Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Tevbe 9:1 – Tevbe 9:129

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Tevbe 9:1
  2. Tevbe 9:2
  3. Tevbe 9:3
  4. Tevbe 9:4
  5. Tevbe 9:5
  6. Tevbe 9:6
  7. Tevbe 9:7
  8. Tevbe 9:8
  9. Tevbe 9:9
  10. Tevbe 9:10
  11. Tevbe 9:11
  12. Tevbe 9:12
  13. Tevbe 9:13
  14. Tevbe 9:14
  15. Tevbe 9:15
  16. Tevbe 9:16
  17. Tevbe 9:17
  18. Tevbe 9:18
  19. Tevbe 9:19
  20. Tevbe 9:20
  21. Tevbe 9:21
  22. Tevbe 9:22
  23. Tevbe 9:23
  24. Tevbe 9:24
  25. Tevbe 9:25
  26. Tevbe 9:26
  27. Tevbe 9:27
  28. Tevbe 9:28
  29. Tevbe 9:29
  30. Tevbe 9:30
  31. Tevbe 9:31
  32. Tevbe 9:32
  33. Tevbe 9:33
  34. Tevbe 9:34
  35. Tevbe 9:35
  36. Tevbe 9:36
  37. Tevbe 9:37
  38. Tevbe 9:38
  39. Tevbe 9:39
  40. Tevbe 9:40
  41. Tevbe 9:41
  42. Tevbe 9:42
  43. Tevbe 9:43
  44. Tevbe 9:44
  45. Tevbe 9:45
  46. Tevbe 9:46
  47. Tevbe 9:47
  48. Tevbe 9:48
  49. Tevbe 9:49
  50. Tevbe 9:50
  51. Tevbe 9:51
  52. Tevbe 9:52
  53. Tevbe 9:53
  54. Tevbe 9:54
  55. Tevbe 9:55
  56. Tevbe 9:56
  57. Tevbe 9:57
  58. Tevbe 9:58
  59. Tevbe 9:59
  60. Tevbe 9:60
  61. Tevbe 9:61
  62. Tevbe 9:62
  63. Tevbe 9:63
  64. Tevbe 9:64
  65. Tevbe 9:65
  66. Tevbe 9:66
  67. Tevbe 9:67
  68. Tevbe 9:68
  69. Tevbe 9:69
  70. Tevbe 9:70
  71. Tevbe 9:71
  72. Tevbe 9:72
  73. Tevbe 9:73
  74. Tevbe 9:74
  75. Tevbe 9:75
  76. Tevbe 9:76
  77. Tevbe 9:77
  78. Tevbe 9:78
  79. Tevbe 9:79
  80. Tevbe 9:80
  81. Tevbe 9:81
  82. Tevbe 9:82
  83. Tevbe 9:83
  84. Tevbe 9:84
  85. Tevbe 9:85
  86. Tevbe 9:86
  87. Tevbe 9:87
  88. Tevbe 9:88
  89. Tevbe 9:89
  90. Tevbe 9:90
  91. Tevbe 9:91
  92. Tevbe 9:92
  93. Tevbe 9:93
  94. Tevbe 9:94
  95. Tevbe 9:95
  96. Tevbe 9:96
  97. Tevbe 9:97
  98. Tevbe 9:98
  99. Tevbe 9:99
  100. Tevbe 9:100
  101. Tevbe 9:101
  102. Tevbe 9:102
  103. Tevbe 9:103
  104. Tevbe 9:104
  105. Tevbe 9:105
  106. Tevbe 9:106
  107. Tevbe 9:107
  108. Tevbe 9:108
  109. Tevbe 9:109
  110. Tevbe 9:110
  111. Tevbe 9:111
  112. Tevbe 9:112
  113. Tevbe 9:113
  114. Tevbe 9:114
  115. Tevbe 9:115
  116. Tevbe 9:116
  117. Tevbe 9:117
  118. Tevbe 9:118
  119. Tevbe 9:119
  120. Tevbe 9:120
  121. Tevbe 9:121
  122. Tevbe 9:122
  123. Tevbe 9:123
  124. Tevbe 9:124
  125. Tevbe 9:125
  126. Tevbe 9:126
  127. Tevbe 9:127
  128. Tevbe 9:128
  129. Tevbe 9:129

Tevbe 9:1

GOES ga ARE İN NI, gede Allah ve resülünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir! Tevil ehlinin bir kısmı şöyle demiştir: Bu beyan, Resülullah ile süresi belirlenmemiş bir antlaşma halinde olan bir topluluk hakkındadır. Cenâb-ı Hak, süresiz olan antlaşmanın bozulmasını emretmiş ve bu antlaşmayı şu ilâhi beyanda bildirdiği dört ay ile sınırlandırmıştır: “Yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın”. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu beyan, dört aydan daha az süreli bir antlaşma halinde olan bir topluluk hakkındadır. Cenâb-ı Hak, dört aya tamamlamayı emretmiştir. Bu görüşün delili “onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadarriayetediniz”” ilâhi beyandır. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Bu âyet, antlaşmaları bozma âdeti olan bir topluluk hakkındadır. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: Kendileriyle antlaşma yapıldığı halde, her defasında yaptıkları antlaşmayı bozanlardır””s, Cenâb-ı Hak âyette bildirmiş olduğu üzere dört ay antlaşma süresi vermesini, bundan sonrada savaşmasını emretmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah ve resülünden bir fesih bildirimidir! meâlindeki âyet nâzil olduğunda Resülullah, bunu insanlara okuması için Ali'yi Ebü Tâlib] hac panayırına göndermiştir. Ali (r.a.) belirttiğimiz üzere Allah ve resülünden dört ay müddeti dışındaki antlaşmalar hakkında antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı bir fesih bildirimidir! meâlindeki âyeti onlara okumuştur. Bunların hepsi fesih bildirimidir meâlindeki beyanı bozma mânasına hamletmişlerdir. Bize göre bu mânanın dışında bir mânaya da gelebilir. [§]Bu mâna şudur: Allah ve resülünden, antlaşmayı yerine getirme ve buna uyma konusunda antlaşma yapmış oldu34 Bir sonraki âyet-i kerime. ğunuz müşriklere karşı ihtardır! Burada, “berâet”, bozma anlamında değil, yerine getirme ve tamamlama mânasındadır. Çünkü Cenâb-ı Hak antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere yönelik diye buyurmuştur. Onlara yönelik berâet, onlara eman verme ve onlarla antlaşma yapmaktır. Eğer bozma mânasında olsaydı Cenâb-ı Hak, “antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden” diye buyururdu. Dolayısıyla bu durum, söz konusu kavramın, onlara yönelik antlaşmanın tamamlanması ve bunun yerine getirilmesi demek olduğunu göstermektedir. Bazı dil âlimlerinin “Berâet, eman vermek demektir” şeklindeki sözleri bu yorumu desteklemektedir. “Ona berâet yazdım” denilince “ona eman verdim” kastedilir. Bu belirtmiş olduğumuz görüş, söyledikleri diğer görüşlerden daha uygundur. Müfessirleri kastediyorum. BGA ELA ói

Tevbe 9:2

Yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın. Yani dört ay daha yeryüzünde dolaşın ve gezin. Yani antlaşma süresince. Fakat bilin ki asla Allah'ı aciz bırakamazsınız. Yani biliniz ki müminler sizinle bir süreliğine antlaşma yapmıştır. Bu sürenin sonunda siz Allah'tan kaçamazsınız. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Siz Allah'ın dostlarını, bu sürenin bitiminden sonra antlaşmayı bozma hususunda aciz bırakamazsınız. Ve Allah inkârcıları ergeç rezil rüsvay edecektir. “el-Hızyü”, rezil edici azaptır ki onların başına gelecek ve onları rezil rüsvay edecektir. Bu azabın, âhirette olacağı bildirilen rezil rüsvay etme olması da mümkündür.

Tevbe 9:3

Yine Allah ve resülünden bu büyük hac günü insanlara duyurudur. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Allah ve resülünden duyurudur. Yani bildirimdir. Namaz ezanı da bu kökten olup bir duyurudur. “Bir çeşit duyuruda bulundum” denilir!. Ebü Avsece de aynı görüşü benimsemiştir. (SJAllah ve resülünün müşriklerle hiçbir bağı yoktur. “Allah ve resülünün müşriklerle hiçbir bağı yoktur meâlindeki ilâhi beyanda müfessirlerin benimsediği “antlaşmayı bozma” mânasına dair delil vardır. Çünkü “Allah ve resülünden bir ihtardır”? meâlindeki ilâhi beyanda antlaşmanın yerine getirilmesi ve belirtilen süreye kadar tamamlanması mânası vardır. Rivayette anlatıldığına göre Resülullah (s.a.) “Berâe” süresi nâzil olduğunda Ebü Bekir'i (r.a.) müminlerin hac görevlerini yapmalarıyla ilgilenen hac emiri olarak gönderdi. Resülullah, insanlara tebliğ etmek üzere onunla “Berâe” süresinin ilk kırk âyetini de gönderdi. Sonra Ali b. Ebü Tâlib (r.a.) onun peşinden gitti ve ona yetişti. Ali (r.a.), Ebü Bekirden (r.a.) bu âyetleri aldı. Bunun üzerine Ebü Bekir (r.a.) Resülullah'a döndü ve O'na “annem ve babam sana feda olsun benim hakkımda bir şey mi nâzil oldu?” dedi. Resülullah şu cevabı verdi: “Hayır, fakat benim adıma benim veya benden olan birinin dışında kimse tebliğ edemez. Ey Ebü Bekir! Sen benimle mağarada bulunmuş olmaktan, benim İslâm kardeşim olmaktan ve kıyâmet günü havuzda benimle olmaktan razı olmaz mısın?” Ebü Bekir (r.a.) “Evet, yâ Resülallah” diye cevap verdi. Hz. Ebü Bekir insanlara emirlik yaptı, Hz. Ali de “Berâe” süresini tebliğ etti. Hz. Ali hac mevsiminde bulundu ve insanlara bu süreyi okudu: Antlaşma konusunda dört ay dışında Allah ve resülünden bir fesihtir. Dolayısıyla onlar bu süre boyunca serbestçe dolaşacaklardır?. l İbn Kuteybe, Tefsiru ğarîbi'l-Kurân, s. 182. [Büyük Hac Günü] 293 (SİBüyük hac günü. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Bu, kurban günüdür. Çünkü bunda Kâbe'nin tavaf edilmesi ve hac ibadetinden söz edilmektedir. Bazı âlimler ise Arafat günü olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu, Arafat'ta vakfe yapılan gündür ve bununla hac tamamlanmaktadır. Zira hadiste bildirildiği üzere “Hac Arafat'tır”. Bir diğer hadiste şöyle bildirilmiştir: “Her kim bir gece veya gündüz Arafat'ta vakfeye yetişir ve bizimle cem ederek namaz kılarsa haccı tamamlanmış ve görevini ifa etmiş olur”. Buna yetişmekle hac tamamlanmış, kaçırmakla hac kaçırılmış olur. Hasan-ı Basriden rivayet edilmiştir ki kendisine “Büyük hac (hacc-ı ekber) nedir?” diye sorulmuştur. O, buna şöyle cevap vermiştir: Bu, müslümanlarla müşriklerin beraber hac ettikleri senedir. Onlar Mekke'de toplanmışlardır. Aynı gün yahudilerin de hıristiyanların da bayramıydı. Bundan önce de sonra da böyle bir gün olmamıştır. Dolayısıyla Allah, bu günü “büyük hac (hacc-ı ekber)” olarak isimlendirmiştir6. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Allah'ın hıristiyanların ve yahudilerin bayramlarını “büyük hac” olarak isimlendirmesi mümkün değildir. Bu, onların üzerine gazabın ve lânetin indiği gündür. Fakat bu günde her türden yaratılmışların toplanması dolayısıyla böyle isimlendirmiş olması mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak, “o büyük günde -ki, işte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar-”? meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi haşir gününü büyük gün olarak isimlendirmiştir. “Büyük hac” konusunda sahâbe farklı görüşler ileri sürmüş, farklı rivayetler de söz konusu olmuştur. Abdullah b. Zübeyr'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) Arafat günü “bu günün ne olduğunu bilir miAbdurrahman b. Ya'merden rivayet edilmiştir ki: Necid halkından bir topluluk siniz?” diye sorumuş, onlar da “Evet, Jharam gün ve büyük hac günüdür” demişlerdir. Resülullah şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, bu gününüzün haram oluşu gibi kanlarınızı ve mallarınızı size kıyâmet gününe kadar haram kılmıştır”. Hz. Ömer'den (r.a.) kendisine “büyük hac” hakkında sorulduğu rivayet edilmiştir. O “Arafat günüdür” demiştir”. Yineondan Arafat günü onların karşısına geçerek şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bugün “büyük hac” günüdür, bugün aranızdan hiç kimse oruç tutmasın. İbnü'z-Zübeyr'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bugün Arafat günü, “büyük hac” günüdür”. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a.) kurban günü kırmızı bir deve üzerinde insanlara hitap ettiği ve şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bugün ne günüdür bilir misiniz? Bugün kurban günüdür, bugün büyük hac günüdür”. Bazı rivayetlerde İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir: Gördüm -veya işittim- ki Resülullah (s.a.) kurban günü Veda Haccı sırasında Cemerât'ta “Bugün ne günüdür?” diye sormuştur. Onlar “Kurban günüdür” demişlerdir. O, “Bu ne şehridir?” diye sorunca onlar “Bu, haram beldedir” cevabını vermişlerdir. Yine O, “Bu hangi aydır?” diye sormuş, onlar “Haram aydır” demişlerdir. Bunun üzerine Resülullah şöyle buyurmuştur: “Bugün büyük hac günüdür. Bu günün ve bu beldenin haram oluşu gibi kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız size haramdır. Sonra “tebliğ ettim mi?” buyurmuştur”. Hâris'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ali'ye (r.a.) “büyük hac” hakkında sordum, o da “Kurban günüdür” dedi”. Muğire b. Şübeden rivayet edilmiştir ki kendisi bayram günü hutbe okumuş ve burada “Bugün kurban ve büyük hac günüdür” demiştir". İbn Abbâs'tan “Büyük hac, kurban günüdür” dediği rivayet edilmiştir". Bu konuda üçüncü bir görüş vardır. Rivayet edilmiştir ki: Resülullah'ın Amr b. Hazma göndermiş olduğu mektupta “Küçük hac, umredir” yazılmıştır. İbn Abbâs'ın “Umre, küçük hacdır” dediği rivayet edilmiştir". [§] Abdullah b. Şeddâd'a büyük hac hakkında sorulmuş, o da “Büyük hac kurban günüdür; küçük hac ise umredir” demiştir, Amr b. Hazm'ın hadisi ise bir mektubun anlatımıdır. Bunda büyük hac günü hakkında bir açıklama bulunmamaktadır. Onda küçük hac belirtilmektedir. Hz. Ali ve İbn Ömer'in rivayeti olmasa “Arafat, büyük hac günüdür” denilmesi mümkün olurdu. Çünkü Arafat'ta haccın farzı eda edilmektedir. Bu farz vakfedir. Kim bunu kaçırırsa haccı kaçırmış olur. Bunun kurban günü olduğu da söylenebilir. Çünkü o gün ziyaret tavafı eda edilir. Bu tavaf da farzdır. Yine hac menâsikinin çoğu o gün eda edilir. Hatta kurban gününün büyük hac günü olması daha uygundur. Çünkü hacı Arafat günü haccın farzlarından birini yapmaktadır. Bu farz vakfedir. Kurban günü haccın farzlarından başka bir farzı eda etmektedir. Bu farz ziyaret tavafıdır. Bu farzla birlikte hac menâsikinin çoğunu eda etmektedir. Dolayısıyla bu iki gün, her birinde hac farzlarından birinin eda edilmesi bakımından eşit olmaktadır. Kurban gününün Arafat gününe göre içinde hac menâsikleri yapılması bakımından fazlalığı vardır. Arafat gününde ise hac menâsikinden sadece vakfe yapılmaktadır. Bazı âlimler umrenin farz oluşuna Amr b. Hazmın rivayet etmiş olduğu “Küçük hac, umredir” sözünü delil göstermişlerdir. Umre hac olarak isimlendirildiğinde büyük olanı hac olmaktadır. Daha önce bu konudaki yorumu belirtmiştik’. Hz. Ali, Ebü Hureyre ve İbn Ebü Evfâdan (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Büyük hac, kurban günüdür”. Hz. Ömer ve İbn Abbâs'tan bu günün Arafat günü olduğu nakledilmiştir? 287 Şayet tövbe ederseniz, bu kendi iyiliğinize olur. Yani eğer bulunduğunuz halden tövbe ederseniz, bu kendi iyiliğinize olur. Çünkü onlar kalplerinde olan korkudan emin olurlar. Bu korku ve endişe müşriklerin kalbinde olur. Nitekim bir rivayete göre Hz. Peygamber “iki aylık mesafeden korku salmakla desteklendim”? buyurmuştur. Eğer sırt çevirirseniz. Bildirdiğimiz hususlardan. Bilin ki siz Allah'ı acizliğe düşüremezsiniz. Yani Allah'ın azabından ve cezasından kurtulamazsınız. Şayet tövbe ederseniz meâlindeki ilâhi beyan şu 17 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 224. mânaya gelebilir: Yani antlaşmayı bozmaktan dolayı tövbe ederseniz. Bu kendi iyiliğinize olur. Dünyada. Daha uygun olanı ise şudur: Şayet tövbe eder ve müslüman olursanız, bu durum, dünyada ve âhirette kendi iyiliğinize olur. (Hz. Muhammed'in Nübüvveti Bazı rivayetlerde Hz. Ali'ye (r.a.) “Ne ile gönderildin?” diye sorulmuş o da buna şöyle cevap vermiştir: “Şu dört şeyle: Cennete ancak iman etmiş bir nefis girebilir. Resülullah'la antlaşması bulunan kimselerin antlaşmaları dört aydır. Hiç kimse çıplak olarak Kâbe'yi tavaf etmeyecektir. Bugünden sonra hiçbir müşrik harem bölgesine giremeyecektir”?. Bazı rivayetlerde “Bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir” ifadesi geçmektedir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede “Artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar” buyurmuştur. Bunda Hz. Muhammed'in nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü o, hac mevsiminde halkın gözü önünde “Bundan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir” buyurmuştur. Halbuki onlar sayıca çok ve kuvvetli, müminler ise sayıca az ve zayıf durumdaydı. Ayrıca bu çağrıdan sonra hiç kimse hac veya başka bir sebeple Mekke'ye girmeye cesaret etmemiştir. Bu durum, bütün bunların kendilerinden değil, Allah'ın yardımıyla oldugunu göstermektedir. (Resülüm!) İnkârcıları elem veren bir azapla müjdele! Bu azap öldürme ve esir almadır. Bundan maksadın âhiretteki azap olması da mümkündür. İnsanların bir kısmı nakledilen söz konusu rivayeti Hz. Ali'nin hilâfete müstehak olduğuna ve onun Hz. Ebü Bekir'e göre daha hak sahibi olduğuna delil göstermiştir. Bu rivayete göre Hz. Peygamber Hz. Ebü Bekir'i hac emiri olarak göndermiş, onunla birlikte de tebliğ etmek üzere “Berâe” süresini göndermiştir. Sonra arkasından Hz. Ali'yi (r.a.) göndermiş, o Hz. Ebü Bekir'den bunu almıştır. Hz. Ebü Bekir Hz. Peygambere dönmüş ve “Benim hakkımda bir şey indi mi?” [§]diye sormuştur. O da “Hayır, fakat benim veya benden olan bir kişinin dışında hiç kimse benim adıma tebliğ edemez” buyurmuştur. Buna ilişkin delil, Hz. Peygamber'in “Benim adıma ancak benden olan bir kimse tebliğ edebilir” sözüdür. Fakat Resülullah'ın bu görevi Ali'ye (r.a.) şu sebepten vermiş olması da mümkündür: Arap geleneklerine göre yapılmış bir antlaşma ancak kendi kavminden biri aracılığıyla bozulabilirdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber, müşriklerin kendisine karşı bir delillerinin kalmaması ve “antlaşmamız bozulmamıştır” dememeleri için Ali'yi (r.a.) görevlendirmiştir. Bu konuda şöyle de denilebilir: Ali'yi (r.a.) savaş konusunda görevlendirmiştir. Çünkü savaş konusunda o, Ebü Bekir'den (r.a.) daha basiretli ve daha kuvvetliydi. Resülullah, Ebü Bekir'i (r.a.) haccı ve menâsikini yerine getirmekle görevlendirdi. Ebü Bekir (r.a.) ibadetlerin yürütülmesi, Ali (r.a.) ise savaş işlerinin yürütülmesinde görevlendirilirdi. Hilâfete olan ihtiyaç ibadetlerin yürütülmesi içindir. Bu konuda şöyle de denilebilir: Ebü Bekir (r.a.) Hac mevsiminin emiriydi, Ali (r.a.) ise hacca davet edici idi. Yaşadığımız dünyada emir, değer bakımından davette bulunandan daha yüce, konum bakımından ondan daha büyüktür. Yine Resülullah Ali'ye (r.a.) bunu emretmiştir. Çünkü böyle yapmak, emirin kendisinin davette bulunmasından daha ulaşılabilir ve daha duyurulabilir bir durumdur. En doğrusunu Allah bilir. Mİ ai die a ii aaien vali --- Dipnotlar: 4 Buna yakın ifadelerle rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 151; Tirmizi, “Tefsir”, 9; Taberi, Tefsir, X, 65; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 124). Ebü Hureyreden şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebü Bekir, kurban günü Mina'da insanlara “Bu seneden sonra müşriklerin hac etmeyecekleri, Kâbe'yi çıplak tavaf etmeyecekleri” şeklinde ilanda bulunmak üzere göndermiş olduğu çağrıcılar arasında beni de gândermişti. -Humeyd b. Abdurrahman dedi ki- sonra Resülullah (s.a.) Ali b. Ebü Tâlib'i peşi sıra göndermiş ve ona söz konusu “berâet” çağrısında bulunmasını emretmiştir. -Ebü Hureyre dedi ki- Kurban günü Ali bizimle birlikte Mina'da bulunan insanlara “berâet” ve bu seneden sonra müşriklerin hac etmeyecekleri ve Kâbe'yi çıplak tavaf edemeyecekleri çağrısında bulundu (bk. Buhâri, Arafat'tayken Resülullah'a (s.a.) gelip ona sormuşlar, o da bir tellala emretmiş ve bu tellal şöyle çağrıda bulunmuştur: Hac Arafat'tır. Her kim toplanma gecesi fecrin doğuşundan önce gelirse haccı idrak etmiş olur. Kim acele edip iki günde dönerse ona bir günah yoktur. Kim gecikirse de ona günah yoktur. Hadiste geçen toplanma anlamındaki “cem”, Müzdelife demektir. o Urveb. Mudarris et-Tâiden şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resülullah (s.a.) Müzdelifede namaza çıktığı vakit onun yanına geldim... Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Her kim bu namazımızda bizimle hazır bulunur, biz ayrılıncaya kadar bizimle birlikte vakfe yapar, daha önce bir gece veya bir gündüz Arafat'ta vakfe yapmış olursa haccı tamamlamış ve görevlerini ifa etmiş olur” Ebü İsâ et-Tirmizi şöyle demiştir: Bu hadis hasen sahihtir. O demiştir ki: “Tefesehü', hac görevlerini (menâsik) demektir (Ebü Dâvüd, “Menâsik”, 68; 6 Taberi, Tefsir, X, 75; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 128. Buna yakın ifadelerle rivayet edilmiştir. Fakat bunda “büyük hac günü” ifadesi bulunmamaktadır. Bunu Taberâni el-Mucemü'l-evsat ve el-Mu'cemü'l-kebir'de rivayet etmiştir. Bu rivayette Furât b. Ahnef adlı râvi bulunmakta olup bu kişi zayıf bir râvidir (Heysemi, Mecma'uz-zevâid, III, 270). 2 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 378; Taberi, Tefsir, X, 68; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 10 o Sonikirivayetiçinbk. Taberi, Tefsir, X, 68. a Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 473; IV, 412; Taberi, Tefsir, X, 73-74. 3 o Saidb.Mansür,Sünen, V, 237; Taberi, Tefsir, X, 69. Tirmizi bu haberi merfü ve mevkuf olarak rivayet etmiştir. Bunun mevkuf olarak Hz. Ali'nin (r.a.) sözü olduğu görüşünü tercih etmiştir. 14 Said b. Mansûr, Sünen, V, 239; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 379; Taberi, Tefsir, X, 70. 15 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 379; Taberi, Tefsir, X, 70. 16 İbn Hibbân, Sahih, XIV, 504; Hâkim en-Nisâbüri, el-Müstedrek ale5-sahihayn, I, 553. © Saidb.Mansür, Sünen, V, 234; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 379; Taberi, Tefsir, X, 71. Bakara süresi 196. âyetin tefsirine bakınız. Daha önce Hz. Ali'nin (r.a.) görüşünün tahrici geçmişti. Ebü Hureyre'nin görüşü için bk. Buhâri, “Cizye” 16. İbn Ebü Evfâ'nın görüşü için bk. Said b. Mansür, Sünen, V, 237; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, III, 378; Taberi, Tefsir, X, 69. Daha önce Hz. Ömer'in (r.a.) görüşünün tahrici geçmişti. İbn Abbâs'ın görüşü için bk. Taberi, Tefsir, X, 69; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 129. Taberâni, el-Mucemü'l-kebir, XI, 61, 64. Fakat meşhur rivayet “bir aylık mesafe” şeklindedir. Tirmizi, “Hac”, 44; Nesâi, “Menâsikü”l-hac” 161. Tirmizi bu rivayeti hasen kabul etmiştir. Daha önce geçen hadisin tahricine bakınız.

Tevbe 9:4

Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu âyet “Allah ve resülünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir!” meâlindeki ilâhi beyanıyla bağlantılıdır. Yani “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna; onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz.” Cenâb-ı Hak, müslümanlara yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve onlara karşı kimseye arka çıkmayanlar için antlaşmayı süresinin sonuna kadar tamamlamayı emretmiştir. Fakat antlaşmaları bozmayı âdet haline getirenler için yapılan antlaşma tamamlanmaz, aksine bozulur. Aynı şekilde bu âlimler, “Allah ve resülünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir!” meâlindeki ilâhi beyanı bozma olarak yorumlamışlardır. [§]Bu âyetin “inkârcıları elem veren bir azapla müjdele” meâlindeki ilâhi beyanın bağıntı cümlesi (sıla) olması da mümkündür. Bu durumda elem veren azap öldürme ve esir alma olur. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: İnkârcıları öldürülmek ve esir alınmakla müjdele; ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna. Size karşı yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirenler meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani antlaşmalı olduğunuz sürece size ihanet etmeyenler. Sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar. Yani sizin aleyhinize müşriklerden kimseye yardım etmeyenler ve bilgi vermeyenler. Onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Tıpkı “eğer bir topluluğun antlaşmayı bozacağından endişe edersen antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir. Allah ahdini bozanları asla sevmez”” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Cenâb-ı Hak ihanet etme endişesi durumunda antlaşmayı bozmayı emretmiş; eğer ihanet etmemişlerse ve onların aleyhine başkalarına arka çıkmamışlarsa antlaşmayı tamamlamayı emretmiştir. “İnkârcıları elem veren bir azapla müjdele” ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşrikler müstesna” meâlindeki ilâhi beyan, “Bilin ki siz Allah'ı âcizliğe düşüremezsiniz”” meâlindeki beyanın şu mânaya geldiğini göstermektedir: Yani siz Allah'ın dostlarını dünya azabı konusunda aciz bırakamazsınız. Çünkü müşriklerin tümü âhiret azabı konusunda eşittir ve bunda ortaktır. Onlara verdiğiniz söze, süresi doluncaya kadar. Bazı âlimler şöyle demiştir: Söz konusu topluluğun süresi antlaşma halinde bulunanlar için kurban gününden sonra dört ay olup rebiülâhir ayının onuncu günüdür. Antlaşması bulunmayanlar için ise muharrem ayının sonuna kadar olup elli gündür. Bazı âlimler şöyle demiştir: Ancak Hudeybiye'de kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden. Allah ve resülü onların antlaşmalarını dört ay içerisinde feshetmemiştir. Sonra bu dört ay içerisinde size karşı yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna. Yani müşriklerden size karşı savaşta kimseye yardım etmeyenler. Yani bunu yapmayanlar. Onlara verdiğiniz söze, süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Bu süre dört aydır. Allah haksızlıktan sakınanları sever. Yani günahlardan ve şirkten sakınanları. Bir önceki âyet-i kerime. Bir önceki âyet-i kerime. m a ajda E LAN Esi AĞIZ LEOĞ 2 İRİ ll kaans hait. “Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, e ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.” Haram aylar çıkınca. Bazı âlimler haram ayların, antlaşma ve güvenlik ayları olduğunu söylemiştir. Çıkınca. Bu aylar çıkınca ve geçince. Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. )Bazıları haram ayların, Allah'ın yaratmış olduğu ve haram kıldığı aylar olduğunu söylemiştir. Tıpkı “Doğrusu Allah'a göre ayların sayısı, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına uygun olarak on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır” meâlindeki ilâhi beyanda bildirildiği gibi. Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bulduğunuz yerde onları esir alın. Yani bütün mekânlarda. Çünkü “haysü” kelimesi mekân ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak, bütün mekânlarda onların öldürülmesini emretmiştir. Çünkü herhangi bir yeri özel olarak bildirmemiştir. Diğer âlimler, “harem bölgesi hariç diğer mekânlar” olduğunu söylemişlerdir. Bunun delili Bakara süresinde bildirilen şu ilâhi beyandır: “Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın”!. Cenâb-ı Hak Mescid-i Haram dışında her yerde onlarla savaşmayı emretmiştir. Bu beyanın, onların harem bölgesine girmeleri durumu hariç, öldürülmeleri mânasında olması da mümkündür. Eğer harem bölgesine girerlerse -ki Hz. Ali'nin hac sırasında “Biliniz ki bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir” beyanıyla müşriklerin buraya girmeleri ve haccetmeleri yasaklanmıştı- bu durumda girerlerse öldürülürler. Yasaklandıktan sonra oraya girmeleri bize karşı savaş başlatmaları demek olur. Mescid-i Haram'da bizimle savaşırlarsa onlarla savaşırız. Tıpkı “Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün” meâlindeki ilâhi beyan gibi. En doğrusunu Allah bilir. Onları alın. Denildi ki onları esir alın. Onları kuşatın. Denildi ki onları hapsedin. Onları her geçit yerinde gözetleyin. “Mersad” yol demektir. “Müşrikleri öldürün” meâlindeki beyanla sanki Cenâb-ı Hak, onlara güç yetirmeleri ve buna imkân bulmaları durumunda onları öldürmelerini, imkân bulmaları durumunda onları esir almalarını, kaleye girmeleri durumunda onları hapsetmelerini, imkân bulmamaları durumunda ise kaçmamaları için geçitleri korumalarını emretmiştir. “Ersadtü lehü” denildiğinde “fırsat bulmayı bekledim” mânası kastedilir. “Terassadtühü” denildiğinde ise “onu bekledim” mânası kastedilir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Her geçit. Yani sizi gözetledikleri her yol. Sanki Cenâb-ı Hak, durum ötekiler için zorlaşsın, böylelikle iyice daralsınlar ve boyun eğsinler diye bunu emretmiştir. Bunda dârulharbe giyim ve eşya çeşitleri ile yararlanacakları şeyler taşımanın yasak olduğuna delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak onları kuşatmayı, yolları ve geçitleri korumayı emretmiştir ki durum onlar için zorlaşsın ve sıkıntıya düşsünler. Böylelikle boyun eğsinler. Halbuki oraya taşınan mallar onların durumunu genişletir. Esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Onları esir alın ve kuşatın meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani kabul etmek mecburiyetinde kalmaları için onlara kesin deliller getirin. Eğer size boyun eğerlerse onları bırakın; eğer boyun eğmezlerse onları bulduğunuz yerde öldürün. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Bazı âlimler şöyle demiştir: Allah âyetin başında müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün buyurarak müşrikleri öldürmeyi emretmiştir. Burada Cenâb-ı Hak şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın buyurmuştur. Dolayısıyla âyetin zâhirine göre iman edip de namaz kılmayan ve zekât vermeyenlere savaşmamız gerekir. Çünkü yüce Allah, onlarla savaşmayı, iman, namaz kılma ve zekât verme durumuyla ortadan kaldırmıştır. Eğer onlar bunları yerine getirmezlerse onları öldürme vacip olur. Hz. Ebü Bekir es-Sıddik böyle yapmıştır: O, Araplar zekâtı vermemek suretiyle irtidat ettiklerinde onlar boyun eğip bunu yerine getirinceye kadar onlarla savaşmıştır. Enes'in şöyle dediği rivayet duğuna şahitlik eder, namaz kılar ve zekât verirlerse kanları ve malları korunmuş olur.” Allah'a and olsun ki! Resülullah'a verdiklerinden bir keçi yavrusunu dahi bana vermezlerse bu sebeple onlarla savaşırım. Hz. Ömer şöyle demiştir: (SJEbü Bekir'in görüşünün, onun kalbinde genişletildiğini gördüğümde onun hak üzere olduğunu anladım”. Bazı rivayetlere göre söz konusu Arap kabileleri “Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik eder, namaz kılarız, fakat zekât vermeyiz” demişlerdi. Hz. Ömer ve Bedir ehli sahâbe Hz. Ebü Bekir'e gelerek “Onları bırak. İslâm onların kalbine iyice yerleşince ve sağlamlaşınca onlar zekâtı verirler” demişlerdir. Bunun üzerine Hz. Ebü Bekir şöyle demiştir: Allaha yemin olsun ki Resülullah'ın aldığı zekâtı” (ikâl) bana vermezlerse onlarla savaşırım.” Yine o şöyle demiştir: “Resülullah üç şey hakkında savaşmıştır: Allah'tan başka ilâhın olmadığına şahitlik etmek, namaz kılmak ve zekât vermek. Allah şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları ser32 Nesâi, “Cihâd”, 1. Nesâi bu hadisin akabinde şöyle demiştir: “İmrân el-Kattân hadis konusunda kavi bir râvi değildir. Bu hadis hatalıdır. Bundan önceki hadis doğru bir hadistir. Bu da Zühri'nin Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe'nin Ebü Hureyre'den rivayet ettiği hadistir.” best bırakın buyurmuştur. Allaha yemin ederim ki bunun üzerinde bir şey istemem, bundan bir şey de eksiltmem.” Bunun üzerine onlar “Biz zekâtı vereceğiz, ama sana ödemeyeceğiz” dediler. Hz. Ebü Bekir ise “Allah'a yemin olsun Resülullah'ın aldığı gib almadıkça ve bunu yerine koymadıkça kabul etmem” demiştir”, Diğer âlimler bu âyet hakkında şöyle demişlerdir: Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse meâlindeki beyan belirtilen iki ibadetin yerine getirilmesi değil, kabul edilmesi ve bunlara iman edilmesi hakkındadır. Çünkü onların zekât mallarının üzerinden bir yıl geçinceye kadar bunları tutmaları ve vermemeleri mümkün değildir ki onlar zekâtın verilmesi sebebiyle sorumlu tutulsunlar. Bu durum bunun kabul ve ikrar etme mânasında olduğunu göstermektedir. âlimler Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadisi de görüşlerine delil getirmişlerdir: “Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmak bana emredildi. Her kim bu sözü söylerse bir hak karşılığı olma durumu hariç kanı ve canı korunmuştur””. Yine bu âlimler dedi ki: Bazı rivayetlerde “Bana Allah'tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah'ın elçisi olduğumu söyleyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Bunu söylerlerse şöyle şöyle korunmuş olurlar” ifadeleri geçmektedir”. Bazı rivayetler “Allah'tan başka ilâh olmadığını, benim Allah'ın elçisi olduğumu söyleyinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Eğer bunları yaparlarsa şöyle şöyle korunmuş olurlar” şeklindedir”. Rivayetlerde belirtmiş olduğumuz eklemeler ve eksiklikler, bunun farklı topluluklar hakkında olduğunu, bunların yerine getirilmesi değil, kabul edilmesi ve bunlara inanılması mânasında olduğunu göstermektedir. Bunları kabul etmeyen kimse “Allah'tan başka ilâh yoktur” derse bu, zâhiri bakımdan iman olur. “Allah'tan başka ilâh yoktur” deyip, “Muhammed Allah'ın elçisidir” demeyen kimse, eğer bunu söylerse iman etmiş olur. Bu ikisini ikrar edip namaz ve zekâtı ikrar etmeyen kimse, eğer bunu ikrar ederse iman etmiş olur. Bu kişi, bunları ikrar etmiş ve bunlara iman etmiş olur, yerine getirmiş olmaz. Görmez misin ki devlet başkanları onlardan isteseler de bundan kaçınsalar da zekât alabilirler. Eğer yerine getirmek imanın şartlarından biri olsaydı, bunlardan zorla alma hususunda iman etmiş olmazlardı. e de“ IEL SEAN ge ASİ SF A TERO ARRET --- Dipnotlar: % et-Tevbe, 9/36. Haram aylar, zilkade, zilhicce, muharrem ve recep aylarıdır. edilmiştir: Resülullah (s.a.) vefat ettiğinde Araplar toplu bir şekilde irtidat etmişti. Bunun üzerine Hz. Ömer “Ey Ebü Bekir Araplar'ın tümüyle savaşmak mı istiyorsun?” dedi. Hz. Ebü Bekir şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) buyurdu ki: “Eğer Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olNesâi'nin doğru kabul ettiği rivayet Ebü Hureyreden nakledilen şu rivayettir: Ebü Hureyre dedi ki: Hz. Peygamber vefat edip Hz. Ebü Bekir onun yerine halife seçildiğinde ve bunun akabinde Arap kabilelerinden topluluklar irtidat ettiklerinde Hz. Ömer gelip dedi ki “Ey Ebü Bekir! Resülullah (s.a.) ‘bana Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmak emredildi. Her kim Allah'tan başka ilâh yoktur derse bir müstehak olma durumu hariç kanı ve canı korunmuştur. Hesabı ise Allah'adır” buyurduğu halde sen nasıl insanlarla savaşırsın” Hz. Ebü Bekir şöyle demiştir: “Allah'a yemin olsun ki namaz ile zekâtı birbirinden ayıranla savaşırım. Zekât malın hakkıdır. Allah'a yemin olsun ki Resülullah'a ödemiş oldukları bir keçi yavrusunu dahi bana vermekten kaçınırlarsa bundan dolayı onlarla savaşırım” Bunu üzerine Hz. Ömer şöyle demiştir: “Allaha yemin olsun ki bu ancak Allah'ın Ebü Bekir'in gönlüne savaş için bir genişlik vermesidir. Onun hak üzere olduğunu anladım”. Kisâi şöyle demiştir: ““İkâl” bir yılın zekâtıdır. Yılın zekâtı onlardan alındığı vakit denilir ki bu yılın ikâlı onlardan alındı. Denildi ki: “İkâldan maksat burada devenin bağlandığı iptir ki bu da zekâtta alınmaktaydı. Çünkü sahibinin bu ipi de vermesi gerekmekteydi. Zira kabzetme ancak bağlamakla gerçekleşirdi. Yine denildi ki: Burada kastedilen zekât haklarından bir deve ipine (ikâl) denk gelen miktardır. Yine denildi ki: Eğer zekât memuru devenin kendisini alırsa bu durumda “ikâl olarak aldı” denir. Eğer devenin bedelini alırsa “nakdi olarak aldı” denir. Yine denildi ki: Burada İkâldan maksat senenin zekâtıdır. Denilir ki “Zekât memuru bu senenin ikâlını aldı”, yani onlardan zekâtlarını aldı. Yine bir kişi bir kabilenin zekâtını almak üzere gönderildiğinde “falan kişi falan kabilenin ikâlini almak üzere gönderildi” denir. E£bü Ubeyd bu görüşü benimsemiş ve “Bu, bana göre daha uygundur” demiştir. Hattâbi şöyle demiştir: “Bunun gibi örnek vermelerde çoğa değil aza örnek verilir. Araplar'ın dilinde ikâlin senenin zekâtı olduğu yaygın değildir.” Rivayetlerin çoğunda “bana bir dişi keçi yavrusu dahi vermezlerse” ifadesi geçmektedir. Bir kısmında ise “erkek keçi yavrusu” geçmektedir. Hadislerde her iki görüşü de destekleyen ifadeler vardır (İbnü”l-Esir, en-Nihâye fi garibi'l-hadis, “akl” md.; İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “akl” Buna yakın bir rivayet, Katâde'den mürsel olarak nakledilmiştir (bk. Beyhaki, es-Sünenü'Bu hadisin tahrici daha önceki dipnotta geçmişti. Benzer bir rivayet Ebü Hureyre'den nakledilmiştir Hz. Ebü Bekir'den nakledilen rivayetin tahrici daha önce geçmişti. İbn Ömer'den de rivayet edilmiştir.

Tevbe 9:5

Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu âyet “Allah ve resülünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir!” meâlindeki ilâhi beyanıyla bağlantılıdır. Yani “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna; onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz.” Cenâb-ı Hak, müslümanlara yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve onlara karşı kimseye arka çıkmayanlar için antlaşmayı süresinin sonuna kadar tamamlamayı emretmiştir. Fakat antlaşmaları bozmayı âdet haline getirenler için yapılan antlaşma tamamlanmaz, aksine bozulur. Aynı şekilde bu âlimler, “Allah ve resülünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı fesih bildirimidir!” meâlindeki ilâhi beyanı bozma olarak yorumlamışlardır. [§]Bu âyetin “inkârcıları elem veren bir azapla müjdele” meâlindeki ilâhi beyanın bağıntı cümlesi (sıla) olması da mümkündür. Bu durumda elem veren azap öldürme ve esir alma olur. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: İnkârcıları öldürülmek ve esir alınmakla müjdele; ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden bilâhare yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna. Size karşı yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirenler meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani antlaşmalı olduğunuz sürece size ihanet etmeyenler. Sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar. Yani sizin aleyhinize müşriklerden kimseye yardım etmeyenler ve bilgi vermeyenler. Onlara verdiğiniz söze süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Tıpkı “eğer bir topluluğun antlaşmayı bozacağından endişe edersen antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir. Allah ahdini bozanları asla sevmez”” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Cenâb-ı Hak ihanet etme endişesi durumunda antlaşmayı bozmayı emretmiş; eğer ihanet etmemişlerse ve onların aleyhine başkalarına arka çıkmamışlarsa antlaşmayı tamamlamayı emretmiştir. “İnkârcıları elem veren bir azapla müjdele” ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşrikler müstesna” meâlindeki ilâhi beyan, “Bilin ki siz Allah'ı âcizliğe düşüremezsiniz”” meâlindeki beyanın şu mânaya geldiğini göstermektedir: Yani siz Allah'ın dostlarını dünya azabı konusunda aciz bırakamazsınız. Çünkü müşriklerin tümü âhiret azabı konusunda eşittir ve bunda ortaktır. Onlara verdiğiniz söze, süresi doluncaya kadar. Bazı âlimler şöyle demiştir: Söz konusu topluluğun süresi antlaşma halinde bulunanlar için kurban gününden sonra dört ay olup rebiülâhir ayının onuncu günüdür. Antlaşması bulunmayanlar için ise muharrem ayının sonuna kadar olup elli gündür. Bazı âlimler şöyle demiştir: Ancak Hudeybiye'de kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden. Allah ve resülü onların antlaşmalarını dört ay içerisinde feshetmemiştir. Sonra bu dört ay içerisinde size karşı yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren ve sizin aleyhinize kimseye arka çıkmayanlar müstesna. Yani müşriklerden size karşı savaşta kimseye yardım etmeyenler. Yani bunu yapmayanlar. Onlara verdiğiniz söze, süresi doluncaya kadar riayet ediniz. Bu süre dört aydır. Allah haksızlıktan sakınanları sever. Yani günahlardan ve şirkten sakınanları. Bir önceki âyet-i kerime. Bir önceki âyet-i kerime. m a ajda E LAN Esi AĞIZ LEOĞ 2 İRİ ll kaans hait. “Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, e ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır.” Haram aylar çıkınca. Bazı âlimler haram ayların, antlaşma ve güvenlik ayları olduğunu söylemiştir. Çıkınca. Bu aylar çıkınca ve geçince. Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. )Bazıları haram ayların, Allah'ın yaratmış olduğu ve haram kıldığı aylar olduğunu söylemiştir. Tıpkı “Doğrusu Allah'a göre ayların sayısı, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına uygun olarak on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır” meâlindeki ilâhi beyanda bildirildiği gibi. Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bulduğunuz yerde onları esir alın. Yani bütün mekânlarda. Çünkü “haysü” kelimesi mekân ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak, bütün mekânlarda onların öldürülmesini emretmiştir. Çünkü herhangi bir yeri özel olarak bildirmemiştir. Diğer âlimler, “harem bölgesi hariç diğer mekânlar” olduğunu söylemişlerdir. Bunun delili Bakara süresinde bildirilen şu ilâhi beyandır: “Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın”!. Cenâb-ı Hak Mescid-i Haram dışında her yerde onlarla savaşmayı emretmiştir. Bu beyanın, onların harem bölgesine girmeleri durumu hariç, öldürülmeleri mânasında olması da mümkündür. Eğer harem bölgesine girerlerse -ki Hz. Ali'nin hac sırasında “Biliniz ki bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir” beyanıyla müşriklerin buraya girmeleri ve haccetmeleri yasaklanmıştı- bu durumda girerlerse öldürülürler. Yasaklandıktan sonra oraya girmeleri bize karşı savaş başlatmaları demek olur. Mescid-i Haram'da bizimle savaşırlarsa onlarla savaşırız. Tıpkı “Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün” meâlindeki ilâhi beyan gibi. En doğrusunu Allah bilir. Onları alın. Denildi ki onları esir alın. Onları kuşatın. Denildi ki onları hapsedin. Onları her geçit yerinde gözetleyin. “Mersad” yol demektir. “Müşrikleri öldürün” meâlindeki beyanla sanki Cenâb-ı Hak, onlara güç yetirmeleri ve buna imkân bulmaları durumunda onları öldürmelerini, imkân bulmaları durumunda onları esir almalarını, kaleye girmeleri durumunda onları hapsetmelerini, imkân bulmamaları durumunda ise kaçmamaları için geçitleri korumalarını emretmiştir. “Ersadtü lehü” denildiğinde “fırsat bulmayı bekledim” mânası kastedilir. “Terassadtühü” denildiğinde ise “onu bekledim” mânası kastedilir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Her geçit. Yani sizi gözetledikleri her yol. Sanki Cenâb-ı Hak, durum ötekiler için zorlaşsın, böylelikle iyice daralsınlar ve boyun eğsinler diye bunu emretmiştir. Bunda dârulharbe giyim ve eşya çeşitleri ile yararlanacakları şeyler taşımanın yasak olduğuna delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak onları kuşatmayı, yolları ve geçitleri korumayı emretmiştir ki durum onlar için zorlaşsın ve sıkıntıya düşsünler. Böylelikle boyun eğsinler. Halbuki oraya taşınan mallar onların durumunu genişletir. Esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Onları esir alın ve kuşatın meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani kabul etmek mecburiyetinde kalmaları için onlara kesin deliller getirin. Eğer size boyun eğerlerse onları bırakın; eğer boyun eğmezlerse onları bulduğunuz yerde öldürün. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Bazı âlimler şöyle demiştir: Allah âyetin başında müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün buyurarak müşrikleri öldürmeyi emretmiştir. Burada Cenâb-ı Hak şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın buyurmuştur. Dolayısıyla âyetin zâhirine göre iman edip de namaz kılmayan ve zekât vermeyenlere savaşmamız gerekir. Çünkü yüce Allah, onlarla savaşmayı, iman, namaz kılma ve zekât verme durumuyla ortadan kaldırmıştır. Eğer onlar bunları yerine getirmezlerse onları öldürme vacip olur. Hz. Ebü Bekir es-Sıddik böyle yapmıştır: O, Araplar zekâtı vermemek suretiyle irtidat ettiklerinde onlar boyun eğip bunu yerine getirinceye kadar onlarla savaşmıştır. Enes'in şöyle dediği rivayet duğuna şahitlik eder, namaz kılar ve zekât verirlerse kanları ve malları korunmuş olur.” Allah'a and olsun ki! Resülullah'a verdiklerinden bir keçi yavrusunu dahi bana vermezlerse bu sebeple onlarla savaşırım. Hz. Ömer şöyle demiştir: (SJEbü Bekir'in görüşünün, onun kalbinde genişletildiğini gördüğümde onun hak üzere olduğunu anladım”. Bazı rivayetlere göre söz konusu Arap kabileleri “Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik eder, namaz kılarız, fakat zekât vermeyiz” demişlerdi. Hz. Ömer ve Bedir ehli sahâbe Hz. Ebü Bekir'e gelerek “Onları bırak. İslâm onların kalbine iyice yerleşince ve sağlamlaşınca onlar zekâtı verirler” demişlerdir. Bunun üzerine Hz. Ebü Bekir şöyle demiştir: Allaha yemin olsun ki Resülullah'ın aldığı zekâtı” (ikâl) bana vermezlerse onlarla savaşırım.” Yine o şöyle demiştir: “Resülullah üç şey hakkında savaşmıştır: Allah'tan başka ilâhın olmadığına şahitlik etmek, namaz kılmak ve zekât vermek. Allah şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları ser32 Nesâi, “Cihâd”, 1. Nesâi bu hadisin akabinde şöyle demiştir: “İmrân el-Kattân hadis konusunda kavi bir râvi değildir. Bu hadis hatalıdır. Bundan önceki hadis doğru bir hadistir. Bu da Zühri'nin Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe'nin Ebü Hureyre'den rivayet ettiği hadistir.” best bırakın buyurmuştur. Allaha yemin ederim ki bunun üzerinde bir şey istemem, bundan bir şey de eksiltmem.” Bunun üzerine onlar “Biz zekâtı vereceğiz, ama sana ödemeyeceğiz” dediler. Hz. Ebü Bekir ise “Allah'a yemin olsun Resülullah'ın aldığı gib almadıkça ve bunu yerine koymadıkça kabul etmem” demiştir”, Diğer âlimler bu âyet hakkında şöyle demişlerdir: Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse meâlindeki beyan belirtilen iki ibadetin yerine getirilmesi değil, kabul edilmesi ve bunlara iman edilmesi hakkındadır. Çünkü onların zekât mallarının üzerinden bir yıl geçinceye kadar bunları tutmaları ve vermemeleri mümkün değildir ki onlar zekâtın verilmesi sebebiyle sorumlu tutulsunlar. Bu durum bunun kabul ve ikrar etme mânasında olduğunu göstermektedir. âlimler Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadisi de görüşlerine delil getirmişlerdir: “Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmak bana emredildi. Her kim bu sözü söylerse bir hak karşılığı olma durumu hariç kanı ve canı korunmuştur””. Yine bu âlimler dedi ki: Bazı rivayetlerde “Bana Allah'tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah'ın elçisi olduğumu söyleyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Bunu söylerlerse şöyle şöyle korunmuş olurlar” ifadeleri geçmektedir”. Bazı rivayetler “Allah'tan başka ilâh olmadığını, benim Allah'ın elçisi olduğumu söyleyinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Eğer bunları yaparlarsa şöyle şöyle korunmuş olurlar” şeklindedir”. Rivayetlerde belirtmiş olduğumuz eklemeler ve eksiklikler, bunun farklı topluluklar hakkında olduğunu, bunların yerine getirilmesi değil, kabul edilmesi ve bunlara inanılması mânasında olduğunu göstermektedir. Bunları kabul etmeyen kimse “Allah'tan başka ilâh yoktur” derse bu, zâhiri bakımdan iman olur. “Allah'tan başka ilâh yoktur” deyip, “Muhammed Allah'ın elçisidir” demeyen kimse, eğer bunu söylerse iman etmiş olur. Bu ikisini ikrar edip namaz ve zekâtı ikrar etmeyen kimse, eğer bunu ikrar ederse iman etmiş olur. Bu kişi, bunları ikrar etmiş ve bunlara iman etmiş olur, yerine getirmiş olmaz. Görmez misin ki devlet başkanları onlardan isteseler de bundan kaçınsalar da zekât alabilirler. Eğer yerine getirmek imanın şartlarından biri olsaydı, bunlardan zorla alma hususunda iman etmiş olmazlardı. e de“ IEL SEAN ge ASİ SF A TERO ARRET --- Dipnotlar: % et-Tevbe, 9/36. Haram aylar, zilkade, zilhicce, muharrem ve recep aylarıdır. edilmiştir: Resülullah (s.a.) vefat ettiğinde Araplar toplu bir şekilde irtidat etmişti. Bunun üzerine Hz. Ömer “Ey Ebü Bekir Araplar'ın tümüyle savaşmak mı istiyorsun?” dedi. Hz. Ebü Bekir şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) buyurdu ki: “Eğer Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olNesâi'nin doğru kabul ettiği rivayet Ebü Hureyreden nakledilen şu rivayettir: Ebü Hureyre dedi ki: Hz. Peygamber vefat edip Hz. Ebü Bekir onun yerine halife seçildiğinde ve bunun akabinde Arap kabilelerinden topluluklar irtidat ettiklerinde Hz. Ömer gelip dedi ki “Ey Ebü Bekir! Resülullah (s.a.) ‘bana Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmak emredildi. Her kim Allah'tan başka ilâh yoktur derse bir müstehak olma durumu hariç kanı ve canı korunmuştur. Hesabı ise Allah'adır” buyurduğu halde sen nasıl insanlarla savaşırsın” Hz. Ebü Bekir şöyle demiştir: “Allah'a yemin olsun ki namaz ile zekâtı birbirinden ayıranla savaşırım. Zekât malın hakkıdır. Allah'a yemin olsun ki Resülullah'a ödemiş oldukları bir keçi yavrusunu dahi bana vermekten kaçınırlarsa bundan dolayı onlarla savaşırım” Bunu üzerine Hz. Ömer şöyle demiştir: “Allaha yemin olsun ki bu ancak Allah'ın Ebü Bekir'in gönlüne savaş için bir genişlik vermesidir. Onun hak üzere olduğunu anladım”. Kisâi şöyle demiştir: ““İkâl” bir yılın zekâtıdır. Yılın zekâtı onlardan alındığı vakit denilir ki bu yılın ikâlı onlardan alındı. Denildi ki: “İkâldan maksat burada devenin bağlandığı iptir ki bu da zekâtta alınmaktaydı. Çünkü sahibinin bu ipi de vermesi gerekmekteydi. Zira kabzetme ancak bağlamakla gerçekleşirdi. Yine denildi ki: Burada kastedilen zekât haklarından bir deve ipine (ikâl) denk gelen miktardır. Yine denildi ki: Eğer zekât memuru devenin kendisini alırsa bu durumda “ikâl olarak aldı” denir. Eğer devenin bedelini alırsa “nakdi olarak aldı” denir. Yine denildi ki: Burada İkâldan maksat senenin zekâtıdır. Denilir ki “Zekât memuru bu senenin ikâlını aldı”, yani onlardan zekâtlarını aldı. Yine bir kişi bir kabilenin zekâtını almak üzere gönderildiğinde “falan kişi falan kabilenin ikâlini almak üzere gönderildi” denir. E£bü Ubeyd bu görüşü benimsemiş ve “Bu, bana göre daha uygundur” demiştir. Hattâbi şöyle demiştir: “Bunun gibi örnek vermelerde çoğa değil aza örnek verilir. Araplar'ın dilinde ikâlin senenin zekâtı olduğu yaygın değildir.” Rivayetlerin çoğunda “bana bir dişi keçi yavrusu dahi vermezlerse” ifadesi geçmektedir. Bir kısmında ise “erkek keçi yavrusu” geçmektedir. Hadislerde her iki görüşü de destekleyen ifadeler vardır (İbnü”l-Esir, en-Nihâye fi garibi'l-hadis, “akl” md.; İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “akl” Buna yakın bir rivayet, Katâde'den mürsel olarak nakledilmiştir (bk. Beyhaki, es-Sünenü'Bu hadisin tahrici daha önceki dipnotta geçmişti. Benzer bir rivayet Ebü Hureyre'den nakledilmiştir Hz. Ebü Bekir'den nakledilen rivayetin tahrici daha önce geçmişti. İbn Ömer'den de rivayet edilmiştir.

Tevbe 9:6

Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu: “Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın [§]ve onları her geçit yerinde gözetleyin”. Cenâb-ı Hak ilk âyette, böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde koruma altına almayı; bu âyette ise öldürme ve esir almayı emretmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, ilk âyette onu kendi güvenlik bölgesine ulaştırmayı; bu âyette ise her geçit yerinde onu gözetlemeyi emretmiştir. Bundaki durum, gözün gördüğüne göre ilkindeki durumdur. Söz konusu kişi, eline geçen her vakitte belirtilen durumdan dolayı korunma talep etmeyi ve kendisini gözetlediği her durumda güvenlik bölgesine geri dönmek için çare bulmayı düşünebilir. Bunda, zâhiri bakımdan, iki âyetten birinin hükmünü yerine getirmenin ortadan kalkması vardır. Dolayısıyla bu, iki durum arasından, iki âyetin hükmüne göre amel etme hakkını gösteren vasıtaları kullanarak ve düşünerek uygun mânayı bulmayı gerektirir. Hanefi âlimlerimiz bu meselede şöyle demiştir: Eğer söz konusu kişi (düşman), savaş yapma alâmetleri göstermeden ve savaşmak için geldiğine işaret etmeden aksine eman dilemesi istenip antlaşma yapmaya çağırıldığı zaman bunu kabul ederek gelen veya bir ihtiyaçtan dolayı savaşmaktan vazgeçen bir kimsenin gelişi gibi gelir ve müslümanların güvenli bölgesine yönelirse ona eman verilir. Eğer bizim güvenlik bölgemize birini isteyen kişi gibi, üzerinde savaş emareleri bulunduğu halde, fakat onu gözetleyenlerden ve kendisine karşı güç ve kuvvet sahibi olan kimselerden habersiz gibi yönelirse sözü kabul edilmez. Bu konuda aslolan genel duruma bakarak karar vermektir. Zira öylesi bir durumda hakikati tam olarak bilme imkânı yoktur. Dârülislâm ve dârülharpte yaşayan insanların çoğu işleri de bu esasa göredir. Bu değerlendirmenin gerekliliğine dair belirtmiş olduğum âyet -zira bunun başka bir yönü bulunmamaktadırbunun delilidir. En doğrusunu Allah bilir. Birönceki âyet-i kerime. Eğer müşriklerden biri senden korunma isterse. Bu beyan, söz konusu kişinin korunma talebi için güvenlik bölgesinden çıkmasına, yararına olan hususlara ulaşıp da korunma talep edinceye kadar müslümanların güvenlik bölgesine girmesine izin verileceğini göstermektedir. Tabi bu durum, her bir grubun güvenlik bölgelerinin birbirinden uzak olmasından dolayı onun kendi güvenlik bölgesinden korunma talep etmeye güç yetiremediği bilinmesinden sonradır. Yine iki grubun güvenlik bölgelerinin, iki yurdun sınırında olmaması durumunda bu geçerlidir. Çünkü her bir grubun güveninin sağlanması, diğer grubun güven durumunun ortadan kalkmasıyla gerçekleşir. Zira korkusunun sebebi öteki taraftır. [§] Bundan dolayı, korunma talebi ve izin verilmesi sonunda gerçekleşen bu durum, “bulduğunuz yerde öldürün”” meâlindeki beyana göre esir alma ve öldürme hakkını gerektirmez. Eğer koruma altına alınmazsa geri gönderilmesi gerekir. Bu kişinin böyle bir duruma mâruz kalması caiz değildir. Eğer müşriklerden biri senden korunma isterse. Yani korunma talebinin niçin olduğunu açıklamaksızın. Açıklamamasının sebebi şu olabilir: Tâ ki Allah'ın kelâmını işitsin meâlindeki beyanla verilen cevapta bu açıklama bulunmaktadır. Bu durum, “Senden fetva isterler. De ki: Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü açıklıyor” meâlindeki beyanda bildirildiği gibidir. Cevapta fetva istedikleri meselenin açıklaması vardır. Bunun, “Allah'ın kelâmını işitme”nin gereği olması da mümkündür. Yani delili mânasında. Yani emniyet içinde müslüman bölgeye girme şeklini açıklar. Bu, gerçeğe yakın bir yorumdur. Çünkü teslim olmaları için onlara baskı yapmamız bize emredilmiştir. Eğer sebepsiz bir şekilde ihtiyaçları için girmelerine müsaade edersek baskı yapmanın sağlayacağı yarar ortadan kalkar. Bu durumda antlaşmadan amaçlanan, onların davete icabet etmelerini umarak, İslâm'ın insan üzerinde bıraktığı izleri ve müslümanların güzel davranışlarını görmeleri, delillerini ve bununla ortaya çıkan hakikati işitmeleridir. Bundan dolayı müslüman bölgesine girmelerinde ihtiyaçlarını giderme söz konusu olsa da onlara izin verilir. Rivayet edilmiştir ki Resülullah (s.a.) İslâm'a davet etmeden savaşmazdı", [§]Nitekim o, pek çok defa onları İslâm'a davet etmişti. Âyete verilen bu anlam, eman verme anında daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. Ə Bir önceki âyet-i kerime. [Allah Kelâmının İşitilmesi Meselesi] Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için. Aslolan şudur ki sözün hakikati sözün kendisi sayesinde işitilmez, çünkü işitmeyi gerçekleştiren, sözü oluşturan harflerin birleştirilip dil ve dudaklara doğru çevrilmesidir, sözün işitilen bir sesi yoktur. Ancak konuşma organından ortaya çıkan bir ses işitilmektedir. Böylelikle kelâmı veya kelâmının harfleri kulaklara ulaşmaktadır. İşitme, kelâmın idrak edilmesi ve anlaşılmasını sağlayan sesle meydana gelmektedir. Dolayısıyla kelâmın işitilmesi esasında hakikat değil, mecaz olmaktadır. Allah'ın kelâmının işitilebileceğine dair söylenenler de buna göre anlaşılmalıdır. Ayrıca bu durum çeşitli şekillerde yorumlanır. Bunlardan biri, kelâmın hedeflendiği mânanın işitilmesidir. Bu, emir, nehiy, haram ve helâl kılma ve benzeri durumlardır. Bunlar Allaha nispet edilir. Bunlara Allah'ın kelâmı da denilir. Zira emir, nehiy ve benzeri durumlar O'na nispet edilir. İkinci yorum, Allah'ın kulu bundan aciz bırakacak bir şekilde kelâmı oluşturup düzenlemiş olmasıdır. Başkası tarafından işitilmiş olsa dahi bulunduğu hal üzere onu oluşturan Allah olduğu için O'na nispet edilmiştir. Bu durum, kasidelerin inşa edene, )kitapların yazarına, atasözlerinin bunları ortaya çıkaran ilk nesle nispet edilmesi gibidir. Hakikatte bunu söyleyen kimse onun sözünü ve kelâmını söylemiyor olsa da durum böyledir. Zira konuştuğu şeyin başlangıcı ondandı. Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için ilâhi beyanının mânası da böyledir. Üçüncüsü, Allah'ın kelâmının ifade edilmesinden dolayı olmasıdır. Yine bununla O, kelâm sıfatı ile nitelenir ve bununla ona döner. Her ne kadar yüce Allah'ın kelâmı harflerden, hecelemekten, boyuttan ve buna benzer hususlardan münezzeh olsa da. Dönüş ona olduğuna göre orada bunun sınırlanması düşünülemez olsa da kelâm O'na nispet edilmiştir. Allah'ın “Sizi tek bir nefisten yaratan Rabb'iniz”“ ve “O sizi topraktan yaratmıştır” buyurması gibi, âlemin bütünüyle bu toprakta veya bu tek nefiste toplanmış olduğu düşünülmeksizin. Aksine hepsini yaratan Allah olduğundan O'na nispet edilmiştir. Kelâmın durumu da böyledir. Bu, denildiğine göre Allah'ın huzuruna çıkma ve dönüşün O'na olması mânasındadır. Nitekim orada hiç kimsenin bir düzenleme yetkisinin bulunmaması anlamında, dönüşün O'na olduğu belirtilmiştir. Yoksa bu gerçek hakikat anlamda ona doğru bir dönüşüm ve daha önce olmayan bir dönüş mânasında değildir. Allah'ın kelâmı denilmesi de bunun gibidir. Ayrıca Allah Teâlâ, zihinlerde tasvir edilmekten veya akılların O'nu zâtının yüceliğini takdir etmekten münezzehtir. O'nun sıfatları da böyledir. Hatta bunlar daha doğru ve daha önceliklidir. Zira yaratılmışların sıfatlarını, hakikatlerini ve zihinlerdeki tasavvurun içyüzünü akıl bilemez, sadece söz vasıtasıyla değerlendirebildiğini görmekteyiz. İşitme, görme ve akletme gibi nitelikler böyledir. Bu nitelikler, bunlarla nitelenen zatlardan ayrıdır (ağyâr). Zihinlerde tasavvur edilmekten münezzeh olan yüce Allah'ın, ilim ve kelâm gibi sıfatlarla nitelemesinin tasavvur edilememeye daha lâyık olduğunda şüphe yoktur. Bu şekilde O'nun hakkında düşün! Selci“ şöyle demiştir: “Allah'ın kelâmı” sözü, hakikat mânasında değil insanların kullandığı dile uygunluk açısından böyle denilir. (SJBu durum zâtından ayrı olmadığı halde “bu falanın sözüdür” ve “falanın kelâmıdır” denilmesi gibidir. Aksine bu, sözü konuşanın kelâmıdır. Fakat bundan kastedilen, onda kâim olan mânalardır. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: “Bu, Allah'ın kelâmının çeşitli şekillerde işitilebildiğini göstermektedir.” Sanki o, söylenen şu sözleri benimsemiş gibidir: Allah'ın bilinmesini sağlayan kavramları zihne getirmeden, başka varlıkların bilinme yolları dikkate alındığınSonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır. Bu beyan, söz konusu kişinin kendisine arzedilen ve işittirileni kabul etmediğini göstermektedir. Zira eğer kabul etmiş olsaydı, onun güvenli bölgesi, öteki değil, bu yurt olur, ayrıca onun oraya dönme değil, oradan çıkma hakkı da bulunurdu. Yine Allah'ın kelâmıaynı zamanda O'nun delili olduğu ve delilin iki yönden onu susturduğu bilinmektedir. Bunlardan biri, benzerini yapmaktan insanların aciz kaldığının ortaya çıkmasıdır. Resülullah'ı reddetmek üzere ona karşı çıkanların, bunun için canlarını ve ellerinde bulunan bütün her şeyi harcayanların, onun nurunu söndürmeye dair kesin beklentilerine rağmen en uzak diyarlarda dahi haber yayılmıştır. Bu, onları susturan apaçık bir delildir. İkincisi, ilâhi kelâmdan okunanların hepsi, insanları karşı karşıya bıraktığı tablo hikmet ve ilginç delillerle doludur ki insan idrakinin böylesi bir tabloyu ortaya koymaktan aciz olduğuna akıllar şahitlik eder. Şayet Kur'ân'ın içerdigi mânalar ve onlardan elde edilen faydalar insanların kitaplarıyla mukayese edilirse onun, hiç bir şeyin kendisine gizli kalmayan ve gaybı bilen Allah'ın kelâmı olduğu bilinir. Durum böyle olduğuna göre ilâhi kelâmı duyan kişi, bunu reddetmekle inat etmiş olur. Böyle birine yapılması gereken onu gittiği yolu yasaklamak ve baskı uygulamaktır. Kabul etme emanetini üstlenmediği için böyle davranılmamış ve ilâhi delilleri reddetmesinden dolayı engellenmemiştir. Bu davranış, had cezalarını gerektiren fiillerden daha büyük bir suçtur. Dolayısıyla ona had cezasının uygulanmaması gerekir“. En doğrusunu Allah bilir. 295 (JOnu kendi güvenlik bölgesine ulaştır. Bu ilâhi beyan iki anlama gelebilir. Bunlardan biri, onu bırakması ve kendi güvenli bölgesine dönmesine engel olmamasıdır ki, o yurtta yaşaması gerektiğine dair hükmünün ondan henüz düşmediği ve cizyenin ancak isteğe bağlı olarak ve delille gerekli kılınacağı bilinsin. İkincisi, onu kendi güvenlik bölgesine ulaşıncaya kadar müslümanları ondan uzaklaştırmakla koruması altında tutmasıdır. Bunda bazılarını koruma altına almakla herkesin korunma hakkının gerekliliği mânası bulunmaktadır. Bütün müslümanların durumu da buna göredir. Allah'ın kelâmını işitmek belirttiğim anlamlar yanında, Kur'ân'ı duymak, insana arzedilmesi halinde emir ve yasaklarını dinlemek, Kur'ân'daki peygamberlik delillerini ve tevhit kanıtlarını dinlemek anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu uygulama, onların bilmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır. Yani lehlerinde ve aleyhlerinde olanı. Onların bilmiyor olmaları, bildiklerinden yararlanmıyor olmaları anlamına gelebilir. Bunun yanı sıra bu uygulamanın Resülullah'la birlikte olanlara kâfirlere karşı muamelelerinin nasıl olacagını öğretme anlamında olması da mümkündür. Zira onlar daha önce bunu bilmiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 1 İbn Abböâs'tan (r.a.) rivayet edilmiştir. Resülullah'ın (s.a.) ashabına savaştan önce insanları davet etmelerini öğretmesine dair pek çok hadis vârid olmuştur. Örneğin bk. Müslim, “Cihâd”, 3; Ebü Dâvüd, 5 Şârih şöyle demiştir: Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için. Mütezile, Allah'ın kelâmının yaratılmış olduğuna bu âyeti delil göstermiştir. Çünkü onlara göre Cenâb-ı Hak, kelâmının işitilebilir olduğunu bildirmiştir. Halbuki sadece ses işitilebilir. Dolayısıyla bu durum, O'nun kelâmının dizilmiş harfler olduğunu ve yaratıldığını göstermektedir. Fakat biz şöyle deriz: Allah'ın kelâmı ve sıfatı zatıyla kâim olup ezelidir. Şâhid âlemde kelâmın hakikati işitilemez. Zira kelâm, konuşanın niteliği olup onunla kâimdir. Kelâmın kendisiyle gerçekleştiği, anlaşıldığı ve idrak edildiği şey -ki bunlar dilin harflerin mahreçlerine konulmasıyla oluşan ve birleşen harflerdir- orada bir ses bulunmazsa işitilemez. Öyle ki dil harflerin yerlerinde şiddetle kullanılmadıkça ses oluşmaz. Ancak konuşma organından ortaya çıkan bir ses işitilebilir. Böylelikle kelâmının harfleri kulaklara ulaşır. İşitme, kelâmın idrak edilmesi ve anlaşılmasını sağlayan seste meydana gelmektedir. Dolayısıyla kelâmın işitilmesi aslında hakikat değil, mecaz olmaktadır. Allah'ın kelâmının işitilmesi meselesinde söylenenler de buna göredir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 340 b.). da Allah'ın da çeşitli şekillerde bilindiği anlaşılır. Allah'ın kelâmını işitmek de böyledir. © Muhammed b. Şücâ' es-Selcidir. Belhi [ve İbnü's-Selci de denilir. Hasan b. Ziyâd'ın arkadaşlarındandır. Kendi döneminde Irak halkının fakihiydi. O, vera ve ibadetle birlikte fıkıh, hadis ve Kur'ân kırâati konularında ilerideydi. İkindi namazındayken secde halinde aniden vefat etmiştir. Onun Kitâbü'l-Menâsik, Kitâbu Tashihi'l-âsâr, Kitâbü'nNevâdir, Kitâbü'LMudârebe ve Kitâbu'r-Red ale'l-Müşebbihe adlı eserleri vardır. Ayrıca onun Mütezile mezhebine meyli vardı (bk. Zehebi, el-'İber fi haberi men ğaber, II, 39; Kureşi, el-Cevâhirü'l-mudıyye fi tabakâti'l-Hanefiyye, 1, 60-61). Yani bu kişi İslâm'ı kabul etmediği için cezalandırılmaz. Çünkü daha İslâm'ın hükümlerinden sorumlu olmamış ve bunlara iman etmemiştir. Eğer iman etmiş sonra küfrünü ilân etmiş olsaydı cezalandırılırdı. Küfür, hadleri gerektiren suçlardan daha büyüktür. Bu sebeple korunma talebinde bulunan kimse İslâm'ın hükümlerini yerine getirmediği için had cezalarıyla cezalandırılmaz.

Tevbe 9:7

Müşriklerin Allah'ın yanında, peygamberinin yanında geçerli ahdi nasıl olabilir? Bu beyan, -en doğrusunu Allah bilir ya- antlaşmayı nasıl hak ederler ve onlar kendileriyle Allah arasındaki ve kendileriyle Allah'ın elçisi arasındaki sözleşmeleri bozdukları halde onlarla nasıl antlaşmaya varılır demektir. Onlarla Rab'leri arasındaki sözleşme yaratılış sözleşmesidir. Zira her birinin yaratılışında Allah'ın birliğine, ulühiyetine, peygamberliğe ve kitaplarında Hz. Muhammed'in niteliklerini insanlara açıklamalarına dair kendilerinden alınan söze şahitlik etmek vardır. Onlar, bütün bunlara aykırı davrandılar, [Ş] kendileriyle Resülullah arasındaki antlaşmaları bozdular ve bunları korumadılar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar kendileriyle sözleşme yapılmasını nasıl hak ediyorlar. Halbuki onlar, Allah'ın kendileriyle yapmış olduğu sözleşmeyi ve Resüllah'ın kendileriyle yapmış olduğu sözleşmeleri bozmuşlardır. Onlar bunu hak etmemektedirler. Ancak Allah azze ve celle lütfu ve ihsanıyla onlarla antlaşma yapılmasına izin vermiştir. Ancak Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesnadır. Cenâb-ı Hak, Mescid-i Harâm'ın yanında antlaşma yapanları istisna etmiştir. Mescid-i Harâm'ın yanında antlaşma yaptıklarınız hariç, meâlindeki beyanın sözleşme yapmamak mânasına gelmesi mümkündür. Şu anlama gelmesi de mümkündür: Şöyle şöyle antlaşma yaptıklarınız müstesna. Zira onlar sizinle olan antlaşmaya bağlı kalırlarsa siz de onlar hakkında antlaşmanın gereğini yerine getirin. Onlar size verdikleri söze sadık kaldıkları sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun. Onlar size karşı sadık davranırlarsa süre bitmiş olsa da siz de onlarla olan sözleşmenize sadık kalın. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Antlaşmaya uymakta onlar size sadık kalırlarsa siz de onlarla olan antlaşmaya süre bitmiş olsa da sadık kalın. Şüphesiz Allah günahtan sakınanları sever. Şüphesiz Allah şirkten, her türlü zulüm ve haksızlıktan sakınanları sever. En doğrusunu Allah bilir. DİA çelik

Tevbe 9:8

Verdikleri söze nasıl güvenilebilir ki? Şayet size galip gelselerdi, yakınlık bağını da antlaşma hükümlerini de sizin için gözetmezlerdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Onlarla nasıl sözleşme yaparsınız? Ve onlar nasıl sözleşme yapılmayı hak ediyor. Şayet size galip gelselerdi, yakınlık bağını da antlaşma hükümlerini de sizin için gözetmezlerdi. Bazı âlimler şöyle demiştir: Onlarla nasıl savaşmazsınız? Şayet size galip gelselerdi, yakınlık bağını da antlaşma hükümlerini de sizin için gözetmezlerdi. Denildi ki: “el-İll” Allah; “ez-Zimme” antlaşma demektir. Denildi ki: “el-İll” yakınlık demektir. Yine denildi ki: “el-İll” antlaşma ve ahit demektir. Aynı şekilde Hafsa mushafında şöyle okunmuştur: “Lâ yerkubü fiküm ahden ve lâ zimmeten” (423 Yalüşe Sö! x53). İbn Kuteybe şöyle demiştir: “el-İll” antlaşma demektir. O, bu kelimeye “yakınlık” denildiğini de söylemiştir”. [§]Ebů Avsece İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 183. şöyle demiştir: “el-İll” yakınlık demektir. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: “elİl” antlaşma, “ez-zimme” antlaşmaya varmak demektir”. İbn Abbâs şöyle demiştir: “el-İli” (iyı) Allah demektir. Cebrâil'in (a.s.) konumundadır. Bunun yorumu Allah'ın kulu demektir. Çünkü “Cebrâil Allah'ın kuludur” denilir. Denildi ki: “el-İll” haramlar demektir. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlarla nasıl sözleşirsiniz? Şayet onlar size galip gelselerdi, yakınlık bağını ve antlaşmaları sizin için gözetmezlerdi. Yine onlar, haramları da sizin için gözetmezlerdi. Onlar kendi aralarında yakınlık bağını ve akrabalığı koruyorlardı. Öyle ki yakınları ve akrabaları ile başka bir topluluk arasında düşmanlık ve nefret oluştuğunda onlar birbirlerine yardım ediyor ve destekliyorlardı. Ayrıca onlar, Allah'ın haramlarını gözetiyorlardı. Öyle ki haram aylarda ve Mescid-i Harâm'ın yanında savaşmıyorlardı. Yine onlar, daha önce kendi aralarındaki antlaşmaları koruyorlardı, sizinle olan antlaşmalarını ise gözetmiyor ve korumuyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu “yakınlık bağını da antlaşma hükümlerini de sizin için gözetmezlerdi” ilâhi beyanının yorumudur. Onlar bunu daha önceden gözetiyorlardı. Onlar dilleriyle sizi memnun etmeye çalışıyorlar. Yani onlar dilleriyle antlaşmaya riayet ettiklerini ve bunu koruduklarını söylerler. Fakat kalplerinden geçen çok farklı. Ancak antlaşmayı bozmak geçer. Zaten onların çoğu! yoldan çıkmış kimselerdir. Antlaşmayı bozma konusunda. Fısk, Allah'ın emrinin dışına çıkmaktır. Tıpkı “Rabb'inin emrinden dışarı çıktı” meâlindeki beyanda bildirildiği gibi.

Tevbe 9:9

Allah'ın âyetlerini basit bir menfaate değiştiler. Bu beyanın O'nun kesin delilleri mânasına gelmesi mümkündür. Bununla Kur'ân âyetleri ve Hz. Muhammed'in kastedilmiş olması da mümkündür. Yine “âyetleri” anlamındaki beyanıyla O'nun dininin kastedilmiş olması da mümkündür. Böylece insanları Allah yolundan engellediler. Yani insanların, Hz. Peygamber'in yolundan gitmesini engellediler. Denildi ki: İnsanların Allah'ın dini İslâm'a girmesini engellediler. Bakın, onların yapageldikleri ne kötü! Yani insanların, Allah'ın dini İslâm'a girmelerini ve Hz. Muhammede (s.a.) uymalarını engellemekle yapmış oldukları ne kötüdür! En doğrusunu Allah bilir. GAEL çk alg YAYI yağ os Y

Tevbe 9:10

Bir mümin hakkında ne yakınlık bağına ne de antlaşma hükümlerine riayet ederler. Bunu daha önce açıkladık. İşte onlar böyle sınır tanımaz kimselerdir. Antlaşmayı bozma konusunda. Sınır tanımama, kendileri için konulan sınırı aşma demektir.

Tevbe 9:11

Ama tövbe ederlerse ve namazlarını kılıp zekâtlarını verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Rabbinizin keremi ve cömertliğine bakın! Bir topluluk yalan sözlerle iftira etmiş, Resülullah'ı yalanlamış, onu öldürmeye ve aralarından çıkarmaya yönelmiş, dinlerini kötülemiş ve aralarında savaş çıkarma gibi her türlü belâlı davranışı yapmıştır. Sonra Cenâb-ı Hak, “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”! meâlindeki beyanla onlara tevbelerinin kabul edileceği, bağışlanacakları ve yaptıkları günahların affedileceği vâdinde bulunmuştur. Yine O, “Aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmiştir”? meâlindeki beyanla onların arasında kardeşlik ve sevgi varetmiştir. Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”. Buna benzer başka âyetlerde de bu durum bildirilmiştir. Burada şöyle bir durum bildirilmektedir: Başka bir yerde bir günahı veya bir haksızlığı olan kimse bu davranışlarından dönerse ve tövbe ederse, bu kişinin bağışlanması ve bundan sonra yapmış olduğu günahlardan söz edilmemesi gerekir. Nitekim bunlar tövbe ettiklerinde Allah, aralarında kardeşlik ve sevgi varetmiş ve din kardeşlerinizdir buyurmuştur. Halbuki onlar davranışlarının benzerini yapmışlardı. Kardeşliğin gereği ise onların yapmış oldukları kötülüklerden söz edilmemesidir. Eğer tövbe ederlerse. Yani şirkten ve yapmış olduklarından. Namazlarını kılıp zekâtlarını verirlerse. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bu beyanın, bilinen namaz ve malın zekâtı mânasında olması mümkündür. Bu, daha önce açıkladığımız üzere (Slbu ikiibadetin yerine getirilmesi değil, ikrar edilmesi ve kabul edilip bunlara inanılmasıdır. Bu, herhangi bir kişiye itaat etmeyi reddeden, zekât ödemeyen ve sadaka vermeyen kibirliler ve yöneticiler hakkındadır. Zira onlar dünyada ebedi kalacaklarını düşünüyorlardı. Onlar kendilerine yapılacak muameleden korktukları için böyle davranıyorlardı. Namaz ve zekâttan maksadın bilinen namaz değil de boyun eğme ve itaat olması da mümkündür. Zekâttan maksadın nefis tezkiyesi ve nefsin ıslahı olması da mümkündür. Eğer durum böyleyse her zaman böyle olması gerekir. Her vakitte herkesin O'na itaat edip boyun eğmesi, nefsini tezkiye ve ıslah etmesi gerekir. Bu, tıpkı “Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir” meâlindeki beyan gibidir. Bilmek isteyenler için âyetlerimizi ayrıntılarıyla açıklıyoruz. Yani bilen bir topluluk için âyetleri açıklıyoruz. Yani bilgilerinden yararlananlar için. “Bilen bir topluluk için” meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani bilmeyen bir topluluk için değil, inceledikleri ve düşündükleri zaman bilecek olan bir topluluk için. o ES İİ İLİ VER SİNAİ

Tevbe 9:12

Şayet antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozarlarsa. Yeminlerini meâlindeki “eymânehum” antlaşmaların kendisi anlamına gelmesi mümkündür. Tıpkı “antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin” meâlindeki beyan gibi. Cenâb-ı Hak burada antlaşmaları bildirmiş sonra da “kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın” buyurmuştur. Şayet antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozarlarsa meâlindeki ilâhi beyanın, antlaşma yaptıktan sonra onu bozmamak için ettikleri yeminler ve bunu pekiştirmek mânasında olması da mümkündür. Zira onların âdetinde antlaşmayı bozmak vardır. Dininizi karalamaya kalkışırlarsa. Onların, dine dair yaptıkları karalamalar açıktır. (JSiz de küfrün elebaşılarıyla vuruşun. Elebaşılarıyla savaşma emrinin elebaşılarına: özel kılınmasının sebebi halkın her zaman liderlerini taklit ediyor, onların görüşleri ve yönetimleriyle hareket ediyor olmasıdır. Eğer onlarla savaşırlarsa halk da onlara uyar. İkincisi, onların liderlerinin her ne kadar ibadet önderleri olsalar da manastır ehli gibi olmadıklarına dair şüphelerin giderilmesi içindir. Manastırda yaşayanlarla savaşılmadığı gibi onlarla savaş terkedilmez. Çünkü manastırda bulunanlar, insanlardan ve her türlü menfaatten uzaklaşmışlar ve kendilerini ibadete adamışlardır. Liderler ise böyle değildir. Üçüncüsü, özellikle liderlerle savaşma emredildi. Çünkü onlar, eğer liderlerle savaşırlarsa küfürde onların önderleri kalmaz. Böylelikle inkârcılık bütünüyle ortadan kalkar. Bu, tıpkı “fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Çünkü onların yeminleri yok sayılır. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Yani antlaşmayı bozduktan sonra onların antlaşması yok sayılır. Yani eğer bozarlarsa onlarla olan antlaşmaya riayet etmeyin. Onların yeminleri yok sayılır meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani onlar antlaşmayı bozduktan sonra onlarla yeni antlaşma yapmayın. Çünkü onlar antlaşmayı bozmaya alışmışlardır. İkincisi, Cenâb-ı Hak, bunu, antlaşmaya hiçbir zaman uymayacaklarını bildiği bir topluluk hakkında söylemiştir. Bu âyetin, elifin kesralı okunduğu “lâ imâne lehüm” (ee ole! Y)” başka bir kırâatı da vardır: Yani onların imanı yoktur. Yani onlar hiçbir zaman iman etmeyeceklerdir. Eğer böyleyse, bu, Allah'ın hiçbir zaman iman etmeyeceklerini bildiği bir topluluk hakkındadır. Onların yeminleri yok sayılır beyanının neticesi iki açıdan ortaya çıkar. Bunlardan biri şudur: Antlaşma sahipleri antlaşmayı bozarlarsa bu antlaşma bozulur ve o kimseler bu şekilde bırakılırlar. Antlaşmanın bozulması sonrasında ise bunlarla savaşılır. Bunlar, zimmet antlaşmasını bozan zimmiler gibi değildirler. Zira zimmiler bu hal üzere bırakılmazlar. Aksine zimmet hukukuna geri döndürülürler. Bizimle onlar arasındaki zimmet hukuku ortadan kalkmaz. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onların imanı yoktur. Yani onların tasdiki yoktur, (Böyle yaparsanız) belki vazgeçerler. Antlaşmayı bozmaktan. A3 J Jea o Paoa --- Dipnotlar: Bu mütevatir bir kırâattır. İbn Âmir böyle okumuştur (bk. İbnü’l-Cezerî, en-Neşr fil-

Tevbe 9:13

Yeminlerini bozan, topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız? Yani yeminlerini bozan bir topluluğa karşı nasıl savaşmazsınız? Yeminleri (eei) kelimesiyle kastedilen mâna daha önce açıkladığımız hususlardır”. Antlaşmaları bozmayı âdet haline getirenlere karşı savaşa teşvik ve onlara karşı kışkırtma ifadesidir. Peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren. Bu beyanın öldürme anlamına gelmesi mümkündür. Yani onu öldürmeye karar veren. Onun öldürülmesi aynı zamanda çıkarılması demektir. Onu Medine'den çıkarmaya karar vermişlerdi. Nitekim bazı rivayetlerde aktarıldığına göre yahudiler Resülullah'a “peygamberlerin yurdu Medine değil, Kudüs'tür. Oraya git” demişlerdi. Âyet-i kerimede Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini ispat etmeye dair delil vardır. Çünkü onların kendi aralarında, onu yurdundan çıkarmayı ve öldürmeyi içlerinde gizledikleri bilinmektedir. Onlar bunu açığa vurmuş değillerdi. Resülullah bu gizlediklerini onlara bildirmiştir. Bu durum, onların, Resülullah'ın bunu, Allah katından aldığı bilgiyle öğrendiğini bildiklerini göstermektedir. Size karşı saldırıyı ilk başlatanlar. Bu beyanın antlaşmayı bozma hakkında olması mümkündür. Yani antlaşmayı bozmakla size karşı saldırıyı başlatanlar onlardır. “Size karşı saldırıyı başlatanlar” meâlindeki beyanın, ilk olarak savaş ve sizi çıkarmak suretiyle saldırı başlatanlar anlamına gelmesi de mümkündür. Yoksa onlardan korkuyor musunuz! Oysa asıl çekinmeniz gereken Allah'tır. Yani onlardan korkmayın, Allah'tan korkun. Zira onlar, Allah, onlara güç vermedikçe size bir belâ ulaştırmaya güç yetiremezler. Dolayısıyla onlardan değil, Allah'tan korkun. [S]Yoksa onlardan korkuyor musunuz! meâlindeki beyan, “Allah size yardım etmeye ve düşmanınızı kahretmeye kâdirdir” mânasına da gelebilir. Oysa asıl çekinmeniz gereken Allah'tır; eğer yürekten inanıyorsanız. Zira Allah, onları, size karşı koymaktan engellemeye ve onların düşmanlığına karşı size yardım etmeye kâdirdir. gl Sai ais i i Ghi eği jaio ais

Tevbe 9:14

Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin. Yüce Allah, savaşmanın insanlara zor ve ağır geldiğini bildiğinden müminlere kâfirlerle savaşmayı emretmiştir. O, müminlere yardım ve onların eliyle ötekileri cezalandırma vâdinde bulunmuştur. Onların eliyle cezalandırma iki anlama gelebilir. Öldürme ve yok etme mânasında olabilir. İkinci olarak esir alma ve tutuklama anlamına gelmesi de mümkündür. Onları rezil rüsvay etsin. Aynı şekilde bu beyan da iki anlama gelebilir. İlki, hezimete uğratma ve zelil kılma mânasına gelebilir. İkincisi, rezil rüsvay etmenin âhirette olması da mümkündür. Tıpkı “Rabbimiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok ki onu rezil etmiş olursun” meâlindeki beyanda olduğu gibi. Rezil etme, içinde rezillik ve aşağılanma bulunan cezadır. Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın meâlindeki beyanda, Mütezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Zira onlar Allah'ın insan fiillerine kudretinin bulunmadığı görüşündedirler. Cenâb-ı Hak bu âyette kendisinin, onların eliyle ötekileri cezalandırdığını bildirmektedir. Eğer Cenâb-ı Hak insan fiillerine güç yetiremeseydi, kâfirleri onların eliyle değil, kendi eliyle cezalandırırdı. Sizi onlara karşı başarılı kılsın. Cenâb-ı Hak onlara karşı başarı, zafer ve kâfirlerin rezil rüsvay olacaklarını vâdetmiştir. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “De ki: Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz, sonuç ne olursa olsun (bize göre) iki güzellikten biridir. Bizim sizinle ilgili beklentimize gelince, Allah ya katından bir belâ gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir”. Aynı şekilde “Allah ya katından bir belâ gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir” meâlindeki beyanda da Mütezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, onlara katından veya belirttiğimiz üzere müminlerin eliyle ceza vereceğini bildirmiştir. İnananların yüreklerine su serpsin. Onların kalplerinin Allah'ı inkâr etme ve Hz. Peygamber'i yalanlama sebebiyle acı duymuş olması mümkündür. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak yüreklerine su serpmeyi vâdetmiştir. Bu iki şekilde olabilir. İlki, onların müslüman ve böylelikle kardeş olmalarıdır. Dolayısıyla onlar, üzüldükleri ve acı duydukları hususlara mukabil mutlu ve huzurlu olacaklardır. Bu, onların kalplerinin ferahlatılmasıdır. (SJİkincisi, öldürmek ve hezimete uğratmakla onların kalplerini ferahlatacaktır. Onlar öldürülecek ve hezimete uğratılacaklardır. Bunda onların kalplerinin ferahlatılması vardır. Zira onların kalbi yalanlama, Allah'ı ve âyetlerini inkâr sebebiyle acı duymuştur. Wisla Nİ baz kemi giz Wg ELES liğe plak kiş

Tevbe 9:15

15. Ve kalplerindeki öfkeyi yatıştırsın. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah bilmekte, hikmetle yönetmektedir. Ve kalplerindeki öfkeyi yatıştırsın. Bu beyan da aynı şekilde iki anlama gelebilir. Cenâb-ı Hak, Resülullah'ı yalanlamaları, Allah'ın âyetlerini ve İslâm'ı inkâr etmeleri yüzünden kalplerinde olan öfkeyi yatıştırır. Bu davranışları neticesinde ya müslüman olur ve kardeş olurlar veya öldürülür ve yok edilirler. Dolayısıyla belirtmiş olduğumuz sebeplerle onlarda meydana gelmiş olan öfke ortadan kalkar. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Yani Cenâb-ı Hak, onlardan dilediğini cezalandırır; dilediğinin tövbesini kabul eder. Âyette Mütezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Zira onlar, Allah'ın bütün kâfirlerin tövbesini kabul etmeyi dilediğini, fakat onların tövbe etmediklerini söylemektedirler. Cenâb-ı Hak, bu âyette bir kısmını cezalandıracağını bir kısmının ise tövbelerini kabul edeceğini bildirmiştir. O, tövbelerini kabul etmeyi dilediklerinin dışındakileri cezalandırmayı; cezalandırmayı dilediği dışındaki kimselerin de tövbelerini kabul etmeyi murad etmiştir. Allah bilmektedir. Yani O, olmuş ve olacak olanları bilmektedir. Yani bilmeden değil, ne yapacaklarını bilerek onları yaratmıştır. Zira onları yaratması, kendisine dönük bir menfaat ve ihtiyaçtan dolayı değildir, aksine insanları yaratması sadece onların ihtiyacı ve menfaatlerinden dolayıdır. Hikmetle yönetmektedir. Herşeyi yerli yerine koymaktadır. Hikmetle yönetmektedir meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Bunlarda mevcut olan Resülullah'ı yalanlama ve Allah'ın âyetlerini inkâr etme karşısında hikmet sahibidir. Yani onların öldürülmesi, cezalandırılması ve rezil rüsvay edilmesi, her şeyi yerli yerine koymasıdır. o p çağ İZİ SRÍ

Tevbe 9:16

16. “Yoksa Allah sizden cihat edenleri ve Allah'tan, D ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yapıp ettiklerinizden haberdarYoksa Allah sizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? [§]Bunun yanı sıra şu ilâhi beyanlar da bu anlamdadır: “Yoksa Allah içinizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirlemeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?”i; “Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?”9; “Elif-lâm-mim. İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece iman ettik’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” Bütün bu âyetler, dilleriyle iman ettiklerini söyleyen münafıklar hakkındadır. Münafıklar bu davranışlarıyla gerçekten iman eden ve samimiyetle müslüman olanlara, kendilerinin de müslüman olduklarını göstermek istemişler ve onlara uyduklarını beyan etmişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Dille iman ettiğinizi açıklamak suretiyle savaşmakla imtihan edilmeyip kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? En doğrusunu Allah bilir ya, yüce Allah kâfirlerle savaşı, iki yönden gerekli kılmış ve emretmiştir. Bunlardan biri, yeryüzünü kâfirlerden temizlemek içindir. Tıpkı “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın”“ meâlindeki âyet gibi. İkincisi, riyakârlık için dilleriyle iman ettiklerini açıklayanların münafıklıkları, gerçekte iman edenlerin ise doğrulukları ortaya çıksın diye münafıkları imtihan etmek için savaş emredilmiştir. Bu durum, gerçek iman eden samimi kişilerle riyakâr münafıkların bilinmesi içindir. Çünkü savaş, münafıkların münafıklıklarını ortaya koyan en yüksek göstergelerden biridir. Zira onlar, dünya menfaati umarak müminleri onayladıklarını açıklıyorlardı ki yararlandıkları menfaatler kendileri için devam etsin. Savaş emrinde ise ölüm korkusu vardır. Onlar kendileri hakkında ölüm korkusu duyduklarında bundan kaçınmışlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve yandaşlarına: “Bize katılın diyenleri gerçekten biliyor”. Bunlar kendi canları hakkında korktukları için böyle davranmışlardır. Zira belirttiğimiz üzere onlar, beklenti içerisinde oldukları menfaatlerinin devam etmesi için dilleriyle mümin olduklarını açıklıyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte budur”. Bu, münafığın niteliğidir. Gerçekten iman etmiş mümin ve samimi müslüman ise her durumda canı pahasına kendisini Allah'a teslim eder. Zira onun Allaha olan ibadeti, münafıkta olduğu gibi şartlı ve bir sebebe bağlı değildir. Aksine her yönden ve her durumda müminin ibadeti Allah içindir. Ölüm korkusu onu savaştan alıkoymaz. Aksine nefsi bunu ister ve bundan razı olur. Münafık ise böyle değildir. Daha önce belirttiğimiz üzere Allah'ın kullandığı soru sözcüğü, zorunluluk ve gereklilik anlamındadır”. Yoksa öyle mi sandınız? Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şu mânadır: Yani gizlediklerinizi ortaya çıkaracak şekilde sizler imtihan edilmeden, onaylamayı açığı vurup gizlice muhalefet etme durumunda bırakılacağınızı mı sandınız? Bunu sanmayın. İkinci yorum şudur: Öyle mi sandınız? Yani cihat ve savaşla imtihan edilmeden bu durumda bırakılacağınızı sanmayın. Yorumlardan birine göre bu beyan yasak anlamındadır. İkincisine göre ise zanlarını ve kendilerinde sakladıklarını bildirme mânasındadır. Allah sizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan. Yani Cenâb-ı Hak, mücahit olarak cihat ettiğini bildiği kimseyi ve olacağını bildiği şeyi bilsin diye. Yoksa bu, söz konusu durumu Allah'ın sonradan bildiği (ilminin hâdis olduğu) anlamında değildir. Zira O, her vakitte olacak olan her şeyi olacağı hal üzere bilmekle nitelenmiştir. Dolayısıyla Allah sizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan meâlindeki beyan şu anlama gelmektedir: Yani Cenâb-ı Hak, mücahit olarak cihat edeceğini bildiği kimseleri ve olacağını bildiği şeyler ortaya çıksın diye. Çünkü Allah'ın, olmayacak bir şeyi olacak diye bilmesi şeklindeki bir ilimle nitelenmesi mümkün değildir. Nitekim Allah'ın, oturduğu durumdayken oturan bir kimsenin ayakta durduğunu; hareket halindeyken hareketli bir şeyin durduğunu; konuşur durumdayken konuşan kimsenin süküt ettiğini bilmekle nitelenmesi mümkün değildir. Aksine Cenâb-ı Hak, yaratılmışların bulunduğu hal üzere olduklarına dair bir bilgiyle nitelenebilir. O, yaratılmışların mevcut durumlarının dışında bir halde olduklarına dair bir bilgiyle nitelenemez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu beyan, başka bir şekilde de yorumlanabilir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, ilmi kendi zâtına nispet etmesinden, dostlarıyla ilgili bilgiyi anlamak mümkündür. Tıpkı “ey iman edenler! Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder” meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Yani siz Allah'ın dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder. Veya siz O'nun dinine yardım ederseniz O da size yardım eder. Yahut siz O'nun resülüne yardım ederseniz O da size yardım eder. Allah sizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan meâlindeki beyan buna göre anlaşılır. Yani Allah'ın dostları, riyakâr münafık ile samimi gerçek mümini ayırdetmeden ve bunlar arasındaki fark onlar nezdinde ortaya çıkmadan. Yine söz konusu beyan, “Akıllarınca Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar” meâlindeki beyan gibidir. Yani O'nun dostlarını aldatmaya kalkışıyorlar. Çünkü Allah aldatılmaz ve kendisine yardım edilmez. Zira herkese yardım eden O'dur. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. O, var olacak olanı, olacağı vakitte bilendir. Bir diğer yorum, burada belirtilen ilimden muradın bilinenler olmasıdır. Bu mümkündür, dil bakımından kullanımı yaygındır ve Kur'ânda örnekleri çoktur. Ve Allah'tan, peygamberinden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenler. Yani bildirilenin dışında sığınacakları bir sığınak bulamayanlar. Eğer bunlar bunu bulmuş olsalardı bu sığınağı edineceklerdi. Fakat bulamadıkları için edinemediler. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Sizden olduklarına dair Allaha yemin de ederler, halbuki onlar sizden değildir, fakat onlar korkak bir topluluktur. Eğer sığınacak bir yer, barınacak mağaralar veya girilecek bir kovuk bulsalardı, hemen koşup oraya sokulurlardı”. Cenâb-ı Hak, bu kimselerin sığınacakları bir yer bulmaları durumunda hemen oraya yöneldiklerini, bunu da açığa vurmadıklarını bildirmiştir. “Velice”,) kelimesi hakkında [9]dil âlimlerinin bir kısmı şöyle demiştir: “Velice” gayr-i müslimlerle sırdaşlıktır. Bu kelimenin aslı “vulüc” kökündendir. Bu, müslüman bir kişinin müşrik birini sırdaş, arkadaş ve dost edinmesi anlamındadır. Bu kelimenin çoğulu “velâic”dir (çaya). Bazıları da şöyle demiştir: “Velice” kelimesinin aslı giriş mânasındandır. Tıpkı “deve iğne deliğinden geçinceye kadar”” meâlindeki beyanı gibi. Yine “Falan kimse falanın sırdaşıdır (velice)” denilir. Yani ona özel bir kimsedir. Yine bazıları şöyle demiştir: “Velice” hıyanet demektir. Bazıları ise “velice” kelimesinin sığınılan yer demek olduğunu söylemiştir. Bazıları, kendi bünyesinden olmadığı halde ona girdirdiğin her şey “velice” olarak isimlendirilir. Bunlar birbirine yakın anlamlardır. Allah yapıp ettiklerinizden haberdardır. Bu beyan, tehdit (vaid) anlamındadır. “Müşrikler, inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. Onlar, yapıp ettikleri boşa giden kimselerdir ve onlar ebedi olarak ateşte kalacaklardır.” Müşrikler, inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Âyet, Abbâs b. Abdülmuttalib hakkında inmiştir. Buna göre o Bedir günü esir edilmişti. İçlerinde Ali b. Ebü Talib ve başkaları da bulunan muhacirler ve ensardan bir topluluk gelmiş ve Allah'ı inkâr ettiği, Hz. Peygamber'e karşı savaştığı ve sıla-i rahimi kestiği için Abbâs b. Abdülmuttalib'i kınamıştır. Buna karşın o şöyle demiştir: “Size ne oluyor da kötülüklerimizden bahsediyor, iyiliklerimizi ise bırakıyorsunuz.” Onlar, “sizin iyilikleriniz mi var?” diye cevap vermişler, bunun üzerine o, şu cevabı vermiştir: “Evet, vallahi vardır. Biz Mescid-i Harâm'ı imar ederiz, Kâbe'nin bakımını ve korumasını üstleniriz, hacılara su dağıtırız, esirleri serbest bırakırız.” Allah bu âyeti ona reddiye olarak indirmiştir”. Fakat âyetin sonunda bunun, dedikleri gibi Abbâs hakkında olmasının mümkün olmadığına delil vardır. [§]Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar, yapıp ettikleri boşa giden kimselerdir ve onlar ebedi olarak ateşte kalacaklardır. Abbâs (r.a.) ise daha sonra müslüman olmuştur. Bu tehdidin İslâm'dan sonra olması mümkün değildir. Diğer müfessirler şöyle demiştir: Müşrikler, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. Yani müşriklerin Allah'ın mescitlerini imar etmeleri mümkün değildir. Onlar ancak Allah'ın mescitlerini tahrip edebilirler. Zira mescitler içinde zikretmek, namaz kılmak ve hayır yapmakla imar edilirler. Tıpkı “Allah'ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde”? anlamındaki beyanda bildirildiği gibi. Onlar orayı Allah'ın adının anılması için imar etmemiş, aksine putların isimlerinin anılması için imar etmişlerdir. Dolayısıyla onlar yaptıklarıyla mescitleri imar değil tahrip etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerinde bulunan hususiyetlerden ötürü Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendirmeleri müşriklere yaraşmaz. Çünkü onları Allaha iman etmekten alıkoyan sebep, dünyayı sevmeleri ve ona meyletmeleridir. Dolayısıyla onların mescitleri imar etmeleri, bunun için harcama yapmaları, mallarını feda etmeleri ve neticede bundan kendilerinin faydalanmamaları onlara yaraşmaz. Zira onları tevhitten ve Allah'a iman etmekten alıkoyan sebep dünya sevgileri, şehvetleri ve dünyaya olan meyilleridir. Dolayısıyla onlardaki bu hususiyetler sebebiyle mescitleri onarmaları onlara yaraşmaz. Bazıları da şöyle demiştir: Müşrikler, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. Yani müşriklerin Allah'ın mescitlerini imar etme zorunlulukları yoktur. Çünkü onlar âhirette bundan yararlanmazlar. Zira onlar âhirete inanmamaktadırlar. Mescitlerin imarına ve bunun için infak etmeye yönelme âhirette sevap alma maksadıyladır. Onlar ise buna inanmamaktadırlar. Dolayısıyla onların bu konudaki harcamaları boşuna gider. Zira bunda onların bir amacı ve yararı bulunmamaktadır. Bu zorunluluk müslümanlar içindir. “Lehü” ifadesi “aleyhi” mânasında da kullanılabilir. Tıpkı “İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz”” meâlindeki âyette buyurulduğu gibi. Burada ikinci ifade “kendi aleyhinize” demektir. Müşrikler, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. [§]Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Yani Allah'ın mescitlerinin imarı müşriklerle olmaz. Aksine mescitlerin imarı Allaha ve âhiret gününe iman edenlerle olur. Allah'a ortak koşan ve âhireti inkâr edenlerle mescitlerin imarı olmaz. İnkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken. Bazı âlimler şöyle demiştir: İnkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken, yani Hz. Muhammed ve onunla birlikte iman edenler inkârlarına tanıklık ederken demektir. Cenâb-ı Hak onları kendileri olarak nitelemiştir. Çünkü onlar, bunların yakınları ve akrabalarıdır. Allah bunlarla ilişkili olanları böyle nitelemiştir. Tıpkı “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir” ve “Kendinize selâm verin” meâlindeki beyanlar gibi. İlki de buna göredir ve bizim belirttiğimiz yoruma açıktır. Bu beyana ilişkin diğer muhtemel yorum da şudur: Zor durumlar esnasında inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken. Yani onlara azabın inmesi ve helâk sırasında. Tıpkı “dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler” meâlindeki beyan gibi”. Onların inkârlarını dile getirdikleri ve bundan döndükleri diğer durumlar da böyledir. Onlar inkârlarına tanıklık etmişlerdir. Bazı âlimler de şöyle demiştir: İnkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken. Yani onların kendileri inkârlarına tanıklık etmektedir. Çünkü onların yaratılışları Allah'ın birliğine tanıklık etmektedir. Dolayısıyla bizzat kendileri, inkâr davranışlarına tanıklık etmektedir. Bu, “Artık insan, kendine kendisi tanıktır” meâlindeki beyanda bildirilen anlam gibidir. Denildi ki: İnsan, kendine tanıktır. Yani kendisi açıklamaya tanıktır. En doğrusunu Allah bilir. Onlar, yapıp ettikleri boşa giden kimselerdir ve onlar ebedi olarak ateşte kalacaklardır. Bu beyan, inkâr üzere ölmüş kimseler hakkındadır. --- Dipnotlar: “Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?” diye niyaz etmişlerdi. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır”. 6 el-En'âm, 6/93 ayetinin tefsirine bakınız. 7? Kurtubi bu rivayeti isnat belirtmeksizin aktarmıştır. bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 89. Fakat bu hadise bu sürenin on dokuzuncu âyetinin nüzul sebebi olarak rivayet edilmiştir. Bu âyette “hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ın imar ve bakım işini (üstlenen kimseyi), Allah'a ve âhiret gününe inanıp Allah yolunda cihat eden kimseyle bir mi tutuyorsunuz?” diye bildirilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, X, 95; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 145). Bağlam ise aynıdır. Bu âyetin aynı hadise hakkında inmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. 7? “Allah'ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar buralarda sabah akşam O'nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar”. 7% “Evlere girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm

Tevbe 9:17

16. “Yoksa Allah sizden cihat edenleri ve Allah'tan, D ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yapıp ettiklerinizden haberdarYoksa Allah sizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? [§]Bunun yanı sıra şu ilâhi beyanlar da bu anlamdadır: “Yoksa Allah içinizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirlemeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?”i; “Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız?”9; “Elif-lâm-mim. İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece iman ettik’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” Bütün bu âyetler, dilleriyle iman ettiklerini söyleyen münafıklar hakkındadır. Münafıklar bu davranışlarıyla gerçekten iman eden ve samimiyetle müslüman olanlara, kendilerinin de müslüman olduklarını göstermek istemişler ve onlara uyduklarını beyan etmişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Dille iman ettiğinizi açıklamak suretiyle savaşmakla imtihan edilmeyip kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? En doğrusunu Allah bilir ya, yüce Allah kâfirlerle savaşı, iki yönden gerekli kılmış ve emretmiştir. Bunlardan biri, yeryüzünü kâfirlerden temizlemek içindir. Tıpkı “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın”“ meâlindeki âyet gibi. İkincisi, riyakârlık için dilleriyle iman ettiklerini açıklayanların münafıklıkları, gerçekte iman edenlerin ise doğrulukları ortaya çıksın diye münafıkları imtihan etmek için savaş emredilmiştir. Bu durum, gerçek iman eden samimi kişilerle riyakâr münafıkların bilinmesi içindir. Çünkü savaş, münafıkların münafıklıklarını ortaya koyan en yüksek göstergelerden biridir. Zira onlar, dünya menfaati umarak müminleri onayladıklarını açıklıyorlardı ki yararlandıkları menfaatler kendileri için devam etsin. Savaş emrinde ise ölüm korkusu vardır. Onlar kendileri hakkında ölüm korkusu duyduklarında bundan kaçınmışlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve yandaşlarına: “Bize katılın diyenleri gerçekten biliyor”. Bunlar kendi canları hakkında korktukları için böyle davranmışlardır. Zira belirttiğimiz üzere onlar, beklenti içerisinde oldukları menfaatlerinin devam etmesi için dilleriyle mümin olduklarını açıklıyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte budur”. Bu, münafığın niteliğidir. Gerçekten iman etmiş mümin ve samimi müslüman ise her durumda canı pahasına kendisini Allah'a teslim eder. Zira onun Allaha olan ibadeti, münafıkta olduğu gibi şartlı ve bir sebebe bağlı değildir. Aksine her yönden ve her durumda müminin ibadeti Allah içindir. Ölüm korkusu onu savaştan alıkoymaz. Aksine nefsi bunu ister ve bundan razı olur. Münafık ise böyle değildir. Daha önce belirttiğimiz üzere Allah'ın kullandığı soru sözcüğü, zorunluluk ve gereklilik anlamındadır”. Yoksa öyle mi sandınız? Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şu mânadır: Yani gizlediklerinizi ortaya çıkaracak şekilde sizler imtihan edilmeden, onaylamayı açığı vurup gizlice muhalefet etme durumunda bırakılacağınızı mı sandınız? Bunu sanmayın. İkinci yorum şudur: Öyle mi sandınız? Yani cihat ve savaşla imtihan edilmeden bu durumda bırakılacağınızı sanmayın. Yorumlardan birine göre bu beyan yasak anlamındadır. İkincisine göre ise zanlarını ve kendilerinde sakladıklarını bildirme mânasındadır. Allah sizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan. Yani Cenâb-ı Hak, mücahit olarak cihat ettiğini bildiği kimseyi ve olacağını bildiği şeyi bilsin diye. Yoksa bu, söz konusu durumu Allah'ın sonradan bildiği (ilminin hâdis olduğu) anlamında değildir. Zira O, her vakitte olacak olan her şeyi olacağı hal üzere bilmekle nitelenmiştir. Dolayısıyla Allah sizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan meâlindeki beyan şu anlama gelmektedir: Yani Cenâb-ı Hak, mücahit olarak cihat edeceğini bildiği kimseleri ve olacağını bildiği şeyler ortaya çıksın diye. Çünkü Allah'ın, olmayacak bir şeyi olacak diye bilmesi şeklindeki bir ilimle nitelenmesi mümkün değildir. Nitekim Allah'ın, oturduğu durumdayken oturan bir kimsenin ayakta durduğunu; hareket halindeyken hareketli bir şeyin durduğunu; konuşur durumdayken konuşan kimsenin süküt ettiğini bilmekle nitelenmesi mümkün değildir. Aksine Cenâb-ı Hak, yaratılmışların bulunduğu hal üzere olduklarına dair bir bilgiyle nitelenebilir. O, yaratılmışların mevcut durumlarının dışında bir halde olduklarına dair bir bilgiyle nitelenemez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu beyan, başka bir şekilde de yorumlanabilir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, ilmi kendi zâtına nispet etmesinden, dostlarıyla ilgili bilgiyi anlamak mümkündür. Tıpkı “ey iman edenler! Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder” meâlindeki beyanda bildirildiği gibi. Yani siz Allah'ın dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder. Veya siz O'nun dinine yardım ederseniz O da size yardım eder. Yahut siz O'nun resülüne yardım ederseniz O da size yardım eder. Allah sizden cihat edenleri ortaya çıkarmadan meâlindeki beyan buna göre anlaşılır. Yani Allah'ın dostları, riyakâr münafık ile samimi gerçek mümini ayırdetmeden ve bunlar arasındaki fark onlar nezdinde ortaya çıkmadan. Yine söz konusu beyan, “Akıllarınca Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar” meâlindeki beyan gibidir. Yani O'nun dostlarını aldatmaya kalkışıyorlar. Çünkü Allah aldatılmaz ve kendisine yardım edilmez. Zira herkese yardım eden O'dur. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. O, var olacak olanı, olacağı vakitte bilendir. Bir diğer yorum, burada belirtilen ilimden muradın bilinenler olmasıdır. Bu mümkündür, dil bakımından kullanımı yaygındır ve Kur'ânda örnekleri çoktur. Ve Allah'tan, peygamberinden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenler. Yani bildirilenin dışında sığınacakları bir sığınak bulamayanlar. Eğer bunlar bunu bulmuş olsalardı bu sığınağı edineceklerdi. Fakat bulamadıkları için edinemediler. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Sizden olduklarına dair Allaha yemin de ederler, halbuki onlar sizden değildir, fakat onlar korkak bir topluluktur. Eğer sığınacak bir yer, barınacak mağaralar veya girilecek bir kovuk bulsalardı, hemen koşup oraya sokulurlardı”. Cenâb-ı Hak, bu kimselerin sığınacakları bir yer bulmaları durumunda hemen oraya yöneldiklerini, bunu da açığa vurmadıklarını bildirmiştir. “Velice”,) kelimesi hakkında [9]dil âlimlerinin bir kısmı şöyle demiştir: “Velice” gayr-i müslimlerle sırdaşlıktır. Bu kelimenin aslı “vulüc” kökündendir. Bu, müslüman bir kişinin müşrik birini sırdaş, arkadaş ve dost edinmesi anlamındadır. Bu kelimenin çoğulu “velâic”dir (çaya). Bazıları da şöyle demiştir: “Velice” kelimesinin aslı giriş mânasındandır. Tıpkı “deve iğne deliğinden geçinceye kadar”” meâlindeki beyanı gibi. Yine “Falan kimse falanın sırdaşıdır (velice)” denilir. Yani ona özel bir kimsedir. Yine bazıları şöyle demiştir: “Velice” hıyanet demektir. Bazıları ise “velice” kelimesinin sığınılan yer demek olduğunu söylemiştir. Bazıları, kendi bünyesinden olmadığı halde ona girdirdiğin her şey “velice” olarak isimlendirilir. Bunlar birbirine yakın anlamlardır. Allah yapıp ettiklerinizden haberdardır. Bu beyan, tehdit (vaid) anlamındadır. “Müşrikler, inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. Onlar, yapıp ettikleri boşa giden kimselerdir ve onlar ebedi olarak ateşte kalacaklardır.” Müşrikler, inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Âyet, Abbâs b. Abdülmuttalib hakkında inmiştir. Buna göre o Bedir günü esir edilmişti. İçlerinde Ali b. Ebü Talib ve başkaları da bulunan muhacirler ve ensardan bir topluluk gelmiş ve Allah'ı inkâr ettiği, Hz. Peygamber'e karşı savaştığı ve sıla-i rahimi kestiği için Abbâs b. Abdülmuttalib'i kınamıştır. Buna karşın o şöyle demiştir: “Size ne oluyor da kötülüklerimizden bahsediyor, iyiliklerimizi ise bırakıyorsunuz.” Onlar, “sizin iyilikleriniz mi var?” diye cevap vermişler, bunun üzerine o, şu cevabı vermiştir: “Evet, vallahi vardır. Biz Mescid-i Harâm'ı imar ederiz, Kâbe'nin bakımını ve korumasını üstleniriz, hacılara su dağıtırız, esirleri serbest bırakırız.” Allah bu âyeti ona reddiye olarak indirmiştir”. Fakat âyetin sonunda bunun, dedikleri gibi Abbâs hakkında olmasının mümkün olmadığına delil vardır. [§]Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar, yapıp ettikleri boşa giden kimselerdir ve onlar ebedi olarak ateşte kalacaklardır. Abbâs (r.a.) ise daha sonra müslüman olmuştur. Bu tehdidin İslâm'dan sonra olması mümkün değildir. Diğer müfessirler şöyle demiştir: Müşrikler, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. Yani müşriklerin Allah'ın mescitlerini imar etmeleri mümkün değildir. Onlar ancak Allah'ın mescitlerini tahrip edebilirler. Zira mescitler içinde zikretmek, namaz kılmak ve hayır yapmakla imar edilirler. Tıpkı “Allah'ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde”? anlamındaki beyanda bildirildiği gibi. Onlar orayı Allah'ın adının anılması için imar etmemiş, aksine putların isimlerinin anılması için imar etmişlerdir. Dolayısıyla onlar yaptıklarıyla mescitleri imar değil tahrip etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerinde bulunan hususiyetlerden ötürü Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendirmeleri müşriklere yaraşmaz. Çünkü onları Allaha iman etmekten alıkoyan sebep, dünyayı sevmeleri ve ona meyletmeleridir. Dolayısıyla onların mescitleri imar etmeleri, bunun için harcama yapmaları, mallarını feda etmeleri ve neticede bundan kendilerinin faydalanmamaları onlara yaraşmaz. Zira onları tevhitten ve Allah'a iman etmekten alıkoyan sebep dünya sevgileri, şehvetleri ve dünyaya olan meyilleridir. Dolayısıyla onlardaki bu hususiyetler sebebiyle mescitleri onarmaları onlara yaraşmaz. Bazıları da şöyle demiştir: Müşrikler, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. Yani müşriklerin Allah'ın mescitlerini imar etme zorunlulukları yoktur. Çünkü onlar âhirette bundan yararlanmazlar. Zira onlar âhirete inanmamaktadırlar. Mescitlerin imarına ve bunun için infak etmeye yönelme âhirette sevap alma maksadıyladır. Onlar ise buna inanmamaktadırlar. Dolayısıyla onların bu konudaki harcamaları boşuna gider. Zira bunda onların bir amacı ve yararı bulunmamaktadır. Bu zorunluluk müslümanlar içindir. “Lehü” ifadesi “aleyhi” mânasında da kullanılabilir. Tıpkı “İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz”” meâlindeki âyette buyurulduğu gibi. Burada ikinci ifade “kendi aleyhinize” demektir. Müşrikler, Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler. [§]Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Yani Allah'ın mescitlerinin imarı müşriklerle olmaz. Aksine mescitlerin imarı Allaha ve âhiret gününe iman edenlerle olur. Allah'a ortak koşan ve âhireti inkâr edenlerle mescitlerin imarı olmaz. İnkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken. Bazı âlimler şöyle demiştir: İnkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken, yani Hz. Muhammed ve onunla birlikte iman edenler inkârlarına tanıklık ederken demektir. Cenâb-ı Hak onları kendileri olarak nitelemiştir. Çünkü onlar, bunların yakınları ve akrabalarıdır. Allah bunlarla ilişkili olanları böyle nitelemiştir. Tıpkı “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir” ve “Kendinize selâm verin” meâlindeki beyanlar gibi. İlki de buna göredir ve bizim belirttiğimiz yoruma açıktır. Bu beyana ilişkin diğer muhtemel yorum da şudur: Zor durumlar esnasında inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken. Yani onlara azabın inmesi ve helâk sırasında. Tıpkı “dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler” meâlindeki beyan gibi”. Onların inkârlarını dile getirdikleri ve bundan döndükleri diğer durumlar da böyledir. Onlar inkârlarına tanıklık etmişlerdir. Bazı âlimler de şöyle demiştir: İnkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken. Yani onların kendileri inkârlarına tanıklık etmektedir. Çünkü onların yaratılışları Allah'ın birliğine tanıklık etmektedir. Dolayısıyla bizzat kendileri, inkâr davranışlarına tanıklık etmektedir. Bu, “Artık insan, kendine kendisi tanıktır” meâlindeki beyanda bildirilen anlam gibidir. Denildi ki: İnsan, kendine tanıktır. Yani kendisi açıklamaya tanıktır. En doğrusunu Allah bilir. Onlar, yapıp ettikleri boşa giden kimselerdir ve onlar ebedi olarak ateşte kalacaklardır. Bu beyan, inkâr üzere ölmüş kimseler hakkındadır. --- Dipnotlar: “Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?” diye niyaz etmişlerdi. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır”. 6 el-En'âm, 6/93 ayetinin tefsirine bakınız. 7? Kurtubi bu rivayeti isnat belirtmeksizin aktarmıştır. bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 89. Fakat bu hadise bu sürenin on dokuzuncu âyetinin nüzul sebebi olarak rivayet edilmiştir. Bu âyette “hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ın imar ve bakım işini (üstlenen kimseyi), Allah'a ve âhiret gününe inanıp Allah yolunda cihat eden kimseyle bir mi tutuyorsunuz?” diye bildirilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, X, 95; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 145). Bağlam ise aynıdır. Bu âyetin aynı hadise hakkında inmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. 7? “Allah'ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar buralarda sabah akşam O'nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar”. 7% “Evlere girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm

Tevbe 9:18

Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler imar edebilirler. “Müşrikler Allah'ın mescitlerini onarıp şenlendiremezler”? meâlindeki beyanda belirtmiş olduğumuz yorumlar bunun için de mümkündür. Eğer onların sorumluluğunda değilse bütün bu sorumluluk müslümanlarındır. [§]Yani mescitleri imar etmek onların sorumluluğundadır. Mescitler onlarla imar edilmektedir ve mescitleri imar etmeleri onlara gerekir. Namazını kılan ve zekâtını veren. Bu hususu daha önce açıkladık”. Bir önceki âyet-i kerime. Ve yalnız Allah'tan korkup çekinen kimseler. Bazıları dedi ki: Bu beyan, “yoksa onlardan korkuyor musunuz! Oysa asıl çekinmeniz gereken Allah'tır; eğer yürekten inanıyorsanız”! meâlindeki beyanla bağlantılıdır. Cenâb-ı Hak kendisinden korkmalarını, başkasından korkmamalarını emretmiştir. Sonra burada “ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah'tan korkup çekinen kimseleri bildirmiştir. Bazıları dedi ki: Korkmak (haşyet) ibadet demektir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Allah'tan başkasına ibadet etmeyen kimseler. İşte bunların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur. Buradaki “asâ” kelimesi Allah kullanınca zorunluluk ifade eder. Yani bunlar doğru yolu bulmuş kimselerdir.

Tevbe 9:19

Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ın imar ve bakım işini (üstlenen kimseyi), Allah'a ve âhiret gününe inanıp Allah yolunda cihat eden kimseyle bir mi tutuyorsunuz? Bu beyanda cümlenin iki bölümünün örtüşebilmesi için fiil veya failin gizlenmesi durumu vardır. Çünkü fiil fiille, fail de faille ancak karşılık bulur. Fiile mukabil fail, faile mukabil de fiil gelmez. Burada su verme ve imar etme, Allah'a iman eden kimseler ifadesinin karşılığında bildirilmiştir. Bu durumda -en doğrusunu Allah bilir ya- şu anlama gelmektedir: Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ın imar ve bakım işini, Allah'a ve âhiret gününe iman edenin iman etmesiyle bir mi tutuyorsunuz? İkinci mâna olarak şöyle de denilebilir: Hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ın imarını üstlenen kimseyi, Allaha iman edenle bir mi tutuyorsunuz? Bu mânalar verilmelidir ki bir şahsın mukabilinde bir şahıs; bir fiilin mukabilinde de fiil olsun. Ayrıca kâfirle mümin bir tutularak “kâfir iyilikler yapmış olsa da bunlar, Allah katında denk değildir” denilmesi doğru olmaz. Ancak şöyle denilebilir: Kâfirken iyilikler yapıp daha sonra iman kimse, iman edip müminken iyilikler yapan kimse gibi değildir. Bu durumda bunlar beraber zikredilerek bunlar Allah katında bir değildirler denilebilir. Fakat iyilikler yapmış olsa da küfür üzere ölen kâfir ile iyilikler yapmış ve iman üzere ölmüş mümin bir arada zikredilerek “bunlar bir değildir” denilmesi doğru olmaz. Bu beyana dair diğer muhtemel mâna, su verme ve imar fiillerinin, bildirilen cihada karşılık olmasıdır. Buna göre kendi canını feda eden kimse ile bunun için canını feda etmeyip hacılara su dağıtan ve Mescid-i Haram'ı imar eden kimse denk olmaz. Fakat “kâfir ve mümin denk değildir” denilmiş olması ise mümkün değildir. Çünkü iki şey ancak yakın olduklarında birbirleriyle karşılaştırılabilir. Fakat eğer birbirine uzak iseler bu tür sözler söylenmez ve bunlar karşılaştırılmaz. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez. Zulümlerine devam ettikleri ve zulmü tercih ettikleri müddetçe. Allah zulmü tercih ettikleri müddetçe onları hidâyete erdirmez. Ya da bu, özel bir topluluk içindir. Başka yerde bunun mânasını açıkladık. eg İNİN Jea lGa OG LA alg dil iks iss alaz

Tevbe 9:20

İnanan, hicret eden, Allah yolunda cihat edenler. İnananlar. Yani Resülullah'ı (s.a.) doğrulayanlar, Allah'tan haber verdiği her şeyde onun doğru olduğunu; davet ettiği, emrettiği ve sakındırdığı her şeyde onun haklı olduğunu kabul edenler. Onlar, zaten Allah'a iman ediyorlardı. Tıpkı onların “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”” ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır” meâlindeki beyanlarda bildirilen sözler gibi. Onlar Allaha inanıyorlardı. Fakat peygamberleri ve onların nübüvvetlerini yalanlıyorlardı. Hicret edenler. Yani babalarından, kardeşlerinden, kabilelerinden, mallarından, evlerinden ve memleketlerinden ayrılanlar. Onlar, nefislerinin arzuladığı ve kalplerin meylettiği her şeyden ayrılmışlardır. [§]Bunlar, sonraki âyette bildirilen meselelerdir®. Yine onlar, dinlerine dair kaygıdan dolayı dinleri selâmet bulsun diye bütün bunlardan ayrılmışlardır. Öyle ki eğer İslâm'dan önce dünya ve içindekilerin tümü onlara verilmiş olsaydı veya onlar en şiddetli tehditlerle ve korkularla tehdit edilmiş olsalardı âyette belirtilen babalarından, kardeşlerinden, kabilelerinden ve evlatlarından ayrılmazlardı. Sonra müslüman olduklarında ise Allah'ın rızasını kazanmak için bunlardan ayrıldılar, Resülullah'a (s.a.) bu konuda icabet ettiler. Cenâb-ı Hak, bunu bize onların kalbinde dinin değerinin büyüklüğü ve onların yanında dinin önemi bilinsin diye bildirmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, Resülullah'ın (s.a.) ashabına yönelik imtihanların bizim imtihanımızdan daha şiddetli olduğu bilinsin diye bunu bize bildirmiştir. Çünkü onların imtihanları alışageldikleri durumun dışında ve yaratılışlarına aykırıydı. Zira insan fıtrat bakımından belirtmiş olduğumuz hususları seven bir varlık olarak yaratılmıştır. Buna karşın onlar, Rab'lerinin rızasını kazanmak için bunları terketmiş ve bunlardan ayrılmışlar, bu durumun kötülüğüne katlanmışlardır. Bizim imtihanlarımız ise daha önce geçen ve bilinegelen durumlardır. Dolayısıyla bunlar daha kolaydır. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler. Yani en lezzetli ve sevgili şeyleri Allah için harcayanlar. Bunlar mallar ve canlardır. Bunların Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Allah'ın birliğini doğrulayan, Medine'ye hicret eden, malı ve canıyla düşmana karşı cihat eden kimselerin Allah katındaki mertebeleri, kâfir oldukları halde Kâbe'yi imar etmek ve hacılara su dağıtmakla övünen kimselerden pek büyüktür. Bu âlimler “hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ın imar ve bakım işini (üstlenen kimseyi), Allah'a ve âhiret gününe inanıp Allah yolunda cihat eden kimseyle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir değildirler” meâlindeki beyan hakkında da benzer yorumu yapmışlardır. ( Fakat bize göre âyetin yorumu ve buradaki karşılığın anlamı şudur: Bu belirtilen kimselerin Allah katındaki mertebeleri, daha sonra müslüman olan ve bunlara yetişenlerden daha büyüktür. Muradına erecek olanlar da onlardır. “Fevz” sözlük anlamı itibariyle kazanmak demektir. Yani bunlar Allah'ın nimetlerini ve lütfunu kazananlar; Allah'ın azabından ve cezasından kurtulanlardır. © Müellif muhtemelen 24. âyete işaret etmektedir. % Bir önceki âyet-i kerime. ri EIE o sår olgu,

Tevbe 9:21

Rableri onları kendi rahmetiyle müjdeliyor. Rab'leri onları kendi rahmetiyle müjdeliyor. Bu beyan şu anlama gelebilir: Yani dünyada onlara yardım ve düşmanlarına karşı zaferle müjdeliyor. Tıpkı “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin, kalplerindeki öfkeyi yatıştırsın”7” meâlindeki beyan gibi. Bütün bunlar Allah'ın rahmetiyleydi. Rahmetiyle meâlindeki beyan, âhirette onlar için olacak sevap ve lütuf anlamına da gelebilir. Hoşnutluğu. Yani aynı şekilde Cenâb-ı Hak onları “Rabb'iniz sizden razıdır” diye müjdeliyor. Cennetleriyle müjdeliyor; onlar için orada kesintisiz nimetler vardır. Yani onları içinde kesintisiz nimetler bulunan cennetleriyle müjdeliyor. Dâim olan nimetler ve lütufla müjdeliyor. O mar alis ÜNİ Ga gaz

Tevbe 9:22

Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Kuşkusuz en büyük ödül Allah katında olandır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah'ın büyük olarak nitelediği şey büyüktür, öyle ki büyüklüğü idrak edilemez.

Tevbe 9:23

Ey iman edenler! Şayet inkârı imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi dahi dayanıp güvenilecek dostlar edinmeyin. İçinizden kimler onları dost edinirse, işte kendilerine kötülük edenler bunlardır. Bu beyanda bildirilen dostluğun din konusunda hakikatte onları onaylamak anlamına gelmesi mümkündür. Hakikatte kim onları dost edinirse onlardan olmuş olur. Bu kimse şüphesiz zâlimdir. Eğer böyleyse şüphesiz bu kimse zâlimdir. Dolayısıyla İçinizden kimler onları dost edinirse, işte kendilerine kötülük edenler bunlardır meâlindeki beyanın bir mânası olmaz. Yine âyette bildirilen dostluğun, hakikatte olmaksızın zâhiri bakımdan onlara yönelik onaylamanın açığa vurulması anlamında olması da mümkündür. Fakat burada hakikatte olmaksızın açığa vurma vardır. Bu durum, zaruret halinde yok olma ve dinin ortadan kalkması korkusu olduğu zaman mübahtır. Dolayısıyla imanı kendi içinde gizleyen, dinlerine yönelik kaygı ve kendi canlarına ilişkin korkuları sebebiyle zâhiri bakımdan onları onaylayan bir topluluğun bulunması caiz olmaktadır. Belirttiğimiz sebeplerden ötürü böyle bir durum onlar için mübah olmaktadır. Allah hicreti sağlayıp müminler için sığınacakları ve yönelecekleri sığınak ve yardımcılar yaptıktan sonra inananların kâfirleri onaylamayı açığa vurmaya ilişkin mazeretleri, belirtmiş olduğumuz sebeplerle artık kabul edilmemiştir. Onlar gizli hallerinde inkârcıların dini üzere olmasalar da durum böyledir. Bu durum, zorunluluk olmaksızın inkârı dile getiren kimsenin kâfir olduğunu göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, gerçekte böyle olmasalar da ötekileri zâhiri bakımdan dost edindiklerinde bunların, gerçekte kâfirlerin dostları ve onlar gibi zâlimler olduklarını bildirmiştir. Bu daha uygun bir yorumdur. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibidir: “Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler 'Ne işte idiniz? dediler, (onlar) “O yerde zayıf görülenlerden idik’ cevabını verdiler. Melekler ise Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya! dediler. İşte onların barınağı cehennemdir ve orası gidilecek ne kötü bir yerdir”. Bu kimselerin, hicret etmemek için ileri sürdükleri mazeretleri kabul edilmemiştir. Söz konusu kimselerin durumu da böyledir. Cenâb-ı Hak, onlara sığınak ve yardımcılar sağladıktan sonra onlar, kâfirleri açıkça tasdik ederlerse gerçekte onlar gibi olurlar. Yüce Allah şu ilâhi beyanlarla bütün kâfirleri dost edinmeyi bize yasaklamıştır. “Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin””; “benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin”, Bize yönelik bu yasak, tüm kâfirler hakkındadır. ( Sonra Cenâb-ı Hak şu ilâhi beyanlarda yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyi yasaklamıştır. “Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin”. Sonra Cenâb-ı Hak, babalar, anneler ve bunun dışındaki akrabalardan onlarla ilişkili bulunanları dost edinmeyi bize yasaklamıştır. Çünkü gayrimüslimlerle dostluk kurmaktan bazı şüpheler ortaya çıkar. Bu sebeple Cenâb-ı Hak bu konuda bir yasak koymuştur. Yahudi ve hıristiyanlarla ilişkilere tahsis edilmiş diğer hükümler de böyledir. Aynı şekilde yahudi ve hıristiyanların tahsisi de böyledir. Zira bizimle onlar arasında tevhit ve ilâhi kitaplar konusunda bir ittifak vardır. Cenâb-ı Hak bunun dışındaki konularda dostluğu yasaklamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın bize yasakladığı dostluğun mahiyetine gelince bu, farklı şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri sevgi ve muhabbettir. Yani onları sevmeyin ve onlara muhabbet duymayın. İkincisi, onları sırlarımıza ve gizliliklerimize muttali kılmamamızdır. Tıpkı “sizden olmayanları sırdaş edinmeyin” meâlindeki beyanda belirtildiği gibi”. Üçüncüsü, onlara itaat etmek suretiyle onları dost edinmektir. Yani onlara itaat etmeyin. Tıpkı şu beyanlarda bildirildiği gibi: “Kendilerine kitap verilenlerden bir grubun sözünü dinlerseniz sizi yeniden küfre döndürürler”. “Eğer inkâr edenlere “Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık Allah'la olan bağını koparmış demektir. Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden korunmanız başkadır. Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Sonunda dönüş Allah'adır” (Âl-i İmrân, “Eyiman edenler! Eğerbenim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola uyarsanız, sizi gerisin geri döndürürler”, Cenâb-ı Hak, -en doğrusunu Allah bilir ya- onları sevmeyi ve onlara muhabbet duymayı bize yasaklamıştır; aynı şekilde onları sırdaş edinmeyi ve onlara sırlarımızı ifşa etmeyi bize yasaklamıştır; yine davet ettikleri şeylerde onlara itaat etmeyi bize yasaklamıştır. Bu durum, bizimle onlar arasındaki din farklılığı dolayısıyladır. Şayet inkârı imana tercih ederlerse. Yani inkârı imana tercih ederlerse. Buradaki sevmek, tercih etme ve üstün tutma anlamındaki bir sevgidir. İZE SİS BAİN ji Eror iSe ASL aaas i eidi Gİ yek EZİN SAğ Yale La k --- Dipnotlar: çıkmışsanız, benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik Rabb'iniz Allah'a iman ettiniz diye peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. İçinizden kim bunu yaparsa bilsin ki doğru yoldan sapmış demektir” (el-Mümtehine, “Eyiman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez”. “Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların ağızlarından nefret taşmaktadır; kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyor“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir grubun sözünü dinlerseniz sizi imanınızdan vazgeçirip yeniden küfre döndürürler” (Âl-i İmrân, 3/100).

Tevbe 9:24

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısımakrabanız, kazandığınız mallar. Bu beyan, “inanan, hicret eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlerin Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Muradına erecek olanlar da onlardır” meâlindeki ilâhi beyanın karşılığındadır. (JEğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız meâlindeki beyanda bildirilenler, “babalarınızı dost edinmeyin” beyanından muradın babalar ve oğulların hepsi; “kardeşlerinizi dost edinmeyin” anlamındaki beyandan muradın da kardeşler ve bunlarla ilişkili olan herkes olduğunu göstermektedir. Bunun delili, âyetin sonunda bildirilen husustur. Nitekim Cenâb-ı Hak Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız buyurmuştur. O, oğulları, eşleri ve hısım-akrabayı zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Kazandığınız mallar. Bazıları “elde ettiğiniz mallar” demiştir. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Kazandığınız mallar. Yani helâl ve haram kıldıkları mallar. Onlar “Allah bu konuda bize izin vermiştir” diyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “De ki: Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını helâl, bir kısmını haram saymanıza ne demeli?” De ki: Buna Allah mı izin verdi yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz?” Durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz. Onlar bu ticaretlerinin sadece ticaretlerinin durgunluğundan değil, bitmesinden ve tamamen yok olmasından korkuyorlardı. Çünkü hicrette bütünüyle ticareti terketme söz konusudur. Eğer babalarınız, oğullarınız ve bildirilen diğerleri. Yani eğer bunlara itaat ve bunları razı etme, sizin için Allah'a ve resülüne itaatten ve onları razı etmekten ve Allah'ın yolunda cihat etmekten daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu (kıyâmeti) gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Bu bir tehdit ifadesidir. Yani Allah buyruğunu gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Yani azabını. Müfessirler şöyle demiştir: Allah Mekke'nin fethinde buyruğunu yerine getirinceye kadar. ERİL ELA gi 5 gbi è i iri Gür izi;

Tevbe 9:25

[Huneyn Savaşı'nda Allah'ın Yardımı] Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. Yani Cenâb-ı Hak, kendisine sığındığınız birçok yerde size yardım etmiştir. Aynı şekilde Huneyn Savaşı'nda da çokluğa güvenmenizden dolayı düşman sizi hezimete uğrattıktan sonra sizi Allaha sığınmaya yöneltmekle yardım etmiştir. Yine size Huneyn Savaşı'nda yardım etmiştir. O gün siz sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı. Yani çokluğunuzun. Cenâb-ı Hak onlara lütfunu hatırlatmaktadır ki yardım ve zafer ancak Allah sayesindedir. Yoksa sayıca çok olmaları ve kuvvetleri sebebiyle değildir. Çünkü eğer zafer sayıca çoklukla ve kuvvetle olsaydı, Huneyn Savaşı'nda olduğu kadar müslümanların sayıca çokluğu ve kuvveti olmamıştır. Ayrıca başlangıçta müslümanların yenilgisi sayıca çokluğa güvenmeleri sebebiyledir ki yardımın ve zaferin, kuvvet ve çoklukla değil Allah'tan olduğu bilinsin ve onlar çokluğa güvenmesinler ve buna dayanmasınlar. Eğer denilirse ki: Cenâb-ı Hak, “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın”? meâlindeki beyanla bize gücümüz yettiği kadar kuvvet ve savaş hazırlığı edinmemizi emretmiştir. Buna göre O, güveneceğimiz şeyleri bize emretmiş olmaktadır. Bu durumda çokluk ve kuvvete güvenmenin yasaklanması hangi anlama gelmektedir? Yine Cenâb-ı Hak bizi, kaçırdıklarımıza üzülmekten ve bize verdikleriyle şımarmayı yasaklamıştır”. O, verdiklerine şükretmekle ve vermediklerine sabretmekle bizi sorumlu tutmuştur. Eğer bize verdiklerine sevinip mutlu olmazsak verdiklerine şükretmek ve vermediklerine sabretmek bize gerekmez. Bu durumda bunun anlamı nedir? Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Cenâb-ı Hak, bizzat verdiği için verdikleriyle sevinip şımarmaktan ve bizzat başımıza gelen musibetlere ve vermediklerine üzülmeyi bize yasaklamıştır. Halbuki Allah'ın bize bahşettiği ve bize hâs kıldığı lütfu ve keremine sevinip mutlu olmamız bizim görevimizdir. Bunun için de ona şükrederiz. Buna göre başımıza gelen musibetler ve elde edemediğimiz nimetler karşısında sabrederiz. Çünkü Cenâb-ı Hak bizim için âhirette sevap ve büyük bir mükâfat vâdetmiştir. Aynı şekilde O, bize sayıca çok olmamızı emretmiştir. Eğer bize bunu verirse bu çokluk konusunda Allah'ın lütfu ve keremini beğenip seviniriz. Yoksa bizâtihi çokluk ve kuvveti beğenip sevinmeyiz. En doğrusunu Allah bilir. Eğer denilirse ki: Çoklukla sevinip şımarma bunların bir kısmında vardı, hepsinde yoktu. Bu durumda nasıl oluyor da hepsi hezimete uğradı? Aynı şekilde Huneyn Savaşı'nda bunların bir bölümü isyan etmişti. Cenâb-ı Hak, bunların hepsini nasıl cezalandırdı? Buna şöyle cevap verilir: Çünkü Cenâb-ı Hak en başından bunların hepsini helâk edebilirdi. Bir kişinin iki kişiye karşı durması emrini görmez misin?” Sonra gücünün üzerinde bir şekilde cihat etme emrini görmez misin? Diğer ibadetlerde ise durum böyle değildir. Zira Cenâb-ı Hak bir kişiye onlardan iki kişiye karşı durmasını emretmiştir. Halbuki bir kişinin gücü iki kişiye karşı durmaya yetmez. Bu durum -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hakk'ın, kendi canlarını ölüme atmakla onları mükellef tutabilmesi dolayısıyladır. Cenâb-ı Hakk'ın “eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı” meâlindeki beyanını görmez misin? Şayet Allah'ın, onların ölümünü yazması mümkün olmasaydı böyle beyanda bulunmazdı. Bu açıklama, Allah'ın böyle bir imkâna sahip olduğunu, onları öldürüp yok etme hakkının bulunduğunu göstermektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın onlara kendilerini ölüme atmayı emretme hakkı vardır. O'nun bu hakkı olduğuna göre -ki onların kendilerini öldürmeye güçleri yetmektedir- bir kişiyi iki veya daha fazlaya kişiye karşı durma sorumluluğu yüklemesi mümkündür. Bu durumda onların ölmeleri söz konusu olsa da durum böyledir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak düşmanımız şeytanla mücadele etmemizi emretmiştir. O, şeytanın bizi gördüğünü bizim ise onu göremedigimizi bildirmiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “O (şeytan) ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler”. Bizim görmediğimiz, fakat bizi gören bir düşmanla savaşmak çok zor bir durumdur. Bununla birlikte Allah ona karşı savaşma ve mücadele etme vasıtalarını bize öğretmiştir. Biz de böylelikle onu yeneriz. Yine Cenâb-ı Hak şeytanlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allaha sığın!”'©; “Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler”. Böylelikle Cenâb-ı Hak, bize şeytanla savaşma ve onu yenme vasıtalarını bize öğretmiştir. Allah'ı anma ve düşünme sırasında şeytan duramaz. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, insanlardan gördüğümüz düşmanlar hakkında da bize böyle uyarılarda bulunmuştur. Nitekim O şöyle buyurmaktadır: “Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız!”'“; “ Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever”. O, bize düşmanla mücadele etmenin yollarını öğretmiş ve bir kişinin iki ve daha fazla kişiye karşı durmasını sağlayan savaş yöntemlerini bize bildirmiştir. Öyle ki bizâtihi kuvvet aracılığıyla biz buna güç yetiremezdik. [Ş]Sonra, cihat ile diğer ibadetler arasındaki fark şudur: Allah cihadı kendi varlığının veya nübüvvetin delillerinden bir delil yapmış olabilir ki insanlar yardım ve zaferin başkasından değil Allah'tan olduğunu bilsinler. Öyle ki Allah, hakkı bâtıldan ve hakkı benimseyen ile bâtıla taraftar olanı birbirinden ayırsın. En doğrusunu Allah bilir. O yer geniş olmasına rağmen size dar gelmişti. Bu bir örneklemedir. Şiddetli hüzün ve kızma anında ve bu duyguların zirveye ulaştığı bir sırada şöyle denir: Yer genişliğine rağmen onlara dar geldi. Bu ifade insanların zihninde yerin genişliğinden dolayı söylenir. © ASİL AZE 3 yl gli leş Yİ --- Dipnotlar: o Muhtemelen şu ilâhi beyana işaret etmiştir: “Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O'nun size verdikleriyle şşmarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.”. “Şimdi ise Allah yükünüzü hafitletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir” (el-Enfâl, “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı.” Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem daha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştırıcı olurdu” (en-Nisâ, “Ey âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın...”.

Tevbe 9:26

Bunun üzerine Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine kendi katından bir güven duygusu indirdi. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Güven duygusu meleklerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Evet, eğer siz sabır gösterip itaatsizlikten sakınırsanız, onlar şu anda süratle üzerinize gelseler bile Rabb'iniz size, işaretli beş bin melekle yardım edecektir”. Bazıları şöyle demiştir: Allah kendi katından bir güven duygusu indirmiştir. Yani yardımını indirmiştir. Denildi ki: Yüceliğini. Denildi ki: Rahmetini. Denildi ki: Sükünetini. Bu beyanın aslı şu anlamdadır: Şiddetli korku ve hüzün sonrasında hangi şekilde sükün bulacaksa kalpleri o şekilde güven doldu ve sükünet buldu. İster meleklerle ister başka durumlarla. Cenâb-ı Hak, ashâbının dönmesi ve ondan ayrılmaları ona zor geldiğinde resülünün kalbine güven verdi. Bir de göremediğiniz askerler gönderdi. Bunlar meleklerdir. Böylece inkâr edenlerin cezasını verdi. Savaş ve hezimetle. Bu, onların cezası idi. Bunun üzerine Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine kendi katından bir güven duygusu indirdi. Bu beyanda Mütezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, kâfirleri dost edindikten sonra onları müminler olarak nitelemiştir. Dost edinme, Mütezile'nin söylediği gibi onları imandan çıkarmamıştır. EYS AZN

Tevbe 9:27

Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir. Yani onların fiilleri necistir. Yapmış oldukları ibadetlerinde necislik vardır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanda bildirdiği durumdur: “İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir”. Cenâb-ı Hak şeytanın işini necis saymıştır. Buna göre onların yapmış oldukları ibadetler de necistir. Haccı yasaklamak, Allah'tan başkasına ibadet etmeyi yasaklamak demektir. Çünkü bu bölge, Allah'tan başkasına ibadet etmekten temizlenmiştir. Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “onların yaptıkları necistir” demiştir. Bazıları “onların durumları necistir” demiştir. En uygunu, onların yaptıklarının necis olduğu yorumudur. Çünkü Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir meâlindeki beyan yergi konumundadır. Yaptıklarının necisliği dolayısıyla yerilmeleri ve kötülenmeleri mümkün değildir. Bu durum, söz konusu yerginin yaptıkları kötü davranışlar dolayısıyla olduğunu göstermektedir. Bu tıpkı “İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir” meâlindeki beyan gibidir. Cenâb-ı Hak şeytanın işinin pis ve necis olduğunu bildirmiştir. Buna göre Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir meâlindeki beyanın, “fiilleri necis” anlamında olması mümkündür. Çünkü bu onların yaptığı şeylerdendir. Yaptıklarından dolayı da yergiyi hak etmişlerdir. Onların hallerinde ise kendilerinin bir etkisi bulunmamaktadır. Ey iman edenler! Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Yasak, Mescid-i Harâma girmenin kendisi hakkındadır. Bize göre Mescid-i Harâm'a girme yasağı, hac için ve ibadet etmek için Mekke'ye girme yasağıdır. Bu görüşün çeşitli delilleri mevcuttur. Bunlardan biri bu yıldan sonra meâlindeki beyandır. Eğer sadece Mescid-i Harâma girmeyle ilgili olsaydı bu yılda girmelerini yasaklama diğer yıllardan daha uygundu. İkincisi, eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir meâlindeki beyandır. [5] Üçüncüsü, “Biliniz ki bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir”!9 meâlindeki hadistir. Âyetin sonunda da buna delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir buyurmuştur. Yoksulluk endişesi, onları Mekke'ye almamakla olur. Çünkü eğer söz konusu yasak, sadece Mescid-i Harâm'a girmeye yönelik olsaydı, onların böyle bir endişesi olmazdı. Zira müşrikler gelirler ve ticaret için Mekke'ye girerlerdi. Dolayısıyla onların böyle bir endişesi de olmazdı. Veya şöyle de denilebilir: Cenâb-ı Hak Mescid-i Harâmı zikretmiştir, çünkü onlar Kâbe'ye ve burada haccetmeye yöneliyorlardı. Dolayısıyla Mescid-i Harâm'a girmeyi yasaklamak, haccın kendisini yasaklamak olmaktadır. Bu, Resülullah'tan nakledilen bir rivayette bildirilmiştir. Buna göre göre o, Ali'yi hac seferine dört hususu tebliğ etmek üzere göndermiş ve insanlara şöyle çağrıda bulunmasını emretmiştir: Cennete mümin kimseden başkası giremez. Resülullah ile antlaşması bulunan kimsenin süresi antlaşmanın bitimine kadardır. Bu süre dolduğunda Allah ve resülü müşriklerden beridir. Hiçkimse Kâbe'yi çıplak tavaf etmeyecektir. Bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir". Dolayısıyla Mescid-i Harâm'a girmeye dair yasak, haccın kendisini yasaklamak demektir. Çünkü hac ibadetinde, kendisine yönelinen yer Kâbe'dir. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin: “Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır”'9; “Hac ve umre yaparak Beytullah'ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur”!!!; “... ve o kadim evi tavaf etsinler”. Cenâb-ı Hak bu âyetlerde Kâbe'yi zikretmiştir. Burada kastedilen İslâm ve küfür dönemlerindeki hactır. Yasak da buna göredir. Fakat Cenâb-ı Hak, Kâbe içerisinde bulunduğu için Mescid-i Harâm'ı zikretmiştir. Eğer bizim belirtmiş olduğumuz şekilde ise, dilersen âyetin sonunu baş tarafının tefsiri yapabilirsin. Bu, eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir meâlindeki beyandır. Zira belirtmiş olduğumuz üzere eğer yasak, diğer bölgeler değil sadece Mescid-i Harâm'a girmeye yönelikse, onlarda yoksulluk endişesi olmaz. Çünkü onlar Mekke'ye girerler ve orada ticaret yaparlar, fakat Mescid-i Harâm'a girmezlerdi. Dilersen de âyetin başını son tarafının tefsiri yapabilirsin. Bu, artık onlar buyıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar meâlindeki ilâhi beyandır. Bu, sözünü ettiğimiz yorumdur. )JBelirtmiş olduğumuz yoruma göre bu durum müşriklerin Mescid-i Harâm'a giremeyeceklerini göstermektedir. Ali b. Ebü Tâlib'in (r.a.) rivayeti de buna işaret etmektedir. Zimmilere ve bunlardan olan kölelere gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- bunlar haccetmeyen kimseler olduklarında âyetin kapsamına girmezler. Eğer denilirse ki: Ali'den şöyle bir söz nakledilmiştir: “Biliniz ki Harem bölgesine hiçbir müşrik giremez” O, haccı bu sözünde belirtmemiştir. Buna şöyle cevap verilir: Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben “bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir” diye çağrıda bulundum!", Dolayısıyla belirttiğimiz üzere Hz. Ali'nin, “Harem bölgesine hiçbir müşrik girmez” sözü hac mânasındadır. Resülullah'ın köle ve câriyelerin Mescid-i Harâma girmelerine izin verdiği rivayet edilmiştir. Câbir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle demiştir: “Müşrikler, köle ve câriye olanlar hariç, bu seneden sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar”!, Köle ve câriyenin istisna edilmesi şu sebepten dolayı olabilir: Köle haccetmek ve ibadet etmek için Mescid-i Harâm'a girmez. O, sahibi müslüman ise sadece onun hizmeti için girer. Bazı rivayetlerde “zimmi olan hariç” ifadesi geçmektedir. Câbir b. Abdullah'tan mevkuf bir şekilde benzeri, yani “veya zimmilerden biri” ifadesi rivayet edilmiştir". Bunda Ebü Hanife'nin “Kâfirin Mescid-i Harâm'a girmesinde bir sakınca yoktur” görüşüne dair delil vardır‘, O şöyle demiştir: Bu kimse iman etmek için Allah'ın kelâmını işitmek isterse bundan alıkonur mu? ve kelâmı işittiren kişiye, bu müşrik kelâmı işitsin diye ona gitmesi emredilir mi ne dersin? Dolayısıyla bu durumda güvenlik bölgesine ulaştırma emri müşrik için olur, devlet başkanı için olmaz”. Bu duruma göre bunda bir sakıncanın olmadığı anlaşılmaktadır. Daha önce belirttiğimiz üzere âyetin zâhirinde Mescid-i Harâma girmeye ilişkin bir yasağa dair delil bulunmamaktadır. Bilakis Mescid-i Harâm'ın bildirilmesinden maksat, belirttiğimiz üzere hac ve Allah'tan başkasına ibadet etmedir. “-Yerli olsun dışarıdan gelmiş olsun bütün insanlar için (ibadet yeri) yaptığımız- Mescid-i Harâm”! meâlindeki beyanı ve Mekke'nin tüm yolunun bu olduğunu görmez n4 Şulafızlarla rivayet edilmiştir: “Bu seneden sonra antlaşmalı kimseler ve bunların hizmetçileri hariç bu mescidimize girmeyecektir” (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, III, 339, 392; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 164); “Bu rivayette Eş'as b. Sivâr bulunmakta olup bu râvi zayıftır. Bu râvi tevsik edilmiştir” (Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, IV, 10). Bu rivayetin lafzı şöyledir: “...köle veya zimmilerden biri olması hariç” (bk. Abdürrezzâk, el-Musannef, VI, 53; Taberi, Tefsir, X, 108; İbn Huzeyme, es-Sahih, Il, 285; Süyüti, edmisin?" “Nihayet varacakları yer o kadim evdir”? meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Harem bölgesinin tümü kurban kesim yeridir. Ancak bunun mânası -en doğrusunu Allah bilir yabelirtmiş olduğumuz gibi müşriklerin hac etmek üzere buraya girmemeleridir. Görmez misin biz müşriklerin bu çağrıdan sonra hâlâ Harem bölgesinde ikamet etmiş olduklarını ve oradan çıkmamış olduklarını biz bilmekteyiz. Yine buna işaret eden hususlardan biri “Ancak Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesnadır. Onlar size verdikleri söze sadık kaldıkları sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun” meâlindeki beyandır. Eğer bundan maksat antlaşma mekânı ise bu antlaşma, Hudeybiye günü ağacın altındaki antlaşmadır. Bu yer Mescid-i Harâm'dan kabul edilmiştir, oysa burası Kâbe'den (mescit) uzak mesafededir. Eğer bundan maksat antlaşma yapılanlar ise bu kimseler Ali (r.a.) söz konusu çağrıda bulunduğu sırada Mekke'nin dışındaydılar. Çünkü Mekkeliler daha önce Resülullah burayı fethettiğinde müslüman olmuştu. Dolayısıyla bunlar, Mescid-i Harâm'da Mekke dışından gelenlerle Harem ve çevresinde birlikte bulunmuşlardır!?. 236 (JBilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Bu beyan farklı anlamlara gelebilir. Bunlardan biri şudur: Onların Mescid-i Harâm'a yaklaşmalarına müsaade etmeyin. İkincisi, onlara Mescid-i Harâm'a yaklaşmamalarını söyleyin. Üçüncüsü, mü jdeleme mânasındadır. Yani eğer onlara bunu söylerseniz, onlar bundan sonra yaklaşamazlar. Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilersekendi lütfuyla bolluk verir. Denildi ki: Müşrikler Mekke'den çıkarıldıkları için yoksulluktan korkmuşlardır. Çünkü Mekke halkının geçimi uzak bölgelerden gelenlerle sağlanıyordu. Onların refahı ve ticareti uzak bölgelerden gelen insanlar aracılığıyla idi. Fakat Allah onlara, Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir meâlindeki ilâhi beyanla refah ve zenginlik vâdetti. Bazı âlimler şöyle demiştir: Dilerse anlamına gelen “in şâe” beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın onlara bazı vakitlerde zenginlik vâdettiğini göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir: “İn şâe” beyanı Resülullah'tandır. Çünkü Cenâb-ı Hak resülüne, dilerse onları zenginleştireceğini onlara bildirmesini emretmiştir. Ona, vâdettiği her şeyde istisna yapması emredilmiştir. Tıpkı “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, Şu işi yarın yapacağım diye söyleme!” meâlindeki beyanda oldugu gibi. Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Oradan çıkarılan bu kimseler aracılığıyla. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara ticareti, kazancı ve bunlar aracılığıyla elde ettikleri kârları sevdirmiştir. Bu durum onları İslâm'a girmeye sevkedecektir. Neticede müslüman olacaklar ve İslâm'a gireceklerdir. Bu ticaret sevgisi onları İslâm'a sevkedecektir. Dolayısıyla müslümanların zenginliği bunlar aracılığıyla olacaktır. Bu durum, onların ticaret ve kazanç sevgilerinin onları hicret etmemeye sevketmesi gibidir. “Durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz 2 meâlindeki beyan bunu ifade etmektedir. İlk durum da bunun gibidir. ( Bazıları şöyle Ë demiştir: Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Buradaki bolluk, Cenâb-ı Hakk'ın bunu takip eden âyette bildirmiş olduğu cizyedir. Allah bilmektedir. İçlerinde gizlemiş oldukları yoksulluk korkusunu. Veya onların lehinde ve aleyhinde olanı ve kimler aracılığıyla onların bolluk sahibi olacaklarını bilmektedir. Hikmetle yönetmektedir. Emrinde ve hükmünde. Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Bu beyanda Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onların bu düşüncelerini içlerinde sakladıkları bilinmektedir. Sonra Resülullah onlara bunu bildirmiştir. Bu gerçek, Resülullah'ın, içlerine gizledikleri fakirlik korkusunu Allah katından öğrendiğini ashâbın bildiğini göstermektedir. --- Dipnotlar: 109 Tirmizi, “Hac” 44; Nesâi, “Menâsikü'l-Hac” 161. Tirmizi bu rivayeti hasen kabul etmiştir. 13 Birçok rivayette “hac” ifadesi belirtilmiştir. Bazı rivayetlerde “Bu seneden sonra Mekke'ye hiçbir müşrik girmeyecektir”, bazılarında “Bu seneden sonra Mescid-i Harâm'a hiçbir müşrik yaklaşmayacaktır” şeklindedir (bk. Taberi, Tefsir, X, 64-65). Bir rivayette de şöyle geçmektedir: “Bu seneden sonra Harem bölgesinde müslümanlarla müşrikler bir arada olmayacaktır” (bk. Rebi b. Habib, Cessâs şöyle demektedir: “Artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Harâma yaklaşmasınlar” meâlindeki beyanın mânası hakkında âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İmam Mâlik ve Şâfii “Mescid-i Harâm'a müşrik giremez” demiştir. İmam Mâlik aynı zamanda şöyle demiştir: Bir ihtiyaç hali dışında diğer mescitlere de giremezler. Örneğin bir zimmi, bir dava dolayısıyla mescitte hâkim karşısına çıkabilir. İmam Şâfii “diğer mescitlere girebilirler. Sadece Mescid-i Harâm'a giremezler?” demiştir. Mezhep imamlarımız ise “Zimmilerin diğer mescitlere girmeleri caizdir” demişlerdir (el-Cessâs, Ahkâmü'l- Kurân, Muhtemelen bu ifadeden maksat şudur: Budurumda o kimseyi güvenlik bölgesine ulaştırma işi kendisine emredilen kişi müşriktir. Çünkü mümin Allah'ın kelâmını ona işittirmek için müşrike giden kimsedir. Bu durumda müslümanların lideri müşriki güvenli bölgeye ulaştırmakla görevli kimse olmuş olmaz. Dolayısıyla âyetteki emir hemen “ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır” meâlindeki beyandan sonra gelmiş olur. 119 Yani Mekkede ikamet etme hususunda Mekke'nin dışından gelen ile Mekke ehli eşittir. 122 o Yani eğer “Mescid-i Harâm'ın yanında” meâlindeki beyandan maksat mekân ise antlaşma mekânı Hudeybiye idi. Burası Mescid-i Haram'dan uzak bir bölgedir. Eğer bundan maksat büyük hac gününde Ali'nin (r.a.) çağrısıyla antlaşma yapılan Mescid-i Harâm'ın sakinleri ise bu durumda âyetteki ifadeden maksat Mekke dışından gelen hacılardan Mekke çevresinde bulunan kimseler olur. Çünkü Mekkeliler daha önce müslüman olmuştu.

Tevbe 9:28

Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir. Yani onların fiilleri necistir. Yapmış oldukları ibadetlerinde necislik vardır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanda bildirdiği durumdur: “İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir”. Cenâb-ı Hak şeytanın işini necis saymıştır. Buna göre onların yapmış oldukları ibadetler de necistir. Haccı yasaklamak, Allah'tan başkasına ibadet etmeyi yasaklamak demektir. Çünkü bu bölge, Allah'tan başkasına ibadet etmekten temizlenmiştir. Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “onların yaptıkları necistir” demiştir. Bazıları “onların durumları necistir” demiştir. En uygunu, onların yaptıklarının necis olduğu yorumudur. Çünkü Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir meâlindeki beyan yergi konumundadır. Yaptıklarının necisliği dolayısıyla yerilmeleri ve kötülenmeleri mümkün değildir. Bu durum, söz konusu yerginin yaptıkları kötü davranışlar dolayısıyla olduğunu göstermektedir. Bu tıpkı “İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir” meâlindeki beyan gibidir. Cenâb-ı Hak şeytanın işinin pis ve necis olduğunu bildirmiştir. Buna göre Bilin ki Allah'a ortak koşanlar necistir meâlindeki beyanın, “fiilleri necis” anlamında olması mümkündür. Çünkü bu onların yaptığı şeylerdendir. Yaptıklarından dolayı da yergiyi hak etmişlerdir. Onların hallerinde ise kendilerinin bir etkisi bulunmamaktadır. Ey iman edenler! Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Yasak, Mescid-i Harâma girmenin kendisi hakkındadır. Bize göre Mescid-i Harâm'a girme yasağı, hac için ve ibadet etmek için Mekke'ye girme yasağıdır. Bu görüşün çeşitli delilleri mevcuttur. Bunlardan biri bu yıldan sonra meâlindeki beyandır. Eğer sadece Mescid-i Harâma girmeyle ilgili olsaydı bu yılda girmelerini yasaklama diğer yıllardan daha uygundu. İkincisi, eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir meâlindeki beyandır. [5] Üçüncüsü, “Biliniz ki bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir”!9 meâlindeki hadistir. Âyetin sonunda da buna delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir buyurmuştur. Yoksulluk endişesi, onları Mekke'ye almamakla olur. Çünkü eğer söz konusu yasak, sadece Mescid-i Harâm'a girmeye yönelik olsaydı, onların böyle bir endişesi olmazdı. Zira müşrikler gelirler ve ticaret için Mekke'ye girerlerdi. Dolayısıyla onların böyle bir endişesi de olmazdı. Veya şöyle de denilebilir: Cenâb-ı Hak Mescid-i Harâmı zikretmiştir, çünkü onlar Kâbe'ye ve burada haccetmeye yöneliyorlardı. Dolayısıyla Mescid-i Harâm'a girmeyi yasaklamak, haccın kendisini yasaklamak olmaktadır. Bu, Resülullah'tan nakledilen bir rivayette bildirilmiştir. Buna göre göre o, Ali'yi hac seferine dört hususu tebliğ etmek üzere göndermiş ve insanlara şöyle çağrıda bulunmasını emretmiştir: Cennete mümin kimseden başkası giremez. Resülullah ile antlaşması bulunan kimsenin süresi antlaşmanın bitimine kadardır. Bu süre dolduğunda Allah ve resülü müşriklerden beridir. Hiçkimse Kâbe'yi çıplak tavaf etmeyecektir. Bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir". Dolayısıyla Mescid-i Harâm'a girmeye dair yasak, haccın kendisini yasaklamak demektir. Çünkü hac ibadetinde, kendisine yönelinen yer Kâbe'dir. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin: “Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır”'9; “Hac ve umre yaparak Beytullah'ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur”!!!; “... ve o kadim evi tavaf etsinler”. Cenâb-ı Hak bu âyetlerde Kâbe'yi zikretmiştir. Burada kastedilen İslâm ve küfür dönemlerindeki hactır. Yasak da buna göredir. Fakat Cenâb-ı Hak, Kâbe içerisinde bulunduğu için Mescid-i Harâm'ı zikretmiştir. Eğer bizim belirtmiş olduğumuz şekilde ise, dilersen âyetin sonunu baş tarafının tefsiri yapabilirsin. Bu, eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir meâlindeki beyandır. Zira belirtmiş olduğumuz üzere eğer yasak, diğer bölgeler değil sadece Mescid-i Harâm'a girmeye yönelikse, onlarda yoksulluk endişesi olmaz. Çünkü onlar Mekke'ye girerler ve orada ticaret yaparlar, fakat Mescid-i Harâm'a girmezlerdi. Dilersen de âyetin başını son tarafının tefsiri yapabilirsin. Bu, artık onlar buyıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar meâlindeki ilâhi beyandır. Bu, sözünü ettiğimiz yorumdur. )JBelirtmiş olduğumuz yoruma göre bu durum müşriklerin Mescid-i Harâm'a giremeyeceklerini göstermektedir. Ali b. Ebü Tâlib'in (r.a.) rivayeti de buna işaret etmektedir. Zimmilere ve bunlardan olan kölelere gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- bunlar haccetmeyen kimseler olduklarında âyetin kapsamına girmezler. Eğer denilirse ki: Ali'den şöyle bir söz nakledilmiştir: “Biliniz ki Harem bölgesine hiçbir müşrik giremez” O, haccı bu sözünde belirtmemiştir. Buna şöyle cevap verilir: Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben “bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecektir” diye çağrıda bulundum!", Dolayısıyla belirttiğimiz üzere Hz. Ali'nin, “Harem bölgesine hiçbir müşrik girmez” sözü hac mânasındadır. Resülullah'ın köle ve câriyelerin Mescid-i Harâma girmelerine izin verdiği rivayet edilmiştir. Câbir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle demiştir: “Müşrikler, köle ve câriye olanlar hariç, bu seneden sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar”!, Köle ve câriyenin istisna edilmesi şu sebepten dolayı olabilir: Köle haccetmek ve ibadet etmek için Mescid-i Harâm'a girmez. O, sahibi müslüman ise sadece onun hizmeti için girer. Bazı rivayetlerde “zimmi olan hariç” ifadesi geçmektedir. Câbir b. Abdullah'tan mevkuf bir şekilde benzeri, yani “veya zimmilerden biri” ifadesi rivayet edilmiştir". Bunda Ebü Hanife'nin “Kâfirin Mescid-i Harâm'a girmesinde bir sakınca yoktur” görüşüne dair delil vardır‘, O şöyle demiştir: Bu kimse iman etmek için Allah'ın kelâmını işitmek isterse bundan alıkonur mu? ve kelâmı işittiren kişiye, bu müşrik kelâmı işitsin diye ona gitmesi emredilir mi ne dersin? Dolayısıyla bu durumda güvenlik bölgesine ulaştırma emri müşrik için olur, devlet başkanı için olmaz”. Bu duruma göre bunda bir sakıncanın olmadığı anlaşılmaktadır. Daha önce belirttiğimiz üzere âyetin zâhirinde Mescid-i Harâma girmeye ilişkin bir yasağa dair delil bulunmamaktadır. Bilakis Mescid-i Harâm'ın bildirilmesinden maksat, belirttiğimiz üzere hac ve Allah'tan başkasına ibadet etmedir. “-Yerli olsun dışarıdan gelmiş olsun bütün insanlar için (ibadet yeri) yaptığımız- Mescid-i Harâm”! meâlindeki beyanı ve Mekke'nin tüm yolunun bu olduğunu görmez n4 Şulafızlarla rivayet edilmiştir: “Bu seneden sonra antlaşmalı kimseler ve bunların hizmetçileri hariç bu mescidimize girmeyecektir” (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, III, 339, 392; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 164); “Bu rivayette Eş'as b. Sivâr bulunmakta olup bu râvi zayıftır. Bu râvi tevsik edilmiştir” (Heysemi, Mecma'u'z-zevdid, IV, 10). Bu rivayetin lafzı şöyledir: “...köle veya zimmilerden biri olması hariç” (bk. Abdürrezzâk, el-Musannef, VI, 53; Taberi, Tefsir, X, 108; İbn Huzeyme, es-Sahih, Il, 285; Süyüti, edmisin?" “Nihayet varacakları yer o kadim evdir”? meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Harem bölgesinin tümü kurban kesim yeridir. Ancak bunun mânası -en doğrusunu Allah bilir yabelirtmiş olduğumuz gibi müşriklerin hac etmek üzere buraya girmemeleridir. Görmez misin biz müşriklerin bu çağrıdan sonra hâlâ Harem bölgesinde ikamet etmiş olduklarını ve oradan çıkmamış olduklarını biz bilmekteyiz. Yine buna işaret eden hususlardan biri “Ancak Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesnadır. Onlar size verdikleri söze sadık kaldıkları sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun” meâlindeki beyandır. Eğer bundan maksat antlaşma mekânı ise bu antlaşma, Hudeybiye günü ağacın altındaki antlaşmadır. Bu yer Mescid-i Harâm'dan kabul edilmiştir, oysa burası Kâbe'den (mescit) uzak mesafededir. Eğer bundan maksat antlaşma yapılanlar ise bu kimseler Ali (r.a.) söz konusu çağrıda bulunduğu sırada Mekke'nin dışındaydılar. Çünkü Mekkeliler daha önce Resülullah burayı fethettiğinde müslüman olmuştu. Dolayısıyla bunlar, Mescid-i Harâm'da Mekke dışından gelenlerle Harem ve çevresinde birlikte bulunmuşlardır!?. 236 (JBilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Bu beyan farklı anlamlara gelebilir. Bunlardan biri şudur: Onların Mescid-i Harâm'a yaklaşmalarına müsaade etmeyin. İkincisi, onlara Mescid-i Harâm'a yaklaşmamalarını söyleyin. Üçüncüsü, mü jdeleme mânasındadır. Yani eğer onlara bunu söylerseniz, onlar bundan sonra yaklaşamazlar. Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilersekendi lütfuyla bolluk verir. Denildi ki: Müşrikler Mekke'den çıkarıldıkları için yoksulluktan korkmuşlardır. Çünkü Mekke halkının geçimi uzak bölgelerden gelenlerle sağlanıyordu. Onların refahı ve ticareti uzak bölgelerden gelen insanlar aracılığıyla idi. Fakat Allah onlara, Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir meâlindeki ilâhi beyanla refah ve zenginlik vâdetti. Bazı âlimler şöyle demiştir: Dilerse anlamına gelen “in şâe” beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın onlara bazı vakitlerde zenginlik vâdettiğini göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir: “İn şâe” beyanı Resülullah'tandır. Çünkü Cenâb-ı Hak resülüne, dilerse onları zenginleştireceğini onlara bildirmesini emretmiştir. Ona, vâdettiği her şeyde istisna yapması emredilmiştir. Tıpkı “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, Şu işi yarın yapacağım diye söyleme!” meâlindeki beyanda oldugu gibi. Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Oradan çıkarılan bu kimseler aracılığıyla. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara ticareti, kazancı ve bunlar aracılığıyla elde ettikleri kârları sevdirmiştir. Bu durum onları İslâm'a girmeye sevkedecektir. Neticede müslüman olacaklar ve İslâm'a gireceklerdir. Bu ticaret sevgisi onları İslâm'a sevkedecektir. Dolayısıyla müslümanların zenginliği bunlar aracılığıyla olacaktır. Bu durum, onların ticaret ve kazanç sevgilerinin onları hicret etmemeye sevketmesi gibidir. “Durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz 2 meâlindeki beyan bunu ifade etmektedir. İlk durum da bunun gibidir. ( Bazıları şöyle Ë demiştir: Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Buradaki bolluk, Cenâb-ı Hakk'ın bunu takip eden âyette bildirmiş olduğu cizyedir. Allah bilmektedir. İçlerinde gizlemiş oldukları yoksulluk korkusunu. Veya onların lehinde ve aleyhinde olanı ve kimler aracılığıyla onların bolluk sahibi olacaklarını bilmektedir. Hikmetle yönetmektedir. Emrinde ve hükmünde. Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir. Bu beyanda Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onların bu düşüncelerini içlerinde sakladıkları bilinmektedir. Sonra Resülullah onlara bunu bildirmiştir. Bu gerçek, Resülullah'ın, içlerine gizledikleri fakirlik korkusunu Allah katından öğrendiğini ashâbın bildiğini göstermektedir. --- Dipnotlar: 109 Tirmizi, “Hac” 44; Nesâi, “Menâsikü'l-Hac” 161. Tirmizi bu rivayeti hasen kabul etmiştir. 13 Birçok rivayette “hac” ifadesi belirtilmiştir. Bazı rivayetlerde “Bu seneden sonra Mekke'ye hiçbir müşrik girmeyecektir”, bazılarında “Bu seneden sonra Mescid-i Harâm'a hiçbir müşrik yaklaşmayacaktır” şeklindedir (bk. Taberi, Tefsir, X, 64-65). Bir rivayette de şöyle geçmektedir: “Bu seneden sonra Harem bölgesinde müslümanlarla müşrikler bir arada olmayacaktır” (bk. Rebi b. Habib, Cessâs şöyle demektedir: “Artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Harâma yaklaşmasınlar” meâlindeki beyanın mânası hakkında âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İmam Mâlik ve Şâfii “Mescid-i Harâm'a müşrik giremez” demiştir. İmam Mâlik aynı zamanda şöyle demiştir: Bir ihtiyaç hali dışında diğer mescitlere de giremezler. Örneğin bir zimmi, bir dava dolayısıyla mescitte hâkim karşısına çıkabilir. İmam Şâfii “diğer mescitlere girebilirler. Sadece Mescid-i Harâm'a giremezler?” demiştir. Mezhep imamlarımız ise “Zimmilerin diğer mescitlere girmeleri caizdir” demişlerdir (el-Cessâs, Ahkâmü'l- Kurân, Muhtemelen bu ifadeden maksat şudur: Budurumda o kimseyi güvenlik bölgesine ulaştırma işi kendisine emredilen kişi müşriktir. Çünkü mümin Allah'ın kelâmını ona işittirmek için müşrike giden kimsedir. Bu durumda müslümanların lideri müşriki güvenli bölgeye ulaştırmakla görevli kimse olmuş olmaz. Dolayısıyla âyetteki emir hemen “ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır” meâlindeki beyandan sonra gelmiş olur. 119 Yani Mekkede ikamet etme hususunda Mekke'nin dışından gelen ile Mekke ehli eşittir. 122 o Yani eğer “Mescid-i Harâm'ın yanında” meâlindeki beyandan maksat mekân ise antlaşma mekânı Hudeybiye idi. Burası Mescid-i Haram'dan uzak bir bölgedir. Eğer bundan maksat büyük hac gününde Ali'nin (r.a.) çağrısıyla antlaşma yapılan Mescid-i Harâm'ın sakinleri ise bu durumda âyetteki ifadeden maksat Mekke dışından gelen hacılardan Mekke çevresinde bulunan kimseler olur. Çünkü Mekkeliler daha önce müslüman olmuştu.

Tevbe 9:29

[Ehl-i Kitap'la Savaş ve Cizye Hukuku] Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah veresülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Cenâb-ı Hak burada, yahudi ve hıristiyanlardan oluşan Ehl-i Kitab'ı belirtmiş ve onların Allah'a ve âhiret gününe inanmadıklarını bildirmiştir. Halbuki onlar Allah'ın birligine ve âhiret gününe inanmayı benimsemiş görünmektedirler. O halde bunun anlamı nedir? Denildi ki: Onlar her ne kadar görünüş itibariyle Allah'a ve âhiret gününe inanmışlarsa da Cenâb-ı Hakk'ın hemen peşi sıra bildirdiği üzere gerçekte onlar çocuğu olan bir ilâha inanmaktadırlar. Bu, “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler, hıristiyanlar da “Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur” dediler” meâlindeki âyetlerle anlatılan husustur. Çocuğu olan bir ilâha iman etmek Allah'a inanmak değildir. Dolayısıyla onlar mümin değillerdir. Aynı şekilde onlar yeniden dirilmeye ve âhiret gününe inanmakta, fakat âhirette vâdedilene inanmamaktadırlar. Dolayısıyla orada vâdedilene inanmaksızın âhiret gününe iman, aslında âhirete iman etmemektir. Veya şöyle denilebilir: Onlar her ne kadar sözünü ettiğimiz inanç esaslarını benimseyip iman etmişlerse de Allah'ın kendilerine haram kıldığı şeyleri helâl; helâl kıldığı şeyleri de haram kılmışlardır. Bütün kitaplara ve peygamberlere iman edip de bunlardan bir âyete veya bir peygambere inanmayan kimse, Allah'a ve âhiret gününe iman etmiş ve bunları doğrulamış değildir. 330 (SJEhi-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Bir dinsiz bize derse ki: Siz kâfirlerle inkâr etmeleri yüzünden savaşıyorsunuz. Sonra size mal verdiklerinde onlarla savaşı bırakıyorsunuz. Eğer sizin onlarla savaşınız dünyaya tamahkârlık sebebiyle değil, inkârdan dolayı olsaydı size verdikleri mal sebebiyle onlarla savaşı bırakmazdınız. Yine eğer onlarla savaşınız sadece inkâr etmelerinden dolayı olsaydı bu konuda erkekler ile kadınlar arasında eşitlikolurdu. Zira şer'i bakımdan inkâr etmekte onlar eşittir. Yine şöyle dediler: Eğer onlarla savaşınız belirtmiş olduğumuz sebebe bağlı olsaydı 125 Bir sonraki âyet-i kerime. ve hikmet bunu gerektirseydi, bunu emreden de hikmet sahibi olsaydı, bütün insanlar bu konuda eşit olurlardı. Herhangi bir sebeple birini bırakmazlardı; aksine sonsuza kadar savaşırlar ve ondan başkasına rıza göstermezlerdi. Bunlara şöyle cevap verilir: Biz kâfirlerle inkâr etmeleri sebebiyle savaşmıyoruz. Biz onları İslâm'a davet ediyoruz. Buna olumlu cevap verirlerse bırakıyoruz. Aksi durumda savaş, onları İslâm'a mecbur kılsın diye onlarla savaşıyoruz. Kâfirlerle savaşmamızın sebebi bundan başkası değildir. Öyle ise kâfirlerden cizye almakta kendilerini İslâm'a davetimizin anlamı mevcuttur. Eğer daveti kabul ederlerse onları bu şekilde bırakırız ki onlar şeriatımızı ve hükümlerimizi gördüklerinde umulur ki İslâm'a rağbet gösterirler. Yoksa biz onlardan aldığımız şeylere rağbet ettiğimiz veya bu konuda tamahkâr oldugumuz için onlarla savaşmayı bırakmıyoruz. Bu işin esası imtihandır. Zira bu dünya imtihan dünyasıdır; karşılık bulma dünyası değildir. İmtihan farklı şeylerle olur; alışılmış benzer şeylerle olmaz. Cenâb-ı Hak bazan savaşla imtihan eder; bazan malların alınmasıyla imtihan eder; bazan de sıkıntılarla imtihan eder. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”25; “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz””; “Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”. Bunlar gibi diğer âyetlerde de bildirildiği üzere. Eğer bu durum bir karşılık değil, imtihan ise bu mümkündür ve hikmetin gereğidir. Onların “bizim kadınlarla değil erkeklerle savaştığımız, kadınları köleleştirdiğimiz'e dair sözlerine gelince bu şundan dolayıdır: Çünkü kadınlar her hallerinde erkeklere tâbidirler ve onların hizmetçileridirler. [§]Erkekler müslüman olduklarında onlar da müslüman olurlar. Bu, onlar arasında bilinen bir durumdur. Zira kadınlar erkeklerin ellerindedir. Onlar kadınlara dilediklerini yaparlar. Bu durumun aslı, belirttiğimiz gibi, savaşın inkâr etmenin karşılığı değil, imtihan olmasıdır. Zira bu dünya imtihan dünyasıdır. Cenâb-ı Hak bazılarını savaşla imtihan edebilir, bazılarını malların alınmasıyla imtihan edebilir, bazılarını da bu ikisinden biriyle imtihan etmeyebilir. Eğer bu bir karşılık olsaydı bu konuda onlara bir ceza verirdi, o da cehennemde ebedi olarak kalma cezasıdır. Eğer denilirse ki: Şayet kâfirler, Ehl-i Kitap'tan veya mecüsilerden oluşmuşsa bunlardan cizye alınmasının, Arap müşriklerinden ibaretse onlardan alınmamasının hikmeti nedir? Buna şöyle cevap verilir: Sözü edilen uygulanın çeşitli sebepleri vardır. Bunlardan biri şudur: Arap müşriklerin uğruna savaştıkları ve benimsedikleri bir dinleri bulunmamaktadır. Yine onların dayandığı bir ilke, güvenip teslim oldukları bir kitap yoktur. Aksine onlar kabileleri uğruna savaşan ve bunun üzerine yardımlaşan bir topluluktur. Bunların dışındaki kâfirlerin ise benimsedikleri bir din, dayandıkları bir ilke vardır. Bunlar, çeşitli deliller ileri sürerek insanlarla tartışmaktadır. Durum böyle olduğuna göre onlara karşı delil getirmek ve kesin delillerle susturmak mümkün olur. Arap müşrikler böyle değildir. Zira onların nispet edildikleri bir dinleri, diğer insanları delillere dayanarak davet ettikleri bir mezhepleri yoktur. Diğerleri için bu durumlar mümkündür. Bundan dolayı bu iki topluluk birbirinden farklı değerlendirilmiştir. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Ehl-i Kitap, kendi milletlerinden bir peygamber gönderilmesini istediler ki, o peygamber gelince ona uysunlar ve davetine icabet etsinler. Hatta buna dair yemin etmişler ve sözlerini tekit etmişlerdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi”, Diğer kâfirlerin konumu böyle değildi. Durum böyle olunca kendilerine yapılan tehdit gerçekleşene kadar bunlarla sürekli savaşılır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar” 0, Üçüncüsü, Resülullah'ın üstünlüğünden dolayıdır. Zira o, içlerinden biri ve kendi türlerinden biri idi. Dolayısıyla bu bölgede hiç kimse onun dini dışında bir din üzere bırakılmaz. Söz konusu ilâhi beyanın başka bir şekilde yorumlanması da mümkündür. Buna göre Arap müşrikler sayı bakımından az idiler. Onlarla savaşma ve onlara karşı durma imkânı vardı. Dolayısıyla onların İslâm'dan başka benimseyecekleri bir din kabul edilmez. Diğer kâfirler ise farklı bölgelerde ve sayıca çok idiler. Birleşmeleri halinde müslümanların karşı durup bunlarla savaşmaları mümkün değildi. Bu durumda müslümanlar çok açık bir zarar görürlerdi. Bundan dolayı belirtilen uygulama gerçekleştirildi. Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Belirttiğimiz üzere onlar her ne kadar kendilerince Allaha ve âhiret gününe iman ediyor olsalar da gerçekte onlar buna inanmış değillerdir. Çünkü iman etmenin şartı, bütün peygamberlere ve kitaplara inanmaktır. Onlar ise bazı peygamberlere ve bazı kitaplara inanmayı terketmişlerdir. Peygamberlerden birini veya kitaplardan birini yahut bundan bir harfi inkâr eden kimse Allah'ı inkâr etmiş olur. Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan. Onların, kitapları tahrif etmeyi ve Resülullah'ın sıfatlarını gizlemeyi haram saymamış olmaları mümkündür. Halbuki Allah, bu davranışları onlara haram kılmıştır. Veya onlar putlara tapmayı haram saymıyorlardı. Allah ve resülü ise bunu haram kılmıştır. Yahut Allah ve resülünün haram kıldığı içki, domuz ve benzeri hususları haram saymıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Hak dine uymayan kimseler. Bu hak din İslâm'dır. Çünkü bütün akılların gerekli gördüğü, bütün yaratılmışların fıtratlarının şahitlik ettiği bir dindir. Veya şöyle de denilebilir: Gerçekliği olan bir dine uymayan kimseler. Onlar gerçekliği olmayan bir dine uymaktadırlar. Bu şeytanın dinidir. O, onları putlara tapmaya davet etmektedir, onlar da buna olumlu cevap vermektedirler. En doğrusunu Allah bilir. (SJYenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar. Cizye verinceye kadar meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani kabul edinceye kadar. Burada verme mânasının kendisi kastedilmemiştir. Bu, “şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse”! meâlindeki âyette belirtmiş olduğumuz durum gibidir. Burada bunları yapmak değil kabul etmek anlamındadır. Ayrıca vermek anlamına gelmesi de mümkündür. Bu -en doğrusunu Allah bilir ya- cizyenin, kan dökülmesini önlemek amacıyla farz kılınması sebebiyledir. Dolayısıyla cizye, kanın dökülmesini önlemek için takdim edilir. Yenilmiş olarak ve kendi elleriyle. Bazıları şöyle demiştir: Kendi elleriyle. Yani kabul vaktinde cizyenin teslim edilmesi geciktirilmez. Bilakis hemen peşin olarak alınır. Bazıları şöyle demiştir: Kendi elleriyle. Yani zorlanmış ve yenilmiş olarak. Denildi ki: Kendi elleriyle demek, isteyerek ve gönülden gelerek. Denildi ki: Kendi toplulukları adına. Fakat bu topluluktan ne kastettiklerini bilmiyoruz. Yenilmiş olarak. Denildi ki: Boyun eğmiş olarak. Bu, “zül” kökünden gelmiştir. “Sağura er-reculü, yesğuru, seğaran, fehuve sâğirun” denilir ve şu anlam kastedilir: Yani boyun eğdi. O, boyun eğmiş bir kimsedir. Yine denildi ki: Yani yerilmiş olarak. İbn Abbâs'tan (r.a.) şu görüş rivayet edilmiştir: Yaka paça yakalanmış bir şekilde götürüyorlar. Bunun aslı zillettir. Bu, boyun eğme anlamındadır. Bu, -en doğrusunu Allah bilir ya- “nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara alçaklık damgası vurulmuştur”! meâlindeki âyette Allah'ın bildirmiş olduğu zillettir. Bunu kabul ettiklerinde alçaklıkla ve yenilmiş olarak boyun eğerler. Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Yahudi ve hıristiyanlara gelince, âlimler arasında bunlardan cizye ödeyenden bunun alınacağı ve bunların dinleri üzere bırakılacağı hususunda ihtilaf yoktur. Mecüsiler ise bunlardan da cizye alınır. [§]Çünkü Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mecüsilere ne yapacağımı bilmiyorum. Onlar müslüman olmadıkları gibi Ehl-i Kitap da değildirler. Abdurrahmân b. Avf şöyle demiştir: Şehadet ederim ki Resülullah'ın (s.a.) “onlara Ehl-i Kitab'a davrandığınız gibi davranın”? buyurduğunu işittim. Bazı hadislerde “Resülullah (s.a.) Hecer'deki mecüsilerden cizye aldığı”' rivayet edilmiştir. Hz. Aliden Hz. Ebü Bekir ve Hz. Ömer'in mecüsilerden cizye aldıkları rivayet edilmiştir". Ali b. Ebü Tâlib şöyle demiştir: Ben onları en iyi bilenim. Onlar okudukları bir kitaba bağlıydılar ve öğrendikleri bilgilere tâbi idiler. Fakat bu, onların kalplerinden çekilip alınmıştır", Ebü Rezin, Ebü Müsâ ve Huzeyfeden şöyle bir rivayette bulunmuştur: Eğer arkadaşlarımın mecüsilerden cizye aldıklarını görmemiş olsaydım ben de almazdım!”. Ebü Ubeyde, babası Abdullah b. Mesüd'un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resülullah (s.a.) Münzire bir mektup yazarak şöyle buyurmuştur: “Kim bizim kıblemize yönelir, namazımızı kılar ve kestiklerimizi yerse bu kimse Allah ve resülünün koruması altında olan müslümandır. Mecüsilerden bunu isteyen kimse güven içerisine girer. Her kim bundan yüz çevirirse cizye vermesi gerekir”, Bazı rivayetlerde şöyle geçmektedir: “Kim bizim kıblemize yönelir, namazımızı kılar ve kestiklerimizi yerse, bizim lehimizde olan onun da lehinedir, aleyhimize olan da aleyhinedir. Her kim bunu terkederse cizye vermesi gerekir”!. (JMüçtehid âlimlerin görüşleri bu çerçevede devam etti. Seleften hiç kimse bu görüşü reddetmedi. Öyle ki bir grup “Mecüsilerden cizye alınır, çünkü onlar da Ehl-i Kitap'tır” demiştir. Buna göre onlar mecüsilerin kadınlarıyla evlenmeyi ve kestiklerinden yemeyi helâl saymışlardır. Bunlar Hz. Ali'den rivayet edilen haberi benimsemişlerdir. Diğerleri ise şöyle demiştir: Bunlar Ehl-i Kitap değildirler. Fakat Resülullah'ın “onlarla Ehl-i Kitab'a davrandığınız gibi davranın. Fakat kadınlarıyla evlenmeyin, kestiklerini de yemeyin” sözüne, sahâbeden ve hidâyet önderleri olan imamlardan rivayet edilenlere uyarak bunlardan cizye alınır. Bu konuda bir diğer mesele cizyenin miktarıdır. Bazı rivayetlerde Resülullah'ın (s.a.) Muâzı Yemene gönderdiği ve ona şöyle dediği nakledilir: “Onlardan ergenlik çağına gelmiş herkesten bir dinar veya bunun değerinde “me'âfir” (Yemen kumaşı) al”"ı, Hz. Ömer'den onun Osman b. Hanif'i Sevâd'a gönderdiği ve Sevâd halkına kırk sekiz dirhem, yirmi dört dirhem ve on iki dirhem vergi tahsis etmesini emrettiği rivayet edilmiştir". Bazı rivayetlere göre o, zimmilere altın sahipleri için dört dinar, basılmış para kullananlar için kırk dirhem vergi tahsis etmiştir. Bunun yanı sıra müslümanların erzakı ve üç günlük misafir edilmeleri de buna eklenir'”. Mezhep imamlarımız bunları üç sınıfa ayırır: Zenginler, orta sınıf ve fakirler. [§] Zengin kişiden kırk sekiz dirhem, orta sınıf kimseden yirmi dört dirhem ve fakirden ise on iki dirhem alınır. Bazı rivayetlerde “kırk dirhem veya dört dinar ve üç günlük misafir etme ile yirmi dirhem ve iki dinar” ifadeleri geçmektedir. Bu, bizim belirtmiş olduğumuz misafir etme ve masraflar hariç kırk sekiz dirhem görüşüdür. Rivayet edilen kırk dirhem veya dört dinar, misafir etme ve hadiste belirtilen erzakla birliktedir. Bu, muhacir ve ensarın huzurunda Hz. Ömer'in yaptığı uygulamadır. Onların hiç birinden ona bir itiraz gelmemiştir. Buna göre onlar bu hususta ittifak etmiş gibidirler. Ayrıca Hz. Ömer'in bu miktarı kendi görüşüyle takdir etmiş olması muhtemel değildir. Zira miktarlar ve hadlerin bilinme yolu akıl değil, nasların bildirmesi ve nakli delilledir. Bu, Resülullah'tan işitilen söz gibidir. Rivayet edilen Muâz hadisinde Resülullah'ın ona Yemen ahalisinden ergenliğe ulaşmış herkesten bir dinar almasını emretmesine gelince bu durumun, Yemen ahalisinin zayıf ve fakirliğinden dolayı olması mümkündür. Nitekim Hz. Ömer'den Mısır ve Şam ahalisinden fakir kimselere dair nakledilen rivayet böyledir“. Bu, arttırılması mümkün olmayan üst sınır değildir. Zira belirttiğimiz üzere Hz. Ömer varlıklı insanlar için bir dinardan fazlasını öngörmüştür. Sahâbeden hiç kimse de bu konuda ona itiraz etmemiştir. Onların bu davranışı bizim açıkladığımız görüşün doğruluğuna işaret etmektedir. 3353 [5] Yine bu konudaki meselelerden biri maddi duruma ilişkin sınıflandırmada varlıklı, orta halli ile fakir arasındaki ayrımın nasıl olacağıdır. Bazıları şöyle demiştir: Fakir, çalışanlardan olup malı bulunmayan kimsedir. Bunun gibilere müslümanların zekât vermeleri gerekir. Bunlar çalışan fakirlerdir. İki yüz dirhemden az malı bulunan kimse bu sınıftan sayılır. İkinci sınıf kişinin malının iki yüz dirheme ulaşması durumudur. Bazıları şöyle demiştir: Eğer malı dört bin dirheme ulaşırsa veya daha fazla olursa üçüncü sınıftan olur. Onlar bu konuda Hz. Ali b. Ebü Tâlib (r.a.) ve Hz. Ömer'in sözlerini delil getirmişlerdir. Buna göre o ikisi şöyle demiştir: Dört bin ve aşağısı nafakadır. Bu miktarın üstü ise birikim sayılır". Ayrıca ikinci sınıfın iki yüz dirhemden on bin dirheme kadar malı bulunan kimselerden oluşturulması da mümkündür. Bu miktardan fazla mala sahip bulunanlar ise üçüncü sınıf kabul edilirler. Bunun dayanağı Ebü Hureyre'nin Resülullah'tan (s.a.) rivayet ettiği şu hadistir: “Her kim on bin dirhem bırakıp tenekelerde biriktirirse bununla kıyâmet günü azap edilir”, Bazıları şöyle demiştir: Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan kimselerle savaşın meâlindeki âyette cizyenin, vermemeleri durumunda savaşılması gereken kimselerden alınacağına dair delil vardır. Kadınlar ve çocuklarla savaşılmaz ve bunlar ele geçirildiğinde öldürülmez. Dolayısıyla Kur'ânda mevcut delil sebebiyle bunlara cizye vergisi konulması gerekmez. Zira Allah, savaşılan kimselerden cizye alınmasını emretmiştir. Hz. Ömer ve ondan sonraki devlet başkanları da böyle yapmıştır. Rivayet edilmiştir ki Ömer (r.a.) Jordu komutanlarına mektup yazarak “Sadece sizinle savaşanlarla savaşın, çocuk ve kadınları öldürmeyin, sadece kılıçlara uygun olanları (yetişkin insanları) öldürün” diye emretmiştir”. Yine o, vergi memurlarına mektup yazarak “cizye vergisini koymalarını, bunu kadın ve çocuklar için koymamalarını” emretmiştir. Bazı rivayetlere göre o, ordu komutanlarına mektup yazmış ve “sadece kılıçla savaşmaya uygun olan kimselere cizye vergisi koymalarını” emretmiştir. O şöyle demiştir: Cizye kırk dirhem veya dört dinardır', Muâz'ın rivayetinde buna delil vardır. Nitekim o şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) beni Yemene gönderdi ve bana ergenliğe ulaşmış herkesten bir dinar veya bunun değerinde “me'âfir” (Yemen kumaşı) almamı emretti. Muâz, Resülullah'ın kendisine cizyeyi çocuklardan ve kadınlardan değil, yetişkin erkeklerden almasını emrettiğini açıklamıştır. Eğer denilirse ki Muâzdan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Resülullah bana ergenliğe erişmiş kadın ve erkeklerin hepsinden bir dinar almamı emretmiştir. Bazı rivayetlerde ise onun “Resülullah bana ister erkek, isterse kadın olsun ergenliğe erişmiş herkesten bir dinar almamı emretmiştir” dediği nakledilmiştir', Buna şöyle cevap verilir: Eğer bu rivayet sabit ve doğru ise, bu Beni Tağlib hıristiyanlarından alınan cizyeye delil teşkil eder. Bu durumda Ehl-i Kitap'tan olan Arap kadınlarının kendilerinden alınan cizyeye ilişkin hükmü, Arap olmayan kadınların hükmünden farklı olur. Veya şöyle de denilebilir: Bu rivayet korunmuş değildir. Zira ümmet bundaki hükme aykırı davranmıştır. Çünkü kadınlardan cizye alınmayacağına ilişkin ittifak oluşmuştur. [§]Şayet bu rivayet doğru ise onunla amel etmek gerekirdi. Ya da onun “Ergenliğe erişmiş erkek ve kadınlardan al” sözü “Bu ikisinden bir dinar al, her birinden bir dinar alma!” anlamına gelebilir. Tıpkı “her sehiv için iki secde”! sözü gibi. Bundan fazlası ona gerekli değildir. Yine âyette bildirilmeyen bir meseleyi açıklayacağız. Bu mesele şudur: Cizye konulduğunda ve bundan sonra daha bunu ödemeden bir sene geçse, bu kişiden ikinci yılın cizyesi alınır, geçmiş senenin cizyesi alınmaz. Bu, diğer borçlar gibi değildir. Çünkü bir mecüsi eğer bir yıl geçtikten sonra müslüman olursa geçmiş senenin cizyesi kendisinden talep edilmez. Eğer diğer borçlar gibi olsaydı bu, müslüman kişiden talep edilirdi. Tıpkı üzerinde borç olarak duran malın, müslüman olduğunda veya Mecüsilik'te kaldığında kendisinden talep edildiği gibi. Bu borç talep edildiğine göre bu durum, cizyenin diğer borçlar gibi olmadığını göstermektedir. Eğer denilirse ki: Haraç vergisini bir yıl geciktiren kimseden bu vergi talep edilmez mi? Buna şöyle cevap verilir: Cizye haraç vergisi gibi değildir. Çünkü haraç, toprağı sebebiyle müslümana zorunlu bir vergidir. Bu diğer borçlar gibidir. Eğer denilirse ki: Mecüsi bir kişi bir yıl geçtikten sonra müslüman olursa geçmiş yılın cizyesi kendisinden talep edilir. Buna şöyle cevap verilir: Hz. Ömer'den rivayet edilmiştir ki o İslâm'a giren kişiden cizyeyi kaldırmıştır. O şöyle demiştir: Allah'a and olsun ki İslâm'da bir sığınak vardır"? Eğer bunu yaparsa ondan cizye kaldırılır. Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a.) “Müslümana cizye yoktur”! buyurmuştur. Her kim müslüman olduktan sonra bu kişiden cizye talep ederse hadise aykırı hareket etmiş olur. Eğer denilirse ki: Kâfir iken sorumlu olduğu cizye müslüman olunca düşer. Çünkü o, başlangıç itibariyle böyle bir şeyden sorumlu tutulması caiz olmayan bir hale dönüşmüştür. ( Buna şöyle cevap verilir: Zimminin üzerinde iki senenin cizyesi toplanmış olsa ve başlangıçta bunun benzerine fakirliğinden dolayı on iki dirhemden fazla miktarın yüklenmesinin caiz olmadığı bir duruma dönmüş olsa, bu durumda bu kişiyi bundan daha fazlasını ödemekle mükellef kılmak caiz olmaz. Çünkü geçmiş seneden yüklenen ve daha sonra müslüman olan kimsenin ödeyeceği cizyenin hükmü, başlangıçta cizye yüklenmesindeki hüküm yapılmıştır. Dolayısıyla üstünden iki yıl geçmiş olan önceki cizye hükmünün, başlangıçtaki hüküm kılınması gerekir. Bunun esası şudur ki cizye kanın akmasını durdurmak için konulur. Eğer bir sene geçmişse söz konusu kan önceki senede durmuş olur. Bu sebeple de geçmiş cizye alınmaz. Ehl-i Kitap'tan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah veresülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Bu beyan çeşitli hükümler içermektedir. Bunlardan biri, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyen, fakat bu iki inancı ikrar eden kimselerle savaş emridir. Bununla birlikte bu durum üç farklı mânaya gelir. Bunlardan biri bunların Müşebbiheden olduklarıdır. Onların Allah'ı yaratılmışlara benzettikleri hususlardan biri, Allah'a çocuk isnat etmeleri olabilir. Zira yaratılmışlarda gördükleri durum, bunların bir birinden doğuyor olmalarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu kişi gerçekte hak olan Allaha inanıyor değildir ki gerçekte O'na iman etmiş olsun ve iddia ettikleri varlıkla değil O'nunla âhiret var olsun. ll. İkincisi: İnsanların fıtratında kralların elçilerine sayfa gösterme ve onları yüceltmek vardır. Öyle ki elçilerin, aralarında düşmanlık ortaya çıkan kralların arasını düzeltmeye dair iyilikleri bulunmaktadır. Dolayısıyla onlar bütün yaratılmışların aciz kaldığı kesin delillerle ve kendi kitaplarının ona yönelik şahitlikleriyle ve kitaplarını ve peygamberlerini yalanladıklarını bildikleri kimselerin bunları doğrulayanlara destek olmalarıyla birlikte Allah'ın elçisini yalanladıklarında Jonların gerçekte bütün peygamberleri ve kitapları yalanladıkları ortaya çıkar. Görünüş itibariyle uymuş olsalar da aslında onların durumu böyledir. Ayrıca bu onların yalnızca Allah'ı yalanlamaları dolayısıyladır. Buna göre onların Allah'a iman etmeleri peygamberlere imanla mümkün olur. Nitekim Resülullah'tan Abdükays heyetine söylemiş olduğu şu sözler de bunu göstermektedir: “Ben dört şeyi emrediyorum: Size Allah'a inanmayı emrediyorum” sonra şöyle buyurmuştur: “Bilir misiniz Allah'a iman nedir? Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim O'nun elçisi olduğuma şahitlik etmenizdir”!, Bundan dolayı onların Allaha inanmaları, Allah'ın elçisine inanıncaya kadar gerçek iman olamaz. Onlarla bu sebeple savaşılmaktadır. Üçüncüsü: Cenâb-ı Hakk'ın onların imanının bulunmadığını beyan etmesi imanın onlara sağlayacağı faydayı elde edememelerinden ötürüdür. Zira bunun en az yararı Allah'ın peygamberlerine iman ve onları tâzim ederek kabul etmektir. Şayet bu durum onda ortaya çıkarsa onunla savaş terkedilir. Ayrıca cizyenin kabulü karşılığında onları serbest bırakmak caizdir. Bu durum, bizim bu mal sebebiyle savaştığımıza dair bir delil olmaksızın daha önce savaş emri mevcut olsa dahi böyledir. Bu durum şuna benzer: Her insana ölüm yazılmıştır, sonra da insanlar farklı dinler, farklı temayülleri benimsemekte kendi hallerine terkedilmişlerdir. Halbuki böylesi bir tablo, mevcut hallerine dair bir emre ve tercihlerine rıza gösterildiğine işaret etmemektedir. İlk durum da böyledir. Bu da mallarını onlardan almak için onların küfrüne ve savaşa rıza gösterilmiş olduğuna işaret etmez. Sonra işin aslı şudur: Savaş, inkârın bir cezası olarak vazedilmiş değildir. Zira savaşma şekli ve bunun mânası iyilerde de kötülerde de bulunmaktadır. O da ölümdür. Dolayısıyla savaşın onları öldürmek için vazedilmediği sabit olmuştur. Fakat savaş iki sebepten ötürü vazedilmiştir: Onları, kurtuluşlarına vesile olan ve onunla ebedi lütfa erişilen dini davete icabet etmelerine zorlamaktır. Bu savaş, onlara her türlü kesin delili sunmamızdan ve bunların onları ikna etmemesinden sonra olmaktadır. Onlarla savaşmamızın sebebi kesin delilleri düşünmelerini engelleyen lezzetlere duydukları sevgidir. Bunların en lezzetlisi ise hayattır. Savaşırız, tâ ki onları, kesin delilleri düşünmekten ve olumlu cevap vermekten alıkoyan bu lezzetten umutları kesilsin ve bu lezzet onlar için ortadan kalksın. Cizye vermeyi kabul etmekte fıtratın kaçındığı zillet ve aşağılanmanın benimsenmesi vardır. Yine cizyeyi kabul ediş, içinde yok olmanın da bulunduğu bir hale sevkedicidir. Böylece onlar kesin delilleri incelerler ve davet edildikleri dini kabul ederler. Dolayısıyla kurtuluşları bununla sağlanır ayrıca bunda biz müslümanlara da ilâve ikram vardır. İkincisi: İmtihanların tümü iyilikler ile hayır ve şerler arasında taksim edilmiştir. Bundan dolayı imtihan, ölüm ve hayat vasıtasıyla sağlanmıştır. Dünya işlerinin tümü de buna göredir. Dünya hayatı çeşitli haller üzere sürüp gitmektedir. İslâm'a davet de böyledir; bazan elle bazan dille mücadele ederek bazan da bunu terketmek suretiyle yapılır. Yoksa bunlardan biri, diğeri için yapılmış değildir. Aksine imtihan işinin sebebi, imtihanın çeşitli hallerinde kendisine yönelik neticelere bağlı olarak vâdedilenlerin hatırlatılması ve öğüt alınması içindir. Bu yaklaşım çerçevesinde bir toplulukla savaşılması, bir topluluğun ise bağışlanması emredilmiştir. Bir topluluğun İslâm'a davet edilmesi, bir toplulugun ise aşağılanmayı kabul etmesi emredilmiştir. Bütün bunlar Allah'ın bildiği bir maslahata ve bunlarda bulunan gerçek hikmete dayanmaktadır. Arap müşriklerle Arap olmayan müşrikler arasındaki farka gelince bu durum değişik yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi”!55. Bu uyarıcı onlara gelmiş, fakat onlar yalanlamışlardır. Yine onlar “kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair yemin ettiler”, Halbuki onlara mücizeler gelmiş, fakat onlar bunlara inanmamışlardır. Daha önce yapılan antlaşmaya ve var güçleriyle ettikleri yemine uyuncaya kadar kendileriyle savaşılmayı hak etmişlerdir. Diğerleri için böyle bir durum yoktur. Veya bu, “O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi (mücize gösterdikten sonra da) yine onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz”!57 meâlindeki beyana dayanır. Cenâb-ı Hak, dilemesi istisna edilirse, onların imanına ilişkin ümitsizlik iki anmama gelir: Bunlardan biri, onların imanına ilişkin ümitsizlik ve cizyenin kabul edilmesidir. Bu, Allah'ın şeriatına tabi insanlarla karışsınlar, onlardan kesin delilleri dinlesinler, akıl bakımından övülmüş olan davranışlarla ve peygamberin getirmiş olduğu yüce ahlâkla karşılaşsınlar da iman etsinler diye yapılmıştır. Allah bunların iman etme ümitlerini kırmış ve onlara ebediyen ümitsiz olacaklarını da bildirmiştir. Bundan dolayı onlara herhangi bir söz verilmemiştir. Buna bağlı olarak da onların peşpeşe antlaşmaları bozmaları gerçekleşmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi: Onlar, Allah'ın dilemesi müstesna mücizelerle iman etmeyeceklerine dair genel kural dışında tutulmuştur!8. Belki de Allah, onların imanlarının özellikle savaş sayesinde olmasını dilemiştir. Dolayısıyla O, onlar iman edinceye kadar bunu farz kılmıştır. Bir diğer yorum şudur: Resülullah, onlardan biri olarak ve onların içinden seçilerek gönderilmiştir. Dolayısıyla onunla irtibatlı üstünlük, onlardan iman dışında bir alternatifin kabul edilmemesini gerektirmiştir. Nitekim Resülullah'ın gönderilmiş olduğu bölge de üstün kılınmıştır. Üstün kılınması dolayısıyla orada mümin dışında kimse bırakılmaması bundan dolayıdır. Bir diğer yorum da şudur: Arap müşrikler, din inşa etmekte müracaat edecekleri imamlar ve liderleri bulunmayan bir toplumdur. Bilinmektedir ki akıl nezdinde dinin inşa edilmesi ancak önderlerle mümkündür. Tıpkı bütün siyaset ve yönetim işlerinde bir kralın bulunması gerektiği gibi. Bilakis onlar geleneklere bağlı bir şekilde devam ediyorlardı ve kabile savaşları yaşıyorlardı. Gerçekte onlar, yönetim olmaksızın bir geleneğe dayanarak yaşıyorlardı. Onların dışındaki toplumlar (Ehl-i Kitap) dini meselelerin dayanağı olarak inşa edilmiş bazı mezheplere uymaktaydılar. Bunların bir örneğine dayandılar. Dolayısıyla bunlar boyun eğdiklerinde -karşı çıktıklarında değil- olduğu gibi bırakıldılar ve onlara tâbi olma hakkı verildi. Böylece, düşünmeleri umuduyla olduğu gibi bırakıldılar. Zira her bir mezhebin görüşü bulunmaktadır. Ötekilerin ise gelenek ve ataları taklitten başka bir hususiyetleri yoktur. Bu niteliklere sahip olan kimse düşünmez ki düşünmesi için kendisine mühlet verilsin. En doğrusunu Allah bilir. Yine diğer mezheplerin müntesiplerini çoğaltan ilkeleri vardır. Savaşla karşılaşınca, bunlar yok olma düşüncesiyle birbirine eklenir ve yardımlaşırlar. Bunun sonucunda müslümanların -çoğalması umut edilirken- yok olmasından korkulur. [§] Araplar ise sayı bakımından az idiler. Öyle ki Ehl-i Kitab'ın ve diğer grupların yardımı olmaksızın karşı koymaya güç yetiremezlerdi. Dolayısıyla bununla onların ölüme zorlanmaları mümkün olmuştur. Onların bilinen bir mezhepleri olmamakla birlikte -ki hiçbir kitapta onların mezheplerinden söz edilmemektedir- her bir grubun görüşünden bahsedilmiştir. Onların işleri geleneğe göreydi. Gelenekler, devam edilmesini engelleyen savaş gibi hususlar ortaya çıktığında terkedilirler. Dolayısıyla onlar da bu geleneklerini terkederler. Mezhep sahipleri ise kendi görüşlerini delillerle benimsemişlerdir. Bu gibi mezhepler ancak karşıt delillerle terkedilir. Bu durum, zimmiliğin ve antlaşmanın kabulüyle olur. Yine Ehl-i Kitap'tan olan her mezhep sahibini, söz konusu mezhebin, İslâm'ın görüşünü ispat eden görüşüyle ilzam etmek mümkündür. Antlaşma yapmada, buna ulaşma ümidi vardır. Arap müşriklerin böyle bir durumu yoktur. Çünkü onların görüşleri kesin delillere ve karşıt delillere dayanmamaktadır. Aksine bunların mezhebi, taklit ve gelenekten ibarettir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı” (Fâtır, 35/42). “Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar”. 131 “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”; “Ama tövbe ederlerse ve namazlarını kılıp zekâtlarını verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir”. 132 o “Allah'tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara alçaklık damgası vurulmuş; Allah'ın gazabına uğramışlar ve aşağılanmaya mahküm olmuşlardır. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Bu (cüretleri de) onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır” (Âl-i İmrân, 3/112). 3 o Mâlikb.Enes,el-Muvatta, “Zekât” 42; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, II, 435. 134 Buhâri, “Cizye”, 1; Ebü Dâvüd, “Harâc” 31; Tirmizi, “Siyer” 31. Hecer, Bahreynde bir mekân ismidir. 55 Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, VIII, 248. né Abdürrezzâk, el-Musannef, VI, 70; Bunu Ebü Ya'lâ da rivayet etmiştir. Senedi ise zayıftır (bk. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, VI, 12. Ayrıntılı bilgi için bk. İbn Hacer, Telhisu'l-habir, 97 Dârekutni, es-Sünen, ll, 155. 18 ©. Resülün koruması” sözüne kadar rivayet edilmiştir. “Senedinde Hasan b. İdris el-Hulvâni vardır. Bu râviyi zikreden kimseyi görmedim. Bu, aynı zamanda Ebü Ubeyde'nin babasından bir rivayetidir. Ondan işitmemiştir” (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, 1, 28). Resülullah'ın mektup yazmış olduğu Münzir b. Sâvâ Bahreyn'deki mecüsilerin lideriydi (bk. İbn Hacer, Fethu'l-bâri, VIII, 128). Mezkür hadis Hasan'dan mürsel olarak rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, Rivayet edilmiştir ki Resülullah (s.a.) Hecer mecüsilerine mektup yazmış ve onları İslâm'a davet etmiştir. Onlardan müslüman olanın hakka boyun eğdiğine dair beyanını kabul etmiş, reddedenin ise cizye ödemesini gerekli kılmıştır. Bununla birlikte onların kestikleri yenmez, kadınlarıyla da evlenilmez (bk. Abdürrezzâk es-San'âni, el-Musannef, VI, 69; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V1, 429). Beyhaki şöyle demiştir: “Bu mürsel bir hadistir. Müslümanların çoğunluğunun buna ilişkin icmaı bu rivayeti desteklemektedir” (bk. Beyhaki, 141 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 233; Ebü Dâvüd, “Zekât” 4; Tirmizi, “Zekât”, 5. Ebü Dâvüd'un rivayetinin lafızları, garip hadisin bazı lafızlarını açıklamaktadır: Muâzdan rivayet edilmiştir ki Resülullah (s.a.) onu Yemene gönderdiğinde...ona ergenliğe ulaşmış herkesten bir dinar veya bunun değerinde “me'âfir” -ki bu Yemende kullanılan bir elbise kumaşıdır- almasını emretmiştir. Bu rivayetteki “idi” (Jis) ve “adl” (Jia!) kelimesi kesra ve fethalı şekliyle hadislerde geçmektedir. Her ikisi de benzeri ve dengi mânasındadır. Denildi ki: Bu kelime fethalı şekliyle “o cinsten ona denk olan”, kesralı şekliyle “cinsinden olmayan” mânasındadır. Bunun tersi de söylenmiştir (İbnü'l-Esir, en-Nihâye fi ğaribi'l-hadis, 142 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 429; Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, IX, 196; İbn Hacer, 14 o Mâlikb. Enes, el-Muvatta, “Zekât”, 43; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VI, 429; Beyhaki, es5 Ali'nin (r.a.) sözü için bk. Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 109; Taberi, Tefsir, X, 118-119. 146 Bunurivayeteden bir kaynağa rastlamadım. Kurtubi, senedsiz bir şekilde nakletmiştir (bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 131). 148 Bu iki rivayet için bk. Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, IX, 195-198. 189 o Abdürrezzâk, el-Musannef, VI, 89; X, 330. Ayrıntılı bilgi için bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, III, 150 Ömer (r.a.) Beni Tağlib hıristiyanlarıyla zekâtın bir katı kadar vergi ödemeleri karşılığında barış antlaşması yapar. O şöyle demiştir: Bu cizyedir. Siz istediğiniz şekilde isimlendirin. Çünkü onlar “biz Arabız” diyorlar ve cizye ödemekten şikayetçi oluyorlardı (bk. Zeylai, Nasbu'r-râye, 11, 362). Muhtemelen o, onların kadınlarından da cizye alıyordu. 5I Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 280; İbn Mâce, “İkâmetü's-salât”, 136; Ebü Dâvüd, “Salât”, 194-195. Ayrıntılı bilgi için bk. İbn Hacer, ed-Dirâye, 1, 207. 154 Bu hadis uzundur. 158 Muhtemelen müellif şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleriindirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler” (el-En'âm,

Tevbe 9:30

Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler, hıristiyanlar da “Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur” dediler. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuşur: “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yerküre ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmâna çocuk yakıştırıyorlar”!. Cenâb-ı Hak, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın çocuğu bulunduğuna dair söyledikleri yalan ve iftiranın büyüklüğü sebebiyle göklerin neredeyse çatlayacağını, yerin yarılacağını ve dağların yıkılacağını bildirmiştir. Sonra O, bu sözleri söyleyenleri açıklayarak şöyle buyurmuştur: Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler, hıristiyanlar da “Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur’ dediler. O, -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- onların birkaç sebepten dolayı Allah hakkında bu sözleri söylediklerini bildirmiştir. Bu sebeplerden biri bunda Hz. Muhammed'in (a.s.) nübüvvetini ispat etmeye dair delil olmasıdır. Çünkü bu dinlere mensup olanların sonrakileri bunu söylememişlerdir. Fakat onların öncekileri bunu söylemiş, fakat bunu gizlemişlerdir. Onlar bunu Resülullah'tan gizledikleri halde Resülullah, öncekilerin bu sözleri söylemiş olduklarını bildirmiştir, tâ ki onlar kendisinin, bunu Allah katından öğrenmiş olduğunu bilsinler. İkincisi: Cenâb-ı Hak, resülüne öncekilerin sefihliklerini bildirmekte ve onun, bunların şimdiki sefihliklerine karşı sabretmesini sağlamaktadır ki Resülullah, bunların sefihliklerine ve eziyetlerine sabretsin. Üçüncüsü: Cenâb-ı Hak, bunların Allah'ı insanlara benzeten zümreden olduklarını bildirmektedir. Çünkü yaratılmış bir insanı ona nispet ettiler ve dediler ki “falan kişi O'nun oğludur.” Çünkü onlar bu kişide bazı haller gördüler. Şayet onlar Allah'ı, yaratılmış varlıklara benzetmeselerdi bu söylediklerini söylemezler ve inanmış oldukları teşbih benzeri inançları benimsemezlerdi. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bunlar, ağızlarından çıkan sözlerdir. Yani bunlar, onların bu konuda kesin delil olmaksızın söyledikleri sözlerdir. Veya onları buna yöneltecek kendilerine gelen deliller olmaksızın bu sözleri ağızlarıyla söylediler. Daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde. Bunlardan önce bu sözlerin benzerini söyleyen kimselerin bulunmuş olması muhtemeldir. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Daha önceki inkârcıların şirk, inkâr ve bunun dışında Allah'a yalan ve iftira içeren sözlerine benzer biçimde. Tıpkı “Kalpleri hep birbirine benziyor!” meâlindeki ilâhi beyanda bildirildiği gibi. Yani inkâr etmekte. Yine bu, “Böylece Allah ölüleri diriltir”! meâlindeki beyanda bildirilen durum gibidir. O, bütün ölüleri, Bakara süresindeki bu âyette bildirildiği üzere, ölüye ineğin bir parçasıyla vurarak dirilttiği gibi diriltmeyecektir, fakat onları bir şekilde diriltecektir. Daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde meâlindeki beyanı buna göre anlaşılır. Burada inkârın kendisi kastedilmektedir. Yine bu beyan şu anlama da gelebilir: Hıristiyanların sözü yahudilerin sözüne benzemektedir. “Mudâheet” (skaai) benzemek ve benzetme demektir. Daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde. Yani hıristiyanların İsâ için “o Allah'ın oğludur” sözleri [Ş]daha önce yahudilerin “Üzeyir Allah'ın oğludur” sözlerine benzemektedir. Dolayısıyla İsâ konusunda hıristiyanların durumu, kendilerinden önce yahudilerin Üzeyire dair durumları gibidir. Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar! Bu, kötü söz ve davranış sırasında bir yarar elde edilmeksizin kullanılan bir lânet ifadesidir. Nasıl da yüz çeviriyorlar! Bu beyan şu anlama gelebilir: Bu yalanları nereden uyduruyorlar ve bir delilleri olmaksızın Allah'a iftira atıyorlar. Nasıl da yüz çeviriyorlar! Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yani kendilerine gelen bir yarar olmaksızın nasıl yüz çeviriyorlar? --- Dipnotlar: 16 “Bilgiden yoksun olanlar, “Allah bizimle konuşmalı veya bize bir mücizeli işaret gelmeli değil miydi?” dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de onların dediklerinin benzerini demişlerdi. Kalpleri hep birbirine benziyor!”. 6! “Hani siz bir adam öldürmüştünüz de bu hususta birbirinize düşmüştünüz. Halbuki Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı. Sonra “(kesilen ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun’ dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve belki düşünürsünüz diye size âyetlerini gösterir”

Tevbe 9:31

Din âlimlerini, rahiplerini rab edindiler. Denildi ki: Ahbâr, âlimlerdir. Ruhbân ise âbidlerdir. Yine denildi ki: Ahbâr, yahudilerden mâbet ehli olanlardır. Ruhbân ise hıristiyanların mâbet ehlidir. Allah'ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini rab edindiler. Bu durumun sefih kimseler ve halk hakkında olması mümkündür. “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler, hıristiyanlar da “Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur” dediler” meâlindeki beyan ise onların âlimleri ve liderleri hakkındadır. Halk, bunları rab edinmekte ve davet ettikleri her şeyde bunlara uymaktadır. Bunlar tüm emir ve yasaklarda onlara itaat etmektedirler. Yoksa onlara tapıyor değillerdi. Fakat Cenâb-ı Hak, onların “rab edindiklerini” bildirmiştir. Çünkü bunlar, davet ettikleri ve emrettikleri şeylerde onlara uymakta ve onları dikkate almaktadırlar. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Ey âdemoğulları! Size ‘şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır’ dememiş miydim”'®, “Babacığım! Şeytana kulluk etme!”'®. Hiç kimse şeytana ibadet etmek ve itaat etmek üzere yönelmez. Fakat ona, ibadetin yapılması nispet edilmiştir. Çünkü insanlar, davet ettiği ve emrettiği şeylerde şeytana icabet etmektedirler. Söz konusu durum da bunun gibidir. [9] Yine bu beyan, -eğer sabit olmuşsa- şu rivayette!“ bildirilen anlama da gelebilir: Bu kimseler onlara tapmıyorlardı, fakat onlar Allah'ın haram kıldığı şeyleri helâl sayıyor, bunlar da helâl kabul ediyorlardı. Veya Allah'ın helâl kıldığı şeyleri haram kılıyor, bunlar da haram kabul ediyorlardı. Bunun üzerine denildi ki: Onları rab edindiler. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bu, din âlimleri ve rahipler hakkında benzetme anlamındadır. Yani onlara itaat ve emirlerine uyma konusunda rab edindiler. Çünkü hakikat anlamıyla onlar rab edinmiş değillerdir. Bu durum belirtildiği üzere şeytana tapmaları gibidir. Hiç kimse şeytana tapmak üzere yönelmez. Fakat onlar şeytana itaat ettikleri ve emrine uydukları için sanki tapıyor gibi oluyorlar. Mesihi rab edinmeye gelince bu hakikat anlamındadır. Çünkü onlar “onun ilâh olduğunu” ve “ilâh oğlu ilâh olduğunu” söylemişlerdir. Dolayısıyla Mesih'i rab edinmek hakikat mânasındadır. Din âlimleri ve rahipler hakkında ise benzetmedir. Oysa tek bir Tanrı'ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Bu beyan, kendisinden başka ilâh olmayan tek bir ilâhı birlemekle emrolunmuşlardı anlamına gelebilir. Yine bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yani onlar taptıkları putlardan oluşan ilâhlara kulluk etmekle emrolunmadılar, fakat tek bir ilâha kulluk etmekle emrolundular. --- Dipnotlar: 164 Adi b. Hâtimden şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'a boynumda altından bir haç olduğu halde geldim. O, bana “Ey Adi! Bu putu üzerinden çıkar at. Onun Berâe süresinden “Allah'ı bırakıp da din âlimlerini ve rahiplerini rab edindiler” âyetini okuduğunu işittim. Akabinde o şöyle buyurmuştur: Bununla birlikte onlar bunlara tapmıyorlardı. Fakat bunlar kendilerine bir şeyi helâl kıldıklarında helâl sayıyor, haram kıldıklarında ise haram sayıyorlardı” Ebü İsâ et-Tirmizi bu rivayet hakkında şöyle demiştir: Bu, garib hadistir. Bunun Abdüsselâm b. Harb'ten başkasından geldiğini bilmiyoruz. Gutayf b. A'yen hadiste bilinen bir râvi değildir.. Yine bu hadis, mevkuf olarak Huzeyfe ve İbn Abbâs'a dayandırılarak rivayet edilmiştir (bk. Said b. Mansür, es-

Tevbe 9:32

32. “İsterler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkârcılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlamayı istiyor. İsterler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler. Denildi ki: Allah'ın nuru, Allah'ın anılması ve birliğidir. [59] Yine denildi ki: Allah'ın nuru, Kur'ân'dır. Yine denildi ki: Allah'ın nuru, O'nun yegâne dini olan İslâm'dır. Eğer nur, Allah'ı anma ve tevhit olsaydı, -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- onlar Allah'ın anılmasını bilmiyorlardı ve O'nu anmıyorlardı. Onlar sadece putları anmayı biliyor ve sadece bunları anıyorlardı. Ayrıca onlar, yakınlık ve akrabalık dolayısıyla kendi aralarında yardımlaşıyorlardı. Allah, elçisi Hz. Muhammed'i Allah'ı anma ve birliğini tasdik etme ilkeleriyle gönderince ve dinin gereği olarak yardımlaşmayı emredince onlar bu nuru söndürmek istediler. Kim “Allah'ın nuruyla Kur'ân'ı kastetmiştir derse O'nun nurunu söndürmeyi kastetmektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir”; “Bu besbelli bir büyüdür”; “Bu Kur'ân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın”“ ve benzeri âyetlerde açıklandığı üzere onlar Allah'ın nurunu söndürmek istediler. Şu ilâhi beyanlarda bildirilen sözleri de böyledir: “Bu da ancak düzmece bir yalandır“; “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor”, “Allah'ın nuru, dindir” sözü tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirilen durum gibidir: “Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı?”9; “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali...”7, [§]Übey (b. KâbJ'ın mushafında “meselü nüri'l-mü'min” şeklindedir ki meâli şöyledir: “müminin nurunun misali” 72, Onlar bu nuru söndürmek istediler ki kendi menfaatleri selâmet içinde devam etsin. Söndürmek istiyorlar. Bu beyan iki yoruma açıktır: İstiyorlar. Yani söndürmek için çalışıyorlar. Fakat söndürmeye güçleri yetmiyor. Bu beyan şu anlama da gelebilir: İstiyorlar. Yani üstlendikleri ve çabaladıkları hileli yollarla bu nuru söndürmeye gayret ediyorlar. Allah nurunu muhakkak tamamlamayı istiyor. Kesin delillerle veya yaymak ve ortaya çıkarmakla. Nitekim nurunu tamamlamıştır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”!?, İnkârcılar hoşlanmasalar da. Nitekim inkârcılar bu durumdan hoşlanmamışlardır. gi Gİ ÖZ GAİN yar say ÜyE3 sÁ sii ŞA --- Dipnotlar: 165 “Anne babasına, “Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, “Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vâdi gerçektir demekteler. O ise, ‘Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil cevabını vermektedir (el- Ahkâf, 46/17). Onların Kur'ân'ı “eskilerin masalları” nitelemeleri birçok âyette geçmektedir (bk.

Tevbe 9:33

Resülünü, doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O'dur. Doğru yol rehberi meâlindeki beyan, bütün hayır ve iyiliklerin, sayesinde hayır ve iyilikler haline geldiği imana sevkeden bir rehber anlamına gelmesi mümkündür. Zira iyilikler ve hayırlar imanla gerçekleşir ve bununla kendilerinden yararlanılır. Cenâb-ı Hak, onu, bunun için göndermiştir. Doğru yol rehberi meâlindeki beyanın, Kur'ân anlamına gelmesi de mümkündür. Kur'ân onları doğru yola iletmekte ve iyilikleri kötülüklerden ayırarak onlara açıklamaktadır. Kur'ân onları buna ileten bir rehberdir. Hak din. Bu hak olan dindir. Yani hak din, iyilikleri iyiliğe, hayırları hayırlara çeviren imandır. Hak din meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani onu doğru yol rehberi ve hak din ile göndermiştir. JYine Hak din Allah'ın dini anlamına da gelebilir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır”71. Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye. Bu beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Şu mânaya gelebilir: Cenâb-ı Hak, resülünü delillerle ve mücizelerle diğer bütün din müntesiplerine üstün kılsın diye. Nitekim Allah'a hamd olsun ki onu kesin delillerle bütün dinlere üstün kılmıştır. Öyle ki onu geçersiz kılmaya kalkışmak şöyle dursun hiç kimse bu konuda şüpheler ortaya atmaya da kalkışmaz. Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak, galip gelme ve boyun eğdirme yoluyla onu, diğer bütün din müntesiplerine üstün kılsın diye. Nitekim bu durum gerçekleşmiştir. Öyle ki herkes ona boyun eğmiştir. Nitekim Arap yarımadasında ona boyun eğmemiş bir müşrik ve kâfir kalmamıştır. Ehl-i Kitap, müslümanların elinde yenilmiş ve aşağılanmış oldular. Eğer bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye meâlindeki beyandan maksat, O'nun dininin kesin delillerle başka dinlere üstün gelmesi ise bu, bütün kesin delilleriyle ortaya çıkmış açık bir durumdur. Eğer bundan dinin galip gelme bakımından diğer tüm dinlere üstün kılınması anlamı kastedilmişse bu durum daha gerçekleşmemiştir. İnşallah bu din, diğer tüm dinlere kıyâmet gününde üstün gelecektir". Bütün dinlerin üzerinde. Cenâb-ı Hak bu âyette söz konusu kavramı “edyân” şeklinde çoğul kullanmamıştır. Zira din kavramı bütün dinleri kapsamaktadır. Tıpkı “Ey insan”75 meâlindeki “yâ eyyuhe'l-insan” ifadesi gibi. Bunun kapsamına bütün insanlar girmektedir. Bu beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Cenâb-ı Hak, bunu, din olarak isimlendirmiştir; çünkü her ne kadar farklı dinler olsa da din birdir. Zira küfür de tek bir millettir. Bu da şeytanın dinidir. Dolayısıyla O, bunu böyle isimlendirmiştir. İSİ SERİN EĞİ ge 1725 ÖN Şİİ ge i G özel yersel ği --- Dipnotlar: 5 Feth süresi 48/28. ve Saf süresi 61/9. âyetlerin tefsirine bakınız. Müellifin bu iki yerdeki açıklamaları daha geniştir.

Tevbe 9:34

Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu. Ahbâr ve ruhbânın anlamını daha önce belirttik!7. İnsanların mallarını haksız yollarla yiyorlar. Çünkü onlar insanların mallarını, Allah'ın kitabını tahrif ederek ve değiştirerek yiyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar”"”; “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler”!?. Onlar, bu mallar kendileri için devamlı olsun diye bunu tahrif edip değiştirmişlerdir. Bu, haksız yollarla yemektir. Çünkü onlar müslüman olurlarsa söz konusu menfaatlerin ve malların ortadan kalkmasından korkmuşlardır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın ilk âyette' onları rabler olarak isimlendirmesi, onların ötekilerin mallarını kendi malları sayması ve bunları kendilerine köle yapmaları sebebiyle olabilir. Böylece bunlar ötekilere rab olmuş gibidirler. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanlar. Bu ilâhi beyanın, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allalv'ın yolundan alıkoyuyorlar meâlindeki beyanla bağlantılı olması mümkündür. Yani insanları Allah yolundan alıkoymak için onların mallarını almışlar, biriktirip gizlemişler ve bunları Allah yolunda harcamamışlardır. Bu malları sadece Allah yolundan alıkoymak için harcamışlardır. İnsanların bir kısmı bu âyeti zekât vermemeye hamletmişlerdir. Resülullah'tan ve bazı sahâbilerden şöyle bir rivayet nakledilmiştir: “Zekâtı ödenen her mal, yedi kat yerin altında da olsa biriktirilmiş servet (kenz) değildir. Zekâtı ödenmemiş mal ise yerin üzerinde açıkta da olsa biriktirilmiş servettir (kenz)”8!. Hanefi âlimlerimizin bir kısmı zekâtta gümüş ve altını birbirine eklemeyi gerekli görme konusunda bu âyeti delil göstermiştir. Zira Cenâb-ı Hak, burada gümüş ve altını birarada bildirmiştir. Yine O, gümüşün infak edilmemesine ilişkin tehdide Allah yolunda harcamayanlar meâlindeki beyanı eklemiştir. Eğer birbirine ekleme zorunlu olmasaydı ve bunlardan birini ödeyen diğerini de ödemiş sayılsaydı bunun bir anlamı olmazdı. Ayrıca altına karşılık gümüşün verilmesi insanlar arasında yaygındır. Çünkü insanlar katında altın gümüşten daha değerlidir. Yine eğer âyet, kâfirler hakkında ise bu, kabul etmek mânasındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”. “Ki onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler”. Burada bildirilen hususlar, bu işleri yapma değil bunları kabul etme anlamındadır. O sa) CED ESE

Tevbe 9:35

O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri bildirildiği gibi: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”, “Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş!” ( “Toplayın o zâlimleri ve onların yoldaşlarını”, Ve bunun benzeri âyetlerde bildirildiği üzere. Buna göre bu biriktirdikleri mallar, cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacaktır. Cenâb-ı Hak, onlara bu mallarla azap edecektir. Çünkü bu mallar, onları Allah'a itaatten alıkoymuş ve onları Allah'ın yolundan alıkoymaya sevketmiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, âhirette onlara bunlarla azap edecektir. Alınları anlamına gelen “cibâhuhum” kelimesi, âhirete önceden göndermekten kinâyedir. Yani onlar bunları önceden göndermemişler ve Allah yolunda harcamamışlardır. Böğürleri. Çünkü onlar her yönden helâl ve haram dinlemeden bunları almışlardır. Sırtları. Çünkü bu malları, Allah'ın yolundan alıkoymak için harcamışlardır. Yine bu beyanın, azabın onları her yönden kuşatmasından kinâye olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır”; “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”. Yani azap onları kuşatacaktır. Söz konusu durum da böyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Yine bu, “Kıyâmet gününde o şiddetli azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi mi (daha kötü durumda, yoksa cennette bulunan mümin mi)?”ilâhibeyanında bildirilen durum gibidir. Yani azap onları kuşatacaktır. Öyle ki onlar bunu yüzleri üzerinden kaldırmaya güç yetiremeyeceklerdir. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak. Ebü Hureyre Resülullah'tan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: “Altın ve gümüş sahibi olup da bunların hakkını vermeyen (zekât) kimseler için bu altın ve gümüşler kıyâmet günü plakalar haline getirilecek, sonra cehennemde kızdırılacak ve sahibinin alnı, böğrü ve sırtı bunlarla dağlanacaktır. Soğudukça bu durum, onun için tekrarlanacaktır. Bu, toplamı elli bin sene süren bir günde olacaktır. Tâ ki insanlar arasında hüküm verilinceye kadar. Böylece insan yolunu görür: Ya cennete ya da cehenneme. İnek ve koyun sahibi olup da bunların hakkını vermeyen (zekât) kimseler için, bunlar kıyâmet günü getirilirler ve toynaklarıyla bu kişiyi ezerler ve boynuzlarıyla ona toslarlar.” Sonra o, bu kimse hakkında, önceki kişi için söylediklerini söyledi. Dediler ki: Yâ Resülallah, peki at sahipleri? ( Resülullah şöyle buyurmuştur: “Atlar üç şey içindir: Bir adam için ecirdir; biri için örtüdür; biri için yüktür. Bunları Allah yolunda hazırlık için bağlayan kimseye gelince; eğer bu kişi bir otlakta veya bir bahçede bu atlara bol miktarda ot sunarsa, Allah atların yediği sayıda ve gübresi oranında ona iyilik yazar. Eğer bunların bağlandığı ip kopar ve bunlar bir veya iki tur koşarsa, Allah bunların izi sayısınca sahiplerine iyilik yazar. Eğer bu atlar sahibinin sulamak istemediği coşkulu akan bir nehre varıp bundan su içerlerse, bunların içtiği su miktarınca Allah, sahiplerine iyilik yazar. Fakat atları müslümanlara karşı övünç kaynağı ve izzet olsun diye bağlayan kimse için bunlar kıyâmet gününe kadar yük olurlar. Yine bunları iffeti korumak ve başkasına muhtaç olmamak için bağlayıp boyunlarındaki ve sırtlarındaki Allah hakkını (cihat vezekât) unutmayan kimse için bunlar, kıyâmet gününde sahipleri için cehennem ateşine perde olur”, Eğer bu rivayetin Hz. Peygambere nispeti sabit ise, bunda, atlarda zekâtın vacip olduğuna dair delil vardır. Ayrıca bu, Ebü Hanife için bir delildir. Zira Resülullah “sonra bunların boyunlarındaki Allah hakkını unutmayan” buyurmuştur. Bunların boyunlarındaki hak zekâttır. Sırtlarındaki hak ise üzerlerinde yapılan cihaddır. En doğrusunu bilen Allah'tır. SİZ ŞEN ALS ZA ZAR EN Sie ledi SE Aza Ski EU 8 dai Ga i işa Sİ EBE ZELİL nz KAB şe yal

Tevbe 9:36

Doğrusu Allah'a göre ayların sayısı, Allah'ın yazısına uygun olarak on ikidir. İnsanların bir kısmı şöyle der: Onlar ayları çokça öne alıp erteledikleri için bunlar onlar için karışmıştır. Öyle ki ayları tam olarak, sırasına göre bilmiyorlardı. Resülullah hac döneminde Mekke'de insanlara hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Biliniz ki zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü şekliyle dönmektedir. [§]Bir sene on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü, birbirini izleyen zilkade, zilhicce ve muharremdir. Biri cemâziyelahir ile şaban arasındaki receptir.” Sonra onlara şöyle seslenmiştir: “Bu hangi şehirdir? Hangi aydır? Ve hangi gündür?” Dediler ki: Haram beldedir, haram aydır ve haram gündür. Bunun üzerine Resülullah “tebliğ ettim mi?” buyurmuş, onlar da “evet” cevabını vermiştir. Resülullah “Allah'ım şahit ol” buyurmuştur”. Bazı rivayetlerde ilave olarak şu sözleri yer almaktadır: “Biliniz ki haram ayları ertelemek (nesi) inkârda ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır”!:. Dediler ki: Onlar safer ayını bir yıl haram, bir yıl helâl sayıyorlardı. Muharremi de bir yıl haram, bir yıl helâl sayıyorlardı. Haram ayları ertelemek (nesi) şeytandandı. Resülullah bu hadislerde haram ayları niteleyip açıklamıştır. Bu durum, daha önce Câhiliye insanlarının yasak kıldığı gibi Hz. Peygamber'in de bu aylarda savaşı haram kıldığını göstermektedir. Buna ek olarak o, haram aylarıerteleyen kimselerin kusurlarını da açıklamıştır. Zira onlar muharremde savaşı helâl sayıyor ve bunu safer ayına erteliyorlar, böylece muharrem ayının yerine saferi haram sayıyorlardı. Dolayısıyla Allah, haram kılınanı helâl saydıkları için onları kınamış ve bunu inkârda ileri gitmek saymıştır. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar”. Yani Allah'ın haram kıldığı dört ayın sayısını. Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kılmak için bunu yapıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi”. Şöyle diyenler de vardır: Allah, ayların Allah'ın yazısına uygun olarak. Allah'ın yazısı meâlindeki beyan, denildiği gibi levh-i mahfüz anlamına gelebilir. Yine Allah'ın yazısına uygun olarak meâlindeki beyanın, Allah'ın bu konudaki hükmü anlamına gelmesi de mümkündür. Allah'ın katında meâlindeki beyanın, belirtmiş olduğumuz üzere levh-i mahfüz olması mümkündür. Öyle ki bu, Allah katındadır ve O, başkasını buna muttali kılmamıştır. Allah'ın katında meâlindeki beyanın, Araplar'ın bildiği üzere “Onun ilminde” anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu bilen Allah'tır. İşte doğru olan hesap budur. Denildi ki: Bu, ayların doğru hesabıdır. Yani Allah'ın yarattığı üzere sahih ve doğru olan budur. Denildi ki: Bu hesap, adaletli hükümdür. O aylarda kendinize zulmetmeyin. Âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bütün aylarda. Çünkü bu aylar onlara şahit kılınmıştır. Öyle ki bunlar kendilerinde yapılan günahlar ve hayırlara şahitlik ederler. Yine onların ecelleri bu aylarda tamamlanır. Cenâb-ı Hak, “size her türlü hayrı ve nimeti getiren bu aylarda zulmetmeyin, bunlar sizin yaptığınız hayır ve şerlerle ayrılırlar” diye bildirmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: O aylarda kendinize zulmetmeyin. Yani dört haram ayda. Cenâb-ı Hak, her ne kadar bütün aylarda, zulüm helâl olmasa da özel olarak bu dört ayı bildirmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, her ne kadar zulüm her yerde haram olsa da özel olarak Mekke'de zulmedilmemesini emretmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “İnkâr edenler ile Allah'ın yolundan ve içinde, yerli, misafir bütün insanları eşit kıldığımız Mescid-i Haramdan alıkoyanlar (azabı hak etmişlerdir.) Kim de orada zulmederek haktan sapmakisterse biz ona elem dolu bir azaptan tattıracağız”. Yani Mekkede savaşmayın. Zira tümü zulümdür. (JMüşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın. Topyekün meâlindeki “kâffeten” kelimesinin birleşerek anlamına gelmesi mümkündür. Yani onlar sizinle birleşerek savaştığı gibi siz de onlara karşı birleşerek savaşın. Topyekün meâlindeki topluca mânasına gelmesi de mümkündür. Bu kelimenin ilelebet kıyâmete kadar mânasına gelmesi de mümkündür. Yani sizinle savaştıkları gibi sizinle savaştıkları vakte kadar siz de onlarla savaşın. Bilin ki Allah buyruklarına karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. Yardım yapmakta ve destek vermekte. Bige eki ir ide Şer ME --- Dipnotlar: sayısını Araplar'ın bildiği şekliyle hilâllere göre on iki kılmıştır. Çünkü onların bunu bilmeleri sağlanmıştır. Başkalarına ise bu sağlanmamıştır. [§] Onlar seneyi günlerle sayıyorlardı. Araplar ise Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günde olduğu gibi seneyi aylarla biliyorlardı. Bunların dördü haram aylardır. 191 Buna benzer bir rivayet Ebü Bekir'den (r.a.) nakledilmiştir (bk. Buhâri, “Meğâzi”, 77; Müs2 Bir sonraki âyet-i kerime. Bir sonraki âyet-i kerime. Söz konusu hadisi İbnü’l-Münzir, Ebuş-Şeyh ve İbn Merdeveyh İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 183). Buna benzer bir rivayeti İbn Ebü Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh İbn Ömer'den nakletmiştir. Bir sonraki âyet-i kerime.

Tevbe 9:37

Ebü Avsece, “nesi” kelimesinin erteleme demek olduğunu söylemiştir. “nese'teş-şehre” denilir ve bu, onu erteledin demek olur. Yine “ensee'llâhu fi ecelike” (ui 5 wisi) denilir ve bununla “Allah ecelini ertelesin” anlamı kastedilir. Uyarlamak üzere. Uyarlamak, bir ayı başka bir ayın yerine yerleştirmek demektir. Bu, birbirini takip etmektir. Denilir ki: Topluluk falanca sözde tevâtu' etti. Yani birbirini takip ettiler. “Vâta'tü fulânen” (twoi) denilir, ona uydum anlamı kastedilir. İbn Kuteybe, “nesi” kelimesinin ertelemek demek olduğunu söylemiştir. Onlar bunlardan haram olanın haramlığını bir sene erteliyorlardı. Savaşa ihtiyaç duydukları için bunun yerine başka ayı haram kılıyorlardı. Sonra da başka bir senede tekrar haram oluşa geri döndürüyorlardı. Sanki onlar bunu erteliyorlardı, Uyarlamak üzere. Yani Allah'ın haram kıldığını denk getirmek, dolayısıyla O'nun haram kıldığını helâl saymak üzere. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır. Onlar aylardan haram ayların sayısını haram kıldıklarında, haramı helâl, helâlı haram saymayı önemsemiyorlardı. Aylara ek yapmak, inkârcılığı artırmaktan başka bir şey değildir. Yani bu krallar, Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını ise haram sayma hususunda bir yenilik yaptıklarında, yenilik yaptıkları vakit ötekilerin inkârcılığını artırmada bir yenilik yapmış olmaktadırlar. Onunla inkârcılar saptırılır. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bununla inkârcılar saptırılır. Yani onunla inkârcılar helâk edilir. ( Yani bu yeni durumu icat edenler. Onunla inkârcılar saptırılır meâlindeki âyet şu mânaya da gelebilir: Yani bu krallar ancak kendilerine 1% İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 186. uyanlar saptırılsın diye yeni durumu varetmişlerdir. Bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlardı. Nitekim rivayete göre onlar muharrem ayını bir yıl helâl sayıyorlar ve bu ayda kan döküyor ve malları alıyorlardı. Bir yıl ise haram sayıyorlardı. Dolayısıyla bu ayda kan ve malı helâl görmüyorlardı. (Ayların sayısını) Allah'ın yasakladığı aylara uyarlamak üzere. Denildi ki: Allah'ın haram kıldığının sayısına denk getirmek üzere. Onlara göre haram kılma ayların sayısıyla ilgilidir, ayların kendisiyle ilgili değildir. Zira aylarda haramlığı gerektiren anlam fazlalığı vardır. Dolayısıyla onlar ayların sayısını korudular, vakti ise korumadılar. Bu, onlar (ayların sayısını) Allah'ın yasakladığı aylara uyarlamak üzere, bu eklemeyi bir yıl helâl bir yıl haram sayıyorlar ki, böylece Allah'ın haram kıldıklarını meşru hale getirsinler. Bu yaptıkları kötü işler kendilerine güzel görünüyor meâlindeki beyanın yorumudur. Yani helâl sayılanın ertelenmesi, haram sayılanın ise öne alınması onlara güzel görünüyor. Allah inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez. Denildi ki: Onların inkârı tercih ettikleri vakit onları doğru yola iletmez. Veya dünyadaki inkârları sebebiyle âhirette onları cennet yoluna iletmez. Başka bir yerde bu beyanın yorumunu açıkladık'”. Aylara ek yapmak, inkârcılığı artırmaktan başka bir şey değildir, inkârcıların daha da sapmasına yol açmaktadır. Sanki bu âyet ve bundan önceki âyet -ki bu “doğrusu Allah'a göre ayların sayısı on ikidir” meâlindeki beyandır- Arap müşrikleri hakkındadır. Bundan önceki diğer âyetler ise Ehl-i Kitap hakkındadır ki bu âyetler şunlardır: “Allah'ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini rab edindiler”; “Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler”, Cenâb-ı Hak Arap kralların kendilerini rab, kendilerine uyanları ise köle edindiklerini bildirmektedir. Öyle ki onlar, helâl ve haram kıldıkları her konuda krallarına uymaktadırlar. Aynı şekilde yahudi ve hıristiyanlar bunları köle edinmişlerdir. Sanki Cenâb-ı Hak müminlere şöyle buyurmuş olmaktadır: Arap krallar, yahudi ve hıristiyan din adamları kendilerini rab, kendilerine uyanları ise köle edinmişlerdir. [§]Ey müminler topluluğu! Sizler kendinizi rab, size uyanları köle edinmeyin. Bu âyetin hemen sonrasındaki âyette Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurdugunu görmez misin?: “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz?””! İN Jel d lal eS İSİB Sİ İZİ geli gl --- Dipnotlar: 17. Örneğin Âl-i İmrân süresinin 3/86. âyetinin tefsirine bakınız. 198 Bir önceki âyet-i kerime. 2! Bir sonraki âyet-i kerime.

Tevbe 9:38

Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Cenâb-ı Hak müminleri savaşa çıkmada yere çakılıp kalma konusunda kınamış ve dünyaya meyletmekten nehyetmiştir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu âyet, Tebük savaşında Resülullah'a katılmayıp geride kalan münafıklar hakkındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Çevrenizdeki bedeviler içinde münafıklar var. Medine ahalisi içinde de iki yüzlülüğü huy edinmiş olanlar var”. Bu tehdit de onlara yöneliktir. Bazıları da şöyle demiştir: Âyet müminler hakkındadır. Onlara Allah yolunda savaşa çıkmak emredilmiştir. Yere çakılıp kalıyorsunuz. Denildi ki: Allah yolunda savaşa çıkma konusunda ağır davranıyor ve yerinizde kalıyorsunuz. “Yere çakılıp kalma” meâlindeki beyanın, yerlerinde kalma söz konusu olmaksızın kendilerinde bir ağırlık görmeleri mânasına gelmesi mümkündür. Bu durum, sağırlık ve körlük bulunmaksızın bir kişi hakkında kör ve sağır davranıyor denilmesi gibidir. Bu ifadeler, söz konusu kişinin kendisini böyle görmesi durumunda söylenir. Bazı dil âlimleri şöyle demiştir: Yere çakılıp kalıyorsunuz. Ağır davranıyor ve orada kalmaya meylediyorsunuz. Bu kullanım Kur'ânda çoktur. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi “hepsi birbiri ardından orada (cehennem) toplanınca””, Yani oraya ulaşınca. Dünya hayatını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır. Yani Onun dünyada size bahşettiği nimetler, âhirette size bahşedeceğini vâdettiği nimetlere göre azdır. Veya şöyle de denilebilir: Dünya hayatının faydası başından sonuna kadar, âhiretin yararından ve oradaki nimetlerden daha azdır. Çünkü dünya hayatının nimetleri sonludur. [§] Âhiret hayatının nimetleri ise ebedi olarak devam etmektedir. Veya şöyle de denilebilir: Dünya hayatının faydası âhiretin faydasından daha azdır. Çünkü dünya hayatının nimetleri ve yararlarına sıkıntı ve zarar karışır; âhiret hayatının nimetlerine ve yararlarına ise sıkıntı ve zarar karışmaz. KOY ran

Tevbe 9:39

Eğer toplanıp seferber olmazsanız Allah sizi elem veren bir azapla cezalandırır. Yani eğer toplanıp seferber olmazsanız. Şayet bu âyet, münafıklar hakkında nâzil olmuşsa durum açıktır. Eğer âyet, müminler hakkında nâzil olmuşsa Allah sizi elem veren bir azapla cezalandırır meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani onların başına gelecek bir azap. Cenâb-ı Hak bu azabın ne olduğunu açıklamamıştır. Bazıları şöyle demiştir: Allah, seferber olup Allah yolunda savaşa çıkmama konusunda şiddetli tehditte bulunmuştur. Bu, O'nun Bedir'de geriye dönme konusundaki şiddetli tehdidi gibidir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Kim savaş için yer değiştirmek veya başka bir birliğe katılmak amacıyla olmaksızın savaş sırasında düşmana arkasını dönüp kaçarsa Allah'ın öfkesine uğramış olur, onun varacağı yer cehennemdir, ne kötü bir son!” Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, Bedir savaşında sığınacak bir yer kalmadığından bu şiddetli tehditte bulunmuştur. Onların o gün savaşa çıkmaları münafıklık halinin bir sonucuydu. Burada ise Cenâb-ı Hak, bu sebeplerin dışında sebeplerle şiddetli tehditte bulunmuştur. Bunun farklı yönleri vardır. Bunlardan biri şu sebeptir: Müminlerin savaştan geri durmalarında münafıkların geri durmaları için mazeret durumu vardır. Nitekim onlar bir mazeret dolayısıyla geri dururlarsa biz de aynı şekilde mazeret sebebiyle geri durmaktayız. Bizim bu konuda mazeretimiz vardır. Jİkincisi: Bu durumda kâfirlerin bize karşı delil getirme imkânları olur. Derler ki: Onlar bize âhireti teşvik ediyor, kendileri ise bundan kaçıyorlar ve yüz çeviriyorlar. Üçüncüsü: Onların geri durmalarında müminler için kuvvet azalması olur. Zira bunların katılmaması durumunda müminler sayıca azalır. Yerinize başka bir topluluk getirir. Bu beyan hakkında farklı şeyler söylenmiştir. Denildi ki: Cenâb-ı Hak, sizin yerinize melekleri getirir, onlar Resülullah'a yardım eder. Bedir, Huneyn ve Ahzâp savaşlarında melekleri getirdiği gibi. Denildi ki: Yerinize başka bir topluluk getirir. Ey Mekke ahâlisi! Sizi başkasının yerine getirdiği gibi. Dolayısıyla onlar Resülullah'a yardım eder. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Yerinize başka bir topluluk getirir. Yani sizin dışınızda başka bir topluluk vareder. Fakat ilk yorum daha uygundur. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak âyetin sonunda şöyle buyuruyor: “Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim Allah ona yardım etmişti”. Siz O'na zerrece zarar veremezsiniz. Bu belirtmiş olduğumuz durumdur. Yani ona katılmaktan geri durmak suretiyle Resülullaha zarar vermeyin. Bazıları şöyle demiştir: Siz Allaha hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. İlk yorum belirtmiş olduğu sebeple daha uygundur.

Tevbe 9:40

40. Siz e gmtare yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim inkârcılar onu, iki kişiden biri olarak yurdundan çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti: Hani onlar mağaradaydılar; arkadaşına “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir'diyordu. Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi, sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi ve inkârcıların sözünü değersiz hale getirdi. Allah'ın sözü ise en yücedir. Çünkü Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir” Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim Allah ona yardım etmişti. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Eğer siz Resülullah'a yardım etmezseniz de önemli değil. Zira Allah, mağarada yanında sadece bir kişi olduğu zaman ona yardım ettiği gibi şimdi de yardım eder. Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona mağarada yanında yalnızca bir kişinin olduğu durumda 25 Bir sonraki âyet-i kerime. yardım ettiği ve ona yettiği gibi, yardım etmekte Allah ona yeter. Bugün yanında sayılamayacak kadar ona yardım edenler ve destekleyenler olduğu halde mi yardım etmeyecek? Nitekim Resülullah onlara savaşa çıkma çağrısında bulunduğunda ve düşmana karşı savaşa çıkmayı emrettiğinde kendisinden dolayı bu çağrıda bulunmuyordu. Zira o biliyordu ki kendisine yardım hususunda Allah ona yeter. Bilakis o, kendileri için onları savaşa davet ediyor ve çıkmalarını emrediyordu ki onlar bununla Allah katında bir yakınlık ve sevap kazansınlar. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin: “Eğer toplanıp seferber olmazsanız Allah sizi elem veren bir azapla cezalandırır, yerinize başka bir topluluk getirir ve siz O'na zerrece zarar veremezsiniz”. Yani eğer toplanıp seferber olmazsanız ve Resülullah'a yardım etmezseniz, ona bir zarar vermezsiniz. Zira yardım etmekte Allah ona yeter. Cenâb-ı Hak seferber olma ve savaşa çıkmayı terketmelerinden ötürü onları kınamıştır ki öteki kâfirlerin meylettiği gibi onlar dünyaya meyletmesinler ve âhiret hayatını dünya hayatına tercih etmesinler. Çünkü onların dünyaya meyletmeleri ve bunu sevmeleri, onları Hz. Muhammede uymaktan alıkoyan husustur. Yine bu durum, onları Allah'ı inkâr etmeye, Resülünü yalanlamaya ve yaptığı davette ona olumlu cevap vermemeye itmiştir. Dolayısıyla -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- Cenâb-ı Hak müminlere şöyle buyurmaktadır: Dünyaya meyletmeyin ve onu âhiret hayatına tercih etmeyin. Zira bu durum sizi Resülullahın emretmiş olduğu seferber olmaktan ve savaşa çıkmaktan alıkoyar. Nitekim bu kâfirleri belirtmiş olduğumuz üzere bundan alıkoymuştur. Bunun aslı şudur ki: Cenâb-ı Hak onların yardımına ihtiyaç duyduğu için ona yardım etmelerini istememiştir. Zira O, resülüne dilediği gibi yardım etmeye kâdirdir. Fakat O, onlardan resülüne yardım etmelerini istemiştir ki onlar bundan dolayı âhirette kendilerine sevap kazansınlar ve orada anılsınlar. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, onlardan vermiş olduğu nimetlere şükretmelerini buna ihtiyaç duyduğu için istememiştir. Fakat O, bunu nimetin kendileri için devam etmesi ve kalan ebedi nimetlere ulaşmaları için istemiştir. Nitekim inkârcılar onu yurdundan çıkardıklarında. Yani onu öldürmeyi planladıklarında onu çıkmaya zorladıklarında. Öyle ki o, onların arasından çıkıp gitmişti. İki kişiden biri olarak, hani onlar mağaradaydılar. İki kişiden biri olarak. Yani yanında bir kişiden başka kimse yoktu. Bu durum yardımın insanlardan birinden gelmediğini, bilakis yardımın Allah'tan olduğunu bilmeleri 20% Bir önceki âyet-i kerime. içindir. Zira bir kişiyle (Jbinlerce kişiye karşı yardım ve koruma olmaz. Veya burada Hz. Ebü Bekir'in üstünlüğü bildirilmektedir. O, Resülullah'ın bütün işlerinde yanındaki ikinci kişiydi. Arkadaşına 'tasalanma! Allah bizimle beraberdir” diyordu. Hz. Ebü Bekir'in tasası kendisine ilişkin bir korkudan kaynaklanmıyordu. Fakat o, Resülullah'ın vurulması endişesini taşıyordu. Aynı şekilde bir rivayete göre o, Resülullah'a şöyle demiştir: “Yâ Resülallah! Eğer sen vurulursan Allah'ın dini ortadan kalkar ve yeryüzünde Allah'a artık ibadet edilmez.” Bazı rivayetlere göre Hz. Ebü Bekir Resülullah'a dair duyduğu endişeden dolayı ağlıyordu. Resülullah ona “Seni ağlatan nedir?” diye sormuştur. Bunun üzerine o, belirtmiş olduğumuz sözleri söylemiştir. Resülullah ona şöyle buyurmuştur: “Ey Ebü Bekir, üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün?” Denildi ki: O ikisi mağaranın kapısına geldiklerinde Hz. Ebü Bekir öne geçmiş ve magaraya girmiştir. Bu mağaranın zehirli hayvanlarla dolu olduğu biliniyordu. Hz. Ebü Bekir, iki ayağıyla zehirli hayvan deliklerini kapatmış ve uzun süre böyle kalmış ve şöyle demiştir: Eğer bunda bir şey olsa bana görünürdü. Veya buna benzer bir söz söylemiştir”. En doğrusunu bilen Allah'tır. Tasalanma! Allah bizimle beraberdir. Bu beyan, Resülullah hakkında üzülmeyi ve korkmayı yasaklama mânasında değildir. Aksine ona işin hafifletilmesi ve mevcut olduğu durumun ona kolaylaştırılması anlamındadır. [§]Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi. Denildi ki: Cenâb-ı Hak kendi katından bir güven duygusunu, Resülullah “üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün” buyurduğunda Hz. Ebü Bekir'e indirmiştir. Tâ ki Hz. Ebü Bekir'in kalbi Resülullah (s.a.) hakkında duyduğu üzüntü ve korkudan sıyrılıp güven duygusuna ulaştı. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, güven duygusunu Resülullah'a indirmiştir. Bu durum iki şekilde yorumlanabilir. İlki: Cenâb-ı Hak, ona güven duygusu indirmiştir, tâ ki o, ötekilerin görmediği askerleri görmüştür. Nitekim O, sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi diye buyurmuştur. İkincisi: Cenâb-ı Hak, güven duygusunu kesin delillerle indirmiştir. Fakat eğer bildirilen durum olmuşsa Cenâb-ı Hak güven duygusunu başlangıçta indirmiştir. Çünkü Resülullah, Allah'tan başka kimseden korkmuyordu ve O'nun kendisine yardım edeceğini biliyordu. Aynı şekilde İbn Abböâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi. Hz. Ebü Bekire. Çünkü Hz. Peygamber'de zaten güven duygusu vardı?" Bu daha uygun bir yorumdur. Sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi. Bunun söz konusu vakitte olması mümkündür. Yine bunun Cenâb-ı Hakk'ın onu meleklerle desteklediği Bedir ve diğer savaşlarda olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak insan dışındaki varlıklarla da onu desteklemeye kâdir olduğunu bildirmektedir ki onlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine seferber olup savaşa çıkmayı Resülullah'a yardım için emretmediğini, bilakis bununla, belirtmiş olduğumuz sevabı kazansınlar diye emrettiğini bilsinler. Ve inkârcıların sözünü değersiz hale getirdi. “İnkârcıların sözü” beyanının, Resülullah'a kurdukları tuzak ve onu öldürme planları mânasına gelmesi mümkündür. Cenâb-ı Hak onların tuzaklarını, hilelerini ve bunun için toplanmalarını değersiz kılmıştır. Allah'ın sözü ise en yücedir. Yani Allah'ın onlara yönelik planı ve resülüne yardımı en üstündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah tır”?, İnkârcıların sözü meâlindeki beyanın, onların benimsedikleri din ve mezhep mânasına gelmesi de mümkündür. Değersiz. Yani bunu kesin delillerle değersiz kıldı. Hz. Muhammed'in dinini ise olduğu üzere kesin delillerle yüce kıldı. (Jİnkârcıların sözünü değersiz hale getirdi meâlindeki âyet şu anlama da gelebilir: Yani küfür kelimesinin sahiplerini değersiz hale getirdi; Allah'ın dininin bağlılarını ise yüce kıldı. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi “üstün olan sizsiniz 219, Çünkü Allah mutlak galiptir. Hiçbir şey onu aciz bırakamaz. İşinde hikmet sahibidir. er yi BİZ SUNİ İka S5 Bas ya óil isi Rae 5 --- Dipnotlar: 27 Ebü Nuaym Enes b. Malik'ten şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Mağarada kaldıkları gece Ebü Bekir “Yâ Resülallah! Bırak önce ben gireyim, eğer bir yılan veya başka bir şey varsa senden önce benim olsun” dedi. Resülullah “gir” buyurdu. Bunun üzerine Ebü Bekir içeri girdi ve eliyle her tarafı aradı. Her delik gördüğünde elbisesini yırtarak bu deliği kapattı. Tâ ki bütün elbisesiyle bunu yaptı. Râvi şöyle demiştir: O bir delik kaldığında topuğuyla deliğin ağzını kapattı. Sonra da Resülullah'ı içeri aldı. Sabah olduğundan Resülullah ona “Ey Ebü Bekir! Elbisen nerede?” diye sordu. O da ona yaptıklarını anlattı, Bunun üzerine Resülullah ellerini kaldırarak şöyle buyurdu: Allah'ım Ebü Bekir'i kıyâmet günü benim derecemde kıl. Allah Resülullaha “Allah senin duanı kabul etti” diye vahyetti (Ebü Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ, I, 33). Enes b. Mâlik'ten Ebü Bekir'in ona anlatarak şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mağaradayken müşriklerin ayaklarını başımızın üzerinde gördüm ve dedim ki: “Yâ Resülallah! Eğer onlardan biri ayaklarına bakarsa bizi ayaklarının altında görür. Bunun üzerine o, şöyle buyurdu: “Ey Ebü Bekir! Üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün” Bu konudaki rivayetlerin çoğu için bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 196-204. 208 İbn Ebü Hatim, EbuŞ-Şeyh, İbn Merdeveyh, Beyhaki, Deldilün-nübüvve'de ve İbn Asâkir, Târihu Dımaşk'ta İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet etmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV,

Tevbe 9:41

Kolay da olsa zor da olsa sefere çıkın. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki: Genç veya yaşlı olarak. Denildi ki: Hasta veya sağlıklı olarak. Denildi ki: Meşgul veya boş bir şekilde. Denildi ki: Zengin veya fakir olarak. Denildi ki: Gayretli olarak veya bir gayret olmaksızın. Bu beyanın aslı ise şudur: Kolay görerek veya zor görerek sefere çıkın. Yani size kolay da gelse zor da gelse sefere çıkın. Müfessirlerin bu beyana yaşlılık, meşguliyet, fakirlik ve hastalık gibi mânalar vermesinin sebebine gelince, bunlar sefere ve savaşa çıkmayı zorlaştıran hususlardır. Bu beyanın aslı belirtmiş olduğumuz üzere size kolay da gelse zor da gelse sefere çıkın mânasıdır. Kolay da olsa zor da olsa sefere çıkın. Nefse kolay da gelse zor da gelse sefere çıkın. Veya tabiata kolay da gelse zor da gelse. Yahut akıl bakımından kolay da olsa zor da olsa. Bu sizin kendi iyiliğinizedir. Dünyada ve âhirette. Yani biliniz ki bu, kalmaktan ve sefere çıkmayı terketmekten sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. İPS ber yp ir

Tevbe 9:42

[Münafıkların Cihat Karşısındaki Tutumları] Kolay elde edilecek bir kazanç ve kısa bir yolculuk olsaydı mutlaka peşinden gelirlerdi. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Kolay elde edilecek bir kazanç olsaydı. Yani yakın bir ganimet. Kısa bir yolculuk. Yani kolay. Mutlaka peşinden gelirlerdi. Savaşlarında. [§]Fakat o meşakkatli yol onlara uzun geldi. Yani gidilecek yol. Denildi ki: Kazanç, dünyadır. Kısa bir yolculuk, meşakkatin bulunmadığı bir yolculuktur. Kolay elde edilecek bir kazanç olsaydı meâlindeki âyetin aslı şudur: Yani hazır yararlar. Kısa bir yolculuk. Yani mevcut olmayan yararlar. “Araz” yararlar demektir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Eğer onlar için hazır veya şu an mevcut bulunmayan yararlar olsaydı, onları uymalarını istediğin hususlarda mutlaka peşinden gelirlerdi. Çünkü onların âdeti menfaatlere uymaktır. Yani münafıkların. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir”?!, Cenâb-ı Hak, onların, kendisine şartlı olarak kulluk ettiklerini bildirmiştir. Bu şart “kendisine bir iyilik denk geldiğinde bundan memnun olmasıdır” Dolayısıyla onların âdeti menfaatlere uymaları ve bunlara meyletmeleridir. Müminlere gelince, onlar her durumda, bolluk ve darlık döneminde Allah'a kulluk ederler. Yine onlar kendilerine bir menfaat gelsin veya gelmesin, bir meşakkatle karşılaşsınlar veya karşılaşmasınlar Resülullah'a uyarlar ve ondan ayrılmazlar. Onlar hiçbir durumda Resülullah'tan ayrılmazlar. Bir de kalkıp, “Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık” diye Allah'ın adına yemin edecekler. Yani eğer bineğimiz ve silâhımız olsaydı sizinle beraber sefere çıkardık. Eğer bizim erzak ve savaşacağımız aletleri satın alacak malımız olsaydı, sizinle beraber sefere çıkardık. Ayrıca Cenâb-ı Hak, onların buna güç yetirdiklerini, güçlerinin olmadığına dair yalan söylediklerini bildirmiştir. Nitekim O, “eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi”22 buyurmuştur. Mütezile şöyle demiştir: Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık meâlindeki âyet, istitâatın fiilden önce insanda var olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak onların “bizim harcayacağımız ve silâh alacağımız şey yoktur” sözlerinde yalancı olduklarını bildirmiştir. Buna karşın biz deriz ki: İstitâat iki çeşittir: Vasıtalara ve çeşitli hallere sahip olmak anlamında istitâat ve fiilleri yapmaya ilişkin istitâat. Vasıtalara ve hallere sahip olma anlamındaki istitâatın fiilden önce olması mümkündür. Bu istitâat, vasıtalara ve durumlara ilişkin istitâat demektir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, “eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi” buyurmuştur. Yine Mütezile'nin sözlerinden biri şudur: “File ilişkin istitâat birden fazla zamanlarda devam etmez” Bu âyet ise istitâatın birden fazla vakitte devam edeceğini bildirmiştir. Bu durum, bunun vasıtalara ve durumlara ilişkin istitâat olduğunu göstermektedir. 367 Böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Denildi ki: Böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Buna güç yetirmediklerine dair yalan yere yaptıkları yeminleri sebebiyle. Denildi ki: Böylece kendilerini helâke sürükleyecekler. Savaşa çıkmayı terketmek sebebiyle. Çünkü onlar savaşa çıkmayı terkettiklerinde öldürülürler. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler”?". Böylece kendilerini helâke sürükleyecekler meâlindeki âyetin “dünyadaki münafıklıkları sebebiyle âhirette kendilerini helâke sürükleyecekler” mânasına gelmesi de mümkündür.

Tevbe 9:43

Allah seni affetti de, niçin onlara izin verdin? Geride kalmaları konusunda. Doğru söyleyenler belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu bilmeden. Doğru söyleyenler belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu bilmeden meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani savaştan geri kalmalarına izin vermeseydin Allah, seni onların münafıklığına muttali kılar ve böylece bu, nübüvvetin mücizelerinden biri olurdu. Veya şu anlama da gelebilir: Eğer sen onlara izin vermeseydin, senin için onların münafıklığı belli olurdu. Çünkü sen izin vermesen de onlar geride kalırlar ve senden ayrılırlar. Doğru söyleyenler ise senden ayrılmazlar. Dolayısıyla senin nezdinde bunlar ötekilerden; bunların yalancılığı ötekilerin doğru sözlülüğünden belli olmuş oluyor. Allah seni affetti de, niçin onlara izin verdin? meâlindeki âyette Hz. Peygamber'in kendisine emredilmeden onlara savaştan geri kalma izni verdigine delil vardır. Bunda içtihatla amel etmenin caiz olduğuna dair delil vardır. Çünkü eğer o, kendisine emredildikten sonra onlara geride kalma izni vermiş olsaydı, Cenâb-ı Hak, onu izin verdiği için kınamazdı (itâb). Bu durum, Hz. Peygamber'in onlara içtihatla savaştan geri kalma izni verdiğini göstermektedir. Çünkü o, onların geçerli özürleri sebebiyle geride kalma izni istediklerini zannetmiştir. Eğer şöyle bir itiraz yapılırsa: Cenâb-ı Hak, onlara geride kalma izni vermesi dolayısıyla Resül'ünü nasıl kınamıştır? Zira Cenâb-ı Hak, “insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye”? meâlindeki âyette o, Allah'ın kendisine gösterdiği şekilde hükmettiğini bildirmiştir. Buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hak, onu, daha iyi olanı terkettiği için kınamış olabilir. Çünkü onların savaştan geri kalmalarına izin vermeyi terketmek, izin vermekten daha iyidir. Zira bu sayede doğru sözlü ile yalancı belli olmakta ve bunda nübüvvetin bir mücizesi ortaya çıkmaktadır. Daha iyi olanın terkedilmesi sebebiyle kınama ise caizdir. Allah seni affetti de, niçin onlara izin verdin? meâlindeki âyetin, kınama anlamında değil, insanların birbirine karşı nasıl davranacağına dair Allah'tan bir öğretim olması da mümkündür. İnsanların bir kısmı, bu âyeti, Resülullah'ın (s.a.) diğer peygamberlerden üstün olduğuna dair delil kabul etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak affetme sözüyle başlamıştır. Aynı şekilde belirtilmiş olan tüm kınamalarda (itâb) önce onun zellesi bildirilmemiştir. Diğer peygamberlerde ise onların zelleleri bildirilmiştir. --- Dipnotlar: 21 “İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!”.

Tevbe 9:44

Allah'a ve âhiret gününe iman edenler senden izin istemezler. Yani Allah ve âhiret gününe iman edenler mazeretsiz olarak geride kalmak için senden izin istemezler. Onlar ancak bir mazeret sebebiyle senden izin isterler. Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler senden mazeretsiz olarak savaştan geri kalmak için izin isterler. Onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar. Yani şüphelerinden dolayı bocalayıp dururlar. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Senden izin isteyenler sadece, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır; onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar. Bu beyanı Nür süresindeki şu âyet neshetmiştir: “Müminler ancak Allah'a ve resülüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir. Senden izin isteyenler, evet işte onlar Allaha ve resülüne hakkıyla iman edenlerdir”. Fakat bu, muhtemel değildir. Çünkü Tevbe süresinin en son inen sürelerden olduğu bildirilir. Bu beyana şu anlam da verilebilir: Onlar müşterek bir işteyseler izin istemeden gitmezlerdi. Çünkü onlar, ortak işlerde müminlere uyduklarını izhar ediyorlardı. Fakat yalnız başlarına kaldıklarında böyle davranmıyorlardı. ELİ EE Siz Eie İŞİ iel bs“ Gİ geli alaz PEF --- Dipnotlar: 215 o en-Nür, 24/62. Hasan-ı Basri'nin görüşü için bk. Taberi, Tefsir, X, 143.

Tevbe 9:45

Allah'a ve âhiret gününe iman edenler senden izin istemezler. Yani Allah ve âhiret gününe iman edenler mazeretsiz olarak geride kalmak için senden izin istemezler. Onlar ancak bir mazeret sebebiyle senden izin isterler. Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler senden mazeretsiz olarak savaştan geri kalmak için izin isterler. Onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar. Yani şüphelerinden dolayı bocalayıp dururlar. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Senden izin isteyenler sadece, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır; onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar. Bu beyanı Nür süresindeki şu âyet neshetmiştir: “Müminler ancak Allah'a ve resülüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir. Senden izin isteyenler, evet işte onlar Allaha ve resülüne hakkıyla iman edenlerdir”. Fakat bu, muhtemel değildir. Çünkü Tevbe süresinin en son inen sürelerden olduğu bildirilir. Bu beyana şu anlam da verilebilir: Onlar müşterek bir işteyseler izin istemeden gitmezlerdi. Çünkü onlar, ortak işlerde müminlere uyduklarını izhar ediyorlardı. Fakat yalnız başlarına kaldıklarında böyle davranmıyorlardı. ELİ EE Siz Eie İŞİ iel bs“ Gİ geli alaz PEF --- Dipnotlar: 215 o en-Nür, 24/62. Hasan-ı Basri'nin görüşü için bk. Taberi, Tefsir, X, 143.

Tevbe 9:46

Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi. Bu beyanın, müfessirlerin dediği üzere, Tebük savaşı hakkında olması mümkündür. Onlar, savaşa çıkmak ve buna hazırlanmakla emrolundular. Onlar ise çıkmamaya karar verdiler. Bundan dolayı da kınandılar. Bu beyanın, bütün savaşlar hakkında olması da mümkündür. Onlar savaşa çıkmamaya karar verip inandılar ve buna hiçbir hazırlık yapmadılar. Ayrıca dediler ki: “Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık”. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onların, yalancı olduklarını ve zengin olduklarını bildirerek onları yalanladı. Fakat onlar savaşa çıkmamaya karar verdiler ve bunun için hiçbir hazırlık yapmadılar. En doğrusunu bilen Allah'tır. Fakat Allah da onların sefere çıkmalarını istemedi. Allah onların sefere çıkmalarını istemedi meâlindeki âyet şu mânaya gelebilir: Yani Allah, onların sefere çıkmalarından razı olmadı. Sonra Cenâb-ı Hak, razı olmamasının sebebini şu ilâhi beyanla açıklamıştır: “Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı”?7, Yani fesat çıkarırlardı. Yani Allah onların sefere çıkmalarını istememiştir. Çünkü O, onların cihada çıkmalarının belirtmiş olduğu şekilde müminlere bozgunculuktan başka bir katkılarının olmayacağını bilmiştir. Onları geri koydu. Denildi ki: Onları tutup alıkoydu. Yani Cenâb-ı Hak, onların sefere çıkmalarının müminlere bozgunculuktan başka bir sonucunun olmayacağını bildiğinde onları tutup alıkoydu. Cenâb-ı Hakk'ın, onlarda, tembellik ve ağır davranma gibi fiilleri yaratmış olması da mümkündür. Bunda, Allah'ın kötü fiilleri de yarattığına dair delil vardır. Bu, kendileri için kötülük olsa dahi başkası için iyilik olabilmektedir. Günahkâr kimsede günah fiilinin yaratılması da buna göredir. Bu, kendisi için kötülük; başkası için iyilik olabilmektedir. )“İnbi'âs” (susy) sefere çıkmak demektir. İbn Mesüd'un mushafında “huruç” kelimesinin kullanılmasıyla “Fakat Allah onların sefere çıkmalarını istemedi” şeklindedir. “Tesbit” tutarak alıkoymak demektir. Bu kelimenin asıl mânası ağırlaştırmaktır. Ebü Avsece, “inbi'âs” (susy) kelimesinin ayağa kalkma anlamına geldiğini söylemiştir. 27 Bir sonraki âyet-i kerime. Onlara 'oturun bakalım diğer oturanlarla beraber” denildi. Oturun denildi meâlindeki âyetin şu anlama gelmesi mümkündür: Onlar Resülullah'tan savaştan geri kalıp evlerinde oturmak için izin istediklerinde o, bu konuda onların mazeretlerinin olduğunu düşünerek onlara izin verdi. Eğer bu beyan Allaha aitse bu, tehdit ve korkutma anlamındadır. Bu beyanın, şeytana ait olması da mümkündür. Buna göre şeytan, onların savaştan geri kalıp evlerinde oturmalarını teşvik etmiş onlara savaştan geri kalıp evlerinde oturmaları yolunda vesvese vermiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

Tevbe 9:47

47. “Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı, size a luktan başka katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek istedikleri için aranıza sokulacaklardı; içinizde onlara kulak asacak olanlar da vardı. Allah zâlimleri çok iyi bilir.” Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka katkıları olmayacak. Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı. Yani eğer sizinle sefere çıkmış olsalardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “fakat Allah da onların sefere çıkmalarını istemedi ve onları geri koydu” buyurmuştur. Bu, onların sefere çıkmadıklarını göstermektedir. Şayet onlar çıkmış olsalardı Cenâb-ı Hak onları geri koymazdı. Bu, belirtmiş olduğumuz durumun olduğunu göstermektedir. “Habâl”, bozgunculuk ve kötülük demektir. Denildi ki: Azgınlık demektir. Bunlar bir mânadır. Şu durumdan başka size katkıları olmayacak. Bozgunculukta katkılarının olması birden çok anlama gelebilir. Düşman adına casus olmaları ve müslümanların gizliliklerini onlara bildirmeleri mümkündür. Yine onlar, müslümanlara korkaklık telkin edebilirler. Tıpkı şu beyanda ve benzerlerine belirtildiği gibi: “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun”", Söz konusu beyanın, âyette bunun akabinde aranıza sokulacaklardı meâlindeki beyanla belirtilen “aralarına sokulma” mânasında olması da mümkündür. ( Aranıza sokulacaklardı. Denildi ki: Bu kelime devenin hızlandırılması fiilindendir. Aranıza. Sizin aranıza girerler. Denildi ki: Aranıza sokulacaklardı. Yani bineklerini, tâ ki sizin aranıza girerler ve onlara herhangi bir eziyet dokunmaz. Onlar müslümanlar arasında gizleniyorlardı ki başlarına herhangi bir belâ ve zorluk gelmesin. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Aranıza sokulacaklardı. Bu kelime, “vad” kökünden gelmektedir. Bu hızlı sürme anlamındadır”. Ebü Avsece, şöyle demiştir: Bu, devenin hızlı sürülmesi mânasından gelmektedir. Bu, bana göre devenin koşturulmasından gelmektedir. Şöyle denilir: “Evda'tü'l-baira”. Aranıza. Denildi ki: “Hilâl” savaş demektir. Bu belirtmiş oldugumuz üzere onların, müslümanların arasına eksiklik, savaş ve başarısızlık koymalarıdır. Sizi fitneye düşürmek isterler. Denildi ki: Sizin fitneye düşmenizi isterler. Bu, onların bulundukları şirk fitnesidir. Bu beyanın savaş, müslümanlar arasına başarısızlık ve korkaklık koyma gibi belirttiğimiz mânalara gelmesi de mümkündür. En doğrusunu bilen Allah'tır. İçinizde onlara kulak asacak olanlar da vardı. Bu beyan da aynı şekilde iki yoruma açıktır. Bu, münafıkların kâfirleri dinleyen kimseler olmaları ve müslümanların gizliliklerini ve zayıflıklarını haber verecek casuslar olmaları anlamına gelebilir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: İçinizde müminlerden onlara kulakasacak olanlar da olabilir. Çünkü denildi ki: Resülullah'ın ashabı içerisinde kendileri arasındaki şerefleri dolayısıyla onlara muhabbet besleyen ve uyan kimseler vardı. İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sizi fitneye düşürmek isterler. İçinizde onlara kulak asacak olanlar da vardı. Bir kişi müslüman bir topluluk gördüğünde bineğine vurarak onların arasına giriyordu. Sonra şöyle diyordu: Bana ulaşan haberi size vereyim. Düşmanın önünüzde olduğu, suları ele geçirmiş olduğu ve şöyle şöyle yaptığı ve hazırlık yaptığı haberi bana ulaştı. (Jİçinizde onlara kulak asacak olanlar da vardı meâlindeki âyetin şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani içinizde, savaştan geri kalıp oturan ve sefere çıkmayan münafıklar vardır ki bunlar müminlerden sefere çıkmayan kimselere hoşlanmadıkları şeyler duyurmaktadırlar. Bunlar diyorlardı ki: Müminler bozguna ve benzeri hezimetlere uğrayacaklar. Allah zâlimleri çok iyi bilir. Yani Cenâb-ı Hak, bilgisizce, bulundukları hal üzere onlara mühlet vermemiştir. Fakat O, onların işini bir güne ertelemiştir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından 219 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 187. habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, ogün gözler dehşetten dışarı fırlamıştır”. GİNE EE SAYI Gİ e papa OA aza iniz

Tevbe 9:48

Aslında onlar daha önce de fitne çıkarmak istemişlerdi. Buradaki fitne daha önce açıkladığım iki yoruma açıktır?. Senin işlerini altüst etmeye çalışmışlardı. Yani bu nuru söndürmek için bu işe koyuldular ve buna gayret gösterdiler. Allah'ın iradesi galip geldi. Denildi ki: Allah'ın dini olan İslâm. Bu beyandan maksadın Allah'ın kesin delilleri olması da mümkündür. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanıdır: “İsterler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama Allah, nurunu muhakkak tamamlamayı istiyor Senin işlerini altüst etmeye çalışmışlardı meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Resülullaha tuzak kurarak onu öldürmek için işlerini tersyüz ederek. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzağı boşa çıkarmayı en iyi yapan Allah'tır”. Allah'ın iradesi galip geldi. Belirtmiş olduğumuz üzere Allah'ın dini ve kesin delilleri. Onlar bunu istemeseler de. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye”, Neticede onlar bunu istememiş olsalar da İslâm dini galip gelmiştir. Önceki âyet-i kerimenin tefsirine bakınız.

Tevbe 9:49

49. “İçlerinden “Aman bana izin ver, bäsim dede olaf diyenler de var. Ama bilmiş olsunlar ki asıl (bu tutumlarıyla) belânın içine düşmüş oldular. Cehennem inkârcıları mutlaka kuşatacaktır.” İçlerinden “Aman bana izin ver” diyenler de vardır. Bunda bu sözü bütün münafıkların söylemediğine delil vardır. Bunu bir kısmı söylemiştir. Bazıları ise başka sözler söylemiştir. [9] Başımı derde sokma! Denildi ki: Beni günahkâr kılma. Denildi ki: Beni zora sokma. Denildi ki: Beni tekfir etme. Bu anlamların hepsi birdir. “Başımı derde sokma” diyen kimse şunu demek istemiştir: Yani belâlarıma ve günahlarıma sebep olma. Yani bana sefere çıkmayı emretme. Aksine bana savaştan geri kalıp oturma izni ver. Çünkü eğer bana sefere çıkmayı emreder, savaştan geri kalıp oturma izni vermezsen, bunun üzerine ise geride kalıp oturursam isyan etmiş ve senin emrinden çıkmış olurum. Bu durumda sen, isyanımın ve başıma gelen belânın sebebi olmuş olursun. İkinci yorum şudur: Başımı derde sokma! Yani bana meşakkat ve zorluk emretme, aksine bolluk ve refahı emret. Onlar bolluk ve refaha ibadet ederlerdi. Öyle ki onlar bunlara yönelmişlerdi. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allahi şartlı olarak kulluk eder”. O şöyle demektedir: Benim günahımın ve dönmemin sebebi olma. Bir kısmı şöyle demiştir: Onlardan Ced b. Kays denilen bir adam “Ben kadın gördüğümde sabredemem, öyle ki aklım başımdan gider. Fakat ben sana mal vermek suretiyle yardım edeyim” demiştir. “İster gönüllü harcayın ister gönülsüz, sizden asla kabul edilmeyecek!” meâlindeki âyet, bu adam hakkında inmiştir. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür. O, şöyle demektedir: Bana savaşa çıkmayı emretme. Zira ben kadınlara düşkünüm, onları gördüğümde sabredemem?”. Bununla birlikte kıssanın nasıl olduğunu bilmiyoruz. Fakat bunun yorumu az önce belirttiğimiz gibidir. Başımı derde sokma! Yani içinde helâk ve meşakkat olan bir imtihanla beni sınama. (SJAma bilmiş olsunlar ki asıl (bu tutumlarıyla) belânın içine düşmüş oldular. Yani bilmiş olsunlar ki meşakkat, belâ ve yok olmanın içine düşmüş oldular. Bu, münafıkların kâfir olduklarını göstermektedir. Ama bilmiş olsunlar ki asıl (bu tutumlarıyla) belânın içine düşmüş oldular. Yani bilmiş olsunlar ki kötülük ve günahın içine düşmüş oldular. Başımı derde sokma! meâlindeki âyet günaha ve kötülüğe düştüler anlamına gelir: “Ve lâ teftinni” sözünün beni günaha sokma ve beni savaşa çıkarma ve “ve lâ teftinni” sözünü “bana zorluk verme ve bana meşakkat, zorluk ve darlık emretme” diye yorumlayanlara göre Allah şöyle der: Dikkat edin zorluk ve darlığa düşecekler. Cehennem inkârcıları mutlaka kuşatacaktır. Yani cehennem onları kuşatacaktır, tâ ki hiçbir çıkış ve kurtuluş yeri bulamayacaklar. Veya cehennem onları alttan, üstten, önden, arkadan, sağ ve soldan kuşatacaktır. Cehennem onları öyle kuşatacaktır ki bütün organlarına isabet edecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak. Allah kullarını bununla korkutup uyarıyor. Ey kullarım! Bana karşı gelmekten sakının”. Cenâb-ı Hak cehennemin onları kuşatacağını bildirmiştir. Bunda münafıkların kâfir olduklarına dair delil vardır. Çünkü O, âyetin baş tarafında münafıkların niteliklerini, sonra da cehennemin kâfirleri kuşatacağını bildirmiştir. --- Dipnotlar: 25 “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte

Tevbe 9:50

Sen iyi bir sonuç elde etsen bu onlara üzüntü verir; ama başına bir musibet gelse, “Biz tedbirimizi önceden almıştık” derler. Denildi ki: Eğer sen iyi bir sonuç elde etsen. Yani ganimet, yardım ve düşmana karşı zafer elde etsen, bu durum onlara üzüntü verir. Ama başına bir musibet gelse. Yani başına felâket ve hezimet gelse, bununla sevinirler. Onlar şöyle derler: Biz tedbirimizi önceden almıştık. Yani biz işimizde tedbirimizi almış ve ihtiyatlı davranmıştık. Nitekim onlarla sefere çıkmadık ki onların başına gelenler bizim başımıza gelsin. [§]Biz tedbirimizi önceden almıştık meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani görünürde müminlere uymayı açıkladık, fakat gizlilikte kâfirlerle birlikteydik ve gerçekte onlarla dostluk kurduk. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen iki durumu beklemeleridir: “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, Sizinle bereber değil miydik? derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler”. Sevine sevine dönüp giderler. Bu, kâfirler sevine sevine dönüp giderler mânasına gelebilir. Âyette Hz. Muhammed'in nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü bilinmektedir ki onları üzen şeyleri gizliyorlar ve açıklamıyorlardı. Sonra Resülullah onların gizlediklerini bildirmiştir. Bu durum, onun, bunları Allah katından öğrendiğini göstermektedir.

Tevbe 9:51

De ki: 'Allah bize ne yazmışsa başımıza ancak o gelir. Bazı âlimler şöyle demiştir: Allah bize ne yazmışsa. Yani Allah bize ne hükmetmişse. Yani Allah bizim için ne hükmetmişse başımıza ancak o gelir. Bazıları şöyle demiştir: Allah bize ne yazmışsa. Yani Kur'ân'ın getirdiği hususlar. Bu, şu ilâhi beyana tekabül eder: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Bu, Allah'ın Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da yer almış gerçek bir vâdidir”?, Allah bize ne yazmışsa başımıza ancak o gelir meâlindeki âyet şu mânaya da gelebilir: Başımıza ancak âhiretteki itibar, değer, ebedi nimetler gelir. Yani her ne kadar sizler bunlarla seviniyor olsanız da başımıza ancak bu durumlar gelir. Bize bunları yazan bizim mevlâmızdır. Yani O, bizim Rabb'imizdir. Biz O'nun kullarıyız. O, şer olsun hayır olsun bize dilediğini yazar. Yani Allah'ın bize bahşettiği şeyler, yani helâl ve mübah kıldığı şeyler. Hüküm vermeye (kazâ) gelince, onların lehine olan hususlarda bu, oldukça az söylenir. Asıl onların aleyhine hükmedilen durumlar için söylenir. Yazmaya gelince bu, onların lehine ve aleyhine olan ve onlar için helâl ve mübah olan hususlarda olur. 333 (SJMüminler yalnız Allah'a güvenip dayansınlar. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bu, bildirme mânasında olabilir. Yani müminler Allaha güvenip dayanırlar, ondan başkasına güvenip dayanmazlar. Bunun yanı sıra bu beyan, emir mânasında da olabilir. Yani ey müminler Allaha güvenip dayanın.

Tevbe 9:52

Deki: Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz, sonuç ne olursa olsun (bize göre) iki güzellikten biridir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz, iki güzellikten biridir. Yani şehadet, ebedi hayat ve rızık ve itibar”. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar”. İki güzellikten biri meâlindeki cümlede belirtilen iki güzelliğin dünyadaki ganimet ve zafer olması mümkündür. O, şöyle buyurmaktadır: Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz, iki güzellikten biridir. Yâ âhiretteki ebedi hayat, güzel rızık ve itibar veya dünyadaki ganimet ve zafer. Bizim hakkımızda beklediğiniz bunlardır. Bizim sizinle ilgili beklentimize gelince, Allah, katından bir belâ gönderecektir. Öldürülürseniz bu, âhiretteki azaptır. Veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir. Yani bizim elimizle öldürülmenizdir. Haydi siz akıbetimizi bekleyin. Yani hakkımızda kötülük bekleyin. Biz de sizinle beraber akıbetinizi bekleyelim. Size gelecek olan azabı. Onların bizim hakkımızda bekledikleri, sadece kötülük ve helâk olmaktır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette bildirdiği şu ilâhi beyan gibidir: “Ve başınıza kötü hallerin gelmesini bekler durur”, Onlar bizim hakkımızda iyilik beklemiyorlardı. Fakat belirtmiş olduğumuz kötülükleri bekliyorlardı. Fakat bu durum, her ne kadar bu münafıklar hakkında helâk ve kötülük olsa da, müminler hakkında âhirette iyiliktir.

Tevbe 9:53

De ki: İster gönüllü harcayın ister gönülsüz, sizden asla kabul edilmeyecek! Bazı âlimler şöyle demiştir: Âyet cihat hakkındadır. Münafıklar, müminlere emredildiği şekilde kâfirlere karşı cihadı ve savaşa katılmakla emrolunmuşlardı. Sonra onlardan cihada çıkanlar da vardı. Onların bir kısmı ise başkasını hazırlıyor, kendisi ise geri kalıp oturuyordu. Bir kısmı ise istemeyerek cihada çıkıyordu. Ve bunun gibi durumlar. Bunun üzerine şu meâldeki âyet inmiştir: İster gönüllü harcayın, ister gönülsüz -yani korkarak- sizden asla kabul edilmeyecek. Âlimlerin bir kısmı âyetin zekât hakkında olduğunu söylemiştir. Buna göre Allah müminlerin mallarında zekâtı farz kılmıştır. Münafıklar ise mümin olduklarını açıklamışlardır. Bunlar zekâtı ödüyorlardı. Fakat bunların bir kısmı gönüllü, bir kısmı ise gönülsüz ödüyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: İster gönüllü harcayın ister gönülsüz, sizden asla kabul edilmeyecek! Çünkü onlar, Allah'a yakınlık istemiyorlar, içlerinden gönülsüz bir şekilde harcıyorlardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “onlar harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar”? buyurmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, onların harcamalarını kabul etmeme sebebini açıklamıştır. O da zira siz günaha gömülmüş kimseler oldunuz meâlindeki beyanıdır. Zira siz günaha gömülmüş kimseler oldunuz. Yani siz günahkâr kimseler idiniz. İdiniz anlamındaki “küntüm” sözcüğü “gönülsüz harcadıgınızdan dolayı günahkâr oldunuz” mânasına gelebilir. Zira onlar imanlarını açıklamışlar, sonra bunu terketmişlerdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Şöyle ki, onlar sözde inandılar ama gerçekte inkâr ettiler”. Cenâb-ı Hak, onların iman ettiklerini sonra inkâr ettiklerini bildirmiştir. Önceki durum da buna göredir. 3 Yl yük YI JES aS YILI OSG YS alez

Tevbe 9:54

Yaptıkları harcamaların kabul edilmesine engel olan esas sebep de şudur: Onlar Allah'ı ve peygamberini tanımadılar; namaza da ancak üşene üşene gelirler ve harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar. Bu âyette iki yön vardır. Bunlardan biri Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetini ispat etmektir. Çünkü o, onların namaza üşene üşene geldiklerini bildirmiştir. [§] Halbuki zâhirde onlar, namaza müminlerin geldiği gibi geliyorlardı. Sonra o, onların namaza üşene üşene geldiklerini bildirmiştir. Bu durum, onun bunu Allah'tan öğrendiğini göstermektedir. Aynı şekilde o, onların harcamalarını gönülsüz olarak yaptıklarını bildirmiştir. Halbuki onlar zâhirde müminlerin onayını almak için riyakârlık yaparak harcama yapıyorlardı. Sonra o, onların gizli dünyalarında gönülsüz olduklarını bildirmiştir. Bu durum, onun bunu Allah'tan öğrendiğine delâlet eder. 234 Bir sonraki âyet-i kerime. İkincisi şudur: Allaha yakınlık ve ibadetlerin kabul edilmesi ancak imanın hakikatiyle gerçekleşir. İman bu ibadetlerin yerine gelme ve yakınlığın kabul edilme şartıdır. Yoksa bu ibadetlerin kendileri iman değildir. Çünkü onlar zâhirde iman ettiklerini açıklıyorlar, inkâr ettiklerini ise gizliyorlardı. Bu, belirtmiş olduğumuz durumu göstermektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Namaza da ancak üşene üşene gelirler. Âyetteki kelime, “Küsâlâ” “Keslâ” ve “Kesâlâ” şeklinde de olmak üzere üç şekilde kullanılır. Hepsinin anlamı ise aynıdır. Bu mâna da, onların namaza ancak ağır davranarak geldikleridir. Çünkü onlar bunu Allah'a yakınlık olarak görmüyorlardı. eğil il il Yal Ya İzel Sea M3 COE as eğimi! API Gal! 5 gl cs?

Tevbe 9:55

O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, takdim-te'hir üzeredir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: O halde dünya hayatında onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah bu imkânları vermekle, onlara âhirette eziyet çektirmeyi istiyor. Bazıları da şöyle demiştir: Âyet bildirildiği üzeredir. O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünyada ve âhiret hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor. Dünya hayatında eziyet çektirme, onlara cihadın farz kılınması ve savaşa çıkmakla emrolunmalarıdır. Bu, onlara zor ve ağır geliyordu. Dolayısıyla bu, onlara eziyet çektirmektir. Bu, başka bir âyette bildirilen durumdur: “(Gelseler de) size karşı pek hasistirler. Hele korku gelip çattı mı, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince ise, mala düşkünlük göstererek sizi sivri dilleri ile incitirler. Onlar iman etmiş değillerdir; bunun için Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah'a göre kolaydır”. Veya dünyada eziyet çektirme, öldürülmedir. Eğer sefere çıkmazlarsa öldürülürler. 379 [S] Âyette Mütezile'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü onlar diyorlar ki: Allah bir kimseye din konusunda en yararlı olandan (aslah) başkasını vermez. Ayrıca Cenâb-ı Hak, Resülullah'a “onların malları da evlatları da seni imrendirmesin” buyurmuştur. Şayet Allah, onlara mal ve evlatları sadece iyilik ve fayda için vermemiş olsaydı, sanki şöyle buyurmuş olurdu: Onlara verdiğim iyilikler ve faydalar seni imrendirmez. Bu uzak bir yorumdur. Dolayısıyla bu durum, Allah'ın kullarına din konusunda onların yararlarına olmayan şeyleri de verebileceğini göstermektedir. “Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar” meâlindeki âyette onların görüşlerini reddetmeye dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz!” buyurmuş, sonra da “Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar” diye açıklama yapmıştır?”. O, iyilikleri için bunları vermiyor. Bu durum, Allah'ın, kullarına din konusunda faydalarına olmayan şeyleri de verebileceğini göstermektedir. Çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor meâlindeki âyette Cebriyye'nin görüşünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak dünya ve âhirette azap edeceğini, bununla birlikte onları, fiilleri bulunmayan hususlarda karşılıksız bir şekilde azap etmeyeceğini bildirmiştir. Bu durum, onların bunda etkin bir fiillerinin olduğunu ve Allah'ın, yapmış oldukları fiil sebebiyle onlara azap ettiğini göstermektedir. Çünkü Allah onlara bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor meâlindeki âyette, Allah'ın, onlara verdiği her şeyi, bunlarla onları bağışlamak için vermediğine dair delil vardır. Fakat O, onların durumunu bildiği için vermektedir. Cenâb-ı Hak, onlara vermiş olduğu malları ve diğer şeyleri, kendilerini helâk edecek durumlarda kullanacaklarını bilince, bunları bu sebeple verir. Bunları kendi kurtuluşları için kullanacaklarını bildiği kimselere ise onlara merhamet etmek için verir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak herkese kendilerinde vuku bulacak durumu bildiğine göre verir. Çünkü O, onlara bilgisinin dışında bir şeyi vermiş olsa, vermesinde hata etmiş olur. Canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor. Denildi ki: Korkudan dolayı canlarının çıkmasını ve helâk olmalarını. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Canı ağzından çıktı” denilir. Denildi ki: Canlarının yok olmasını. Tıpkı “Bâtıl yıkılıp gitti!” meâlindeki âyette belirtildiği gibi. Yani yok olup gitti. [§] Aynı şekilde Ebü Ubeyde şöyle demiştir: “Zeheka” “telef oldu” yani yok olup gitti”. Âyette Resülullah'ın nübüvvetini ispat etmeye dair delil vardır. Çünkü o, onların canlarının kâfir olarak çıkacağını bildirmiştir, âkıbetleri de onun bildirmiş olduğu şekilde gerçekleşmiştir. Bu durum, onun bunu Allah'tan öğrendiğini göstermektedir.

Tevbe 9:56

Sizden olduklarına dair Allah'a yemin de ederler. Yani din konusunda iç dünyalarında. Çünkü zâhirde onlardandılar. Cenâb-ı Hak halbuki onlar sizden değildir buyurmuştur. Yani din konusunda iç dünyalarında. Fakat onlar korkak bir topluluktur. Yani öldürülmekten korkmaktadırlar. Böylece kendilerini müminlere uymuş gösteriyorlar. aza İŞİ İLEN İLA İLERİ İşl e 31 FES O vo”

Tevbe 9:57

Eğer sığınacak bir yer, barınacak mağaralar veya girilecek bir kovuk bulsalardı, oraya sokulurlardı. Denildi ki: Sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar -yani dağlardaki mağaralar- veya girilecek bir kovuk -yani yerdeki bir izbe kovuk- bulsalar, oraya sokulurlardı. Yani oraya dönerlerdi. Koşarak. Yani koşmak suretiyle. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Melce” (tai) dağlardaki sığınaktır. “Mağârât” mağaralar demektir. “Muddehal” yerdeki kovuk demektir?, Ebü Avsece şöyle demiştir: Mağaralar sığınak gibidir. Bu, kişinin içinde korunmuş olduğu yerdir. Kovuk ise aynı şekilde insanların içine girdiği yerdir. Koşarak. Yani hızlı bir şekilde hareket ederek. Bu kelimenin kökü hakkında şöyle denilir: “Cemehat ed-dâbbetü”, “tecmehü”, “cimâhan” (Guz) “fe hiye câmihun”. Bu kelime koşmak mânasındadır. İbn Kuteybe de böyle demiştir”. (JEbü Muâz?” şöyle demiştir: “Cemüh”, kafasına ve hevasına uyan demektir. Bazıları şöyle demiştir: Veya girilecek bir kovuk bulsalar. Yani aralarına girecek insanlar bulsalar. Size değil, oraya dönerlerdi. Bunun aslı şudur ki onlar şayet sığınacakları güvenli bir yer bulsalardı, oraya dönerlerdi. Yani hemen oraya koşarlardı, size iman ettiklerini açıklamazlardı. Fakat onların böyle bir durumları yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır. YO bas AISI a İzka;

Tevbe 9:58

Onlardan. Yani münafıklardan. Sakadaların taksimi hususunda sana dil uzatanlar da var. Sadakalardan dolayı onlara sadaka vermene tamah ederek seni ziyaret ederler. Denildi ki: Sana dil uzatırlar. Yani sadakaları sormak için seni ziyaret eder. Yani onlar sadakalardan dolayı onlara vermen için seni ziyaret ederler. Nübüvvetten dolayı veya dine rağbetten dolayı seni ziyaret edip sana gelmezler. Fakat sadakalar vesilesiyle seni ziyaret edip sana gelirler. Şayet bunlardan kendilerine verilmişse hoşnut olurlar. Senden razı olurlar ve seni yüceltirler. Eğer onlara vermemişsen hemen öfkelenirler. Çünkü Resülullah'a gelmeleri ve onu ziyaret etmeleri sadaka dolayısıyladır. Bu sadakalardan kendilerine bir şey verilmemişse öfkelenirler. Bu konuda şöyle diyenler vardır: Sakadalar hususunda sana dil uzatanlar da var. Yani sadakalar hakkında seni eleştiriyor. Yani sadakaların taksimi hususunda. Ebü Said el-Hudri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah insanlar arasında sadakaları paylaştırdığı bir sırada kendisine Zülhuveysıra et-Temimi denilen bir kişi gelerek “Âdil ol! Yâ Resülallah” dedi. Hz. Peygamber ona “Yazıklar olsun sana! Ben âdil olma2 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 188. X Bükeyr b. Ma'rüf el-Esedi Ebü Muâz veya Ebu'l-Hasan en-Nisâbüri ed-Dâmeğâni (6. dıktan sonra kim âdil olabilir” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer “Bana izin ver yâ Resülallah onun boynunu vurayım” dedi. Resülullah ona “Bırak onu, onun öyle arkadaşları var ki sizden biriniz onların namazlarına baktığında kendi namazını, onların oruçlarına baktığında kendi orucunu küçük görür -yani onların namazlarını ve oruçlarını üstün bulduğundan kendi namazını küçük görür-. Bunlar, okun yaydan fırlaması gibi dinden çıkarlar. Uzun bir hadis rivayet edilmiştir. Bu adam, Hâriciler'dendi ve Ali b. Ebü Talib'in (r.a.) öldürdüğü bir kişidir”. ELİN ELLE ji gi Meri Bizi IT pgg alak a

Tevbe 9:59

Halbuki Allah ve resülünün verdiğine razı olsalardı. Allah'ın onlara verdiği rızık. Resülünün verdiği sadakalar. “Bize Allah yeter, Allah da resülü de bize lütuf ve kereminden yine verir” deselerdi. Denildi ki: Şayet onlar Allah'ın kendi lütfundan -yani kendi dininden- verdiğine razı olsalardı. Ve resülünün verdiğine razı olup “bize Allah yeter” deselerdi. Bu onlar için bu sadakalara tamah etmekten ve bu konuda Resülullah'ı eleştirmekten daha hayırlı olurdu. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın verdiğine razı olsalardı. Kendi lütfundan. Yani Resülullah'ın kendilerine vermiş olduğu sadakalardan razı olsalardı ve Allah'a yönelselerdi, bu onlar için bu sadakalara tamah etmekten, Resülullah'ı eleştirmekten ve ona öfkelenmekten daha hayırlı olurdu. Yuka, kusur demektir. “Lemmâz” ve “lâmiz” ayıplayan anlamına gelir. Yine “hemmâz” ve “hâmiz” arkadan çekiştirip ayıplayan demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Sana dil uzatanlar. Yani seni ayıplayanlar ve seni eleştirenler. Bir kimsenin arkasından konuşup onu ayıpladığında “Hemezte fulânen ve lemeztehü” denilir. “Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan herkesin vay haline!”: meâlindeki âyet de böyledir.

Tevbe 9:60

[Zekâtta Pay Sahipleri] Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler. Âyetin daha önce belirtilen şu ilâhi beyanda bildirildiği üzere sadakanın (zekât) verileceği yerleri™ açıklamaya dair olması uygundur: “Onlardan sadakaların taksimi hakkında sana dil uzatanlar da var. Şayet bunlardan kendilerine verilmişse hoşnut olurlar, verilmemişse hemen öfkelenirler”?7. Nitekim belirtildiğine göre münafıklar Resülullah'a geliyor ve ondan sadakalardan istiyorlardı. O, bundan verdiğinde razı oluyorlar, vermediğinde ise onu eleştiriyor ve bunun için kınıyorlardı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak sadakaların bunlara ait olmadığını açıklamıştır. Aksine sadakalar, müslümanların yoksulları ve düşkünleri içindir. Aynı şekilde âzat edilecek antlaşmalı köleler ve borçlular sınıfı da böyledir. Sadaka, ötekiler için değil, bu kimselerden müslüman olanlar içindir. Bu konuda gelen rivayetler buna delil teşkil etmektedir. Resülullah'tan rivayet edildiğine göre o, sadakaları olduğu gibi vermiş ve bir sınıf için ona getirilmiştir. Yine onun Akra' b. Hâbise yüz deve verdiği, falan kişiye de şöyle verdiği rivayet edilmiştir”. Sahâbeden de onların sadakayı tek bir sınıfa verdikleri rivayet edilmiştir. Yine Huzeyfe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunlar zekâta hak sahibidirler. Bu sınıflardan hangisine verirsen, bu sana yeter”, İbn Abbâs'ın da böyle söylediği rivayet edilmiştir”. Hz. Ömer'den onun davar, inek ve koyunların zekâtını topladığında, süt verene baktığı ve kendilerine yetecek kadar Ehl-i beyte verdiği rivayet edilmiştir. O, bir eve on pay vermekteydi. O “Yetecek kadar vermek, yetmeyecek kadar vermekten daha hayırlıdır” veya buna benzer bir söz söylemekteydi. ( Yine rivayet edilmiştir ki ona bu konuda sorulmuş, o şöyle demiştir: Allaha yemin olsun ki, onlardan birine yüz dişi deve veya yüz erkek deve gitse de onlara zekâtı vereceğim”!. Ali b. Ebü Tâlib'den (r.a.) rivayet edilmiştir ki kendisine bir zekât malı getirilmiş ve o, bunu bir ev ahalisine göndermiştir. Bunlar sahâbenin seçkinleriydi; onlar zekâtın bir sınıfa verilmesini caiz görmüşlerdir. Şayet her bir zekâtın, bazılarının dediği gibi eşit bir şekilde bildirilen bu sınıflar arasında taksim edilmesi gerekli olsaydı, Allah şöyle buyururdu: Sadakalar, fakirler ile onlarla beraber bulunan sınıflar arasında pay edilir. Tıpkı “miras falan kişinin yakınlarınındır” denilmesi gibidir. Yani bu konuda yabancıların hakkı yoktur. Eğer “miras falan kişinin yakınları arasındadır” denilirse her birinin bunda hakkı olur. Çünkü “beyne” harfi hepsinin eşitlenmesini gerektirir. “Lehum” sözü ise başkasının bunda hak sahibi olmadığı mânasını gerektirir. Görmez misin ki “Hilafet Abbâsoğulları içindir” denilir ve bunda başkasının hakkının olmadığı kastedilir. Yine “Hacılara su verme görevi (sikâye) Haşimoğulları içindir” ve benzeri sözler söylenir. Bundan, onların aralarında eşit oldukları kastedilmez. Aksine bundan, bu konuda başkasının hak sahibi olmadığı kastedilir. Sonra, eğer âyette “Sadakalar, fakirler ile onlarla birlikte zikredilenler arasında pay edilir” buyurulsaydı, her bir sadakanın âyette belirtilen bu sınıflar arasında pay edilmesi gerekınezdi. Çünkü sadakalar için kesinti yoktur. Aksine süresi vardır. Zira bir sadakanın bir sınıfa ödenmesi durumunda hemen başka bir sadaka getirilir ve başka bir sınıfa ödenir. Bütün bu sınıflarda böyle yapılır. Sonra, imamların hiç birinden, bu sınıfların talebini üstlendiği ve bunlar arasında pay ettiği bildirilmemiştir. Aynı şekilde mal sahiplerinin hiç birinden de bildirmiş oldukları bu kimseler arasında tek bir sadaka pay ederek ödedikleri rivayet edilmemiştir. Bu durum, âyetin bizim belirtmiş olduğumuz yoruma göre anlamlandırılması gerektiğini göstermektedir. Çünkü her sadakanın bunların aralarında eşitlenmesi mânasında olsaydı, bu şekilde pay etmemeleri ve bunlardan bazılarının hakkını vermemeleri caiz olmazdı. [9] Sonra, eğer devlet başkanı bu sekiz sınıfı bulmayı üstlense buna güç yetiremez. Bu, söz konusu hitabın bizim hasımlarımızın zannettiği mânaya gelmediğini göstermektedir. Çünkü eğer gerçek, onların her sadakada eşitlenmesi olsaydı, bir beldede antlaşma üzere âzat edilecek köleler veya bu sınıflardan birini bulamadığında, sahiplerini bulamadığı hissenin miktarını düşürmesi gerekirdi. Bu gerçeğe uzak bir yorumdur. Rivayet edildiğine göre Resülullah Muâz'ı Yemen'e göndermiş ve ona şöyle buyurmuştur: “Onların zenginlerinden al ve fakirlerine dağıt”. O, her beldenin sadakasının başka beldelere verilmesini hoş görmüyordu. Âyetin yoksullar ve düşkünlere ödenen fey ve diğerleri olmak üzere tüm sadakalar anlamına gelmesi mümkündür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bunların bütün bu sadaka çeşitlerinin ödenme yeri olduklarını açıklamıştır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Hasat günü de hakkını verin”? ve “Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al!” Ayrıca âyetin, belirlenmiş malların zekâtı anlamında olması da mümkündür. Buradaki anlam belirtmiş olduğumuz gibidir. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Bir kişi vasiyet eder ve derse ki: Malımın üçte biri, falanın, falanın ve falanındır. Bu mal, söz konusu kişiler arasında eşit olarak pay edilmez mi? Öncekinin bunun gibi olmasını engelleyen nedir? Buna şu cevap verilir: Sadakalar vasiyetlere benzemez. Buna göre vasiyet, bilinen bir mal hakkında olur ki bu mal kişinin ölmesinden sonra artmaz. Buna bir süre de belirlenmez. Sadakalar ise birbirine eklenerek artar. Bir mal bittiğinde başka bir mal gelir. Bir sene geçtiğinde diğer bir sene yeni bir malla gelir. Eğer devlet başkanı yanındaki her şeyi sadaka olarak verse, sonra kendisine borçlular gelse, kendisine bu kişilere vereceği başka bir sadaka getirilir. [9] Bununla herkesin durumu düzelir. Zira kıyâmete kadar malların kesilmesi söz konusu değildir. Sadaka nasıl sekiz esasa göre pay edilir. Oysa zekât memurlarının yaptıkları çalışma miktarınca pay alacaklarında bir ihtilaf yoktur. Taksim bir sınıfta bozulduğunda hepsinde bozulur. Dolayısıyla zekât memurlarında olduğu gibi her sınıfa ihtiyacı oranında verilir. Yine “müellefe-i kulüb”un payı ne yapılır? Ki bu pay ortadan kalkmış ve neshedilmiştir. Zira buna göre Hz. Ebü Bekir ve Hz. Ömer gibi bazı sahâbilerin bu paydan bir şey vermedikleri rivayet edilmiştir. Bu pay, diğer paylara eklenmez mi? Bir durumda sekizde bire ekleme caiz olduğuna göre başka bir durumda bundan eksiltilmesi de caizdir. Yoksullar ve düşkünler meselesinde de farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları yoksulların muhacirler olduğunu söylemiştir. Tıpkı şu beyanda oldugu gibi: “(Bu gelirler) yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan yoksul muhacirlerin hakkıdır”5, Düşkünler ise hicret etmeyen kimselerden olur. Bazıları şöyle demiştir: Fakir, kendisinde bir kötürümlük bulunan kişidir; Düşkün ise kendisinde bir kötürümlük bulunmayan, fakat muhtaç olan kimsedir. Bazıları da şöyle demiştir: Yoksullar, dışarı çıkmayan, insanlardan istemeyen, yoksulluklarını gizleyen kimselerdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder”, Düşkünler ise insanlardan isteyen kimselerdir. Hasan-ı Basri de böyle söylemiştir”. Hz. Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Düşkün, malı olmayan kimse değildir. Aksine düşkün, kazanç yeri bulunmayan kimsedir. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yoksullar, müslümanların yoksullarıdır. Düşkünler ise gezip dilenenlerdir?. Bu, Hasan-ı Basri'nin söylediği görüşe yakındır. Esam'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yoksul, istemeyen kimsedir -bu başlangıçta belirtmiş olduğumuz görüştür-. Düşkün ise ihtiyaç duyduğunda isteyen; ihtiyacı olmadığında ise kendisini tutan kişidir. [§]Ebů Hureyre'den rivayet edilen bir hadise göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Düşkün, dolaşarak insanlardan isteyen, bir-iki lokma ve bir-iki hurma verilen kimse değildir.” Denildi ki: Yâ Resülallah! O halde düşkün kimdir? O, şöyle buyurdu: “İhtiyacını giderecek bir şey bulamayan, maddi durumu bilinmediğinden kendisine bir şey verilmeyen, bununla birlikte kalkıp insanlardan da istemeyen kimsedir”. Eğer bu hadis zâhiri mânaya hamledilirse “düşkün, insanlardan istemeyen kimsedir” diye söyleyen kişinin görüşü reddedilir. Fakat bunun mânasının -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- şöyle olması mümkündür: İnsanlardan isteyen kişi size göre düşkün olsa da insanlardan istemeyen ondan daha düşkün bir kimsedir. Düşküne bunun dışında bir mâna verilmez. Çünkü Allah insanlardan istemeyen kimseyi yoksul olarak isimlendirmiştir. Hadisi, âyetle uyumlu olma imkânı bulunduğu müddetçe âyeti aykırı görmek caiz değildir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yakını olan bir yetimi yahut aç açık bir yoksulu...9 “Aç açık” anlamına gelen “zâ metrabeh” sözü hakkında denildi ki: Yoksulluğundan dolayı o, kendisiyle toprak arasında bir engel olmayan kimsedir. Dolayısıyla bu durum, -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- düşkünün şiddetli yoksulluk içerisinde olan kimse olduğunu göstermektedir. Yoksul ise hiçbir şeye sahip olmayan, fakat yoksullukta ve ihtiyaçta düşkünün durumunda olmayan kimsedir. Hz. Ömer'in “Düşkün, malı olmayan kimse değildir; bilakis düşkün, kazanç yeri bulunmayan kimsedir” meâlindeki sözü buna delil teşkil etmektedir. Sanki şöyle demektedir: Malı olmayan, fakat kazanç yeri bulunan kimse yoksuldur. Düşkün, yoksuldan daha kötü bir durumda olan kimsedir. Onun malı olmadığı gibi kazanç yeri de bulunmamaktadır. Resülullah'ın (s.a.) “Düşkün isteyen kimse değildir; bilakis düşkün, maddi durumu bilinmediğinden kendisine bir şey verilmeyen, bununla birlikte kalkıp insanlardan da istemeyen kimsedir” meâlindeki sözüne, eğer “Bu maddi durumu bilinmediğinden kendisine bir şey verilmeyen kimse, başkası da onun gibi düşkün olmasına rağmen diğerinden daha düşkün bir durumdadır” anlamı verilirse, bizim belirtmiş oldugumuz mânaya uygun olur. Çünkü biz diyoruz ki: Düşkün, şiddetli yoksulluk çeken kimsedir. Bu kişi, kendisine önceki kişi gibi zarar dokunmamış olsa da yoksul olabilir. Düşkünün dışarıya çıkan kimse olduğunu söyleyenlerin sözü bu mânaya gelir. Çünkü müslüman yoksulun hali, gücünün yettiğine tahammül etmek ve iffetli davranmak, gücü yettiği halde çıkarak insanlardan istememektir. Onun dışarı çıkışı çok darlıkta olduğunu ve kötü durumunun arttığını göstermektedir. Dolayısıyla her iki görüş de tek bir anlama varır. Şayet yoksul, belirtmiş olduğumuz sebeplerle maddi durum bakımından düşkünden daha iyi bir durumdaysa, az bir mal sahibine sadaka ödemek caizdir. Çünkü o, her ne kadar yoksulluğunda hiçbir şeye sahip olmayan düşkünün durumu değilse de yoksuldur. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sadakadan kendisine verilmesi caiz olan yoksul hakkında Hüseyin b. Ali'den (r.a.) rivayet edilmiştir ki: Resülullah (s.a.) “At üstünde gelmiş olsa da yardım isteyenin hakkı vardır” buyurmuştur“, Yine Ebü Hureyreden Resülullah'ın “At üstünde gelmiş olsa da isteyene verin” buyurduğu rivayet edilmiştir?. Gelen bazı rivayetlere göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Kendisine yetecek kadar malı bulunduğu halde başkasından isteyen bir kul -veya bir kişi demiştir- bu istemesiyle ancak kıyâmet günü yüzünde yaralar -veya çizikler- olduğu halde gelecektir” O şöyle demiştir: “Yâ Resülallah! Kendisine yetecek mal nedir?” Bunun üzerine Resülullah “elli dirhem veya bu miktarda altın” buyurmuştur?©, Bazı rivayetlerde o, “Kırk dirhemi olduğu halde başkasından isteyen kimse, yüzsüzlük ederek istemiş olur”? buyurmuştur. [§]Hz. Ali ve Abdullah'ın şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “Elli dirhemi veya buna mukabil altını olan kimseye zekât helâl olmaz”. Hz. Ömer'den de böyle bir rivayet vardır. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir adam Resülullah'a şöyle diyerek sorar: Benim elli dirhemim vardır. Ben birikim sahibi miyim? Resülullah “evet” diye cevap verdi. Bazı rivayetlerde Ebü Hureyre'nin şöyle dediği nakledilmiştir: Resülullah (s.a.) “Zekât zengin ve güçlü kuvvetli kimseye helâl değildir” buyurmuştur?, Bazı rivayetlerde “Kazanç elde edebilen güçlü-kuvvetli kimseye helâl değildir” diye geçmektedir”. Hz. Peygamber'in “Zekât zengin ve güçlü kuvvetli kimseye helâl değildir” sözü, sadakaya yönelmenin ve bunu istemenin yasaklanması mânasına gelecek şekilde yorumlanır. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu görmez misin?: “Zekât üç durumdan birinde ancak helâl olur.” Akabinde bunlardan birini bildirir: “veya zillet sebebiyle toprağa düşürücü fakirlik.” Bu, sağlıklı ve güçlü-kuvvetli kimsenin kabul etmesini mübah kılar. Görmez misin ki Resülullah'tan isteyen iki adama o, “Eğer dilerseniz size veririm” demiştir. Eğer o ikisine haram olmuş olsaydı Resülullah onlara haram olanı vermezdi. Fakat söz konusu hadis, istemeyi yasaklamak anlamına gelir. Selmandan onun Resülullah'a sadaka getirdiği rivayet edilmiştir. Resülullah ashabına “yiyiniz” buyurmuş, fakat kendisi yememiştir?. Hiç kimse Hz. Peygamber'in ashabının zayıf ve hasta kimseler olduğunu zannetmez. Bu, Hz. Peygamber'in zaruret hali dışında insanlardan istemeyi ve buna yönelmeyi yasaklamak istediğini açıklamaktadır. Yoksa bu, söz konusu durumun haram oluşu anlamında değildir. Yine iki yüz dirhem veya bunun değerinin altında malı bulunup sahip olduğuyla düzgün bir yaşam süren kimsenin sadaka alması mekruhtur. Görmez misin ki Hasan'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'ın ashabı, kendilerinde on bin dirhem değerinde silâh, at ve teçhizat ile akarları bulunduğu halde sadaka alıyorlardı. Bu güzel bir davranış; bundan müstağni kalarak iffetli davranmak ise daha güzeldir. Bu durum, Resülullah'ın (s.a.) şu hadisleri dolayısıylardır: “Kim mevcut durumuyla yetinirse Allah onu zenginleştirir; her kim tokgözlü olup iffetli davranırsa Allah onu kanaatkâr kılar”; “İçinizden birinin bir ip alarak odun toplaması, insanlardan bir şey istemesinden -ki verirler veya vermezlerdaha hayırlıdır”, Sadakaların toplanmasında görevli olanlar. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bunlara sekizde bir verilir. Bazıları “bunlara çalıştıkları kadarıyla verilir?” demiştir. Bazıları ise “kendilerinin ve ailelerinin ihtiyaçları oranında bunlara verilir” demiştir. “Bunlara sekizde bir verilir” diyenlerin görüşüne gelince, bunun bir anlamı yoktur. Zira zekizde birin bunun karşılığına ulaşması mümkündür. Halbuki emeğinin karşılığı onda birin onda birine dahi ulaşmamış olabilir. “Onlara kendilerinin ve ailelerinin ihtiyaçları oranında verilir” diyenlerin görüşüne gelince, bu -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- eğer söz konusu kişi tümüyle kendisini bu işe teslim etmişse ve devlet başkanı bu kimseyi müslümanların işlerinde kullanıyorsa böyledir. Durum böyle olduğunda kendisine ve ailesine yetecek miktar verilir. Fakat eğer her hangi bir vakitte bu çalışmadan ayrılmışsa bu durumda ona yetecek miktarın verilmesi söz konusu olmaz. Bize göre en uygunu bu kimselere emekleri oranında verilmesidir. Bu şekilde devlet başkanı bir kişiyi bir yetimin işlerinde kullandığında ona işinin karşılığı oranında ücret verir. Sadakaların toplanmasında görevli olanlar meâlindeki beyanda devlet başkanları ve kadıların ihtiyaç oranında “beytülmal”den almalarında bir sakıncanın olmadığına dair delil vardır. Yine bunda müslümanlar için çalışan her görevlinin, eğer tüm zamanını bu çalışmaya ayırmış ve diğer menfaat ve işlerden kendisini alıkoymuşsa, bundan ihtiyacı ve rızkı oranında alabileceğine dair delil vardır. (JKalpleri kazanılacak olanlar. Daha önce Resülullah'ın (s.a.) münafıkların liderlerine kalpleri bununla kazanılarak müslüman olmaları için sadakalardan verdiğini belirttik. Öyle ki onun falan kişiye yüz deve, falan kişiye şu kadar verdiği rivayet edilmiştir. Yine onun Ali'nin (r.a.) Yemenden tabaklanmış deri içerisinde göndermiş olduğu bir parça altını Akra' b. Hâbis ve falan falan kişi arasında paylaştırdığı rivayet edilmiştir”. Bu konuda Resülullah'ın, İslâm'ın zayıf olduğu ve müslümanların az olduğu, ötekilerin ise çok ve güçlükuvvetli oldukları dönemde özellikle onların liderlerine, kalplerini kazandıracak şekilde sadakalardan verdiğine dair hadisler çoktur. Fakat bugün Allah'a hamd olsun, müslümanların sayısı çoğalmış, din güçlenmiş, diğerleri ise zelil olmuştur. Dolayısıyla bu durum ortadan kalkmıştır. Zira müslümanlar güçlenmişler ve sayıca çoğalmışlardır. Dolayısıyla onlarla müslüman oluncaya kadar savaşılır. Nitekim Hz. Ebü Bekir ve Hz. Ömer'den, belirtmiş olduğumuz görüşü destekleyen rivayetler gelmiştir. Rivayet edilmiştir ki Akra' b. Hâbis ve Uyeyne Hz. Ebü Bekire gelirler ve “Ey Resülullah'ın halifesi, bizim bölgede yararsız ve hiçbir otun bulunmadığı çorak bir arazi var, bunu bize tahsis eder misin?” derler. O da bu araziyi onlara tahsis etmiş, buna dair bir belge düzenlemiş ve Hz. Ömer bu toplulukta yokken onu şahit tutmuştur. O ikisi, buna şahit olması için Hz. Ömer'e gitmişlerdir. Hz. Ömer bu yazılı belgede olanları işitince bunu onların elinden almış, içeriğine bakmış ve daha sonra yırtıp yok etmiştir. Bunun üzerine o ikisi kendi kendilerine söylenerek Hz. Ömer'e kötü sözler söylemişlerdir. Hz. Ömer onlara şöyle demiştir: Hz. Peygamber sizin kalplerinizi kazanmak için size ödeme yapıyordu, [Ş]zira o gün müslümanlar azdı. Bugün EB ise yüce Allah İslâm'ı güçlendirdi. Gidiniz, gücünüz yettiğince çalışıp çabalayınız. Eğer siz gerekeni yapıp beklerseniz, Allah da sizi gözetir. Biz bu hadisin muhtevasını benimsiyoruz. Çünkü Hz. Ebü Bekir, Hz. Ömer'in söylediklerini ve yaptıklarını reddetmemiştir. Dolayısıyla bu, onu onaylaması anlamına gelir. O ikisinin sözü ise delil olarak bize yeter. Bizim bu konuda farklı delillerimiz de mevcuttur. Bunlardan biri şudur: Hz. Peygamber bir toplulukla antlaşma yapıyordu, zira belirtmiş olduğumuz üzere müslümanların sayıca azlığı ve zayıflığı sebebiyle onlara yönelmeye ve onlarla antlaşmaya ihtiyaç duymaktaydı. Allah İslâm'ı güçlendirdiğinde, müntesiplerinin sayısını çoğalttığında antlaşma yapılan kimselerle olan antlaşmaları bozuldu, sonra da onların hepsiyle savaşmak emredildi. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanıdır: “O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir”??. İslâm'ın ikinci durumda içinde bulunduğu hal, müslümanların güç ve kuvvet kazanmaları, bu hususlarda ilk durumun aksineydi. Münafıkların durumu da bunun gibidir. Onlara da ilk durumda gönüllerini alacak ve onları susturacak ödemenin yapılması caizdir. İkinci durumda ise sakıncalıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Âyette, kendisiyle mevcut olan mânanın ortadan kalkması dolayısıyla içtihatla neshinmümkün olduğuna delil vardır. Bu durum, neshin farklı şekillerde olabileceğinin bilinmesi içindir. Hz. Ebü Bekir ve Hz. Ömer'in rivayetinde ölü arazının işlenip tarıma açılmasında devlet başkanının izninin şart olduğuna dair delil vardır. Bu araziler izin olmaksızın mülk edinilmez. Çünkü Hz. Ebü Bekir'e gelen söz konusu iki kişi ona “çorak bir arazi” demişlerdir. Bu ölü arazinin niteliğidir. Âzat edilecek köleler. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bunun mânası âzat etmedir. Kölenin zekât karşılığında âzat edilmesi caizdir. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar âzat edilme karşılığında antlaşma yapılan kölelerdir ki antlaşmaları karşısında bunlardan mallarını almaktaydılar. Dediler ki: Âzat etme, antlaşmalı köleye (mükâteb) ödenene benzemez. [§]O, miktarı öder ve âzat olur. Çünkü âzat etme, mülk edindirme (temlik) değildir. Mülk olmayı ortadan kaldırmadır. Antlaşmalı köleye (mükâteb) ödenen ise mülk edindirmedir (temlik). Bu farklı bir durumdur. Zekât, ancak bir mâlikten diğerine geçtiğinde zekât olur. İkincisi: Âzat etme, âzat edenin mâlik olmasını gerektirir. Onun bundaki hakkı devam eder. Başkasıyla âzat edilmek üzere antlaşmalı olan köleye (mükâteb) zekâtın ödendiği malda, söz konusu kişiye bir hak dönmez ve bunda mâlik olma zorunlu da değildir. Dolayısıyla iki durum birbirinden farklıdır. Üçüncüsü Cenâb-ı Hakk'ın borçlular anlamanı gelen “gârimin” sözüdür. Şayet bir adam borçlu bir kişinin borcunu onun talebi olmaksızın öderse, malının zekâtını ödemiş olmaz. Bu, ancak ödemeyi borçluya yapmışsa zekât olur. Köleyi zekât karşılığında âzat etmek, borçlunun borcunu ödemek konumundadır. Çünkü bunlardan birinde borçlunun ve kölenin kabulüne ihtiyaç duyulmaz. Antlaşmalı köleye (mükâteb) zekât malından vermek ise zekâtı borçlunun kendisine vermek gibidir. Çünkü her iki durumda da kendisinden kabul etmiş kimseye zekâttan ödemiş olur ve alan da bunu teslim almış olur. Bu meselede bir nokta daha vardır ki o da şudur: Ben eğer âzat etmek üzere bir adamdan bir köle satın alsam, bunun karşılığını nakit ödemeden önce bedeli zimmetimde bir borç olur. Bu borcu ödediğimde, ödemem gereken ve zimmetimde bulunan bir borcu ödemiş olurum. Fakat zekât borcumun karşılığında ödemem caiz değildir. Önceki âyetten kalan meseleler: Borçlular. Allah borçluyu sadaka verilecek kimseler arasına dâhil etmiştir. O, hangi yolla kendisine gelmiş olursa olsun üzerinde borç bulunan kimsedir. Bu mânada rivayetler gelmiştir. Hz. Peygamber'in (s.a.) Jşöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İnsanlardan dilenme şu üç şey haricinde helâl değildir: Zillet sebebiyle toprağa düşürücü fakirlik; ağır borç; elem verici bir kan parası vermekle yükümlü olan kimse için”. Bazı rivayetlerde şöyle geçmektedir: “Sadakalar şu beş kişi dışında helâl değildir: Zekât toplamakla görevli olan kimse; sadaka malını, verilen kişiden satın alan ihtiyaç sahibi kimse; borçlu kimse; Allah yolunda savaşan kişi; düşkün bir komşusu olan kimse, şöyle ki: Bu düşküne sadaka verilir, o da zengin komşusuna hediye eder”?, Hasan, Hüseyin, İbn Ömer ve İbn Câfer'den rivayet edilmiştir ki bir adam kendilerinden bir şey istemiş, onlar da bu adama şöyle demişlerdir: Eğer senin istemen şu üç şeyden dolayı ise hakkın vacip olmuştur: Zillet sebebiyle toprağa düşürücü fakirlik; ağır borç; elem verici bir kan parası vermekle yükümlü olan kimse için”. Bu rivayetlerin tümü, borçlunun, borcu çok olsun az olsun, sadaka verilecek kimselerden olduğunu göstermektedir. Eğer denilirse ki: Rivayette “ağır borç” geçmektedir. Buna şöyle cevap verilir: Borçlunun borcunun çok ağır olmaması durumunda borcu oranında sadaka alabileceğine dair âlimler arasında farklı görüş söz konusu değildir. Bu, rivayette söz edilen hususun insanlardan istemenin mekruhluğu dolayısıyla oldugunu göstermektedir. Yoksa haram oluşu mânasında değildir. Böylece deriz ki eğer söz konusu kişinin borcu çok ağır değilse insanlardan istemesi helâl olmaz; fakat borcuna eklenmesi ve bundan dolayı alması helâldir. Allah yolunda (çalışanlar). Denildi ki: Bunlar savaşanlardır. Allah yolunda olanlar meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani Allaha itaatte bulunanlar. Allaha itaate ve hayırlı işlere gayret eden herkes bu kapsama girer. [5]Bu konuda bir mesele: Allah yolunda (çalışanlar). Bu, belirtmiş oldu- K gumuz üzere? malıyla ilişkisi kesilmiş kişidir. Allah onu, ikamet ettiği yerde her ne kadar zengin olsa da, kendisinde ortaya çıkan ihtiyaçtan dolayı sadaka verileceklerden yapmıştır. Buna göre Ebü Said el-Hudri'den rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sadaka şu kişiler hariç zengine helâl değildir: Allah yolunda olanlar; yolda kalmışlar; düşkün bir komşusu olanlar, şöyle ki: Bu kişiye sadaka verirsin, o da komşusuna hediye eder”?”. Bazı rivayetlerde Resülullah'tan, belirtmiş olduğumuz hususlar rivayet edilmiştir. O, şöyle buyurmuştur: “Sadaka beş kişi dışında kimseye helâl değildir. -onda şu ifade geçmektedirveya fakir, şöyle ki sen ona sadaka verirsin, o da zengine hediye eder.” Bir kişi oturacak evi, hazırlık yapacağı eşyası ve elbiseleri olmak suretiyle zengin olur. Bununla birlikte söz konusu kişi bir savaş seferine çıkmayı istediğinde ikamet ettiği durumda ihtiyaç duymadığı şeylere ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçları, seyahat eşyaları, savaşta kullanacağı silâh, üzerinde savaşacağı binek ve hizmetini yürütecek hizmetçi gibi hususlardır. Dolayısıyla bu kişiye, seferinde ortaya çıkan ihtiyaçlarını giderecek sadaka verilmesi caiz olur. Halbuki bu kişi ikamet ettiği yerde sahip olduklarıyla zengindir. Çünkü o, o zaman açıkladığımız hususlara ihtiyaç duymaz. O, seferinde ise zengin değildir. Dolayısıyla “Allah yolunda (çalışma) dışında zengine sadaka helâl olmaz” sözünün mânası ikamet ettiği durumda zengin kişiye hamledilebilir. Böylece sefer için bazı ihtiyaç duyduğu şeyler kendisine verilir. Zira sefer durumu ona yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarmıştır. Görmez misin ki bir kişinin ihtiyaç duymadığı eşyası veya binmediği hayvanı olabilir. Bunlar bu iki yüz dirhem olduğunda zekâttan bir şey alması caiz değildir. Eğer bir hastalığa yakalanır veya sefere çıkarsa binmek için bir hayvana ihtiyaç duyarsa, bu durumda bu kişi zenginlik statüsünden çıkar. Zira onda binme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu durumda bize göre bu kişi sadakadan alabilir. Çünkü bu kişi, kendisinin olan bir şeyi kullanmaya muhtaçtır. Zengin kişi, sahip olduğu şeye ihtiyaç duymayan kimsedir. (SJAynı şekilde savaşa niyet eden kişi de sahip olduğu şeylerden daha fazlasına ihtiyaç duyabilir. Böylece her ne kadar bundan önce onu zengin kılan mülkü azalmamışsa da yardım edilmesi caiz olan kimselerden olur. Bu, -en doğrusunu bilen Allah'tır yamümkündür. Yolda kalmışlar. Denildi ki: Misafir olan kimse. Denildi ki: Sana uğrayan bu kişi -zengin olsa da- malıyla ilişkisi kesilen yolcudur. Yolda kalmışlar. Aynı şekilde bu hüküm, belirtmiş olduğumuz rivayette “yolda kalmış olan kimse hariç zengine sadaka helâl değildir” meâlindeki söze göredir. Yolda kalmışlar ve bununla birlikte belirtilen diğer sınıflar böyledir. Bu hükümde ümmet ittifak etmiştir. Yolda kalmış, denildiği üzere “bir yerden başka bir yere giden kişidir.” İbn Abbâs'tan “yolcu olan müstesna”?! meâlindeki beyanın tefsiri hakkında bunun yolcu olduğu görüşü rivayet edilmiştir. Bu, belirtmiş olduğumuz üzere ikamet ettiği yerde zengin olsa da malıyla ilişkisi kesilmiş olan kimsedir. İşte Allalvın kesin buyruğu budur. Bu beyanın, sadakaları alma hakkı bulunanlarla diğerlerine ilişkin Allah'tan bir açıklama ve bildirim olması mümkündür. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani Allah'tan bir vacip ve farz. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir. --- Dipnotlar: 248 Hadis için bk. Buhâri, “Fardu'l-hams”, 19; Müslim, “Zekât” 140. 29 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 11, 405; Taberi, Tefsir, X, 166; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 9 Taberi, Tefsir, X, 167; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, I V, 221. 31 Amr b. Mürreden babasının şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Ömer'e bedevilerden alınan sadakalara ne yaptığı sorulmuş, o bunun üzerine şöyle demiştir: Allah'a and olsun ki, onlardan birine yüz dişi deve veya yüz erkek deve gitse de onlara zekâtı vereceğim” (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, Il, 422). 52. Bunun benzerleri rivayet edilmiştir. 256 o “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir”. 238 Taberi, Tefsir, X, 158; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 221. 261 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 201; Ebü Dâvüd, “Zekât”, 33; Bu rivayetin senedi iyidir (bk. Aclüni, Keşfü'l-hafâ, II, 193). Mâlik, el-Muvatta', “Sadaka”, 3. İmam Mâlik bunu Zeyd b. Eslemden mürsel olarak rivayet etmiştir. 23 İbn Mâce, “Zekât”, 26; Ebü Dâvüd, “Zekât” 24; Tirmizi, “Zekât” 22. Hadiste “bir okkası bulunan kimse” ifadesi geçmektedir. Resülullah'ın döneminde okka kırk dirhemdi. 25 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 11, 403. Bu, Abdullah b. Mesüd'dan da merfü olarak rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, I, 466). 266 o İbn Mâce, “Zekât” 26; Ebü Dâvüd, “Zekât” 24; Tirmizi, “Zekât”, 23. Tirrnizi bu hadisi hasen kabul etmiştir. 29 Ebü Dâvüd, “Zekât” 24; Nesâi, “Zekât” 89. 2770 Buna benzer hadisler rivayet edilmiştir. 23 İbn Mâce, “Ticârât” 25; Ebü Dâvüd, “Zekât” 26; Tirmizi, “Zekât” 23. 27 o Mâlik, el-Muvatta', “Zekât”, 29; İbn Mâce, “Zekât” 27; Ebü Dâvüd, “Zekât”, 25. 75 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, Il, 426. Yani biraz sonra gelecek olan “yolda kalmışlar” ilâhi beyanının tefsirinde. 27 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 31, 97. Ebü Dâvüd, “Zekât” 25.

Tevbe 9:61

Onlardan peygamberi incitenler var. Cenâb-ı Hak, onların peygamberi incittiklerini bildirmiş, fakat onu nasıl incittiklerini açıklamamıştır. Peygamberi incitenler meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Onu yalanlamalarıyla, ona icabet etmemeleriyle ve onları uymaya davet ettiği konularda ona itaat etmemeleriyle. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Ona işittirdikleri sözlerle, yaptıkları eleştirilerle ve onu yaptıkları kınamalarla incitirler. Ve “o her söylenene kulak veriyor” diyenler var. “Üzün” sözcüğü, kendisinden özür dileyenden özrü kabul eden, kendisinden özür dileyen herkesi dinleyen ve bunu kabul eden kişi demektir. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.) kendisinden özür dileyen kimsenin özrünü kabul ediyor ve ister özrü olsun ister olmasın onu dinliyordu. [§]Bu durum onun lütfundan, şerefinden ve iyi huylu olmasından kaynaklanmaktaydı. Ötekiler onun, kendilerine karşı lütuf, şeref ve izzetle davrandığını gördüklerinde, onun, gönlünün selâmeti için, gayretinin azlığı ve kudretinin eksikliği sebebiyle böyle davrandığını zannetmişlerdir. Onlar büyüklük taslayan ve kibir sahibi olan kişilerdi. Bundan dolayı dediler ki: O, her söylenene kulak veriyor. Biz dilediğimizi söylüyoruz, sonra yemin ediyor ve ondan özür diliyoruz, o da bize inanıyor ve özrümüzü kabul ediyor. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: De ki, ey Muhammed! O sizin için hayırlı olana kulak veriyor. Yani özrü kabul eden ve dinleyen kişi, kabul etmeyen ve dinlemeyenden sizin için daha hayırlıdır. Onu nasıl üzer, eleştirir ve onu kınarsınız? Ve nasıl onu doğrulamaz ve ona inanmazsınız? Cenâb-ı Hak onların akılsızlıklarını bildiriyor. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Üzün”, kendisine bir şey söyleyen veya onunla konuşan kimseyi doğrulayan ve onu dinleyen kişi demektir. Bu şekilde Resülullah (s.a.) lütfundan, şerefinden, izzetinden ve iyi huyundan dolayı kendisine bir şey söyleyen veya kendisiyle konuşan kimseyi tasdik ediyor ve onu dinliyordu. Yoksa bu davranışı, onların zannettiği sebeplerden dolayı değildir. Denildi ki: Ve “o her söylenene kulak veriyor” diyenler. Yani o, kendi içine atıyor, gizliyor ve kendisine eziyet edene karşılık vermiyor. Allah şöyle buyurmuştur: De ki: O sizin için hayırlı olana kulak veriyor. Allah'a inanıp müminlere güveniyor. Bazıları şöyle demiştir: Allah'a inanıyor. Yani Allah'ı doğruluyor. Yani ona indirdiği âyetleri doğruluyor. Müminlere güveniyor. Yani aralarındaki hakları, namusları ve malları konusundaki şâhitliklerinde ve yeminlerinde onları doğruluyor. Allah'a inanıyor meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Münafıkların sırlarını ve ona karşı gizledikleri tuzakları bildirmesinde O'nu doğruluyor. Müminlere güveniyor. Onların, münafıklar tarafından kendisine karşı yöneltilen eleştirileri ve yapılan kınamaları ona bildirdiklerinde. Başkasına inanma, ondaki her şeyde onu doğrulamak, bildirdiklerinde ve konuşmalarında ona güvenmek demektir. Müminlere güveniyor meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Kendilerine tebliğ ettiğine âhirette şâhitlik edeceklerine dair onlara güveniyor. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız”?”. Müminlere güveniyor beyanı şu mânaya da gelebilir: Yani müminlere aralarındaki din kardeşliği hususunda güveniyor. Tıpkı şu beyanda görüldüğü gibi: “Ama tövbe ederlerse ve namazlarını kılıp zekâtlarını verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir”?0, ( o içinizden iman edenler için bir rahmettir. Resülullah (s.a.) müminler için bir rahmetti. Zira o, onların inkârdan imana; helâktan kurtuluşa yönelmelerini sağlamıştır. Ayrıca o, dünyada iman etmeleri dolayısıyla onlara âhirette şefaat edecektir. Allah'ın resülünü incitenler için elem verici bir azap vardır. Âhirette.

Tevbe 9:62

[Münafıkların Müminlere Karşı Tutumları] Onlar sizi hoşnut etmek için Allah'a yemin ederler. Yemin ettikleri hususlarla. Bazı müfessirler dediler ki: Ensar, onların -yani münafıkların- üzerine yürümüş ve şöyle demişlerdir: Sizin Hakk'ınızda indirilen âyetle biz kınandık. Ne zamana kadar? Onlar ensara “Allah'a and olsun ki böyle bir şey yoktu” diye yemin ediyorlardı. Allah, onları yalanlamış ve şöyle buyurmuştur: Size Allah adına yemin ederler. Size ulaşan durumun gerçek olmadığına dair. Sizi hoşnut etmek için. Yemin ettikleri hususlarla. Oysa Allah ve resülü daha lâyıktır. Ey ensar topluluğu! Hoşnut etmeye çalışma hususunda Allah ve resülü sizden daha lâyıktır. Öyle ki O, onların yalancı olarak yemin etmelerine muttali olmuştur. Eğer gerçekten iman etmiş olsalardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Fakat bunlar, doğrulayan kimseler değildir. En uygun olanı âyetin, müminlerle münafıklar arasında geçen bir kınama hakkında olmasıdır. Şöyle ki bu hadise onlardan Resülullah'a ilişkin bir alay veya ona yönelik bir eleştiri veya Allah'ın dinine ilişkin bir alay hakkındadır. Onlar, müminlerden özür dilemişler ve onları razı etmek için buna dair yemin etmişlerdir. Allah ise bu konuda şöyle buyurmuştur: Oysa iman etmiş olsalardı asıl Allah ve resülünü hoşnut etmek için çalışmaları gerekirdi. Yani eğer gerçekten iman etmiş olsalardı. Fakat onlar iman etmiş değillerdir. Müfessirlerin bir kısmının söylediği şu sözlere gelince: Münafıklardan bir adam demiştir ki: Allaha and olsun, eğer Muhammed'in (s.a.) söyledikleri gerçekse, biz eşeklerden daha kötüyüz. Bu sözü müslümanlardan biri duymuş ve bunu Resülullaha bildirmiştir. Bunun üzerine Resülullah bu adamı çağırmış ve ona “Söylediğin şeye seni sevkeden nedir?” diye sormuştur. Adam, yemin etmiş ve söylediklerinden dolayı kendini lânetlemiştir. Bunun üzerine onlar sizi hoşnut etmek için Allah'a yemin ederler meâlindeki beyan nâzil olmuştur?!, Eğer bu belirtilen durum olsaydı, Resülullah'a yemin ederlerdi, müminlere yemin etmezlerdi. Bu durum, âyetin, belirtilen durum hakkında olmadığını göstermektedir. (Jibn Abbâs'tan âyetin, Tebük savaşında Resülullah'ı bırakıp geride kalan münafıkların bir grubu hakkında indiği bildirilmiştir. Dolayısıyla Resülullah döndügünde, onlar, hiçbir zaman onu bırakıp geri kalmadıklarına dair yemin etmeye başlamışlardır? Onun dışındaki müfessirlerin bir kısmı da böyle söylemiştir. Fakat eğer onların dediği olduysa, münafıklar, müminlere değil, Resülullah'a yemin eder ve onu hoşnut etmek isterlerdi. Bu, bizim belirttiğimiz yorumun daha uygun olduğunu göstermektedir. Bunda birkaç yön daha vardır. Bunlardan biri şudur: Âyette Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil vardır ki onlar, onun gerçek olduğunu bilsinler. Şöyle ki Allah, ona, münafıkların içlerinde ona karşı gizledikleri tuzaklarını ve çeşitli akılsızlıklarını bildirmiştir. İkincisi: Bu, aynı davranışı yapmaktan ve ona karşı düşmanlıktan kaçınmaları ve sakınmaları içindir. Çünkü onlar, Resülullah'tan gizledikleri tüm sırlara onun vâkıf olduğunu bilmişlerdir. Üçüncüsü: Müminlere bir uyarı ve onlara öğretmedir ki onlar böyle bir duruma düştüklerinde birbirlerini hoşnut etmek için yemin etmekle uğraşmasınlar. Aksine Allah'a tövbe etsinler ve O'nun rızasını kazanmayı talep etsinler. Hoşnut etme hususunda Allah ve resülü daha lâyıktır. Cenâb-ı Hak, zâtını ve resülünü bildirmiş, sonra o, hoşnut etme hususunda daha lâyıktır meâlindeki beyanla hoşnutluğu resülüne nispet etmiştir. O, “hoşnut etme hususunda o ikisi daha lâyıktır” buyurmamıştır. Bu, -en doğrusunu Allah bilir ya- şu sebeptendir: Onlar resülünü razı ettiklerinde Allah da onlardan razı olacaktır. Onların resülünü razı etmeleri, Allah'ı razı etmeleri demektir. Bu, onların, aralarındaki antlaşmazlıklar hakkında hüküm vermesi için Allah ve resülüne çağrıldıklarına” ilişkin bildirilen duruma karşılık gelmektedir. Ayrıca Cenâb-ı Hak bu beyanda hükmü resülüne nispet etmiştir. Çünkü onlar, esasen, aralarında peygamberin hükmetmesi için çağrılmışlardır. Hoşnut etme hususunda Allah ve resülü daha lâyıktır. Çünkü karşı çıkma ve hıyanet, Allah ve resülü hakkındaydı; müminler hakkında değildi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak hoşnut etme hususunda Allah ve resülü daha lâyıktır buyurmuştur. Yani müminlerden daha lâyıktır. Sonra O, Allaha ve resülüne karşı çıkılması konusunu bildirmiş”; sonra da resülünü razı etmeyi bildirmekle yetinmiştir. [§]Çünkü onların hedefi Allaha karşı gelmek değildir. Bilakis onlar, Resülullah'a karşı gelmeyi amaçlamışlardı. Bu beyanın muhtemel anlamlarından biri de onlardan bir tanesini razı etmenin bildirilmiş olmasıdır. Çünkü elçisinin razı edilmesinde Rabb'in razı edilmesi de vardır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Resülullah'a itaat eden Allaha itaat etmiş olur”. --- Dipnotlar: 2! Katâde'den bunun benzeri rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, X, 170; Süyüti, ed-Dürru'l282 Bu bilgi Mukâtil ve Kelbiden rivayet edilmiştir. 28 o “Aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında karar versin diye Allah'a ve resülüne çağırıldıklarında bir de bakıyorsun içlerinden bir grup buna karşı çıkmış! Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar”.

Tevbe 9:63

Bilmiyorlar mı ki Allah ve resülüne karşı çıkan. Âyette, onların yaptıkları davranışlarda inatçı olduklarına ve haksızca inat eden ve kibirlenen kimseler için cehennem ateşi olduğuna delil vardır. Allah'a karşı çıkan. Bu beyan, “Allah'a karşı inat eden” anlamına gelebilir. Denildi ki: Allah'a karşı çıkan. Yani Allah'a muhalefet eden ve karşı çıkan. Bu anlamların hepsi birdir. Bilmiyorlar mı ki. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Yani zaten bilmişlerdir ki Allah'a veresülüne karşı çıkan için belirtilen durum vardır. Fakat onlar, bilmelerine rağmen ona muhalefet etmede ve karşı çıkmada inat etmişlerdir. İkinci yorum şudur: Yani biliniz ki Allah'a ve resülüne karşı çıkan için belirtilen durum vardır. Nitekim daha önce belirttiğimiz üzere Allah tarafından beyan edilen soru edatı, zorunluluk ve gereklilik ifade etmektedir. İşte büyük rezillik de budur. Bu beyan da iki anlama açıktır. Rezillik beyanı, dünyadaki büyük rezillik mânasına gelebilir. “Âhiretteki büyük rezillik budur” anlamına da gelebilir. Yani cehennem ateşi büyük bir rezilliktir. çi a a içe İZE İİ Oyalı Şiz Gönlü A İİİ NE 8 Yani bir sonraki âyet-i kerimede.

Tevbe 9:64

Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar. Münafıklar endişe ediyorlar meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani endişe etmeleri onların bir gerçeğidir. Zira Allah ve resülü, defalarca onların gizlediklerini açığa vurmuştur. [§]Bu beyanın bir bildirme mânasında olması da mümkündür. Şöyle ki onlar kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekiniortaya çıkaracakbir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlardı. Bu endişelerinin sebebi Allah'ın, resülüne onların sırlarını ve akılsızlıklarını çokça bildirmesidir. De ki: Alay edin bakalım! Allah mutlaka o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu emir mânasında değil, tehdit (vaid) mânasındadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Alay edin bakalım! Zira Allah, gizlediğiniz kusurları, resülüyle alay etmenizi ve onu eleştirmenizi ortaya çıkaracak ve açıklayacaktır.

Tevbe 9:65

Onlara soracak olsan mutlaka, “biz lafa dalıyor eğleniyorduk, hepsi bu” derler. Cenâb-ı Hak sorudan bahsetmiş, fakat ne soracağını açıklamamıştır. Bununla birlikte cevapta, sorunun alay etmekle ilgili olduğuna dair açıklama vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak De ki: Siz Allah ile, O'nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz? buyurmuştur. Rivayet edildiğine göre münafıklardan bir grup yolda saklanıyorlardı ki Resülullah savaştan döndüğünde buradan geçsin de onu öldürsünler. Allah, peygamberine bu konudaki toplantılarının ne için olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla O, onlara soracak olsan mutlaka, ‘biz lafa dalıyor eğleniyorduk, hepsi bu” derler buyurmuştur. Bazı müfessirlerin bildirdiğine göre Resülullah, Tebük savaşından döndüğünde yürüdüğü esnada, bir topluluk onun önünde yürüyor, gülüyor ve alay ediyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, resülüne, onların Allah'la, kitabıyla ve resülüyle alay ettiklerini bildirmiştir. O, şöyle buyurmuştur: Onlara soracak olsan mutlaka, “biz lafa dalıyor eğleniyorduk, hepsi bu? derler”, Buna ilişkin başka mânaya geldiği de söylenmiştir. Denildi ki: Onlara soracak olsan mutlaka, ‘biz lafa dalıyor eğleniyorduk, hepsi bu!” derler. Yani onlara, söyledikleri şeyi sorarsan, kâfiledekilerin yürüdükleri esnada dalmış oldukları hususu sana söylerler. JOnların alay etmelerinin keyfiyeti ve mahiyetini bilmeye ihtiyacımız yoktur. Ancak münafıkların haberlerinden bize bildirilende, müminler için bir uyarı ve bir sakındırma vardır ki onlar, münafıkların dillerinde açığa vurmadıkları sırlarından sakınsınlar ve Allah'ın, münafıkların gizledikleri hususlara muttali olduğunu bilsinler. De ki: Siz Allah ile, O'nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz? Allah ile mi? Allah'ın bunu, kendisine nispet etmesinin, müminlerin kendilerine bir nispet olması mümkündür. Çünkü hiç kimse Allah ile alay etmeyi kastetmez. Aksine onlar Resülullah ve müminler ile alay ediyorlardı. Cenâb-ı Hak bunu kendisine nispet etmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar”7 ve “Allah'a yardım ederseniz”?, İlk durum da bunun gibidir. Onlar Resülullah ve müminler ile alay ediyorlardı. Cenâb-ı Hak, onları yüceltmek ve onlara lütufta bulunmak için bunu kendisine nispet etti. O'nun âyetleriyle. Bu beyan şu anlama gelebilir: Onlar âyetleri bulunan hükümlerle alay ediyorlardı. Dolayısıyla bu hükümlerle alay ettiler. Buna göre Cenâb-ı Hak bu alayı âyetlere nispet etmiştir. Tıpkı “Onları, zarar vererek haklarını çiğnemek için nikâh altında tutmayın. Bunu yapan bilsin ki kendine kötülük etmiştir. Allah'ın âyetlerini sakın alaya almayın”” meâlindeki âyette bildirildiği üzere. Onlar Allah'ın âyetlerini alaya almamışlardı. Aksine haklarında âyetler bulunan hükümleri alaya almışlardı. Cenâb-ı Hak, alayı âyetlerine nispet etmiştir. Haklarında âyetleri bulunan bir hükmü küçümseyen kimse, âyetlerin kendisini küçümsemiş olur. En doğrusunu Allah bilir. De ki: Siz Allah ile, O'nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz? Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri, gerçekleşme anlamında olmasıdır. Yani Allah ve resülüne böyle davranıyorlar. İkinci olarak bu beyanın, tehdit ve kınama anlamında olmasıdır. Yani Allah'a karşı mı böyle davranıyorlar? En doğrusunu Allah bilir. Sab e ari laa m --- Dipnotlar: 36 o Katâde, Said b. Cübeyr ve benzerinden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, X, 172; Süyütü,

Tevbe 9:66

Mazeret ileri sürmeye kalkmayın. İman ettiğinizi söyledikten sonra inkârcılığınızı açığa vurdunuz. Yani mazeret ileri sürmeye kalkmayın. Zira sizin mazeretiniz kabul edilmeyecektir. Çünkü “O her söylenene kulak veriyor” demenizden sonra bu hususta sizin bir mazeretiniz bulunmamaktadır. Zira bu konuda sizde bu duruma aykırılık ve yalan ortaya çıkmıştır. ( Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Onlar, yanlarına döndüğünüz zaman da size özür beyan ederler. De ki: Boşuna mazeret ileri sürmeyin, size asla inanmayız, çünkü Allah yaptıklarınızın içyüzünü bize bildirmiştir”. Cenâb-ı Hak mazeret beyan ettikleri hususta onları doğrulamadığını bildirmiştir. Zira onların yalanı ve buna aykırı davranışları ortaya çıkmıştır. İman ettiğinizi söyledikten sonra inkârcılığınızı açığa vurdunuz. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Dil ile açığa vurduktan sonra içinizden inkâr ettiniz. Bunun yanı sıraiman ettikten sonra gerçekten inkâr ettiniz anlamına da gelebilir. Nitekim onlar iman ettikten sonra inkâr etmişlerdir. İçinizden bir kısmını affetsek de, diğer bir kısmını azaba uğratacağız. Bazıları şöyle demiştir: İçinizden bir kısmını affetsek de. Buna göre münafıkların bir kısmı münafıklıklarından sonra iman etmiş ve tövbe etmişlerdir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bunları affetse de iman ve tövbe etmemiş kimseleri azaba uğratacağını bildirmiştir. Denildi ki: İçinizden bir kısmını affetsek de, diğer bir kısmını azaba uğratacağız. Çünkü münafıklardan iman üzere ölen kimseler vardır. Bir kısmı ise küfür üzere ölmüştür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak iman üzere ölenleri affedeceğini vâdetmiştir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın!””. Cenâb-ı Hak dilerse onları bağışlayacağını bildirmiştir. İçinizden bir kısmını affetsek de. Bunlar, Allah'ın bağışlayacağı topluluktur. kakma kaydi

Tevbe 9:67

[Münafıkların Özellikleri] Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirine benzer. Cenâb-ı Hak “müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir”2 meâlindeki beyanıyla müminler hakkında onların birbirlerinin velileri olduklarını bildirmiştir. O, “İnkâr edenler de birbirlerinin yakın ve yardımcılarıdır”?” ilâhi beyanıyla kâfirler hakkında da onların birbirlerinin velileri olduklarını bildirmiştir. Yine Cenâb-ı Hak münafıklar hakkında onların birbirine benzediğini bildirmiştir. (JEn doğrusunu Allah bilir ya, şu mânadadır: İman ehlinin benimsedikleri, bununla yardımlaştıkları ve insanları davet ettikleri bir dinleri vardır. İnkâr ehli de aynı şekilde bir dini benimsemekte ve bununla birbirlerine destek ve yardımcı olmaktadırlar. Dolayısıyla her grup müntesiplerinin kendi aralarında din dostlukları bulunmaktadır. Münafıklara gelince, bunların benimsedikleri bir din ve mezhep yoktur. Bunlar ayrıca birbirlerine de destek ve yardımcı olmamaktadırlar. Bunların arasında yardımlaşma söz konusu değildir. Bilakis münafıklar, nimet ve refahın kullarıdır. Nimet ve refah neredeyse oraya yönelirler. Bu belirttiğimiz hususlardan dolayı onların arasında dostluk mevcut değildir. Münafık kadınlar. Bu beyanda, başkasını taklit ederek münafık veya kâfir olan yahut taklit olmaksızın münafık olan kimsenin söz konusu ismi hak etmede ve buna karşı tehdit edilmeye ve azap edilmeye müstehak olmakta eşit bulunduğuna dair delil vardır. Çünkü kadınlar, erkeklere uyan ve onları taklit eden kimselerdir. Sonra Cenâb-ı Hak söz konusu ismi ve tehdidi hak etmede onları eşitlemiştir. Kötülüğü özendirirler. “Kötülüğü özendirirler. Bu beyan şu anlama gelebilir: Yani aklın kötü gördüğü eylemleri özendirirler. Bu, Allaha ortak koşmak ve ona karşı çıkmaktır. İyiliği engellerler. Yani akılların bildiği ve güzel gördüğü şeyleri engellerler. Bu, Allah'ın birliği ve ona imandır. Her türlü hayır ve güzellik bu kapsama girer. Kötülüğün kapsamına ise şirk ve her türlü mâsiyet girer. Ellerini sıkı tutarlar. Denildi ki: Ellerini sıkı tutarlar. Hayır yolunda harcamaktan. Fakat elleri sıkı tutmanın hakikat anlamıyla değil benzetme mânasıyla olması da mümkündür. Yani insanın hayırlı işlerle meşgul olmaktan, bu işlere dalmaktan ve her türlü itaatten kendisini tutması ve bundan alıkoyması anlamındadır. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, ellerden bahsetmiştir, çünkü ellerle çalışılmakta [§]ve onlarla hayır ve kötülük kazanılmaktadır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Tadın bakalım yangın azabını. İşte bu ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir”?, Bu, ellerin yaptığı ve kazandığı bir durum değildir. Aksine bu, kalbin kazandığı bir durumdur. Fakat Cenâb-ı Hak, belirtmiş olduğumuz üzere bu dünyada yapılan eylemlerin elle yapılması ve onunla tutulması sebebiyle elden söz etmiştir. Burada belirtilen “elin sıkı tutulması” beyanının, onların cimriliğinden ve cihada az harcamalarından kinâye olması da mümkündür. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar”, Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu! Denildi ki: Yüce Allah'ı unutulmuş bir varlık gibi haline getirdiler. Onu hiç anmadılar. Allah da onları unuttu! Yani âhirette onları rahmetinden unutulmuş kimseler gibi kıldı. Onlar O'nun rahmetine erişemezler. Onlar Allah'ı unuttular meâlindeki şu anlama gelebilir: Yani onlar Allah'ın onlara bahşettiği nimetlerini unuttular, bunlara karşı şükretmediler. Her ne kadar bu bir unutma olmasa da Allah da onları, buna karşılık verme hususunda unuttu. Bu, kötülüğün karşılığının kötülük olarak isimlendirilmesi gibidir. Halbuki ikincisi kötülük değildir. Dolayısıyla Allah için her ne kadar unutma mümkün değilse de unutmanın karşılığının unutma olarak isimlendirilmesi de böyledir. Üçüncü mâna şudur: Onlar Allah'ı unuttular. Yani yardım, destek ve başarı istemeleri hususunda. Allah da onları unuttu. Yani onlara yardım etmedi ve onları başarılı kılmadı. Gerçek şu ki münafıklar günaha batmış kimselerdir. Eğer denilirse ki: Münafıklık ismi günahkârlıktan daha kötü ve daha çirkindir. Dolayısıyla onlar için günahkârlığın belirtilmesinin mânası nedir? En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Çünkü onlar dilleriyle müminleri onayladıklarını açıklıyorlardı. Cenâb-ı Hak onların, açığa vurdukları gibi olmadıklarını bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Veya bu ilâhi beyan şu anlama gelebilir: Münafıklık ismi insanlar arasında günahkârlık isminden daha kötü ve daha çirkindir. Dolayısıyla onlara göre günahkârlık ismi çirkinlikte daha büyük olabilir. Yahut bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak onları günahkârlar olarak isimlendirmiştir; çünkü tüm din müntesipleri günahkârlığa nispet edilmekten ve bununla isimlendirmekten kaçınmaktadırlar. Bir diğer muhtemel mâna da şudur: Onlar kendi içlerinde münafık olduklarını bilmekteydiler, fakat kendilerinin günahkâr olduklarını bilmemekteydiler. Günahkârlığın esası, Allah'ın emrinin dışına çıkmaktır. GE çi 56 SĞSİNŞ vti gaii dE3

Tevbe 9:68

Allah, erkeğiyle kadınıyla münafıklara ve açıktan inkârcılık yapanlara cehennem ateşini vâdetmiştir. Onlara cehennem ateşini vâdetmiştir. Sanki cehennem onların azap edilecekleri mekân, ateş ise orada azap edilecekleri araçtır. İçinde ebedi kalacaklar. Onlara bu yeter de artar! Yani yaptıklarına karşılık olarak onlara bu yeter de artar! Bir adam diğerine “sana şu yeter” dediğinde şunu kastetmiş olur: Yani karşılık olarak bu sana yeterlidir. Allah onları lânetlemiştir. Denildi ki: Lânet, dilde uzaklaştırmak anlamına gelir. Yani rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için devamlı bir azap vardır. Bu azap, kesinlikle onlardan ayrılmaz. geli SASON GİRERLER Obtii a iY gI euii

Tevbe 9:69

69. T münafıklar! Sizin durumunuz da) sizden öncekilerin durumuna benziyor; üstelik onlar sizden daha güçlüydü, malları ve evlatları daha çoktu. Onlar dünyadaki nasiplerinden haz duyup yararlandılar. Sizden öncekilerin kendi paylarından istifade ettikleri gibi siz de kendi nasibinizi elde edip yararlandınız. Siz de onların daldıkları gibi boş şeylere daldınız. İşte hem dünyada hem âhirette yaptıkları boşa gidenler bunlardır, asıl ziyana uğrayanlar da bunlardır. (Ey münafıklar! Sizin durumunuz da) sizden öncekilerin durumuna benziyor; üstelik onlar sizden daha güçlüydü. Yani bu münafık ve kâfirler, sizden öncekiler gibidir. Cenâb-ı Hak, bunların hangi konuda ötekiler gibi olduklarını açıklamamıştır. Fakat sizden öncekilerin durumuna benziyor meâlindeki beyan şu mânaya gelebilir: Yani sizler, sizden öncekilerin azaba yöneldikleri gibi azaba yöneldiniz. Üstelik onlar sizden daha güçlüydü ve kuvvetle tutma bakımından sizden daha üstündüler. Malları ve evlatları daha çoktu. Dünyada azap ve ceza bunlarla savılır. Yine birbirlerine yardım da bunlarla yapılır. Bununla birlikte onlar bu cezayı kendilerinden savmaya güç yetiremediler. Sizler ise onlardan daha güçsüz ve diğer belirtilen hususlarda daha eksiksiniz; bu azabı savmaya nasıl güç yetireceksiniz? Bu, dile getirilmiş bir yorumdur. Yine denildi ki: (Ey münafıklar! Sizin durumunuz da) sizden öncekilerin durumuna benziyor. Yani ötekiler tercih etmiş oldukları amellere, Allaha karşı gelmenin her türlüsüne, peygamberleri yalanlamaya ve helâl olmayan muamelelere yöneldikleri gibi sizler de tercih ettiğiniz bu amellere yöneldiniz. Dolayısıyla ötekilerin yöneldiği gibi sizler de yöneldiniz. Onlar dünyadaki nasiplerinden haz duyup yararlandılar. Sizden öncekilerin kendi paylarından istifade ettikleri gibi siz de kendi nasibinizi elde edip yararlandınız. Denildi ki: Nasiplerinden yararlandılar, yani ötekiler dinleri karşılığında dünyayı yedikleri gibi sizler de dininiz karşılığında dünyayı yemektesiniz. [§]Denildi ki: Onlar dünyadaki nasiplerinden haz duyup yararlandılar. Yani dünyadaki nasiplerinden. Âhirete ise hazırlık yaparak önceden bir şey göndermediler. Siz de yararlandınız. Dünyadaki nasibinizden. Âhirete ise hazırlık yaparak önceden bir şey göndermediniz. Ötekilerin yararlandıkları gibi. Yani dünyadaki nasiplerinden yararlandıkları gibi. Onlar da âhirete hazırlık yapıp önceden bir şey göndermediler. “Halâk” nasip demektir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “İşte onların âhirette hiç nasipleri yoktur”. Yani onların nasipleri yoktur. Ebü Hureyre şöyle demiştir: “Halâk” din demektir. Aynı şekilde Hasan-ı Basri de “nasiplerinden” ilâhi beyanı hakkında bu anlamı vermiştir. Yani dinlerinden. Siz de onların daldıkları gibi boş şeylere daldınız. Yani geçmiş ümmetlerin daldığı gibi sizler de batıla ve yalanlamaya daldınız. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: Daldınız. Yani oyalanıp eğlendiniz. Onların daldıkları gibi. Yani onların yalanlamayla oyalandıkları gibi. İşte hem dünyada hem âhirette yaptıkları boşa gidenler bunlardır. Dünyada ve âhirette bu amellerine sevap yoktur. Çünkü bu amelleri iman olmaksızın gerçekleşmişti. Amellerin sevabı âhirette ancak imanla olmaktadır. Asıl ziyana uğrayanlar da bunlardır. Apaçık bir ziyana. Onların dünyadaki amellerinin geçersizliği, onların amellerini, müminler ve kâfirler olmak üzere her iki grubun da kabul etmemesi sebebiyledir. Çünkü onlar her iki gruba da onları onayladıklarını açıklamaktadırlar. Halbuki her iki gruptan biriyle de beraber değillerdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara!” Yİ, REIRA Jii

Tevbe 9:70

Bunlara kendilerinden öncekilerin, Nuh, Âd ve Semüd toplumlarının, İbrahim'in kavminin, Medyen halkının ve yıkılıp giden beldeler ahalisinin haberleri gelmemiş miydi? Bu beyan iki anlam verilmeye müsaittir. Bunlardan biri şudur: Bunlara haberleri gelmemiş miydi? Yani kendilerinden öncekilerin haberleri ile onların başına gelenler, peygamberleri yalanlamaları, onları öldürmeye ve yok etmeye çalışmaları sebebiyle Allah'ın onları cezalandırmasına ilişkin haberler onlara gelmişti. Onlar sizin gibiydiler, sizden daha güçlü ve kuvvetli idiler. Sizler onları bu konuda taklit etmektesiniz. Sonra onların peygamberleri yalanlamaları ve onlara karşı çıkmaları sebebiyle başlarına gelenler geldi. Siz ise her konuda onlardan daha aşağı durumdasınız; daha az güç ve kuvvet sahibisiniz. Dolayısıyla sizin başınıza musibetlerin gelmesi daha önceliklidir. Bunlara kendilerinden öncekilerin haberleri gelmemiş miydi? meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani bunlara kendilerinden öncekilerin haberleri ve başlarına gelenlere ilişkin haberler gelmiştir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Şunu görmez misin?” Yani göreceksin. Buna göre söz konusu beyanın da bu anlama gelmesi mümkündür. Bu, bir tehdit ifadesidir. Cenâb-ı Hak ötekilerin başına gelenlerden bunları sakındırmaktadır ki onların yaptıklarından kaçınsınlar. Yıkılıp giden beldeler ahalisinin haberleri gelmemiş miydi? Onlara peygamberleri apaçık delillerle geldiler. Müfessirler şöyle demiştir: Bunlar Lüt peygamberin şehirleridir. “Mu'tefikât” Yani yıkılmış. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “İ'tefektu” yani yıkıldım”, Ebü Avsece şöyle demiştir: “Muttefikât” kelimesi “efk” kökünden türemiştir. Bu kelime, döndürmek anlamına gelmektedir. “Ennâ yufekün” ” ilâhi beyanı, nasıl döndürülüyorlar demektir. Bazıları şöyle demiştir: Yıkılıp giden beldeler. Yani yalanlayan beldeler. Onlara peygamberleri apaçık delillerle geldiler. Onlar bu peygamberleri yalanladılar, bundan dolayı da helâk edildiler. Bu kelime devrilip yıkılma (inkılap) mânasından gelmektedir. Sanki bu, daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. Demek ki Allah onlara zulmetmiş değildi. Onlara azap etmekle. Yani onlar azabı hak etmemişken Allah onlara azap etmemektedir. Fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Nitekim O'nun peygamberlerini yalanlamışlar ve getirdikleri kesin delilleri reddetmişlerdir. © EE İNİ EZ onp ere 28 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 190.

Tevbe 9:71

[Müminlerin Vasıfları] Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir. Birbirlerinin velileridir. Bu beyanın, zorunluluk ve bildirme mânasında olması mümkündür. Öyle ki inandıkları ve benimsedikleri din, onlara dostluğu zorunlu kılmaktadır. [§] Böylelikle onlar birbirlerinin velileri olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi” ve “Müminler ancak kardeştirler”. Bu, din kardeşliği ve dostluğudur. Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir meâlindeki beyanın, emir mânasında olması da mümkündür. Yani birbirinizi dost edinin, kendinizden olanlardan başka kimseleri dost edinmeyin. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin”” ve “Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin”, Cenâb-ı Hak, müminlerin, kendilerinden olanların dışındaki kimseleri dost edinmelerini yasaklamıştır. Dolayısıyla sanki O, müminlerin birbirlerini dost edinmelerini, başkalarını dost edinmemelerini emretmiş olmaktadır. Ayrıca buradaki dostluk (velâyet) iki anlama gelebilir. Bunlardan biri ruhi dostluktur. Bu, dinde dostluktur. Bu çeşit dostluk, onları bir araya getiren dinle ortaya çıkan belirli haklara riayet etmeyi ve bunları korumayı gerektirir. İkincisi, nefsâni dostluktur (velâyet). Bu, nikâh, miras ve benzeri yollarla mal ve canlarda oluşan dostluktur. Bu dostluk, hısımlık ve neseple oluşan nefsâni dostluktur. Dolayısıyla onlar bir dine mensubiyette bir araya geldiklerinde onlar için bu dostluk vacip olur. Bu, dostluğun kendisidir. Ruhi dostluk, muhabbet ve sevgidir. Dolayısıyla din sebebiyle bunun yerine getirilmesi ve gözetilmesi gerekir. Bu “ruhani hayat, bedeni hayat” demen gibidir. Ruhani hayat, ilim ve âdaptır. Sen bunlarla eşyayı uzak mesafeden görürsün ve bilirsin. (SJBedeni hayat ise bedenin kendisiyle canlı olduğu, ortadan kalkmasıyla da öldüğü ruhtur. En doğrusunu Allah bilir. İyiliği teşvik eder. Bu beyanın, akılların yapılmasını gerekli gördüğü iyilik mânasında olması mümkündür. Bu, Allah'ın birlenmesi ve Allah'a imandır. Kötülükten alıkoyarlar. Yani akılların kötü gördüğü eylemlerden alıkoyarlar. Bu, Allah'a ortak koşmak ve O'nu yalanlamaktır. Bu tür iyiliği teşvik etmek ve kötülükten alıkoymak, kâfirler arasında olandır. Müminler onları buna teşvik eder ve davet eder; bunun zıddından ise alıkoyar. Eğer bu durum, müminler arasındaysa, şer'i emir ve nehiy olur. Onlar birbirlerine şeriatın getirdiğini emreder; şeriatın getirmediği hususlardan da alıkoyar. Veya onlar birbirlerine her türlü hayır ve iyiliği emreder; her türlü kötülük ve mâsiyetten de alıkoyar. Namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve resülüne itaat ederler. Bütün emir ve yasaklarında. İşte onları Allah merhametiyle kuşatacaktır. Cenâb-ı Hak, onları bağışlayacağını vâdetmiştir. Kuşkusuz Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir. Denildi ki: Mutlak güç sahibidir. Her şeyde O'nun gücünün izleri görülür. Hikmet sahibidir. Her şeyde O'nun hikmetinin ve düzenlemesinin izleri görülür. İŞİNİ yas ME EŞİN eze 13 O hii FAO

Tevbe 9:72

Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetmiştir. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. Yani Allah'ın onlardan razı olması ise hepsinden büyüktür. Yani onlara bahşettiği her şeyden. Çünkü Allah'ın rızasında, ruhun hayatı ve lezzeti vardır. Allah'ın onlara verdiği cennet, güzel meskenler gibi hususlarda, bedenin hayatı ve lezzeti vardır. Ruhi hayat, bedeni hayattan mertebe bakımından daha yüce ve büyüktür. Çünkü bedenin büyümesi bakımından bir etkide bulunmaz. Aynı şekilde izzet, hamd ve güzel anmada, ruhun hayatı ve lezzeti bulunmaktadır. (JZira bunda bedene ilişkin bir artış yoktur. Bu, ancak ona dâhil olan bir ferahlık ve mutluluktur. Onun başına bir zillet geldiğinde veya kötü bir şey duyduğunda, bedeni acı duymaksızın üzülür ve bunu önemser veya ruhunda acı ve sıkıntı duyar. Bu, söz konusu durumun, bedeninde değil, ruhunda meydana gelmesinden dolayıdır. Bunun aslı şudur ki: Allah'ın rızasını kazanma talebiyle dünyada amel etmek, O'nun sevabına nail olmak için amel etmekten daha büyüktür. Çünkü Allah'ın rızasını kazanma talebiyle amel etmek kişinin sorumluluğuna ilişkin bir emirdir; sevap kazanma talebiyle amel etmek ise kişinin lehinde olan bir durumdur. Sorumluluğunda olan bir görevi eda eden kimse, lehine olan bir ameli yerine getiren kişiden mertebe ve fazilet bakımından daha üstündür. Çünkü herkes kendi lehinde olanı yapar ve bunda onun yararı vardır. Fakat herkes başkası için bir davranışta bulunmaz. Bundan dolayı belirtilen durum gerçekleşir. İşte büyük bahtiyarlık da odur. Çünkü bahtiyarlık ve kurtuluştur. Bundan sonra korku, zillet ve aşağılanma yoktur.

Tevbe 9:73

[Peygambere Cihat Emri] Ey peygamber! İnkârcılara ve münafıklara karşı cihat et, onlara sert davran. Bu beyanın, her iki gruba karşı kılıçla cihat emri anlamına gelmesi mümkündür. Ayrıca bu beyanın, her iki gruba karşı kesin delillerle mücadele etme anlamına gelmesi de mümkündür. Yine bu beyanın kâfirlere karşı kılıçla cihat, münafıklara da sert ve şiddetli söz yöneltme ve onlara had cezalarını uygulama mânasına gelmesi de mümkündür. Eğer bu beyan, her iki gruba karşı kılıçla cihat mânasına gelirse, -en doğrusunu Allah bilir ya- müminlerden ayrılan, onların arasından çıkan ve müminleri onayladıktan sonra onlara açıkça karşı çıkan münafıklar hakkında olur. Bu gibi münafıklara karşı kılıçla cihat edilir ve bunlar öldürülür. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanda bildirilen durum gibidir: “Münafıklar, kalplerinde çürüklük bulunanlar ve Medine'de asılsız haber yayanlar yaptıklarına son vermezlerse seni onların üzerine sevkedeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar, Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler”, Cenâb-ı Hak bunların nerede bulunurlarsa yakalanıp öldürüleceklerini bildirmiştir. Dolayısıyla cihat emrine ilişkin âyetin bu münafıklar hakkında olması uygundur. Bu beyana ilişkin başka bir yorum da mümkündür. O da şudur: Münafıklar Resülullah'ı kötülüyor ve onu kınıyorlardı. Allah bu durumu resülüne bildirdi. Onlar da Allah'ın kendilerinin Resülullaha yönelik kötülemeleri ve ona ilişkin kötü sözlerini ona bildirdiğini öğrendiler. Dolayısıyla -en doğrusunu Allah bilir yaCenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Seni kötüler ve sana kötü sözler söylerlerse bundan sonra onlara karşı cihat et! Eğer emir, kesin delillerle mücadele etmeye ilişkin ise Resülullah (s.a.) her iki gruba karşı kesin delillerle mücadele etmişti. Özellikle Berâe süresi münafıklara karşı delil getirme konusunda nazil olmuştur. Söz konusu emrin özelde kâfirlere karşı cihat emri olması da mümkündür. Münafıklara karşı ise belirtmiş olduğumuz üzere şiddetli ve sert söz yöneltme, had cezalarını uygulama hakkında olması mümkündür. Yine had ve tâzir cezasını gerektiren bir şey yaptıklarında münafıklara tâzir cezası uygulama anlamında olması da mümkündür. Bu durum, -en doğrusunu Allah bilir ya- onların müminler arasında, onları onayladıklarını açıklayarak yaşamaları sebebiyledir. Onların varacağı yer cehennemdir ve bu ne kötü bir sondur! Bu beyan, münafıklık üzere ölen münafıklar hakkındadır.

Tevbe 9:74

Söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa inkârcılık içeren sözü söylemişlerdir. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Âyet bir münafığın durumu hakkında inmiştir. Bu adam bir gün şöyle demişti: Allah'a and olsun ki eğer Muhammed'in (s.a.) dediği gerçekse biz eşekten daha kötüyüz. Bunu bir erkek çocuk işitmişti. Bu çocuk bu sözü söyleyenin evlatlığıydı. Ona “Allaha tövbe et” dedi. Bu erkek çocuk Hz. Peygambere gelerek ona durumu haber verdi. Bunun üzerine Resülullah onu çağırttı. Adam Hz. Peygambere geldi ve böyle bir şey söylemediğine yemin etti. Bunun üzerine onun hakkında Söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar meâlindeki âyet inmiştirs. Fakat bunun dışındaki görüş, daha uygundur. Çünkü oysa inkârcılık içeren sözü söylemişlerdir meâlindeki âyette bu beyan edilmiştir. Adamın sözü ise “Eğer Muhammed'in (s.a.) dediği gerçekse biz eşekten daha kötüyüz” şeklindedir. Bu sözün kendisi inkârcılık içeren bir söz değildir. Bilakis bu, yergi sözüdür ki bu sözle kendisini yermektedir. Ayrıca, âyette Allah adına yemin ediyorlar beyanı vardır. Bu bir topluluğun sözüdür. Denildi ki: Bu âyet, Abdullah b. Übey hakkında inmiştir. O, arkadaşlarına şöyle demiştir: Allaha and olsun ki bizimle Muhammed'in (s.a.) durumu, birinin “besle köpeği, yesin seni” sözü gibidir. Yine o şöyle demiştir: Eğer biz Medine'ye dönersek bizden güçlü olanlar, zayıf olanları çıkaracaktır”. Bu durum Hz. Peygambere haber verilmiştir. ) Resülullah onu çağırmış ve ona sormuştur. Bunun üzerine o, Bil böyle söylemediğine dair Allah adına yemin etmeye başlamıştır”. Bununla birlikte âyetin, “Onlara soracak olsan mutlaka, ‘biz lafa dalıyor eğleniyorduk, hepsi bu” derler” meâlindeki beyanla bağlantılı olması uygundur. Onlar Allah'la, âyetleriyle ve peygamberiyle alay ediyorlardı. Bu alay, küfürdür. Veya eğer onlar, Allah'ın bize açıklamadığı inkârcılık içeren söz söylemişlerse, biz onların bunu söyledikleri şekilde yorumlamayız. Çünkü bizim onların söylemiş olduğu bu sözü bilmeye bir ihtiyacımız yoktur. Müslüman olduklarını beyan ettikten sonra inkârcılığa sapmışlar. Bu beyanın, gerçekte müslüman olduktan sonra inkâra sapmışlar anlamına gelmesi mümkündür. “Müslüman olduktan sonra” meâlindeki beyanın, müslüman olduklarını açığa vurduktan sonra mânasına gelmesi de mümkündür. 35 o Taberi, Tefsir, X, 185; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 240. Yani müslüman olduklarını beyan etmelerinden sonra bundan dönmüşlerdir. Âyette İslâm ile imanın aynı olduğuna ilişkin delil vardır. Çinkü Cenâb-ı Hak Müslüman olduktan sonra inkâra sapmışlardır buyurmuştur. Başka âyette O şöyle buyurmuştur: “Kim İslâm'dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek...imandan sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder?” Yine bir diğer âyette “imanlarının ardından inkârcılığa sapıp sonra inkârlarını daha da arttıranlar”'' buyurmuştur. (Hz. Peygamber'in Nübüvveti Başaramadıkları o işe yeltenmişlerdir. Denildi ki: Onlar Resülullah'ı öldürmeye ve ona tuzak kurmaya yeltenmişlerdir. Fakat yeltendikleri bu işi başaramamışlardır. Bunda Hz. Peygamber'in nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onlar yeltendikleri şeyi gizlemişlerdi. Sonra o, bunu haber vermiştir. Bu gaybi bir bilgidir. Dolayısıyla bu durum, onun bu bilgiyi Allah'tan öğrendiğini göstermektedir. Onların öç almaya kalkışmaları için Allah'ın ve O'nun lütfu sayesinde resülünün kendilerini zengin etmesinden başka bir sebep de yoktu! Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bunu söyleyen adam bu davranışından dolayı tövbe etmiş ve tövbesi kabul edilmiştir. Bu adamın İslâm döneminde bir öldürme hadisesi vardı. Resülullah bu adamın diyetini belirlemiş ve ödemiştir. O, bununla müstağni davranmıştır”!. İbn Abbâs şöyle demiştir: ( Onların öç almaya kalkışmaları için Allah'ın ve O'nun lütfu sayesinde resülünün kendilerini zengin etmesinden başka bir sebep de yoktu! Resülullah münafıklara ganimetlerden ve sadakalardan veriyordu. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onların öç almaya kalkışmaları ancak Resülullah'ın onlara ganimet ve sadaka vermesi sebebiyledir”? Öç almaları. Bazı edebiyat âlimleri, Ebü Muaz ve diğerleri şöyle demiştir: Öç almaları. Yani kötülemeleri. Bu kelimenin iki kullanımı vardır: “Nekımü” şeklinde cer haliyle ve “nekamü” şeklinde nasb ile. “Nekame, yenkimu ve nekıme, yenkamu” şeklinde kâf harfinin kesralı kılınmasıyla söylenir. O, -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle buyurmaktadır: Onların Resülullah'ı kötülemeleri ve ona karşı kötü söz söylemeleri ancak Allah'ın kendilerini zengin etmesi sebebiyledir. Çünkü onlar fakir ve ihtiyaç sahibi olsalardı, Resülullah'ı kötülemeye ve ona kötü söz yöneltmeye cüret edemezlerdi. Fakat onlar Allah'ın onları zenginleştirmesi sebebiyle onu kötülemişlerdir. O'nun lütfu sayesinde resülünün meâlindeki beyanın, Resülullah'ın onlara karşı değerli insanlar gibi davranması ve onlara iyilikte bulunması anlamına gelmesi mümkündür. Öyle ki onlar “o her söze kulak veriyor, mazeretleri kabul ediyor” demişlerdir. Bu durum, onları Resülullah'ı kötülemeye sevketmiştir. Eğer pişman olup tövbeederlersebu kendilerinin iyiliğineolur.Bundan münafığın tövbesinin kabul edilebileceği anlaşılmaktadır. Yüz çevirirlerse Allah onlarıelem verici bir azaba uğratır. Yüz çevirirlerse meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani müslüman olduktan sonra. Yüz çevirirlerse ifadesinin şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani inkâr ve münafıklığa devam ederlerse. Allah onları dünyada da âhirette de elem verici bir azaba uğratır. Belirtmiş olduğumuz sebeplerle. Dünyada cihat emri, öldürülme ve korku ile. Bu, dünyadaki azaptır. Âhiretteki azap ise açıktır. Artık yer yüzünde onlara ne bir dost ne bir yardımcı bulunur. Bunun yorumunu başka bir yerde açıkladık?!?. --- Dipnotlar: 36 “Şöyle diyorlar: Hele Medine'ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak! Halbuki asıl güç ve izzet Allah'ındır, resülünündür, müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler!”. 7 Taberi, Tefsir, X, 186; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 241. dediği rivayet edilmiştir: Resülullah döneminde bir şahıs bir başkasını öldürmüş, Hz. Peygamber de onun diyetini on iki bin olarak belirlemiştir. Bu, “onların öç almaya kalkışmaları için Allah'ın ve O'nun lütfu sayesinde resülünün kendilerini zengin etmesinden başka bir sebep de yoktu!” ilâhi beyanıdır. Yani onlardan diyet almakla (İbn Mâce, “ed-Diyat”, 6; 22 Buna benzer bir görüş Kelbi'den rivayet edilmiştir (bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 208; Âlüsi,

Tevbe 9:75

75. “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz’ diye Allaha söz vermişlerdi. Onların içinde öyleleri var ki, “Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcarız. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, Sâlebe b. Hâtıb hakkında inmiştir. O, Resülullah'tan kendisine rızık vermesi için Allah'a dua etmesini istemiştir. [§]O, şöyle demiştir: Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz”. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu âyet, Hâtıb b. Ebü Belte'a hakkında inmiştir. Onun Şamda malları vardı. O, şöyle demiştir: “Allah bana bu malları verirse, elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden olurum. Allah ona bu malları vermiş, o ise cimrilik etmiş ve vâdettiği şeyleri harcamaktan kaçınmıştır”. Müfessirlerin bir kısmı da şöyle demiştir: Bu âyet, münafıkların geneli hakkında inmiştir. Belirli bir kişinin durumu hakkında inmemiş, aksine münafıkların geneli hakkında inmiştir. Onların âdeti böyleydi. Onlar bir şey vâdettiklerinde bunu bozarlar ve yerine getirmezlerdi. Yine Onların içinde öyleleri var ki Allah'a söz vermişlerdi meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Bu kişi “eğer lütfundan verirse hayır yolunda harcayacağına” dair Allah'a söz verdiği vakit münafık idi. Bununla birlikte bu kişinin söz konusu vakitte münafık olmaması da mümkündür. Fakat cimrilik ettiği, yalanladığı, aykırı davranmayı benimsediği ve vâdettiği şeyden caymayı helâl gördüğü için münafık olmuştur. Eğer cimrilik ettiği ve ona aykırı davranmayı helâl gördüğü ve yasakladığı için münafık olmuşsa “Bunun üzerine Allah onların yüreklerine münafıklığı yerleştirdi” meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya gelir: Yani onların kalplerinde münafıklık oldu. Eğer bu kişi söz konusu vakitte münafık ise “Bunun üzerine Allah onların yüreklerine münafıklığı yerleştirdi” ilâhi beyanı şu mânaya gelir: Yani cimrilik ettikleri ve vâdettikleri şeylerden kaçındıkları için kıyâmet gününe kadar onları münafıklık üzere devam ettirdi. Bu, tıpkı şu ilâhi beyan gibi olur: “Onlardan sadakaların taksimi hususunda sana dil uzatanlar da var. Şayet bunlardan kendilerine verilmişse hoşnut olurlar, verilmemişse hemen öfkelenirler”7. Onların içinde öyleleri var ki Allah'a söz vermişlerdi meâlindeki beyandan “Allah'a verdikleri sözden caydıkları için"! kısmına kadar olan âyetlerde, adakların, bunu adayanları bağladığına ve bunların yerine getirilmesi zorunlu bir farz olduğuna, eğer bu kimseler bunu yerine getirmeyi terkederlerse sorumlu tutulacaklarına ve verdikleri sözü bozmayı helâl saydıklarında kâfir kabul edileceklerine dair delil vardır. Ve iyi kimselerden oluruz. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Müminlerden oluruz. Bu, söz konusu kişinin o vakitte münafık olduğu görüşünde olanların yorumuna göredir. İyi kimselerden oluruz meâlindeki beyanın “yani şükredenlerden oluruz” mânasına gelmesi de mümkündür. Bir rivayette bu anlam bildirilmiştir. Buna göre Sâlebe, Resülullah'tan kendisi için Allah'tan mal dilemesini istediğinde Resülullah ona şöyle buyurmuştur: “Şükrünü eda edeceğin az mal, Hakk'ını vermeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır”. Veya buna benzer bir söz söylemiştir. --- Dipnotlar: 34 Bu,uzun ve meşhur bir rivayettir (bk. Taberi, Tefsir, X, 189-190; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 246-247). İbn Abdülber bu hadisi zayıf görmüştür. Kurtubi, Sâlebe'nin Bedir ehlinden olduğunu açıklayarak onu desteklemiştir. Zira Resülullah onların iman etmiş olduklarına şahitlik etmiştir (bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 210). İbn Hacer de bu hadisi zayıf kabul etmiştir. O, bu rivayetin sahih olması durumunda âyetin bu isme uyan başka bir şahıs hakkında indiğini bildirmiştir. Bu, Sâlebe b. Hâtıb veya İbn Ebü Hâtıbdır. Ümeyye b. Zeydoğullarındandır ve Bedir ehlinden değildir. Çünkü o, Uhudda şehid olmuştur. Allah ondan razı olsun (bk. İbn Hacer, el-İsâbe, 1, 400). Bu, İbn Abbâs ve başkalarından senetsiz bir şekilde rivayet edilmiştir (bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 209; Âlüsi, Rühu'l-medni, X, 144). Fakat Hâtıb (r.a) da Bedir ehlindedir. Muhtemelen âyet, Kurtubi'nin de tercih ettiği gibi münafıklardan başka bir kişi hakkında inmiştir (bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 210).

Tevbe 9:76

Ama Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı. Bu beyanın, vâdettikleri şeyi yerine getirmekten yüz çevirdiler, anlamına gelmesi mümkündür. Veya Allah'a kulluktan yüz çevirdiler, mânasına da gelebilir. Zaten yan çizip duruyorlardı. Aynı şekilde Allah'a kulluktan yan çiziyorlardı. Veya vâdettikleri ve yerine getirmeye söz verdikleri şeylerden yan çiziyorlardı. Oó; AIK IiE kosia

Tevbe 9:77

39 Bununla ilişkili rivayetin tahrici daha önce yapıldı. Bunun üzerine Allah da kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi. Bazıları şöyle demiştir: Allah, cimrilik etmeleri sebebiyle kıyâmet gününe kadar onlara karşılık olarak münafıklık verdi. Bazıları da şöyle demiştir: Allah, kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için onları münafıklık üzere devam ettirdi. Müslümanın yalandan ve sözünden caymaktan kaçınması gerekir. Zira bu, münafıklığın sebebidir veya münafıklık çeşitlerinden biridir. Buna göre rivayet edilmiştir ki: “Yalandan kaçının, zira yalan münafıklık çeşitlerinden biridir. Doğru olun, zira doğruluk imanın bölümlerinden biridir””, Bazı rivayetlere göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Dört haslet vardır ki kimde bulunursa münafık olur: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde tutmaz, antlaşma yaptığında bunu bozar, düşmanlık yaptığında aşırı giderek kötülük eder.” Bazı rivayetlerde “kendisine emanet edildiğinde bu emanete hıyanet eder” ifadesi geçmektedir?!, 417 Eğer denilirse ki: Yâkub'un oğullarına emanet verildi, onlar ise bu emanete hıyanet ettiler. Yine onlar konuştuklarında “onu kurt yedi”? diyerek yalan söylediler. Ayrıca onlar söz verdiler, fakat bu sözden caydılar. Dolayısıyla sen onların münafık olduklarını mı düşünüyorsun? Buna şöyle cevap verilir: Rivayette mevcut olan “konuştuğunda yalan söyler” ifadesi “yani din hususunda yalan söyler” anlamına gelir. Dini konular dışında yalan söylemek ise münafıklığı gerektirmez. Âyette, Allah'tan hayır talebi olmaksızın bir şeyin ısrarla istenmemesi hususunda delil vardır. Görmez misin ki Sâlebe, Resülullah'tan, Rabb'inden kendisine rızık vermesini ısrarlı bir şekilde istediğinde, o bunu yapmış, Allah onun için kıyâmet gününe kadar münafıklığı yazmıştır. Yine söz konusu soruya ilişkin diğer bir cevap şudur: Yâkub'un oğulları, yaptıklarından dolayı korkarak yapmış oldukları davranışlarından önce, tövbe etmişler ve durumlarını düzeltmişlerdi. Dolayısıyla münafık olmamışlardır. Bu işin aslı şudur ki yalana inanmak, verilen sözden caymayı ve vâdi yerine getirmemeyi helâl saymak, münafıklığı gerektiren hususlardır. Fakat helâl saymaksızın yerine getirmeyi terketme davranışı münafıklığı gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 320 Bulafızlarla kaynağını bulamadım. Fakat Abdullah b. Mesüddan rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Doğru olunuz. Zira doğruluk iyiliğe götürür, iyilik ise cennete götürür. Kişi doğru söyledikçe ve doğruluk peşinden koştukça tâ ki Allah katında sıddik olarak kaydedilir. Yalandan kaçının. Zira yalan kötülüğe götürür, kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyledikçe ve yalanın peşinden koştukça tâ ki Allah katında yalancı olarak kaydedilir (Müslim, “el-Bir ve's-Sıla”, 103; Ebü Dâvüd, “Edeb”, 80; Tirmizi, Yani bazı rivayetlerde “söz verdiğinde tutmaz” yerine “kendisine emanet edildiğinde buna hıyanet eder” ifadesi geçmektedir (bk. Buhâri, “İman”, 24; “Cizye”, 17; Müslim, “İman”, 106Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Babaları, 'Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum’ dedi. Dediler ki: ‘Biz böylesine kalabalık iken onu kurt yerse o zaman gerçekten bize yazıklar olsun"... “Ey babamız! Biz yarış için uzaklaşmış, Yüsuf'u da eşyamızın yanında bırakmıştık; onu kurt yemiş! Ama biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın' dediler (Yüsuf, 12/13-14,

Tevbe 9:78

Hâlâ anlamadılar mı ki Allah onların sırlarını da, gizli görüşmelerini de bilir. Bu beyan iki yoruma açıktır. İlki, onlar, Allah'ın onların sırlarını da gizli görüşmelerini de bildiğini anlamışlardır. Bu anlamalarının sebebi Allah'ın, onların Resülullah'a karşı çıkmaları ve ona karşı kötü söz söylemeleri gibi gizledikleri hususları resülüne çokça bildirmesidir. İkincisi şudur: Hâlâ anlamadılar mı. Yani münafıklar için Allah'ın onların sırlarını da gizli görüşmelerini de bildiğini anlamalarının zamanı gelmedi mi? Öyle ki Allah, resülüne onların sırlarını ve gizli görüşmelerini bildirmektedir. Onlar da Resülullah'ı eleştirmeyi, ona kötü söz söylemeyi ve ona karşı çıkmayı bırakırlar. (SJSır, insanın içinde gizlediği şeydir. “Necvâ”, bir topluğun yüksek bir yerde toplanmasıdır?”. Allah bütün gizlileri eksiksiz bilmektedir! Yani insanların bilgi sınırlarının dışında olan gizlilikleri eksiksiz bilmektedir. Yoksa Allah hakkında gizli bir şeyin olması söz konusu değildir. İnsanlar için gizli olan da olmayan da Allah için birdir. Allah bütün gizlileri eksiksiz bilmektedir! meâlindeki âyet şu mânaya da gelebilir: Gelecek bütün vakitlerde ebedi olarak meydana gelecek her şeyi eksiksiz bilmektedir. Bu âyette Allah'ın ezeli olarak eksiksiz bildiğine dair delil vardır. Çünkü gayb ilmi, bir şeyin olacağını bilmesidir. Yoksa mevcut olan bir şeyin bilinmesi değildir. Bu, belirtmiş olduğumuz sebepten dolayı, Allah'ın ezelde âlim olduğunu göstermektedir. İLİN az DRL TAN İOS Y

Tevbe 9:79

[Münafıkların Sadaka Veren Müminlere Karşı Tavırları] Sadakalar konusunda müminlerden hem gönüllü olarak fazla fazla verenlere hem de daha fazla verecek bir şey bulamayanlara dil uzatıp onlarla alay edenleri Allah maskaraya çevirecektir. Bu âyetin “Onların içinde öyleleri var ki Allah'a söz vermişlerdi” meâlindeki beyandan “yüz çevirdiler” beyanına kadar olan âyetle bağlantılı olması uygundur. Münafıklar cimri idiler, onlar sadece riya ve gösteriş olarak hayra harcıyorlardı. Müslümanlardan hayra harcayanlar ve sadaka verenler hakkında kendileri gibi düşünmüşler ve şöyle demişlerdir: Onlar riya ve gösteriş olarak hayra harcamışlar ve sadaka vermişlerdir. Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre Abdurrahman b. Avf, malının yarısını Tebük savaşında Allah'ın rızasını kazanmak için getirmiş ve “Yâ Resülallah! Bu, malımın yarısıdır; sana getirdim, yarısını da ailem için bıraktım” demiştir. Bunun üzerine Resülullah, verdiği ve bıraktığı mallarda mübarek kılınması için ona dua etmiştir. Münafıklar ona dil uzatmış ve “O, sadece riya ve e olsun diye vermiştir” demişlerdir. Yine fakir müslümanlardan başka biri bir “sâ” hurma getirmiş ve zekât hurmaları arasına koymuştur. Hz. Peygamber ona mi söylemiş ve ona dua etmiştir. Münafıklar ise “Allah bu ölçüde bir şeye ihtiyaç duymaz” demişlerdir. Bu onların dil uzatmalarıdır. [9] Bunun üzerine yüce Allah Sadakalar konusunda müminlerden hem gönüllü olarak fazla fazla verenlere hem de daha fazla verecek bir şey bulamayanlara dil uzatıp onlarla alay edenleri meâlindeki beyanı indirmiştir. Yani bir sâ” hurma getiren kimseye”. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Gönüllü olarak fazla fazla verenler. Yani sadakayı gönüllü olarak fazla fazla verenleri kötüleyenler. Daha fazla verecek bir şey bulamayanlar. Yani güçleri yettiğinden başka verecek bir şey bulamayanlar. “Cühd” güç yetirmek; “cehd” meşakkat demektir”. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Cühd” kişinin hayır yolunda az bir şey harcamasıdır. Eğer zayıflıktan veya fakirlikten kaynaklanıyorsa “cühide'r-raculu” denilir. Eğer bir kişi işinde aşırı gitmişse “cehede fi'l-ameli yechedu cehden” denilir. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: “Cühd” “vüs” gibidir. “Cehd” güç yetirmek demektir. Ebü Muâz da böyle söylemiştir”. Âyette iki anlam vardır. Bunlardan biri, Resülullah'ın (s.a.) nübüvvetinin ispatına dair delil olmasıdır. Çünkü bilinmektedir ki onların dil uzatmaları açık değildi, aksine gizliydi. Sonra Resülullah bunu onlara bildirmiştir. Bu, Resülullah'ın bunu Allah katından öğrendiğini göstermektedir. İkincisi, insanlar arasındaki işlerde, bunlar iç yüzünde zâhirine aykırı olsa da bunların zâhirine bakılır. Öyle ki münafıklar, onları riya ve gösteriş içerisinde olmakla eleştirmeleri sebebiyle kınanmışlardır. Bunun sebebi insanlar arasındaki işlerde bunların, zâhirine göre anlaşılması gerektiği, bunlarda zâhirinin dışında bir şeye bakılmadığı bilinsin diyedir. Hakikat ise işlerin iç yüzü ve gizlenen durumudur. Allah'a karşı ihlas da bununla sağlanır. Onlarla alay edenleri Allah maskaraya çevirecektir. Bazıları şöyle demiştir: Başkasına karşı mazeret belirten kimse, eğer o kişi, mazeret ileri sürülen kişinin söz konusu şahsın özür beyan ettiği hususta özrünün olmadığını, onun bu konuda yalancı olduğunu bildiği halde mazeretini kabul etmişse, (SI mazeret beyan edilen kişinin özür sahibinden bunu kabul etmesi, mazeret beyan edilen kişinin özür sahibiyle alay etmesi demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah onları maskaraya çevirecektir. Yani onların alaylarının karşılığını verecektir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, her ne kadar bu karşılık alay olmasa da, karşılık vermesini alay olarak isimlendirmiştir. Bu, O'nun, kötülüğün karşılığını kötülük olarak isimlendirmesi gibidir”. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak aşırı gitmenin karşılığını aşırı gitmek olarak isimlendirmiştir. Halbuki ikincisi aşırı gitmek değildir?”. Buna göre Cenâb-ı Hak, her ne kadar alay etmenin karşılığı alay olmasa da, bunu alay olarak isimlendirmiştir. Allah onları maskaraya çevirecektir meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani Allah'ın dostları bunlarla alay edecektir. Bununla birlikte bu alay, O'na nispet edilmiştir. Yine “Asıl onlarla alay eden Allah'tır” meâlindeki beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani O'nun dostları bunlarla alay etmektedir. Bu “Geriye dönün de başka bir nur arayın””! meâlindeki beyanda kastedilen mânadır. Bu, onların ötekilerle alay etmesidir. Bu, dil bakımından mümkündür. Bir şeyin başka birine nispet edilmesi ve bundan, nispet edilen şahıstan başka bir kimsenin murat edilmesi mümkün bir durumdur. A eni çal als SERES SAğ YANLİS LU Bağ dai --- Dipnotlar: 325 Taberi, Tefsir, X, 195; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 249-250. İbn Mesüd'dan şöyle dedigi rivayet edilmiştir: Bizler sadaka vermekle emredildiğimizde hamallık yapıyorduk. Ebü Ukayl yarım så‘ getirmiş, bazıları ise daha fazla getirmiştir. Bunun üzerine münafıklar “Allah böyle sadakadan müstağnidir. Bunu yapan ancak riya maksadıyla yapmıştır” demişlerdir. Bunun üzerine “sadakalar konusunda müminlerden hem gönüllü olarak fazla fazla verenlere hem de daha fazla verecek bir şey bulamayanlara dil uzatıp onlarla alay edenleri Allah maskaraya çevirecektir” ilâhi beyanı inmiştir (Buhâri, “Tefsir”, 9/1 1; Müs326 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 190. 327? İbn Manzür, Lisânül-Arab, “chd” md.

Tevbe 9:80

Onların bağışlanması için Allah'a ister dua et ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de dua etsen Allah onları bağışlamayacaktır. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Abdullah b. Übey öldüğünde Resülullah onun cenazenamazınıkılmak istemiştir. Bunun üzerine Ömer b. Hattab elbisesinden tutarak “Allah sana bunu emretmedi” demiştir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onların bağışlanması için Allah'a ister dua et ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de dua etsen Allah onları bağışlamayacaktır.” Bunun üzerine Resülullah şöyle demiş: “Rabb'im beni muhayyer bırakmış, ister yap ister yapma buyurmuştur” Bazı rivayetlerde Hz. Ömer'in ona “bağışlama dileme! Zira Allah sana bunu yasaklamıştır” dediği nakledilmektedir. ( Bunun üzerine Resülullah “Ey Ömer! Yetmiş bir defa bağışlama dilemeyeyim mi?” buyurmuş veya buna benzer bir söz söylemiştir. Bu sırada Allah, “Bağışlanmaları için Allah'a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır” meâlindeki beyanı indirmiştir. Fakat bu gerçeğe uzak bir yorumdur ki Resülullah âyetten söz konusu meselede tercih hakkı olduğunu anlıyor, Hz. Ömer ise onun böyle davranmasını engelliyor! Bu meselede tercih hakkının olduğunu anlamak veya bunun belirleme anlamında olması yahut bu âyetin Münâfikün süresindeki âyetle neshedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü bu hitap, tehdit ifade etmektedir (vaid). Tehdit için nesih söz konusu değildir”. Bu âyetin yorumu -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: Eğer sen onlar için bağışlanma dilersen, senin bu bağışlama talebin reddedilen, dolayısıyla icabet edilmeyen türden değildir. Fakat onlar Allah'ı ve resülünü inkâr etmiş bir topluluktur. Sen benim hükmümden biliyorsun ki bu hal üzere ölen kimseyi ben bağışlamam. Bu beyan, Resülullah'ın bu konuda mâzur olduğu, ancak onlar için bağışlama dilemesinin nehyedildiği mânasına gelmektedir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Müşrikler akraba bile olsalar peygamber de müminler de onların bağışlanmalarını dileyemezler”, Cenâb-ı Hak münafıkların ortak koşmalarını, Allah'ı ve resülünü inkâr etmelerini bilmiş, onların bağışlanmaları için dua etmesini yasaklamıştır. Zira bunun, Allah'ın, onların inkârcılıklarını resülüne bildirmesinden önce olması mümkün değildir. Dolayısıyla bu durum, bunu bildikten sonra Allah'ın onu yasakladığını göstermektedir. Yine bu âyette Mütezile'nin “büyük günah işleyen bağışlanmaz” şeklindeki görüşünün reddine dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların Allah'ı ve resülünü inkâr etmeleri sebebiyle bağışlanmayacaklarını bildirmiştir. Bu, Allah'ı ve resülünü inkâr etmemiş kimsenin bağışlanabileceğini, onun için şefaatin olduğunu ve büyük günah işleyenin kâfir olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla bu durum, belirtmiş olduğumuz yorumun doğru olduğunu göstermektedir. 122 (SJAllah'tan bağışlama dileme ve başkasına şefaat etme, sadece insanların seçkin olanlarına ait bir durumdur. Bu seçkin insanlar resüller ve nebilerdir. Bu, dünyadaki şu duruma benzemektedir: Yeryüzünün krallarına, onlar nezdinde seçkin olan kimseler dışında hiç kimse başkasına olan ihtiyaç durumunu sunmaz. Yine sadece onlar katında şeref ve mevki sahibi kimseler, başkalarına şefaatçi olabilirler. Fakat Cenâb-ı Hak bizim dışımızdaki insanlar hakkında bağışlama dileğinde bulunmamıza şu ilâhi beyanla izin vermiştir: “Bunların ardından gelenler de “Ey Rabb'imiz! Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla derler”. “Bağışlanmaları için Allah'a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır”“ meâlindeki beyan nazil olunca bu âyetteki “aleyhim” ifadesi “indehum” anlamındadır. Yani bağışlanmaları için dua etmişsin veya etmemişsin bu, onlar açısından birdir. Onların Resülullah'tan bağışlanmaları için dua talep etmeleri, Hz. Peygamber'le alay etmek içindir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Arap kabilelerinden savaşa katılmayanlar sana, Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu, bu yüzden Allah'ın bizi bağışlamasını iste’ diyeceklerdir”. Onların “Bizim bağışlanmamız için dua et” şeklindeki sözleri, bu yoruma göre alay konumundadır. “Onlar için birdir” meâlindeki beyan şu mânaya gelebilir: Yani bağışlanmaları için dua etsen de etmesen de Allah katında birdir. Zira O, Allah'ı ve resülünü inkâr ettikleri için onları bağışlamaz. Yetmiş kere de bağışlanmaları için dua etsen. Bu beyanda yetmiş sayısının bildirilmesi, yetmişin bağışlanma talebinde en üst sınır ve zirve olmasındandır. Rivayet edildiğine göre Resülullah her gün yetmiş defa bağışlanmak için dua (istiğfâr) ediyordu”, Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Sen bu bağışlanma dileğinde en üst sınıra ulaşsan da onlar bağışlanmayacak ve bu durum onlara fayda vermeyecektir. Allah günaha batmış kimseleri doğru yola iletmez. Günahı tercih ettikleri vakitte. Veya Allah, bu dünyadaki günahkârlıkları sebebiyle -eğer bu hal üzere ölürlerse- onları âhirette cennet yoluna iletmez. --- Dipnotlar: 32 el-Münâfikün, 63/6. Hz. Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Abdullah b. Übey b. Selül öldüğünde oğlu Abdullah b. Abdullah Resülullah'a gelerek babasını kefenlemek için gömleğini kendisine vermesini istemiştir. Hz. Peygamber de bunu ona vermiştir. Sonra ondan babasının cenaze namazını kılmasını istemiştir. Bunun üzerine Resülullah namaz kılmak için kalkmış, Ömer de kalkarak Resülullah'ın elbisesini çekiştirmiş ve şöyle demiştir: Yâ Resülallah, Allah sana bunu nehyettiği halde sen namazını kılacak mısın? Bunun üzerine Resülullah şöyle buyurmuştur: Allah beni muhayyer bırakmış ve “onların bağışlanması için Allah'a ister dua et ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de dua etsen” diye buyurmuştur. Ben yetmişten fazla yapacağım. O “bu kişi münafıktır” demiştir. -Râvi dedi ki- Resülullah onun cenaze namazını kılmıştır. Bunun üzerine Allah “Onların arasından ölen birinin namazını sakın kılma” âyetini indirmiştir. “Bağışlanmaları için Allah'a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir” ilâhi beyanının nâzil oluşuna gelince nakledilen bu rivayet ve bunun dışındaki rivayetler sebebiyledir (bk. Taberi, X, 199-200; Süyüti, edŞârih şöyle demiştir: “Bu hususta tercih hakkının olduğu şeklinde anlamak ve bunun yetmiş olarak belirlenmesi mânasında mümkün değildir. Yine “Bağışlanmaları için Allaha dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Allah onları asla bağışlarmayacaktır” ilâhi beyanıyla neshedilmiş olması da mümkün değildir. Bu, tevil ehlinin âyeti hamlettiği mânaların doğru olmadığını göstermektedir” (Semerkândi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 356b).

Tevbe 9:81

81. “Allah'ın resülünün çağrısına uymayarak seferden geri kalanlar yerlerinden ayrılmamış olmaktan dolayı sevinç duydular; canlarıyla mallarıyla Allah yolunda savaşmak istemediler, üstelik ‘bu sıcakta sefere çıkmayın’ dediler. De ki: “Cehennem ateşi çok daha sıcaktır? anlayabilselerdi!” [Münafıkların Cihat Konusundaki Tutumları] Allah'ın resülünün çağrısına uymayarak seferden geri kalanlar yerlerinden ayrılmamış olmaktan dolayı sevinç duydular. Onlar -münafıkları kastediyorum- yaptıklarıyla bütün kötü özellikleri kendilerinde toplamışlardır. Bunlardan biri, belirtildiği üzere onların Resülullah'ı bırakıp seferden geri kalmaktan sevinç duymalarıdır. İkincisi, Resülullah ile birlikte cihat etmekten hoşlanmamaları ve malları hususunda cimrilik etmeleridir. Üçüncüsü, bu sıcakta sefere çıkmayın meâlindeki sözleriyle insanları cihattan ve Allah yolunda sefere çıkmaktan alıkoymalarıdır. Allah, münafıkların tüm özelliklerini bu âyette bir araya getirmiştir. Seferden geri kalanlar sevinç duydular. Burada “muhallefün” şeklinde “geri bırakılanlar” ifadesi belirtilmiş. Halbuki onlar gerçekte geri kalanlar idi. Bununla birlikte bu beyan iki mânaya gelir. “Muhallefün”, yani Allah, bildirdiği üzere onların sefere çıkışlarının müminlere bozgunculuktan başka katkısının olmayacağından ve onların bununla fitne istemelerinden dolayı?” onları geri bırakmıştır. Cenâb-ı Hak onları bundan geri bırakmıştır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi; fakat Allah da onların sefere çıkmalarını istemedi, onları geri koydu”, Bu beyan hakkında denildi ki: Onları tutup alıkoydu. Bu mânaya göre onlar geri bırakılmışlardır. Cenâb-ı Hak, onların sefere çıkışlarının müminlere bozgunculuktan ve fesattan başka bir katkısının olmayacağını bildiğinden dolayı onları geri bırakmıştır. “Muhallefün” (opal) beyanı şu anlama da gelebilir: Yani Resülullah'ın ashâbı onları geri bırakmıştır. Çünkü eğer onlar, bunları zorla çıkarmak isteseydiler buna güç yetirirlerdi. Dolayısıyla bunlar bu şekilde geri bırakılan kimseler gibidir. Çünkü eğer onlar bunları çıkarmak isteseydiler, çıkarırlardı. Dolayısıyla bunlar her ne kadar gerçekte geri kalanlar ise de geri bırakılmış kimseler gibi olmuşlardır. Resülullah'ın çağrısına uymayarak seferden geri kalanlar yerlerinden ayrılmamış olmaktan dolayı. Yani Resülullah'a muhalefet ederek. Bu beyan, “halfe Rasülillâhi” Giz) diye de okunmuştur”. Yani Resülullah sefere çıktıktan sonra onlar yerlerinde kalmaktan dolayı sevinç duymuşlardır. Yerlerinden ayrılmamış olmaktan meâlindeki beyanın “yerinde kalıp oturmak” anlamına gelmesi mümkündür. Yani onun arkasından, yerinde kalıp oturmuş olmaktan. Yerlerinden ayrılmamış olmaktan meâlindeki beyanın “kalıp oturdukları yer” mânasında olması da mümkündür. Bu, onların evleri ve vatanlarıdır. Mallarıyla Allah yolunda savaşmak istemediler. Cimrilikleri ve kalplerindeki karşı koymaları sebebiyle. Üstelik “bu sıcakta sefere çıkmayın dediler. Bu zâhir anlamı bakımından müminlere şefkatın belirtilmesi anlamına gelebilir. Fakat onlar, bunu kastetmiş değillerdi. Aksine onlar, müminleri Allah yolunda sefere çıkmaktan alıkoymayı istemişlerdi. Fakat onlar, müminlere genel olarak “bu sıcakta sefere çıkmayın” dediklerinde, müminler Allah yolunda sefere çıkmaktan çekinmemişlerdir. Bu, tıpkı şu beyan gibidir: “Birtakım insanlar onlara, insanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun dediler de bu, onların imanlarını arttırdı”? Onlar müminleri, düşmana karşı sefere çıkmaktan korkutuyorlardı. [§] Onlar müminleri Allah yolunda sefere çıkmaktan alıkoymada hile yapıyorlardı. Eğer alıkoymada genel ifade kullansaydılar ve bunu dile getirseydiler, müminler bunu anlarlardı. Bu durumda onların münafıklıkları ortaya çıkardı. Onların bu sıcakta sefere çıkmayın sözlerini müminlere değil de kendi tâbilerine söylemiş olmaları da mümkündür. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Sefere çıkan veya savaşa giren kardeşleri hakkında dediler De ki: Cehennem ateşi çok daha sıcaktır anlayabilselerdi! Yani Resülullah indirileni anlayabilselerdi, cehennem ateşinin dünya sıcaklığından çok daha sıcak olduğunu bilirlerdi. Bu ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar kendilerinin sadece bu dünya için yaratılmadıklarını, aksine burada imtihan edilmek üzere yaratıldıklarını anlayabilselerdi, âhirette vâdedilenin, dünyada imtihan edildikleri durumlardan daha şiddetli olduğunu bilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 39 “Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek istedikleri için aranıza sokulacaklardı” (et-Tevbe, %1 Bukırâat Ebü Hayve Şüreyh b. Yezidden rivayet edilmiştir. Bu, şâz bir kırâattır (bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 216; Şevkâni, Fethu'l-kadir, Il, 388).

Tevbe 9:82

Az gülsünler, çok ağlasınlar! Gülmenin sevinç ve mutluluktan kinâye olması uygundur. Ağlamak da üzüntüden kinâyedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Biraz sevinin ve mutlu olun, zira âhirette uzun bir şekilde ve çokça üzüleceksiniz. Bu beyanın, hakikat anlamıyla gülmek anlamında olması da mümkündür. Çünkü onlar, dünyada iken müminlere gülüyor ve alay ediyorlardı. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar biraz güldüler, çünkü dünya azdır ve bitecektir. Âhirette ise çokça ağlayacaklardır, çünkü o, son bulmaz. Yapıp ettikleri karşısında. çi 3 ŞEN SiE dez VE İNİZ ge LA

Tevbe 9:83

Şayet Allah seni onlardan bir toplulukla tekrar karşılaştırır da başka bir sefere çıkmak için senden izin isterlerse. Allah seni onlardan bir toplulukla tekrar karşılaştırırsa meâlindeki beyan, bu hususta geride kalanların hepsinin münafık olmadığını, münafıkların tümünün de sefere çıkmaktan kaçınmadıklarını ve geride kalmadıklarını göstermektedir. Senden izin isterlerse, de ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacak ve benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız. Çünkü Cenâb-ı Hak onların müminlerle birlikte sefere çıkmalarının onlara bozgunculuk ve fesat dışında bir katkısının olmayacağını bildirmiştir". Böylece Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacak ve benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız. Mademki ilk defasında oturup kalmayı yeğlediniz. Yani münafıklıkları sebebiyle ilk defasında oturup kalmakla cezalandırıldılar. De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız. Yani bundan böyle benimle sefere çıkmanıza ve benim maiyetimde düşmana karşı savaşmanıza asla izin vermeyeceğim. Sefere çıkmayacaksınız meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani size sefere çıkma izni versem de sizler asla sefere çıkmayacaksınız. Şimdi de geride kalanlarla birlikte oturmaya devam edin. Denildi ki: Geride kalanlarla birlikte. Bunlar, belirtildiği üzere münafıklardır. Bu beyanın, 'mâzeret sahipleriyle birlikte oturup kalın” mânasına gelmesi de mümkündür. Bazıları şöyle demiştir: Kadınlar ve sakatlarla birlikte. Bu mânalar birdir. FES, T A Tolz der Gói e5! BEŞ İY iyi

Tevbe 9:84

Onların arasından ölen birinin namazını sakın kılma. Yani münafıklardan. Mezarı başında da durma! Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre Abdullah b. Übey öldüğünde oğlu Resülullah'a (s.a.) geldi ve “Yâ Resülallah! Babam öldü ve o, senin gömleğinle kefenlenmeyi ve senin cenaze namazını kılmanı vasiyet etmişti. Bunun üzerine Resülullah gömleğini çıkararak ona verdi. Akabinde yürüdü, cenaze namazını kıldı ve mezarı başında da durdu”, Bazı rivayetlere göre Resülullah cenaze namazını kılmış ve ona gömleğini giydirmiştir. Ona şöyle denilmiştir: “Allah'ın düşmanına gömleğini mi giydiriyorsun?” Resülullah buna karşı şöyle buyurmuştur: “Ben gömleğimle Hazreçogullarından bin kişinin müslüman olmasını umuyorum.” Bildirildiğine göre Resülullah böyle yaptığında münafıklardan bin kişi müslüman olmuştur”. Ayrıca Resülullah'ın onun cenaze namazını kılmadığı da rivayet edilmiştir”. (1Biz, onların arasından ölen birinin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah ve resülünü inkâr ettiler ve yoldan sapmış olarak öldüler meâlindeki beyanla münafıkların cenaze namazının kılınmasının yasaklanmasından sonra durumun nasıl olduğunu bilmiyoruz. Cenâb-ı Hak onları itaatten çıkmış (fasık) kimseler olarak adlandırmıştır. İnkâr nitelemesi ise daha çirkin ve daha kötüdür. Fakat onlar inkârla birlikte itaatten çıkma (fısk) çeşitlerini de kendilerinde toplamışlardır. Bu durum, onların inkâra dair inançlarına ve benimsedikleri mezhebe sadece hevâlarından dolayı inandıklarının bilinmesi içindir. Zira itaatten çıkma (fısk), her mezhep ve din mensubunun haram kıldığı bir durumdur. Herkes fısktan kaçınır ve uzak durur. İnkâr ise böyle değildir. Çünkü bir şeye inanan kişi, bunun zıddını inkâr etmiş olur. Fıskın aslı ise emrin dışına çıkmaktır. En doğrusunu Allah bilir. PTAA Aİ gilin v3 GPE çağ eğil Gaza

Tevbe 9:85

Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünyada bütün bunlarla eziyet vermeyi murat ediyor. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu beyan, takdim-tehir üzere anlaşılmalıdır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onların bu dünyadaki malları ve evlatları seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara âhirette bunlarla eziyet vermeyi murat ediyor. Bu beyanda, Mütezile'nin “aslah” görüşünün reddi vardır. Daha önce onların görüşünün reddine ilişkin delillerin açıklamasını yaptık8, Allah onlara dünyada bütün bunlarla eziyet vermeyi murat ediyor meâlindeki beyanın, emredildikleri çarpışma ve savaşlar anlamına gelmesi mümkündür. Bunlar onlara zor geliyor ve sıkıntılı bir durum arzediyordu. Dolayısıyla bu, onlar için bir azap olmaktadır. Bu, başka bir âyette bildirilen şu durumdur: “Tehlike yaklaştığında ölümden dolayı kendinden geçip gözü kaymış kimse gibi sana baktıklarını görürsün, tehlike geçince de hayra karşı nekeslik içinde size sivri dillerini uzatırlar. Bunlar gerçekte iman etmemişlerdir, Allah da onların yaptıklarını geçersiz saymıştır. Bunu yapmak Allah için çok kolaydır”. Veya dünyadayken azap etme, öldürülmeleridir. Eğer sefere çıkmazlarsa öldürülürler. Tıpkı )şu beyanda olduğu gibi: “Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler”. Bu, belirtilen azaptır. Çünkü onlar öldürülmüş olacaklardır. Canlarının çıkmasını. Denildi ki: Canlarının çıkıp yok olmasını. İnkârcı olarak. E Jis E liats ih Ilo iii BF Ook g si peger AEN

Tevbe 9:86

86. “Allaha iman edin ve ye maiyetinde cihat edin buyruğunu içeren bir süre indirildiğinde, içlerinde imkânı olanlar bile kalmak için senden izin istediler ve “Bırak bizi, oturanlarla birlikte olalım” dediler. Allah'a iman edin ve resülünün maiyetinde cihat edin buyruğunu içeren bir süre indirildiğinde. Yani “Allah'a iman edin” emrini içeren bir süre indirildiğinde. Yoksa sürenin bu ifadeyle inmesi anlamında değildir. Aksine bunda Allah'a iman edin ve resülünün maiyetinde cihat edin beyanı bulunmaktadır. Bu beyanda belirtilen hususlar: “Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde”. Allah'a iman edin. Kalpleriyle. Çünkü onlar dilleriyle iman ettiklerini açıklamışlardır. Halbuki onlar gerçekte Allah'a inanmış kimseler değillerdi. İçlerinde imkânı olanlar bile kalmak için senden izin istediler. Denildi ki: İmkânı olanlar. Bunlar zengin ve refah içerisinde olanlardır. Denildi ki: İmkânı olanlar, faziletli ve şerefli kimselerdir ki insanlar bunların görüşlerine yöneliyorlardı ve bunların yürüttükleri düzene bakıyorlardı. Münafıklar içerisinde zenginler ve refah sahipleri ile fikir adamları ve düzenleyici kimseler vardı. ‘Bırak bizi, oturanlarla birlikte olalım” dediler. Cihada katılmayıp oturma izni istediler. Bunun sebebi -en doğrusunu Allah bilir ya- bunlar inkârcıları gizlice dost edinmişlerdi. Dolayısıyla dostlara karşı savaşı hoş görmediler. Veya onlar başarısızlıkları ve korkaklıkları sebebiyle savaşa çıkmaktan kaçınıyorlardı ve geri kalıyorlardı. Çünkü onlar, beklenen neticeler için davranışta bulunmuyorlardı. Onlar ancak hazır menfaatler için iş yapıyorlardı. Bundan dolayı onlar savaşa çıkmaktan kaçınıyorlardı. Müminlere gelince, onlar işin neticeleri için çalışıyorlardı. Aynı şekilde inkârcılar da müminlere karşı işin sonunda bekledikleri ganimeti elde etmek için veya mevcut durumda kendilerinden kötülüğü savmak için savaşıyorlardı. Fakat münafıklar oturmak için ve oturanlarla birlikte olmak için izin istiyorlardı. Onlar kendilerinin oturup kalma konusunda mazeretlerinin olduğunu düşünüyorlardı. Bırak bizi, oturanlarla birlikte olalım [§] meâlindeki beyanın, zayıflar, hastalar ve çocuklardan oturanlarla birlikte anlamına gelmesi mümkündür. Tâ ki onların erkekleri düşmana karşı savaşa çıktıktan sonra düşman geldiğinde bunlara karşı bu oturanları savunabilsinler. Veya onların bırak bizi, oturanlarla birlikte olalım meâlindeki sözleri, özür sahiplerinden oturanlarla birlikte, mânasına da gelebilir. Onlar kendilerinin özür sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Halbuki onların bu konuda herhangi bir özürleri bulunmamaktaydı. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde, evlerimiz açıkta ve korumasız’ diyorlardı”? Buna göre ilki de bu anlama gelebilir. gli Eb AŞAN İİ ELİ

Tevbe 9:87

Geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler. Denildi ki: Kadınlarla beraber. Bu ayıplama ve kınama ifadesidir. Yani onlar, erkekler arasında değil, kadınlar arasında kalmayı yeğlediler. Kalpleri mühürlendi; artık anlayıp kavrayamazlar. İmanın, kendisiyle işlerin neticelerinin görüldüğü, kalplerden ve işlerden perdelerin kaldırıldığı bir ışığı vardır. Bu ışık, bunları apaçık göstermektedir. İnkârın ise karanlığı vardır ki bununla apaçık işler gizlenir. Dolayısıyla bu karanlık onun kalbini perdeler. Bunun açıklamasını başka bir yerde yaptık”. En doğrusunu Allah bilir. Artık anlayıp kavrayamazlar. Geride kalanlarla beraber oturmaları sebebiyle başlarına gelecek ayıplamayı. Anlayıp kavrama (fıkh), bir şeyi, benzerine işaret eden manayla bilmektir. Bu karanlık, belirtmiş olduğumuz perdeleme sebebiyle eşyanın mânalarıyla ve benzerleriyle bilinmesini engellemektedir. şel) SU laale ii da Şal gaii İZİN Sİ

Tevbe 9:88

Fakat peygamber ve beraberindeki müminler mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle buyurmaktadır: Peygamber ile birlikte imanı ve tasdiki gerçekleştirenler mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Yani Allah'ın dinine yardım etmek ve O'nun yolunu ortaya çıkarmak için canlarını ve mallarını harcadılar. Münafıkların, düşmana karşı cihat yoluyla Allah'ın dinine yardım etmemeleri, mallarını ve canlarını harcama konusunda cimrilik yapmaları, imanı ve tasdiki gerçekleştirmemeleri gibi onlar cimrilik etmediler. Yine Cenâb-ı Hak, iman ve tasdiki gerçekleştiren, canlarını ve mallarını harcayan, bunlarla Allah'ın dinine yardımda ve O'nun yolunun açıklanmasında cihat eden müminler için iyi ve güzel şeylerin her türlüsünün olduğunu bildirmiştir. Bazıları şöyle demiştir: İyi ve güzel şeylerin her türlüsü onların olacaktır. Dünyada anılma, güzel övgü ve insanların onların yoluna girmesi; âhirette ise sevap ve karşılık. Denildi ki: İyi ve güzel şeylerin her türlüsü onların olacaktır. Âhirette; çünkü onlar, Allah'ın dinine yardım etmede ve O'nun düşmanlarıyla cihat etmede canlarını ve mallarını harcadılar. Denildi ki: İyi ve güzel şeylerin her türlüsü onların olacaktır. Güzel gözlü huriler. Tıpkı şu beyanda bildirildiği gibi: “Oralarda, huyu güzel, yüzü güzel kadınlar var” Gerçek kurtuluşa erenler de onlardır. Kurtuluşa eren kişi, ihtiyaç duyduŞunu elde eden kimsedir. “Efleha” (asi) denir. Daha önce bunu açıkladık.

Tevbe 9:89

Allah onlara, içinde ebedi olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur. Bu durum, büyüklüğün, sertlik ve katılıkta olmadığının, aksine değer ve konumda olduğunun bilinmesi içindir.

Tevbe 9:90

Bedevilerden mazeret ileri sürenler kendilerine izin verilmesi için geldiler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Mazeret ileri sürenler, mazeretleri olmadığı halde oturup kalmak için izin isteyenlerdir. Kelbi şöyle demiştir: Mazeret ileri sürenler, mazereti olanlar ve kendilerinde bir hastalık bulunanlardır. [5] Bazıları şöyle demiştir: Mazeret ileri sürenler, özür beyan edenlerdir. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o, bu beyanı “mu'zirün” şeklinde şeddesiz olarak okumuştur. O, “mazeret ileri sürenlere Allah'ın lânet ettiğini” söylemiştir, Sanki o, “mul'zir” ifadesinin “mazereti bulunan kimse” demek olduğu görüşündedir. Şeddeli olarak “muazzir” ifadesi ise “mazereti bulunmayan kimse” demektir. Bundan dolayı o, “muazzir” (Gii) olan kimse, yani mazereti bulunmayan kimseyi” lânetlemiştir. Ebü Muâz şöyle demiştir: Araplar'ın sözünde çoğunlukla “mu'zir” “mazereti bulunan kimse” demektir. Bu, onların şu sözüne tekabül etmektedir: Seni uyaran, sana özür beyan etmiş olur”. Ebü Avsece şöyle demiştir: Şeddeli olarak “muazzir”, özründe samimi olmayan kimsedir. O, sadece mazeretli olarak kabul edilmeyi istemektedir. Kişi bir işte tüm güç ve kuvvetini sonuna kadar kullanmadığında “azertü fi'l-emri” denilir. Eğer bir işte tüm gücümü sonuna kadar kullanmışsam “a'zertü fi'l-emri” denilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Şeddeli olarak “muazzirün”, ciddi davranmayanlardır. Bunlar, yapmak istemedikleri davranışları sergiliyorlar. Bir işi tam yapmadığında “azzerte fi'l-emri” denilir. Bir işi ciddi yaptığında ise “a'zerte” (-,izi) denilir. Yine müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu beyan, münafıkların iki kısım olduklarını göstermektedir. Bir grubu oturup kalma konusunda izin istiyordu. Bir grubu ise izin istemiyordu, fakat oturup kalıyordu. Bu, şu ilâhi beyanla ortaya çıkan bir durumdur: Bedevilerden mazeret ileri sürenler kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah ve resülüne inanmayanlar da (münafıklar) oturup kaldılar. Onlardan inkârcı olanlara elem veren bir azap gelecektir. Buna göre münafıklardan iman edip tövbe edenler vardır ve tövbe edenin tövbesi kabul edilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, onlardan inkârcı olanlara elem veren bir azap gelecektir buyurmuştur. O, “Onlara elem veren bir azap gelecektir” buyurmamıştır. Bazıları şöyle demiştir: “Mu'zirün” (osa) şeklinde şeddesiz olarak bu beyan, geride kalma hususunda mazeretleri bulunan müminler demektir. Bunlar, kendi durumları hakkında en uygun olanı düşünmesi için Resülullaha (s.a.) geldiler. Eğer sefere çıkmak onlar için uygunsa çıkacaklar; oturup kalmak onlar için daha uygunsa oturacaklardır. Bundan sonraki âyet, bu duruma delil teşkil etmektedir. Bu, şu beyanda belirtilen anlam gibidir: “Güçsüzler, hastalar ve harcama yapma imkânı olmayanlar için - Allah ve peygamberine sadık kaldıkları sürecesorumluluk yoktur” Eğer denilirse ki: Tek bir âyetin iki ayrı grup hakkında olması nasıl mümkün olur? Öyle ki şeddesiz okunduğunda mazeret sahipleri hakkında; şeddeli okunduğunda mazeretleri bulunmayanlar hakkında olsun. Buna şöyle cevap verilir: Kırâatların farklılığıyla bu âyet, iki ayrı durumdaki ve iki ayrı vakitteki iki âyet gibi olmaktadır. Şöyle ki eğer bu beyan, “muazzir” şeklinde şeddeli ise söz konusu kişi, mazereti olmadığı halde özür beyan eden kimsedir; “Muzir” şeklinde şeddesiz ise “mazereti olan kimse” demektir. Veya iki kırâattan birinin yorumu diğerinin zıddı olur. Yani bir durumda onların mazereti bulunur; bir başka durumda ise onların mazereti bulunmaz. Aksi durumda iki kırâatın aynı vakitte bir arada olması, bununla birlikte yorumlarının belirtildiği üzere farklı olması mümkün olmaz. Bu, şu beyan gibidir: “Onlar ise Rabb'imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır” dediler”. Bu beyan, “Rabbunâ” şeklinde merfü haliyle “Rabb'imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırmıştır”© anlamındadır. Bunlardan biri dua, diğeri zorunlu bir gerçekleşme mânasındadır. Bunlar iki âyettir. Akabinde kırâat farklılığı sebebiyle tek bir âyet olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir. Olm YİN EYS LİN İZ Yl ya ei --- Dipnotlar: 38 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 191; bk. İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “azr” (jie) md.

Tevbe 9:91

[Cihattan Geri Kalma Mazereti Bulunanlar] Güçsüzler, hastalar ve harcama yapma imkânı olmayanlar için sorumluluk yoktur. Eğer burada hastalar ve harcama yapma imkânı olmayanlar belirtilmemiş olsaydı, güçsüzler için yoktur meâlindeki beyandan anlaşılan, hasta ve harcama yapma imkânı olmayan kimse olurdu. Aynı şekilde hasta belirtildiğinde, bundan anlaşılan şey, her zayıf kimse ve harcama yapma imkânı bulamayan her bir kişidir. Bu ifadelerden her birinde, diğer kavramlardan anlaşılan mâna da bulunmaktadır. Bununla birlikte söz konusu kavram belirtildiğine göre bu durum, “güçsüzler” anlamındaki “duafâ” kelimesinden maksadın kör ve topal kimseler gibi kötürümler olduğunu göstermektedir. ( Dolayısıyla bu, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur”“!. Böylece iki âyet bir olmaktadır. Yani mânaları bir olmaktadır. Bu âyette belirli sayıda şeyin bildirilmesi durumunda belirtilen hükmün kapsamına, eğer aynı mânalardaysa, bildirilmeyen şeylerin de girmesinin mümkün olduğuna delil vardır. Bundan dolayı mezhep imamlarımız şöyle demiştir: Resülullah'ın faiz konusunda “buğday buğdayla; altın altınla; fazlası faizdir”™® beyanıyla belirli sayıda şeyi bildirmiş olması, bunun sadece varit olduğu mâna (illet) ile sınırlı olduğu ve onun bildirmediği şeylerin bu kapsama girmediği anlamına gelmez. Bu durum belirtmiş olduğumuz sebepledir ki güçsüzler kavramı hasta, kör, topal ve çeşitli özürler sebebiyle sefere çıkmaktan aciz kalmış herkesi ifade etmektedir. Ayrıca âyette belirtilen muayyen sayıdaki hususlar ve bunların tahsis edilmesi, bunun sadece belirtilen mâna (illetin) ile sınırlı olduğunu da göstermemektedir. Buna göre faiz rivayeti de böyledir”. Sonra, körlük, topallık, hastalık, nafakanın bulunmaması ve benzeri durumlar sefere çıkmama hususunda özür kılınmıştır. Şiddetli sıcaklık, mesafenin uzaklığı ve benzeri durumlar ise mazeret olarak kabul edilmemiştir. Bu durum, şu ilâhi beyana tekabül etmektedir: “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennem ateşi çok daha sıcaktır” anlayabilselerdi!”4 Bu işin aslı -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Sefere çıkmaktan alıkoyma hususunda kişiyi sevketmeyen şehvet, ( ticaretten elde etmeyi umduğu bir beklenti gibi her şey, sefere çıkma konusunda bir özür değildir. Zira havanın sıcaklığı, seferin uzaklığı ve düşman korkusu, onları ticaret için sefere çıkmaktan alıkoymamaktadır. Dolayısıyla bu durumlar cihada çıkmayıp geride kalmakta özür olmamaktadır. Hastalık, kötürümlük ve nafaka eksikliğine gelince bu durumlar, onları arzuladıkları her şeyde sefere çıkmaktan alıkoymakta ve aciz bırakmaktadır. Dolayısıyla bu durumlar, onlar için cihada çıkmayıp geride kalmak için mazeret olmuştur. İkincisi, bir durumda engellenmesine güç yetirilen her şey, geri kalma hususunda mazeret olarak değerlendirilmez. Savılması mümkün olmayan her şey ise mazeret olarak kabul edilir. Sıcaklık, seferin uzaklığı ve düşman korkusu gibi durumların, savılması mümkündür. Dolayısıyla karşılığında, ondan daha büyük bir engelin bulunmaması gibi olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu şu beyan gibidir: “De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır”. Cenâb-ı Hak, cehennem ateşinin sıcaklığının şiddetini, âhiret seferinin uzaklığını ve o günün korkularını bildirdiğinde söz konusu kişi için sefere çıkmak kolaylaşır ve bu durum ortadan kalkar. Bundan dolayı bunlardan biri mazeret olur, diğeri ise olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Allah ve peygamberine sadık kaldıkları sürece. Denildi ki: Dini konusunda kimseye tuzak kurmadıkları ve dünyası hususunda hiç kimseyi aldatmadıkları sürece. Allah ve peygamberine sadık kaldıkları sürece. Yani Allah'a ve yanında bulunduklarında resülüne itaat ettikleri ve ona itaati terketmedikleri sürece. İyi niyet sahiplerini sorumlu tutmak olmaz. Yani sefere çıkmama hususunda belirtmiş olduğumuz kötürümlük ve nafakanın olmayışı gibi sebeplerle güç yetirmemeleri durumunda sefere çıkmayı terketmede iyi niyet sahiplerini sorumlu tutmak olmaz. Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. Yani sefere çıkmayı terketmelerini ve mazeret sahipleriyle beraber cihaddan geri kalmalarını. --- Dipnotlar: %2 Bu mânada pek çok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan birine göre Ebü Said el-Hudri'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) “altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla, tuz tuzla, birbirinin aynıyla ve peşin olarak degiştirilir. Her kim buna eklerse ve eklenmesini isterse faizcilik yapmış olur. Alan da veren de bu konuda eşittir. Bu, Müslim'in ifadeleridir. Yüce Allah, cihattan geride kalmada mazereti kabul edilenlerin güçsüzler, hastalar ve nafaka temin edemeyenler olduğunu bildirmiştir. Bu zümreleri saymış ve cihattan geri kalma iznini bunlara tahsis etmiştir. Fakat bu bildirmek suretiyle tahsisle birlikte “güçsüzler” kavramının, anlam bakımından kapsamına, âyette bildirilmemiş olsa da sefere çıkma gücü olmayan bütün mazeret sahipleri girer. Belirleyerek tahsis etme, âyette belirtilen bu kimseler hakkındaki hükmün de tahsisine delil teşkil etmez. Dolayısıyla bu durum, Resülullah'ın faiz hadisinde bildirmek süretiyle tahsis ettiği mallarda, faiz hükmünün sadece bunlara tahsis edilemeyeceğini göstermektedir. Aksine eğer mâna (illet) başka mallarda da varsa, hüküm, belirtilen malların dışındaki şeylerde de geçerli olur.

Tevbe 9:92

592. Kendilerine binek sağlaman için sana gelip de Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum! diye cevap verdiğin zaman, harcayacak bir şey bulamamanın üzüntüsünden göz yaşları dökerek geri dönenlere de günah yoktur. Kendilerine binek sağlaman için sana gelip de ‘sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ diye cevap verdiğin kimselere de günah yoktur. Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Eğer ümmetime zor gelmeseydi -veya müminlere demiştir- gönderdiğim her seriyyeyle birlikte sefere çıkardım. Çünkü onlar sefere çıkmak için harcayacak bir şey bulamıyorlar. Ben de onlara binek sağlayamıyorum. Dolayısıyla bizden ayrılmaları onlara çok zor gelmektedir”, Böylelikle onlar harcayacak bir şey ve binek bulamadıklarında sefere çıkmayı terkettiklerinden dolayı onlara günah yoktur. eze ie H Ag DUŞA Er Zii gi gili Yele hu ii geliş Er

Tevbe 9:93

[Cihat Sorumluluğundan Kaçanların Akıbeti] Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Fakat sorumluluk, harcayacak bir şey bulup da sefere çıkmayı terkedenler için vardır. Bu durum, sorumluluk sadece imkânları müsait olduğu halde senden izin isteyenler için vardır. Onlar geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler meâlindeki beyanla bildirilmiştir. Yani geride kalanlardan maksat kadınlardır. Allah da onların kalplerini mühürledi; artık doğruyu bilemezler. Burada Allah da onların kalplerini mühürledi; artık doğruyu bilemezler diye bildirilmiştir. İlk âyette ise “Geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler de kalpleri mühürlendi; artık anlayıp kavrayamazlar” diye bildirilmiştir. Anlayıp kavrama (fıkh) bir şeyi başka bir şey vasıtasıyla bilmektir. Bilmek ise (ilm) başka bir şeyin aracılığı olmaksızın bilginin gerçekleşmesidir. Bundan dolayı Allaha “âlim” denilir. Fakat O'na “fakih” denilmesi caiz değildir. Yüce Allah, onların, inat ederek ve büyüklenerek bir şeyi, başka bir şey aracılığıyla da kendisi vasıtasıyla da bilmediklerini haber vermiştir. Ga BİEN çi tes SI ÇİN O, ba “Onlar, yanlarına döndüğünüz zaman da size özür beyan ederler. De ki: Boşuna mazeret ileri sürmeyin, size asla inanmayız, çünkü Allah yaptıklarınızın içyüzünü bize bildirmiştir. Bundan böyle de Allah ve resülü yapıp ettiklerinizi görecektir; sonra gizli açık her şeyi bilenin huzuruna çıkarılacaksınız ve O size neler yapmış olduğunuzu haber verecektir.” Onlar, yanlarına döndüğünüz zaman da size özür beyan ederler. De ki: Boşuna mazeret ileri sürmeyin, size asla inanmayız. Bunda münafıkların, müminlerin yanına döndüklerinde onlara söylediklerine ilişkin bir haber verme vardır. Yine bunda Allah'tan resülüne ve müminlere yönelik münafıklara ne söyleyeceklerine ve ne cevap vereceklerine dair bir öğretim vardır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar, yanlarına döndüğünüz zaman da size özür beyan ederler. De ki: Boşuna mazeret ileri sürmeyin, size asla inanmayız. Yani mazeret beyanınız hususunda sizi doğrulamayız. Yani kendiniz için açıklamış olduğunuz mazeretiniz hususunda. Mazeretileri sürmeyin. Bu beyan, yasak mânasında değildir; aksine kınama ve kötüleme anlamındadır. Çünkü Allah yaptıklarınızın içyüzünü bize bildirmiştir. Çünkü Allah yaptıklarınızın iç yüzünü bize bildirmiştir meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Siz asla ıslah olmazsınız. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı gibidir: “Onlar tiksinilecek kimselerdir; varacakları yer de cehennemdir”?. Cenâb-ı Hak onların tiksinilecek kimseler olduğunu ve varacakları yerin cehennem olduğunu bildirmiştir. Denildi ki: Allah yaptıklarınızın iç yüzünü bize bildirmiştir. Bunu, Cenâb-ı Hak, “Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek istedikleri için aranıza sokulacaklardı” beyanı sırasında onlara bildirmiştir. Dediler ki: Bu, Allah'ın sizin yaptıklarınız hakkında bildirdiği şeydir. %7 Bir sonraki âyet-i kerime. Bundan böyle de Allah ve resülü yapıp ettiklerinizi görecektir. Bazıları şöyle demiştir: Allah ve resülü, yeni başladığınız işlerde yaptıklarınızı görecektir. Allah ve resülü yapıp ettiklerinizi görecektir meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani Allah ve resülü, yaptıklarınızı geçersiz görecektir. Allah yapıp ettiklerinizi görecektir anlamındaki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani yaptıklarınızın karşılığını size verecektir. Resülullah ve müminler bu hususta size şahitlik edecektir. Sonra gizli açık her şeyi bilenin huzuruna çıkarılacaksınız. Daha önce belirttiğimiz üzere Allah'tan gizli kalan bir şey yoktur. Veya O'nun katında bir şey başka bir şeyden daha açık olabilir. Fakat insanlardan gizli kalan ile O'ndan gizli kalmayan bir konumdadır. O size neler yapmış olduğunuzu haber verecektir. Bu beyan tehdit (vaid) mânasındadır. çiz 3 ojo İN e ALİS ISA 4 Zi b O İLE

Tevbe 9:94

[Cihat Sorumluluğundan Kaçanların Akıbeti] Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Fakat sorumluluk, harcayacak bir şey bulup da sefere çıkmayı terkedenler için vardır. Bu durum, sorumluluk sadece imkânları müsait olduğu halde senden izin isteyenler için vardır. Onlar geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler meâlindeki beyanla bildirilmiştir. Yani geride kalanlardan maksat kadınlardır. Allah da onların kalplerini mühürledi; artık doğruyu bilemezler. Burada Allah da onların kalplerini mühürledi; artık doğruyu bilemezler diye bildirilmiştir. İlk âyette ise “Geride kalanlarla beraber olmayı yeğlediler de kalpleri mühürlendi; artık anlayıp kavrayamazlar” diye bildirilmiştir. Anlayıp kavrama (fıkh) bir şeyi başka bir şey vasıtasıyla bilmektir. Bilmek ise (ilm) başka bir şeyin aracılığı olmaksızın bilginin gerçekleşmesidir. Bundan dolayı Allaha “âlim” denilir. Fakat O'na “fakih” denilmesi caiz değildir. Yüce Allah, onların, inat ederek ve büyüklenerek bir şeyi, başka bir şey aracılığıyla da kendisi vasıtasıyla da bilmediklerini haber vermiştir. Ga BİEN çi tes SI ÇİN O, ba “Onlar, yanlarına döndüğünüz zaman da size özür beyan ederler. De ki: Boşuna mazeret ileri sürmeyin, size asla inanmayız, çünkü Allah yaptıklarınızın içyüzünü bize bildirmiştir. Bundan böyle de Allah ve resülü yapıp ettiklerinizi görecektir; sonra gizli açık her şeyi bilenin huzuruna çıkarılacaksınız ve O size neler yapmış olduğunuzu haber verecektir.” Onlar, yanlarına döndüğünüz zaman da size özür beyan ederler. De ki: Boşuna mazeret ileri sürmeyin, size asla inanmayız. Bunda münafıkların, müminlerin yanına döndüklerinde onlara söylediklerine ilişkin bir haber verme vardır. Yine bunda Allah'tan resülüne ve müminlere yönelik münafıklara ne söyleyeceklerine ve ne cevap vereceklerine dair bir öğretim vardır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar, yanlarına döndüğünüz zaman da size özür beyan ederler. De ki: Boşuna mazeret ileri sürmeyin, size asla inanmayız. Yani mazeret beyanınız hususunda sizi doğrulamayız. Yani kendiniz için açıklamış olduğunuz mazeretiniz hususunda. Mazeretileri sürmeyin. Bu beyan, yasak mânasında değildir; aksine kınama ve kötüleme anlamındadır. Çünkü Allah yaptıklarınızın içyüzünü bize bildirmiştir. Çünkü Allah yaptıklarınızın iç yüzünü bize bildirmiştir meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Siz asla ıslah olmazsınız. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı gibidir: “Onlar tiksinilecek kimselerdir; varacakları yer de cehennemdir”?. Cenâb-ı Hak onların tiksinilecek kimseler olduğunu ve varacakları yerin cehennem olduğunu bildirmiştir. Denildi ki: Allah yaptıklarınızın iç yüzünü bize bildirmiştir. Bunu, Cenâb-ı Hak, “Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek istedikleri için aranıza sokulacaklardı” beyanı sırasında onlara bildirmiştir. Dediler ki: Bu, Allah'ın sizin yaptıklarınız hakkında bildirdiği şeydir. %7 Bir sonraki âyet-i kerime. Bundan böyle de Allah ve resülü yapıp ettiklerinizi görecektir. Bazıları şöyle demiştir: Allah ve resülü, yeni başladığınız işlerde yaptıklarınızı görecektir. Allah ve resülü yapıp ettiklerinizi görecektir meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani Allah ve resülü, yaptıklarınızı geçersiz görecektir. Allah yapıp ettiklerinizi görecektir anlamındaki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani yaptıklarınızın karşılığını size verecektir. Resülullah ve müminler bu hususta size şahitlik edecektir. Sonra gizli açık her şeyi bilenin huzuruna çıkarılacaksınız. Daha önce belirttiğimiz üzere Allah'tan gizli kalan bir şey yoktur. Veya O'nun katında bir şey başka bir şeyden daha açık olabilir. Fakat insanlardan gizli kalan ile O'ndan gizli kalmayan bir konumdadır. O size neler yapmış olduğunuzu haber verecektir. Bu beyan tehdit (vaid) mânasındadır. çiz 3 ojo İN e ALİS ISA 4 Zi b O İLE

Tevbe 9:95

“Yanlarına döndüğünüz zaman, onları hesaba çekmekten vazgeçesiniz diye size yemin billâh edecekler. Artık onlardan uzak durun; zira onlar tiksinilecek kimselerdir, işlemiş oldukları günahların karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir.” Yanlarına döndüğünüz zaman, onları hesaba çekmekten vazgeçesiniz diye size yemin billâh edecekler. Artık onlardan uzak durun. Onları hesaba çekmekten vazgeçesiniz diye ilâhi beyanı şu mânaya gelebilir: Yani onları bağışlayasınız ve hak ettikleri karşılığı vermeyesiniz diye. Bu durumda bu beyanın mânası şöyle olur: Artık onlardan uzak durun; çünkü onlar kendilerini bağışlamanızı ve hak ettikleri karşılığı vermemenizi istemişlerdir. Onları hesaba çekmekten vazgeçesiniz diye; siz de artık onlardan uzak durun meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Yani onlarla tartışmayın ve kendinizi onlarla meşgul etmeyin. Zira onlar hiçbir zaman ıslah olmazlar. Onlar tiksinilecek kimselerdir, işlemiş oldukları günahların karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir. Oiti eza é

Tevbe 9:96

Hoşnut olasınız diye size yemin ederler. Dile getirdikleri mazeretleri kabul edesiniz diye. Sonra eğer siz onlardan hoşnut olsanız ve belirtmiş oldukları mazeretleri kabul etseniz bile Allah onlardan razı olmaz. Çünkü size beyan ettikleri mazeretler hususunda Allah onların özürlerinin olmadığını bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu beyan, onları hoşnut etmeye yönelik bir yasak mânasında değildir. Çünkü insanların birbirini hoşnut etmesi ancak yeminle olur ve zâhirde gerçekleşen bir durumdur. Fakat nehiy, iç dünyada onaylamanın terkedilmesine dairdir. Bunda Allah'ın rızası gerçekleşir. İŞİ 32 talağ Yİ E 1ZAS İZİ SEY Çar Wla a)

Tevbe 9:97

[Bedevilerin İnkâr ve Münafıklık Halleri] Bedeviler inkârcılık ve iki yüzlülükte daha ileridedirler. Bu beyan iki mânaya gelebilir. İlki şudur: Bedevilerden bir topluluk inkârcılık ve iki yüzlülükte daha ileridedirler. Bu, şu durumu ifade etmektedir ki Resülullah Medine'nin inkârcı ve münafıklarına davette bulunmuş, Allah onların iman etmesi konusunda resülünü şu ilâhi beyanla ümitsiz kılmıştır: “Artık onlardan uzak durun; zira onlar tiksinilecek kimselerdir, işlemiş oldukları günahların karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir”, Bunun üzerine Resülullah bu kimselerin iman etmesi konusunda ümitsiz kılınınca )Medine'ye ve çevresine yakın bölgedeki bedevilerden bir topluluğa yönelmiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bunların Medinellilerden inkârcılık ve iki yüzlülükte daha ileride olduklarını bildirmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, bedeviler anlamındaki beyanından, tüm bedevileri kastetmiş olması da muhtemeldir. Şöyle ki yani bunların inkârcıları ve münafıkları, şehir halkının inkârcı ve münafıklarından daha ileridedirler. Bu durumun iki sebebi vardır. İlki şudur: Şehir ahâlisi, âyetleri ve delilleri işitiyor, merhamet, şefkat ve muhabbet sahibi insanlarla karışıp vakit geçiriyorlardı. Bedeviler ve çöl insanları ise âyetleri ve delilleri işitmiyor, merhamet ve şefkat sahibi insanlarla vakit geçirmiyorlardı. Dolayısıyla bunlar daha katı kalpli ve daha dar görüşlüydüler. Şehir ahâlisi ise daha yumuşak kalpliydiler ve daha geniş bakış açısına sahiptiler. Dolayısıyla bunlar olumlu cevap vermekte daha hızlı hareket etmişlerdir. Ötekiler ise olumlu cevap vermede daha yavaş ve ağır hareket etmişlerdir. İkincisi şudur ki onlar şehir halkının nitelenmediği kadar çok cehaletle nitelenmişlerdir. Resülullah'tan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hiçbir bedevi size imam olmasın” Bazı rivayetlerde “Hiçbir bedevi bir muhacire imam olmasın” buyurduğu nakledilmiştir?” Yine bazı rivayetlerde “Çölde yaşayan sert tabiatlı olur””' ifadeleri geçmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: Onlar, edebli olmak ve âdap öğrenmek üzere şehirlere girmiyorlardı. Dolayısıyla onlar böyle oldukları için daha cahil kalmışlardır. İman, tasdik etmektir. Tasdik ancak bildikten sonra olur. Çünkü bilmeyen kimse tasdik etmez. Dolayısıyla bedeviler, cehalette nitelediğimiz gibi olduklarına göre inkârcılık ve yalanlama hususunda başkalarından daha ilerideydiler. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanıdır: Allah'ın resülüne indirdiklerinin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Cenâb-ı Hak onları cehaletle nitelemiştir. Cehaletle de yalanlama olur. İlimle ise tasdik olur. Bu, belirtmiş olduğumuz anlamdır. Daha yatkındırlar. Daha uygun ve daha lâyıktırlar. Bu mânalar birdir. Allalı'ın resülüne indirdiklerinin sınırlarını. Bazıları şöyle demiştir: Onlar sünnetleri daha az bilmektedirler. Denildi ki: Farzları. Denilir ki: Sınırlar, Allah'a itaat ve mâsiyet konusunda açıklanmış durumlardır. Bunun esası şudur ki onlar, bütün emir ve yasaklar, tüm âdaplar, helâl ve haram olan hükümleri bilmeyen insanlardı. (SlAllah'ın resülüne indirdiklerinin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Bu beyan bir mekândan indirme şeklinde hakikat mânasında degildir. Aksine bunun yaratılması anlamındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti”2 ve “Ey âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık”. Allah her şeyi bilmektedir. Yani O, onların yaratılışı hususunda olacak şeyler hakkında bir bilgi üzeredir. Hikmetle yönetmektedir. Öyle ki O, yaratılmışları, düşünmeleri ve incelemeleri halinde Allah'ın birliğini ve ulühiyetini gösteren bir konuma yerleştirmiştir. --- Dipnotlar: Y0 Bu, uzun bir hadis içerisinde “lâ yeummu a'râbiyyun muhâciran” lafzıyla rivayet edilmiştir. Bunun senedi çok zayıftır (bk. İbn Hacer, Telhisu'l“Fiten”, 65. Bu rivayeti Tirmizi sahih kabul etmiştir. Ayrıntılı bilgi için bk. Aclüni, Keşfü’l-

Tevbe 9:98

Bedevilerden öyleleri vardır ki, hayır yolunda yaptığı harcamayı angarya sayar. Yani o, sevap kazanmak için harcamıyordu. Bazıları şöyle demiştir: Harcar, fakat bunu hak olarak görmez. Bilakis o, bunu yapmış olduğu bir angarya sayar. Bunun aslı şudur ki onlar gerçekten ellerinde bulunanların Allah'ın olduğunu, kendilerinin olmadığını bilmiş olsaydılar, bunu yapmış oldukları bir angarya ve yapmak zorunda kaldıkları bir yük saymazlardı. Fakat onlar, mallarında Allaha ait bir pay olduğunu düşünmedikleri ve mallarının gerçekte kendilerine değil, Allah'a ait olduğunu bilmedikleri için, bunu bir angarya ve yapmak zorunda kaldıkları bir yük saymışlardır. Başınıza kötü hallerin gelmesini bekler durur. O kötü haller kendi başlarına gelsin! Denildi ki: Kötü haller, işlerin tersine dönmesidir. Bu kelime “dönme” kökünden türemiştir. Sizin hakkınızda bekler dururlar meâlindeki beyanın, onlardan bazılarının dediği üzere “Hz. Muhammedin ölümü” mânasında olması mümkündür. Denildi ki: Zamanın belâları ve olaylarıdır. Kötü haller kendi başlarına gelsin! Yani işler, onlar hakkında ters dönsün ve müminler hakkında bekleyip durdukları şeyler onların başına gelsin! Allah her şeyi çok iyi işitir. Yani onların dediklerini. Her şeyi çok iyi bilir. Yani sır olarak sakladıklarını ve gizlediklerini. 20 isi ra] ci İLİ lyi z

Tevbe 9:99

[Bedevilerin İman Halleri ve Salih Amelleri] Bedeviler arasında öyleleri de vardır ki, Allah'a ve âhiret gününe inanır, hayır yolunda harcadıklarını Allah'a yakın olmak için vesile sayar. Cenâb-ı Hak âyette bedeviler arasında Allah'a ve âhiret gününe inananların olduğunu bildirmiştir ki “Bedeviler inkârcılıkta ve münafıklıkta ileridedirler”?” meâlindeki beyanın, tüm bedeviler hakkında değil, belirtilen topluluk hakkında olduğu bilinsin. Çünkü Cenâb-ı Hak burada onlar arasında iman edenlerin olduğunu bildirmiştir. Yine O, onlar arasında hayır yolunda harcayan ve harcadıklarını Allah'a yakınlık vesilesi kılan kimselerin olduğunu bildirmiştir. Önceki âyette Cenâb-ı Hak, onlar arasında harcadıklarını angarya sayan kimseler olduğunu bildirmiştir?”. Yani onlar, bunu gerçek bir sorumluluk olarak görmüyordu. Aksine bunu başlarına gelen bir angarya olarak görüyorlardı. Dolayısıyla onların bir kısmı bunu Allah'ın hakkı, mallarındaki bir gereklilik olarak görüyordu; böylelikle bunu Allah'a yakın olmak için vesile sayıyordu. Ötekiler ise bunu bir yakınlık vesilesi değil, başlarına gelen bir angarya olarak görüyordu. Yine âyette, zekât vermeyen ve hayır yolunda harcamayan müminlerin söz konusu tehdidin kapsamına girmesi ve kendilerine münafıklığın ilişmesi korkusu vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların harcadıkları malları angarya saydıklarını bildirmiştir. Bunu yerine getirmeyi terkeden, bunu bir sorumluluk olarak görmediği için böyle davranır. Zira eğer bunu gerekli bir sorumluluk olarak görseydi, diğer sorumluluklarını yerine getirdiği gibi, bunu da yerine getirirdi. Veya bu kişi eğer yeniden dirilmeye kesin olarak inanmış olsa, hayır 75 Önceki âyet-i kerime. yolunda harcama yapar ve bunu Allah katında yakınlığa vesile kılardı. Çünkü mümin, hayır yolunda harcar ve akıbeti için amelde bulunur. O, bunu terkettiginde, her ne kadar buna şâhit olmasak da, bu âyetin kapsamına girmesinden ve münafık isminin kendisine ilişmesinden korkulur. Hayır yolunda harcadıklarını Allah'a yakın olmak ve peygamberin duasını almak için vesile sayar. Bazıları şöyle demiştir: Hayır yolunda harcadıklarını, peygamberin duasıyla Allah'a yakın olmak için vesile kılmışlardır. Çünkü onlar hayır yolunda harcadıklarında peygamber bundan dolayı onlara dua ediyor ve bağışlanmalarını diliyordu. Bu durum, Resülullah'ın bağışlanmaları dileği ve duasıyla onlar için Allaha yakın olmanın vesilesiydi. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır yolunda harcadıklarını ve peygamberin duasını, Allaha yakın olmak için vesile kılmışlardır. Bu durumda onların hayır yolunda harcadıkları, onlar için Allah katında bir yakınlık vesilesi olmuştur. Yine peygamberin duası, onlar için kalp süküneti ve münafıklıktan beraat vesilesi olmuştur. Çünkü peygamber, inkârcılar ve münafıklar için dua etmezdi. ( Dolayısıyla Hz. Peygamber, onlara dua ettiğinde, bu durum onların kalpleri için sükünet olmuş ve müngfıklıktan beraatlarının göstergesi olmuştur. “Çünkü senin duan onlar için sükünettir” meâlindeki beyan bu anlama gelir. Yani onların kalpleri, peygamberin duasıyla, münafık olmadıkları ve bundan uzak oldukları düşüncesiyle sükünet bulur ve yatışır. En doğrusunu Allah bilir. Bilesiniz ki bunlar kendileri için bir yakınlık vesilesidir. Cenâb-ı Hak bu beyanı, önceki âyette bildirdiğine karşılık olarak bildirmiştir. Bu da şu beyandaki anlamdır: “Başınıza kötü hallerin gelmesini bekler durur. O kötü haller kendi başlarına gelsin!”. Cenâb-ı Hak, onların müminler hakkında bekleyip durdukları belâların onların başlarına geleceğini bildirmiştir. Burada O, müminlerin hayır yolunda harcadıkları ve bununla Allah'a yakınlık vesilesi saydıkları eylemlerin, onlar için Allah katında yakınlık vesilesi olduğunu bildirmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak onlara şu ilâhi beyanla cenneti vâdetmiştir: Allah onları rahmetiyle kuşatacaktır. Yani cennetiyle. Cenâb-ı Hak, cennetini rahmet olarak isimlendirmiştir. Çünkü onlar cennete rahmetiyle girmektedirler; yoksabunu hakettikleri için değil. Bilakis onlar, oraya Allah'ın rahmeti ve lütfuyla girmektedirler. Şüphesiz Allah bağışlayıcıdır. İman edip tövbe ettiklerinde onların kötülüklerini ve ortak koşmalarını. Esirgeyicidir. Öyle ki O, onları bu yaptıklarından dolayı sorumlu tutmamaktadır. 77 Önceki âyet-ikerime. sg çiy EAEN

Tevbe 9:100

[Muhacir, Ensar ve Onlara Uyanların Âhiretteki Durumları] Muhacirlerin ve ensarın ilkleri ile onlara güzelce uyanlar. Bu beyanın, “Allah onları rahmetiyle kuşatacaktır””! meâlindeki beyanla bağlantılı ve ona atfedilmiş olması mümkündür. Yani daha önce geçmiş olan ilklerle beraber. Yani o muhacir ve ensardan sonra iman eden bu kimseleri Cenâb-ı Hak daha önceki ilklerle birlikte cennete koyacaktır. Yine bu beyanın, öncekine atıf degil, başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Ayrıca bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Daha önce geçmiş olan ilkler. Yani İslâm ve yardım hususunda önde olanlar. Bazıları da şöyle demiştir: İlkler. Hicret ve yardım konusunda ilkler. Onlara güzelce uyanlar. Yani İslâm konusunda önde olma yorumu sahiplerinin görüşüne göre İslâm konusunda onlara uyanlar. [§]Hicret etmede önde olma yorumunu yapanların görüşüne göre mâna şöyledir: Yani hicrette onlara güzelce uyanlar. Hz. Ömer'den rivayet edildiğine göre o, bu beyanı “vav” harfini atarak şöyle okumuştur: Onlara güzelce uyan ensar. Yani bunları muhacirler ve ensar olarak iki gruba ayırmaktadır. O, üçüncü bir grup kabul etmemiştir”. Kırâat imamlarının genelinin kırâatı ise “vav” harfiyle ve üçüncü grubun var kabul edilmesiyledir. Müfessirlerden şöyle diyenler de vardır: Muhacirlerin ve ensarın ilkleri. Onlar “rıdvan biatını” yapanlardır. Bazıları şöyle demiştir: Onlar iki kıbleye de yönelerek namaz kılanlardır. Bazıları da şöyle demiştir: Önceden geçenler. İslâm'da önce olanlar. Muhacir ve ensarın ilkleri. İki kıbleye de yönelerek namaz kılanlar. Onlara uyanlar. Kıyâmete kadar dinleri üzere onlara güzelce uyanlar. Ayrıca hem Medine'liler hem de muhacirler Resülullah'a (s.a.) yardım etmişler ve ona 38 Önceki âyet-i kerime. Fakat Hz. Ömer, Übey b. Kâb'ın “vav” harfiyle okuduğunu öğrendiğinde, bu ensar olmuşlarsa da özel olarak Medineliler'in ensar olarak isimlendirilmesinin sebebi, en doğrusunu Allah bilir ya, şudur: Onlar muhacirlere yardım etmişlerdir. Öyle ki bunların hepsi Resülullah'a (s.a.) yardım etmekte eşit olsalar da ensar, muhacirleri kendi evlerinde ve vatanlarında barındırmış ve misafir etmişler, canlarını ve mallarını onlar için harcamışlardır. Âyette Râfiziler'in görüşünün reddine dair delil vardır. Çünkü onlar, Hz. Ebü Bekir, Hz. Ömer ve bu sahâbenin (r.a), imâmet ve hilâfet işini üstlenmeleri sebebiyle hak üzere olmadıklarını ve zâlim olduklarını kabul etmektedirler. Zira bu sahâbenin yüce Allah'ın bildirmiş olduğu “muhacir ve ensardan” anlamındaki beyanın kapsamı içerisinde olduğu bilinmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak onlardan razı olduğunu, onların da kendisinden razı olduklarını bildirmiştir. Bu durum, onların, işlerinde hak üzere ve doğru olduklarını göstermektedir. Yine bu, onları zulüm ve sınırı aşmakla nitelendirenin kendisinin zâlim, haddi aşmış ve bir şeyi yerli yerine koymayan kimse olduğunu göstermektedir. Yine âyette, sahâbeyi taklit etmenin ve onlara uymanın caiz olduğuna dair delil vardır. Çünkü yüce Allah, onlara güzelce uyanlar meâlindeki beyanla muhacir ve ensara uyanları övmüştür. Sonra O, onların hepsinden razı oldugunu bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu durum, onları taklit etmenin gerekli, onlara uymanın vacip olduğunu göstermektedir. Eğer bir şey bildirmişlerse ve bir söz söylemişlerse, bununla amel etmek vacip olur,terketmek ise caiz olmaz. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir. E yiz çipi Kişi a egeli YU! İZ Opr liz lós

Tevbe 9:101

Çevrenizdeki bedeviler içinde münafıklar var. Medine ahalisi içinde de iki yüzlülüğü huy edinmiş olanlar var. Cenâb-ı Hak, çevrelerindeki bedevilerden ve de Medinelilerden iki yüzlülüğü huy edinmiş münafıkların olduğunu bildirmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Huy edinmek, bir şeyde en ileri düzeye ulaşmaktır. Bazıları şöyle demiştir: İki yüzlülüğü huy edinmiş olanlar. Yani onda sebat etmiş ve devam etmiş olanlar. Bazıları da şöyle demiştir: Huy edinmiş. Yani bu hususta haddi aşmış ve ileri gitmiş. Cenâb-ı Hak, onların tuzaklarının, hilelerinin ve azgınıklarının ileri düzeyde olması sebebiyle senin onları bilmediğini, kendisinin onları bildiğini bildirmiştir. Çünkü münafıklardan öyleleri vardır ki Resülullah onları konuşma tarzlarından biliyordu. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin”, Yine Resülullah onların bir kısmını namazlarından tanıyordu. Tıpkı şu beyanda bildirildiği gibi: “Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar”8. O, kimini de Resülullah'ı bırakıp geride kalmasıyla tanıyordu. Yani savaştan kaçıp geride kalmasıyla. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onların aşırı azgınlıkları, tuzakları ve ileri düzeydeki hileleri sebebiyle senin onları bilemediğini, kendisinin onları bildiğini bildirmiştir. Ayrıca Cenâb-ı Hak onlara iki defa azap edeceğini bildirmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Öldürülme ve esir alınma. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dünyada bir azap ve kabirde bir azap”. Bazıları şöyle demiştir: Onlara iki defa açlıkla azap edecektir. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir. Onları iki defa cezalandıracağız. Öldürülme ve ölümden önce esir alınma. Diğer azap, kabirde görecekleri azaptır. Ayrıca çok büyük bir azaba itilecekler. Cenâb-ı Hakk'ın onlara iki defa azap etmesinin şu anlama gelmesi uygundur: Onlarla müminler arasında düşmanlık varken müminler için hayır yolunda harcama yapmakla sorumlu tutuldular. Yine onlarla dost oldukları halde kâfirlere karşı savaşmakla emrolundular. Bu iki azaptan biridir. Çünkü düşmanları için harcama yapmak ve dostlarına karşı savaşmak kendilerine emredilmiştir. İkinci azap, savaşta öldürülmeleridir. Eğer denilirse ki: Bir münafığın öldürüldüğü bildirilmemiştir. Buna şöyle cevap verilir: Sen onları bilmezsin meâlindeki beyanla sabittir ki bunlar münafıkları tanımıyorlardı; bu sebeple bir münafığın öldürüldüğü bildirilmemiştir. Onlar bilinmediklerine göre diğer müminlerin öldürüldüğü gibi öldürülürler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Onları iki defa cezalandıracağız. Ölüm sırasında meleklerin yüzlere ve gerilere vurmalarıdır. Tıpkı şu beyan gibi: “İnkâr edenlerin suratlarına ve arkalarına vura vura”, Kabirde ise Münker ve Nekir'in vurmasıdır. Ayrıca çok büyük bir azaba itilecekler. Âhiret hayatında. Taberi, Tefsir, XI, 11. W ZEN EN İZE İLE eyi Ael Oy, SİZ Gİ) El ele İDOL, LE --- Dipnotlar: “Melekler, inkâr edenlerin suratlarına ve arkalarına vura vura, ‘tadın bakalım yangın azabını” diyerek canlarını alırken bir görseydin!”.

Tevbe 9:102

Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Âyet Ebü Lübâbe ve arkadaşları hakkında inmiştir. Onlar Resülullah'ı bırakıp Tebük savaşına katılmamış geride kalmışlardı. Sonra onlar bundan pişman olmuşlar, hatalarını itiraf edip bu yaptıklarından dönmüşler ve tövbe etmişlerdir. Allah da onların tövbelerini kabul etmiş ve “umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır” meâlindeki beyanla onları bağışlayacağını vâdetm iştir. Bazı rivayetlerde bildirildiğine göre Resülullah bu savaşından döndüğünde onu bırakıp geride kalan bu kimseler mallarını ona getirmişler ve şöyle demişlerdir: Yâ Resülallah! Bunlar bizi senden geri bırakan mallarımızdır. Bunları al ve bizim adımıza sadaka olarak dağıt. Resülullah bunları almak istememiş ve “Bana bu emredilmedi” buyurmuştur. Bunun üzerine “Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua meâlindeki beyan nâzil olmuştur. Bu vâd, imandan çıkarmayan bir günah işleyen, sonra bu yaptığından pişman olan ve tövbe eden bütün müslümanlar içindir. En doğrusunu Allah bilir ya, böyle bir kimsenin bu âyetin vâdi kapsamında olması umulur. Çünkü Cenâb-ı Hak müminleri ve onların bulunduğu durumu; münafıkları ve onların bulunduğu durumu bildirmiştir. Sonra O, iyi işlerine kötü işlerini karıştırmış, sonra da bu yaptıklarından pişman olmuş ve tövbe etmiş kimseleri bildirmiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak böyle kimselerin tövbelerini kabul edeceğini ve onları bağışlayacağını vâdetmiştir. öl çile Jos G eşi arş BAZ ei Sa iA (951103. “Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir.” [Zekâta Dair Bazı Meseleler] Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Resülullah'a onların mallarından almasını emrettiği bu sadaka hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu farz olan sadakadır. Ayrıca bunun hangi farz sadakalardan olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Malların zekâtına ilişkin bir farzdır. Bazıları şöyle demiştir: Bu, günahların kefâretine ilişkin bir farzdır. Buna göre Tebük savaşında Resülullah'ı bırakıp geride kalanlar, geride kalmaları konusunda pişman olmuşlar, Resülullah döndüğünde mallarını getirip şöyle demişlerdi: Mallarımızı bizim adımıza sadaka olarak dağıt! Zira bizim seni bırakıp geride kalmamıza sebep olan mallarımızdır. Dolayısıyla Allah, resülüne bunları onlardan almasını ve işlemiş oldukları günaha kefâret olsun diye sadaka olarak dağıtmasını emretmiştir. Bunun, malların zekâtına ilişkin bir farz olduğu görüşünde olanların dayanağı Ebü Ümâme'denrivayet edilen hadisedir. Buna göre o şöyle demiştir: Sâlebe b. Hâtıb Resülullah'a gelmiş ve “Yâ Resülallah! Bana mal bahşetmesi için Allaha dua et” demiştir. Resülullah ona şöyle buyurmuştur: “Yazıklar olsun ey Sâlebe, şükrünü eda ettiğin az mal, şükrünü eda etme gücünün yetmediği çok maldan daha hayırlıdır.” Sonra o, yine Resülullah'a gelip “Yâ Resülallah! Bana mal bahşetmesi için Allah'a dua et” demiştir. Resülullah ona şöyle buyurmuştur: “Yazıklar olsun ey Sâlebe, Allah'ın elçisi gibi olmak istemez misin? Eğer ben dağların altın olarak üzerime akmasını istesem bunu talep ederdim ve gerçekleşirdi.” Sonra o, tekrar Resülullaha gelip “Yâ Resülallah! Bana mal bahşetmesi için Allaha dua et! Allaha yemin olsun ki Allah bana mal bahşederse her hak sahibine Hakk'ını veririm” demiştir. Bunun üzerine Resülullah ona dua etmiş ve üç defa “Allah'ım Sâlebe'ye mal bahşet” buyurmuştur. Anlatıldığına göre o, koyun edinmiş; bunun üzerine koyunları tırtılların çoğalması gibi çoğalmıştır. Öyle ki Medine'nin sokakları ona yetmez olmuş, o da şehir merkezinden ayrılmıştır. O daha önce bütün namazlarını Resülullah'la birlikte kılıyor ve oraya çıkıyordu. Sonra Medine'nin meraları da ona dar gelmeye başladı; bunun üzerine o, buranın da uzağına taşındı. Bu sırada o öğlen ve ikindi namazlarını Resülullah'la birlikte kılıyor, sonra da işlerine bakıyordu. (JSonra o, buradan da uzaklaştı. Böylelikle sadece cuma namazlarını Resülullah'la birlikte kılıyor, sonra da ayrılıyordu. Nihayetinde durumu cumayı ve cemaatı bütünüyle terketmeye ulaştı. Böylelikle tamamen uzaklaşsoruyordu. Bunun üzerine Allah onların mallarından sadaka al meâlindeki âyeti indirmiştir. Resülullah sadaka toplamak üzere iki adam göndermiş, onlara sadakaların nisaplarını yazmış ve insanlar arasında dolaşmalarını ve sadakalarını almalarını emretmiştir. Ayrıca Resülullah, bu iki adama, Sâlebe'ye ve Süleymoğulları'ndan bir adama uğramalarını ve bu ikisinin sadakalarını da almalarını emretmiştir. Bunun üzerine bu iki adam insanlardan sadakalarını almak üzere çıkmış ve Süleymoğulları'ndan olan adama uğramışlardır. Onlar, bu adama Resülullah'ın mektubunu okumuşlar, adam da bu sadakanın verilmesine itaat etmiştir. Yine onlar Sâlebe'ye uğramış ve Resülullah'ın mektubunu ona okumuştur. Bunun üzerine o, “Allah'a yemin olsun ki bilmiyorum. Bu ancak bir cizyedir veya cizyenin benzeridir. Gidin işinizi bitirdikten sonra gelin, tâ ki ben de bir karar vermiş olayım” demiştir. Bu iki adam diğer insanlarla olan işlerini bitirdikten sonra ona tekrar uğramışlar, o ilk söylediklerini onlara tekrar etmiştir. O, bu iki görevliye “Gidin, ben Resülullah'la görüşeceğim” demiştir. Bunun üzerine Allah “onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse” meâlindeki beyandan “Allah, onların yüreklerine münafıklığı yerleştirdi” anlamındaki beyana kadar yer alan âyetleri indirdi. Müfessirlerin çoğu bu yorumu, yani âyetin Sâlebe hakkında indiği görüşünü benimsemiştir. Onların bir kısmı da belirtmiş olduğumuz üzere âyetin Tebük savaşında Resülullah'ı bırakıp geride kalanlar hakkında indiği görüşünü benimsemiştir. Onlardan şöyle diyenler de vardır: Allah'ın, resülüne insanlardan almasını emrettiği sadaka, gönüllü bağış mânasındaki sadakadır. Bu, şu durumu ifade etmektedir: Resülullah, Tebük savaşında insanları hayır yolunda harcamaya teşvik ediyordu. O, Abdurrahman b. Avf şunu getirmiş, falan kişi şunu getirmiş diye teşvikte bulunuyordu. Dolayısıyla Resülullah, bunu onlardan almıştır. “Sadakalar konusunda müminlerden hem gönüllü olarak fazla fazla verenler” meâlindeki beyan bu hususta inmiştir. “Bunun ister az, ister çok olsun gönüllü olarak verilen bütün sadakalar” olduğunu söyleyenler de vardır. Cenâb-ı Hak resülüne, görüşüne göre onların mallarından almasını emretmiş; hepsini almasını emretmemiştir. Çünkü malın tümünün alınması, onları muhtaç kılacak ve bütün itaat ve ibadetlerden alıkoyacaktır. Aksine Cenâb-ı Hak, ondan, bu mallardan bir miktar ve bir gruptan işlemiş oldukları günahlara kefâret olacak ölçüde almasını emretmiştir. Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere. Eğer zekât mânasındaki sadaka ise bu, onların günahlarını temizlemekte ve huylarını arındırmaktadır, tâ ki sadakanın çıkarılması ve hak sahiplerine verilmesi onlar için kolay olsun. Eğer Tebük savaşından geri kalanlar için kefâret sadakası ise bu, söz konusu davranışla onlara ilişen günahlarına kefâret olur. Onları temize çıkarmak üzere. Denildi ki: Onları ıslah etmek üzere. Bu açık bir durumdur. Eğer gönüllü verme sadakası ise bu, onları arındıran ve temize çıkaran bir durumdur ki onlarda cimriliği sonlandırır ve onları cömertliğe sevkeder. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şu ilâhi beyanla vereni övmekte; cimrilik edeni ise yermektedir: “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; bunların güzel karşılığına da inanırsa; biz onu işin kolayına yönlendiririz. Ama kim cimrilik eder, kendisiyle yetinirse; güzel karşılığı da yalan sayarsa; biz onu zora sokarız Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah, birisi bir sadaka getirdiğinde ona dua eder ve onun için bağışlanma dilerdi. O, münafıklar için bağışlanma dilemiyordu. Onların kalpleri onun bağışlanma dileğiyle huzur buluyor ve sükünete eriyordu. Zira onlar kendilerinin artık münafıklardan olmadıklarını öğreniyorlardı. Bu muhtemel bir yorumdur. Ayrıca başka bir yorum da mümkündür. O da şudur ki Allah, resülüne onlar için bağışlanma dilemesini ve dua etmesini emretmiştir. Ayrıca Allah'ın ona emrettiği halde onun bunu yapmaması ve dua ettiği halde Allah'ın icabet etmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in onlar için bağışlanma dilemesi, onların kalplerine huzur vermekte ve rahatlığa erdirmekteydi. Çünkü onların tövbeleri kabul edilmiş ve günahlarına kefâret edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir. Bu beyanın yorumunu daha önce birçok defa açıkladık. Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bu beyanda sadakanın, işi üstlenenin ve zekât memurunun eline geçmesiyle bundan sorumlu olan kimselerin zimmetinden düştüğüne ilişkin delil vardır. Bu sadaka fakirlerin eline geçmese ve onlara ulaşmasa da hüküm böyledir. Çünkü Hz. Peygamber'e sadaka helâl değildi. Sonra Cenâb-ı Hak, Resülullah'ın onlardan zekâtı almasıyla, bunun onlar için arınma ve temize çıkma olduğunu bildirmiştir. 443 vakıf konusundaki görüşüne delil vardır. Buna göre vakfeden kimse vakfettiği malı elinden çıkarırsa ve bunu bu hususta hak sahibi olmayan bir başka kişinin eline verirse, bu durum caizdir ve bu vakıf sahih bir vakıf olur. Bazıları bu âyeti, devlet başkanının malların zekâtını isteme hakkının olduğuna dair delil getirmiştir. Sadaka toplama görevlilerini Arap topluluklara, memleketlere ve uzak diyarlara, hayvanların zekâtını yerinde almak için gönderme işinde Resülullah'ın (s.a.) sünneti de böyle olmuştur. Resülullah'tan sonra gelen Hz. Ebü Bekir, Hz. Ömer ve diğer râşid halifeler de böyle yapmıştır. Onlardan sonra bugüne kadar böyle davranmak esas olmuştur. Öyle ki Hz. Ebü Bekir Arap kabileleri ona zekât vermeyi reddettiklerinde şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki Resülullaha verdikleri bir deve yularını dahi bana vermezlerse onlarla savaşırım”. Bu, devlet başkanının, büyükbaş ve küçükbaş hayvan sahiplerinden, hayvanlarının zekâtını istemesine ilişkin belirtmiş olduğumuz görüşü desteklemektedir. Allah, bunun zorunluluğunu, anlamak için yeterli bir şekilde, şu ilâhi beyanla açıklamıştır: “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler... O, zekât toplama memurlarına bundan hak vermiştir. Eğer devlet başkanının hayvan sahiplerinden zekâtlarını, bulundukları yerlerde isteme hakkı olmasaydı ve bu zekât hayvanlarının teslimi mal sahiplerinin görevi olsaydı, zekât memurlarını bilirtmiş olmasının bir anlamı kalmazdı. Hz. Peygamber'in müslümanlardan paraların zekâtı ve ticaret mallarının zekâtını istediğine dair bize bir bilgi ulaşmamıştır. Fakat insanlar bunu veriyorlardı. Veya bunları devlet başkanına götürenlerden bunlar kabul ediliyordu. Hiç kimseye ne kadar malı olduğu sorulmamaktaydı ve bu mallar kimseden istenmemektedi. Ancak Hz. Ömer'in öşür tahsildarlarını çevredeki yerlere göndermesi bunun dışındadır. Bu, bize göre -en doğrusunu Allah bilir ya- evinden uzak olan ve zekâtını devlet başkanına getirmekte zorlanan kimseler hakkında bir kolaylık olması içindir. Böylelikle Hz. Ömer, bütün çevrelere ister Ehl-i Harb ister Ehl-i Zimmet olsun ticari vergi tahsildarı görevlendirmiştir. Yine Hz. Ömer, onlara, müslümanların tüccarlarından kendisine verecekleri şeyleri almalarını emretmiştir. Bu uygulama, Hz. Ömer'den müslümanlara yönelik bir kolaylık idi. [§] Yoksa devlet başkanının, mal sahiplerinden şahsi malları ve ticaret mallarını, zekât olarak vermek üzere istemesi onun için gerekli değildir. Hayvanların durumu böyle değildir; zira bunları istemek devlet başkanına aittir. Ancak devlet başkanına bunlardan biri, bu mallardan bir şey getirdiğinde, o, ondan bunu kabul eder. Sünnet'in uygulamasını aşıp başka bir duruma geçilmez. En doğrusunu Allah bilir. LAN İLİ sole vE EN İkaz ŞA al Sİ iliş gil --- Dipnotlar: mış oldu. O, artık kafilelerle karşılaştığında haberleri ve Resüllah'a indirilenleri 285 et-Tevbe, 9/75-77. Bu âyetin yorumu daha önce geçtmişti. Orada belirtilen hadisin tahrici de yapılmıştır. 6 — et-Tevbe, 9/79. Söz konusu rivayetin tahrici bu âyetin tefsiri sırasında geçmişti. “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir”.

Tevbe 9:103

Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Âyet Ebü Lübâbe ve arkadaşları hakkında inmiştir. Onlar Resülullah'ı bırakıp Tebük savaşına katılmamış geride kalmışlardı. Sonra onlar bundan pişman olmuşlar, hatalarını itiraf edip bu yaptıklarından dönmüşler ve tövbe etmişlerdir. Allah da onların tövbelerini kabul etmiş ve “umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır” meâlindeki beyanla onları bağışlayacağını vâdetm iştir. Bazı rivayetlerde bildirildiğine göre Resülullah bu savaşından döndüğünde onu bırakıp geride kalan bu kimseler mallarını ona getirmişler ve şöyle demişlerdir: Yâ Resülallah! Bunlar bizi senden geri bırakan mallarımızdır. Bunları al ve bizim adımıza sadaka olarak dağıt. Resülullah bunları almak istememiş ve “Bana bu emredilmedi” buyurmuştur. Bunun üzerine “Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua meâlindeki beyan nâzil olmuştur. Bu vâd, imandan çıkarmayan bir günah işleyen, sonra bu yaptığından pişman olan ve tövbe eden bütün müslümanlar içindir. En doğrusunu Allah bilir ya, böyle bir kimsenin bu âyetin vâdi kapsamında olması umulur. Çünkü Cenâb-ı Hak müminleri ve onların bulunduğu durumu; münafıkları ve onların bulunduğu durumu bildirmiştir. Sonra O, iyi işlerine kötü işlerini karıştırmış, sonra da bu yaptıklarından pişman olmuş ve tövbe etmiş kimseleri bildirmiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak böyle kimselerin tövbelerini kabul edeceğini ve onları bağışlayacağını vâdetmiştir. öl çile Jos G eşi arş BAZ ei Sa iA (951103. “Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir.” [Zekâta Dair Bazı Meseleler] Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Resülullah'a onların mallarından almasını emrettiği bu sadaka hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu farz olan sadakadır. Ayrıca bunun hangi farz sadakalardan olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Malların zekâtına ilişkin bir farzdır. Bazıları şöyle demiştir: Bu, günahların kefâretine ilişkin bir farzdır. Buna göre Tebük savaşında Resülullah'ı bırakıp geride kalanlar, geride kalmaları konusunda pişman olmuşlar, Resülullah döndüğünde mallarını getirip şöyle demişlerdi: Mallarımızı bizim adımıza sadaka olarak dağıt! Zira bizim seni bırakıp geride kalmamıza sebep olan mallarımızdır. Dolayısıyla Allah, resülüne bunları onlardan almasını ve işlemiş oldukları günaha kefâret olsun diye sadaka olarak dağıtmasını emretmiştir. Bunun, malların zekâtına ilişkin bir farz olduğu görüşünde olanların dayanağı Ebü Ümâme'denrivayet edilen hadisedir. Buna göre o şöyle demiştir: Sâlebe b. Hâtıb Resülullah'a gelmiş ve “Yâ Resülallah! Bana mal bahşetmesi için Allaha dua et” demiştir. Resülullah ona şöyle buyurmuştur: “Yazıklar olsun ey Sâlebe, şükrünü eda ettiğin az mal, şükrünü eda etme gücünün yetmediği çok maldan daha hayırlıdır.” Sonra o, yine Resülullah'a gelip “Yâ Resülallah! Bana mal bahşetmesi için Allah'a dua et” demiştir. Resülullah ona şöyle buyurmuştur: “Yazıklar olsun ey Sâlebe, Allah'ın elçisi gibi olmak istemez misin? Eğer ben dağların altın olarak üzerime akmasını istesem bunu talep ederdim ve gerçekleşirdi.” Sonra o, tekrar Resülullaha gelip “Yâ Resülallah! Bana mal bahşetmesi için Allaha dua et! Allaha yemin olsun ki Allah bana mal bahşederse her hak sahibine Hakk'ını veririm” demiştir. Bunun üzerine Resülullah ona dua etmiş ve üç defa “Allah'ım Sâlebe'ye mal bahşet” buyurmuştur. Anlatıldığına göre o, koyun edinmiş; bunun üzerine koyunları tırtılların çoğalması gibi çoğalmıştır. Öyle ki Medine'nin sokakları ona yetmez olmuş, o da şehir merkezinden ayrılmıştır. O daha önce bütün namazlarını Resülullah'la birlikte kılıyor ve oraya çıkıyordu. Sonra Medine'nin meraları da ona dar gelmeye başladı; bunun üzerine o, buranın da uzağına taşındı. Bu sırada o öğlen ve ikindi namazlarını Resülullah'la birlikte kılıyor, sonra da işlerine bakıyordu. (JSonra o, buradan da uzaklaştı. Böylelikle sadece cuma namazlarını Resülullah'la birlikte kılıyor, sonra da ayrılıyordu. Nihayetinde durumu cumayı ve cemaatı bütünüyle terketmeye ulaştı. Böylelikle tamamen uzaklaşsoruyordu. Bunun üzerine Allah onların mallarından sadaka al meâlindeki âyeti indirmiştir. Resülullah sadaka toplamak üzere iki adam göndermiş, onlara sadakaların nisaplarını yazmış ve insanlar arasında dolaşmalarını ve sadakalarını almalarını emretmiştir. Ayrıca Resülullah, bu iki adama, Sâlebe'ye ve Süleymoğulları'ndan bir adama uğramalarını ve bu ikisinin sadakalarını da almalarını emretmiştir. Bunun üzerine bu iki adam insanlardan sadakalarını almak üzere çıkmış ve Süleymoğulları'ndan olan adama uğramışlardır. Onlar, bu adama Resülullah'ın mektubunu okumuşlar, adam da bu sadakanın verilmesine itaat etmiştir. Yine onlar Sâlebe'ye uğramış ve Resülullah'ın mektubunu ona okumuştur. Bunun üzerine o, “Allah'a yemin olsun ki bilmiyorum. Bu ancak bir cizyedir veya cizyenin benzeridir. Gidin işinizi bitirdikten sonra gelin, tâ ki ben de bir karar vermiş olayım” demiştir. Bu iki adam diğer insanlarla olan işlerini bitirdikten sonra ona tekrar uğramışlar, o ilk söylediklerini onlara tekrar etmiştir. O, bu iki görevliye “Gidin, ben Resülullah'la görüşeceğim” demiştir. Bunun üzerine Allah “onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse” meâlindeki beyandan “Allah, onların yüreklerine münafıklığı yerleştirdi” anlamındaki beyana kadar yer alan âyetleri indirdi. Müfessirlerin çoğu bu yorumu, yani âyetin Sâlebe hakkında indiği görüşünü benimsemiştir. Onların bir kısmı da belirtmiş olduğumuz üzere âyetin Tebük savaşında Resülullah'ı bırakıp geride kalanlar hakkında indiği görüşünü benimsemiştir. Onlardan şöyle diyenler de vardır: Allah'ın, resülüne insanlardan almasını emrettiği sadaka, gönüllü bağış mânasındaki sadakadır. Bu, şu durumu ifade etmektedir: Resülullah, Tebük savaşında insanları hayır yolunda harcamaya teşvik ediyordu. O, Abdurrahman b. Avf şunu getirmiş, falan kişi şunu getirmiş diye teşvikte bulunuyordu. Dolayısıyla Resülullah, bunu onlardan almıştır. “Sadakalar konusunda müminlerden hem gönüllü olarak fazla fazla verenler” meâlindeki beyan bu hususta inmiştir. “Bunun ister az, ister çok olsun gönüllü olarak verilen bütün sadakalar” olduğunu söyleyenler de vardır. Cenâb-ı Hak resülüne, görüşüne göre onların mallarından almasını emretmiş; hepsini almasını emretmemiştir. Çünkü malın tümünün alınması, onları muhtaç kılacak ve bütün itaat ve ibadetlerden alıkoyacaktır. Aksine Cenâb-ı Hak, ondan, bu mallardan bir miktar ve bir gruptan işlemiş oldukları günahlara kefâret olacak ölçüde almasını emretmiştir. Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere. Eğer zekât mânasındaki sadaka ise bu, onların günahlarını temizlemekte ve huylarını arındırmaktadır, tâ ki sadakanın çıkarılması ve hak sahiplerine verilmesi onlar için kolay olsun. Eğer Tebük savaşından geri kalanlar için kefâret sadakası ise bu, söz konusu davranışla onlara ilişen günahlarına kefâret olur. Onları temize çıkarmak üzere. Denildi ki: Onları ıslah etmek üzere. Bu açık bir durumdur. Eğer gönüllü verme sadakası ise bu, onları arındıran ve temize çıkaran bir durumdur ki onlarda cimriliği sonlandırır ve onları cömertliğe sevkeder. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şu ilâhi beyanla vereni övmekte; cimrilik edeni ise yermektedir: “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; bunların güzel karşılığına da inanırsa; biz onu işin kolayına yönlendiririz. Ama kim cimrilik eder, kendisiyle yetinirse; güzel karşılığı da yalan sayarsa; biz onu zora sokarız Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah, birisi bir sadaka getirdiğinde ona dua eder ve onun için bağışlanma dilerdi. O, münafıklar için bağışlanma dilemiyordu. Onların kalpleri onun bağışlanma dileğiyle huzur buluyor ve sükünete eriyordu. Zira onlar kendilerinin artık münafıklardan olmadıklarını öğreniyorlardı. Bu muhtemel bir yorumdur. Ayrıca başka bir yorum da mümkündür. O da şudur ki Allah, resülüne onlar için bağışlanma dilemesini ve dua etmesini emretmiştir. Ayrıca Allah'ın ona emrettiği halde onun bunu yapmaması ve dua ettiği halde Allah'ın icabet etmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in onlar için bağışlanma dilemesi, onların kalplerine huzur vermekte ve rahatlığa erdirmekteydi. Çünkü onların tövbeleri kabul edilmiş ve günahlarına kefâret edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir. Bu beyanın yorumunu daha önce birçok defa açıkladık. Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bu beyanda sadakanın, işi üstlenenin ve zekât memurunun eline geçmesiyle bundan sorumlu olan kimselerin zimmetinden düştüğüne ilişkin delil vardır. Bu sadaka fakirlerin eline geçmese ve onlara ulaşmasa da hüküm böyledir. Çünkü Hz. Peygamber'e sadaka helâl değildi. Sonra Cenâb-ı Hak, Resülullah'ın onlardan zekâtı almasıyla, bunun onlar için arınma ve temize çıkma olduğunu bildirmiştir. 443 vakıf konusundaki görüşüne delil vardır. Buna göre vakfeden kimse vakfettiği malı elinden çıkarırsa ve bunu bu hususta hak sahibi olmayan bir başka kişinin eline verirse, bu durum caizdir ve bu vakıf sahih bir vakıf olur. Bazıları bu âyeti, devlet başkanının malların zekâtını isteme hakkının olduğuna dair delil getirmiştir. Sadaka toplama görevlilerini Arap topluluklara, memleketlere ve uzak diyarlara, hayvanların zekâtını yerinde almak için gönderme işinde Resülullah'ın (s.a.) sünneti de böyle olmuştur. Resülullah'tan sonra gelen Hz. Ebü Bekir, Hz. Ömer ve diğer râşid halifeler de böyle yapmıştır. Onlardan sonra bugüne kadar böyle davranmak esas olmuştur. Öyle ki Hz. Ebü Bekir Arap kabileleri ona zekât vermeyi reddettiklerinde şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki Resülullaha verdikleri bir deve yularını dahi bana vermezlerse onlarla savaşırım”. Bu, devlet başkanının, büyükbaş ve küçükbaş hayvan sahiplerinden, hayvanlarının zekâtını istemesine ilişkin belirtmiş olduğumuz görüşü desteklemektedir. Allah, bunun zorunluluğunu, anlamak için yeterli bir şekilde, şu ilâhi beyanla açıklamıştır: “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler... O, zekât toplama memurlarına bundan hak vermiştir. Eğer devlet başkanının hayvan sahiplerinden zekâtlarını, bulundukları yerlerde isteme hakkı olmasaydı ve bu zekât hayvanlarının teslimi mal sahiplerinin görevi olsaydı, zekât memurlarını bilirtmiş olmasının bir anlamı kalmazdı. Hz. Peygamber'in müslümanlardan paraların zekâtı ve ticaret mallarının zekâtını istediğine dair bize bir bilgi ulaşmamıştır. Fakat insanlar bunu veriyorlardı. Veya bunları devlet başkanına götürenlerden bunlar kabul ediliyordu. Hiç kimseye ne kadar malı olduğu sorulmamaktaydı ve bu mallar kimseden istenmemektedi. Ancak Hz. Ömer'in öşür tahsildarlarını çevredeki yerlere göndermesi bunun dışındadır. Bu, bize göre -en doğrusunu Allah bilir ya- evinden uzak olan ve zekâtını devlet başkanına getirmekte zorlanan kimseler hakkında bir kolaylık olması içindir. Böylelikle Hz. Ömer, bütün çevrelere ister Ehl-i Harb ister Ehl-i Zimmet olsun ticari vergi tahsildarı görevlendirmiştir. Yine Hz. Ömer, onlara, müslümanların tüccarlarından kendisine verecekleri şeyleri almalarını emretmiştir. Bu uygulama, Hz. Ömer'den müslümanlara yönelik bir kolaylık idi. [§] Yoksa devlet başkanının, mal sahiplerinden şahsi malları ve ticaret mallarını, zekât olarak vermek üzere istemesi onun için gerekli değildir. Hayvanların durumu böyle değildir; zira bunları istemek devlet başkanına aittir. Ancak devlet başkanına bunlardan biri, bu mallardan bir şey getirdiğinde, o, ondan bunu kabul eder. Sünnet'in uygulamasını aşıp başka bir duruma geçilmez. En doğrusunu Allah bilir. LAN İLİ sole vE EN İkaz ŞA al Sİ iliş gil --- Dipnotlar: mış oldu. O, artık kafilelerle karşılaştığında haberleri ve Resüllah'a indirilenleri 285 et-Tevbe, 9/75-77. Bu âyetin yorumu daha önce geçtmişti. Orada belirtilen hadisin tahrici de yapılmıştır. 6 — et-Tevbe, 9/79. Söz konusu rivayetin tahrici bu âyetin tefsiri sırasında geçmişti. “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir”.

Tevbe 9:104

Bilmiyorlar mı ki, kullarının tövbesini kabul eden Allah'tır. Bilmiyorlar mı ki anlamına gelen “elem talem” lafzının şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani Allah'ın tövbe edenin tövbesini kabul ettiğini bilmişlerdir. Bu beyanın emir mânasında olması da mümkündür. Yani biliniz ki tövbe edenin tövbesini kabul eden Allah'tır. Sadakaları kabul eden de O'dur. Denildi ki: Kabul eden. Cenâb-ı Hakk'ın alma fiilini kendi zatına nispet etmesi, “Onların mallarından sadaka al” meâlindeki beyanla resülüne nispet etmesine benzemektedir. Bunun gibi kullanımlar Kur'ânda çoktur. Şüphesiz Allah tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle her şeyi kuşatmaktadır. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: “Tevvâb”, bağışlayan kimsenin bir niteliğidir. Yine bu kavram, tövbe eden kimsenin ismidir. Bize göre “tevvâb” insanı tövbesinde muvaffak kılandır, yani Allah Teâlâ. Ayrıca kâfir eğer müslüman olur ve tövbe ederse -şirk ve inkâr dışındaki günah ve çirkinlikleri işlemiş olsa da- tövbenin yanı sıra onun haricinde herhangi bir kefâret gerekmez. Bir müslüman eğer günah işlerse ona hem tövbe hem de kefâret birlikte gerekir. Bu durumun sebebi şudur ki müslüman, müslüman olduğunda kendisi için zorunlu olan dini kuralları koruyacağına iman etmiştir. Müslüman kişi, belirtmiş olduğumuz günahları işlediğinde bu kuralları ihlâl etmiş olur ve koruyacağına iman ettiği hususlara noksanlık getirir. Bunları korumayı terkettiğinde ve bunlara noksanlık getirdiğinde kendisine 30 Önceki âyet-i kerime. kefâret gerekir. Dolayısıyla bu kefâret aracılığıyla getirmiş olduğu bu noksanlığı onarmış olur. Kâfir ise dini kuralların hiçbirinden sorumlu değildir. Onun şirkten tövbe etmesi ve iman etmesi gerekir. Bundan dolayı iki durum birbirinden farklıdır. leri AAE

Tevbe 9:105

De ki: Durmadan bir şeyler yapın; yaptıklarınızı Allah da, peygamberi de müminler de görecektir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan, Tebük savaşına katılmayıp geri kalan, sonra pişman olan ve yaptıklarından tövbe eden kimseler hakkındadır. Allah onların tövbelerini kabul etmiştir. O, şöyle buyurmaktadır: Durmadan bir şeyler yapın; yaptıklarınızı Allah da, peygamberi de müminler de görecektir. Yani tövbe ettiğiniz şeye tekrar dönerseniz -ki o da savaşa katılmayıp geride kalmaktır- Allah, resülüne ve müminlere bunu bildirir. Sonunda, gizliyi de açığı da bilenin huzuruna çıkarılacaksınız. Yani gizliyi de açığı da bilenin sizin için hazırladığı akıbete döndürüleceksiniz. Bazıları da şöyle demiştir: Âyet münafıklar hakkındadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Durmadan bir şeyler yapın. Yeni başladığınız işlerde. Zira Allah, resülüne ve müminlere sizin münafıklığınızı bildirecektir. Onlar sizin sırlarınıza vâkıf olacakları için sizler rezil rüsvay olacaksınız. Sonunda, gizliyi de açığı da bilenin huzuruna çıkarılacaksınız. Yani gizliyi de açığı da bilenin sizin için hazırladığına döndürüleceksiniz. O size yapmış olduklarınızın ne olduğunu haber verecek. Yani yapmış olduklarınızın karşılığını size verecektir. Bu, tehdit mânasındadır. Bazı rivayetlerde aktarıldığına göre Resülullah (s.a.) bir cenazede hazır bulunmuş, aynı şekilde müminler de burada hazır bulunmuşlardır. Bu cenazede söz konusu mevta övülmüştür. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) “vacip oldu” demiştir. Denildi ki: Yâ Resülallah! Ne vacip oldu? Resülullah şöyle buyurmuştur: “Melekler Allah'ın gökteki şâhitleridir. Siz de Allah'ın yerdeki şâhitlerisiniz. Siz şâhitlik ettiğinizde vacip olur? Sonra o, De ki: Durmadan bir şeyler yapın; yaptıklarınızı Allah da, peygamberi de müminler de görecektir meâlindeki âyeti okumuştur”. Eğer bu hadis sâbitse, bunda, icmânın delil oluşunun imkânına dair kanıt vardır. Çünkü Resülullah “Melekler Allah'ın gökteki şâhitleridir. Siz de Allah'ın yerdeki şâhitlerisiniz. Siz şâhitlik ettiğinizde vacip olur” buyurmuştur. Dolayısıyla onlar bir şeyin kötü olduğuna şâhitlik ederlerse o kötüdür; eğer bir hayra şâhitlik etmişlerse o hayırdır. Buna göre eğer onlar bir hükme şâhitlik ederlerse bununla amel etmek gerekir. (JDe ki: Durmadan bir şeyler yapın; yaptıklarınızı Allah da, peygamberi de müminler de görecektir. Bu beyan, hepsine “şöyle şöyle yapın” demesi şeklinde emir mânasında değildir. Fakat bu âyetin ulaştığı herkes bunun hakkında düşünür, dolayısıyla Resülullah ve müminlerin huzurunda olduğu korkusuyla güzel görmediği işlere atılmaz. Böylelikle onunla yalnız kaldığında bunu yapmaz. Aynı şekilde “De ki, yeryüzünde dolaşın, sonra (hakikati) yalan sayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!” meâlindeki beyanda da yeryüzünde dolaşmaya ilişkin bir emir mânasında değildir. Aksine yalanlama sebebiyle onların başına gelenleri düşünmeyi emretme anlamındadır. Yine “De ki: O, Allah'tır, tektir” meâlindeki beyan da onlara bunu demesi şeklinde emir mânasında değildir. Fakat herkes Allah hakkında düşünür ve O'nun bir oldugunu bilir.

Tevbe 9:106

Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır; ya onlara azap edecek veya tövbelerini kabul edecektir. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan, “Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir”? meâlindeki beyanla bağlantılıdır. Onlar, Allah'ın haklarında ne hüküm vereceğini bilmedikleri bir halde tutulmuş ve durdurulmuş idiler. Allah onlara azap mı edecek, yoksa onların tövbelerini kabul mü edecek? Bunun üzerine “Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir” meâlindeki âyet inmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu beyan, “zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere bir mescit yapmış kimseler” ”S anlamındaki âyetle bağlantılıdır. Onlar mescit yapmışlardı. Onların durumu Allah'ın hükmüne kalmıştı. Sonra Cenâb-ı Hak, onların mescit yapmasını zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılık ve ayrışma amacıyla olduğunu açıklamıştır. Yine bazıları şöyle demiştir: Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır. Bunlar geriye bırakılan üç kişidir”. Ebü Avsece şöyle demiştir: Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır. Yani alıkonulmuş kimselerdir. “Erceytehü” denilir ve bununla “onu alıkoydun” anlamı kastedilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır. Yani O'nun emrine bırakılmışlardır”. Sanki bu âyet, dünyaya meyletmek ve ona rağbet etmek üzere geride kalan kimseler hakkında inmiş olmalıdır. Bunlar müminlerdir. Bundan önceki âyet ise dünyaya meyletmek, inkârcılık ve münafıklık sebebiyle geride kalan münafıklar hakkındaydı. İSİ El AŞI ALI YI

Tevbe 9:107

91107. “Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resülüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescit yapmışlardır. Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı” diye de yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar.” Bir sonraki âyet-i kerîme. [Mescid-i Dırâr Meselesi] Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek ve müminlerin arasına ayrılık sokmak üzere bir mescit yapmışlardır. İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir ki münafıklar mescit yapmışlardı. Mescidi bitirdiklerinde Tebük savaşına hazırlandığı bir sırada Hz. Peygambere gelmişler ve şöyle demişlerdir: Yâ Resülallah! Biz, hastalar, ihtiyaç sahipleri ve aşırı yağmur yağdığı gecelerde orada kılmak için mescit inşa ettik. Yâ Resülallah! Bize gelerek orada namaz kılmanı istiyoruz. Resülullah şöyle buyurmuştur: “Ben bir sefere çıkmak üzereyim ve bir çalışma durumundayım. Seferden döndüğümüzde inşaallah size geliriz ve sizin için orada namaz kılarız” Bunun üzerine Allah, resülüne zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere mescit inşa edenler meâlindeki âyeti indirmiştir”. Cenâb-ı Hak bu âyette bu mescitlerini inşa etme amacının, belirtmiş oldukları gibi hastalar ve ihtiyaç sahipleri için, ayrıca aşırı yağmur yağdığı gecelerde orada namaz kılmak, din konusunda duydukları kaygı ve cemaatle namaza devam etmek için olmadığını bildirmiştir. Aksine onlar bununla zararlı eylemler gerçekleştirmeyi, inkârcılıklarını pekiştirmeyi ve müminlerin arasına ayrılık sokmayı amaçlamışlardır. Zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek ve müminlerin arasına ayrılık sokmak üzere. Müminlerin arasına ayrılık sokmak meâlindeki beyan zararlı eylemler gerçekleştirmek anlamındaki beyanın açıklaması olmaktadır. Kuşkuya düşürmek için inşa ettikleri mescidin inşasındaki amaçları, müminlerle Resülullah arasına ayrılık sokmaktır. Tâ ki düşman onlara geldiğinde onları ayrışmış bulsun. Böylelikle onları mağlup etmek ve onlara galip gelmek için bu durum, onların bir arada olmalarından daha kolay olacaktır. Resülullah'tan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sözü bir olan on iki bin kişi mağlup edilmez”. “Bölünüp parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız” meâlindeki beyan da bu durumu ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak dinde birliği nimet saymış ve onlara ayrılığı yasaklamıştır. Münafıklar, belirttiğimiz üzere müminlerin arasına ayrılık sokmayı amaçlıyorlar8 Taberi, Tefsir, XI, 23; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 286. dı. Veya zayıf müminlerle Resülullah arasına ayrılık sokmayı hedefliyorlardı. Böylelikle dinde onları kuşkuya düşürmek istiyorlardı. Çünkü onlar dil ve cedel uzmanıydılar. Bütün bunlar belirttiğimiz üzere inkârcılıktır. (Hz. Muhammed'in Nübüvveti 373 [5]Bu âyette peygamberimiz Hz. Muhammed'in nübüvvetinin ispatına delil vardır. Çünkü bilinmektedir ki onlar zararlı eylemleri, inkârcılığı ve müminler arasına ayrılık sokmayı kendi aralarında sır yapmışlar ve gizlemişlerdi. Allah, peygamberine onların gizledikleri hususu bildirmiştir ki onun, bunu Allah katından öğrendiği insanlar tarafından bilinsin. Ve daha önce Allah ve resülüne savaş açmış kişilehine fırsat kollamak üzere. Yani bu mescidi Allah ve resülüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere inşa etmişlerdir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Bu kişi, Ebü Âmirdir™. Ebü Âmir'in Resülullah'a savaş açtığı bildirilmiştir. Sonra ondan kaçmış ve bunun üzerine münafıklara “Bir mescit inşa edin, hazırlık yapın, ben Şam'a Kaysere gidip bir ordu getireceğim. Böylelikle Muhammed ve ashâbını Medineden çıkaracağız. Böylece o, Şam'a Kaysere gitmiştir. Ötekiler ise Allah ve resülüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescit inşa etmişlerdir. Yani Ebü Âmir lehine. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere. Yani zarar vermek üzere. Fırsat kollamak üzere. Yani düşmanlık gözeterek”. Ebü Avsece şöyle demiştir: Zararlı eylemler gerçekleştirmek üzere. Yani zarar vermek üzere. Ve daha önce Allah ve resülüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere. Yani Allah ve resülüne savaş açmış kişi lehine, müminlere karşı fırsat gözeterek ve bekleyerek. “Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı” diye de yemin edecekler. Yani mescidi inşa etmekteki amacımız sadece iyi ve hayır olan bir şey yapmaktı diye yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar. Bu beyanda belirtmiş olduğumuz şekilde nübüvvetin ispatına dair delil vardır. YE NCİ ENİNE? sbs --- Dipnotlar: 39 İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Az olan on iki bin kişi mağlup edilmez”. Tirmizibu hadisi hasen kabul etmiştir. 40 “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz” (Âl-i İmrân, 3/103). 3l o Bu kişi, Ebü Âmir Abduamr b. Sayfi olup Evs kabilesindendir. Ebü Âmir, Câhiliye döneminde ruhbanlığa girmiş ve “Müsüh” elbisesini giymiştir. Ona “rahip” deniliyordu. Fakat kavmi müslüman olunca o inkârcılığa yöneldi ve kavminden ayrıldı. Sonra İslâm'dan ayrılan on küsür adamla birlikte Mekke'ye gitmiştir. Resülullah (s.a.) “ona rahip demeyin, bilakis fâsık deyin” buyurmuştur. Resülullah Mekke'yi fethettiğinde o, Taif'e gitmiştir. Taif halkı müslüman olduğunda Şam'a gitmiş ve orada ölmüştür (bk. İbn Hişâm, es-Siretü'n-nebevviyye, IIl, 127-128). 13 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, s. 192.

Tevbe 9:108

Orada asla namaza durma! Denildi ki: Orada namaz kılma! Çünkü onlar Resülullah'tan orada namaz kılmasını istemişlerdi. Yine denildi ki: Orada durma! Yani oraya gitme ve oraya girme. Bu mânalar birdir. Daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulan mescit ise namaz kılman için elbette daha uygundur. Bazıları şöyle demiştir: Bu Kuba Mescidi'dir. Bazıları “bu Mescid-i Nebevidir” demiştir. Ebü Said el-Hudri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Takvâ temeli üzerine kurulun mescit hakkında tartışıldı -veya “tartıştık” demiştir-. Resülullah (s.a.) “o, benim şu mescidimdir” buyurmuştur", Übey b. Kâb'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'a takvâ temeli üzerine kurulun mescit hakkında sorulmuş, o “benim şu mescidimdir” buyurmuştur”. Sözünü ettiğimiz âyetin zâhirine göre bunun Kubâ Mescidi olması gerekir. Çünkü rivayet edildiğine göre burada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. Allah da arınmaya çalışanları sever meâlindeki âyet indiğinde Resülullah Kubâlılar'a şöyle buyurmuştur: Allah temiz olma işinde size güzel övgüde bulunmuştur. Sizler ne yapıyorsunuz? Onlar da dediler ki: Biz küçük ve büyük abdesten sonra yıkanarak temizleniyoruz, Bazı rivayetBurada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. Bu beyan şu anlama gelebilir: Yani burada öyle adamlar vardır ki iman, tevhit ve burada namaz kılmak suretiyle arınmayı tercih ediyorlar. Bu durumun olduğu tüm mescitler, takvâ temeli üzerine kurulmuştur. ( Yani şirkten sakınma, Allah'ın emirlerine ve yasaklarına muhalefet etmekten sakınma temeli. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Burada arınmak isteyen adamlar vardır. Yani takvâyla ve salih amellerle arınmayı, onları kirleten başka amellere tercih eden adamlar vardır. Müfessirlerin belirtmiş olduğu kirlerden ve necasetlerden temizlenme mânasında olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Burada kendilerine bulaşan kirlerden ve necasetlerden temizlenmeyi tam olarak yapmayı tercih eden adamlar vardır.

Tevbe 9:109

Binasını Allah'a saygı temeli üzerine kuran mı. Yani Allah'a itaat ve ona karşı ihlas temeli üzerine. Ve O'nun hoşnutluğunu kazanma temeli üzerine. Onun rızasını talep etme temeli üzerine kuran mı daha iyidir yoksa binasını kaymaküzereolanbiruçurumun kenarına kuran mı? Yani müminler arasında ihtilaf, ayrılık çıkarmak ve Allah'ı inkâr için kurulan. Bu, mekâna mekânla mukabele edilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: İstikrar bulacağı ve faydalanacağı sağlam bir yere bir bina kuran, sağlam durmayacak, onu helâka götürecek ve faydalanmacağı bir yere bina kurandan daha iyidir. İlki ise bir fiilin karşılığında fiilin yapılması mânasındadır. Bu şu ilâhi beyandaki anlamdır: Zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek ve müminlerin arasına ayrılık sokmak üzere mescit inşa edenler, bunun aksini yapmak üzere inşa eden gibi midir?” Yani bunlar eşit değildir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulan mescit ise namaz kılman için elbette daha uygundur©. Bu bir fiilin karşılığında bir fiilin yapılması mânasındadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Allah'a itaat, O'na ihlasla ibadet, O'nun rızasını talep etme ve orada toplanma temeli üzerine mescit inşa edenler mi iyidir? Yoksa Allah'ı inkâr, müminlerin arasına ayrılık sokma ve onlara zarar vermek üzere inşa edenler mi iyidir? Bu, bir fiil karşılığında bir fiilin bildirilmesi şeklindedir. Binasını Allah'a saygı ve O'nun hoşnutluğunu kazanma temeli üzerine kuran mı daha iyidir yoksa binasını kaymak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak meâlindeki âyet belirttiğimiz üzere bir mekâna mekânla mukabele etme şeklindedir. Kuran, tesis eden, “el-üss, el-üsüs, et-teSsis, el-esâs” (i3, Yi Y! Yis) kelimeleri birdir. (SJKaymaküzere olan bir uçurumun kenarı. Ebü Avsece şöyle demiştir: Uçurumun kenarı. Dedi ki: “şefâ” sözcüğü ağız anlamına gelir. Bunun çogulu “eşfâ” kelimesidir. Uçurum mânasına gelen “curuf” kelimesi selin, kazıp çukur açacak şekilde içine aktığı toprak demektir. Bunun çoğulu “cirefet” kelimesidir. Kaymak üzere olan. Sert olmayan yumuşak. “İnhâra, yenhâru” denilir ve çöktü, yıkıldı mânası kastedilir. Yine “raculün hârin” denilir ve zayıf adam mânası kastedilir. Yine “ardun heşşetün” çabuk çöken yumuşak yer demektir. “Heşşetün” (aza) yumuşaklık demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Kaymak üzere olan bir uçurumun kenarı. Yani çöken bir uçurumun kenarı. “Curuf”, sellerin kazıp çukur açtığı vâdilerdir. “Hâir”, düşen, yıkılan demektir. Bu kökten türetilerek “tehevvera'l-binâu”!,56) denilir ve düşüp yıkıldı anlamı kastedilir©, Ebü Ubeyde şöyle demiştir: Bir uçurumun kenarı. “Şefâ” kelimesi Onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlandı. Bazıları şöyle demiştir: Allah mescitlerini cehennem ateşinde yerin dibine batırdı. İbn Mesüd'un mushafına göre “burası temellerinden cehennem ateşine düştü” şeklindedir". Denilir ki: Oranın bir bölümü kazılmış ve burada ortaya çıkan bir duman görülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: İnşa ettikleri binalarını cehennem ateşine atmıştır. Bunun nasıl olduğunu ve mânasının ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. --- Dipnotlar: kenar demektir. “Curuf”, sellerin vâdilerde açtığı yer demektir. “Hârin” beyanından maksat da yıkılıp çöken şeydir". Bir önceki âyet-i kerime. ao İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, s. 192. AEI krş. Ebü Ubeyde, Mecâzü’l-Kurân, 1, 269. bk. İbn Manzür, Lisânü'l-'Arab, “hvr”, “crf”

Tevbe 9:110

Onların kurduğu bina, içlerinde bir huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecektir. Bazıları şöyle demiştir: Onların kurduğu bina, huzursuzlık kaynağı olmaya devam edecektir. Yani bir tasa ve pişmanlık. Bazıları da şöyle demiştir: Huzursuzluk kaynağı. Yani kuşku ve şüphe. Bir tasa ve pişmanlık olduğunu söyleyenlerin görüşünün iki yorumu vardır. [§]Onlar yaptıklarından pişman olmuş ve tövbe etmiş olabilirler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar yaptıkları işler ve yapmayı istedikleri davranışlar sebebiyle rezil rüsvay oldukları için bu durum, bir tasave pişmanlık olmuştur. Bu şu beyandaki anlamdır: “Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar”?. Şüphe ve münafıklık mânası verenler ve yürekleri paramparça olmadığı (yaşadıkları) sürece -ölünceye kadar- diyenlere gelince, bunların verdikleri mâna şudur: Yani onlar ölünceye kadar şüphe ve münafıklık üzeredirler. Bu, tıpkı şu beyan gibidir: “Allah kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi”. Şüphenin aslı zandır (töhmet). Eğer biri hakkında bir zan varsa “falan kişi şüphelidir” denilir. Yürekleri paramparça olmadığı (yaşadıkları) sürece. Bu beyan da aynı şekilde iki yoruma açıktır. Bunlardan biri, bunun benzetme olmasıdır. Şöyle ki korku ve hüzün en ileri seviyeye ulaşınca “falan kişinin yüreği paramparçadır” denilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası onlar ebediyyen şüphe ve münafıklık üzere olacaklardır. Ancak yürekleri paramparça olacaktır. Yani bununla birlikte yürekleri paramparçadır. Yani kalpleri en ileri düzeyde korku ve hüzünle doludur. İkinci yorum, bunun istiâre olmasıdır. Dolayısıyla parçalanmada hakikat mânası yoktur. Yani onlar yürekleri paramparça oluncaya kadar münafıklık üzeredirler. Yani ölünceye kadar. Dolayısıyla yüreğin paramparça oluşu ölümden kinâyedir. En doğrusunu Allah bilir. Ea ei ük eliz İZA Dera yas A AEA EĞ GEMİ Yü Ba gesi san)

Tevbe 9:111

[Şehitlik Mertebesi] Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Satın almıştır anlamındaki “işterâ” kelimesinin şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani değer biçmiştir. Çünkü Satın almıştır anlamındaki “işterâ” kelimesi, haber konumundadır. Fakat değer biçmenin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani Cenâb-ı Hak canlarını ve mallarını Allah için harcamalarına değer biçmiştir ki onlar için cenneti varetsin. Sonra Cenâb-ı Hak bunu açıklayarak şöyle buyurmuştur: Allah yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen. Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır meâlindeki âyetin, canlarını ve mallarını Allah'a satan bir topluluktan haber verme mânasında olması da mümkündür. [§]Bu, tıpkı şu ilâhi beyanlar gibidir: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır”5; “O halde, dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz”5. Dolayısıyla onlar kendi canlarını satanlar olduklarında Allah da onlardan bunu alan olur. Sonra Cenâb-ı Hak, bunun nasıl alınıp satıldığını açıklayarak şöyle buyurdu: Allah yolunda çarpışırken öldürür ve öldürülürler. Yani düşmanı öldürürler. Öldürülürler. Yani düşmanları onları öldürür. İlki “feyuktelün” şeklinde merfü olarak da ikincisi “ya” harfinin nasb haliyle “feyaktülün” şeklinde okunmuştur”. Öldürülmeleri ve öldürmeleri tarzında iki mânanın beraber oluşu demek değildir. Aksine düşmanı öldürmeleri veya düşmanların onları öldürmeleri, yani hangisi olursa mânasındadır. Veya bu beyan, “onlar öldürmeseler de düşmanla savaşırlar” anlamındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlar gibi: “Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”; “Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allaha ve resülüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat edersiniz”!. Cenâb-ı Hak, Allaha imanı ve kendi yolunda cihadı ticaret olarak isimlendirmiştir”. Sonra da karşılığında cennet vermek üzere buyurmuştur. Onlara yönelik vâdin karşılığında O'ndan bir lütuf olarak. Yoksa cennet bir bedel karşılığında değildir. Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır. Cenâb-ı Hak canlarının ve mallarının onlardan satın alınmasını bildirmiştir. Onların canları ve malları gerçekte Allah'ındır. O, canlarını ve mallarını onlardan alıp dilediği şekilde yok etme hakkına sahiptir. Fakat Cenâb-ı Hak kullarına karşı bu hususta mülkü ve hakkı olmayan bir kimsenin muamelesini yapmıştır. Bu, O'ndan bir kerem, lütuf ve cömertliktir. (SJAyrıca O, bu yaptıklarına bir ecir ve bedel vâdetmiştir. O'na borç vermeye ilişkin olarak, bildirilen durum da böyledir. O, bu davranışa da kat kat ecir vâdetmiştir. Aynı şekilde kendileri için yaptıklarında onlara vâdettiği sevap, O'nun için çalışanlar gibidir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Yaptıklarına karşılık olarak”. O, yine “Biz güzel iş yapanların ecrini asla zâyi etmeyiz”! buyurmuştur. Onlar, “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz” meâlindeki beyanda bildirildiği üzere her ne kadar gerçekte kendileri için çalışıyorlarsa da durum belirtildiği üzeredir. Fakat bildirdiği mükâfatı, kendisinden bir lütuf ve ikram olarak bildirmiştir. Zira bunlar gerçekte O'nundur. Bu durum, şu ilâhi beyan gibidir: “Onların ne etleri Allah'a ulaşır ne de kanları; O'na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır”. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, onlardan canlarını ve mallarını kendisi için harcamalarını istemiştir. Veya O, en doğrusunu Allah bilir ya, hakikat mânasında olmak üzere malını satın almayı dilemiştir ki insanlar bir birlerine karşı nasıl davranacağını öğrensinler. Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Kim Allaha güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse”, Cenâb-ı Hak onlara mallarında ve canlarında hakkı bulunmayan kimse gibi muamelede bulunmuştur ki insanlar birbirlerine karşı malları ve canları hususunda hakkı olmayan kimse gibi davransınlar. Bu, Allah'ın gerçek bir vâdidir. Yani bu, gerçek, gerekli bir vâddir. Tevratta, İncil'de ve Kur'ân'da yer almış. Yani O, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da bunu vâdetmiştir. İbn Mesüd mushafında “ahden aleyhi hakkan fit-Tevrâti ve'l-İncili ve'l-Kur'ân” şeklindedir. Bu, Allah'ın Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da yer almış gerçek bir vâdidir. Bu âyet, İncilin hükümleri hafifletme ve kolaylaştırma; Tevrat'ın ise katı hükümler üzere indiğini söyleyenlerin görüşünü çürütmektedir. “Sonra İsrâiloğulları'ndan bir kısmıiman etmiş, Jdiğerbir kısmı dainkârasapmıştı” #5 meâlindeki beyan da böyledir. Bu, İncil'in hükmünde bildirilmiştir. Ancak şöyle denilebilir: Bu, Allah'ın Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da yer almış gerçek bir vâdidir. Yani söz konusu hüküm, bu ümmet için Tevrat'ta ve İncil'de bildirilmişti. Kim Allah'tan daha fazla sözüne bağlı olabilir! Bu, Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır meâlindeki beyanın onlara yönelik bir söz olmasına göredir. Zira Cenâb-ı Hak kim Allah'tan daha fazla sözüne bağlı olabilir! buyurmuştur. Yani eğer sizler Allah'ın size yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirirseniz, Allah'tan daha fazla sözüne bağlı ve sözü doğru bir kimse yoktur. En doğrusunu Allah bilir. O halde yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin. Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu bu sevinmenin ölüm vaktinde olması uygundur. Şöyle ki melekler ona hayattayken yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin diyeceklerdir. Bu durum alışverişin, her ne kadar “bey” lafzı kullanılmamış olsa da, bedel karşılığı satış olduğunu göstermektedir. Daha önce hükümlerin lafızlara ve isimlere bağlı olmadığını, aksine bunlardaki anlamlara bağlı olduğunu belirtmiştik. Bu mânalar bulunduğunda bu hükümler verilir. İşte büyük bahtiyarlık da budur. Belirtilen bahtiyarlık. siz adig KRII AĞIZ AZİL Oya --- Dipnotlar: 47 Bu mütevâtir bir kırâattır. On kırâat imamından Hamza, Kisâi ve Halef böyle okumuştur (bk. İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fi'l-kırââti'laşr, II, 246). 119 Şârihin buradaki ifadeleri şöyledir. “Veya öldürmeseler de düşmanla savaşmaları mânasındadır. Bunu başka bir âyet ile bilmekteyiz. O da şu ilâhi beyandır: “Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Yine O, şöyle buyurmuştur: “Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah'a ve resülüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat edersiniz.” Cenâb-ı Hak, kendine imanı ve kendi yolunda cihadı, cehennemden koruyan bir ticaret saymıştır. O, burada mutlaka düşmanı öldürmeyi şart koşmamıştır. Bu durum, belirtmiş olduğumuz husustan muradın, mutlak olarak cihadın ve savaşın kendisi olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 361a). 20 “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez” (es“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanların ecrini asla zâyi etmeyiz. %25 “Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsâ da havârilerine, “Allah'a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” diye sorduğunda havâriler, “Allah'ın yardımcıları biziz” demişlerdi. Sonra İsrâiloğulları'ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkâra sapmıştı. Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler”.

Tevbe 9:112

112. O tövbekârlar, ibadet edenler, hamdedenler, dünyada yolcu gibi yaşayanlar, rüküa varanlar, secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten alıkoyanlar, Allah'ın sınırlarını gözetenler; müjdele o müminleri! O tövbekârlar, ibadet edenler, hamdedenler, dünyada yolcu gibi yaşayanlar, rüküa varanlar, secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten alıkoyanlar, Allah'ın sınırlarını gözetenler; müjdele o müminleri! Bazıları şöyle demiştir: Bu ilâhi beyan, daha önce bildirilmiş olan alışveriş ve belirtilen niteliklere haiz olmaları durumunda vâdedilen cennete ilişkin ilk beyanla bağlantılıdır. İbn Mesüd ve Übeyy'in mushaflarında şöyle geçmektedir: “İnnellâhe'şterâ mine'l-mü'minine't-tâibine'l-âbidine'l-hâmidine” (46 221 wl ol uk li yaşli). Yani Allah tövbekâr, ibadet eden, hamdeden müminlerden satın almıştır. Bu kırâat, öncekiyle bağlantılı bir şekilde kesra üzeredir. Allah'ın sınırlarını gözetenler meâlindeki âyete kadar böyledir. O, bunu “elkâimine alâ hudüdi'llâh” şeklinde okumuştur. Jİşte Allah böyle müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır”. Bazıları da şöyle demiştir: Bu beyan başlangıç cümlesi olarak merfü şeklindedir: O tövbekârlar, ibadet edenler, hamdedenler meâlindeki beyanın sonuna kadar böyledir. Bunun âyetin başında belirtilen satın alma mânasına gelmesi de uygundur. Cenâb-ı Hakk'ın cihadda canlarını ve mallarını harcama karşılığında vâdetmiş olduğu hususlar, aynı şekilde diğer ibadet ve hayırlı işlerde de olur. Allaha belirtilen ibadetlerde, çalışmalarda ve âyette belirtilen durumlarda O'nun için canını harcayan kimse, kendi canını Allah'a adamıştır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır”. O tövbekârlar. Bu beyanın, şirkten tövbe edenler mânasına gelmesi mümkündür. Veya tüm günahlardan tövbe edenler anlamına da gelebilir. İbadet edenler. Bu beyan, Allah'ı birleyenler mânasına gelebilir. Yine bu beyan, bütün ibadet çeşitlerinde ibadete devam edenler mânasına da gelebilir. Hamdedenler. Denildi ki: Şükredenler. Denildi ki: Allaha övgüde bulunanlar. Eğer ibadet edenler anlamındaki “âbidin”, ibadet mânasında ise hamdedenler anlamındaki “hâmidin” sözcüğü Allaha övgüde bulunanlar mânasına gelir. Çünkü ibadetlerin tümü esasında şükürdür. Eğer ibadet edenler demek olan “âbidin” (paui) sözcüğü, Allah'ı birleyenler mânasında ise hamdedenler anlamındaki “hâmidin” (atb) sözcüğü Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetlere şükredenler mânasına gelir. Dünyada yolcu gibi yaşayanlar. Denildi ki: Oruç tutanlar. Buna göre Hz. Peygamberden rivayet edilmiştir ki ona “sâihin” sözcüğü hakkında sorulmuş o da “onlar oruç tutanlardır” buyurmuştur”. Yine o, “ümmetimin seyahati oruçtur” buyurmuştur”, İbn Kuteybe, şöyle demiştir: “Sâih” kelimesinin sözlükteki anlamı yeryüzünde seyahat eden kişi demektir. Bir kişi gezdiğinde ve bir yere gittiğinde “sâih” denilir. Yeryüzünde sehayat eden kimse, şehvetleri terkedendir. Dolayısıyla Hz. Peygamber oruçluyu, yemekten, içmekten ve tüm zevklerden el çektiği için ona benzetmiştir”. [§]Ebů Avsece şöyle demiştir: Bunlar, yeryüzünde devamlı dolaşan ve evi barkı olmayan kimselerdir. Şöyle denilir: “Sâha, yesihu, seyhan ve siyâhaten” (i-L- sla z zl). Rüküa varanlar, secde edenler. Denildi ki: Namaz kılanlar. Denildi ki: Allah'a boyun eğenler ve O'ndan korkanlar. Hafsa mushafında böyle zikredilmiştir. İyiliği teşvik edenler. Bunun tevhit olması mümkündür. Yani insanlara Allah'ı birlemeyi emredenler. Ayrıca bu beyanın, onlara bütün iyilikleri emredenler mânasına gelmesi de mümkündür. Kötülükten alıkoyanlar. Şirkten. Ayrıca bütün günahlardan, anlamına gelmesi de mümkündür. Allah'ın sınırlarını gözetenler. Bazıları bu beyana Allah'ın kullarına farz kıldığı farzlarını gözetenler, mânasını vermişlerdir. Bazıları da Allah'ın sünnetlerini gözetenler, mânasını vermiştir. Bununla birlikte bunlar Allah'ın tüm hükümlerini gözetenlerdir; Allah'ın kendileri için belirlediği sınırları aşmayanlar ve bunda aşırı gitmeyenlerdir. Müjdele o müminleri! Bu beyanın bahsedilen söz konusu kimseler hakkında bir müjdeleme olması mümkündür. Bu beyanın, yeni bir cümle olması da mümkündür. Yani tüm müminleri müjdele! Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Kendileri için Allah'ın büyük bir lütfunun bulunduğunu müminlere müjdele!”#. En doğrusunu Allah bilir. BES Lak Bl au Gİ çil HALİ İİİ EA e ia --- Dipnotlar: 46€ Bir önceki âyet-i kerime. “Abdullah'ın mushafında “et-tâibine'l-âbidine...” şeklindedir (Kurtubi, Tefsir, 8/271). “Abdullah ve Übeyy'in “et-tâibine” (sui) şeklinde “ya” harfiyle olan kırâatları da bunu göstermektedir. Bu kırâat beyanın medih üzere mansup oluşu veya “li'l-mü'minine” beyanının sıfatı olarak mecrür oluşu üzeredir”. 428 Taberi, Tefsir, XI, 37; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 297-298. İbn Kesir bu rivayeti “mürsel ceyyid” olarak nitelemiştir (bk. İbn Kesir, Tefsir, II, 393). 429 Bulafızla merfü hadis şeklinde geçtiği bir kaynak bulamadım. Fakat Âişe'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu ümmetin seyahati oruçtur (bk. Taberi, Tefsir, XI, 39). Yine Ebü Ümâme'den (r.a) rivayet edilmiştir ki bir adam Resülullah'tan (s.a.) seyahat için izin istemiş, Resülullah da ona “ümmetimin seyahati Allah yolunda cihaddır” buyurmuştur” (Ebü Dâvüd, “Cihâd” 6; el-Hâkim, el-Müstedrek”, Il, 83; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 40 İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurüân, s. 193.

Tevbe 9:113

[Müşrikler İçin Bağışlanma Dilenmesinin Haram Oluşu] Peygamber de müminler de müşriklerin bağışlanmalarını dileyemezler. Cehennemlik olduğunu bildiğimiz kimsenin bağışlanmasını dilemeyi bize yasaklamak suretiyle bu âyet, Allah'ın söz konusu kimsenin iman etmeyeceğini bilmesi sebebiyle onu bağışlamayacağını göstermektedir. Dolayısıyla Allah'ın onu bağışlamayacağını bildiğimizden onun bağışlanmasını dilemeyiz. Yine buna göre şöyle dememiz de caiz değildir: O'nun cehennemlik olduğu kesin olan bir kişiyi bağışlaması mümkün olmadığı gibi ebediyyen iman etmeyeceğini bildiği kimse için de imanı irade etmiştir. Bu yaklaşım, Mütezile'nin, Allah bütün kâfiler için iman irade etmiştir, fakat onlar iman etmemişlerdir tarzındaki görüşünü reddetmektedir. ( Peygamber de müminler de müşriklerin bağışlanmalarını dileyemezler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Resülullah anne-babasından biri için bağışlanma dilemiştir”. Yine rivayet edildiğine göre Resülullah, amcası Ebü Tâlib'in yanına gelmiş ve onu Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik etmeye davet etmiştir. O, bundan kaçınmıştır. Sonra Resülullah onun bağışlanmasını dilemiş ve “bana yasaklanmadığı sürece senin bağışlanmanı dileyeceğim” demiştir. Veya O, buna benzer bir söz söylemiştir. Bunun üzerine müşriklerin cehennemlik oldukları müminler nezdinde açıklık kazandıktan sonra, akraba bile olsalar peygamber de müminler de onların bağışlanmalarını dileyemezler meâlindeki âyet inmiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah'ın peygamberlerinden birinin, Allah'ın kâfirleri bağışlamayacağını bilmemesi mümkün değildir. Zira akıl ve hikmet, Allah'ın böyle birini bağışlamamasını ve ona ebedi olarak azap etmesini gerektirir. Bize göre çeşitli sebeplerle akıl ve hikmet, Allah'ın kâfire ebedi olarak azap etmesini ve onu bağışlamamasını gerektirir. Bu sebeplerinden biri şudur: Bu durumda Allah'ın düşmanıyla dostu eşit olur. Düşmanla dostu eşit tutan kimse hikmet sahibi sayılmaz. Zira hikmet, bunları ayırmayı gerektirmektedir. İkincisi şudur: Böyle bir kimse Allah'ın yanında başka bir varlığa taptığında bu başkasına cahilliğinden ötürü tapmaktadır. Bu cehalet ise ebedi olarak ortadan kalkmaz. Çünkü böyle bir kimse eğer bağışlanırsa, yaptığının karşılığını aldığı ve Allah'tan başkasına taptığı için bağışlandığını zanneder. Üçüncüsü şudur: Eğer kâfir bağışlanırsa, fiillerin hikmeti ortadan kalkar. Çünkü fiiller ya övgü ya da yergi olması düşünülen neticelerden dolayı emredilir. Eğer bu kimse bagışlanırsa yerilmesi gereken fiilleri sebebiyle övülmüş olur. Bunda hikmetin dışına çıkmak vardır. Resülullah'ın kendi nezdinde münafık oldukları açıklık kazanmadan önce münafıkların bağışlanmalarını dilemiş olması mümkündür. Resülullah'ın nezdinde onların münafık oldukları açıklık kazanınca o, bagışlanmalarını dilemeyi bırakmıştır. Fakat kâfir olduğunu bildiği halde kâfirin bağışlanmasını dilemesine gelince müfessirlerin bir kısmının dediği gibi amcasına ve ebeveyninden birine bağışlanma dilemiş olması mümkün değildir. NEN LAN İT diz ET 2 --- Dipnotlar: 434 Bütün nüshalarda böyledir. Hasan-ı Basriden böyle görüşün kaynağını bulamadım. Bu kişi Hüseyin b. Fadl olabilir. Ondan bu rivayeti zayıf kabul ettiği bildirilmiştir (bk. Kurtubi, Tefsir, VIII, 273; Âlüsi, Rühu'l-meâni, XI, 33). Bu kişi Ebü Ali Hüseyin b. Fadl el-Beceli muhaddistir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, XIII, 414).

Tevbe 9:114

114. “İbrahim'in, babasının bağışlanması için yaptığı dua ise sırf ona verdiği bir sözden ötürüydü. Ama onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. İbrahim gerçekten çok duyarlı, yumuşak huylu biriydi.” İbrahim'in, babasının bağışlanması için yaptığı dua ise sırf ona verdiği bir sözden ötürüydü. Bazıları şöyle demiştir: İbrahim'in ona vâdi İslâmdır. Dolayısıyla babası için yaptığı bağışlanma duası İslâm vâdi üzereydi. Onun babasının bağışlanması için yaptığı dua onun müslüman olmasından sonraydı. Görmez misin ki o, şöyle demiştir: “Rabb'imiz, duamı kabul et! Rabb'imiz! Hesap kurulacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!” Dolayısıyla İbrahim (a.s) o gün babasının bağışlanmasını dilemiştir. Babası O'na müslüman olmayı vâdetmiştir. O, bundan dolayı onun bağışlanması için dua etmiştir. Görmez misin ki babasının cehennemlik olduğu kendi nezdinde açıklık kazanınca ondan uzaklaşmıştır. İbrahim'in (a.s) babasının bağışlanması için dua etmesi onun bağışlanmasını gerektiren sebebi istemesidir. Bu sebep tevhit ve İslâmdır. Bu, tıpkı Hüd'un halkına söylediği şu sözler gibidir: “Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin”. Yine bu, Nuh'un şu sözleri gibidir: “Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır”. Cenâb-ı Hak onlara “Allah'tan bağışlanma diliyoruz” demelerini emretmiyor. O, onların müslüman olmalarını emrediyor ki onlar bağışlansınlar ve bağışlanmaya uygun kimselerden olsunlar. İbrahim'in babasının bağışlanması için dua etmesi de böyledir. Yine “Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu” meâlindeki beyan da böyledir. Yani ona bagışlanmasını sağlayan bir sebep ver. O da tevhittir. Böylece onun talebi, tevhit talebidir. Zira kâfirin bağışlanması için dua etmek helâl değildir. Hikmet açısından da Allah'ın böyle bir kimseyi bağışlaması caiz değildir. Eğer denilirse ki: Şayet durum sizin belirtmiş olduğunuz gibiyse, Cenâb-ı Hak, “İbrahim'de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır” beyanıyla İbrahim'de bizim için bir örnekliğin olduğunu bildirdikten sonra “ancak İbrahim'in, babasına “hiç şüphen olmasın bağışlanman için dua edeceğim demesi başka” meâlindeki âyet nasıl istisna edilmiştir? ( Buna şöyle cevap verilir: “Ancak İbrahim'in babasına olan sözleri hariç” şeklindeki istisnanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani tâ ki onun, babasının bağışlanması içindua etmesinin mânası bilinsin. Çünkü biz İbrahim'in (a.s), babasının bağışlanması için dua etmesinde ne kastettiğini bilmiyoruz. Peygamberlerin kavimlerine mensup bulunanların ve kendilerine yakın olanların bağışlanmaları için dua etmeleri de böyledir. Dolayısıyla bizim onların bu bağışlanma duasında ne kastettiklerini bilmemiz için söz konusu durum istisna edilmiştir. İbrahim gerçekten çok duyarlı, yumuşak huylu biriydi. Denildi ki: “Evvâh”, çokça yakarışta bulunan kimsedir. Buna göre Resülullah'tan ona “evvâh” hakkında soru sorulduğu rivayet edilmiştir. O “ çokça dua eden, Allah'tan korkan ve yakarışta bulunandır” buyurmuştur”. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Evvâh”, mümin demektir“, Denildi ki: “Evvâh”, derinlemesine anlayış (fakih) ve kesin inanç sahibi olan kimsedir. Denildi ki: Tesbih eden. Yine denildi ki: “Evvâh”, üzüntüden ve korkudan dolayı ah vâh eden kimsedir. Yumuşak huylu. Denildi ki: “Halim”, akılsızın (sefih) zıddıdır. Yine denildi ki: Bilgili kimsedir. Halim, akılsız kimsenin yapmış olduğu davranışa karşı kızmayan ve akılsızca hareket etmeyen kimsedir. yil GE öl çi üz Jayi auae pe JOH é JKiiói --- Dipnotlar: “8 “İbrahim'de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır; onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Bilin ki bizim sizinle ve Allah'ı bırakıp da taptıklarınızla bir ilişiğimiz yoktur. Sizi (ve değerlerinizi) reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz bir tek Allah'a iman edinceye kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret açıkça ortaya çıkmıştır. Ancak İbrahim'in, babasına ‘hiç şüphen olmasın bağışlanman için dua edeceğim, ama Allah'tan sana geleceklere karşı yapabileceğim bir şey de yoktur’ demesi başka. Rabb'imiz! Sadece sana dayanıp güvendik, sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır”.

Tevbe 9:115

115. Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, onları yoldan çıkaracak değildir. Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir. 116. Bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah'ındır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur. Allah'tan başka sizin için ne bir dost ne bir yardımcı vardır. Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, onları yoldan çıkaracak değildir. Bu beyan hakkında müfessirler tarafından farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, müminlerin müşrikler için bağışlanma duasında bulunması hakkındadır. Bazıları da şöyle demiştir: Âyet, neshedilmesi mümkün olan hüküm ve şeriatların neshi hakkındadır. Eğer âyet, müşriklerin bağışlanması duası hakkındaysa burada nesih yoktur. Çünkü bağışlanma duasının emredilmesi ve bunun onlar için mübah olduğuna dair bir hüküm daha önce geçmemişti. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah bir topluluğu, doğru yola ilettikten sonra, bağışlanma duasında bulunmaları sebebiyle yoldan çıkaracak değildir tâ ki bu hususun yasaklandığını bilmelerine kadar. En doğrusunu Allah bilir. Yine belirttiğimiz üzere onların münafıkların bağışlanmaları için dua etmelerinin, bu durum kendileri için ortaya çıkmadan önce olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak, onlara bunu açıklamadan bununla onları yoldan çıkarmayacağını buyurmaktadır. Şâyet bu ilâhi beyan, hükümlerin neshi hakkındaysa -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak bu durumda sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah, emredilmesi dolayısıyla yaptıkları bir fiilden ötürü bir topluluğu, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, yoldan çıkmış cahiller yapacak değildir. Yani onlar en sonunda kendilerinin sorumlu oldukları şeyi bilmeden böyle yapacak değildir. Bu neshi ifade etmektedir. Bu neshi mümkün olan hükümler hakkındadır. Fakat neshi mümkün olmayan hükümler ise böyle değildir. Bunun aslı şudur ki: Aklen neshi mümkün olmayan her şeyde nesih geçerli değildir. Aklen neshi imkânsız olmayan her şeyde ise neshin gerçekleşmesi mümkündür. Bu konudaki meselelerden biri de neshedildiğini öğrenmeden önce neshedilmiş bir hükümle amel etmenin durumu hakkındadır. Böyle bir fiilde bulunmanın durumu nedir? Neshedilmiş olma durumunda bu fiili yapan kimseler sorumlu tutulup bunlara günah yazılır mı veya yapmış oldukları böyle bir fiilden dolayı sevap yazılır mı? Eğer söz konusu fiil, Allah'a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiil ise niyeti ve fiili dolayısıyla bunu yapan kimseye sevap yazılır, günah yazılmaz. Eğer bu fiil, Allah'a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiil değilse, aksine helâl-haram türünden bir fiil ise böyle bir davranışta bulunan kimse neshedildiği bilgisi kendisine ulaşmadan önce bu fiilinden dolayı kendilerine günah yazılmaz. Bu durum içki hadisesinde rivayet edilen olay gibidir. Buna göre insanlar içki içiyorlardı. Sonra biri gelip onlara “biliniz ki içki haram kılınmıştır” demiş, onlar da bunun üzerine içkileri dökmüşler ve bu davranıştan kaçınmışlardır“, Onlar, haram kılındıktan sonra ama daha kendilerine haber ulaşmadan önce içki içmelerinden dolayı kendilerine günah yazılmaz. Allah'a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden fiile gelince, böyle bir fiili yapan kimseler için bu fiilden dolayı bir yakınlık vardır. Bunlar namaz ve benzeri ibadetlerdir. Bu durum rivayet edilen şu olaya benzer: İnsanların bir grubu Beytülmakdise yönelip namaz kılıyorlardı. Biri onlara uğrayıp onlar rükü halindeyken “biliniz ki kıble değiştirilmiştir” demiş, bunun üzerine onlar hemen yönlerini değiştirmişlerdir. Onlar bu durumu Resülullah'a (s.a.) haber vermişler [§]O, namazı iade etmelerini emretmemiştir. Çünkü fiil Allaha yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiildir. İbadet ve Allah'a yakınlık, onların fiillerinde bulunmaktadır. Çünkü farz kılınan fiiller, salt fiillerin kendileri sebebiyle farz kılınmamıştır. Aksine Allah'a yakınlık ve ibadet amacıyla farz kılınmıştır. Dolayısıyla bunlar buna göre mükğfatlandırılacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir. İnsanların yararına olan ve olmayan şeyleri. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu beyan, şer'i hükümlerde neshin olmayacağını iddia edenlere yönelik bir reddiye mânasındadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. Nesheden hükümde (nâsih) onlar için yararlı durumlar vardır; siz bunları bilmezsiniz. Yüce Allah'ın bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah'ındır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur meâlindeki âyet bu durumu desteklemektedir. Yani sizler O'nun kullarısınız. Kulun efendisine karşı bir şeyi reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur. Yani dirilttikten sonra öldürebildiği ve ölümden sonra diriltebildiği gibi O'nun kullarını bir durumda bir ibadetle, başka bir durumda başka bir ibadetle mükellef tutması mümkündür. ROTT REAR aail a

Tevbe 9:116

115. Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, onları yoldan çıkaracak değildir. Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir. 116. Bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah'ındır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur. Allah'tan başka sizin için ne bir dost ne bir yardımcı vardır. Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, onları yoldan çıkaracak değildir. Bu beyan hakkında müfessirler tarafından farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, müminlerin müşrikler için bağışlanma duasında bulunması hakkındadır. Bazıları da şöyle demiştir: Âyet, neshedilmesi mümkün olan hüküm ve şeriatların neshi hakkındadır. Eğer âyet, müşriklerin bağışlanması duası hakkındaysa burada nesih yoktur. Çünkü bağışlanma duasının emredilmesi ve bunun onlar için mübah olduğuna dair bir hüküm daha önce geçmemişti. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah bir topluluğu, doğru yola ilettikten sonra, bağışlanma duasında bulunmaları sebebiyle yoldan çıkaracak değildir tâ ki bu hususun yasaklandığını bilmelerine kadar. En doğrusunu Allah bilir. Yine belirttiğimiz üzere onların münafıkların bağışlanmaları için dua etmelerinin, bu durum kendileri için ortaya çıkmadan önce olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak, onlara bunu açıklamadan bununla onları yoldan çıkarmayacağını buyurmaktadır. Şâyet bu ilâhi beyan, hükümlerin neshi hakkındaysa -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak bu durumda sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah, emredilmesi dolayısıyla yaptıkları bir fiilden ötürü bir topluluğu, sakınacakları şeylerin neler olduğunu kendilerine açıklamadan, yoldan çıkmış cahiller yapacak değildir. Yani onlar en sonunda kendilerinin sorumlu oldukları şeyi bilmeden böyle yapacak değildir. Bu neshi ifade etmektedir. Bu neshi mümkün olan hükümler hakkındadır. Fakat neshi mümkün olmayan hükümler ise böyle değildir. Bunun aslı şudur ki: Aklen neshi mümkün olmayan her şeyde nesih geçerli değildir. Aklen neshi imkânsız olmayan her şeyde ise neshin gerçekleşmesi mümkündür. Bu konudaki meselelerden biri de neshedildiğini öğrenmeden önce neshedilmiş bir hükümle amel etmenin durumu hakkındadır. Böyle bir fiilde bulunmanın durumu nedir? Neshedilmiş olma durumunda bu fiili yapan kimseler sorumlu tutulup bunlara günah yazılır mı veya yapmış oldukları böyle bir fiilden dolayı sevap yazılır mı? Eğer söz konusu fiil, Allah'a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiil ise niyeti ve fiili dolayısıyla bunu yapan kimseye sevap yazılır, günah yazılmaz. Eğer bu fiil, Allah'a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiil değilse, aksine helâl-haram türünden bir fiil ise böyle bir davranışta bulunan kimse neshedildiği bilgisi kendisine ulaşmadan önce bu fiilinden dolayı kendilerine günah yazılmaz. Bu durum içki hadisesinde rivayet edilen olay gibidir. Buna göre insanlar içki içiyorlardı. Sonra biri gelip onlara “biliniz ki içki haram kılınmıştır” demiş, onlar da bunun üzerine içkileri dökmüşler ve bu davranıştan kaçınmışlardır“, Onlar, haram kılındıktan sonra ama daha kendilerine haber ulaşmadan önce içki içmelerinden dolayı kendilerine günah yazılmaz. Allah'a yakınlık ifade eden ve ibadet türünden fiile gelince, böyle bir fiili yapan kimseler için bu fiilden dolayı bir yakınlık vardır. Bunlar namaz ve benzeri ibadetlerdir. Bu durum rivayet edilen şu olaya benzer: İnsanların bir grubu Beytülmakdise yönelip namaz kılıyorlardı. Biri onlara uğrayıp onlar rükü halindeyken “biliniz ki kıble değiştirilmiştir” demiş, bunun üzerine onlar hemen yönlerini değiştirmişlerdir. Onlar bu durumu Resülullah'a (s.a.) haber vermişler [§]O, namazı iade etmelerini emretmemiştir. Çünkü fiil Allaha yakınlık ifade eden ve ibadet türünden bir fiildir. İbadet ve Allah'a yakınlık, onların fiillerinde bulunmaktadır. Çünkü farz kılınan fiiller, salt fiillerin kendileri sebebiyle farz kılınmamıştır. Aksine Allah'a yakınlık ve ibadet amacıyla farz kılınmıştır. Dolayısıyla bunlar buna göre mükğfatlandırılacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir. İnsanların yararına olan ve olmayan şeyleri. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu beyan, şer'i hükümlerde neshin olmayacağını iddia edenlere yönelik bir reddiye mânasındadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. Nesheden hükümde (nâsih) onlar için yararlı durumlar vardır; siz bunları bilmezsiniz. Yüce Allah'ın bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah'ındır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur meâlindeki âyet bu durumu desteklemektedir. Yani sizler O'nun kullarısınız. Kulun efendisine karşı bir şeyi reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur. Yani dirilttikten sonra öldürebildiği ve ölümden sonra diriltebildiği gibi O'nun kullarını bir durumda bir ibadetle, başka bir durumda başka bir ibadetle mükellef tutması mümkündür. ROTT REAR aail a

Tevbe 9:117

Şu bir gerçek ki Allah, peygambere ve -içlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tutup, arkasından Allah tövbelerini kabul buyurduktan sonra- o sıkıntılı zamanda peygambere bağlılıklarını koruyan muhacirlere ve ensara lütfuyla muamele etti. Bu ilâhi beyan hakkında müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Allah, daha önce yapmış oldukları hatalardan (zelle) ve kusurlarından tövbelerini kabul buyurmuştur. Bu olayda -yani Tebük savaşında- onlardan hata ve kusur sadır olmaksızın Allah bu şekilde muamelede bulunmuştur. Hz. Peygamber'in tövbesinin kabulü meselesine gelince bu durum şu ilâhi beyanda bildirilen husustur: “Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sence belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu bilmeden niçin onlara izin verdin?” Muhacir ve ensarın tövbelerinin kabulü ise Uhud ve Huneyn savaşlarında yaptıklarından dolayı tövbelerinin kabul edilmesidir. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: J“Sırf yaptıkları bazı işler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir.” Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak onların Tebük savaşında yapmış oldukları hatalardan dolayı tövbelerini kabul etmiştir. Ayrılma vaktinden önce karşılaştıkları sıkıntılar sebebiyle izin almaksızın ayrılıp gitmeye niyet etmişlerdi. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöye buyurmuş olmaktadır: Allah onların ayrılma vakti olmadan ayrılıp gitmeye niyetlenmeleri sebebiyle tövbe etmelerini kabul etmiştir. Burada belirtilen tövbenin, müfessirlerin açıkladıkları bu mânadan başka iki anlama gelmesi uygundur. Buna göre Allah onların tövbelerini kabul etmiştir. Yani Cenâb-ı Hak, daha önce geçmiş olan hatalarından dolayı tövbelerini yenilemiş veya onlarda yeni bir durum ortaya çıkmaksızın bu tövbede sebat etmelerini sağlamıştır. Fakat söz konusu durum için yenileme veya sebat hükmü olmaktadır. Dolayısıyla bu durum, hidâyet üzere olmakla birlikte hidâyet talep etmeleri gibi olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlar gibi: “Bizi dosdoğru yola ilet?“ ve “Ey iman edenler! Allaha ve peygamberine iman edin”5. Yani ey geçmiş dönemde iman edenler! Şimdi de iman edin veya bu iman üzere devam edin. Buna göre Allah onların tövbelerini kabul buyurdu meâlindeki âyet şu mânaya gelebilir: Yani Cenâb-ı Hak, onlardan bir hata olmaksızın tövbelerini yenilemiş veya yapmış oldukları tövbede sebat etmelerini sağlamıştır. İkincisi, Cenâb-ı Hak tövbeyi bildirmiştir. Buna göre başlarına gelen sıkıntılara ve zahmetlere sabretmeleri dolayısıyla Allah, onlar için gizli olan hususları açığa çıkarmıştır. Yine O, daha önce onlar için açık olmayan örtük hususları ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte bu hususlar onlar için, başlarına gelen sıkıntılara sabretmelerinden dolayı açığa çıkmıştır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, 'doğrusu biz Allaha aitiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz derler”, Başlarına gelen musibetlere sabrettiklerinde onların, Allah'a havale etme, işi O'na teslim etme ve dönüşü O'na hasretme gibi davranışlarında artış olmaktadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Allah'ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur”. Sabretmeleri dolayısıyla onların hidâyetleri artmış ve daha önce kendileri için gizli olan hususlar açığa çıkmıştır. )Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu tövbenin şu anlama gelmesi de mümkündür: Onlar, başlarına gelen sıkıntılara ve zahmetlere sabrettiklerinde kendileri için gizli olan hususlar açığa çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Ayrıca Cenâb-ı Hak içlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tuttuktan sonra diye buyurmuş, “kalpleri kaymıştır” diye buyurmamıştır. Yine O, “içlerinden bir grubun kalpleri” diye bildirmiş, ama hepsinin kalplerini bildirmemiştir. Bunun yorumu belirttiğimiz şekildedir. Ayrıca Hz. Peygamber'in günahı olmadığı halde tövbesinin kabul edilmesinin, müminlerle birlikte bildirilmesi şu mânaya da gelebilir: Çünkü Cenâb-ı Hak “senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için” meâlindeki beyanla onun günahının bağışlandığını bildirmiştir. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın Resülullah'ı bagışlanmaya dair dua konusunda müminlerle beraber zikrettiği şu ilâhi beyan gibidir: “Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allah'tan af dile”“, Cenâb-ı Hak, ona müminlerin bağışlanması için dua etmekle beraber kendi günahının bağışlanması için de dua etmesini emretmiştir. Zira Cenâb-ı Hak, onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığını bildirmiştir. “Allah'tan tövbe” beyanının çeşitli mânaları vardır. Bunlardan biri başarılı kılmadır (tevfik). Cenâb-ı Hak tövbe etmekte onları başarılı kılmış ve kendilerine bunu lütfetmiştir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Eski durumlarına dönmeleri için onlara tövbe nasip etti”. Yani Allah onları tövbe etmekte başarılı kıldı, onlar da hemen tövbe ettiler. İkincisi, “Allah'tan tövbe” onların tövbelerini kabul etmesi mânasındadır. Yani Allah, onların tövbelerini kabul eder. Tıpkı şu beyanda bildirildiği gibi: “Hiç şüphesiz Allah, tövbe kapısını alabildiğine açık tutmakta ve rahmetiyle kuşatmaktadır”#!. Üçüncüsü, onları bağışlaması mânasındadır. Yani Allah onları bağışlamış ve affetmiştir. Bu üç mânaya göre tövbe Allah'a nispet edilmektedir. O sıkıntılı zamanda peygambere bağlılıklarını koruyanlar. Denildi ki: Geçim ve destek sıkıntısı döneminde. İçlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tuttuktan sonra. Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre onlar, zahmet ve sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Öyle ki iki adam bir hurmayı paylaşıyordu. Yine onlar hurmayı kendi aralarında dolaştırıyorlar, biri bu hurmayı emiyor sonra üzerine su içiyordu. Sonra diğeri emiyordu? Buna benzer bir olay rivayet edilmiştir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın, onların karşılaştıkları zahmet dolayısıyla kalplerinin kaymaya yüz tuttuğunu bildirmesinden başka biz durumun nasıl olduğunu bilemiyoruz. İY İZ EĞDİ ENE 2 azla leş kle renin OI DAŞ ŞAN İZİ Eg 8 a --- Dipnotlar: “3 Bu durum Uhud savaşındadır. Cenâb-ı Hak şöylebuyurmaktadır: “İki ordunun karşılaştığı gün sizden bozguna uğrayanlar var ya sırf yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir, Allah çok bağışlayıcıdır, pek halimdir” (Âl-i İmrân, 3/155). Huneyn savaşındaki hadiseye gelince Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız” “© İşte rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da “Allah'ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur. Kim Allah'a iman ederse Allah onun gönlünü doğruya yöneltir. Allah her şeyi bilmektedir”. Bir sonraki âyet-i kerime.

Tevbe 9:118

Allah geriye bırakılan (savaşa katılmayan) üç kişinin de tövbesini kabul etti. Bazıları şöyle demiştir: Tövbeden geriye bırakılan. Bu, tıpkı şu beyan gibidir: “Allah peygamber, muhacir ve ensarın tövbelerini kabul buyurdu” Ongeçip ilerlediğinde Resülullah'tan geriye bırakılanlardır. Dolayısıyla bunlar, ötekilerin ilerlemesiyle geride bırakılanlardır. Şöyle diyenler de vardır: Geriye bırakılanlar. Bunlar Allah'ın geride bıraktığı kimselerdir. Yani Allah onlarda geride kalma fiili yaratmıştır. Allah geriye bırakılan (savaşa katılmayan) üç kişinin de tövbesini kabul etti meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de uygundur: Bunlar Resülullah bırakıp geride kalanlardır. Sonra geride kaldıkları için pişman olmuşlar ve akabinde Resülullah'a katılmışlardır. Bu, belirtmiş olduğumuz yorumdur. Sonunda, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmeye başlamış, vicdanları kendilerini sıkıştırmıştı. Bu beyanın, hakikat mânasında olması da teşbih mânasında olması da mümkündür. Hakikat mânasının iki yönü vardır. Bunlardan biri şudur: Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmeye başlamıştı. Belirtildiğine göre onlar kendilerini direklere ve tahta silindirlere bağlamışlar, onları savaşa çıkmaktan alıkoyan mallarını Resülullah'a getirmişler ve yine onları savaşa çıkmaktan alıkoyan topraklarını hayır yolunda harcamışlardı#'. Yeryüzü daha önce kendileri için genişken ve onun imkânlarından yararlanıyorken yeryüzü onlara dar gelmeye başlamıştı. Çünkü rivayet edildiğine göre bu şahıslardan biri kendisini savaşa çıkmaktan alıkoyan toprağını fakirlere bağışlamıştı. Onun bu toprakta imkân ve genişliği varken sonra ona dar gelmeye başlamıştı. İkinci yorum şudur: Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmeye başlamıştı. Çünkü onlar kendilerini topraklarıyla ilgilenmekten alıkoymuşlar, (Jşehvetlerini, arzularını ve zevk aldıkları her şeyi terketmişlerdir. İşte bu, onlara yeryüzünün dar gelmesidir. Yine onlar kendilerini silindirlere bağladıkları için yeryüzü onlara dar gelmeye başlamıştı. Bu beyanın benzetme mânasında olması da mümkündür. Şöyle ki insanı şiddetli bir korku sardığında ve ileri düzeye ulaştığında bu korku, insanı yeryüzünde istikrardan ve orada zevk almasından alıkoyar. Bu durumda “genişliğine rağmen yeryüzü ona dar gelmeye başladı” denilir. Vicdanları kendilerini sıkıştırmıştı. Çünkü anlatıldığına göre insanlar, onlarla konuşmuyor, onlarla beraber bulunmuyor, onlarla alışveriş yapmıyorlardı; aileleri dahi onlarla konuşmuyordu. Allah'a karşı O'ndan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın cezalandırmasına karşı Allah'ın bağışlamasından başka bir kurtuluşun olmadığını anlamışlardır. Yani kesin olarak inandılar ki Allah'ın cezalandırmasından onların kurtuluşu ve sığınılacak kimseleri yoktur. Denildi ki: Allah'ın azabına karşı O'nun rahmetinden başka sığınılacak bir yer olmadığını anlamışlardı. Yine denildi ki: Resülullah'a karşı Allah'tan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Çünkü Resülullahtan bunu bağışlamasını istemişler, fakat o, buna olumlu cevap vermemiştir. Dolayısıyla onlar böylece tek sığınağın Allah olduğuna, başka hiç kimsenin olmadığına kesin olarak inanmışlardır. Sonra onlara tövbe nasip etti. Yani Allah onları tövbe etmeleri hususunda başarılı kıldı, onlar da tövbe ettiler. Hiç şüphesiz Allah, tövbe kapısını alabildiğine açık tutmakta ve rahmetiyle kuşatmaktadır. Yani O, tövbeleri kabul etmektededir. Yani O, tövbeleri kabul edendir, Çİ yad all 22 gal göl İİİ G --- Dipnotlar: Eğer kastedilen şahıslar biraz önce başlarından geçen olayların kaynağını belirtmiş oldugumuz üç kişiyse, bunlar Resülullah'a katılmamışlardır. Fakat aynı hadiste bazı sahâbilerin Resülullah'ı bırakıp geride kaldıkları, sonra ona yetişip katıldıkları rivayet edilmiştir (bk. Önceki kaynaklar). 45 Taberi, Tefsir, XI, 12-14; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 275.

Tevbe 9:119

Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. Âyetin zâhirine göre doğrulukla bilinen bir topluluk vardır. Dolayısıyla onlarla beraber olma emredilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın Resülullah'ı bırakıp, onunla beraber olan muhacir ve ensarla beraber bulunmaktan geride kalan söz konusu kimselere emretmiş olması mânası da uygundur. [§]Bu ilâhi beyanda icma ilkesinin dinde delil oluşuna dair kanıt vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendi dini konusunda doğrularla beraber olmayı emretmiştir. Eğer onların sözlerinin kabul edilmesi gerekmeseydi, onlarla beraber olma emrinin bir anlamı olmazdı. İbn Mesüd'un mushafında “doğrulardan olun” şeklindedir”. Bunun mânası açıktır. Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun meâlindeki beyan çeşitli mânalara açıktır. Bunlardan biri şudur ki Cenâb-ı Hak “Allah'ın hakkını koruyun, bunu zâyi etmeyin” buyurmaktadır. Bunu yerine getirmede ve korumada doğrularla beraber olun. Bir diğer mâna da şudur: Savaşa çıkma, cihat ve diğer imtihan edildiğiniz alanlarda imtihan edildiğiniz bu fiilleri terketmenizde Allah'a karşı gelmekten sakının. Yine muhtemel diğer bir mâna şudur: Cenâb-ı Hakk'ın “size emrettiği konularda Allah'a ve resülüne karşı gelmekten sakının ve O'nun emrine riayet edenlerden olun. En doğrusunu Allah bilir. laz İİ ALENİ Ga İZE ya Aİ EYİ G geleli SE a İY úi kaş eya

Tevbe 9:120

Medine ahalisi ve çevresinde bulunan bedeviler Resülullah'a katılmaktan geri kalamaz. Bu beyanın onlarla Resülullah arasında daha önce geçmiş olan antlaşmalar ve sözleşmelerle bağlantılı olması uygundur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Resülullah'a yardım etmeyi ve onu desteklemeyi kabul ettikten ve bu hususta antlaşma yaptıktan sonra Medine ahalisi ve çevresinde bulunan bedeviler Resülullah'a katılmaktan geri kalamaz. Yani geri kalmamıştır. Bu muhtemel bir mânadır. Bu beyan başka bir anlama da gelebilir. O da bu beyanın, hemen peşi sıra bildirilen durumla bağlantılı olmasıdır. Bu, onlar Allah yolunda ne zaman bir susuzluk, yorgunluk ve açlığa mâruz kalsalar meâlindeki beyanıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Medine ahalisi ve çevresinde bulunan bedeviler Resülullah'a katılmaktan geri kalamaz. Öyle ki onların re gelince, Cenâb-ı Hak bunları her biri için iyi birer amel yazılacak hususlar kılmıştır. Yani karşılaştıkları sıkıntılar ve zahmetler, elde ettikleri hayırların her biri için onlara iyi birer amel ve sevap yazıldığı halde Resülullah'ı bırakıp geride kalmaları onlara yaraşmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Veya Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Şayet başkaları Resülullah'ı bırakıp geride kalmışlarsa Medine ahalisi onu bırakıp geride kalamaz. Onu bırakıp kendi canlarının derdine düşemezler. Bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Geride kalmak suretiyle onu bırakıp kendi canlarının derdine düşmezler. “Câe fulânun binefsihi” “filan bizzat geldi” “raeytü ene bi'ayni” “ben gözümle gördüm” denilir. Yani bu ifadeler “o geldi” ve “ben gördüm” demektir“8, Bu beyan da böyledir. Kendi canlarının derdine düşemezler. Yani Resülullah'ı bırakıp kendilerini düşünmeleri onlara yaraşmaz. Yine bu beyan şu anlama da gelebilir: Yani kendi canlarını tercih ettikleri için onu bırakıp terketmezler. Bu yorum mümkündür. Çünkü onlar ne zaman bir susuzluğa mâruz kalsalar. Denildi ki susuzluğa. Yorgunluk. Denildi ki zahmet ve meşakkat. Allah yolunda açlığa mâruz kalsalar. Yani açlığa. Kâfirleri öfkelendirecek biçimde bir yere ayak bassalar. Bazıları şöyle demiştir: Yani bir yerde bulunsalar. Bazıları şöyle demiştir: Bu kelime “vat” kökündendir. “Mevtiu”, basılan yer demektir. Düşmana karşı bir başarı elde etseler. Denildi ki: Onları öldürme veya onlara yönelik baskın gibi durumlar. Bunların her biri mutlaka onlar için iyi birer amel olarak yazılır. Yani onların lehine ve aleyhine olanlar, belirtilen zahmet ve sıkıntılarla karşılaşma korkusuyla onlardan geride kalanların yerine iyi birer amel olarak yazılır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Onların mâruz kaldığı her şey için iyi birer amel yazılır. Allah iyilerin emeğini asla boşa çıkarmaz. EYİ ŞEŞEN kii

Tevbe 9:121

Yine, onlar küçük olsun büyük olsun hayır yolunda bir harcama yaptıklarında, bir yol katettiklerinde bu, muhakkak onların lehine yazılır. Bu, belirttiğimiz üzere Cenâb-ı Hakk'ın, canları bakımından karşılaştıkları sıkıntı ve zahmetlerin tümü ve mal bakımından mâruz kaldıkları noksanlık ve harcadıkları şeylere karşılık vermesidir. Allah'ın onlara, yapmış olduklarından daha güzeliyle karşılık vermesi için. Yani Cenâb-ı Hakk'ın iyi amellerinden dolayı onlara karşılıklarını vermesi ve daha iyisiyle karşılık vermesi, onlara daha kötüsüyle karşılık vermemesi için. Bu, tıpkı şu ilâhi beyan gibidir: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”. Cenâb-ı Hak, onlardan yaptıklarının güzelini kabul edeceğini ve kötülüklerini de bağışlayacağını bildirmiştir. İlk durum da buna göredir. Cenâb-ı Hak, savaşta yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılık vereceğini, onlara daha kötüsüyle karşılık vermeyeceğini bildirmektedir. gil laa VB ğa laz eu iý

Tevbe 9:122

[İlim Öğrenmek Amacıyla Cihattan Geri Kalmanın Caiz Oluşu] Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Müfessirler bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah savaş için çıktığında herkes topluca çıkıyordu. Medinede erkek kalmıyordu. Bunun üzerine Allah bunu yasaklamıştır. O, bu mânada şöyle buyurmuştur: Müminlerin hepsinin topluca Resülullah'la birlikte savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak üzere geride kalmalıdır. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah bir askeri birlik (seriyye) gönderdiğinde herkes topluca çıkıyordu. Bu durumda o, tek başına kalıyor, yanında ötekiler geldiğinde onlara bildirmek üzere vahyin inişine şahit olan hiç kimse kalmıyordu. (lDiğerleri şöyle demiştir: Âyet, heyetler hakkındadır. Buna göre heyetler Medine'nin çevresinden geldiklerinde kadın ve çocuklarla topluca geliyorlardı. Dolayısıyla kadın ve çocukların değil, sadece erkeklerin çıkmaları emredilmiştir. Veya her kesimden bir grubun dinde yeterli bilgiye sahip olmaya çalışmak üzere geride kalması emredilmiştir. Cenâb-ı Hak bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup geride kalmalıdır diye buyurmuştur. O, herkesin sefere çıkmasını yasaklamıştır. O, başka bir âyette ise “savaşa ya ayrı bölükler halinde çıkın veya hep birlikte çıkın” meâlindeki beyanla herkesin çıkmasını emretmiştir. Bu iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak, müminlerin az olduğu durumda düşmana karşı yeterli sayıda olmaları için topluca savaşa çıkmayı emretmiştir. İkincisi, Cenâb-ı Hak seferberlik durumunda herkesin çıkmasını emretmiştir. Dolayısıyla iki ayetten biri seferberlik durumu hakkında olur; diğeri ise seferberlik dışındaki durumlar hakkında olur. Veya söz konusu beyan, belirtmiş olduğumuz üzere sayıca azlık ve çokluk dönemlerini ifade etmektedir. Âyetin Resülullah sefere çıktığında topluca onunla birlikte çıkanlar hakkında olduğunu söyleyenlere göre, sanki Cenâb-ı Hak, ailelerini ve çocuklarını düşmanın esir alması ve mallarını yağmalamasına dair korku dolayısıyla onların Resülullah'la beraber topluca çıkmalarını yasaklamış olmaktadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onların her kesiminden bir grup dindeyeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak üzere geride kalmalıdır. Yani onlardan bir topluluk kalmalı değil miydi? Tâ ki orada ikamet eden kâfirlere, Allah'ın, resülüne indirmiş olduğu yardım ve desteği, Resülullah'la savaşan kâfirlerin hezimetini bildirsin. Dolayısıyla bu durum onların İslâm'a davetine vesile olsun. Hasan-ı Basri ve Esam bu görüşü benimsemiştir. Onlar şöyle diyorlar: Bu âyet, kendisinden önceki âyeti neshetmiştir. O da, “Medine ahalisi ve çevresinde bulunan bedeviler Resülullah'a katılmaktan geri kalamaz”! meâlindeki âyettir. Hasan-ı Basri şöyle demektedir: Resülullah (s.a.) sefere çıktığında onunla beraber çıkmaları onların görevidir. Dolayısıyla o şöyle der: Bu hüküm hemen sonrasındaki şu âyetle neshedilmiştir: Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Âyetin kadınlar ve çocuklarla birlikte Medine'ye Resülullah'a gelen heyetler hakkında olduğunu söyleyenlere göre buradaki yasak, bunların Medine ahalisine vatanlarını dar etmeleri, fiyatları yükseltmeleri ve buna benzer durumlar içindir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Yani dini ve hükümlerini öğrenmek üzere, sonra da kendi toplumlarına dönüp onlara da öğretmeleri için. Âyetin seriyyelerle beraber sefere çıkanlar hakkında olduğunu söyleyenlere göre Cenâb-ı Hak herkesin sefere çıkmasını yasaklamıştır; çünkü eğer Resülullaha vahiyden bir şey inerse bu durumda tebliğ edeceği hiç bir kimse yanında bulunmaz, vahiyleri peygamberden duyan bir kimse bulunmayınca, bu vahiylerin de başkasına tebliği mümkün olmaz, böylelikle bu inen vahiy kaybolabilir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Yani Resülullah'a inen vahyi toplumuna öğretmek ve orada bulunmayan kimselere bunu tebliğ etmek üzere. Onların her kesiminden bir grup. Denildi ki: Her bir topluluktan, her bir kabileden ve her bir mahalleden. Âyette ilim öğrenme ve dinde yeterli bilgi sahibi olmak için sefere çıkma farziyetinin, bunu toplumun bir kısmının yerine getirmesi durumunda herkesten düştüğüne delil vardır. Bu kimseler sefere çıkarlar ve ilim öğrenirler, sonra da kendi toplumlarına öğretirler. Çünkü Cenâb-ı Hak onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır diye buyurmuştur. Yine bu âyette toplumun bir kısmının yerine getirmesi durumunda cihat farziyetinin de herkesten düştüğüne delil vardır. Ayrıca bunda, her ne kadar hatalı olma ihtimali olsa da âhad haberle amel etmenin gerekliliğine de delil vardır. Çünkü belirtilen topluluğun yalan veya hata üzere birleşmeleri mümkündür. Sonra Cenâb-ı Hak, bu haberlerde hata ve yalan olma ihtimali olsa da toplumlarının onların haberlerini kabul etmesinin gerekliliğini şu ilâhi beyanla bildirmiştir: Seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar. Âyete iki anlam verilebilir. Bunlardan biri şudur: Bir şehir veya kabile ahalisi, eğer yeterlilikleri varsa cihattan geri kalarak dinde yeterli bilgi sahibi olmaya uygun kimseler seçer ki bu kişiler Resülullah'ın yanında dinde yeterli bilgi sahibi olurlar ve savaştan döndüklerinde halkı uyarırlar. petip ÚI a çöz ail yb A gii gig ÉD CDi gz ói ais ible K --- Dipnotlar: “9 “Ey iman edenler! Tedbirinizi alın da savaşa ya ayrı bölükler halinde çıkın veya hep birlikte 462 Hasan-ı Basri ve Katâdeden “Müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru degildir” ilâhi beyanı hakkında şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Topluca çıkmaları ve Hz. Peygamber'i yalnız bırakmaları. Yine Hasan-ı Basriden “Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak üzere geride kalmalıdır” ilâhi beyanı hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Savaşa gidenler, müslümanların ilâhi yardıma nail olmalarını ve müşriklere galip gelmelerini Allah'ın kendilerine göstermesi sayesinde dinde fakih olsunlar diye: “Seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere” (bk. Taberi, Tefsir, XI, 69-

Tevbe 9:123

Ey iman edenler! İnkârcılardan hemen yakınınızda bulunanlarla savaşın. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, “müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın”? meâlindeki âyetin inmesinden öncedir. Daha önce en yakındakilerden başlamak üzere savaş emri vardı. Sonra tüm kâfirlerle savaş emri gelmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Resülullah savaştığında muhtemelen bazı kâfirleri bağışlıyor ve onları arkasında bırakıyor, sonra da başkalarıyla savaşıyordu ki bu durum onun nübüvvetine delil olsun, savaştığı kimseleri önemsemediği ve arkasında bıraktığı kimselerden korkmadığı bilinsin. Daha sonra Allah, müminlere en yakınlarından başlayarak kademeli olarak savaşmalarını ve düşmanı arkalarında bırakmamalarını emretmiştir. Müfessirlerin bir kısmı bu yorumu benimsemiştir. Bunun Allahtan müminlere dönük savaş işine ve bunun yöntemlerine dair bir öğretim olması da mümkündür. Bu öğretim, Cenâb-ı Hakk'ın, savaş yöntemlerine dönük olarak onların ihtiyaç duyduğu her şeyi Kur'ân'ın başka âyetlerinde öğretmesi gibidir. Şu âyetler, bu durumu ifade etmektedir: “Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız”; “Ey Müminler! İnkâr edenlerle savaşta karşı karşıya gelince onlara arkanızı dönüp kaçmayın”; “Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın”. Veya Cenâb-ı Hakk'ın diğer ibadetlerde olduğu gibi en yakınlardan başlayarak savaşmayı emretmiş olması mümkündür. İnkârcılardan hemen yakınınızda bulunanlarla savaşın. Bu beyan iki mânaya gelir: Bunlardan biri belirttiğimiz üzere Allah'ın müminlere savaş işini öğretme mânasıdır. İkincisi, düşmana karşı cihadın ve savaşın ebedi olarak devam edeceğini haber vermesidir. Çünkü her bir belde ve her bir toplum fethedildiğinde bunların ötesinde kalanlar müminlerin hemen yakınında olmuş oluyorlar. 473 (JOnlar sizin çetin gücünüzü görsünler. Denildi ki: Onlara karşı bir şiddet. İbn Mesüd ve Übeyy'in mushafında “Sizin onlara karşı çetin gücünüzü görsünler” şeklindedir. Yani şiddet. Bu beyandaki kelime “gulzatün” şeklinde “gayn” harfinin merfü kılınmasıyla da; “gilzatün” şeklinde kesralı olarak da okunur. Bu iki farklı dil kullanımıdır; anlamları ise birdir. Gel Tia 43315 EĞİ Jai ya ağla. An

Tevbe 9:124

Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Müfessirler şöyle demiştir: İçlerinden “bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Yani münafıklar, müminlerden ayrıldıklarında birbirlerine “bu hanginizin imanını arttırdı ki?” der. Onlar alay etmek için böyle davranırlardı. Yüce Allah bunun üzerine cevap vererek şöyle buyurmuştur: Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar sevinç içindedirler. Kalplerinde hastalık -yani şüphe ve münafıklık- olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır. Yani kendilerinde olan yalanlamalarına yalanlama ve inkâr katmıştır. Çünkü münafıklar ve kâfirler, kendilerine sunulduğunda delilleri ve ispatlamaları kabul edecek surette insaf sahibi değillerdir. Onların gayreti sadece inada, yalanlamaya ve delilleri reddetmeye dönüktür. Kendilerine sunulan deliller arttıkça, yalanlama ve reddetmede inatları artmaktadır. Müminlerin gayreti ise delilleri kabul etmeye ve insaflı olmaya dönüktür. Onlara sunulan deliller arttıkça kendilerinde bulunan imanları ve tasdikleri artar. Onların imanını pekiştirmiştir. Kendilerine sunulan deliller dolayısıyla bu durum, daha önce oldukları üzere onların sebatlarını ve devamlılıklarını arttırmıştır. Aynı şekilde münafıkların ve kâfirlerin de delilleri ve mücizeleri yalanlama konusunda inatçılıkta devamlılıkları artmıştır. İkincisi, onlar her ne kadar iman konularınıtoplu bir şekilde tasdik etmiş olsalar da onların topluca iman ettikleri açıklamasına göre imanları artmıştır. Dolayısıyla onlara yönelik vahiy indikçe ve farzlar yüklendikçe bununla tasdik ve sebatları artmaktadır. Bunun aslı şudur: Eğer onlarda iman ve tasdik bulunmamış olsaydı, bu onlar için imanın başlangıcı ve yeni bir tasdik olurdu. Aynı şekilde münafıkların da daha önceki inatları olmamış olsaydı, bu durum onlarda yeni bir yalanlama ve inat olmuş olurdu. Dolayısıyla onlarda belirttiğimiz durumlar olduğuna göre açıkladığımız üzere bu, olan bir durumun artmasıdır. Bazıları şöyle demiştir: Müminlerin iyiliklerinde, münafıkların da kötülüklerinde artış olur. Fakat bu ikisi birdir. Dolayısıyla söz konusu beyanın yorumu belirtmiş olduğumuz mânadır. Onların imanını pekiştirmiştir... onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur ki bu durum, müminlerin iman ve tasdiklerini arttırmıştır. İkinci mâna şudur: Onlarda bulunan kesin delilleri pekiştirmiştir. Aynı şekilde münafıklarda da bu durumların zıddı olan halleri arttırmıştır. Onlar sevinç içindedirler. Denildi ki: Süre indirilmesiyle sevinç duyarlar. Bu onların imanlarını pekiştirmiştir meâlindeki beyanla artışın süreye nispet edilmesi iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Aldatmanın dünyaya nispet edilmesi gibi imandaki artış da süreye nispet edilmiştir. Bu, belirttiğimiz üzere şu sebepledir: Dünya onlara süslü görünür ki [Ş]bu husus, fiil yapabilen ve aldatması mümkün olanlardan ortaya çıkması durumunda aldatma sayılır. İkincisi, aldatma dünyaya nispet edilmiştir; çünkü insanlar bununla aldanmışlardır. Aynı şekilde arttırmanın süreye nispet edilmesinin sebebi, bununla kâfir ve münafıkların yalanlamaları ve inkârları; müminlerin de tasdikleri artmaktadır. Böylece arttırma süreye nispet edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, belirttiğimiz üzere delil ve ispat etmedir. Delille müminlerin imanları artmaktadır. Zira onlar kesin delillerin kabulüne inanmışlardır. Münafıklar ve kâfirler ise inat ve kibir sahipleridir. Zira onlar inada ve delillerin reddine inanmışlardır. Onlar için deliller arttıkça inat ve inkârları artar. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Arttırma süreye nispet edilmiştir; çünkü o, artışın sebebidir. Nitekim bir şey fiilin hakikatine nispet edildiği gibi sebebine de nispet edilir. Bununla birlikte inen sürenin, inkârın artmasına sebep olması mümkün değildir. Fakat bunun yorumu belirttiğimiz şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.

Tevbe 9:125

Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Müfessirler şöyle demiştir: İçlerinden “bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Yani münafıklar, müminlerden ayrıldıklarında birbirlerine “bu hanginizin imanını arttırdı ki?” der. Onlar alay etmek için böyle davranırlardı. Yüce Allah bunun üzerine cevap vererek şöyle buyurmuştur: Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar sevinç içindedirler. Kalplerinde hastalık -yani şüphe ve münafıklık- olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır. Yani kendilerinde olan yalanlamalarına yalanlama ve inkâr katmıştır. Çünkü münafıklar ve kâfirler, kendilerine sunulduğunda delilleri ve ispatlamaları kabul edecek surette insaf sahibi değillerdir. Onların gayreti sadece inada, yalanlamaya ve delilleri reddetmeye dönüktür. Kendilerine sunulan deliller arttıkça, yalanlama ve reddetmede inatları artmaktadır. Müminlerin gayreti ise delilleri kabul etmeye ve insaflı olmaya dönüktür. Onlara sunulan deliller arttıkça kendilerinde bulunan imanları ve tasdikleri artar. Onların imanını pekiştirmiştir. Kendilerine sunulan deliller dolayısıyla bu durum, daha önce oldukları üzere onların sebatlarını ve devamlılıklarını arttırmıştır. Aynı şekilde münafıkların ve kâfirlerin de delilleri ve mücizeleri yalanlama konusunda inatçılıkta devamlılıkları artmıştır. İkincisi, onlar her ne kadar iman konularınıtoplu bir şekilde tasdik etmiş olsalar da onların topluca iman ettikleri açıklamasına göre imanları artmıştır. Dolayısıyla onlara yönelik vahiy indikçe ve farzlar yüklendikçe bununla tasdik ve sebatları artmaktadır. Bunun aslı şudur: Eğer onlarda iman ve tasdik bulunmamış olsaydı, bu onlar için imanın başlangıcı ve yeni bir tasdik olurdu. Aynı şekilde münafıkların da daha önceki inatları olmamış olsaydı, bu durum onlarda yeni bir yalanlama ve inat olmuş olurdu. Dolayısıyla onlarda belirttiğimiz durumlar olduğuna göre açıkladığımız üzere bu, olan bir durumun artmasıdır. Bazıları şöyle demiştir: Müminlerin iyiliklerinde, münafıkların da kötülüklerinde artış olur. Fakat bu ikisi birdir. Dolayısıyla söz konusu beyanın yorumu belirtmiş olduğumuz mânadır. Onların imanını pekiştirmiştir... onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur ki bu durum, müminlerin iman ve tasdiklerini arttırmıştır. İkinci mâna şudur: Onlarda bulunan kesin delilleri pekiştirmiştir. Aynı şekilde münafıklarda da bu durumların zıddı olan halleri arttırmıştır. Onlar sevinç içindedirler. Denildi ki: Süre indirilmesiyle sevinç duyarlar. Bu onların imanlarını pekiştirmiştir meâlindeki beyanla artışın süreye nispet edilmesi iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Aldatmanın dünyaya nispet edilmesi gibi imandaki artış da süreye nispet edilmiştir. Bu, belirttiğimiz üzere şu sebepledir: Dünya onlara süslü görünür ki [Ş]bu husus, fiil yapabilen ve aldatması mümkün olanlardan ortaya çıkması durumunda aldatma sayılır. İkincisi, aldatma dünyaya nispet edilmiştir; çünkü insanlar bununla aldanmışlardır. Aynı şekilde arttırmanın süreye nispet edilmesinin sebebi, bununla kâfir ve münafıkların yalanlamaları ve inkârları; müminlerin de tasdikleri artmaktadır. Böylece arttırma süreye nispet edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, belirttiğimiz üzere delil ve ispat etmedir. Delille müminlerin imanları artmaktadır. Zira onlar kesin delillerin kabulüne inanmışlardır. Münafıklar ve kâfirler ise inat ve kibir sahipleridir. Zira onlar inada ve delillerin reddine inanmışlardır. Onlar için deliller arttıkça inat ve inkârları artar. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Arttırma süreye nispet edilmiştir; çünkü o, artışın sebebidir. Nitekim bir şey fiilin hakikatine nispet edildiği gibi sebebine de nispet edilir. Bununla birlikte inen sürenin, inkârın artmasına sebep olması mümkün değildir. Fakat bunun yorumu belirttiğimiz şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.

Tevbe 9:126

Görmüyorlar mı ki her yıl bir veya iki defa musibetlerle sınanıyorlar. Denildi ki: Cihat ve savaşla sınanıyorlar da bundan geri kalıyorlar. Dolayısıyla bu vesileyle onların münafıklıkları ve inkârcılıkları ortaya çıkıyor. Yine denildi göre onlar kendi başlarına kaldıklarında aralarında inkârcılığı konuşuyorlardı. Sonra Resülullah'a geldiklerinde o, kendilerine yalnız kaldıklarında ne konuştuklarını haber veriyordu. Böylece onlar bununla rezil rüsvay oluyorlardı. Dolayısıyla bu durum, Resülullah'ın onları sınaması ve onlara yönelik imtihanıdır. Bu belirtilen durumla bir defasında Allah yolunda cihat hususunda, diğer defasında ise duydukları sıkıntı ve korku ile [§]başka bir seferde ise Allah'ın peygamberine onların gizlediklerini ve kendi başlarına kaldıklarında konuştukları şeyleri bildirmesi vesilesiyle onların münafıklıkları ortaya çıkıyordu. Bu âyet şu üç mânaya da muhtemeldir: Resülullah'la beraber cihat, sıkıntılar ve korkularla sınanmak, kendi içlerinde gizledikleri sırlarının ortaya çıkarılması ve sır olarak sakladıkları şeyler dolayısıyla rezil rüsvay olmak. Fakat durum böyleyse, bu hal onlarda çokça meydana gelmektedir. Bundan münafıklığın gizlenmesi ve müslümanlara karşıtlığın sır olarak saklanmasını kastediyorum. Fakat âyette bir ve iki defanın bildirilmesi, rezil rüsvaylığa ve ortaya çıkarılmaya dönüktür. Bu durumun senede bir veya iki defa olması mümkündür. Yine de tövbe etmiyorlar. Münafıklıklarından. İbret de almıyorlar. Rezil rüsvay olmakla ve münafıklıklarının ortaya çıkmasıyla sınanmaktan. En doğrusunu Allah bilir.

Tevbe 9:127

Ne zaman bir süre indirilse, “Sizi biri görüyor mu?” diyerek birbirlerine bakarlar, sonra sıvışıp giderler. Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Âyet “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar” meâlindeki âyetin bağıntı cümlesidir (sıla). Yani onlar birbirlerine bakarlar, sonra da belirtilen sözleri söylerler. Müfessirler içerisinde şöyle diyenler de vardır: Eğer inen süre dinin ve imanın açıklaması hakkındaysa bunu dinlerler ve ‘bu hanginizin imanını arttırdı ki?’ derler. Eğer onların münafıklıklarını ve rezilliklerini açıklayan bir süre inerse birbirlerine bakarlar...sonra sıvışıp giderler. Onlar bu durumda münafıklıkları ortaya çıkmasın diye korkarak Resülullah'tan süreyi dinlemezler. Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir. Bu beyanın, “Allah'ın onlarda kalplerin çevrilmesi fiilini yaratması” mânasına gelmesi mümkündür. Böylece bu çevirme O'na nispet edilmiştir. Bu beyanın, ceza olarak Allah onların kalplerini çevirmiştir mânasında olması da uygundur. Yani Allah, inada dayalı inançları, delilleri reddetmeleri, delilleri anlamayı, incelemeyi, düşünmeyi ve kabul etmeyi terketmeleri yoluyla onların kalplerini çevirmek suretiyle onları cezalandırmıştır.

Tevbe 9:128

Andolsun, size içinizden bir peygamber gelmiştir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: İçinizden. Yani insanlardan. Bu durum Allah'ın onlara yönelik nimetidir. Öyle ki O, insanlardan bir peygamber göndermiştir. O, insanların dışında bir varlık türünden de peygamber gönderebilirdi. Fakat O, insanlardan peygamber göndermiştir ki onun getirmiş olduğu mücizeleri aldatmacalardan ayırabilsinler. Çünkü onlar, eşyaya dair bilgileri dolayısıyla eşyada insan gücünün sınırını ve imkânının ölçüsünü bilmektedirler. Eğer bir insan, tabiatının ve öğrenmedeki gücünün üstünde bir şeyler getirirse, bilirler ki bunlar aldatmaca değil, mücizelerdir. Öyle ki herkes kendi türüyle ünsiyet kurar, kendi türü dışındakilerden ise uzak durur. Bu, yaratılmışlar arasında bilinen bir durumdur ki her varlık kendi türüyle ünsiyet kurar, kendi türü dışından varlıklardan ise uzak durur. Bu bakımdan Cenâb-ı Hak onların türünden, yani insanlardan peygamber göndermiştir ki onunla ünsiyet kursunlar, onlar için getirmiş olduğu şeyleri kabul etsinler ve onları davet ettiği mesajlara olumlu cevap versinler. Bazıları da şöyle demiştir: İçinizden bir peygamber. Yani sizin bulunduğunuz mekândan. Burası da harem bölgesidir. Diğerleri şöyle demiştir: İçinizden. Yani sizin nesebinizden. Bu da onlara yönelik Allah'ın bir nimetidir. Öyle ki onu onların nesebinden göndermiştir. Onlar peygamberin nesebini, doğumunu ve her türlü belâdan uzak, tüm kötülemelerden ve kusurlardan beri bir şekilde aralarında yetişmesini biliyorlardı. Çünkü eğer bir şahsın doğumu ve yetişmesi belirli bir kabilede veya bir mekânda nesebi bilinmeyen bir şekilde ise, onu kötülemek ve kusurunu belirtmek mümkün olabilir. Yine böyle bir kişinin nesebine, doğumuna (SJve sağ- REX lıklı, sağlam ve kusurlardan uzak yetişmesine ilişkin bilgisizlikten dolayı onun nesebine dair bir tanınmazlığın olması mümkündür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak elçisi Hz. Muhammed'i (s.a.) göndermiştir ki belirtmiş olduğumuz eleştirilere imkân bulunmasın, belirtmiş olduğumuz kusur ve ayıplardan hiç biri onun hakkında bilinir olmasın. Bazıları da şöyle demiştir: İçinizden. Yani onlar gibi ümmi Araplardan. O, okumaz, yazmazdı ve kendisine indirilen vahyi kendi eliyle de yazmıyordu. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın kitabında bildirdiği durumdur: “Onlar, ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar””. “Ne de onu kendi elinle yazıyordun”!. Buna göre Araplar “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi”? meâlindeki âyette bildirildiği üzere kendi içlerinden bir peygamber gönderilmesini umuyorlardı. Cenâb-ı Hak içlerinden bir peygamberin gelmesini bildirmiştir ki bu peygamber, yaptıkları kötülemelerden, ona atfettikleri kusurlardan ve ona yönelttikleri sihir, kehanet, delilik ve Allaha iftira gibi ayıplardan uzak olsun; peygamber olduğunun bilinmesine daha yakın olsun. Çünkü onun getirdiği mücizeler ve kesin deliller dolayısıyla onlar bunların semâvi olduğunu bilmektedirler. Zira onlar peygamberin sihir öğrenmediğini bilmişler ve hiçbir zaman onu yalan söylemekle suçlamamışlardır. Yine o, hiçbir zaman aklını da kaybetmemiştir. Zira o, onların arasında yetişmişti. (1Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. Denildi ki: Sıkıntıya düşüren durumlar ona ağır gelir. Yani size darlık ve zarar veren durumlar. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Anet”, darlık demektir”?. Bazıları şöyle demiştir: Anet”, günah demektir. Yani sizin günah işlemeniz ona ağır gelir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Bu kelime günaha daha yakındır. Bu, inkâr ve diğer günahlar olmak üzere her türlü günah için kullanılabilir. Size çok düşkündür. Bazıları şöyle demiştir: Müslüman olmayanların müslüman olması açısından onlara düşkündür. Hidâyet ve doğru yolda olmanız bakımından da size çok düşkündür. Müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur. Bu, fıtri bir merhamet değil, din ve İslâm merhametidir. Müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur. Cenâb-ı Hak, yapmış olduğu güzel fiili, şefkati ve merhameti dolayısıyla onu böyle nitelemiştir. Yani o, bu ismi yapmış olduğu fiille hak etmiştir. Yine Cenâb-ı Hak onu böyle nitelemiştir; çünkü onun yaptığı kendisi için değil, sadece Allah içindir. Aynı şekilde onun malı ve kazancı da O'na aittir. Bundan dolayı Hz. Peygamber'in malı mirasçılarına miras olarak kalmamıştır. --- Dipnotlar: 41 “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”. 473 İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir” Yani size darlık ve zarar veren hususlar ona ağır gelir (İbn Kuteybe, Tefsiru ğarîibi’l-Kurân, s. 193).

Tevbe 9:129

129. “Buna rağmen yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, O'ndan başka tanrı yoktur, ben yalnız O'na güvenip dayanırım; O, büyük arşın sahibiBuna rağmen yüz çevirirlerse. Senden. Yani sana olumlu cevap vermekten ve senin onları iman ve tevhide davet etmenden yüz çevirirlerse, de ki: Allah bana yeter. Yani Allah bana yeter. O'ndan başka tanrı yoktur. Buna rağmen yüz çevirirlerse meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani senden yüz çevirirlerse, sana olumlu cevap vermeyi, sana itaat etmeyi ve sana boyun eğmeyi reddederlerse ve sana tuzak kurmaya çalışırlarsa, de ki: Allah bana yeter. Yani Allah bana yeterlidir. O'ndan başka tanrı yoktur, ben yalnız O'na güvenip dayanırım. Yani Allah'ın bana vâdettiği yardım ve zafere güvenip dayanırım. Yani O'nun vâdine güvendim ve işimi ona havale ettim. Buna rağmen yüz çevirirlerse meâlindeki beyan şu mânaya da gelebilir: Yani düşmana karşı senin yardımın ve desteğinden yüz çevirirlerse, )de ki: Allah bana yeter. Düşmana karşı yardım ve destek hususunda Allah bana yeter ve onlara karşı O bana yeterlidir. Bu konuda bu, gerçeğe daha yakın bir yorumdur. Çünkü Cenâb-ı Hak, münafıkların durumunu bildirdikten hemen sonra bu beyanı indirmiştir. Yine bu beyan, belirtmiş olduğumuz üzere tevhitten ve peygambere olumlu cevap vermekten yüz çevirme mânasına da gelebilir. O, büyük arşın sahibidir. Denildi ki: O, büyük mülkün sahibidir. Yani bütün mülkler Onun mülkünün yanında küçük kalır, mülk sayılmaz. Eğer arş, bazı müfessirlerin söylediği gibi taht ise, bu -en doğrusunu Allah bilir ya- yaratılmışlar içerisinde seçkinler ve iyilere lütfedilen tahttır. Daha önce bu konuda söylenenleri belirtmiştik”. En doğrusunu Allah bilir. 474 o A'râfsüresinin 7/54. âyetinin tefsirine bakınız.