakınlığın gereklerini eksiksiz yerine getirilmesi. Onların dini yakınlık hakları vardır; din vasıtasıyla elde edilen yardımlaşma, destek olma, haklar ve menfaatler de yakınlık hakları yoktur. (SJOnlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur. “Vilâyetihim” p şeklinde esreli ve “velâyetihim” şeklinde üstün harekeli okunmuştur. Yani “vav” harfinin esre ve üstün harekeli halini kastediyorum. Aynı şekilde Kehf süresindeki “İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allaha mahsustur”? meâlindeki beyanda da “velâyet” 1) kelimesi üstün ve esre harekeli olarak okunmuştur”, Ayrıca bazı edebiyat âlimleri “velâyet” 1) kelimesinde “vav” harfinin üstün harekeli şekliyle “yardım ve destek”, esreli şekliyle “hâkimiyet” anlamına geldiğini söylemiştir. Yani hâkimiyet Allah'ındır. Bazı âlimler şöyle demiştir: “el- Vilâyetü” şeklinde esreli olarak “yardım ve destek”; “el-velâyetü”!) şeklinde üstün harekesiyle okunduğunda “hâkimiyet” anlamına gelir. Başka âlimler ise “ikisi aynı anlamdadır” demiştir. Bu anlam, yönetim ve hâkimiyette yardım, destek ve yakınlık ile din konusunda yakınlıktır. [İman-Günah İlişkisi] İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur. Bu ilâhi beyanda Mütezile'nin görüşünü reddeden bir delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, hicret etmeyenler için iman niteliğini devam ettirmiştir. Halbuki hicret etmek onlara farzdı ve onlar hicret etmeyi terketmek suretiyle büyük günah işleyenlerden olmuşlardı. Bu durum, büyük günah işleyenlerde (mürtekib-i kebire) iman niteliğinin ortadan kalkmadığını göstermektedir. Sizden, dinlerini korumak için yardım isterlerse. Yani hicret etmeyenler. Bu beyan iki yoruma açıktır. İlki, şu anlama gelebilir: Onlar sizden düşmanlarına karşı yardım ve destek isterlerse, eğer sizinle ötekiler arasında bir antlaşma yoksa onlara destek olmanız ve yardım etmeniz gerekir. İkinci muhtemel yorum şudur: Eğer siz onların düşmanlarından korktuklarını öğrenirseniz onlara yardım edin. Aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak üzere. Yani sizden aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı dinlerini korumak için yardım isterlerse onlara yardım etmeyin. Yani onlara yardım etme zorunluluğunuz yoktur. Bunun yorumu şudur: Onlarla antlaşmayı bozuncaya kadar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Ey muhacirler topluluğu! Eğer hicret etmeyen mümin kardeşleriniz sizden yardım isterlerse, müşrik düşmanları onlara gelir ve onları İslâm'dan döndürmek için onlarla savaşırlarsa onlara yardım edin. Sonra Cenâb-ı Hak bir istisna yapmış ve bunu ve aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak üzere meâlindeki âyetle ifade buyurmuştur. Bu durumda O, şöyle buyurmaktadır: Medine'ye hicret etmeyenler, sizinle antlaşması bulunan kimselere karşı sizden yardım isterlerse onlara yardım etmeyin. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. Destek, yardım ve benzeri durumlarda. --- Dipnotlar: 32 o “Firavun hânedanıyla onlardan öncekilerin yapageldikleri gibi bunlar da Rablerinin âyetlerini yalanladılar”. 34 o Taberâni, el-Mucemü'l-kebir, X, 187; Ebü Yâlâ, el-Müsned, VIII, 446; el-Bezzâr, Müsned, V, 137. Heysemi şöyle demiştir: Bunu Taberâni, Ebü Yâlâ ve Bezzâr rivayet etmiştir. Senedinde Âsım b. Behdele vardır. Bu kişi hakkında ihtilaf vardır. Bezzâr'ın diğer râvileri sahihtirler (Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, X, 15). 35 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 363; İbn Hibbân, es-Sahih, XVI, 250; Taberâni, elMucemü'l-kebir, 11, 313-315, 324. Heysemi şöyle demiştir: Ahmed ve Taberâni bunu çeşitli senetlerle rivayet etmiştir. Taberâni'nin bir senedindeki râviler sahihtirler (Heysemi, 38 Buhâri, et-Tefsir, IV, 7; Ebü Dâvüd, “Ferâiz”, 16; Taberi, Tefsir, V, 53; Süyüti, ed-Dürru'l31 Buhâri,“Cihâd” 1; Müslim, “İmâre” 86. 322 Buhâri, “Menâkıbü'l-ensar”, 45. 34 o İkikırâat de mütevâtirdir. Hamza iki yerde de kesrayla okumuştur. Kisâi bu âyette ona uymuş, Kehf süresinde ise diğer görüşü benimsemiştir. Diğer imamlar, iki yerde de fethayla okumuşlardır.

Enfal 8:73

73. İnkâr edenler de birbirlerinin yakın ve yardımcılarıdır. İlişkilerinizi böyle kurmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozulma olur. İnkâr edenler de birbirlerinin yakın ve yardımcılarıdır. İbn Abbâs ve müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre miras konusunda onlar birbirlerinin yakınlarıdır’™”. Bu görüş, söz konusu âlimlerin muhacirler ve ensarın birbirlerinin yakını olduğuna ilişkin görüşlerine göredir. Belirtmiş olduğumuz görüşe göre birbirlerinin yakını olmaları, yardımlaşma, destek, din ve hakların tümü konusundadır. Bu, belirtmiş olduğumuz müminler hakkındaki görüşe göredir. Taberi, Tefsir, X, 56; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 116. İlişkilerinizi böyle kurmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozulma olur. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bunlardan biri şudur: Hicret etmeyen kardeşleriniz sizden düşmanlarına karşı yardım isterler ve siz onlara yardım etmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozulma olur. Yani kâfirlerin birbirlerine yardımcı olmaları gibi eğer sizler birbirinize yardımcı ve destek olmazsanız düşman size galip gelir. Böylece bu durumda bir fitne ve bozulma meydana gelir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın”“, Bazı âlimler şöyle demiştir: İlişkilerinizi böyle kurmazsanız yeryüzünde bir fitne olur meâlindeki ilâhi beyanı “aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak üzere” meâlindeki beyanın bir devamı konumundadır. Yani eğer kardeşleriniz sizin antlaşmalı olduğunuz bir topluluğa karşı sizden yardım isterler ve siz de onlara yardım ederseniz bir fitne ve büyük bir bozulma olur. Bazıları da şöyle demiştir: [§] Cenâb-ı Hakk'ın size emrettiği hususlardan müminlerin birbirlerine mirasçı olmaları konusunda eğer bunu yapmaz ve kâfirlerle kendi aranızda mirasçı olma hükmünü getirirseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozulma olur. Çünkü Aziz ve Celil olan Allah, miras hükümlerini açıklamış, sonra da âyetin sonunda şöyle buyurmuştur: “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve resülüne itaat ederse...” Allah'ın sınırlarını terkeden, O'na ve resülüne itaati terkeden ve O'nun emrettiği kimselerden başkasına mirastan pay verirse yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozulmaya sebep olur.

Enfal 8:74

74. İman edip de hicret edenler, Allah yolunda cihat edenlerle onları bağırlarına basanlar ve yardım edenler var ya işte gerçek müminler onlardır; bağışlanma onlar için, büyük lütuf onlar içindir. 37 Bir önceki âyet-i kerime. İman edip de hicret edenler, Allah yolunda cihat edenlerle onları bağırlarına basanlar ve yardım edenler var ya. Yani Resülullah'ı ve muhacirleri bağırlarına basanlar ve yardım edenler. İşte gerçek müminler onlardır. Yani muhacirler ve bunları bağırlarına basan ensar. İşte gerçek müminler onlardır. Çünkü onlar amelleriyle imanlarını tahkik düzeyine çıkarmışlardır. Zira onlar dinleri konusunda duydukları kaygı ve dinlerine teslim olmalarından dolayı memleketlerini, ailelerini, mallarını bırakarak hicret etmişler, Resülullah'ın davetine yönelmişler ve bu konuda ona itaat etmişlerdir. Ensar da bunları bagırlarına basmış, evlerinde barındırmış, canlarını ve mallarını harcamış ve düşmanlarına karşı onlara yardım etmiştir. Bunların hepsi yapmış oldukları amelleriyle imanlarını tam anlamıyla gerçekleşen bir düzeye çıkarmışlardır. İşte gerçek müminler onlardır meâlindeki beyan “gizli ve açık durumda doğru müminler onlardır” anlamına gelebilir. Yani bu kimselerin imanı, münafıkların açık durumda olan gizlilikte ise bulunmayan imanı gibi değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır”; “Allah, elbette kendisine iman edenleri de bilir ve elbette münafıkları da bilir”?, İşte gerçek müminler onlardır meâlindeki beyan, Cenâb-ı Hakk'ın onlara gerçek bir vâdde bulunduğu anlamına da gelebilir. Bu vâd, âyetin sonunda bildirmiş olduğu bağışlanma onlar için, büyük lütuf onlar içindir meâlindeki beyandır. İşte gerçek müminler onlardır meâlindeki beyan “bununla imanlarını tahkik edenler onlardır” anlamına da gelebilir. Bağışlanma onlar için, büyük lütuf onlar içindir. Yani söz konusu kişinin, ailesine ikram ettiği güzel bir lütuf. 279 (SJResülullah'la birlikte hicret edenlere ve geçten hicret edenlere, hicret etmenin gerekliliği eşittir. Cenâb-ı Hak, hicretin gerekliliği konusunda bunları eşitlemiştir. Yine Cenâb-ı Hak, muhacirler ve ensarı, tasdik etmede ve imanlarına şahitlik etmekte eşitlemiştir. Nitekim O, İşte gerçek müminler onlardır buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, yakınlık hakkı ve bundan elde edilen yararlarda onları bir kabul etmiştir. Nitekim O, “Onlar birbirlerinin yâr ve yakınlarıdır”! buyurmuştur. Yine O, sevap ve mertebe bakımından da onları eşitlemiştir. Nitekim O, bağışlanma onlar için, büyük lütuf onlar içindir buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, her ne kadar başka âyetlerde muhacirleri öncelemiş olsa da, bu niteliklerde onları birleştirmiştir. Çünkü bunu gerektiren sebeplerde onlar eşittiler. Zira muhacirler vatanlarını, evlerini terketmişler, buralardan çıkmışlar, ailelerinden ve mallarından ayrılmışlardı. Buna karşılık ensar, onları kendi evlerine ve vatanlarına yerleştirmiş, mallarını harcamış, kendi ailelerini onların hizmetine sunmuştur. Belirtilen durumlar bu sebepledir. En doğrusunu Allah bilir. pi İLİ gl EKA İŞARESİ) ZİN Delili aliş

Enfal 8:75

Daha sonra iman edenler, hicret edip sizinle beraber cihat edenler. Yani bunlardan sonra iman edenler ve ötekilerin hicret etmesinden sonra hicret edenler, daha önce hicret edenler hakkında belirtilen tüm meselelerde kendilerinden öncekilere yetişirler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, onların din için hicret, yardım, can, mal ve diğer imkânlarını harcamaları ve dinleri hususunda kaygı içerisinde bulunmaları gibi amellerini bilmemiz için bildirmektedir. İşte bunlar da sizdendir. Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır. Bu, bizim belirttiğimiz üzere aralarında kan bağı bulunanların, birbirlerine mirasçı olmada ve miras malında diğer müminlerden daha yakın olmalarıdır. Eğer kan bağı olan kimse bulunmazsa müminlerin geneli daha yakındır. Mezhep imamlarımızın şu görüşü buna göredir: Mirasta kan bağı bulunanlar, birbirlerine müminlerin genelinden daha yakındır. Bu ise beytülmaldır. Bu kimselerden biri bulundukça mirasta o, daha yakın olur. [§]Yine imamlarımızın diyet konusundaki şu görüşü de buna göredir: Diyet, mevcut oldukları müddetçe kan bağı bulunanlara düşer. Eğer bunlardan kimse bulunmazsa beytülmaldan müminlerin geneline düşer. Aralarında kan bağı bulunanlar birbirlerine daha yakındır. Aralarında kan bağı bulunanlar eğer iman edip hicret etmişlerse birbirlerine diğerlerinden daha yakındır. Çünkü iman edip hicret ettiklerinde onların daha önce akrabalıkları ve kan bağları bulunduğundan onlar, akrabalık ve kan bağları bulunmayan diğerlerinden daha yakın olurlar. Bunlarda kan bağı, destek, yardım, borç ve haklar birleştiğinde dört durum birlikte bulunmuş olur. Ötekilerde ise üç durum bulunmuş olur. Dolayısıyla bunlar, diğerlerinden daha yakın olurlar. Bu, bizim belirtmiş olduğumuz yoruma göredir. En doğrusunu Allah bilir. Aralarında kan bağı bulunanlar birbirlerine daha yakındır. Yani bunlar mirasçı olmakta hicret eden müminlerden birbirlerine daha yakındır. Bu âyet, iman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur” meâlindeki beyanda bildirilen miras hükmünü neshetmiştir. Çünkü birbirlerine mirasçı olma hükmü, iman ve hicret hakkından dolayı idi. Sonra bu hüküm neshedilmiş ve miras akrabalığa bağlanmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak aralarında kan bağı bulunanlar birbirlerine daha yakındır buyurmuştur. Aynı şekilde Ahzâb süresinde bildirilen şu ilâhi beyan da böyledir: “Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar”. Eğer kan bağı bulunanlardan kimse olmazsa bu durumda müminlerin genelinin hakkı olur. Allah'ın kitabına göre. Allah'ın hükmüne göre. Veya Allah'ın kitabına göre. Çünkü bu hüküm, Allah'ın kitabında bildirilmiştir. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. Kullarını ve onların yapacaklarını. Her şeyi bilmektedir. İhtiyaç duydukları ve duymadıkları şeyleri. Bu, bir tehdit (vaid) ifadesidir. En doğrusunu Allah bilir.